EHL-İ BEYT’İ SEVMEK


Sevgi ve buğz ezeli ve gizlidir. [1] Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin evladını seven kişinin sevgisi,  kendisinden sonra çocuklarına, Ehl-i Beyt’e düşmanlık edenin düşmanlığı da çocuklarına geçmiştir. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin evladını sevenlerde bu sevgi meydana çıkmıştır.  Cenabı Hakk şöyle buyurmuştur:

“Onlar, ancak kendilerine meleklerin gelmesini veya Rabbinin gelmesini ya da Rablerinin bir takım alametlerinin gelmesini gözetliyorlar. Rabbinin bazı alametleri geldiği gün, önceden iman etmemiş veya imanında bir hayır kazanmamış bir kimseye o günkü imanı hiçbir yarar sağlamaz. De ki: “Gözetin! Çünkü biz de şüphesiz gözetiyoruz.” [2]

Allah Teâlâ’nın bazı sözü tıpa tıp Hasan ve Hüseyin’in sayısına tekabül ediyor.  Ayet, onların iki ayet (mu’cize) olduklarını gösteriyor.  Kim onları inkar ederse, Allah Teâlâ’nın ayetini inkar etmiş olur.  Sevenler ve sevmeyenler hakkında bütün söylediklerim,  Mecâlısü’z-Zuhri’den alınmıştır.  Allah Teâlâ gerçeği söyler, O, doğru yola iletir. Mecalisü’z-Zühri’de şöyle deniliyor:

“De ki; “Bu (tebligatım karşılığında) sizden bir ücret istemiyorum. Ancak yakınlara muhabbet istiyorum.” [3] sözünde geçen Kurba kelimesi, karabet manasına mastardır. Yakınlık taşıyan kimse murad edilmiştir. Yani: “Ya Muhammed, ümmetine söyle, size getirdiğim hakikat karşılığında sizden bir ücret istemiyorum, sadece yakınlarımı sevmenizi ve onlara eziyet etmemenizi istiyorum.”

Rivayet ediliyor ki; Bu ayet nazil olduğu zaman: “Senin yakının kimdir ki, muhabbeti bize farz oldu ya Rasûlallah sallallâhü aleyhi ve sellem?” dediler. Buyurdu ki;

“Ali-Fatımatuz-Zehra ve evlatlarıdır.” Keşşâf’ta Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz şöyle buyurmuştur, deniliyor:

“Muhammed’in Ehl-i Beytine muhabbet üzerine ölen, şehittir.” Uyanık olun, Âl-i Muhammed’e sevgi üzerine öleni, önce ölüm meleği, sonra Münker ve Nekir cennetle müjdeler.

Dikkat edin, Ehl-i Beyt’e muhabbet üzerine ölen, gelin kocasının evine teslim edildiği gibi, cennete teslim edilir.

Dikkat edin, Âl-i Muhammed’e muhabbette sebat üzerine ölen kimse, imanı garantili bir mümin olarak ölür. Âl-i Muhammed’e muhabbet üzerine ölen kimsenin kabrinden cennete iki pencere açılır. Muhakkak Âl-i Muhammed’e muhabbet üzerine ölen kimsenin, Allah Teâlâ kabrini rahmet meleklerinin ziyaretgâhı yapar. Muhakkak, Âl-i Muhammed’e muhabbet üzerine ölen, sünnet ve cemaat üzere ölür, kim Âl-i Muhammed’e buğz üzerine ölürse, kıyamet gününde iki gözü arasına “Allah Teâlâ’nın rahmetinden umutsuzdur” ibaresi yazılı olarak haşr olunur. Âl-i Muhammed’e buğz üzerine ölen, kâfir olarak ölür.

Dikkat edin, Âl-i Muhammed’e buğz üzerine ölen, cennetin kokusunu koklayamaz.” Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

“Bizim kapımıza gelenin hakkı, üzerimize vacib olur” Bu hadisin söylenişine sebep şudur: “Tarikus-Salat bir adam, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem zamanında ölmüştü. Ashab, Resul-i Ekrem’in: “Namazı kasden terk eden kâfir olur.” hadisinin dış manasına dayanarak bu adam üzerine namaz kılmamak ve onu Yahudi kabristanına gömmek istediler. Ali Kerremallâhü veche geldi,

“Ya Resulallah! Bu adam:Ya Ali, Allah’ın Resulünü ve evladını seviyorum.” diyerek beni bu sözüne şahid tuttu.” dedi. O zaman Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem yukarıdaki hadisini söyledi. Hz. Ali kerremallâhü veçhe’de o adamın namazını kıldırdı” ve müslüman kabristanına defnetti.

Hikaye olunur ki; Ali Kerremallâhü veche Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimize geldi ve insanların kendisine çok haset ettiklerinden şikayet etti. Aleyhisselam buyurdu ki;

“Cennete ilk giren dört kişinin dördüncüsü olmak istemez misin? Ben, Sen, Hasan ve Hüseyin, zevcelerimiz sağımızda solumuzda, zürriyetlerimiz zevceleri-mizin arkasında olduğu halde Cennete gireceğiz.”

Muhibbu’d-din at-Tabari Ebu Hureyre radiyallâhü anhın şöyle dediğini rivayet ediyor:

“Ebu Leheb’in kızı Sebia: “Ya Rasûlallah sallallâhü aleyhi ve sellem, bana “Sen Hatabu’n-Nar: Ateş odununun kızısın.” diyorlar diye şikayet etti. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“Benim akrabama eziyyet eden bir kavmin hali nice olur? Benim akrabama eziyet eden, bana eziyet eder. Bana eziyet eden de, Allah Teâlâ’ya eziyet etmiş olur.”

Şifa-i Şerifte şu hadise kaydedilmiştir: “Muhammed’in Âli’ni (evladını) tanımak, cehennemden kurtulmadır. Muhammed evladını sevmek, sırat (köprüsün) den geçmeye ruhsattır. Âl-i Muhammed’e dostluk, azaptan emandır.” Yine orada deniliyor ki;

“Ulemanın bir kısmı: Onları tanımak yerlerini ve nebiye yakınlık cihetlerini bilmek demektir. Bir insan onları bu şekilde tanırsa onlar hakkında neler yapılması gerektiğini bilir ve bu bilgisi sebebiyle onlara hürmet ve muhabbette kusur etmez.” Yine orada şu söz de vardır:

“Ebu Bekir Sıddik radiyallâhü anh demiştir ki; “Muhammed’i, Ehl-i Beytinde gözetleyiniz.” ve demiştir ki;

“Nefsim, elinde olan Allah Teâlâ’ya yemin ederim ki, benim için Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin akrabası, benim kendi akrabamdan daha sevgili ve ileridir.”

Hayret, hayret ki, insan, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin evladını sevmez, hatta onu kötüleyerek, haset ederek ona eziyet ederse, Allah Teâlâ katında nasıl mertebe, makam ve şeref talep edebilir? Sadece yememek, içmemek, aç kalmak, uyumamak ve ibadet vazifelerini yapmakla bir makam elde edilemez. Zavallı bilmiyor ki, göklerle yer arası kadar ibadeti olsa, Allah Teâlâ’ya kavuşamaz. İblis’e bak ki, bu kadar ibadeti varken Allah Teâlâ’nın lanetini uğramıştır.

Rivayet ediliyor ki; Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimizin şehrinde kendisine komşu olup orada elde ettiği sevaplara karşın, İmam Mâlik radiyallâhü anhı, Cafer ibn-u Süleyman dövmüştü. İmam Mâlik, dayaktan bayıldı. İnsanlar gelip kendisini ayılttıkları vakit şöyle dedi:

“Beni dövene hakkımı helal ettiğime sizi şahit tutarım.” Sonra kendisine bunun sebebi sorulduğunda şöyle dedi:

“Öldüğüm zaman Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ile karşılaşırsam, benim yüzümden evlad-ı Resülullah’tan birinin Cehenneme gitmesinden utanırım.” “Kim bir iyilik ederse, onun iyiliğini artırırız.” [4]

Süddi’den rivayet edildiğine göre, bu ayette geçen hasene (iyilik) Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin Ehl-i Beytine muhabbettir. Bu ayet, Ebubekir Sıddik radiyallâhü anhın Ehl-i Beyti çok sevmesi hakkında nazil olmuştur. Zahir olan umum iyiliktir. Hangi iyilik olursa olsun. Ama şu var ki,  “Yakınlara sevgiden” sonra zikredilmesi, bu sevginin, ayetin işaret ettiği iyilik olduğu düşüncesini kuvvetlendirir. Diğer iyilikler de buna tabi’dir.

“Allah Teâlâ tevbe edeni affeder. İtaat edene şekur’dur” sevap verir, nimet ve keremini artırır. Kurtubi ve başkaları Süddi’nin şu ayet hakkında şöyle dediğini naklederler: “Allah bağışlayıcıdır, şekurdur” yani Âl-i Muhammed’in günahlarını bağışlayıcıdır. Onların iyiliklerine teşekkür edicidir. Sa’lebi’de:

“Ey Ehl-i Beyt, Allah sizden kötülüğü gidermek ve sizi tertemiz yapmak istiyor.” [5] ayetindeki Ehl-i Beyt ile bütün Haşim oğullarının kast edildiğine kânidir. Savaiku’l-Muhrika da bunu zikretmiş ve demiştir ki,

“İmam Mâlik radiyallâhü anhaya göre, Ehl-i Beyt’e farz ve nafile sadakanın haram oluşu da onları temizleme içindir. Çünkü sadaka ve zekât, insanların kirleridir. Alan insanı küçük düşürür. Vereni üstün yapar.” ve demiştir ki;

“Müfessirlerden bir cemaat “Selâmün alâ İlyâsin: Selam İlyas’a” ayetinden maksat, Muhammed evladı olduğuna kail olmuşlardır.” Kelbi de böyle demiştir. Yine Kelbi’den bir kavilde Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemde evla bi-t’tarik ayetin şümulüne dahildir. Fahrüd’din Râzi şöyle diyor:

Hazreti Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selem, Ehli Beyti, beş şeyde kendisine müsavidir: Selam da. Çünkü “Esselamü aleyke eyyühennebiyyü: Selam sana ey peygamber” ve: “Selamün ala İlyâsin: İlyas’a selam olsun.” [6] buyurmuştur,  O’na salâtta ve şehadette vardır. Allah Teâlâ buyurmuştur:

“Tâ Hâ: yani Ey Tahir” ve buyurmuştur: “Yuridullahu li yuzhibe ankumu’r-ricse: Allah Teâlâ sizi temizlemek istiyor.” Sadakanın hürmetinde ve muhabbette: “Bana tabi olun ki, Allah Teâlâ sizi sevsin” [7] “Sizden bir ücret beklemiyorum, ancak yakınlara muhabbet etmenizi istiyorum.” ayetleri bunu amirdir. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemde:

“Yıldızlar gök ehline emândır. Ehli Beytim, ümmetime emândır.” demiştir. Savaik sahibi bu hususta şöyle demiş:

“Cenabı Hakk dünyayı, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem için yaratmıştır. Onun devamını Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin devamına ve Ehl-i Beytinin devamına bağlı kılmıştır. Çünkü onlar, Fahr-i Razi’nin zikrettiği hususlarda onunla müsavidirler. Çünkü Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem “Allah’ım, onlar benden, ben onlardanım.” demiştir. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin bir parçası olan Hz. Fatıma radiyallâhü anhadan doğmaları sebebiyle Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin bir parçasıdırlar.” (Savaik)

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

“Aranızda Ehl-i Beytim, Nuh’un gemisine benzer. Binen kurtulur.” (Müslim’in rivayetinde: geri kalan boğulur) bir rivayette helak olur cümlesi de vardır. Bu hadisin manası şudur: Onları seven, onlara hürmet ve tazim eden, onların âlimlerinin gösterdiği yolda giden muhalefet etme karanlığından kurtulur. Bundan geri kalan, küfür denizinde boğulur, azgınlıkta helak olur. Yine bu hususta Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin:

“Allah Teâlâ’nın üç hürmeti vardır: Allah Teâlâ, bunlara riayet edenin dinini, dünyasını korur. Bunlara riayet etmeyen kimsenin Allah Teâlâ ne dünyasını, ne ahiretini korumaz: İslam’a hürmet, bana hürmet ve benim rahmime (soyuma) hürmettir.”

“Ben, tevbe eden, inanan, salih amel işleyip hidayete eren kimseyi elbette bağışlayanım.” [8] ayetinde Sabitü’l-Bennai:

“Yani Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin Ehl-i Beytinin velâyetine erdi.” demiştir. Bu Savaik’te zikredilmiştir. Kurtubi orada İbnu Abbas’tan:

“Rabb’in sana razı oluncaya kadar verecektir.” ayeti üzerinde şu tefsiri yapmıştır:

“Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin rızası, Ehl-i Beytinden hiçbirinin cehenneme girmemesidir.” Hakim şu hadisi çıkarmış ve sahih görmüştür:

“Rabbim, Ehl-i Beytimden Allah Teâlâ’nın birliğine inanan ve benim nebiliğimi kabul edene azab etmeyeceğini bana va’detti.”

“Rabbimden, Ehl-i Beytimden hiç kimseyi ateşe sokmamasını niyaz ettim; bunu bana verdi.”

Ahmed, Menâkıbında Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimizin şöyle dediğini kaydediyor:

“Ey Haşim oğulları, Beni hak rasul olarak gönderen Allah Teâlâ’ya yemin ederim ki, Cennet halkasını tutsaydım, önce sizinle başlardım.” Tabarani Ali Kerremallâhü vecheden şu sözü derlemiştir:

“Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimizden işittim,  diyordu ki;

“Havz-ı Kevser’e ilk gelenler, Ehl-i Beytim ve ümmetimden onları sevenlerdir.”

“Ehl-i Beytim ve onları sevenler, Cennette şu iki (parmak) gibi (yan yana) dır.”

“Biriniz beni kendisinden fazla sevmedikçe, bana kendisinden çok hürmet etmedikçe, Ehl-i Beytimi kendisinden çok sevmedikçe, onları kendine tercih etmedikçe iman etmiş olmaz.”

“Evladınızı üç huy üzerine yetiştiriniz: Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin sevgisi, Ehl-i Beytinin sevgisi ve Kur’ân-ı Kerim okumaktır.”

“Benim, Ehl-i Beytimin, Ansar’ın ve Arabın hakkını itiraf etmeyen ya münafıktır, ya şiddet ve sıkıntı içindedir, ya da annesi kendisine cünüp iken hamile kalmıştır.”

“Ehl-i Beytimi ancak mümin ve müttaki olan kişi sever. Onlara ancak münafık ve şaki olan buğz eder.”

“Ehl-i Beytime buğzedeni Allah Teâlâ cehenneme atar.”

“Haşimoğullarına ve Ensara buğz küfürdür. Arab’a buğz ise, nifaktır.”

Kadı İyaz Şifa’da özetle şöyle demiştir: “Bir kimse Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin zürriyetinden birisinin babasına söver ve Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi istisna ettiğine bir delil getiremezse o adam katlolunur.” Savaikte şöyle diyor:

“Ehl-i Beytim hakkında bana eziyet eden kimseye Allah Teâlâ lanet etsin. Ehl-i Beytim hakkında bana eziyet edeni Allah Teâlâ incitir. Allah Teâlâ, Ehl-i Beytime zulmeden yahut onları öldüren, yahut öldürene yardım eden veya onlara sövene Cenneti haram kılmıştır.”

Bu Hadisi şeriflerden, Ehl-i Beyte muhabbetin farz olduğu ve onlara buğzun haram olduğu anlaşılmaktadır. Beyhaki, Bağavi, Ehl-i Beyte muhabbetin lüzumunu tasrih etmişler, Şafii de şu sözüyle bunu ifade etmiştir:

“Ey Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin Ehl-i Beyti, sizi sevmek, Allah Teâlâ’nın inzal buyurduğu Kur’ân-ı Kerimde bize farz kılınmıştır. Size şu büyük şeref yeter ki, size salâvat-i şerife getirmeyen kimse namaz kılamamış sayılır. (zira namazın her oturuşunda Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemle beraber âline salavat getirilir. Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ve soyuna rahmet istenir.)  Bundan dolayı Ehl-i Beytten, bir bid’at ve sair şeyi işleyip fasık olan kimsenin zatına değil, fiillerine buğz edilir. Çünkü O, aralarında zaman olsa da yine Allah Teâlâ’nın Elçisinin bir parçasıdır. An-Nakiyyu’l-Makrizi şöyle diyor:

“Onlara dil uzatmaktan sakının. Çünkü salih de olsa, facir de olsa, yine O’nun evladıdır” Şeyh Muhyiddin Arabi kuddise sırruhu’l-aziz, Fütuhat’ında şöyle diyor:

“Bana Mekke’de inanılır bir kimse dedi ki; Ben, Mekke’de şeriflerin halka yaptıkları işleri kötü görürdüm. Rüyamda Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin kızı Hz. Fatımatu’z-zehra radiyallâhü anhayı gördüm. Benden yüz çevirdi. Selam verip, yüz çevirmesinin sebebini sordum.

“Sen şeriflere dil uzatıyorsun.” dedi.

“Ey Seyyide’m, dedim, onların insanlara neler yaptıklarını görmüyor musun?”

“Onlar benim oğullarım değil midir?” dedi.  “Bu andan itibaren tevbe ettim.” dedim.”

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz buyurmuşlardır: “Kim bana kavuşmak ve kıyamet gününde kendisine şefaat elimi uzatmamı isterse, Ehl-i Beytime salat etsin, onları sevindirsin.” (Savaik).

İmam-ı Şafii şöyle demiş: “Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin evladı, benim vesilemdir. Onlar benim için Allah Teâlâ’ya vesiledir. Onlar yüzü hürmetine kıyamet gününde sahifemin sağ tarafımdan verilmesini umarım.” Rivayet edilir ki; İbnu Ömer radiyallâhü anh Zübeyr’e

“Gidip Hasan İbn-i Ali’yi ziyaret edelim” dedi. Zübeyr biraz ağır aldı. İbnu Ömer:

“Bilmiyor musun ki, Haşim oğullarının halini sormak farzdır. Ziyaret nafiledir.” (Savaik) Hatib, bu konuda merfu’an şu hadisi çıkarmıştır:

“Bir adam diğerine kıyam eder (önünden kalkar); ancak Haşim oğulları müstesnadır. Onlar, hiç kimseye kıyam etmezler.”

Hikaye olunur ki, Kurra’ (iyi Kur’ân-ı Kerim okuyanlar) dan biri boş kaldıkça Timurlenk’in mezarına gider, başı ucunda:

“Tutunuz onu, bağlayınız, sonra cehenneme atınız, sonra boyu yetmiş arşın olan zincirlere vurunuz.” [9] ayetini okurmuş. Bu adam demiş ki; “Birden uyumuşum. Bir de baktım ki, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz oturmuş, Timurlenk de yanında. Kendisini azarladım:

“Ey Allah’ın düşmanı, buraya da mı geldin?” dedim. İstedim ki, elinden tutup Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimizin yanından kaldırayım. Efendimiz;

“Bırak onu, dedi, çünkü o benim zürriyetimi seviyordu.” ağlayarak uyandım. Artık o ayeti Timur’un kabrinde okumaktan vazgeçtim. Cemalü’l-Mürşidi veş-Şihabu’l-Kuzani haber vermiştir ki;

Timur’un oğullarından biri şöyle nakletmiş: Timur, ölüm hastalığına yakalandığı zaman birkaç gün ıztırap çekmiş, yüzü simsiyah kesilmiş, rengi değişmişti. Sonra uyanmış. Kendisine o halini haber vermişler. Demiş ki;

“Azap melekleri bana gelmişlerdi. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem gelip onlara:

“Onu bırakın gidin, çünkü o, benim akrabamı sever ve onlara iyilik ederdi.” dedi. Onlar da bırakıp gittiler. İbnu Hacer diyor ki;

“Onların hakkına riayet, insanların en zalimi olan, Timurlenk’e bile fayda verirse artık başkasına nice olur”

Hikaye olunur ki;

Yemen salihlerinden biri çoluk çocuğuyla beraber deniz yoluyla Hacca gitmiş. Cidde’ye kavuştukları zaman gümrükçüler, kadının iç çamaşırlarına varıncaya kadar hepsini aramışlar. O salih adam bu muameleye çok kızmış. Mekke Şerifi es Seyyid Muhammed ibnu Berekat (Allah ona rahmet etsin) i Allah Teâlâ’ya şikayet etmiş. Rüyasında Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi görmüş. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem kendisinden yüz çevirmiş.

“Niçin ya Rasûlallah? diye sormuş. Buyurmuş ki;

“Benim şu oğlumdan daha zalim hiç kimse görmedin mi?” Adam hemen korku içerisinde uyanmış. Şerif hakkında Allah Teâlâ’ya tevbe etmiş ve artık ne yaparsa yapsın, hiçbir şerife dil uzatmamaya ahdetmiş.” (al-İkdu’l-Lai)

Ey Allah Teâlâ’nın Rasulü’nün Ehl-i Beyti, ey kendilerini methetmek için Kur’ân-ı Kerim ayetleri inen kimseler!

Ey Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin Ehli Beyti, sizi sevmek farzdır. Siz bütün ümmetlerden üstünsünüz. Ey Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin Ehli Beyti, sizi Kur’ân-ı Kerim öğmüştür. Artık benim öğmemin, benim sözümün ne kıymeti kalır?

Şiir:

“Nebiler, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi alâmet yaptılar.

Alâmet, meşhur olmayanın işidir.

Nübüvvet nuru, o Ehl-i Beytin güzel yüzlerindedir.

Onlar Tıraz-ı Ahder’den daha şereflidirler.”


[1]—Niyâzi Mısri,  İrfan Sofraları,  Süleyman Ateş,  1971, s156, 62. sofra

[2]—En’am, 158

[3]—Şura, 23

[4]—Şûra, 23

[5]—Ahzab, 33

[6]—Saffat, 130

[7]—Âl-i İmran, 31

[8]—Tâhâ, 82

[9]—Hakka, 30–32

BAL TEFSİRİ


Gavs-ül Âzam İhramcızâde İsmail Hakkı Toprak Sivasî Hazretleri, Bal tefsirini ihvana okutur ve tavsiye ederdi. Çünkü ihvan bal gibi olmalıdır. Tarifi de bu tefsirde yapılmıştır.

بِسْـــمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

اَللَّهُمَّ صَلِّ عَلَي مُحَمَّدٍ وَعَلَي آلِ مُحَمَّدٍ كَمَا صَلَّيْتَ عَلَي إِبْرَاهِيمَ وَ عَلَي آلِ إِبْرَاهِيمَ

إِنَّكَ حَمِيدٌ مَجِيدٌ.

Hazreti Ali Kerremâllahü Veche bir gün gazadan hanesine geldiğinde, Hz. Ebûbekir Sıddık radiyallâhü anh, Hz. Ömer Faruk radiyallâhü anh ve Hz. Osman Zinnureyn radiyallâhü anh gelerek Hz. Ali’ye

“Gazan mübarek olsun, Ey Allah Teâlâ’nın Aslanı” dediler. Hz. Fatıma’tüz-Zehra radiyallâhü anha onlara ikrâmen kalaylı bir tas içinde bal getirdi. Balın üzerinde ince bir kıl vardı. Hz. Ebûbekir radiyallâhü anh kılı almak üzere davrandı. Hz. Ömer radiyallâhü anh da kılı aldırmadı ve dedi ki;

—Bizler Hazreti Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin vezirleriyiz. Belki Fatıma’tüz-Zehra radiyallâhü anha bizleri tecrübe için bu kılı koymuştur. Aramızda bu kıl hakkında üçer tevil edelim.”Münasip değil mi?” dedi ve sonra

Hz. Ebûbekir radiyallâhü anh şöyle buyurdular:

Namaz kılanın kalbi nurludur, bu tastan.

Dünya endişesini gönlüne getirmeden namaz kılmak tatlıdır bu baldan

Namazı tadili erkân üzere (sünnetlere dikkat ederek) kılmak incedir, bu kıldan.

Sonra Hz. Ömer El Faruk radiyallâhü anh şöyle buyurdular:

Misafiri seven hane sahibinin kalbi nurludur, bu tastan.

Misafirlere ikram etmek ve gönlünü almak tatlıdır, bu baldan.

Misafirin kalbi incedir, bu kıldan.

Hz. Osman radiyallâhü anh’da şöyle buyurdular.

Âlimlerin kalbi nurludur, bu tastan.

Âlimlerle sohbet etmek ve onları dinlemek tatlıdır, bu baldan.

Kur’an-ı Kerim’e mana vermek incedir, bu kıldan.

Hz Ali Kerremâllahü Vecheh Efendimiz de şöyle bir açıklama da bulundu:

Gazaya giden gazilerin kalbi nurludur, bu tastan.

Cihat edip al kanlara boyanıp kâfirlerle cenk etmek tatlıdır, bu baldan.

Üzerine kul hakkı geçirmeden, haram yemeden hanesine dönmek incedir, bu kıldan.

Sonra Hz. Fatıma radiyallâhü anha validemiz de şöyle buyurdular:

Erkeğini hoşnut eden kadınların kalbi, nurludur bu tastan.

Erine cefa etmeyip güzelce geçinip, kendinden razı etmek tatlıdır, bu baldan.

Kocasının hakkını yerine getirmek incedir, bu kıldan.

Sonra Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemde bu sohbete iştirak ederek şöyle tevil buyurdular:

Benim ümmetimin kalbi, nurludur bu tastan.

Kevser şarabı tatlıdır, bu baldan.

Şeriatımız (benim yolumdan gitmek) incedir, bu kıldan.

Bu sohbete, neşe veren Allah Teâlâ, Cebrail aleyhisselâmı göndererek buyurdu ki;

Senin nübüvvet nurun, nurludur bu tastan.

Yarın kıyamet günü mahşer yerinde ümmetine şefaat etmen, tatlıdır bu baldan.

Sırat köprüsü incedir, bu kıldan.

Bunun üzerine Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem mübarek ellerini kaldırıp:

“Ya Rabbi, bu bal tefsirini okuyana, dinleyene iki yüz nebinin sevabı isterim ve senden dilerim,” diye dua ettiler. Cihar Yar-i Güzin radiyallâhü anhüm Efendilerimiz de “Âmin” dediler.

Cenab-ı Allah Teâlâ’dan şöyle nida geldi:

“Ya Habîbim! Senin ümmetinden her kim bu Bal Tefsirini üzerinde taşır, okur, okutur, yazar, yazdırır ve din kardeşlerine hediye ederse İzzet ve Celalim hakkı için ben de, o kuluma iki yüz nebinin sevabı veririm,” diye buyurdular.

Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem de dedi ki;

“Benim ümmetimden her kim, bu bal tefsirini kendisine evrad edinip üzerinde taşır, her gün okur veya dinlerse ve burada bahsedilen ahlaklarla ahlaklanmaya çalışırsa katiyyen dünya darlığı görmez; fakirlik ve ihtiyaca düşmez; ölürken hüsnü şehadetle ölür; ahirete iman ile gider ve gelecek kaza ve musibetlerden kendisini Cenab-ı Hakk muhafaza eder.”

Bütün enbiya-i mürselin, evliyayı sadıkın, ehli iman, ehli irfan ve ehli aşkın ruhları için, Habîbi Kiram Efendimiz Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin yüzü suyu hürmetine ve Allah Teâlâ rıza-i şerifi için Lillâh il- Fatiha.

Arifler ortasında sofuluk satmayalar

Çün sufiye ihlâs oldu aşka riya katmayalar

Ya gel bildiğinden ayıt yahut bilenlerden işit

Teslimin ucunu tutup hiç sözü uzatmayalar

Mumsuz baldır şeriat tortusuz yağdır hakikât

Dost için balı yağa ne için katmayalar

Kıymetin duyar isen neye değer iş bu dem

Erenlerin manisin bilmeze satmayalar

Miskin Âdem yanıldı uçmakta buğday yedi

İşi Hakk’dan bilenler Şeytan’dan tutmayalar

Şirin hulklar eylegil tatlı sözler söyle gil

Sohbetlerde Yunus’u hergiz unutmayalar.[1]

Yunus Emre kuddise sırruhu’l-azîz


[1]—Anlaşılabilir bir şekildeki düzenleme.

Arifler ortasında sofuluk satmayalar

Çünkü sufiye ihlâs oldu aşka riya katmayalar

Ya gel bildiğinden ayrıl yahut bilenlerden işit

Teslimin ucunu tutup hiç sözü uzatmayalar

Mumsuz baldır şeriat tortusuz yağdır hakikat

Dost için balı yağa niçin katmayalar

Kıymetini duyarsan neye değer iş bu zaman

Erenlerin sırrını bilmeze satmayalar

Miskin Âdem yanıldı cennette buğday yedi

İşi Hakk’tan bilenler Şeytan’dan tutmayalar

Şirin huylar edin tatlı sözler söyleyen ol

Sohbetlerde Yunus’u her zaman unutmayalar.

SEYYİD ABDULLAH HAŞİMÎ EL MEKKİ


GAVS-ÜL ÂZAM İHRAMCIZÂDE HACI İSMAİL HAKKI TOPRAK NAKŞÎ-HÂKÎ TARİKÂTI ve İLM-İ LEDÜN SIRLARI KİTABINDAN

(ARAB ŞEYH) [1]

Rifaî tarîkâti şeyhlerindendir. [2]

Hazreti Pîr-i Sânî es-Seyyid eş-Şeyh Ahmed İzzeddîn es-Sayyâdî er-Rıfâî kaddese’llâhü sırrahu’l azîzin (h.y.t: m.1271)  sülâle-i tâhiresinden gelen es-Seyyid eş-Şeyh Muhammed Azîm el-Hâşimî el Mekkî es-Sayyâdî er-Rıfâî Efendi Hazretlerinin oğlu es-Seyyid eş-Şeyh Abdullah el-Hâşimî el Mekkî  es-Sayyâdî er-Rıfâî kaddese’llâhü sırrahu’l azîz hazretleri (r.1245–m.1829)  senesinde Mekke-i Mükerreme’de dünyayı teşrif etmişlerdir. Annesi Havva Mehri Hanım’dır.

Hz. Seyyid Abdullah el-Hâşimî el Mekkî , babası Seyyid Muhammed Azîm el-Hâşimî kaddese’llâhü sırrahu’l azîze intisab etmiş, babasından seyr-i sülûk görüp Rıfâî-Sayyâdî, Kâdirî, Bedevî, Şâzelî, Sâdî, Nakşibendî, Mevlevî tarîklerinden hilâfet icazet almıştır.. Daha sonra Medine-i Münevvere’ye gidip es-Seyyid eş-Şeyh Hasan er-Rıfâî Hazretlerinden ve es-Seyyid eşŞeyh Sâlim er-Rıfâî hazretlerinden Rıfâî-Sayyâdî üzre birer hilafet daha almışlardır. Mekke-i Mükerreme ve Medîne-i Münevvere’de pek meşhur olan Hâşimî-Sayyâdî ailesi bu civarda Tarîkat-ı Âliyye-i Rıfâiyye’nin intişarına pek büyük hizmetlerde bulunmuşlardır. Hazreti Pîr-i Sânî es-Seyyid eş-Şeyh Ahmed İzzeddîn es-Sayyâdî er-Rıfâî kaddese’llâhü sırrahu’l azîzin bu ailesi Hicaz ve civarı haricinde, Suriye, Irak ve civarında da Rıfâiyye-i Sayyâdiyye’nin merkez dergâhı olmuşlardır. Seyyid Abdullah el-Hâşimî el Mekkî  Hicaz’dan Afganistan’a gitmişler orada 20 sene kalarak Tarîkat-ı Rıfâiyye’yi neşr etmişlerdir. Daha sonra İstanbul’a gelen Hazreti Seyyid Abdullah el-Hâşimî kaddese’llâhü sırrahu’l azîz Sultan İkinci Abdülhamid Han’ın pek çok iltifatlarına mazhar olmuşlardır. Bizzat pâdişah tarafından kendilerine Şeyhü’l-Ekber ünvanı verilmiştir.

Sivas’a gelmeden önce İtalya’da bulunduğu rivayetleri de vardır. Abdullah Hâşimî el Mekkî  kaddese’llâhü sırrahu’l azîz Anadolu’nun pek çok yerinde irşad faaliyetlerinde bulunmuştur. Bu arada İç Anadolu Bölgesindeki bütün Seyyid’lerin başına “Nakibü’l-Eşraf” olarak atanmışlardır. II. Abdulhamid Han Sivas vilayetindeki Sünnî ve alevi cemaatin arasında başlamış olan karışıklık ve fitne had safhaya vardığından Seyyid Abdullah Haşimî el Mekki Rifâ-i kuddise sırruhu’l-azîzi İstanbul’a çağırmış bu durumun düzeltilmesi için rica etmiştir. 1876’da Sivas’a gelip yerleşmiş ve dergâhını açmıştır.[3]

29 Nisan 1896 de İzmir Paye-i Mücerredesi,[4] 23 Ocak 1900 de birinci dereceden terfii, [5] 15 Şubat 1900 de ikinci rütbelerden Mecidi Nişanı itası [6] verilmiştir.

Siyasî hayatı çok canlı geçen Sivas’ın idarî amirleriyle ve özellikle dönemin Sivas valisi Reşit Akif Paşa ile (valiliği 1901–1908) iyi münasebetler içerisinde olmuştur.  1903 yılında alamadığı terfi, maaş artırımı ve 1908’de Osmanlı nişanını 25 Şubat 1908 de Bilâd-ı Hamse’den Bursa payesi ile bir nişan verilmiştir. Ancak İttihat ve Terakkî Hükümetinin zulmünden kurtulamamıştır. Mekke-i Mükerreme’ye sürgün gitmiştir.

Mekke-i Mükerreme’ye Sürgün Edilmesindeki Yazışma Metinleri

31 Mart 1325 (13 Nisan 1909) vakası ile Hareket Ordusu İstanbul’a girmiş ve II. Abdulhamid Hanı 33 yıl padişahlık yaptıktan sonra 27 Nisan 1909 da tahtan indirdiler. Divan-ı Harb-i Örfi (Sıkıyönetim Mahkemeleri) kararları neticesinde birçok kişiye idam, sürgün vb. cezalar verildi.

Abdullah Haşimî el Mekki Hazretleri 24 Kanunisâni 1324 / Cumartesi / 6 Şubat 1909’da kurulduğu ilan edilen İttihad-ı Muhammedi Cemiye­ti’ne girdiğinden 31 Mart vakasından sonra ki, yargılamalar neticesinde cemiyet azalarına [7] ağır cezalar verilince Abdullah Haşimî El Mekki’ye Sivas’tan Mekke-i Mükerreme’ye müebbeden nefyine karar verilmiştir. [8] Şöyle ki;

1-

Sivas’ta Rifai dergâhı şeyhi Abdullah Haşimi bin Mehmet Efendi hakkında mevkufen Divanı harbi örfice icra kılınan tahikkat neticesinde mumaileyhin şüpheli güruhtan bulunduğu anlaşılmış iradei örfiye kararnamesinin altıncı maddesine tevfikan kendisinin memleketi bulunan Mekke-i Mükerremeye müebbeden nakline bil- ittifak karar verildi.

AZALAR

Rûmi 3 Ağustos 1325

Hicri 29 Recep 1327

Milâdi 16 Ağustos 1909

[9]

2-

SER NAME 421

Huzuri samii cenabı sadaret penahiye

Maruzu çaker kemineleridirki

Sivas’ta rifai dergâhı şeyhi Abdullah Haşimi bin Mehmet Efendinin hakkında mevkufen divanı harbi örfice icra kılınan tahkikat ve muhakemat neticesinde sadır olan hükmü mübeyyen divanı harb mazbatası madviyyen huzuru samileri kılınmış olmakla İcra icabına müsaade–i fahimaneleri seza var buyurulmak babında emru ferman hazreti veliyyul emrindir.

Hareket Ordusu Kumandanı

Mahmut Şevket

Rûmi 3 ağustos 1325

Hicri 29 Recep 1327

Milâdi 16 Ağustos 1909

[10]

3-

Atufetlü Efendim Hazretleri

Sivas’ta Rifai dergahı şeyhi Abdullah Haşimi bin Mehmet Efendi hakkında Divanı harbi örfice icra kılınan tetkikat ve tahikkat neticesinde mumaileyhin şüpheli güruhtan bulunduğu anlaşılmasına binaen idare-i örfiye kararnamesinin altıncı maddesi hükmüne tevfikan memleketi bulunan Mekke-i Mükerremeye müebbeden nef’i hakkında divanı harp örfiden tanzim olunan mazbatanın gönderildiği beyanıyla icra-i icabını havi hareket ordusu kumandanlığının tezkeresinin melfufu ile arz ve takdim kılınmak ile iradei seniyye-i hazreti padişahi ne-veçhile şeref sudur buyurulur ise, mantuku ali infaz kılınacağı beyanıyla tezkire-i senaveri terkim kılındı efendim.

SADRAZAM

Rûmi 5 Ağustos 1325

Hicri 1 Şaban 1327

Milâdi 18 Ağustos 1909

Maruzu kemireleridir.

Reside-i desti tazim olup Melfuflarıyla

Beraber manzur âli buyurduğum

iş bu tezkere-i sami sadaret penahileri

üzerine muacibence iradei seniyye-i cenabı padişahi

şeref müteallik buyurulmuş olmakla

Ol babda ol zaman hazreti veliyyul emrindir.

Rûmi 6 Ağustos 1325

Hicri 2 Şaban 1327

Milâdi 19 Ağustos 1909

[11]

4-

Harbiye Nezareti 24 Şaban 1327

Sivas’ta Rifai dergâhı şeyhi                                                                    Muhakemat dairesi 333

Abdullah Haşimi bin Mehmet Efendinin

Memleketinden müebbeden nefyedilmesi hakkında

Saadetlü efendim hazretleri Sivas’ta rifai dergâhı şeyhi Abdullah Haşimi bin Mehmet Efendi hakkında divanı harp örfice icra kılınan tetkikat ve tahkikat neticesinde mumaileyh şüpheli güruhtan bulunduğu anlaşılmış binaen idare-i örfiye kararnamesinin altıncı maddesi hükmünce memleketi bulunan Mekke-i Mükerremeye müebbeden nefyi hakkında birinci divan hap örfiden tanzim ve hareket ordusu kumandanlığından ba-tezkire teb’id olunan mazbata üzerine balaya müsteniden 6 ağustos 1325 tarihinde iradei seniyeyi hilafet penahi şeref taalluk buyrulduğu, ba buyrulduğu ve izbar buyurulmuş olduğundan, bir mantuku emru fermanı hümayun mumaileyh alelusul emniyetti umumiye müdüriyetine teslim edilmiş ba-muhtıra merkez kumandanlığına tebliğ edilmiş olduğundan muhakemat dairesi ifadesiyle beyanı hale ibtidâ kılındı ol babda emri ferman efendim hazretlerinindir

Harbiye Nazırı

Rûmi 24 Ağustos 1325

Hicri 21 Şaban 1327

Milâdi 6 Eylül 1909

[12]

5-

Dâhiliye Nezareti Muhaberatı Umumiye Dairesi

EVRAK 850

Rûmi 28 Ağustos 1325

Hicri 24 Şaban 1327

Milâdi 10 Eylül 1909

Hicaz Vilayeti Behiyyesi

Sivas da Rifai dergâhı şeyhi Abdullah Haşimi bin Mehmet hakkında Divanı harbi örfice icra kılınan tetkikat ve tahikkat neticesinde mumaileyhin şüpheli güruhtan bulunduğu anlaşılmış binaen idare-i örfiye dairesinin altıncı maddesi hükmüne tevfikan memleketi bulunan Mekke-i Mükerreme’ye müebbeden nef’i hakkında divanı harp örfi kararıyla bil-istizan hilafet penâhi şeref müteallik bulunarak icabı derdest icra bulunacağı harbiye nezaretine emri ferman buyurulmakla

[13]

Yukarıda yazışmalarını naklettiğimiz işlemler neticesinde Mekke-i Mükerreme’ye sürgün edilen Sivas’ta Rifai dergâhı şeyhi Abdullah Haşimi kuddise sırruhu’l-azîz ve ailesi maddî sıkıntıya düşmüştür.

Daha sonra aşağıda sunacağımız arzuhal ile kendisine ait maaşın ve evkaftan gelen gelirlerin iadesi için müracaat etmiştir ve kabul edilmiştir.

6-

Huzuri Aliye-i Hazreti Vilayet Penâhiye

Maruzi Daiyanemdir.

Daiyeleri Sivas vilayeti celilesi nakibül eşraf kaymakamı ve Rifai dergâhı şerifi postnişi iken hasbel kader Mekke-i Mükerreme’ye müebbeden teb’idime dersaadette müteşekkil divanı harb örfice verilen hüküm ve karar üzerine buraya (Mekke)  gelmiş isemde sinnim seksene garip bulunduğundan başka bir çarem yok ise, bu da muvafıkı muaddilet olmayacağından esâsai atiyesi kendi tarafımdan ettirilen dergâhı şerifi mezkûrun maliyeden muhavvel bin kuruş maaş kat edildiği cihetiyle Seddi lazım gelmiş ise, de tekyenin Seddi tariki rifaiyeye muhalif bulunduğundan gerçi icazet verdiğim mahdum kullar (Mehmet Ragıp) vekâleti ifa edeceği tabiidir. Ancak herhalde miktar kafi akçenin tedarikine mütevakkıf bulunmasına ve infakı iaşeleri üzerime farzı ayn olan on nefer evladı iyalimin Sivas vilayetinde bir haleti sefalette kalmalarına binaen gerek mahdum kölenizi de tekyeyi küşadına ve gerekirse aileyi maruzatın infak ve iaşelerine temine müktezai akçenin sarfı zımnında kaydı hayat şartı ile ez gayri-temil Sivas vilayeti maliyesinden şehri tesviye edilmekte olan 900 ve evkaftan muhavvel 400 ki, ceman bin üçyüz kuruşun Mekke-i Mükerreme emvalinden havalei ita ve tesviyesine iyabet buyurulmuş mukaddes olan meşrutiyetin bahş edildiği adalet namına istirham eylerim ve el-yevm nan-paresine muhtaç ve sinnim ise, şehri şeyhuhata vasıl olduğu nazarı vilayet penahilerince malum olacağı gibi, ancak merhametinize dehalet eylerim ol bab da emri ferman hazreti men-lehül emrindir.

Sivas Vilayeti

Rıfai Dergâhı Postnişini

Seyyid Abbullah Haşimi

Daileri

Rûmi 22 Teşrinisani 1325

Hicri 22 Zilkade 1327

Milâdi 5 Aralık 1909

[14]

7-

Hicaz Vilayeti

Mektubu Kalemi

Adet 138

Dâhiliye Nazareti Celilesine

Hülasa: Müebbeden Mekke-i Mükerreme’ye tebid edilmiş

Seyyid Abdullah Haşimin Sivas vilayetine mahsus maaşın

Mekkei Mükerreme emvalinden havalei ita ve tesviyesine

dair verdiği arzuhalin leffen taktim edildiği hususunda

Atufetlü efendim Hazretleri

Sivas vilayeti nakib-ül eşraf kaymakamı ve rifai dergahı poştişini iken divanı harp örfi kararıyla müebbeden Mekke-i Mükerreme’ye tebyid edilerek buraya geldiğinden ve sinni garib bulunduğundan bahsile ailesinin tebmini maişetleri zımnında Sivas vilayetinden şehri tesviye edilmekte olan 900 ve evkaftan muhavvel 400 ki, ceman bin üçyüz kuruşun Mekke-i Mükerreme ahvalinden havalei ita ve tesviyesi esbabının istikmaline dair Seyyid Abdullah Haşimî imzasıyla verilüp leffen arz ve takdim kılınan arzuhalde istida ve istirham olunmakla muktezasın ifası hususuna musaadei celile-i nezaret penahileri şayan buyurulmak babında emrü ferman hazret mennehul emrindir.

Vali vekili

Rûmi 23 Teşrinisani 1325

Hicri 23 Zilkade 1327

Milâdi 6 Aralık 1909

[15]

8-

20 Kanunevvel 1325

20 Zilhicce 1327

2 Ocak 1910

Maliye Evkafı Hümayun Nezareti Aliyesine

Sivas Vilayeti Nakib’ül eşraf kaymakamı ve Rifai dergahı şeyhi iken divanı harp örfi kararıyle Mekke-i Mükerreme’ye nefyi ve teb’id edilmiş isede men ü temin maişete gayri muktedir bulunduğunun bahsi ile vilayet müşarül ileyhce şehri mahsusı 900 ve ,……… ve evkaftan muhavvel 400 ki, ceman bin üçyüz kuruşun mekki mükerreme emvalinden havalei tesviyesi hakkında Seyyid Abdullah Haşimi imzasıyla verilen arzuhalin leffile icrai icabı hicaz vilayeti ve vekâletine ba-tahrirat izbar ve keyfiyet maliyeyi evkafı hümayun nezareti aliyesinde işar kılınmış olmakla nezareti Aliyelerince dahi sureti istidaya ve ahval emsaline nazaran iktizasının ifa ve inayeti himmet mütemennadır efendim.

[16]

Seyyid Abdullah Haşimî el-Mekki Rifâinin Mekke-i Mükerreme’den dönüşünün tarihini elimizdeki bilgiler ışığında tam olarak bilememekteyiz. Ancak torunlarından duyduğumuz ifadeye göre “Mekke’de yedi sene kalmıştır. Bu yedi sene zarfında “Kâbe’nin altın halkalarına yapışıp aileme tekrar kavuştur diye Rabbime çok dualar ettim” dediği rivayeti meşhurdur. Bu zaman içerisinde eşi Halime Hanım evkaftan gelen para ve kendisinin gece gündüz el işleri yapıp satarak dergahın hizmette kalmasına yardım etmişlerdir.”  [17] Rivayetlerden 1. Dünya savaşı sonlarına doğru Sivas’a döndükleri anlaşılmaktadır.

Milli Mücadele döneminde ise, Sivas’ta yapılan 4 Eylül Sivas Kongresine Sivas temsilcisi olarak katılmış,[18] Mustafa Kemal Paşa’ya destek vermiş, kendisini Sivas’da bulunduğu müddetçe dergâhında misafir etmiş ve Paşa’yı suikastten kurtarmışlardır. Sivas Kongresi boyunca delegelerin yemek ihtiyacına büyük miktarda katkı ve eşyalar Abdullah Hâşimî el Mekkî  kaddese’llâhü sırrahu’l azîz dergâhından karşılanmıştır. Sivas Kongresi fotoğrafı olarak bilinen, Kongre Binası önünde çekilmiş fotoğrafta Atatürk’ün sağ tara­fında görülen kişi Abdullah Haşimî el Mekki Hazretleridir.

Evlilikleri ve Çocukları

Sivas vilayetinde iken iki evlilik yapmıştır. Halime isimli bir hanımla evliliğinden Mehmed Ragıp (d. r:17 Ramazan 1295- m:15 Eylül 1878) ve Ahmed Sirâceddin (d. r: 2 Safer 1311- m:14 Ağustos 1893) isminde iki oğlu ve Fâtımatüzzehra isminde bir kızı olmuştur. Diğer hanımı Divriğili Fatmagül Hanım Kasım 1891’de vefat etmiştir.

Abdullah Haşimî kuddise sırruhu’l-azîzin çocuklarından hafız olan kızı Fatıma bekâr olarak vefat etmiş, büyük oğlu Mehmet Ragıp’ın da iki ayrı evliliğinden çocuğu olmamıştır. Küçük oğlu Ahmet Sirâceddin asteğmen olarak Doğu cephesinde savaşmış ve Ruslara esir düşmüştür. Bir Gürcü kadın tarafından kurtarıldıktan sonra bir süre Erzurum’da tedavi altına alınmış daha sonra Sivas’a dönmüştür. Cumhuriyet sonrasında Fizik-Kimya-Biyoloji öğretmeni olarak, Sivas Lisesi, Sivas Öğretmen Okulu, Malatya Lisesi, Elbistan Lisesi, Bafra Lisesi, Trabzon Lisesi ve son olarak Kilis Lisesi’nde çalışmıştır. Kırk yedi yıl öğretmen olarak çalıştıktan sonra 1951 yılında emekliye ayrılarak Sivas’a dönmüş ve 1955 yılında Sivas’ta Hakk’a yürümüştür. Ahmed Siraceddin’in; Seyyid Nizameddin, İzzettin ve Şehri Banu isimlerini taşıyan üç çocuğundan, 1917 doğumlu olan Seyyid Nizameddin isimli oğlu hayattadır ve Sivas’ta yaşamaktadır.

Abdullah Haşimî kuddise sırruhu’l-azîzin Fadime isminde bir evlatlığı da vardır. Şeyh tarafından büyütülüp evlendiren Fadime Hanım’ın torunları da Sivas’ta yaşamaktadırlar.

Hakk’a Yürüyüşü

1909 yılında Mekke-i Mükerreme’ye sürgün olarak gittiğinde yaşı seksene yaklaştığını arzuhalinde beyan eden Abdullah Haşimî kuddise sırruhu’l-azîzin 13 Kasım 1922 [19] tarihinde Hakka yürüdüğünde 92 yaşında olduğu anlaşılmaktadır.

Abdullah Haşimî el Mekki için, Atatürk’ün bir başsağlığı telgrafı ile cenaze için yüz lira para göndermiştir.

Türbesi

Satın alıp Rifâi Tekkesi olarak vakfettiği konağının alt katındaki bir odada ebedi istirahatına çekilmiştir. Şimdi ise kabri, Kabri Paşabey mahallesinde kendi ismiyle anılan Arab Şeyh Caddesi üzerindedir. Burası, Ulu Camii’nden öğretmen evine giderken Örtmelipınar Camii’ni geçtikten sonra sol tarafta yıkılmış bir kaç duvarı duran eski konağın yıkık duvarları arasında küçük kulübe görünümdeki türbedir. Türbe olarak yapılmış olan bina, tuğla ile örülüp, dış tarafı çimento ile sıvanmış, duvarla­rına kilim ve seccadeler asılmıştır. Çatısı üzerine ise, bir çinko sac konulup üzerine taşlar konularak meydana getirilmiş alelade bir yapıdır. Yol genişlet­me çalışması öncesi iki katlı bu konağın alt katındaki bir odanın içerisinde bulunan türbe, konağın yıkılması nedeniyle dışarıda kalmıştır.

İnşaallah, Ehl-i Rifâi tarafından mekânın aslına tekrar çevrileceği zaman büyük bir zuhuratın olacağı işareti verilmiştir. (Allah-ü a’lem)

Tarîkat Silsilesi

Abdullah Haşimî el Mekki Sivas’ta 32. Tekkesini açmıştır. Meşîhat arşivindeki bir belgeye göre, 24 Şevval 1313 (8 Nisan 1896) tarihinde Sivas nakîbü’l-eşraf kaymakamlığı görevine getirilmiştir.[20] Aynı belgeye göre 21 Ekim 1901’de görev süresi tekrar uzatılmış ve 27 Mart 1909 tarihine kadar bu görevi sürdürmüştür.

Hâdim-ul Fukara Seyyid Abdullah Haşimî el Mekki kuddise sırruhu’l-azîze icazet veren silsile şudur. (Bu silsile çok yerde nesebi saadetleri ile birleşir)

Seyyid Salim b. Heyazığ el-Medenî el-Harbi  [Şeyhi]

Seyyid Ömer b. Seyyid Kâzım

Seyyid İbrahim b. Feyyaz

Seyyid İzzettin b. Seyyid Şaban

Seyyid Mehdi

Seyyid Ali

Seyyid Muhammed

Seyyid Hızır

Seyyid Recep

Seyyid Şaban

Seyyid Muhammed

Seyyid Salih

Seyyid Abdurrahman

Seyyid Abdullah

Seyyid Hasan

Seyyid Hüseyin

Seyyid Yusuf

Seyyid Recep

Seyyid Şaban

Seyyid Muhammed El-Uruş

Seyyid Şemseddin

Seyyid Muhammed

Seyyid Ahmet Rifâ-i

Halifeleri

Bilgisine ulaşabildiğimiz halifelerinden birkaç kişi şunlardır.

·                    Kendisi henüz hayattayken büyük oğlu Mehmed Ragıp’ı halife tayin ederek, icazetname vermiş ve hırka giydirmiştir. Vermiş olduğu bu icazetname 12 Rebiü’l-Evvel 1327 (3 Nisan 1909) tarihinde Mekke’de bulunan reisu’l-meşayih Ahmed Akîl tarafından da tasdik edilmiştir.

  • Bağdat’da Hazreti Pîr Seyyid Abdülkâdir Geylânî kaddese’llâhü sırrahu’l azîz dergâhında postnişîn olan es-Seyyid eş-Şerîf eş-Şeyh Şerâfeddin el-Ensârî el-Kâdirî efendimiz hazretlerinin hicrî 1277 milâdî 1860 senesinde Seyyid Muhammed el-Ensâri adında bir oğlu olmuştur. Hazreti Şeyh Seyyid Muhammed el-Ensârî efendimiz babası Hz. Şerâfeddîn’e intisab etmiş, seyr-i sülûk görmüş ve Kâdirî hilâfeti almışlardır. Hasanî ve Hüseynî neseb ile Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin torunlarından olan bu zât-ı alâ emr-i manevî ile Bağdat’dan kalkıp Erzincan’a gelmişler ve yine emr-i manevî ile Sivas’a gelerek Abdullah Hâşimî kaddese’llâhü sırrahu’l azîze intisab etmişlerdir. Abdullah Hâşimî kaddese’llâhü sırrahu’l azîz Muhammed el-Ensârî Efendiye Rıfâî-Sayyâdî hilâfeti vermişler ve kendilerini irşad hizmetlerini yürütmek üzere İstanbul’a göndermişlerdir.

Muhammed el-Ensârî Hazretleri Erzincan’da iken Vesile Hanımefendi ile evlenmişler ve bu evlilikden Seyyid Aziz el-Ensârî ve Seyyid Muhyiddîn el-Ensâri doğmuşlardır. 19. yy. sonlarında İstanbul’u teşrif eden Ensârî ailesi Kasımpaşa semtinde o zamanlar metruk bir halde bulunan Ayn-i Ali Baba Kâdirî dergâhını tekrardan inşa etmişler ve buraya Rıfâî-Kâdirî meşîhatı koymuşlardır. Abdullah Hâşimî el Mekkî  kaddese’llâhü sırrahu’l azîz Hakk’a yürüyene kadar İstanbul’u zaman zaman teşrif etmişler ve halîfeleri Seyyid Muhammed el-Ensârî dergâhında unutulmaz hatıralar bırakmışlardır. Muhammed el-Ensârî kaddese’llâhü sırrahu’l azîz de İstanbul’da Arap Şeyh namıyla tanınmıştır. 14 Kasım 1939 senesinde Hakk’a göçmüşler, Kulaksız Kabristan’ında İdris-i Muhtefî Hazretlerinin başucu hizasına sırlanmışlardır.

  • Üsküdar Rıfâî Âsitânesi’nin postuna Ahmed Ziyaeddin efendi’nin intikâlinden sonra Meclis-i Meşâyih kararı ile Âsitâne postuna tayin edilen zât, Seyyid Abdullah el-Hâşimî el Mekkî  er-Rıfâî es- Sayyâdî kaddese’llâhü sırrahu’l azîzin  halîfelerinden Zileli Hacı Bekir Baba Hazretleridir.

Vakfiyesi

Abdullah Haşimî el Mekki Hazretlerine Sivas-Yıldızeli civarındaki Mumcu Köyü’nün bir kısmı ve İsmail Bey Çiftliği dergâhının ve kendi ihtiyaçlarını karşılaması için mülk olarak verilmiştir.

Kurduğu Rifâi tekkesi için Paşabey mahallesinde bir konak satın alarak gerekli tadilat ve semahaneyi yaptırdıktan sonra burayı dergâh haline getirerek h.27 Zilhicce 1331 (m. 27 Kasım 1913) de vakıf haline getirmiştir.[21] İki katlı büyükçe olan konağın üst katın­da semahane, misafirhane, mutfak, meydan odası, alt katında ise, odunluk, so­fa, ahır ve diğer müştemilat bulunmaktadır.

Bir vakıf senedine göre Paşabey mahallesinde kurmuş olduğu tekkesinde inşa ettiği mescitte hatiplik yapacak zatlara verilmek üzere 1311 (1893) yılında beş yüz kuruşluk bir vakıf tesis etmiştir.

26 Muharrem 1332 (24 Aralık 1913) tarihini taşıyan vakıf senedine göre, vakfın idaresi ile dergahın şeyhliğini büyük oğlu Seyyid Mehmed Ragıb’a, bunun vefatından sonra da küçük oğlu Seyyid Ahmed Siraceddin’e bırakmıştır.

Efendi Hazretleri, Tokatlı Pir’den önce yedi sene kadar Seyyid Abdullah Haşimî el-Mekki Rifâiye intisablı bulunmuş ve Hakk’a yürüdükten sonrada daima kabirlerini ziyaret etmiştir. [22]

MENÂKIBI

Halk arasındaki itibarını teyit etmek için yanan fırın içine girmesi gibi, burhan törenleri yapılması tarafından istenmiştir. Abdullah Haşimî el Mekki (Arab Şeyh)  Hazretlerinin burhan törenlerinde müridlerin başının kesilmesi, bıçak ve şiş vurma ateş ile iştigal etme vb. birçok burhandan izinli olması O’nun kıymetinin artmasına da sebep olmuştur.

1- Arab Şeyh Hazretleri Hakk’a yürümeden kırk gün önce memleketlerine dönen gaziler, onunla savaşta beraber çarpıştıklarını halka ayan edince, “Artık gitme vaktimiz geldi” buyurmuşlar ve kırk gün sonra bu dünyayı terk etmişlerdir.

2- Arab Şeyh, cenazesini yıkamayı vasiyet ettiği Ahmet Hoca ile çok yakın ve iyi dost­turlar. Arab Şeyh, Hakk’a yürüdüğünde, Ahmet Hoca, cenazeyi yıkamaya başlar. İçinden,

“Ermiş diyorlardı…” Sözünü geçirince serçe parmağını Arab Şeyh tu­tar ve bırakmaz. Uğraşmasına rağmen parmağını cenazenin elinden kurtara­mayan hocanın telaşı üzerine, orada bulunanların okumaları sayesine parma­ğını kurtarır.[23]

3- Arab Şeyh Hazretlerine soruldu ki;

—Efendim, Mustafa Kemal isimli kişi yurdu kurtarmak için faaliyetlerde bulunuyor, başarabilecek mi?

—Evet, fakat kadın ve kızlarımızın başlarını da açacaktır.

—Yardım etmeyelim mi?

—Hayır, ona yardım edin. Çünkü bu millet devletsiz kalmasın.

4-İstanbul’a geldiğinde velayetine delil olarak bir keramet göstermesi talep edilince bir çocukla bir fırına girmiş ve bir müddet sonra çocukla beraber çıkmıştır. Çocuğa sorulduğunda,

—Dede içeride namaz kıldı bende çiçekli bahçede oynadım, demiştir.

Daha sonra o fırını bir daha yakamamışlardır.

DESTUR

Yine feth oldu ol babı Rifâî dergeh-i zîbâ

Muvaffak bîl-kudûm etsin bu dergâhı Ganî Mevlâ

Kedine Mekke hem beyti mükerrem handanından

0 seyyid ismi Abdullâh-ı Hâşim eyledi inşâ

Keramet evliya hakdır husûsan kutb-ı Rabbânî

Vü gavsu l-vâsılîn hem arifin dünyâ vü mâ-fihâ

Hatab yerine ol pâyin sokup nâra o matbahda

Pişirdi mâ-hazar taam misafirler için mahzâ

İkinci zahiri bâtın semâvât-ı zemininde

Musahhar oldu vahşî cümle hayvan eyledi îmâ

Anıncün merkadi beyti ziyâretde o şirinler

Muhafızdır mühîni genc-rûylar giremez asla

Velî pak seyyidî Ahmed Rifâî hazret-i pirim

Naam yâ kaddesellahul-azîz ismiyle saddeknâ

Tarîkat şahların şahı emîr’l-müminîn Sıddîk

Aliyyul-Mürtezâ Haydar ulûm-i cennetul-mevâ

Cemilinde buyurdu evliya hakkında lâ-havfün

Aleyhim âyeti tebşir verildi müjde-i rânâ

Şefaatler umarız cümlesinden yâ Rasûlallâh

Şefiim yâ MuhammedMustafâ Mahmûd-ı zul-atâ

Demâdem zikr-i yâd olsun bu dergâhı halîfetde

Ola sâye-i pîrânda nice himmetleri efzâ

Mücevherle gözetdim Hüsniyâ rûmiyle târihi

Dedim ol şeyh-i mürşidim iğin bir mâ hüve’l-âlâ

(sene 1300/ 884)

Târih-i musanna’ ez-hurûf-i cevher-i Rûmî[24]


Kendisine verilen icazet şu şekildedir.[25]

Bismillahirrahmânirrahîm

Allah Teâlâ’ya Hamd olsun, bu icazetnameyi beşeriyeti terbiye için bu aciz Âdem almıştır.

Hidayet seccadesine oturmuştur. Beşerin ulaşması gerekli olan hedefe varmak için kurtuluş yoluna intisap edip ve cennete kavuşmak dünya ve dini fark edip ayırmak zikrin aslına ulaşmak nübüvvet şartlarına uymak için kabul etmiştir.

Birliği Yüce olan Mevla’ yı tesbih ederim ki;

Allah Teâlâ O’nu (icazet sahibini) başkalarının nefislerinin bilmediğine ulaştırmış, O’nu gururdan ve nefsanî duygulardan temizlemiş, maneviyat elbisesini giydirmiş, kendi nuruyla nurlandırmış,  O’na Kutsi elbiseler giydirmiş ve nimetlerini vermiş,  ulvi himmetlerini yüksek tutmuş ve O’nu afv ederek bu icazetname sahibini dostları derecesine çıkarmıştır.

Hamd ederim ki, Hamd etmek, Hakk tarafından istenen şeylerdendir. O’nun verdiği nimetlere şükür ederiz.

O’ndan başka ilah,   birliğine ortak yoktur.

Gözlerin dışarı fırlayacağı günde,  hata ehlinin, cahillerin, aşırı gidenlerin ve sınırı aşanlar O’nu bulacaklardır.

Kim ki; cahil birini yol gösterici kabul ederse bilsin ki, o ilimsiz kişinin davetine icabet Cahiliye Davetine icabet etmek gibidir

Ben Şehadet ederim ki, Seyyidimiz, Efendimiz, Sahibimiz Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem Allah Teâlâ’nın kulu,  elçisi,  risaletle gelen, Hanif dini üzere olan ve ümmetine Hakk’a yürüyene kadar nasihat edene,  âline ashabına salât ve selam ederim. Bize Rabbanî bilgileri öğretti.  Kurtuluş ve dinin yollarını açıkladı.

Bize icazet verenler Sünnet-i Muhammediye’ye yapışmışlar ve bu yola bağlı yaşamışlardır. Muhammedî Terbiye yoluna girenlere salât ve selam olsun.

Ey benim Gardaşlarım! Allah Teâlâ’nın razı olduğu sıfat onlardadır. Daima onlar hüzünlü. Şehvanî duygulara düşmekten korkarak,   yüzlerini O’na çevirip dua ederek,  kalblerinde Allah Teâlâ sevgisi ile zikrin tilaveti ile meşguldürler. Kalblerinde O’nun nuru, nefesleri misk kokusu, meleklerin zevklerine muttali olmuş sanki sarhoşlar ve sorulduklarında mecnun gibi, derler. Onlara bakar şaşar kalırsın. Onlara dağların, yerlerin ve göklerin anahtarları teslim edilmiş. Onlar şeytanın azdırmasından korunmuş ve meleklerin,  ruhanilerin dost edindiği kişilerdir.

Vesselâmü ala men it-tebe’âl-Hüdâ


Abdullah Haşimî el Mekki’nin Bir Mektubu [26]

Nûr-ı dîdem ciğer köşem Şeyh Seyyid Mehmed Ragıb Efendi Mahsusan selam dualar edip, hatırını sual ederim.

Tarafımızdan sual olunur ise, lehü’1-hamd afiyet üzere olup, sizlerin hasret-i iştiyakınızdan mâ-adâ bir kederim olmadığı Huda’ya ayandır. Hemen Cenab-ı Hak cümle ehl-i İslâm ile beraber hayırlı matlub ve maksudumuza nail eyleyip, an-karîb hayırlı mülakatlarınızı tevfîk eyleye âmin.

Akdem ki, şukkalarımda iş’ar eyledim idi ki, irsal eylediğiniz meblağı 15 liraya iblağ edip, düyundan halâs olalım ve maaşları tamamen ahz edip etmediğinizi beyan edesiniz. Devletli veliyyü’n-niam Vali Paşa hazretlerine üç kıt’a tavsiyenin henüz bir semeresi zuhur etmedi. Müşarun ileyhe müracaat edip, işârâtım üzere bir kıt’a mabeyn-i hümâyun ikinci katibi devletli Ahmed İzzet Paşa hazretlerine maaşımızın zammıyla ve rütbemizin terfiine dair bir kıt’a güzelce tavsiye ve bir kıt’a da Sadrazam Paşa hazretlerine de nişân-ı zî-şân vesair işlerimize muavenette bulunmasına dair ve bir kıt’a da maliye nazın devletli Reşad Paşa hazretlerine cem’an üç kıt’a tavsiye ahz edip irsal edesiniz Akdem ki, takdim etmiş olduğum tavsiyelerden bir semere zuhur etmedi ve hem de Şeyh efendinin bu defa gidişinden bir şey anlaşılmıyor. Hayırlısı ola. İşlerimizden hâlâ bir netice yoktur.

Aman oğlum, Vali Paşa hazretlerine rica eyleyip, her halde tavsiyeleri ahz edip serîan irsal edesiniz ve işbu şukka ile birlikte Vali Paşa hazretlerinden bir kıt’a ricaname tahrir edip irsal eyledim. Zira bendeleri bu tarafça olan işlerimizi hayırlısıyla netice olmadıkça ol tarafa azîmet edemeyeceğim. Dua ediniz cümle ihvanlar ile Cenab-ı Hak hayırlısıyla işlerimize teshîlâtlar tevfîk eyleyip an-karîb hayırlı matlubumuza muvaffak eyleye de dosta düşmana karşı me’yûsen avdet ettirmeye de hayırlısıyla maa-mesrûren izam ettire. Ol tarafça umûr-ı beyniyyemize ve dergâhımıza ve çiftliğin işlerine devam edip, işinizle meşgul olup dosta düşmana meydan aldırmayıp müdebbirâne tedâbirde bulunasınız. Bendelerinizi de hayırlı haberinizle peyderpey mesrur edesiniz ve maaşları tedahülde bırakmayasınız, cümlesini ahz eylediniz ise, iş’ar ediniz ki, Nisan maaşının senedini ve Mayıs’ın senedini tahrir edip tarafına irsal edeyim. Ve akdem ki, iş’arım mesellü idarenize bakasınız. 7 yüz kuruştan fazla dergâhımıza mesarif etmeyesiniz. Nezdinizde bir miktar akçe tedarik edesiniz. Zira ileride bizlere akçe lüzum olacaktır. İş’ar eyledikçe tarafıma akçe irsal edesiniz. Her halde seni göreyim oğlum, dosta düşmana karşı bendelerini mahcup etmeyip, işinizle gücünüzle uğraşıp tarafımı handan edesiniz. Ve bu hafta postasıyla gazetelerini irsal eyledim. Tilavet edip havadisinizi anlayınız.

Ol tarafta halîle-i muhteremim Halime Hanım’a ve gelinim Zekiye Hanım’a ve kâim validem hanıma selam dualar edip hatır-ı nâzikânelerini sual ederim. Gözüm nurları Ahmed Efendi ile Zehra Hanım’ın gözlerinden öpüp hatır-ı nâzikânelerini istifar ederim. Fadime ve Mevlüde’ye bilhassa selam ederim.

İmamzâde Hüseyin efendiye, Ahmed efendiye, Medineli Şeyh efendiye, Zaralı Hulusi’ye, Ömer efendiye, Divriğli İsmail efendiye, Mülazım Nazmi efendiye, Seyyid Ahmed ağaya, Seyyid efendiye, Derviş İbrahim efendiye, dergahta bulunan cümle ihvanlara ve Ziyaya, cümle komşulara vesair sual eden zevatların kâffesine ale’l-infirâd selam dualar edip hatırlarını sual ederim.

Bu tarafta Hacı Hüseyin, Divriğli Osman efendi mahsusan cümlenize selam edip, hatır-ı âlîlerinizi istifâr ederler.

Ol tarafça her ne havadis var ise, tafsîlen tarafıma beyan edesiniz. Öyle muhtasar şukka tahrir etmeyiniz mufassalan cümle ahvâlinizi ve havadisinizi iş’ar edesiniz. Ve Hasan da Sivas’ta mıdır, memlekete gitti mi ve Sivas’ta ise, ne iş ile meşguldür, ahvâlini tarafıma iş’ar edesiniz. Nüfus tezkiresini posta ile ol tarafa irsal eyledim idi. Vusulüne dair bir işârâtınıza muvaffak olamadım. Yoksa vusul bulmadı mı, iş’ar edesiniz endişe ediyorum. Kemâl-i afiyette daim olup peyderpey ahbârât-ı hayriyyenizle tarafımı memnun edesiniz oğlum efendi. 28 Nisan 1319-

Rifâî Şeyhi Pederiniz


[1]—bkn. YILDIZ, Âlim, “Arab Şeyh’in Bir Mektubu Makalesi” Hayat Ağacı Dergisi, Bahar 2005, s. 46–47

[2]—Seyyid Ahmed b. Alî el-Mekkî b. Yahya er-Rifâî kaddese’llâhü sırrahu’l azîz (ö. 578/1182) Rifaiyye tarikatının kurucusu. 512′de (1118). Bağdat’la Basra arasında kalan Batâih bölgesinde Ümmüabide köyünde doğdu. Atalarından Rifâa el-Hasan el-Mekkî’den (ö. 331/943) dolayı Rifâi nisbesini aldı. Şa’rânî ise et-Tabakâtü”l–kübra’sında (s 1401, bu nisbenin aynı ismi taşıyan bir Arap kabilesine mensup olmasından ileri geldiğini yazar. Ancak onun hayatından bahseden ilk kaynaklarda böyle bir bilgi yoktur, son devir kaynakları da bu görüşü kabul etmezler. Doğum tarihi bazı müelliflerce 500 (1107) olarak verilmekle birlikte ilk kaynaklar 512 (1118) tarihi üzerinde ittifak etmişlerdir.

Ahmed er-Rifâi’nin Hz. Hüseyin soyundan gelen bir seyyid olduğunda bütün kaynaklar birleşirler. Babası Hakk’a yürüdüğünde yedi yaşında olan Ahmed er-Rifâfi’yi, devrin büyük sûfîlerinden dayısı Mansûr el-Batâihî, annesi ve kardeşleriyle birlikte himayesine aldı. Kur’an öğrenimini ve hıfzını tamamladıktan sonra, devrin âlim ve mutasavvıflarından Ali Ebü’l-Fazl el-Vâsıtî ve diğer bazı âlimlerden İslâmî ilimleri öğrendi. Ebu İshak eş-Sîrâzi’nin Şafiî fıkhı ile ilgili Kitâbü’t-Tenbih’ini okudu. Bu kitaba yazdığı şerh Moğol istilâsı sırasında kaybolmuştur. Vâsıti ona icazet verdi ve hırkasını giydirdi. “Herkes üs-tadıyla ben ise talebem Rifâî ile iftihar ederim” diyen Vâsıtî, zahir ve bâtın ilimlerine sahip bir âlim ve sûfî olduğunu belirtmek üzere ona “ebü’l-alemeyn” unvanını verdi. Ahmed er-Rifâi, Vâsıti’nın ölümünden sonra dayısı Mansûr el-Batâihî’nin terbiye ve irşad halkasına girdi. Rifaî’ye hilâfet ve “şeyhü’ş-şüyûh” unvanını vererek kendisine bağlı bütün tekkelerin şeyhliğini de tevdi eden Batâihi, Ümmüabîde’deki tekkeye yerleşip müridlerin irsad ve terbiyesiyle meşgul olmasını istedi. Birkaç sene sonra bölgesindeki şeyhlerin bazı ciddi tenkitlerine mâruz kalmış, hatta erkek ve kadın müridlerini aynı zikir meclisinde bir arada bulundurmak gibi sünnet dışı uygulamalarda bulunduğu iddiasıyla Halife Müktefi’ye şikâyet edilmişse de bu durum onun çalışmalarına ve tesirlerinin yayılmasına engel teşkil etmemiştir. Müridlerinin sayısının artması, o bölgedeki şeyhlerin haset ve kıskançlığına sebep oldu. Ancak o birçok iftira, itham ve hakaretlerle karşılaşmasına rağmen, büyük bir sabır ve tevazu göstererek irşad vazifesine devam etti. Kendisini çekemeyenler Halife Müktefî’ye, erkek ve kadın müridlerini aynı zikir meclisinde bir arada bulundurduğu iddiasıyla şikâyet ettiler.(1155) Durumu yerinde araştırmakla görevlendirilen memur, kanaatlerini halifeye, “Bu seyyid ve müridleri sünnet yolunda değillerse yeryüzünde sünnet üzere hareket eden hiç kimse kalmamış demektir” şeklinde açıkladı. Bunun üzerine Halife, Ahmed er-Rifâi’ye, yaptırdığı tahkikattan dolayı özür dileyen bir mektup gönderdi.

1160′ta bazı yakınları ve müridleriyle birlikte hacca gitti. Dönüşte Medine’yi ziyaret etti. Medine uzaktan görününce devesinden inip yürüyerek Ravza-ı Mutahhara’ya girdi. Rifâi’nin bu ziyaret sırasında zuhur ettiği ileri sürülen bir kerametiyle ilgili menkıbe oldukça meşhurdur.

Rivayete göre. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin kabri önüne gelince “es-Selâmü aleyke yâ ceddî!” diyerek selâm vermiş, orada bulunanlar Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin “Aleyke’s-selâm yâ veledî” sözüyle selâma karşılık verdiğini duymuşlar; cezbeye gelen Rifâî diz çöküp,

“Uzakta iken benim yerime varıp toprağını öpsün diye sana ruhumu gönderiyordum; simdi bu devlet bedenime de nasip oldu; uzat elini de dudaklarımla öpeyim” mânasına gelen meşhur şiirini okumuş; bunun üzerine Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin kabrinden dışarıya nürâni bir el uzanmış ve Rifâî bu eli öpmüş; aralarında Hayyât b. Kays el-Harrânî ve Adî b. Müsâfir gibi zatların da bulunduğu büyük bir topluluk hadiseye şahit olmuşlardır. Ahmed er-Rifâî’nin biyografisini yazan müellifler pek çok şahit ismi sayarak bu menkıbeyi mütevâtir bir haber şeklinde değerlendirirler. (Gâyetû’t-tahrir müellifi Abdülazîz ed-Dîrînî, Hz. Peygamber’in selâma karşılık vermesinin ve kabrinden dışarıya nürâni bir elin uzanmasının mümkün olduğu hakkında devrin kadısına ait bir fetvayı da zikreder. Celaleddin es-Süyütî bu haberi incelediği eş-Şerefü’l-muhtem adlı risalesinde hadisenin tevatür derecesine ulaştığını söyler. Rifâî şeyhlerinden Ebü’l-Hüdâ es-Sayyâdî de bu menkıbe hakkında kaleme aldığı el-Kenzü’l-mutalsem fi meddi yedi’n-Nebi li-veledihi’-l ğavs er-Rifâ’î adlı eserinde bu menkıbeye yer veren pek çok kitap ve müelliften iktibaslar yapmıştır. Rifâi’ye saygısı ve bağlılığı olanların bu menkıbeyi mütevâtir haber olarak gösterme gayretlerine rağmen, bizzat Rifâî, prensip olarak keramete önem vermemiştir.

Abbasî Halifesi Müstencid, Ahmed er-Rifâi’ye bir mektup göndererek kendisine nasihat ve tavsiyelerde bulunmasını istedi. Rifâî’nin cevabî mektubunu beğenen halife ona ve dervişlerine birçok hediye gönderdi, bir sene sonra da sarayına davet etti. Halife, maiyetindekiler ve Bağdat şeyhleri ona büyük bir saygı ve ilgi gösterdiler. İrşâdü’l müslimîn müellifi Fârûsî, halifenin onu ikinci ve üçüncü gün yalnız başına saraya davet ettiğini, babasının kabri civarında icra ettiği zikir meclisine kendisinin de katıldığını anlatır. Bu ve benzeri kayıtlardan onun Abbasî halifelerinden hürmet gören, devrinin tanınmış ve itibarlı bir sûfisi olduğu anlaşılmaktadır, ikinci defa hacca gittiği kaynaklarda ifade edilmekle birlikte tarih verilmemektedir.

Ahmed er-Rifâî, şiddetli bir ishal hastalığı sonunda 22 Cemâziyelevvel 578′de (23 Eylül 1182) vefat etti. Türbesi Bağdat’ın güneyinde Vâsıt yakınlarındadır, ilk eşi Hatîce binti Ebû Bekir el-Vasıtî en-Neccâri’den Fâtıma ve Zeyneb adlarında iki kızı, onun vefatından sonra evlendiği Râbia’dan Salih adlı bir oğlu olmuş, ancak Salih evlenmeden vefat ettiği için nesli kızları ile devam etmiştir. Fâtırna’dan İbrahim el-A’zeb (ö. 609/ 1212) ve Ahmed el-Ahdar (ö. 645/1247) adlarında devirlerinde meşhur iki süfî, Zeyneb’den ise ikisi kız altısı erkek olmak üzere on torunu olmuştur. Bunlardan İzzeddin Ahmed es-Sayyad (ö 670/ 1271) Rifâiyye’nin Sayyâdiyye kolunun kurucusu olup tarikatın Irak, Hicaz, Yemen, Mısır ve Suriye’de yayılmasında tesiri olmuştur. Ahmed er-Rifâi’nin nesli günümüze kadar devam etmiştir. Rifâî aileler Suudi Arabistan, Irak, Suriye, Mısır, Lübnan gibi ülkelerde bulunmaktadır.

[3]—BAO, Fon Kodu: İ..DH.. Dosya No:1018 Gömlek No:80293

[4]Paye-i Mücerrede: Bir Memuriyetin fiili olarak değil, rütbe olarak verilmesi. BAO, Fon Kodu: Y..MTV. Dosya No:141 Gömlek No:10

[5]—BAO, Fon Kodu: Y..MTV. Dosya No:197 Gömlek No:126

[6]—BAO, Fon Kodu: İ..TAL. Dosya No:202 Gömlek No: 1317/L–094

[7]—ALBAYRAK, Sadık, İrticanın Tarihçesi, İst, 1987, c.I, s, 174

İttihad-ı Muhammedi Cemiyeti İstanbul Merkezi, İdare Meclisi Azaları:

1)    Süheyl Paşa Hazretleri,

2)    Şeyh Feyzullah Efendi zade Mehmet Sadık Efendi Hazretleri,

3)    Bâyezid Dersiamlarından Mehmet Emîn Hayretî Efendi

4)    İbnu’n-Nafî Ahmet Es’at Efendi,

5)    Şeyh el-Hac Mehmet Emin Efendi,

6)    Karagümrük Camii ikinci imamı Nevşehirli Hafız Mehmet Sabrî Efendi,

7)    Bandırma Naibi Şevket Efendi,

8)    Bediuzzaman Said Kürdi İbni Mirza,

9)    Hırka-i Saadet Hazret-i Nebevi Kethüdası Hacı Hayri Bey Efendi,

10)  Evkaf-ı Hümayun ser-veznedarı Raşit Efendi

11)  Debre-i Balâ redîf kumandanlığından münfasıl ferik Rıza Paşa

12)  Volkan yazarlarından Farukî Ömer Şevki Efendi,

13)  Tarîkat-ı Halvetiyeden Şeyh Seyyit Müslim Penah Etendi Darendevî,

14)  Binbaşı Refik Bey Efendi,

15)  Kadiri Şeyhi Veli Mehmet Efganî Efendi,

16)  Mucîz dersiamlardan Ahmet Nazif Efendi,

17)  Feriklikten emekli Hacı İzzet Paşa,

18)  Sivas Vilayeti Nakibul-Eşraf Kaymakamı Seyyit Abdullah Haşimî el-Mekkî Efendi Hazretleri,

19) Memurlardan İhsan Bey,

20)  Memurlardan Hayrî Bey,

21)  Fatih dersiamlarından Divriliği Kadızâde Ab­dullah Ziyaeddin Efendi,

22)  Şeyh Yunus Dergâhı Post-nişini Şeyh Ali Efendi,

23)  Beylerbeyi Camii Vaizi Hacı Kâzım Efendi,

24)  Şeyhzade Hacı Mehmet Efendi,

25)  Müderrislerden Tevfik Efendi,

26) Volkan yazan Derviş Vahdeti.

27)  Nakşibendî meşayıhından, muhaddis Da­ğıstanlı Ömer Ziyaeddin Efendi

[8] ­—ALBAYRAK, Sadık, İrticanın Tarihçesi, İst, 1987, c.I, s, 175

[9]— BOA, Fon Kodu: İ..AS..Dosya No:89 Gömlek No:1327/Ş-14

[10]— BOA, Fon Kodu: İ..AS..Dosya No:89 Gömlek No:1327/Ş-14

[11]— BOA, Fon Kodu: İ..AS..Dosya No:89 Gömlek No:1327/Ş-14

[12]—BOA, Fon Kodu: DH.MUİ…Dosya No: 7/-1 Gömlek No:53

[13]—BOA, Fon Kodu: DH.MUİ…Dosya No: 7/-1 Gömlek No:53

[14]—BOA, Fon Kodu: DH.MUİ…Dosya No:50/-1 Gömlek No:24

[15]—BOA, Fon Kodu: DH.MUİ…Dosya No:50/-1 Gömlek No:24

[16]—BOA, Fon Kodu: DH.MUİ…Dosya No:50/-1 Gömlek No:24

[17]—Seyyide Bilengül ALTUNTAŞ’tan dinledim.

[18]—Sivas Kongresi delegelerinin yemekleri ilk günlerde Sivas Belediyesi tarafından karşılandı. Belediye Başkanı Abdulhak Bey sadece yemekle değil, bütün sorunlarla yakından ilgilendi. Daha sonra masrafları kısmak amacıyla, yemekler Kongre binasının alt katındaki mutfakta çıkarıldı. Yemek giderleri belli ölçüde Sivas’ın varlıklı aileleri tarafından karşılandı.

Şehrin ileri gelenleri ve yöneticileri sık sık kongre binasına giderek, Mustafa Kemal Paşa ve beraberindekileri ziyaret ettiler, gece sohbetlerine katıldılar.

[19]—13 Ekim 1922 tarihini de verenler var.

[20]NAKİB-ÜL EŞRAF: Hazreti Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin sülâlesi mensuplarının işleriyle meşgul olan vazife sahibi hakkında kullanılır bir tâbirdir.

Ehl-i beyitten olanlara İslâmiyyetin her devrinde pek ziyade hürmet ve tazim gös­terilir, kendilerine ait işlere bakmak üzere iç­lerinden biri reis tâyin edilirdi. Nakib-ül Eşraf adını alan bu reis Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selem sülâlesi men­suplarının işlerine bakar, neseblerini kayıt ve zapt eder, doğumlarını, ölümlerini deftere geçi­rir, onları âdi sanata girmekten ve fena hal­lerde bulunmaktan meneder, haklarını korur, fey ve ganimetten kendilerine ait hisseyi alıp aralarında dağıtır, sülâleden olan kadınların küfvi olmayanlarla evlenmelerini men ederdi. Hulâsa Nakibül-eşraf Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve sellemin hanedanı ef­radının umumi bir vâsisi hükmünde idi.

Nakib-ül-eşraflık mansıbı, gördüğü vazi­fesinin şerefinden ötürü, en yüksek mansıplardan sayılır, Halifeden sonra gelirdi. Bu sebebden Abbasî halifesi (Kadir Billâh) -zamanında Nakib-ül-eşraf bulunan (Eş-Şerif-ür Radi) hali­feye hitaben yazdığı bir şiirde

“Aramızda bir fark var ise, o da sen halifesin ben değilim. Başka cihetlerden bir birimizden farkımız yok” demişti.

Halifeler tarafından Nakib-ül-eşraflara ya­zılan fermanlar ve beratlarda bu makamı ihraz etmiş olanların kadir ve menziletlerinin büyük­lüğüyle mütenasip tâzimkâr sözler kullanılır, şikâyet (zemzem dağıtma vazifesi) ve divan-ı mezalim (adalet divanı) riyaseti gibi yüksek me­muriyetler verilirdi. İslâm devletlerinde her devir ve asırda Nakib-ül-eşraflara hürmet ve tazimde bulunul­muştur.

Osmanlılar Mısır’ın fethini mütaakip Ya­vuz zamanında “Hâdim-ül-Haremeyn” unvanını almışlar ve o tarihten itibaren Mekke ve Me­dine ile sıkı münasebete başladıkları halde daha Yıldırım zamanında “Nakib-üI-Eşraf” tâyin ey­lemişlerdir. Hammer’in (cilt 2, sayfa 255) buna dair olan ifadesi şöyledir: “Yıldırım Bâyezid Seyyid Nuta’yı, ilmî fezailinden dolayı Nakib-ül-eşraf tâyin etmişti. “Seyyid Nuta’ ölünce oğlu (Zeynelâbidin Efendi) kendisine halef oldu. Nakib-ül-eşraflık Fatih zamanında bir ara­lık lağvedilmiş ise, de oğlu Bâyezid’in saltanatı zamanında tekrar ihdas olunmuş ve ondan son­ra inkıtasız devam etmiştir.

Rahmetli Ali Emîri Efendi (hyt: 1924) “Hadim ve hafız-ı emanat-ı mübareke, hulefayı Osmaniyenin şeref-i silsile-i siyadetlerive ilm-i celil-i ensabın fevaidi” başlığı ile yaz­dığı kıymetli bir yazıda (Osmanlı Tarih ve Ede­biyat Mecmuası, 30 Eylül 1335, adet 19) şu tafsilâtı veriyor:

“Selâtin-i Osmaniye’nin sadat-ı kiram hazaratına fevkalâde hürmet-i mahsusları oldu­ğundan bu silsile-i mübarekeye bazı müteseyyidler karışmamak ve bir seyyid-i Sahih-ün-nesep bir memlekete seyahat ederse hakkında hür­met olunmak ve şayet gittiği şehirde temekkün ve tavattun buyurursa ismi zapt ve kay­dolunmak üzere hicretin sekiz yüz tarihinde selâtin-i Osmaniye’nin dördüncüsü bulunan Yıl­dırım Bayezit tarafından o vakit pay-ı taht olan Bursa’da (Nakib-ül-eşraf) unvanıyla sadattan olmak üzere memur-i mahsus tâyin buyurulmuş ve Fatih İstanbul’u zapt ettikten sonra da bu hususa itina buyurdukları gibi mahdumları Sultan İkinci Bayezit-i zamanında umum vilâyet ve liva merkezlerine vesair icap ed en mahallere de (Nakib-ül-eşraf vekili) unvanıyla memurlar nasp ve tâyin buyrularak sadâtın silsilelerinin mu­hafazasına itina edilmiş ve el’an devam edil­mekte bulunmuştur. Zaten o misillû sadat-ı kiramdan olanların ellerinde şecereleri bulun­mak tabiî ise, de şecereleri ziyaa uğrar ve­yahut şecere tutmamış bulunanlar olursa ya Dersaadet’de Nakib-ül- eşrafa veyahut Nakib-ül-eşraf vekillerine müracaatla siyadetini irae ve ispat edebilirler.”

“Nakib-ül-eşraf”ın Osmanlılar zamanın­daki vazifesi hulefa ahdindekilerin aşağı yu­karı ayniydi.

Vak’a nüvis Lûtfi Efendi (Lûtfi tarihi, cilt 3, sayfa 147) Nakib-ül-eşraflık için “Nakabeti eşraf hizmet-i şerifesinin vazifesi ensap marife­tiyle seyyid ve müteseyyidi fark ve temyiz ve hariçten nesep ilhak olunmasını men’ ve tahzirdir” diyor.

Osmanlılar zamanında Nakib-ül-eşrafa pek ziyade hürmet olunurdu. Merasim esna­sında devlet ricaline takaddüm ederdi. Naki­b-ül. Eşraflardan padişahlara kılıç kuşatanlar olduğu gibi müstecab-üd-da’ve (duası makbul) sayıldıkları için duaların çoğunu Nakib-ül-eşraflar yaparlardı.

İkinci Abdülhamit zamanında Nakib-ül-eş­rafların oturmalarına mahsus Yıldız civarında bir konak tahsis olunmuştu. Nakib-ül-eşrafın 1908 Temmuz İnkılâbı’na kadar maaşı 1000 kuruşu geçmezken ondan sonra aylığı 5000 kuruşa çıkarılmıştır. Eskiden kala­balık bir kalem heyeti varken en sonra 1000 kuruş aylıklı bir kâtibi vardı. Osmanlı saltanatıyla beraber nakib-ül-eşraflık da tarihe karışmıştır.(Pakalın, Mehmed Zeki, Tarih Deyimleri Ve Terimleri Sözlüğü, İstanbul,1972)

[21]— Demirel, Ömer, Osmanlı Dönemi Sivas Şehri, Sivas 2006, s.55

[22]—Arab Şeyh kuddise sırruhu Hazretlerin torunlarından Seyyid Nizamettin Gürer Efendiden işittiğimize göre, Efendi kuddise sırruhu’l-azîz Hazretleri, Arab Şeyhi hayatı boyunca devamlı olarak kabr-i seadetlerini ziyaret eder ve türbe odasında bir zaman baş başa otururmuş.

[23]— YASAK, a.g.e. s. 76–77

[24]— YILDIZ, Âlim, “Arab Şeyh’in Bir Mektubu Makalesi” Hayat Ağacı Dergisi, 2006, s. 47. Bu tekkeyle ilgili olarak Muzaffer Sarısözen’in babası müderris Hüseyin Hüsnü (1843–1917) tarafından yazılan bu şiire göre tekke Rumî 1300 (M. 1884) tarihinde yapılmıştır.

Vezni: Mefâîlün mefâîlün mefâîlün mefâîlün

[25] —Silsilesi yazıldıktan sonra devam eden Arapça metinden tercüme edilmiştir.

[26]—YILDIZ, Alim, “Arab Şeyh’in Bir Mektubu Makalesi” Hayat Ağacı Dergisi, 2006, s. 50

GAVS-ÜL ÂZAM İHRAMCIZÂDE İSMAİL HAKKI TOPRAK ADAB-I MUAŞERETİ


NAKŞÎ-HÂKÎ TARİKÂTI ve İLM-İ LEDÜN SIRLARI
KİTABINDAN

Anne Sevgisi

Efendi Hazretleri, Validesi Aişe Hanım’ın “Annem bizi sever iyi olmamızı isterdi” ve kendisi için söylediği şu dörtlüğü okurdu;

“İsmail’im âzam sensin

Gül yüzlü tazem sensin

Dört kitabın hakkı için

Gönlümde gezen sensin”

Ve ardından hasretle ağlardı.

“Gardaşlarım! Biz anamızın ayağını çok öperdik. “Cennet anaların ayağı altındadır.” Hadisini söylerdi.

Efendi Hazretleri sohbetlerden çok geç saatte eve dönermiş. Geldiğinde de annesini uyur bulunca muhabbet ve hürmet o ya, ayaklarının altını öpermiş ve o anda annesi uyanırmış. Hep ona dua edermiş. Dermiş ki “Dağ taş evladın olsun”.

Zaman içinde gün gelip kendileri bu hatırayı anlattıktan sonra şöyle demiş:

“Vadiler dolusu ihvanımız oldu.”

Arkadaşlığı

Şükrü Sefa DALAK Efendi anlattı.

“Dedem ihvanlara devamlı tavsiyede bulunurdu. Defalarca ağzından duydum ki;

Cevher var iken pul neye yarar,

Aczini bilmeyen kul neye yarar.

Herkes bir yol tutturmuş gider

Mevla’ya gitmeyen yol neye yarar.

“Gardaşlarım! Bu dünya ahiretin bir bahçesidir. Bu dünyada ne ekerseniz ahirette onu biçeceksiniz.”

“Çiçekler vardır, gül başkadır.

Arkadaş vardır, dost başkadır.”

Çarşamba Günü

Efendi Hazretleri, yeni başlayacağı işlerde Çarşamba gününü tercih etmiştir. Bu duruma vakıf olan ihvan, bu güne dikkat ederdi. Hacı Hasan Akyol Efendi, sefer hazırlıklarını bu gün başlatırdı. [1]

Çocuk sevgisi

Şükrü Sefa DALAK Efendi’nin anlattığına göre çocukların biricik sığınağı idi.

“Evimiz, Mehmetpaşa Mahallesinde 250–300 m mesafede olduğundan çocukken yaramazlık edince dedemlere kaçar, şefkatli kucağına sığınırdım. Babaannem bizi, Efendi Hazretlerine şikâyet ederdi. Dedem ise;

Valide, valide! Sen düşünme, onun sonu iyi olacak, der bizi korur ve güven verirdi.”

“Ben küçüktüm.  Efendi Hazretleri, kahvaltıyı saat 10.00–10.30 da yaparlardı. Haziran ayı idi. Bir gün yine sabah kahvaltısını arka odada yaptık. Kale Camisi yanında Tan sineması vardı. Yanında da üstü açık yazlık sinema vardı. Orada taş plaktan şarkı çalardı. Dedemlere sesleri geliyordu. Dedem;

Sesler nereden geliyor?” Ben de;

“Efendi Hazretleri ileride sinema var ya, oradan geliyor,” dedim. O sırada Hafız anne;

“Sefa sinemaya gidiyor musun?,”diye sordu. Bende gitmiyorum mu desem, gidiyorum mu desem diye düşünürken, Efendi Hazretleri durumumu fark edip;

Giden, giden oğlum” dedi. “Bende evin tavuklarını anamdan habersiz 3 kuruşa 5 kuruşa satar, Hacivat ve Karagöze giderdim,” deyince dünyalar benim olmuştu.

Davete İcap ederdi

Efendi Hazretleri hiçbir daveti ret etmezdi. Çünkü kimseye karşı yok kelimesini telaffuz etmemiştir. Ancak bazen devlethaneye gelince yemeği istifra ederdi. İhvan bu durumu bilirdi. Efendi Hazretlerinin hizmetkârı Fadime Mahma Hanım’dan akşam Efendi Hazretlerinin kusup kusmadığını sorarlar, eğer istifra etmemişse kendileri için sevinirlerdi.

Fedâkârlığı

Efendi Hazretlerine memleketimiz üzerine gelecek büyük bir felaket bir rivayette topluca ölümlerin olacağı bir hastalıklar zuhur edeceği malum olunca, bir bedelin ödenmesi gerektiğinden kızı Hayriye GÜNDÜZOĞLU (vefatı 1957)na durumu açmış o da buna razı olmuştur.[2]

Evdeki Hali

Ev işlerinde hanımına yardım eder, eşlerine iyi davrananları severdi. Bu hâle kılıbıklık diyenlere kızardı. [3]

Hâli

Devamlı murakabe, tefekkür ve istiğrak [4] hâlinde idi. Sakin, sabırlı bir tabiata sahipti.

Dili tatlı, az konuşur, sözü karmaşık söylemez, lüzumsuz yere uzatmaz ve aşırı mübâlâğa yapmaz, lafebeliğini sevmezdi.[5] Düşünmeden âni, seci’li, kafiyeli şiir gibi söz söylemezdi. O’nun kalbinde, kendisini öteki dünya ile sürekli olarak meşgul eden bir nur var olduğundan, dedikodu için gelenleri dinlemezdi.

Yaşayışıyla da, ihvanlarına örnek olur, onları birer güzel ahlâk numuneleri olarak yetiştirmeye çalışırdı. Mütevazı bir hayat sürer, kanunlara uyar, siyasî hayatla ilgilenmezdi.

Efendi Hazretleri, aşırı bir ibadet etmeyi ve şeriatın ahkâmına sıkıca bağlı kalmayı arzu ederek yaşamıştır.[6]

Bu sebebden dolayı nafileleri ve Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellemin sünneti, sosyal ha­yatlarında büyük yer kaplamıştır.[7]

Hasta Ziyareti [8]

—Şükrü Sefa DALAK Efendi anlattı.

“Dedem, büyük küçük dinlemez, hasta ziyaretini çok severdi. Bütün Sivas’ta hastası olan evleri dolaşırdı. Cuma günü muhakkak bir hastane ziyareti yapardı. Ben 1967’ de çok ağır bir hasta olmuştum. Durumumu bir hanım, Efendi Hazretlerine bildirince beni ziyarete gelmişti. O hastalığımda bana şifa olsun diye kiraz getirmişti.”

Hüsn-ü Zannı

—Güllüceli Durmuş Şeftali (d. 1932) anlattı.

“Ulu Camii’nde minberin dibindeki sütunun yanında namaz kılıyordum. Efendi Hazretleri, yanında Tokatlı Mustafa Haki kuddise sırruhu’l-azîzin Hatim Hocası ile beraber oturuyordu. Ben namazımı bitirip kenarda oturmuş onlara bakıyordum. Efendi Hazretleri halının üstündeki motife gül diyor, hatim hocası haç işareti diye ısrar ediyor ve

“Efendi Hazretleri camiye haç ta koymuşsun” diyince Efendi Hazretleri;

“Gardaşım! Gözlerini silde bak, o gül” diyordu. O da inat ediyordu. Efendi Hazretleri beni çağırdı.

“Durmuş Efendi! Gel canım, bu ne?” diye sordu. Ben de;

“Efendi Hazretleri gül” dedim. Hatim çavuşu ise;

“Efendi Hazretlerinin hatırına haça gül deme” diyerek kızdı.

Efendi Hazretleri beni görünce;

“Benim şahidim, gülüm” diye hep söyler ve “Güllüceli Durmuş Efendi” diye seslenirdi.

İnsanlarla İlişkisi

—Şükrü Sefa DALAK Efendi anlattı.

“Dedem, bir şey olunca mahkemeye başvurmaz, sorunu olanlara da tavsiye ederek öyle yapın, böyle yapın diye yol gösterirdi.

Her şeyi tevekkülle karşılardı. Haksızlığa uğradığını söyleyenlere de, “Allah Teâlâ’ya havale ettim” derdi.”

İnsanlara Saygısı

Hayatı boyunca bir kimse ile tartıştığı duyulmamış ve toplumun bütün kesimleri ile iyi geçindiği görülmüştür. İlim ehli yanına geldiği zaman, onlara saygısını eksik etmezdi. Bilmiyormuş gibi dinlerdi.[9] Yabancı memleketten birileri geldiği zamanda onun kapısından başka, açık kapı bulamazdı. Ecnebiler dahi, tarafından karşılanırdı.

İyi Su İçme Hakkında

“Gardaşlarım! Maaşınızın üçte ikisinin gideceğini bilseniz dahi, iyi su için.”

Giyimi

Giyimi mutedildi. Elbiselerinin ütülü olmasını isterdi.  Başlarına kasket takardı.[10]

Devletin kanunları çerçevesinde hareket eden Efendi Hazretleri, zamanın gereğine göre hareket etmesi yanında, itikadı yönden Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin çizgisinden bir adım ayrılmaz iken, merhameti icabı terk ettiği durumlar çok olurdu. Giyimde ihvanına işaret olacak simgelerden uzak olunmasını isterdi. Taylasan [11] ve sarık sarararak cemaatin içinde sivrilmeyi istemez, zamanın durumuna göre hareket edilmesini isterdi.[12]

İhvanı­nı sade giyime davet ederdi. Kendileri yazın takım elbise, kışın üzerine pardösü giyerlerdi. Genellikle kurşunî renkleri tercih ederdi.

SARIK SARMAK SÜNNETTİR

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin sarık sardığı sahih hadislerle bilinmektedir.

“Amir Bin Hureys radiyallâhü anhtan; “Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi başında bir ucunu omuzları arasına sarkıtmış bir siyah sarık olduğu halde gördüm.”[13]

Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem Fetih günü, Mekke’ye başında siyah sarık olduğu halde girdi.”[14]

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem son hastalığında başında bir siyah sarık ile hutbe irad eylemişlerdir.”[15]

“Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem başına sarık sardığı zaman, ucunu iki omuzu arasına sarkıtırdı”[16]

Sahabeler ve melekler sarık sarmışlardır.

“İbni Abbas Radiyallâhü anhtan; “Melekler kendilerini sarı sarıklar sararak alametlendirmişlerdi. (Bedir’de) Ebu Dücane kırmızı, Zübeyr de radiyallahü anhuma sarı sarık sarmışlardı.” [17]

“Allah Bedir’de ve Huneyn’de başlarına sarık sarmış meleklerle yardım etti.”[18]

Cebrail Aleyhisselâm ve meleklerin sarıklı olduklarına dair rivayetlerde sarığın bir şiar olduğunu gösterir. Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellemin kendisini temsîlen gönderdiği kimselere bizzat sarık sarması şekli temsilin de gereğine bir delildir.

İbn’ül Arabî,  Münavi ve sair ulema; “Sarık, başın sünneti, Nebilerin sünneti ve sadâtın âdetidir.” Demişlerdir.

Kur’an-ı Kerim’e Hizmeti

Kur’an-ı Kerim okumayı sevdiği gibi, okunmasını da çok isterdi. Bu sebebden, hafızlara çok hürmet eder, onlar gelince ayağa kalkıp karşılar ve başköşeye alırdı. İstanbul’a giden talebeleri, Gönenli Mehmet kuddise sırruhu’l-azîz Efendi’ye gönderir ve yardım ederdi.

Kurban Kesilirken

Efendi Hazretleri, kurban kesilirken sırtını döner, kesilen mahlukatın canını verişine nazar kılmazdı. Bu hal, onun merhâmetinin coşkunluğundan başka bir şey değildi.

Mezhep Görüşü

Efendi Hazretlerini alevi olan birisi ziyaret etmek isteyince buyurur ki;

“Gel canım, bu işin Alevisi Sünnîsi diye bir şey olmaz. Hepimiz Allah Teâlâ’nın kulu­yuz”

Ziyaretine gelen alevi kardeşlerimize de, Efendi Hazretleri;

“Gardaşım! Alevi misin?” dediklerin­de,

“Evet, Efendim” demeleri üzerine,

“Gardaşım! Alevi olabiliyor musun?” diye sorardı.

Misafir Sevgisi

Dışardan gelen misafirleriyle bizzat ilgilenmeye çalışır, onların barınma, yeme içme ve banyo gibi ihtiyaçlarının üzerinde ihtimamla dururdu. Misafirlerini hamama göndermek âdetindendi.

Misafirlerini tren garından karşılanacaklar varsa aldırır, uğurlanacakları yine ya bizzat veya bir ihvan ile gönderirdi.  Efendi Hazretleri;

“Giden yolcu dayan dur

Halim sana beyandur

Gelişine can kurban

Gidişin ne yamandur”

Dörtlüğünü okur, bazen de;

“Gelen gelsin saadetle, giden gitsin selametle.” Buyururlardı.

Misafirin üç hakkı var, o da; “istirahat ettiririz, karnını doyururuz bir de hamama göndeririz.” Buyururlardı.[19] Nefsi için yemek çeşidini aramaz iken misafirlerine çeşitli yemeklerin hazırlanmasını isterdi.[20] Yemek yedirme konusunda ihtimam gösterirdi. Çünkü Efendi Hazretleri, bir yere misafir olmuş. Orada ona çay ikram etmişler.

Gardaşlarım! Bize çayı içirdiler. Mübarek, Canım! Karnımız aç diyemedik. Onun için gelen misafirlerimize karnınız aç mı diye soruyoruz.”

Şeyhine Vefası

Şeyhinin akrabası ve çocuklarına hürmet eder, aynı Şeyhi imiş gibi onlara muamelede bulunurdu.

Şeyhine olan muhabbetinden dolayı, Tokat’tan gelen misafirlerine ayrı bir muamelede bulunurdu.[21] Onlara gelince;

Tokat bir dağ içinde,  gülü bardağı içinde

Tokat’tan yar sevenin, yüreği yağ içinde

Türküsünü okurdu.

Efendi Hazretleri, Mehmet Kâzım Efendi’nin oğluna, Mustafa Hâkî adını verdiği için, taşıdığı isme hürmeti, torun sevgisinin ötesinde sevmiş, ondan hayatı boyunca alâka ve sevgisini hiçbir zaman esirgememiştir.   Âdeta adı dolayısıyla ona bir nevi şeyhi imiş gibi hürmet etmiştir. Kan kanserinden vefat edince, Efendi Hazretleri buyurur ki;

“Bu ad bizden bize kaldı.”

Temizliği

Gerek iç, gerekse dış temizliğe çok önem verirdi. Özellikle cuma günleri ihvanları ile hamama gider, onların ve hamamda hizmet edenlerin parasını kendi öder ve cuma’ya hazırlık yaparlardı.[22] Sakal uzatanların toplatmalarını, kesenlerin her gün tıraş olmalarını isterdi.

İhvanlarının erken veya geç saatlerde hamama yalnız gitmelerine razı olmaz, hamamda avret yeri açılmadan oturulmasının edep olduğunu söyler, uyulmasını isterdi.

Bazı zamanlar hamama üç kere gittikleri vardır. [23]

Tırnak Kesmesi

Efendi Hazretleri, cuma namazından sonra önce sağ elinin küçük parmağından başlayarak, birer parmak atlayarak; orta parmak, başparmak, yüzükparmağı ve şehadet parmağıyla sağ elini keser. Sonra sol elinin başparmağıyla başlayarak, orta parmak, küçük parmak, şehadet parmağı ve yüzükparmağıyla bitirirdi. [24]

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ve Ehl-i Beyt Sevgisi

Ehl-i Beyt’i çok sever, “bizim ser-tâcımız” [25] diye muamelede bulunurdu.[26] Abdestsiz Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin isimlerini anmazdı.[27]

Yardımseverliği

Efendi Hazretleri, içtimai yardımlaşmanın daima öncülerindendir. İhtiyaç içinde bulunanlara ayrım yapmaksızın, imkânlar çerçevesinde yardım yapmayı bir vazife bilirdi. Yardımseverliği ile de çevresine örnek olur, özellikle kendisine yardım edenleri unutmaz, onlara fazlasıyla yardım etmeye çalışırdı.

Binmesi için kapısı ve camii önünde duran faytonları reddet­mez,

“Onların da çoluk çocuğu var, onlar da nasiplensin.” Diye binerdi.[28]

Yemekteki Hali

Yemek yerken, misafir olmasını ister, yalnız yemeyi sevmezdi.[29] Yemek yerken misafir olmasını ister yalnız yemeyi sevmezdi.  Sofrada 5 kişi,  7 kişi veya 11 kişi olması için himmet gösterirdi. El ile yemeği severdi.

Şükrü Sefa DALAK Efendi anlattı.

“Yemeğe başlamadan önce birinin elinde ibrik, diğerinde ibrik altı bulunan 2 kişi, her misafirin eline ılık su dökerlerdi. Sofrada bir tabağın içinde tuz, diğerinde çörekotu konur, yemeğe başlamadan önce tuza sonra çörekotuna el banılırdı. Ağzı açık yemek, kapı ve su kabı bıraktırmazdı. Yemeğin artık kalmasını istemez “Birer lokma alıp sünnet edelim” diye teşvik ederdi. Ekmek parçacıklarını bizzat parmakları ile toplardı. Sonradan öğrendim ki, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin sünnetleri imiş.”

Yürüyüşteki Hali

Yolda insanların elini öpmesini istemezdi. Yolda hızlı gider ve tenha yerleri seçerdi. Yolda elinin öpülmesini istemezdi.

Zâhire Hükmetmemek Hakkında

Efendi Hazretleri, İslâmî emirleri uygularken zahirden çok batınî yönü ön planda tutardı. Konu ile ilgili olarak şu hadise çok önemlidir.

Sivas’ta, Osmanlı medrese ulemâsının son temsilcilerinden Erzurumlu Vâiz Ahmet Yılmaz Efendi sürekli olarak Efendi Hazretlerinin ellerini göğsünün üzerinde ve kalbi üzerinde bağlayarak namaz kıldığı için, “Efendi Hazretlerinin kıldığı namaz, namaz değildir” diyerek haber gönderir. Bu birkaç sefer tekrar edince, durumu sukut ile geçiştiren Efendi Hazretleri;

“Gardaşım! Biz namazı Allah Teâlâ için kılıyoruz, şekil için kılmıyoruz, elinizi nasıl bağlarsanız bağlayın “ buyurmuştur.

Zühdü

Efendi Hazretleri, her zaman faytona bindiği için Gaziantepli ihvanlar yeni çıkmış taksilerden birini şoförü ile beraber Sivas’a getirmişlerdi. İhvanların niyetleri, yaşı ilerlemiş olan Efendi Hazretlerini rahat ettirmek idi. Ancak, Efendi Hazretleri;

“Gardaşlarım! Bunu götürün ihtiyacımız yoktur” buyurmuşlardır.

Yine aynı şekilde, Çorapçı Hanı’ndaki vekâlenin eski bir yer olduğu daha güzel bir yer yapılması için teklif yapılmıştır. Efendi Hazretleri yer değişikliğine razı olmamıştır.

SEVDİĞİ YEMEKLER

Efendi Hazretlerinin sevdiği yemekler genellikle Sivas çevresinde herkes tarafından çokça tüketilen ve lüks olmayan yemeklerdir. Bu yemekler ayrıca ihvanın kolayca hazırlayabileceği türden yemekler olması O’nun zühd hayatının nişanesi olmaktadır.

Aşure

Ayranlı çorba

Ciğer kavurma

Dolmalar: Kabak, hıyar, patlıcan, yaprak

Ekmek aşı

Hasuda: Şekerli un bulaması.

Ispanak mıhlaması

İçli köfte

Kelle paça

Kıymalı yumurta

Patetes yemekleri: Haşlama, piyaz, oturtturma vb.

Patlıcanlı güveç

Pideler: Etli, peynirli, ıspanaklı, çökelikli vb.

Subure: Küçük parçalar halinde kesilmiş hamurun suda haşlanarak yoğurt ve üzerine tereyağı dökülerek hazırlanması.

Sulu köfte

Yoğurtlu kabak kızartması

Yumurta piyazı

Yumurtalı çorba: Şehriyeli çorbanın yumurtalısı.


[1]— Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdular ki; “Çarşam­ba günü başlanılan iş muhakkak tamamlanır.”

Abdurrahman eş-Şeybânî eş-Şafii bu hadis için: Aslı olduğunu bil­miyorum, (Çarşamba günü uğursuz bir gündür) hadisi buna karşı çıkmakta­dır. Taberânî bu hadisi “Evsât’” ında rivayet etmiş olup zayıf bir hadistir diyor. (Çarşamba günü alış-veriş yoktur) şeklinde İbn-i Abbas’tan rivayet edilen hadis da zayıftır. Abdurrahman eş-Şafii demiştir ki, bazı âlimlerden duyduğuma gö­re, Çarşamba günü, insanların kendisini uğursuz kabul etmelerini Allah Teâlâ’ya şi­kâyet etti. Allah Teâlâ da bu güne yukarıdaki “Çarşamba günü başlanan iş muhakkak tamam olur” hadisini ikram etmiştir, bkz. Abdurrahman Şeybânî, Temyiz s. 143, Beyrut.

Ebû Hanîfe hazretleri de, bu şekilde derslerini çarşamba günü başlatarak, yukarıda geçen hadisi, hocası Şeyh Kivamuddin Ahmed b. Abdürreşîd’den rivayet ederdi.

Şeyh Ebû Yusuf el-Hemedânî kuddise sırruhu’l-azîz de, işlerini Çarşamba gününe rastlatırdı. Bu­nun sebebi Çarşamba gününün, Allah Teâlâ’nın, içinde nur yarattığı bir gün oluşudur. Nurlu olan bu gün, kâfirler için uğursuz ve mübarek sayılmayan bir gündür. Kâfirler için mübarek olmayan gün ise, mü­minler için bereketli bir gündür. (İmam Burhanüddin Ez-Zernûcî, Ta’lim ve Müteallim, trc. Y. Vehbi Yavuz, İst, 1993, s.99)

Hz. Ali kerremallâhü veche Divanında buyuruyor ki;

“İlâç almak ve kullanmak isteyenler, çarşamba gününü tercih etmelidir­ler. Çünkü o günün tedaviye iyi geldiği bilinmektedir.”

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem pazartesi, salı ve çarşamba günleri iki namaz arasında kalan vakitlerde dua edip arzusunun yerine gelmesi için Allah Teâlâ’ya yalvardılar. Çarşamba günü öğle na­mazı vaktinin girişinden sonra duasının kabul olunduğuna dair belirtiler görünmeğe başladı.

Cabir radiyallahü anh “en güç işlerin olması için o vakti tercih edip duânın kabule mazhar olduğunu müşahede ederim” buyurmuşlardır. Bunlardan anlaşılan çarşamba gününün uğur­suz sayılması, ancak inanmayan insanların ileri sürdükleri bir görüştür. Hanefî mezhebinin ünlü fıkıh bilginlerinden Hidâye sahibine atfedilen bir görüşe göre: eskiden talebeler çarşamba günü derse başlarlardı. O günde başlanan bir işin mutlaka sonuca ula­şacağına dair bir hadîs-i şerifi delil olarak getirirlerdi. Her ne kadar hâdis rivayet eden râviler, böyle bir hadîsin bulunmadığını söylemişlerse de tecrübeler, Hidâye sahibinin haklılığını ortaya koymaktadır. (Hz. Ali kerremallâhü veche Divanı, trc, Müstekımzâde S. Saadettin Ef., İst. 1981, s. 32)

[2]—İki türlü ka­der vardır. Birine Levh-i mahfuz, diğerine Levh-i muallâk deniyor. Levh-i mahfuz, değişmeyen kaderdir. Levh-i muallâk ise, şarta bağlı olarak de­ğişebilen kaderdir. Yâni Cenâb-ı Hakk’ın: Şu kulum şu işi yaparsa ona falan iyiliği vereceğim yahut şu kötülüğü yaparsa ondan falan nîmeti alacağım, gibi şartlara bağladığı kaderdir. Onun için levh-i muallâk yâni şarta bağlanmış olan kader, levh-i mahfuz gibi kat’î ve değişmez kader değildir.

Galata Mevlevîhânesi’nde, Mesnevi şârihi İsmail Rusûhî Ankarâvî Hazretleri medfundur. Kendileri bir zaman hastalanmış ve birkaç haf­ta mukabeleye çıkamamışlar. Öteden beri kendisine Ganem ismi veril­miş bir dervişi varmış. Hazret’in üç dört hafta semahaneye çıkama­dıklarından pek üzgün olan Ganem Dede de, Aşçı Dede’ye: Sultanımıza ne oldu? Çok hasretiz… Ne vakit mukabeleye çıkacaklar? Diye sormuş. Aşçı Dede de: Vallahi Ganem Dede, Efendimiz çok rahatsız! Diye cevap verince Ganem Dede ağlamaya başlamış ve: Ne olur, bir Fatiha çeksen de, sultanımın uğruna ben kurban gitsem! Demiş. Bunun üzerine Aşçı Dede bir Fatiha çekmiş ve Ganem Dede de derhal cemâle yürümüş. Bundan sonra da Hazret gittikçe iyileşerek semahaneye teşrif etmeye başlamışlar. Ganem Dede’nin başının, Hazret’in türbesi içine tesadüf ettiği bilinir.

İşte bunun gibi, şartlı kaderde, yâni Levh-i muallakta kat’iyet yok­tur.” (Ken’an Rifâî, a.g.e. s. 529)

“Bir gün, Hazret-i Muhyiddin kuddise sırruhu’l azizi, Şam’da iken kendisini bir yere götürmüşler ve:

“Hükümdarın kızı hastadır, bu kızın millete çok iyilikleri vardır, nazar buyursanız…” demişler. Kız, ölüm hâlinde imiş. Muhyiddîn Ârâbî kuddise sırruhu’l-azîz Hazretleri nazar buyurduktan sonra gözlerini açmış ve Hazret-i Muhyiddin kuddise sırruhu’l azizi hür­metle selâmlamış, böylece de yavaş yavaş iyileşmiş.

Hâdise karşısında, Hazret-i Muhyiddin kuddise sırruhu’l aziz buyurmuş ki;

“Azrail Aleyhisselâm bu kızı götürecekti. Fakat kendisinin çok iyilikleri ve etrafına türlü faydaları olduğu için, onun yerine kendi kızımı vereyim,” dedim. Çünkü gelince bir şey götürmeden gitmek âdeti değildir.

Sonra kızıma dedim ki;

“Evlâtlarımın içinde en sevgili sensin. Fa­kat bir hükümdar kızı kadar millete faydan dokunamaz. Bu sebeble de onun yerine seni veriyorum.”

Babasının teklifini memnuniyetle kabul eden kız, o anda ruhunu teslim etmiş.” (Ken’an Rifâî, a.g.e. s. 340)

[3]—Kadınlar hakkında dikkat edilmesi gereken hususlar:

Hz. İbnu Abbâs radiyallâhü anhümâ anlatıyor: “Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem onları kadınların yanına geceleyin gelmeyi yasakladığı zaman, iki kişi bu yasağı dinlemeyip, geceleyin evlerine geldi. Her ikisi de, evinde hanımının yanında bir yabancı erkek buldu.” (Tirmizî, İsti’zân 19, 2713)

Mevlânâ Celâleddin Rûmî bu olayı şu şekilde anlatıyor.

“Rivâyet etmişlerdir; Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem sahâbeyle bir savaştan gelmişti.

“Bu gece şehrin dışında yatacağız, yarın gireceğiz şehre diye davul çalın buyurdu.”

“Ya Rasûlallah dediler, sebebi ne?”

“Olabilir ya dedi, kadınlarınızı yabancı erkeklerle buluşmuş görürsünüz; canınız sıkılır; bir fitnedir, kopar.” Sahâbeden biri dinlemedi; kalkıp gitti; karısını bir yabancıyla buldu. Nebî’nin yolu buydu: Kıskançlığı, öfkeyi gidermek için zahmet çekmek; kadını doyurmak, giydirip kuşatmak için zahmet çekmek; yüz binlerce hadsiz-hesapsız zahmetler tatmak; böylece de Muhammedîlik âlemi yüz gösterinceye dek dayanmak, İsa aleyhisselâmın yolu, mücâhede, halvet ve şehvetten kaçınmaktı. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin yoluysa kadının ve insanların derdini-cefasını çekmek. Mâdemki Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin yoluna gidemiyorsun, bâri İsa aleyhisselâmın yoluna git de bir uğurdan yoksun kalma. Sende bir arılık varsa yüz sille yersin, meyvesini, karşılığını ya görürsün yahut da göreceğine inanırsın; mâdemki buyurmuşlardır, haber vermişlerdir, elbette böyle bir şey var, sabredeyim de zamanı gelir, birdenbire o haber verdikleri şey bana da ulaşır dersin; ulaştığını da görürsün. Değil mi ki, bu zahmetler yüzünden şu anda hiçbir şey elde edemedim amma sonunda defineler bulacağım diyorsun. Bunu gönlüne koymuşsun; definelere ulaşırsın, beklediğinden, umduğundan fazlasını elde edersin. Bu söz, şimdi tesir etmez, amma bir zaman sonra daha pişkin, daha olgun bir hale gelirsin, o vakit adam-akıllı tesir eder sana.

Kadın nedir, dünya ne?

İster söyle, ister söyleme; o, neyse gene odur, yaptığını bırakmayacaktır o. Hattâ söyledikçe daha da beter olur. Meselâ bir ekmek al, koltuğuna koy, sakla, bunu kimseye vermeyeceğim de vermeyeceğim; vermek şöyle dursun, göstermeyeceğim de. Ekmek, bolluğundan, ucuzluğundan yerlere dökülüp saçılmıştır, köpekler bile yemiyor amma vermemeye, göstermemeye kalkıştın mı, bütün halk ona düşer; sakladığın, göstermediğin o ekmeği mutlaka göreceğiz diye yalvarmaya, seni kınamaya, sövmeye koyulur. Hele koltuğuna-yenine sakladığın, vermemeye, göstermemeye savaştığın o ekmeğe öylesine düşerler ki, bu düşkünlük, haddi-sınırı aşar-gider. Çünkü “İnsan men’edildiği şeye hırslıdır.” Kadına gizlen diye emrettikçe onda, kendini gösterme isteği çoğalır-durur; halkta da o kadın ne kadar gizlenirse onu görmek isteği o kadar artar. Şu halde sen oturmuşsun, iki tarafında isteğini kızıştırıyorsun. Sonra da bunu doğru-düzen bir iş sanıyorsun; oysaki bu iş, bozgunculuğun ta kendisi. Mayasında kötü bir işte bulunmamak varsa, yapma desen de, demesen de iyi huyuna, temiz yaratılışına uyacak, ona göre hareket edecektir o; bırak, işkillenme sen. Yok, tersine, mayası pisse gene kendi yolunu tutacaktır o. Gerçekten de yapma-etme, görünme demek, isteği arttırır ancak; başka şeye yaramaz. (Mevlânâ Celâleddin Rûmî, Fîhi Mâ Fîh, trc. Ahmed Avni Konuk, hzl. Selçuk Eraydın, İst. 2001, s. 82)

[4]—Mevlüt Sarıoğlu Efendi İhramcızâde Hacı İsmail Hakkı kaddese’llâhü sırrahu’l azîz Efendinin istiğrak halini şöyle bir hatırasıyla anlatıyor:

“Efendi Hazretleri sürekli murakabe halindeydi. Bazen kendinden geçer, bu hali saatlerce sürerdi. Onunla Zara’nın bir köyüne gitmiştik. İkindi namazını kıldıktan sonra bu hal vuku buldu. İstiğrak hali uzun sürünce,  ben Hakk’a yürüyeceğini düşünerek Yasin oku­maya başladım. Bir süre sonra kendisine geldi ve bana Sivas’a döneceğimizi söyledi. İhvanın arzusu hilafına, dönme kararı alması önemli bir gelişmeye işaretti. Nitekim dönüşümüzde.  Valide hanımın merdivenden düşmüş olduğunu gördük.” (Fatsa, Mehmet, Tasavvufta Mekkî Kolu, İst,  2000, s. 175)

[5]—Marifet ehli olan kişilerin hali, sözden çok sükûta yakın olur.

[6]—Tasavvuf müntesiplerinden biri, ölümünden sonra Cüneyd Bağdâdî kuddise sırruhu’l aziz rüyasında gördüğünde sorar:

Allah Teâlâ sana nasıl davrandı?”

O işaretlerin hepsi silindi, o ibarelerin hepsi yok oldu. Bize sadece seher vakitleri gerçekleştire geldiğimiz rekâtçıklar fayda verdi.” (Tenbîhu’l Muğterrîn, a.g.e.48)

[7]—Efendi Hazretlerinde bulunan dokuz hal şu hadisi şerifte açıkça gelmiştir.

Ebu Hureyre radiyallâhü anh anlatıyor: Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdular ki;

“Rabbim bana dokuz şey emretti:

1-Gizli halde de aleni halde de Allah Teâlâ’dan korkmamı,

2-Öfke ve rıza halinde de adaletli söz söylememi,

3-Fakirlikte de, zenginlikte de iktisad yapmamı,

4-Benden kopana da sıla-ı rahm yapmamı,

5-Beni mahrum edene de vermemi,

6-Bana zulmedeni affetmemi,

7-Susma halimin tefekkür olmasını, konuşma halimin zikir olmasını,

8-Bakışımın da ibret olmasını,

9-Ma’rufu (doğru ve güzel olanı) emretmemi.” (Kütüb-i Sitte)

[8]—Bâyezid el Bestâmî kuddise sırruhu’l-azîz buyurur ki;

“Her kim Kur’an-ı Kerim okur da müslümanların cenazelerinde hazır bulunmaz, hastaları ziyarete gitmez öksüzleri soruşturmaz ve tasavvuftan dem vurursa onun bir sahtekâr olduğunu biliniz.” (Tezkiretü’l-Evliya, s.219)

[9]—  “Biz hakikat dilencisiyiz. Gâvurdan çıfıttan, kimden olursa ol­sun, hakikate dâir bir söz duyarsak keşkülümüzü uzatırız. Fakat hakikat sözünü de, herkes anlamaz.” (Ken’an Rifâî, a.g.e. s. 402)

[10]—Efendi Hazretleri hacca giderken, Şam’da ikamet eden Tokatlı Mustafa Haki Hazretlerinin oğlu Hacı Behâüddin Efendiyi ziyaret etmeden, Hicaz’a gitmezlerdi. Giderken de, azami miktarda hediye götürürlerdi. Yine bir ziyaretlerinde, otelden çıkarken etrafındakiler­den biri,

“Efendim, burası Şam. Kasketle çıkmanız başka şekil anlaşılır” diyince,  Efendi Hazretleri, “Ver gardaşım kasketimi, dinimiz gibi din, devletimiz gibi devlet yok” buyurdular.

“Aşçı İbrahim Dede anlatıyor. Cenâb-ı Mürşid-i A’zam Efendimize söylediler ki, “Baba Ruznamçeci, Frenk gömleği giymiş.” İşte o saat pınar gibi yüzümden ter cereyan etmeye başladı. Şimdi buna cevap olarak, Hazret-i Ulemâ-billâh Efendimiz buyurdular ki;

“Hayır, sizin yanlışınız var. Bu gömleği Müslüman giyer ise, Müslüman gömleği derler; Frenk giyer ise, Frenk gömleği derler. Ne zararı vardır ve gömleğin ne kabahati vardır! Lâkin bazı Müslümanlar “familya” tabir ediyorlar. İşte bu lâfız Frenk gömleği gibi değildir. Çünkü “familya” tabiri, Frenk çoluk çocuğu demektir, on­lara mahsus bir isimdir, bunun için “familya” tabiri mahzâ hatadır. Lâkin gömlek böyle değildir. Müslüman sırtında, Müslüman gömleği denir.” “Frenk sırtında, Frenk gömleği tabir olunur” buyurması üzerine fakire bir rüzgâr-ı me­serret esmesiyle sâhil-i selâmete çıktım ve zaten meşrebimin hilafı olduğu ci­hetle ferdası günü, diğer gömlek giyip Frenk gömleği giyemeyeceğimi söyledim. Ve onlar da bir daha teklif etmediler. (Aşçı İbrahim Dede, a.g.e. c. I, s.476)

[11]—Sarığın ucunu serbest bırakarak sarma şekli.

[12]—Akçakocalı Hacı Hasan Efendiden 1997 yılında görüşmemizde duydum.

“Manada Efendi Hazretlerinin bize “Gardaşım Hasan başındaki kasketi artık çıkar” buyurdu.

[13]—Sahihtir. Müslim(Hacc 453) Ebu Davud(4077) Nesai(8/211) Tac(4/295) Tirmizi(1782) Tirmizi Şemail(17/2) İbni Mace(1104) Ahmed(4/307)

[14]—Sahihtir Müslim(1357) Tirmizi(1735) Tirmizi Şemail(17/1) Rıyazus Salihin(784)

[15]—Sahihtir Müslim (1359) Buhâri Tarih (7/418) Nesai (fedâil 241) Beyhaki (6/371) Buhari(4/226) Ebu Davud(4/78) İbni Mace (2/1186)

[16]—Tirmizi(1736) Şemail(17/4)

[17]—Razi Tefsir(7/52) Hâkim(3/230) İbn-i Kesir(1/411) Taberi (4/83) El Havi(1/358) İbni Kuteybe Garibul Kur’an (109) Hayatus Sahabe(2/24) Mecma(6/109) Mevahibu Ledüniye(1/110)

[18]—Suyuti El İtkan (2/489)

[19]—Şükrü Sefa DALAK Efendi anlattı.

“Dedemgil veya vekâlede olsun hiç misafir eksik olmazdı. Dedemin sofrası Halil İbrahim aleyhisselâm sofrasıydı. Dertliler derman, hastalar şifa, borçlular eda bulurdu.

Dedem yazın Sıcak Çermik’e terefli (üstü hava bacalı) çadır kurdururdu. Bunlar iki kapılı olup ancak çadırcılar tarafından kurulurdu. Yemek zamanı kurulan sofralardaki yemekler her zaman yeter, gelen misafirlerin hepsi tok kalkardı. Ben de hayran ve şaşkın olarak dedemin kerametlerine şahit olurdum.”

“Dini bayramlardan birinin üçüncü günüydü. Dedemgilin bahçede oynuyordum. Kalabalık bir grup geldi. Bana;

“Efendi Hazretleri içeride mi?” Diye sordular. Ben de;

“Evet,” dedim. Koştum dedeme haber verdim. O da bana;

“Gardaşım! Misafiri kapıda niye bekletiyorsun,” dedi.

Dedemin misafirleri her kesimden olur, kapısından geri çevrildiği görülmemiştir.

[20]— Hz. Âişe radiyallahü anhanın bir sözü:

“Misafire çeşitli yemekler ikram etmek, israf sayılmaz.” (Tenbîhu’l Muğterrîn, a.g.e.361)

[21]—  “Kuşadalı Hazretleri, Hz. Pir Nasûhî Hazretleri ziyaret kasdıyla bir gün Üsküdar’a doğru yola düşmüşler. Beraberlerinde Zeyrek’teki, Kilise Camii kayyımı Hacı Efendi bulunur imiş. Kayıkla Kız Kulesi civarına geldiklerinde,

“Hacı! Edebini ta­kın. Zira Hz. Pîr’in köyüne yaklaştık.” Buyurmuşlar. Tekkeye vardıklarında cüm­le kapısının önünde ayakkabılarını çıkarıp, mest ile içeri girerler imiş. Ne zaman Hz. Pîr Nasûhî Hazretleri ve Hz. Mevlânâ Hazretlerinin mübârek isimleri yâd olunsa, alınlarında bir da­mar zuhur edip vecd zuhura gelir imiş ve

“Bunların isimlerini duyunca kendimi gâib ederim.” Buyururlar imiş.

Hüseyin Vassaf Hazretleri buyurur ki;

“Hz. Fatih türbedarı Amiş Efendi Hazretlerinde yukarıdaki hâli gördüm. Ziyaretine gittim. Benim evlâd-ı Pîr’den olduğuma muttali’ oldukta, vecd zuhura geldi ve bana hi­taben, “Sen mirasyedisin, senden korkarım.” dediler. Dahası var, fakat bu kadar elverir.” (Osmanzade Hüseyin Vassaf, Sefine-i Evliya, hzl. Prof. Dr. Mehmet AKKUŞ- Prof. Dr. Ali YILMAZ, İstanbul, 2006, c.IV, s.83)

[22]—  “Efendimiz hazretleri de işte böyle sıkça hamamda yıkanırlar ve hamamcılara pek çok para ih­san ederlerdi ve ihvandan kimse var ise, onun dahi hamam parasını ihsan buyu­rurlar idi. Ekseriya fakir de birlikte olur idim. “Hamamcıların hakkı büyüktür, onlara çok para vermeli” buyururlar idi. Hazret-i Hayyât kuddise sırruhu’1-azîz Efendimiz Hazretleri de sıkça hamamda yıkanırlar imiş.” (Aşçı İbrahim Dede, a.g.e. c. I, s.392)

[23]— Abdurrauf Açıkalın isimli ihvandan işittim.

Şeyh Lutfullâh Tennûrî’den; babasına Tennûrî denilmesinin ve Tennûr uygulamasının sebebini sordum. Dedi ki;

“Babam Şeyh İbrahim, Ak Şemseddîn kuddise sırruhu’l-azîz daha hayatta iken, izinleriyle Kayseri’de irşadla meşgul oldukları esnada büyük bir kabz hastalığına yakalanmışlar, her ne kadar çalışmışlarsa da, kabzın çözülmesi mümkün olmamış, en son çare olarak, Ak Şemseddîn kuddise sırruhu’l-azîzi ziyaret etmeyi ve yakalandığı kabz hastalığını da, tedavi ettirmeyi kararlaştırarak (h.848 /m.1444)yılı civarında yola çıkmışlardır. Bu esnada Ak Şeyh kuddise sırruhu’l-azîz İskilip yakınlarındaki Evlek isimli köyde oturmakta imiş. Fakat Karaman oğullarının kargaşalık zamanı olduğundan, babam Şeyh İbrahim, Kayseri’den İskilip’e doğrudan gitmeyerek Tokat’tan dolaşmışlardır. Yolculuk esnasında konakladığı bir yerde rüya görmüşler; rüyasında Şeyh Ak Şemseddîn kuddise sırruhu’l-azîzin suretinde bir kimseyi arkasına, önü dikilmiş bir cübbe giymiş, başındaki tacı altına bir tülbent örtülmüş olarak görmüş; Şeyh Hazretleri bir sıcak Tennûr (Tandır) üzerine oturup:

“Siz dahi kabızı gidermek için böyle yapınız!” demişlerdir. Babam Şeyh İbrahim dahi, hemen yanındaki hizmetçileri Hoca Ahmed Dede’ye bir Tennûr içine ateş yaktırmışlar, bu işlem tamamlandıktan sonra da, şeyhin gösterdiği şekilde tandırın üzerine oturup iyice terlemişler, hemen kabız çözülüvermiştir. Daha sonra da şeyhin huzuruna varıp, gördüğü rüyayı ve yaptıklarını arz etmişler, Şeyh Hazretleri de:

“Bundan sonra bu âdeti terk etmeyiniz! İçlerinin temizlenmesi için, dervişlere de, bu usûlü uygulayınız!”

Diye tasvip eylemişlerdir. Bu tavsiyeden sonra, kendisine intisap edenleri de, sıcak tandıra oturtmak, üzerlerini bir şeyle örtüp, onlara testi testi su içirerek terletmek suretiyle içlerini temizleyerek sülûke başlamış ve bu sebeble kendisine “TENNÛRΔ denilmiştir. (KARABULUT, Ali Rıza, Kayseri’de Meşhur Mutasavvıflar, Kayseri, 1984, s. 187)

[24]— Hz. Ali kerremallâhü veche buyurdu ki; “Tırnaklarını sünnete uygun olarak kes. Sağ elin küçük parmağından başlayarak; sonra orta parmak, sonra başparmak, sonra küçük parmağın ya­nındaki parmak, sonra da şehâdet parmağının tırnağını kes. Sol elde de aynı sırayı takip et.” (Hz. Ali kerremallâhü veche Divanı, trc, Müstekımzâde S. Saadettin Ef., İst. 1981, s. 102)

[25]—Başımızın tacı.

[26]—Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem şöyle buyurur:

“Kim, Muhammed’in akrabalarını (âlini) severek ölürse şehit olur.

Kim, Muhammed’in akrabalarını severek ölürse bağışlanmış olarak ölür.

Kim, Muhammed’in akrabalarını severek ölürse tövbe etmiş olarak ölür.

Kim, Muhammed’in akrabalarını severek ölürse kâmil mümin olarak ölür.

Kim, Muhammed’in akrabalarını severek ölürse ölüm meleği daha sonra da münker-nekir kendisini cennetle müjdeler.

Kim, Muhammed’in akrabalarını se­verek ölürse gelinin damadın evine götürüldüğü gibi cennete götürülür.

Kim, Mu­hammed’in akrabalarını severek ölürse mezarından cennete iki kapı açılır.

Kim, Muhammed’in akrabalarını severek ölürse rahmet meleklerinin yörüngesi kadar Allah kabrini genişletilir.

Kim, Muhammed’in akrabalarını severek ölürse ehl-i sünnet ve’1-cemaat üzerine ölür.

Kim, Muhammed’in akrabalarına  buğz ederek ölürse kıyamet günü alnında ‘Allah’ın rahmetinden ümit kesmiş’yazısı ile gelir.

Kim, Muhammed’in akrabalarına buğz ederek ölürse kâfir olarak ölür.

Kim, Mu­hammed’in akrabalarına buğz ederek ölürse cennetin kokusunu alamaz.” (sallallâhü aleyhi ve sellem)

(Aziz Mahmud Hüdâyi Uluslararası Sempozyum Bildiriler, İst-Üsküdar Beld. 2006, c. I, s. 300)

[27]—Mevlâna Hâlid-i Bağdadî Hazretlerinin, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin aşk ve muhabbetiyle yanan bir şiirinin tercümesi;

“Ey âsîlerin sığınağı! Sayısız hatalarımla beni himayene alman için kapına geldim.

Âh o mübârek ayağını bastığın eşiği, her zaman doya doya öpebilsem!”

“Bu gönül sevdâm, sadece beni mi bu hâle koydu?

Ârifler bilirler ki, mübârek ayağını öpmek, aşk ve iştiyâkı, felekleri bile mecnûnun etmiştir!

Şimdi onlar, kendilerinden geçmiş bir vaziyette hiç durmadan senin aşkınla dönüp duruyorlar.”

“Ey Letâfet Güneşi! Senin güzelliğin, teşbih sanatını dahi yok eder.

Zira vasıfların yazıya da, şiire de sığmıyor!”

“Akıl seni medh u senâda sıkıntıya düştü.

Çünkü onun istidâdı, seni lâyıkıyla idrâke kâfî değil…”

“Ey Allâh’ın Sevgilisi! Âlemleri bir zerreye sığdırmak mümkün olur, fakat seni lisana sığdırmak mümkün olmuyor.”

“Her yıl hacılar, Kâbe’yi tavafa koşmakta, ancak Kâbe ise, senin Ravza-i Mutahhara’nı tavâf için can atıyor.”

“Senin hürmetine sudan inci, taştan cevher, dikenden de gül geliyor.”

“Yâ Rasûlallâh! Sonsuz merhametine sığınıp kapına geldim!

Bana rahmet deryandan bir damla lutf et!”

“Günahım sayılamayacak kadar çok, yüzüm katran gibi karadır.

Ey canımdan azîz cânân! Su ile temizlenmesi mümkün olmayan bu kirleri, senin şeref verdiğin toprağa yüz sürerek temizlemeğe geldim!”

[28]—Salih kimselerin çoğu halka şu nasihati vermiştir

“Dilinizle iyi sözler söyleyin. Sizden bir şeyler isteyen fakirleri boş çevirmeyin. Oruç ve namaza devam edin. Müminlere hayır dua edin. Eğer bunları yaparsanız istediğinizi bulursunuz. İhtiyaçlarınızın giderilmesi için dua ettiğinizde kabul olunur”

[29]—Ömer b. el-Hattab radiyallâhü anhın rivayet ettiği bir hadiste Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Hep birlikte yemek yeyiniz ve dağılmayınız. Çünkü şüphesiz ki, bereket, cemaat ile birliktedir.” (İbn Mace, Et’ıme 17,- Camiu’s-Sağir, IV, 168)

ALDATMAK GERÇEKTEN KÂRLI MIDIR?


İnsanlar, içlerindeki bencil arzuları tatmin edildiğinde mutlu olurlarken, aynı zamanda da uslu çocuklar haline dönüşürler. Bu sebeple, bütün dünyayı saran, tüketen insan modeli meydana gelmiştir. Biliyoruz ki, duygu ve isteklerimizi bir şekilde bastırıp kontrol edemezsek, çok tehlikeli sonuçlar doğuracaktır.  Psikanaliz “bilinçdışı” dediğimiz zihnin gizli kalmış bölümünü keşfetmek için, birçok yöntem bulmaya çalışırken, beynimizin bilinçli bölümünden dahi bir şekilde haberimizin olamaması, insanın bilmece olmasına sebep olmaktadır.

İnsanlar, içlerindeki ilkel güçlerini açığa çıkarmakta sorun yaşamazken, bu güçleri nasıl durduracağını bilmekte, bir o kadar zor olduğu görülmektedir. İnsanların içinde gizli kalmış irrasyonel güçler, fikrî birçok unsuru etkilemektedir. Onun için sürekli birileri, insanları kontrol altında tutmak, sömürmek için bilinçaltı dediğimiz, irrasyonel duyguları, bilinçli duygularımızı etkilemekteki teknikleri, acımazsızca kullanmaktadırlar. İstedikleri şeye ulaşabilmek için, her yolu kullanmak ve benimsemek, onlar için bir hoşgörü olmaktan da geri kalmaz. Çünkü sonuçta ondan bir kazançları vardır.  Mesela televizyonda bir program seyrediyorsunuz… Konuşmanın tam ortasında bir konuya tam kendinizi vermişken bir “Reklam” patlıyor veya ekranda yanıp sönüyor. Gözümüzün muhteşem algısıyla fotoğrafı çekiliyor, sesi kulaklardan beyine ve kalbe ulaşıp, benliğimize doğru hareketle, kısa sürede içinde bilinçdışına gidiyor.  Burada hatırlamamız gereken bu işlerin ne kadarının etik olduğudur.

İşte “Gizli İkna Ediciler” de diyeceğimiz bu unsurların hedefi insanlar olup, onları birer kuklalara çevirmeleridir. İnsan hayatını, maddî ve mânevi boyutu ile beraber düşünecek olursak, “gizli ve açık ikna ediciler” ‘ i sorun olmaktan çıkarmak, yine insanların kendi ellerinde olacaktır. Allah Teâlâ, çok cömert olduğu için, murat edilen her şeyi yaratmakta asla cimrilik göstermez, böyle bir ihtimal dahi yoktur. Muhakkak şerrin cezasını dünyada yada ahirette verecektir. Fakat murat edilen fiillerin meydana gelmesinde zâtı asla acizlik göstermez. Bu nedenle insanların çoğu aldanırlar. “Her yaptığımız oluyor, Allah Teâlâ bir şey demiyor, Allah Teâlâ bunun neresinde?” gibi aldanacağı durumlar karşısında dahi maalesef bir tepki gösterememektedirler.

İnsanların maddî boyutundaki olan bu durumun manevî alanda da olacağını unutmamalıyız. Bu alışverişin manevî boyutu ise daha acıklıdır. Çünkü ruhun etkilenmesinin, geri dönüşümü çok daha zor olmaktadır. Bu nedenle, manevî boyuttaki duyguları harekete geçirenlerin, hedef olarak kabul ettiği mesut ve dindar bir hayatın oluşmasında, rastgele atışlar yapan kör avcı gibi olmamaları ve her işi önceden iyice hesap etmeleri gerektiğini, baştan kabul etmemizin daha iyi olacağını ifade edebiliriz.

“Bir kişi insanların dindar olmasını istiyor”, diye düşünelim,

Temiz kalpli adayını ilk etapta, dini kimliğe uydurmaya çalışırken, çoğu zaman engelleri aşabilmek için, insanlara önerdiğiniz dinî unsurun tayininde, zamanlama ve olgunlaşma faktörünü unutursak, sonuçta onu kaybedeceğimizi bilmemiz gerekir. Bu ise kazanayım derken, değişik bir tüketilen olma durumunu açığa çıkarır.  Bu sebepledir ki birçok kişi, dini hayata yönelmiş iken, tepkileri oluşturan nedenlerden ötürü, bir daha dönmemecesine tüketilmiş olarak eritilir ve kaybedilir.

Bilincin etkilerden kurtulmasını düşünmek yanlıştır. Fakat bilincin, yönlendirici ve ikna edicilerden korunmasını sağlamak amacıyla tedbir almanın ise çok zor olduğu görülmektedir. Gerçeklerin örtüştüğü paylaşımları korumak, yine insanları ve insanlığı sevmekten geçtiğini hiçbir zaman unutmamamız gerekir.

Her şey, tüketicilik kavramı altına girince, bir fakirleşme olacağı aklımıza hiç gelmemelidir. Maddiyatını bitiren zengin, yoksullaşınca ve dine güvenini insanlar kaybedince, ortaya çıkabilecek tek sonuç, nevrozlu bir kişiliğe bürünmek olduğu görülecektir. Sürekli harcama ve kazanç ilkesi ile düşünenler, baştan bireylerini kaybederek, milletlerin sonunu kıyamete hazırlamakta olduklarını rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu sonuçla ise, dengesiz ve ulaşılmaz idealistliğin etkisini bugünden görmek mümkündür.

Hulasa, insanı bir marketçi zihniyeti ile sömürmek yerine, onun ömrünün mutlu kısmını uzatmaya çalışmak, devlet ve millet üzerine borçtur. Tüketen insanlardan oluşan toplumların, çöküşü mutlaka bir yerden başlayacaktır.  İnsanların istemediği veya ihtiyacı olmadığı bir şeyi aldırmak, çok kolay şekilde cennete girme yollarını vaad edip, basit işlerle büyük sonuçlara gidilebileceğini umarak, Allah Teâlâ’nın rızasına kavuşma hayallerinin bedellerini, bir kısım insanlar öderlerken, suçlunun kim olduğunu bulmak ise çok güçtür.

Ayrıca Allah Teâlâ’nın dahi kullarını rabliği ile tüketmediği yani ibadetler ve istekler yumağına çevirmediği, yeri geldiği zaman tövbesini kabul ettiği insana, saygı duymayanların akıbetlerini insanlığın geçmişine bakınca çok daha iyi anlaşılır. Tüketilen insanlar aldatıldıkları için zalimlere karşı kendi elleri ile teslim oldukları için savunacak bir mazeretleri dahi yoktur. Onun için mazlum denilince akla gelenlerin içine tüketilen insanları başa koymak belki en doğru sonuçtur.

Allah Teâlâ’m insanları aldatanlardan mazlumların haklarını almanı niyaz ediyoruz.

 İhramcızâde İsmail Hakkı

REKLAMIN SINIRSIZLIĞI


Ticarette, girdilerin ucuz olarak elde edilmesinin sağlanması ve  kâr marjını başlangıç noktasında yukarıya çıkartılması çok önemlidir. Bunu yapabilmek için çok akıllı ve becerikli olmak, tedbir ve önlem almak gerekir. Ancak bunun zor bir iş olması nedeniyle, insanların zayıf ve irrasyonel yönlerini kullanarak, hedeflerine elde edip ulaşmayı düşünenler de çıkmaktadır. Bu şekilde, ticareti hem etkileyip hem de yönlendirirmiş olabilirsiniz. Mesela; insanların günlük dinlemek ve bilmek zorunda olduğu haber programları yanı sıra dizi, magazin, spor ya da yarışma programlarını takip eden büyük bir izleyici kitlesi bulunmaktadır.

Haberlerle ilgili programında kendi reklamınızı yapmak istiyor musunuz?

Çünkü bu en ucuz reklam ve bilgilendirme çeşididir.  

Yaşadığımız zaman içersinde bunun en güzel şekli, bir şekilde uygulanabildi. Çok büyük  paralar ile başaramayacağınız bir reklamı, birileri bütün kanallarda aynı saatte vizyona koyabilmek imkânını bulabildiler.

Bu tür reklamların  Freud modeli  sınıfına girdiğini belki duymuşsunuzdur. Haberlerde bir hırsızlıktan bahsediliyor. Hem de olmayacak bir yerde. Birde görüyorsunuz ki, herkes o yer ve fuardan haberdar oluyor.

Burada psikanaliz ilminin verileri ortaya çıkıyor. Yani, kazanma hırsı içinde olanların, irrasyonel duyguları kullanarak, insanların bilinçaltlarını harekete geçirmelerinin bir yolunu bulduklarını görüyoruz.

Kazanma hırsı, insanlarda doğası gereği oldukça fazladır. Fakat bu kadarının da, çok fazla olduğunu düşünebiliriz.

Ancak, bunu düşünmek yerine, getirdiği zararları düşününce, “kazanmak için her şey mubah mı? ” sorusunu sormak içimizden de gelmiyor değil…

Aslında insanları ellerine alıp, bozuk para gibi evirip çevirenler, sınırlarını zorlayınca, kendilerini yok eden bakteriler gibi olacağını unutuyorlar. Aşılması zaman ve ihtiyaç gereken herhangi bir şeyi, vaktinden önce elde edenler, hormonlu meyveler gibi zararlı olacaklarını niçin unuturlar? Çünkü zayıflık insanî bir özellik olup, sürekli kullanılan bir şey olmaktan kendini hiçbir zaman kurtaramamıştır.

Sonuçta; ister dünya ister ahiret için olsun, her ticaretin gayesi kazançtır. Ancak haksızlıklar sonucu elde edilen kârların, sonunda ziyan getireceğini unutmamak gerekir.

İnsanların geçim sıkıntılarının arttığı bir dönemde, haber kanallarında, mücevher reklamı yapmak için, akla hayale gelmez saçma sapan işlere tevessül edenler, acaba ekmeğin hesabını yapan insanlardan özür dilemeleri gerektiğini düşünmeleri için ne yapılması gerektiğini, onlara anlatabilmek için söz dahi bulamıyoruz…

Hepimizin gayesi, insanları zengin-fakir demeden mutlu edebilmek için her alanda çalışmak ve gayret etmek olmalıdır. İnsanların zayıf yönlerini kullanarak daha çok zengin olmak yerine, onlara nasıl daha faydalı olabileceğimiz hususunda düşünmemiz, bu amaç doğrultusunda hizmet ve mal üretmemiz halinde, toplumumuzun daha güzel ve mesut olmasını sağlayacaktır.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“Bizi aldatan bizden değildir.”

İhramcızâde İsmail Hakkı

AGORA FİLMİNİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİYLE “KADIN”


Agora… Eski Yunancada “şehir merkezi” anlamına gelir. Şehrin, sosyal, ticaret ve politik, toplanma yeri anlamlarında da kullanıldığı gibi şehirdeki seçimler, duyurular bu meydanlarda yapılır.

Film, 4. Yüzyılda yaşamış, bilinen ilk İskenderiyeli kadın matematikçi, filozof ve astronom olan Hypatia’nın (370-415) çok az şey bilinen hayatını işleyip, Roma İmparatorluğu hâkimiyetindeki İskenderiye kentini ve yaşadığı dramatik olayları anlatmaktadır.

Hypatia, o dönemde İskenderiye Kütüphanesi’nin bilinen son yöneticisi ve matematikçisi Theon’un kızı ve kütüphanede her dinden öğrencisine Batlamyus (Ptolemy), Öklid ve Diophantus etkisinde felsefe ve matematik dersleri veren bir pagan bilim insanıdır.

İskenderiye kütüphanesinin Roma İmparatoru Julius Sezar tarafından, M.Ö 48 yılında yakılmasından sonra, tekrar toparlandığı ve eski ihtişamına kavuştuğu düşünülen günlerde, İskenderiye’de ki sorunlu politik yapıyı, Hiristiyanlar, Yahudiler ve Paganlar arasındaki dini karmaşa ortamı işlenmektedir. Hıristiyanlığın, tüm imparatorluk içine hızla yayılmaya devam ediyor olması, bu yayılmanın sınırının, kendilerinden olmayan kimselerin bile tahammülün kalmadığı noktaya varıncaya kadar, Hypatia’yı bir kaç açıdan iyice zor durumda kalmasına neden olmaktadır.  Var olduğu dünyayı sorgulayan ve gerçeği arayan bir kişilik olarak, her hangi bir dogma ya da dogmatik fikri kabullenmeyen kadın olarak sergilediği duruştaki kararlılığı ile aslında, erkeğe karşı bir üstünlüğün sergilenişi gösterilmektedir. İçindeki aşkı, bir erkekle paylaşamayacağı kadar büyük olup, bunun yerine gökyüzündeki yıldızlar ve güneşe karşı ilgi göstermektedir.  Hypatia, bir yandan ılımlı Hıristiyan yönetimi ile,  diğer yandan gerektiğinde şiddet kullanmaktan çekinmeyen fanatik ve bağnaz Hıristiyanlar arasındaki, güç kavgasının tam ortasında kalmasına rağmen, ateist inancından asla vazgeçmiyor. Şehrin valisi ise Hypatia’nın gösterdiği gücü kendinde bulamaz.

Bizde bu filmde işlenen tema ile inançların durumundan çok, kadınının durumuna göz atmak istiyoruz. Çünkü birçok büyük olayın genellikle kadın merkezli olarak çıktığı ihtimalini hatırlamamız ve düşünmemiz gerekir. Erkek gücün temsilcisidir. Kadın ise o gücün kanalize edileceği mecradır. Genellikle mazlum durumunda olmak kadına kalsa da, sonunda olaylar hep kadının istediği şekilde neticelenmiştir.

 [Allah Teâlâ, Kur’ân-ı Kerim’de mahlûkatı çift yarattığını belirtmekte olup bu bağlamda ayetlerde Hz. Âdem aleyhisselâm’ın sonrasında ona eş olmak üzere yaratılan birisinden de bahsetmektedir:

“Kaynaşmanız için size kendi (cinsi)nizden eşler yaratıp aranızda sevgi ve merhamet peydâ etmesi de O’nun (varlığının) delillerindendir” [1]

Kaynaklarda, bu kişinin Hz. Havva olduğu ve onun Hz. Âdem’in kaburga kemiğinden yaratıldığı rivâyet edilir. Buradan Hz. Havvâ’nın farklı bir şekilde-canlının bedeninden yaratıldığı anlaşılmaktadır.

Başka bir ifadeyle Âdem aleyhisselâmı topraktan yaratmaya kâdir olan Allah Teâlâ, Havvâ’yı topraktan yaratmayarak her türlü yaratılış gücüne sahip olduğunu göstermiştir. Yani kadın başka bir yaratılıştandır.

Râzî (hyt. 606/1209), Hz. Âdem aleyhisselâm ve Hz. Havvâ’nın yaratılışıyla ilgili “Sizi bir tek nefisten yaratan, ondan da yanında hazır bulunsun diye eşini yaratan O’dur.” [2] Anlamına gelen âyetin yorumunu yaparken şu hususa dikkat çekmiştir:

İnsanı bir tek kemikten yaratabilen Allah Teâlâ’nın, onu ilkin yaratmayla da yaratabileceğini vurgulamıştır. Bu âyetteki (min)–edatıyla ise Hz. Âdem aleyhisselâmın kendi türünden ona eş olarak birisinin yaratıldığı kastedilmiştir. Söz konusu âyetin tefsiriyle ilgili Mâtürîdî (hyt. 333/944), tüm erkeklerin Hz. Âdem aleyhisselâmdan ve tüm kadınların da Hz. Havvâ’dan yaratıldığına dikkat çekerek kendi dönemine kadar iddia edilenlerden farklı bir yorum yapmıştır. [3]

Mâtürîdî’ye göre kadınların yaratılışı eşlerine izafe edildiğinde ise kadınların erkeklerden yaratılmış olması söz konusudur. [4] Yine aynı mealde olan Rûm sûresinin 21. âyetinin tefsirin yaparken Mâtürîdî (hyt. 333/944), Hz. Havvâ’nın yaratılışıyla ilgili rivâyetlerden öte, buradaki  enfüsiküm kelimesi üzerinde durarak insan için başka bir canlıdan değil de aynı cins veya türden bir eş ve varlık yaratılmasına işaret edildiğini belirtmiştir. [5] Bu âyetin öncesinde insanın topraktan yaratılışı, sonrasında ise göklerin ve yerin yaratılışının Allah Teâlâ’nın varlığının delillerinden oluşu ifade edilmiştir. Bu anlamda Hz. Âdem’in yaratılışının yanı sıra Hz. Havvâ’nın yaratılışının da Allah Teâlâ’nın delillerinden olduğunu ifade eden Kur’ân-ı Kerim, insanın insandan yaratılması hadisesini âhiretin imkânı bağlamında ele almıştır.][6] 

Havva’nın, Âdem aleyhisselâmdan yaratıldığını kabul edersek, yani Kur’ân-ı Kerim’de [7] “ondan da eşini yarattı” ifadesiyle ilk doğurganın erkek olduğu manası çıkar ki, bu beşeriyette erkeğe verilmemiş bir özelliktir. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme atfedilen hadisi şeriflerde de eğe kemiğinden yaratıldı ibaresi İsrâili haberdir. Çünkü bu konu Allah Teâlâ tarafından gizli tutulmuştur. Kadın bahsedilen ayetin işareti ve “sizi bir tek nefisten yarattı, eşini de ondan yaptı…” [8] ile Âdem aleyhisselâmın nefsinin karşı kopyasını yarattı demek daha uygun olacaktır. Çünkü ayetin devamında 

“..gönlü buna ısınsın. Onun için eşine yaklaşınca o hafif bir yükle hamile kaldı, bir müddet böyle geçti, derken yükü ağırlaştı. O vakit ikisi birden kendilerini yetiştiren Allah’a şöyle dua ettiler: ‘Bize sâlih yaraşıklı [9] bir çocuk ihsan edersen, yemin ederiz ki, kesinlikle şükreden kullarından oluruz!’ ..” [10] denilmesi, bize Adem aleyhisselâmın yalnızlık psikozuna[11] düştüğünü, üreme bilgisine haiz olup bunun da kendi içinden (nefsinden) olacağının bilgisine sahip olduğunu anlatıyor

Bu nedenle kadın topraktan değil de nefs, nefes ve hava cinsinden yaratıldığı için Havva (canlı şey; yaşayan; hayat) adı verilmesi de yine buna işaret etmektedir.

Hadislerde (Eğe kemiğinden yaratılması) olarak bahsedilmesi belki akciğerlerin nefes ile olan irtibatı nedeniyledir.  Bu bağlamda kadın aslî olarak topraktan yaratılmayıp tebdil olmuş toprak olan Âdem aleyhisselâmın nefsinden-nefesinden yaratılmıştır.

[Zira insanın nefesi, metafizik ilâhî düzeyde Nefesü’r-Rahmân şeklinde isimlendirilen mananın bir suretinden ibarettir.] [12]

 Âdem aleyhisselâmın yaratılışında meleklerin tesviyesi [13] bulunurken Hz. Havva’yı Allah Teâlâ Âdem aleyhisselâmın nefesinden (kaburga kemiği denilmesi) yarattığından, kadın yaratılış yönünden erkekten daha üstün ve latif yaratılmıştır.

Onun için beşer neslinin devamında yeni bir canlı için uygunluk gösterme özelliğine sahip olmuştur. Eğer bu hal olmamış olsaydı erkek kadına karşı meyletmekte zorlanabilirdi. Hz. Mevlâna Celâleddin Rûmî kaddese’llâhü sırrahu’l azîz buyurdu ki; 

“Sen bizim eşimizsin; işlerin başarılması için eşlerin aynı huyda olmaları lâzımdır.  Eşlerin birbirine benzemesi lâzım. Ayakkabı ve mestin çiftlerine bir bak!  Ayakkabının bir teki ayağa biraz dar gelirse ikisi de işine yaramaz. Kapı kanadının biri küçük, diğeri büyük olur mu? Ormandaki aslana kurdun çift olduğunu hiç gördün mü? [14] 

Sûfî dedi; ‘Biz fakir, zavallı ve düşkünüz; hatunun ailesi mal sahibi ve haşmetli. Evlenmelerinde bu denklik nasıl olur? Bir kapı kanadı tahtadan, bir kapı kanadı fildişinden. Nikâhta her iki çiftin denk olması gerekir. Yoksa darlık olur, rahatlık kalmaz.”  [15]   

Aliyyü’l-Havvas kuddise sırruhu’l-azîz de bu konu hakkında buyurdular ki;

“Karı ve kocanın ahlâkını inceleyince, kadınının ahlâk ve davranışı erkeğinki gibidir. Çünkü kadın ondan yaratılmıştır. Bir kimse kendi huyundan habersiz ise, kendi eşinin huy ve ahlâkına bakmalıdır. O zaman kendi huy ve ahlâkını aynada görmüş gibi, kendisine göz kırpıp baktığını görür.”

Kur’ân-ı Kerim’de kadın için öğretilmesi tavsiye edilen sure Nur olarak geçer. “Nur” un meleklerin yaratılış mayası olması kadına verilen değerin işaretidir. Bu nedenle kadın ve erkeğin etkileşimi ve muhabbetleri arttı. [Kadına bağlanan ve acı çekenlerin, sevgi ve izdivacın kelepçeleri bileklerinin etlerine gömülenlerin, kadına sarılarak ellerindeki avuçlarındakini yitirenlerin, o güzelim isimlerini, şan ve şöhretlerini, sağlıklarını, yaşanmaya değer canım hayat­larını, Allah Teâlâ'da, öz-ben’de var olmayı elden çıkaranların da ken­dilerine göre olacaktır cevapları. Bu kişiler şöyle haykıracaklardır:

Kadın, yücelerden çekip aldı bizi!][16]

Sonuçta anladığımız kadarıyla kadın çok güçlüdür. Ölümüne de olsa davasından vazgeçmeme konusunda erkek ile her zaman boy ölçüşür. Çoğu zamanda geçtiğini unutmamak gerekir. Siyasetin geçmiş manzaralarında kadın ile ilgili konular sürekli değişimlerin ana teması olmuştur. Bu konuya en güzel örnek askeri ve siyasî dehâ olan Gazi Mustafa Kemal Atatürk’tür. O devrimleri uygulamada erkekler hakkında yaptırımlara giderken kadınlara tavsiye sınıfından modern hayatı yaşamalarını istedi. Çünkü biliyordu ki bir kadın ancak doğruyu kendisi ikna olunca yapardı. Atatürk Şapka Kanunu ilan ederken kadınların çarşaflarına dokunmamış ve kendi istekleri ile bırakmalarını istemiştir. Kadınlarda Avrupâi yaşam tarzını benimsemişlerdir. Bu cihetle düşünüldüğünde siyasetçilerin kendilerine ve miletimize Atatürk’ü örnek almaları gerekmektedir.

Hypatia ateist bile olsan, duruşun, erkeklere unutulmaz bir örnek olarak kalacaktır.

İhramcızâde İsmail Hakkı

 


[1] Rum, 21
[2] A’râf , 189; Nisâ, 1; el-En’âm,98; Zümer, 6
[3] Havas Kitaplarında rukye tariflerinde bu ifadeyi destekleyen cümleler bulunur. “…Benî Âdem ve Benâti Havva..” (Âdemin oğulları ve Havva’nın Kızları…” olararak geçen bu ifadeler kadın ve erkek yaratılışındaki bir ledünnî bir farklılığı göstermektedir.
[4] Mâtürîdî, Te’vilâtu ehli’s-sünne, II, 317
[5] Mâtürîdî, a.g.e., IV, 40; Elmalılı, Hak din Kur’ân dili, IV, 167 vd.
[6] (ABUZAROVA, 2007), s. 65-66
[7] Nisa, 1
[8] A’raf, 189
[9] Yaraşık: isim; Yaraşma, uyma, uygunluk.   Atasözü, yaraşık almak
[10] A’raf, 189
[11] Psikoz, ruhsal denge bozukluğu
[12](ÇAKMAKLIOĞLU, 2005), s. 185
[13]Tesviye: Seviyelendirme. Düzleme. Beraber etme. İki şeyi müsavi etme. * Bir neticeye bağlama
[14] Mevlânâ, Mesnevi, II, Beyit:2308-2311
[15] Mevlânâ, Mesnevî, IV, Beyit: 190-195.
[16] (GRABER, et al., 1998), s. 9 

KAYNAKÇA

ABUZAROVA Ülker Âhiret İnancının Dinî-Felsefî Temelleri [Kitap]. - İstanbul, : Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İlahiyat Anabilim Dalı Kelâm Bilim Dalı 208646 (Doktora Tezi), 2007.
ALTUNTAŞ İsmail Hakkı Havvanın Kızları [Kitap]. - İstanbul : Gözde Matbaacılık, 2009.
ÇAKMAKLIOĞLU M. Mustafa Muhyiddin İbnü’l-Arabi’ye Göre Dil-Hakikat İlişkisi Marifetin İfadesi Sorunu [Kitap]. - Ankara : Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Temel İslam Bilimleri (Tasavvuf) Anabilim Dalı, 2005. - DoktoraTezi,
GRABER Gustav Hans ve trc:Kâmuran ŞİPAL Kadın Psikolojisi [Kitap]. - İstanbul : Cem, 1998.

GÜNAH VE TÖVBE İLİŞKİSİ


Üzüntü duyma ile ceza verme kavramlarının aynı şeyler olmadığı bilinmelidir. Bu nedenle, doğruluk adına yapılan hareketlerde dahi, bu ayrıma dikkat etmek gerekir. Tekrarlanması istenmeyen bir davranışın engellenmesi amacıyla, bilinen tepki ile karşılık verilmesi cezayı, bilinmeyen sonuçlar ise üzüntüyü meydana getirir.

Ceza ve mükâfat kelimelerinin eşdeğer kullanıldığı yerler vardır. Üzüntüde bulanıklık hali mevcutken, cezada açıklık hali daha belirgindir. Cezanın karşılığında karamsarlık hali bulunmazken üzüntü de karamsarlık durumu vardır. Bu nedenle her cezalı duruma düşen üzülmez. Üzülen kişi ise, hem cezasının karşılığını, hem de eziyetini beraberinde çeker.

Terbiye metodunda, cezanın üzüntüye sebep ve ikilem oluşturduğundan insan hata ve günaha bakarken olumsuz yönden değil, olumlu yani yapılabilir açısından göz atmalıdır. Bu güne kadar insanlara tövbeyi anlatanlar, kurtuluş yerine kaosu ve ağır teklifleri beraberinde yükleyerek, insanları çıkmaza götürmüşlerdir. Çoğu zamanda biçare durumuna düşmüş insanı, daha çok biçare durumuna getirerek, onu acımasız bir ilah ile baş başa bırakmışlardır. İlâhî dinlerde tövbe anlayışına bakarsak;

İslâmiyet’te kişinin işlediği günahtan dolayı pişmanlık duyması, tövbe edilen günahı kesinlikle terk etmesi ve günaha kesinlikle geri dönmeme hali,

Yahudilik’te kişinin tövbesi yeterli olmayıp Allah Teâlâ’nın veya mağdurun affetmesi,

Hıristiyanlık’ta suçtan dolayı pişmanlık duyulması, günah çıkarılması vardır.

Yahudilikteki tövbe inancı, İslâmiyet’teki kul hakkı ile örtüşmektedir. Yahudilik ve İslâmiyet’te pişmanlık, bağışlanma çok önemli yer tutarken, Hıristiyanlıkta ise merhamet ve sevgi ön planda olduğu görülmektedir.

Üç dindeki anlayış farklılıklarıyla, toplumlarda sürekli uyuşamazlık baş göstermesine sebep olmakta, tövbe fonksiyonu da yeterince etkisiz hale getirilerek, hükmetmek isteyenlerin etkileme aracı haline dönüştürülmektedir. Yahudilerin, genellikle mağdur olduklarını ileri sürerek insanlığı suçlamaları, haksızlıklarını sürekli haklılığa çıkarma gayretleri altında yatan gerçek neden tövbe inançlarındaki saplantılarıdır. Yahudilikteki ırkçı anlayışın şekillendirdiği tövbe inancı ile hiçbir zaman sürgünlerin ve katliamların mağdurları tarafından affedilmeyeceğinden, Yahudilerden kin ve nefret duygularını silmelerini beklemek mümkün değildir. Onların nefreti de bu durumda sürer gider.

En mantıklı olan, Tövbe etmenin Allah Teâlâ’nın bir emri olduğunu bilmemiz sebebiyle, insanın bunu hem geçmişi hem de geleceği ile yorumlaması ve doğru görülene dönüş sağlaması gerekir. Çünkü yapılan ve gerçekleşen şeylerin geriye dönük telafisi mümkün olamadığı hallerde, akıl ve mantık çerçevesinden hareketle, müspet ve insanlık için gerekli doğruyu en nihayetinde bulmak zorundayız. Bu da dinimiz İslâm’ın gereğidir. İnsanlığın hata ve doğruluk çizgisinde tövbe denge unsuru olunca, tahterevallinin hangi tarafında olduğumuz o kadar önemli olmasa gerek. İnişli çıkışlı bir hayatı olan insanın, sürekli emir babında olan tövbeyi kullanarak, kendini emniyete alması daha münasip olacaktır. Çünkü [“Tûbû ilâllah”[1] âyet-i kerîmesinde hem işaret vardır, hem müjde vardır. Eğer kabul etmeyeler idi. Emretmezler idi. Emir kabule delildir. Hatayı görmekle bile.][2]

Ey günahkâr kişi geçmişine bakıp üzülerek kendine ceza vermek yerine, Rahman olan Allah Teâlâ’nın emirlerine itaat edip, salih kullar ile hemhal olup geleceğini düzenlemeye ve doğrultmaya çalış. Umulur ki tövbe edenlere karşı Rabbimiz mağfiret sahibidir.

“Kim haksız davranışından sonra tövbe eder ve durumunu düzeltirse şüphesiz Allah onun tövbesini kabul eder. Allah Teâlâ çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir.”[3]

İhramcızâde İsmail Hakkı 

 


[1] “Rabbinizden mağfiret dileyin; O’na tevbe edin; doğrusu Rabbim merhamet eder ve çok sever.” (Hud, 90)
[2] Hacı Hasan Akyol Efendi, Tasavvuratı Hayriyyem
[3] Maide, 34

NİÇİN İLİMDE GERİ KALIYORUZ?


İlimde geri kalmanın en önemli sebepleri arasında, âlim geçinen kimseleri görmekteyiz. Halk denilen avam tabakası, doğru ya da yanlış ne verilirse, muhakkak onu kabul etmeye, hep hazır durumda olmuştur. Bu kesim gurupta olanlar,  arzu ettikleri birçok şeye aynı zamanda kavuşamamıştır. Bir konu üzerinde ihtisas yapmış, işin inceliğine vakıf olmayı başaran ve ilim ehli gibi görülenler,  bir şekilde bu kesimi istediği gibi yönlendirebilir. Çoğu zaman  “biz ilim konusunda geri kaldık” derler. Bunu diyenler, yine ilim ehli görülen kişilerdir. Çünkü halk, neyin gerisinde kalındığını, işin doğruluk derecesini nereden bilebilir ki? Elinde mihengi olmayanın, taklidi aşabilen sözü olabilir mi?

Bu konuyu biraz açalım;

YÖK’ün idaresinde olan TEZ TARAMA sitesi vardır. Bir kere olsun izinli tezlerini hiç gördünüz mü? Ben çeşitli konular hakkında sürekli yazı yazacak olsam, öncelikle fedakâr devletimin bu sitesine buna rağmen bakmadan edemem. Niçin mi derseniz?

Çünkü bir konu hakkında yapılmış en küçük araştırma için bile, en azından yüzlerce kitabın karıştırılması gerektiğini bilmekteyim. İşin garip tarafı ise burada başlamaktadır. İzinli tezlerin büyük çoğunluğu veya hepsi denecek şekildeki bir kısmı, YÜKSEK LİSANS TEZİ’dir. Doktora tezlerinden okunmaya izin verilmiş olanlar ise %2 yi bile geçmemektedir. Hani derler ya “insanımız cahil, kitap okumuyor” bence insanımıza kitaplar okutturulmuyor denilse daha revadır. Bazı doktora yapmış olanlara soruyorum niye memleketimin insanlarıyla, devlet imkânlarıyla hazırladığınız ve yaparken maaş aldığınız tezinizi paylaşmaktan çekiniyorsunuz veya imtina ediyorsunuz? Zaten bu tezin oluşmasında, devlet size tüm imkânları sunmadı mı, bu millete hiç mi borcunuz yok?

Cevap çoğu zaman susmak oldu.

-Geçenlerde bir televizyon programında bir beyefendinin, kendi kitabının, bir tez şeklinde intihalinden bahsedince anladım ki, birileri üretmediği fikir ve araştırmayı kendilerine mal edince foyalarının çıkmasından korkuyorlar. Aslında niye korkuluyor ki, bir şahsiyetin kendinden önce bu işi başarmış veya bulmuş demek ve bunu kaynak olarak göstermek insanı aptal yerine mi koyar?

- Bir ilim ehli için, vatanını ve milletini sevmek, milletini düşünmek yerine, onu ikinci bir plana atmak gizli bir sadakatsizliğin işareti midir?

-Tezleri kitap olarak basılan kişilere, yayın evlerinin telif haklarında bu türden verilmiş izinlerini, ticari kaygıyla iptal ettirmeleri midir?

-Ünvan almış kişilerin, birileri tarafından alacağı eleştirilere, tahammül güçlerinin olmaması mıdır?

Bu düşüncelere daha birçok şey ilave edebilirsiniz…

Bence, devletimizin imkânları ile yapılmış araştırmaların ve tezlerin, milletimizle paylaşmak, bütün eğitim camiamızın boynunun borcudur.[1] Bugüne kadar yapılmış bütün ilmi araştırmalarda, yetimin dahi hakkı olduğunu düşünerek, tüm kaygılardan uzaklaşıp, milletin hakkını yine millete ödemek, ilim ehline düşer. Zannediyorum ki yarın kıyamet gününde, Allah Teâlâ milletin bu hakkını ilgililerinden talep edecektir. Çünkü bir millettin cahil kalmasında en büyük vebal bildiklerini paylaşmayan ilim ehlidir.

Her şeyin zekâtı vardır. İlmin zekâtı ise paylaşmaktır. Eğer bunu başaramazsak, yarın uygar devletlerarasında bizim de millet olarak bulunmamız mümkün değildir. Ayrıca bir âlim, insanlar arasında anılmak istiyorsa, eserlerinin halka ulaşmasında, fedakâr olmasından başka çaresi yoktur. Halk garip ve biçare görünür. Fakat değer verdiğine, yıllarca sahip çıkar ve unutmaz. Halka mal olmuş kişileri, yıllar ve tarih yok edemez. Bu kişilerin tek bir özelliği vardır. O da nefislerine, milletini tercih etmeleridir.

İhramcızâde İsmail Hakkı


[1] Teknolojik veya gizli projeler için bazı kısa vadeli geciktirmeler gerekli olabilir. Fakat bunlar için bile insanlığın menfaat düzeyi her zaman ön planda tutulmalıdır. Kişinin menfaati toplum menfaatinden sonra gelmesi ahlakı kuraldır. Eğer toplumda kişiler önceliği kendilerine verdiklerinde ortada bir zulümde yoksa yapılan her hareket ve düşünce gerilemenin işaretidir. Toplumun menfaati kaçınılmaz, kişinin ki ise zarurettir. Kişiler kendilerini toplum değerleri ile karşılaştığında şahsi planda önceliğini ikincilleştirmesi insanî değerler açısından önemlidir.

 

GEÇMİŞİMİZ GELECEĞİMİZDİR


Geçmişi olmayan geleceğin varlığı, kaybolmaktan öte geçemez! “Kaybolmak” , ateşe düşmüş odun küllerinin tekrar dönüşümü için geçecek haller ile tasarruf ve tesadüf ihtimallerinin hesabı kadar zordur. Geçmiş, geleceğin güç kaynağı durumunda olduğundan, bu kaynak kurutulunca, üçüncü nesil için hedefsiz olmaktan başka çıkar yol bırakmaz.

[Şahsiyet, mutlak manada bütün maziyi, mazi olaylarının muhteşem sentezini kaybettiği zaman, işte bu insanları tımarhane kliniklerinde buluyoruz. Hafızasız fert olmadığı gibi, hafızasız millet de olmaz. Mazide bir milleti kurmuş olan ve millet hafızasının bütün servetini teşkil eden yaratıcı kuvvetler elde tutuldukça o millet kendi şahsiyetine bürünmüştür. Ancak o millet, ruhen istiklâline sahip sayılır. Mazinin bu ulvî mirasına mukaddesat denir. Büyük milletler muhteşem mazilerinin sahibi oldukları için, daima büyüktür.][1]

[Fatih’in, alnında Rönesanslar parıldayan simasına bakın. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin emelini gerçekleştirmek için gemilerini dağdan aşıran hükümdar, kafalardan kule yaptıran Cengiz'lerin torunu değildir. Varna'da ve İkinci Kosova'da düşmanları tarumar etmek üzere Manisa’daki çilehaneden çıkıp gelen bir dervişin oğludur. Dünyanın en büyük zaferlerine muhteris olan Yıldırım gibi bir kumandan, kahpe düşmanı arkadan vurmaya tenezzül etmeyerek, sonunda sekiz ay bir demir kafesin içerisindeki işkencelere katlanan ve kendisi gibi nice millet büyüklerinin dayanılmaz ıstıraplarına önder olmuş bir Türk büyüğüdür.

Bizans bir takım avare kılıçlara mı teslim olmuştur?

Topkapı Sarayı'nda görülen, bir tarih ve bir milletin siması değil midir?

Bu şehrin, bir milletin şehri, belki de bir milletin beyni olduğunu ispat eden, cihana ilân eden yüzlerce minare değil midir?

Her köşesinde bir devlet harikası, bir millet zaferi yükselen bu toprak, bu vakfen Fatih’lerin bize emanetidir. Ve bu toprakların üstünde yasayan insan, eşref-i mahlûkattır. Bu millet, bu vatan çocuklarının insanlık sahnesinde önderi, büyük Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemdir. Onlar seherden geceye kadar vakit vakit O'nu hatırlar, O'na olan sevgilerini tazeler. Ahlâkî yapısı insanlığa örnek olacak insanlar tarafından kurulan millî birlik, ulu devletimizin en kuvvetli temelini teşkil ediyordu. Altıyüz yıl bu millet, kendi sinesinde parça parça, fırka fırka ayrılık nedir bilmedi. Fatih’in anlayış ve âlicenaplık taşıran kalbi. Bizans'ın Rum halkını da birliğimize hayran bir bağlılıkla fethetmiştir. Vatan bir aile ocağı haline gelmişti.][2]

Milletimizin son yüzyılda verdiği İstiklal Mücadelesinin temellerini de oluştururken, Gazi Mustafa Kemal’e destek veren insanlar, bu kuvvetini yine dinden almış ve onunla aynı paydaları paylaşmıştır. Bu sıkıntılı dönemde de, milletimiz, içindeki cevheri bir şekilde dışarı çıkarıp, geleceğe yön vermek için harekete geçirmiştir. Dünya, eğer bir inkılâp bekliyorsa, bunu başaracak olan yine milletimizin birlik ve beraberliğinden alacağı kuvvet olacaktır. Bu kuvvet hiçbir zaman kaybolmadı ve kaybolmayacaktır da…

Geleceğe umutlu bakanların, geçmişlerinde zulüm ve kan yoktur. Tarih bu açıdan bakıldığında, milletimiz için bu acı durumları hiç yaşatmadı. Bazen bir şekilde bazı oyunlar oynansa da, kuvvetli inanç ve millî değerlerimizle bunun üstesinden gelmeyi başarmış, milletimizin önemini ve ne kadar gerekli olduğunu, dünya ve tarih her zaman itiraf etmek mecburiyetinde kalacaktır.
 

İhramcızâde İsmail Hakkı


[1] TOPÇU Nurettin Hazırlayanlar: Ezel Erverdi-İsmail Kara Yarınki Türkiye [Kitap]. - İstanbul : Dergâh Yayınları, 1999., s. 154-155
[2] Nurettin TOPÇU: Büyük Fetih (İstanbul, 2003), 16-17.

FİKİR ADAMI (DÜŞÜNÜR)


Fikir, toplumlar ve insanlık için kıymet biçilemeyecek değerleri ifade etmektedir.  Ancak asıl gaye, fikrin hayata geçirilebilip, uygulanabilir nitelikte olması gerektiğidir. Fikir  “insan başını fare kafasından ayıran tek hassa” [1] dır. Necip Fazıl Kısakürek,  fikirlerinin geniş bir kitleye tesir etmesi amacıyla kendisinin ifadesiyle “fikir öfkesi” ne ihtiyaçtan bahseder. İnsan ve cemiyet hayatında bir anlam ifade etmeyen fikirleri, zarını yırtmamış bir tohum [2] görmektedir. O zaman itibarı ile kabul görmemesi nedeniyle zayi edilmemesi gerekir. Fikrinde çilesini de beraberinde çekmeye razı olmak, kuvvet bulunmasına yardımcı olmak gerekir. Öfkesi olmayan fikir de, tüfeği olmayan asker” [3] gibi zamanla yıpranmakta, her türlü taarruza maruz kalmaktadır. Fakat zamanımızda fikirler para etmez hale getirilmiştir. Düşünen kişiler ezilmesi için bazı güçler sürekli baskı yapmaktadır. Bu güçler emperyalist güçlerin düşünen insanlara karşı hazırladığı entrikalardır. Bugün öyle bir hale gelinmiştir ki Finansal Kurumlar bile bu çetelere destek olmaktadırlar. Mesela kitap okumanın artması için parasal destekler verilmezken eğlence türü etkinliklere ise paralar su gibi akıtılmaktadır. Uçan havai fişekler sanki toz olan fikirlerin son çığlıklarıdır.  Bu nedenle uçan her havai fişeğin karşılığında, eğitimde bir katkı yoksa, o kişi ya da kurumlara sorumlu oldukları hatırlatılmalı ve sermaye sahiplerinin kazancının seviyesine göre siyasi, eğitim, kültür, sanat, edebiyat felsefe vb. konuları içeren eserlerin insanlara ulaşılmasını sağlamak mecburiyeti getirilmelidir.

Hali hazırda zengin ve elit tabaka teknolojiyi kontrol etmek amacıyla açtığı özel okullarda düşünceyi ele alan eğitimden çok teknoloji hedef almıştırlar. Yani, düşünme, fikir üretme unutturulursa kontrol edilmesi ve ele geçirilmesi kolay bir nesil kolay bir lokma olacaktır. Teknoloji eğitimi pahalıdır. Bu eğitimin yakınına dahi yaklaşamayan diğer guruplar ise fakir kalır, geçim kaygısı yüzünden düşünmeye fırsat dahi bulamayınca, şahsiyeti olumsuz yönde gelişerek, potansiyel suçlu olma yolunda aktif eleman olur. Sonuçta bu kişilerin hedef kitlesin de, yine refah seviyesi yüksek olan insan, millet ve devlet olması da önemli değildir. Varlığını bulamayan, bu yüzden olgunlaşamayanın kaybedeceği bir şey olmayacağı gibi, arzularına kavuşmada ise ilkel tavrı olan hayvanî yönü harekete geçecektir. Çünkü düşünme unutturulunca, hayvanî şahsiyet, ruhanî ve ulvî gerçeği baskı altına alacaktır. Parçalanmış bir nesil sendromu ile yıllarca başıboş vahşiler gibi etkilendiği ve emelini duyduğu bir şeyi kalmayıncaya kadar, karamsar duyguları ile rasüllerine isyan eden, yıllarca çöl hayatına mahkûm olan Yahudiler, kinle, nefretle, yoğrulmuş topluluklar haline gelip dünyanın başına bela olmuşlardır. [Yahudilerin yetmiş yıllık Babil esareti, insanlığın ebedi kalacak çilesinin başlangıcı olmuştur. Bu esaretin kıyamete kadar intikamını almaya söz veren, vicdanı azapsız kavim, madde dünyasında olduğu kadar ruh ve düşünce dünyasında da insanlığa yapabileceği bütün zulmü yapıyor.][4]

Fikir adamı sayısı düşen milletlerin, yıkılma kaderlerini görmek için kehanete lüzum yoktur. Bu nedenle millet olarak kendimizi sorgulamaya biran evvel başlamamız lazımdır. Ne var ki mukallitleri dahi sahte olan bir dönemin içindeyiz. Zamanımızda inançlının riyakâr olması mantıken olumlu görünürken, inançsızlar, davasızlar da mukallit olunca insan hayıflanmadan kendini alamıyor.

İnsan için sonuçta tek çare kaderi olan çalışmaktır. Allah Teâlâ bile her an bir yaratma içinde olup hareket halinde olunca, insanın tembellik yapmak gibi bir hakka sahip değildir. Mehmet Âkif ERSOY diyor ki,

 “Mâsivâ bir şey midir? Boş durmuyor Hâlik bile;

Bak tecelli eyliyor, bin şe’n-i gûnâgûn ile.”[5]

İhramcızâde İsmail Hakkı


[1] İman ve Aksiyon, Bedir Yayınları, İstanbul,1964, s. 8
.[2] “1001 Çerçeveden”, Büyük Doğu, İstanbul,1944, s. 30, s.2;
[3] İman ve Aksiyon, Bedir Yayınları, İstanbul,1964, s. 8; Ayrıca bkz. Akif Emre, “Büyük Doğu ve Gelecek Tasavvuru”, Hece Dergisi Necip Fazıl Özel Sayısı, s. 52.
[4] Nurettin TOPÇU: Ahlak Nizamı (İstanbul,1999), s. 205
[5] Allah Teâlâ’nın dışındaki varlıklar, zaten çalışıyor. Hâlik bile boş durmuyor, Yaratıcı dahi devamlı çalışıyor, ihtiyacı yokken çalışıyor; sen sıkılmazsan otur. Allah Teâlâ her an yarattığı bin bir çeşit yaratılmış ile tecelli ediyor diyor.

*****************

HAKİKATİ YAZMADA BEŞ GÜÇLÜK

TANRI, İYİ VE KÖTÜ: KURTULUŞ NEREDE?

HERESİYOGRAFİ 

MİLLETLERİN YIKILIŞI NE ZAMAN BAŞLAR?


Millet ve devlet canlı organizmalar gibi doğar, büyür ve sonra heybetli bir çınarın yıkılışı gibi göçer gider. Doğması ve büyümesi ilimle olurken yıkılışında ise ilmi terk edişi vardır. Eğer bir milletin ilmi alanında fitne başladıysa o yıkılacak demektir. İsterse bu yıkılış yılları alsın. Muhakkak o yıkımı birinci nesil görmese de ikinci nesil acısıyla tadacak ve dönülmez yolun yolcuları olacaktır. Bu durumun vahim şeklini Osmanlı İmparatorluğunda görebiliriz. Bizans’sın muhteşem devlet mirası üzerinde Fatih Sultan Mehmet’in temelini sağlamlaştırdığı devlet, onun dünyayı terk etmesiyle tekrar yıkılma eğilimine geçmiştir. Birçok tarihçinin yükselme devri olarak bahsettikleri Kanuni’ye kadar olan dönem, aslında duraklama dönemidir. Yükselme Fatih’le başlamış ve bitmiştir. Ondan sonraki her şey gizliden bir yıkılışın hazırlık aşamalarını taşımaktadır.

Osmanlıda yıkılışın başlamasına sebep olan, ilmi hayatın dejenere olmasıdır. Başlangıcı da  Molla Lûtfi (hyt. 1494)’nin idamıdır. Bir idam ki sebebi incelendiğinde, içi doldurulamayacak kadar kof ve kudret sahibi ilmiye taifesinin, verdiği zararlar yüzünden devletin kurtlanışıdır. Avamın yıllar yılı başaramadığı şeyi, ulema kısa zamanda harekete geçirmekte hiç zorluk çekmemiştir. Bu idam ile, ilmiyede telafisi mümkün olmayan hasarlar meydana gelmiş binlerce yıllık emek heba olup gitmiştir. İşte, Molla Lûtfî kaddese’llâhü sırrahu’l-aziz (hyt. 1494) Sahn müderrisliğinden idam sehpasına giden yolda bir “kıskançlık kurbanı” [1] olurken onun yardımına yetişmeyen kişilerdeki noksanlığın ne olduğunu çok iyi düşünmek gerekir.

Eğer -resmen zındık ve mülhid ilan edilmediği ve bu sebeple hüküm giymediği için- Şeyh Bedreddîn’i saymazsak, Osmanlı ilmiye geleneği içinde 15. yüzyılda resmen zındıklık ve mülhidlik ile suçlanarak idam edi­len ilk ilmî şahsiyet, Molla Lûtfî’dir. Ama o Şeyh Bedreddîn’den farklı olarak, sûfi çevrelerle ilişkisi ve yakınlığı olmasına rağmen onlardan herhangi biri­ne mensup değildir.

Yaşadığı dönemde meslektaşları arasında “Deli Lûtfî” diye meşhur ol­duğuna bakılırsa, kalıplaşmış Osmanlı ulema tipinin oldukça dışında bir karakter çizen Molla Lûtfi önce Medrese-i Sâbi’de, sonra Medrese-i Sâmin’de müderrislik yaptığı anlaşılıyor. Ancak, onun bilgisini dağıtmak için kendisini aramakta ve beklemek­te olan öğrencilerine ve öğrenmek isteyenlere her gittiğinde, bin­diği hayvanını kapının halkasına kendisi bağlayacak, önüne ye­mini kendisi koyacak kadar tabii; kılık-kıyafetinden bir ayrıcalık beklemeyecek kadar gösterişten uzak, zavâhire karşı umursuz olması arkadaşlarını çileden çıkarıyordu. Sahn müderrisli­ğinin, Osmanlı yüksek ilmiyesinin hiyerarşik sisteminde, önemli bürokra­tik mevkilere geçiş makamı ve bu makamın o devirde sekiz kişilik dar bir kontenjanı olduğunu bilmek, Molla Lûtfî’nin rakiplerine karşı hareket ve davranışlarını, kendisine karşı tutumlarını ve nihayet başına gelenleri anlamak bakımından çok önemlidir. Molla Lûtfî, Sahn’daki meslektaşlarını küçümse­mektedir. Üstelik bu konudaki hissiyatını onların gıyabına veya yüzlerine karşı söylemekten de geri durmamaktadır. Bu mizacı sebebiyle kaynak­ların “Lâübâlî-veş ve meczûb-nakş ve melâmî-üslûb tekellüf-meslûb”, “Lâübâlî ve şûrîde-reng” diye niteledikleri, biraz kılık kıyafetine olan ilgi­sizliği ve pejmürdeliği, fakat daha çok iğneleyici dili, herkesin içinde yap­tığı kaba şakaları yüzünden, “beyne’l-mevâlî Deli Lûtfî dimekle ma’rûf’ Molla Lûtfî, hiç şüphesiz ki bu tavırlarını yalnız meslektaşlarına değil, bazı devlet adamlarına karşı da sergiliyor ve onları da yıldırıyordu.Özellikle Sahn’daki meslektaşları -ve tabii aynı zamanda rakipleri- Molla Arap, Molla İzârî diye meşhur Kâsım-ı Germiyânî, Molla Ahaveyn laka­bıyla tanınan Molla Muhyiddîn b. Mehmed, Hatipzâde Molla Muhyiddîn Mehmed ve kısaca Efdalzâde olarak bilinen Molla Hamîdeddîn gibi ule­manın yazdığı eserler hakkında aşağılayıcı ve küçümseyici ifadeleri, onları çileden çıkarıyor ve Molla Lûtfî’ye diş biliyorlardı. Çünkü O, Fatih Sultan Mehmet ve II. Sultan Bayezit‘in, meclislerinde, sarayın bir geleneği olarak toplanan ve seçtikleri konular üzerin­de, huzurlarında kendilerine tartışmalar yaptırdıkları bilginler arasındaydı. Kütüphanesinin başında bulunduğu zaman­larda olsun, daha sonraları olsun, Fatih’le iki arkadaş gibi şakalaş­maları, zekâsının nasıl kıvılcımlar saçtığını göstermektedir. O, kişiliğini daha önceki bilginlerin, sonradan gelenlerce tek el-kitabı bilinen, dokunulmaz sayılan eserlerinde yanlışlar bula­cak kadar derin bilgisiyle, bunları ortaya koyacak cesare­ti de gösterecektir. O, bu yanlışları doğru saymayı, görmez­den gelmeyi nefsine yediremediği için, açıklamadan edememiş­tir.

Ancak onun şehid olmasına sebep olacak bir olayı bulmak çekemeyenleri tarafından zor da olmamıştır.  Her zaman olduğu gibi Molla Lûtfi, dersini verdikten sonra Şeyh Ebû Vefa Zaviyesine gider ve ikindi namazını kıldıktan sonra orada akşam namazına kadar Sahih-i Buhari’den hadisler okur ve onları açıklardı. Sahih-i Buhari’yi açtığı zaman gözyaşlarını tutamaz, bunlar kitabın üzerine iner ve kitap bitinceye kadar ağlardı. Yine bir gün, her gün ikindi nama­zından sonra yaptığı gibi, Şeyh Vefa tekkesinde Buharî nakleder ken Hazret-i Ali kerreme’llâhü vecheye ait bir hikâye çıktı.

Hz. Ali kerreme’llâhü veche, gazvelerinden birinde vücuduna ok saplanmış, savaş bitmeden ok kırılmış ve temren[2] vü­cudunda kalmıştır; temrenin ıztırabı ciğerine işlemiştir. Açılan ya­ra başına işler açmıştır. Hazret-i Ali kerreme’llâhü veche canından usanıp bu tür bir bit­mez, dayanılmaz derde uğradığından iyice dertlenmiştir. O kanlı hır­sızı gizlendiği yerden cerrahlar çıkarıp ele geçirmek istedikçe Hazret dayanamayıp inlemektedir. Cerrahi müdahalenin acısına dayanamayacağını anlayan Hz. Ali kerreme’llâhü veche, cerraha namaza durmak istediğini bildirmiş ve böylece ok ancak o namazda iken çıkarılabilmiştir. Bunun sebebi, Hz. Ali kerreme’llâhü vechenin namazda kendini tamamıyla Allah Teâlâ’ya vermesi, huşu içinde ibadet etmesi dolayısıyla cerrahi müdahalenin acısını duymamasıdır. Mevlânâ Lûtfi bu kıssayı anlattıktan sonra ağlaya ağlaya  

“Hakikat-i hal salât budur. Yoksa bizim kılduğımız amel kuru kıyam ve inhinadır.[3] Anda fâyide yoktur” (işte asıl namaz budur; yoksa bizim kıldığımız kuru kalkıp eğilmedir, onda faide yoktur), buyurmuştur. [4]

Ancak bu derste hazır olan ve hocalarına kin besleyen bir kısım talebe, bu sö­zünü “vâkı’-ı hâle muhalif nakl” deyip bu sözü fırsat bildiler. Arap Molla, Hatipzade, İzâri [5] bunu bir iftira şekline soktular. Zamanın vezirlerinden İskender Paşa’nın[6] gönlü de Molla Lûtfi’ye kırık olmasından dolayı, “Molla Lûtfi dâll ve mudilidir, vücudu din-i mübini muhilldir” diye padişaha teftiş olunmasını arz eder. Padişah kendisine bu uydurma iftira anlatı­lınca bozulup ‘bu, uydurulmuş bir iftiradan başka bir şey değildir deyip ‘hayır, bu haber doğru değildir; bu sözün ve bu ko­nunun doğru olması ihtimalden uzaktır. Bu husus görülsün’ deye ferman etmiştir.

Neticede âlimlerin en bilginlerinden Hatipzade, Efdalüddin, Mevlâna Ahaveyn ve başka ileri gelenlerden meclis kurdular. Molla Lûtfi’nin dersinde hazır bulunan ders arkadaşları, Molla Lûtfi’yi tefti­şe geldiklerinde ve o mahut mecliste ‘namaz dedikleri kuru kalkıp eğilmedir, ona itibar yoktur’ dedi diye, Molla Lûtfi’nin sözünü ger­çeğe aykırı olarak anlattılar. Meclis kurulup da Molla Lûtfi’yi getir­diklerinde kendisine dediler ki:

“Sen Allah’ın bu kadar lutfuna mazhar olmuş bir kişisin. İçin faziletlerle dopdolu bir bilgi hazinesi olduğu halde, hidayet yolun­dan çıkıp dalalet yoluna yönelmişsin.”

Molla Lûtfi, “hâzihi firye-i bilâ mirye”[7] deyip şöyle dedi:  

“Be­nim Allah Teâlâ tarafından gelen imanım ve doğruluğum, Allah Teâlâ’nın bunda yazılı olan emirler ve nehiyler hakkında imanım muhak­kaktır. Ben esasta İslam dinindenim, yedi kat gökler gibi hiçbir bo­zuk yanım yoktur ve benim güzel itikadımın güneşi, zeval bul­maktan yücedir. Benim dindarlığımın tadı ilhadzehriyle acılanmamıştır; benim itikadımın şükrü zeval bulmaktan uzaktır. Be­nim için bu hususta söylenenler yalan ve boş laftır. Hâşâ ben­de küfür ve ilhad olsun, bu küfrü kâfirlerden başka işleyenler yok­tur” diye sözünü bitirdi.

Bu mecliste iki yüz kadar kimse vardı. Her biri bir madde nakl edüp hakikaten o Hak ile batılı ayırt eden kâfi bir sözdür; o, bir şaka değildir”, diye gerçekmiş gibi Molla’nın ilhadına şehadet eylediler. Molla Lûtfi, o şahitlerin yalanları meydanda olan şehadetlerine karşı “onların, bu söyledikleri hakkında hiçbir bilgileri yoktur” diye yalan şehadetlerini ileri sürdüyse de orada bulunan ve onu mahkûm etmek üzere toplanmış olan ulema(!) “bu şahitle­rin şehadetleri şeriatça makbul ve bizim yanımızda geçerlidir” de­yip gereğini yapıp imzaladılar… Bu ulema takımından Hatipzade, Mevlâna İzâri, hiç duraklamadan katline karar verip kanının dökülmesinin mubah olduğuna hükmettiler. Lakin Mevlâna Efdalüddin, Mevlâna Ahaveyn tereddüt edip çekinmeden idam edil­mesine ve öldürülmesine hükmetmeye cüret etmeyerek haksız yere öldürülmesinden çekindiler. Sonra Ahaveyn de birincilere ka­tıldı. Bu husus padişaha arz olundukta, türlü araştırmalardan sonra, ulemanın ittifakıyla hükmün yerine getirilmesine ruhsat verilmiştir.

İskender Paşa kol [8] oldu Molla Lütfi’yi ondokuz gün hapsetti. Kendisine gücenmiş olan bilginlerden Çömlekçizade Kemal Çelebi ve arkadaşları başka şeyleri arz edip bazı hususlara dahi şehadet ederler. Sultan Bayezit da katline bir şey diyemeyerek rıza göste­rir.

Lâmii Çe­lebi bu durum için şu kıt’ayı söylemiştir:

Mülkün adaletli padişahı Sultan Bayezid ki onun kahrından fitne köşeye sinmiştir.

Zindana Lûtfi’yi habs etti ki ilhad ile suç­lanmıştı, onun tutuklanmasına Hak tarafından şu tarih erişmiş­tir:

Doğru yoldan çıkmış olan Lûtfi zindana atıldı.[9] 

Molla Lütfi, 1494 rebiyülâhırının yirmi beşinci salı günü şehid edilip Ebu Eyyüb-Ensâri radiyallâhü anh çevresinde ve defterdar merhum Mahmut Çelebi’nin mescidi yakınında defn edildi.

Molla Lûtfi, öldürüleceği yere giderken yolun iki tarafında du­ran Müslümanlar onun tekrar tekrar kelime-i şehadet getirerek Müslümanlığını ve imanını doğrulamıştır. Hatta rivayet olunur ki öldürülüp de can verirken mübarek başı toprağa düşün­ce temiz dilinden Allah Teâlâ’nın birliğine şehadet getirmiştir.

Molla Lûtfi’nin idamına fetva veren Hatipzade ile onun şid­detli aleyhtarlarından İzâri de onun ölümünden sonra çok geçme­den ölmüşlerdir. Hatipzade Molla Lûtfi’nin katline fetva verip de akşam evine geldiği zaman yanlışlarını meydana çıkaracağını işittiği Haşiye-i Tecrid adlı kitabını kastederek “kitabımı elinden kurtardım” demiştir. Oysa Hatipzade kat’iyyen gücenmeyece­ğine yemin ederek Molla Lütfi’den çekinmeden yanlışlarını gös­termesini istemiş; o da bu kitaba bir reddiyye yazmıştır. Şeyhülis­lam Efdalüddin’in Molla Lûtfi’nin idamını gerektirecek bir suç bu­lunmadığını söyleyerek heyetten çekilmesi üzerine; Hatipzade’nin heyetin başına niçin geldiği ve Lûtfi’nin katline neden fet­va verdiği, ‘kitabımı kurtardım’ demesi ile açıkça anlaşılmaktadır.

Birileri kitabını kurtarırken gelecek nesillere attığı korkaklık, gerçeği söylemeden çekinen, hakikati haykırmak şöyle dursun, yaltakçı tiplerin doğmasının da ilk temelini atıyordu. Bir olay umuma mal olduğunda onun gizli yaptırımlarını tespit etmek mümkün değildir. Bu tür olayların bilinçaltlarına attığı etkileri görmek şöyle dursun geri dönüşü olmayan binlerce hüsranı da vardır. Düşünülecek olursa yüksek mevkideki ilmiye sınıfı şahsiyetlerinden kaç tanesi bu türlü bir tehdidin karşısında gerçeği söyleyebilirdi. Bu olaydan günümüze gelirsek, ilmiyenin olur olmaz meselelerle yıpratılması Molla Lûtfi’nin idamını ve neticelerini hatırlatmaktadır. Lütuf eli orakla kesilirse, çekic örse vurmaktan kendini alamayacaktır. İlmiye ile uğraşmanın tek sonucu filmleri çekilen uyduruk kurgulamalara sermaye olan senaryo olmaktan başka bir şeyi doğurmayacak olmasıdır. Sonrada “biz bir zamanlar neydik….” söyleyene “bugün filmin çekiliyor” derler. Eğer bir millet ebed davasında ise ilmiyesini, filmiyeye çevirmekten kendini kurtarmalı, bulanık olmaktan sakınmalıdır. Mantığın eğri düzlemde de doğru sonuçları vardır. Önemli olan devlet ve millet sevgisini ciğere kadar indirmektir. Ne yazık ki ciğersiz ve duygusuz birçok insan, sırf egolarını tatmin etmekle zarar verici şeyler üretmekten geri durmamakktadırlar.

Allah Teâlâ’ya bu türlü hallerden sığınmak ise hepimize düşen görevdir.

İhramcızâde İsmail Hakkı 


[1] (OCAK, 1998), s. 205-227; (GÖKYAY, 1987), s. 1-15
[2] Temren: Okların ucuna demir veya sarıdan takılan parçaya verilen addır. Menzil oklarına maden yerine kemik takılır ve ona da “soya” adı verilirdi. Temren ile soyanın takılışında fark vardı. Temren oka; ok ise soyaya takılırdı.
[3] İnhina: Eğilme, münhani olma, yay biçimine girme, kavislenme.
[4] Hoca Sâdeddîn, II, 548; Hüseyin, II, 400b.
[5] Müderrisler
[6] İskender Paşa: Fatih Sultan Mehmed’in yakın adamlarındandır. 880/1475′de Bosna beyi, 885/1480′de Bosna Beylerbeyisi olup 888/1483′de vezir oldu.890/1485′de tekrar Bosna valisi 894/1488′de tekrar vezir oldu. 904/1498′de üçüncü defa Bosna va­lisi olup 912/1506′da ölmüştür. Cesur, çalışkan, vazifesine düşkün bir vezirdi.
[7] “Bu bir yalan sözdür.”
[8]  Kolağası: Eskiden mevcut olan yüzbaşı ile binbaşı arasındaki rütbe.
[9] Âşık Çelebi, 106a. Aslı Farsçadır.
Kaynakça
GÖKYAY Orhan Şaik Molla Lutfi [Kitap]. - Ankara : Kültür Bakanlığı, 1987.
OCAK Ahmet Yaşar Zındıklar ve Mülhidler [Kitap]. - İstanbul : Tarih Vakfı ve Yurt Yayınları, 1998.

********************

“TÜRKİYE’NİN GERÇEKLERİ”

“SULTAN II. ABDULHAMİD DEVRİ DOĞU ANADOLU POLİTİKASI” İSİMLİ KİTAPTAN

HİLAFET ORDUSUNUN MENKIBELERİ VE TÜRKLERİN FAZİLETLERİ-CÂHİZ

BİRLEŞMİŞ MİLLETLER ZEMİNİNDE FİLİSTİN MESELESİ

MİLLET OLMAK veya OLAMAMAK

TÜRK MİLLETİNİN “SON”U(NDAN ÇIKIŞI)

BİR BUNALIM ÇAĞINDA MİLLETLEŞME: NASYONALİZM – PATRİOTİZM

ÇERKES MESELESİ-M. FETGEREY ŞOENU

“AVRUPA BİRLİĞİ” HİKÂYESİNİN GERÇEKTE NE OLDUĞUNU BİLMEK İSTEYENLERE

“OLMAK CESARETİ” ADLI ESERDEN

FITRATI KURBAN ETME


Allah Teâlâ’nın öngördüğü ve bizden istediği dini hayatın makro şekilde yaşanıldığı bir gelecek için tedbirler almamız ve bazı tavsiyelere uymamız gerekmektedir. Bu tavsiyeler sayesinde, geleceğimiz hakkında olumlu sonuçlar elde etmemize imkân sağlanacaktır.

Anlaşılıyor ki, geleceklerin temeli şimdiki ve geçmişteki kavramlarıdır; ancak ihtimaller “geleceğin” gelecekteki simgelenişini de kapsarlar. Geleceğe dair temeller her ne kadar şimdiki temelden farklıysa da mevcut temelle ilişkilidir. Dolayısıyla gelecekteki ihtimaller sadece hayal edilen şeyler olmak yerine gelecek için anlam taşıyan temelleri içinde barındıracaktır. O halde temelin bugünkü durumu gelecekteki ihtimallerin bir ön şartı da olmayabilir. Bilindiği gibi insanlar mevcut olanı, geçmişle karşılaştırma aracılığıyla, kendilerini ve hayatlarını kıyaslarlar. Bu süreç de hem olumlu hem de olumsuz nitelikli “ihtimaller geleceklerin” oluşmasına katkı sağlayabilir. Buna göre, bugün başına gelen herhangi bir şey ile yarın kendisinin başına ne gelebileceğini düşünebilir ve kurtuluş çareleri aranır. Sonuçta kurtulan da kaybeden de birdir. Çünkü zaman geçmiştir. Zamanın geleceğine ve geçmişine ne türlü yolculuk yapılırsa yapılsın çıkar yolun olmadığı görülecektir. Bu nedenle kurtuluşun temelleri Allah Teâlâ’nın gösterdiği hedefler ile kazanılır. Bu hedefleri bulmak ise üç şeyle gerçekleşecektir.

a-       Allah Teâlâ’nın ihsanı ve devamıdır.

b-       İnsanın doğru bilgiye ulaşması ve nübüvvet nuruyla aydınlanmasıdır.

c-        Kurtuluşu talep eden insanın kendi iradesidir.

Bunlarla birlikte bunların olması için kulun hazırlanması gerekir. Allah Teâlâ’nın ihsanı ile iman nimetine kavuşan kulun, İlâhî lütfun bir yansıması olarak gönderilen rasüllere ve onların getirdikleri vahye muhalefet etmemesi ve bunun gereklerini yerine getirmesi gerekir. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme ve onun Allah Teâlâ katından getirdiği kesin olarak bilinen her şeye, gönülden bağlılık göstermesi esastır. Bu esaslara yardım edecek tavsiyelere de uymakta gerekebilir. Kavuştuğu veya bulduğu tavsiyelerin yapılması ve yapılmaması da çok bir anlam ifade etmeyeceğidir. Ne garip tecellidir ki, çok doğruları zamanında yanlış anlayarak hüküm verdiğimiz olmuştur ve olacaktır. Bu konuda en önemli olan hususlardan biri fıtratı esas almaktır. Yani, Allah Teâlâ’yı da kabul etmektir. Allah Teâlâ insanlara son rasülünü göndermiş ve fıtratın kemalini beyan etmiştir. Eğer bir anlaşılamayan durum zuhur ederse, bu manada kesinleşmiş bilgiler ve geçmişin tecrübeleri ile kendimizi sapkın ve dalâlet yollarından imtina ederek muhafaza etmemiz gerekmektedir. Çok şeyde istenilen seviyede bir çözüm olamayınca, geçmiş hayatın işareti ile güne ışık tutmakta ayrı sorunlar ortaya çıkarmaktadır. Yani bugünü geçmişte yaşamak demektir ki, geleceğin sıkışmasına sebep olur. Sıkıntıların ve meselelerin çözümü için geçmişe gidilmesi yanına geçmişi bugüne getirmek en uygun olanıdır. Bu nedenle sorunları çözmek için, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem dönemine gitmek değil, O’nu bu döneme getirmek gerekir.

Bugün Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz nasıl hareket ederdi, diye düşünüp hareket edilmelidir. Fakat günümüz için tehlikeler arz eden teknoloji çılgınlığında insan fıtratının boğulmasına engel olmayı unutmamak gerekir. Çünkü manevî açıdan zayıf kalmamız, hırsların ürünü olan teknolojik nimetlere insan fıtratının kolay uyum sağlayamaması ile birçok sorunları beraberinde getirmektedir. Bu nedenle hırslarına yetişmekte zorlanan insanlar, hastalıklı sınıfına geçmektedir. Çünkü fıtratı, hayata ve kavuşma hırsına yenilince nevrozlu bir hale dönüşmüş olacaktır. Çağımızda ise sömürgeci güçler ve sapık ideolojiler, kimliklerin kontrolünü sağlamak için, bol bol uyuşturucu imal etmiş, haşhaş tarlaları açmış ya da olur olmaz sebeplerden savaşların çıkmasını sağlayarak hedeflerine ulaşmaya çalışmışlardır.

Sonuç olarak artık kontrol edilmesi imkânsız durumlar çıkmıştır. En kolay kontrol etme yöntemi ise kaos meydana getirecek unsurları üretmektir ki, bu her gün kılıf ve kıyafet değiştirerek tekrarlanmaktadır.

İyi bir gelecek için fıtratı bozmamak gerekmektedir. Fıtrata uymayan hayatın geleceği kurban olmaktır.

İhramcızâde İsmail Hakkı

SUÇ FİİLİ KUTSÎLEŞMEDEN İŞLENEMEZ!


Suç, cihanşümul bir gerçektir.

Suç, toplumlarda insanlar arası ilişkileri bozan, dayanışmayı zayıflatan ve sosyal yapıyı temelinden sarsarak bozan bir problem olarak çıkmış, tarihin ilk dönemlerinden itibaren, dikkatleri üzerine çekmiştir. İnsanlar neden suç işlerler? sorusu, yüzyıllar boyu düşünürleri, yöneticileri, sosyologları, hukukçuları, bilim adamlarını yakından ilgilendirmiş ve hâlâ da ilgilendirmeye devam etmektedir.

Toplumların gelişimi incelendiğinde, her türlü sosyal oluşumun içinde suç niteliği taşıyan eylemlerin çeşitli şekillerde her zaman mevcut olduğu görülür. Bütün insanlığı ilgilendirmesi yanında, suçu oluşturan fiiller, toplumdan topluma ya da aynı toplum içinde zaman içersinde farklılıklar gösterebilirler. Bir toplumda suç olarak kabul edilen bir davranış, başka bir toplumda suç olarak tanımlanmayabilir. Bu ise suçun tarif edilemezliğini çağrıştırır. 

E. Durkheim‘e göre suç, normal bir sosyolojik olaydır ve kendisine özgü bir açıklık ve enerji belirten kolektif duyguları ihlal etmektedir.

Ona göre suçun üç önemli özelliği vardır.

Birincisi, suç normaldir, çünkü içinde suç işlenmeyen bir toplum imkânsızdır.

İkincisi, suç mecburidir, çünkü suçların ihlal etmekte olduğu duygular, bütün kişilerin vicdanlarında vardır ve bunun tersi olan duyguların kişilerin vicdanında yerleşmesine imkân yoktur. Böyle bir durum gerçekleşmiş olsaydı, suçluluk ortadan kalkmaz, sadece biçim değiştirmiş olurdu.

Üçüncü ve son olarak da suç yararlıdır, çünkü suçun bulunmadığı bir toplumda, mutlak bir durgunluk var olacak ve o toplumlar oldukları yerde ve halde kalacaklardır. “Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdular ki:

“Nefsim kudret elinde olan Zat’a yemin ederim ki, eğer siz hiç günah işlemeseniz, Allah sizi toptan helak eder; günah işleyen, arkadan da istiğfar eden bir kavim yaratır ve onları mağfiret ederdi.” [1]

Bu özelliğinden ötürü suç, en önemli sosyal değişim aracı oluşu yanında insanın kaçamadığı bir kaderidir.[2]

Gelişen toplumlarda kaldırılması mümkün görülmeyen özellik olarak karşımıza çıkan suç kavramı için önemli olan nedir, diye düşünecek olursak, “Suçun kendisinin mi, yoksa işlenme sebebinin mühim olduğu” sorusunu cevaplamamız gerekecektir.

Suça giden sebeplerin başında, toplumda işlenilme sıklığı ve inanç mefhumun olumluluğu olgusu vardır. Yani bir insan birini öldürürken her zaman tahrik olarak bu fiili işlemeyebilir. Öyle olur ki bazen bunu idealize ettiği bir faktöre adapte ederek de eylemine geçer. Bunun sonucunda da inancının doğurduğu etik duygularla yaptığı bu eylemi ona huzur verir. Neticenin ne olduğu onu çok fazla ilgilendirmez, artık yapılması mecbur bir iş halini almıştır. Örnek olarak Hz. Ali kerremallâhü vecheyi şehit eden haricinin yapacağı eylemin idealize edilmiş inancı fiile dönüştürmesidir.

İnsan yaratılışı icabı, suçu kabullenmede, inkâr edici olarak yaratıldığından dolayı yaptığı eyleminde “yanlış yapıyorum” düşüncesini hiçbir zaman benliğinde bulundurmaz. Bu sebeple suçu onun kutsalı olmuştur.

 [Günümüzde ise insanları öyle karmaşık anlayış içinde öldürüyoruz ve zul­mümüzün sonuçları bizden öylesine titizlikle saklanıyor ki bu eylemin vahşiliğine hiçbir sınırlama gelmiyor. Bazılarının diğerlerine zulmü ise, eşine rastlanmadık boyutlara ulaşıncaya dek devam edecek, olduğu görülmektedir.

Zalim Neron'un bile girişemeyeceği bir işe girişen sıradan bir müteşebbis, çokbilmiş doktorlarının tav­siyesine kanan hastalıklı zenginlerin banyo yapması için insan kanıyla dolu bir havuz yapmak isteseydi, kabul gördüğü ve uygun usullere riayet gösterdiği takdirde hiçbir engele kar­şılaşmadan bunu yapabilirdi. Ama bunu, insanları doğrudan kanlarından vazgeçmeye zorlayarak değil, istenileni yapma­dıkları takdirde hayatlarının tehlikeye girdiği ihsas ederek ya­pardı.

Bugünün dünyasının insanları, on dokuzuncu yüzyıl tekno­lojisinin göz alıcı, eşine rastlanmadık ve muazzam başarıları­na rağmen hayatlarından lezzet alamıyor. Şüphesiz ki tarihin hiçbir döneminde on dokuzuncu yüzyıldaki kadar maddi başarıya (mesela, insan tabiatının kuvvetleri­nin fethi gibi) ulaşılamadı. Fakat yine şüphesiz ki, tarihin hiçbir döneminde, giderek canavarlaşan şimdiki dünyamızda­ki kadar ahlaksız, insanın hayvani ihtiraslarına hiçbir kısıtlama­nın getirilmediği bir hayat yaşanmadı. On dokuzuncu yüzyılda ulaşılan maddi ilerleme gerçekten muazzam; fakat bu ilerleme, Atilla, Cengiz Han veya Neron'un zamanında bile şahit olunma­yan şekilde ahlakın en temel şartlarını ihmal etme pahasına satın alındı ve halen de satın alınıyor.][3]

 İnsanlığın temelinde bulunan fıtratın, geçerli temellerini tahrip eden ikna edici düşünceler olmasa idi, suç hiçbir zaman olgunlaşmaz ve işlenilmezdi. Bu nedenle inancın temelinde bulunan ikna, aldanma ve mecburiyetin harmanında yoğrulmuş bireyin fiillerini yorumlayıp işlerken sebep-sonuç ilkesinin hangi temele dayandıracağını bizim bilmemizde ise sonsuz kriterler ortaya çıkacaktır. Suç, işleyen açısından günah olarak düşünülmezken, karşı tarafın kıstaslarında olan umdeler onu yererek cezalı duruma düşürür. Ancak doğan etkileşimdeki denge ise kuvvetlinin tarafına doğru eğilim göstermektedir. Neticede eylem iki etki arasında suç veya doğruluk olarak tespit edilir. Bu ise sonsuz döngüden ve başkalaşımından başka bir şey değildir. Hakikatte eylemin insanlık aynasına düşüşündeki neticesine bakmalıyız. Çünkü umumi ahlak suçun alanını daraltmaktadır. Allah Teâlâ göndermiş olduğu son kitap Kur’ân-ı Kerim’de suç olarak kabul ettiği eylemlerin sınırlı oluşu ve güzel ahlakın geniş bir bölüm tutması da yapılan işlerin vicdana olan etkiyi ön plana çıkarır ki, bu “ilâhî kuvvet” in tecellisidir. Eğer insan Allah Teâlâ’yı severse, yaratıcının yarattığı her şeye karşı merhamet duyacağından, eylemlerindeki karşı taraf sendromuyla karşılaşmayacağını bilmemiz lazımdır.

Mehmet Akif Ersoy bir şiirinde bu konuyu şu şekilde değerlendiriyor.

 Ne irfandır veren ahlaka yükseklik ne vicdandır

Fazilet hissi insanlarda Allah korkusundandır

Yüreklerden çekilmiş farz edilsin Havfı Yezdân’ın

Ne irfanın kalır te’siri katiyen ne vicdanın

 Hulasa kişi yaptığı işin doğuluğundan çok, sonuçlarını karşı taraf ile değerlendirmesi, fiillerindeki suç olacak unsurların azalmasına neden olacağı kesindir. (Empati) İnsan ancak bu şekilde ahlakî cephedeki olgunluğa kavuşup kıyamet günü mahcup olacağı durumlardan kurtulmuş olur. Bu durum Allah Teâlâ’nın insana bağışladığı büyük lütuflardan biridir. Allah Teâlâ bir kula eğer azap kapısını açarsa, o kul bütün fiillerinden huzur ve mutluluk duymasını artırır ki, bu o kulun helak olduğunun işaretidir. Çünkü mahlûkatın isyandan dolayı mürekkep olan bir çamuru vardır. Bu durumdan da Allah Teâlâ’ya sığınırız.

İhramcızâde İsmail Hakkı  

 


[1] Müslim, Tevbe 9, (2748) Rezîn şu ziyadede bulundu: “Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki:
“Nefsim elinde bulunan Zat-ı Zülcelâl’e yemin olsun ki, günah işlemediğiniz takdirde ondan daha büyük olan ucb’e düşeceğinizden korkarım.” (Bu rivayet, Münzirî’nin et-Terğîb ve’t-Terhîb’inde kaydedilmiştir (4, 20).)
[2] Bkz:ESENTUR Uğur Devlet Aleyhine Suç İşleyen Teröristlerin Sosyoekonomik Özellikleri – [Kitap]. - Ankara  : Ankara Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü -Disiplinler Arası Adli Tıp Ana Bilim Dalı Yüksek Lisans Tezi-193835, 2007
.[3]TOLSTOY trc. Zeynep GÜLEÇ Din Nedir? [Kitap]. - İstanbul : [s.n.], 2005. , s. 30

Elmalılı Muhammed Hamdi YAZIR kaddese’llâhü sırrah’ül azîzin Ledünnî Bir Manzumesi


Failâtün / Fâilâtün / Fâilâtün / Fâilün

Hâke düşmüş katreyiz deryaya girmiş çıkmışız

Gâh serrâya gehi darrâya girmiş çıkmışız

Pür gubâr olsak da pâkiz bir Hanefî meşrebiz

Dâmeni kirletmeden dünyaya girmiş çıkmışız

İmtihan olmuş meleklerle demi tahmirde

Hüccet almış menzil-i esmaya girmiş çıkmışız

Geh sehâb olmuş ser-i gülşende seyrân etmişiz

Geh şehâb olmuş akıp feyfâya girmiş çıkmışız

Geh semenden neş’e gülden bûy sümbülden edâ

Gâh berkten nur alıp minâya girmiş çıkmışız

Geh coşmuş dide-i şeydâda seylâb olmuşuz.

Geh tutuşmuş sine-i Sinâ’ya girmiş çıkmışız

Silmişiz âyine-i idrâki jeng-i ye’sten

Her seherde başka bir meclâya girmiş çıkmışız

Çeşmesâr-ı ma’rifetden akmışız vadilere

Gâh bir suğrâya gâh kübrâya girmiş çıkmışız

Yerden uçsak da sezadır kimseye bâr olmadan

Evliya bezminde hâk-i paya girmiş çıkmışız

Biz ki genciz rengi hunîninden revnak bulmadık

Şöyle yanından geçip hücraya girmiş çıkmışız

Fakrı fahretsek ne var zakkuma rağbet etmeyip

Biz gınâ-yı kalb ile kimyaya girmiş çıkmışız

Asuman görmüş süzülmüş kürsiden inmiş yere

Bu riyasız kubbe-i hadrâya girmiş çıkmışız

Nefsi tenzih etmeyiz tahdisten de geçmeyiz

Ke’s-i nâ-pâk içmeyiz takvaya girmiş çıkmışız

Zülfe el sundurmadık ruhsâra toz kondurmadık

Zulme divan durmadık helvaya girmiş çıkmışız

Çok görülmez mescid ü meyhaneden dûr olmamız

Biz kıyam u ka’deden imâya gitmiş çıkmışız

Ölmeden öldük cevâbın önce verdik Münkerin

Ruh olmuş maşeri ahyâya girmiş çıkmışız

Meh girer âhir mehaka nev-ı hilâl olmak için

Bizde bir ferda için sevdaya girmiş çıkmışız

Ahmed-i Muhtar elinden içmek üzre kevseri

Bezm-i Musa’dan demi İsâ-ya girmiş çıkmışız.

Neş’emizden feyz alır toprak da bir gün şüphesiz

Bir ledünnî nağmeyiz kim nâya girmiş çıkmışız

Vech-i Hakk’dan başka her şeyde helaki görmüşüz

Biz bu istisna için eşyaya girmiş çıkmışız

Hamdi nisyân etme yavrum âhır i dava odur

Bil livaü’lHamdi’yiz imzaya girmiş çıkmışız.[1]

GÜNÜMÜZ TÜRKÇESİYLE

 Toprağa düşmüş damlayız deryaya girmiş çıkmışız

Geh doruklara gehi çukurlara girmiş çıkmışız

Tozlar içinde olsak da temiz bir Hanefî [2] meşrebiz

Eteği kirletmeden dünyaya girmiş çıkmışız

İmtihan olmuş meleklerle toprağımız yoğrulduğu zaman

Hüccet almış menzil-i esmaya [3] girmiş çıkmışız

Geh bulut olmuş üstünde gül bahçesinde seyrân etmişiz

Geh göktaşı olmuş akıp çöllere girmiş çıkmışız

Geh yaseminden neşe, gülden koku, sümbülden edâ

Gâh şimşekten nur alıp derinliklere girmiş çıkmışız

Geh coşmuş divane gözünde taşkın su olmuşuz.

Geh tutuşmuş göğüs Sinâ’sına [4] girmiş çıkmışız

Silmişiz idrâk aynasından ümitsizlik kirini

Her seherde başka bir hal aynasına girmiş çıkmışız

Gürül gürül ma’rifet pınarından akmışız vadilere

Gâh bir küçüklere gâh büyüklere girmiş çıkmışız

Yerden uçsak da layıktır kimseye sıkıntı olmadan

Evliya meclisinde ayak tozuna girmiş çıkmışız

Biz ki defineyiz rengi hunîninden parlaklık bulmadık

Şöyle yanından geçip hücreye girmiş çıkmışız

Fakrı öğünsek ne var dünyaya rağbet etmeyip

Biz kalb zenginliği ile kimyaya girmiş çıkmışız

Gökyüzünü görmüş süzülmüş kürsiden inmiş yere

Bu riyasız kubbe-i hadrâya[5] girmiş çıkmışız

Nefsi tenzih[6] etmeyiz şükürden de vaz geçmeyiz

Kadeh-i içki içmeyiz takvaya girmiş çıkmışız

Zülfe el dokundurmadık yüze toz kondurmadık

Zulme divan durmadık tatlılığa girmiş çıkmışız

Çok görülmez mescid ve meyhaneden uzak olmamız

Biz kıyam u ka’deden[7] işaretle gitmiş çıkmışız

Ölmeden öldük cevâbın önce verdik Münkerin

Ruh olmuş dirilme günü topluluğuna girmiş çıkmışız

Ay girer sonunda karanlığa yeni hilâl olmak için

Bizde bir ahiret için bu sevdaya girmiş çıkmışız

Ahmed-i Muhtar [8] elinden içmek için kevseri

Musa  meclisinden  İsâ zamanına girmiş çıkmışız.

Neş’emizden feyz alır toprak da bir gün şüphesiz

Bir ledünnî nağmeyiz kim neye girmiş çıkmışız

Hakk yüzünden başka her şeyde yok oluşu görmüşüz

Biz bunu anlamak için dünyaya girmiş çıkmışız

Hamdi unutma yavrum son dava odur

Bil, livaü’l Hamdi’yiz [9] imzaya girmiş çıkmışız.[10]


[1] Elmalılı Muhammed Hamdi YAZIR sempozyumu, TDVY/109, Ankara, 1993, s.333
[2] Hanif: (ara.) er. l. Tek Allah Teâlâ’ya, Allah Teâlâ’nın birliğine inanan. 2. İslam inancına sıkı ve samimi olarak bağlanan. 3. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin tebliğinden önce Mekke’de tek Allah Teâlâ’ya inananlar.
[3] “Allah Âdem’e bütün isimleri, öğretti. Sonra onları önce meleklere arzedip: Eğer siz sözünüzde sadık iseniz, şunların isimlerini bana bildirin, dedi.” Bakara, 31
[4] Sina: Allah Teâlâ kelâmına Musa aleyhisselâmın nâil olduğu, Süveyş ile Akabe Körfezi arasındaki bir yer ve bir dağ ismi.
[5] Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin kabri saadetinin bulunduğu yer
[6] Tenzih: Suç ve noksanlıktan uzak saymak. Allah Teâlâ’yı her çeşit kusur, noksan, şerik gibi hallerden uzak bilip söylemek. Kabahati yok olduğu anlaşılmak ve onu ifade etmek.
[7] kıyam ve ka’deden: namazdaki ayakta ve durma
[8] Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem
[9] Liva-ül hamd: Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin bayrağı. Ona inananlar kıyametten sonra bu bayrağın altında toplanacaklardır.
[10] Elmalılı Muhammed Hamdi YAZIR sempozyumu, TDVY/109, Ankara, 1993, s.333

BİRDE TESLİM OLDUM DİYORSUN!


“Sâlik başlangıçta inancını tam teslimiyetle bir pîre teslim edip her emrine itaat ve hizmet ve ihtimam ile çalışırsa yolu Hakk’a gider. Lâkin otuz, kırk günde pîrim himmetiyle irşâd olurum deyip azm ile zikri ve fikir ile çalışır ve gönlü acele ile Hakk’tan tecellî-i cemâl ümit eder. Lâkin istediği gibi, nefsin muradı hâsıl olmayıp zamanla zikr ve fikrini terk eder, sonra şeyhine gücenip birkaç gün bu hâle sabır edemeyip şeyhin mahremle­rine ve hadimlerine şeyhten şikâyet ettikte, o -azîze onun şikâyetinden haber ver­diklerinde tebessüm edip cevap vermez. Sonra bir zaman geçtikten sonra şeyhinden yüz döndürüp ahbaplarına, akrabasına ve akranına söyler ki,

“Bizim şeyhimizi ben tasarruf sahibi bir mürşid-i kâmil zannederdim. Lâkin zannım gibi değil imiş. Bende bu ilim, fazilet ve ciddi çalışma, amel ve kabiliyet var iken, beni terbiye edip insân-ı kâmil edemedi.

Şimdi bildim ve anladım ki, onlar dahi benim gibi âciz ve zayıf imiş. Boş yere zahmet verip gönlümüze ağırlık verdiler” dedikte, onun küstahlığına nazar etmeyip yine onun ıslâhına hüsn-i teveccüh olurlar. Bu esnada o mürit, şeyhi ziyaretine vardıkta, onun bu makama uğradığını bildiğinden dolayı lutf ile muamele edip nasihat ile rıza makamına delil olup Hakk yoluna rağbet ettirip ve bazı hizmet teklif edip onu imtihan eder. Ama o sâlik kulağına girmeyip nasihati kabul etmez ve hizmetini görüp rızasında bulunmaz. Huzurunda ve arkasından küstahlık edip şeyhe itiraz ve atma tutma yapıp aklî deliller ve naklî ile -azîzi töhmet altında bırakmaya çalışır. O, onun hâlini ilhâm-ı rabbaniyle bildikte, Hakk’ın izni ile onun terbiyesinden fariğ olup gönlünden çıkarıp nefret eder. O sâlik meclisten gidip evvelki fitne ve fesadına koşarak nefsine tâbi olup gider.[1]

Hasan Sezâî kaddese’llâhü sırrahu’l azîz Mektubât-ında buyurdu ki;

 “Saadet sahibi Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin or­taya çıkışında, Ashâb-ı Kiram Hazretleri radiyallahü anhüm bir­likleri tam ve noksansız idi. Ama nübüvvet kemâl buldukça hepsinde kalplere kabiliyetler geldi. Birbirine rekabet lâzım geldi. Aralarında neler neler oldu. Siyer kitaplarında bunlar yazılıdır. Okuyanlar durumu bilirler. Üç ve belki de dörtte biri aynî mü­min. Diğerleri münafıklığa düştüler. Benzetme olma­sın da, bizim de bugünkü hâlimiz böyle. Her gün fu­kara (dervişler) arasında uydurma, düzme ve yalan sözler zuhur etmektedir ki, işiten hayrette kalır. Hâlâ içimde gizli olan, tekkede olanların hepsini def edip, dışarıdan görevle bir imam ve müezzin tedarik ede­rek ve avam şeklinde bir hizmetkâr bulmak. Hakkı arayanlar da, rüyası ve derdi olduğunda gelsin; ha­berini alsın; gitsin. Başka çaresini bulamadım.

Kime gönül bağlıyayım?”[2] 

“Ne hâldir bilinmez.  Zamane müridleri kendi hâllerini ve gayretlerini bilmeyip, mürid iken mürşid gibi davranırlar, batınî ve mânevî zevkimiz yok derler.

Subhânallah!

Hastasın; hastalık sıfatı, illetle mey­dana gelir. Hastalık olmasa, hasta olma hâli nasıl be­lirirdi?

Behey deli!

Akıllıyım dersin, mürşidin işle­rine tarizde, itirazlarda bulunursun. Ya Hazret-i Allah Teâlâ’dan utanıp, evliyâullahtan hayâ etmez misin?

Halife-i zatî, işinde kimseye bağlı değildir. Doğru yan­lış sorulmaz. O’nun işi zâtını ilgilendirir. Soru ve cevap kendisinden kendinedir. Çünkü mürîd oldun. İhtiyarî ölüm tahsil et. Bu suretle nefsini bilip, sıddık sıfatıyla nitelenmiş ol. Yoksa mecâzî hayatta ne yola çıkarsın;

Behey gafil! Adın Ahmed, Mehmed; Musta­fa diye onurlanırsın. İşin ise, gafil işi. Utanmaz mısın? Gaflet sahiplerinin yanında ne söylersin? Onlar hayrı şerri bilmezler, ihtiyarî ölüm (Ölmeden evvel ölünüz hadis-i şerifine işaret ediyor.) sahibi olup, bu mecâzî varlıktan kurtulup, gafletten uyanmamışlardır. Uy­kuda konuşan, sayıklar. Onun sözüne itibar olunur mu? Uyanık (kalıp gözü açık) olanlar, saçma sapan söz­ler söyleyenlere gülerler. Uyanıklık kılığına bürün­müşsün. Hakikâten uyanık olanlara merhamet etmez misin? Bu halini ârif-i billah olanlar görüp:

“Taş atan bizden, attıran bizden değil” demişler.”[3]


[1]— Aşçı İbrahim Dede, Aşçı Dede’nin Hatıraları, hzl. Mustafa KOÇ-Eyüb TANRIVERDİ, İstanbul, 2006, c. II, s.667
[2]— YARAR, Cezair, Mektubât-ı Hasan Sezâî, İstanbul, 2001. s.92, 48. mektup
[3]— YARAR, Cezair, a.g.e,s.90, 47. mektup

SEVMEK BU ŞEKİLDE OLUR!


Menkabe

İstanbul’da Koca Mustafa Paşa civarında bir berber var imiş. Bu zat, müslüman ve muvahhit, beş vakit namazındadır. Lâkin öyle dervişliği olmayıp ancak Pîrân-ı İzâm kaddesallâhu esrârahum Hazretlerinin ism-i şerifleri zikr ve söylenince, elinde her ne var ise, derhal yere bırakıp baş kesip

“Kaddesallâhu sırrahu’l-azîz” der imiş. Bunun bu hâli insanlar arasında meşhur olmuş. Meselâ bir adamı tıraş eder iken, diğer adam tarafından

“Ya Hazret-i Mevlânâ!” denir imiş. O berber derhâl elindeki usturayı yere bırakıp baş kesip “Kaddesallâhu sırrahu’l-azîz” der imiş. Tekrar usturayı alıp meşgul olurmuş. Bu sefer de diğer adam tarafından

“Ya Hazret-i Abdülkâdir Geylânî!” de­nir imiş. Yine derhal elinden usturayı bırakıp anlatıldığı şekilde takdis eder imiş. Yine tıraşa meşgul olup bu sefer de diğer adam tarafından

“Ya Hazret-i Ahmed er-Rufaî!” denir imiş. Yine berber elinden usturayı bırakıp

 “Kaddesallâhu sırrahu’l-azîz” der imiş. O tıraş olan adam da başı açık öylece bekler imiş ve ara sıra bunlara rica eder imiş ki,

“Canım biraderler, etmeyin, bırakın şu adamın yakasını tıraş olayım” der imiş. İşte bu berberin hâli böyle imiş. Bir zaman sonra berberin eceli gelip Hakk’a yürümüş. Bu zatı götürüp defnetmişler. O gece ahbablarından bir zat bu berberi rüyasında görmüş. Sual etmiş ki,

“Birader nasıl ettin, münker ve nekir meleklerinin sualine cevap verebildin mi?” O berber, bu adama demiş ki,

“Vallahi birader, bir acep hâl oldu, münker ve nekir melekleri ile beraber on iki kimse hazır oldular, lâkin bunlar bildiklerim zatlar değildir. Yüzleri şems gibi parlar; hiçbir adam erenlerin yüzlerine nazar edemez, gözleri kamaşır. Bunlar birbirleriyle mücadele ederler ki, münker ve nekir meleklerinin sualine cevap ben vereceğim diye. Diğeri der ki, yok ben vereceğim, öbürüsü der ki, yok ben vereceğim. İşte bu mücadele ile hepsi sorulara cevap verdiler. Sonra bunlardan sual ettim ki,

“Siz kimsiniz?” Onlar buyurdular ki,

“Biz on iki tarîkin pirleriyiz. Sen dünyada iken, bizim ismimiz zikr ve anıldıkça, bize tazim edip takdis eder idin, işte ona mukabil biz de bu günde sana imdat ettik” buyurup gittiler” diye berber olan zat o ahbabına söylemiş olduğunu ertesi günü o zat, berberin ahbaplarına böylece söyleyip müjde vermiştir. rahmetullâhi aleyhi.[1]

Menkabe

Hazret-i Mevlânâ kaddesallâhu sırrahu’l-azîz Efendimizin hayâtında Mevlevî fukarasından bir zat, bir sefer esnâsında gider iken haramiler gelip bu dervişi soymuşlar, kamilen elbisele­rini ve akçesini almışlar. O haramilerden birisi de başında olan sikke-i şerifi alıp kendi başına koyup alay yolu ile;

“Ne tuhaf külah!” demiş. Bir müddet sonra çıkarıp dervişe vermiş. Bir gün Hazret-i Mevlâna Efendimiz mürîdânına ders okutur iken murakabeye varmışlar. Bir müddet murakabede durup, sonra başını kaldırıp yine ders ile meşgul olmuşlar. Dersten sonra, bazı yakın müridler bu esrardan sual etmişler. Buyurmuşlar ki,

“Bir tarihte bizim fukaramızdan bir dervişi haramîler soymuş idiler. Onlardan birisi alay olsun diye bizim alâmet-i şerifimizi alıp başına koyup bir müddet başında kalmış ve sikkemiz altına girmiş idi. Şimdi o adam rûhunu teslim ediyor idi. Şeytan gelip onun imanını çalmaya çalışıp gayret ediyordu. Onun imanını koruyarak şeytanı uzaklaştırıp ve kovdum ve imanla ruhunu teslim etti. Zira ki, bizim alâmet-i şerifimizi az bir müddet başına koyup durdu, bize lâyık olan budur ki, o zamanda ona imdat edelim” buyurmuşlardır.[2]


[1] Aşçı İbrahim Dede, Aşçı Dede’nin Hatıraları, hzl. Mustafa KOÇ-Eyüb TANRIVERDİ, İstanbul, 2006, c. II, s.741–742
[2] A.İbrahim Dede, a.g.e. c. II, s.742

MİLLİYETÇİ TOPLUMLAR


Milliyetçilik hem bir duyguyu hem bir içtimâi hareketi hem de bir ideolojiyi anlatmak için kullanılan bir kelimedir. Milliyetçilik kavramı ise millet gerçeğinden hareket eden bir fikir akımı ile çağımızda da geçerli bir sosyal politika prensiplerinden olmuştur. 

Milliyetçilik tanımı millet tanımında olduğu gibi tartışmalı bir konu olarak karşımıza çıkmaktadır. Her milletin milliyetçilik anlayışı farklı olduğundan dünyada ne kadar milliyetçilik akımı varsa o kadar milliyetçilik anlayışı vardır. Değişik içeriklere bürünen milliyetçilik akımlarını biçimlendiren kıstaslar; sosyal bünye, gelenek, kültürel tarihiyle toplumun coğrafi yönü milli karakteridir. Bu nedenle Milliyetçilik hakkında ilmî açıdan üzerinde fikir birliğine varılmamıştır.

Milliyetçiliği inceleyen bilim adamlarının söz birliğine vardıkları tek nokta ise milliyetçiliğin doğasının karmaşıklığı ve milliyetçiliği tanımlamanın güçlüğüdür.

Milliyetçiliğin tarih şuuru üzerinde yükselen bir olgu olması ise onun sürekliliğini ve her daim güçlü bir konuma sahip oluşunu göstermektedir. Milliyetçilik ve milli devlet kendilerini tarihi geçmiş üzerine inşa etmiş olmakla beraber asıl önemlerini modern çağ ile birlikte kazanmışlardır. Fransız İhtilali ile ortaya çıkmış milliyetçilikler varlıklarını günümüze kadar taşıdıkları gibi, kapitalizmin, endüstriyalizmin, bürokrasinin, kitle iletişiminin ve dünyaya ait şartların birer ürünü olmaktan da kurtulamamışlardır. Milliyetçilik ideolojisini, bir duygu ve inanç birikimi olarak milletlerin oluşum sürecine ve hatta tarihin en derinliklerinde yaşanmış ilk biz ve öteki ayırımına kadar götürülmüştür. Bugün ise dünyanın pek çok yerinde çatışmalar kimlik mefhumu üzerinde düğümlenip kalmıştır. Bu da çatışmaları, kültürel, siyasal kimlik gibi mefhumları açığa çıkarmış millî dengeleri bozmaya başlamıştır. Geçmişte bir yerlerdeki saf, bozulmamış bir kültürel öze atıfta bulunarak kendilerini kabul ettirmek sıkıntısına düşülerek insanlara dayatmalarda mecburi olarak ortaya çıkmıştır. Kimliğin düşsel çekiciliği ideolojik ve siyasal bölünmeleri anlamsızlaşınca da kaos kendiliğinden ortaya çıkmıştır. Pek çok insan dünyanın dört bir yanında patlak veren etnik çatışmalar ve milliyetçilik karşısında şaşkına dönmüş durumdadır. Oysa onlar etnisite[1] ve milliyetçiliklerin hızla yok olacağına inanılıyordu. Fakat öyle olmadığı görülmektedir. Etnik çatışmaların, milletlerarası savaşların, soykırımların yaşandığı bir dünyada milliyetçiliğin sonunun gelmediği çok açıkça görülmektedir. Huzursuzluklar baş gösterince millî devletler kendilerini hem çok-kültürlülük ve küreselleşmeye hem de yerel dirençlere ve kültürel milliyetçiliğe karşı savunmak zorunda kalmışlardır. Bu da sonuçta milli kimliğin her zamankinden daha savunmacı bir hal almasına ve milliyetçiliğin millî devlet sathında popülerleşerek kendini yeniden üretmesine yol açmasına sebep olmuştur.

Millet ve tarih arasındaki ilişki önemlidir. Bir milleti oluşturanlar ortak bir tarih içinden gelmiş olmasalar bile kendilerini ortak bir tarihe sahip olarak görebilirler veya gerçekten ortak bir tarihe sahip olsalar bile gruplar kendilerini birbirlerinden ayrı sayabilirler. Öznel anlamıyla tarih-millet ilişkisine “tarih şuuru” da denilebilir. Tarih şuuru milleti oluşturan bireylerin kendi tarihleri hakkındaki fikirleridir. Bu fikirler bazen gerçek tarihle uyuşabilir veya bazen gerçek tarihle uyuşmayabilir. Fakat milleti oluşturan bireylerin milli bilince sahip olabilmeleri, tarih şuuruna sahip olmalarına bağlıdır.

Kısaca bugün içinde yaşadığımız Dünya’da küreselleşmenin yarattığı dönüşümün ve değişimin etkisiyle, etnik, ırkî, dinî, cinsî, sınıflı, kültürel farklılıkların altı daha kalın çizgilerle çizildiğinden toplumlar ve bireyler özgünlüklerini ve özgürlüklerini korumak için çok daha fazla çaba harcamak zorunda kalmaktadırlar.

Farklılıkların altının bu denli kalın çizgilerle çizildiği, biz ve öteki ayırımının eskisinden çok daha derin ve şiddetli bir biçimde hissedildiği bugünlerde milliyetçilik kendisini diğer ideolojilerden çok daha fazla hissettirerek öne çıkar. Neticede, milliyetçilik sınırını aşarak her şeyin üzerine çıktığı zaman olumsuzluklarda oluşturur. Allah Teâlâ  Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, O’ndan en çok korkanınızdır.” [2] buyurarak asıl değerin Allah Teâlâ’yı bilmek ve onun dininin emirlerine tabi olmak olduğunu bildirmiştir. Bu nedenle milliyetçiliğin getirilerinin pek olumlu olacağı, yalnız milliyetçilik ile iktifa edilerek hareket edilmesinin de yanlışları doğuracağı kesindir.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Veda Hutbesinde buyurdu ki;

“Ey insanlar! 

Rabbiniz birdir. Babanız da birdir. Hepiniz Âdem’in çocuklarısınız, Adem ise topraktandır. Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi; kırmızı tenlinin siyah üzerine, siyahın da kırmızı tenli üzerinde bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvada, Allah’tan korkmaktadır. Allah yanında  en kıymetli olanınız O’ndan en çok korkanınızdır. Azası kesik siyahî bir köle başınıza amir olarak tayin edilse, sizi Allah’ın kitabi ile idare ederse, onu dinleyiniz ve itaat ediniz.  Kimse kendi suçundan başkası ile suçlanamaz. Baba, oğlunun suçu üzerine, oğlu da babasının suçu üzerine  suçlanamaz.

İhramcızâde İsmail Hakkı 

 


[1] Etnisite: Etnisite ya da etnik grup kavramı, sosyolojide belirsiz bir kavramdır. Nathan Glazer ve Daniel Moynihan tarafından ortaya atılmıştır. Irk terimine karşı etnisite daha geniş bir kavramdır. Bir içtimâi yapıdaki özelliği, bireylerin bir özel grupla özdeşleşmesini, grup siyasallığını, bireylerin gruba aidiyetini ifade etmek üzere ortaya atılmıştır, ancak ırk teriminin örtmecesi yapılmakla da suçlanmıştır.
[2] Hucurat, 13
Kaynakça
ŞİMŞEK Fatma Popüler Milliyetçilik [Kitap]. - Ankara : Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Kamu Yönetimi Anabilim Dalı Sosyoloji Bilim Dalı Master Tezi-186844, 2006 .

AHMED ÂMİŞ KADDESE’LLÂHÜ SIRRAH’ÜL AZÎZ EFENDİNİN KIYMETLİ SÖZLERİNDEN BİR DEMET


“Dağı dağ, taşı taş gördükçe şeyhe muhtaçsın. Bu böyle olsun, şu şöyle olsundan kurtuluncaya kadar, şeyhe muhtaçsın.”

“Ben, namazdan ziyade namaz kılanı severim.”

“Marifet ehli, eşya ne üzere ise, hakikatiyle bilmiş ve görmüşlerdir.”

“İnsan surette muhtar, hakikatte mecburdur.”

“Bütün mevcudat Hakkın zuhurudur. İlâhî şuûnât zatî iradedir.”

“Allah, haddi zatında ‘ekber’dir.”

“Kalb safâsı, beden hafifliği iste.”

“Allah Teâlâ olmak kolaydır, ama Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem olmak güçtür.”

“Ağzımdan çıkan sözleri zamanla unuturum. Fakat ne söylersem hâdisât-i âlem öyle zuhûr eder.”

“Mütecelli vâhid, mecla müteaddittir.” (Tecelli eden birdir, Ayna ve görünme yeri çoktur.)

“Ezelde hilkat yok, zuhur vardır.”

“Zahiren Kaderiyyûndan,  bâtınen Cebriyyûndan ol.”

“Bizi sevenleri sevenler imanlarını kurtarır.”

“Bizim lafımız olduğu zaman sıkılıp kaçanlardan kor­karız.”

“Birisi senin yanında benim aleyhimde bulunursa beni müdafaa etme.”

“Ahmed (Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem adlarından biri) in Mim’i kalkar­sa o vakit Ahad olur. Mim kalkar mı?    Kalkarsa o vakit sen kalmazsın.”

“Göçmüşe rabıta olmaz.” (Tasarruftan düşmüş evliya için)

“Tevâcüd, vecd, vücûd.. Bundan ötesi söylenmez ki?”

“Şerîati tut, hakîkati yut.”

“Vahdet çeşnisi şimdi Kadirîlerle Halvetîlerde kalmıştır. Ötekilerde bir şey yoktur.”

Huzuruna gelen bir gence: “Hadi git, meyhanelerde, kerhanelerde gezmeye devam et!” dedi ve çevredekiler sordular: “Ama nasıl olur, Efendim?” Cevap verdi: “Bu­nun, ezelî takdirde işi o. Bari bunu emirle yapmış olsun.”

 Huzuruna gelen bir doktor, sohbet sırasında :

“Tuz, iki madenden mürekkeptir. Bu iki maden tek başlarına alındıklarında öldürücü birer zehir olurlar. Hâlbuki ikisi bir alınınca lezzet veren bir madde oluyorlar.” Bunu dinleyen Ahmet Âmiş kaddese’llâhü sırrah’ül azîz  Efendi der ki;

“Allah Teâlâ ile Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem de aynen öyledir.”

 Bir mıknatısı bir demire tutarak: “Bakın nasıl çekiyor! Ben de istediğimi işte böyle çekerim. Siz öteden beriden adam getireceğim diye ne uğraşırsınız?” der.

 Daha iyi hallere yükselmek isteyen bir müridine sö­zü: “Karıştırdığı helvaya şekerin ne zaman konulacağını, helvacı bilir.”

 Rızk ile ilgili olarak soru soran birine de; “En âlâ rızık, mânevî rızktır. Dünyada eşini bulamaz, işini bilemezsen rahat edemezsin.” Demiştir.

“ Vücuduna sözü geçmeyenin başkasına sözü geçmez.”

“Allah tecellisini tekrar etmez.”

“Esmâ-ı İlâhiye, Zât-ı İlâhiye’nin libâsıdır. Her an bir libâs ile zuhur eder.  Onun hükmü bitince diğer bir isimle telebbüs eder.”

“Allah bu dünyada esma ile tecelli buyurur. Hangi esma ile zuhur ederse,   diğerleri ona tâ’bi olur.”

“ Biz bir binayı tamir ederken, kiremitlerini bile sallamayız.”

KÖTÜLÜK


Kötülük, canlı varlıklara acı ve ızdırap veren şeyleri ifade eden bir kavramdır. Hırsızlık, yalan söyleme, öldürme, tecavüzler, terör, gibi canlıların acı çekmesine sebep olan ve kötülük olarak değerlendirilen birçok olgu vardır.

İnsanların diledikleri şeylerin gerçekleşemeyeceğini anlamaları, geleceklerinden huzursuzluk ve kaygı duymalarının neticesinde baş gösteren olgulara kendilerince nedenler aramaya koyulurlar. Bazen soruların cevabını bulmakta aciz kalınca, suçlu olarak Allah Teâlâ’yı dahi görürler.

“Allah Teâlâ bizim acı çekmemizden hoşlanıyor mu?”

Yaşadığımız dünya, her şeyi bilen, her şeye kadir ve mutlak iyi bir varlık tarafından yaratılmışsa, var olan kötülük nereden gelmektedir?

Allah Teâlâ, mutlak kudreti ile var olan kötülüğü ortadan kaldırabilir mi?

Allah Teâlâ, mutlak iyilik niteliğine sahipse, niçin kötülüğün varlığına müsaade etmektedir. Kötülük ve her şeye kadir, her şeyi bilen ve mutlak iyi bir Allah Teâlâ ’nın varlığı arasındaki ilişki dikkate alındığı zaman ortaya çıkan sorunlar nasıl çözülebilir?

Sorularını sormaktan kendini alamaz. Birçok düşünürün zihnini meşgul eden bu sorular bize kötülük kavramının ne olduğuna ilişkin fikirler vermektedir. Kötülük sorununa dair çözümlere baktığımız zaman, bu çözümlerin var olan kötülüğü, insanoğlunun özgür iradesine dayandırdıklarını görebiliriz. Ahlaki kötülüğü insanoğlunun sahip olduğu özgür irade ile açıklamaya çalışmak oldukça makul bir düşüncedir. Çünkü insanoğlu sahip olduğu özgürlüğü, bazen yanlış yönde kullanabilmektedir. Özgür iradenin yanlış yönde kullanılması, ahlaki kötülüğün ortaya çıkmasına neden olmaktadır.

Özgür irade sonucu ortaya çıkan kötülükten dolayı Allah Teâlâ sorumlu tutulamaz. Allah Teâlâ, sahip olduğu lütuf gereği insanoğluna “özgür irade”yi bahşetmiştir. Böyle bir lütuf insanoğlu tarafından yanlış yönde kullanılabilir. Özgür irade sonucu ortaya çıkan “kötülük” olgusu her şeye kadir, her şeyi bilen ve mutlak galip Allah Teâlâ ’nın varlığı aleyhinde delil olarak kullanılamaz. Çünkü insanoğlunun sahip olduğu bu irade her zaman kötü olan şeylerin ortaya çıkmasına sebep olmamaktadır. Nitekim insanlar sahip oldukları bu irade ile iyi olan şeyleri de yapmaktadır. Genel olarak baktığımız zaman özgür iradelerini iyi yönde kullanan insanların kötü yönde kullanan insanlardan daha fazla olduğunu görebiliriz. Bu nedenle “kötülük” olgusunu temele alarak Allah Teâlâ ’nın sahip olduğu bazı niteliklerin mükemmel olmadığı ya da her şeye kadir, her şeyi bilen ve mutlak iyi bir Allah Teâlâ ’nın var olmadığı sonucuna varamayız. Allah Teâlâ kullarına zulmetmediğini beyan eder. Onun için kötülük beşere nispet edilmiştir. Dünyamızdaki kötülüklerin önüne geçme imkânı olmadığına göre bir şekilde bunu aza indirmenin yollarını aramak insanlar üzerine vazife olduğu unutulmamalıdır.[1]

İhramcızâde İsmail Hakkı


[1]Bkz: AKDAĞ Özcan Kötülük Problemi Ve Özgür İrade Savunması [Kitap]. - Ankara : Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Felsefe ve Din Bilimleri Bölümü (Din Felsefesi)-205974-Yüksek Lisans Tezi , 2006

DEVLETLERİN BOĞULDUĞU ÜLKE AFGANİSTAN


Aşağıda verilen alıntı ile Afganistan’nın tarihi geçmişinde meydana gelen olayların ışığında bilgilerimizi tazelemenin gerekli olduğu inancındayız…

[Afganistan, Asya kıtasının doğu-batı, kuzey-güney geçiş yollarının kesiştiği bir kavşak noktasıdır. Bu nedenle tarih boyunca doğuya ve batıya ilerleyen güçler burayı aşmak zorunda kalmıştır. M.Ö 500'lı yıllarda ilk defa İran hükümdarlarından Daru ve ardından Makedonya kralı Büyük İskender tarafından işgal edilen Afganistan o tarihten beri sürekli aynı nedenlerle işgal edilmektedir. Asya'nın devleri Çin, Hindistan, İran ve Rusya'yla ortak bir sınıra sahip bulunan Afganistan, ya bu ülkelerden birini kontrol altına almak isteyen harici bir güç tarafından veya bu ülkelerden dışarıya açılmak isteyen dahili bir güç tarafından kontrol altına alınmak zorundadır. Bu stratejik konumundan dolayı 2500 yıldır Afganistan sürekli dış müdahalelere maruz kalmaktadır.

Bu müdahalelerin neticesinde Afganistan, ancak 1748 yılında milli bir devlet kurabilmiştir. Ahmet Şah Dürrani tarafından, Afganistan'ın İran'ın kontrolü altında bulunduğu bir sırada İran'daki bir iç karışıklıktan istifade edilerek kurulan Afganistan, bu müdahalelerden dolayı birlik halinde yaşayan ve ülkesinde çoğunluk olan bir toplum maalesef oluşmamıştır. Bu yüzden ortak bir kimlik de yoktur. İslam dini tek ortak noktadır.

Örneğin; bugün Afganistan'da sen kimsin sorusuna cevap olarak ben 'Afgan'ım' diyen kimse yoktur. Herkes kendini kavmi veya aşiretiyle tanıtmaktadır. Afganistan'da bölünmüş bir toplum vardır. Bunlar ancak bir dış müdahale karşısında bir araya gelmektedir. Fakat çok ilginçtir; 1750'li yıllardan sonra ise milli birlik ve bütünlüğünü sağlamış bir Afganistan'ın İran ve Hindistan'ı kontrol altına aldığı ve Afgan İmparatorluğunu kurduğu görülmüştür. Ancak 19.y.y'dan itibaren şiddetlenen sömürgecilik savaşında Afganistan zayıflayarak, Rusya ile İngiltere arasında 'Büyük Oyun'un oynandığı paylaşılamayan bir ülke haline gelmiştir. İngiltere için Afganistan, Hindistan'ın korunması ve Rusya'nın Asya kıtasına hapsedilmesinde tampon bir bölge olmuştur. Rusya içinse sıcak sulara inmenin en kısa yoludur.

İngiltere Türkistan'ı Rusya nüfuz alanı olarak belirlemesine rağmen Afganistan'ı Rusya'ya karşı silahla savunmuş hatta aralıklarla bizzat üç defa işgal etmiştir. Afganistan'a büyük zararlar veren bu işgaller İngiliz İmparatorluğunun zayıflamasında önemli rol oynamıştır.

19. y.y'daki Dünya dengeleri 20.y.y.'da değişmesine rağmen Afganistan'ın önemi değişmemiştir.

20.y.y'da tarih sahnesine Sovyetler Birliği olarak çıkan Rus İmparatorluğunun sıcak denizlere ulaşma hedefine bu kez İngiltere'nin yerini alan Amerika Birleşik Devletleri karşı çıkmıştır. Bu iki güç arasında yaklaşık yarım yüzyıl süren soğuk savaşta Sovyetler Birliği tarafından 1979 yılında işgal edilen Afganistan, ABD tarafından İslam ülkelerinin organize edilerek uygulanan 'Yeşil Kuşak' projesiyle, yine silahla savunulmuştur. Yaklaşık dokuz yıl süren Sovyet işgali sonucunda, Afganistan'ın tıpkı İngiliz İmparatorluğu gibi bu kez Sovyet İmparatorluğunun yıkılmasında rol oynadığını görmekteyiz.”

1988 yılında beklenmedik bir şekilde sona eren Sovyetlerin Afganistan işgalinden geriye tamamen harap olmuş bir devlet ve fikri olduğu kadar fiziki olarak da darmadağın bir toplum kalmıştır. 1979 yılında 22 milyon civarında bir nüfusa sahip olan Afganistan'a işgalin faturası olarak, 4-5 milyon (çoğu Pakistan'daki kamplarda olmak üzere) mülteci, 2 milyon ölü, 4 milyon yaralı ve Sovyetlerin serptiği milyonlarca mayınlı toprak kalmıştır.

Sovyetlerin çekilmesinden sonra başta ABD olmak üzere Uluslararası sistem tarafından kendi haline terk edilen Afganistan'da, Sovyet işgaline karşı mücadele eden belli başlı 7 mücahit grubun savaş sonunda birbirleriyle iktidar mücadelesine girişmeleri sonucu 1988-1994 yılları arasında on binlerce insan ölmüştür. Rusların bile bombalamadığı Kabil'i bombalayan bu gruplardan bıkan Afgan halkı, Rusları arar bir hale gelmiştir.

S.S.C.B' nin dağılmasıyla biten soğuk savaşın ardından kurulmaya çalışılan Yeni Dünya Düzeninde ve Bağımsızlığını yeni kazanan Orta Asya Cumhuriyetlerinin Ruslara karşı bağımsız kalma arzusu, yeni keşfedilen enerji kaynaklarının ihraç yolları sıkıntısıyla birleşince yeniden "II. Büyük Oyun" gündeme gelmiştir. Orta Asya ülkelerinden petrol ve doğal gazın Batı ülkelerine güvenli bir şekilde aktarılması için tasarlanan Orta Asya Petrol Boru Hatları Projesi (OAPBHP)  güzergâhı için en kısa yol Afganistan'dır. Bunun için Afganistan tekrar çatışmalara sürüklenmiştir. Görüldüğü gibi oyun'un aktörleri ve oyun'un konusu değişmesine rağmen Afganistan'ın önemi değişmemektedir.

Batı ülkelerinin artan enerji ihtiyaçlarını karşılamak için ucuz ve güvenli bir kaynak yeri olan Orta Asya ülkeleri ile Batılı petrol şirketleri arasında anlaşmalar yapıldıktan sonra Uluslararası Sistem tarafından bir süre önce kaderine terk edilip iç çatışmaya sürüklenen Afganistan, bu kez bunlar arasında çatışma alanına dönmüştür. Dış müdahalenin bu hattın (OAPBHP) güvenliği için Afganistan'ı güvenlikli bir ortama kavuşturmak gerektiğinden, öncelikle çatışan gruplar arasında barış sağlanmaya çalışıldıysa da başarı sağlanamayınca Pakistan ülkesindeki mültecileri değerlendirerek bunları (Taliban) Afganistan'da iktidara oturtmuştur. 1994-2001 yıllan arasında süren ve çok kısa bir süre içerisinde Afganistan'ın %90'nını kontrol altına alan Taliban ABD'den de himaye ve destek görmüştür.

Başta Pakistan ve Suudi Arabistan tarafından tanınan ve desteklenen Taliban'ı ABD Petrol şirketi Unocal, Arjantin petrol şirketi Bridas da desteklemiştir. ABD'nin çıkarları doğrultusunda hareket ettiği takdirde mahiyetine bakılmaksızın süren destek 11 Eylül 2001 yılından itibaren birdenbire tersine dönmüştür. Taliban Uyuşturucu ekimini yasaklaması ve ABD çıkarlarına ters hareket etmesi nedeniyle ABD tarafından yıkılmıştır.

Unocal Petrol şirketi yerine, Arjantin Bridas petrol şirketini, çıkarlarına uygun gören Taliban hem kendini hem de kurucusu Pakistan'ı ABD tehdidine maruz bırakmıştır. 11 Eylül saldırılarının sorumlusu olarak gösterilen El Kaide terör örgütü ve Usame Bin Ladin bahanesiyle Afganistan ABD tarafından Ekim 2001 yılından itibaren işgal edilmiştir.

İşin en ilginç yanı Taliban'la Unocal adına pazarlık ve danışmanlık yapan kişilerin bugün ABD ve Afganistan'da başında bulunmalarıdır. Karzai, Halilzad, Rice, Cheney...

11 Eylül saldırıları ABD'de yapılan bir darbedir. Bu saldırılar başta petrol ve silah olmak üzere çeşitli şirketlerin desteğiyle yapılmıştır. Amaç şirketlerin hâkimiyetindeki ABD'nin kontrolü altında 'Yeni Bir Dünya Düzeni' kurmaktır. Bunun için düğüm yine Afganistan'da çözülmektedir. 11 Eylül darbesini yapanlar bu yüzden Afganistan'dan başlayarak Irak'ı kontrol altına aldılar. ABD İmparatorluğunun ikinci ayağı da 'Büyük Ortadoğu Projesi' ini uygulamaya geçirilmesidir.

Görüldüğü gibi Büyük İskender'den II. George W. Bush'a kadar 2500 yıl geçmesine rağmen Afganistan hala dünya hâkimiyetinin en önemli kavşak noktası olarak karşımızda durmaktadır. İngilizler ve Sovyetler arasında Afganistan'ın kontrolü için Uluslararası ilişkiler literatüründe 'Büyük Oyun' olarak adlandırılan çatışmalar yaşanmıştır. Şimdi ise buna devletlerin yanı sıra şirketler de aktör olarak katılmaktadır. Ve oyun daha da şiddetlenmektedir.

ABD bugün bir Dünya imparatorluğunu kurmaya çalışmaktadır. Bunun için NATO'yu Rusya'nın aleyhine genişlettiği gibi Güneye ve doğuya doğru İslam ülkelerine karşı kaydırmaktadır. NATO'yu Afganistan ve Irak'ta aktif olarak kullanmaya çalışmaktadır. Şu anda Güney Asya bölgesinde İngiltere, Ortadoğu 'da ise İsrail'le birlikte ve global olarak ikisiyle birlikte hareket eden ABD Afganistan üzerinden bölgeye karşı ciddi tehdit oluşturmaktadır. Çin, Hindistan, İran ve Rusya'nın da kontrol edilebileceği bir noktada bulunan Afganistan'ın ABD'nin işgaline girmesi bu ülkeleri ittifaklara yöneltmektedir. Şanghay bu amaçla ABD'ye Orta Asya'yı kapatmayı amaçlıyorsa da hala tehdit çok ciddi olarak ortada durmaktadır.

İslam ülkelerinin Stratejik coğrafya desteği, Japonya, Çin ve Hindistan'ın İnsan ve teknoloji desteği, Rusların silah desteği birleşirse ABD'nin kontrolünde Yeni Bir Dünya Düzeni de kurulamaz.

Bunun ilk uygulama alanı, ABD Küresel imparatorluğunun da ilk uygulama alanı olan Afganistan olacaktır. Afganistan'da yenileceği kesin olan ABD'nin de diğer İmparatorlukların akıbetine uğrayacağı güçlü bir ihtimaldir. Çünkü Afganistan tarihi bunun örnekleriyle canlı olarak karşımızda durmaktadır.] [1]

Tarih, tekerrürden ibaret olup bizi hiç yanıltmadı. Tekrar tekrar insanlara ve devletlere kendi batağına çekerek hep aynı şeyleri uyguladı. Fakat olan hadiselerin birçoğu insanlar tarafından hep yeni bir olaymış gibi algılandı. Aslında yeni bir şey vuku bulmamıştı. Yalnızca hırsları yüzünden kurban olanların ve isyan edenlerin helak oluşlarının masum olanlara nasıl zarar verdikleri akıllarda hiç kalmadığı görüldü! Bu ise fitnenin nasıl iyi ve kötü ayrımı yapmadığı gerçeğinin ta kendisidir. İyi olmanın hiç mi bir değeri yoktur? Tabiî ki iyilik bir elzemdir. Ancak “hamakat (aptallık) edenler karşısında susmak gerekir” derler. Bu susma fiili ise yok oluşun  sebeplerindendir. Haklı olduğu davada Allah Teâla’ya dayanana mutlaka yardım gelir. 

Ne hikmettir ki, aptal rolünü oynayanlar için uyarıcı olmamak ve susmak, yok olmanın haberlerini çağrıştırmıyor mu?

Hayır, bu şekilde olmamalıdır. Çünkü Allah Teâlâ’nın bir vaadi vardır. İyiler ve adil olanlar mahzun olmayacaklardır.

Gerçek acıdır.

Tarihi tekerrür ettirmek ise aptallık değil midir?

Dibi görünmeyen denizlere girerek boğulmayacağını sananlar kendilerini aldatmıyorlar mı? 

Bu nedenle fitnede bereket yoktur.

Allah Teâlâ buyurdu ki;

“Aranızdan yalnız zalimlere erişmekle kalmayacak fitneden sakının, Allah’ın azabının şiddetli olduğunu bilin.” [2]

İhramcızâde İsmail Hakkı

 


[1] ŞEYHANLIOĞLU Hüseyin 11 Eylül Sonrası Değişen Dünya Dengelerinde Afganistan [Kitap]. - [s.l.] : Sakarya Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Uluslararası İlişkiler Yüksek Lisans Tezi 148415, Haziran 2004. s. 98-102[2] Enfal, 25

ÇİN İŞKENCESİ


Çinliler ilk günden itibaren sistemli bir şekilde esir kamplarındaki mahkûmlara beyin yıkama operasyonlarına başlarlar. Bu operasyon üç aşamalıdır.

Birinci aşamada esirlerin dengelerini bozma, liderinden koparma, sert davranışlarla bunaltma, tecrit etme, soğuk havalarda dışarıda bırakma, sıcak havalarda tek kişilik kafeslerde güneş altında bekletme, çok az yemek verme, hasta ve yaralıları tedaviden mahrum bırakma gibi yıldırıcı metotlar uygularlar. Bütün bunların sebebinin lidere bağlılıktan kaynaklandığı belirtilerek liderinden soğutulur. Esirler güçsüz, dengesiz ve dayanıksız hale getirilir. Artık her türlü psikolojik etkiye hazırdır.

İkinci aşamada esir, liderden koptuğu için ödüllendirilir. İyi davranılıp, yemekleri çoğaltılıp, sıcakta ve soğukta bırakmalar kaldırılır. Esirle dostluk kurulur. Sinemaya temsillere götürülüp istekleri yapılır. Esir yavaş yavaş Çinlilere ısınır. Onların düşünüldüğü gibi kötü insanlar olmadığına inanmaya başlar. Hatta sempati duyar.

Üçüncü asamaya geçme vakti gelmiştir. Son aşamada ise Çinli propagandasına başlar. Çeşitli dersler, konferanslar verilip seminerler düzenlenir. Sempati duyanlar ödüllendirilir. Hele arkadaşlarını ikna ederek kendi saflarına çekenler iyice rahatlatılır. Onlara esir değil konuk gibi davranılır.

Çinlilerin bu beyin yıkama metodu en çok Amerikalı esirlerde etkili oldu. Her üç Amerikalı esirden biri düşmanla işbirliği yaptı. 21 Amerikalı esir ülkesine dönmeyi reddederek Çin’de kaldı. Ülkesine dönenlerden ise 75 Amerikalı esirin düşmana casusluk yapmak üzere örgütlendiği tespit edildi.

980 İngiliz esirden dördü komünizmi benimsedi, biri hariç hepsi ülkelerine döndüler. İngiliz esirlerin üçte ikisi düşmanla işbirliği yapmayı reddetti. Çinliler İngiliz subay ve astsubayları üzerinde etkili olamadılar.

Türklerde ise hiçbir başarı elde edemediler. Esir edilen 234 Türk’ün hepsi yurda geri döndü. Türklerin esaret hayatındaki bu disiplinli yaşamları inceleme konusu oldu. Amerikalı yazar Marshall bu hususu irdelerken şu hususlara değiniyordu :

Amerikalı esirlerin yarısı ölmüş, İngiliz esirleri ise hükümetin dikkatini çekecek derecede kayba uğramış, Güney Koreli ölen esirlerden ise çok bulunmaktaydı. Türkler’ de ise ölen hiç yoktu. Amerikalı esirleri öldüren kültür ve lüks olmuştu. Disiplinli davranış ve teşkilatlanma noksanı birçok Amerikalıyı ölüme götürmüştü. Bu maddi ve manevi şoktan kurtulabilmek için büyük bir güce sahip olmak, kendine güvendiği kadar arkadaşlarına da güvenebilmek ve bir lider etrafında kenetlenmek gerekli idi. Kaya gibi dimdik duran İngiliz çavuşları çok iyi mukavemet ettiler. Buna karşılık birlik, beraberlik duyguları zayıf genellikle fabrika şehirlerinden toplanmış diğer askerler daha az dayandılar. Fakat en iyi direnç gösteren Türklerdi. Türkler, ayni genel kültüre ayni bilgilere sahip tam anlamıyla bağdaşık bir gruptu. Emir komuta zinciri hiçbir zaman bozulmadı. Düşmana karşı daima aynı safta kaldılar. Bu nedenle kurtulmayı başardılar. Türk Askeri hala fazlası ile hem adet ve örfüne düşkün hem de geleneklerine bağlı bir insandı. Hayati boyunca babasının, hükümetinin ve ordusunun geleneksel disiplin anlayışına itaat etmişti. Ayrıca kendine ve vatandaşlarına büyük güveni vardı. Sıkıntı çekmenin ne demek olduğunu iyi biliyordu. Çinlilerin köpeklerini bile Allah Teâlâ’nın bir nimeti gördüğünden şikâyet etmeden yiyordu. Eline geçen her yeşilliği ağzına atıyordu. Daha yüksek tahsilli Amerikalılar, Türklerin ot yiyişlerini hayretle seyrettiler ve neticede onlar da ot yemeye başladılar. Türkler savaş kabiliyetleri ve kabadayılıkları ile iftihar ediyorlardı. Atalarının çok eski tarihlerden beri Yakındoğu’daki orduların çekirdeğini teşkil ettiğinden ve onların pala sallamalarındaki hünerlerinin örneği bulunmadığından haberdardılar. Birbirlerine karşı yabancı gibi davranan Amerikalıları anlayamıyorlardı.

5 numaralı kampta Çinli muhafızlarla arası iyi olan bir onbaşıyı kendilerine kıdemli seçen Amerikalılar gibi bir seçim yapmamışlardı. Türkler arasında kıdeme hürmet devam etmekteydi. Her sabah kıdemli olan işbölümünü yapıyordu. Suyu kimin getireceği, odunu kimin kıracağı, hastalara kimin bakacağı hiçbir zaman sorun olmuyordu. Hâlbuki Amerikalı doktorlar, astsubaylar ve papazlar, hastaları yedireceklere, kendine hâkim olamayanları yıkayacaklara veya çalı çırpı getireceklere çok defa yalvarıyorlar,

“Cehenneme gidin, senin benden ne farkın var. Kendin yapsana” cevabini alıyorlardı. Çinli muhafızlar Türklerin en kıdemlisini verilen emirleri yapmadığı için cezalandırmakla bir şey kazanamıyorlardı. Zira kıdemde ikinci, üçüncü, besinci olan idareyi ele alıyor fakat uygulamada bir değişiklik olmuyordu.”

Amerikan Mc. Coll Dergisi’nin bir araştırmacı yazarının yaptığı tespitler ise daha ilginçti. Yazar;

Anadolu Bozkırının ortasında doğan, binbir mahrumiyet içerisinde yetişen Türk çocukları bizim her türlü konforu vererek yetiştirdiğimiz çocuklarımızla aynı şartlar altında ayni sınavdan geçtiler. Onlar başarılı oldular. Tam gittiler ve tam olarak geri dönmeyi başardılar. Bizimkiler birbirlerine yardım elini uzatmadılar. Birbirlerini korumasını bilmediler. Yalnız kendileri için, bencillikle yaşamanın örneklerini verdiler. Bu yüzdende kayıplar verdiler. Kızıllardan, daha sonraki dönemlerde iyi muamele görünce gevşediler, çözüldüler. Onların rejimlerini beğendiler. Ailelerini, vatanlarını unutup oralarda kaldılar” yorumunda bulunurken şu soruları sormaktan da kendini alamıyordu.

“Nedir bu Türklerin çözülemeyen kuvveti, gücünün sebebi? Nedir bu bizim toplumumuzun zayıflığı, çürüklüğünün sebebi?” ] [1]  

Çin işkencesinden niçin bahsettik…

Kore’de kahramanlığını gösteren milletimiz niçin kendi içinde bu kuvveti kaybetmekte, her gün olur olmaz şeylerle meşgul olup yıpranmaktadır.

Bunun tek sebebi vardır.

Toplum kendine ve inancına olan güvenini yitirmekte, bir cinnet içinde birbirini yiyen bakteriler gibi düşmanca saldırmakta ve ölümünün çare olacağını zannetmektedir. Allah Teâlâ’nın bizlere ihsan kıldığı bu vatana hepimiz gözümüz gibi bakmalı parça parça olup yenilip yutulmaktan kurtulmalıyız. Sürekli akla hayale gelmez cihetlerden akan kirli suları,  kudret  ve inanç imbiğimizden geçirip saf ve duru bir hale getirmeliyiz..

Burada hatırlanacak en önemli husus, hepimizin kurtarıcı rolünü bırakarak birbirimize dayanıp güvenmeyi tekrar hatırlayıp uygulamalıyız. Yalnız başarının bize mahsus olması gerekir kaygısından kendimizi kurtarma sendromundan çıkmalıyız. (Cemaatlerin, tarikatlerin, gurupların bencilliğini burada hatırlamak yerinde olacaktır.) Bunun acı bir yıkımın habercisi olduğu bilinmelidir. Vücudun kolu baş ile birlikte mana ifade ederken onu koparmak,  sadece başı koparmayıp kolu da koparacağından, başı kuvvetten mahrum bırakarak onun perişanlığına düşmesine neden olacaktır.

Birlik beraberlik kuvvettir.

Bir olmak zaman istemeyen her zaman gerekli olan husustur. Her gün Çin işkencesi içerisinde gerilen milletimiz için dostluk ve beraberlik farz olmuştur. Bu nedenle emperyalist oyunlarına gelmemek için dikkatli olmanın ne kadar gerekli olduğu günümüzde daha belirgindir. Bu nedenle;

[Hıristiyan âlemini bilecek bir İslâm idealizmine her zamandan daha fazla muhtacız. Bin yıllık ruh ve ahlâk yapımızı koruyabilmek için, her şeyden önce dışarıdan gelecek her şeyi reddetmekten başka yol yoktur. Korunmak ancak dışarıdan gelecek bütün zehirlere karşı koyucu iktidarı şuurlandırmak ile mümkün olacaktır. Dışarının varlığından uzaklarda, kendi tarih ve mukaddesatımızın mihveri üzerinde ele alarak tedaviye çalışmazsak ruhumuzun istiklâline yakın bir istikbalde veda etmemiz lâzım gelecektir.][2]

İhramcızâde İsmail Hakkı

 


[1] ÜZMEZ Adnan “İkinci Dünya Savaşı’ndan Sonra Gelişen Olayların Işığında Kore Savaşı Ve Türkiye” [Kitap]. - Istanbul  : İstanbul Üniversitesi Atatürk İlkeleri Ve İnkılap Tarihi Enstitüsü Atatürk İlkeleri Ve İnkılap Tarihi Ana Bilim Dalı Yüksek Lisans Tezi 454-186510, 2006. s. 124-126
[2] Nurettin TOPÇU: Ahlak Nizamı (İstanbul, 1999), 223.

KÜRESEL EKONOMİK SİSTEM GERÇEĞİ


Gelecekte olması düşünülenlerden biride şirket vatandaşlığı, özelleştirme, küresel pazarlar, karlılık, …. çok uluslu şirketlerin egemenliğidir. Yani ekonomik sistemin emperyalist düzen sahiplerinin emellerine hizmet edecek sistemlerin hayata geçirilmeye çalışılmasıdır. Görünüşte bütün insanlığı bir havuzda toplayıp bir köy haline gelmesidir.

Küreselleşme İslamî açıdan uygun görülmemektedir. Çünkü Allah Teâlâ kulların birbirleri anlaşmaları için ayrı kabileler, fikirler, mezhepler vb. olmasını uygun görmektedir.

“Ey insanlar! Doğrusu Biz sizleri bir erkekle bir dişiden yarattık. Sizi milletler ve kabileler haline koyduk ki birbirinizi kolayca tanıyasınız. Şüphesiz, Allah katında en değerliniz, O’na karşı gelmekten en çok sakınanızdır. Allah bilendir, haberdardır.” [1]

İslâm’ın geniş perspektifi [2] diğer hayat, fikirler ve ideolojilere  “Dinde zorlama yoktur; Artık hak ile batıl iyice ayrılmıştır.” [3] ilkesi ile onlara hayat hakkı tanır. Küreselleşme sömürmenin bir başka adıdır. İslâm ise, emperyalist sistemin görüntüsü olan küreselleşmeyi köleleştirme ile aynı görmektedir. Özgürlüklerin kaybolduğu bir geleceğe karşı tek engelde ancak İslam’ın olduğu artık anlaşılmıştır.

[Meselâ, kul hakkı dediğimiz bir temel düstur var.

Kul nedir, öyleyse?

Görünürler (phenomene) dünyasında varolmayan bir yetki merciine bağlanma, bunun sonucunda dünyevî bir makamın, güç odağının sorusuz sorgusuz kölesi olmama durumudur. Demek ki kul, bir toplumsal adalet ilkesi olup İslam’ın kaçınılmaz kuralıdır. Markscılık bu ilkeyi İslâm’dan aşırıp içini maneviyâttan boşaltmıştır. Nasıl Luthercilik, dince Müslümanlıktan esinlenmişse, benzer biçimde, Markscılık dahi bizlere İslâmî etkiler ile unsurları yansıtmaktadır. Bunların başında emek ile alın terine dayanmayan gelir ile kazancın haram sayılması ve kul hakkının dokunulmazlığı gelmektedir. Bahsettiğimiz iki ilke, insanın insanı kul kılması ile sömürüyü yasaklayıp sonuçta toplumsal adaleti gündeme sokup yaşatmaktadır. Toplumsal adalet, İslam’ın temelidir. Namaz, oruç gibi bilcümle ibadetlerse, dünyanın en zor işi olan kul hakkını yememek için tesis olunmuş talimlerdir. Her ibadet insanı kul hakkını yememe disiplini ile tutarlılığına götürme maksadına matuftur.][4]

 [İslâm, liberalizma ve kapitalizma, faşizma ve nazizma, sosyalizma ve komünizma gibi, bugüne kadar tatbik mevzuu olmuş içtimai ve iktisadi mezheplerin her birini, hiçbirine üstünlük vermeden masaya oturtur ve onlara şöyle mukabele eder:

‘Her birinizin, bütünü kucaklayamadan, ayrı ayrı ve parça parça bazı haklarınız ve hakikatleriniz vardır ve her birinizin ayrı ayrı ve parça parça arayıp da bulamadığınız hakikat, birer bütün halinde İslamiyet’tedir.

İslamiyet’in bunlardan hiç birine tabi olması ve hiç birine kendi ismini ilave etmesi mümkün değil; ancak bunlardan her birinin öbüründe kaybetmek istemediği hak ve hakikatle beraber hepsinin birden hesabını tekeffül edici külli mizanın tahkik ve tefahhusu[5], ancak İslamiyet içinde kabildir.][6]

Gelecekte hakiki manada yüksek hayat ilkesinin insanlığın hizmetinde olduğu düşünülecekse aranması gereken hususlar için dinimizin değerlerine sistemleri oturtmak gerekecektir. Çünkü İslam iktisadi değil, ahlaki endişelere ve değerlere dayanır. Ekonomik hayatı tanzim edenler, maddeci olmaktan çok, ruhâni, otoriter ve sorumlulukları tamamen yüklenmiş bir davranışa sahip olmalıdır.

Genel olarak, insanın kaplayıcı faaliyetinden ziyade, Allah Teâlâ’nın iradesine bağlı fedakârlık olduğu şeklinde düşünülmelidir. Mesela faiz sisteminin yasaklanması ve herkesin zekât vermekle yükümlü olması hassasiyeti ile insanların bilinçlenmesi gibi. Bu nedenle Hz. Ebubekir radiyallâhü anhın zekât için savaş ilan etmesi unutulmamalıdır.

İslam’ın özel mülkiyete karşı çıkmadığı herkesin de bazı bakımlardan, yüce bir hakkı olduğunu kabul eder. Normal şartlar ile nizamını devam ettiren milletin hayat seyrinde sömürüye götürecek komplo düzenlerini de bertaraf etmektedir.

[Küreselleşmede ise iç güçle, milli imkânlarla sağlanan kalkınmayı diğerlerinden ayırma yönündeki güçlü iddialarını büyük ölçüde yitiren milli ekonomiler arasındaki ilişkilerin yapısında hızlı ve yeni bir değişme olduğu, yerel ekonomik yönetim stratejilerinin, yerel dışında yetersiz kaldığından bahseder. Buna göre enternasyonalizm, içerisinde teknolojinin ve karşı konulmaz piyasa güçlerinin küresel sistemi dönüştürdüğü milli sınırları, bir gel-git gibi silip süpürür. Yurtdışı şirketler ve Dünya Bankası ve IMF gibi küresel hükümranlık örgütleri, coğrafi konumlarına ve tercihlerine aldırış dahi etmeden bütün ülkeleri birbirine benzemeye zorlar. Böyle bir yaklaşımın tabii sonucu, radikal alternatiflerin söz konusu olmadığı, Margaret Thatcher'ın, unutulmaz özdeyişindeki gibi, “başka çaremiz yok” dayatmasını ileri sürer.

Bilinmesi gereken kapitalizm hep değişen bir sistem oluşudur. Acımasız küresel sermaye egemenliğinin bozguncu oluşunu unutmamalıyız. Aslında küresel ekonomiyle bütünleşmek, sözde mucize ekonomiler için dahi, zorunlu bir son değildir. Fakat fikir dayatmaları ile bunun olması için uğraşanlar art niyetliliktir.

Kapitalizm, daima bir küresel sistem olmuştur. Ekonomi tarihçileri, bugüne de bu perspektifle bakmamızı ister. Dünya ekonomi politiği, yüz ya da yüz elli yıl öncesinden daha küresel değildir. Kapitalist mantığın, sosyal yaşamın her alanına yönelik bugünkü saldırısı, devletin, kapitalist sistemin birikim modellerine karşı yurttaş sadakatini geliştiren meşrulaştırma işlevlerinin birçoğunu da sakatlamıştır.

21'nci yüzyılda küreselleşme hayaletinin elimizi kolumuzu bağlamasına izin vermemesi için güçlü olmak gerekir.

Küreselleşmeye karşı dengeye ihtiyacımız vardır; ekonominin, emekçilerin rekabetçilik, serbest piyasa için fedakârlıklara ihtiyacımız vardır. ][7]

İhramcızâde İsmail Hakkı 

 


[1] Hucurat, 13
[2] Perspective: i. perspektif, derinlik, derinlemesine inceleme yeteneği, görünüm, geniş bakış açısı
[3] Bakara, 256
[4]Şaban Teoman DURALI, Sorun Çağının Anotomisi, Şule Yayın. İstanbul, 2009, s.89
[5] Tefahhus: Bir şeyin, bir mes’elenin iç yüzünü dikkatle araştırma
[6]Necip Fazıl Kısakürek, İdeolocya Örgüsü, Büyük Doğu Yayınları,İstanbul, 1976, s.187-188
[7] Bkz: William K. TABB, trc: Ali TARTANOĞLU, (Mülkiye Dergisi, Cilt: XXV, Sayı: 226, s. 351-360  
William K. Tabb, Queens College ve City University’de Ekonomi ve Sosyoloji profesörü. The Postwar Japanese System’nin (Savaş Sonrası Japon Sistemi, New York, Oxford University Press, 1995) yazarı. Bu yazı ise, 1997 Sosyalist Bilim Adamları Konferansına bildiri olarak sunulmuştur.

GELECEK İSLÂM’IN


[Din insanlığın bir parçası gibi her zaman var olan bir olgudur. Bu yüzden fertler ve toplumlar için din, en büyük bir ihtiyaçtır. Nasıl ki hava bizim için vazgeçilmez bir ihtiyaç ise din de iç dünyamızı saran öyle vazgeçilmez bir ihtiyaçtır. Bu açıdan bakıldığında dinin hem bireysel hem de toplumsal yapılanmada büyük etkinliği vardır. Fakat din bu yapılanma içerisinde sihirli bir formül gibi insanlığın tüm sorunlarını çözen bir olgu olarak düşünülmemelidir. Din insanlara genel ilkeler koyarak yardımcı olur. Bu genel ilkeler de kişiler için birer yük olarak düşünülmemelidir. Bilakis bu ilkeler insanın dünya hayatında ve ahiret düşüncesinde çıkmaza düşmesini engeller, altından kalkamayacağı iş ve davranıştan kişiyi alı kor, yükünü hafifleten düzenlemeler getirir. Bu durumda her insanda dini inanç ve tutumların etkisini görmek mümkündür denilebilir. Fakat her insanın dini emir ve yasaklar karşısındaki tutumunun farklı olacağı unutulmamalıdır. Kimileri dindardır ve ibadetlerini tam tamına yapar, kimileri inançlıdır ama emir ve yasaklar konusunda çok hassas değildir. Kimilerinin ise bu konular ile ilgili tereddütleri olabilir. Ancak her insan yaşadığı sıkıntılı anlarda bundan kurtulmak için çeşitli çözümler arar. Bazen bunu birileri ile paylaşır, bazen içine atar, bazen bastırır. İsyan edebilir, başkalarını suçlayabilir. Bu kişiden kişiye, zamandan zamana ve yaşanılan durumdan duruma değişebilir. Bu açıdan bakıldığında kişiler sıkıntılarını dini faktörlere havale ederek rahatlamaktadırlar. Dünyada yaşanılan üzüntüler, adaletsizlikler karşısında dini inancı insanlar üzerinde etkili olmaktadır. Yaratıcıya kavuşma, onu görme, ilahi adaletin gerçekleşeceği düşüncesi insanlara mutluluk vermektedir. Aynı zamanda ölümden korkmamalarına neden olan en önemli şey de asıl huzur ve mutluluğun ahirette olacağı inancıdır. Fakat bu düşüncelerin yanı sıra ilahi adalet, cehennem, Allah Teâlâ’ya karşı görevlerini tam yapamama düşüncesi bir yandan da kaygı oluşturmaktadır. Öyleyse ahirete inanmak bir açıdan mutluluk sebebi iken başka bir açıdan ise kaygı nedenidir.][1]

[Din faktörü dönem dönem değişse de her zaman etkili olmasına rağmen, zamanımızda gerekli ilgiyi görmeyerek ihmal edilmektedir. Bu zamanımızdaki olguların Batı merkezli olması temel belirleyici etken olmuştur.

Özellikle Soğuk Savaş sonrası dünya sisteminde ve uluslararası politikada meydana gelen ciddi değişimler sonrasında din genel anlamda canlanma yaşadı. Artık Batı-merkezli bakış açısı sorunların çözümlemeleri için yeterli olmamaktadır.

Seküler değerler üzerine kurulan komünist devlet sisteminin ve Orta Doğu’da Arap milliyetçiliğinin başarısız olmalarını üstü örtülmüş olan dinin geniş bir coğrafyada tekrar canlanmasına ve ciddi bir alternatif olarak ortaya çıkmasına sebep olmuştur.

Bugün din, yerel ve küresel düzeyde çok etkili ve ana belirleyici unsurlardan biri haline gelmiştir. Bundan dolayı dinin rasyonel bir şekilde bütün ilişkilere eklendiği görülmektedir. Bu durum din etkisinin anlaşılmasında ve yapıcı rol oynamasını sağlayacaktır. Böyle bir yaklaşımın doğması dünyanın dindar olması, din kurallarının yaygınlaşması anlamına gelmemektedir. Böyle bir yaklaşım, dinin etkisinin ve yerinin sağlıklı bir şekilde anlaşılmasını sağlayacaktır.][2]

Dine dayalı hayat Allah Teâlâ’nın istediği gelecektir. Bu dinin gerçek manada en güzel şekilde anlaşılacağı dönem demektir. Allah Teâlâ’nın kulları hakkında takdir ettiği tevhid inancı mükemmel şekilde bütün insanlar hakkında gerçekleşmesidir. Tam manada bu gelecek dini hayat Mehdi aleyhisselâmın geldiği dönemin olması öngörülmektedir. Hz. İsâ aleyhisselâmın nüzulü ile Hıristiyanların İslâm’a geçmeleri Yahudilerin azgınlıklarının kontrol altına alındığı dönemdir. Bu gelecek tipinde ideolojik sistemler ve ulus devlet modelleri yok olup din devletinin oluşmasıdır. Bu devletin ismi “İslam Devleti” olarak anılacak ırklar ve kültürler bu devletin içinde silik durumda bulunacak ve yok olacaktır. Bazılarınca “Altın Çağ” olacağı kabul edilen bu devlet “İslâm Devleti” dir.

İhramcızâde İsmail Hakkı

 


[1] (ACABOĞA, Ocak–2007), s. 56-57
[2] (ŞAHİN, 2007), s. 175-178 

kaynakça
ACABOĞA Asiye
ı Din-Mutluluk İlişkisi [Kitap]. - Kahramanmaraş : Sütçü İmam Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Felsefe ve Din Bilimleri Anabilim dalı Yüksek Lisans Tezi-204569, Ocak–2007.
ŞAHİN Mehmet Din-Dış Politika İlişkisi: Abd Örneği [Kitap]. - Ankara : Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Uluslararası İlişkiler Ana Bilim Dalı Doktora Tezi-207534 , 2007.

İLM-İ ÂTÎ İLE İLMİ LEDÜN İLİŞKİSİ


İlm-i Âtî, tarih ilminin bir simetrisidir. Biri geçmişe, diğeri geleceğe bakar. Tarih, geçmişe  yolculuk etmemizi sağlarken İlm-i Âtî de ise geleceğin bir bölümünü keşf etmemizin imkanlarını zorlamamızı sağlar. Lakin İlm-i Âtî ile kehânet arasında dağlar kadar fark vardır. Falcılık icabında İlm-i Âtî’nin bir şubesi sayılabilirse de İlm-i Âtî ise kesinlikle falcılık değildir.

Geçmişi analiz etmek, somut olaylardan dolayı daha kolaydır. Lâkin bugünün verileriyle geleceği okumak da mümkündür. Zira Allah Teâlâ’nın koyduğu işleyiş kanunları vardır. Yanılma payı olmakla birlikte, bu kanunlar çerçevesinde geleceği okuyabiliriz. Bunu pekâlâ herkes biraz gayret göstererek yapabilir.

Geleceği okumanın kâhinlikle bir irtibatı olduğu gibi, kâhinliğin ötesinde müspet ve pozitif ilimlerle de bir alakası vardır. İbni Haldun, tarihçi ve medeniyet ilmi uzmanı olduğundan dolayı, tarihten çöküş ve yükseliş kanunlarını çıkarmıştır. Dolayısıyla geleceği okumak anlamında fütüroloji (İlm-i Âtî) nin çok büyük bir fezası ve gök kubbesi vardır. Bu nedenle kimileri ilm-i âtiye falcılık ve astrolojiyi de katarken, kimileri de tarih gibi ilimler üzerinden ilerlerler.

İlm-i Âtî, geleceği düşünme yöntemi belirsiz bir geleceğe hazırlık yapmak, yarının ne olacağını Allah Teâlâ kader kanunları ile anlamaya çalışmaktır. Bu ise hem zor hem kolaydır. Çünkü Allah Teâlâ dilerse bu ilmin hakikate çıkmasını sağlar. Fakat bu ilim gaybî tarafa düşmesinden dolayı ancak zuhur edince fark edilir. Bu ise bilmemek ile eşdeğer duruma döner. Yani bilmek, sanki bilmemek olur. Bazen öyle bir duruma döner ki alay edilen bir gerçek durumuna dönüşür. Rasüllerin hakikat olmasına rağmen uzun vadelerdeki bilgileri, mesela ölüm sonrası bilgileri hep alay konusu olmuştur.

İlm-i âtî mensuplarının gelecek ile ilgili öngörüleri dinî, sosyal ve pozitif bilimlerin kullanılması ile olsa da, bu her zaman haklı çıkacaklarını anlamına gelmez. Aksine tarih, bu ilim sahiplerinin yaptığı, bir çok hatalı tahminlerle doludur.

Gelecek ilmi olan İlm-i âtî, bir çeşit öngörü olduğu için, içinde daima küçük veya büyük yanılgıları da barındırır. Neticede ise çoğunlukla bilimsellikten uzaklaşma görebilir. İlm-i Âtî’de dinimizin iki önemli esası olarak Kur’ân-ı Kerim ve Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi beraber ele alırız. Bunun dışındaki şeylerin “Ön yargı” olmasının önüne geçilmediği zaman, yanılgıya düşmeden kurtulamama kaçınılmazdır. Çünkü İlm-i âtî geleceğe dönük yönüyle kehanete benzer bir durumu çağrıştırır. Çalışmaya başlarken, tahmin edilmeye çalışılan konu ile ilgili ‘beklenilen’ sonucu baştan doğru kabul etmek hatanın gerçekleşmesi ihtimalini artıracaktır. Bahsettiğimiz iki esasın dışındaki sebepler için bilinçaltında veya bilinçli olarak yanlı bakma durumu, istenilen sonucun gerçeğin yerine geçmesine yol açacaktır. Aslında, yapılmak istenen geleceği anlamaktır, planlamak değildir. Bu ilim mutlak analiz olmayıp, değişik ilmî usullerle ulaşılmaya çalışılan ‘sebep-sonuç’ analizidir. Yani 50 yıl sonra nasıl olacağız sorularının cevabı kehanetle değil ancak İlm-i âtî ile cevap verilebilir. Bu ilimde yanılabiliriz, fakat en azından ‘bir şeyler’ yapmış oluruz. Ancak geleceğe her bakışta bilinen şey onu hep değiştirmemize de sebep olur. Çünkü her bakışta gördüğümüz, aslında bir değişimin oluşmasını isteyişimizdir.

İlm-i Âtî’nin gelecek hakkında yorumlar getirmesi ile İlm-i ledün sınıfına dâhil olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü sonuçta verilerin neticeleri birbirleri ile çözülmez düğümler halinde olduğu görülecektir. Kaderin çizgilerinin olması gerekene doğru hareket ettiği, geçmiş ve geleğin birbiri içinde karmaşık bir sisteme dönüştüğü “gelecek bugünü mü etkiliyor? Yoksa geçmiş mi geleceği?” sorusunun hala cevap bulamadığı, ancak geçmişin geleceği etkilediği düşüncesi hâkim düşünce olduğu ön plana çıkacaktır. Anthony Giddens’ın da belirttiği gibi, “geleceğe bakış her zaman geçmişe bakış üzerinden temellendirilmelidir”. [1]

 [İnsanların birçoğu hayatlarında rüya, ilham ve önsezi ile bir şekilde karşılaşırlar. Etkisinde kaldıkları bir rüyanın dahi doğruluğuna inanmasalar bile yorumunu öğrenmeye çalışırlar. Bu nedenle insanlar, kritik kararlarında haricî verilerin dışında içsel bilgilerine de değer verirler. Bu kişisel bilgiler, sahibi için kimi zaman büyük önem arz edebilir. İçsel (Dahilî) bilgiyi bütünüyle reddetmek ya da onu yegâne bilgi olarak görmek, doğru bir tutum değildir. Çünkü insan, hem maddî hem de manevî boyutu olan bir varlıktır. Bu boyutlardan biri ihmal edildiği zaman insan tanımında ciddi bir eksiklik söz konusu olur. Maddî boyutun öne çıkarıldığı günümüzde insanın manevî boyutunun önemli unsurlarından olan ilm-i ledünnî bir giz olarak kalmaya devam etmektedir.

Beşerî bilginin her zaman doğru bir sonuç ortaya çıkardığı söylenemez. Hakikate ulaşmada insan aklı yetersizdir. Kendi çevresini bile tam olarak ihata edemeyen insan aklının, gaybî hakikatlere nüfuz etmesi imkânsızdır. İnsan aklı, yanılgı, gaflet ve unutmaya açıktır. İnsan, hakikat arayışında vahyin yol göstericiliğine muhtaçtır ve onsuz hakikate ulaşması mümkün değildir. Bundan dolayı Allah Teâlâ, gerek rasüller gerekse de bu bilgiye mazhar olmuş kişiler aracılığıyla insanların bu ihtiyacını gidermektedir. Tarihin çeşitli dönemlerinde Allah Teâlâ'nın gönderdiği rasüllerin görevleri, insanları hidayete ulaştırmada yol gösterme ile yararlı ve zararlı şeyleri onlara öğretmek olmuştur. Bu gerek vahiy, gerekse ilham gibi bazı yollarla olmaktadır. Böylece insanlar aklen yetersiz kaldığı zamanlarda bu desteklerle ayakta kalabilmişlerdir. Bu durum kıyamete kadar devam edecektir. Çünkü insanlar vahyi desteğe her zaman muhtaçtırlar. Ancak “filozoflar, ilm-i ledünnînin (dolayısıyla gelecek tahmini) bilgi kaynağı olamayacağı hususunda görüş birliği içindedirler.” Bu ilme daha çok değer veren ve onu bir bilgi kaynağı olarak kabul edenler mistiklerdir. Mistiklerden bir kısmı bu ilme sahip olmanın büyük bir erdem olduğunu ve bu ilmin, sahibi açısından bağlayıcı olduğunu belirtmiştir.

Kur’ân-ı Kerim’de bu ilimle ilgili olarak Hz. Musa aleyhisselâm ile Hızır aleyhisselâm arasında geçen olaylardan anlaşılan şey Hızır aleyhisselâmın sahip olduğu ilmin, bizim ilmimizden farklı olduğu olgusudur. Öncelikle mahiyet ve kaynağı bakımından farklı bir ilim olduğu gerçeğidir. Bu bilgi, sebepten sonuca giden değil, sonuçtan sebebe akan bir bilgidir. Zaten bu ilme sahip olan Hızır aleyhisselâm, kıssada geçen fiilleri kendi ilmiyle yapmadığını ifade etmiştir. Zira bu olayla Allah Teâlâ, Hz. Musa aleyhisselâma beşer ilminin ne kadar yetersiz olduğunu göstermeyi amaçlamıştır. Kıssada geçen Hızır aleyhisselâm, sadece kendisine verilen rolü yerine getirmek zorunda olan semboldür. Bu kıssa, gayba ilişkin meselelerin Allah Teâlâ'ya özgü kılma noktasında birleştiğidir. Kuşkusuz Yüce Allah Teâlâ, olayları sonsuz bilgisi uyarınca bir hikmete göre planlar. İnsanlar ise bu plânı kavrayamazlar. Burada gaybı bilemeyeceğimizin teyidi vardır. İnsanlar gayba ait sırları ancak O’nun öğrettiği oranlarda öğrenebilirler. O halde bu ilim Allah Teâlâ’nın ilmidir.][2]

Buradan anlaşılan geçmiş ile gelecek arasında bir berzah  olduğudur.  Berzah ise, sözlükte iki şey arasında bulunan engel, anlamına gelmektedir. Berzah Kur’ân-ı Kerim’de

“Nihayet onlardan birine ölüm geldiği zaman; Rabbim beni geri döndür ki terk ettiğim dünyada yararlı bir iş yapayım der. Hayır, bu onun söylediği, (olmayacak) bir lâftır. Önlerinde tâ dirilecekleri güne kadar bir berzah (engel) vardır” [3]şeklinde kullanılmaktadır. Bu ayetin işareti ile berzah, gaib olanla varlık sahası arasında bir engel olarak anlatılmaktadır. Yani berzah; insanın geçmiş ve gelecek bilgisinde varlık sahasından gâib sahasına girmesine engel vardır. Bu engeli aşmak için ilm-i ledün sahibi olan kişilere mahsustur. Bu ilim sahiplerinin İlm-i Âtî’ye vukufu da mükemmeldir. Bu ilimde ise sürekli üstünlükler bulunur. Unutulmaması gereken ise “külli iradenin” bilgiyi fiiliyata geçirip geçirmeyeceğidir.

İhramcızâde İsmail Hakkı

 


[1] Anthonny Giddens, Beyond Left and Right-The Future of Radical Politics, (Cambridge and Oxford: Polity Press and Blackwell Publishers, 1996), 26
.[2] (BARDAK, 2006), s.112-114
[3] Müminûn, 99-100.

Kaynakça
BARDAK Ahmet; Kur`an`da İlm-i Ledünni [Kitap]. - Van: Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü Yüksek Lisans Tezi 187223 , 2006.