Ey bu cümle kâinâtın aslını bir cân eden


Vezin: Fâ’ilâtün Fâ’ilâtün Fâ’ilâtün Fâ’ilün

Ey bu cümle kâinâtın aslını bir cân eden
Âdemi kudretle ol cana sevip cânân eden.

“Allem-el esmâ” ile hem tâc-ı “kerremnâ” ile,
Arş
-ı âlâda melekler cem’ine,  Sultân eden.

Vechi Âdemle cihân fânûsunu tenvir edip,
Künhü zâtına o vechi hüccet ü burhân eden.

Evveli Âdem,  sonun hâtem kılup bu âlemin,
Hâtemi Mahmûd-u Âdemi
zübde-i insan eden.

Nokta-i pergâr-ı âlem Ahmed’in Zâtın kılup,
Sırrını kutb-ı hakîkat mazhar-ı Rahmân eden.

Enbiya vü Evliyâ hep mazhar-ı envâr-ı Hakk,
Mustafa’da her şuûnun cem edüp bir şe’n eden.

İsmi resmi mahv iken bu âciz ü bî-çârenin,
Nâmını Mısrî verüp dillerde âd u sân eden.

Ey bu cümle kâinâtın aslını bir cân eden
Âdemi kudretle ol cana sevip cânân eden.

Ey bu cümle kâinâtın aslını bir cân eden
Âdemi kudretle ol cana sevip cânân eden.

Kâinâtın aslı Nur-i Muhammeddir.   Bu kâinat anın tafsîlidir.  Âdem cesetlerin babasıdır.   Âdem aleyhisselâm yaratıldığı zaman “ cennet-ül berzâh” a konuldu.   Cennet-ül berzâh denilmesi onun dünya ile ahiret arasında olduğundan dolayıdır.  Hadis-i Peygamberî ile sabittir.   Bir kimse öldüğü zaman saîd ise,  yani imân ehli ise kabrinden cennet-ül berzahâha bir pencere açılır,  kıyamete kadar bu cennetle ni’metlenir,  şayet şakî,  yani şirk ehlibir kimse ise kabrinden cehennem-ül berzâha bir pencere açılır ve kıyâmete kadar cehennemle azap görse gerektir.   Cenab-ı Hak Hazreti Risaletin nurunu Âdem’in alnına koydu. Cennet-ül Berzâh’ın bir diğer ismi de “Cennet-ül Velâyet” dir.   (Yani velîlik mertebesine ulaşanların cennetidir).   Ehlullahtan herbiri daha dünyada iken zaman zaman oraya gidip ni’metlenirler.

“Allem-el esmâ isimler Hazreti Âdem aleyhisselâma öğretildi demek değildir.[1] Bütün isimler Âdem’in vücûdunda zâhir oldu demektir,  yani Hakk’ın bütün isimlerine Âdem aleyhisselâm mazhar oldu ve Cennetten kendisine hülle (bir çeşit elbise olup cennette giydirilecek) ve tac getirilip giydirilerek tekrîm olundu.   Bu hususu bildiren âyet-i celîlede: وَلَقَدْ كَرَّمْنَا بَنِى اَدَمَ وَحَمَلْنَاهُمْ فِى الْبَرِّ وَالْبَحْرِ وَرَزَقْنَاهُمْ  مِنَ الطَّيِّبَاتِ وَفَضَّلْنَاهُمْ عَلَى كَثِيرٍ مِمَّنْ خَلَقْنَا تَفْضِيلاً “Biz, hakikaten insanoğlunu şan ve şeref sahibi kıldık. Onları, (çeşitli nakil vasıtaları ile) karada ve denizde taşıdık; kendilerine güzel güzel rızıklar verdik; yine onları, yarattıklarımızın birçoğundan cidden üstün kıldık.” buyurulmuştur.  

Cihân fânûsu Âdem aleyhisselâmın vechiyle nurlandı,  yani âlemin ruhu insandır,  insan olmasa âlem olmazdı ve insansız âlem pâyidâr olmaz.   Bu âlemin öncesi bir Âdem aleyhisselâmdır,  bu Âdem değil bir Âdem,  sonu hâtemdir,  yani “Hâtem-ül Velâyet” dir. [2]

“Allem-el esmâ” ile hem tâc-ı “kerremnâ” ile,
Arş
-ı âlâda melekler cem’ine,  Sultân eden.

“Allem-el esmâ ile hem tâc-ı “kerremnâ” ile
Arş-ı âlâda melekler topluluğuna Sultân eden.

“Ve (Allah Teâlâ) bütün eşyanın isimlerini Âdem‘e bildirdi. Sonra bu eşyayı meleklere göstererek, “Bunların isimlerini Bana haber veriniz, eğer siz sâdık iseniz” diye buyurdu.” [3]

“And olsun ki, biz insanoğullarını şerefli kıldık, onların karada ve denizde gezmesini sağladık, temiz şeylerle onları rızıklandırdık, yaratıklarımızın pek çoğundan üstün kıldık.” [4]

Vechi Âdemle cihân fânûsunu[5] tenvir edip,
Künhü zâtına o vechi hüccet ü burhân eden.

Vechi Âdemle cihân fenerini nurlandırıp,
Aslını zâtına o yüzü hüccet ve delil eden.

Evveli Âdem,  sonun hâtem kılup bu âlemin,
Hâtemi Mahmûd-u Âdemi
zübde-i [6] insan eden.

Evveli Âdem,  sonun Hâtem kılıp bu âlemin,
Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi insanın zübdesi eden.

[İnsanın sırrı, Allah Teâlâ´nın sırrının zahirî yönü, Allah Teâlâ´nın sırrı, insanın batının sırrıdır. Âleme değer veren insanını varlığıdır. Her insan eşi olma­yan biricik mucizedir, fakat Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) yaratılışı bu mucizenin tamamlandığı cevherdir. Yoksa kâinatın varlığı Allah Teâlâ katında yok sayılacak kadar küçük bir şeydir.

Fütuhat-ı Mekkiye´de “Allah Teâlâ yüz bin Âdem yaratmıştır” sözü gelmiştir. Bu yaratılışın hikmeti ise âlemlerin sayısal ifadesindeki göreceliği anlatır ki, birbiri içinde olan sırlardır. Allah Teâlâ Yüz bin Âdem´in sırrını bir Âdem´de toplamıştır. Bu yaratılışların hepside Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem)´den sonra ve O´nun sırrı içinde olmuştur.][7]

Nokta-i pergâr-ı âlem Ahmed’in Zâtın kılup,
Sırrını kutb-ı hakîkat mazhar-ı Rahmân eden.

Âlemin pergel noktasını Ahmed’in Zâtı kılıp,
Sırrını hakîkat kutbu Rahmânın zuhuru eden.

Allah Teâlâ âlemlerin özüne sebebiyet ilkesini koymuştur. Olayları ve eşyayı bir silsile içinde yaratmıştır. Bazen durumların bozulması olmuşsa, bunlar mucize sınıfında olmuştur.

Allah Teâlâ, “Sen olmasaydın bu âlemleri yaratmazdım” Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi buyurması ile âlemin varlığına Sen´i sebep kıldım, demektedir.

Enbiya vü Evliyâ hep mazhar-ı envâr-ı Hakk,
Mustafa’da her şuûnun cem edüp bir şe’n eden.

Enbiya ve Evliyâ hep mazharı Hakk nurlarıdır,
Mustafa’da her olayları cem edip bir iş eden.

Âlimlerin ilmi, hâkimlerin hikmeti, ariflerin marifeti ve eşyanın bilgisi hep Efendimiz Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemden aldığı nisbet iledir. Bütün mahlûkatın ilmi toplansa Efendimizin deryasında bir damla dahi etmez.[8]

Nitekim hadisi şerifte, تعلمـت العـلوم الأولـين و الآخـرين “Öncekilerin ve sonrakilerin ilimleri bana öğretildi.” Başka bir rivâyette; فاورثنى عـلم الأولـين و الآخـرين “Öncekilerin ve sonrakilerin ilimleri bana mirastır.” Yani Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz öncekilerin ve sonrakilerin ilimlerini ve daha fazlasını talim eylemiştir. Bu sebepten dolayı Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz ilimde cümle enbiya ve evliyadan üstün olmuştur. O´nun hakkında,وكـان فضـل الله عليـك عظيما “Allah Teâlâ’nın lütfu senin üzerine pek büyük olmuştur.” [9]buyruldu. Çünkü ilim ile insan, melekûttan faziletli olmuştur.

Kur´ân-ı Kerim´de و علـم آدم الأسـمآء “Allah Teâlâ eşyanın isimlerini Âdem’e bildirdi.” [10]Âdem kelimesinden murat Âdem aleyhisselâm olursa, manası Âdem aleyhisselâma ilimleri Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimizin şanından indirilmiştir. Çünkü Âdem aleyhisselâm sonraki geleceklerden önce gelmiştir.

Fahr-i Âlem Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz netice ve gayedir. Onun için her şey ilmini istidadı miktarınca Efendimizden almıştır. Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz mükemmellik üzere yaratılmıştır. Kur´ân-ı Kerim´de و علـم آدم الأسـمآء “Allah Teâlâ eşyanın isimlerini Âdem’e bildirdi.” Buradaki Âdem´den murat zahirde Beşerin atası olan Âdem aleyhisselâmın sûretidir. Hakikatte ise Âdem-i Hakîki´dir ki, akl-ı evvel olarak isimlendirilen Rûh-u Muhammediyedir.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz Âdem aleyhisselâm çamurdan yaratılmadan, hakîkâtinden önce bütün isimlerin hakîkâtlerine kavuşmuş idi. Her eşyayı ismi ile bilirdi. Ayetteki isimlerden murat belki, isimleri ve konulduğu şeylerin hakîkâtlerini toplamış olmasıdır.

Sofiyye, bu konuda isimleri bildirmesi ve konulduğu şeylerin hakîkâtlerine ulaşmasıdır demiştirler. Nitekim hadisi şerifte; رب ارنـا الأشيـاء كـما هـى “ Rabb´im eşyayı aslı ile göster” [11]

İsmi resmi mahv iken bu âciz ü bî-çârenin,
Nâmını Mısrî verüp dillerde âd u sân eden.

İsmi resmi yıkılmış iken bu âciz ve çâresizin,
Nâmını Mısrî verip dillerde âd ve şöhret eden.

TAHMİS-İ AZBÎ

Ey nice nâçâre el-hak feyzini ızhâr eden

Ey nice uşşâkı zârî zâr sergerdân [12]eden

Nokta-i esrârı zâtım günde bin devrân eden

Ey bu cümle kâinâtın aslını bir cân eden
Âdemi kudretle ol cana sevip cânân eden.

Oldular ayni müsemmâ “allem-el esmâ ile

Erdiler zât-ı Hüdâya her sıfatından Lâ ile

Kadrimiz idrâke geldin sırrı “mâ-evhâ” ile

“Allem-el esmâ” ile hem tâc-ı “kerremnâ” ile
Arş
-ı âlâda melekler cem’ine,  Sultân eden.

Dest-i kudretle bu vechi Âdemi tasavvur eden

Zâtına secde emrin Âdeme takdir eden

Her sıfatı Âdemin vechinde Hakk’ı ta’mir eden

Vechi Âdemle cihân fânûsunu tenvir edip,
Künhü zâtına o vechi hüccet ü burhân eden.

Rûyuna âyine kıldı ruyuna Hakk’ı Âdemin

Olmaya harf u nidâsı bil bu ismi a’zamın

Çün Elest bezmi bu demdir ettin akdemin

Evveli Âdem,  sonun hâtem kılup bu âlemin,
Hâtemi Mahmûd-u Âdemi
zübde-i insan eden.

Bâisi[13] ihyayı âlemi Ahmed’in zâtın kılıp

Hem sıfat ilmine muharrem Ahmed’in zâtın kılıp

Hem muahhir hem mukadem Ahmed’in zâtın kılıp

Nokta-i pergâr-ı âlem Ahmed’in Zâtın kılup,
Sırrını kutb-ı hakîkat mazhar-ı Rahmân eden.

Görünür her kande baksam çeşmime didâr-ı Hakk’ın

Şüphesiz hakk-al yakîndir eyleyen ikrâr-ı Hakk’ı

Oldu şeytan vechi Âdemden eden inkâr-ı Hakk’ı

Enbiya vü Evliyâ hep mazhar-ı envâr-ı Hakk,
Mustafa’da her şuûnun cem edüp bir şe’n eden.

Çünkü cân sultânı oldu nefs-i bed mekkârenin [14]

Yani esmâsı bir oldu seb’âi seyyarenin [15]

Mısrîdır sultan Azbî kemteri âvârenin

İsmi resmi mahv iken bu âciz ü bî-çârenin,
Nâmını Mısrî verüp dillerde âd u sân eden.


[1] (Allah Teâlâ) bütün eşyanın isimlerini Âdem’e bildirdi. Sonra bu eşyayı meleklere göstererek, “Bunların isimlerini Bana haber veriniz, eğer siz sâdık iseniz” diye buyurdu. (Bakara, 31)

[2] Burada “bu âlemin evveli bir Âdem,  bu Âdem değil,  bir Âdem,  sonu hâtemdir” sözlerinde kanaatimizce durmak yerinde olur. Şeyhül Ekber Muhyiddîn İbnu’l-Arabî hazretleri hac farîzalarında Kâ’be’yi tavaf sırasında bir zât ile selamlaşır.   Bu zât kendisine “Bizler de sizin gibi vaktiyle nice yıllar öncesi burayı tavaf ederdik.  “ “Kaç yıllar önce “ deyince “yüzyirmibin yıl öncesi” diye cevap alır.  “Fakat efendim,  Hazreti Âdemin zuhûru bizce altı-yedi bin yıl olarak biliniyor.  Bu zât: “Sen hangi Âdemden bahsediyorsun,  sizlere yakın olan Âdemden mi,  uzak olan Âdemden mi bahsediyorsun.   Nice Âdemler yaratılmıştır.  Biz senden önceki Âdeme mensûbuz” demiştir.   İşte Muhammed İbnu’l Arabî Hazretleri “Bu Âdem değil,  bir Âdem” diye bunu bildirmek istemişlerdir.

[3] Bakara, 31

[4] İsra, 70

[5] Fanus: yunanca. Fener. Sâbit ve süslü fener.   Kim: Bazı şeylerin üstüne kapatmak için camdan yapılmış kapak.

[6] Zübde: (C.: Zübüd) Netice, sonuç, hülâsa.   Bir şeyin en mühim kısmı.   Kaymak.   Her nesnenin iyisi ve hâlisi

[7] (ALTUNTAŞ, 2004)

[8] (ALTUNTAŞ, 2003), s.33

[9] Nisâ, 113

[10] Bakara, 31

[11] (ALTUNTAŞ, 2003), s.34-35

[12] Sergerdan: f. Başı dönmüş, şaşkın. Hayran.

[13] Bâis: Gönderen. Sebeb olan. İcab ettiren. “Gönderen, yeniden yaratan” mânâsında Allah Teâlâ’nın bir ismi.

[14] mekkâr: Hilekâr. Düzenbaz. Çok aldatıcı. Mekir yapan.

[15] seb’âi seyyare: Yedi gezegen

About these ads

Yazabilirsin

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logo

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook photo

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ photo

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s