Tâ ezelden biz bu aşk içinde rüsvâ olmuşuz,


Vezin: Fâ’ilâtün Fâ’ilâtün Fâ’ilâtün Fâ’ilün

Tâ ezelden biz bu aşk içinde rüsvâ olmuşuz,
İsmimizdir söylenen mâ’nada Ankâ olmuşuz.

Gerçi sûret âleminde sandılar kesretteyiz,
Kesret
içre bilmediler ferd-i tenhâ olmuşuz.

Şol izâfât-u taayyün sofların giysek ne var,
Çünkü andan soyunup ma’nen muarrâ olmuşuz.

Mantık-at-tayr’ın lûgâtı muğlâkından söyleriz,
Herkes anlamaz bizi,  bizler muammâ olmuşuz

Lafz u sûret cism ile anlamak isterler bizi,
Biz ne elfâzız ne sûret,  cümle mâ’nâ olmuşuz.

Katreler ırmağa, ırmak erdi bahre, cem olup,
Karışup birbirine hâlâ o deryâ olmuşuz.

Zerreler şemse,  güneş erişti vahdet kânına,
Kalmadı aslâ taaddüd ferd-ü yektâ olmuşuz.

Her kesâfet kim izâfet gösterir âyînede,
Ol kudûret tozunu silüp mücellâ olmuşuz.

Zâhidin zikrettiği şol harf-i savtın resmidir,
Zâkir-u mezkûr zikre biz müsemmâ olmuşuz.

Sofunun şol hûy-u hâyi narâsından almazız,
Vasl-ı deryâyız biz,  ol sesden müberrâ olmuşuz.

“Alleme’l esmâ”ya mazhar istersen gel berû,
Âdem
u hem ana ta’lim olan esmâ olmuşuz.

Ten gözüyle Mısrî’yi sûrette görsem deme kim,
Zirâ biz ol Kâf-ı sûret içre Ankâ
olmuşuz.

Tâ ezelden biz bu aşk içinde rüsvâ olmuşuz,
İsmimizdir söylenen mâ’nada Ankâ
olmuşuz.

Tâ ezelden biz bu aşk içinde rüsvâ omuşuz,
İsmimizdir söylenen mâ’nada Ankâ olmuşuz.

Aşk, Allahın sıfatlarından bir sıfat (bir özellik) olduğu için, aşk da ezelîdir. Bu durumda şöyle bir soru, aklımıza takılabilir: Ezeli tek varlık Allah olduğuna göre, ezeli aşk kime yöneltilmiş olacaktır?

Anka, ismi olup cismi olmayan kuş anlamına gelen bir kelimedir.

Gerçi sûret âleminde sandılar kesretteyiz,
Kesret
içre bilmediler ferd-i tenhâ olmuşuz.

Gerçi sûret âleminde sandılar çokluk içindeyiz,
Çokluk içre bilmediler yalnız kişi olmuşuz.

Şol izâfât-u taayyün sofların giysek ne var,
Çünkü andan soyunup ma’nen muarrâ olmuşuz.

Şol meydana çıkan bağıntıların kumaşların ne var giysek,
Çünkü andan soyunup ma’nen çıplak olmuşuz.

Beyitte geçen soflardan murad edilen burada sûretlerdir. Daha önce arzedildiği vechile gerçek tevhidin husulü için:

1- İskât-ı izâfat,  2- İfnâ-i vücûdiyyât,  3- Ref-i taayyün den kurtulmanın şart olduğunu işâret eden Niyâzî hazretleri sûret olan bu soflardan (giyisilerden) soyunup manevî temizliğe kavuştur “beni” demek istiyorlar.

Mantık-at-tayr’ın lûgâtı muğlâkından söyleriz,
Herkes anlamaz bizi,  bizler muammâ olmuşuz

Kuşdilinin anlaşılmaz lûgâtından söyleriz,
Herkes anlamaz bizi,  bizler bilmece olmuşuz

“Mantık-at-tayr“ adındaki kitap Şeyh “Attâr“ın “Hakâyık”,  yani hakîkatler hakkında yazdığı bir kitaptır,  bu söz aynı zamanda “Kuş lisânı” demektir.   İşte kelâmda cinâs (benzetme) var.   Eğer söylenmek istenen Şeyh Atâr’ın kitabı ise,  bunu yazan Şeyh Attâr’a sor,  yok kuş lisânı ise,  sen onu uçan kuşlara sor,  onu kuşlardan başkası bilmez demek isteniyor.

Çünkü Cenâb-ı Hak lisân olarak konuşmaların lûgat manâlarını üç şeye vermiştir: İnsan,  cin ve melekler.   Geriye kalanların lisânları yoktur,  sadâları vardır. Onlar çıkardıkları sadâlarından (meselâ kuşlar gibi) ilham yoluyla birbirlerinin merâmını anlarlar.

Evliyâyı kirâm hazerâtı verese-i enbiyâyı fihâm olmakla kâh hâl-i istiğrâk ve ızdırarda, kâh kulûb-ı ârifîni ihtibâr ve ibtilâ için müteşâbih sözler söylerler.

“Cenâb-ı Hak ve Rasûl-i Ekrem’den başkası için müteşâbih kelâm söylemek câiz değildir”, diye suâl olunursa;

Cenâb-ı Rabbü’l-izze ve rasûlünden kelimât-ı müteşâbihâtın sudûruyla berâber ümmet-i merhûmeyi bu misüllü söz söylemek hakkında bir men-i sarîh-i kat’î olmadığı cihetle ber vech-i muharrer vâris-i ulûm-ı enbiyâ ve’lmürselîn olan ulemâ-yı râsihûn için bir izin demek olduğunda aslâ iştibâh olunamaz. Ve bu kelâm-ı müteşâbihe için bir hadd-i mahsûs dahî ta’yîn olunmamıştır. İmam Gazâlî bazı kitaplarında müteşabih söz hakkında “Onlar, Kur’an-ı Kerîm ve sünnetteki sözlere benzemektedir” demiştir.[1]

Müteşâbih âyet ve hadislerin doğru te’vîlini ancak ilimde rusuh sâhibi olan zevât-ı kirâm fehm edip her âlimin anlayamadığı gibi evliyâ-ı kirâmdan sâdır olan müteşabih sözleri de ilm-i ledünnî de râsih olan büyük velîler anlayabilir. Müteşâbih söz söylemek hak olan mevâddan ise onu Müslümanlardan ketm u ihfâ etmeyip ibâre-i vâzıha ile ifâde etmek lâzım gelir idi, diye sorulursa işte bu süâl âyât ve ehâdis-i müteşâbihe için de gerekir. O konuda verilen cevap bu mevzuda da doğru cevap olur. Yani âyet ve hadislerde zikr olunan müteşabihattan murat, imtihân-ı kulûb-ı râsihîn olduğu gibi meşâyih-i ızâmdan sâdır olan müteşabihâttan murad da ibtilâ-yı kulûb-ı ârifîndir. “Kişinin mezhebi sözünden anlaşılır. Zira bir kimse mülhid ve zındık olduğunu lisânıyla ikrâr etmez”, diye îrâd olunan soruya şöyle cevap verilir ki; Bu söz, doğru bir sözdür. Fakat o kimsenin sözünden murâdını tamamıyla anlayıp idrak etmek üzere mevkûftur. Birtakım cehele-i nâsın evliyâ-ı ızâmın rumûz-ı gayb-i ilâhî olan kelâm-ı hakâyık-ı ittisâmının mânâlarını anlamayarak kelamlarını teşnî ve kendilerini tekfîre cesâret etmek edepsizlikten doğan bir durumdur.[2]

Lafz u sûret cism ile anlamak isterler bizi,
Biz ne elfâzız ne sûret,  cümle mâ’nâ olmuşuz.

Lafz ve sûret cism ile anlamak isterler bizi,
Biz ne sözüz ne sûret,  cümle mâ’nâ olmuşuz.

Niyâzî-i Mısrî kaddese’llâhü sırrahu’l azîz sözlerimizi anlamak isteyenler ve tevil edenler bizi anladık zannederler. Fakat bizi anlamak zordur, demek istemektedir. Hz. Mevlana kaddese’llâhü sırrahu’l-aziz bu konuda şu açıklaması çok güzeldir.

“Tertemiz Kur’an-ı mecîd’i kendi hevânla tefsire yeltenmişsin. Sen önce kendini te’vîlet. Kur’an’a uydur. Yanlış iç dünyana ve hevesine göre Kur’an’ı anlamaya çalısıyorsun. O yüce mana senin bu hareketin yüzünden eğrileşiyor, âdileşiyor.” [3]

“Aslı olmayan te’vil sahibi de sineğe benzer; onun vehmi eşek sidiğidir, düsüncesi de saman çöpü. Sinek kendi düsüncesine saplanıp te’vile kalkmışsa, bundan vazgeçse, baht o sineği devlet kuşu haline getirir. İbretle bakan kişi sinek olamaz; canı da şekle bağlanmaya layık değildir.” [4]

İlâhilerde insânî kelam olsa da anlamak için manevî bilgiye ihtiyaç göstermektedir. Söz söyleme yönünden tasavvuf ehlinin dereceleri üçtür.

İlki tecellî-i ef’âl, ikincisi tecellî-i sıfât, üçüncüsü tecellî-i zâttır.

İşte bu makamlardan elfâz ile tâbîr mûtezir olmakla makâmât-ı mezkûreden söz söyleyen ârif-i billâh her bir makâmda fırak-ı dâlleden bir fırkanın kelâmına şebîh (benzer) söz söyler.

Tecelli-i ef’âl mertebesinde Cebriyye,

Tecelli-i sıfât mertebesinde Hulûliyye,

Tecelli-i zât mertebesinde İttihâdiyye mezhebine müşâbih söz söylerler.

Bu sâdât-ı sûfiye ile fırak-ı dâlle-i mezkûrenin arasını fark ve temyîz eden şer-i şerîf-i Ahmedîdir. Eğer bir kimseden bu türlü kelâm sâdır olursa o kimsenin ahvâl-i taabbüdiyesine (ibadet ve kulluk hallerine) nazar olunmalıdır. Eğer o kimse cemî-i ahvâl ve etvârını tamamıyla şer’i şerîfe tatbîk ile ferâiz-i ilâhiyeye ve sünen-i seniyye-i Ahmediye’ye tevfîk-i hareket edip dâire-i şerîatten ser-mû inhirâf etmezse (sapma yoksa o kimse sâdât-ı sûfiyeden ve kendinden sâdır olan kelimât-ı makâmât-ı mezkûredendir. Eğer ahvâl ve etvârında hilâf-ı şerîat bir şeye ısrâr ederse, o kimsenin fırakı dâlleden olduğunda şüphe olamaz.

(Şerh-i Makâsıd’da şöyle buyurulmuştur: Burada hulûl ve ittihâdı vehm eden iki mezhep vardır. Onlarda bir şey yoktur. Birincisi; sâlik Allah Teâlâ’ya ve Allah Teâlâ’da olan sülûkünde tevhîd ve irfan denizine dalar, zâtını Allah Teâlâ’nın zâtında, sıfatını Allah Teâlâ’nın sıfatında yok eder. Allah Teâlâ’dan başka her şey gözünden kaybolur. Varlıkta Allah Teâlâ’dan başka bir şey görmez. Bu hale Tevhid-i Fenâ derler. Şu hadîs-i Kudsî buna işaret eder. “Kulum bana nâfile ibadetlerle yakınlaşır. Hatta onu severim. Sevince de benimle duyar, benimle görür.” [5] Hadis burada hulûlü andırır ibareler kullanmaktadır.[6]

Katreler ırmağa ırmak erdi bahre cem olup,
Karışup birbirine hâlâ o deryâ olmuşuz.

Katreler ırmağa, ırmak erdi deryaya, birleşip,
Karışıp birbirine hâlâ o deryâ olmuşuz.

Buradaki hâlâ kelimesi ile anlatılmak istenen husus, evvelce ruhlar âleminde nasıl Hakk deryasında buluşmuş idiyseler bu gün de aynı durumda oldukları hususudur.

Âşıklar, Muhammediyet güneşinin ışınlarındaki zerreler gibidirler. Onlar, güneşten feyz aldılar ve güneş de (yani Muhammediyet nuru da) Vahdet kânından (bir’lik kaynağından) gelmiştir. Âşıkların hepsi de bu gerçeği anladıklarından ötürü, onlar için çokluk (yani bir’den fazla olma hali) söz konusu değildir. Bundan ötürü onların hepsi de ferd-i yekta (tek fert) olmuşlardır.

Zerreler şemse,  güneş erişti vahdet kânına,
Kalmadı aslâ taaddüd ferd-ü yektâ olmuşuz.

Zerreler güneşe,  güneş erişti vahdet menbâına,
Çoğalma aslâ kalmadı tek ferd olmuşuz.

Tevhid mertebelerinin neticesi anlatılmaktadır.

Her kesâfet kim izâfet gösterir âyînede,
Ol kudûret tozunu silüp mücellâ olmuşuz.

Her çokluk ki bağıntılar gösterir aynada,
O bulanıklık tozunu silip parlak olmuşuz.

Yani kirli cam hiç sırlanır mı, cam sırlanmayınca ayna olurmu? Ayna kir,  pas,  toz olursa kimseyi gösterir mi,  göstermez.   Ancak kir,  pas olmazsa o mir’âta (aynaya) baktığın gibi içinde sûret görülür.   İşte biz öyle bir mücellâ,  yani tertemiz parlak bir aynayız, denilmektedir.

“…camı aynaya çeviren eczaya Türkçe’de ‘sır’ denmesinin bir rastlantı olamayacağını o an anlamıştım. Bu ilham anını bir köşe yazısında anlattıktan sonra demiştim ki: Okumak aynanın içine bakmaktır; aynanın arkasındaki ‘sırrı’ bilenler öteki tarafa geçerler, harflerin sırlarından haberdar olmayanlar ise bu dünya içinde kendi yüzlerinin yaranlığından başka bir şey bulamazlar” [7]

Zâhidin zikrettiği şol harf-i savtın resmidir,
Zâkir-u mezkûr zikre biz müsemmâ olmuşuz.

Zâhidin zikrettiği şu sesin harfçe resmidir,
Zâkir ve zikredilen zikre biz isim sahibi olmuşuz.

“(Mana-yı harfiyle ve mana-yı ismiyle mevcudata bakan) iki taifenin misali ellerinde bir ayine bulunan iki şahsın misaline benzer ki; birisi ayinenin şeffaf yüzüne bakar, içinde kendisini gördüğü gibi çok şeyleri de görebilir. Öteki adam ise, ayinenin renkli yüzüne bakar, bir şey anlamaz” [8]

Zâhid kimsenin zikrettiği lâfzîdir,  yani harf ve sûrettir,  ama zâkir ve mezkür ve zikre müsemmâdır. Bunlar birbirinden çok farklıdır.

Sofunun şol hû’yu hâyi narâsından almazız,
Vasl-ı deryâyız biz,  ol sesden müberrâ olmuşuz.

Sofunun şu hû’yu hâyi narâsından almazız,
Biz deryâya vaslız,  ol sesden beri olmuşuz.

Bir adam üç kere Hû dese Hû olur.   Fakat onun Hû demesi lafzî değildir,  çünkü Hû her bir mertebeden,  yani Ulûhiyyet mertebesinden de,  Ahadiyyet mertebesinden de daha yüksektir,  zirâ “Hüviyyet-i Gayb-ı Mutlak” a delâlet eder.  İşte bir adam önce bu mahsûsata bir kere Hû der,  sonra malûmâta dahi Hû der,  daha sonra her ikisine de birden Hû derse,  o adam Hû olur.   Çünkü mahsûsat ve malûmât (duygular ve bilgiler) yok olunca geriye “Hüviyyet” kalır.

“Alleme’l esmâ”ya mazhar istersen gel berû,
Âdem
u hem ana ta’lim olan esmâ olmuşuz.

“Alleme’l esmâ”ya sahip olmak istersen gel beri,
Âdem ve hem ona öğretilen olan isimler olmuşuz.

İlk önce Nûr-i Muhammedî ve Esmâ,  Âdem sûretiyle zâhir oldu.   Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Zâtın mazharıdır.   Âdem aleyhisselâm ise isimlerin mazharıdır ve “Nûr-i Muhammedî” nin bu âleme ilk zuhûru Âdem sûretiyledir.

Ten gözüyle Mısrî’yi sûrette görsem deme kim,
Zirâ biz ol Kâf-ı sûret içre Ankâ
olmuşuz.

Ten gözüyle Mısrî’yi sûrette görsem deme kim,
Zirâ biz ol Kâf-ı sûret içre Ankâ olmuşuz.

Beyitte geçen “Kâf” dan murad edilen sûretlerdir.   “Ankâ“ dan da murad,  bu sûretlerin hakîkati olan “Zât-ı Aliyye”,  yani Allâhın zâtıdır.

O halde, Mısrî, her şey’dir. Çünkü o, kul olarak yokluğunu anlamış, yok olmuş, varlığını Hak varlığına vermiştir. Bundan ötürü bütün tenlerin içindeki can ile bir olduğu için ona ten diye bakmak, onu ten zannetmek hatadır. O, Kafdağı gibi olan teninin içinde ismi var cismi yok Anka kuşu (yani ruh varlığı) olarak ebedilik sırrına ulaşmıştır:

TAHMİS-İ AZBÎ

Geçmişiz Mecnunluğu sirette Leylâ olmuşuz

Vasılı esrâr-ı yâriz ayn-ı eşya olmuşuz

Okuyan esma okur bizler muamma olmuşuz

Tâ ezelden biz bu aşk içinde rüsvâ olmuşuz,
İsmimizdir söylenen mâ’nada Ankâ
olmuşuz.

Kalmışız kesrette kavga içre cana sandılar

Sohbet-i hâsımdır [9] ol meh zahid el-leylü ve Nehar

Kande baksam sevgili yârim görünüyor âşikar

Şol izâfât-u taayyün sofların giysek ne var,
Çünkü ondan soyunup ma’nen muarrâ olmuşuz.

Genc-i istiğnaya saldık postumuz sır bekleriz

Vasl-ı hakk’al yakîniz vârı yoğu neyleriz

Hamdülillâh kande baksa yâri seyran eyleriz

Mantık-at-tayr’ın lûgâtı muğlâkından söyleriz,
Herkes anlamaz bizi,  bizler muammâ olmuşuz

Çün sırat-ül müstekimdir salike şeyhin özü

Nola hizmet arz ederse şeyhine salik yüzü

Şüphesiz onda hakikat açılır Ruşen gözü

Lafz u sûret cism ile anlamak isterler bizi,
Biz ne elfâzız ne sûret,  cümle mâ’nâ olmuşuz.

Aynı erkânı bilmez olmatıp satir [10] uyup

Emr u nehyi münkeri fark etmeyen paslı kalıp

Kendi kaynar kendi oynar çıktığı yerde kalır

Katreler ırmağa, ırmak erdi bahre, cem olup,
Karışup birbirine hâlâ o deryâ olmuşuz.

Yaraşır âşıkların feryad ederse şânına

Âşıkın çünkü bakılmaz küfrüne imanına

Her kimin kim pertevi [11] canânı saldı cânına

Zerreler şemse,  güneş erişti vahdet kânına,
Kalmadı aslâ taaddüd ferd-ü yektâ olmuşuz.

Sureti sırrı tarîki bellidir âyinede

Sûziş [12] cezbe Dilara hoş sâf sinede

Bellidir künhü[13] kanaat çünkü hatta handede

Her kesâfet kim izâfet gösterir âyînede,
Ol kudûret tozunu silüp mücellâ olmuşuz.

Herkesin iblis yüzünün vardır isi nefsidir

Çün elifden yaya dek Tahir habibin ismidir

Zât-ı esmâda tecelli hem müsemma cismidir

Zâhidin zikrettiği şol harf-i savtın resmidir,
Zâkir-u mezkûr zikre biz müsemmâ olmuşuz.

Mazi-i müstakbeli geçti vücuda kalmazız

Ehl-i hale kurbanız biz münkere râm olmazız

Biz tecelli kendiyiz zahid teselli bilmeziz

Sofunun şol hûy-u hâyi narâsından almazız,
Vasl-ı deryâyız biz,  ol sesden müberrâ olmuşuz.

Âlem-i muayyende bir bil padişah kemteri

Yine yek[14] sözdür hakikat ayn-i irşadın sırrı

Âlem surettedir yârin cemâli pertevi

“Alleme’l esmâ”ya mazhar istersen gel berû,
Âdem
u hem ona ta’lim olan esmâ olmuşuz.

Azbî’nin katline fetva bende versem deme kim

Gel muhibbi hânedân ol âşkı bulsam deme kim

Küfre erme vuslat-ı dildâra ersem deme kim

Ten gözüyle Mısrî’yi sûrette görsem deme kim,
Zirâ biz ol Kâf-ı sûret içre Ankâ
olmuşuz.


[1] (Tevfîk), (YÜCER, yıl: 9 [2008], sayı: 21), s. 344

[2] (Tevfîk), (YÜCER, yıl: 9 [2008], sayı: 21), s. 345

[3] Mevlana, Mesnevi ve Şerhi, (trc. A.Gölpınarlı, İst. 1973) I, s.251, b: 1085-86

[4] Mevlana, Mesnevî ve Şerhi, (trc. A.Gölpınarlı, İst. 1973) I, s.251, b: 1093-95

[5] Buharî, Tevhid 15

[6] (Tevfîk), (YÜCER, yıl: 9 [2008], sayı: 21), s. 344

[7] Pamuk, Orhan, Kara Kitap. İstanbul: Can Yayınları, s, 329

[8] Said Nursi, İşârât’ül-İ’caz, İstanbul: Envar Neşriyat, 1986 s. 162

[9] Has: özel, hususi, mahsus.

[10] Satir: Setreden, örten, kapatan.   Günahları, kusurları örten.

[11] Pertev: (Pertav) f. Ziya, ışık.   Atılma, sıçrama, hız.

[12] Suziş: f. Yakma. Yanma.   Dokunma, te’sir etme, etki yapma.   Büyük acı. Yürek yanması

[13] Künh: Bir şeyin aslı, cevheri, mikdarı. Dip. Kök. Özü, nihâyeti, vechi.   Vakit, zaman.

[14] Yek: f. Bir, münferid.   Bir oluş, birlik.

About these ads

Yazabilirsin

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s