SONUÇ


Hz. Ebû Tâlib’in bu kasidesiyle onun İslâm’a girdiği ve gerçek manada Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme itaat ve yardım ettiğini anlıyoruz. Yine bu kaside onun hakkındaki yersiz ithamlara çok iyi bir cevap olacağı kanaatindeyiz.

Ayrıca [bu kaside, Mekke’nin o zamanki sosyal dokusunu anlatması açısından önemlidir. Kasidenin giriş bölümünde Mekkelilerin hac ibadetine bir düğün havası içinde kutsi bir neşveyle baktıkları anlatılıyor. Bu kasideden Kureyşlilerin sadece putperest olmadı­ğını, eski Mekke büyüklerinin ortak aklının esas alındığını görü­yoruz. Ayrıca Mekke’de özel bir emniyet biriminin olmadığını, hırsız ve çapulcuların bir evi bastığında komşuları tarafından kurtarıldığını öğreniyoruz. Eğer komşu kötü biriyse, duymazlık­tan geldiğini anlıyoruz. Bu ve benzeri mücadeleler bu kasidede anlatılmıştır.

Sadece bu kaside değil, o dönemde yazıldığı rivayet edilen bü­tün şiirler, o zamanki Arap toplumunun anlaşılabilmesini sağla­yan en önemli kaynaklardır. Hz. Ömer, :

“Şiir, (bu) kavmin ilmidir. Onların bundan daha doğru ilmi yoktur” diyerek şiirin önemini ifade etmiştir [1]. Taha Hüseyin’in “Fi’ş-Şi’ri’l-Câhili” adlı eserinde dile getirdiği, Câhiliyye devri şiirlerinin umumen uydurma olduğu, Emeviler döneminde bunlar siyaset, mezhep ve kabilecilik gibi kaygılarla uydurulmuş olduğu 37 görüşüne katılmıyoruz. Bizce aksine kesin delil bulunmadıkça Hz. Ebû Tâlib’e ve diğer Câhiliyye şairlerine nispet edilen beyitlerin tamamı, onlara aitmiş gibi de­ğerlendirilmeli, bazı kuruntulara itibar edilmemelidir. Aksi tak­dirde edebi değeri olan eserler gereği gibi yorumlanmaz. Sonuçta bu İslam tarihi için bir yıkım olur, diyebiliriz.] [2]

Ey Allah Teâlâ’m!

Bilemediğimizden dolayı yaptığımız hatalardan af dilenip Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin şefaatine sığınıyoruz.

“Ey inananlar!

Yemin olsun ki, içinizden size, sıkıntıya uğramanız kendisine ağır gelen, size düşkün, inananlara şefkatli ve merhametli bir rasül gelmiştir.” [3]

Ey Allah Teâlâ’m!

Kişi dostunun dini üzerinedir. Sizden biriniz kimle dostluk edeceğine iyi baksın.” [4]

“Kişi sevdiği ile beraberdir.” [5]

RASÛLÜLLAH SALLALLÂHÜ ALEYHİ VE SELLEMİN AMCASI HZ. EBÛ TÂLİB ALEYHİSSELÂMIN İMANLA GİTTİĞİNE ŞAHİT OLARAK BİZLERİ YAZMANI DİLİYORUZ.

ÂMİN

Allah Teâlâ buyurdu ki;

“Böylece sizi insanlara şahit ve örnek olmanız için tam ortada bulunan bir ümmet kıldık. Rasül de size şahit ve örnektir. Senin yöneldiğin yönü, rasüle uyanları, cayacaklardan ayırt etmek için kıble yaptık. Doğrusu Allah’ın yola koyduğu kimselerden başkasına bu ağır bir şeydir. Allah ibadetlerinizi boşa çıkaracak değildir. Doğrusu Allah insanlara şefkat gösterir, merhamet eder.” [6]

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin bu mevzuda sukut durması gördüğü bir lüzumdandır. Bizim ise buna şahit olmamız ise hakikatin açığa çıkması içindir.

“Rabbimiz! İndirdiğine inandık, rasülün ardınca gittik; bizi şahit olanlarla beraber yaz”.[7]


Her demde sürülmez bu devrân-ı Rasûlu’llâh

Her demde kurulmaz bu dîvân-ı Rasûlu’llâh

Her dîdeye yüz açmaz her göz o yüze kaçmaz

Her merhaleden geçmez kervân-ı Rasûlu’llâh

Bin yıllık ömür değmez bir lahzasını anın

Her câna nasîb olmaz ihsân-ı Rasûlu’llâh

Deryâ-yı maârifden dürr al dil-i ârifden

Pür-hikmet-i sârifden der kân-ı Rasûlu’llâh

Erkân-ı Garîbu’llâh burhân-ı Garîbu’llâh

Her şân-ı Garîbu’llâh hep şân-ı Rasûlu’llâh

Kulluk gele şânına gevher dola kânına

Ere dil ü cânına dermân-ı Rasûlu’llâh

Her emre itâatda her vech ile tâatda

Meydân-ı sadakatda merdân-ı Rasûlu’llâh

Hulûsî ne devletdir bin lutf u inâyetdir

Olmak ne saâdetdir kurbân-ı Rasûlu’llâh”

S. Osman Hulûsî Ateş

kaddese’llâhü sırrahu’l azîz


[1] Philip K. Hitti, Siyasi ve Kültürel İslam Tarihi, Çeviren: Salih Tuğ, İstanbul, 1981, I, 143; Rıza Savaş, İslamdan Önce Hicaz Bölgesindeki Araplarda Ta­rih, D.E.Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi, VII, İzmir, 1992, s: 265

[2] (YAVUZ, 2009)

[3] Tevbe, 128

[4] Ebû Dâvud, Edeb, 19

[5] Buharî, Edeb, 97

[6] Bakara, 143

[7] Âl-i İmran, 53

KAYNAKÇA

AKIN Ali HZ. Ebû Tâlib ve Tarihte Gizli Kalmış Gerçekler” [Kitap]. – İstanbul : Sakaleyn, Ağustos 2007.

BARLAK Hasan Arap Kabilecilik Anlayışının Hz. Osman Dönemi Siyasi Gelişmelerine Etkisi [Kitap]. – Samsun : Ondokuz Mayıs Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İslam Tarihi Ve Sanatları Anabilim Dalı 187359 Yüksek Lisans Tezi , 2006.

BİLGEN Mehmet Abdullah ibn-i Abbas’ın Siyasi Hayatı [Kitap]. – SİVAS : Cumhuriyet Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İslam Tarihi ve Sanatları Anabilim Dalı/İslam Tarihi Bilim Dalı 211277 Yüksek Lisans Tezi , 2007.

DADAN Ali Taberî Tarihindeki Türklerle İlgili Rivâyetlerin Tespiti Ve Degerlendirilmesi (Hz. Peygamber Döneminden Emevîler’in Sonuna Kadar) Ali [Kitap]. – Konya : Selçuk Ü. Sosyal Bilimler Enst.İslâm Tarihi Ve Sanatları Ana Bilim Dalı İslâm Tarihi Bilim Dalı 189288-Yüksek Lisans Tezi , 2006.

DUMAN Fatih İslamiyet Öncesi Arap Folklorunun Kur’an’daki Yeri [Kitap]. – Kahramanmaras  : Sütçü İmam Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Temel İslam Bilimleri Anabilimdalı-186113-Yüksek Lisans Tezi, 2006.

DURAL Osman Nuri Muâviye Bin Ebî Süfyan’a Yöneltilen Eleştiriler [Kitap]. – Konya : Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İslâm Tarihi Ve Sanatları Ana Bilim Dalı İslâm Tarihi Bilim Dalı 217368 Yüksek Lisans Tezi , 2007.

ERÇETİN Ahmet Rivâyetler Ve Farklı Yorumlar Işığında Rahip Bahîra Olayı [Kitap]. – Konya  : Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İslâm Tarihi Ve Sanatları Ana Bilim Dalı İslâm Tarihi Bilim Dalı 218795-Yüksek Lisans Tezi , 2008 .

Eyüb Sabri Paşa sadeleştiren: Osman ERDEM Mir’ât-ı Mekke (Kabe Mekke Tarihi) [Kitap]. – İstanbul : Fatih.

GOUHAR Masoud Kur’ân-ı Kerim’de Stratejik Planlama [Kitap]. – Ankara : Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tefsir Ana Bilim Dalı 235713-Doktora Tezi , 2008 .

Hz. Ali trc: Müstakımzâde Süleyman Saadeddin Efendi Divân-ı [Kitap]. – İstanbul : Ana, 1981.

KAMİLİ Fahri İslam Fıkhında Namaz İbadeti (Anlamı, Önemi, Tarihçesi, Fert Ve Toplum Üzerindeki Etkileri) [Kitap]. – Bursa : Uludağ Üniversitesi Sosyal Bilimler Ensitüsü Temel İslam Bilimleri Anabilim Dalı İslam Hukuku Bilim Dalı 187508-Yüksek Lisans Tezi, 2006.

KARA Kerim Vâkıât-ı Niyâzî-i Mısrî, [Kitap Bölümü]. – Ankara : Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İlahiyat Ana Bilim Dalı Tasavvuf Bilim Dalı Y.LİSANS, 1997.

KÖKSAL M. Asım İslam Tarihi [Kitap]. – İstanbul : Köksal Yayınlar.

Mevdudi trc: Naim ASRAR Tarih Boyunca Tevhid Mücadelesi ve Hz.Peygamber [Kitap]. – Ankara : Pınar, 1984.

ORHAN Zeynep Evâil Türü Rivayetlerin Hadis İlmine Katkısı [Kitap]. – Bursa : Uludağ Üniversitesi Sosyal Bilimler Ensitüsü Temel İslâm Bilimleri Anabilim Dalı Hadis Bilim Dalı 231212-Yüksek Lisans Tezi, 2008.

ÖRENÇ Aşır Hz. Peygamber’e Yapılan Saygısızlıklar Ve İlgili Hadislerin Değerlendirilmesi [Kitap]. – [s.l.] : Süleyman Demirel Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Temel İslâm Bilimleri Anabilim Dalı 207360 Yüksek Lisans Tezi, Haziran–2007.

SABUNCU Ömer Hz. Peygamber’in İlk Hanımı Hz. Hatice’nin Hayatı Ve Kişiliği [Kitap]. – Şanlıurfa  : Harran Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İslâm Tarihi Ve Sanatları Anabilim Dalı İslâm Tarihi Bilim Dalı 230799-Yüksek Lisans Tezi, 2008.

Seyyid Eyyûb bin Sıddîk Menâkıb-ı Çihâr-ı Yâr-i Güzîn [Kitap]. – İstanbul : Hakikat, 1998.

Şehristani Muhammed Abdulkerim,trc.: Mustafa ÖZ El-Milel ve’n-Nihal, [Kitap]. – İstanbul  : Ensar Neşriyat,., 2005.

ŞENYAYLA Gencal Müsriklerin Hz. Peygamber Ve Müslümanları Boykota Tabi Tutmaları [Kitap]. – Sivas  : Cumhuriyet Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Yüksek Lisans Tezi-221257 , Ocak -2008 .

UMURBEK Hatice Cahiliye ve Hz. Peygamber Dönemlerinde Taif [Kitap]. – Sakarya : Sakarya Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enistitüsü, 228684-yüksek Lisans Tezi, 2008.

YAVUZ Lütfullah Ebu Tâlib b. Abdilmuttalib’in “Kaside-İ Şı’biyye”si Üzerine [Dergi]. – İzmir : Dokuz Eylül Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Arap Dili ve Belagatı, 2009. – 1 : Cilt Dini Bilimler Akademik Araştırma Dergisi, IX,.

YEŞİL Şemseddin Hz. Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem) [Kitap]. – İstanbul : [s.n.], 2007.

HZ. EBÛ TÂLİB’İN “KASİDE-İ ŞI’BİYYE”Sİ VE AÇIKLAMASI


[1]

Kaside, herhangi bir maksat için söylenmiş, aynı kafiyeye sa­hip birçok beyitten oluşan manzumelere verilen genel addır. Ka­side, “kasdedilen şey” anlamındadır. Genellikle medih kasdıyla söylenirler. Arap edebiyatında Lâmiyye-i Ebî Tâlib olarak bilinen Hz. Ebû Tâlib’in Kaside-i Şı’biyyesi İslam tarihinin önemli bir bölümünü büyüteç altına alması bakımından değerlidir.

Bugüne kadar müslümanların zihinlerinde oluşturulan Câhiliyye kavramının bilgisizlik ile eşleştirilmesi çok büyük hata olmaktadır. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin gelip İslâm’ı yeniden tesis ederken zır cahil hiçbir şeye aklı ermez bir insan topluluğu ile bunu başarmasının mümkün olmayacağı açıkca ortadır. Sözün güzelini söylemeyi bilen bir toplumda akıl seviyesinin çok yüksek oluşu bilinen gerçektir. Onlar bir şiirle savaş başlatırken başka bir sözle bitirebiliyorlardı. O zaman insanlarının Allah Teâlâ’nın koyduğu kuralları tahrib etmiş olmaları sebebiyle sorunlar artmış ve huzur kaybolmuştu.

[Câhiliyye kavramının içeriğini ele alan Câbirî, her şeyden önce bu kavramın İslâmî bir kavram olduğunu belirtir ve bu kavramın “bilgisizlik” ve “cehalet” anlamından ziyade “zulmet” anlamına geldiğini veya daha çok bu anlamı ifade için kullanıldığını söyler. Câhiliyye karanlıkla (zulmet) İslâm ise aydınlıkla (nur) tanımlanmıştır. Dolayısıyla İslâm düşüncesinin nazarında zulmet, kargaşa, anarşi, iç savaş ve geleceğe ait beklentilerin olmayışı iken, nur; ilişki ve sorumluluklarda netlik ve gelecekle ilgili ufukların parlaklığı anlamına gelir.][2]

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem gelişi ile insanlara ışık olmuş onların karanlıktan kurtuluş yollarını göstermiştir.

Hz. Ebû Tâlib, Câhiliyye Devrinin en önemli şair ve hatiplerinden biri olup İslam edebiyatı adına öncelikli olarak tanıtılacak önemli simalardan biridir. Ama imanı üzerinde yapılan bir takım spekü­lasyonlar, onu arka plana itmiştir.

Bu kasidenin maksadı Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi övmek ve Mekkeli müşrikleri insanlığa davettir.

Şı’b, sözlükte “iki tepe arasında bulunan dere” anlamındadır. Burada “dere mahallesi” manasındadır.

[Şı’b-u Ebî Tâlib: Mekke’nin dışında, varoşlarda dağ yamacındaki bir bölgedir. Kaynakların anlatımından buranın bu günkü Cennet’l-Mualla kabristanlığının bulunduğu ve kaynaklarda Hacun diye zikredilen bölge olduğu anlaşılıyor. Bu bölgede Hâşimoğullarına dedelerinden miras kalan meskenlerin olduğuna bakılırsa gerçekten de burasının boykot günlerinde yaşanılan mahal olduğu akla daha yatkın geliyor.][3]

Bu mahalle, Kureyş’in boykot yıllarında Hâşimoğullarının Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ile beraber sığındığı Ebû Talip’e ait ma­halledir. [4]

Bu kasidede Hz. Ebû Tâlib yalvarıp yakarmamış aksine insanlık ve kutsal değerler uğrunda ölümü çoktan göze aldığını belirtip, ciddi ciddi muhaliflerine meydan okumuştur. Diğer Araplar bun­dan telaşa kapılmışlar, Kureyş de birbirine girerse, Hac ibadeti dâhil İbrahim dininin ortadan kalkması gibi ciddi sonuçlarının olacağını, harbin zarardan başka yararının olmayacağını söyleye­rek arabuluculuk yapmaya çalışmışlardır.

KASİDE-İ ŞI’BİYYE TERCEMESİ[5] VE AÇIKLAMASI [6]

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“Gerçekten de ifadenin bir kısmı sihirdir.” [7] Güzel söz insanları etkiler demektir. Şiir bu kısma girmektedir.

1- Ey iki can dostum! Haklı olsun haksız olsun, ilk tenkit edene karşı, kulağım yassı bir taş değildir.

Hz. Ebû Tâlib bu beyitte Kureyş’e kızgınlığını ifade etmektedir. Çünkü yeğeni Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem haklı olduğu halde, bilerek Ebû Leheb tarafından kınanmıştır.

“Artık Ebû Leheb ne dese onu dinlemem” diyor.

Ebû Talip burada, hakkı işitmek istemeyen kulağı, pürüzsüz yassı bir taşa benzetiyor. “Ben böyle bir kulağa sahip değilim” diyor. Şimdiye kadar Mekke putperestliğini kimse kınayıp tenkit etmedi. Biri çıkmış ilk defa tenkit ediyor. Haklı da olabilir, haksız da. Ama adamı önce bir dinleyelim” demek isteyerek istişareyi ve şeffaflığı önermiştir. İkinci beyit de bunu destekler.

2- Ey iki can dostum! İstişareyle varılmayan ve tül gibi (şeffaf) ol­mayan görüş, hiç şüphesiz vesveseli işlerden sayılır.

3-Bu kavimde sevgi olmadığını, bütün kulpları ve araçları kopar­dıklarını gördüğümde,

4-Bize açıkça düşmanlık ve eziyet yaptıklarını, bizden ayrı du­ran düşmanın emrinde olduklarını,

5-Töhmet altında olan ve arkamızdan, öfkelerinden dolayı par­maklarını ısıran insanlarla bize karşı antlaşma yaptıklarını,

6-(Bunları görünce neredeyse onlara saldıracaktım ama) esnek esmer (mızrağıma) ve krallardan miras kalan keskin beyaz (kılıcı­ma) tutunup sabrettim.

7-Yakınlarımı ve kardeşlerimi Kâbe’nin yanına getirdim. Vasilelerden [8] oluşan örtüsüne tutundum.

Müşriklerin ambargosu uzun ve elemli şekilde olmasından dolayı Kureyş’in ileri gelenlerinden bazıları, Hâşimoğullarına karşı yaptıkları şeylerden dolayı, bir­birlerini kınadılar.

Hz. Ebû Tâlib ile ashabı, Kâbe örtüsü arasına girerek:

“Ey Allah! Bize zulmedenlere, akrabalarla ilişiğini kesenlere, bize yapılması haram olan şeyleri helâlleştirenlere karşı bize yardım et!” diyerek yalvardıktan sonra, Şı’b’a döndüler.[9]

Müşriklerden bir topluluk:

“Bu, kardeşlerimize karşı, tarafımızdan yapılmış bir zulümdür!” dediler, pişmanlık duydular.[10]

8-Hep beraber ayaktaydık. Büyük kapısına yönelmiş haldeydik. Nafile adak yapanın yemin etiği yerin yanında.

9- İsaf ve Naile (heykelleri tarafından)[11] gelen sellerin aktığı ve uzun saçlıların [12] binek hayvanlarını oturttukları yerde (Allah Teâlâ’ya dua için durduk).

Hz. Ebû Tâlib, burada putlardan bahsederken müşriklerin değerlerini hatırlatmek istemektedir. Kendisi babası Hz. Abdulmuttalib gibi Hanif dinini bütün hayatı boyunca uygulayıcısı olmuş, cahili hareketlerden uzak kalmıştır.

ARAPLARDA PUTPERESTLİK [13]

1-Put Kavramı

Türkçe de kullanılan put kelimesi bir şeyi aşırı derecede sevme, İnsana ve insanlara zorla kabul ettirilmek istenen ideolojiler ve bunların zihinlerden silinmemesi, belli bir insanın düşüncelerinin imgesi olarak ifade edilebilir.

Put kavramının karşılığı olarak Arapça’da kullanılan bazı kelimeler vardır, “en Nasb” (çoğ. Ensab) kelimesidir. Genellikle belli bir şekli olmayan ve insan şeklinde de yontulmamış taş demektir.

Put veya tapınağa gitmeye gücü yetmeyenlerin Kâbe ve diğer tapınakların yanına dikip tapındığı taşa da “nasb” denir.

İkinci kelime “sanem” dir (çoğ. Esnam). Ağaç, gümüş, altın gibi maddelerden yapılan ve belli bir şekli olan, insan şeklinde yontulmuş putlara sanem denilmektedir.

Bir başka kelime “vesen” dir (çoğ. vüsün, evsan). Küçük put, resim, şekilsiz putlara vesen denir. Vesen ile sanem, sabit olan ve taştan insan şeklinde yapılmış olan heykel demektir.

2. Araplar Arasında Putperestliğin Doğuşu

Putperestlik ne Araplarla başlamıştı, ne de onlarla bitmişti. Araplarda putperestlik başlamadan önce dünyanın değişik yerlerinde putlara tapma yaygın şekilde yaşanıyordu. İnsanlar saygı ve hatıra için yaptıkları ve diktikleri heykelleri, cisimleri zamanla putlaştırdılar. Hz. Nuh aleyhisselâm zamanındaki putların tanrılaştırılmasında da aynı sebep dikkat çekmektedir.

Araplarda putperestliğin ortaya çıkışını hazırlayan ortam ve gelişen olaylar zincirini başka yerlerde de görmek mümkündür. Siyası otoritesizlik, başıbozukluk, daha disiplinli değişik kültürlerin etkileri sebeplerden bazıları olarak zikredilebilir. İbnü’l-Kelbi’ye göre ilk puta tapma olayı şöyle başlamıştır: Hz. Âdem aleyhisselâm öldüğünde, Şit oğulları onu Hindistan’da bir mağaraya gömdüler. Zaman zaman gidip Âdem aleyhisselâmın cesedini ziyaret ediyorlar ve onun etrafında saygı dönüşü yapıyorlardı. Âdem aleyhisselâmın oğlu Kabil’in soyundan birisi, “Ey Kabiloğulları! Şitoğullarının bir davarı var, onun etrafında dönüyor ve ona saygı gösteriyorlar. Sizin bir şeyiniz yok” dedi.

Sonra onlara bir put yaptı. Böylece o, put yapanların ilki oldu. Taberi’ye (hyt.322/934) göre ise, ilk puta tapan Cemşit’tir. Cemşit bir kraldı ve yaratılış bakımından güzel yüzlü biriydi. Bu rivayetlerden birincisi, yeryüzünde puta tapıcılığın ilk defa ortaya çıkışını açıklamış olabilir.

Hz. Nuh dönemindeki puta tapıcılık ve o dönemdeki meşhur putlar bilinmektedir. Rivayete göre bu meşhur putlar Nuh kavminden salih kimseler idiler. O kişilerin ölümüne yakınları çok üzüldüler. Şeytanın tahriki ile içlerinden biri,

“Ey hemşerilerim! Size onların putlarını yapayım mı? Yalnız ruhlarını veremem” dedi. Onlar da bunu kabul ettiler. O da onların putlarını yaptı. Artık herkes gelip yakınlarını ziyaret ediyordu. Zamanla onları tanıyan kalmayınca, sonraki nesiller atalarının bu putlara taptıklarını zannederek onlara tapmaya başladılar.

Buradan ilk putperestliği teşvik eden, insanları bu kötülüğün derinliklerine sürükleyen şeytan olduğu net bir şekilde anlaşılmaktadır. Şeytan, insanları sırat-ı müstakimden nasıl saptıracağını ilk isyanı sırasında, Allah ile aralarında geçen dialogda kıyamete kadar istediği mühlet kendisine verildiğinde, “beni azdırmana karşılık yolunun üzerine oturacağım. Sonra arkalarından, önlerinden, sağlarından, sollarından insanlara sokulacağım ve çoklarını şükredici bulmayacaksın” mealindeki karşı çıkışıyla belirtilmişti[14]. Sanki O, hem Allah Teâlâ’ya söz veriyor, hem de gelecekte vuku bulacak işlerde kendi payının olduğunu teyid ediyordu. Şeytan, bu sözüyle Hz. Âdem aleyhisselâmdan beri insanları tevhid ve hidayet güneşinden uzaklaştırmaya, onları şirke ve puta tapmaya sevk etmiştir. İnsanlık tarihi incelendiğinde bunun pek çok örneğini bulmak mümkündür.

Arapların putperstliğe geçişleri büyük ölçüde Hz. İsmail’in tevhid dinini unutmalarına bağlı idi. İnsan, fıtratındaki inanma ve tapma ihtiyacını gidermek için mutlaka bir şeye inanmak ve tapmak durumdadır. Araplar da, Hanif dininden kalma zayıf ve ne belirsiz Allah inancı dışındaki bütün hususları unuttular. Allah’ı bildikleri halde ona nasıl ibadet edeceklerini kestiremiyorlardı.

Bu kargaşa ortamını, şeytan ve şeytanın tahrikine kapılmış bazı insanlar değerlendirerek Arapları putperestliğe sevk ettiler. İşte bu insanların başında Amr b. Luhay’ın bulunmaktadır. Hicaz’a putları ilk getiren şahsın o olduğu hususunda tarihçilerin ittifakı vardır.

Amr b. Luhay, Belka’dan getirdiği Hübel’i Kâbe’nin yanına dikti. İnsanlara onun faziletlerinden, onlara sağlayacağı faydalardan bahsederek, onları, bu faydaları sağlamak üzere ona tapmaya çağırdı. Böylece putperestlik yaygınlaşmaya başladı.

İbnü’l-Kelbi’nin aktardığı bir başka rivayete göre, Kâbe’den uzaklaşanların oradan alıp yanlarında götürdükleri taşlara perestiş etme adetleri, puta tapıcılığın başlangıcı olmuştur. Bu rivayet, puta tapıcılığın Hicaz’a başka yerden girmesine mani değildir. Aslında bu adet, Arapların putperestliğe geçmelerinin yeterli sebebi olarak da gözükmemektedir. Çünkü söz konusu taşların belli bir şekli yoktur. Hâlbuki Kâbe ve diğer yerlerdeki putlar çeşitli şekillerde; mesela Hubel insan, Vedd erkek, Uzza ağaç şeklinde idi. Nasıl oldu da tapınılan bu şekilsiz taşlar insan ve ağaç şeklinde aldılar? İşte bu geçişi açıklamak kolay değildir.

3. Arapların Taptığı Putlar

a. Kabe’deki Putlar:  Hübel ve Diğerleri

Kâbe etrafında pek çok put vardı. Bu putların en büyüğü Hübel idi. Hübel’i ilk dikenin kim olduğu konusunda iki farklı görüş var.

İbn Hişam (hyt.833/1430) ve diğer pek çok tarihçi, Hübel’i Belka’dan denilen yerden getirip Kâbe’nin yanına dikenin Amr b.Luhayy olduğunu ve belirtmektedir. İbn Sa’d (hyt. 835/1431) ve İbnül-Kelbi (hyt. 204/819) ise, bu kişinin Huzeyme b.Müdrike olduğunu ifade etmektedirler. Bu sebepledir ki, ona Hüzeyme’nin Hübel’i denilmişti. Onun hizmetini Hüzeyme yapıyordu. Daha sonra oğulları bunu sürdürmüştür.

Hübel, Kâbe’nin yanındaki en meşhur put idi. Hübel’in insan şeklinde olduğu konusunda ihtilaf yoktur. Kırmızı akik taşından yontulmuş bu putun sağ eli kırılmıştı.

Ona altından bir el yapıp taktılar. Onun önünde bir torbanın içine konulmuş yedi fal oku vardı. Bir iş yapacak veya sefere çıkacak kimse gelir; onun önünde fal okunu çeker ve çıkan sonuca göre hareket ederdi. Hz. Abdulmuttalib de oğlu Hz. Abdullah için bunun yanında ok çekmişti. Ebû Süfyan’ın Uhud günü “Yüce Hübel!” diye hitap ettiği put bu idi.

Hübel’in kendisine ait telbiyesi vardı. Buna sunulan kurbanın miktarı 100 deve idi. Kâbe’nin yanında Hübel’den başka İsaf ve Naile ile birlikte 360 put bulunuyordu. Bunlar, Hübel, isaf ve Naile gibi herkesin saygı gösterdiği putlardan ayrı olarak kabileleri temsilen konulmuş putlar olup Hac zamanı o kabile hacca geldiğinde kabile putuna tapınır, onu tavaf ederdi. Rivayete göre isaf, Cürhüm kabilesinden bir erkekti. Yemenli Naile’ye âşık olup Kâbe’nin içinde onunla zina edince Allah Teâlâ onu taşa çevirdi. Sonra Amr b.Luhay onu Safa tepesine dikti. Naile de Zeyd isimli Yemenli bir kişini kızıydı. O da İsaf’a âşık olup aynı fiili işlediği için taşlaşmıştı. Amr b.Luhay onu Merve’ye dikti. İnsanlar bunlara tapınmaya başladılar. Müşrikler,  İsaf ve Naile putlarının yanında başını kazıtıp onlara kurban kestikten sonra, yeminlerini eder ve kurbanın kanını putların başlarına sürerlerdi. Örnek verecek olursak;

[Bir gün Kureyş müşriklerinin ileri gelenlerinden bir cemaat, Kâbe’nin Hicrinde toplanıp:

"Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem)'i görür görmez, hep birden, tek bir adamın kalkışı gibi kalkacak, onun üzerine yürüye­ceğiz; öldürmedikçe de kendisinden ayrılmayacağız!" diyerek Lât ve Uzzâ, Menât, İsaf ve Naile putları üzerine antlaştılar. Hz. Fâtıma aleyhisselâm ağlayarak Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin yanına geldi ve:

"Şu Kureyşlilerin ileri gelenleri senin aleyhinde antlaştılar: Seni görünce, üzerine yürüyüp seni öldürecekler!" dedi. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem;

"Ey kızcağızım! Bana abdest suyu getir!" buyurdu. Abdest aldı. Sonra da, Mescid-i Haram'a, onların yanına vardı. Müşrikler Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi görünce:

"İşte, o orada!" dediler. Gözlerini önlerine indirdiler, çeneleri göğüslerinin üzerine düştü. Oturdukları yerlerden ne ilerleyebildiler, ne gerileyebildiler! Başlarını kaldırıp Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme bakamadılar! İçlerinden hiçbirisi, kalkıp Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin üzerine yürüyemedi!

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem varıp tepelerine dikildi. Yerden bir avuç toprak aldı ve:

"Yüzleriniz kara olsun!" diyerek, onların üzerlerine saçtı. Onlardan hiçbir kimse yoktu ki, bu topraktan kendisine isabet etsin de, Bedir savaşında kâfir olarak öldürülmemiş olsun!][15]

2. Kâbe Dışındaki Putlar ve Tapınaklar (Tağutlar)

Arapların, Kâbe’den başka içerisinde putları korumak ve bir takım ibadetlerini icra etmek için oluşturdukları yapılara ve kurdukları çadırlara tağut denilmekteydi. Müfessirler “tağut” kelimesini put ve şeytan manasında tefsir etmişlerdir.

Bunların sayıları yüz kadardı. Bir kısmı sabit, bir kısmı seyyar çadır çeklindeydi. Her konak yerinde kurulur; giderken sökülüp, varılacak yeni yerde tekrar kurulurlardı. Tağutların sadin ve hacipleri onlara hediyeleri ve kurbanları sunarlardı. Her birinin kendine ait telbiyesi vardı. Bu telbiyeler tavaf esnasında okunurlardı. Bugün bu tağutlardan geriye bir eser kalmamıştır.

Söz konusu put ve tapınaklardan önemli olanları şunlardır.

(1) Tağutlar

Lât, Sakîf kabilesinin tağutu Taifte bulunurdu.

Uzzâ, Kureyş, Benî Kinâne ve Benî Süleym’den bazı aşiretlerin tağutuydu.

Menât Evs, Hazrec ve Gassân kabilelerinin tağutuy­du.

Zü’l-Halasa Has’am, Becile, Ezd es-Sarat kabileleri ile Hevazin, araplarından bunlara komşu olanlar ona taparlar ve kurban keserlerdi. Zü’l-Halasa’ye Yemen’in kabesi de denilirdi

Fels Tay kabilesi ile ona yakın bazı kabilelerinin tapınağıydı.

(2) Putlar

Vedd, Suvâ, Yağûs, Ya’ûk, Nesr. Vedd, Kelb kabilesinin putuydu ve Dûmetü’l-Cendel’de bulunuyordu.

Suvâ Hüzeyl kabilesinin putuydu. Kabile mensupları onu hacceder ve önünde kurban keserlerdi.

Yağûs, Müzhic ve bazı Yemen kabi­lelerinin putuydu.

Ya’ûk Hemcdan’da bulunan bir puttu.

Nesr Zü’l-Kilâ’ kabilesinin putuydu ve Himyer’de bulunurdu.

10- Orada 6 ile 9 yaş arasında olan itaatkâr (hayvanların) pazıları veya boyun kökleri (kurbanlık oldukları belli olsun diye) damgalı­dır.

11- Boyunlarında sedef, mermer ve süslerden yapılmış, hurma salkımları gibi (sallanan) gerdanlıkları görürsün.

[ Kur’ân-ı Kerim’de Bakara 196, Maide 2 ve 97, Hac 28 ve 36, Feth 25. ayetlerde kur­banlıklara ve gerdanlıklılara işaret edilmiştir. Ayetlerin içerikleri ve uslubları güçlü ve açık bir şekilde ifade ediyor ki, bunlar da İslam'ın kabul ettiği nübüvvetten önceki geleneklerdi. Hedy/kurban, hacıların, Hac ile ilgili ibadetlerini bitirdikten sonra Allah Teâlâ'ya şükür kurbanı kesmek için beraberlerinde getirdikleri hayvandır. Arap hacıları kurbanlıklarına gerdan takmayı adet edinmişlerdi. Yani onlar kurbanın boynuna deriden ince ka­yış ya da ağaç liflerinden yahut da iplerin fitillerinden gerdanlıklar takı­yorlardı. Böylece onun kurbanlık olduğunu ilan ederlerdi. Artık bundan sonra o hayvan haram kabul edilir ve ona dokunulmazdı. İşte «Kalâid» kavramından kastedilen de budur. Onları helal kılmanın yasaklanması herhal­de kurbanlıkların boynundan gerdanlıklarını almaktır. Çünkü böyle bir ha­reket onların hürmetine halel getirir ya da onu saldırı soymaya maruz kılar.

Hedy; kurban edilmek için tahsis edilen her hayvana denir. Eğer bu hayvan deveden ya da sığırdan olursa «Budun» adını alır. Hac 36. ayetin­de onlara bu isim verilmiştir. Bir tek bedene de/büyük hayvan, birden çok hacının ortak olması caiz görülmüştür. Böylece büyük hayvan birden çok hacı için kurban olur. Belki de “Hedy” kavramı hediye etmekten türetil­miştir. Çünkü kurban da Hacılar tarafından Allah'a ya da Kâbe’ye bir kur­ban sayılır. Bugün müslümanlar kurbanları “Edâhî” ve “Edhiye” diye ad­landırmaktadır. Bunun İçin Hac bayramı, Kurban bayramı (İ’du'l-Edhâ) diye de adlandırılır. Çünkü kurbanlar Meş'arı Haram'dan dönüşten sonra kesilir. Bu gün Zilhiccenin onuncu günüdür ve aynı zamanda bayramın ilk günü­dür. Ayetlerin ifade biçiminden kurbanların ve kurbanlık hayvanların ne kadar önemli bir gelenekle ilgisi bulunduğunu çıkarmak mümkündür.][16]

12- (Şöyle dedim): “Kötülük için bize saldıran ve bir batılda ısrar eden herkesten, insanların Rabbine sığınırım.

Bu beyitte görüldüğü gibi Hz. Ebû Tâlib putların Allah Teâlâ gibi bir ilah olduğuna inanmayı bir batılda ısrar olarak görmekteydi. Putların temsil ettiği gerçek şahıslar  وَقَالُوا اتَّخَذَ الرَّحْمَنُ وَلَدًا سُبْحَانَهُ بَلْ عِبَادٌ مُكْرَمُونَ   Rahmân (olan Allah, melekleri) evlât edindi, dediler. Hâşâ! O, bundan münezzehtir. Bilakis (melekler), lütuf ve ihsana mazhar olmuş kullardır.”[17] ayetinde ifade edildiği gibi, keramet sahibi veli kullar olabilir. Mesela Hübel aslında hacılara çok iyiliği dokunan mübarek bir zat idi. Taif’teki heykeli onu hacılara hurma tatlısı ve yağlı un kavurması ikram edişini temsil etmekteydi. Belki keramet sahibi bir kişiydi. Ama bir kişinin kerameti o kişinin tabiatüstü olduğunu göstermez. Herkes tabiat kanunları­na tabidir, Allah Teâlâ hariç. Dolayısıyla Allah’tan başka ilah yoktur. Hübel vb. putlara “ilah” denmesine Abdülmuttalip gibi Mekke liderlerinin ses çıkar­mamalarının sebebi onların mecâzi anlamda ilah olmalarındandır. Mecazi ilahları hakiki ilah yerine koymak batılda ısrardır. Mesela “Ahmet aslandır” cümlesinden, Ahmed’in mecâzi anlamda bir aslan olduğu anlaşılır. Ama bu onun hakiki aslan olduğunu göstermez. Ayni spekülasyon günümüzde Vehhabîlerle mutasavvıflar arasında yaşanmaktadır. Hz. Ebû Tâlib’in felsefesi her iki akımın arasını bulmaktadır. Bu sığınmalar mecâzi anlamdadır. Hakiki anlamda sadece Allah Teâlâ’ya sığınılır.

13- Bize gizli düşman olup bizi kabahatli göstermek için koşturan­lardan. Bizim iddia etmediğimiz bazı şeyleri dinimize katanlardan (Allah Teâlâ’ya sığınırım).

TANRI İNANCI

[Câhiliyye Arapları diğer tanrı ve put adlarının yanı sıra en yüce mabut olarak Allah kelimesini de kullanıyorlardı. Allah kelimesinin çoğulunu ise kullanmıyorlardı. Arap yarımadasında ve genellikle güney Arabistan da milattan sonraki yıllarda var olduğu anlaşılan bir rahman inancıyla da karşılaşılmaktadır. İslami dönemde olduğu gibi Câhiliyye döneminde de rab ve ilah kelimelerinin aksine rahman kelimesinin çoğulunun bulunmaması bu kelimenin bir tek tanrıyı yani Allah’ı ifade ettiğini göstermektedir. Câhiliyye dönemi şairleri şiirlerinde Allah, rabb, ilah lafızlarını sürekli kullanıyorlardı. Çok sık olmamakla birlikte ahiret, hesap, ceza, mükâfat kelimelerini de kullanıyorlardı. Bu durum Câhiliyye Araplarında Allah inancı olduğunu göstermektedir. Kur’ân-ı Kerim’de müşrik Arapların sıkıntı anlarında Allah Teâlâ’ya yalvardıkları, en büyük yeminleri Allah adına yaptıkları[18], bununla birlikte cinleri Allah Teâlâ’ya ortak koştukları, Allah Teâlâ’ya oğul ve kızlar isnat ettikleri, melekleri Allah Teâlâ’nın kızları olarak gördükleri ifade edilir.

İslamiyet öncesi Araplarda şiirlerin yanı sıra dualarında, yeminlerinde, deyim ve atasözlerinde Allah kelimesi oldukça fazla kullanılmıştır. Mekke halkı Ebû’-Salt bin Ümeyye’ nin bulup şiirlerinde kullandığı

“Bism’i-ke allahumme” tabirini yazdıkları yazıların başında kullandıkları rivayet edilir. İslam öncesinde Arapların puta taptıkları bilinmektedir. Kur’ân-ı Kerim’de bu konuya sık sık temas edilmekte, bazı ayetlerde putların isimlerinden de söz edilmektedir. Bununla birlikte onların, muhtelif kabilelere ait olmak üzere sayısı yüzlerle ifade edilen putların üstünde bir yüce tanrının bulunduğu inancını taşıdıkları da anlaşılmaktadır. Kur’ân-ı Kerim, onların deyisiyle “Allah”, “aziz” ve “âlim” diye adlandırdığı bu yüce tanrının kendilerini ve bütün kâinatı yarattığına, güneşi ve ayı belli bir nizama bağladığına, yağmur yağdırmak suretiyle yeryüzünü canlıların beslenmesine elverişli hale getirdiğine inandıklarını haber vermekte, ayrıca onların bu Allah adına yemin ettiklerini hayatlarının sıkıntılı ve tehlikeli dönemlerinde O’na sığındıklarını ve O’nu Kâbe’nin rabbi kabul ettiklerini ifade etmektedir. Yine Kur’ân-ı Kerim Cahilliye Araplarının bu yüce tanrı inancının yanında putlara tapmalarının, putların kendilerini Allah’a yaklaştıracağı ve O’nun nezdinde şefaatçi olacağı kanaatine bağlı olduğunu haber verir. Diğer bazı ayetler, Cahilliye Araplarının “yüce tanrı” anlamındaki Allah inancının başka belirtilerine de temas eder. Daha çok yabancı yazarların gösterdiği bir temayüle göre Allah lafzı, Câhiliyye Araplarının putlarından olan el-Lat veya Aramice elaha kelimelerinden alınmıştır.

İslam öncesi Arapların dini hayatında görülen yüce ve tek tanrı inancını Yahudilik ve Hıristiyanlığa bağlayanlar bulunsa da, Hz. İbrahim aleyhisselâmdan kalan Hanif dinine dayandırmak isabetli olacaktır. Nitekim Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin ve daha birçok Arap kabilesinin soyu Hz. İbrahim aleyhisselâmın oğlu Hz. İsmail’e ulaşmaktadır. Muhtelif ayetlerin beyanından anlaşılacağı üzere Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, ebedi kurtuluşu gaye edinen evrensel çağrısıyla ortaya çıkarken bu çağrısını, hitap ettiği kitle nezdinde kabul görmüş bulunan ve kısaca Hanif diye adlandırılan inanç üzerine oturtmuştur. Bunun karşısında müşrikler ve özellikle Yahudi ve Hıristiyanlar İbrahim’in dinine (millet) sadık kaldıklarını iddia etmişler; Kur’ân-ı Kerim ise Hz. İbrahim aleyhisselâmın Yahudi, Hıristiyan veya müşrik değil Allah’ı bir tanıyan bir Müslüman (hanif-müslim) olduğunu kesin bir dille ifade etmiş [19] hidayet ve kurtuluşun ancak Hz. İbrahim’in dinine uymakla gerçekleşebileceğini bildirmiş, hem Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme hem de Yahudi, Hıristiyan ve müşriklere bu dine uymalarını emretmiştir. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemde tebliğ ettiği dinin Yahudilik veya Hıristiyanlık değil müsamahakâr bir tek tanrıcı din olduğunu ve Allah Teâlâ nezdinde makbul sayılacak dinin bu özelliklere sahip bulunması gerektiğini ifade etmiştir. Bütün semavi dinlerin değerlendirilmesine göre rasüller içinde önemli bir yeri olan Hz. İbrahim aleyhisselâmın dinine sadık kalan tek din, son rasülün tebliğ ettiği İslamiyet’tir.

Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin rasül olmadan önceki dini hayatı ve ilk muhataplarının gönüllerinin derinliklerinde yatan inanç da dine/ İslam’a yakındı. O evrensel çağrısını bu inanç temeli üzerine oturtmuş ve bundan dolayı muvaffak olmuştur. Nitekim Câhiliyye dönemi sairlerinden Hanif olarak kabul edilen Zeyd b. Amr b. Nufeyl’in (hyt.605) bir şiiri o dönemdeki Allah inancını anlatması bakımından önemlidir.

İnsan ve şeytan cinlerini kendimden uzaklaştırdım,

Mert ve cesur kişi böyle yapar,

Ne uzaya taparım ne de iki kızına,

Ne de Tasm oğullarının iki putuna,

Aklımın ermediği çocukluğumda,

Rabb bildiğim Hubel’e de tapmam,

Büyüyüp kendimi kurtardığımda tek bir rabbe mi?

Yoksa bin rabbe mi tapacağım?

Bilmez misin Allah yok etti,

Yolunu şaşırmış birçok kimseyi,

İyi olanları ise bıraktı,

Onların küçükleri büyüsün diye.

Kişi elbet bir gün gerçeği yakalayacak,

Aynen susuz bir dalın yeşillenmesi gibi,

Ben ancak rahmana rabbimize kul olurum,

Şefkatli rabbim günahlarımı bağışlasın diye.

Allah’tan rabbimizden daima korkun,

Böyle olursanız felakete uğramazsınız.

İyilerin yurdu cennettir,

Kâfirlerin ise yakıcı cehennem,

Dünyada rezildirler, ölünce de,

Gönülleri sıkıp daraltan azapla karsılaşırlar.[20]

Görüldüğü üzere Araplarda Allah inancı en yüce ilah olarak vardır. Kur’ân-ı Kerim’in sözünü ettiği Allah ise her türlü beşer idrakinin mutlak anlamda üstünde bir güç (müteal) dür.] [21]

14-Sevr dağına, Sebir dağını yerine yerleştirene, sevap için Hıra dağına çıkıp inenlere (sığınırım).

[Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem)’in ailesi, orta halli Mekkeliler gibi genellikle putperestti ve kutsal Zemzem suyunu hacılara dağıtmak vb. gibi kamuya ait birtakım kültürel görevleri ellerinde bulunduruyorlardı. Kâbe’nin yeniden inşa edilmesinden bu yana, Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem)’de ruhsal ve manevî bir bilinçlenme göze çarpmaktaydı. Vaktiyle dedesi Hz. Abdulmuttalip (Hanif dininin verdiği etkiyle) Ramazan aylarında Hıra mağarasında inzivaya çekilirdi. Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem) de, zamanı gelince kendisini bu hayatın çekiciliğine kaptırdı ve çalkantılı ruhunu yatıştırmanın çaresini böyle bir hayatta buldu. Her yıl tüm Ramazan ayını Mekke yakınlarındaki bu mağarada zühd ve tefekkürle geçirirdi. Zaman zaman karısı kendisine azık gönderir, bazen de kendisi, ihtiyaçlarını temin için evine dönerdi. Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem)’in zaten kıt olan yiyeceğini kendileriyle paylaştığı yolunu şaşırmış konuklar da olurdu.. Bu uzletten çıkıp evine dönmeden önce, yedi kez tavaf etmek için Kâbe’ye uğrardı. İbn Hişâm ve Makrızî, Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem)’in bazı zamanlar bu inzivayı karısı Hz. Hatice radiyallâhü anha ile gerçekleştirdiğini rivayet etmektedir.][22]

15- Mekke’nin göbeğindeki Kâbe’ye ve Kâbe’nin hakikatine (sığını­rım). Ve Allah’a (sığınırım) ki Allah (olanlardan) habersiz değildir.

[Araplar eski zamanlarda yarımada ve çevresinde bazı devletler kurmuşlardır. Yemen’de Maîn (M.Ö. 1400–650), Sebe (M.Ö. 750–115) ve Himyerîler (M.Ö. 115-M.S. 525), Kuzey Arabistan’da Nabatî (M.Ö. IV. yüzyıl-M.S. 106), Tedmür (M.Ö. 3000-M.S. 273), Gassânî (M.Ö. III. yüzyıl-M.S. 634), Hîre (M.S. III. yüzyıl–634) ve Kinde (M.S. V-IV. Yüzyıl) gibi devletler bunlardandır. Milâdî VI. Yüzyılda Arap yarımadası yeni bir döneme girmişti. Yerleşik hayat yerine daha çok kabile hayatının geçerli olduğu saha genişledi.

Hatta kabile merkezli kavramlar yerleşik hayat yasayan toplumlarda bile belirgin bir erk haline gelmişti. Burada İslâm öncesi Arabistan’daki emirliklerden bahsetmek de yerinde olacaktır. Bunların basında “melik” unvanlı kabile kralları bulunmaktaydı. Otorite alanları temelde bölgesel ve kendi kabilelerinin topraklarıyla sınırlı olan bu kralların bazı durumlarda birkaç kabilenin birleşmesiyle toprakları kabile federasyonu sekline dönüşerek egemenlik sahaları genişleyebilirdi.

Mekke’de Kureyş,

Medine’de Evs ve Hazrec,

Taif’te Sakif bu şehirlerin önemli kabilelerindendi.

Buna bağlı olarak Araplarda ait olduğu soyu bilmek toplumsal imaj açısından kaçınılmazdı.

Bu durum Nesep ilmini tetikleyen önemli belirleyicilerden olmuştur. Tarihçiler, kabilelerin soylarının belirlenmesine büyük önem vermişlerdir. Fakat bu konuda verilen bilgilerin bir kısmı tartışmalıdır. Bütün Arapların soylarının Nûh aleyhisselâmın oğlu Sâm’a dayandığı rivayet edilmektedir.

Nesep bilginleri, kuzey Araplarının Hz. İsmail aleyhisselâma, güney Araplarının ise Kahtan’ın soyuna dayandığını söylerler. Bu kabul, Tevrat’ta geçen bir bilgiye dayanmaktadır.

Klasik olarak güney Arapları için Yemenliler ya da Kahtanîler,

Kuzey Arapları için Adnanîler denilmektedir.

Olaylar ve birbirini takip eden savaşlar Adnanîlerle Kahtanîler arasındaki düşmanlığı körükleyerek, birbirlerine karsı sürekli çekişme halinde olmalarına sebep olmuştur. Zaman içinde Kahtanîler neseplerini çeşitli yollardan Adnanîlere katmışlardır. Kahtanîler de dâhil edilerek bütün Arapların soylarını Hz. İsmail aleyhisselâma bağlayanlar da vardır.

Klasik kaynaklarda geçen genel bir katagoriye göre Araplar Aribe, Mütearribe, Müsta’ribe olmak üzere üç kısma ayrılırlar.

Bu tasnife göre Âd, Semûd, Tasm, Cedis gibi soyu tükenen kavimler Arabü’l-Aribe olarak ifade edilir.

Arabü’l-Aribe’nin dilini kullanarak onların yaşadığı bölgeyi yurt edinen Kahtanogullarına Arabü’l-Mütearribe denir.

Arabü’l-Müsta’ribe ise İsmailoğullarından olan Adnanîler için kullanılır. Değişik açıklamalar bulunmakla beraber, Arap soylarının geleneksel olarak iki kategori altında değerlendirildiğini söyleyebiliriz. Bunlar, Arab-ı bâide ve Arab-ı bâkiye olarak isimlendirilirler.

Birinci gruba dâhil olanlar, tarihin önceki dönemlerinde yaşayarak çeşitli nedenlerle yok olmuş toplumlardır.

Arab-ı bâide’nin önde gelen kolları, Âd, Semûd, Medyen, Tasm, Amâlika, Câsim, Abdi Dahm, Ubeyl, Hadûra, Cedîs ve Birinci Cürhüm kavimleridir. Soyları devam eden Araplara ise Arab-ı bâkiye denilmektedir.

Arab-ı bâkiye de, Arabistan Arapları olarak bilinen Arab-ı âribe ve Araplaşmış Araplar seklinde tanımlanan Arab-ı müsta’ribe olmak üzere iki başlık altında ele alınmaktadır.

Arab-ı Âribe olarak bilinen bu birinci gruba Kahtanîler denilmektedir.

Anavatanları Yemen olan bu Araplar önce, Cürhüm ve Ya’rub olmak üzere ikiye ayrılmışlardır. Ayrıca, Ya’rub’dan da Kehlân ve Himyer adındaki iki farklı koldan birçok kabile türemiştir.

Sözünü ettiğimiz bu kabileler, değişik zamanlarda çeşitli nedenlere bağlı olarak anavatanlarından göç etmiş ve Arabistan Yarımadasında çeşitli bölgelere yerleşmişlerdir.

Kehlânîlerden olan Ezd kabilesi kuzeye göç etmiştir. Güçlü bir kabile olan Ezd Umman’da hüküm sürdü. Şam’ın doğusunda devlet kuran Gassanîler ve Kureyş’ten önce Mekke’ye gelen Huzaa kabilesi de bunlardandır. Bunlardan olan Sa’lebe b. Amr, Hicaz tarafına yönelerek Medine’ye yerleşti. Evs ve Hazrec kabileleri onun soyundan gelmiştir.

Hârise b. Amr ise önce Merrüzzahrân’a yerleşti. Daha sonra Mekke’ye geldi. Bu sırada Mekke’de Cürhümlüler oturmaktaydı. Onlarla girdiği mücadeleden galip çıkarak burayı kendisine yurt edindi.

İmrân b. Amr Uman’a, Cefne b. Amr Suriye’ye, Lahm ve Cüzâm kabileleri Hîre’ye, Tay kabilesi Ecâ ve Selmâ Dağlarına, Cüzam’a nispet edilen Kinde kabilesi önce Bahreyn, sonra Hadramut ve son olarak da Necid’e yerleşti. Arab-ı Müsta’ribe olarak isimlendirilenler kökenleri itibariyle Arap olmayıp, sonradan Araplaşanlardır. Bunlara Adnanîler, İsmâilîler, Meaddîler, Nizârîler denilmektedir.

Küçük yaşta Mekke’ye gelen Hz. İsmail aleyhisselâm, Kahtanî soyundan gelen Cürhümlüler arasında büyüyüp yetişti. Hz. İsmail aleyhisselâm burada evlendi ve bu evliliklerinden doğan çocuklar büyüyüp, zemzem kuyusu civarında yerleştiler. Daha sonra onlardan her biri bir kabilenin reisi oldu. Hz. İsmail aleyhisselâmın soyundan gelenler, Cürhümlü-ler’e karışarak Araplaştığı için bunlara Arab-ı Müsta’ribe denildi. Soyları Adnan’a ulaşan başlıca kabileler şunlardır:

Adnân,

Mead,

Nizâr (İyâd, Enmar, Rebîa, Mudar),

Rebîa (Esed, Aneze, Abdülkays, Vâil),

Mudar (Kays Aylan, İlyâs),

Kays Aylan (Süleym, Hevâzin, Gatafân),

Gatafân (Abs, Zübyân),

İlyâs (Temîm, Huzeyl, Esed, Kinâne),

[Kinâne (Kureyş), Kureyş (Cemûh, Sehm, Adiy, Mahzûm, Teym, Zühre, Kusay), Kusay (Abdüddâr, Esed b. Abdüluzzâ, Abdümenâf), Abdümenâf (Abdüşşems, Nevfel, Muttalip, Hâşim).]

Rebîa‘nın en meşhur kabileleri Esed ve Vâil, Mudar’ın en meşhur kabileleri ise Kays Aylan, Temîm, Huzeyl’dir.

Adnanîlere mensup kabileler çoğaldıkça, Mekke’den ayrılarak Arabistan Yarımadası’nda değişik bölgelere yayıldılar.

Abdülkays kabilesi Bahreyn’e,

Benû Hanîfe Yemâme’ye,

Bekir b. Vâil kabilesinin bir bölümü Yemâme ile Bahreyn arasına,

Taglib el-Cezîre’ye, Temîm’in bir kısmı Bahreyn’e, diğerleri de

Basra’ya, Süleym Medine yakınlarına,

Sakîf Tâif’e,

Hevâzin Evtâs’a,

Esed ile Teymâ Kûfe’ye,

Zübyân da Teymâ ile Havran arasında bir bölgeye,

Kinâne kabilesi de Tihâme’ye yerleşti.

Bu kabileler içerisinde yerleşik hayat süren Kureyş kabilesi hariç, diğer Adnanî kabileler, Tihâme, Necid ve Hicaz’da göçebe ya da yarı göçebe bir hayat yaşamaktaydılar.][23]

MEKKE / BEKKE

[Mekke, Kızıldeniz’den 100 km uzaklıkta 360 metre yükseklikte bir yerleşim yeridir.. Topografik özellikleri itibariyle yuvarlağa yakın hilal seklindedir. Kuaykıan dağlarının eteklerinden başlayan karşılıklı iki tepeden Ebû Kubeys Dağı doğuya, Kuaykıan dağı ise batıya doğru uzanmaktadır. Ebû Kubeys Dağı bölgede en büyük dağdır. Mekke’yi çevreleyen dağlar arasında Fadıh, el–Metabih, el– Felak, el–Hacun, Sakar ve Tihame dağları bulunmaktadır. Bu dağlar arasında genişleyerek Batha’ya uzanan küçük vadiler ve bu vadilerin dağla birleştikleri mekânlarda yerleşim yerleri vardır. Bu yerleşim yerleri orada yaşayan kabilelerin ismini almaktaydı. Bu yerler hendek seklinde bir koridorla Harem’e kadar uzanır.

Mekke’nin Bekke olarak adlandırılmasını İbn Hişam söyle ifade eder:

“Oranın zalimlerinin orada bir sey yaptıkları zaman boyunlarını bekk eder (kırar) olduğundandır. Bekke Mekke çukurunun ismidir. Çünkü onlar orada tabak eder oldukları yani izdiham eder oldukları için bu isim ona verildi”.

Mekke Cürhümler ve Katura zamanında Ma’lat (yukarı şehir) ve Mesfele (aşağı şehir) olarak ikiye ayrılmıştı. Mekke’ye tümüyle Harem denilirdi. Haremden aşağı doğru eğimli olan bölgeye “el – Mesfele”, yukarı doğru uzanan yere ise “el-Ma’lat” ismi verilmiştir. Mekke vadisi Hz. İbrahim’den önceki dönemlerde Şam’dan Yemen’e ve Yemen’den Şam’a giden kafilelerin uğrak yeri olarak bilinir.

Mekkeliler, Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemden yaklaşık beş nesil önce Hz. İbrahim aleyhisselâmın soyundan gelen Kusay’ın önderliğinde civardaki kabilelerin desteğini de alarak, Kureyş adı altında birleşmişlerdi. Mekke, Kusay’dan önce, genellikle, şu boylardan oluşmaktaydı

1.Harisoğulları

2.Muhariboğulları

3.Âmiroğulları

4.Adiyyoğulları

5.Sehmoğulları

6.Cumahoğulları

7.Teymoğulları

8.Mahzumoğulları

9.Zühreoğulları

10.Esedoğulları.

Daha sonraları bunlara Abduddar ve Abdimenafoğulları eklenerek sayıları on ikiye çıkmıştır. Abdüşşems, Hâşimiler ve Ümeyyeoğulları gibi oymaklar ise, sonraki soylardan oluşmuştur. Kureyş’in dağınık oymaklarını bir araya getirerek Mekke’de yerleştiren Kusayy’ın oğullarından Abduddar ve Abdimenaf, babalarının ölümü üzerine Kâbe ve hac hizmetlerini üstlendiler.

Yukarıda bahsedilen sebeplerle kendilerini tehdit eden güçlü bir düşmandan mahrum olmaları, bir bakıma Mekkelilerin, öteden beri, düzenli bir siyasi devlet kurmalarını engellediği söylenebilir. Bununla birlikte tamamen bir başıbozukluk da olmayıp bedevî prensipleriyle örgütlenen bir tür oligarşik yapılanma vardı; kabile meclisleri üstünde bir kral veya başka bir idari kurum yoktu. Herhangi bir bağlayıcılığı olmayan istişare heyeti, bütün kabilelerin soylularından oluşuyordu. İdari ve ticari gelenekler, güç ve itibarlarına göre kabileler arasında taksim edilmişti. Modern anlamda bir seçim olmaksızın görevler, genellikle tevarüs yoluyla ailenin yeni nesillerine geçerdi. Kâbe’nin hemen yanında yer alan Darunnedve, idari gelenekleri yürüten Kureyş temsilcilerinin “şuraya” katıldıkları bir tür “senato” veya“parlamento” konağıydı. Bu meclis, icra yetkisi olmadığı için sadece meseleleri görüşürdü. Her oymak nazari olarak bağımsızdı ve istediğini yapabilirdi. Ne var ki, oy birliği ile alınan kararlar çoğu defa etkili olur ve böylece töre ve yerleşik geleneklerden sapmaların icabına bakmanın yolları aranırdı. M. Watt, İslâm öncesi Mekke demokrasisi ile Atina demokrasisini karsılaştırırken, Mekke senatosunun kararlarının “en kötüyü daha iyi gayeymiş gibi gösterebilen aldatıcı güzel konuşmalar üzerine değil de çoğu zaman kişilerin gerçek liyâkatleri ve siyasetleri üzerine kurulu” olduğundan, “Mekke mele’ ini, Atina ekklesia’ sından daha bilgece ve daha sorumlu bir meclis” olarak görür.  Dış düşman tehlikesini pek hissetmeyen Kureyş, kendi boyları arasında ise bazen kavgalara varacak ölçüde rekabet yaşamaktaydı. Babaları Kusay’ın ölümü üzerine Kâbe ve hac hizmetlerini Abduddar ve Abdimenaf üstlendi. Zamanla servet ve nüfuz bakımından kardeşine üstünlük sağlayan Abdumenaf, dünyevi otoriteye ait is ve yetkileri kardeşi Abduddar’dan alarak ona sadece dini otoriteyi bıraktı. İki kardeş hayatta iken bu paylaşıma razı oldular. Fakat onların vefatlarından sonra çocukları arasında korkunç bir rekabet ve üstünlük yarısı başladı. Abdimenaf’ın, Abduşşems, Hâşim, Muttalib ve Nevfel adlı oğulları servet ve nüfuz bakımından Abduddaroğullarından üstün olduklarından, dünyevi otorite gibi dini görevleri de ellerine almak istediler. Abduddaroğulları buna razı olmadıkları için aralarında şiddetli bir düşmanlık ortaya çıktı. On iki boydan oluşan Kureyş, bu yüzden düşman iki gruba ayrıldı. Abdimenafoğullarına taraftar olanlar (Esed, Zühre, Teym ve Harisoğulları) tarihte “Mutayyebûn (güzelkokulular)”, Abduddaroğul larına destek verenler (Mahzum, Sehm ve Cumah ve ‘Adioğulları ) ise “Ahlaf (yeminliler)” isimleri ile bilinmektedir. İki gruba verilen bu isimler ittifaklarını kutsamak için yapılan tören ile ilgilidir. Abdimenaf kadınları, müttefiklerinin kendi lehlerine olan ittifaklarını kutsamak için misk ile dolu bir kap getirerek Kâbe’nin kenarına koymuş, müttefik oymaklara mensup kişiler teker teker ellerini bu kaba daldırarak ve Hacer-i Esved’e dokunarak davalarından dönmeyeceklerine yemin ettiklerinden kendilerine “Mutayyebûn” ismi verilmiştir. Abduddaroğul-larının haklarını savunmaya söz verip yemin eden müttefikleri de içi kan dolu bir çanakla aynı töreni yapıp, yeminlerinden dönmeyeceklerine söz verdiklerinden bunlara da “ahlaf” denmiştir. Kutuplaşmanın sıkı sıkıya aile şecerelerini izlemediğini görmek ilgi çekicidir. Kusay’ın ailesiyle birlikte diğer aileler de bölünmüştür. Bu, kana dayalı kabileciliğin gevşemeye başlamasının ve maddi çıkarlar üzerine kurulan bir birlik düşüncesinin ilk belirtisidir. Kavga neredeyse savaşa dönüşeceği sırada uzlaşmaya varıldı. Ancak, iki grup arasındaki rekabet devam ettiğinden uzlaşma sürekli olmadı; sorunlar geçici olarak dondurulmuştu.

Nitekim daha sonraki yıllarda, Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin nübüvvet görevini bu rekabet hissiyle reddedenler oldu. Abdimenaf’ın ölümünden sonra oğlu Abduşşems, uhdesine aldığı Sikaye (Hacılara su dağıtma) ve Rifade (Hac mevsiminde yoksullara yiyecek sağlama) görevlerini işlerinin çokluğu sebebiyle kendisinden daha zengin olan kardeşi Hâşim’e bıraktı. Sonraki zamanlarda benzeri bir rekabet Hâşim ile Abduşşems’in oğlu (yeğen) Ümeyye arasında yaşanmıştır. Hâşim, oldukça başarılıydı; bölge ülkeleriyle kervanların emniyeti konusunda sözleşmeler yaparak, yazın Suriye ve Filistin’e, kışın da Yemen’e olmak üzere iki büyük ticaret kervanı çıkarmaya başladı. Böylece Kureyşlilerin servet ve refahı arttı. Araplar Kusay’dan itibaren, Kâbe’nin koruyucusu ve hizmetkârı olan Kureyş’e derin saygı duymaya başlamışlardı. Bu sayede Kureyş kervanları uzun ticaret yollarını hiçbir saldırıya uğramadan geçebiliyordu. Bu arada yeğeni Ümeyye de ticaret yoluyla büyük bir servet kazanıp Hâşim ile anlaşmazlığa düşerek huzursuzluk çıkardı. Araya giren hakemlerin Hâşim’in lehine karar vermesiyle konu tekrar kapandı. Anlaşıldığı üzere, Mekke’de en güçlü olanlar, çeşitli sebeplerle, komutasındaki Fil ordusu’nun karşısına çıkan Kureyşlilerin başında, Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin dedesi Hz. Abdulmuttalib’in sözcü olarak bulunuşu, o sıralarda Mekke yönetiminde Muttaliboğullarının etkili olduğunu göstermektedir. Daha sonraki yıllarda en güçlü iki boy olarak Abdüşşems ile Mahzumoğulları nın adı geçmektedir. Utbe ve kardeşi Şeybe, Abduşşems’in bir bölümünden sorumluydular. Benu Umeyye’nin başına, Utbe’nin kızı Hind’le evlenen Ebû Süfyan geçmişti.

Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin gençlik yıllarında, Ebû Süfyan, oymağının itibarına paralel olarak Mekke’nin siyasetini elinde tutuyordu. Şahsi nüfuz ve gayretiyle Hâşimoğullarının mevkisini yükselten Hz. Abdulmuttalib’den sonra oymağın nüfuzu oldukça azalmıştı. Çünkü oğullarından Hz. Ebû Tâlib zengin değildi. Abbas zengin olmasına rağmen sürekli Mekke’de kalmıyordu. Ebû Leheb ise toplum tarafından pek sevilip sayılmayan bir kimse olarak biliniyordu. Genel olarak İslam öncesi Mekke toplumunun yapısı buydu.][24]

16-Kuşluk ve ikindi vakitlerinde önünde insanların yığılıp el-yüz sürdükleri Hacer-i Esved’e (sığınırım),

CÂHİLİYYE DEVRİNDE KÂBE’DE İBADET

Salât namaz kavramı, İslâm’dan önce de Araplar arasında kullanılan bir kelime idi. İslâm’dan önce Araplar bu sözcüğü “dua ve istiğfar” anlamında kullanıyorlardı. İslam’dan önce Araplar çoktanrılı bir inanca sahiptiler ve ibadetleri de bu inancın gerektirdiği şekilde idi. Çoğunun evinde bir put bulunur ve girip çıkarken onlara bir tanrı olarak tazim ederlerdi. İslâm öncesinde Arapların namaza benzer devamlı yaptıkları bir ibadet şekilleri yoktu. O zamanlar sadece Harem-i Şerif’e girerler, Kâbe’yi ıslık çalarak ziyaret ederler ve el çırparak ilahlarına dua ederlerdi. Bu hususta Kuran’da yer alan:

Onların Beytullâh yanındaki namazları da, ıslık çalmadan ve el çırpmaktan başka bir şey değildi. [25] ifadesi bunu göstermektedir. Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin 23 kuşak öncesi büyük atası olan Hz. İbrahim aleyhisselâm ve Hz. İsmail aleyhisselâmın dininde mevcut olan namaz ibadetinin, zamanla Araplar tarafından terk edilip, unutulmuş olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim Ebû Zer ve Kus b. Sâide’den gelen rivayetlerde câhiliye döneminde Haniflik dinine mensup bazı kimselerin namaz kıldıklarını öğrenmekteyiz. İbn Habîb ve Müslim’in kaydettiklerine göre de Ebû Zer ile Kus b. Sâide’nin Câhiliyye döneminde namaz kılan kimselerden oldukları belirtilmektedir. Nitekim bu dönemde müşrikler erkek-kadın, açık-saçık el ele tutuşarak birlikte Kâbe’nin etrafında dolaşırlar ve ıslık çalıp el çırparlardı. Böylece kendilerince ibadet ediyoruz diye çalar, oynar ve yaptıklarını da alkışlarlardı. Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Kâbe’ye gelip namaz kılmak ya da Kur’an okumak istediği zaman, böyle ayin yapmakta ileri giderler ve kendilerini de namaz kılıyor, dua ediyorlarmış gibi göstererek; gürültü ve şamata yaparlar, bunu da bir ibâdet sayarlardı. İbn Kesîr’in rivâyetine göre; İbn Ömer, müşriklerin tavafta ıslık çalmalarını, sonra da yanaklarını yere eğerek, onların el çırpmalarını anlatmış; başka bir rivayette de: “Kâbe’yi sola doğru tavaf ederler, yanaklarını yere koyup el çırparlar ve ıslık çalarlardı” demiştir. Buna göre müşriklerin putlarına karşı ibadetlerindeki hareketlerinde namazdakine benzer rükû ve secde şekillerinin mevcut olduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca Câhiliyye döneminde: Ka’b b. Lüey’in Kureyşlileri haftada bir Cuma günleri topladığı ve bir hutbe vererek beraber ibâdet yaptıkları tespit edilmiştir. Bu Cuma gününe bir maruzat (açıklama), yani Yevmu’l-Arûbe (Araplık Günü), denilmekteydi.

Yukarıda belirttiğimiz gibi İslâm’dan önceki belli bir dönemde Mekke ve Arap yarım adasında yaygın olan inanç daha ziyade putperestlikti. Fakat putların yanında, mükemmel, yüce, tek, her şeye muktedir bir tanrı fikri de devamlı olarak vardı ve bu tanrı anlayışlarını eskiden gelen bir alışkanlıkla Arapça Allah ismi ile de ifade ediyorlardı. Mecusilik, Zerdüştlük ve benzeri semavî olmayan yabancı dinler ve Allah inancı olmayan Konfüçyüsçülük, Budizm vb. felsefi düşünce nitelikli dinleri onlar arasına girmişse de fazlaca taraftar bulamamıştır.

Yine Kur’ân-ı Kerim’de belirtildiği üzere; Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki, onlar namazlarını ciddiye almazlar. Onlar gösteriş yapanlardır; hayra da mani olurlar. ” [26] ayeti ile müşriklerin bu fiilleri bir ibadet düşüncesinden ziyade, bir oyun ve eğlence olarak yapmakta idiler. Buna göre müşriklerin de namaz kıldıkları, fakat bunu ciddiye almadıkları, düzenli değil, gelişi güzel; bilinçli olarak değil, gaflet ile ve sırf âdet ve eğlence olduğu için namaz kıldıkları anlaşılmaktadır. Abdullah İbn Mes’ûd radiyallâhü anhın , sâhûn kelimesini “lâhûn” şeklinde okuması da ayetin, müşriklerin namazının niteliğini açıkça ortaya koyar. Yukarıda belirttiğimiz Enfâl süresi 35. ayet de müşriklerin, ıslık çalarak, el çırparak namaz kıldıklarını, yani namazı bir eğlence haline getirdiklerini ifade etmektedir. Zaten namaz, zekât, hac, oruç gibi ibadetler, İslâm’ın getirdiği yeni ibadetler değildir.

Sen ancak, görmeden Rab’lerinden korkanları ve namaz kılanları uyarırsın. Manen arınıp yücelen, kendi yararına arınmış olur. Dönüş Allah’adır. Allah, herkese yaptığının karşılığını verir”. [27] ayeti de Arap toplumunda eskiden beri namaz ibadetinin bulunduğunu ve İslam’ın ilk dönemlerinde de hala namaz kılan insanların bulunduğunu kanıtlayan ayetlerden biridir. Zira toplum içinde gerçekten Allah’tan korkan ve günün belli zamanlarında namaz kılan insanlar olmasaydı ayette Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme, ancak böylelerinin, kendisinin uyarılarını dinleyeceği bildirilmezdi. ][28]

Her ne kadar Câhiliyye Araplarının, namazı bilinçli bir ibadet olmaktan çıkarıp bir çeşit oyun ve eğlence haline getirmiş olsalar da, o dönemde Kâbe’ye doğru yönelerek yaptıkları ve salât dedikleri bir ibadetin bulunduğunu, Haceri Esved’e hürmet ettikleri ve ibadetlerde bir yer ayrılmaktadır.

[Haceri Esved siyah, parlak bir çakmak taşıdır, Rivayet edilen Arap geleneklerine göre gökten indirilmiştir. (Belki de O, bazı kişilerin gözü önünde yere düşmüş bir göktaşının bir parçasıdır.) Araplar onu kutsamış, semavi bir hediye olarak kabul etmiş ve Ka'be'nin duvarlarından birine yerleştirilmiş sonra da tavaf turlarını oradan başlatmışlardır.

İslam ona gösterilen saygıyı, ellerin ona sürülmesi ve öpülmesi adetlerini, tavafın her bir turuna onun bulunduğu taraftan başlama geleneğini öylece bırakmıştır. İslam'da tavaf ise, Kâbe binası etrafında yedi kere dönmektir. Her bir defasında Haceri Esved'in bulunduğu köşeden başlanır. Tavaf yapan adam taşın bulunduğu noktaya yönelir, Hacer'e ellerini sürer ya da onu öper yahut da işaret eder.

Kur’ân-ı Kerim’de Haceri Esved, onu ellemek ve öpmekle ilgili bir şey olmadığı gibi, bu- yedi dönüşe/tavafa ve onların başlangıç nokta açıklama da yoktur. Yalnız bunlar şu ana kadar kesintisiz olarak uygulanan Mütevâtir Nebevi Sünnet ile sabittir. Kesin söylemesek de, bu merasimlerin daha önceki şekilleriyle İslam'a geçtiğini tahmin ediyoruz.][29]

17- Terliksiz, yalın iki ayağına karşı rutubetli hale gelen kaya üze­rindeki, İbrahim aleyhisselâmın ayak izlerine (sığınırım),

METAFTA BİR AYET: MAKAM-I İBRAHİM

[Makam-ı İbrahim, Hz. İbrahim aleyhisselâ mın Kâbe’yi inşa ederken, örülen duvarın boyunu aşması üzerine, üstüne çıkıp inşaatı devam ettirdiği taş olarak bilinmektedir. Bu taş, Kâbe’nin inşası esnasında iskele olarak kullanıldığı için üzerinde zaman içinde Hz. İbrahim’in ayak izleri oluşmuştur.

Bir görüşe göre de bu taş, Hz. İbrahim aleyhisselâmın insanları hacca çağırmak için üzerine çıktığı taştır. Aslında Hz. İbrahim aleyhisselâmın, her iki durumda aynı taşın üzerine çıkmış olması da muhtemeldir. Hatta bu konudaki başka rivayetlerin varlığı da gösteriyor ki Hz. İbrahim, başka zamanlarda da bu taşı kullanmış, onu bir kenara kaldırmamıştır. Bu mübarek taş, Hz. İbrahim aleyhisselâma bazen bir iskele bazen bir kürsü bazen bir minber olmuştur. Zira bu taş her ne kadar görünürde bir taş olsa da hakikatiyle Cennet’tendir. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem bir hadislerinde şöyle ifade etmektedir:

“Rükn (Hacer-u’l-Esved) ve Makam-ı İbrahim Cennet yakutlarından iki yakuttur. Eğer Allah onların aydınlıklarını gidermemiş olsaydı doğu ile batı arasını sürekli aydınlatırlardı.” [30]

Bütün bu ve benzer rivayetler, o günden bugüne bölgede yaşayan halk tarafından buranın Hz. İbrahim’in makamı olarak tanındığını da göstermektedir. Bugün bu taş ve üzerindeki mübarek izler bir camekân içinde muhafaza edilmektedir. Kâbe’nin kapısının olduğu tarafta Kâbe’ye 15.40 metre uzaklıktadır. Hafif sarı ve kırmızı karışımı beyaza yakın bir rengi olan taşın kalınlığı 20 santimetredir. Kenar uzunluklarından biri 38, diğerleri 36’şar santimdir. Hz. İbrahim aleyhisselâm’ın ayak izlerinin bu taş üzerinde dünden bugüne devam ettiğini bir kasidede Hz. Ebû Tâlib şöyle dile getirmiştir:

“İbrahim’in taş üzerindeki ayak izleri hâlâ yeni, Ayakları yalınayak, giymemişti hiçbir şeyi.”1

Hz. İbrahim’in bu taş üzerindeki ayak ve parmak izleri daha net ve belliydi. Fakat insanların ona teberrüken dokunup ellerini sürmelerinden dolayıdır ki zamanla bu izler silinmeye yüz tutmuştur.

Cahiliyye döneminde Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem bir gün çocuklarla oyuna dalarak Redm’e kadar varıp dayanmışlardı.

Orada, Müdlicoğullarından bir cemaat, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi yanlarına çağırdılar.

Kendisinin iki ayağına baktılar ve izini izlediler.

O sırada, Abdulmuttalib’le karşılaşıp kucaklaştılar.

Abdulmuttalib’e:

“Bu çocuk senin neslinden midir?” diye sordular.

Abdulmuttalib:

“Oğlumdur” dedi.

Müdlicoğulları:

“Onu iyi koru! Çünkü biz, Makam’daki ayak izine bununkinden daha çok benzeyenini görmedik” dediler.

Abdulmuttalib, oğlu Ebû Tâlib’e:

“Bak! Bunlar ne söylüyorlar? İşit!” dedi.

Bunun için, Ebû Tâlib, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi titizlikle korur dururdu.

Müdlicoğulları; kıyafet, alâmet ve ayak izlerinden anlamaktaki maharetleriyle tanınırlardı. [31]

Güvenilir ravilerin Abdullah b. Abbastan rivayetlerine göre, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin yirmi yaşlarında bulunduğu sırada idi ki, Kureyşliler kıyafet ve izlerden anlayan kâhin bir kadının yanına varıp:

“Şu Makam sahibine iz bakımından hangimizin daha çok benzediğini bize haber ver?” dediler.

Kâhin kadın, Kureyşîlerin isteklerine karşı:

“Eğer, siz şu ince milli yerin üzerine bir yaygı serer, sonra da onun üzerinde yürür geçerseniz, ben size istediğinizi haber veririm” dedi. Kureyşîler; ince, yumuşak milli yerin üzerine hemen bir yaygı serdil­er, sonra da üzerinden yürüyüp geçtiler.

Kâhin kadın; Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin izini görünce:

“Bu iz; Makam’dakine, benzerlikte en yakınınızdır!” dedi.

Bundan, yirmi yıl veya yirmi yıla yakın, ya da Allah Teâlâ’nın dilediği kadar bir müddet geçtikten sonra, Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem), rasül olarak geldi.[32]

Kur’ân-ı Kerim’de Makam-ı İbrahim

Makam-ı İbrahim ifadesi Kur’ân-ı Kerim’de iki defa geçmektedir. Ayet-i kerimede Kâbe’nin yeryüzünde Allah adına inşa edilen ilk ev olduğu, insanlar adına bir hidayet, feyiz ve bereket kaynağı olduğu belirtilirken aynı zamanda orada Makam-ı İbrahim’in de bulunduğu özellikle nazara verilmektedir:

“İbadet yeri olarak yeryüzünde yapılan ilk bina Mekke’deki Kâbe olup pek feyizlidir, insanlar için hidâyet rehberidir. Orada apaçık alametler, deliller ve ayrıca İbrahim’in makamı vardır…” [33]

Burada, açıkça anlaşıldığı gibi Kâbe ve çevresinde Allah’ın varlığına, birliğine ve ibadetin sadece O’na yapılacağına ait pek çok deliller, apaçık alâmetler vardır. Aynı zamanda o deliller kadar önemli bir şey daha vardır. O da Makam-ı İbrahim’dir. Bir yönüyle Kâbe, tevhidin sembolü, Makam-ı İbrahim de kulluğun remzidir. Kâbe imanın, tevhidin, Makam-ı İbrahim de amelin sembolüdür. Ayağa kalkıp Allah huzurunda Hz. İbrahim gibi el pençe divan durmanın sembolüdür. Kıyamın en güzel örneklerine sahip Hz. İbrahim’in yanı başında ve onun iniltilerine şahit bu özel mekânda, İbrahim’ce bir duruş ortaya koyabilmenin pratiğinin yapılacağı hususi bir alandır. Bundan dolayıdır ki Hz. Ömer radiyallâhü anh, bir gün Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemle birlikte bu makamı ziyaretlerinde şöyle bir istekte bulunmuştur:

“Ey Allah’ın Resûlü, bu atamız İbrahim’in makamı değil midir? Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem;

‘Evet’ cevabını verdi. Hz. Ömer radiyallâhü anh de:

‘Biz orayı Namazgâh edinemez miyiz?’ diye sorunca da Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemde: ‘Bununla emrolunmadım.’ dedi. O gün henüz sona ermemişti ki bu konuda şu ayet-i kerime nazil oluverdi:

“İbrahim’in makamını Namazgâh edinin.” [34] Bu ayet de Makam-ı İbrahim’le ilgili Kur’ân-ı Kerim’de geçen ikinci ayettir.

Makam-ı İbrahim Nerededir?

[Makâm-ı İbrahim, Kâbe’nin duvarına yapışıktı. Bilahare, Hz. Ömer radiyallâhü anh onu insanlar daha rahat tavaf etsinler ve namazdan sonra kafaları karışmasın diye ayırdı ve doğu tarafına kaydırdı. İbn Abbas “ ِ Orada apaçık deliller vardır, İbrahim’in makamı vardır;…”[35] ayeti için Makâm-ı İbrahim ve deliller onun bir parçasıdır demiştir. Mücahid ise; “Onun makamdaki ayak izleri apaçık işaretlerdir” demiştir.][36]

Makam-ı İbrahim, Kâbe’nin hemen yanı başındaki kubbemsi bir mahfaza içinde muhafaza edilen taş ve onun bulunduğu yer mi yoksa farklı bir alan mıdır? Bu konuyu araştıran âlimlerimiz, Makam-ı İbrahim’in neresi olduğu hususunda çeşitli görüşler ileri sürmüşlerdir.

1-Hz. İbrahim aleyhisselâmın üzerine çıktığı taşın yeridir. Allah Teâlâ, taşın üzerine bu izleri bırakmayı, onun mucizelerinden biri olarak yaratmıştır.

2- Hz. İbrahim aleyhisselâmın makamı, Harem bölgesinin tamamıdır.

3- Makam-ı İbrahim, Arafat, Müzdelife ve şeytan taşlama yerleridir.

4- Hac ibadetinin yapıldığı mekânların tamamı Hz. İbrahim aleyhisselâmın makamıdır. Ancak bu konuda âlimlerin genel kanaati ise birinci görüşün daha isabetli olduğudur. 3 Zira kelime manası itibariyle de düşündüğümüzde “makam”, ayağa kalkılan, ayakta durulan yer manasına gelmektedir. 4 Kaldı ki bu isim örfte de bu belli yere hastır. Dünden bugüne bir insan, Mekke’de her hangi bir Mekkeliye Makam-ı İbrahim’i sorsa, o kimse ona, bu yerden başka bir yer göstermez ve başka bir şey de anlamaz. Uygulama olarak da Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin, tavafı bitirdikten sonra tam bu mekâna geldiğinde “وَاتَّخِذُوا مِنْ مَقَامِ إِبْرَاهِيمَ مُصَلًّى ” ayetini okuması, harem içinde özellikle bu mekânın ayette geçen “makam” olduğunu açıkça gösterir. Bundan dolayıdır ki Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem iki rek’atlık tavaf namazını da bu makamın arkasında kılmıştır. Hz. Ömer radiyallâhü anhde Makam-ı İbrahim’in yanında, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme:

“burayı Namazgâh edinsek nasıl olur” demesi bu kanaati teyit etmektedir. Son olarak burada şu noktayı da belirtmek gerekir ki zaten bütün Mescid-i Haram, Namazgâh’dır. Her yerinde namaz kılınabilir. Dolayısıyla ayette geçen Makam-ı İbrahim’den maksat belli özel bir mekân olmasaydı, “Mescidi, mescid edinin.” denilmesinin bir anlamı olmazdı.] [37]

18-Safa’ya kadar iki Merve arasında yapılan yürüyüşlere, ikisi arasındaki suretlere ve heykellere (sığınırım).

[İslamiyetten önceki geleneklerden biri de Safa ile Merve ara­sını tavaf etmekti. Bakara 158. ayeti bu geleneğe, açıkça onun eski gele­neklerden olduğunu gösteren bir uslubla İşaret etmiştir.[38]

Safa ve Merve [39] Kâbe’ye yakın kayalık iki tepedir. Birbirlerinden yaklaşık dört yüz metre uzaklıktadırlar. Rivayetlerde kaydedildiğine göre müşrikler bu iki tepenin yanına bazı putlar koymuşlardı. Onların yanında ayinler yapıyorlar, onlara kurbanlar takdim ediyorlardı. Bu ayinler ara da onları tavaf etmek de vardı. Bu ayetin sebebi nüzulü ile ilgili olarak müfessirler ve ravilerin kaydettiklerine göre Müslümanlar bu iki yeri İslâm’dan önceki gibi tavaf etmekten sıkıldılar. Ayet indi ve bu sıkıntıları­nı giderdi, onları her iki yeri de tavaf etmeyi sürdürmeye teşvik etti. Say diye bilinen İslamî tavaf ise, gidiş-geliş olarak bu iki tepe arasında yedi tur yapmaktır. Hacı bunların birinden sabah erkenden başlayarak yürümeye koyulur. Yol ortasındaki, belirlenmiş alametlerin yanından hızlanarak koşar. Bütün turlarda hep dualar okuyup Allah Teâlâ’yı zikreder. Kesin söylemesek de bu iki tepeyi tavaf etmenin İslâm’dan önce de var olduğu­nu, onlar arasındaki turların da İslam’dan sonra yürürlüğe konduğu gibi yedi tane olduğunu tahmin ediyoruz.] [40]

19-Allah’ın evini hacceden her binitliye, her adak sahibine, her yayaya (sığınırım),

20-Yöneldikleri zaman Meş’ar-i Aksâ’ya (Arafat’a) ve birbirine kar­şı gelen sel yataklarının sonundaki İlal (tepeciğine sığınırım),

Rivayetlere göre Kâbe’nin inşasında İsmailoğullarına yardım eden Cürhümler, Hz. İsmail aleyhisselâmdan bir nesil sonra Kâbe’nin yönetimini ele geçirdiler. Önceleri Hz. İsmail aleyhisselâmın tebliğ ettiği tevhit inancını benimserken, daha sonra yoldan çıkan Cürhümler Kâbe’ye getirilen hediyeleri çaldılar, hac için gelenlere eziyet ettiler ve her türlü saygısızlıkta bulundular. İslam kaynakları, Cürhümlerin bu azgınlıkları nedeniyle, burun kanaması (ruaf) illeti ile cezalandırıldıklarını ve bir kısmının bu şekilde helak olduğunu kaydetmektedir. Güneydeki Seylu’l-Arîm felaketi nedeniyle Hicaz’a göç eden Huzâa ve Kinâne kabileleri tarafından yenilgiye uğratılan Cürhümler, rivayetlere göre, Haceri Esved’i söküp bir yere gömdükten ve Zemzem Kuyusu’nu kapatıp yerini belirsiz hale getirdikten sonra, tekrar ilk yurtları olan Yemen’e gitmişlerdir. Burada bir sel musibeti ile helak oldukları söylenen Cürhümlerin ismine daha sonraki dönemlerde rastlanmamaktadır.[41]

21-(Hacıların) ellerini binitlerinin göğüslerine dayayıp, akşam vak­ti dağların üzerinde yaptıkları vakfelerine (sığınırım),

22-Cem (Müzdelife) gecesine ve Mina’daki konak yerlerine. (Mina’nın) üstündeki mukaddes yerlere ve konaklama yerlerine (sığınırım),

23-Sağnak yağmurdan korkuyormuş gibi cins Arap atlarının hızla geçtikleri vakit, Cem’e (sığınırım),

24-(Şeytanın) başına iri taşları atmak için (hacıların) üzerine yü­rüdükleri vakit Büyük Cemre’ye (sığınırım),

Cemre sözlükte “köz” anlamındadır. Ateşten yaratılan İblis’in üzerinde dur­duğu mekân, elbette köz gibi sıcak olacaktır. Orası taşlanırsa şeytan da taş­lanmış olacaktır.

[Olduğu gibi İslam’a geçen geleneklerden biri de Mina’da şeytan taşlamadır. Bu gelenek Kur’ân-ı Kerim’de açık anılmamıştır. Yalnız Bakara 203. ayette[42] söz konusu edilmiş ve müfessirler de bu geleneği ve onunla ilgili bazı rivayetleri kaydetmişlerdir.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem döneminden bu yana Hacılar bayram günlerini Arafat ve Meş’arı Haram’dan dönüşlerinden sonra Mina’da geçirirler. Namazlar­dan sonra tekbir getirir ve Allah Teâlâ’yı anarlar. Şeytanı taşlarlar. Bu ayet, hacı­ların Mina’da tekbir ve şeytan taşlama ile geçirdikleri bu günlere İşaret etmektedir.

Ayetin İşaret ettiğine göre insanlar bu konuda iki şekilde hareket ede­biliyorlardı. Bazıları acele etmede daha hayır ve iyilik görürken, bazıları da daha ağır davranmayı, biraz daha kalmayı iyi olarak görüyorlardı. İs­lam’dan sonra müslümanlar da bu geleneğe bağlı olarak iki görüşe sahip oldular. Ayet onları bu konuda serbest bıraktı; acele edene günah yazıl­mıyor, orada kalan da günah işlemiş olmuyordu. Yeterki her iki tarafın amacı iyilik ve Allah Teâlâ’dan korkma, takva olsun…

İbn Hişam’ın bildirdiğine göre risaletten önce birtakım hacılar bazı zamanlar Müzdelife’den Mina’ya iniş İçin izin verilmesinin gecikme­sinden rahatsız oluyor ve izin başkanına gelip acele etmesi için ısrar edi­yorlardı. Ta ki Mina’ya varıp, şeytanı taşlasınlar ve Hac ibadetlerini bitir­sinler. Ayetin özü ile bu rivayet, görüldüğü gibi, bu geleneğin risaletten önceki haline döndüğünü pekiştirmektedir.

Cemreler ise, çakılların atıldığı yerlerdir. Bunlar ilk cemre, orta cem­re ve son cemredir. Hacılar günlük olarak oralara üç gün boyunca çakıl­lar atarlar. İlk günde son cemreye yedi çakıl atarlar. Sonra her üç cem­reye ikinci ve üçüncü günde yedişer çakıl atarlar. Sonra, Mina’dan Mek­ke’ye geçerler. Bazıları cemreyi üç gün yerine iki gün taşlamakla yetinir.

Bu geleneğin kökeni, rivayetlerden ve görüşlerden anlaşıldığına göre, şeytanın bu üç yerde hac ibadetlerini şaşırtmak ya da oğlunun kurban edilmesiyle iglili olarak gördüğü rüyayı uygulamaktan vazgeçirmek ama­cıyla Hz. İbrahim aleyhisselâma görünmüş olmasıdır. Her nerede ona göründüyse Hz. İbrahim aleyhisselâm onu taşladığından onlar da Hz. İbrahim aleyhisselâmın izini takip etmek istemişlerdir. Bazı müfessirler Hz. İbrahim aleyhisselâmın rüyasıyla ilgili ayetlerin tefsirlerinde bu yaklaşımın daha isabetli olduğunu ifade etmişlerdir. Hz. İbrahim aleyhisselâmın rüyası Saffat sûresin­de hikâye edilmiştir:

Biz de onu halim bir çocukla müjdeledik. Böylece (çocuk) onun ya­nında koşabilecek bir çağa erişince (İbrahim ona):

“Oğlum” dedi. “Ger­çekten ben, rüyamda seni boğazlıyorken gördüm. Bir bak, sen ne düşü­nüyorsun” (Oğlu İsmail) Dedi ki:

“Babacığım emrolunduğun şeyi yap- İn­şallah, beni sabredenlerden bulacaksın.” Sonunda ikisi de (Allah’ın emri­ne ve takdirine) teslim olup (babası, İsmail’i kurban etmek için) onu alnı üzerine yatırdı; Biz ona:

“Ey İbrahim” diye seslendik.

“Gerçekten sen, rü­yayı doğruladın. Hiç şüphesiz biz, güzel davrananları böyle ödüllendiririz”

Doğrusu bu, apaçık bir imtihandı. Ve ona büyük bir kurbanı fidye verdik.” [43]

Arapların Mina’da başka bir geleneği daha vardı. O da Hac ibadetlerini bitirdikten sonra övünme meclisleri düzenlemeleriydi. Müfessirler Bakara 200. ayetin[44] tefsiriyle ilgili olarak bu geleneği kaydetmişlerdir. Hacılar Hac ibadetlerini bitirdikten sonra Mina’da şiir söylemek, ataların ve kabilelerin övünç kaynaklarını bir bir saymak için oturumlar tertib ediyorlardı. Ayetin, rivayetlerin naklettiği bu uygulamayı ilham etmesi mümkündür. Özellikle Mina günlerinin bayram, yeme, içme ve dinlenme günle­ri olduğunu düşündüğümüzde bu yaklaşım daha da isabetti görünür. Bahsi geçen ayet, kişinin dar kapsamlı asabiyet duygularını güçlendiren cahiliyye böbürlenmeleri övünmeleri yerine Allah Teâlâ’yı zikretmeyi ve onun nimetlerini dile getirmeyi emretmiştir.][45]

25-Hısab (bölgesinde) akşam vakti, geçmelerine Bekr b. Vail hacı­larının izin verdiği Kinde (kabilesine sığınırım).

[Kinde kabilesi güney Arabistan'ın en büyük kabilelerinden biri olup Hadramut'tan Yemen'e kadar olan bölgeye hâkimdi.

Beni Bekr bin Vâil kabilesi: Arabistan'ın savaşçı kabilelerinden biriydi ve ülkenin ortalarından Doğu kıyısına kadar etkisini sürdürüyordu. Bu kabile M.S. 330'da ilk defa İran imparatorlu­ğuna kafa tutmuş ve Nübüvvet döneminde tekrar İranlı­larla savaşa girerek düşmana büyük kayıplar verdirmişti. Tarih'te bu savaş, Zikâr savaşı adıyla biliniyor. ][46]

26-(Bunlar, çeşitli) vesilelerin gereği olarak görüş birliğine vardık­ları ve reddettikleri hususlarda sözleşme yapan, iki antlaşmalı (kabiledir).

27- (Silahsız oldukları halde) kılıçları ve esmer mızrakları kırmala­rına, ok atan herkesin korktuğu şeyi gerçekleştirmelerine (sığını­rım).

Mekke’nin ilk halkı Yemen asıllı Amalika kabilesidir. Daha sonra yine güneyden gelen Cürhüm kabilesi, Hz. Hacer ve Hz. İsmail aleyhisselâmın izniyle burayı yurt edinmiş, Hz. İsmail aleyhisselâm da reisleri Mudad’ın kızı Seyyide ile evlenerek onlarla akrabalık kurmuştur.

Hz. İsmail, Cürhümlüler döneminde bir nebi olarak Kâbe ve hac işlerini idare etti. Kendisinden sonra bu görevi on iki oğlundan biri olan Nabit b. İsmail yerine getirdi. Nabit’ten sonra ise Kâbe hizmeti Cürhümlü Mudad b. Amr ile Katura’nın lideri oldukları iki ailenin eline geçti. Bu iki aileden Mudad, Mekke’nin yukarı kısmına, Katura ise aşağı kısmına yerleşerek şehri idare ettiler. Zamanla aileler anlaşmazlığa düşünce aralarında çatışmalar meydana geldi. Neticede Hz. İsmail aleyhisselâmın soyu tarafından da desteklenen Mudad Mekke’nin tek idarecisi oldu.

İsmailoğulları, Cürhümlüler’in hakim oldukları dönemlerde Mekke’de yaşamışlar, çoğalmışlar ve İsmailîler, Adnanîler, Maaddîler veya Nizarîler adlarıyla anılan bir topluluk meydana getirmişlerdir. Yüzyıllar sonra rasül olarak gönderilecek olan Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin ceddi olan Kureyş kabilesi de, Hz. İsmail’in Cürhümlü kadınlarla evlenmesinden meydana gelen bir soydan neş’et etmiştir[47].

Cürhümlüler’in Mekke hâkimiyetine son verenler, yine kendileri gibi Yemen asıllı bir kabile olan Huzaalılar’dır. Güneyden ayrılıp Kuzey Arabistan’a göç eden Huzaalılar, uygun bir yerleşim yeri buluncaya kadar Harem civarında kalmak için Cürhümlüler’den müsaade istediler. Talepleri kabul edilmeyince de iki kabile arasında çatışma meydana geldi. Savaş neticesinde Huzaalılar, Cürhümlüler’i kesin bir mağlubiyete uğratarak Mekke’nin yeni hâkimi oldular. Savaştan sonra Huzaalılar, kendileriyle Cürhümlüler arasındaki mücadeleye katılmayıp tarafsız kalan İsmailoğulları’na dokunmadılar ve onların kendileriyle birlikte Mekke’de kalmalarına izin verdiler[48].

Kavmiyetçilik Araplar arasında çok önemli bir yer tutmuş “kardeşin zalim de olsa mazlum da olsa mutlaka yardım et” sözü darbı mesel haline gelmiştir. Bu durum İslam’dan sonraki Araplarda da kendini göstermektedir.

İslâm öncesi Arap toplum yapısının esasını aynı atadan gelmiş olan fertlerin oluşturduğu kabileler teşkil ediyordu. Bununla birlikte kabileler veya tek tek fertler kan bağı olmasa da hilf (anlaşma), civar (himaye) ve velâ yoluyla resmen akrabalık bağı kurabiliyorlardı. Her kabile eşit hak sahipleri arasından seçilen (primus inter pares= eşitler arasında birinci) reisler tarafından idare ediliyordu. Kabile reisi bir kral gibi mutlak otoriteye sahip değildi, emretmekten ziyade, istişare sonucunda karar alan ve anlaşmazlıklar meydana geldiğinde hakemlik yapan kişi konumundaydı. Reis (şeyh) kabile toplantısını yönetiyor, diğer kabilelerle ilişkilerde soyunu temsil ediyordu. Savaş ilan ve idare etmek, barış anlaşması yapmak, diyet ödemek, gelen misafirleri karşılamak ve ağırlamak gibi görevler de şeyh tarafından îfâ ediliyordu.[49]

Yemen ve Hicaz tüccarları Kureyş’i Mudar topraklarında iken teşvik etmişlerdi. Zira Kureyş onların Temim ve Benî Esedle olan Îlâf akitlerinden istifade etmekteydi. Bu hilflerle[50] bazı kabileler diğerlerine bir zarar gelmemesini temin eder. Bu nedenle Kureyşliler bu ticaret yolları üzerindeki kabilelerle güzel ilişkiler kurmuşlardı. Bu kabileler arasında Cüheyne, Müzeyne, Gatafân, Eşca, Süleym, Benî Sad, Benî Esed kabileleri bulunmaktaydı. Bu kabileler arasında Mekke’de aileleri halif olarak kalanlar bulunmaktaydı. Mesela Tâif’te bulunan Sakîflilerden pek çok ileri gelen Kureyş’in batınları arasında yer almaktaydı. Ahnes b. Şerik Benî Zühre’nin halifi ve onlara tabi olan bir kimse olarak karşımıza çıkan örneklerdendir.

Kâbe sidânetinin [51] ve Mekke emirliğinin Kusay’ın elinde bulunmasının Huzâa ve Benî Bekr ulularının elinde bulunmasından daha doğru olduğunu belirten bir nüsha yazıldı ve bu metnin Kusay’ın elinde kalmasına karar verildi. Bu barış şartlarına göre harem sınırları içinde hiçbir taraftan zulüm ve eziyete müsaade edilmeyecek, Huzâa kabilesinden olan hiçbir topluluğun hiçbir ferdi Batn-ı Merr’den Mekke tarafına geçmeyecek, fakat isteyenlerin Mekke’ye girmemek üzere Mekke dağlarında oturmalarına izin verilecek. Barışın bu şartları Hudeybiye anlaşmasına kadar devam etmiş ve Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, Hudeybiye barışında Huzâalıların ricası üzerine bunların ittifak tekliflerini kabul etmiş; hattâ Mekkeli müşriklerle yapılan Hudeybiye barış anlaşmasında Huzâalıların Mekke’ye girmelerine dair özel bir madde koydurmuştu. [52]

Benî Bekr bin Vail İle Mülakat:

[Hafız Ebû Nuaym ve Yahya bin Said-ül Ümevî; Kelbi'ye dayanarak diyorlar ki, bir defasında Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Beni Bekr bin Vâil'e gitti ve onlarla sohbet ederken “savaş durumunuz nasıl” diye sordu. Onlar dedi­ler ki

“Biz ne İranla savaşacak durumdayız, ne de iran'a karşı kimseyi koruyabiliriz.” Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem şöyle dedi:

“Bir gün gelecek, siz onla­rın menzillerine ineceksiniz, onların kadınlarıyla evleneceksiniz ve on­ların evlatlarını esir alacaksınız.” Bu görüşmeden sonra Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem oradan ayrıldı ve oraya Ebû Leheb geldi ve halka şöyle dedi:

“Bu adam eskiden çok iyi idi, ama şimdi aklını kaçırmıştır.” Benî Bekr bin Vâil'e mensup olanlar da dediler ki:

“Evet, İranlılardan bahsedince o­nun akli dengesinin yerinde olmadığına kanaat getirdik.”. Bu vak'a gösteriyor ki, o sıralarda hiçbir Arap, Arapların İran gibi muazzam bir saltanatı yerle bir edip bütün İran'a hâkim olacaklarını akıllarının uçlarına bile getiremiyordu. Böyle bir şey onlarca sadece deli divane bir kişi söyleyebilirdi. Fakat aradan 15-16 sene geçmedi kî, aynı adamlar Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin söylediklerinin harfiyen gerçekleştiğine şahit ol­dular.][53]

Bugün hala Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin mucizesi ve ikramı olan [Diyarbakır en eski ismi Asur kaynaklarında Amid olarak geçmektedir. Diyarbekir ismi ise, Arabistan’dan göç eden bir kabîleden ortaya çıkmıştır. Arabistan’dan gelen Beni Bekr Kabîlesi Dicle civârına yerleştiler. Bölgeye “Bekrlerin Diyârı” mânâsına gelen Diyâr-ı Bekr ismi verildi. Zamanla bu isim Diyarbekir olarak söylenmeye başlandı. 1937 senesinde Bakanlar Kurulu karârıyla Diyarbakır olarak değiştirildi.][54]

28-Serh ve şibrık ağaçlarının etrafında çevik deve kuşlarının sek­tiği gibi, aslanların etrafında yürümelerine (sığınıyorum).

Serh, Uzun, büyük ağaç, otlak, mera manasına gelir.

[Şibrık, bir tür dikendir ki yaş iken onu deve yer, kuruyunca kaçınır. Zehiri öldürücüdür.

şibrık denilen bir bitki kuruduğu zaman Hicazlılar buna dari'derler. Diğer Araplar ise şibrık ismini verirler. Bir zehirdir. İkrime'den rivayetinde:

“Yere yapışık dikenli bir ağaçtır ki baharın Kureyş ona şibrık derler, kuruyup çöp olduğu zaman da dari” derler.

Ebû Hayyân'ın nakillerine göre, dari' şibrıktır ki kötü bir otlaktır. Üzerinde yayılan hayvan ne yağ bağlar, ne et.

İbnü Azzare-i Hüzeli'nin şu beyti ondandır:

"O develer dari' çukurlarında hapsolunmuşlar da hepsi

Kambur, elleri kanamış, süt veremez olmuştu."

Ebû Züeyb de şöyle demiştir:

"Seyrab, taze şibrıkı otladı, nihayet solup da

Dari' olunca o semiz kısır develer ondan uzaklaştı."

Şıbrik (dari), insanın değil hayvanın bile yemesi mümkün olmayan dikenli, sert veya yumuşak olsa da gayet fena kokulu, zehir zenberek birkaç türlü dikene ve bitkiye denirmiş. Şu halde burada bunlardan herhangi birinin özelliği değil, yenilip yutulma ihtimali olmayan elem verici bir şey olma niteliği kastedilmiş olmalıdır.] [55]

Hz. Ebû Tâlib, iyi ve kötü arazilerde deve kuşlarının hareketi gibi seken aslanlar gibi olduklarını hiçbir olumsuz şarttan yılmayacaklarını söyleyerek, boykota dayanacaklarına işaret ediyor.

29- Sığınanın bundan sonra sığınacağı bir yer var mı?  Allah’tan sakınıp (müşriklerin yaptıklarını) yanlış bulup (bize) sığınma sağ­layacak yok mu?

Hz. Ebû Tâlib, Kureyş’in Hâşimoğulları ve Muttaliboğullarını yalnız bırakmalarına karşı eman verenlerin olmayışını söyleyerek Allah Teâlâ’dan başka bir kapımız yoktur demektedir.

30-Bize karşı olan düşmanlara itaat ediliyor. Onlar bize Türk ve Kabil (oğullarının) kapılarının bile kapatılmasını arzu ediyorlar.

TÜRK – ARAP MÜNASEBETLERİ

[Türkler ile Arapların doğrudan olmasa bile dolaylı ilk temasları İslâmiyet’in ortaya çıkmasından önce başlamıştır. Birbirinden oldukça uzakta bulunan bu iki millet arasındaki ilk münasebetler Sâsânî imparatorluğu aracılığı ile başlama imkânı bulmuştur. Bu nedenle İslâm öncesi dönemde Türklerin ataları ve aynı zamanda Sâsânî-Türk ilişkileri hakkında rivayetleri görmemiz mümkündür. Bu da Arapların Türkleri tanıdıkları, haklarında bir bilgiye sahip oldukları fikrini doğurur.

İslâmiyet’ten önceki dönemle alakalı olarak Tâberî Tarihi’nde Türklerle alakalı rivayetlere bakacak olursak şu rivayetler gözümüze çarpacaktır.

Sâm b. Nuh Arapların, İranlıların ve Rumların babasıdır.

Hâm Sudan’ın babasıdır.

Yâfes ise Türk’ün ve Türk’ün amcasının oğlu olan Ye’cüc ve Me’cüc’ün babasının babasıdır.[56]

Doğu’da Türklerle siyasi münasebetlerde bulunan Sâsânî İmparatorluğu[57], batıda da Araplar ile temas içerisindeydi. III. asrın ikinci yarısında tarih sahnesine çıkmış olan Hîre Arap Devleti[58], denilebilir ki, daha başlangıçtan itibaren bu güçlü komsusunun yüksek hâkimiyetini tanımak zorunda kalmıştır. Sâsânî İmparatorlugu aracılığı ile başlayan Türk-Arap münasebetlerinin yankılarını Câhiliye Devri Arap şiirinde bulmak mümkündür. Hassan b. Hanzale, Nâbiga ez-Zübyânî, Evs b. Hacer, el-A’sâ el-Ekber, Sammâh b. Zirâr, Amallas b. Akil b. Ullafe ve Hallaf b. el- Ahmer gibi şâirlerin Türkler’den, daha ziyade askerî yönlerini, kahramanlıklarını belirtir şekilde bahsetmeleri ilk temasın askerî yönden olduğunu göstermektedir. Az olmakla beraber bize kadar gelen beyitlerden, Arap şâirlerinin, Türklerin kahramanlığından korku ile karışık hayranlıkla bahsettikleri dikkati çekmektedir. Yalnız Bu dönemi konu edinen Türklerle alakalı şiirleri Taberî Tarihi dışındaki kaynaklarda bulmak mümkündür.

Taberî’nin Tarihinde geçen bir rivayete göre Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Türklerden şu şekilde bahsetmektedir:

“Muhammed b. Müslim, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin şöyle dediğini söyledi:

İtaat etme/savunma/hafıza on kısma ayrılmıştır. Bunun dokuzu Türklerde, biri diğer insanlardadır.

Cimrilik ona ayrılır, dokuzu Farslarda, biri diğer insanlardadır.

Cömertlik ona ayrılır, dokuzu Sudanlılarda, biri diğer insanlardadır.

Şehvet ona ayrılır, dokuzu Hindlilerde, biri diğer insanlardadır.

Hayâ, ona ayrılır, dokuzu kadınlarda, biri diğer insanlardadır.

Haset ona ayrılır, dokuzu Araplarda, biri diğer insanlardadır.

Kibir, ona ayrılır, dokuzu Rumlarda, biri diğer insanlardadır.” [59]

Bu rivayetten anlaşılacağı gibi Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem o günün dünyasında yaşayan ırklardan ve milletlerden haberdardı. Tabii ki o dönemin güç dengeleri içinde bulunan Türklerden haberdar olmaması söz konusu olamayacağı gibi Türklerle alakalı Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme isnat edilen birçok hadis mevcuttur. Hatta bunların pek çoğu sahih Hadis kaynaklarında bulunmaktadır.

Bu hadislerden en meşhur olanı şu hadistir: Habeşliler size dokunmadıkça siz de onlara dokunmayınız. Türkler size ilişmedikçe siz de onlara ilişmeyiniz.” [60]

Hadis ve Arap şiirinden başka kaynaklarda bulunan bazı rivâyetler, Araplar’ın Türkler’i tanıdığı ihtimalini kuvvetlendirmektedir.

İslâm öncesi dönemde Sâsânîler vasıtasıyla birbirlerinden haberdar olan Türkler ile Arapların birbirlerini ne kadar tanıdıkları ve aralarındaki ilişki ile tanışıklığın boyutunun ne derecede olduğunu kestirmenin oldukça güç olduğu bazı araştırmacılar tarafından dile getirilmiştir. İslâm’ın doğuşundan sonra ise, Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme isnad edilen bütün haber ve rivâyetlere rağmen, Câhiliye döneminde var olan ve özellikle de göçebe Türkler’i niteleyen özelliklerin öne çıkarıldığı anlayışın Türkler ile mücadelenin başlamasına kadar devam ettiği görülmektedir ki, bu döneme ait olan bütün rivâyet ve haberler derlendikleri dönemin kültürel yapısını aksettirmekten öte her hangi bir anlam taşımamaktadır. Eski Arap şiirlerinden, mevzu hadislerden ve haberlerden anlaşıldığına göre Araplar Türkleri kahraman fakat acımasız ve İslâm dininin geleceği açısından tehlikeli görüyorlardı. Onlara göre Türkler bir gün Arapların elinden iktidarı alacak ancak kâfir oldukları için Allah Teâlâ’nın gazabına uğrayıp mahvolacaklardı. Bu hadis ve sözler insanları Türklerden korkutmak ve uzaklaştırmak amacıyla söylenmiştir. Nitekim Cahız daha sonra Türklerin İslâm’ın yardımcısı, kalabalık ordusu ve halifelerin en yakın adamları olduklarını söyleyerek Türklere haksızlık edildiğini itiraf etmiştir.][61]

Hz. Ebû Tâlib, bu beyitte Türklerden yardım istediklerini buna dahi mani olduklarına işaret etmektedir. Bugüne kadar kapalı kalan bir bilgiye de ulaşmış bulunuyoruz.

31-Allah’ın evine yemin olsun ki işiniz sıkıntıya girmedikçe Mek­ke’yi terk edip ayrılacağız diye boşuna ümitlendiniz.

32-Allah’ın evine yemin olsun ki Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem)‘le olursak yenileceği­mizi düşünmekte yanıldınız. Henüz biz onun uğrunda mızrak ve ok kullanmadık.

Allah Teâlâ’nın rasülüne zafer vereceği bilgisine sahib olduklarını ancak cihad emrinin verilmediğine işaret ediliyor.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem nübüvvettin ilk başlayışı ile Mekke’de kaldığı 13 yıl boyunca, hem kendisi, hem de inananlar Mekke müşrikleri tarafından büyük baskı ve işkence altındaydılar. Öyle ki bazı müslümanlar bu işkencelere dayanamayıp Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemden izin alarak Mekke’den Habeşistan’a hicret ediyorlar. Mekke’de kalanlar ise defalarca Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemden kendilerini savunmak için Müşriklere karşılık vermek için izin istiyorlardı. Fakat Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Mekke‘de kaldıkları müddetçe müslümanlara bu izni vermemişti. İlahi vahyin nazil olmaya başladığı günden 14 yıl sonrasına kadar ne ilahi vahiyde ne de Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin hadislerinde cihattan bahs edilmiyor; ne savunma amaçlı ne de saldırı amaçlı bir savaş söz konusu olmamıştı.

Hicretin ikinci yılına kadar Mekke’de kalan müslümanlar hep işkence görüyor, Medine’deki müslümanların  ticaret kervanları yağmalanıyor, İslam’in ilerlemesini engellemek için her yol deneniyordu. Hicretin ikinci yılında böyle bir ortamda ilk defa cihad ayeti nazil oluyor, ayetin nazil olduğu zamanın öneminin yanısıra içeriği daha da önemlidir.

“Şüphe yok ki Allah, inananlardan müşriklerin şerrini defedecek; şüphe yok ki Allah, hainlikte ileri giden nankörlerin hiçbirini sevmez. Kendileriyle savaşa girişilenlere, zulme uğradıklarından dolayı savaşmaya izin verildi ve şüphe yok Allah’ın onlara yardım etmeye gücü yeter elbette. O kişilerdir onlar ki ancak rabbimiz Allah’tır dediklerinden dolayı haksız olarak yurtlarından çıkarıldılar ve eğer Allah, insanların bir kısmını bir kısmıyla defetmeseydi, içlerinde Allah isminin çok anıldığı manastırlar da yıkılırdı, havralar da, kiliseler de, mescidler de ve Allah, kendisine yardım edene mutlaka tardım eder, şüphe yok ki Allah kuvvetlidir, güçlüdür.” [62]

33-Biz çocuklarımız ve hanımlarımızdan vazgeçip onun etrafında yere serilmedikçe onu teslim ederiz (zannetmeyin).

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ilk Müslümanlar ile biat akdi yaparken, onlara her hâl ü kârda itaat etmeyi şart koşmaktaydı.

Übâde tü’bnü’s-Sâmit radiyallâhu anh bu biatlerden bahsederken derdi ki:

“Biz, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme, kolaylıkta olsun, zorlukta olsun; gönlünümüzün hoşuna giden şeylerde, hoşuna gitmeyen şeylerde olsun… İtaat etmek üzere biat ettik.”

Bu beyit, Hz. Ebû Tâlib’in imanına işaret olarak Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ile biatleşmelerinin olduğunu haber vermektedir. Bu biatleşmenin varlığını boykota karşı aldıkları tavırdan görmemiz mümkündür.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Mekke’nin Akabe mevkiinde, 621-622 yıllarında Medineli müslümanlarla arasında iki defa yapılan biatleşmelerinin şöhret bulması hicrete temel olması ve İslam devletinin temeli oluşudur.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Medinelilerle hicret ettiği takdirde kendisini canlarını, mallarını, çocuklarını ve kadınlarını korudukları gibi koruyacaklarına, rahat günlerde de sıkıntılı anlarda da ona itaat edeceklerine, bollukta da darlıkta da gerekli malî yardımları yapacaklarına, iyiliği emredip kötülüğe engel olacaklarına, hiç kimseden çekinmeden hak üzere bulunacaklarına yemin edip biat etmeye davet etmişti.

34-Demir (zırhlar ve silahlar) içindeki bir kavim, su kaplarının al­tından su develerinin kalktığı gibi size ayaklanmadıkça,

Hz. Ebû Tâlib, burada tekrar Türklere işaret ediyor olabilir. Çünkü Türklerin çetin hayat mücadelesinde, dünyaya yayılıp egemen olmasında ve başarılarının temelinde en önemli unsur demir olmuştur. O tarih itibarı ile bilinen bir olay hatırlatılıyor olabilir.

35-Bir omzu düşük zalim birine yapıldığı gibi, bu kin sahibi de, aldığı darbeden dolayı, pis (kanının) üzerine, kapandığı görülme­dikçe,

Hz. Ebû Tâlib, istihraç [63] yaparak zülmün başını çekenlerden Ebû Cehil’e işaret ederek sonunun ne olacağına işaret ediyor. Bedir’de ölenler arasında Ebû Cehil bu duruma düşmüştü.

Afrâ radiyallâhu anha ilk evliliğini Neccaroğullarından Hâris İbni Rıfâa ile yapmıştı. Bu evlilikten üç çocuğu dünyaya geldi. Onlara; Muâz, Muavviz ve Avf isimleri verildi. Her bir oğlunu birer iman fedâisi olarak yetiştirdi.

Afrâ Hatun şecaat ve cesaret sahibi kahraman bir hanımdı. Güçlü ve kuvvetliydi. Hayatın elem ve kederine, tahammüllüydü. Acılara karşı sabırlıydı. Allah ve Rasûlü yolunda sebat eder, dünyevî sıkıntı ve çilelere aldırmazdı. Bedir harbi olunca oğullarının hepsini savaşa göndermişti. Onların gösterdiği îmânî heyecandan son derece mutluluk duymuştu. Savaşta sergiledikleri kahramanlıklara çok sevinmişti. Hatta iki oğlunun şehadetine sevindiği kadar diğer oğlunun şehid olamadığına üzülmüştü.

Bedir günü Ebû Cehil kahramanlık şiirleri söyleyerek müşrik ordusu içinde dolaşıp dururdu. Anam beni bugün için doğurdu diyerek övünürdü. Askerine bu sözlerle cesaret vermek isterdi.

Kendi kabilesi Beni Mahzum gençleri etrafını sarmış yanına kimseleri yaklaştırmazdı. Böyle bir ortamda ben sağıma soluma baktım, Ensar’lı iki genç arasında kaldığımı gördüm. Onlardan biri bana doğru yaklaştı ve:

“Ey amca! Sen Ebû Cehil’i tanır mısın!” diye sordu. Ben de:

“Evet! Tanırım ey kardeşimin oğlu. Ebû Cehil’i ne yapacaksın?” dedim. Genç delikanlı bana:

“Haber aldım ki o, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem efendimize sövermiş!? Varlığım kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, onu bir görecek olursam, ikimizden eceli gelen ölmedikçe, şahsım ondan ayrılmayacaktır. Allah’a ahd ettim. Onu gördüğüm gibi üzerine saldıracağım. Ya onu öldüreceğim veyahud bu uğurda öleceğim” dedi.

Gencin kahramanca söylediği bu sözlere ve ondaki imânî heyecana hayret ettim. Öbür genç de diğeri gibi ahdetmişti.

Çok geçmeden, Ebû Cehil’i askerin içerisinde öteye beriye telaşla giderken gördüm. Gençlere hitaben:

“Görüyor musunuz? İşte, sorduğunuz adam!” dedim.

Gençler hemen kılıçlarını sıyırdılar. Süratle hareket edip ikisi birden fırlayarak o tarafa doğru yöneldiler. Çifte şahin gibi süzülüp Ebû Cehil’e doğru koşmaya başladılar. Anî bir hareketle seğirtip onun üzerine hücum ettiler. Hamle üstüne hamle yaptılar.

Bu iki genç meğer Afrâ Hâtun’un oğlu Muâz ile Muavviz adında iki fedâî kardeşler imiş.

Afrâ Hâtun’un bu kahraman oğulları çok genç olmalarına rağmen kükremiş aslanlar gibi Allah ve Rasûlünün düşmanı bulunan Ebû Cehil’in üzerine çullandılar. Bu din düşmanı neye uğradığını bilemedi. Kılıç darbeleriyle derin yaralar aldı. Bu sırada Ensardan Muaz İbni Amr İbni Cemuh adında bir başka yiğit Ebû Cehil’i gözetirmiş. O da koşup geldi ve birlikte canını cehenneme gönderdiler.

Muaz ve Muavviz radiyallâhu anhüm kardeşler Ebû Cehil’in işini bitirdikten sonra yine kahramanca çarpışmaya devam ettiler.

Ebû Cehil in oğlu İkrime, Muaz‘ın arkasından koluna bir kılıç darbesi indirmiş, Muaz‘ın kolu vücudundan ayrılarak sarkmış, kanlar fışkırmış o da kolunu vücüdundan büsbütün vücudundan ayırarak savaşa devam etmişti.

Bedir’in bu çifte arslanları, nihayet arzuladıkları şehitlik mertebesine kavuştular.

Savaşın bitiminde Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, Ebû Cehil in akıbetini öğrenmek için Hz. Abdullah b. Mes’ud radiyallâhu anhı göndermişti. Abdullah, Ebû Cehil ‘i ölüler arasında can verirken buldu ve ona :

“ Bir milletin kendi evladını öldürmesi şerefli bir şey midir ?” demiş, sonra da can veren Ebû Cehil ‘in kafasını Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme götürmüştü.

36-Allah’a yemin olsun ki, eğer benim gördüğüm hal devam eder­se, hiç şüphesiz kılıçlarımız örnek insanların kanlarına karışacak.

37-Yakıcı yıldız gibi olan ulaşılabilir bir efendinin, güvenilirliğin kardeşi, hakikatin himayecisi olan aslanın eliyle (bunu yapacağız.)

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem cahiliyyede dahi emin ve güvenilir idi. Kurtûbî’nin naklettiğine göre; bir gece Ebû Cehîl ve Velîd b. Mugîre Kâbe’yi tavaf ederlerken Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem hakkında konuşmaya başladılar. Ebû Cehîl, yemin ederek, ben onun doğru sözlü olduğunu biliyorum, dedi. Velîd, (şaşırarak), onun doğru olduğuna nasıl kanaat getirdiğini sordu. Ebû Cehîl şöyle dedi:

“Ey Abduşşems’in babası, biz gençliğinde ona sadık ve emin diyorduk, aklı tamamlanıp kemale erince ona yalancı ve hain mi diyeceğiz? Yemin olsun ki ben onun doğru söylediğini biliyorum”. Bunun üzerine Velid;

“Peki, onu tasdik etmeni ve ona iman etmeni engelleyen nedir?” deyince, söyle dedi;

“Kureyş kızları benim hakkımda bir ekmek parçası uğruna Ebû Tâlib’in yetiminin peşinden gittiğimden mi söz etsin? Lat ve Uzza’ya yemin olsun ki, ebediyyen ona uymayacağım.” Bunun üzerine;

“Kulağına ve kalbine mühür vurduğu..”[64] âyeti nazil oldu. [65]

“Yakıcı Yıldız gibi” ile Hz. Hz. Ebû Tâlib’in bu feraseti Bedir’de gerçekleşmiştir.

38-Aylarca, günlerce, yıl boyu, , bize karşı (Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem) hep böyle olmuştur. Gelenin ardından bir hac mevsimi daha gelir.

Hz. Ebû Tâlib, her zorluğun sonunda bir kolaylık vardır. Hac mevsimi Araplarda haram aylarda[66] olmasından dolayı emniyetli günler gelecek demektir.

Hz. Ali kerremallâhü veche buyuruyor ki;

“Senin başına bir belâ ve musibet geldiğinde sabret. Çünkü Kur’an-ı Kerim’de İnşirah sûresinde Üsürlerin ikisi bir, yüsürler iki olmakla; bir darlığa iki kolaylık takdir ettiğini düşünerek teselli bul.”

Allah Teâlâ, Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurmuştur: “Demek haki­katen güçlükle beraber kolaylık var. Muhakkak güçlükle beraber kolaylık var,” (İnşirâh Sûresi, 5)

Ayetlerde iki defa zikredilen “elüsr = güçlük” Arap dil ve edebiyatına göre ma’rifedir. İkisi de aynıdır. Aynı güçlük demek­tir. “Yüsren = kolaylıklar ise, nekredir. Başka başka kolaylık demektir. O halde Cenâb-ı Hak, bir güçlüğe mukabil iki kolaylık ihsan etmiştir. Şu mealdeki hadîste buna işaret ediyor: “Bir güçlük, iki kolaylığa asla galebe etmez. Hazret-i Ali kerremallâhü veche belâ ve mu­sibetle karşılaşırsan, sıkılma, üzülme, diyor. Çünkü bir sıkıntıya karşılık iki ferahlık vardır. Bazıları da birinci ayette geçen ko­laylıktan maksat dünyadaki fetihler ve sairedir. İkincisindeki ise, âhiret sevabı ve makamıdır, demişler. [67]

39-Ey babası olmayan kişi! Korunması gerekenleri gözeten, çirkin konuşmayan ve işini başkasına bırakmayan bir efendiyi bir kav­min terk etmesi nasıl olur?

Hz. Ebû Tâlib’in babası Abdulmuttalib Hakk’a yürürken “Yetim Muhammed” (sallallâhü aleyhi ve sellemin) himayesini ona vasiyet etmiş idi.  Bu nedenle Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme “Ebû Tâlibin Yetimi” derlerdi.

Hz. Ebû Tâlib, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme güzel vasıflarını sayarak ona karşı haksızlık yapamayacağını, yapanların durumu hakkında ise yanlış yaptıklarını beyan ediyor.

40-Çok az beyaz (lider) vardır onun gibi. Onun yüzü suyu hürme­tine buluttan su istenir. O yetimlerin elinden tutar, dulların ise sı­ğınağıdır.

[Hz. Ebû Tâlib, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimize nübüvvet gelmeden on beş sene önce kıtlık belâsından dolayı bir ârabi nebiler sultanı Efendimiz hazretlerine gelip bu ve birkaç beyti okumuştu. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz hazretleri hemen minbere çıkıp ellerini kaldırarak dua buyur­dular. O anda semâda bulutlar birbirlerine girdi, şimşekler çaktı ve şiddetli bir yağmur yağıp vadileri su kapladı; A'râbî yağmurun şiddetinden korkmuş olmalı ki, birtakım arkadaşlarını yanına alarak Efendimizin huzuruna varıp yağmurun çokluğundan şikâyetle feryat ederek:

"Aman Yâ Rasûlallâh! Yağmurun kesilmesine bir çâre bul; yoksa he­pimiz de boğulacağız" dedi. Arabî’nin bu hâli Efendimiz hazretlerinin hoşuna gittiğinden, mübarek dişleri görünürcesine tebessüm ederek,

"Ebû Tâlib'in zikri hayır olsun! Eğer şimdi sağ olsaydı, hakkımda söylediği kasidenin isabetini görüp sevinirdi" buyurdular ve Hazreti Ali kerremallâhü vechenin:

"Yâ Resûlellâh zannederim ki. “Ve ebyazza yesteskı’l-gamâmü bi-vechihî simâlü'l-yetâmâ ismetün lil-erâmil” beytini murad buyurdunuz" demesine evet, evet cevabını verdiler.][68]

41-Hâşim ailesinden helak olacaklar ona sığınır. Onlar onun ya­nında nimet ve iyilikler içindedirler.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Kureyş müşriklerinin kendisini dinlemediklerini, yalanlayıp dur­duklarını, İslâmiyete karşı çok yavaş ve isteksiz davrandıklarını ve sırt çevirdiklerini görünce:

“Ey Allah! Şunlara da, Yusuf aleyhisselâmın zamanındaki yedi (kıtlık) yılı gibi, yedi (kıtlık azabı) verip bana yardım et!” diyerek. Kureyş müşrikleri aleyhinde dua etti.

Bunun üzerine, yağmurlar kesildi. Yer kupkuru oldu, kurudu!

Kureyş müşriklerini öyle bir kuraklık ve kıtlık yakaladı ki, her şeyi kökten kazıdı, silip süpürdü!

Birçokları açlıktan öldüler!

Yiyecek birşey bulamayınca, açlıktan dolayı, ölü hayvanların etlerini, kokmuş leşleri, deri­leri, kemikleri, köpekleri, kanla deve yününden yapılan “ılhız” [69] denilen şeyi yediler.

Onlardan herhangi biri, gökyüzüne baksa, açlıktan dolayı, ortalığı duman kaplamış gibi görürdü!

Mekke’de kuraklık ve kıtlık son dereceyi bulunca, Ebû Süfyan Sahr b. Harb, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin yanına geldi:

“Ey Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem)! Sen kendinin rahmet olmak üzere gönderildiğini söylüyor, Allah’a itaati, akrabayı görüp gözetmeyi bize emredip duruyorsun!

Kavmin ise, kuraklık ve kıtlıktan ölüp gitmektedirler!

Onlardan bu felâketin kaldırılması için. Allah’a bir dua ediver!

Eğer sen dua edersen, Allah da şu belayı üzerimizden kaldıracak olursa, Allah’a iman edeceğiz!” diye and içerek söz verdi.

Bunun üzerine, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Allah Teâlâ’ya dua etti.

Yağmur sularıyla sulandılar.

Yüce Allah onların üzerinden kuraklık ve kıtlık azabını kaldırınca, onlar eski şirklerine döndüler.

Allah Teâlâ, bu hususta indirdiği ayetlerde şöyle buyurdu:

“Hayır! Onlar (öldükten sonra dirilmekten) şüphe içindedirler. (Bununla) eğlenirler.

O halde, semanın apaşikâr bir duman getireceği günü gözle!

(Öyle bir duman ki) insanları, saracaktır o!

(‘Bu,’ diyecekler) ‘pek yaman bir azab!

Ey Rabbimiz! Bizden bu azabı açıp kaldır!

Çünkü biz artık iman edeceğiz!’ diyecekler.

Onlara, düşünmek, ibret almak nerede? Kendilerine gerçekleri apaçık anlatan bir Resûl geldi de, ondan yüz çevirdiler.

Ona: ‘Bir öğretilmiştir! ‘Bir mecnundur!’ dediler.

Biz o azabı biraz açacak, kaldıracağız!

Fakat siz yine küfre döneceksiniz!

Amma, o büyük satvetle sıkıvereceğimiz gün, her halde, Biz onlardan intikam alacağız!”[70]

42-Ömrüme yemin ediyorum! Esid ve gurubu bize olan kinlerini devam ettirdiler. Yiyecek olanlara bizi parçalıyı verdiler.

Bu Esid [71], Mekke’nin fethinden sonra Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin Mekke valisi yaptığı ‘Attâb’ın babasıdır. Hz. Ebû Tâlib, onların siyasî ve çıkar amaçlı kızmalarını açıklıyor.

43-Yakın akraba olmanın (manevi şahsiyeti) bizim için Esidin ve Halid’in cezasını kötü bir şekilde, ertelenmeksizin, hemen versin.

Fakat onların bu kinlerine rağmen Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, Attab b. Esid’i hicretin 8. yılında Mekke yönetimi ve Müslümanlara haccı eda ettirmek üzere emir tayin edecekti.[72] Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, fethi müteakip Mekke halkına seslenmek istiyordu; çıkarttığı münadiler:

“Herkes Kabe’nin önüne, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem sizinle konuşmak istiyor.” Diye nida ederek Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin bu isteğini halka duyurdular. Endiseli biçimde herkes toplandı; henüz İslâm’la müşerref olmamış binlerce Mekkeli müşrikin yanında müslüman askerler de hazır bulunuyordu. Öğle namazı vakti idi. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin müezzini Bilal-i Habeşî’ye ezan okumasını emretti. Bilal-i Habeşî radiyallâhü anh hemen Kâbe’nin damına çıktı okumaya basladı:

“… Lailahe illallah  (Allah’tan başka ilah yoktur)”. Orada hazır bulunanlar arasında büyük bir kabile reisi olan Attâb b. Esid de bulunuyordu. Attâb, hemen yanı başında duran arkadaşının kulağına şunu fısıldıyordu:

“Allah’a şükür ki babam (Esid) öldü, yoksa (…buna) katlanamazdı!” Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem öğle namazını kıldırdı, sonra Mekkelilere dönerek, sordu:

“Benden ne yapmamı bekliyorsunuz.” Onlar ise hiç de hak etmedikleri bir merhameti isteyecek söz bulamayarak, utançtan başları öne düşmüş vaziyette şu cevabı verdiler:

“Sen soylu bir babanın oğlu, asil bir kimsesin.  Senden hayır umarız”.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, kendisinden bekleneni yaptı. Mekkelilerin utancı karşısında onlara sunu söyledi:

“Bugün hiçbir şeyden sorguya çekilmeyeceksiniz. Gidiniz, hepiniz hürsünüz.” Az önce, Mekkelileri eleştirmeyen, ama yüce Yaratıcı’yı tebcil eden ezana bile katlanamayan bu insanlar;

“Allah’a sükür ki babam öldü, yoksa (…buna) katlanamazdı” diye arkadaşının kulağına fısıldayan ve bir ateş küpüne dönen Attâb hemen sıçradı, kendisini Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme takdim ettikten sonra O’na şunları söyledi:

“Ya Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem); ben, bir büyük Attab’ım.  Şimdi şehadet ediyorum ki, Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur ve yine şehadet ediyorum ki, Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem) Allah’ın elçisidir!” Sadece Attab b. Esid değildi o gün müslüman olan; günbegün tüm Mekke şehri İslam’ı kabul etti. Ancak yeni müslüman olmuş olan Attab’a karsı Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin mukabelesi ilginç oldu.  Bir an bile tereddüt etmeyen Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Attab’a sunu söyledi:

“Seni Mekke valisi tayin ediyorum.” Böylece Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, hemen az önce düşman olan bir kişiyi vali tayin etmiş,  sonra da şehrin fethi için gelmiş olan Medineli askerlerden bir tekini bile bırakmaksızın,  şehirden çekilmiş ve Medine’ye geri dönmüştür.[73]

Yüce ahlaka sahip olan Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin merhametini açığa çıkaran şu hadiseyi de burada zikredelim.

Mekke fethedildikten sonra esirler arasında bulunan Kureyşlilerin hatibi olan Süheyl b. Amr da vardı. Kendisinin üst dudağı da yarık­tı. Hz. Ömer radiyallâhü anh:

“Yâ Rasûlallah! Şu Süheyl b. Amr, Kureyşlilerin hatibidir. Bırak beni, onun iki ön dişlerini çekeyim de, dili dışarı sarksın! Artık hiçbir zaman hiçbir yerde senin aleyhinde hutbe irad edemesin” dedi. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem;

“Bırak onu! Ben, onun uzuvlarına, böyle birşey yaparak bir zarar vermem. Eğer bunu yaparsam, nebi olmama rağmen, Allah da bunu bana yapar. Belki o senin yermeyeceğin, öveceğin bir makamda da bulunur, sen onu översin! Belki bir gün o seni sevindirir de!” buyurdu.

Süheyl b. Amr radiyallâhü anh, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin haber verdiği o övülmeye lâyık konuşmasını da, zamanı gelince yapmıştır.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Hakk’a yürüdüğü zaman bazı Arap kabileleri temsilcilerinin Medine’ye gelerek zekât vermeyeceklerini açıkladıkları ve bunda direndikleri;

Yer yer irtidad hareketlerinin görüldüğü, Mekke’nin çalkalandığı, Mekkelilerden bazılarının ağı­zlarının suyunun akmaya başladığı, Mekke halkının da az kalsın irtidad ediverecekleri duyumu üzerine; Mekke’nin genç valisi Attâb b. Esîd‘in de korkup gizlendiği bir sırada idi ki, Süheyl b. Amr radiyallâhü anh halka bir hutbe irad etti.

Kâbe’nin yanında kalkıp irad ettiği hutbesinde:

“Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem) kimin ilahı idiyse, Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem bizi terketmiş bulunmaktadır.

Allah Teâlâ ise, Diridir ve hiç ölmez!

Ey Kureyş cemaatı!

Sizler, Müslüman olanların en sonuncusu olmuş bulunduğunuz halde, irtidad edenlerin en öncüsü olmuş olmayınız!

Vallahi, ben iyi biliyorum ki; bu din, güneşle ayın doğuşu ve batışı devam ettikçe, devam edecektir!

Şu kendinizden olan kişi, sakın sizi aldatmasın!

Muhakkak ki, benim bu iş hakkındaki bildiklerimi o da biliyor.

Fakat, kendisinin Hâşimoğullarına olan kıskançlığı göğsünü, kalbini kaplamıştır!

Ey insanlar! Ben Kureyşlilerin mal bakımından en varlıklı olanıyım.

Siz emîrinizi büyük tanıyınız! Ona zekâtlarınızı ödeyiniz!

Eğer İslâmiyet işi sonuna kadar devam etmezse, ben sizin ödemiş olduğunuz zekâtlarınızı size geri vermeyi tekeffül ediyorum!” dedi ve ağladı.

Süheyl b. Amr radiyallâhü anh hutbesini bitirdiği zaman halk yatıştı. Vali Attâb b. Esîd de ortaya çıktı. Kureyşlilerin İslâmiyette sebatları, Süheyl b. Amr’ın bu konuşmasıyla sağlanmış oldu. Allah ondan razı olsun!

Hz. Ömer radiyallâhü anh, Süheyl b. Amr’ın bu konuşmasını işittiği zaman, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin vaktiyle onun hakkındaki ihbarını hatırlamış ve:

“Senin Resûlullah olduğuna bir kez daha şehadet ederim!” demekten kendini alamamıştır.[74]

44- Osman bize kol kanat germedi, Kunfüz de. Lakin o ikisi o ka­bilelerin emrini dinlediler.

Bu Osman, Talha b. Ubeydullah’ın kardeşidir. [75]

45-Übeyy’e ve Abdiyeğûs’larının oğluna itaat ettiler de, bizim le­himizde söz söyleyen hiç kimsenin sözüne kulak vermediler.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ve İslâmiyete Düşman Olan Müşrik Uluları

İslâmiyet Mekke’de yayılmaya başlayınca, müşriklerin ulu kişileri kızdılar. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme karşı, kıskançlığa ve azgınlığa başladılar.

Aşağıda isimleri sıralanan müşriklerden bazıları, kıskançlık ve düşmanlıklarını açıkça, bazıları da kapalı ve sinsi bir biçimde sürdürdüler:

1- Ebû Cehil Amr b. Hişam,

2- Ebû Leheb b. Abdulmuttalib,

3- Esved b. Abdi Yağus,

4- İbn Gaytala Haris b. Gays,

5- Velid b. Mugire,

6- Ümeyye b. Halef,

7- Übeyy b. Halef,

8- Ebû Kays b. Fâke,

9- Âs b. Vâil,

10- Nadr b. Haris,

11- Münebbih b. Haccac,

12- Züheyr b. Ebi Ümeyye,

13- Sâib b. Ebi sâib,

14- Esved b. Abdulesed,

15- Âs b. Saîd,

16- Ebû’l-Bahterî Âs b. Hişâm,

17- Ukbe b. Ebi Muayt,

18- İbnü’l-Asda’,

19- Hakem b. Ebi’l-Âs,

20- Adiyy b. Hamra’,

21- Esved b.Muttalib.

22- Ebû Süfyan b. Haris,

23- Hanzale b. Ebi Süfyan,

24- Muaviye b. Mugîre,

25- Esed b. Abduluzzâ,

26- Ebû Zem’a Zem’a b. Esved,

27- Sayfiy b. Sâib,

28- Amr b.Âs,

29- Nübeyh b. Haccac,

30- Üneys b. Miyer,

31- Tuayme b. Adiyy,

32- Rükâne b. Abdi Yezid

33- Mâlik b. Tulatıla.

34- Hübeyra b.Ebi Vehb,

35- Mutim b. Adiyy.

Bunlardan, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme Düşmanlıklarını Aşırı Derecede Sürdürenler

1- Ebû Cehil Amr b. Hişâm,

2- Ebû Leheb b. Abdulmuttalib,

3- Ukbe b. Ebi Muayt idi.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme Düşmanlıkta Fazla İleri Gitmeyenler

1- Utbe b. Rebia,

2- Şeybe b. Rebia,

3- Ebû Süfyan b. Harb olup, bunlar Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme düşman olmakla birlikte, öteki müşrikler kadar düşmanlıkta ileri gitmezlerdi. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme düşman olan bu müşrik ulularından Ebû Süfyan b. Haris, Ebû Süfyan b. Harb, Amr b. Âs, ve Hakem b. Ebi’l-Âs’tan başka, hiçbirisi Müslüman olmamıştır.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemle Alay Eden Müşriklerden Başlıcaları

1- Esved b. Muttalib,

2- Esved b. Abdi Yağus,

3- Velid b. Mugîre,

4- Âs b. Vâil,

5- Haris b. Tulatıla (Gaytala) idi.

Buna mukabil:

1- Mut’im b. Adiyy,

2-Ebû’l-Bahterî Âs b.Hişam, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi ve ashabını en az üzen müşriklerden­di.[76]

ÜBEYY İBNİ HALEF EL-CÜMAHÎ

Mekke döneminde, gerekse Medine döneminde Resulullaha ve İslâma karşı sürekli tavır alan müşriklerindendi. Übeyy Bedir Savaşında bulunmuş, esir düşmüş ve fidye karşılığı serbest bırakılmıştı. Bu savaşta kardeşi Ümeyye de müşrikler safında savaştı ve öldürüldü.

Übeyy, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme olan düşmanlığını Mekke döneminde de her fırsatta sergilemişti. Örneğin öldükten sonra dirilmeyi inkâr eden Übeyy, çürümüş bir kemik alıp elinde ufaladıktan sonra Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme yönelerek;

“Allah’ın bu çürümüş kemikleri tekrar dirilteceğine mi inanıyorsun?” dedi. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem,

“Evet, seni diriltecek ve Cehenneme sokacak” diye cevap verdi. Bunun üzerine Yâsin Sûresinin 77 ve 78. âyetleri nâzil oldu.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Medine’ye hicreti sırasına sığındığı mağaraya kadar gelen müşriklerin arasında da yine Übeyy bulunuyordu. Hattâ mağara girişindeki örümcek ağı ve yuva yapan güvercinleri göstererek mağaraya bakmak isteyen Kureyşlilere şöyle demişti:

“Nasıl girelim? Burada bir ağ görüyorum ki, Muhammed doğmadan bu ağ yapılmış gibidir. Bu iki güvercin işte orada duruyor. Adam olsa orada dururlar mı?”

Kaynaklarda Übeyy’le ilgili aktarılan en önemli olay, Übeyy’in bizzat Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem tarafından Uhud Savaşında öldürülmesidir.

Bedir Harbinden önceydi. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem harp sahasında dolaşırken

“Burası Ebû Cehil’in burası Utbe’nin burası Ümeyye’nin buralar da filânın ve filânın öldürülecekleri yerlerdir. Übeyy bin Halef’i de ben kendi elimle öldüreceğim” buyurmuştu.

Bedir’de haber verdiği gibi   Ebû Cehil   Utbe ve Ümeyye bin Halef   mücahidler tarafından gösterilen aynı yerlerde öldürülmüşlerdi. Geriye Übeyy bin Halef kalmıştı. Bu adam Kureyşin ileri gelenlerinden biri idi. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme   her karşılaşmasında şöyle derdi:

“Ey Muhammed! Bir atım var. Her gün ona on altı ölçek darı yedirip besliyorum. Birgün gelir onun sırtında seni öldürürüm.”

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ise   bu azgın ve şaşkın adama cevabı sadece şu oluyordu:

“Belki inşaallah ben seni öldürürüm.”

İşte Übeyy bin Halef   Bedir’de mücahidler tarafından canı Cehenneme yollanan kardeşi Ümeyye’nin intikamını almak ve Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin vücudunu ortadan kaldırmak üzere yemin ederek   Uhud’a çıkıp gelmişti.

Hz. Resûlullahın Şi’b’e doğru çıktığı sıradaydı. Übeyy’in gelmekte olduğu görüldü. Mekke’de günde on altı okka darı ile beslediği atının üzerindeydi. İntikam dolu bakışlarla Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme yaklaşıyordu. Bunu fark eden Sahabîler önüne çıkıp hesabını görmek istediler. Ancak Hz. Resûlullah:

“Bırakın gelsin” diyerek mücahidlerin karşı çıkmasına mâni oldu. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme oldukça yaklaşan bu azgın müşrikin ağzından

“Ey Muhammed sen kurtulursan ben kurtulmayayım” lafları dökülüyordu.
Bu sözleri duyan Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem   bir anda celâllendi. Elindeki mızrağıyla heybet ve haşyet verici adımlarla hasmının üzerine yürüdü. Übeyy   bir anda şaşkına döndü. Hz. Resûlullahın heybet ve haşyet verici tavrı karşısında duramayıp   geri kaçmaya başladı. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem peşini bırakmıyor ve arkasından

“Nereye kaçıyorsun ey yalancı” diye sesleniyordu.

Bu kaçışla Übeyy kendini kurtaramadı. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin fırlattığı mızrak   miğferle zırhı arasındaki kısma saplandı ve Übeyy sığır böğürmesi gibi böğürerek atından yere yuvarlandı.

Müşrikler   yaralı halde onu alıp götürdüler. Yarasından kan akmıyordu. Ağrısına sızısına zor dayanıyordu. Zaman zaman arkadaşlarına

“Vallahi Muhammed beni öldürdü” diyordu.

Arkadaşları bu sözünü ciddiye almıyorlar ve yarasının önemsiz olduğunu ifade ederek teselli etmeye çalışıyorlardı. Ne var ki   Übeyy   kurtulamayacağını anlamıştı. Arkadaşlarına şöyle dedi:

“O bana (Mekke’de) ‘Seni öldüreceğim’ demişti. Vallahi o benim üzerime tükürse yine beni öldürür.”

Übeyy bin Halef   bir gün bile yaşamadan

“Susadım susadım!” çığlıkları arasında ölüp gitti. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin  istikbalden haber vermiş olduğu bir mucizesi de böylece tahakkuk etmiş oldu.

46-Sübey’ ve Nevfel’den de kötülük bulduk. Hepsi bizden yüz çevirip kaçtı, bize hoş davranmadı.

Bu Nevfel, Hz. Hatice radiyallâhü anha annemizin kardeşidir. İbn Hişam’ın bildirdiğine göre Kureyş’in şeytanlarından biriymiş. Hz. Ebû Bekr ile Talha b. Ubeydullah’ın bir ipe bağlayıp işkence etmiş. Sonunda Hz. Ali tarafından Bedir’de öldü­rülmüş. [77]

47- Eğer bunlar (harp meydanında) yere yıkılırlarsa veya Allah bu ikisine karşı bize imkân verirse, ödeşen biri nasıl ölçerse, bunlara öyle sa’ ölçeceğiz (bize yaptıkları işkenceyi onlara yapacağız).

48- Ve şu Ebû Amr… Bizi koyuncuların ve devecilerin arasına de­fetmek istiyor. Bizi kızdıracak bir iş yapmadan duramıyor.

Ebû Amr olarak bahsedilen As b. Vâil b. Hişâm b. Saîd b. Selhem b. Amr b. Kusay b. Ka’b b.Lüeyy’dir. Amr b. As’ın babasıdır.

[Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin, İslâm devrinde Hz. Hatice'den ikinci erkek çocuğu doğup, kendi­sine Abdullah ismi verilmişti. Hz. Abdullah, Tayyib ve Tahir diye de anılırdı

O da vefat ettikten sonra, Kureyş müşriklerinden Âs b. Vâil, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem için:

"Bırakınız onu! O, ebter, nesli devam etmeyecek bir adamdır! Ölünce, anılmaz olur! Siz de, artık ondan rahata kavuşursunuz!" dedi.

Bunun üzerine, Allah Teâlâ, Kevser sûresini indirdi.][78]

49-Akşamladığı ve sabahladığı her yerde bizim dedikodumuzu yapıyor. Yap bakalım ey Ebû Amr, tuzak da kur.

50-Bir de bize gelip “Billahi aldatırsam” diye yemin ediyor. Evet! Biz onu açıkça, arada perde olmadan görebiliyoruz.

Hz. Ebû Tâlib, “Billahi aldatırsam” sözü ile Âs b. Vâil ‘e geçmişteki olaylarını hatırlatarak yanlış yaptığını belirtiyor.

“Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin yirmi yaşlarında iken amcalarıyla birlikte katıldığı son Ficar kavgasından dönüldükten sonra, Haram aylardan Zilkade ayında idi ki, Yemenli Zübeyd kabilesinden bir adamın satmak üzere Mekke’ye getirdiği bir yük metaını Kureyş eşrafından Âs b. Vâil satın almış, parasını ödemeye yanaşmamıştı.

Âs b. Vâil adamın metaını kendisine geri vermesi isteğine de yanaşmayınca, adamcağız:

Abduddar, Manzum, Cuman, Sehm ve Adiyy b. Ka’b oğulları gibi, Mekke’nin nüfuzlu ailelerinin ileri gelenlerine başvurup Âs b. Vâil ‘deki alacağını ödettirmeleri için kendisine yardım etmelerini istemişti. Fakat bunlar adamcağıza yardımcı olacakları yerde, Âs b. Vâil’i kayırmışlar, adamcağızı da azarlamışlardı.

İşin kötüye gittiğini gören ve çaresizlik içinde kalan adam güneşin doğmak üzere olduğu ve Kureyş ileri gelenlerinin de Kâbe’nin çevresinde küme küme oturdukları bir sırada, Ebû Kubeys dağına çıkarak

“Ey Fihr hanedanı!” diye bağıra bağıra okuduğu şiirinde, uğradığı zulmü ve haksızlığı açıklayıp yardım dileğinde bulununca; orada hemen kalkıp temaslara başlamak suretiyle ilk harekete geçen ve bu yolda daha başkalarını da harekete geçiren zât, Peygamberimiz (a.s.)ın amcası Zübeyr b. Abdulmuttalib oldu.

Kureyş kabilelerinden:

Hâşim b. Abdi Menaf,

Muttalib b. Abdi Menaf,

Zühre b. Kilab,

Teym b. Mürre,

Haris b. Fihroğulları, Darü’n-Nedve’de toplandılar.

Durumu aralarında konuştular, ne şekilde hareket edileceğini sözbirliğiyle belirlediler.

Bu hususta antlaşmaya, birbirlerini davet ettiler.

Yaşlılığı dolayısıyla Abdullah b. Cüd’an’ın evinde toplandılar.

Abdullah b. Cüd’an, yemek yaptırıp onlara yedirdi.

“Mekkelilerden ve Mekkeliler dışında, Mekke’ye girecek olan sair insanlardan, Mekke’de zulme ve haksızlığa uğramış bir kimse bırakmamak; mazlumun hakkı geri alınıncaya kadar zalime karşı mazlumla birlikte hareket etmek” üzere ahitleştiler ve akitleştiler.

Denizlerin bir kıl parçasını ıslatacak kadar suyu bulundukça, Hira ve Sebîr dağı yerlerinde durduğu ve üzerlerinde dağ tekeleri yayıldığı müddetçe, ahit ve akitlerine bağlı kalacaklarına and içtiler.

Geçmiş zamanlarda, Cürhüm kabilesinden:

Fadl b. Fadâle,

Fadl b.Vedâa,

Fadl b. Haris, veya Fudayl b. Hâris isimlerinde, eşraftan üç kişinin bir araya gelip:

Zalime karşı mazluma yardım etmek; zayıfın hakkını güçlüden, yabancının hakkını yerliden almak; adaleti aralarında hâkim kılmak üzere, antlaşmışlardı.

Kureyşliler, şekil ve mahiyeti itibarıyla eskisine pek benzeyen bu yeni teşebbüse de;

“Fadl adlı kişi­lerin andı” anlamına gelen “Hılfü’l-fudûl” adını verdiler.

Hılfü’l-fudûl’ün ilk işi; Âs b. Vâil’e giderek Zübeydî’nin malını Âs b. Vâil’den çekip almak ve Zübeydîye teslim etmek oldu.][79]

51-Bize olan kini ona, Ahşebeyn dağları arasındaki yüksek arazi­lerin hepsini ve dağ tepelerindeki köşkleri dar etti.

Ahşebeyn (Mekke-i Mükerreme’yi çevreleyen iki dağ Ebû Kubeys -ki, bu dağ Kusay zamanına kadar Kureyş’in ikamet ettiği dağdır- ve Kuaykıan dağlarıdır.

52-Ebû’l-Velid’e, tuzak kurmak amacıyla ayrılıp aleyhimize çalış­mak suretiyle, bize ne zarar verdiğini sor.

Cahiliyye döneminde Mekke’deki sosyal sınıfların oluşmasında, asabiyet, ekonomik kriterleri önem arzetmekteydi. Örnek verecek olursak Kur’ân-ı Kerim’in bildirmesiyle Velid’in babasının Hâşimilere karşı olan tutumundan anlarız.

Şu Kur’an, iki şehirden (Mekke-Taif) bir yüce adama indirilseydi ya!”[80]

Ayette kastedilen iki kişi, müfessirlere göre Mekke’de Velid b. Mugire, Taif’ de Urve es- Sekafî idi. Bunlar hem zengin, hem de toplumsal statü açısından ileri gelen kişilerdi.[81]

[İslâm tarihinde Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme nübüvvet gelmeden önceki dönem cahiliye adıyla anılmaktadır. Ancak Kur’an-ı Kerim hem de hadislerde Arapların İslâm’dan önceki inanç, tutum ve davranışlarını, İslâmî devirdekinden ayırt etmek için kullanılmıştır. İslâm’ın, cahiliye döneminde geçerli olan bazı kavramlarından kendi inanç ve amaçlarına uygun olanları aldığını görmekteyiz. İslâm insanlığın ve toplumun yararına bulduğu hususları onaylayarak muhafaza etmiştir. Şirke bulaşıp yozlaşarak tahrif edilmiş olanlarla, sonradan uydurulup, tevhit dinlerinde ortak olan prensiplere aykırı olanları ise reddetmiştir.

Hz. Ebû Tâlib beyitte de geldiği gibi anlayışlı insanların Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi tanımamasını sitem ederek beyan ediyor. Velîd b. Muğîre el-Mahzûmî (h. 95-h 1/m. 530–622) ilk defa cahiliye döneminde hırsızın elinin kesilmesine hükmetmiştir. Daha sonra Kur'an "erkek hırsız ve bayan hırsızın ikisinin de ellerini kesiniz" ayetiyle bunu emretmektedir. Velîd’in aynı zamanda şarabı kendine haram kılan ilk kişi olduğu da nakledilmektedir. İlk defa içki içene celde vuran da odur. Kur’ân-ı Kerim Araplar arasında cari olan bu uygulamayı kabul etmiştir. Hz. İbrahim aleyhisselâmın sünnetinde de yasak olması nedeniyle cahiliye devrinde de Hanîf dinine mensup kimselerin içki içmedikleri, hırsızın elinin kesilmesinin de Hz. İbrahim aleyhisselâmın şeriatından kaldığı belirtilmektedir. Faili meçhul cinayetlerde cezaî ve mali sorumluyu tespit amacıyla cinayetin işlendiği bölge insanlarından elli kişinin veya maktulün yakınlarının “ben öldürmedim ve öldüreni de bilmiyorum” diyerek Allah’a yemin etmesi anlamına gelen kasameye hükmeden ilk kişinin Velîd b. Muğire olduğu nakledilir. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem bunu İslâm’da devam ettirmiştir. İbn Abbâs’tan nakledildiğine göre ise İslâm'da ilk kasame Benî Hâşim’in kasamesi’dir.] [82]

53- (Ey Ebûl-Velid), sen aramızda görüşüne uyulan ve merhamet gören bir kişiydin. Sen bunu bilmiyor değilsin.

Velidin babası da değerli kişilerdendi. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme karşı anlayışlı olması düşünülmektedir.

54- Ey Utbe! Gizli düşmanlık eden birinin bizim hakkımızda söyle­diklerini dinleme. Hiç çekemeyen, çok yalancı, nefret eden ve belalı birinin…

55- Eğer sen onları hiç engellemez ve söz dinlemezseniz korkarım ki sen de biz de üzüntü verici bir olayla karşılaşacağız.

Utbe b. Rebia Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme düşmanlıkta fazla ileri gitmeyenler arasında olsada kıskançlığı [83] yüzünden müşrikler safında yer aldı.

56-Ebû Süfyan benden yüz çevirip geçip gitti. Sanki büyük Yemen krallarından bir kral gibiydi.

57-Nasihat eder tarzda, çok şefkatli olduğunu bize haber veriyor. Bir yandan ise girift pis işlerini gizlemeye çalışıyor.

58-Necd’e ve oranın soğuk sularına kaçıyor, hem de “Sizden gafil değilim” iddiasında bulunuyor.

Mekke’de Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin çağrısına karşı çıkılma sebepleri arasında en az dinî ve iktisadî kaygılar kadar siyasî kaygıların da rol oynadığı bir gerçektir. İslâm öncesi dönemde asırlar boyu devam eden genelde Kureyş kabileleri arasındaki siyasî gruplaşmalar, özelde de Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin kabilesi Hâşimoğulları’na karşı çeşitli nedenlerle duyulan rekabet veya düşmanlık hisleri, Mekke kabilelerinin İslâm karşısında müsbet veya menfî tavır belirlemelerinde önemli rol oynamıştır.[84]

Putperest Arapların İslam’a karşı çıkmalarında söyleyebileceğimiz diğer önemli sebep, atalarına olan bağlılıklarıdır. Asabiyet, kabilesi haksızlık yapsa da, kişi haksızlığa uğramış olsa da, bir kişinin kabilesi adına kabilenin düşmanlarına karşı mücadele etmesidir. Bu tanımdan yola çıkarak ve Arapların toplum yapısından hareketle, asabiyet duygusunun, ortak menfaat, aidiyet, grup ve değer bilinci taşıyan bir anlayışla güçlü bir dayanışma meydana getirdiğini ve sonuçta

“Bizim en kötümüz başkalarının en iyisinden daha iyidir” yargısını söylemeye kadar vardırırlar. İşte bu asabiyet anlayışı Arapları öylesine sarmıştı ki, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem İslam’a davete başladığında, Mekke’nin önde gelen liderlerinden Ebû Cehil şöyle söylemekteydi:

“Biz (Mahzumoğulları kabilesi) ve Abdümenafoğulları şan ve şeref konusunda birbirimizle yarıştık durduk. Onlar yemek yedirdiler, biz de yedirdik. Onlar çeşitli görevler üstlendiler, biz de üstlendik. Onlar verdi, iyilik etti, biz de verdik, iyilik ettik. Develer üzerinde karşılıklı diz çöküp yarış atları gibi yarıştık durduk. Şimdi onlar gökten kendisine vahiy gelen bir rasülümüz var dediler. Biz buna nasıl yetişebiliriz? Vallahi biz ona asla inanmayız ve onu tasdik etmeyiz.”[85]

Cahiliye Araplarında Kureyş kabilesinin iki büyük kolu olan Ümeyyeoğulları (Emeviler) ve Hâşimoğulları (Hâşimiler) arasında öteden beri süregelen bir rekabet vardı. Bu rekabet öylesine büyük boyutlara varmıştı ki, Ebû Cehil’in sözlerinde açıkça görüldüğü gibi, hayatın bütün alanlarına aksetmiş bulunuyordu. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin Hâşimilerden olması, işte bu rekabetin sonucu, Emevilerin şiddetle karşı çıkmalarına neden olmuştur.[86]

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin tebliğ ile görevlendirilmesi öncesinde Kureyş içinde en güçlü kabile,  Mahzumoğulları idi. Mekke yönetiminde onlara denk olabilecek tek kabile ise, Ebû Süfyan’ın soyu olan Ümeyyeoğulları’ydı. Bu iki kabile ticarî alanda temayüz etmişler, hem iktisadî hem de askerî alanda diğer Kureyşliler’e üstünlük sağlamışlardı. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin kabilesi ise bilhassa Hz. Abdulmuttalib’in vefatından sonra gözle görülür bir şekilde zayıflamıştı. Onun ölümünden sonra yerini doldurabilecek ve aileye eski nüfuzunu kazandırabilecek bir halef yoktu. Ne tüccar olması nedeniyle panayırlarda dolaşmakla meşgul olan Hz. Abbas, ne fakirlikle boğuşan Hz. Ebû Tâlib, ne de Ebû Leheb, babalarının yerini doldurabilecek nitelikteydiler. Askerî üstünlüğü Mahzumlu lar’a ticarî ve iktisadî gücü de Ümeyyeoğulla rı’na kaptıran Hâşimoğulları, geçimlerini hac mevsiminde mahallî ticaretle sağlamaya çalışıyorlardı.

Onlar, Sikâye ve Rifâde hizmetlerini yürütmekle dinî alana ağırlık vermişler, dünyevî-maddî sahada üstünlüğü rakiplerine terk etmek zorunda kalmışlardır.

Hz. Ebû Tâlib, bu beyitte Ebû Süfyan’ın maddî zenginliğin verdiği gururuna işaret etmektedir.

59-Biliyorum bize kötülük yapıldığını bilmeyen yok. Haklı da ol­san, haksız da olsan senin hakkından düşman gelsin.

Ebû Süfyan Sahr b. Harb Hz. Ebû Tâlib ile konuşurken

“Ey Ebû Tâlib! Biliyorsun ki, sen bizdensin!” [87] gibi sözlerle siyaset yapmaktaydı. Bu durumu Hz. Ebû Tâlib açığa çıkarmaktadır.

60-Hep birlikte üzerimize gelin bakalım. Rüzgârlar bol yağmurlu olmuş fark etmez, sizin saldırınız bize birdir.

61-Ey Mut’ım. İmdada çağırdığın gün de, o büyük ve ciddi sıkıntılı işlerde de seni hiç yalnız bırakmadım.

62-Aralıksız konuşan kişilerden oluşan, mücadeleci ve şiddetli hasımların sana geldiği günde de.

63-Ey Mut’ım. Bu insanlar bir planda seni kullandılar. (Kusura bakma, seni hakemim yapamam). Ben ne zaman işimi başkasına bırakmışsam kurtulamamışımdır.

Hz. Ebû Tâlib, Mut’im diye seslendiği Mut’im b. Adiyy’den başkası değildi. Boykotta tam olarak yardım etmediği için geçmişi hatırlatarak sitemle bahsediyordu. Ancak bu sözlerin bereketi Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin Taif dönüşünde eman bulması için belki büyük etkisi olacaktı. Hz. Ebû Tâlib’in Hakk’a yürümesinden sonra Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme ilişkilerinin bereketiyle himayesini devam ettirmekteydi.

[Taif’te umdukları desteği bulamayan Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ve Zeyd b. Hârise büyük bir üzüntüyle yeniden Mekke’ye dönmek istediler. Ancak Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem amcası ve kabile başkanı olan Ebû Leheb tarafından tard edilmiş, cemiyet dışı bırakılmıştı. Bu durumda Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem terk ettiği Mekke’ye yeniden, kimin himâyesinde gireceği ile ilgili sorunu çözmek durumundaydı. Bu nedenle de vakit geçirmeden kendilerini koruyacak bir himaye bulmak zorundaydı. Düzenli bir devlet sisteminin olmadığı, kabilecilik anlayışına uygun bir yapılaşmanın kemikleştiği Arap toplumu için güvenlik açısından emân almak, kendisini koruyacak ve kefâletini üstlenecek bir hâmi bulmak hayâtî bir önem taşımaktaydı.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Mekke’ye yöneldi, şehre iyice yaklaştığında âdeti olduğu üzere Nûr dağına çıkarak Hîra mağarasına girdi. O sırada yanında bulunan Zeyd, Mekke’ye nasıl girebileceklerini Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme sordu. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ise Allah Teâlâ’nın mutlaka bu durumdan bir çıkış yolu nasîb edeceğine dâir sağlam inancını Zeyd’le paylaştı.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem şehre girerken yeni bir sorunla karsılaşmamak için Mekke’nin ileri gelenlerinden bâzı kimselere haber gönderdi. İlk muhatabı Ahnes b. Şerîk idi, fakat kendisi anlaşmalı bir kimse olarak böyle bir emân verme hakkına sâhip olmadığını dile getirdi. Ardından Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ikinci adres olarak Kureyş’li Süheyl b. Amr’ı düşündü. Ancak ümitvâr olduğu bu kimse de Amiroğulları’nın aslâ Ka’boğulları’na emân veremeyeceğini söyleyerek o zaman için henüz böyle bir duruma hazır olmadığını belirtti. Hz. Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem) bu kez Mut’im b. Adiyy’le görüştü. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi yakından tanıyan ve şahit olduğu tutumlardan haberdâr olan Mut’im hemen çocuklarını topladı ve onlara âcilen silahlarını kuşanmalarını ve Kâbe’nin rükünleri arasına giderek kendisini beklemeleri tâlimatını verdi. Böylece aranan himâye bulunmuş oldu. Mut’im b. Adiyy, devesinin üzerinde Kâbe’ye gelerek Kureyş halkına Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme emân verdiğini bütün Mekke’ye îlân etti. Artık Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme ilişen; kendisine karsı bir tutum sergilemiş olacaktı. Böylece güvenliği sağlanan Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ve Zeyd b. Hârise Mekke’ye girerek doğruca Kâbe’ye yöneldiler. Kâbe’yi selamlayarak yedi kez tavâf eden iki mümin insan, burada iki rekât namaz kıldılar ve evlerine gitmek üzere oradan ayrıldılar. Bütün bu hâdiseler olurken Mut’im b. Adiyy ve oğulları Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin yanında hazır bulundular.

Ebû Cehil, Mut’im b. Adiyy’in de yeğeninin dinini benimseyip benimsemediğini öğrenmek için Mut’im b. Adiyy’e düşüncelerini aktardı. Ebû Cehil, Mut’im tarafından sadece emân verildiğini öğrenince nisbeten rahatladı ve “senin emân verdiğine biz de ilişmeyiz!” diyerek memnuniyetini sergiledi. Mut’im ve oğulları Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme evine girene kadar refâkat ettiler, ayrıca tüm Mekke halkına Muhammed sallallâhü aleyhi ve selleme emân verdiklerini duyurarak O’na zarar verilmesinin önüne geçmiş olmayı amaçladılar. Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem Mut’im b. Adiyy’in kendisine ve İslam dinine yaptığı bu yardımı hiç unutmayacak, zaman zaman onu minnetle anacak, Kureyşlilere de hatırlatacaktır.[88]

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ve müslümanlar Bedir savaşı neticesinde müşriklere karsı ilk zaferlerini kazanmışlardı. Bu şekilde artık siyasi olarak güçlü bir varlığa sahip olduklarını göstermiş oldular.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem savaş sonrasında esirlere hitaben bir konuşma yaptı.

“Eğer Mut’îm b. Adiyy şu anda sağ olsaydı, şu kokmuş adamlar için benimle konuşup, onları bağışlamamı isteseydi, muhakkak ben Mut’im‘in hatırı için fidye istemeden onları serbest bırakırdım.” dedi. Bu sözleri şüphesiz orada bulunanlar işittiler ve sükût ettiler. Çünkü Bedir’de müslümanlara karşı savaşanlar arasında Sakifliler de vardı. Mut’im ise, Taif ziyaretinde Taif’li akrabalarının sahip çıkmadığı rasüle hâmi olmak gibi önemli bir karar vermişti. Üstelik bu karârın getirdiği sorumlulukları da her türlü tehlikeyi göze alarak kabul etmişti. Böylece Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem onların bu âlicenaplığa sığmayan davranışlarını onlara hatırlatıyordu. Zira Sakifliler Taif ziyareti esnasında sergiledikleri hatalarını müslümanlara karsı savaşarak devam ettirmiş oluyorlardı.[89]][90]

64-Allah bizim için Abdişems ve Nevfel (oğullarının) cezasını en kötü bir şekilde geciktirmeden acil olarak hemen versin.

Abdişems ve Nevfel Abdimenafın oğullarıdır. Hâşim ile kardeş olup yardım etmeleri gerekirken yardım etmeyişlerinden, Hz. Ebû Tâlib, üzüntüsünü dile getirmektedir.

HZ. ABDÜLMÜTTALİB BİN HÂŞİM:

[Hâşim ticari yolculuklarıyla ilgili Suriye'ye giderken ekseriye Me­dine'de kalırdı. Medine'deki Hazrec kabilesinin bir kadınıyla daha ön­ce evlenmişti. Bu kadından iki çocuk doğdu; biri Hayye (kız) ve diğeri Ebû Sayfî (erkek). İşte bu yolculuklardan biri sırasında Hâşim yine Medine'de idi. Orada yine Hazrec kabilesine bağlı Beni Neccâr ailesi­nin genç ve güzel kızı Selmâ binti Amru bin Zeyd'i, pazar yerinde yük­sek bir yere oturup kendisi için satılacak ve alınacak mallara işaret ederken gördü. Hâşim bu kızın gerek büyüleyici güzelliği, gerekse asa­leti ve zekâsına hayran kaldı ve onunla evlenmek istedi. Ama, bu kızın evlenmek için bir şartı vardı, o da şu: Kendisi evlendikten sonra ta­mamıyla özgür olacaktı ve kocasının huy ve alışkanlıklarını beğenme­diği takdirde ondan ayrılacaktı. Hâşim bu şartı, kabul etti. Düğün Me­dine'de yapıldı ve aynı şehirde bu kızdan Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin dedesi Hz. Abdülmuttalib yaklaşık M. S. 495'de dünyaya geldi. Hâşim bu ticari yolculuktan sağ dönemedi ve Gazze'ye vardığında hasta­lanarak öldü. Böylece Abdülmuttalib gençlik çağına kadar Medine'de annesinin yanında kaldı. Hâşim ölmeden önce kardeşi Muttalib'in Kâbe'nin mütevellisi olacağını ve hacılara yemek verme ve su içirme hizmeti yapacağını vasiyet etmişti. Ayrıca, Müttalib'i kendi ailesinin ve emlâkinin vekili de tâyin etmişti. Bu tarihten itibaren Hâşim ve Müttalib aileleri birbirlerine ayrılmayacak şekilde yaklaştılar. Bu­na karşı, aralarında Ümeyye ailesinin de bulunduğu Abd-i Şems ile Nevfel aileleri birbirleriyle ittifaka girdiler ve sonuna kadar böyle kaldılar. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin nübüvvet döneminde diğer Kureyşli kabilelerin Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ve bir avuç müslümanlara karşı sosyal boykot uygulamaya başladıkları zaman en çok eziyeti Benî Hâşim ile Be­ni Müttalib çekmişlerdi. Beni Nevfel ile Beni Abd-i Şems ise muhtelif kampta idiler.

Asıl adı Şeybe olan ve kendi meziyetleri yüzünden “Şeybetül Hamd” olarak tanınan Abdülmuttalib Medine'de çocukluk çağını yaşarken bir defasında Hassan bin Sâbit'in babası olan Sabit bin Münzir Mek­ke'ye gitti Ve daha önceden iyi arkadaş olduğu Müttalib ile görüştü. Görüşme sırasında Müttâlib'e, “Sen yeğenini görürsen çok sevinecek­sin. Zira kendisi çok yakışıklı ve etkileyici bir gençtir” dedi. Bunun Üzerine Müttalib'te, yeğenini görme arzusu uyandı. Mekke'den Medine'­ye gitti ve Abdülmuttalib'i deveye bindirip eve getirdi. Kureyşliler genç bir oğlanı Müttâlib ile görünce, “Bu Abdülmuttalib (Müttalib'in kölesi) dır” dediler. Müttalib adamlara kızdı, oğlanın, kardeşinin oğ­lu olduğunu, adının “Şeybe” olduğunu ve bu itibarla “Abdülmuttalib” diye çağırılmamasını istedi. Ne var ki, “Abülmüttâlib” ismi o kadar yaygınlaştı ki, asıl adı unutulmuş oldu. Bundan kısa bir süre sonra Müttalib ticari yolculuğu sırasında Yemen'e gitti ve orada öldü. ölü­münden sonra. Hz. Abdülmuttalib halefi oldu ve hacılara hac mevsiminde yemek verme ve su içirme görevine devam etti. İbn Sa'd, Abdülmuttalib'i şöyle tarif ediyor:

“Abdülmuttalib Kureyşlilerin en yakışıklısı, en cüsselisi, en güçlü, en ciddisi en kibarı, en cömertiydi ve erkeklerin bütün ayıp ve kötülüklerinden uzaktı.” İbni Hîşâm kendisi hakkında şunları yazıyor:

“Abdülmuttalib kendi halkı arasında öylesine yüksek mevkiye ve şerefe yükseldi ki atalarından kimse onun yerine erişeme­di. Halkı onu seviyor ve takdir ediyordu.” İbn Kesîr'in yazdıkları ise şunlardır:

“Abdülmuttalib de her sene Ramazan ayında Hıra mağa­rasına gidip ibadet eder ve ay boyunca fakir fukaraya yemek ve içecek dağıtırdı.”

Taberî, İbn Kesir ve Belâzurî'nin beyan ettiklerine göre Abdülmuttalib'in amcası Nevfel, Hâşim'in bıraktığı mirasdan bir bölümünü gaspetmişti. Abdülmuttalib bu yüzden Nevfel'i Kureyş kabilesinin büyük­leri nezdinde şikâyet etmişti. Fakat büyükler amca ile yeğen arasında­ki davaya karışmaktan kaçındılar. Bunun üzerine Abdülmuttalib der­dini annesinin akrabalarına anlattı ve Medine'den Beni Adiyy bin Neccâr'ı yardımına çağırdı. Bu çağrıya uyan Abdülmuttalib'in dayısı Ebû Said bin Ades 80 kişiyle Mekke'ye geldi ve zor kullanarak Nevfel'i yeğeninin hakkını geri vermeye mecbur etti. Bundan sonra Nevfeloğulları da Benî Hâşim'e küserek Abdüşşemsoğulları ile birleşti ve Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin nübüvvetine kadar Beni Hâşim'in muhalifleriyle beraber kaldı. Abdülmuttalib, Beni Nevfel'in muhalif kampa gittiğini gördükten sonra Hüza'a'nın ileri gelenleri ile temasa geçti ve onlarla bir dostluk ve işbirliği anlaşması yapıldı. Bu anlaşma Kâ'be'de ha­zırlandı ve imzalandı ve taraflar buna bağlı kalmak için and içtiler. İbn Sa'd ile Belâzurî'nin ifadesi bundan biraz değişiktir. Bu yazarla­ra göre anlaşma Benî Hüza'a'nın isteği üzerine hazırlanmıştı ve buna Beni Abdülmuttalib ve Benî Hâşim aileleri katılmıştı. Benî Abd-i Şems ile Beni Nevfel ise bu anlaşmanın kapsamına girmediler. Aynı yazar­lara göre anlaşma Dar-ün Nedve'de hazırlandı ve Kâbe'ye asıldı. Abdülmuttalib bu anlaşmaya evlatlarından girdikleri taahhüde sadık kalmalarını istemişti. Bu anlaşmanın etkisinden dolayıdır ki, Hudeybiye Anlaşması uyarınca çeşitli Arap kabilelerinin istedikleri tarafa katılmakta serbest oldukları belirlenince Beni Huza’a Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin safını seçti.][91]

65-Üzerinde adaleti tam gösterecek bir ibresi olan ve arpa kadar şaşmayan hakkaniyet terazisiyle (tartsın da versin).

66-Bizi Halefoğullarıyla ve Gaytalelilerin yerine koyan bir kavmin akılları iyice adileşti.

İbn Gaytala Haris b. Gays, Ümeyye b. Halef’in akrabaları Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme düşmanlıklarında ileri giden müşriklerdir.

Haris b. Tulatıla (Gaytala)[92] ise Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ile alay etmede haddini aşmasından dolayı adileşti denilmektedir. İyilikleride yok, kötülükte ise aşırı giden bu insanların durumu gerçekten nifak alameti taşıyan insanların tehlikesini açığa çıkarmaktadır. Öyleki akrabayı birbirine düşman etmek onlar için kolay işlerdendi.

Ebû Cehilin pravakatörlüğünde anlattığımız gibi, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin amcası Hz. Ebû Tâlib’in vefatından sonra, günlerce evinden dışarı çık­madı. Hep evinde oturdu. Pek az dışarı çıktı. Dışarı çıktığı zaman da, Kureyş müşrikleri, Hz. Ebû Tâlib’in sağlığında yapmak isteyip de yapamadıkları hakaret ve işkenceleri, istediklerini yapmaya başladılar.

67-Biz ilk sıkıntıları bertaraf eden öz be öz Kusay ailesinden ve Hâşim (oğullarının) üst tabakasındanız.

Huzâalıların son başkanı Huleyl, kızı Hubbe’yi İsmail aleyhisselâmın soyundan gelen Kinâne kabilesinin küçük bir kolu olan Kureyş kabilesinden Kusay b. Kilâb ile evlendirmisti. Kusay’ın asıl adının Zeyd olduğu, annesi Fatıma, küçük yaşta babasını kaybeden Zeyd’i Tebük veya Yermük taraflarına götürdügü için “uzak olmak” anlamına gelen “Kusay” adını aldığı rivayet edilmektedir.

Kusay, hacılara zorluk çıkaran Huzâa kabilesi ile yaptığı mücadeleyi kazanarak Kâbe’ye bakmayı ve Mekke’yi idare etmeyi eline almıştı. İbn Hişam, Kusay’ın, yönetimi Huzâîler’den devralma biçiminin bir darbeyi andırdığını ileri sürmektedir. [93]

Kusay on aşiret reisinin toplandığı, Mekke’nin önemli kararlarının alındığı, bir çeşit parlamento olan “Daru’n-Nedve”yi M.440 yılında Mekke’de kurmuş ve kapısını Kâbe’ye doğru açtırmıştır. Kusay’ın doğumunun M.400 olduğu tahmin edilmekte olup ölümü ise M.480 yılıdır.[94] Mekke’de kendisine herkesin ciddi manada itaat ettiği ilk kişi Kusay’dır. Kusay, yabancıların ellerine bazı imtiyaz ve vazifeler bırakmış olmasına rağmen kendi kabilesi üzerinde büyük bir otoriteye sahipti.

68-Onların Sikâye havuzu bize aitti. Biz onların zirveleriydik, omuzlarının üzerindeydik.

Bu beyitten, Ebû Tâlib çocukken devamlı dedesi Hâşim’in omzunda gezdiği, hacılara takdim edilen kuru üzüm ve hurma şerbetinden istediği kadar içtiği anlaşılmaktadır.

69-Onlar kin ve düşmanlık nedir, bilmediler. Kan akıtmadılar. En kötü kabileler hariç, kimseye karşı durmadılar.

70-Hintli deli cariyenin oğullarıyla Kays b.Âkıl’in köleciği Cumahoğullarından başkasına (karşı durmadılar).

Hz. Ebû Tâlib, bu beyitte Ümeyye b. Halef’e işaret ediyor. Ümeyye b. Halef, Cumahoğul larındandır. Onların geçmişlerinde asalet olmayışından bahsederek, Hâşimoğulları bu asaletsiz kişilere karşı durdular denilmektedir.

71-Sehm ve Mahzum (sülalesi) toplanıp nerede bir belalı veya ba­yağı biri varsa bize saldırması için kışkırttılar.

Hz. Ebû Tâlib, burada Ebû Cehil ve avanesineve entrikalarına işaret ediyor.

Ebû Cehil, 570 yılında Mekke’de doğdu.

Nüfuzlu ve servet sahibi bir aileye mensup olduğundan, elindeki imkânları mazlumları ezmede araç olarak kullanan biri olarak tanındı. İslamiyet’in doğuşu ile birlikte, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin en azılı düşmanlarından biri olarak nam saldı. Kibir, gurur, kavmiyetçilik gibi kötü özellikleri Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme tabi olmaya engel teşkil etti. Açık bir şekilde, kendi kabilesine mensup olmayan birinin nübüvvetini kabul etmeyeceğini bildirdi.

Ebû Cehil, risaletin altıncı yılında adamlarıyla birlikte, Safa Tepesi civarında bulunan Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin yanına giderek türlü hakaretlerde bulunup, ağır sözler sarf ederek rencide etti. Üzerine toprak ve pis şeyler attı. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme işkence yapıp olay yerinden ayrılan Ebû Cehil ve adamlarının yaptıklarını duyan ve henüz Müslüman olmayan, Efendimizin amcası Hz. Hamza aleyhisselâm yapılanlara çok sinirlendi. Ebû Cehil ve arkadaşlarının yanına gitti. Omzunda bulunan yayı Ebû Cehil’in kafasına vurup yardı. Müslüman olduğunu, gücü yetiyorsa bundan sonra karşısına çıkmasını söyledi. Ebû Cehil hiçbir şey yapmadığı gibi adamlarına da karışmamalarını söyledi.

Hac mevsiminde, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ile yapılacak muhtemel görüşmeleri engellemek isteyen Ebû Cehil, adamlarıyla birlikte Mekke’nin giriş ve çıkış noktalarını kontrol altına aldı. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi insanların gözünde küçük düşürmek için her türlü yola başvurdu. Kâbe’de namaz kılan Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin üzerine deve leşi attırdı. Hicretten birkaç yıl evvel mensubu bulunduğu Beni Mahzum kabilesinin başına getirildikten sonra, düşmanlığını daha da arttırdı.

72-Lüey b. Galib (oğulları) içinde düşük seviyeli bazıları vardı. (Güya) şecaatli bir lider şahin onları bize sürdü.

“Sen, ilkin, en yakın hısımlarını inzar et!”[95] Yani, “küfürleri yüzünden üzerlerine azap inebileceği­ni hatırlatarak onları korkut, uyar!” mealli âyet nazil olduğu zaman; Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Kureyşlilere seslenmek için bir gün Safa tepeciğine kadar gitti. Orada, yüksekçe bir taşın üzerine çıktı.

Şehadet parmaklarını kulaklarına tıkadı. Yüksek sesle:

“Yâ Sabâhâh! Ey Kureyş cemaatı!” diyerek bağırdı.

“Kim bu seslenen?” diye sordular.

“Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem).Safa tepesinden sesleniyor!” dediler.

Kureyş kabileleri içinde Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme akraba olmayan bir kabile bulunmadığın­dan, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemde kabile kabile bütün Kureyşlilere seslenmişti.

İşitenler, gelip Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin karşısında toplandılar.

Gelemeyenler de, toplantının sebebini anlamak için, yerlerine adam gönderdiler.

Yanına gelen Kureyşliler Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme;

“Yâ Muhammed! Ne haber var?” diye sordular.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem;

“Benimle sizin haliniz, düşmanı görünce ailesini haberdar etmek için koşmaya başlayan ve düş­manın kendisinden önce ailesine yetişip zarar vermesinden korkarak ‘Yâ Sabâhâh! diye bağıran bir adamın haline benzer.

Ne dersiniz? Ben, size şu dağın eteğinden veya şu vadiden, sizi yağmalamak isteyen birtakım atlıların çıkıvereceğini yahut akşama, sabaha, düşman baskınına uğrayacağınızı haber verirsem, beni tasdik eder, doğrular mısınız?” diye sordu.

“Evet! Seni tasdik eder, doğrularız! Çünkü, biz seni bütün tecrübelerimizde doğru sözlü bulduk!

Sen, bizim katımızda herhangi bir suçla suçlanmış bir kişi değilsin! Hakkındaki tecrübelerimizde, sende hiçbir yalana rastlamış değiliz!” dediler.

Bunun üzerine, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem;

“Öyle ise, ben sizi şiddetli bir azap önünde inzara, korkutup uyarmaya memurum;

Ey Abdulmuttaliboğulları!

Ey Abdimenafoğulları!

Ey Zühreoğulları!

Ey filanoğulları!

Ey filanoğulları!

diyerek birer birer Kureyş kabilesinin bütün ailelerine seslenip:

“Yüce Allah; en yakın hısımlarımı azab ile korkutmamı bana emretti. Sizler ‘Lâ ilahe illallah=Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur demedikçe; ben size ne dünyada bir yarar, ne de âhirette bir nasip sağlayabilirim” buyurdu.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme atmak için eline bir taş alan Ebû Leheb;

“Yuh sana! Sen, bugün, gelip de, bizi bunun için mi topladın?!” diyerek bağırdı.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem hitap ve uyarısına şöyle devam buyurdu:

“Ey Kureyş cemaatı! Kendinizi Cehennem ateşinden kurtarınız!

Ey Ka’b b. Lüey oğulları! Kendinizi Cehennem ateşinden kurtarınız!

Ey Mürre b. Ka’b oğulları! Kendinizi Cehennem ateşinden kurtarınız!

Ey Abduşşemsoğulları! Kendinizi Cehennem ateşinden kurtarınız!

Ey Abdimenafoğulları! Kendinizi Cehennem ateşinden kurtarınız!

Ey Hâşimoğulları! Kendinizi Cehennem ateşinden kurtarınız!

Ey Abdulmuttaliboğulları! Kendinizi Cehennem ateşinden kurtarınız!

Ey Kureyş cemaati! Kendinizi Allah’tan satın alınız!

Ben, sizi Allah’ın azabından kurtarabilecek hiçbir şeye malik değilim!

Ey Abdimenafoğulları! Kendinizi Allah’tan satın alınız!

Ben, sizi Allah’ın azabından kurtarabilecek hiçbir şeye malik değilim!

Ey Abdulmuttaliboğulları! Kendinizi Allah’tan satın alınız!

Ben, sizi Allah’ın azabından kurtarabilecek hiçbir şeye malik değilim.

Ey Abbas b. Abdulmuttalib! Ben, seni Allah’ın azabından kurtarabilecek hiçbir şeye malik değil­im!

Ey Zübeyr b. Avvam’ın annesi! Resûlullah’ın halası Safiyye!

Ey Muhammed’in kızı Fâtıma! Kendinizi Allah’tan satın alınız!

Siz, benim malımdan, dilediğinizi benden isteyiniz!

Fakat ben sizi Allah’ın azabından kurtarabilecek hiçbir şeye malik değilim.

Şu kadar ki, sizlerin bir hısımlığınız var!

Ben, hısımlık suyu ile sulayacağım!” buyurdu.

Bundan sonra, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem,

“Ey Fihr hanedanı!” diyerek seslendi.

Ebû Leheb:

“İşte, Fihroğulları, yanındalar!” dedi.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem;

“Ey Galib hanedanı!” diyerek seslenince, Muharib b. Fihroğullarıyla Haris b. Fihroğulları, dönüp geri gittiler.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem;

“Ey Lüey b. Galib hanedanı!” diyerek seslenince, Teymü’l-Erdem b. Galiboğulları, dönüp geri gittil­er.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem;

“Ey Ka’b hanedanı!” diyerek seslenince, Âmir b. Lüey oğullarıyla Avf b. Lüey oğulları, dönüp geri gittiler.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem;

“Ey Mürre b. Ka’b hanedanı!” diyerek seslenince, Adiyy b. Ka’b oğulları ile Husays b. Ka’b’ın iki oğlu olan Sehm ve Cumahoğulları dönüp geri gittiler.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem;

“Ey Kilab hanedanı!” diyerek seslenince, Teym b. Mürre oğullarıyla Mahzum b. Yakaza b. Mürre oğulları, dönüp geri gittiler.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem;

“Ey Kusayy hanedanı!” diyerek seslendiği zaman, Zühre oğulları, dönüp geri gittiler.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem;

“Ey Abdimenafoğulları!” diyerek seslenince, Abduddaroğulları ve onlarla beraber Esed b. Abduluzzâ b. Kusayyoğulları, dönüp geri gittiler.

Ebû Leheb:

“İşte, Abdimenafoğulları!” dedi.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem;

“Ey Hâşim hanedanı!” diyerek seslenince, Abdüşşemsoğullarıyla Nevfeloğulları, dönüp geri gittil­er.

Orada, yalnız Abdulmuttaliboğulları kaldı.

Ebû Leheb:

“İşte, Hâşimoğulları toplanmış bulunuyorlar!?” dedi.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem;, onlara:

“Ben, sizi ‘Lâ ilahe illallâhu vahdehû lâ şerîke leh=Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur! O, birdir! O’nun ortağı yoktur!’ diyerek şahadet getirmeye davet ediyorum!

Ben de, O’nun kulu ve resûlüyüm!

Bunu böylece kabul ve ikrar ettiğiniz takdirde, sizin Cennete gireceğinize kefil olurum!

Siz, Kıyamet günü iyi amellerinizle gelmez de dünyayı boyunlarınıza yüklenmiş olduğunuz halde gelirseniz, ben sizden yüz çeviririm (yüzünüze bakmam)!

O zaman siz bana:

“Yâ Muhammed! ” dersiniz.

Ben ise, şöyle derim:

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem “Şöyle derim” buyururken, yüzünü onlardan başka tarafa çevirdi.

Siz, bana:

“Yâ Muhammed!” dersiniz. Ben ise, size şöyle derim.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem “Şöyle derim” buyururken, yüzünü onlardan başka tarafa çevirdi.]”[96]

73-Kin sahipleri, ben mi onlar mı hangimizin kazanacağını, birkaç gece zarfında kimin üste çıkacağını görecekler.

74-Karşılıklı inme vakti geldiğinde onlardan veya benden hangi­miz kılıncıyla karşılayacak (görecekler).

75-Ben mi, onlar mı, harpten usanan ve söz söyleyene ufuklarda teşekkür edecek olan kim olacak?

76-Nüfeyl’in grubu çakıl çiğneyenlerin en şerlileridir. Hazırlıklı ve ayakkabısı olan birinden daha tehlikeli yalınayaklılardır.

77-Ey Abdümenaf (oğulları)! Siz kavminizin en hayırlılarısınız. Öyleyse her karışanı işinize karıştırmayınız.

Abdümenaf, bütün hac organizasyonunu uhdesinde toplayan ve bu ibadeti suistimallerden kurtaran Kusayy’ın oğlu, Hâşim’in babasıdır.

[Her şeye rağmen Kureyş kendi kavmi arasında Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme yardımcı olanlara karşı bazı konularda ambargo uygulamaya karar verip bunu hayata geçirince bu durum karsısında Abdümenafoğulları iki gruba ayrılmıştır. Ebû Leheb hariç, Hâşim ve Muttaliboğulları Hz. Ebû Tâlib’den yana olup onunla birlikte Şıb’de muhasaraya katılmayı göze alırken, Abdüşşems ve Nevfeloğulları Kureyş’ten yana olmuş ve amcazadeleri olan Hâşim ve Muttaliboğullarına karşı cephe almışlardır.][97]

78-Eğer Allah işinizi düzeltmezse korkarım, Vail’in kötü olayların­da olduğu gibi, siz de aynı duruma düşeceksiniz.

Bekr bin Vail, Adnanîlerin büyük bir kabilesidir.

Çok sayıda meşhur kolları vardır. Yeşker b. Bekr b. Vail, Benî Ukabe b. Saab b. Ali b. Bekr b. Vail ve Benî Hanife, Benî Icle, İbn Luceyn b. Saab bunlardandır. Bölgeleri ise, Yemame’den Bahreyn’e; oradan Seyf-i Kazıme’ye; oradan da Irak taraflarına Ubulle ve Fuheyd’e kadar uzanır. Çoğunlukla Bekr kabilesi, Temim kabilesi diğer kabileler ile sınır bölgelerine saldırılarda bulunmuştur.  [98]

Vail,  basit olaylarda basit bir hadise yüzünden pek çok kan akıtmıştır.

79-Ömrüme yemin olsun, o kadar zayıflatıldınız ve aciz düştünüz ki sonunda yanlışlıkla eklemi kıran bir hareket yaptınız.

80-Siz eskiden bir çömlek için odun toplar idiniz. Siz şimdi birçok çömlek ve tencere için odun topluyorsunuz.

[Boykot olayının farklı sonuçları da olmuştur. Her ne kadar Kureyş’in hemen hepsi bu boykot’a imza koymuşsa da içlerinde Hâşimilerin başına gelenlerden dolayı üzülen kişiler de vardı. Bundan başka Kureyş’ten bazılarının Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi tasdike meylettikleri hattâ bir kısmının İslâm’ı kabul ettikleri söylenmektedir. Nitekim ilk başta gönüllü olarak boykota katılanlar, artık boykotun doğurduğu sonuçlara tahammül edemez hale gelmişlerdi. Aslında bu kişiler boykotun başlangıçta bir tehdit niteliği taşıdığını sanıyorlardı. Ama boykot kararlarının uyguladığını görünce bunu içlerine sindirememiş ve bu sebeple bazı müşrikler boykota maruz kalanlara gizlice yardım göndermişler, bunu görüp Şı’bu Ebi Tâlib de mahsur kalanlara akraba olanlar da bunu görmezlikten gelmişlerdi. Dolayısıyla boykot sonucunda buna tepki gösteren bazı müşrikler Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme ve İslâm’a sıcak bakmaya başlamış, onlardan bazıları İslâm’ı tercih etmiştir ki, bunun temelinde müşriklerin boykota maruz kalan akrabaları olan Hâşimiler’e yapılanlara dayanamayıp tepki göstermeleri gerçeği yatmaktadır. Haliyle yukarıda açıkladığımız kabilevi duygular bazı insanların İslâm’ı kabul etmelerine sebep olmuştur.

Boykotun en önemli sonuçlarından biri de Hılfu’l-Fudul cemiyetinin dağılmasıdır. Yani Mekke Site devletinin parçalanmasıdır. Zaten boykot anlaşmasını kayda geçirenlerin çoğunluğunun “Ahlâf” grubundan Abdüddar-oğulları’na mensup olmaları dikkat çekicidir. Ahlâf kabilelerinin yanı sıra boykota “Mutayyebûn” ve “Hılfu’l Fudul” topluluğunun üyeleri de iştirak etmiştir. Dolayısıyla boykot, Hılfu’l Fudul cemiyetinin bozulmasına da yol açmıştır. Hz. Ebû Tâlib’in kasidesinde kendilerine karşı geldikleri için sitem ettiği kimseler arasında Hilf içindeki kabilelerin mensupları çoğunluğu teşkil etmektedir. Bunlar eski Ahlâf kabileleriyle işbirliği yaptıkları için Hz. Ebû Tâlib tarafından kınanmışlardır. Boykotun en önemli sonuçlarından bir diğeri de, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin kendisine akrabalık bakımından aynı yakınlıkta olmasına rağmen Muttaliboğulların’ı Zilkurbâ’ya dâhil edip Abdüşşems ve Nevfeloğulları’nı buna dâhil etmemesi meselesidir.

Zilkurbâ; Kur’ân-ı Kerîm’de ganimetin beşte birinin dağıtılacağı kimseler olup, konu ile ilgili ayet söyledir:

“Biliniz ki ganimet aldığınız şeylerin beşte biri Allah’a, Resul’e, Zilkurbâ’ya, yetimlere, yoksullara ve yolculara aittir.”[99]

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin konu ile ilgili uygulaması 629 yılında Hayber’in fethiyle birlikte elde edilen ganimetlerin taksimi sırasında kendini göstermiştir. Cübeyr b. Mut’im’in rivayetine göre olay söyle cereyan etmistir:

Ele geçirilen ganimetler dağıtılırken Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, Muttaliboğulları’na bu ganimetten pay verip, Nevfeloğulları’na pay vermeyince, Hz. Osman ve Cübeyr radiyallâhu anhüm, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme giderek bunun sebebini sormuşlar, O da şu karşılığı vermiştir:

“Muttaliboğulları cahiliye devrinde de İslâm’dan sonra da bizi yalnız bırakmadılar.” buyurmuş ve parmaklarını birleştirerek, “Hâşim ve Muttaliboğulları aynı şeydir.” demistir.[100]

Görüldüğü gibi bu boykotun en önemli sonuçlarından biri olan Hılfu’l Fudul cemiyetinin dağılması ve Muttaliboğulları’nın boykotlu yıllarda Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme yakınlık ve yardımlarından dolayı onun tarafından Zilkurbâ’ya dâhil edilmiş olmalarıdır.][101]

81-Büyüklerine isyan etmeleri, yardımsız bırakmaları ve bizi sığı­naklara terk etmeleri Abdümenafoğullarına afiyet olsun!

[Boykotun en önemli öncüleri ve fikir babaları Ebû Cehil ile Ebû Süfyân’dır. Mâlum kişiler bunu bazı ekonomik beklentilerinden dolayı yapmışlardır. Bütün zalimce baskı ve uygulamalardan Ebû Cehil, Ebû Süfyan ve onların taraftarlarının amacı;

Hâşimîleri aç ve susuz bırakıp onlara baskı uygulayarak, onların Kureyş içerisindeki seçkin konumları ve ticaretlerini kendi tasarruflarına almaktı. Nitekim müşrik önderler amaçlarına ulaşmışlar ve boykot yıllarında Hâşimoğul- larının Mekke ticaretinden çekilmesiyle müşriklerin ileri gelenleri servetlerine servet katmışlardır. Yukarıdaki ekonomik kaygılardan dolayı Mekkeli müşrikler Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin davetini reddetmişlerdir. Nitekim onların İslâm dinîni kabullenmeleri kurmuş oldukları çıkarcı düzenlerinin bitip tükenmesi anlamına gelmekteydi. Ayrıca Mekkeli müşrik önderler Mekke’deki ekonomik pastadan daha fazla pay alabilmek için Mekke pazarında seçkin bir yere sahip olan Hâşimîleri bu pazardan çıkarıp atmak niyetinde idiler. Görüldüğü gibi Mekkeli müşrikleri Hâşim ve Muttaliboğulları’na karşı boykot uygulamaya iten sebeplerin başında, tek sebep olmamakla birlikte, Mekkeli liderlerin ekonomik çıkarları gelmektedir. Bundan başka sosyal ve psikolojik sebepler de söz konusudur.][102]

82-Yaptıklarınızın sevindirdiği bazı insanlar olabilir. (Ama biliniz ki) siz, sağması sakıncalı olan gebe develeri sağacaksınız.

[Boykot olayı buna maruz kalanları ekonomik açıdan oldukça yıpratmış, ellerinde ve avuçlarında olanı da alıp götürmüştür. Başta Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ve Hz. Hatice radiyallâhu anha olmak üzere Hz. Ebû Bekir radiyallâhu anh ve pek çok kişi bu boykotla birlikte ekonomik açıdan sıkıntılı durumlara düşmüşlerdir. Boykot, Hâşim ve Muttalib-oğullarını fakirleştirirken, özellikle Abdüşşems ve Mahzumoğulları’nı güçlendirmiş olmalıdır. Mesela Ebû Süfyan Bedir gazvesi öncesinde bin develik bir kervanla sefere çıkabilecek kadar servete ulaşabilmişti. Şı’bu Ebî Tâlib sakinlerinin geçinebilmeleri için boykotlu yıllarda Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, Hz. Ebû Tâlib ve Hz. Hatice radiyallâhu anha bütün servetlerini harcamışlardır. Tabi üç yıl boyunca muhasaraya maruz kalanlar bu zaman zarfında ticaret yaparak var olan birikimlerini artıramadıkları için ellerindeki biriktirdiklerini de bu şartlar altında tüketmişlerdir.][103]

Bedir savaşında gebe develerin durumu açığa çıkmıştır.

83- Kusay (oğullarına) bizim işimizin yaygınlaşacağını bildir. Onla­ra, bizden sonra herkesin birbirine yardım etmeyeceğini müjdele.

Hz. Ebû Tâlib, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin başaracağını sıkıntılara rağmen o günden görebiliyordu.

84-Büyük bir felaket geceleyin Kusay (oğullarının) kapısını çalar­sa, onlar bizi beklerken, (biz onlar gibi) deliklere sokulmayız.

85-Onlar evlerinin içinde dayağa maruz kalsalardı, biz (onlar gibi yapmaz) çocuklu kadınlarının yanında herkese örnek olurduk.

86- Eğer Lüey’den olma Kab kabilesi bir araya gelse, bir gün bir şekilde kesinlikle onları dağıtacağız.

[Hz. Hatice radiyallâhü anha annemizin anne tarafından soyu annesi Fâtıma bint Zâide b. el-Esamm b. Revâha b.Hacer b. Abd b. Ma‘îs b. Âmir b. Lüey b. Gâlib b. Fihr’dir. Kureyş’in Benî Âmir b. Lüey kolundandır.] [104]

87- Eğer Kab (oğulları) pek çok Kab (oğullarından) oluşsa bir gün mutlak bilinmeyenlerin içinde olacaktır.

88-Ey Esedoğulları. Konuşan birinin dili hakkı söylemediği za­man, asla bu rahatsızlığa göz yummayın.

Esedoğulları Hz. Hatice radiyallâhü anhanın kabilesi idi. Hz. Ebû Tâlib, bu yakınlığa işaret ediyor.[Onlarda da bir şekilde boykotun ihlali noktasında da özellikle bu iki kabileye akrabalık bakımından yakın olan bazı kimseler Hâşim ve Muttaliboğulları’nın çektikleri sıkıntılar karsısında harekete geçmiş ve onlara gizlice yardım göndermişlerdir. Bu vicdan sahibi kişilerden birisi Hz. Hatice radiyallâhü anhanın amcazadesi Hakîm b. Hizam diğeri de Hişam b. Amr idi. Nitekim bir defasında Hâkim b. Hizâm b. Hüveylid’in bir miktar buğdayı halası Hz. Hatice radiyallâhü anhya gönderme girişimine şahit olan Ebû Cehil, Hakîm’i uyararak bunu bir daha yapmamasını söylemiş aksi takdirde kendisini Mekkelilere ifşa etmekle tehdit ederek Hakîm b. Hizâm’a engel olmak istemiştir. Hakîm b. Hizâm ise Ebû Cehil’e aldırmamış ve aralarında bir tartışma çıkmıştır. Bu esnada oradan geçmekte olan Hişâm b. Ebû’l-Bahterî de Ebû Cehil’e karsı çıkmış ve Hakîm b. Hizâm’a engel olmamasını söylemiştir. Bu duruma sinirlenen Ebû Cehil, Ebû’l- Bahterî’nin üzerine çullanmış ve aralarında kavga çıkmıştır. Bu kavga esnasında Ebûl Bahterî, eline geçirdiği bir devenin çene kemiği ile Ebû Cehil’in kafasını yarmış ve onu iyice hırpalamıştır. Müşrikler kendilerini küçük düşürecek bu durumdan müslümanların haberdar olmaması için olayı gizli tutmuş ve kimseye duyurmamışlardır.][105]

89-Ömrüme yeminle söylüyorum. Biz arkadaş ve kız kardeşimizin oğlu saydığımız insanlar az ve çoğu gurursuzmuş.

Hz. Ebû Tâlib, Kureyşin birbirleri ile olan akrabalıklarından dolayı destek verilmeyişinden sitemle bahsediyor.

90-Ancak Kilâb b. Mürre’den 3-5 yiğit, bizi yardımsız bırakma saygısızlığına düşmediler.

[Hz. Hatice radiyallâhü anha annemizin babadan soyu Huveylid b. Esed b. Abdiluzzâ b. Kusay b. Kilâb b. Mürre b. Kâ‘b b. Lüey b. Gâlib b. Fihr b. Mâlik b. en-Nadr b.Kinâne’dir.

Hz. Hatice radiyallâhü anha, Kureyş’in Benî Esed kolundan olup babasının soyu Kusay b. Kilâb’ta, annesinin soyu ise Lüey b. Gâlib’de Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin soyu ile birleşir. Böylece Hz. Hatice hem anne hem de baba tarafından Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem akraba olmaktadır.][106]

91-Züheyr (b. Ebi Ümeyye), iplerinden sökülmüş keskin bir kılıç gibi duran ve (so­yu) yalanlanmayan, kavmimizin ne iyi bir yeğenidir.

[Nübüvvetin onuncu yılında idi ki, Kureyş müşriklerinin Hâşim ve Muttaliboğulları aleyhindeki yazılı antlaşmalarını bozup yürürlükten kaldırmak için, Kureyşlilerden birkaç kişi, harekete geçti. Onların içinde, bu hususta, Hişam b. Amr’in çabasından daha güzel çabalı kimse yoktu.

Hişam b. Amr; Nadle b. Hişam b. Abdimenaf’ın ana bir kardeşinin oğlu olduğu için, Hâşimoğullarından sayılırdı. Kendisi, kavmi arasında şerefli ve itibarlı idi.

Hişam b. Amr, Züheyr b. Ebi Ümeyye‘nin yanına vardı.

Züheyr b. Ebi Ümeyye’nin annesi Âtike Hatun, Abdulmuttalib’in kızı idi.

Hişam b. Amr, Züheyr’e:

“Ey Züheyr! Dayılarının bir şey almaktan, satmaktan, evlenmekten, evlendirmekten, mahrum edildiklerini; darlık ve yokluk içinde kıvrandıklarını bilip durduğun halde, istediğini yemeye, içm­eye, giyinip kuşanmaya, istediğin kadınla evlenmeye senin gönlün nasıl razı oluyor? Nasıl içine siniyor?

Allah’a yemin ederim ki; [Ebû Cehil] Ebû’l-Hakem Amr b. Hişam’ın seni dayıların aleyhinde antlaş­maya davet ettiği gibi, sen de onu kendi dayıları aleyhinde böyle bir antlaşmaya davet etmiş olsaydın, senin davetine hiçbir zaman icabet etmez, yanaşmazdı” dedi.

Züheyr b. Ebi Ümeyye:

“Allah senin iyiliğini versin ey Hişam! Ben bir tek adamım. Tek başıma ne yapabilirim?!

Vallahi, yanımda başka bir kişi daha olsaydı, muhakkak o antlaşma sahifesini bozmaya kalkar, bozuncaya kadar uğraşırdım!” dedi.

Hişam b. Amr:

“Ben sana ikinci bir adam buldum!” dedi.

Züheyr b. Ebi Ümeyye:

“Kim imiş o?” diye sordu.

Hişam b. Amr:

“Benim!” dedi.

Züheyr b. Ebi Ümeyye:

“Sen bize üçüncü bir adam daha ara!” dedi.

Hişam b. Amr, kalkıp Mut’im b. Adiyy’e gitti. Ona:

“Ey Mut’im! Kureyşlilere uyarak Abdimenafoğullarından iki batın ailenin gözünün önünde yok edilmelerine gönlün nasıl razı oluyor? Nasıl içine siniyor?! Vallahi, onları bundan kurtarmaya imkân bulabilseydim, içinizden onlara ilk koşacak olanı, beni bulurdun.” dedi.

Mut’im b. Adiyy:

“Allah senin iyiliğini versin! Ben bir tek adamın! Tek başıma ne yapabilirim?” dedi.

Hişam b. Amr:

“Ben sana ikinci bir adam buldum!” dedi.

Mut’im b. Adiyy:

“Kim imiş o?” diye sordu.

Hişam b. Amr:

“Benim!” dedi.

Mut’im b. Adiyy:

“Bize üçüncü bir adam daha ara, bul!” dedi.

Hişam b. Amr:

“Buldum bile!” dedi.

Mut’im b. Adiyy:

“Kim imiş o?” diye sordu.

Hişam b. Amr:

“Züheyr b. Ebi Ümeyye’dir” dedi.

Mut’im b. Adiyy:

“Sen bize dördüncü bir adam daha ara, bul!” dedi.

Hişam b. Amr, kalkıp Ebû’l-Bahterî b. Hişam’ın yanına gitti. Onunla konuştu.

Ona da, Mut’im b. Adiyy’e söylediklerine benzer sözler söyledi.

Ebû’l-Bahterî:

“Bize bu hususta yardım edecek, bu görüşte kimseler var mı?” diye sordu.

Hişam b. Amr:

“Evet! Vardır” dedi.

Ebû’l-Bahterî

“Kim imiş onlar?” diye sordu.

Hişam b. Amr:

“Züheyr b. Ebi Ümeyye, Mut’im b. Adiyy’dir. Ben de yanındayım!” dedi.

Ebû’l-Bahterî:

“Sen bize beşinci bir adam daha ara, bul!” dedi.

Hişam b. Amr, kalkıp Zem’a b. Esved’e gitti. Onunla konuştu. Kendisinin onlarla olan akra­balığını ve haklarını andı.

Zem’a b. Esved:

“Beni davet ettiğin bu iş üzerinde duran kimseler var mı?” diye sordu. Hişam b. Amr:

“Evet! Vardır” dedi.

Zem’aya, onların isimlerini birer birer saydı.

Mekke’nin yukarısındaki Hacun mevkiinin başlangıcında, geceleyin toplanmaya hazırlandılar.

Orada toplanıp, yapacakları işi konuştular.

Sahife üzerinde durup, onu bozuncaya kadar uğraşmaya ahd ve akd ettiler.

Züheyr b. Ebi Ümeyye ise:

“Sizden, işe ilk başlayan ve ilk konuşan kimse ben olayım!” dedi.

Ertesi günü, sabahleyin, Kureyş müşriklerinin toplantı yerine gittiler.

Züheyr b. Ebi Ümeyye; üzerine ağır ve kıymetli bir elbise giyinmiş olduğu halde Kâbe’yi yedi kere tavaf ettikten sonra, halkın yanına geldi ve:

“Ey Mekkeliler! Bizler istediğimiz gibi yiyip içelim, giyinip kuşanalım da, Hâşim ve Muttaliboğulları alışverişten mahrum edilerek helak olsunlar, yakışır mı?!

Vallahi, akrabalık bağlarını kesen şu zalim sahife yırtılıncaya kadar, oturmayacağım!” dedi.

O sırada, Mescid-i Haram’ın bir köşesinde oturan Ebû Cehil:

“Sen yalan söylüyorsun! Vallahi, o sahife yırtılamaz!” dedi.

Zem’a b. Esved:

“Vallahi, asıl sen yalan söylüyorsun! Zaten, biz o yazıya-yazıldığı zaman-razı değildik!” dedi.

Ebû’l-Bahterî:

“Zem’a doğru söylüyor! Biz onda yazılı şeyleri ne kabul, ne de ikrar ettik!” dedi.

Mut’im b. Adiyy:

“Her ikiniz de doğru söylüyorsunuz. Bunun aksini söyleyen yalan söyler! Biz bu sahifeden ve onun içinde yazılı olanlardan uzaklaşır, Allah’a sığınırız!” dedi.

Hişam b. Amr da, Mut’im b. Adiyy’in sözlerine yakın sözler söyledi.

Ebû Cehil:

“Her halde, bu, buradan başka bir yerde geceleyin konuşulmuş, üzerinde karara varılmış bir iş olsa gerek!?” dedi.

O sırada, Hz. Ebû Tâlib de, Mescid-i Haram’ın bir köşesinde oturuyordu.

Mut’im b. Adiyy kalkıp, Kâbe’nin içinde asılı sahifeyi yırtmak için yanına vardığı zaman; “Bismik’allahümme” sözleri dışındaki bütün yazılan ağaç kurdu (güvesi) yemiş bir halde buldu.

Bunun üzerine, Adiyy b. Kays, Zem’a b. Esved, Ebû’l-Bahterî ve Züheyr b. Ümeyye silahlanarak Hâşim ve Muttaliboğullarının yanlarına gittiler, onları Şı’b’dan evlerine döndürdüler.

Kureyş müşriklerinin elleri yanlarına düştü!

Hâşimoğullarının Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi sonuna kadar koruyacaklarına, kendilerine teslim etmeyeceklerine kanaat getirdiler.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ile cemaatı, Şı’b’dan çıkarak, halk arasına karıştılar.

Hz. Ebû Tâlib; sahifeyi ve içindekini iptal edip Şı’b’dan çıkmalarını sağlayanları, söylediği yirmialtı beyitlik bir şiirle övdü.][107]

92-Mutayyiplerden ve Hâşim soyundan gelen o gençler parlaklık veren ustaların ellerindeki beyaz kılıçlar gibidir.

15 numaralı beyitteki açıklamada konu hakkında bilgi vardır.

93-Onlara bir fiske vurulsa, gençlerini sanki küçük et parçaları üzerindeki yırtıcı aslanlar gibi görürsün.

94-Ömrüme yeminle söylüyorum. Ahmed’i ve kardeşlerini devamlı seven her insan gibi vecd içinde sevdim.

95-İkramkar ve yalpa yapmayan erkekler, cömert ve iyi hasletleri olan babalar, onları en iyi olmaları için yetiştirmiştir.

Cömertlik Kureyşte Hâşimoğullarındadır. Öyleki, Hz. Ebû Tâlib, yemek yedirdiğinde başkası yemek yediremezdi.[108]

96-Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem) rasülün yardımında ısrarlıyım. Onun için mızraklarla ve atlarla savaşacağım.

Hz. Ebû Tâlib, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin rasül olduğuna bu beyitle ızhar ve işhar ediyor. Bir insanın kendi sözünden daha iyi bir delil olur mu?

97- (Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem) Canlı ve cömert çekme burunlu efendilerden biridir. O şerefle­rin çoğunda faziletli bir soya dayanmaktadır.

98-Hala dünyada, layık olanlar için bir güzellik mevcuttur. Prob­lemlerin (gidericisi) Rabbin görevlendirdiği kişi için bir süs vardır.

Bu beyitte Hz. Ebû Tâlib, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin risaletini kabul etmekte ve “Mücadelenin içinde tatlı bir güzellik vardır” diyerek onu teselli etmektedir.

99-Fazilet yarışında, gerçek bir hâkim kıyaslama yapsa, insanlar içinde beklentide bulunulan hangi kişi, onun benzeri olabilir?

Kureyş bir rasülün geleceğini biliyordu. Hz. Ebû Tâlib, bu gelen kişinin ancak Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin olabileceğini işaret ediyor.

100-(Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem) Yumuşak huyludur, olgundur, adaletlidir, isabetsiz değildir. O öyle bir İlah’ın dostudur ki, O ondan gafil değildir.

101-Kulların sahibi (Allah Teâlâ) onu yardımıyla destekledi ve öyle bir din orta­ya koydu ki onun gerçekliği kaybolmayacaktır.

Hz. Ebû Tâlib burada İslam dininin hak olduğunu ikrar etmektedir.

102-Vallahi çeşitli mahfillerde büyüklerimize kötü şeyler söyletecek bir iş yapmamış olacak olsam,

Araplarda, kadınların diline düşmek, yaşlıların gençlere tabi olması o zamanlar ayıp karşılanıyordu. Bu ve benzeri durumlar nedeniyle seçkinler sınıfında çok şeyin açıkça ifade edilememe sorunu yanında tehlikeli durumlar açığa çıkıyordu. Hz. Ebû Tâlib, imanını açıkca izhar etmesiyle, etmemesi arasındaki “fayda-zarar” ilişkisi kıyaslanınca, imanını saklaması o dönem içinde daha gerekli olmuştur. İmanını sakladığı halde yinede Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme ve müslümanlara yapılacak eziyetlerin birçoğunu engelleyememiştir. Açıklamasını yaptığımız Kaside-i Şı’b’ıyye bile üç yıllık boykotun bitiminde söylenmiştir. Hz. Ebû Tâlib, bu boykotun bitiminden kısa bir zaman sonra hastalandı ve Hakk’a yürüdü.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem sürekli Hz. Ebû Tâlib’e;

“Ey amca! Sen o kelime-i tevhidi söyle ki, Kıyamet gününde, sana onunla şefaat etmek helalleşir” buyurdu.

Hz. Ebû Tâlib;

“Vallahi, ey kardeşimin oğlu! Benden sonra, sana ve senin atanınoğullarına sövülmesi ve Kureyşîlerin bunu benim ölümden korkarak söylediğimi sanmaları korkusu olmasaydı, senin gözünü aydın etmek için, söylerdim!” dedi.

(Burada, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme diyorduki;

“Ey canımdan kıymetli Muhammedim, geçen yıllar içinde yaptıklarımı hep bir yalanın arkasından yapmış mı? Desinler.

İyi ve ahlaklı kişiler bir yalanın arkasından takiyye yaparak mı hizmet etti, desinler.

Sen imanıma şahitsin. Fakat bu insanlar bana şahit olsunlar istiyorsun. Senin amcan sana yardım ederken sadece seni sevmek değil, canıyla, malıyla hizmet etmekte hiçbir korku engel olamadı. Allah Teâlâ, sana yaptığım işlerde birliğine ve seni rasülü olduğuna şahit ve iman ettiğimi biliyor. Eğer insanlardan bir beklentim olacak olsa idi, bunu seni sevindirmek için yapardım. Ancak bilki; benim bugün imanımı açıklamam senin için sevinç olur. Fakat “onun amcası gerekirse takiyye yapıp yalan söyledi” derler. Bunun zararının getirdiği şeyler daha büyük olur. Amcası inanmamış dediklerinin zararı yalnız bana dokunacak.

Üzülme Muhammedim!

Sen her şeyin en doğrusu ve güzelisin. Atalarında yalancılık üzere bir leke yoktur. Ben sana iman ettim. İnsanlara açıklayınca mutlu olacaksın, fakat ben sonucunun öyle olmadığını görüyorum.

Üzülme Allah Teâlâ bizimle beraberdir.”

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem şeriat üzere memur olduğu için insanlara bu durumu açıklayamamıştır. Çünkü Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem müminlerin vasıflarını açıklarken yalanı hiç kabul etmemiştir.

Safvan İbnu Süleym radiyallâhü anh anlatıyor:

“Ey Allah’ın Resûlü! Dedik, mü’min korkak olur mu?”

“Evet!” buyurdular.

“Pekiyi cimri olur mu?” dedik, yine:

“Evet!” buyurdular. Biz yine:

“Pekiyi yalancı olur mu?” diye sorduk. Bu sefer:

“Hayır! Asla” buyurdular.” [109]

Eğer Hz. Ebû Tâlib, son deminde imanını insanlara açıklasaydı, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi “Ebû Tâlib’in Yetimi” diye alay edenler “Yalancının Yetimi” derlerdi. Çünkü müşrikler için eziyet ve alay edilecek her şey bir sermayedir. Hamiyetli ve yüce ahlaklı Hz. Ebû Tâlib, son deminde de Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme kendini kurban etti. Aynı dedeleri İsmail aleyhisselâm gibi kurban olmak onlara kolay geliyordu.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin:

“Vallahi, ben de, Yüce Allah tarafından men olununcaya kadar, senin için muhakkak istiğfarda bulunmaya, yarlıganmanı dilemeye devam edeceğim” kelamı ise yeni olgunlaşan sahabenin usulen ikaz edilmesidir. Daha öncede bahsettiğimiz gibi Ebû Huzeyfe b. Utbe radiyallâhu anh gibi düşünenler vardı. Bedirde

Babalarımızı, oğullarımızı, kardeşlerimizi öldüreceğiz de Abbas’ı mı bırakacağız. Allah’a yemin ederim ki ona rastlarsam kılıcımı etine daldıracağım demiştir. Bu sözler kendine ulaşınca Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, Hz. Ömer radiyallâhu anhe dönerek

Ey Hafs’ın babası! Resûlullah’ın amcasının yüzüne vurulur mu?” diyerek üzüntüsünü dile getirmiştir. O zaman Hz. Abbas radiyallâhü anh imanını açıklayamamıştı.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ve akrabası, canlarını, mallarını, feda ederek İslâm dinini yaydılar. Bu nedenle bu durumları anlamak bazı insanlar için zor olmaktadır.

103-Her zaman, her halde, ciddi söylüyorum, şaka etmiyorum, ke­sinlikle ona tabi olurduk.

Bu iki beyitten anlaşıldığı üzere Hz. Ebû Tâlib, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin hak rasül olduğunu bildiği halde yeğenine ittiba etmemiş gibi görünmüş, hak yolda olduklarını düşündüğü Kusayy, Abdümenaf, Hâşim ve Abdülmuttalib gibi kadim Hanif dini üzere kalmış olarak göstererek, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi son zamanında dahi töhmet altında kalacağını bile bile korumaya çalışmıştır.

Hz. Ebû Tâlib, her zaman olduğu gibi şahsi kemalatı için çalışmamış, gördüğü maslahata binaen ferağatta bulunmuştur. [110] Ümidi Ebû Leheb’in de Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme yardımını sağlamaktı. İlk zamanlar bu desteği bulan Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem fitneciler yüzünden amcasının himayesini kaybetmiştir.

104-Fakat biz büyük efendilerimize karşı iyi bir nesiliz. Biz güç ya­rışında diğer kavimleri onlar sayesinde geçtik.

105-Onlar da biliyorlar ki bizim çocuğumuz, yanımızda yalanlanan biri değil. Boş sözlere de bakılmamalı.

106-Onların topluluğu dağılana ve her bir azgın ve cahil, bizden acı bir darbe alana değin onlarla mücadele edeceğiz.

107-Ahmet artık içimizde öyle kökleşti ki ona saldıracak güçlülerin saldırısı boşa çıkar.

108- Sanki onu atların üzerinde görüyorum. Onları her türlü batıla sapmış topluluğun üzerine sürüyordu.

109-Onun önünde kendimi kambur ettim ve onu korudum. Göğüs kemiklerimle siper yaparak onu müdafaa ettim.

Hz. Ebû Tâlib, “kambur ettim” demesindeki mana ben noksanlığı kendime aldım. Tâ ki Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme leke sürmek isteyenler muratlarına kavuşamasınlar. Benim şahsımdaki noksanlık ile korunacaksa ben Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi koruyacağım, demektir. Aslında bu ileriyi görmekten başka bir şey değildi. Bu durumu aşağıdaki bahsedilecek hadiseler daha iyi açıklayacaktır.

[Hz. Ali kerremallâhü veche İbn-i Abbâs radiyallâhü anhaya Şam valisi olmasını teklif etti. İbn-i Abbâs ise Muaviye’yi hemen görevden almamasının halife için daha iyi olacağı görüşünü yineledi. İbn-i Abbâs’ın, bu görüşte ısrar etmesinin, ileride fitnevâri bir gelişmenin olacağını ihtimal dâhilinde görmesiydi.

Şâyet Muaviye görevden azledilmezse muhtemelen halifeye biat edecekti. Böylece halife de ileriki zamanlarda Muaviye ile ilgili istediği tasarrufu yapabilecekti. Yani halife isterse daha sonraki tarihlerde emirlerine itaat etmediği takdirde Muaviye’yi görevden azledebilirdi.

Hz.Ali kerremallâhü veche bu teklife karşı çıkarak sunu söyledi:

“Hayır! Ey Abdullah! Senin bu söylediğin asla olmayacaktır.”

Hz. Ali kerremallâhü veche hilâfetinin ilerleyen zamanlarında işlerin istediği minval üzere gitmediğini görünce birçok konuda İbn Abbâs’ı haklı bulduğunu itiraf etmekten çekinmemiştir. Hz. Ali kerremallâhü veche, İbn-i Abbâs için

“O sanki gayb perdesini aralayan biriydi” demiştir.[111]][112]

Başka bir hadisede şu şekildedir.

[Yezid b. Muaviye halife seçildikten sonra Hz. Hüseyin aleyhisselâm, Mekke’ye geldikten sonra oradaki müslümanların büyük teveccühüyle karşılaştı. Halk, sabah-akşam geliyor ve Hz. Hüseyin aleyhisselâmın etrafında toplanıyordu. Daha sonraki süreçte Hüseyin b. Ali aleyhisselâmın Kûfe’lilerin çağrısına olumlu cevap vererek oraya gitme niyetini anlayan İbn-i Abbâs radiyallâhu anh, günlerce onu Kûfe’ye gitmemesi için ikna etmeye çalışmıştı. Etkili olur düşüncesi ile babası Hz.Ali kerremallâhü vecheyi zor durumda bırakan Kûfelilerin önceki davranışlarını hatırlatarak şunu söylemişti:

“Kûfeliler baban ve kardeşini aldattıkları gibi seni de aldatırlar. Sakın oraya gitme, zira onlar hilekâr insanlardır. Gideceksen bile bari kadınları ve çocukları götürme.” Bütün bu konuşmalarına rağmen Abdullah b. Abbâs radiyallâhu anh, Hz. Hüseyin’i Kûfe’ye gitmemesi konusunda ikna edememişti. İbn-i Abbâs radiyallâhu anh, Kûfelilerin güçlü durumda olan Yezid’e ve onun Kûfe valisine karşı koyamayacaklarını tahmin ediyordu.

İbn-i Abbâs radiyallâhu anhın Hz. Hüseyin’i Kûfe’ye gitmekten ısrarla menetmeye çalışmasının temelinde; Ümeyye ogullarından iktidardaki Yezid’i ve Kûfe valisi Ubeydullah b. Ziyâd’ı çok iyi tanımış olmasıdır. Dolayısıyla İbn-i Abbâs, Hz. Hüseyin aleyhisselâmın Kûfe’lilerin sözde desteğine güvenmesine pek anlam verememişti. İbn-i Abbâs, Hüseyin aleyhisselâmın kıyama kalkışması karşısında yönetimin kendisine nasıl bir tepki vereceğini çok iyi tahmin edebiliyordu. Zira İbn-i Abbâs radiyallâhu anh Muaviye’den itibaren -belki daha öncesinden-Ümeyye ogulları’nın kişiliğini, yöneticiliğe olan aşırı isteklerini ve bu uğurda neler yapıp edeceklerini çok iyi biliyordu. 61/681 yılında henüz Mekke’de bulunan Hz. Hüseyin aleyhisselâm yakınlarından birçok insanla birlikte Kûfe’ye gitmeye karar vermişti. Amr b. Abdurrahman b. Haris, Hz. Hüseyin aleyhisselâma gelerek şunu söyledi:

“Duyduğuma göre Irak’a gidiyormuşsun. Ben şahsen halifenin valisi, memurları ve hazinelerinin bulundugu bir sehre gitmeni çok sakıncalı buluyorum. Bugün insanlar paraya tapar hale gelmişlerdir. Sana yardım için söz verenlerin seni öldürmesinden endişe ederim.”

Hz. Hüseyin aleyhisselâm, Amr b. Abdurrahman b. Haris’e sadece teşekkür etmekle yetindi. Daha sonra İbn-i Abbâs radiyallâhu anh, Hüseyin aleyhisselâmın yanına gelerek şunları söyledi:

“Halk senin Irak’a gideceğini söylüyor. Allah Teâlâ aşkına tam olarak ne yapmak istediğini bana açıkça söyler misin?” dedi. Hz. Hüseyin aleyhisselâm

Şu bir iki gün içinde oraya gitmek için hazırlık yapıyorum” dedi. İbn-i Abbâs radiyallâhu anh sözlerine şu şekilde devam etti:

“Allah Teâlâ sana böyle bir şeyi yaptırmasın! Bana söyler misin? Sen başlarındaki valiyi öldürmüş, memleketlerine sahip olmuş ve düşmanı kovmuş bir millete mi gidiyorsun? Eğer böyle bir şey yapmadıklarına inanıyorsan o zaman git. Yok, şâyet sana destek vermeyi vaat edip beraber savaşmak için çagırıyorlar-sa, seni aldatmalarından, verdikleri sözden cayıp bir felakete sebep olmalarından endişe ediyorum. Onlar (Kûfeliler) biraz zorda kalırlarsa sana karşı çıkıp, yalnız bırakabilirler. Hatta sana karşı ayaklanarak akla gelebilecek en kötü işi bile yapmalarından korkmaktayım.”

Hz. Hüseyin aleyhisselâmda şu cevabı verdi:

“Hele bir düşüneyim bakalım ne olacak?” Ertesi günü tekrar Hüseyin aleyhisselâmın yanına gelen İbn-i Abbâs radiyallâhu anh şunları söyledi:

“Amcamın oğlu, kendimi sabretmeye zorluyorum, ama bir türlü sabredemiyorum! Eğer düşündüğünü yaparsan, senin başına bir felaket gelmesinden endişe ediyorum. Iraklı’lar dönek insanlardır. Onlara sakın güvenerek kendilerine yaklaşma. Burada kal. Zira sen Hicazlıların efendisisin. Eğer Iraklılar yazdıkları mektuplarla seni gerçekten istiyorlarsa, sen de onlara yaz ki: Onlar önce memleketlerindeki valilerini ve düşmanlarını çıkarsınlar, daha sonra oraya gidersin. Şâyet ısrarla bir yere gitmek istiyorsan, Yemen’e gitmen daha uygundur. Orada farklı topluluklar var. Yemen çok geniş bir yerdir. Ayrıca o bölgede babanın taraftarı ve onu çok seven insanlar var. Şayet oraya gidersen, bir tarafa çekilir, mektuplar yazar ve bunları halka gönderirsin. Elçiler ve tebliğcilerini etrafa yayarsın. O zaman belki orada istediğin ortamı da oluşturabilirsin.”

Hz. Hüseyin aleyhisselâm, bir türlü İbn-i Abbâs radiyallâhu anhın bu sözlerini kabule yaklaşmıyordu. İbn-i Abbâs radiyallâhu anh sözlerine söyle devam etti:

Şâyet gitmekten vazgeçmiyorsan, bari kadın ve çocuklarını götürme. Senin onların gözleri önünde acımasızca sehit edilmenden korkuyorum.”

İbn-i Abbâs radiyallâhu anhın bu uyarıcı sözleri ve bütün çabaları Hz. Hüseyin aleyhisselâma hiç tesir etmemişti.

Kısaca, İbn-i Abbâs yeğeni Hüseyin aleyhisselâma yaptığı tavsiyelerde, çok yönlü bir bakış açısıyla işin ehemmiyetine binaen uygulanabilir bir plan çizmişti. Bununla da kalmamış yeğenine değişik somut alternatif teklifler yaparak, uzun zamandır planladığı iktidara karsı çıkma isinde çok dikkatli olmasını önermişti. İbn-i Abbâs radiyallâhu anhın, Hüseyin aleyhisselâma yaptığı önerilerde sırf yakın akrabalıktan dolayı duygusallık gösterme yerine, ayakları yere basan ve olumlu sonuç alma ihtimali olabilecek teklifler yapmıştı. Zira Hüseyin aleyhisselâmın mevcut iktidara karşı yapmayı düşündüğü karşı hareket, varacağı sonuca göre birçok yönden tarihin seyrini etkileyebilecek bir girişimdi.][113]

Bu anlattığımız hadiseler ileri görüşlü olmanın ne kadar gerekli olduğudur. Hz. Ebû Tâlib, ileri görüş ve siyasetiyle Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem için kendini feda edişini daha iyi anlamış oluyoruz.

Allah Teâlâ kullarının zayıflıklarını bazı kullarına daha belirgin ve aşikâr kılar. Davasında haklı olmak kişiye kuvvet verirken, siyaseti ve idare sanatına vakıf olmakla da, olacak olaylarda daha az zararla zafere kavuşma stratejisine sahip kılar. Yeni gelmiş rasülün engellerini kaldırmakta en uygun hareketleri bilmek, düşünmek ve uygulamak Hz. Ebû Tâlib’e verilmiş en büyük özelliktir. Onun üzerinde olabilecek ithamları göğüslemek, başarının bedeli olmuş olsa da, gelecek yıllarda yeni bulunacak bilgi ve belgeler ile senelerce süren ithamların daha iyi farkına varılacaktır. Çünkü teknoloji ilerleyerek çok şeyin sırrını açığa çıkarmaktadır. Bu ise bilgilerin tazelenmesini yanında getirmektedir. Bilindiği üzere milletler tarihi genellikle güçlü olanlar tarafından yazıldığı için gerçek tarih çok zaman hafızalardan kayıtlardan silinmeye çalışılmıştır. Bu ise içtimâi ve siyasî hayatın bir getirisidir. Onun için olaylarda nakiller ele alınırken tarih felsefesini ve tenkidini yapmak bazı şeylerin vuzuhuna sebep olur. Bu da insanlar için mutluluk ve kemal seviyede yeterlilik demektir.

Binâenaleyh, siyasetin din ve ahlak ile olan ilişkisindeki ince ayarı görmek her insana mahsus bir durum olmadığı kesindir. [Siyaset alanında siyasi temsil görevine talip olanların verdikleri sözleri tutmamaları, kişisel menfaatleri doğrultusunda hareket etmeleri, kamu imkânlarını haksız ve hukuksuz yollarla bir tarafa aktarmaya çalışmaları, hatta bu tür amaçları gerçekleştirmek için gayr-i meşru çevrelerle iş tutmaları “ahlâk” ve “etik” tartışmalarını gündeme getirmiştir. Bu nedenle siyasetin insanı erdemli bir varlık düzeyine yükseltmek amacı güden ahlâk anlayışıyla yıldızının pek barışık olduğunu söylemek zor olmaktadır.

Birey düzeyinde onaylanmayan pek çok eylem ve davranışın siyaset alanında “mümkün” olarak görülmesi ve hatta siyasetin gereği olarak kabul edilip onaylanması imkân dâhilindedir. Çünkü siyasetin doğası “vazife” kavramı üzerine değil “menfaat” kavramı üzerine oturtulmaktadır. Ancak bu siyasetin ahlâk dışı bir alan olduğu anlamına gelmemelidir. Çünkü insan davranışları, hangi alana yönelik olursa olsun, temelde ahlâk ve değer bağımlı davranışlardır. Ahlâk çoğu defa bağımlı değil bağımsız bir değişkendir. Ne var ki siyaset alanında bu bağımlılığın derecesi gevşemekte ve toplum tarafından da bu durum makul ve kabul edilebilir olarak görülmektedir. Kişinin kendisi için yaptığı bir davranışta ahlâkî ilkelerden sapması kabul görmezken bunun “kamu yararı” ve “menfaati” söz konusu olduğu durumda eleştirinin dozu azalmaktadır.

Aslında insan davranışlarının belli davranış kalıplarına, kurallara ve eylem biçimlerine göre oluşmakta olduğu belirtilmelidir. Davranış ve eylemleri yönlendiren ana temel siyasetin merkezindeki “menfaat” mi, yoksa ahlâkın merkezinde yer alan “vazife” midir?

Oysaki insan davranışlarının “dürüstlük” temelinde gerçekleşmesi ahlâkın eylem sahiplerine “vazife” olarak yüklediği bir ilkedir. Ancak bu “vazife” çerçevesi siyasette “başarı” nın sağlanmasında yeterli olamamaktadır. Buna karşılık siyasetin merkezinde yer alan “menfaat”in gerçekleşmesi için

“verdikleri sözü hiçe saymış ve insanların beyinlerini kurnazca uyutmasını bilmiş” olanlar başarılı olmuşlardır.

“Verdiği sözü hiçe saymak ve insanların beyinlerini kurnazca uyutmak” ahlâk ilkelerine ve dürüstlüğe göre asla tasvip edilebilecek davranışlar değildir. Davranış sahiplerinden böyle davranmaları ne talep edilmekte ne de beklenmektedir. Ancak siyasette “menfaat”in ve başarının elde edilmesini sağlayan hesaba, menfaate, disipline ve akla dayanan önemli bir davranıştır. Ahlâkî davranış ise menfaate karşı olup hesaba, disipline ve akla dayalı olmakla bir ilgisi yoktur.][114]

Sonuçta siyasetin doğası “vazife” kavramı üzerine değil “menfaat” kavramı üzerine oturmakta olduğu düşünülse de, siyasetin ahlakiliği eyleminin sonucu içinde gizlidir.

Bir tümün parçaları gibi gerçek ve yalanın beraber olduğu siyaset ikiyüzlü madalyon gibidir. Onun hangi yüzü görülmesi istenirse o tarafının ışığı daha parlaktır. Tarih boyunca siyaset daha çok aldatılmanın ve aldatmanın temsilcisi olmaktan kurtulamamış ve çarkları arasında birçok temiz insanı eritmiştir. Ancak bu şekilde dahi olsa bu siyaset sayesinde büyük işler zuhur etmiştir. Bu nedenle siyaset vazgeçilmez olduğu kadar temiz siyaset arzulanan olmuştur.

[“Ayaşlı Şakir Efendi dedi ki;

SİYASET VELÂYETTEN YÜKSEKTİR.”

Bunun manası: Velâyet; Allah Teâlâ’nın cemal tecellisi olduğu için; hep iyi şeyler düşünür, iyi şeyler yapar. Siyaset ise, Allah Teâlâ’nın hem cemal, hem celal tecellisi olduğundan, Allah Teâlâ’nın zuhur ve taayyün itibarı ile birbirine zıt sıfatlarına ne kadar yaklaşırsa o kadar muvaffak olur.

Hz Ömer radiyallâhü anh buyurur ki;

“ALLAH TEÂLÂ’YA YEMİN EDERİM Kİ, ALLAH TEÂLÂ’NIN HÜKÜMET KUVVETİYLE MEN ETTİĞİ ŞEY, KUR’AN-I KERİM’İN AYETİYLE MEN ETTİĞİNDEN ZİYADEDİR.” ][115]

Bu nedenle siyaset çirkinleşmiş duruma dönüşmüş görünse de, öyle olmadığını düşünmemiz gerekmektedir. Siyasetin hakikatinde olaylar rastgele olmaz. Hep bir planın aheste aheste uygulanmasıdır. Maddî hedefleri olan insanların temiz insanlar üzerinde uyguladıkları sinsi planları genellikle bozulmaz gibi olurken, Allah Teâlâ bir şekilde olayların yönünü sürekli değiştirmektedir. Bunu anlayan arif kişilerin biz siyasete karışmayız dedikleri mana da budur.[116] Çünkü âlem ve insanlar sahipsiz değildir.

“Onlar (kendi akıllarınca) güya Allah’ı ve müminleri aldatırlar. Hâlbuki onlar ancak kendilerini aldatırlar ve bunun farkında değillerdir.”[117]

“Hilekârlık yaptılar, Allah Teâlâ da hilelerine karşılıkta bulundu ve Allah Teâlâ hile yapanların en hayırlısıdır.” [118]

110- Hiç şüphe yok ki Allah dünyada da mücadele gününde de onun işini yüceltip yükseltecektir.

Allah Teâlâ buyurdu ki;

“Yine de ki: Hak geldi; batıl yıkılıp gitti. Zaten batıl yıkılmaya mahkûmdur.”


[1] Lütfullah YAVUZ Dokuz Eylül Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Arap Dili ve Belagatı Öğretim Elemanı. Dini Bilimler Akademik Araştırma Dergisi, IX, 2009-sayı,1

[2] CÂBİRÎ, Muhammed Âbid, Arap Aklının Oluşumu, trc. İbrahim Akbaba, İz Yayınları, İstanbul, 1999 , s. 79.

[3] (ŞENYAYLA, Ocak -2008 ), s.59-Dipnot:259

[4] Kureyş müşrikleri; Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi ve kabilesi halkı olan Hâşimoğullarıyla MutTâliboğullarını, Şı’b’da üç yıl kuşatıp gözaltında tuttular.

Onlara sıkı bir içtimaî ve iktisadî ambargo uyguladılar.

Çarşı ve pazarların, Şı’b sakinlerine giden yollarını kestiler. Şı’b’a yiyecek ve katık gitmesini önlediler.

Kureyş müşrikleri; Mekke’den gelen yiyecekleri veya satılan herhangi bir şeyi Şı’b’a bırakmamakta, hemen varıp onları kendileri satın almakta, Şı’b sakinlerini açlıktan öldürüp, böylece Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin kanını dökmeye muvaffak olabileceklerini ummaktaydılar.

Şı’b sakinlerinin hac mevsimlerinde-dinî geleneğe uyarak- Şı’b’dan çıkıp alışverişte bulunmalarına her ne kadar engel olmamakta iseler de, Mekke çarşısına bir deve yükü yiyecek geldiği ve Şı’b sakin­lerinden birisi çoluk çocuğu için biraz yiyecek almak üzere oraya vardığı zaman, Ebû Leheb hemen erzak yüklerinin başına dikilir:

“Ey tüccar topluluğu! Muhammed’in ashabına fiyatları öyle yükseltiniz ki, onlar yanınızdaki şeyler­den bir şey alamasınlar!

Siz benim zengin ve verdiği sözü yerine getirir bir kimse olduğumu bilirsiniz. Böyle yapmanızdan size bir zarar gelmeyeceğine ben kefilim!” der;

Tüccarlar da meta’larının fiyatını öyle kat kat arttırırlardı ki, Müslümanlar açlıktan ağlaşan çocuk­larının yanına, ellerinde onlara yedirecek bir şey bulunmaksızın dönmek zorunda kalırlardı.

Ertesi günü, sabahleyin, tüccarlar Ebû Leheb’in yanına varırlar; o da kalan yiyecek ve giyecekleri onlardan yüksek fiyatla satın alıp, mü’minleri ve yanındakileri aç ve çıplak bırakırdı.

Şı’b sakinlerini geçindirmek için Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem bütün malını harcadı.

Hz. Hatice radiyallâhü anhada, Hz. Ebû Tâlib de, bu yolda bütün mallarını harcadılar.

Yiyecek bir şey bulunup satın alınmadığı için, açlıktan ölenler,

Ağaç yapraklarını yiyenler,

Buldukları kuru deri parçalarını su içinde yumuşatıp ateşe tuttuktan sonra, onunla üç gün idare edenler oldu!

Açlıktan ağlaşan çocukların feryatları, Şı’b’ın arkasından duyulmaya başladı.

Müşriklerden kimisi bundan sevinç, kimisi de üzüntü duymakta; üzüntü duyanları,

“Bakınız! Sahifeyi yazan Mansur b. İkrime nasıl felakete uğradı!” demekte idi.

Kureyş müşrikleri Şı’b sakinlerine bir şey göndermemekte, akrabalarına bir şey göndermek isteyen­ler de, onu ancak gizlice salabilmekte idiler.

Ebû Cehil Şı’b’ı sık sık gözetler dururdu.

Hz. Abbas, bir gün, yiyecek satın almak için Şı’b’dan çıkmıştı.

Ebû Cehil ona çatmak istedi. Fakat Allah Teâlâ onu Ebû Cehil’in şerrinden korudu.

Hz. Hatice radiyallâhü anha, Zem’a b. Esved’e:

“Ebû Cehil’e bir söz dinlet” diye bir haber saldı. O da söz dinletti, Ebû Cehil geri durdu.

Hakîm b. Hizam; bir ticaret kafilesiyle, Şam’dan buğday yükleyip getirmişti. Üzerine, buğday yüklediği bir deveyi, gizlice, Şı’b yoluna yöneltti, arkasına vurup Şı’b sakinlerinin yanına soktu. Onlarda, devenin üzerindeki buğdayı aldılar.

Yine Hakîm b. Hizam; başka bir gece, devenin üzerine un yükleyip Şı’b’ın içine saldı .

Hişam b. Amr da; bir gece, deveye yiyecek yükleyip Şı’b’ın ağzına kadar götürdü. Devenin başın­dan yularını çözdü. İki böğrüne vurup onu Şı’b’a soktu.

Hişam b. Amr Şı’b sakinlerine böyle yardım etmekte devam etti.

Başka bir gecede üç yük yiyecek gönderdi.

Kureyş müşrikleri bunu öğrenince, sabahleyin ona bu hususta ihtarda bulundular. Hişam da:

“Ben artık böyle birşeyi tekrarlar ve size aykırı davranır değilim!” dedi.

Bunun üzerine, müşrikler onun yanından ayrıldılar.

Fakat Hişam; bundan sonra, tekrar Şı’b sakinlerine geceleyin bir veya iki deve yükü daha yiyecek salınca, müşrikler ona ağır sözler söylediler. Hatta, onu öldürmeye kalktılar!

Ebû Süfyan b. Harb:

“Bırakınız adamı! Şı’b’daki akrabalarına iyilik etmiş!

Vallahi, keşke biz de onun yaptığı gibi yapaydık! Ne güzel olurdu!” diyerek, onu kayırdı.

Hakîm b. Hizam; bir gün, kölesinin sırtına biraz buğday yükleyip Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin zevcesi Hz. Hatice radiyallâhü anhaya götürmek üzere Şı’b’a giderken, yolda Ebû Cehil’e rastladı.

Ebû Cehil hemen Hakîm’in yakasına yapıştı.

“Demek sen Haşim oğullarına yiyecek götürüyorsun ha?!

Vallahi, ben seni Mekke’de rezil etmedikçe, buradan ne sen ileri geçebilirsin, ne de yiyecek geçe­bilir!” dedi.

O sırada, Ebû’l-Bahterî b. Hişam, yanlarına geldi. Ebû Cehil:

“O,” dedi, “Hâşim oğullarına yiyecek taşıyor!?”

Ebû’l-Bahterî:

“Halasına ait olup yanında bulunan bir yiyeceği ona götürmesine sen nasıl engel olursun?! Çekil adamın yolundan, gideceği yere gitsin!” dedi.

Ebû Cehil kabul etmedi ve hatta Hakîm’in veya kölesinin yakasına yapışınca, Ebû’l-Bahterî kızdı. Eline geçirdiği bir deve çenesi kemiği ile vurup Ebû Cehil’in başını yardı, kendisini yere yıktı, tepeledi, tekmeledi durdu.

Hz. Hamza oraya yakın bir yerde bulunuyor ve onları seyrediyordu.

Müşrikler ise, aralarında geçen bu gibi hadiseleri Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ile ashabının görüp veya işitip kendilerine gülmelerini hiç istemezlerdi.

[5] Terceme: (Tercüme) Bir sözü bir dilden başka dile çevirmek. Bir lügatı, diğer bilinen lügata çevirerek anlatmak.

[6] Beyitlerin tercümesi Lütfullah YAVUZ Beyefendiye aittir.

[7] Buharî, Nikâh, 48; Tirmizî, Birr ve’s-Sıla, 81

[8] Vasile, bir tür Yemen kumaşıdır. Artarda kırmızı ve yeşil dokumalardan oluşur.

[9] İbn Sa’d, c. 1, s. 189, Halebî, İnsânu’l-Uyûn, c. 2, s. 36.

[10] (KÖKSAL), 2/108-112.

[11] Safa ve Merve tarafından gelen seller.

[12] Umre ve hac yapacaklar, Mekke’ye gelmeden önce saçlarını uzatırlardı.

[13] (AYGÜR, 1996 ), s.37-54

[14] Araf,12-18

[15] (KÖKSAL), 2/128-133.

[16] (DERVEZE, 1989), s.188-189

[17] Enbiya, 26

[18] Enam, 109; Nahl, 38

[19] Âl-i İmran, 67

[20]İbn-i Hişam, I, 240

[21] (DUMAN, 2006), s.73-74

[22] HAMİDULLAH, İslam Peygamberi, Paragraf, 146

[23] (BARLAK, 2006), s. 7-10

[24] (DUMAN, 2006), s.4-6; (DURAL, 2007), 9-10

[25] Enfâl, 35

[26] Mâûn, 4-7

[27] Fâtır, 18

[28] (KAMİLİ, 2006),s,31-34

[29] (DERVEZE, 1989), s.185-186

[30] Tirmizi, Hac 49

[31] Al-i İmrân: 97; (KÖKSAL), 1/62-63.

[32] (KÖKSAL), 1/104-105.

[33] Âl-i İmran Sûresi, 96-97

[34] (Bakara Sûresi, 2/125) (Buharî, Salat 32; Müslim, Fezailu’s-Sahabe 24)

[35] Âl-i İmran, 97

[36] (GOUHAR, 2008 ), s. 22

[37] KUZU, Selman, Yeni Ümit Dergisi, Temmuz / Ağustos / Eylül – 2008 / 81, s.56-59

[38] “Şüphesiz Safa ile Merve Allah’ın nişanelerindendir. Kim Kabe’yi hacceder veya umre yaparsa, bu ikisini de tavaf etmesinde bir beis yoktur. Kim gönülden iyilik yaparsa, karşılığını görür. Doğrusu Allah şükrün karşılığını verendir ve bilendir.”

[39] Sözlükte, Safa = sert kaya; Merve: Yumuşak kaya demektir.

[40] (DERVEZE, 1989),s. 187

[41] ÖNKAL, Ahmet, “Cürhüm” DİA, İstanbul, 1993, VIII, 138.

[42] “Allah’ı sayılı günlerde anın. Günahtan sakınan kimseye, acele edip, Mina’daki ibadeti iki günde bitirirse günah yoktur, geri kalsa da günah yoktur. Allah’tan sakının. O’nun katında toplanacağınızı bilin.”

[43] (Saffât, 101-107)

[44] “Hac ibadetinizi bitirdiğinizde, babalarınızı andığınız gibi, hatta ondan daha kuvvetli bir anışla Allah’ı anın. “Rabbimiz! Bize sadece dünyada ver” diyen insanlar vardır, öylesine, ahirette bir pay yoktur.”

[45] (DERVEZE, 1989),s. 183-184

[46] (Mevdudi, 1984), s.578

[47] Çağatay, Neş’et, İslâm Öncesi Arap Tarihi ve Cahiliye Çağı, Ankara 1971, s. 84-85

[48] Çağatay, s. 86;

[49] Watt, W. Montgomery, Hz. Muhammed’in Mekke’si, (trc. M. Akif Ersin), Ankara

1995, s. 38, 40-42; Sarıçam, İbrahim, İslâm’ın Doğuşunun Tarihi Şartları, İslâm ve Demokrasi Sempozyumu, Ankara 1999, s. 11-12

[50] Hilf:(C.: Ahlâf) Sözleşme, söz verme. Yardımlaşma, dayanışma. Birlik maksadıyla ittifak

[51] SidâneKâbe‘nin kilitlerini muhafaza etmek.

[52] Çağatay, İslam Öncesi Arap Târîhi ve Câhiliye Çağı, s. 89.

[53] (Mevdudi, 1984), s.580

[54] Rehber Ansiklopedisi

[55] “Zehirli ve dikenli bir bitkiden başka yiyecekleri yoktur” (Gaşiye,6) Elmalı Tefsiri

[56] Taberî, Târîh, I, 124

[57] Sasani Devleti, Sasani İmparatorluğu veya Sasaniler dördüncü İran Hanedanlığı ve ikinci Fars İmparatorluğunun adıdır (226 – 651). Sasani hanedanlığı son Arşaklı kralı Artabanus IV’ü yenmesinin ardından Ardashir I tarafindan kurulmuş, son Sasani hükümdarı Şahinşah (Krallar krali) Yazdegerd III’ün (632-651), erken Halifelik’le yani ilk İslam Devleti ile girdiği 14 senelik mücadeleyi kaybetmesiye sona ermiştir.

[58] Lahmîler (Hire Krallığı ) : III. asrın ortalarında, Irak’taki Hire şehri ve çevresinde kurulmuştur. Gassanîler gibi Ma’rib seddinin yıkılmasından sonra kuzeye göçen Araplara mensuptular.

Ancak, Gassanîlerin aksine Bizans-Sasanî mücadelesinde Sasanîlerin tarafını tutmuşlardır. Hıristiyanlığın Nasturî mezhebine mensuptular. Devlet adını başkent Hire şehrinden almıştı. Bilinen en eski hükümdarları Amr b. Adî (268-288)’dir. Numan b. Aver zamanında Sasanî veliahtı Behram Gûr’un ikameti için en önemli mimarî yapıları olan Havernak inşa edilmiştir.

Sasanî hükümdarı Kubat zamanında Kindelilerin işgaline uğrayan Hire Devleti, Anuşirevan’ın hükümdarlığı devrinde yeniden bağımsızlıklarını kazanmışlardır. En meşhur hükümdarları Münzir b. Maussema (563-586)’dır. Hire krallığı, Hz. Ebû Bekr zamanında Halid b. Velid tarafından ortadan kaldırılmıştır (633). Gerek Hireliler ve gerekse Gassanîler Arapça konuşmuşlardır. Nabigat el-Zübyanî ve Tarafe gibi cahiliye devri Arap şairlerini himaye etmişlerdir.

[59] Taberî, Târîh, II, 487

[60] Ebû Dâvud, Melâhim, 8; Nesaî, Cihâd, 42; Beyhakî,Sünenü’l-Kübrâ, IX, 176; Taberânî, X, 181; XIX, 375

[61] (DADAN, 2006), s. 14- 19

[62] Hac, 38-41

[63] İstihrac: Bir şeyin içinden bir şey çıkarmak. Bir mânâyı istidlâl etmek. Meydana ve harice çıkarmak. Bâzı emareleri beliren şeylerden ileriye âit olacak şeyleri çıkarmak. İstidlâl etmek. (Bak: Tahric)

[64] “Heva ve hevesini tanrı edinen, bilgisi olduğu halde Allah’ın şaşırttığı, kulağını ve kalbini mühürlediği, gözünü perdelediği kimseyi gördün mü? Onu Allah’tan başka kim doğru yola eriştirebilir? Ey insanlar! Anlamaz mısınız?” (Casiye, 23)

[65] Kurtûbî,  el-Câmi-u li- Ahkâm’il-Kur’ân, trc.Besir Eryarsoy, İstanbul 1997, XVI, 28

[66] Haram aylar (Tevbe, 36-37) Muharrem, Recep, Zilkade ve Zilhicce aylarıdır.  Savaş ve yağmayla geçinen bazı kabileler bu aylarda ateşkes ilan ettikleri için Arapların huzur, emniyette oldukları zamanlardır.

[67] (Hz. Ali, 1981), s. 201

[68] (Eyüb Sabri Paşa), s. 713

[69] Ilhız: Büyük kene

[70] Duhan, 9-16

[71] İbn Hişam, Sîre, I, 301.

[72] Halka ilk defa hac yaptıran kimse Attab b. Esid olup bu hac Mekke’nin fetih yılı olan hicretin sekizinci senesinde vuku bulmuştur. O yıl Attab b. Esîd, Arapların cahiliyye devrindeki uygulamalarına göre Müslümanlara hac yaptırmışlardır. Diğer bir kaynağa göre, peygamberin gönderdiği ilk hac emiri Hz. Ebûbekir radiyallâhü anhdır. Bir başka rivayette, Müslümanlara ilk olarak hicretin sekizinci yılında hac yaptıran kimse Attâb b. Esîd’dir. Sonra dokuzuncu yılda Hz. Ebû Bekir hac yaptırdı. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin haccı ise onuncu yıldadır ve kendisiyle birlikte 20.000 kişi vakfede bulunmuştur. (Bkz. Kettâni, Hz. Peygamber’in Yönetimi, (trc: Ahmet Özel), İstanbul 2003, s. I, 206-207 )

[73] bkz. HAMİDULLAH, İslâm Peygamberi, c.I, 268-269.

[74] (KÖKSAL), 3/382-385.

[75] İbn Hişam, Sîre. I, 301.

[76] (KÖKSAL), I/290.

[77] İbn Hişam,Sîre, I, 301.

[78] (KÖKSAL), 1/126-129.

[79] (KÖKSAL), 1/100-104.

[80] Zuhruf, 31.

[81] Heyet (Ali Özek başkanlığında), Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Açıklamalı Meâli, M.Ü.İ.F., Medine, 1992, s.490.

[82] (ORHAN, 2008), s. 87-93

[83] Ümeyye b. Ebi’s-Salti’s-Sakafî de, bir gün Ebû Süfyan’a:

“Ben, en son gelecek olan rasülün sıfatını, kitablarda yazılı buldum ve sanırım ki, o bizim ülkemizde ba’s olunacaktır.

Sonra, bana şu da zahir oldu ki; o, Abdimenafoğulları içinden çıkacaktır.

Bakıyorum: Onların içinde de, gelecek peygamberin ahlâkı ile muttasıf, Utbe b. Rebia’dan başka bir kimse bulamıyorum!

Fakat ona da, kırk yaşını geçmiş bulunduğu halde, vahyolunduğu yok!” demişti. (KÖKSAL), 1/291-296.

[84] Kapar, M. Ali, “Hz. Muhammed’in Müşriklerle Münasebeti”, İstanbul 1987, s. 113-119. Ayrıca bk. Algül, Hüseyin, İslâm Tarihi, I-IV, İstanbul 1986, I, 92-93

[85] Muhammed ibn İshak. Sîret-ü İbn İshak. (Tahkik ve Ta’lik: Muhammed Hamidullah). Konya, 1981. s. 170.

[86] Bkz.: Sarıçam, İbrahim. Emevî-Hâşimî ilişkileri, (İslam Öncesinden Abbâsîlere Kadar). Ankara, 1997.

[87] (KÖKSAL), 2/119-122.

[88] Buhâri, VI, “ Kitâbu’l-Humus”, 15. bab, 2923.

[89] Buhâri, VI, “ Kitâbu’l-Humus”, 16. bâb, 46.hadis, 2924.

[90] (UMURBEK, 2008), s.41-43

[91] (Mevdudi, 1984), 58-59

[92] (KÖKSAL),1/290.

[93] İbn Hişam, Sîre, c.I, s.130.

[94] The Encyclopaedia of İslam (New Edition), Kureyş maddesi, Leiden, 1979, c.V, s. 434-435; İbn Hişam, Sîre, c.I, s.130 vd.

[95] Şuarâ, 214

[96] (KÖKSAL), 1/264-270.

[97] (ŞENYAYLA, Ocak -2008 ), s. 66

[98] (ACAR, 2007 ),s. 84-85

[99] Enfal, 41

[100] Zebîdî, IX, 223–224.

[101] (ŞENYAYLA, Ocak -2008 ), s.94-95

[102] (ŞENYAYLA, Ocak -2008 ), s. 33-34

[103] (ŞENYAYLA, Ocak -2008 ), s.90

[104] (SABUNCU, 2008), s. 6

[105] (ŞENYAYLA, Ocak -2008 ) , s.71-72

[106] (SABUNCU, 2008), s.4

[107] (KÖKSAL), 2/112-117.

[108] Kettânî, Hz. Peygamberin Yönetimi, (trc: Ahmet Özel) İstanbul, 2003, c. 2, s.461

[109] Muvatta Kelam, 19

[110] Bkz: Mevlana Şiblî, Asr-ı Saadet, Tercüme: Ömer Rıza (Doğrul), İstanbul, 1920, I, 271.

[111] Mekkî, Semt’un-Nucûm, II, 557; Zehebî, et-efsîru ve’l-Müfessirûn, I, 69.

[112] (BİLGEN, 2007), s. 48-49

[113] (BİLGEN, 2007), s. 88-89

[114] DURSUN, Davut, Siyaset Ve Ahlâk: Gerçeklikle İdealin Bağdaşmazlığı Sorunu, s. 17-24

[115] ERGİN, O. Nuri; Balıkesirli Abdülazîz Mecdi Tolun Hayatı ve Şahsiyeti, İstanbul. 1942,s. 154

[116] Gavs-ül Âzam İhramcızâde İsmail Hakkı Toprak Sivasî buyurdu ki;“Siyaseti olmayan bir cemiyet, çökmeye mahkûmdur. Herkesin bir siyaseti vardır. Bizim siyasetimiz, siyasete karışmamaktır Bu da ayrı bir siyasettir”

[117] Bakara, 9

[118] Âl-i İmran, 54

ÖZ YURDUNDAN HİCRET


Ebû Leheb’in himayeyi kaldırması karşısında Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem dini neşretmek için Mekke’den daha emin bir yer te’min etmek maksadıyla Taif’e gitti. Ne var ki orada, yaptığı bütün temaslara rağmen istediği genişliği bulamayarak geri döndü. Dönüşte ise Mekkeye almadılar. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, Mut’im b. Adiyy radiyallâhü anhın himayesi ile Mekke’ye girebildi.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem her zaman sıkıntılarından kurtaran amcası Hz. Ebû Tâlib’in dünyadan göçeceği sırada, yanına çağırıp tavsiyesini düşünmeye başladı. Hz. Ebû Tâlib demişti ki;

“Ey kardeşimin oğlu! Ben öldüğüm zaman, sen Neccaroğullarından [1] olan dayılarının yanına git! Çünkü onlar evlerinde, yurtlarında bulunanı koruma gücüne, insanların en çok malik olanlarıdırlar” [2]

[Bu vasiyetler gösteriyor ki, Hz. Ebû Tâlib, son derece zeki ve basiretli bir zât'tı.      Uzak geleceği görebiliyordu.   Hz. Ebû Tâlib’in özellikle Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin Medine'ye gitmesiyle ilgili fikri çok isabetliydi ve bu fikir Hicret'ten üç yıl önce ortaya atılmıştı.    Hâlbuki bu sözlerin söylendiği zaman kimse Medine’nin Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi bağ­rına basacak ve İslamiyet'in merkezi olacak bir şehir olacağını tahmin etmemişti. Medine ve ahâlisi Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi ve müslümanları öylesine destekledi ve öylesine güçlerine güç kattı ki, müslümanlar kısa bir zamanda bütün Arabistan'a hâkim oldular. Aynı şekilde, Hz. Ebû Tâlib'in Kureyşli kabile reislerine söylediği sözlerde tamamıyla doğru çıktı. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemden yana olan daha aşağı tabakadaki insanlar ve mazlum kişiler devlet ve memleket işlerinin en üst mevkiin­de yer alırken inatçı Kureyşli kabile reisleri avuçlarını yaladılar. İbn Abdülberr, “Istiab’da” Hz. Ömer radiyallâhü anhın halifelik devrinin bir vak'asını nakletmiştir. Buna göre, bir gün aralarında Kureyş'in Süheyl bin Amr ve Ebû Süfyân gibi reislerinin de bulunduğu bir heyet, Emîr ül-Müminîn, Hz. Ömer ile görüşmeye geldi ve oturmak için Halife'nin işare­tini beklediler. Bu arada, Hz. Bilâl ve Hz. Süheyb gibi bazı diğer kişi­ler içeriye alınıyordu. O sırada Ebû Süfyan arkadaşlarına şikayet eder bir tavırla, “vallahi, şu hale bak, ne günlere kaldık. Bizim gibi reisler dışarda bekliyor ve bu köleler ağırlanıyor;” dedi. Bunun üzerine Sü­heyl bin Amr dedi ki :

“Bu şikâyeti kendi kendinize yapacaksınız. Zi­ra İslam’a davet verildiği zaman bu adamlar öne çıkmış ve siz geri kal­mıştınız.”][3]

Allah Teâlâ, bu sonu gelmez hakaretlerin sonu gelmeyince, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme Hz. Ebû Tâlib tarafından kalbine nakşedilmiş yurda hicret emrini verdi.

Hicret yeni dönemin başlangıcı olacaktı. Fakat Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem çok sevdiği vatanından ayrılacaktı. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Medine’ye hicret edeceği bir esnada Kâbe’ye bakarak

“Vallahi sen, benim dünyada en çok sevmiş olduğum yersin. Şayet senin halkın beni zorla çıkarmasaydı vallahi çıkmazdım”[4] buyurmuştur. Bir daha Mekke’ye yerleşmekte nasip olmadı.


[1] Neccaroğulları, Medine-i Münevvere’de yerleşik bir kabiledir. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin annesi Hz. Âmine radiyallâhü anha bu kabiledendi. Altı yaşlarında iken annesi ile birlikte dayı tarafını ziyaret için Medine’ye gelmişler ve küçük Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem), Neccaroğullarının çocukları ile tanışmış, onlarla oynamış, onların havuzlarında yüzme öğrenmişti. Sonraki yıllarda hep bunları hatırlar ve yâd ederdi.

[2] (KÖKSAL), 2/122-123.

[3] (Mevdudi, 1984), s.529

[4] Bkz: İbn Mace, Menasik 103; Tirmizî, Menakıb 68; Darimî, Siyer 66.

EBÛ CEHİL’İN PROVAKATÖRLÜĞÜ


Hz. Ebû Tâlib’den sonra Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Kureyşîlerin azabından daha çok rahatsız olmuş, hayatı her an tehlikeye girmeye başlamıştı.

Bir defa, Kâbe’de namaz kılarken, Ebû Cehil’in teşviki ile Ebû Muayt oğlu Ukbe, yeni kesilmiş bir devenin bağırsaklarını getirip, secdede iken üzerine koymuş, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem başını secdeden kaldıramamıştı. Kızı Hz. Fâtıma aleyhisselâm yetişerek, üzerini temizlemiş, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem namazını bitirdikten sonra etrafında gülüşen müşrikleri işâret ederek üç defa:

“Allah’ım Kureyşten şu zümreyi sana havâle ediyorum” dedikten sonra:

“Ebû Cehil’i, Ebû Muayt oğlu Ukbe’yi, Haccâc oğlu Şu’be’yi, Rabîa’nın oğulları Utbe ve Şeybe’yi, Halef’in oğulları Übeyy ve Ümeyye’yi, sana havâle ediyorum.” diye isimlerini birer birer saymıştı. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin isimlerini saydığı bu azılı müşriklerin hepsi de Bedir Savaşı’nda katledilip, leşleri Bedir’deki “Kalîb” denilen kuyuya atılmıştır. [1]

Hazret-i Resulün muhterem evlâdı Hz. Fatıma aleyhisselâm üzerini temizler iken, O Allah Teâlâ’nın sevgilisinin gözleri yaşla dolarak:

“Yavrum! Amcam Ebû Tâlib’in sağlığında müşrikler bana bu kadar tecâvüz edemezlerdi” buyurdular.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, amcası Hz. Ebû Tâlib’in vefatından sonra, günlerce evinden dışarı çık­madı. Hep evinde oturdu. Pek az dışarı çıktı. Dışarı çıktığı zaman da, Kureyş müşrikleri, Hz. Ebû Tâlib’in sağlığında yapmak isteyip de yapamadıkları hakaret ve işkenceleri, istediklerini yapmaya başladılar.

Nitekim Kureyş müşriklerinin beyinsizlerinden bir beyinsiz Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin önünü kesip başına toprak saçmış, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem başı toza toprağa bulanmış olarak evine gir­mişti.

Kızlarından birisi hemen kalkıp Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin başındaki tozu toprağı ağlaya ağlaya giderirken, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem:

“Kızcağızım! Ağlama! Muhakkak ki, Allah senin babanı koruyacak, savunacaktır!” demişti.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin kendi kendine de:

“Ebû Tâlib ölünceye kadar, Kureyşlilerden, böyle birşey başıma gelmemişti! Ey amca! Senin yok­luğunda, imdadıma senden daha çabuk koşanı bulamadım” buyurduğunu işittiği ve müşriklerin Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi himayesiz bularak işkenceye uğratmaya kalktıklarını gördüğü zaman, Ebû Leheb Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin yanına geldi ve:

“Ey Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem)! Git! Ne istiyorsan, Ebû Tâlib’in sağlığında ne yapıyor idiysen, yine yap! Lâfa andol-sun ki, ben ölünceye kadar sana hiç kimse dokunamayacaktır!” dedi.

Bir gün, Gaytala’nın oğlu Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme sövüp sayarken, Ebû Leheb çıkageldi. Onu yüzünün üzerine düşürdü.

Gaytala’nın oğlu:

“Ey Kureyş cemaatı! Ebû Utbe dininden çıkmış!” diyerek bağırmaya ve yaygaraya başladı.

Kureyş müşrikleri gelip Ebû Leheb’in üzerine dikildiler.

Ebû Leheb onlara:

“Ben Abdulmuttalib’in dininden ayrılmış değilim. Fakat ben kardeşimin oğlunu yapmak istediği şeyi yapıncaya kadar koruyorum” dedi.

Müşrikler:

“Güzel ve iyi etmişsin!” dediler.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, böylece, bir müddet, Ebû Leheb’in korkusundan hiç kimse sataşmaz olduğu halde, gider gelir oldu.

Ebû Leheb bir gün Ukbe b. Ebû Mu’ayt ile Ebû Cehil’in talîm ve ta’rîfi üzerine “Abdülmuttalib cehennem ehli midir?” diye Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz hazretlerinden sual edip,

“Kavmiyle beraberdir!” cevâbını almıştı ki, bu cevap, Hz. Abdülmuttalib’in kavmi ehl-i fetretten olup, ehl-i fetretin hususî hükmü vardır nüktesini işrâb (ima) eder.

Ebû Leheb’in, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz Hazretlerine düş­manlık etmesi, Abdülmuttalib hakkında sual ettiği meseleye verdiği cevabı anlayamamış olmasındandır. Eğer bu cevabı yanlış olarak telâkki etmemiş olsaydı, belki düşmanlık etmezdi.

Gerek Ebû Cehil ve gerek Ukbe, bu kısa cevabı “Abdülmuttalib kav­miyle beraber cehennemdedir!” diye çevirerek Ebû Leheb’i kızdırdıkla­rından, büyük bir hiddet ve gadap ile tekrar Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin huzuruna varıp meseleyi bir daha öğrenmek istemiş ve Ebû Cehil’in te’vîl ve anlayışını anlatmış ve Efendimiz hazretlerinden

“Eğer batıl üzere gitmişse, gerek Abdül-muttalib ve gerek onun gibiler umumiyetle cehen­nemdedir-, yok eğer takrîr-i sabıka muvafık olarak irtihal etmişlerse hiç birisi cehennemlik değildir” cevabını almış olmasına bağlı gazab ateşi alevlenip, sevgisi düşmanlığa dönüştü. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi himayeden düşürdü. Burada hatırlanması gereken önemli bir hususta Ebû Leheb’in hanımını hatırlamakta uygundur.

Hz. Ebû Tâlib’in sevgisine çoşkunluk veren Hz. Fatıma b. Esed’in karşısında Ebû Leheb’in karısı fitneyi kabartıyordu. Bu etki yüzünden Ebû Leheb’in soğuk davranışın altında Ebû Leheb’in karısı Ümmü Cemil  vardı.  Ebû Süfyan’ın kızkardeşi ve Muaviye b. Ebi Süfyan’ın da halası idi. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme düşmanlıkta aşırı gider; küfründe, inkârında ve inadında kocasına yardımcı olurdu.

Ümmü Cemil her gece pıtrakları, dikenleri, dikenli ağaç dallarını toplayıp büyük demet yapar, boynuna bağlar,  geceleyin ayağına batsın  yaralar açsın diye Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin geçeceği yollara atar, saçardı.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ise, onlara kum yığınına, ipek üzerine basar gibi basar, geçerdi.[2]

[Allah Teâlâ Leheb sûresinde “Ebû Leheb'in İki eli kurusun; kurudu ya; malı da, kazandıkları da kendisine bir fayda sağlamadı. Alevli bir ateşe girecektir. Eşi de; odun hamalı ve boynunda bükülmüş bir ip (bağlanmış) olarak.” bahsederken Ebû Leheb'in karısı, kocasıyla birlikte öyle bir üslupla zikredilmiştir ki buradan onun da fitne ve engelleme ateşini alevlenme de büyük rol oynadığını çıkarmak hiç de zor değildir. Eğer onun da davaya karşı katı bir tutumu olmasaydı, özellikle de ilk sıralarında (çünkü sure çok erken dönemlerde inmiştir.) bu şe­kilde nitelenmez ve bu Kur'anî uyarıya hedef olmazdı. Bunda tabiatıyla, risaletin başlarında Arap kadınının güçlü bir şahsiyeti sembolize edilmektedir. Rivayet edilen nakiller arasında yer alan bir açıklamaya gö­re bu kadın kocasını da etkisi altına alarak ona katı asabiyet geleneklerini çiğnetmiş ve onu kardeşinin oğlu ile düşman bir pozisyona sokmuştur. Sonra iki oğluna da etki ederek, risaletten kısa bir süre önce nişanları yapılan Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin iki kızını boşamalarını sağlamıştır.]  [3]

Ümmü Cemil kendisi ve kocası hakkında Tebbet sûresinin indiğini işitince Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin Hz. Ebû Bekir radiyallâhü anh ile birlikte  Kâbe Mescidinde  oturduğu sırada oraya vardı. Kendisinin elinde bir taş bulunuyordu. Hz. Ebû Bekir, onu görünce,  Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme;

“Yâ Rasûlallah! Bu Ümmü Cemil’dir. Eziyet edici bir kadındır. Sana doğru geliyor! Onun seni görmesinden korkuyorum! Keşke bu kadın sana bir zarar vermeden, eziyet etmeden kalkıp gitmiş olsaydın, bir köşeye çekilseydin!” dedi.[4]

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem:

“O beni göremez!” buyurdu. Gerçekten de, Ümmü Cemil Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi göremedi! Allah Teâlâ ona göstermedi. O ancak Hz. Ebû Bekir’i görebildi. Gelip, Hz. Ebû Bekir’in başına dikildi.  Ona:

“Ey Ebû Bekir! Arkadaşın nerede?” diye sordu.

Hz. Ebû Bekir: “Ne yapacaksın onu? Sen benim yanımda hiç kimse görmüyor musun?” dedi. Ümmü Cemil:

“Benimle alay etme! Ben senin yanında senden başkasını göremiyorum. Bana haber verildi ki, arkadaşın beni hicvetmiş.

O şairse, vallahi, ben de şair bir kadınım.  Kocam da şairdir.

İşte, ben de onu hicvediyorum:

‘Biz o verilmişe isyan ediyoruz.

Onun nübüvvet işinden yüz çeviriyoruz.

Onun dininden hiç hoşlanmıyoruz.’ [5]

Vallahi, onu bulsaydım, şu taşı kendisinin ağzına vuracaktım!” dedi.

Hz. Ebû Bekir:

“Hayır! Vallahi, arkadaşım şair değildir. O şiir söylemez de. Şu Beyt’in (Kâbe’nin) Rabbine andolsun ki, o seni hicvetmiş değildir” dedi. Ümmü Cemil:

“Muhakkak ki, sen benim katımda doğru sözlüsündür. Kureyşîler iyi bilir ki, ben onların ulu kişilerinin  kızıyımdır!” diyerek dönüp gidince,  Hz. Ebû Bekir:

“Yâ Rasûlallah! O seni görmedi mi?” diye sordu. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem:

“Beni görmedi! Allah onun gözünü alıp beni göremez hale getirdi!” buyurdu. [6]


[1] Bkz. el- Buhârî 1/65; Tecrid Tercemesi, 1/161 (Hadis No: 177) ve 2/377 (Hadis No: 314) ve 10/45, (Hadis No: 1544)

[2] İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, c.1, s. 380, Belânın, Ensâbu’l-eşrâf, c. 1,s.12O. Fahru’r-R âzı, Tefsir, c. 32, s. 171, Hâzin, Tefsir, c. 4, s. 425, Ebû’l-Fidâ, Tefsir, c. 4, s. 564. Ebû’l-Fidâ, Tefsir, c. 4, s. 564. Kurtubi, Tefsir, c. 20, s. 240.Nesefi, Medârik, c. 4, s. 382, Hâzin, Tefsir, c. 4, s. 425,Beyzâvî, Tefsir, c. 2, s. 581, Ebûssuud, Tefsir, c. 9, s. 211.Taberî, Tefsir, c. 30, s. 338, Zemahşeri, Keşşaf, c. 4, s. 297,

[3] (DERVEZE, 1989), s. 126

[4] Ebû Nuaym. Delâil ü’n-nübüvve, c. 1, s. 193, E bu ‘I-Fi dâ, Tefsir, c. 4, s. 565, Kastalâni, Mevâhibu’l -ledünniye, c. 1, s. 6 2.

[5] İbn İshak, İbn Hişam, c. 1, s. 381-382, Belâzurî, c. 1, s. 122, Fahru’r-Râzî, c. 32, s. 172, Muhibbüt-Taberî, c. 1, s. 80, Kurtubi, t 20, s. 234, Zehebî, s. 147, Ebû’l-Fidâ, c. 4, s. 565, Kastalani, İrşâdü’s-sârf, c. 6, s. 25, Diyarbekrî, c. 1,s.288.

[6] İbn İshak, İbn Hişam, c. 1, s. 234-235, Zehebî, Târıhu’l-İslâm, s. 147.

ASHABIN RASÛLÜLLAH SALLALLÂHÜ ALEYHİ VE SELLEME SEVGİ VE SAYGISI


[Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin Allah Teâlâ katındaki değerini kavramış olan Sahabe, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemden gelen bütün emir ve talimatları, gereğince yerine getirmeye çalışmışlardır. Kendilerine mükemmel örnek olan ve yol gösteren Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin açtığı bu yola mallarını ve canlarını adayan Sahabe O’nu o kadar saygı ve dikkatle dinlemişlerdir ki, bu esnada

Öyleki başlarına birer kuş konmuşçasına[1] bir itina içerisinde bulunmuşlardır. Nitekim en ideal iletişim de anlatanla dinleyenin ortak ideal ve düşüncelere sahip olup aynı arzu ve gaye içinde bulunmaları halinde gerçekleşmektedir. Dolayısıyla bir tarafta Kur’ân-ı Kerim’in ifadesiyle kendini helak edercesine çabalayan bir rasül,[2] diğer tarafta ise hayatını Kur’ân-ı Kerim’in ruhuna uygun hale getiren bu rehbere teslim olmuş Sahabe olunca, iletişimin en ideali yaşanmıştır. Sahabenin Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme karşı sevgi, saygı ve bağlılığına inanmayanlar dahi itiraf etmek durumunda kalmışlardır. Nitekim bu duruma Hudeybiye’de şahit olmuş olan Mekke’nin ileri gelenlerinden Urve b. Mesud, Kureyşe,

Ey kavmim, Vallahi birçok krallar gördüm, heyet halinde Kayser’e, Kisrâ’ya ve Necaşi’ye gittim. Ama Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem)’in ashabının ona tazim ettiği kadar, hiçbir kralın adamlarının tazim ettiğini görmedim[3]

diyerek itiraf etmiştir. Yine aynı şekilde Hudeybiye antlaşmasını yenilemek için Medîne’ye gelen ve olumlu cevap alamayan Ebû Süfyan da Mekke’ye döndüğünde kavmine

Ben size her birinin kalpleri bir kalbe bağlı olan bir kavimden geldim[4] diyerek Sahabenin Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme bağlılığını dile getirmiştir. Bunun gibi Bedir savaşına giderken Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, teker teker gurupların moral ve bağlılığını ölçmek istediğinde Mikdâd b. Amr’ın radiyallâhu anh

Ya Resulullah! Biz İsrailoğulları’nın Hz. Musa’ya ‘ Git, sen ve Rabb’in, ikiniz onlarla çarpışın, biz burada oturalım’ dediği gibi demeyiz. Biz ancak senin yanında, seninle birlikte çarpışırız deriz[5] demesi ashabın bağlılığını ortaya koymaktadır. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ile Sahabe arasında zannedildiği gibi bir resmiyet de söz konusu olmamıştır. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, Sahabe’ye fikir ve düşüncelerini açıklamada fazlasıyla serbestlik sağlamış, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ile Sahabe arasındaki ilişki Sahabe ile beşer-Resul ilişkisi olarak geçmiştir.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi canından aziz bilen Sahabe, o’na karşı tazimini sergilemek adına zirve noktada tutum ve davranışlar sergilemişlerdir. Hatta öyle ki bazen Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, ashabının kendisine karşı saygı da olsa ölçüyü kaçırmamaları yönünde tavrını koymuş, yanlarına gittiğinde Sahabenin ayağa kalkmalarını dahi nehyetmiştir.[6] Bundan dolayıdır ki Enes b. Malik radiyallâhu anh,

Kendileri için Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemden daha sevimli kimse olmamasına rağmen Sahabe, hoşlanmadığını bildikleri için Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi gördüklerinde ayağa kalkmazlardı demektedir.[7] Sahabe aynı zamanda Mescidi Nebevi’ye girmeyi Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin huzuruna girmek gibi görüp sessizce, edeb ve saygı ile girip çıkmışlardır. Sahabe genelde bu şekilde hareket ederken herhangi bir dalgınlık sonucu edebe aykırı davranışlar vuku bulduğunda da anında ikaz etmişlerdir. Bir zaman Mescid-i Nebevîde yüksek sesle konuşulması üzerine Hz. Ömer radiyallâhu anh, sesli konuşanların kimler olduğunu sormuş ve kendisine Taif ahalisinden oldukları söylenince de Hz. Ömer

Eğer siz bu şehir ahalisinden olsaydınız muhakkak canınızı acıtırdım. Siz Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin mescidinde seslerinizi yükseltiyorsunuz öyle mi?!” diyerek onları azarlamış ve bu yaptıkları hareketin Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme bir saygısızlık olduğunu dile getirmiştir.[8]

Yukarıda Mescidi Nebevide yapılan edebe muhalif hareketlerin Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin şahsına yapılmış bir saygısızlık olarak addedildiği gibi ehl-i beytine dil uzatmak, hayatta olanlara hürmette kusur etmek de aynı şekilde saygısızlık sayılmıştır. Nitekim ehl-i beytin faziletine ve üstünlüğüne temas eden ayetlerin [9] yanı sıra birçok hadiste de onlara sevgi beslenmesi istenmiş ve bu sevginin Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi sevmenin bir gereği olduğu vurgulanmıştır.[10] Bu husustan dolayı Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin ailesi ve yakın akrabaları Müslümanlar nezdinde müstesna bir mevkiye sahiptir.][11]

[Bazı müfessirler Ey Muhammed! De ki: «Ben bu tebliğime karşı sizden akrabalıkta sevgiden başka hiçbir ücret istemiyorum.» Her kim bir iyilik yaparsa biz onun iyiliğini artırırız. Şüphesiz ki Allah çok bağışlayıcıdır, şükrün karşılığını verir.” [12] ayet-i kerimesine (risâlet teblîği karşısında, sizden ücret talep etmem; fakat akrabalığı muhafaza etmenizi ve bana muhabbet eylemenizi, sıla-i rahimde bulunmanızı talep ederim) diye mana vermişlerdir.

Kureyş’te hiçbir kabile yoktur ki Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ile o kabilenin akrabalık ve hısımlığı olmasın! Sanki ki, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz hazretleri

“Bana iman etmezseniz, bari size olan akrabalığı muhafaza ediniz de bana cevr ü eziyet etmeyiniz!” demiştir.

Allah Teâlâ Kur’ân-ı Kerim’de ise

“Şüphesiz ki Allah’a ve Resulü’ne eziyet verenlere Allah hem dünyada, hem ahirette lânet etmiştir. Onlara aşağılayıcı bir azab hazırlamıştır.” [13] ayet-i kerimesinde küfür ve günaha düşerek Allah Teâlâ’ya ve rasülüne eziyet edenlerin rahmet kapısından kovacağını ve onlara aşağılayıcı azap hazırlandığını zikir ve beyan etmiştir.] (Eyüb Sabri Paşa), 707-709


[1] Ahmed b. Hanbel, IV, 278.

[2] “Bu söze inanmayanların ardından üzülerek nerdeyse kendini mahvedeceksin!” Kehf, 6

[3] Ahmed b. Hanbel, IV, 329–330

[4] Abdurrezzak, Ebû Bekr Abdurrezzak b. Hemmâm es-San’ânî, el-Musannef, (tah:Habîburrahman el-A’zamî), I. Baskı, Beyrut 1392/1972, V, 375.

[5] İBN SA’D, Ebû Abdullah Muhammed, et-Tabakatü’l-Kübra, Daru Sadr, Beyrut (t.y), III, 162.

[6] Ahmed B. Hanbel, V, 256; Ebû Davud, Süleyman b. Eş’as es-Sicistânî, es-Sünen, Çağrı Yayınları, (y.y), (t.y), Edeb 165.

[7] Tirmizî, Edeb 13.

[8] Buhârî, Ebû Abdullah Muhammed b. İsmail, el-Câmiu’s-Sahîh, Çağrı Yayınları, (y.y), (t.y), Salât 83.

[9] Ahzab, 53; Şûra, 23

[10] Ahmed B. Hanbel, VI, 292; Tirmizî, Menakıb 20- 30- 31; Nesâî, İman 19.

[11] (ÖRENÇ, Haziran–2007), s.7-9

[12] Şura, 23

[13] (Ahzab, 57)

RASÛLÜLLAH SALLALLÂHÜ ALEYHİ VE SELLEMİN MERHAMETİ


Allah Teâlâ, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin kalbinin mahzun olmasına hiç razı olmamıştır. Dünyevi ve uhrevi ne dileği varsa vermiştir. Onun için risaletinde eziklik duymasını istemezdi. Buna örnek olarak şu hatıraları hatırlamak uygundur.

[Bir gün Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, Âişe-i Sıddîka radiyallâhu anhanın evinde oturuyordu. Hazret-i Osman radiyallâhu anh dört deve yükü buğdayı Fahr-i kâinâta hediye ettiler. Hizmetçileri geri gelip dediler ki,

“Yâ efendi, buğdayı Habîb-i Rabbil âlemîn, muhâcirîne verdiler.” Hazret-i Osman radiyallâhu anh dört deve yükü daha buğdayı gönderdi. Onu da Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Ensara dağıttılar. Hazret-i Osman radiyallâhu anh dört deve yükü buğdayı daha gönderdi. Fahr-i Kâinat onu da aileleri arasında taksim edip, evlerine gönderdiler. Getiren hizmetçilere sordular ki,

“Seyyidinize kaç deve yükü buğdayı getirmişlerdi.” Hizmetçiler dediler,

“On iki yük.”

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdular.

“Tamamını bize gönderdi. Kendi için bir miktar alıkoymadı.” Mübarek ellerini kaldırıp, buyurdu:

“Yâ Rab! Ben Osman’ın ihsanından aciz oldum. Her kim bana ihsan etti, Ben ona mükâfatını verdim. Fakat Osman’ın mükâfatından acizim Yâ Rab. Sen Osman’a karşılığını ver.”

Derhâl Cebrail aleyhisselâm geldi. Buyurdu,

“Yâ Muhammed! (sallallâhü aleyhi ve sellem) Allah Teâlâ sana selâm eder. Buyurdu ki, Osman’a benden selâm söyle. Söyle ki, biz ondan razı olduk. Onu cennetde Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem)’e refîk etdik. Arasat hesâbını ondan ref’ etdik. Eğer sen ona mükâfatdan âciz isen, biz ona mükâfatdan âciz değiliz.”

Yine bir gün Hazret-i Osman radiyallâhu anh yedi tabağı altın ile doldurup, yedi hizmetçinin eline verdi. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme hediye gönderdi. Hizmetçiler, tabakları huzuruna koydular. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdular ki,

“Geri gidin, efendinize selâm götürün.” Hizmetliler dediler ki:

“Yâ Rasûlallah, efendimiz bizi de tabaklar ile size hibe etmiştir.” Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdular ki,

“Yâ Rabbî! Osman’ı sana havale etdim.” Hemen Cebrâîl aleyhisselâm geldi dedi ki,

“Allah Teâlâ sana selâm eder ve buyurur ki, Osman’a benden selâm eriştir ve de ki, Huld ve Na’îm Cennetini bu hediyesine karşılık olarak ona bağışladım.” ][1]

Muhakkak bilinmelidir ki: Cenâb-ı Fahr-i Âlemin hiçbir arzusu dergâh-ı Ulûhiyyetde ret olunmamıştır. Bazen Nebi arzusunu değiştirdiği olmuştur ki, o da murâd-ı İlâhi’nin kendi arzusuna daha hoş gelmesinden dolayıdır. Yoksa reddolunmuş değildir.

“Onlar için dile istiğfar et dile etme, onlar için yetmiş kerre istiğfar da etsen Allah onlara hiç de mağfiret edecek değil, böyle, çünkü onlar Allah’ı ve Resulünü tanımadılar, Allah ise öyle baştan çıkmış fasıklar güruhuna hidayet etmez.” [2] ayeti kerimesi nazil olunca, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Ashâbını toplayarak tebes­sümle şöyle buyurmuşlardır:

“Rabbim beni istiğfar etmekliğim ile etmemekliğim arasında serbest bıraktı. Ben istiğfarı ihtiyar edeceğim.”

“Yetmiş defa da istiğ­far etsen mağfiret etmeyeceğim” buyruldu.

“Ben yetmişden fazla edeceğim ve onları mağfiret ettireceğim.”

Binaenaleyh Kitâbullah’ın inceliklerini yine o Kitabın öğretmeni ve tebliğcisi olan Cenâb-ı Nebî bilir.[3]

[Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Bedir savaşında müşriklerin bozulup kaçmaya başladığı bir hengâmede ashabına Hâşimoğulları ve diğer kabilelerden bazılarının Bedir harbine müşrikler tarafından zorla çıkarıldıklarını bildirerek öldürülmemelerini istemiştir.

Bir rivayette de özellikle amcası Hz. Abbas aleyhisselâm, Tâlib (Hz. Ebû Tâlib’in oğlu), Nevfel ve Ebû Süfyan’ın zorla savaşa çıkarıldığını belirterek, bunların öldürülmemelerini bildirmiştir.[4] Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin bu sözünden sonra İslam ordusu içerisinde yer alan Ebû Huzeyfe b. Utbe radiyallâhu anh, bunu duyunca

Babalarımızı, oğullarımızı, kardeşlerimizi öldüreceğiz de Abbas’ı mı bırakacağız. Allah’a yemin ederim ki ona rastlarsam kılıcımı etine daldıracağım demiştir. Bu sözler kendine ulaşınca Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, Hz. Ömer radiyallâhu anh e dönerek

Ey Hafs’ın babası! Rasûlullah’ın amcasının yüzüne vurulur mu?” diyerek üzüntüsünü dile getirmiştir. Hz. Ömer, Ebû Huzeyfe radiyallâhu anhın münafıklık yaptığını ileri sürerek öldürmek için Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemden izin istemiştir. Ebû Huzeyfe, daha sonraları sarf ettiği bu sözlerden dolayı pişman olduğu ve bunu ancak şehid olmasının kurtarabileceğini düşündüğü rivayet edilmektedir. Ebû Huzeyfe, Yemame’de şehit düşmüştür.[5]

Diğer bir rivayette Ebû Huzeyfe’nin söylediği söz Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme ulaştığında Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, ona bu sözü söyleyip söylemediğini sormuş, Ebû Huzeyfe’de babasının amcasının ve kardeşinin öldürüldüğünü görünce dayanamayıp bu sözü sarf ettiğini belirtmiştir. Bunun üzerine Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem,

Senin baban, amcan ve kardeşin bizimle savaşmakta gönüllüydüler. Fakat Hâşimoğulla rı savaşa zorla çıkarıldılar buyurmuştur.[6]

Nitekim Kureyş ordusu Mekke’den gelirken Hâşimoğulları savaşa katılmayıp Mekke’de kalmış, ordu Mekke’den bir konak mesafede istirahatta iken Ebû Cehil’in dikkatini çekmiş ve Ebû Cehil, Benî Hâşim’in Mekke’de kalması durumunda Müslümanların zaferinin onlarında zaferi olacağı, eğer kendileri kazanırsa o zaman da Hâşimoğullarının Mekke’deki kendi çoluk çocuklarından intikam alacaklarını söyleyerek kavmini uyarmış ve geri dönerek Hz. Abbas, Nevfel, Tâlib ve Akil aleyhimüsselâm ’ı zorla getirmişlerdir.[7] Hatta müşrikler Hâşimoğulları ndan geri kalan kimselerin Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin tarafına geçmesi korkusuyla onları bir çadırda toplayıp başlarına nöbetçi dikmişlerdir.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, sadece Hâşimoğullarını değil, Mekke döneminde O’nu destekleyenleri, Mekke’deyken üç yıllık boykotu kırmaya çalışanları ve Müslümanlara yardımcı olan minnet duyduğu kimselerin de öldürülmelerini istememiştir. Amcası Hz. Abbas aleyhisselâm ise yeğenine her zaman desteğini sürdürmüştür. Hatta Hz. Abbas’ın Bedir savaşından veya hicretten önce Müslüman olduğu, fakat kavminden korktuğu için Müslümanlığını gizlediği bildirilmektedir.[8] Nitekim bunlardan birisi olan Ebü’l-Bahterî de Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ve ashabının Mekke’deyken Müşriklerin üç yıllık boykotunu kıran müşrik kişidir.[9] Müslümanlara yardımından dolayı Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, onun da öldürülmesini istememiştir. Savaş esnasında ashabtan Mücezzir b. Ziyad radiyallâhu anh, Ebü’l-Bahterî ile karşılaşmış ve ona Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin emrini bildirerek teslim olmasını istemiştir. Ebü’l-Bahterî, bir arkadaşına daha eman verilmesi halinde teslim olacağını söylemiş, fakat Mücezzir radiyallâhu anh, bu isteğini Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin sadece kendisine eman verdiğini belirterek kabul etmemiştir. Bunun üzerine Ebü’l-Bahterî, yaşama isteği uğruna arkadaşını ölüme terk ettiği için Kureyş kadınlarının kendisini ayıplamalarından endişe ederek savaşmaya devam etmiş ve öldürülmüştür.[10][11]

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem kendisine ulaşmış iyilikleri hiçbir zaman unutmadığına göre Allah Teâlâ’nın O’nun üzülmesini istemeyeceğini de bilmek uygundur.

Ebû Cehil gibi en inatçı, en hâin, İslâm’ın en katı düşmanı olan bir adamın oğlu olan İkrime radiyallâhu anh dahi İslâm olunca, ashabının Ebû Cehil’in fenalığını gözlerinin önüne getirerek İkrime’ye manalı manalı bakarlarken:

“Benim hatırım içün İkrime’ye babasının küfründen bahset­meyin, gücüne gider” diye nezâket-i Muhammedî’sini ilân etmiştir.

Sebî’a binti Ebû Leheb[12] müslüman olup, Medine’ye hicret etmişti. Babası Ebû Leheb’in Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimize yaptığı eziyeti bilen bazı sahâbi

“Sen Ebû Leheb’in kızı değil misin? Senin için hicret faydalı olur mu?” dediler. Bu sözler Sebî’a’nın gücüne gittiğinden, durumu Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme şikâyet ettiler. Efendimiz hazretleri minbere çıkıp,

“Kim ki benim akrabama eziyet ederse bana eziyet etmiş ve bana eziyet eden Sübhânehû ve Te’âlâ hazretlerine eziyet etmiş olur” mealinde bir beliğ hutbe okuya­rak, Sebi’a’ya o sözü söyleyenleri ima yoluyla azarladılar.

Rasûlullâh Efendimiz hazretlerinin, bu hutbesinin mealini te’yîd edecek birçok hadisleri daha vardır. Hatta bir kere

“Benim kabi­lemden birine ezâ veren bana eziyet eder; [13] bana eziyet veren ise Allah’a eziyet eylemiş olur” ve bir defa da

“Ey benim ümmetim! Siz Ölüler sebe­biyle dirilere eziyet etmeyiniz” buyurdular.

“Şüphe yok ki, sen sevdiğini hidayete erdiremezsin. Ve Allah dilediğini hidayete erdirir ve o, hidayete erecekleri daha ziyade bilendir.”[14] âyet-i celîlesinin de inceliğini anlamadan ulu-orta mana vermeye kalkarak hâtır-ı Muhammedi’yi rencide etmişlerdir.

Buradaki incelik şudur:

“Habîbim! Sen istediğini hidayete sevk et­meye çalışma. Fakat elbette hidayete sen sevk edeceksin. Senin şanına kederlenmek sıfatı yakışmaz. Sen te’sîr sıfatı­nın sahibisin. Senin suretinle değil, hakikatinle her arzun olur ve hidayetin membaı sensin. Sen suret-i hissiyyenle değil, suret-i ma’neviyyenle her istediğini yaparsın.”

Nitekim Hz. Ömer radiyallâhu anh için

Yâ Rab! Ömer ile İslâm’ı aziz et” diye Rasûl-i Zîşân Rabbisine niyaz eder etmez, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin mübarek başını almaya gelen Hz. Ömer, bir an içinde Nebi’nin potasında eriye­rek kesafetini letafete, zulmetini nura inkılâp ettirdi de İslâm’ın hizmetkârı oldu.

Abdulbâki Gölpınarlı ise Kasas, 56. ayetinin Abdimenaf oglu Numan’ın oglu Hars hakkında indiğini ve Medine’de nazil olduğunu, hâlbuki Hz. Ebû Tâlib’in Mekke’de öldüğünü ileri sürmekte, bu hususta Şii literatüründen örnekler ve kaynaklar vermektedir.[15]

Konunun daha iyi anlaşılması için şu hatıralara göz atmakta yerinde olacaktır.

[Hz. Ömer radiyallâhü anh, idarecilikle ilgili konuları İbn-i Abbâs radiyallâhü anh ile görüşür, zaman zaman bazı düşünce ve kaygılarını paylaşır, fikirlerini sorardı. İşte bir gün Hz. Ömer radiyallâhü anh yalnızken böyle bir atmosfer içinde düşüncelere dalmış ve sonrasında yanına yaklaşan İbn-i Abbâs radiyallâhü anhaya şunu söylemişti:

“Bu müslümanlar kitabı bir, rasülü ve kıblesi birken niçin anlaşmazlığa düşerler ki?’’ İbn-i Abbâs radiyallâhü anh da:

“Kur’an bizim (ehl-i beyt) üzerimize indi. Biz onu okuyorduk ve âyetlerin ne şekilde hangi konu üzerine indiğini de biliyorduk. Sonrakiler ise Kur’ân-ı Kerim’i okuyorlar ama ayetlerin iniş sebeplerini bilmediklerinden,[16] sık sık hatalara düşüyorlar.”

Yine bir gün Hz. Ömer Hudeybiye antlaşması öncesi başından geçen bir acı hatırayı İbn-i Abbâs radiyallâhü anh ile paylaşmak istemiş ve şunları anlatmıştır:

“Hudeybiye musalahasındaki durum ilk anda aleyhimize gözüktüğünden yapılan antlaşmadan sonra üç defa üst üste Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme bir şeyler sormuştum. Bu sorularımın hiçbirine cevap alamayınca hakkımda beni ikaz edici ayet inmesinden endişe etmiş ve ömür boyu bu yaptığıma pişmanlık duymuştum.” [17]][18]


[1] (Seyyid Eyyûb bin Sıddîk, 1998), 4. Bâb, menâkıb, 50-51

[2] Tevbe, 80

[3] [Hâşimoğulları ve şâir kabilelere mensup birçok Ehl-i Sünnet, Hz. Ebû Tâlib’in ehl-i necattan olduğunu itikad ederler. Halk için Allah Teâlâ huzurunda hüccet ve senet ittihazına uygun olan İmam Sübkî, İmam Şârânî, İmam Kurtubî gibi muhakkiklerden nakil ve rivayet olunan kavillere göre, Allah Teâlâ Hz. Ebû Tâlibi diriltti ve Ebû Tâlib, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme iman ettikten sonra Müslüman olduğu halde Hakk’a yürüdü.

Muhakkik Sühaymî hazretleri -ki, bu rivayetin sahibidir- şeyhinden aldığı bilgiyi haber verdikten sonra "Ebû Tâlib'in itikadı bu merkezde olup Allah Teâlâ'ya bu itikad ile vâsıl oldu" demiştir. Buna göre Ebû Tâlib'in azabı dirilmeden önce olması gerekir. Kıyametten murat Ebû Tâlib'in kıyameti olup, o da cesedinden ruhunun çıkmasıdır.] (Eyüb Sabri Paşa), 707

[4] İbn Sa’d, Tabakat, IV, 10.

[5] İbn Hişam, Sîre, II, 281; İbn Sa’d, Tabakat, IV, 11.

[6] İbn Sa’d, Tabakat, IV, 11.

[7] İbn Hişam, Sîre, II, 271.

[8] İbn Sa’d, Tabakat, IV, 10, 31.

[9] İrfan Aycan, “Ebü’l-Bahterî”, D.İ.A, İstanbul 1994, X, 296.

[10] İbn Hişam, Sîre, II, 281–282.

[11] (ÖRENÇ, Haziran–2007), s.41-45

[12] Sebi’a’nın ismini “Dürre” olarak da rivayet ederler

[13] Bkz: İbni Asâkir, İmam Taberânî, Beyhakî

[14] Kasas 56

[15] Bkz: Abdulbaki GÖLPINARLI, Caferi Mezhebi ve Esasları, Âlü Kaşifi’l-Gıta’nın eserinin önsözü, İstanbul 2004, s. 24-25.

[16] Belâzürî, Ensâb, IV, 52

[17] Vâkidî, Megâzî, II, 607, 617

[18] (BİLGEN, 2007), s. 34-35

HZ. EBÛ TÂLİB’İN HAKKINDAKİ İTHAMLARDAN BAZILARI


1- [Hz. Ebû Tâlib’in, bir keresinde Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme:

“Kavmin senin hakkında ne düzenler kuruyor biliyor musun?” diye sorduğunu, O ise:

“Evet, bana büyü yapmak, beni öldürmek ve beni yurdumdan çıkarmak istiyorlar” seklinde cevap verdiğini, bunun üzerine Hz. Ebû Tâlib’in:

“Bunu sana kim haber verdi?” sorusuna da

“Rabbim haber verdi.” dediğini, Hz. Ebû Tâlib’in:

“Senin o Rabbin ne güzel Rab imiş, ona hayır tavsiye et.” sözüne, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem:

“Ben mi O'na hayır tavsiye edeceğim, hayır! Tam tersine O bana hayır tavsiye eder” buyurduğunu ve bunun üzerine ilgili ayetin nazil olduğunu nakletmiştir.]

(Taberî, Ubeyd b. Umeyr’e dayandırdığı bir Rivâyet) İbn-i Kesîr, yukarıda zikrettiğimiz rivayeti eleştirmiş ve bu rivayette Hz. Ebû Tâlib’in zikredilmesi ve ayeti kerimenin sanki hicretten önce nazil olduğu zehabının verilmesinin garip, hatta münker olduğunu söylemiştir. Zira Enfâl Suresi bütünüyle Medenîdir ve Medine’de nazil olmuştur. İçinde Mekkî ayet veya ayetler yoktur. Öte yandan Hz. Ebû Tâlib, Dâru’n-Nedve’de Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin öldürülmesi kararı alınması ve Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme hicret izni verilmesinden üç sene önce vefat etmiş olup bu hâdise ile ilişkilendirilmesi mümkün değildir. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme, Mekke müşriklerinin onun hakkında ne düzenler kurdukları haber verilmiştir, ama bunu haber veren sahih rivayetlere göre Cibril’dir ve bu haberle birlikte hicret iznini de getirmiştir. Bu ayeti kerime ise daha sonra Medine-i Münevvere’de, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme Allah Teâlâ’nın kendisine geç miş nimetlerini hatırlatma sadedinde indirilmiştir. [1]

2- Müseyyeb İbnu’l-Hazn anlatıyor: “Ebû Tâlib’in ölüm anı gelince, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem yanına geldi. Başucunda Ebû Cehil ile Abdullah İbnu Ebi Umeyye İbni’l-Muğîre’yi buldu.

“Ey Amcacığım! Bir kelimelik Lailahe illallah de! Onunla Allah indinde senin lehine şehadette bulunayım!” dedi. Ebû Cehil ve Abdullah atılarak (Hz. Ebû Tâlib’e):

“Sen Abdulmuttalib’in dininden yüz mü çevireceksin?” diye müdahale ettiler. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, (kelime-i şehadeti) ona arz etmeye devam etti. Onlar da kendi sözlerini aynen tekrara devam ettiler. Öyle ki bu hal Hz. Ebû Tâlib’in son söz olarak, onlara:

“Ben Abdulmuttalib’in dini üzereyim!” demesine kadar devam etti. Ebû Tâlib Lâ ilâhe illâallah demekten kaçınmıştı. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem:

“Yasaklanmadığı müddetçe senin için istiğfar edeceğim!” dedi. Bunun üzerine aziz ve celil olan Allah şu vahyi indirdi. (Mealen):

“Akraba bile olsalar, onların cehennemlik oldukları ortaya çıktıktan sonra müşrikler hakkında Allah’tan af dilemek ne nebiye ve ne de iman edenlere uygun düşmez” (Tevbe 113).

Allah Teâlâ şu ayeti de Ebû Tâlib hakkında indirmiştir. (Mealen):

“Sen, sevdiğin kimseyi hidayete erdiremezsin. Ancak Allah dilediğine hidayet verir. Doğru yolda olanları en iyi bilen de O’dur” (Kasas, 56 ). [2]

[Bu hadisin son râvisi el-Müseyyeb’tir. Bu zat, ancak Mekke fet­hinde babasıyla birlikte Müslüman olmuştur. Bu husus, bütün Tabakat kitaplarında yazılıdır. Yani bu hadisi rivayet eden el-Müseyyeb, olayın vukuu sırasında Müslüman değildir.

Ayrıca el-Müseyyeb de bunu babasından rivayet etmektedir ve hadisten de anlaşıldığına göre, babası, bu olayın görgü şahidi değildir. O halde bu olayı kimden dinlemiş olabilir? Elbette ki, Ebû Cehil veya onun yanındaki müşrikten dinlemiş olabilir.

Sonuç olarak, bu hadiste farkında olunmayarak, Hz. Ebû Tâlib’in küf­rüne, Ebû Cehl’in şahitliği ile hükmedilmiş olur.

Buharı ve diğerlerinin zikrettiği bu hadisin sahih olduğunu savun­mak bağlamında bu hadis senedinin mürsel [3] olup son ravisinin zikredilmediğini iddia etmek ise, İslam’a en büyük hizmeti yapmış olan Hz. Ebû Tâlib’i kâfir göstermenin boş bir gayretinden başka bir şey değildir. Zira hadiste olayın görgü şahitleri olarak adları geçen yalnız Ebû Cehil ile yine onun gibi müşrik olan Abdullah b. Ebû Ümeyye’dir; bunların dı­şında kimseden söz edilmemektedir. Müslüman olan başka bir zatın orada bulunması ihtimali ile el-Müseyyeb’in babasının da, ondan rivayet etmiş olması ihtimali üzerinde hüküm bina etmek ise, ilim ve insaf yolu değildir. Çünkü Hz. Ebû Tâlib’in iman gibi, pek önemli bir mesele şöyle dursun, İslam’da hiçbir hüküm ihtimaller üzerine bina edilemez.

Ayrıca, anılan hadiste olaya bağlı olarak zikredilen ayet, , Cehennemlik oldukları anlaşıldıktan sonra, akraba bile olsalar, puta tapanlar için mağfiret dilemek nebiye ve müminlere yaraşmaz.” [4] Bu sure ise, Kur’ân-ı Kerim sureleri ile ayetlerinin nüzul tertibi hakkında uzman olan İslam âlimle­rinin büyük ekseriyetine göre, Kur’ân-ı Kerim’’den en son nazil olan suredir. Bazı âlimlere göre ise, en son nazil olan sure, Mâide süre­sidir; Tevbe sûresi ise, sondan bir önceki son sureden bir önceki suredir. Ve hiçbir âlim de, Tevbe suresinin her hangi bir ayetinin, Mekke devrine nazil olduğunu söylememiştir.

Anılan olay ile bağlantılı olarak Sen, sevdiğini doğru yola eriştiremezsin, ama Allah, dilediğini doğru yola eriştirir. Doğru yola girecekleri en iyi O bilir.”[5] zikredilen âyeti ise, Mekke devrinde, fakat bu olaydan çok sonra nazil olmuştur.][6]

3- Nâciye İbnu Ka’b anlatıyor: “Hz. Ali kerremallâhü veche dedi ki:

“Ebû Tâlib ölünce Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme gelip:

“Dalâlette olan ihtiyar amcan öldü” dedim. (?) Bana:

“Git babanı göm! Sonra, bana gelinceye kadar hiçbir şey yapma!”[7] buyurdular. Ben de gidip gömdüm ve Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme gelip haber verdim. Bunun üzerine bana yıkanmamı emir buyurdular ve yıkandım… Sonra bana dua ediverdi [ancak duayı ezberleyemedim].” [8]

Kütüb-ü Sitte’de geçen Hz. Ali Kerremallâhü vecheye atfedilen hadisin durumunda müşkül durumu vardır.

Çünkü Hz. Ali kerremallâhü veche babasına üzülmemiş, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme “babam” değilde “…ihtiyar amcan” diyerek kendini aziz edip, efendimizi mahzun ederek İslâm’a izzet mi kazandırdı?

Bütün Kureyş bilirki Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem akrabasına ve insanlara merhametli ve incitici değildir. Kendi elinde yetiştirdiği Hz. Ali kerremallâhü vechenin bu şekilde konuşma ihtimali yok denecek gibidir.

4- Hz. Abbas radiyallâhu anh anlatıyor:

“Ey Allah’ın Resulü dedim, amcana (istiğfarla yardım) dan seni alıkoyan nedir? O seni koruyor, senin için kâfirlere kızıyordu.”

“Evet! Dedi. O ateşin sığ bir yerindedir. Eğer ben olmasaydım cehennemin en derin yerinde olacaktı.” [9]

Bu hadis sahih kitaplarda olmasına rağmen zayıflık gösteren müşkül ve şüpheli durumları göstermektedir.

Soruda, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin üzülmesine sebep olacak bir durum vardır. Çünkü Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem amcasının zahiren imanına insanları şahit tutamadığından, içindeki sıkıntıyı hatırlatacak soruyu sormaktan sahabe (bedevi olmayıp yakın arkadaşları olan kişiler) kaçınırlardı.

Ayrıca, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin şefaatı cehennemden çıkarmak veya cennette daha yüksek makama yükseltmek içindir.  Cehennemde yanacak biri için bu türlü bir şefaat noksanlık ifade eder. Çünkü kurtuluşa vesile olmayan bir durumdur. Tevbe 113 [10] ayetini delil getirenlerin bu türlü şefaatı aynı konuda zikretmeleri de tezat teşkil eder. Her açıdan bu hadis sahih hadis kitaplarda zikredilse bile zayıftır.


[1] (Çetiner, Bedrettin, Kur’ân Ayetlerinin İniş Sebepleri, Çağrı, İstanbul 2002, I, 418. Taberî ve İbn-i Kesîr’den naklen.)

[2] Buharî, Menâkıbu’l-Ensar 40, Cenaiz 81, Tefsir, Beraet 16, Kasas 1, Eyman 19; Müslim, İman 39, (34); Nesâî, Cenaiz 102, (4, 90, 91)

[3] MÜRSEL HADİS

Tabîinden birinin senedinde sahabeyî zikretmeksizin doğrudan doğruya Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin adını anarak rivayet ettiği hadis.

Zayıf hadîs kısımlarından biridir. Muhaddislere ve usul âlimlerine göre ayrı ayrı tarifi yapılmıştır.

Muhaddislerin genel tarifine göre mürsel hadis, isnâdında sahabî râvisi düşmüş olan hadistir. Tabiun neslinden birisinin hadis aldığı sahabî ravînin adını anmadan, onu atlayarak doğrudan doğruya “Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki…” diyerek rivâyet ettikleri hadislere “mürsel” denilmiştir. Usul âlimleri kelimenin sözlük anlamını ele alarak, onunla “munkatı”, hattâ “mu’dal” arasında hiç bir ayırım yapmazlar (Suyûtî, Tedrîbu’r-Râvî, Nev. Abdulvehhab Abdullatif, Medine, 1972, s. 196).

Hadis âlimlerinden Hatîb el-Bağdâdî de mürsel hadisin tarifinde usul âlimlerinin görüşünü paylaşmaktadır (Hatib el-Bağdadî, el-Kifâye fi İlmi’r-Rivâye, Nşr. Ahmed Ömer Hâşim, Beyrut, 1985 s. 423).

Muhaddisler “mürsel” lafzını Tabiun’un Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemden rivayet ettikleri hadislere tahsis etmişlerdir. Fukaha ve usulcüler ise, bunu daha genel anlamda kullanarak munkatı hadisleri de bu kapsama almışlardır (Talat Koçyiğit, Hadis Istılahları, Ankara 1980,s. 292).

Mürsel hadisin zayıf sayılmasının sebebi, senedinin muttasıl olmayışıdır.

“Mürsel” adını alışının sebebi de, ravisinin onu Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemden dinlemiş olan sahabîyi söylemeden doğrudan doğruya Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme bağlamasıdır (el-Emîr es-San’ânî, Tavzihu’l-Efkâr (Nşr. Muhammed Muhyiddin Abdulhamid, Kahire, 1366, s. 284).

Mürselin dinde hüccet olmadığını “hadis hafız ve münekkidleri ittifakla belirtmişlerdir (İbn Kesîr, İhtisâru Ulûmi’l-Hadîs, Kahire 1951, s. 52). İmam Nevevî diyor ki: “Hadisçilerin çoğunluğu, birçok fukaha ve usulcüler nazarında mürsel, zayıftır ve delil gösterilemez”. İmam Şafiî de aynı görüştedir (Suyutî, a.g.e., s.198). İmam Müslim de, Sahîh’inin mukaddimesinde “Rivâyetlerden mürsel, bize ve haberlere vakıf kimselere göre delil değildir” demektedir (Müslim, Sahih, Mukaddime, Nşr. Fuad Abdulbaki, İA. Ter. s. I, 30).

Âlimlerin birçoğu Sahabenin mürselini zayıf görmeyerek onunla amel etmektedirler. Zira Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemden aldığında şüphe edilmeyen diğer bir sahabîden dinlemiştir ve bu sahâbînin senedden düşmüş olması hadise zarar vermez. Nitekim sahabînin halini bilmemek de hadisi zayıflatmaz. Zîra onun Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi görmüş olması, adaleti için yeterli bir sebeptir. (Subhî es-Salih, Hadis İlimleri, trc. M. Yaşar Kandemir, Ankara 1980, s. 138).

Sahihayn’da sayılamayacak kadar Sahabe mürseli vardır. Çünkü onların rivayetlerinin çoğu yine sahabe’dendir. Sahabe’nin hepsi de udûldür. Onların sahabî olmayandan rivayeti ise nadirdir. Böyle bir rivayetin meydana gelmesi halinde ise onu kimden aldıklarını açıklarlar. Şurası muhakkak ki, sahabenin tabiinden rivayet ettiklerinin çoğu merfû hadisler olmayıp İsrâiliyyât, bir takım hikayeler ve mevkuf hadislerdir (Suyûtî, a.g.e., s. 199).

İmam Malik, Ebû Hanîfe ve diğer bazı imamlar, hadisin, mahrecinin bilinmesi ve müsned olsun mürsel olsun başka bir yönden rivâyet edilmesiyle sahih olacağını ileri sürmüşlerdir. Aynı şekilde, genellikle mürseli zayıf hadislerden sayan İmam Şâfiî’de bu şartlarla Saîd b. Müseyyib’in mürsellerini almakta tereddüd göstermemiş ve “İbnu’l-Müseyyib’in mürselleri, bizim görüşümüzde güzeldir” demiştir (Suyutî, a.g.e., s. 198).

Mürsel’in bir kaç derecesi vardır. Sırayla;

En çok itibar edileni Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemden hadis dinlemiş olan sahabî’nin mürselidir.

Sonra Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemden hadis duymayan fakat sadece onu gören Sahâbî’nin mürselidir.

Sonra Muhadram’ın, daha sonra da Saîd b. Müseyyib gibi güvenilir râvilerin mürselidir.

Bunları takiben de Şa’bî ve Mücâhid gibi, Hadis şeyhleri üzerinde titizlikle duranların mürseli gelir.

Bunlardan aşağı derecede bulunan mürsel de Hasanu’l-Basrî gibi herkesten hadis alanların mürselidir.

Katâde, Zührî, Humeydu’t-Tavi gibi küçük tabiîlerin mürsellerine gelince; bunların rivâyetlerinin çoğu Tabiîndendir (Sehâvî, Fethu’l-Muğîs, Beyrut 1983, I, s. 155).

Mürsel, sika ravilere isnad edilmiş olarak gelirse kuvvet kazanır ve sıhhati aşikâr olur. Bu durumda o hadiste biri mürsellik, diğeri müsnedlik olmak üzere iki hal birleşmiş olur. Böyle olan bir hadisle başka bir müsned tearuz ederse, önceki tercih edilir. Çünkü mürsel olan o hadîs, sonuna kadar muttasıl olan müsned bir hadiste takviye edilmiştir (el-Emîr es-San’anî, Tavzîhu’l-Efkâr, Kahire 1366, I, s. 289). Sabahaddin YILDIRIM (Şamil İslam Ansiklopedisi)

[4] Tevbe, 113

[5] Kasas, 56

[6] (AKIN, Ağustos 2007), 200-201

[7] “O zaman, cenaze namazı teşri kılınmamıştı.” (KÖKSAL), 2/124-125.

[8] Ebû Dâvud, Cenaiz 70, (3214); Nesâî, Tahâret 128, (1, 110), Cenâiz 84, (4, 79).

[9] Buhârî, Menakıbu’l-Ensar 40, Edeb 115, Rikak 51; Müslim, İman 357, (209)

[10] Cehennemlik oldukları anlaşıldıktan sonra, akraba bile olsalar, puta tapanlar için mağfiret dilemek nebiye ve müminlere yaraşmaz.”

HZ. EBÛ TÂLİB GERÇEĞİ


1400 yıldır hakkında küfür ithamından kurtulamayan Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin amcası hakkında vicdanımıza rahatsızlık veren yargılardan arınıldığında birçok şeyin yerine oturmadığı görülecektir. Bu nedenle İslâm’ın en zayıf döneminde bütün sıkıntılara göğüs geren Hz. Ebû Tâlib’in manevi şahsını yaralayan bu durumu düzeltmemiz lazımdır. Hz. Ebû Tâlib hakkında doğruyu görmemiz, bazı şeyleri hatırlamamız gerekmektedir. Zamanımıza kadar işlenmiş bu hatalı düşüncenin silinmesi hakkında üzerimize büyük vazifeler düşmektedir.

Hz. Ebû Tâlib’in imanı konusundaki gizliliğin belki en büyük gerekçesi Allah Teâlâ’nın Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi korumasındaki ahvalin uygulamasının tezahürüdür. Eğer nübüvvetin ilk on yılında bu türlü hareket edilmese idi, sonuçları daha vahim olacak olaylar çıkabilirdi. Çünkü Hz. Ebû Tâlib Kureyş içerisinde,  kendisine itaat edilen büyük bir reisti. Allah Teâlâ onun kalbine şer’î olmayan fıtrî bir sevgi koydu diyenler bulunur. Eğer Hz. Ebû Tâlib zahiren müslüman olduğunu açıklasaydı, müşrikler saldırılarında cüretkâr olurlardı. Fakat Hz. Ebû Tâlib’le onlar arasında küfür müşterekliği olunca, ona karşı heybet duydular ve ona hürmet gösterdiler.

Onun hakkında Hz. Ali kerremallâhü veche Efendimiz Divan-i Ali’sinde buyurdu ki;

Ben Aliyim İbn-i Abdülmuttalib âlî-neseb

Biz be-hakk-ı Kâbe evlâyüz kitaba bâ-edeb

“Ben, nesebi yüksek ve temiz olan Abdulmuttalib’in oğlu Ali’yim.  Allah’ın evi olan Kâbe’ye yemin ederim ki biz, kitaplarda öncelikle anılmışızdır.” [1]

Farh buldu anın fevti ile kavmi Kureyş’in

Cihanda görmedim bir kes ki ola bunda muhalled

“Kureyş kabilesi, Ebû Tâlib’in ölümüyle sevinç ve neşe duydu. Oysaki dünyada hiç kimsenin baki kaldığı görülmemiştir. Bugün onun ölümüne sevinenler, yarın kendileri de öleceklerdir.”[2]

Ey Ebâ Tâlib penâh-i müstecir olmuş idin

Teşne dil-sîr idi mahzunlar dahi mesrur hem

“Ebû Talip, kurtuluş talep edenlerin koruyucusu, yağmura hasret kimseler için bereketli bir yer ve karanlıkta kalanlar için bir nûr idi.”[3]

Rihletin şimdi gayûrânı perişan eyledi

Sen Cenâb-ı Mustafâ’ya olmuş idin hayr-i amm

“Senin yokluğun, gayret ve himmet sahibi kimseler için bir yıkım oldu. Sen Muhammed Mustafa (sallallâhü aleyhi ve sellem)’nın en hayırlı amcası idin.” [4]

Eğer Hz. Ebû Tâlib küfür üzere olsa idi, Hz. Ali kerremallâhü veche bu ifadeleri kullanır mıydı?

[Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin “Babamdan sonra babam” dedikleri ve kendi­lerine yapılan bütün tecavüzlere kendisini siper yapan, malı ile canı ile hizmet eden Kureyş’in ulusu, Hâşimîlerin büyüklerinden ve en hatırı sayılanlarından bir zât olan Hz. Ebû Tâlib, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi çok severdi. Cenâb-ı Nebi de kendilerine çok hürmet ederlerdi.

“Hatırla ki, kâfirler seni tutup bağlamaları veya öldürmeleri yahut seni (yurdundan) çıkarmaları için sana tuzak kuruyorlardı. Onlar (sana) tuzak kurarlarken Allah da (onlara) tuzak kuruyordu. Çünkü Allah tuzak kuranların en iyisidir.” [5]

Hz. Ebû Tâlib, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme herhangi bir kötülük veya suikastta bulunmak isteyecek­lere karşı bir koruma tedbiri olmak üzere, her gece, yatağa yatılacağı zaman, herkesin gözü önünde, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme yatağına yatmasını söyler; halk uykuya dalınca da, oğullarından veya kardeşlerinden ya da amcaoğullarından birisine, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin yatağına yatmasını emreder. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme de onun yatağında uyumasını söylerdi.[6]

Kureyş’in ileri gelenlerinin bütün tecavüzlerini önlemiş, İslâm’ın tees­süsünde en büyük hizmeti göstermiş, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi

“Ben sağ iken sana bir şey yapamayacaklar, Allah’ın emirlerini istediğin gibi teb­liğ et” diye teselli etmiş, müşrikinin boykotuna üç sene göğüs ger­miş, Fahr-i Âlem’in etrafında pervane gibi dönmüş, hâli ile efâli ile mükellef cümleleri ile Dîn-i Celîl-i İslâmı tasdik etmiş, gözbebe­ği gibi olan oğlu Hz. Ali’sine Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin sözünün haricine çıkmama­sını daima emretmiş ve

“Onun götürdüğü yol saâdet yoludur” diye tavsiye etmiş, kendisini ziyarete gelenlere, Hazret-i Muhammed sallallâhü aleyhi ve selleme iman etmelerini, O’nun dininin Hak din olduğunu daima söyle­miştir. Ancak o günkü Kureyş’in ileri gelenlerine karşı zahiri lisan ile İslâm olduğunu belli etmemiştir.

Esasen Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin amcası Hz. Ebû Tâlib zahiri lisan ile İslâmiyyetini izhâr etmiş olsaydı; Hazret-i Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin artık Mek­ke’de oturmak imkânı kalmayacak idi. Nitekim Hz. Ebû Tâlib, âlem-i Cemâl’e teşrif etdikden sonra Kureyş’in ileri gelenleri, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme karşı ezalarını daha da şiddetlendirmişler, Beşeriyyetin Fahr-i Ebedîsine yollarda tecavüzlere başlamışlar, üzerine toprak­lar serpmişler, çirkinlikler yapmışlardır.

Bu konuya şunu örnek verebiliriz.

Niyâzî-i Mısrî kaddese’llâhü sırrahu’l azîzin bir zaman oğlu Ali Çelebi hakkında cami kürsüsünden söylediği sözleri buna örnek verebiliriz.

Rakım Efendi, Şeyhi Muhammed Mevlevi Efendi’den dinlediği hadiseyi şöyle anlatıyor?

“Hazret-i şeyh Mısrî Efendi, daha önce oğlu Ali Efendi hakkında herhangi bir olumsuz şey söylemediği halde bir gün hankahda kürside va’z ederken birden

“Bu ana dek benim sözlerimi hilafa haml etmeyip tasdik ve tahkik eyleyen dostlarım ve dervişlerim şeksiz ve şüphesiz, riyasız malumunuz olsun ki bu vakte dek benim oğlum i’tikad eylediğiniz Ali benim oğlum değildir. Benden değildir. Her kimse ki beni ister ve sever böylece bilsin bugüne dek ayan u beyan etmemiş idim lakin vaki olan hal bu olduğundan şüphe etmeyesiniz”

Anlamında sözler söylemişler. Bu konuşmayı duyanlar acaba bu da önceleri gelen cezbeli konuşmalardan biri midir, şeklinde düşünürler. Daha sonra Mehmed Dede Mısrî ile yalnız kaldığında bu konuşmanın anlamını sorduğunda Mısrî’nin verdiği cevap çok farklıdır.

“Benim oğlum Şeyh Ali gözümün nuru sulbümden oğlumdur. Lakin senin dahi malumundur, taraf-ı hilafımızda çok günler ki zorba sahipleri hile ve tuzaklarından korumak için yardım etmek ve gençliğine itina idip her zaman bahsedilen husumet ve sahtekârların ilave ve iftira yapacakları düşmanlık ve buğz ve kin ve şeytanî intikam kasd edenlere tedbirli olmak Allah Teâlâ’nın yardımıyla biz hayatta oldukça ne bana ne evlat ve ailemize açıkça zarar ve kedere kadir olur değillerdir. Fakat benim vefatımdan sonra onlara zarar vermelerinden korktuğum için böyle bir şey yapıp onlara gelebilecek tehlikeyi önlemek istedim” diye ifade ediyor.[7]

Bu nedenle Hz. Ebû Tâlib siyasî ve içtimaî olarak cahilâne hareketlere karşı göğüs gererken imanını açıklamaktansa gizli tutmayı daha uygun görmüştür.

Hz. Ebû Tâlib Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi korumaları için Hz. Abbâs’a ve bütün Kureyş’e ısmarladığı zaman söylediği şu sözler, onun imanını ilândan başka bir şey olmadığını ispat etmiştir:

“Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem) ’in getirdiği İslâm dini kalbin kabul edeceği bir şeydir. Kendisi kat’iyyen yalan söylememiştir ve söylemez.

O’nu inkâr etse etse ancak lisân edebilir. Ve ben yakînen görüyorum ki Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem)’i tanımayan başlar zelîl ve hakîr olacaklardır.”

İman, haddi zatında bir keyfiyeti maneviye olduğu­na göre, Hz. Ebû Tâlib’in bu kadar parlak, bu kadar samimî cümleleri, hâlâ O’nun imanına delâlet etmez mi acaba?

Hal böyle iken yani bütün Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin sülalesi,  Hz. Ebû Tâlib’in iman ile gittiğine inanmış oldukları ve hâdiseler de onun, Rasûlüllaha karşı olan vefasını, fedakârlığını ve imanını ispat ettiği halde; işin hakikatine iyi bir nazarla bakamayanlar, Hz. Ebû Tâlib’in hâşâ küfrüne inanmışlardır. Bu, çok acı bir durumdur. Sonra bunlar: ‘Ehl-i Sünnet de onun küfrünü söylerler” derler, Ehl-i Sünnete de iftira ederler.

Hz. Ebû Tâlib’in ölüm anı gelince, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem yanına geldi. Başucunda Ebû Cehil ile Abdullah İbnu Ebi Umeyye İbni’l-Muğîre’yi buldu.

“Ey Amcacığım! Bir kelimelik Lailahe illallah de! Onunla Allah indinde senin lehine şehadette bulunayım!” dedi. Ebû Cehil ve Abdullah atılarak (Hz. Ebû Tâlib’e):

“Sen Abdulmuttalib’in dininden yüz mü çevireceksin?” diye müdahale ettiler. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, kelime-i şahadeti ona arz etmeye devam etti. Onlar da kendi sözlerini aynen tekrara devam ettiler. Öyle ki bu hal Hz. Ebû Tâlib’in son söz olarak, onlara:

“Ben Abdulmuttalib’in dini üzereyim!” demesine kadar devam etti.[8] Bu ara bazı sözleri de fısıldadı. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem uzakta olduğu için duyamadı.

Burada Hz. Ebû Tâlib hanif dini üzere olduğunu işaret Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme işaret etmeyi uygun buldu. Müşriklerin galeyana gelmesini istemedi. Çünkü canından çok sevdiği uğruna cehenneme gitmeyi göze aldığı Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemi korumak istiyordu. Kim ne derse umurunda değildi. Nübüvvetin bu on senesi içinde sıkıntılara göğüs gerdiğini düşününce bu iftiraya da göğüs germek ona zor gelmiyordu.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem çok üzüldü. Çünkü bunca sene onun himayesi vazifesinde yardımcı olmuş ve rahatsızlık duymamıştı. Ancak Hz. Abbas aleyhisselâm, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin üzüldüğünü görünce, O’na:

“Ey kardeşim oğlu! Senin babama arzettiğin kelimeyi onun gerçekten söylediğini işittim” dedi. Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemde:

“Ben işitmedim!” cevabını verdi. Hz. Abbas o zaman müslüman olmadığı için sözünü kabul etmedi.[9]

Yinede kendi nefsinde sıkıntı duyar ve “Yasaklanmadığı müddetçe senin için istiğfar edeceğim!” derdi.

Yine Hz. Ebû Tâlib’in Hakk’a yürümesinde Rasûl-i Zîşân ağlayarak ahret merasimini, teçhiz ve tekfinini yapmış, cenazeyi bizzat uğurlarken de:

“Muhterem amcacığım, sen bana karşı sıla-i rahmi yerine getirdin. Benim hakkımda her fedakârlığı yaptın. Allah Teâlâ da seni rahmetiyle karşılasın” diye dua etti.

Allah Teâlâ’nın “Akraba bile olsalar, onların cehennemlik oldukları ortaya çıktıktan sonra müşrikler hakkında Allah’tan af dilemek ne rasülüne ve ne de iman edenlere uygun düşmez” [10] ayeti gelince bu konuyu sinesine gömdü. Öyle ki konuşmazdı.

“Abdullah b. Abbâs, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimize,

“Yâ Resûlallâh, Ebû Tâlib hakkında umulan düşünceniz nedir?” diye sorunca buyurdu ki;

“Onun hakkında hayrın tamamını rabbimden rica ederim”[11]

Urve b. Zübeyr radiyallâhü anh anlatıyor.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem: “Amcam ölünceye kadar Kureyşin benden korkusu devam etti” buyurdu. [12]

Ehl-i Sünnet, Allah Teâlâ’nın farzlarına boyun kesen, Kur’ân-ı Kerim’i baş tacı yapmakta sevinen, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin sünnetini ihya eden ve hâtır-ı Muhammedi’yi hoşnut etmeklik kudretine mâlik olan kimseye denir. Demek ki Ehl-i Sünnet olmak, ancak Fahr-i Âlem’in sevgili ulu babasının, şefkatli annesinin ve muhterem amcalarının küfr ile gittiğini iddia etmek manasına gelmiyordur. [13]


[1] (Hz. Ali, 1981),s. 158

[2] (Hz. Ali, 1981) ,s. 236

[3] (Hz. Ali, 1981), s. 579

[4] Bir görüşe göre Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin on iki amcası vardı. Bunlardan Hazret-i Hamza aleyhisselâm, nübüvvetin ilânından altı yıl sonra müslüman olmuş, Hazret-i Abbas aleyhisselâm ise on iki yıl sonra İslâm’a girmiştir.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ve Hz. Ebû Tâlib hem ba­basından ve hem de anasından öz olarak doğmuştur. Diğerleri­nin baba ve anneleri farklıdır. Onun için Hz. Ali kerremallâhü veche bu deyimi kullanmıştır. Hazret-i Abbas’ın İslâmı izhar etmesi Hz. Ebû Tâlib’in Hakk’a yürümesinden iki yıl sonradır.

[5] Enfal, 30

[6] (KÖKSAL), c.2, s. 84.

[7] (KARA, 1997), s.XXV

[8] Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin dedesi Hz. Abdulmuttalib; Fil Vak’asından sekiz yıl sonra ölüm döşeğine düştü ki o zaman kendisi seksen iki yaşında, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem de sekiz yaşında bulunuyordu. Hz. Abdulmuttalib Dede, Hakk’a anlayınca, kızlarını başına topladı. Onlara:

“Vefatımdan sonra, hakkımda söyleyeceğiniz mersiyeleri, ölmeden, bir dinleyeyim bakayım!” dedi.

Bunun üzerine, kızları, söyledikleri birer şiirle babalarına ağıt yaktılar.

Yakıp dinlettikleri ağıtlarda onun üstün soylu, güçlü, boylu boslu, açık alınlı, güzel yüzlü, doğru sözlü, iyi huylu, cesaretli, adaletli, cömert, iyiliksever, saygıya ve boyun eğilmeye değer, şerefli, şanlı, her fazilet kendisinde toplanan, boşluğu doldurulamayacak olan, temelli kalmak şeref ve şanla olacak olsa kendisi dünyada temelli kalabilecek olan bir zât olduğunu dile getirdiler.

Hz. Abdulmuttalib dünyasını değişince, Kureyşliler onun cesedini, hürmeten su ile ve sidr ağacının yaprağı ile yıkadılar ki, o zamana kadar Kureyşlilerden hiçbir kimsenin ölüsü sidrle yıkanmış değildi.

Kendisi; kefen olarak, Yemen hüllesinden, bin miskal altın değerinde iki kat hülleye sarıldı. Kefenine de, misk sürüldü.

Kureyşîler, besledikleri derin sevgi ve saygılarından dolayı, onun cenazesini günlerce eller üzerinde taşıdılar.

Hz. Abdulmuttalib; Hacun kabristanına, dedelerinden Kusayy’ın yanında sırlandı.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem; dedesinin cenazesini, Hacun kabristanına kadar, ağlayarak takip etti.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin dadısı Ümmü Eymen Bereke:

“O gün, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi gördüm. Abdulmuttalib’in tabutunun arkasından ağlıyordu!” demiştir.

“Abdulmuttalib’in Hakk’a yürüyünce hatırlayabiliyor musunuz?” diye sorulduğu zaman, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem de:

“Evet! O zaman ben sekiz yaşlarında idim!” buyurmuştur.

Hz, Abdulmuttalib’in arkasından ağlandığı kadar, hiç kimseye ağlanmamıştır.

Mekke çarşısı onun ölümünden dolayı günlerce açılmamış, kapalı tutulmuştur.

Kureyşîler; Ka’bb. Lüeyy’e tazimlerinden dolayı, onun ölüm tarihini, Fil yılına kadar, tarih başlangıcı edinmişlerdi.

Sonra da, Abdulmuttalib’in ölümünü tarih edindiler.

Kureyşîler, Abdulmuttalib’e “İkinci İbrahim” derlerdi.

Kendisi ahirete, ahiret ceza ve mükâfatına inanır; “Vallahi, şu dünyanın arkasında bir dünya daha vardır ki, iyilik edenler orada iyiliklerinin mükâfatını görecekler, kötülük edenler de orada kötülüklerinin cezasını çekeceklerdir!” derdi.

Beytullah’ı çok çok tavaf eder, Haram olan ayların dokunulmazlığını son derecede gözetir, hac mevsiminde hacılara mallarının en iyisinden infakta bulunurdu. Konukları ağırlardı.

Dağ başlarında da, vahşi hayvanların, kurtların, kuşların karınlarını doyururdu. Kaybolan Zemzem kuyusunu ortaya çıkardıktan sonra, kuyunun başına yaptığı havuza Zemzem doldurup, Mekke halkına ve hacılara Zemzem suyu içirirdi. Ayrıca, develerinin sütünü balla karıştırarak hacılara ikram ettiği gibi, kuru üzüm satın alıp Zemzemle hoşaf yaparak içirdiği de olurdu. Hz. Abdulmuttalib, Kureyşîlerin hâkimlerindendi.

İçki içmezdi.

İçkiyi ve zinayı yasaklamıştı.

Zina yapanı, kamçılatarak cezalandırırdı.

Oğullarına, ahlâkî faziletleri emir ve tavsiye ederdi. ( (KÖKSAL), 1/70-72)

Hz. AbdülmutTâlib’in Rüyası:

Ebû Nuaym, Abdullah bin Ebû’l-Cehm’in oğlu Ebû Bekir’den şöyle nakleder:

“Ben Ebû Tâlib’in, babası AbdülmutTâlib’den naklen şöyle dediğini duydum:

“Ben, Kâbe’nin Altınoluk tarafında uyumakta iken korkunç bir rüyâ gördüm. Büyük bir ürperti ile uyandım ve Kureyş’in kadın kâhinine giderek gördüğüm rüyayı anlattım. Dedim ki: “Rüyamda yerden bir ağacın bittiğini gördüm. Ağaç o kadar büyüktü ki, başı semaya değiyor, dalları ise doğu ve batıya uzanıyordu… Fakat bu, nurdan bir ağaç idi. Öylesine aşikâr ve büyük bir nur ki, belki güneşin nurundan yetmiş kat daha büyüktü… Bütün Arap ve Acem halkı bu ağaca secde ediyordu ve bu nurdan ağacın büyüklüğü, parlaklığı ve yüksekliği gittikçe büyüyordu… Bir yanıp bir sönüyordu… Bu sırada Kureyş’ten bir grubun bu ağacın dallarına yapıştığını, diğer bir gurubun ise bu ağacı kesmeye çalıştıklarını görüyordum. Kesmek isteyenler ağaca yaklaştıkları zaman güzellikte bir benzerini görmedi­ğim bir genç onları yakalıyor, onların belini kırıyor, gözlerini çıkarıp atıyordu… Ben, bu sırada ağaca elimi uzattım ise de dokunamadım… “Acaba bu kime nasip olacak” dedim. O genç bana dedi ki:

“Nasip, senden önce davranan ve ağaca tutunan kimselerindir.” Bunun üzerine korku ve ürperti içinde uyandım…”

Rüyamı bu şekilde o kadın kâhine anlattığım zaman, o da ürperdi ve sapsarı kesildi. Bana dedi ki:

“Gördüğün rüya, gerçektir, senin soyundan bir adam gelecek, doğu ve batıya hâkim olacak ve insanlar kendisine itaat edecektir…”

Gördüğü rüyayı, bu şekilde kâhine yordurmuş olan AbdülmutTâlib, oğlu Ebû Tâlib’e demiştir ki:

“Umulur ki yorumda işaret edilen bu adam, sen olursun!” Hz. Ebû Tâlib, babası tarafından görülen ve kendisine aktarılan bu rüyayı, zaman zaman anlatırdı. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin nübüvvetini ilân etmesinden sonra da bunu anlatır ve:

“Abdülmuttalib’in rüyasında gördüğü o ağaç, Allah’a yemin ederim ki, kardeşimin oğlu Muhammed Ebû’l-Kâsım El-Emîn’dir!” derdi. Kendisine derlerdi ki:

“O halde, hâlâ O’na iman etmeyecek misin?” O da şu karşılığı verirdi:

“Büyüklerin beni kınamasından ve bana sövmesinden çekiniyorum!…” (Celaleddin es-Suyuti, Peygamberimizin Mucizeleri ve Büyük Özellikleri, Uysal Kitabevi: 1/83-84)

Hz. Ebû Tâlib’in soruya cevabındaki inceliği iyi fark etmemiz gerekir. Babasının gelecek rasülü tebşir edişine bağlı olarak oğlu Hz. Ebû Tâlib “Ben Abdulmuttalib’in dini üzereyim!” derken imanına işaret etmektedir. Bunun yanında zalimlerin şerrinden Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi koruma niyetini ve iftiralar ile ona verecekleri sıkıntıları da açığa koymaktadır. Çünkü müşrikler onun imanını açıklaması ile cephe almaları kolaylaşacaktı. İnancını açıklamayarak eman hakkını kullanması kolaydı. Hz. Ebû Tâlib, imanını açıkladığında kendiside eman ve himayeye muhtaç olacaktı. Bu bağlamda Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme müşriklerin eziyetleri artacaktı. Bunun bu şekilde olacağı Hz. Ebû Tâlib’in Hakk’a yürümesiylede açığa çıktı.

[9] İbni Hişam  2/167; İbni İshak. 238;  Beyhakî  Delâil 2/346;  Nihayet’ül İreb 16/278. İmam Zehebi, Tarihu’l-İslam, Cantaş Yayınları: 1/334-342

(Süheylî diyor ki: “Abbas’ın sözünün kabul edilmemesi, onun Müslüman olmazdan önce söylemiş olduğundandır. Şayet o sözü Müslüman olduktan sonra da söylemiş olsaydı kabul edilirdi. Nitekim Cübeyr İbnu Mut’im’in kâfirken dinleyip Müslüman olduktan sonra eda ettiği hadisi kabul edilmiştir.)

[10] Tevbe, 113

[11] Bu Hadîs-i şerifi İbni Sa’d ile İbni Asâkir nakletmişlerdir.

[12] İbni İshak Sire 238; Beyhakî Delâil 2/349

[13] Bkz: (YEŞİL, 2007)

EHL-İ BEYT’İN ÖNEM VE DEĞERİNİ ORTAYA KOYAN BAZI RİVAYETLER


[1]

Ehl-Beyt’in önem ve değerini belirten birçok rivayet vardır. Ancak bu rivayetlerin sıhhati konusunda net bir şey söylemek oldukça güçtür. Zira gerek Şîa gerekse Ehl-i Sünnet kaynaklarında nakledilen rivayetlerden birçoğu hem senet hem de metin yönüyle tenkit edilmektedir. Ancak her türlü tenkide karşı Ehl-i Beyt sevgisinde aşırılıktan bahsetmek Ehl-i sünnet açısından bir noksanlık meydana getirmeyeceği gibi Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme karşı vefa borcumuzdur.

Bahauddin el-Âmilî (d:H: 953/1546- hyt H.1030/1623) dedi ki:

“Eğer Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin ehlini sevmek Rafizî olmaksa, bütün ins ve cin şahit olsun ki ben Rafizî’yim[2].

Bazı rivayetleri şunlardır.

“Sizi nimetleriyle rızıklandırdığından dolayı Allah’ı seviniz.

Allah’ı sevdiğinizden dolayı beni, beni sevdiğinizden dolayı da Ehl-i Beyt’imi seviniz” [3]

“Hiçbir kimse, beni kendisinden daha fazla sevmediği müddetçe gerçek iman sahibi olamaz. Böylece ehlimi de kendi ehlinden, beni de kendinden daha çok sever”.[4]

“Çocuklarınızı üç hasletle terbiye ediniz. Bunlar, peygamber sevgisi Ehl-i Beyt sevgisi ve Kur’an Öğretimi” [5]

“Âl-i Muhammed ilmin kaynağı ve rahmetin aslıdır” [6]

“Rasûlüllah’ın akrabalarından birisi gelince Kureyş’den olan insanlar sözlerini kesiyorlar ve yüzlerini ekşitiyorlardı. Bu durum Rasûlüllah’a haber verilince, çok kızdı, yüzü kızardı, alnı terledi ve şöyle dedi: Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki akrabalarımı, Allah ve Rasûlü İçin sevmeyen kimsenin kalbine iman girmez”.[7]

“Bana nesebim ve yakınlarım hususunda eziyet eden kavme ne oluyor? Dikkat edin, nesebime ve yakınlarıma eziyet eden bana, bana eziyet eden de Allah’a eziyet etmiş olur”.[8]

“Yemen Seferi dönüşü Hz.Ali kerremallâhü vecheyi Rasûlüllah’a şikayet etmişlerdi. Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem,

“Bana eziyet ettiniz” dedi. Onlar; “Sana eziyet etmekten Allah’a sığınırız Ya Rasûlallah” deyince;

“Kim Ali’ye eziyet ederse bana eziyet etmiş olur” buyurdu. “[9]

“Kim Allah’ı severse Kur’an-ı sever, kim Kur’an’ı severse beni sever, kimde beni severse Ashâb’ımı ve akrabalarımı sever” [10]

“Biz Ehl-i Beyt’i ancak mü’min olanlar sever, şakî ve münafık olanlar sevmez” [11]

“Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, biz Ehl-i Beyt’e ancak cehenneme girecek olanlar buğzeder”.[12]

“Kim Ehl-i Beyt’e buğzederse münafıktır”.[13]

“Itretime buğzedenlere karşı Allah’ın gazabı şiddetli olur”.[14]

“Ehl-i Beyt’im sizin için Nuh’un gemisi gibidir. Kim ona binerse kurtulur, kim de ondan geri kalırsa helak olur” [15]

“Kıyamet gününde ilk olarak Ehl-i Beyt’ime şefaat edeceğim, ondan sonra yakınlarıma ve Kureyş’e, sonra Ensâr’a, sonra Yemen ehlinden iman edenlere, sonra diğer Araplara, sonra da Arap olmayanlara. Kime önce şefaat etmişsem, o daha faziletlidir”.[16]

“Sizin en hayırlınız benden sonra ehlime en hayırlı olanınızdır”. [17]

“Rabbim’den, evlendiğim eşlerimin Cennette benimle birlikte olmalarını istedim, bunu bana verdi”[18]

“Kim beni, Hasan ve Hüseyin’i, onların babasını ve annesini severse kıyamet günü ben onunla birlikte olurum.”[19]

“Yıldızlar yeryüzündekiler İçin birer emandırlar, Ehl-Beyt’im ise, ihtilaflara karşı ümmetim için birer emandırlar”.[20] “Benim nesebim ve sebebim hariç tüm nesep ve sebepler kıyamet gününde kesilecektir.” [21]


[1] (VAROL, 1990), s. 130-131

[2] Ebû’l-Abbas Şihabu’d-dîn Ahmed b. Muhammed b. Ömer el-Hafâcî, Rayhânetu’l-Elibbâ ve Zehrati’l- Hayatu’d-Dünya, (Thk. Abdulfettah Muhammed Hulvî), Kahire, 1967, I, 208

[3] Hâkim, Müstedrek, IH/150; Mübarekfûrî, X/292.

[4] Heytemî, II/495.

[5] Heytemî, II/496.

[6] Belâzürî, Ensâb, II/385.

[7] Muhibbüddin et-Taberî, Zehâiru’l-Ukbâ, 9; Hâkim, Müstedrek, IV/75.

[8] Heytemî, II/497.

[9] İbn Hanbel, Müsned, III/483.

[10] Heytemî, II/499.

[11] Muhibbüddin et-Taberî, Zehâiru’I-Ukbâ, 18.

[12] Hâkim, Müstedrek, IV/252.

[13] Muhibbüddin et-Taberî, Zehâiru’l-Ukbâ, 18.

[14] Heytemî, II/543.

[15] Hâkim, Müstedrek, III/151; Fîrûzâbâdî, Fedâilü’l-Hamse, II/64 vd; Leknevî, Seyyid Hâmid Hüseyin, Abekâtü’l-Envâr fî Bmmeti’l-Ethâr, Tahran, 1401 h., s.21 vd; Semavî, 189 vd.

[16] İbn Hanbel, Müsnedü Ehli’l-Beyt, 7.

[17] Hâkim, Müstedrek, III/311

[18] Hâkim, Müstedrek, III/137; Heytemî, II/544.

[19] Tirmizi, Menâkıb, 21.

[20] Fîrûzâbâdî, Fedâilü’l-Hamse, II/67; Leknevî, 169.

[21] Fîrûzâbâdî, Fedâilü’l-Hamse, II/69 vd; İbn Hanbel, Müsnedü Ehli’l-Beyt,ll.

HZ. EBÛ TÂLİB’İN RASÛLÜLLAH SALLALLÂHÜ ALEYHİ VE SELLEMİ HİMAYESİ



[Hz. Âmine radiyallâhü anhın da bu dünyadan göçmesinden sonra, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin kefaleti dedesi Abdülmuttalib’e geçti. Hz. Abdülmuttalib, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi evine aldı ve onu bütün evlâtlarından daha çok sevdi. Hz. Abdülmuttalib yetim torununu biran bile gözünden uzak tutmuyordu. Her zaman yanında bulundururdu. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi, Abdülmuttalib'in ister halvette olsun ister istirahate çekilmiş vaziyette olsun her an yanına gidebilirdi. Hâlbuki diğer evlâtları otorite ve sertliği yüzün­den müsaadesi olmaksızın yanına sokulamazlardı. Hz. Abdülmuttalib, sevgili torunu yemek yemediği sürece eline lokma almazdı ve bazen ye­mek sırasında onu kucağına alırdı. Kâbe'nin duvarlarının dibine Abdülmuttalib'in oturması için halı serilirdi. Buna başka kimse oturma­ya cesaret edemezdi. Fakat Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem gelip doğru buna otu­rurdu. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem o sırada tatlı ve herkesin hoşuna giden bir çocuktu. Amcası Hz. Ebû Tâlib onu oradan kaldırmak isterdi, ama Abdülmuttalib derdi ki;

“Yavrumu bırak. Vallahi, bunun şanı başkadır. Bu çocuğun, bir gün, hiçbir Arabın erişemeyeceği yere geleceğini ümit ediyorum.”

(Bazı rivayetlere göre Abdülmuttalib, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin huyunun çok güzel ve asil olduğunu söylerdi. Hz.Abdülmuttalib da­ha sonra Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi yanına alıp sırtını ve başını okşar, yanaklarından öperdi. Abdülmuttalib, torununun sevimli hareket­lerini zevkle izlerdi. İbn Sâ'd'in rivayetine göre, müneccimlik konu­sunda ihtisas yapmış olan Beni Müdlic'in bazı ileri gelenleri bir defa­sında Abdülmuttalib'in yanına gelip, torununun istikbalinin çok par­lak olduğu kanaatine vardıklarını söylediler. Bu şahıslar Abdülmuttalib'ten çocuğun iyi korunmasını istediler; zira ayak izlerinin Hz. İbra­him aleyhisselâmınkine çok benzediğini açıkladılar. Bu konuşmanın geçtiği sırada Hz. Ebû Tâlib de hazır bulunuyordu. Abdülmuttalib ona dönerek,

“Bu beylerin söylediklerine dikkat et ve çocuğu iyi koru”, dedi.

Fakat Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem dede sevgisinden de uzun bir müddet yararlanamadı ve henüz 8 yaşında iken Hz. Abdülmuttalib'i kaybetti. İbn Sâ'd ile Hafız Sehâvi, Ümm-ü Eymen'in şu sözlerini nakletmişlerdir:

“Abdülmuttalib vefat ettiği zaman Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin, onun yatağının ucunda durup ağladığını gördüm.” Daha sonraki yıllarda

“Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme dedesinin vefatını hatırlayıp hatırlamadığı sorulduğunda şu cevabı verdi:

“Evet, çok iyi hatırlıyorum. Ben o zaman 8 yaşında idim.”] [1]

[Hz. Ebû Tâlib, yeğeni olan Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi daima elinden geldiğince koruyup gözetiyordu. Bir gün Kureyşliler Ebû Tâlib’e bir heyet göndererek, şu iki şıktan birini seçmesini söylediler: Ebû Tâlib, ya Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem)’in yapmakta olduğu işe engel olacak ya da onu kendilerine teslim edecekti. Aksi takdirde, onlara atalarının dini üzerinde olduğunu söylese bile artık ona (Hz. Ebû Tâlib’e) inanmayacaklardı. Heyetten biri kendisine şöyle dedi:

“Muhammed’i bize teslim et! Zaten o iflah olmaz, onu öldürelim. Biz sana, içimizden birinin en yakışıklı ve en akıllı oğlunu istediğin gibi evlatlık olarak seçmeni öneriyoruz.”

Hz. Ebû Tâlib alay ederek şöyle dedi:

“Sizin benim oğlumu öldürmeniz ve benim de sizinkini yedirip içirmem adalete sığar mı?”

Biraz tartıştıktan sonra, Hz. Ebû Tâlib Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi çağırttı ve ona heyetin geliş nedenini anlattı. Böylece Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem), kendisini destekleyen son umudun da kaybolduğunu görünce, gözyaşları içinde amcasına şöyle karşılık verdi:

“Amcacığım, sen de mi beni terk etmek istiyorsun? Canımı kudret elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, bu ilâhî tebliğ görevimden vazgeçmem için ödül olarak, güneşi sağ elime ayı da sol elime koysalar, hatta sen de beni terk etsen bile, bu davadan vazgeçmem; Rabbim olan Allah bana yeter!” ][2]

Gitmek istediğinde Hz. Ebû Tâlib ona

“Yeğenim geri dön.”

diye seslendi. Rasûlullah da geri dönünce Hz. Ebû Tâlib şöyle dedi:

“Git ve ne istiyorsan söyle. Allah teâlâ’ya yemin olsun ki, seni asla onlara teslim etmeyeceğim.”

[Hz. Ebû Tâlib, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin davetinde ısrar etmekte olduğunu görünce, yukarıda zikredilen koruma eylemleriyle yetinmemiş, Hâşimoğullarının lideri ve büyüğü olmasına rağmen kendini tehlikeye atmaya hazır olduğunu ifade ederek bu hususta Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi tatmin etmek için şöyle söylemiştir:

و الله  لن  يصلو ا  اليك  بجمعهم

حتى  اوسد  في  التراب  دفينا

فاصدع  بامرك  ما عليك  غضاضة

وأبشر  و قر  بذاك  منك  عيونا

و عوتني  و عرفت  أنك  ناصحي

و لقد  صدقت  و كنت  ثم  أمينا

و عرضت  ديناق  عرفت  بأنه

من  خير  أديانا  البرية  دينا

لولا  الملامة  أو حذار  مسبة

لو جدتني سماحا  بذاك  مبينا

“ İlişmeyecektir onların zararı sana Vallahi

Ben başımı toprağa koyuncaya kadar.

Allah’ın sana emrettiklerini tebliğ et,

Bununla sevin ve müsterih ol.

Beni davet ettin, bana nasihat ettiğini biliyorum,

Sen doğrusun, güvenilirsin.

Bir din ile geldin, bildim ki o,

Yeryüzünün en güzel dinidir.

İnsanlar kınayıp hakaret etmeyeceklerini bilsem,

Beni sana açıkça tabi olanlardan görürdün.”

Hz. Ebû Tâlib elinden gelen bütün fedakârlığı sınırı aşacak düzeyde sergilemişti. Onun davetine inanmayan başka amcaları, onu bu davetinden caydırmak için öldürme planına varıncaya kadar her türlü eziyeti reva görürken, yine aynı şekilde bu daveti kabul etmemiş olan başka bir amcası (Hz. Ebû Tâlib) acaba neden bu kadar koruyor idi?][3] Çünkü o Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi çok sevdiği gibi güvenip iman etti.

Hz. Ebû Tâlib bir şiirinde de şöyle dedi:

“Ali ve Cafer musibet ve zorluk anlarında benim dayanaklarımdır

Onu yalnız bırakmayın ve amcanızın oğluna yardım ediniz.

O amcanız kardeşlerimiz arasında bir anne ve babadanız.

Allah’a andolsun ki, onu yardımsız bırakmayacağım.

Oğullarım arasında temiz nesepli olanlar onu yalnız bırakmayacaktır.”

Bir gün Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem namaz kılmak için  Kâbe’ye gitti. Namaza durunca Ebû Cehil etrafındakilere şöyle dedi:

“Kim bu adamın yanına gidip namazını bozabilir?”

İbn’uz Zab’ari adında birisi elini hayvan pisliğine ve kana sürerek Rasûlüllah’ın yüzüne sürdü.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem namazdan çıkarak amcası Hz. Ebû Tâlib’in yanına gitti ve

“Amcacığım, bana ne yaptıklarını görmüyor musun? dedi. Hz. Ebû Tâlib

“Kim yaptı?” diye sorunca Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem

“Abdullah b. Zab’ari” diye cevab verdi.

Hz. Ebû Tâlib kılıcını alarak Kureyşlilerin yanına gitti. Onlar Hz. Ebû Tâlib’i görünce ayağa kalkmak istediler. Hz. Ebû Tâlib onlara şöyle dedi:

“Allah’a yemin olsun yerinden kalkanı kılıcımla oturturum.”

Hz. Ebû Tâlib daha sonra eline bir miktar hayvan pisliği alarak onların yüz, sakal ve elbiselerine sürdü ve onlara ağır sözler söyledi.

Kureyş müşrikleri Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin yanından kızarak ayrılıp gittikten sonra, o gün o gece, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem gaip olmuş, nerede olduğu bilinememişti.

Hz. Ebû Tâlib ile Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin öteki amcaları, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin evine gittiler.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi orada da bulamadılar.

Hz. Ebû Tâlib Hâşimoğullarıyla Muttaliboğul-larının gençlerini topladı. Onlara:

“Her biriniz, yanına keskin bir kılıç aldıktan sonra, Mescid-i Haram’a girdiğim zaman beni takip ede­cektir!

Sizlerden her genç, bakacak; Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem) öldürülmüşse, Kureyş büyüklerinden meselâ İbn Hanzaliye [Ebû Cehil] gibi bir büyüğün yanına oturacaktır!” dedi. Gençler:

“Öyle yaparız” dediler.

O sırada Zeyd b. Harise geldi. Hz. Ebû Tâlib, ona:

“Ey Zeyd! Kardeşimin oğlundan bir sezgin var mı?” diye sordu. Zeyd:

“Evet! Az önce kendisinin yanında idim” dedi. Hz. Ebû Tâlib:

“Ben onu görmedikçe evime gitmeyeceğim!” dedi.

Zeyd, hemen Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi aramaya gitti.

Safa tepeciğinin yanındaki evde ashabıyla konuşurken buldu ve durumu kendisine haber verdi. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem hemen oradan kalkıp Hz. Ebû Tâlib’in yanına geldi.

Hz. Ebû Tâlib:

“Ey kardeşimin oğlu! Nerede idin? Hayırlı bir işte mi idin?” diye sordu. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem:

“Evet!” buyurdu.

Hz. Ebû Tâlib:

“Hemen gir evine!” dedi.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem da evine girdi.

Rivayete göre; Kureyş müşriklerinin ileri gelenleri Kâbe’nin Hicr’inde toplanmış, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi görür görmez hep birden üzerine yürüyüp öldürmedikçe oradan ayrılmayacaklarına and içmiş bulunuyorlardı.

Ebû Tâlib ertesi günü sabaha çıkınca, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin elinden tutup Kureyş müşrik­lerinin toplantı yerine vardı.

Hâşim ve Muttaliboğullarının yiğitleri de yanında idi.

“Ey Kureyş cemaatı! Maksadımı biliyor musunuz?” diye sordu.

Müşrikler:

“Hayır! Bilmiyoruz” dediler.

Hz. Ebû Tâlib durumu onlara haber verdi ve yanındaki gençlere de:

“Çıkarınız yanlarınızdakini!” dedi.

Gençlerin hepsi birden yanlarındaki yağlı kılıçları çıkardılar.

Hz. Ebû Tâlib:

“Vallahi, onu (Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemi) öldürecek olursanız, sizden hiç kimse sağ kalmaz!

Nihayet, siz de, biz de yok olur gideriz!” dedi.

Orada bulunan Kureyş cemaati hayal kırıklığına uğradılar.

Hele Ebû Cehil ‘in hayal kırıklığı, hepsinden daha ağır, daha beterdi.[4]

Hz. Ebû Tâlib, Kureyş’in Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi öldürme niyetlerine karşı hep şöyle söylerdi:

“Allah’a andolsun ki, beni defnetmedikleri müddetçe sana dokunamazlar,

Sen benim hayrımı dileyerek davet ettin, sen sadıksın (söylediğin doğrudur) ve eminsin. Sen dinlerin en hayırlısını getirdin.”

Yıllarca süren zulüm ve işkence nedeniyle Müslümanların bazıları Habeşistana hicret etmek mecburiyetinde kaldılar.

[Necâşî’nin muhacir Müslümanları sınır dışı etmeyi ya da cezalandırmayı reddetmesine çok sinirlenen Kureyşliler, İslâmî yapılanmaya karşı başka mücadele yöntemleri bulmaya çalıştılar. Bununla ilgili olarak, Mekkeli müşrikler, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin kabilesinden olanları toplum dışına itmeye karar verdiler ve kendi aralarında Hâşim ve Muttaliboğulları’nın inanan ve inanmayanıyla birlikte hepsinin Şı’bu Ebî Tâlib de toplanmaları ve Rasûlüllahı koruma konusundaki kararlılığı karşısında, Mekkeli liderler Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi ve onu koruyanları topluca cezalandırma yolunu seçmişler ve onlara sosyal, psikolojik ve ekonomik bir dizi yaptırımlar uygulamaya karar vermişlerdir. Bir sahife hazırlayıp onda anlaşmışlardır. şim ve Muttaliboğullarına müeyyideleri şunlardır.

1-Kız alış verişinde bulunmamak.

2-Alış veriş ve ticari ilişkilerde bulunmamak.

3-Gelecek barış tekliflerini kabul etmemek.

4-Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi kendilerine teslim edinceye kadar bu iki kabileye acımamak.

5- Sosyal ilişkiler kurmamak.

6- Çarşı ve pazarları Hâşimilere kapatmak.

Kureyşliler bu konuda o kadar azimli ve kararlıydılar ki, bu belgeyi Kâbe’nin içine astılar. Kureyşlilerin geleneksel müttefikleri olan ve ilerleyen bölümlerde ayrıntılı bir biçimde ele alacağımız Ehâbişler de bu boykot hareketine katıldılar. Yasak yıllarca devam etti. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, hanımı Hz. Hatice, amcası Hz. Ebû Tâlib ve -zalimlerle dayanışma içinde olan ve şehirde kalan Ebû Leheb dışında- Müslüman olsun ya da olmasın tüm öteki akrabaları, Mekke’nin kenar semtlerinden Şı’b Ebî Tâlib denilen yere sığınmak zorunda kaldılar.

Sıkı bir biçimde uygulanan bu boykot hareketinden sonra Müslümanların içine düştükleri sefaletin öyküsü gerçekten çok dokunaklıdır. Kurbanlardan bir kadının anlattığına göre, kendisi bir gece, uzun bir zaman önce kesilmiş bir hayvana ait bir deri parçası bulmuş ve onu kaynar suda pişirerek yerim düşüncesiyle pek mutlu olmuştu. Bir gün, şehirde kalan müşrik bir yeğeninin halası Hz. Hatice’ye erzak paketi göndermesi, kanlı bir kavgaya yol açmıştı. Kuşkusuz haram aylarda yabancı hacı adaylarından hububat sağlanması imkânı da doğuyordu. Ancak şehirdeki her türlü ekonomik etkinlikten yoksun bırakılan bu mülteciler doğal olarak kısa sürede ellerindeki parayı da tükettiler. Bununla birlikte, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin, o zamanki hac mevsimi geldiğinde, Minâ, Mecenne, Ukâz gibi yerlerde yabancı ziyaretçilere İslam’ı anlatmak için sığınağından çıktığını görürüz. O, bu sırada bölgelerinde kendisine sığınacak bir yer verebilecek ve yardım edebilecek kimseler arıyor ve bunun karşılığında, Bizans ve İran imparatorlarının hazinelerinin kısa bir süre sonra ganimet olarak ellerine geçeceğine dair güvence veriyordu.][5]

Bu muhasara tam üç yıl sürdü. Bu müddet zarfında Rasûlullah, Hz. Ebû Tâlib ve Hz. Hatice tüm mallarını harcadılar ve büyük bir sıkıntı ve yokluğa düştüler. Allah Teâlâ, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme Kâbe binası içine asılı olan vesikayı, Allah kelimesi müstesna hepsini böceklerin yiyip yok ettiklerini vahyetti.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem de durumu Hz. Ebû Tâlib’e bildirdi. Daha sonra hep birlikte gidip Kâbe’nin yanında oturdular. Kureyşliler şöyle dediler:

“Ey Ebû Tâlib artık sözünü hatırlamalı kavminle dostluk kurmalı ve yeğenin hususundaki tutuculuğundan el çekmelisin.” Hz. Ebû Tâlib onlara şöyle dedi:

“Ey kavmim! Vesikayı getirin belki sıla-i rahim etmek ve kini ortadan kaldırmak için bir yol buluruz.”

Vesikayı getirdiler Hz. Ebû Tâlib onlara şöyle dedi.

“Bu sizin imzaladığınız vesikadır. Bu vesikaya hiç dokundunuz mu?” Onlar

“Hayır” dediler. Hz. Ebû Tâlib daha sonra şöyle dedi:

“Allah Teâlâ Resulüne bu vesikanın Allah kelimesi dışında tamamen yok edildiğini vahyetmiştir. Şimdi eğer doğru söylüyorsa ne yapacaksınız?” Onlar,

“Ondan el çekeriz.” dediler. Hz. Ebû Tâlib de

“Eğer o yalan söylemişse o zaman da öldürmek için sizlere teslim ederim.” dedi. Onlar da

“insaflı konuştun, iyi dedin” dediler.

Vesikayı açtıklarında ALLAH kelimesi dışında tüm yazılanların yok edildiğini gördüler.

Ama buna rağmen inatla,

“Bu yeğeninin büyüsüdür.” dediler.

Hz. Ebû Tâlib şöyle dedi:

“O halde niçin biz muhasaraya teslim olalım? Hâlbuki siz buna daha layıksınız.” Hz. Ebû Tâlib daha sonra beraberindekilerle Kâbe perdelerinin içine girdi ve şöyle dedi:

“Allah’ım bize zulmedenlere, bizimle akrabalık ilişkilerini kesenlere ve bizlere layık olmadığımız şeyleri yakıştıranlara karşı bize yardım et.”

Sıkıntılarla geçen ömrü boyunca Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme karşı hiç incitici hareketi olmayan Hz. Ebû Tâlib Hakk’a yürümesine yakın bir zamanda, bir gün Kureyş’in eşrafını toplantıya davet ile Hazreti Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin risâletini tasdik ve ona olan muhabbetini tarif eden birçok sözler söyleyerek vasiyet etmiştir. Hz. Ebû Tâlib’in Kureyşliler’e vasiyet olarak söylediği sözler şunlardı:

“Ey Kureyş Topluluğu!

Siz Allah’ın mahlûkatından safî ve hâlissiniz! Arab size müteveccihtir! Cihanın efendisi sizin içinizdedir! Şecaatte son noktaya ulaşan, şeref, şan ve keremi geniş olan zât sizdedir!

Ey Cemâat! Ma’lûmunuz olsun ki, sizler iyilikler ve övünülecek şeylerde Arab’a nasip ve pay bırakmadınız! Hepsine kavuştunuz! Bir şeref yoktur ki siz ona ulaşmamış olasınız! Onun için bütün insanların üzerine fazlınız var! Onların size ihtiyaçları aşikârdır.

Ey Kureyş!

Şu şerefli beyte ta’zîm etmenizi vasiyet ederim. Ona ta’zîmde Allah Teâlâ’nın rızâsı ve maişetinizin kıvamı[6] vardır! Akraba ve taallukâtmızla[7] hüsn-i muaşeret[8] ve kardeşlik edin!

Kavim ve kabile ile ünsiyet edin; ünsiyet ömrü uzatır, sayınızı çoğaltır! Azgınlık ve itaatsizliği terk edin! Sizden evvel gelip geçen kavimler bu iki şey sebebiyle helak oldular.

Sizi davet edip çağıran kimseye (Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem) icabet ve sâillerin [9] meselelerinin çözümüne gayret edin!

Hayat ve ölümün şerefi bu iki şeydedir. Doğru söze ve emâneti yerine vermeye ehemmiyet verin! Havassın[10] muhabbeti, avamın [11] fiil ve keremi bunlardadır.

Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem) ‘e yumuşak ve hayır ile muamele etmenizi ayrıca vasiyet ederim!

Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem) emindir!

Arab içinde sâdıktır. Bir emirle gelmiştir ki, o emir kalbin kabul edeceği şeydir!

Lisanın inkârı buğz ve inkâr edilmek korkusundandır. Lisan onun getirdiği İslâm dinini inkâr ederse de kalbin kabul edeceğine şüphe yoktur.[12]

Yemin ederim ki, Arabın fakirlerinin ve etraf memleketler sakinlerinin cümlesinin onun davetini ve sözlerini tasdîk ve kendini tazim edeceklerini ve ölüme onunla beraber gideceklerini sanki görüyorum!

Kureyş’in reisleri hor ve zelîl, haneleri harâb olur; Kureyş’in zayıfları itibar ve nüfuz sahibi olurlar.

Ey Kureyş topluluğu!

Siz Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem) için koruyucu, ce­maati için hâmî [13] olun! Babanızın oğluna yakınlaşın! O’nu cemaatiyle beraber muhafaza edici olun!

Allah Teâlâ’ya yemin ederim ki, Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem)‘in yoluna giren kimse âkil ve reşîd; Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem)‘in hidâyet dairesine kavuşan bahtiyar ve saîd oldu. Eğer ömrümün müddeti, ecelimin te’hiri [14] olaydı, Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem) ‘den fitne ve belâları ve ona meşakkat veren şeyleri men eder, felâket ve musibetleri kaldırırdım.

Ey Kureyş Topluluğu!

Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem)‘den imtina [15] ettiğiniz haberden ve onun emrine tâbi’ olur şeylerden ayrılmayınız! Ona itaatte olun; tâ ki irşâd olasınız!”[16]

Hz. Ebû Tâlib nübüvvetin onuncu yılında Şevval ayının ortasında 80 küsür yaşındayken Hakk’a yürüdü.

Hz. Ebû Tâlib’i “Hucun” denilen yerde defn için babası Hz. Abdülmuttalib’in kabrini açtıkları vakit Hz. Abdülmuttalib’i kıbleye müteveccihen oturur olduğu halde buldular ve o halde bırakıp, oğlu Hz. Ebû Tâlib’i yanında boş bulunan yere sırladılar.

Hz. Hatice radiyallâhu anha da 35 gün sonra 65 yaşında aynı kaderi paylaştı. Her ikisinede cenaze namazı farz olmadığı için sadece yıkama işlemi yapıldı.

Hz. Ebû Tâlib’in gidişi Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi çok üzdü. Bu yüzden bu seneye “HÜZÜN YILI” olarak adlandırdı.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki: Şu ümmet üzerinde şu günlerde toplanan iki musibetten hangisine en çok yanacağımı bilemiyorum”[17]

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem en büyük hamisini ve eşini kaybetmesinden dolayı Kureyşe eziyet etmek hususunda hiç bir engel kalmamıştı.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem bu hususta şöyle buyuruyor: “Ebû Tâlib hayatta olduğu müddetçe Kureyş bana eziyet edemiyordu.” [18]

Hz. Ali kerremallâhü veche babasının mateminde şöyle dedi:

“Ey Ebû Tâlib, ey sığınanların sığınağı, ey rahmet yağmuru, ey karanlıkların nuru. Gerçekten de senin yokluğun, gayretli ve büyük insanları perişan etti. Sen Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme iyi bir amca idin.”



[1] (Mevdudi, 1984), s.572-73

[2] HAMİDULLAH, İslam Peygamberi, Paragraf, 185

[3] Ahmed Şelebî, Mevsûâtu ’t-Tarîhi’l- İslamî. Mısır, Mektebetu’l-Englo el-Mısriyye, 1989, I/252. (bkz: (GOUHAR, 2008 ), s. 15-16)

[4] (KÖKSAL), 1/310-311.

[5] HAMİDULLAH, İslam Peygamberi, Paragraf, 204

[6] Kıvam: Tutarlılık, koyuluk, uyum, yoğunluk, katılık, , bağdaşma

[7] Taallûkat: Hısım ve yakınlar.

[8] Muaşeret: Birlikte yaşanılanlar. Sünnet dairesinde insanlarla iyi münasebet.

[9] Sail: (Sual. den) Dilenci. Fakir. Soran. İsteyen. Akan, seyelan eden.

[10] Havas: Marifet ve yaşayışça üstün olan, üst tabaka

[11] Avam: Sıradan biri, fakir halk tabakası; okuyup yazması az olan; ilim ve irfanı az, basit yaşayışa sahip kimse.

[12] Hz. Ebû Tâlib aleyhisselâm burada kendi durumunu aşikâr ediyor.

[13] Hâmi: Himâye eden, koruyan

[14] Tehir: Sonraya bırakmak, ertelemek, geriye bırakma.

[15] İmtinâ: Çekinme, istememe, imkânsız olma, olmasına imkân bulunmama, akıl dışılık.

[16] (Eyüb Sabri Paşa), s. 713

[17] Yâ‘kûbî, II, 35; Taberî, Târih, II, 229.

[18] Kamil-i İbn-i Esir, c.1, s.507, Sire-i İbn-i Hişam, c.2, s.57, Sire-i İbn-i İshak, s.239. Tabakat-i İbn-i Sa’d, c.1, s.124.

HZ. FATIMA B. ESED


Hz. Ebû Tâlib’in Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme olan sevgisi altında yatan en önemli sebeplerden biri eşi Hz. Fatıma binti Esed radiyallâhü anha’dır. Hz. Ali’nin annesi Fâtıma Hatun, Hâşimoğullarındandır. Kendisinin gerek Hz. Ebû Tâlib’le ve gerek Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ile soyu Hâşim’de birleşir.

Hz. Fatıma b. Esed, Hâşim oğulları kadınları içinde, Hâşimî erkek sulbünden ilk erkek çocuğu dünyaya getiren hatundu. Hâşimoğulları kadınlarından, halife annesi olanların da ilki idi. Ondan sonra, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin kızı Hz. Fatma aleyhisselâm gelir ki, Hz. Hasan’ı dünyaya getirmiştir.

Hz. Fatıma b. Esed, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin dedesi Hz. Abdulmuttalib’in Hakk’a yürümesi üzerine-sekiz yaşın­dan itibaren mürebbilik, annelik yapmıştı. Kendi çocukları aç dururken Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin karnını doyurur, kendi çocuklarının üstleri başları tozlu topraklı dururken, o önce Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin saçını başını tarar, gülyağlarıyla yağlardı. Bu sevgiden ötürü Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem onu sık sık ziyaret ederdi.[1]

Hz. Abdulmuttalib, ölüm döşeğine düşünce, bütün oğullarını başına topladı. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme çok iyi bakmalarını onlara tavsiye ve emr etti. Zübeyr ile Ebû Tâlib; Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin babası Hz. Abdullah ile aynı anneden, yani Fâtıma binti Amr, b. Âiz, b. İmran, b. Mahzum’dan doğma kardeş idiler. Bu iki amca; Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi yanlarına almak için kur”a çektiler. Kur’a, Hz. Ebû Tâlib’e çıktı. Hz. Ebû Tâlib her zaman Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme karşı, amcalarının en hamiyetlisi ve en şefkatlisi oldu.[2]

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem namaz vakitleri geldiğinde Mekke vadilerine çıkar, amcasının oğlu Ali b. Ebî Tâlib de onunla giderdi. Namazlarını oralarda kılar, akşam olunca da dönerlerdi.[3] Çünkü Hz. Ömer radiyallâhu anhın Müslümanlığı kabulünden önce Müslümanların Mekke’de alenen ibadet etmeleri mümkün olmuyordu. Mekkeliler, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin putlara itibar etmeyip de Kâbe de namaz kılmasına başlangıçta bir anlam veremediyse de sonraki zamanlarda kerih görmeleri üzerine Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Mekke vadilerine yönelmişti. Mekkenin Ecyad mahallesinde Hz. Ali kerre-mallâhü vechenin nebi ile birlikte namaz kıldığını gören annesi Fatıma telaşlanmıştır.

Hz. Ebû Tâlib’e:

“Ali’nin Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem)’in yanına devam ettiğini görüyorum. Senin başına Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem) tarafından, oğlun hakkında, güç yetiremeyeceğin bir iş gelmesinden korkuyorum .” dedi.

Hz. Ebû Tâlib hemen ardından onların peşine düştü. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ibadet için Dübb vadisine veya Nahle vadisine gitmiş Hz. Ali kerremallâhü vecheyi de birlikte götürmüştü. İkisi ibadete dalmış oldukları bir anda Hz. Ebû Tâlib buradan geçmiş ve ikisini de görmüştü. Durup biraz baktıktan sonra

“Ey kardeşimin oğlu bu din ne oluyor?”

diye sormuş. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem onun bu sorusuna:

“ Bu, Allahın, meleklerinin ve nebilerinin dinidir, babamız İbrahim’in de dinidir.

Allah Teâlâ beni bu din ile tüm kullarına gönderdi.

Sen ise şimdiye kadar davet ettiklerimin arasında hidayet bulmaya ve benim bu davetimi kabul etmeye en layık olansın.” [4] diye cevap vermiş fakat Hz. Ebû Tâlib:

“Dinimi ve atalarımın dinini bırakmam. Fakat Allah’a yemin ederim hayatta olduğum sürece Kureyş senin hoşuna gitmeyecek hiçbir şeyi yapamayacaktır.” diye teminat vermiştir.[5]

Hz. Ali’ye ise hoşlanmayacağı hiç bir şey söylememiştir. Hz. Ebû Tâlib Hz. Ali’ye

“Ey oğul! İnandığın bu dinin aslı nedir ?” diye sormuş Hz. Ali kerremallâhü veche:

“Babacığım, ben Allah’a ve Onun rasülüne iman ettim. Rasülün tebliğ ettiği dini tastik ettim. Onunla birlikte ve Ona uyarak Allah için namaz kıldım” cevabını verince babası şöyle demiştir:

“Gerçekten seni iyiliğe çağırmıştır. Sen onunla birlikte kal, onu yalnız bırakma”.

Hz. Ebû Tâlib’in sözleri Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi sevindirmiştir. Hz. Ebû Tâlib, dönüp eve gelince, zevcesi Fatıma:

“Oğlun nerede?” diye sormuş Hz. Ebû Tâlib:

“ Ne yapacaksın Ona?” deyince, Fatıma:

“Azadlı kadın kölem, Ecyad’da Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem)’le birlikte namaz kılarken gördüğünü bana haber verdi. Sen oğlunun dinini değiştirmesini uygun görüyor musun?” diye çıkışmıştır. Hz. Ebû Tâlib Ona:

“ Sus! Sen onu bu işte kendi haline bırak! Amcasının oğluna arka ve yardımcı olmak, elbette herkesten çok ona düşer. Eğer nefsim Abdulmuttalib’in (hanif) dinini bırakmak hususunda bana boyun eğmiş olsaydı, ben de muhakkak Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem)’e tabi olurdum.” diye cevap vermiştir.[6]

Fatıma validemiz durumu anlayınca Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme destek olmuştur. Hz. Ebû Tâlib’in bu şefkati arkasında hanımı faziletli, iyi halli ve müslüman olan ilk hanım sahabelerden bir kadın olan Fâtıma binti Esed vardı.[7]

Hz. Fatıma b. Esed, Hicretin dördüncü yılında, Medine’de Hakk’a yürüdü.[8] Allah ondan razı olsun!

Hz. Fatıma b. Esed, Hakk’a yürüdüğü zaman Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin gözlerinden yaşlar akmış [9] ve “Bugün annem vefat etti!” [10] buyurup gömleğini ona kefen olarak sardırmış, cenaze namazını kıldırmıştı. Gömüleceği kabrin içine inip yanının üzerine uzandıktan sonra onu indirtmişti.[11] Ashab:

“Biz, senin buna yaptığın şeyi başkasına yaptığını hiç görmedik!?” dedikleri zaman:

“Ebû Tâlib’den sonra, bu kadıncağız kadar bana iyilik eden hiçbir kimse yoktur!

Ahrette Cennet elbiselerinden elbise giymesi için, ona gömleğimi sardırdım.

Kabre ısınması için de, oraya kendisiyle birlikte uzandım!” buyurmuştur.[12]

Cebrail aleyhisselâm gelerek Yüce Rabbim tarafından:

‘Bu kadın, Cennetliklerdendir! diye bana haber verdi” buyurup[13]

“Allah seni yarlıgasın ve hayırla mükâfatlandırsın!

Allah sana rahmet etsin ey annem!

Sen, benim annemden sonra, annemdin!

Kendin aç durur, beni doyururdun!

Kendin çıplak durur, beni giydirirdin!

En nefis nimetlerden kendi nefsini alıkor, bana tattırırdın!

Bunu da, ancak Allah’ın rızasını ve ahiret yurdunu umarak yapardın!

Allah ki, diriltendir, öldürendir, hiç ölmeyen diridir O!

Yâ Allah!

Annem Fâtıma binti Esed’i af ve mağfiret et!

Ona hüccet ve delilini anlat!

Girdiği yeri genişlet!

Ben rasülünün ve benden önceki nebilerinin hakkı için, duamı kabul buyur ey mer­hametlilerin en merhametlisi olan Allah!”

diyerek, onun hakkında dua etmiştir.[14]

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem bu mübarek Cennetlik hatunu, sağ bulunduğu müddetçe, gidip ziyaret eder, onun evinde kuşluk uykusu uyurdu.

Ahmed Kurucan ve Zühdü Mercan Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin Fatıma adındaki kızının adını çok sevdiği Fatıma binti Esed’e nispeten koymuş olabileceğini zikreder.[15]


[1] İbn Sa’d, Tabakâtü’l-kübrâ, c. 8, s. 222.Mus’abu’z-Zübeyr, Nesebi Kureyş, s. 40. İbn Esir, Usdu’l-gâbe, c. 7, s. 217. Yâkubî, Târih, c. 2, s. 14. İbn Sa’d, Tabakât, c. 8, s. 222. İbn Sa’d, Tabakât, c. 8, s. 222, Yâkubî, Târih, c. 2, s. 14.

[2] Belâzurî, Ensâbu’l-eşrâf, c. 1, s. 85, İbn Esîr, Usdu’l-gâbe, c. 1, s. 22, Diyarbekrî, Hamis, c. 1, s. 253, Halebî, İnsânu’l-uyûn, c. 1, s. 185.

[3] Taberî, Tarihu’l – Umem ve’l-Mülûk, I 539; Muhibbüddîn et- Taberî, Zehâiru’l-Ukbâ, 60

[4] Muhibbüddîn et- Taberî, Zehâiru’l-Ukbâ, 60

[5] İbn Hişam, Siret-i İbn Hişam Tercemesi I,327-328; Belâzüri, Ensâbü’l-Eşraf, I ,126; İbnü’l-Esîr, İslâm Tarihi,II, 58-59

(Burada bahsedilen olay ilk dönemlere ait olmasından dolayı itinalı bakmak gerekir.)

[6] Belâzüri, Ensâbü’l-Eşraf, I, 126-127

[7] Yâkubî, Târih, c. 2, s. 14. İbn Sa’d, Tabakât, c. 1,3.122. Hâkim, Müstedrek, c. 3, s. 108.

[8] Diyarbekrî, Târîhu’l-hamîs, c. 1, s. 467.İbn Abdilberr, İstiâb, c. 4, s. 1 891, İbn Esîr, Usdu’l-gâbe, c. 7, s. 217. İbn AbdidiIberr, c. 4, s. 1891,

[9] Hâkim, Müstedrek, c. 3, s. 108, Muhibbül-Taberî, Rıyâdu’n-nadrâ, c. 2, s. 202, Aliyyü’l-Müttakf, Kenzu’l-ummâl, c. 13, s. 636.

[10] Yâkubî, Târih, c. 2,s.14.

[11] Yâkubî, Târih, c. 2, s. 14.Hâkim, Müstedrek, c. 3, s. 108, İbn AbdilberT, İstiâb, c. 4, s. 1891, İbn Esîr, Usdu’l-gâbe, c. 7,s. 217, Muhibbüt-Taberî, Rıyâd,c.2, s. 202.Hâkim, c. 3, s. 108, Muhibbüt-Taberî, c. 2, s. 202, Kenzu’l-ummâl, c. 13, s. 635. Hâkim, Müstedrek, c. 3, s. 108, İbn Abdilberr, İstiâb, c. 4, s. 1891, İbn Esîr, Usdu’l-gâbe, c. 7, s. 217, Muhibbüt-Taberî, Rıyâdu’n-nadrâ, c. 2, s. 202.

[12] İbn Abdilberr, İstiâb, c.4, s. 1891, İbn Esîr, Usd, c. 7, s. 217, Muhibbül-Taberî, Rıyâdu’n-nadrâ, c. 2, s. 202, Heysemî, Mecmau’z-zevâid, c. 9, s. 257, Aliyyü’l-Müttakf, Kenzu’l-ummâl, c. 13, s. 635-636.

[13] Hâkim, Müstedrek, c. 3, s. 108, Aliyyü’l-Müttaki, Kenzu’l-ummâl, c. 1 3, s. 636

[14] Heysemî, Mecmau’z-zevâid, c. 9, s. 256-257

[15] Kurucan, Ahmet – Mercan, Zühdü, Aşere-i Mübeşşere, Işık Yay. İstanbul 2005, 206,207

HZ. EBÛ TALİB


Hz. Ebû Tâlib’in iman edip etmediği geçmişten günümüze kadar tartışma konusu olmuştur. En zor dönemlerde Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin bu fedakâr koruyucusunun küfrüne hükmedenler tarih, hadis ve tefsir kitaplarında naklettikleri zayıf ve meçhul rivayetlere dayanmışlardır. Ancak Hz. Ebû Tâlib’in imanını ispat etmek için birçok kitaplar, makaleler ve risaleler yazılmış olsa da üzerindeki şüpheler kalkmamıştır. Buna en büyük neden Emeviler döneminin, Hz. Ali kerremallâhü vecheye olan düşmanlıkları yüzünden konu üzerindeki ihtilafları artırarak bilgi kirliliği oluşturmalarıdır. Muhalifler Hz. Ali kerremallâhü vecheye dil uzatamayınca babasına saldırma yoluyla intikam almaya çalışmışlardır.[1]

Bu nedenle Lütfullah YAVUZ’un hazırladığı “Ebû Tâlib b. Abdilmuttalib’in “Kaside-İ Şı’biyye”si Üzerine [2] makalesinden faydalanıp Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin amcası üzerindeki ithamı hatırlayarak yaramıza merhem olmayı düşündük.

Eğer bir doğru varsa onu kabullenmek için aklın hükümlerini birçok yerde arayanlar İslam’ın zayıf dönemindeki bu hamiyet sahibi kişiye zem ederken yüreklerinin derinliklerine de nazar etmeleri gerekmez miydi?

Ey Allah Teâlâ’m yıllarca amcasına küfür itham eden Müslümanlardan dolayı Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemden özür dileğimizi kabul buyurmanı ve hakkın bu şekilde olduğunu kalplerimize ilhâm buyurmanı da zâtı âlinden diliyoruz.

Hz. Ebû Tâlib, Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemden 35 yıl önce doğdu.

Adı “Abdimenaf”dır. Bazıları onun adının “İmran” olduğunu söylemişlerdir. Büyük oğlunun adı Tâlib olduğundan künyesi de Ebû Tâlib (Tâlib’in babası) dır.

[Hz. Ebû Tâlib'in büyük oğlu Tâlib, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin yaşıtıydı. Hz. Ebû Tâlib, çocuğunu çok severdi. Bedir savaşı sırasında Kureyşliler, Benî Hâşim’i de zorla savaş meydanına götürdüğü zaman müşriklerin ordusunda Tâlib de yer alıyordu. Fakat kendisi muharebeye katılmadı. Daha sonra ne ölüler arasında bulundu ne yaralılar arasında. Mekke'ye geride dönmedi. Kısacası, bu tarihten itibaren kendisi hakkında herhangi bir haber alınamadı.][3]

Nesebi: Ebî Tâlib b. Abdulmuttalib b. Hâşim b. Abdimenaf b. Kusay b. Kilab b. Murre b. Ka’b b. Lüey el-Kureşî el-Hâşimî’dir.  [4]

Annesi Amr b. Aiz’in kızı Fatıma’dır.  Babası Abdulmuttalib’tir. Bazıları da “Şeybe” olduğunu söylemişlerdir. Şeybe denilmesinin sebebi ise doğduğu zaman saçlarında ak olmasıydı. Künyesi “Ebûl Haris”dir. İhsan sahibi olduğundan dolayı “Feyyaz” lakabını almıştır.

Abdulmuttalib, sürekli Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin korunmasını emrederdi. Bu konuda Hz. Ebû Tâlib’e şöyle buyurdu: “Sana bir şeyi tavsiye etmek istiyorum.” Ebû Tâlib; “o nedir?” diye sorunca şöyle dedi:

“Ey oğlum! Sana kendimden sonra göz nurum Muhammed’e iyi bakmanı tavsiye ediyorum. Onun ne ölçüde bana yakın ve yanımda ne kadar değerli olduğunu biliyorsun. Onun değerini bil ve ona saygılı davran. Sağ olduğun müddetçe onu kendinden ayırma; onu koru ve ona hürmette kusur etme.”

Yine çocuklarına hitaben şöyle diyordu:

“Muhammed’e (sallallâhü aleyhi ve sellem) saygı gösterin, ona iyilikte kusur etmeyin. Yakın gelecekte onun büyük makamını göreceksiniz.”

Kavmine de şöyle hitap ediyordu:

Oğlum Muhammed b. Abdullah’a iyi bakın. Ona saygılı davranın; ona iyilik edin ve eziyet etmekten sakının.”

Abdulmuttalib’in vefatından sonra, Hz. Ebû Tâlib kendisine edilen vasiyet üzerine kardeşinin oğlu Muhammed’i (sallallâhü aleyhi ve sellem) kendi himayesine aldı.

Hz. Ebû Tâlib ticaret maksadıyla Şam’a doğru sefere çıkmak üzere idi. Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem), Hz. Ebû Tâlib’e doğru koşarak devesinin dizgininden tuttu ve şöyle dedi:

“Amca! Beni kime bırakıyorsun? Benim ne babam var ne de annem!” Bu sözler Hz. Ebû Tâlib’in kalbine ok gibi işledi; bunun üzerine:

“Allah’a andolsun, bizden ayrı kalmasın diye onu da kendimle götüreceğim.” dedi.

Böylece Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem de bu sefere katıldı. Şam’da yol üstünde bulunan bir kilisede Bahira isimli bir rahip ile meşhur görüşme oldu.

Hz. Ebû Tâlib, Bahîra kıssasını şiir halinde ifade etmiştir:

”Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem) de her kalbin üzüntüsünü gideren olayları görmedikçe geri dönmediler. Ne vakit ki bütün şehirlerin âlimleri O’nu gördüler,

O’na teker teker ve grup olarak secde ettiler.

Fesada uğraşan Zübeyr, Temmam ve Düreys, [5]olanları görüp şehâdet ettiler.

Bahîra öyle etkili sözler söyledi ki uzun süre yalanladıktan sonra doğruluğuna kanaat ettiler.

Yahudi topluluğuna söyleyip onları Allah yolunda cihat etmeye ikna ettiği gibi.

Onlara her türlü öğüdü verdi ve O’nun her yerde bir koruyucusunu bulunduğunu söyledi.

Hasedçilerin şerrinden O’nun için endişeleniyorum.

Çünkü bunlar geçmiş kitaplarda mürekkeplerle uzun uzun yazılmıştır.” [6]

Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemi Hz. Hatice radiyallâhu anha ile evlendirdi.

Hz. Ebû Tâlib nübüvvet geldikten sonra da Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme ilk gününden dünyasını değiştirene kadar olan koruyuculuğu başladı. Oğlu Hz. Ali kerremallâhü vechenin ilk inananlardan olmasını sağladı.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem kavmine İslâm’ı tebliğ edip davetini onlara Allah Teâlâ’nın buyurduğu şekilde açıklayınca akrabaları ondan ayrılmadı ve ona itiraz etmediler. Fakat Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem putlarını tahkir edince bu onlara ağır geldi. Allah Teâlâ’nın, İslam nuruyla koruduğu bir avuç kimseler dışında hepsi ona karşı cephe aldı. İşte bu ortamda Hz. Ebû Tâlib ve ailesi Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin yardımına koştular.

[Kureyş’in ileri gelenleri Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme işkence, eziyet etseler de, amcası Hz. Ebû Tâlib yasakladığı için daha fazla ileri gidemiyorlardı. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, Hz. Ebû Tâlib’in himayesinde olduğu için Kureyş’in taarruzlarından korunuyor ve huzur ve ümit içinde risaletini eda ediyordu. Dolayısıyla hiçbir şey ona engel olamıyordu. Ancak arkadaşları kabilelerinin işkencelerinden kurtulamıyorlardı. Himayesiz müslümanlara her türlü işkenceyi yapıyorlardı.][7]


[1] Bunlardan “Ebû Turab” (Toprağın babası, toprağa bulanmış kimse) künyesi Hz. Muhammed tarafından kendisine verilmiştir. Muhammed b. Hasan’dan gelen bir rivâyete göre Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin Onu Ebû Turab olarak künyelemesi sebebiyle Ümeyyeoğlulları minberde Ona daha rahat sövebiliyorlardı. (el-İsfehani, Mekâtilü’t-Tâlibiyyîn, 40)

Hz. Ali kerremallâhü veche ise kendisine bu ismin Rasûlüllah tarafından verilmiş olmasından dolayı en sevdiği künye olduğunu söylemiştir. Ali b. İshak “Şayet Ali’ye Ebû Turab sevimli gelmeseydi ve bu isimle çağrılmaktan hoşlanmış olmasaydı Rasûlüllah Onu böyle isimlendirmezdi.” şeklinde bir rivâyet nakleder. (Belâzüri, Ensâbü’l-Eşraf, II, 847, Zehebî, Tarîhu’l-İslâm, III, 623)

[2] (YAVUZ, 2009)

[3] (Mevdudi, 1984), s.578

[4] (KÖKSAL), II 123

[5] Ehl-i Kitap’tan olan Zübeyr (Züreyr),Temmam (Semâm) ve Düreys (Deris) adlarındaki kimseler.

[6] (ERÇETİN, 2008 ), s. 47-48; (bkz:İbn İshak, es-Sîre, s.57; Süheyli, er-Ravdu’l-Unuf, II, 228; Suyûtî, el-Hasâis, I, 210)

[7] İbn Sa’d, et-Tabakât, III/232; İbn Kayyim el-Cevziyye, Zâdü’l-Meâd, III/41- 42

İTİKADDA DÖRT MEZHEP VARDIR


Perdeler kaldırılınca itikat da dört mezhep olduğu görülür.

1—Kaderiyye:

Kaderi tamamen ortadan kaldırırlar. Bütün fiillerinde kulun serbest olduğunu söylerler. Kul fiilinin ya­ratıcısıdır Sahih hadiste Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem bunlar için:

“Ümmetimin mecusi (ateşe tapan) sidir”[1] itabını[2] layık görmüştür.

2— Cebriyye:

Bunlar kulun iradesini (İyiyi-kötüden seçme hassasını) tamamen ortadan kaldırmışlardır. Sadece kadere itimat etmişlerdir. Suç ve günahlarını şeytan gibi Allah Teâlâ’ya nispet etmişler­dir.  Bu cihetten batıldırlar.

3 — Mutezile:

Bunlar şu âyeti kerimeyi inkâr ederler.

“De ki, iyi ve kötü hepsi Allah tarafındandır.” [3]

“Şerri yaratan kul­dur, fakat hayrı yaratan Allah Teâlâ’dır” derler. Bu biçare ve sefihler sa­dece akıllarına dayanırlar. Kısa akıllarını kâmil, nakil’e (âyet ve hadislere) tercih ederler.

“Ki ne önünden, ne ardından ona hiç bir batıl yanaşıp gelemez. O, bütün kâinatın hamd ettiği, O yegâne hâkim ve hikmet sahibi Allah Teâlâ’dan indirmedir.” [4]âyetini unuturlar.

Allah Teâlâ’yı şerden tenzih ettiklerini zannedip benlik ve hodbin­liğin[5] esiri olduklarından; Kadiri Mutlaka hem acizlik isnat etmiş, hem O’na ortak koşmuşlardır. Küfürlerini atmak isterken, iman­larını kaybetmişlerdir.

4 — Ehl-İ Sünnet ve’l-Cemaat:

Allah Teâlâ anların sayılarını artırıp, sabit sözlerinde (LA İLÂHE İLLA’LLÂH MUHAMMED’ÜR RÂSÛLÜ’LLÂH) daim söylesin! Orta yolu tutup, nefislerinden irâde ve ihtiyarı tamamen kaldırmadılar. Kaza ve Kaderi Allah Teâlâ’dan nefyetmediler. Kazaya iman ettiler. Allah Teâlâ yaratır, kul ise yapar. Kulun kendi amelini açıklamakta, yapmakta cüzi iradesi vardır dediler.[6]

İmam Gazzali rahmetullâh-i aleyh dedi ki:

“Kuvvetli söz budur ki; Allah Teâlâ, bir kula, taat hükmetse, onu ciddi ve cehd ile karşılamak gerekir. Tâ ki, tevfiki [7] İlâhi daim müyessir [8] ola.”

“Bizim uğrumuzda (nefis, şeytan ve din düşmanları ile) mücâhede[9] edenlere gelince: Biz onlara elbette (Bize doğru yürüyüp, bize vasıl olacakları) yollarını gösteririz.”[10]

“Eğer günah işlememize hükmet­se, tövbe ve istiğfar ile karşılamak lâzımdır. Tâ ki Âdem aleyhisselâm gibi afv olalım.

(Tevbe ederseniz) Rabbinizin sizi esirgeyeceğinizi umabilirsiniz. (Eğer tekrar fesada) dönerseniz biz de (sizi cezalandırmaya) döneriz. Biz cehennemi kâfirlere bir zindan yaptık.” [11]

Eğer Allah Teâlâ kul için nimet hükmetse, bu nimetini artırması için şükür ile karşılamak gerekir.

“Şükrederseniz, elbette sizin nimetinizi artırırım.”[12] Bu âyeti kerime buna delildir.

Eğer Allah Teâlâ kul için şiddet ve belâ ile hüküm verse, sevinmek ve sevap almak için sabır ile karşılamak lâzımdır. Çünkü

“Allah Teâlâ sabredenleri sever.”[13]

“Ancak sabredenlere mükâfatları hesapsız ödenecektir.”[14] âyetleri ise bunu anlatmaktadırlar.

(Kaza ve Kader konusunu tahkik eden hakiki mürşid, müdakkik [15] ve fâziletli Abdülmecîd-i Sivâsî Efendinin değerli Risâlesi sona erdi. Allah Teâlâ rahmetiyle yargılasın. Geçmişlerine acıyıp, torunlarını hayra ve iyiliğe ulaştırsın.)[16]


[1] Hadisi Şerifin tamamı şöyledir: “Kaderiyye mezhebi bu ümme­tin mecusileridir. Hastalanırlarsa onları ziyaret etmeyin, ölürlerse cenazelerinde bulunmayın.” (Sünen-i Ebu Dâvud, Kitâb’üs-Sünne, Babü’l-Kader. c. 4, s. 222)

[2] İtab: Tekdir etmek. Şiddetle hitab etmek. Azarlamak. Terslemek. Paylamak. Rencide etmek. Darılmak.

[3] Nisa, 78

[4] Fussilet, 42

[5] Hodbinî: f. Hodbinlik. Kendi menfaat ve lezzetini düşünmek

[6] Allah Teâlâ bir kulu kör yaratıp, sonra “gör yoksa sana azap ederim” veya sağır edip “işit yoksa sana azap ederim”, ya da dilsiz yaratıp sonra “konuş yoksa sana azap ederim” demeyecek kadar âdil ve merhametlidir. (Sadeleştirenin notu: Zeki Hayran)

[7] Tevfîk: Allah Teâlâ’nın kuluna yardım etmesi.

[8] Müyessir: Kolay yapan, teshil eden, kolaylaştıran.

[9] Mücâhede: cihad etme, din düşmanlarına karşı koyma, çarpışma, uğraşma, çalışma.

[10] Akebut, 42

[11] İsra, 8

[12] İbrahim, 7

[13] Âl-İmran, 146

[14] Zümer, 10

[15] Müdakkik: inceden inceye dikkatle araştıran.

[16] (Bu güzel ve özlü RİSALE, günahkâr Ömer İbni el-Hac İlyas es’-Sivâsî tarafından, hicri 1050 tarihinin Muharrem ayının ortalarında yazıldı.) Allah Teâlâ rahmet eyleye

KAYNAKÇA

ÇANTAY Hasan Basri Kur’ân-ı Kerim ve Meâli Kerim [Kitap]. – İstanbul : [s.n.], 1962.

Dr. Milaslı İsmail Hakkı Hakikat-ı İslâm [Kitap]. – İstanbul : Hilâl Matbaası, 1343.

GÜNDOĞDU Yrd. Doç. Dr. Cengiz Abdülmecîd Sivâsî’nin Hayatı, Eserleri ve Tasavvufi Görüşleri [Dergi]. – Erzurum : Atatürk Üniv. İlâhiyat Fak. Tasavvuf Anabilim Dalı,63445 Doktora Tezi,, 1997.

İzmirli İsmail Hakkı Yeni İlmi Kelâm [Kitap]. – İstanbul : [s.n.], 1339.

Mesnevi trc:Veled İZBUDAK Mevlâna Celâleddin Rumi [Kitap]. – İstanbul : [s.n.], 1953.

Sultan Veled İbtidaname [Kitap]. – Tahran : [s.n.].

Sultan Veled trc: Melih TARIKAHYA Maarif [Kitap]. – Ankara : [s.n.], 1949.

ALLAH TEÂLÂ KULLARINA NİÇİN AZAB EDER?


Zulüm eden (zalim), azim ve isteği ile ve Allah Teâlâ’nın razı olmadığı fiili ile zulme meyletmek ve onunla münasebet kur­mak sureti ile zalimlik sıfatını kazanır. Bu azim ve istekte ayrıca bir günahtır.[1] Bu zulmü işlerse o da ayrıca bir günah olarak yazılır.

MAZLUMLAR

İnsanlar, bazen Allah Teâlâ’ya kullukta hata ederek, bazen da büyük günah ve cürümleri yaparak Allah Teâlâ’nın azabı­na müstahak olurlar. Sonra Allah Teâlâ

“İşte biz zalimlerden kimi­ni, kimine, yapmakta oldukları günahlar yüzünden böylece musallat ederiz.” [2] Âyetinin hükmünce, kıyamete kalmadan bü­yük belâlar verir.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“Benim ümmetim şu ümmeti merhumedir- Onlar için ahirette azap yoktur. Ancak dün­yada belâlar, zelzeleler ve katilliklerle azap vardır.”[3]


BAŞKALARI İÇİN ZALİM OLANLAR

Bunların bazıları amellerine göre cehennemlik iken, zulme uğrayan birine yardım etmeleri veya Allah Teâlâ’nın dinini yükseltmek ve yüceltmek içim çalışmaları sebebiyle; Allah Teâlâ’nın rahmet ve cennetine layık olurlar.

Ya da Allah Teâlâ rahmet edip -ahirete koymadan- bir zalimi ona musallat ederek, mal ve nefsine zarar getirerek veya büyük bir semavî musibete uğratarak ahiret azabından kurtarır.

DÜNYADA CEFASINI ÇEKENE AHİRETTE AZAP VAR MIDIR?

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“Kime günahı sebebiyle Allah Teâlâ dün­yada azap ederse, ahirette ona azap etmez”[4]

Kudâî’ye açıklamasında şöyle denilmektedir:

“Katillikten dolayı ası­lan adama ahirette azap olmaz. Çünkü cezasını dünyada buldu.”

Bu meselede ihtilaf ve çok söz vardır. Özeti ise şöyledir.

“Allah Teâlâ ve Rasûlüne (müminlere) harp açanların yer yüzünde (yol kesmek, suretiyle) fesatçılığa koşanların cezası, ancak öldürülmeleri, ya asılmaları, veya sağ elleriyle sol ayaklarının çaprazvâri kesilmeleri, ya da bulundukları yerden sürülmeleridir. Ahirette de onlara (başkaca) pek büyük bir azap vardır.”[5]

Bu âyetin tefsirinde bazı müfessirler:

“Zina, katillik ve hırsızlık gibi günahları iş­leyen biri, dünyada had veya kısas ile cezasını görse, ahiret azabı ondan düşmez. İşte bu âyet buna delildir” Zira âyette “Ahirette ise “bundan başkaca pek büyük bir azap vardır” buyrulmaktadır. İbn-i Hümam ve Zeylaî bu görüşü müdafaa ederler.

Bir kısım âlimler ise:

“Dünyada çekilen ceza had, günahı düşü­rür.” Çünkü Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Bir kimse bir günah işler ve cezasını dünyada çekerse, bu ceza günahına keffaret olur.” Nihâye sahibi bunu kabul etmiştir.

Fakirin (Abdülmecîd-i Sivasî Efendi)   görüşüne ge­lince:

“İslam Dininden zorluk ve güçlük kaldırılıp, binası kolaylık üzerine kurulduğundan, ikinci görüşü tavsiye ederim. Ayrıca sün­netle Kur’ân-ı Kerim âyetlerinin neshedilmesi (Hükmünün kaldırılması) nin ahkâm usulünde olması akıldan çıkarılmamalıdır.

ZALİME RAHMET YOKTUR

“Zalimler için rahmet yoktur.   Cehennem yazılmıştır. Öyle ise de; “Ben onlara zalimlere mühlet veririm. (Onların iplerini uzatıveririm) Benim lütuf yüzümden kahrım, tahammül edemeyecek kadar çetindir.”[6]

Bu âyet mucibince Allah Teâlâ, zalimin cezasını birkaç gün tehir eder. Fakat sonunda mutlaka cezalandırır. İhmal etmez. Fakat bazı mazlumlara gelen bela günahları sebebiyle olmayabilir. Derecelerini ve mertebelerini yükseltmek sebebiyle de olabilir.

BEYİTLER

Gel ey âşık geçinen merd-i lâfi [7]

Çü yâren yok, değilsin merd-i safi.[8]

Haber sorsan bu râhın[9] hâcegânını[10]

Buluptur her dükkânda nice kânı.[11]

Belâ cisrini[12] geçmeyince kâmil

Velâyet şehrine olmadı vâsıl

Bunu isterdi istiğnâ-i[13] Leylâ

Niyaz içre ola mecnunu şeydâ.[14]

Sühan-ı[15] Şirinin olur mu kalbi yumuşak.

Belâ kûhuna[16] Ferhad olmadı çak.[17]

Harim-i[18] Kâ’be’de olur mu mihman[19]

Yolunda çekmeyen hâr-ı mugaylan [20]

Musallat etmedin her bî temizi[21]

Habibe vermedi, nasrı azizi.

Sahabe olmadın dârından ihraç

Demedi Sâdıkûn[22] anlara göz aç.

Belî[23] âşık olanlar nice şâna

Belâ tîrine[24] oldular nîşâne.

Sınûklar sarıcıdır Rabb-i Cebbâr

Sınûk ol sevdiğim tâki sana yâr

Beyim, aşk evveli zahm-ı[25] belâdır

Velî encamı -eltaf ve atadır

Duyanlar bu gamın zevk-ü safasın

Bıraktılar fena mülkün hevâsın.

Ulular der; ezel benzer gümâna,[26]

Anın tîrine halk olmuş nişane.

Kaza çevgânına[27] top olmuş insan

İrâdetten[28] yağar üstüne baran.[29]

Olaydın derd-i dininden haberdâr,

İçüne girmeyeydi gamm-ı ağyar[30]

Asel[31] içinde yatan mum pür-nâz[32]

Ne ateş gamımı var anda, ne hodkâz [33]

Kaçan şem-i [34]olsa, ateş olsa başı

Ere dûdı [35] semâya, yere başı

Duyanın gammı birdir iki olmaz.

Efendi, bir gönülde iki sığmaz[36]

Gamm-ı dünya değildir, hâk-sârın [37]

Refiki[38] olma değildir, payidarın.[39]

Değilsin şimdi halinden haberdâr

Veli, hulkuma[40] gelse murg-i tayyar [41]

Bu sırrı anlayanlar zara[42] düştü

Aceb âvâre hoş bâzara düştü

Rakîb ve muhtesibtir[43] ince kıldan

Urur bûr[44] gavs-ı[45] tir[46] ile gözünden

Yerindedir vefası, hem cefâsı

Duyana tatlıdır gam u belâsı

Tılsımı[47] cism-i insan özüne sırdır.

Zuhuru kesret[48] ü pinhânı[49] birdir.

Cihanı suret olmuş bir muamma[50]

Ne fehmetsin,[51] ne görsün anda âmâ?

Ne tarfa[52] katradır, ummana sığmaz

Ne güne zerredir, tâbâna[53] sığmaz.

Aceb âcûbe sandık[54] muhaffel[55]

İcazetsiz kimise vurmaz el

Aceb âcûbe[56] âfâka[57] olubdur.

Dışı kayıt[58] u içi ıtlak[59] olubdur.

Benim can garibim ola kurban

Ana kim sırr-ı Hakk-ı ede iz’an.[60]

Demek halk zulme müstahak[61] oldu

Sanma kim zulmeden, muhik[62] oldu.

Hangi mezhepte var durur bu kelâm?

Ki helâl ola, bazı zulüm haram?

Bunu şeytan avâne [63]ders etti

Dillerine bu şahı[64] gars [65]etti.

Hasr-ı dâreyne[66] mazhar [67] oldular.

Semm-i zakkumdur[68] bu şâhi semer [69]

Kerbelâ’da şehid olan ŞAHI[70]

Müstahak sanma zulme vallahi.

“ŞEYHİYA” aç gözün, uyar canan,

İtikat aslıdır, Müslümanın.


[1] Bezzaziye ve İhya-i Ulûmi’d-din de böyle yazılıdır.

[2] En’âm, 29 (Başlarına Vali edip hakim yaparız. Veya onlara dost kılarız) (ÇANTAY, 1962), c. 1, s. 205, Not:58

[3] Ebû Davud, Taberi, Beyhaki; (Feyzü’l-Kadir, c: 2, s. 185)

[4] Câmiu’s-sağir, c. 2, s. 146

[5] Mâide, 33

[6] Â’raf, 183

[7] Merd-i lâfi: Lafzan adam

[8] Merd-i safi: Saf kişi

[9] Rah: Yol

[10] Hâcegân: Hocalar

[11] Kân: Maden

[12] Belâ cisrini: Belâ köprüsünü

[13] İstiğnâ: Allah Teâlâ’dan başka kimsenin minneti altına girmemek, gönül tokluğu; elindekini kâfi bulmak; zenginlik istemek; muhtaç olmayıp zengin olmak; nazlanmak; büyüklenmek ve gururlanmak.

[14] Şeyda: f. Tutkun. Divane. * Çok sevgiden hâsıl olan hal.

[15] Sühan: f. Söz, kelâm. Kavl, lâfz.

[16] Kûh:f. Dağ.

[17] Çak: f. Yarık, çatlak, yırtmaç. Kılıç, bıçak gibi şeylerin sesleri. Sabah vakti beyazlığı. Küçük pencere. * Hazır. Amâde.

[18] Harîm:Herkesin giremiyeceği, dokunmıyacağı şey. Haram dairesi. * Şerik. * Bir kişinin olup, başkasının duhul ve taarruzundan masun yer. * Hacıların Mekke-i Mükerreme’de giydikleri libas.

[19] Mihman: f. Misafir.

[20] Hâr-ı mugâylan: Çölde yetişen bir nevi dikenli çalı. Deve dikeni.

[21] Bî temiz: Kirli

[22] Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem

[23] Beli: f. Evet.

[24] Tir: f. Ok.

[25] Zahm: Yara, ceriha.

[26] Güman: f. Zan. Tahmin. Sanmak. Şüphe

[27] Çevgan: f. Cirit oyunlarında atlıların birbirlerine attıkları değnek. * Baston, ucu eğri değnek

[28] İrâdet: irâde, istek, dileme.

[29] Bârân: f. Yağmur. Rahmet.

[30] Gamm-ı ağyar: Düşman üzüntüsü

[31] Asel: Bal. Şehd. * Tatmak. * Su akarken yüzünde hâsıl olan kabarcık. * Cennette bir su

[32] Pür-nâz: Çok nazlı

[33] Hodkaz: Büyüklük, sevinç

[34] Şem: ışık.

[35] Dud: f. Duman, sis. Tütün. * Elem, gam, keder, tasa.

[36] Dünya-ahiret

[37] Hâk-sar: f. Toz toprak içinde kalmış. Perişan hâlli.

[38] Refik: arkâdaş, ortak, eş, yardımcı, yoldaş.

[39] Pâyidar: iyice yerleşmiş, sağlam, devamlı, kadim.

[40] Hulkum: İnsan veya hayvan boğazı. Ağızdan mideye giden yol.

[41] Murg-i tayyar: Can kuşu

[42] Zar: f. İnleyen, sesle ağlayan. * Zayıf, dermansız.

[43] Muhtesib: (Hisab. dan) Belediye işlerine bakan memur. * Kanundan ziyâde idâri ve örfi işler için karar veren. İhtisâb ağası.

İhtisab: Hesab sorma, mes’uliyet. * İhtisab dâiresinin aldığı vergi. * Emr-i bilma’ruf nehy-i an-ilmünker vazifesi, * Ceza. * Eskiden belediye işlerine bakan memurun işi ve dâiresi.

[44] Bûr: yük. Hayırsız kişi. * Ekine elverişli olmayan tarla

[45] Kavs: Yay, yay gibi olan

[46] Tir: f. Ok.

[47] Tılsım: herkesin bilip çözemediği gizli şey; gizli sır, fevkalâde kuvvet ve tesire sahip olan şey.

[48] Kesret: Çokluk, sıklık. * Bir şeyin ekserisi ve muazzamı. Bolluk.

[49] Pinhan: f. Gizli, saklı, hafi, mahfi, mestur, müstetir

[50] Muammâ: bilmece, anlaşılmaz iş, anlaşılması. zor olan sır, bilinmeyen hâl, karışık şey.

[51] Fehm: anlamak; anlayış, zihnen kavrayış.

[52] Tarfa: Ilgın ağacı. Katra (Katıran) Siyah, sert kokulu, süretle yanan, hararetli, keskin ve suda erimeyen bir madde

Buradaki mana: ne iyi ne kötü anlaşılmaz haldedir.

[53] Tâbân:f. Işıklı. Parlak. * Parlayan güneş.

[54] Zannettik

[55] Haffe: (C.: Hıff) Çulhaların bez sardıkları ağaç.

[56] Acube: Tuhaf kimse; mecaz:  Tuhaf, alışılmadık, garip şey.

[57] Afak: Ufuklar. Yerle göğün birleştiği gibi görünen uzak dâire.

[58] Kayıt: Bağlamak

[59] Itlak: Salıvermek. Bırakmak

[60] İz’an. Basiret. Anlayış. * Teslim olup itaat etmek. * Akıl. Zekâ. İnanç. İdrak. Bilmek.

[61] Müstahak: Hak eden, hak etmiş. * Kendisi kazanmış.

[62] Muhik: Haklı, doğru.

[63] Avane: yardımcılar.

[64] Şâh: Dal, budak

[65] Gars: Ağaç fidanı dikmek. * Dikilmiş fidan.

[66] Dâreyn: her iki dünya. Dünya ile Âhiret.

[67] Mazhar: sahip olma, nâil olma, şereflenme, kavuşma, ortaya çıkma ve görünme yeri.

[68] Semm-i zakkum: Zakkum zehri

[69] Semer(e): Meyve, yemiş mahsul. Verim. Netice.

[70] Hz. Hüseyin aleyhisselâm

KAZA VE KADERİN TARİFLERİ


Kelam kitaplarında Kaza şöyle tarif edilir:

Kaza: İcmâli[1] bir hüküm manasına gelir.

Mesela: Umumi olarak bütün insanların öleceğine hükmetmek gibi:

“Her nefis ölümü tadacak…”[2] Bu âyeti kerime bu çeşit manaya bir delildir.[3]

Kader: Tafsili bir hükümdür.

Mesela: Bir kulun falan gün­de, filan yerde, falan sebepten öleceğine hükmetmek gibi. Kader kulları istidadına tabiidir.[4]

İmam Gazali rahmetullâhi aleyh diyorki:

“Allah Teâlâ, tamahkârlık ve cimrilikten münezzehtir. Herkes ne tarafa azmedip yönelirse, doğru ve yanlış neye istidat ve kabiliyeti varsa, Allah Teâlâ onu yaratır.” Âlimlere bu söz açıktır ki, kulun haline göre, kuluna bazen mahv ve bazan isbat olmak mukarrerdir.[5]

Lakin “yazılan bozulmaz” demek, ya bahsi geçen kazaya göre­dir, icmali bir hüküm manasınadır. Ya da:

“Bozulmaz yazılan” demek, halk bozamaz demektir.

Yazar bozar Hüdâ, destindedir Ümm’ül-Kitab anın [6]

Dilâ! Demin şarab eyle, yakup cismin kebab eyle[7]

Dil ü can meclisi ânın, şarap anın, kitap ânın…

Çünkü: “Allah Teâlâ ne dilerse (onu yapar). Bazısını mahveder, (vü­cuda getirmez. Bazısını da) vücuda getirir. [8]Ana kitap [9] O’nun nezdindedir.”[10]

BEYİT:

Yaratan Hakkdır, amel-i azm-i iktiza nefsin dürür.

Kabiliyyet verdi Hakk, kulanmadın, ko illeti.

Ebu-l’ Muin Nesefi (hyt: Ağustos 1310) bu manayı bu şekilde açıklamıştır.

Sonra, hayır ve şerde seçici olmanın büyük nuru ve büyük faydası vardır.

BEYİT:

Cürmü nefse nisbet edenler Fenâ Fi’llah olur.[11]

Bil kâmil-i Hakk’tan, iç rah-ı bekadan şerbeti[12]

İş bu beytimde nihândır eviliya sırrı.[13]

Bir kadehtir, dolu içersen bulursun haleti

Mısraın biri, hayâli varlığın fâni kılar.

İzzet ıssını duyup, komaz kibirden nefhati.[14]

Biri dahi, var eder kâmil-i kemâlime seni

Tev’em olur anda insan ile Kur’an sâdeti.[15]

Muhyiddin Ârabi kaddese’llâhü sırrahu’l azîz, Fütuhatın 35. babında şöyle diyor:

“Deki: (iyi ve kötü) hepsi Allah Teâlâ tarafındandır.” [16] âyetine göre, ilmimizle, fiillerden kötü ve çirkin olanları — Allah Teâlâ yolunda nefsimi­zi fedâ etmek için — nefse nispet ederiz. Hayır ve iyi olan şeyleri ise Hakk’a nispet ederiz. Bilhassa — Âyet ve hadislerin ispat ettiği­ne göre — Hakk ile mahlûk arasında iştirak (ortak olma) kokusu vardır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Hâlbuki sizi de, yaptığınız şeyleri de Allah Teâlâ yaratmıştır.”[17] Ve: “Sana gelen her iyilik Allah Teâlâ’dandır. Sana gelen her fenalık da nefsindendir.” [18], “Herkesin ka­zandığı hayır kendi faydasına, yaptığı şer kendi zararınadır.”[19]

Diğer âyetlerde ise:

“Sonrada ona hem kötülüğü, hem ondan sakınmayı ilham edene ki..”[20] buyruluyor. “Sonra ilham onun, o işi yapma bizim olur.[21] Başka bir âyette de:

“Her birine onlara da, bunlara da, Rabb’ının vergisinden bir biri ardınca veririz. Rabb’ının vergisi kimseden men edilmiş değildir   ”[22]

“Allah Teâlâ dünyada müminlerden de, kâfirlerden de ihsanını esirgemez.”[23] Bu öyle bir meseledir ki, bunda asla ayrılık olmaz. Allah Teâlâ vereceğini ilham eder, halk ameli eder. Ne keşif yüzün­den, ne hayır yüzünden insan tevhitten ayrı olamaz. Bu meselenin doğrusu şudur ki; emir Hakk ile halk arasında müşterektir. İki taraftan birine mahsus değildir. Çünkü varlık ancak Hakk’ındır. Değişmez. Vücutta değişmek ise sonradan yaratılmışların hükümlerindendir. Şöyle ki; Göz olmasa, hüküm zahir olmazdı. Zira fiillerde yaratanla yaratılmış lâzımdır.” [24]

Deryayı geçmeğe gemi gerek. Lakin dümenci dümeni istediği tarafa yöneltmeyip, başka tarafa tutarsa yollunun hedeften uzaklığı artar. Böylece büyük tehlikeye düşme ihtimali de fazlalaşır. Burada suç geminin midir, kendisine davet eden zatın mıdır, dümencinin midir? Elbette bütün suç dümencinindir.

Allah Teâlâ şu âyeti kerime ile insanları açıkça cennetine, sela­met sahiline davet ediyor:

“Allah selam evine Cennete çağırır ve o kimi dilerse doğru yola iletir.”[25]

Burada Allah Teâlâ insanları kendisine davet eden zattır. Dünya ise kapkara bir denizdir. Gemi insanoğlunun cismi, kaptanı (dümencisi) ise, ruhtur.

Öyle ise ey insanoğlu! Cisim gemisinin yelkenlerini Kur’ân-ı Kerim  rüzgarına açarak O’nun çizdiği rotada seyretmeye ve O davetçi Zat’ın irâdesine uy­gun olarak kullanmaya mecbursun!…

Başka bir örnekte şu olabilir. İlim tahsil eden bir öğrenciye “kitap ve defter kalem al” diye bir kaç lira versen, o da bu parayı boş yerlerde harcasa suç kimindir? Parayı verenin mi, yoksa harcayan talebenin mi? Elbette ki öğrencinindir.

EY İNSANOĞLU!

Vücudun paradır. Veren Allah Teâlâ’dır. Sana, “Benim rızam için harca, bana yaklaşmaya vesile yap”[26] diye verdi. Sen onu gayenin haricinde kullanırsan suç senindir. Fakat fiilini yaratan Allah Teâlâ’dır.

Hz. Ali kerremallâhü veche diyor ki:

“Muhakkak Allah Teâlâ bizi seçim yapmada serbest bıraktı. Bize emirler gönderdi. Bunları yapmak bizim için bir saadettir. Nehiyleri ve yasakları, insanları büyük azap ve cezadan korumak içindir. Bunlar günahlardan korunmak içindir. Allah Teâlâ kula -döğe, döğe- zorla kulluk ettirmez. Kulun isyan et­mesi ise, Allah Teâlâ’nın onu zapt etmeye gücü yetmediğinden de­ğildir. Fakat azap ve sevap zulüm ile “tercih bila müreccih”[27] sebepsiz tercih ile olmasın diyedir.”

“Dünya ahiretin tarlasıdır” hükmüne göre, herkes kendi ektiğini biçsin. “Kim ekin zamanını kaybederse, hasat zamanı pişman olur” fetvasına göre, ekin ekmeyen zulmü kendinden bilsin. Hülâsa herkes kendi gayretine göre, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin risâlet ve nübüvvet çeşmesinden kana kana şerbetini içsin. Kimsenin Allah Teâlâ ile dava ve husumeti olmasın. Allah Teâlâ üzerinde kimsenin hücceti kalmasın.

“Söyle onlara mademki öyle bir ilminiz yoktur. Öyle ise tam ve kâmil hüccet Allah Teâlâ’nın hüccetidir. O isteseydi elbette hepinizi hidâyete erdirirdi.” [28] Bu âyet bu konuyu ne güzel anlatmaktadır.

“Eğer biz dileseydik herkesi elbette hidâyete erdirirdik.”[29]

Fakat benden çıkan “Cehennemi bütün cinlerle, insanlardan muhakkak dolduracağım sözü hak olmuştur.[30] Yani hepsine hi­dâyeti istemedi. Belki kulun işini, gayret ve kabiliyetine, hizmet ve mücahadesine havale etti. Ve:

“Bizim uğrumuzda nefsiyle, şeytan­la, din düşmanları ile mücahade edenlere gelince: Biz onlara elbette (bize doğru yürüyüp, bize ulaşacağı) yollarımızı gösteririz.” [31] buyurmuştur. Kelâm kitaplarında, bütün Ehli Sünnet ve mezheplerinde şöyle beyan edilir: Sonradan kazanı­lan kabiliyetlere, Kabiliyet-i Ezeliyyeye galiptir.

Meselâ: Bir çocuğa babasından bolca miras düşüp kötü yolda harcasa, elbette sonunda iflas ederek muhtaç duruma düşer. Ve “Alış verişleri onlara kazanç sağlamamış” [32]âyetine muhatap olur. Fakat sermaye edip akıllıca kullansa pek çok kazanç sağlardı.

Diğer tarafta fakir ve yetim bir çocuk var. Ebeveyninden tek kuruş kalmamış. Lakin dülgerlik veya tamircilik sanatını öğrenmiş ve zengin olmuş. “Allah Teâlâ iyi hareket edenlerin karşılığını zayi etmez.”[33]

Hayır ve şerri yaratan Allah Teâlâ’dır. Fakat kulun azim, irâde ve ihtiyarına göre yaratmaktadır.

Bilinmelidir ki, zalim zulüm sıfatını icraya yönelir, zulüm yapmayı azmedip isterse, Allah Teâlâ onun istediği şeyi yaratır. Bir kimsede zalim ile arkadaş­lık eder, onlara karışırsa, Allah Teâlâ onu da zalimlerden eder.

“Za­limlere meyletmeyin. Sonra size ateş çarpar.” [34] âyeti buna işaret etmektedir- Bu âyette geçen “meyletmeyin” kelimesini tefsirciler “azıcık meyletmek” olarak tefsir etmişlerdir.

Allah Teâlâ her şeyden müstağnidir.[35] Kulların istek ve meyillerine göre O kötü sıfatı kullarda yaratmaktan cimrilik etmez. Sonra mahşerde hesaba çekip, azap eder. Sonra Allah Teâlâ der ki; faydalı ve zararlıyı Kitab-ı Kadimimde bildirdim, niçin nefsine kıydın. Hâlbuki benim kulum ve muhtacımsın.

“Allah Teâlâ onları bunun için yaratmıştır.”[36]

Bu âyete göre, ben seni rahmetim için yaratmadım mı?

Sana doğ­ruyu tavsiye etmedim mi?

Sana kelamımı gönderip, anlayacağın ka­dar basiret ve akıl vermedim mi?

Ki cennetten vazgeçip cehenne­me yuvarlandın?”

“Size iyice düşünecek kimsenin düşünebileceği, öğüt kabul ede­bileceği kadar ömür vermedik mi? Size azap ile korkutan rasül, kitap, akıl, ihtiyarlık ve akrabalarınızın ölümü de gelmişti. ”[37] âyeti bunu ifade etmektedir.


[1] İcmali: kısaca, toplu olarak, tafsilâtsız.

[2] Âl-i İmrân, 185

[3] Kaza: “Allah Teâlâ’nın irâde ve takdir buyurmuş olduğu şeyleri za­manı gelince ilim ve irâdesine muvafık olarak icad buyurmasıdır.” (Ö.N. Bilmen, İlmi Kelâm Dersleri, s. 316, İstanbul/1339).

[4] Kader: Olacak şeylerin zamanı ve mekânı, vasıfları ve hususi­yetlerini ve diğer tafsilatını Allah Teâlâ’nın bilip ezelde sınırlayıp ve takdir etmesidir. (a.g.e., s. 315)

[5] Mahv: Örf, adet ve alışılan sıfatların kaldırılması. Günahların, kalpteki gafletin, Allah Teâlâ’dan başkasıyla meşgul olmanın mahvı gibi üç kısmı vardır. Şibli’ye sormuşlar:

“Seni üzgün görüyoruz. Allah Teâlâ seninle ve sen Onunla değil misin?” Demiş ki:

“Ben Onunla olsaydım ben, ben olurdum. Fakat ben Onda mahvoldum” Risâle-tül-Kuşeyrî: 39

İsbat: Bir kimse nefsinde bulunan kötülükleri mahveder ve bunların yerine güzel huyların kaim olmasını temin ederse o, MAHV ve İSBAT sahibi olur. Her ikisi de Allah Teâlâ’nın kudretinden çıkar. Hakkı kulundan gizleyip, nefyetmesine MAHV, açıklayıp izhar et­mesine İSBAT denir. Bunların meydana gelmesi Allah Teâlâ’nın dilemesine bağlıdır (Süleyman Uludağ. Kayseri Yüksek İslâm E. Tasavvuf notla­rı, 3. Sınıf, s. 24)

[6] Dest : El;

Ümmül-Kitab: Levh-i Mahfuz.

(Birinci beyitte geçen konuyla ilgili olarak Şah Veliyyulah Dehlevi şu bilgiyi veriyor: “… Âlemlerin Rabbı, olayları ve varlıkları, bazen de itibari bir şekilde tespit etmektedir. Böyle durumlarda kararlaştırılmış bu­lunan bir şeyi, yine İlâhi arzu ile bozulması mümkündür.”

Bu sözüne de Ra’d suresinin 39. âyeti kerimesini delil olarak getiriyor. (Şah Veliyyullah Devlevi Hüccetullahi’l-Baliğa, c .1, 40. bölüm)

[7] Dilâ: Ey gönül

[8] İstediğinin hükmünü kaldırır, dilediğinin hükmünü kaldırmaz. Ya da tövbekâr müminin küfrünü giderir, imanlarını sabit kılar, ya da, eceli yaklaşanı öldürür veya öldürmez. (Çantay: c. 1, s. 375, Not: 29)

[9] Her kitabın, her yazılanın aslı olan Levh-i Mahfuz. Çünkü ola­cak her şey orada yazlıdır. (a.g.e)

[10] Râ’d, 39

[11] Cürüm: Günah

[12] Rah: Yol,

[13] Nihan: Gizli,

[14] Issı: Sahip, malik

[15] Tev’em: İkiz, İkiz saadeti: Efendi

[16] Nisa Sûresi: 78

[17] Saffat,96

[18]Nisa,79, İyilikte fenalıkta Allah Teâlâ’nın yarattığı şeylerdir. Fakat iyilik Allah Teâlâ’ın ihsanı, fenalık kulun ame­linin karşılığıdır.

[19] Bakara, 286

[20] Şems, 8

[21] (ÇANTAY, 1962)

[22] İsrâ, 20

[23] (ÇANTAY, 1962), c.2, s.512

[24] Bu meselenin tafsilatı için Fütuhat-ı Mekkiye bakınız.

[25] Yunus, 25

[26] “Ey iman edenler! Allah Teâlâ’dan korkun, Ona yaklaşmak için vesile arayın ve O’nun yolunda savaşın. Tâki muradınıza eresiniz.” (Maide, 35)

[27] Tercih bilâ müreccih: Hiç bir üstünlük sebebi yok iken birbirine eşit iki şeyden birisini diğerine üstün tutmak

[28] En’âm, 149

[29] “Eğer nefis hi­dayet yoluna gitmeye gayretini sarf etseydi, biz de bu hidâyeti lütfederdik” (ÇANTAY, 1962), c.2, s. 735, Not: 17

[30] Secde, 13

[31] Ankebut, 69

[32] Bakara, 16

[33] Tevbe, 120

[34] Hud, 113

[35] Müstağni: kimseden bir menfaat beklemeyen, başkalarına ihtiyaç duymayan, gözü ve gönlü tok.

[36] Hud, 119

[37] Fâtır, 37

TEVHİDİN MANASI


Şeyh Muhyiddin-i Arabî kaddese’llâhü sırrahu’l azîz, Fütuhat-ı Mekkiyesi’nde: “Ehli Sünnet Mezhebinin İhtiyar seçme dileme görüşünde olduğunu” söylüyor. Ciddi bir şekilde düşünüp tefekkür edersek, itikadımız sarsılmaktan kurtulur. Burada müellif iki çeşit tevhitten bahseder.

1 — Havassın Tevhidi:

Bu avam için cebirdir. Kamil kişi­lerin hayat bahşeden tevhitleri Allah Teâlâ’nın zatı üzerine hiç bir kusur kondurmamaktır. O’na kusur isnat etmek şirktir, küfürdür. Bu ise Allah Teâlâ’nın yok olduğunu kabul etmektir. Hâlbuki yokluktan, var olan bir şey ve var olan bir sıfat nasıl meydana gelir?

İhtiyar etti Cebrî cebr ile

Budurur ehli aşkın imanı

Cebr-i âmmı ki, fiili tevhittir.

Beyti hassın ehassı erkânı.

Kâmilin per-ü bâlidir bu kader [1]

Nakısa kesr-i bâl-ü noksanı [2]

İhtiyar aslı o kudrete tâbi

Kudrete hod vücuttur bânî [3]

Mahv ve fena ehlinin bile ortadan yok olduğu bir zamanda, kulda irade ve ihtiyar nerde kalır, fena mertebesi nerde kalır?[4]

Ey Şeyhî, sen ki bu sözü söylüyorsun, öyle ise pişman ol. Maddi kisvenden vazgeç.”[5]

Vedûd ve Kahhar olan Allah Teâlâ cezbe zinciri ve gamzenin, prangası ile âşıkın kalbini tamamen yağma edip; kuvvet (beş duyu) ordusu aşk sultanının kuvvetli elinde mağlup olunca ken­dinden geçip bayılır.. O zaman bu kulun ihtiyar ve iradesi nerde kalır?[6]

2—Umumun Tevhidi:

Allah Teâlâ’ya cebir isnadı tehlikesinden şiddetle kaçınmaktır. Çünkü Allah Teâlâ’ya zulüm ve kötülük isnat etmek sûi edeptir.

Şeytan secde etmekle mükellef ve buna muktedir olarak yaratıldığı halde secde etmedi. Bunun kötülüğünü ve suçunu ise Allah Teâlâ’ya yükledi. Şeytanın bu hareketi reddedildiği gibi, yaptığı kötülükleri Allah Teâlâ’ya nispet edip: “Ne yapalım kader bu” diyenlerde reddedilir. Çünkü bu gibi düşünce ve itikatlar Allah Teâlâ’nın hüküm ve ada­letini yok ettiği için bir nevi inkârdır. Bu yol Allah Teâlâ’ya zülüm isnat ederek zalim mevkiine koymaktır, Allah korusun!

Hâlbuki: “Allah Teâlâ kullarına zerre kadar zulüm etmez.”[7] Kulunun zerre kadar zulüm ve küfre kaymasına asla razı değildir. Çünkü böyle olmasa, hayrı Allah Teâlâ yaratır, şerri yaratmaz dememiz lâzım gelirdi. Hâlbuki hayrı da şerri de Allah Teâlâ yaratır. Her ikisinin de yaratıcısı Allah Teâlâ’dır. Bunlara dâir pek çok âyet ve hadisler vardır. Böyle olmasa bütün bu âyet ve hadisleri inkâr lâzımdır, bu küfürdür.

Bu meselede Hz. Ali Kerremallâhü veche şöyle diyor: “Ka­deri, mutlak hüküm ve zorlama, kazayı da, zorunlu ve lâzım zannet­meyin. İşte bu, putperestlerin ve Allah Teâlâ düşmanlarının sözüdür.”

Bize farz olan: “Allan Teâlâ hayrı da, şeri de yaratır. Cimrilik ve zulmetmekten beridir.” diye iman etmektir. O, kapısına yönelen­leri kovmaz. Hidâyete ermek isteyenleri reddetmez. Ve: “Güzel amel yapanların mükâfatını zayi etmez.”[8]

Allah Teâlâ kuluna, hayır ve şer her ikisini de yapabilme ka­biliyeti vermiştir. Âyet ve hadislerden anlaşılıyor ki; kul bu ikiden hayır-şer hangisine muvafakat ederse, kulun azîm ve kabiliyetine uygun olarak Allah Teâlâ onu yaratır. Allah Teâlâ’ya zulüm ve cebir isnadı caiz değildir. Allah Teâlâ iyiyi-kötüden, hayrı-şerden ayırma kuv­veti (irâde-i cüziyye) ve hürriyeti vermiştir. Ehl-i Sünnetin inancı budur Allah Teâlâ muhakkak, amelimize uygun, azmimize muvafık olanı yaratır. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “Sizi de, yaptıklarınızı da Allah yaratmıştır.”[9]

Mesnevi:

“İman ve taat yolumda bir nefes alır da, bir kimse” eğer ziyan ederse ben kâfirim.” [10]

Allah Teâlâ buyuruyor ki:

“Her kim de, kendisine doğru yol apa­çık belli olduktan sonra, rasüle aykırı hareketlerde bulunur ve müminlerin yolundan başkasına uyar giderse, onu, döndüğü sa­pıklıkta bırakırız. Ahirette de kendisini Cehenneme koyarız ki, o, ne kötü bir dönüş yeridir.” [11]

Hulasa, nazil olan âyetler, varid olan hadisler ve alimlerin sözleri kesinlikle delâlet eder ki, fiilleri seçici olan Allah Teâlâ tarafın­dan kullarına irâde-i cüziyye verilmiştir. Onun için mükelleftirler ve hesaba çekilirler. Onun için azab veya mükâfat görürüz. Haşa, Allah Teâlâ, iyi kullarını doğru yolla sevk edip, kötü kullarına da güç­lerinin yetmediği şeyleri emrederek onları zorlayıp cefa etmez. Allah Teâlâ kullarına nasıl zulüm ve cebreder ki; önce kullarına kud­ret ve kabiliyet mayası vermiş,  ikinci olarak da; “Bir de insana (Hakk ve batıl) iki yol gösterdik.”[12] İki yol göstermiştir. Üçüncüsü de:

“Allah Teâlâ, cennet evine çağırır.” [13] Âyeti kerimesinde ol­duğu gibi, rahmet için Cennete davet etmiştir. Sonra doğruya da, sapığa da hidâyet takdir edilmiştir. Zira hidâyet, herkese yol göster­mektir. Bazı kul bu irşadı kabul etmez. Bazısı da eder.[14]

Bunlar hakkında:

“İman edip de imanlarını zulüm ve şirkle karıştırmayanlar var ya işte korktuklarından emin olmak onların hakkıdır. Hidâyete erenler de onlardır.”[15] buyrulduğunu açıklar. Bazıları da bu hidâyetten ve irşattan yüz çevirirler ki, bunlar için:

“Semûd kavmine gelince: Biz onlara doğru yolu gösterdik de onlar, körlüğü hidâyete tercih ettiler.” [16]

“Doğrusu biz ona, gerçek yolu gösterdik, ister şükreden mümin olsun, ister nankörlük eden (Kâfir) ”[17]

“Hakkı beyan etmek Rabb’ına aittir. Dileyen iman etsin, isteyen kâfir olsun.”[18]

Bu âyeti kerimelerde, iyilik veya kötülük yapmak irşattan sonra kulun irade ve ihtiyarına bırakılmıştır.

“O halde siz, ancak müslüman olarak can verin”[19] Bu âyeti Kerimede Allah Teâlâ, iman ile ölmeyi kulluğun işareti kabul ediyor. Bütün bunlardan şu gerçeği anlıyoruz ki:

“Ey kullarım! Saadetin ve sa­pıklığın başlangıcını, netice ve mayasını elinize verdim. İrâde ve ih­tiyarınız var. Eğri ve doğru yolları bütün vasıflarıyla size bildirdim. İster eğri, İster doğru olun. Ona göre hesaba çekilirsiniz.”

“Eğer Allah’ın dinine yardım ederseniz, O, size zafer verir.”[20] Âyetinde ise; harpte düşmana galip gelmek için Allah Teâlâ’nın kelimesi­ni dinini yükseltmek ve birde sevgi şart koşulmuştur.

Niyet halis olursa Allah Teâlâ, galibiyet vereceğini vaad etmektedir:

“Şu emrettiğim yol; benim dosdoğru yolumdur. Hep ona uyun. Baş­ka yollara ve dinlere uyup gitmeyin ki, sizi Onun yolundan saptırıp parçalamasınlar” [21]

“Bize itaat uğrunda mücâhade edenlere, (iç ve dış düşmanlarla savaşanlara) gelince, elbette biz onlara (bize ve dış düşmanlarla savaşanlara) gelince, elbette biz onlara bize götürecek yollarımızı gösteririz.” [22]

“Deki; Allah, dilediği kimseyi şaşırtır ve kendisine kalbi ile yöneleni hidâyete erdirir.” [23]

Bu âyeti kerimelerden Allah Teâlâ’nın hidâyet ve irade-i külliyesinin, bizim irâde-i cüziyyemizi kullanmaya ve O’na kalbimizle yö­nelmeye uygun olduğunu anlıyoruz. Allah Teâlâ, hidâyeti görmek için akıl, idrak ve basiret vermiştir. Hidâyete hizmet için beş duyumuzu ve aklımızı, sebeplerini yaratmıştır. Hidâyetin ne olduğunu anlamak için âyetler göndermiştir.

“Şunu da bilin ki, Allah Teâlâ dilemeyince siz hayır ve şerri dileyemezsiniz.” [24] Allah Teâlâ asıl dileme ve külli irâdesinden kullarına; ruh, akıl ve havass-ı selime[25] vasıtalarıyla cüz’i irâde ve dileme vermiştir. İnsana kendi nefsini kullanmak için kudrette vermiştir. İşte bu kudret ve cüz-i irâdeyi kendi rızası için kullanana sevap, yüz çevirip inat ve kibirlenen ise azap vaad etmektedir.[26]

Ebussuud Efendi bazı kitaplarında: “Eğer kullar cebir olunsalardı, (Bir iş onlara Allah tarafından zorla yaptırılsa idi) Allah Teâlâ’nın faili muhtar olmaması gerekirdi” diyor.


[1] Per-ü bâl: Kanadın büyük tüyleri

[2] kesr-i bâl: Kol

[3] Hod: Kendi

[4] Mahv: Örf, adet ve alışılan sıfatların kaldırılması.

Fena: Kötü ve yerilen sıfatların yok olmasıdır. Bu hale gelince kul Allah Teâlâ’nın makbulü olur- Süleyman Uludağ. KAYSERİ Y.İ.E. Tasavvuf Notları

[5] Farsça iki beytin manalarıdır.

[6] Rey ve tedbirin sebeplere yapışmanın semeresiz ve neticesiz kalabileceğine inanmanın da Kaza ve kadere inanma olduğuna Hz. Mevlana kaddese’llâhü sırrahu’l azîz şöylece işaret buyururlar:

“Firavunun, Allah Teâlâ’nın Takdirini bozmak için tedbir meyânında yüz binlerce çocuk öldürmüş-
tür. Bu suretle Musa aleyhisselâmın zuhuruna mani olmak istemiştir. Boynuna binlerce zulüm almış, binlerce kana girmiştir. Fakat bütün bu tedbirlere rağmen Musa aleyhisselâmın doğumuna ve büyümesine hem de kendi evinde rahatça büyümesine mani olamamıştır. Demek ki, dünyadakilerin hallerini döndüren Allah Teâlâ değilse niçin haller dileklere aykırı dönüyor.”
(Mesnevi, c. 2, b. 763-775)

[7] Nisa, 40

[8] Tevbe, 120

[9] Saffat, 96

[10] (Mesnevi, 1953), c.1, b. 1299

[11] Nisa, 115

[12] Beled, 10

[13] Yunus, 25

[14] Ebû Musa’l-Eşari  radiyallâhü anh şöyle demiştir: Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz buyurdu ki:

“Allah Teâlâ’nın benimle gönderdiği ilim ve hidâyetin misali, bir araziye düşen yağmur gibidir. (Bilindiği üzere), bazı araziler var, tabiatı güzeldir, suyu kabul eder, bol bitki ve ot yetiştirir. Bir kısım arazi var, mümbit değildir, ot bitirmez, ama suyu tutar. Onun tuttuğu su ile Allah Teâlâ insanları yararlandırır: Bu sudan kendileri içerler, hayvanlarını sularlar ve ziraat yaparlar. Diğer bir araziye daha isabet eder ki, bu ne su tutar ne ot bitirir.

Bu temsilin biri Allah Teâlâ’nın dininde ilim sâhibi kılınana delalet eder, böylesini Allah Teâlâ benimle göndermiş olduğu hidâyetten yararlandırır; yani hem öğrenir, hem öğretir. Temsilden biri de, buna iltifat etmeyen Allah Teâlâ’nın benimle gönderdiği hidâyeti hiç kabul etmeyen kimseye delalet eder” (Buhârî, İlm 20; Müslim, Fedâil 15 (2282).

[15] En’âm, 82

[16] Fussilet, 17

[17] İnsan, 3

[18] Kehf, 29

[19] Bakara, 132

[20] Muhammed, 7

[21] En’âm, 153

[22] Ankebut, 69

[23] Râd, 27

[24] İnsan, 30

[25] Havâss-ı selime: sağlam, kuvvetli, emin hisler ve duygular.

[26]Bu hususta İzmirli İsmail Hakkı Hazretleri şöyle diyor:

“İnsa­nın ister isteyerek, ister istemeyerek yaptığı işlerin hepsi Allah Teâlâ’nın yaratmasıyladır. Kader ve Kazayı ilâhi ile meydana ge­lir… Bizde hem kudret vardır, hem iyiyi-kötüden ayırma iradesi vardır.

1—Bizim kudretimiz müessirdir. Fakat yaratan değildir. Ya­ratan ancak Allah Teâlâ’dır. Kulun bütün fiillerini O yaratır. Kuldaki kud­ret yaratmaz, fakat müessirdir.

2—Bizde irâde de vardır. Kulda bulunan bir işi yapıp yapmama bakımından birini tercih etme hürriyet ve irâdesi, Allah Teâlâ ta­rafından bir hediyedir. Biz seçeriz Allah Teâlâ’da yaratır. Diğer bir tabir ile kulun irâdesi Allah’ın irâdesine vesile ve sebeptir.” (Dr. Milaslı İsmail Hakkı, 1343), s. 202-203

KAZA VE KADER RİSÂLESİ


Hamd, ancak kendisine ibadet etmemizi, yalnız kendisine boyun eğmemizi emreden Allah Teâlâ’ya olsun. Yerde ve gökte Ondan başka ilâh yoktur.

Salât ve selam, beşeriyetin efendisi, müminlerin izzet ve şere­finin dayanağı olan Hz. Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve selleme Onun âline ve “Lâ İlâhe İlla’llah” ilkesinde Onunla ittifak eden ashabına olsun.

Salât ve selâmdan sonra; devlet erkânından Hakka ve Allah Teâlâ’nın rızasına nail olan biri, bu Şeyhi Fakirden:

“Ne olurdu, kaza ve kader hususunda örnek bir eser yazsaydınız. Böylece de bizler helak eden fırka ve mezhepleri öğrenir ve Allah Teâlâ’nın rızasını kazanırdık.” diye rica ettiler. Hiç bir şeye ilmî sermayesi olmayan bu
fakir de:

“Belki ihtimal ki olmaz… Yapamam” demedim. Bütün kuvvet ve kudretini memleketi için sarf etmeğe azimli olan bu fakir” sahife-i hatırımda [1] bulunanların o gün bir müsveddesini yaptım. Bazısını Arapça, bir kısmını da Türkçe olarak yazdım. Ömründe bir defa Hakk’a secde eden okuyucularım, bu fakire bir fatiha bahşetsinler diye.

Nakd-i vücudu[2] Şeyhî aşka değişmek ister

Gaşşına[3] bakma tâki bir kerre ede bazâr


BU RİSALEYİ NİÇİN YAZDIM?

Bu Risâleyi yazmadaki bütün maksat ve gayemi şu iki hususta toplamak mümkündür:

1— Kudret, izzet ve ikram sahibi kişilere kaza ve kaderin hakikatini beyan,

2— İşledikleri günah ve kusurları, noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah Teâlâ’ya nispet edilen edepsiz isyankârları reddetmektir.

Bu mesele (kaza ve kaderden bahsetme işinin) zorluğu ve güçlüğü meydandadır. Çünkü Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem bu bahsi konuşmaktan bizleri menetmiştir.[4] Edepsiz günahkârların ve inanmayanların, Allah Teâlâ’ya zulüm isnat ettiğini reddetmek için bu konu da konuşan herhalde özürlüdür. (Yani benim konuda bir şeyler söylemem gerektiği için risaleyi telif ettim.)

NE YAPMAK LÂZIMDIR?

İlim, sahibi herkes bilir ki, bizim için yapılması lâzım iki iş vardır:

a-Kadere iman etmek,

b-Cebriyye mezhebinin söylediği zulüm ve tehlikeli sözlerden sakınmak.

Biz bu iki ana hususu da yerine getirmekle mükellefizdir.
Çirkin olan şeylerden ve Allah Teâlâ’nın gazabından korunmak için orta yolu tutmaya mecburuz.

Hatalı olan görüşler arasındaki doğruyu araştırarak, amel etmek için tebliğ edilen emirlerin bizzat kendisine ulaşmış oluruz. Bu hu­susta Allah Teâlâ’dan yardım ve rahmet, insanlığın efendisi Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemden şefaat umarız.

Allah Teâlâ bilir ancak “Ey Muhammed ümmeti orta bir ümmet yapmışızdır.”[5] âyetinden maksat, cezayı gideren ve kalplerdeki manevi pası açan bu manadır. Diğer taraf­tan: “Zararlı iki işten hafif ve kolay olanını seçmek” [6]

“İlim sahip­leri için gizli bir şey değildir.” [7]


[1] O zaman ki hazır bilgilerimle

[2] Vücud akçesi,  bedenini, kudretini

[3] Gaşş: Örtmek, setretmek, Bayılmasına bakma

[4] Ebu Hüreyre radiyallâhü anh şöyle rivayet ediyor:

“Kader mevzuun­da birbirimizle münakaşa etmekte iken Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem çıkageldi. O kadar kızdı ki, yüzü kırmızılaştı. Hatta yanaklarına sanki nar sıkılmıştı. Sonra şöyle buyurdu:

“Size bu mu (kader mevzuunda çe­kişmemi) emredildi? Veya bari size bununla mı gönderildim? Sizden önceki milletler, bu meşelerle çekiştikleri için helak oldular. Bu mev­zuda münazaa etmemenizi ciddi şekilde sizden istiyorum.” (Sünen-i Tirmizi, Kitabü’ül-Kader bab: 1, 2216)

[5] Bakar, 143

[6] Mecelle, 27. Madde

[7] Yani kaza ve kader hakkında konuşmaktan Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem bizi menetmiştir. Diğer tarafta ise Allah Teâlâ’ya zulüm isnadı vardır. Bu iki meseleden birinciyi tercih ederek, âsileri susturmak lâzımdır. Bu iki zarardan ikinciyi seçmek umumi bir kaidedir. (Zararı eşedd za­rarı ehaf ile izâle olunur)

ABDÜLMECÎD-İ SİVÂSÎ EFENDİ


Kaddese’llâhü sırrahu’l azîz

Halvetiyye yolunun Şemsiyye kolu kurucusu Şemseddîn Sivâsî (Kara Şems) kaddese’llâhü sırrah’ül azîz Hazretlerinin kardeşi Şeyh Muharrem Efendinin oğludur.

İsmi Abdülmecîd, künyesi Ebü’l-Hayr, lakabı Mecdüddîn’dir.

Şiirlerinde Şeyhî mahlasını kullanmıştır. Sivâsî nisbesiyle meşhur olmuştur. 1563 (H.971) senesinde Tokat’ın Zile ilçesinde doğdu. 1639 (H.1049) senesinde İstanbul’da Hakk’a yürüdü.

Kabri saadeti, Eyüb Nişancası’ndaki evinin bahçesindedir.

İsmi Abdülmecîd Şirvânî hazretlerinin ismine hürmeten konulmuş olan Abdülmecîd-i Sivâsî Efendi, küçük yaşından itibaren babasından ilim öğrendi. Yedi yaşına geldiği zaman Kur’ân-ı Kerîm’i ezberledi. Amcası Şemseddîn Efendiden (Kara Şems) zâhirî ve bâtınî ilimleri tahsil etti. Arabî ilimler, fıkıh, tefsir ve hadis ilimlerinde yüksek derece sahibi oldu. Keşşâf Tefsîri’ni okutması hususunda amcasından icâzet aldı. Uzun müddet amcası Şemseddîn Sivâsî’nin sohbetinde kalıp feyz aldı. Tasavvufî hakikatlere kavuşup yüksek manevi derecelere ulaştı. Otuz yaşına geldiğinde amcası Şemseddîn Efendi ona;

“Doğru yolu göstermek sana geç vaki olur, ama gâyet güzel olur. Sen diğer akranlarını geçip hepsinden yüksek olursun.” buyurarak, Merzifon ve çevresi ahalisine Allah Teâlâ’nın dinini ve Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin güzel ahlâkını anlatmakla vazifelendirdi. Sonra Şemseddîn Sivâsî hazretleriyle beraber Eğri seferine gidip, orada vefat eden Pîrîzâde Velî Efendinin yerine, Zile’deki Halvetî Dergâhında vazifelendirildi. Burada insanlara doğru yolu ve güzel ahlâkı anlatmakla ve talebe yetiştirmekle meşgul oldu. 1604 senesinde Sivas’taki Şemsiyye Dergâhı şeyhi ve Kara Şems’in damadı Receb Efendi vefat edince, onun yerine vazifesini yürüttü. İlim ve irfandaki şöhretini duyan Sultan Üçüncü Mehmed Han tarafından İstanbul’a davet edildi. Üçüncü Mehmed Han, Abdülmecîd Efendiyi İstanbul’a davet ederken, kendi el yazılarıyla şu mektubu yazmışlardı:

“Fazîlet ve kerâmet sahibi Sivaslı Abdülmecîd Efendi!

Merhûm amcan Şemseddîn Efendinin, Eğri seferinde maddî ve manevi çok yardımlarını gördüm. Döndükten sonra İstanbul’da kalmasını istemiştim. Fakat o arzu etmeyince, ihtiyarlığı sebebiyle memleketine gitmesine izin verdim. Şimdi sizin söz, fiil ve diğer özelliklerinizle ona tam olarak benzediğinizi duydum. İstanbul’u teşrifinizi cân-ü gönülden istiyorum. Hatt-ı şerîfim size ulaştığı zaman ihmal etmeyesiniz.”

Bu mektup üzerine Abdülmecîd-i Sivâsî Efendi İstanbul’a geldi. İstanbul’daki ilk vaazını Ayasofya Câmiinde verdi. Bir müddet Ayasofya civarında oturdu. Sonra kendisine talebe olan Reis-ül-Küttâb La’lî Efendinin hediye ettiği, Eyüb Nişancası’ndaki bahçe içindeki eve yerleşti. Dâr-üs-seâde ağalarından Mehmed Ağa tarafından, Çarşamba’da yaptırılan Mehmed Ağa Dergâhında, insanlara doğru yolu anlatmakla vazifelendirildi. Şeyhülislâm Sun’ullah Efendi tarafından câmi hâline getirilen Atpazarı’ndaki Hüsam Bey Mescidinde de Cumâ vâizi olarak vazife yapıp, insanlara hak ve hakikati anlatmaya devam etti. Vaazından evvel güzel sesle Fatiha Suresini okuyup dinleyenlerin içini açardı. İstanbul halkının vaaz ve nasihatlerine gösterdiği yüksek alâka üzerine, Şehzâde Câmiine vâiz olarak nakledildi. Bir müddet orada insanlara yüce dinimizin emir ve yasaklarını, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin güzel ahlâkını anlattıktan sonra, Yavuz Sultan Selim Câmiine Cuma vâizi olarak görevlendirildi. Sultan Selîm civârında bir mescid ve Sivâsî Dergâhını inşâ ettirip, hizmete devam etti. Sultan Ahmed Câmii yapılırken, temel atma merasiminde bulunup, dua etti ve temele ilk taşı koydu. Sultan Ahmed Câmiinin yapımı tamamlanıp ibadete açılınca, ilk vaazı Abdülmecîd-i Sivâsî Efendi verdi. Hakk’a kadar bu câminin vâizliğini yürüttü.

Üçüncü Mehmed, Birinci Ahmed, Birinci Mustafa, Genç Osman ve Dördüncü Murâd Han devirlerinde yaşadı. İnsanlara hep Hakkı tavsiye edip, kötülüklerden sakındırdı. İlmi, irfanı ve olgunluğuyla sultanlar ve diğer devlet erkânı yanında büyük bir nüfuz sahibi oldu. Padişah ve diğer devlet erkânı, önemli hususlarda sık sık görüşlerine başvururlardı. Karayazıcı ve Uzunbölükbaşı isyanlarının bastırılmasında önemli rolü olmuş, Devlet-i Osmaniye’ye faydalı tavsiyelerde bulunmuştu. Sultan Dördüncü Murâd Hâna Bağdât’ın İranlılardan geri alınacağını müjdelemiş, padişah sefere çıkarken de Hazret-i Ömer radiyallâhu anhın kılıcını beline kuşatmıştı. Şeyhî Abdülmecîd-i Sivâsî Efendi hazretlerinin birçok kerametleri ve halleri görülmüştür.

Şeyh Lütfi Efendi Hediyyetü’l-İhvân adlı eserinde bildiriyor ki: Lemezât kitâbı sâhibi Şeyh Hulvî Mahmûd Efendi şöyle nakletti:

“Kocamustafapaşa Dergâhında irşatla vazifeli olan hocam Necmeddîn Hasan Efendi ikinci defa hacca gittiklerinde veda edecekleri zaman bana;

“Hulvî Çelebi! Olgun ve olgunlaştırabilen kardeşlerimizden kime kalbin meylederse ondan tasavvuf yolculuğunu tamamla!” deyince, kalbimde Sivâsî Abdülmecîd Efendiye karşı bir meyl ve muhabbet peyda oldu. Bilâhare Şeyhî Abdülmecîd Sivâsî’nin huzuruna varıp hâlimi arz ettim. Bana Halvetiyye yolunun usulüne göre zikir telkin etti ve hocana teveccüh et buyurdu. Onun bildirdiği şekilde zikirle meşgul oldum. 1610 senesi Rebîulevvel ayının on beşinci günü tekrar huzuruna vardığımda zikir telkininde bulunduktan sonra bana; “Bundan sonra bize teveccüh et!” dedi. Ben, kendi kendime, her defasında hocana teveccüh et diyordu bunda ise “Bize teveccüh et.” dedi. Bunun bir hikmeti vardır, diye düşündüm. Aradan bir müddet geçince, hocam Necmeddîn Hasan Efendiyle hacca gidenler döndü. Fakat hocamı onlar arasında göremedim. Sorduğumda, Necmeddîn Hasan Efendinin, Abdülmecîd Sivâsî hazretlerinin; “Bize teveccüh edin.” buyurduğu zaman Yemen’de Hakk’a yürüdüğünü öğrendim. Abdülmecîd Sivâsî hazretlerinin huzuruna girip; “Sultanım bu ne büyük kerâmettir.” dediğimde; buyurdu. Zâhirî ve bâtınî ilimlerde

“Hulvî Efendi! Görünen kerâmete îtibâr edilmez. Asıl kerâmet mânevî kerâmet olup İslâmiyet’in emir ve yasaklarına uymaktır.” yüksek derece sahibi olan Şeyhî Abdülmecîd Sivâsî, güzel ahlâk ile ahlâklanmıştı. Padişah Birinci Ahmed Hâna sunduğu manzum şikâyetnâmede memleketin ve milletin içinde bulunduğu hâli anlatmış, muvaffakiyet için kendisine adalet ve meşveret tavsiye etmişti.

Manzum Şikâyetnamesi şöyledir.

Dinle ey padişehim nafi’ olan sözlerimi

Habl-i Kur ‘ân ile sabitkadem ol bi ‘l-ikrâm

Bed düâ-yı fukaradan seni az var sakunur

Habl-i Kur ‘ân ile sabitkadem ol bi ‘l-ikrâm

Şahsa mansıb mı gerek, mansıba âdem mi gerek

Din ü devlete layık nedir ey fahr-i kiram.

Cevr u zulmün sebebi Rûm u Arap içre bu kim

Câhili zâlimi vali kılarak tutdu zalâm

Biri bu cahile hiç maslahat ısmarlama kim

Geçe ashâb-ı maârif önüne ola imâm

Ulemâ zeyyine girdi cühela at saldı

Bu dürr-i saha-yi dîni bozan ey fahr-i izâm

Küfr ile mülk durub zulmile durmasa gerek

Sakın ey şah-ı cihâniyân ü cihândâr müdâm

Tişe-i hikmet ile mezra ‘a-i ma’delet

Meşveret tohumunu saç sula dimağ ile müdâm [1]

İslâm dininin hep ilerlemeyi emrettiğini anlatmış, gelişmelere karşı çıkan din adamı kılığına girmiş din düşmanlarıyla tarikatçı geçinen cahil ve sapık kimselerle ve bidat ehliyle mücadele etmişti. İstanbul’da vaaz, irşat ve ilim öğretmekle meşgul iken 1639 (H.1049) senesinde Hakk’a yürüdü. Eyüp Nişancası’ndaki evinin bahçesine defnedildi. Hakk’a yürümesinden iki yıl sonra gördüğü bir rüya üzerine, Mahpeyker Kösem Sultan, kabrinin üzerine bir türbe yaptırdı. Bu türbe bugün müminler tarafından ziyaret edilmekte, vesile edilerek yapılan dualar kabul olunmaktadır.

Nakledilir ki:

Mehmed Ağa Camii İmamı Kefeli Ali Efendi şöyle anlatır: “Bir gece gördüm, şeyh bana kötü ve çirkin bir iş etti. Ertesi gün şaşarak meclisine vardım. İmam Efendi, üzülme, senin başına gelen bana Hz. Ali kerremallâhü vechede de vâki oldu, dedi”

***

[Nâimâ, Sivâsî Efendi'nin IV. Murat'ın yanında büyük iltifatlara nail olduğunu, defalarca konuşma ve sohbetlerinde bulunduğunu, pek çok işlerde padişahın huzuruna gizlice vardığından bahsetmektedir ki, bu durum Sivâsî Efendi'nin o dönemdeki padişah yanındaki nüfuzunu göstermesi bakımından önemlidir. Nazmî Efendi de Sivâsî Efendi ile IV. Murat'ın münasebetlerine dair şunları naklediyor;

"Bağdat Fatihi Sultan Murat oldukça sert tabî'atlı ve cebbar biri idi. Sebepsiz yere Sakarya şeyhini, Rûmeliye şeyhi'ni, mevâlî ve kuzâttan pek çok kimseyi örf ve izafeti ile selb edip, hususen Şeyhülislâm Ahî-zâde Hüseyin Efendi'yi şehid etmişti. Sivâsî Efendi'yi de kendi ifadelerine göre onbeş kere öldürme niyetiyle yanına davet etmiş, ancak her seferinde Allah Teâlâ'nın emriyle bir gadab-ı İlâhî mani olmuş, neticede bu niyetinden vazgeçmiştir. Bu niyetten vazgeçmesine sebep olan hadîse şudur;

Sultân Murat Sivâsî Efendi'yi Beşiktaş'taki bahçesine davet edip Bostancıbaşıya da;

"Cellâdı çağır, Sivâsî Efendi'yi katledeceğim." der. Bunun üzerine Bostancıbaşı da haberci gönderip Sivâsî Efendi'ye Padişahın davetini bildirir. Sivâsî Efendi emre uyup, Sultân Murad'ın oturduğu köşkün önüne gelip;

"Benim Padişahım, duacınız Sivâsî'den ne zarar gördünüz ki, katletmek istersiniz? Allah Teâlâ vücudunu korusun şimdi bir şimşek çakıp bu sarayın bir tarafını yakıp yıkacak olsa, o zaman bir uyanma gelmez mi?" dediğinde, gökte bulut ve şimşek eseri yok iken büyük bir gürültü kopup, şimşek çakar. Padişah Sivâsî Efendi'nin eline yapışıp,

"A Sivâsî! Sen ne kuvvetli bir er imişsin ki, bununla onbeş keredir seni katletmeğe niyet ederim de her birinde başıma türlü belâlar gelip, mani olur. Şimdi de eğer," Allah vücudunu korusun" demeseydin, bu yıldırım beni de yakardı." deyip ondan af dilemiştir. Nazmî Efendi bu durum karşısında;"şehid olan meşâyih bu kudret ve tasarrufa kadir olamamışlardır." demek suretiyle onun büyüklüğünü dile getirmiştir.][2]

NASİHATLERİ

[Abdülmecîd-i Sivâsî Efendi “Letâifül-Ezhâr” [3] adlı eserinde sadece muhiblerine değil, bütün inananlara muhtasar olarak zikrettiği nasihatlerinde ise şunları söylemektedir:

Kulun yaptığı amellerin en hayırlısı, i’lâ-yi şer’-i Muhammedi’de dikkat-i fikr ve iz’ân-ı mütâla’â etmek ve ehl-i gayret olan mütedeyyin kullarla meşveret etmektir.

Kulun iyi hâli: kalbin maruz kaldığı beşerî havâtırlar, nefsânî vesveseler ve dünyevî isteklerin sakin olduğu zamandadır.

Kulun en güzel ibâdeti ise: Allah Teâlâ’nın her hâlini görüp, bildiğini düşünerek kendini her an O’nun huzurunda bilip ona göre edebe riâyet etmesidir.

Her kimden hak söz işitse söyleyeni bırakıp, söze ve söyletene bakıp, Hak için hak sözü kabul edip huzursuz olmamaktır. Zira ulemânın büyükleri derler ki;

“Hak söyleyiciler, Hakk dellâllarıdır.” Şu hâlde dellâlın şekline ve sözüne bakmayıp, hak metama bakıp onu almaya gayret etmek, insaf ve basiret ehlinin alâmetidir.

Tüm ayıpların başı kibirdir. Kibrin başı ise Hakk’ın emrine muhalefet ve tekebbür ve kavl-i Hakk’a ucb satmaktır.

Cümle a’mâl-i sâlihânın başı, sabır mahallinde sabır ve şer’a muvafık şiddet ve gazap mahallinde gazap, sevdiğini Hakk için sevip, sevmediğini Hakk için sevmemektir.

Her hâlde fikir ve teemmül etmeden birisi işlemek mûcib-i şer ve ba’is-i nedamettir.

Halka bakıp kendi ayıbın aramamak sebeb-i şehvet ve tama’ ve hubb-ı câh[4] ve ba’is-i [5] humk [6] ve hubb-ı dünyâ ve temeddühdür.[7]

Ölümü unutup daima merâtib-i dünyeviye talebinde ve hasmından intikam almak maslahatında olmak, sebeb-i feth-i ebvâb-ı belâ[8] ve zahmet ve ba’is-i hırs ve haseddir.

Hak söylemeyi ar edip yahut başkasının hâtırı için sükût ve sükûn gadab-ı Hakk’a sebeptir.

Hak için intikam almak hükkâma[9] farzdır.

Ebvâb-ı rahat riyâzet-i vusta ile rüşveti kahr ve faydalı ilimle meşgul olmak, doğru sözlü sâlih arkadaşla mukarenet, kötü arkadaştan uzlet, mahâlsiz sözden sükût, mâlâyâni söz ve fiilden feragat emr maişette kanâat, dünyanın fani olduğunu daima fikredip hilesinden korkmak, gaflet perdesini bürünüb ölümü unutan gafiller sohbetinden kaçmak, ehl-i Hakk olanlara tevazu’, mütekebbir ve zâlim olanlara Hakk için tekebbür, güzel huylu ve tatlı dilli olmak, halkın cefasına sabr, elem ve şiddet deminde rızâ ve tahammül, bi’t-tab’ şecâ’at ve gördüğü aybı örtmek mü’minin yerine getirmesi gereken şi’ârı olmalıdır.[10]

Kendilerine kabz hâli vaki olan mürîdlerine Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin ruhu için onbir kere salavât, ricâlu’l-feth için yirmidört kere, ricâlu’l-kavm için de sekiz kere İnşirah sûresini okuduktan sonra, kırkbir kere de Hadid sûresi 53. âyetini okuyup, Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin, kutb-ı âlemin, Hızır aleyhisselâmın ruhuna hediyye edip,

“Ey (kapalı kapıları) açıcı, ey nurun nuru, ey kalpleri açan (Allah) kalbimi aç ve beni, gizli ve açık her hâlu kârda kalp sıkıntısından,  tasadan kederden koru” demelerini ve bu duayı birkaç kere tekrar ederlerse münbasit [11] olacaklarını söylerdi. Kalbinden mâsivâyı tamamıyla çıkarıp, saffet-i kalbin hâsıl olmasını isteyen sâliklere

“Allah Teâlâ’m benim gözümde Dünya(ya ait şeyler)’i küçült ve kalbimde senin celâlini büyült ve beni sevdiğin ve razı olduğun şeyleri yapmaya muvaffak et ve kalbimi senin dininde sabit eyle.” duasını son oturuşta salâvat duasından sonra okumaya devam etmelerini tavsiye ederdi.

Abdülmecîd-i Sivâsî Efendi Fatiha Tefsiri‘nde[12] ise şu nasihatlerde bulunmaktadır:

“her kim ki, gizli şirkten ve imansız olmaktan kurtulmak isterse son tahiyyattan sonra yahut âyet-el’kürsiden önce:

اَلاَ اِنَّ اَوْلِيَاءَ اللّهِ لاَخَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاَهُمْ يَحْزَنُونَ

“İyi bilin ki, Allah’ın dostlarına korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir. [13]

Her kim de sabah akşam yüz kere

لاَ إِلِهَ إِلاَّ اللَّهُ وَحْدَهُ لاَ شَرِيكَ لَهُ  لَهُ الْـمُــلْـكُ وَلَهُ الْحَمْدُ

“Allah Teâlâ’Dan başka ilâh yoktur. O tekdir. Şerîki yoktur. Mülk O’nundur. Hamd ona mahsustur. “

derse o gün ve gece şeytândan emin olur.

Yine her kimin kalbine küfür ve ilhadla alakalı büyük vesveseler gelirse, bilsin ki, o kişi Allah Teâlâ’ya yakın olmuştur. Ve yine bilsin ki, o vesvese sâlikin değil şeytanındır. Kendisinin olsa kendi kendine vesvese verip gam çekmezdi. Bunun ilacı genzinden bir nesneyi çıkarır gibi tükürüp, sonra üç kere;

لاَ إِلِهَ إِلاَّ اللَّهُ مُحَّمدٌ سَيْفُ اللَّهِ  [14]

demektir. Eğer gitmezse bilmelidir ki, Allah Teâlâ’nın rızasına muhalif büyük bir suçu vardır. Onu aklına getirip tevbe ve istiğfar etmeli sonra üç kere

هُوَ اْلاَوَّلُ وَاْلاَخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ وَهُوَ بِكُلِّ شَىْءٍ عَلِيمٌ بِسْمِ اللَّهِ حَسْبِىَ اللّٰهُ تَوَكَّلْتُ عَلَى اللّٰهِ فَوَّضْتُ اَمْرِى اِلىٰ اللّٰهِ
لاَ حَـوْلَ وَ لاَ قـوّ ةَ إلاَّ باللّٰـهِ اْلعَـلِىِّ اْلعَــظِيمِ

demelidir.[15]

Yine buyururlardı ki: “Allah’ım beni zenginlere, idarecilere, yabancılara ve doktorlara muhtaç etme. Ve beni sadece senin izzetine iltica ettir.” duâsıyla meşgul olan sâlik, devlet-i üns-i billâh’a[16] nail olur.

Akşam ile yatsı arası besmeleyle birlikte yüz kere fatihayı okuyup âmîn dedikten sonra,         ” يَا آلِفُ ” ( Yâ Âlif ) diye zikretmenin tarikatın âdabından olduğunu söyleyen Abdülmecîd-i Sivâsî Efendi, bunları okuduktan sonra sevabını Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin ve silsilelerinde geçen büyük zâtların ruhlarına bağışlayan kimsenin yirmidört saatinde vaki olacak tenezzüllerinin [17] mahvolup, terakkiye dönüşeceğini ve ma’nevi ve sûrî zenginliğe ulaşacağını belirtirdi.

“Sabah namazının sünneti ile farzı arasında yüz kere

“Yüce Allah’ı hamd ile tesbih eder ve kendisine hamd ile Allah’dan bağışlanmamı dilerim”

سُبْحَانَ اللّٰهِ وَ بِحَمْدِه سُبْحَانَ اللّٰهِ الْعَظِيمِ وَ بِحَمْدِه اَسْتَغْفِرُ اللَّهِ

Duasını okumaya devam eden kimse zahiri ve batini isteklerine ulaşır, hususen borçlu olanlar borçlarından kurtulurlar.” diye nasihatte bulunurdu.

Kul gündüz ve gece yaptığı ibâdet ve tâ’atten hâsıl olan varlığı ve kibri yok etmek için teheccüdden sonra secdeye varıp, kırkbir kere:

لَا إِلٰهَ اِلَّا أَنْتَ سُبْحَانَكَ إِنِّ كُنْتُ مِنَ الظّالِمِينَ

“Senden başka ilâh yoktur, seni tesbih ederim. Ben hakikaten zalimlerden idim.” [18]

deyip, sonra duâ ederek kuvvet ve tevfik Allah Teâlâ’nın acz ve iftikâr kendimin diye mülâhaza etmelidir.

Havâtırı ve vesveseyi yok etmenin ilâcı, izin verilen zikirle meşgul olup, mürşidin hayalini hâtıra getirmektir. Eğer yok olmazsa dimağından bir şeyi çıkarır gibi üç kerre kuvvetlice nefesini yukarı çekip, Tevhîd’le meşgul olmalıdır. Yine yok olmazsa bunun günahından kaynaklandığını bile ve inkisar edip nedametle üç kere hâlis niyetle:

“Allah Teâlâ’nın kötü kabul ettiği söz, fiil, düşünce, işitme ve görmenin hepsinden Allah’a sığınırım. Güç ve kuvvet ancak Allah’ındır.” demelidir.

Yine buyurdular ki, sekiz rekât duhâ namazı kılıp, her ilk rekâtta sûre-i Ve‘ş-Şems, her ikinci rekâtlarda sûre-i Duhâ okunması feth-i tarîk, feth-i dünya, feth-i âhirete [19] sebeptir. Fakat sâlik tüm hareketini, duruşunu, tâatını ve ibâdetlerini Allah Teâlâ rızâsı için yapması gerekir. Zira dualar ve esmalar bu surede mutlaka hassasını verir. Halk ve Allah Teâlâ nezdinde muhterem olmak isteyen, gıybet etmesin. Kişinin yüzüne gülüp, gönlünü yıkmasın. Halka insaf ile Hakk’a riyasız ihlâs ile nefse kahr ile kendinden büyüğe hizmet, küçüğe şefkat, düşmana hilm, afv ve güler yüz, dostuna nasihat, fakire ihsan, cahiller meclisinde sükût, ulemâ yanında edebe riâyet etmek akıl için yeterli nasihattir.][20]


KÂMİL MÜRŞİDE TABİ OLMANIN GEREĞİ YE SAHTE MÜRŞİDE ALDANMAMANIN ZARURETİ

Abdülmecîd-i Sivâsî Efendi’ye göre henüz beşeriyet evinden dahi dışarı çıkmamışken “ruhani mi’raca Hakk’a ulaştım ve geri geldim” diyen yalancıdan kılavuz edinenlerin sonu, helak olmak veya şeytâna gıda olmaktır. Çünkü ehl-i sünnet ulemâsının yolundan ayrılanın hali zındıklık vadisinde helak olmaktır. Eğer bu itikadle ölürse cehennemde ebedi olarak kalacağı mukadderdir. Onun için mürşidler demişlerdir ki, “şerî’atin usulünü yitiren Hakk’a ulaşmaya güç yetiremez.” Şu halde cahil olduğu halde hakikati bildiğini iddia edenlerden şeytandan daha fazla korkup kaçmak lâzımdır. Zira cin şeytânları görülmez bunlar insan şeytanlarıdır, görülür. Onun için “Böylece biz, her nebiye insan ve cin şeytânlarını düşman kıldık…”[21] âyetinde tehlikelerine dikkat çekilerek, insanlar cinlerden önce zikredilmiştir. Abdülmecîd-i Sivâsî’ye göre ümmi olan sâlike öncelikle gerekli olan kelâm okumak, ikinci olarak namazın şartları, üçüncü olarak da oruç, zekât, talâk ve kerahetlerle alâkalı kitâpları okuyup öğrenmektir. Zira marifet ve hakikat binası şerî’at temeli üzerine yapılır. Temelsiz bina ise yıkılmaya mahkûmdur. Salik bu söylenilenleri yerine getirdikten sonra haram ve helâli öğrenip Allah Teâlâ’dan korkması gerekir. Takvayı öğrendikten sonra da vusule ermek için “…O’na yaklaşmaya vesile arayın…” [22] âyetinde işaret edildiği üzere şerî’at ilmini bilen bir mürşide tabi olması gerekir. Çünkü kişi ancak kâmil bir mürşide tabi olmakla tarîkat ve ma’rifet yolunda fenadan sonra melekûtun hakikatine ulaşır. Abdülmecîd-i Sivâsî Efendi, şeyhinden, “sûfi çoğaltmaya gayret eden şeyhler arif değil sefihdir.” sözünü işittiğini, bunun sebebini sorduğunda da onun:

“Kendi nefsi kendine düşman olarak yeterken düşman çoğaltmak akıl işi değildir.” dediğini naklettikten sonra, kâmillerin, cezbesi sahih olmayan kimse ile tasavvuf ve tarikatın şartlarını, sonradan kabul etmeyecekleri, tarîkat tavasına koyduğunda yandım diye kaçacakları, dolayısıyla tevhîd yolundaki çabalarının zayi olacağı endişesiyle bey’at almaktan korktuklarını belirtir. Abdülmecîd-i Sivâsî Efendi onların bu tavrını “şeyhler kuru yere ve havaya kılıç sallamazlar.” diyerek açıklamaktadır.  Ona göre vâsıl olmadan şeyh olanın davası el vermektir. Yani hakîkî şeyh olmayanın alâmeti, mürid ve muhib çoğaltmak için el vermek, hile, riyâ ve gösterişte bulunmak, kendini sâhib-i vücûd ve hâl göstermektir. Oysa marifetten nasibi olan onu gizler, olmayan ise açığa çıkarır.

Şehâ tevhidin esrarın diyen bilmez bilen demez

Ma’ârifsırr-ı güftârın diyen bilmez, bilen demez.

Bir başka şiirinde ise bu hususa işaretle Sivâsî Efendi şöyle der

Çü bilmek bilmemektir anı bildim

Nedânem (ben bilmem) ilmi ile kat kat oldum.

Sivâsî Efendiye göre böyle kimselerin bir diğer zararı da, tabi olanlarına taassup yolunu göstermektir. Nitekim ona bu hususta uyanlar sair meşâyih ve müridleri beğenmez, nefislerine uyarak ulema ve ehlullâhı sevmezler. Oysa ulemaya muhabbet Kur’ân-ı Kerim’e muhabbettir, düşmanlık ta yine Kur’ân-ı Kerim’e düşmanlıktır. Bunlar köşesinde oturmuş ve uzlet ehline de ta’n eder, mürid çoğaltmak için kadınlara ve çocuklara el verirler. Burada sâlike gereken nakd-i kalbi seçmek, övene basirdir, zemmedene kördür deyip, halkın hürmetini ve saygısını Hakk’dan bilip, nefsinden bilmemektir. Çünkü halkın azîz görmesi ile kimse azîz olmaz. “Kim izzet ve şeref istiyor idiyse, bilsin ki, izzet ve şerefin hepsi Allah Teâlâ‘nındır…” Bu makamda sâlike düşen diğer bir husus da riyaset ve şöhreti terk etmektir. Yani sâlik, tâlib olmalı matlup olmamalı, av olmalı avcı olmamalı, fakir olmalı zengin olmamalı, kul olmalı sultân olmamalıdır. Bunlar ebedi saadet sermayesidir ve vusule sebeptir. Aksi ise talihsizliktir.][23]

ESERLERİ

“Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretleri, mânevî hâl âleminde, gelip Abdülmecîd Sivâsî’ye; “Benim Mesnevî kitabıma şerh yazmanızı istiyorum.” buyurdu. Abdülmecîd-i Sivâsî Efendi de özür beyan edip;

“Hâşâ benim haddim değildir. Sizin inci gibi sözlerinizi şerh etmek bir yana anlamaktan acizim. Birçok şerhler yazılmıştır. Bizim şerhimize ne gerek var.” deyince, Mevlana Hazretleri;

“Onlar da güzel, fakat söz başka hâl başkadır. Benim Mesnevî’mi şerh etmek sizin gibi hâl sahibi, kelâm ilminde ve tasavvuf marifetlerinde yüksek birisine gerekir.” buyurdu. Abdülmecîd Sivâsî hâl âleminden beşeriyet âlemine dönünce, emri birkaç gün ihmal etmişti. Bir gün yine hâl âleminde iken Mevlânâ Hazretleri zuhur edip;

“Size Mesnevî’me şerh yazın demedim mi?” buyurdu. Abdülmecîd-i Sivâsî Efendi Hazretleri özür beyan etmek istediğinde;

“Biz şimdi sizi topuz ile ikaz ederiz.” buyurdu. Ertesi sabah padişah tarafından iki asker gelip, Şerh yazılmasına dair fermanı ve yüz altın sikke getirdiler. Abdülmecîd-i Sivâsî Efendi fermanda;

“Benim fazîletli pederim, bu saat Mevlânâ hazretlerinin Mesnevî’sine şerh yazılmasını emr ediyorum. Biz de emrolunduk.” diye yazılı olduğunu gördü. Hemen emre uyup şerh yazmağa başladı. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî Hazretlerinin istediği özellikte, nefis bir şerh yazdı. Şeyhî” mahlasıyla pek güzel şiirler yazan Abdülmecîd-i Sivâsî Efendinin birçok kıymetli eseri vardır. Bu eserlerin bazıları şunlardır: 

1) Fâtiha Tefsîri,

2) Mesnevî Şerhi: Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretlerinin Mesnevî‘sine yazdığı çok kıymetli şerhidir.

3) Lezâiz-ül-Âsâr ve Letâif-ül-Ezhâr,

4) Mıskâl-ül-Kulûb,

5) Şerhun alâ Kasîde-i Mîmiyye li-Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî,

6) Fezâilü Salât-in-Nebî,

7) Dürer-ül-Akâid,

8) Dîvân-ı İlâhiyyât,

9) Şerhu Cezîret-il-Mesnevî,

10) Umdet-ül-Müsteiddîn fis-Sarf,

11)Mekâsid-i Ayniyye ve Mesâid-i Ervâh-ı Tayyibe ve Ayniyye: Bu eser Şeyh Yâr Ali bin Siyâvuş Divriği’nin Kitâb-ül-Mekâsid-ün-Nâciye fil-Mebde-i vel-Meâşî vel-Me’âd adlı eserinin şerhidir.

12) Kahr-üs-Sûs fî İlcâm-in-Nüfûs,

13)Meyâdîn-ül-Fürsân fî Kavâid-i Fârisiyye.

14) İrâde-i Cüz’iyye,

15) Hadîs-i Erba’în.


[1]Sana mansıp mı gerek, mansıba âdem mi gerek? Din-ü Devlete lâyık nedir, ey fahri kiram?”

“Devlet kapısında adam kayrılıyor. Düşün bir kere Padişahım! Bir makama ehil olan adam mı lâzım, yoksa adama makam mı lâzım?”

“Yurdumuzun birçok yerlerinde halk zulüm ve eziyet altındadır. Bu karanlığın sebebi cahillerin ve zalimlerin vali olmasıdır.”

“Sana birinci nasihatim, cahile iş verme, Ehliyetli kişiler durur­ken onlar öne geçirilir mi?”

“Devletleri ve milletleri ayakta tutan adalet, yıkan da zulümdür.”

“Eline bilgi çapasını al ve adalet tarlasını çapala. Sonra da o tarlaya meşveret tohumuna ek. Bunun bir an evvel yeşermesi için durmadan gözyaşların ile sula…”

[2] (GÜNDOĞDU, 1997), s. 76-77

[3] Sivâsî, Letâifu’l-Ezhâr ve Lezâizü’l Esmâr, Süleymâniye Ktp., Mihrişah Sultân, No: 255, vr., 161b-162b.

[4] Hubb-u cah: Makam ve mansıb sevgisi

[5] Ba’is: (Ba’s. dan) Gönderen. Sebeb olan. İcab ettiren.

[6] Humk: Ahmaklık. Bön olmak. Aklı az olmak.

[7] Temeddüh: Kendi kendini övme, beğendirme; böbürlenme.

[8] sebeb-i feth-i ebvâb-ı belâ: Bela kapılarının açılma sebebi

[9] Hükkâm: Hâkimler, söz sahipleri, devlet adamları.

[10] Rahat kapılarını orta bir riyâzet ile rüşveti kahr ve faydalı ilimle meşgul olmak, doğru sözlü sâlih arkadaşla yakınlık, kötü arkadaştan kaçınmak, gereksiz sözden sükût, boş ve faydasız söz ve fiilden sakınmak, emr maişette kanâat, dünyanın fani olduğunu daima fikredip hilesinden korkmak, gaflet perdesini bürünüb ölümü unutan gafiller sohbetinden kaçmak, ehl-i Hakk olanlara tevazu’, mütekebbir ve zâlim olanlara Hakk için tekebbür, güzel huylu ve tatlı dilli olmak, halkın cefasına sabr, elem ve şiddet deminde rızâ ve tahammül, zarar vermeyen yiğitlik ve gördüğü ayıbı örtmek müminin yerine getirmesi gereken işlerden olmalıdır.

[11] Münbasit: inbisat eden, yayılan, genişleyen.

[12] Tefsir-i Sûre-i Fatiha, Süleymâniye Ktp. Mihrişah Sultân No: 300/2, vr. 39b.

[13] Yunus, 62

[14] Lâilâhe  illa-l’llâh Muhammedün Seyfüllâh

[15] “O evveldir, sondur, zahirdir, bâtındır. Allah Teâlâ, her şeyi bilicidir. Allah Teâlâ’nın adıyla, Allah Teâlâ yeter. Allah Teâlâ’ya tevekkül ettim. İşimi ona ısmarladım. Azim olan Allah Teâlâ’dan başka güç ve kuvvet sahibi yoktur.”

[16] Allah Teâlâ’nın yardımına bağlanmayı ünsiyet eder ve görür.

[17] Manevi düşüşler

[18] ُEnbiya, 82

[19] Tarikat, dünya ve ahiret işlerinin düzelmesi ve kolaylaşmasına

[20] (GÜNDOĞDU, 1997), s. 85-87

[21] En’âm, 112

[22] Maide 35

[23] (GÜNDOĞDU, 1997), s. 235-236

ÖNSÖZ


İnsanı, mahlûkatın en şereflisi olarak yaratan, Rahman ve Ra­him olan Allah Teâlâ’ya hamd ü senâ olsun.

Salât ve selâm, iki cihanın mânevi güneşi Hz. Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve selleme, O’nun hidâyet yolundan ışık alan âline ve ashabıma olsun.

Milletlerin yaşaması, büyümesi ve gelişmesi için geçmişi ile geleceği arasında kopmaz ve sarsılmaz bağların kurulması lâzımdır. Tarihten ibret almayan, geçmişten haberi olmayan, kültür ve mânevi değer­lerden mahrum olan toplumlar, nesiller, daima perişan olmuş, tarih­ten silinip gitmişlerdir. Büyüklerini unutup ecdadının haliyle hem­hal olmayan, mazi ile aralarındaki köprüleri tahrip edem milletler, anarşi içindi boğulmuş ve tarih sahnesinden çekilmeye mecbur edil­mişlerdir. Bunun gibi milletler, maddeten köksüz ve ruhen öksüzdürler. Çünkü fertlerin içtimâi terbiyesi, irfan derecesi ancak büyüklerini, onların eserlerini tanımak ve geçmişle irtibatı koparmamakla mümkündür.

Yeni neslin heyecan ve şevkini artırmak için ümmetin içinde yetişen büyük kişilerin hayat ve eserlerinden mutlaka haberdar olmamız lâzımdır.

Hayatları başlı başına bir tarih, düşünce ve içtihatlarıyla bir ferman hükmünde olan ecdadımızın hepsini tanıtmaya imkân yoktur. Bu açıdan baktığımızda Sivas İlimiz dâhilindeki Abdülmecîd-i Sivâsî Efendiyi tanıtabilirsek kendimizi bahtiyar addederiz.

Gayemiz; ölümü, ölümsüzlük inancıyla bekleyen, o din serdar­larına, o iman abidelerine, küfür derecesinde yapılan hakaretleri ve o hakaretleri kusan şom ağızları, ilmin altın kilidiyle kilit­lemektir.

Aziz okuyucular!

Elimizdeki şu küçük, fakat çok önemli ve çet-
refilli bir konuya ışık tutan “RİSÂLE”, 16. yüzyıl Müslüman– Türk âlemimin maddi ve manevî en büyük üstatlarından olan Abdülmecîd-i Sivâsî kaddese’llâhü sırrahu’l azîz Efendi (hyt. 1049 / 1639)nin “Kaza ve Kader Risâlesi” [1] isimli eserinin kısmen tercüme, kısmen de sadeleştirmesidir. Çünkü Abdülmecîd-i Sivâsî, Risâlesinin baş taraflarını Arapça, bazı şiirleri Farsça ve diğer kısımları ise Osmanlıca olarak, üç dili birden kullanarak yazmıştır. Âyet ve Hadislere mümkün olduğu kadar kaynak göstermeye çalışıldı. Âyet meallerini Hasan Basri Çantay’ın meâli referans alındı. Lüzumlu gördüğümüz yerlerde muteber kitaplarımızdan dipnotlar halinde açıklama yaparak, asıl metinle karışmamasını temin edildi. Osmanlıca olan şiirlerin estetiği bozulmasın diye nesre çevrilmeyip aslı ile bırakılmış, anlaşılması zor kelimelerin manalarını dip not olarak verilmiştir.

Bu vesile ile Yüce Dinime ve onun asırlarca hâmisi bulunan aziz milletime ufacık bir hizmet yapabildiysem ne mutlu bana…

Elimde olmayarak bazı hatalarımın olacağını, mevzunun çet­refilli olması ve:

“Bir eser ki, onu yapan insan ola

Mümkün mü­dür ki, onda noksan olmaya?”

Kelamındaki göre, peşinen kabul edi­yorum. Lâkin okuyuculardan ve bu işin ehli muhterem büyüklerim­den ricam, hatalarımı tashih edip, hoş karşılamalarıdır. Zira hata­dan salim olan ancak Yüce Allah Teâlâ’dır.

Gayret bizden, tevfik ve hidâyet Allah Teâlâ’ dandır.

TAKDİM

İslâm dininin itikat esaslarından biri de Kaza ve Kadere imandır. Buna iman etmek, Kitap ve Sünnet ile sabittir. Konuyla ilgili âyetler pek çoktur:

“Gerek yeryüzünde ve gerek kendi nefislerinizde herhangi bir musibet gelmemiştir ki, bu bizim onu yaratmamızdan önce Kitapta yazılmış olmasın. Şüphesiz bu, Allah’a göre kolaydır.”[2]

Hz. Ömer radiyallâhü anhın, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemden rivâyet ettiği meşhur “Cibril Hadisi” ‘inde Kaza ve Kadere itikat, iman esasla­rından sayılmıştır.

Hakikatte Kaza ve Kader fikri pek eskidir. Daha doğrusu insan­lara Allah tarafından bildirilmiş bir hakikattir.

Kaza; kelimesinin birçok manası vardır.  Kelime olarak kat’ ve fasıl­dır. İslâm âlimlerine göre istılahî manası ise:

“Bütün kâinatın Levh-i Mahfuzda yani kâinatın ilmi ezelîdeki tertip edilen fihristinde var olmasıdır.”

Kader: Şartların meydana gelmesinden sonra ayrı ayrı zuhurudur. Yani şartlar yerine geldikten sonra belirli bir zamanda muayyen bir sebeple meydana gelmesi demektir. Başka bir tarif ile “Hakkın ezelde mahlûkun sıfatını bilmesidir. Eşyayı irâ­desine göre mutlak olarak takdir etmesidir” [3]

Zaten meselenin asıl can noktası şu ki, Kaza ve Kadere iman, kitap ve sünnette zikredilmese bile yinede inanmak zaruri olurdu. Çünkü bu önce fıtridir. Sonra Allah Teâlâ’ya ve O’nun sıfatlarına iman etmek, Kaza ve Kadere imanı da gerektirmektedir. Zira Kader, Allah Teâlâ’nın “İlim ve İrâde” sıfatlarına, kaza ise, “tekvin” sı­fatına racidir. Lakin bu meselenin önemine binâen âyet ve hadis­lerde ayrıca açıkça beyan edilmiştir.

Burada şu gerçeği de itiraf etmek mecburiyeti hâsıl oldu: Kaza ve Kader meselesi “ Allah Teâlâ’nın zâtı” gibi araştırılıp düşünülmesi yasak edilen meselelerdendir. İslâm Dini bizi, Allah Teâlâ’nın varlı­ğından haberdâr eder, O’na iman ile mükellef kılıp, “Allah Teâlâ’nın zatı şöyle midir, veya böylemidir” diye düşünmekten nasıl yasaklıyorsa, Kaza ve Kader meselesini düşünmek ve münakaşa etmekten öyle yasaklar. Çünkü bu mesele, akıl için kati suretle halledilmesi mümkün olmayan muğlâk meselelerdendir. Kaza ve Kader delillerle sa­bit olduğu için, biz ona yalnız iman ederiz. Aslını ve hakikatini araştırmaya lüzum görmeyiz.

Yalnız şu husus da hiç akıldan çıkarılmasın ki, hakikati anla­şılmayan her şeyin varlığını inkâr etmek mantıklı bir şey değildir. Buna “Feza, sonsuzluk v.s. gibi nice şeyler vardır ki, anlaşılmalarına imkân, inkârlarına mecal yoktur.” diye misal olarak verebiliriz. Elektri­ğin görünüşte ne olduğunu bilmiyoruz. Fakat onun mahiyeti hakkındaki bil­gisizliğimiz varlığını inkâr etmemizi icap ettirmez. Çünkü her an ondan istifade ederiz. Bize lâzım olan da budur. Kader meselesinin aslını araştırmak doğru olmadığı gibi, inkârı da doğru olmaz.

En meşhur filozoflardan hiç biri bu meseleyi inkâr etmemişlerdir. Ancak her biri ayrı ayrı muhakeme ve telâkki etmişlerdir. İşte İslâmiyet bizi, Allah Teâlâ’nın varlığından haberdar ettiği gibi, Kaza ve Kaderden de haberdar etmektedir. Fakat aynı zamanda bizi, cebir derecesinde ona dayanmayı yasaklayıp, nehiy, çalışıp gayret etmeyi de emrediyor. İslâm, dünyada çalışmadan hiç bir şeyin olmayacağını bir kere değil bin kere tekrar ediyor.

KULUN FİİLLERİ

İnsanların yaptığı fiiller işler hakkında başlıca üç mezhep vardır.

Mutezile, Cebriyye, Ehli Sünnet.

Bunların kulun fiilleri hakkındaki görüşleri kısaca şöyledir.

1 — Mutezile Mezhebi:

İnsanlar müstakil olarak fiillerinin mucididir. “Kul fiilinin yaratıcısıdır” derler. Bunlar Kaderi kabul etmezler.

İnsanların fiilleri kendi ellerinde olmasa (yani fiillerini kendi­leri yaratmasa) o fiillerin iyilik veya kötülüğüne göre Allah Teâlâ’nın ceza veya mükâfat vermesinde adaletsizlik olurdu, derler.

Bu fırka sanki Allah Teâlâ’yı isyan ve günah yaratmaktan tenzih ederler. Yani Allah Teâlâ, hayrı yaratır, insanın günah olan fiillerinde insanları bir nevi ulûhiyette ortak kabul ederler. Allah Teâlâ’yı tenzih edelim derken, O’na şirk koşarlar.

Maalesef bir zamandan beri bazı kişi ve propaganda vasıtaları tarafından “yaratmak” fiili insanlara isnat edilmektedir. Bu gibi tabirler, lisan-ı edebe ve dine muhalif olduğundan kullanılmamalıdır. Hatta batıl bir mezhep olan Kaderiyye bile, doğrudan doğruya “yaratmak”[4] kelimesini kullanmaktan sakınmışlardır.

2— Cebriyye mezhebi:

Ehli Sünnet akidesine muhalefet
eden din fırkalarından biridir. Buna “Mürcie” de denir.“Kulun iradesi yoktur. İnsan Kaderin elinde bir oyuncaktır.” akidesini benimserler. Kulun irâde ve seçmesi olmadığını söyleyerek insanı cansız bir taş gibi düşünürler.

“Âlemde günah yoktur” derler. Çünkü kul Allah Teâlâ’nın iradesine uymak zorundadır. Olaylar kaderle tabidir. Emir ve nehiy arasında fark yoktur.[5]

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem bir hadisi şeriflerinde bu İki fır­kaya şöyle işaret buyururlar:

“Ümmetimden iki sınıf vardır ki on­ların Islâm’dan nasibi yoktur: “Mürcie cebrîyye ve Kaderiyye fırkalarıdır.” [6]

Bu hadisi Şerife dayanarak birçokları bu iki fırkanın küfürde olduklarını söylemişlerdir. Ancak biz, bu görüşlerinden dolayı onlara kâfir demediğimiz gibi bir içtihat hatasının içinde oldukları kesin bir gerçektir.

Bunlar mümindirler, fakat İslâm’ın hakikatinden nasipleri yoktur. Tıpkı zengin olan cimri bir adamın, malı çok olduğu halde, ondan nasibinin ol­maması gibi..

3 – Ehli Sünnet vel-Cemaat Mezhebi:

Ehli Sünnetin bu husustaki görüşlerini şu üç maddede hülasa etmek mümkündür.

a-Kul, kendi irâde ve ihtiyariyle yaptığı fillerden sorumludur.

b-Kul, kendi irâde ve ihtiyarı dışındaki ızdırari fiillerinden sorumlu değildir. (Uyumak, hazmetmek, ruhi ve uzvî arızalar v.s. gibi fiiller)

c- Allah Teâlâ dilediğini yaratan, yegâne, yaratıcıdır. Her şeyi olduğu gibi kişinin ihtiyari fiililerini de yaratan O’dur. Allah Teâlâ külli irâdeye sahiptir. Kula ise cüz’i irâde vermiştir. Demek ki Cebriyye Mezhebinin söylediğinin aksine kulun irâdesi ve ihtiyarı var­dır. İstediğini yapma kuvveti, dilediğini yapmama kudreti… İba­detin lezzetii burdadır. İrâde yoksa, bu gökte durmadan dönmektedir. Fakat bunun için hiç bir sevap yoktur.

Canlı-cansız- bütün mahlûkatın Allah Teâlâ’ya boyun eğip secde ettiği Kur’an-ı Kerimde haber verilmektedir. Lakin irâdeleri olmadığı için sorumlu tutulmamışlardır. Bunun tek istisnası ise insanoğludur.

Sultan Veledin şu sözü bizim için çok önemlidir: “Allah Teâlâ’nın yarat­tıkları içinde, Âdem Oğulları ihtiyar sahibi, onun dışındakiler mecburdur­lar, ihtiyarları ellerinde değildir. Ateş sıcaklık yapmamaya, güneş aydınlık vermemeye kadir değildir. Ancak Âdemoğulları iyilik ve kötülük yapmada serbest ve muhtar oldukları için hesaba çeki­leceklerdir.” [7]

Şeytan ve nefsin kötülüğe, meleğin ve ruhun iyiliğe ve hayra da­veti, insandaki ihtiyar ve irâdeye en büyük delildir.

“Allah Teâlâ dilemese ben zâni, hırsız, mülhit, müşrik, kâfir olmazdım” diye söyleyerek Allah Teâlâ’ya cebir isnat eden Cebriyyecilere ve gafillere Hz. Mevlana’mız şöyle cevap veriyor:

“Benim küfrüm, zinam, katilliğim v.s. Allah’ın bir dileğidir, dedin. Fakat bil ki senin de, bu küfür v.s. de bir dileğin var. Çünkü sen istemedikçe kâfir olmazsın. Dileksiz küfür tenakuzdur.[8] Hem kafirsin, hem de küfrü istemiyor­sun,  böyle şey olur mu?…” [9]

Her ne kadar küfür v.s. Allah Teâlâ’nın takdiriyle ise de, emir ve rıza­sıyla olmadığında da şüphe yoktur. İnsanın elde ettiği şey zararsa çalışmamasından, kâr ise çalışıp çabalamasından ileri gelmiştir.

Yoksa Âdem aleyhisselâm “Rabb’imiz, biz nefsimize zulmettik”[10] demezdi. Kader böyle imiş, ihtiyat ve tedbirin ne faydası var, derdi. İblis gibi: o da: “Sen beni azdırdın. Hem kadehimi kırıyor, hem de bizi dövüyorsun” [11] demişti. Hâlbuki takdir-i ilâhi Hakk’tır. İblis gibi kör olmamak lâzımdır…

Demek ki Kaza ve Kaderi inkâr edenin inkârı dahi, Kaza ve Ka­derin dışında değildir. Bu izahlardan, kesin olarak anlaşılan Mutezile’nin ve nede Cebriyye mezhebinin dediği gibi değildir. Buna göre ne, kul kendi fiilinin yaratıcısı, ne de yaptığı işlerde Allah Teâlâ’nın cebri vardır. Hayır ve şer her şeyin yaratısı Allah Teâlâ’dır. Kula zulmetmez. Fakat irâde-i cüziyye ver­diği için kulu me’sul tutar. İnsanoğlunun bir sanatı seçip, onu iş olarak benimsemesi, onun irâde ve ihtiyarının varlığına kesin bir delildir. Böyle olmasa sormak lâzım:

“Neden sanat ve işler arasında bunu seçtin.”

Ayrıca birisi hırsızlık yapsa da, “bu Allah’ın takdiri” dese, başına iki üç yumruk vurup da, “bu da Allah Teâlâ’nın takdiridir, koy o çal­dığını yerine” demez misin? Böyle olmayınca; iyilik yapanların yeri olan Cennetle, kötülük ve günah işleyenlerin yeri Cehennemi inkâr neticesi ortaya çıkar. Kısaca ahireti inkâr etmek ve dolasıyla Allah Teâlâ’yı inkâr, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi inkâr etmek ortaya çıkardı. O zaman işin neticesi nereye varırdı?…

“Ezelde ne takdir edildiği bizce bilinmediğinden, bize lâzım olan, zahiren sahip olduğumuz irâdeyi, İlâhi emirler dâiresinde sarf et-
mektir. Yâni şerden kaçıp hayra koşmak için kudretimizi sarf etmektir. Bizim için mesuliyet budur. Fakat çok defa istediğimizi, ümit ettiğimizin aksine olarak, yapabileceğimizi zannettiğimiz bir isteğimizi, yapamadığımızı düşünürsek kendi irâdemizden daha kuvvetli bir irâdenin tesiri altında olduğumuzu anlarız. İşte müslüman, hem kendi irâde ve isteğiyle hareket edeceğine kanidir, hem kendi irâdesinden daha kuvvetli olan irâdei İlahiyyenin yardımı-
na, himayesine muhtaç olduğunu unutmamalıdır. Gaflet etmemelidir.”[12]

Binaenaleyh,  Allah Teâlâ kulun irâde ve ihtiyarını nereye sarf edeceğini ilmi ezelisi ile bilir. Ancak Allah Teâlâ o işin vaki olacağını bildiği ve öylece takdir ettiği için kul onu yapmaya ihtiyarını sarf edecek değildir. Belki kulun irâde ve ihtiyarını, o işi yapmaya sarf edeceği Allah Teâlâ katında malum ol­duğu için vukuuna ilim ve takdir-i İlâhiyye taalluk eder. Nasıl ki! Talebesinin imtihan esnasında başarısını ispat edemeyeceğini, daha önceden kesin olarak bilen öğretmenin talebesinin haline ait eski bilgisini, hakikatte imtihanı veremeyen o talebe hakkında bir cebir ve zulüm teşkil etmez. Bunları gibi Allah Teâlâ’nın ezelde bil­mesi de kul için bir cebir ve zulüm asla değildir.

Kadı Abd-ül’cebbar, Hz. Ömer radiyallâhü anhden şöyle bir hadis nakleder:

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki:

“Fiil ve halleriniz hakkındaki ezeli, İlâhi, ilim üzerinize gerilen sema ile sizi üstünde taşıyan yer gibidir. Yer ve gök haricine çıkmak nasıl mümkün değil ve takdirinizin dışında bir iş ise, İlâhi ilim haricine çıkmak da gücünüzün dışındadır. Bu­nunla beraber yine bu yer ve gök amellerinizin günahı hakkında sizin için nasıl cebredici bir amil olmuyorsa, İlâhi ilim de öylece cebredici bir amil olamaz.” [13]

İrade ve ihtiyarın varlığını inkâr eylediğimiz takdirde dünyada ne hak, ne vazife, ne ahlâk, ne mesuliyet, ne cürüm, ne ceza, hülasa hiç bir şey kalmaz. İnsanlık âleminin unsuru mesabesinde olan bu şeyler, insaniyetin ruhu kalkınca, onun yerine bir kargaşa ve fesat, anarşi hâkim olur. Demek ki ilim malûma tabidir hükmüne göre, Allah Teâlâ’nın bizden çıkacak fiilleri ezelde bilmesi ile bilir ve zulmü icap ettirmez. Bi­zim ihtiyarımızı nasıl kullandığımızı Allah Teâlâ ise ilm-i ezelisi ile bilir. Biz o işi Allah Teâlâ öyle bildiği için yapmıyoruz, öyle olaydı cebir zorla yapma lâzım gelirdi ki, bu imkânsızdır.

“NE YAPALIM KADER BÖYLE İMİŞ” SÖZÜNÜN MANASI

Kaza ve Kadere iman, pek büyük hikmetleri içinde toplar. Meselâ bir müslüman “Ne yapalım, kader böyle imiş” der! Bu söz yanlış
bir söz müdür?

Evet! Haşa!… Demek ki bu sözün birbirine zıt iki manası vardır:

1 — Bu söz yanlıştır. Çünkü: Kaza ve Kadere iman etmek farzdır. Lâkin ona itimat ederek sebebe sarılmayı bırakmak doğru değildir. Ona itimat ederek kişi kendini mesuliyetten, kurtaramaz. Meselâ: Bir müslüman: “Takdir-i İlâhi” böyledir diye günah işlemeğe cesaret edemez. Yine bir günahı işledikten sonra da: “Ne
yapalım Kader böyle imiş”
diye kendini mazur sayamaz. Demek ki bu söz müslümanlara günah işleme cesaretini veriyorsa, günah işlemek için bir mazeret oluyorsa, sebeplere sarılmayı bıraktırıyorsa, tama­men yanlış ve hatadır. İslâm bunu ve bu şekilde düşünenleri reddeder.

2 — Bu söz doğru ve pek haklıdır. Yani; bir olay karşısında, herhangi bir iş hakkında kişi sebebe sarılır, tedbirinde kusur etmeyip tamamlar. Beşer olarak alacağımız tedbir bittikten sonra bu sözü söylemek orada doğrudur. İşte hakiki bir müslümanın inancı bu merkezdedir. Çünkü İslâm dininde kaderi inkâr küfür olduğu gibi, cebir derecesinde kadere itimatta küfürdür.

Meselâ: Bir adamın bir hastası var, hastasını doktora gösteriyor, ilaçlarını alıyor. Beşerîn gücünün yetebileceği bütün tedbire başvuruyor. Lakin ne doktor ve ne de ilâç tesir etmiyor. Hasta ölüyor. Hakiki bir mümin işte o zaman; kalbi zayıf kişilere mahsus olan, beyhude telaşlara, manasız ıztıraplara lüzum görmez. İnsana
yakışan metanet ve teslimiyetle, kaza-i îlâhiyyeye rıza göstererek; “Ne yapalım! Kader böyle imiş” der. Bu salim ve saf itikadın
tesiriyle, maruz kaldığı musibetlerin karşısında insan gibi durur. O musibetten dîvânece değil insanca müteessir olur. Demek ki bu söz
sebebe sarıldıktan, tedbirde kusur bırakmadıktan sonra söylenirse o zaman doğrudur.

Dünyada hiç bir akıllı yoktur ki, tarlasını ekmeden, karşısına geçip otursun da, mahsul zamanı bol mahsul alma ümidinde bulun­sun. Sebebe sarılmadan neticeyi beklemek ahmaklıktan başka bir şey de­ğildir. Allah Teâlâ her şeyi bir sebebe bağlamıştır. Âdetullah[14] bu minval üzere cereyan ede gelmiştir.

Allah Teâlâ şunun bunun hatırı için âdetini değiştirmez. Sebebe sarılmadan neticeyi beklemek Kudret-i İlâhiyyeyi kendi sefil emellerinin, delice fikirlerinin meydana gelmesinde kullanmak gibi, küfrü gerektirir. Bu ise faydasız ve boş şeylerle uğraşmak gibidir.

Mevlâna bu mesele hakkında buyurdu ki;

“Senin ormanında senin baltan işliyor, dalları senin baltan kesmektedir. Bir dalı yetiştiriyor, öbürünü kesip atıyor: Baltaya karşı dalın eli var mı? Ne gezer! Hiç dal baltanın elinden kurtula­bilir mi? Balta senindir. O kudret hakkı için kereminden bu eğrilik­leri düzelt”[15]

Zeki HAYRAN


[1] [Bu eser İstanbul Üniversitesi Merkez Kütüphânesi'ndeki fiş kaydında "İrâde-i Cüziyye Risâlesi", Bâyezid Devlet Kütüphânesi'ndeki fiş kaydında ise "Kader Hakkında Risâle" şeklinde geçmektedir. Abdülmecid Sivâsî 'nin eserlerinden bahseden kaynakların hiç birisinde ismi yer almayan bu Risâlenin muhtevası dikkate alındığında ismi kanaatimize göre "Kazâ ve Kader Risâlesi" olmalıdır.

Sivâsî Efendi bu eseri yazmadaki maksadını şu iki gerekçeye dayandırmaktadır. Bunlardan birisi ikrâm ve azamet sahibi kişilere kazâ ve kaderin hakikatini beyân etmek; diğeri ise işledikleri günah ve kusûrları, noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah Teâlâ'ya nisbet eden isyankârları reddetmek.

Kader konusunda âyet ve hadisler yanında Hz. Ali kerremallâhü veche, İmâm-ı Gazâlî, İbn Arabî, Ebûssuûd, EbûT-Mu'in en-Nesefî gibi zâtların bu konudaki görüşlerini de aktaran Abdülmecîd-i Sivâsî,  yerine göre Türkçe, Farsça ve Arapça şiirlerle eserini zenginleştirmeye çalışmıştır. Nüshaları:

1- Bu eserin incelediğimiz nüshası İstanbul Üniversitesi Merkez Ktp. Türkçe Yazmalar Bölümü 1903 numarada kayıtlıdır. 1b-10b vr. 21 st. Halinde beyaz kâğıda nesîh hattıyla yazılmıştır. Ayetlerin üzeri kırmızı mürekkeple çizilmiştir. Müstensihi ve istinsah tarihi belli değildir. Eserin sırtı kırmızı meşin, kapaklar siyah bez cilde kaplıdır.

2- Eserin diğer nüshası Bâyezid Devlet Ktp. Velîyüddîn Efendi 347/8 numarada bulunmakta olup, 235x140, 165x65 mm. ebadında 254-260 vr. 21 st. Halinde nohudî beyaz kâğıda siyah mürekkeple kaleme alınmıştır. Kahverengi meşin cilde kaplıdır. Bu eser, etüdümüz için ön çalışma yaparken yukarıda verdiğimiz numarada tespit edilmiş ve bilgi alınmıştı. Ancak bir yıl sonra eser hakkında tetkiklerimizi sürdürmek için kütüphaneye müracaat ettiğimizde bu eserin kaydının düştüğünü veya aynı numarada olmadığı görüldü. Yetkililerin bu durumu düzelteceklerini umarız.] (GÜNDOĞDU, 1997), s.191-192

[2] Hadîd, 22

[3](İzmirli, 1339), c. 2, s. 201

[4] Yaratmak fiilini günümüzde insanlar içini boşalttıkları için Allah Teâlâ’nın yaratmasına benzer bir düşünceyi akla getirmeden kullandıkları da çoktur. Burada önemli, olan ulûhiyete layık olan yoktan var etmedir. Var olan bir şeyden bir nesnenin yaratılması olmaz, teşekkülü vardır. Buna yarattı ve yaratıldı demek bir bahsedilen yaratma ile ilgisi yoktur. Yalnızca Türkçe dilinin kullanımındaki yetersizliğinden başka bir şey değildir. Arapçada fazla kelime sorunu olmadığı için bu türlü ifade sıkıntısı bulunmamaktadır.

[5] (İzmirli, 1339), c.2, s. 205

[6] Sünen-i Tirmizi, Kader, 13; Hadis numarası: 2239.

[7] (Sultan Veled), s. 202

[8] Tenakuz: Sözün birbirini tutmaması. Konuşmada beyan edilen söz ve fikirlerin birbirine zıt olması.

[9] (Mesnevi, 1953), c. V, b. 3098-3104

[10] Â’raf, 23

[11] (Şeytan) Dedi ki: “Beni azdırdığından dolayı ben de herhalde onlar için yeryüzünde bezeyeceğim ve onların hepsini azdıracağım.” (Hicr, 39)

[12] (Dr. Milaslı İsmail Hakkı, 1343), s. 68-69

[13] Tabakat-ül-Mutezile,

[14] Âdetullah: (Sünnetullah da denir.) Tabiatta canlı cansız bütün varlıkların nasıl hareket edeceklerini belirleyen Allah Teâlâ’nın emirleri, O’nun koyduğu değişmez düzen.

[15] (Mesnevi, 1953), c. 1, b.2456-2459

SONUÇ Ebedi âleme kavuşmak


Allah Teâlâ dostlarının

“Ey güvenilir insanlar! Öldürün beni öldürün ki benim ölümüm hayat içinde hayattır.” buyurmaları dâimî hayât-ı talep etmeleridir. Bu sebeple “yakîn gelince vücûd mahvolmuş (istekler tükenmiş) olacaktır.” Yine;

“Varlığın günahtır. Bu günaha başka günah kıyas bile edilmez.” denilmiştir.

Varlığı yok etmekle ilâhî âleme dönüşü sağlamak ebedî hayâtı bulmak için ancak bahsettiğimiz bu sulûk terbiyesi neticesinde olur.

“Her kim Allah’a ve rasülüne hicret etmek maksadıyla evinden çıkar da sonra kendisine ölüm yetişirse, kuşkusuz onun mükâfatı Allah’a düşer. Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.” [1]

(Allah Teâlâ’dan bu yola çıkanlara yardım etmesini, zayi olanlara acıyıp şehitlik makamı vermesini, dönüşü sağlayanlara da kat kat mükâfat vermesini diliyoruz. Âmin)

Ehl-i derde bu dahî olsûn Nazîfen bir eser

Himmet-i pîr ile tekmîl oldı Ta’rifü’s-Sülûk

Tarih müddetince Nazîf-i ehli dillerde

Kalsın cihânda bu eser-i âşikânemiz.[2]

1275 (1858)


[1] Nisa, 100

[2] Risale bu beyitle bitmektedir.

DÖNÜŞ MAKAMLARI


Tecellilerin cem’i

Mürid çalışıp gayret ettikçe kemâli elde eder, tecelliler zuhur eder.  Şifâ-ı Şerîfde[1] bahsedilen

“Allah Teâlâ’nın ahlakıyla ahlaklanınız.” ve “Allah Teâlâ’nın sıfatlarıyla sıfatlanın.” [2] hadîs-i şerifin manasına mazhar olur.

Sonra ilâhî isimlerin birer birer tecellileri ile camiu’l-esmâ (bütün isimleri toplayan) makâmına varır. Binbir esmânın sırrı âşikâr olur.

Bazıları; “Allah Teâlâ’nın ahlakıyla ahlaklanınız.” hadîs-i şerîfini yalnız hilm ve şefkat olarak yorumlasa da bundan anlaşılmalıdır ki, ilâhî isimlerden her ismin bir hükmü ve özelliği vardır. “Rahîm,” “Zû intikâm,” “Cemîlü zû’l-Celâl” gibi. Her insan bir isme kavuşup şereflenmiştir. (Bazı kimseler birçok isme)

“Allah’a giden yollar, insanların nefesleri sayısıncadır. Fakat hak olan yol tektir.” [3] hadîs-i şerifindeki mana ise

“Esmâdan isimlerin verildiği müsemmâya [4] gidilir.” demekdir.

Burada dikkat edilmesi gereken bir husus vardır. Dünyâda “ben azîzim”, “ben kerîmim” diyenlere;

“Allâh da kendileriyle alay eder ve onları bırakır; taşkınları içinde bocalayıp dururlar.” [5]

âyeti celîlesi üzere kıyâmet gününde istihza (alay)  ederek:

“Tad. Şüphesiz sen çok yüce ve kerimsin.”[6]

buyuracaktır. Onun için ilâhî sıfâtın her biri tuzaktır. (Anlayanlar dahi sonra anlamadıklarını itiraf ederler.)

“Onlar tuzak kuruyorlar. Allah da onların tuzaklarını boşa çıkarıyor. Allah tuzakları boşa çıkaranların en hayırlısıdır.” [7] buyurulmuştur. Bu nedenle kâmil insanlar câmi-i‘ cemî-ı‘ esmâ ve sıfat[8] olmakla yalnız bir sıfatda kalmaz her sıfat ve ismi toplayıcıdır.

Eğer İki zıt bir arada bulunmaz” her birinin hükmü mevcûd olduğu halde “kategorilerin bir şeyde cem’i mümkün müdür?” denilir ise:

“Evet, kudsî kuvvet sahiplerine göre mümkündür.” Onun için Hakîkat-ı Muhammediyye berzâh-ı kübrâ (en büyük berzah[9]) olup dünya ve ahireti toplayıcıdır, denilmiştir. Yani “Görünenle gizli arasında ve benzetme ile münezzeh kılma (teşbih ve tenzih) arasında”dır.

Açıklayacak olursak, Hz. İsâ aleyhisselâmın tavrı sırf teşbihde ve Hz. Mûsâ aleyhisselâmın ki ise sırf tenzîhdedir. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz mazhar-ı tâm [10] olduğundan zıtları toplamıştır. Bunun delili ise

“Allah, göklerin ve yerin nurudur.” [11]âyet-i kerîmesinde;

“Ne doğuya ve ne batıya mensub olmayan mübârek bir zeytin agacı(nın yağı)ndan yakılır.” [12] buyurulan “zeytin ağacın” dan gaye,  Hakîkat-ı Muhammediyye olup teşbih ve tenzih olmayan demektir.

“Cemsiz fark şirktir. Cemsiz fark zındıklıktır. Cemle birlikte fark ise tevhiddir.” diye söylenildiği üzere fark ve cemi‘n beraberliği fark-ı sânîde kararlaşmıştır.[13] Müridin makâm-ı cem’e ulaşması ve sülûkte gerekli şeyleri geçerek “O’ndan başka varlık yoktur.” (Lâ mevcude İllâ hu) mertebesine vardığında o menzilde hiç bir şeyi ayıramaz olur. Mürid orada çok durmayıp mürşidinin nazarı ve teveccühiyle “farkı sânî” (İkinci farkı) bulunca;

“Bütün noksanlıklardan münezzeh olan ey mar‘uf (bilinen Allah Teâlâ’m) seni gereği gibi anlayamadık, bütün noksanlıklardan münezzeh olan ey ma‘bud sana geregi gibi ibâdet edemedik.” diyerek, kendisinin kul olduğunu fark ederek ibâdet ile meşgul olması gerektiğini anlar. (Burayı geçemeyip kalanlarda sapmalar çok görülmektedir.)

Sürekli İstiğfar makamına ermek

Sâlik bir menzile vardığında

İyi insanların iyilikleri Allah Teâlâ’ya yakın olanların kötülükleri mesâbesindedir.” meşhur söz üzere geçtiği menzilde olan hallerini kusurlu ve günâh görür. Mesela;

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz Hazretlerine;

“Biz sana apaçık bir fetih verdik. Ki Allâh, senin geçmiş ve gelecek günâhını bağışlasın (bütün tasalarını gidersin) ve sana olan ni’metini tamamlasın ve seni doğru bir yola iletsin.” [14] buyurulduğunu zâhiren önceki ümmeti ve sonra gelecek ümmeti ile tefsîr ve te’vîl ederlerse de kâfı hitâbı (Sen zamiri) Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi işaret ettiğinden O’nun nübüvvetten önce ve sonraki yüksek derecelerini an be an artmakta olduğu için birinci makâmdan ikinci makâma teşriflerinde önceki makam ikinci makâma nisbetle  “Öncekinden daha günahkâr.” ve üçüncü makâma kavuştuklarında ikinci makâm birinci makama nisbetle  “Sonrakinden daha günahkâr” diyerek batınî yönden te’vil ve tefsir olunur. Yoksa Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemde günah değil, zelle [15] bile zuhur etmemiştir. Bu derecelerde makam-ı Muhammedî her an yükselmekte iken evinde “Düşünülen’in üstünde” ibâdetle mesgul olduklarından;

“Tâ, Hâ. Biz bu Kur’ân’ı sana güçlük çekesin diye indirmedik. Ancak Allah’tan korkan kimse için bir öğüt olarak (indirdik.) [16] sûresi nâzil oldu. Bazıları ise; “Yakîn [17] sana gelinceye kadar rabbine ibadet et.” [18] âyet-i kerîmesini netice kabul ederek ibâdeti kaldırmanın yolunu bulmağa çalışırlar. (Bu hataların en büyüğü ve zındıklıktır.)

Farz edelim ki bize yakîn gelmekle ibâdet son bulsa Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ve bütün ehlü’llâh-ı izâm ibâdet etmezlerdi. Hakk’a yürüyeceği zaman hastalığından ayıldıkça ve son nefesinde bile:

“Aman! Aman! Ellerinizdeki kölelerinize iyi davranınız! Onların sırtlarına elbise giydiriniz! Karınlarını doyurunuz! Onlara yumuşak söz söyleyiniz! [19]

Namaza, namaza devam ediniz! Ellerinizdeki köleleriniz hakkında da Allah’tan korkunuz!” buyurmuştur.[20]:

Hattâ Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ahiret âlemine teşrîf buyurucakları anda mübârek ağızlarını hareket ettirince Hz. Ali kerremallâhü veche Efendimiz yakınlaşarak dikkatle dinlemişler ki

Namaz Namaz (kılın) buyurmaktadır.

Bu durum kulluğun ve namazın ehemmiyetini göstermektedir. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemde olmayan bir hali başkaları için söyleyemeyiz. Onun için ibâdet hiçbir vakitde insanlar için nihâyet bulması yoktur.

Tecellilerin fark edilmesi

Dönüş tecellilerini akl-ı me’âşla[21] bilmek mümkün olmayıp akl-ı me’âd ile bilinecek hususlardır.

Akl-ı me’âd; “Akıl hakla batıl arasını ayıran kalpteki bir nurdur.” ve âyet-i kerîmede olan yakîn ise ölüm demekdir. Ölüm iki türlüdür. Mevt-i ihtiyârî ve mevt-i ızdırârîdır. [22]

Hz. İsâ aleyhisselâm buyurdular ki;

“Kuşların doğduğu gibi iki defa doğmayan melekute karışamaz (giremez)” yani bir defa yumurtanın doğması ve bir defa da yumurtadan kuşun doğması mevt-i ihtiyâriye işâretdir. [23] Onun için ölüm gelmeden yakîn hâsıl olmaz, denilmiştir.

Ancak;

“Allah’ı bilen’in lisânı susar, Allah’ı bilenin dili uzar.”

Meşhur kelâm cem makamına göredir. Fark-ı sâniye (mevcudatta Allah Teâlâ’yı görmeye) nisbet olunmaz.


[1] İçinde zayıf ve kimilerinin de iddia ettigi gibi uydurma olan hadisler mevcuttur. Zehebî eser hakkında bir hayli eleştiride bulunmustur. (Kettânî, Muhammed b. Ca’fer (v. 1345), Hadis Literatürü, (trc. Yusuf Özbek), İstanbul, 1994, s. 218.

[2] (Hadis olmadığı açıktır. Suyûtî, El-Câmiu’s-Sagîr Bi Şerhi’l-Akideti’t-Tahaviyye, s. 123) Hadis için bkz. Muhittin Uysal, Tasavvuf Kültüründe Hadis,Bknz:, Konya 2001, s. 346.

[3] Bkz. Necmeddin Kübra, Usulu Aşere (Tasavvufi Hayat), (Haz: Mustafa Kara), İst. 1980, 33.

[4] Müsemma: İsimlendirilen, ad verilmiş olan, bir ismi olan. * Muayyen zaman. Belirli vakit.

[5] Bakara,15

[6] Duhan, 49

[7] Â’li İmran, 54

[8] Allah Teâlâ’nın bütün sıfat ve isimlerini toplamakla

[9] Berzah: İki âlemin arası. Kabir. Dünya ile âhiret arası. * Perde. * Sıkıntılı yer. * İki yer arasındaki geçit. * Mani’a, engel, (Bak: Sırat köprüsü).

[10] Tam zuhurat yeri, zıtların zahir olduğu

[11] Nur, 35

[12] Nur, 35

[13] Cem’u Fark: Arapça. Toplanma ve ayrılma. Kuşeyrî’den bu iki terimin kısa açıklamasının şu şekilde olduğunu öğreniyoruz: Fark, sana nisbet olunan ve cem’, senden alınandır. Yani, kulluğun yerine getirilmesine ve kulun hallerine layık veya ait olan işlerden, kulun kazandığı şeyler, fark ve manaları bediî olarak, ortaya çıkarma veya Allah katından olanlar, cem’dir. Ancak cem’ ve farktaki bu mana, şuhûd-i ef’âlden olması bakımından, vuslata erenlerin hallerinin en aşağı derecesidir. Her kime, Allah yaptığı tâatı ve isyanını müşahede ettirirse o tefrikadadır. Allah’ın kendi fiillerinden verdiği işleri gösterdiği kimse, cem’ makamındadır. Bir âbid için cem’ ve tefrika şarttır. Tefrikası olmayanın kulluğu ve cem’i olmayanın ma’rifeti muteber değildir.

Cem’u’l-Cem': Arapça. Toplanmanın toplanması gibi yaklaşık bir mana ile Türkçelendirilebilir. Cem’den sonra, daha üstün ve daha tamam olan sonuncu makam. Cem’, eşyayı Allah ile müşahede etmek, Allah’ın güç ve kudretinden başka her türlü güç ve kuvvetten berî olmak. Bu makam, Baka Billâh olan cem’ makamından sonra gelir. Bunun üzerinde makam yoktur. Bu makama, mevcudatta Allah’ı görme makamı denildiği gibi, şu tabirler de kullanılır: “Fark ba’de’l-cem’“, “fark-ı sânî”, “sahv ba’de’l-cem”.

[14] Fetih, 1-2

[15] Zelle(t): Sürçme, sürçüp kayma. * Yanılma. Yanlış. Ufak suç.

[16] Tâhâ, 1-3

[17] Müellif burada Yakîn manasını ölüm yerine kelime manası ve istilah manası üzerinde düşünenleri kasdetmektedir.

Yakîn: Arapça kesin, açık bilgiyi ifade eden bir kelime. Kuşeyrî üç türlü yakînden bahseder: 1. İlme’l- Yâkin: Bir şey hakkında habere dayanan bilgi.

2. Ayne’l-Yakin: Bir şey hakkında, görmek suretiyle elde edilen bilgi,

3. Hakka’l-Yâkin: Bir şeyi bizzat yaşamak suretiyle elde edilen bilgi.

Yakîn’de şüpheye yer yoktur, kalp bir şeyin hakikati konusunda, tatmin durumundadır. Yine yakin, delil ile değil inanç kuvveti ile apaçık görmeyi ifade eder. Tehânevî kişinin yakîn ile, su ve ateş üzerinde yürüyebileceğini, onlar katında belanın nimete, nimetin de belaya dönüşebileceğini, ilmin, sufiyi kullanırken, yakînin onu taşıdığını kaydeder.

[18] Hicr,99

[19] İbn Sa’d, c. 2, s. 254.

[20] Ahmed.c.1, s. 78. İbn Sa’d, c. 2, s. 253, fihm ed, c. 3, s. 117, c. 6, s. 290, İbn M âce, c. 2, s. 900-901.

M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 8/273.

[21] Sufiler, ileriyi, ahireti düşünen akla “akl-ı me’ad” sadece dünyayı düşünen akla da “akl-ı ma’aş” adını vermişlerdir. Daha doğrusu, akla, bu iki yönelişi açısından, bu iki ad verilmiştir.

[22] İsteyerek ve mecburi ölüm.

İmam Kâşânî ölümü; nefsin arzusunun sökülüp atılmasıdır, gidermektir, diye tarif eder. Çünkü nefsin hayatı, hevâ (arzu) iledir. Bu heva ile nefis alçak, tabîi, isteklere, şehvetlere ve lezzetlere meyleder. Bu durumda nefs-i natıkayı kendine celbeder. Bu halde kalp, ilmî hayat hakikatından mahrum kalır, bunun sebebi nefsin cahilliğidir. İmam Cafer-i Sadık aleyhisselâm “Tevbe ediniz, nefsinizi öldürünüz” (Bakara/54) âyetini esas alıp, tevbeyi ölüm olarak kabul eder. Ölümün çeşitli şekilleri vardır. Bunlar da aşağıdaki üç maddede açıklanmıştır.

[23] EŞRÂT-I SAAT (KIYAMET ALÂMETLERİ) RİSALESİ

Ey ilâhi sırra talip olan!

Bil ve haberdar ol ki âlem-i âfakta (dıştaki âlem) her ne var ise elbette âlemi enfüste (iç âlemimizde) de vardır. Çünkü insan büyük nüsha olduğundan iki yönü de içine alır. Bu sebepten iki âlemin sultanı Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Hazretlerinin işaret ve beyân buyurduğu eşrât-ı saat (Kıyamet alâmetleri) de iç âlemde mevcut olmak lazımdır. Ümmetin ariflerine ise vücutta olanı bilmek lâzımdır. Yoksa dışta kıyamet olacağını beklemekten bir şey hâsıl olmaz. “Her nebi ümmetini deccal ile korkutmuştur” mealindeki hadîsi şerifde işin enfüsi olacağını işaret etmiştir. Zira enbiya Hazretleri deccalın kendi zamanlarında çıkmayacağını bilirlerdi.

Evvelâ Benî Asfar çıkması, insanda hayvani sıfatların meydana çıkmasından ibarettir. Çünkü insanda en evvel yaratılmış olan bu sıfattı.

İkinci olarak Ye’cüc Me’cüc çıkması, insanda yerilmiş sıfatların, bozuk fikirlerin bütünüyle meydana çıkmasından ibarettir.

Üçüncü olarak Deccal çıkması, insanda akl-ı ma’aşın (Dünya işini gören akıl) Tanrılık ve yücelik isteği ile meydana çıkmasıdır.

Dördüncü olarak Hz. İsâ’nın inmesi, akl-ı meâdın (Ahret işini gören akıl) kat’î inanç nuru ile meydana çıkmasıdır. Ve Deccâlı öldürmesi onun hükmünü ibtâl etmekten ibarettir. Nitekim Şeyh Sadrettin Konevî Hazretleri buyurmuştur: “Deccal dünyanın hakikatinin mazharıdır. Onun için sağ gözü kördür. Yani Hakkı görmez. Hz. İsâ ise ahiret hakikatinin mazharıdır. Onun ortaya çıkışı, Hakkın doğuşu zamanıdır. Zira her ne zaman ki akl-ı meâd zuhur eder elbette akl-ı ma’aş mahvolur.”

Beşinci olarak Mehdî aleyhisselâmın çıkışı, akl-ı küll (ilâhi akıl) ve ruh-ı âzamın ortaya çıkışından ibarettir. O ruh ümmetin haslarına Rahmanın nefhası (üfürmesi) ile olur. Herkese olmaz. Ve Kur’an’da  فَاِذَا سَوَّيْتُهُ وَنَفَخْتُ فِيهِ مِنْ رُوحِى فَقَعُوا لَهُ سَاجِدِينَ   “onu düzenlediğim – insan şekline koyduğum ve ona ruhumdan üflediğim zaman, siz hemen onun için secdeye kapanın” (Hicr, 29) buyurduğu bu ruha işarettir. Bu cihetle mürşidlerin sâdık taliplere üfledikleri Muhammedi maya ruhu işte bu ruhtur.

Altıncı olarak Dabbetü’l-arz’ın çıkması. nefs-i levvâme zuhurundan ibarettir. Bir elinde Mûsa aleyhisselâmın asası, diğerinde Süleyman aleyhisselâmın mührü olduğu. Asâ ile müminlerin yüzünü sıvayıp ehl-i cennet olduğu ve mühürü kâfir yüzüne vurmakla kâfir ve cehennemlik olduğu belli kılmak içindir. Demek nefs-i levvâmenin (kötülükten sonra içe huzursuzluk, rahatsızlık veren nefis) bir yüzü nefs-i mülhimeye (ilham eden nefis) diğer yüzü nefs-i emmâreye (insanı kötülüğe sürükleyen nefis) dönük olduğunu işaret ettirmek içindir. Yâni saîd ve şakî olmaya istidadı ve imkânı vardır. Tabî olursa sâid, âsî olursa şakî olduğu yüzden zahir olur.

Yedincisi güneşin batıdan doğması, ruhun bedenden ayrılmasından ibarettir. Ve ondan kinayedir. Zira ne zamanki ruh cisme taalluk (ilgi-bağlantı) etti o zaman doğdu demektir. Ve ayrılışında ise batıdan doğdu demek olur.

Ey tâlib-i irfan-ı Muhammedi olan âşıklar! Bu sözleri anlayabilmeleri için tabiat-ı esfelînden melekût semâlarına vülûc (Girme) etmeleri yani iki kere doğmaları ile mümkün olur. Birisi anadan diğeri kendinden doğmasıdır. Nitekim Hz. İsâ aleyhisselâm “Men lem yûled merreteyni len yelice melekûtissemâvâti ve-l arz”. Yani “İki kere doğmadan eşyanın cevherini anlayamaz.” buyurmuştur.   Aynı zamanda nefsin hakkını tanıyamaz. İmdi bu şartların hakikatini anlamak ehli sülük olmağa muhtaçtır. Zira avam bu inceliklerden habersizdir, وَلَقَدْ ذَرَاْنَا لِجَهَنَّمَ كَثِيرًا مِنَ الْجِنِّ وَالاِنْسِ لَهُمْ قُلُوبٌ لا يَفْقَهُونَ بِهَا وَلَهُمْ اَعْيُنٌ لا يُبْصِرُونَ بِهَا وَلَهُمْ اَذَانٌ لا يَسْمَعُونَ بِهَا اُولَئِكَ كَالاَنْعَامِ بَلْ هُمْ اَضَلُّ اُولَئِكَ هُمُ الْغَافِلُونَ “And olsunki, cehennem için de birçok cin ve insan yarattık; onların kalbleri vardır ama anlamazlar, gözleri vardır ama görmezler, kulakları vardır ama işitmezler, işte bunlar hayvanlar gibi hatta daha da sapıktırlar.” (A’râf, 179) bunların şanındadır.

Elhasıl enbiyâ ve evliyanın rumuzunu anlamak insân-ı kâmile mülâki olmakla hâsıl olur. Başka türlü olmaz. Vesselam.

(Niyazi-i Mısri, Risale-i eşrat-ı saat [Kitap]. – Atatürk Kitaplığı, İstanbul : [s.n.]. – Cilt 297.453 NİY-BEL_Yz_ K.000502/02;  297-7 MC_Yz_K.000339/06.

Niyâzî-i Mısrî Sadeleştiren: Erdem MEMİŞOĞLU, Risâle-i Eşrât-ı Saat [Kitap Bölümü] // Ehlibeyt Aşkı ve Niyâzî-i Mısrî. – Ankara : İmaj, 2003, s.71-74)

İLÂHİ ÂLEME DÖNÜŞTEKİ HALLER


İlâhi âleme dönüş için gerekli rehber

Âlem-i şehâdette seyr ve müşâhede etmek bahsettiğimiz şeyleri bilmek ve tarif olunan âlemleri bilmek isteyen kimse için hayatta olan mürşid lâzımdır. [1] Çünkü başlangıç hallerinde neyin nasıl olacağı bilinmediğinden ve Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ve ehlullahın rûhaniyetinden ilim, irfan ve feyz almak çok zordur. Çünkü rûhaniyet ve yolu çok incedir. İnsan dünyaya inerek kaybettiği özellikleri tekrar kazanması gerekmektedir. Şeffaf olmayan ve yoğun olan ince şeyden feyz alamaz. Binâenaleyh unsurlardaki incelik ve şefafalık kazanmak için

“Allah Teâlâ’nın ahlakıyla ahlaklanınız.”[2]

Emrini kazanmış bir zâta muhtaçtır.

İhtiyacın sırrını bilmeyen bazı insanlar “Allah Teâlâ seni kimseye muhtaç etmesin” diye birbirlerine duâ ederler. Aslında âlemde ihtiyaçsız hiçbir şey olmaz. Efendi hizmetkâra ve hizmetkâr efendiye, hasta doktora, doktor hastaya, mürid mürşide, mürşid müride muhtaçtır. Eğer mürid olmasa mürşid kimi irşâd edecektir. Bu sebeple Allah Teâlâ hikmetinden her şeyi birbirine muhtaç ve boş bir şey yaratmamıştır. Öyle ise; mürid yolcu olup mürşid rehberdir. Rehbersiz yol bulunamaz ve niyet edilen hakikat şehrine ulaşılamaz. Meselâ bir kişi geceleyin bir şehre gitmek murat etse ve yollarda yırtıcı hayvanlar olsa ve yolu bilmezse elbette iki şey’e muhtaç olur; biri fener, ikincisi rehberdir.

Fener şeriat, yol tarikat, rehber mürşid,  gideceği yer, şehr-i hakîkat tır. Eğer yalnız feneri eline alsa gayesi olan yere gitmek mümkün olmaz. Ya da feneri alıp rehbersiz gidecek olsa;

Korkutucu vadilerden delilsiz geçilme!

buyurulduğu üzere yolda nefis ve şeytan benzeri zararlı hayvanlardan zarar görme korkusu vardır. Ya da rehberi olup feneri olmasa önce rehberi göremez ki arkasından takip edebilsin. Yoksa bir çukura düşer yine istediğine varamaz. Sonuçta mürid şerîat fenerini eline alıp ve rehber olan mürşidin izinden çıkmayıp onun delâletiyle yolları selâmetle geçip şehr-i hakîkate kavuşur. Sabah olup güneş doğunca da şeriâtın bâtınının ayn-ı hakîkat ve ayn-ı ma’firet [3]olduğunu anlar.


Teslimiyyet

Nefsi ıslah için mürşid-i kâmile muhtaç olduğu gibi mürşide gereği gibi uymak ve teslîmiyet şarttır. Kutbud-din Dımeşkî Risâle-i Mekkiyye nâm kitabında Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimizden rivâyet etti ki;

“Kavminin içindeki şeyh, ümmetinin içindeki nebi gibidir.” [4]

Bu hadîs-i şerifi tefsîren Hz. Pîr Efendimiz Mesnevî-i şerîf’lerinde;

(Peygamber, “İleri giden şeyh, kavminin arasında nebiye benzer” dedi. )[5]

buyurdukları uymanın gereği ve teslîmiyetin beyânıdır. Hâlbuki bir mürşid-i kâmil talebinde olan kişi için, içten gelen tam bir istek ve arzuyla olsada, iç dünyası açılmamış olduğundan seçtiği mürşidin kemâlini fark edip ayırmaya kudreti olmadığından, ulaştırıcı kemali şöyle düşünmelidir.

Herkesin sığınak ve korunma makamı olan Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme dayanmak için “Aman” lafzınının “Muhammed” ismi şerîfi ile matematiksel değeri aynıdır,[6] işaretiyle “Aşığın zikri amândır Yâ Rasûlallah” üzere “aman” sırrına sarılıp vesvese ve düşünceleri yok edip zahiri beş duyu ve iç dünyası ile “Hakîkat-ı Muhammediyye”ye yönelip lisânen salât ve selam ve rûhaniyetten yardım ile meşgul olur. Uyanık hâlde görmek mümkün olamazsa, bu niyet sebebiyle rüya âleminde Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz görünür bir mürşidi işaret eder.

“Beni rüyasında gören kesinlikle beni görmüştür. Çünkü şeytan benim şeklime giremez.” [7] hadîs-i şerîfi üzere o mürşide kalb bağlanmalıdır. Eğer bir işaret göremezse sabırla şeriat üzere devam etmelidir.

Zerre mikdârı aklı olan arıdan hisse kapar Devsîrir bin bir çiçekden hal eder macûn yapar

beyti gerçî zâhirde kaba bir mana gibi görünürsede ders alınması gereken bir kelâmdır. Burada arıdan maksat mürid, bin bir çiçek den murat bin bir esmâ ve macûndan murat onunla hâsıl olacak kemâlattır. Arıların âdeti, beysiz bir kovanda toplanamayışlarıdır. Arılar beyleri hangi tarafa giderse peşinden gider ve onu terk etmezler. Eğer beyleri olmasa bal dahi yapmazlar. Bunun gibi mürid de hiç bir vakit mürşidinin peşinden ayrılmamalıdır.

Tabi olma ve güvenme

Mürid bağlanmış olduğu mürşidin öğrettiği şekilde zikir ve teveccühe devam eder. Eğer mürşidinin hakikatin, müşâhede eylemiş ve manevî haller meydana gelmişse bu durumu mürşidin kemâline alâmet saymalıdır. Eğer kendi müşâhede edemezse doğru sözlü kimselerden üç beş kadar müşâhede eylemişlerden duyarsa bunu mürşidinin kemâline doğruluğuna delâlet edeceğinden kendinin müşâhede edememesi yine kendi kusur ve noksanından kabul etmelidir. Bu şekilde şüpheden kurtulmuş olur. Çünkü mürşid hangi tarikattan olursa olsun diğer tarik ehillerini de “Başlangıç ve sonuç itibariyle” hep bir bilerek kendi mürşidine cânü gönülden teslimiyetle tabi olup emir ve nehyine uymak gereklidir. Tarikatlerin sonu ve başlangıcı hakkında  Mir’ât-ı Vücûd [8] şerhinde yazılan açıklamaya göre;

“Ben ilmin şehriyim; Ali de onun kapısıdır.”[9]

hadîs-i şerifine göre hakikat ilmin kapısı Aliyyu’l-Murtazâ kerremallâhü veche Efendimize varır ve oradan Hakîkât-ı Muhammediyye’ye açılır. Şeyhe muhabbet, Hz. Ali kerremallâhü veche Efendimize muhabbet, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimize muhabbet gibidir.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Kim Ali’yi severse beni sevmiştir. Kim de beni severse Allah’ı sevmiştir. Kim Ali’ye buğzederse bana buğzetmiş, kim de bana buğzetmişse Allah Teâlâ’ya buğzetmiştir.” [10]


Nefis ve şeytanın hilelerini bilmek

Birgün bir kişiyi şeytân gelip sabah namazına kaldırmış. O kimse

“Sen kimsin” diye sormuş.

“Şeytanım” demiş. O kimse

“Acâyib sen böyle hayır işte bulunur musun.” Diye sorunca

“Evet bulunurum fakat yine bana la’net ederler” diyerek sözü uzatmış ve güneş doğup namazın vakti geçmiş. O kişi ne namaz kılabilmiş ne uyku uyuyabilmiş. İşte bunun gibi Nefis ve şeytân hak sûretinden gelerek insanı yolundan alıkorlar. Çünkü dışımızdaki âlemde ne varsa iç âlemimizde de bir benzeri vardır. Yani, dışımızda şeytân içimizde nefis. Nefse galip olmak en büyük cihattır. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz bir gazâdan döndüklerinde Tarîkât-ı Muhammediyye’de beyan olundıgı üzere;  “Küçük cihaddan büyük cihada geliyoruz.” [11] diye nefs ile mücâhedeyi işaret buyurdukları rivayet edilir. Nefse galip olup hilesine aldanmamalıdır. Bu nefsi açlıkla öldürmek degildir. Zirâ

“Dinde ruhbanlık yoktur. Nefsin sana itaat ederse onunla dost ol.” [12] hadîs-i şerifleri vârid olmuştur. Nefs atına dizginleri takıp istediğini işletmeyip ve vermeyerek;

“Ey mutmain olmus nefis! Sen rabbinden, rabbin de senden razı olarak O’na dön.”[13] âyet-i kerîmesi ölçü üzere nefsi mutmaine (tatmin olmuş) oluncaya kadar sabretmek gereklidir. Nefs-i emmâre (her istediğini yapan) mertebesinde her ne kadar kötülenmiş ise de makâm-ı mutmainneye vardıkda pek övülmüş ve muteber kabul edilmiştir. İnsanı reddedilmiş ve makbul olmasına sebep nefisdir. Bu nedenle insan nefsi sebebiyle meleklerden faziletli oldu.

“Allah Teâlâ melekleri yarattı ve onlara aklı, hayvanları yarattı ve onlara şehveti, Âdemoğlunu yarattı, ona hem aklı hem de şehveti verdi. Kimin aklı şehvetine galip gelirse o meleklerden daha üstündür. Kimin de şehveti aklına galip gelirse o hayvanlardan daha aşağıdır.” kelamı buna delil getirilebilir.

Hangi usûle göre yetiştiğini bilmek

Her tarikat bir usûl ile sulûk (dönüşü sağlamak için yetiştirme tekniği) gösterir. Bazısı etvâr-ı seb’a [14],  bazısı letâif-i hamse [15] üzerine ve bazılarıda fenâ yolundan giderler. Buradaki fenâ mahv mânasınadır.

Nitekim Fenâ fi’ş-şeyh, Fenâ fi’l-pîr, Fenâ fi’r-rasûl, Fenâ fi’llah, hep mahv demekdir. Sonra da “bekâ bi’llah” a vâsıl olunur.

Bilgi sahibi olmak

Allah Teâlâ insanı bütün yaratıkları arasından seçip her şeyi öğrenmeye kâbiliyetli yaratmıştır. Onun için zâhiren ve bâtınen çalışarak her şeyi öğrenip bilmesi, hattâ insanın bütün hile ve aldatmayı dahi bilmesi gereklidir. Beyzâvî Hâşiyesi Şeyhzâde isimli kitapta Hazret-i Ali kerremallâhu vechehû Efendimizin;

Şerri şer işlemek için değil ondan korunmak için öğrendim. Kötülüğü tanımayan onun içine düşer.” buyurdukları üzere hile kötü bir şeydir diyerek neme lâzım demeyip kendini korumak için onu dahi öğrenmelidir. Zîrâ her şeyin bir lâzım olduğu yer vardır. Mesela kibir kadar fenâ bir sey yok iken;

“Kibirliye karşı kibirli olmak sadakadır”[16]

söylenmiştir.

Bir adamın hasmına nasıl hareketde bulunursa o türlü davranmak gerekir. Bu nedenle her şeyin bilgisizliğinden bilgisi evlâdır.[17] Onun için mümkün mertebe yabancı dil[18] öğrenmek çok önemlidir.

“Kim bir kavmin dilini bilirse onların şerrinden emin olur.”

Meşhur söz [19] ve Hazreti-i Pîr Efendimizin Mesnevî-i Şerîf’lerinde anlattığı hikâye bunu güzel açıklar.

“Adamın biri, dört kişiye bir miktar para verdi ve

”Bu para ile neye ihtiyacınız varsa alın, paylaşın” dedi. Parayı alan adamlardan biri İranlı idi.

”Bu parayla engür alalım” dedi. Diğeri Arap’tı.

”Hayır, bu parayla ineb alacağız” dedi. Türk olan üçüncü adam, müdahale etti.

”Onu bunu bilmem, parayla üzüm alacağız” dedi. Dördüncü adam bir Rum’du.

”Bırakın bu lafları. Bu para ile istafil alalım” dedi. Derken, dört kişi birbiriyle çekişip dövüşmeye başladılar. Kıyasıya vuruşuyorlardı. Hâlbuki hepsi de aynı şeyi istiyordu. Bilgisizliklerinden birbirlerini dövüyorlardı. Orada dil bilen akıllı bir insan olsaydı, onlara şöyle derdi:

”Bu para ile hepinizin istediğini alırım. Paranızla dördünüz de muradınıza erersiniz. Sizin sözleriniz ayrılık ve savaş sebebi olur. Benim sözüm ise sizi uzlaştırır birleştirir.”

Bu sebeple her şeyi öğrenip bildikde ve adâletden ayrılmayıp mahalline göre kullanmalıdır.

Sevgi sahibi olmak

Manevi seyrin hepsinde âşk şarttır. Bütün âlemi ve insanlığı kullanan, hamallık ettiren ve cemâle cemallik ettiren, çifçiye çift sürdüren ve her hususu döndüren âşkdır.

Hallâk-ı cihân-ı âleme kıldıkda tecelli

Her şahsı birer halle kılmış mütesellî[20]

Âşkda da makbûl olan ilâhî âşkdır. Bu meyanda yetişmek için mürşidine hiç bir yönden itirâz etmekte câiz değildir. Çünkü kemâl ehli parlak ayna gibidir. Karşısına ne türlü renk gelir ise o renkte görünür. Mürşidler kendi zâtında bir renkle kayıtlı değildir. Onlarda görünen renk karşısında ki rengin aksidir. Onun için mürşidde gördüğü noksanlık kendi noksanlığı olduğunu düşünmelidir.

Bu duruma örnek verecek olursak bir müridin ne kadar keşfi ve müşâhedesi açılmışsa da hayvânî sıfatlardan tamamiyle kurtulamadığından teveccühünde dâimâ karşısında bir eşek zuhur edermiş. Durumu mürşidine açıklayınca, mürşidi:

“Bir daha gördüğünde o merkebin kulaklarını tut ve “yâ şeyh” diye gözlerini aç” diye tembih etmiş. O derviş de şeyhinin tarifini yapıp gözlerini açtığında bakmış ki tuttuğu kendi kulaklarıymış.

Müridin mürşid aynasında gördügü bahsedilen gibi kendi aksidir. Fakat tabi olan mürid hayvânî sıfatta kalmaz. Sabırla çalışırsa kurtulup “Âdemiyet”i (insanlığını) bulur.

Bazı mürşidler çok kuvvetli ve tarikat kurucusu pîrine tam bir yakınlığı olursa müridlerinden hayvânî sıfâtı ilk nazarda (anda) kaldırarak müşâhedesinde “Âdemiyet”den dönüşü başlatır.

Vatanını ve milletini sevmek

Devletin hizmetinde bulunan kişiler hakkında Ravzâ-i İbni Kâsım’da yazılmış olan;

“Sultan yeryüzünde Allah’ın gölgesidir. Bütün mazlum ve acizler ona sığınır.” [21] hadisine istinaden onlar hakkında hüsnü zan sahibi olmak gerekir.

Büyük sırra tam mazhar olan adaletli devlet adamına iyilik ve rızâ ile emirlerine uymak din ve devlet işlerini millete hizmet etmek en faziletli ibâdetdir. Zîrâ atalarımız

“Bir saat adalet yetmiş senelik ibadetten hayırlıdır”[22] demişlerdir. Hayatımız boyunca büyüklerin küçükler üzerine merhamet etmesi ve küçüklerin büyüklere ta’zîm eylemesi lâzımdır. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“Küçüklerimize merhamet etmeyen, büyüklerimizin hakkını bilmeyen bizden değildir.”

“Büyüklerimize saygı göstermeyen, küçüklere merhamet etmeyen bizden değildir.”[23]

(Büyükler her konuda saygınlığı olan kişidir. Bunun maddî ve mânevi yönü düşünülmez. Maddî alandaki büyüklerine saygısız olanlar, manevî boyuttaki kişilerede saygısız olacak demektir. Maneviyatta saygı ve sevgisi olmayan kişilere itibar edilmez. “Vatan sevgisi imandandır.” Kelamının işaret ettiği manada budur. İran asıllı ünlü filozof İbn el-Mukaffa şöyle diyor:

“Bilginin hiçbir harfi ve hiçbir adı yoktur ki rivayet edilmemiş, öğrenilmemiş, geçmişteki bir öncünün söz veya yazısından alınmamış olsun. Bu da şunu gösterir: İnsanlar bilginin temellerini ortaya koymamışlar, gelecek bilgisi onlara ancak (ilâhî kaynağa uzanan) bilgi ve hikmet sahibinden gelmiştir.” [24] İlahî âleme dönüş için önce orayı sevmek ve büyüğüne itaat etmek gerekir. Devlete isyan edenlere (Bağy)lere verilen cezaların ağır olması konunun ehemmiyetini de göstermektedir.)

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi ve ehl-i beytini sevmek

Mürid Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme ve ehli beyte muhabbeti an be an O’na uymadaki hali artırmak hakkında

“De ki: Allah’ı seviyorsanız bana tabi olun ki Allah da sizi sevsin.” [25] âyeti kerimesi gelmiştir. Hattâ Veyse’l-Karânî radiyallâhü anh Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme kemâl manada muhabbet ve uyduğundan, Uhud Harbinde dişi kırıldığını duyunca hangisi olduğunu bilemediğinden otuz iki dişini birden söküp bir ipliğe dizip Efendimize gönderdiler. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem bu yüksek hal karşısında kendi dişinide ilave ederek [26] ashâb-ı kirâma radiyallâhü anhüme gösterdiklerinde bir kısmı hayret makamında kalarak “sübhânallâh” bir kısmı şükürde “elhamdülillâh” ve bir kısmıda sevincinin çokluğu ve hayretinden “Allah-u Ekber” dediler. Her tesbihin otuz üç olması buna işâret olduğu rivayet edilir.

İlk dönemlerde Veysiyye tarikatına biri intisâb edecek olsa önce dişlerini söktürürdü. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi sevmeye en güzel örneklerden biridir.

Ehl-i beyti sevmek hakkında;

“De ki: “Ben sizden buna karşı yakınlara sevgiden baska bir ücret istemem.” [27] âyet-i kerimesi nâzil olmuşken Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi sevindirmek iki cihan saadeti iken ehl-i beyti sevmeyi rafizilikle [28] suçlamak ve “müntec-i fakirdir”[29] diyerek seven insanları zâhirî fakirlikle ürküterek ağızlardan çıkan sözü bilmezlikden ve Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin şefatinden mahrûmiyeti istemekden başka bir şey değildir. Bu muhabbetin farz olduğuna İmam-ı Şâfiî rahmetüllahi aleyh buyurmuştur ki;

“Eğer Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin ehlini sevmemden dolayı Rafizî olmuşsam insanlar ve cinler şahit olsun ki ben bir Rafizîyim.”

“Ey ehl-i beyt-i rasûlülah!  Allah’ın Kur’ân-ı Kerim’de indirdiği ile size sevgi farzdır, Bu sizin yüce faziletiniz için yeterlidir, Size salât etmeyenin namazı yoktur” [30]

“Sevdiginiz şeylerden infak etmediğiniz müddetçe iyiliğe ulaşamazsınız.”[31] âyet-i kerimesinin manası üzere bu yolda mal şöyle dursun onlar için canı dahi vermelidir

Hak yolunda kim verir bin bâş ve bin cân

Bir pula aşk pâzarında böyle çağırır dellallar

Zahir ve batın edebine dikkat etmek

Müride lâzım olan dil ve gönlünü hiçbir şeye bağlamayıp yalnız mürşidinin emrettiği her ne ise ondan bir adım dışarı hareket etmemelidir.

“Zahir olan gizlinin göstergesidir.”

Düsturuna göre mürid mürşidinden batınî terbiye görebileceği gibi zâhiren de terbiye görmelidir. Yalnız batınen terbiye olup, zahiren terbiye olunmazsa bu bir nev’i noksanlıktır. Her iki tarafı beraber terbiye etmek güzeldir. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimizin;

“Beni rabbim terbiye etti. Terbiyemi de güzel yaptı.” [32] buyurdukları hadîs zâhir ve bâtını kapsamaktadır. Her şeyi buna göre kıyâs etmelidir.

Hazret-i Pîr Efendimiz;

Kelâmından olur belli olur kişinin kendi durumu

“Yetim babası ölen değil, ilim ve edepten mahrum olandır. Güzellik süslü elbiseler giymekle değil, ilim ve edeple güzelleşmektir.”

buyurdukları bu manâyı çağrıştırır.

Sohbet dolayısıyla olsun fiil ve hareket cihetiyle olsun kişi söylediği söze dahi dikkat edip çok ve boş söz söylemekten kaçınmalıdır.

Hazret-i Pîr Efendimiz fukarâ ve bendegânına zahiri edebide emir buyururlardı.

Hikmet sahibi olmak

Her ne kadar her insanın aklı ve fikrince bir zannı ve bir anlayışı var olduğu için Allah Teâlâ buyurdu ki;

“Ben kulun beni düşündüğü gibiyim. Dilediği gibi düşünsün” [33]

Bu hadîs-i kudsîye göre bütün anlayışlar anlayış olsada anlayıştan anlayışa fark vardır.

Allah Teâlâ iki insana bir tecelli ile iki defa tecelli etmez.

Yine bir insana dahi bir tecelli ile iki defa tecelli eylemez.

İlâhî tecelli “O her gün yeni bir iştedir.” [34] âyetinde beyan edildiği üzere Allah Teâlâ her an ve zaman her şeyi yenilemekte olup her şeye ve zamanda ayrı ayrı tecelli etmektedir. Bu husus şuradan bilinir. Gerek insan ve gerek canlı olan ve olmayan bütün mahlûkâtda kalben ve şeklen yekdiğerine farksız benzerliği olmaz. Muhakkak bir farkı olacaktır. Ancak bazılarının aralarında fark olduğu anlaşılması da çok zordur.

Meselâ bazı kuşlar birbirine benzer görünür. Ya da ağacın yaprakları hep bir sanılırsa da bir cihetle yekdiğerinden farkı vardır. Onun için hiç bir şey yoktur ki farkı olmadan birbirine benzesin.

Düşünceleri kontrol etmek

İnsanların Hz. Hallacı Mansûr’ u “Ene’l Hakk” (Ben Hakk’ım) dedigi için şehid ettikleri meşhurdur. Hâlbuki her veli onun kavuştuğu hali o menzilde bulur. Sonra yükselip;

“Seni sana layık-ı vechiyle bilemedik.”

Demesi gerekirdi. Ancak ehlullâh’ın “Ene’l Hakk” demesi Firavunun “Sizin en yüce rabbiniz benim” [35] demesi gibi değildir. Çünkü ehlullâh vucûd-u mutlak (Allah Teâlâ) da mahv olup oradan söyler. Firavun ise kendine vücud vererek rablığı nefsine mahsus kılıp benlik davasına düşmüştü.

Hakikatte Hz. Mansûr’un şehâdetine “Ene’l Hakk” demesi sebep değildir. Kavuştuğu makamda kendine verilen kuvvete bakınca bütün kâfirleri imana getirmenin mümkün olduğunu müşâhede etmesiyle:

“Ben Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin ümmeti ve bir zerresiyim bende bu kuvvet oluyorda, niçin Cenab-ı Fahr-i âlem Efendimiz bütün âlemi imana getirmedi” diye içine bu düşünce geldiğinde Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem zuhur edip:

“Ey Mansûr sen ilâhî hikmete mi karışıyorsun?” diye uyarınca, o zaman canını feda etmeyi bedel seçti.

Hazret-i Mansûr’un vefatlarından bir zaman sonra Hazret-i Muhyiddîn A’râbi kaddese’llâhü sırrahu’l azîz, bir gün teveccühleri (ilâhi âleme yönelişleri) nde hususi bir makamda birçok evliya ruhâniyyetlerinin toplanmış olduklarını gördü. İçlerinden birine:

“Bu cemiyet nedir?” diye sordu. O kişi cevâbında

“Mansûr’un ruhu kendisinden zuhur eden hata sebebiyle zamanımıza kadar rûhâniyet-i Muhammediyye’ye yakınlık kuramadı. Aslında Hz. Mansûr bir âşık zâttır. Bütün enbiyanın, velilerin ruhları rûhâniyet-i Muhammediye’den afvını niyâza geldiler diye açıkladı.

Bu örnekten hareketle mürid henüz seyr ü sülûk (mânevî yükseliş) içindeyken kendi anlayışına göre bir itirâz hâtıra düşecek olsa yükselişine nasıl perde olacağını tahmin etmek mümkün değildir. Bu nedenle kendi anlayışını terk etmelidir. Bunun gibi başka bir yerden de feyz ve himmette beklememelidir. Her hâlinde yöneleceği merkez, kabul ettiği mürşidini bilmelidir. Zîrâ dönüş için gerekli ilâhî feyz bir dalgalı bir deniz gibidir. Mürşidler şadırvanına dökülen feyzi susamış gibi olan müridinin harâretine göre oradan nasibi kadarı vermede mahirdirler. Bu müridin mürşide kemâl mertebede uymaya bir işâret sayılmaktadır.

Gönlün bağlarını kesmek

“Ârifânın, dünyâdaki tâc’ı dört terkden olur: dünyâyı terk etmek, ahireti terk etmek, varlığı terk etmek, terk’in kendisini terk etmektir” denilmiştir.

“Dünya ahiret ehli için haramdır, ahiret de dünya ehli için haramdır. Hem dünya hem ahiret ehlüllah’a haramdır.” [36]

hadîs-i şerifindeki düstur ile müridin gönlü “terk” halinde olmalıdır. Dünyayı, ahireti ve varlığı terk ettikden sonra, son terk olan “Ben ehl-i terkim” demeyi de içinden terk etmelidir. Terk-i terk etmekten gaye “Hiç meşguliyeti olmasın” demek değildir. Yani kalben ümit ederek talebde olmamasıdır.

Hazreti Davûd aleyhisselâma verilen virdde;

Allah Teâlâ’nın hitâbı

“Var olan benim, beni istersen bulursun. Başkasını istersen beni bulamazsın” [37]

vârid olduğunda “Senden başka gâyem yoktur.” sırrını ta’lîm etmektir. Allah Teâlâ’dan başka şeylere muhabbet gönülde yer etmediği zaman zenginlik ve dünya saltanatı manevî yükselişe engel değildir.

“Dünyâ ve âhiret ehlullâh’a haramdır” buyurulması sulûk ehlinin gayesinin ancak Allah Teâlâ olduğu içindir. Mürid de bu şekilde olmuş ve olmamışı bir bilip ilâhî derdinden başkasına günlünde yer bırakmamalıdır.

Hikâye

Hârun-u Reşid’in kırk cariyesi var imiş. Bir gün her biri türlü kumaşlarla dolu kırk bohça hazırlatmış. Câriyeleri çağırıp:

“Her biriniz hangi bohçayı isterseniz elinizi üzerine koyun o bohça onun olsun” dediğinde her biri bir bohçanın üzerine elini koymuş. İçlerinden birisi bohçalara hiç iltifat etmeyip elini Hârun Reşid’in dizine koymuş.

“Niçin böyle yaptın” diye sorunca

“Ben sizi isterim başka dileğim yoktur” demiş.

Hârun Reşîd câriyenin irfânını beğenmiş ve kendisine yakın olanlardan kılarak pek çok ihsânlar etmiştir. Câriye hem padişah haremi hem de o bohçalar gibi nice bohçalara mâlik olmuş. Mürid dahi dünya ve ukbâyı terkle;

“Senden başka gâyem yoktur.” diyerek çalışırsa o makâma vâsıl olduğunda bütün yüksek makamlara kavuşacağı aşikârdır.


[1] Dünyadan göçmüş mürşidin talebeleri terakki edemez denilmiştir.

[2] (Hadis olmadığı açıktır. Suyûtî, El-Câmiu’s-Sagîr Bi Şerhi’l-Akideti’t-Tahaviyye, s. 123) Hadis için bkz. Muhittin Uysal, Tasavvuf Kültüründe Hadis,Bknz:, Konya 2001, s. 346.

“Fütuhat el-Ulûm”unun girişinde Gazzali “Allah Teâlâ’nın ahlakı ile ahlaklanın” vecizesini zikretmekte ve şöyle de­mektedir:

“İnsanın mükemmelliği ve mutluluğu, Allah Teâlâ’nın sıfatlarını kazanma çabasından ve kendisini Tanrı’nın sıfatlarının gerçek anlamıyla süslemesinden iba­rettir”

Allah Teâlâ’nın en güzel isimlerinin açıklanmasına ve yorumlanmasına ayırdığı ün­lü eseri “el-Maksad el-Esna fi Şerh Esmai Allah-i Hüsna”nın birinci bölümünün dördüncü faslının başlığında Gazzali, yine aynı görüşü tekrarlamaktadır:

“Kulun mükemmellik ve mutluluğu Allah-ü Teâlâ’nın ahlakı ile ahlaklanma ve O’nun sı­fatları ve isimlerinin manalarıyla bezenmeden ibarettir” (Gazzali, El-Maksad, s.6, 26)

( ARSLAN Ahmet II.Kur’an Haftası Sempozyumu [Kitap]. – Ankara : Fecr, 2-4 Şubat 1996. , s. 329)

[3] Şeriat, tarikat ve marifetin aynı şeyler olduğunu anlar.

[4] Hadis için bkz. İbn Hıbban, c. II, s. 39; Münâvî, a.g.e., c. IV , s. 185.

[5] Mesnevi, c.3, b. 1774

[6] Ebced değeri 92 dir.

[7] Hadis için bkz. İbn Adî el-Cürcânî, el-Kâmil fi’d-Duafâ (I-VII),Daru’l-Fikr, Beyrut, 1988, c. VII, s. 221.

[8] “Mirâtü’l-Vücûd ve Mirkâtü’s-Şühûd, müellifi Abdülahad Nûri b. Mustafa Safâyi es-Sivâsî el-Halvetî, bulundugu yer; Süleymaniye Kütüphanesi H. Hüsnü Pasa, demirbaş no; 001198, sınıflama no; 2977.”

[9] Hadis için bkz. İbn Hacer el-Askalânî, Lisânü’l-Mîzân (I-VII), Müessesetü’l-A’lemî, Beyrut-1986, c.II, s. 122; Hâkimin Müstedrekine Bakınız:

[10] Hadis için bkz. Hâkim en-Nisâbûrî, el-Müstedrek ala’s-Sahihayn, c. X, s. 453

[11] “Küçük cihattan büyük cihada dönmüş bulunuyoruz” sözüne karşılık büyük cihadın ne olduğu sorulunca; Dikkat edin o, nefis mücadelesidir” buyurdu. (Suyûtî. Câmi’us-Sagîr. II/253: İbn. Hacer. İbn. Aliyenin sözü olarak rivayet ederken. Irâkî ve Beyhakî zayıf bir senedle Cabirden rivayet etmişlerdir.; bkz. Aclunî. I/424. 425)

[12] Munâvî, Abdurraûf, (v. 1031/1621) Feyzü’l-Kadîr, I-VI, Beyrut, trs. , c. III, s. 175.

[13] Fecr, 27-28

[14] Etvar-ı seb’a: Arapça, yedi tavır demektir. Yedi tavır şunlardır: Tab’, nefs, kalb, ruh, sır, hafi, ahfâ. Nefsin yedi derecesine göre değişen hallere de, Etvar-ı Seb’a denilmiştir.

İsmail Hakkı Bursevî,  Kitabu’n-Netice adlı eserinde kalbin kazandığı ehemmiyetli mevkîyi belirtmek ve onun bir takım mühim hususiyetlerinden bahsetmek gayesiyle şunları söylemiştir:

“İnsanın yüzü Rahman’ın aynasıdır. Ayn’ı ise Allah Teâlâ’nın esrarındandır. Çünkü ayn,  âlem-i emirden,  vücud âlem-i halktandır. Fakat birbirine çok kuvvetle bağlıdırlar. İnsanın iki gözü,  Huda’nın nurundan ay ve güneş gibidir.   Biri âlem-i zat,  biri âlem-i sıfat’a remzdir. Cesedin maverasında ruh,  ruhun ötesinde ayn,  ayn’in ötesinde sır vardır ki bütün mertebeleri bu ihata edici sır gizler. Sır vâliddir. Sırrın tenezzülü rûh,  ruhun tenezzülü ceseddidr. Cesedin batını âlem-i halk,  ruhun bâtını ise âlem-i ervah’tır. Ruh zevç,  cesed zevce gibidir. İkisinin izdivacından kalp ve diğer kuvvetler doğmuştur.  İnsanın kalbi,  ruhi kuvvetlerdendir. Kalp ism-i azamın tahtgâhı,  vâsi Allah Teâlâ’nın cilvegâhıdır. Vücud ülkesinde hilâfet kalbindir. Ondan ulu nesne yoktur.  Kalbin ruha yakınlığı vardır. Bu yakınlık yüzünden ondan nur alır ve heykele verir.  Kalbin aslı melekûttan,  cesed ise âlem-i milktendir.

Semavat yedi tabakadır.   Herbirinde bâşka bir emr-i rahmanı ve sırr-ı subhanî vardır.   Sıfât-ı Seb’a; hayat,  ilim,  basar, semi,  iradet,  kudret,  kelâmdır.  Nüzul itibariyle yedisi felekü’l-kamerdir,  mazhar-ı kelâmdır.

Kalbin mertebesi de yedidir. Buna etvâr-ı seb’a derler.   Yedincisi sadırdır ki felek-i kamer mertebesidir,  mahall-i hitaptır, akrab-ı menâzildir.   Sadır,  kalbin zahiridir,  vehm ve hayalle yüklüdür. Rahmet,  feyz-i hâss-ı ilâhîdir.   Onun nüzulü yok,  kalpten zuhuru vardır,  fakat dış sebepler yüzünden inzal denir.   Fetih de kalbin kapısının fethidir,  gaybm kapısının fethidir.   Kalbin batını ruhtur,  gayb-ı izafîdir.   Ruhun batını sırdır,  gayb-ı mutlaktır.   Kalbin zahiri sadırdır,  şehadet-i îzâfiyyedir.   Sadrın zahiri de ceseddir,  şehadet-i mutlakadır. Kalp iki taraf arasında a’raf gibidir.  Zahiri nâr gibi zulmâni,  batını ise cennet gibi nûrânidir. Bundan müminin cennete duhûlünün batını ile kâfirin cehenneme girişinin zahiri ile olduğu anlaşılır.  Zira sonunda bâün zahir,  zahir de bâtın olur.” (ÇELİK Yusuf İsmail Hakkı Bursevi’de Basiret anlayışı [Kitap]. – İstanbul : Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Temel İslâm Bilimleri Bölümü Tefsir Anabilîm Dalı -Y.Lisans, 36931, 1994., s.31; A.Ü.İ.F., İİED 1975/2 Erdoğan Fuat, Kitabu’n-Netice ve İnsan, s. 216-217.

[15] Beş Latife:  1) Kalb, 2) Sır, 3) Hafi, 4) Ahfâ, 5) Nefsi Natıka

[16] “Kibirliye karşı kibirlenmek sadakadır.” (et-tekebburu ale’l-mutekebbiri sadakatun) sözü, halk arasında meşhur olmuş sözlerden biri olmakla beraber hadis değildir.

Bu söz “Kibirlenen kişiye karşı kibirlenmek ibadettir”, “Kibirlenen kişiye karşı kibirlenmek hasenedir, güzel bir davranıştır.” Şeklinde de meşhurdur. (Bkz: Molla Aliyyü’l-Kârî, el-Esrâru’l-Merfûa fi’l-Ehâdîsi’l-Mevdûa (el-Mevdûâtu’l-Kübrâ),Thk: Muhammed b. Lütfi es-Sabbâğ, 2. Bs., Beyrut, 1986, s: 175; hadis no: 142; İsmail b. Muhammed el-Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, 3. bs., Beyrut, 1988, c. 1 s. 313, hadis no: 1011) (Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, IV, s. 366/5299)
Mü’min bir insan kimseye karşı kibirlenmez. Fakat o “inananlara karşı saygılı, kâfirlere karşı başı dik olur. Allah yolunda cihad eder ve kınayanın kınamasından da korkmaz.” (Mâide, 5/54)

[17] Bir şeyi bilmek, bilmemekten üstündür.

[18] Yabancı dilden murad bu risalede açılmamıştır. Bunun tasavvufta “Mantık’ut Tayr” (Kuş Dili) olduğunu biliniz. Ehli tasavvuf rumuzlu kelamı çok kullandıklarından sözlerinin ne manaya geldiğini bilmek için ön bilgi ve sezgiye ihtiyaç vardır. Sezgi her ne kadar Allah Teâlâ vergisi ise de bu dilin eğitimini ancak mürşidden öğrenileceğini unutmamalıyız.

[19] Hadis diyenler vardır, fakat aslı yoktur.

[20] Allah Teâlâ kâinata tecelli kıldıkça

Her şeyi bir zevkle teselli kıldı.

[21] Taberani, Elbánî; el-Ahádîs ez-Zaîfa, 1/687; 2/69-70; 4/159-162;Bákırî, 218-220

[22] Hadis olduğu söylenmektedir.

[23] Sehavî, Makasıd: s.183; Semhudî,  Gammaz: s. 60; İbnü’d-Deyba\   Temyiz: s.77; Aliyyü’l-Karî,  Kübra:  s.189; Ac­lûnî, Keşf, 1/413.Hadis hafızlarına göre bunun aslı yoktur. Mefhumu doğrudur.

[24] İbn’ul Mukaffa, el-Edeb’üs-Sağîr, İslâm Siyaset Uslubu İçinde, çeviren: Vecdi Akyüz, Dergâh Yayınları, İstanbul 2004, s. 17-18.

[25] Âl-i İmran, 31

[26] Topkapı sarayında dişin ayrı bir şekilde muhafaza edildiğini unutmayalım.

[27] Şûrâ, 23

[28] Rafizilik: . Şia´nın kollarından bir dini mezhebdir. Lügatte; terk eden, ayrılan, bırakan kimse manalarına gelen Rafizi veya rafızilik, birinci halife Hz. Ebubekir ve ikinci halife Hz. Ömer radiyallâhü anhümayı sevmeyenlere denir.

[29] Sonları fakirdir, sonuçsuzdur.

[30] Suyûti, Celalüddin Abdurrahman b. Ebibekir, Îhyâü’l-Meyyit fî Fedâili Âli’l-Beyt, Thk: Mustafa Abdulkadir Atâ, Beyrut, 1987, s.10.

Bahâu’d-dîn el-Âmilî kaddese’llâhü sırrahu’l azîzde bu konuda şöyle demiştir.

“Ben kendimin günahkâr olduğumu bilsem de, Yarın Allah Teâlâ’nın beni affedeceğinden eminim. Çünkü ben Nebi sallallâhü aleyhi ve sellemin ve ailesini gerçekten sevdim. Haşr gününde benim kurtulmam için ihlâsım yeter.” (Muhammed Altuncî, Bahâu’d-dîn el-Âmilî Edîben Şâiren Alimen, Dımeşk., s. 81)

[31] Âl-i İmran, 92

[32] Serrac, el-Luma, 31, 134. Hadis için bkz. Aclûnî,  c. I, s. 70

[33] Buhari, Tevhid, 15; Müslim, Dua ve Zikir, 21.

[34] Rahman,29

[35] Naziat, 24

[36]Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ-I, 1314; Deylemî, el-Müsnedü’l – Firdevs, c. II, s. 230.

[37] Mecmüatü’l Ahzabda bu dua mevcuttur.

İnsanın dünyaya inişi


Elest menzilinden âlem-i şahâdet e gelinceye kadar insan üç âlemden geçti. Onlara Âlem-i Lâhût, Âlem-i Ceberrût, Âlem-i Melekût ta’bîr olunur. İnsan bu âlemleri geçib “Âdemiyyet”i (İnsanlığı) buluncaya kadar ma’deniyyât ve nebâtât ve hayvâniyyet gibi keyfiyetlere uğradıkdan sonra ana rahmine gelip oradan insânî unsurları zuhur eyledi. Âlem-i lâhutdan Âlem-i Şehâdete gelince bu tertip üzerine ve nisbetleriyle yoğunlaşıp (nurânî özelliklerini kaybedip) âlem-i şehâdetde yoğun olan (dört unsur toprak, su, ateş ve hava) bütünleşti.[1] Bu âlemleri geçince o Elest hitâbını ve o müşâhedeyi zâyi’ ettiginden

“Ölmeden önce ölünüz.” [2] sırrına mahzar olarak;

“Hikmet müminin yitik malıdır. Onu nerede bulursa alır ve onu almaya en layık olan odur.” [3] İşareti üzere o âlemleri ve o müşâhedeyi bulup

“Gönderenle gönderilen arasında bir vasıta olmadığı halde mahiyetini yalnızca Allah Teâlâ’nın bildiği şekilde bizzat kendi nefsinden yine kendine geldi.” sırlarına hâl olarak yakınlık kazanmaktır.

Allah Teâlâ’nın zât-ı ilâhiyyesinin hulûl ve ittihat etmeden tecelli cihetiyle zuhur eylemesiyle denizdeki zuhur eden dalgalar gibi sayısız ve çok dalgalar gibi denizin asıl ve hakîkatine değişiklik getirmediği gibi esmâ ve sıfât tecellisi yönüylede â’ma’daki bulunduğu hâline bir değişiklik getirmemiştir. Şu an içinde öyledir.

O’nun zatı her şey yok olacaktır. Hüküm O’nun dur. Siz O’na döndürüleceksiniz.” [4] ve tarif olunan âlemleri ve o müşâhedeyi bu âlem-i şehâdetde seyr ve müşâhede eden Âdem’e, Âlem-i Nâsut (İnsanlar âlemi) ismi verildi.

İnsan

Bu Âlem-i şehâdet âlem-i imkândır. Bu âlemde ne kadar irfân ve kemâl elde edilirse âhiret âleminde o kadar derece ve kazanç sahibi olacaktır.

“İyilik işlemekte önde olanlar (sâbık), karşılıklarını almakta da önde olanlardır (sâbık). İşte o yaklaştırılanlardır.”[5] âyet-i kerîmesinde olan evvelki (sâbık) bu âlem-i şehâdetde önde olan ruhlar olup ikinci (sâbık) “âhiret âleminde dahi önde olanlardır. Eğer önceki  (sâbık) ezele verilir ise mutlak cebirden kurtulunmaz; sonra ne rasül ne kitab ne çalışma lâzım gelirdi. Çünkü Şifâ-i Şerifde; “Dünya ahiretin tarlasıdır” [6] hadîs-i şerîfiyle;

“Bu dünyada kör olan kimse ahirette de kördür;” [7] âyeti kerimesi bunu destekler. Gerçekte dünya işlerinde cebirden kurtulmak güç ise de âhiret için cebr yoktur. Batını terbiye etmek elbetde çalışmak lazımdır. Hazreti Pîr Efendimiz

“Nebiler dünya işinde cebrîdirler, kâfirler de ahiret işinde.[8]

buyurdukları buna işârettir. Çünkü

“Onlar ayakta iken, otururken ve yanları üzerinde iken Allah’ı zikreder, yerdeki ve göklerin yaradılışını tefekkür ederler.” [9] âyet-i celîlesi işareti üzere Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem zikr ve teveccühle emrolunmuştur. Her ne kadar;

“O’nu övgü ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Ne var ki siz, onların tesbihini anlamazsınız.” [10] âyet-i kerimesinin manasına göre bütün eşyâ lisân-ı hâl ile zikredeci ise de Allah Teâlâ Hazret-i Âdem aleyhisselâmı yaratıp,

“(Allah) Âdem’e isimlerin tamamını öğretti.” [11] âyetinden çıkan sonuca göre insan bilerekden zikreder. Zîrâ Allah Teâlâ insanı

“Biz insanı en güzel sekilde yarattık.” [12]âyet-i kerîmesi ve

“Allah Teâlâ insanı kendi suretinde yaratmıştır.” [13]

“Allah Teâlâ Âdemi kendi suretinde yarattı.” [14]

“Allah Âdem’i Rahmân sûretinde yarattı”. [15] hadîs-i şerifleriyle ve

İnsana bilmediğini öğretti.” [16] âyeti ile üstünlük verdiği;

Şüphesiz Âdemoğlunu şerefli kıldık.” [17] ile imtiyâz sahibi kılmıştır.

İnsanın ilâhi âleme dönüş özlemi

Zâhirde insan âlem-i asgâr (küçük âlem) görünür ise de hakîkatde insan âlem-i ekber (büyük âlem) olup diğer âlemler âlem-i asgârdır. Çünkü mahlûkât iki kısımdır.

Biri mahlûk lizâtihi (Kendi zatıyla yaratılmış) ikincisi mahlûk li-gayrihidir. (Bâşkasına muhtaç olarak yaratılmış) Hattâ insanlığın kemâlini bulamayıp cehâletde kalanlar dahi mahlûk li-gayrihi nev’inden kurtulamamıştır. Mahlûk li-zâtihi kısmında olan ancak kemâl mertebeyi bulan insandır. Çünkü bütün insanlar bir seviyede olmayıp;

“kimini ötekine derecelerle üstün kıldık.”[18] âyet-i kerîmesi ve

“Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?”[19] âyet-i ile kemâl sahiplerinin Allah Teâlâ katındaki yüksek mazhar ve imtiyâzına dâlalet eden Âdemî sırrı ve önceliğini gösterir.

“Âdem”den gaye kemâl ehlidir. İnsanlardan kemâl ehli olmayanlar dahi özünde bulunan iştiyakla yine Âdemî kemâli ve daha öncede belirttiğimiz vatan-ı asliyyesini aramaktadır. Dikkat olunursa bütün ruhların bir aradığı vardır. Mesela bir şeye muhabbet eder, tez vakitte ondan usanıp diğerine meyleder. Ondan da usanır bâşkasına meyl eyler. Bu bulduğu şeyde lezzet ve doyum bulamaması asıl aradığını bulamadığındandır. Çünkü ruhların arzu ve iştiyâkı vatan-ı asliyedir.

“Vatan sevgisi imandandır.” [20]

hadîs-i şerifiyle Hz. Pîr Efendimizin;

هرکسی کودور ماند ازاصل خويش

باز جويد روزگار وصل خويش

“Aslında uzak düşen kişi, yine vuslat zamanını arar.” [21]

Buyurduklarından maksat bu vatan-ı aslîdir. Buna göre mertebeleri tekmil eden kişi “fakr-ı tâmı” bulur.

“Fakr, benim övünç kaynağımdır” [22] hadîs-i şerîfinin manasını Fahr-i âlem Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimizin zâhirî olmayıp belki kalbinde mâsivâdan hiç bir şey olmayarak ilâhî nûrun istîlâsıyla tamamen yok olması demekdir. Hattâ fakr-ı tâm gelmedikçe “Fakirlik tamam olunca o Allah’tandır, fakirlik dünya ve ahirette yüz karalığıdır.” [23] sırları haberdar olunamaz. Bu manayı tekid için “Fakr, az kalsın küfür olayazdı.”[24] Hadîsi söylenmiştir.

Bu hadîs-i şerif rıza makâmını bulamayanların “nedir benim çekdiğim” diyerek bir takım layık olmayan benzeri kelâmlardan Allah Teâlâ’ya sığınmak gerekir. Bunları fark ve anlayış ancak Âdemî kemâlatı bulanlara gerekir.

Bilmektir ancak maksat gülşende

Âdemdir âdem, âdem bilişte[25]


[1] Âlem:   Bütün cihan, kainat. Her şey.

Âlem-i Asgar: En küçük âlem. İnsan.

Âlem-i Berzâh: Kabir âlemi.

Âlem-i Ceberût: Azâmet ve kudret âlemi. Kudret âlemi. Lâhut âlem-i ile altta bulunan melekût âlemi arasındaki âlem.

Âlem-i Ekber: En büyük âlem. Kâinât.

Âlem-i Emir: Ruhlar âlemi, zaman ölçüsü bulunmayan, Allah (cc)´ın emriyle vasıtasız yaratılmanın olduğu âlem.

Âlem-i Ervâh: Ruhlar âlem-i.

Âlem-i Esbâb: Sebebler âlem-i. Dünya.

Âlem-i Fâni: Geçici âlem. Dünya.

Âlem-i Gayb: Zâhiren hissedilmeyen, ruhlar, melekler ve cinlere mahsus âlem.

Âlem-i Kevn: Varlık âlemi. Kâinât.

Âlem-i Lâhût: İlâhî âlem. Rûhânî mânevî âlem. Yani keyfiyeti, belirtisi olmayan gözlerin idrakinden gizli olan âlem demektir.

Âlem-i Mâna: Ehline açık olan, mânen anlaşılan âlem.

Âlem-i Melekût: Melekler âlem-i.

Âlem-i Nâsût: İnsanlar âlem-i.

Âlem-i Şehâdet: Dünya.

[2] Aclûnî, II/ 2 Hadis no: 2669.; Ali el- Kârî, el- Esrâru’l- Merfû’a, s. 348. nr. 539.: Sûfiyyenin sözüdür. Her iki eser de İbn Hacer’e atıfla: Sabit değildir. Demektedir. Ancak mânâ itibariyle destekleyen merfû’ rivayet için Hâkim, V/ 3269. nr. 7938.: Sahih.; Taberânî, Kebîr, VIII/ 314, nr. 8174.; Heysemî, Mecme’u’z-Zevâid, X/309,; Ahmed. b. Hanbel, isnaddaki İshak. b. Nâsih’in Kezzab, haberin de Mevzû olduğunu söylemiştir.

[3] Tirmizi, İlim, 2903.

[4] Kasas, 88.

[5] Vakıa,10-11.

[6] Aliyu’l Kari. 199; Aclunî. 1/490; Hâkim. Müstedrek. IV/312: Zehebi “münker” olduğunu ravilerinden Abdullah b. Cabbar’ın ma’ruf olmadığını söyler. Bkz. Sağani.

[7] İsra,72.

[8] Mesnevi, c.I, b. 637

[9] Âl-i İmran, 191

[10] İsra, 44.

[11] Bakara,31

[12] Tin, 4

[13] Buhârî. İsti’zan. 1: Müslim. Birr. 115. Cennet. 28: İbn Hanbel. II/244 -251

[14] Buhârî.. İsti’zan. 1: Müslim. Birr. 110. Cennet. 28;.İbn. Hanbel. II/244. 251. 315. 323. 434. 463. 519

[15] İbn Kuteybe, 278.

[16] Alak, 5

[17] İsra, 70

[18] Zuhruf, 32

[19] Zümer, 9

[20] Sehavî, Makasıd: s.183; Semhudî,  Gammaz: s. 60; İbnü’d-Deyba\   Temyiz: s.77; Aliyyü’1-Karî,  Kübra:  s.189; Ac­lûnî, Keşf 1/413. Hadis hafızlarına göre bunun aslı yoktur.

[21] Mesnevi, c.1, b.4

[22] İbn. Hacer ve İbn. Teymiyye batıl ve mevzudur derken; Bkz. Aclûnî. II / 87; Bu ifadelerden sahih olmadığı anlaşılmakladır.

[23] [“Fakr mertebesi tamam olan ancak Allah’dır,” gibi binlerce beyhude sözlere gelelim. Yani “Fakr tamam olunca Allah yüz gösterir, onu bulur ve görürsün,” sözünde küfür yoksa bu sözün manası o değilse, seninle Hıristiyan arasında ne fark olabilir? Nihayet Hazreti İsâ, Hallacı Mansur’dan da Bayezid’den de, ötekilerden de daha lâtif bir zat idi.

Şu halde Hıristiyanı “İsâ Allah’dır veya Allah’ın oğludur,” dediği için kınamak neden? Hâlbuki sen de aynı şeyi söylüyorsun. Şu halde, “Fakr tamam olunca Allah Teâlâ’yı bulursun,” sözünün manası, “Her kimin nefsi ölürse, Şeytanı da ölür; kötü huylardan temizlenerek Allah Teâlâ’ya kavuşur,” sözündeki mana gibidir. Ama bu kavuşma hâşâ Allah Teâlâ’nın zatına kavuşmak değil, belki onun yoluna girmektir. Kul, Allah Teâlâ’nın kendisine kavuşmadığını, ancak Allah yoluna girdiğini anlar. Aksi halde Allah Teâlâ yolundan sapmış olur. Sonra onun nefsi de dirilir, Şeytanı da! Allah Teâlâ yolunun nuru ile Allah Teâlâ’nın zatının ruhunu ayıramayan, daima karanlıktadır ve körleşmiştir. (Şems-i Tebrizî Mehmet Nuri GENÇOSMAN Makâlât [Kitap]. – İstanbul : Ataç, 2007. (M.80), s. 160)]

[24] (Ebu Nuaym Hilye’de; İbn. Sikkîn “Mûsannaf’ında. Beyhâkî “Şuabu’l-İman’da: İbn. Adiy “el Kamil” de. Hasan-ı Basrî den rivayet etmişlerdir. Bazıları da. Senedinin zayıf olduğunu söylerler. Örneğin Taberânî Enesten zayıf bir senetle rivayet etmiştir. Bkz. Aclûnî. II /108; İbn el- Cevzî, el-İlelü’l-Mütenâhiyye (I-II), Darü’l-Kütübi’l- İlmiyye, Beyrut-1403, c. II, s. 805.

[25] Gülbahçesinde bulunmaktaki gaye bilmektir

Âdemdir âdem, âdem anlayışta

TA‘RÎFÜ’S-SÜLÛK


Bâı bismillah olub şehr-i ulûm

Noktası ol şehr içün bâbü’s-selâm

Oldu remz-i sırr-ı Ahmed’le Alî

Nükte-i sebi’l- mesânîden merâm

Sipâsu minnet ve şükr ü temennâ

Bedergâhı Hüdâvend-i Teâlâ

Zehî kudret ki bir dem Kün dîmekle

Âdemden âlemi kıldı hüveydâ

Gelince sahn-ı sahrâ-yı vücûda

Buyurdu Âdem’e ta’lîm-i esmâ

Salât ü bâ-selâm bî hasr ü bî- add

Ola rûh-ı Rasûl’e her dem ihdâ[1]

Fakîrden bazı müridler tasavvufla ilgili bir risâle taleb ettiklerinde her ne kadar tasavvufun tarifi terki dava ve sırları gizlemek isede;

“Ve sakın bir sey isteyeni azarlama, Fakat Rabbinin nimetini anlat.[2] âyet-i kerimesi ve Şîfâ-i Şerîf’in[3] başlangıcında bulunan

“Her kime bildiği bir konuda soru sorulur da o da bunu gizlerse Allah Teâlâ kıyamet günü onun ağzına ateşten bir gem vurur.” [4]

hadîs-i şerîfi düşününce müridleri men edemeyip Pîrimiz Hazreti Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî kaddese’llâhü sırrahu’l azîz Efendimizin rûhâniyet-i kudsiyelerinden yardım ve izin isteyerek iş bu risâleyi sunmak için hazırladım. İsminide Ta’rifü’s-Sülûk (Manevi Yolculuğun Bilgisi) koydum. Mutlak ve sonsuz feyiz ve bolluk sahibi Allah Teâlâ faydalı olmasını ihsân buyursun.

Amîn.

Allah teâlâ âlemleri niçin yarattı?

Bu âlemler ve bütün mahlûkat meydana çıkmadan önce Allah Teâlâ â’mâda [5] idi. Hatta bazı ashâb Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme;

“Allah Teâlâ mahlûkâtı yaratmadan önce neredeydi?”

diye sorduklarında Mir’âtül’-Vücûd [6] isimli kitabın şerhinde yer almış olduğu üzere;

“O ne gökyüzün üstünde ne de altında olan â’mâ’dadır.” hadîs-i şerîfiyle cevâb buyurdular.

“Ben gizli bir hazine idim, bilinmek istedim. Bu sebeple bilinmek için mahlûkâtı yarattım. Onlara nimetleri sevdirdim. Bu vesileyle beni bildiler.” [7] hadîs-i kudsîsi ile

“Ben insanları ve cinleri bana ibadet etsinler diye yarattım.” [8] âyet-i kerîmesini (İbn-i Abbas radiyallâhü anh “bana ibâdet etsinler diye (li-ya’büdûn)”yerine “beni bilip tanımaları için (li-ya’rifûn)ya­rattım” şeklinde tefsir buyrulduğu üzere zât-ı ilâhî â’mâdaki gizliliğindeki perdeyi kaldırıp bilinmekliği murât edince âlemleri yarattı.


Allah teâlâ ilk önce neyi yarattı?

Mecmûa-i Hafîd-i Teftâzânî’ kitabında yazılı olan hadîsi şerifte Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“Allah Teâlâ’nın ilk olarak yarattığı benim nurum, benim ruhum, benim aklımdır.”[9]

hadîs-i şerifleri üzere ilk önce “saf âşk”tan Hakîkat-ı Muhammeddiyye zuhur eyledi. “Â’ma” ve  “saf âşk” tasavvuf literatüründe hiç yaratılmış olmayıp o makamda hiç bilgi olmayan hâl olarak kabul edilir.

Nur ve Ruh-î Muhammedî ve akl-ı küll ve kalem-i a’lâ söylediklerimizin hepsi bir şeydir. Münasebetleri itibâriyle dört isimle ta’bîr edilmiştir. Sonra   

“Sen olmasaydın bu kâinatı yaratmazdım” [10] hadîs-i kudsiyyesinin tasdiki üzere Nûr-u Muhammedî sallallâhü aleyhi ve sellemin şerefine bütün ruhlar yaratılıp

“Ben sizin rabbiniz değil miyim?” [11] hitâbına karşılık

“Evet (kesinlikle öylesin)” [12] cevâbı verildi.


[1] Besmelenin b harfi ilmin şehridir.

Noktası selam ve giriş kapısıdır.

Bu remz Ahmed ve Ali’nin sırrıdır.

Bu nükte Fatiha suresindeki gayedir.

Duamız minnetle ve temenni ve şükürle

Sahibimiz Allah Teâlâ’nın kapısındayız

Kudretiyle bir an “Ol” demesiyle

Âdem’den âlemi aşikâr kıldı

Varlık meydanına vücudünu getirince

Âdem’e isimleri öğretti

Salâtı selâm ile sayısız ve noksansız olarak

Rasûl’ün rûhuna  her an hediye ederiz.

[2] Duha,10-11

[3] KAADI, İyaz, Eş’Şifâ bi Târif-i Hukuki-l’ Mustafa Şifa-i Şerif, (Tercüme edenler: Naim Erdoğan Hüseyin S. Erdoğan), İstanbul,1980

[4] Ebû Davûd, İlim, 3660

[5] “Ashab-ı kiramdan Ebu Rezin el Ukaylî radiyallâhü anh bir keresinde Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme;

“Rabbimiz mahlûkatı yaratmazdan önce nerede idi?   diye sorar. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemde;

“Fevkinde ve tahtında hava olmayan Â’ma da idi” diye buyurur.” (Timizi, Tefsir sure 11. 1; İbn. Mâce. Mukaddime. 13; İbn Hanbel. IV/11. 12)

[6] “Mirâtü’l-Vücûd ve Mirkâtü’s-Şühûd, müellifi Abdülahad Nûri b. Mustafa Safâyi es-Sivâsî el-Halvetî, Süleymaniye Kütüphanesi H. Hüsnü Paşa, Demirbaş no; 001198, sınıflama no; 2977.”

Bkz: YILMAZ Necdet; Abdülehad Nûrî-i Sivasî Ve Mir’âtü’l-Vücûd Ve Mirkâtü’ş-Şühûd Adlı Eseri [Kitap]. – İstanbul : Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Temel İslam Bilimleri Bölümü Tasavvuf Bilim Dalı, Y.Lisans Tezi, 27129, 1993.

[7] Aclûnî. 2/132; Aliyu’l Kari. 273: Manası doğru olsa da hiçbir senedi olmayan bu sözün hadis ol­madığı açıktır. Ancak söz konusu rivayetle ilgili olarak Şeyh-i Ekber Muhyiddîn İbnu’l-Arabî (560-638/1165-1240)  “Keşfen sahîh, fakat naklen sabit değildir” dediği nakledilir. Esa­sen bunun, hadis ilmi kriterlerine uygun olarak naklen sabit olmuş bir hadis ol­duğunu iddia eden bir mutasavvıf da bilinmemektedir. Özellikle İbn’ül Arabî’nin yukarıdaki sözünden sonra, konu edildiği tasavvuf literatüründe genellikle -sa­hih olup olmadığı sorgulanmaksızın- “kutsî hadis” olarak değerlendirme eğilimi belirmiş ve bu zamanla genel bir kabule dönüşmüştür. İsmail Hakkı Bursevi’nin (1137/1725) bu rivayet hakkındaki şu değerlendirmesi, aynı zamanda genel ola­rak mutasavvıfların yaklaşım tarzlarını da yansıtmaktadır

“Keşf ehline göre bu hadis sahihtir, isterse, hadis hafızlarına (ezbercilerine) göre sahih olmasın… Zira keşf ehli olanlar, bizzat Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz’den alır söylerler. Hadis ezbercileri ise nakil yoluyla rivayet ederler. Ayrıca bir şeyin belli bir senedi olmayınca, sa­bit olmadığını icâp ettirmez. Şu da kat’îdir: Keşf itibariyle sahih olan bir şey, nakil yoluyla gelenden daha sahihtir. Zira keşf hâlinde vehim ve hayâl olmaz.

[8] Zâriyat, 56

[9] Teftâzanî (791/1389) ise “Şerh Hadis Erbain”de bu unsurları daha da çoğaltır:

“Allah Teâlâ’nın ilk yarattığı şey ilimdir “

Allah Teâlâ’nın ilk yarattığı şey cevherdir”

“ Allah Teâlâ’nın ilk yarattığı şey incidir”

“ Allah Teâlâ’nın ilk yarattığı şey nûrudur

“ Allah Teâlâ’nın ilk yarattığı şey ruhumdur”

“ Allah Teâlâ’nın ilk yarattığı şey levh dir”

“ Allah Teâlâ’nın ilk yarattığı şey akıldır”

“ Allah Teâlâ’nın  ilk yarattığı şey arş dır”

“ Allah Teâlâ’nın ilk yarattığı şey melek dir”

Teftâzanî (791/1389) yorumunda bütün bunların müsemmalarının, Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin ruhu olduğunu söyler.  Hadiste özellikle bu ifadelerin kullanılmalarındaki hikmetleri de şöyle açıklar:

“Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem vücut sadefınin incisi olduğu için inci, nûraniyetinden dolayı nûr, aklının çokluğundan ve üstünlüğünden dolayı akıl, işlerin tedbiri itibariyle kendisine uymada muvaffak olduğu için kalem, ilimlere vukufîyetinden dolayı levh; melekî sıfatların galebesinden dolayı melek denmiştir.” (ŞEKER, 1998), s. 135

Tasavvuftaki “ilk yaratılış” ile ilgili tartışmalarda da en çok kullanılan hadislerden birisi olan bu rivayet, ilk dönem tasavvuf klasiklerinde bulunmadığı halde son dönem sufîlerinin en çok kullandığı hadislerden birisidir. Özellikle Muhyiddin ibn-ül Arabî kaddese’llâhü sırrahu’l-aziz (638/1240) ‘în birçok yerde kullandığı değişik varyantları vardır, örneğin;

“Allah Teâlâ’nın ilk yarattığı şey, benim nurumdur. “

“Allah Teâlâ’nın ilk yarattığı şey, benim ruhumdur” ya da

“Allah Teâlâ’nın ilk yarattığı şey akıldır” bir bâşka rivayette “nefistir” Onun bütün bunlardan kastettiği şey Hakikat-ı Muhammedi’yedir. Bütün kâinatın O’nun hakikatinden geldiğini ve ruhundan zuhur ettiğini, Hakikat-ı Muhammediye’nin varlık âleminin başlangıcı olduğunu bu hadise dayandırır.  Bir bâşka yerde yine aynı hadisi yorumlarken şöyle der:

“Allah’ın ilk yarattığı şey onun ruhu veya kalemdir.” (“Allah Teâlâ’nın ilk yarattığı şey kalemdir.” (Ebu Davud. Sünnet. 16: Tirmîzî. Kader. 17.1 İbn Hanbel. V/3 17: Tirmîzî Ubâde b. Samit yoluyla gelen rivaete “Hasen-Garib” derken (bkz. Tirmîzî Kader 17 ) Ebu Hureyre tarikiyle gelen rivayette bâtıl ve münker olduğu söylenir. Bkz.Suyûti. Leali’l Masnua. 130-131; Aclûnî, 1/309)

Diğer ruhlar onun ruhunun cüzleridir. Onun için Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem efendimize “Ebu’-l Ervah” derler. Bu ruh küllî aklın suretidir ki Âdem-i hakikidir. Havva ise külli nefsin suretidir.

Vücut küllî aklın sağ tarafı, imkân ise sol tarafıdır. Bütün mevcudat akl-i küll ve nefs-i küllün izdivacından meydana gelmiştir. Bu duruma göre insanoğlunun ebeveyni Âdem-i Hakiki olan akl-ı küll ile Havva-i hakiki olan nefs-i külldür.

Son dönemden bir bâşka sufi, yorumunda yine bu hadisteki nûr, ruh, kalem ve aklı kullanır ve dördünün de bir olduğunu belirtir. Ayn ayn isimlendirilmelerinin hikmetini de şöyle açıklar; “Akıl” denmesinin sebebi; her şeyi, hiçbir şeye ihtiyaç duymadan bilmesidir. “Nûr” denmesinin sebebi, bütün nurların aslı olmasındandır. Diğer bir yorumda da bu dört unsur uzlaştırılarak ikiye indirilir;

Kalem, akıl cinsiden; nûr da ruh cinsinden olarak kabul edilir.(ŞEKER Necmeddin İlk Dönem Sufilerinde Hadis Yorumu [Kitap]. – Kayseri : Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü -72650 (Doktora Tezi), 1998.s. 134)

[10] Hadis kitaplarında aslı bulunmayan bu veciz ifade hadis tenkitçilerince de red edilmiştir. Aliyu’l- Kâri. Aclûnî ve Şevkânî, Sağanî’nin mevzu dediğini naklettikten sonra manasının sahih olduğunu kabul ederler. Bkz.Aliyu’l Kâri. 288; Aclûnî, II/164: Şevkâni. Fevaidu’l- Mecmua, 326; Deylemi’nin İbn. Abbas’tan; İbn. Cevzi’nin Selman’dan naklettikleri rivayetlerin her ikisi de mevzu kabul edilir. Suyûti de mevzu olduğunu tasdik etmiştir. Elbâni de yukarıdakileri naklettikten sonra mevzu olduğunu açıklar. Bütün bu değerlendirmeler için Bkz. Sağanı. 52: Aliyul Kâri. 295. 296; EIbâni. Silsileni Ahâdis-i Daire. 1/282

[11] A’raf,172

[12] A’raf,172

ŞERH-İ BEYAN-I (ENE NOKTAİ TAHTE’L-BA) İMAM ALİ KERREMALLÂHÜ VECHE


اَنا نُقْطَةٌ تَحْتَ اْلبَاء    [1]

Marifet babının ilerisini heves

Ve bâdesinin remzi daim sana pes

Hz. Ali kerremallâhü veche buyurdu ki:

“Bil ki tüm semavi kitapların esrarı Kur´ân-ı Kerim’de toplanmıştır, Kur´ân-ı Kerim’in tüm esrarı Fatiha’dadır, Fatiha’nın tüm esrarı Besmelededir, Besmelenin tüm esrarı ‘B-ب‘ harfindedir, B ‘ ب ‘ harfinin tüm esrarı da onun altındaki noktadadır.”

Daha sonra şöyle buyurdu : “ ‘B- ب  ‘ harfinin altındaki nokta benim. “ [2] yani bu nokta imâ yolu ile getirmesinden muradı şudur ki;

Cümle eşyanın hakîkati bir cevherden olmuştur. O cevher benim demektir. Kur´ân-ı Kerim yirmi sekiz harfdir. Hepsinin aslı bir eliftir. Elifin aslı noktadır. O nokta bu mahlûkat yok iken var idi. Şimdi vücudun olmadan, kaşın ve gözün ve cümle azan yok iken bir nokta idin. O nokta misali olan nokta zahir olmak istedi. Şehvet olup ana rahmine düştü. Gelip zahir oldu. Boyun elif gibi uzadı, elif oldun. Başın o nokta-i hakîkat oldu. Vücudun ‘B- ب oldu. Diğer azalar baştanbaşa bir harf oldu. Şimdi baştan ayağa Allah Teâlâ kelâmına sen ayık ol ki, besmelenin sırrı senin vücudunda oldu. Yani sen seni bilmek, sana yeter demek olur.

Bütün eşyanın evveli insandır.

Vücudu harf mesabesindedir.

Harflerin evveli ise eliftir.

Elifin evveli noktadır.

O nokta Kur´ân-ı Kerim’in başındaki besmelenin altında bulunur. Hz. Ali kerremallâhü veche “O nokta benim” der. Yani eşyanın aslı benim demek olur. Eğer Seni dahi bildin ve bilirsen, hakikatten agâh[3] olursun.

Zât diye Hazret-i Hakk’ın varlığına derler. Yani vücuduna derler. Bütün âlem onun zatından ibarettir. O zât-tan zuhûra gelmiş ve O’na dönecektir.

اِنَّا ِللهِ وَاِنَّا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ   [4] buna işarettir. Yani cümle âlem bendendir, yine bana dönecektir. Bu gelmekliğin gitmekliğin itibarı halka tefhim[5] içindir. Yoksa kâmil katında varmak gelmek yoktur.

Nazm:

Varmak gelmek hiç yoktur ey talip heman

Geç enâniyet tarîkından bu remze var gör

Senin vücudunu sen bilme

Ve hiç Seni sanma senin nesnen yoktur.

Nazm:

Bu sende ben diyen bil sen değilsin

Sen olüsün can değilsin ten değilsin

Sana bu senlik adını sen taktın

Cahîmi [6] kendin özellikle yaktın

Gören o dur görünen cümle o dur

heman bu göz irade Hakk’a yoldur.

Hazreti Hakk’ın senin sıfatı vardır

O sıfatların ulusu ismi alimdir

Biri dahi kadirdir vahid dir  ve mürid dir

Ve Semi’dir basirdir mütekemmildir

İsmi Hüve dir

Eğer bu sıfatlar sende olmasa meyyit (ölü) olursun.

Bu sıfatlarla muttasıf olduğundan âgah oldun. İdrak mertebesine yetişip şüphesiz hakîkatine yetişirsin.

اللهم يسـرلنا هذا الزوق باســـم سبـحـانه و تـعـالى


[1] (Niyazi-i Mısri, H. 1184); Tercüme-i risale-i noktat’ül-beyan Atatürk Kitaplığı OE_Yz_000125 / 04, İstanbul

[2] El-Kunduzi el-Hanefi’nin “Yenabi’ül Mevedde”, Kemaled-din el-Halebi eş-Şafii’nin “ed-Darr’ül Manzum”

[3] Agâh: (Ageh) f. Haberdar. Uyanık. Kalbi uyanık. Malumatlı. Basiretli. Vâkıf. Bilen.

[4] “Biz Allah içiniz ve biz nihâyet ona döneceğiz,” Bakara, 156

[5] Anlatmak. Bildirmek.

[6] Cahîm: Şiddetli ve kat kat birbiri üzerine yanan ateş. Çukur yerde yanan ateş. * Cehennem’in bir tabakası.