Yıllık arşivler: 2010

7—Beklenti sorunu


Cahil insanların, hayata dair hemen her konuda kendilerine belirledikleri cahilâne ölçüleri vardır. Bu ölçülerin ortak özelliği ise, her birinin sadece dünyevi menfaatleri en fazlasıyla elde edebilme üzerine kurulmuş olmasıdır. Birbirlerini, manevi güzelliklerini, ruhlarındaki derinliği, ahlak zenginliğini görüp sevecekleri birer nimet olarak değil; yüksek derecede çıkar sağlayabilecekleri bir menfaat aracı gibi görürler. Bu nedenle de dostlarını, arkadaşlarını ve hatta hayatlarının sonuna kadar birlikte olacakları eşlerini seçecekleri zaman dahi, öncelikle bu ölçülerin olup olmadığına bakarlar. Bu kimselerin manevi özellikleri çıkara dayalı niyetler taşır.

Mesela karşılarındaki insanın; iyilikseverlik, fedakârlık, olgunluk, hoşgörü, affedicilik, mülayimlik, yumuşak başlılık, anlayış, uzlaşı ya da çalışkanlık gibi özelliklere sahip olmasını isterler.

Çünkü bu özelliklerin her biri, kendilerine fayda sağlayabilecek tavırlardır. Kendileri sinirlenecek, ama karşılarındaki insan her ne olursa olsun, sorun çıkarmayacaktır. Alttan alacak, anlayış gösterecek, hatta bu kişinin tüm olumsuz yönlerini görmezden gelip idare edecektir. İşte rahat yaşamak ve karşı taraftan menfaat elde etmek adına kimi insanlar dostluklarında bu gibi manevi özellikler de ararlar. Ancak bunların hiçbirini, gerçekte bu özellikleri değerli gördüklerinden dolayı istemezler. Beklentilerine karşılık bulmaktan başka hedefi ve yine kendisi için menfaatlerinden başka hiçbir şeyin değeri olmayan bu gibi kimselerin nasıl bir ahlaka sahip olduklarını ve durumun vahametini düşünmek gerekir.

Kişilerarası ilişkide beklentinin olmaması esastır. Hangi konu olursa olsun insanı yıkan beklentidir.  Aile huzurunun sağlaması için insanın beklentilerinden, çeşitli özgürlüklerinden ve güçlü içgüdülerinin tatmininden büyük ölçüde vazgeçmesi gerekmektedir. İsteklerini yeterince karşılayamadığı gibi yaşantısını meşru kılacak kaçış alanlarını da sağlayamayan “beklenti insanı” içgüdülerini yadsımak zorunda kaldığından mutsuzdur ve bu mutsuzluğundan kurtulabilmek için kendisini çıkmaza sokacak meşru olmayan yollara müracaat eder.

Mesela, aile konusunda beklenti karı ve kocanın kendi paylarına düşen sorumlulukları ve beşeri yönleri ile olması gerekenlerin sınırı tayin edemeyerek yüklenme denilen iticilikten kurtulmayınca kavgalar ve gürültüler aile hayatını sarsmaya başlar. Bu durum vahimleştiğinde boşanmanın oluşması kolaylaşır.

Aile konusunda; karı ve kocanın kendi paylarına düşen sorumlulukları ve beşeri yönleri ile olması gerekenlerin sınırını tayin edemeyerek, birbirlerine yüklenmeleri ve bununla birlikte başlayan kavga ve gürültüler yine birbirlerinden beklenti içerisinde bulunmalarının aile hayatını sarsan bir sonucudur. Neticeyi başkalarından bekleyen insan huzursuz olacaktır Fakat zorunlu sebepler denilen fıtratın gereği, insan sonuçta kavuşması gereken şeyi istemese dahi bulur. Çünkü kader kanunları gereği iyilik iyiliği, kötülük kötülüğü çeker.

Her şeyin bir karşılığının olduğu ve yine en son karşılığın ahrette olacağı düşünülerek beklentiden kurtulmalı ve böylece yapılması gereken bireysel vazifeler yerine getirilmelidir. Bu hali kazanmanın insanın mutluluğundan başka bir sonucu olmayacaktır. Mazlum ve mağdur olmak istenilen bir şey olmamakla birlikte aile kurumunda en son sınıra kadar dayanmak gerektiği düşüncesiyle hareket edilmelidir. Bunu başarmak ise “beklenti” belirtilerinden uzaklaşmak ile olur.

Çok sevdiğinde karşısındakinden de aynı derecede sevgi görmek gibi ve daha birçok duygusal beklentiler içerisinde olan kimi insanlar çoğu zaman hayal kırıklığına uğrarlar. Kişi karşısındakinin kendisiyle aynı anda aynı duyguları hissedip paylaşmasını beklese de gerçek hayatta bu istek hayalin ötesine geçemez.

Allah Teâlâ kullarını gerek ruhsal, gerekse fiziksel yönden apayrı yaratmışken kişinin bu konudaki hayalperestliği üzüntüden başka bir şey getirmeyecektir.

[Sevgililerinin kendileri için değeri olmadığını düşündükleri zaman sararan kadınlardır; sevgilileri için bir değeri olmadığını düşününce sararan erkeklerdir. Burada bütün kadın ve erkeklerden söz ediliyor. Güvenin ve güç duygusunun insanları olarak bilinen böyle erkekler hırslandıkları zaman utanıp kendilerinden şüphelenirler; bununla birlikte böyle kadınlar kendilerini hep zayıf, erkeğe vermeye hazır olarak hissederler, ama tutkunun istisnai durumunda gururlarını ve güç duygularını gösterirler... “bana kim layıktır?” diye soran.][1]

[Durum bir dağa benzer ve bizim fiillerimiz de, o dağa karşı bağır­mak gibidir. Meselâ bir kimse dağa karşı "Efendim!" diye bağırsa, dağdan "Efendim!" diye o sesin aksi gelir ve eğer "Eşek!" diye bağırsa, dağ­dan da "Eşek!" aks-i sadâsı gelir.] [2]

[Şimdi 43 yaşında olan reklam yazarı Laura Doyle, kendisinden on yaş büyük Internet tasarımcısı eşi John Doyle ile yıllar sonra yeniden mutlu olabilmelerini "kocasına teslim olmanın" sağladığını söylüyor. Hem de onun bahsettiği teslimiyet, cinsellikten duygusallığa uzanan çok geniş yelpaze:

"Bütün gayeniz kocanızı memnun etmek olsun, kendiniz için bir beklentiniz olmasın!" diyor esasen kadınlara. Laura'nın hikâyesi, ondan on üç yıl önce, Laura ve John Doyle'un evliliklerinin dördüncü senesinde başlıyor. Bir şeylerin yolunda gitmediğini fark eden ve son çare olarak grup terapileri ile Amerikalıların buluşu, tipik "evliliği kurtarma" seansları arasında koşturan Laura, buradan da bir sonuç alamayınca, en nihayetinde esas yöntemin büyükannesininki olduğuna karar verir. Mutlu bir evliliğe giden yolun, kocasının söylediği her şeye "evet" demekte saklı olduğunu keşfeder. Bu büyük keşiften itibaren, ilişkilerindeki her şey tam tersine dönüyor. Terapistlerin sürekli yinelediği "sorunları konuşup tartışarak çözümleme"nin büyük bir yalan, ilişkide sözü geçer bir birey olarak ayakta kalmaya çalışmasının baştan kaybedilmiş bir savaş olduğunu görüyor çünkü. İhtiraslarını bir tarafa bırakıp yaşayarak bulduğu bu yeni metot, önce Laura'nın evliliğini kurtarıyor. Sonra da Laura, başka mutsuz kadınlara tutku ve aşk dolu evliliğin ipuçlarını vermeye yöneliyor. Hem de feminist yaratıkların "kölelik" olarak gördüğü bu yöntemi, ülkenin dört bir yanında yoğun bir ilgiyle karşılanan seminerleri ve Internet'teki sitesiyle de süsleyerek. Laura'nın kendi imkanları ile bastırıp elden ele dağıttığı (The Surrendered Wife: A Practical Guide to Finding Intimacy, Passion and Peace with Your Man)  “Kocasına Teslim Olan, Kadın: Erkeğinizle Yakınlık, Tutku ve Barış Sağlamaya Giden Pratik Yol" adlı kitabı, binlerce ABD'li kadının ardından giderek dünya kadınlarının da elkitapçığı olma yolundadır.

ABD'de birçok çiftin evliliğine sihirli bir değnek gibi dokunan kitabın elde ettiği başarı kabul etmez bir durumdadır. Laura, konuyla ilgili seminerlere de başlamıştır. Bu seminerlerin falda ve etkisi hususunda ise, cevap Laura Doyle'un izinden gidip evliliğinde mutluluğu yakalayan "kocasına teslim olmuş" kadınlardan geliyor:

Carole Fitzgerald "Bu seminerler sonrasında farkına vardım ki aslında evliliğimdeki en büyük sorun, benmişim" diye anlatıyor. Evliliğinin bir batağa saplandığını görünce, bir arkadaşının tavsiyesi üzerine Laura Doyle'un seminerine katılmış ve hayatı değişmiş.

Bayan Fitzgerald "Olaylara başka bir açıdan bakmayı öğrendim. Kocamı olduğu gibi kabullenip ona her anlamda güvenmem gerektiğini kavradım" diyor ve ekliyor: "Bir zamanlar aşık olduğum bir adamı değiştirmeye çalışmam çok saçmaydı aslında."

Laura Doyle'un "Huzurlu" bir evlilik ile ilgili "Deneme yanılma" metoduyla elde ettiği tespitleri:

"Eğer kendinizi kocanızdan daha üstün görüyor; kocanız söylediğiniz her şeyi yaptığı takdirde sorunların biteceğine inanıyor, ya da o küçük bir erkek çocuğuymuşçasına anne tavrı takmıyorsanız Laura Doyle'a göre sizin de eğitilmeniz gerekiyor. Çünkü bu seminerler sizin yeniden beraber gülebilmenizi; para konusunda tartışmaların son bulmasını; dahası yeniden kocanızla büyük bir aşk yaşamanızı sağlayacak! Laura Doyle öyle diyor. Yine de Laura, kendini hâlâ bir feminist olarak tanımladığını söylüyor üstelik, ve açıklıyor:

"Çünkü teslim olmak demek; erkeğin kölesi olmak anlamına gelmiyor. Feministlikte gaye kadının, menfaati, huzuru ise bunlar fazlasıyla sağlanıyor "

"Hayatım boyunca John'a ne yapması gerektiğini söyledim. Ama ben üsteledikçe, o kendisini geri çekti ve isteklerimin tam tersini yapmaya başladı."

“Kocanızın hayatına müdahale etmeyin; fiziksel, finansal ve duygusal denetimi tamamen ona bırakın; düşüncelerine saygı gösterin; kendinizi ifade ederken ona baskı uygulamayın; ve size gösterdiği ilgiyi takdir edin, aldığı hediyeleri coşkuyla karşılayın...”

Ancak Laura'nın sözünü ettiği "teslim olunası erkekler"in tacizkâr, sapık ya da dengesiz olmaması gerekiyor. Size ya da çocuğunuza fiziksel şiddet uygulayan, uyuşturucu bağımlısı, güvenliğinizi tehdit eden ya da sadece güven hissi uyandırmayan erkeklerden uzak durmanızı tavsiye ediyor Laura. "BU TARZ ERKEKLERE 'TESLİM OLMAK' BİR YANA, ONDAN DERHAL AYRILIN" diye uyarıyor. Karar bu noktada size kalmış.

"Boşanma oranlarının böylesine arttığı bir dönemde Laura sayesinde evliliğimi kurtardım" diyenlerin sayısı hiç de az değil. Tek yapmaları gereken ise, kocalarına sonsuz bir güvenle kendilerini bırakmak.][3]

Allah Teâlâ buyurdu ki; Bilin ki, dünya hayatı ancak bir oyun, ‘(eğlence türünden) tutkulu bir oyalama’, bir süs, kendi aranızda bir övünme (süresi ve konusu), mal ve çocuklarda bir ‘çoğalma tutkusu’ dur. Bir yağmur örneği gibi; onun bitirdiği ekin ekicilerin (veya kâfirlerin) hoşuna gitmiştir, sonra kuruyuverir, bir de bakarsın ki sapsarı kesilmiş, sonra o, bir çer-çöp oluvermiştir. Ahirette ise şiddetli bir azap; Allah’tan bir mağfiret ve bir hoşnutluk (rıza) vardır. Dünya hayatı, aldanış olan bir metadan başka bir şey değildir.” [4]


[1] Firedrich Nietzsche – Tan Kızıllığı, Birinci Kitap, b.403

[2] (KONUK, et al., 2006), c.1, s. 154

[3] (AVCI, Kasım 2007 ), s. 439-

[4] Hadid, 20

6—Cinsellik:


Cinsellik, birliğin bedenen ve ruhen eylem haline geldiği haldir. Zahiren ve batınen vuslatın tecelli ettiği dünya nimetlerindeki manevi hazların oluşmasıdır.

[İbn’ül-Arabî cinsellik ve aşk yaşantılarını değerlendirirken, özdeki sevgi yönelimi ile açıklar. O, cinselliği bir er­keğin kadına karşı sevgisini, insanın hem kendi parçası, yani özdeki bütünlüğün bir uzanımı olan insana, hem de bu özü in­sana yükleyen Allah Teâlâ’ya karşı sevgisi olarak açıklar.[1]

Buna gö­re, insan-insan(erkek-kadın) ve Allah Teâlâ-insan arasındaki sevgi ve bütünleşmenin yolu, cinsler arası ilişkilerdir. O halde insanın var olan ayrımın yerine, bütünleşmeyi gerçekleştirmesinin en önemli yolu, kadın ile erkeğin cinsel birliktelik oluşturmalarıdır. Bu durum Fusûs’ta şöyle ifade edilir:

“… Vuslatın en büyüğü ise kadın ile erkeğin çiftleşmesidir.” [2] Ancak burada kastedilen sı­nırsız, sorumsuz ve nikâhsız bir cinsellik olmayıp, Allah Teâlâ’nın koyduğu sınırlar çerçevesindeki bir birlikteliktir.[3] Ayrıca, bu cinsellik, salt hayvanî arzuları tatmin edip aşkınlığa yol açmayan bir süreç de değildir. Yaşanılan cinsellik ve aşkın ruhunu kav­ramak gerekir. Bu da, bu mutluluğu gerçekte aşkın kılabilecek bir düzlemde yaşanılan cinsellik olarak anlamamız gerektiğini açıklamaktadır.][4]

İmmanuel Kant,  “Kadınsız bir erkeğin yaşamdan haz alması, erkeksiz bir kadının da ihtiyaçlarını tatmin etmesi imkânsızdır.” Dedi. Ama hepsinden de önemlisi, cinsel çekim hakkında söyledikleridir: “büyük bir duyusal haz,” “özel bir haz türü” ama “gerçekte ahlâkî aşkla ortak hiç bir yanı yok.” [5]

Hayatta önemli bir yeri olan cinsel ilişkinin istenilen sıcaklıkta, sıklıkta, kalitede olmayışı karı koca ilişkilerini etkilemektedir.

“….size halâl olan kadınlardan ikişer, üçer, dörder nikâh edin ve eğer bu surette adalet yapamayacağınızdan korkarsanız o zaman bir tane veya cariye alın, ağmamanız için bu daha uygundur.” [6]

Kudame Bin Muhammed, Muğire Bin Abdurrahman Bin Haris el Mahzumi’den; Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki; “İman etmiş kadına ayda bir sefer cinsi münasebet yeterli gelir.” Zeyd Bin Eslem, Ömer radiyallâhü anh’den rivayet ediyor;

“Müslüman kadına, her temizlik döneminde bir defa cinsi münasebet kâfi gelir.” [7]

[Hz. Ömer radiyallâhü anh, Medine’de bir gece teftiş için dolaşır­ken bir kadının şöyle bir şiir okuduğunu duyar:

“Karanlıktı bu gece ve çok uzadı.

Oynayacağım dostum yok, bu beni duygulandırdı.

Yerini tutacak başka şey yok.

Allah korkusu olmasaydı,

Bu yatak şimdi her tarafından sallanırdı”

Bunun üzerine ertesi gün kadını çağıran Hz. Ömer radiyallâhü anh halini hatırını sorar ve onun kocasının cihada katıldığını öğrenir. Hz. Ömer radiyallâhü anh, kadının kocası­nın dört aydan beri Medine’de olmadığını öğrendik­ten sonra, kadına gece söylediği şiirin ne anlam ifa­de ettiğini sorar. Kadının niyetinin kötü olmadığını öğrenince, kadına nafaka tahsis eden Hz. Ömer, bir de ona arkadaşlık edecek bir kadın gönderir.[8]

Bu olaydan sonra Hz. Ömer radiyallâhü anh, evli bir kadının kocasının yokluğuna ne kadar süre tahammül edebileceğini kı­zı Hafsa radiyallâhü anhaya sorar. Hafsa üç veya azami dört ay diye fikrini açıklar. Hz. Ömer radiyallâhü anh bunun üzerine askerlerin dört aydan fazla cephede tutulmamasını komutanla­rına ve valilere bildirir.[9]

Hz. Ömer radiyallâhü anhın komutanlara evli erkeklerin eşlerini fazla ihmal etmemeleri için onlara, dönmelerini istediğine dair mektubunda, ka­dınların mağdur olmaması için dönmeyen erkeklerden nafaka almayı veya eşlerini boşamalarını istedi­ği kaydedilmektedir. Esasen Hz. Ömer radiyallâhü anhın eşiyle cin­sel ilişkiye girmeyen erkeklerin eşlerinden ayrılma­larını istediği de bilinmektedir. [10]

Hz. Ömer radiyallâhü anhe gelen bir kadın kocasının çok ibadet ettiğin­den bahseder. Bunu memnuniyetle karşılayan Hz. Ömer, kadını asıl şikâyetinin ne olduğunu anlamaz veya anlamak istemez. Yanında bulunan Ka’b b. Sivar radiyallâhü anh, kadının, kocasının kendisiyle meşgul olmadığın­dan şikâyet ettiğini söyleyince Hz. Ömer “Bu mese­leyi sen çöz” der.

Ka’b, kocanın, eşine dört günde bir gün ayırma­sı gerektiğine karar verir. Bunu, erkeğin dört kadınla evlenebileceği düşüncesiyle bağlantılı olarak çöz­düğünü açıklar.[11]

Bir kadın, kocasının kendisiyle az beraber oldu­ğundan şikâyet edince erkek Hz. Ömer radiyallâhü anhın bu konuda verdiği hükme uymayı teklif eder. Kadın bunun ne olduğunu sorunca erkek, bunun her temizlik döne­minde kocasının eşiyle bir defa cinsel beraberlikte bulunması durumunda hakkını ödemiş olacağını açıklar. Bunun üzerine kadın, “İnsanların hepsi Ömer’in hükmünü terk etsinler. Sen ve ben ise onu uygulayalım, öyle mi?” der.[12]

Hz. Ömer’in cinsel organı yerine hanımının ar­kasına yaklaşan bir erkeği dövdüğü rivayet edilmek­tedir.[13]

Cahız, Hz. Osman radiyallâhü anh döneminde yaşamış Hubba isimli bir kadının, cinsel ilişki konusunda bazı bilgi­ler aktardığını ve genç kızlara bu konuda öğretmen­lik yaptığını açıkça kaydetmektedir. Raşid Halifeler devrinde toplumda cariyelerin çokça bulunması be­raberinde bazı problemler de getirmişti. Erkekler onlardan çocuk sahibi olmamak için genelde azil-korunma yapmakta idiler. Bunun Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem döneminden de örnekleri bulunmaktadır.[14]

Hz. Ali kerremallâhü vecheye bir adam gelerek “Eşimle her cinsel beraberliğimde bana “Beni öldürdün” diyor” der. Bu­nun üzerine Hz. Ali kerremallâhü veche

“Sen onu öldür, günahı bana gelsin” diye cevap verir.[15]

Raşid Halifeler döneminde kadınların erkekle­re göre daha çok olduğu bu sebeple yaşlı erkeklerin genç kızlarla evlendikleri, bunun sonucunda da genç kadınların cinsel tatminsizlik yaşadıkları anlaşıl­maktadır.[16] ][17]

Aziz Mahmud Hüdâyî’nin şeyhi Üftâde kaddese’llâhü sırrahu’l-aziz haftada bir kere buluşmasını uygun görmüştür.

Bu rivayetlerden anlaşıldığı üzere kadının bir aylık periyotlar içinde adet ördüğü günler dışında (en az 3, en fazla 10) kalan zaman diliminde kocası ile buluşması ve bu konuda anlaşarak ve birbirleri hakkında sınırları tecavüz etmemeleri gerekmektedir.

Yapılan araştırmalarda erkeğin düzensiz cinsel hayatı ile ruhsal durumunun daha vahim hale geldiği görülmüştür.

Cinselliğin sorun haline geldiği durumların çözümleri için ailelerin doktora zamanında başvurmaları, eğer sağlık sorunu yoksa psikiyatrlara başvurarak destek almaları konusunda hassas davranmaları gerekmektedir. Bu konuda yetersiz ya da huzursuz ailelerde başka sorunların da baş göstermesinin kaçınılmaz olduğu düşünülerek gerekli tedbirlere mutlaka başvurulmalıdır.


[1] İbn’ül -Arabî, Fusûsü’l-Hikem, trc. Nuri Gençosman, s. 329.

[2] İbn’ül -Arabî, Fusûsü’l-Hikem, trc. Nuri Gençosman, s. 331.

[3] İbn’ül-Arabî, Fusûsü’l-Hikem, trc. Nuri Gençosman, s. 332.

[4] (KARACOŞKUN)

[5] (NALBANTOĞLU, 7), s.35

[6] Nisa, 3

[7] Tuhfetul Arus,  (966)

[8] İbn Şebbe, Tarih, II, 759-760.

[9] Abdurrezzak, el-Musannaf, VII, 151,152; es-Suyûtî, Tarihu’l-Hule-fa, 139. Ibnu’l-Cevzî, bu sürenin altı ay olduğunu kaydeder. Bkz.İbnu’l-Cevzî, Menakıbu Ömer b. el-Hattab, 84.

[10] Hamidullah, Vesaik, 511,513,514.

[11]Abdurrezzak, el-Musannaf, VII, 149; İbn Sa’d, et-Tabakât, VII, 92; es-Suyûtî, Tarihu’l-Hulefa, 141. Hz. Ömer’in, Kab’ın bu konuyu çözüme kavuşturmasını çok beğendiği için onu Basra’ya kadı yap­tığı nakledilmektedir.Bkz. İbnu’l-Cevzî, el-Muntazam, V, 115-116.

545.İbn Abdırabbih,el-İkd, VII,133-134; İbn Kayyım, Ahbaru’n-Nisa, 9.

[13] Abdurrezzak, el-Musannaf, XI, 443; Muhammed Revvas, Mevsua-tu Fıkhı Ömer, 91.

[14] İbn Hanbel, İlel, II, 93; el-Besevî, el-Ma’rife, II, 808; en-Nesai, İşre, 178.

[15] İbn Kayyım, Ahbaru’n-Nisa, 10.

[16] el-Isbehânî, el-Eğânî, XII, 326-327.

[17] (SAVAŞ, 1996),s. 140-147

5— Temas-İlişki


Kadın erkek ilişkilerinde birbirleri ile görüşmelerinde ki sınır nedir?. Kadın erkeğe ne kadar yakınlık göstermelidir?. Aile ve toplum içindeki durumlar incelenir ve birçok sorunun nasıl oluştuğu araştırılırken genellikle tensel ve ruhsal temasın ayrı ayrı incelenmesi gerektiği kanaatine varılmıştır.

İnsanın anne karnına düşüşü, annesi ve babası ile ilk ilişkileri, daha sonra varsa kardeşleri ile olan ilişkileri ile başlayan ten ve ruh temasları onun şahsiyet gelişiminde büyük etkiler oluşturmaktadır. Karşı cins ile ilk etkileşimin başladığı buluğ döneminde ise birey artık temastaki birleşme ve ayrılma gerçekliğiyle karşı karşıyadır.

Erkek ve kadın yakınlığı hususunda dinimizin koyduğu sınırlar esas alındığında hayat yoluna emniyet şeridi dâhilinde devam edilecektir.  Yoksa aklın; yaş, düşünce, bilgi gibi unsurlarıyla bazı sınırları aşarak hareket edildiğinde birçok sıkıntıyla ve yine hayat boyunca telâfisi mümkün olmayan sorunlarla karşılaşmak kaçınılmazdır.

Kadın-erkek ilişkilerinde ve yakınlaşmada bizim için en güzel örnek Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin koyduğu esaslardır. İnsanların zamanla O’nun koyduğu sınırları zorlayarak bir yerlere gelme çabalarının sonucunda Müslüman milletlerin aşağılık kompleksine düştükleri görülmektedir.

İlişkilerin meşru ve gayri meşru olanlarının tayininde esas olan geçmişteki uygulamalardır.


Kuşaklar arası çatışma

Hayat serüvenine doğumla başlayan insan, hayatı boyunca bir takım gelişim dönemlerinden geçerek bu serüvenini ölümle noktalamaktadır. İnsanoğlu doğduğu andan itibaren kendini bir topluluk içinde bulur. Toplum, insanı insan yapan, inandığı değerleri belirleyen, davranış ve düşüncesini etkileyen bir gerçekliktir. Doğumdan ölene kadar çeşitli şekillerde ve hallerde toplum içinde kendimizi buluruz.

Çeşitli dönemlerde insan kendine bir sorumluluk yüklerken başka bir döneme geçildiğinde bu sorumluluk fazlalaşır ya da eksilir. İşte bu farklar ile de anlaşmazlıklar ve uyumsuzluklar oluşur. Bunun adına bir şekilde çatışmada diyebiliriz.

[“Babam beni anlamıyor”, “bizimkilerle geçinemiyorum”, “anne o senin zamanındaymış”… Bu ve benzeri sözleri hepimizin ya zamanında sarf ettik, ya da –yaşları kemale erenler için söylendi. Aynı mekânı paylaşan iki farklı kuşak arasında “anlaşılamama” sorunu bu cümlelerde somutlaşır. Çok sık gerçekleşmedikçe “her evde olur böyle şeyler” denilir ve nihayetinde büyüklerden birinin sarf ettiği “benim yaşıma gelince anlarsın” cümlesiyle de tartışma bir sonraki krize kadar sona erer.

Pekiyi, gerçekten onların yaşına gelince bir şeyleri anlar mıyız?

Yaşanılan “anlaşılamama” sorunu, yaşlanınca geçen bir şey mi?

Büyüdüğümüzde, nüfus kâğıdımız eskidiğinde “ebeveynlerimiz” gibi mi oluruz?

“Kuşak çatışması” adını verdiğimiz bu olguyu gençlerin ileride ebeveynlerine benzemeleriyle düzelecek bir anomali[1] olarak görmenin yanlış olduğu aşikar.][2]

Bahsettiğimiz kuşak çatışması ile başlayan anlaşılamama kadın ve erkek arasında atılacak temel dinamikleri sürekli hırpalar. Durum sevgi yoksulluğuyla sonuçlanırken gerekçesiz bir şekilde yıkım noktasına gelerek yeniden toparlanmada zorlanan ailelerde “suçlu kim” sorusunun cevabı aranır. Bunun da cevabı yoktur. Çünkü toplumun gerçeğinde herkes suçlu olduğu kadar haklıdır.

“Yaşlılar artık kötü örnekler ortaya koyamayacak durumda oldukları için iyi öğütler ver­meyi severler.” [3]

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin karı-koca arasındaki hukukla ilgili sözlerini yeri geldikçe zikrettiğimiz için burada çocukların büyüklere karşı alacağı tavırlar hakkındaki tavsiyeleri hatırlatalım:

“Baba, cennetin orta kapısıdır, dilersen bu kapıyı zâyi et, dilersen muhafaza et.” [4]

“Cennet, annelerin ayakları altındadır.” [5]

“Küçüklerimize acımayan, büyüklerimizin şerefini tanımayan bizden değildir.” [6]


Meşru İlişkiler

Toplumda kadın ve erkeğin iletişimi kaçınılmazdır. Bu durum bütün devirlerde kısıtlanmaksızın süregelmiştir. […..bir erkekle bir yabancı kadının tabii şartlarda konuşmasına, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ve Raşid Halifeler Döneminde bir sınırlama getirilmediği anlaşılmaktadır. Hz. Âişe radiyallâhü anhanın toplumu ilgilendiren konularda erkeklerle diyalogu vardı. Erkeklerden bazıları izin alarak onun huzuruna girebilirlerdi. Her devirde olduğu gibi bu dönemde de evlere erkek veya kadın misafirler gelmektedir. Bununla ilgili bazı uygulamalar hakkındaki rivayetler, dönemin kadın-erkek ilişkilerine ışık tutacak özelliktedir.

Hz. Ömer, hilafeti döneminde bazı kimselerin evlerine gidiyordu. Bir defasında Abdurrahman b. Avf radiyallâhü anhın evine gelen Hz. Ömer'i, kocası namaz kıldığı için, evin hanımı (örtünmüş olarak) içeri alır ve ona yemek ikram eder. Namazını tamamlayan Abdurrahman da halifeye "hoşgeldin" der.

İslâm toplumunda kadın ve erkeğin bir araya geldiği yerlerin başında ibadet mahalleri gelmektedir. Müslüman toplumların bulunduğu hemen her yerde mescit ve camiler toplu ibadetlerin yapıldığı yerlerdir. Kaynaklar Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem devrinde kadın ve erkeklerin bu gibi yerlerde bir araya geldiklerini nakletmektedir. Ancak bir rivayete göre Hz. Ömer radiyallâhü anh bir havuza uğrar, orada kadın ve erkeklerin beraberce abdest aldıklarını görünce onlara vurmaya başlar. Sonra da havuzun sahibine dönen Hz. Ömer radiyallâhü anh "bir pınar erkeklere, bir pınar da kadınlara yap" der. Bu yasağı koyduktan sonra Hz. Ali kerremallâhü vechenin de bu konudaki fikrini sorar. Hz. Ali, kendisinin idareci olarak böyle bir yasağı koymaya hakkı olduğunu söyler. Hz. Ömer'in yaptığı yeniliklerden biri de mescidde kadınlara ayrı bir kapı tahsis etmesidir. Hz. Ömer bu kapıdan erkeklerin girmesini yasaklar. Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem devrinden itibaren mescide gidip erkeklerin arka saflarında ibadet eden kadınların, daha sonraki dönemlerde (insanların hareketlerine dikkat etmedikleri mülahazasıyla) bazı sınırlamalarla karşılaştıkları anlaşılmaktadır. Gelen rivayetlerde, mescidde bir araya gelen kadın ve erkeklerin, namazdan önce veya sonra birbirleriyle konuştukları belirtilmektedir. Bir defasında erkeklerle konuşmaya dalıp sohbeti koyulaştırınca Hz. Ömer'in kadınları mescidden çıkardığı rivayet edilmektedir.

Kaynaklar, Hz. Fâtıma radiyallâhü anhanın ölüm döşeğinde kendisinin cenazesini kocası Hz. Ali kerremallâhü veche ve Esma bint Umeys'in yıkamasını vasiyet ettiğini ve bu vasiyetin yerine getirildiğini kaydeder. Esma bint Umeys, bu sırada halife olan Hz. Ebu Bekir radiyallâhü anhın eşidir. Raşid Halifeler Devrinde, Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem devrinde olduğu gibi erkeklerin kadınlara selam verdiklerini aktaran rivayetler bulunmaktadır.] [7]

Toplumun dini konuda en hassas döneminde bu şekilde davranılması bize bazı kısıtlama ve engellemelerin siyasî ve kültürel olgulardan kaynaklandığını göstermektedir. Kadın ve erkeğin ilişkisindeki sınırı, kişilerin ihlalleri ya engeller ya da geliştirir. Bu durumlar ile bağlayıcı unsurlar olarak gösterilen şeyler ise gün itibarı ile görecelidir zamana göre değişebilmektedir. Bugün için kültür, yarın için din ve başka bir zaman için de siyasî engellemeler kadın ve erkek arasındaki iletişimin sınırının belirleyicisidir.


Meşru Olmayan İlişkiler

Ailenin parçalanması, kişilerin sosyal ve kültürel hayatlarının menfi yönde etkilenmesi ve meşru ilişkilerin bozulması gibi sonuçlar doğurabilecek yakınlaşmalardan kaçınmak insanın toplum düzeni için üzerine düşen mecburi bir görevidir. Bir ilişkinin toplum tarafından razı olunmayacak bir hâle dönüşmemesi ve yine bu yönde alınacak kararların toplumun ortak paydalarıyla örtüşmesi gerekmektedir. Birçok çiftin akraba ya da büyükleri ile ilgili yaşanan sorunlar nedeniyle ilişkilerinin “zorlanması”, meşru olmayan durumlar meydana getirmektedir. İlişkilerin bu duruma düşmesi “anlayışsızlık” faktörünün etkisiyledir.

“Anlayış” kişinin karşısındakine değer vermesi ve onu içinde hissetmesi olup bu ise sevginin en yüce zirvesidir. Bu hale en güzel örnek Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem efendimizdir.

Ebû Hureyre radiyallâhü anhın anlattığına göre bir defasında kendisi açlıktan bitkin bir vaziyette herkesin gelip geçtiği bir uğrak noktasına oturur. Oradan geçen Ebû Bekir radiyallâhü anha Kur’ân-ı Kerim’den bir ayet sorar. Amacı Ebû Bekir’in, açlığını fark ederek kendisini doyurmasıdır. Ancak Ebû Bekir radiyallâhü anh durumu anlayamaz. Ömer radiyallâhü anh geçer. Ona da aynı amaçla Kur’ân-ı Kerim’den bir âyet sorar. Ancak o da asıl maksadı çözemez. Derken Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem geçer. Kendisini gördüğünde gülümser. Kalbinden geçeni ve yüz ifadelerini fark ederek,

“Ey Ebû Hureyre beni takip et.”, der.[8]

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin Ebû Hureyre’nin yüzüne bakıp tebessüm etmesi, onun yüz ifadeleri ve tavrını okuyarak, maksadını anlamış olmasının bir göstergesidir. Nitekim gülümsemesinin ardından, “Beni takip et.” demesi de, tebessümünün hangi bağlamda olduğunu belirlemektedir.

Karşımızdakini anlamak hakikatin sırrına varmak demektir. Kadın ve erkeğin birbirlerini anlamaları “gerçek insan” olma yolunda merhale kat ettiklerinin göstergesidir.

“Anlayışsızlık” kopukluk oluşturunca ilişkinin meşruluğunu tartışılır hale getirir. Dinî ve kültürel bir gereklilik bile olsa iki kişi arasındaki ilişkinin meşruiyet kazanması için karşılıklı onay gerekmektedir. İnsanlar belli bir noktadan sonra aldıkları kararlarda genellikle fıtratlarının esiri olmaktan kurtulamazlar. Bu nedenle bir erkeğin veya kadının saygı göstermesi ile sevip saygı göstermesi arasındaki farkı ayırt etmek gerekmektedir.

İlişkilerin meşruiyetini oluştururken vicdanî kararların büyük hissesinin olduğu unutulmamalıdır. Meşru bazı ilişkiler zaman ve şartlara göre gayri meşru kabul edilebilmekte olup bu tarz durumlardan sakınmak gerekmektedir.

[Hz, Ömer radiyallâhü anh, yabancı bir kadınla bir erkeğin başbaşa yalnız kalmalarını el-Cabiye'de yaptığı bir konuşmada yasaklar. Hz. Ömer devrinde müslüman erkekler İslâm fetih hareketleri devam ettiği için eşlerini bırakıp cihada katılmışlardır. Hz. Ömer; kocaları askerde olan bu kadınların evlerine yabancı erkeklerin girmemelerini ister.

Abdurrezzak'ın bu konuyla ilgili kaydettiği bir rivayete göre bu yasağı duyan bir erkek kalkar ve "benim kardeşim (veya amcamın oğlu) cihada çıktı, ailesini bana tavsiye etti ve ben onların yanına giriyorum" der. Bunu dinledikten sonra Hz. Ömer radiyallâhü anh bu adama, bu ailenin ihtiyaçlarını evlerine girmeden de giderebileceğini "kapıda durup ihtiyacınız var mı? Bir şey istiyor musunuz? diye sor" diyerek açıklar.

Kadınlarla laubali şekilde konuşmaya dalmanın Hz. Ömer radiyallâhü anh tarafından hoş karşılanmadığını bilen bir adam, kendi hanımlarıyla sohbet etmekte olan bir erkeğin kafasını yarar. Durum Hz. Ömer'e aksettirilince vuran adam, olayı yanlış anladığını ve kadınların, o adamın eşleri olduğunu bilmediği için vurduğunu söyler. Bunun üzerine Hz. Ömer radiyallâhü anh;

"Ey vuran adam sana Allah acısın. Ve ey dövülen kişi sana da Allah için bakan bir göz isabet etmiş" der. Hz. Âişe'nin, kendi ailesi içinde namahrem olan erkeklerin, ailenin kadınlarının yanına rahat girmelerini sağlamak için erkeklere, kadınların sütlerinden verdirdiği ve böylece (sütkardeşi olup evlenmeleri haram olduğu için) rahat ilişkilerin kurulduğu nakledilmektedir. ] [9]

Burada kadın ve erkeğin birbirlerinden kopacak bir hayat tarzı içinde olmamaları gerektiği üzerinde durulurken aynı zamanda suiistimallere karşı da uyarı söz konusudur.


[1] Anomaly: (i.) kural dışı oluş, kaide dışı olan şey, sapıklık, anomali, anormallik; (gram) kural dışı kelime. true anomaly (astr.) gerçek anomali, elipste radyus vektörü ile büyük eksen arasındaki açı .

[2] Dr. Emre ERDOĞAN, Siyaset Bilimci

[3] La Rochefoucauld, Özdeyişler; (93)

[4] Tirmizî, Birr, 3.

[5] İbn Mâce, Cihâd, 12; Nesâi, Cihâd, 6.

[6] Ebû Davud, 58, Tirmizî, Birr, 15.

[7] (SAVAŞ, 1996), s. 45-49

[8] Buharî, Rikâk 17

[9] (SAVAŞ, 1996), s. 49-52

Örtünme


Niçin kadın korunmak isteniyor?

Kadının korunmasını isteyen Allah Teâlâ dır. Ancak kadının özgürlük adına kavuşmak isteği şeylere “dönüşüm dengesi” denilen eğride çemberi helozonik [1] şekilde bir türlü kavuşamadığı ve neticede mağdur olduğu görülmektedir. Ancak erkek ile kurulan aile hayatında kadının ebedileştiği ve ebedileştirdiği görülmektedir. Çünkü aile olmak kadını koruduğu gibi hayatı boyunca kavuşacağı en güzel duygu olan annelik vasfı yani yaratıcılık sıfatı gibi ilâhi bir duyguyu ancak böylelikle yaşar.

Kadının özgürleşmesi ile koruma kalkanı gibi görülen erkek hâkimiyeti kırılmak istenildiğinde genellikle erkeğin fıtratında bulunan iktidar hırsı dumura uğrar. Acizlik psikolojisinin neticesinde; hakaret, şiddet, tecavüz vs. gibi kadını alt edebileceğini düşündüğü uygulama yollarına gider.

Son dönemlerde artarak çoğalan boşanmaların altında yatan sebeplerden biri olarak özgürleşme hareketleri görülmektedir. Özgürleşmenin ise çok kişide; nefsani olarak türlü zevklerin tadıldığı ve dini, beşeri kaygılardan yoksun bir anlayış olarak tezahür ettiği görülmektedir.

Kuralları olmayan insan gurubuna topluluk diyemeyeceğimiz gibi ortak paydaları olmayan kişilerinde aile olmaları düşünülemez.  Konu incelenirken erkeğin lehine olduğumuz zannedilebilir. Ancak Allah Teâlâ’nın erkeğe verdiği bir derece üstünlük, kadına meylederek ona sahip olmak istemesindendir

“Erkeklerin kadınlar üzerindeki hakları gibi, kadınların da erkekler üzerinde belli hakları vardır. Ancak erkekler, kadınlara göre bir derece üstünlüğe sahiptirler.” [2]

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin kadına tanıdığı özgürlük sınırlarının mihenk taşlarından biri olarak şu misali verebiliriz:

“Kadın evinden çıkacağı zaman sürünmüş olduğu kokudan dolayı, cünüplükten guslettiği gibi yıkansın da öyle çıksın.”[3]

“Bir kadın evinden koku sürünmüş olarak çıktı. Ömer radiyallâhü anh kokusunu hissetti ve ona dedi ki;

“Koku sürünüpte mi çıkıyorsun? Şüphesiz erkeklerin kalpleri, kadınların burunlarının olduğu yerdedir. Koku sürünmeden çıkınız.” [4]

“Ebu Hureyre’nin yanına uğradım. Bize doğru gelmekte olan bir kadından güzel koku geldi. Ebu Hureyre radiyallâhü anh dedi ki; “Ey Allah’ın kadın kulu! Nereye gidiyorsun?” dedi ki; “Mescide” Ebu Hureyre dedi ki;

“Ben Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin şöyle buyurduğunu işittim; “Allah Teâlâ, koku sürünüpte mescide giden kadının namazını, cünüplükten yıkandığı gibi yıkanana dek kabul etmez.” [5]

İbn-i Mesud radıyallahu anh dedi ki, “Kadın tamamen avrettir. Onun Allah Teâlâ’ya en yakın olduğu yer evinin ortasıdır. Dışarı çıktığı zaman şeytan onun peşine takılır.” [6]

Misal olarak seçtiğimiz koku hadisesiyle etken ve edilgen konumlardaki kadın ve erkeğin uyarıcı olmaktan kaçınmaları gerektiği anlatılmaktadır. Kim nefsi uyarıcı bir hareket içerisindeyse bunun neticesindeki günahta o kişiye aittir. Aslında burada kadın mahrum edilmiyor sadece erkeğin korunması için sınırlama getiriliyor. Ancak erkeğin kadın karşısındaki zayıflığı göz ardı edilerek kadınların sınırlandırıldığı zannedilmektedir.

Erkeğe yardım etmesinin istenmesi kadına verilen yüksek değerin bir göstergesidir.


Örtünme

[Örtünme, dünya çapında yaygınlığa sahip ve sadece insana özgü bir uygulamadır. Örtünme duygusu, sosyal bir varlık olan insan için fıtrîdir. Varlıklar arasında çıplak olarak dünyaya gelip sonra örtünen tek canlı insandır. Çünkü çıplaklıktan kurtulma hissi sadece insana özgüdür. Kadınların başlarını örtme uygulamasının ilk defa ne zaman başladığı tam olarak bilinmese de, arkeolojik kazılar ve bilimsel veriler bu uygulamanın insanlık tarihi kadar eski bir gelenek olduğuna işaret etmektedir.

Kadınların başörtüsü, özellikle günümüzde en çok tartışılan konulardan birisidir. Bu tartışmaların çözüme kavuşturulabilmesinde şüphesiz her dinin kendi kutsal kitap ve geleneği önemli bir rol oynamaktadır.][7]

Ancak ne var ki örtünme sadece İslam dininin içinde varmış gibi gösterilerek kadınlarımızın manevî hallerini etkilemek isteyen art niyetli kişiler ve gruplar bulunmaktadır.

[İnsanın örtünmesi ile ilgili olarak kutsal kitaplarda verilen ilk bilgi, Hz. Âdem aleyhisselâm ve Havva’nın örtünmesidir. Tevrat’a göre Allah Teâlâ, önce Hz. Âdem aleyhisselâmı yaratmış, sonra onun yalnız kalmaması için Hz. Havva’yı yaratmıştır. Tevrat’ta geçen

“Âdem de karısı da çıplaktılar, henüz utanç nedir bilmiyorlardı” [8] ifadeleri, onların çıplak olduklarını ancak bunun bilincinde olmadıklarını, yani henüz giyinme ihtiyacı duygusuna sahip bulunmadıklarını göstermektedir. Onlardaki bu iffet eksikliği, henüz “iyilik ve kötülük ağacından” tatmadıklarını ifade etmektedir. Bundan sonra yasak ağacın meyvesinden yeme olayı gerçekleşir. Tevrat’a göre Hz. Havva, yılanın aldatması sonucu Allah Teâlâ’nın yemelerini yasakladığı ağacın meyvesinden yer ve kocasına da yedirir. Olayın devamı Tevrat’ta şu ifadelerle anlatılmaktadır:

İkisinin de gözleri açıldı. Çıplak olduklarını anladılar. Bu yüzden incir yaprakları dikip kendilerine önlük yaptılar. Derken, günün serinliğinde bahçede yürüyen Rab Tanrı’nın sesini duydular. O’ndan kaçıp ağaçların arasına gizlendiler. Rab Tanrı Âdem’e:

‘Neredesin?’ diye seslendi. Âdem:

‘Bahçede sesini duyunca korktum; çünkü çıplaktım, bu yüzden gizlendim’ dedi. Rab Tanrı:

‘Çıplak olduğunu sana kim söyledi? Sana meyvesini yeme dediğim ağaçtan mı yedin?” diye sordu. Âdem:

‘Yanıma koyduğun kadın, ağacın meyvesini bana verdi, ben de yedim” [9] diye cevap verdi. Bu ifadelerden sonra, Rab Allah Teâlâ’nın yılanı, Hz. Havva’yı ve Hz. Âdem aleyhisselâmı cezalandırması anlatılmaktadır. Daha sonra ise, “Rab Tanrı, Âdem ve karısı için deriden giysiler yaptı ve onlara giydirdi” [10] ifadesi yer almaktadır.

Bu ifade, insanoğlunun ilk giysisinin bizzat Allah Teâlâ tarafından hazırlandığını bildirmektedir. Buna göre, cennette iken çıplak olan insanoğlu, yeryüzüne gönderilmeden Allah Teâlâ tarafından giydirilmiştir. Bu durum da giyinmenin/örtünmenin insanın sosyal yönü ile ilgisine dikkat çekmektedir. Aynı olay benzer şekilde Kur’ân-ı Kerim’de de anlatılmaktadır. Allah Teâlâ, Hz. Âdem’i ve eşini cennete yerleştirir. Oradaki nimetlerden diledikleri gibi istifade etmelerini söyleyerek bir ağaca dikkat çekip şu ağaca yaklaşmayın” der. Şeytan ise vesvese vererek onları aldatır. Olayın devamı Kur’ân-ı Kerim’de şu şekilde anlatılmaktadır:

“Böylece onları hile ile aldattı. Ağacın meyvesini tattıkları anda, ayıp yerleri kendilerine göründü ve cennet yapraklarıyla üzerlerini örtmeye başladılar. Rableri onlara:

‘Ben size bu ağacı yasaklamadım mı ve şeytan size apaçık bir düşmandır demedim mi?’ diye nida etti. (Hz. Âdem ve eşi) dediler ki:

‘Ey Rabbimiz, biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz”[11]

Başka bir ayette ise bu olay su şekilde anlatılmaktadır: “Nihayet Hz. Âdem ve eşi yasak ağacın meyvelerinden yediler. Bunun üzerine ayıp yerleri açılıp kendilerine görünüverdi ve üzerlerini cennet yaprağıyla örtüp yamamaya başladılar. (Bu suretle) Hz. Âdem Rabbine asi olup yolunu şaşırdı”. [12] Kur’ân-ı Kerim’de insanoğlunun örtünmesi ile ilgili ayrıca şu ifade de yer almaktadır: “Ey Âdemoğulları! Biz sizin için ayıp yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise yarattık …[13]. ][14] Bu şekilde âdemoğlunda örtünme başlamıştır.

[Nuh Peygamber kızlarına, gelinlere ve yaşlı kadınlara vücutlarını uzun ve geniş elbiselerle örtmelerini buyurdu. Fakat yüzlerini açık bıraktı. “Türkmenlerin yüzünde Yüce Tanrı’nın nuru tecelli eder. Onun için onların yüzüne Yüce Tanrı’nın nur meşalesi olan güneşin şulesi düşmeli, buna engel olunmamalıdır. Çocuğunuzun yüzüne vurmayın.” diye vasiyet ederdi.] [15]

[Kadınların başlarını örtme uygulamasının çok eskilere dayanan bir tarihi vardır. Mezopotamya uygarlıklarından olan Sümerli kadınların M. Ö. üçüncü asrın ortalarında başlarını örttükleri bilinmektedir. Bunun yanında eski uygarlıkların çoğunda başörtü uygulamasına rastlanmaktadır. Fakat kadınların başlarını örtmelerine dair en eski yazılı belge, Orta Asur yasasında yer alan 40. maddedir. Bu maddede ilk defa hangi kadınların başörtü takabilecekleri, hangi kadınların ise takamayacakları belirtilmiştir. Dahası bu maddede, başörtüyü takmaması gerekenlere başörtüyü taktıkları takdirde uygulanacak cezalar da belirtilmiştir.

Yahudi dininin temel kutsal kitabı olan Eski Ahit’te ise, kadınların başlarını kapatması veya nasıl kapatacakları konusunda açık bir emir bulunmamaktadır. Bununla beraber, Eski Ahit döneminde Yahudi kadınlarının baş ve yüzlerini bir örtüyle gizlediklerine işaret eden metinler yer almaktadır. Bu metinlerdeki ifadelerden hareketle baş/yüz örtme uygulamasının o dönemde ve daha öncesinde uygulanan bir âdet ve gelenek olduğunu söyleyebiliriz. Yahudilerin diaspora (sürgün) hayatı yasadıklarını da düşünecek olursak, Yahudi kadınlarının bulunduğu coğrafyadaki komşu ülkelerin kadınlarının kıyafetlerine benzer kıyafetler kullandıklarını söyleyebiliriz. Çünkü Eski Ahit’in ortaya çıktığı dönemdeki Yahudi kadın kıyafeti, daha önceki gelenekleri ve komsu kültürlerdeki kadın kıyafetlerini yansıtmaktadır.

Yahudilikte kadınların başlarını örtmelerini emreden hükümler Eski Ahit’in yorumu ve tamamlayıcısı olan Talmud’da yer almaktadır. Eski Ahit’te baş/yüz örtüsüne işaret eden metinler Talmud’da yorumlanmış ve hem bekâr kızların hem de evli kadınların başlarını örtmeleri bir kural ve onların takip etmesi gereken dinî bir yükümlülük düzeni olarak yasallaştırılmıştır. Fakat burada da iki farklı yaklaşım ortaya çıkmıştır. Mişna, kadınların baş örtme uygulamasını geleneğin bir ürünü addederken Gemera, baş örtmeyle ilgili olarak Tevrat’a ait kaynak verir ve Mişna’ya karşılık olarak, kadınların başlarını örtme uygulamasının Tevrat’tan kaynaklanan bir hukuk olduğunu iddia eder. Gemera bu iddiasını Tevrat’ın Sayılar bölümündeki zina zanlısı kadının (sotah) başının açılması olayına dayandırır. Bunun yanında Yahudi dünyasında hem kadınların hem de erkeklerin başlarını örtmelerinin temelinde, Hz. Musa aleyhisselâmın Allah Teâlâ’nın yüzüne bakmaktan çekindiği için yüzünü bir örtüyle gizlemesi düşüncesi yatmaktadır. Aynı zamanda Talmud âlimlerinden bazıları ve Aggadaik gelenek, kadınların başlarını örtmelerinin sebebi olarak Hz. Havva’nın islemiş olduğu günahı zikretmişlerdir. Halakhah’ta bir kızın ergenlik çağından sonra başını örtmesi gerektiği belirtilmiştir.

Kadınların başlarını örtmeleri o kadar katı bir hale gelmiştir ki, başı örtmenin ihlali hem Eski Ahit’te hem de Talmud’da cezaî müeyyideye tabi tutulmuştur. Eski Ahit’te ceza olarak kadınların mahrem yerlerinin açılacağı belirtilirken bunlar arasında kadının başının da açılacağı zikredilmiştir. Talmud’da ise, bir kadının başını açması sebebiyle kocasının hanımını mehrini geri ödemeksizin boşayabileceği belirtilmiştir. Daha sonraları ise Ortaçağın Rabbanî kaynakları, buna ilaveten kadınların başlarını örtmelerini Yahudi dininin uygulamasının bir parçası olarak görmüşler ve bu uygulamayı pekiştirmişlerdir.

Modern dönemde ise bu uygulama, gelenek içindeki değerini hızlı bir biçimde kaybettiği için uygulamaya karsı çıkılmış ve terk edilmeye yüz tutmuştur. Başörtüsü yerine peruk kullanılmaya başlanmış ve başörtüsü itibarını kaybetmiştir. Rabbilerin bazıları başörtüsü yerine peruk kullanılabileceğini savunurken, bazıları da peruğun başörtüsü yerine geçemeyeceğini iddia etmişlerdir.

Hıristiyanlıkta kadınların başlarını örtmeleri konusunda Yeni Ahit’in özellikle dört İncil bölümünde bir emir bulunmazken, mektuplar bölümünde kadınların başlarını örtmeleri emredilmektedir. Pavlus, I. Korintoslulara yazmış olduğu mektupta kadınların başlarını örtmelerini, erkeklerin de başlarını açık bulundurmalarını emreder. Hıristiyanlıkta kadınların başlarını örtmeleri bir taraftan boyun eğmenin işareti olarak görülürken, diğer taraftan meleklerden dolayı kadınların başlarını örtmeleri emredilmiştir. Tanrı’nın yansıması olduğu için erkeğin başını örtmemesi emredilirken, erkeğin yansıması olduğu belirtilerek kadının da başını örtmesi gerektiği bildirilir. Kadın; erkeği, Hz. İsa aleyhisselâmı ve Allah Teâlâ’yı küçük düşürmemek için başını temsili olarak örter. Kadının başını örtmesiyle de Allah Teâlâ’nın egemenlik sistemi ortaya konmuş olur.

Hıristiyan dünyasında rahibelerin başlarını örtmesi de, onların Hz. İsa aleyhisselâm ile nişanlanması ve dünyadan feragat etmesi olarak yorumlanmıştır. Öte yandan, kadının uzun saçının başörtü yerine geçip geçmediği konusunda farklı yaklaşımlar bulunmaktadır. Ağırlıklı görüş ise, uzun saçın başörtü yerine geçmediği yönündedir. Ayrıca, Pavlus’un Korintoslulara yazmış olduğu bu mektupta tartışılan diğer bir konu da, kadının başını tras ettirmesidir. Burada Pavlus, kadınların başlarını traş ettirmelerini Hz. İsa aleyhisselâmı baş olarak kabul etmediklerinin bir işareti olarak görür ve traş olmalarını uygun görmez. Ayrıca, Hıristiyanların sonradan kutsal kitaplarına dâhil ettikleri Deuterakanonik kitaplarda, kadınların başlarını örttüklerine işaret eden metinler yer almaktadır. Fakat bu metinlerde yer alan ifadeler emir değildir, sadece uygulamadır.

Hıristiyanlığın ilk dönemlerindeki kilise babalarının kadınların baş örtme uygulaması konusundaki yaklaşımları ise; onların başlarını örtmeleri konusunda olmuştur. Kilise babaları, bekâr ve evli kadınların başlarını örtmelerini talep ederken Pavlus’un Korintoslulara yazmış olduğu mektubu delil göstermişlerdir. Ayrıca, yabancı erkeklerin bulunduğu bir ortamda kadınların yüzlerini de örtmelerini talep etmişlerdir. Tarihi araştırmalar kilisenin ilk dönemlerinde kadınların başlarının örtülü, bunun yanında erkeklerin başlarının ise açık olduğunu doğrulamaktadır.]  [16]

Sonuç olarak ilahî olan ve olmayan dinler açısından başörtüsü kadın ve erkek için kaçınılmaz bir giyim biçimidir.

Hz. Nuh aleyhisselâm buyurdu ki;

[“Gençlere namus, kızlara hayâ, yaşlı kadın ve erkeklere akıl, feraset ve vakar, gelinlere ise asalet.”][17]

Örtünme kimin için?

Örtünme kadın ya da erkeğin karşısındaki kimsenin şehvani yönden uyarılmasının engellenmesi ve korunmak içindir. Örtünmesi, kadına bir üstünlük sağlarken aslında kadının kendisinden çok erkeğin durumunu etkilemektedir. Kapalı bir odada saçının açık olmasının ancak kendini aynada gördüğünde bir değer ifade edeceği gibi “lunapark aynası” misali değer kaybına neden olabilecek kimseler karşısında korunma kalkanı olarak emniyeti için Allah Teâlâ kadının örtünmesini istemiştir.

Kadının örtünmesine karşılık erkeğin de kadına bakmaması emredilmiş olup bu durum birbirine nispet edildiğinde erkeğin daha güç bir sınavla karşı karşıya olduğu anlaşılmaktadır.

“Mümin erkeklere söyle: Gözlerini bakılması yasak olandan çevirsinler, mahrem yerlerini, korusunlar. Bu, onların arınmasını daha iyi sağlar. Allah yaptıklarından şüphesiz haberdardır.”

Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini bakılması yasak olandan çevirsinler, iffetlerini korusunlar. Süslerini, kendiliğinden görünen kısmı müstesna, açmasınlar. Başörtülerini yakalarının üzerine salsınlar. Süslerini kocaları veya babaları ve kayınpederleri veya oğulları veya kocalarının oğulları veya kardeşleri veya erkek kardeşlerinin oğulları veya kız kardeşlerinin oğulları veya müslüman kadınları veya cariyeleri veya erkekliği kalmamış hizmetçiler, ya da kadınların mahrem yerlerini henüz anlamayan çocuklardan başkasına göstermesinler. Gizledikleri süslerin bilinmesi için ayaklarını yere vurmasınlar. Ey inananlar! Saadete ermeniz için hepiniz tevbe ederek Allah’ın hükmüne dönün.” [18]

Kadın bakıştan daha az etkileneceği için “bakmama” emri ilk olarak erkekten istenmiştir.  İkinci ayette ise kadının örtünme konusunda dikkatli olması ile erkeğe karşı muhafazada olacağı ifade edilmektedir.

Örtünme konusunda son zamanlarda kadının yalnız saçının örtülmesi anlaşılmakla birlikte aslında kadından istenen hem bedenen hem de ruhen kendini korumasıdır.

Yani örtünme, yalnız vücudun değil ruhun da örtülmesiyle gerçekleşir.

“Gözlerini bakılması yasak olandan çevirsinler, iffetlerini korusunlar. Süslerini, kendiliğinden görünen kısmı müstesna, açmasınlar.” [19]

İnsanın örtünmesi hususunda kadında ısrar edilmesi kadın karşısında erkeğin aciz oluşundan kaynaklanmaktadır. Aciz kalan erkekte kadının safiyetini bozup kadına zarar vermekten kendini kurtaramamıştır. Bu nedenle erkeğin bir saldırısı olabilmektedir. Cinsel saldırı, fiziksel, psikolojik ve sosyal etkileri nedeniyle en ağır travmalardan biridir. Son yıllarda yapılan önemli sayıda araştırmalar cinsel travmanın yaygınlığını ortaya koymakta ve cinsel saldırıyı toplumun ve bireyin önemli bir ruh sağlığı sorunu haline getirmektedir.

[Meselâ cevizin içini kabuğu örter. Cevizin içi ya çürük veya sağlam olur. Eğer çürük olursa kabukta ayıp örtücülük manası olur ve eğer sağlam olur­sa, başkalarının tecavüzünden korunması için yine o kabuk örtücü olur. Yani gizlilik mertebesinde olan ve na­zarlardan görünmeyen o sağlam içi örtmüş olur.] [20]

Genel popülasyon[21] çalışmaları cinsel saldırıların ciddi boyutlarda olduğuna işaret ederken saptanan bu olgular buzdağının sadece görünen kısmıdır. Halen cinsel saldırı adli makamlara en az yansıyan gizli kalmış bir şiddet suçudur. Son yıllarda travma sonrası oluşan ruhsal bozukluklar da en çok ilgi duyulan konulardan biri olmuştur.

Onun için erkeğin bilinçaltındaki saldırı etkenini kadının açığa çıkartmaması gerekir. Bu nedenle çok zaman huzur bozulmuştur. Huzurun olmadığı ortamda iyilik ve kötülük vasfı kaybolur. İyiliğin ve kötülüğün değersizleştiği toplum ilâhî gazabı celp eder.


Örtünmedeki sınır

Yukarıda anlatılanlar ile kadının örtünmesi konusundaki sınır nasıl belirlenecektir. Bu sınırları ele alacak olursak;

—Allah Teâlâ’nın koyduğu sınır

—Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin koyduğu sınır

—Dinde ilim sahiplerinin koyduğu sınır

—Kadınların ve erkeklerin cinsleri açısından koyduğu sınır

—Toplumun ve örfün koyduğu sınır

—Devletin koyduğu sınır

Bu saydıklarımıza başka ilaveler de olabilir.

Erkek ve kadın kutsîliğin bireyleridir. Allah Teâlâ kadına cazibe vermiş ve kapatmasını da yanında emretmiştir. Örtüdeki sınırıysa tek parça [22] elbise ile emretmiştir. Tek parça vahdetin (birliğin) temsili olduğundan ruhâni yükselişin emâresidir. Örtü aslında bir olan Allah Teâlâ’nın kadında görülen zuhurâtının ifnâsını sağlayan önemli bir eşyadır.

Hazreti Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem “her nebi vefat ettiği mekânda defnedilmiştir” buyurduğu için kendisi de Hakk’a yürüdüğünde kabir olarak Hazreti Aişe radiyallâhü anhanın hücresinde yattığı döşeğin serili olduğu yerde sırlanmıştır. Hazreti Ebu Bekir radiyallâhü anh Hakk’a yürüdüğünde Hazreti Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin yanında sırlanmıştır. Hazreti Aişe radiyallâhü anha buyurdu ki;

“Hazreti Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ve babamın sırlandıkları [23] evime girerdim. Efendim ve babam der, dış elbisemi çıkarırdım.”

Hazreti Ömer radiyallâhü anh Hakk’a yürüyüp babasının yanına sırlanınca Aişe radiyallâhü anha cilbabını giyinmeye başladı ona:

“Annemiz size ne oluyor? Neden cilbabınızı giyiyorsunuz denildiğinde” şöyle buyurdu:

“Şu efendim, şu da babamdı Hazreti Ömer radiyallâhü anhdan hayâ ederek giyindim.”

İmamı Malik radiyallâhü anh şöyle söylemiştir:

Hazreti Aişe radiyallâhü anhanın evi iki kısma ayrılıp bir duvarla bölünmüştü. Bu iki bölümden birinde kabir vardır. Bir kısmın da Hazreti Aişe radiyallâhü anha bulunuyordu. Arada sırada kabir tarafına geçerdi. Hazreti Ömer radiyallâhü anhden sonra da geçerdi. Fakat bu defa üzerine bir örtü alıp ona bürünerek girerdi.

Yine Hazreti Fâtıma radiyallâhü anha tesettüre son derece ehemmiyet verirdi. Vefat ettiği zaman yıkanmasında iki kişinin bulunmasını (Esma binti Umeys ve Hazreti Ali Kerremallâhü veche) ve küçük bir çadır içinde yıkanmasını, cenazesinin kimse tarafın­dan görülmemesi için geceleyin sırlanmasını vasiyet etmiş ve öyle yapılmıştır. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem onun bu hassasi­yetine uygun olarak kıyamet günü olunca perde gerisinden bir münadi şöyle seslenecek:

“Ey mahşer halkı gözlerinizi kapayın Fâtıma bint-i Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem geçecek.”

[Züyyine linnâs,[24] hükmünce Allah Teâlâ’nın insanlar için bezediği şeylerden halk, nasıl kurtulabilir?

Allah Teâlâ; kadını erkeklere munis olmak üzere yarattı. Âdem nasıl olurda Havva’dan ayrılabilir?

Kişi yiğitlikte Zâloğlu Rüstem bile olsa Hamza’dan bile ileri geçse yine hükmetme hususunda karısının esiridir.

Âdemî sözlerinden âlemin sarhoş olduğu Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem bile “Kelliminî yâ Humeyrâ” (Benimle konuş) derdi.

Gerçi zâhiren su, ateşten üstündür; fakat bir kaba konunca ateş, onu fıkır fıkır kaynatır.

İkisinin arasında bir tencere, bir çömlek oldu mu ateş, o suyu yok eder, hava haline getirir.

Görünüşte su nasıl ateşten üstünse, sen de kadından üstünsün; fakat hakikâtte ona mağlûpsun, sen onu istemektesin.

Böyle bir hassa ancak âdemoğlundadır. Çünkü insanda muhabbet vardır. Hayvanın muhabbeti azdır ve bu da onun nâkıs olmasından ileri gelmiştir.

Kadınlar, akıllı kişiye galebe ederler, fakat cahil kişi onlara galip olur

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem dedi ki; “Kadınlar; akıllı kişilere ehli dil olanlara fazlasıyla galip olurlar. Fakat cahiller, kadına galebe ederler.” Çünkü onlar sert ve kaba muameleli olurlar. Onlarda acıma, lütfetme, sevme azdır. Çünkü tabiatlarında, yaradılışlarında hayvanlık üstündür.

Sevgi ve acıma, insanlık vasfıdır; hiddet ve şehvetse hayvanlık vasfıdır.   Kadın, Hakk nurudur, sevgili değil… Sanki yaratıcıdır, yaratılmış değildir! ][25]

İmam Şarânî Üstadı Aliyyülhavas kaddese’llâhü sırrahu’l-azizden rivayet etti. [Hür kadının namazda yüzünün ve elinin içinin açık olmasında, ariflere göre, Allah Teâlâ için büyük bir ta’zîm vardır. Ariflerden biri buyurur ki, o Allah Teâlâ’nın huzurunda ve korumasındadır. Hiç bir kimsenin, hiç bir şekilde başını kaldırıp, ona bakması caiz değildir. Aslan yuvasındaki aslan yavrusu gibidir. İhramda yüzünü açmasındaki sır da aynıdır. Çünkü o anda kadın, Allah Teâlâ’nın hususi huzurundadır. Kadın namazda ve hacda yüzünün açık olması, kuş avladıkları tuzaktaki yem gibidir. O halde, Allah Teâlâ’nın muhafaza ettiği, koruduğu kimse, o huzuru yüce tutar ve namahrem [yabancı] kadının ve namaz kılan kadının yüzüne, huzurunda bulunduğu Rabbine karşı edebi gözeterek, hiç bir zaman bakmaz. Allah Teâlâ’nın şakî kıldıkları, bundan gafil olurlar. Bakarlar ve Allah Teâlâ’nın cezasına müstahak olurlar. Buradan giderek, âlimler, kadınlar ihram giyince, avam o, Allah Teâlâ’nın huzurunda iken, Ondan izinsiz, ona bakıp cezaya çarpmasın diye, menâsik-i hac esnasında yüzlerine örtü koymalarını emretmişlerdir.][26]

[Kadınların yüzlerinin fitne ve kötülük için, en göze batan yeri olmasıdır. Yüzün ve namazda açılabilmesi caiz olan diğer yerlerin açılmasının vâcib olması ve şerîatin sahibinin bunları öngörmemesindeki sır, kadınların bu güzel örtü içinde, yüzlerinin açık olmasının, ariflere Allah Teâlâ’yı hatırlatmasıdır. Onun, bunu kadınlara emretmesi, kendisinden hayâ ettiğini ve Ona karşı edebli olduğunu iddia edenlere, hüccetin ikamesi, iddialarının doğruluğunu ispatlamak ve huzurundaki haremine bakana kızmak içindir. O halde kimi ona bakarken, kalbi ile Allah Teâlâ’nın celâl ve cemâlini müşahede eder, kimi de fâsık gibi, namazda huzûr-i ilâhide durmuş o temiz kadının yüzünden nefsine hırsızlıkla meşgul olur ve Allah Teâlâ’nın, kendisini gördüğüne aldırmaz. Çünkü edeb sahibi, kadına bakandan önce gelir. Bu da, âdetinin hilâfına yüzü açık olup böylece yanında olanın murakabesi ile kendine gelir. Çünkü Allah Teâlâ’nın huzurundaki hür kadın, aslan yuvasındaki, dişi aslanın yavrusu gibidir. Ve elbette Allah Teâlâ, her misalden yüksektir.] [27]

Kadın örtünerek, günah ve fuhuşa karşı kendisinin, erkeğin ve dolayısıyla cemiyetin ahlaki olarak muhafazasını ve huzur ortamını sağlayacak şekilde hareket etmelidir. Duruma göre kadın, örtüsüyle fitne unsuru olabilirken açılıp saçılmasıyla da büyük bir günah bataklığına düşebilir. Onun için kadın, kendi örtünme sınırını belirlerken dinin en güzel uygulayıcısı Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin yaşadığı dönem ve sonraki raşid halifeler dönemindeki uygulama sonuçlarını temel almalıdır. Yoksa kadının örtünüp açılması hususunda verilen bireysel kararların sonuçlarının kadın ve erkek için genellikle yanlış olduğu görülmüştür. Çünkü din koyucudur, bu bağlamda Allah Teâlâ örtünme üzerinde razı olmadığı veya aşırı giden uygulamaların o zaman zarfında düzeltilmesi için vahiy göndermiştir.

Kadının, örtünüp açılmasındaki sınırı ancak kendi vicdanındaki Allah Teâlâ korkusu ile tayin edebileceği unutulmamalıdır.

[Güzelliğini arz eden kadınınki de bir seçim, arz edilen güzellik ve estetiğe bakan erkeğinki de. Eşyanın kaçınılmaz tabiatı. Shakespeare'in dediği gibi, "kadın bir gül gibi, bir kez açıldı mı, yaprakları dökülmeye başlar."] [28]

[1970'lerde gerçekte seküler olan birçok kadın, Şah'a karşı olduğunu göstermek için, saldırgan bir muhalefet bayrağı olarak, tesettüre bürünmüştü. Franz Fanon, aynı mahiyette bir gelişmeyi 1950'lerde Fransız idaresini protesto eden Cezayirli kadınlar arasında gözlemlemiştir.

Hakikat şu ki, halk içinde cazibesini teşhir eden bir kadın, 'görsel bir cazibe hırsızlığı' olarak tabir edilebilecek tacizden incinebilir bir konumdadır. Yani normal bir kadının böyle bir ruha sahip olduğunu düşünüyoruz. Böyle bir hengâmede, onun tanımadığı erkekler, rızası olmadığı halde kendisinden görsel ve erotik olarak zevk alabilirler. Yani kadın istemese de karşılaştığı erkeklerin tatmin unsuru durumunda kalır. İşte kadın, muhafazakâr giyinişiyle kendisini fiziksel bir obje olarak sadece ailesine ve kadınlar meclisine gösterme iktidarını kazanır. Bilhassa Modernizm kaosunun fırtınalı ikliminde, kullanışlı bir tür 'manevî şemsiye' olarak hicap ve edebe yönelik bu yaklaşım, gelenek ve amaçtan değil, erkeklerin görsel tecavüzünden ve lüzumsuz gösterişten özgürleşmiş bir iffetli kadın vizyonuna işaret eder. Kadının, ataerkil sistemle erkek açısından pasif bir obje konumuna düşürülmesine matuf feminist itirazın, objektif yaklaşımla, hicap karşısında mağlup olduğu görülür.][29]


[1] Helezon: sarmal hareket, spiral yay, helozoni yay, bobin, enflasyon sarmalı

[2] Âli İmran,195

[3] Müslim (1/328) Nesai (8/154) Tergib (3/85)

[4] Muvatta (1/329)

[5] Ebu Davud(4174) İbni Mace (3233) İbnül Cevzi Ahkamun Nisa (s.39) Nesai (8/153)

[6] Merfu olarak; Tirmizi(1173) İbni Huzeyme (3/93) İbni Hibban (12/412) İbni Ebi Şeybe (2/157)Taberani (11/3)Taberani Evsat (10/108)

[7] (YILMAZ, Eylül– 2007), s. 4

[8] Yar., 2/25.

[9] Yar., 3/7-12.

[10] Yar., 3/21

[11] A’raf, 22-23

[12] Tâhâ, 121

[13] A’raf, 26

[14] (YILMAZ, Eylül– 2007), s. 6-8

[15] Saparmurat TÜRKMENBAŞI, Ruhname, Aşkabad 2001, s.10-13. ( Yard. Doç. Enver UYSAL, Ruhnâme Ve Ahlâkî Boyutu, Uludağ Ü. İlâhiyat Fakültesi İlahiyat Fak. Dergi Cilt: 12, Sayı:2, 2003 s. 115-131)

[16] (YILMAZ, Eylül– 2007), s. 140

[17] Saparmurat TÜRKMENBAŞI, Ruhname, Aşkabad 2001,s.10-13.( Yard. Doç. Enver UYSAL, Ruhnâme Ve Ahlâkî Boyutu, Uludağ Ü. İlâhiyat Fakültesi İlahiyat Fak. Dergi Cilt: 12, Sayı:2, 2003 s. 115-131)

[18] Nur, 30-31

[19] Nur, 31

[20] (KONUK, et al., 2006), c.1, s. 348

[21] Population: (i.) nüfus, şenlik; ahali, sekene; iskân. exchange of populations ahali mubadelesi.

[22] “Mümin kadınlara söyle başörtülerini yakalarının üzerine sarkıtsınlar.” (Nur, 31)

Ebussuud Efendi’nin tefsirinde “Cilbâb” dan maksat çok geniş ve uzun bir örtüdür. Kadın bununla başını örttüğü gibi yüzünü ve göğsünü de örterek ayaklarına kadar salar.

Celaleyn tefsirinde cilbab ise, kadının bütün vücudunu kapatan örtüdür. İbni Abbas radiyallâhü anh, “Hür olduklarının bilinmesi ve iffetlerinin korunması için mü’min kadınlara bir gözleri hariç, baş ve yüzlerini tamamıyla örtmeleri emredilmiştir.”

[23] Sırlamak. Defnedilmek manasına kullanılmaktadır. İnsan için hakiki ölüm olmadığı gibi, büyüklerimizin dünyayı terk etmelerinde saygı ifadesi için bu lafzı kullanmak edeben üzerimize vacibtir.

[24] “İnsanlara, kadınlar, oğullar, yüklerle altın ve gümüş yığınları, cins atlar, davarlar, ekinler gibi zevklerin sevgisi, çekici hale getirildi. Fakat bunlar, dünya hayatının geçici nimetleridir. Oysa Allah, akıbet güzelliği, O’nun yanındadır.” (Âl-i İmran, 14)

[25] Mesnevi, c.I, b: 2425–2436

[26] (ŞA’RÂNİ, et al., 1980), s. 236

[27] (ŞA’RÂNİ, et al., 1980), s. 271

[28] (AVCI, Kasım 2007 ), s. 44

[29] (AVCI, Kasım 2007 ),s. 51

4— İnanç farklılıkları:


Farklı dini inançlarda olan evlilikler çok az veya kısa süreli olduğu için fazla bir önem arz etmemektedir. Çünkü sosyal hayatta bu tür evliliklere baskıcı bir tutum sergilendiği için az gerçekleşmektedir. Bizim burada anlatmak istediğimiz “İnanç farklılığı” kadın ve erkek arasındaki aynı dini yaşayıştaki sınırları hedef almaktır. Yoksa ehl-i kitap ve veya mezhebi değişik biri olan evlilik ilişkisi değildir. Mesela aşağıda gelecek hadisi şerifler muvacehesinde karı veya koca kabul edip etmemekte ki duyarlılığı geçim durumunda birçok sorunların oluşmasını sağlayabilir.

Ali Bin Ziyad’dan; Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem buyurdu ki; “Şu dört şeyde hanımının sözünü dinleyeni Allah Teâlâ yüzüstü cehenneme atsın; ince elbise giymeleri, hamamlara gitmeleri, görülebilecekleri yerler ve düğünlere gitmeleri.” [1]

Ebu Hureyre radiyallâhü anhden; Rasûlüllah  sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki; “Giyindikleri halde çıplak olan, nazik konuşan kadınlar, meyleden ve meylettiren kadınlar cennete giremeyecek, beş yüz yıllık mesafeden hissedilen cennet kokusunu dahi bulamayacaklardır.” [2]

Aişe radıyallahu anha dedi ki; “Kadınların  şerlisi erkekler için süslenen, erkeklerin şerlisi de kadınlar için süslenen, böylece insanları fitneye  düşürenlerdir.” [3]

Bu hadisi şerifleri algılamada kadın ve erkek kendince koyduğu sınırı belirlerken uyuşma olmazsa geçimsizlik faktörü tetiklenmiş olur. İşte sorun burada çıkmaktadır. Kim bu sınırı belirleyecek kadın mı, erkek ya da başka bir fert mi?

Burada inanç devreye gireceğinden inançta küfüvvetin [4] aranması gerekir. İnanç konusunda duyarlılık ve algılama farklılıklarının mevcut olduğu kişilerin birlikteliklerinin ömürleri kısa ve sonuçları ağırdır. Bu nedenle denk olmayanların evlilik yapmamaları gerekir. Denklik konusu; maddiyat, eğitim, soy, güzellik vb. şekillerde derinleştikçe arada farklılıkların bulunması sıkıntıyı daha da arttıracaktır.

Haram ve helalin sınırları belli olmakla birlikte şüpheli şeylerden de kaçınmak gerekmektedir. Detaya inildikçe inançlardaki farklılıklar açığa çıkmaya başlar. İnanç farklılıkları sorunlara neden olurken, yine inanç noktasında birlik sağlandığında sorunun varlığı söz konusu değildir.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin bize tavsiyesi de şüpheli şeylerden kaçınmaktır. Buyurdu ki;

“Şurası muhakkak ki, haramlar apaçık bellidir, helaller de apaçık bellidir. Bu ikisi arasında (haram veya helal olduğu)  şüpheli olanlar vardır. İnsanlardan çoğu bunları bilmez. Bu durumda, kim şüpheli şeylerden kaçınırsa, dinini de, ırzını da tebrie etmiş olur. Kim de şüpheli şeylere düşerse harama düşmüş olur, tıpkı koruluğun etrafında sürüsünü otlatan çoban gibi ki, her an koruluğa düşebilecek durumdadır. Haberiniz olsun, her melikin bir koruluğu vardır, Allah’ın koruluğu da haramlarıdır. Haberiniz olsun, cesette bir et parçası var ki, eğer o sağlıklı olursa cesedin tamamı sağlıklı olur,  eğer o bozulursa, cesedin tamamı bozulur. Haberiniz olsun bu et parçası kalptir.” [5]“Helal, Allah Teala hazretlerinin kitabında helal kıldığı şeydir. Haram da Allah Teala hazretlerinin kitabında haram kıldığı şeydir. Hakkında sükut ettiği şey ise affedilmiştir. Onun hakkında sual külfetine girmeyiniz.”[6]

Allah Teâlâ konu hakkında en güzelini şu şekilde buyurdu.

“Allah’ın Resulü size her ne getirdi ise onu alın, her neden de yasakladı ise onu terk edin”[7]


[1] Ebu Davud (4011) İbni Mace (3748)

[2] Buhari (fiten 6) Müslim (libas 125, cennet 52) Ahmed (2/356,440) Tirmizi (fiten 30) Deylemi (3783) Muvatta (2/913) Beyhaki Şuab (7801)

[3] Darimi (2/116) İbni Mace (1446-49)

[4] Küfüv (Küfv): şerik. Nazir, akran, denk, eş, benzer, misil. Hemtâ.

[5] [Buharî, İman 39, Büyû 2; Müslim, Müsakat 107, (1599); Ebu Davud, Büyû 3, (3329,  3330); Tirmizî, Büyû 1, (1205); Nesâî, Büyû 2, (7, 241).]

[6] [Tirmizî,  Libas 6, (1726); İbnu Mace, Et'ime 60, (3367).]

[7] Haşr, 7

Gelin-Kaynana-Damat Üçgeni


Ailevi sorunların başında gelen bu durum hakkında birçok yorum yapılırken tam bir çözüm üretilememiştir. Sıkıntının psikiyatrik sebeplerin göz ardı edilmesinden kaynaklandığı düşünülmekle birlikte konuya çeşitli yönlerden yaklaşılarak huzursuzluğun çıkış noktasının tespitine çalışılmalıdır.

İslâm, büyüklerin küçükleri sevmesini, küçüklerin de büyüklere saygı duymasını emreder. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem “Küçüklerimize şefkat, büyüklerimize saygı göstermeyen bizden değildir” buyurmuştur. [1]

Ancak, meşru olan bir şeye ulaştıran yolların da meşru olması esastır. Bir haram işlenerek, bir emir yerine getirilmez. İslâm’da bu, kurallaştırılmış ve; “Bir emirle bir yasak çatışırsa, yasaktan kaçınmak tercih edilir” denilmiştir.

Bu nedenle aşağıda da belirtildiği gibi sarılmanın-el öpmenin haram, mekruh, mubah ve müstehap olduğu durumlar söz konusudur.

Kadının, mahremi olmayan erkeğin elini öpmesi, sarılması erkeğin de mahremi olmayan kadının elini öpmesi, sarılması haramdır. Kişiye makamı, dünyalık şöhreti, ya da parası ve malı için saygı gösterip, elini öpmek mekruhtur.

Takvâ ehli, âlim ve sâlih kimselerin, ana-babanın elini öpmek ise müstehaptır. Çünkü bunda, gerçekte ilme ve takvâya saygı vardır.

Bunların dışında kalanlardan küçüklerin, büyüklerin ellerini öpmeleri de mubahtır. Yapıp yapmamakta bir sakınca yoktur.

Konumuzla ilgili olarak gelinin kayınpederinin elini, damadın da kayınvalidesinin elini öpmesine gelince; bunlar birbirlerinin ebedilik mahremleridirler[2], dolayısı ile birbirlerinin ellerine, kollarına, başlarına ve ayaklarına bakabilirler ve genel kural olarak, bakılması helâl olan yerin tutulması da helâldir. Ancak Hanefî bilginleri, bazı ayet ve hadisleri diğerlerinden farklı anlamışlar ve dokunma ile doğacak şehvetin de hısımlık oluşturacağına karar vermişlerdir. Yani milyonda bir ihtimal de olsa, birbirlerinin elini tutan kaynana – damat, ya da kaynata – gelinden birinin bu sırada şehvet duyması, derhal aralarında yeni bir hısımlık oluşturur ve sanki karıkoca imişler gibi hüküm alırlar. Meselâ bu olayın gelinle kayınpederi arasında olduğunu düşünürsek, onların karı-koca oldukları varsayıldığında, damat babasının eşiyle evlenemeyeceği için hanımı kendisinden derhal boşanmış olur. Damatla kayınvalide için de aynı şeyler geçerlidir.

Hatta bu durumun geçerliliği sadece uyanık ve ayık hale ait değildir. Meselâ karanlıkta hanımı sanarak, şehvet duyulacak yaşa gelmiş kızını, şehvetle tutan babaya artık kendi hanımı haram olur.

Ancak bu tür sonuç doğuracak tutmanın, teni tenine değerek olması, ya da altının sıcaklığını iletecek kadar ince bir örtüden olması gerekir. Kalın elbisesinden tutarak, ya da vücuduna bakıp düşünerek şehvet duymak, bu tür bir haramlık oluşturmaz.

Bu tür hısımlık haramlığı oluşturan olaylar, sadece tutmaktan ibaret değildir. Erkeğin kadının iç fercine, kadının da erkeğin organına bakmasıyla şehvet duyması da aynı sonucu doğurur.

Yalnız, şehvet duymak, sırf kalbinden kötü bir ilişki geçirmek demek değildir. İkisinde birden bulunması şart değildir. Bunun, sadece birinde bulunması bile söz konusu haramlığın doğmasına yeter.

İşte, çok az da olsa böyle bir ihmalden ötürü, damadın kayınvalidesinin elini, gelinin de kaynatasının elini öpmemesi daha iyidir, denilmiştir.

Bu anlatılanın psikolojik yönünü inceleyecek olursak Freud un aşağıdaki açıklamaları bizi aydınlatacaktır:

[Kadınların psiko-cinsel gereksinimlerinin aile yaşamında ve evlenmede doyurulmamış olduğu yerlerde, karı koca ilişkisinin eksik bir biçimde son bulması ve kadının cinsel heyecanlarını yaşayışının tekdüzeleşmesi sonucunda, sürekli bir doyumsuzluk durumunun ortaya çıkma tehlikesi vardır.

Yaşlanmakta olan anne, çocuklarının yaşamını yaşama yoluyla kendini onlarla bir sayma, onların heyecanlarını kendi heyecanı yapma yoluyla kendini bu tehlikeye karşı korur. Ana baba çocuklarıyla genç kalır, derler. Gerçekte ana babanın en değerli ruhsal kazancı da budur. Kısır kadın, evlilik yaşamında katlandığı yoksunluklara karşılık avuntuların ve ödünlerin en iyisinden yoksun kalmaktadır. Kızıyla bu duygu katılımını anne o kadar ileri götürebilir ki, kızının sevdiği adama bile âşık oluverir. Bu aşk bazı durumlarda, bu tür duygusal eğilimlere çevrilmiş olan şiddetli ruhsal direnç yüzünden şiddetli nevroz biçimlerine yol açar.

Bütün olaylarda böyle bir çılgınca sevdaya karşı, kaynananın ruhunda yaşayan karşıt güçlerin çatışması da katılır. Çoğu kez damada gösterilmesi yasak olan sevgi duygularının örtbas edilmesine neden olan etken, kaynananın damadına duyduğu aşkın bu haşin ve sadistçe içeriğidir.

Kocanın kaynanayla ilişkisi de, başka kaynaklardan gelmekle birlikte buna benzer duygularla karışıktır. Kendisine nesne seçerken hep annesinin ya da belki de kız kardeşinin imgesi egemen olur; fakat “ensest’’ [3] yasağı yüzünden çocukluk yaşamının bu iki sevgili kişiliğine karşı olan bu yeğlemesi yön değiştirir, o zaman onların imgesini yabancı nesnelerde bulmayı başarır. O zaman kaynanasının, kendi annesinin ve kız kardeşinin annesinin yerini tutmakta olduğunu görür ve içinde direnmekte olduğu eski seçişine doğru bir eğilim uyanmaya başlar. Oysa “ensest’’ korkusu bu aşk nesnesinin “geçmişi”nin anımsanmamasını buyurur. Annesinin imgesi bilinç dışında değişmemiş olarak kaldığı halde, bilinç dışında öteden beri değişmeden süren bir kaynana imgesinin bulunmaması bu inkâr etmeyi kolaylaştırmaktadır. Bu dirence katılan ve kaynanaya karşı gösterilen rahatsızlık ve kıskançlık karşılığı bir duygu, gerçekte kaynananın da damatta bir “ensest’’ hevesi uyandırdığından bizi şüphelendiriyor. Nitekim eğilimlerini daha kızına yansıtmadan gelecekteki kaynanasına âşık olan kimseler vardır. İlkeller arasında kaynanayla damat arasındaki kaçmayı gerektiren faktörün, bu “ensest’’ faktörü olduğunu kabul etmemek için bir neden göremiyorum.

Öyleyse, insanların bu kadar dikkatle uydukları bu kaçma âdetlerinin açıklamaları arasında ilk olarak Fison tarafından ileri sürülen bakış açısını yeğlememiz gerekir; çünkü Fison bütün bu kurallarda, olası bir “ensest’’ girişimine karşı bir korunma çaresi olmaktan başka bir şey göremiyor. Aynı şey, gerek kan, gerekse evlenme yoluyla akraba olanlar arasında geçerli olan kaçmalar için de doğrudur. Yalnızca bir fark vardır ki, o da birincisinde “ensest’’ doğrudan doğruyadır, böylelikle de kaçmadaki amaç bilinçlidir; kaynanayla damat ilişkisine ilişkin kaçmadaysa “ensest’’ bilinçli olmayan ara evrelerin getirdiği düşsel bir hevesten başka bir şey değildir. Buraya kadar psikanaliz yönteminin uygulanmasıyla toplumsal psikolojinin yeni bir ışık altında görülebileceğini kanıtlamamıza pek fazla fırsat düşmedi; çünkü insanların “ensest’’ ilişki yapmaktan korktukları çoktan beri bilinen bir şeydir ve daha fazla yoruma gereksinimi yoktur. “Ensest’’ korkusunun daha iyi anlaşılabilmesi için bizim ekleyebileceğimiz şey, onun esas itibarıyla bir çocukluk niteliği olduğunu ve nevrozluların ruhsal yaşamına kesin olarak benzediğini göstermektir. Psikanaliz bize çocuğun ilk nesne seçişinin “ensest’’ eğilimini gösterdiğini, bu eğilimin anne ve kız kardeş gibi yasak olan nesnelere çevrildiğini öğretmiştir. Yine psikanaliz, bize ergin bireylerin kendilerini bu türden eğilimlerden nasıl kurtardıklarını da göstermektedir. Bununla birlikte çocukluğa özgü psiko-cinsel eğilimlerden kurtulamamıştır ya da bu eğilimlere dönmektedir (ki buna gerileme ya da “regression’’ diyoruz). Bu yolla libidonun[4] “ensest’’ isteğine saplanması onun bilinçli olmayan ruhsal yaşamında aynı rolü oynamayı sürdürmekte ya da yeniden oynamaya başlamaktadır. “Ensest’’ isteklerinin anne ya da babaya karşı kışkırttığı bu duygular nevrozun merkez düğümüdür diyecek kadar ileri gidiyoruz. “Ensest’’in nevrozlarda oynadığı rol hakkındaki bu düşünce elbette ergin ve normal kimselerin genel güvensizliğiyle karşılaşacaktır. Bu “ensest’’ konusunun ne dereceye kadar şairlerin ilgi merkezini oluşturduğunu ve sayısız tür ve biçim değiştirme altında nasıl şiir gereci olduğunu gösteren Otto Rank’ın araştırmaları da aynı biçimde karşı çıkışlarla karşılanacaktır. Bu direncin, her şeyden önce, bugünün tümüyle bastırılmış eski “ensest’’ isteklerine karşı insanların duyduğu derin nefretin ürünü olduğuna inanmak zorundayız.

Buna dayanarak, sonraları bilinçli olmamaya mahkûm olan “ensest’’ isteklerinin tehlikesini sezen ilkellerin [5] bu isteklere karşı en şiddetli savunma yollarıyla kendilerini koruduklarını göstermek önemlidir.][6]


[1] Câmiu’s-sağîr V/388 (Tirmizî, Tabarânî ve Müsned’den).)

[2] Mahrem: Gizli. * Dince ve şer’an müsaade olunmayan. * Birisinin hususi hâllerine ait gizli sır. * Nikâh düşmeyen, evlenilmesi haram olan yakın akraba. (Baba, dede, anne, nine, erkek ve kız kardeş, amca, dayı, hala ve teyzeler arasında bir nesep yakınlığı, bir ebedî mahremiyet vardır. Bunlar arasında nikâh asla caiz değildir.)

[3] Ensest: yakın akraba ile cinsel ilişki

[4] Libido: (i.) şehvet; (psik.) cinsiyet içgüdüsü veya yaşama iradesi gibi esas içgüdü, libido.

[5] Dinin bu konuda ön tedbirler alarak sınırlandırma ve tedbir getirmesi demektir.

[6] FREUD; Sıgmund, Niyazi Berkes,Totem Ve Tabu, Bölüm 1, İlkellerin “Ensest” Korkusu, İstanbul, Aralık 1998

GEÇİMSİZLİĞİN OLUŞTUĞU ALANLAR


1— İş ve Ekonomik Konular:

Paranın nasıl kazanılacağı ve nasıl harcanacağı ile ilgili netlikler olmaması, eşlerden birinin onaylamadığı biçimde başkalarına mali destek sağlaması geçimsizlik nedenlerinden biri olabilir.

Misal verecek olursak; Amerikalı antropolog Jenny B. White, 1990’larda Ümraniye’de yaptığı bir araştırmada kadınların karşılaştıkları kısıtlamalara tepkilerinin çelişkili bir şekilde bir taraftan kızgınlık, diğer taraftan ise baş eğmişlik olarak tezahür ettiğini gözlemledi. Kadınların hareket özgürlüğü konusunda sohbetlerinden biri hakkında şunları aktarıyor:

‘Evde sürekli yalnız oturmak zor.’ Bir başkası ise şöyle ekledi, ‘Keşke bir yere yolculuk yapabilsem.’ Ama kadınlar hemen şikâyetlerini sona erdirdiler ve iradeli bir şekilde kadınların evde kalmasının doğru olduğunu bildiklerini eklediler. Korunmasız bir kadının hareketlerinin kısıtlanması gerektiği konusunda aralarında hemfikir oldular. ‘Ne zaman ne olacağı belli olmaz’.

Kur’ân-ı Kerim’in bu konuya nasıl yaklaştığını tartıştılar. Kadınlardan biri, kadınlara uygulanan kısıtlamaların Kur’ân-ı Kerim tarafından değil, erkeklerin gücü yüzünden belirlendiğini ifade etti.”

“‘Erkekler hayatımızı zorlaştırıyor.’

‘Keşke daha çok eğitimim olsa.’

‘Keşke çalışıp biraz para kazanabilsem. Size para vermesi için sürekli kocanıza bağımlı olmak zor. Ve bazen unutuyor, sonra ne yaparsın?”

Bu anlatılanlar kadının kendine güvenebilmesi için yapabileceği atılımların bir ifadesidir. Ancak ortaklaşa yaşamanın, şuurdan uzak bir durum arz ettiğini de hatırlamak gerekiyor. Çalışma sorun olmamakla birlikte sonuçları hayatı etkilemektedir. Bu bakımdan kadının çalışmasının getiri ve götürüleri kıyaslanarak bir sonuca varılması önemlidir. Kadının çalışırken, çocuğu ve eşi ile yeteri kadar ilgilenememesinin söz konusu olduğu, aile içerisinde “kendiliğinden oluşan olumlu düzen” in menfi yönde etkilendiği durumlarda konunun dikkatle ele alınması gerekmektedir. Yine huzursuzluk, aldatma, şiddet vb. durumlar kadının çalışmasının ve beraberinde “iktidar” sorununun olumsuz sonuçları olabilmektedir. Kuvvet ve kudret, kişiyi özgür kıldığı gibi içtimâi ve duygusal alanda bireyin “ben” ine verdiği yetkiyi genişletir. Hayat mücadelesinin sevkiyle uzaklaşıp yakınlaşan çiftler dengeyi sağlayamadıklarında “Kirpi” örneğinde olduğu gibi birbirlerine yaklaşmalarında zarar verirler..

Çalışmanın önü açık olmakla birlikte yukarıda da belirttiğimiz gibi sonuçları konusunda getiri ve götürülerine bakmak gerekmektedir.


Çalışmak insan için nedir?

Çalışmak kadın ve erkek için sosyal hayat seviyesinde ruh tatmini sağlamıyorsa onun nefsin tatmini için gerçekleştirildiğini düşünmek gerekir. Fiziksel ihtiyaçlar bir şekilde yerine getirilebilir. Sonu olmayan nefsâni isteklerin giderilmesini sağlayacak hiçbir beşeri kuvvet mevcut değildir. Sonu yoktur. İnsanın tüm acziyetine rağmen bunu gerçekleştirmeye çalışmasına hırs denilmiştir. Ruhsal isteklerin doyumu ancak maneviyat ile gerçekleştirilebileceğinden bir dine inancı olan bunu çözebilir. İsterse bu dini inanç saçma sapan bir şey olsun. Çünkü inanmak insana özgü bir durumdur. İnanılan şeyin doğru ve yanlış olma kriteri ayrı husustur.

Allah Teâlâ kulların huzurlu olmasını talep eder.  Allah Teâlâ’nın kabul ettiği inanç olan İslam Hz. Âdem aleyhisselâmdan beri devamlı gelmiştir. İnsanlar sürekli onu bozduğu ve değiştirdiği için son ve değişmez şeklini Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme bildirmiş ve koruma altına almıştır. İnanma konusunda hiçbir zorluğu talep etmemiştir. İslam’ın hükümranlığındaki uygulama kişilerin ve milletlerin eline verildiği için bazen bu zorba bir hale dönüşebilmiştir. Aynı şekilde bazen karı koca arasında aile kurumu da “zorba”lık haline dönüşür. Bu gibi durumlarda kadınının kendine güvenini yitirme durumu oluşur. Bunun engellemesi için çalışarak ihtiyacını giderebilme gücüne kavuşması çözüm olarak düşünülebilir. Evli çiftlerin çalışma hayatı ile bekârlar, anne olanlar ve olmayanların şartları incelendiğinde ortaya çok farklı durumların çıktığı görülmekte olup, bu hususların çözümünde erkek ve kadın arasında karşılıklı fedakârlığın esas alınması gerekmektedir. Genellikle kadının çalışma konusunda pasif olmasının erkeğin sorumluluk duygusunu artırarak karakterini daha da sağlamlaştırdığı görülmektedir.  Çalışmak, bir işverenden yapılan iş karşılığında maaş almak olarak düşünülmemelidir. Kadının; evdeki saadeti, kocasının mutluluk ve huzurunu, çocuklarının en iyi şekilde yetişmesini sağlamak için çabalaması da bir nevi çalışmaktır ve aslında bu çalışmanın en güzelidir. Tüm enerjisini ailesine harcayan kadın hem birey olarak mutlu olur, hem de ailesini mutlu eder.

Evinin Kadını

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“Kadının evinin odasında kıldığı iki rekât namaz, evinin salonunda kıldığı dört rekât namazdan hayırlıdır. Yine kadının, evinin salonunda kıldığı namaz, onun mescide kıldığı sekiz rekât namazdan kendisi için daha hayırlıdır.” [1]

Bu hadisi şerif ibadet konusundan çok kadının evi konusundaki hassasiyetini açıklamak içindir. Bu hadisle kadına ev sevgisi aşılanmak istenmiştir. Ev kadın için Kâbe Makamındadır. Mescid Allah Teâlâ’nın evi ise kadının evinde bulunduğu her an için itikâf [2] sevabı verilir.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“Allah’ın kadın kullarını mescidlerden alıkoymayınız.” Sonra Aişe radiyallâhü anha dedi ki;

“Şayet Rasûlüllah bugünkü kadınların halini görseydi onların çıkmalarına mani olurdu.” [3]

Hz. Fâtıma radiyallâhü anha buyurdu ki;

“Kadınlar için daha hayırlı olan; erkekleri görmemeleri, erkeklerin de onları görmemeleridir.” [4]

“Kadının Rabbine en yakın olduğu an, evinin içinde olduğu andır.” [5]

Sonuç olarak evini sevmeyen Allah Teâlâ’nın mescidini de sevmiyor demektir.


Çalışan Kadın

Kadınların çalıştığı alanları üç gurupta inceleyebiliriz:

—Pazarda çoğunluğu kendi el emeğini, ürününü satan kadınlar (“pazarcı”)

—Bir işte çalışmayan ev hanımları (ev hanımı)

—Maaşlı bir işte çalışan kadınlar (çalışan)

[İnsanlığın kendi ihtiyaçlarını karşılamak için yaptığı ilk işbölümünde cinse dayalı bir sömürü olmamasına rağmen üretim yoğunlaştıkça, etkinlikler cinsiyete bağlı toplumsal farklılıklara yol açmıştır. Bu dönemde, kadının içinde bulunduğu durumu cinsiyeti yönünden olduğu gibi, ait olduğu sınıf açısından da irdelemek gerekir. Örneğin akrabalığa dayalı krallıklar veya imparatorluklarda kadın, toplumsal bir sınıf olarak daha aşağı görünmesine rağmen, soylu kadınların ayrıcalıklarında bir artış söz konusudur.

Saray odalarında, perde arkasında kalarak, erkek hükümdarların kararlarını etkileyen ya da genç bir şehzadeye vekâlet edenlerden başka, en eski Sümer ve Japon devletlerinden, Ortaçağ'daki Avrupa krallıklarına kadar çok sayıda kadın devlet-yönetmiştir. Saraylı kadınların iktidarda yer alış biçimleri her ne kadar, rastlantısal olsa da, daha alt tabakalardaki kadınların böyle bir şansları yoktu.

Alt sınıftan kadınlar genellikle, kendi iş yüklerinin arttığını gördüler ve çoğu zaman ev içi alanla sınırlandılar. Dünya tarihinde kitlesel olarak seslerini yükselttiklerini ilk defa Fransız Devrimi sırasında görürüz. Batı'da kadınlar, siyasal ve sosyal yaşamda yer almaya başladıklarında Osmanlı Devleti'nin monarşik yapısı altındaki kadınlar ise, henüz sokağa çıkma hakkından bile mahrumdurlar. Osmanlı'da kadının durumu Tanzimat Fermanı'yla tartışılmaya başlanır.

Çünkü kadını kısıtlayan birçok etken vardır toplumsal yaşantıda onun, kadın cinsine ait olması, bu yönüyle çok kolay yıpratılabilmesi, ailesinin sosyo-ekonomik ve sosyo-kültürel şartları, ekonomik ve dini yapı ve sosyal çevre kadının eğitimden yararlanamaması sonucunu doğurmuştur.

Emeğinin olmaması, onu-toplumda tüketici olmaya, dolayısıyla toplumdan kopuk, sınırlı yaşamaya itmiş; bunun sonucu olarak da toplumda insan olarak değer bulamamış ve cins olarak algılanmaya başlanmıştır. Mevcut toplumsal yapı içinde birey olarak kendine yabancılaşmış, işgücünü evle sınırlamış veya bunun aksi olarak cinsel sömürü aracı olmuştur. Kadının bu kadar ters ortamlara sürüklenmesi ebetteki kader değildir. Bu siyasal ve sosyal yapıların, kadını dumura uğratma, onu pasifize etme yollarıdır.

Çünkü kadın, toplumun en önde gelen dinamiklerindendir. Onun varlığı veya yokluğu çok şeyi değiştirir. Cinsiyetçi anlayışlar nedeniyle sürekli baskı altında kalan kadın kişiliği sonunda cesaretsiz, silik pasif olarak gelişir. Algılama yeteneğine eriştiği andan itibaren öğrendiği şeylerin başında susmak gelir. Toplum ona susma eğitimini epeyce vermiş olur. ][6]

Sonuç olarak kadının çalışmasını yasaklamak yerine beşerî durumuna uygun işlerde eşine, ailesine ve çevresine destek veren durumlarda faaliyet göstererek varlığının lüzumsuz olduğu hissini duymamasına yardımcı olmak gerekmektedir. Ancak ekonomik şartlara göre erkeklerin yoksullaşma sürecinin yaşandığı bir dönemde kadınların; erkeğin rızık kazanma yollarını tıkamayacak daha pasif görevlere talip olmaları, sosyal yapıdaki dengenin sağlanmasına yardımcı olacaktır. İşsizliğin ya da kişilerin vasıflarından daha düşük şartlarda çalışmalarının psikolojik sonuçları ele alındığında erkeklerde eylemsel kötülüklere, kadınlarda ise depresif durumlara neden olduğu görülmektedir. Eylemsel kötülükler ile depresif durumlar birbirine nispet edildiğinde, kişilerin ve toplumun telafisi güç zararlara uğramaması açısından böyle bir durumda kadının fedakârlık göstererek erkeğe yardımcı olması daha uygundur.


Kadının çalışmasının olumsuz yönleri

[Ekonomik durumları ve kişisel kariyer seçimlerinden dolayı çalışan kadınların sayısı artmaktadır. Bir kadında çalışmak; güven, bağımsızlık gibi olumlu duygular geliştirebildiği gibi. aynı zamanda eşini ve çocuklarını ihmal etme düşüncesinden dolayı suçluluk ve anksiyete [7] de yapabilir. Çalışan kadının ailede olumsuz giden her şey için sorumlu tutulması oldukça yaygındır. Çalışan kadınlarda rol yüklenmesi, belirsizliği, yetersizliği ve çelişkileri oldukça sık görülen sorunlardır.

Çalışan kadınlarla ilgili patolojik ruhsal belirtiler:

1. Uzun süre evde olan kadının işine tekrar döndüğünde anksiyete yaşaması.

2. Kariyer başarısının sosyal başarısızlığa dönüşmesi ile ilgili korku ve anksiyete.

3. Toplumun ve ailesinin sosyal beklentileriyle, kendi ihtiyaçları ve hakları arasında çatışma.

4. Kadınlığı ve profesyonel kimliği arasında çatışma ve evliliğinin, ailesinin kendi bağımsızlığını tehdit ettiği duygusu.][8]

[Sayılan bu nedenler ile çalışma şartları kadınların üzerinde ruh sağlığı yönünden olumsuz etkiler oluşturması yıpranmalarına sebep olmuştur. Çünkü kadının fizik yapısının erkek kadar yeterli olmaması ve sorumluluk yönleri erkekten fazla olması açısından daha çok yıpranmakta sıkıntı içine düşmektedir.

Ruh sağlığını çeşitli yönleriyle inceleyen araştırmalar, kadınlarla erkekler arasında ruh sağlığı bakımından farklılıklar olduğunu belirlemişlerdir. Genellikle, kadınların ruhsal açıdan erkeklere göre daha sağlıksız oldukları ifade edilmektedir. Nitekim kadınlar psikolojik yardım almak için kriz merkezlerine ya da hastanelere daha çok başvurmaktadırlar.

Depresyon kadınlarda daha çok gözlenmekle birlikte farklı sonuç veren araştırmalar da vardır. Belki ruh sağlığı üzerinde cinsiyetin yanı sıra başka değişkenlerin de rolü bulunmaktadır. Kadınlarla erkeklerin depresyon düzeyleri arasındaki farkın yaş, medeni durum, ev işleri, çocuk bakımı ve ekonomik sıkıntılara bağlı olurken, ruh sağlığının aile içi ilişkilerle ve algılanan etkileşimle ilişkili olduğu görülmektedir. Ancak çalışma durumu ile ruh sağlığı arasında ilişki olduğundan çalışmayanların çalışanlara kıyasla daha depresif olduklarını görülmektedir. Koca desteğini kaybeden çalışan kadınların ruh sağlığı çalışan erkeklere kıyasla daha fazla bozulma riski taşımaktadır.

Depresyon oranının işsiz ve dul kadınlarda en yüksek, evli ve çalışan erkeklerde en düşük olduğu da bulunmuştur.

Çalışan kadınlar eşitlikçi cinsiyet rolü tutumuna sahip olduklarında daha yüksek iyilik haline sahip olurlarken, çalışmayan kadınlar ise geleneksel cinsiyet rollerine sahip olduklarında daha yüksek iyilik hali yaşamaktadırlar. Genel olarak, cinsiyet rolü ile ruh sağlığı arasında ve çalışma durumu ile benimsenen cinsiyet rolü arasında ilişki olduğundan söz etmek mümkündür.] [9]

[Kadının fabrikada çalışması aileyi zorunlu olarak çözdü ve aileye dayanan toplumun bugünkü durumunda bu çözülmenin gerek yetişkinlerde gerek çocuklarda en ahlak bozucu sonuçları oldu. Çocuğuyla ilgilenmeye ona ilk yaşında o alışılmış sevgi hizmetlerini görmeye zamanı olmayan bir anne, çocuğunu görmeyi başaramayan bir anne, o çocuğa annelik edemez, ona yabancı bir çocuğa olduğu gibi sevgisiz, kayıtsız davranmaya aldırmazlık etmek zorunda kalır ve böyle ilişkiler içinde yetişen çocuklar, daha sonra aile için tümüyle yitmiş olur, kendi kurdukları ailelerde kendilerini yuvalarında duyamazlar; çünkü yalnız yalıtılmış yaşamı tanımışlardır ve bu yüzden işçi çevrelerinde ailenin genel yıkımına da hizmet ederler. Ailenin buna benzer bir çözülmesi çocukların çalışmasından ileri gelir. Ana-babalarına ödedikleri barınmalıktan daha çok kazanmaya başlarlarsa, onlara belirli bir beslenme ve barınma karşılığı ödemeye ve artanı kendileri için harcamaya başlarlar. Bu, çoğunlukla, ondört ve onbeş yaşlarında olur. Tek sözcükle, çocuklar ailelerinden koparlar ve baba ocaklarını hoşlarına gitmezse bir başkasıyla değiştirebilecekleri bir pansiyon olarak görürler.

Birçok halde kadının çalışmasıyla aile tümüyle çözülmez, ama düzeni tersine döner. Aileyi kadın besler, erkek evde oturur, çocukları gözetir, ev işleri görür ve yemek pişirir. Bu durum, çok çok sık görülür; yalnız ev işleri görmek zorunda kalan böyle yüzlerce erkek vardır. Bu gerçek kadınlaşmış kişiler de hangi haklı öfkelere yol açtığı ve bütün öbür toplumsal ilişkiler aynı kalırken bütün aile ilişkilerinin nasıl altüst olduğu düşünülebilir.

Erkeği erkekliğinden ve kadını kadınlığından eden, onları erkeğe gerçek kadınlık ve kadına gerçek erkeklik sunamaz durumda bırakan bir durumdur ki, her iki cinsi ve onların kişiliğinde insanlığı en bayağıca aşağılayan bu durum, pek övülen uygarlığımızın son ürünüdür, yüzlerce kuşağın kendi durumlarını ve kendilerini izleyenlerinkini iyileştirmek için gösterdikleri bütün çabaların yeni sonucudur! Sonuçların kendilerinde bütün yorgunluğumuzun ve emeğimizin böyle çocukça şaka ettiğini görürsek, ya insanlıktan ve onun niyetinden ve gidişinden hiç çekinmeksizin kuşkulanmalıyız, ya da insani toplumun mutluluğunu şimdiye kadar yanlış bir yolda aradığını kabul etmeliyiz; cinslerin durumundaki böyle toptan bir altüst olmanın, ancak cinslerin daha başlangıçtan beri birbirinin karşısına yanlış konmasından ileri gelebileceğini kabul etmeliyiz.

Fabrika sistemiyle zorunlu olarak doğduğu gibi kadının erkek üzerindeki egemenliği gayri insani ise, erkeğin de kadın üzerindeki o eski egemenliği gayri insani olması gerekir. Kadın şimdi, eskiden erkeğin yaptığı gibi, egemenliğini pek çok şeyi, hatta her şeyi ailenin mal ortaklığına yatırmasına dayandırırsa, bu mal ortaklığının hiç de gerçek, gerekçeli olmadığı sonucu zorunlu olarak çıkar; çünkü bir aile üyesi hâlâ daha büyük katılma payına dayanarak kurumlanmaktadır. Şimdiki toplumun ailesi çözülüyorsa, bu çözülmede özellikle kendini gösteren odur ki, aileyi tutan bağ aile sevgisi değildi, tersine, yanlış mal ortaklığında zorunlu olarak saklanmış özel çıkardı. (F. Engels, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, Sol Yayınları, Ankara 1990, s.371.)]  [10]

Ailede “Özel çıkar” ve “maddi ortaklık” üzerine duygular yoğunlaştığında çözülmelerin olacağı gerçeğinden hareketle; kadının çalışmasının fazla bir kazanım getirmeyip bu konuda sorumluluğun erkeğe ait olmasının ve kadının da ancak erkeğe destek mahiyetinde çalışmasının faydalı olacağı düşünülmektedir.

Ancak kadının toparlayıcı rolü çalışması ile biraz ihmal edilebilir. Aile için aynı sofrada yemek yemenin birleştirici bir özelliği vardır fakat çalışan kadınların çok da pratik yemek yapamamaları, işyerinde yemeleri, dışarıdan yemek söylemeleri vb. söz konusu olabileceğinden bu tarz durumlar aile düzenini menfi yönde etkileyecektir.

Bu örnekler çoğaltılabilirken son zamanlarda iyice yaygınlaşan yardımcı alımı da yine belli yönlerden sorun teşkil etmektedir. Özellikle çocukların bakımı için tutulan hizmetli ya da yardımcılar anneliğe yeteri özenin gösterilmemesine neden olmaktalar. Bu bakımdan kadınlar çalışma hayatında boy göstererek çağdaşlaşırken diğer taraftan onlara verilen en büyük lütfu biraz ihmal etmekteler.


2—Zaman ayırma ve iletişim:

Eşlerin birbirlerine, çocuklarına, arkadaşlarına, akrabalarına ayırdıkları zamanın miktar ve kalitesi önemlidir. Birbirlerine yeterli zaman ayıramayan eşlerin en sık yakındıkları şeylerden biri “biz konuşamıyoruz” veya “artık konuşacak bir şey bulamıyoruz” olmaktadır.

Hekimoğlu İsmail’in aşağıdaki tespitleri bu konuyu çok güzel anlatmaktadır.

[Genç, kapalı bir hanım, dört beş yaşlarındaki kızının elinden tutmuş bana geldi, diyor ki;

"İbni Teymiye'yi okudum. Tarikata, şeyhe, rabıtaya karşı çıkıyor. Buna ne dersiniz?"

Hanım, imam hatip lisesi mezunuymuş. Kitap okumayı ve dinî hizmette bulunmayı çok severmiş. Fakat...  Evet, fakat kocası da başka bir kadınla yaşamaya başlamış. Ne yapmalıymış?  Dedim ki:

"Bak kızım, o kadın senden daha bilgili, daha çok ibadet eden, daha çok evine bağlı biri değil. Peki, hiç düşündün mü, kocan neden seni terk etti de, o kadınla yaşamaya başladı?”

Genç hanım gözyaşlarını silerken,

"Ben de bunu anlayamıyorum ya!" dedi.

“Anlamayacak ne var? O kadın kocana daha iyi yâr oldu da ondan... Sen kendi hayatını yaşıyorsun. Kendini bekâr veya dul mu sanıyorsun?

En önemlisi, sen evinle, çocuğunla evlendin; o kadın ise kocanla evlendi.  İbni Teymiye'yi, hacıyı, hocayı yine anlarsın. Evvela kocanı anlamaya çalış!..

Salon, misafir odası, günlük oda, yatak odası, mutfak... Bunların her biri bakıma muhtaç? Peki ya kocan?  Odadan odaya geç, koltukların tozunu al, kapıyı bacayı sil, halıları süpür...

Buzdolabına koş. Dünden kalanlar, akşama pişecekler derken enine boyuna bir keşif başlar. Ya kocanı ne kadar keşfettin? Mutfağa gidince orada kaybol. Bir de çocuğu ilave ederseniz, artık koca devrede yok!.. Hele hele kırk yaşını aşmışsa, o kadın yalnız evini ve çocuklarını bilir. Kocası umurunda değil.  Dikişten yemeğe kadar her şeyi anlayan hanımlar, evliliğin sırrını anlayamıyor...  Elinden iş gelmeyen hanımlarsa, kocasının gönlünü almasını bildiği için, kocası da onun noksanlarına göz yumuyor. Becerikli hanımlar da yakınıyor, "Elinden iş gelmeyenler şen şakrak, bizim talih suya düşmüş!.. Böyle hayat mı olur!" Elli yaşına gelmiş pek çok dindar kimsenin karısından ayrılmaya veya ikinci bir evlilik yapmaya kalkıştığına şahit oldum,

"Benim kadın eviyle, çocuğuyla evli kardeşim, benimle evli değil. Ben de kendime eş bulayım" diyor adam. Çünkü erkek yemeği, yatacak yeri bulabilir fakat eş, yâr bulamaz; hele dindar ise...  Dünyanın çeşitli yörelerinde ak saçlı eşlerin kol kola yürüdüklerini gördüm. Bizde de adam bir âlemde, kadın başka âlemde... Evliliğin esasında yardımlaşma ve nezaket vardır.

"Bende hangi yanlışı buluyorsun? Seninle daha iyi anlaşmak için ne yapabilirim?" soruları yuvayı kurtarabilir. Fakat gurur mani oluyor.  Son olarak şunu söyleyeyim ki; kocasını memnun eden kadın, onu kendine bağlar.][11]

3—Aile olamama, bu duruma hazır olmama:

Dışarıdan bakıldığında pek çok zaman bir aile tablosunun görüntüsüyle karşılaşılsa da önemli olan bu tablonun gerçekliğidir. “iyi günde, kötü günde, hastalıkta, sağlıkta” bir olmayı gerektiren aile kurumunun teşekkülü için evlilik gerekir fakat her evlilikle de aile oluşmaz.  Evlilikte “ortak olmak” sağlanamadığında mutlu bir aileden söz edemeyiz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selem “aile olma” konusunda erkeklere önemli sorumluluklar yükleyen tavsiyelerde bulunmuştur:

“Kadınlar hakkında Allah’tan korkun! Zira onlar sizin yanınızda yardımcılardır. Allah Azze ve Celle’nin kitabı ile onları kendinize helal kıldınız ve onları emanet olarak aldınız. Onları dövmeyiniz. Eğer döverseniz, incitici şekilde dövmeyin!  Hayırlılarınız, kadınlarınıza hayırlı olanlarınızdır.  Şerlileriniz de kadınlarınıza karşı şerli olanlardır.  Ben kadınlarıma karşı en hayırlı olanınızım.” [12]

“Kim kötü huylu hanımına sabrederse her gün ve gecesi için şehit sevabı alır.”  “Hayırlınız,  ehline hayırlı olanlarınızdır.” [13]

Kimin neyi üstleneceği, çocukların eğitimlerinin nasıl olacağı, disiplinlerinin nasıl sağlanacağı vb. konularda ortak bir paydada buluşamama da aile kurumu için sorun teşkil etmektedir.

Bu paylaşım sağlanamadığında aile yıkılır. Sonuçları ağır olan birbirlerinden zorunlu olarak uzak yaşayan fakat ilişkilerini kesemeyen “parçalı aile” ler meydana gelir. Boşanma aile kurumunu sonlandırsa da duygusal olarak hiçbir zaman gerçekleşmez. Bu durum kişinin sonraki hayatında karşısına sürekli rahatsız edici, çözümü zor bir sorun olarak çıkmaya devam edecektir. Bu nedenle “aile olamama” hastalığından kurtulmak gerekir.


[1] Ebu Davud (567)

[2] İ’tikâf: Bir şeye devam etmek. * Ist: Bir yere çekilip yalnız ibadetle meşguliyet. Hususan Ramazan’ın son on gününde, mescitlerde ve buna benzer yerlerde kalıp, ibadet, ilm-i iman ve Kur’ân-ı Kerim, evrat ve ezkâr gibi ibadetlerle meşgul olmak. Böyle bir kimseye “Mu’tekif” denir.

[3] Ebu Davud (565) İbnül Cevzi Ahkamun Nisa (s.34)

[4] Bihar-ül Envar, c.43, s.84. Keşf’ul- Ğumme, c.2,s.23. Nehc’ul- Hayat, s.160.

[5] Bihar-ül Envar, c.43,s.92. Avalim, c.11,s.223. Mecma’uz- Zevaid, c.9,s.202. Nehc’ul- Hayat, s.164.

[6] (NEŞİRAY, Şubat 1994)

[7] Anxı-ety: endişe, merak, sıkıntı, kuruntu, -OUS endişeli, meraklı

[8] Hayat Boyu Öğrenme Programı Hayat Boyu Öğrenme Alanında Toplumsal Eylem Programı, 2007-2013 Çokortaklı Yenilik Transferi Projeleri Wap / Psikiyatri Hemşireliği Mesleki Eğitimi Ambulatuar Psikiyatrik Bakım Hizmeti Sunanların İleri Eğitimi Eğitim Modulü Aileye Terapötik Müdahale Teknikleri, s.14

[9] (DÖKMEN, HAZiRAN 2003, CiLT 18, SAYI 51)

[10] (Marcus AURELIUS, 2006), s. 127-130

[11] Hekimoğlu İsmail; “Kocana Yâr mısın?..” http://zaman.com.tr/ Erişim: 18 Nisan 2009, Cumartesi

[12] İbni Mace(1851) Tirmizi(1163) Tuhfetul Arus (350)

[13] İbni Mace(1608) Mecmauz Zevaid (4/303) Busayri İthaf (3801) Tuhfetul Arus (344) Elbani Sahiha (285)