POLİTİKADA NÜKTE-HİTABET


Hangi ülkede yaşarlarsa yaşasınlar, hatiplerden beklenen ilk şey, söyledikleri anlaşılmalı, ileri sürdüğü fikirler kabul edilmese dahi zevkle dinlenmelidir. Bu da, her şeyden önce, hitabet sanatının kaidelerine ri­ayet etmekle olur. Günümüzde hitabet, bilhassa İngiltere ve Amerika’da bir “sanat,” bir “ilim” haline geldi. Ame­rika’da üniversite ve kolejlerdeki hitabet kürsülerinden başka ülkenin her tarafında, başta Dale Carnegie mektep­leri olmak üzere, hitabet mektepleri vardır. Tanınmış iş adamlarından ev kadınlarına kadar yüz binlerce insan bu mekteplere devam eder, âmme konuşmasının esasını öğ­renirler.   Bu memlekette ise—bildiğim kadarıyle—bir tek üniversitede, bir tek mektepte hitabet dersi verilmez. Hat­tâ ve hattâ, bu satırların yazarının senelerce önce yayın­ladığı ve bugün mevcudu kalmayan hitabet kitabı dışın­da, bir hitabet kitabı da yoktur. Böyle olduğu için de, Tür­kiye’de topluluk önünde nasıl konuşulacağını bilenler ger­çekten parmakla sayılacak kadar az.

Türk “hatipler”i ara­sında göze çarpan başlıca aksaklık ve kusurlar şunlar:

 

1. Hümor, bizim konuşmacıların bilmedikleri bir şey.

Din­lediklerim arasında (daha doğrusu, dinlemek zorunda kaldıklarım arasında) Batılı mânada nüktedan bir tek, ama bir tek hatibe henüz rastlamadım. Bu kitap, kendile­rini “hatip” sananlara, her fırsatta kürsüye çıkmak için can atanlara “hümor” denilen şeyin ne olduğunu öğrete-bilirse, vazifesini yapmış insanların hazzını duyacağım.

 

2.      Hitabet hiç bir zaman yazılı kâğıttan okumak demek değildir.

Dikkat ediyorum.- Türkiye’de devlet adamlarından mahallî parti başkanlarına, “büyük” gazetecilerden yıllarca talebe önünde konuştukları için tecrübeli olmaları gereken eğitim üyelerine kadar, pek çokları her hangi bir töreni açarken veya birine “hoş geldiniz” derken dahi kâğıda bakmadan konuşmasını beceremiyor. “Müsabakaları açıyorum, hayırlı olsun,” diyebilmek için dahi yazılı kâğıttan medet ummak ayıptır, dinleyenlerle alay etmektir. Bundan da kötüsü, eline tutuşturulan kâğıttan okuması­nı beceremeyenler arasında vekiller dahi var. Başka ülke­lerde bu gibi insanlara ambar kâtipliği dahi yaptırmazlarken, biz onları vekillik koltuğuna oturtuyoruz. İşte, onlar­la bizim arasındaki başlıca farklardan biri daha.

 

3.      İyi bir aktör, iyi bir futbolcu, iyi bir piyanist mesleğinin zirvesine eriştikten sonra dahi devamlıca pratik yapmak zorunda.

İskoçyalı bir sahne artisti, Sir Harry Lauder,şahane şarkısı “Roamin’in the Gloamin’ ” i sahnede kendisini tatmin edecek bir şekilde söyliyebilmek için on bin (10,000) defa tekrarladı. Polonyalı meşhur kompozitör ve Piyanist Paderewski hayatı boyunca her gün sekiz saat piyanoda pratik yaptı. Aynı şeyleri dünyaca tanınmış hatipler için de söyleyebiliriz.

Belki Türkiye hariç, dünyanın hiç bir yerinde, hiç bir hatip hiç bir hazırlık yapmadan, nutkunu defalarca kendi kendilerine hâs özellikleri kendine tekrarlamadan paldır küldür kürsüye çıkarak ko­nuşmaz, konuşmak cesaretini—daha doğrusu, küstahlığı­nı—kendinde bulamaz. Hazırlıklı olmadığı halde konuş­makta ısrar etmek, dinleyicilere saygısızlık ve hatta haka­ret etmektir.

 

4. Bir “konuşma plânı” hazırlamadıkları,

Bu plân ve nutukları üzerinde uzun uzadıya eksersiz yapmadıkları için, Türkiye’de, mumla arasanız dahi, hitabet tekniğinin ne olduğunu bilene rastlayamazsınız. Hitabet tekniğinden habersiz oldukları için de bu topraklarda hatip geçinen­lerin sözleri, çok defa “hitabe”den ziyade bir “lâf çorbası”dır. Ne var ki, bu insanlar kendilerine zevk veren bu “çorba”yı, dinleyicilerinde—tiksinti ve öğürtü dahi getir­se—kepçe kepçe sunmaktan çekinmezler.

Meselâ, başarısını “söz söyleme kâbiliyeti”ne borçlu, ma­halle kongrelerinden parlamentoya kadar -yüzlerce ve yüz­lerce nutuk çekmiş “ünlü” parlamenterler de dâhil, Türki­ye’de, bir nutka nasıl başlanılacağım, nasıl bitirileceğini bilen pek bulunmadığından, hemen hemen bütün nutukla­ra “önce hepinizi hürmetle selâmlarım,” cümlesiyle baş­lanır, “hepinizi hürmetle selâmlarım”Ia bitirilir. Bu, hita­bet değildir. Bunu yapanlar hitabet sanatının “h”sini dahi bilmiyen insanlar.

Konuşmanın mevzuu, dinleyicilerin sosyal ve kültürel seviyeleri, nutkun verildiği yer ve zaman ve diğer şartlar göz önüne alınarak, çeşitli başlama ve bitirme usullerinden birini kullanmak gerekir.

Bu cümleden olarak, fıkra anlatmanın dahi bir tekniği vardır. Sözgelişi, “geçenlerde işittiğim güzel bir fıkrayı an­latayım,” diyen bir talebeye, Amerikalı bir hitabet hocası “sıfır”ı basar. Bir defa, anekdotun “güzel” olduğuna onu; söyleyen kimse nasıl karar verebilir?

Fıkranın “güzel” mi, “çirkin” mi olduğunu dinleyici kararlaştıracak. Sonra, iyi bir hatip fıkralarını, “şimdi size şu fıkrayı anlatayım,” de­meden konuşması arasına sokmasını bilmelidir. Öyle ki, dinleyiciler, hatibin fıkra anlattığının hemen farkına var

 

5. Konuşmak üzere kürsüye çıkan bir kimse mevzu üzerinde bir şeyler biliyor demektir.

Bundan böyle, bir hatip, konuştuğundan ötürü katiyyen özür dilemez. Hâlbuki ben —ister inanın, ister inanmayın—mevzuu iyi bilmediğim itiraf etmesine rağmen, yine konuşmakta ısrar eden (hem de bir saate yakın), ne dediği anlaşılmayan, bir defa söyle­diğini on defa tekrarlamaktan çekinmeyen isim yapmış in­sanlar gördüm ve—maalesef—dinlemek zorunda da kal­dım.

 

6. Türk “hatip’leri zaman zaman en basit nezaket ka­idelerine dahi riayet etmiyorlar.

Meselâ, hastalık veya fi­zikî bir arıza dışında, güneş gözlüğü ile bir topluluk önün­de konuşmak ayıptır, nezaketsizliktir. Hatibin, dinleyicileri ile göz temasını muhafaza etmesi gerekir. Güneş gözlüklü bir hatibin gözlerinin kapalı olup olmadığı dahi bilinmez. Hem gözlerini halktan saklamak hem de konuşmak iste­mek, tekrar ediyoruz, ayıptır, saygısızlıktır.

 

7.  Batılı mânada hatiplerimiz pek bulunmadığı için, biz hâlâ bağırmayı “hitabet’le karıştırıyoruz.

Heyecan uyan­dırmak için konuşan bir hatip dahi bağırmadan konuşma­sını bilecek, zaman zaman ses tonunu değiştirecek, mimik­lerle, jestlerle kelimelerini takviye etmesini bilecektir. Bir kişi ile konuşmakla bin kişiye hitap etmek arasında bir fark olmamak gerekir. Hatip karşısındakilere muhavere eder gibi konuşacak, onlarla göz temasını muhafaza ede­cektir.

Bağırarak konuşmayı marifet bilen Türk “hatip”leri karşısında işitilemeyen, monoton, renksiz ses ve kelimeler­le konuşan hatipler de var ki, işte bu insanlar—itiraf ede­yim—beni uyutuyor.

 

8. Nereden başladı, kim çıkardı bilemeyeceğim, fakat topluluk önündeki konuşmalarını bir sandalyeye oturarak yapanlar da yar.

Gerçi milletler arası toplantılarda oturur halde de konuşulur, fakat bu bizim konumuz dışında. Ha­tip, muhakkak ayakta konuşacaktır. Amerika Cumhurbaş­kanı Roosevelt, kötürüm olmasına rağmen, seçim nutuk­larında iki koltuk değneğine dayanarak ayakta konuşmak­ta ısrar ederdi.

Diğer taraftan, oturduğu yerden, konuşan bir hatibin dinleyicilerle göz teması kurmasına imkân yoktur, göremediği insanlarla nasıl göz teması kurabilir? Nitekim böyle bir toplantıda arka sıralardaki sandalyelerden biriside oturduğumdan, hatibin yüzünü göremiyordum. Mono­ton bir sesle de konuşuyordu. Beni görmek için ayağa kalk­mak zahmetine katlanmayan bu hatibe ben de uyuyarak cevap verdim.

 

9. Tabiî, Türk hatiplerinden—daha doğrusu, kendilerini “hatip” zannedenlerin—büyük bir kısmının başlıca vasfının”uyut’turucu” olmalarının bir büyük sebebi, saatler ve saatlerce konuşmakta direnmeleri.

Meselâ, beni uyutturan monoton sesli hatip (ki bir zamanlar vekillik dahi yapmış­tı) iki saate yakın konuştu. Onu, yine her biri bir o kadar konuşan üç kişi takip edecekti. Bu insanları dinlemek için nelere katlamadığını görebiliyor musunuz?

Sonra, bir de bu insanların hepsinin aynı paralelde ko­nuştuklarını düşünün. Yani, çok defa birinin söylediğini diğerleri tekrarlıyordu. Türkiye’de tertiplenen “açık oturum”larda, maalesef, zıd kutupları’ temsil edenlere yer ve­rilmediğinden birini dinlemekle on tanesini dinlemek ara­sında pek fark olmuyor.

Ben, her hangi bir toplantıya başkanlık etsem, hatiplere Mark Twain‘in şu hikâyesini anlatırdım:.

 

İnanışının propagandasını yapan bir misyoner, bu ünlü yazar ve hiciv üstadını öylesine şevklendirir ki,   Mark Twain şunları söyler:

” Hatip, konuşmasının onuncu dakika­sında beni kendisine öyle bağladı ki, beraberimdeki parayı son meteliğine kadar ona vermeyi düşündüm.”. Fakat hatip konuşmakta devam edince, Mark Twain’in düşüncesi de­ğişir: “Aradan bir on dakika daha geçtikten sonra yanım­daki bütün ‘gümüş’ parayı ona vermeğe karar verdim.”

Hatip sözlerine hâlâ son vermediğinden, Mark Twain, bir on dakika sonra misyonere “hiç bir şey vermemeğe” karar verir. Fakat konuşmasına yine bitirmediğinden ve bir on dakika daha sürdüğünden, dinleyenlerin, içine para koydukları sepet Mark Twain’in önüne geldiği vakit, ya­zar, bu adamı dinlemekten son derece yorulduğu” için, “dinleme hakkı”  olarak sepetten iki dolar alır ve cebine indirir.

Dünyanın her tarafında, bilhassa Anglo-Amerikan[1] ülke­lerinde açık oturumlar, tartışmalar tertiplenir. Fakat bun­ların hiç birinde, bizde olduğu gibi, hatiplere ilânihaye konuşma hakkı tanınmaz. Biz çok defa “açık oturum”un manasını dahi bilmiyoruz. Hemen hemen aynı fikirlerin müdafaasını yapan dört kişiyi bir masa etrafına toplaya­rak onları konuşturmak hiç bir zaman “açık oturum” de­ğildir. Açık oturumları tertipleyenlerin ilk vazifesi, birbir­lerine  zıd fikirleri savunanları bir araya getirmek olmalı.

Bundan sonra yapılacak en önemli şey, hatiplerin konuş­malarını belirli bir müddet içinde bitirmelerini sağlamak. Meselâ, dört kişinin katıldığı bir açık oturum düşünelim, Her hatip Önce, 15 dakika konuşur, arkadan her biri 5 da­kika ve son olarak 2 dakikalık konuşmalarla sözlerini bi­tirmeleri gerekir. Medenî ülkelerde açık oturumlar böyle yapılır. Böylece, dinleyicilerin de sualler sorabilmelerine imkân hazırlanmış olur. Tabiatıyla, bu sualleri cevaplan­dıran hatiplerin, yeniden nutuk çekmelerine meydan ver­memek için, kendilerine tevcih edilen sualleri, meselâ, iki dakikada cevaplandırmaları istenir.

ZAMAN ZAMAN İŞİTİYORUZ: TEKNİK DIŞINDA, BATIDAN ALACA­ĞIMIZ HİÇ BİR ŞEY YOKTUR. MAALESEF, TEKNİK DIŞINDA DA, BATI­DAN ALMAK ZORUNDA KALDIĞIMIZ PEK ÇOK ŞEY VAR, VE KONUŞ­MA ÂDABI DA, TARTIŞMA TEKNİĞİ DE BUNLAR ARASINDA. İLİM, TEKNİK, EDEBİYAT, SANAT, SPOR, İLH. SAHALARI DIŞINDA HİTABET ALANINDA DA DÜNYACA MEŞHUR TÜRKLER YETİŞTİRMEK ZORUN­DAYIZ. AMMA VE LÂKİN ONLARIN TEKNİK VE PRENSİPLERİNİ BE­NİMSEMEDEN—İKİ KERE İKİ DÖRT—BU İŞDE DE YAYA KALMAĞA MAHKÛMUZ.

Kaynak: MUALLİMOĞLU Necat Politikada NÜKTE [Kitap]. - İstanbul : [s.n.], 1976, s. 271-276

 

 


[1] Anglo-Amerikan, töre ve alışkanlıklarının kökeni Kuzey Avrupa’ya dayanan, İngilizce konuşulan Kuzey Amerika kültür bölgesi. ABD’nin büyük bölümü ile (Fransızca konuşulan kesimleri dışında) Kanada’dan oluşur. Bu bölge, İspanyol mirasının ve geleneklerinin çok güçlü olduğu Latin Amerika’nın dışında, Kuzey Amerika üstünde yer alan coğrafi bölgeyi tanımlamak için de kullanılır. Anglo sözcüğü, İngilizce konuşan bir beyaz Kuzey Amerikalıyı Latin Amerikalı soyundan gelen (Hispanik) birinden ayıran bir anlam kazanmıştır.

Yorum

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Değiştir )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s