ELİMİZLE ÇIKARTTIĞIMIZ YASALARLA ÇEVREYİ VE TARIMI NASIL YOK EDİYORUZ


Kendi elimizle çıkarttığımız ya da çıkartmak zorunda bırakılıp ken­di kendimizi mahkûm edip küresel sermayenin işlerini ve ülkeyi kolay­ca istilasını kolaylaştırdığımız kanunlar o kadar çoktur ki burada yalnız bir kaçma değineceğiz.

“Doğrudan Yabancı Yatırımlar Kanunu”, TBMM’de çok uluslu şirketlere hizmet veren “Doğrudan Yabancı Ser­maye Danışma Servisi” adlı bir yabancı kuruluş tarafından hazırlanmış ve TBMM’de 05.06.2003 tarihinde kabul edilmiştir. Özelleştirme ile ilgili yasaların hazırlanmasında da yabancılar büyük rol oynamıştır. Özellikle dünyayı perde arkasından 250 yıldır yöneten, İngiltere’deki özelleştirmelerde de büyük rol oynayan Rothschild Ailesi’nin ve Mor­gan Guaranty’ye bağlı uzmanların Türkiye’deki özelleştirmelerde de et­kisi büyük olmuştur. Etibank’ın (dolayısıyla madenlerin), özelleştiril­mesi bu uzmanların kılavuzluğunda gerçekleştirilmiştir.

Tarım konusunda çıkarılan yeni kanunlar ve değiştirilen maddeler tarım ve mera arazileri üzerindeki yasal olmayan yerleşmeleri yasal ha­le getirdi. TBMM tatile gireceği son gün olan 3 Temmuz 2005′de alela­cele çıkartılan ‘Toprak Koruma ve Arazi Kullanma Kanunu’ adeta tarım arazileri üzerinde izinsiz yapılaşmaya gidenleri affetme kanunu gibi şe­killendirilmiş Toprak Koruma Kanunu nerdeyse toprağı korumayıp onu işgal edenleri koruma kanunu gibi işlev görmüştür. 11 Ekim 2004 tarihinden evvel tarım arazileri üzerinde gerekli izinler alınmadan ta­rım dışı olarak kullananlara müracaat için altı aylık bir süre verildi. Bu altı ay içinde başvuranlar Bursa Orhangazi’de birinci sınıf tarım arazisinde kanunlara aykırı olarak sanayi tesisi kuran ABD biyoteknoloji ve gıda devi Cargill örneğinde olduğu gibi tarım arazileri üzerinde kanun­suz şekilde sanayi tesisi bile kurmuş olsa metrekaresi için çok eüzi (5 YTL) bir rakam ödeyerek resmi bir statü kazanacaklardı. Bu Toprak Ko­ruma adı altında çıkan yasa ülkede gittikçe azalan tarım arazilerinin üzerinde tarım dışı kullanımı da geriye dönük olarak yasallaştırdı. Tem­muz 2007′de onaylanan Mera Kanununda Değişiklik Yapılması Hak­kında Kanun devletin toprağı üzerindeki taşınmaz malları olan işgalci­leri çok cüzi miktarda bir ödeme yapılması karşılığında affediyordu. Bu uygulama mera ve yaylalar üzerinde inşaat yapmış kişilere rayiç bedeli­nin yarısını vererek tapu çıkartma imkânı verdi.

TEMA’nın tarım danışmanı olan, Süleyman Demirel’in Başbakanlığı döneminde de danışmanlık yapan Mahir Gürbüz, geçmişte tarım arazi­si olduğu belirlenen birçok yere izin verilmediği halde özel kararlar ile sanayi kurulmasına izin verildiğini anımsatarak: ‘Gidip 15 kilometre öteye kursalar birinci sınıf tarım arazisini kaybetmeyeceğiz. Ama gelip en değerli yerde fabrika kuruyorlar. Buna da özel izin veriliyor’ der.

Görüldüğü gibi ülkede fabrika kurmak ev yapmak gibi oldukça ge­niş alan varken toplum ve ülke için hayati önem taşıyan ve oldukça kı­sıtlı olan tarım arazilerinin tarım dışı kullanılıp yok olmasına göz yu­man devlet, bir süre sonra yapılan bu hatayı ve ihmali resmileştirmek zorunda kalanda yine devlet olmaktadır. Belediyeye çöp arazisi açmak için 50 bin ağacı kendi eliyle kesen de yine devlettir. Devlet halkının ve kendisinin bindiği dalı kesmektedir.

5491 Sayılı “Çevre Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Ka­nun”, Meclis Genel Kurulu’nda görüşülerek, 26.04.2006 tarihinde ka­bul edilmiş ve 13 Mayıs 2006 tarihli 26167 sayılı Resmi Gazete’de ya­yımlanarak yürürlüğe girmiştir. Çevre kirlenmesi konusunda oluşan kamuoyu duyarlılığı ile düzenlenen yasanın pek çok hükmü adeta kir­letmeye davetiye çıkarır nitelikte olmuştur. Yasada yapılan önemli bir değişiklikle, Nükleer Santraller, Çevre ve Orman Bakanlığı’nın yetkisin­den çıkarılmıştır. Çevrenin korunmasına, iyileştirilmesine ve kirliliği­nin önlenmesine ilişkin genel ilkeleri düzenleyen Madde – 3/j ile 2690 sayılı Türkiye Atom Enerjisi Kurumu Kanunu kapsamındaki konular, Çevre ve Orman Bakanlığı’nın yetkisi dışına çıkartılmış, Türkiye Atom Enerjisi Kurumuna verilmiştir.

Daha önce, 5177 Sayılı Maden Yasası ve Diğer Yasalarda Değişiklik Ya­pılmasına Dair Yasa ile Çevre Yasası’nm 10. maddesine eklenen fıkra, yasa değişikliği ile yinelenmiş, ‘numune alımı, sondaj yarma, galeri ve kuyu aç­ma’ gibi çevre kirlenmesine yol açabilecek, doğal yapıyı bozucu petrol, jeotermal ve maden arama faaliyetlerinde ‘Çevre Etki Değerlendirme (ÇED) Raporu’ kapsamı dışına çıkartılmıştır. Bu düzenleme, petrol ve jeotermal kaynaklar ile maden arama faaliyetlerinde çevrenin kirlenmesi, ekolojik dengenin bozulmasına davetiye çıkartmak anlamına gelmektedir. Aşağıda açıklanacağı üzere, Maden Yasası’nın 7. maddesi ile su havzaları, imar alan­ları, sitler, milli parklar, ormanlar gibi hassas bölgeler madencilik faaliyet­lerine açılmıştır. Ayrıca III. Grup Madenler, su havzaları, göller ve su kay­naklarından elde edilecektir. Herhangi bir Çevre Etki Değerlendirme (ÇED) çalışmasına tabi olmadan yapılacak maden arama faaliyetleri kap­samında sondaj yapılması, yarma, galeri ve kuyu açılması, ruhsat sahasın­da geri dönüşü olmayan çevre tahribatına yol açacaktır, dolayısıyla bu uy­gulamalar insan sağlığı ve canlı yaşamı için büyük risk oluşturmaktadır.

Türkiye’de şu anda 5177 sayılı Maden Yasası, gizli yabancı istilanın önünü açan büyük bir felaketin habercisidir. Bu yasaya göre ülke top­rakları kiralama statüsünde bile olsa neredeyse bedava elden çıkmakta­dır. Bu yasaya göre maden ruhsat alanlarında devletin istediği pay % 2 gibi komik bir rakamdır. O da madenin işlenmemiş olarak çıkış raka­mıdır. Yerli yabancı birçok maden şirketi, 2004 yılında 5177 sayılı yasa ile 3213 sayılı Maden Yasası’nın yürürlüğe girmesiyle elimizde kalan son doğal cennetlerimizden biri olan Kaz Dağları’na üşüştü. Çanakkale On Sekiz Mart Üniversitesi’nden Prof. Dr. Osman Demircan, Kaz Dağları’nın her yıl 516 bin 300 ton karbondioksiti kullanarak 374 bin 400 ton oksijen ürettiğini belirtiyor. Kaz Dağları, Biga Yarımadası’nın yakla­şık yarısını kaplıyor. Kaz Dağları bölgesi yalnız Türkiye’nin değil, tüm Avrupa kıtasının en önemli bitki alanlarından biridir. Biz elimizle çıkar­dığımız kanunlarla ülkemizi korumasız bırakarak sömürüye açıyoruz. Ekosistemi bozuyoruz, pek çok canlı türünü yok ediyoruz. Hassas ya­şam dokusunu bir daha geri gelmemecesine tahrip ediyoruz. Bütün bunların sonucu olarak da doğada var olan düzen zincirleme olarak olumsuz etkileniyor. Kuraklık artıyor, su havzaları ve yeraltı su kaynak­ları kuruyor ve kalanlarda kirleniyor. Erozyon hızlanıyor, beklenmedik sel baskınları meydana geliyor, böylece ekilebilir tarım arazileri de hız­la yok oluyor. Kısaca ülke yok oluyor. Daha ileride detaylı belirteceği­miz üzere bu yasanın 7. maddesi; özel koruma alanları, milli parklar, su havzaları gibi ülke için hayati önem taşıyan bölgelerin maden arama uğruna yok olmasının önünü açıyor.

Genelde yeni çıkarılacak yasaların veya bir önceki yasada yapılacak değişikliklerin taslakları tepki görmemesi için halktan gizlenmeye çalışılır. Yasa taslakları bazen 10 yılı aşan süre içinde sürünceme de kalabilir. Mesela Mart 2010′da kabul edilen ‘Biyogüvenlik Yasası’ 7 yıl sürünceme­de kaldıktan, maddeleri mümkün olduğu kadar gözden ırak tutulduktan sonra kabul edilmiştir. Bu yasa sözde ülkeyi GDO’lu ürünlerin zararların­dan korumak için çıkarılmış gibi gösterilirken gerçekte tam aksine hiz­met etmiştir. Yasa gereğince ülkeye ithal edilecek GDO’lu ürünlerin za­rarları olup olmadığını kontrol edecek bir ‘Bilim Komitesi’ oluşturulmuş, bu bilim komitesinin kontrolü ve izini çerçevesinde adeta GDO’lu ürün­lerin ülkeye kolayca girmesi resmileştirilmiştir. Küresel biyoteknoloji şir­ketleri bu işten karlı çıkarken halkın sağlığı tehlikeye atılmıştır.

26.04.1995 tarihinde Çiller Hükümeti tarafından TBMM’ne gönde­rilen “Çevre Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı”, aradan 11 yıl geçtikten sonra 2006 yılında yasalaşmıştır. Doğal yaşamın ve yurttaşların geleceğini doğrudan ilgilendiren böylesine önemli bir yasanın 11 yıl gecikmeden sonra kabul edilmesi ve bu arada yaşanan çevre felaketlerine göz yumulması büyük bir basiretsizlik örneğidir. Bu arada 2006 yılı başlangıcından itibaren yasanın komisyonlardan Meclis’e geleceğini öğrenen ve içeriğini merak eden kişi ve kurumlar TBMM web sitesinde 11 yıl önceki tasarıyı okumakla yetinmişlerdir. İşte bu hükümet de geçmiş hükümetler gibi, üzerinde önemli değişiklikler ya­pılan tasarıyı son ana kadar yurttaşlardan gizlemiş ve kaçırmıştır. Böy­lesine antidemokratik bir ortamda kapalı kapılar ardında sürekli deği­şen tasarı ancak TBMM’ne sunulduğu anda birkaç gün için kamuoyu­nun gündemine girmiştir.

Sözde çevreyi, doğayı, dolayısıyla tarım alanlarını koruyacak bu ka­nuna bir sürü geçici maddeler eklenmiş mesela; geçici 2.maddenin 1. fıkrası ile çevreyi kirleten ve doğayı katleden işletmelere bir yıla kadar, riskli faaliyetlerini sürdürme olanağı sağlanmıştır. Bu düzenleme ile o dönemde faal durumda olan işletmelerin, ek yükümlülükler bahanesi ile çevreyi kirletmelerine ve ekolojik dengeyi bozmalarına bir yıla ka­dar göz yumulmuştur. Yasa incelendiğinde bu tip örneklerin oldukça çok olduğunu göreceksiniz. Kendi elimizle doğayı korumak için çıkar­dığımız yasalarda bile doğanın bozulmasına nasıl göz yumduğumuza bu yasanın geçici maddeleri en güzel örnektir.

Mayıs 2008′de ‘Turizmi Teşvik Kanunu’nda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı’, TBMM Genel Kurulunda kabul edildi. Kanuna göre sağlık, termal, golf, deniz ve yayla turizmine uygun şartlar taşıyan orman alanları yatırım için tahsis edilebilecek kısaca son kalan orman­larımız da turizm yatırımı adına talan edilecek. Kültür ve Turizm Baka­nı Ertuğrul Günay, “Ormanı, yeşili, kıyıyı korumak temel derdimizdir. Ama burada insanımızın daha fazla yararlanabileceği yatırımlar, üretim alanları yapmak, istihdam alanlarını çoğaltmak da temel gayretlerimiz­den biridir. Burada üstün kamu yararı mantığı yatıyor” der. MHP Grup Başkanvekili Oktay Vural, görüşmeler sırasında yaptığı konuşmada dü­zenlemede, orman alanlarının tahsisi için kamu yararı şartının öngörül­düğünü hatırlatarak, bir golf sahasının oluşturulmasında hangi kamu yararından bahsedilebileceğini sordu. Orman Kanunu’nda turizm amaçlı bir tahsisat yapılamayacağının öngörüldüğünü ifade eden Vural, “Orman düzenini birtakım kişilerin golf oynaması için bozuyoruz. Bu kanun ormanları turistlerin özel zevklerine tahsis etmeye yöneliktir. Bu kanunda kamu yararı da yoktur, zaruret de yoktur. Kamu yararının ol­madığı bir yerde ormanın tahsis edilmesi doğru değildir” diye konuştu.

Golf sahası olan bir otel yapabilmek için, 1km_ gibi çok büyük bir açıklığa sahip olmak, yani yüzlerce hatta binlerce ağaç kesilmesine ve daha sonra da bu büyüklükteki alandaki çimleri yaşatabilmek için, çok fazla yeraltı suyuna ihtiyaç vardır. 100 hektarlık normal büyüklükteki bir golf sahasının, yılda tüketeceği su miktarı, yaklaşık 1 milyon metre seviyelerindedir! Bu sayı, 12 bin nüfuslu bir yerleşim yerinin yıllık su tüketimine eşittir. Bu yüzden golf, İskoçya, İngiltere gibi bol yağışlı böl­gelerde doğmuştur. Bizim gibi su fakiri ülkelerde, golf sahası bulunan otel işletmek ve tabii yeraltı suyunu bitirmek, birkaç zengin golf oyna­yacak ülkeye biraz döviz getirecek diye ülkenin doğal yaşamını yok et­mek, çevre katliamından başka bir şey değildir. Buralara beton yığını oteller, yollar ve golf sahası yapacağız diye kesilen ağaçların yanında bölgedeki endemik bitkilerin yaşam alanları da yok olmakta bölgenin florasına uygun olmayan yeni çim tohumları ekilmekte, bu çim tohum­larının bazılarının GDO’lu olduğu bile bilinmemekte, bu çim tohumla­rının, etrafa yayılarak çevredeki florayı bozacağını ise çok az kişi dile getirmektedir. Buralarda uygulamaya konu olan kimyasallar da ayrı bir sorundur. Doğal Hayatı Koruma Vakfı (WWF) Türkiye Genel Müdürü Filiz Demirayak ‘Bir golf sahasında kullanılan yıllık kimyasal gübre ve ilaç miktarının, aynı büyüklükte bir tarım alanında kullanılandan, tam 6 kat daha fazla olduğunu ve “bu kimyasalların” daha sonra yeraltı su­yuna sızarak, bu suları ve diğer çevre sularını kirlettiğini’ söylemekte­dir. Ayrıca şunu da söyleyelim bu büyük golf otelleri yavaş yavaş yaban­cı sermayenin eline geçmekte o beklenen karların çoğu da ülke dışına transfer edilmektedir.

Kasım 2006′da çıkartılan 5553 sayılı Tohumculuk Kanunu ile bin­lerce yıldır kullanılan doğal polenlenmeyle kendi kendine üreyen doğal tohumlarımızın ticaretini yasakladık. Üzerinde yabancıların patent kovarak tekel kurduğu, aynen hibrit organizma yaratarak kısır-yarı kısır hale getirip tohumu her sene kendilerinden almak mecburiyetinde bı­raktı, çoğaltma amaçlı genetik materyale çiftçimizi ve ülkeyi mahkûm ettik Elimizle çıkardığımız bir tek bu yasayla bile tarımda kendimizi nasıl dışarı bağımlı kıldığımızın farkında bile olmadık. (sh: 97-102)

Kaynak:

TOKALAK İsmail Küreselleşme Kıskacında Türk Tarımı [Kitap]. - İstanbul : Gülerboy, 2010.

 

 

Yorum

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Değiştir )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s