İslam’da devlet ve siyaset anlayışı, adaletin tesisi, zulmün kaldırılıp, yetkisini halktan alan hukûki bir düzenlemedir. Ancak, yıllardır müslümanlar siyaseti hukuki olmaktan ziyade itikâdi manada değerlendirmiş, hukuka dayalı bir devlet ve siyaset anlayışını tam olarak geliştirememiş, dinî-siyâsi bir doktrine dönüştürmüştür.
Müslümanlar siyasetlerinde, dinî naslarda yönetim uygulamaları olmadığı halde, onlarca delil üretince de tıkanıp kalmışlardır. Dinî bir kurum haline dönüştürülen kurumsal siyaset, yeniden eski hüviyetine kavuşturulmak istenmişse de, başarı sağlanamadığı da görülmektedir.
İslam, siyâsi hâkimiyetin kaynağını, teoride, halka dayandırmasına rağmen, uygulamada bunu gerçekleştirememiş olması doğu milletleri yapısının kültür ürünü olabilir. Aslında İslâm batı dinidir. Yine kişilerin şahsiyeti ve uygulamalarındaki aykırılıklar, İslam’ın kısa zaman içerisinde büyük toprak hâkimiyeti, ticarî merkezlerin yer değişmesi, halkın ve yöneticilerin dinî olgunlaşma dönemini tamamlayamamaları ile sorun üstüne sorunlar getirmiştir.
İlk siyâsi çatlama Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin dünyayı terk ettiğinde insanların onun koymuş olduğu ilkeleri birden unutkanlaşıp tekrar cahiliye dönemini hatırlatan adetleri hayata geçirmeleridir. Bu bir yönden dinin içtimâi plandaki yönetim serbestiyetin varlığını gösterebilir. Ancak ilk halife seçiminde meydana gelen boşluğun bugüne kadar gelen izleri bulunmaktadır. Bu şekilde başlayan yönetim şekli ile sarsıntıya uğrayan yönetimler istikrar gösterememiştir. Raşid Halifelerden sonra İslâmî devlet uygulaması Emeviler ile tamamen halkdan kopmuş, saltanata dönüşmüş yıllar yılı bu yönetim şekli değişmemiştir.
Burada şu soru akla gelirse İslâm hala yeryüzünde hâkimiyetini nasıl devam ettiriyor? Bunun cevabı dinin koruyucusu Allah Teâlâ olduğu içindir. Kur’ân-ı Kerim’de geçen
“Şüphe yok o zikri biz indirdik biz, her halde biz onu muhafaza da edeceğiz.” [1] ayeti ile din Allah Teâlâ’nın koruması altındadır. Din mükemmelliği ile dimdik durmaktadır. Ancak Allah Teâlâ İslâmî hayat nizamı olarak uygulamayı insanlara bırakmıştır.
“Gerçekten müminler kurtuluşa ermiştir.” [2] ayetinde geçen iman edenlerden maksat inancına sadık olanlardır, Müslümanlar değildir. Yoksa bugünkü müslümanların bu zilleti olmazdı.
İslâm siyasetinin başarısız olduğunu düşünmek lüzumsuz olabilir. Ancak ideal İslam devleti anlayışında mükemmel şekilde oturtulamamasının sebebi olarak kişilerin karizmaları ile inanışların hep bir kefeye konulması, devlet yönetiminin dinî ve sosyal yönü uyuşmamış olmasıdır. İslâm tarihine baktığımızda Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin dünyayı terk etmesiyle başlayan olaylarda Ehl-i Beyt’in başına gelen sıkıntılarda Hz. Ali kerremallâhü vechenin yapıcı roller üstlenmesi karizmatik şahıs fonksiyonunu bir tarafa bırakıp devlet-millet olmanın gereklerini göstermesidir. Hz. Hasan aleyhisselâmın halifeliği terk etmesi ve Hz. Hüseyin aleyhimesselamın devlete karşı gelmeleri riyaset için olmayıp, devletin içtimai uygulamada halktan koparılıp saltanata dönüştürülmesine itirazdır. Çünkü her saltanat bir zulmün uygulayıcısı olmaktan kendini kurtaramamıştır.
Neticede, ŞEYTAN VE YANDAŞLARI, HİLELERİNİ İNSANLARIN ZAAFLARI ÜZERİNE DÜZER. SAĞLAYICILAR OLARAK TESPİT ETTİĞİ UNSURLARI DA BAZEN DİNİ YÖNDEN, BAZEN DE DÜNYEVÎ YÖNÜNDEN HAREKETE GEÇİRİR. BU DÜZENLERİN İÇİNDEN KURTULMAK ÇOK ZOR OLDUĞUNDAN KARGAŞA ORTAMI HİÇBİR ZAMAN EKSİK OLMAZ.
“Ey inananlar! Cuma günü namaz için ezan okunduğu zaman Allah’ı anmaya koşun; alım satımı bırakın; bilseniz, bu sizin için daha iyidir.” [3]
Bu ayetin batınî manası Ey insanlar, bir işaret zuhur ettiğinde kendinizi dünyevî şartlardan uzaklaştırarak hak olan Allah Teâlâ’nın emirlerine uyun, acele ederek batılın prangalarını boyuna geçirerek köleleşmeyin, demektir.
Sonuç olarak diyebiliriz ki DÜNYA BEKÂR BİR KOCAKARIDIR. HERKESLE NİŞANLANIR FAKAT GERDEĞE GİRDİĞİ KİMSESİ HİÇ OLMAMIŞTIR.
“Yaptıklarınızdan mutlaka sorumlu tutulacaksınız.” [4]
İhramcızâde İsmail Hakkı
[1] Hicr, 9
[2] Mü’minûn, 1
[3] Cum’a, 9
[4] Nahl, 93