
EL-HÂC AHMED AMÎŞ EFENDİYE NİSPET EDİLEN RESİM
HAKK’A YÜRÜYÜŞÜNÜN
92. YILI HATIRASINA
ISBN:
ismailhakkialtuntas@gmail.com
http://ismailhakkialtuntas.com
14.12.2011
“Hazreti Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemden bana gelinceye kadar bu tecelliye kimse mazhar olup erişmedi. Ben ise Rahmanirrahim Tecellisine mazharım. Benden şer beklemeyiniz.”
Ahmed Amîş Efendi
Kaddese’llâhü sırrahu’l azîz
|
AHMED AMÎŞ EFENDİ’NİN KRONOLOJİSİ |
||||
|
RUMÎ |
MİLÂDİ |
YAŞI |
DURUM | |
|
1222 |
1807 |
Doğumu: Tırnova / Bulgaristan | ||
|
1236 |
1821 |
14 |
Yanık Selvi Bektaşi Dergâhı ziyareti | |
|
1241 |
1826 |
19 |
Sıbyan mektebinde Muallimlik yapmaya başlıyor. | |
|
1242 |
1827 |
20 |
Kadızâde Ömer’ül Halvetiye intisab ediyor. | |
|
1259 |
1844-43 |
37 |
Kuşadalı İbrahim Efendi Hacca gittiği kafilede bulunduğu düşünülüyor. | |
|
1262 |
1847 |
40 |
Kuşadalı İbrahim Efendi Hakk’a yürüdü | |
|
1267-68 |
1851 |
44 |
Kadızâde Öme’ül Halveti’ den icâzet aldı | |
|
1269 |
1852 |
45 |
Manevi işaretle Hammami Muhammed Tevfik Bosnevi ile İstanbul’da görüştü. Rabıta izni ve hilafet aldı. | |
|
1852 |
46 |
Dönüşte muallimliği bırakıp Muhammed Tevfik Bosnevi gibi Tırnova’da hamamcılık yapmaya başladı. | ||
|
1269 |
1853 |
47 |
Osmanlı-Rus – Kırım Harbi’ne tabur imâmı olarak katıldı. | |
|
1269 |
1853 |
47 |
Kadızâde Ömer’ül Halveti Hakk’a yürüdü. | |
|
1270 |
1854 |
48 |
Tekrar sıbyan mektebinde muallimlik yapmaya devam ediyor. | |
|
1282-83 |
1866 |
60 |
Zübeyde Hanım’dan kızı Ayşe Hanım dünyaya geldi | |
|
1283 |
1866 |
Muhammed Tevfik Bosnevi Hakk’a Yürüdü | ||
| Ahmed Ziyâüddîn-i Gümüşhânevî İstanbuldan icazet gönderdi | ||||
|
1284 |
1867-68 |
62-63 |
Yakup Han ile İstanbul’da görüştüler | |
|
1876 |
63 |
Abdulhamid Han Tahta çıktı | ||
|
1293 |
1877 |
93 Moskof Muharebesi | ||
|
1293 |
|
70 |
Tırnova’dan İstanbul’a göçtü | |
|
1293 |
1877 |
70 |
Bulgarlar 13 Haziran’da Tırnova’yı ele geçirdiler | |
|
1293 |
1878-79 |
72 |
Türbedâr Bekir Efendi Hakk’a yürüyünce Fatih Türbedarı oldu. | |
|
1302 |
1886 |
80 |
Seyyid Muhammed Nur’ül Arabî ile Selânik’te görüştü. | |
|
1310 |
1893-94 |
88 |
Lokmacı Tekkesi’ne devam ettiler. | |
| Fatih Türbedârlığı’na devam etti. | ||||
|
1336 |
9 Mayıs 1920 |
114 |
Hakk’a yürüdü. | |
بِسْـــمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
الحمد لله رب العالمين والصلاة والسلام على رسولنا محمد
وعلى اله وصحبه وسلم اجمعين
Kutbu’l-Ârifîn, Gavsu’l-Vâsilîn El- Hâc AHMED AMÎŞ EFENDİ
Kaddesellâhü sırrahu’l azîz
El-Hâc Ahmed Amîş Efendi, Tırnovalıdır. Hangi tarihte doğmuş olduğu, belli değildir. Abdülâziz Mecdî Efendi’nin beyanlarına göre Ahmed Amîş Efendi:
“Tevellüdüm (1223)’ tedir, derlermiş.” [1]
Ahmed Amîş Efendi’ye, mürşidi Kadızâde Ömer’ül Halvetî:
“Ahmed senin tevellüdün, belli değildir.”
dermiş. Bu söz mecazî ve tasavvufîdir. Böyle demekle hakikati, ruhî yönüyle ne zaman doğduğun, yani mevcut olduğun belli değildir, demek istediğini Abdülâziz Mecdî Efendi izah ederlerdi.
Memleketinde medrese tahsili görmüştür. Ancak Ahmed Amîş Efendi, henüz 14 yaşında bir genç iken hak ve hakikat sevdası gönlüne düşerek bir mürşide ulaşmak ister. O sırada Rumelinin Sevlievo (Selvi-Servi) kasabasında[2] Yanık Selvi Bektâşi Dergâhı’nda[3] Sadık Efendi adında bir müftü, aynı zamanda uyanık bir mutasavvıf varmış. Ahmed Amîş Efendi, bulunduğu Tırnova kasabasından Servi kasabasına gidip, bu zata intisap etmeye niyetlenir. Müftü Efendi, o günlerde ziyaretçilerin çokluğundan kendisini görmek istiyenlere karşı itizar (özür) edilmesini adamlarına tembih etmiş bulunur. İşte müftü efendi bu kararı verdikten sonra 14 yaşında bir genç çıkagelince, adamları, verilen emre rağmen, 9 saatlik bir yoldan yürüyerek gelmiş olan ateşli bir gencin görüşemeden dönüp gitmesini muvafık görmeyerek keyfiyeti Sadık Efendi’ye haber verirler. Gelmesine ve görüşmesine müsaade edilir. Genç huzuruna girince:
“Oğlum daha gençsin, vaktin gelince ırkı temiz birisi gelip seni bulunduğun yerde irşâd eder.”
diye tebşir etmiş, bunun üzerine Ahmed Amîş Efendi Tırnova’ya dönerek o vaktin gelmesine ve ırkı temiz bir adamın kendisini irşâd etmesine intizar etmiştir. Yaşı yirmiye geldiği zaman Ömer’ül Halveti Kaddesellâhü sırrahu’l azîz seyahat tarikiyle Tırnova’ya uğrar, onunla görüşür ve onu irşâd eder.
Vak’ayı kendi ağzından naklen söyleyen Abdülâziz Mecdî Efendi bu konu hakkında derdi ki:
“Ahmed Amîş Efendi bunu anlatırken عرقي تميز (ırkı temiz) cümlesindeki (ع ) (Ayın) maruf tabiriyle çatlatarak söylerlerdi.”
Yaşı 20’ye geldiği zaman Kadızâde Ömer’ül Halveti Efendi seyahat tariki ile Tırnova’ya geldiğinde onunla görüşür ve Ahmed Amîş Efendi’yi irşad eder.[4]
Müderris Ahmed Amîş Efendi aradığını bulmuş ve ona bağlanmış. Fakat bu sefer başka bir problem çıkmıştı. Ancak dergâhlara ve meşayıha muhalefeti olan eski medrese hocası, talebesi Ahmed Amîş Efendi’ye
“Sen Hoca olacaksın! ilim ehlisin!. Nasıl olur da gider bir şeyhe bağlanırsın ha? Eğer oraya bir daha gidersen, hakkımı helâl etmem sana!.,” deyip tutturmuştur. Bunun üzerine Ahmed Amîş Efendi, üzerinde emeği bulunan Hocasını daha fazla fitneye düşürmemek için, dergâha gitmemeye ve Kadızâde Ömer Efendiyle görüşmemeye gayret gösterirmiş. Bütün gayretlerine rağmen, bir gün nasılsa çarşıda karşılaşmışlar. Kadızâde Ömer Efendi:
“Ahmed”, biz senin ciğerine kancayı taktık! Nereye gidersen git, delik Allah’tan tarafa!..”
“Nereye yönelirsen yönel, bütün yönler Allah’a” demiş.
Bir zaman sonra, Yanık Selvi Dergâhı’nın şeyhi Sadık Efendi, son demlerinde, dervişlerini toplayarak:
“Bizden sonra, bizim yerimize, sizin başınıza bir şeyh gelecek amma… Onun gelmesi biraz uzayacak! Yeni şeyhiniz gelinceye kadar Ahmed Amîş Efendi vekildir, o idâre edecek sizi!”demiş.
Ondan sonra, Sadık Efendi Hakka yürüyünce, işte o Yanık Selvi Bektaşi Dergâhı’nda vekâlet ettiği günlerde, Ahmed Amîş Efendi, dergâhın meydancısına:
“Biz geldik burada vekâleten de olsa şeyhlik yapıyoruz ama, canlar ne diyorlar bizim için?” diye sormuş.
Meydancı:
“Çok İslah (çok iyi, çok güzel, çok derli toplu- adam) amma, çok namaz kıldırıyor” diyorlar!”, demiş.
Bu arada Ahmed Amîş Efendi, Tırnova’da iken sert bir hoca olarak tanınmıştır. İdare ettiği müessese Amîşin Mektebi diye şöhret bulmuştur. Amiş Efendi son derece şedid bir insan olduğu için kendisiyle geçinmek oldukça zordur. O kadar ki Ahmed Amîş Efendi hiddetlendiği zaman dövdüğü talebesinin üzerinde sopa kıracak kadar ileri giderdi. İstanbul’a vâki olan o büyük göçten sonra yıllar ötesinden Tırnova’daki sıbyan mektebindeki hocalığını hatırlayan Ahmed Amîş Efendi tatlı tatlı güler ve:
“Ben kimi dövdümse okudu, adam oldu. Yalnız bir talebem vardı. Çok zayıftı. Onu dövmeye kıyamazdım. Ne var ki herkes okudu, bir tek o okuyamadı”
Ancak insanlar çocuklarının eğitimi için sıbyan mektebinde dersleri sert bir hoca olarak tanınan Ahmed Amîş Efendi vermekten çekinmezlerdi. [5]
İsmail Fennî Bey’inde yetiştiği Kadızâde Ömer’ül Halveti hakkında şu malumatları anlatmıştır.
Halk arasında “Şeyh Ömer Efendi” diye bilinirdi. Tırnova’nın Bulgar mahallesinde, şehrin fatihlerinden Kavak Baba adına vaktiyle yapılmış, fakat zamanla mahv-ü münderis olmuş olan tekkeyi ihya ve inşa ettirerek Halveti tarikatini orada neşre başlamıştır. Tekkenin evkafı ise oldukça zengindi.[6]
Şeyh Ömer’ül Halvetî, Tırnova’da az zamanda feyizli bir muhit vücuda, getirerek birçok irşâda ve tenvire kabiliyetli ve hakikate müştak kimseleri başına topladığı gibi Hıristiyanlarla Musevilerden bir hayli kimsenin İslâm dinine girmelerine de sebep olmuştur. İsmail Fennî Bey bunların birçoğunun adını saymakta, hattâ kendi arabacılarının da o mühtedilerden biri olduğunu söylemektedir. Yine bunlar arasında Marko denilen biri varmış. Memleket hekimi olan bu adam; Bulgarların o komitecilik ve azgınlık devrinde bile müslümanlara iyi muamele, hattâ iyi hizmet edermiş. Halk; bu türlü kimselere, gizli din taşır, der. Markonun bu hizmeti Şeyh Ömer’ül Halvetî Efendi’nin de gözünden kaçmamış olacak ki bir gün Müridi Ahmed Amîş Efendi’ye:
“Ahmed, der, Marko hastalanmış. Git, benim adıma onu ziyaret et, halini, hatırını sor ve şu pusulayı kendisine ver.”
diyerek gönderir. Ahmed Amîş Efendi; bu emir üzerine gidip Marko’yu ziyaret eder ve şeyhin selâmını ve afiyet temennisini söyledikten sonra pusulayı da verir. Marko, derhal pusulayı açar ve içinde kelime-i şahadet yazılı olduğunu görünce:
“Biz ona çoktan inandık ve iman getirdik!” [7]
diyerek, bir hafta sonra da ölür.
Ölümünü haber alan Şeyh Ömer’ül Halvetî Efendi, yine müridi Ahmed Amîş Efendi’yi çağırarak:
“Marko ölmüş, git, benim tarafımdan cenazesinde bulun!”
buyururlar. Bu emir üzerine Ahmed Amîş Efendi de gidip cenaze merasimine iştirâk eder. Fakat Tırnova gibi bir İslâm muhitinde başı sarıklı bir mektep hocasının, bilhassa papazlarla birlikte bir Hıristiyan cenazesinde bulunuşunun müslümanlar tarafından iyi karşılanmıyacağı da bildiğinden cenazeyi bir müddet uzaktan takip eder, aynı zamanda şeyhinin emirlerini harfiyen yerine getirmek arzusu da kendisini bilfiil merasime iştirake ve Marko’nun tabutunu bir kaç adım olsun taşımağa zorladığından kiliseye yaklaşıldığı bir sırada yanındaki bir papaza
“İlmi çok iyi bir adamdı, ben de son insanî hizmetimi yapmak isterim!” der.
Papaz, bunun için öndeki büyük papaza müracaat etmesini söyler, öyle yapar ve o da müsaade edince Amîş Efendi, Markonun tabutu altına girerek bir müddet taşır, bu suretle de şeyhinin emrini yerine getirmiş olur.
İsmail Fenni Bey, Tırnova’nın en şöhretli âlimlerinden Kelemençeli Hacı Mustafa Efendi ile Şeyh Ömer’ül Halvetî Efendi arasında geçen bir muhavereyi ve bir hâdiseyi de şu suretle anlatmıştır.
Hacı Mustafa Efendi; camii kebirde tefsir dersi okuturdu. Komşumuz olduğu ve ulemadan bulunduğu için kendisine hürmet eder, her zaman elini öper, hattâ derse giderken kocaman tefsir kitabını elinden alıp camiye götürerek rahlesinin üstüne kor ve yaşımın küçüklüğüne, tefsir dersinden bir şey anlamama rağmen, dersi de dinlerdim.
Hacı Mustafa Efendi, ihtiyar, şişmanca, aynı zamanda kelli, felli bir zattı. Evi de Cami-i Kebir’e yakındı. Bir gün yine evinden çıkıp derse giderken Şeyh Ömer’ül Halvetî Efendi ile yolda karşılaştılar ve selâmlaştılar. Aralarında şöyle bir konuşma oldu: Şeyh Ömer’ül Halvetî Efendi:
“Hocam, seni artık derviş yapalım.” Mustafa Efendi:
“Biz enbiyanın mucizelerine, evliyanın kerametlerine inananlardanız. Sizden de böyle bir şey görmeyince teslim olmayız!”
“Bir şey istemediniz ki!”
“Pek âlâ. Ben Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimizi şimdiye kadar rüyada görmedim. Delâlet ve şefaat buyurunuz da bu şerefe nail olayım.”
“İşte ben de onu niyaz etmeğe gidiyorum.”
Konuşma buraya gelince Şeyh Ömer’ül Halvetî Efendi selâm vererek ayrıldı ve her zaman elinde taşıdığı âsasına dayanarak hızlı hızlı, epeyce uzakta olan dergâhına doğru gitti.
Hacı Mustafa Efendi, o gece rüyada ne görmüş ve nasıl görmüşse görmüş, her halde arzusuna çok uygun olacak ki, sabaha kadar sabır ve tahammül edemeyerek, o ihtiyar haliyle, o mülâhham (şişman) vücuduyla ve o azametli ulema kıyafetiyle gece yarısı evinden çıkıp hayli uzakta olan dergâha gitmiş, bizzat kapıyı açan şeyhin hemen ayaklarına kapanarak arz-ı teslimiyet ve inabet etmiştir.
Yine İsmail Fenni Bey, Şeyh Ömer’ül Halvetî Efendi’nin dergâhına kendisinin de arasıra gittiğini, orada yapılan zikirleri gördüğünü ve dervişler arasında en çok heyecan gösteren ve bu heyecanla kademe kademe yürüyerek gözüne girercesine şeyhe en çok yaklaşanın Ahmed Amîş Efendi olduğunu gördüğünü söylerdi.
Ahmed Amîş Efendi, Kadızâde Ömer’ül Halvetî Efendi (hyt.1853)’den 1851 tarihinde hilâfet almıştır.[8]
Yine Ahmed Amîş Efendi’nin İstanbul’a gelmeden önce Tırnova’da sıbyan mektebi muallimliği yaptığını, bir aralık İstanbul’a gelerek Hammamî Tevfik Efendi ile görüşüp döndükten sonra Tırnova’da bir hamam kiralayıp onun gibi hamam işlettiğini ve daha önce tabur imamlığı yaparak 1269 (1853) Kırım muharebesine bu sıfatla, iştirak etmiş olduğunu da, İsmail Fenni Bey’de haber vermektedir.
1294 (1877) de Tuna vilâyetinin elden çıkması üzerine Ahmed Amîş Efendi Tırnova’dan çıkmışlardır. [9]
İstanbul’a tekrar gelmişlerdir. Ahmed Amîş Efendi hakkında bilinen şey; uzun zamandan beri Fatih türbedârlığında bulunuşudur.
Bu türbede her zaman iki zat müstahdem bulunurdu. Kendileri buraya geldikleri zaman, Bekir Efendi adında biri türbedâr bulunuyorlarmış.[10] Bekir Efendi irtihal buyurduktan sonra Ahmed Amîş Efendi bu vazifeye tayin olunmuşlardır.
“Bekir Efendi Hazretleri âlem-i cemâle yürümeden birkaç gün evvel, pek sevgili müridi mükerrem ve halef-i muhteremleri Ahmed Amîş Efendi Hazretlerine:
“Artık ben gideceğim. Benim yerime birinci türbedâr ol ve evkafa git, muamelesini yaptır.”
Buyurmuşlar. Ahmed Amîş Efendi emr-i cenab-ı mürşid-i âzama tebaiyetle evkafa gitmiş, fakat o gün muamele bitmemiş. Akşam olup gelince, vaziyeti şeyhine anlatmış.
“Peki, yarın muhakkak yaptır.”
Buyurmuş. O gün de gitmiş. Bununla beraber yine muamelesi bitmemiş. Bekir Efendi daha ertesi gün:
“Git, üç saate kadar yaptır, gel!”
demiş. Üç saate kadar da bitmedikten başka, daha da üç saat geri kalmış ve nihayet Ahmed Amîş Efendi resmen birinci türbedâr olarak türbeye gelmiş; odada oturan Bekir Efendi Hazretlerinin huzurlarına varmış:
“Ahmed nerede idin? Üç saattir seni bekliyordum!”
diyerek vefatlarının bu suretle üç saat sonraya bırakılmış olduğunu ihsas etmişlerdir.
“Hah şöyle!. Benim de vaktim tamam oldu!. Eğer senin bu işin olmasaydı, ben ruhumu teslim edecektim ve senin bu türbedarlık işin oluncaya kadar, burada hiç ölmemiş gibi oturacaktım!”, diyerek hemen o anda zamanın sahibinin virdi olan HAYYÛN KAYYUM esmasını ta’lim buyurmuşlar.”
“Ahmed’im!
“Artık ben gidiyorum. Senin yanında ölürsem; belki dayanamazsın. Birkaç dakika çık da, dışarda şöyle bir dolaş, gel!”
demiş. Ahmed Amîş Efendi:
“Peki, Efendim!”
diyerek çıkmış ve Fatih türbesini şöyle bir dolaşıp geldiği zaman Bekir Efendi’nin oturduğu yerde ruhunun âlemi bâlâya pervaz ettiğini anlamış. Fakat onu hâlâ oturur vaziyette görmüştür.
Ahmed Amîş Efendi bu bahsi anlatırken ağlar ve
“O, Ölmedi; ben öldüm. O, kaldı.”
buyururlar ve bu suretle ondan lemeân eden yüksek hakikatin kendisine intikalini ifade ederlermiş.
Abdülâziz Mecdî Efendi, mürşidinden naklen derdi ki:
“Türbedâr Bekir Efendi, ömrünü kuru ekmek ile geçirmiştir. Fakat kutbiyeti ve manevî derecesi itibariyle ne dese, ne istese derhal olurmuş. Meselâ bir sözüyle fakiri zengin, yoksulu bay edermiş. Bu kudret ve bu vazivet karşısında kendi fakri halini ve maişet darlığını hatırlıyarak:
“Yarabbi! Ben senin üvey kulun muyum?”
derlermiş.
Türbedâr Bekir Efendi hakkında şu hatırayı naklederler.
“Hükümet, Rusyadan Türkiyeye akın eden Çerkesleri Tuna vilâyetinde olduğu gibi; Giritte de yerleştirerek orada bulunan 200.000 raddesindeki Rum ekseriyetine karşı ancak 100.000 kişiden ibaret olan müslüman ekalliyetini çoğaltmak istemiş; fakat Girit beyleri, yani ileri gelen müslümanları bu karara son derecede muhalefet etmişler ve olanca kuvvet ve kudretleriyle Hükümeti, bu yolda icraatta bulunmaktan men’e çalışmışlardır.
Giritlilerin Hükümete karşı takınmış oldukları bu hal ve vaziyetleri Bekir Efendi Hazretlerinin huzurlarında bahis mevzuu olurken; sabrı tükenen Bekir Efendi elini Giride doğru uzadıp:
“Allah belâlarını versin!”
demiş, çok geçmeden bu fenâ dua yerini bulmuş ve zavallı Girit müslümanları beyinsiz başlarının cezasını çekmişlerdir.”
Bu bahsi Abdülâziz Mecdî Efendi de naklederler ve sonunda:
“Bekir Efendi Hazretlerini bu yolda fenâ dua yapmaya mecbur eden, meclisinde söz söyleyenlerdir. Evliyaullahın meclislerinde çok dikkatle idare-i kelâm etmelidir. Onları gücendirmeğe gelmez. Zira evliyanın gayreti galiptir.”
Bekir Efendi Hazretleri hemşehrilerine çok düşkünmüş. Bunu bilen ve huzuruna ilk kez giren birileri, kendisine:
“Nerelisin?” diye sorulduğu zaman, hiç alâkası olmadığı halde:
“Niğdeliyim!” deyince, Bekir Efendi Hazretleri:
“Bak bu yalanı sevdim işte!” der, adamı korur, kollarmış.
Bekir Efendi Hazretlerinin Edirnekapı Mısır Tarlası Kabristanı’nı yanındaki (önceden) Bektaşi Tekke’sinin bahçesi içinde Albay Hilmi Şanlıtop’un kabri ile komşu olarak aremgâhı ebedisinde sırlanmıştır.
Mezar baştaşında şu ifâde yazılıdır.
Tarîkat-ı aliyye-i Şabâniyyeden merhum Kuşadalı Seyyid Şeyh İbrahim Efendi Hazretlerinin hulefâsından Seyyid Şeyh Bosnevî Hacı Mehmed Tevfik Efendi Hazretlerinin hulefasından, Sultan Ebul Gazî Fatih Mehmed Han Hazretleri’nin türbedârı Şeyh Bekir Efendi Hazretlerine fâtiha… sene: 1296/1878
Ahmed Amîş Efendi Hazretleri, Şeyh Bekir Efendi Hazretlerinden söz ederken:
“Siz ümmî şeyhin lezzetini bilmezsiniz! Hiç tortu karıştırmadan her şeyi aslından, anasından söyler!”, dermiş.
Ahmed Amîş Efendi, Türbedâr Bekir Efendi’nin yerine birinci türbedâr olduktan sonra, kendi yerlerine de Kayserili Mehmed Efendi getirilmiştir. Mehmed Efendi de maneviyatla meşgul ve kendilerine yakın bulunacak, mahremi esrar olacak kabiliyette uyanık bir kimse imiş.
Ahmed Amîş Efendi bu zata dermiş ki:
“Mehmed, seni öyle bir yetiştireceğim ki, kıyamette seni görenleri şaşırtacak ve bu adamı kim yetiştirmiştir?” dedirteceğim.
Bununla beraber Ahmed Amîş Efendi; irtihallerinden birkaç gün evvel, Mehmed Efendi’ye:
“Mehmed, seni önüme katardım, amma şuûnu bozmak lâzım gelirdi. Ben önüme başka birini kattım.” [11]
buyurarak kendisinden sonra gelecek zatın yüksek makamını anlatmışlardır.
Her mürşidin dünyayı terk ettikten sonra yaşanılan bir fetret dönemi vardır. Ahmed Amîş Efendi bendegânında da bu durum zuhur etmiştir. Bu mevzu etrafında bir gün haremi âlileri (hanımı) ile görüşürlerken:
“Artık ben gidiyorum.”
Buyurmuşlar. Haremi âlileri de:
“Bu işleri yapmadan nereye gidiyorsun?” demişler. Cevap olarak: .
“YERİME ZORLU BİRİNİ BIRAKTIM. ONU ÖYLE BİR SEÇTİM Kİ BU İŞLERİN HEPSİNİ TEMİZLER VE DÜZELTİR.”
buyurmuşlardır.
BU ZORLU ADAM KİMDİR?
Bunu; Allah Teâlâ’dan ve bu sözü söyleyen Ahmed Amîş Efendi ile yerine geçen zattan başkası bilemez. Ancak hatırlatmak uygun olacak ki; Ahmed Amîş Efendi Hazretleri’nin Hakk’a yürüyüşünden sonra Abdülaziz Mecdî Efendi bir rüya görüyor.
Ahmed Amîş Efendi, Abdülaziz Mecdî Efendi’ye, rüyasında diyor ki:
“Mecdî!. Benim vekilim, nedimim, mahbubum Mehmed Tevfik Efendi’dir!”
Abdülaziz Mecdî Efendi bu rüyayı gördükten sonra, Ahmed Tahir Maraşî Hazretlerine:
“Ben, diyor, gidemiyorum! Siz gidiyorsunuz! Bu rüyamı lütfen Mehmed Tevfik Efendi Hazretlerine arz edin; ben onun metbuu olayım, o benim matlubum olsun!”, diyor.
Ahmed Tahir Maraşî Hazretleri;
“Ben bu rüya meselesini Mehmed Tevfik Efendi’ye arz ettiğim vakit, hüngür hüngür ağlamaya başladılar.” ve ondan sonra da şöyle buyurdular ki:
“Hoca!. Bu rüyayı ben görseydim, gider başımı Mecdî’nin ayaklarının altına koyardım!. Verilen geri alınmaz, fakat Mecdî de gelip buraya diz çökmedikçe menzil alamaz!” buyurmuşlar.
Yine, Babanzâde Ahmed Naim Bey, Ahmed Amîş Efendi damadının kızı Avniye Hanım (Tayşi-Serinken) ile evliydi.[12] Ahmed Amîş Efendi Hakk’a yürüyünce Dârulfünûn’un baş müderrisi Ahmed Nâim Bey’de ümmî olduğu için Mehmed Tevfik Efendi’ye teslim olamamıştı. O da bir rüya görmüştü.
Rüyada Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimizi görüyor, eline varıyor, fakat Efendimiz, Ahmed Amîş Efendi’yi işâret buyuruyor. Ahmed Amîş Efendi’ye varıyor, o da yanındaki zâtı gösteriyor!. Bir bakıyor ki gösterilen zat, Mehmed Tevfik Efendi!. Ondan sonra sırayla, evvelâ Mehmed Tevfik Efendi’nin, sonra Ahmed Amiş Efendinin ondan sonra da Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimizin elini öpmek şerefine nâil olunca, ertesi gün doğruca Fatih’in Türbesine gidiyor. Daha kapıdan girer girmez, Mehmed Tevfik Efendi;
“Nâim!.”[13]
“Ben çağırmasaydım, sen de görmeseydin, gelmeyecektin!” buyurmuşlar. Ondan sonra Naim Bey de biat etmiştir.
Hulâsa, Ahmed Amîş Efendi’nin irtihallerinden sonra bu mesele, mensupları ve hürmetkârları arasında çok bahis mevzuu olmuş, Mehmed Efendi ahirete intikal buyurduktan sonra da yine tazelenmiş ve bir takım muhipleri tarafından birçok kimselere bu manevî makam bir hüsnü zan ile tevcih, olunmuş ise de; doğrusunu herkes tarafından bilmek ve bulmak mümkün olamamıştır.
Mesela; Hacı Bayram Veli Kaddesellâhü sırrahu’l azîzden sonra da, muhibbanı aynı vaziyet ve zanda bulunmuşlar; emaneti kutbiyetin kime geçtiğinde görüşler teşettüte [14] uğramıştır..
Türbedâr Ahmed Amîş Efendi’nin manzum, mensur bir satır yazısı görülmemiştir. Yalnız ağızdan tenvir ve irşâtta bulunmuş; yani Hacı Bayram Velînin tavsiye ettiği şekilde, sineler hâkketmiş, canlı kitaplar yazmışlardır.
Bu türlü eserlerin yazılmayışının sebeplerini bir dereceye kadar yine büyük mutasavvıfların tuttukları yolda aramak lâzım gelir. Bu büyük zatların dediklerine, göre: Sûfiyâne Hakikatler Ulu Orta Yazılamaz, Herkese Söylenemez. Bu türlü hakikatler daha ziyade ağızdan ağıza nakledilirler ve bu suretle bu yüksek hakikatler hem ehil ve erbabı arasında döner, dolaşır; hem de bu fikri taşıyanlar ve yayanlar zihni dar veya garazkâr insanlarca iz’âç edilmiş, cezaya çarptırılmış olmazlar.
Türbedâr Ahmed Amîş Efendi; tenevvürü ve yüksek hakikatlere erişmeyi kastederek:
“Bu iş kitapla olmaz; fakat kitapsız da olmaz,” buyururlarmış.
Yine Ahmed Amîş Efendi, daha ileri giderek, Muhyiddîn Arabî’ye atfen:
“Allahü taâlâ benden ne istersin dese: Yarabbi, beni tekrar dünyaya gönder, yazdığım kitapları toplayıp yakayım,” demiştir.[15]
Bununla beraber yine Ahmed Amîş Efendi buyururlarmış ki:
“TASAVVUF KİTABI OKUMAYIN. ONLAR SİZİ IDLÂL EDER”. YALNIZ NİYAZİ DİVANINI OKUYUN.[16] ZİRA O SÜLÛKÜ BİTİRDİKTEN SONRA SÖYLEMİŞ VE YAZMIŞTIR.”
Ahmed Amîş Efendi esasen az, fakat o nisbette de kısa söz söylermiş, hattâ sözlerinin mânası birdenbire anlaşılmazmış bile. Hayatının son zamanlarında ziyaretlerinde bulunan (Füsus) ve (Mesnevi) şârihi Ahmed Avni Bey merhum, bazı sözlerini kayt ve zaptetmiştir.[17] Bundan başka uzun müddet konuşmak ve görüşmek şerefine mazhar olanların da toplamış oldukları bazı bahis ve cümlelere rast gelinmektedir.
Kendilerini büyük bir hüsnü zan ile ziyarete koşanlar, daima vahdete dair, tasavvufî zevk ve hali arttırıcı sohbetleri ile izahları ile tenevvür ederlerdi; hattâ zâirlerinden (ziyaretçiler) bazıları da, her halde bu yoldaki istidat ve kabiliyetlerinin katkısı da olsa gerek, huzurlarında havarik kabilinden bir takım ruhî hâletlere ve niyetlere de mazhar olurlardı; zaten maruf olan mazanna-i kiram [18] tabiri de halkın ekseriyeti tarafından haklarında hüsnü zan beslenen kimseler demek değil midir? Ahmed Amîş Efendi merhum da manevî neş’e ve zevkinin ilâhîliği, yüksekliği, inceliği ile mazanna-i kiram’dan bir zat telâkki ve kabul olunmakta idi. Aklın, mantığın çok fevkinde olan kalbî halât, sırrî fütuhat ile temayüz etmiş bulunması, muhiplerinin sayısını günden güne attırıyordu.
Türbedâr Ahmed Amîş Efendi; damadı müderrisi Ahmed Naim Bey’in Şehzâdebaşı’nda Fevzive Çarşısı başındaki evinde irtihal buyurmuşlardır..
İhtilaflar bulunsada Ahmed Amîş Efendi’nin dünya hayatı hakkında bendegân arasında ömrü yüzyirmi ve daha fazlası olarak anılsa da kanaatimizce 114 yaşında olmasıdır.
Vücud-u şeriflerini Fatih İmamı Bekir Efendi gasletmişlerdir. Bu gasil keyfiyeti dolayısıyla şöyle bir fıkra da nakledilmektedir:
İkamet buyurdukları ev Şehzâdebaşında olmasına ve gaslin de tabiatiyle Şehzâde Camii imamı tarafından yapılması icap etmesine rağmen, o gün bu camiin imamı mahallede bulunamadığı için Fatih Camii İmamı Bekir Efendi getirtilmiştir. Bekir Efendi, gasil işini büyük bir tazim ve itina ile yaptıktan ve kefenini giydirdikten sonra, hazretin elini ve yüzünü öperek ayrılmış ve hâdiseyi gören Ahmed Naim ve Evranoszâde Sami Beylerle diğer yakınları, Bekir Efendi’nin gösterdiği hürmet ve tazimi ve aynı zamanda takbil keyfiyetini hayretle karşılamaları, üzerine, bu zat, onların hayretini ve kendisinin neden böyle yapışının, sebebini şu tarzda anlatmıştır.
“Bundan on sene önce bir sabah Sarıgüzel Hamamı’na gitmiştim.. Bir kurnanın başında çok yaşlı, aynı zamanda zaif ve nahif bir zâtın güçlükle yıkanmağa çalıştığını gördüm. Yanına gittim. Türbedâr Ahmed Amîş Efendi olduğunu anlayınca, yaşına ve takatsizliğine hürmeten, kendisini yıkamak istediğimi söyledim ve müsaadelerini rica ettim.. Kendi kendine yavaş yavaş yıkanacağını ve bu tekliften memnun olduklarını bildirdikten sonra:
“Sen beni sonra bir iyice yıkarsın!”
buyurdular.
“Ben o zaman bunun mânasını anlayamamıştım. Şimdi bu vazife ve bu hizmet bana düşünce anladım ve kerametlerinin şu suretle zuhur ettiğini görerek hayatta iken bu büyük zata intisap etmediğime cidden çok üzüldüm. Şefaatine mazhar olmak için elini öperek gördüğünüz gibi, hürmet ve tazim ile huzurlarından ayrıldım.”
Ahmed Amîş Efendi’nin namazlarını da üstâd Abdülâziz Mecdî Efendi kıldırmışlardır. Üstâd bunu anlatırken:
“Pîri tarikat Hazreti Nasuhi’yi mâna âleminde gördüm.”
“Ahmed Amîş Efendi’nin namazını kıldırmak hususunda sana teklif vaki olacaktır. Bunu kabul ve îfâ et!”
buyurdular.
“Ben de, o esnada vâki olan imamet teklifini bu emir ve işaret üzerine kabul ve îfâ ettim.” derlerdi,.
Tabutları musalla taşında dururken:
FATİH TÜRBEDÂRI AHMED AMÎŞ EFENDİ HAZRETLERİNİ;
HÂMİL-İ EMANÂT-I SÜBHÂNİYE, CÂMİ-İ KEMALÂT-I İNSANİYE, KUTB-ÜL-ÂRİFİN, GAVS-ÜL-VÂSILÎN OLMAK ÜZERE TANIRIZ.
EY CEMAAT-İ MÜSLİMİN, SİZ DE BÖYLE TANIR VE ŞAHADET EDER MİSİNİZ?
diye, orada bulunan cemaate sormuşlar, onlar da hep bir ağızdan:
“Biz de böyle tanırız ve şehâdet ederiz.”
demişler, bu suretle aralarında bulunan bir kısım ulemaya da en son dakikada ve maalesef, irtihallerinden sonra Amîş Efendi’nin yüksek şahsiyetlerini ve ulu mertebelerini tasdik ettirmişlerdir.
Üstâd Abdülâziz Mecdî Efendi bu büyük zatı, yani türbedâr Ahmed Amîş Efendi’yi bir yazılarında:
“İlm-i mektûmu İlâhî’nin alâme-i bî-nazîri
Zamanında keşf-i hakikate nâil olan eâzîmin Seyyid-i Kebîri;
İlm-i hakîki çeşmesinin âb-ı hayatı;
Sırrı kâinâta müteallik hakîki idrâkin cam-i kemâlatı;
Derecât-ı akliyenin mâfevkindeki makâm-ı bâla terk-i ihtişâm ile kürsî nişini;
Hulasâ; Zamânın hakâik-bîni idi” [19]
diye tarif ve izah etmişlerdir.
Fatih camii hazîresinde metfundurlar. Mezar taşındaki yazı şudur ve müridlerinden Evranoszâde Sami Beyindir: (hyt: 1953)
“Rûh-i pâk-i mürşid-i yekta cenâb-ı Ahmede.
Sâye-i arş-i ilâhîdir mualla âşiyân
Matla’-i feyz-i velayettir o kutbu’l-vâsılîn
Sırr-i ferdiyyet olurdu vech-i pâkinden iyân
Râh-i Şâbân-i Velide ekmel-i devrân olup
Ehl-i hilme kıble-i irfan idi birçok zaman
Ah kim yükseldi lâhûta, muhit-i vahdete
Oldu envâr-i tecellî-i bekada bî nişan.
Neşvebâr oldukça envar-i cemali kalbime
Parlıyor pişimde eşvak-ı sayfa-yı cavidan
Cezbe-i vahdetle Sami söyledim tarih-i tam
كيتدي كلزار جماله پير افرد جهان = 1337 +1 = 1338
20 Şa’bân 1338/(9 Mayıs 1920)
Mezar baştaşındaki yazı şöyledir:
Hâmili emânâtı Sübhâniyye,
Câmi’i makâmâtı insâniyye,
Mürebbî-i sâlikânı Rahmâniyye
El Hâc Ahmed Amîş el-Halvetî eş-Şa’bânî
kuddise sırrûhû hazretlerinin
rûhi şerifleri için
EL-FÂTİHA
[1] Hicrî 20 Şaban 1338 senesi (9 Mayıs 1336 – 9 Mayıs 1920) irtihal buyurdukları zaman 116 yaşında olduğu da rivayet edildiğine göre, bu tarihlerde meselâ- 1222 (1807) de doğmuş oldukları tahmin edilmektedir.
[2] SELVİ- BULGARİSTAN
Sevlievo: Bulgarca: Севлиево ya da Selvi, Bulgaristan’ın orta kesimlerinde yer alan bir şehirdir. Gabrovo iline bağlı 27.000 nüfuslu bir yerleşimdir. Bulgaristan’ın en zengin şehirlerindendir.
Osmanlı döneminde Türkler tarafından “Selvi”, “Servi” olarak bilinen Sevlievo, Tırnova Sancağı’na bağlı bir kaza merkezi olup 1848 nüfusu 2020 kişidir. Aynı tarihte kendisine bağlı 35 köy bulunmaktaydı ve köyleriyle beraber toplam nüfusu 82.120 kişidir.
93 Harbi olarak bilinen 1877-1878 yıllarındaki Osmanlı-Rus savaşında Anadolu’ya ve Trakya’ya göçen bazı Sevlievo’da yaşayan vatandaşlarımız; Türkiye’de Banarlı, Bukrova (Şu anda adı Sağlamtaş Kasabası), Bunak (Şu anda adı Çınarlıdere Köyü) Karacakılavuz, Kaşıkçı, Ferhadanlı, Büyük Yoncalı ve Bıyıkali köylerini kurmuşlardır. Şu anda Banarlı, Sağlamtaş, Karacakılavuz, Kaşıkçı, Ferhadanlı ve Büyük Yoncalı Belediye statüsünde olup Tekirdağ ili sınırları içindedir.
[3] “Bulgaristan’da Tırnova kasabasında Slovi’de bir Bektaşi topluluğu varmış. Bana bu bilgileri veren (Mithad Bey Freşari), burada bir tekke olup olmadığını bilmiyor. Görüce Melcan tarafında bir Arnavut dervişi Tırnova’da bir tekke bulunduğunu ve Balkan savaşından önce yıkıldığını söylemişti.” (Von HASLUCK, Bektaşîliğin Coğrafî Dağılımı, Geographical Distribution Of The Bektashi, Trc-Düzenleme: Turgut KOCA — A. Nezihi ERGİNSOY, İstanbul — 1991, s.23)
[4] (SAYAR, 1994), s.314
[5] Ahmed Amîş Efendi’den okuyan birçok kimseler, sonraları mühim memuriyetler işgal etmişler, aynı zamanda tahsillerini ilerletmişler, ilimde, bilhassa din ve tasavvuf sahasında da eserler bırakmışlardır. Bazıları şunlardır.
a — İsmail Fenni Bey: 1271 (1855) de Tırnova’da doğdu. Daha Tırnova’da iken maliye hizmetine girmiş, 93 harbinden sonra İstanbul’a gelerek divanı muhasebatta çalışmıştır. En son memuriyeti Dâhiliye Nezareti muhasebeciliğidir. Arap, Fars, İngiliz ve Fransız dillerini çok iyi öğrenmiştir.
Mufassal hal tercümesiyle 13 ciltten ibaret olan eserleri Son Asır Türk Şairlerinde gösterilmiştir. Bu eserlerin ancak beşi basılmıştır. Resmî mesleği olan maliyecilikten başka edebiyatta, diyanette ve bilhassa felsefe ile tasavvufta, hattâ musikide ihtisas peyda ettiği yazmış olduğu eserlerden anlaşılmaktadır.
b — Mustafa Enver Bey: Medrese tahsili görmüş, lisan mektebine girerek fransızca öğrenmiş, posta ve telgraf memuriyetine intisap ederek muhaberat müdürlüğüne kadar çıkmış ve 1325 (1909) de ölmüştür. Profesör Doktor A. Süheyl Ünver, bu zatın oğludur. Ahmed Amîş Efendi’nin yönlendirmesi ile hazırladığı eserleri şunlardır:
1-Hikem-i Ataiyye tercümesi. (Atâullah İskenderaninin 310 hikemi ve felsefi sözünün tercümesidir.)
2- Mizan-ı Hakikat (İbni Kemal’in bu addaki eserinin tercümesidir)
3-Tedbirat-ı İlâhiye: Muhyiddîn Arabî’nin bu addaki eserinin yalnız sekizinci babının tercümesidir. Kitabın bu kısmı şer’i ve hikemi ferasetten bahseder. Şair Hakanî, Hilliyesinde bu bahisten istifade ederek o güzel beyitleri söylemiştir. Mütercim; eserinde. Hakaninin beyitlerini Muhyiddîn Arabî’nin sözleriyle karşılaştırmıştır.
4- Hacc-ı sûri ve manevi;
5-Mücmerat-i nabigatüzzübyanî tercümesi: (Manzumdur ve 61 beyitten ibarettir.)
6-Kalb ve ruh (İhya-ül-ulüm’dan tercümedir.)
7-Levayih tercümesi (Eser Molla Caminindir);
8-Hidaye tercümesi (Esirüddin Epherinin Hidaye adlı kitabının sonunun tercümesiyle birlikte şerhidir.);
9-Fenâ Fil-müşahede tercümesi (Eser Muhyiddîn Arabî’nindir);
10-Hilyetül-ebdal tercümesi (Eser Muhyiddîn Arabî’nindir.) Mütercimin yalnız bu eseri 1326 (1910) da basılmıştır. Bütün eserleri oğlunun hususi kütüphanesindedir. Değerli ve faziletli oğlu, babasının birçok dinî eserleri ihtiva eden kütüphanesini Bayazıtteki inkılâp kütüphanesine vakfetmiştir. (SAYAR, 1994), s.43
Bu kısımda Mustafa Enver Beyi’in arkadaşı Bayezid Kütüphanesi Müdürü İsmail Saib [Sencer] Efendi’ninde (d. 31 Ocak 1873’te – ö. 22 Mart 1940) Ahmed Amîş Efendi’ninde talebesi olduğunu hatırlayalım.
Bugün Beyazıt Devlet Kütüphanesi olarak hizmet veren “Kütüphane-i Umumi Osmani”’de kütüphaneci ve idareci olarak 43 yıl hizmet etmiş, sıradışı hafızası ile tanınmış bir kimsedir. Kitap toplayıcılarının, araştırmacıların, ünlü şarkiyatcıların ve sahafların uzun seneler başdanışmanı olmuştur. “Ayaklı Kütüphane”, “Fihrist-i Ulûm”, “Canlı bir bibloğrafya” ve “Çağın Cahızı” gibi sıfatlarla anılırdı.
31 Ocak 1873’de Erzurum’da dünyaya geldi. Küçük yaşta İstanbul’a gitti. Kocamustafapaşa Askerî Rüştiyesi’ni bitirdikten sonra Fatih ve Süleymaniye Camii’nde öğrenim gördü. Öğrenimi devam ederken Maarif Nezareti’nin açtığı bir sınavla Bayezid Umumî Kütüphanesi’ne (bugünkü Beyazıt Devlet Kütüphanesi) ikinci müdür tayin edildi. Birinci müdür Hoca Tahsin Efendi’nin vefatından sonra 1896’da birinci müdür olarak tayin edildi.
Arap Edebiyatı konusunda bir uzman olan İsmail Saib, Farsça, Fransızca, Almanca, İtalyanca, Latince de bilirdi. Bilgisini arttırmak amacıyla Tıp, Eczacılık ve Hukuk eğitimi almıştı.
Kütüphanedeki görevinin yanı sıra çeşitli medreselerde Arap edebiyatı ve Arapça öğreten İsmail Saib Efendi, 1921’de İstanbul Darülfünunu Edebiyat Medresesi Edebiyat-ı Arabiyye (Arap Edebiyatı) derslerine müderris olarak atandı. Bu görevi Şapka Kanunu’nun çıktığı 1925’e kadar sürdürdü. Kanunun çıkmasından sonra prensiplerinden ödün vermemek adına derslerine son verdi ve Beyazıt Kütüphanesi’ne çekildi
Eski müelliflerin yazılarını tanımada, yazma eserlerin bozuk bölümlerini okumada, gördüğü bir yazının hangi yüzyıla ve hatta hangi hattata ait olduğunu tahmin etmede üstün bir kabiliyeti vardı. Bu özellikleri ile araştırmacılara çok büyük yardımı dokunuyordu. Çeşitli konularda geniş bir bilgi birikimi olmasına rağmen hayatı boyunca eser vermek yerine araştırmacı ve okuyuculara yol göstermeyi tercih etti[. Ne var ki bazı eserlerin onun tarafından dikte ettiği rivayet edilir. Bu eserler arasında İsmail Hakkı Uzunçarşılı'nın "Osmanlı Tarihi" ve Bursalı Mehmet Tahir Bey'in üç ciltlik "Osmanlı Müellifleri" vardır. Kitapları farelerden korumak için kütüphanede çok sayıda kedi beslemesi ve kedilere düşkünlüğü ile tanınırdı.
1939 yılında kütüphanedeki görevinden emekli oldu. 22 Mart 1940 tarihinde İstanbul’da hayatını kaybetti. Zengin şahsi kütüphanesi vasiyeti gereği Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’ne bağışlanmıştır.
c-Hasan Rıza Efendi: Hattat Hasan Rıza Efendi (1848-1920)
1849 da Üsküdar da dünyaya geldi. Babası Tırnova posta müdürü Ahmed Nazır Efendi, posta ve telgraf memuru bulunduğu sırada Ahmed Amîş Efendi’den okumuştur. Sonra İstanbul’a gelerek medrese tahsili görmüş, yazı meşketmiştir. Son devrin en meşhur hattatlarındandır. Aynı zamanda müzehhiptir. Muzikai hümayunda vazife almıştır. Orada imamlık ve yazı muallimliği yapmıştır.
Hat yazısını önceleri Yahya Hilmi Efendi den öğrendi ve Hattat Şevki Bey ile Muzıka-ı Hümayun da öğrenerek icazetini aldı. Ta'lik yazıyı Hattat Sami Efendi'den öğrenmiştir. Hattat Şefik sayesinde Kazasker Mustafa İzzet Efendi’den oldukça istifade etmiştir. Muzıka-ı Hümayün de hat öğretmenliğine tayin edildi. 1914 yılında açılan Medresetü'l Hattatin de; sülüs, nesih ve reyhani hocası oldu.
Sülüs ve Nesih' te çok yetenekli olduğundan, Hafız Osman’dan sonra en değerli hattat sayılır. 19 Kur'an-ı Kerim yazmıştır. Yazılarının güzelliği, açık ve okunaklı olduğu için daima tercih edilmiştir.
Sultan Reşad' ın isteği üzerine 8 ciltlik Buhari-i Şerif, en önemli eserlerinden sayılır. 1920 de vefatı üzerine Rumeli Hisarı mezarlığına defnedilmiştir. Hattat Halim Özyazıcı' nın da hocasıdır.
Medresetül- hattatin’de de sülüs ve nesih gösterirdi. Musikiye de âşinâ olduğunda şüpde edilemez.
كل خطاط جاحل sözüne istisna teşkil edenlerdendir. Çünkü İmam Gazalî’nin Kitabü’l keşf vet’tebyin fî gurûri’l halk-i Ecmeîn adındaki eserini tercüme etmiştir. Eserin aslı ile metninin güzel yazısiyle biricik nüshasını, Profesör Doktor Süheyl ünver’in hususî kütüphanesindedir. Edebiyata da intisabı vardır. Sûfiyane manzumeleri ihtiva eden divanı, oğlu lise edebiyat muallimlerinden Süreya Beydedir. 2 Mart 1335 (1919) da Hakka yürümüştür.
[6] Tırnova’da İkinci Bulgar Çarlığından kitabeler taşıyan ve Osmanlı döneminde Kavak Baba Zaviyesi Camisine (Tekye Camisi) dönüştürülen Sv. Çetirideset Mıçenitsi (Kırk Şehitler) Kilisesi (1230) Rusların şehri işgalinden sonra tekrar kiliseye çevrildi. (Bulgaristan’da Osmanlı Maddi Kültür Mirasının Tasfiyesi (1878-1908) Elimination of the Ottoman Material Cultural Heritage in Bulgaria (1878-1908) Aşkın KOYUNCU) Bu makale çeşitli ilave ve değişikliklerle yazarın Prof. Dr. Bahaeddin Yediyıldız danışmanlığında hazırladığı Kalkanlarda Dönüşüm, Milli Devletler ve Osmanlı Mirasının Tasfiyesi: Bulgaristan Örneği,(1878-1913) başlıklı doktora tezinden üretilmiştir. (Hacettepe Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Aralık 2005)
[7] Bu yapılan hareket imanını ibraz için iki şahit getirilmesi hikmetini gösterir.
[8] (Carl VETT, 1993), s.247
[9] “1294 hicri senesi Cümadelahiresi 1293 mali yılı. Haziranın onikinci günleri, mağrur düşman Tuna’yı geçerek Ziştovi’yi zapt etti. Burayı koruyan askerlerden dörtyüz kadar Müslümanı al kana boğdu. Ahali ağlayarak şaşkın ve perişan yollara düşüp dağıldı. Yatak köyü halkını tamamını katliam ettiler. Servi ahalisi dahi Ziştovililerden beter bir hâlde ninni ve türkülerle, şefkat kucaklarında beslemekte oldukları ömürlerinin meyvesi çocuklarını yollara atarak Şıpka Balkanından aşıp Kızanlık’a döküldüler… Haziranın önüçünde Tırnova şehrinin istilâ edildiği söylenirken, Gabrova’nın zaptı haberi geldi. Kalofer ve Hayın köyü taraflarında bazı Kazakların görüldüğü de bildirildi. Bu haberler üzerine şehrin ileri gelenleri kaçmaya karar vererek, arabalarına az bir şey yükletip, çiftliğe gidecekmiş gibi hazırlanmışlardı. Fakat Kızanlık kazası kaymakamı Kıbrıslı Akif Efendi, bu haberleri livaya ve ta Yıldız’a telgrafla bildirmişti. İşin ehemmiyeti sebebiyle Abdülhamid o gece telgrafhanede bulunmuş ve Balkan havalisindeki bütün muhabere memurları da makine başında beklemişlerdi. Bunun üzerine eşrafa da teminat verildi. Onlar da firar etmekten vazgeçtiler”…. Eski Zağra’nın düşman eline geçmesiyle etraf Türk köylerinde yağmalama, yakıp yıkma ve işkenceler geniş boyutlara ulaşıyor: “Zağra’nın istilâsı üzerine intikamcı ve yağmacı Bulgarlar, Yaka Boyu’ndaki Hriste, Külbe, Bükümlük, Hızır Bey Canbazören köylerine yürüyüp para umdukları zengince müslümanları işkencelerle öldürüp, kadın çocuk demeyip ele geçenleri katliam eylediler! Kurtulabilenler ise çırılçıplak Zağra’ya can atabilmiştir. Bükümlük Bulgarları, yüziki müslümanı bir samanlığa doldurup yaktılar. İçlerinden dört tanesi yaralı olarak kaçıp yeni Zağra’ya Rauf Paşa’ya çıkmışlar. Zulümden şikâyet edip hallerini bildirmişlerse de benzerleri gibi bunlar da tekdir olunarak hapsedilmişlerdir. Yaraları bile sarılmadan…Zehî insaniyet!” (EDEBİYATIMIZDA BALKAN TÜRKLERİNİN GÖÇLERİ Prof. Dr. Hayriye-Memoğlu-Süleymanoğlu “Eski Zağra Müftüsünün Hatıraları”)
[10] Asıl adı Ebubekir’dir. Bekir ismiyle anılmıştır.
[11] Mehmed Tevfik Kayseri: Kayserili olmaları dolayısıyla “Kayseri” lakabıyla marufturlar. Göztepede tren istasyonu yakınındaki cami-i Şerifin bitişiğindeki, (bilâhare yanmış olduğundan şimdi mevcut bulunmayan) köşkte ve ihvanından Nüzhed Hanım Efendi’nin evinde 1927 senesi Haziran ayının 26′sı Pazar günü ebedî âleme göç eylemiştir. Kabr-i Şerifleri Sahra-ı Cedid’de bulunup başucundaki mermer tablet üzerinde şu ifadeler yer almaktadır:
Fâtih sertürbedârı seyyid-ül evliya Ahmed Amîş Efendi Hazretlerinin halifesi Şerefrâz-ı âşıkîn, Muktedây-ı vasılîn, Pîşivây-ı ehl-i yakîn, Mişkât-ı nuru nübüvvet, Misbah-ı sırrı velayet, Türbedâr Kayserili Mehmed Efendi Hazretlerinin ruhuna Fatiha.
Sene 26 Haziran1927 Pazar / 26-Zilhicce-1345
[12] Araştırmamıza rağmen Nüfus kayıtlarında Avniye Hanım hakkında tam kesin bir bilgiye ulaşamadık. Sakızağacı şehitliğinde Hacı Sabri Efendi’nin kızı olarak geçmektedir. Avniye Hanım’ın anesi Ahmed Amîş Efendi’nin Ayşe Hanım olduğuda nüfus kayıtlarında kesin görünmemektedir. Rivayetlerde bir kapalılık göründüğü kesindir.
[13] Naim: Taze, körpe. * Kılçıksız, yumuşak, kemiksiz. * Etli sebze.
Naîm: cennet, bolluk. Nâim: uyuyan. Burada “uyuyan” manasında kullanılmıştır. Rüya ile uyarılan kimseler için bu durum sözkonusudur.
[14] Teşettüt: Dağınık olma. Dallara ayrılma. Çatallaşma. Dağılma. Perişan olma.
Ömer Sikkîni ve Akşemseddin kaddese’llâhü sırrahuma’l azîz arasındaki durum gibi.
[15] Mürşid-i Kâmil Şeyh Şerâfeddin Bingöl kaddesellâhü sırrahu’l azîz bu sözü teyid mahiyetinde olacak şekilde buyurdu ki;
…..
İmâm-ı Gazâlî, Muhyiddîn el-Arabî’ye dedi ki:
—”Beni tanıyor musun?”
Muhyiddîn-i Arabî:
—”Evet tanıyorum dedi.”
İmâm-ı Gazâlî buyurdu ki:
—”Sen beni nasıl ve ne vâsıta ile tanıdın?”
Muhyiddîn-i Arabî cevâben:
—”Evet zaman-ı tahsilimde biraz hicâp vâki oldu.”
İmâm-ı Gazâlî dedi ki:
—”Sen ilmini kimlerden öğrendin ve kimlerden icâzet aldın?”
Muhyiddîn-i Arabî cevâben dedi ki
—”Ben şimdiye kadar 700 kimsenin meclis ve sohbetlerinde bulundum ve bunlardan ders aldım.”
İmâm-ı Gazâlî hazretleri dedi ki:
—”DERS OKUDUĞUNUZ VE İCÂZET ALDIĞINIZ KİMSELERDEN 500 KİMSE EHLİYET SAHİBİ DEĞİL VE ONLARDAN TAHSÎL ETMENİZ LEHİNİZE DEĞİL, ALEYHİNİZEDİR. ONLARDAN TAHSÎL ETMENİZ SANA CENÂB-I HAKK TEÂLÂ HAZRETLERİ’NİN PEK ÇOK ATÂYÂSINDAN MAHRUM KALMANIZA SEBEP OLMUŞTUR.”
Oğlum dinle.
—”Men takemmele bi sohbeti’l muarrizine an rabbiküm, fekat nâdâ alâ nefsihî. Ennehû min men ehânehullâhe ve men yuhînullâhu, femâ lehu min mukrimîn… Cenâb-ı Hakk Teâlâ Hazretleri’nin hududundan tecâvüz eden ve Hakk yolundan sapan kimselerin sohbetleri ile kendini iyi bilen ve onlarla sohbet etmek güzel ve iyi olduğuna (hüsn-ü niyetli olan) îtikat eden kimse, kendi nefsine ilân etmiş ki (Ey nefs sen Cenâb-ı Hakk Teâlâ’nın zelîl ettiği kimseden oldun) diye ilân etmiş olur. Ve böyle olan kimse bu âyet-i kerîme’nin sırrına mazhar olur. » buyurdu. Bu âyet-i kerîme’yi okuduktan sonra 500 adet ulemânın isimlerini birer birer zikr ve tâdât buyurdu (saydı). “İŞTE BU KİMSELERDEN İLİM TAHSÎL ETMEK, SENİN İÇİN ÇOK ZAMAN HİDÂYETTEN MAHRUM OLMANA SEBEP OLDU.”
—”Oğlum bizden ilim ve feyz almak isteyen kimse «Esteîzübillah… fe ağrız an men tevellâ an zikrinâ … » (Necm,29. “Ey Muhammed! Bizi anmaktan yüz çevirenlere ve dünya hayatından başka bir şey istemeyenlere aldırma.”) âyet-i kerîmesi’nin muktezâsı ile amel etmek lâzımdır. Bir kimse için sû-i hâtime’nin eshâbından birisi de bizi tasdîk etmeyen ve bizden i’râz eden kimselerle serbest olarak oturup sohbet etmek ve sözlerini dinlemektir. Ricâl-i ümmet ve ehlullâhi’l-kirâm’ı inkâr eden câhil kimselerle muânese (ünsiyet) ve mukâlete (karışma) «Esteîzübillâh… ve men yuhinullâhü femâ lehû min mükrim » (Hacc,18. “…Allah’ın alçalttığı kimseyi yükseltebilecek yoktur..”) âyet-i kerîmesi’ne mazhar olmağa sebeb-i uzmâ-dır.”
İmâm-ı Gazâlî hazretleri Ramazân-ı Şerîf’in onuncu gecesinden itibâren sonuna kadar bu mesele üzere vaaz ve nasihat buyurdu ve Muhyiddîn-i Arabî hazretlerine dedi ki: “Muârizîn ve münkirîn olan kimselerle muânese (yani yakınlık, ünsiyyet) ve mücâlese etmek (yani aynı mecliste oturup sohbet etmek) senin için hakîkî ilmin husulüne mâni olmuştur. Oğlum, memleketinizden seni buraya getiren kurtların kuvvetini gördün mü? Onların icâbında ne kadar iftiraz kuvvetine mâlik olduklarını anladın. Bu kurtların kuvve-i iftirasiyesinden, o muârızların kuvve-i iftiraziyesi fazladır. Ve bir saat zarfında binlerce insanı iftiraz ederler. Ve Tarîk-i Hakk’tan ayırırlar. Onlarla beraber oturmaktan hâsıl olan hastalığa ve o kimseler tarafından katlolunan kimseyi ihyâ edecek ilaç yoktur. Valiahi’l-azîm kelâmım hak ve doğrudur. Sen bana bak ve bana itbâ et, o zaman ben seni bir ilm-i hakîkîye delâlet ederim. Seni buraya gönderen kişiden Allah râzı olsun. Eğer o muârizîn kimselerle oturmazdan mukaddem (önce) bana gelmiş olsa idin, size öyle bir necâbet ve fıtrat olacaktı ki, benim gibi kimseleri yüz sene zarfında irşâd etmeğe mukdedir olan bir kimse olacaktınız ve yani yüz sene zarfında beni irşâdla meşgul olursanız, yine ilim ve kemâlâtına ben vâsıl olamam. Fakat ehliyetin harab olduktan sonra tesâdüf ettiniz.”
….
Gazâlî dedi ki:
—”Yâ Muhyiddîn, unutmuş (olduğunuz) ve kaybettiğiniz ruhunuzun babasını arayınız ve bulunuz. Artık benden geçtin.”
MUHYİDDÎN-İ ARABÎ ONDAN SONRA EBÛ MEDYEN-İ MAĞRİBÎ HAZRETLERİ İLE MÜLÂKÎ OLDU VE KEMÂLÂTI ONDAN ALDI.
(Hasan BURKAY, Menâkıb-ı Şerefiyye [Kitap]. – Ankara (Beş Cilt) : Çınar Yayınları, 1995-2010, c. III, s. 7-24)
[16] Bazı Kaynaklarda Mesnevi diye geçiyor. Fakat biz bu rivayetin doğru olduğu üzerinde duruyoruz. Mesnevi de tasavvuf mesleğinin seyr-i sulûk meseleleri üzerinde pek durulmamıştır.
[17] Bkz: BARKÇİN Savaş Ş. Ahmed Avni KONUK [Kitap]. – İstanbul: Klasik Yay. , 2011.
[18] Mazanne (Mazınne) Zannolunduğu yer. Zan götüren. * Ermiş sanılan.
[19] Hakâik-bînî: Hakkı hakikatleri görme, tanıma.