KÜRESELLEŞME KISKACINDA TÜRK TARIMI: SONUÇLARI


Bir ülkenin en son feda edeceği sınıfı çiftçisi,
en
sonrada edeceği sektörü ise tarımdır

 

1960′lı yıllarda başlayan ve adına ‘Green Revolution’ yani ‘Yeşil Devrim’ denilen ABD projesi, dış borcu olan Asyalı, Afrikalı ve Güney Amerikalı ülkeler başta olmak üzere dönemin demirperde dışında ka­lan bütün borçlu ülkelerine Dünya Bankası aracılığı ile dayatıldı. Borç­lu ülkeler, ‘Bu kimyasal devrim sayesinde tarım üretiminiz bereketli olur, böylece borcunuzu çok daha kısa zamanda ödeyebilirsiniz’ baskı­sıyla kendi topraklarını yavaş yavaş zehirlemeye zorlanırken, dünya ge­neline de şu mesaj empoze ediliyordu: “Bütün çabalarımız, gittikçe nü­fusu artan dünyanın aç kalmaması içindir.”

Ürün artışının olduğu gerçekten doğruydu. Ancak zamanla bu ar­tış, azaldı ve rekolteyi arttırmak için daha da fazla kimyasallar kullanıl­mak zorunda kalındı. ABD’nin dünya tarımına sunduğu bu sözde “bol­luk”, ürün artsın diye kullanılan hibrit tohumlar, toprağı zamanla öldü­ren sentetik kimyasal gübreler ve bitki hastalıklarına karşı kullanılan “farklı zehirler” yani diğer adıyla zirai ilaçlardan başka bir şey değildi.

Rockefeller ve Ford gibi vakıfların önderliğinde Amerikalı bilim adamı Dr. Norman Borlaug (1914-2009) tarafından geliştirilen hibrit ya­ni ‘ıslah edilmiş buğday ve mısır tohumları’, öncelikle Meksika’da ki enstitüde üretildi ve normal buğday ırkına göre üretim artışı 3 kat fazla oldu. Tabii ki burada, kullanılan kimyasal gübre ve zirai ilaçların da et­kisi yüksekti. Yeşil Devrimi’nin babası sayılan Dr. Borlaug’un buğday to­humları, öncelikle Pakistan ve Hindistan tarafından ithal edildi. Cüce buğdaylar, Hindistan ve Pakistan’da üretim rekoru kırarken, Batı Pakis­tan’da ekilen hibritli pirinçlerde de rekolte çok yüksek oldu. Bu iki ül­kenin ardından hibritli tohumlar, kimyasal gübreler ve zirai ilaçlar, Tür­kiye tarafından ithal edildi. ABD kaynaklı bu kimyasal hamle, tüm hızıy­la bütün dünyaya yayılırken, büyük tekeller haline gelen kimya-ilaç fir­maları da, dünya tarımının kaderini artık kendileri çizmeye başladılar.

Yıllar ilerledikçe kimyasal gübreler, verimli toprakları verimsiz hale getirdi. Her biri bir zehir olan zirai ilaçlar, tek bir zararlıdan kurtulmak için sıkılıp, çevredeki zararlı-yararlı tüm canlı organizmaların ölmesine neden oldu. Yapılan sulamalarla da bu zehirler her yere bulaşıp, ekolojik dengeleri bozdu. Günümüzde, ekolojik tarım yapmak isteyenler, kimya­sal madde bulaşmamış toprak bulmak için dağ tepe dolaşırken, dünyaya ‘geçici bir ürün artışı’ yaşatıp, sonra da bu çevre felaketine neden olan Dr. Norman Ernest Borlaug, 1970 yılında Nobel Barış Ödülü ile taçlandırıl­dı. 2006 yılında dünyada milyarlarca kişiyi açlıktan kurtaran adam ola­rak ilan edilip ABD’nin en önemli sivil nişanı sayılan Kongre Altın Ma­dalyası, (Congressional Gold Medal) Yeşil Devrim’in babası kabul edilen Dr. Norman Borlaug’a verildi. Törende Iowa Kongre Üyesi Tom Latham, Dr Borlaug’a “gerçek bir Amerikan kahramanı !” derken, ABD Başkanı George W. Bush da ona ‘dünyayı doyuran adam’ diyerek hitap etti.

Artık küresel güçlerin yönlendirdiği ve daha çok kar yapmak için her şeyi mubah saydıkları ve bize de avunmamız için çeşitli yollarla sundukları hayal dünyasından uyanmanın vakti geldi ve de geçiyor. Dünyayı ve bizi yönlendiren güçlerin temelde nasıl çalıştıklarını bizi nasıl yönlendirdiklerini bilmemizin gerekliği yanında, yakında çıkacak savaşların ve sosyal patlamaların su kaynakları ve gıda kıtlığından kay­naklanacağı bunlara artı olarak üretim ve dağıtım tekelini ele geçirmek nedeniyle tehlikeli, acımasız mücadelelerin olacağını da iyi bilmek ge­rekiyor. Bunun için bugüne kadar oldukça ihmal ettiğimiz tarımımıza çok önem vererek, tike çıkarlarını gözetip koruyan, gelecek nesilleri güvence altına almayı amaç edinen milli tarım politikaları geliştirme­miz gerekiyor.

Olayı özetlersek;

1- Gelişmiş ülkeler az sayıda çiftçilerine Türkiye’nin tarıma verdiği teşviğin 20-30 katı fazla oranda teşvik veriyorlar. Böylece gelişmekte olan ülkelerin tarımlarını baltalıyor, dünya tarımsal ürününde haksız rekabete sebep oluyorlar. Sizin bütçeniz buna müsaade etmediği için gelişmiş ülkelerdeki aynı politikaları uygulayarak onlarla yarışın kendi kendinizi yok etmek demektir.

2-  Gelişmiş ülkelerin Ar-Ge çalışmalarına ayırdığı bütçeler sizinrıma verdiğiniz bütün teşviğin toplamından daha fazla olmaktadır, tmm sonucu olarak siz modern teknoloıji, modern tarımsal verim arttıra metotları geliştiremediğinizden bu gelişmiş teknolojileri ülkeni döviz vererek transfer etmek zorunda kalıyor ayrıca dışarı karşı daha bağımlı oluyorsunuz. Tarım alanındaki her yeni buluşu da çok faydalı bir gelişme olarak görmemek lazımdır. Bunun en güzel örneği GDO’ tohumlar ve ürünlerdir. Bu ürünler hem insan sağlığı hem çevre he biyoçeşitlilik için çok tehlikelidirler. Uzun vadede ürünün verimini artırmadığı ortaya konulmuştur.

3-Kırsal kalkınmanın ana ekseni toprak ve su kaynaklarının korunması, fiziki çevrenin risk faktörü olan afetlere karşı mücadeledrıTarımın birincil girdisi sudur. Dünyada ki toplam suyun % 70 kadarını tarım sektörü tüketmektedir. Su olmaksızın tarım düşünülemez ama su yönetimi tarlada ürün yetiştirmek veya bir inşaat meselesi değildir. Maalesef tarım sektöründe çok yönlü gelişim, analitik düşünce ve planlama yaklaşımı gelişmediğinden bugün Konya Ovası kurumuş, sulak alanlar yok olmuş, yeraltı suyu etkileşim çalışmaları yapılmadan batak alanlar derin drenajlarla kurutularak suyun hidrolik yönü değiştirilmiştir. Hidrojeolojik araştırmalardan yoksun bir şekilde hayata geçirilen projeler, Ankara-Mogan gölünde olduğu gibi, gölleri besleyen mikrohavzalar üzerinde tarımsal amaçlı göletler inşa edilmesi sonucu, göllerciddi risklerle karşı karşıya kalmaktadır. Suyu bulan, onun bulunma koşullarını belirleyen, rezervini, kalitesini, geleceğe yönelik işletim kapasitesini ve çevresel kirliliğe karşı korunma şartlarını belirleyen meslek grubu jeoloji mühendisleridir. Ayrıca su depolama ve taşıma sistemlerinin koşullarını belirleyen depolanabilir su miktarı zemin ve stabilite sorunları ile ilgilenerek çözümler üreten, buna bağlı proje geliştirenlerde jeoloji mühendisleridir. Bu meslek grubundan tarım alanında yeteri gibi faydalanılmamıştır. Türkiye’de tarımsal politikalar politize olmuş bürokratlar, uzmanlar ve politikacıların eliyle geniş bir katılım olmadan dış güçlerin yönlendirmesi ile şekillenmektedir. Bugüne kadar bu konuda jeoloji mühendislerinin bile bilgilerinden yeterli derecede faydalanma gibi bir eğilim gelişmemiştir. Bugün jeoloji mühendisliği, diğer mühendislik disiplinleri ile kentsel ve kırsal yerleşimlerin daha sağlıklı, güvenli ve çevreye duyarlı bir yaşam alanı haline gelmesi için madencilikten enerji sektörüne, ulaşım ve yerleşim politikalarının oluşturulmasından içme ve yeraltı sularına; büyük mühendislik projelerinden, doğal çevre ve çevrenin korunmasına, küresel ısınmaya, insan sağlığı ve güvenliği konuları gibi geniş bir uygulama alanı içinde hizmet üretmektedir. Bu gerçekliğe rağmen ülkemizde jeoloji bilimi ve jeoloji mü­hendisliği hak ettiği yeri ne yazık ki alamamıştır. Elimizdeki bilgi biri­kimleri ve yetişmiş insan kaynaklarımızdan faydalanmayıp, devamlı dış güçlerin yönlendirmesine teslim olmamız en büyük hatadır.

4-Maalesef, Türkiye’nin tarımsal ovaları tek tek elden çıkmaktadır. Türkiye’nin tarımsal ovaları tarımsal sit alanı olarak ilan edilmelidir. Arkeolojik, tarihsel, kültürel mirasımızı korumak için sit alanı var da ekilebilir topraklarımızı koruyan tarımsal sit alanı neden olmasın.

5- Yüzyıllardır bu toprakları eken halkı besleyen buna karşılık son 10 yıldır iliğine kadar sömürtülen çiftçi biraz şikâyetini dile getirdiğin­de ise bu çiftçiye hiç de anlayışlı yaklaşılmıyor. Acımasız kapitalist sis­temin mağduru olan çiftçinin para parayı çeker parası olmayan çeker gider kısır döngüsü içinde resmen harcanmasına göz yumuluyor. Bu­nun bedelinin bütün olarak ülkenin ve halkın çok acı ödeyeceği görül­müyor ve hesap edilemiyor. İşte Türk tarımının yok edilme süreci bu kısır döngü içinde oluşuyor.

6-   Türk tarımına liberalleşme getiriyoruz, serbest pazar ekonomisi uyguluyoruz, dünya ile entegre oluyoruz diye imza attığı uluslararası anlaşmalarla çiftçinin elinin kolunun bağlanması, doğanın patentlenmesini kayıtsız şartsız kabul edilmesi sonucu tohum gibi en temel tarımsal girdide dışarı bağımlı kalınması, kanunların küresel güçlerin tarımsal ürünlerinin kolayca ülkemize girmesine müsaade edecek şekilde değiş­tirilmesi, tarımda korumacılığı azaltması ya da yetersiz şekilde desteklemesi, ülke çıkarma uygun olmayacak şekilde özelleştirme yapılması so­nucu iç pazarda kontrolü kaybettiği gibi tamamen dışa bağımlı bir hale gelerek Türk tarımını elimizle yok etme ortamını hazırlamaktayız.

7-   Tabii problemler kabaca bunlardan ibaret değil. Tarım Bakanlığı’ndan başlayarak Türk tarımının yol haritasını çizecek, olumlu politi­kalar uygulayacak kurumlar da var olan çok başlılık, koordinasyonsuz­luk, vizyonsuzluk giderilmediği sürece bu şartlar içinde yapılacak çalış­malar verimli olamayacaktır.

8-Tarımla ilgili çıkarılmış yasaları ülke menfaatine uygun şekilde tekrar düzenlemek gerekmektedir.

9-Türkiye’nin ülke egemenliğini, bağımsızlığını elinden alan, Ulus­lararası Tahkim gibi birçok uluslararası anlaşmalardan bir an evvel çık­mak gerekmektedir.

 

İşte birkaç örnekte görüldüğü gibi ülkenin tarımsal, sosyal, ekono­mik gerçekleri göz önüne alınmadan dış zorlamalarla Batı’da böyle yapıl­dığını örnek göstererek ve büyük reformlar getiriyoruz diyerek ülkede uy­gulamaya konulan tarım politikaları yalnızca göz boyamadan, zaman kay­bından ibaret olup, Türk tarımı için büyük bir yıkıma sebep olmaktadır.

Bütün bu anlattıklarımızdan çıkan sonucun öze­ti şudur:

 

Ülkeyi yönetmekle sorumlu idare ve Türk tarımını yönlendiren Ta­rım Bakanlığı’nın ülkeyi; tarıma, Türk çiftçisine, hayvancılığa, gıda gü­vencesi ve güvenliğine hizmet etmekten ziyade küresel sermayeye hizmet etmeyi ve pazar açmayı kolaylaştıran bir yapıya kavuşturmaya, buna uy­gun kararnameler ve kanunlar çıkarmaya çalıştığı çok açıktır. Bu durum ülkenin bağımsızlığına, milli egemenliğe, ülkenin bugününe ve geleceği­ne ipotek koymaktadır. Esas halledilmesi gereken problemde buradadır.

Bu problemin arkasında teslimiyetçi, bağımlı olma zihniyeti, viz­yonsuzluk, ülkeyi ileri götürecek tarımsal politikalar geliştirmekten aciz ilkeli ve dik duramama sorunu vardır. Çağını iyi değerlendirememek, iyi analiz edememek, gerekli bilgi birikimine sahip olmamak, ye­terli şekilde araştırma ve geliştirmeye kaynak ayırmamak sorunlardan birkaçıdır. Toprak insan merkezli olmayan ekosistemi korumayan ta­mamen kar yapmaya yönelik bir yöntemle sömürgeci bir yaklaşımla kullanılmaya başlandı. Bu sömürgeci anlayış, küreselleşme, globalleş­me ile global bir biyoemperyalist sömürüye dönüştü.

Anayasanın başlangıcında ifade edilen millet iradesinin mutlak üs­tünlüğü, milli egemenlik ilkeleri bu tarımsal politikalarla resmen ihlal ediliyor. Yine Anayasa’nın 5. maddesinde yazılı Türk milletinin bağım­sızlığı ilkesi de bu durumda geçerliliğini yitiriyor. Doğayı tahrip ederek, doğayı değiştirmeye çalışarak aslında kendimizi olumsuz şekilde değiş­tiriyoruz. Bu şekilde tarımsal gelişmeyi sağlamak uzun vadede ken­dini aldatmaktır. Bu yeşil devrim değil, insanlık için yeşil trajedidir.

 

Son söz:

İnsan doğayla ayrılamaz bir bütündür Doğayı kendimizi koruma­ya çalıştığımız gibi koruyup onun dilini ve bize verdiği nimetlerin kıymetini anlamamız ve takdir etmemiz gerekmektedir. İnsanoğlu bu­gün bu gerçeği uzun zamandır ihmal etmenin bedelini ödüyor. (sh: 401-405)

Kaynak:

İsmail TOKALAK, Küreselleşme Kıskacında Türk Tarımı [Kitap]. - İstanbul : Gülerboy, 2010.

 

 

Yorum

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Değiştir )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s