“İnsan yeryüzünde Allah’ı temsil etmekle görevlendirilmiştir ve bu görev insanın ilahî iradeyi gerçekleştirmesi için bir vasıtadır. İnsan böylece ilerleme ve tekâmülün âmili olmak dolayısıyla yaratma eylemine de büyük ölçüde katılmış oluyor. Kur’ân’ın bildirdiğine göre, Allah’ın bütün isimlerinin bilinmesi, O’nun yeryüzündeki temsilcisi olarak insanın aldığı görevin bir gereğidir. Bu bilgi Allah’ın sırrına ermemize yol veren bir anahtardır…” (Erol GÜNGÖR)
Bu sırrın içinde bir sır daha vardır ki, o da EMANET olarak bilinir.
Emanet ne demektir?
Emanet, sözlüklerde emniyet, itimad, mecburiyet ve mahrem SIR olarak verilir. Bu tanımlamadan giderek, şöyle diyebiliriz: Emanet öyle kıymetli bir eşya, mal veya VARLIKTIR ki, HERHANGİ bir kişiye değil; sadece “EHLİNE” teslim edilir. Ehil kişi, bu emaneti güvenle muhafaza eder ve bunu bir GÖREV olarak kabul eder. Ne zamana kadar?
Geri istenilinceye kadar. Kur’an’da bu emanet üzerinde anlamlı bir üslûpla durulur.
Anlamlı ve biraz da kinayeli.. Emanet göklere, yerlere ve dağlara teklif edilmiştir. Onlar, bu kadar ağır bir yükü kaldıramamış ve bu görev insan’a tevdî ve teslim edilmiştir. İnsan bu yükü kaldıracak güçte ve yapıdadır.. Ancak, insan ne kadar da çok zalim ve nankördür. Yani insanın bu emanete “hıyanet” etmeye ne kadar da çok eğilimi vardır.
“Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik. Onlar emaneti yüklenmekten çekindiler; ona hıyanet etmekten endişe ettiler. İnsan bu emaneti aldı. İnsan çok zalim ve çok cahildir.” (Ahzab/ 72)
Bu emanetin insana teslim edilmesi, onun (her ne kadar bazıları zalim ve cahil oluyorsa da) bu dünyadaki şerefli yerinin tartışılmaz olmasındandır. Çünkü insan, şerefli, mümtaz ve seçkin bir mevkie sahiptir.
“Biz gerçekten insanı şereflendirdik.” (İsra/70)
İnsanın şereflendirilmesi, küçümsenecek bir olay değil; aksine üzerinde ısrarla durulması gereken bir gerçeğin odak noktasıdır. Zira yerler ve gökler şereflendirilmiştir denilmiyor, insan şereflendirilmiştir deniliyor.
İnsanın şerefli yeri, hiç kuşkusuz kendisine verilmiş (tahsis edilmiş) bir yüksek rütbenin ve makamın değerinden ileri gelir. Bu seçkin mertebeye ulaşmış olan insanın öz varlığındaki ve benliğindeki erişilmez yetenek ve potansiyel gücünün bilincinde olması lazımdır. Bu bilinçten habersiz; bu şerefli makamın yetki ve sorumluluğunu hiçe sayarak, hay huyla vakit geçirmek, insanın kendi değerini bilmemesi demektir. Bu değer bilmezlik, paha biçilmez derecede kıymetli bir kılıcı pastırma kesmek için kullanmağa benzer. Ya da “yarış atını sütçü beygiri olarak arabaya koşmak” demekle eş anlamlıdır.
Mevlânâ, ünlü eseri Fîhi Mâfîh’de bu örneği çok daha nefis anlatımlarla dile getirir ve insanı bu bilinçsizliğinden ötürü sanki şiddetle uyarır ([1]):
“Sen eğer, “Elimden şu kadar iş geliyor, ama o işi yapamıyorum” dersen, bunun hiç bir değeri yoktur. Bu tıpkı şuna benzer: Altından yapılmış bir tencere ile şalgam suyunu ısıtırmısın ? Ya da süslü bir bıçağı, kırık bir kabağı duvara asmak için çivi yerine kullanır mısın? Sonra da “Ben bu bıçağı işe yaramaz halde tutmuyorum, kabak asıyorum” dersen, yazık olmaz mı? Hâlbuki kabağın işi bir paralık demir çivi ile görülür. Yüz dinarlık değerli bir bıçağı böyle bir iş için kullanmak akıl kârı mıdır? Ulu Allah sana pek büyük bir değer vermiştir.
Sen değerinle ve düşüncenle iki âleme de bedelsin. Ama ne yapayım ki, kendi değerini bilmiyorsun. Kendini ucuza satma, çünkü değerin yüksektir. Eğer kendini cehennem karşılığında satarsan kendine kötülük etmiş olursun, tıpkı o adamın yüz dinarlık bıçağı duvara çakıp, ona bir kabak astığı gibi…”
EMANET’e hıyanetin çok kötü olduğunu ihtar eden Mevlânâ’dan sonra, tasavvufun yine büyük isimlerinden Fahreddin Irakî’nin “Parıltılar” isimli eserinde emanet kavramına çarpıcı bir yorum getiriliyor ([2]):
“Allah’ın EMRİ olan RUH’un melekût (melekler) ve ervah (ruhlar) âleminin mertebe ve derecelerinden geçerek yukarıdan aşağı tenezzülât (tenezzül: iniş) ile nihayet babaların sulb-lerinden (meni), anaların rahminde istikrarını (kararlılığını) ve sonradan bu EMANETİN tekrar geldiği gibi geri dönmesiyle başlangıçtaki mukaddes mertebeye doğru mi’râcını göstermektedir. “
“Ruh, Allah’ın EMRİ’dir” hükmü, önemli bir hareket noktası kabul edilmiş ve üzerinde yüzyıllardır ısrarla durulmuştur. Ruh, insan, nefis, hayat, ölüm … vb. gibi kavramlar alabildiğince genişlemiş ve bazan da eksik yorumlarla “kavram kargaşası” haline getirilmiştir. Hele, “ruh çağırma” ve “ruhlarla temas kurma” gibi aldatıcı avuntular, inanç sömürüsü ve falcılık malzemesi olarak hep gündemde tutulmak istenmiştir. İslâm verilerine göre, fincanla ya da kim olduğu bilinmeyen birtakım medyumlarla ruh çağırılamaz. Ruhlarla temas ve ilişki kurulamaz. Çünkü ruh, doğuş olarak bu âleme ve bu evrene ait bir varlık değildir. Bu dünyaya ait olmayan bir varlığın, bu dünyaya bir “beden elbisesi” giyerek görünmesi, “insan” olmanın en karakteristik özelliğidir. Bu özellik, onun bu evrene gelmeden önce de var olduğunun en belirgin bir göstergesi sayılır. Buraya kısa bir ziyaret için gelen bir varlığın, buradaki görevini bitirdikten sonra tekrar eski yerine, ana yurduna dönmesi, “ölümsüzlüğün” bir başka adıdır. Tıpkı doğumsuzluk gibi…
Bu dünyada doğmayan bir varlığın, bu dünyada ölmesi düşünülemeyeceğine göre, ruhun ölümsüzlüğü -yani hep var ve mevcut oluşu- gerçek ve çarpıcı bir sonuç olarak karşımıza çıkar.
Bu sonuca göre, Irakî’nin “Parıltılarında da belirttiği gibi ruh, bu evrene, ruhlar ve melekler âleminden derece derece inerek gelmiştir. Yola çıktığı yer, sanal ve soyut kavramların bulunduğu; BİR’liklerle karakterize edilen gece gibi renksiz bir mânâ âlemidir. Geldiği yer ise; ÇOK’luğun egemen olduğu, gündüz gibi renkli ve aydınlık bir cismânî âlemdir. Aydınlığın olması için karanlığın olması şarttır. Çünkü karanlık, mümkünlerin imkânıdır. Çünkü her şey zıddı ile kaimdir. Çünkü her şey çift çifttir.
Mevlânâ, ünlü eseri Mesnevî’de şöyle sesleniyor: (1. cilt, shf: 198, MEB Yayınları, Çev.: Veled İzbudak, 3. baskı)
“Varlığı EMRİYLE yaratan Allah’ın çevganları önünde mekân âleminde de koşup duruyoruz, Lâmekân (mekânsızlık) âleminde de.
Renksizlik âlemi (mânâ âlemi) renge (vücud âlemi) esir olunca, bir Musa öbür Musa (Firavun) ile savaşa düştü.
Renksizlik âlemine ulaşırsan, Musa ile Fıravun’un karıştığı âleme erişirsin.”
Tıpkı renksiz bir güneş ışığının prizmadan geçince renklere ayrıldığı gibi, Mevlânâ bu mısraları ile vahdetten (bir’likten, tek renkten) kesrete (çoğulculuğa, çok renkliliğe) geçişten sonra Musa (mümin) ile Fi-ravun’un (münkir, inkarcı) savaşa başladıklarını belirtiyor. Mevlânâ ilave ediyor: Denksizlik âleminde hepsi birbirine karışmışlar, hepsi birden tek sesle KAALU BELÂ (EVET) demişlerdir.. Mevlânâ, Fîhi Mâfîh’de de şunları anlatıyor (Shf: 10):
“Her şey zıddı ile belli olur. Zıddı olmayan şeyi tartışmak imkânsızdır. Yüce Allah, zıddı olmadığından mutlaktır. Bu mutlak NUR’un belli olması için KARANLIK olarak bir âlem yarattı. Âlemin yaratılması İSTEĞİNİ Allah, önce RUHLARA vermiştir. Şüphesiz ÂLEM bu yüzden yaratılmıştır.”
Mevlânâ aynı eserde devam ediyor (Shf: 123): “Öbür âlem bir deniz gibidir. Bu dünya ise köpüğe benzer. Gerçekten bu âlem çer-çöple dolu bir köpüktür. Fakat bu köpük, dalgaların oynamasından, çalkalanmasından, kaynamasından bir temizlik, saflık ve güzellik bulur. Ancak bu güzellik onda iğreti bulunuyor. Güzellikler altınla sıvanmış gibidir. İnsanlar, yük yük altınlarla gümüşler gibi gösterişli şeylere hırslıdırlar.
Mevlânâ, coşku ile anlatıyor:
“Bir insanın türlü türlü yüzlerce arzusu vardır. “Börek isterim, helva isterim, et isterim, meyva isterim” der. Bu söylediği ve saydığı şeylerin aslı bir’dir ve o da açlıktır. Açlık bir tek şeydir. İnsan birinden doyunca, “Bunların hiçbirini istemem” der. O halde anlaşılmış oluyor ki, 10 ve 100 sayıları yoktur, sadece BİR vardır.
Binaenaleyh eğer, maksada bakacak olursak, ikilik kalmaz. İkilik teferruattır, esas birdir.
İki canlı kuşu birbirine bağlarsan, aynı cinsten olmalarına rağmen kanatları dört tane olduğu halde için uçamazlar. Çünkü ikilik mevcuttur. Hâlbuki buna ölü bir kuşu bağlarsan uçar. Zira ikilik kalmamıştır. “Ölmeden önce ölünüz” sözü bu gerçeği açıklar.
Zira onun yanına iki BEN sığmaz. Sen “Ben” diyorsan, O da “BEN” diyor. Ya sen öl, ya O ölsün ki, bu ikilik kalksın. Fakat O’nun ölmesi imkânsızdır. Madem ki O’nun ölümü imkânsızdır, o halde bu ikiliğin yok olması için, O’nun sana tecelli etmesi için sen öl! (her nefis ölümü tadacaktır)” (Fîhi Mâfîh, Shf: 32).
Bütün bu çıplak gerçeklerden sonra, karşımıza çok anlamlı bir kudsî hadis çıkar:
“Ben insanın SIRRIYIM, insan da benim SIRRIMDIR.”
Sır, ancak sınırlı sayıda kişiler tarafından bilinen ve açıklanmaması gereken bir emaneti temsil eder. Bu hükme göre, Yüce Yaratıcı, “Ben insanın sırrıyım” derken; “Ben kim olduğumu insana anlatmadım” demektedir. Aynı zamanda, “İnsan da benim sırrımdır” derken, “İnsan’a da kim olduğunu söylemedim”, “Anlayan anlasın ama, emanete de hıyanet etmesin” demiştir.
Eyvah… Galiba SIR’lar açıklandı!!..[3]