BU İNSAN NEYİ İSTİYOR?


Dermân arardım derdime derdim bana dermân imiş,
Bürhân sorardım aslıma aslım bana bürhân
 imiş. 

Sağ u solum gözler idim dost yüzünü görsem deyü,
Ben taşrada arar idim ol cân içinde cân imiş. 

Öyle sanırdım ayriyem dost gayrıdır ben gayriyem,
Benden görüp işiteni bildim ki ol cânân imiş. 

Savm u sâlât u hac ile sanma biter zâhid işin,
İnsân-ı Kâmil olmaya lâzım olan irfân imiş

Kande gelir yolun senin ya kande varır menzilin,
Nerden gelip gittiğini anlamayan hayvân imiş. 

Mürşid gerektir bildire Hakk’ı sana Hakk’al-yakîn,
Mürşidi olmayanların bildikleri gümân imiş. 

Her mürşide dil verme kim yolun sarpa uğratır,
Mürşidi Kâmil olanın gâyet yolu âsân imiş

 Anla hemen bir söz durur yokuş değildir düz durur,
Âlem kamû bir yüz dürür gören anı hayrân imiş. 

İşit Niyâzî’nin sözün bir nesne örtmez Hakk yüzün,
Hakk’dan ayân bir nesne yok gözsüzlere pinhân imiş

Niyâzî-i Mısrî kaddese’llâhü sırrahu’l azîz

 Hayatta birçok dileklerimiz mevcut olmakla birlikte yine bütün gayretimiz bunların gerçekleşmesi içindir. İsteklerimizin sevkiyle başlayan bu arayışı, çok az kimse neticelendirebilmektedir. İç dünyamız sonsuz boşluklarla delik deşik olurken, karamsarlık bütün benliğimizi sarmaktadır.

Cemil Meriç’in “Her aydınlığı yangın sanıp söndürmeğe koşan zavallı insanlarım: Karanlığa öyle alışmışsınız ki yıldızlar bile rahatsız ediyor sizi!” özlü sözünde olduğu gibi; düşüncelerimizden ve hareketlerimizden hayallerimiz bir ışık gibi sızarken, toplumda var olabilmenin zorluğuyla yıpranan ve bunalanlarımız vardır.  

Bu durum bazen Allah Teâlâ’ya dahi uzanabilen bir süreçle, topyekûn bir küskünlük oluşturarak inançları sarsmakta ve kuvvetli olan tüm duygularımızı parçalayarak bizleri kendi gerçekliğimizden uzaklaştırmaktadır.

Hedefe vararak durulmanın tek çaresi hayatımızın çalkantılı geçmesi midir? Fakat aslında tüm bunlar bizim yazılı olan kaderimizden başka bir şey de değildir.

İlim sahibi olmanın bir had safhasının bulunmayışı gibi kişinin mal varlığının çokluğu da yine dünyayı tümüyle kucaklamasını sağlayamaz. 

Sahip olmanın bir sınırı olmadığına göre bu sonsuz isteklerin çaresi nedir?

Gelgitler içinde sapıtmak bir çaremidir?

Eğer çare ise daha çok istemenin dizginlenemeyen vahşi atları neden meraya salınıyor?

Acaba insanın asıl amacı sonsuzu bilmek midir?

İnsanlar öğrenmek, bulmak ya da kavuşmak isteseler de ne garip tecellidir ki ulaşılan hiçbir şey, tüm eylemlerinin tetikleyicisi olan boşlukları dolduramaz. Birçok sanat dalında bu durumun farklı şekillerde ifadelerini görmek mümkündür. Aşağıdaki şarkı sözü yine en basit şekliyle bu durumu ifade etmektedir:

Hiç aç susuz yaşamadım ki
Hiç parasız pulsuz kalmadım ki
Hiç aşksız sevgisiz olmadım ki
Neden neye kime bu özlem
Peki, o zaman insanın aradığı nedir?

Tüm bu sorular Dostoyevski’nin bir kahramanının sorusunu getiriyor akla; “Dünyaya gönderiliş sebebim varlığımın bir hiçten ibaret olduğunu anlamam için midir?” Yine aynı kahraman; “İnsan hedefe varmayı değil, hedefe giden yolları sever” demektedir.

İşte bu noktada insanın, kendisini asıl olan gerçekliğe yükseltecek uyarıcılara ihtiyacı baş göstermektedir. Bedenindeki duygular büyük fırtınaların dalgaları ile çarpışırken insanın bunu görebilmesi ya da fark edebilmesi çok zordur. Bu nedenle insan bilmek ve bilinmek için, eserler üretmeye başlar. Sarsılmış benliği onu yiyip bitirirken kendine yön veremez ve yerinde duramaz hale gelmiştir. Duygu ve düşünceleri ruhunun derinliklerinden aklın ekranına sızarken artık o bir kurtarıcı aramaktadır. Bu noktada yine kendine ve kendinde var olan ışığa yönelecektir. Bu ışık onun düşünceleri, fiilleri ve eserleri olacak, kaybolmuş benliğini bulmak için çektiği acılar bir nebze de olsa son bulacaktır. Artık eserleri onun aynası olmuştur.[1] Bir şairin aşağıdaki şiirinde belirttiği gibi:

BOZGUN
Bir kez daha denedim yalnızlığımı,
İçimin kopmayan ipinde sallandım,
Ürküttüm bulut kuşlarını gökyüzünün,
Sonsuzun çizgisiyle sınırlandım;
Bir gün çaresizlik içinde kalmışken
Hiçlik ordularımı çoğalttım kendimden,
Geçtim ölüm bataklığını hıncımla kurutarak,
Köprüler kurdum umutsuzluğumun putrellerinden.
Ben zamanı müthiş gücümle durdurarak
Kurdum sessizliğin duran saatlerini,
Bir gün her yanımdan kuşatılmışken
Bir kez daha denedim kendime tutunmayı;
Öyle genişlettim ki denizlerimi
Ben koydum yerli yerine adalarımı
Ve öğrendim kıyışız, limansız yaşamayı.

Sedat Umran 

Sonuç olarak diyebiliriz ki; insanın, dağların taşımaktan kaçındığı emaneti yüklenmek için istekli olması, “nefahtü” [2] remzinden aldığı güçle ilâhî mertebelerin sonuna kavuşmak iştiyakı açıklanamazdı. Çünkü dünyanın insanı doyuracak kapasitesi olmadığı gibi aradığını bulamayanın çekeceği ıztırap gerçekten çok zordur. İsteklerimiz iç dünyamızı parçalayan birer mihrak olduğu gibi hepsine kavuşmakta mümkün değildir. Bir yerden sonra durulamayan insanın ölmesi iyilik gibidir. Binlercemiz bu yanılsamalar girdabında boğulmaktayız. İnsan her kavuşmadan sonra sıkıntıya düşer ve her bitiş onun yeniden bir arayışa düşeceğinin habercisidir. İnsanın doğası gereği bu hep böyle sürüp gidecektir. Bu nedenle Allah Teâlâ insanın durağan olamayacağını şu şekilde izah etmektedir.

“Onlar inanmışlar, kalpleri Allah’ı anmakla huzura kavuşmuştur. Dikkat edin, kalpler ancak Allah’ı anmakla huzura kavuşur.” [3]

Asıl olan, iç dünyamızdaki bu karmaşanın nasıl çözülebileceği meselesidir. Görünen o ki, Allah Teâlâ’nın yardımından başka bu noktada bir çözüm de mümkün değildir.

“Seni şaşırmış bulup, doğru yola eriştirmedi mi?” [4] 

 İhramcızâde İsmail Hakkı  

 


[1] [Sigmund Freud’un psikanaliz teorisi sanatçının kişiliğini ve sanat eseri arasında ilişki kurarken bilinçaltıyla ilgili olarak eserindeki kişilerin psikolojisini, bilinçaltı dünyasına yakınlaştırmaktadır. Freud, sanatçının kişiliğine bakarak eseri hakkında bazı çıkarımlara varır. Moran onun kuramını şöyle özetlemektedir.
 “ İnsanların bir takım istekleri ve etkileri vardır fakat toplum içinde yaşadıklarından dış gerçekliğe uymak zorunluluğu duyar ve bu isteklerini serbestçe tatmin etmez, aksine bunları bastırmaya, örtmeye bakarlar. Fakat ister cinsel alanda ister başka bir alanda olsun bu isteklerden vazgeçmek çok zordur. Bundan ötürü insan gerçek hayatta kavuşamadığı bu zevkleri hayal kurma yoluyla elde etmeye çalışır. Böylece gerçeklik ilkesinin sözünü geçiremediği bir hayal dünyasında insan en gizli arzularını tatmin eder. Çoğunlukla cinsel ya da kendini başarılı, kuvvetli ve yüksek görmekle ilgili isteklerdir. Bu hayal kurma eğilimi aşırı kaçar, normal sınırlarını aşarsa ruh hastalığı için ortam hazırlanmış demektir. Freud’un sanat kuramında bu hayal kurma eylemi ile sanatçının yakın ilişkisi vardır. Sanatçıda bir ruh hastasına yakın sayılır. Oda gerçek dünyada tatmin edemediği isteklerle doludur”] AKTÜCCAR Oylum, T.C. Yeditepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İsa Portrelerinin İncelenmesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Plastik Sanatlar Yüksek Lisans Tezi, İstanbul, 2007, s.6
[2] Allah Teâlâ, “nefesü’r-Rahman” olarak bilinen ve kâinatın varlığını sürekli muhafaza eden “ilâhî nefes alma” vasıtasıyla mahlûkatı yaratır. Âleme hakikati cihetinden, rahmanın nefesi olması cihetinden bakıldığında o, ancak Allah Teâlâ’dır denilir, diğer taraftan âleme bu ilâhî nefeste şekillenmiş suretler olması cihetinden bakıldığında ise o, mahlûkattır denilir.
[3] Râd, 28
[4] Duha, 4

Yorum

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Değiştir )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s