NAKŞÎ HÂLİDÎ HÂKÎ TARİKAT VAZİFESİ VE DERS ADABI


 

1-DERSLER

 

Tarîkat dersleri konusunda bir gizlilik olmasına rağmen zamanımızda insanların bazı konulara ulaşması zor olduğundan bu konuları açarak zikir adab-ı üzerinde tafsilatlı duracağız. Çünkü zamanımız da bu konu hakkında noksanlıklar vücuda gelmiştir. Mürşid geçinen çok kişi dahi dersler hakkında yeterli bilgi ve tecrübeye sahip değildir.

Zikir dersinden önce ihvanın yapacağı üç bölüm vardır.

a—HEDİYE BÖLÜMÜ:

5 adet İstiğfar

3 adet Salâvat-ı Şerife

1 adet  “Rabbena Atina Min Ledünke Rahmeten ve Heyyi’lena min emrina raşedâ”

َربَّناَ آتِناَ ِمنْ َلدُنْكَ رَحََْمَة ً وَهَــِّئْ لَــنَا ِمنْ اَمِْرناَ رَشَدًا

1 adet Fatiha-ı Şerif

1 adet Âyet-el Kürsi

1 adet Elemneşrahleke Suresi

3 adet İhlâs-ı Şerif

3 adet Felâk suresi

3 adet Nas Suresi

3 adet Salâvat-ı Şerife

 

Bu sureler ve dualar okunduktan sonra, hediye yapılır.

İlahi Ya Rabbi!

Bu okuduklarımdan hâsıl olan sevabı iki cihanın sultanı Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin ruhaniyetine hediye eyledim.

Andan hâsıl olan sevabı Âdem aleyhisselâmın ruhaniyetine hediye eyledim.

Andan hâsıl olan sevabı Efendimiz ile Âdem aleyhisselâm arasında geçen nebilerin ruhaniyetine hediye eyledim.

Andan hâsıl olan sevabı Ebubekir Sıddıkı- Azam Efendimizin ruhaniyetine hediye eyledim.

Andan hâsıl olan sevabı Ehli Beytin ruhaniyetlerine hediye eyledim.

Andan hâsıl olan sevabı Sahabe-i Güzin Efendilerimiz, Tabiin, tebauttabiîn Efendilerimiz’in ruhaniyetlerine hediye eyledim.

Andan hâsıl olan sevabı silsile-i Nakşibendiyeye ve hassaten Şah Bahâeddîn Nakşbend kuddise sırruhu’l-azîz Efendimizin ruhaniyetlerine hediye eyledim.

Andan hâsıl olan sevabı İmam-ı Rabbani kuddise sırruhu’l-azîz Efendimizin, Mevlana-i Halid kuddise sırruhu’l-azîz Efendimizin ruhaniyetlerine hediye eyledim.

Andan hâsıl olan sevabı Şeyhim ……….Efendimin ruhaniyetine hediye eyledim.

Andan hâsıl olan sevabı ihvan kardeşlerimin ruhaniyetine, müslüman ve müminlerin ruhaniyetine, hayatta bulunanların defteri amallerine hediye eyledim.  Kendi gelmiş ve geçmişlerimin ruhaniyetine hayatta bulunanların defterlerine hassaten anne ve babamın ruhaniyetlerine hediye eyledim.

b—FEYZ TALEB BÖLÜMÜ:[1]

Her dersin başında duruma göre değiştirilerek yapılır.

“İlâhi Ya Rabbî Hazine-i gaybi ilâhiyyenden Füyüzat-ı Rahmeti İlahiyyeni Fahr-i Kâinat Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme Efendimiz Hazretlerinin ruhaniyeti Şerifelerine inzal ve irsal buyurmanı;

Andan Âdem aleyhisselam ruhaniyetine,……[2] Sıddîk-ı Azam Efendimizin ruhaniyetine ve andan şeyhim ……. kuddise sırruhu’l-azîz Efendimin kalbine………, andan benim kalbime…… inzal ve irsal eyle Yâ Rabbî” denir ve râbıtaya geçilir.

 

c—RÂBITA BÖLÜMÜ

Derslerin evvelinde yapılır.

Râbıtada gereken fiziksel durumlar şunlardır.

— Abdestli olmak:

—Günde bir veya iki defa uygulamak. Râbıta günde bir defa yapılıyorsa ikindiden sonra veya sabahtan sonra yapılmalıdır.

—En az yir­mi dakika kadar olması gerekir.

— Fiziksel ve zihinsel rahatlık. Gerekirse gusül abdesti almak

—Râbıta yapabileceğiniz, ortam dikkati da­ğıtabilecek şeylerden yeteri kadar uzak bir yer olmalıdır.

—Yemekten en az iki saat sonra yapılmalıdır. Yemeğin hemen ardından yapılan râbıta rahat olmaz.

—Gözleri kapayarak mürşidin huzurunda O’na yönelmektir.

—Dikkat iki gözün arasına toplanarak hareket edilmelidir.

—Ufak rahatsızlıklar varsa râbıtanın huzurunu bozabilir. Bu gibi durumlarda kısa tutulmalıdır.

—Sakalın göğse dayanması ve rahat bir oturma şekli ile oturmak gerekir. Mesela; ters teverruk oturuşu[3] ile veya rahat edebileceği şekilde oturmak:

—Râbıta süresince dilin ucu damağa değmeli, diğer­lerine göre üst dişlerin arkasına veya alt dişlerin arkasına değmeli ve dil ağız­da düz yatmalıdır. Dilin ucunun alt dişlerin arkasına dayanması en doğal şekil gibi görünüyorsa da dil en uygun gelen şekilde tutmak gerekir.

—Sessiz, yavaş, yumuşak ve düzenli bir solunum yapılmalıdır. Solunum sayısı azaltılır. Eğer burun tıkalı değilse, ağız kapatıp burnundan solunmalıdır.

Normal şekildeki solunum düzensiz ve endişelidir. Kişi havayı akciğerlerdeki tam devrini tamamlamaya bırakmak yeteneğine sahip olmadığından havanın bir kısmı tam dışarı verilemeden akciğerlerde kalır. İradeli olmadan çok zorunlu olarak solunum yapar. Râbıta yapanların kalb atışı, ortalama, dakikada üç atış azalır. Vücudun oksijen tüketimi yüzde yirmi kadar azalırken, yük­sek olan tansiyonda düşer.

Mürşidi Râbıta Çeşitleri

Râbıta mürşide değil, Allah Teâlâ’yadır. Hakikâtte mürşidler insanları kendilerine bağlayıp ve bey’at ettirmezler. Allah Teâlâ’ya bağlarlar ve bey’at ettirirler.

 

Kendisine rabıta olunacak mürşidin tavır ve ahlâkı Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin ahlâkına tâbi olmadıkça rabıtadan beklenen feyzin zuhuru imkânsız­dır. Rabıta eden sâlikin ise, şeyhinin Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin ahlâkı ile ahlâklandığını, şeriat sünnet ve tarîkat ölçüleriyle tahkik eylemesi de mürid üzerine vâcibtir. Yoksa rabıta eden de ettiren de perişan olurlar.[4]

 

Buna göre;

1- İhvanın kâmil şeyhin suretini karşısında tasavvur edip hayal yoluyla iki kaşı arasına bakmak ve suretteki ruhaniyete yönelmek. Kendinden geçme (Gaybet) ve kaybolma hali başlayıncaya kadar râbıtayı sürdürmek.

—Gaybet iki türlüdür.

a-Bu teveccühte gaybet hâsıl olana kadar veya cezbe açığa çıkana kadar.

b-Mürşidin suretinin etrafını kaplaması ile gaybet ve cezbe hâsıl olana kadar.

Bu hallerden biri hâsıl olduktan sonra râbıtayı keser.

2- İhvanın kendini mürşid kıyafet ve heyetinde görmesidir. Bu râbıta şekline telebbüs (giyim) râbıtası ismi verilir.

3- Mürşidin suretini karşısında görüp, onu kalbinin ortasına indirmek, kalbini uzun ve geniş bir dehliz farz ederek mürşidi o dehlizde yürüyor ve kendisine doğru geliyor hayal eylemek.

Râbıta Adabı

Mürşidini her yerde hazır görmesidir. Mürşidin kemâlatını ve ruhaniyetini fark edememesi, öyle ki mekânla kayıtlayamamasıdır. Mürşidin tasarrufunu Allah Teâlâ’nın tasarrufundan görmesidir. Eğer mürşidin muhabbetini muhafaza eder ve nisbetini kaybetmezse bütün vakitlerde râbıtaya devam eder ve fark edemez olur.

Mürid Allah Teâlâ’dan gelecek feyze vasıtasız ulaşabilecek kudretine ulaşıncaya kadar râbıtaya devam eder.

Yukarıda anlatılan durumda dahi râbıtaya devam eder. Râbıta meşguliyeti terakki makamlarını çıkıncaya ve müşahedeye erişinceye kadar perdeleri aralamak için gereklidir. Fakat mürşide muhabbetini terk etmez. Çünkü nispet ve muhabbeti muhafaza müşahedeyi artırır. İhvan râbıtayla ünsiyet yakınlık kazanır.


—ZİKİR

Zikirde dikkat edilecek hususlar

Temiz bir mekânda abdestli olarak kıbleye karşı oturarak, elleri (göğüs üzerinde)[5] gözler yumuk derisi üzerinde zikir darbelerinin titreşimi olmadan bütün gücünü toplayarak zikretmelidir. “Allah” ismi şerifini zikrederken Arapça ses uyumuna dikkat etmelidir. Gelen düşüncelere itibar etmeyecektir. Şiddetli cezbe veya gaflet hali olursa kendini koy vermeyerek onun gitmesini bekleyecektir. Zikir anında göğüste şiddetli vuruşlar olduğu zamanda gitmesini bekleyecektir. Fakat kalbin atışıyla uyumlu bir hal zuhur ederse o zaman uyum içinde zikre devam edilmeli ve kesilmemelidir.

Bütün olan halleri mürşidine haber vermelidir. Müride gereken halini haber vermesidir. Düşünceler ve zevkler haber edilirse şeyh onu terbiye eder. Eğer bedende zikir halinde sarsılmalar, terlemeler, kalbte hafakanlar (sıkıntı-çarpıntı) olursa yazın soğuk ile kışın sıcak su ile gusül abdesti almalıdır. Bütün gücü ile bu haller gidip zikir kalbte sakin olup yerleşinceye kadar çalışmalıdır.

Zikirde havâtır ve düşünce çoğalırsa abdest almalı ve ‘Ya Kadîr’ veya ‘Ya Feğğâl’ esmasını veya istiğfar çekmelidir. Bunlar netice vermez ise, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme salâvat getirmeli veya mürşidini râbıta etmelidir.

Zikrin ve letâiflerin nurlarını keşfeder ise, başka nurlara itibar etmemelidir. Yinede nurlara itibar etmekten kendini koruması müride uygundur. Çünkü Allah Teâlâ zatına layık olmayan her şeyden uzaktır.

Bir sebepten dolayı zikri bırakmak gerekirse kalbini zikrin manası üzerinde sabit bırakmalıdır. Masivâyı zikre dönene kadar, kalbe yakın kılmamalıdır.  Zikre başlayacağı zaman Allah Teâlâ’ya dua etmeli sığınmalıdır. Allah Teâlâ, dua edilirse zakirin kalbini muhafaza eder, masivânın zararını ondan uzaklaştırır. Zikir usulüne uygun yapıldığı zaman bir eseri meydana gelir. [6]

İlahi ente maksudî ve rızaike matlubî her yüzüncüde kalben söylenmelidir. Bu kalpteki havatırı yok eder. Gaybet hali olunca zikri terk eder. Bu hal bitince zikre döner. Zikir bitince hemen yerinden kalkmaz. Kalbine nazar eder. Bu bekleme 15 dakika ve bir saat arasında olabilir. Bu beklemede gaybet hali, varidat beklemesi olur. Her latîfe bir öncekinden daha latiftir. İnsana hoş gelir kavuştum diye kendini kaptırmamalıdır. Kalb makamı ile başlayan ihvan o latîfenin halleri hâsıl olunca bir üst latîfeye geçer. İkindi seherinde ders yerine râbıta tercih edilir.

LETÂİFLERDE ZİKİR

Zikir dersleri ilk önce latifeler üzerinde uygulanır. Letâif kelimesi latifenin çoğuludur. İnsanın maddî kalbiyle alakası bulunan, ruh ve nefs gibi manevi varlığının özellikleri için kullanılır.

“Lâtif” Allah Teâlâ’nın esma-i hüsnasındandır. Lütufkâr anlamına geldiği gibi, ince, cismi olmayan, gözle görülmeyen anlamına da gelir. Nitekim: “Gözler O’nu idrak edemez. O gözleri idrak eder. Latif’dir. Habîr’dir.”[7] Âyetindeki “Latif’ bu anlama, yani gözle görülmeyen ama her şeyden haberdar olan anlamındadır. “Latîfe” de aynı kökten olup gözle görülmeyen anlamı taşır.

Letâiflerin Yerleri

Letâifler Âlem-i sagîr ve Âlem-i Kebir olmak üzere iki yerdedir.

—Âlem-i sağîr yani küçük âlem insana denir.

—Âlem-i Kebir insandan başka her şeydir.

Âlem-i sagîr, on parçadan meydana gelmiştir. Bu da ikiye ayrılır.

1-Âlem-i halk beş letâiftir. Nefs, hava, toprak, su ve ateş.[8] Asılları da Âlem-i kebirdedir. Yerin dibinden arşa kadar, âlemi halkdır. Onun üstü âlem-i emirdir.

Arşın içindeki mahlûklar maddeden yapılmıştır. Zamanlı ve hacimlidirler. Onun için Âlem-i halk’a ölçü âlemi de denir. Mahlûklar, âdemle (yokluk) vücudun (varlık) birleşmesinden meydâna gelmiştir. Âdemle vücudun birleşmesi, beş aslın sonuna kadardır.

2-Âlem-i emir beş letâiftir. Kalb, rûh, sır, hafî ve ahfâ’dır. Asılları, arşın dışında görülür. Âlem-i emir, maddesiz, hacimsizdir. Bunun için, Âlem-i emre Lâ-mekânî de denilmektedir.

Letâifler

Kalb latîfesinin yeri, sol memenin iki parmak altıdır.

Ruh latîfesi sağ memenin iki parmak altındadır.

Sır latîfesi sol memenin iki parmak üstü ve göğsün ortasına yakındır.

Hafî latîfesi sağ memenin iki parmak üstü göğsün ortasına yakındır.

Ahfâ latîfesi göğsün ortasındadır.

Nefs latîfesinin yeri alındır.

Beden (ateş, hava, su ve topraktan) meydana gelmektedir. Bu unsurları ayrı ayrı sayarsak, latîfeler on olur. Onun için bunlara letâif-i aşere (on latîfe) denilmiştir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

MAKAMI YERİ NEBİ’Sİ NURUNUN RENGİ ve UNSURU
KALP Sol memenin iki parmak altı ÂDEM aleyhisselâm SARI-YEŞİL

Toprak

RUH Sağ memenin iki parmak altı NUH aleyhisselâm

İBRAHİM aleyhisselâm

KIRMIZI

Hava

SIR Sol memenin iki parmak üstü MUSA aleyhisselâm SU RENGİ

Su

HAFÎ Sağ memenin iki parmak üstü İSA aleyhisselâm SİYAH

Ateş

AHFÂ Göğsün ortası MUHAMMED

sallallâhü aleyhi ve sellem

YEŞİL

Toprak

NEFS-İ NATIKA İki kaşın arasıdır VÜCÜD-Ü KÜL HER RENK VAR

(Yani renksiz)

“ALLAH” ZİKRİN YAPILIŞ ŞEKLİ

En güzel ders vakti sabah namazından sonra işrâk vaktinde olandır, denilmiştir. Kısa bir özet olarak letâif merhaleleri şu şekildedir.

“Zikredecek kimse taharet eder, abdest alır. Temiz bir yer­de iki rekât namaz kılar, dizüstüne oturur, sonra dudaklarını birbirine yapıştırır. Dilini dahi damağına tespit eder, gözlerini yumar, azasını hareketten men eder. Bütün kuvvetlerini ve hasselerini ta’til eder ve mürşidin ruhaniyetine gönlünü çevirip ondan yardım umar, sonra sol memesinin altında kalbine ism-i celâli, nuranî harflerle ve tasavvur kalemi ile nakşeder. (“Allah” الله   ismi şerifini yeşilli sarılı nur ile yazılı görür gibi düşünür.) O mü­barek lâfzın manası olan Allah Teâlâ’ya teveccüh eder. Bu teveccüh ile öyle meşgul olur ki, kendini unutur, dünya kaygısı ve işlerini bir yana atar.

“Euzü billahi mineş şeytanirracim bismillahirrahmanirrahim. İlâhi ente maksudi verizâike matlubî, efdaluzzikri fağfirlena ya “Allah” “Allah” “Allah” diye bin defa “Al­lah” denir Her yüz defa “Allah” deyince yüz başında. “Lailâhe illa’llâh Muhammedün Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ilâhî ente mak­sudî ve rızâike matlubî, “Allah” “Allah” diye devam eder.

İşte zikir bu suretle zikre devam kalbini arındıra arındıra asıl çevirip olgunlaştıra olgunlaştıra yolunu bulur. Bundan sonra mürid, kalbini zikirden çekip çevireyim dese bile muvaffak olamaz. Bu hâlin zuhurunda mürşidin izni ile zikri, ruha nakleder ve ruh ile dahi sağ memenin altında zikirle meşgul olur. Ruhta olgun­laşma ve asıl niteliğine dönüp istenilen menzile erişme kud­reti hâsıl olur. Mürid yine mürşidin izni ile zikri, ruhtan sırra nakleder ve sır ile sadrın sol tarafında meşgul olur. Bundan sonra yine mürşidin izni ile zikri hafiye nakleder. Hafi göğsün sağ tarafındadır. Bu merhalede de muvaffak olan mürid, mürşidin izni ile zikri ahfâya nakleder. Bundan sonra mürşid izin vererek müridin zikri, nefs-i natıkaya intikal eder. Bundan son­ra zikir, vücudun her zerresine sirâyet eder. Tabiatın zulmeti, anasırın kudreti, cismâniyetin kesafeti tamamıyla yanıp peri­şan olur. Bedenin cüzlerinden zikir o derece zuhur eder ki, mürid vücudunda her zerrenin Allah Teâlâ’yı zikrettiğini duyar ve han­gi azası ile zikredeyim dese muvaffak olur. Daha sonra ha­riçteki varlıkların da Allah Teâlâ’yı zikrettiğini duyar.

Bu ahvalin zuhurunda mürşid, ihvâna kelime-i tevhidi habs-i nefes suretiyle telkin eder ve mürid habs-i nefes ile kelime-i tevhid ile meşgul olur. Mü­rid her mertebede, o mertebenin nurunu müşahede eder.

“Mürid, ism-i celâli zikir ile letâifte müşahede ettiği nur­ları Allah Teâlâ’nın nurları zannedip, onlar ile meşgul ol­mamalıdır. Zira müşahede ettiği nurlar, ilâhî nurların hicaplarındandır. İlahî nurlar, müşahede ettiği nurların ötesindedir. Letaifte müşahede edilen nurlarla meşgul olup kalmak müridi Allah Teâlâ’nın tecellisinden mahrum eder.

Bir de şunu bilmelidir ki, letâif nurlarının her müride zu­hur etmesi lâzım gelmez. Bazı mürid, işin başlangıcında beşerî vücudu mahvedip, siyah nur müşahede edebilir, ondan başkası zuhur etmez. O siyah nurdan geçerse Allah Teâlâ’nın nurunu müşahede eder. Bu letâif nurlarının zuhuru ve aslî saffetlerinin husulü bu şart iledir ki, eğer mürid zikrini huzur ile îfa ve kalbini her türlü kayıttan soyarak farzları ve sün­neti kemâli ile edâ eder ve bütün vaktini zikre hasrederse, zuhurat olur. Yoksa olur olmaz zikir ile bu hassalar zuhur edivermez. Eğer zikri nakle bir veçhile izin mümkün olmazsa, batında mürşidin ruhaniyetinden izin alıp, bir sonraki letaife öyle nakleder.”

 

1.DERS:

Kalb [9]

 

Kul bu kalb ile Allah Teâlâ’yı hakkıyla zikredebilirse, kendi kalbiyle, küllî kalb arasındaki perdeler kalkar. O zaman kal­biyle Allah Teâlâ’yı zikreden kul, bütün varlıklarla da Allah Teâlâ’yı zikretmeye başlar.

Eğer rûh bu sırra erememişse muhakkak kalb âleminde işlenen günah ve isyanlar sebebiyle paslanmalar ve kirlenmeler olmuş, kal­bin üzeri günah tabakalarıyla örtülmüş bazı kalbler ise demirden bir parça gibi sertleşmiştir.

Bu sebeple evvelâ kalbi zikre çok devam edilerek kalb ile zikir irtibatını tesis ve temin ettikten sonra ruhî zikre geçilir.

Kişi lâtife-i kalb ile Allah Teâlâ’yı zikretmeye başlamadan önce hediye yapılır. Bundan sonra İlâhi Ya Rabbî, hazine-i gaybi ilahiyenden füyüzat ve rahmeti ilahiyeni ve şanı ilmi cami’ olan şuunatı rahmeti ilahiyyeni Fahri âlem Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem efendimizin ruhaniyetine inzal ve irsal buyurmanı;

Andan Hz. Âdem aleyhisselâmın kalbi saadetine andan da meşayih-i î’zâm hazretlerinin kalbi saadetine ulaştırdığın gibi şeyhimin kalbi saadetine ve bu âciz kulunun da kalbine ulaştır” diye duâ ve niyaz eder ve kalb tarafına başın eğerek oturur ve kalbi ile bin defa zikre başlar.

Kalbe teveccüh ve zikir lâfzını doğru söyleyerek, “Allahümme (İlâhi) ente mak­sudi ve ridake matlubi” “senin zât-ı pâkinden başka hiç maksut yoktur” manâsını mülâhaza etmek ve gönlü başka düşüncelerden korumak manâsı taşıyan Vukûf-i kalbî ye [10] devâm edilir.

Durumuna göre eğer ihvânda sarı-yeşil nur [11] omuzları hizasında çıkıp yükse­lirse veya kendisini ızdırap veya depreşme kaplarsa ruh latifesiyle telkinde bulunulur.

2.DERS:

Rûh

 

Hediyeden sonra İlâhi Ya Rabbî, hazine-i gaybi ilahiyenden füyüzat ve rahmeti ilahiyeni ve şanı ilmi cami’ olan şuunatı rahmeti ilahiyyeni Fahri âlem Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem efendimizin ruhaniyetine inzal ve irsal buyurmanı;

Andan Hz. Nûh ve Hz. İbrahim aleyhisselâmın ruhu saadetlerine, andan da meşâyıhı ızâm hazretlerinin ruhu saadetleri vasıtası ile şeyhimin ruhu saadetlerine ve bu âciz kulunun da ruhuna vâsıl eyle,” der

Sonra kişi kalb dersinde oturduğunun aksi yönde oturur boynunu ruha doğru büker; “Allah” lafzını üçbin defa ruh ile zikretmeye devam eder.

Kulun ruhuna tecellî eden feyzin rengi kırmızıdır. Ruhuna akan bu feyz akınları devam ederken kul, kalbindeki feyiz akınlarından da gafil olmamaya gayret eder.

Kul rûh ile Allah Teâlâ’yı zikretmeye başlayınca, damar­larındaki kan ve vücudundaki hücrelerde zikrin zevkini alır. Muhâbbet-i ilâhi kalbimizde dirildiği gibi bütün hücrelerimizde dirilir ve “Allah” “Allah”demeye başlar. İşte buna “zikr-i can”, “zikr-i rûh” denilir.

3.DERS:

Sır

Bundan sonra kula sır dersi tarif edilir. Sır, sol göğsün iki par­mak üstündedir

Hediyeden sonra İlâhi Ya Rabbî, hazine-i gaybi ilahiyenden füyüzat ve rahmeti ilahiyeni ve şanı ilmi cami’ olan şuunatı rahmeti ilahiyyeni Fahri âlem Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem efendimizin ruhaniyetine inzal ve irsal buyurmanı;

Andan Hz. Musa’nın aleyhisselâmın sırr-ı saadetine ulaştırdığın gibi, meşâyıh-ı kiram hazretlerinin sırr-ı saadetleri vasıtasıyla, şeyhimin sırr-ı saadetlerine ve bu âciz kulunun da sırrına vâsıl eyle” der, gözlerini kapatır, sır makamı olan sol göğsün iki parmak üstünden Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin sırrından, Hz. Musa aleyhisselâmın ve andan da diğer meşâyıhlardan sır makamlarından feyzin, beyaz bir nûr gibi sır makamından kalbine doğru indiğini, aktığını düşünerek:

“…O’nun zâtından başka her şey helak olacaktır…” [12] âyet-i celîlesinin manâsını on, on beş dakika kadar tefekkür ve rabıta ederken kalb ile dörtbin adet zikreder. (Bazıları sır ile desede bu makamlar birbirine yakın olduğu için sır ile zikretmek için kendini zorlamamalıdır. Vukuf kalbe yapıldığından sırrın zikri kalbin zikrinden ayrı olmayacağı kesindir.)

Bu makam Hz. Mûsâ’aleyhisselâmın kâdem-i şeriflerinin[13] altındadır. Ya­ni bu makam Hz. Musa aleyhisselâmın adım attığı bir makamdır.

4.DERS:

Hâfî

 

Hâfî makamı sağ göğsün iki parmak üstündedir. Hâfî dersi hediyeden sonra ihvân İlâhi Ya Rabbî, hazine-i gaybi ilahiyenden füyüzat ve rahmeti ilahiyeni ve şanı ilmi cami’ olan şuunatı rahmeti ilahiyyeni Fahri âlem Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem efendimizin ruhaniyetine inzal ve irsal buyurmanı;

Andan Hz. İsa aleyhisselâmın hafî-i saadetine, andan da meşâyıh-ı kiram hazretlerinin hafî-i saadetlerini ulaştırdığın gibi, şeyhimin hafî-sine ve bu âciz kulunun da hafî-sine inzal ve irsal ey­le” der ve gözlerini kapar. İhvân feyz nurunun Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimizin hafi-i saadetinden, Hz. İsa aleyhisselâmın hafi-i saadetine, andan da meşâyıh-ı îzâm vasıtasıyla kendi hafî makamına aktığını düşünerek:

“…O’nun benzeri hiçbir şey yoktur. O işitendir, görendir.’’ [14] âyet-i celîlesinin manâsını tefekkür ederek on, on beş da­kika kadar bu düşünce ile o hâli yaşar.

Allah ismi sağ göğsün üstünde düşünerek ruh ile beraber beşbin adet zikir eder. Bu arada kalbde zikir ve vukufta vardır.

 

5.DERS:

Ahfâ

 

Ahfâ göğsün ortasındaki makamdır. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem makamı olan bu makam “mahbubiyet makamıdır.”

Bu makamda hediyeden sonra: İlâhi Ya Rabbî, hazine-i gaybi ilahiyenden füyüzat ve rahmeti ilahiyeni ve şanı ilmi cami’ olan şuunatı rahmeti ilahiyyeni Fahri âlem Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem efendimizin ruhaniyetinin ahfâsına inzal ve irsal buyurmanı;

Andan Hazreti İsa, Musa, İbrahim, Nuh ve Âdem aleyhimüsselamın ruhaniyetlerine, andan Ebubekir Sıddık Efendimizin ruhaniyetine, andan cümle şeyhlerimizin ruhaniyetlerine, andan şimdiki şeyh efendimizin ahfâsına ve andan benim ahfâma inzal ve irsal buyur, Ya Rabbî der.

Cenâb-ı Hak’tan feyz nurunun bizatihi Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ahfâsına tecellî edip andan da ihvânın ahfâsına yeşil bir nûr şeklin­de tecellî edînce ihvân:

“Ve sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin.” [15] âyet-i celîlesinin manâsını on on beş dakika tefekkür ettikten sonra feyz nûrunun kalbe akışını hissedince kalb ile beşbin defa Allah’ı zikreder.

6.DERS:

Nefs-i Natıka

 

Nefs-i natıka makamı iki kaşın arasındadır. Bu makamda hediyeden sonra: İlâhi Ya Rabbî, hazine-i gaybi ilahiyenden füyüzat ve rahmeti ilahiyeni ve şanı ilmi cami’ olan şuunatı rahmeti ilahiyyeni Fahri âlem Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem efendimizin ruhaniyetine inzal ve irsal buyurmanı;

Andan Hazreti İsa, Musa, İbrahim, Nuh ve Âdem aleyhimüsselamın ruhaniyetlerine, andan Ebubekir Sıddık Efendimizin ruhaniyetine, andan cümle şeyhlerimizin ruhaniyetlerine, andan şimdiki şeyh efendimizin letâif, nefsi natıka, cem’i cevârih ve âzalarına ve andan benim letâif, nefsi natıka, cem’i cevârih ve âzalarıma inzal ve irsal buyur, Ya Rabbî der. Rabıta yapar.

Hediyeden sonra, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz Sidre-i Müntehâ’ya, andan da imkân dâiresinin üstüne yükseldiği gibi, ihvânın ruhunun basîret gözü alnından sonsuzluğa doğru yükselir, imkân âleminin üstünden Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimizin Sidre-i Müntehâdan bakışı gibi kâinata bakar.

İşte o zaman sonsuz feyz deryasından, sağ kaşının üstünden; feyz ve letâif makamları denilen ahfâ, hafi, sır, rûh ve kalbe doğru beşerî bünyenin kaldıramayacağı kadar feyz akmağa baslar. İhvân bu feyzin zevkleri içerisinde sağ kaşından sola doğru sür’atle yan­kılanan “Allah” “Allah” sedasını duyar gibi olur ve bu sedayı kalb ve basireti ile birleştirerek beşbin defa Allah’ı zikreder.

İhvân bu makamda her şeyinden ayrılmış, çekilmiş varlıkla yok­luğun birleştiği bir ânı yaşar. Artık bu makama kadar seyretmiş, il­miyle tesbit etmiş olduğu Arş’tan, yerin altına doğru bütün varlıklar bir anda zerrecikler hâline, yok hâline gelir. Cenâb-ı Hakk’ın gerçek varlığı karşısında aklın alamayacağı kadar büyük varlıklar ve ken­disi güneşin yüzünde yüzen bir zerrecik hâline gelir. Bu makama ulaşan bazı ihvâna “nefs-i cüz” dersi verilir.

(İlave ders)

Nefs-i Cüz Dersi

Hediyeden sonra kâinatın Allah Teâlâ’nın varlığı içeri­sinde bir zerre olduğunu, biz de o zerrelerin zerresi hâlinde olduğu­muzu düşünerek bütün letâiflerle beraber feyz kaynaklarına olan bağlılığımızı düşünüp bu hâlimizi muhafaza ederek kalble Allah’ı beşbin defa zikrederiz.

İhvân bu haliyle Allah Teâlâ’yı zikrederken, zerre hâlindeki kâina­tın da bütün zerreleri ile Allah Teâlâ’yı zikrettiğini tefekkür edip, his­sederek Allah’ı zikre devam eder.

Bu hâlde iken yapılan zikir, ihvânı ve bütün kâinatı ihata eder, kucaklar: zikreden ihvân kendi varlığını ve Allah Teâlâ’dan başka bütün varlık ve düşünceleri unutarak Allah’ı zikretmeğe başla­yınca ona “Zikr-i kül” dersi verilir.

7.DERS:

Zikr-i Kül (Zikr-i Sultan)

 

Bu makamda hediyeden sonra: İlâhi Ya Rabbî, hazine-i gaybi ilahiyenden füyüzat ve rahmeti ilahiyeni ve şanı ilmi cami’ olan şuunatı rahmeti ilahiyyeni Fahri âlem Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem efendimizin ruhaniyetine inzal ve irsal buyurmanı;

Andan Hazreti İsa, Musa, İbrahim, Nuh ve Âdem aleyhimüsselamın ruhaniyetlerine, andan Ebubekir Sıddık Efendimizin ruhaniyetine, andan cümle şeyhlerimizin ruhaniyetlerine, andan şimdiki şeyh efendimizin letâif, nefsi natıka, cem’i cevârih ve âzalarına ve andan benim letâif, nefsi natıka, cem’i cevârih ve âzalarıma inzal ve irsal buyur, Ya Rabbî der. Rabıta yapar.

“Allah” “Allah”  sedasını bütün yaratıklardan duyar gibi olur ve bu sedayı kalb ve bütün azalar letâifler ile beraber beşbin defa Allah’ı zikrederek onların sultanı olur.

Mânevî mihrab olan kalbte en büyük isim olan Lafza-i Celâl belirdiğin­de Allah Teâlâ’nın mânevî huzurunda öylece durulur. Bu zikir bazı Allah Teâlâ yolcuları için letâif (dersin)i tamamladıktan sonra ortaya çıkar. Bu şekilde letaiflerin zikri bittikten sonra Zikr-i Sultan’a gelmiş olur ve bütün cüzler ile zikir yapılır.

8.DERS:

Tevhîd-İ Hakiki (Haps-i Nefes İle Nefy-u İsbat)

 

Sâdât-ı Nakşibendiye büyüklerinden gelen ikinci bir zikir şekli nefy u isbât ile yapılmasıdır. Mürid, kelime-i tevhid ile cezbe kıvamının aslını tahsil eder ve murakabeye istidat kazanır.

Nefy u isbât “Lâ-ilâhe İlla’llâh” tan ibaret olan kelime-i tayyibe ile meşgul olmaktır. Bu durumda hapsi ne­fes (nefesi tutma) ve Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemden geldiği şekilde zikretmek, tek sayıda durmaya riâyet ve bilinen sekiz şarta uyularak yapmaktır. (Bu derste nefesi tutup, kalb diliyle tevhîd okurken Allah Teâlâ’dan başka her şeyi atıp Allah Teâlâ’nın zâtını düşünmektir.

Haps-i nefes hakkında Urvetü’l-vüskâ Muhammed Ma’sûm kuddise sırruhu’l-azîzden suâl edilmiştir ki;

“Haps-i nefes ile amel bid’at midir, değil midir? Eğer bid’at ise, hasene midir? Müceddidîn indinde bid’atte hasen yoktur. Şu halde bid’atten kurtuluşa çâre nedir? Zi­kir ise, hadd-i zâtında hasendir ve mesnundur!” denilmiştir. Ce­vaben;

“Zikirde habs-i nefes, sadr-i evvelde sabit olmamış ise, de, sonra, haps-i nefes ile zikri, Hızır aleyhisselâm, Hoca Abdülhâlik Gucdüvnânî kuddise sırruhu’l-azîze ta’lim ettiler ki, Hızır aleyhisselâmın ameline bid’at ile hükm olunamaz.”

Yapılış Şekli

Hediyeden sonra: İlâhi Ya Rabbî, hazine-i gaybi ilahiyenden füyüzat ve rahmeti ilahiyeni ve şanı ilmi cami’ olan şuunatı rahmeti ilahiyyeni Fahri âlem Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem efendimizin ruhaniyetine inzal ve irsal buyurmanı;

Andan Hazreti İsa, Musa, İbrahim, Nuh ve Âdem aleyhimüsselamın ruhaniyetlerine, andan Ebubekir Sıddık Efendimizin ruhaniyetine, andan cümle şeyhlerimizin ruhaniyetlerine, andan şimdiki şeyh efendimizin letâif, nefsi natıka, cem’i cevârih ve âzalarına ve andan benim letâif, nefsi natıka, cem’i cevârih ve âzalarıma inzal ve irsal buyur, Ya Rabbî der. Rabıta yapar.

Nefy ü isbât “Lâ İlâhe İlla’llâh” kelime-i Tevhîdi ile yapılır. Tesbihin 21 adedi sayılır. Nefes tutmada hedef 21 Kelime-i Tevhide ulaşmak hedeftir. Gücü yetemeyenler 3,5,7,9. . . . da karar kılabilirler. Hastalığı varsa bu zikir yaptırılmaz.

Yukarıda açıklandığı şekildeki gibi, dil damağa yapıştırı­lır, göbeğin altında nefes hapsedilir, sonra hayal edilerek dimağın sonuna kadar “Lâ” yı çeker, andan “İlâhe” sağ omzuna; “İlla’llâh” da kalb-e devredilir. Kalb, şeklini ve yerini bildiğimiz, sol taraftaki en kısa kaburga kemiğinin altındaki kalbdir. “İlla’llâh” lafzı bütün kuvvetiyle kalbin en derinliklerine işleyecek, ha­rareti bütün vücudu saracak derecede kalbe devrolur.

“Lâ İlâhe” derken bütün mâsivâyı, Allah Teâlâ’dan gayrı ne varsa sonradan olmuş ne ki, mevcut ise, hepsini nefyeder, her birinin fânî oldu­ğunu tefekkür eder ve onlara o gözle bakar.

“İlla’llâh” söylerken de, Allah Teâlâ’nın zâtına, bekânın ancak O olduğunu kalbine nakşeder. Bunu bütün letâifiyle yapar, yani bu işe bütün letâifi iştirak eder. “Lâilâhe İlla’llâh” ın yazısının şeklini düşünür. Manasını tefekkür eder ki, Allah Teâlâ’nın zâtından başka maksû­dumuz yoktur, demektir.

“O’ndan başka maksûdunun olmadığını” söylemek, “O’ndan başka ma’bûdumuz olmadığını” söylemekten daha geniş manalıdır.[16] Çünkü her ma’bûd aynı zamanda maksûddur. Aksi olamaz. Bunun so­nunda kalbiyle:

“Muhammedün Resûlullâh”

Der. Bunu söylerken, Hazret-i Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme ittibâ’ etmeye kendini şartlandırır. Bunu böyle tamamladıktan sonra, nefesinin kuvvet derecesine gö­re bunu tekrar eder. Bunu tek sayıda bırakır. Buna “Vukûf-i kalbî” denir.

“Her an ihvânın için­de nefsini tazyik ettiğinde, tellerden bir tel üzere vakfedip “Muhammedün Rasûlüllah” ı dahi mülâhaza etmelidir. Ve on­dan sonra nefesini serbest bırakarak zikre devam etmelidir. Nef­esini bırakırken, “ilâhî ente maksûdî ve ridâke matlûbî” cüm­lesini düşünmelidir. Ve “Muhammedün Resûlullah”ı Allah Teâlâ’ya vesîle kabul edip kendisinin kontrol altına olduğunu kastetmelidir. Bu cümleyi mülâhazanın faydası, iki nefesin arasını muhafaza e­dip, kalbini havatırdan kurtarmaktır. Eğer bu minval üzere ihvânın tavırda duruş 21 adet zikir sayısına ulaşırsa, zikrin neticesi hâsıl olur ve zikrin neticesi nefy tarafında beşeriyet vücudunu nefyi hâ­sıl ederek kalbe indirir, nefesini Allah Teâlâ sevgisi ile kalbe vurup bu tasav­vurunu isbat tarafından meydana çıkararak cezbe ile ezeli ve ebedî halini hisseder olmak­tır.

Eğer 21 adede ulaşılıp zikir neticesi hâsıl olmamışsa muhakkak ki, ihvan, zikrin adabında kusur etmiştir. Zikre baştan başlaması lâzımdır.

İhvân, zikrini huzur içinde yapmak manasını düşünmekte titizlik göstermelidir. Bütün mâsivayı gönülden çıkarmalı ve bü­tün ilim ve amilleri nefy tarafından mülâhaza etmelidir. Ve fânî şeyleri nefye ziyadesi ile çalışmalıdır. Hayır, şer ne gibi havâtır varsa kalbinden söküp atmalıdır. İsbat tarafında Allah Teâlâ’nın birliğini mülâhaza edip, nefsini bu mülâhazada fâni kılmalı ve tevhid ile aynı zamanda akla nazar eylememelidir.

Farz ve sünnet namazlarını vaktinde tam bir huzur ile kılmalıdır. Bundan son­ra halktan uzlet edip, bütün vakitlerini kelime-i tevhidin zikrine harcamalıdır.

Eğer buna hakkiyle çalışır, nefyedilecek olanı nefyeder, isbât edilecek olanı isbât ederse neticesi zahir olur. Murakabeye başlayacak hâle gelmişte olacaktır.

Bu derse günlük yarım saat, on veya duruma göre onbeş gün çalışılır ve bitirilir.

 

Tevhîd-i hakiki (Nefy ü isbât) dersinin dokuz şartı vardır.

1- Vukuf-u kalbi: Yani kalbde hatıra gelen bütün şeyleri tama­mıyla boşaltıp kalbi hazır bir vaziyete getirip; Allah Teâlâ’nın huzurunda, kontrolde olduğunu düşünmek.

2- Nefesini çekip hapsederek Allah Teâlâ’nın dışındaki bütün var­lıklardan ve düşüncelerden kurtularak bir an nefes tuttuktan sonra vermek.

3- Kelime-i tevhîdin yazısını vücudunda mülâhaza etmek: Bu düşünceyi göbeğin altından başlayarak beyninden dolaştırıp kalbe inmesini mülâhaza etmek. Yani “Lâ ilâhe” derken “lâ” nın telaffuzu­nu göbeğin altından başlatıp sağ kulağının hizasından beyin kubbe­sini dolaştırıp “ilâhe” yi sağ omuzuna getirip “İlla’llâh” diyerek kalbde “lâ İlahe İlla’llâh”ı hem yazısını hemde nurunu düşünerek kalbde zikri tamamlayıp devam etmesi.

4-Kelime-i tevhîdin göğüsteki nakış şeklini mülâhaza etmek, zikrin tesirini duymak içindir.

5- “Lâ ilâhe İlla’llâh” kelimesinin sonsuz, manalarını tefekkür et­mek.

6- “Lâ ilâhe İlla’llâh” kelimesinin manasını kalbe kararlı bir şe­kilde yerleştirerek; mâsivâyı, evhamı ve hayâlâtı kalbden çıkarmak.

7- “Lâ ilâhe” kelimesini bu şekliyle göbekten beyine, beyinden sağ omuza getirerek tamamlayıp “İlla’llâh” ı da kalbe vurarak nefes almadan 3, 5, 7, 9, 11. … 21 e kadar tekrarlamaya gayret eder. Tek sayılarda sağ göğsün altındaki rûh makamında “Muhammed’ün Rasülüllah” diyerek zikrini tamamlar.

8- Yapılan zikrin sayılarını mülâhaza ederek, düşünerek tek sa­yılarda durmaya alışkanlık kazanmak

9- Nefesini alınca “ilâhi ente maksûdî ve rızake matlûbî.” Allahûmme atini muhâbbetüke ve rızake ve mağrufeteke” (Allah’ım, gayem sensin, aradığım da rızandır. Allah’ım, bana sevgini, rızânı ve seni tanımayı lütfet.) deyip nefesini aynı şekilde göbeğin altından alarak aynı düşüncelerle zikrine devam ederek bin adet “Lâ ilâhe İlla’llah” diyerek nefiy ile isbât dersine devam eder.

“La ilâhe illa’llah”ın sonsuz manâlarını düşünerek Allah Teâlâ’dan başka gerçek manâda sevilecek sayılacak, korkulacak ve yardımına sığınılacak bir varlığın olmadığını düşünerek kalbindeki Allah Teâlâ’dan başka varlık ve düşünceleri çıkarmak üzere mücâdele yapma­ya ve dersine devam eder. İhvân bu dersler sayesinde zikru’llâhın asıl gayesi olan “kelime-i tevhîdîn” gerçek manalarını kalbine yerleştirerek mağrifet-i ilâhiye kavuşmaya gayret eder.

Zikrin bu şeklini Şeyh Abdûlhâlîk Gucdüvânî kuddise sırruhu’l-azîz, Hazreti Hızır aleyhisselâmdan almıştır. Ona suya dalmasını emre­derek bu şekil zikri öğretmiştir. Suya dalmasını emretmesinin sebebi nefesini tutmak içindir. Çünkü başlangıçta en ihtiyatlı yol budur.

Mi’râcu’s-Saâde kitabında demiştir ki, :      .

“Şeyhimiz bize zikrin bu şeklini yapmamıza izin verdiği zaman “İlla’llâh”ı omuzdan çıkarıp kalbine verirken bu hayalî vuruş esnasın­da başı biraz hareket ettirmemizi söyledi. Bu, bunun tesirini meydana çıkarır.”

Yine ondan işittik ki;

Bu zikri, sâlik ilk defa yaparken yirmi bir yahut yirmi üç adedine ba­liğ oluncaya kadar mânâyı tasavvur etmeden yapar. Bunu yapmağa yalnız bir nefeste muktedir olabilir. Bu dereceye geldiği zaman ona (yukarıda anlattığımız) manayı tasavvur etmeyi ve zikri birinci yol üzere devam ettirmesini emreder. Bir nefes hapsinde sayılı adede vasıl oluncaya kadar böyle devam eder, Bundan sonra bu zikre devam ederse cidden güzel olur ve neticesi görülür. Ancak bunu emredi­len miktar yapmakla gereğini yerine getirmiştir. Bundan sonra Allah Teâlâ’ya tahsis-i nazar eyler.”

Yine Şeyh İsmail el-Hâlidî kuddise sırruhu’l-azîz Hazretlerinden işittik ki;

“Adede riâyet hafıza ile yapılacaktır. Parmakla veya tesbihle de­ğil.” buyurdu.

Yine buyurdu ki;

“Zikir çokluğa bağlı olarak habs-i nefesden aciz kalır ve yapa­mazsa ne yapmak lâzımdır? Sorusuna buyurulur ki;

“Nefesini bırakıp yukarıda anlatılan zikre habs-i nefes yapma­dan devam eder, bu da aynı şekilde faydalıdır.” [17]

 

9-DERS:

SÜLÛK[18]

İhvanın bir üst seviyeye geçtiği çalışma

 

Eğer ihvanın durumu müsait ise, Sülûk adı verilen bir inzivaya geçirilir.[19] Bu inziva duruma göre Hâlidî Hakî’de en fazla 10 gündür.[20] Gavs’ül âzam İhramcızâde İsmail Hakkı Toprak Efendi Hazretlerinden önceki pirler yani Çorumlu Mustafa Rumî kuddise sırruhu’l aziz 30 veya 40 gün, Tokatlı Mustafa Hakî kuddise sırruhu’l aziz 20 gün sülûk çıkarırlardı. Zamanla bu gün sayısında azaltılma olmuştur. [21]

Duyduğumuza göre bazı işte çalışan ihvanlar işleri ile beraber bu sülûkü yapmışlardır.

Hediye, feyz talebi ve rabıta yapılır. Nefy ü isbât “Lâ İlâhe İlla’llâh” kelime-i Tevhîd ağzı kapatmadan hem ağız hem dil ile gizli sesle (namazda Kur’ân-ı Kerim’i okur gibi) mülahaza-i nakış ile kendi vücudundaki yazılı olan “lailâhe illa’llah” kelimesini okur.

Günde on bin en geç yedi günde bitmiş olacak şekilde okunacak. Bu günlerde oruç tutulacak bitiminde ruhaniyate hediye edilecek

Bu şekilde sülûk günlerinde 70 000 kelime-i tevhit kâmilen bitmiş olur. Gerekirse fazlalaştırılır veya azaltılma yapılabilir. Burada dikkat edilecek husustan biri kabiliyetin şeyh veya vekili tarafından tayini gerekir ki, bu çok önemlidir. Sülûkten çıkarılan ihvan kardeşlerine yemek ziyafeti verir bu onun vilâyet yolundaki en güzel hatırasıdır.

MÜLAHAZA-İ NAKIŞ

ﻻ deyince ﻻ bütün letâifleri dolaşarak içine alarak nefsi natıkada birleşir. ruh ile hafinin yanındadır tekrar ﺍﻞ diyince göğüs istikametinde diyince ta ahfayı içine alırki, ﻫﻭ ismi şerifi göğüsden çıkar. ﺍﻻ diyince kalbin yanındadır sır ile kalbi arasındadır. اللهdiyince kalbin içinde yeşil sarı nur ile yazılıdır- Böyle kendi vücudundeki Rabbin   denilen kısım olan nefy u isbatın yapıldığı kısımdır.

 

KELİME-İ TEVHİD HATİMİ

700 fasulye veya taş hazırlar. Sonra eûzü ve Besmele’yi çeker veفَاعْلَمْ اَنَّهُ  لاۤ اِلـهَٰ اِلاَّ ٱلله ُ

Okunarak zikre başlar. Ele alınan tesbihin her bir tanesi için “Lâ İlâhe İlla’llâh”   لاۤ اِلٰهَ الاَّ ٱللهُ denir ve her tes­bih yüze tamamlandıktan sonra

“Lâ İlâhe İlla’llâh Muhammed-ür Rasûlüllah”

لاۤ اِلـهَٰ اِلاَّ ٱللهُ  مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللهِ

Denir. Her fasulye için 100 Kelime-i Tevhit okunur.

Neticede 70.000 adet söylenmiş olur.

70 BİN KELİME-İ TEVHİDİN FAZİLETİ

“Bir kimse, kendisi veya başkası için yetmiş bin adet kelime-i tevhîd (kelime-i tayyibe) okursa, günahları afv olur.” [22]

“Hatm-i tehlîl yapıp, sevabını ölülerin ruhlarına hediye etmek çok faydalıdır.” [23]

Mazhâr-ı Cân-ı Cânân Hazretleri, bir kadının kabri yanına oturmuştu. Kabre yüzünü dönüp, hatırına başka bir şey getirmeyip; yalnız onu düşündü.

“Bu mezarda Cehennem ateşi var. Kadının imanlı olmasından şüphe ediyorum. Ruhuna, hatm-i tehlîl sevabı bağışlayacağım. İmanı varsa, afv olur” buyurdu. Hatm-i tehlil’in sevabını bağışladıktan sonra; “Elhamdülillah imanı varmış, kelime-i tayyibe tesirini gösterip azabtan kurtuldu” buyurdu.


FAİDELİ BİLGİ

ÜVEYSİ OLANLAR İÇİN LATİFELERDEKİ LAFZÂ-İ CELÂL ZİKRİ SÜLÛK ÇIKARMADAKİ USÛL

Bu zikirlere zaman tayin etmek yanlış uygulama olur. Çünkü her kişinin kabiliyeti ve istidâtı farklı olduğu gibi mânevî durumuda ayrıcalık gösterir. Büyükler içerisinde bir anda sülûk derslerini ikmal etmiş kişiler, Lafzâ-i Celâl Zikr-i yapmadan kelime-i tevhid zikrine geçenler çok olmuştur. Dersini aldığı saatin akabinde hemen bir üst derse geçen olduğu gibi senelerce aynı derste müdâvim olanlar da bulunmaktadır. Bu konuda önemli olan insan olabilmektir.

Mehmet Şen Veli kaddese’llâhü sırrahu’l-aziz Efendinin yazdığı Evrad-ı Bahaiye açıklamasındaki kitapta zaman ile kayıtlı zikir adetleri vardır. Bu konuyuda almayı uygun gördük. Çünkü bazı ihvan eğer bu türlü kitaplar ile zikir talim ederse usül konusunda bî-haber olmasın. Çünkü zamanımızın iptilaları arttığı gibi hileside kuvvetlenmiştir.

Kabiliyyet kazanana kadar kalbte bin defa “Allah” de. (Çünkü diğer letaiflerin nazarları (bakış) yerleri makamları olduğu halde ruhun dışındakileri zikirleri kalpdedir.)

En az 2 ay kalbde 2 bin defa “Allah” denir.

En az 3 ay sonra kalbten ruha nazar et. Ruh da 3 bin defa “Allah” denir.

En az 4 ay sonra sırra nazar et. 4 bin defa kalbde “Allah” denir.

En az 5 ay sonra hâfiye nazar et. 5 bin defa kalbde “Allah” denir.

En az 6 ay sonra ahfâya nazar et 6 bin defa kalbde “Allah” denir.

En az 7 ay sonra nefsi natıkaya nazar et, 7 bin defa “Allah” de 40 gün böyle çalış.

40 gün sonra nefesini topla nefsi natıkaya nazar et. 7 bin defa “Allah” de

40 gün nefesini topla ruha nazar et. 3 bin defa “Allah” de.

4 ay sonra nefesini topla hafîye nazar et. 4 bin defa “Allah” de.

5 ay sonra nefesini topla ahfâya nazaret 5 bin defa Allah de.

(Mürşid kabiliyetli ihvana bir derste bu letâifleri fasılalarla tarif ederek ve uygulatarak da geçirtebilir.)

40 gün nefesini topla olduğu halde bir nefeste 21 defa “lailâhe illa’llah” de. Sayısız yirmi birer defa çok çok gece gündüz vakit buldukça de.

21 günde böyle de­vam et.

Bu yirmi 21 günden sonra tenha bir evde selamet yerde yetmiş bin defa “lailâhe illa’llah” de.

Bundan sonra mülahaza-i nakış ki kendi vücudundaki yazılı olan “lailâhe illa’llah” kelimesini nefy u isbat dersindeki tarif üzere oku.

On günde böyle de­vam et sayısız fasılasız oku.(Sülûk çıkarma)

On gün sonra bol yemek yap ihvanı yarana ziyafet ver dostlarına komşularına düğün gibi sürurlu semaver yak muhabbetli hayatta en mukaddes bir günün olduğuna se­vin bütün hayatın bedeli bir günün olduğuna inan ve bil ona göre Rabbine şükret ve hamdü senada ol…[24]


[1] Makamına göre ihvanın hangi makam ve nebinin tahtı kademinde (kontrolünde) ise, oradan feyiz talebinde bulunur. 15 veya 20 dakika kadardır. Feyz talebini şeyhe râbıta ile yapar

[2] Makama göre ileriki derslerde Hz. İsa aleyhisselam, Hz. Musa aleyhisselam, Hz. Nuh aleyhisselam, Hz. İbrahim aleyhisselam

[3] Sol ayak dik tutulur; (yâni topuk yukarıda, parmak uçları ise, yerdedir.) sağ ayağın parmak uçları da köprü gibi duran sol bacağın altından biraz dışarı çıkarılır. Eller namazda olduğu gibi yine dizler üzerinde bulundurulur.

[4] Muhammed Hikmet Efendi, Marifet-i İlahiyye Tarîkat-ı Aliyye, İst, s. 57

[5] İhvan mahviyette olması gerekli olduğu için tesbihini dışarıdan kimsenin görmeyeceği şekilde saklı tutması için en uygun olanı dizleri arasında bir elide üstünde kapalı olması daha uygundur. Efendi kuddise sırruhu’l-azîz Hazretlerinin ihvanı bu yolu tercih etmiştir.

[6] Hacı Osman Üsküdarî Nakşibendî Efendi, Tarîkat Risalesi trc, İsmail Hakkı Altuntaş

[7] En’am, 103

[8] Bedeni saymayanlarda vardır. Fakat zikr-i sultan beden ile yapıldığı için bedenin de letâiften sayılması uygundur.

[9] Bu kısımdan sonraki yerlerde (RAHMİ Serin, Veliler Ve Tarîkatlerde Ûsul, İst. S.285-298; YAŞAR, Ahmet, Çam Kozalağındaki Sır, İst.1999, s.329-367) faydalanılarak yazılmıştır.

[10] Kalbe yönelerek ve Allah Teâlâ’nın yüce zatına teveccüh ederek ve hatırına bir şey getirmeyerek ve doğru telaffuzla zikrin manasını düşünmek, zikr ve bâz-geşt (senin zât-ı pâkinden başka hiç maksûdum yoktur) manâsını veyâ “Ey Allah’ım! Benim maksudum sensin ve senin rızandır” manasını düşünmelidir. Bu esnada kendi yokluğunu Allah Teâlâ’nın zâti pâki ile düşünmelidir.

[11] Bu nurların renklerinde ihtilaf vardır. Mesela “kal­bin nuru kırmızı, ruhun nuru sarı, sırrın nuru beyaz, hafinin nuru yeşil, ahfânın nuru siyah ve bazen beyaz, ümmi dimağda zuhur eden sultan-ı zikir, nefs-i natıkanın nuru mavi olur.” Bu da gösteriyor ki, insanın meşreplerine göre sınıflandırılma ve değişim vardır.

Adetler izafidir. Her mürşidin usülünde sayılar değişir artar veya azalabilir. Bazı büyükler bu sayılarda Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin sünneti takip etmek daha uygundur, demişlerdir.

[12] (Kasas, 88)

[13] Burada geçen (kâdem-i şerif) ayaklardan mak­sat sünnet ve tarikattır.

[14] (Şura,11)

[15] (Kalem, 4)

[16] Zira tarîkat ehli, kelime-i tevhide üç mana verdiler: Acemi için “Lâ mabude illa’llah,” orta halli için: “Lâ maksûde illa’llah” ve gelişmişler için: “Lâ mevcude illa’llah”dır. Bu makama, lâ mak­sûde illa’llah manası münasip olup, zikirde bu manayı mülâha­za etmek lâzımdır ve mülâhazaya ziyade ihtimam etmelidir. Zira ihvânda mülâhaza olmazsa fayda yoktur. Belki zarar var­dır. Zira ekseri zâkirlerin perişan olup, maksûda vâsıl olma­dıkları, zikri, gaflet üzere etmelerindendir.

[17] Muhammed b. Abdullah Hani, Âdâb, trc. Ali Hüsrevoğlu, İstanbul, 1980, s.245–247

[18] İhvan arasında inziva ve halvete girmenin adı olarak kullanılan bir terim olması açısından bu şekilde anlatmak zorunda kalındı. Çünkü terbiye yolunun hepsine birden Seyr-i sülûk denir.

[19] Şeyh Şerâfeddin kuddise sırruhu’l-azîz Hazretleri buyurdu ki; “hayatında bir defa olsun erbâin yapmayan kimse ben Nakşibendiyim demeye utansın” demişti. Şeyhliği bırak derviş olacak adamın hiç olmazsa ömründe bir defa erbâin (kırk gün süren husûsi ibâdet) çıkarması lâzımdır. Erbain ikidir;

1 Recep ayının başından şaban aynın onuna kadar gadâbı nefsâniyi mahkûm etmek içindir.

2 Zilkâde ayının başından Zilhicce ayının onuna kadardır ki, şehvâni kuvveti kontrol edecek kuvveti eline alabilmek içindir. (Şeyh Nazım Kıbrısî, Hakdost Sohbetleri, 2004)

[20] Hâce Bahâeddîn Nakşbend kaddese’llâhü sırrahu’l-aziz nafile oruç tutan mürîdi Ya’kûb Çerhî’ye de orucunu bozup yemesini tavsiye etmiş ve: “Nefsin arzularına hâkim olma konusunda yemek, oruç tutmaktan daha iyidir, biz bunu tecrübe ettik” demişti. Çünkü o, riyâzat ve per­hiz sonucu oluşan hallere îtimâd etmiyordu. (TOSUN, Necdet; Bahâeddîn Nakşbend / Hayatı, Görüşleri, Tarikatı, İst. 2002, s.113)

[21] Şeyh Hasan-ı Basrî radiyallâhü anh der ki; Şeyh Bâyezîd-ı Bestâmî kuddise sırruhu’l azize kadar tüm şeyhler altmış günde bir lokma yemek yerler, bu altmış gece gündüz de uyumazlardı. Allah Teâlâ’yı zikredip, göz açıp kapanıncaya kadar bile olsa zikirden ayrı kalmazlar, sonra gönül âlemleri açılırdı. Şeyh Bâyezid-ı Bestâmî radiyallâhü anh Hâce Ahmed Yesevî kuddise sırruhu’l azize kadar diğer şeyhler kırk günde bir lokma yemek yediler ve kırk gece gündüz uyumadılar. Uyuyup zikir­den uzak kalmadılar. Sonra gönül âlemleri açıldı. Hakîm Süleyman kuddise sırruhu’l aziz kırk gün böyle yaptı. Mahmûd Hâce radiyallâhü anh yirmi dokuz gün ve Zengi Ata radiyallâhü anh on dokuz gün böyle yaptılar. (Yesevilik Bilgisi, a.g.e.s.439, Mir’âtü’l-Kulûb,” s. 41–85)

[22] (Hadîs-i Şerîf-Makâmât-ı Mazhariyye)

[23] İmam Rabbânî Ahmed Farukî kaddese’llâhü sırrahu’l azîz

 

[24] Şen, Mehmet Veli, Evrâd-ı Bahaiye, Sivas, 1976, s. 15

About these ads

Yazabilirsin

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s