NURETTİN TOPÇU’NUN TASAVVUF DÜŞÜNCESİ -Mustafa Kara


 Tasavvuf ile mistisizmin bazı farklı yönlerine işaret etmek için birincisinin müntesiplerine derviş ikincisinin temsilcilerine ise daha çok mistik adı verilmektedir.

Topçu için dostları bu iki kelimeyi de kullanmışlardır. Kaplan onu “çağdaş bir mistik” şeklinde takdim ederken, Tarlan ona “arif derviş” unvanını vermiştir.

Gerçekten derviş Nurettin’in dervişliği Fransa’da doktor’a çalışması yaptığı yıllarda başlamıştır. Gördüğü felsefe-psikoloji tahsili ve görüştüğü insanlar, onun mizacında örtülü olarak mevcut olan dervişmeşrepliğini yavaş yavaş ortaya çıkarmıştır.

Bağlandığı ilk şahıs Maurice Blondel’dir. Hareket (action) felsefesinin kurucusu kabul edilen bu mistik filozof şöyle diyordu: “Din esas itibariyle mistiktir”. O İlâhi varlığa duyularla ve akılla ulaşılamayacağını ancak kalp ve irade yolu ile ulaşılabileceğini kabul ediyordu. (Bergson, 53)

“… Bu hale ulaşmak isteyen ruh günahlardan temizleniyor, kendinden geçiyor, dünya cemiyetlerini ve fena libasını terkediyor. Bütün bunlara temizlenme (purification) deniliyor. Böylece kalp benliğinden boşaldıktan sonra Allah’a ait bir şey oluyor ve iki aşk o zaman birleşiyorlar” (Bergson, 55).

Tanıştığı ikinci mistik, filozof Henri Bergson’dur (ÖL 1940). Dinleri statik ve dinamik olarak ikiye ayıran Bergson, birinciyi sitenin dini, cemiyetin dini ve kapalı din olarak açıklarken ikincisi için şöyle düşünmektedir:

“Bu insanlığın dinidir, açık dindir. Dinamik din mistisizm esasına dayanır. Gerçek mistisizm müstesna bir hal ve az bulunan bir cevherdir. O’na göre Yunan da ve Hind’de tam bir mistisizm görülememiştir. Çünkü tam bir mistisizm, hareket, yaratıcılık ve aşktır. Bu ise Hıristiyan ve İslâm dinine has bir durumdur.”

Filozof devam ediyor: “Mistisizmin gayesi, aşk içinde kainatta birlik (unite cosmigue) yaratmaktır. Ancak mistik temas sayesinde Allah’la birleşen insan iradesi insanlar arasında evrensel aşkı yarannaya kabiliyetlidir” (Bergson, 103-109).

Henri Bergson felsefe-mistisizm ilişkileri konusunda ise şunları söylüyor: “Sırtını ilme dayayan felsefî sezginin derinleştirilmesi mistik sezgi sayesinde kabil olmaktadır. Mistikler, üzerinde başka insanların yürüyebileceği yolu açtılar. Bu hareketleriyle filozofa, hayatın nereden geldiğini ve nereye gittiğini yine onlar gösterdiler” (Bergson, 110).

Bu iki Batı’Iıya bir de ilim adamı Louis Massignon ilave olunca üçlü sacayağı tamamlanmıştır, Topçu’nun mistik muhtevadan İslâm tasavvufuna yönelmesinde bu üçüncü şahsın büyük hissesi olsa gerektir. Topçu kendisine Türkçe öğretirken fikir ve tesbitlerinden istifade etmiştir. Tasavvufî düşünce, özellikle Hallac-ı Mansur ile ilgili çok geniş araştırmaların sahibi olan Massignon şöyle diyordu:

İslâm mistisizmi hem kaynağında hem de ilerleme çağında mütemadiyen ezber okunan, üzerinde derin derin düşünülen ve tatbik edilen Kur’ân-ı Kerim’den doğmuştur”.

“İnsan ruhu ile kendi yaratıcısı arasında sözkonusu olan birleşme Kur’ân’ın ruhuna yabancı değildir” (Mevlâna, 23).

“İslâm mistisizminin Hıristiyan ve Hind mistisizminin kopyası olduğu tezini L. Massignon reddetti” (Bergson, 56-58). O’NA GÖRE KAYNAK KUR’ÂN’DIR.

Topçu birtakım felsefî şüphelerle Türkiye’ye döndükten sonra (1934) “Kur’ân’dan kaynaklanan” bu düşünce sistemini yakından tanımak istedi. Kader onun karşısına mürşid olarak Hasib Efendi ve Abdülaziz Bekkine‘yi çıkardı. İlim adamı olarak da Celâl Hoca ile tanışınca sacayağı yine tamamlanmış oldu. Gençlik yıllarında cuma günleri Karagümrük Rifaî dergâhındaki sohbetlere katılan Celâl Hoca’nın hatıralarından onun fena fi’r-resül halini tam olarak yaşayan bir kişi olduğu anlaşılmaktadır.

Özellikle Abdülaziz Efendi ile olan ve bazen sabahlara kadar süren sohbetler yoluyla Topçu’nun içindeki istifhamlar yok olmuş. Bunların yerine gönül dünyasının doyumu olmayan uçsuz bucaksız mevhibeleri geçmiştir. O günlerden itibaren insan-eşya-hakikat konuları, ilim, felsefe, hikmet meseleleri, hürmet, merhamet, hizmet, mertebeleri, nihayet ızdırap, aşk ve vuslat neşveleri bütün açıklığı ile duyulur ve yaşanır hale gelmiştir. .

Topçu, dervişlere has olan tecrübe ve marifeti bizzat duymuş ve yaşamış olmasına rağmen, gönül âleminin cazibe ve çekiciliğine kapılarak hiçbir zaman hayattan kaçmamış, aksine ömrünün sonuna kadar bu meşreb ve neşveyi diğer insanlara aktarmanın yollarını aramıştır.

Şöhret ve alkış afetini ayaklarının altına alarak, ruh dünyasının derinlikleri kadar sosyal hayattaki sefaletleri de kendine dert edinmiş, bunların halli için gayret göstermiştir. Bundan başka o tasavvurî düşünceyi müstakil bir sistem olarak değil, onu iktisattan sanata, tarihten felsefeye, psikolojiden sosyolojiye, dinden maarife kadar uzanan geniş bir saha içinde ele almıştır. Loncalar kadar Dede Efendiye, Malazgirt kadar Mevlâna’ya hizmet kadar çileye, vecd kadar mektebe ağırlık vermiştir. Kısaca o tasavvuf! düşünceyi klasik terimlerle nakletmenin ötesinde ona çağdaş izahlar getirmiş, yeni mesuliyetler ve yeni hedefler göstermiştir.

Bu incelemede 10 temel ıstılah çerçevesinde onun tasavvufî düşünce ve meşrebine açıklık getirilmeye çalışılacaktır. Bu ıstılahlar şunlardır:

1.      Tasavvuf
2.      Mürşid
3.      Çile ve ızdırap
4.      Silsile
5.      Tarikat
6.      Melâmet
7.      Ahlâk
8.      Aşk
9.      Vahdet
10.   Kurtuluş

1. TASAVVUF

Tasavvufu, bir kalb terbiyesi ve aşk psikolojisi olarak ele alan Topçu: “İslâm dini, mistisizmin hayat kaynağını bağrında yaşatmaktadır. İslâm tasavvufu, Kur’ân’dan kalb ilmini çıkaran felsefedir” (Maarif, 126) dedikten sonra şöyle devam ediyor:

“Tasavvuf, İslâm’ın  ahlâki özünü mistik tecrübenin konusu yapan derin-bir felsefî yaşayıştır” (Yarın, 80). Mutasavvıfları bu ahlakî tecrübeyi nefsinde gerçekleştiren kişiler olarak gören yazar, “Tasavvuf nedir” sorusuna şöyle cevap vermektedir:

“Hakikatta o, insan ilmidir. Âlemden sıyrılarak kendi ruhuna çevrilen insanın içsel hayat denemesi ve Allah yolundaki atletizmidir. Tasavvuf insan hakikatlarının kapısıdır. Kur’ân-ı anlayan ve gerçek imanın yolu olarak onu bizzat yaşayanlar mutasavvıflardır. İslâm’ın uyanış çağı, bilhassa makinanın insan ruhunu boğduğu asrımızda, eşyadan ve maddeden ruha yâni insana dönüşün sırrını sunacak olan tasavvufun ahlâk dünyamızda zaferi ile açılacaktır. Bugün İslâm cemaatında yalnız cemaat halinde olmanın gücü ve sönük neşvesi kalmıştır. Bu gücü istismar edenler hayâsızlığı tam bir seferberlik bayrağı halinde yükselterek, doymadan hırs ve menfaatlarını aşırı bir iştiha ile tatmine çalışıyorlar. Zamanımız, İslâmı habîs yüzlerine maske yapan ve hırslarını tanrılaştıran zenginlerin, haksız ve zâlim saadetlerini devam ettirmek için, bir yandan İslâm maskesini kullanırlarken öbür taraftan masona da, zâlime de, şerîre ve müraîye de el uzattıkları devirdir. Bu devri kapatmakla başlayacak olan İslâm’ın  uyanış çağı peygamberler devrinin ahlâk ve imanıyla dünya ilim ve felsefesinin ulaşabildiği zirvelerde tasavvufun bayrağı altından ilân edilecektir (İnsan, 27-28).

Ona göre Hz. Muhammed’in samimi tarikatının adı tasavvuftur (Maarif, 90). Ve tasavvuf, esaslarını Kur’ân’da bulduğu bir insan felsefesini ele almıştır (Yarın. 73).

Dini bir irşad mesleği olarak ele alan ve gerçek din adamı olarak mutasavvıfları gören, irşadı ise “Allah’a götüren yolu aydınlatmaktır” şeklinde tarif eden (Maarif, 124) Topçu, Anadolu romantizminin temel ve ruhunun da tasavvufta barındığı kanâatındadır (Maarif, 69).

“Mistik hayat, dinin kaynağıdır. Çokluktan birliğe kavuşma veya ruhun Allah’la birleşmesi dediğimiz dine ulaştırıcı deneme, mistik denemedir. Peygamberin vahyi, bir mistik olaydır. Mi’raç olayında en yüksek mertebesini bulan m istik, birleşme, dinin hem temelinde, hem de en yukarı ucunda bulunur. Dinin ibadet şekilleri, kendi mistikliğinden çıkmış ve hafifletilerek herkesin yapabileceği hale konulmuş hareket şekilleridir. İslâmda namaz ve oruç, mistiğin çile doldurma hareketleriyle aynı mahiyettedirler ve gayeleri de aynıdır, onlarda mümini Allah’ın huzuruna yükseltmeye hazırlarlar. Zaten, din ibadetleriyle mistiklerin çile dolduruculuğu arasında aynı gayeye çevrilmiş olarak, aynı karakteri taşıyan ortalayıcı ibadetler de sürekli dualardır. Ruhun Allah’la birleşmesi, bir dinî şahsiyet değiştirmenin mükâfatıdır”.

“Velilerle peygamberler büyük mistiklerdir. Mistikler vicdan âleminin inkılâpçılarıdır. Onlar, ahlâk hayatının insanüstü varlıklarıdır. İnce bir tahlilden geçirildiği takdirde, Kur’an’ın birçok âyetleri, derin bir mistik vahyin sırlarını bize vermektedir. Hz. Muhammedin kendisi de samimi ve sürekli bir çile doldurucu hayatı geçiren, ‘Allah’ının tutkun bir âşıkı’ idi. Hallac-ı Mansur’un bize tanıttığı mistik çalışmalarla ruh bir kere beden zevklerinden sıyrıldı mı, insan Allah’lığa yaklaşır. Artık Allah’ın emri ile yapılandan başka bir şey istemez. O andan itibaren onun her hareketi, Allah’ın hareketidir ve onun her emri Allah’ın emridir. Mistikliğin gayesi olan bu hikmete, Allah ile ruhun birbirlerini tanıdıkları müşterek bir aşk hamlesi içerisinde ulaşılır.

“İslâm’ın mistisizminden ibaret olan tasavvuf, müslüman dünyasına enginlikle yayılmıştır. Bu doktrin asırlarca müslüman cemiyetine kudretini verdi ve birliğini sağladı. O. sade nazari bir diniden veya derin düşünüşden ibaret kalmadı, belki bir âdetler sistemi halini aldı ve halkın hayatına nüfuz etti. İnsanın pratik hayatı için lâzım olan hareket kaideleriyle formüllerini verdi. Bu sistemin getirdiği adalet ideali Anadolu halkı içerisinde, hattâ cemiyetin aşağı sınıfları arasında, bu milletin kudretini içinden kemirenlerin düşmanlığı karşısında onu asırlarca muhafaza edebildi. Tasavvufun gelenekleri ve onun birleştirici kuvveti. Anadolu tarihinin yorulmak ve yıkılmak bilmez sürekliliğinin sebebi olmuştur. Devirlerinin mistiklerini aşk ve irade ile takip eden ilk müslüman müminleri, bir olan Allah’ın adiyle yalnız sınırlarda değil, hem de devlet merkezinde, yalnız kâfirler arasında değil, aynı zamanda kendi kalblerinin derinliğinde mukaddes cihad ilân ederek çarpışmışlar ve ızdırap çekmişlerdi (İrade. 76-78). O’nun eserlerinde Allah’a doğru gitmek, O’nun yolunda yürümek gibi ifadelere sık sık rastlanır. Bu seyru suluktan başka bir şey değildir:

“… İnsana yalnız dinin sağlayabildiği bu ruh kuvveti içimizden bizi Allah’a doğru götüren enerjinin kaynağıdır. Tasavvuf ehlini, bu ruh dünyasının atleti yapan bu kuvvetle yürüyüş gerçek dinin yolunda yürüyüştür” (Maarif. 120).

Tasavvufta İslâm’ın  “düşünen insan” idealinin akla hayret verici bir derinlik kazandığını (İnsan, 31) ifade ettikten sonra şöyle devam ediyor: “Denebilir ki dinin, ruhun selâmetini gerçekleştirmekten ibaret olan gayesi, yapıcı insan tipini düşünen insana yükseltmek sayesinde kabil olmaktadır. Dinin bütün dünyası ruh dünyasıdır. İslâm’ın bütün hareketlerimizi ve bütün dünya işlerimizi düzenlemiş olması dünyaya ait emellerimizde bize daha iyi başarı sağlamak için değildir. Ticarette daha iyi tüccar, siyasette daha mahir diplomat olmamız için değildir. Belki dünya işlerimizi ruhun selâmetini hiç engellemiyecek tarzda düzenlemek içindir. Ticaret ve siyasette kazanç ve muvaffakiyet hırslarımıza gem vurmak için”dir. Dinin konusu ruhtur, beden ise ruha yüktür” (İnsan.31).

“Milliyetçiliğin temel taşı Allah’a doğru yücelmektir” (Mevlâna, 6). “Ruhun da bir gayesî vardır o da Allah’a doğru yolculuktur” (Varolmak. 32).

Tasavvufla ilgili olarak onun eserlerinde, üzerinde durulan bir başka konu da zahir uleması, şekilci ve kaidecilerin tasavvufa karşı tavırları ile zaman içinde tasavvufî düşüncenin de çöktüğü ve çürüdüğü konusudur. Dini dünya saltanatı olmaktan kurtarıp en sevimli ilâhî saltanat halinde yaşatan mutasavvıflar da bu şaşkınlık içinde hem çiğnendiler hem de içlerine karışan sahtekârlar tarafından bulandırıldılar (Maarif, 124).   ”

“Dış düşmanların yanısıra, içteki sahtekâr kaideciler ruhunu zehirletmek suretiyle İslâmı içinden yıktılar. Bunlar tasavvuf ehlinin karşısına dikilen bir türlü kana doymayan, saltanat arabalarında sırmalı esvaplara bürünmüş teylasanlı saray soytarıları idi. Ulema denilen bu karakablı kitap taşıyan dalkavuklar gurubuna dayanan halifeler İmam Azam ile Hallac-ı Mansur’un insafsız katilleri oldular” (Hareket. 1971, sy: 61-62).

“İslâm’ın gerçek ruhunu yaşatan mutasavvıfların karşısına her devirde, cennet ticaretiyle geçinen kaideci ruhsuzlar dikildi. İslâm’ın bin yıllık tarihi tarikat-şeriat mücadelesiyle geçti” (İnsan, 32). “Geçen asırlarda, madde ile ruhun din dünyasında mücadelesi demek olan şeriat-tarikat mücadelesi, sonunda gerçek tarikat ehlinin az olmasıyla madde cephesinin kahir zaferini doğurdu. Dıştan görünüşüyle İslâmi hayatın kuvvet kazandığı bir tarihi anı andıran zamanımız, iç yüzünden dinin madde dünyasına aktarıldığı ve İslâm ruhunun sihri inançlar ve hareketlerle perişan edildiği bir devirdir. Cemaatin dinî hayatında Allah’a götüren aşk ile, teslimiyetten bir damla bile gözükmüyor” (İnsan, 33-34). “Dinin gerçeği olan tasavvuf yani ruh denemesi, ahiret metaı satıp dünya saadeti kazanan sahtekârlar tarafından itham edildi” (Yarın. 117).

Felsefi düşüncede Yunus ve Mevlâna gibi mutasavvıfların örnek alınması gereğine işaret eden (Yarın, 117) Topçu, bin yıllık tarihin geleneğini folklor, edebiyat, güzel sanatlar, İslâm ahlâkı, tasavvuf ve tarikatların felsefesiyle bir potada yoğurulmasını davanın esası olarak görmüştür (Kültür, 7-8).

O. tasavvuf kültürünün orta ve yükseköğretimdeki durumu hakkında da teklifler ileri sürmüştür. Din eğitimi veren okulların derslerinin üçte birinin felsefe, tasavvuf, psikoloji, kelâm, sosyoloji din psikolojisi gibi derslerden meydana gelmesini teklif eden Topçu, İlahiyat Fakültesinde ise tasavvufu da içine alan felsefî kültürün hâkim rol oynaması gerektiği fikrindedir (Maarif, 127).

 2. MÜRŞİD

“Allah’a doğru götüren büyük ruhlar” (Esaslar, 249) olarak nitelediği mürşidlerin yetişmesi hakkında şöyle düşünüyor: “Dahiler daima bir büyük örnekle başlayarak kendi şahsiyetlerini bulabilmişlerdir. Hâlbuki topluluğu taklid eden yine topluluğun içinde bitiriyor. Toplumda fertçiliğe geçemiyor. Mevlânayı bir Şems-i Tebrizi yetiştirdi. Bütün Konya’dan ve bütün mescidlerle minarelerden bir Mevlânayı çıkarmak mümkün değildir” (Esaslar. 254).

“Gerçek dini önder, hem hakikatin telkinini yapar hem de bu işte belli bir noktaya kadar götürdükten sonra, gayeye ulaşma gücünü telkin yaptığı kişinin kendi içsel denemesine terkeder” (Maarif, 122-123). Gerçek din adamının “bağru başlu gözü yaşlu” ahlâk kahramanı olduğunu söyleyen Topçu (İnsan. 38,52), “Gençler bu neşvelerin sahibi olan mürşitlerin arkasında kafileler halinde koşarlarken gençliklerine gerçekten doyarlar” (Kültür, 59) demektedir.

“İslâm’ın  ideali insan idealidir, insan, ideali ise kalb tekniğine muhtaçtır” tezini savunan Topçu, psikopat (Yarın, 40-41) şarlatan muraî (İnsan. 37) istismarcı (Esaslar, 122) şeyhlere de sık sık çatar, ona göre tekkelerin kapanmasına da bunlar sebep olmuştur. “Elli yıl önce kötü ruhların birer rezalet yeri haline koyduğu tekkeler kapatılmıştı. Sonunda buna tepki olarak kadın-erkek yığın yığın kafileler, her semtte bir tekke taslağı kurdular” (Hareket, Kasım 1973, sy: 95).

Ona göre durmadan Allah diyen değil iradesini Allah ile birleştirmiş. O’nunkini kendininki yapmış olan sufîdir (Kültür, 87). İnsanı birçok şey doğruya sevkedebilir, fakat bunların en sıhhatlisi insanın irşadıdır. Mürşid en ileri rahmet kapısıdır (Hareket, Ağustos, 1972, Sy: 80).

“Şu da bilinmelidir ki ferd olan büyük ruh, ahlâkî feyzini toptan cemiyete vermiyor, yine onu almasını bilen ferdlere veriyor. Ancak ferdlerin sabırlı çalışmalarıyla ahlâk bahçesinin çiçekleri birer birer açılıyor ve güzelleşiyor. Hiç bir devirde, bir cemiyetin toptan temizlendiği görülmemiştir. Tekkelerin temiz olduğu ve henüz kalpazanların eline geçmediği devirde tasavvuf halka gerekli dini terbiyeyi veriyordu. Gayesi kalbi, kibir, kin, haset, yalan, riya, dedikodu ve çeşitli bayağı hırslardan temizleyerek, ona hayır, Hakk’a ve Hakk’ın kullarına hizmet ihtirası, menfaatlerden arınma merhamet ve adalet sevgisi derece derece aşk halinde varlıklara hürmet duyguları doldurmak olan bu terbiyenin eserleriyle Peygamber ve Ashab devrinin ve Müslüman Anadolu tarihinin sayısız olaylar halinde abideleri dopdoludur” (Maarif, 117).

3. ÇİLE VE IZDIRAP

 “Tasavvuf ehlinin tuttuğu riyazet yolu gerçek bir atletizmdir” diyen Topçu, (Mevlâna, 24) şöyle devam ediyor:

“Din ve ahlâk hareketleri hep ızdırabın getirdiği hayranlık havasında doğmuştur. İlk Hıristiyanlar esirler arasından çıktığı’ gibi İslâm’ın doğuşunda da muzdariplerle çile çekenlerin büyük rolü olmuştu. Allah’ın sesini acı çeken yürekler duyuyor. Bu manada olarak merhum Abdülaziz Bekkine “ALLAH’A YALVARIRKEN YA RABBİ BENİ SANA KAVUŞTURACAK AMEL NASİB ET DEMEYİN, DAYANAMAZSINIZ DEMİŞTİ” (İnsan. 53).

“Tasavvuf hayatının bütün bir ömür süren çileciliği, hakikat yolunda aşkın cihadı olduğu gibi her fikrin bir çilesi vardır. Hiçbir şeyin ızdırabını çekmedikçe hakkıyla anlaşılmayışı bundandır. İçimizde en kuvvetli insan, en fazla ızdırabı götürebildi insandır, hem de sabırla cesaretle, acıdan kaçmak istemiyerek” (Hareket, 1971, sy: 67). Ona göre ızdırap, harfsiz sözsüz sessiz konuşabilen kalbin dilidir. Onun diliyle canlılarla cansız varlıklarla, mazi ve mekân ile sonsuzlukla konuşabilenler vardır. Ve onun belagatı bizim zahir dilimizi sonsuz bir şekilde geçmektedir. Izdırap kabul olunan içsel dualarımızın dilidir. Bütün gerçek ibadetlerin üslubudur. İnsanı insan yapan, kahramanca karşılanmış ızdıraplardır. Izdırap, insanı yaratıkların son halkasında ilâhî varlığın eşiğine ulaştırarak, belki birgün bu kapıyı da açtıracak olan tek kapıdır.

Topçu’nun konu ile ilgili düşüncelerini dinleyelim: “Izdırap”, hayatımızda en umumî hâdisedir, insan kendinde iradenin varlığını hissettiği anda, bilinmez bir varlığın ızdırabını da hissediyor gibidir. Denebilir ki, istemek ızdırap çekmektir. Kainatta ilk olan kuvvet, insanda ızdırap halinde gözüküyor. Bizde bir ruhun varlığını tanıtan şuur. ızdırabın halesi ile kuşatılmış bulunuyor. Önce ızdırap çektiğimizi hissediyor, sonra düşünüyoruz ve düşünceye dışımızda bir konu arıyoruz, bizi oyalasın ve içteki mutlak acıyı unuttursun diye. Eşyaya bağlanınca bir an için ızdırabımızı unutuyoruz. Bu bağlılık hazlarla bezendiği nisbette acıdan uzaklaşıyoruz. Büsbütün kendi dışımıza çıktığımız zaman “mesuduz!” diyoruz. Ancak bu bir anlık kendimizden kurtuluş, gerçek kurtuluş olmuyor. Eğer o sürekli olursa insanlığımızdan çıkıp basamak basamak, hayvanın hatta bitkinin hayatına yaklaşıyoruz. Günün birinde bu bölgede yaşanan bir başarısızlık bizi derhal kendimize iade ediyor ve şifa bulmaz ızdırabın kucağına fırlatıyor. Neticede kendimizden kaçma bizi kurtaramıyor. İcabediyor ki, kendimizden çıkıp mutlakın kucağına sığınalım. Hâlbuki o mutlak kendimizde, kendi içimizdedir. Kurtuluş, eşyadan gelip de bizi oyalayan bir oyuncak halinde servetten, devletten, ikbâlden, ilimden, zevkten ve bol yaşamak iradesinden doğunca gerçek ve doyurucu olmuyor. Aynı zamanda akıbetsiz olan böyle oyuncakla oyalanma hazları, duyuları bir zaman için oyalayabiliyor. Sadece birer maskeden ibaret olan bu doyumların arkasında hepsinin ve hayatın gayesizliği pusu kurmuştur. Yokluğun içimizdeki dehşetini bir türlü ortadan kaldıramayan bu doyumlar, insanı mütemadiyen bölüyor ve küçültüyorlar. Kalb daralıyor, yaratıcılığın kaynakları kuruyor ve insan bunların en kuvvetlisini yaşadıktan sonra batan bir geminin enkazına yapışarak, bir parçayı elinden kaçırınca öbürüne yapışan, denizlerde çırpınan zavallının haline geliyor. Izdırap,” ruhu bu sefaletinden kurtarıcı eldir. İnsan dünyada birçok şeyleri istiyor, Lâkin, bütün bu istediklerinin birleşerek gösterdikleri ortak gayeyi aradığı zaman boşlukta kalıyor. Onu gerçek gayesine götürecek dostu bulmak için mutlaka bir ızdırabı seçmesi gerekiyor.

“Birçokları, kendilerine ilahî lütuf olan ızdırabı değerlendirmeyip varlıklarından iterek, kendisine el uzattıkları fâni hazlarla zehirlendiler. Geçici tatminler onları boğdu yine de onlar kendi katillerini kendilerinde arayacak yerde, dışarıda aradılar. Mutlaktan ve sonsuzluktan yüz çevirmek için cemiyetin süsleyerek insanlar arasında yaşattığı izafî ve itibarî değerlere bağlandılar. Bu yüzden hayatları, içten zehirlenmeyi andıran sürekli ve içsel bir vicdan azabından ileri gitmedi. En sevdiği hasretine kavuşunca, onunla sarılıp kucaklaşır gibi ızdıraplarına sarınarak onu kutsallaştırabilenler, ebedî hayatlarına dünyada iken başlamış olanlardır. Bu yolda yürüyenlerden Yunus din velisi, Fuzulî aşkın kahramanı, Namık Kemâl ve Mehmet Akif millet velisi oldular. Izdıraptan kaçarak hayatının her halinde hazza kaçmak isteyen halk bile onlara hayrandır. Çünkü, farkında olsun olmasın, insanın asıl mayası ıztıraptır. Izdırap, telkinini mutlaka damarlarımıza aktaran ahlâk hocamızdır. Gerçekte insan ruhunu en fazla katılaştıran ve zehirleyen hırslarla hasetlerin harabettikleri kalbi, ızdıraptan başka ne tedavi edebilir? Geçirilen bir hayatın paylaşılmış acılarına dayanmayan dostluk, çürük ve temelsiz olduğu gibi, ızdırapsız yapılan dua şarlatanlıktır.”

“Izdırap, insanda kalbin varlığına ilk alâmettir ve onun dost gibi karşılanması kalbin şaheseridir. Her şeyi kaybetmeden büyük kazancı arayan kalb, böylelikle büyük muradına ermiş oluyor. Zira “sevilen kaybedildiği zaman ruh göklere yükselir”. Izdırabın bizdeki bütün yabancıları fedaya kabiliyetli kudreti, insanı insanların üstüne yükseltiyor. Her çeşit fedakârlık onca bağışlayıcı bir gülümseyişten fazla birşey değildir. Hem de bu en büyük cesarettir. Denizlerin ortasında kaldığı halde, altındaki tekneyi ve kürekleri de kime olursa olsun hemen bağışlamakta tereddüt etmeyen insanın fedakârlığı, gerçekte aklın kabul etmeyeceği bir cesarettir. Lâkin o, ızdırabın en ufak sadakasıdır. Izdırap kendi sahibinin sevgilisidir. Onun uğrunda sebebini bilmese bile. Her şeyi feda etmemek elinde değildir. Izdırap, insanın en çok sevdiği varlıktır. İnsan, ızdırapla sevdiklerinin hepsinden ziyade, ıztırabı seviyor. Ondan koparak ayrıldığımız zaman varlığımızdan bir parçanın koptuğunu duyuyoruz. Öyle ki, onun yerini başka hiçbir şey dolduramıyor” (Hareket. 1971, Sy: 4).

“Ruhun kuvvet kazanmasında onu yetiştirici olan üstad, ızdıraptır. Çekilen acılar ağırlaştıkça. çile dayanılmaz hâle geldikçe, ruh kuvvetini yaşatan kılıç keskinleşir. Izttrab. ruhun hocası, hem de biley taşıdır. Dövülmeden keskinleşen kılıç tasavvur edilmediği gibi, ıstırabsız olgunlaşan ruhu düşünmek de öylesine saçmadır. Varlıklı büyüyen zengin çocuğunda kuvvetli ruh aranmayacağı gibi, bütün tatminlerle, murada ermişliklerle Hakka eren insan da düşünülmez. Beden zenginleştikçe ruh yoksullaşır. Büyük ruhların hiçbiri dünyadaki saadetleri ile övünmediler. Hepsinin ruhunun derinliğinde şu terennüm duyuluyor!

“Bulmuşum yanmakta bir hâl, başka hâli neylerim!”

“Bu içsel terennüm, acının sonuna kadar gidenlerin orada kaderlerini kahramanca karşılayışlarıdır. ızdırabı alkışlamalarıdır. Şikâyet, saadet dilencisi halkın hâlidir; kaderin Allah tertibi olduğunu anlamayan gafillerin şaşkınlığıdır; bedenine çok bağlı ölü ruhların ürpermesidir. Halbuki İbrahim Halilullah’ın ikbal’de gözü yok; Nesimî’nin deri parçasına ihtirası yok; Hallac’ın bir bedene ihtiyacı yok. Her inanma hareketinde sevilen bir ızdırap saklıdır. Izdırap aşkın şahididir. Çile ve ızdırap ile aşk arasında nasıl bir münasebet vardır? Topçu bu soruya şöyle cevap veriyor.

“İnsanlığın iradesi ızdırabın eseridir, dedik. Izdırap bizi kâinatta ufak bir parça olmaktan çıkararak kâinatın bütünü haline koyuyor: Buna aşk diyoruz. Izdırabımız aşkın eseri değil, aşk sonsuz ızdırabımızın çocuğudur; onun kendine bir mevzu bulmasıdır; varlıklardan birine bağlanarak kendindeki aşkın denize bir sükûn, muvakkat bir istirahat aramasıdır. Filozof Paliard’ın dediği gibi, “zenginliğin ve şöhretin âşıkları vardır, ilmin aşıkları, güzelliğin aşıkları vardır, bir de aşkın aşıkları vardır. Ve hepsinde gördüğümüz, onları pençesinde tutan mütehakim hayallerinden başka her şeye karşı bir-,kayıtsızlık, bir anlayışsızlık, bir asabiyet”. Aşk içinde ızdırabımızın bağlandığı varlıklar birer birer kutsallık kazanırlar. İradesi,. ızdırabı olmayan insanın gözünde birer tahlil ile hiçe indirilebilen varlıklar aşk içinde mukaddesâda yol olurlar ve kalbimizi, çırpınarak secdeye vardığı büyük huzura çıkarırlar. Fikir ve zekânın metodları ile, ilim yoluyla aklın kabul etmediği nice mukaddesat aşk yolunda kalb için kâbe oldular. Aşkın ifadesi olan secde, sığınmak demektir ve aşk insanın bütün irade kuvvetleriyle kendinden başkasına sığınmasıdır. Aşkımızın bir sonu, bir bittiği merhale bulunmadığı için onu arayan ızdırabımız da nihayetsizdir. En büyük ilme ulaşamamanın, en azametli varlığa sahip olamamanın ızdırabını çekiyoruz. Daha çok sevmeyişimizin, hatta dilediğimiz kadar acı çekmemiş olduğumuzun ızdırabını çekiyoruz. Dilek, ızdırabla hamleler yaparak, daha büyük ızdırap için aşk duraklarında mest olup dinlenmek suretiyle, bir sonsuzluğa, Allah’a doğru ilerliyor” (İrade, 27-28).

4. SİLSİLE

Tasavvufî hayatın önemli bir unsuru da silsileler yani mürşidler zinciridir. Bu zincirin halkaları intisab edilen şeyhten başlar. Hz. Peygambere hatta Allah’a kadar ulaşır. Topçu’nun eserlerinde böyle bir silsile sözkonusu edilmemiştir. Bu başlık altında onun tarih içinde çok sevdiği, fikir, tavır ve davranışlarına önem verdiği şahıslarla ilgili kanaatleri sıralanacaktır. Bu şahısların hepsi mutasavvuf olmadığı gibi hepsi Doğu’dan da değildir. Silsile bazan Gandi, Hallaç, Saint Piyer ile kurulur Zola, Beethoven, Yunus ve Mevlâna ile devam eder. Akif, Mevlâna, Sokrat. Hallaç dörtlüsüyle sona erer.

Bazende Mesnevî Süleymaniye ve Yavuz şekline bürünür (Varolmak, 44.45.671. 71. 73). Silsile bazen Yunus Akif, Akşemsettin ve Zenbilliden oluşur. Bazen Cezanne, Van Gogh, Beethoven ve Mevlanayı içine alır (Kültür. 59. 60). Onun eserinde Pascal. Saint Angustın, Goethe gibi batılılar sık sık görüldüğü halde uzakdoğu mistisizmi ile ilgili isim ve ıstılahlara pek rastlanmaz. Hayranı olduğu büyük mutasavvıflar Orta Asya ve Anadolu tasavvuf tarihi içinde yer alan mutasavvıflardır. Bunun tek istisnası Hallaçtır, denilebilir. Bunun da sebebi, herhalde ömrünü Hallaç ile ilgili çalışmalara vakfeden Massignon ile olan dostluğudur. Bunun dışında bir Bistamî, bir Cüneyd, bir Muhasibi eserlerinde sözkonusu edilmez. Vahdet-i vûcud ve Mevlâna hayranı olduğu halde, ibn Arabi’nin (meşrep farklılığından olsa gerek) adına da pek rastlanmaz. Ama eserlerinde bir Türk sûfisi ve tefsirci olarak Necmuddin Kübrayı bulabilirsiniz (Ahlâk, 90).

Topçu’nun eserlerinde, sık sık bir araya gelen peygamberlerden başka, diğer veli, idareci ve sanatkârlar da şunlardır:

Hacı Bayram-ı Veli, İbrahim Hakkı, Ahmet Yesevî, Sadi, Dede Efendi, Şems-i Tebrizî, Hz. Ömer, İbn Kemâl. Orhangazi, Yıldırım. Alpaslan, Kılıçaslan, Sokrat, Mikelanj, Dante, Hugo.

“Asıl ahlâk kahramanı, olanlar peygamberler ve velilerdir. Bir de bunları takip etmesini bilen ahlâk âşıkları, ahlâklılığın iradesine sahiptirler. Onlar, ölmesini bilen insanlardır. Bu büyük ferdlerin ahlâk iradesi, cemiyette her zaman halkın ahlâkı istemeyen, hem de çok kere ahlâk kıyafetine bürünerek ahlâkı çiğneyen istek ve iradesiyle çarpışır. Büyük ruhlar ve veliler, halkın ruhunu karanlıklarda boğan gafletleriyle çarpışıyor ve halkın iradesi olmak istiyorlar. Halk, güneşi görmeyen gözlerin körIüğüyle onlara karşı koyuyor. Daima sahnenin iç tarafında, ahlâk kahramanlarıyla halkın boğuşması vardır. Musa ve İsa Peygamberlerden sonra Peygamberimizde, arasında yaşadığı halk kütlesiyle mücadele etmediler mi? Hattab’ın oğlu Ömer de halk hançeriyle katledilmişti. Hallac’ı, kendisine dua ettiği halk işkencelerle öldürdü. Gandi’nin ve Kennedy’nin kaatilleri de halkın içinden çıktılar” (İnsan. 53).

“Sonsuzluğa işaret eden dehalar çok ise de Kur’ân’ı Kerim onlara ihtiyaç göstermeyecek derecede sık ve hikmetler deryasıdır” diyen Topçu’nun bu görüşleri, onun fikir hayatının cihanşümul görünümü hakkında da bilgi vermektedir.

“Mevlâna’nın şahsiyetinde. Şarkın büyük hâkimi Sadi ile Batı romantizminin zirvesi sayılan Goethe’yi birleşmiş buluyoruz” (Mevlâna, 10).

“Bizi kendimizden geçirmek için Mikel-Angelo’nun bir mermerini göstermek veya Beethoven’in bir senfonisini dinletmek yeterdi. Hatta, İskender’in bir muharebesini anlatmak da buna kâfidir. Lakin tarihi Çin’in Tao dininde ruhla tabiatı kucaklaştırân ahlâk ideali, Spinoza’nın kemâl ahlâkı ile Kant’ın ödev anlayışı, Pascal’ın merhameti ile Bergson’un sezgisi içinde barınan ve Peygamberin vahyinden fışkıran ilâhi dâva, Kur’ân’ın kullara ulaştırdığı rahmet bizi öylesine kendimize getiricidir ki, biz binbir vecd ile şevk ile kavuştuğumuz bu vuslatta kendimizi fersah, fersah geçiyor, sonsuzluğun, bizim ulaşabildiğimizin son durağı olan selâmet menzilinde sevinçle murada eriyoruz. Âlemde ahlâkdan daha güzel, daha gerçek birşey yoktur” (İnsan. 49).

Mevlâna ve Tasavvuf adlı eserinin ilk cümleleri de konumuzla ilgilidir: “Büyük mezarların üstünde büyük vatanlar vardır. Büyük ölüleri olmayan milletler ebedî olamazlar. Üzerinde büyük ruhların sevildiği topraklarda ebedî hayat ağacı yeşeriyor, gerçek hayat, gerçek saadet tadılıyor. Onlarsız yeryüzünde yetim yaşıyoruz. Yaşadığımız bu yeryüzünde toprağın ruhu yoksa bizde de hayat olamıyor. Büyük ruhu vatan toprağına karıştıranlar, milletleri ebedî yapan mezarlarda ebediyetle kucak kucağa yatanlar, peygamberler, veliler, hâkimler, filozoflar, ahlâkçılar ve sanatkârlardır. Anadolu toprağının, altında bize bin yıllık maziden emanet olan büyük mezarlar ebedî olan ruhlarını bizim varlığımıza karıştırdıkça, ruhlarımıza düşman olan sefillerin zehirli tesirleri bizi imha edemez. Gerçek büyüklerimizin mezarında ebedîlik bayrağı dalgalanıyor. Bizi yaşatan ve ebedî kılan kervanın başında Mevlânaları, Yunusları görüyoruz” (Mevlâna, 9).

 5. TARİKAT

 Nurettin Topçu, “Tarik yoluyla irşad. ruhlara çevrilmiş bir heykelciliktir” (Maarif. 60) dedikten sonra, şöyle devam ediyor: “Dini hayatın tarikatlerle ve şeriata bağlanmak suretiyle ulaşılan gayesi, bizimkini geçen ve bizim kuvvetimizle asla ölçülemez olan bu kuvvete iştirak (Participation)dır. Onunla ruhumuzun sonsuz kuvvet kazanma iştiyakıdır. Onunla benliğimizin bütünleşmesidir. Hayal olan varlı-ğımızdan geçip gerçek olan varlığa bağlanma aşkımızdır. Mutlak ihtiyacımızdır. Kendisine bağlandığımız bu varlık Allah’tır. Tarikatlarda rabıtanın mânası, işte bu sonsuz varlıkla huzur haline bizi ulaştırmaktır” (Ahlâk, 191).

Tarikatları çökerten sebepler olarak da sahtekâr mürşitler, dolandırıcı şeyhler, (İnsan, 23) başta alevilik ve dünyevî hazlarla dolu olan adab-erkân silsilelerini görmüştür. (Maarif. 53) “ALEVİLİK, İSLÂMİ DEKOR VE İSLÂMİ KLİŞELER İÇİNDE BARINAN ZERDÜŞT DİNİNİN FELSEFESİ, BEKTAŞÎLİK İSE ŞAMAN DİNİNİN FELSEFESİDİR” (Maarif, 80).

Bugünkü Mevlevîlikle de Mevlânanın anlaşılamayacağı kanaatında olan Topçu, tarikat eğitiminde güzel sanatların, özellikle musikînin rolü üzerinde ısrarla durmuştur.

Topçu tasavvufî düşüncelerini ortaya koyarken herhangi bir tarikatı değil genel tasavvufî neşveyi anlatır. Tahiru’l Mevlevî’nin Mesnevi şerhine yazdığı takrizde Allah yolunun yolcusu için üçlü bir tasnifi özetler: HAZIRLIK, VECD-İSTİGRAK, Huzur. Bu gönül yolculuğunu şöyle özetliyor:

“Ruh dünyasında tam mânâsıyle bir atletizm denebilecek olan bu sıçrayış, gelişigüzel yapılan bir hamle ile olmuyor: Onun âdabı, erkânı, usulü vardır. Tasavvufun, insan olan varlığımızdan çıkarıp Allah’a yaklaştıran, bazılarının tâbiri ile Allah’ta birleştiren hareketleri, üç safhadan geçmek suretiyle yapılmaktadır.

“1. Birincisi hazırlık safhasıdır: Bu. tasavvufun riyâzat ve feragat evresidir. Allah yolcusu, bu hazırlanmada terk veya inkâr basamaklarını atlayacaktır. Kendinde dünya yükü diye ne varsa hepsini birer birer ve şuurlu bir teslimiyetle terk edecektir. Terk hali, onun ruhunda önce bir istek, bir iştiyak, bir irâde halinde parlar. İlk riyazetlerle işe başlayan derviş, bu yolun bitiminde sonsuzluğun temaşası ile karşılaşır. Manzara yok, şekil ve suret yok. Lâkin derûni bir ihtişam, manzara imiş gibi etrafa yayılan bir mânâ, dünyamızı karartıda bırakan içsel bir aydınlık, bütünün fertlerine ayrılmaz muhteşem ve sarsıcı ifadesi, ruh atletini kendinden geçirir. Onda inkâr sevgisi başlar; dünya yükünü -inkâr sevgisi.

“Bu aşkın ilk hamlesi, servetten ve devletten geçine şevki ile kanatlanacaktır. Bu inkâr zor olmaz. Bilâkis dervişte bir neşvedir. Mal ile mevki hırslarını ve bu varlıkların ağır yükünü, kirlerden temizlenir gibi kendinden atar uzaklaştırır. Artık Allah yolculuğuna çıkanın geri dönmesi yoktur. Bu yolda ilerledikçe güçlük artar, şevk de beraber çoğalır. Temâşâ edilen mânâ âlemi, basamak basamak ilerledikçe, daha genişler, enginleşir, sonsuzlaşır, sarhoş edici olur.

“Derviş olgunlaştıkça, daha çetin inkârlar, evvelkini takip eder.

İkinci basamakta evlâddan ve irşaddan geçme hali gerçekleşir. Evlâddan geçme bir gönül yakışıdır, irşaddan geçme ise akıl yakısı. Onları yaralarına yapıştırır çeker, koparır. Böylelikle şifa bulur. Evlâd, Allahındır. İrşad ise, bütün kibirlerin ham malı olan zavallı aklın herzeleri. Bütün âlem, bütün akıl. bütün hikmet, dervişin bağrında parlayan aşk güneşinde, ateşe düşen bir kar damlası gibi eriyecektir. Şevkindeki lezzet hiçbir şeyde bulunmaz. Lezzet, hikmete değiştirilmez. Tasavvuf, hikmet değildir; ilâhi hazdır. Onun yanında, felsefe ile beraber bütün ilimler ve bütün kaideler hakikatin posası hükmündedirler. İster tatlı ister acı, hepsi de değersizdir. Derviş bunlara itibar etmez.

“Mevlâna evini, ailesini bir zaman ihmal etmiş bundan ne çıkar! Terk libasını o çoktan giyinmiş ve benimsemiştir. Aşkın ummanında aklın irşadı da lüzumsuz bir külfet sayılır. Sadece aşkın bir nevi tortusu, dumanı veya ondan fışkıran bir alev kalır ki, o da dışarıya çıkınca volkan ateşi gibi donup kalmaktadır: Bu şiirdir, neydir, sema’dır, her çeşit ifâdedir. Aşkın kendisi değildir. Belki de ona yabancı bir unsurdur; zira donmuş ve dünyevî hüviyet kazanmıştır. Bu basamakta duran dervişin gözünde evlâdın, çamurun içine atılan altından, ilmin de, sahte bir mankeni andıran şöhretle, devletten farkı kalmamıştır.

“Terk yolculuğu burada da nihayetlenmez. İlim denen kendindeki bulanık ve tatsız suyu bir batağa boşalttıktan sonra, hayallerle, hâtıralardan sıyrılmaya başlayacaktır. Derviş, kendi ruh dünyasını dolduran yüzlerce hayali benliğinde bulacaktır veya onları kendinde eritip yok edecektir. Onları unutacak, değerlerini inkâr edecek, şuurunda bu çokluk resminin mütemadiyen rasketmesini böylece önleyecektir. Onda. bizim dünyamıza karşı bir nevi yabancılık, hatırlama, irâdesini yok edici, sanki yeniden bir doğuş hali peydah olacaktır. Bu içsel doğuş, bir nevi istiğfardır; tövbe ile temizlenmedir.

“Daha sonra, duygulardan temizlenme kendini gösterir. Bu hal bir nevi mahiyet değiştirmedir. Derviş dinî denemenin bu basamağında, bizim çok ve rengârenk duygularımıza yabancılaşır. Dünyamızı dolduran bunca duygu verici hâdiselerin karşısında duygusuz kalır; âdeta kaskatı bir varlık kesilir. Bizim sevindiğimize sevinmez; bizi yakan acılarla yanmaz olur. Onu bizim duygularımızın terennümcüsü zannederek şairler arasına koymak gaflettir, anlayışsızlıktır. Tasavvuf, sanat değildir. Hazreti Mevlâna’yı ve Yunus Emre’yi şiirlerindeki âhenkte arayanlar, kabuğu öz zannedenlerdir.

“Nihayet iradeden sıyrılma, duygusuzluk bölgesine varan dervişi varlık kâbusundan kurtarır, selâmet denizine sürükler. Burada benlik gayyaya gömülür, ölümle dirim bir olur. Bedene bağlılık irâdesi de kalmaz. İstekler sahibine iade edilir.

“Bu zirveye tırmanan derviş, zaferi kazanmıştır. Çile bitmiş, kulun işi tamam olmuştur. Terk mıntıkasının bu zirvesinde uçmak için, hidâyetten başka bir şey olmayan, kanat beklenir.

“2: Terk bölgesi sonuna kadar böylece aşıldıktan sonra, tasavvufun ikinci safhası olan vecd istiğrak başlar. Bu safhada, varlığa ait bütün vehimlerle çilelerden, söylediğimiz sıra ile birer birer boşalan ruha; hakikat dolacaktır. Boşalmadıkça dolma yok. Dünyasından boşatmayan kaba, ukbâ dolmuyor. Dünya heveslerinden ve varlık vehimlerinden tamâmiyle sıyrılan bu kab ve kalıp, ancak böylelikle tam mânâsı ile Allanın emrine girebilir. Taşıdığı safrayı bütün bütün atan varlık, dünyevî muvâzenelerden halas olarak bir baş dönmesine tutulur. Vecd, ruhta baş dönmesi halini andırır. Vecd denen bu baş dönmesi, ruhu mutlak âlemine yükseltir; onunla birleştirir. Bu birleşme iki kürenin çarpışması gibi bir sarsıntı ile başlar. Ulûhiyetle temasa geçen ruh, tahammülü güç olan sonsuz bir zevkin kucağında sarhoş olur. Burada ebedilik ve sonsuzluk mekansız bir ân içinde gerçekleşir. İstiğrak denilen aşın vecd hali, dervişin miracıdır. İçerisinde büyük huzura doğru yükselişin hissedildiği bu hal fırtınalıdır, kendinden tam geçme halidir. Varlığın büsbütün ortadan kalkarak, sadece hazzın kaldığı haldir. Onda, Allahla temas hazzı dile gelir. Temasın şiddetli olduğu ânlar, dervişe “Enelhak” dedirtir. Bu ânın sar-hoşluğunu bütün hayatlarına yayarak vecd zevkini akim anahtarı yapanlar, bu düsturu hakikat diye kabul ettiler. Damla, denizden kendisini nasıl ayırsın?

“3. Ancak dinî deneme vecd ile de bitmiyor. Vecd, kendi kendinin gayesi değildir. O sadece gayeye götüren geçittir. Onun gayesi, huzura ulaştırmaktır. Tasavvufun üçüncü ve son merhalesi, huzur safhasıdır. Vecd ve istiğrak kemâl haline geldi mi; derviş huzur denizine yükseliyor; varlığı, mutlak huzur kaplıyor.

“Vecd içinde başlayan fırtınanın feryatları ile terennümleri, huzurda tam sükûna kavuşur. Zira huzur, şiddetli fırtınayı takip eden ruhtaki tam ve mutlak sükûndur. Huzurda fırtına durur, aşk devam eder. Ancak damarlara siner. Feryad iken hayat olur. Gerçeğin temaşası ile yaşanması birleşir. Ruh bütün eşyaya ve varlıklara dağılır; hepsi ile birden birleşir. Engel olan çokluk ortadan kalkar. Murad olan vuslat hasıl olur. Vecdden huzura geçmekle, aşkı ihzar eden vecdin yok olduğu zannedilmesin. Bazı anlarda yaşanan vecd, huzur halinde dervişin varlığında eriyerek hayatının bütün anlarına ve varlığının bütün zerrelerine yayılmıştır. Feryad ve sarhoşluk yerine, varlığın dilinden anlayan ve varlıkla hembezm olan bir ahenk meydâna gelmiştir. Huzur halinde vecd., dervişin varlığından taşarak, bütün varlıkları işba etmiştir; sonra da her şeyden aynı ahenkle taşmaktadır. Huzur, doyulmayan bir sevdadır. Göze muhtaç olmadan görmedir; uzuvlardan müstağni bir yaşayıştır. Huzur, Allah’ın huzurudur. Ondaki varlıkları ve manzaraları anlatmak, dışarıdan imkânsızdır. O. içsel keşifler yapma hâlidir; büyük dost ile sohbet hâlidir. Onda, varlığına esir insanın hiç bilmediği lûtuflar. âlemler ve muradlar saklıdır. Bu hâle ulaşan dervişin irâdesi ve dilekleri bizimkinden büsbütün başka olur. Onda bizimkinden başka mahiyette olan dilek ve hayat, bir ve aynı şeydir. Gerçekle temaşası birbirinden ayrılmaz.

“Devamlı hasret olan vecd ile, nihaî vuslat hâli yaşatan huzur, acaba birbirinin zıddı haller midir? Görünüşte öyle olmakla beraber, hakikatte vecd ile huzur, birbirine zıd ve aykırı davranışlar değildir. Tasavvufun gayesi olan huzura, vecd yolu ile ulaşmak zaruridir. Ancak, huzura ulaştıktan sonra, dervişte vecd yok olmuyor. Aynı huzur mertebesinin, hayatının her ânında bozulmadan, zayıflamadan devamı mümkün olmadığına göre, derviş huzura yükselmek için her defasında vecdin kanatlarını açmaya muhtaç oluyor. Vecd, onu tekrar huzura yükseltiyor. Huzur zamanla gevşeyince, yine vecdin-kuvvetiyle havalanmak zorundadır. Şu halde, vecd ile huzur mütemadiyen birbirlerini kovalıyorlar. Ancak, bazılarında vecdin şiddetine nisbetle huzur zayıftır. Bazılarında ise vecdin şiddetinden ziyade, huzurun enginliğine şahit oluyoruz. Yunus Emre ile Mevlâna gibi vecd ve istiğrakın en taşkın kahramanları, bize en kuvvetli feryadlarını ulaştırmış olanlardır. Bunlarda dile gelen Allah sevgisi, şiir halinde bize nüfuz edecek yolu bulmuştur. Mutasavvıfların vecd derecesini, terennümleri ile ölçerek az çok bilmekteyiz. Ancak, huzur mertebelerini bilmemize imkân yok. O mahrem mıntıkaya, yabancı nüfuz edemediği gibi, iki dosttan başkası, onda olup bitenleri bilemez. Tasavvufu bir cevize benzetirler. Dıştaki soyulup atılan acı kabuklar, hazırlık devresinin riyazetleri ile feragatleridir. İçteki katı kabuk vecdi düşündürür. Asıl meyve olan huzur, en içte barınan cevizin kendisidir. Bu kabuklan kırıp attıktan sonra meyveyi yiyebilenler bahtiyarlardır.

Bir başka yazısında ise Sevgili’ye ulaşan yolları iki başlık altında toplamaktadır. Tabiat sevgisi ve musiki. Bu yollarla hafifleyen gönüle artık hizmet ve hakikat aşkı sunulacaktır.

“Varlıkdan başka bir şey olmayan ve hem de varlıkta gizlenen bu Sultanın şehrine iki yoldan gidiliyor: Bir yol tabiatın sevgisidir. Ufak bir yük, tabiatın olan her şey bizi

 O’na götürüyor. Tabiatı hakkıyle sevmek. O’na teslim olmaktır. Biz toprağı toprak diye, güneşi güneş diye sevmekle yanılıyoruz. Hakikatte toprak toprağın örtüsü, güneş güneşin perdesidir. Bu örtüyü kaldırmak ve bu perdeyi sıyırmak için toprağa secde etmek, güneşe vurulmak lâzım geliyor. Biz toprağa topuğumuzla dokunuyoruz ve güneşte derimizi kavuruyoruz. Onlardan ayrılınca da unutuyoruz. Birçokları tabiatı severler, ancak sevgilerini tamamlamaktan korkarlar. Onda hidayete kadar gitmeğe cesaretleri yoktur. Eğer gidebilselerdi, bütün tabiat varlıklarının arkasında gülümseyen sonsuzluğun yüzünü görürlerdi. Sonu olan varlıkların hayaline hiç benzemeyen bu yüz, dağların, denizlerin ve ağaçlarla çiçeklerin bize sundukları sevgilinin güzel yüzüdür. Tabiatta çirkin olan hiç bir şey yoktur. Ve onda her parça bütünden farksızdır. Gülümseyen bir çiçekle yalvaran bir dal gibi, yüksek dağlar veya içerisinde semaî halinde yıldızların ürperdiği gökyüzü hepsi aynı ilâhi bakışla bizi karşılamaktadır. Küçük bir bahçede veya engin bir denizde bizi karşılayan aynı kurtarıcı bakıştır. Akif’in vecde ulaştığı devrinde:

“Gel ey bir tanecik Gaib. gel ey bir tanecik Mevcut”

diye yalvardığı sevgilinin, tabiatın aynasında görülen yüzü. sessiz, sözsüz ve hareketsiz bir bakışıdır. Şekillerde görünür, şeklini saklar; renklere bürünür, rengini gizler; birdir, çoklukta barınır. O. ancak çok olan eşyadan çokluk vehmi uzaklaşınca kendini gösterir. Güneşin parladığı yerde şuuru kamaştırır. Hâl olur, tanıyan insanı tanıdığı varlıkla birleştirir.

“Bu Sultan’ın şehrine girerken, tabiatın vecdine yakalanan insanda meydana gelen değişmeler, hiç bir irşadın yapamayacağı şeylerdir. Tabiat vecdine tutulan insanda meydana gelen ilk hal. ruhunun üstüne çöken hayat kâbusundan kurtularak mutlak hürriyetine kavuşmasıdır. Bu mutlak hürriyet, insanı hırslarla hasetlerden ve dünyaya bağlı isteklerden bir anda sıyırıp kurtarır. İştahları anlaşılmaz ve gülünç yapar, hiddetle korkulardan selâmete çıkarır. Gururlarla arzular sizi kemiriyor mu? Dağlarda dolaşın. Hırsların işkencesiyle kıvranan hasta mısınız? Bir ağacın altına sığının. Yaşamak korkuları sizi adım adım kovalıyorsa akan bir suyun başucuna bağdaş kurun. Tabiatın yaptığı tedaviyi ne hekim, ne hâkim, ne de hiç bir dost eli yapamaz. Tabiatın mucizesinden habersiz yaşayanlar sabahtan akşama kadar ot ve saman taşıdıkları halde açlıktan ölen öküzlere benzerler. Tabiattan kaçıp da birer kireç ocağını andıran büyük şehirlere kapanan şaşkınların vay haline! Onlar cennetten kaçan sersem varlıklardır” (Hareket, 1973, sy: 90)

“Tabiatta gizlenen insan yüzünü görmeyen gözler kördür. Tabiatla konuşmasını bilmeyen insan ruhu dilsizdir.’ Gözü ve gönlü olanlar ne halde olsalar bile tabiat onlarla sözlesin her nerede olsalar onlar tabiatla konuşurlar ve onunla halleşirler.

“Dost arayan gönüller, onu bir insan varlığında bulmasalar bile tabiatta bulurlar. Hicrandaki ruhun bir ağacın altına sığınması ve karşı yamaçta bulunan bir ağaçla sözleşmesi, hicranını vuslat yapıyor. Dağların ardındaki dost sanki karşısındadır. Bir dere kenarındaki su sohbeti, yüzlerce insana çevrilen hasbıhalden çok zengin ve çok daha değerlidir; çünkü onda bir kalble konuşulur ve o kalbe derinlerdeki bütün sırlar açılır acılar anlatılır. Hem de ondan şifa umulur; onunla yaralar tedavi edilir. Suyun çiçeklerde koku, gökyüzünde renk, tende hayat olmadan önce varlığının en büyük Hikmeti yaraları tedavi etmesidir. Ruhtaki derin yaralar Kur’an’da sesle tedavi edildiği gibi. tabiatta su ile tedavi edilirler.

“Güneşe gelince, her bakışı yeni bir aşka başlangıç olan dost yüzü, tabiattaki bütün dostlukların ezelden beri soğumayan kaynağıdır. Akan sular ve ağaçlar, denizler ve dağlar hayran hayran onu seyrederler. Çağlayanlar o nurdan sevgiliye hıçkırırlar. Rüzgârlar onun için inlerler. Yatağında için için ağlayan derelerin kalbinde onun aşkı parlamaktadır. Başakları çiğlerle yüklü bir bahar tarlasında güneşin hülyası dalgalanır. Güneşsiz bir dünyada acaba aşk olur muydu? Tabiattan Tanrı’ya tırmanmak, hakikat yolculuğunun son çabasıdır. Çünkü tabiat, dostların dostu olan Büyük Dost’a. Allah’a ulaşmak için hilkate dayalı bir merdivendir; her tarafına insan denen leşlerden pis kokular ve zehirleyici buğular saçılan cemiyet hayatından kurtulup da tek kurtarıcı Dost’a kavuşmak için geçilmesi zorunlu olan geçittir. Bu geçiş aşıldıktan sonra ruh Allah sohbetine kavuşur; o artık her yerde Allah’la beraberdir. Bu geçidi geçmedikten sonra, dünya denen viranede kalbine dost arayan biçareler boşuna yoruluyor. Ömür boyunca dost peşinde koşan zavallılar dost bulmasalar da onu arama zevkini tattılar. Her sabah doğan güneş onları, “kalk dostunu ara!” diye selâmlarken gönüllere bol ümitlerden bahşiş dağıtıyor. Hayatın mânâsını hakkıyla bilenler, onu bol kazanma ve hoş vakit geçirme vehimlerinde telef etmezler; belki dost arama yolunda bir cihad devri sayarlar. Aranan dost ya bir insan yüzünde gülümser ya da insanı tabiatın cezbelisi yapar. Miraçda açılan kapı belki sonunda ona da açılacak. Ümidimiz, Miracın Dâvetcisi olan o Büyük Dostun sohbetine kavuşmak olunca dünyamız da değerli olacak, bu sefil âlemde dost arama çabalarımız boşa gitmeyecektir. İşte o zaman “dünya güzelmiş, çünkü o Büyük Dost güzel!” diyebileceğiz” (Hareket, 1972. sy: 78).

“Biricik Sultan’ın şehrine götüren ikinci yol mûsikidir. Mûsiki, varlıkların, aklın perdesi arkasında gizlenen, kendini göstermeyen Sultanının sesidir. O hiçbir zaman çözülmeyen ilâhî şifredir. Biz o dilin unsurlarını yanyana getiriyoruz, mânâyı yaratan biz değiliz, odur. Tabiatta göründü, seslenmedi. Mûsikide sesleniyor, görünmüyor. Beni benden alıyor, âleme teslim ediyor. Sonra da getirip âlemi bana bağışlıyor, beni bütün âlemle dolduruyor, beni âlemden büyük yapmanın zevkiyle kendimden geçirtiyor, ilâhi hazla bayıltıyor. Bir taraftan mûsikinin temel unsuru olan melodi yani içsel ahenk, ruhun derinliklerinden çıkarak bütün âleme yayılıyor. Öbür taraftan varlığın eşyada dolaşan büyük sırını ifşa ediyor. Varlıkla ben, iki sır, onda birleşiyoruz. Sanki karşımızda bir kalın perdenin arkasında gizlenen ezelî sevgili feryad ediyor, “Ben buradayım, diyor, her yerde aradığınız benim!”

“Mûsiki de tabiat gibi temizleyicidir. Onda kinler ve hasetler dayanamaz, erirler. Menfaatlerle şöhretler soytarılar gibi sırıtır, küçük düşerler. Ümitsiz kederse ondan çok uzaklardadm Tabiat gibi o da aşkımızın kaynağıdır. Mûsiki ümitlerin de kaynağıdır. Sonsuzluğa inandırır. O hem de hakikatlerin yaratıcısıdır. Bir roman veya felsefe eseri melodinin herhangi bir safhasından çıkartılır. Samimî bir eser ortaya koymadan önce mûsiki dinlemelidir. Dostluk andlaşması mûsiki ile bestelenmeli, okullarda derse, ve meclislerde oturuma mûsiki ile başlamalıdır. Çünkü, o aşkımızın ifadesi ve samimiyetimizin mürşididir.

“Hayatın bunca vehimleri arasında benliğini yitiren insan tabiatın kucağında ve mûsikide kendini buluyor. Öz, asıl bunların içindeki’dir. Ancak bunların ikisi birlikte bulunmuyorlar. Bulunsalardı, o Mutlak Varlığın huzurunda dayanılmazdı. Musa. Allah’la konuşuyor, fakat görmüyordu. Onu görmek istedi, bu temaşaya dayanamadı. Tabiat, bütün ruhu sarınca mûsikiyi susturur, mûsiki söz alınca tabiatı siler ve unutturur. Bunlar kıskanç iki silâh gibidirler, birbirini istemezler. Yanyana gelemeyen iki sev-dalıdır bunlar. Halbuki bir olan Mutlak Varlığın iki türlü görünüşüdürler. Bunlara, dost olanlar, âlemi idare eden kanunların perdesini yırtan bir takım sırlara mahrem olurlar. Onlardan haber alır, müjdelenirler. Mutlak; Varlığın kendilerini koruduğunu hissederler. Zaman zaman onu can gözü ile bütünde görür, mânâda tanırlar. Sessiz, sözsüz ve hareketsiz münasebet ruhu sarınca. Varlıkla benliğin birleşmesi tamam olmuş, insan kendini bulmuş demektir. Hadiste söylendiği gibi: “Kendini bilen Rabbini bilir”‘ hakikati, çevrik şekliyle de doğrudur: Rabbini bilen kendini bilir” (Hareket. 1973, Sy: 90).

“Mûsiki ile temizlenip hafifleyen ruha hizmet zevki aşılanmalıdır. Esasen mûsikî bu sevgiye hazırlar. Gence karşılıksız, menfaatsiz, şöhret vaadi bulunmayan ve mesuliyeti olan görevler yüklenmelidir. Devletten, halktan toplumdan yardım almayan, devlet kapısına götürmeyen ve hiç bir zaman ikbale de yükselmeyecek olan cemiyetler kurulmalıdır. Dergâh misali demekler açılmalıdır. Onlarla halka hizmet sevgisi yegane karşılık, tek muvaffakiyet ve tek gaye olmalıdır. Ruhun iffeti hizmeti ile ölçülür.

“Sonra hakikat aşısına sıra gelir. Teknik gayesinden sıyrılmış il il yolculuğu, hakikata hakikat olduğu .için bağlanma sevdası, gençliğin ruhunda âlemi fethe muktedir kuvvettir.. Rönesanstan asrımıza kadar Avrupalının ruhunu göklere yükselten harika. Doğunun hâlâ benimseyemediği ilim zihniyeti ise. ancak ruhlarda bu aşıyı vermeye muktedir olan ve önceden ahlâkî hazırlık isteyen hakikat imanından doğma bir cevherdir. Bir nevi bilgi ile sevginin karışımıdır. Varlık sevgisinin zekâ âlemindeki fetihleridir. Batının ilim tarihi karıştırılacak olursa onda hakikata adanmış ve hakikat uğrunda harcanmış yüz binlerce ömür görülür” (Kültür, 93).

 6. MELÂMET

Kınayanın kınamasından korkmamak anlamına gelen Melametiye kısaca, tasavvufu, kıskacında alıp yoketmek isteyen şekilci gösterişe karşı verilen azimli ve kararlı bir mucahedenin adıdır. Onda gösteri, benlik, şöhret izi taşıyan her şey yasak, gizlilik, hasbilik ihlas ve mutevazilik esastır. Topçu’nun eserlerinde melametiye kelimesine pek rastlanmaz. Fakat, onun bizzat hayatı ile idealindeki tasavvufî hayatın melametiye ile çok yakın bir ilgisi vardır. Onun bu kelimeyi kullanmayışı tefessüh etmiş melametiye ile karıştırılma korkusuna bağlanabilir. Nurettin Topçu’nun konu ile ilgili düşüncelerini şöyle özetlemek mümkündür:

“Dinde kaideler ve ahkam, aşkın kaynağından fışkırmış olduğu halde, aşkı anlamadan doğrudan doğruya kaidelere bağlanmak taassub denilen körlüğe götürür” (İnsan, 16). O’na göre tarikatları çürüten sebeplerden biri de adab-erkân silsilesidir (Maarif, 53).

“Hakikata göre değil de kalabalıkların isteğine göre konuşmak, onlardan işaret beklemek bizi Allah’tan ayıran bir husustur. Kaideler, kalabalık ve alkış tutanları baştan sona yok edici kuvvetlerdir. Mabeddeki merasimler, alışkanlık, olmuş taşkınlıklar ve hislere hitab eden sağırlaştırıcı silahlar dini hayatın dışında kalırlar” (Maarif. 36).

“Kalabalığın toplandığı kulislerde senin ne işin var” diye soran Topçu.’ adını çok tekrarlayan gönüllerde bile Allah’ın kaybolduğunu söylemektedir (Hareket. Mart, 1973. Sy: 87). O’na göre üç türlü davranış kaba ve sahtedir: Kendini belli eden sanat, nümayişçi ahlâk, kendine güvenen dindarlık (Varolmak. 93). “Herkes kendine tapılmasını istiyor, zaferin heykeli olmak istiyor” diyor ve soruyor Topçu:

“İslâm’ın  bütün ruhundan sıyrılarak sade kabuk kaidelerden ibaret kaldığı bu diyara kim İslâm diyarı diyebilir” (Hareket. 1971. Sy: 61-62). Beklediği neslin temel özelliklerini ise şöyle sıralıyor:

“Yarınki Türkiye’yi, işte bu yaşama zevkini bırakıp yaşatma aşkına gönül veren sabırlı ve azimli; lâkin gösterişsiz ve nümayişsiz çalışan ruh cephesinin maden işçileri kuracaktır” (Yarın, 33).

“Tasavvuf İslâm’ın  ruhunu yaşattığı halde kaideciler onun sesini boğdular” diyor ve devam ediyor: “O zaman ruhsuz kalan şekillere başvurulur, içi boş güzel sözler, parlak şekiller, süslü kıyafetler itibar kazanır” (İrade, 38). “İbadetlerini sayıp ölçerek yaparlar, karşılığını da tartarak alırlar, her mirasa olduğundan çok cennet mirasına haristirler. Gönülleri perişan eder de hırkayı muhafazaya çalışırlar (Mevlâna, 17-18). “Onlar ibadet diye istedikleri kadar beden hareketi yapsınlar, sayısız Hac etsinler, secde onlardan tiksinir Kâbe onlardan kaçar”. (İnsan, 62).

“Bütün bu insanlar ahlâk adına başkalarını itham etme kuvvetini, bizzat kendilerini bilmeyişlerinden alıyorlar. Kendilerini bilselerdi, ithamları nefislerine çevrilir, onları yetiştirecek azab ile ızdırabın mayası olurdu” (İnsan. 52).

İlk dinî hareketlerin kaynağının, Peygamberin ruhundan kaynayan aşk olduğuna işaret ettikten sonra “Dinin en yüksek bir irade olduğunu bilmeyenler cami kapılarına serilmiş türlü dilencilerin arasından ibadete koşsunlar ve teşbihlerinin sayısını mürşide ehemmiyetle soradursunlar” (İrade, 27) demektedir.

Melâmetiyenin esaslarından olan bir hususu da şöyle özetliyor: “İç dünyalarını başka insanlardan gizlemek, onlar için varlığın çetin müdafaası gibidir. Bütün kuvvetle- riyle kendilerini saklamaya çalışır iç varlıklarını daima kalın bir örtünün altında giz- lerler. Başkaları tarafından anlaşılmak onlarca harap olmaktır. Çürütülmektir, yok edilmektir. Başka insanlardan ihtirasla korudukları benliklerini asıl sahibi olan Allah’a teslim etmek, büyük Yalnız’a sığınmak için yalvarış onların büyük zafer ümitleridir”. (Hareket).

 7. AHLÂK

O’na göre ahlâk İslâm dininin özü esası ve bizzat kendisidir. Ahlâkı dinden veya dini ahlâktan ayrı görmek isteyenleri, insanın iç dünyasını yine kendinden ayırmak isteyenlere benzetir (İnsan, 53). İslâm ahlâkı sabır, şükür, af gibi birçok esası ihtiva etmekle birlikte, onu üç esasta toplamak mümkündür: hörmet, merhamet, hizmet. (İnsan, 68).

“Esasen ahlâk, birdir. Ve dinle insanlığa sunulmuştur. İslâm dininde kemâline ulaşmıştır. Felsefe tarihi içinde birçok ahlâk sistemleri ortaya konulmuştur. Lâkin, İslâm dininin insanlığa ilâhi hediyesi olan ahlâk yeryüzünde hiç bir şekilde eşi gösterilemeyecek büyüklüktedir” (İnsan, 69).

“Bizi ancak ebediyetin mutlu yolcusu yapacak İslâm ahlâkının esasını ararsak, onu mutlak varlığa aşk ile yönelişte buluruz. Mutlak varlıktan bütün eşyaya ve kâinata sıçrayan aşkımız, her sahada sevgi oluyor. İşte bu sevgi dünyayı cennet yapmaya ve hayatı değerli kılmaya kâfidir. Her varlığa çevrilen sevginin bize ulaştırdığı hal. hörmet durumudur. Ahlâk yapımızın ilk ve temel mayası hörmettir. Hiç bir zaman tehlike ile tehdid ve garaz mânâsına anlaşılmaması lâzım gelen ve İslâmda her hikmetin başı olan Allah korkusu, yukarıdaki tahlilde tanıtmaya çalıştığımız, tam ve gerçek hörmetten başka birşey değildir. Allaha yaklaştıran ibadet ise hürmetimizin ifadesi ve bizzat kendi kendimize tasdik ettirilmesi suretiyle bizde arttırılmasıdır, bunun için tertiplenmiş hareketlerdir. Dinin esası hörmet olduğu gibi. ahlâkımızın da temel duygusu odur. Milliyetçiliğimizin esasını da hörmet teşkil etmelidir. Önce hep birbirimize hörmetle işe başlıyacağız. Birliğe ulaştıracak yol, hörmet yoludur: İlme hörmet, ecdada hörmet, bütün samimî isteklere hörmet. Başkalarına hörmet tanımayan sömürgeci, barbar Batı milliyetçiliği hiç bir zaman bir ahlâk dâvası olamamıştır. Bizi düşman pençelerinden kurtaracak kuvvet, düşmanların affı ile lûtfu değil, hep birbirimize karşı yaşatacağımız hörmet iradesi olacaktır.

“Evvelâ Kur’an’a hörmet edilmelidir. Kur’an kendisinin ancak lafzını koyun gibi gözlerini yumarak dinlemekten hoşlananların heveslendikleri her yerde, saygılı saygısız her vesileyle, boş vakitleri dolduran bir eğlencelik halinde, ses güzelliği için okunarak iptizale uğratılmamalı veya esnafı tarafından baremli ücretler karşılığında satılmamalıdır. Kutsal Kitabın ruhu ve mânâsı üzerinde durmak asıl ibadettir. Ama bir dükkâna veya bir daireye, hatta bir kahveye girip çıkıldığı gibi camiye de öylece, girip çıkan bir cemaatta hörmet mi aranır? Bizzat ibadette, ezanda ve duada bütün hörmeti kahredici sesler, mabedi çınlatırken, Allah’ın huzuruna hörmet mi kalır? Mabetteki hörmet, Allah evinin yapısında bulunduğu gibi sesledir, bakıştadır, duruştadır, sonunda kalbe siner. Böylece namaz en muhteşem ve muhterem hörmet talimidir. Bir ferdi. Bir olan Allah’ın huzuruna yükselten hörmet mirasıdır.

“Allah’ın en büyük nimeti aklın meyvası olan ilme hörmet edilmelidir. İnsan aklının erişemediği en yüksek zirve olan asrımızın ilmi, frenk ilmi veya kâfir ilmi diye inkâr edilmemelidir. Allah’ı da, Kur’anı da, zekâları bu ilimle kuvvetlendirip bilemek suretiyle daha iyi anlıyacağımız kabul edilmelidir. Aklı inkâr edip, geçmiş asırların düşünüşlerini mütemadiyen tekrarlayıp hatırlatarak hakikat diye kabul ettirmek, bizzat hakikate karşı işlenen zulümdür ki, ona taassup diyorlar.

“Eşref-i mahlûkat olan insana hörmet edilmelidir. Kendi inancımıza sahip ol-mıyanları cehenneme göndermek, Allahın kendi kulları hakkında bizim azap fermanı çıkarmamız gibi bir saygısızlıktır. Her an Allah’ın huzurunda olduğunu bilenler için kulun kulu, günahkârın günahkârı ithamı kadar gülünç şey olamaz. Müslüman olarak büyük küçük, kadın erkek, fakir zengin hep birbirimize karşı hörmet borçluyuz. Kendi hürmetimiz, yine kendimizin ruh kuvveti ile iman derecesini gösterir. Hörmetin en yüksek basamağında aşk bulunuyor. Aşk, hörmetin vecd halinde yaşanmasıdır” (İnsan, 60). O’na göre hörmetin en mükemmel tavır ve talimi namazdır.

Topçu’ya göre. bu konuda da din adamları örnek olacak, büyüğe, küçüğe, fakire ve en değersiz bilinen yaratıklara bile hörmet etmeyi, bizzat kendi hareketleri ile göstereceklerdir. “Onların dâvası maddî ve sefil hayatımızla yarışmak ve bu alanda-başarı kazanmak değildir; insanı Allah’a götürecek yolculukta yaşanan bambaşka bir ruh hayatının örneklerini ortaya koymaktır. Alelade yaşayış şekillerinde bile büyük ruha sahip insanlar gibi davranmanın, yürümenin, konuşmanın gülmenin, söz vermenin, alış veriş yapmanın, fedakârlıkların hörmet taşıyan değerli örneklerini onlarda bulmalı idik. Onlar bize karakter örneklerini vermeliydiler. Allah’a hörmet yolunda onların; Allahın en güzel emaneti olan insana hörmet etmeyişleri, kalbi tazyik eden bir çelişmeden başka bir şey değildir. Müslümanm müslümanı sevmesi ne güzel ve tabiî bir hareket ise, müslüman olmayanları kin ve nefretle karşılaması o kadar çirkin ve manasızdır. Çünkü evvelâ onlar da Allah’ın kulları ve en güzel emanetleridir. Bu sebepten hörmete lâyıktırlar. Sonra da temiz bir müslüman kalbinde kin ile nefret barınamaz; âşıkın şehveti inkâr ettiği gibi.

“Nihayet hayata hörmet etmek lâzımdır. Zira bu hayatın gerekçesi olan kader plânı da yine Allah’ındır. Büyük kalb sahibi olan müslümanın, varlığı bu ilâhî plân içinde ku-caklıyarak sevmesi lâzımdır. Mü’minin kalbindeki hörmet bütün varlığa çevrilir” (İnsan, 56).

“Hörmet, benliğimizden taşarak âleme yayılan bir hal olunca, her şeyin, her varlığın ve özellikle her insan ruhunun nefsimizden ziyade sevilmesi demek olan merhameti doğuruyor. Merhamet, zayıfa, fakire ve sefile acımak değildir. Bunlar küçük ruhların kötürüm merhametidir. O daha ziyade, gururlu, kuvvetli ve devletli olana acıma hâlinde samimî olarak yaşanır. Bir zulüm karşısında mazlumdan ziyade zâlimin vicdanına, bir sultanın, saltanatına esir olan ruhuna, haksızlık rejimi olan kapitalist sistemde fakirlerden önce zenginlerin rezil olan ruhuna acımak, gerçek merhamete uygun davranıştır. Ama merhamet, esasında bunların hepsinin üstünde bulunuyor. O âlemdeki sefaletin, büyük bir gözle yüksek bir güneşten seyredilmesi gibidir. Bütün varlıklara küllî irade olarak uzanamayışın, bütün sefaletleri kemâle ulaştıramayışın yalvaran azabıdır. Ümitsizlikle beraber barınmaz, ya gayz, ya hased olarak erir. Ümit deryasında ise bitmeyen dua olur. Allah’a uzanır, ibadet olur. Âleme ve insanlara çevrilir, gayret, feragat ve hareket hâline girer.

“İnsan ruhuna samimi olarak dalabilen merhamet, önceden mutlaka Allah’a uzanarak onun aşkında yeşermiş olandır ye derin bir tahlili yapılacak olursa, her aşkın içinde evrensel ve ilâhî olan merhamet bulunur. Aşk içinde eriyen kalb, sanki damla damla merhamet olarak bütün varlıktan sarar, kucaklar. Bizi ahlâk hareketine sürükleyen merhamet olduğu gibi dua, varlıkları ve dilekleri sarıp kucaklayan merhametin, âlemle bir bütün olarak ilâhî merhamet huzurunda erimesi, ona teslim olmasıdır. Mesih’in olduğu gibi Peygamberimizin, ümmetin selâmeti uğrunda sürekli cihad olan hayatları, merhametin usanmak bilmez iktidarının şaheserleri değil midir?

“Gören göz için sefalet, her taraftadır. Onu göstermeyen, insanın egoist istekleri ve hiç doymayan hırslarıdır. İçimizdeki ilahî cevher olan merhameti karartan, kin ve hasetlerimizdir. Dıştaki bu diken ve kabuk tabakasını sıyırınız, âlemi, saf ve samimi yâni katıksız ve garazsız temaşanın, merhametle temaşadan ibaret olduğunu göreceksiniz. İnsanın asıl kendine özel olan bilgisi, merhametle taşıyıştan başka bilgi değildir. Pascal, değerleri bakımından ruhları bedenlerden, merhameti ruhlardan ve herşeyden üstün tutmak suretiyle, insanın kendisini sonsuz olarak geçen kendi cevherinin merhamet olduğunu söylüyordu. Bu cevheri kaybeden insan kendini yitirmiştir ve merhametin yok edildiği yerde zulüm ayaklanır. Kendimizi yitirmemiz, kendimize karşı işlenmiş ilk ve en büyük zulümdür. Gerçek ve geniş anlamıyla bize bizden daha zalim bilisi yoktur. Cihad edenin en büyük endişesi silâhını muhafaza edebilmektir. Onu kaybeder veya tüketirse kendisini yok bilsin. İnsan, kendi cevheri olan merhameti kaybettikten sonra acaba var mıdır?

“Merhamet, kendi ateşini eriten kızgın demir gibi içimizde bir mukaddes azabı yaratıyor. Kendimizden çıkıp başkalarına ve bütün âleme yayılma ihtiyacını duyuyoruz. Bir ihtiyaç tekrarlandıkça bir ihtiras, yenilmez bir ideal halini alıyor. Âlemin kemâlsizliğini gidermek ve insanlığın sefaletlerine uzanmak ve deva uzatmak için hattâ, varlığımızı bile yetmez bulan bir ilâhî görevlenme duyuyoruz. Buna içten gelen mesuliyet duygusu denir. Bu mesuliyet, ihtiras ve hareket haline gelmiş bir merhamet, zekâya sahip ve âleme yaygın, evrensel şuur olmuş bir merhamettir. Mesuliyetsiz ve merhametsiz harekette âlem benim varlığım için vasıtadan ibaret olduğu halde, merhamet kaynağından fışkıran mesuliyet hareketinde ben vasıtadan başka birşey değilim, âlem gayedir. İnsan âlemin hizmetindedir. Nefs öldürülmüş ve geride bırakılmıştır. Nefsin eseri olan zulüm de böylece yok edilmiştir. Halka ve dolayısıyla Hakka hizmetten başka birşey olmayan mesuliyet hareketi bu adaletten başka şeye ulaştırmaz. Adalet önün esaslı vasfıdır. Merhametle mesuliyetin dışında, kendiliğinden var olan objektif (âfâkî) adalet, gerçekten adalet sayılmaz, adil insan, merhametli ve mesul insandır. Hakiki adalet, ruhî cevher olan merhametin cemiyet içerisinde eşitlikle yapılan tatbikatıdır. Merhamet ve mesuliyet iradesine sahip insanın âdil olmamasına imkân yoktur.

“Merhamet, müslümanın kalbinde hiç sönmeyen ateş gibidir. Müslümanı başka insanlardan ayıran onlardan fazla merhametli oluşudur. Kâfirler gibi müfsitler ve münafıklar da merhametsiz olanlardır. İmansızlar merhametsizlerdir. “Allaha karşı vazifelerimi yapıyorum. Elhamdülillah müslümanım” deyipte kalblerinde ve hareketlerinde merhamet yaşatmayanlar, kendi kavimlerinden, kendi zümrelerinden ve kendi dinlerinden başka kavimlere, zümrelere ve dinlere saldırmakla Allah’a yarandıklarını zanneden katı yürekliler, İslâmı yükseltmek için kin, kılıç ve şiddet silâhlarını kullananlar, Allah yolunun dışında dolaşan gerçek imansızlardır. Asıl sapıklar ve hüsranda kalanlar bunlardır.

“Merhamet, insanlığımızın âlemde şahidi olan ve kalb yolu ile bizi Allah’a yakınlaştıran ilâhî cevherdir. İnsandan başka varlık merhamet taşımıyor. Merhameti bize tanıtmaya yarayan, merhametimizi besleyen, parlatan ibâdet, oruç tutmaktır. Oruç içimizdeki nefs denen canavarı köstekleyerek zapteden ve böylelikle içimizde ilâhi unsur olan merhamet meleğinin serbestçe yaşayışını sağlayan disiplindir. Ruhu, nefs ile bedene esir olmaktan kurtarır, ona hürriyet sağlar. Oruçlu halde serbest kalan ruhun fetihleri başlar. Ruh, nefs ülkesini aşar, ötesine geçer ve başka ruhlara uzanır. Bütün âleme yayılma sevgisiyle dolar. Böylece yücelir ve güzelleşir. İnsanın dünya ile dolu olduğu halde dünyadan kurtulması kaabil değildir.

“Orucun bize verdiği ilâhi ders merhamet dersidir. O bizim merhametsizlikle tıkalı bulunan can gözümüzü açar. Merhametsiz insan, âlemi kendinde görür. Orucun öğrettiği ve bizi içerisinde yaşattığı merhamet alemi bir ilâhî fezadır ki, onda nice âlemler semâ halindedirler. Bugünün müslümanını vecd haline yükseltecek merhamet mevzuu yok mu? Dünya nimetleriyle dolup, taşan, talihlilerin uçar gibi yaşadıkları müslüman beldelerinde talihsizlerle sefillerin ânı bizle yerlerde sürünüyor. Zengin, fakirin esir gibi çalışması ile sonsuz sefahat sofraları kurarken, ruhundaki sefalet fakirinkinden daha acıklı ve elemlidir. Batının lüksü ile apartmanlarını tıklım tıklım dolduran ve büyük şehirleri otomobil panayırı haline getiren dinli, dinsiz, hacı, hoca bütün merhamet yoksullarının dolaştığı yollar bu medeniyet aletlerinin cinayet sergisi haline gelmiş. Hocayı Hacca ulaştıran araba kim bilir kaç kulun kaç müminin kanını içmiş cansız bir canavardır. Her ferdin, nefsinin mücahidi kesildiği bu şehirlerde kaza sanki bir gazadır, medeniyetin insan doğrayan gazası. Fert olarak herşeyi yalnız kendisi için isteyen bu haris insan kalabalığında, cemiyet ve cemaat olarak bir istek ve irade zaferi gözükmüyor. Kazanç hırsı çoktan ihtiyacın sınırlarını aşmış, canavarca bir saldırma yarışı halini almıştır. Çalışanlar açlıktan inlerken, çalışmayanlar tokluktan hırs ve haset kusuyorlar. Çalışmayı zillet sayıpta irat ve mirasla geçinenler, beldeler soyan irade ve şehirler satan mirasa hak dedirten zulümlerine tapıyorlar. Muazzam bir milletin ve bin yıllık bir tarihin çocukları emniyet ve istiklâl ile yaşıyabilme bahanesi ile Yahudi-mason uşaklarının himayesine sığınmaktan utanmıyor ve zilletlerine bahane olarak himayeye muhtaç olduklarını ileri sürüyorlar. Hepsinden daha acıklısı, bütün bunların karşısında din adamının sesi, sözü ve yapacak hiç bir işi olmayışıdır. Onun, kürsülerde kiralanıp para karşılığında bağırmaktan başka mesuliyet dâvası kalmamış. Merhamet iradesi nedir bilmiyor. Ruhlarımızın en büyük kaybı şudur: Din öğretimi yapılan yerler birer merhamet mektebi olmadılar. O duvarların içerisine aşk yerine iddia girdi. Merhamet ağacı filizlenmedi. Din adamları, Allah kullarının, yirminci asrın manasız sillesi ile solmuş yüzünü ve gözlerindeki acıyı görmediler. Kul hakkını kurtarma derdine düşmediler. Allah’ın kullarını aşk ve merhametle değil, iddia ve tehditlerle karşıladılar. Allah adına ruhlara zulüm yaptılar. Dindarlık adına vicdanların aydınlığını kararttılar. Bunca masumların âhı dururken büyük sermayenin ve büyük mülkiyetin müdafaasını yapan ruhlarda merhamet ve iman aranır mı? Fakir ile mazluma olduğu gibi. Zenginin ruhundaki sefalete ve günahkârın bizzat kendi nefsine karşı zulmedici haline acımasını bilmeyen kimse dindar olamaz.

“Din, bir günah-sevap nizamnamesi veya bir sıkı kaideler mecellesi değildir; biz nasıl davransak da gayesine doğru, kâh dosdoğru ve selâmetle, kâh engellerle karşılaşıp onları aşarak, durmadan ilerleyen ruhî hayattır.

“Merhametimiz, şer ve zulümle karşılaşınca isyan oluyor. Aşk, varlığına düşman bir yabancı olan nefsin huzurunda eğilmiyor, isyanı doğuruyor. Peygamberimizin henüz Mekke’de başlayan mücadeleleri ve İslâm’da kabul olunan cihad aşkı ezmeye çalışan nefislere karşı yükseltilen isyandır. Ancak isyan, aşk ile merhametimizi ezerek mahkûm edici kuvvetlere karşı olursa ahlâk hareketidir; nefsin şahlanmasına karşı gelmek şartıyla meşru ve insanîdir; sonsuzluk yolunu tıkayan, bütünü yok eden ferdî hırs ve iradelerin karşısına dikildiği ve hepsinde de ilâhî merhamet kaynağından hayat aldığı takdirde ahlâkî harekettir, Nefsin arzularından gıdalanırsa şer ve zulüm olur. Ve isyan, ahlâkî vasfını kaybetmemek için, hareketinin her anında ilâhî merhamete bağlılığı muhafaza etmelidir. Onunla bağları kopardığı bir an içinde bile zulüm hâlini alabilir. Bütün büyüklerin ve velilerin, nefislerine ait acıları ve azapları dile getirmeyişleri ferdi ve şahsî olan bu hallerin zulüm kapısını açması korkusundandır.

“Merhamet, içtimaî nizam içinde âfâki bir müşterek ölçü hâline geldi mi adalet adını alıyor” (İnsan, 59-65).

“İslâm ahlâkının üçüncü esası hizmettir. Hizmet, ruh olarak nefsinden taşıp başka insanlara yayılmak suretiyle, Allah’ı aramaktır. Her samimî ve menfaatsız hizmet, hareketlerimizle Allah’ın aranmasıdır. Biz dünyanın bunca hevesleri ve meşguliyetleri içinde Allahı unutuyoruz. Bizdeki nefs de onun lûtfu olduğu halde, nefs ile ona karşı geliyoruz. Zaman zamanda onu reddediyoruz. Hareketlerimizde görülen bu sefalet, dünyaya gelişimizin mânâsını yok edebilecek kadar hazindir. Bu felâketten bizi kurtaran, selâmet ve hakikat yolunu önümüzde açan ilâhî lütuf, bize bağışlanan hizmet gücüdür. Kullarına hizmetle ancak Allah’a yaranıyor ve kalbimizdeki ümit kapısını onunla açabiliyoruz. Bütün isyan olan halimizden taşan günahlar hizmetle siliniyor, hizmetle af ediyoruz.

“Hizmet ahlâkını İslâmda sembolleştiren müessese, zekâttır. Var olmak. Allah’ın hizmetinde olmak demektir. Biz kaderimizin hizmetkârıyız. İlâhî emirden başka bir şey olmayan kaderi olduğu gibi karşılamak, onu kahramanca karşılamaktır. Bu hal miskinlik değil, kahramanlıktır. Miskin, kaderden sıyrılıp kaçmak isteyendir. Kader perdesinin arkasında esrar âlemi duruyor. Kadere hayran, olmasını bilmezsen bu perdeyi kaldıramazsın. Kaderine dost ol ki bu perdenin ucundan tutup kaldırasın, emrini okuyabilen gözler, ancak merhametli kalbin gözleridir. Bütün etrafımız merhamet manzarası ile dopdolu olduğu, bütün insanlardan bize hizmet hitabı yollandığı halde, bizim halâ nefsimizle başbaşa kör ve sağır varlıklar halinde yaşayışımız. Allahla bağlarımızın koparılmış olduğunu gösterir. İmamın, namazı bile Allah hizmeti olarak değil de geçim vesilesi olarak kıldırmış olması, onun Allah’la alış-verişi olmayışındandır. Onların görevi kalbleri kurtarmaktı. Kalbleri aydınlatmak ve değerlendirmekti. Allah seygisini her varlıkla temasında hissedecek insanların din dünyası, bugünkü İslâm âleminden bambaşka olacaktı.

“Merhamet varlıklara çevrilen hareket hâlini alınca hizmet oluyor. Hizmet, insanın ölüme kadar tükenmeyen benliğinden ibaret kandili, çevresini aydınlatmak için yakmasıdır. Ve buna onun kendinin ihtiyacı vardır. Kendisinin bütüne bağlı bir bölüm, belki bütünden kopmuş bir parça olduğunu bilen ruhlar için o. bir kurtuluş yolu. Her an yenilenen selâmet müjdesidir. Bu hâlin farkında olmayanlar için de bir tedavi ve neşve kaynağıdır. Hizmetimiz, varlığımıza sarılı yumak gibidir, o açıldıkça biz mesafe aldığımızı hisseder ve hafifleriz. Hizmet, varlığımıza bizim tarafımızdan sunulan minnet bahşişidir.

“Bizi daima dolduran, bizden ayrıldıkça bizi azaltmayan tükenmez hazinemizdir. Saadetlerimizin sırrı onda saklıdır. Halktan hizmetini esirgeyenler mes’ut olamıyor. İçimizde en mes’ut, en zengin ve en kuvvetli insan, hizmetini hiç kimseden ve hiç bir varlıktan esirgemeyenimizdir. Nefsimize bağlı hesap, ölçü ve menfaat terazisi ile içten pazarlık, istirahat kaygısı ve nefsini esirgeyiş endişesi, hareketlerimizin kontrolü olduğu müddetçe, ne gerçek saadeti yaşayabiliyor, ne de ahlâkın sınırlarından içeriye gi-rebiliyoruz. “Her şeyi kazanmak isteyen hasisliğin herşeyi kaybetmesi gibi varlığını nefsine bağlı emellerle gayelerin mahkûmu yapan insanın, yaşadığı müddetçe bir kürek mahkûmundan farkı yoktur. Bir mevlevî semasında görülen, hep kendinden çıkıp yüksekte bir sonsuzluğa kavuşmak isteyen hareketlerin hamlesidir; bu bir yumağın açılarak boşalma ve çözülme hareketi gibidir; kendi varlığından çözülüp ayrılma iştiyakıdır. Hizmet halinde insan böyle bir yumağı andırıyor. Pascal’ın ifadesiyle düşünen bir kamış kadar zayıf olan insan, Maurice Blondel’in dediği gibi “hareketini okyanusların ötesine kadar uzatabiliyor. “Mazimiz, hareketimizin mâzisidir ve hizmetlerimiz nisbetinde aydınlık ve güzeldir. İstikbalimiz, hizmetlerimizle hareketlerimizin istikbali olacaktır. Bugün onların hayalleriyle mes’ut ve ümitli yaşadığımız gibi. ölümden sonraki ebedîliği kazanacak olan da yine onlardır. İlâhî bölgenin fatihleri, hesapçı ve ümitsiz hac yolcuları değil, Allah’ın emaneti olan varlıklara gönüllü hizmet kahramanlarıdır.

“Hizmet, aslında bir ilâhî emirdir ve ibadetle aynı yapıdadır. Gerçek hizmetin ne olduğunu merhum Abdülaziz Bekkine’den dinleyelim:

“HER ŞEYDE OLDUĞU GİBİ. HAKKA KULLUĞUNDA BİR ŞEKLİ VE SURETİ, BİR DE RUHU VE MÂNÂSI VARDIR. HAKKA KULLUĞUN RUHU VE MÂNÂSI, KENDİSİNE LÂYIK OLAN MEVKİİNİ TESLİM ETTİREBİLECEK DERECEDE HAKKI TANIMAKTIR Kİ. BUNA ÎMAN DERİZ. ŞEKİL VE SURETİNE GELİNCE; O DA HAKKIN EMRİNE UYARAK, KENDİSİ DE DAHİL OLMAK ÜZERE BÜTÜN HALKINA HİZMET ETMEKTEN İBARETTİR Kİ, BUNA DA UBUDİYET VEYA İBADET DERİZ/HAKİKATTE HAKKIN ÇEHRESİ BİZE KENDİ ÇEHREMİZDEN DAHA YAKIN VE DAHA AYANDIR. ONU BİZ OLANCA AÇIKLIĞI İLE GÖREMİYORSAK, BUNUN, BİZİM GÖRÜŞÜMÜZÜN LÜZUMU KADAR AYDINLANMADIĞINDAN İLERİ GELDİĞİNİ BİLMELİ VE KABUL ETMELİYİZ. VE BU KUSURUMUZDAN MEYUS DA OLAMAYIZ. ÇÜNKÜ. CENABI HAK BU EKSİĞİMİZİ DOLDURMAK İÇİN HİZMET VE İBADETİ BİZE VESİLE ETMİŞTİR. BİZ HİZMET VE İBADETLE HAKKIN NURUNA, HAKİKAT GÜNEŞİNE KAVUŞABİLİR VE ONA KARŞI İCABEDEN KULLUK VE HİZMET BORCUMUZU DA LÂYIKIYLE ANLAMIŞ OLABİLİRİZ. HÜLÂSA, HAKKA KULLUK İÇİN HALKA HİZMET YOL OLDUĞU GİBİ. HAKKI BİLEN İÇİN DE HALKA HİZMET BORÇ OLMUŞTUR.” Topçu’nun mürşidi A. Bekkine’den, yaptığı yegâne iktibas bu cümlelerden ibarettir.

“Bu mânâda hakkiyle anlaşılan hizmet halinde insan, benliğin tazyik ve tahakkümünden kurtulur. Mecazî varlığın zulmüne isyan eden kurtarıcı hürriyetle, hayatın muayyen bir kavrama sığdırılamayan hudutsuz mânâ ve kavramını, kurtarıcı sezginin içinde yakalar ve yaşar. Ahlâki saadet dedikleri, sınırlı harekette yaşanan sonsuzluğun zevkini tadar. Farkında olalım olmayalım, hepimizin aradığı ruh selâmeti, ibadetten asla ayrılmayan hizmetle elde edilen derûnî hazinedir. Müminin bütün hayatı, halka hizmet hayatıdır.

“USANMAZ KENDİNİ İNSAN BİLENLER HALKA HİZMETTEN!”

yeryüzüne inen ilâhî iradeyi gerçekleştirmek için, halka hizmet sevgisinin bizde sevda haline gelmesi lâzımdır” (İnsan, 56-68).

 8. AŞK

“Akıl fenerdir, aşk ise güneş

“Akıl temeli tanıtır ondan öteye gidemez

“Akıl bizi aşka teslim eder

“Aşk Allah’la birleştirir.

“Şefimiz aşkımızdır, onu kalbimizle alkışlayalım” (Maarif. 27) dedikten sonra, aşkın Hıristiyanlıkta ve İslâmda üzerinde en çok durulan bir konu olduğuna dikkati çekiyor:

“Hıristiyanlıkla ruh dünyasının güneşi gibi parlayan ve İslâmda kemâline ulaşan aşk ise bize Allah’ı tanıtan yetidir. Allah ve Peygamberi onsuz anlamak dinin hakikatlarına onsuz varmak kabil olmadığı gibi, aşk olmadan insan gibi yaşamak ta boş bir iddiadır (İnsan, 16). Aşkı yeryüzüne ilk defa Hıristiyan dini sonrada İslâm güneşi getirdi. Oscar Wilde’nin dediği gibi “İsa yeryüzünde aşkların sultanıdır”. Kur’ân ise sesindeki nağmelere hayran hafız gibi değil de şuurla iman ile okunursa görülür ki baştan aşağı aşk ile doludur. İlim aşkı, adalet aşkı, ideâl aşkı ve iman dediğimiz bütün bu değerlerle temasa geçen ruhları sonsuzluğa götüren selâmet aşkı” (Kültür. 28).

Gerçek fetihler de aşkın fetihleridir. “Aşkın kendi kuvvetiyle yaptığı fetihler Allah’a yükselmek için vasıtaya muhtaç olmayan kalbin mistik fetihleridir. Bunu da insanlığın sırrına ermiş insanlar yapar. Mevlânalar. Yunuslar. Akifler yapar. Sinanlar, Gandiler. Avniler yapar” (Fetih. 5).

Topçu, bilimi tanıma ve kavramayı beşli bir derecelemeye tabi tutmakta ve aşk ile tanıyışı zekâ, sezgi, ihtiras ve muhametten sonra en üstün tanıma şekli olarak görmektedir (Mevlâna, 18-19). Onun “küntü kenz” gerçeğine işaret eden sözleri ise şöyledir:

“Alemin gayesi aşk olsa gerek, Her halde o, kuvvetler basamağının başında ve sonunda bulunan mutlak kuvvetle birleşme ve kucaklaşma halidir. İlk başta kâinat varlıklarının sonsuz boşluktaki hareketi halinde gözüken mutlak kuvvet, kendi yaratıklarıyla adım adım ilerleyerek sonunda insanda barınan aşk halinde yine kendi kendisine kavuştu. İnsanda madde ile ruh birleşmişken maddeden sıyrılıp kurtulabilen ruh yayından kurtulan ok gibi kaynağı olan mutlak kuvvete koşuyor. Onunla birleşiyor ve gayesine ulaşıyor. Bu birleşmenin adına aşk deniyor.

“Aşk, kâinatın hem başlangıcı, hem de gayesidir. Maddede kuvvet halinde gözüken aşk, sonunda maddeyi tanımayan ruha sığındı. Allah, mutlak aşkın kendisidir. Varlığın aslı da O’dur. Allah ve kâinat ikiliği, aklın icad ettiği bir hezeyandır. Aşk içinde çokluk yoktur. Çokluk sadece bizim tanıyışımıza ait bir vasıldır. Metafizik, sonunda yerini tasavvufun aşk denemesine bırakacaktır” (Hareket, 1971, sy. 66). “Hira dağındaki ilk vahyi karşılayan aşk. Daha sonra Peygamberin ruhunu miracında ilâhî huzura çıkardı. Aşk konusu olan varlığı kutsallaştırırcasına gözlerimizde yükseltiyor. Sonra da âlemi o büyüklükle dolduruyor, onu bütün alem yapıyor. Tek varlık o doluyor. Onun karşısında ruhun eğilişi, hörmet hâlini doğuruyor. İbadet, bu tek varlığın huzurunda yaşadığımız sonsuza hörmet hâlidir. Onun için de sonsuza kavuşma, sonsuza karışıp onunla bir olma iradesinin sürekli hayatı barınıyor. Mü’minin her hareketinde bulunması lâzım gelen ibadet, onun sonsuza hayranlığı ve onunla bir olmak isteyen iradesine bağlılığıdır. Aşk içinde eşya ve varlıklar yüzünü değiştiriyor; herşey güzelleşiyor ve her şeyde Bir şey görülüyor. Sonsuz huzurunda hörmet. vecd ile buluştuğu zaman, eşya ve varlıklarınki gibi dileklerin çokluğu da ortadan kalkmış ve ruh yükünden kurtulmuştur.

“Kemâle eren hörmet hâlinde insan, varlık yükünden sıyrılıp nefsinde hiçliğe kavuşmuş durumda, hakikatte herşey olan bütünün huzurundadır. Bu kendinden geçirici temaşanın adına ibadet derler. İbadet diye adlandırılan bu temaşada, huzurunda bulunduğumuz “vahdet” den başka bir şey yoktur ve olamaz. Onun kemal mertebesine kadar ibadet edenle edilenin ikiliği mevcuttur. Kemâl mertebesinde mâbuddan başka bir şey kalmıyor.

“Cansızlardan başlayarak bitki ve hayvan basamaklarından geçip insan yapısının aracılığı ile ulûhiyetin eşiğine sıçramayı sağlayan ve aşktan ibaret varlığın gayesine ulaştıran bu evrim, böyle bir ruh eğitiminin eseri olmaktadır. Bu iç eğitiminin işi kafa-tasını yabancılardan boşaltmaktır. Böylelikle düşünce dediğimiz unsur, sinirlerden ayrılıyor, beyinden ayrılıyor, insanın ferdî yapısından da ayrılıyor. Fert onda ilâhî deneyimi yaşıyor. O zaman ilâhî semalarda dolaşıyoruz. Orda neler var?

“Kafatasının yabancılardan boşaltıldığı bu ilâhî denemede ferdî varlıktan ayrılan ruhun hayatı (mutlak)’a bağlanıyor. Kendimizden ve kâinatımızdan dışarı fırlayıp atıldığımız bu ruhsal fezada müthiş bir kuvvetle dönen mutlak ruha sığınma halinde Mevlâna’nın anlattığı aşkı yaşayanlar var? Bu aşkın dünyası öyle bir dünyadır ki, onda her tarafı sis ve dumanla örtülü bir dağ gizlidir. Hayranlık ve aşk bu sislerle dumanlar, ulûhiyet ise dağın kendisidir. Onda aşk Allah’ı gizlemektedir. Ruh aşk halinin mestliğini yaşar, Allah’ı görmez. Sade Allah’ın aşkı içinde baygındır; O’nu bilir. O’ndan şüphe etmez. Zaman zaman sisler delinip de bir tarafından dağın görünüşü, ruh ile Allah’ın doğrudan doğruya temas halidir. O zaman çılgınlaşan ruh her şeyi O’nda görüyor, yalnız O’nun varlığının şahidi oluyor. O’nda izafilikler ve bedene bağlılıklar ortadan kalkıyor. İnsan başkalarının ve kendinin de esiri olmaktan kurtuluyor. Fânî duyguların hepsi buğu halinde eriyip de dağıldıktan sonra tek bir his, tek ve ebedî bir hal varlığı dolduruyor. Bu, aşk halidir. Aşkın içinde varlıktan taşan bütün dualar kabule uğramış, ümitlerin hepsi vücud kazanıp zamansız ve mekânsız bir fezayı doldurmuşlardır sanki. Onun sunduğu lezzet, eşyaya ve hayata bağlanan hislerin hiç birininkine benzemez. Zira onda dualar hep birden kabul olunmuş ve hayat olan ümid bir varlığın değil, bütünün ümidi olmuştur. Korku ile şüphe silinmiş kendinden başka varlığın engeli ortadan kalkmıştır. Ölüm yok olmuş, yokluk silinmişin Varlık ruhtan ibarettir, onun ötesi vehimdir. Aşk ve varlık aynı şeydir”.

Bu aşk hali varlığın başlangıcında bulunan kuvvetin, evrimin sonunda, insan ruhunun köprüsünden geçmek suretiyle tekrar kendisine dönüşünde kendi kendisinin faikında olmasıdır. İnsan hayatının değeri ve hikmeti, varlığı Allah’a ulaştıran köprüde durmasını bilmektir. Böyle bir ruh taşıyan kafatasıyla kabre koyulmak hünerdir. EFLÂTUN’UN FELSEFEDE BULDUĞU “ÖLMESİNİ BİLMEK” SIRRI DİNİN ULAŞTIRDIĞI HAYAT HİKMETİDİR.

Aşk ile vahdet halinin beraberlikleri hakkındaki tesbitleri de şöyledir:

“Âşka gelince, o bizi mutlak kudretin bütünü ile birleştiricidir. Her şeyi unutturup Mutlak kuvvetin deryasına daldıran aşırı iman halidir. Aşk ruhu maddeden, maddeden faydalanmasını bilen teknikten, başkalarını sömüren kazançtan ve siyasetten uzaklaştırır, bunlarla ilgisini keser. Cüz’i varlıkları eriterek gözümüzde yok ettiği gibi zaman ve mekân gibi izafi unsurları da ortadan kaldıru. Onun kemâl halinde bütün cüz’i varlıklar, aşktan başka olmayan tek bir şey halinde gözükürler. Gözlerin alelade görüşü, çok kuvvetli bir ışıkla söndürülen zayıf bir parıltı gibi varlığını kaybeder. Onda gözün gördüğü çokluk kaybolur. Aşkın aydınlığında bir şey yalnız kendisi, yalnız aşk âlemi doldurur. Aşk halinde görülen âlem tek bir bakıştan ibarettir. Bu, dışta gibi dursa da dışsallık tanımayan bir bakıştır. İç ve dış o anda kaybolur. Biz mi ondayız, o mu bizdedir, anlaşılmaz. Ayrılık da başkalık da yok olur onda. O bende barınır, onda ben kaybolur. Aşk halinde âlem, ben ve o yoktur; yalnız o vardır; ben de ondayım, âlem de ondadır. Aşk âlemleri kucaklar. İçerisinde cüz’i varlıkların hepsinin yok olduğu aşk halinde yokluk denen şey yoktur. Varlığın karşıtı olan yokluk onda yok edilmiştir. Sözle terennüm onu örseler. Aşkın ifadesi, olsa, olsa bir dua olur; ondan zaman zaman sızan ümidin dile gelmesidir.

“SEVGİSİ OLMAYAN HAKİKATA ULAŞAMIYOR, GERÇEĞİ BİLMİYOR VE TAM SEVGİ, GAYESİNE ULAŞMIŞ SEVGİ, SONSUZLUĞUN SEVGİSİDİR. Bu sevgi, vücuttan geçer, bedenden taşar, fâni varlıktan kaçar. Ruhu derinlerine doğru kazıyarak orada gaye olarak yine kendini arar. Gerçek aşkın sahipleri, ne servetin, ne şöhretin veya tamaşanın, ne de ilmin ve sanatın âşıkıdırlar. Gerçek âşıklar, aşkın âşıklarıdır. Aşkın kendi kendisini yakan ateşinde sevenle sevilen, isteyenle istenen, varlıkla var eden birleşir. Eşya ile temaşa, kâinatla şuur. birle bütün bağdaşır. Düşünce hareketlesin varlık düşünceleşir. Anlaşılmayan ortadan kalkar, anlatılmayan bir kalır. İlk ve son ilim budur. Millet kültürünün ağacını dikecek ve millet ruhuna hayat getirecek nesiller, inanışla sevgi mabedinin mihrabında önce tövbe etmeli, sonrada inanmayı ve sevmeyi öğrenmelidirler.

“Gerçekten aşkın dünyasında sevinç ve keder, zaman ve mekân, kayıp ve kazanç denen şeyler yoktur. Onda iyi ve kötü, uzak ve yakın, gerçek ve yalan karşılıklı duran hüviyetlerinden sıyrılmışlardır. Zaman ve mekân çerçeveleri içinde yaşayan şeylerden hiç biri yoktur ki aşkın gelişiyle kaçıp kaybolmasın. Onun bizde yok ettiği şeylerin sonuncusu da ölümdür. O. ölümden kurtaran kuvvetdir. Aşk, ruhtan ölüm korkusunu ve vehmini sıyırıp attıktan sonra bedenin çürüyüşüne ne ad verilirse verilsin, aşkın umurunda olmaz. Yalnız ve yalnız aşk içinde hayatın değeri üzerinde ki meş’um şüpheyi yok edebiliyoruz. Çünkü aşk içinde hayatın değeri meselesi ortadan kalkmıştır. Bir şüphe âleti olan aklı, aşkın eli ile ortadan kaldırmadan, hayatın şüphesiz ve gerçekten değerli olduğuna inancımız süreksiz ve sebatsız kalıyor. Yalnız aşk, ruhu buhranlı fırtınadan çıkararak içimizdeki sonsuzluğa kavuşturuyor; bizde bize musallat olan bunca yabancıdan kurtarıp yine bizdeki sonsuzluğa yerleştiriyor, aklın üstünde şüpheyi yokedici hikmete teslim ediyor. Aklın bakışıyla “yaşamak için yaşamak “dan öte bir türlü gitmeyen hayatın manasızlığını, “aşk için yaşamak” gibi karşıtsız bir yaratıcı sevincin kucağında yok edebiliyor” (Hareket. 1972. Sy: 77. s. 16-18). “Yokluk, elbette aşkı tanımayan günahkârların, içerisinde kayboldukları karanlıktır. Onlar zaten gerçekten var olmamışlardı; kendileri için bile şüpheli olan birer hayalettirler. Sadece, altına girmeden önce bu toprağın üstünde bir müddet tepindiler, boğuştular, bağrıştılar ve sonra aynı toprağın altına düşüp orada eridiler. Onların yaşamamış olduklarına yeryüzünün dağları, ağaçları ve denizleri şahittir. Bu kutsal varlıkların önünde onların ne bir damla gözyaşları, ne ızdıraptan bir ibadetleri, ne Tanrı’nın diliyle konuşmaları oldu. Onlar, ne dağa inen nuru gördüler, ne ağaçlarla konuştular, ne denizleri gözyaşlarıyla doldurdular. Aşkı bilmeyen bu günahkârların, yokluktan yine yokluğa geçeceklerinden şüphe mi edilir? Ölüm, onlar için hazindir, acıklıdır, çünkü yokluktan yine yokluğa götürür. Biz insanlar, onların ölümüne ağlarken yine onların yok oluşlarına ağlarız. Aşıkların ölümüne ağlarken asıl kendimize ağlıyoruz; bizi onların hicranında yaşamaya mahkûm eden halimize ağlıyoruz. Onlara için için imreniyoruz belki. Çünkü onlar, aşkın bayrağını hayatla ölümün tam sınırına diktiler. Burası cihad toprağı, ötesi fetih ülkesidir onlara. Bu gazanın destanı bu yanda okunuyor, fetihler asıl ötesindedir. Orada aşk ölümü yenmiştir; ölüm denen perdeyi kaldırmış, onun yerine zafer bayrağını çekmiştir” (Hareket agy.).

“Sonsuzun zaferi bu yeryüzünde de kazanılır. Ancak aşkın kılıcıyla o zafere ulaşılıyor. Bu zaferin müjdesi ve mükâfatı, Rabbin temaşasıdır. Bir örtüyü kaldırır gibi, bir anda her şeyi ve bütün varlıkları ortadan kaldırıp da kalb gözüne görünen o Rabbin yüzü, kelimeyle anlatılmayan ve beklenmedik anda bize çevrilen o şekilsiz, renksiz ve gözsüz bakış, o baha biçilmeyen selâmet müjdesi, ah o kurtarıcı sevgili bir daha görünse, bir kere görünse, âlemde elem, şüphe ve ölüm mü kalırdı? Acaba ölüm dedikleri şey, varlığı var kılan ilk kuvvetin, yani aşkın kaynağına ruhun dönüşü ve onunla bahtiyar birleşmesi olmasın!”

Topçu şu soruyu soruyor: Şuur dışı denen içimizdeki karanlık dünyaya aşkı dolduran nedir? Onun büyük hamlesi nereden gelmektedir? Cevabı şöyle:

“Aşk, kâinatın başlangıcında varlığın var olduğu anda gözükmüştü. Varlığı var kılan o idi. Ona kuvvet demiştik. İlk kuvvet cansız varlıkların ve sonra canlıların halkalarından geçip de insana gelince insanda kendini tanıdı, şuur oldu. Ancak ilk kuvvet birdi, bölünmez bütündü. Bolüne bolüne bunca varlıkları meydana getirdikten sonra insana geldi. İnsanda ilkin bölümlerin, çok olan cüzlerin şuuru oldu. İnsan, derya içinde hem de derya olduğu halde damlaları tanıyor. Şüphesiz ki. bu hâl sadece bir vehimdir. Mevlâna’nın dediği gibi bir şaşılıktır. Bizi yapan kuvvet, kendini bizden kıskanıyor. Bizi kalın örtülerle örtmüş, gözlerimizin önüne biri bin, biri yüzbinler gösteren bir cam geçirmiş, bizi bizden saklayan bir cinnete müptelâ kılmış; hem de varlığının incecik ışığını yer yer şaşkın ve şaşı şuurumuzun çatlaklarından içeri uzatmaktan çekinmiyor. Renk ve şekil olmuş, ses ve koku olmuş, mesafe ve manzara olmuş, ümit ve emel olmuş, dost ve derya olmuş. Kâh görünmüş kâh kendini gizlemiş. Göründüğü yerde bile kendini gizlemiş. Onun en çok ve en kuvvetli gizlendiği yer, bizim benliğimizin derinliğidir. O her şeyde ye herkestedir. Gizlenmek istediği zaman bizim benliğimize dolar. İçimizde rahatça yatarken bile ona bir şey yapamayız. Ona hükmedecek kuvvet, dünya varlıklarının hiç birisinde yoktur. O mutlak hürriyettir. Şuur dışında bir kez boşalıp da şuura taşıp yayıldı mı, bizi de kendi gibi, gerçek hürriyete kavuşturur. Aşkın bir şeyden korkusu, kimseden pervası yoktur. Raskolnikof, asıl zindanında hür ve mesuttu. Aşkın bizi pençesinde esir eden kuvveti, yine kendi açtığı yolda, başkalarına olağanüstü ve imkânsız görünen şeyleri yapmak hususunda sahibine sonsuz hürriyet sağlayıcıdır…

“AŞK BİR KUŞTUR Kİ, BİR BAŞA KONMADIKÇA ARANMAZ. “ÖNCELERİ BEN AŞKIN ARKASINDAN KOŞUYORDUM, ŞİMDİ O BENİM PEŞİME DÜŞTÜ” diyen Mevlâna’ya her halde Şems güneşi önceden görünmüştü. Akla göre akılsızlık ne ise. aşkın gözünde akıl da öyledir. Akıl insanları uçsuz bir denizin kenarına kadar götürüyor. Eğer insanda aşk denizine açılacak güç bulunmazsa, aklın onu bıraktığı kıyılarda çarpan fırtına ile helak olacaktır. Hayat dediğimiz, işte bu kıyıların Artmasıdır.

“Tabiat aşkın anası, güneş sevgilisidir. Tabiat içinde gelişen aşk, ana kucağında uyuyan yavru gibi mahzunlaşıp nazlanıyor. Anasından ayrılıp da bir ruhun kafesine kapanınca şiddet ve isyan oluyor. Sonsuz olan aşk, bir insan varlığına hapsedilince ondan taşmak ve tekrar âleme yayılmak istiyor.

“Aşkın gelişi büyük ve ürpertici bir sarsıntı ile olmuyor. Daha önce bütün bir ömür boyunca benliğimizi dolduran isteklerin, hayallerin ve geçici emellerin ağır ve oyalayıcı ipinden, bir safrayı kendinden atar gibi sıyrılmamız, sarsıcı, ürpertici, bazan tahammülü güç acılarla beraber oluyor. Bizde hayat vehmini kendileriyle beraber sürükleyen bu ağırlıklardan kurtulduktan sonra iç dünya boş ve şeffaf bir fanusa dönüyor. O zaman aşkın gelişi, büyük bir ışık cihanına bir küçük kuşun bir göz kırpmasıyla girişi kadar hafif bir hareketle olmaktadır. Onun aklın ortaya koyduğu binbir sebeple açıklanamayan varlığı, kâinatın başlangıcında varlığı var kılan ilk kuvveti içimizde bulduğumuz zaman duyduğumuz sevinçtir. Aşk. varlığın kendi kendisini tanıması hâlidir” (Hareket. 1972. Sy: 77). “Aşk ile tanıyışta eşyayı bölmeyerek, kâinatı bütün halinde ve kendi öz yapısından çıkarılmış asla yanıltmayan bilgi bulunur. İnsanın kendisi de bu bilginin içindedir. Hallac’a Ene’l-Hak dedirten bu mistik sezgi ruhun en derin tabakalarından çıkarılmış olup Allah’a götürücüdür. Asıl insan onda saklıdır. Onu yakalamak iman denen muammanın çözümünü elde etmektir. Sokrat’ın kendini bilmek dediği de budur” (Hareket. 1971. Sy: 67).

“Ancak hayatımız bu sefaletler mahşerinden ibaret değildir. Bu çelişmeler mahşeri içinde kıvranan insan denen varlık yok mu? Onun asıl gayesi Allah’a gitmektir. Bu dağların kabul etmediği emaneti yüklenen insana sunulmuş ilâhi imtiyazdır. Bu imtiyazı elde etmenin, bu sefaletler manşetindeki müthiş imtihanda başarı kazanmanın şartı aşka ulaşabilmektir. Çünkü aşk içinde bu çelişmelerin hepsi birden ortadan kalkıyor. Bu mahşer yeri bir cennet oluyor. Bütün insanlar aşk içinde birleşiyorlar ve kendilerindeki hayvani unsurdan sıyrılıyorlar. Aşk yolu dinin yoludur ve bütün fani gözüken şeylerin aşkından fani olan varlık vücut, çehre, emeller ve şekiller silinip de yalnız aşk ortada kalınca işte o Allah’ın aşkıdır, varlığın mutlak sevgisidir. Fuzûli onu seziyordu. Yunus anladı ve anlattı. Tabiatın aşkı, insanın aşkı vatanın ve vecdin aşkı ve bütün aşklar bağlandıkları konulardan tastamam ayrılıp da saf ve mutlak olarak ele alınınca önce O, aşkın aşkıdır, Muhammed’in yolunda murada erdikten sonra Allah’ın aşkı olduğu bilinir. Aşkın gerçek sahibi “benden içerü varlığı bilinen Ben” dir. O’nun temaşasına Turdaki Musa dayanamadı. Miraç’ta Muhammed murada erdi.

“İnsan elenen varlıkta, çelişmelerle yüklü sefaletler aşk içinde eriyip kayboluyor. İzafîlik mutlakta yok oluyor. Aşk içinde insan, dünyamızın müthiş fırtınasından yine dünyada kurtularak mutlak huzura kavuşuyor. Aşk içinde insan, yaratılışındaki sayısız ve sonsuz sefaletlerinden sıyrılarak, kendinde gizlenen Allah’ı buluyor, kendinde ve herşeyde, kendindeki esaretten kurtularak varlıkların bütününden ayrılmayan asıl kendini bulmak; Yaratılışımızın hikmeti işte bundadır.

“Aşk bir şuur halidir. Ancak bütün şuur halleri kendilerine özel bir düzen içinde tektek yaşandıkları halde aşk, kalabalık şuur hallerinin toplu halde şuura yaptıkları baskındır. Bu baskın şuur dışında, yani yaşarken varlığının farkında olmadığımız derinlerdeki ruh dünyamızdan gelir; onun taşarak şuur alanını kaplaması halidir. Bendini yıkan bir selin bağlan, ovaları ve ormanları doldurması gibi, bizdeki duygularla düşünceler ve kararlar aşkın baskını ile dolar, örtülür ve gözden kaybolurlar. Tereddütler, şüpheler ve korkular da öyle. Onlar da bağ ve bahçelerin dikenlerini ve çalılarını örten suyun baskını altında yok olurlar. Aşkın seli altında rühda ne hesap kalır, ne menfaat fikri, ne de kin. Ölçüler, hesaplar ve plânlar aşk tufanında silinen tarla ve bahçe sınırları gibi, eriyip giderler. Aşk, nazariye ve tenkidi de tanımaz. O mutlak hakikattir; bütünün varlığına iman halinde tek taraflı temaşadır; kendini alemde temaşadır; kendini âlemden ayrı görmeyen, Bir’den başka kemmiyet tanımayan, secde edenle edileni secdede birleştiren ilâhî sarhoşluktur. Fuzûli”nin diliyle:

“Öyle sermestem ki idrak etmezem dünya nedir” sözü aşkın tam ifadesidir (Hareket. 1972. Sy: 77).

 9. VAHDET

Sufîlerin vahdet ve- tevhidle ilgili birçok tasnifleri varsa da bunlardan vahdeti kusûd, vahdet-i şuhûd ve vahdet-i vûcud şeklindeki üçlü tasnif daha çok yaygınlık kazanmıştır. Onun eserlerinde vahdet-i kusud kelime olarak geçmese de diğer ikisi geçer.

Vahdet-i kusud müridin kendi iradesini yok edip Allah’ın iradesinde erimesidir. Artık Allah’ın iradesi onun iradesi, Allah’ın kasdettiği onunda kasdettiğidir.

“Dinde Allah’a teslim oluş fani iradelerin yerine Allah’ın iradesini istemektir” (İrade. 73). Bu vahdet-i kusudun ta kendisidir.

Vahdet-i şuhûd kainatta Allah’ı müşahede etme halidir. Mürid bu hali yaşadığında Allah’tan başka hiçbir şeyi gözü görmez, gördüğü her şey de O’nu müşahede eder. O’nun tecellilerini görür. “Kâinat ilâhî neşvenin kaynağıdır. İman denen bu güzel muamma ilâhî neşvenin bir geçidi bir tecellisidir. Gören gözler yeryüzünde ilâhî neşveden başka birşey görmüyor” (Varolmak, 90). Gözyaşlarıyla bakanların Allah’ı her yerde aşikâr gördüğünü söyleyen Topçu. (Varolmak. 78) Safahat’ın tahkiki ve Akif’in derunî hayatı ile ilgili kanaatlarını bize vermektedir. İslâmda tasavvuf şeklinde gözüken mistiktik, dış hayatımızda muayyen hareketler halinde tatbik edilen kaidelerden iç hayatın tecrübelerine geçiştir. İlâhî bir kaynaktan gelerek içimizde yaşanan böyle bir sezgi sayesinde Akif. “Gölgelerdeki son şiirlerinde vahdet-i vûcud değilse de Vahdet-i şuhûd mertebesine ulaşmış bulunuyor.

“Mevlâna’nın dünya görüşünü işte bu vahdet-i vücutçu görüşten çıkarıyoruz. Dünyamız, sonsuzluk ve ebedîlik içinde barınan mutlak vücudun tecelligâhı bir nevî aynasıdır” ifadesiyle de vahdet-i vûcud ile vahdet-i şuhut arasındaki yakınlığa işaret etmektedir. (Mevlâna, 11).

Tasavvufun vahdet-i vûcud mesleği, ibadetle kemâl halinde yaşanan birliğin, kainatın izahına yeter bir prensip olarak tanımasından başka birşey değildir. Büyük sanatının şahikasıyla imanın kemâl devrinde Mehmet Akif’e

“Gel ey birdanecik Gaib gel ey bir danecik Mevcut” dedirten hal ne ise Derviş Yunus:

“Yunus sen bir olgil, bir ile bir olgil

Bir olan aşıklar bu sırdan duyarlar” diye söyleten ve Hz. Mevlânaya

“Ben bir damla değilim bütün dünyayım” dedirten de aynı aşkın kemâl mertebesine ulaştırdığı ibadet halidir. Bunlar iddia değil, ibadettir. (İnsan. 55-56). Çünkü varlık birdir (Varolmak. 13).

Her şey bir şeyden ibaretken o, Birşey’i herşey gibi görüyor hepsi hepsi, birşey var. Dünyaya gelipte onu görmeden gidenlere yüzbinlerce esef” diyen yazar, vahdet-i vûcud ile ilgili kanaatlarını şöyle sıralıyor:

“Ferdî hayatımıza ait olanlardan, bizi benliğimizden sıyırma neticesine ulaştır -mıyanlardan bambaşka mâhiyette olan bu ilâhî tecrübe, O’nunla bir nevi dostluk doğurucu aşkın (transcendant) tecrübesidir. Belki bir çok müelliflerde zaman zaman gözüken bu yaklaşma tecrübesinin en ileri hali, Kur’ân’da sembolik lisanla bize sırî tevdi olunan Miraç hadisesidir. En aşağı basamaklarla bu en yukarı basamak arasında yol alanlar veliler, mutasavvıflar ve Kur’ân’da büyük sayı ile anılan Peygamberlerdir. Kullukla uluhiyetten ibaret olan bu iki uç arasındaki mesafede beşeriyet tarafından yapılan bütün bir ilâhî aşk hamlesinin izlerini buluyoruz, burada bütün sına ermişlerin Allah’ı düşündüren simasını görüyoruz. Vahdet-i vûcudcuların, ancak mantıkî delâleti bakımından küfre götürücü görünen ifadelerinin arkasında, yine Allah’ın onlara lutfu olan aşk içinde beraberlik tecrübesi bu –hissi tecrübe, şüphe yok ki hakikattir. Bunlar yalan söylemiyorlar. Ancak, sözlerinde ufak dikkatsizliğin neticesi barınmaktadır. Birden ve çok büyük lutufa, sevince ulaşmışlardır da ondan sarhoşturlar. Fakat tecrübeleri gerçektir, ve bu tecrübeyi, şeriatı dinin ruh ve gayesi sanan safdil ve şekilperest şeriatçı asla anlamıyacaktır. İslâmî anlayış, İslâmı telkin, İslâm dinini XX. asrın kalb ve dimağına sindirme, zannediyoruz ki onun böyle sistemli bir anlaşılmasını bütün halinde ele alarak mütefekkirlerin dimağından mektep çocuğunun kalbine kadar bu hakikatlerin sunulmasıyla kabil olacaktır (Ahlâk, 193-194).

“Aşkın ulaştırdığı vecd uykusundan uyanan sufî bakıyor ki ortada ne aşık yar ne de aşk. yalnız maşuk var. Seven ölmüş sevilen yaşıyor. Ruh murada ermiştir. Kendi ebedi-leşmiş. uluhiyet varlık halinde gözüken perdeyi üzerinden atmış yalnız O var. Fani olan bütün ruh hezeyanları ortadan kalkmış bir şey, yalnız bir şey var: O” (Mevlâna, 19).

“Varlık O’na sığınmıştır, O olmasa hiçbir şey olmayacaktı, hakikat onun varlığı sayesinde vardır. Allah’tan ibaret gören ve insanı varlıklar arasında mümtaz mevkiine yükselten bu vahdet-i vücutçu görüş Mevlâna’nın felsefesidir” (Mevlâna. 13).

“Vahdet-i vûcud, ilmin hududu olan üç buuddan ötesini bilmeyenlerin ereceği sır değildir. Nâmutenahiliğin varlığın her zerresinde başladığını farketmeyenler onu anlayamazlar” (Fetih. 33). “Tasavvuf tecrübesi, bu tecrübeyi yapmayanların anlayışına kapalı bir sahadır” (Mevlâna, 23).

“Vahdet-i vûcud yaşanan bir haldir. Fikir halinde anlatılmaz. İkna ve ispatı kabil değildir. Karşı tezi olan bir davada zannedilmemelidir. O, aşkın insanı alıp götürdüğü dünyalarda keşfolunan sırdır. O hali yaşamayanlara anlatılması kabil olmadığı gibi yaşayanın bu halini red ve inkâr etmek de kabil değildir. AKLIN ŞÜPHESİ VAR, AŞKIN ŞÜPHESİ YOKTUR. Yerin altında defineler saklı, gökler sonsuzluğun kabristanı değil midir. Fani varlığımız gibi aklımız da fani ve acizdir. Vahdet-i vûcud sonsuzluğun sırrını fâş eden bir halvet olduğu halde, varsın zahir ulaması onu inkâr ve itham etsinler. Onları Mevlâna cevaplandıracaktır. Bakınız ne diyor: Bizim Mesnevimiz Vahdet dükkânıdır. Orada Birden başka ne görürsen o puttur” (Mevlâna, 34).

“Safahatın ilk altı kitabına nazaran “Gölgelerde büsbütün yeni olan Din ve Allah anlayışıdır. Yurdundan uzaklaşmak felâketine uğrayan Akif’in ruhuna Allah 1300 sene evvel nur inen çöllerde bir yeni doğuş müjdesi hazırladı. Ancak mutasavvıfların, yeryüzünde sayısı az olan gerçek dini anlamışların keşfine mazhar kıldı; onların arasına karıştırdı.

“O zamana kadar cami, kubbe, minare ve cemaat diyen Akif orada mistik dini buldu. Cemaatten vecde yükseldi, vecdde temaşaya kavuştu. Alemdeki Bir’i gördü kendinden geçti. Pascalların, Yunusların, Mevlânaların muradına erdi.

“Evvelce Akif’in bir din felsefesi yoktu. Din anlayışı amiyane idi. Tevhidin yolu olarak mescidle minareyi gösteriyordu. Cemaatın ruhundan taşan hissî bir taşkınlığın vecdi içinde Allah’ı aradı. Gönüllerden çıkarak göklere tırmanan “Amin” sedalarında İslâm cemaatının kurtuluş müjdesini duymaya çalıştı. İslâm’ın  azametini gözle görülür, katı bir manzara halinde bir gün fezada gerçekleşecek diye bekledi. Başlangıçların, hakkındakinden ileri olmayan ve kubbelerde çınlayan “Amin” sedasından ilham alan realist dinciliği “Hakkın sesleri’nde Kur’ân’ın elfazına sarılarak bir din idealizmi olabildi ve orada durdu. Uzun zaman dinî ruh, sır keşfedilmedi. Nihayet çöl perdeyi kaldırdı. Vahdet-i Şuhûd tecelli etti. Cemaat dininden mistik dine geçmeden evvelki vahim hali, ilk tecellinin doğurduğu sarsıntılarla bakınız nasıl reddediliyor.

Nedir mânâsı mabud olmadıktan sonra, mihrabın,

Rükûun, haşyetin, vecdin bütün biçâre esbabın?

“Evhamlardan kurtarıcı isyan ile hakikat âlemine gözlerini açış gerçek bir rüyadan uyanışı andırmaktadır: Henüz yâdımdadır bezminde medhûş olduğum demler Şairin, bu gölgeler alemindeki çoklukta,

Bana dünyada ne yer kaldı, emin ol ne de yar!

diye feryad ede ede muztarip yaşayan varlığını, içersinde bunaldığı bu çokluk âleminden kurtarıp birliğe kavuşturan mistik felsefe, onun din felsefesi oldu. İdealizmden mistisizme bu geçişin hangi tesadüf ve temasların neticesinde olduğunu bilmiyoruz. Bu hususu her nedense hiç kimse araştırmadı. Ancak “Gölgeler”de yer alan “Gece”, “Hicran” ve “Secde” şiirleriyle Akif’in yeni Eflâtunculuğu, mistisizmi pek iyi kavradığını, Vahdet-i Şuhûd’a inandığını görüyoruz. Mistik idealizmin en aşırı şekli olan Tekbencilik (Solipsizm) yani kâinatı benliğinde görme, gerçek âlemi tasavvuruna sığdırma felsefesi bu parçalarda ruhi bir çağlayan halinde ifadesini bulmuştur. Filhakika mistik şair:

Ömürler geçti, sen yoksun gel ey bir danecik mâbud,

Gel ey bir danecik, gaib, gel ey bir danecik mevcud!

diye Allah’ını bir olan her şeyde aradıktan sonra benliğin gayrından ayıramadığı an, içinde kendi benliğinden ibaret gördüğü kâinatı kendinde göstererek şöyle haykırmaktadır:

Kıyılmaz lâkin, Allah’ım, bu gaşyolmuş yatan vecde…

Bırak “Hikkat’le olsun varlığım yekpare bir secde!

“Sanatkârın kendi yaşayışını adım adım takip eden büyük eserin sonuna geldik. “Acaba Akif’in dehasının son eseri ne olabilir” diye düşünmenin yeridir. Bu son eser İslâm ruhunun ta kendisi olan tasavvufun yani kendini sonsuzlukta arama ve sonsuzluğu kendinde bulma denemesidir” (Akif, 90-91). “Kurtuluşun yolu, bu kâbus perdesinin sıyrılması ve onun altında gizlenen varlığın kurtulmasıyla açılır. Yunus’un “Benden içerü” dediği bu varlıktır. Bütün hayatımız boyunca biz onu arıyoruz ve onu aramağa iç hayatımıza inmekle, ruhumuzda derinleşmekle başlıyoruz. Sonunda herşeyde onun varlığı bulunuyor. “Ene’l-Hakk” diye başlanıyor, “Lâ mevcûde illâhû” (O’ndan başka varlık yok) diye bitiriliyor. Kendimiz de o varlığın içindeyiz, O’ndan ayrı değiliz. Öyleyken O’nu arıyoruz, çünkü bölüm bütünden habersizdir.

“Biz bu arayış ifadesinden başka mıyız acaba? “Ben” dediğim varlık zerresinde gizlenen bu Allah iradesini Yunus şöyle dile getirmişti:

Bu vücudun şehrine her dem giresüm gelür

İçindeki Sultanın yüzün göresüm gelir

Işitirem sözünü göremezem yüzünü

Bir dem yüzün görmeğe canım veresüm gelür.

Mutasavvıfların hakikate ermek dedikleri şey, bu şehre girmek ve Sultanı görmektir. Giren ve gören yok. Ona çok yakınlaşan. Onun sesini duyan. Onun hayalini aynada temaşa edenler var. İşte aşk dedikleri şey, bu perde arkasında sohbetin ve bu örtülü temaşanın yaşattığı haldir. Bu temaşanın yaşattığı hakikat, istedikleri kadar âlimler ondaki şekilleri ve renkleri anlatsınlar, filozof onun cevherini aklın yapısına uydura dursun. O, kelimelerin anlatamayacağı duygusal bir temaşadır, gerçekleşen muradın temaşasıdır. Onda benlik ve eşya bir ve aynı şeydir” (Hareket, 1973, Sy: 90).

Taşralı’dan da bir paragraf aktararak bu kısmı noktalayalım;

“- Sen delimisin, dedi. hiç Ondan başka şey olur mu?

“Bu ihtarla kendime gelerek bakdım: Sahi, herşey O idi. O…O… Var olan her şeyin Onda bakan gözleri varmış da ben o âna kadar görmemiştim. Büyük Huzurda idim. “Aman Yarabbi!” diye sarsıldım. Bu hitabıma sanki bütün kâinat, bir kelime ile Varlık muhatab oldu: “söyle!” der gibi doğruldu karşımda, doğruldu her yerde, doğruldu her şeyde. Her şey bir bütün, şuurlu bir insan, hayır insan da değil, bir büyük şuur, bir namütenahi şuur, bir namütenahi kudret halinde karşımda idi. Onda, ruha mahsus olan temaşa ile herşeyi değiştiren Hareket ve her şeyin kendi olan Varlık, bendeki düşünce ile birleşmiştiler; hepsi bir şeydiler. Onda zaman yok, kendinden başka mekân yok; yenilik, eskilik yok; başka yok, benzeyen yok; başlayan, biten yok; sebep yok, akıbet yok; doğan yok, ölen yok: yok yok, şüphe yok. Ebedi bir doğuşu andıran sevinç içerisinde idim. Öyle bir sevinç dünyada görülmemişti: Sessiz, sarsıntısız, sebepsiz. Varlıklar o ânda yaratılıyor gibiydi ve bütün yaratıcılık sevinci benim içime doğmuş da taşıyordu. Bütün sevinç ve bütün varlıklarla beraber yükseldim; lâkin mesafe yok. Bir ânda her şey, beni varlığında eriten bir büyük manzara oluverdi. Hayretle mestoldum, ama mest olan O; düşündüm, düşünen O; var oldum, var olan O. Ben ne halde idim? Nerede idim? Ben var mıydım? Bunları unuttum. Zira bunların hepsi silinmişti. Turdaki Musa ve Miraçtaki Muhammed gibi, bu zamansız ve mekânız âlemde kendimden geçtim. Bir şey vardı, yalnız bir Şey: O” (Taşralı. 262).

10. KURTULUŞ

Devrimizin kurtarıcılara ve havalilere muhtaç olduğunu söyleyen Topçu, bu kurtuluşun nasıl ve hangi yollar olacağına da eserlerinde temas etmiştir. İnsanlığın yükselişi ne değişme ve inkâr yolu ile ne din adına merasimler ve kaideler içinde bunaltılmış taas-subla oluyor (İrade. 7). İnsanın kalbinde ve memleket içersinde ilân edilen mukaddes cihad, bize göre Anadolu çocuğunun vicdaniyle tarihini, içerisine gömülmüş bulunduğu çukurdan kurtarabilecek olan yegane çaredir. İslâm’ın  ilk asırlarındaki mistik hareketlerin canlandırılması ruhî rönesans yapabilecek bir kuvvettir. Bu kuvvet fertlerde birliğin şuurunu doğuracak cemaatın mesuliyetini üzerine aldıracaktır. Böylelikle pek derin buhranlarla sarsılmış olan bu medeniyetin ve bu bedbaht cemaatın istikbali kurtarılmış olur. Maddi sahada olduğu kadar ruhi sahada da ekonomi ahlâk ve aile sahalarında ferdi, kendi varlığının üstüne yükselten dinin mistik hareketinin sonsuz feyzi ruhlarımızın kurtarıcısı olacaktır. (İrade. 78). “Çıkış yolu Mevlâna ile bulunacaktır. Çünkü skolastik düşünce ve bu düşünceyi temsil eden medrese, Mevlânayı mağlub edip, medresenin kalbi mahkum etmekle kapalı ve karanlık putperestliği hayata hakim kıldı” (İnsan.27).

“Yüzyılların katmerlendirdiği bir skolastik düşünüşten sonra. Batı taklitçiliğinin açtığı hüsran çukuruna yuvarlandığımız bir devirde kültürümüzün çıkış noktası Mevlâna olmalıdır. Onda müslüman Türk dünyasının bütün ruhu gizlidir. Felsefemizle güzel sanatlarımızı bu kaynaktan çıkarabiliriz” (Mevlâna, 5).

Mevlâna’nın, “Bu muhteşem insan ve kâinat telakkisi eğer yedi yüzyıldan beri. Anadoluda dimağ olarak, dimağlarda akisler yaparak felsefi düşünce halinde sistemleştirilip nesillerimize sunulmuş olsaydı, yirminci asırda Anadolu çocuğu yabancı idealler peşinde koşmayacaktı” (Mevlâna, 13). “İslâm’ın  uyanış çağı, bilhassa makinanın insan ruhunu boğduğu asrımızda eşyadan ve maddeden ruha yani insana dönüşün sırrını sunacak olan tasavvufun ahlâk dünyamızda zaferi ile açılacaktır” (İnsan, 27).

Topçu, Bergson ile ilgili eserini şu cümle ile bitirmiştir: “FERDÎ RUHU CEMİYETİN DAR ÇERÇEVESİNDEN KURTARIP İNSANLIĞIN BÜTÜNÜNE GÖTÜREN VE BÖYLELİKLE İNSANLIK AHLÂKININ KAYNAĞI OLAN MİSTİSİZM, İNSAN RUHUNUN DENEYLERİYLE ULAŞABİLDİĞİ BÖLGELERİN BU İLERİ NOKTASINDA BULUNUYOR. İSLÂMDA TASAVVUF ADINI ALAN İSLÂM’IN ÖZÜNÜ, ASIL YAPISINI TEŞKİL EDEN MİSTİSİZM BERGSON’A GÖRE HAYATIN SIRRINI VE AKIBETİMİZİN MUAMMASINI DA ÇÖZMEYE KABİLİYETLİDİR” Hoca’da bu kanaatteydi.

“Son üç asırlık tarih, yıkılışımızın tarihidir. Binanın yeryer yıkılması, parça parça enkazı düşürdükten sonra asrımızda bütün bina çatırdadı ve çöktü. Ruhî yıkım temelde tamamlandı. Buhran bugün bütün müesseselere, gençliğe ve milletin bütün varlığına sirayet etmiş bulunmaktadır. Bugün bu millî felâkete çare bulmak, yeniden kalkınmanın yollarını aramak ve Allah’a götüren yolu tutmak ve aydınlatmak için çalışmak zorundayız. Belki uzun sürecek bir cihada hazırlanıyoruz. İslâm’ın  tarihinde daha önce meydana gelen çöküntülerden cemaatı kurtarmak isteyen büyük mesuliyet adamlarının eserlerinden örnek alacağız; onların izlerinde yürüyeceğiz” (İnsan, 71).

“İlim ile dini çekiştirip çatıştıran şaşkınlar ilimle dinin tabiat kanununda birleştiklerini görmeyen softalardır. Allah’ın kainatımızdaki elini ve iktidarını tabiat kanununda görmeyen bu kişiler vaktiyle din adamı denen karanlık kafalılar arasında çok olduğu gibi geçen asrın sonundan bu yana da ilim adamı olduklarım söyleyen yobazlar arasında pek bol bulunmaktadır. Birinciler Allah’ı kâinattan ayırmakta, ikinciler kainatı Allah’tan ayırmakta ve onu anlaşılmaz bir ucube haline koymaktadırlar” (Hareket. Şubat. 1972. Sy: 74).

“Bugün İslâm’ın  kurtuluşu; önce onu maddî hayata bağlı ümitler halinde yaşatan sözde din adamlarından kurtarılması, sonra da, ruhi ardaki cihadı Peygamberinin dili ile değerlendiren, maddeye bağlı esaret tanımayıp tertemiz ruh hayatını yaşatabilen Allah idealcilerinin hayat sahnesine çıkarılması ile başlayacaktır” (İnsan. 73).

“Cemiyeti yoğuran ruh, bizim şaşkın isteklerimizin hizmetkârı olmayacak; bize karşı koyarak bizi kurtaracak, biz düşmek istiyoruz; biz zevki takdis ediyoruz; biz kendimizden kaçıyoruz.

“Bizi kurtaracak ruh bize Hirâ dağında bırakılan mukaddes mîrasdır. O bize, bin yıllık gazâ şehitlerinden rahm-ü şefkat ninnileri ulaştırırken, bugün her biri bir türbe olan kılıçların gölgesinde ilhamlar, ümitler sunacak. Bize hayat sunacak ruh, ecdat mezarlarından yükselen ruhani korkuların, cihat meydanlarından yükselen sevdaların, arz üzerinde ilâhî gülşenler teşkil eden düşünceleri dolaştıktan sonra, kalbimize dolduracağı iksir olacak.

“Bir ümitsizlikten uyuşmuş gönülleri bin şevk ile açacak. Mantıkla ilhamı yan yana yaşatacak. Kalb ile Kur”ân-ı birleştirecek. Hayatın süreksiz ve kesiksiz bir ibâdet aşkı olduğunu, hareketlerimizin bir imân ve heyecan yarışı olduğunu, asrın soluk benizli, ümitsiz ve inanmaya takatsiz çocuğuna öğretecek. Öğretecek ki ferd olan ve her adımında yeni bir sefaletle susamış yaşayan varlığımız kâinatta bir merkez ise, cemiyet onu çeviren bir dairedir. Bu daire, sonsuzluk denen ve bizimle beraber cemiyeti çepçevre her tarafından kuşatan büyük gerçeğin içinde bulunmaktadır.

“Bizi kurtaracak olan ruh, bu sonsuzluğun sevgisine susamış olan ruhdur. O. Sonsuzluğu, sonu olan varlıklara irca eden değil, fânileri sonsuzluğa yüceltendir. İlhamdan akla geçiren, ilhamı akla irca eden değil, aklı ilhama yükseltendir, bir ilhamın huzurunda secdelere kapanarak bin ilham müjdesini elde edendir. Bizi fena içinde fânilikten kurtarıp bekaya kavuşturandır.

“Nerede bulacağız onu? Kimden bekleyeceğiz?

“Biz onu Mecnun gibi ömürlerdir aradıktan sonra, onu bulduğumuz gün, kalbimizden şu sevinç feryadı kopacak:

“BEN SENİ UZAKLARDA ARARKEN SEN KENDİ EVİMDE İDİN!” (Varolmak, 68).

 Kısaltmalar

1.      Ahlâk                    Ahlâk Nizamı. İst. 1970.
2.      Bergson               Bergson, İst. 1968.
3.      Devlet                  Devlet ve Demokrasi, İst. 1969.
4.      Esaslar                  Milliyetçiliğimizin Esasları. 1st. 1978.
5.      Fetih                     Büyük Fetih, İst. 1962.
6.      İnsan                    İslâm ve İnsan, İst. 1969.
7.      İrade                     İradenin Davası, İst. 1974.
8.      Kültür                   Kültür ve Medeniyet, İst. 1970.
9.      Maarif                  Türkiye’nin Maarif Davası. İst. 1970.
10.   MehmetAkif     Mehmet Akif, 1st. 1970.
11.   Mevlâna              Mevlâna ve Tasavvuf, İst. 1974.
12.   Taşralı                   Taşralı, İst. 1959.
13.   Varolmak            Varolmak, İst. 1965.
14.   Yarin                      Yarınki Türkiye, İst. 1978.

 Kaynak:

NURETTİN TOPÇU’YA ARMAĞAN, Dergâh Yayınları Armağan Kitapları, Temmuz-1992

About these ads

Yazabilirsin

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s