Yıllık arşivler: 2011

ALLAH TEÂLÂ’NIN İSM-İ A’ZAMINI BİLMEK SIRRI


Şeyhimin Hocası Şeyh Ebû’l-Hasan şâzelî kaddesellâhü sırrahu’l azîz şöyle anlattı:

“Seyahatlerimin birindeydim. Henüz bu işin başında bu­lunuyordum. Bana şöyle bir tereddüt musallat oldu: Allah Teâlâ’ya tâat ve onu zikir için tekke ve dergâhlara mı kapanayım yoksa şehirlere dönerek Âlim ve sâlih insanların sohbetlerine mi ka­tılayım?” Derken bana bir velinin vasıfları anlatıldı. Bir dağın tepesindeydi, ben de yanına tırmandım. Onun yanma ancak gece vakti varabilmiştim. Kendi kendime:

“Bu vakitte şimdi yanma girmeyeyim.” dedim. Mağaranın içerisinden şöyle seslendiğini duydum:

“Allah ’ım kullarından bazıları, senden mahlûkatını, onlara hizmetçi kılmanı istediler ve bununla râzı oldular. Ben ise bü­tün yönelişim sana olsun diye halkın bana musallat olmasını istiyorum.” dedi. Sonra ben kendi nefsime baktım ve:

“Ey nefsim, bu şeyhin kendisinden kana kana içtiği denize bak.” dedim. Sabah olunca şeyhin huzuruna vardım. Kendi­sini görünce heybetinden ürperdim. Ona:

“Efendim hâliniz nicedir?” dedim. O bana:

“Senin tedbir ve tercih hararetinden Allah Teâlâ’ya şikâyet ettiğin gibi ben de rızâ ve teslimiyet soğukluğundan Allah Teâlâ’ya şikâyet ediyorum.” dedi. Bunun üzerine ben:

“Efendim, benim tedbir ve tercih hararetimden şikâyetime gelince, ben onu şimdi tattım. Ama sizin rızâ ve teslimiyet so­ğukluğundan şikâyetiniz niçin?” dedim. Şöyle dedi:

“Rızâ ve teslimiyetin hazzının beni Allah Teâlâ’dan alıkoymasın­dan korkuyorum.” Ben:

“Efendim dün gece şöyle dediğinizi duydum:

“Allah’ım bazı kimseler mahlûkatı kendilerine hizmet ettir­meni istediler, sende mahlûkatı onların hizmetine verdin, on­lar bununla râzı oldular. Allah Teâlâ’yım ben bütün yönelişim sana olsun diye insanların bana musallat olmasını istiyorum.” dedi­niz.” Şeyh bunun üzerine tebessüm etti ve şöyle dedi:

Evlâdım, Allah’ım, mahlûkatını bana hizmet ettir diyece­ğine, Rabbim benimle ol de. Allah Teâlâ seninle olunca herhangi bir şey kaçırman mümkün mü? Bu cinâyet nedir?”

Şeyh Ebû’l-Hasan şöyle anlattı:

“Ben ve bir dostum bir mağaraya yerleşerek orada ibâdet edip Allah Teâlâ’ya vâsıl olmayı istedik. Her gün, Yarın bize fetih verilir ya da yarından sonra fetih nasîb olur.” diyorduk. Derken heybetli bir adam içeriye girdi. Ona:

“Sen kimsin?” dedik. Adam:

“Ben Melik’in kuluyum.” dedi. Onun Allah Teâlâ’nın evliyâsından biri olduğunu anladık. Ona:

“Hâlin nasıldır?” diye sorduk. O:

“Yarın veya yarından sonra bize fetih nasîb olur diyen kimsenin hâli nasıldır? Ne velâyet ne de felâh var. Ey nefis Allah Teâlâ’ya, niçin ibâdet etmezsin?” dedi. Biz onun konuya nereden girdiğini çok iyi anladık ve Allah Teâlâ’ya tevbe ve istiğfarda bulunduk. Bunun üzerine Allah Teâlâ bize fetih nasîb etti.”

Şeyh Ebû’l-Hasan şöyle anlattı:

“Bir gün üstâdımın huzûrundaydım. Kendi kendime şöyle diyordum:

“Acaba şeyh Allah Teâlâ’nın ism-i azamını biliyor mu?”

Şeyhin oğlu benim de bulunduğum mekânda hazır bulu­nuyordu. bana şöyle söyledi.

“EY EBÛ’L-HASAN MESELE ALLAH TEÂLÂ’NIN İSM-İ Â’ZAMMI BİLMEK DEĞİL, ASIL MESELE; İSMİN BİZÂTİHİ KENDİSİ OLMAKTIR.” dedi. Şeyh meclisin en önünden şöyle dedi:

“Oğlum doğru söyledi ve sende bulunan hâli tespit etti.”

Şeyh Ebû’l-Hasan’a bir gün şöyle denildi:

“Niçin semâ dinlemiyorsunuz?” Şeyh şöyle cevap verdi:

“Halktan gelen semâ cefâ ve eziyettir.”

Şeyh Ebû’l-Hasan şöyle dedi: Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin şu hadisini duydum:

“Bazen kuşkusuz kalbimde gaflet belirir de bundan dolayı Allah Teâlâ’ya günde yetmiş kere istiğfar ederim.”[1]

Bir zaman bu hadisin manasını anlamakta zorluk çektim. Sonra Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin bana şöyle dediğini duydum:

“Ey Mübârek! Bu Allah Teâlâ’dan başkasının (ağyârın) kalpte açtığı gaflet değil, aksine nurların açtığı bir gaflettir.”

Şeyh Ebû’l-Hasan şöyle dedi: Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemden nakledilen şu hadisi dinledim:

“Kalbinde fakirlik korkusu bulunan kimsenin ameli çok az olarak Allah Teâlâ’ya yükseltilir.”

Bir sene müddetle bu şekilde, hiçbir amelimin Allah Teâlâ’ya yükseltilmeyeceğim zannederek bekledim. Kendi kendime şöyle diyordum:

“Kim bundan kurtulabilir ki?” Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem rüyamda bana şöyle derken gördüm:

“Ey mübarek, nefsini helak ettin, kalbe gelip geçen düşünce ile kalpte yerleşip karar kılan düşünce ara­sında fark vardır.”

Şeyh Ebû’l-Hasan şöyle anlattı:

“Rü’yâmda Hz. Ebû Be­kir radiyallâhü anhi gördüm, bana şöyle diyordu:

“Dünya sevgisinin kalpten çıktığını gösteren alâmet nedir biliyor musun?” Ben:

“Hayır bilmiyorum.” dedim. Hz. Ebû Bekir  radiyallâhü anh bana:

“Dünya sevgisinin kalpten çıktığını gösteren alâmet, nimete erdiğinde onu infak etmek ve nimetten mahrum oldu­ğunda da ondan dolayı bir sıkıntı duymayıp rahat olmaktır.”[2]


[1] Hadisi Müslim ve Ebû Davud rivayet etmişlerdir.

[2] İbn Ataullah el-İskenderî,trc: Abdullah Mağfur,  Letâifül-Minen Fî Menâkıbı’ş-Şeyh Ebi’l-Abbas ve Şeyhihi Ebi’l-Hasan- Allah’ın İki Velî Kulu, Üsküdar Yayınevi, Nisan 2011 İstanbul, s. 136-139

ALLAH TEÂLÂ VERDİĞİNİ GERİ ALMAZ


Şeyh Muhyiddin İbn’ül Arabî kaddesellâhü sırrahu’l azîz şöyle demiştir:

“Sûfîlerden biri, Mısır’ın Kandiller sokağındaki evine bizleri davet etti. Şeyhlerden bir grup orada toplandık. Derken sofra kuruldu. Fakat yemek için tabaklar yetmemişti. Camdan bir kap vardı. Fakat bu kap bevl için ayrılmış olup henüz kul­lanmamıştı. Ev sahibi yemeğin ilk kısmını o kabın içine koydu. Cemâat de yemeye başladılar. Derken kap dile gelerek:

“Allah Teâlâ bana bu sâdâtın benden yemelerini nasîb ettikten sonra, artık bu andan itibaren ben evliyâ ve eziyetin mahalli olmaya asla râzı olmam.” dedi. Ardından ikiye bölündü. Şeyh Muhyiddin şöyle dedi:

Ben topluluğa: “Kabın söy­lediğini işittiniz mi?” diye sordum. Oradakiler:

“Evet.” diye cevap verdiler. Ben:

“Ne duydunuz?” dedim. Onlar da geçen sözü bana söylediler. Ben:

“Kap bundan başka bir şey daha söyledi.” dedim. Onlar:

“Ne söyledi?” diye sordular. Ben:

“Sizin kalpleriniz de böyle. Allah Teâlâ kalplerinize iman nasîb etti, artık bu imandan sonra, kalplerinizin günah, isyân ve dünya sevgisiyle kirlenmesine, çöplük hâline gelmesine râzı olmayın.” dedi, diye cevap verdim.” [1]

Allah Teâlâ bizleri ve sizleri, minnet ve keremiyle Allah Teâlâ’dan alıp öğrenen kimselerden eylesin.[2]


[1] Zamanımızda kalp hastalığının çokluğu nedenlerinden biride budur. Hallerimize kalplerimiz razı olmuyor.

[2] İbn Ataullah el-İskenderî, trc: Abdullah Mağfur,  Letâifül-Minen Fî Menâkıbı’ş-Şeyh Ebi’l-Abbas ve Şeyhihi Ebi’l-Hasan- Allah’ın İki Velî Kulu, Üsküdar Yayınevi, Nisan 2011 İstanbul, s. 248-249

YÜREĞİMİZE BATAN İNGİLİZ KAZIĞI (Ermeni Meselesi)


Psikolojik Savaş, herhangi bir düşünürün icat ettiği bir faaliyet şekli değildir. İnsanlık tarihi kadar eski olan, bu stratejik harekât şekli, ilk olarak insanlar arası anlaşmazlıkların çözümünde, hilenin de kullanılması olarak ortaya çıkmıştır.

Psikolojik savaş uygulamalarının, tarihte örnekleri sayılamayacak kadar çoktur. Düşmanı yıldırmaya yönelik olarak uygulanan bu faaliyetler, bazen özellikle dost birliklere karşı yönelik olarak da uygulanmıştır. Dünya üzerinde insanlar var olduğu sürece de, uygulanmaya devam edecektir.

II. Dünya Savasından sonra yapılan değerlendirmeler, psikolojik savaş stratejilerinin, yalnızca savaş zamanında değil barış dönemlilerinde de kullanılabileceği sonucuna varılmasını sağlamıştır. Öyle ki psikolojik savaş taktikleri sayesinde,  sıcak savaşlarda dahi ulaşılamayan sonuçlara ulaşılarak, birçok ülke ve toplum üzerinde etkili olabilme ve yönetimi altına alabilmenin mümkün olabileceği görülmüştür. Günümüzde, yabancı bir ülkenin dış politikasını etkilemek maksadıyla yapılan propagandaların, genellikle kabul edilebilir bir yaklaşım olarak algılanması sağlanarak, ikamet elçiliklerinin de bu konuyla çok yoğun bir şekilde ilgilenmekte oldukları görülmektedir. Bununla birlikte, böyle çalışmalarda başarısı bulunulan ülkelerin, siyasi kültürüne ve rejiminin hassasiyetsilerine göre değişiklikler gösterir. Psikolojik savaşın önemli unsurlarından olan Kitle iletişim araçları önemli bir faktör olup, bununla ilgili olan sahiplik ve kontrol konusu yine çok önemli iki konudur. Bu iki temel faktör, yani mülkiyet ve kontrol faktörleri, medyada ki kültürel üretimin ideolojisini de ciddi boyutlarda etkileyen önemli etkenlerdendir.

Kitle iletişimi, kelimenin gerçek anlamıyla kitleler arası bir iletişim değildir. Kitlelerle olan, kontrol amaçlı iletişimdir. Bu kontrol arayışı da, siyasal ve ekonomik güçlerin, egemenlik arayışı ve mücadelesini yansıtmaktadır. Kitleler ise, kontrolün amacında kullanılan hem araç hem de amaç haline getirilip bir şekilde kullanılmaktadırlar. Dolayısıyla, kitlelere ulaşma amacı, gerçekte ise bu ulaşmanın nedenini gizler. Amaç, onlara ulaşarak kontroldür. Buda psikolojik savaşın temel kuvvetidir.

Günümüzde sıcak savaşların yerini artık soğuk savaşların aldığını, devletlerin psikolojik savaş taktiklerini en etkin bir silah olarak amaçları doğrultusunda kullandıklarını, yine devletlerin milli güvenlik amaçlarını gerçekleştirmek ve bunu desteklemek amacıyla güvenlik stratejilerine paralel şekilde yürüttükleri görülmektedir.

Devletler, muhtemel rakiplerine karşı izledikleri politikaları, açık ve örtülü olarak yaptığı girişimlerini psikolojik savaş faaliyetleriyle desteklerken, diğer yandan kendi milli güç unsurları üzerindeki muhtemel rakiplerinin, psikolojik savaş tehdidini önleme çabalarını, etkisiz kılmaya bir şekilde çalışırlar.

Psikolojik savaş konusunda, günümüzdeki uluslararası sisteme ve buna ilişkin yapıyı incelediğimizde, ABD’nin dünya üzerindeki etkisinin önemli boyutta olduğu görülür. Ancak, bu durum dünyada üzerindeki insanların büyük bir kısmının tepkisini almakta olup, uluslararası ilişkilerde sıkıntıya giren Amerikan yönetimini, son zamanlarında maddi değilse de psikolojik olarak büyük bir yara almasına neden olmuştur.

Amerikan karşıtlığının, dünya üzerinde had safhaya ulaşması, ABD’nin mevcut küresel hegemonyasını sürdürülebilmesi için, gerekli tedbirler alma gereğini artık iyiden iyiye hissettirmektedir. Çünkü Amerikanın egemenliği sadece dış nedenlerle değil, iç nedenlerle dahi sona erebilecek duruma gelmiştir. Mesela Irak Savaşını buna örnek olarak verebiliriz. Amerikan halkı hepimizin bildiği gibi savaş yanlıları ve savaş karşıtları şeklinde ikiye bölünmüştür. Bu durum ise, ABD nin çöküş ihtimallerini artırıp, onların psikolojik savaş taktikleri geliştirmeye ve yenilenme ihtiyacının gerekliliğini zorunlu hale getirmiştir.

Konuyu biraz daha açacak olursak, önümüzdeki 21. yüzyılda uluslararası sistemin alacağı şekil, büyük ölçüde ABD’nin dış ve iç dinamiklerine bağlı olacaktır. Günümüzde küreselleşmenin getirdiği çok kültürlülük anlayışı çerçevesinde kültürel farklılıkların giderek ön plana çıkması ise, Amerikan toplumu gibi farklı kökenlerden gelmiş insanların oluşturduğu yapı üzerinde oldukça olumsuz etkiler bırakmaktadır. ABD bu dengeyi koruyabilmek için, her gün yeni bir kargaşa ortamı hazırlayıp ortamı bulandırarak, durumu kendi menfaatine çevirme planı içerisindedir.

Bununda en son örneklerinden biride, Osmanlıdaki Ermeni Tehcirini gündeme taşımasıdır. Aslında ABD’nin, Ermeni haklarını savunmak gibi bir derdi ve sıkıntısı yokken, her zaman yaptığı gibi, dünya jandarmalığına soyunarak, Türkiye’yi meşgul edip, uzmanı dahi bulunmadığı, gerçekte ise hiç olmamış hikâyelerle, güya Ermeni Tehcirini fırına sürerek bir yerlere gelmek istemektedir. O yer ise, iç güvenliğindeki çatırtıları kapatmak için, stratejik ortağı olan Türkiye’yi kurban seçmek pahasına, taktikler denemesidir.

Geçmişte İngilizlerin ürettiği problemi, günümüz problemi haline getirmiş olması, bahsettiğimiz gibi psikolojik savaş taktilerinden başka bir şey değildir. Tabii ki yapılan yanlış bir harekettir ve bu unutulmayacaktır. Lakin ayakta durabilmek için, kapısında beslediği tavuğu, hindiyi yiyen ev sahibi kendince haklı gerekçeleri sunduğunda, çok şeyde söylemeyiz. Öyle ise, bu Ermeni meselesi başımıza nasıl bela oldu buna bir göz atalım…

İngilizler, Osmanlı Devletini küçük düşürmek, yıpratmak ve dünya kamuoyunda suçlu göstermek amacıyla, ikinci veya üçüncü elden toplanan ve doğruluğu teyit edilmemiş bilgilerle, 1915 yılı Ermeni Tehciri sebebi ile birçok insanın soykırıma uğradığı iddialarını içeren kitap yazdırıp, Birinci Dünya Savaşı’nda dağıtımını yaptırmışlardır.[1] Yine Türk karşıtı propaganda oluşturma faaliyetinde, 15 Ağustos 1916 tarihinde, bir İngiliz gazetesinin Ermenistan muhabiri olan Arsak SAFRASTİAN, Gagene NYHEETER adlı bir Ermeni’ye dayandırarak yazdığı haberde,

“Bütün güzel (Ermeni) kadınlar haremlere götürülmüş ve hatta İstanbul’daki genel evlerine satılmış, geri kalan diğer 500 bin kişi göç ettirilmiştir. Erzurum’dan 25 bin kişi sürülmüş bunlardan erkekler öldürülüp Fırat nehrine atılmıştır.” ifadelerine yer vermiş, aynı hikâye, yardım toplamak amacıyla, ABD basını tarafından da kullanılmıştır.

Açıkladığımız şekilde, İngiliz propagandası ile başlayan Ermeni sorunu, kapanmayan bir yara haline getirilmiştir. Sinsi ve haince planın devamı için sinemayı dahi kullanmaktan çekinmemişler ve hayali senaryolar üretilmiştir. “Ağrı Dağı” (Atom Egoyan; 2002), “Anne” (Henri Verneuil; 1991), “Sason’un Oğulları” (Sarky Mouradian; 1975) gibi.[2]

Bu filmlerin ortak özellikleri ise; Sözde Ermeni Soykırımı Projesi çerçevesinde üretilmiş olmaları ve günden güne artmakta olup haksız yere dünya kamuoyu önünde suçladıkları ve karalamaya çalıştıkları propaganda örnekleri, ayrı bir araştırma konusu olacak kadar da çoktur. Karalama örneklerinden bir tanesi şu şekildedir.

“Kaliforniya’da işlek bir caddeye oturan yaşlı bir Ermeni önüne aldığı kazana kırmızı bir su doldurup içine bir kaç kemik atar ve basına geçip ağıt yakar;

“Türkler ecdadımızın kanına böyle çorba yapıp içti” diye. Etrafında onu korumakla görevli iri yarı Ermeni gençleri de gelene geçene Türk usulü Ermeni kanına çorba tarifi diye broşür dağıtırlar. Artık o broşürlerde 700.000 Yunanlıyı, 300.000 Süryani’yi, 1.500.000 Ermeni’yi yerlerinden yurtlarından göç ettirmekle soykırıma uğradıkları yazılıdır.” [3]

Uzun yıllardır Ermeni diasporasının yürüttüğü etkili propaganda nedeniyle, bugün dünyada geniş bir kitleye, gerçeği yansıtmamasına rağmen Sözde Ermeni Soykırımı iddialarını (Türklerin Ermenileri katlettiği) benimsetilmeye çalışılmaktadır. Öyle ki Sözde Ermeni Soykırımı iddiaları siyasi bir niteliğe sokularak doğma haline getirilmiş ve propaganda yöntemiyle çeşitli ülkelerde, doğrudan olmasa bile dolaylı olarak kabul görmüştür.[4] Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan birçok kişi “Türklerin tarihin hiçbir döneminde Ermeni soykırımı yapmadığı” gerçeğinin ne olduğunu dahi bilmediği bir durum dahi oluşturulmuştur.

Sonuç olarak diyebiliriz ki, iftira edenlerin cezası hakkında Allah Teâlâ buyurdu ki;

“Yalan söyleyenler, iftira edenler, ancak Allah’ın âyetlerine inanmayanlardır. İşte onlar, yalancıların tâ kendileridir.” [5]

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ise şu acı gerçeği haber veriyor.

“Bir kimse, bir mümin hakkında olmayan bir şey söylerse, iftiraya uğrayan kimse, onu affedinceye kadar, Allah Teâlâ onu Cehennemde bırakır.” [6]

Bu tür ayet ve hadislerin manası, iftira edenlerin hem bu dünyada hem de ahirette saadeti olmayacak demektir. Evlat, ata günahı çekmez denilir,  fakat iftira günahına düşenlerin maalesef çocuklarının, bu hataların cezalarını tarih boyunca çektiği görülmektedir. Ermeni Sorununu, gerçekleri ile kabullenmek herkesin boynunun borcudur. İftira veya hileli yollarla, Osmanlı döneminde “taba-i sadıka” yani  sadık vatandaş diye nitelendirilen  Ermeni vatandaşlarımızın, bu oyunlara gelmemeleri bizim ve onlar açısından ortak bir menfaat olduğunu asla unutmamız gerekir.

İhramcızâde İsmail Hakkı


[1] Avşar, Birinci Dünya…, s.44-45

[2] Birsen Karaca, Sözde Ermeni Soykırımı Projesi;Toplumsal Bellek ve Sinema, Say Yayınları, İstanbul, 2006, s.9

[3] fatma@turkishforum.com Erişim Tarihi:07.06.2007

[4] Yusuf Halaçoğlu, Sürgünden Soykırıma Ermeni iddiaları, Babıâli Kültür Yayıncılık, İstanbul, 2007, s.109

[5] Nahl, 105

[6] Ebu Davud

KAYNAKÇA

BOYACI Yurdagül, Uluslararası Güç Mücadelesinde Psikolojik Savaşın Rolü [Kitap]. – Ankara : Atılım Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Uluslararası İlişkiler 206095-Yüksek Lisans Tezi , 2007 .

ERMENİ MESELESİ VE İNGİLİZLER


Psikolojik Savaş, herhangi bir düşünürün icat ettiği bir faaliyet şekli değildir. İnsanlık tarihi kadar eski olan, bu stratejik harekât şekli, ilk olarak insanlar arası anlaşmazlıkların çözümünde, hilenin de kullanılması olarak ortaya çıkmıştır.

Psikolojik savaş uygulamalarının, tarihte örnekleri sayılamayacak kadar çoktur. Düşmanı yıldırmaya yönelik olarak uygulanan bu faaliyetler, bazen özellikle dost birliklere karşı yönelik olarak da uygulanmıştır. Dünya üzerinde insanlar var olduğu sürece de, uygulanmaya devam edecektir.

II. Dünya Savasından sonra yapılan değerlendirmeler, psikolojik savaş stratejilerinin, yalnızca savaş zamanında değil barış dönemlilerinde de kullanılabileceği sonucuna varılmasını sağlamıştır. Öyle ki psikolojik savaş taktikleri sayesinde,  sıcak savaşlarda dahi ulaşılamayan sonuçlara ulaşılarak, birçok ülke ve toplum üzerinde etkili olabilme ve yönetimi altına alabilmenin mümkün olabileceği görülmüştür. Günümüzde, yabancı bir ülkenin dış politikasını etkilemek maksadıyla yapılan propagandaların, genellikle kabul edilebilir bir yaklaşım olarak algılanması sağlanarak, ikamet elçiliklerinin de bu konuyla çok yoğun bir şekilde ilgilenmekte oldukları görülmektedir. Bununla birlikte, böyle çalışmalarda başarısı bulunulan ülkelerin, siyasi kültürüne ve rejiminin hassasiyetsilerine göre değişiklikler gösterir. Psikolojik savaşın önemli unsurlarından olan Kitle iletişim araçları önemli bir faktör olup, bununla ilgili olan sahiplik ve kontrol konusu yine çok önemli iki konudur. Bu iki temel faktör, yani mülkiyet ve kontrol faktörleri, medyada ki kültürel üretimin ideolojisini de ciddi boyutlarda etkileyen önemli etkenlerdendir.

Kitle iletişimi, kelimenin gerçek anlamıyla kitleler arası bir iletişim değildir. Kitlelerle olan, kontrol amaçlı iletişimdir. Bu kontrol arayışı da, siyasal ve ekonomik güçlerin, egemenlik arayışı ve mücadelesini yansıtmaktadır. Kitleler ise, kontrolün amacında kullanılan hem araç hem de amaç haline getirilip bir şekilde kullanılmaktadırlar. Dolayısıyla, kitlelere ulaşma amacı, gerçekte ise bu ulaşmanın nedenini gizler. Amaç, onlara ulaşarak kontroldür. Buda psikolojik savaşın temel kuvvetidir.

Günümüzde sıcak savaşların yerini artık soğuk savaşların aldığını, devletlerin psikolojik savaş taktiklerini en etkin bir silah olarak amaçları doğrultusunda kullandıklarını, yine devletlerin milli güvenlik amaçlarını gerçekleştirmek ve bunu desteklemek amacıyla güvenlik stratejilerine paralel şekilde yürüttükleri görülmektedir.

Devletler, muhtemel rakiplerine karşı izledikleri politikaları, açık ve örtülü olarak yaptığı girişimlerini psikolojik savaş faaliyetleriyle desteklerken, diğer yandan kendi milli güç unsurları üzerindeki muhtemel rakiplerinin, psikolojik savaş tehdidini önleme çabalarını, etkisiz kılmaya bir şekilde çalışırlar.

Psikolojik savaş konusunda, günümüzdeki uluslararası sisteme ve buna ilişkin yapıyı incelediğimizde, ABD’nin dünya üzerindeki etkisinin önemli boyutta olduğu görülür. Ancak, bu durum dünyada üzerindeki insanların büyük bir kısmının tepkisini almakta olup, uluslararası ilişkilerde sıkıntıya giren Amerikan yönetimini, son zamanlarında maddi değilse de psikolojik olarak büyük bir yara almasına neden olmuştur.

Amerikan karşıtlığının, dünya üzerinde had safhaya ulaşması, ABD’nin mevcut küresel hegemonyasını sürdürülebilmesi için, gerekli tedbirler alma gereğini artık iyiden iyiye hissettirmektedir. Çünkü Amerikanın egemenliği sadece dış nedenlerle değil, iç nedenlerle dahi sona erebilecek duruma gelmiştir. Mesela Irak Savaşını buna örnek olarak verebiliriz. Amerikan halkı hepimizin bildiği gibi savaş yanlıları ve savaş karşıtları şeklinde ikiye bölünmüştür. Bu durum ise, ABD nin çöküş ihtimallerini artırıp, onların psikolojik savaş taktikleri geliştirmeye ve yenilenme ihtiyacının gerekliliğini zorunlu hale getirmiştir.

Konuyu biraz daha açacak olursak, önümüzdeki 21. yüzyılda uluslararası sistemin alacağı şekil, büyük ölçüde ABD’nin dış ve iç dinamiklerine bağlı olacaktır. Günümüzde küreselleşmenin getirdiği çok kültürlülük anlayışı çerçevesinde kültürel farklılıkların giderek ön plana çıkması ise, Amerikan toplumu gibi farklı kökenlerden gelmiş insanların oluşturduğu yapı üzerinde oldukça olumsuz etkiler bırakmaktadır. ABD bu dengeyi koruyabilmek için, her gün yeni bir kargaşa ortamı hazırlayıp ortamı bulandırarak, durumu kendi menfaatine çevirme planı içerisindedir.

Bununda en son örneklerinden biride, Osmanlıdaki Ermeni Tehcirini gündeme taşımasıdır. Aslında ABD’nin, Ermeni haklarını savunmak gibi bir derdi ve sıkıntısı yokken, her zaman yaptığı gibi, dünya jandarmalığına soyunarak, Türkiye’yi meşgul edip, uzmanı dahi bulunmadığı, gerçekte ise hiç olmamış hikâyelerle, güya Ermeni Tehcirini fırına sürerek bir yerlere gelmek istemektedir. O yer ise, iç güvenliğindeki çatırtıları kapatmak için, stratejik ortağı olan Türkiye’yi kurban seçmek pahasına, taktikler denemesidir.

Geçmişte İngilizlerin ürettiği problemi, günümüz problemi haline getirmiş olması, bahsettiğimiz gibi psikolojik savaş taktilerinden başka bir şey değildir. Tabii ki yapılan yanlış bir harekettir ve bu unutulmayacaktır. Lakin ayakta durabilmek için, kapısında beslediği tavuğu, hindiyi yiyen ev sahibi kendince haklı gerekçeleri sunduğunda, çok şeyde söylemeyiz. Öyle ise, bu Ermeni meselesi başımıza nasıl bela oldu buna bir göz atalım…

İngilizler, Osmanlı Devletini küçük düşürmek, yıpratmak ve dünya kamuoyunda suçlu göstermek amacıyla, ikinci veya üçüncü elden toplanan ve doğruluğu teyit edilmemiş bilgilerle, 1915 yılı Ermeni Tehciri sebebi ile birçok insanın soykırıma uğradığı iddialarını içeren kitap yazdırıp, Birinci Dünya Savaşı’nda dağıtımını yaptırmışlardır.[1] Yine Türk karşıtı propaganda oluşturma faaliyetinde, 15 Ağustos 1916 tarihinde, bir İngiliz gazetesinin Ermenistan muhabiri olan Arsak SAFRASTİAN, Gagene NYHEETER adlı bir Ermeni’ye dayandırarak yazdığı haberde,

“Bütün güzel (Ermeni) kadınlar haremlere götürülmüş ve hatta İstanbul’daki genel evlerine satılmış, geri kalan diğer 500 bin kişi göç ettirilmiştir. Erzurum’dan 25 bin kişi sürülmüş bunlardan erkekler öldürülüp Fırat nehrine atılmıştır.” ifadelerine yer vermiş, aynı hikâye, yardım toplamak amacıyla, ABD basını tarafından da kullanılmıştır.

Açıkladığımız şekilde, İngiliz propagandası ile başlayan Ermeni sorunu, kapanmayan bir yara haline getirilmiştir. Sinsi ve haince planın devamı için sinemayı dahi kullanmaktan çekinmemişler ve hayali senaryolar üretilmiştir. “Ağrı Dağı” (Atom Egoyan; 2002), “Anne” (Henri Verneuil; 1991), “Sason’un Oğulları” (Sarky Mouradian; 1975) gibi.[2]

Bu filmlerin ortak özellikleri ise; Sözde Ermeni Soykırımı Projesi çerçevesinde üretilmiş olmaları ve günden güne artmakta olup haksız yere dünya kamuoyu önünde suçladıkları ve karalamaya çalıştıkları propaganda örnekleri, ayrı bir araştırma konusu olacak kadar da çoktur. Karalama örneklerinden bir tanesi şu şekildedir.

“Kaliforniya’da işlek bir caddeye oturan yaşlı bir Ermeni önüne aldığı kazana kırmızı bir su doldurup içine bir kaç kemik atar ve basına geçip ağıt yakar;

“Türkler ecdadımızın kanına böyle çorba yapıp içti” diye. Etrafında onu korumakla görevli iri yarı Ermeni gençleri de gelene geçene Türk usulü Ermeni kanına çorba tarifi diye broşür dağıtırlar. Artık o broşürlerde 700.000 Yunanlıyı, 300.000 Süryani’yi, 1.500.000 Ermeni’yi yerlerinden yurtlarından göç ettirmekle soykırıma uğradıkları yazılıdır.” [3]

Uzun yıllardır Ermeni diasporasının yürüttüğü etkili propaganda nedeniyle, bugün dünyada geniş bir kitleye, gerçeği yansıtmamasına rağmen Sözde Ermeni Soykırımı iddialarını (Türklerin Ermenileri katlettiği) benimsetilmeye çalışılmaktadır. Öyle ki Sözde Ermeni Soykırımı iddiaları siyasi bir niteliğe sokularak doğma haline getirilmiş ve propaganda yöntemiyle çeşitli ülkelerde, doğrudan olmasa bile dolaylı olarak kabul görmüştür.[4] Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan birçok kişi “Türklerin tarihin hiçbir döneminde Ermeni soykırımı yapmadığı” gerçeğinin ne olduğunu dahi bilmediği bir durum dahi oluşturulmuştur.

Sonuç olarak diyebiliriz ki, iftira edenlerin cezası hakkında Allah Teâlâ buyurdu ki;

“Yalan söyleyenler, iftira edenler, ancak Allah’ın âyetlerine inanmayanlardır. İşte onlar, yalancıların tâ kendileridir.” [5]

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ise şu acı gerçeği haber veriyor.

“Bir kimse, bir mümin hakkında olmayan bir şey söylerse, iftiraya uğrayan kimse, onu affedinceye kadar, Allah Teâlâ onu Cehennemde bırakır.” [6]

Bu tür ayet ve hadislerin manası, iftira edenlerin hem bu dünyada hem de ahirette saadeti olmayacak demektir. Evlat, ata günahı çekmez denilir,  fakat iftira günahına düşenlerin maalesef çocuklarının, bu hataların cezalarını tarih boyunca çektiği görülmektedir. Ermeni Sorununu, gerçekleri ile kabullenmek herkesin boynunun borcudur. İftira veya hileli yollarla, Osmanlı döneminde “taba-i sadıka” yani  sadık vatandaş diye nitelendirilen  Ermeni vatandaşlarımızın, bu oyunlara gelmemeleri bizim ve onlar açısından ortak bir menfaat olduğunu asla unutmamız gerekir.



[1] Avşar, Birinci Dünya…, s.44-45

[2] Birsen Karaca, Sözde Ermeni Soykırımı Projesi;Toplumsal Bellek ve Sinema, Say Yayınları, İstanbul, 2006, s.9

[3] fatma@turkishforum.com Erişim Tarihi:07.06.2007

[4] Yusuf Halaçoğlu, Sürgünden Soykırıma Ermeni iddiaları, Babıâli Kültür Yayıncılık, İstanbul, 2007, s.109

[5] Nahl, 105

[6] Ebu Davud

KAYNAKÇA

BOYACI Yurdagül, Uluslararası Güç Mücadelesinde Psikolojik Savaşın Rolü [Kitap]. – Ankara : Atılım Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Uluslararası İlişkiler 206095-Yüksek Lisans Tezi , 2007 .

ERMENİ MESELESİNİN ORTAYA ÇIKMASINDA FRANSA’NIN ROLÜ


 Prof. Dr. Dündar AYDIN

“Ermeni Meselesi”, ilk defa, XIX. Yüzyıl sonlarına doğru, Avrupa ga­zetelerinin bazı siyasi yazarları tarafından ortaya atılmıştır. Mesele, sonra, 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşları sonunda imzalanmış olan Yeşilköy ve Berlin Antlaşmalarının maddelerinde yer almak suretiyle, milletlerarası siyasi bir terim haline gelmiştir. Bu antlaşmalarda, İngiltere, Fransa ve Rusya tarafın­dan ortaya atılan bu mesele diğer bazı Avrupa devletleriyle Amerika Birle­şik Devletleri’nce de desteklenmiştir.

Ermeni meselesi, aynı devletler tarafından, daha önce ortaya atılan ve bölgelerinde çoğunluğu teşkil ettikleri için, bunları Osmanlı Devletinden ko­parmak gayesine yönelik, Sırp, Yunan ve Bulgar meseleleri gibi değerlendi­rilmek istenmiştir. Hâlbuki Türkiye Ermenileri, Türk hâkimiyetine girdik­ten sonra iddia edildiği gibi, hiç bir zaman, büyük bölgele itibariyle çoğunlukta olmamışlardır. Ancak, onların, grup grup çoğunlukla olduğu bazı küçük bölgeler de vardı. Bununla beraber çoğu yerde, Ermeni-Türk ka­rışımı köylerin sayısı da büyük bir yekûn tutmakta idi.. Ancak, müslümanların Avrupa’da yaşamalarına imkan verilmediği hatta protestan Hristiyanların takibe uğradığı tarihlerde, Hristiyan Türk Ermenileri, Türk-İslâm kanun ve kaideleri çerçevesi ve Türk hoşgörüsü içinde, hiç bir zaman rahatsız edil­meden, aynı zamanda devlete sadık olarak, sakin, müreffeh ve mutlu bir hayat yaşıyorlardı. Osmanlı arşiv belgelerinde, mahkeme kayıtlarında, hattı Batılı seyyahların seyahatnâmelerinde, Türklerin, devlet olarak, millet ola­rak, Ermeni toplumuna karşı, Türkler için de görülen, günlük olağan olay­lar dışında, hiç bir kötü hareketine rastlanmaz. Aksine, devletin, Ermeni toplumunun varlığını devam ettirmek ve onları teşkilatlandırmak için tedbirler aldığını görüyoruz.

NİTEKİM, FATİH SULTAN MEHMET, İSTANBUL’U ALDIKTAN SONRA, BURSA EVEK’İNİ İSTANBUL’A GETİRTEREK, ONU, ERMENİ TOPLUMUNA PATRİK TAYİN ETMİŞTİ.

Bundan başka, Kanunî Sultan Süleyman devrinde, bilhassa Doğuanadolu’da Ermenilerin topluca bulundukları nahiye, köy ve mahallelerde, onla­rın devlet katında her türlü işlerini ve şikâyetlerini takip etmek için, kendile­rine, “melik” adı verilen temsilci ve idareciler tayin edildiğini de görüyoruz. Osmanlı arşiv belgelerinden bu meliklerin, o birimin Ermenileri tarafından seçildiklerini, sonra kadıların arzı ile merkezi hükümet tarafından tayin edildiklerini öğreniyoruz. Ancak bu melikler, diğer hrıstiyan toplumları ile Türk toplumunun nahiye, köy ve mahalle kethüdaları karşılığı olup, onlar gibi görev yapıyorlardı.

Bu şekilde Osmanlı devleti, müslüman olsun hrıstiyan olsun, bütün teb’asına düzenli, ahenkli ve sağlam bir idare sağlamıştı. Bu idare ve düzen, batılı devletlerin Osmanlı devleti ile ilişki kurmaları ve Türkiye’deki hrıs­tiyan toplumlarla doğrudan temasa geçmelerine kadar devam etmiştir. Fakat bu ilişki kurulduktan sonra, Türk-hrıstiyan toplumu ahengi bozul­maya başlamıştır. İşte “Ermeni Meselesi”nin ortaya çıkmasında, Fran­sa’nın rolü burada başlamaktadır.

Fransa, bu konudaki rolünü, çok yönlü faaliyetleriyle ortaya koymuştur. Bu faaliyetleri, genel olarak, altı ayrı grupta toplayabiliriz:

  1. Elçilik ve Konsolosluklar

  2. Ticaret

  3. Seyyahlar

  4. Misyoner ve Dinî Kuruluşlar

  5. İhtilallerin Getirdiği Yeni Fikirler

  6. Yayınlar

Yolu ile yapılan faaliyetler.

Sırasıyla bu faaliyetlere girmeden önce, konunun nasıl sunulacağım belir­telim. Ermeni Meselesi, XIX. Yüzyıl sonlarında ortaya çıktığına göre, bu faaliyetler, başlangıçtan Ermeni Meselesinin ortaya çıktığı tarih arasında sınırlandırılacaktır. Bu süre uzun olduğu için, konu genel olarak ele alına­cak ve bu arada önemli bazı hadiselere değinilecektir. Aynı zamanda mese­leye karışan diğer Avrupa devletlerinin bazı faaliyetlerine de zaman zaman yer verilecektir. Sonra “Ermeni Meselesi”nin nasıl ortaya çıktığı belirtile­cektir. Bildirimiz kısa bir değerlendirme ile sona erecektir.

Şimdi, Fransa’nın Elçilik ve Konsolosluk faaliyetleriyle konuya giriyo­ruz.

Bilindiği gibi, Osmanlı Devleti ile Fransa arasındaki ilk ilişkiler, Kanunî Sultan Süleyman’ın Fransa’ya ticarî imtiyazları içeren bir ahidname verme­siyle, 1535 yılında başlamıştır. Fransızlar buna “Kapitülasyon” adım ver­mişlerdi. Kanunî, bu kapitülasyonu, Fransa’yı Alman İmparatoru Şarlken’e karşı desteklemek için vermişti. Bazı tarihçile bu kapitülasyonu, bir ittifak antlaşması olarak kabul ederler. Kanunî Sultan Süleyman ise bunu, bir dostluk ve ticaret antlaşması olarak görmekte idi.

Bu yüzden bu antlaşma ile Fransa’ya İstanbul’da daimi bir elçi bulun­durma ve Türkiye’de serbestçe ticaret yapma hakkı verilmişti.

Kanunî Sultan Süleyman tarafından Fransa’ya verilen bu kapitülasyon, 1740 yılına kadar, diğer bütün Osmanlı padişahları tarafından sürekli ola­rak yenilenmiş, bu tarihten sonra ise, artık yenilenmeyip, süreklilik kazan­mıştır.

Diğer taraftan, 1579 yılından itibaren İngiltere, 1612 yılında Hollanda ve daha sonra Avrupa’nın diğer birçok devletleri, Türkiye’de ticaret yapma ve İstanbul’da elçi bulundurma hakkını elde ederek, kapitülasyonlara sahip ol­muşlardır.

FRANSIZ ELÇİLERİ,

1552 yılına kadar, Osmanlı devleti hakkında tam bilgi sahibi olamadıkları için, kendileri gibi katolik olan Venedik’in elçilik rapor­larından faydalanmışlardır. Sonra zamanla bizzat kendi müşahadelerine dayanan raporlar göndermeye başlamışlardır. Bu raporlar, bugün, Fransız Dışişleri Bakanlığı arşivlerinde dosya ve kartonlar halinde muhafaza edil­mektedir. Bunlar, tarih sırasına göre muhtelif tasniflere tabi tutulmuştur.

Bu arşivde, konumuzla dolayısıyla ilgili ilk vesika, 1581 tarihli dosyala­rından biri içindedir. İmzasız ve tarihsiz olan fakat kâğıdı aynı devreye ait bu vesikada, Osmanlı devletinin artık gerilemeye yüz tuttuğu, İstanbul’dan başlamak üzere devlet içindeki bütün azınlıklar ve bunların devlete karşı sa­dakat dereceleri yazılmakta ve sonra, aynen, “eğer doğudan İran, batıdan İspanya ve Avusturya, içerden de bu azınlıklar birlikte harekete geçtikleri takdirde, bu devletin kısa zamanda yok olacağı” belirtilmektedir.

Bu vesikanın içeriği doğrultusunda Fransa’nın, çoğu zaman, Osmanlı devletine karşı dostça olmayan davranışlarda bulunduğu, elçilik ve konso­losluk raporlarında sık sık görülmektedir. Nitekim XVII. Yüzyıl başlarında yerleştirildiklerini sandığımız Kudüs ve Halep konsolosları, IV. Murat ve IV. Mehmet zamanlarında bölgedeki ayrılıkçı grupları tahrik etmişlerdi. Bu yüzden her iki devirde, Fransa ile ilişkiler, bir müddet askıya alınmıştır. Buna rağmen Fransa bu konudaki tutumunu bırakmamış, aksine, devletin zayıf olduğu zamanlarda daha da ileri gitmiştir.

Bu konuda Fransa’nın, XVIII. Yüzyılda, elçilik ve konsolosluk faaliyet­leri, Osmanlı devletinin ekonomik ve siyasi bakımlardan gerilemesine para­lel olarak daha da artmıştır.

XIX. Yüzyıla gelince, Fransa’nın, Türkiye’de, İstanbul’daki elçisinden başka muhtelif yerde yirminin üzerinde konsolosu bulunuyordu. Bunlardan sadece Kudüs, Halep, İzmir, Selanik, Trabzon, Erzurum ve o zaman küçük bir kaza olan ve Maraş’a bağlı Zeytun konsolosluklarını belirtmekle yeti­niyoruz.

Konumuzla ilgili olarak, Trabzon, Erzurum ve Zeytun konsolosluk ra­porları hayli dikkat çekmektedir. Zeytun Konsolosluk raporları ile ilgili 1825 yılına ait bir dosya bulunmaktadır. Bununla Zeytun Ermenilerinin  devlete karşı iki defa isyan etmelerinin sebebi daha iyi anlaşılmaktadır. Diğer taraftan, Trabzon ve Erzurum Konsoloslarının, 1841 yılından baş­layan raporlarında da, Ermeni Meselesinde, Ermenilerin nasıl tahrik edil­diklerini, bilhassa katolik Ermenilerin nasıl desteklendiğini, kendilerine Fransa tarafından hangi yollarda güvence verildiğinin örneklerini görmek mümkündür. Diğer konsoloslukların raporları da incelendiğinde aynı tür faaliyetlerin tespit edileceğinden şüphemiz yoktur.

Ermeni meselesinde diğer devletlerin elçilik ve konsolosluk faaliyetleri yönünden rolüne bir misal olmak üzere, 1840 yıllarında Erzurum’da, Fran­sız konsolosluğunun yanı sıra İngiliz, Rus ve İran konsoloslukları ile Ame­rika Birleşik Devletlerinin bir temsilciliğinin bulunmakta olduğunu da be­lirtmek yerinde olacaktır.

TİCARET FAALİYETLERİ

Bu konuda Fransız konsolosluk raporlarının çoğu şifreli olduğu için, Er­meni meselesi konusunda tüccarların faaliyetlerini ayrıntıları ile takip ede­miyoruz. Fakat batılı devletlerin ticari faaliyetlerinde, çoğu zaman, Rum, Ermeni ve Yahudi Türk vatandaşlarından yararlandıkları, onları arıcı ola­rak kullandıkları bilindiğine göre, Fransız tüccarların, bilhassa XVIII. ve XIX. yüzyıllar boyunca Ermenilere bu konuda telkinlerde bulunmuş olduk­larını söylemek hatalı olmaz.

SEYYAHLAR

Türkiye’de ilk Fransız seyyahı olarak, aynı zamanda elçilikle görevlendi­rilmiş olan ve 1548 yılında, İstanbul’dan İran’a gidip gelmiş olan Gabriel d’ Aramon’u görüyoruz. Daha sonra, muhtelif tarihlerde, çok sayıda Fransız seyyahının Türkiye ve İran’a seyahat yapmış olduklarını tespit ediyoruz. Bu seyyahlar, özellikle, XVII. Yüzyıl başlarından itibaren Türkiye’deki azınlık­lar, bu arada Ermeniler ve onların yaşadıkları yerler hakkında bilgi vermiş­lerdir. Bu seyyahların, XVII. Yüzyıl başlarında, Paris’te açılan “Doğu Dil­ler Okulu”nda Türkçe öğrenmiş olabilecekleri dikkate alınırsa, bunların, doğrudan gezdikleri yerlerde azınlıklarla ilişki kurdukları düşünülebilir.

MİSYONER VE DİNİ KURULUŞLARIN FAALİYETLERİ.

Fransa’nın Türkiye’de misyonerlik ve dinî kuruluşlar faaliyetlerine ilk defa ne zaman başlamış olduğunu bilemiyoruz. Bununla beraber, Fran­sa’nın, Ortadoğu’da bu konudaki faaliyetleri hakkında bir kitap yayınlan­mıştır. Orada, bu tür faaliyetlerin tamamım bulmak mümkündür. Diğer ta­raftan, 1682 yılında Erivan, Erzurum ve Bitlis’te Fransız misyonerleri bulunduğuna göre, bu faaliyetlerin, XIV. Louis zamanında, Fransa’ya Tür­kiye’deki katolikleri himaye hakkı verildiği zaman başlamış olduğunu tah­min edebiliriz. Ancak, Fransa’nın Türkiye’deki misyoner ve dinî kuruluşları teşkilatı değil, konumuz yönünden, bunların faaliyetleri bizi ilgilendirmek­tedir. Bu bakımdan biz, bu kuruluşların faaliyetlerini ele alacağız.

Bu konuda, Paris’te 15 günde bir yayınlanan ve idaresi Katolik Papazlar elinde bulunan “La Terre Sainte” (Kutsal Yerler) adlı gazetenin 1875-1878 yıllarına ait sayılarında hayli bilgi verilmektedir. Gazete, özellikle Kudüs, Filistin ve Lübnan’daki olaylar üzerinde duruyor. Bu arada, Türkiye’nin çe­şitli yerlerinde geçen olaylara da yer veriyor. Gazetenin çeşitli sayılarında Fransa’nın, Papalıkla işbirliği yaparak, Türkiye’deki Katolik Ermenileri nasıl desteklediğini, onların nasıl tahrik ettiğini, Katolik Ermeni dinî liderle­rinden hangilerinin Fransa’da dinî eğitim görmüş olduklarını, bunların Tür­kiye ile ilgili mektuplarını, görmek mümkündür. Ayrıca, yine aynı sayıla­rında, Gregorien ve Katolik Ermenilerin nasıl birbirlerine düşürüldüklerini, Küpelian adı verilen Ermenilerin devlete sadık olduklarını, buna karşılık Katolik Ermenilerin, nasıl devletle karşı karşıya getirildiklerini, nasıl tahrik ve teşvik edildiklerini görmek gerekir. Türkiye’de “evek” derecesinde kato­lik papazlara gönderildiği anlaşılan aynı gazete, bunlardan başka, Fransız ve diğer hrıstiyan devletlerin misyonerlik faaliyetleri hakkında bilgi vermek­tedir. Bunlardan Fransızların Adana ve Maraş bölgesindeki faaliyetleri dik­kati çekmektedir.

Gazetenin, konumuz bakımından en önemli yanı da, “Ermeni Meselesi” deyiminin, Türkiye’de Katolik Ermenilerle Küpelian Ermenileri arasındaki mücadele dolayısıyla, 30 Kasım 1875 tarihli sayısında kullanılmış olmasıdır.

İHTİLALLERİN GETİRDİĞİ YENİ FİKİRLER.

Fransız ihtilalleri’nin getirdiği yeni fikirlerin, Türk idaresindeki azınlık­lara, özellikle Asya yakasındakilere, XIX. Yüzyıl başlarından itibaren tesir etmeye başladığını tahmin ediyoruz. Ermeni milliyetçiliği, özellikle üst ka­demedeki katolik Ermeniler tarafından başlatıldığı ve bunların birçoğunun Fransa’da dinî eğitim gördüğü bilindiğine göre, Fransa’nın bu konuda rol oynamış olduğu düşünülebilir. Fakat daha ayrıntılı bilgi verebilmek için bu konuda ayrı bir araştırma yapılması gerekir.

YAYINLAR

Fransa’nın Ermeni Meselesi’nde rolü, en açık bir şekilde, Fransa’da ya­pılan yayınlarda izlenmektedir. Bu konuda, 1604-1877 yıllan arasında Fran­sa’da Türkiye, Ermeniler ve Hayali Ermenistan konusunda yayınlanmış olan 200 kadar kitap ve makale fişlenmiştir. Bunlar hakkında bir değerlen­dirme yapılmakla beraber, yine de bu konuda kararı sayın dinleyici ve okur­lara bırakıyor ve tarih sırasına göre bazı kitapların başlıklarını alıyorum:

1604-1699 tarihleri arasında yayınlanmış-olan kitaplardan bazılarının başlıkları:

  1. Kudüs, Kıbrıs, Ermenistan (Çukurova) ve Civarlarının Genel Tarihi (1604).
  2. “Doğu ile Yeni İlişki” başlığı altında, “Pers, Ermeni vs.nin din hükmet ve adetleri” hakkında (1671).
  3. 1631-1634 yılları arasında Türkiye’de seyahatte bulunan taverniar’ın Seyahatnamesi (1676).
  4. 1682 sonrasında Fransız Cezvit Misyonerleri’nin Erivan, Erzurum ve Bitlis’teki faaliyetlerinin verilerine göre yazılmış olan, “Halihazırda Er­menistan’ın Durumu” (1694).
    1. “1698 yılında Erzurum ve Trabzon’da Astronomik Gözlemler (1699)’’

1700-1790 yılları arasında yayınlanmış olan kitaplar:

  1. “Doğu’ya Seyahat” başlığı altında, “1700yılında Erzurum ve Palu’ya Yapılan Seyahat” (1705).
  2. (1701-1702) yıllarında Türkiye’ye gelen “Tournefort Seyahatnamesi” (1717).
  3. Türkiye İran ve Arabistan Yolculukları (1790).
  4. Yukarıda 4. sırada verdiğimiz misyoner faaliyetlerinin neticeleri 1730 ve 1780 yıllarında tekrar yayınlanmıştır.

1809-1877 yılları arasında yayınlanmış olanlar:

Bu devreye ait dolaylı ve dolaysız Ermenilerle ilgili 73 kitap ve makale- başlığı gözden geçirilmiştir. Sonuç şöyledir:

  1. Ermeniler, Ermenistan Tarihi, coğrafyası ve bunların yaşadıkları Türk bölgesinde yapılan tetkik gezileri ve neticeleri hakkında, 8 kitap veya ma­kale,
  2. Ermeni Dili ve Lügati hakkında, beş,
  3. Ermenistan’a (Doğuanadolu) Seyahat hakkında, sekiz,
  4. Ağrı Dağı hakkında, beş,
  5. Aras nehri hakkında, iki,
  6. Türkiye Ermenistan’mn İnceden İnceye tetkiki ve araştırılması hak­kında, bir,
  7. Çukurova bölgesinin inceden inceye araştırılması hakkında raporla (1854) birlikte bölge hakkında, üç,

8. Hrıstiyan Ermeni Milletinin Zoro astre kanununa karşı isyanı konulu (1844), bir olmak bir olmak üzere, toplam 61 kitap ve makale yayınlanmış­tır. Daha ayrıntılı bir inceleme yapıldığında şüphesiz, bu sayı daha da arta­caktır.

Fransız hükümetlerinin ve Fransızların, bütün bu faaliyetleri neticesinde, Türk hâkimiyeti altında bulunan yerlerde hayali bir Ermenistan’ı ortaya atmak ve Ermenileri tahrik ve teşvik etmek suretiyle, Ermeni Meselesi’nin ortaya çıkmasında önemli bir rol oynamış olduklarını ortaya çalıştık.

Diğer taraftan, Fransa’nın yanı sıra, başta Rusya, İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri ile diğer bazı Avrupa devletleri de bu konuda rol oyna­mışlardır.

Fakat ERMENİ MESELESİNİN ORTAYA ATILMASINDA VE DESTEKLENMESİNDE BU DEVLETLERİN ESAS GAYELERİ, GERÇEKTE BİR ERMENİ DEVLETİ MEYDANA GETİRMEKTEN ÇOK, TÜRKİYE ÜZERİNDE EKONOMİK VE SİYASİ BİR HAKİMİYET KURMAK İDİ. Arala­rındaki çekişme ve rekabet yüzünden bu hakimiyeti kuramadıkları gibi, me­sele, Ermenilerin beklediği sonucu vermemiştir. Ancak, bu devletler tarafın­dan, kendi çıkarları uğruna, yüzyıllarca, Türk idaresinde Türklerle birlikte kardeşçe yaşamış olan Ermeniler, Türklere düşman edilerek, 1880’lerden 1920’lere varıncaya kadar, isyana itilmişler ve desteklenmişlerdir. Sonunda mesele, 1920 Gümrü Antlaşması ile kapanmıştır. FAKAT NETİCEDE, BU MESELE­DEN TÜRKLER DE ERMENİLER DE BÜYÜK ZARAR GÖRMÜŞLERDİR. BİNLERCE TÜRK VA­TANDAŞI ERMENİ, MUHTELİF TARİHLERDE, TAHRİK EDİLDİKLERİ DEVLETLERİN ÜLKELERİNE GÖÇ ETMİŞLERDİR. (Fransa ekonomisini ve nüfusunu yine güçlendirmek için bu yola günümüzde tekrar başvurmaktadır.)

Fakat, aradan uzun yıllar geçmesine rağmen, Türklere karşı Ermeni terörünün ortaya çıkması ile meselenin kapanmadığı anlaşılmıştır. Ancak, Ermeni meselesinin ortaya çıkmasında rolü olan devlet ve milletlerin, Er­meni terörünün de ortaya çıkmasında da büyük rolü ve sorumluluklarının olduğu da unutulmamalıdır.

 KAYNAK:

Tarih Boyunca Türklerin Ermeni Toplumu İle İlişkileri Sempozyumu

Düzenleyen 8-12 Ekim 1984 Atatürk Üniversitesi Sağlık-Kültür Ve Spor Dairesi Konferans Salonu Erzurum -Kurtuluş Ofset Basımevi 1985 Ankara, s.285-291

İŞARETLİ TANRI ve TANRIÇALAR


“Günümüzün reyting alan dizilerinde alnı işaretli artist ve aktörler var olduğu” arkadaş sohbetlerinde hep konu olmuştur. Bu nedenle bende hep şu soruyu onlara sorardım.

“Arkadaş estetik için kafa göz operasyonu için para tüketen medya dünyası elemanları bu zedeli alınlarını niye tamir ettirmiyorlar.” Gariptir, hiçbir kimseden olumlu veya olumsuz bir cevap alamamış olmamdır. Ancak ne var ki, Aytunç ALTINDAL Beyefendi’nin hazırlamış olduğu bir kitaba göz atarken gördüm ki, işin asıl cephesi başka imiş. Meğer işaretli artistler meydana çıkabilmeleri için birileri tarafından özürlendirilmişler. Ve onlar bir kuvvet sahibinin “hizmetkâr”ı olduklarını açıkça ilan etmeye mecbur tutulmuşlardır.

Dönem değişti, artık işaretli tanrı ve tanrıçalarımız aile hayatımızda yer alıyorlar. Onların eline biz düşmüyoruz denilse de, çocuklarımız onların terbiyesinde yetişiyorlar. Benden ancak söylemesi.

   “YOKSUL TANRI-TYANALI APOLLONİUS” kitabında geçen bölüm (İstanbul, 1. Basım : Mayıs 2005 s.30-32)

[Nedir ki, konunun uzmanı olmayan kişilerin anlayabilmesi mümkün olmayan bir tür "Gizli" şifre işlenmiştir portreye. Bu şifre/ işaret İsa'nın sol kaşının üstüne çok ustalıkla, dikkat çekmeyecek şekilde işlenmiş bir "11=on bir sayısı" dır. Sanki Mesih'in sol kaşının üstünde belli belirsiz bir yara var gibidir... Ve bu şifre (yara) dikkatlice incelendiğinde "11 sayısı" olarak algılanmaktadır. Bu sayı ve yara garip ama gerçektir ki, ünlü Tyanalı Apollonius'un en belirgin simgesi/özelliğidir. Onun hakkında yazılmış olan kitaplarda ve yapılmış olan çalışmalarda, Apollonius'un gizli bir tarikata "inisye" edilirken sol kaşının üzerine bu "11 sayısına benzeyen yara"nın işlendiği yazılıdır. Dolayısıyla Apollonius'un tüm büst ve resimlerine yara işareti konulmuştur. (İnisye edilmek çok gizli bir tarikata ölüm yemini ederek katılmaktır, üye yapılmaktır. Tüm gizli örgütler üye alacakları kişileri önce uzun sınavdan geçirirler sonra da üye yaptıkları zaman onlara kod adlar ve semboller verirler. Ayrıca bedenin bazı yerlerine özel simgeler, işaretler -dövme gibi- işletirler. Örneğin sağ ayağın üstüne üçgen, sol avucun içine (X) işareti kazımak gibi.)

Aya Sofya'daki İsa Mesih'in portresiyle ilgili bu iddia çok uzun yıllardır bilinmesine rağmen son birkaç yıldır gündeme getirilmeye başlanmıştır. İddianın sahiplerine göre Aya Sofya'daki Deesis Mozaiği'nde görülen kişi gerçekte İsa Mesih (Jesus Christ) değil, onun adı altına alınarak gerçek kimliği tarihten silinmiş olan Anadolu Ermiş'i Tyanalı Apollonius'tur! Tyanalı Apollonius genç yaşında pisagorcu (Pythagorean) bir gizli (occult) örgütüne inisye edilmişti.

Sayılar ve onların "Sırları" ile ilgilenen ve bunlardan yola çıkarak çeşitli öngörüler, kehanetler ve varsayımlar oluşturan bu örgütün 1. yy'daki ünlü kişisi Apollonius'tu. Sayılar ve bunlara ait "ilim" (numeroloji) aynı zamanda astroloji, alşimizm ve hermetizm ile bağlantılıydı. Sayıların ezoterik (içsel/batini) değerleri bu hermetistlere göre insanların hayatlarını yönlendirmekteydi. Sayılarla ilgili olarak Kutsal Kitap'ın eski ahit (Yahudiler için) bölümünde uzun bir yer ayrılmıştır. Cosmogony/Evrenbilim anlayışında "Sayılar ve Sesler" en önemli iletişim değerleriydiler. Sayılarla beraber ondan sonra geometri fazlasıyla önem verilen bir alandı. Tüm yapılar, başta mabedler ve ibadethaneler geometri aracılığıyla inşa edildikleri için geometri "Kutsal Bilim" olarak kabul edilmişti. Geometri ve onunla ilgili açık ve gizli bilgiler günümüzde hayatlarımıza yön vermektedir. Örneğin bir piramidi alalım, bunu topluma uyguladığımız zaman toplumsal katmanların konuşlanış tarzını görürsünüz. Ya da daire veya eliptik imajlar, tümü hayatın bir alanında karşılaşacağınız formlardır. Geometrinin bir tanımı da zaten "formların sayılarla sentezi" olarak yapılmıştır.

Geometri ve sayılar occult ilimlerinde öylesine önemli rol almışlardı ki Masonlar bunu kendileri için bir tür "ilah" (deity) mertebesine yükseltmişlerdi. Masonların Anayasası'nda (Anderson Yasası 1723), ilk cümle şöyle açılmaktadır:

"Tanrı her Masonun yüreğine geometriyi yazmıştır." Anderson Yasası İngiliz Masonlarının İncil'i olmuştur."

Geometri İslam ve Yahudilikte de önemli yer tutar. Özellikle de İslam mimarı ve yazım tekniklerinde örneğin Kufi yazımında geometrik formlar etkili olmuştur. Benzer şekilde Gothik Katedraller'in inşasında ve her türlü kentleşme (Urbanization) projelerinde Geometri en belirleyici unsurdur.

Geometri Hıristiyanlığın en önemli ve olmazsa olmaz simgesi ve sembolü olan Haç'ın şifresini taşır: Bir "Küp"ün altı kanadını açtığınızda ortaya bir "Latin Haçı" çıkar.]

CEMAAT VAKIFLARI SENDROMU


T.B.M.M DİLEKÇE KOMİSYONU BAŞKANLIĞINA / ANKARA

12 / 01 / 2005 Cemaat Vakıfları, Lozan Barış Antlaşmasında ‘ T.C. uyruklu, Müslüman olmayan azınlıklar” olarak ifade edilen vatandaşlarımıza aittir. 2762 sayılı Vakıflar Kanunu’nda “Cemaat Vakıfları “ olarak geçmektedir. Bunlar; Rum, Ermeni, Yahudi, Keldani, Süryani, Bulgar, Hristiyan Gürcü’lere ait bulunmaktadır.

Osmanlı İmparatorluğu’nda azınlıklar Kilise, Okul, Mezarlık, hasta hane gibi sosyal, sağlık ihtiyaçlarını karşılamak üzere bir bina yapmak veya bu kabil binalarını onarmak istediklerinde, gerekçesini göstererek Padişaha müracaat ederlerdi. Bu başvuru devlet tarafından yerinde araştırılır, ihtiyacın gerçek olup olmadığı incelenirdi. Bu araştırmadan sonra nüfus yapısı da dikkate alınarak, Padişah Fermanı ile izin verilirdi. Bu fermanda hangi semtte, kaç kişilik, kilise, okul vs. yapılacağı, binanın Eni, Boyu, kaç kat olacağı, odalarının, pencerelerinin sayısı belirtilirdi. Ayrıca binanın inşası veya onarımı için gerekli paranın başvuru esnasında önceden bulundurulması şart koşulur, Cemaatten başkaca para toplanmasına izin verilmezdi. yapılan işler daha sonra da denetlenirdi. Başbakanlık Arşivinde bu konulara ilişkin pek çok belge vardır. Yani bir özgürlük vardı ama sınırlı ve kontrollü idi. Ayrıca bu fermanlar vakıf kurulması için izin belgesi değildir. Vakfiye de değildir. Adeta yapı iznidir.

Bugün cemaat vakıfları olarak kabul ettiğimiz bu kurumlar gerçek anlamda vakıf olmayıp, tek, tek hayır kurumları halinde idi . Vakıf olmadıklarından vakfiyeleri ( vakıf senetleri ), kadının ( yargıç ) bu vakfiyelerin ( Vakıfların ) tesciline ilişkin kararı, vakfedeni, Mütevellileri ( yöneticileri ) yoktu. Malları genellikle tapuda din adamları ve cemaatin güvenilir insanları üzerinde kayıtlı idi. Bu hayır kurumlarını ve mallarını Patriğin, Hahambaşının başkanlık ettiği kendi cemaatlarına ait cismani ve ruhani meclisler yönetiyordu.

Bir vakıf vakfiye ile kurulur. Vakfiyenin, vakfedeni ( Kurucusu ), vakfa tahsis ettiği malları olur…Vakfiyede hayır şartları, vakfın nasıl yönetileceği, gelirlerinden giderleri çıktıktan sonra artanın ( gelir fazlasının ) nereye sarf olunacağı yazılıdır. Kadının ( yargıcın ) huzurunda vakfeden ve şahitleri hazır bulunarak Vakfiye yapılır, sonra vakfeden vakfı tescil mütevellisine teslim eder. Hemen sonra usulen vakıftan vazgeçtim der. Kadı bunun üzerine vakfedilen malların mülkiyetinin Allah’a geçtiğini, vakıftan artık dönülemeyeceğini vakfın sahih ( doğru,muteber ) olduğunu söyler, karara bağlar, böylece vakfın kuruluşu kesinleşirdi. Bu usule uygun olarak kurulmuş Azınlık Tebaaya ait vakıflar vardır ve bunların vakfiyeleri Vakıflar Genel Müdürlüğü Arşivinde kayıtlıdır. Bunlar mülhak vakıf olup, 33 adettir. Hepsi de nakit para ile kurulmuştur. (Cemaat vakıfları bunlardan farklı olup, vakfiyeleri yoktur. Kurucuları belli değildir).

Osmanlı İmparatorluğu 16 Şubat 1328 / 1912’de geçici bir kanunla ( Eşhas-ı Hükmi yenin Emval-i Gayri menkule ye Tasarruflarına dair Kanun-u Muvakkat ) Osmanlı Tabiiyetindeki şirketlere, cemiyet, vakıf ve hayır kurumlarına taşınmaz mallara tasarruf etme yetkisi verdi. Kanun metninde Azınlık veya Cemaat vakfı sözü hiç geçmemekte, Osmanlı cemaat ve müesses’at-ı hayriyesi olarak kanunun 3. Maddesinde geçmekte, kanunun 4. maddesinde mazbut vakıflar, mülhak vakıflar, Osmanlı cemaat ve müesses’at-ı hayriyesi adları zikredilmekte, Mazbut vakıfları Vakıflar İdaresi memurlarının, Mülhak Vakıfları, Vakıflar İdaresi memurlarının iştiraki ile beraber Mütevellileri’nin, Osmanlı Cemaat ve hayriyesini başkanlarının temsil edeceği belirtilmektedir. Oysa vakıf çok yaygın bir kurum olarak Osmanlı İmparatorluğu’nda mevcut idi. ( Eğer azınlıkların hayır kurumları vakıf olsa idi, kanunda aynen zikredilirdi) . Bu kanunla azınlık hayır kurumları için tapuda başkaları adına kayıtlı gayri menkullerini kendi adlarına kayıt ettirme imkanı doğdu ve dolayısıyla tüzel kişilik kazandılar.

Lozan Barış Antlaşmasının I. Kısmının III. Bölümünün 37-45. maddelerinde azınlıklar ve haklarının korunmasına ilişkin hükümler yer almıştır. Bu maddelerden sadece 42. maddede ‘azınlık vakfı’ sözü geçmektedir. Azınlıklara ve vakıflarına diğer Türk uyruklularla hukuk ve uygulamada eşit davranılacağı, aynı kolaylıkların gösterileceği, kamu düzeninin korunmasında eşit yükümlülükler yükleneceği 37-44. maddelerde hükme bağlanmış, 45. maddede ise ‘ Bu kesimdeki hükümlerle, Türkiye’nin Müslüman olmayan azınlıklarına tanınmış olan haklar, Yunanistan’ca da kendi ülkesinde bulunan Müslüman azınlığa tanınmıştır. ’hükmü yer almıştır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasından sonra 05. 06. 1935’te kabul edilip, 14-12-1935’te yürürlüğe giren 2762 sayılı Vakıflar Kanununun ‘A Muvakkat AA’ maddesi ile o zamana kadar Vakıflar İdaresine hesap vermemiş olan bütün vakıfların mütevelli ve mütevelli heyetlerinden ( yöneticilerinden ) vakıfları ile ilgili bir takım bilgileri ihtiva eden beyannameleri vermeleri istenmiştir. Amaç azınlık vakıflarının ve vakfiyesi kaybolan, yanan vakıfların vakfiye, hesap, kayıt gibi eksiklerini tamamlamaktır.

Özellikle Ermeniler tarafından “ 1936’da bizden gayri menkullerimiz için beyanda bulunmamız istendi. 1936 beyannamelerini böyle verdik” diye ifade edilen beyannameler bunlardır. Azınlık hayır kurumlarının vakfiyeleri olmadığından Vakıf olabilmeleri için bu beyannameleri vakfiye yerine geçmiştir. Vakfiyesi kaybolan, yanan vakıflar da bu madde hükmünden yararlanmışlardır. ( Bu durumda olan vakfiyelerin tarihi, hangi kadının tescil kararı verdiği, düzenlenen beyannamelere yazılırdı.)

17.07.1936’da çıkan Vakıflar Nizamnamesi ( Tüzüğü )nün 33. maddesi ile bu konu perçinlenmiş, vakfiyesi olmayan vakıfların düzenlenecek beyannameler yoluyla Vakıflar Genel Müdürlüğü’ndeki kütüğe tescil ve kayıt olunacağı hükme bağlanmıştır. Bu beyannamelerde bir vakfiyede bulunması gereken; vakfın adı, malları (akar ve hayratın), gelirinin nereye harcanacağı, vakfın nasıl yönetileceği gibi hususlar sorularak vakfiye eksikliği giderilmiştir. Ancak ( azınlıklar bu beyannameleri kanunun çıkışından itibaren üç ay içinde vermeleri gerekirken, çok isteksiz ve geç vermişlerdir.) 1940’ lârda verilmiş pek çok beyanname vardır. Soruların hepsine cevap vermemişlerdir. Yahudi Vakıflarının beyannamelerin çoğunda vakıf adı yoktur. Hepsine 1936 beyannamelerinin altına aynen “Vakıf olmadığınız halde vakıflar idaresinin talepleri üzerine itiraz hakkı saklı kalmak kaydıyla bu beyannameyi veriyoruz.“ demişlerse de, Vakıflar idaresi bunları vakıf olarak kabul edip, işleme tabi tutmuştur. (Azınlıklar olayı anlayamamış, mallarına el konacağını zannederek vakıf olmak istememişlerdir.) 3

Halbuki böylece o zamana kadar varolan azınlıklara ait hayır kurumları “Vakıf” haline getirilmişlerdir. Halen Vakıflar Genel Müdürlüğü Arşivinde Türkiye’deki bütün vakıflar, bu arada azınlık vakıflarının hepsi kayıtlıdır. Vakıf olmak, bu kurumlara tüzel kişilik, davada taraf olma, gelirlerini cemaatlerinin ihtiyacına sarf etme, mallarını idare etme, cemaatlerinin seçtiği yönetim kurulları tarafından yönetilme imkanları vermiş, durumlarını sonsuza kadar güvenceye almalarına olanak sağlanmıştır. Çünkü vakıf sonsuza kadar kurulduğu kabul edilen bir kuruluştur. Lozan Barış Antlaşmasında azınlık vakıflarını tanıyan, kabul eden “Türkiye Cumhuriyeti, aslında vakıf olmayan bu kurumları, 2762 sayılı Vakıflar kanunu ile vakıf haline getirilerek iyi niyetini göstermiştir.” Vakıf olmayan azınlık hayır kurumlarının tüzel kişilikleri olmayacaktır.

Cemaat vakıflarının sayısı toplam 160’ dır. Bunlardan 75’i Rum, 51’i Ermeni, 18’i Yahudi, 9’u Süryani, 2’si Bulgar, 1’i Gürcü, 3’ü Keldani, 1’i Maroni’dir. Rumlara ait 44 ilkokul, 9 orta-lise Ermenilere ait 22 İlkokul, 4 Orta, 5 lise. Yahudilere ait 4 İlkokul, 1 lise, tüm azınlık vakıflarına ait 200 Kilise Rumlara ait bir hasta hane (Balıklı Rum Hasta hanesi ) Ermenilere ait iki hasta hane (Yedi kule Sulp Pırgıç Ermeni Hasta hanesi , Taksim Sulp Agop Hasta hanesi), Yahudilere ait bir hasta hane ( Balat Or Ahayım Hasta hanesi ) vardır. Tapuda vakıfları adına kayıtlı, kira getiren pek çok gayri menkulleri vardır.

Son olarak Türkiye Cumhuriyeti kabul ettiği Avrupa Uyum Yasaları adıyla bilinen 4471 sayılı ve çeşitli kanunlarda değişiklik yapılmasına ilişkin kanun”un Cemaat Vakıflarıyla ilgili 4. maddesi ile de Cemaat Vakıflarına yeni imkanlar tanıyarak bu vakıfların korunması ve gelişmesi için iyi niyetinin devam ettiğini göstermiştir.

YORUM:

1-Anayasa da eşitlik maddesi var. 4471 sayılı kanun bu maddeye aykırı.

2- Türk Medeni Kanununun 101. Maddesine göre “bir ırk ve cemaati desteklemek amacıyla vakıf kurulamaz” diyor. Osmanlı zamanında azınlık vakıfları bu esasa göre kurulmuş.

Vakıf hukukunun nüvesini teşkil eden binlerce Mülhak Vakıf yok edilip hakları sınırlandırılırken, Mazbut Vakıf konumuna getirilmiştir. Bu haklar şimdilerde cemaat vakıflarına bonkörcesine sunulmakta. Cemaatler de doymaksızın daha da fazlasını istemekte. Bir de uluslararası vakıf sempozyumları ile ulusal konularda, hassasiyet ve duyarlılık gösterdiğimiz dönemleri fırsat bilen cemaatler, hakarete varan üslupları ile yararlanmaya çalışmasalar.

Vatandaşlar arasında hiçbir din ve inanç kritize edilemez olup, ancak karşılıklı saygı ve hoşgörü esastır.

Türkiye Cumhuriyeti demokratik, laik , sosyal hukuk devletidir. Tüm vatandaşlar ırk, din, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, ve benzeri konularda özgür ve eşit haklara sahiptir.

Unutulmamalıdır ki İmparatorluk döneminde olduğu gibi, Cumhuriyet döneminde de bu birlikteliğimiz devam edecektir.

NAZIM SİYAVUŞOĞLU

Mülhak ve Mazbut Vakıflar Araştırma ve Kültür Derneği
Genel Başkan

Kaynak: http://www.mmvakder.org.tr/yazilar.asp?id=1

 

 İzmir Musevileri vakfına kavuştu

Okan KONURALP / ANKARA

15 Aralık 2011

Vakıflar Meclisi, önceki gün yaptığı toplantıda, Cumhuriyet tarihi boyunca “Tüzel kişiliği” bulunmayan İzmir Musevi Cemaati’nin “Tüzel kişilik” talebine “evet” dedi.

 İzmir Musevi Cemaati, “İzmir Musevi Cemaati Vakfı” adıyla tescillendi. Böylece cemaatin, 100 yıllık bir geçmişe dayanan sorunu da çözülmüş oldu. Cemaatin “vakıf” adı altında tescillenmesinin ardından sırada 22 taşınmazın vakfa kaydedilmesi var. İzmir Havra Sokak’ta bulunan Şalom, Giveret, Elgazi, Bikurholim, Beth İsrael ve Roşarr sinagoglarıyla birlikte kullanılmayan 12 sinagog ve 4 dükkan, bürokratik işlemlerin tamamlanmasının ardından vakfa verilecek.

Tarihi kararın mimarlarından Vakıflar Meclisi’nin cemaat vakıfları temsilcisi Laki Vingas şunları söyledi: “Cemaatin cumhuriyet tarihi boyunca tüzel kişiliği yoktu. Fakat geçmişten gelen dini ve kültürel bir birikimi de bulunuyor. Bu tarihi kararla birlikte cemaate tüzel kişilik kazandırdık. Dolayısıyla dün yani yüzlerce yıldır var olan bugün de devam eden kentin en eski cemaatlerinden de biri olan Musevi cemaatinin hukuksal kimliğini yarattık ve taşınmazların tescilinin yolunu açtık. Çünkü, günümüze kadar oradaki mülkler, ibadethaneler ya hahambaşılığa ya da cemaat adına kayıtlıydı. Bir disiplinsizlik vardı. Biz kararımızla bütün bunları vakıf çerçevesi içine alıyoruz.“

İzmir Musevi Cemaati Başkanı Jak Kaya da “İzmir Cemaati’nin en önemli eksikliği, tüzel kişiliği olmamasıydı. Cemaatimiz 1936 yılındaki vakıf yasasındaki değişiklik kapsamında beyanname veremediği için vakıflaşamamıştı. Bu tarihten itibaren de vakıf oluşturulamadığı için sinagoglarımızın mülkiyet sorunu devam ediyordu. Bu sayede sinagoglarımız ile dükkanlarımızı vakfımıza tescil edeceğiz” dedi.

Vakıflar Meclisi’nin aldığı karar doğrultusunda hazırladığı bilgi notunda yer alan dikkat çekici değerlendirmeler ise özetle şöyle: “İzmir’in muhtelif semtlerinde İzmir Musevi Cemaati adına kayıtlı taşınmazlar bulunmakta olup bu taşınmazların havra, sinagog ve mezarlık vasfında olduğu ve İzmir’de yaşayan yerleşik Musevi Cemaati tarafından kullanıldığı bilinmektedir. İzmir Musevi Cemaatinin tasarrufundaki taşınmazların fermanla tahsis edildiği ve bu fermanın ise 1841’ deki büyük yangında kaybolduğu bilinmektedir. Sonuç olarak, İzmir Musevi Cemaatinin Osmanlı döneminde devletçe kabul edilen bir hayır müessesesi olduğu sonucuna varılmıştır.”

 Kaynak: http://www.hurriyet.com.tr/gundem/19467912.asp

Azınlıkların taleplerini karşılamak görevimizdir

  16 Aralık 2011

Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, dün Hürriyet’in manşetinde yer alan, İzmir Musevi Cemaati’ne vakıf statüsü tanınmasına ilişkin haberi, sosyal paylaşım sitesi Twitter’da takipçileriyle paylaştı.

Arınç, “Yüzyıllardır birlikte yaşadığımız ve artık birbirimizin bir parçası haline geldiğimiz azınlıklarımızın taleplerini karşılamak görevimizdir” dedi. Arınç, şu görüşleri paylaştı: “Sabah gazetelere bakarken gözüme takılan bir haberi paylaşmak istiyorum. Hürriyet gazetesinin manşetten verdiği ‘100 yıl sonra vakıf müjdesi’ haberine dikkatlerinizi çekmek istiyorum. Son yıllarda Vakıflar Genel Müdürlüğümüz tarihi nitelikte işler yapıyor. Geçtiğimiz hafta Beyoğlu Rum Kız Mektebi vakıf statüsüne kavuşturulmuştur. 2 gün önce de tam 100 yıldır tüzel kişiliği olmadan ayakta kalmaya çalışan İzmir Musevi Cemaatine ait taşınmazlara vakıf statüsü verildi. Cemaatin bu haklı talebini olumlu bir şekilde değerlendiren Vakıf Meclisi üyelerine ve emeği geçen Genel Müdürlük personeline teşekkür ediyorum.”

 Kaynak: http://www.hurriyet.com.tr/gundem/19476538.asp