İnsanın, âlemlerin sahibi Allah Teâlâ’nın ihsan buyurduğu inancın kendi kabul ettiği şekilde olmasında zâtının ikramı olduğunu kabul etmesi gerekir. Yukarıda açıklamaya çalıştığımız üzere aldanışın kaçınılmazlığı görülmektedir. Hiç kimse bir başkası hakkında leh ve aleyhte yorum yaparken unutmamalı ki, inancında yalnız kendi gayretinin kâfi derecede yeterli olmadığı, güvenilir aklının aldanarak, aldatıcılardan biri olarak sapıtmasına sebep olabileceğini aklından çıkarmamalıdır.
İnsanın dünyanın neresinde geleceğinde özgürlüğü yoktur. Doğduktan sonra akıl çağına ve şahsiyet gelişimini sağlarken de ikna ve aldanmanın etkisinden kurtulamadığını biliyoruz. İnsan taklit çağında (çocukluğunda) kırılmaz bir engelin içinde hakikat penceresinin aydınlığını görecek kudreti de olmaması sebebiyle, bir girdap içinde etkilenmesi de kesin gibidir. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;
“Her çocuk fıtrat üzerine doğar” buyurdu ve sonra da “Şu ayeti okuyun” dedi:
“Hakka yönelerek kendini Allah’ın insanlara yaratılışta verdiği dine ver. Zira Allah’ın yaratışında değişme yoktur; işte dosdoğru din budur, fakat insanların çoğu bilmezler.” [1]
Sonra Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem sözünü şöyle tamamladı:
“Çocuğu anne ve babası Yahudileştirir veya Hıristiyanlaştırır veya Mecusileştirir. Tıpkı hayvanın doğurunca, azaları tam olarak yavru doğurması gibi. Siz kesmezden önce, kulağı kesik olarak doğmuş hayvana rastlar mısınız?”Dinleyenler:
“Ey Allah’ın Resûlu, küçükken ölenler hakkında ne dersiniz (cennetlik mi, cehennemlik mi?) diye sordular. Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem şu cevabı verdi:
“(Yaşasalardı) nasıl bir amel işleyeceklerdi Allah Teâlâ daha iyi bilir.” [2]
[Fahreddin-i Râzî âhirete intikal ettiğinde, malum suallerin hepsine cevap verdikten sonra “Senin imanın nasıl bir iman?” sualine cevap veremiyor. Aklına gelmiyor, manevi olarak Necmüddîn el-Kübrâ kuddise sırruhu’l-azîz Hazretlerine soruluyor. Necmüddîn el-Kübrâ diyor ki;
“Taklittir, de, taklit.” Taklittir, diyor. “Kimin taklidi?” diye soruyorlar. “Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin taklidi,” diyor. Sözünü kabul ediyorlar
Bunun için kelime-i şehâdette olsun, kelime-i tevhîdde olsun, irfan sahibi büyüklerimiz “La ilâhe illa’llah alâ muradillah” La ilâhe illa’llah’tan Allah Teâlâ’nın kastettiği murat ne ise,”alâ murad-ı Rasulillah” “Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz tebliğ ederken ne kastediyorsa ben de o kasıtla diyorum” veya “sen de öyle de” derler. Ve bu taklittir.] [3]
Bu örnekler ile âlim ile cahilin arasındaki farkın azlığını görünce düşünmemiz gereken şu olabilir.
Allah Teâlâ’nın nimet olarak ihsan buyurduğu İslam nimeti ve inancına çok bir gayret göstermeden kavuştuğumuzdan şükrümüzü artırmalıyız. Bu nimete kavuşamayan diğer kullarına merhamet etmeli onlara yardımcı olmalıyız. İnancın ilk temellerinden bir kısım olan aldanma herkes için geçerlidir. Eğer bu şekilde olmamış olsaydı, rasüllerin gelişinde bir mana bulunmazdı.
Herhangi bir inanca sahip olan hakkında bulunacağımız yargının son durumu hakkında Allah Teâlâ’nın hükmetme, mükâfat ve ceza hakkına tecavüz etmemeliyiz. Örnek verecek olursak; bizim müslümanlığımız karşısında Hıristiyan’ın yargısı “bizim aldandığımız”; biz müslümanların onlar hakkındaki yargımız ise “onların aldandığı” dır.
İnsanlar aslında hep kendilerinin haklı olmasını arzuladıkları gibi yargılarında da kendilikleri öne çıkar. Bu sonuç ise normal bir durum olduğu kadar, sonuç açısından sakıncaları bulunmaktadır. Bu da başka aldanma sebeplerinden biridir.
Ebucehil bir gün Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme
“Beni Haşim´de senden daha çirkin suratlı biri gelmemiştir” dedi.
Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem “her ne kadar haddini aştınsa da yine doğru söyledin” dedi.
Biraz sonra Ebubekir radiyallâhü anh Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin yanına gelince
“Ey güneş yüzlü Resul, Sen´den daha güzel yüzlü bir yüz görmedim” dedi.
Bunun üzerine
“Ey aziz dost, ey değersiz dünyadan kurtulan, doğru söyledin” dedi.
Orada bulunanlar bu durum karşısında şaşırıp,
“Ya Resûlullah! Bu ikisi birbirine zıt şeyler söylediler. Sen her ikisine de “doğru söyledin” dedin, bunun sebebi nedir” diye sordular.
Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;
“Ben Allah (celle celâlühû)´ın cilâladığı aynayım, bana bakan kendini görür”
Ebubekir radiyallâhü anh ile Ebucehil inançlarında bulunan farklılık ikna ve aldanmanın seviyelerinin değişikliğidir. Ebubekir radiyallâhü anh ikna olmadaki yüksek seviyesi ile Ebucehilin aldanmadaki yüksekliğinin inanca tesirleri bu şekilde kendini göstermiştir. Ancak insanlar aldanmalarıyla, inançlarında bulunan tutarsızlıklarıyla bile birbirlerinden ayrılma durumuna hiçbir zaman gelemez. İnsanların birbirleri hakkındaki düşüncelerle millet ve cemiyet oldukları düşünülünce onları bir arada tutanın Allah Teâlâ olduğu kesilik arzeder.
Sonuç olarak, inanç insan hayatının ayrılmaz parçası olunca onun aldanma ve ikna ile olması, bir zaman sonra ilişkilerdeki kuvveti önemini kaybeder. Ancak menfaatlerin ve kuvvetin eline geçtiği inanç gurubu karşısındakine huzurlu ve güzel yaşama hakkına saygı duyması gerekmektedir. Eğer bu hakların birisi bir nedenle terk edilmeye başlanılırsa, insanlardaki hayatta kalma arzuları ile birbirlerine saldırmaya başlamalar ve kaos oluşur.
Sosyal hayatta inanç üzerindeki baskıyı kaldırmak veya artırmak ile hiçbir kazanç olmadığını tarih boyunca görülmüştür. İnancın kazanılışındaki tesadüf, ikna ve aldanma bahsettiğimiz gibi çok çeşitli olduğuna göre, hangi inancın Allah Teâlâ’nın kabul ettiğinden çok, insan olarak ne olduğumuzun farkına varmak gerekir.
İnsanların kendini hakikati bulmuş zannedip, kendi din kardeşine “yolun benim anladığıma uymuyor, benim bildiğime uy” dememesi, bunun yerine kendisinin bile bir aldatıcı mı olduğunu düşünmesi gerekir. Uyulacak biri vardır. O ise Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemdir. Onun için kendi aldandığını sandığı insanlar yerine kendi aldanmıştır. Kimin aldanıp kimin haklı bulduğunda karar verme yetkisi yalnız Allah Teâlâ’nındır. Allah Teâlâ bu hakkı kimseye vermemiştir.
Aynı dine sahip olanların bile ihtilaf ettiği düşünülünce hayatın inanç kısmındaki hallerin anlaşılması çok zordur. Eğer bu şekilde olmasaydı Allah Teâlâ binlerce nebi göndermezdi. Her nebi kendi milletinin ahvaline uygun bir şekilde İslam’ı anlattı. Fakat bir türlü istenilen inanç şeklide oluşamadı. Ta ki Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem gelip dinin yaşayış ve anlatış şeklindeki zirveyi buluna kadar. Aslında bu insanlığında kavuşabileceği son zirvedir. Müslümanlar Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ile inancın aldanma kısmından geçmişlerdir. Zamanımızda ise İslâm’ın tahrif edilmesi ile inanç bozulmasına çalışılmaktadır. Biz Müslümanlara düşen O’nu taklit etmemizdir. Aşağıdaki misal ile bunu daha iyi anlayacağız.
[Hz. Musa aleyhisselâm zamanında Firavun’un palyaçolarından biri, Hz. Musa aleyhisselâmı taklit ediyor. Malum, Hz. Musa aleyhisselâm kıllı vücutlu, göbekli, başı dazlak biridir. Palyaço, başına işkembe geçiriyor, o zaman naylon yok tabiî, karnına bir yastık koyuyor, elinde asayla Hz. Musa aleyhisselâmı taklit ediyor. Çünkü Firavun’u güldürecek. Hz. Musa aleyhisselâm bunu haber alıyor. Allah Teâlâ ile konuşma sırasında, “Bunu kahret Yâ Rabbî” diyor. “Kahretmem” diye hitap ediyor Cenâb-ı Allah Teâlâ
“Firavun’u değil, seni taklit ediyor.” ][4]
Buradaki takliti çok iyi anlamamız gerekmektedir.
Şems-i Tebrizi kaddese’llâhü sırrah’ül azîz buyurdu ki;
[Hazreti Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemle birlikte otururken Musa aleyhisselâmı görmek istersen aldanırsın, İsa aleyhisselâmı görmek de böyledir. O, avların en büyüğünü avladı. Ama Musa aleyhisselâmı görseydin onu Hazreti Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemde bulurdun. Ne zaman onun adı üzerinde sana bir şeyler söylerler ve onun gayretinden bahsederlerse, onu Hazreti Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem söylemiştir. Eğer Tevrat'ı okur da onun vasfını o kitaptan dinler ve Hazreti Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemi dilersen, Hazreti Musa aleyhisselâmın bin kere:
“Yarabbi ne olurdu o rasüllüğü bana vermeseydin yahut bir zaman yerimde oturup da onun dış görünüşünü görebilmek için biraz geciktirseydin!” dediğini görürdün.][5]
Bu sözler ile İslam’ı kolayca bulduğumuz için şükretmeliyiz. Allah Teâlâ, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin inanç konusunda aldatıcı konumuna düşmesine dahi razı olmadığı gibi, açıkladığı tehdit ile hiçbir şekilde başıboş bırakmadığını da beyan etmiştir. Allah Teâlâ buyurdu ki:
”Eğer (rasül) bize atfen bazı sözler uydurmuş olsaydı, elbette Onu kuvvetle yakalar; sonra da Onun can damarını koparırdık (Onu yaşatmazdık) sizden hiçbiriniz de buna mâni olamazdı.”[6]
Bu nedenle Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin yoluna sahip çıkıp, ondan ayrılmamalıyız. O hep şöyle dua ederdi;
“Allah’ım! Sana teslim oldum, ben sana inandım, sana dayandım. Yüzümü gönlümü sana çevirdim, senin yardımınla düşmanlara karşı mücâdele ettim. Allah’ım! Beni saptırmandan yine sana, senin büyüklüğüne sığınırım, –ki senden başka ilah yoktur–. Ölmeyecek diri yalnız sensin. Cinler ve insanlar ise, hep ölümlüdürler!”[7]
İnsanlığın güzel hayat yaşama hakkına kim sahip çıkarsa, istikamet üzere olursa, Allah Teâlâ o kulların kudret ve kuvvetlerine yardım eder. Allah Teâlâ’nın sevmediği en kötü hal münafıkların halidir. Yani ikilemleri olanların hem insanlar arasında hem de Allah Teâlâ yanında zerre kadar değeri yoktur.
Şüphesiz bir inancın sahibi olmak mutlak manada bütün sorunları çözme teminatı değildir; inancı olduğu halde sorunlarını halledemeyen ve hatta daha çok zarar gören cemiyetler vardır. Meselâ günümüzde hakiki dine sahip olan İslâm dünyası sorunlara batmış bir durumdadır. Buna göre mühim olan, inancın yaşanır oluşudur. Bu bakış açısı ile ele alındığında, toplumun potansiyellerini harekete geçiren herhangi bir ideal, dâvâ, ideoloji inancın fonksiyonunu yerine getirebilmektedir. Onun için yaşamadığımız bir din aldanmadan başka bir şey değildir. Aldatan ve aldananların kurtuluşu bulamadıkları gibi hüsrana uğrayanlardan olacağını bilerek hayatımızın geri kalan kısmında Allah Teâlâ’yı razı edecek hal üzere yani müslüman mümin olmalıyız.
Bu arada unutulmaması gereken hususta herkese düşen benim anladığım ve kabul ettiğim inanç bu şekildedir. Eğer sende buna ikna olursan bu inancı yaşayabilirsin, demelidir. Allah Teâlâ’nın vermediğini birine kazandırmak mümkün değildir.
Allah Teâlâ buyurdu ki;
“(Resûlüm!) De ki: Ey kâfirler!
Ben sizin tapmakta olduklarınıza tapmam. Siz de benim taptığıma tapmıyorsunuz.
Ben de sizin taptıklarınıza asla tapacak değilim.
Evet, siz de benim taptığıma tapıyor değilsiniz. Sizin dininiz size, benim dinim de banadır.” [8]
Ey Allah Teâlâ’m Bizi dosdoğru yola ilet, kendilerine nimet verdiklerinin yoluna, gazaba uğrayanların ve sapıklarınkine değil.
[1] Rum, 30
[2] Buhârî, Cenâiz 80, 93; Müslim, Kader 22, (2658); Muvatta, Cenâiz. 52, (1, 241); Tirmizî, Kader 5, (2139); Ebu Dâvud, Sünnet 18, (4714).
[3] (İNANÇER, Ö. Tuğrul, Gönül Sohbetleri, İst, 2005, s. 13)
[4] (İNANÇER, Ö. Tuğrul, Gönül Sohbetleri, İst, 2005, s. 13)
[5] Makalat, 72
[6] Hakka, 44-47
[7] Müslim, Zikir 67
[8] Kafirun, 1-6