[1]
İnanç konusunu incelerken bahsettiğimiz faktörlerin başında hile gelmektedir. Hile inansı tehdit eden unsur olunca bilgilenmemiz gerekmektedir.
İnsanın dünya işlerinde yararına ve zararına olan şeyi bilmesi ve başkasına zarar vermemesi için iç idrak güçlerini hangi konumda olursa olsun, insanın kendisi ile başkaları arasındaki ilişkilerde dengeli davranma alışkanlığını kazanması gerekir. Bunun için ilişkilerde bazen doğru olurken bazen de hileye başvurmak ve bütün ilişkileri kendi lehine çevirmek anlamında uyanıklık ve açıkgözlülük yapmaya kalkışmaması veya bunun tam tersi olan dünya işlerinde beceriksizlik ve aptallık yapmaktadır.
İnsanın hayatında değil tüm ilişkilerde güzellikler, hatalar, hileler, aldanmalar ve aldatılmalar var olagelmiştir. Bu yüzünden çeşitli açılardan insanların kavuştukları gibi kayıplara uğramasına sebep olan durumlar için tedbirler alınmış ve hep kazançlı olmaya çalışılmıştır.
Hile ile hata arasındaki temel ayrılık kasıt bulunup-bulunmamasıdır. Hatalarda kasıt yoktur, bilgisizlik dikkatsizlik ve ihmal vardır. Hile ise, yönlendirme muradına dayanan bir harekettir. Hile yapanın amacı, kendileri ya da başkalarının üzerinde bir menfaat, hükmetme ve güç istemidir. Hata yapanlar birilerine zarar verirler ama kendi menfaatleri olmadığı halde hile de başkalarına zarar verirken kendileri menfaat elde etmek amacındadırlar.
İnsanın hayatı boyunca nefis, şeytan gibi kendine düşman olanların hilelerinden etkilenmiştir.
Bilindiği üzere hayat bir savaştır. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem savaşı “Harb bir hiledir” [2] olarak tarif ederken, hileyi bilenin savaşı kazanmış olacağından bahsetmiştir.
Harp hiledir, demenin manası, harbi yapan için en mükemmel, en iyi harp, hedefine, düşmanla karşılaşarak ulaşılan harp değil, onu aldatarak ulaşılan harptir. Zira karşılaşma, risklidir. Hâlbuki aldatarak neticeye ulaşmada hiçbir risk mevcut değildir. Onun için aldanmak ve aldatılmak kaderi olan insanın hileleri bilmesi gerçekte sonsuz ve yüce olan Allah Teâlâ’ya karşı kullukta asgari düzeyde hataya düşmesini sağlar ki, her hilenin fark edilişi kişinin kurtuluşu demektir.
Hileyi maddi âlemde görmek kolay olurken mânevi alanda tespit çok zor veya mümkün değildir. Bu nedenle Allah Teâlâ buyurdu ki;
“İnsanlardan, kendileri bir şeyi ölçerek aldıkları zaman tam alan; ama onlara bir şeyi ölçüp tartarak verdiklerinde eksik tutan kimselerin, vay haline!” [3]
Ölçme ve tartmada hilenin anılması somut değerler ile olanın kurtuluş çaresi olmadığındandır. Soyut değerlerde kaçamak noktaları bulmak nefis ve şeytan için kolaydır. Ancak yapılan her hilenin bedeli ağır bir şekilde ödeneceğine dair Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;
“Ölçü ve tartıyı eksik yapan her millet mutlaka kıtlık, geçim sıkıntısı ve başlarındaki hükümdarın zulmü ile cezalandırılır.” [4]
“Hile edenin göreceği, bulacağı karşılık hileden ibarettir.”[5]
Hilelerin unsurları
Hile, diğer suç ve hatalardan farklı olarak tespit edilmesi, gerçekleşmiş bir hileyi ortaya çıkarmak çok zordur. Onun için hilenin gerçekleşmesinden önce önlenmesi için yüksek ahlak unsuru bulunmalıdır. Hileye aldanmak ve hile gerçekleştiğinde şaşkın kalmak, insanın en büyük hatası olacaktır. Önemli olan hileyi önceden düşünüp önlem almak ve hile ihtimallerini, önlemleri için hile olayı ile karşılaşıldığında yapılması gerekenler vb. konularda önceden hazırlıklı olunmalıdır. Bu nedenle iç kontrol sistemini geliştirmek gerekir. Öncelikle hilelerin sağlıklı bir iç kontrol sistemi yardımıyla önlenmesi için inancın caydırıcı etkilerinin oluşturulması gerekir. Her şeye rağmen insan hileyi fark edemiyor, gerçekleştiğinde hilenin ortaya çıkması ve daha sonraki ihtimal hileler için caydırıcı olması için bilinçlenmelidir.
Bu nedenle hileden kurtuluşun temelleri Allah Teâlâ’nın gösterdiği hedefler ile kazanılır. Bu hedefleri bulmak ise üç şeyle gerçekleşecektir.
a- Allah Teâlâ’nın ihsanı ve devamıdır.
b- İnsanın doğru bilgiye ulaşması ve nübüvvet nuruyla aydınlanmasıdır.
c- Kurtuluşu talep eden insanın kendi iradesidir.
Ancak bunların olması için kulun hazırlanması gerekir. Allah Teâlâ’nın ihsanı ile iman nimetine kavuşan kulun, ilâhî lütfun bir yansıması olarak gönderilen rasüllere ve onların getirdikleri vahye muhalefet etmemesi ve bunun gereklerini yerine getirmesi gerekir.
Her insan potansiyel hile hedefi olunca onu doğuran şartlar olarak (baskı, fırsat ve haklı gösterme) düşünülmektedir. Bunların üçü bir arada bulunurken birisinin etkin olması daha fazlada olabilir.
Baskı Unsuru, yönlendirme yapmak için başka sebeplerin kullanıldığı unsurlardır.
Fırsat Unsuru, menfaatini taraf tutmak için hareket etmektir.
Haklı Gösterme Unsuru, aldatıcının haklı olmak için kullandıkları unsurdur. Hile yollarından biriyle, batıl bir iş için hile ile aldatmaya tevessül etmek ve görünüşte haklılık onun olsa ve lehine hükmedilse, gizlide ise hak onun yanında değildir.
Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem dahi hilenin bu kısmından beşer olarak kendinin dahi etkileneceği hakkında buyurdu ki;
“Ben de sizin gibi bir insanım. Siz davalarınızın halli için bana geliyorsunuz. Bazınızın hüccet yönüyle, diğer bazısından daha ikna edici olması, böylece benim, işittiğime dayanarak onun lehine hükmetmem mümkündür. Kimin lehine, kardeşinin hakkından bir şey hükmetmişsem (bilsin ki), onun için cehennemden bir ateş parçası kesmiş oluyorum.” [6]
Anlatılan üç unsurdan birinin bile aktif duruma gelmesi, hilenin doğmasına ve aldatmaya neden olabilmektedir.
“Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ı işittim, demişti ki:
“Allah Teâlâ bir kimseyi başkaları üzerine çoban yapmış, o da idaresi altındakilere hile yapmış olarak ölmüş ise, Allah Teâlâ ona cennetini kesinlikle haram eder.”[7]
Sonuç olarak aldatıcının hilesini tespit etmek çok zordur. Bu sebeple “avcı ne kadar hile bilirse, ayıda o kadar yol bilir; hileye aslanlar dahi mağlup olur”, denilmiştir.
Nefsin hileleri
Nefis kendi kendinin tanrısı olma yolundaki gayretleri onun hiledeki gizliliğini artırmıştır. Bu nedenle nefsin davranışlar üzerinde etkisi ve en çok görünen “aşırı güven eğilimi” “kaçınma eğilimi” ve “kendini haklı çıkarma” eylemi bulunmaktadır.
Nefsin hilesinin büyüklüğü ise akılın idraki ile artar. Çünkü akıl nefsin hilesi karşısında aciz kalmaktadır. Kalbin yardımı olmayınca da sonuç hüsrandır.
Aşağılık nefis, eğer senden yüce bir kazanç dilese bile bu dilekte hile ve düzen vardır. [8]
Mesela nefse eziyet etmenin, evlenmeyip, yemeyip, içmeyip züht hayatı yaşamaya çalışan nefse bu kadar din dışı ceza vermek nefsi ters tarafından yine mükâfatlandırmaktır. Bu nefsin ruha galip olması olarak karşımıza çıkar. Onun için nefsin hilesini bilmek nefse eziyet etmekten daha kârlıdır.
“Bir derviş, nefsin hile ve aşırı derecedeki isteklerinden bıkıp usanmıştı. Bir gün kendi pirini rüyada gördü. Pir, bu dervişin önüne cıva ile dolu bir leğen koydu ve eline elmastan bir kılıç verdi. Derviş bu elmas kılıçla, tasın içindeki cıvayı ne kadar ikiye bölmek istediyse de cıva yine birleşti. Nihayet bu işten usanıp aciz gösterdi. Uyanınca, başı ucunda şeyhin durduğunu gördü. Şeyh ona:
“Ölünceye kadar böyle nefisle uğraşıp didişmekten elini çekmemen ve imkân nispetinde katil nefsi öldürmekten geri durmaman lâzımdır. Çünkü nefis ölmeyince onun hilesinden kendini kurtaramazsın” dedi.”
Bu sebeple insanın nefsine karşı tavrı Epiktetos’un dediği gibi “Katlan ve kendini tut” mak olmalıdır.
Sultan Veled nakletti ki: Babam daima:
“Ben beş yaşında iken nefsim ölmüştü’ derdi. Gençlik ve orta yaşlılık zamanında tam bir ciddiyetle riyazet eder, gece sabahlara kadar ibadetle meşgul olurdu ve riyazette çok mübalâğa ederdi.” Ben kendisine:
“Siz bir gün bana böyle buyurmuştunuz. Bugün nasılsınız? Gece ve gündüz hiç durmuyor, hâlâ riyazete devam ediyorsunuz” dedim. Bunun üzerine Mevlânâ kaddese’llâhü sırrahu’l-aziz
“Bahaeddin! Nefis, kuvvetli bir hilekârdır. Allah Teâlâ etmesin birden bire onun yine dirilip akıl şücâeddin’ini (= din yiğidini) mağlup ve harap etmesinden korkuyorum” buyurdu.[9]
Bu konuda tedbiri elden bırakmamak gerekir. Allah Teâlâ buyurdu ki;
“Eğer sabreder ve takva sahibi olursanız, onların hilesi size hiçbir zarar vermez.”[10]
Şeytanın hilesi ve kötülük
İnsan yaşadıkça tecrübesi artar ve hileleri bilir. Ancak zamanımızda şeytanın belirsizleşmesi ile ondan korkmak ve hilesini sezmek güçleşmiştir. Allah Teâlâ buyurdu ki;
“İnsan, zayıf yaratılmıştır.” [11] bu ayetin işaretiyle şeytan karşısında insanın zayıflığından söz edebiliriz. Ancak bu zayıflığa rağmen insan akılla, vahiyle, bilgiyle, inançla kuvvetlendiğinde, şeytani etki ve hilelere [12] karşı koyabilmektedir.
“Şüphesiz ki şeytanın hilesi zayıftır” [13]
Haberi insanlık açısından Allah Teâlâ’nın verdiği bir teminat oluşu ile büyük bir kuvvet kazanıldığı düşüncemiz yanında bazen kötülüğün sebebi olarak yaratılmış mahlûk olan şeytandan rahatsızlıkta duyarız. Niçin Allah Teâlâ kötülüğe müsaade etti ve şeytanı yarattı, sorusuna da cevap aramaya çalışırız.
Bu konuda şeytanın varlığı ile olabilecek hikmetler şu şekilde sıralanmaktadır.
a) Allah Teâlâ, eşyayı zıtlarıyla birlikte yaratmıştır ki, biri diğerinden ayırt edilebilsin ve aralarındaki fark insanlar tarafından anlaşılabilsin. Şeytan da yaratıkların en temiz ve en şereflilerinden biri olan, hak ve hayrı tavsiye eden meleklerin varlığına karşılık yaratılmıştır.
b) Allah Teâlâ’nın üstünlük ifade eden, Kahhar, Müntekim, Adl, Dal, Sedidü’l-_kâb, Seriul’-Hisab, Hafid, Rafi, Muizz, Müzill gibi isimlerinin tecelli edecekleri bir varlığın gerekli olmasıdır. Zira bu isimler taalluk edecekleri bir varlığı gerektiren kemal sıfatlardır. Şayet ins ve cin melek tabiatında olsaydı, bu isimlerin eseri ve neticesi ortaya çıkmazdı.
c) Eğer şeytan yaratılmamış olsaydı, Allah Teâlâ’nın hıfz, afv, magfiret, rahmet, günahları örtme ve affetme gibi özelliklerini ihtiva eden kemal sıfatlarının ve isimlerinin tecelli etmesi mümkün olmazdı.
d) Şeytan yaratılmamış olsaydı, Allah Teâlâ’ya ibadet ve itaatten söz etmek mümkün olmazdı. Zira belli fiillerin ibadet, tâat, hayır ve iyi oluşu ancak zıtlarının varlığı ile bilinebilir ki, insanlara şer ve çirkin fiillerde yol gösteren şeytandır.
Neticede kötülüğün karakteri olması açısından şeytanı yargılarken, Allah Teâlâ hakkında da bazı sorular ortaya çıkar ki, iyilerin iyi olmasıyla kötülerin kötülüğündeki sebepler zincirinde kopmalar kafaları kurcalamaktadır.
Kötülük, canlı varlıklara acı ve ızdırap veren şeyleri ifade eden bir terimdir. Yaşadığımız dünya, her şeyi bilen, her şeye kadir ve mutlak iyi bir varlık tarafından yaratılmışsa, Allah Teâlâ, mutlak iyilik niteliğine sahipse var olan kötülüğe niçin izin veriyor, diye düşünülebilir. Bu nedenle ateist düşünürler, kötülük meselesinden hareketle, her şeye kadir, her şeyi bilen ve mutlak iyi bir Allah Teâlâ’nın var olamayacağı sonucuna ulaşmışlardır.
Onlara göre, bu kâinat mutlak iyilik ve kudret niteliğine sahip bir Allah Teâlâ tarafından yaratıldıysa, bu kâinatın hiçbir kötülüğü barındırmaması gerekir. Fakat yaşadığımız dünya kötülükler içermektedir. Bu düşünceden hareketle ateist düşünürler dinler aleyhinde çeşitli görüşler geliştirmişlerdir. Ancak ateistler kötülüğün bulunuş hikmetinin insanın “özgür irade”siyle yakından ilişkisini görmemişlerdir.
İnsan için özgür iradeden bahsedilmemesi ve kötülük ile iyiliğin bir ortamda, eşit olarak bulunmamasıyla, Allah Teâlâ’nın adalet sıfatının sonucu olan ceza ve mükâfatın manası ve değeri kalmamaktadır.
Bu sorunu çözmek gerekirse;
p- Her şeyi bilen, her şeye kadir ve mutlak iyi Allah Teâlâ vardır.
q- Kötülük vardır.
Önermeleri arasında var olduğu iddia edilen tutarsızlığı ortadan kaldırmak için, p ve q önermeleri ile tutarlı üçüncü bir önermeyi sunmak gerekir.
r- Özgür irade’dir. İrade; insanın bir eyleme ilişkin olarak, yapmak ya da o eylemi yapmamaktan kendini alıkoyabilmesidir.
İnsanlar sahip oldukları bu özgür irade ile bazen yanlış olanı bazen de doğru olanı yaparlar. İnsanların iradesini yanlış yönde kullanmaları ahlaki kötülüğün kaynağıdır. Eğer insanlar bu dünyada yaptıkları fiillerden dolayı sorumlu tutulacaksa ki öyledir, anlamlı bir özgürlüğe sahip olması mecburdur. Bir insan özgürlüğe sahip olmaksızın bir fiilde bulunursa, ahlaki olarak bu fiilin sonuçlarından dolayı sorumlu tutulamaz. Bu nedenle insanı daima iyi olanı yapar şekilde yaratmak, insanın yaptığı eylemlerden dolayı ortaya çıkacak ahlaki sorumluluğu ortadan kaldırmak anlamına gelecektir.
Allah Teâlâ, sahip olduğu lutuf gereği insanoğluna kısmî olsada “özgür irade”yi bahşetmiştir.
Dünyada var olan ahlaki kötülükler özgür iradeye sahip olan varlıkların bu iradelerini yanlış yönde kullanmasından kaynaklanmaktadır. (Allah Teâlâ’nın engel olduğu kötülükleri de unutmamalıyız.) İnsanlar için beşer bazında verilmiş özgür irade sonucu ortaya çıkan kötülükten dolayı Allah Teâlâ sorumlu değildir.
Nitekim insanlar sahip oldukları özgür irade ile iyi olan şeyleri de yapmaktadır. Ancak genel olarak baktığımız zaman özgür iradelerini iyi yönde kullanan insanların kötü yönde kullanan insanlardan daha fazla olduğunu gördüğümüze göre sonuçta açmazların varlığı kendi içinde çözülecektir. Bu ise şeytanın ve insanın varlığı ile olan ilişkiyi iyi ve kötü olarak algılamada psikolojik etki olarak faydalı olacağından Allah Teâlâ yaratılışında umumî bir imtihan, sebep ve sonuç ilkesini ortaya koymuştur.
İyi görünen hile
İnsanın iradeli ve iradesiz bütün niyetlerin fiili olarak çıkışında Allah Teâlâ’nın yaratması ilah olması açısından gerekli durumdur. Bu yaratma Allah Teâlâ’nın sorumluğunu da gerektirmez. Allah Teâlâ Kur´ân-ı Kerim’de buyuruyor ki,
“Allah her şeyin yaratıcısıdır” [14] “Sizi de, yaptığınız işleri de yaratan Allah’tır.” [15] Bu nedenle kâinatta başıboş bırakılmış hiçbir şey olmadığı gibi Allah Teâlâ’nın kudretinden ayrı olmakta yoktur. Konumuz olan aldatılmanın temelindeki hilenin oluşu, gizli işleyişi, Allah Teâlâ’nın bilgisi dâhilinde olarak meydana gelir. İnsanların bu hileyi görerek tedbir amaçlı önlemler alıp almamasında yönlendirici bilgi açısından Allah Teâlâ’ya düşen rasüllerini hakikatle göndermesidir. külli iradenin cüzî iradeye teavünü ile rasüllerin doğruluklarını kavrama, iyi ve kötünün ne olduğunu anlama, yine Allah Teâlâ’nın dilemesine mahsus olur. Allah Teâlâ’nın müsbet ve menfî olarak yardımı, insanın ilâhına müracaatında yönelmesi ve ona verilmiş özgür iradesine bakmaktadır.
İnsanın ikna, aldanma ve aldatılma hallerinde bilgilenmesi ile kavuşacağı öznel durum, dolaylı ve dolaysız birbirine girift hali yanında olgunlaşması, önlemler alması veya ihmal etmesi onun yaratılışı mahiyetidir. Bu nedenle iyi görünen hilelerin tuzaklarını bilmekle de bahse konu durumlara karşı önlem almak konusunda uyarıcı durumundadır.
Hz. Mevlâna kaddese’llâhü sırrah’ül azîz iyilik yönünden gelen hileyi şekilde anlatmıştır.
“Aşağılık nefis eğer senden yüce bir kazanç dilese bile bu dilekte hile ve düzen vardır. İblis’in Hz. Muaviye radiyallâhu anhı “Kalk, namaz vakti geldi” diye uyandırmasını rivayet ederler.
O Muaviye köşkünde bir bucakta uyumuştu. Köşkün kapısı içerden kilitliydi, çünkü Muaviye halkın gelip gitmesinden yorulmuştu. Ansızın birisi onu uyandırdı. Muaviye gözünü açınca adam gözden sır oldu. Kendi kendisine,
“ Köşke kimse giremez. Bu küstahlıkta, bu cürette bulunan kim acaba?” dedi. Etrafı dolaştı, gizlenen adamdan bir nişan bulmak için her tarafı araştırdı. Kapı ardında bir herif gördü. Adam kapıya sinmiş, yüzünü perde ile örtmüş gizlenmişti. Hz. Muaviye;
“Hey sen, kimsin, adın ne ?” diye sordu. Adam;
“Adım açıkça söyleyeyim, Şaki İblis” diye cevap verdi. Hz. Muaviye;
“Niye gayret ettin, beni niçin uyandırdın? Bana doğru söyle, aykırı konuşma” dedi. İblis’in Muaviye’yi döşekten düşürmesi, kapalı konuşup bahaneler etmesine, Şeytan;
“Namaz vakti geldi. Hemen mescide koşmak gerek. Hz. Mustafa sallallâhü aleyhi ve sellem, mâna incisini delerek “Acele edin, ibadetleri vakti geçmeden yapın buyurdu” dedi. Hz. Muaviye;
“Hayır, hayır senin böyle bir maksadın olmaz. Bana hayra delil olasın, imkânı mı var? Hırsız, evime gizlice giriyor da “Bekçilik ediyorum” diyor. Ben o hırsıza nasıl inanayım? Hırsız, sevabı, ecri ne bilir” dedi. Şeytan dedi ki:
“Biz, evvelce melektik. İbadet yoluna canla başla düzülmüştük Yol saliklerine mahremdik, Arş sakinlerine hem dem, ilk sanat gönülden çıkar mı? İlk sevgi nasıl olurda unutulur?” [16]
“Emîr, Şeytana dedi ki: “Ey yol urucu, delil getirme. Beni kandırmağa yol bulamazsın, yol arama. Sen bir dolandırıcısın ben de garip bir tâcirim. Getirdiğin her elbiseyi nasıl alabilirim?
Kâfirlik edip pılımın, pırtımın etrafında dolaşma. Sen hiç kimsenin malına müşteri değilsin. Dolandırıcı müşteri olamaz. Müşteri gibi görünse bile bu, hileden, düzenden ibarettir. Kim bilir, bu hasetçinin kabağında ne var? Allah Teâlâ, bu düşmanın elinden bizi kurtar, feryadımıza yetiş! Bir kere daha bana üfürür, beni bir kere daha afsunlarsa bu hırsız, hırkamı kaptı gitti! Onun bu sözü duman gibidir. Ey Allah Teâlâ, elimi tut, yoksa kilimim elden gider. Bir delil getirmekle İblis’e üst olamam. Çünkü o, her yüce, her aşağılık kişinin fitnecisi, imtihancısıdır. “Allemel esma” ya bey olan Âdem aleyhisselâm bile bu köpeğin yıldırım gibi koşuşuna karşı yaya kalmıştır. Şeytan, onu bile cennetten yeryüzüne atmıştır.
Âdem bile Simâk (balık) burcundayken balık gibi onun oltasına düşmüş, “ Rabbenâ, zalemnâ” diye ağlayıp feryat etmiştir. Onun hilesine, düzenine nihayet yoktur. Onun her sözünde bir şey vardır, her sözünde yüz binlerce sihir gizlidir. Erlerin erliklerini bir nefeste bağlar; kadının erkeğin hevesini bir nefeste arttırır. Ey halkı yakıp yandıran fitneci İblis, niçin beni uyandırdın? Doğruyu söyle!
Şeytan,
“Kötü zan sahibi olan kişi, yüz nişan da olsa doğruyu işitmez. Bir gönül, hayale düştü mü delil getirsen bile hayali artar. Söz, o gönülde illet haline gelir; gazinin kılıcı hırsıza âlet olur. Bu takdirde, öyle adama verilecek cevap susmaktan ibarettir. Ahmakla konuşmak deliliktir.
Ey ahmak, benim şerrimden Allah Teâlâ’ya ne ağlayıp sızlanıyorsun? Sen, o aşağılık nefsinin şerrinden ağla, sızlan! Sen helva yersin, çıban olur; sıtmaya tutulursun, sıhhatin bozulur. Sonra da İblis’e suçu yokken lânet edersin. Niçin o şeytanlığı kendinde görmezsin?
Bu, ey azgın, İblis’ten değil, sendendir. Tilki gibi kuyruk peşinde koşup durmaktasın. Yeşillikte bir kuyruk gördün mü o tuzaktır, bunu niye bilmiyorsun? Bilmiyorsun, çünkü kuyruğa meylin seni bilgiden uzaklaştırdı, gözünü, aklını kör etti. Sevdiğin şeyler seni kör ve sağır eder; düşmanlığa kalkışma, bu cinayeti, kara nefsin işledi.
Bana suç bulma, aykırı görme. Ben, kötülükten de bizarım, hırstan da, kinden de! Bir kere kötülük ettim, hâlâ pişmanım; gecem gündüz olsun diye bekleyip duruyorum.
Halk arasında kabahatli oldum, herkes, kadın olsun erkek olsun kendi işini bana isnat ediyor. Zavallı kurt, aç bile olsa uyduruyor diye itham edilir. Zayıflıktan yol yürümeye kudreti olmasa bile çok yemeden imtilâ (dolmuş) olmuştur derler” dedi. Hz. Muaviye dedi ki:
“Seni doğruluktan başka bir şey kurtaramaz. Adalet, seni doğruluğa davet etmekte. Doğru söyle de elimden kurtul. Hile, savaşımın tozunu yatıştıramaz.” Şeytan,
“Ey hayal kuran, düşüncelere dalan, doğruyu, yalanı nasıl anladın?” dedi. Hz. Muaviye,
“Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, nişanesini bildirmiş, kalpla sağlamı anlamak için mihenk vermiş; “Yalan kalplerde şüphe uyandırır, doğru kalplere emniyet ve neşe verir” demiştir. Gönül, yalan sözden istirahat bulmaz. Suyla yağ karışık olursa çırağ aydınlık vermez. Doğru söz kalbe istirahat verir. Doğru sözler, gönül tuzağının taneleridir. Gönül hasta olur, ağzı kokarsa ancak o vakit doğruyla yalanın tadını almaz.
Fakat gönül ağrıdan illetten salim olursa, yalanla doğrunun lezzetini adamakıllı bilir, anlar.
Âdem’in buğdaya hırsı artınca bu hırs, gönlünden sıhhati, selâmeti kapıp götürdü. Senin yalanına, işvene kulak astı, aldanıp öldürücü zehri içti. O anda akrebi buğdaydayken ayırt edemedi. Hevesle mest olan kişinin temyizi uçup gider. Halk, arzu ve heva sarhoşudur. Onu için senin yalanını dinler. Fakat hevadan vazgeçen, gözünü sırlara âşina etmiştir.”[17]
Bunun üzerine Azazil (şeytan) dedi ki:
“Ey emîr, artık hilemi açığa vurayım. Eğer namazın vaktini geçirseydin gönlüne dert düşecek, ah ve figana başlayacaktın. O teessüf, o figan, o niyaz, yüzlerce zikirden, namazdan üstün olacaktır. Böyle bir ah, hicapları yakmasın diye korktum da seni, onun için uyandırdım. İstedim ki öyle bir ah etmeyesin, bu suretle de o yola sahip olmayasın. Ben hasetçiyim, işte böyle bir hasette bulundum. Düşmanım; işim, gücüm, hile ve kinden ibarettir.”
Hz. Muaviye, bunun üzerine
“İşte şimdi doğruyu söyledin, senden bu beklenir, lâyığın budur. Sen örümceksin, ancak sinek tutabilirsin. Hâlbuki ben sinek değilim, zahmet etme a köpek! Ben akdoğanım, beni padişah avlar. Örümcek, etrafımızda nasıl olur da ağ örebilir? Kudretin varken yürü, sinek avla, sinekleri bir ayran tası civarına çağır! Onları bala çağırsan bile bu çağırış, şüphe yok yalandır, çağırdığın şey de yine ayran! Sen beni uyandırdın ama o uyandırış, uykunun ta kendisiydi. Bana gemi gösterdin ama gösterdiğin gemi, girdaptan ibaretti. Sen beni, daha iyi bir hayırdan mahrum etmek için hayra sevk ettin” dedi.” [18]
Bu kıssadan anlaşılan şeytanın iyilik yönünden görünen hilelerinden bir kısmıdır. Buna benzer birçok hilesi vardır. Mevlânâ kaddese’llâhü sırrahu’l-aziz şeytanın durumunu çok güzel izah etmiştir.
“Şeytan, bir oyunu gördü de iki yüz oyunu göremedi. O yüzden kendi evinin direğini kendisi kesti. Gece vakti başkalarının ekinini ateşlemek istedi, fakat yel, ateşi kendi ekinine sürdü. Lânet, şeytana bir gözbağı oldu, bu yüzden hileyi düşmanı olan Âdem’e ziyan sandı. Lânet dediğin de işte insanı böyle ters görüşlü yapar. Hasetçi, kendini görür, beğenir, kindar bir hale gelir. Nihayet kötülüğün, sonunda dönüp kötülükte bulunana geleceğini, ona ziyan vereceğini anlamaz.” [19]
İnsanoğlu için şeytanın hilelerinden emin olmak ahmaklıktır. Tedbiri elden bırakanlar muhakkak aldananlardan olacağını düşünebiliriz. Önemli olan irademizi bu türlü iyi görünene hilelerden korumak ve aldanmamaktır. Ancak her halükârda insan için bir aldanma yaratılıştan beri süregelmekte olması da bir cilve-i rabbbânidir.
Yine iyi görünen hilelere örnek verilecek olursa birçok iyi sanılan kişiler ve tuzakları vardır. Bu konuda Hz. Mevlâna kaddese’llâhü sırrah’ül azîz buyurdu ki;
“A yücelerden kaçan şeyh, bu hileyi bırak! Sen, başına birkaç körü toplamış acı suya benziyorsun! Adeta bunlar benim dervişlerimdir… Ben de acı suyum. Benden içerler de böyle kör olurlar diyorsun!
Suyunu Ledün denizinden tatlı bir hale getir. Kötü suyu bu körlere tuzak yapma! Kalk, yaban eşeği avlayan Allah Teâlâ’nın aslanlarını gör… Sen, neden köpek gibi hileyle kör avlamadasın? Onlara yaban eşeği avlıyorlar dedim… Fakat yaban eşeği de nedir ki? Onlar sevgiliden başkasını avlamazlar… Hepsi de aslandır, aslan avcısıdır, nur sarhoşudur! [20]
“Bazı cahil şeyhler, kendilerine bir miktar esrâr-ı ilâhiye açıldığı zaman… Merkep izinde birikmiş su görüp derya zannetmiş kimseler gibi. Kendisini kâmil oldum zannedip, nefsinin hilesine aldanır, hakikâte varamaz. Berzah denilen iki mertebe arasında ki, geçitte kalır.” [21]
Her ne şekilde olursa olsun hile yapan zarardadır. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;
“Mü’mine zarar veren veya hile yapan mel’undur.” [22]
[1] Çoğulu “hiyel” olan “hile” kelimesi lügatte, çare, maharet, kurnazlık, iyi düşünme, iyi görüş, işlerde tasarruf kudreti, maksada ulaşıncaya kadar fikri değiştirmek manalarında kullanılmıştır. Hile iradeyi sakatlayarak, bir diğer tarafı kasıtlı aldatılmasıyla bir hareketi yapmaya sevk edilmesidir.
[2] Ebu Dâvud, Cihad 101, (2637); Buharî, Cihad 157; Müslim, Cihâd 18, (1740).
[3] Mutaffifîn,1-3.
[4] İbn Mâce, Ukûbât 22. Elbânî hadisin Hasen olduğunu söylemiştir. Taberânî, el-Mu’cemu’l-kebîr, XI, 45. Mâlik’in rivayet ettiği hadiste ise şöyle buyurulmaktadır: “Bir kavim, ölçü ve tartılarda (hile yaparak) miktarı azaltırsa Allah onlardan rızkı keser.” Mâlik, Muvatta, Cihad, 13.
[5] Mesnevi, c: II, b: 1591
[6] Buharî, Şehadat 27, Mezalim 16, Hiyel 9, Ahkam 20, 29, 31; Müslim, Akdiye 5, (1713); Muvatta, Akdiye 1, (2, 719); Ebu Davud, Akdiye 7, (3583, 3584); Tirmizî, Ahkam 11, (1339); Nesâî, Kudat 13, (8, 233)
[7] Buhârî, Ahkâm 8, Müslim, İman 227, (142); İmâret 21, (142)
[8]—Mesnevi, c.II, b. 2603
[9] Eflâki, Ariflerin Menakıbı, İst. 1995s. 301
[10] Al-i İmran, 120
[11] Nisa, 28
[12] Nisa, 76
[13] Nisa,7
[14] Zümer, 62
[15] Saffat, 96
[16] Mesnevi, c: II, b:2603-2619
[17] Mesnevi, c: II, b:2700-2743
[18] Mesnevi, c: II, b:2780-2800
[19] Mesnevi, c: II, b: 2510-2514
[20]—Mesnevi c.IV, b.1549–1553
[21]—Selim Divane, Sadıkların Müşkillerinin Anahtarı, İstanbul, 1998, s.56
[22] Tirmizî, Birr 27, (1942)