YAHUDİ AHLAKI


Siyonizm, dünya tarihinin fevkalade girift ve çözülmesi en zor problemlerinden biridir. Bu nifak kaynağının ma­hiyetinin yüzyıllar boyunca anlaşılmamasının en önemli sebebi Yahudilerin gerçek özellikleriyle tespit edilememiş olmasıdır. Mesele ile uzaktan yakından ilgi­lenen çeşitli milletlere ve mesleklere mensup gayr-ı Yahudilerin başarısızlıklarını bir ölçüde tabii karşılamak ge­rekir. Çünkü Yahudi olmayan için Yahudi’yi tanımak çok güçtür. Çünkü Yahudiliğin, bütün diğer insanlardan ve mil­letlerden farklı bir mantığa ve vicdan ölçüsüne sahip ol­duğunu anlamak ve kabul edebilmek gerçekten zor ve uzun bir iştir. Yahudilik beynel­mileldir ve bütün insanlığı ilgilendirmektedir.

 

TALMUT VE KABBALA’DA NELER VAR

Talmut’un en önemli özelliği iki ayrı kategoride olmak üzere hukuk ve ahlâk prensiplerinde “ÇİFTE STANDART” getirmesidir. Bunlardan birincisi Yahudilerle  ve diğerleri arasındaki ilişkilerde; ikincisi, Yahudilerin kendi arala­rındaki ilişkilerdedir.

İkinci Çifte Standart anlayışı kendi arasında ikiye ay­rılabilir:

a) Haham – Yahudi halkı arasındaki ilişki,

b) Yahudi halkın birbirleriyle olan ilişkileri.

 

Eğer bir goyim (Yahudi olmayan) bir Yahudi’yi öldürür­se cezaya çarptırılır. Ama bir Yahudi goyimi öldürürse ce­zalandırılmaz.

Eğer bir goyim Yahudi’nin malını gasp eder veya karı­sını kaçırırsa iade etmek mecburiyetindedir. Ama bir Yahudi goyimin malını çalar veya gaspeder veya: karısını alır­sa iade etmek mecburiyetinde değildir.

Yahve bir gayr-ı Yahudiye (goyim), malını iade eden Yahudiyi asla affetmez, (yukarıdaki üç cümle Talmud un Sanhedrin bölümünün 57/a, 76/a – b) maddelerinden alınmıştır.

Hem Türkiye’de, hem de vatandaşı olmak için gittiği İsrail’de aldatılan, dolandırılan Max Frumtein adlı bir Yahudi kendi cemaatinden duyduğu aşırı tiksinti ve nefret sebe­biyle dinini terk ederek protestan olduktan sonra bir kitap yayınlar. İstanbullu olan Yahudi Türkçe olarak yazdığı ki­tabının bir bölümünde Talmut’a da anlatmaktadır. Şimdi onun (“Yahudilikten Niçin Çıktım”. İst. 1976) adlı kitabının 231. Sayfasında;

“Talmut bugün Yahudilerin istisnasız inandıkları ki­taptır. …Bu kitabın ABC si Yahudilerin vicdansızlığının, merhametsizliğinin ve Allahsızlığının temelidir. İşbu ABC-nin birkaç pasajını :

1 — Hahamların sözlerini istihkar (hor görme) eden ölmeli.

5— Şunu bilmeli ki hahamların sözleri, peygam­berlerin sözlerinden daha da lezzetli.

6 — Hahamların sözleri yaşayan Allah’ın sözleridir, (haşa)

7 — Bu dünyada hahamlar ne karar verirlerse Allah için bir kanundur. (!)

8 —Haham IOCHANAN şöyle diyor: Bütün haham­lar hepsi Allah olacaklar (!) ve Yehovah ismini alacaklar­dır.

10 — Sihirbazlık o kadar tehlikeli ki Allah’a dahi za­rarlıdır (!) Buna rağmen haham CHANİNA sihirbazlıktan korkmuyordu, çünkü o Allah’tan da büyüktü (!)

13 — Günah işlemek mümkün, ancak saklı bir şekil­de yapmalı.

18 — Bir parça eti bir goyime vermektense bunu bir köpeğe vermek daha büyük sevaptır.

3 — Öldürmeyeceksin yasağı şu demektir ki, İsrail’-in oğlunu öldürmeyeceksin; hâlbuki “goy”lar İsrael’in oğul­ları değiller.

35 — Vaftiz olan ve Hıristiyanlığa geçen bir Yahudi, bir Yahudi tarafından öldürülmeli. Böyle bir adama ölüm­den kurtarmağa katiyen yasaktır, (cümle düşüklükleri Max Frumkin’in kitabında aynen vardır. Ben hiç değiştirmedim. A.U.)

İşte Talmudun ruhu bundan ibarettir; bu, yalanın, hile hırsızlığın ve cinayetlerin incili. Yahudi milleti bu talmudmun esasları dahilinde yaşadı ve yaşamaktadır. İşte bu Talmudun esaslarına göre bugünkü İsrail Devleti kurul­muştu ve bu Allahsızlar bu Talmudun yüzünden çökecek­ler ve bizim neslimiz bunu görecektir.” (sh:155-157)

 

TEŞKİLÂT MERKEZLERİ OLARAK “HAVRA”LAR

Yahudi Meselesini meydana getiren ve milletlerin Yahudi ve Yahudiliğe karşı tepkisini davet eden bizzat Yahudiliğin kendisidir.

Yahudi diğer milletlerin arasında küçüklü büyük­lü cemaatler halinde yaşarken “Havra” tarafından kurulan teşkilâtlar bünyesinde disipline edilmiştir. Ve bu suretle içinde yaşadığı halka sistemli bir şe­kilde zarar vermiş, onları soymuş, ahlâksızlaştırmaya çalışmış, o devlet aleyhine casusluk yapmış ve eline fırsat geçtikçe onların çocuklarını İGNELİ FlÇI’larda kanını akıtarak öldürmüştür.

 

Titus’un Kudüs’ü ve mezkûr mabedi tahribinden sonra dünyaya dağılan Yahudiler en güç şartlar altında dahi erimemelerini Havraların kurduğu teşkilâtlara borçludur­lar. Biz burada örnek olarak bu teşkilâtların en ehemmi­yetlisi olan KAHAL’dan bahsedeceğiz.

KAHAL: Kanal’ın Yahudi olmayanlar tarafından var­lığının anlaşılması geçen asrın sonlarına doğru Rusya’da olmuştur.

Çarlık idaresi zamanında, Yahudilerin bulundukları şe­hirlerde servet ve nüfuzlarının artması, tefecilik yaparak halkı soymaları ve sömürmelerinin had safhaya varması, onlar hakkında daha sıkı takibat yapılması zaruretini or­taya çıkarmıştı.

Kanal teşkilâtı ile ilgili vesikaları ilk ele geçiren ve bununla ilgili olarak ilk defa bir kitap neşredip dünya efkâr-ı umumiyesini aydınlatan kişi Yakop Braffmandır. Ki­tabı 1869 da KAHAL KİTABI adı altında Petersburg’da ba­sılmıştır. İki cilt halindedir.

Yakop Brofman da Yahudiydi. Bu sebeble “Havra”nın sırlarını kolayca dışarı taşımıştır. Ancak bu işi içinden gelerek samimiyetle mi, yoksa ard niyete dayalı olarak mı yaptığı meçhuldür. Biz ikinci ihtimali şunun için düşünü­yoruz: (O tarihlerde Rusya’dan Filistine göçü gerçekleş­tirmek için Rus hükümetinin Yahudiler aleyhine bir tavır alması istenmiş olabilir.) Kitabın Almancaya çevrilişi 1928 yılında Prof. S. Passerge tarafından yapılmıştır. Bu suret­le Yahudi cemaatlarının dışarı çıkan gizli sırları dolayısıy­la maskelerinden biri daha düşmüş oluyordu. Kanal teş­kilâtı bir nevi hükümet olup Yahudi cemaatının idaresi ile ilgili kanunlar vaz ediyordu. Kahal aynı zamanda bir mah­keme vazifesi de görüyordu. Rusya’nın Polonya sınırına yakın küçük bir şehri olan “MİNSK”te ele geçen Kahal Tüzüğünde 1072 protokol (kayıt ve zabıt) ve aynı zaman­da bunlara ait uygulamaları gösteren bilgiler vardı.

Kanal’ın içyapısı tam bir oligarşik karakter arzediyordu. İdare tamamen bir zümrenin elinde idi ve Gettolar­da yaşayan Yahudi halkı üzerinde kayıtsız şartsız bir oto­ritesi mevcuttu. Bu idareciler kendi emirlerine riayet etmiyen Yahudileri de cezalandırıyorlar, imkânlarını kısıtlı­yorlardı. Özetle, Kahal Devlet içinde bir devlet gibi çalı­yordu. Kahal’ın kendi içinde tıpkı birer “bakanlık” gibi çalışan organları vardı. Burada bu organların hepsini zik­retmek yerine sadece bir örnek olması ve bu teşkilâtın na­sıl çalıştığını göstermesi bakımından tipik bir örnek olan “Heskat Yişub” (Hasaka) denilen kurumdan bahsetmekle yetineceğiz. .

Yahudi anlayışına göre, bir Goyim’in (Yahudi olmayan) malı Yahudinin kaybolmuş mail addedilir. (İslâmiyet ise “ilim”i müslümanın kaybolmuş malı olarak niteler) Bu İs­lâmiyet ile Yahudilik arasındaki farkı gösteren önemli bir ölçüdür.. Binaenaleyh Yahudi, gayr-ı Yahudilerin üzerinde görünen bu “mal”ın asıl sahibidir ve onu tekrar ele ge­çirmekle mükelleftir. İşte Hasaka, bu tarz bir “Temellük hakkı” varsayımından hareket edilerek kurulmuş bir soy­gun teşkilâtıdır. İnsana aynı zamanda çok komik gelebi­lecek bir çalışma tarzı da vardır. Şöyle ki:

Şehirdeki Yahudi olmayan halkın malları isimleri zik­redilerek — gıyaplarında— Havradaki Yahudiler arasında müzayedeye çıkarılır. Bu müzayedeye iştirak eden Yahudiler neticede — önce gıyaplarında olmak üzere— (A) nın, (B) nin (C) in mallarının sahibi olurlar. Meselâ, Minsk’teki İvan’ın dükkânı kendisinin haberi olmadan Havradaki mü­zayedede Moiz’e satılmıştır. Hasaka’ya göre bu mal Moiz’-indir ve bütün cemaat o malın Moiz’in eline geçmesine yardımcı olmakla mükelleftir. Bunun için ne yapılacaktır?

İvan’la ticarî ilişkisi olan Yahudiler, ilişkilerinde İvan’a zor­luk çıkartacaklar, onu borçlandıracaklar, iflâsa sürükliyeceklerdir. Nihayet İvan dükkânını elden çıkarmak mecbu­riyetini hissedecektir. Buraya kadar işin birinci safhasıdır. Bundan sonraki iş bu dükkânın Maiz’in eline en ucuz fiyatla geçmesini sağlamaktır. Bunun için de dükkân satılığa çı­karıldığı zaman diğer Yahudiler buna talip olup Moiz’le rekabet etmeyecekler ve İvan’ın, dükkânının daha fazla fiyatla satılmasını engelleyeceklerdir. Böylece İvan da ça­resizlik içinde dükkânını, Moiz’e değerinin çok altında bir fiyatla satmak zorunda kalacaktır. Moiz de, aynı şekilde Salomon’a veya Davit’e yardımcı olacaktır.

Görülüyor ki her Yahudi’nin bulunduğu yerde kısa sü­rede zengin olabilmesini Yahudi’nin şahsi kabiliyet ve te­şebbüsüne bağlamak doğru değildir. Yahudi teşkilâtlıdır ve her hareketi diğer Yahudilerle koordineli bir şekilde yürütülmektedir. Tabii bu durumlardan ve Havralardaki müzayedelerden, açık artırmalardan haberi olmayan yerli halk kendi düşüşünü ve Yahudi’nin kalkışını bambaşka ve yanlış sebeblerle izah edecek ve Yahudiye olan bağımlılı­ğı daha da artacaktır. Kahal ve Hasaka hakkında verdiği­miz bu kısa fakat öz malûmat, zannederim Yahudiliğin, bulunduğu yerlerde iktisadî hayata kısa zamanda nasıl hakîm olabildiğine en mantıkî izahı getirmiştir. Yahudi her meselede olduğu gibi kendi karanlık ruh ve emellerinin ölçülerine göre teşkilatlar kurmuş ve bunları çalıştırmak­tadır. (sh:160-163)

 

HER TAŞIN ALTINDA YAHUDİ VAR MI?

Biz burada “taş”tan fitne, fesat ve “kan”ı kastedi­yoruz. Daha geniş bir kavramla ifade edecek olursak “taş”tan içtimaî hayattaki belirgin bozuklukları kastediyo­ruz. Bu mana çerçevesi içindeki “taş”ın altında da, “Yahudi” vardır diyoruz.

Yahudi’nin ilim sahasındaki tehlikesini üç ana nokta­da toplayabiliriz:

a) Tasnifte (sınıflama) esas aldığı kriterler (kritercillk)

b) Nazariyeclik ve uydurmacılık

c) Gizlilik ve inhisarcılık.

TASNİF MESELESİ:

İnsanda düşünme ve öğrenme kolaylığı sağlamak bakımından “tasnif”in önemi izahtan kurtulmuş değildir. Tasnif, hangi meselenin hangi çerçeve içinde ele alınması icabettiğini gösterir. Bir kere bu tasnifi (çer­çeveyi) kabul ettik mi artık —bu çerçeve içinde ele alın­maması icab eden— meselenin o çerçevenin içinden çı­karılması gerektiği her düşünce”nin harcı olmaktan çıkar. Bu kabul, başlangıçta esaslı bir şartlanma meydana ge­tirdiği için değme zekâlar bile bunu zor düşünürler. En azından şimdiye kadar “pratik”te bu böyle olmuştur.

Varlıkların müşterek ve kendilerine has özellikleri var­dır. “Tarif”lerde, bir varlık, sadece kendisine has olan özellikleri ele alınarak tanımlanır. Yani tarif “ağyarını mani, efradını câmî” olarak yapılır.

Şimdi bu ölçüye göre iki misâl verelim:

İnsan “canlı”dır. Bu özelliği kendisi dışındaki birçok varlıklarla iştirak halindedir. Onun için sadece bu özel­lik insanı tarif etmemize yetmez. Onu, tamamen, sahip olduğu “şahsî” keyfiyet özelliklerine göre tanıtmak ve öylece kabul etmek gerekir. İnsan eğer hayvandan farklı ise —ki farklıdır— onun, canlı bir organizma olması dı­şındaki hususiyetlerine göre ele alınıp incelenmesi lâzım­dır. Başta Freud olmak üzere Yahudi psikologlar ve onla­rın kafasız mukallitleri, insanı insan olarak incelemesi icab eden “Psikolojiyi; sınırlarını taşırarak (çerçevesini de­ğiştirerek) ele almışlar ve bu “psikoloji”nin tarifini; “insan ve hayvan davranışlarını inceleyen bir bilim” dalı olarak tesbit edip; insanı, sadece mekanik ve fizyolojik özellik­lerinin içine hapsetmişlerdir. İnsandaki, “ruh”u inkâr et­mişler veya maddeleştirmişlerdir. Bu suretle “insan” mef­humu hakkındaki “idrak”i değiştirmeyi ve bu idrak de­ğişikliği neticesinde de insanın, insan olarak insanca ya­şamasını engellemek istemişlerdir. Ve bunda bir ölçüde başarı da kazanmışlardır. Bugün dünya çapında yaşadı­ğımız ahlâk buhranı, bunun en büyük delilidir.

İkinci misalimiz ise sosyoloji ile ilgilidir: Sosyoloji aşa­ğı yukarı iki asırdan beri müstakil bilim dalı olarak tak­dim edilmekte ve başka “ilim ülkeleri”nin arazisinden ade­ta “sosyoloji imparatorluğu” kurulması için toprak ka­zanılmağa çalışılmaktadır. Bu işte en ileri giden de yine bir Yahudi odan Durkheim’dir. Durkheîm’in yaptığı ise şu­dur: Onun görüşüne göre toplum “tanrı”dır. Din, toplum tarafından bir evrim neticesinde meydana getirilmiştir. Çok tanrıcılıktan tek tanrıcılığa doğru bir tekâmül vardır. Bu tekâmül “tanrısızlığa doğru yol almaktadır. “Yâni”, din, menşei ve tekâmülü noktai nazarından tamamen top­lumsal bir olgudur. Bu Yahudi de tasnifte yaptığı oyunla birtakım kutsal değerleri inkâr etmekte ve küçültmektedir. Bunun neticesi olarak da insanlığın “doğru inanç” temel­lerini yıkmağa uğraşmaktadır.

NAZARİYELER UYDURMA MESELESİ:

Önce şunu belirtelim ki nazariye kanun değildir. Fakat kurucuları ve taraftarları onun kanun olduğuna inanırlar, kanun haline gelmesi için çalışırlar. Öyle olmasaydı, bu nazariyeler vaz-edilmezdi.

Bu konuya iki yönden yaklaşacağız.

a) Yahudi tarafından nazariyeciliğin teşviki. “Yahudi” ye göre bundan şu fayda sağlanacaktır: “Yahudi olsun veya olmasın, insanlığın “doğru inanç”lardan uzaklaşma­sına vesile olabileceği için bu işi kıvırabilenlerin nazariyeciliğinin teşviki ve nazariyelerin yaygınlaştırılması.

b) Yahudliğe doğrudan doğruya fayda sağlayan Yahudi nazariyecilerinin sistemlerinin ilim aleminde kanun gibi gösterilmesinin sağlanması.

 

Bu bâbtaki misâlimiz Einstein olacaktır. Bilindiği gibi Einstein “İzafiyet Teorisi” nin kurucudur, “izafiyet”, Einstein’da tabir caizse bir “izafî izafiyet” değil fakat “mutlak”ı inkâr edici genel bir “izâfiyet”tir. Yani Einstein Newton’un yeryüzü ölçüsündeki çekim meselesini yıldızlar ölçüsündeki çekimlerin bileşkesi şeklinde tashih etmekten ötede; ona genel ve “mutlak” mefhumuyla rekabet edici bir mana vererek, “Kadir-i Mutlak” inancını zedelemeğe uğraşıyor. O Einstein ki azılı bir siyonisttir ve İsrail kurulduktan son­ra ilk reisicumhurluk teklifi ona yapılmıştır.

GİZLİLİK ve İNHİSARCILIK MESELESİ:

Bundan da kastımız, ilim hayatındaki Yahudiliğin, mesaisini, Yahudi olmayan dünyadan gizli yürüttüğü hususudur. Yahudilik bu iş için özel akademiler kurmuştur. Bunlarda, kendi ilim adamlarına Yahudi olmayan ilim adamlarından gizlenilmesi icap eden bilgiler verilir. Bu konu da ayrı bir in­celeme mevzuudur. Biz sadece böyle müesseselerin var olduğunu işaret ederek geçiyoruz.

İnhisarcılık ise, Yahudilerin icad ettiği herhangi bir teknolojinin hangi devlet sınırları içinde olursa olsun Yahudi emellerine zarar verecek şekilde kullanılmaması ile Yahudiliğin bu buluş üzerinde kendi kanunları dışında hiç­bir devletin kanunlarına uymak mecburiyetini hissetmeden tasarrufta bulunma hakkını kendinde görmesidir.

Rosenbergler vasıtasiyle atom sırlarının Ruslara veril­mesi bu mantığa göre yapılan bir “hizmet”tir. Yahudiye göre bu bir casusluk ve vatan ihaneti değildir. Çünkü Amerika onların ne vatanı ve ne de devletidir. Bu bakım­dan “Patent”i kendilerinde olan atom silahının kime verilip verilmeyeceği ne karar vermek sadece kendilerine aittir. Bu davada suçlu olan Yahudi Rozenbergler değil, onları “ihanet” gerekçesiyle elektrikli sandalyeye gönderen Ame­rikan hükümetidir Yahudiye göre. Bu konu da çok önemli ve müstakil bir araştırma konusudur.

 

SİYASETTE YAHUDİLİK

Yahudilik ile siyaset adeta müteradif iki kavramdır. Çünkü Yahudi ideolojisinin gerçekleşmesi evvelemirde ge­niş çaplı ve yoğun bir siyâsî faaliyete bağlıdır.

Yahudilik, önce Filistin’de bir devlet kurmak ve sonra da cihan çapında yapmayı hayal ettiği bir kanlı ihtilâlle kuracağı “TEK DÜNYA”nın, yani bir DÜNYA DEVLETİ’nin tahtına oturmak ister. Bu sebeple Yahudiliğin siyaseti çok yönlü ve beynelmilel olmak durumundadır. Bir labirent gibi karışık ve girift yollarla örülmesi gerekmektedir.

Yahudilik yüzyıllarca bu işin sadece teorisi ile uğraş­mıştır. Bu uğraşının mihver noktası bidayette insan ve cemiyetlerin tabiatları üzerine teksif edilmiştir. Yani Yahudi önce genel manada insanın ve cemiyetin ne olduğunu tanımalı ve sonra da bu genel tanıma içinde milletlerin karakterlerini ayrı ayrı incelemeliydi. Milletlerin sahip ol­dukları örf, adet kültür ve medeniyet incelenmeli, millî ka­rakterlerinin oluşmasındaki payları tesbit edilmeliydi. İnanç­ları, dinleri irdelenmeli, genel fert tipleri tanınmalı “mâ’şeri şuurlarının hangi kaynaklara dayandığı tesbit edilme­liydi.

İkinci safha olarak “İnsanlık – Yahudilik” ve “Milletler -Yahudilik” ilişkilerinin mahiyeti her yönüyle ele alınmalı ve bu suretle önce insan ve millet mefhumları deşifre edilme­liydi. Yahudi milletler hakkında alabildiğine araştırma ya­parak onları öğrenmeye çalışırken, kendisi de — onlar tarafından tanınmamak için— alabildiğine gizlenmeliydi.

Yahudilik kendi yükselişini milletlerin düşüşüne bağ­lamıştı. Onun için milletleri ayakta tutan “değer”lerin ne­ler olduğu bilinmeli ve onlara hücum edilmeliydi. Bu “de­ğer” lerin yıpranması demek milletlerin yıpranması ve de­jenerasyonu demek olacağından, işe buradan başlanma­lıydı. Ancak haklı olarak milletler tarafından istenmeyen, kendisinden çekinilen Yahudi, milletlerin içine girebilmenin bir yolunu, bir metodunu bulmalıydı. O, bunu da buldu: “DÖNMELİK”.

Çeşitli yerlerde kurulan gizli Yahudi araştırma akademileri bu çalışmaları neticesinde milletleri idlâl etmenin yollarını bulmuş, İslâm ve Hıristiyan âleminde ihtilaflar çı­kararak onları hem fikren hem de fiilen bölmeyi başarıp kamplara ayırmıştır.

Ortaçağda temelleri atılan bu fikrî çalışmalar, elemanlarını da yetiştirip, akla gelmedik hile ve kurnazlık­larla tıpkı Ester’in amcası Mordehay gibi siyasî karargah­larda yeşermişlerdir. (Bu işler yaygın olarak “yeniçağ”da başlamıştır).

Kendi tarihimizden bir örnek verecek olursak. II. Se­limin has adamlarından Yasef Nassi’yi görürüz. Yasef Nassi, II. Selimin bir Yahudi dönmesi olan karısı Nurbanu Sul­tanın nüfuzundan faydalanarak kısa zamanda II. Selimin en yakın adamlarından biri haline gelmiştir. Bu adam padişah’ın şarap içme alışkanlığını körükleyerek onu —şarabıyla meşhur— Kıbrıs’ı almağa teşvik etmiştir. Onun bu teşvikinin altında yatan esas sebep ise fetihten sonra Kıbrıs valisi olmak ve Filistin’e çok yakın olan bu adaya Yahudi muhacirlerini getirtmekti. Gerçi Kıbrıs alınmıştı ama Yassef Nassi’nin Kıbrıs valisi olmak için ömrü vefa et­memişti.

Bir başka örnek verelim: Amerika’yı İkinci Dünya Harbine sokup Hitler’in mağlup edilmesini sağlayan Yahudi Rozveltti. Onun arkasında da gizli reisicumhur ola­rak Amerika’daki 250 silah fabrikasından 243 tanesine sa­hip olan Bernard Baruh vardı. Bu Yahudi, fabrikalarını tam kapasite ile çalıştırarak imal ettiği silah ve cephane­leri müttefik ordulara vermiş ve Hitler’in mağlubiyetinde başrolü oynamıştır. (sh: 164-170)

 

Kaynak:

Ali UĞUR, Dünya Gündemindeki İsrail [Kitap]. - İstanbul : [s.n.], 1983.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yorum

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Değiştir )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s