1872 yılında Bağdat’ta doğdu. Babası son asrın tanınmış ilim ve idare adamlarından Mustafa Zihni Paşa’dır. Tahsiline Bağdat’ta başlayan Ahmet Naim, Bağdat rüştiyesinin orta kısmını bitirdikten sonra İstanbul’a geldi. Galatasaray Sultanisi ve Mülkiye Mektebi’nde okudu. Bir ara Hariciye Nezareti Tercüme Kalemi’nde çalıştıktan sonra Maarif Nezareti Yüksek Tedrisat Müdürlüğüne getirildi. (1911–1912) Galatasaray Sultanisi’nde Arapça okuttu.(1912–1914) Maarif Nezareti Telif ve Tercüme odası üyeliğinde bulundu (1914–1915); bu görevini Darülfünun’un lağvedilmesine kadar (1933) aralıksız sürdürdü. Bu tarihte üniversite yeniden kurulurken açıkta bırakıldı.
Bu değerli şahsiyet İstanbul’da 13 Ağustos Pazartesi günü öğle namazının ikinci rekâtında Allah’a en yakın olduğu anda, secdedeyken Cenab-ı Hakk’ın rahmetine kavuştu. Kabri Edirnekapı mezarlığında Mehmet Akif Ersoy ve Muallim Cevdet’in yanındadır.
Babanzâde Ahmet Naim orta boylu, kısa ve az sakallı, çenelerine doğru sakalı kıtça, tatarımsı simalı, tatlı bakışlı, bazen durgunca, çok kere yumuşak edalı, samimi, alçakgönüllü bir zat idi.
Milli şairimiz Mehmet Akif Ersoy ashabtan sonra en sevdiği kişi olan Babanzâde’yi:
“Kuvvetli bir iman ve seciye sahibi, inandığına sonuna kadar sadık, riyasız halis bir Müslüman… Kaba sofuluktan arî salâbet… Edebiyat ve musikiden zevk alır. Hoş sohbet, bulunduğu mecliste meşrebine muarız adamlar olsa da onlara tatlı tatlı konuşur, zarif nüktelerle meclise şetaret verir… Soğukkanlılığını muhafaza eder, hissiyatına mağlup olmaz. El-hâsıl: bir insan-ı kâmil.” olarak görürdü. Yine Akif Babanzâde’nin güvenilirliğine işaret ederek şöyle söylemiştir: “ Hamdi ( Elmalılı Hamdi Yazır) ve Naim, bunlar sika’dandır, ne derlerse öyledir, sözleri senet teşkil eder.” Ahmet Naim erbâb-ı ilim ve irfanla teması pek severdi. Sormasan malumatını söylemeyen ve dinlemesini bilen bir insandı.
İlmi derecesi çok yüksek, ilmiyle amel eden ve amelinde halis olan bir âlimdi. Medrese tahsili görmediğinden kendi kendini yetiştirmiştir. Arapçası, Farsçası ve Fransızcası mükemmeldi. Doğu ve Batı kültürünü tam manasıyla hazmetmiş bir insandı. Mithat Cemal onun hakkında şöyle diyor:
“Başı iki kısımda: Şark, Garb. İkisi birbirine karışmayarak yan yana duruyordu. Ve Naim’i Avrupa’nın filozofları değiştiremediler. Bu filozoflara Naim şaşılacak kudretle nüfuz ediyordu; fakat bu filozoflar şaşılacak acizle Naim’e nüfuz edemiyorlardı.”
Ahmet Naim büyük bir felsefeciydi. Ünlü Fransız filozoflarından George Fonsgrive’in bir eserini “İlmü’n Nefs” adıyla Türkçeye çevirmiştir. Bu eserle 1900 felsefi terime karşılık bulan müellifimiz, devrin ilim erbabı tarafından takdirle karşılanmıştır.
Babanzâde’nin ilmi şahsiyetini ön plana çıkaran diğer bir yönü de usta bir muhaddis oluşudur. Ahmet Naim’in bu yönü, İslam âlimlerinin çoğunun Kuran-ı Kerim’den sonra en önemli kaynak diye nitelendirdiği Sahih-i Buhari’nin Tecrid-i Sarih Tercümesi’ne yazdığı mukaddimede ortaya çıkıyor. Yazdığı 500 sayfalık bu mukaddime, son derece önemli ve oldukça geniş bir hadis usulü kitabıdır. Merhum bu eşsiz mukaddimeden sonra Tecrid-i Sarih’in iki cildini daha tercüme etmiştir. Maalesef bu muazzam eseri tamamlayamadan ömrü tamamlandı. Daha sonra bu tercümeye Prof. Dr. Kamil Miras devam etmiş ve bitirmiştir.
Siyasi anlamda “İttihad-i İslam” fikrini savunan Ahmet Naim İslam kardeşliğine zarar veren asabiyye fikrine doyurucu açıklamalar getirmiştir. Asabiyye fikrini yorumlayarak dini açıdan kabih görülen anlayış ve müstahsen görülen anlayışları birbirinden ayırmıştır. Bununla beraber Türkçülük cereyanlarına Türk olmadığı için cephe aldığı ileri sürülen Ahmet Naim, İslam birliği açısından sakıncalı bulduğu Arap İttihat Kulübü’nün isim ve kuruluşunu da tenkit etmiştir. Kavmiyet ve cinsiyet davası gütmeyi İslam’ın varlığı için kanser kadar tehlikeli bulmuş, bunu “yabancı bir bid’at”, “Frenk hastalığı” olarak nitelendirmiştir. Ve bu hususta İslam’da Davay-ı Kavmiyet adında mühim bir eser yazmıştır.
Babanzâde Ahmet Naim yeri doldurulamayacak yüksek bir şahsiyet idi. Onun ölümü İslam coğrafyasında büyük bir kayıp oldu. Nitekim kadim dostu Mehmet Akif onun ölümünden sonra şunları söylemiştir:
“Bizim biçare Naim’in aniden vefatı beni çok sarstı. Evim barkım yıkılmış da ben altında kalmışım sandım. Bu zavallı şark öyle kıymetli vücutları bundan sonra çok zor yetiştirir. Bilemiyorum, hükümet hesabına tercüme etmekte olduğu Tecrid-i Buhari son bulmuş muydu? İnşallah nakıs kalmamıştır. Çünkü öyle bir tercüme başka hiçbir babayiğidin harcı değil.” Bir secde anında vefat eden Ahmet Naim’in ölümü dostlarını ve sevenlerini derinden sarstı. Yine çok yakın bir dostu olan ve kendisinden Fransızca dersi alan Elmalılı Hamdi Yazır onun ölümüne, yazdığı şiirde şöyle yanmaktadır:
“Verdi ser Hamdi bu tarihe cihan
Secdeden gitti Hüda’ya Naim.”
Babanzâde’nin aziz dostu Mehmet Akif’in, Babanzâde daha hayattayken kendisine ithaf etmek istediği ama Safahat’a direk aldığı Secde adlı şiirin son bölümünde şöyle hitap eder.
“Kıyılmaz lakin Allah’ım bu gaşyolmuş yatan vecde…
Bırak, “hilkat”le olsun varlığım yek-pare bir secde!” [1]
Muallim Cevdet Anlatımıyla MÜDERRİS AHMED NAİM
Türkiye’de “Avrupa ilimlerinin yayılma tarihi”nin son elli yılı yazıldığı zaman başta en müdekkik mütercim olarak Ahmet Naim anılacaktır. Fakat ne çare ki şarkın bu temiz çehresi, Türk mektebinin bu kıymetli hocası ve Galatasaray’ın pek sevimli oğlu da aramızdan silindi gitti. Gazeteler, nihayet iki satırla ölümünü haber verdiler: (İrtihal: 13 Ağustos 1934) (Defin: 14 Ağustos 1934) ve biz onu Fatih Camiinden Edirnekapı’sında ebedî medfene götürürken sekiz on dostundan başka ilmî ocaklardan kimse yoktu. 35 yıl hocalık etmiş, birkaç bin talebe yetiştirmiş, şşark felsefesinde tetkikat yapan garp âlimler ile her vakit savaşmağa kadir, bir felsefe kolleksiyonunu ilk defa olarak bütün bir halde (1900) ilmî ıstılahla Türkçeye çevirebilmiş kıymetli üstadın böyle bir ihmale lâyık görülmesi yürekleri yaktı.
Hatıra gelir ki Ölümü heyecansız karşılanan âlimler, muhitlerinde bir çalkantı yapamayan, yürekleri ısıtamayanlardır. Bu fikir yanlıştır, ilim, adamlarıyla artistleri birleştirmemelidir. Sönük muhitlerle diri muhitleri ayırt etmelidir. Şehvânî bir roman muharririni birkaç bin kişi tanıdığı halde değerli bir âlimi nihayet birkaç yüz insan tanır ve bu, ilmin damgasıdır. (İlim) birkaç tablo çizgisiyle sun’î bir ihtiras tufanı koparan (roman) kadar halk tabakalarında heyecan yapmaz. Yapmaz ama garp topraklarında bir âlimin bağlı olduğu mektep, müessese ve sınıf müntesiplerinin alâkası muhitin ihmalini yırtar, onu lâyık olduğu hürmetle ve kalabalık bir cemaatle mezarına götürür, şerefine konferanslar verilir. Adı ve hayatı bir kitapla teşhir ve tahlil edilir.
Dikkat ettik: Merhumun cenazesinde ne Üniversiteden, ne büyük mekteplerden, ne Vilâyetten, ne Halkevlerinden resmen kimse yoktu. Acıklı bir hal!..
Şu son yıllarda kaybettiğimiz değerli adamlar arasında (Sade Türkçe) nin yaratıcısı merhum Ahmed Mithat (1328) ve elli yıl teşrih hocalığı yapan yüksek üstat Mazhar Paşa (1334), dört neslin mürebbisi ve Mülkiye müdürü Abdürrahman Şerefin (1341) ölümleri pek öksüz oldu, Bunların üç buçuk insan eliyle defnedilişleri, okumuş sivillerin ne kadar gevşek ve bağsız olduğunu ispat etti.
Askerlerde (meslek gayreti) ve (kılıç şerefi) denilen bir şey vardır. Ne kadar ihmal görülse gene bir taraftan kusur örtecek bir rasime (resmi tören) yaparlar ve bunun “nizâm”ı da vardır. Sivil takımlarda bu duygu, tamamıyla denecek kadar silinmiştir. Siviller, resmî bir emir almadıkça kendiliklerinden bir tertip yapamazlar ve göçenlere karşı toptan alâka göstermezler.
Bu bayramda rahmete kavuşan Türk musikisi târihinin, eşsiz üstaz Rauf Yekta, gene bahtiyar imiş ki belli başlı musikişinasların iştirakiyle omuzlarda taşındı. Ahmed Naim’in cenazesi böyle olmadı. (İlim) diye bağıran ve fakat “âlim” den hoşlanmayan zavallı muhit!
Bu küçük risalemiz, Ahmed Naim için derîn bir tercüme-i hal olamaz. Avrupa’da olduğu gibi bizde bir bilgiç adam hayatının her bucağını aydınlatmağa, mesleğinin ana çizgileriyle fikir ve yazısının görünür vasıflarını uzun bir tahlilden geçirmeğe ne vakit vardır, ne de öyle bir eseri takdir ile alkışlayarak bir sınıf; kitapçılar böyle bir eseri çok defa bastırmaktan çekiniyorlar. Ben Ahmed Naim adını ve bir parça fikirlerini yaşatacak bir dostluk kitabesi yazabildim, işte o kadar. Ne meslektaşları, ne felsefe hocaları bir şey yazmadılar..
Risalenin sonunda birkaç manzume vardır ki bunlar da resmiyet dışında yaşayan dostların yadigârıdır.
AHMED NAİM’İN KIYAFETİ; UZVİYETİ, MİZACI
Ahmed Naim; altmış yaşlarında orta boylu, kısa ve az sakallı, çenelerine doğru sakalı kıtça, tatlı bakışlı, bazen durgunca, çok kere yumuşak edalı idi.
İstihza etmez, fakat bir küstahlığın zarif sözlerle intikamını almağı bilirdi. Fikrini çabuk satan üç dalkavuğu mukayese ederken
( كَلْبُهُمْ … ثالِثَهُمْ) âyetini [2] okuması o kadar yerinde olmuştu ki herkes, mest oldu.. Hikâye söylemek ve dinlemekten hoşlanır, merhum Hüseyin Kâzım’ın cana can katan fıkralarına meftun olduğunu söylerdi.
Gülmesi tatlı idi; hele söz arasında bazen (nicedir ol hikâyet) deyişi ömürdü. Sıhhatinden şikâyeti yoktu. Ancak Buhari tercümesini yazarken gözleri ağrıdı. Koluna (inme) gibi bir şey geldi. Gerçi şedit teessürlere kapılmazdı. Bununla beraber gene (kalp) hastalığından göçmesi daha çok acındırdı.
AİLESİ
Ahmed Naim’in babası, (Baban) oğullarından meşhur (Mustafa Zihni Paşa)dır ki Mithat Paşa’nın Bağdat valiliğinde mektupçuluğunu yapmıştır; bir hatırasını İkdam gazetesinin 1325 senesi koleksiyonunda neşretmiştir. (Kuvay-i maneviye) ve sair risaleleri basılmıştır.
Paşa, 1312-1315 senelerinde Bolu’da mutasarrıftı. Babam Sadi Efendi’yi severdi ve kendisine birçok vakfiyeler hallettirmişti. Oğlu Ahmed Şükrü ile bir mektepte idik. Bu vesile ile paşaya da takdim olundum. Yıllar geçti. Babam İstanbul’a geldi. Ahmed Naim’le sık, sık görüşürdü. O vesile ile ben de konuşmağa başladım. Nihayet Maarif nezaretinde kurulan İmla derneğinde iki yıl beraber bulunduk. Bundan başka Darülmuallimin=muallim mektebinde terbiye ıstılahları vesilesiyle çok görüştük. Ve müzakere etti.
Mustafa Zihni paşa, memleketimize kıymetli evlâtlar yetiştirmiştir.
1 — Ahmed Naim,
2 —Muharrir İsmail Hakkı ki, meşrutiyetin ilânı ile beraber Tanin gazetesinin başlıca muharriri ve Hüseyin Cahid’in arkadaşı idi. Mülkiye mektebinde hukuku esâsiye okutuyordu. Dershanede düştü vefat etti (1328),
3 —Ahmed Şükrü, Paris hukuk fakültesinden mezun, bugün mülkiye müdürüdür. Küçükken bir mektepte okuduk. Paris’te de bir zaman buluştuk.
4 — Hikmet, Mülkiye mektebinin değerli mezunlarındandır.
GALATASARAYI-İLK ESER
Ahmed Naim, hatırımda yanlış kalmadıysa 1290 da doğmuştur. Galatasaray mezunlarındandır. Sonra Mülkiye mektebine de girmiştir. 1315-1316 yıllarında (Serveti Fünân) dergisinde, ( Bedâyi-ul Arâb ) başlığı altında Arap edebiyatından seçilme parçaların tercüme ve şerhine dair makaleleri görülmeğe başladı. 1316 tarihinde, Galatasaray ders nazırı Cemil’in Arapça sarf üzerine olan risalesinin tatbikat kitabı olarak (Temrînât) ı kaleme aldı. Eserin başında medrese usulünün aleyhinde bulundu. Öbür eserlerini Darülfünuna geçtikten sonra yazdı.
DARÜLFÜNUNDA DERSİ VE ESERLERİ
Ahmed Naim Galatasaray’ında epey ders verdi. (1327-1329) da yüksek tedrisat müdürü idi. O aralık (Te’Iif ve tercüme dairesi) ne de âza oldu. 1330 da (Felsefe dersleri) ni yazdı. 1332 de (George Fonsgrive) in psikoloji kitabını (İlmü’n nefs) namıyla Türkçeye çevirdi. Onun tercümede şahsiyetini gösteren bu eserdir ve 1900 ıstılahı havidir. Ahmed Naim, yine o yıl çıkan Edebiyat fakültesi mecmuasının birinci sayrsında (Pol Jane) nin (Felsefe ilim midir?) adlı çetin bir (Methal) ini hakikaten âlimce tercüme etti. Bunlardan başka 1346-1928 senesinde (Buharî) hulâsasını tercüme ve büyük iki cildini mükemmel bir mukaddeme ile neşretti.
Darülfünunun lağvına kadar müderrislik etti. (1327-1350) == (1911-1933). 1 temmuz 1933 de darülfünunun lâğvı üzerine açıkta bırakıldı.
FİKRÎ VE HİSSÎ EVSAFI
Ahmed Naim, kaba taassuptan kurtulmuş, temiz bir Müslüman örneği idi. Edebiyat ve musiki dostu idi, Arap ve Fransız dillerini iyi bilen bir felsefe âlimi idi. İmanında sabit idi. Neye inanmışsa sonuna kadar sadık kaldı. Onda riya, kuru sofuluk gibi şeyler yoktu, siyasî bir fırkaya mensup değildi. Şarkın dinî feyzini garp filozoflarının efkâr ile kaynaştırmıştı. Müspet ilimlerde garbın önderliğini hakkiyle takdir ederdi. Doğu ve batının harsını kendisinde bu şekilde toplamış canlar Türkiye’de azdır. Fakat Ahmed Naim’in faziletine erişenler, çok daha azdır. Onda “Muhammedî” bir yürek var idi.
Rahmetli, garp ilminin âşıkı, fakat maddiye mezhebinin düşmanı idi. Bu noktadan Tevfik Fikret ve Abdullah Cevdet’in muarızı idi. Herkes gibi Ahmed Naim’in de aksi tarafı vardı. Tam olgunluk kime nasip olur ki?!. Hüner, bir müvazene yapmaktadır.
Riyaziye derslerinde “Mecmuu cebrisi sabittir” diye ifade edilen hakikat budur. Bir mecmuu yapan sekiz on rakamdan bir kaçının yekûnu bozmadan küçülüp büyümesi ve bir kaç parçaya ayrılması külliyete zarar getirmez. Çünkü birinin azalmasına karşı öbürünün çokluğu açığı kapar.
Ahmed Naim işte böyle bir şahsiyet idi. O bazı şeyleri bugünkü medenî mikyasa göre dar düşünür. Ve bazı zaruretleri takdir edemez görünürdü.
Mühim bir vaka onun hem dar cihetini, hem kalbinin büyüklüğünü gösterir. Şair (Yahya Kemal), gençlere memleketin tasını, toprağını, abidelerini, kudsî hatıralarını sevdirmek maksadıyla bir kaç makale yazmıştı. Naim, tarihî şahsiyetlerin mezarlarına hürmeti nedense İslamiyet’in ruhuna mugayir bulur Yahya Kemali tenkit ederdi.
Ancak bir taraftan, Fatih yangının, bir taraftan Belediye idarelerinin pek nefis abidelerle tarihî kitabeleri mahvetmesi, Türk ve İslâm medeniyetinin en ufak taşına kadar hürmet beslenmedikçe Türkiye’de (eser) kalmayacağını Ahmed Naim acı acı hissettirmişti. Vefatından bir ay evvel ve münakaşadan on beş sene sonra, Yahya Kemal ile tesadüfen görüşmüş, (ben eksik düşünmüşüm, sen haklı imişsin, beni affet) demiş idi. Vakayı Yahya Kemal Müzeler Müdürü Bay Aziz ve tarihşinâs Bay Efdal yanında bana hikâye etmiştir.
Ahmed Naim (Velût) dedikleri çok yazıcılardan değildi. Meselâ Hüseyin Cahid’e benzemezdi. Fakat ne yazarsa şark ve garp kaynaklarında tetkik eder, öyle yazardı. Felsefe meydanında mukallit değil, müçtehit idi. Ve kuru mütercim değil, mütefekkirdi. Bir Fransızca ıstılah mukabilini (karşılığını) bulmak için nice geceler kitap karıştırdığını biliriz. Bir zamanlar (methode)[3] karşılığı olarak Merhum Emrullah’ın, (enha)[4] kelimesini kullanır ve (enha-ı İlmiyeye tevfikan, nahvi ilmîye göre) şeklinde onu yaşatırdı. (Muhitü’l maarif) e bakınız. Ahmed Naim, (Emrullah)’ın bu kelimeyi hangi şark filozofundan aldığını nasılsa sormağı unutmuş, fakat bir aralık (Keşf-u Istılâhat-ı Funûn) namındaki matbu eserin mukaddemesinde bulabilmiş, başka yerde görememişti. Ahmed Naim asırlarca evvel bu kelimeyi kullanmış yüksek bir şark filozofu arıyordu. (Farabî) ve (İbni Sina) nın bu kelimeyi ıstılah sırasına geçirmediklerini bu iki filozofun yüzlerce sahifelerini okuyarak anlamıştı. Herkese danıştığı sırada bir gün tenezzülen bu fakire de sordu:
“Dedim ki: (İbni Rüşd)’ün (Fasl’ül Makâl) ine bakınız. O bunu tamamıyla (methode) mukabili olarak kullanır. İbni Sina, (El-İşârât) ta (enmat) kelimesini ileri sürmüştür. Fakat bu daha ziyade procéde karşılığı olmağa yaraşır sanıyorum dedim. Beraberce :( Fasl’ül Makâl ) ve (El-İşârât) i araştırmağa başladık. Yerini bulduk.
ABBASÎ DEVRİ MÜTERCİMLERİ
Yunan ıstılahlarına Arapça karşılık koymakta çok isabet gösteren (Hüneyn bin İshak) ve (Sabit bin Kurre) gibi ilk Abbasîler devrinin parlak mütercimleri yanında on bir asır sonra Türk topraklarının yetiştirdiği meşhur riyaziyeci (Hoca İshak) i zikretmek ne kadar doğru ise felsefe sahasında da en değerli mütercim olarak (Ahmed Naim) i tanımak ve onu Türk dilinde, ikinci bir Hüneyn olmak üzere kaydeylemek katiyen haksız değildir. (Ahmed Naim) in (İlmünnefs) i yazarken kullandığı (1900) ıstılah iyi tetkik edilir ve eserin aslına ne kadar uygun şekilde ve ne büyük bir isabetle tercüme olunduğu araştırılırsa bu hakikat, teslim edilir.
TELİF VE TERCÜME DAİRESİNDE
Ahmed Naim, telif ve tercüme heyeti âzasından idi. Heyet birçok ıstılahlar koymuş ve iki de risale neşreylemişti. Felsefe ıstılahları, Sanaat ıstılahları, Fakat bu heyetin erkânı arasında en nafiz söz, yine onundu diyebiliriz. O, sözünü dinletemediği yerlerde tek başına kendi ıstılahlarını kullandı. (İlmünnefs) in mukaddemesinde ve kitabın muhtelif yerlerinde yazdığı haşiyelerde bunu yetkinliği bir iddia şeklinde değil, ilmî teklif suretinde ileri sürmüştü.
ŞARK FİLOZOFLARINI TETKİK
Ahmed Naim, bir çok arapça eserlere, meselâ (Elbestanî) nin (Dâiret-ül Maarif) ine (Akrabü’l Mevârid) gibi meşhur kamuslara ve Avrupa felâsifesinin ana kitaplarına birer, göz gezdirmekten usanmaz ve Farabî, İbni Sina, Seyid Şerif gibi şark mütefekkirlerinin ederlerini baştan başa okuyarak bunların görüşleriyle, garp felâsifesi telâkkileri aramasında mukayeseler yapardı, Bu, büyük himmettir Bu çığırda (Emrullah efendi) ile İzmirli İsmail Hakkı, Ferit, Ahmed Hamdi ve Ahmed Naimin eşi yoktur. Hassaten ıstılahlarda Ahmed Naim, kılı kırk yarardı. Bir mefhumu, bir kelimeyi ayrıca tetkik ve emsaliyle mukayeseden sonra kafasının içine alır ve Arapça Türkçe ıstılahlarla, frenkçe istilahatın delâletleri arasındaki uygunluk ve ayrılıkları uzun bir tahlil neticesinde tayin ederdi.
Bir gün terbiyevî ve İçtimaî ıstılahlar ve tercümeler üzerine konuşuluyordu. Abdullah Cevdetin Güstav Löbondan tercüme eylediği (Ruhu’l akvâm) ve (Ruhu İçtimaî) adlı iki kitap asıllarıyla iki ay mukabele ettiğini söyleyerek (Abdullah Cevdet, hakikaten isabetle tercüme etmiş, amma tercümesinde Türk edasına uymayan bir hava var) dedi. Eminim ki bunların ısında bir tanesinin olsun arapçaya tercümesi varsa Arap tercimi, daha olgun tercüme etmiştir, dedi. Anladım ki (Fethi Zağlul) ün arapçaya yaptığı tercümeyi (Ruhü’l İçtima) görmemiş arzettim. Memnun oldu.
İSLÂMİYETE HİZMETE
Gariptir ki müslüman geçinen memleketimizde Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin sahih hadiselerini öğreten ve (Buharalı) bir Türk âlimine nispetle (Buharî) denilen mukaddes kitap, Türkçeye hakkıyla tercüme edilememişti. Ahmet Naim, bu işi şan ve şerefle başarmıştır. Onun adı, bu vesile ile kıyamete kadar anılacaktır. Tercümenin o kadar sade olmaması söz götürür. Fakat isabetine bir şey söylenemez. Ahmet Naim’in Buharî tercümesine yazdığı mukaddemenin en canlı ve en ilmî faslı (Hadiselerin Metodolojisi) dir.
SAVAŞLARI
1—İlk eseri olan (Temrinât) mukaddemesinde medresede Arapça öğretilmediğini söyledi. Ve medrese metodunun pek çok yanlış olduğunu ispat etti.
Bu fena usul neticesinde yirmi senelik medrese tahsilinin ne bir satır Arapça yazmağa, ne bir gazete mütalea etmeğe yardımı olamadığını yana yakıla anlattı. Bu mükemmel mukaddimede Ahmed Naim, Galatasarayı’nda Arapça üstadı Hacı Zihni’nin neşreylediği “El-muktezap ve El-müntehap” adlı eserlerinin medrese usulünden başka bir amelî tarzda tertip edildiğini söyleyerek (medreselerde Arapça tedrisat) ın ıslahı dileğini ileri sürdü. Yazık ki medreseler, bu doğru sesi dinlemedi.
2— Ahmed Naim, birçok program komisyonlarında da bulundu, münakaşalara iştirak eyledi, birçok yanlış görüşleri doğrulttu.
3— Şarkta (Katoliklik neşri) komitesine pek çok yardımı dokunan İtalyan Prensi (Gaytano) nun (İslâm Tarihi)’ndeki kastî ve garazkâr yanlışlıkları teşrih için bir sıra makaleler yazmağa başlamıştı. (Tanin) ilk makalesini derç etti. Fakat bir çok mânialar, müdafaanın devamına engel oldu.
4—(Fatalism mesleği yani Cebriye mezhebi, İslâmiyete bir leke olarak mal ediliyordu. Ahmed Naim bilâkis İslâmiyet’in bu mezhebi çok tadil (değiştirdiğini) eylediğini ispat etti. Avrupa’nın en büyük ulema ve mütefekkirlerinin Cebriyesi oldukları halde bundan medeniyetin terakkisine hiç bir fenalık gelmediğini ve bir müslümanın mukadderatı mecburî telâkki etmekle ve tevekkül göstermekle gayri medenî bir zihniyet taşımış sayılamıyacağını teşrih etti. (İlmü’n nefs, S. 437-454), bu isbatı, bir İlmî kazanç oldu. Bugün rağbette olan Determinizm, Fatalizmin öz kardeşidir.)
5—Ahmed Naim bir camiaya bağlanmış olanların fırka düşmanlıklarıyla, millî ve kavmî kinlerle birbirlerine hücumu zarar getireceğini de ispata çalışmıştır. İslâmiyet’te kavmiyet davası risalesi bu fikri temsil eder. Merhum bu noktada haklı mütalaalar söylemiş ve fırka kinlerinin tarih ve siyasette kaça mal olduğunu anlatmağa hizmet etmiş olmakla beraber bizim için pek lâzım olan (Mutedil Türkçülük) e tam hissesini verememiştir.
Bu hareket. Avrupa’da ve bazı esbap ve ihtiyaç tesiriyle garkta doğduktan sonra önü alınamayacağını ve olsa olsa itidal ile idaresi lâzım geldiğini Ahmed Naim Bey anlayamamış ve meselâ Bursalı Tahir beyin bile Türkçülüğünü bir zamanlar nahoş bulmuşsa da sonraları hak vermiştir.
6—(Ahmed Naim, Tevfik Fikret’in Tarihi kadim manzumesinden çok müteessir olmuştu. Fikreti: “Manevî en büyük istinatgâhtan mahrum, bedbaht, ölmeğe mahkûm bir insan” diye telâkki ederdi. Garp filozoflarından iki üç kişi müstesna olmak üzere hiç kimsenin ulûhiyeti inkâr etmediğini Fikretin neden anlıyamadığını hayretle sorar, onu felsefî vukuftan mahrum sayardı. “Yarım fıkıh insanı dinden, yarım tıp candan eder” derdi.
Bu manzumenin ilmen ve felsefeden sakat olduğunu (Rıza Tevfik) e yazdığı bir risalede ispat eylemiştir.
7—Merhum” (Hadis okutma) usullerinin çok ıslaha muhtaç olduğunu iddia eder ve yirminci asrın tarih usulleriyle ilk hadiseleri derleyenlerin türeleri arasında yakınlık bulurdu. Buharî tercümesine yazdığı mukaddemede bu meseleyi; yüreği yanık bir İslâm mütefekkiri noktasından teşrih etmiştir. Bu eserin mukaddemesinde üç nokta buluyoruz.
(a) İlk hadis derleyenlerin yirminci asır, tarihçilerine yaklaştıklarını, yani ananelerle senetleri tetkikte ileri gittiklerini ispat,
(b) Birkaç yüz yıldır hadisle uğraşanların bu (metod) meselesinde kemal gösteremediklerini ihsas,
(c) Hadisler, bu asrın kafasıyla tetkik edilmedikçe İslâmiyet’in hakikatlerini ilim piyasasından geçirmeğe imkân kalmayacağı neticesini çıkarmağa okuyucuları davet.
8— Ahmed Naim, eski maarif nezaretinde kurulan İmlâ Encümeninde Sadreddin ile de mücadelede bulundu. Biz burada. Ahmed Naim’e iki yıl arkadaşlık etmek şerefini kazandık.
9 — Burada Naim beye iki yıl arkadaşlık etmek şerefini kazandık. Bu heyette değerli bir kaç adam olmakla beraber iltimasla getirilmiş bir iki insan da bulunuyordu. Bunlar, fikirlerde aşağı yukarı doğan birliği parçalıyorlardı. Meselâ vaktiyle Bağdat kadılığı etmiş olan ve taassupta benzerine pek az rastgeldiğini “Sadreddin” efendi gibi. Bu adam, tabiî bir müslümandı. Fakat neye, ne şekilde inandığı belli olmayan bir müslüman; hangi millî müessesata hürmet ettiği bir türlü keşfedilemeyen, bir kafa; Gazâlî gibi serbest düşüncesini garp âlimlerine kabul ettirmiş bir İslâm hâkimine âlenen “kâfir” derdi. Ona göre Cevdet paşa da “kâfir” idi! İmamı Âzam-ı bile tenkit ederdi. Buna bakıp ta onu serbest mütefekkir sanmayınız.
Sadreddin, maarif nezaretinin küçük mescidine sokakta gezdiği ayakkabılarla girer, “namaz böyle de kılınır der idi.” Ayakakbıların güzel halıları ne murdar hale getirdiğini zevre kadar düşünmezdi. “Gûya Türk imlâsı”na düzen vermek için çağırılan insanlardandı. Hâlbuki evvelâ “Türkçe” yi sevmez Arapça ve Farisî kelimelerin Türk şivesine göre aldığı şekilleri mutlaka reddederdi. (Muallim Naci) ye gûya hürmet ederdi. Fakat Naci’nin (Bir Türk dili vardır. Türk şivesi Arap ve Fars şivesine uymaz, Türkler dışarıdan gelen kelimeleri Türk tecvidine uydurmak hakkına maliktir) tarzındaki doğru mütalâasını biz ileri sürünce kızar, (Muallim Naci halt etmiş) derdi;?
Bu muvazenesiz adam ile ancak Ahmed Naim başa çıkabiliyordu. Sadreddin, hepimizi fikir ve bilgi itibarıyla küçük görüyor, fakat Ahmed Naim’i büyük biliyordu. Ahmed Naim’in Türk dili, şive noktasından istiklâlini saklamalıdır. Bu hususta Arap ve aceme uyamayız, diye müdafaası onu eziyordu.
Galatasarayın edebiyat hocası olup, imlâ derneğinde âzalık eden Bay Refet Avni bir gün dedi ki:
“Ahmed Naim’e Arapçacı derler. Halbuki Türkçenin hakkını ne güzel müdafaa ediyor” Cevap verdim:
“Ahmed Naim, Arapçacıdır, bir âlim sıfatıyla. Yoksa öz Türkçeye taarruz olunmasını istemez ve yazdıkları, Türk şivesinin halis numuneleridir”, dedim.
9— Ahmed Naim, Türkçenin arınması ve üslûbun sadeleştirilmesi meselesinde Türkçülerle beraberdi. “Türkçede yüzlerle fazla terkip var, bunlar çıkarılmalıdır”, diyordu. Fakat söz ilmî ıstılahlara geldi mi en ufak bir tadile razı değildi. Gerçi falan ve filân şeyler için yeni Türkçe kelimeler konmasını kabul ediyordu. Ancak yerleşmiş ilim ıstılahlarını sökmeğe razı değildi, noktada ifrata gidiyordu. Hattâ Türkçede kullanılan bir Arapça ıstılahın yerleşmiş olmasına da bakmaz, asıl arapçâsını arardı. Meselâ (dikkat) kelimesi (attention) karşılığı iken ve bunu herkes bilir ve kullanırken temelinde yanlışlık vardır, (tahdik) demelidir derdi. Keza (science) kelimesinin yalnız “ilim” demek olduğunu ve (fen) kelimesiyle tercümesi eski esasa uymayacağını söylerdi. Demek ki merhum, her noktada yaşayan ve kullanılanın hakkını veremiyor ve (Şân ) dediği (realite) yi her vakit göremiyordu. Herkeste böyle ifrat ve tefritler var ya; onda da öyleli
Tercüme ve ıstılah işlerinde neler düşündüğüne dair sözlerini risalenin sonuna koyduk. İş, oradan iyi anlaşılır. Bu noktayı bütün misalleriyle tetkik etmek istiyenler, risalemize geçirdiğimiz Fransızca ıstılahların (İlmü’n nefs) haşiyelerinde münakaşaları birer birer okumalıdır.
Hülâsa merhum, Avrupa ıstılahlarını Türkçeye Arapça kelimeler vasıtasıyla geçirmeği tercih ediyor ve zaruret görmedikçe eski ıstılahları bozmamalıyız diyordu. .
Türkçeye girmiş olan Frenk tabirlerine gelince: Bunlar arasında yalnız (lâmba, tramvay, elektrik, radyo) gibi umumi yaşayış levazımını gösterenlere (dirim) hakkı veriyordu. Yoksa Frenk ıstılahlarının Türkçeye aynıyla girmesini doğru bulmuyordu. İşte onun İlmî siyasetinin ana çizgileri.
MEŞHUR SAİT BEYİN MÜTALÂASI
Türkiye’de en iyi Fransızca ve Almanca bilenlerden olmakla beraber elli yıl evvelki Türkçenin en kudretli mümessillerinden bulunan ve nihayet “Kamusu Sait” adıyla bize bir (sözlük) hediye eden meşhur Sait beyi tanımayan ilim adamı var mıdır? 60 yıl evvelki (Vakit) gazetesinin başmuharriri, eski şûrayi devlet tanzimat dairesi başkanı, hukukçu Sait Bey budur.
Bu titiz zat, Ahmed Naim’in Fransızcadan tercümede isabetini son derece takdir ederdi.
Avrupaî hukuk ve idare ıstılahlarının Türkçe karşılıklarından bazılarını Sait Bey koymuştur. Gerçi kendisi Fransızcadan tercümede ve yazdığı makalelerde açık üslûp kullanmazdı. Onun içindir ki öz Türkçeciliğin babası sayılan (Mithat Efendi) ile (Muallim Naci) derecesinde sadeliğe hizmet edememiştir.
Yazdıkları meydandadır. Fakat Avrupaî hukuk ve idare ilimlerini doğru kavramakta, onlara ait ıstılah ve bahisleri Türkçeye doğru nakletmekte üstat idi. (Rouseau) nun meşhur nutkunu da (Fezâili ahlâkiye ve Kemalâtı ilmiye) unvanıyla tercüme etmiştir (1303). Galatasaray’ında uzun müddet tercüme hocalığı eden bu erdemli ve bilgiç ihtiyara vaktiyle maarif nezareti, hürmeten Darülfünunda bir oda ayırmıştı (1330-1332). Sait bey, sözlüğünü orada yazıyor ve Ahmed Naim’in makalât ve felsefî tercümelerini orada okuyordu. Hakkındaki şehadetini ben de o vakit işittim. Sait beyin Fransızcadan yapılan tercümelerde nasıl yanlışlar bulduğu ve mütercimlerimizi nasıl hırpaladığı, “Galatat-ı Tercüme” adlı meşhur kitabından anlaşılır. Bu dehşetli münekkidin Naim Bey’in tercümelerinde isabet bulması kayda değer.
AHMED NAİM VE EMRULLAH EFENDİ
Ahmed Naim’in 1330 tarihlerine doğru yazdığı Felsefe dersleri ile 1332 de hükümet hesabına basılan ve yukarıda ismi geçen (İlmü’n nefs) yani (Psikolojya) adlı tercümesi, Türkçede ilk defada görülmüş (bütün tercüme) dir ve (bütün doğru) dur. Fransızca bilenlerimiz, felsefî ıstılahların Türkçe ve Arapçalarını çok defa iyi bilmedikleri içindir ki (1330-1332) tarihlerinde Ahmed Naim’in önderliğine kadar kimse, çetin bir felsefe kitabını baştan sonuna kadar tercümeye cesaret edememişti. Ahmed Naim, şark ve garp felsefesini bildiği kadar Fransızca ve Arapçası da kuvvetli olduğundan bu işi başarabildi. Ondan 16 yıl evvel Darülfünunda felsefe dersi vermiş olan Emrullah Efendi merhum, Naim bey derecesinde pek kuvvetli Arapça bilmekle beraber ıstılah koyacak kadar bu dilden nasibi vardı. Ve Fransızca felsefî mefhumlarla tabirleri pekiyi kavramış idi Hakikaten geniş mütalâa sahibi idi. Bundan ötürü bir psikolojya ve mantık kitabı tercüme etmesi ondan beklenirdi. Belki de Türkçeye böyle bir kitap çevirmiştir. Ancak basılmamışttr. Emrullah merhumun bu kudrete sahip olduğu Muhitü’l maarifte koyduğu ıstılahlarla: sabittir. 1316 da neşreylediği bu pek mühim eserde kullandığı ıstılahları Naim Bey, beğenir ve:
“Bu zat, garp felsefesine Türkiye’de yol açan bir âlimdir” derdi. (İlmü’n nefs) in şu sahifelerinde Emrullah efendiyi hürmetle anar ve koyduğu ıstılahları ekseriyetle tasvip eder.
(İlmü’n nefs) in şu sahifelerinde Emrullah Efendiyi hürmetle anar ve koyduğu ıstılahları ekseriyetle tasvip eder:
(sh: 39, 50, 67, 103, 135, 148, 183, 253, 282, 288)
BİZDE TERCÜME ŞEKİLLERİ-MÜTERCİMLERİMİZ – I SADELİK MESELESİ
Ahmed Naim Bey’in (İlmü’n nefs) tercümesi doğru ve ilmî tercümenin şehkârlarından sayılacaktır sanırım. Ancak tercüme daha sade olamaz mı idi. Olurdu. Fakat merhum, ilmî ve felsefî kitaplarda doğru tabiatı sade tabirlere tercih ediyordu. Bu, onun mesleği idi. Bu bir bakıma göre makbul bir türedin Bir bakımdan da yanlıştır. Ancak insanları, inandığı ve bağlandığı mesleğin ölçüsüyle ölçmek, en iyi yoldur. Bu itibarla Naim Bey, ilmî ıstılah babası sayılabilir. Ve koyduğu tabirler hakikaten Frenkçe mefhumları tamamıyla kavratır, sadeleştirmeğe gelince onu da biz yapmalıyız.
Erbabı bilir ki tercüme, bütün dünyada iki şekilde yapılır:
Kelimesi kelimesine tercüme; manayı bozmadan serbest tercüme.
Bizde Abdullah Cevdet ve Darülfünun içtimaiyat müderrisi (Mehmet İzzet) birinci usulü kollayanlardır ki, bu, Türk şivesine çok aykırı düşüyor. Halbuki merhum Salih Zeki Bey’in (Bertran) dan yaptığı (Felsefe-i ilmiye) tercümesi, ne kadar usta işidir. Türk şivesine ne kadar uygundur.
Bay (Mehmet Ali Aynî) nin (Rabo) dan yaptığı ruhiyat tercümesi sadelik itibarıyla takdire lâyıktır. Mehmet Ali Aynî, hem doğru, hem açık, hem Türk şivesiyle tercüme etmiştir.
Keza (Borel) den tercüme eylediği (İlim ve felsefe) adlı kitapta dahi frenk kokusu yoktur. İzmirli üstâd İsmail Hakkı’nın Mantık ve Felsefe adlı tercümeleri doğru ve sağlam birer tercüme olmakla beraber üslûp çok ağdalıdır, ayak yürümez. Müderris Şekip, sade tercüme taraftarıdır. Vilyam Ceymis’den yaptığı (Terbiye musahabeleri), (Bergson) dan yaptığı dört konferans tercümesi fazlaca serbest olmakla beraber şiveye uygun ve açıktır.
Naim beye gelince: — Buharı ve felsefe tercümelerinde (aynen) çevirme yolunu tutmakla beraber felsefe mütercimlerinin hepsinden ayrılmış ve Türk şivesinin hakkını tamamıyla vermiştir. Ve bu, büyük maharettir. Bunu yapamayanlar serbest tercümeye müracaat ederler.
Halbuki Abdullah Cevdet’in (Güstav Löbon) dan kelimesi kelimesine nakleylediği kitaplar ile (Butmi) den tercüme eylediği (İngiliz kavmi), doğru tercüme olmakla beraber frenkçe kokar. Hüseyin Gahide gelince: Sade tercümede bütün içtimaiyatçıları geçmiştir dersek mübalâğa olmaz. Hâlbuki Profesör (Devey) in eseri olup Bay (Avni) nin İngilizceden tercüme eylediği (Terbiye felsefesi) o kadar girift ve kösteklidir ki talebe şöyle dursun, değme muallim anlayamaz. Bu söz, bir eski istihfaf değil, üslûbu muhakeme bakımından söyleniyor. Mütercimlere hürmetimiz gene bakidir.
Keza İzzet Bey’in Frenkçe kokan (içtimaiyat) tercümesini dürüst anlayacak ve manasını bugün kolayca kavrayacak talebe yoktur denilebilir.
Bay (Sadeddin) in Felsefe tarihi tercümesi, makul bir şekilledir.(Nev’i şahsına mahsus ulemadan (Ahmed Hamdi) nin (Pol Jane) den tercüme eylediği (Felsefe tarihi) nde tamamıyla sıhhat olmakla beraber üslûp, sarptır.
Bay (Münir) in (senpser) den tercüme eylediği (terbiye) kitabı, ilmî bir kazançtır. Fakat üslûbu ağırdır. (Zeki Megazimiz) in (İslâm medeniyeti tarihi), (Salâhaddin-i Eyyubî) ve sair tercümeleri açıktır. Bunu da itiraf etmeli ki bir felsefî kitap tercümesi, İçtimaî-Tarihî bir kitap kadar kolay olmaz” Buna rağmen (B. Mithat) in (Dürkaym) dan çevirdiği “Taksimi amâl” anlaşılmaz bir halde sarp ve zincirlidir.
Ahmed Naim’den bir iki hafta evvel vefat eden Şevketi Efendi’yi de mütercimler arasında zikretmek lâzımdır. Meşhur Alman müderrislerinden (Ebnighavs) dan tercüme eylediği ve bir kaç formasını bastırdıktan sonra eksik bıraktığı (İlm-i ruh) tercüme işlerinde pek hususî bir çehre gösterir. Bu kitap kelimesi kelimesine tercüme usulünün bambaşka bir şeklidir. Şevketi kıymetli bir müderristi. Ahmed Naim’in çok takdir eylediği bu zat, hem şark, hem garp felsefesini bilirdi. Robert Kolleji’nde İngilizce öğrendikten sonra Almanya’ya gitti ve felsefe mezunu olarak geldi. Şevketi fikren kemal sahibi idi. Bununla beraber ifade ve yazışlarda tatlılıktan nasibi yoktu.
Şevketi, kelime usulünün pek garip bir şekliyle nakleylediği (Ebnighavs) ruhiyatını oldukça sade, ve aslına sadık kalmak suretiyle meâlen yapılmış bir tercümeye çevirdiği sırada vefat etti. Ölümü Türk dünyasında bir (Yitik) tir. Garbın İçtimaî ve İktisadî meselelerini bu kadar iyi tetebbu etmiş ve şark meslekleriyle mukayeseye muvaffak olmuş, ikinci bir medrese zekâsını henüz piyasada görmedik.
FELSEFE TEDRİSİ VE ISTILAHLAR
Önce de söyledik ki bu kitap, bütün bir tahlil eseri değildir. Sonra da Ahmed Naim’in ifadesi, ayrıca bazı izahlara ihtiyaç göstermektedir. Onun için biz rahmetlinin ifadelerini çok yerde ayniyle almakla beraber izaha muhtaç olan terkip ve ibareleri sadeleştirdik… Adeta tercümanlık yaptık. Maksadımız, üslûp numunesi vermek değil, fikir beyanıdır. Bu cihetledir ki Ahmet Naim’in bazı ibarelerini manayı bozmamak şartıyla sade şekilde yazmakta beis görmedik ve isteyenlerin asıllarıyla mukayese edebilmeleri için (İlmü’n nefs) kitabının sahifelerini de gösterdik. (Muterize) içindekiler bizimdir.
Ahmed Naim, Türkiyede felsefe tedrisatını ve tercüme meselesinde ne düşündüğünü 1331 de şöyle anlatıyordu:
Darülfünunun açılması (1316 senesinde ve felsefe dersinin programa konması üzerine birçok felsefe kitapları neşredileceğini ümit ederken aradan on beş sene (1316-1331) geçtiği halde bu ümidin husulü hâlâ uzak görünüyor.
Felsefe okutmaktaki müşkülâtla beraber Darülfünun’daki tedrisatın şimdiye kadar dağınık tarzda yapılmış olması ve her yeni şeyde olduğu gibi felsefenin de efkârımıza intibakında pek tabiî olarak güçlük görülmesi, millî kütüphanemizin felsefe yüzünden zenginleşmesine mâni olmuştur: Meselâ Emrullah Efendi merhumun ilmî ihatası, bize pek kıymettar felsefî eserler bırakmağa kâfi iken kendisinden ancak talebesinin elinde veya sadece kulağında takrirlerinden başka bir şey kalmamıştır. Diğer muallimlerin takrirleri de pek eksiktir.
Bunca himmetlerin böyle güdük kalmasına başlıca iki sebep vardır:
Okuyucuları mahdut olan böyle eserleri bir kere basan bulunamıyor. Bundan dolayı da hocaların gücü ancak yirmişer, otuzar formayı geçmeyen dersleri neşre kifayet edebiliyor.
O da yalnız Darülfünun sahası içinde, ikinci sebep, ıstılahların henüz takarrür edememiş olmasıdır. Istılahlar, onları koyanların bile zihinlerinde yerleşememiştir. Her kavmin kendine has bir dili olduğu gibi her ilim erbabının da kendilerine mahsus ıstılahları vardır. Bunları bilmeyen kimse, o ilim erbabına karşı dilsiz veya dil bilmeyen bir yabancı hükmündedir… Bundan dolayıdır ki yabancı dillerde yazılmış felsefe kitaplarım mütalâa ederek pek güzel anlayan kimselerimiz anladıklarını Türkçeye nakletmekte güçlük çekmekte ve tercümeleri de çok defa muhataplarca anlaşılamamaktadır. Onun için (Avrupa dillerinden) tercümeden evvel ilmî ıstılahları takrire ihtiyaç vardır, ıstılahlar takarrür etmedikçe dilimizdeki çetrefillik gitmez ve ciddî ilim mesaili, hezeyanı andırır.
Felsefe bizde yeni bir ilim olsaydı ıstılahlarını koymak o kadar güç bir iş olmazdı. Bir kaç muallimin birleşip her kelimeye karşılık koymaları ve talebe arasında neşir ve tamim etmeleri kafi gelirdi. Fakat işin nazik ciheti şudur ki felsefenin (bizde) bu asra kadar intikal etmiş epeyce parlak bir mazisi vardır.
(Öyle ya, Farabî ve İbni Sina’nın felsefî dersleri ve ıstılahları zamanımıza kadar yaşamıştır. M. Cevdet).
Fakat bu, yalnız garbı ve (garp ilimlerini) bilenlerimizce meçhuldür. Ancak ulûm-u arabîye ile iştigal edenlerimiz bunu bilir. Hâlbuki her iki tarafın, birbirinden haberi yokken çalışmasından dolayı ileride içinden çıkılmaz kargaşalıklara yol açılmak korkusu vardır…
… O halde bugün bizim (felsefe) için yapacağımız şey, yeni tabirler koymaktan ziyade eskisini keşiftir. Onun için bir mebhase[5] ait Fransızca bir ıstılahın karşılığını ararken daima o mebhasin bizdeki şekline de bakmak ve eskiden beri bizde ne gibi ıstılahlar olduğuna dikkat etmek ve her iki taraftaki (şark-garp arasında) manalar birbirine muvafık ise eski tabiri terereddüt göstermeden kabul etmek, arada bir fark hasıl olmuş o farkı gözeterek yine mevzua münasip ufak bir değişiklik ile işi halletmek lâzımdır.
Bu ise hayli tetebbü ile güç ve uzun çalışma mahsulüdür. Ondan dolayı felsefî eserlerinin Türkçede azlığı tabiîdir..
***
(Dahil olduğu telif ve tercüme dairesinin, felsefe kitapları tercümesine de himmet ettiğini ve yalnız felsefe ve terbiyeye ait 7 kitap ve diğer sahalardaki eserlerde sayılınca daha bir yıl geçmemişken 37 kitaba baliğ olduğunu ve ıstılah encümeninin felsefe ıstılahati ile sınaat ıstılahat-ı bastırdığını söyledikten sonra diyor ki:)
Kendileriyle şeref bulduğum ıstılah encümeni, âzalarına kalbim hürmetlerle dolu olduğu halde biraz acele edilerek verilmiş bazı kararlarına bu kitapta (yani İlmü’n nefs kitabında) muhalefet mecburiyetinde bulunduğum gibi (ıstılah encümeninin yaptığı) Istılahat mecmuasında tesadüf edemediğim bazı ıstılahları da yeniden koymağa mecbur olduğumu hassatan arz eylerim. Esbabı mucibeleriyle birlikte beyan ettiğim bu muhalefetlerim tekliften öteye geçmez. Yeni vazettiklerimizin kabul veya reddi erbabı ilme aittir.
“….müellifin maksadını millî bir kisve ile arz etmeğe çalıştım. Hatadan selâmet davasında bulunmak, hiçbir zamanda hatırımdan geçmez ………. tercüme hatalarıma muttali olacakların ilmi deliller söylemek şartıyla ihtarlarına şimdiden-ilim namına-teşekkür ederim… Darülfünundaki müzakerelerimin mahsulü olan matbu formalardaki bazı ıstılahat hatalarımı anladıkça tashih ettiğim gibi bu kitapta (yani ilmü’n nefs) evvelki ıstılahlarımdan bazılarına yine kendim muterizim.
Darülfünun talebesine mahsus formalarımda ıstılahat ve tabiratın Fransızcalarını satırlar arasında göstermiştim. Bu alacalık, mütalâanın seyrini ve okumanın ahengini bozuyor diye bazı kimselerin itirazına mı uğramıştım. Fakat bu kitabın da o suretle (fransızcalı olarak) tab’ını tercih ediyorum. Zira fikrimce bu gibi mühim eserlerde tercümenin doğruluğunu ölçmeğe hizmet eden ve hiç olmazsa Fransızca ıstılahları bilenlerin maksadı anlamalarını kolaylaştıran bu zahmete şimdilik kat’i ihtiyaç vardır. Felsefe ıstılahları dilimize mal edilinciye kadar okuyucuların bu kadarcık bir zahmete katlanmalarında beis görmem.”
( İlmü’n nefs tercümesi — Matbaai Amire tab’ı sene 1332, S. 3-8.)
Ahmed Naim’in (İlmü’n nefs) te birer haşiye ile çıkarak mütalâa yürüttüğü ve tercümelerinde yanlışlar bulduğu Fransızca felsefî ıstılahlar şunlardır ki İlmü’n nefs haşiyelerine bakılınca ilan sıra ile bulabiliriz:
Ahmed Naim beyin bu mühim ıstılahlar hakkında hepimizin bildiğimiz ve alıştığımız şekillere uygun gelmeyen ve yahut bizim düşündüklerimizin üstüne çıkan mülâhazalarını (İlmü’n nefs) in haşiyelerini sırasıyla okumadıkça anlamağa imkân bulunmaz. Risalemizde de bu mütalâaları alacak yer yoktur. İsteyenler (İlmü’n nefs) tercümesinin 9 uncu sahifesinden başlayarak işbu ıstılahların yerine Naim beyin düşündüklerini okumalıdırlar.
ABDÜLÂZİZ MECDİ EFENDİ’NİN HAKKINDAKİ ŞİİRLERİ
TERCİ-İ-BEND
Babanzâde “Naim” in merkad-i pakinde nâlânım
Onun mevt-i elim-i matem efzâsile suzânın
Bu insaniyetin timsalidir, timsal- i âlisi
Bunun gaybubetinden fart-ı ekdârımla giryânım
Sirişkim şule-i âhımla kandil oldu kabrinde
Ser-i kabrinde her ân türbedar-ı şulefşânım
Masâlih sevkeder de ayrılırsam kabr-i pakinden
Vekâletle mezarında durur kalb-i vefadanım
Bunun evsâfi âlidir, bu bir insan-ı kâmildir.
Bunu takdir eder tahsin ile bil cümle ihvânın
Hayat -ı müstearı terk edüp bâlâya uçmuştur
O bâlâ vasfını yazmakta âciz kilk-i hayrânım
Ölüm ruha taalluk etmeyen bir hâl-i kevnîdir
Bu mânaca onun ruhuyle hem bezm-i füruzanım
Tahavvüller kalır eşkâl-ile batn-ı anâsırda
Cihan-ı maneviyi fikredince kalb-i tabanım
Cihanı secdede terk eyleyüb mevlâya gitmiştir
Hulûs-i kalbine ihlâs ile her ân senâhânım
Naim’in şöhreti malûmudur ağyar ile yarın
Olur sernâmei tebcili namı cümle âsarın
Riya-u süm’adan hâli idi ef’al ü etvarı
Kelâm-ı sıdk-u Hakk’dı daima bil-cümle güftârı
Ahibba görmemiştir müddet-i ömr-ü medidinde
Bütün ahbaba karşı böyle bir yar-ı vefakârı
Sehâ bir haslat-ı mümtazedir tab’ı keriminde
O mevcudu dahi yoksa severdi cûdu, işarı
Fakir-i sabiri görse dolardı eşkile çeşmi
Mürüvvet etmeğe meftun idi kalb-ı keremdâri
Tekebbürle, gurur ashabına baş eğmedi asla
Bütün kalb ile sevmezdi hukuku-u gayrı ızrarı
Tamadan, ihtirasat-ı beşerden nefret eylerdi
Gönül almaya matuf idi her türlü efkârı
Naim’in haslat-ı ulviyesi meşhur-u âlemdir.
Naim’in medhe lâyıkdı bütün güftaru reftarı
Hadis ilminde yektay-ı zaman, danâyi devrandır
Bunun bürhanıdır terk ettiği kıymetli asarı
Kalemden cûş eder çeşmim gibi eşk-i huruşanım
Revadır ağlasa mevt-i Naim’e yar-u ağyarı
Naim’in şöhreti malûmudur ağyar ile yârın
Olur sernâme-i tebcili namı cümle asarını
Alup bir pir-i âli menkıbetten feyz-i rabbânî
Mücessem hulk-u âlidi bu zat-ı pak-i nuranî
Mahasinle müzeyyen bîr vücud-u nadirül fıtrat
Mecellâyi maali, mazhar-ı eltaf-ı subhani
Kulub-i asfiyaya gıbta âverdi hayatında
Kemali, ilmi, hilmi, nur-i aklı nur-i irfanı
Tevazu, meşreb-i pakinde daim zînet olmuştu
Bu halinden ona meftun idi cümle ihvanı
Letâiften, hakâyıktan, maâniden konuştukça:
Vukuf-n kâmili tezyin ederdi bezm-i yârânı
Bunun feyz-u kemali Hazret-i Ahmed Amîş’tendir.
O hazret bir güneşti neşrederdi nuru insani
Naziri az olan bir pir-i âlengiri kudsiyet
Yüzünden berk ururdu daima envâr-ı yezdani
Bu damadıdır memduhumuz dam ad-i âlisi
Taali eylemişti, feyzi sıhriyet ile şânı
Bu kurbün sırrı, hakkanî Kemal-i zat-ı furkânı
Bu vahdaniyetin seb’ül mesânisindedir sânı
Naim’in şöhreti malûmudur ağyar ile yarın
Olur sernâme-i tebcili namı cümle asarın
Akar eşkim gibi eşk-i huruşan çeşmi ihvandan
Yanan kalbim derununde dönen ateşli efgândan
Sükût-u behtile feryat eden bir halkadır yaran
Tutuşmuş sineler, dilsuzdur hep nar-ı hicrandan
Su hicran öyle ateşdir ki sönmez, iştial eyler
Hayat oldukça daim çıkmaz asla kalb-î insandan
Safa abad olan bezm-i mahabbet rahnedâr oldu
Vefakâr-ı mahabbet çıktı gitti bezm-i yarandan
Ederdi istifade daima sohbet edenler hep
Bu dânâ-yi hakikat, vakıf-ı esrâr-ı irfandan
Müdelleldi kelâm ı ihtişamı bahse girdikçe
Münüvverdi bütün davaları envar-ı burhandan
Maarif sahnesinde sahib-i kürsi-i hikmetti
Maâli levhasında pek müşaşa nur-u imandan
Onun darünNaim i mağfirettir dâr-î vâlası
Olur dilsir-i rahm-u atıfet eltâfı rahmandan
Hayat-ı dünyevisi pak idi, pakıze meşrebdi
Girer cennâta “MECDİ” lutfi halka babı ihsandan
Naimin şöhreti malûmudur ağyar ile yarın
Olur sername-i tebcili namı cümle asarın
TERKİB-İ-BEND
Göründü cebhesi taban güzide bir fıtrat
Kemal’i ilm ile meşhur olan bu şahsiyet
Bu nur-i bağ-ı maarif, bu hulk-i pak-i celil
Bu mevc-i feyz-i mukaddes, bu ruh-i ünsiyet
Serada necm -i Süreyya, semada necm-i sera
Fezada şaşaa pira ziyâ-yı ülviyet
Nedim-i kuds-i münevver fehim-i sır-ı kader
Sedir-i hulk-i tavazuda kibriyâ haslet
Kemâl-i muttaki -i arif hakayıka vakıf
Muhat ilm-i ledünni, serâir-i hilkat
Vahid-i dürre-i beyzâ, kelid-i kenz-i hafâ
Derun-u sine- i sinası nur-i kudsiyet
Cihaz -ı feyz-i ilâhî, şua-i subh-i ezel
Ebed cemâl-i nıyazında hacle-i vuslat
Karihasında salabet hasisa-i ezelî
Akidesinde savâbit kevakib-i hikmet
Kitab-ı sine-i fazlı mekârim-ül ahlâk
Hitâb-ı lutf-u makali kelâm-ı mahviyet
Bu kim? Bu şahs-ı mualla bu zai-ı pak-i kerim
Babası sülâlesinin mefhar-i bülendi Naim
Rida-yı mateme girmiş de asfiya-yi beşer
Ser-i teellümü eğmiş döker dümuğ-u keder
Zalam-i yes ile şebrenk olan sudur-i sürür
Sükût içindeki feryadı kalb-i dehre döker
Reva-mı kilk-i belagat bu hüznı ağlamasın
Esefi esef diye gîryan cihan-i ilm-ü hüner
Beyanı kalb- i belıgin harab-î hicrandır
Mıdâd-i kilk-i teessür siyah-i ahu şerer
Hazin hazin düşüyor eşk-i çeşmi irfanın
Düşürdü ah elinden yine türaba güher
Nasıl bu gayb-ı güherden teellüm eylemesin
Furuğ-i revnakı bin şems-ü mah-i kevne değer
Hata tasavvuru yoktur sihâm-ı mevlâda
Niçin gelir de fakat cay-i nâbecâya düşer
Teessürat-ı derunî nedir bu hilkkatte
Cihan bilir ki nihayet gelen cihane gider
Yazıldı eşk iîe matem sahâif-i dehre
Durur bu nakş-ı teessür cihanda haşre kader
Naim’in oldu memâtı kulâba derci -i elim
Ziya-ı merd- i azime olur figan -ı azim
Dilinde şulesi vardır furuğ- u mevlâdan
Elinde levha-i garra kitab-ı alâdan
Kemal-i fazlını tebcil edince kilk- i edip
Muhit-i ilmini tefrik eder mi deryadan
Sücud-i vahdete dalmış garâm-ı akdesle
Ecel gelince de geçmez salâh ifadan
Ecel gelince değil, geldi ruhu kabzetti
O secde etmede duymaz hayatı ifnadan
Kitab-i ömrü kemalât ile müzeyyendir
İnerse kabrine lâyik kitabe balâdan
Bunun makam -ı tecellisi kurb-i mevlâdır
Alır nasıp muazzam, Naim-i uhradan
Amîş, o zat -ı mukaddes o kıble-i ervâh
Nasibi verdi bu zata füyuzu ulyâdan
Ziya-yı akl-ile tetkik edilse ruh-u beyan
Doğar şumus-u hakikat butun-î manadan
Naim’i sanma ki “MECDİ” o ruh-i sakittir
Sadası guşuma geldi riyaz-ı ukbadan
Ölürmü ruh-i hakikat, söner mi nur -ı kadîm
Kulûba şaşaa efza furuğ-i ruh-i Naim
(sh.3-31)
Kaynakça
Muallim Cevdet Müderris Ahmed Naim [Kitap]. - İstanbul- Ülkü Matbaası : [s.n.], 1935.
[1] Hadi Ensar CEYLAN; Şubat 17, 2007-(http://vahadergisi.wordpress.com/2007/02/17/babanzade-ahmet-naim-1872%E2%80%931934/ )
[2] Kehf, 22
[3] (Metod)
[4] Enha: (Nahv. C.) Nahvlar, taraflar, canibler, cihetler, yanlar. * Yollar, tarikler.
[5] Mebhas: Kısım. Bahis. Fasıl. Bir mes’eleye âid söz. * Arama, araştırma yeri. * Bir şeyin arandığı yer.