Türkiye’de kimlik arayışında ki, kendi içtimâi realitesini görmeme saplantısı, Batı eksenli kültürel yapıya üstün körü bakmasından ve örnek almasından kaynaklanmakta ve bu arayışlar da ideolojik sorunlar yumağı neden olmaktadır. Bu nedenle günümüzde yaşanan kimlik tartışmaları işin şu tespitleri sizlere sunmak istiyorum.
Fransız tarihçi M. A. Ubıcını şu şekilde anlatmaktadır:
“Avrupa’nın hiçbir yerinde Türk imparatorluğu kadar ayrı cinslerden, başka başka ırklardan oluşmuş bir imparatorluk mevcut değildir. Bu bir millet değil, bir milletler karmasıdır, bileşimidir. Yekûn olarak otuz beş milyona varan halk üzerinde hâkim olan ırk (Türkler) bunun aşağı yukarı üçte birine zor ulaşır. Geri kalanı ise kendi fizyonomilerini ve kendi öz kişiliklerini kaybetmemiş olan Rumlar, Ermeniler, Yahudiler, Rumenler, Slavlar, Arnavutlar, Araplar, vs. den meydana gelir. Bütün ırklar, bütün dinler, eski kıtanın bütün dil ve lehçeleri sultanın geniş ve sakin toprakları üzerinde yan yana varlıklarını hala hiç kusursuz devam ettirmektedirler. İster Anadolu yaylasından geçsin, ister Avrupa Türkiye’sinin içlerine doğru uzansın yahut da dağları ve Suriye çöllerini dolaşsın, bir yolcuyu gittiği her yerde en çok şasırtan şey, Osmanlı imparatorluğunun halkları arasındaki bu din, dil, adet, giyim ve fizyonomi değişikliği ve bu daimi zıtlık ve başkalıklardır. Doğrusu garip bir manzara bu ve bunun sebeplerini araştırmakta bir o kadar merak konusu elbette.Genellikle uzun veya kısa bir mücadeleden sonra, fethedilen milletler, fetheden milletler içinde eriyip gider ve kaybolur. Gallo-Romainler, Frankların içinde, Saksonlar da Normandlar’ın arasında kaynayıp gitmişlerdir. İspanyada ki Araplar gibi, yalnız Türkler, bilmem hor görmekten, bilmem tedbirsizlikten, Bizans imparatorluğunun yenik düsen ırklarını asimile etmeyi (içlerinde eritmeyi) ihmal etmişlerdir.
İste bu yüzdendir ki fetihten dört yüz sene sonra, fetih esnasında çökmek üzere olan bu aynı ırklar simdi boyunduruk altına girmezden evvel ki hallerine daha canlı, daha kuvvetli ve daha enerjik bir şekilde kendilerine gelmekte ve baş kaldırmaktalar. Bu hadiseyi neye bağlamak lazım?
Öyle sanıyorum ki Asya milletlerine has bir kafa yapısına olduğu kadar bizzat fethin kendisine ve özellikle de Müslüman ırkların din anlayışına bağlamak gerekir. Eskiden Vezüv yanardağının külleri ile üstleri örtülmüş bu şehirlerin altlarına inildiği, içlerine nüfuz edildiği zaman, üzerlerinden onsekiz asır geçtiği halde daha dün inşa edilmişler gibi bu bir yığın tarihi eşya karsısında insan kendini hayrete düşmekten alamaz. Türk hâkimiyetinin tesiri ve neticesi iste böyle olmuştur. Türk hâkimiyeti toprağı bir lav gibi örttü ama muhafaza etmek için örttü.”[1]
Bu görüntüyü Cemil Meriç su cümlelerle ifadelendirmektedir.
“Karanlıkta kavga olmaz.
İdeolojiler, uçurumları aydınlatan hırsız fenerleri. İstemesek de onlara muhtacız.
Kaosu kosmos yapan insan zekâsı, tecrübelerini ideolojilerde sergilemiş.
İdeolojiye düşmanlık, tek izm’e teslimiyettir. İdeolojiler siyaset dünyasının haritaları. Haritasız denize açılınır mı? Ama harita tehlikeli bir yolculukta tek kılavuz olamaz. Pusulaya da ihtiyaç var.
Pusula: Şuur.
Tarih şuuru, milliyet şuuru, kişilik şuuru. İdeolojilerin peşine takılanlar pusulasızlardır. Gemi ya kayalara çarptı, ya batağa saplandı.”[2]
İhramcızâde İsmail Hakkı