ÖLÜM AHLAKI

Hepimiz ölmeye mahkûmuz. Bir kısmımız yaşamın içerisinde kalırken diğer bir kısmımız bilinmeyen bir yerin tufanına doğru sürüklenmekteyiz.

Ölene üzülüşümüzün mahiyetinde, ölümün; bir gün bize de gelecek oluşunu birden bire hatırlatmasının sarsıcı tesiri vardır. Birçok musibetten kurtulduğuna sevinen insan ölümden kurtuluşuna tam olarak sevinemez. Bu yüzden ölenin arkasından ağlarken aslında biraz da kendi istikbalimize ağlarız.

Gidenler içinde bedbaht ve mesrur olanı fazla düşünür görünmemiz yine bu nedenledir. İsyankâr yada kabul eden de olsak hepimizin yazgısı olan ölümün, biz yeni günleri beklerken habersiz geldiğinde, hiçbir şeye iltifatı artık kalmamıştır.

Ölüm, dost yada düşman, bilmeden herkesin sinesine konmaktadır.

Ve bir düşünürün “ölümün çözdüğü dolaşık yumak” dediği hayat bitmiş ve gelecek başlamıştır.

İşte bu nedenle düşünce tarihinde en fazla tartışılan konu insanın ölümü ve ölüm sonrası hayat olmuştur.

Ölüm, bütün insanların kabul ettiği bir gerçektir. İnsanın ölümlülüğü hususunda sahip olduğu bilgi, varlığı hususunda sahip olduğu bilgi kadar kesindir.

İnsanı psikolojik olarak en çok etkileyen olayların başında gelen ölüm kavramı, kişisel olarak insanların zihninde sorgulandığı gibi, din ve felsefe alanında da sorgulanmıştır.

Geçmişte olduğu gibi gelecekte de tartışılmaya devam edilecek olan ölüm ve ölümsüzlük problemi, insanın ne olduğu konusundaki çeşitli görüşlerle ilintilidir. Bu bakımdan, insana ilişkin bilgimizin boyutları genişledikçe, yeni boyutlar kazanarak gelişmektedir. Buna göre ölüm, yaşayan insanın zihninde ve duygu dünyasında çok önemli bir yer tutar. Genellikle insanın ne olduğu meselesiyle birlikte ele alınan ruh-beden ilişkisi ve buna paralel olarak ölüm problemi, felsefe tarihinde birtakım sıkıntı ve tartışmaların kaynağı olagelmiştir.

Ruh-beden ilişkisinin ölüm açısından ele alındığı tartışmalarda bütün görüş ve öğretilerin açık yada kapalı bir biçimde ölümsüzlüğü dillendirdikleri görülmektedir. Aslında ölümü anlamanın ondan sonraki yaşamı ve ölümsüzlüğü hatıra getireceği kesin olmakla birlikte ölümü anlamak önemlidir. Ölümü anlamayan kimse ölümden sonraki hayatı inkâr veya kabulden birini bir şekilde seçmek zorundadır. Bu seçim onun Allah Teâlâ’nın varlığına olan inancını yada inkârını belirler.

İnsan hayatının en önemli olayı olan ölümü çözmeden hayatı çözmek mümkün değildir. Kulluk ve imtihan için yaratılan insanoğlunun imtihan müddetinin son bulmasının saiki olan ölüm; bir geçiş, bir uyanıştır.

Bu nedenle ölüm, tesadüfî bir hâdise, bir yok oluş değildir. Allah Teâlâ Kur’ân-ı Kerim’de, onun da tıpkı hayat gibi, bir yaratılış, İlahî irade ve takdirle vukua geldiğini belirtir.

“Hanginizin daha iyi iş işlediğini belirtmek için, ölümü ve dirimi (hayatı) yaratan O’dur. O, güçlüdür, bağışlayandır.”[1]

“Ölüm” gerçekliğini ele alırken ahiret hayatı ve ölümsüzlükten ziyade bu gerçekliğin insana kattıkları üzerinde durmaya çalışacağız.

Kur’ân-ı Kerim’de üç surede geçen; Her nefis ölümü tadacaktır” [2] meâlindeki âyet, bizim dışımızdaki varlıklar için de ölümün söz konusu olduğu hususuna ışık tutmaktadır.

Bu âyetlerde “nefis”, insanın ölümsüz olan ruhunu ifade etmektedir. Ölümlü olan beden ise mürekkeptir; birçok zerreden, molekülden, hücreden, organdan yaratılmıştır. Bu sebeple değişmeye ve sonunda bozulmaya mahkûmdur. Bedenin aksine birleşik değil basit olan ruh çürüme ve bozulmaya maruz kalmaz. Ruh adeta beden evininin misafiri konumundadır. Ev yıkıldığında misafir de kendisine başka bir yer bulur. Bulduğu yer ise ruhlar âlemidir. Buna göre ölüm, ruhun bedenden ayrılmasını ifade etmektedir.

“Her nefis ölümü tadıcıdır” ayeti açıklanırken; bedenin fânî, ruhun ise bâkî olduğuna dikkat çekilmektedir. Bir şeyi tadanın onu tadarken var olması gerektiği düşünüldüğünde bütün ruhların ölümü tadacaklarını haber veren ayetlerde de bir açıdan insanı insan yapan unsurun insanın bedeni değil, ruhu olduğu gerçeği vurgulanmaktadır. Buna göre ölen, yani fonksiyonunu icra edemez hale gelen bedendir. Ruh ise devamlı ve bâkî olmakla birlikte ölümü tadandır. Zaten ölüm; ruhun bedenden ayrılması, mekân değiştirmesi, dünya hayatını terk ederek yeni bir hayata başlaması fiillerinden başka bir şey de değildir.

“Her nefis (canlı) ölümü tadacaktır”, ayetiyle ilgili Elmalılı M. Hamdi Yazır’ın Açıklamaları şu şekildedir:

“Her nefis (canlı) ölümü tadacaktır.” (Yani herkes ölecektir) Nefs, zat ve ruh manalarına geldiği için, bundan bazı kimseler ruhun ebedî olduğu manasını anlamışlardır. Çünkü tatmak, bir hayat eseridir. Ve zevk anında tadıcının bakî (ebedî) olduğunu anlatır, yoksa zevk tasavvur olunamaz. O halde mana; “Her nefis bedeninin ölümünü tadacaktır” şeklinde anlaşılmalıdır. Bu da nefsin, bedenden başka olduğunu ve bedenin ölümüyle onun ölmeyeceğini ifade etmektedir. Şu halde, bu yoruma göre, ölüm zorunluluğunun cismânî hayata mahsus olduğunu, mücerred (soyut) ruhların yok olmadığını söyleyebiliriz. Yine ahiret meselesi ruhun ebedî oluşuna dayanan ruhanî (ruhlara ait) bir hayat olarak tasavvur edilmiş olmakla birlikte diğer taraftan birçok tefsirci ve bilgin bu şekilde bir yorumunun zorlama olacağını ifade etmişlerdir. “Ölümü tatmak” derken “ölecektir” manasının kastedildiği açıktır. Bu durum bize, tadan kim ise ölenin de o olacağını, açıklamaktadır. Bedenin ölmesiyle birlikte nefis ve ruhun büsbütün yok olmayıp bir müddet varlık gösterdiği delillerle açıkça anlaşılıyor ise de ruhların kesin olarak ölmediklerine dair ne aklen ne de naklen sabit bir ispat zorunlu olarak söz konusu değildir.

“Ölümü tatmak” şeklindeki ifade bize; tatmak eylemini gerçekleştiren nefsin ölümüne işaret edildiğini düşündürmektedir. Rivayetlerin de bu manayı desteklediği görülmektedir. Rivayet olunuyor ki, ne zaman “Yeryüzündeki her canlı yok olacak.” [3] ayeti indi, melekler; “yeryüzündekiler öldü” dediler ve yine buna bağlı olarak; “biz de öldük” dediler. Bu durum ruhların ölümünü de ifade etmeseydi, meleklerin ölümü düşünülemezdi.

Ancak genelin ölümünden bahsederken ölüm hükmünün umum üzere cereyan edemeyeceğini hatırlatmakta fayda görülmüştür.  Nitekim, “Allah’ın diledikleri hariç olmak üzere, göklerde ve yerde kim varsa hepsi düşüp ölmüş olacak.” [4] ayetinde Allah Teâlâ’nın diledikleri, bu genelden hariç tutulmuşlardır. Buna göre ister göklere yada yere ait, ister melek yahut diğer bütün nefisler olsun; bunların dışında da ölmeyecek olanların bulunabileceği konusunda İslâm âlimlerinin çoğu görüş birliği içerisindedirler.

Özetle ruhun ebedî oluşu inkâr edilemez bir gerçek olmakla birlikte umum için zorunlu değildir. Dinin ve ahiret imkânının, mutlak olarak, ruhların ebedîliği teorisine dayanması da zorunlu değildir. “Kıyamet” kelimesi de tamamen yok oluşu ve ondan sonra kıyam (öldükten sonra dirilme), neşr ve haşrı (dağılıp, toplanmayı) ifade eder ki, ölüm ve öldükten sonra dirilme, özetle ahiret inancı, bir ebedî olma inancıdır. Fakat bu ebedîlik, ilk oluşum değil, ikinci oluşumdur.

“Her nefis ölümü tadacak”, dünyanın ne üzüntüsü, ne sevinci hiç biri kalmayacak ve sevapların karşılığının tam olarak ödenmesi de ancak kıyamette olacaktır. İyilik, kötülük ve dolayısıyla sevap ve günahların tam karşılığının da yine bu dünyada görülmesi mümkün değildir.

Ölüm; ayrılışların ve yeniden buluşmaların yaşanması için gerçekleşen değişimin adıdır. Evet, yaratılanlar için bir değişim olan ölüm, bizler için değişmeyecek tek gerçektir.

Hz. Sevban radiyallâhu anh anlatıyor: “Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdular ki:

“Size çullanmak üzere, yabancı kavimlerin, tıpkı sofraya çağrışan yiyiciler gibi, birbirlerini çağıracakları zaman yakındır.” Orada bulunanlardan biri:

“O gün sayıca azlığımızdan mı?” diye sordu: Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem

“Hayır, buyurdular. Bilakis o gün siz çoksunuz.

Lakin sizler bir selin getirip yığdığı çerçöpler gibi hiçbir ağırlığı olmayan çerçöpler durumunda olacaksınız.

Allah Teâlâ, düşmanlarınızın kalbinden size karşı korku duygusunu çıkaracak ve sizin kalplerinize zaafı atacak!”

“Zaaf da nedir ey Allah’ın Resulü?” denildi.

“Dünya sevgisi ve ölüm korkusu!” buyurdular.” [5]

Ölümü anlamak ve güzellikle karşılayabilmek için sevmenin gerekliliği ve bu sevgiye erişmenin zorluğu görülmektedir.

Cümle nâsın[6] hanesine

gün gibi girer ölüm

Kurtulunmaz kaçmakla

akıbet erer ölüm

İ’timâd etme yüzüne

güldüğüne dünyânın

Cifedir bir gün bu eyvandan[7]

seni sürer ölüm

Geçmedin tûl-i emelden

erdi ömrün âhire

Şîşe-i amalini[8] taşa çalıp

kırar ölüm

Zerrece aklında fikrinde

yoğ-iken hiç senin

Nâgehân [9] girip ömür

defterlerin dürer ölüm

Rif’ate[10] câha [11] dayanma

sıhhate itme gurur

Soyuban türlü libâsı

bir kefen sarar ölüm

Çevrilip evlâd u ezvâc

başına şâdân [12] iken

Çok da gitmez cümlesinin

boynum burar ölüm

Tuhfetü’l-mü’min [13] dedi

âna Hudâ peygamberi

Hâzır ol Kuddûsî yâ

çün işine yarar ölüm

Kuddûsî k.s.


[1] Mülk, 2

[2] Âl-i İmran,185; Enbiyâ,35; Ankebut, 57

[3] Rahman, 26

[4] Zümer, 68

[5] Ebu Davud, Melâhim 5, (4297).

[6] nâs

insanlar.

[7] Eyvân: köşk. Büyük sofa. Divanhâne, Saray.

[8] Şîşe-i amalini: Ameller şişesini

[9] Nâgehan: (far.) ka. – ansızın, birdenbire.

[10] Rif’ât: yükseklik.

[11] Cah. (Câhe) f. Makam, mansıb. Kadr, itibar

[12] Şadan: f. Sevinçli, bahtiyar.

[13] Tuhfetü’l-mü’min: Müminlere hediye

Categories: ölüm, din, ilahi, ilim, insan, kıyamet, toplum, zaman | Tags: , , , , , , , , , , , , ,

Post navigation

WordPress.com'dan blog alın. Tema Adventure Journal, Contexture International tarafından yapılmıştır.

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.