ÜNLÜ FİZİKÇİ ALBERT EİNSTEİN, “ALLAH YOKTUR” DİYEN PROFESÖRÜN İDDİASINA KARŞI VERDĞİ CEVAPLAR


ALINTI

20. yüzyılın dahi beyinlerinden olan Einstein’in öğrencilik yıllarında hocasıyla girdiği tanrı tartışmasını, Vatan yazarı Reha Muhtar, 19.11.2011 köşesine taşıdı. Ünlü bilim adamı soru ve cevaplarla üniversite profesörünü şaşkına çeviriyor. Sözü daha fazla uzatmıyor ve ikili arasındaki o diyaloglara çeviriyoruz:

“Üniversite profesörü, öğrencilerine su soruyu sorar;

- “Var olan her şeyi Tanrı mı yarattı?..”

Bir öğrenci ayağa kalkar ve cevaplar.

- “Evet, her şeyi Tanrı yarattı!..”

Profesör sorusunu yineler ve öğrenci yine “Evet efendim” diye cevaplar…

Profesör devam eder.

- “Eğer her şeyi yaratan Tanrı ise kötülüğü yaratan da Tanrı’dır… Çalışmalarımızda uyguladığımız kesinleştirme prensibine göre de kötülüğü yaratan olduğuna göre, Tanrı kötüdür…”

Çocuk, profesörün bu mantık yürütmesi karşısında şaşırır ve yerine oturur…

Profesör, Tanrı’nın insanların içinde yarattığı bir efsane olduğunu aklı sıra kanıtlamış olmaktan mutludur…

***

Bunun üzerine başka bir öğrenci ayağa kalkar ve profesöre şu soruyu sorar:

- “Soğuk var mıdır sayın Profesör?..”

Profesör şaşırır:

- “Nasıl bir soru bu böyle?.. Tabii ki var” diye cevaplar…

“Sen hiç soğukta üşümedin mi?..”

Bunun üzerine çocuk şöyle söyler:

“Hayır profesör, aslında soğuk yoktur… Fizik yasalarına göre gerçek hayatta biz ‘sıcaklığın yokluğu’na ‘soğuk’ adını veririz… Aslında soğuk diye bir şey yoktur… O sadece sıcaklığın yokluğunda duyumsadıklarımızı tarif etmek için ürettiğimiz bir kelimedir” der ve devam eder.

- “Karanlık var mıdır profesör?..”

Profesör cevap verir:

- “Tabii ki vardır… Sen hiç karanlıkta kalmadın mı?..”

Çocuk bir kez daha atılır:

- “Korkarım gene yanılıyorsunuz Sayın Profesör… Çünkü esasında karanlık diye bir şey de yoktur… Gerçek yaşamda karanlık; ‘ışığın yokluğu’na verilen addır…

Biz ışık üzerinde çalışabiliriz ama karanlığı çalışamayız…

Gerçekte, biz Newton’un prizmasını kullanarak beyaz ışığı kırar ve renklerin çeşitli dalga uzunlukları üzerinde çalışabiliriz….

Fakat karanlığı ölçemeyiz…

Bir basit ışık karanlık bir mekânı aydınlatarak karanlığı kırmış olur yani karanlığı geçersiz kılar…

Çünkü gerçekte karanlık yoktur, ışıksızlık vardır…

Mesela siz uzayın ne kadar karanlık olduğundan nasıl emin olursunuz?..

Işığın miktarını ölçerek!..

Bu doğrudur değil mi?..

Öyleyse karanlık denilen şey, insanlar tarafından ışığın olmadığını anlatmak amacıyla kullanılan kelimedir…”

***

Profesör afallamıştır ve çocuk son darbeyi vurur:

- “O zaman size son bir soru daha sormak isterim Sayın Profesör… Şeytan var mıdır?..”

Profesör bu kez pek emin olamamakla birlikte yine de cevaplar..

- “Vardır… Açıkladığım gibi, biz onu her gün, her yerde görürüz…

O, dünyadaki işlenmiş tüm suçlarda, şiddette yer alır…

Bunların tümü şeytanın kendisinden başka bir şey değildir…”

Çocuk “hayır anlamında” başını sallar profesöre…

- “Şeytan yoktur efendim… Yani kendi başına yoktur…

Şeytan basit olarak Tanrı’nın yokluğudur…

O aynen karanlık ve soğukta olduğu gibi insanın Tanrı’nın yokluğunu tarif etmek için yarattığı bir kelimedir…

Kötülük ve Şeytan, insanın Tanrı’yı ve sevgisini yüreğinde hissetmediği zaman yaptıklarına verilen addır…

O, aynen sıcaklığın olmadığı yere adını verdiğimiz ‘soğuk’, ya da ışığın olmadığı yere adını verdiğimiz ‘karanlık’ gibidir…

Şeytan ve kötülük, Tanrı’nın içimizde olmadığı anda yaptıklarımıza verdiğimiz addır…”

***

Profesör kürsüde afallamıştır…

Fizik yasalarından hareket ederek bu soruları soran ve cevapları vererek profesörü allak bullak eden genç öğrencinin adı Albert Einstein’dır…

Dün okuyucum Yılmaz Günay’dan gelen bu maili okuduktan sonra, Google’da “Küçük Einstein’ın, kürsüdeki profesöre verdiği cevapları” içeren küçük dramayı izledim…

Türkçe altyazılı, Almanca orijinalinden…

1955 yılında 76 yaşındayken öldü Albert Einstein…

20. yüzyılın en büyük fizikçisi olarak kabul ediliyor…

Einstein’ın beyni, ölümünden sonra otopsinin yapıldığı Princeton Üniversitesi Tıp Merkezi’nde korunuyor…

Kötülük yapanların ya da “bunun içinde şeytan var” dediklerimizin, aslında içlerinde sadece Tanrı’nın olmadığını onun sevgisinden yoksun olduklarını örneklerle anlatıyor Einstein…

“Ben kötüyüm” diyenler, “yaşasın kötülük” diye nara atanlar, “kötü olmaktan” gizli gizli zevk duyanlar, aslında sadece Tanrı’sız olduklarının farkındalar mı?..

Ne zavallı bir durum…

Yapayalnız ve Tanrı’sız…

Üstelik kendilerini o ufak bedenlerin içinde bir başlarına dünyanın merkezi zanneden egosantrik bir başıbozukluk…

Allah düşmanımın başına vermesin diyeceğim!..

“YOKSUL ÜLKELERDEN TOPRAK ARAKLANIYOR”


[2001 yılından bu yana sanayileşmiş ve kalkınmanın eşiğindeki ülkeler, geri bırakılmış ülkelerde yaklaşık 227 milyon hektarlık arazi satın aldı. Buralarda üretilen gıda maddeleri sadece yatırımı yapan ülkeye ihraç ediliyor, dev arazilerdeki yerli halk yerlerinden sürülüyor, tapusuz halk, bir hak da iddia edemiyor.

BM Kalkınma Programı’nın raporuna göre, dünya nüfusunun yüzde 25’i dünyadaki toplam sepetin yüzde 80’inine sahip. Milyonlarca kişi açlık sınırının altında yaşarken zengin ve yoksul arasındaki makas giderek açılıyor. Bu olumsuz gelişme özellikle son 20 yılda giderek hızlandı.]

 Gelişmekte olan ülkelerde ekilebilir nitelikteki arazileri satın alan uluslararası şirketlerin ve ülkelerin sayısı artıyor. BM de küçük çiftçileri zor duruma düşüren “toprak araklama”ya karşı yasal önlem almak istiyor. Dünya ekonomisinde söz sahibi olan ülkelerin gözü, büyük tarım arazilerinde. Mali açıdan güçlü, kalabalık nüfusa sahip, ancak su kaynaklan veya tarım arazileri açısından yoksul olan ülkeler, fakir ve gelişmekte olan ülkelerde hızla toprağa yatırım yapıyor. İleride çıkabilecek bir kıtlık veya gıda mahsulleri fiyatlarındaki artışlara karşı korunmak amacıyla uluslararası dev şirketler ve ülkeler tarafından fakir ve kalkınmakta olan ülkelerde yapılan toprak satın alımlarına İngilizce’de “LAND GRABBİNG” yani “TOPRAK KOPARMA” veya “TOPRAK ARAKLAMA” adı veriliyor.

Oxfam gibi yardım örgütleri bu uygulamanın açİlk ve yoksulluğa arttırdığına dikkat çekiyor. BM Gıda ve Tarım örgütü kapsamında ise gelişmekte olan ülkelerde halkın geçimini tehdit eden bu alımlara karşı ne gibi önlemler alınabileceği tartışılıyor.

 HALK YERİNDEN SÜRÜLÜYOR

Çin, Güney Kore, Körfez ülkeleri ya da Hindistan gibi ülkelerden kamu yatırımcıları ya da özel şirketler, gelişmekte olan ülkelerde satın alma ya da kira anlaşmalarıyla dev tarım arazilerini kendine bağlıyor. Buralarda üretilen gıda maddeleri, sadece yatırımı yapan ülkeye ihraç ediliyor. Dev arazilerde yerli               halk yerlerinden sürülüyor, en büyük zararı fakir ve kalkınmakta olan ülkelerdeki halk görüyor.

Yardım örgütü Oxfam’ın Almanya temsilciliğinden Marita Wiggerthale, kuşaklar boyu aynı aile tarafından ekilen, ancak tapuda kaydı olmayan bir arazinin günün birinde yabancı bir şirkete geçebildiğine dikkat çekiyor. Wiggerthale, “Bu vakalarda Çoğunlukla toprakları kullanma hakkı çiğneniyor, ta yapan aileler yerlerinden sürülüyor ve sonuçta tüm geçim kaynaklan ellerinden gidiyor” diyor.

Böylelikle savaş ya da kıtlık olmamasına rağmen yoksulluk ve açlık da artıyor. Oxfam, Uganda’da bu tür bir vakayı belgelemiş. İngiliz bir yatırımcının Ugandalı yetkililer ile yaptığı anlaşma yüzünden, dev bir çam ve okaliptüs plantasyonuna yer açmak için 22 bin 500 kişi, yaşadıkları yerleri terk etmek zorunda kalmış. Bu çiftçilere ne önceden sorulmuş, ne haber verilmiş, ne de tazminat ödenmiş.

Alman Federal Tarım ve Tüketiciyi Koruma Bakanı İlse Aigner, son yıllarda fakir ve gelişmekte olan ülkelerde 50 ila 80 milyon hektar toprak satıldığını belirtiyor, ancak yine de gıda üretimi alanında özel yatırımın önemine dikkat çekiyor, “Prensipte ziraat alanındaki özel yatırımcılara tamamıyla kötü gözle bakmamak gerek” diyen Aigner, “Ancak bu yatırımların, bölge halkının da kârına olması gerek, işin zor tarafı da bu” şeklinde konuşuyor.

Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım örgütü, hükümetler ve sivil toplum örgütleriyle birlikte bu sorunu çözmek için uluslararası bir düzenleme üzerinde çalışıyor. İtalya’nın başkenti Roma’da bu amaçla yapılan görüşmelere katılan Alman Bakan Aigner, En önemlisi, toprak alımının yapıldığı ülkelerdeki hükümetlerin yatırımların ülkedeki ziraatın geliştirilmesi için kullanılması yönünde bilinçlenmesi ve halkın yaşadığı, ekim yaptığı topraklan terk etmek zorunda kalmaması ya da en azından bu ticaretten kârlı çıkması” dedi. Bu arazilerin satışı çoğunlukla gizli yapıldığından boyutu ile ilgili kesin rakamlar verilemiyor. Oxfam yardım örgütünün tahminlerine göre, 2001 yılından bu yana sanayileşmiş ve kalkınmanın eşiğindeki ülkeler, kalkınmakta olan ülkelerde yaklaşık 227 milyon hektarlık arazi satın aldı. Bu neredeyse Batı Avrupa büyüklüğünde bir alana denk geliyor.

Yardım örgütleri, bu yatırımların bölge halkına çoğu zaman pek bir yarar sağlamadığını ortaya Ç1karmış. Oxfam yardım örgütünden Wiggerthale, “VERİLEN İSTİHDAM SÖZÜ TUTULMUYOR. AYRICA YATIRIMIN HACMİ DE BAŞTA VAAT EDİLDİĞİ ORANDA OLMUYOR, İÇİ BOŞ SÖZLER BUNLAR. ARAZİLER, KARŞILIĞINDA PEK BİR ŞEY YAPILMASINA GEREK KALMADAN UCUZA SATIN ALINIYOR” diyor. Roma’da yapılan görüşmeler şimdilik bir sonuç vermedi. Geniş arazilerin satışı sırasında kullanıcıların ve bölge halkının haklarının nasıl korunacağı konusunda gelecek yılın başında BM Gıda ve Tarım Örgütü kapsamında uluslararası bir düzenleme için yeni görüşmelerin yapılacağı belirtiliyor.

 AFRİKA’YI AÇ BIRAKAN ‘TARIM EMPERYALİZMİ’

Nasıl oluyor da Etiyopya, çok geniş tarım arazilerine sahip olmasına karşın, kıtlık sorunu yaşıyor?

Mısır ve tahıl ekili hektarlarca genişlikteki tarım alanları yemyeşil bir manzara oluşturuyor. Bu ekili alanlar, ne Avrupa’da ne de Amerika Birleşik Devletleri’nin batısında yer alıyor. Tarlalar, çok sayıda insanın kıtlıkla karşı karşıya olduğu Etiyopya’da bulunuyor, ülkede tarım yapılabilecek yeterli arazi olmasına rağmen, insanlar açlık çekiyor. Bu tarlalar ise yabancı yatırımcılar tarafından satın alınarak veya kiralanarak, endüstriyel tarım için kullanılıyor. Bu uzmanlar tarafından “TARIM EMPERYALİZMİ” olarak adlandırılıyor. Etiyopya hükümeti, bu şekilde döviz gelirlerinin ve tarım ajanında teknik bilgilerin artırılmasını ümit ediyor, ülkedeki verimli tarım alanlarının büyük bölümü hâlâ kullanılmıyor.

ETİYOPYA’DAN YABANCI YATIRIMCILARA AVANTAJLAR

Etiyopya Tarım Bakanlığı’nın eski çalışanlarından, şu sıralar Bonn Üniversitesi’nce araştırma yapan Dawit Tesfaye, Etiyopya’nın yabancı yatırımcılar neden cazip bir ülke olduğunu şu sözlerle açıklıyor: “BİR YATIRIMCI SADECE İHRACAT YAPMAK İÇİN ÜRETİM YAPIYORSA, BEŞ YIL VERGİDEN MUAF OLUYOR. AMA BİR YATIRIMCI İÇ PAZARA YÖNELİK ÜRETİM YAPIYORSA, İKİ VEYA ÜÇ YIL VERGİDEN MUAF TUTULUYOR.”

Etiyopya hükümeti geçen yıl üç milyon hektar verimli tarım alanım kiraya çıkardı. Afrika’nın birçok ülkesinde hükümetlerin, tarım arazilerini yabancı yatırımcılara sattığı veya kiraladığı gözlemleniyor. Büyük yatırımcılar, Hindistan, Pakistan, Suudi Arabistan ve Çin gibi ülkelerden geliyor. Ağırlıklı olarak biyo-yakıt elde etmek ya da kendi ülkelerindeki gıda ihtiyacım karşılamak üzere ekim yapılıyor.

Tarım ürünlerinin sadece bir bölümü Afrika’da piyasaya sürülüyor. Washington Amerikan üniversitesinden Çin-Afrika ilişkileri uzmanı Deborah Braeutigam, ürünlerin Afrika piyasasında yer almasının, halka büyük bir yaran olmadığım belirtiyor. Braeutigam, bunun nedenini “ÇİNLİLER, ÖRNEĞİN ZAMBİA’DA YEREL TARIM PİYASASINA DA YATIRIM YAPIYOR. ANCAK BU İÇ PAZAR İÇİN SORUN YARATABİLECEK BİR DURUM. ÇÜNKÜ ÇİNLİLER, KENDİ BUĞDAY, MISIR VE BÜYÜK BAŞ HAYVANLARIYLA ZAMBİALI ÇİFTÇİLERLE REKABET EDİYOR” sözleriyle açıklıyor.

 KITLIĞIN NEDENLERİ

Tarım alanlarının yabancı yatırımcılara kiralanması veya satılması, Afrika Boynuzu’nda yaşanan kıtlığın nedenlerinden biri olarak görülüyor. Kıtlıktan, Etiyopya, Somali, Kenya ve Cibutu’de yaklaşık 12 milyon kişi etkileniyor. Almanya Başbakan Angela Merkel’in Afrika Danışmanı Günter Nooke, kıtlığın farklı nedenleri olduğuna dikkat çekiyor:

“Afrika Boynuzu’ndaki kıtlığın nedenlerini anlamak kuşkusuz biraz zor. İklim değişikliği ve aşırı hava koşullan nedeniyle kuraklık ve seller yaşanabiliyor. Elbette başlıca sorunlardan biri de Somali, devlet sistemi çalışmıyor, ülkede hükümet yok. İnsanlar da, yiyecek ve içecekleri kalmadığı zaman Kenya’nın kuzeyine veya Etiyopya’ya kaçıyor.”

Somali’den binlerce kişinin komşu ülkelerdeki mülteci kamplarını doldurması, bu ülkelerde de kıtİlk tehlikesini artırıyor. Etiyopya Tarım Bakanlığı’nın eski çalışanı Dawit Tesfaye, Afrika hükümetleri tarım politikalarını değiştirmezse, gelecek yıllarda durumun daha da kökleşmesinden kaygı duruyor. Tesfaye, tarım alanlarının yabancı yatırımcılara bir iki yıllığına değil, 80 veya 90 yıl gibi oldukça uzun bir dönem için kiralandığına dikkat çekiyor.

 TARIM STRATEJİLERİNDE DEVRİM BEKLENTİSİ

Peki giderek artan dünya nüfusu nasıl doyurulabilecek? Seri üretim ve tarımın sanayileşmesi yerine sürdürülülebilirlik kavramı giderek öne çıkıyor. Dünya nüfusu 7 milyara yaklaşırken tarım stratejisinin değiştirilmesi konusunda bilinç artıyor. Tarım Gelecek Vakfı’ndan Benedict Haerlin, kitleleri doyura bilmek için yeni teknolojiler yoluyla gıda üretiminin mümkün olduğunca artırılması düşüncesinin ölümcül sonuçlara yol açabileceği uyarısında bulunuyor.

Haerlin, endüstriyel tarım teknolojisinin açlık sorununu çözmekten ziyade daha da kötüleştirdiğini belirtiyor: “Sanayi ülkelerinde sahip olduğumuz beslenme modelinin aşırı şişmanlamaya yol açtığı artık açıkça görülüyor. Dünyada aşın şişmanların sayısı aşırı zayıfları geçmiş durumda. Yanlış beslenmenin önümüzdeki en büyük sağlık sorunu olduğu da aşikâr. Yani mevcut beslenme modeli, açlığın üstesinden gelebileceğimiz bir araç olamaz.”

 “ARTIK SİYASETTE DE BİLİNÇ ARTTI”

Haerlin, 2008 yılında dünyada büyük ses getiren Dünya Tarım Raporu Teftiş Kurulu’nun da üyesi. Dünya Bankası’nın girişimiyle başlatılan ve Dünya Sağlık Örgütü ile Dünya Gıda örgütü’nün de katıldığı çalışmalar sonucu ortaya çıkan rapor, endüstriyel tarıma karşı açıkça cephe alıyor, organik tarım ve küçük çiftçinin desteklenmesini talep ederken, yeşil gen teknolojisi, kimyasal tarım ve tohumların patentlenmesine savaş açıyordu. Alman çevre kuruluşu Germanwatch’un dünya ticareti ve beslenme uzmanı Tobias Reichert, raporun açıklanmasının üzerinden üç yıl geçerken, rapordaki pek çok sonucun artık siyasette de kabul edildiğini belirtiyor.

 “GIDA GERİNE HAYVAN YEMİ VE YAKIT ÜRETİLİYOR”

Reichert, AB’nin Avrupalı çiftçilere verdiği “Gıda gerine hayvan yemi ve yakıt üretiliyor”

Reichert, AB’nin Avrupalı çiftçilere verdiği yoğun sübvansiyonların sadece doğayı tahrip ettiğini, aynı zamanda dünya çapında gıda maddelerinin eşitsiz dağılımına da katkıda bulunduğunu belirtiyor ve “Gıda yerine hayvan yemi ve üretiliyor” diyor. Reichert, “özellikle de Avrupa örneğinde, endüstriyel tarımın dünya beslenmesi nedenden dolayı olumsuz etkisi var. Birincisi hayvan üretimi olmak üzere AB’deki sanayi Avrupalıların beslenmesinde sağlıklı olandan daha fazla hayvansal üretime yol açtı, ikincisi AB içinde tüketimin normal ölçülerin üzerine çıkmasına, aşırı tüketime neden oldu” şeklinde konuş

YOKSUL ÇİFTÇİ İTHALAT MAĞDURU

Tüketim fazlasının ihracatı ise sorunun başka boyutu. Özellikle kalkınmakta olan ve yoksu ülkelerdeki çiftçiler, AB’nin cömert teşviklerinden yararlanan Avrupalı çiftçilerle rekabet edebilecek durumda değil. Bunun sonucunda sanayi ülkelerinden ihracat yerli tarımı öldürüyor, bu da yoksul bölgelerde açlığa ve dünya çapında istihdam kaybı açıyor. Endüstriyel et ve süt üretimi için hayvan yemi üretimine odaklanılması ve bitkilerden yakıt üretimi dünya çapında çevreye de zarar veriyor hayvan yemi ya da yakıt üretiminde kullanılan bitkilere yer açmak için ormanlar tahrip ediliyor.

“SİSTEM DEĞİŞECEK”

Dünya Tarım Raporu, gıda maddelerinin, mümkün olduğunca tüketildikleri yerde üretilmesini tavsiye ediyor. 2008 yılında yayımlanan raporun başkan yardımcısı ve Milenuyum Enstitüsü Başkanı Hans Herren, üretimin mümkün olduğunca sürdürülebilir ve ekolojik olması gerektiğinin de altım çiziyor. Kalkınmakta olan ülkelerde onlarca yıl çalışan tarım uzmanı, tarımın gelecekte de Siyasîler için zorlu bir ödev olacağım belirtiyor:

“Tamamen farklı bir sistem gerekecek, o zaman her şeyi kontrol altında tutmak isteyen şimdiki büyük tohum şirketlerine de gübre şirketlerine de ihtiyaç kalmayacak. Buna karşılık çiftçiler odakta olacak, yenilenebilir kaynaklar üreten, sürdürülebilir ve yeni nesillerin ihtiyaçlarını tatmin edecek bir sistem gelecek.”

ZENGİN-  YOKSUL UÇURUMU BÜYÜYOR

BM Kalkınma Programı’nın raporuna göre, dünya nüfusunun yüzde 25’i dünyadaki toplam servetin yüzde 80’inine sahip. Milyonlarca kişi açlık sınırının altında yaşarken zengin ve yoksul arasındaki makas giderek açılıyor. Kamerun’dan Almanya’ya, Hindistan’dan Brezilya’ya kadar, dünyanın her ülkesinde gelir dağılımındaki dengesizlik artıyor. BM Kalkınma Programı’nın hazırladığı bir rapor, bu olumsuz gelişmenin özellikle son 20 yılda giderek hızlandığını gösteriyor.

Zengin ve yoksul arasındaki uçurum, kalkınmakta olan ülkelerde daha fazla açılıyor. Ancak sanayi toplumlarında da durum bugüne kadar sanılandan daha vahim. ABD Başkam Barack Obama’nın hazırladığı istihdam paketi bile, zengin ülkelerin dengeli bir gelir dağılımından ne kadar uzak olduğunun göstergesi. İNSANLARIN GELİRLERİ GEÇİNMEYE YETMİYOR. Hem zengin hem de yoksul ülkelerde. Geçim masrafları tüm dünyada artarken, maaşlar yerinde sayıyor. Sağlık ve eğitime ayrılan para azalırken, sosyal güvenlik alanı da sürekli kısıntılara maruz kalıyor.

 YOKSULLUKLA MÜCADALEDE ÖNERİLER

Sağlık, eğitim ve sosyal amaçlı yardım için daha fazla mali kaynak ayrılması yoksullukla mücadeleye destek olabilir mi? Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’nın Cenevre temsilcisi Cecile Molinier, bu yöntemin bazı ülkelerde başarılı olduğunu söylüyor. Molinier, “Alınabilecek çeşitli önlemler var. Örneğin progresif vergi sistemi uygulanabilir. Bu sistemde yoksul insanlar, daha zenginlere kıyasla, gelirlerinin daha küçük bir yüzdesini vergi olarak veriyor. Ayrıca Brezilya ve Meksika’da hayata geçirilen ve yoksul ailelerin çocuklarını okula gönderebilmelerini, annelerin doğum öncesi ve sonrası sağlık kontrollerini yaptırabilmelerini sağlayan aile bursları var” şeklinde konuşuyor.

 EĞİTİM ÇÖZÜMLERDEN BİRİ

Dünya nüfusunun neredeyse yüzde 40’ı sıhhi tesislerden yoksun, bir milyar insan açlık çekiyor. Ayrıca yoksulluk günden kalkınmakta olan ülkelerde, özellikle de kırsal kesimlerde, çok sayıda çocuk okulu bitiremeden terk etmek zorunda kalıyor.

Sanayi toplumunda da eğitim alanında fırsat eşitliği mevcut değil. Ekonomik Kalkınma ve işbirliği Teşkilatı’nın (ÖECD) raporuna göre, dünyada gelir dağılımında giderek artan dengesizliğe karşı temel ihtiyaçların giderilmesi ve eğitim aranan çözüm olabilir. Raporda, söz konusu alanlarda dağılım daha kolay ve daha adil olmadığı sürece zengin ve yoksul arasındaki uçurumun giderek daha derinleşeceği vurgulanıyor. (Alman Devlet Radyosu, Berlin)

TILMANN KLEİNJUNG- CHI VIET GİANG

 (TURQUIE Diplomatique KASIM 2011 – Sayı:34)

 NOT: Bu yazıdan birçok şey anlamadıysanız, bir daha okuyun.

Kutbu’l-Ârifîn, Gavsu’l-Vâsilîn Mürşid-i Kâmil El-Hâc AHMED AMÎŞ EFENDİ’nin Hayatı


EL-HÂC AHMED AMÎŞ EFENDİYE NİSPET EDİLEN RESİM

HAKK’A YÜRÜYÜŞÜNÜN

92. YILI HATIRASINA

 

 

 ISBN:

ismailhakkialtuntas@gmail.com

http://ismailhakkialtuntas.com

14.12.2011

 

“Hazreti Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemden bana gelinceye kadar bu tecelliye kimse mazhar olup erişmedi. Ben ise Rahmanirrahim Tecellisine mazharım. Benden şer beklemeyiniz.”

Ahmed Amîş Efendi

Kaddese’llâhü sırrahu’l azîz


AHMED AMÎŞ EFENDİ’NİN KRONOLOJİSİ

RUMÎ

MİLÂDİ

YAŞI

DURUM

1222

1807

Doğumu: Tırnova /    Bulgaristan

1236

1821

14

Yanık Selvi Bektaşi Dergâhı ziyareti

1241

1826

19

Sıbyan mektebinde Muallimlik yapmaya başlıyor.

1242

1827

20

Kadızâde Ömer’ül Halvetiye intisab ediyor.

1259

1844-43

37

Kuşadalı İbrahim Efendi Hacca gittiği kafilede bulunduğu düşünülüyor.

1262

1847

40

Kuşadalı İbrahim Efendi Hakk’a yürüdü

1267-68

1851

44

Kadızâde Öme’ül Halveti’ den icâzet aldı

1269

1852

45

Manevi işaretle Hammami Muhammed Tevfik Bosnevi ile İstanbul’da görüştü. Rabıta izni ve hilafet aldı.

1852

46

Dönüşte muallimliği bırakıp Muhammed Tevfik Bosnevi gibi Tırnova’da hamamcılık yapmaya başladı.

1269

1853

47

Osmanlı-Rus – Kırım Harbi’ne tabur imâmı olarak katıldı.

1269

1853

47

Kadızâde Ömer’ül Halveti Hakk’a yürüdü.

1270

1854

48

Tekrar sıbyan mektebinde muallimlik yapmaya devam ediyor.

1282-83

1866

60

Zübeyde Hanım’dan kızı Ayşe Hanım dünyaya geldi

1283

1866

Muhammed Tevfik Bosnevi Hakk’a Yürüdü
Ahmed Ziyâüddîn-i Gümüşhânevî İstanbuldan icazet gönderdi

1284

1867-68

62-63

Yakup Han ile İstanbul’da görüştüler

1876

63

Abdulhamid Han Tahta çıktı

1293

1877

93 Moskof Muharebesi

1293

 

70

Tırnova’dan İstanbul’a göçtü

1293

1877

70

Bulgarlar 13 Haziran’da Tırnova’yı ele geçirdiler

1293

1878-79

72

Türbedâr Bekir Efendi Hakk’a yürüyünce Fatih Türbedarı oldu.

1302

1886

80

Seyyid Muhammed Nur’ül Arabî ile Selânik’te görüştü.

1310

1893-94

88

Lokmacı Tekkesi’ne devam ettiler.
Fatih Türbedârlığı’na devam etti.

1336

9 Mayıs 1920

114

Hakk’a yürüdü.


بِسْـــمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

الحمد لله رب العالمين والصلاة والسلام على رسولنا محمد

وعلى اله وصحبه وسلم اجمعين

Kutbu’l-Ârifîn, Gavsu’l-Vâsilîn El- Hâc AHMED AMÎŞ EFENDİ

Kaddesellâhü sırrahu’l azîz

El-Hâc Ahmed Amîş Efendi, Tırnovalıdır. Hangi tarihte doğmuş olduğu, belli değildir. Abdülâziz Mecdî Efendi’nin beyanlarına göre Ahmed Amîş Efendi:

“Tevellüdüm (1223)’ tedir, derlermiş.” [1]

Ahmed Amîş Efendi’ye, mürşidi Kadızâde Ömer’ül Halvetî:

“Ahmed senin tevellüdün, belli değildir.”

dermiş. Bu söz mecazî ve tasavvufîdir. Böyle demekle hakikati, ruhî yönüyle ne zaman doğduğun, yani mevcut olduğun belli değildir, demek istediğini Abdülâziz Mecdî Efendi izah ederlerdi.

Memleketinde medrese tahsili görmüştür. Ancak Ahmed Amîş Efendi, henüz 14 yaşında bir genç iken hak ve hakikat sevdası gönlüne düşerek bir mürşide ulaşmak ister. O sırada Rumelinin Sevlievo (Selvi-Servi) kasabasında[2] Yanık Selvi Bektâşi Dergâhı’nda[3] Sadık Efendi adında bir müftü, aynı zamanda uyanık bir mutasavvıf varmış. Ahmed Amîş Efendi, bulunduğu Tırnova kasabasından Servi kasabasına gidip, bu zata intisap etmeye niyetlenir. Müftü Efendi, o günlerde ziyaretçilerin çokluğundan kendisini görmek istiyenlere karşı itizar (özür) edilmesini adamlarına tembih etmiş bulunur. İşte müftü efendi bu kararı verdikten sonra 14 yaşında bir genç çıkagelince, adamları, verilen emre rağmen, 9 saatlik bir yoldan yürüyerek gelmiş olan ateşli bir gencin görüşemeden dönüp gitmesini muvafık görmeyerek keyfiyeti Sadık Efendi’ye haber verirler. Gelmesine ve görüşmesine müsaade edilir. Genç huzuruna girince:

“Oğlum daha gençsin, vaktin gelince ırkı temiz birisi gelip seni bulunduğun yerde irşâd eder.”

diye tebşir etmiş, bunun üzerine Ahmed Amîş Efendi Tırnova’ya dönerek o vaktin gelmesine ve ırkı temiz bir adamın kendisini irşâd etmesine intizar etmiştir. Yaşı yirmiye geldiği zaman Ömer’ül Halveti Kaddesellâhü sırrahu’l azîz seyahat tarikiyle Tırnova’ya uğrar, onunla görüşür ve onu irşâd eder.

Vak’ayı kendi ağzından naklen söyleyen Abdülâziz Mecdî Efendi bu konu hakkında derdi ki:

“Ahmed Amîş Efendi bunu anlatırken عرقي تميز (ırkı temiz) cümlesindeki (ع  ) (Ayın) maruf tabiriyle çatlatarak söylerlerdi.”

Yaşı 20’ye geldiği zaman Kadızâde Ömer’ül Halveti Efendi seyahat tariki ile Tırnova’ya geldiğinde onunla görüşür ve Ahmed Amîş Efendi’yi irşad eder.[4]

Mü­derris Ahmed Amîş Efendi aradığını bulmuş ve ona bağ­lanmış. Fakat bu sefer başka bir problem çıkmıştı. Ancak dergâhlara ve meşayıha muhalefeti olan eski med­rese hocası, talebesi Ahmed Amîş Efendi’ye

Sen Hoca­ olacaksın! ilim ehlisin!. Nasıl olur da gider bir şeyhe bağlanırsın ha? Eğer oraya bir daha gidersen, hak­kımı helâl etmem sana!.,” deyip tutturmuştur. Bunun üzerine Ahmed Amîş Efendi, üzerinde emeği bulunan Hocasını daha fazla fitneye düşürmemek için, dergâha gitmemeye ve Kadızâde Ömer Efendiyle görüşmemeye gayret gösterirmiş. Bütün gayretlerine rağmen, bir gün nasılsa çarşıda karşılaşmışlar. Kadızâde Ömer Efendi:

“Ahmed”, biz senin ciğerine kancayı taktık! Nereye gidersen git, delik Allah’tan tarafa!..

“Nereye yönelirsen yönel, bütün yönler Allah’a” demiş.

Bir zaman sonra, Yanık Selvi Dergâhı’nın şeyhi Sadık Efendi, son demlerinde, dervişlerini toplayarak:

“Bizden sonra, bizim yerimize, sizin başınıza bir şeyh gelecek amma… Onun gelmesi biraz uzayacak! Yeni şeyhiniz gelinceye kadar Ahmed Amîş Efendi vekildir, o idâre edecek sizi!”demiş.

Ondan sonra, Sadık Efendi Hakka yürüyünce, işte o Yanık Selvi Bektaşi Dergâhı’nda vekâlet ettiği günlerde, Ahmed Amîş Efendi, dergâhın meydancısına:

“Biz geldik burada vekâleten de olsa şeyhlik yapıyoruz ama, canlar ne diyorlar bizim için?” diye sormuş.

Meydancı:

“Çok İslah (çok iyi, çok güzel, çok derli toplu- adam) amma, çok namaz kıldırıyor” diyorlar!”, demiş.

Bu arada Ahmed Amîş Efendi, Tırnova’da iken sert bir hoca olarak tanınmıştır. İdare ettiği müessese Amîşin Mektebi diye şöhret bulmuştur. Amiş Efendi son derece şedid bir insan olduğu için ken­disiyle geçinmek oldukça zordur. O kadar ki Ahmed Amîş Efendi hiddetlendiği zaman dövdüğü talebesinin üzerinde sopa kıracak kadar ileri giderdi. İstanbul’a vâki olan o büyük göçten sonra yıllar ötesinden Tırnova’daki sıbyan mektebin­deki hocalığını hatırlayan Ahmed Amîş Efendi tatlı tatlı güler ve:

“Ben kimi dövdümse oku­du, adam oldu. Yalnız bir talebem vardı. Çok zayıftı. Onu dövmeye kıyamazdım. Ne var ki herkes okudu, bir tek o okuyamadı”

Ancak insanlar çocuklarının eğitimi için sıbyan mektebinde dersleri sert bir hoca olarak tanınan Ahmed Amîş Efendi vermekten çekinmezlerdi. [5]

İsmail Fennî Bey’inde yetiştiği Kadızâde Ömer’ül Halveti hakkında şu malumatları anlatmıştır.

Halk arasında “Şeyh Ömer Efendi” diye bilinirdi. Tırnova’nın Bulgar mahallesinde, şehrin fatihlerinden Kavak Baba adına vaktiyle yapılmış, fakat zamanla mahv-ü münderis olmuş olan tekkeyi ihya ve inşa ettirerek Halveti tarikatini orada neşre başlamıştır. Tekkenin evkafı ise oldukça zengindi.[6]

Şeyh Ömer’ül Halvetî, Tırnova’da az zamanda feyizli bir muhit vücuda, getirerek birçok irşâda ve tenvire kabiliyetli ve hakikate müştak kimseleri başına topladığı gibi Hıristiyanlarla Musevilerden bir hayli kimsenin İslâm dinine girmelerine de sebep olmuştur. İsmail Fennî Bey bunların birçoğunun adını saymakta, hattâ kendi arabacılarının da o mühtedilerden biri olduğunu söylemektedir. Yine bunlar arasında Marko denilen biri varmış. Memleket hekimi olan bu adam; Bulgarların o komitecilik ve azgınlık devrinde bile müslümanlara iyi muamele, hattâ iyi hizmet edermiş. Halk; bu türlü kimselere, gizli din taşır, der. Markonun bu hizmeti Şeyh Ömer’ül Halvetî Efendi’nin de gözünden kaçmamış olacak ki bir gün Müridi Ahmed Amîş Efendi’ye:

“Ahmed, der, Marko hastalanmış. Git, benim adıma onu ziyaret et, halini, hatırını sor ve şu pusulayı kendisine ver.”

diyerek gönderir. Ahmed Amîş Efendi; bu emir üzerine gidip Marko’yu ziyaret eder ve şeyhin selâmını ve afiyet temennisini söyledikten sonra pusulayı da verir. Marko, derhal pusulayı açar ve içinde kelime-i şahadet yazılı olduğunu görünce:

“Biz ona çoktan inandık ve iman getirdik!” [7]

diyerek, bir hafta sonra da ölür.

Ölümünü haber alan Şeyh Ömer’ül Halvetî Efendi, yine müridi Ahmed Amîş Efendi’yi çağırarak:

“Marko ölmüş, git, benim tarafımdan cenazesinde bulun!”

buyururlar. Bu emir üzerine Ahmed Amîş Efendi de gidip cenaze merasimine iştirâk eder. Fakat Tırnova gibi bir İslâm muhitinde başı sarıklı bir mektep hocasının, bilhassa papazlarla birlikte bir Hıristiyan cenazesinde bulunuşunun müslümanlar tarafından iyi karşılanmıyacağı da bildiğinden cenazeyi bir müddet uzaktan takip eder, aynı zamanda şeyhinin emirlerini harfiyen yerine getirmek arzusu da kendisini bilfiil merasime iştirake ve Marko’nun tabutunu bir kaç adım olsun taşımağa zorladığından kiliseye yaklaşıldığı bir sırada yanındaki bir papaza

“İlmi çok iyi bir adamdı, ben de son insanî hizmetimi yapmak isterim!” der.

Papaz, bunun için öndeki büyük papaza müracaat etmesini söyler, öyle yapar ve o da müsaade edince Amîş Efendi, Markonun tabutu altına girerek bir müddet taşır, bu suretle de şeyhinin emrini yerine getirmiş olur.

İsmail Fenni Bey, Tırnova’nın en şöhretli âlimlerinden Kelemençeli Hacı Mustafa Efendi ile Şeyh Ömer’ül Halvetî Efendi arasında geçen bir muhavereyi ve bir hâdiseyi de şu suretle anlatmıştır.

Hacı Mustafa Efendi; camii kebirde tefsir dersi okuturdu. Komşumuz olduğu ve ulemadan bulunduğu için kendisine hürmet eder, her zaman elini öper, hattâ derse giderken kocaman tefsir kitabını elinden alıp camiye götürerek rahlesinin üstüne kor ve yaşımın küçüklüğüne, tefsir dersinden bir şey anlamama rağmen, dersi de dinlerdim.

Hacı Mustafa Efendi, ihtiyar, şişmanca, aynı zamanda kelli, felli bir zattı. Evi de Cami-i Kebir’e yakındı. Bir gün yine evinden çıkıp derse giderken Şeyh Ömer’ül Halvetî Efendi ile yolda karşılaştılar ve selâmlaştılar. Aralarında şöyle bir konuşma oldu: Şeyh Ömer’ül Halvetî Efendi:

“Hocam, seni artık derviş yapalım.” Mustafa Efendi:

“Biz enbiyanın mucizelerine, evliyanın kerametlerine inananlardanız. Sizden de böyle bir şey görmeyince teslim olmayız!”

“Bir şey istemediniz ki!”

“Pek âlâ. Ben Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimizi şimdiye kadar rüyada görmedim. Delâlet ve şefaat buyurunuz da bu şerefe nail olayım.”

İşte ben de onu niyaz etmeğe gidiyorum.”

Konuşma buraya gelince Şeyh Ömer’ül Halvetî Efendi selâm vererek ayrıldı ve her zaman elinde taşıdığı âsasına dayanarak hızlı hızlı, epeyce uzakta olan dergâhına doğru gitti.

Hacı Mustafa Efendi, o gece rüyada ne görmüş ve nasıl görmüşse görmüş, her halde arzusuna çok uygun olacak ki, sabaha kadar sabır ve tahammül edemeyerek, o ihtiyar haliyle, o mülâhham (şişman) vücuduyla ve o azametli ulema kıyafetiyle gece yarısı evinden çıkıp hayli uzakta olan dergâha gitmiş, bizzat kapıyı açan şeyhin hemen ayaklarına kapanarak arz-ı teslimiyet ve inabet etmiştir.

Yine İsmail Fenni Bey, Şeyh Ömer’ül Halvetî Efendi’nin dergâhına kendisinin de arasıra gittiğini, orada yapılan zikirleri gördüğünü ve dervişler arasında en çok heyecan gösteren ve bu heyecanla kademe kademe yürüyerek gözüne girercesine şeyhe en çok yaklaşanın Ahmed Amîş Efendi olduğunu gördüğünü söylerdi.

Ahmed Amîş Efendi,  Kadızâde Ömer’ül Halvetî Efendi (hyt.1853)’den 1851 tarihinde hilâfet almıştır.[8]

Yine Ahmed Amîş Efendi’nin İstanbul’a gelmeden önce Tırnova’da sıbyan mektebi muallimliği yaptığını, bir aralık İstanbul’a gelerek Hammamî Tevfik Efendi ile görüşüp döndükten sonra Tırnova’da bir hamam kiralayıp onun gibi hamam işlettiğini ve daha önce tabur imamlığı yaparak 1269 (1853) Kırım muharebesine bu sıfatla, iştirak etmiş olduğunu da, İsmail Fenni Bey’de haber vermektedir.

1294 (1877) de Tuna vilâyetinin elden çıkması üzerine Ahmed Amîş Efendi Tırnova’dan çıkmışlardır. [9]

İstanbul’a tekrar gelmişlerdir. Ahmed Amîş Efendi hakkında bilinen şey; uzun zamandan beri Fatih türbedârlığında bulunuşudur.

Bu türbede her zaman iki zat müstahdem bulunurdu. Kendileri buraya geldikleri zaman, Bekir Efendi adında biri türbedâr bulunuyorlarmış.[10] Bekir Efendi irtihal buyurduktan sonra Ahmed Amîş Efendi bu vazifeye tayin olunmuşlardır.

“Bekir Efendi Hazretleri âlem-i cemâle yürümeden birkaç gün evvel, pek sevgili müridi mükerrem ve halef-i muhteremleri Ahmed Amîş Efendi Hazretlerine:

“Artık ben gideceğim. Benim yerime birinci türbedâr ol ve evkafa git, muamelesini yaptır.”

Buyurmuşlar. Ahmed Amîş Efendi emr-i cenab-ı mürşid-i âzama tebaiyetle evkafa gitmiş, fakat o gün muamele bitmemiş. Akşam olup gelince, vaziyeti şeyhine anlatmış.

“Peki, yarın muhakkak yaptır.”

Buyurmuş. O gün de gitmiş. Bununla beraber yine muamelesi bitmemiş. Bekir Efendi daha ertesi gün:

“Git, üç saate kadar yaptır, gel!”

demiş. Üç saate kadar da bitmedikten başka, daha da üç saat geri kalmış ve nihayet Ahmed Amîş Efendi resmen birinci türbedâr olarak türbeye gelmiş; odada oturan Bekir Efendi Hazretlerinin huzurlarına varmış:

“Ahmed nerede idin? Üç saattir seni bekliyordum!”

diyerek vefatlarının bu suretle üç saat sonraya bırakılmış olduğunu ihsas etmişlerdir.

“Hah şöyle!. Benim de vaktim tamam oldu!. Eğer senin bu işin olmasaydı, ben ruhumu teslim edecektim ve senin bu türbedarlık işin oluncaya kadar, bura­da hiç ölmemiş gibi oturacaktım!”, diyerek hemen o anda zamanın sahibinin virdi olan HAYYÛN KAYYUM esmasını ta’lim buyur­muşlar.”

“Ahmed’im!

“Artık ben gidiyorum. Senin yanında ölürsem; belki dayanamazsın. Birkaç dakika çık da, dışarda şöyle bir dolaş, gel!”

demiş. Ahmed Amîş Efendi:

“Peki, Efendim!”

diyerek çıkmış ve Fatih türbesini şöyle bir dolaşıp geldiği zaman Bekir Efendi’nin oturduğu yerde ruhunun âlemi bâlâya pervaz ettiğini anlamış. Fakat onu hâlâ oturur vaziyette görmüştür.

Ahmed Amîş Efendi bu bahsi anlatırken ağlar ve

“O, Ölmedi; ben öldüm. O, kaldı.”                 

buyururlar ve bu suretle ondan lemeân eden yüksek hakikatin kendisine intikalini ifade ederlermiş.

Abdülâziz Mecdî Efendi, mürşidinden naklen derdi ki:

“Türbedâr Bekir Efendi, ömrünü kuru ekmek ile geçirmiştir. Fakat kutbiyeti ve manevî derecesi itibariyle ne dese, ne istese derhal olurmuş. Meselâ bir sözüyle fakiri zengin, yoksulu bay edermiş. Bu kudret ve bu vazivet karşısında kendi fakri halini ve maişet darlığını hatırlıyarak:

“Yarabbi! Ben senin üvey kulun muyum?”

derlermiş.

Türbedâr Bekir Efendi hakkında şu hatırayı naklederler.

“Hükümet, Rusyadan Türkiyeye akın eden Çerkesleri Tuna vilâyetinde olduğu gibi; Giritte de yerleştirerek orada bulunan 200.000 raddesindeki Rum ekseriyetine karşı ancak 100.000 kişiden ibaret olan müslüman ekalliyetini çoğaltmak istemiş; fakat Girit beyleri, yani ileri gelen müslümanları bu karara son derecede muhalefet etmişler ve olanca kuvvet ve kudretleriyle Hükümeti, bu yolda icraatta bulunmaktan men’e çalışmışlardır.

Giritlilerin Hükümete karşı takınmış oldukları bu hal ve vaziyetleri Bekir Efendi Hazretlerinin huzurlarında bahis mevzuu olurken; sabrı tükenen Bekir Efendi elini Giride doğru uzadıp:

“Allah belâlarını versin!”

demiş, çok geçmeden bu fenâ dua yerini bulmuş ve zavallı Girit müslümanları beyinsiz başlarının cezasını çekmişlerdir.”

Bu bahsi Abdülâziz Mecdî Efendi de naklederler ve sonunda:

“Bekir Efendi Hazretlerini bu yolda fenâ dua yapmaya mecbur eden, meclisinde söz söyleyenlerdir. Evliyaullahın meclislerinde çok dikkatle idare-i kelâm etmelidir. Onları gücendirmeğe gelmez. Zira evliyanın gayreti galiptir.”

Bekir Efendi Hazretleri hemşehrilerine çok düşkünmüş. Bunu bilen ve huzuruna ilk kez giren birileri, kendisine:

“Nerelisin?” diye sorulduğu zaman, hiç alâkası olmadığı halde:

“Niğdeliyim!” deyince, Bekir Efendi Hazretleri:

“Bak bu yalanı sevdim işte!” der, adamı korur, kollarmış.

Bekir Efendi Hazretleri­nin Edirnekapı Mısır Tarlası Kabristanı’nı yanındaki (önceden) Bektaşi Tekke’sinin bahçesi içinde Albay Hilmi Şanlıtop’un kabri ile komşu olarak aremgâhı ebedisinde sırlanmıştır.

Mezar baştaşında şu ifâde yazılıdır.

Tarîkat-ı aliyye-i Şabâniyyeden merhum Kuşadalı Seyyid Şeyh İbrahim Efendi Hazret­lerinin hulefâsından Seyyid Şeyh Bosnevî Hacı Mehmed Tevfik Efendi Hazretlerinin hulefasından, Sultan Ebul Gazî Fatih Meh­med Han Hazretleri’nin türbedârı Şeyh Bekir Efendi Hazretlerine fâtiha… sene: 1296/1878

Ahmed Amîş Efendi Hazretle­ri, Şeyh Bekir Efendi Hazretlerinden söz ederken:

“Siz ümmî şeyhin lezzetini bilmezsiniz! Hiç tortu karıştırmadan her şeyi aslından, anasından söyler!”, dermiş.

Ahmed Amîş Efendi, Türbedâr Bekir Efendi’nin yerine birinci türbedâr olduktan sonra, kendi yerlerine de Kayserili Mehmed Efendi getirilmiştir. Mehmed Efendi de maneviyatla meşgul ve kendilerine yakın bulunacak, mahremi esrar olacak kabiliyette uyanık bir kimse imiş.

Ahmed Amîş Efendi bu zata dermiş ki:

“Mehmed, seni öyle bir yetiştireceğim ki, kıyamette seni görenleri şaşırtacak ve bu adamı kim yetiştirmiştir?” dedirteceğim.

Bununla beraber Ahmed Amîş Efendi; irtihallerinden birkaç gün evvel, Mehmed Efendi’ye:

“Mehmed, seni önüme katardım, amma şuûnu bozmak lâzım gelirdi. Ben önüme başka birini kattım.” [11]

buyurarak kendisinden sonra gelecek zatın yüksek makamını anlatmışlardır.

Her mürşidin dünyayı terk ettikten sonra yaşanılan bir fetret dönemi vardır. Ahmed Amîş Efendi bendegânında da bu durum zuhur etmiştir. Bu mevzu etrafında bir gün haremi âlileri (hanımı) ile görüşürlerken:

“Artık ben gidiyorum.”

Buyurmuşlar. Haremi âlileri de:

“Bu işleri yapmadan nereye gidiyorsun?” demişler. Cevap olarak: .

“YERİME ZORLU BİRİNİ BIRAKTIM. ONU ÖYLE BİR SEÇTİM Kİ BU İŞLERİN HEPSİNİ TEMİZLER VE DÜZELTİR.”

buyurmuşlardır.

BU ZORLU ADAM KİMDİR?

Bunu; Allah Teâlâ’dan ve bu sözü söyleyen Ahmed Amîş Efendi ile yerine geçen zattan başkası bilemez. Ancak hatırlatmak uygun olacak ki; Ahmed Amîş Efendi Hazretleri’nin Hakk’a yürüyüşünden sonra Abdülaziz Mecdî Efendi bir rüya görüyor.

Ahmed Amîş Efendi, Abdülaziz Mecdî Efendi’ye, rüyasında diyor ki:

“Mecdî!. Benim vekilim, nedimim, mahbubum Mehmed Tevfik Efendi’dir!”

Abdülaziz Mecdî Efendi bu rüyayı gördükten sonra, Ahmed Tahir Maraşî Hazretlerine:

“Ben, diyor, gidemiyorum! Siz gidiyorsunuz! Bu rüyamı lütfen Mehmed Tevfik Efendi Hazretlerine arz edin; ben onun metbuu olayım, o benim matlubum olsun!”, diyor.

Ahmed Tahir Maraşî Hazretleri;

“Ben bu rüya meselesini Mehmed Tevfik Efendi’ye arz ettiğim vakit, hüngür hüngür ağlamaya başladılar.” ve ondan sonra da şöyle buyurdular ki:

“Hoca!. Bu rüyayı ben görseydim, gider başımı Mecdî’nin ayaklarının altına koyardım!. Verilen geri alınmaz, fakat Mecdî de gelip buraya diz çökmedikçe menzil alamaz!” buyurmuşlar.

Yine, Babanzâde Ahmed Naim Bey, Ahmed Amîş Efendi damadının kızı Avniye Hanım (Tayşi-Serinken) ile evliydi.[12] Ahmed Amîş Efendi Hakk’a yürüyünce Dârulfünûn’un baş müderrisi Ahmed Nâim Bey’de ümmî olduğu için Mehmed Tevfik Efendi’ye teslim olamamıştı.  O da bir rüya görmüştü.

Rüyada Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimizi görüyor, eline varıyor, fakat Efendimiz, Ahmed Amîş Efendi’yi işâret buyuruyor. Ahmed Amîş Efendi’ye varıyor, o da yanındaki zâtı gösteriyor!. Bir bakıyor ki gösterilen zat, Mehmed Tevfik Efendi!. Ondan sonra sırayla, evvelâ Mehmed Tevfik Efendi’nin, sonra Ahmed Amiş Efendinin ondan sonra da Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimizin elini öpmek şerefine nâil olunca, ertesi gün doğruca Fatih’in Türbesine gidiyor. Daha kapıdan girer girmez, Mehmed Tevfik Efendi;

“Nâim!.”[13]

“Ben çağırmasaydım, sen de görmeseydin, gelmeyecektin!” buyurmuşlar. Ondan sonra Naim Bey de biat etmiştir.

Hulâsa, Ahmed Amîş Efendi’nin irtihallerinden sonra bu mesele, mensupları ve hürmetkârları arasında çok bahis mevzuu olmuş, Mehmed Efendi ahirete intikal buyurduktan sonra da yine tazelenmiş ve bir takım muhipleri tarafından birçok kimselere bu manevî makam bir hüsnü zan ile tevcih, olunmuş ise de; doğrusunu herkes tarafından bilmek ve bulmak mümkün olamamıştır.

Mesela; Hacı Bayram Veli Kaddesellâhü sırrahu’l azîzden sonra da, muhibbanı aynı vaziyet ve zanda bulunmuşlar; emaneti kutbiyetin kime geçtiğinde görüşler teşettüte [14] uğramıştır..

Türbedâr Ahmed Amîş Efendi’nin manzum, mensur bir satır yazısı görülmemiştir. Yalnız ağızdan tenvir ve irşâtta bulunmuş; yani Hacı Bayram Velînin tavsiye ettiği şekilde, sineler hâkketmiş, canlı kitaplar yazmışlardır.

Bu türlü eserlerin yazılmayışının sebeplerini bir dereceye kadar yine büyük mutasavvıfların tuttukları yolda aramak lâzım gelir. Bu büyük zatların dediklerine, göre: Sûfiyâne Hakikatler Ulu Orta Yazılamaz, Herkese Söylenemez. Bu türlü hakikatler daha ziyade ağızdan ağıza nakledilirler ve bu suretle bu yüksek hakikatler hem ehil ve erbabı arasında döner, dolaşır; hem de bu fikri taşıyanlar ve yayanlar zihni dar veya garazkâr insanlarca iz’âç edilmiş, cezaya çarptırılmış olmazlar.

Türbedâr Ahmed Amîş Efendi; tenevvürü ve yüksek hakikatlere erişmeyi kastederek:

“Bu iş kitapla olmaz; fakat kitapsız da olmaz,” buyururlarmış.

Yine Ahmed Amîş Efendi, daha ileri giderek, Muhyiddîn Arabî’ye atfen:

“Allahü taâlâ benden ne istersin dese: Yarabbi, beni tekrar dünyaya gönder, yazdığım kitapları toplayıp yakayım,” demiştir.[15]

Bununla beraber yine Ahmed Amîş Efendi buyururlarmış ki:

“TASAVVUF KİTABI OKUMAYIN. ONLAR SİZİ IDLÂL EDER”. YALNIZ NİYAZİ DİVANINI OKUYUN.[16] ZİRA O SÜLÛKÜ BİTİRDİKTEN SONRA SÖYLEMİŞ VE YAZMIŞTIR.”

Ahmed Amîş Efendi esasen az, fakat o nisbette de kısa söz söylermiş, hattâ sözlerinin mânası birdenbire anlaşılmazmış bile. Hayatının son zamanlarında ziyaretlerinde bulunan (Füsus) ve (Mesnevi) şârihi Ahmed Avni Bey merhum, bazı sözlerini kayt ve zaptetmiştir.[17] Bundan başka uzun müddet konuşmak ve görüşmek şerefine mazhar olanların da toplamış oldukları bazı bahis ve cümlelere rast gelinmektedir.

Kendilerini büyük bir hüsnü zan ile ziyarete koşanlar, daima vahdete dair, tasavvufî zevk ve hali arttırıcı sohbetleri ile izahları ile tenevvür ederlerdi; hattâ zâirlerinden (ziyaretçiler) bazıları da, her halde bu yoldaki istidat ve kabiliyetlerinin katkısı da olsa gerek, huzurlarında havarik kabilinden bir takım ruhî hâletlere ve niyetlere de mazhar olurlardı; zaten maruf olan mazanna-i kiram [18] tabiri de halkın ekseriyeti tarafından haklarında hüsnü zan beslenen kimseler demek değil midir? Ahmed Amîş Efendi merhum da manevî neş’e ve zevkinin ilâhîliği, yüksekliği, inceliği ile mazanna-i kiram’dan bir zat telâkki ve kabul olunmakta idi. Aklın, mantığın çok fevkinde olan kalbî halât, sırrî fütuhat ile temayüz etmiş bulunması, muhiplerinin sayısını günden güne attırıyordu.

Türbedâr Ahmed Amîş Efendi; damadı müderrisi Ahmed Naim Bey’in Şehzâdebaşı’nda Fevzive Çarşısı başındaki evinde irtihal buyurmuşlardır..

İhtilaflar bulunsada Ahmed Amîş Efendi’nin dünya hayatı hakkında bendegân arasında ömrü yüzyirmi ve daha fazlası olarak anılsa da kanaatimizce 114 yaşında olmasıdır.

Vücud-u şeriflerini Fatih İmamı Bekir Efendi gasletmişlerdir. Bu gasil keyfiyeti dolayısıyla şöyle bir fıkra da nakledilmektedir:

İkamet buyurdukları ev Şehzâdebaşında olmasına ve gaslin de tabiatiyle Şehzâde Camii imamı tarafından yapılması icap etmesine rağmen, o gün bu camiin imamı mahallede bulunamadığı için Fatih Camii İmamı Bekir Efendi getirtilmiştir. Bekir Efendi, gasil işini büyük bir tazim ve itina ile yaptıktan ve kefenini giydirdikten sonra, hazretin elini ve yüzünü öperek ayrılmış ve hâdiseyi gören Ahmed Naim ve Evranoszâde Sami Beylerle diğer yakınları, Bekir Efendi’nin gösterdiği hürmet ve tazimi ve aynı zamanda takbil keyfiyetini hayretle karşılamaları, üzerine, bu zat, onların hayretini ve kendisinin neden böyle yapışının, sebebini şu tarzda anlatmıştır.

“Bundan on sene önce bir sabah Sarıgüzel Hamamı’na gitmiştim.. Bir kurnanın başında çok yaşlı, aynı zamanda zaif ve nahif bir zâtın güçlükle yıkanmağa çalıştığını gördüm. Yanına gittim. Türbedâr Ahmed Amîş Efendi olduğunu anlayınca, yaşına ve takatsizliğine hürmeten, kendisini yıkamak istediğimi söyledim ve müsaadelerini rica ettim.. Kendi kendine yavaş yavaş yıkanacağını ve bu tekliften memnun olduklarını bildirdikten sonra:

“Sen beni sonra bir iyice yıkarsın!”

buyurdular.

“Ben o zaman bunun mânasını anlayamamıştım. Şimdi bu vazife ve bu hizmet bana düşünce anladım ve kerametlerinin şu suretle zuhur ettiğini görerek hayatta iken bu büyük zata intisap etmediğime cidden çok üzüldüm. Şefaatine mazhar olmak için elini öperek gördüğünüz gibi, hürmet ve tazim ile huzurlarından ayrıldım.”

Ahmed Amîş Efendi’nin namazlarını da üstâd Abdülâziz Mecdî Efendi kıldırmışlardır. Üstâd bunu anlatırken:

“Pîri tarikat Hazreti Nasuhi’yi mâna âleminde gördüm.”

“Ahmed Amîş Efendi’nin namazını kıldırmak hususunda sana teklif vaki olacaktır. Bunu kabul ve îfâ et!”

buyurdular.

“Ben de, o esnada vâki olan imamet teklifini bu emir ve işaret üzerine kabul ve îfâ ettim.” derlerdi,.

Tabutları musalla taşında dururken:

FATİH TÜRBEDÂRI AHMED AMÎŞ EFENDİ HAZRETLERİNİ;

HÂMİL-İ EMANÂT-I SÜBHÂNİYE, CÂMİ-İ KEMALÂT-I İNSANİYE, KUTB-ÜL-ÂRİFİN, GAVS-ÜL-VÂSILÎN OLMAK ÜZERE TANIRIZ.

EY CEMAAT-İ MÜSLİMİN, SİZ DE BÖYLE TANIR VE ŞAHADET EDER MİSİNİZ?

diye, orada bulunan cemaate sormuşlar, onlar da hep bir ağızdan:

“Biz de böyle tanırız ve şehâdet ederiz.”

demişler, bu suretle aralarında bulunan bir kısım ulemaya da en son dakikada ve maalesef, irtihallerinden sonra Amîş Efendi’nin yüksek şahsiyetlerini ve ulu mertebelerini tasdik ettirmişlerdir.

Üstâd Abdülâziz Mecdî Efendi bu büyük zatı, yani türbedâr Ahmed Amîş Efendi’yi bir yazılarında:

“İlm-i mektûmu İlâhî’nin alâme-i bî-nazîri

Zamanında keşf-i hakikate nâil olan eâzîmin Seyyid-i Kebîri;

İlm-i hakîki çeşmesinin âb-ı hayatı;

Sırrı kâinâta müteallik hakîki idrâkin cam-i kemâlatı;

Derecât-ı akliyenin mâfevkindeki makâm-ı bâla terk-i ihtişâm ile kürsî nişini;

Hulasâ; Zamânın hakâik-bîni idi” [19]

diye tarif ve izah etmişlerdir.

Fatih camii hazîresinde metfundurlar. Mezar taşındaki yazı şudur ve müridlerinden Evranoszâde Sami Beyindir: (hyt: 1953)

“Rûh-i pâk-i mürşid-i yekta cenâb-ı Ahmede.

Sâye-i arş-i ilâhîdir mualla âşiyân

Matla’-i feyz-i velayettir o kutbu’l-vâsılîn

Sırr-i ferdiyyet olurdu vech-i pâkinden iyân

Râh-i Şâbân-i Velide ekmel-i devrân olup

Ehl-i hilme kıble-i irfan idi birçok zaman

Ah kim yükseldi lâhûta, muhit-i vahdete

Oldu envâr-i tecellî-i bekada bî nişan.

Neşvebâr oldukça envar-i cemali kalbime

Parlıyor pişimde eşvak-ı sayfa-yı cavidan

Cezbe-i vahdetle Sami söyledim tarih-i tam

كيتدي كلزار جماله پير افرد جهان = 1337 +1 = 1338

20 Şa’bân 1338/(9 Mayıs 1920)

 

Mezar baştaşındaki yazı şöyledir:

Hâmili emânâtı Sübhâniyye,

Câmi’i makâmâtı insâniyye,

Mürebbî-i sâlikânı Rahmâniyye

El Hâc Ahmed Amîş el-Halvetî eş-Şa’bânî

kuddise sırrûhû hazretlerinin

rûhi şerifleri için

EL-FÂTİHA


[1] Hicrî 20 Şaban 1338 senesi (9 Mayıs 1336 – 9 Mayıs 1920) irtihal buyurdukları zaman 116 yaşında olduğu da rivayet edildiğine göre, bu tarihlerde meselâ- 1222 (1807) de doğmuş oldukları tahmin edilmektedir.

[2] SELVİ- BULGARİSTAN

Sevlievo: Bulgarca: Севлиево ya da Selvi, Bulgaristan’ın orta kesimlerinde yer alan bir şehirdir. Gabrovo iline bağlı 27.000 nüfuslu bir yerleşimdir. Bulgaristan’ın en zengin şehirlerindendir.

Osmanlı döneminde Türkler tarafından “Selvi”, “Servi” olarak bilinen Sevlievo, Tırnova Sancağı’na bağlı bir kaza merkezi olup 1848 nüfusu 2020 kişidir. Aynı tarihte kendisine bağlı 35 köy bulunmaktaydı ve köyleriyle beraber toplam nüfusu 82.120 kişidir.

93 Harbi olarak bilinen 1877-1878 yıllarındaki Osmanlı-Rus savaşında Anadolu’ya ve Trakya’ya göçen bazı Sevlievo’da yaşayan vatandaşlarımız; Türkiye’de Banarlı, Bukrova (Şu anda adı Sağlamtaş Kasabası), Bunak (Şu anda adı Çınarlıdere Köyü) Karacakılavuz, Kaşıkçı, Ferhadanlı, Büyük Yoncalı ve Bıyıkali köylerini kurmuşlardır. Şu anda Banarlı, Sağlamtaş, Karacakılavuz, Kaşıkçı, Ferhadanlı ve Büyük Yoncalı Belediye statüsünde olup Tekirdağ ili sınırları içindedir.

[3] “Bulgaristan’da Tırnova kasabasında Slovi’de bir Bektaşi topluluğu varmış. Bana bu bilgileri veren (Mithad Bey Freşari), burada bir tekke olup olmadığını bilmiyor. Görüce Melcan tarafında bir Arnavut dervişi Tırnova’da bir tekke bulunduğunu ve Balkan savaşından önce yıkıldığını söylemişti.” (Von HASLUCK, Bektaşîliğin Coğrafî Dağılımı, Geographical Distribution Of The Bektashi, Trc-Düzenleme: Turgut KOCA — A. Nezihi ERGİNSOY, İstanbul — 1991, s.23)

[4] (SAYAR, 1994), s.314

[5] Ahmed Amîş Efendi’den okuyan birçok kimseler, sonraları mühim memuriyetler işgal etmişler, aynı zamanda tahsillerini ilerletmişler, ilimde, bilhassa din ve tasavvuf sahasında da eserler bırakmışlardır. Bazıları şunlardır.

 

a — İsmail Fenni Bey: 1271 (1855) de Tırnova’da doğdu. Daha Tırnova’da iken maliye hizmetine girmiş, 93 harbinden sonra İstanbul’a gelerek divanı muhasebatta çalışmıştır. En son memuriyeti Dâhiliye Nezareti muhasebeciliğidir. Arap, Fars, İngiliz ve Fransız dillerini çok iyi öğrenmiştir.

Mufassal hal tercümesiyle 13 ciltten ibaret olan eserleri Son Asır Türk Şairlerinde gösterilmiştir. Bu eserlerin ancak beşi basılmıştır. Resmî mesleği olan maliyecilikten başka edebiyatta, diyanette ve bilhassa felsefe ile tasavvufta, hattâ musikide ihtisas peyda ettiği yazmış olduğu eserlerden anlaşılmaktadır.

 

b — Mustafa Enver Bey: Medrese tahsili görmüş, lisan mektebine girerek fransızca öğrenmiş, posta ve telgraf memuriyetine intisap ederek muhaberat müdürlüğüne kadar çıkmış ve 1325 (1909) de ölmüştür. Profesör Doktor A. Süheyl Ünver, bu zatın oğludur. Ahmed Amîş Efendi’nin yönlendirmesi ile hazırladığı eserleri şunlardır:

1-Hikem-i Ataiyye tercümesi. (Atâullah İskenderaninin 310 hikemi ve felsefi sözünün tercümesidir.)

2- Mizan-ı Hakikat (İbni Kemal’in bu addaki eserinin tercümesidir)

3-Tedbirat-ı İlâhiye: Muhyiddîn Arabî’nin bu addaki eserinin yalnız sekizinci babının tercümesidir. Kitabın bu kısmı şer’i ve hikemi ferasetten bahseder. Şair Hakanî, Hilliyesinde bu bahisten istifade ederek o güzel beyitleri söylemiştir. Mütercim; eserinde. Hakaninin beyitlerini Muhyiddîn Arabî’nin sözleriyle karşılaştırmıştır.

4- Hacc-ı sûri ve manevi;

5-Mücmerat-i nabigatüzzübyanî tercümesi: (Manzumdur ve 61 beyitten ibarettir.)

6-Kalb ve ruh (İhya-ül-ulüm’dan tercümedir.)

7-Levayih tercümesi (Eser Molla Caminindir);

8-Hidaye tercümesi (Esirüddin Epherinin Hidaye adlı kitabının sonunun tercümesiyle birlikte şerhidir.);

9-Fenâ Fil-müşahede tercümesi (Eser Muhyiddîn Arabî’nindir);

10-Hilyetül-ebdal tercümesi (Eser Muhyiddîn Arabî’nindir.) Mütercimin yalnız bu eseri 1326 (1910) da basılmıştır. Bütün eserleri oğlunun hususi kütüphanesindedir. Değerli ve faziletli oğlu, babasının birçok dinî eserleri ihtiva eden kütüphanesini Bayazıtteki inkılâp kütüphanesine vakfetmiştir. (SAYAR, 1994), s.43

Bu kısımda Mustafa Enver Beyi’in arkadaşı Bayezid Kütüphanesi Müdürü İs­mail Saib [Sencer] Efendi’ninde (d. 31 Ocak 1873’te – ö. 22 Mart 1940) Ahmed Amîş Efendi’ninde talebesi olduğunu hatırlayalım.

Bugün Beyazıt Devlet Kütüphanesi olarak hizmet veren “Kütüphane-i Umumi Osmani”’de kütüphaneci ve idareci olarak 43 yıl hizmet etmiş, sıradışı hafızası ile tanınmış bir kimsedir. Kitap toplayıcılarının, araştırmacıların, ünlü şarkiyatcıların ve sahafların uzun seneler başdanışmanı olmuştur. “Ayaklı Kütüphane”, “Fihrist-i Ulûm”, “Canlı bir bibloğrafya” ve “Çağın Cahızı” gibi sıfatlarla anılırdı.

31 Ocak 1873’de Erzurum’da dünyaya geldi. Küçük yaşta İstanbul’a gitti. Kocamustafapaşa Askerî Rüştiyesi’ni bitirdikten sonra Fatih ve Süleymaniye Camii’nde öğrenim gördü. Öğrenimi devam ederken Maarif Nezareti’nin açtığı bir sınavla Bayezid Umumî Kütüphanesi’ne (bugünkü Beyazıt Devlet Kütüphanesi) ikinci müdür tayin edildi. Birinci müdür Hoca Tahsin Efendi’nin vefatından sonra 1896’da birinci müdür olarak tayin edildi.

Arap Edebiyatı konusunda bir uzman olan İsmail Saib, Farsça, Fransızca, Almanca, İtalyanca, Latince de bilirdi. Bilgisini arttırmak amacıyla Tıp, Eczacılık ve Hukuk eğitimi almıştı.

Kütüphanedeki görevinin yanı sıra çeşitli medreselerde Arap edebiyatı ve Arapça öğreten İsmail Saib Efendi, 1921’de İstanbul Darülfünunu Edebiyat Medresesi Edebiyat-ı Arabiyye (Arap Edebiyatı) derslerine müderris olarak atandı. Bu görevi Şapka Kanunu’nun çıktığı 1925’e kadar sürdürdü. Kanunun çıkmasından sonra prensiplerinden ödün vermemek adına derslerine son verdi ve Beyazıt Kütüphanesi’ne çekildi

Eski müelliflerin yazılarını tanımada, yazma eserlerin bozuk bölümlerini okumada, gördüğü bir yazının hangi yüzyıla ve hatta hangi hattata ait olduğunu tahmin etmede üstün bir kabiliyeti vardı. Bu özellikleri ile araştırmacılara çok büyük yardımı dokunuyordu. Çeşitli konularda geniş bir bilgi birikimi olmasına rağmen hayatı boyunca eser vermek yerine araştırmacı ve okuyuculara yol göstermeyi tercih etti[. Ne var ki bazı eserlerin onun tarafından dikte ettiği rivayet edilir. Bu eserler arasında İsmail Hakkı Uzunçarşılı’nın “Osmanlı Tarihi” ve Bursalı Mehmet Tahir Bey’in üç ciltlik “Osmanlı Müellifleri” vardır. Kitapları farelerden korumak için kütüphanede çok sayıda kedi beslemesi ve kedilere düşkünlüğü ile tanınırdı.

1939 yılında kütüphanedeki görevinden emekli oldu. 22 Mart 1940 tarihinde İstanbul’da hayatını kaybetti. Zengin şahsi kütüphanesi vasiyeti gereği Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’ne bağışlanmıştır.

c-Hasan Rıza Efendi: Hattat Hasan Rıza Efendi (1848-1920)

1849 da Üsküdar da dünyaya geldi. Babası Tırnova posta müdürü Ahmed Nazır Efendi, posta ve telgraf memuru bulunduğu sırada Ahmed Amîş Efendi’den okumuştur. Sonra İstanbul’a gelerek medrese tahsili görmüş, yazı meşketmiştir. Son devrin en meşhur hattatlarındandır. Aynı zamanda müzehhiptir. Muzikai hümayunda vazife almıştır. Orada imamlık ve yazı muallimliği yapmıştır.

Hat yazısını önceleri Yahya Hilmi Efendi den öğrendi ve Hattat Şevki Bey ile Muzıka-ı Hümayun da öğrenerek icazetini aldı. Ta’lik yazıyı Hattat Sami Efendi’den öğrenmiştir. Hattat Şefik sayesinde Kazasker Mustafa İzzet Efendi’den oldukça istifade etmiştir. Muzıka-ı Hümayün de hat öğretmenliğine tayin edildi. 1914 yılında açılan Medresetü’l Hattatin de; sülüs, nesih ve reyhani hocası oldu.

Sülüs ve Nesih’ te çok yetenekli olduğundan, Hafız Osman’dan sonra en değerli hattat sayılır. 19 Kur’an-ı Kerim yazmıştır. Yazılarının güzelliği, açık ve okunaklı olduğu için daima tercih edilmiştir.

Sultan Reşad’ ın isteği üzerine 8 ciltlik Buhari-i Şerif, en önemli eserlerinden sayılır. 1920 de vefatı üzerine Rumeli Hisarı mezarlığına defnedilmiştir. Hattat Halim Özyazıcı’ nın da hocasıdır.

Medresetül- hattatin’de de sülüs ve nesih gösterirdi. Musikiye de âşinâ olduğunda şüpde edilemez.

كل خطاط جاحل sözüne istisna teşkil edenlerdendir. Çünkü İmam Gazalî’nin Kitabü’l keşf vet’tebyin fî gurûri’l halk-i Ecmeîn adındaki eserini tercüme etmiştir. Eserin aslı ile metninin güzel yazısiyle biricik nüshasını, Profesör Doktor Süheyl ünver’in hususî kütüphanesindedir. Edebiyata da intisabı vardır. Sûfiyane manzumeleri ihtiva eden divanı, oğlu lise edebiyat muallimlerinden Süreya Beydedir. 2 Mart 1335 (1919) da Hakka yürümüştür.

[6] Tırnova’da İkinci Bulgar Çarlığından kitabeler taşıyan ve Osmanlı döneminde Kavak Baba Zaviyesi Camisine (Tekye Camisi) dönüştürülen Sv. Çetirideset Mıçenitsi (Kırk Şehitler) Kilisesi (1230) Rusların şehri işgalinden sonra tekrar kiliseye çevrildi. (Bulgaristan’da Osmanlı Maddi Kültür Mirasının Tasfiyesi (1878-1908) Elimination of the Ottoman Material Cultural Heritage in Bulgaria (1878-1908) Aşkın KOYUNCU) Bu makale çeşitli ilave ve değişikliklerle yazarın Prof. Dr. Bahaeddin Yediyıldız danışmanlığında hazırladığı Kalkanlarda Dönüşüm, Milli Devletler ve Osmanlı Mirasının Tasfiyesi: Bulgaristan Örneği,(1878-1913) başlıklı doktora tezinden üretilmiştir. (Hacettepe Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Aralık 2005)

[7] Bu yapılan hareket imanını ibraz için iki şahit getirilmesi hikmetini gösterir.

[8] (Carl VETT, 1993), s.247

[9] “1294 hicri senesi Cümadelahiresi 1293 mali yılı. Haziranın onikinci günleri, mağrur düşman Tuna’yı geçerek Ziştovi’yi zapt etti. Burayı koruyan askerlerden dörtyüz kadar Müslümanı al kana boğdu. Ahali ağlayarak şaşkın ve perişan yollara düşüp dağıldı. Yatak köyü halkını tamamını katliam ettiler. Servi ahalisi dahi Ziştovililerden beter bir hâlde ninni ve türkülerle, şefkat kucaklarında beslemekte oldukları ömürlerinin meyvesi çocuklarını yollara atarak Şıpka Balkanından aşıp Kızanlık’a döküldüler… Haziranın önüçünde Tırnova şehrinin istilâ edildiği söylenirken, Gabrova’nın zaptı haberi geldi. Kalofer ve Hayın köyü taraflarında bazı Kazakların görüldüğü de bildirildi. Bu haberler üzerine şehrin ileri gelenleri kaçmaya karar vererek, arabalarına az bir şey yükletip, çiftliğe gidecekmiş gibi hazırlanmışlardı. Fakat Kızanlık kazası kaymakamı Kıbrıslı Akif Efendi, bu haberleri livaya ve ta Yıldız’a telgrafla bildirmişti. İşin ehemmiyeti sebebiyle Abdülhamid o gece telgrafhanede bulunmuş ve Balkan havalisindeki bütün muhabere memurları da makine başında beklemişlerdi. Bunun üzerine eşrafa da teminat verildi. Onlar da firar etmekten vazgeçtiler”…. Eski Zağra’nın düşman eline geçmesiyle etraf Türk köylerinde yağmalama, yakıp yıkma ve işkenceler geniş boyutlara ulaşıyor: “Zağra’nın istilâsı üzerine intikamcı ve yağmacı Bulgarlar, Yaka Boyu’ndaki Hriste, Külbe, Bükümlük, Hızır Bey Canbazören köylerine yürüyüp para umdukları zengince müslümanları işkencelerle öldürüp, kadın çocuk demeyip ele geçenleri katliam eylediler! Kurtulabilenler ise çırılçıplak Zağra’ya can atabilmiştir. Bükümlük Bulgarları, yüziki müslümanı bir samanlığa doldurup yaktılar. İçlerinden dört tanesi yaralı olarak kaçıp yeni Zağra’ya Rauf Paşa’ya çıkmışlar. Zulümden şikâyet edip hallerini bildirmişlerse de benzerleri gibi bunlar da tekdir olunarak hapsedilmişlerdir. Yaraları bile sarılmadan…Zehî insaniyet!” (EDEBİYATIMIZDA BALKAN TÜRKLERİNİN GÖÇLERİ Prof. Dr. Hayriye-Memoğlu-Süleymanoğlu “Eski Zağra Müftüsünün Hatıraları”)

[10] Asıl adı Ebubekir’dir. Bekir ismiyle anılmıştır.

[11] Mehmed Tevfik Kayseri: Kayserili olmaları dolayısıyla “Kayseri” lakabıyla marufturlar. Göztepede tren istasyonu yakınındaki cami-i Şerifin bitişiğindeki, (bilâhare yanmış olduğundan şimdi mevcut bulunmayan) köşkte ve ihvanından Nüzhed Hanım Efendi’nin evinde 1927 senesi Haziran ayının 26’sı Pazar günü ebedî âleme göç eylemiştir. Kabr-i Şerifleri Sahra-ı Cedid’de bulunup başucundaki mermer tablet üzerinde şu ifadeler yer almaktadır:

Fâtih sertürbedârı seyyid-ül evliya Ahmed Amîş Efendi Hazretlerinin halifesi Şerefrâz-ı âşıkîn, Muktedây-ı vasılîn, Pîşivây-ı ehl-i yakîn, Mişkât-ı nuru nübüvvet, Misbah-ı sırrı velayet, Türbedâr Kayserili Mehmed Efendi Hazretlerinin ruhuna Fatiha.

Sene                26 Haziran1927 Pazar / 26-Zilhicce-1345

[12] Araştırmamıza rağmen Nüfus kayıtlarında Avniye Hanım hakkında tam kesin bir bilgiye ulaşamadık. Sakızağacı şehitliğinde Hacı Sabri Efendi’nin kızı olarak geçmektedir. Avniye Hanım’ın anesi Ahmed Amîş Efendi’nin Ayşe Hanım olduğuda nüfus kayıtlarında kesin görünmemektedir. Rivayetlerde bir kapalılık göründüğü kesindir.

[13] Naim: Taze, körpe. * Kılçıksız, yumuşak, kemiksiz. * Etli sebze.

Naîm: cennet, bolluk. Nâim: uyuyan. Burada “uyuyan” manasında kullanılmıştır. Rüya ile uyarılan kimseler için bu durum sözkonusudur.

[14] Teşettüt: Dağınık olma. Dallara ayrılma. Çatallaşma. Dağılma. Perişan olma.

Ömer Sikkîni ve Akşemseddin kaddese’llâhü sırrahuma’l azîz arasındaki durum gibi.

[15] Mürşid-i Kâmil Şeyh Şerâfeddin Bingöl kaddesellâhü sırrahu’l azîz bu sözü teyid mahiyetinde olacak şekilde buyurdu ki;

…..

İmâm-ı Gazâlî, Muhyiddîn el-Arabî’ye dedi ki:

—”Beni tanıyor musun?”

Muhyiddîn-i Arabî:

—”Evet tanıyorum dedi.”

İmâm-ı Gazâlî buyurdu ki:

—”Sen beni nasıl ve ne vâsıta ile tanıdın?”

Muhyiddîn-i Arabî cevâben:

—”Evet zaman-ı tahsilimde biraz hicâp vâki oldu.”

İmâm-ı Gazâlî dedi ki:

—”Sen ilmini kimlerden öğrendin ve kimlerden icâzet aldın?”

Muhyiddîn-i Arabî cevâben dedi ki

—”Ben şimdiye kadar 700 kimsenin meclis ve sohbetlerinde bulundum ve bunlardan ders aldım.”

İmâm-ı Gazâlî hazretleri dedi ki:

—”DERS OKUDUĞUNUZ VE İCÂZET ALDIĞINIZ KİMSELERDEN 500 KİMSE EHLİYET SAHİBİ DEĞİL VE ONLARDAN TAHSÎL ETMENİZ LEHİNİZE DEĞİL, ALEYHİNİZEDİR. ONLARDAN TAHSÎL ETMENİZ SANA CENÂB-I HAKK TEÂLÂ HAZRETLERİ’NİN PEK ÇOK ATÂYÂSINDAN MAHRUM KALMANIZA SEBEP OLMUŞTUR.”

Oğlum dinle.

—”Men takemmele bi sohbeti’l muarrizine an rabbiküm, fekat nâdâ alâ nefsihî. Ennehû min men ehânehullâhe ve men yuhînullâhu, femâ lehu min mukrimîn… Cenâb-ı Hakk Teâlâ Hazretleri’nin hududundan tecâvüz eden ve Hakk yolundan sapan kimselerin sohbetleri ile kendini iyi bilen ve onlarla sohbet etmek güzel ve iyi olduğuna (hüsn-ü niyetli olan) îtikat eden kimse, kendi nefsine ilân etmiş ki (Ey nefs sen Cenâb-ı Hakk Teâlâ’nın zelîl ettiği kimseden oldun) diye ilân etmiş olur. Ve böyle olan kimse bu âyet-i kerîme’nin sırrına mazhar olur. » buyurdu. Bu âyet-i kerîme’yi okuduktan sonra 500 adet ulemânın isimlerini birer birer zikr ve tâdât buyurdu (saydı). “İŞTE BU KİMSELERDEN İLİM TAHSÎL ETMEK, SENİN İÇİN ÇOK ZAMAN HİDÂYETTEN MAHRUM OLMANA SEBEP OLDU.”

—”Oğlum bizden ilim ve feyz almak isteyen kimse «Esteîzübillah… fe ağrız an men tevellâ an zikrinâ … » (Necm,29. “Ey Muhammed! Bizi anmaktan yüz çevirenlere ve dünya hayatından başka bir şey istemeyenlere aldırma.”) âyet-i kerîmesi’nin muktezâsı ile amel etmek lâzımdır. Bir kimse için sû-i hâtime’nin eshâbından birisi de bizi tasdîk etmeyen ve bizden i’râz eden kimselerle serbest olarak oturup sohbet etmek ve sözlerini dinlemektir. Ricâl-i ümmet ve ehlullâhi’l-kirâm’ı inkâr eden câhil kimselerle muânese (ünsiyet) ve mukâlete (karışma) «Esteîzübillâh… ve men yuhinullâhü femâ lehû min mükrim » (Hacc,18. “…Allah’ın alçalttığı kimseyi yükseltebilecek yoktur..”) âyet-i kerîmesi’ne mazhar olmağa sebeb-i uzmâ-dır.”

İmâm-ı Gazâlî hazretleri Ramazân-ı Şerîf’in onuncu gecesinden itibâren sonuna kadar bu mesele üzere vaaz ve nasihat buyurdu ve Muhyiddîn-i Arabî hazretlerine dedi ki: Muârizîn ve münkirîn olan kimselerle muânese (yani yakınlık, ünsiyyet) ve mücâlese etmek (yani aynı mecliste oturup sohbet etmek) senin için hakîkî ilmin husulüne mâni olmuştur. Oğlum, memleketinizden seni buraya getiren kurtların kuvvetini gördün mü? Onların icâbında ne kadar iftiraz kuvvetine mâlik olduklarını anladın. Bu kurtların kuvve-i iftirasiyesinden, o muârızların kuvve-i iftiraziyesi fazladır. Ve bir saat zarfında binlerce insanı iftiraz ederler. Ve Tarîk-i Hakk’tan ayırırlar. Onlarla beraber oturmaktan hâsıl olan hastalığa ve o kimseler tarafından katlolunan kimseyi ihyâ edecek ilaç yoktur. Valiahi’l-azîm kelâmım hak ve doğrudur. Sen bana bak ve bana itbâ et, o zaman ben seni bir ilm-i hakîkîye delâlet ederim. Seni buraya gönderen kişiden Allah râzı olsun. Eğer o muârizîn kimselerle oturmazdan mukaddem (önce) bana gelmiş olsa idin, size öyle bir necâbet ve fıtrat olacaktı ki, benim gibi kimseleri yüz sene zarfında irşâd etmeğe mukdedir olan bir kimse olacaktınız ve yani yüz sene zarfında beni irşâdla meşgul olursanız, yine ilim ve kemâlâtına ben vâsıl olamam. Fakat ehliyetin harab olduktan sonra tesâdüf ettiniz.”

….

Gazâlî dedi ki:

—”Yâ Muhyiddîn, unutmuş (olduğunuz) ve kaybettiğiniz ruhunuzun babasını arayınız ve bulunuz. Artık benden geçtin.”

MUHYİDDÎN-İ ARABÎ ONDAN SONRA EBÛ MEDYEN-İ MAĞRİBÎ HAZRETLERİ İLE MÜLÂKÎ OLDU VE KEMÂLÂTI ONDAN ALDI.

(Hasan BURKAY, Menâkıb-ı Şerefiyye [Kitap]. – Ankara (Beş Cilt) : Çınar Yayınları, 1995-2010, c. III, s. 7-24)

[16] Bazı Kaynaklarda Mesnevi diye geçiyor. Fakat biz bu rivayetin doğru olduğu üzerinde duruyoruz. Mesnevi de tasavvuf mesleğinin seyr-i sulûk meseleleri üzerinde pek durulmamıştır.

[17] Bkz: BARKÇİN Savaş Ş. Ahmed Avni KONUK [Kitap]. – İstanbul: Klasik Yay. , 2011.

[18] Mazanne (Mazınne) Zannolunduğu yer. Zan götüren. * Ermiş sanılan.

[19] Hakâik-bînî:  Hakkı hakikatleri görme, tanıma.

KUL


Seneler geçti,

Çok ilimler gördüm.

Biraz okudum. Biraz baktım.

Biraz da işittim.

Felsefesini de yaptım.

Buldum…buldum…..

Gördüm. Gördüm de dedim.

Çok zaman hakikatteyim desem de,

Hep taklitte gezerdim.

Öyle ya bazen tanrıyım demişim.

Zaten düpedüz yalan.

Kul oldum desem de;

Onu da beceremedim.

Ey Efendim,

Ben niye kulluğu bilemedim.

Kulluk ikilik dediler.

Hayır.

Kul olmak ikilik değildir.

Kimi kiminle kıyaslıyorsun.

Her şey O,

Her şey O’nundur.

Ah….

Yâ Rasûlüllah;

Sen olmasaydın, Sen olmasaydın……

Sen kul olduğuna hemen

İman ederken

Bunu öğrenmek için

Niçin seneler kaybettim.

İsmail,

Kul ol da,

Artık her şey bitsin.

İhramcızâde  İsmail Hakkı


Abdulâziz Mecdi Tolun Efendinin Anlatımıyla AHMED AMÎŞ EFENDİ


  Yazan

Darüşşefaka LisesiEski Felsefe ve İçtimaiyat Muallimi Osman Nuri ERGİN

(Osman Nuri ERGİN Beyefendinin Balıkesirli Abdülazîz Mecdi Tolun Hayatı ve Şahsiyeti, İstanbul , 1942 basımlı kitaptan alıntılanarak hazırlanmıştır. )

“Hazreti Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemden bana gelinceye kadar bu tecelliye kimse mazhar olup erişmedi. Ben ise Rahmanirrahim tecellisine mazharım. Benden şer beklemeyiniz.”
Ahmed Amîş Efendi
Kaddese’llâhü sırrahu’l azîz

بِسْـــمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

الحمد لله رب العالمين والصلاة والسلام على رسولنا محمد وعلى اله وصحبه وسلم اجمعين

Kutbu’l-Ârifîn, Gavsu’l-Vâsilîn

AHMED AMÎŞ EFENDİ

(1807-20 Şaban 1338-9 Mayıs 1920 Fatih-İstanbul)

Ahmed Amîş[1] Efendi; Tırnovalıdır. Hangi tarihte doğmuş olduğu, belli değildir. Üstâd (Abdülâziz Mecdi Efendi)’nin beyanlarına göre Ahmed Amîş Efendi:

“Tevellüdüm (1223) tedir, derlermiş.” [2]

Ahmed Amîş Efendiye, mürşidi Ömer’ül Halvetî:

“Ahmed senin tevellüdün, belli değildir.”

dermiş. Bu söz mecazî ve tasavvufîdir. Böyle demekle hakikati, ruhiye itibariyle ne zaman doğduğun, yani mevcut olduğun belli değildir, demek istediğini Abdülâziz Mecdi Efendi izah ederlerdi.

Memleketinde medrese tahsili görmüştür. Fakat Ahmed Amîş Efendinin asıl söylemeğe ve yazmağa değer cephesi sûfiyâne hayâtıdır.

Ahmed Amîş Efendi, henüz 14 yaşında bir genç iken hak ve hakikat sevdası gönlüne düşerek bir mürşide ulaşmak ister. O sırada Rumelinin Servi kasabasında Sadık Efendi adında bir müftü, aynı zamanda uyanık bir mutasavvıf varmış. Ahmed Amîş Efendi, bulunduğu Tırnova kasabasından Servi kasabasına gidip, bu zata intisap etmek niyetiyle oaraya gider.

Müftü Efendi, o günlerde ziyaretçilerin çokluğundan kendisini görmek istiyenlere karşı itizar (özür) edilmesini adamlarına tembih etmiş bulunur. İşte müftü efendi bu kararı verdikten sonra 14 yaşında bir genç çıkagelince, adamları, verilen emre rağmen, 9 saatlik bir yoldan yürüyerek gelmiş olan ateşli bir gencin görüşmeden dönüp gitmesini muvafık görmeyerek keyfiyeti Sadık Efendiye haber verirler. Gelmesine ve görüşmesine müsaade eder. Çocuk huzuruna girince:

“Oğlum daha gençsin, vaktin gelince ırkı temiz birisi gelip seni bulunduğun yerde irşat eder.”

diye tebşir etmiş, bunun üzerine Ahmed Amîş Efendi Tırnovaya dönerek o vaktin gelmesine ve ırkı temiz bir adamın kendisini irşat etmesine intizar etmiştir. Yaşı yirmiye geldiği zaman Ömer Halveti kaddese’llâhü sırrahu’l azîz adında bir zat seyahat tarikiyle Tırnovaya uğrar, bu gençle görüşür ve onu irşat eder.

Vak’ayı kendi ağzından naklen söyleyen Abdülâziz Mecdi Efendi derdi ki:

“Ahmed Amîş Efendi bunu anlatırken عرقي تميز (ırkı temiz) cümlesindeki (ع  ) (Ayın) maruf tabiriyle çatlatarak söylerlerdi.”

İsmail Fennî Bey, Ömer Halvetiye yetişmiştir. Halk arasında Şeyh Ömer Efendi diye anılırmış. Tırnovanın Bulgar mahallesinde, şehrin fatihlerinden Kavak Baba adına vaktiyle yapılmış, fakat zamanla mahvü münderis olmuş olan tekkeyi ihya ve inşa ettirerek Halveti tarikatini orada neşre başlamıştır. Tekkenin evkafı oldukça zengindi.

Şeyh Ömer Efendi; Tırnova’da az zamanda feyizli bir muhit vücuda, getirerek birçok irşada ve tenvire kabiliyetli ve hakikate müştak kimseleri başına topladığı gibi Hıristiyanlarla Musevilerden bir hayli kimsenin İslâm dinine girmelerine de sebep olmuştur. İsmail Fennî Bey bunların birçoğunun adını saymakta, hattâ kendi arabacılarının da o mühtedilerden biri olduğunu söylemektedir. Yine bunlar arasında Marko denilen biri varmış. Memleket hekimi olan bu adam; Bulgarların o komitecilik ve azgınlık devrinde bile müslümanlara iyi muamele, hattâ iyi hizmet edermiş. Halk; bu türlü kimselere, gizli din taşır, der. Mar- konun bu hizmeti Şeyh Ömer Efendinin de gözünden kaçmamış olacak ki bir gün Müridi Ahmed Amîş Efendiye:

“Ahmed, der, Marko hastalanmış. Git, benim adıma onu ziyaret et, halini, hatırını sor ve şu pusulayı kendisine ver.”

der. Ahmed Amîş Efendi; bu emir üzerine gidip Marko’yu ziyaret eder ve şeyhin selâmını ve afiyet temennisini söyledikten sonra pusulayı da verir. Marko derhal pusulayı açar ve içinde kelime-i şahadet yazılı olduğunu görünce:

“Biz ona çoktan inandık ve iman getirdik!”

der, bir hafta sonra da ölür.

Ölümünü haber alan Şeyh Ömer Efendi, yine müridi Ahmed Amîş Efendiyi çağırarak:

“Marko ölmüş, git, benim tarafımdan cenazesinde bulun!”

buyururlar. Bu emir üzerine Ahmed Amîş Efendi de gidip cenaze merasimine iştirak eder. Fakat Tırnova gibi bir İslâm muhitinde başı sarıklı bir mektep hocasının, bilhassa papazlarla birlikte bir hiristiyan cenazesinde bulunuşunun müslümanlar tarafından iyi karşılanmıyacağı da bildiğinden cenazeyi bir müddet uzaktan takip eder, aynı zamanda şeyhinin emirlerini harfiyen yerine getirmek arzusu da kendisini bilfiil merasime iştirake ve Marko’nun tabutunu bir kaç adım olsun taşımağa zorladığından kiliseye yaklaşıldığı bir sırada yanındaki bir papaza

“İlmi çok iyi bir adamdı, ben de son İnsanî hizmetimi yapmak isterim!” der.

Papaz, bunun için öndeki büyük papaza müracaat etmesini söyler, öyle yapar ve o da müsaade edince Amîş Efendi, Markonun tabutu altına girerek bir müddet taşır, bu suretle de şeyhinin emrini yerine getirmiş olur.

İsmail Fenni Bey, Tirnovan’ın en şöhretli âlimlerinden Kelemençeli Hacı Mustafa Efendi ile Şeyh Ömer Efendi arasında geçen bir muhavereyi ve bir hâdiseyi de şu suretle anlatmıştır.

Hacı Mustafa Efendi; camii kebirde tefsir dersi okuturdu. Komşumuz olduğu ve ulemadan bulunduğu için kendisine hürmet eder, her zaman elini öper, hattâ derse giderken kocaman tefsir kitabını elinden alıp camiye götürerek rahlesinin üstüne kor ve yaşınım küçüklüğüne, tefsir dersinden bir şey anlamamaklığıma rağmen, dersi de dinlerdim.

Hacı Mustafa Efendi, ihtiyar, şişmanca, aynı zamanda kelli, felli bir zattı. Evi de Cami-i Kebir’e yakındı. Bir gün yine evinden çıkıp derse giderken Şeyh Ömer Efendi ile yolda karşılaştılar ve selâmlaştılar. Aralarında şöyle bir konuşma oldu: Şeyh Ömer Efendi:

“Hocam, seni artık derviş yapalım.” Mustafa Efendi:

“Biz enbiyanın mucizelerine, evliyanın kerametlerine inananlardanız. Sizden de böyle bir şey görmeyince teslim olmayız!”

“Bir şey istemediniz ki!”

“Pek âlâ. Ben Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimizi şimdiye kadar rüyada görmedim. Delâlet ve şefaat buyurunuz da bu şerefe nail olayım.”

İşte ben de onu niyaz etmeğe gidiyorum.”

Konuşma buraya gelince Şeyh Ömer Efendi-selâm vererek ayrıldı ve her zaman elinde taşıdığı âsasına dayanarak hızlı hızlı, epeyce uzakta olan dergâhına doğru gitti.

Hacı Mustafa Efendi; o gece rüyada ne görmüş ve nasıl görmüşse görmüş, her halde arzusuna çok uygun olacak ki, sabaha kadar sabır ve tahammül edemeyerek, o ihtiyar haliyle, o mülâhham (şişman) vücuduyla ve o azametli ulema kıyafetiyle gece yarısı evinden çıkıp hayli uzakta olan dergâha gitmiş, bizzat kapıyı açan şeyhin hemen ayaklarına kapanarak arzı teslimiyet ve inabet etmiştir.

Yine İsmail Fenni Bey; Şeyh Ömer Efendinin dergâhına kendisinin de arasıra gittiğini, orada yapılan zikirleri gördüğünü ve dervişler arasında en çok heyecan gösteren ve bu heyecanla kademe kademe yürüyerek gözüne girercesine şeyhe en çok yaklaşanın Ahmed Amîş Efendi olduğunu gördüğünü söyler.

Ahmed Amîş Efendinin hal tercümesini, tahsilini hattâ sülûkünü, biraz sonra Evrenoszade Sami Beyin yazısından okuyacaksınız.

Ahmed Amîş Efendinin İstanbula gelmeden önce Tırnavada sıbyan mektebi muallimliği yaptığını, bir aralık İstanbula gelerek Hamamî Tevfik Efendi ile görüşüp döndükten sonra Tırnovâda bir hamam kiralayıp onun gibi hamam işlettiğini ve daha önce tabur imamlığı yaparak 1269 (1853) Kırım muharebesine bu sıfatla, iştirak etmiş olduğunu da, İsmail Fenni Bey haber vermektedir.

Ahmed Amîş Efendi, Tırnovada iken sert bir hoca olarak tanınmıştır. İdare ettiği müessese Amîşin Mektebi diye şöhret bulmuştur. Çocuklarına ciddî bir tahsil vermek istiyenler bunun mektebini tercih ederlermiş.[3]

1294 (1877) de Tuna vilâyetinin elden çıkması üzerine Ahmed Amîş Efendi Tırnovadan çıkmışlardır. Fakat bu tarihten sonra nerelerde ve ne gibi hizmetlerde bulunduklarını kat’î olarak tesbit edemiyoruz. Bilinen şey; uzun zamandan beri Fatih türbedârlığında bulunuşudur.

Bu türbede her zaman iki zat müstahdem bulunurdu. Kendileri buraya geldikleri zaman, Bekir Efendi adında biri türbedâr bulunuyorlarmış. Bekir Efendi irtihal buyurduktan sonra Ahmed Amîş Efendi bu vazifeye tayin olunmuşlardır.

Bekir Efendi hakkında yazma bir risaleden şu satırları alıyorum:

“Bekir Efendi Hazretleri âlem-i cemâle yürümeden birkaç gün evvel, pek sevgili müridi mükerrem ve halef-i muhteremleri Ahmed Amîş Efendi Hazretlerine:

“Artık ben gideceğim. Benim yerime birinci türbedâr ol ve evkafa git, muamelesini yaptır.”

Buyurmuşlar. Ahmed Amîş Efendi emr-i cenab-ı mürşid-i âzama tebaiyetle evkafa gitmiş, fakat o gün muamele bitmemiş. Akşam olup gelince, vaziyeti şeyhine anlatmış.

“Peki, yarın muhakkak yaptır.”

Buyurmuş. O gün de gitmiş. Bununla beraber yine muamelesi bitmemiş. Bekir Efendi daha ertesi gün:

“Git, üç saate kadar yaptır, gel!”

demiş. Üç saate kadar da bitmedikten başka, daha da üç saat geri kalmış ve nihayet Ahmed Amîş Efendi resmen birinci türbedâr olarak türbeye gelmiş; odada oturan Bekir Efendi Hazretlerinin huzurlarına varmış:

“Ahmed nerede idin? Üç saattir seni bekliyordum!”

diyerek vefatlarının bu suretle üç saat sonraya bırakılmış olduğunu ihsas etmişlerdir.

“Ahmed, demiş, artık ben gidiyorum. Senin yanında ölürsem; belki dayanamazsın. Birkaç dakika çık da, dışarda şöyle bir dolaş, gel!”

demiş. Ahmed Amîş Efendi:

“Peki!”

diyerek çıkmış ve Fatih türbesini şöyle bir dolaşıp geldiği zaman Bekir Efendinin oturduğu yerde ruhunun âlemi bâlâya pervaz ettiğini anlamış. Fakat hâlâ oturur vazıyette görmüştür.

Ahmed Amîş Efendi bu fıkrayı anlatırken ağlar ve

“O, Ölmedi; ben öldüm. O, kaldı.”                 

buyururlar ve bu suretle ondan lemean eden yüksek hakikatin kendisine intikalini ifade ederlermiş.

Abdülâziz Mecdi Efendi, mürşidinden naklen derdi ki:

“Türbedâr Bekir Efendi, ömrünü kuru ekmek ile geçirmiştir. Fakat kutbıyeti ve manevî derecesi itibariyle ne dese, ne istese derhal olurmuş. Meselâ bir söziyle fakiri zengin, yoksulu bay edermiş. Bu kudret ve bu vazivet karşısında kendi fakri halini ve maişet darlığını hatırlıyarak:

“Yarabbi! Ben senin üvey kulun muyum?”

derlermiş.

Yine o risalede Bekir Efendi hakkında şöyle bir fıkra daha okuyoruz:

“Hükümet Rusyadan Türkiyeye akın eden Çerkesleri Tuna vilâyetinde olduğu gibi; Giritte de yerleştirerek orada bulunan 200.000 raddesindeki Rum ekseriyetine karşı ancak 100.000 kişiden ibaret olan müslüman ekalliyetini çoğaltmak istemiş; fakat Girit beyleri, yani ileri gelen müslümanları bu karara son derecede muhalefet etmişler ve olanca kuvvet ve kudretleriyle Hükümeti, bu yolda icraatta bulunmaktan men’e çalışmışlardır.

Giritlilerin Hükümete karşı takanmış oldukları bu hal ve vaziyetleri Bekir Efendi Hazretlerinin huzurlarında bahis mevzuu olurken; sabrı tükenen müşarünileyh elini Giride doğru uzadıp:

“Allah belâlarını versin!”

demiş, çok geçmeden bu fena dua yerini bulmuş ve zavallı Girit müslümanları beyinsiz başlarının cezasını çekmişlerdir.”

Bu fıkrayı Abdülâziz Mecdi Efendi de naklederler ve sonunda:

“Bekir Efendi Hazretlerini bu yolda fena dua yapmaya mecbur eden, meclisinde söz söyleyenlerdir. Evliyaullahın meclislerinde çok dikkatle idare-i kelâm etmelidir. Onları gücendirmeğe gelmez. Zira evliyanın gayreti galiptir.”

Ahmed Amîş Efendi, Bekir Efendinin yerine birinci türbedâr olduktan sonra, kendi yerlerine de Mehmet Efendi adında başka bir zat getirilmiştir. Mehmet Efendi de maneviyatla meşgul ve kendilerine yakın bulunacak, mahremi esrar olacak kabiliyette uyanık bir kimse imiş.

Ahmed Amîş Efendi bu zata dermiş ki:

“Mehmet, seni öyle bir yetiştireceğim ki kıyamette seni görenleri şaşırtacak ve bu adamı kim yetiştirmiştir?” dedirteceğim.

Bununla beraber Ahmed Amîş Efendi; irtihallerinden birkaç gün evvel, Mehmet Efendiye:

“Mehmet, seni önüme katardım, amma şuûnu bozmak lâzım gelirdi. Ben önüme başka birini kattım.”

buyurarak kendisinden sonra gelecek zatın yüksek makamını anlatmışlardır.

Yine bu mevzu etrafında bir gün haremi âlileri (hanımı) ile görüşürlerken:

“Artık ben gidiyorum.”

Buyurmuşlar. Haremi âlileri de:

“Bu işleri yapmadan nereye gidiyorsun?” demişler. Cevap olarak: .

“YERİME ZORLU BİRİNİ BIRAKTIM. ONU ÖYLE BİR SEÇTİM Kİ BU İŞLERİN HEPSİNİ TEMİZLER VE DÜZELTİR.”

buyurmuşlardır.

BU ZORLU ADAM KİMDİR? Bunu; Allah Teâlâ’dan ve bu sözü söyleyen Ahmed Amîş Efendi ile yerine geçen zattan başkası bilemez.

Ahmed Amîş Efendinin irtihallerinden sonra bu mesele, mensupları ve hürmetkârları arasında çok bahis mevzuu olmuş, Mehmet Efendi intikal buyurduktan sonra da yine tazelenmiş ve bir takım muhipleri tarafından birçok kimselere bu manevî makam bir hüsnü zan ile tevcih, olunmuş ise de; doğrusunu bilmek ve bulmak mümkün olamamıştır.

Hacı Bayram Veli kaddese’llâhü sırrahu’l azîzden sonra da, muhibbanı aynı vaziyet ve zanda bulunmuşlar; emaneti kutbiyetin kime geçtiğinde reyler teşettüte [4] uğramıştır..

Türbedâr Ahmed Amîş Efendi; damadı müderrisi Ahmed Naim Beyin Şehzadebaşı’nda Fevzive Çarşısı başındaki evinde irtihal buyurmuşlardır.. Cesedi şeriflerini Fatih İmamı Bekir Efendi gasletmişlerdir. Bu gasil keyfiyeti dolayısıyla şöyle bir fıkra da nakledilmektedir:

İkamet buyurdukları ev Şehzadebaşında olmasına ve gaslin de tabiatiyle Şehzade Camii imamı tarafından yapılması icap etmesine rağmen, o gün bu camiin imamı mahallede bulunamadığı için Fatih Camii İmamı Bekir Efendi getirtilmiştir. Bekir Efendi, gasil işini büyük bir tazim ve itina ile yaptıktan ve kefenini giydirdikten sonra, hazretin elini ve yüzünü öperek ayrılmış ve hâdiseyi gören Ahmed Naim ve Evrenoszade Sami Beylerle diğer yakınları, Bekir Efendinin gösterdiği hürmet ve tazimi ve aynı zamanda takbil keyfiyetini hayretle karşılamaları, üzerine, bu zat, onların hayretini ve kendisinin neden böyle yapışının, sebebini şu tarzda anlatmıştır.

“Bundan on sene önce bir sabah Sarıgüzel Hamamı’na gitmiştim.. Bir kurnanın başında çok yaşlı, aynı zamanda zaif ve nahif bir zâtın güçlükle yıkanmağa çalıştığını gördüm. Yanına gittim. Türbedâr Ahmed Amîş Efendi olduğunu anlayınca, yaşına ve takatsizliğine hürmeten, kendisini yıkamak istediğimi söyledim ve müsaadelerini rica ettim.. Kendi kendine yavaş yavaş yıkanacağını ve bu tekliften memnun olduklarını bildirdikten sonra:

“Sen beni sonra bir iyice yıkarsın!”

Buyurdular.

“Ben o zaman bunun mânasını anlayamamıştım. Şimdi bu vazife ve bu hizmet bana düşünce anladım ve kerametlerinin şu suretle zuhur ettiğini görerek hayatta iken bu büyük zata intisap etmediğime cidden acındım. Şefaatine mazhar olmak için elini öperek gördüğünüz gibi, hürmet ve tazim ile huzurlarından ayrıldım.”

Ahmed Amîş Efendinin namazlarını da üstâd Abdülâziz Mecdi Efendi kıldırmışlardır. Üstâd bunu anlatırken:

“Pîri tarikat Hazreti Nasuhi’yi mâna âleminde gördüm.”

“Ahmed Amîş Efendinin namazını kıldırmak hususunda sana teklif vaki olacaktır. Bunu kabul ve ifa et!”

buyurdular.

“Ben de, o esnada vâki olan imamet teklifini bu emir ve işaret üzerine kabul ve ifa ettim.” derlerdi,.

Tabutları musalla taşında dururken:

FATİH TÜRBEDÂRI AHMED AMÎŞ EFENDİ HAZRETLERİNİ;

HÂMİL-İ EMANÂT-I SÜBHÂNİYE, CÂMİ-İ KEMALÂT-I İNSANİYE, KUTB-ÜL-ÂRİFİN, GAVS-ÜL-VÂSILÎN OLMAK ÜZERE TANIRIZ.

EY CEMAAT-İ MÜSLİMİN, SİZ DE BÖYLE TANIR VE ŞAHADET EDER İNİSİNİZ?

diye, orada bulunan cemaate sormuşlar, onlar da hep bir ağızdan:

“Biz de böyle tanırız ve şahadet ederiz.”

demişler, bu suretle aralarında bulunan bir kısım ulemaya da en son dakikada ve maalesef, irtihallerinden sonra Amîş Efendinin yüksek şahsiyetlerini ve ulu mertebelerini tasdik ettirmişlerdir.

Üstâd Abdülâziz Mecdi Efendi bu büyük zatı, yani türbedâr Ahmed Amîş Efendiyi bir yazılarında:

 

“İlm-i mektûmu İlâhî’nin alâme-i bî-nazîr;

Zamanında keşf-i hakikate nâil olan eâzîmin Seyyid-i Kebîri;

İlm-i hakîki çeşmesinin âb-ı hayatı;

Sırrı kâinâta müteallik hakîki idrâkin cam-i kemâlatı;

Derecât-ı akliyenin mâfevkindeki makâm-ı bâla terk-i ihtişâm ile kürsî nişini;

Hulasâ; Zamânın hakâik-bîni idi” [5]

diye tarif ve izah etmişlerdir.

Fatih camii hazîresinde metfundurlar. Mezar taşındaki yazı şudur ve müridlerinden Evranoszâde Sami Beyindir:

“Rûh-i pâk-i mürşid-i yekta cenâb-i Ahmede.
Sâye-i arş-i ilâhîdir mualla âşiyân
Matla’-i feyz-i velayettir o kutbu’l-vâsılîn
Sırr-i ferdiyyet olurdu vech-i pâkinden iyân
Râh-i Şâbân-i Velide ekmel-i devrân olup
Ehl-i hilme kıble-i irfan idi birçok zaman
Ah kim yükseldi lâhûta, muhit-i vahdete
Oldu envâr-i tecellî-i bekada bî nişan.
Neşvebâr oldukça envar-i cemali kalbime
Parlıyor pişimde eşvak-ı sayfa-yı cavidan
Cezbe-i vahdetle Sami söyledim tarih-i tam

كيتدي كلزار جماله پير افرد جهان

20 Şa’bân 1338/(9 Mayıs 1920)

Mezar baştaşındaki yazı şöyledir:

 

Hâmili emânâtı Sübhâniyye,
Câmi’i makâmâtı insâniyye,
Mürebbî-i sâlikânı Rahmâniyye
El Hâc Ahmed Amîş el-Halvetî eş-Şa’bânî
kuddise sırrûhû hazretlerinin rûhi şerifleri için
EL-FÂTİHA

EVRANOSZÂDE ANLATIMIYLA  AHMED AMÎŞ EFENDİ

Ahmed Amîş Efendinin hayatına ve sûfiyane mesleğine dair, Gazi Evranos torunlarından Sami Bey bir risale yazmış ve bu risaleyi, hayatta iken kendilerine de arzederek münderecatını tasvip buyurmuşlardır. Bu defa vukubulan ricam üzerine, Sami Bey yine müşarünileyhin hayatlarını, kısaca yazıp lütfetmişler, birçok ehlullahın menkıbelerine de temas eylemişlerdir. Bu yola sülük edenlerin feyz ve nur aldıkları büyüklerini ne suretle tazim ve onlara nasıl hürmet gösterdiklerini belirtmek için, Sami Beyin yazmış olduğu gibi aşağıya koyuyorum:

“Câmi-i makamât-ı kemâl, aziz-i kuds-i hisâl Eş şeyh Ahmed Amîş-ül Halvetiyyü’ş şabanî kaddes-allahü sırrehül-âlî Hazretleri Bulgaristanda Tırnova kasabasında mehdârây-ı âlem-i vücud oldular. Tahsil-i iptidaîyi bil’ikmal, Gelenbevî İsmail Efendinin tilmiz-i benamı olup Filibede neşr-i ulûm eden Uzun Ali Efendinin yetiştirdiği Efadıldan bir zatın ve Vidinli hoca Mustafa Efendi telâmizinden Klemençeli Mustafa Efendinin ve sair eshab-ı kemalin derslerine müdavemetle tekmil-i nüsah eylediler ve uzun zaman mektep hocalığı ile meşgul oldular.

Esasen fıtratlarında meknuz olan cezbe-i ışk-ı İlâhî saikasıyla bir rmürebbî-i manevî de arıyorlardı. Urefa-yı tarikat-i Bektaşiyeden Servili Sadık Efendiye müracaat ettilerse de:

“Sizin nasibiniz bizden değil, ırkı pâklerdendir. Yerinize gidip ona intizar ediniz.” cevabını aldılar ve bir kaç sene hal-i intizarda kaldılar.

O      sıralarda âlem-ül-irşâd ve kutb-ül-efrad Kuşadalı Eşşeyh, Es-seyyid İbrahim Efendi, mensûbininden mertebe-i kemale vasıl olan bazı zevatı, kendilerine niyabeteh birer tarafa gönderdikleri gibi, Kadızâde Ömer’ül Halvetî Hazretlerini de Tırnovaya gönderdiler. Bu suretle memuriyeti maneviyeye irtika edenlerin her biri âlem-i velayeti almış ise de rabıta telkinine salâhiyettar değillerdi. Bu meslek-i âlide rabıta telkin etmek her asırda sahib-i vakitte tecelli eden bir lûtf-i kübradır. Kuşadalı Hazretleri, hâl-i hayâtta iken kendileriyle şeref-i mülakata nail-olmayanlanın rabıta etmelerini men buyururlardı. Bu gibiler biat ettikleri vekilin delâletiyle âlem-i sülûke dâhil ve istidadı olanlar mertebe-i velâyete vasıl olurlar. Ancak kemâl -bâd-el-kemâl bulmak naib-i ekmel-i Muhammedîye mülâkat ile olur.

Ömer’ül Halvetî Hazretleri Tırnovaya teşrif edince başta Ahmed Amîş Efendi olduğu halde ulemâdan Emrullah Efendi, eşraf-ı beldeden Hacı Abdullah oğlu Hacı Mehmet Ağa ve takriben 35 sene mukaddem İstanbul’da vefat eyleyen Tırnovalı Süleyman Efendi ve Büyükada malmüdürlüğü maiyetinde müstahdem iken irtihal eden Hacı Nesip Efendi ve diğer birçok taliban-ı ışk-ı Muhammedi; Ömer’ül Halvetî Hazretlerinin, meclis-i pürnur-ı ezkârmda sermest-i cezebat-ı hakikat oldular;

1259 senesinde, Kuşadalı İbrahim Efendi, hacca niyetle İstanbul’dan çıktılar. Bâdel-hac İstanbul’a avdet etmeyip Şam’da kaldılar.. İstanbul’da ve Anadolu ile Rumelinin birçok yerlerinde, bulunan diğer naipleri ile Ömer’ül Halvetî bil-muhabere (mektupla) emirlerini alırlardı. 1262 sene-i hicriye- sinde, ikinci defa olarak Şam kafilesiyle Hicaza hareket ettiler. Refakatlerinde Şam âyan-ı ulemasından muhaddis Şeyh Küzberî ve Attarzâde olduğu gibi, pîr-i ekremle beraber haccetmek üzere İstanbul’dan gelen “Hammamî” denilmekle meşhur Bosnevî Mehmet Tevfik Efendi, üdeba-yi ulemadan Menlikli Hacı Abdi Bey ve daha bir hayli- eshab-ı vecd ve hal- var idi. Medine-i Münevvere ye muvasalatla huzur-ı lâmi-in-nur-i Seyyid-ül-kevneynde eşvak-i tecelliyat-ı sübhahiyeye- daldılar ve oradan Mekke-i Mükerreme’ye müteveccihen yola çıktılar. Yolda hazret-i pîr-i âzamda kolera asarı görülerek gittikçe istidat [6] edip hüccâcın ehram giydikleri, Rabiğ mevkiinde masivallahtan tecerrüd ettiler. Rabiğ’deki merkad-i münevverleri el’ ân mevcuttur.

Envar-ı bakabillah; içinde sırr olan hazret-i sultan Kuşâdalı, makam-ı niyabet-i Muhammediye de, kalb-i âlem olmak üzere Bosnevî Mehmet’ Tevfik Efendi Hâzretlerini bıraktılar. Hazretin gaybüb’et-i suriyesinden sonra,  kemakân Ömer’ül Halvetî Hazretleri Tırnova’da irşad ile neşr-ı feyzi ederek 1268 senesinde evvelâ Ahmed Amîş Efendiye,  biraz sonra da Emrullah Efendiye hilâfet vererek, her ikisini de irşada mezun kıldılar.

Bir gece Ahmed Amîş Efendi, İstanbuldan Tırnovaya gelen ihvandan iki üç kişi ile sohbet ederlerken Mehmet Tevfik Efendi Hazretlerinin ke- malât-ı kutsiyelerine dair söz geçmiş ve aynı gece de müşarünileyh hazretleri zuhur ederek Ahmed Amîş Efendiyi İstanbula’ davet etmişlerdir.

Ahmed Amîş Efendi, bu hâdiseyi, mürşidi Ömer’ül Halveti Hazretlerine arz ederek aldığı emre imtisalen İstanbula gitmiş ve vahid-i zaman Mehmet Tevfik Efendi Hazretlerinden emr-i celil-i rabıtayı telâkkun ile Tırnovaya dönmüşlerdir.

1281 tarihinde Mehmet Tevfik Efendi Hazretleri davet-i, İlâhiyeye lebbeyk zen-i icabet olduklarında yine İstanbula geldiler. Hazretin feyz-i rabıtalariyle ekâbir-i evliya sırasına geçen Üsküdarlı Hoca Ali; Efendi, evâmir müdürü Rifat Efendi, Üsküdarda Nalçacı dergâhı şeyhi Mustafa Enver Bey, Kâşgar hükümeti sefiri sıfatiyle İstanbul’a gelerek hazret-i Bosnevîden istifaza eyleyen eâzım-ı ulema-yı islâmdan ve Füsus’ül Hikem şârihlerinden Yakup Han-ı Kâşgarî ve Fatih türbedarı Bekir-Efendi kaddesallahü esrarehüm hazaratının her biri ile görüşerek Tırnova’ya döndüler.

1294 senesine kadar orada ikamet ettiler. O sene Osmanlı Hükümeti ile Rusya arasında vukubulan harp dolayısıyla ailesiyle beraber İstanbula hicret ettiler. Bu son gelişlerinde seramedan-i ihvandan yalnız Rifat Efendi ile Bekir Efendiyi buldular ve-iki üç sene bu iki zat-ı mükerrem ile sohbet ettiler. Bazan da Kuşadalı Hazretlerinin telkin-i ezkâra mezun buyurdukları müstesna rical-i maneviyeden Keçeci Hafız Ali ve İzzet Efendiler hazaratının metfun bulundukları Lokmacı tekkesine giderek halka-i ezkârda bulunurlardı. Zaten İstanbula geldiklerinde envar-i kemal cebin-i mübareklerinde lem’an etmeğe başlamış ve maruz zikir ârif-i billâh Süleyman Efendi kendilerine bir hemdem-i kudsî olmuş idi. Süleyman Efendi Tırnovada senelerce Ömer’ül Halvetî Hazretlerinin huzurunda bulunmuş ve Mehmet Tevfik Efendi Hazretlerinin rihletlerinden evvel İstanbul’a gelmiş, birkaç sene meclisi sahib-i zamanda bulunmuş ve hazret-i Bosnevîden sonra lisan’ül gayb-ı tevhidin en büyük tercümanlarından ma’dut olan evamir müdürü Rifat Efendi Hazretlerinin hem-râzı olmuş idi.

İşte bu sıralarda türbedâr Bekir Efendi Hazretleri de, uhdelerinde bulunan türbedârlık cihetini Ahmed Amîş Efendi Hazretlerine kasr-ı yed etmeleriyle Ahmed Amîş Efendi Hazretlerinin nam-ı âlileri Fatih türbedârı unvaniyle ziver-i efvah oldu.

Ahmed Amîş Efendi Hazretlerinin tecelligâh-ı Sırr-ı ekmeliyet olduklarını feraset-i mâneviye ile en evvel keşfeden Süleyman Efendi Hazretleridir. Sarıgüzel’de İskender paşa camiinin tabutluğunda nakabil-i tahammül mücahedatla imrâr-ı hayat eyleyen ve pek çok tasarrüfat-ı maneviyesi görülen bu merd-i İlâhîyi, aziz-i ekrem Ahmed Amîş Efendi Hazretleri çok severlerdi. Onunla hemdem oldukları meclis-i hass’ül-hassa. Ahmed Amîş Efendi Hazretlerinin hem damad-ı âlileri, hem de mir’at-ı kemalleri olan Fatih ders-i âmlarından ve fetvahane müsevvidlerinden Rusçukla Hasan Sabri Efendi Hazretlerinden başka bir ferd dâhil olamazdı.

Elhâc Ahmed Amîş Efendi Hazretleri, zamanlarında felek-i irfanın şems-i tabanı idiler. Vücud-i mukaddesleri kibrit-i ahmer ve nur i nazarları iksir-i hayat-küster idi. Şemsin bu âlem-i hasutta vücut bulan her şey üzerinde birer veçhile tesiri olduğu gibi, hazretin e’şiaa-i enzar-ı mübarekeleri de kâffe-i turuk-ı aliyye mensubininden tecelliyat-ı İlâhi- yeye kabiliyeti ezeliyesi olan her talibin kalbine vecdefruz-ı ışk-ı hakikî olur idi.

Tırnova’da bulundukları âvanda, bir müracaat vuku bulmaksızın, eazım-ı meşayih-i Nakşibendiye-i Halidiyeden Gümüşhaneli Eş-şeyh Ahmed Ziyaeddin Efendi Hazretleri tarafından bir icazetname verildiği gibi İstanbul’a hicretlerinden sonra dahi o zamanlar ferik bulunan mensubininden esbak Yemen vali ve kumandanı Çerkeş Abdullah Paşanın istirhamı neticesinde müşarünileyh ile beraber Selâniğe gittiklerinde Rumeli ve Arnavutlukta münteşir tarikat-i Melâmiyenin müceddidi Hoca Esseyyid Muhammed Nur’ül-Arab-ül-melâmî-ül-mahallavî Hazretleri de teberrüken bir icazetname vermişlerdir. Bununla beraber asıl iltizam ettikleri meslek-i irşad, Kuşadalı İbrahim Efendi Hazretleri ile varis-i ekmelleri Bosnevî Mehmet Tevfik Efendi Hazretlerinin sâlik oldukları Tarikat-ı aliyye-i Hal- vetiye-i Şâbaniyye’dir.

Bir gün tarikatı Melâmiyeye dair kendilerinden istizahlarda bulunan bir zata, Kuşadalı İbrahim- Efendi Hazretlerinin mürşid-i mükerremleri Beypazarlı El-hâc Ali Efendi Hazretlerini alâ vech-il-ekmeliyye hilâfetle İstanbul’a gönderen kutb-ı aktab-ı cihan, vâkıf-ı esrar-ı süphan Çerkeşî Mustafa Efendi kaddesallahü sirreh-ül-âlî’ hazretlerinin sülûke ait yazdıkları küçük risalenin mütalâasını tavsiye buyurdular. Pîr-i müşarünileyh hazretleri bu risalelerinde Melâmiyeden bahsile beraber Pîrân-ı Silsile-i Halvetiyeden Avarif-ül-maarif sahibi hazret-i Şeyh Süherverdi’nin muhakemesini iltizam buyurarak sûfiye-i kiramı Melâmiyyun hazâratına takdim etmişlerdir.

بقابلله مقام الدى عزيز مصر ارشاده  ve

كيتدي كلزار جماله پير افرد جهان

Tam tarihlerinin gösterdiği 1338 sene-i Hicriyesinde 122 yaşını mütecaviz oldukları halde ruh-ı pâkleri illiyyine uruç etti. Kaddese’llâhü sırrahu’l azîz

HATIRALAR

Şimdi Beyoğlu müftüsü olan Recep Arusan, üstadın bu zevattan feyz almasına sebep olan hâdiselerden birini naklederdi. Şu satırları yazarken Recep Arusan’ı ziyaret ederek, mevzuu alakadar eden hâdiseyi bir kere daha iyice dinleyip şuraya kaydediyorum:

Fatih hocaları, Ahmed Amîş Efendiye iyi bir gözle bakmazlar, onunla görüşmezler, hele ziyaret etmeği asla hatırlarına getirmezlermiş. Bir gün Abdülâziz Mecdi, Ahmed Amîş Efendinin manevî yüksekliğinden, hürmete ve ziyarete değer bir zat olduğundan Recep Arusan’a bahsetmiş. Bunun üzerine onda, türbedâra karşı hafif bir meyil ve incizap belirmiş ise de, karar verirken; yine eski bildikleri ve işittikleri şeyler galebe çalarak, gidip görüşmeğe cesaret edememiş; fakat Darülfünun felsefe müderrisi Ahmed Naim Bey, türbedârın damadı ve müftünün de, sözüne son derecede itiinat ettiği samimî ve dindar bir arkadaşı olduğu için türbedârı bir kere de ondan tezkiye etmek istemiş. Ahmed Naim Bey, herkesin zındık diye görüşmek istemediği hazreti fevkalâde meth-ü sena ile mahza bu zatın teveccühünü kazanmak için damadı olmak şerefini almış, olduğunu da sözlerine ilâve edince, bu beyanat, Recep Arusan’ın, Ahmed. Amîş Efendi hakkındaki fikrini biraz daha değiştirmiştir.

Zihni ve fikri bu muhtelif rivayetleri birbiriyle telife çakşırken; günün birinde komşusu ve arkadaşı bulunan Abdülâziz Mecdi Efendi ile Fatih’e çıkan yolda, bir ikindi vakti karşılaşırlar. Recep Arusan, bu vakitte bu tarafa böyle nereye gittiğini sorar. Abdülâziz Mecdi Efendi Türbedâr Ahmed Amîş Efendiyi ziyarete gitmek istediğini söyleyince, Recep Arusan’da zihnen meşgul olduğu ziyaret meselesine kat’î kararını verir ve birlikte giderler.

Abdülâziz Mecdi Efendi, Recep Arusan’ı türbedârın huzuruna götürüp, Fatih hocalarından Recep Efendi olduğunu söyler, kendisi de geride ayakta durur.

Ahmed Amîş Efendi, kendisini ziyaret edenin zahir ilimleri tedris: eden, ilâl ve idğamla, sarf ve nahivle uğraşan bir kimse olduğunu bu suretle anlayınca, onun seviyesine inip, ilk söz olarak

“Allahü ekber de, Müfaddalün aleyh nedir?” (الله اكبر lafızında Müfaddalün aleyh nedir?) Diye sorar. Böyle bir suale maruz kalacağını aklına getirmeyen Recep Arusan:

“Allah; fî haddi zatihi Ekberdir” bu ef’âlü, tef’il (babında) ve müfâddalün aleyh aranmaz, siz arar-mısınız? (Yani, biz hocalar aramayız, siz mutasavvıflar arar mısınız?)

diye o da türbedâra sorar. Hazret:

“Ben de zaten bu suale böyle cevap vermeni beklerdim.”

diyerek müftüyü takdir eder, hattâ arkasını okşar ve alnından öper. Anlaşılan Fatih hocalarından birisinin, şeytanın ayağını kırarak, kendisini ziyarete gelmesi, hazretin de hoşuna gitmiş ve sonra da elinde tuttuğu enfiye kutusunu açarak bir tutam enfiye vermiştir.

O sırada geride ayakta duran ve bu muhavereyi dikkatle dinleyen; Abdülâziz Mecdi Efendiye de bir tutam enfiye vererek çekmek üzere iken o, fartı muhabbetle birdenbire bir sayha çıkartarak türbedârın üzerine atılır, kucaklar, kemiklerini kıracak derecede sıkar ve sonra ayrılacak bî-huş bir halde yere serilir.

Bu sırada Recep Arusan,  türbedârdan gördüğü takdir ve iltifata güvenerek ve Abdülâziz Mecdi Efendinin geçirmiş olduğu hali de bir türlü kavrayamıyarak:

“Böyle delibozuk adamları mürit edineceğinize adam akıllı kimseleri edinseniz daha iyi olmaz mı?”

Der, türbedâr hazretleri de bu suale gülmekle mukabele eder.

Abdülâziz Mecdi Efendi bî-huş bir halde yatadursun, ikisi arasında şöyle bir konuşma başlar. Recep Arusan sorar:

“Hangi tarikattensiniz?”

“Halveti tarikatindenim, seyir ve sülûkü Ömer’ül Halvetiden gördüm. Daha ilersini ararsan Şabaniye tarikatine ve Şaban-ı Velîye müntesibim.”

“Sizin için Arap Hoca ile görüşmüştür ve Melâmidir” diyorlar

“Melâmet adında bir tarikat yoktur. Bununla beraber umumiyetle tarikatte Melâmet büyük bir makamdır. Tarifatı Seyyid’e bak; Arap hoca dediğiniz Seyyid Muhammed Nur’ül Arabî ise çok büyük bir zattı. Ben onunla görüştüm. O benim sohbet şeyhimdir.” [7]

Söz buraya gelince Abdülâziz Mecdi Efendi de kendine gelerek birilikte çıkıp giderler.

Meğer Abdülâziz Mecdi Efendinin bir sayha kopararak Ahmed Amîş Efendinin üzerine atılmasının ve onu kucaklamasının sebebi; o, sırada Ahmed Amîş Efendinin:

“Enfiye öyle çekilmez, böyle çekilir.”

demesinden ileri gelmiş. Bu davet dille değil gönülle olmuş olacak ki, Recep Arusan işitmemiş. Fakat Abdülâziz Mecdi Efendi böyle olduğunu söylerdi.

Abdülâziz Mecdi Efendi ile Recep Arusanı ne zaman bir arada görüsem, bu hâdiseyi tekrar ederler, bu hâtırayı tazelerlerdi ve bu sırada orada üstâd bir enfiye çeker ve:

“Enfiye, sebebi saadetimdir.”

buyururlardı.

Yine kendileri de ara sıra bu hadiseyi başkalarına naklederler ve “meczub olmak istemem, cazib olmak isterim” derlerdi ve böyle demek ile Türbedâr’daki başkasını cezbede bilmek kuvvet ve kudretini haiz olmayı arzu ederim, demek isterlerdi. Abdülâziz Mecdi Efendi bu cezb hadisesini şu cümleler ile izah ederlerdi.

“Bazen mürşid bütün kuvvet ve kudretini bir an için müridine verir, mürid o kuvvet ile öyle bir aşka düşer ki kendisini hemen mürşidinin üzerine atar onu öper, ısırır ve kemiklerini karacak derecede sıkar, işte cezb budur” ve bunu mürşid yapar, yani kuvvet ve keramet müridde değil mürşiddedir.

Ahmed Amîş Efendi de bu hal üç defa vaki olmuştur.

Biri Balıkesirli Halil Efendi, Amîş Efendiyi o kadar sıkmış ve ısırmış ki bazı dişleri dökülmüştür.

Bir defasında Nevres Bey sarmış ve sıkmıştır. O derecede ki Amîş Efendinin üzerinde bulunan bir madeni kalem kırılmış ve pantolon askısının demiri kemiklerine batarak zedelemiştir,

Üçüncüsü de Mecdi Efendi İle vaki olmuştur.

Abdülaziz Mecdi Efendi de iki zatı böylece cezb ettiği, hatta Rüştü adında birisinin sıkışından sırtında ki kemiklerin hayli zedelendiği ve irtihallerinden dört beş ay önce sanatkâr bir genç muallimin birdenbire Mecdi Efendinin üzerine atılarak dişlerini kanattığı görülmüştür. Şu halde Mecdi Efendi de “cazib” olmak hususundaki arzularına nail olmuşlardır demek olur.

Türbedâr Ahmed Amîş Efendinin, kapalı ve herkesin zahirî meslek ve kıyafetine göre söz söylediğini, biraz önce haber vermiştim. Bunu bir derece daha açayım. Meselâ:

Tırnovada kendisinden ilk defa Elifba, okumuş olan İsmail Fenniye İstanbulda ilk telkini:

Elif : Zât’a işarettir.

Ba : Zât maa’s sıfattır. (Zât ile beraber sıfat)

tarzındadır.

Abdülâziz Mecdi Efendi de, Türbedâr Amîş Efendiye ilk intisabında Bina yahut Emsile okuyup okumadığını sormuş; o da:

“Okudum” demiş; bunun üzerine buyurmuşlar ki:

“Orada bir nasara var. Bu nassârun’da var, mensurunda da var, yensuruda var, lemyesuruda da var lemma yensuruda da var. İşte o bir maddedirki hepsinde var, hepsi ondan oluyor.” [8]

Bu kadar söylemiş. Alt tarafını getirmemiş. Abdülâziz Mecdi Efendi derdi ki;

“Ben hoca mesleğinde ve kıyafetinde olduğum için, bana’ böyle’ hitap etti. Maksadı: Allah böyledir, her şeyde vardır, her şey andandır ve odur, demekti.”   

Yine ilk defa kendisine intisap etmek istiyen diğer bir hocaya da kendi hayatım, daha doğrusu seyir ve sülûkünü şu tarzda anlatmıştır:

“Hocam bana nasara yansuru yu verdi. Sonra celese yeclisü yü verdi.

Daha sonra feteha yeftahu verdi. Onları söktüm. Maksudun (Kitabı)  mu’tellât (illetli harfler) bahsi beni çok yordu. Kale (قال) aslı Kavele (قول) imiş bu kîlü kalleri ve bu tür şeyleri anlayamadım. İzhar (kitab)ı müzaheret [9] ile geçtim.. Fakat avamil (kitab)i bugün hala anlayamadım. Niçin bazı kelimelerin sonu mazmum veya meftuhdur. Bir türlü anlayamadım, buyurmuşlar.[10]

Üstâd, bu anlatışı, bahsi geçen hocadan dinleyince, bunu zahirine değil, seyir ve sülükteki merhalelere işaretle: .

nasara yansuru,  celese yeclisü, hele  feteha yeftahu fütuhat olduğuna,  avamil (kitab)ı anlayamadığına da alemdeki hadiselerin niçin türlü türlü olduğunu kavrayamadığına işarettir, buyurdular. Başka ehlullahın da bu yolda sözler söylediği, (Mevlana) Küçük Hüseyin Efendi ile Fatih müderrislerinden Şehrî Ahmed Efendi arasında geçen şu konuşmadan anlaşılıyor:

Müritlerinden birisi, Şehrî Ahmed Efendiyi Küçük Hüseyin Efendiye götürür. Hazret; Şehrî Ahmed Efendi gibi kelli, felli bir hocanın kendisini ziyarete gelmek tenezzülünde bulunduğunu görünce; odasında en iyi yeri, oturmak, üzere ona gösterir; kendisi de karşısına çömelip, yerde oturur. Küçük Hüseyin Efendi; ufak tefek bir; tipte olduğu gibi; usulü dairesinde medrese tahsili görmemiş, uzun boylu tedris hayatında da bulunmamış, yalnız sıbyan mekteplerinde kalfalık, yani hoca yamaklığı yapmıştır.

Şehrî Ahmed Efendi, ilk söz olarak, yani lâf olsun diye, cami derslerindeki sırayı kast ile;

“Nereye kadar okudunuz?”

diye sormuş. O da:

“Maksud’a kadar.”

Demiştir. Buna karşı Şehrî Ahmed Efendi de:

“Ha, şu Bina (kitabın)’dan sonra gelen kitap mı? Pek az okumuşsunuz!”

Demiştir.

Hâlbuki Küçük Hüseyin Efendinin, “Maksud” dan kasdettiği mâna, medreselerde okunan ders kitabı değil maksud-ı hakikî olan sır-ı ülûhiyet’ti.

İşte şu konuşma bile müteşerrilerle mutasavvıflar arasındaki inceliği ve düşünce farkını gösterir.

Abdülâziz Mecdi Efendi, Giritte talebesi ve Mecliste arkadaşı ve sonra’da Osmanlı Hariciye Nazırı olan Giritli Ahmed Nesimi Beyi, Ahmed Amîş Efendiye götürmek, onu da halkâ-i tevhide sokmak ister, ve görüşmeğe, istifade etmeğe teşvik edermiş. Bir gün zihni bununla meşgul olarak, keyfiyeti açıp izin almak maksadiyle huzurlarına girerler.

O      sırada Ahmed Amîş Efendinin elinde bir mıhladız yahut mıhladızlı bir demir bulunuyormuş. Mıhladızı çiviye doğru uzatınca mıhladız onu çekmiş ve işte o zaman:

“Bakın, demiş, mıhladız demiri nasıl çekti. Ben istersem, istediğimi böyle çekerim. Siz “ötekini, berikini getireceğiz!” diye, neye uğraşır, durursunuz?”

Yine bir gün Abdülâziz Mecdi Efendiye hitaben bu mevzuda:

“Mecdi! Bana bu adamları getirip durma. Herkes buraya giremez, biz istemeliyiz, biz isterken de, istediklerimizi getirmeğe muktediriz.” Buyurmuştur.

İşte gerek mürşidinin bu sözlerinden, gerekse kendi kanaat ve tecrübelerinden mülhem olarak, üstâd da buyururlardı ki:

“Bu yola istiyen giremez. Bu yola adam seçerler. Bu, havas yoludur, avam yolu değildir. Biz ancak havas-sül-havassa açılırız!”

Türbedâr Ahmed Amîş Efendinin manzum, mensur bir satır yazısı görülmemiştir. Yalnız ağızdan tenvir ve irşatta bulunmuş; yani Hacı Bayram Velînin tavsiye ettiği şekilde, sineler hâkketmiş, canlı kitaplar yazmışlardır.

Üstadın, fazl ve kemâllerinden umulduğu ve beklendiği kadar kadar eser yazmamış olduğu aşikârdır. Hiç şüphe yok ki kendilerinden, beklenen eserler; Hâkikat’ül-hakayik ve Şir’rül-esrara dair sûfiâyne eserlerdir.

Bu türlü eserlerin yazılmayışının sebeplerini bir dereceye kadar yine büyük mutasavvıfların tuttukları yolda aramak lâzım gelir. Bu büyük zatların dediklerine, göre: SÛFİYÂNE HAKİKATLER ULU ORTA YAZILAMAZ, HERKESE SÖYLENEMEZ. Bu türlü hakikatler daha ziyade ağızdan ağıza nakledilirler ve bu suretle bu yüksek hakikatler hem ehil ve erbabı arasında döner, dolaşır; hem de bu fikri taşıyanlar ve yayanlar zihni dar veya garazkâr insanlarca iz’âç edilmiş, cezaya çarptırılmış olmazlar.

Denildiğine göre; Hacı Bayram Velî’nin müridlerinden Yazıcızâde Mehmet Efendi Muhammediye adındaki büyük manzum eserini yazıp, mürşidine takdim ettiği zaman,

“Böyle kocaman bir eser yazacağına bir sîne hakketseydin; Mehmet”

Demiş ve bununla, bir adam yetiştirseydin, bu suretle canlı, nâtık bir kitap yazmış ve daha iyi etmiş olurdun, demek istemiştir.

Nitekim bu fikri taşıyan Hacı Bayram Velînin iki, nihayet üç küçük manzumesinden başka kâğıt üstüne konulmuş eseri yoktur; fakat yetiştirdiği adamların, yani canlı kitapların sayısı çoktur ve bu canlı kitaplar asırlarca okunmuştur; el’an da okunmaktadır ve ilâ maşaallah da, okunacaktır.

Türbedâr Ahmed Amîş Efendi; tenevvürü ve yüksek hakikatlere erişmeyi kastederek:

“Bu iş kitapla olmaz; fakat kitapsız da olmaz,” buyururlarmış.

Yine Ahmed Amîş Efendi, daha ileri giderek, Muhyiddin Arabî’ye atfen:

“Allahü taâlâ benden ne istersin dese: Yarabbi, beni tekrar dünyaya gönder, yazdığım kitapları toplayıp yakayım,” demiştir.

Tasavvuf kitabı okumayı reddeden yalnız Türk mutasavvıfları değildir. Farsça eserler yazanlar da şunları söylemiştir:

Bununla beraber yine Ahmed Amîş Efendi buyururlarmış ki:

“TASAVVUF KİTABI OKUMAYIN. ONLAR SİZİ IDLÂL EDER”. YALNIZ NİYAZİ DİVANINI OKUYUN. ZİRA O SÜLÛKÜ BİTİRDİKTEN SONRA SÖYLEMİŞ VE YAZMIŞTIR.”

Ahmed Amîş Efendi esasen az, fakat o nisbette de kısa söz söylermiş, hattâ sözlerinin mânası birdenbire anlaşılmazmış bile. Hayatının son zamanlarında ziyaretlerinde bulunan (Füsus) ve (Mesnevi) şârihi Ahmed Avni Bey merhum, bazı sözlerini kayt ve zaptetmiştir.[11] Bundan başka uzun müddet konuşmak ve görüşmek şerefine mazhar olanların da toplamış oldukları bazı fıkralar ve cümlelere rastgelinmektedir.

Kendilerini büyük bir hüsnü zan ile ziyarete koşanlar, daima vahdete dair, tasavvufî zevk ve hali arttırıcı sohbetleri ile izahları ile tenevvür ederlerdi; hattâ zâirlerinden (ziyaretçiler) bazıları da, her halde bu yoldaki istidat ve kabiliyetlerinin dahli de olsa gerek, huzurlarında havarik kabilinden bir takım ruhî hâletlere ve niyetlere de mazhar olurlardı; zaten maruf olan mazanna-i kiram [12] tabiri de halkın ekseriyeti tarafından haklarında hüsnü zan beslenen kimseler demek değil midir? Ahmed Amîş Efendi merhum da manevî neş’e ve zevkinin ilâhîliği, yüksekliği, inceliği ile mazanna-i kiram’dan bir zat telâkki ve kabul olunmakta idi. Aklın, mantığın çok fevkinde olan kalbî halât, sırrî fütuhat ile temayüz etmiş bulunması, muhiplerinin adedini günden güne attırıyordu.

AHMED AMÎŞ EFENDİNİN KELÂM-I ŞERİFLERİNDEN BİR DEMET

“Mütecelli vahid, mecali müteaddittir.”[13]

“Ezelde hilkât[14] yoktur; zuhur vardır.”

“Zahiren kadiriyündan, batman cebriyundan ol.”

“İnsan surette muhtar, hakikatte mecburdur.”

الله لطيف بعباده : Allah kullarında lâtiftir, Allah kullarına lâtif (lûtfedici) değil; çünkü bu isneyniyeti icap eder.”

“Cemii mevcudat hakkın zuhurudur; şuunatı İlâhiye iradei zatiyedir.

“Allah haddi zatında ekberdir.”[15]

“Dünyada eşini bulamazsan, işini bilemezsen, rahat edemezsin.”

“En lezzetli üç şey vardır:

Tilavet-i Kur’an, musahabeti-l ihvan, mülâkatı’r-rahman.” [16]

“Bu yolun sermayesi kuru muhabbettir. Muhabbetin yaşı da olur mu? Olur ya! Tarikat şeyhlerini görmüyor musun?”

“Kalb safası, beden hafifliği iste.”

“Dağı dağ, taşı taş gördükçe; şeyhe muhtaçsın.”

‘Bu böyle olsun; şu şöyle olsun,’ dan kurtuluncaya kadar şeyhe muhtaçsın.”

“Ben, namazdan ziyade namaz kılanı severim.”[17]

“Ehlullah yanında kerametlerin ecelli ve âzami taatlerle telezzüz etmektir; halvette ve kesrette ve her nefeste hazır olup, Allahı zikreylemek kerametlerdendir.”

“Varidat gelip inşirah hâsıl oldukça; vakar ve sekineti ziyade olup, edep ve hayâ üzerine olmak keramattandır.”

“Cemii ahvalde Allahü taâlâdan razı olmak keramattandır.”

“Yoksa mücerret hark-ı âdet zuhur eylemek keramet değildir; zira tasavvuf ehli mahcuptur.”

“Marifet ehli; eşya ne üzerine ise, hakikatiyle bilmiş ve görmüştür.”

“En âlâ rızık, rızk-ı manevidir.”

“Tuz iki madenden mürekkeptir. Her birisi ayrı ayrı alınırsa öldürücü birer zehir oldukları halde; ikisinin birden alınması öyle değildir, bilâkis faydayı muciptir.” diyen bir doktora karşı:

“Allah (Celle celâlühû) ile Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem) de öyledir,” buyurmuşlardır.

“Bizi sevenleri sevenler imanlarını kurtarırlar.”

“Bizim lâfımız olduğu zaman, sıkılıp kaçanlardan korkarız.”

 “Birisi senin yanında benim aleyhimde bulunursa, beni müdafaa etme.” [18]

“Ahmed’in mim’i kalkarsa “Ehad” olur. O vakit bir olur.  احمد   (Ahmed) = احد (Ehad)

Mim kalkar mı?

Kalkar a. O vakit sen kalmazsın, Fakat bununla vücudunün kalkması lâzım gelmez; vücudunla beraber sen kalmazsın. O vakit sen’de mahfi olanın kim olduğunu bilirsin. ”

“Göçmüşe rabıta olmaz.”

der ye sonra eliyle diline işaret ederek ve parmaklarını diline değdierek, hal diliyle:

“Bundan ötesi söylenmez ki!” dermiş.

Üstâd Abdülâziz Mecdi Efendi bunu naklederken, buyururlardı ki:

“Peygambelere vahiy, velîlere ilham vaki olacağı zaman, onlara bir sallanma, bir titreme ârız olur. Bu hâdise; Allah denilen o küllî kudretin o anda bir nebi veya velide hususî ve fazlı bir mahiyette tecellisinden, galebe-i zuhurundan ileri gelir. Tecellî vaki olmadan, titreme ve sallanmaya tevacüt denilir ki bu, biraz da sun’îdir. Tam tecelli haline vecd, tecelliden sonraki hale vücud, yani varlık denilir. İşte tarif edilemeyen hal de budur. Tarif edilemez demek, o hal kendisinde tahakkuk edemeyenlere anlatılamaz, demektir.”

Ahmed Amîş Efendinin müritlerinden birisi, keşfinin açılması, bazı hakikatlere erdirilmesi hususlarında kendisine yalvarır, hattâ iz’aç edermiş. Bir gün yine böyle yapınca:

“Karıştırmakta olduğu helvaya ne zaman şeker konulacağını helvacı bilir.”

Demiş; bu suretle bu işin zamanla, fakat zorlamakla değil, ancak Allah Teâlâ’nın takdiri ve iradesiyle olacağını anlatmak istemiştir.

Yine bir gün huzurlarında sabık mabeyn kâtiplerinden biri, bir de sabık mebus bulunuyordu. Mabeyn kâtibi olan zat, halkın halinden ve sefaletinden şikâyet edince; hazret:

“Vaktiyle sen Sultan Hamidin sarayında her gün tatlılar yer ve nimetler içinde yüzerken; halkın bu türlü şikâyetlerini duymuyordun; Hâlbuki şikâyetle bahsettiğin bu sefaletler, bu sıkıntılar o zamanlarda da vardı Vaktaki halk içine karıştın, sen de feryada başladın. Onun için duyurmak istediklerini de şimdi duymazlar. Ve isteseler de bir şey yapamazlar.”

buyurdular ve ilâve ettiler:

“Ortalık çok bozulduysa çok düzelecek; çabuk bozulduysa çabuk düzelecektir.”

Çok kere bu türlü nasihatleri verdikten sonra, mürşidinin şu sözlerini de tekrarlardı: Ahmed Amîş Efendi de, bu gibi şikâyetlerde bulunan müridi Halil Efendiye:

“Halil, baksana bana, ben bir çalgıyı bozar, tekrar yapar ve çalarım. Senin bu işlere aklın ermez!”

Der ve bu zata da huzurlarında ileri geri söz söyletmezlermiş.

RUMUZLU KELÂMLARI

Ahmed Amîş Efendinin, anlaşılamayan ve aleyhinde atıp tutmayı, dedikoduyu mucip olan sözlerinden de bir kaç tanesini yazalım:

 

“Allah olmak kolaydır, fakat Muhammed olmak güçtür.”

Abdülâziz Mecdi Efendi bu sözü şöyle tefsir ederlerdi:

Allah Teâlâ’da cemal ve celâl tecellileri vardır. Küfrü de, imanı da halkeden odur. Bununla beraber küfre razı değildir. Muhammediyet mertebesi ise yalnız cemal tecellisidir. Muhammed ancak küfür olmayan şeyleri yapmakla mükelleftir; bu ise zordur.

Buna benzer bir sözü Ayaşlı Şakir Efendinin söylediğini yine Abdülâziz Mecdi Efendi nakl ve tefsir ederlerdi. Şakir Efendi dermiş ki:

“Siyaset velâyetten yüksektir.”

Bunun, mânası: Velâyet; Allahın cemal tecellisi olduğu için; hep iyi şeyler düşünür, iyi şeyler yapar. Siyaset ise; Allahın hem cemal, hem celâl tecellisi olduğundan; bir siyasî, Allah Teâlâ’nın zuhur ve taayyün itibarıyla bu birbirine zıt sıfatlarına ne derece yaklaşırsa; o kadar muvaffak olur. Hazreti Ömer radiyallâhü anh demiştir ki,

والله مايزع الله بالسلطان اكثر ممايزع الله بالقرآن

“Yemin ederim ki, Allah Teâlâ’nın hükümet kuvvetiyle men’ettiği şey, Kuran’ın âyetiyle men’ettiğinden ziyâdedir.”

İşte görülüyor ki, aynı mevzuu, üç mütefekkir ayrı ayrı ifadelerle, fakat hepsi aşağı yukarı bir mânada olarak söylüyorlar. Binaenaleyh, büyük adamların, bu türlü sözlerini birdenbire başka mânaya atfederek, inkâr cihetine gitmemek lâzımdır. Hazreti Ömer radiyallâhü anhin,

“Kur’ana aykırı olarak neler yaptığını, Türkiye Maarif Tarihi adlı eserimin üçüncü cildinin 919-923 üncü sahifelerinde, bir münâsebetle izah etmiştim. Merak eden okuyucular lütfen o sahifelere bakabilirler.”

Bu mevzua, zamanımızdan da misal istenilirse, Atatürkün icraatı gösterilir. Atatürk, siyasî bir adamdı. Onun 15 sene içinde siyaset kuvvetiyle yapmış olduğunu, her hangi bir velinin velâyet kuvvetiyle yapmasına imkân var mıdır? Şüphesiz yoktur. Çünkü ezelî ve ilâhî kânun böyledir. Velâvet kuvvetiyle hareket eden bir kimseden, mekteplerden din derslerini kaldırmak, mukaddes sanılan. Ârap harfini terk ederek, yerine Lâtin esasından başka bir harf kabul etmek, İslâm serpuşu sanılan fes [19] ve sarığı, bırakarak halka şapka giydirmek beklenebilir mi? Fakat Atatürk, böyle yapmakta idareten ve siyaseten fayda görmüş ve bir an tereddüt etmeksizin bunları yapmıştır.

Bu mevzua bir misâl daha vereyim de sözü keseyim:

II. Abdulhamid zamanında, huzur dersinde bir mukarrire [20] vekâleten derse çıkan Tokatlı Ahmed Efendi, takrir esnasında:

“Padişahın iradesi; peygamberin sünnetinden üstündür.”

“Sünnet terkedilir ama irade-i seniye hilâfına bir şey yapılamaz!”

demiş. O zamana kadar dersi sükûnetle dinlemekte olan hükümdar birdenbire başını kaldırarak:

Ne gibi meselâ, izah ediniz!

” demesi üzerine, Ahmed Efendi de:

“Meselâ sakal salıvermek sünneti seniyedir. Sakal saliverilse de olur, salıverilmese de. Fakat geceleri şu saatte sokakta gezmek irade-i seniye ile yasak edilmiş olsa, buna herkes itaate mecburdur.”

Tarzında izah etmesi hükümdarın hoşuna gitmiş ve dersten şonra, öteki hocalar, hep bir arada, kendilerine, gösterilen yerde iftar ettikleri halde; Ahmed Efendi, II. Abdulhamid ile birlikte yemek yemiş, fazlaca ihsan almış ve münhal olan mukarrirliğe de asaleten tayin’ edilmiştir.

Ahmed Amîş Efendi, mutasavvıflar arasında tasarrufa kadir, velilerden bilinir.

“Ağzımdan çıkan sözleri zamanla unuturum. Fakat ne söylersem lıâdisatı âlem öylece zuhur eder.” Buyururlarmış.

Kendisini görenler, konuşanlar ve istifade edenler, bu mevzu etrafında birçok şeyler söylerler, vakit vakit dediklerinden sonradan çıkan bir hayli vak’alardan bahsederler. Bunların hepsini tevsik ile kayda, imkân olamadığından yalnız bir kaç tanesini haber vermekle iktifa edeceğim:

Ali Kemalî Efendi Sivaslıdır. Konyada yerleşmiş, oradaki lisede din bilgileri ile Arap ve Fars dillerini okutmakta bulunmuş, 1323 (1907) de Konyada bir Hukuk Mektebi açılınca orada da Osmanlı Medenî Kanunu olan Mecellei Ahkâmı Adliye müderrisliği- yapmıştır.

Bu zat, Meczub Şakir Efendiye hizmet etmekle de kendisinden bahse hak kazanmıştır. Şakir efendiyi cezbe halinde ailesi bile terk etmiş; olduğu halde Ali Kemali Efendi ile Mevlevi Sıtkı Dede onu bırakmamışlar ve hizmetinde kusur etmemişlerdir.

Şakir Efendi bir gün bu hizmetlerine mukabil Ali Kemalî Efendiye;

“Elimden gelse seni döğe döğe öldürürdüm” demiştir.

Ali Kemalî Efendi bir aralık mebus olmuş, İstanbula da gelmiştir. Abdülâziz Mecdi Efendi arkadaşını alıp mürşidi Ahmed Amîş Efendiye götürmüş. Ali Kemali Efendi elini öpüp diz çökerek karşısına oturduğu zaman hazret:

“Rahmetmetullahi, aleyhi rahmeten vasıaten” [21] den başka bir söz söylememiş, oradan ikisi birlikte ayrılıp çıkmışlardır. ..

Bu iki fıkrayi nakleden Abdülâziz Mecdi Efendi derdi ki:

“Şakir Efendinin Ali Kemali Efendiye; seni parça parça ederim, demesi: kendisine yaptığı hizmetten dolayı şehit olarak hayata veda etmesini ve o şerefe nailiyetini temenniden ve Ahmed Amîş Efendinin ” Rahmetmetullahi, aleyhi rahmeten vasıaten”   demesi de bu mertebeye ereceğini keşf en tebşirden ibarettir.

Bu zat Millî Mücadele zamanında Delibaş’ın Konyada çıkardığı isyanda:

“İttihatçıdır, eski mebustur,” diye şehit edilmiştir.

Türbedârın huzurundan çıktıktan sonra yine üstâd, Ali Kemali Efendiye intihalarını ve mürşidi hakkındaki mütalâasını sormuş, o da kısaca:

“Bu kadar uzun ömür sürdüğüne göre manevî bir memuriyeti olsa gerek,” demiştir.

Ali Kemalî Efendinin mezar taşında şu yazılıdır:

“Burada cehlin tasallutu ve taassubun kini meknuz isyanda darben şehid edilen Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Konya heyeti merkeziyesi reisi ulemadan Sivaslı Ali Kemal Efendi metfundur. Düşmanlarını affeden,[22] bu ruhun affı İlâhiye mazhariyetini dua et.”

Yevm-ül-isneyn 4 Teşrinievvel 1336

Üstâd bu zat için buyururdu ki:

Konya Mevlânadan sonra bir tek büyük adam yetiştirmişti. Konyalılar Mevlânanın kıymetini takdir edemedikleri gibi bununkini de edemediler, şehid ettiler.

Konyalıların tabiî cahil ve mutaassıp kısmının Mevlâna düşmanlığını ve taassuplarının derecesini muhterem fâzıl Erzurumlu Salih Yeşil de şöyle bir fıkra ile anlatır:

Salih Yeşil, Millî Mücadele zamanmda Büyük Millet Meclisinde âza ve vazifeten Konyada memur bulundukları sırada Konya ulemasından birisile konuşurken:

“Elimden gelse Hazreti Mevlâna’nın cesedi şeriflerini buradan kaldırır, Medine-i Tahireye götürür, sonra da bu Konya şehrini ateşe veririm.”  Der. Bu söz üzerine muhatabı da:

“İşte şimdi kâfir oldun!”

diye mukabele eder. Salih Efendi:

“İki tahta parçasını yakmakla insan neden kâfir olsun?”

“İslâmiyet o                kadar dar bir din midir ki?”

Demiş. . Hoca buna da cevap olarak:

“Hayır… Onu kasdetmiyorum. Mevlâna dediğinizi Medine-i Tahireye götürmek ve orada civarı Hazreti Muhammede defnetmekle kâfir oldun,” demek istedim.

İşte Ali Kemali Efendi böyle bir ortamda pek kapalı bir hayat geçirmiş, tasavvufla iştigalini, manevî meşgalesini Konyalılara hissettirmemiş, bütün yaşadığı müddetçe kendisini zahir ilimlere mensup bir hoca olarak tanıtmıştır. Bundan dolayı kimseyi irşadda bulunmamış ve telli başlı bir eser de yazmamıştır. Ancak Hayalât adında tasavvuftan bâhis küçük bir risalesi bulunduğunu Abdülâziz Mecdi Efendi söylerdi. Bu risaleyi okuyan bir arkadaşımız yüksek bir eser olmadığını söylerdi. Ben görmedim. Bir şey diyemem. Şu kadar ki Abdülâziz Mecdi Efendi; Ali Kemali Efendinin, yaradılış itibarile şakrak, samimî bir zat, sûfiyâne muhitte açık ve serbest konuşur bir velî olduğunu söylerdi.

Sivaslı Ali Kemali Efendi; tasavvufa sülûkünden dolayı geniş düşünceli ve serbest fikirli bir adam olduğu için dar düşünceli kimselerle, dolu olan Konya muhitinde Kızılbaş Hoca diye anılırmış.

Yine bu zat uzun müddet muallimlik, müderrislik hattâ mebusluk yaptıktan sonra millî mücadele sıralarında Konya’ya çekilerek bütün maişet kapıları kendisine kapanmış bulunduğu bir sırada orada sarraflık eden birisinin dükkânına devam ile onun işine yardım eder ve aldığı üç beş kuruşla hayatını idameye çalışırmış. Sarrafların faizcilik yapması dolayısıyla onun bu işte çalışmasını hoş görmeyenler tezyif ve tahkir maksadile ona Sarraf Hoca da demeğe başlamışlardır.

Abdülâziz Mecdi Efendinin damadı İş Bankası memurlarından Abdullah Emîr Konyalıdır ve Ali Kemali Efendinin komşusudur. Küçük yaşındanberi hocaya hürmet ve hizmet eder, ufak tefek aile ve ev işlerini görür ve bu suretle teveccühünü kazanmak ve duasını almak istermiş. Mısır’dan geldikten sonra Konyaya gittikleri zaman yine hocayı aramış ve onu ihtiyar haliyle, o ulema kisvesiyle sarrafın kirli altınlarını yıkayıp temizlemekle meşgul görünce bu vaziyetten müteessir olmuş, fakat cahiller ve mutaassıplar, gibi sarrafın yanında çalıştığından dolayı değil, bu kadar fazıl ve kemâl sahibi bir adamın maişet yüzünden zamanla bu hale düşmüş olmasında aramıştır. Aynı zamanda aralarında şöyle bir muhavere (konuşma) cereyan etmiştir:

“Bademin kabuğunu yalaya yalaya dilimiz aşındı. Lübb’ünden ne zaman tattıracaksınız?”

“Ben İstanbula geldiğimde o iş de olur. Seninkinin bir baltalık işi kaldı. Onu da indirince tamamdır.”

Sivaslı Ali Efendinin burada “seninkinin” sözü ile kasdettiği zat; Abdullah Emîrin kayın babası Üstâd Abdülâziz Mecdi Efendidir.

Bu söze göre Abdülâziz Mecdi Efendinin bu sıradaki manevî derecesi Ali Kemalî Efendimden dûn bir mertebede imiş.

Ali Kemalî Efendi bu rumuzlu ve kapalı sözü söyledikten sonra çok yaşamamış, şehid olmuş ve tabiî İstanbula da gelememiştir.

Tasavvufla uğraşanlar bu cümleyi şöyle tabir ve tefsir ederler:

Sivaslı Ali Kemali Efendi maddî vücudile değil, manevî varlığile İstanbula gelmiş ve bu aralık arkadaşı Abdülâziz Mecdi Efendiye intikal etmiştir. Abdullah Emîr, yemek istediği bademin özünü yani manevî feyzi de Sivaslı Ali Efendiden değil, kayın babası Abdülâziz Mecdi Efendiden alacaktır.

Konya Halkevinin meczub Şakir Efendi hakkında neşretmiş olduğu eserde bu zat için şu satırları okuyoruz:

“O vakit Konyada Sivaslı Ali Kemalî Efendi namında memleket münevverlerinin çok derinden sevdiği bir zat vardı. Hoca Efendi Konyaya eskidenberi yerleşmiş, uzun seneler medresede ulûmu arabiye okutmuş ve çok talebe yetiştirmiştir.

Fakat istikbali gören merhum yalnız medreseciliğe saplanıp kalmamış, vaktin münevverlerile de tanışmış, idadi mektebine arapça muallimi olmuştur. Uzun seneler mektepte ders okutan Ali Kemalî Efendi orada zamanın genç ve hür hocalar ile tanışmış, diğer ilimler, zaten müstaid olan merhumun fikrî hayatı üzerinde müsbet tesirler yaparak onu hakikaten müteceddit ve müsaadekâr bir şahsiyet haline getirmiştir. Merhum rind meşreb ve yüksek kalbli, filozof bir zattı.

Softalığın ve softa kafalılığın kendisinde zerresi kalmamıştı. Öyle ki yeniliği kabul etmekte herkesten ön safta idi. Uzun seneler mebusluk yapmış ve son inkılâbın, iptidalarında Konya müdafaai Hukuk reisliğinde bulunmuştur. Fakat maalesef böyle teceddüt perver zevatın ölümü çok hazin oluyor. Merhum da taassubun şerrinden kurtulamadı. Konya isyanında âsiler tarafından feci bir surette öldürüldü

Öteki vak’a da şudur:

Diyanet İşleri Reisi olan Şerefeddin Yaltkaya, Darü’lmualliminde okumuş, medrese tahsilini de usulü dairesinde bitirip icazet almış değerli bir âlimimiz, kendi sahasında eşsiz bir mütefekkirimizdir.

Darülmuallimin mezunu olmak itibariyle önce muallimliğe sülük ederek, Maârif Nezaretince rüştiye muallimliğine tayin edilmiş olduğu gibi; aynı zamanda camilerde lisanı ve dinî bilgiler okutmak üzere müderris de olmuştur.

Yine bu zat, son zamanın meşhur mutasavvıflarından Cerrahpaşa hatibi Arif Efendi merhumun oğlu olmak itibarı ile aile ve muhit icabı olarak tasavvufa ve manevî ilimlere de yabancı olmadığından, tekkelere devam eder, mutasavvıflarla görüşür, dervişlerle düşer kalkar, hâsılı eski kültürümüzün üç büyük sahasında maharetle at oynatır bir ilim ve irfan âşıkıdır.

Bu üçüncü mesleği dolayısıyla mutasavvıfları ziyaret ettiği sırada, devrinin bu yolda en büyük adamı bulunan Ahmed Amîş Efendinin hu-zurlarına da, Sami Evranos’un delâletiyle gidip, Ahmed Amîş Efendiden manen istifade etmek ister.

Sami Evranos; Şerefeddin Yaltkaya’yı:

“Çalışkan; okumağa, yazmağa meraklı ve yetişecek bir ilim âşıkı, Bandırma rüştiyesi muallimi evveli.”

 diye, hazrete takdim eder ve huzurlarında biraz bulunduktan sonra elini öpüp arkadaşile birlikte çıkarlar.

Ahmed Amîş Efendi, kedisiyle görüşenlere yahut huzuruna bu suretle getirilenlere çok kerre ya maddiyat yahut maneviyatına dair bazı, tebşirlerde bulunurmuş ve bunları bazan görüştüğü kimseye vecahen bazan da gıyaben söylermiş.

Ahmed Amîş Efendi, Şerâfeddin Yaltkaya’ya, vechen böyle bir tebşirde bulunmayınca, ertesi gün, Sami Evrenos, yalnızca, hazreti ziyaretle, onun hakkındaki tebşirlerini öğrenmek ister ve:

“O, bulunduğu mesleğin en son mertebesine çıkar.”

Müjdesini, alır ve hâdise de hakikaten buyurdukları gibi çıkar. Şöyle ki:

Şerefeddin Yaltkaya, ilk intisap ettiği rüştiye müallimliğinden sonra idadiye ve lise hocalığına, daha sonra da bu mesleğin en son mertebesi olan üniversite profesörlüğüne çıkınca, bu hâdiseyi bilenler ve bu neticeyi göreliler, Ahmed Amîş Efendinin uzağı görmekteki kudret ve kuvvetini yâd ve tasdik etmişlerdir. ,

Yine bu zat aynı zamanda medreselerde ders okutmak hak ve salâhiyetini de haiz bir müderristir demiştim. O, bu sıfat ve salâhiyetle, bugüne kadar evkaf hâzinesinden maaş almaktadır. Hattâ Tevhidi Tedrisat Kanunu çıktıktan ve medreseler kapatıldıktan sonra bile; Fatih camiinde, bilhassa ramazan ayında, halka vâz ve nasihatlerde bulunurdu. Son günlerde Üniversite profesörlüğünden Diyanet İşleri Reisliğine de geçince, ilmiye mesleğinin son mertebesi ve eski şeyhülislâmlığın karşılığı olan bu makama çıkmış olması da, pek yerinde olarak yine Ahmed Amîş Efendinin uzağı görmekteki kudretine affolunmuş ve hâdise, hakikaten müşarünileyhin, buyurdukları gibi, 30 sene sonra da olsa yine zuhur etmiştir.

Yine bu zatın, Mustafa Kemal’in, son dinî tazim olan cenaze namazını da, Dolmabahçe sarayında kıldırmak şerefine mazhar olduğunu biliyoruz. Meslek veya diyanet icabı, arasıra yapmakta oldukları imametin son mertebesi de, şüphesiz bir milletin en büyüğünün namazını kıldırmaktır.

Ahmed Amîş Efendinin, yalnız müteşerrilerin (şeriât sahipleri)  değil, bir takım mutasavvıfların bile kolay kolay anlayıp hazmedemiyecekleri birçok sözleri ağızlarda dolaşmaktadır. Ehli ve erbabı bu sözlerin her biri için birer vecih bulmakta iseler de, havsalası dar bulunanlar türlü türlü tefsirlere kalkışırlar, aleyhinde atıp tutarlar.

Bu türlü sözlerden de birkaç tanesini şuraya kaydediyorum:

Bir gün yanında damadı Darülfünun müderrislerinden Ahmed Naim Bey bulunduğu sırada huzuruna bir genç gelir, elini öper, karşısında durur. Ahmed Efendi, bu gence hitaben:

“Haydi, git, yine eskisi gibi kârhanelerde, meyhanelerde, gez, dur.”

der. Genç, tekrar elini öper, kalkıp gider.

Müderris Ahmed Naim Bey, bu vaziyetler, bü sözler karşısında hayretler, içinde kalır. Bunu anlıyan Amîş Efendi, onun hayretini gidermek için der ki:

“Bunun âyan-ı sabite’sinde kârhanelerde, meyhanelerde gezmek vardır. Nasıl olsa bunu yapacak. Ben böyle söylemekle, hiç olmazsa günahtan kurtulmuş olur. Çünkü bu takdirce yaptıklarını emirle yapmış oluyor.”

Bunu böylece nakleden üstâd Abdülâziz Mecdi Efendi, bu şahsın halâ bu yolda gezmekte olduğunu söylerdi.

Yine bir gün, bir kadın müracaat ederek, herhangi manevî bir arzusunun husulü için Medine-i Münevvereye gönderilip orada Ravza-i Mutahhareye konulmak üzere bir arzuhal yazılmasını rica eder, türbedâr Amîş Efendi de iki satırlık bir pusula yazıp eline sıkıştırır. Âyetli, hadisli ve tumturaklı ifadeli bir şey bekleyen kadın, bu kadar sade ve iki satırlık bir pusula ile savuşturulduğunu görünce, dileğinin yerine gelemiyeceğini düşünerek:

“Bu kadarı makbule geçer mi?”

diye sorar. Ahmed Amîş Efendi de:

“Kadın; ben onu zatımdan, Muhammedime yazdım. Senin o kadarına aklın ermez, haydi git, elbette müessir olur.”

Buyururlar.

Aklı ermiyen yalnız kadınlar mı ya! Okumuş, yazmış olanlar da böyle. Liselerde Türk, Arap ve Fars dilleri ile din dersleri okutan Konyalı Arif Efendi adında çok fazıl bir zat vardır. Başından geçen şöyle bir vak’ayı anlatırdı:

Medrese tahsili görmüş, ayni zamanda diğer medrese mensupları gibi yalnız Arap dilini değil, Türkçeyi de çok iyi öğrenmiş olan bu zat, bu meziyetleri dolayısıyla, gençliğinde bazı büyüklerin çocuklarına hususî muallimlik edermiş. II. Abdulhamid’in kâtiplerinden Bürhan-ül-müeyyed mütercimi Kudüslü Kadri Beyin oğlunu okuttuğu sırada çocuğun ahvalinde görülen gayritabiî bir halin izalesine dua etmesini rica etmek üzere, Kadri Beyin müntesip olduğu Ahmed Amîş Efendi nezdine gönderilir.

Arif Efendi kalkar, türbeye gider, Amîş Efendinin huzuruna girip Kadri Beyin selâmını ve arzusunu arzeder. Fakat öyle bir cevap karşısında kalır ki, o zamana kadar okuduklarına, edindiği dinî kanaatlere göre, o türlü sözleri ancak Allah söyliyebilir, insan değil. Meselâ:.

“Verdim, olsun!” gibi bir söz.

O      zaman, mutaassıp ve havsalası dar olan Arif Efendi, hiç ummadığı ve beklemediği bu cevap üzerine, hemen oradaki iskemleyi kaparak türbedârın üzerine hücum ile

“Vay!  Tevekkeli senin için …..…demiyorlar? ”

Diyerek onu öldürmek ister. Bu vaziyet karşısında, yaşı yüze yaklaşmış, beli bükülmüş olan bu zaif ve nahif ihtiyar, hiç bir telâş ve korku eseri göstermiyerek, sadece;

“Vaktin gelince sen de anlarsın!”

demekle iktifa eder. Bu söz, Arif Efendiye o kadar tesir eder ki gayri ihtiyarî olarak iskemle elinden düşer, bir şey yapmadan, bir tek söz söylemeden oradan çıkar, gider.

Arif Efendi, sonraları bu vak’ayı hatırladıkça veya bir sırası gelip de söyledikçe pişmanlık alâmetleri gösterir ve o zamanki zihniyeti ile sonrakini mukayese ederek tasavvufun, teşerru’un [23] çok ilerisinde olduğunu itiraf ederdi.

İşte bu Arif Efendi, zamanla tasavvufa da sülük ederek, Ahmed Amîş Efendinin irtihallerinden sonra yerine türbedâr olan Mehmet Efendiye intisap etmiş ve diğer mutasavvıflarla düşüp kalkmağa başlamıştır. Bunlardan başka, önce, Mühiddin Arabî’nin vahdet-i vücut yolundan gittiği için Ahmed Amîş Efendiyi öldürmek istiyen bu zat, sonraları Şeyh Ekberin “Tuhfe-i Sefere” sini ve yine bu muharririn vâhdet-i vücud’ün ta kendisini gösteren       سبحان من اوجد الاشياءفهو عينها    vecizesini şerh ve vahdet-i vücut nazariyesini izah etmek üzere, Salâhaddin Uşşakî tarafından arapça yazılmış olan “Miftâhu’l Vücud ilâ nihâyeti’l Maksûd”  adındaki risalesi Türkçeye çevirmiş, Abdülkerim Ceylî’nin “İnsan-ı Kâmil” inden ruh bahsini tercüme etmiştir. Benim ricam üzerine, yine Muhyiddin Arabinin en meşhur eserlerinden olan da Türkçeye çevimeğe başlamış ve 18 sahifesini bitirmişti, İstanbulu terketmesi üzerine tercümeye devam edemedi. Kendi el yazısı ile olan bu tercümeler hususî kütüphanemdedir.

Arif Efendinin tasavvufa sülük ettikten sonra düşünüşündeki değişikliği belirtmek için  “Miftâhu’l Vücud ilâ nihâyeti’l Maksûd” tercümesinin başına geçirmiş olduğu şu birkaç satırı alıyorum:

“Bu kitab-ı güzin şeyh-i hakikatbîn Abdullah salâhi Hazretlerinin bir eser-i hakikat-rehberidir ki şeyh-i ekber ve esrar-ı hakayika mazhar Muhyiddin Arabî          Efendimizin bazı cühelâ-yı ulema arasında bir hayli itirazata sebep olan ve maazalik mahz-ı hakikat bulunan bir nutk-ı âlisini şerh ve izah için yazılmıştır.

İşbu eser, mürşid-i âli-himmet Behçet Efendi Hazretleri tarafından tercüme için âcizlerine emir ve tevdi buyurmuşlardır. Ben de nefsimden havi ve kuvveti tecrit ederek Şeyh Ekberin füyüzatı ruhaniye ve Cenâb-ı Salâhinin imdad-ı ruhanisinden istiane ile mütevekkilen alellah-il- kerim tercümesine başladım.”

Şu ifade ve bu tercümeler, vakti gelince, Arif Efendinin de bu hakikatleri anladığını ve Ahmed Amîş Efendinin geleceğe âit ihbar ve tebşirlerinin tahakkuk ettiğini göstermez mi?

Bir gün, Ahmed Amîş Efendi, yemek yenilmek üzere tam sofraya oturduğu sırada, evde ekmek olmadığını refikası (hanımı) haber verir. Ekmek almak için bakkala gönderilecek o sırada evde başka kimse de bulunmadığı için, gidip kendisinin almasını hazret, refikasına söyler. O da cevaben: “hemen dışarı çıkmak için çarşaflı olmadığını, şimdi falanın geleceğini ve ona aldıracağını” söylerse de, Ahmed Amîş Efendi beklemek istemeyerek:

“BÖYLE ÇIK AL, BEİS YOK!”

der ve refikası da başına şöyle bir örtü atarak, fakat üstüne bir şey giymeyerek, evdeki kıyafetiyle gidip bakkaldan ekmeği alır, gelir.

Ertesi gün, türbede, ziyaretine giden üstâd Abdülâziz Mecdi Efendiye, Ahmed Amîş Efendi, bu hâdiseyi olduğu gibi naklederek:

“Bir kerre ağzımdan çıkmış bulundu. Söylememeli idim. Fakat herhalde söylediğini gibi olacak, çarşaf; kalkacaktır.”

demiştir. Cumhuriyet devrinde sözünün nasıl ve ne suretle çıkmış olduğunu bilmem ki izaha hacet var mı?

Türbedâr Ahmed Amîş Efendi; bir gün türbede, yanında bulunan Abdülâziz Mecdi Efendiye, Fatihin sandukasını ve etrafındaki gümüş parmaklıkları işaret ederek:

“Bunlar zait ve faydasız şeylerdir, satmalıdır, böyle durdurulmamalıdır”

demiştir. Zamanla sözleri kısmen yerine geldi. Türbeler kapatıldı. Oralardaki eşya ve tezyinat büsbütün faydasız bir hale geldi. Şimdi sahipsiz ve bakımsız kalan bu türlü eşya, kısmen hırsızlara yemlik, kısmende çürüyüp mahvolmaktan başka bir şeye yaramıyor. Ergeç buna da bir şekil verileceğini ve bu zatın bu yoldaki sözünün de yerini bulacağını söylemek kehanet olmaz sanırım.

Burada adı geçen ve türbedâra da feyiz ve nur veren Muhammed Nur’ül Arabî de Türk tasavvuf tarihinde üzerinde durulacak büyük bir şahsiyettir. Aslen Arap olan, fakat 20 yaşından beri Türkiyeye gelerek, bilhassa Rumelide yerleşen ve orada ölen bu zat hakkında Abdülbaki Gölpınarlı Melâmiler ve Melâmîlik adlı eserinde lüzumu kadar malûmat vermiş olduğu için, burada ayrıca izahata lüzum kalmamıştır. Bununla beraber, o eserde görülmeyen başlıca üç fıkrayı türbedâr Ahmed Amîş Efendi ile ilgili olduğu için nakl ile iktifa ediyorum.

Seyyid Muhammed Nur’ül Arabî, ölümünden altı ay önce İstanbula geldiği zaman, türbedâr Ahmed Amîş Efendi, kendisini onun ziyaret edeceğini ummuş, hattâ kalben istemiş, fakat Nur’ül Arabî, ziyaret etmeden gitmiştir.

Ahmed Amîş Efendi, bu vak’adan, Nur’ül Arabî’nin, manevî mertebe itibarıyla kendisinden yüksek olduğunu, binaenaleyh kendisinin gidip onu ziyaret etmesi lâzım geleceğini anlıyarak, günün birinde kalkıp O’nun bulunduğu Ustrumca kasabasına gitmek istemiştir.

Türbedeki arkadaşına, bir hafta, on gün kadar hava tebdiline gideceğini söylemiş, o gün Sirkeciye inmiş, orada rastgeldiği müritlerinden birisi nereye gideceğini sormuş, Selâniğe gideceğini haber alınca hemen bir bilet alıp takdim etmiş ve bunun üzerine türbedâr efendi de yola revan olmuştur.

Rivayete göre, daha vapurda bulunurken, Nur’ül Arabî, keşfen türbedârın geleceğini bildiğinden, her zaman bindiği hayvanını, müritlerinden birisiyle Selâniğe göndermiş ve:

“Falan gün, falan saatte, şu şekilde, şu şemailde vapurdan bir adam çıkacak. Onu al, bu hayvana bindir, sen de rikâbında olduğun halde buraya getir.”

Demiştir. Bu suretle türbedâr, Ustrumca kasabasına gidip Seyyid Muhammed Nur’ül Arabî’ye mülâki ve bir hafta kadar misafiri olmuştur. Aralarında samimî muhabbetler ve konuşmalar olmuş ve bu arada Nur’ül Arabî:

“Altı ay sonra ben de sana misafir geleceğim.”

buyurmuştur. Bu sözün mânasını yanındakiler anlıyamamış, nasıl, niçin? diye birçok suâller sormuşlardır. Fakat türbedâr derhal anlamış ve memnunen dönmüştür.

Seyyid Muhammed Nur’ül Arabî’nin bu sözden kasdettiği mâna:

Altı ay sonra vefatlarını ihbar ve ondan sonra da bu muazzam sırr-ı ruhînin, ıdrak-i maâlîde kutbiyetin kendisine intikal edeceğini tebşirden ibarettir.

Buna benzer bir hâdise de Seyyid’le Ingilterenin Üsküp konsoloshanesi kavası (elçilik görevlsis) Veli arasında olmuştur. Şöyle ki:

Hak ve hakikat aramaya çıkan bir İngiliz, Seyyidin şöhretini işitip kendisiyle görüşmek üzere Üskübe gelir, konsoloshaneye misafir olur ve ertesi gün konsoloshane kavasının rehberliğiyle Seyyidin oturduğu yere gidip görüşür. Sorgularına, Seyyidin verdiği izahat, İngilizi o kadar mest ve memnun eder ki düşer bayılır; daha doğrusu cezbeye uğrar. Arnavut kavas Veli de, kılıcına dayanmış, bu hali seyrediyormuş. İngilizin bî-hoşluğu geçtikten ve umduğunu aldıktan sonra memnuniyetle konsoloshaneye dönmüştür.

Bunun üzerine kavas Veli, Seyyidin nezdine gider, tabancayı çekip karşısına dikilerek:

“O gâvura verdiğini bana da vermezsen şimdi seni öldürürüm.”

diye tehditte bulunur, bu tehdit karşısında Seyyid gülerek: ,

“Her şeyin bir zamanı vardır. Ben altı ay sonra İstanbula gideceğim. Orada sana veririm.”

der ve Arnavut kavasın ancak bu suretle elinden kurtulur.

Altı ay sonra vefatı vuku bulunca, kavas kendisinin aldatıldığına zâhip olur ve o sırada kavaslığı bırakarak, ticaret kasdiyle İstanbula gelir. Bir gün Sarıgüzelden Fatih camiine çıkan, yoldan giderken, uzaktan. Seyyid Muhammed Nur’ül Arabî’ninde yukarıdan aşağıya doğru gelmekte olduğunu görünce derhal karşılayıp:

“Vay efendim, ben seni aylardanberi arıyordum.”

Diyerek ellerini öper. İşte o zaman türbedâr, vazı ve tavrını bozmayarak:

“Biz adamı İstanbul’da da buluruz.”

Der. Bu fıkrayı nakledenler bununla da Seyyid Muhammed Nur’ül Arabî’deki marifet sırrının türbedâra intikal ettiğini ve Arnavut Velinin de, Seyyidin manevî varlığım türbedârda görmüş olduğunu söylerler.

Arnavut Veli baba, 1926 senesine kadar yaşıyordu ve son zamanlarda odun yarıcılığı yapmakla geçindiği için Oduncu Veli Baba adiyle anılırdı. Cibalide oturuyordu.

Seyyid Muhammed Nur’ül Arabî gibi kuvvetli şahsiyetlerden hükümetlerin her zaman ne kadar çekindiklerine ve onları ne suretle nezaret altında bulundurduklarına tarih şahit olduğu gibi; bu kabîl kimseler muhitlerindeki müteşerrilerin de vakit vakit ta’rizlerine, taarruzlarına ve iftiralarına maruz kalırlardı.

Müteşerrilerle mutasavvıflar arasında iradenin küllî mi, cüzî mi olduğuna dair ezelî bir ihtilâf olduğu bilinen şeylerdendir ve bunun hakkında küçük büyük, Türkçe, Arapça ve Farsça belki yüzlerce kitap ve risale yazılmıştır.

Seyyid Muhammed Nur’ül-Arabî’nin şöhretini görenler ve etrafında toplananların taşıdıkları mabadüttabiî, yüksek fikirleri kendi kanaatlerine uygun bulmayân müteşerrilerle hükümet memurları, Seyyidi, padişaha curnal ederler. Padişah Abdülmecit, Seyyidin incitilmeden ve korkutulmadan, eski tabiriyle mutayyeben ve muazzezen İstanbula getirilmesini irade eder, öyle yapılır ve getirilip şeyhülislâmın konağına misafir edilerek, orada izaz ve ikram edilir.

Tasavvufî fikirleri ve bilhassa irade hakkındaki görüş ve inanışı anlaşılmak için, hissettirmeden kendisinin imtihana çekilmesi istenilir. Bunun için bir ziyafet tertip ebilir ve İstanbulun büyük âlimleri bu ziyafete ve sonundaki sohbete davet edilirler. Padişah da gelerek, konuşmayı kafes arkasından dinler. Söz Allah Teâlâ’nın sıfatlarından açılarak, birçok vadilerde dolaştırıldıktan ve kudret ve hayat ve ilim gibi sıfatlar geçildikten sonra nihayet bahis irade sıfatına getirilir, bunun üzerinde de hayli konuşmalar olur. Sonunda Seyyid der ki:

“Allahın bütün kemal sıfatları insanda; zaif, cüz’î, mahdut olsa da gene vardır. Böyle olunca Zaif, cüz’î bir iradenin elbette insanda bulunması lâzım gelir. Fakat huzurda bulunanlarda irade olmaz.”

dinliyenler, Seyyidin iradeyi inkâr etmediğini anlamakla beraber, bu sözlerine de bir mânâ veremezler, tavzihini (açıklamasını) rica ederler, o da der ki

“Bakınız biz huzur-ı şahanedeyiz. Tabiî irademize malik değiliz, irade padişahımızındır. Gelin buyururlar, geliriz. Çıkın, gidin buyururlar, çıkar, gideriz. Binaenaleyh şurada ve şu dakikada biz irademize malik değiliz, Ne vakit ki huzur-ı şahaneden çıkarız, o vakit irademize malik oluruz. Ehlullah ise her an huzurda, huzur-ı İlâhîdedirler. Bundan dolayı onlar iradelerine hiç bir an malik değildirler. Daima Allahın iradesiyle hareket ederler. Huzurdan fâriğ olmazlar ki iradelerine sahip olsunlar.”

Bu söz müteşerrileri ikna etmiş midir, etmemiş midir, bilmem. Fakat padişah çok memnun olmuş olacak ki Seyyidi taltif ederek yine geldiği gibi yerine göndermiştir.

İrade meselesinin İslâm dininde ne derece ehemmiyeti hâiz olduğu, siyasî bir suç isnadiyle cezalandırılmak istenilen bir mutasavvıfın, bilhassa bu mevzudan imtihan edilmesiyle de sabittir. Filhakika bu mevzu, 1300 küsur senedenberi İslâm âleminde münakaşa olunmuş, kelâm, akaid ve tasavvuf kitaplarında buna bahisler, fasıllar ve sütunlar tahsis- edilmiş olduğu gibi; ayrıca büyük küçük ve sayısı yüzleri geçen kitap ve risale de yazılmıştır.

Yine bu mevzuun münakaşasmdan Cebriyye ve Kaderiyye adlariyle anılan mezhepler ortaya çıkmış, taraftarlarının bir kısmı ifrata, bir kısmı tefrite düşmüşlerdir.

Kelâmcılar arasında, bu mevzu etrafında: Kul fiilinin halikı mıdır, değil midir? Münakaşası ise malûmdur.

Büyük mutasavvıflardan Muhyiddin Arabî cüz’î irade’yi de reddeder.

Abdülkerim Ceylî, vücut meselesinde olduğu gibi; bunda da Muhyiddinden biraz ayrılır ve zaif bir irade kabul eyler.

Müteşerriler ise kulun cüz’î iradesine sahip ve malik olduğuna inanırlar ve buna aykırı düşünenlerin tekfirine, hattâ idamına bile fetva, verirler.

Üstâd Abdülâziz Mecdi Efendi de cüz’î iradeyi kabul etmiyenlerdendir. Buyururlardı ki:

“Ulema, beden’le ruh’un hâlikı Allah olduğunu; fakat irade hal kabilinden olduğundan, onun hâlikı kul bulunduğunu söylerler. Bu, doğru değildir; beden’siz, ruh’suz hal olamıyacağından yahut hal bedenle ruhtan ayrılamıyacağından, iradenin yaratıcısıda Allah Teâlâ olmuş olur,

İrade, birdir, tecezzi (bölünme) kabul etmez. İradei cüz’iye, iradei külliye’nin; iradei külliye de iradei cüz’iyenin aynıdır.

Risalei Tevhid’de bu cihet biraz daha tafsil ediliyor ve deniliyor ki;

“Hak Teâlâ hazretleri muhit-i âlemdir. Ümmehâtı yedi sıfattır ki vücud-ı İlâhîye delâlet ettiklerinden sıfat-ı sübutiye tâbir ederler: Hayat, ilim, irade, kudret, semi, basar, kelâm.

Bu sıfatlar nefsülemirde birdir, taaddüdü nisbîdir. Bu sıfatlar ve kâffe-i evsaf Hakkın olup, halkta bulunmasını hakikat kabul etmediği gibi; akıl dahi tecviz etmez.

Zira hayat sıfatı mahlûkta olsa, helâk olmamak ve fena bulmamak, ilim sıfatı olsa herşeyi bilmek ve hiç bir şeyde cahil olmamak; iradet ve kudret sıfatları halkta bulunsa; muradettiği şey’e “OL” demesiyle o şey husule gelmek ve her şeye gücü yetip bir şeyden âciz kalmamak iktiza eder. Semi ve basarı olsa ırak yerden ve perde ardından işidip görmek, kelâmı olsa her kelâm ile tekellüm etmek icap eder. Mahlûkun ise bu meşruhatın hilâfında bulunduğu delilden âzadedir. Binaenaleyh abdin bu sıfatlardan nasibi ve dahli olmadığı gibi, her fiilin zuhura gelmesi bu sıfatların küllisine ve bazıları bu sıfatların ekserisine taallûku bulunduğu ve sıfatsız hiç bir şey vuku bulmayacağı tariften müstağnidir. Bunun için abdin ef’alde dahi medhali yoktur. Fail ve mevsuf Hak Teâlâ hazretleridir. Abid, mazharı ef’al ve sıfâttır. Sıfâtı- İlâhiye semavî olsun, arzî olsun cüz’iyatta zuhur ettiğinden sıfatı cüz’iye ve iradei cüz’iye tabir olunur. Yoksa cüz’iyatta zuhur eden irade, irade-i ilâhiyeden başka bir irade olmak yahut noksanı ve tecezziyi kabul etmiyen iradei ilâhiyeden bir cüz’ü verilmiş olmak değildir.”

Hâsılı, cüz’î iradeye malikiyet iddia etmek: saniyede kilometrelerce hızla giden arzı istediğim zaman durduracağım, demeğe benzer. Arzın bu kadar hızla hareket halinde bulunduğunu bize bugün ancak fen isbat etmiştir. Bu, Allah Teâlâ’nın değişmiyen ezelî kanunlarındandır. Bütün beşeriyet bir araya gelse, bu ezelî kanunu değiştiremez ve arzın hareketini bir saniye geri bırakamaz. Yalnız arzın mı ya? Tramvaya binen bir kimsede, saniyede değil, saatte ancak kilometrelerce giden bir tramvayı bile bir an için durdurmak kudreti var mıdır? Tramvayı istediği zaman durduran, istediği zaman hareket ettiren, yalnız vatmandır. (Kaptan) Binaenaleyh içinde oturanlar, vatmanın hareketine ve iradesine tâbidirler. Kendilerinin hareket ve tevakkuf hususunda zerre kadar sun’u taksirleri, yani irade ve kudretleri yoktur. Bir tramvayı arzusuna râm edemiyen insan arzı nasıl durdurabilir?

İşte bunun gibi, insanın istediği gibi hareket etmek hususunda iradesi yoktur. Bunda ancak Allah Teâlâ’nın iradesi vardır. Bununla beraber, zahir şeriatı korumak ve avamı siyaseten ve idareten elde tutabilmek için bir kısım mutasavvıflar, ister istemez, insanlarda da cüz’î bir irade kabulü cihetine gitmişlerdir. Bundan dolayıdır ki büyük mutasavvıf Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın mürşidi İsmail Fakirullah kaddese’llâhü sırrahu’l azîz:

“Cebir meselesi; kâmile nisbetle mahz-ı kemal ve ihtiyar meselesi; kâmile noksanlıktır. Kezalik ihtiyar meselesi; nakısa nisbetle ayni kemal ve cebir meselesi nakısa mahz-ı hatadır.”

demiştir. Üstâd Abdülâziz Mecdi Efendi de:

“İradeyi inkâr avam için, ikrâr da havas için küfürdür.”

buyururlardı.. .

Üstadın yetiştiği ve feyzaldığı muhit ile o muhittekilerin hâl ve vaziyetlerini, bilhassa manevî ve tasâvvufî mesleklerini şöylece gözden geçirdikten sonra; şimdi kendilerinin vücuda getirmiş ve daha doğrusu devam ettirmiş oldukları muhiti izaha girişebiliriz.

Yine bir hadiseden bahsedelim.

Ahmed Amîş Efendi, 100 yaşını geçkin bir ihtiyar olduğu için söz arasında ısınmaktan bahseder ve  “iyi bir kürk olsa ısınırım”, buyururlar.

Bu kadarcık ima ve işaret üzerine üstâd derhal çarşıya giderek muhtelif neviden ve cinsten üç kürk getirip önüne kor. Üstâd, bunun üzerine aralarında şöyle bir konuşma olduğunu söylerdi:

İşte efendim üç kürk. Bu 50 lira, bu 30 lira, bu da 25 liralıktır. Dedim. Bunun üzerine Ahmed Amîş Efendi:

“İstemem, götür.”

Dedi. İlk arzu ile bu red karşısında hayrette kaldım. Fakat sebebini de sormadım, soramadım ve bunda elbette bir hikmet vardır diyerek emirleri üzerine kürkleri götürüp sahibine geri verdim.

Aradan bir kaç gün geçti, yanına gittim. Bana:

“MECDİ; CEHENNEMİN MÜDDETİ KAÇ SENEDİR BİLİR MİSİN?”

“65,000 SENEDİR.”

Dediler. Başka bir gün de durup dururken yine bu suali irad buyurdular, fakat bu sefer müddeti 6,500 seneye indirdiler. Esasen birçok mutasavvıflar hep bu yolda giderler, sözü hep böyle etrafta dolaştırırlar.

Bu sırada mebusluk, memurluk ve ticaret gibi bir meşgalem de olmadığından İstanbul’u terk ile memleketim olan Balıkesire çekildim. Orada yerleşir yerleşmez bu sefer Balıkesiri de terk ile Mısır’a gitmek           arzusu bende belirdi. Bunun tedarikleriyle ve tedbirleriyle zihnen meşgul iken bir gün Balıkesirin meşhur meczubu İsmail, evin kapısını çalarak:

“Uzun yola, uzun yola. Haydi… Hayırlı ola!”

diye seslendi, geçti. Hâlbuki ben kararımı henüz aileme bile açmamıştım. Meczup İsmail’in de bu ihbar ve ihtarım duyunca artık kat’î kararımı vererek, âdeta Hükümet kuvvetiyle cebren memleketten çıkarılıyormuşum gibi alelacele ailemi, çocuklarımı alarak hep birlikte Mısıra gittik.[24]

Üstâd; Mısıra gider gitmez 1914 Cihan Harbi de patlak yermiş, yollar kapanmış, orada maişetini ticaretle ve bilhassa uzun senelerdenberi yapmış ve alışmış olduğu zahire ve un ticaretiyle temine mecbur kalmıştır.

Yabancı bir muhitte kendisini tanıtıncaya ve memleketin ticarette gidişini kavrayıncaya kadar hayli sıkıntı çekmiş, fakat çalışmış, muvaffak olmuş ve 6,5 sene bu vaziyette Mısırda kalarak; nihayet Türkiyede mütareke olunca İstanbul’a gelmiş ve tabiî ilk evvel ziyaret ettiği zat yine mürşidi Ahmed Amîş Efendi olmuştur. Elini öpüp de halini ve başından geçenleri anlattıktan sonra aldığı izahattan:

Cehennemin müddetinin 65;000 sene oluşudan bahsedişi, kedisinin 6,5 sene mürşidinden uzak yaşadığına ve bu suretle bir cehennem hayatı geçireceğine işaret olduğunu, yani mürşidinin kendisine kırılarak “SEYAHAT CEZASI” verdiğini ve buna sebep de kürkleri önüne serdiği zaman  onların fiyatını söylemiş olmasından ileri geldiğini anlamıştır.

Dûçar olduğu bu cezadan, dolayı mürşidine karşı zerre kadar kırgınlık duymak şöyle dursun bilâkis daha ziyade feyiz vermek için böyle yapmış olduğunu üstâd söylerdi ve Mısırdan dönüşünde bu feyzi umduğundan çok fazla aldığını da sözlerine ilâve ederdi.

Üstâd, vakit vakit bu hâdiseyi tekrarlar ve izah ederken derlerdi ki:

“Ben bu kadar gizli kapaklı söz söylemem. Çok kere muhatabımın idrakine ve kabiliyetine göre açık da söylerim, Fakat bu yol, yani mürşidle müridin teması keyfiyeti barutla pamuğun bir arada bulunmasınabenzer. Bazan hiç bilinmeyen bir sebepten dolayı barut birdenbire ateş alıverir.”

Bu ateş alış müridin lehine olduğu kadar aleyhime de çıkabilir. Yani mürşidin nelerden hoşlanmadığı, ne gibi şeyleri beğendiği bilinemez. Ani bir hareketi kalbiyye her şeyi altüst edebilir ve neticesinde mürid ya manen olur yahut manen ölür. Binaenaleyh her zamanda, her temasta ve her hitapta, mürşidin karşısında son derecede dikkatli, uyanık ve tetik davranmak lâzım gelir.

Üstâd, 6,5 sene Mısırda bulunduğu halde asla siyasetle uğraşmamış, oraya muhtelif tarihlerde her biri bir suretle sığınmış olan muhalif fikirli Türklerle de temas ve ihtilât etmemiş ve kendi başına sessizce ticaretle uğraşmıştır.

Mısırda bulunan Türklerden en ziyade görüşüp konuştuğu başlıca iki kişidir. Birisi; Abdülhamid’in uzun müddet Şeyülhislâmlığını yapmış ve o sırada Mısıra çekilmiş olan Cemaleddin Efendi, ötekisi de Mısır Hidivinin saray hocası ve imamı Gümüşhaneli dergâhı şeyhi Dağıstanlı Ömer Ziyaeddin Efendidir.

İşte bu yola gidişlerinden dolayıdır ki Umumî Harpte Türkler İngilizlerle harp halinde bulunduğu ve bu yüzden Mısırdaki Türk tebaası esir sayılıp kamplara sevkedildiği halde üstada ne İngiliz, ne de Mısır hükümeti bu bapta bir müşkülât göstermemiştir.

Fakat dindar oluşu, ulema kisvesini taşıyışı, hele Arab dilini bütün fesahat ve belâğatiyle konuşuşu yüzünden Arap âlimleriyle vakit vakit camilerde ve hususî toplantılarda buluşur ve dinî mübahaseler ederlermiş.

Üstâd, Arab âlimlerinin biz Türklerden çok mutaassıp ve daha inhisarcı olduklarını söylerdi. Meselâ ne zaman Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemden bahsetseler

“nebiyyüna el’arabî” (Peygamberimiz Araptır) derlermiş.

Bu sözü Arab âlimlerinden sık sık işiden ve tabiî içerleyen üstâd; günün birinde son olarak bir daha işidince kızarak ve sabredemiyerek hemen ilâve etmiş;

“ Allah’ımız da Türktür.”

Bu haklı mukabele’ üzerine görüşüp konuştuğu Mısırlılar “nebiyyüna el’arabî” sözünü bir daha ağızlarına almamışlardır.

Evet; din bakımından Arabtan ziyade müslüman olan üstâd, milliyet bahis mevzuu olunca bu derece milliyetperverdir.

Mayıs 1336 (1920) da mürşitleri Ahmed Amîş: Efendinin irtihal buyurmaları üzerine, başsız ve tesellisiz kalmış olan bir kısım mensupları, üstadın etrafında dolaşıyorlar; kendilerini bir araya toplamalarını istiyorlar; fakat üstâd buna taraftar olmuyor. Esasen: arkadaşlarından büyük bir kısmı da türbedâr Mehmet Efendi nezdinde kendilerine bir muhit yapıyorlar, pek azı bu tarafa geliyorlar.

Fakat bu hal, bu başsızlık bir sene kadar böylece sürüyor; sonra yavaş yavaş bir muhit husule geliyor. Kendisini sevenler, ilmini, irfanını takdir edenler etrafında toplanıyorlar.

İlkin kayıtsız, şartsız kendisiyle görüşenlerin yüksek tahsil görmüş gençler, olması bilhassa; dikkati üzerine çekecek kadar mühimdir. Bunu da yine elde bulunan mektuplarının muhataplarından ve onların adreslerinden öğreniyoruz.

Yüksek mekteplerde müsbet ilimleri okuyarak, ancak lâboratuvârlarda tahlil neticesinde, anlaşılan veya mikroskoplar altında görülen şeylere inanmış olan; fakat aynı zamanda din derslerinde, düşünmeksizin ve muhakeme etmeksizin- inanmayı telkin eden birbirini nâkız bilgilerle mücehhez bulunan tabip, kimyager, eczacı, hukukçu, edebiyatçı; felsefeci birçok genç, tesadüfün ve talihin karşılarına çıkarmış olduğu bu yeni ve parlâk yıldızı görünce; tabiatiyle; cazibesine kapılıyorlar ve etrafında toplanıp istifadeye başlıyorlar.

Bu mesele her ne zaman bahis mevzuu olsa:

“ Ben, mürşidim diye iddia etmedim; fakat etrafımdakiler beni/çok tevkir ettiler.” Buyururlardı. Ahmed Amîş Efendi de:

“Şeriati tut, hakikati yut!”

Buyururlarmış.

Sunullah Gaybî’nin şu beytinide hakikati açık söylemekteki tehlikeyi anlatıyor.

 

“Başımız meydana koyduk, keşf-i esrar eyledik;.”

“Enbiya-vü evliyanın ketmettiği mâna budur!”

Abdülâziz Mecdi’Efendi derdi ki:

Bir gün mürşidim Ahmed Amîş Efendi:

“Mecdi, sakın sırrı fâş etme!”

Dedi.

“Acaba bir şey mi yaptım?” diye korktum. Benim korkumu gidermek ve bir hakikat bildirmiş olmak için buyurdular.

“Edemezsin ki, edilemez ki, ruhunu ortaya at, faş et anlat bakalım. Edemezsin, O’da öyledir”.

Bu tenvir ve irşaddan mülhem olarak, Mecdi Efendi derlerdi ki,

“Cenabı Hak sırrı vahdetin gizlenmesini ister ve bu işi mahdut kulları ile idare eder, irşad ve idlal kendisindendir.”

Abdülâziz Mecdi Efendi irtihalleri beklenmedik bir zamanda olmuştur. Sıhhati yerinde, çalışıyor, yazıyor, yazdırıyordu, 1941 senesi haziranının ilk haftasında Kitabülmarife tercümesi dolayısıyla nezdlerinde bulunduğum sırada:

“Doktorlar kuvvetli gıda almaktan menediyorlar; hâlbuki onlarda olmayınca, bu işler görülemiyor; bakalım ne yapacağız?”

Buyurdular ve yine tercümeyi takrire başladılar. Fakat hareketlerinde, tavırlarında, takrirlerinde ve seslerinde bir gevşeklik, bir yorgunluk hissedilmiyor değildi.

Ertesi hafta bir mazeretim dolayısıyla, ziyaret edememiştim. Üçüncü haftadaki ziyaretimde kendilerini yatakta gördüm. Şu halde felâket haziran ayı içinde baş gösterdi demektir. Evet; üstâd artık ilmî hayatına son vermiş ve iki eserini de yarıda bırakmıştı.

Hastalıkları esnasında hiç bir vasiyette, hiç bir arzu ve emirde bulunmadılar. Ancak bu sırada söylediği bazı sözleri birer manevî işaret gibi telâkki edenler az çok arzularını sezmeğe çalışmışlardı. Ancak “son günlerinde aile efradını toplayarak kendisinden sonra öpecekleri elin AHMED TÂHİR MARÂŞÎ EFENDİ olacağını tebşir ettiği rivayetini beyan ederiz.” [25]

Aile hekimi Profesör Doktor Süheyl Ünver le arkadaşları Salim Ahmed ve Nuri; büyük hasta ile çok yakından alâkadar oluyorlardı. Mütehassıs doktorlar da davetle konsültasyonlar yapıldı. Tedavi şekli tesbit olundu. Bu gençler, tedavi usullerini tatbika başladılar. Fakat hastalık günden güne arttı, eksilmedi. Nihayet dört gün koma içinde kaldıktan sonra, 1941 senesi Ağustosunun 27 nci çarşamba sabahı saat ikiye çeyrek kala (Şaban 1360) irtihal -buyurdular.

İrtihal’in lügat mânası bu büyük hâdiseyi hakkiyle ve tamamiyle anlatamıyor. En doğrusunu, Mahmud’ül kemal bir edibimizin şu sözleri ifade eder:

“O, 75 seneden beri mütehassir olduğu hir âlem-i feyzafeyze yükseldi. Kudsiyan ile tertib-i bezm etti. Âlî idi, itilâ etti. Safî idi, safa buldu. Rahîm idi, rahmet gördü. Cemil idi, cemâle kavuştu. Münevverülkalb idi, şimdi bir âlemdi nurda tenezzüh ediyor. Bir bülbül-i ilâhî-neva idi, şimdi, bahar içinde bahar görüyor. Binaberin pâmal-i mevt olmadı, müstağrak-ı hayat oldu.”

Nâş-i mağfiret-nakışları Ağustosun 27 nci çarşamba günü saat 16 da Bayezid’de Soğanağa mahallesinde Nur sokağındaki saadethânelerinden kaldırılarak hürmetkârlarının elleri ve omuzları üstünde Fatih Camiine götürüldü. Orada ikindiden sonra cenaze namazları kılınarak yine eller ve omuzlar üstünde Edirnekapıdaki şehitliğe götürülüp rahmanın rahmetine vedia kılındı.

 Ve´s-selamü ala men ittebeal Huda

اَللَّهُمَّ صَلِّى عَلىَ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلَي آلِهِ وَصَحْبِهِ أَجْمَعِينَ

وَ الْحَمْدُ للهِ رَبِّ الْعاَلَمِينَ

 

****
***
**
*

 

 

[1] Amîş kelimesinin Arapçadaki amiş veya a’meş’le ilgisi yoktur. Bu kelime Rumeli’de amca mânâsında “amm”ın tasğir (küçültme)  sigası olup “amcacık” demektir. Rumeli’de çok sevilen çocuklar bu tâbirle çağrılırları olup, “Türbedâr” veya “Türbedâr Ahmed Efendi”isimleriyle de tanınır.

 (H. Hasan KÜÇÜK; Halvetiye-i Şabaniyye Silsile ve Evrâd-ı [Kitap]. – İstanbul: Seçil Ofset) kitabında “Amîş” olarak yazmış olması ve dile uygun gelmesi açısından bu kullanım tercih edildi. Fakat mezar baştaşında عمش (A-m-ş) yazmaktadır. (Hazırlayan)

[2] Hicrî 1338 senesi Şaban’ına, yirmisinde (9 Mayıs 1336 – 4 Haziran 1920) irtihal buyurdukları zaman 116 yaşında olduğu da rivayet edildiğine göre, bu tarihlerde meselâ- 1222 (1807) de doğmuş olmaları lâzım gelir.

[3] Ahmed Amîş Efendiden okuyan birçok kimseler, sonraları mühim memuriyetler işgal etmişler, aynı zamanda tahsillerini ilerletmişler, ilimde, bilhassa din ve tasavvuf sahasında da eserler bırakmışlardır. Bunlardan tanıdığım ve bildiğim üç zatın kısaca hal tercümeleriyle eserlerini şuraya kaydediyorum.

a — İsmail Fenni Bey: Daha Tırnovada iken maliye hizmetine girmiş, 83 harbinden sonra İstanbula gelerek divanı muhasebatta çalışmıştır. En son memuriyeti Dâhiliye Nezareti muhasebeciliğidir. Arap, Fars, İngiliz ve Fransız dillerini çok iyi öğrenmiştir.

İsmail Fenni Bey sağdır. Bu eseri yazarken kendisiyle bir kaç defa görüştüm. Hocası Ahmed Amîş Efendi hakkındaki izahatlarından istifade ettim. Basılan eserlerini de okudum. Hattâ bir kaç bahsini bu kitaba aldım.

Mufassal hal tercümesiyle 13 ciltten ibaret olan eserleri Son Asır Türk Şairlerinde gösterilmiştir.. Bu eserlerin ancak beşi basılmıştır. Resmî mesleği olan maliyecilikten başka edebiyatta, diyanette ve bilhassa felsefe ile tasavvufta, hattâ musikide ihtisas peyda ettiği yazmış olduğu eserlerden anlaşılmaktadır.

b — Mustafa Enver Bey: Medrese tahsili görmüş, lisan mektebine girerek fransızca öğrenmiş, posta ve telgraf memuriyetine intisap ederek muhaberat müdürlüğüne kadar çıkmış ve 1325 (1909) de ölmüştür. Profesör Doktor Süheyl Ünver, bu zatın oğludur. Eserleri şunlardır:

1-Hikem-i Ataiyye tercümesi. (Atâullah İskenderaninin 310 hikemi ve felsefi sözünün tercümesidir.)

2- Mizan-ı Hakikat (İbni Kemal’in bu addaki eserinin tercümesidir)

3-Tedbirat-ı İlâhiye: Muhyiddin Arabî’nin bu addaki eserinin yalnız sekizinci babının tercümesidir. Kitabın bu kısmı şer’i ve hikemi ferasetten bahseder. Şair Hakanî, Hilliyesinde bu bahisten istifade ederek o güzel beyitleri söylemiştir. Mütercim; eserinde. Hakaninin beyitlerini Muhyiddin Arabinin sözleriyle karşılaştırmıştır.

4- Hacc-ı sûri ve manevi;

5-Mücmerat-i nabigatüzzübyanî tercümesi: (Manzumdur ve 61 beyitten ibarettir.)

6-Kalb ve ruh (İhya-ül-ulüm’dan tercümedir.)

7-Levayih tercümesi (Eser Molla Caminindir);

8-Hidaye tercümesi (Esirüddin Epherinin Hidaye adlı kitabının sonunun tercümesiyle birlikte şerhidir.);

9-Fena Fil-müşahede tercümesi (Eser Muhyiddin Arabînindir);

10-Hilyetül-ebdal tercümesi (Eser Muhyiddin Arabînindir.) Mütercimin yalnız bu eseri 1326 (1910) da basılmıştır. Bütün eserleri oğlunun hususi kütüphanesindedir. Değerli ve faziletli oğlu, babasının birçok dinî eserleri ihtiva eden kütüphanesini Bayazıtteki inkılâp kütüphanesine vakfetmiştir.

c-Hasan Rıza Efendi: İstanbulludur. Babası Tırnovada posta ve telgraf memuru bulunduğu sırada Ahmed Amîş Efendiden okumuştur. Sonra İstanbula gelerek medrese tahsili görmüş, yazı meşketmiştir. Son devrin en meşhur hattatlarındandır. Aynı zamanda müzehhiptir. Muzikai hümayunda vazife almıştır. Orada imamlık ve yazı muallimliği yapmıştır. Medresetül- hattatin’de de sülüs ve nesih gösterirdi. Musikiye de âşinâ olduğunda şüpde edilemez. كل خطاط جاحل sözüne istisna teşkil edenlerdendir. Çünkü İmam Gazalî’nin Kitabü’l keşf vet’tebyin fî gurûri’l halk-i Ecmeîn adındaki eserini tercüme etmiştir. Eserin aslı ile metninin güzel yazısiyle biricik nüshasını, Profesör Doktor Süheyl ünver’in hususî kütüphanesindedir. Edebiyata da inti- sabi vardır. Sûfiyane manzumeleri ihtiva eden divanı, oğlu lise edebiyat muallimlerinden Süreya beydedir. 2 Mart 1335 (1919) da Hakka yürümüştür.

[4] Teşettüt: Dağınık olma. Dallara ayrılma. Çatallaşma. Dağılma. Perişan olma.

[5] Hakâik-bînî:  Hakkı hakikatleri görme, tanıma.

[6] İştidad: (Şiddet. den) Şiddetlenme. * Sertleşme, katılaşma. * Büyüme. Artma, çoğalma, ziyâdeleşme.

[7] Melâmiler hakkında başlı başına büyükçe bir eser yazarak tâ başlangıçtan zamanımıza kadar Melâmî tanınmış olan bütün mutasavvıfları kitabının çerçevesi içine almış olan Abdülbaki Gölpınarlı; Ahmed Amîş Efendiyi de, bu kitapta oldukça tafsilâtiyle yazmak istemiş. Üç defa yazmağa teşebbüs etmiş, bir defasında, elektrik cereyanı kesilmiş, bir defasında başka bir ârıza olmuş ve bir üçüncüsünde de daha başka bir mânia çıkınca:

“Sağ iken yasak ettiğini söylediği bir mesleğin mensupları arasında bulunmak istemiyor!

Diyerek yazmaktan vaz geçmiştir. Bu kitapta Ahmed Amîş Efendi hâşiye olarak 3, 5 satırı işgal eder ve onlar da, şu şekilde bu kitaba naklolunmuştu.

“Ahmed Amîş Efendi 1304 te Rumeli’ye gidip Seyyid Mehmet Nura mülâki olmuş ve bir hafta mumaileyhin nezdinde kalıp, hilâfet alarak, İstanbul’a dönmüştür. Melamilerin ekseriyeti,  Seyyidden sonra veraseti Muhammediyenin Hacı Ahmed Efendiye intikal ettiğine kail iken; gulât-ı Melâmiyenin halâtından müteezzi olan türbedar, melâmeti izhar etmezdi. Hattâ def’atla müridanına:

“Biz o adı Melâmiliği yasak ettik, bir daha söylemeyin!” Demiştir.

Melâmî hulefâsı içinde müstesna olarak saliklerini yalnız sohbet ve nazarla teslik eder ve meratip telkin etmezdi”

Abdülâziz Mecdi Efendi de derdi ki:

“Melâmilik adında bir tarikat yoktur. Bu Seyyid Muhammed Nur’ül Arabî’nin mahlâsından kalmadır. Benim mahlâsım nasıl Mecdi işe, onun mahlâsı da Melâmi’dir.”

“Ahmed Amîş Efendi büyük bir adamdır. İhtiyarlığından dolayı camie gidip cemaatle namaz kılaamadığı için, kendisine fena gözle bakmışlardır. Kendileri tasarrufat itibariyle Kadirilikten nasibedar, fakat seyir ve sülük cihetinden de Halyetilikten feyizdardır ve bir milyar Fatih hocasına muadildir.”

Ahmed Amîş Efendi Rumeliye gidip, Seyyid Muhammed Nur’ül Arabî ile görüştükten sonra şayi olan bu şöhretinden dolayı olacak ki bir gün kendisine biri müracaat ederek:

“Rumeli’ye giderek, Seyyid Muhammed Nur’ül Arabî’ye mülâki olmak ve Melâmî tarikatına girmek istiyorum. Bu tarikat hakkında biraz irşat ve tenvir buyurulmaklığımı rica ederim.”

der. Ahmed Amîş Efendi o sırada huzurlarında bulunan Evrenos zade Sami Beye:

“Şu raftaki kitabı indir. Bir suretini çıkart, bu adama ver.”

Buyururlar. Bahsettiği risale, Çerkeşî Mustafâ Efendinin 3 sayfalık risalesidir.

Dediği gibi yapılır, yani risale istinsah edilip verilir ve başka bir izahat vermez. Bu risalenin Melâmiliğe ait kısmı da bahsi geçen sayfada hâşiye olarak gösterilmiştir;

Ahmed Amîş Efendi Seyyid Muhammed Nur’ül Arabî ile görüşüp döndükten sonra; aleyhindeki atıp tutmalar o kadar çoğalır ki, talebesi olmakla beraber, tarikat itibariyle kendisine intisabı olmayan İsmail Fennî Bey bile,  hocası hakkında söylenen sözlere tahammül edemeyerek, buna bir nihayet verdirmek maksadıyla, kendisine müracaat eder,  ağızlarda dolaşan dedikoduları anlatır ve bunun sebep ve mahiyetini öğrenmek ister.

Ahmed Amîş Efendi cevap olarak:

“Davet üzerine gidip Seyyid Muhammed Nur’ul Arabî’ye mülâki olduğunu ve onun verdiği icazetnameyi teberrüken ve bir hediyedir diye almış bulunduğunu; nitekim kendisi Tırnova’da iken ve görmemiş, görüşmemiş, hattâ istememiş olduğu halde; daha önce Gümüşhaneli Şeyh Ahmed Ziyaeddin Efendi tarafından da İstanbul’dan kendisine böyle bir icazetname göndermiş olduğunu ve hediyenin ise, ne şekilde ve ne maksatla olursa olsun, reddi muvafık olamayacağını söylemiş ve Nur’ül Arabî’nin kendisine:

“İstanbul’da bana nispet iddia edenler ve ileri geri söz söyleyenler var; sen onları ıslah et!”

buyurduğunu talebesine bildirmiştir.

Fakat ne kadar tavzih ve tashih edilmiş olursa olsun, irtihallerine kadar, Melâmî tâbiri, muarızları tarafından aleyhinde bir silâh olarak kullanılmış ve kendisinden sonra gelenlere de bu melâmet unvanı bol keseden tevcih oluna gelmiştir.

[8] Arapçadaki sarf bilgilerinden bir kelimeden türetilen yüzlerce kelime bilgisi.

[9] Muzaheret: isim, eskimiş (muza:heret) Arapça:   Destekleme, yardım etme, arka çıkma

[10] Harf, kelime ve cümle sırlarından bahseden sarf ile asıllar ilmi olan yaratılış hikmetlerine işaret edilmektedir. Bu sözleri zahirine hükmetmemelidir.

[11] Bkz: BARKÇİN Savaş Ş. Ahmed Avni KONUK [Kitap]. – İstanbul: Klasik Yay. , 2011.

[12] Mazanne (Mazınne) Zannolunduğu yer. Zan götüren. * Ermiş sanılan.

[13] Tecelli eden bir, görüntüleri çoktur.

[14] Yaratılış

[15] Allah Teâlâ başka bir şeyle kıyaslanmadan büyüktür. Yani Allah Teâlâ için “en büyüktür” denilmez.

[16] İnsan, Kur’ân-ı Kerim’i okumaya, arkadaşıyla sohbet etmeye ve Allah Teâlâ ile konuşmaya doyamaz.

[17] Bu söz Ebû Tâlib radiyallâhü anh’e aittir. Çünkü imanını açıklayınca sorun çıkacağından bu şekil ifadelerde bulunurdu.

[18] Bursa Lisesi Fransızca muallimi Nevres Bey’den rivayet:

Benim şeyhim derdi ki,

“Ahmed birisi senin yanında benim aleyhimde bulunursa beni müdafaa etme buyurdu.” Nevres Bey içinden

“ben bu naneyi yiyemem” diye geçirince Ahmed Amîş Efendi Efendi Hazretleri derhal

“Ben de şeyhime Efendim ben bu naneyi yiyemem dedim. Şeyhim bana sen bu naneyi yiyemezsen sen de benim dediğim gibi adam olamazsın.” buyurdu.

[19] Yunan fesi

[20] Mukarrir: (Karar. dan) Yerleştiren. Takrir eden. Sabit kılan. Dersi tekrar ederek anlatan müderris.

[21] Allah Teâlâ’nın büyük rAhmedi üzerine olsun.

[22] Son nefesinde yanında bulunan dostu postahane memurlarından Isa Ruhi’ye ” Müsebbib cehalettir. Aileme söyleyiniz davacı olmasınlar.” diye vasiyette bulunur.

[23] Teşerru: şeriata uygun davranma.

[24] Şeyh Bürhaneddin dermiş:

“Meczuba elinizden gelen her yardımı yapınız. Faydasını görürsünüz. Fakat kendi ile konuşmaktan bir fayda göremezsiniz. Çünkü maneviyatınız denk değildir.”

Abdülâziz Mecdi Efendi de, derlerdi ki:

“Bu türlü meczuplar kendiliklerinden hiç bir şey yapamayıp kuvvetli bir velî bunların iradesini selbederek bu hale gelmişlerdir; bunların söyledikleri sözler ve gösterdikleri fevkalâde haller kendiliğinden değil o velîden akseder, binaenaleyh bunlardan bir şey beklemek, bir şey ummak doğru değildir. Şu kadar ki kendilerin sataşmamak, eziyet ve hakaret etmemek lâzım gelir. Şayet edilirse meczubun değil, onu idare eden velînin sillesine çarpılmak korkusu vardır.”

[25] Daha sonradan alınan bilgiler ışığında bu bilgi buraya derç edilmiştir. (Hazırlayan)

KUTSİ DUA


بســـم الله الرحمن الرحيم

الحمد لله رب العالمين والصلاة والسلام على رسولنا محمد وعلى اله وصحبه وسلم اجمعين

Hz. Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz buyurdular ki;

“Ameller niyetlere göredir”

“İnsanlar hangi niyetle göçtülerse o niyetle haşrolunur”

Allah Teâlâ´nın Efendimiz sallallâhü aleyhi ve selem ile bizlere olan yardımı ve hayırlı insanların himmetleri ile daha önce hazırladığımız Evrâd-ı Bahâiyye Açıklaması´nı güncelleştirip yeniden yazılması için gelen istekleri âcizane karşılamak için bir gayret hâsıl olmuştur.

Her insan yapığı işin rehni altında olmasından dolayı niyetimizi halisane tutmayı ve Allah Teâlâ´nın emrine itaat ederek bu eseri tekrar istifadeye sunmaya çalıştık.

Kitabı, Fahri Âlem Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz´in güzel nasihatleri, İmam Rabbanî (ks), Mevlana Celâleddin Rumî (ks), İsmail Hakkı Bursevî (ks), İmam Şarânî (ks), Aliyyü’l- Havas (ks), Elmalılı Hamdi Yazır (ks), İsmail Hakkı Toprak İhramcızâde Sivasî (ks) ve birçok büyük zevatın ilmî hikmetleri ile zenginleştirmeye çalıştık.

Kitap araştırma türü olması yanında her seviyeye hitap etmesi açısından gariplerin usulü üzere Yunusça yazılmıştır.

Tecrübelerin yer yer serpiştirildiği yerler görülürse, bu kısımlar terbiye yolundaki öğretilerden payımıza düşenlerdir. Hatalı bir durumda olmuşsa, o şahsımıza ait olup, dinimizi ve büyüklerimizi bu şeylerden tenzih ederiz.

Desteksiz bir şeyin olması zor olan işler sınıfındandır.

‘Olgun insan zor işleri Yener’

Yardımları ve desteği olan kişilerin hepsinden Allah Teâlâ´nın razı olmasını, ayrıca kitabın faydalı olmasını, temenni ve dualar ederiz.

Başarı Allah Teâlâ´dandır.

Kullarım,
Sana Beni sorarlarsa;
Şüphesiz ki Ben, çok yakınım. Bana dua edince Ben, o dua edenin duasına icabet ederim. Öyleyse onlar da Benim da’vetime icabet etsinler. Bana iman etsinler ki,doğru yolu bulmuş olsunlar.

Kur´an-ı Kerim, Bakara: 186

Her kap, içindeki olanı, dışarı sızdırır!

 ÖNSÖZ

 Yaratılışın sahibi, katında bir an[1] olan ezelden ebede kadar bölünmez basit bir kelamla söyleyen, her kuvvetin üzerinde bir başka kuvvet ve boyutları yaratan, yarattıkları ile hiçbir benzerliği, bağlılığı olmayan, adil olduğunu “Yanımda söz değiştirilmez. Ben kullarım için zulmedici değilim” (Kâf,29) buyurarak hayatı yaratan Allah Teâlâ´dır.

Allah Teâlâ müşahede edilmez, görünmez, düşünce ile bilinmez ve hayale sığmaz.[2]

Allah Teâlâ yalnızlığında iradesiyle âlemleri yarattı ve gizli hazineyi açığa saldı.

Allah Teâlâ hiçbir şeyle birleşmiş değildir.

O, kendisidir. Mahlûklar, yaratılmıştır.

O, erişilmez, anlaşılmaz, anlaşılamaz.[3]

Allah Teâlâ,“Sizi bir değersiz sudan yaratmadı‎k mı‎? (Mürselat, 20) dediği ancak yaratılışını mükemmel yarattığı insanla âlemlerini şenlendirdi. Fakat insanın gafleti onu perdeler gerisinde bıraktırmış, aslını kaybetmeye varacak kadarda kendisini kendinde unutturmuştur.

O,“Onu (ruhu), sonra en aşağı dereceye indirdik” (Tin,5) ayet-i kerimesi ile insanın bulunduğu hali de haber vermiştir.

Ayrıca insanın asılına da düştüğü aşağı dereceden kurtulmak sevdasını ve ulvî derecelere yükselme kabiliyeti ihsan etmiştir.

ثُمَّ سَوّيهُ وَنَفَخَ فيهِ مِنْ رُوحِهِ وَجَعَلَ لَكُمُ السَّمْعَ وَاْلأَبْــصَارَ وَاْلاَفْئِدَةَ قَلِيلاً مَا تَشْكُرُونَ

“Sonra onu düzenli bir şekle sokup, içine kendi ruhundan üfledi ve sizin için işitmeyi, görmeleri ve gönülleri yaptı. Siz çok az şükrediyorsunuz. (Secde,9)

İnsana verilen nimetler karşılığında ise kulluk ve hakiki imana kavuşması istenmiştir.

Hakiki imana kavuşmak için ise önce nefsin terbiye edilmesi gerekmektedir. Nefis terbiye edilmedikçe gerçek hürriyete ulaşamaz.

İnsanın içi, zahirini tamamladığından, dış ile içi birbirinden ayırmamak lazımdır. Terbiye her ikisi için geçerlidir.

Nefis üç köşeli dikendir. Ne çeşit koysan muhakkak insana batar.

Nefsin terbiye edilmesi; ruhun emrindeki kalbin nefsi kontrol ve idare etmesi ile olur. Kalbin nefsi idare edebilmesi için, başka şeylerle meşgul olmaması ve Allah Teâlâ´dan başka hiçbir şeye bağlılığı kalmaması gerekmektedir.

Allah Teâlâ bu sebepten dolayı nefsin terbiye edilmesi için terbiye edilmiş nefisleri yani bütün varlıkların en üstünleri nebileri gönderdi. Onun için nübüvvet sonradan kazanılan bir fazilet olmayıp Allah Teâlâ´nın seçtiği kullara lütuf ve ihsandır.

İnsan, nebiler ve rasüller vasıtasıyla cesedin ve ruhun terbiyesine kavuşur. Bu terbiyeden sonra Allah Teâlâ´nın sevdiği kullar arasına girer.

Nübüvvet özellik yönünden yalnız insanlardan yana olmayıp, insanlardan ve Hakk´tan yanadır. Yani kalpleri ve ruhları Hak ile zahirleri halk iledir. Onlar Allah Teâlâ´nın huzuruna perdesiz olarak kavuşmuşlardır.

Rasüllerin âlemlere gelmesinde ki yegâne hikmet, manevî terbiyenin neticesi olarak insanın halifelik sıfatındaki asıl konumuna ve Allah Teâlâ´ya kavuşturmaktır. Fakat bu arada binlerce lütfun ihsan edilmesi ise Allah Teâlâ´nın ayrı bir ikramdır.

Allah Teâlâ,  şükür etmek ve insanlara hakikati bildirmek için, “Yolların doğrusu, Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve sellem´in yoludur”(Yasin,4) buyurdu.

Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem´in;

“Rabb´im beni en güzel edeple, terbiye etti” “Ben güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderildim” buyurması, nefis terbiyesindeki kemal derecesinin kendisinin vasıtasıyla olacağındandır.

Ahiretteki kazanç sonsuzdur ve dünyada kazanılır. Eğer bu birkaç günlük hayat, dünya ve ahiretin en kıymetli insanı olan, Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem´e tabi olarak geçirilirse, kurtuluş umulur. Ona tabi olmadıkça, her şey boştur. Ona uymadıkça, her yapılan iyilik burada kalır, ahirette ise ele bir şey geçmez.

Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem´e kusursuz tabi olabilmek için, Onu sevmek lazımdır. Olgun sevginin alameti de, Onun sevmediklerini sevmemektir. Sevgiye gevşeklik sığmaz.

Sevenler, sevgilisinin divanesi olup, ona aykırı bir şey yapamaz. İki zıt şeyin sevgisi bir kalpte, toplanamadığı bir hakikattir.[4]

Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve selem, Allah Teâlâ´nın yanında mukaddes olduğu gibi, kâinatta varlık merkezidir. Bizlerde O´nun gölgesine sığınıp kulluk yolunda adım atmayı kendimize hedef ve vazife kılmışızdır.

Allah Teâlâ´m bizleri Sen´den ve O´ndan ayırma.

Karşılıksız ihsan eden ancak Allah Teâlâ´dır.

Kurtuluş Hudâ´ya tâbi olanlarındır.

İlahi!
Dostlarını öyle yaptın ki,
Onları tanıyan seni buldu.
Seni bulmadıkça, onları kimse tanımadı

(Abdullah Ensarî -İ. Rabbanî, Mektubat-ı)

GİRİŞ

Hamd, hamde layık olan Allah Teâlâ´yadır. Salât ve selam Hz. Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve sellem´e,  nesebine, âline ve ashabına da olsun.

Kutsî Dua´nın tertibi Nakşibent Muhammed Bahâüddin´e (ks)[5] Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz tarafından tertibi öğretilmiştir. Dua ayet ve hadislerden oluşmaktadır. Aliyyü’l- Havas (ks) buyurdu ki;

“Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem´in duası ile Allah Teâlâ´ya dua edenlere, Allah Teâlâ süratle icabet eder. Uydurma dua ile dua edene de icabet etmez. Meğerki bu duayı bir zaruret karşısında yapmış olsa dahi.”

Allah Teâlâ dua ve icabet yollarını Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem´e öğrettiğinden, O´da ümmetine dua ve icabet usulünün yolunu öğretmiş ve emretmiştir.

Çünkü Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem´in sözleri, bizim sözlerimizden daha etkili ve açıktır. Ayrıca Allah Teâlâ O´na göstermiş olduğu icabeti O´nunla bize göstereceği gibi, Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem´in ve Allah Teâlâ´nın teveccühüne de mazhar oluruz.

Allah Teâlâ´ya kulluk, kullara ayrı bir ihsan olduğu gibi nimetlerin artma sebebidir. Allah Teâlâ´ya karşı hep iyi niyette bulunmaksa, kulluk terbiyesinin yüksekliğini gösterir. Yoksa Allah Teâlâ´nın bir kârı yoktur.

Kutsî Dua´nın kıymetini anlatacak söz bulmak çok zordur. Okudukça insan kutsiyetini anlar ve bırakmak istemez. Çünkü her okumada bir sırrını okuyana açan duadır.

Bu açıklamadaki düşüncemiz okunan duanın manasını anlamak ve terbiyedeki terakkiye destek olmaktır.

Dua iki tarafı kesen kılıç gibidir.

 Anlamak, okuma zevkini artırdığı gibi, okuyanı okuma hatalarından korur. Yanlış okumak tecelliyi noksanlaştırdığı gibi, terbiyedeki eksikliğe işaret olmaktadır. Usulüne uygun olarak okunmak ise feyz ve kemal mertebesidir. Bu sayede emekler zayi olmaz.

Okuma esnasında yüz bin melâike-i kiram hazır bulunur. Kutsî Dua´yı okuyan İsm-i Âzam-ı okumuş olur ve dileği kabul edilir.

Duanın kabul olması demek, terbiye yolunda bir nevi kemale ermek demektir.

Bu Dua ile Hz. Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve sellem in büyüklüğünün ve fazileti daha açık tecelli edecektir. Buna kalben ve ruhen inanmak gerekmektedir. Yüksek tasdik, olacak tecelliyâtın büyüklüğüne işaret olacaktır.

İnanarak yapılan duaya İsm-i Âzam´da denir.

Duayı okurken kabul olacağına inanarak okumalıdır. Okumakta ki, devamlılık ise hedefe yakın kılar ve duaya devamda niyetin olduğunda, çabuk kabule sebep olur. Çünkü önceden bir sermayenin mevcut olması, gayeye çabuk ulaştırır.

Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem

‘Dua ibadetin kendisidir’ buyurdular ve sonra şu ayeti okudular.

‘Bana dua edin ki size icabet edeyim. Bana ibadet etmeyi kibirlerine yediremeyenler alçalmış‎‏ olarak cehenneme gireceklerdir’ (Gâfir 60)

اَلدُّعَاَءُ عِبَاَدَةٌ  yani “Dua ibâdettir”[6]

“Kime dua kapı‎sı‎ açılmış ise ona rahmet kapılar‎ı açılmış demektir.

Allah Teâlâ´dan talep edilen dünyevî ş‏eylerden Allah Teâlâ´nın en çok sevdiği afiyettir.

Dua, inen ve henüz inmeyen her çeşit musibet için faydalıdır. Kazayı‎ sadece dua geri çevirir.

Öyle ise sizlere dua etmek gerekir.”

“Kalpler bir kaptı‎r. Bazı‎s‎ı bazısından daha iyi tutar yani anlayışlıdır.

Öyleyse, ey insanlar, Allah Teâlâ´dan bir ‏şey isteyince, Allah Teâlâ´nı‎n icabet edeceğinden emin olarak isteyin.

Çünkü Allah Teâlâ, kendisine gafil kalple farkı‎nda olmadan dua eden bir kula icabet etmez.”

“Dua etmeyene Allah Teâlâ gazap eder”

Dua etmeyi bilmekte ayrı bir husus olduğu muhakkaktır. Terakkisi ve terbiyesi eksik olana da taklit farzdır. Taklit ise büyüklerin sevgisini celp eder. Bilmeyenin bir bilene uyması ise en güzel şeydir.

Ebu Huzeyfe radiyallahü anh “Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem birine dua ederse, çocuğunun çocuğuna isabet eder” buyurdular. Buda gösteriyor ki salihlerin duasını almak ve okumak neslimizi dahi menfaatlandırmaktır.

Binaenaleyh, nefis terbiyesi üzerine yazılmış birçok eserlerden faydalanarak, Nakşibent Muhammed Bahâüddin (ks) Hazretleri´nin Kutsî Duası´nı temel esas alarak, Rabbâni Terbiye´yi öğretmek niyeti ile telif bir eser yazılmıştır. Çünkü tasnif bir eser yazmak imkânımız haricidir. Çünkü terbiye yolu bilgiden çok tecrübeye dayanan ilâhi bir sistemdir.

Hedefimiz dava iddia etmek üzerine kurulmamıştır. “Âlimler nebilerin varisleridir” gereğince Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem´den yöntem alıp Allah Teâlâ´yı bilen âlimler ve arifler bildikleri konuları anlatmak ve bildirmek mecburiyetindedirler. Çünkü onlar yollarını insana hizmet üzere bina kılmışlardır.

وَاَمَّا السَّائِلَ فَلاَ تَنْهَرْ  وَاَمَّا بِنِعْمَةِ رَبِّكَ فَحَدِّثْ

“İsteyene de kaba davranma, onu azarlama. Rabb´inin nimetlerini ise durmayıp söyle.” (Duha,10–11)

“İlimde susmakta ve cehaletle konuşmakta hayır yoktur”

(Hz. Ali kerremallâhü veche)

قَالَ رَسُولُ اللَّهِ: مَنْ سُئِلَ عَنْ عِلْمٍ فَكَتَمَهُ أُلْجِمَ بِلِجَامٍ مِنْ نَارٍ

“Kime, bir ilimden sorulur, o da bunu saklayıp söylemezse kıyamet günü ateş‏ten bir gem ile gemlenir.” (Ebu Dâvud)

Ne zaman anarsam Sen´i

Kararım kalmaz Allah´ım

Sen´den gayr-ı gözüm yaşım

Kimseler silmez Allah´ım

Sen´sin İsm-i Bâkî olan

Sen´sin dillerde okunan

Sen´in aşkına dokunan

Kendini bilmez Allah´ım

Âşık Yunus Sen´i ister

Lütfeyle cemâlin göster

Cemâlin gören âşıklar

Ebedî ölmez Allah´ım

Yunus Emre (ks)

“Sakın Hakk´ı bazı kişilerle bilip tanımaya çalışma;
Önce Hakkı´ı bil, sonra Hakk ehlini tanımaya çalış.”

(Hz. Ali kerremallâhü veche)

 KUTSÎ DUA (BEHÂİYYE) AÇIKLAMASI İLE RABBÂNÎ TERBİYE

 بســـم الله الرحمن الرحيم

الحمد لله رب العالمين والصلاة والسلام على رسولنا محمد وعلى اله وصحبه وسلم اجمعين

بِسْـــمِ اللَّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

“Rahman ve Rahim olan Allah Teâlâ´nın adı ile başlarım ve isterim.”[7]

“Bismillahirrahmânirrahîm ile başlamayan her hayırlı‎ işin hayrı kesiktir.”

Besmele çok kişiler hakkında şefaatçi olmuştur.

Besmeleyi çeken kişi tevazu yoluna girmiş demektir.

“Kim tevazu ederse Allah Teâlâ O´nu yükseltir. Kim kibir ederse Allah Teâlâ O´nu alçaltır.”

Bu sebebe bağlı olarak Kutsî Dua besmele ile başladı.

الله lafzı şerifi, Zat-ın ismidir. Bu ismin kendine mahsus bir ilmi vardır. Bu isime ayrıca bir sıfat verilmediği gibi açıklanması da mümkün olmayan bir isimdir.

Allah Teâlâ bilinenlerin en iyi bilineni iken, sırrı zat-ı ile birlikte olup kimse tarafından bilinemedi.

Buna göre Allah Teâlâ bir kuluna nazar ederken onda olan yokluğun derecesine göre tasarruf etmektedir. Kul bir işi olduğunda, kendi kendine yapmaya kalkarsa sonunda ziyanla karşılaşır. Fakat besmele ile işe yönelirse Allah Teâlâ kuluna vekil olur. İşinin sonucu da ancak hayırla noktalanır.

Sırlara kavuşmak için besmele ile olan bağlılığı artırmak gerekir.

Muhammed Bahâüddin Nakşibent (ks) Efendimiz duaya istiâze ile başlamamıştır. Bu dua yakın zamana kadar terbiyede kemale ulaşmış kişilere talim ettirilmekteydi. Çünkü kâmil insanın şeytanla bir işi kalmamıştır.  Bugün ise bu duayı, kendine ulaşan her kişinin okumasına izin verilmiştir. Fakat Kutsî Dua BEHÂİYYE´ye kavuşmak ise kolay olmaz.

Okumak özden gelen sevgidir.

Özde iştiyak olunca, muhakkak dilde tercüman olur.

َاللَّهُمَّ

Ey Allah Teâlâ´m”

Genellikle bu söz dua makamlarında kullanılır. Bazıları demiştir ki; bu lafız duanın toplandığı ve Allah Teâlâ´nın 99 isminin anıldığı makamdır.

Ayrıca İsm-i Âzam olduğu rivayeti vardır. [8]

Dua ihtiyaçlar ve kulluk makamının zahir olduğu yer olduğu için bu lafızla başlandı. Bu lafızda yokluğun sırları vardır. O´nun için يا اَلله  lafzı kullanılmadı. Çünkü bu sözde fark ve ayrılık vardır.اللَّهُمَّ  de ise birliğin mertebeleri bulunmaktadır. Tevhidin mertebelerinden geçip vahdetin deryasına dalanlar bu hali anlayabilir.[9]

َانْتَ الْمَلِكُ  

“Sen, mülkün ve melekûtun sahibisin”

Bütün mahlûkatın hakiki sahibi ve mutlak hükümdarı Allah Teâlâ´dır. Ne zatında ve ne de sıfatında hiçbir varlığa ihtiyacı olmayan; aksine her şeyin zatında, sıfatında, varlığında ve varlığının devamında,  muhtaç olunandır.

İsteklere, Allah Teâlâ´nın iradesiyle kavuşulur.

Başarı ancak O´nunladır.

İhtiyaçlar ancak O´nunla giderilir.

Mülk O´nunla var olur. Mülkün bekası ve fenası O´nsuz olmaz.

Allah Teâlâ, her şeydir. Mahlûkatın dua kapısıdır.

انْتَ   “Sen” kelimesinin kullanılması ile kulluğun ilâhlığın ayrı şeyler açıklanmış oldu.  Bu kelimenin arkasında gelen kelam istiğfar  (tövbe) makamındadır. İstiğfar, kulluk makamının işaretidir. Allah Teâlâ´ya “Sen” diye seslenen kul fark makamında bulunmuştur.

الْْـحَيُّ

“Zat-ı ölümsüz ve her şeyin O´na muhtaç olduğu diridir”

Allah Teâlâ maddî ve manevi hayattır. Ebedi hayata sahiptir. Zatında ölüm, yokluk, noksanlık, acizlik, uyku, yorgunluk olmaz. O´nun hayatı her şeyin hayat sebebidir. Hayatı başka bir şeyin desteğine ihtiyaç duymaz.

Mülk, gerçek hayat sahibinin elinde ancak muhafaza olur.

الْْـحَقُّ

“Vacib-i Mutlak olan hakikattir.”

Varlığı hiç değişmeden duran, varlığı hakikî olan zat-ın ismidir.

Yok olma ve değişmesi olmayandır. Varlık, O´nunla hakikate çıkar. Her şey O´ndan,  yine O´na olandır.

Eşya ezelde yoktu. Şu anda var olanında, aslı yokluktur. Buna göre, Allah Teâlâ´dan başka her şey batıldır. Öyle ki Allah Teâlâ varlığı yoklukta, yokluğu varlıkta saklamıştır.

Buna göre Mahlûkatın kendi vasfına bağlılığı yani haddini aşmaması, yükselme sebebidir. Her şeyin hakkı olan hakikatin gereği Allah Teâlâ için varlık, mahlûkat için yokluk sıfatı vardır. Hak olduğunu iddia eden içinde bu düşünülmüştür. Ben Hakk´ım diyen, benim hakikatim olan yokluğum demiştir. Yoksa ilâhlık davası için değildir.

Allah Teâlâ katında yokluk ve acizlik bulunmaz. Sevginin artması için hediyeleşiniz sırrınca yokluk ve fakirlik Allah Teâlâ katında olmadığı için O´na kavuşma vesilesi olmuştur. Hediye etmek, Olmayan bir şeyi vermektir. Varlık Allah Teâlâ´nın sıfatı olduğundan, mahlûkat için fakirlik varlıktan üstündür.

الْمُبِينُ

“Hakikati, hakkı ile açıklayandır”

Kullarına gerekli şeyleri açıklayan, doğru yolu dilediğine izhar edendir. Yani kulun kalbine hakkın sırlarını vererek, hakikati görmesini sağlayandır. Bu görme kulu irfan sahibi yapacaktır.

ٱلَّذِي لاۤ ِالهَ ِالاَّ ََانْتَ

“Allah Teâlâ, kendinden başka bir ilah olmayandır’’

Allah Teâlâ´ya karşı kulun bu sözü, O´nun yüceliğini kabul ettiğini, insanların düştüğü hatalardan sığındığının göstergesidir. Ey Allah Teâlâ´m Sen´den başka mabut ve büyük tanımıyorum. Sen´in karşında eğiliyorum, demektir.

Allah Teâlâ âlemlerin ne içindedir, ne dışındadır. Ne âleme bitişiktir, ne de ondan ayrıdır. Fakat Allah Teâlâ bizimle beraber ve yakındır. Ancak yakınlığının ve beraberliğinin hakikatini bilemeyiz.

Buna göre, Allah Teâlâ´nın kendisi, sıfatları ve işleri ile kulun kendisi, sıfatları ve işleri arasında hiçbir bakımdan hiçbir benzerlik bulunmayacaktır.

Yaratılanlara, O´nun görüntüsü olduğunu söylemekte, bir benzerlik, bir bağlılık olur. Bundan da kaçınmak lazımdır.[10] Allah Teâlâ´yı yaratıcı, âlemler yaratılmış bilinmelidir.

Allah Teâlâ´nın    لَيــْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ   “Bir benzeri yoktur. O, hiç bir ‏şeye benzemez.”(Şurâ,11)

َانْتَ َربِّى

“Sen, benim Rabb´imsin”

Ey terbiye edici Efendim, Ey Malikim, Ey Sultanım; Sen beni türlü nimetlerinle terbiye ederek, halimi ıslah ettin.

Rabb, terbiye eden manasına geldiği gibi, terbiyenin bütün gereçlerine malik kuvvetli bir mürebbi demek olur. Bu nedenle sahip ve malik manasına dahi gelmektedir.

Rabb kelimesi ile Allah Teâlâ´ya yakarma; Allah Teâlâ´nın nimetlerini isterken bir yandan da, terbiye edilmeyi istemenin işaretidir.

Başka olabilecek manalar ise;

—Mülkünde dilediği gibi tasarruf eden, beni bu şekilde terbiye etmenin karşılığının ifadesi olarak kulluğumu itiraf ediyorum.

—Ben senin terbiyene muhtaç olduğum gibi sorumlu olduğum her şeyimde Sen´i üzerimde hükmedici olarak kabul ettim.

—Din ve dünya işlerinde Sen´in varlığın ve kefaletinle ben en güzel kul olacağıma söz veriyorum.

خَلَقْتَنِي َواَناَ عَبْدُكَ

“Beni yarattın. Sen´in zelil, aciz kulunum.”

Beni yokluktan varlık âlemine koyan, beni beşer kılan; yaratılmışlar içerisinde, zahiren ve batınen en mükemmeli yapan; Sen´in kudret elinde ve tasarrufunda olan bu aciz kulunu, bir isyanı veya hatasından dolayı, kapından kovma. Çünkü kulun olduğumu biliyorum demektir.

Kulluk Makamı

Bu makam, Allah Teâlâ´dan başka her şeyden gönlünü kesenedir. Kulluk makamından haz alan, rıza makamına ulaşır. Bu makamın en yüksek derecesi Hz. Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve sellem´e verilmiştir.

Bu makam sebebiyle Efendimiz sallallâhü aleyhi ve selem´e, Abdullah, Abdurrahman, Abdurrahim vb. gibi isimler verilmiştir.  Kulluğun mertebelerine de ancak O, tahammül edebilmiştir.

Kullar için; kolaylıkta ve zorlukta gaflette ve sıkıntıda Efendisine razı olması gerekir.

Hadis-i Kutsi´de buyruldu ki; “Kullarımdan, bir kulum; beni anarsa dostluğuma ulaşır ve bana yakın olur.”

وَاَنا عَلى عَـهْدِكَ

“ Sana verdiğim sözdeyim.”

Elest[11] meclisindeki sözün ve Rasulün Hz. Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve sellem ile beyan buyurduğun, O´na verdiğin, emirlerin ve sözün üzerineyim. Bunu şanına karşı itiraf ediyorum ki, Allah Teâlâ´m benim Rabb´imsin, demektir.

وَ وَعْدِكَ

“Va’din üzerineyim”

San´a itaat eden ve tabi’ olanlara, vaat ettiğin mükâfata nail olmak için emirlerine ihlâsla bağlıyım.

Vaat; kul ile Allah Teâlâ arasında ortak bir anlaşmadır.

Vaat, Allah Teâlâ açısından; “ Kim bana bir şeyi şirk koşmaz ise, O´nu cennetime dâhil edeceğim” (Hadis-i kutsi);

Kullar açısından; nefsi Allah Teâlâ´ya kulluk ettirme için verilen sözdür. Bu vaat üzere dünya hayatı insana bahşedildi.

Ancak Allah Teâlâ kullarına takat getiremeyeceği bir teklifi hiçbir zaman istemedi ve rahmetini geniş kıldı.

ماَ اسْتََطَعْتُ

“Kudretim miktarınca.”

Acizin, kudretliye yapacağı tâat ve ibadet, aslı itibarı ile kusurlu olacaktır. Kulun efendisine acziyetini bildirmesi, efendinin büyüklüğünü açığa çıkarır ki, Allah Teâlâ´nın da bizden istediği budur. Allah Teâlâ yarattığı kuldan fazla bir şey istemediği gibi yapamayacağını da bilir.

“Allah Teâlâ bir kişiye ne vermişse ancak onu teklif eder. Allah Teâlâ bir güçlükten sonra bir kolaylık yaratacaktır.” (Talak,7)

اَعـُوذُ ِبكَ ِمْن َشرِّ مَا َصَنعْتُ

“Nefsimin emirlerine uyarak işlediğim fiillerimden, sana sığınırım.”

Efendimiz sallallâhü aleyhi ve selem ve Kutsi Dua´yı tertip eden Muhammed Bahâüddin Nakşibent (ks) dua makamında şeytanı muhatap almamışlardır. Kur´an-ı Kerim´de okumaya başlayınca[12] istenilen sığınma söz olarak değil kalbendir. Kalb dua makamında iken, şeytanın bir kuvveti yoktur. Kötülük fiile dönüşmeden önce kalpte meydana gelmektedir. Çünkü kusurlu ve noksan işlerimiz şeytan sebebi ile olmayıp, bizatihi nefsin azgınlığı ve isyanındandır. Çünkü şeytan kalbe ancak bir fısıltı şeklinde vesvese verir. Nefis ise isyanı ve hatayı kendi dileği ile işler. Eğer kul acziyetini bilip Allah Teâlâ´ ya sığınırsa, Allah Teâlâ´nın yardımı kula muhakkak yetişir.

اَبـُوءُ َلـكَ ِبنـِِعْمَـتِكَ عَلَـىَّ

“Bana ihsan buyurduğun nimetlerini bilerek, itiraf ve kabul ederek, Sana yöneliyorum.”

Allah Teâlâ´ya kulun itâatı, O´nun itaat sebeplerini yaratması ile olur. Kul bunu kendi nefsinden bilmemelidir. Bilir ise; ikilik doğar. Bunun sonucu riya, kendini beğenme, gurur vb. şeyler O´nu Allah Teâlâ tan uzaklaştırır.

Süfyân-ı Sevri radiyallâhü anh buyurdu ki:

“Şehvetten hâsıl olan bütün günahların af edilmesi umulur. Fakat kibir ve gururdan doğan günahların mağfiret edilmesi ümit edilmez. Çünkü şeytanın günahının aslı kibirden, Âdem aleyhisselâm´ın ki ise şehvettendir.”

وَ اَبـُوءُ ِبــذَنـــْبـِي

“Sana karşı işlediğim günahları kabul ediyorum ve onlardan sana sığınıyorum.”

İnsan ibadet ederken bile beşer olması yüzünden kesinlikle bir hata işler. Öyle ki, aynı ameli işleyen iki şahıs birbirine nispetle makamları ve terbiyeleri göz önüne alınınca, birine günah olan diğerine sevap olur.

“Ebrarların hasenesi, mukarreplere günahtır.”

Büyüklerin kelamında “insanlar günahlarına, biz sevaplarımıza istiğfar ederiz” gelmiştir.

Kul O´nun için devamlı istiğfar halinde olmalıdır.

َفغْفِـرْلىِ ُذنوُبـِي

“Bu hal ile Sana yönelip, helakime sebep olacak günahlarımı af ve mağfiret kıl.”

Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz buyurdular ki:

“Günah yapana zarar verdiği gibi karşısına da zarar verir. Korkutsan başına dert olur,

Razı olsan ortak olursun,

Söylesen gıybet olur,

Ayıplasan başına gelir”

Allah Teâlâ´ya vacip olan; kulları kendini tanır ve acziyetini bilirse, onları afv ve mağfiret etmesidir. Öyle ki; Allah Teâlâ günahları gizler ve kuluna dahi unutturur.

Kullara düşen ise çokça istiğfar etmektir.

َفِانَّهُ لا َيغْــفِـرُ الذُّنـــُوبَ إلاَّ َانْتَ

“Çünkü günahları ancak Sen af ve mağfiret edersin”

Bu okunan istiğfar, İstiğfarların Efendisi´dir. Bu konuda çok söylenecek kelam vardır. Bu sebeple çok tekrarı gereken bir duadır.

Hz. Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz buyurur ki:

“Seyyidü´l İstiğfar Dua´sını her kim kalbiyle sevap ve faziletine inanarak gündüz okur da o gün akşam olmadan ölürse, o kimse cennet ehlindendir.

Her kim de sevap ve faziletine inanarak gece okur da sabah olmazdan önce ölürse, o kimse de cennet ehlindendir.”

سْبحَانَ اَللَّهِ

“Zatına, sıfatına ve fillerine layık olmayan noksan sıfatlardan Sen´i tenzih ederim.”

Muhammed Bahâüddin Nakşibent (ks) bu kısımda Allah Teâlâ´nın şanını zikre başlayarak, okuyan ve dinleyendeki iştiyakı, hazzı artırmak ve Allah Teâlâ´nın bize karşı iltifatının yönelmesini murat etti.

En faziletli tesbihtir.

İstiğfar dua kapısını çalmak, sonra söylenecek olan tesbih ise istenecek dileğin minnetle ricasıdır. Allah Teâlâ´ya karşı kul dilenci zilletinde olmalıdır. Eğer gurur ve kibirle O´nun kapısına varılırsa neticesi hüsran olacağını bilmelidir.

وَالْحَمْدُ ِللَّهِ

“En güzel şekilde teşekkür, senâ Allah Teâlâ´ya layıktır.”

Allah Teâlâ´dan başkasına hamd ve teşekkür mecazidir. Burada hangi nimet üzere şükür edileceği belirtilmemiştir. Burada Hamde kullanılacak ilave söz Allah Teâlâ´nın nimetlerini çevreleyemeyeceği için sadece şükür ifadesi yalnız kullanıldı.

وَ لاۤ ِالهَ ِإلاَّ اللَّهُ

“Allah Teâlâ´dan başka tapılacak ilah yoktur.”

Zat-ı ve sıfatında kendine benzeyen, eş olan bir vücut yoktur. İbadete ve kulluğa layık olan ancak O´dur.

وَ اللَّهُ  َاكْــبَرُ

“Allah Teâlâ büyüktür.”

Burada en büyük kelimesi kullanmak yanlıştır. Çünkü Allah Teâlâ´ya kıyaslanacak bir büyüklük yoktur.

Çünkü Kur´an-ı Kerim´de اللَّهُ  َاكْــبَر lafzı geçmez. Bu şekilde büyükleme Hz. Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz tarafından bize tarif edilmiştir. Arap lisanında bundan daha güzel büyükleme ifadesi bulunmamaktadır. Allah Teâlâ´ya bir ikinci ve aklın idrakine sığacağı bir büyüklükten de münezzehtir. Büyük kelimesinin dahi ifade edemeyeceği, kendi zatının bileceği bir büyüklüktedir.

وَ لا حَـوْلَ وَ لا ُقـوَّةَ  ِإلاَّ ِباللَّهِ

“Güç ve kudret Allah Teâlâ´nındır.”

Bir kulun Allah Teâlâ´dan korkması ve günah işlemekten kendini koruması yine Allah Teâlâ sayesinde olur. Allah Teâlâ´ya itaat, O´na yönelmekte O´nun yardımı olmadan mümkün değildir. Allah Teâlâ´nın yardımı ise, gönderdiği dindir.

Din iki zıttı dengeye getiren terazidir. İki zıt dünya ve ahirettir.

اْلعَلِيِّ اْلعَــظِيمِ

“Âlî ve azimdir.”

Rabb olmada şanı yüksek, birliğinin delili büyüktür. Bunu ise akıllar idrak edecek kuvvette değildir.

ُسْــبحانَ اللَّهِ وَ اْلحَمْدُ ِللَّهِ وَ لاۤ ِالهَ ِإلاَّ اللَّهُ  وَ اللَّهُ  َاكْــبَرُ

وَ لا حَـوْلَ وَ لا ُقـوَّةَ  ِإلاَّ ِبا للهِ ِاْلعَلِيِّ اْلعَــظِيمِ

Kur´an-ı Kerim´den sonra en faziletli kelamdır.

Cennet hazinelerindendir. Devamlı zikrinde bulunmak gereklidir. Yer ve gök bu dört kelimenin kudreti ile ayakta durduğu, düzenin bu kelimeler ile sağlandığı rivayetleri vardır. Nuh aleyhisselâm bu konu üzerinde çok durmuştur.

هُوَ

“ O ”

Her müminin kalbinde olan ilah, ancak Allah Teâlâ´dır. Zamir ifadelerinde belirsizlik olduğundan Allah Teâlâ hakkında kullanılmaktadır.

اْلاَوَّلُ  وَ اْلاخِرُ وَ ٱلظَّاهِرُ وَ الْباطِنُ

“O evveli ve aynı anda sonu olmayan, zatı açık ve aynı anda gizli olandır.”

Boyutların olmadığı bir zattır. Yaratılanlar zıtların biriyle kaim iken, O zatında zıtları birlikte bulunduran, mutlaktır. Zat açısından da zıttı olmayan birdir.

O her şey ve yerdedir. Fakat her şeyi O zannetmemelidir. Çünkü o zahir olmakla beraber batındır. Akıl ve his ile hayal olunamayacağı gibi, hakikati akılların idrakine sığmaktan salimdir. Allah Teâlâ´ya yalnız zahir ne de yalnız batın diye hükmetmemeli, zahir ve batın demelidir. Evvel ve âhir de böyledir.

وَ هُـوَ بِكُـلِّ شَيْئٍ عَلِــيمٌ

“Olan ve olmayanı, yani her şeyi bilir.”

Bu bilmek fiili bir gayret ve çalışma sonucu olmayıp, aslı Zat-ında aslı ile mevcuttur. Bu bilginin zatında önceliği de ve kaybolması yoktur. Her şeyi an´ın da bilmek istediğinde bulur. İsteği ne ise O´nu da yaratır. Hiç bir şey yoktur ki, varlıkta oluşurken daha önce O´nun vücudunu ispat etmiş olmasın. Ancak bundan eşyanın ezelî olması düşünülmemelidir. Mahlûkat fanidir, ezeli değildir.

يُحْيِي َو ُيمِيتُ

“Hayat verir ve yok eder.”

Allah Teâlâ Latif isminin gereğince yaratır. Kahhar isminin gereğince yok eder. Yaratılmış âlemdeki düzeni de, Hayy ve Mümît[13] isimleri ile sebeplere bağlar.

Sebepler âlemindeki düzenin esaslarını kendi belirler.[14] Hiçbir şey O´nsuz hayat bulamadığı gibi, yokta olamaz. Fakat olayların zahirisini kendine bağlı olduğunu da göstermez.

وَهُوَ حَيٌّ لاَ يَمُوتُ

“O, ölümsüz hayat sahibidir.” “Hayatı sonlanmayacaktır”

O´nda olan dirilik bir şeye istinadı olmadan olur. Bu ancak O´na mahsustur. Hayatı yaratılmışlar gibi, ölüme bağlı olmayandır. Mahlûkat ise, yokluğun varlığına bağlı hayata sahiptir. Hayatı kendi açısından hareketli olmayıp, mahlûkat için eylem halindedir.[15] Çünkü onun hiçbir şeyi kazanmak ve kaybetmek durumu yoktur.

ِبيَـدِهِ الـــْخـَيْرُ

“Tasarruf elindedir”

Kudret; ister zatına, isterse mahlûkata dair olsun elindedir, demektir. Burada anlatılmak istenen hayır kelimesi ile Allah Teâlâ ne yaparsa, şer gibi görünse de, ancak hayırdır. Allah Teâlâ´ya şer isnat edilmez. Her ne kadar hayrı ve şerri yaratan da Allah Teâlâ´dır. Fakat şer mahlûka aittir.

Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem “Allah Teâlâ´ya şer isnat edilmez” buyurdular.

وَ هُوَ عَلى كُلِّ شَئٍْ قَـــدِيرٌ

“Her dilediğini yapmak kudretine sahiptir.”

Var olanı varlığında,  yok olanı yokluğunda tasarrufu altında tutar.[16] Ne murat ederse gereğini muhtaç olmadan yaratır. Bu yaratılanda O´nun tasarrufundadır. Bu iki halin (varlık-yokluk) hareketi ise, kendinde bakidir.

Muhammed Bahâüddin Nakşibent (ks) Efendimiz gaipten sözü, muhabbet coşkunluğu ile muhataba (kendisine hitab edilene) alarak سُبْحَانَكَ ile başladı.

سُــبْحانَكَ يا عَــظِيــمُ الْـمُــعَــظَّمُ

“Aklın idrakine sığmayan, kudret sahiplerinin korktuğu büyüklükte olan; Sana layık olmayan sıfatlardan Seni tenzih ederim.”

Maddeden olan şeyle, maddesiz, anlaşılamayanı bilmek mümkün değildir.

سُبْحانَكَ يا قَـيُّومُ الْمُكَرَّمُ

“Üstünlük, kerem sahibi olmak vasfı ile mahlûkatı tutan ve koruyan, Seni tenzih ve takdis ederim.”

Allah Teâlâ kâinatı cömertlik sıfatının verdiği bir koruma ile korur. Cebbar (zorlayıcı) sıfatı ile uygulamasını ikinci planda bırakır.

سُبْحَانَكَ يَا بَاعِثُ

“Rasülleri hayat verici olarak gönderen, Seni takdis ve tesbih ederim,”

Bais, meydana gelen ve yaratılan şeyde olan canlılığın ve lütfun ikrar ifadesidir. Aynı zamanda ilâhi azabın geciktirileceği ve geleceğinin de habercisidir.[17]

İlâhi azap sığınılacak şeylerin başında gelir. Allah Teâlâ ise uyarmadan mahlûkatına azap etmemiştir. Onun için Allah Teâlâ rasüller göndermiştir. Rasüller toplumun ve mahlûkatın hayat ve can damarlarını teşkil eder.

Rasüllerin gelmesi beşeriyetin kemal mertebesinde kabiliyet sahibi olmalarıyla Allah Teâlâ´ya kolay yol bulmalarını İçin kudreti nispetinde kendini yok etmek ve enâniyetin yok olmasının istenmesiydi.

Eğer Rasüllerin mübarek varlıkları olmasaydı, Allah Teâlâ zatını ve sıfatlarını kimseye bildirmezdi. Kimsenin, Allah Teâlâ´dan haberi olmaz ve O´na yol bulamaz, emirleri ve yasakları bilinemezdi. Allah Teâlâ beğendiği şeyler ve beğenmediği şeyler belli olmaz, birbirinden ayrılamazdı. O halde, Rasüllerin gönderilmesi, pek büyük nimettir.

Nübüvvet, Allah Teâlâ´ya yakinlik demektir. Bu yakinlikte, arada hiç karışıklık bulunmaz. Bu makamın sonuncusu, insanların en üstünü olan Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem´dir. Böyle olmakla beraber O´na uyanlar, hizmetçilerin sahiplerinin nimetlerine ve artıklarına kavuştukları gibi kavuşurlar. Bunun için rasüllerinin yakinliğinden de pay alır ve nübüvvet makamın bilgilerinden, marifetlerinden ve kemallerinden bir mirasa ve

“Ümmetimin âlimleri Beni İsrail´in nebileri gibidir” sırrına kavuşurlar.

Nebiler, inanmayanlara bela, sevilenlere rahmet oldukları gibi insanların üzerlerinde çok hakları ve ihsanları vardır.

سُبْحَانَكَ يَا وَارِثُ

“Yaratılmışları yok ederek varisi olan, Seni tenzih ve tesbih ederim.”

Bu varislikte irade tecelli eder. Bu veraset Allah Teâlâ´nın takdiridir.[18] Gerçekleşmesi muhakkak olacak şeylerdendir.

سُبْحَانَكَ يَا قاَدِرُ سُبْحَانَكَ يَا ُمقْتَـدِرُ

“Kudret ve kuvvet elinde olan, yıkılmayacak iktidarın sahibi, Sen´i tesbih ve tenzih ederim.”

Allah Teâlâ kudretli ve kudretini icra edendir. Nice iktidar sahipleri vardır ki acziyet kendilerini bırakmaz. İktidarlarında, muktedir olamazlar. Allah Teâlâ ise iktidar ve kudretiyle vardır. Hükümranlığında sınır yoktur. Rasüllerine de kendi iktidarından nasip vermiştir.

 سُبْحَانَكَ يَا عاَلِمَ السِّرِّ وَ الْخَفِيَّاتِ

“Açığı, gizliyi, gizlinin gizlisini bilen, Sana layık tesbih ve tenzih ederim.”

Sırlar bir dolap gibi, içi içinedir. İnsan kendinden bile sakladığı sırrı vardır. “Allah Teâlâ saklı olan her şeyi, açık olarak bilir.” Bu bilgisini de ispat eder. Kullar bazı gizli bilgiye sahip olsa da, O´nu açığa vuramadığı gibi, ispat da edemez.

سُبْحانَكَ يا باعِــثَ مَنْ فيِ الْْجَدَالَتِ وَ الْمُسْـمَـكَاتِ

“Yerler ve göklerde olanı varlıkları ile tekrar yaratacak Rabb´im, Sen´i tesbih ve tenzih ederim.”

Yani yaratılışı en mükemmel kanatları semayı tutan melekler ile en zayıf birhücreli canlı ile ve tbu arada var edilen bütün mahlûkatı yok edecek ve tekrar aslına uygun yaratacaktır. Bu yaratma Allah Teâlâ´ya zor da gelmeyecektir.

سُــبْحانَكَ يا مُسْتَــعْـبَدَ جَمِيـعِ الْْخَـلآءِقِ

“ Yarattıklarını kendine kulluk ettiren ve onlara Rabb olan, Seni en güzel şekilde tesbih ederim.”

Yaratılan mahlûkat ister kulluk etsin veya etmesin Rabb olmak Allah Teâlâ´ya layıktır. Ancak mahlûkat Zat-ı´na kulluk ile gelmeye mecburdur.[19] Fakat isyan içine düşenlere bile, Allah Teâlâ ilah olarak kendini sorumlu tuttuğu şeylerden onları mahrum bırakmaz. Azabı hesap gününe erteler.[20] Allah Teâlâ isyan eden kulunda bile kendi ilahlığını tecelli ettirir. O´nu yine kendi koyduğu kanun içerisinde yuvarlar durur. Mesela azalarının kontrolünü ona bırakmayarak (saçının uzaması, kalbinin atması vb.) Rabb´lığını bir şekilde gösterir. Mahlûkat O´na karşı itaatkâr olmak zorunluluğunu nefsinde her zaman hisseder.[21]

Bu hikmete göre, kâfirler cehennemde, Müslümanlar dünyada ibadet ederler. Çünkü insan ve cinler ancak ibadet için yaratılmışlardır.

Zindan hırsızın ibadet yeridir. Orada Allah Teâlâ´yı anar.

 Çünkü kula hakikat açılınca ibadet etme ihtiyacı hisseder. Hırsız ise hakikati zindanda bulmuştur.

سُبْـحانَكَ يا مُــقْــدِّرَ الْــوَجْـدِ وَ ٱلــصَّوَافِقِ

“Hareketleri, üzüntüyü, sevinci, zenginliği ve kudreti takdirinde tutan ve tasarruf eden Rabb´im, Seni takdis ve tenzih ederim.”

Hayatımızdaki zenginliği, fakirliği, gücü ve zayıflığı Allah Teâlâ tayin ve tespit eder. Bu meyanda, kuldaki tasarrufu kendi iradesi içinde oluşturur. Haller O´nun hükmüne râcidir. Allah Teâlâ´nın takdirinde zorlama yoktur. Fakat kendisi, sevdiği ve ibadet eden kuluna da bir meylide vardır. Bu meylinde haksızlıkta yapmadığı gibi dünya şartlarını da keyfi olarak ta kuluna tercih etmez. Sebepleri arar. Çünkü dünya hayatı için Allah Teâlâ´nın hükmü, Hadis-i Şerif´te şöyle belirtildi.

“Eğer dünya Allah Teâlâ nazarında sivrisineğin kanadı kadar bir değer taşısaydı tek bir kâfire ondan bir yudum su içirmezdi.” (Tirmizî)

سُبْحانَكَ يا مَنْ لاَ تَــطْرَأُ عَــلَــيْهِ اْلافــَاتُ

“Kendi üzerine afat ve sıkıntı gelmeyen Allah Teâlâ´m, Seni tesbih ederim.”

Afetler ve belalar bir menzil olarak düşünülse, Allah Teâlâ´ya ulaşamadıkları gibi, O´nu çevreleyip içine de alamazlar. Başını belalar sardı, sözünün manası gibi bir noksanlık O´nda olmaz. Nice mülk sahipleri vardır ki, zaman içerisinde kudretini belalar mahv eder de, çaresini bulamaz olur.

سُبْحانَكَ يا مُكَـوِّنَ اْلاَزْمِنَتِ وَ اْلأَوْقـاتِ

“Zamanları ve vakitleri yaratan Allah Teâlâ´m, Sen´i tesbih eder ve yüceltirim.”

Yaratıkları bağlayan boyutlardan biride zaman ve vakitlerdir. Mükellefiyetleri ona göre tayin olur. Zaman ve vakitleri bizler cisim gibi algılayamasak ta, bunlar cismi olan mahlûkattır. Bu vakitler kıyamet günü, hakiki cisimleri ile teşekkül ederek meydana geleceklerdir.

Mesela; Cuma günü, yol gösteren parlak yıldız olarak, kendine hürmet edenlere yardımcı olacaktır.

“Zamana küfür etmeyin, zaman benim[22] diyen Rabb´a her türlü sena layıktır. Zamana bağlı olarak yapılan kulluk, Allah Teâlâ katında değerli ve geçerlidir.

Mesela; namazlar, cuma gecesi yapılan salât-ü selamlar gibi, bu vakitler kulda yükselmeye sebeptir.

عَـلا َقــدْرُكَ

“Allah Teâlâ´nın, azameti, kudreti, şanı yücedir.”

Zamanları ve vakitleri yaratan Allah Teâlâ´m, azametin, kudretin ve şanın yücedir. Allah Teâlâ´nın idrakin kavrayamayacağı, kıyası mümkün olmayan kudreti vardır.

Zaman boyutunda görecelik olduğundan her haline vakıf ve kudretindedir. Sanal ve gerçek zaman O´nun emrindedir.

وَ تَـعَـالَــَــيْتَ عَمَّا يَقُــولُ ٱلظّاَلِمــوُنَ عُلُــوًا كَبِـيرًا

“Hakikatini ancak kendinin bildiği ve kadri büyük, yüceler yücesi, olan Allah Teâlâ´m zalimlerin söylediklerinden çok yücesin”

Şirk ehli, Allah Teâlâ´nın hakkında ne söylerlerse söylesinler, ondan beridir ve değildir. Akıl ve hayal O´nu kavrayamaz. İdraksizlik bile O´nun için yeterli bir ifade olmaz.

سُبْحانَكَ يا مُعْـتِـقَ ٱلرِّقاَبِ

“Azaba layık olanları, tövbe ettirip bağışlayan Rabb´im, Sen´i tesbih ederim.”

Muhakkak ki, kul isyandan kendini kurtaramaz. O´nu isyandan ancak Allah Teâlâ´nın yardımı çıkarır.

İnsanın başına belaların gelmesine sebep, kendine düşkün olması ve gizlide Allah Teâlâ´dan utanmayıp hata işlemesidir. İnsan kendi nefsinden kurtulur ve terbiye ederse, Allah Teâlâ´dan  başka şeylere düşkün olmaktan da kurtulur.

Allah Teâlâ sevdiği kullarını nefsin ve şeytanın tuzaklarından kurtarıp hidayete erdirir ve hidayet yollarını kolaylaştırır. Başaramamış ise, tövbesini kolaylaştırır. Herhangi bir şekilde kuluna hidayeti ihsan eder.

سُبْحانَكَ يا مُسَــبِّبَ اْلأَسْـبَابِ

“Eşyayı, birbirine sebep ve müsebbip kılan Allah Teâlâ´ı, takdis ve tesbih ederim.”

Allah Teâlâ mahlûkuna karşı hayâlı olup, Cebbar sıfatını, rahmet sıfatları arkasına gizleyip eşyadaki, sırrını gizli tutmuştur.

Allah Teâlâ eşyayı, kendi içine bağlı kıldığı zincir içerisinde halden hale koyarken, eşya hakikatte Allah Teâlâ´nın yaratması ile kuvvet ve hayat bulmaktadır. İnsan kendindeki kuvveti kullanır. Fakat kullandığı kuvvet, yediği gıdanın eseridir. Gıda da Allah Teâlâ´nın bir ikramıdır.

Her şeyi yaratan ve yok eden Zat-ı iken, âlemdeki tasarrufunu gizleyerek eşyanın birbirine mağlup ve borçlu olmalarını istedi.

Mesela; İnsanları Hz. Âdem aleyhisselâm gibi yaratabilecek iken, ebeveyne bağlı kıldı. Onların çocuktaki haklarını da kendinden üstün tuttu.

Ayrıca, bazıları dualarının kabul olması için acele ederler. Allah Teâlâ´nın kabul etmediği dua yoktur. Fakat duanın kabulünün sebeplerini ve oluşma yönünü saklı tuttuğu için kul, kabul olmadı şüphesine düşerek üzülür. Allah Teâlâ ise, duayı sebepler zinciri içinde oluşturduğundan içinde bir gariplik vardır. Buda ayrı bir imtihan sebebidir.

Mesela;“Aranızdaki bekârları, kölelerinizden ve cariyelerinizden elverişli olanları evlendirin. Eğer bunlar fakir iseler, Allah Teâlâ kendi lütfu ile onları zenginleştirir. Allah Teâlâ´nın, lütfu geniş olan ve her şeyi bilendir.” (Nur, 32)

Bu ayet fakir bekârların zengin olma sebebidir. Fakir bekâr, Allah Teâlâ´dan zenginlik isterse önce evlenmesi gerekir. Evlenmeyenin duası kabul olsa da zengin olma kefaleti olan evlilik olmadan duanın bereketi meydana çıkmaz.

Yine, bol ürün isteyen çiftçi ter suyu ile duasını sulamaz ise, harmanda susuzluktan buğdayı, saman olur.

Allah Teâlâ dünya hayatında sebepleri kendine kader gereği vacip kılmıştır. Bundan başka bir talebe icabet keramet ve mucize olur ki, her kula nasip olan bir şeyde değildir.

Efendimiz sallallâhü aleyhi ve selem buyurdu ki;

“Kula, duada üç şeyden biri şaşmaz:

—Günahı afv olur.

—Hayrı çoğalır.

—İşlenmiş amel ecri alır.”

سُـبْحانَكَ يا حَّـيُ  يا قَــيُّومُ وَ لاَ يَمُـوتُ

“Yokluğu olmayan, ebedi hayat sahibi, âlemin bekası kendisiyle olan Allah Teâlâ´m, Seni tesbih ve tenzih ederim.”

Ölüm, ulûhiyet sahibi için noksanlıktır. Ölmenin vasıf olarak bulunduğu mahlûkun kibirlenmesi Allah Teâlâ´ya karşı en büyük isyan olduğu aşikârdır. Faninin, Baki´ye tazim etmesi vaciptir.

سُبْحانَكَ يا إِلهي وَ اِلهَ ٱلـناسُوتِِ

“Benim ve insanların mabudu olan Rabb´im, Seni takdis ve tesbih ederim.”

إِلهي  kelimesi اَللَّهُمَّ kelimesi yerine  kullanılmıştır. Çünkü dua makamında az kullanılır. Allah Teâlâ´nın kuluna ve âleme tecellileri farklı, farklıdır. Bundan dolayı Şah-ı Nakşibent (ks) Efendimiz ayrı, ayrı zikretti. Bir zaman gelecek ki, cemiyet için yapılacak dualar kabul edilmeyecek rivayetleri vardır.

خَلَـقْـتَنا رَبـَّنـا ِبيَدِكَ

“Rabb´im bizi kudretinle yarattın.”

Allah Teâlâ, kapalı ve gizli olan âlemleri meydana çıkarmak, toplu iken açmak, hakikati göstermek, özünü belli etmek için, âlemi yarattı. Ayrıca imkân âleminde yaratılabilecek en mükemmel varlık olan insanı da kâinata ihsan kıldı. İnsan içinde kulluk şerefi verildi.

Ancak Allah Teâlâ âlemleri kudretinde yarattıktan sonrada kendi başına bırakmadı. “İnsanoğlu, başıboş bırakılacağını mı sanıyor?” (Kıyamet,36) ayetinin gereğince insanı da bu halden uzakta tutmadı.

Bir şeyin yaratılmasından çok onun devamını sağlamak daha önemlidir. Allah Teâlâ ise noksanlıktan münezzehtir.

وَ فَـضَّـلْـتَنـَا عَلى كَـثـِِـيرٍ مِنْ خَلْــقِكَ

“Bizi, mahlûkatın içinde üstün olarak yarattın.”

İnsanı suret yönünden güzel, mutedil mizaçta, akıl ve fikirle teçhiz edilmiş, konuşma özelliği bulunan, yazmayı başaran, kendi ihtiyacı için âlemi yönlendiren, hayvanlar, bitkiler, üzerinde tasarruf sahibi kılan, azalarını şerefli kılan Allah Teâlâ´nın, şanı yücedir.

Âlemler, Allah Teâlâ´nın isimlerinin ve sıfatlarının görüntüleri ve zatındaki kemallerin aynalarıdır.

İnsan, küçük âlem, insandan başka olan her şey büyük âlem´dir.

Âlemlerin, Allah Teâlâ ile bağlılığı, O´nun mahlûku olmasındandır. Başka hiçbir ilgisi yoktur. Fakat “Damla ırmaktan haber verir, az, çok olana işaret eder” sırrınca âlemler ile Allah Teâlâ´yı buluruz.

Allah Teâlâ´nın Zat-ını tanıttığı ilk mahlûk Hakikati Muhammediye´dir. Sonra saf aşk[23] ve Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem´in nurunu, Ruh-u ve Akl-ı yarattı.

Yaratılanlar Nur-i Muhammedî şerefine yaratıldığında Elest….(Ben, sizin Rabb´iniz değil miyim?) hitabına muhatap olmuştur. Yerdeki ve göktekiler isteyerek veya istemeyerek belâ…..(Evet, sen bizim Rabb´imizsin) cevabını verdiler.

Yaratılmışlar Elest Meclisinden dünya âlemine gelinceye kadar Lahût, ceberut ve melekût âlemlerinden geçerek kabiliyetleri miktarınca maden, bitki, hayvan ve insan olarak bu âleme gelmiştirler.[24]

İnsanın yaratılışındaki arzu ilâhi aşk olduğu ve ilâhî yurda tekrar kavuşacağı bilgisi Belâ Meclisi´nde verildiğinden, şartları zor olan dünyanın çilesine katlandı.

İnsan, nurlu doğuşların merkezi olan Lâhut âlemi´nden dünya âlemine gelince terkip ve nispeti ile karışıklığa uğrayıp bulanıklaşarak, kutsal âlemdeki Elest hitabı ve kazandığı kutsal durumları kaybetti. Ancak eski durumu kazanmanın bilgisine kavuşunca, bağlarından kurtulmak istedi.

O kadar kuvvetli bir bağlar gördü ki, kurtuluşunu ancak ölümde gördü.

Onun için “Ölmeden önce ölünüz” hikmetiyle kaybedilen özelliğin bir an önce kazanılması için ölümün benzerinin yaşanması istenmiştir.[25] Çünkü Allah Teâlâ´ya varmak için berraklaşma gerekmektedir.

Ölüm, kayıtlardan kurtuluştur. Ölüm uyanıştır.

Binaenaleyh, insan kulluk vazifelerini yapmak için yaratıldı. Bir kimsenin Allah Teâlâ´ya kul olması için, Ondan başka şeylere kul olmaktan ve bağlanmaktan tam kurtulması lazımdır. Fakat insan bilgisinde küllenmenin olduğu muhakkaktır. Çünkü insan, hayatı boyunca bir şeyler arar. Öyle ki bir şeye muhabbet eder, sonrada ondanda usanır ve böyle yaşar durur. Bu ise insanın öz bilgiyi bulamamasındandır. Aradığı şeyin ilâhi aşk olduğunu anlayınca da anlaşılmaz bir zevke düşer. Dünya nimetlerinden kendini uzaklaştırmanın gereğini hissedip bir fakirliğe düşer. Bu fakirlik Ümmî Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem´in El-Fakr-u Fahri Makamı olarak bahsettiği makamdır.

Buna göre dünya kazanç yeri olduğu için kullukta ileri gidenler o derece Allah Teâlâ´ya yakın olacaklardır.

وَالسَّابِقُونَ السَّابِقُونَ  أُوْلَئِكَ الْمُقَرَّبُونَ

“İyilik işlemekte önde olanlar, karşılıkların‎ almakta da önde olanlardı‎r. Onlar Allah Teâlâ´ya yakındırlar.” (Vâk‎ı´a,10–11)

فَـلَـكَ اْلـحَمْدُ وَ ٱلـــنَّعْمـۤاءُ

“Nimetler Sen´in ihsanın, teşekkürler de Sen´indir.”

Nimeti veren Allah Teâlâ olduğu gibi şükretmek de O´ndandır. Nimeti görmek için Allah Teâlâ´nın verdiği göz gerekmektedir. Çünkü insan kör olmayı hiçbir zaman istemediği halde körlük sanki aslı ile onda var gibidir. Körlük anlayışın uzaklaşmasıdır.

“Allah Teâlâ onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir, gözlerinde de perde vardır[26] ve büyük azap onlar içindir.” (Bakara,7)

Kullar Allah Teâlâ´ya kulluk etmek kendi taraflarından olduğunu zanneder. Hakikatte Allah Teâlâ insanı kulluğa kabul etmektedir.

Biz Allah Teâlâ´ya ibadet ederiz sanırız. Aslında O bize merhamet ve sevgi duyar. Çünkü kudretliye acizin ibadeti bir mana ifade etmez.

وَلَـكَ ٱلــطَّـوْلُ  وَ اْلالآءُ

“Üstün zenginlik ve ihsan zenginliği Sana mahsustur.”

Allah Teâlâ kullarına yaptığı ihsanla zenginliğini ve gücünü gösterir. İhsanında tükenme ve sonlanma diye bir şey yoktur. Verdiği nimetlerin sayısını da ancak kendisi bilir.

“Kendisinden isteyebileceğiniz her şeyi size vermiştir.[27] Allah’ın nimetini sayacak olsanız bitiremezsiniz. Doğrusu insan pek zalim ve çok nankördür.” (İbrahim,34)

Bu ayet, dünya âleminde kullar tarafından nimetlerin sayısı ve kadri bilinemeyeceğini bildirilmiştir.

َتبارَكْتَ رَبـَّـنا وَ تَعَالَـيـْتَ

“Ey Rabb´imiz ne yüce ve ulvîsin.”

Dünya ve ahirette Allah Teâlâ´nın nimetleri ihsan etmedeki cömertliği, zat-ı, sıfatları ve işleri ile noksanlıktan ve idrak edilmekten berî ve salimdir.

Allah Teâlâ´nın yüceliğini bilmek ve kabul etmek nimetlerinin üzeremize artmasına sebep olur. Kul olarak bu itirafımız, Allah Teâlâ´ya karşı bir sermaye olmaktadır.

نَـسْتغْفِرُكَ وَ نَـتوُبُ اِلَـيْكَ

“Günahlarımızı affet, tövbemiz Sanadır.”

—Günahlarımızın affını isteyerek azabını hemen üzerimize gönderme. Sana pişman olduğumuzu itiraf ederiz.

—Sena edemediğimiz Rabb´im, hata ve isyanlarımızdan dolayı, Sana geldiğimizde, şanına layık olan bizi affetmektir.

—Biz bu kapıdan başka kapıda özür beyan etmeyiz.

—Bu dua sahibini ve okuyanı bağışla ve nimet ve ihsanlarını artır; demektir.

Günahsız bir kul yoktur. Her günahın boynuna tövbe gemi atmak gerekir. Eğer günahlar başıboş bırakılırsa vahşi atlar gibi insanı uçuruma atar.

Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve selem Hadis-i Kutsi´de buyurdu ki;

“Nefsim kudret elinde olan Zat’a yemin ederim ki, eğer siz hiç günah işlemeseniz, Allah Teâlâ sizi toptan helak eder; günah işleyen, arkadan da istiğfar eden bir kavim yaratır ve onlar‎ı mağfiret ederdi.”

“Nefsim elinde bulunan Zat-ı‎ Zülcelâl’a yemin olsun ki, günah işlemediğiniz takdirde ondan daha büyük olan ucb’e (kendini beğenme günahına) düşeceğinizden korkarı‎m.” (Müslim)

İnsanda terbiye tamamlanmadan önceki berraklaşma, kendini beğenme musibetini çağrıştırır. Onun için ham insanların ibadetlerindeki çokluk fazla itibar görmemiştir. Çünkü kemâlat zirvesine ulaşan Ashab-ı Güzin radiyallâhü anhüm çok ibadetle değil, nefis terbiyesindeki yükseklikleri ile üstün olmuşlardır.

Günahlarımız kulluğumuzun işaretidir. Sevaplarımızdan bize bir övünme gelecekse öyle sevaptan, şeytan gibi kovulmaktan Allah Teâlâ´ya sığınmak gerekir.[28]

Kur´an-ı Kerim´de istiğfar kökü ile olan isim ve sıfatlar, tövbe kökü ile gelenden çoktur. İstiğfar ve tövbe kullanım açısından birbirine yakın manalarda olan dualardır. Diğer duaların ve ibadetlerin makbul olması için de önce tövbe ve istiğfarla, dua ve ibadetlere başlanması tavsiye edilmiştir.

Bazı büyükler:

“İstiğfarda mı bulunayım, tesbihat mı yapayım?” diye soru soranlara şu cevabı vermiştir:

“Kirli elbise, buhurdan ziyade sabuna muhtaçtır.”

Şu halde tövbe ve istiğfar için illa da günah işlemiş olmak gerekmez. Allah Teâlâ´ya dua vs. şekilde ibadet edecek olan kimsenin buna ‘tövbe ve istiğfar’ la başlaması,  kirlerden temizlenmesi gerekir. Çünkü temizlerin duası daha çabuk icâbet görür. Efendimiz sallallâhü aleyhi ve selem buyurdu ki;

“Allah Teâlâ´ya yemin olsun, ben günde yetmiş defadan fazla Allah Teâlâ´ya tövbe ve istiğfar ederim.”

َانْتَ اْْلاَوَّلُ فَلا شَيْئَ قَـبْلَكَ

“Sen, evveli olmayan Evvelsin.”

Öncelik ve son yaratılmışlar içindir. Allah Teâlâ´nın Zat-ını bununla vasıfla yamayız. Mahlûkatı yaratmadan önce Allah Teâlâ Âmâ-da[29] idi. Bu anda ise hiçbir şey yoktu. Allah Teâlâ yokluğa ve boşluğa tecelli buyurunca isim ve sıfatların gereğince varlıklar yaratılış sırası üzere var oldular.

َانْتَ اْلاخِرُ فَلا شَـيْئَ بَـعْدَكَ

“Eşya yok olunca, sonu Sen´sin”

Allah Teâlâ´m,  kıyameti koparacaksın ve her şeyi, kudretini göstermek için yok edeceksin, demektir.

“Bugün mülk kimindir.”

Kelamın boyutlar üstünde tecelli eder iken, bu kelama cevap yine Sen´den, Sana olacaktır.

“Mülk, Vahid, Kahhar olan Allah Teâlâ´nın dır.”(Mümin,16)

وَ َانْتَ ٱلـظَّاهِــرُ فَلا شَــيْئَ يُـشْـبِـهُـكَ

“Eşin ve benzerin olmadan, her şeyde zahirsin.”

Sen her şeyde görünürken, Sen´i kimse fark edemez.

Her yerde ve her şeyde Sen varsın.

Onlar, ne Sendir.

Ne Sen, onlarsın.

Sen, Sensin; onlar, onlar.

Fakat her şey yine Sen´dendir.

Allah Teâlâ´nın zat-ını anlamaya çalışmakta gündüzün mum yakmak gibi boş iştir. Yanan mumun gündüze olan aydınlığı ne olursa, insanın O´nu anlamak için olan durumu da ancak olmaktadır.

وَ َانْتَ الْـبَاطِنُ فَلا شَيْئَ َيرَاكَ

“Aynı anda, görenlerin gözünden gizlisin.”

Yukarıda anlatıldığı gibi aşikâr olan Allah Teâlâ gizliden gizlidir. Görünmesi ile gizliliği aynı andadır. Bunu anlatmak mümkün değildir.

Zahir ve batın Allah Teâlâ´dır. Allah Teâlâ´nın zahir oluşu isim ve sıfatlarla, batın oluşu zat-ı iledir.

وَ َانْتَ الْـوَاحِدُ ِبلا َكـثــِيرٍ

“İçinde çokluk olmayan, birsin.”

Ortağı olmayan, çoğalma kabul etmeyen birliktir. Madde, atomlardan; atomlar, alt parçacıklardan oluşur. Birlikleri, çoklardan teşekkül eder. Allah Teâlâ ise, böyle değildir.

وَ َانْتَ اْلــقادِرُ ِبلا وَزِيــرٍ  ِ

“Yardımcıya, ihtiyacı olmayan kudret sahibisin.”

Allah Teâlâ, bir şey murat ettiğin zaman, O´nu başarmak için yardımcıya ihtiyaç duymaz. Murat eder, o da olur. Olması için tedbir, hazırlığa ihtiyaç duymaz. İcrası için teşekkül gerekmez.

وَ َانْتَ الْمُـدَبِـّرُ بِلا مُشِيرٍ

“İşlerin sonunu bildiğinden, istişare etmeden tedbirini alırsın.”

Allah Teâlâ, her işin tedbirini, düşünmeden, istişare etmeden öncesi ve sonu ile bilir. İşler Allah Teâlâ´nın isteği ile döner ve durur.

Şah-ı Nakşibent (ks) Efendimiz bu kısımda akılları hayrete düşüren Allah Teâlâ´ı övmek için, sözü kendi zatına bıraktı. Çünkü övgüler hep noksan kalmaktadır.

Aşağıda zikredilecek ayeti Kur´an-ı Kerim´deki gibi zikretti. Ayetin başında gelen söyle lafzı, nefise ayıklık vermek, ayetin aslına hürmet ve ayrıca emir olarak kabul etmek içindir.

قُــلِ ٱللَّهُمَّ مَالِكَ الْـمُلْكِ تُـؤْتــِي الْـمُلْـكَ مَنْ تَشـۤاءُ وَ تَــنْزِعُ الْــمُلْكَ مِمَّنْ تَشـۤاءُ وَ تُــعِــزُّ مَنْ تَـشۤـاءُ  وَ تُــذِلُّ مَنْ تَـشـۤاءُ بِيَــدِكَ الْـخَــيْرُ اِنَّـكَ عَلى كُــلِّ شَىْءٍ  قَــدِيرٌ  تُولِـــجُ ٱلَّــيْلَ فيِ ٱلــنَّــهَارِ وَ تُولِـــجُ ٱلــنَّهارَ فيِ ٱلَّــيْلِ وَ تُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَـيِّتِ وَ تُخْرِجُ الْمَـيِّتَ مِنَ الْحَـيِّ وَ تَــرْزُقُ مَنْ تَـشـۤاءُ بِــغَــيْرِ حِسَابٍ

“De ki: Ey mülkün sahibi olan Allah Teâlâ´m!

Sen mülkü dilediğine verirsin ve mülkü dilediğinden çeker alırsın ve dilediğini aziz edersin, dilediğini de zelil kılarsın.

Hayır, senin kudret elindedir. Şüphe yok ki, sen her şeye fazlasıyla kadirsin.

Geceyi gündüz içine tıkarsın, gündüzü de gece içine tıkarsın, diriyi ölüden, ölüyü de diriden çıkarırsın. Dilediğine hesapsız olarak rızık verirsin.” (Âl-i İmran 26,27)

Rivayet edilir ki, Mekke´nin fethi üzerine Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, ümmetine Fars ve Rum mülklerini vaat etmiş idi. Münafıklar ve Yahudiler “heyhat, Hz. Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve sellem nerede Fars ve Rum nerede? Onların kuvvetleri bunlardan pek fazla, Hz. Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve sellem, Mekke ve Medine yetmedi mi ki Fars ve Rum Devletlerine tamah ediyor?” dediler.

Bu sözden daha önceleri Ahzab Harbi´nde Rasûlüllah hendeği belirlemiş, krokisini çizmişti, Medine ahalisinden her on kişiye kırk zıra´ vermişti. Amr ibni Avf radiyallâhü anh, Selman-ı Farisî radiyallâhü anh, Huzeyfe radiyallâhü anh, Nu´man ibni Mukrin radiyallâhü anh ve Ensar´dan altı kişi, kırk arşın bir yerde çalışıyorlardı. Kazarlarken hendeğin ortasında Allah Teâlâ tarafından gayet büyük dağ gibi bir kaya çıktı. Demir külünkler kırıldı, çok çalıştılar taşı kıramadılar, pek az bir şey koparabildiler. Selman-ı Farisî radiyallâhü anh´a

“Çık Rasûlüllah´a haber ver, emrini öğren gel” dediler. Selman radiyallâhü anh çıktı.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem bir Türk çadırı kurdurmuş, içinde oturuyordu, olayı arz etti. Efendimiz sallallâhü aleyhi ve selem, Selman radiyallâhü anh ile beraber hendeğe indi. Diğer dokuz kişi hendeğin kenarında idiler, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem,  Selman radiyallâhü anh´tan külüngü aldı taşa bir darbe vurdu, çatlattı. Taştan öyle bir şimşek çıktı ki, karanlık bir odada bir kandil gibi etrafı aydınlattı. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem bir fetih tekbiri aldı. Bütün Müslümanlar da tekbir aldılar. İkinci bir darbe daha vurdu. Bir şimşek daha çıktı ve yine öyle tekbir aldılar. Üçüncü bir darbe daha vurdu taşı parçaladı ve bir şimşek daha çıktı. Aynı şekilde bir tekbir daha aldılar, sonra Selman radiyallâhü anh´ın elini tutup çıktı.

Selman radiyallâhü anh;

“Sana, anam babam feda olsun ya Rasülâllah, hiç görmediğim bir şey gördüm” dedi. Rasulullah sallallâhü aleyhi ve sellem, cemaate iltifat ile

“Selman ne söylüyor gördünüz mü?” buyurdu, “evet, ya Rasülâllah” dediler. Buyurdu ki;

“İlk darbeyi vurdum, bana gördüğünüz şimşek çaktı. Bundan bana, Hıyrenin ve Medaini Kisra´nın kasırları aydınlandı. Cibril de bana haber verdi ki, ümmetim bunlara muhakkak galebe edecek.

Sonra ikinci darbeyi vurdum gördüğünüz şimşek çaktı, bundan da bana Rum´un kırmızı kasırları aydınlandı. Cibril de bana haber verdi ki ümmetim bunlara muhakkak galebe edecektir.

Sonra üçüncü darbeyi vurdum gördüğünüz şimşek çaktı. Bundan da bana San´anın kasırları aydınlandı. Cibril de haber verdi ki ümmetim bunlara muhakkak galebe edecektir, müjdeler olsun”.

Bunun üzerine Müslümanlar pek sevindiler;

“Elhamdülillâh bu bir vaad-ı sadıktır, bu kazım işinden bize büyük bir yardım vaat edilmiştir” dediler. Münafıklar ise;

“Ne acaibsiniz sizi boş ümitlere düşürüyor, asılsız vaatlerde bulunuyor, Yesrib´den Hıyre ve Medaini Kisra kasırlarını gördüğünü ve bunların size fetih olunacağını söylüyor, hâlbuki muharebeye çıkmağa bile gücünüz yetmiyor da, korkunuzdan hendek kazıyorsunuz” dediler. O zaman bu ayetler indi.

Bu ayetlerin fazileti hakkında birçok haberler gelmiştir.

Hz. Eyyub–el Ensarî´radiyallâhü anh´den ve Hazreti Ali kerremallâhü veche´den rivayet olunduğu üzere Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurmuştur ki,

“Fatiha ve Ayet-el Kürsi” bir de Âli İmran´da “شهد الله انه لا اله الا هو” den ان الدين عند الله الاسلام”  ´a  kadar ve 26. ve 27. iki âyet nâzil oldukları zaman Allah Teâlâ ile aralarında hiç bir hicap bulunmaksızın Arşı ilâhîye yapışarak

“Ya Rabb, bizi Arzına ve sana âsi olanlara indiriyorsun” dediler. Allah Teâlâ´da buyurdu ki;

“Yemin olsun sizi her namazın arkasında okuyan her hangi bir kimsenin kusurlarına bakmayarak makamını Cennet kılacağım, O´nu Hazire-tül Kudüs´te iskân edeceğim. Her gün kendisine yetmiş defa nazar edeceğim ve yetmiş hacetini kaza edeceğim ki, aşağısı mağfirettir. O´nu her bir düşmandan, hasetçinin hasedinden koruyacağım ve onları mağfiret eyleyeceğim”.

Said ibni Cübeyr radiyallâhü anh den rivayet edildiği üzere Medine etrafında üç yüz altmış put vardı, bu ayeti kerime indiği zaman yerlere kapanıp secde ettiler.

Konu ile ilgili olarak Efendimiz sallallâhü aleyhi ve selem bir hâdisi kutsi´de şöyle buyurdu.

“Ben Allah-u Azîmüşşan Melik ül-Mülûküm, hükümdarların kalpleri ve iradeleri benim elimdedir, kullar bana itaat ederlerse ben de onları onlara rahmet kılarım ve eğer kullar bana isyan ederlerse ben de onları cezalandırırım. Her şey benim elimdedir.

Onun için başınızdakilere sövmek ile meşgul olmayın. Bana tövbe ve müracaat eyleyin ki onları size bükeyim.”

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selem ise;

“Ne iseniz, yöneticileriniz öyle olur, yani yönetilirsiniz” buyurdular.

İşte Allah Teâlâ´yı böyle bilmeli, böyle tanımalı ve bu tanıyışla ona güvenmeli ve iltica eylemelidir.

Allah Teâlâ´ geceyi gündüze katması, zorluğu kolay yapması, sıkıntıyı gidermesidir. Gündüzü gece yapması da tersinedir.

Allah Teâlâ, hallerin sahibi demektir. Çünkü her şey O´nun kudret elinde devran eder.

سُبْحانَكَ يا مَنِ احْتَجَبَ فيِ اْلاُؤلى عَنْ جَمِيعِ اْلـوَرى

“Dünyada mahlûkatın gözlerinden, idraklerinden gizli olan Rabb´im, Seni tenzih ve tesbih ederim.”

Dünyada Allah Teâlâ´nın varlığını görmek değil de müşahedesi vardır. Allah Teâlâ´nın bütün isim ve sıfatları kâinatta müşahede edilir. Allah Teâlâ, ahirette kullarına zat-ını görmeyi nasip edecektir.

Ahirette Allah Teâlâ´yı görmek haktır. Cennette olanlar Allah Teâlâ´yı göreceklerdir. Buna iman etmeli, nasıl olacağı ile meşgul olunmamalıdır. Çünkü dünyevî bilgiler buna kâfi gelmez

Bunun içindir ki, ahirette ki görmeye, nasıl olacağı bilinmeyen bir görmedir, denmiştir. Dünyada bu sır seçilmişlerin seçilmişi Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem´e ve Muhammedî terbiyede yüksek seviyeye ulaşanlara açıklanmış ve gösterilmiştir. Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem miraçta hakikî görmeye kavuşmuştur. Diğerleri ise tam görme değilse de, ahiretteki görmeye benzeyen görme gibidir. Bu öyle büyük makam ki, Sahabe Efendilerimiz radiyallâhü anhüm zamanından sonra çok az kimse bununla şereflenmiştir. Ahir zamanda ise bu görüş Hz. Mehdi aleyhisselâm´da zuhur edecektir. Çünkü O´nun zamanında İslamiyet Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem´in zamanındaki durumuna yeniden kavuşacaktır.

Görmeler his, akıl, kalp ve keşf ile olur.

Her makamın görmesi ayrıdır.

‘Allah Teâlâ´yı gördüm’ diye söylenen rivayetler, aynadaki tecellilerin, müşahede edilmesi gibidir. Bu zat-ını görmek değildir. İnsanın dışında ve kendisinde görülen her şey O değildir. Onun alametleridir. Görülen, işitilen ve bilinen her şey, O değildir.

Miraçta Hz. Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz´e, olan görmenin ise, tarifi mümkün değildir.

Hz. Aişe radiyallahü anha validemiz bile bu konuda teyakkuzda kalmıştır. O,

“Her kim Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem´in Allah Teâlâ´yı baş veya kalp gözü ile gördü derse yalan söyler” demiştir.

Bu rivayette ki mana “Hakk-ı Hakk görür” demektir. Daha sonraki makamlara ulaşınca Aişe radiyallahü anha Validemiz bu sözünden vazgeçmiştir.

Yani Allah Teâlâ´ya ulaşmanın Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem ile olduğunu;

Ulaştıranın (Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem), ulaşılanı (Allah Teâlâ´yı) bilmeden kavuşturamayacağını anlamıştır. Hiç rehber bilmediği yolu anlatabilir mi?

Görmek makamı, Hz. Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz´e ait makamdır. Bu sırrı ise kimse çözemez.

سُبْحانَكَ يا مَنْ تَرَدى بِالْـوَقاَرِ وَ الْكِـبْريـۤاءِ

“Vakar ve azametle vasıflı olan Rabb´im, Seni takdis ve tesbih ederim.”

Allah Teâlâ, Cemal ve celal sıfatlarıyla oluşan büyüklüğe sahiptir. Azamet ve Kibriyalık, Allah Teâlâ ın sıfatlarındandır. Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem hadis-i kutside buyurdular ki;

“Büyüklük izarım (etek), kibriyalık ridam (cübbe) dır”

Bu sıfatları taşımaya kalkışan cehenneme düşer. Yaratılanlar içerisinde sadece Hz. Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz´e kibriyalık hakkı tanınmıştır. Çünkü sevgilinin seven yanında nazı vardır.   Fakat Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem halkın aşırı tazim ve nazarlarını kendinden çevirip Allah Teâlâ´ya tahsis ettiler. Bunu anlamak için tevhit makamlarının sonuna varmak gerekir ki, burada yeri gelir ki insan tekfirle suçlanılır. Kibriyalık nebilik sırlarındandır.

سُبْحانَكَ يا مَالِكَ جَمِيــعِ اْلاَشْــيآءِ

“Eşyanın sahibi ve dilediği gibi tasarruf eden Rabb´im, Sen´i takdis ve tenzih ederim.”

Yerin ve göğün yaratanı, varisi Allah Teâlâ´dır.

Allah Teâlâ mülkün hem sahibi, hem hükümdarıdır. Mülkünde dilediği gibi tasarruf eder. Hiçbir şeyin O’nun bu tasarrufuna itiraz ve tenkide hakkı yoktur. Dilediğine verir, dilediğinden alır. Mülkünde hiçbir ortağa ve yardımcıya da ihtiyacı yoktur.

سُبْحانَكَ يا مَنْ تَعَـزَّزَ  بِالْـقُدْرَةِ وَ اْلعُلى

“Ulvi kudret ile şerefli olan Rabb´im Seni tesbih ve tenzih ederim.”

Allah Teâlâ, kuvvet ve kudret sahipleri üzerinde istediği gibi tasarruf eden, her şeye karşı mutlak surette kadirdir. Her şeye kadir olduğu içindir ki, dilediği şeyi yaratır ve isterse onda dilediği kadar kuvvet ve kudret de yaratır.

Bu sebeple eşya, verilen kuvveti ile tasarruf ve hayat sahibi olur. Allah Teâlâ´nın, zat-ı kudreti ise hiçbir şey ile kıyaslanmayacak yüksekliktedir.

سُبْحانَكَ يا مَنْ  يَعْلَمُ مَا فيِ ٱلضَّوَاحِي ٱلسَّـبْعِ وَ الْحُـسْنى

“Yedi kat gök ve yerde ki olanı, hakikati ile bilen ve kuşatan Rabb´im, Sen´i tesbih ve takdis ederim.”

Bu bilmedeki mana tasarruf etmek ve kontrol altında tutmaktır. Bazı bilmek fiili etkisizdir. Allah Teâlâ ın bilmesi, tasarruf iledir. Semalar ve yer O´na itaat ile emir olunduğu gibi, izni olmadan, değişmeye de uğrayamaz.

وَ يا مَنْ يَعْلَمُ ما يَـتَــلَـجْلَــجُ فيِ ٱلصُّدُورِ وَ اْلاَحْشآءِ

“İnsanın göğsünde ve batınındaki hareketleri bilen Rabb´im, Sen´i tesbih ve takdis ederim.”

Allah Teâlâ ise, kulun ruhunda, nefisinde ve cesedinde olan her şeyden haberdardır. Bu konuda insanın gizlediği, açtığı şeyleri, içinden geçirdiği vesveseyi, küfür ve imanı bilir. Ayrıca insana verilen bilgide, meleklerin ulaşamadığı bir kısım vardır ki, bu insana Allah Teâlâ tarafından verilen bir şereftir.

Kulun O´ndan gizleyeceği hiçbir şey olmadığı gibi, amellerinde ki asıl niyet de kendisi tarafından muhakkak bilinir.

Düşünceler ve Terbiyesi

Kalbe gelen düşünceler, dört kısım olup, şeytanî, nefsanî, melekî ve hakkânîdir.

Şeytanî olanı sol taraftan gelir.

Nefsanî olanı beyinden gelir.

Melekî olanı sağ taraftan gelir.

Hakkânî olan üstün üstünden gelir.

Onun için insanın terbiye edilmesi gerekmektedir.

İnsan terbiye yolunda işin iç manasına varmadan önce, kendi ilhamına uymayıp, Ehl-i sünnet âlimlerine tabi olması gerekir. Âlimleri haklı, doğru, kendini yanlış bilmelidir. Çünkü âlimler, bilgilerini Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem´den almıştır. Bu bilgiler, vahiy ile gelmiş olup sağlamdır. Yanlışlıktan korunmuştur. Bu bilgilere uymayan keşif ve ilham ise muhakkak yanlıştır. Bunun için kendi keşfini, âlimlerin sözünün üstünde tutmak, vahiy ile inmiş olan sağlam bilgilerin üstünde tutmak olur. Bu ise, sapıklığın ta kendisidir ve zarar, ziyandan başka bir şey değildir. Fakat terbiye olunca da hatalar büsbütün yok olur.

İnsan vesveselerden kendini korumalıdır. Kendini hiç iyi bilmemeli ve başkalarını kötü görmemelidir.

İnsanın maddî istekleri Allah Teâlâ´dan uzaklaşmaya, ruhunda bulduğu istekleri O´na kavuşmaya sebeptir.

Ashab-ı Kiram´dan birkaçı, kötü düşüncelerden, vesveselerden şikayet etmişti. Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem

“Bu vesveseler, imanın olgun olmasındandır” buyurmuştur.

Bu hadîsi şerifin manası;

İmanın olgun olması, yakinin çok olmasındandır. Yakinin çok olması da, çok yakın olanlardadır. Kalp ve ruh Allah Teâlâ´ya ne kadar çok yakın olurlarsa, iman ve yakin de çok olur. Bedene bağlılık da, o kadar az olur. Bu zaman, bedene vesveseler çok gelir. Uygun olmayan vesveseler meydana gelir. Kötü vesveselerin gelmesine sebep imanın kâmil olmasıdır. Uygunsuz vesveseler ne kadar çok olursa, imanlarının o kadar çok olgun olduğunu gösterir.

Çünkü iman kâmil olunca, latifelerin en latif olan ruh bedenden o kadar çok sıyrılır. Sıyrıldıkça, bağları gevşedikçe, beden boşalır. Bulanmağa, kararmağa başlar. Böylece kötü düşünceler, vesveseler artar. Fakat terbiyesi eksik olanların vesveseleri ise zararlıdır. Kalp ve ruh hastalıklarını arttırır. [30]

Terbiyeden önce her bilgi eksiktir. Nefsin istekleri karışmıştır. Hakikat zan edilen şeyler terbiyede yükseldikçe, yanlış oldukları açığa çıkar. Sonra ise, Hakk´a kavuşunca “Her şey Hak içindir” olduğu anlaşılır. Bu nedenle büyükler, nefislerinin isteklerinden dolayı, Allah Teâlâ´ya o kadar çok yalvarırlar ve pişman olurlar ki, başkalarının bir senede kazandıkları mertebelere, bir anda yükselmelerine sebep olur.

Su balığa hayat olurken, insana ölümdür.

Mesela; başa gelen belalar, sıkıntılar, her ne kadar acı ve üzücü görünür ise de, batına yani kalbe, ruha tatlı gelmektedir. Çünkü beden ile ruh birbirinin zıddı, tersi gibidir. Birine acı gelen, ötekine tatlı olmaktadır. Ruh terbiyesi eksik olanlar bunu anlayamazlar. “Onlar, hayvanlar gibidir. Daha da aşağıdırlar” (Araf 178)

Fakat bir kimsenin ruhu alçalarak beden mertebesine yerleşse ve nefsine bağlansa, bu ince bilgileri nasıl anlayabilir?

Ruh kendi makamına çıkmadıkça ve nefsinden ayrılmadıkça, bu marifetlerin güzelliğini göremez. Bu nimete kavuşmak için, takdir edilen ecel gelmeden önce olan ölüme kavuşmak lazımdır. Büyüklerimiz bu ölüme “Fena” adını vermişlerdir

Fena-Nefis Terbiyesi

Hz. Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve sellem kâfirlerle cihattan geri dönünce,

“Küçük muharebeden döndük, büyük cihada geldik” buyurdu.

Nefis ile savaşmağa, “Büyük Cihad” demiştir.

Allah Teâlâ insanı nefisten yaratıp, ruhu ona ikram etmiştir.

فَاِذَا سَوَّيْتُهُ وَنَفَخْتُ فيهِ مِنْ رُوحى فَقَعُوا لَهُ سَاجِدينَ

“Onu tamamlayıp, içine de ruhumdan üfürdüğüm zaman, derhal ona secdeye kapanın” (Sâd;72)

Ruh´un yeri kalptir. Ruh, özellik bakımından İlâhî Zat-ın tecellilerini taşırken, nefis zat-î sıfatların ve fiillerin tecellisini taşımaktadır. [31]

Ruh, özü itibarıyla kutlu olmasına rağmen halife sıfatına erişememiştir. Çünkü halifelik makamının karşılığı ancak nefis taşıması karşılığında insana verilmiştir. Ruhlar letafet, ihata ve hareket bakımlarından, görünüşte, kendini yaratana benzer.

“Allah Teâlâ, Âdemi kendi suretinde yarattı” hadis-i şerifi, bunu bildirmektedir.

Beden, ruh için dikilmiş bir elbisedir. Eğer ki; ruh yalnız başına yaratılmış kalsaydı, melekler ile arasında bir fark kalmazdı.

Melekler maddeli, mekânlı ve nasıl oldukları anlaşılabilir oldukları için halifelik sıfatına kavuşamaz. Bu bilgilerden insanın nasıl Allah Teâlâ´nın halifesi olduğu anlaşılmaktadır.

Bir şeyin sureti, onun halifesidir, vekilidir. Bir şey onun suretinde yaratılmazsa, onun halifesi olamaz. Halife olmağa yakışmayan, emanet yükünü taşıyamaz.

Cüneyd-i Bağdadi (ks) “Hadis (sonradan yaratılan), kadime (ezeli, aratılmayan) yaklaşınca, izi, eseri bile kalmaz” buyurdu.

Sultanın hediyelerini, ancak onun hayvanları taşır.

Allah Teâlâ kararmış olan bedeni, nurlu olan ruha sevdirdi. Nur karanlığa âşık oldu. Çok severek, bedenle ile birleşti. Bu bağlantı ile nurun cilası arttı. Ona yakınlaşmakla, parlaklığı çoğaldı. Nurun bu hali, ayna yapılacak cam gibi oldu.

Parlak olan nur, karanlık cesede bağlanınca, önceden Allah Teâlâ´ya olan yakınlığını, kendi varlığını ve özelliklerini unuttu. Karanlık bedene olan sevgisine dalarak ve yalnız bir görünüş olan o bedene bağlanarak kendini kaybetti. O´nunla bir arada kalınca, değerini kaybedip kötüleşti. Ruh bedenden yüz çevirip, unuttuğu Kutsî sevgilinin müşahedesine dalarsa ve ona bağlanırsa, karanlık bedeni de, o kutsî makama sürükler. Müşahedesi artınca da, beden de onun nurları ile aydınlanır.[32]

Bu nedenle nefsin ruh ile olan arkadaşlığı neticesi kutsi makamlar insana hediye edilmiştir. En büyük ikram da sonsuz hayatın ruh sebebiyle insana ihsan edilmesidir. Çünkü ruhun özünde sonsuzluk işaretleri vardır.

Pis olan meni rahme düşünce can olup temizlenmesi gibi, nefiste ruhun etkisine girince temizlenir.

Bundan dolayı insanda terbiye edilme ve yol göstermenin gerekliliği duyulmuştur. Çünkü yaratılışı maddî itibarıyla zayıf, manevî yönden yüksek yaratıldığından dengelerin sağlanması için ilâhî yardıma ihtiyaç vardır.

سُبْحانَكَ يا مَنْ شَرَّفَ الْــعَروُضَ عَلى الْمُــدُنِ وَ الْـقُرى

“Mekke ve Medine Şehirlerini, şehirler ve yerleşim yerlerinden şerefli ve üstün kılan Rabb´im, Sen´i tesbih ve takdis ederim.”

Dünya ve kâinat üzerinde en kıymetli mekân Medine´de Hz. Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz in vücut-u Pâki´ni çevreleyen mekândır.

Bir Habeşi Medine´de dedin edildi. Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“Bu ondan yaratıldığı toprağa defin edildi.”

Şeref bakımından daha sonra Kâbe-i Muazzama ve sırasıyla bunların etrafı olan,  mekânlar gelmektedir. Bu Allah Teâlâ´nın lütfu ilahisi olarak, kullara ihsanıdır.

Dünyada ve uzayda olacak oluşların merkezi, Kabe-i Muazzam´a;[33]

Manevi terakkilerin yükseliş ve merkezi ise Ravza-i Mutahhara´dır.

Mekke ve Medine de olan şeref bu ve birçok özelliklerden dolayıdır. Bunlar sırdır. Ehlince bilinmektedir. [34]

سُبْحانَكَ يا مَنْ يَعْـلَمُ ماَ تَحْتَ الْجَـبوُبِ وَ الـثَّــرى

“Yerin altı ve üstünü bilen ve tasarrufunda tutan Rabb´im, Sen´i tesbih ve takdis ederim.”

Allah Teâlâ´nın bilmesi demek, onları yaratması, kontrol altında tutmasıdır.

Yaratılanlarda tesadüf ve evrimleşme yoktur. Yaratılışı gereği olması gereken en mükemmel şekilde yaratılmıştır.

سُبْحانَكَ يا مَـنْ تَـعَالى وَ لَـطُـفَ عَـنْ أَنْ يُـرى

“Zat-ı idrak, hissiyat ve keyfiyetle görülmekten yüce olan Rabb´im, Sen´i tenzih ve takdis ederim.”

Bilmek, görmekten sonra geldiğinden Allah Teâlâ´yı bilmek isteyen, göremediği, benzetemediği zatı, o hali ile kabullenip acziyetini itiraf etmelidir. Bu bilgi, bilmenin üstü bilgidir ki, ulaşılacak en son makamdır.

Kulluk bilgisine ulaşan, Rabb´ni bilir, O´nu tanır. İdraksizliği idrak etmek, en büyük ilimdir.

تَـبـَارَكْتَ رَبــَّنا وَ تَـعَالَــيْتَ

“Kudreti yüksek Rabb´imiz, Sen ne yücesin.”

İlah olmak, zatının gereğidir. Allah Teâlâ´nın kulu olduğunu bilmek ise, kullarına şereftir.

لا رَبَّ  غَــيْرُكَ وَ لا قاهِرَ سِواكَ

“Senden başka Rabb olmadığı gibi, Senden başka kahredecekte yoktur.”

Af ve ceza Allah Teâlâ´ya aittir. Bizlere dilediği gibi hüküm eder. Dilerse af eder, dilerse ceza verir. O´nun bizleri af etmesi ise Rabb´lik gereğidir. Çünkü büyüklüğün gereği affetmektir.

Allah Teâlâ Aziz ve Hâkim´dir.

ٱللَّهُمَّ َانْتَ الْمُـنْعِمُ الْـمُفْضِلُ

“Ey Allah Teâlâ´m nimetlerini, fazl-ı ihsanından minnetsizce verirsin.”

Allah Teâlâ, karşılık beklemeden, kudret nişanesi olarak nimetler bahşeder. Kul isyan halinde bile nimet içinde yüzer. Bunu takdir etmek mümkün değildir.

Allah Teâlâ hakikaten çok büyüktür.

الْـمُقيِلُ

“Kusurlarımızı silersin.”

Allah Teâlâ, kullarına tekliflerini yaparken güç ve kudretlerine uygunlukta yapmıştır. Allah Teâlâ, kullarının eksik olduğunu bildiğinden, çok şeylerini izale eder ve ikmal eder.

Buna göre mükellefler onları güçleriyle rahat yapabilirler. Allah Teâlâ kolaylığı seçmiştir. Böyle olması da teklife kudreti olmadığından değil, rahmetindendir. Bu suretle Allah Teâlâ´nın mükelleflere bahşettiği kudret ve takat yaptığı tekliflerden geniştir. Bu sayede onlara vazifelerini yaptıktan sonra dinlenecek veya teklifsiz hayırlar yapmaya kudretleri yetecektir. Böyle olmasına rağmen kullar her zaman kusur üzere olurlar. Allah Teâlâ´da onların birçoğunu siler ve affeder. Çünkü O, kulları hakkında çok merhametlidir.

Büyükler en büyük günah hakkında buyurmuşlardır ki;

“Kişi bir günah işledikten sonra ‘Allah Teâlâ beni suçumdan affetmeyecektir’ demesi kadar büyük günah yoktur”

اَلشَّكُورُ

“Teşekkür edensin.”

Allah Teâlâ, az çalışmamıza çok şey ihsan eder. Bizden şükür ister iken, bize şükrü öğreten, Şükür Esmasını kendine isim alandır. Onun için yokluk Meşrebi´nden ne kadar çok hoşlandığını bildirmiştir.

Yokluk bulunursa Allah Teâlâ´nın varlığı açığa çıkar.

Sabır bu terbiye yolunun baş ilacıdır. Sabreden teşekkür edebilendir. Sabrın başı da yokluktur.

وَ اَشْــهَدُ َانَّكَ َانْتَ اللَّهُ ٱلَّذِى لاۤ ِالهَ ِالاَّ َانْتَ

“Muhakkak Senin hakkında şahadet ederim ki; Sen´den başka tapılacak ilah yoktur.”

َانْتَ رَبـّىِ وَ رَبُّ كُـلِّ َشْـئٍ

“Sen benim ve her şeyin Rabb´isin.”

 Rabb:

Terbiye eden, sahip, efendi.

Mahlûkat yaratıldıktan sonra başıboş bırakılmamıştır. Terbiye, bir şeyi yavaş, yavaş kemaline eriştirmektir ki, bunun eseri tekâmül olur. Âlemin her kısmında ise terbiye ve tekâmül kanunlarının cereyanı her an görülmektedir.

Terbiye:

Terbiye, aşağı bilgilerden, yüksek bilgilere manevi hareketle ilerlenmesi, yükselme demektir.

Aşağı bilgi; mahlûklara ait bilgi;

Yüksek bilgi; Allah Teâlâ´nın bilgisidir. Bu bilgiye kavuşan, mahlûklara ait bilgilerinin hepsi unutur.

Terbiyede nefsi tasfiye ve tezkiye etmek iki yolla olur.

—Çalışarak ilerlemektir.

—İhsan ve yardım ile götürülmektir.

Aslında her ikisinde yardım olduğu gibi aynı anda olması da vardır.

Terbiye İslamiyet’in bildirdiği bilgilerden başka şeyler öğrenmek için değildir. Manevi yükseliş yolunda ilerlerken, yalnız İslamiyet´in bildirdiği şeyler, açık ve geniş olarak bilinir. Böylece akıl dar çerçevesinden kurtularak, bilginin sonsuz meydanına açılma imkânını bulmaktadır.

İnsan uykudadır, ölünce uyanır.

Ölümden önce olacak mecâzi ölüm için muhakkak terbiye gerekli olmuştur.

Hz. İsa aleyhisselâm buyurdu ki;

“İki kere ölmeyen melekût sırlarına kavuşamaz”

Bunun misali kuşların doğması gibidir. Yani, yumurtanın doğması ve kuşun yumurtadan doğması.

Ölüm ile son bulmayacak hayattaki hakikate ermek için, nefsin terbiye olması gereklidir. Maneviyat yolunda ilerlemekten maksat, nefsin terbiye edilmesi, kalbin mahlûklara bağlılığından kurtarılmasıdır.

Günah olarak insana terbiyesiz nefis yeterlidir. [35]

فَاطِــرُ ٱلسَّــمـوَاتِ وَ اْلاَرْضِ

“Benzeri olmayan yerleri ve gökleri yoktan var ettin.”

Allah Teâlâ, her şeyi öncesi olmadan yoktan var etti.

Semavat denilince; arş, kürsi ve cennet, Arz denilince; dünya ve cehennem hatıra gelmelidir.

عالِـمُ الْغَــيْبِ وَ ٱلشَّــهادَةِ

“Gizli ve açığı bilensin.”

Gözle görülmeyen ve görüleni; var olanı ve varlık meydanında olmayan yok´u; ahiret ve dünyayı Allah Teâlâ hakkı ile bilir. İsteyenlerin hidayet için mi, inat için mi, ne gibi bir maksatla istediklerini de bilir. Bu bilgi çalışma ve kazanma sonucu olmayıp zat-ının gerektiği bilgidir.

الْـعَلِيُّ

“Üstünsün Rabb´im.”

Allah Teâlâ, her şey kendisinin emrinde ve hükmü altında olan Zât demektir. Allah Teâlâ, her hususta, her şeyden yüce olan, zaman ve mekândan münezzehtir. Kudrette, bilgide, hükümde, iradede ve diğer bütün kemal sıfatlarında üstündür.

Kemal, şeref ve yükseklikle mücehhezdir ki, O´nu akıl tasavvur edemez.

الْكَبِيرُ

“Büyüksün Rabb´im.”

Büyüklükte kendisinden daha büyüğü düşünülemeyen kibriya sahibi olan Allah Teâlâ´dır. Her şey Allah Teâlâ´dan, her ne şekilde olursa olsun, küçüktür. O´nu kimsenin ilmi kavrayamaz. Her bakımdan büyük, varlığının kemaline sınır yoktur. Bütün büyüklükler O’na mahsustur.

Allah Teâlâ her şeyi kuşatmıştır, fakat O´nun kuşatmasının ne ve nasıl olduğu bilinmez. Allah Teâlâ´nın yakınlığı ve beraberliği de büyüklüğü gibi olduğundan, bu durumu keşfedenlerde, O´nun durumunun benzeri ve misaline kavuşurlar, hakikatine ulaşamazlar. Bu hakikatler ne olduğu bilinemeyen mertebededirler.

Allah Teâlâ gerçekten büyüktür.

الْمُتَعَالِ

“Yücesin Rabb´im.”

Üstünlüğü kendine layık gördüğü şekildedir. Yaratılmış sıfatlardan münezzeh, hakikatinin idraki de mümkün değildir. Yani, kudreti ile her şeyden üstün, sıfatları mahlûkattan münezzeh ve âli ve yegâne yüksektir. İlminden ve kudretinden hariç kalacak ve huzuruna çıkmayacak, hiç bir şey yoktur.

طــسۤـــمۤ طـــسۤ

“Tâ-Sîn-Mîm, Tâ-Sîn.”

Bu isimlere yemin olsun, demektir. Huruf-u Mukatta[36] olarak geçer. Sırrı ehlince bilinir. İsm-i Âzâm´ın kuvvetini taşırlar. Bu kısımda diğer Huruf-u Mukatta´ları zikir edilmeyip, bu isimlerin zikri kul ile Rabb´i arasındaki, farkın beyanıdır. Sonra gelecek ayet bu konuyu açıkça izah edecektir.

مَــرَجَ الْبَحْـرَيــْنِ يَلْـتََــقِــيانِ  بَــيْنَــــهُمَا بَرْزَخٌ لا يَــبْغِــيَانِ

“O, iki denizi salıvermiştir, birbirine kavuşurlar.  Aralarında bir engel vardır, birbirine tecavüz etmezler.” (Rahman 19–20)

Bu iki deniz hakkında misal olmak üzere çeşitli yorumlar yapılmıştır.

—Sûre-i Furkan´da ki 53. âyetine bağlı olmak üzere biri tatlı diğeri acı, iki deniz denilmiştir.

Meselâ Akdeniz’e Nil, Basra körfezine Dicle, döküldüğü halde, satıhları birleşik ve beraber olmasına rağmen, birdenbire birbirlerine karışmadan, bir hayli mesafe özellikleri bozulmayan sulardır. Bunlar da karışma yerine, temas manası uygun gelmiştir. İltika, temas edecek yönle yakınlık demektir.

Berzah, asıl manasında iki şey arasında bulunan engel demektir. Coğrafya ıstılahında, iki deniz arasında bulunan karaya denir. Burada bu manaya veya kudretten herhangi bir sınır manasınadır. Aralarında bir berzah bulunduğundan dolayı o iki deniz kavuşamazlar ve tecavüz yapmazlar, yapmaya meydan bulmazlar.

Kul nice makamları geçse de Allah Teâlâ ile bir iltihak ve ittifak söz konusu olmaz.

Her şeyde olan en büyük hikmet, varlığının gereği, haddi aşmamaktır. Bu esas ile mahlûkat yücelir.

Böylece Allah Teâlâ´nın kul ile arsındaki yakınlaşmanın sınırları belirtilmiş oldu.

Duada Allah Teâlâ´yı yücelten sözlerden sonra, kulun iltica ve yakarış makamı başlamıştır.

Kutsî Dua-ı Bahâiyye okunurken bu ayet gizli okunur.

اَُللهُ لاۤ اِلهَ اِلاَّ هُوَ اْلــحََىُّ الْقَــيُّومُ لا تَاْخُذُهُ سِنَةٌ وَ لا نَـوْمٌ لَهُ مَا فيِ ٱلسَّموَاتِ وَ مَا فيِ اْلاَرْضِ مَنْ ذَا ٱلَّذِى يَشْــفَــعُ عِنْـدَهُ ِالاَّ بِاِذْنِـهِ يَعْـلَمُ مَا بَيْنَ اَيـْديهِمْ وَ مَا خَـلْـفَـهُمْ وَ لا يُـحِيطُونَ بِشَىْءٍ مِنْ عِلْمِهِ اِلاَّ بِمَا شَـۤاءَ وَسِـــعَ كُرْسِـيُّهُ ٱلسَّـمـوَاتِ وَ اْلاَرْضَ وَ لاَ يَــؤُدُهُ حِفْـظُــهُمَا وَ هُـوَ الْعَــلِيُّ الْـعَـظِــيمُ

“Allah Teâlâ´dan  başka bir ilah yoktur.

Hayy ve Kayyum olan O´dur. O´nu uyuklama,  uyku tutmaz. Göklerde ne varsa, yerde ne varsa hep O´nundur.

O´nun izni olmaksızın,  yanında şefaat edecek olan kimdir?

O yaratıklarının geçmişleri ve gelecekleri ne varsa hepsini bilir. O´nun yaratıkları O´nun dilediğinden başka, O´nun bilgisinden de, bir şeyi kavrayamazlar.

O´nun kürsüsü göklerden ve yerden daha geniştir.

Göklerin ve yerin korunması ona ağır gelmez. En yüce ve en ulu olan da ancak O´dur. (Bakara 255)

Ayet-el Kürsi Açıklaması

Allah Teâlâ´dan  başka bir ilah yoktur.

Hakikatte O´ndan başka mabut yoktur. Kulların kabul edip etmemesi O´nun ilâhlığına bir engel teşkil etmez. Onların kabul etmesi belki kendi menfaatlerine olduğu, muhakkaktır. Allah Teâlâ kendini her şeyde açıkça gösterir. Fakat kullarda inansın diye zorlamaz ve inanmayana da cezalandırmada acele etmez. Çünkü büyüklüğünün gerçek göstergesi acizlere acele tedip ve ceza verilmemesidir. [37]

Hayy ve Kayyum olan O´dur. O´nu uyuklama,  uyku tutmaz.

Hayy, ezelden ebede bütün hayat O´nundur. O, olmasaydı, ne vücut ne de hayattan eser olurdu.

Kayyum, kendine yeten ve diğer eşyaya da hükmeden demektir. Bunda eşyanın bekasının olmadığı, Allah Teâlâ katında fanî olduğuna lafzen dahi bir îma vardır.

Bu isimlerde İsm-i Âzam´ın sırları olduğu da söylenmiştir. O öyle bir Hayy-ül Kayyum´dur ki, O´nu ne gaflet basar, ne uyku, devamlı her şeyi bilen ve haberdar olandır.  Kâinatta ne varsa O´nundur. Görünür görünmez her şey O´nun mülküdür, Her şeyin sebebi O, her şeyin gayesi yine O,dur.

O´nun izni olmaksızın,  yanında şefaat edecek olan kimdir?

Allah Teâlâ´nın mülkü olan, bu mahlûkattan kimin haddine ki, Allah Teâlâ´nın izni olmaksızın huzurunda şefaat edebilsin.  Allah Teâlâ´nın emri olmadan kim birinden şefaat dilenebilsin. O´nun emri olmadıkça kim ki, korkmadan şefaate kalkabilsin. Meğerki Allah Teâlâ dileyip de, hususî veya umumî şefaatte bazılarına yetki vermiş olsun.

Allah Teâlâ´dan şefaat umulamaz değildir, fakat o da herkesten önce O´nun kendi tasarruf yetkisi altındadır.  O´nun emri ile şefaat kapısı açılır ve şefaate izinli olanlar, kendi dilediklerine göre değil, yine Allah Teâlâ´nın dilediklerine şefaat edebilirler. Bundan anlaşılıyor ki, Allah Teâlâ düşmanlarının kendilerine şefaat etmesi için bir Allah dostu bulabilmeleri ve şefaatçi olabilmelerine asla ihtimal yoktur. Şefaat izni çıktığı zaman en umumî surette şefaat edecekler, başında Hz. Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz bulunacaktır. Çünkü Makamı Mahmud´un sahibidir.

O yaratıklarının geçmişleri ve gelecekleri ne varsa hepsini bilir.

Çünkü Allah Teâlâ yukarılarını aşağılarını, önlerindekini ve arkalarındakini, geçmişlerini, geleceklerini, bildiklerini ve bilmediklerini bilir, O´nun ilminden gizli hiç bir şey yoktur.

O´nun yaratıkları O´nun dilediğinden başka, O´nun bilgisinden de, bir şeyi kavrayamazlar.

Onlar ise, O´nun bilgisinden, hiç birini ihata edemezler,  ancak dilediği kadarını kavrayabilirler. Her hangi bir şeyde az bir tasarrufa, kimin salahiyeti olabilir, meğerki O´nun sevgililerinden olsun. Hâlbuki mülk Allah Teâlâ´nındır.

O´nun kürsüsü göklerden ve yerden daha geniştir.

Allah Teâlâ´nın saltanat ve tecelligâh hüküm yeri olan kürsîsi,  yerler ve göklerden geniş yer tutmuştur. Yerlerde ve göklerdeki bütün mahlûkat, içinden dışından hep bu kürsî ile çevirtilmiş, her birinin varlığı onun içindedir. Hiç bir nokta bulunmaz ki, orada kürsî´nin hükmü geçerli olmasın. İnsanlar O´nun Yerleri, Gökleri içine alan kürsîsini nasıl idrak edebilirler.

Göklerin ve yerin korunması ona ağır gelmez.

İnsanlar kendilerince yerin küçük bir parçası üzerinde bile bir devlet ve hükümet kurup, idare ve muhafaza etmenin ne kadar zor bir şey olduğunu bilirler. Kürsinin muhafazası ve bekası Allah Teâlâ´ya ağır da gelmez. O´nun için bu hiç bir şey değildir.

En yüce ve en ulu olan da ancak O´dur.

Çünkü Allah Teâlâ ‌büyüktür. Âli ve azîm ancak O´dur.  Bunu bilmeyen ise, bedbahttır.

Ayet-el Kürsi´nin Fazileti

Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdular ki;

“Ya Ali! (radiyallâhü anh) bu ayeti kim okursa;

Allah Teâlâ o saat bir Melek gönderir ertesi güne kadar iyiliklerini yazar ve günahlarını siler.

Bu ayet bir evde okunursa, şeytanlar onu otuz gün bırakırlar.

Kırk gün evine sihirbaz kadın ve erkek giremez.

Bunu evladına ve ehline ve komşularına öğret bundan büyük bir ayet nazil olmadı.”

“Her kim beş vakit namazın, her birinin arkasında ayet-el kürsî´yi okursa onu ölümden başka cennete girmekten men edecek hiç bir şey kalmaz, yani ölünce doğru cennete gider, ona ancak sıddık veya abid olanlar devam eder.

Bunu her kim yatağına yatarken okursa Allah Teâlâ O´nu kendisine ve komşusuna, komşusunun komşusuna ve etrafındaki hanelerine eminlik kılar”

حـمۤ حـمۤ  حـمۤ  حـمۤ  حـمۤ  حـمۤ  حـمۤ

“Hâ Mîm.”

Kur´anı Kerim´de yedi adet vardır. İsm-i Âzam sırları vardır.

Bu isimlere yemin olsun, demektir.

Bu isimler Muhafaza için zikir edilir. Yedi defa okunması ile yönler ve iç dünyamız muhafazaya alınır.

Kutsî Dua Bahâiyye okunmasında okuyana zarar verecek, her türlü halden korur. Çünkü dualardan çıkan şualar yakıcı olduğu için koruyucu kalkanların olması gerekir. Çünkü manevî değerler maddî değerlerden etkin ve kuvvetlidir.

حُمَّ اْلاَمْرُ

“Emir tamam oldu.”

Kulun yapacağı işlerde olan, iyilik ve kötülük belli oldu. Buna göre kulun istikameti bellidir. Yani din esasları ile sağlam ve kesinleşmiştir.

Emir´in tamamlanması beşeri âlem için yazılmış kaderin levh-i mahfuzda tespit edilmesi demektir.

Hz. Ebu Hureyre (radiyallahü anh) anlatıyor:

“Ey Allah’ın Resulü dedim, ben genç bir insanım, günahtan korkuyorum, evlenecek maddî imkân da bulamıyorum, hadımlaşmayayım mı?” dedim.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem bana cevap vermedi. Ben bir müddet sonra aynı şeyi tekrar söyledim. Yine cevap vermedi. Sonra buyurdu ki:

“Ey Ebu Hureyre!

Senin karşılaşacağın şey hususunda artık kalem kurumuştur. Bu durumda ister hadımlaş ister bırak.” (Buharî)

وَ جـۤاءَ ٱلــنَّصْـرُ

“Allah Teâlâ´nın yardımı geldi.”

İnsan kulluğunu idrak edince Allah Teâlâ´nın yardımı üzerinedir. Allah Teâlâ Levh-i Mahfuz´da kendisinin ve sevgilisi Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem´in yolundan gidenleri koruyacağına teminat vermiştir.

“Allah Teâlâ iman edenlerin velisidir. Onları zulmetlerden nura çıkarır.” (Bakara 257)

فَعَلَيْناَ لاَ يُنْصَروُنَ

“Düşmanlarımız üzerime galip gelemezler.”

Düşmandan kasıt nefislerimizdir. Şeytan bu yol salikinin karşısında engel değildir. Nefisten gelen fırtınalar yanında şeytan âcizane bir yaratıktır. Kullara tasarruf sahibi olan nefis, terbiye edildiğinde, ancak bütün meseleler çözüme kavuşur.

 Savaşmadan yiğitlik aşikâr olmaz.

حــــمۤ  تَـنْــزِيلُ الْكِتَابِ مِنَ ٱللَّهِ الْـعَـزِيزِ الْـعَلِيـمِ  غافِرِ ٱلـذَّنـــْبِ وَ قابِلِ ٱلـتَّـوْبِ شَدِيدِ الْعِقابِ ذِى ٱلطَّـوْلِ لاۤ اِلهَ اِلاَّ هُوَ اِلَــيْهِ الْمَصِيرُ

“Hâ Mîm.”

“Kitabın indirilmesi, mutlak galip, hakkıyla bilen Allah Teâlâ tarafındandır.

Günahı bağışlayan ve tövbeyi kabul eden, azabı şiddetli olan geniş ihsan sahibi bulunan Allah Teâlâ tarafındandır.

O´ndan başka ilâh yoktur. Dönüş ancak O´na dır. (Mümin 2–3)

Rasulullah sallallahü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

حــــمۤler yedidir. Cehennemin kapıları da yedidir.حــــمۤlerden her biri gelir, o kapılardan birine durur da: Allah Teâlâ´m, bana iman edip de beni okuyanı bu kapıdan sokma der”

Her kim Ayet-el Kürsî ve …..حــــمۤ  تَـنْــزِيلُ الْكِتَابِ” yi sabahleyin okursa akşama kadar onlarla mahfuz olur ve akşamleyin okursa sabaha kadar onlarla mahfuz olur.”

يَـفْـعَـلُ ٱللَّهُ  ماَ يَشـۤاءُ بِـقُدْرَتِه

“Allah Teâlâ kudreti ile dilediğini yapar.”

وَيـَحْكُمُ ما يُرِيدُ بِعِـزَّتِـهِ

“İzzeti ile dilediği şekilde hüküm eder.”

“Bir kimse Çarşamba gününden başlayarak üç gün sabah namazından sonra 1000 adet besmele çeker, 100 adet

يَـفْـعَـلُ ٱللَّهُ  ماَ يَشـۤاءُ بِـقُدْرَتِهِ وَيــَحْكُمُ ما يُرِيدُ بِعِـزَّتِـهِ

Okuyup Abdülkadir Geylânî (ks) hediye etmelidir. Cuma sabahı ise hediyeden sonra ayağa kalkıp himmet için tazim eyleyip üç adım atarak dileğini söylerse, muradına kavuşur.”

Çok kişiler tecrübesi ile sabit olduğu görülmüştür.

وَ لامـُنـَازِعَ  لَهُ  فيِ جَــبَـرُوتـِه    ِ

“Kahır ve kudretine karşı itiraz edecek yoktur.”

Hükmederken itiraz edecek olmadığı gibi, münakaşa edip görüşüne karşı çıkacakta yoktur.

وَ لاشَـرِيكَ لَه فيِ مُلْــكِهِ

“Mülkünde ortağı yoktur.”

Dilediği gibi tasarruf eder. Yaratmak ve emir kendisine aittir. Görülen ve görülmeyen her şeyde hükmü caridir. Kulları dileğine bağlı kılmıştır. Onlara irade verse de, murat ve irade O´nundur.

سُبْحانَ ا ِ

“Zat-ı´na yakışmayan her şeyden Allah Teâlâ´yı tenzih ve takdis ederim.”

وَ بِحَمْدِهِ

“ Zat-ı´na layık şekilde hamd ile teşekkür ederim.”

Allah Teâlâ´yı hamd ile tesbih ederiz. Çünkü O buna layıktır.

لا قُـــوَّةَ اِلاَّ باِِ

“Kudret yalnız Allah Teâlâ içindir.”

Kullara yardım ancak Allah Teâlâ´dan gelir.

مَا شـۤاءَ ٱللَّهُ كانَ

“Olacak her şey Allah Teâlâ´nın dilemesidir.”

Çünkü O dilemeden bir şeyin olması mümkün değildir.

وَ مَا لَمْ يَـشَـأْ لَمْ يَكُنْ

“Allah Teâlâ´nın dilemediği şeyde olmayacaktır.”

Kul ister dilesin, ister dilemesin; muhakkak görüş ve dileme O´na aittir. Çünkü O, Allah Teâlâ´dır.

Terbiye yolunun talebesine ise dilek yoktur. Emirlere itaat vardır. O emirler, din dairesinden gelir. Neticede bilir ki, kendi görüşü boşa çaba gibidir. Çünkü Allah Teâlâ buyurdu ki;

“Ey kulum, bir işe niyet edersin, Ben de niyet ederim. Muradının olması için, mihnet ve meşakkat çekersin. Neticede Ben´im dediğim olur”

Bu kısa ömürde istek sahibi olmak yerine, Allah Teâlâ´ya teslim olmak en çıkar yoldur. Yol açık ve kesindir.

İsteksiz olanların isteği Allah Teâlâ´dır.

 Hz. Ali kerremallâhü veche buyurdu ki;

“Günlerin en güzeli Allah Teâlâ´nın dilediği şekilde Allah Teâlâ´ya gidileni gündür”

أَعْـلَــمُ اَنَّ ٱللَّهَ عَـلى كُــلِّ شَـئٍْ  قََــدِيرٌ

“Biliyorum ki, Allah Teâlâ´m Sen her şeye kadirsin.”

Bu bilmek iman etmekle aynı bilmedir. İman ediyorum, kalbim Sen´in her şeye kudretinin yeteceği üzeredir, demektir.

وَ اَنَّ ٱللَّهَ قَدْ اَحاطَ بِكُلِّ  شَىْءٍ عِلْـماً

“Biliyorum ki, muhakkak Allah Teâlâ´nın ilmi, her şeyi kuşatmıştır.”

Olan şeyler, başıboşluk olmadan Allah Teâlâ´nın tasarrufun etkisinde meydana gelir. Eğer ki bir kul, bu imana erişmez ise, hayatın gerçeğini anlayamaz.

Allah Teâlâ´nın ilmi ve tasarrufu cebrî olmayıp, rahmet yönüyledir. Eğer kullara ferdi tasarrufu verse idi, âlemin düzeni hemen bozulurdu. Allah Teâlâ her şeyin en iyisini bilir.

اَللَّهُمَّ لا تَـقْـتُـلْـنـَا بِغَضَبِكَ

“Ey Allah Teâlâ´m, bizi gazabınla öldürme.”

Kullar ölüme mahkûmdur. Fakat bu netice rahmet kapısından olmaz ise, feci sondur. Güzel ölüm istemek gerekmektedir.

وَ لا تُـهْلِـكْنـَا بِمَثُــلاَتِـكَ

“Allah Teâlâ´m, bizi ukubet ile öldürme.”

Biz her türlü cezaya layık olsak ta, helak ederek cezalandırma. Ölümün en güzelini, bize nasip kıl, demektir. Nice ümmetler normal ölümle değil, helak olarak yok olmuşlardır.

وَ عَافِناَ قَـبْلَ ذَالِكَ

“Bunlardan önce, afiyetini ver.”

Allah Teâlâ bu saydıklarımızdan önce tövbe ve yardımını inananlara indirir. Dünya ve ahiret saadetini ihsan eder. Eğer bu yardım gelmez ise, muhakkak helak olur.

Afiyet´ten murat, gönül bilgisidir. Çünkü Allah Teâlâ´nın sırlarından bir sırra ulaşan afiyetten bir pay almış demektir. Dünya ve ahiret saadeti bundan başka bir şeyde değildir.

Mesela zalime, uzun ömür, cefa iken; mümine uzun ömür saadettir. İkisi de uzun ömürdür.

Mümine, her musibetin hayırlı gelmesi de ayrı bir afiyet sebebidir. En büyük sıkıntı ölüm anındaki imanın muhafazasıdır.

Şah-ı Nakşibent (ks) Efendimiz, ömrün son demine dikkat çekmiştir.

Her şeyde sonuç önemlidir.

سُبْحانَ اْلـمَــلِكِ اْلــقُـدُّوسِ

“Melik ve noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah Teâlâ´yı tesbih ve tenzih ederim.”

Ulu, kudret sahibi ve Kutsî Rabb her şeyden münezzehtir. Kendisine layık olan şeyler, kendisince malumdur. Kullar ancak bildirdiği kadarını bilebilir.

سُـبْحانَ ذِى اْلمُــلْكِ وَ اْلمَــلَــكُوتِ

“Gayb ve şahadet âleminin sahibi Allah Teâlâ´yı tesbih ederim.”

Allah Teâlâ tesbih ve tenzih edilmeye layıktır. Melekût âlemi, nasut âlemi ve birçok âlemin Rabb´i Allah Teâlâ tesbih edilmeye layıktır.

Bir şeyin sahibi olmak tasarruf etmek demektir. Allah Teâlâ mutlak tasarruf sahibidir

سُـبْحانَ ذِى اْلـعِـزَّةِ وَ اْلـعَـظَـمَتِ وَ الجْــَـبَـرُوتِ

“Kahır ve kudret sahibi, galip ve büyük olan, Allah Teâlâ´yı tesbih ve tenzih ederim.”

Allah Teâlâ, kulları üzerinde tasarrufu zevalsizdir.

Bu ifadeler tarifi mümkün olmayan ancak Allah Teâlâ´nın zat-ı tarafından bilinen gerçeklerdir. Bize düşen O´nu, O´nunla bilmek ve takdis ve tenzih etmektir.

سُـبْحانَ اْلـمَـلِكِ الْـحــَيِّ ٱلَّذِي لا يَنـَامُ وَ لا يَـمُوتُ

“Tesbih ettiğim Melik´imiz uykusu olmadan, ölümsüz hayatı olan, Allah Teâlâ tır.”

Hayat maddî âlem için izafidir. Allah Teâlâ için hakikidir. Allah Teâlâ önü ve sonu olmayan, yaşamak için bağı bulunmayan kudrettir. Mahlûkatın yaşamı ve ölümü de O´na aittir.

سُـــبُّوحٌ قُدُّوسٌ رَبـُّنـَا وَ رَبُّ اْلمَلــۤـئِكَةِ وَ ٱلرُّوحِ

“Ruhun, meleklerin ve bizlerin Rabb´i, Mukaddes olduğun gibi, tesbih ve tenzihe de layıksın.”

RUH BİLGİSİ

 Ruh, Allah Teâlâ´nın mahlûkatına benzemeden yaratıp yüceliği tarafından bildirilmiş hususi bir mahlûktur.

Ruh, Allah Teâlâ´nın bir emridir veya bizlerin melekleri görmediğimiz gibi, meleklerin de göremediği nasıl olduğu anlaşılamayan, anlatılamayan âlemden olan bir mahlûktur.

Ruh, cesedin hayatının devamına sebep olan sır, Allah Teâlâ´ya mahsus, ilişkisi en kuvvetli bir mahlûktur.

Ruhun en büyük özelliklerinden biri, mekânsız olmasıdır. Gerçi Allah Teâlâ´nın mekânsız olmasına nispetle mekânlıdır. Allah Teâlâ´nın varlığı mertebesindeki bilinmezliğe göre ruh bilinenin ve anlatılabilinenin ta kendisi olmaktadır. Sanki ruhlar âlemi, bilinmeyen mertebesi ile âlem arasında bir geçittir.

Ruhun hakikatini bilenler azdır.

Bu ilmi bilenler, az olmakla beraber, kendilerine açılmış olan ruh bilgisini de, açıkça anlatamayıp, insanların yanlış anlamasından korkarak toplu ifade ile yetinmişlerdir. Çünkü ruhla ilgili mertebe ilâhi görünüşlere benzer olduğundan, arasındaki fark çok incedir. Bu konuda doğru olan öz olarak beyan etmektir. Ruhun hakikatini olduğu gibi açıklamak inkâr ehline benzemek gibi olur. Çünkü dünya âlemi bilgileri bu konuda yetersiz kalmaktadır.

Allah Teâlâ hissiz, hareketsiz olan, hiçbir şeye yaramayan, karanlık ceset ile maddesiz, zamansız ve mekânsız ruhu, birleştirip ve bir arada bulundurdu.

Ruh bu bedene gelmeden önce, mukaddes âlemi biliyordu. Bedene gelince, bu bilgisi kalmadığından, yolun büyükleri, ruha eski bilgisini hatırlatacak bir yol aradılar. Bu şekilde ruh, bedende kaldıkça, o ilâhî makama yönelen kalple olmuştur. Ruhun hedefe yönelmesi, kalbin yönelmesine yerleştirilmiştir. Kalbin yönelmesiyle, nefis ve ruh da yönelmiş demektir. Ceset ruhtan sayısız kemalat edindiği gibi, ruh da cesetten büyük menfaatler kazanmıştır.

Buna göre ruhun da beden sayesinde işitmesi, görmesi, konuşması, bedenî hale girmesi ve madde âlemine uygun olan işleri yapmasıdır.

Ruh, bütün mertebe ve ona tabi olanlarla birlikte yükselme kabiliyeti olsa da, bedenin terbiyesi çok zor olduğundan, maddi âleme ihtiyacı vardır. Bunun için ruhun, madde ve mana âlemine de yakınlığı olmaktadır.

İnsanın ruhu, bu gördüğümüz ceset ile birleşmeseydi, terakki edemez ve ilerleyemezdi. Kendine mahsus makamda, derecede bağlı kalırdı. Cesetle birleştikten sonra, yükselebilmek özelliği ve kuvveti kazanmıştır. İnsan bu özellikleri ile melekten üstün ve şerefli olmuştur.[38] Fakat nefis, terbiye olduktan sonra, beşeri sıfatlar kaybolmayıp kendisinde bırakılmıştır. Çünkü bunda birçok fayda vardır. Eğer sıfatları yok olsaydı, insan, yüksek derecelere ilerleyemezdi. Ruh, melek gibi olur ve sabit makamında kalırdı. Ruh, ancak nefse uymamakla yükselebilmektedir.[39]

Nefiste azgınlık olmasaydı, ruh nasıl ilerleyebilirdi.

Ruh, her şeyden daha latif ve madde bile olmadığından, her ne ile birleşirse onun haline, şekline ve rengine girer.[40]

Ruhlar bedenler yüzünden aşağılanırken, bedenler ruhlar ile yücelmektedir. Ancak eşlerin birbirine benzemesi lazımdır. [41] Biri farklı olursa ikisi de işe yaramaz.

Ruhun bedenle olan ilişkisi, ceset için düzelmenin ve iyiliğin kaynağı, ayrıca yaşam kaynağını teşkil etmektedir. Bu ilişki olmasaydı, beden tamamen şer ve noksanlık yeri olurdu.

Çünkü dünyevî haller iki türlüdür:

Birisi bedenin, ikincisi ruhun halleridir.

Binaenaleyh, ruh ile ceset, birbirinin aksidir. Bedene hoş gelen her şey, ruha elem verir. Bedeni inciten her şey, ruha tatlı gelir. Ancak dünyada ruh, beden derecesine düşmüş ve cesetle birleşmiş, kendini bedene kaptırdığından bir karmaşa meydana gelmiştir. Ruh, nefis halini almış, ona lezzet veren şeylerden lezzet duymağa ve cisme acı gelen şeylerden elem duymağa başlamıştır. İşte cahil halk böyledir.

Bu anlatılanlardan, ruhun, nefisle birleşmiş olduğu, hatta kendisini unutup, nefis halini almış olduğu anlaşılır. Ruh, bu halde kaldıkça, nefsin bütün halleri ile hallenir. Eğer, ruh, nefisten yüz çevirip Allah Teâlâ´yı severse, nefsin kötü hallerinden kurtulur.

Ruh, ölümden önceki ölümle cesetten ayrılınca, terbiye olmuş kimse ruhunu ne bedeninin içinde, ne dışında, ne bedenine bitişik, ne de ayrı olarak bulur.

Beden terbiye olunca, diğer unsurlar ile[42], Allah Teâlâ´ya yönelerek, bütün varlığı ile cesedin aşağılık sıfatlarından yüz çevirir. Bedende bütün varlığı ile kulluk makamına yönelir. O halde ruh, mertebeleri ile birlikte, Allah Teâlâ´dan  başkasını görmekten ve bilmekten tamamen ayrılır. Bedende dolayısıyla tamamen kulluk makamında kuvvet bulur.

Ruh Terbiyesinde olan yanılmalar

Ruh her iki âlem açısından incelenebilir. Hiçbir şeye hiç benzemeyen Allah Teâlâ ise böyle değildir. Bundan dolayı kul, ruhun bütün makamlarını geçmedikçe, hakikate varamaz. Büyüklerinden birçoğu, ruh makamına varınca, onu Arşın üstünde bulmuşlar. Ruhun maddelere benzememesini, Allah Teâlâ´nın varlığına karıştırmışlar. Ruh makamının bilgilerini, marifetlerini, ince, gizli şeyler zan edip, Allah Teâlâ´nın Arş üstünde istivasını anladık demişlerdir. Hâlbuki onların gördükleri nur, ruhun nurudur. Fakat o halin yanlış olduğu da sonradan anlaşılır.

Eğer Allah Teâlâ doğru yolu insana göstermezse kendini bu makamdan kurtaramamaktadır.

ALLAH TEÂLÂ RUH
Madde değildir ve benzeri yoktur   Madde değildir.
Mekânsızdır   Mekânsızdır
Allah Teâlâ´nın âlem ile beraberliği Ne içindedir, ne dışındadır.   Ruhun bedene bağlılığı, ne bitişiktir, nede ayrıdır.
Allah Teâlâ,  bilinemez, nasıldır denilemez   Allah Teâlâ, insanın ruhunu bilinemez, nasıldır denilemez olarak yaratmıştır.
Âlemi varlıkta durduran, Allah Teâlâ´dır.   Bedenin her zerresini diri tutan ruhtur.
Allah Teâlâ anlaşılamayandır.   Ruh nasıl olduğu anlaşılmaz olarak yaratılmıştır.

اَللَّهُمَّ عَلِّمْنـَا مِنْ عِلْمِكَ

“Allah Teâlâ´m ilminden, bize ilim ver.”

İlâhi İlim, satır ilmi olmayıp, sadır (göğüs) ilmidir. Nübüvvet ve velâyet yolu ile gelir. Bu ilmin taliplisi çok olduğu kadar, kavuşanı da azdır.

İlim sayesinde insan kendini muhafaza ettiği gibi mükâfatını da çok görür. Efendimiz sallallâhü aleyhi ve selem buyurdu ki:

“Âlimin günahı bir günahtır. Cahilinki iki günahtır. Âlim, günaha düşmesi ile azap olunur. Cahil ise hem günaha düştüğü, hemde öğrenemediği için azap olunur.” (Ramuz)

Her şeyi bilip öğrenmelidir.

Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem´e vahiy ve melek ile gönderilen ilimler, büyüklere ilham ile bildirilmektedir. Bu iki ilim arasındaki fark, yalnız, vahiy ve ilham arasındaki farktır. Vahiy doğrudur. İlham ise, zan ile karışıktır. Çünkü vahiy, melek ile gelir. Melek ise masum yaratılmıştır hata yapamaz.

İlhamın yeri terbiye olmuş olan kalp ise de,  akıl ve nefis ile birlikte bulunduğu için, yanılabilir. Ancak ilham yolu ile gelen bilgiler, kerametlerin en büyüğüdür.

وَ فَــهِّمْنـَا عَـنْكَ

“Katından anlayış ver.”

Nice ilim ehli vardır ki, ilim ona yük olur. Faydasızdır. Çünkü anlayış yoktur. Öyle ilim sahipleri de vardır ki, az ilimleri olmasına rağmen fetânet sahibi olmaları yüzünden, yüksek derecelere erişmiştir.

Hal ehli çoktur, makam ehli çok azdır.

 Anlayışa örnek olarak Hz. Ali kerremallâhü vechenin bir sözü çok manidardır.

“İnsanlar sondan korkar, ben ise başlangıçtan korkarım”

وَ قَــلِّـدْنـا بِصَمْصَامِ نَصْرِكَ

“Rabb´im, keskin kılıç gibi olan yardımını, boynumuza tak.”

Boyunda asılı olan silah, görene korku, sahibine güven verir. Allah Teâlâ´nın yardımı kulda, her şeye karşı, emanlık olduğu gibi, sahibine de Allah Teâlâ´yı hatırlatan nişane olur. Onu gaflete düşürmez. Yardımın boyunda asılı olması ise, kulun en zayıf bölgesi olmasındandır. Hayat boyundan dağılır. İrade boyundadır.

Onun için Boyun büktü, iradesini teslim etti demek manasına gelmektedir.

اَللَّهُمَّ اجْعَلْـنا لَـكَ شَاكِراً

“Allah Teâlâ´m, Sana karşı bizi şükür edici kıl.”

Allah Teâlâ şükür ehline nimetlerini artırır. Nimet vermek istediği kulada, bu hali vererek, onun daha fazla nimete gark olmasını sağlar. Şükür halini kazanmakta ayrı bir nimettir.

Allah Teâlâ´ya ibadet edebilmek için, O´ndan başka şeylere kul olmaktan kurtulmak, kalbini O´ndan başka hiçbir şeye bağlamamak lazımdır. Bunun da belirtisi, O´ndan gelen nimetler ile sıkıntıları birbirinden başka türlü düşünmemek lazımdır. Her hal üzere şükür etmek gerekir.

Ancak O´nun nimetine kavuşmak yani cennete girmek ve azabından kurtulmak için yapılan ibadet, nefse tapınmaktır ki, bu çalışma kendi kurtuluşu ve rahatlığı için çalışmak olur. Neticesi üzüntüdür.

Her şeyde Allah Teâlâ´nın rızasını aramak gerekir.

وَ لَكَ ذاَكِراً

“Allah Teâlâ´m, Sen´i zikreden ve hatırlayan kıl.”

Kulun Allah Teâlâ´yı zikir etmesi, Allah Teâlâ´nın kulu zikretmesidir.

Zikirden düşmek Allah Teâlâ´dan ayrı kalmak demektir. Sevdiğini anan, bir zaman sonra sevgiliyi kendine celp eder.

Kullar ezelde Rabb´i tarafından anılmıştır. Bugün ise biz, bu anılmanın ve verdiği aşk ile o günü yâd ediyoruz.

Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem´in buyurdukları gibi;

“İnsan bir şeyi severse daima onu yâd eder”

“Allah Teâlâ´yı öyle zikredin ki size deli desinler”

“Her taş ve ağacın altında zikret sana mürâi desinler” (Râmuz)

Kul Allah Teâlâ´ya öyle zikir etmelidir ki; Çocuğun annesine, kızsa bile yine sarılması gibi olmalıdır.

وَ لَكَ رَاهِباً

“Allah Teâlâ´m, Sen´i kaybetmenin korkusunu ver.”

Korku; kavuşulamayacak ayrılıktır.

Kul, Allah Teâlâ´dan ayrı düşmemek ve yakın olmak için gayret etmelidir

Ayrılık, kul tarafından olursa dönüşü vardır. Fakat Allah Teâlâ tarafından olursa en büyük tehlikedir. Duada geçen ayrılık Allah Teâlâ´nın kuldan ayrılmasıdır.

Allah Teâlâ Müslüman kulundan hiçbir zamanda ayrılmamıştır. Ancak, mecazî ilâhî ayrılıklar vuslat sebebidir. İnsanda bu ayrılığının karşılığını görecektir. Önemli olan ayrılığı sermaye kılmaktır. Ayrılığı kul kendine kazançlı kılmak için, dönüşü muhakkak olacak vuslat görmelidir. Ayrılık aşkı doğurur. Aşk, olgunlaşmanın güneşidir. Ayrılılık aşkın alevlenmesine sebep olmaktadır.[43]

Dinle neyden kim hikayet etmede

Ayrılıklardan şikâyet etmede

Güneşi görmemiş meyve ham kalır. Yenecek hale gelse bile tadında acılık vardır. Ayrılık kemal mertebesine ulaşma sebebidir. Hz. Mevlana´nın dosttan ayrılığı koca bir mesnevinin yazılmasına sebep olduğu gibi, derdini anlatırken de binlerce insana hidayet vesilesi olmuştur.

وَ لَكَ مِطْوَاعاً

“Allah Teâlâ´m, Sana rağbetimi artır.”

Bu aslında fıtrattan gelen bir husustur.  İradesizce yönelme olur ki, nasıl olduğunu insan bilemez. Ezelde O´na yar olanlar, bugünde O´nun iştiyakı ile yanar dururlar. Böylece kul itaatı ile Allah Teâlâ´ya yaklaşır. Amellerin artması ile gönüldeki paslar silinir. Gönül temizlenince misafir haneye teşrif eder.

Allah Teâlâ, “Yeryüzüne ve göğe sığmam. Fakat mümin kulumun kalbine sığarım” buyurdu. [44]

وَ لَكَ مُخْبِتاً

“Allah Teâlâ´m, Sana karşı tevazulu kıl.”

Bu tevazu korku ile karışıktır. Bazı tevazularda emniyet vardır. Kul ise tevazu ederken, acaba Rabb´im benden incinir mi diyerek korku üzerine olmalıdır. Bu korku gazap korkusu değil, sevgideki korkudur.

Allah Teâlâ´nın dini üzere bulunanlar O´nun gölgesindedirler. Onlar için bir korkuda yoktur.

وَ اِلـيَْكَ  اَوَّاهاً مُنِيبًا

“Allah Teâlâ´m, her şeyden Sana ağlayarak geldim.”

Gafletten huzuruna, günahlardan itaatına, varlıktan yokluğuna, sevmediğin her şeyden sevdiğine, ağlaya, ağlaya kapına yüz tuttum, demektir.

Ağlamak rahmeti celp eder. Ağlamak acizliğin temsilidir. Gururu yok eder. Gurur Allah Teâlâ´nın sevmediği şeylerden olup terk edilmesi gerekli şeylerdendir. Gururu terk edip, kapıya ağlayarak geleni kovmak büyüklüğün şanına yakışmaz.

Dünya, asıl itibarı ile ağlamak makamındadır. Ayrılığın acılarını onda buluruz. Çünkü maddî âlemin temsili olarak gösterilmesi, ilâhî âlemden dünyayı ister istemez ayrı düşürmüştür. Fakat garip olan taraf maddî âlem ilâhî âleme bulma sebebi olması da sırrın saklandığı ceviz kabuğu gibidir.

Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem “çok ağlayın az gülün”, “Kur´anı okurken ağlamaklı okuyun”, “Âdem aleyhisselâm yaratılırken üzerine kırk gün keder yağmurları yağdı” buyurması çok manidardır.

Ağlamak özün titremesidir. Allah Teâlâ´ya yakın olmak isteyen, O´nu hüzünde aramalıdır. Çocuğun kendine baktırmak için annedeki merhameti dışarı çıkmasını ağlayarak sağlar. Dualar ağlayış pınarları ile beslenirse icabet mutlaka vacip olmuştur.

اَللَّهُمَّ تَـقَـبَّـلْ تَوْبَـتَنـَا

“Ey Allah Teâlâ´m, tövbemizi kabul buyur.”

Allah Teâlâ´m kabul olan tövbeyi bize nasip et. Tövbenin kabul olunması demek bir daha o günahı işleyecek güç ve dönüşün Allah Teâlâ tarafından mani olunmasıdır. Çünkü Allah Teâlâ bir kulunu tövbe ettirirse onu koruması altına almış demektir. Tövbe yönelmek olduğundan, yönelen kişiyi en iyi muhafaza eden ancak Allah Teâlâ´dır.

وَ اَغْسِلْ  حَـوْبــَتَنـَا

“Ey Allah Teâlâ´m, günahlarımızı yıka.”

Allah Teâlâ´m günahlarımızı suyun kiri, yok ettiği gibi, üzerimizden ayır, demektir.

İlâhi feyizler bir şadırvan gibidir. Suyun etrafında dolaşmak ile temizlenemeyeceği için tövbe denizine dalmak gerekir. Susuzluk derdine düşenler kendilerine düşeni almak için, suya kimi ağzını kimide kovasını uzatır. Eğer şadırvana rağbet etmez ise akan sudanda istifade etmek mümkün değildir.

Yıkanmak ferahlık verdiği için, tövbenin kabul olunduğu, kul tarafından bilinmesi, ferahlama sebebidir. Tövbe etmekten çok, kabul edildiğini bilmek, kula neşe kaynağıdır.

Hataların arkasından gelen tövbe ve istiğfar, yalnız o zulmet ve bulanıklığı değil, onlar gibi daha nice eksik yönleri temizler ve nice yükselişlere sebep olur.

وَ سَدِّدْ مَقاَوِلَناَ

“Ey Allah Teâlâ´m, sözlerimizde bizi, sabit kıl.”

Allah Teâlâ ve kullar arasında itibar ve sevginin artışı, kulun sözlerinde doğru olmasıdır. Yalan, noksanlık ve ayrılık getirir. Verilen sözde durmak için, içle dışın aynı olması gerekir. Eğer biri diğerinden eksik veya fazla olması yalancılık ile eşdeğerdedir. Müslümanın büyük günahlardan ancak yalan işle birlikte olmayacağı Efendimiz sallallâhü aleyhi ve selem tarafından beyan edilmiştir. Yalanı olmayan hal eksikleri ile de Allah Teâlâ tarafından kabul edilir. Çünkü beşer hata işlemeye uygun yaratılmıştır. Fakat nice kullar vardır ki, günaha dönmek istemişlerse de, Allah Teâlâ onları yalnız bırakıp perişan etmemiştir.

Şah-ı Nakşibent (ks) Efendimiz “bize biri teslim olduğunda onu temizlemeden Allah Teâlâ´ya teslim etmeyeceğimize söz verdik” buyurdular. Bir kulun böyle bir iddiası olursa, gerçek teslimiyete kavuşan, Allah Teâlâ tarafından sevilmeye layık olur.

وَاسْلُلْ سَخيِمَةَ صُدُورِناَ

“Ey Allah Teâlâ´m, göğsümüzden karanlığı çıkar.”

Göğsümüzden karalığı, kötü ahlakı, düşünceyi, duyguları ve sevmediğin şeyleri kılıcın kınından sıyrılması gibi ayır, demektir.

Kulun yapısında ki, şerre meyil Allah Teâlâ´ın yardımı olmadan, bir şekilde tedavi olamaz.

Hz. Ömer radiyallâhü anh buyurdu ki; “İnsan on şeyden yaratılmıştır. Dokuzu hayır, biri şerdir. Kendi haline bırakılırsa hayırları şerrine tabi olur.”

Keşif ehlinin müşahedesine göre göğsün karalığı vardır. Tedavisi de zikir ve Allah Teâlâ´nın yardımıdır. Allah Teâlâ´nın yardımı Kur´an ve O´nun dostları ile olur. O dostlar ki, bir nazar ve sohbetleri ile senelerce sineyi kaplamış karalığı bir anda siler atar. Kul bu yardımı görmedende bu hali de geçemez.

Akıllı kişinin sohbetini dinlemek nafile ibadetten daha faydalıdır.

Cahillerle dostluk aklı mezara sokmaktır.

وَ اَذْهِبِ ٱلـدَّخَلَ  وَ ٱلـذَّحَلَ وَ ٱلـرَّانَ وَ اْلاِحْـنَةَ مِنْ قُـلُوبِنا

“Ey Allah Teâlâ´m, hile, desise, kalp karalığı, gazap, mihnet vb. duygular yardımınla gitsin.”

Allah Teâlâ´nın lütuf ve inayetiyle kalp hastalıkları tedavi olur.  Nefsi arzular ve istekler dolayısıyla kutsî ve manevi âlem ile kalp arasına giren perdelerdir. Bu perde ile kalp karanlıklar içinde kalır ve ilahi nurlardan istifade edemez.

“Kalplerinde hastalık vardır” (Bakara,9)

Kalbin hasta olması demek, Allah Teâlâ´dan  başka şeylere tutulmuş olmak demektir. İnsanın bedenine bir hastalık gelince ve uzvunda bozukluk olunca, o hastalığı gidermek ve o bozukluğu düzeltmek için, o kadar uğraşır da, kalp hastalığı kendisini sonsuz ve tükenmez azaplara sürüklediği halde, bu korkunç hastalıktan kurtulmağı hiç düşünmemekte ve onu gidermek için hiç kıpırdamamaktadır.

Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem;

إنَّه لَيُغَانُ عَلَى قَلْبِى حَتَّى أسْتَغْفِرَ اللَّهِ في الْيَوْمِ مِائَةَ مَرَّةِ

“Şurası muhakkak ki, bazen kalbime gaflet çöker. Ancak ben Allah Teâlâ´ya günde yüz sefer istiğfar ederim.” (Müslim) buyurmakla, kalp ismi verilen yürek üzerine bir bulanıklığın geldiğine işaret etmektedir. Çünkü hakiki kalpte keder ve bulanıklık olmaz. Zira o, bulanıklıktan tamamen kurtulmuştur.

Başka bir hadis-i şerifte kalbin değiştiğinden bahsedilmiştir.

Hz. Enes radiyallâhü anh anlatıyor:

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem şu duayı çok yapardı. “Ey kalpleri çeviren Allah‎m! Kalbimi dinin üzerine sâbit kıl!”

Ben bir gün kendisine:

“Ey Allah Teâlâ´nın Resulü! Biz sana ve senin getirdiklerine inandı‎k. Sen bizim hakkımızda korkuyor musun?” dedim. Bana şöyle cevap verdi:

Evet! Kalpler, Rahmân’‎n iki parmağı‎ arasındadır. Onlar‎ istediği gibi çevirir.” (Tirmizî)

İnsan çeşitli şeylere bağlı kaldıkça kalbi temizlenemez. Pis kaldıkça saadetten mahrumdur, uzaktır. Kalbin Allah Teâlâ´dan  başka şeyleri sevmesi onu karartır, paslandırır. Bu pası temizlemek lazımdır. Temizleyicilerin en iyisi Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem´in sünnetine uymaktır. Efendimizin yoluna uymak, nefsin adetlerini ve kalbi karartan isteklerini yok eder.

İşleri kötü olanın gönlüde kötüdür.

Gönlün çarpılması bedenin çarpılmasından şiddetlidir.

Bedenin hastalığı, şeriat ahkâmının yerine getirilmesini güçleştirdiği gibi, kalp hastalığı da, İslamiyet´e uymağı güçleştirmektedir. Kur´an-ı Kerim´de;

“Müslüman olmalarını istemeliğin, kafirlere çok güç gelmektedir” (Şura,13)

“Namaz kılmak, ibadet etmek, yalnız müminlere güç gelmez” (Bakara,45)

Görünen uzuvların kuvvetten düşmesi, ibadeti güçleştirdiği gibi, kalpte imanın zayıflaması da güçleştirmektedir. Yoksa İslamiyet´in her emrinde kolaylık vardır.

“Allah Teâlâ, size kolaylık yapmak istiyor, güçlük çıkarmak istemiyor” (Bakara, 185) ve

“Allah Teâlâ´, emirlerinin hafif olmasını diledi. Çünkü insanlar zayıf yaratıldı.” (Nisa,27)

Ayet-i kerimelerde bildirilen hastalıklar tedavi edilmedikçe, hakiki iman ele geçmez.

Akıl yolu ile kalpte oluşan iman, imanın suretidir. Çünkü nefis, imanın tersini istemekte, küfründe inat ve ısrar etmektedir. Böyle iman, safra hastasının, şekerin tatlı olduğuna iman etmesi gibidir. Her ne kadar inandım dese de, vicdanı, şekeri acı bilmektedir. Safrası düzeldikten sonra, şekerin tatlı olduğuna hakiki iman meydana gelir. Hakîki iman, nefsin tezkiyesinden ve kalbin yatışmasından sonra kalpte olur.

Nefis terbiye olmadan, kalp düzelmez. Kalbin sahibine varılamaz. Çünkü karanlık ile nurun bir arada olması gibi nefisle ruh birleşmiştir. Kalbin sahibine kavuşmak ve ruhun nefisten kurtulup aranılana dönmesi için, nefsin ruhtan ayrılarak kulluk makamına inmesi gerekir. Ruhun nefisten kurtulması ise uzun bir terbiye ile meydana gelmektedir.

Kalbi korumak ve büyüklerimizin gösterdiği şekilde temizlenmesine çalışmak gerekmektedir. Aranılana kavuşmak için şahsi bilgilerden kurtulmak gereklidir. Çünkü hiçbir şeye benzemeyen Allah Teâlâ´ya yaklaştıkça âlemin, yaratandan o kadar uzakta olduğu anlaşılır. Ayrıca çok doğru bildiği bilgilerin eksiklerle dolu olduğu ve Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem´in bildirdiği basit görünen bilginin dahi gerçek olduğu hakikatine erer.

اَللَّهُمَّ إِنــا نَـعُـوذُ بِـكَ مِنْ جُـدَاعِ اْلفُـجۤاءَةِ

“Ey Allah Teâlâ´m, ani gelen ölümden, Sana sığınırım.”

Hz. Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz bu duayı çok tekrar ederlerdi.

Ani ölüm, sebebiyle ahiret hapishanesine düşmekten sığınırım demektir. Ani ölen kişilerin genellikle hazırlıksız olmaları, yani tövbeye fırsat bulamamalarıdır. Bu nedenle sonuçları genellikle ağır olan ölümdür.

İnsanlar ölümün gerçekleşeceği hususu üzerine oluşan bilgilerini daima saklı tutmaya çalışırlar. Ölümü arzu etmezler.

Bir başka açıdan düşünülürse; ani ölüm, yaşamı gaflet üzere olanda tecelli eder, demektir. Gaflet etmeyen her zaman ölümü düşündüğü için, ani ölüm onda aykırı bir hal oluşturmadığı gibi, belki de beşeri acı yönünden kolay gelen ölümdür. Çünkü uzun süren hastalıklar neticesinde insanların çoğu da isyan etmektedir.

وَ مِـنْ حَـرْقِ اْلمَـأْنــُوسَةِ

“Allah Teâlâ´m, bir şey bırakmadan silip süpüren ateşin yakmasından, Sana sığınırım.”

İnsanın aklını alan ateşten, vücudu yakan ateşten, cehennemden Allah Teâlâ´ya sığınmak gerekir. Ateşli hastalık geçiren insanda akıl zayiliği ve noksanlığı olduğu gibi, yangın gibi felaketlerde senelerin birikimini yok eder. Ateş ahirette ise insanı mahvedecek elem olarak gelir. Şeytanın aslı ateşten olduğu için ona arkadaşlık edenler hep helak olmuşlardır. İnsanda ise Allah Teâlâ dört unsuru (ateş-toprak-su-hava) mutedil koyarak onu tehlikeden muhafaza etmiştir.

وَمِنَ اْلاِلْحَادِ

“Allah Teâlâ´m, gösterdiğin yoldan çıkmaktan, Sana sığınırım.”

Aşırılık ve azgınlık istenilen bir şey olmayıp, itidal üzere olmak gereklidir. İstikamet üzere olan, mahzun olmaz. Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem her zaman orta yolu ve kolay olanı tercih etmiştir. İfrat ve tefrit helak olma sebeplerindendir.

Efendimiz sallallâhü aleyhi ve selem buyurdu ki;

“Ümmetimden, hak üzere olan, doğru yolda yürüyen, her zaman bulunacaktır.  Bunlara karşı duranlar, bunlara zarar yapamaz.  Bunlar, Allah Teâlâ´nın takdir ettiği saate kadar, işlerini yapacaktır”

وَاْلغِرَّةِ

“Allah Teâlâ´m, zikrinden, ibadetinden gaflet etmekten, Sana sığınırım.”

Allah Teâlâ´m, bizi senin itaatine yakın eyle, uzaklık ve gaflet verme demektir. İbadetten gaflet demek yalnız yapmamak değil, ibadet anında huzuru ilâhiye çıkamamaktır. Büyükler “insanlar günahlarına tövbe eder, bizler ise ibadetlerimize tövbe ederiz” demişlerdir. Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem´in tövbe etmesi de bu yöndendir. Yani günah işlemekten dolayı olmayıp, kul sıfatının verdiği eksikliğin tecellisini anbean daha fazla idrak ve terakkinin fazlalığından dolayı olmuştur.

Cüneyd-i Bağdadî (ks) buyurdu ki;

“Müslümanların işlediği suçları düşününce, onların gafletten daha büyük suçları olmadığını görmüş oluyorum.”

وَمِنَ الْجَمِّ

“Allah Teâlâ´m, Sen´i unutturacak çok´tan sığınırım.”

Allah Teâlâ´m, kulluğuma mani olacak çok maldan, yüksek makamdan, iş çokluğundan vb. den sığınırım, demektir.

Başka bir manada; toplayıcılıktan, menfaati için yetkileri elde tutmaktan sığınmak, demektir.

Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdular ki;

“Hafif-ül haz (az malı) olanlara ne mutlu”

“Âdemoğlu iki şeyden hoşlanamaz. Mal azlığı ve ölüm.

Mal azlığı ise hesabın azlığına işarettir”

Şah-ı Nakşibent (ks) Efendimiz “Allah Teâlâ´m sevdiklerime zekât verecek kadar çok mal, zekât alacak kadar fakirlik verme” diye dua ederlerdi. Onun için yolundan gidenlerde fazla bir zenginlik olmamış ve olmayacaktır.

وَالْعَنَتِ

“Allah Teâlâ´m, kalp darlığından, meşakkatten, Sana sığınırım.”

Kullar üzerine verilecek en büyük iptila, gönül darlığı ve strestir. Bu hal genişi dar yapar. Zevkleri kökünden kazıyan en büyük hastalıktır. Allah Teâlâ bir kuluna dünyada azap vermek isterse ondan huzuru kaldırır. Bu ise onu cehenneme sürükler. Mesela eşler arasındaki huzursuzluk şeytandan, sevgi ise Allah Teâlâ´dandır. Yaşayışta olan her güzellik Allah Teâlâ´dandır.

وَمِنَ اْلأُمُورِ اْلمُطَمِّراَتِ

“Allah Teâlâ´m, sonu gelmeyen işlerden, Sana sığınırım.”

Bu türlü işler, insanı helak ettiği gibi yaşama zevkini kırarak, maneviyatını köreltir. Başarısızlık ve neticesi olmayan işler karamsarlığa ve düzenin bozulmasına sebep olur.

Sonu gelmeyen işlerin kaynağı ise hırstır.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdular ki:

“Âdemoğlu ihtiyarladıkça onda iki şey gençleşir: Mala karşı hırs ve hayata karşı hırs.” (Buharî)

“Bir sürüye salınan iki aç kurdun sürüye verdiği zarar, kişinin mal ve şeref hırsıyla dinine verdiği zarardan daha fazla değildir.” (Tirmizî)

اَللَّهُمَّ اقْسِمْ لَنـَا مِنْ خَشْـيَتِكَ ما تَحُولُ بِهِ بَـيْنَنـَا وَبَيْنَ مَعَاصِيكَ

“Allah Teâlâ´m, bizle günahlarımız arasına, perde olarak, Sen´in korkunu nasip et.”

Korku, nefsin azgınlığı teskin eder.

Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdular ki:

“Allah Teâlâ Âdemoğluna korktuğunu musallat eder. Allah Teâlâ´dan başkasından korkmazsa kimseyi musallat etmez” (Ramuz)[45]

Ümit ve korku müslümanın amellerinde temel dayanaklardır. Eğer biri eksik olursa amellerde noksanlık meydana getirir.

مِـنْ طاعَـتِكَ ما تُدْخِلُـنا بِـهِ اِلى حَـظِيرَةِ اْلـقُدُسِ

“Allah Teâlâ´m, kendisini mübarek kıldığın cennetine, girdirecek ameller içine bizi dâhil et.”

Kul bu hali Allah Teâlâ´nın yardımı ile bulur. İyilik Allah Teâlâ´dandır. Kutsiyet bulmak için kıymetli bir şeye sahip olmak veya ona yakın olmak gerekir. Değersiz olan kul Allah Teâlâ´ya yakınlıkla kıymet bulur. Allah Teâlâ´ya varmak için O´nun sevdiği Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem´i canı gönülden sevmek gerekir. Eğer O bu insanlığa gönderilmemiş olsaydı, dünya yaratılmaya layık olmayacağı gibi, ahirete sermaye sebebi olmazdı.

وَ مِنَ اْلـيَــقِيـنِ ما تُـهَـوِّنُ بِـهِ عَـلَـيْنـَا مُصِيبَاتِ ٱلـدُّنْيا وَ اْلاخِـرَةِ

“Allah Teâlâ´m, dünya ve ahiret işleri üzerimize gelince, kolay ve hafif gelmesi için yakîn ver.”

Allah Teâlâ, kulunun kendine yakınlığını artırarak, kazaya rızayı, her şeyin kendinden olduğunu hissettirerek, tasarrufun kendinde olduğunu öğreterek yakîn´ini artırır. Kul artık ne gelirse Allah Teâlâ´dan der, telaşa düşmez.

Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem onun için“Allah Teâlâ´m yakin´imi artır” derdi.

Yakin-i Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem´siz bulmak mümkün değildir. Yalnız ilim ile Allah Teâlâ´yı bulmak isteyenler sonunda sapıtmışlardır.

وَحْشُرْناَ مَعَ خَيْرِاْلاَشَاوِذِ

“Allah Teâlâ´m, bizi insanların hayırlıları ile haşret.”

Allah Teâlâ´m, beni ve müminleri, insanların hayırlısı Hz. Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz, nebiler, evliyalar, büyüklerimiz ve din ve yol kardeşlerimizle haşır eylediğin gibi, dünyada da iyilere yakınlık ver.

Dünyadaki yakınlık ezeldeki ve ahiretteki yakınlığın yansımasıdır.

Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdular ki;

“Bir mecliste yüz kişi, bunların içinde doksan dokuz mümin ve bir münafık olsa, içeri bir münafık girdiğinde ancak o meclisteki münafığın yanına oturur.

Yine bir mecliste yüz kişi, bunların içinde doksan dokuz münafık ve bir mümin olsa, içeri bir mümin girdiğinde ancak o meclisteki müminin yanına oturur. Bunu da bilerek yapmaz”

Hayırlı İnsanlar

اُولئِكَ حِزْبُ اللَّهِ اَلاَ اِنَّ حِزْبَ اللَّهِ هُمُ الْمُفْلِحُونَ

“İşte onlar Allah’ın taraftarlarıdır. Muhakkak ki başarıya ulaşacak olanlar, Allah’ın taraftarlarıdır.” (Mücadele,22)

Bir şeye yakınlık başka bir şeye uzaklıktır. Öyle ise Allah Teâlâ´ya yakın olan, insanların uzağında ve içlerinde garip ve hayırlısı olur.

İnsanlar arılar gibi olduğundan arıbeyinin etrafında toplanmadıkça kovanı ve şifalı balı yapamazlar. Arıbeyi hayırlı insanlardır.

Birçok güzel insanın kemâlâtı saklı kalmıştır. Bu gibi şeylerin olmasında ince hikmetler, derin sırlar vardır. Onlardan biri imtihan yeri olan bu dünyada hakla batılın karışmış olmasıdır. Bu durumlar aslında onların ve insanların yükselişlerine sebep olmaktadır. Eğer tamamen açık olsalardı, ilerleme yolları kesilirdi. Hayırlı insanların değeri düşerdi. Yaratılış gereği insan keşfedemediği şeye daha çok rağbet ve gayret eder.

Onları tanımak çok zordur. Onlar, Allah Teâlâ veya kendilerini fark ettirmek istenilirse fark edilebilir. Onların dış görünüşüne bakanda, büyük hata yapar. Öyle ki, iç yüzleri rahmet, dış görünüşleri zahmet[46] gibi görünebilir. Dışta sıradan insan, içte meleklerin seçilmişlerindendirler. Görünüşte yeryüzünde, aslında göklerin üstündedirler. Onlarla oturan, sohbet eden kâfir ve fasık olmaktan kurtuluşa erer. Onlarla dostluk kuran saadete ermiştir. Onlar Allah Teâlâ´nın cemaatidir.

Onları insanların gözünden saklayan perde ve örtüler vardır. Bütün insanlar neye muhtaç ise, onlarda o şeylere muhtaçtır.

Binaenaleyh hayırlı insanlar, insanların arasında bulunur. Görünüşte herkes gibidir, fakat ruhu hiçbir şeye bağlı değildir. Öyle ki Allah Teâlâ´yı unutmuş, mahlûkların sevgisine tutulmuş, dünyayı seviyor, istiyor sanılırlar. Hâlbuki içlerinde hiç dünya sevgisi, arzusu yoktur.

“Onların ticaretleri, alış verişleri, Allah Teâlâ´yı hatırlamalarına hiç mani olmaz” (Nur,37) ayet-i kerimesi onlar içindir. Dünyaya bağlı görünürler. Fakat hiç bağlılıkları yoktur.[47] Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“Beş‏erin razı olduğu gibi razı olur, beşerin kızdığı gibi kızarım”‎ Öyleyse müminlerden hangisine hak etmediği halde lanet edersem, kızarsam bunu onun hakkında günahlarından temizlik vesilesi, sevabında bir art‎‏ı ve ücret kıl” (Müslim)

Hayırlı insanların mahlûklara olan ilgi ve sevgisi, kendi elinde değildir. Fakat Allah Teâlâ bu ilgiyi istemektedir. Başkalarının ilgisi, sevgisi ise, nefislerindendir. Allah Teâlâ bu ilgilerinden razı değildir. Onların insanlardan yüz çevirmesine imkân olmadığı gibi halk ile olması da vazifesidir. Ancak, vazifesi biterse, o zaman onu, bu geçici dünyadan, ebedi, sonsuz âleme göç eder ve hakiki makamına kavuşur. Onlar “Halk arasında, Hak ile olmaktır” prensibini rehber edinmişlerdir.

Allah Teâlâ, onları öyle saklamıştır ki, onların kendileri bile kendilerindeki kemâlattan haberleri yoktur. Diğer insanların nasıl onların iç kemalatından haberleri olsun. Onların içlerinin nasıl olduğu bilinmediği gibi ve mertebelerinin türüne olan bağları da bilinmez, anlatılamaz.

Hatta şaşılacak şeydir ki, onlarda insanlık sıfatları o kadar çok görünür ki, diğer insanlarda bu kadar görünmezler. Bunun sebebi, zulmet ve karanlık ve bulanıklık açık ve temiz yerde olunca, az da olsa, çok görünür. Kirli ve açık olmayan yerde böyle değildir. Çok da olsa, orada, o kadar belli olmaz ve göze batmaz. Çünkü insanlık sıfatlarının karanlığı terbiye edilmeyenin bütün varlığına sinmekte, kalbine ve ruhuna işlemektedir. Fakat onlarda bu karanlığı sadece beden ve nefiste bulunmaktadır. Nebilerin dahi bedenlerinde bu sıfatlar vardır.[48] Fakat bu sıfatlar terbiye edilmemiş insanlarda noksanlığa ve ziyana sebep olurken, nebilerde ve büyüklerde kemale sebep olmaktadır.

Onların bu hali insanların kötülüklerini giderir, kalplerini ve nefislerini temizler. Eğer onların nefsanî yönleri olmasaydı, insanların münasebet kurmasında hiç bir yol olmaz, istifade bağlantısı kesilirdi. Çünkü nefsanî sıfatlar onların kalbini bulandıracak kadar olmaz.

 Alelâde otlar iki ayda yetişir. Gül için bir sene gerekir.

 Kemale kavuşmak isteyen hayırlı insanları taklitle kavuşur. Onları candan severek yaşayan insan, onlar gibi olur. Onların elbisesine bürünür ve onların yolunu seçmiş olur.[49]

Onların hatası kendi doğrusundan iyidir. Onların hatası gibi görünen şeylerde dahi onun için terbiyeye sebep olacak nimetler vardır. Çünkü nimetler hayırlı insanlar vasıtasıyla insanlara gelir. Onun için Hz. Ebubekir radiyallâhü anh, Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem´in bir yanılması olmağı tercih edip şöyle buyurmuştur.

“Ah, ne olaydı, Efendimiz Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin´in bir yanılması olaydım” [50]

Allah Teâlâ´nın rızası, hayırlı insanların rıza perdesinin arkasına konmuştur. İnsanların en büyük hatası, onları incitmektir. Bundan başka her hatanın düzeltilmesi mümkündür. Fakat bu incitmeyi düzeltmek zordur.

Âlemde kendini avlayan ancak ahmak insandır.
İnsanlara hizmet ibadettir.

 Hizmet görmek isteyen hayırlı insanlara hizmet etmelidir.

Hizmet edene hizmet edilir.

Bir gün gelir bu hayat-ı âlem hayâl olur.

Dehrin nesi varsa cümle pây mal olur

Her demi zevk ile geçen eyyâmın

Âkıbet encâmı firkat melâl olur

Sermâyeni saâdet bilip saadete er,

İkbâli idbâre dönüp izmihlâl olur

Bir Kâmilin eteğin tutup da murâda yet,

Kâmilin eteğin tutan ehli kemal olur.

Devlet o ki olmaya zevâl âna,

Devlet sanma anı ki anda zevâl olur.

Pirin kapısında hâk et HULUSİ yüzün

Tahkik ânı bil ki makbul-i Zü’l-Celâl olur.[51]

Seyyid Osman Hulusi Ateş Darendevî (ks)

Onlara bağlanmak Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme bağlanmak ve dolayısıyla Allah Teâlâ´ya kavuşmak demektir.[52]

وَ مَـتِّـعْـنَا بِاَسْـمَاعِـنَا وَ اَبــْصـَارِنـاَ

“Allah Teâlâ´m, bizi kulaklarımızla ve gözlerimizle nimetlendir.”

Allah Teâlâ´m gözlerimiz ve kulaklarımıza sıhhat ve afiyet ver ki, bunlar sayesinde Sana kavuşma yollarını bulalım. Allah Teâlâ´m duyuşlar ve görüşler ihsan eyle ki, ibret alalımda, yaratılış sırrına erelim.

Marifetin pınarları duyulardan insana ihsan olunur. Gözler ve kulaklar, aklın ve kalbin dışa açılan kapılarıdır. Aklın kemalatı ve kalbin selameti bu duyulara muhtaçtır.

وَ قُوَّتِناَ

“Allah Teâlâ´m, bize kuvvet ver.”

Allah Teâlâ kuvveti ile zayıf insanı âleme tasarruf sahibi kılar.

Allah Teâlâ kuvveti ihsan ettiği gibi, melekleri de insana kuvvet için hizmetçi kılmıştır.

İnsanda kuvvetler dengesi vardır. Dengeyi Allah Teâlâ´nın emirleri belirlerse taat, nefsin istekleri belirlerse günah olan fiiller meydana getirir.. Çünkü şerrin yaratılmasındaki gücüde ihsan eden Allah Teâlâ´dır. Fakat Allah Teâlâ şerri hiçbir zaman murat etmez.

Kutsî Dua´da O´ndan istenen kuvvet kulluğu yapabilmek içindir. Azalarda maddi kuvvette olmazsa sakatlık meydana getirdiği gibi, manevi kuvvette olmayınca isyan meydana gelir. Buna göre istenilen kuvvetin sonucunu kulun iyi yönde tercih etmesi gerekir.

مَا أَحْـيَـيْـتَـنَا

“Allah Teâlâ´m, bize bu kuvvet ile canlılık ver.”

Allah Teâlâ´nın kuluna ihsan edeceği yaşam sevinci şehvanî olmayıp, taat üzere yaşamak olur. Buna hayat buldu, derler. Bu kişiler için ölüm yoktur.

Hayat kandan değil candan gelir. Can ise Hakk´tandır.

وَ اجْـعَـلْهُ اْلــوَارِثَ مِنـا

“Allah Teâlâ´m, bizden bu hali alma.”

Bu hal bizden bize miras kalsın, ayrılmasın. Neslimize, bir önceki zamanımızdan sonraki zamana, dönüp dursun. Bizden bize, sevdiklerine kalsın. Maddiyat miras kaldığı gibi maneviyatta miras kalır. Bir iyinin iyiliği yıllarca sürer. Kötü olmak nesli bozmak demektir. Allah Teâlâ, halimizi güzelleştirse,  ölene kadar zikirden uzak kalamayız.

Hacı Hasan Darendevi´ye (ks) soruldu,

—“Filanın kızı ile evleneceğim” O´da buyurdu ki;

“O kişinin yedi göbek ötesinde zina vardır.”[53]

Kimse kimsenin günahını çekmez. Fakat etkisinden de hali değildir.

Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem´in duasına kavuşmuş kişilerin nesilleri dahi o bereketi bulmuşlardır.

وَ اجْعَلْ ثَأْرَنَا عَلى مَنْ ظَـلَمَنَا

“Allah Teâlâ´m, intikamımızı zalimler üzerine kıl.”

Bizdeki öç alma duygumuzu layık olanlarda tecelli ettir, mazlumlara karşı tecelli ettirme; demektir.

Mahlûkata mahlûk gözü ile bakan onlara gazap eder. Mahlûkata Hakk gözü ile bakan onlara merhamet eder.

Şah-ı Nakşibent (ks) Efendimiz “Ubûdiyeti tamme ve şefkati amme yoludur, yolumuz”[54] buyururlardı.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selem ümmetinin ahlakından bahsederken buyurdular ki;

“Mümin yumuşaktır, O kadar ki, yumuşaklığından dolayı kendisini ahmak zannedersin” (Râmuz)

وَانْصُرْناَ عَلَى مَنْ عَادَاناَ

“Allah Teâlâ´m, düşmanlarımıza karşı bize yardım et.”

İnsanlar, düşman kelimesi ile dışlarındaki olan şeyleri hatırlarına getirir. Yani düşmanı evin içinde durur iken onu sokakta ararlar. Aslında nefsin düşmanlığı terbiye olana kadar şeytanın etkisinden daha fazladır. Allah Teâlâ ise, kulun istemesine göre yardım gönderir ve kurtarır. Eğer bizlere yardım etmez ise düşmanlarımız bizi yoldan çıkarırlar.

Şeytan aciz kalınca insanı azdırmak için insandan ve nefsinden yardım ister. Âdem aleyhisselâm´ı bile Havva validemiz ve nefsin ebedilik arzusu ile kandırdı.

Bunu Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem buyurduğu şu hadis çok güzel açıklamaktadır.

“Bir adam yetmiş şeytandan kurtulmadıkça, sadakadan bir şeyi elinden çıkaramaz.” (Ramuz)

Nefsin ve şeytanın şerrinden Allah Teâlâ´ya sığınmak gerekmektedir.

وَاغْفِرْ خَطَايَاناَ

“Allah Teâlâ´m, hatalarımızı af ve mağfiret kıl.”

Kulun üzerinde zuhur eden her halde kesin bir noksanlık vardır. Bunu Allah Teâlâ´mız af buyurmasa, sevap defterine bir nokta dahi yazılmaz. Onun için Hz. Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz devamlı bulunduğu halin istiğfarına devam ederdi.

Aslında kendisinin hata işlemeyeceği bir istikamet üzere olacağı Allah Teâlâ´mız tarafından buyrulmuştur.

“Böylece Allah senin geçmiş ve gelecek günahını bağışlar. Sana olan nimetini tamamlar ve seni doğru yola iletir.” (Fetih,2)

İnsan için önemli olan hatayı işlememek değil, hatanın Allah Teâlâ tarafından af edilmesidir. Çünkü yaratılış gereği beşerin özüne noksanlık unsur olarak ilave edilmiştir.

“Allah sizin tövbenizi kabul etmek ister;…” (Nisa,27)

“Allah Teâlâ sizden hafifletmek ister. İnsan zayıf olarak yaratılmıştır.” (Nisa,28)

Duamız Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem´in şu duası olmalıdır.

“Ya Rabb´i önce işlediğim ve sonra işlerim sandığım, gizli yaptığım ve aşikâre işlediğim bütün günahlarımı bağışla.”

“Sen´den başka ibadete layık ilah yoktur.”

Allah Teâlâ´m Sen güzel olduğun gibi, sevgilin Hz. Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz´de güzeldir. O´nun ümmeti olan bizleri bağışla.

وَ اكْشِفْ رَزايـَانَا

“Allah Teâlâ´m, musibetlerimizi kaldır.”

Kaza ve Kader

Ehl-i sünnet âlimleri, kadere inanmış, kaderin hayırlısı, şerlisi, iyisi, kötüsü, tatlısı, acısı, hep Allah Teâlâ´dandır demiştir. Çünkü Kader, var etmek, yaratmak demektir. Her şeyi yapan, yaratanda, ancak Allah Teâlâ´dır.

Kaza demek, bir insanın bir işi kendi beğenmesi ile yapıp yapmayacağını, Allah Teâlâ´nın, önceden bilmesi demektir. Bu nedenle kazaya inanmak iradenin, beğenmenin yok olmasına sebep olsaydı, Allah Teâlâ da, yaratmağa mecbur veya men edilmiş olurdu.

Allah Teâlâ´nın yaratacağı şeyleri ezelde bilmesi, irade sıfatını yok etmediği gibi, kullarının yapacağı şeyleri de ezelde bilmesi, kulların irade ve ihtiyar sahibi olmalarına mani değildir.

İnsan hürriyetinde büyüklerimiz “bir kaderde iki kudretin ilgisinin caiz olduğu” nu kabul ederler. Buna göre insanın fiili; Allah Teâlâ´nın yaratması ve kulun kazanma niyeti ile varlık sahnesine çıkar. Burada öncelik hangisine aittir, yani kulun fiili mi öncedir Allah’ın yaratması mı?

İmam Rabbani (ks) önceliği kulun niyetine verir ve buna “kulun kast ve beğenmesi (ihtiyar)” der. Kul fiili işlemeye yönelir (niyet), ve yapma yönünü tercih eder (ihtiyar), Allah Teâlâ´da bu istikamette olmak üzere fiili yaratır.

İnsan kudretinin, fiilinde tesiri yok ise de, Allah Teâlâ, fiili yaratması için, onun kudretini sebep kılmıştır. Allah Teâlâ´nın âdeti şöyledir; insan kudretini ve ihtiyarını bir iş için kullanınca, Allah Teâlâ, o işi yaratır. İnsanın kudreti, böylece, işin yapılmasına sebep olur. Sanki işlerin yapılmasına tesir etmiş gibi olur. Çünkü kulun kudreti olmadıkça, adet-i ilahi o işi yaratmamaktadır. Bu âdete göre, işi yapan, insandır demek, hakikatte doğru olmaktadır.

Sonuçta fiilin sorumlusu fiili yaratan Allah Teâlâ değil, fiile yönelen, niyet ve ihtiyarı ile yaratılmasına neden olan kuldur. Demek ki insan yapma ve yapmama noktasında özgür olduğu gibi neyi, nasıl yapacağı konusunda da özgürdür. Ancak fiili yaratanda Allah Teâlâ´dır. Bu nedenle Allah Teâlâ´nın rasüller göndererek, insanları iyiliğe sevk etmesi bunun en güzel delilidir.

Bazıları kaza ve kadere inanmaz. İşlerin, yalnız kulun kudreti ile meydana geldiğini zanneder. Şerler, kötülükler, Allah Teâlâ´nın kazası ile olsaydı, bunlar için azap vermezdi. Bunlara azap vermesi zulüm olur dediler. Böyle sözleri söylemek büyük bir hatadır. Çünkü kaza ve kadere inanmakla, kulun ihtiyarı ve kudreti gitmez.

Evliyanın kader konunda tasarrufu ise;

Mevlana, Mesnevi´de buyurdu ki;

“Allah Teâlâ canibinden evliyanın öyle bir kudreti vardır ki atılmış oku yolundan çevirirler.”

“Kaza, kaza ile ret olunur.”

Hadis-i şerifi bu hakikate işaret eder.

Abdülkadir Geylânî (ks) buyurdu ki;

“Ben kaza-i Mübrem-i (tedbir ve maharetin tesiri olmayan kaza) def ederim”

Bu kaza Allah Teâlâ katındaki Muallâk   (değişebilen) kaza ile Melaikelerin katında bilinen mübrem (değişmeyen) görünen kaza-i ilahidir. Asıl olan kaza-i mübremde hiçbir türlü tasarruf olmaz.

Büyükler bu sırra erdiklerinden mahlûkata hoşça nazar ettikleri bilinen bir gerçektir. Çünkü “Taştan altın olmasını beklemek yanlıştır.”

Yazılmış alnına fa´ilin her ne ise reddi na-kabul

Hüner bu defteri almalı, hoşça dürmektir

Musaddaktır bu dava ta ezelden mühr-i hikmette

Cihana gelmekten maksat bu tatbikatı görmektir.

Neyzen Tevfik

وَاشْفِ مَرْضَاناَ

“Allah Teâlâ´m, hastalıklarımıza şifa ver.”

Maddi ve manevi hastalıklar ve hasta kulların şifası elbette ki, Allah Teâlâ´ya aittir. Sebeplerini yaratır ve bir birine bağlayıp sevgi ortamını oluşturur. Sevginin bulunduğu ortamda sağlık vardır.[55]

وَ نَــوِّرْ جُؤْشُوشَـنَا

“Allah Teâlâ´m, göğüslerimizi nurlandır.”

Hakikat görüntüleri Allah Teâlâ´nın yardımı ile göğüslerde inşirah eder. Eğer ki, bu organ üzerindeki maddi ve manevi kapılar üzerinde olan bir eksiklik, kulu yoldan alı kor. Hz. Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz´in üç kere zahiri göğüs ameliyatı[56] olmuştur. Manevi olanı ise sayısızdır. Bu sebeptendir ki, Allah Teâlâ´dan yardım talebi gereklidir.

وَاقْضِ اَوْطَارَناَ

“Allah´ım, dünya ve ahiret ihtiyaçlarımızı gider.”

Yaratılışı muhtaçlık üzere olan kulun yardım dilemesi, ihtiyaçların giderilmesindeki ihsanı artırır. Allah Teâlâ kulun yalvarmasını ve dua etmesini ister. Büyük kapıya istekle gitmek, eziklik olmayıp izzeti artırır. Allah Teâlâ kapısından daha büyük kapı yoktur.

Efendimiz sallallâhü aleyhi ve selem buyurdu ki;

“Bir adam duasının kabul olmasını ve sıkıntıdan kurtulmak isterse, darlığa düşmüş olana yardım etsin.” (Ramuz)

وَ ارْحَـمْ ناَجِلَـيْـنَا

“Allah ´ım, anne ve babamıza merhamet eyle.”

Hayat sebebimiz olan bu kişiler için rahmet talep ederiz. İnsanları yaratan Allah Teâlâ olmasına rağmen, rızasını ise bu yoldan kabul etmiştir.[57] Beşeri anne ve babamıza saygı emirle sabit olmuştur. Manevi ve asıl babamıza[58] olan hürmet elbette ki, bunun daha üstünde olmalıdır.

“Anasına-babasına vefalı olan, ne yaparsa yapsın cehenneme asla girmez. Anasına-babasına asi olan, ne yaparsa yapsın cennete girmez.”(Ramuz)

“Bereket büyüklerimizdedir” “Büyüğü büyükle” nevinden Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem´in tavsiyesi çoktur.

وَ لاَتــَجـْعَلِ اْلعاجِلَةَ اَكْـبَرَ هَـمِّـنَا

“Allah Teâlâ´m, dünya işlerini boğulacağımız kederler kılma.”

Düşüncelerimizde dünya ile olan meşguliyet yüzünden Allah Teâlâ´yı unutup, kederlere yönelmemelidir. Gönül kaygısı, halin bozulmasına ve hatalara sebebiyet verir.

Testi buzdan yapılırsa suyu nasıl saklar.

Maddiyat hedef haline gelirse, kalp nasıl huzur bulabilir.

“Dikkat edin; gerçekten kalpler, ancak Allah Teâlâ’yı anmakla huzura kavuşur.” (Rad,28)

Fudayl bin İyaz (ks) buyurdu ki;

“Allah Teâlâ bir kulu sevdi mi, dünyayı o kimseye daraltır. Bir kulunu sevmeyecek olursa da, o kuluna dünyayı genişletir. Dünya ile uğraştırarak kendini ona unutturur.”

وَلاَ مَبْلَغَ عِلْمِناَ

“Allah Teâlâ´m, dünya işleri ilmimize karışmasın.”

Dünya işlerini düşünmek, hedefimiz olmamalı. Dünya, dışı şeker olan zehirdir.

İmam Gazâlî (ks) Hazretleri buyurdular ki,

“Rızık ve geçim endişesi büyük musibetlerdendir.

Bunun yüzünden gönüller perişan olur ve kederler çoğalır. Ömürler geçer, günahlar artar. İnsan Allah Teâlâ´nın kapısından ayrılıp, mahlûk kapısına yönünü döner ve hizmet ederek ömrünü tüketir. Bu hali ile gaflet, zulmet, bela, meşakkat, zillet, ihanet içinde yaşar. Ahirete müflis olarak gelir, Allah Teâlâ´nın huzurunda hesap verir.”

Eğer ki, Allah Teâlâ´nın rahmeti ile muamelesi ve afvı olmazsa ne yapacağını şaşırır kalır.

“Ya Rabb´i hayırlar yazdır başıma, iyilikler çıkar karşıma”

Gönenli Mehmet Efendi (ks)

وَ لاَتــَجـْعَلْ مُصِيبَـتَـنَا فيِ دِيـــنِـنَا

“Allah Teâlâ´m, musibetlerimizi din yolundan verme.”

Musibet; rahatsızlık veren her şeydir.

Bunlar içinde haramla meşguliyet kula verilen en büyük musibettir. Eğer Allah Teâlâ´nın kula verdiği musibetler dini yönden gelirse, maddi hayatı da bozgunluğa uğrar. Her ikisini de birden kaybeder.

Maneviyat, dünya ve ahiretteki bütün saadetleri ele geçirten bir sermayedir.

Maneviyat dışında aranılacak, imrenilecek hiçbir iyilik yoktur.

Maneviyat insani terbiye ile ele geçer.

Terbiye olmakta esas, dini tamamlamak içindir. Yoksa dinden başka bir şeyler ele geçirmek için değildir. Terbiye yoluyla tamamlanan dinin neticesi, rıza makamıdır.

“Allah Teâlâ kullarından dilediğini, kendisine seçer. Başkasından yüz çevirip, yalnız kendisini isteyenlere, kendine kavuşturan yolu gösterir” (Şûra 13)  buyruldu.

Rıza makamı, bütün makamların üstündedir. Bu yüksek makamın ele geçmesi ise, terbiye tamamladıktan sonra olur. Bir rızasızlıkta kalmayınca, dinin istediği olan rıza hâsıl olmuştur demektir.

Mesela; insan Allah Teâlâ´nın kudretini, kendi üzerinde ve her şeyin üzerinde müşahede edince, mecburen razı olur. Korkar ve titrer ve bütün günahlardan sakınma yolunu tutar. Allah Teâlâ´nın takdirine, kazasına sabreder ve hiçbir şeye gücü yetmediğini anlar. İnsan Rabbi´nin ihsan eylediği nimetleri bilince, vermenin ve vermemenin Ondan olduğuna anlayınca, çaresiz şükür makamına gelir ve tevekküle ayağını kor. Allah Teâlâ´nın rahmet ve muhabbeti fark edince de, Recâ (ümit) makamını bulur.

Terbiye yolunun başı ve sonu şu ayeti kerimedir.

“Ey Sevgili Rasülüm! De ki:

İşte benim yolum budur!

Ben insanları Allah Teâlâ´nın yoluna, düşünmeksizin, taklit yolu ile değil, delile dayanarak, idraklerine hitap ederek davet ediyorum.

Ben de, bana tâbi olanlar da böyleyiz. Allah Teâlâ´yı bütün eksikliklerden tenzih ederim. Ben asla müşriklerden değilim.” (Yusuf 108)

Terbiyedeki Hedef

Hz. Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve sellem bütün yolları kendinde toplamıştır. Ona indirilmiş olan kitap, gökten inmiş kitapların hepsini içine almıştır. Bundan dolayı, O´nun dine uymak, bütün dinlere uymak olmuş olur.

Hakiki terbiyeyi ve yönelişi de, Efendimiz sallallâhü aleyhi ve selem sağlar. Büyük nimete kavuşmakta, Onun dinine tam uymakla ele geçebilir. Onun yoluna uymak, Onun özelliklerine kavuşmağa sebep olur. Fakat O´nun yoluna uyanlardan birçoğu da, Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem´in vasıflarına kavuşamamıştır. Eğer terbiyede bir eksiklik varsa, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem´e tam uyamamaktan ileri gelmektedir. Kurtuluş Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellemin ve ashabımın gittiği yoldur. O´na “sallallahü aleyhi ve sellem” uymamak ise, Allah Teâlâ´ya isyandır.

“Allah Teâlâ´nın yolu ile Resulünün yolunu birbirinden ayırmak istiyorlar.

Senin söylediklerinin Bazısına inanırız, Bazısına inanmayız diyorlar. İkisi arasında ayrı bir yol açmak istiyorlar. Bunlar, elbette kâfirdir” (Nisa, 149)

Ayrıca Sahabe-i Kiramın yolunda gitmeyip de, Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem´e uyduğunu söyleyende, yanılmaktadır.

“Doğru bir şey yaptıklarını sanıyorlar. Biliniz ki, onlar yalancıdır, kâfirdir” (Mücadele,18)

وَ لاَتــُسَلِّــطْ عَلَــيْـنَا بِذُنـــُوبِنَا مَنْ لا يَرْحَـمُـنَا

“Allah Teâlâ´m, bize merhameti olamayan günahlarımızı üzerimize musallat kılma.”

Allah Teâlâ´nın kuluna şefkat ve merhameti yetişmese idi, günahlar onun üzerinde hükümran olup, birbiri ardınca günah sahibine acımadan tekrar, tekrar aynı günahı işletip, bir kene gibi musallat olurdu. Allah Teâlâ´nın merhameti tövbe ve yardım dileyene yetişerek, kulunu takviye eder, muhafaza içine alır, mağlup olmaktan kurtarır.

Anlatılır ki; zamanın birinde bir kız evladı fuhuş yoluna düşmüş. Nasihatleri fayda etmeyen babası, kızına;

Yavrum bu yoldan vaz geçmiyorsun. Hiç olmaz ise, kazandığın paraları bana ver. Harçlığını ben sana veririm, demiştir.

Kız bir zaman sonra babasına, bu işi artık yapamaz oldum, diyerek derdini açmış. Babası;

Kızım şu sandıkta senin bugüne kadar kazandığın paralar var. Bana getirir misin, demiş.

Kız sandıkta para yerine yılan, çıyan akrep vb. hayvanların olduğunu, para bulunmadığını söyleyince;

İşte kızım, o senin kazandığın paralar. Ben sana o paraları yedirmedim. Kendi helal kazancımdan harçlık verdim. Eğer böyle yapmasa idim, o paran zan ettiğin hayvanlar seni yiyip bitirecekti.

Günah merhameti olmayan hayvanlar şeklinde kıyamette teraziye gelecektir.

Efendimiz sallallâhü aleyhi ve selem buyurdu ki;

“Ameller kapta bulunan madde gibidir. En aşağısı yani dipteki kısım güzelse en yukarısı yani üst kısmı da güzel olur; en aşağısı bozulursa en üstü de bozulur.”

وَ َانْتَ اَرْحَــمُ ٱلرحِمِيـنَ

“Allah Teâlâ´m, Sen merhametlilerin, en merhametlisisin.”

Hz. Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz, Allah Teâlâ´nın merhametini anlatırken O´nu, O´nunla la anlatmış ve kelimelerin ve manaların yetersiz kaldığını bildirmiştir.

اَللَّهُمَّ اِنــا نَسْأَلـــُكَ رَحْـمَةً مِنْ عِـنْـدِكَ

“Allah Teâlâ´m, katındaki merhameti istiyoruz.”

Allah Teâlâ âlemi merhameti ile yaratmıştır. Fakat yanında sevdiklerine ayrıca lütuf kıldığı rahmeti vardır. Bu bir ayrıcalıktır ve istemek gerekir. Bu da kulun Allah Teâlâ´ya karşı yapacağı taatta gizlenmiştir. Has kulları bunun ile tasarruf ehli olurlar. Bu kulların başı Hz. Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz´dir.

تَــهْدِي بِها رُوعَـنَا

“Allah Teâlâ´m, kalbimiz rahmetinle hidayet bulsun.”

Hidayet yolu iki türlüdür. Gazap, rahmet.

Gazabın tecellisi ile olan, acı veren bir düzeltme şeklidir. Bundan sığınmak gerekmektedir. Eğer düzeltme Allah Teâlâ´nın, rahmeti sebebi ile olursa kul için din yolunda kurtuluşun kefaretini  kazanma sebebi olur.

Kalp, kelime manası ile dönen, yani dönek demektir. Devamlı halden hale, yönden yöne döner. Eğer Allah Teâlâ´nın yardımı gelmez ise, yerinde durmadan şekilden şekle girer. Bu yolun gayesi bu dönekliği belli bir istikamete koymaktır. Onun için Allah Teâlâ kuluna yardım edeceğine dair bir taahhüt vermiştir. O kulunu bilsin veya bilmesin bir uyarıcı ile her zaman uyarmıştır.

“Biliniz ki, Allah Teâlâ´nın dostları için, azap korkusu, nimetlere kavuşmamak üzüntüsü yoktur.” (Yunus,62)

وَ تَــلُـمُّ بِهَا شَـغَــثَـناَ

“Allah Teâlâ´m, dağınıklığımızı rahmetinle topla.”

Cemiyetleri de yıkan nefsanî ihtilaflar olmuştur. İhtilaflarımız gönül dağınıklığına sebep olmaktadır.

وَتَجْمَعُ بِهَا شَمْلَناَ

“Allah Teâlâ´m, dağınıklığımızı rahmetinle birleştir.”

Yanlışlıklarımız yüzünden bozulan maddi ve manevi hayatımızı düzene koyan Allah Teâlâ´dır.

Mahlûkat yaratılış açısından birleşiktir. Bağıntılarını kaybetmesi veya sebepler yüzünden dağılmaya muhtaç olmaktadır. Allah Teâlâ´nın kudretinin daimî koruması olmasa, insan ve âlem bir an dahi kendini bileşik olarak tutamaz.

وَ تَـشْــفِي بِهَا مَرْضـَانَا

“Allah Teâlâ´m, hastalarımıza ve hastalıklarımıza rahmetinle şifa ver.”

Sebeplere müracaat edilmesinden sonra, şifa ancak Allah Teâlâ´dan gelir. Onun için hastalık gelmeden önce yapılan dualar, hastalıkları giderir. Hastalıktaki şifa, hastalığın iyileşmesinden çok, kuldaki karamsarlığın üzüntünün gitmesidir. Nice hastalar vardır ki, senelerdir, acı içinde kıvranır. Bir ah çektiği duyulmamıştır. Bu ise rahmetin tecelli ettiği hastalıktır. Hakikatte hasta olmayan bir kulda yoktur. Belki hasta olmaktan gaye yaratanın hatırlanmasıdır.

Evliyanın hastalıklarından şikâyet ettiği rivayet edilmemiştir.

Efendimiz sallallâhü aleyhi ve selem buyurdu ki;

“Teaccüb ederim şu mümine ve onun hastalıktan sızlanmasına. Eğer bilse, hastalıkta kendisi için neler var. İsterdi ki Aziz ve Celil olan Rabbi´ne kavuşuncaya kadar ömrü hastalıkla geçsin” (Ramuz)

وَ تُزَكّىِ بِـها اَعْمالَـنَا

“Allah Teâlâ´m, amellerimizi rahmetinle temizle.”

Kulun amelleri noksanlıkla meydana getirdiğinden eksiklikleri Allah Teâlâ, rahmeti ile tamamlar ve temizler. Riya, kendini beğenme, kibir vb. bir sürü kötü yönlerini rahmet perdesi ile kapatır. Ayrıca, niyet edip işlemediği iyi ameli sevaplar defterine yazar. Kötü amelini ise meleklerinden dahi saklar. Kul hep bu rahmet pınarından sulanır.

Bazıları “Allah Teâlâ´nın bildiğini kuldan niye saklayayım” diyerek günahlarını anlatmayı dürüstlük zannederler. Aslında bu yanlış işlerdendir. Onun için günahın ifşasından sakınmak lazımdır. Allah Teâlâ´nın gazap ettiği günah, hayâ perdesinden sıyrılmış olandır. Utanmadan yapılan ve cemiyeti ilgilendiren günahlar sebebiyle umumî azap tecelli eder. İnsanların günah işlemeyi hedef alan cemiyetler kurması, deprem ve benzeri felâketlerin gelmesine sebep olmuştur. Mesela; fuhşun cemiyette açıktan işlenmesi, azabın gelmesi ve huzursuzlukların sebebidir.

İnsanın hata işleyeceği bilinen bir gerçektir. Fakat her hatanın sonunda Allah Teâlâ´dan affını istemesi ve tövbe etmesi onun bir şekilde kurtuluşunu sağlar. Allah Teâlâ günahın saklanmasından hoşlanır. Çünkü saklamakta utanç vardır. Allah Teâlâ utananları ise çok sever.

Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdular ki:

“Ümmetimin hepsi affa mazhar olacaktır, günahı‎ açıktan işleyenler hariç.

Kişinin geceleyin işlediği kötü bir amelini Allah Teâlâ örtmüştür. Fakat sabah olunca o:

“Ey falan, bu gece ben ş‏u ‏şu işleri yaptım!” der. Böylece o, geceleyin Allah Teâlâ´nın örtmüş olduğu halde, sabahleyin, üzerindeki Allah Teâlâ´nı‎n örtüsünü açar. İşte bu, günah‎ açıktan işlemenin bir çeşididir.” (Buharî)

Günah yapıldıktan sonra önemsenmeyip haline terk edilirse, ahirette sorun olarak kulun önüne gelmektedir.[59] Önemli olan günahtan sakınmaktır. Fakat günah her şekli ile kulların yaşam şartlarının bir bölümünü oluşturur.

Her gizli günahın gizli, her açık günahın açık tövbesi lazımdır.

وَتُلْهِمُناَ بِهَا رُشْدَناَ

“Allah Teâlâ´m, hidayet ve kurtuluş yollarını rahmetinle ilham buyur.”

Allah Teâlâ´nın kulun kalbine kendisinin fark edeceği veya edemeyeceği yollardan razı olduğu şeyleri ilham ederek, hidayete ulaştırır. Bu Allah Teâlâ´nın kuluna rahmeti sebebi iledir ki, şükrünü hiçbir kul yerine getiremez.

“Ya Rabb´i, bizi bir an nefsimizle, bir göz açıp kapayana kadar, baş başa bırakma.”

Allah Teâlâ´nın doğru yolu gösterip irşat etmesi, rasüller ve dostları ile olmaktadır. Çünkü Allah Teâlâ sebepler âleminde sebepleri terk etmediği gibi kuluna kabiliyet ihsan etmesiyle bir mükemmel bir sistem kurmuştur.[60]

اَللَّهُمَّ اِنــا نَسْأَلــُكَ بِصَـمَـدانِــيَّـتِـكَ

“Allah Teâlâ´m, samedâniyyetinden dileklerimi istiyorum.”

Allah Teâlâ, başkalarına hiçbir şekilde muhtaç olmadığı gibi her şeyin  kendine muhtaç olduğu Zat´tır.

وَ بِوَحْـدانِــيَّـتِـكَ

“Allah Teâlâ´m, Vahdâniyyetinden de istiyorum.”

Allah Teâlâ, Zat ve sıfatça eşsiz ve benzersizdir. Birliği, ancak bu çokluk âleminin isteklerini karşılar. O´nun isimleri ve sıfatları ayrılma ve farlılaşma kabul etmez.

وَ بِفََرْدانِــيَّــتِـكَ

“Allah Teâlâ´m, Ferdâniyyetinden de istiyorum.”

Allah Teâlâ´nın eşi, benzeri, arkadaşı yoktur. Kendi kendine yetendir. Bir mahlûkun ihtiyaçları ancak O´nun katından giderilir.

وَ بِعِـزَّتـِِكَ اْلـبَاهِرَةِ

“Allah Teâlâ´m, Sen´in akılara durgunluk ve korku veren büyüklüğün ve izzetinle istiyorum.”

Kul Allah Teâlâ´nın Zat-ı hakkında tefekküre daldığında perişan olur. Öyle ki, sapıtmaya kadar gider. Büyüklüğüne inanarak O´na yönelmek en doğru yoldur.

“Her şeyin mahiyetini anlamak için tefekkürde bulunun, düşünün. Fakat Allah Teâlâ´nın zatı hususunda düşünmeyin. Çünkü yedinci sema ile Allah Teâlâ´nın kürsüsü arasında yedi bin ışık yılı[61] uzaklık vardır. Zât-ı bunun ötesini de kuşatmıştır.” (Keşf’il Hafa)

وَ بِرَحْمَـتِـكَ اْلـوَاسِعَةِ

“Allah Teâlâ´m, sonu olmayan rahmetinle istiyorum.”

Eğer ki, rahmet-i ilâhi geniş olarak tecelli etmeyip, adalet ile zahir olsa idi, yeryüzünde bir canlı mahlûk kalmazdı.

“Allah Teâlâ mahlûkatı yarattığı zaman Arş’ın üstündeki bir kitaba şunu yazdı:

“Muhakkak ki rahmetim gazabıma üstün gelmiştir.”

(Buharî)

اَنْ تَـجْعَلَ لَـنَا نُورًا فيِ مَـسَامِعِنَا

“Allah Teâlâ´m, kulaklarımızı nurlandır.”

Hakkı kabul etmek, Allah Teâlâ´nın kulaklarımıza zatına mahsus isim ve sıfatlar ile nur vermesiyle olur. Hidayet kulaklar vasıtası ile intikal eder. Sahabeden gözleri görmeyen bulunmuştur. Fakat kulakları sağır olan rivayeti gelmemiştir. Böylece Hakk gelince kulaktan kalbe iner, kabul etme iştiyakı meydana gelir. Allah Teâlâ nurunu vermeyip, kulaklarımızı mühürler ise, isyan kaçınılmazdır.

وَ نُورًا  فيِ اَعْـيُـنِـنَا

“Allah Teâlâ´m, gözlerimizi nurlandır.”

Gözün görmesi demek, bakarken Allah Teâlâ´nın, kuluna anlayış bahşetmesi demektir. Yani kul, Allah Teâlâ´nın nurunu eşyada temaşa ederken, O´nu bulur. Boş nazarla bakamaz.

وَ نُورًا فيِ اَجْدَاثِـنَا

“Allah Teâlâ´m, kabirlerimizi nurlandır.”

Kabir, insanın kıyamet gününe kadar misafir kaldığı, bir nevi oteldir. Geçici mekânın, huzurlu olması büyük nimettir. Yolculuğun meşakkati lüks otel ile daha kolaylaşır. Ayrıca başka bir yönden ahirette karşılaşacağı durumunda ön habercisidir.

وَ نُورًا فيِ قُــلُوبِنَا

“Allah Teâlâ´m, kalplerimizi nurlandır.”

Kalbinde Allah Teâlâ´nın verdiği nur bulunmayan kimsenin hakikati görmesi mümkün değildir. Bu nur ile O´nu tanır. O´na yakınlık duyar ve kulluktan zevk alır.

Kalbin kutsiyeti “Yere ve göğe sığmam. Fakat mümin kulumun kalbine sığarım” hadis-i kutsisinde açıkça beyan edilmiştir. [62]

وَ نُورًا فيِ حَـوَّاسِنَا

“Allah Teâlâ´m, duyularımıza nur ihsan et.”

Bedenimize ait beş duyu ve ruhumuza ait (Kalp, sır hafi, ahfa ve nefsi natıka) duyularımıza nurlar ihsan edilmesi sayesinde ancak zikir ve ibadet neşesi bulabiliriz. Yoksa hiçbir kul Allah Teâlâ´yı zikir edemez.

وَ نُورًا فيِ نَسَمِنَا

“Allah Teâlâ´m, nefsimizi nurlandır.”

Nefsin bağlarından kopması, terakki etmesi, Allah Teâlâ´nın bahşedeceği nur iledir. Bu nur ile beden temizlenir. Nihayetinde safi nur olur. Nefsin aşağılık halinden, kâmileye´ye doğru gidilen yolda çekilen emek ve Allah Teâlâ´nın ihsanıyladır. Sonuçta nefis gerçek insan sıfatına kavuşacaktır.

وَ نُورًا مِنْ بَيْنِ اَيــْدِينا

“Allah Teâlâ´m, önümüze nur ihsan et.”

Bu nur ile istikametimizi O´nun yoluna çevirebiliriz. Maddî görmede muhakkak ışığa ihtiyaç vardır. Manevi yolda terakki etmede ise, önümüze yol açıcı olarak Allah Teâlâ´nın nuru ve Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem yardımcı olacaktır.

اَللَّهُمَّ زِدْناَ عِلْـمًا

“Allah Teâlâ´m, bize artan ilim ver.”

Bu ilim ile marifetimiz ve taat’ımız artar. İlimin artması taat´ın artmasına sebep olunca rahmettir. Ziyadelikten gaye budur. rasüllerin ilmi dahi, Allah Teâlâ´nın ilmine müsavi olamadığından, Allah Teâlâ´dan ilmin artması için devamlı talepte olmaları emir edilmiştir. Âlim insanların bilmedikleri ve bilemeyecekleri de şeyler vardır. Hikmet ehli der ki,

“İlmin başı hayrettir.”

İlmin artması hayretimizi artır ile de, yorumlanmıştır. Ehlullah Allah Teâlâ´nın tecellisini daha ziyade tanıyarak, marifetlerini artırmak, vazifelerini daha güzel yaparak, ilmen ve amelen O´nun rızasına yaklaşmak için çalışırlar. Bu ise artma ile olur. Elbette şuurumuzun kavramadığı, hayale getiremediğimiz şeyleri, O´nun sayesinde buluruz. Her artma, bir yeni makam, yakınlık demektir. İlmin artması, yakınlığın artmasıdır.

Tatlı suyu içmeyene acı su şekerdir.

Bir sonraki ilim, bir önceki ilmin ve amelin noksanlığına vakıf olur. Bu hal insanda sonsuz ilim sahibi Allah Teâlâ´yı çok sevmeye, O´ndan ilim istemenin artmasına sebep olur. İlmin artması aklın ziyadeleşmesine sebeptir. Akıllı insan olmak, kemal sıfatlara kavuşmak ve en güzel huylara sahip olmak demektir.

Hakiki akla sahip olan Allah Teâlâ´ya ve yaratılış gerçeklerine kavuşmuştur. Cahilin sonradan göreceği şeyi, akıl önceden görmeye başlamıştır.

وَنُورًا

“Allah Teâlâ´m, artan nur ihsan et.”

Allah Teâlâ´nın vereceği, yukarıdaki sayılan nurların büyüğü ve genişleyeni istemekle, kul maddîlikten manevi boyuta doğru yol alır. Bu sayede olgunluğun en yüksek derecesine ulaşır

“Allah Teâlâ yerin ve göklerin nurudur.”(Nur 35)

Bütün âlemleri meydana koyan, kâinatı gösteren, hakikati bildiren, gözleri gönülleri şenlendiren O´dur. O olmasa idi hiç bir şey bulunmaz hiç bir hakikat sezilmez, hiç bir neşe duyulmazdı.

Maddi ve manevi görmeyi sağlayan bu nurdur. Bu nur ile akıl hakikati görür. Bu nur sayesinde rasüller hakikati, akıla aydınlatırlar.

Şunu da bilmek lazım gelir ki, her şey göze ışıkla zahir olduğu gibi, yine batını görme de Allah Teâlâ´nın nuru ile olur. Allah Teâlâ´nın nuru her şey ile beraber bulunur da fark olunmaz. Çünkü nur Allah Teâlâ´dan mahlukata doğru ihsan olunan en büyük nimetlerdendir. Akıl ve göz, nurun penceresinden hidayete erer.

“Allah Teâlâ iman edenlerin velisidir. Onları zulmetlerden nura çıkarır.

Kâfir olanların velileri ise tağuttur. Onları nurdan zulmetlere çıkarırlar.

İşte onlar cehennem ehlidirler. Onlar o ateşte ebedî olarak kalan kimselerdir.” (Bakara 257)

“Allah Teâlâ, rızasına tâbi olanları onunla selâmet yollarına götürür ve onları izniyle zulmetlerden nura çıkarır ve onları dosdoğru bir yola hidayet eder.” (Maide 16)

Abdullah İbn-i Abbas radiyallâhü anh demiştir ki:

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem gecenin bir kısmında teheccüt için kalktıklarında şöyle dua buyururdu:

“Yâ Rabb´i Her hamd Sen´in içindir. Sen, göklerin, yerin ve bunlardaki her şeyin Rabbi´sin.

Yine her hamd Sen´in içindir. Sen, göklerin, yerin ve bunlardaki her şeyin nurusun.

Yine her hamd Sen´in içindir. Sen göklerin, yerin ve bunlarda bulunan her şeyin sahibisin.

Yine her hamd Sen´in içindir. Sen hakk´sın, Sen´in va´din de haktır.

Ahirette Sen´i görmek de haktır.

Sözün haktır.

Cennet´in de haktır.

Cehennem´in de haktır.

Rasüllerin de haktır.

Muhammed (sallâllâhü aleyhi ve sellem) de haktır.

Kıyamet günü de haktır.

Yâ Rabb´i ancak Sana itâat ettim, Sana inandım, Sana güvendim, Sana yöneldim, yalnız Sen´in burhanlarına dayanarak düşmanlarla mücadele ettim. Aramızda yalnız Sen´i hakem kıldım.

Yâ Rabb´i önce işlediğim ve sonra işlerim sandığım, gizli yaptığım ve açıktan işlediğim bütün günahlarımı bağışla. Ahiret hayatında beni öne koyan, dünya tarihinde nübüvvetimi sona bırakan ancak Sen´sin.

Allah Teâlâ´m, ibadete layık ilâh yoktur, yalnız Sen varsın. Hükmedici tasarruf da, tam kuvvet de Senin ile beraberdir.”

Ayrıca Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem Kutsi Dua Bahâiyye´de zikredilen gibi,  şöyle de dua ederdi.

“Allah Teâlâ´m, kalbimde bir nur kıl, gözümde de bir nur kıl, kulağımda da bir nur kıl, yine böyle sağımda bir nur, solumda bir nur, üstümde bir nur, altımda bir nur, önümde bir nur, arkamda bir nur kıl. Benim için umumî ve büyük bir nur yarat.”

وَ حِلْمًا

“Allah Teâlâ´m, yumuşaklığımı artır.”

Hilm sahibi olmak, sahibi için bir süs, bulunduğu halde ise yüksek ahlaktır. Hilm sahibi olan âlim, kararları hep yapıcı yolda olur. Hilm sahibi olmakta, şerre karşı yumuşak olmayı da gerektirmez.

“Allah Teâlâ´dan bir rahmet sebebiyledir ki, onlara yumuşak davrandın ve eğer sen çirkin huylu, katı yürekli olsaydın, elbette etrafından dağılırlardı. Artık onları affet, onlar için af talebinde bulun ve onlar ile emir hususunda müşavere yap. Sonra azmettiğin zaman da Allah Teâlâ´ya tevekkül et. Şüphe yok ki, Allah Teâlâ tevekkül edenleri sever.” (Al-i İmran 159)

وَ اتِـنـَا نِـعْمَةً ظَاهِرَةً

“Allah Teâlâ´m, hissettiğimiz nimetlerini artır.”

Kullar, kalbin ve duyuların farkına vardığı nimetlerin artışında gönül ferahlığı duyduklarından Allah Teâlâ´dan genellikle zahiri nimetler için duada bulunurlar. Görünen nimetler aslında, görünmeyen nimetler yanında çöldeki kum tanesi gibidir.

وَ نِـعْـمَةً بَاطِــنَةً

“Allah Teâlâ´m, görmediğimiz nimetlerini üzerimize artır.”

“Eğer Allah Teâlâ´nın nimetini sayacak olsanız, sayıp bitiremezsiniz. Şüphe yok ki, insan, elbette çok zalimdir, çok nankördür.” (İbrahim 34)

Nimetin artmasını istemek, Allah Teâlâ´nın hoşuna gider. Devamlı nimet içinde olan insan için şükür ehli olmalı ve nimetin artması için Allah Teâlâ´dan yardım istemelidir. Fakat rızkı sebeplere yapışarak istemek gerekir. Sebepler oluşmadan nimetlerin meydana gelmesi keramet kısmından olur. Kerametler herkes için meydana gelmeyeceği için, dünyevi sebeplerin oluşmasını Allah Teâlâ´dan istemek gerekmektedir.

حَـسْبُناَ ٱللَّهُ لِـدِيـنِناَ

“Allah Teâlâ, dinimizi muhafazaya kâfidir.”

Bize dini yaşamada Allah Teâlâ her zaman yardım eder. Eğer yardımı vaki olmasa idi, elbette nefsimiz bizi aldatırdı.

حَـسْبُـنَا ٱللَّهُ لِـدُنْـيَاناَ

“Allah Teâlâ, dünya hayatımızın teminatıdır.”

Allah Teâlâ yaşamın kullar üzerindeki ağırlığını ve zorluğunu gidererek kulunu neşe içinde olmasını sağlar. Bu yardım olmasa idi, kullar ölümü tercih ederlerdi. Kullara akıl[63] nimetini ve diğer nimetleri bağışlaması; O´nun dünya hayatını kolayca yaşamasını sağlamak içindir.

حَـسْبُنَا ٱللَّهُ اْلـكَرِيمُ لِمَا اَهَـمِّـنَا

“Bizim için mühim olan her işimizde, vesilesiz ve istemeksizin kereminden veren Allah Teâlâ, bize kâfidir.”

Kulunu üzen şeyleri, kendisinin haberi olmadan kaldırır. Rızık konusundaki korkularını giderir. Mahlûkatın ona vereceği zararları yok eder. Bu his onu devamlı huzur sahibi kılar.

Aliyyü’l- Havas (ks) buyurdu ki;

“Kişinin uykuda ve ayıkken geçirdiği korkular Allah Teâlâ´dan gafil olmasından ve halktan korkmasından dolayıdır. Allah Teâlâ´yı çok anan kişi ise her şeye yakınlık ve ünsiyet duyduğu gibi, her şeyde ona yakınlık ve ünsiyet gösterir.”

حَــسْبُنَا ٱللَّهُ الْـحَلِِيـمُ

“Hilm sahibi olan Allah Teâlâ´mız, bize yeter.”

Cezası gelmeden, asi kulunu af eder. Neslinden bir salih gelmesini takdir ederde asi kulundan intikam almayı erteler. Layık olup olmadığına bakmadan, kuluna nimet bahşeder. Yaratılanlar kendine asi de olsalar, hep merhametini ön plana çıkarandır.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdular ki:

“İşittiği şeyin verdiği ezaya Allah Teâlâ’dan daha sabırlı kimse yoktur. Çünkü O’na şirk koşulur, evlatlar nispet edilir. O, yine de onlara afiyet ve rızık vermeye devam eder.” (Buharî)

Allah Teâlâ´nın terbiyesi ile ahlaklanmış Efendimiz sallallâhü aleyhi ve selem´in Ciirrane’de hem de Uhud’da,

“Allah’ım kavmimi mağfiret et, çünkü onlar bilmiyorlar” diye dua ettiği bazı rivayetlerde gelmiştir.

Hilm sahibi olmak büyüklüğün işaretidir.

اْلـقَـوِيُّ لِمَنْ بَغى عَلَــيْـنَا

“Kudretli Allah Teâlâ´mız, sebepsiz yere zulmedenlerden, üzerimize gelenlerden intikamımızı almaya, kâfidir.”

Kulu üzerine kibir ederek hakkını gasp ve zorla tahakküm etmeye çalışanlara karşı, kâfir ve mümin ayırmadan onların hakkını savunur ve alır.

Kâfir dahi olsa mazlumun duasına icabet eder.

Ancak çiftinin buğdayı samandan ayırdığı gibi Allah Teâlâ iyi ile kötüyü ayıracaktır.

حَـسْبُنـَا ٱللَّهُ ٱلـشَّدِيدُ لِمَنْ كَادَناَ بِسُــوﺀ

“Kötülük düşünerek gelenlere ve bakanlara, Şedîd olan Allah Teâlâ´mız, bize yeter.”

Kulların niyetleri katında bilindiği için, sevdiklerine düşman olanlara ve kötü niyet besleyenlere fırsat tanımaz. Tuzaklarını başlarına çevirir. Kullarını müsaade ettiği ruhsat dairesini de geçmelerine de fırsat tanımaz. Eğer zalimler zulümlerinde hadlerini aşarsa ilahi azabını onlara gönderir.

Bazen de “Allah Teâlâ kullarından intikamını zalimler ile alır. Daha sonra zalimden kendi intikamını alır” sırrınca âlemleri başıboş bırakmayarak hikmetle tecelli eder.

“Onlar (sana) tuzak kurarlarken Allah Teâlâ da (onlara) tuzak kuruyordu. Çünkü Allah Teâlâ tuzak kuranların en iyisidir.” (Enfal, 30)

حَـسْـبُـنَا ٱللَّهُ ٱلـرَّحِيمُ عِـنْدَ ٱلـسّۤامِّ

“Ölüm anında, Rahim olan Allah Teâlâ´mız bize yeter.”

Ruhu teslim ederken, mümin kulun velisi olan, evliyasına rahmetini bol, bol ihsan eden Allah Teâlâ´mız iman ve İslam ile bu dünyadan göçmemize yardım eder. Müslümanın Allah Teâlâ´ya karşı bu şekilde hüsn-ü zannı vardır.

Güvenmek, huzur veren bir duygudur. Allah Teâlâ´ya güvenmek ise yaşamanın en güzel teminatıdır.

حَـسْـبُنَا ٱللَّهُ ٱلـرَّؤُفُ عِـنْدَ اْلـمَسْأَلــَةِ فيِ الْـجَدَثِ

“Kabirde sorulan sorulara cevap verirken Şefkatli Allah Teâlâ´mız, bize kâfidir.”

Şah-ı Nakşibent (ks) Efendimiz ölüm anında Rahim sıfatını, kabir suallerinde Rauf sıfatını kullanması;

Raûf, şefkati ile iyiliği ihsan etmesi veya şerri ondan uzaklaştırmasıdır.

Rahîm ise, iyilik ettiği kimseyi düştüğü şiddet ve korkudan kurtarması veya hayır vermesidir.

Ölüm halinin iyi olması kabirde sualin kolay geçmesine işarettir. Kabirde sorulacak olan; Rabb´in kim? Dinin ne? Nebin kim? soruları kolay olmasına rağmen vaktin ve halin şiddetinden kul dehşete düşer, cevap veremez. Burada Allah Teâlâ´nın yardımı gereklidir. Bu sorular nebiler dışında her insan için tecelli edecektir.

حَـسْبُنَا ٱللَّهُ ٱلـــَّطِيفُ عِـنْدَ اْلـميِزَانِ

“Hesap zamanında, Lütuf sahibi Allah Teâlâ´mız, bize kâfidir.”

Mizan kurulup, kul yaptıklarından sorulunca, bir korku içine düşer. Allah Teâlâ´nın lütuf ve merhametini hesap anında gördükçe de, pişmanlığı artar. Çalışanlar neden daha iyi çalışmadık, çalışmayanlar da neden biz çalışmadık diye üzüleceklerdir.[64]

Kul ne yapacağını şaşırır kalır. İşte kuluna Allah Teâlâ´nın yardımı, o an gelmez ise helak olur. Allah Teâlâ her zaman olduğu gibi orada kulun yardımına yetişir, onu sakin kılar. Onun için ahirette işimize yarayacak, mizanımızda ağır basacak salih ameller yapmak için çalışmalıyız. Dünya hayatında, zevk geçirmeye, kalacak servetler toplamaya uğraşmamalı, kazançlarımızı hayır uğrunda sarf eylemeliyiz. Çünkü dünya eğlenecek yer değildir.

حَـسْبُـنَا ٱللَّهُ اْلـقَديِرُ عِـنْدَ ٱلـصِّرَاطُ

“Sırat-ı geçerken, Kudretli Allah Teâlâ´mız bize yeter.”

Ahiret günü gelince her iş bitmiştir. İstikbal geçidi, sırat çok tehlikelidir. Cennete ulaşmak için, geçilmesi takdir edilmiş, cehennemin üzerine kurulmuş sırat kalmıştır.

Sırat, cehennem uçurumlarının üzerinden herkesin geçmeğe mecbur olacağı kıldan ince ve kılıçtan keskin inişli yokuşlu, düzlü bir köprüdür.

Bu köprüyü geçmek Allah Teâlâ´nın kudreti ile mümin ve salih kullara kolay gelecektir. Köprü denmesi aslında sıkıntının varlığındandır. Çünkü sıkıntı, geniş zamanı dar, büyük yeri küçük gösterir. Korku insanda var olmayanı var ettiği gibi, yok olanı var eder. Ne mutlu o gün kendisine korku gelmeyene.

حَسْبِىَ ٱللَّهُ لاۤ اِلهَ اِلاَّ هُوَ عَلَـيْهِ تَوَكَّـلْتُ وَهُوَ رَبُّ الْـعَرْشِ الْـعَظيـم   3

“(Eğer aldırmazlarsa deki): bana Allah Teâlâ yetişir O´ndan başka ilâh yoktur, ben O´na dayanmaktayım; O büyük Arşın sahibidir.” (Tövbe 129)

Mümin kul, her işinde bu duada bulmalıdır.

“Her işimde Allah Teâlâ´m yetişir, O´ndan başkasını istemediğim gibi, başkasından yardım da istemem, tevekkülüm O´nadır. O´ndan başka yardım edecek ve ilah yoktur. Ancak O vardır. Bütün işlerimde O´na yönelirim. Benim Rabb´im olduğu gibi, Büyük Arş´ın Rabb´idir.”

Bu duayı adet edinen kul asla mahzun olmaz. Onun için Kutsî Dua Bahâiyye´yi okuyandan hüzün ve kedere düşen görülmemiştir.

Ebu Derda radiyallâhü anh demiştir ki,

“Her kim sabah ve akşam yedi kere okursa Allah Teâlâ´nın emniyetinde olur.”

Hasbünallah... İle başlayan dualar bir nevi sigorta demektir. Bu sebeple inanarak ve içten okunmalıdır.

مَرْحَبـًا بِالْـمَسۤاءِ [بِالصَّباَحِ ]

“Geceye, güzellik ve rahatlıkla ulaştım.-Sabaha, güzellik ve rahatlıkla ulaştım.”

Üzerimize düşen vazifeyi Allah Teâlâ´nın izni ile en güzel şekilde yapmak nasip oldu. Keder ve üzüntüler üzerimizden uzaklaşarak hayatımıza devam ettiren Allah Teâlâ´ya şükürler olsun, demektir.

وَ بِالـــَّـيْلِ الْـجَـديِدِ [وَبِاْلـيَــوْم الْجَـدِيدِِ]

“Ne güzel bir gece. —Ne güzel bir sabah.”

Ulaştığım gün ve geceyi boş geçirmeyip taat ve ibadetle geçirmemi sağlayan Allah Teâlâ´ya şükürler olsun. Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

Bir ‏Şairin söylediği en doğru söz Lebîd’in söylediği ‏şu sözdür: “Haberiniz olsun, Allah’tan başka her ‏ey bâtıldı‎r.” Ümeyye İbnu Ebi’s-Salt müslüman olayazd‎ı. (Buhârî)

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selem´in hadisi şerifini tefekkür ile Allah Teâlâ´yı her anımızda andığımız gibi şükrümüzü eda etmeliyiz.

وَ بِاْلإِبـانِ

“Şu bulunduğum zaman, ne güzel zaman.”

Allah Teâlâ´nın hatırlandığı ve zikir edildiği zaman en güzel zamandır.

وَ الْـفَـيْـنَـةِ ٱلـسَّعِيدِ

“İbadet halinde olduğum şu saat, ne mesut saattir.”

Saniyelerin hesaba gireceği kıyamet günü, bu sözlerin hakikati açığa çıkaracaktır.

An denen zamansızlık;[65] Allah Teâlâ´nın katında itibar gören zaman birimidir. O´nun için zaman olmadığından, zamanın takdirini ve kıymetini iyi bilen bir kul, bu duadan ayrı düşmez.

وَ بِالسَّافِرِ وَ ٱلـشَّهِيدِ

“Gaibde ve yanımızda ki, din kardeşlerim için de bu istekleri diliyorum.”

Dualara cemiyeti katmak, Hz. Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz´in sünnetidir. Kendi nefsimizin iyilik içinde olması, dünya saadeti için yeterli olmadığından, her konuda kardeşlerimizi de düşünmeliyiz. Dua etmenin yalnız sözle olmadığını da unutmamak gerekir.

İnsanın iyi olması başkalarının iyiliğini istemek demektir. Fakat ahir zamanda ise cemiyetlerin bozulması had safhaya ulaşınca ferdiyet üzerine dualar daha geçerli olacaktır.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdular ki:

“Kıyametten hemen önce karanlık gecenin parçaları gibi fitneler var.[66]

Kişi o fitnelerde mümin olarak sabaha erer, akşama kâfir olur; mümin olarak akşama erer, sabaha kâfir çıkar.

O fitnede oturan, ayakta durandan hayırlıdır. Yürüyen koşandan hayırlıdır.

Öyle ise yaylarınızı kırın, kirişlerinizi parçalayın, kılıçlarınızı da taşa vurun.

Sizden birinin evine girerlerse Hz. Âdem aleyhisselâm´ın iki oğlundan hayırlısı olsun (ölen olsun, öldüren değil)” (Tirmizî)

Müslüman etrafında bulunan insanları uyarırken ben merkezli davranarak, onlara örnek olmaya çalışmalıdır. Eğer insanlar onun güzel halini görüp biri hidayete kavuşabilirse bunu nimet bilmelidir. Yoksa insanlar hidayete kavuşmadıkları gibi, dine karşıda düşmanlıklarını da artırırlar. Akrabanın ve dostların hidayeti için can sarf etmek başkalarına olan gayretten daha kolay olur. Onun için eş ve dostları artırmak müslümana farzdır. Çünkü Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“Evleniniz! Çünkü ben kıyamet günü diğer ümmetlere karşı çokluğunuzla iftihar edeceğim.”

Ahir zaman musibetlerinden biride evlilik ve çocuk sahibi olmanın azalmasıdır. Bu nedenle öyle bir zaman gelir ki, insanın çocuğuna dahi gücü yetmez olur. Onun için müslümanın tedbirli olması ve insanlığın iyiliğini düşünmesi gerekmektedir.  Çünkü Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“Müslüman kimseye, en hayırlı malın davar olacağı zaman yakındır. Fitnelerden kaçarak, dinini kurtarmak için dağların yağmur düşen otlak yerlerini takip etmek üzere peşine takıldığı davar onun en hayırlı malıdır.” (Buharî ve Müslim)

Hadisten anlaşılacağı üzere kendi başına yaşamak cemiyet ile meşgul olmaktan iyi olacaktır.

Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem Ebu Zer radiyallâhü anh´aya buyurdu ki;

“Evine kapan, diline sahip ol, iyi bildiğin şeyi yap, kötü bildiğin şeyi de terk et, kendi yakınlarınla meşgul ol, toplumun işini terk et”[67]

اُكْتُبْ لَـنَا مَا نَـقُولُ

“Allah Teâlâ´m, bu dileklerimizi defterimize yaz.”

Her yeni açılan sayfamıza iyi ve güzel niyetlerimizle başlamayı yazdığın gibi kaderimizde her yeni günün iyilik getirmesini nasip et, demektir.

بِسْـمِ ٱللَّهِ الْحَمِيدِ الْـمَجِيدِ ٱلـرَّفِيعِ الْـوَدُودِ الْمُحِيطِ الْـفَعـالِ فيِ خَـلْقِهِ لِمَا يُرِيدُ

“Hamde layık olan Allah Teâlâ´nın adıyla defterim açılsın. O, yüksek ve geniş kerem sahibi, şanı yüce, müminlerin sevgilisi ve yarattıklarına sevgi veren ve seven[68], ilmi ve kudreti ile her şeyi kuşatan, istediğini dilediği şekilde yaratandır.”

Kutsi Dua Bahâiyye okuyanın defterinin ilk satırı bu besmele ile başlar. Sözün evveli bu güzellikte olursa, sonunun ne olacağı aşikârdır. Allah Teâlâ´nın kendine sığınana karşı verdiği bir söz vardır.

“Beni Rabb´i kabul edene, layık olmadığı nimetleri dahi ihsan edeceğim”

Onun için Allah Teâlâ´ya ve sevdiklerine savaş açan, sonunda yenilmeye mahkûmdur.

وَ هُوَ اَقْرَبُ اِليـْهِ مِن حَـبْـلِ الْوَرِيدِ

“O insana şahdamarından daha yakındır.” (Kaf 16)

Yani, Allah Teâlâ yakından bilir, yakından yetişir ve tesir eder. Allah Teâlâ ile mahlûku arasındaki nispet, mahlûkun kendi özü ile arasındaki nispetten daha önce gelir. Çünkü mahlûkun hayat bulması, yaratanın kudretiyledir.

Habl, ip ve bağ demektir. Damar manasına da gelir. Allah Teâlâ´nın ilmi ile ona damarındaki kandan daha yakındır, zira damarda engel vardır. Bazı şeyler ona gizli kalabilir. Lakin Allah Teâlâ´nın ilmine engel mümkün değildir.

Ayet için şu mana da söylenebilir: kendisine kudretimiz ile biz ona şahdamarından daha yakınızdır. Emrimiz onda damarlarındaki kanın cereyanı gibi cereyan eder. Bu sebepten Allah Teâlâ her yerdedir denilir. Aslında Allah Teâlâ mekânlardan münezzehtir. Ayrıca melekler de, insana şahdamarından daha yakındır, Fakat Allah Teâlâ onlardan dahi yakın bulunduğunu belirtmiştir.

Nerede bulunursak bulunalım, O bizimle beraberdir. O, bize bizden daha yakındır.

Allah Teâlâ´nın olmadığı, hiç bir şey yoktur, her şey Allah Teâlâ´nındır. Ancak Allah Teâlâ´nın olmak, Allah olmak değildir. Onun, Allah Teâlâ olması da lazım gelmez. Sonra mekanî yakınlıkta, mutlaka arada bir ayrılık vardır. Mahlûkatta mekânla kayıtlıdır.

أَمْسَيْـنَا   ] أَصْـبَحْنَا]  بِاللَّهِ مُؤْمِنـًا

“Allah Teâlâ´m Sana iman ederek, akşamladık.-Allah Teâlâ´m Sana iman ederek, sabahladık.-”

Allah Teâlâ´nın yardımı ile iman üzere bulunuyoruz. Kullar üzerine öyle zaman gelecektir ki, sabah mümin kalkacak, kâfir olarak akşamlayacak. Akşam kâfir olarak yatacak, sabah mümin olarak kalkacaktır. Bu karışık hayatın içinde istikamet sahibi az bulunacaktır.

وَبِــلِـقـۤائِــهِ مُصَدِّقاً

“Sana kavuşacağımızı, tasdik ederek akşamladık.-Sana kavuşacağımızı, tasdik ederek sabahladık.-”

Bu hayatın geçici olduğunu bilerek yaşıyoruz. Her an ölümü yakın hissederek huzuruna gelme hazırlığı içindeyiz.

وَ بِحُجَّتِهِ مُعْتَرِفًا

“Sen´in bizi uyarmak için gönderdiğin hüccetleri itiraf ve kabul ederek akşamladık.—Sabahladık.”

İnsanın bir konuda uyarılması, hatasının affına ve acizliğin açığa çıkmasına sebep teşkil eder.

İtiraf edende aczini göstererek bunu tasdik etmesinden rahmeti kendine celp eder. İtiraz edende ise kibir ve enâniyet oluşması ile uzaklaşma olur.

وَلِسِوى ٱللَّهِ تَعَالى فيِ اْلأُلـــُوهِيَّةِ جَاحِدًا

“Zat-ı ulûhiyetine layık olmayan şeyleri şiddetli inkâr ile akşamladık.—Sabahladık.”

Allah Teâlâ´nın zat-ı başkasına muhtaç olmayan vacib-ül vücut´tur. Kullar Allah Teâlâ´yı tanırken layık olduğu sıfatlar ile bilmeli, layık olmadığı sıfatlardan tenzih etmelidir.

وَ عَلى اللَّهِ مُتَــوَكِّـلاً

“Allah Teâlâ´ya tevekkül eder olduğumuz halde akşamladık.   —Sabahladık.”

Tevekkül, Allah Teâlâ´nın irade ve rızasına teslimiyetten ibarettir.  Kim Allah Teâlâ´ya tevekkül ederse, başına gelen her hangi bir şeye karşı, O´nun kudretine itimat edip, yapacağı şeyde O´nun emrine teslim olursa, hükmünce giderse, O, ona yetişir.

Tevekkül, Allah Teâlâ´nın gösterdiği yolda gücü yettiği kadar vazifeye çalışmak, emirlerine riayet, yeri gelince kusurunu itiraf ile beraber, hakkında telaşa düşmeksizin O´nun iradesine teslimiyetle Allah Teâlâ´nın kudretine bağlanmaktır.

“Onu hiç hatırına gelmeyen bir yerden rızıklandırır. Her kim Allah Teâlâ´ya tevekkül ederse artık O, ona kâfidir, şüphe yok ki: Allah Teâlâ, emrini yerine getirendir. Allah Teâlâ her şey için bir miktar tayin buyurmuştur” (Talak, 3)

Rasulullah sallallahü aleyhi ve sellem buyurmuştur ki,

“İnsanların en kuvvetlisi olmayı arzu eden, Allah Teâlâ´ya dayansın.”

Allah Teâlâ, muradını muhakkak yapar, hiç bir işinden geri kalmaz, hepsinin hakkından gelir. Hükmünü istediği gibi yürütür, tevekkül edilse de yürütür, edilmese de yürütür, sonuçta her şeyin eceli gelir. Ecel gelince takdir olan ölüm dakika geçirmeksizin pençesini takar,  iyiler iyiliğiyle kötüler kötülüğüyle kalır, herkes ameliyle haşrolur. Ancak O´na tevekkül de, kendi emridir.

Allah Teâlâ,  her şeyi bir kader ile takdir etmiş olduğu için, her şey gibi insanı da, durumlarına göre takdir buyurmuş, birer sınır koymuştur.

O halde kuvvet,  sebeplere güvenmekte değil, Allah Teâlâ´ya dayanmakladır. Tevekkül, mağrurlukla kendini koyuvermekte değildir.

Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“Deveyi bağla da, tevekkül et”

نُـشْـهِدُ ٱللَّهَ

“Bu halimize akşam ve sabah Allah Teâlâ´yı şahit tutarız.”

Her zaman bir olduğunu ikrar ile bize katından ihsanlar, buyurduğuna şahadet ederiz.

وَ نُشْـهِدُ مَلــۤـئِكَــتَـهُ وَ َانْبِــيۤائـَهُ وَ حَـمَـلَةَ عَــرْشِه    ِ

“Meleklerini, nebilerini ve arş-ını yüklenen melekleri şahit tutarız.”

Aslında bir konuda Allah Teâlâ´nın şahadeti yeterlidir. Lakin kulların imanını kuvvetlendirmek için Zat-ı onları şahit tutulmasını istemiştir. Ayetlerde çoğu zaman, ben yerine biz gelmesi bu sebeptendir. Âlemde görünen her şey Allah Teâlâ´nın zatının, isimlerinin ve sıfatlarının tecellisidir. Öyle ki, Allah Teâlâ yaratılışı kendinden kendine dönen bir hal gibi yaptığından bir vasıtanın olması da düşünülmez. Ancak Allah Teâlâ rasülleri vasıtası ile insanlara, sonsuz kurtuluş yolunu göstermiş ve azaptan kurtarmıştır.

Allah Teâlâ bir şeye muhtaç değildir. İnsanlara acıdığı için, insanlara iyilik ederek, emir ve yasakları göndermiştir. Emirlerin ve yasakların faydaları insanlaradır. Allah Teâlâ´ya hiç faydası ve gereği de yoktur.

بِأَنــَّهُ هُـوَ ٱللَّهُ

“Şahidiz ki, muhakkak O Allah Teâlâ´dır.”

Zat-ınla, meleklerinle, nebilerinle ve arş-ın melekleri ile Sen´in Allah Teâlâ´mız olduğuna iman ederiz.

لاۤ اِلهَ الاَّ هُـوَ وَحْـدَه لا شَــرِيكَ لَه

“Ortağın ve benzerin olmadan, birliğinle Sen´den başka ilah olmayan olduğuna da, şahadet ederiz.”

وَ أَنَّ سَــيِّدَنَا مُحَمَّدًا صَلـى ٱللَّهُ تَعَالى عَلَـيْهِ وَ عَلى الِهِ وَ صَحْبِهِ وَ سَلَّـمَ  عَــبْدُهُ  وَ رَسُلُهُ

“Hz. Muhammed Mustafa Efendimiz kulun ve rasülün olduğuna şahadet ederiz. Allah Teâlâ´nın salât ve selamı O´nun, Âl-i´nin ve ashabının üzerinedir.”

Hz. Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz´in kulluk vasfının, risaletten önce zikir edilmesi, kulluk vasfının şerefindendir.

O her zaman şükreden bir kul olmanın misali idi. Kendisine acımazdı. Kullukta ise en ağır vazifeyi eda etti. Bu manadan, kim ki Rasulullah´ı seviyorsa, onun emaresi Allah Teâlâ´ya karşı yaptığı ibadet ve taatta gizlidir. Okunan bu şahadet büyük şahadet diye anılır. Bu şahadetimiz sebebi ile af olunacağımız muhakkaktır. Bu şahadetimiz karşılığı cennet olacaktır.

وَ أَنَّ الْـجَـنَّةَ حَــقٌّ

“Cennetin haktır.”

Muhakkak ki, Allah Teâlâ ahirette cenneti mümin kullarına hediye edecektir. Huzurun kaybolmayacağı ebedilik yurdudur. Öyle ki terk edilmesi ve usancı olmayan mükâfat yeri olacaktır.

وَ أَنَّ الْـنَّارَ حَـقٌّ

“Ateşin haktır.”

Günahkârların, azap çekmesi haktır. Duada Cehennem kelimesi yerine o manayı çağrıştıran nâr (ateş) zikredildi. Çünkü eğer cehennem zikredilse idi, inananlar için çıkılması mümkün olmayan bir yurt olurdu.[69]

Cehennemde olmak ile ateşe sunulmak ve azapta olmak ayrı ayrı şeylerdir.[70] Kur´an-ı Kerim´de ateşe ebedi sunulmak iki ayette[71] cehenneme ebedi sunulmak on bir ayette[72] geçmektedir.

Binaenaleyh, Devamlı azap, ne adalet nede Allah Teâlâ´nın merhamet sıfatlarına uygun düşmektedir.

وَ أَنَّ الْـحَوْضَ حَـقٌّ

“Havz-ı Kevser´in haktır.”

Allah Teâlâ Hz. Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz´e vaat ettiği mübarek bir nimettir. İnananlar O´nun elinden kana, kana içecekler.

Ebû Hureyre radiyallâhü anh, Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem´den naklederek şöyle rivâyet etmiştir:

“Evimle minberim arasındaki yer, Cennet bahçelerinden bir bahçedir. Minberim de, bana bahşedilen Kevser Havz´ımın üzerinde kurulmuş bulunmaktadır”

Ukbe İbn-i Âmir radiyallâhü anh´ten rivâyet olunduğuna göre, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem irtihâline yakın bir gün çıkıp Uhud gazâsı şehitlerine cenaze namazı kılar gibi namaz kıldı. Sonra Medine´ye gelip minbere çıktı. Ölülere, dirilere veda eder gibi bir hutbe îrâd edip buyurdu ki:

“Ben sizden Kevser havuzuna ilk erişeniniz olacağım. Sizin Hak yolundaki hizmetlerinize şahadet edeceğim.

Vallahi ben, şu anda Cennet´teki havuzumu görüyorum. Emin olunuz yine şu anda, bana yerin anahtarları verildi, bütün cihana İslam nurunun intişarı tebşir edildi.

Vallahi ben, vefatımdan sonra sizin şirke döneceğinizi umarak hiç endişe etmem. Yalnız sizin ihtiras ile nefsinize düşüp didişmenizden korkarım.”

Söyledikleri de çıkmıştır.

وَ أَنَّ ٱلـشَّفَـاعَةَ حَـقٌّ

“Şefaat iznin haktır.”

Allah Teâlâ´nın günahkâr kullarını affetmek için vaat ettiğin şefaat hakkını ummak, farzdır.

En büyük şefaat hakkı Hz. Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz´e verilmiştir. Buna Makam-ı Mahmut adı verilir. Hatem-ül Enbiya Efendim´ize vaat olan ve onu hâmidiyetten, mahmudiyete terakki ettiren bir yüksek makamdır ki, büyük şefaat etme hakkıdır. Bu makamda Liva-ül´Hamd O´nun eline teslim edilmiştir. Ahirette Makam-ı Mahmud´un feyzi, şefaat iledir.

Liva-ül Hamd altında toplanacak olan ümmet, Allah Teâlâ´nın lütfundan hisselerini alacak ve ehli cennetin sonun da şükürleri  الحمد لله رب العالمين  olacaktır.

Hz. Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz´in Allah Teâlâ yanında çok yüksek bir derece ve makamı vardır. Huzur-u İlâhî´de müminler için şefaat edecek ve önlerine düşüp, cennetlerine girene kadar rehberlik edecektir. Allah Teâlâ kendine saklı tuttuğu şefaatini bile, Hz. Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz´in gönlünden tecelli ettirecektir. Beşerden bir insana yani Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem´e Allah Teâlâ´nın böyle makam vermesi, insanlık için bir şan ve şeref, bunu tasdik eden müminler için büyük mükâfattır.

Şefaat günlerinde küfretmiş olanlar ve inkâr edenler şefaat arzu edecekler.

—Keşke O´nun hükümlerine ve emrine uysaydık; diyeceklerdir.

Cehennemde; kâfirler, ateşte toplandıklarında, müslüman bir gurubu da beraberlerinde gördüklerinde;

“Siz müslüman değil mi idiniz?” diyecekler.

Onlar “evet” diyecekler.

“O halde gördünüz, İslâm´ınızın hiç faydası yokmuş. Siz de bizimle beraber ateşe yanıyorsunuz, diye aşağılayacaklar. Onlar;

“Hayır, öyle değil, bizim bir takım günahlarımız vardı Allah Teâlâ, onunla cezalandırdı, cevabını verecekler.

Allah Teâlâ, alayları yüzünden kâfirlere gadap edecek ve şefaate izin verecektir. Hz. Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz´in şefaati ve rahmet-i ilâhiyesi ile müslümanların azat edilmesini emredecek, ateşten çıkaracaktır. İşte o vakit kâfirler;

“Ah” ederek, “keşke biz de müslüman olsaydık” diyecekler.

Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem´in Allah Teâlâ´ya ricası o kadar artacak ki, Allah Teâlâ, müslümanları, peyderpey rahmeti ile şefaatine mazhar edecektir. Nihayet;

“Müslüman olan Cennete girsin,” buyuracaktır.

O zaman yine kâfirler temenni edecekler ki, müslüman olsa idik,[73] cehennemde artık hiç müslüman kalmayacaktır.

En büyük saadet ve kurtuluş, Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem´e uymaktadır; isterse bu uyma ve Ona zahiri benzeme suret ve şekilde olsun.

Niyetimiz Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem tabi uymaktan başka niyet olmamalıdır.

Öyle ki, Allah Teâlâ´yı, “Efendimiz Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem´in Rabbi olduğu için seviyorum” diyen İmam Rabbanî (ks)´nin sevgisi ile sevmeliyiz.

Her kimin Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem´e sevgisi varsa, o Cehenneme gitmeyecektir.

Kısaca her şeyde;

وَمَا اتيكُمُ الرَّسُولُ فَخُذُوهُ وَمَا نَهيكُمْ عَنْهُ فَانْتَهُوا

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem size ne verdiyse onu alın, size ne yasakladıysa ondan da sakının.” (Haşr,7) ayeti kerimesini hep göz önünde bulundurmak gereklidir.

وَ أَنَّ مُنْكِرًا وَ نَكِيرًا حَـقٌّ

“Münker ve nekir melekleri haktır.”

İnsanlar kabirde bazı sorulara muhatap olacak ve cevap veremeyenler azap görecek; cevap verenler cennet nimetlerinin hazzını duyacaklardır.

Bu nedenle azaba müstahak olanlar iki kere azap görmüş olurlar. Biri kabir azabı, diğeri ahiret azabına uğrayacağı korkusudur.

Hz.Âişe radiyallâhü anha´dan rivâyet olunmuştur.

Bir Yahudi karısı yanına gelip ona: “Allah Teâlâ, seni kabir azabından korusun” diyerek dua etmiştir. Bunun üzerine Âişe radiyallâhü anha Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem´e;

“İnsanlar kabirlerinde azaba giriftar edilirler mi?” diye sormuş.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem´de:

“Kabir azabından, Allah Teâlâ´ya sığınırım” buyurmuş.

Sonra Hz. Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz, kabir azâbından sığınmayı ashâbına emir buyurdu, demiştir.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem şöyle dua ederdi;

“Rabb´im,  cimrilikten, ağırcanlılıktan, erzel-i ömürden, kabir azabından, deccalın ve yalancı insanların iğfalinden, diriliğin ve ölüm fitnesinden sana sığınırım.”

Hazreti Ali kerremallahü veche demiştir ki:

“Biz kabir azabı hakkında, “ Tekasür Süresi” nazil olana kadar şüphe eder dururduk.”

İnsanlar kabre girdikleri veya girecekleri gün o gafletten uyanacak, bütün ömürlerince çoğaltmak için oyalandıkları fâni şeylerden ayrıldıklarını ve yalnız vebalini yüklenip kaldıklarını göreceklerdir.

وَ وَعْـدَكَ حَـقٌّ

“Sen´in vaatlerin haktır.”

Ceza ve mükâfatlar hakkında ne buyurmuşsan hepsine iman ettik, demektir.

Sözlerin en doğrusu ve gerçeği Allah Teâlâ´ya aittir.

Allah Teâlâ vaadinden dönmez.

وَ أَنَّ ٱلـسَّاعَةَ  اتِـيَـةٌ لاَ رَيــْبَ فِيهَا وَ أَنَّ ٱللَّهَ يَـبْعَثُ مَنْ فيِ الْقُــبُورِ

“Muhakkak kıyamet gelicidir, onda şüphe yoktur. Muhakkak Allah Teâlâ kabirlerde olanları diriltip kaldıracaktır.” (Hac,7)

Kıyamet gününün saat olarak söylenmesi, elli bin senelik zamanın, Allah Teâlâ´nın katındaki değeri bir saat ve veya daha az bir zaman gibi olmasındandır.

Zaman Allah Teâlâ katında değersiz bir unsurdur. Bu ifade ile insanlar üzerinden kayda değer edilmeyecek bir zaman geçtiğini göstermek içindir. Bu sebeple kul, iyi olmanın yolunu aramalıdır.

Kıyametten sonra olacak haşır günü eşya aslı ile tekrar meydana getirilecektir.

Kıyamet günü insanlar beyaz, duru beyaz ve kepekten arınmış undan mamul çörek gibi bir saha üzerinde haşr olunurlar. Bir rivayete göre de, O sahada bir kimseye yol gösterecek dağ, taş gibi, nişan dahi olmayacaktır.

Aişe radiyallâhü anha´dan edilen rivayete göre, Hz. Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz;

İnsanlar ayakkabısız, vücudu çıplak, yani ilk yaradılışları gibi sünnetsiz haşr olunacaklar, buyurdu. Ben de:

Ya Rasülallah, erkek, kadın beraber mi? Bunlar birbirlerine edep yerlerine bakarlar, dedim. Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem;

Ya Aişe, haşir işi çok güçtür, insanların birbirlerine bakmalarına müsait değildir, buyurdu.

Ebû Hureyre radiyallâhü anh´den rivayete göre, Hz. Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz şöyle buyurmuştur:

“Kıyamet günü halk mahşer yerinde izdihamdan, şiddetten, güneşin yaklaşmasından terleyecektir. Öyle derecede ki, dökülen ter, yetmiş zira derinliğinde yere geçecek ve onların ağızlarına yükselip gemleyecek, hatta kulaklarına yükselecektir.”

عَـلى ذالِـكَ نَـحْيى وَ عَلَـيْهِ نَـمُـوتُ

“Bu itikat üzerine yaşayıp ve öleceğiz.”

İslam itikadını taşıyan için ölüm ve yaşam kardeşler gibidir. Çünkü o her an için hazırlıkta olduğundan ölümün üzüntü ve kederine düşmez.

Hz. Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz şöyle buyurmuştur:

“Her kim Allah Teâlâ´ya kavuşup görmeğe muhabbet ederse, Allah Teâlâ´ da ona kavuşup görmesini sever.

Her kim de Allah Teâlâ´ya kavuşmaktan hoşlanmaz ise, Allah Teâlâ´da ona kavuşmaktan hoşlanmaz.”

Ölüm Allah Teâlâ´nın kullara vereceği en büyük acılardandır. Çünkü Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem dünyadan göçerken, arada bir iki elini su kabına batırıyor ve ıslanan elleriyle yüzünü sıvıyor,

“Lâilâhe illâllah, ölümün ne şiddetleri, vuruşları var” diyordu. Fakat Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem ellerini kaldırır ve ruhunu teslim edinceye kadar, “Allah Teâlâ´m beni, Refîk-i A´lâ câmiasında kıl” duasına devâm etti.

“Kişi yaşadığı hal üzere ölür, öldüğü hal üzerede haşr olur”

Şunu bilmek gereklidir ki, mümine ölüm hali gelince Allah Teâlâ´nın kulundan hoşnutluğu, Allah Teâlâ´nın ikram ve ihsanı müjdelenir. Bu müjde üzerine artık mümini ölüm gibi kendisini karşılayacak hallerden sevimli bir şey olamaz. O anda mümin Allah Teâlâ´ya kavuşmaya muhabbet eder, Allah Teâlâ´da mümin kuluna kavuşmayı sever. Fakat kâfir öyle değildir. Ona ölüm hali hazır olduğunda Allah Teâlâ´nın azabı müjdelenir. O anda kâfire önündeki ölüm gibi, hallerden çirkin bir hal olamaz. Bu suretle kâfir Allah Teâlâ´ya kavuşmayı fena görür, Allah Teâlâ´da ona kavuşmayı fena görür.

وَعَلَيْهِ نُبْعَثُ غَداً

“Yarın kıyamette bu itikat üzere haşr olacağız.”

Yukarıda belirttiğimiz gibi insanlar nasıl haşr olacaklarsa, o şekilde yaşar ve ölürler. Geleceğin ne getireceğini görmek istiyorsak, bugünümüze bakmalıyız.

“Kişi sevdiği ile beraberdir.”

“Her cins kendi cinsini çeker”

“Kişi sevdiğinin gücüne malik olur”.

“Kıyamette dostlar birbirini terk etmez”

Allah Teâlâ bütün mümin kardeşlerimize dünyada ve ahirette yardım eder ve mahzun bırakmaz.

وَ لاَ نَرى عَذَابـًا إِنْ شۤاءَ ٱللَّهُ تَعَـالى

“İnşallah, azap görmeyeceğiz.”

Enes İbn-i Malik radiyallâhü anh, Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem´den şöyle rivayet etti.  Allah Teâlâ şöyle buyuruyor.

“İzzetim, celalim, cömertliğim, mahlûkatımın bana olan ihtiyacı ve yüce makamım için, erkek ve kadın kullarımın İslam üzere yaşayıp yaşlanmalarının ardından onlara azap etmekten hayâ ederim.”

Yine Enes İbn-i Malik radiyallâhü anh diyor ki, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem´in bu esnada ağladığını gördüm.

Ya Rasülallah niçin ağlıyorsunuz? Diye sordum. Bunun üzerine;

Allah Teâlâ ondan utandığı halde, kendisi Allah Teâlâ´dan utanmayana ağlıyorum, buyurdu.

Şah-ı Nakşibent (ks) Efendimiz´in duanın bu kısmında böyle niyaz buyurması, başka evratlarda rastlanılmayacak bir özelliktir. Bu yolun müntesiplerinin kıyamette yüzleri gülecektir. Çünkü Allah Teâlâ buyurmuştur ki;

“Ben kulumun zannı üzerine hareket ederim”

Kutsi Dua Bahâiyye´yi okuyanın Allah Teâlâ´ya böyle hüsn-ü zannı vardır. Bu dua kurtulmuşların duasıdır. Bu ayrı bir güveniştir.

Hz. Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz, ümmetin yetmiş üç fırkaya bölüneceği, yalnız bir fırkanın Naci (kurtulmuş) Fırka olacağını bildirmiştir. Naci fırka hakkında çeşitli görüşler bulunmaktadır. [74]

اَللَّهُمَّ إِنَّــنَا ظَــلَمْـنَا َانْفُسَنَا

“Allah Teâlâ´m, bizler nefislerimize zulüm ettik.”

Âdem aleyhisselâm ve Havva Validemiz

Dediler ki: Ey Rabb´imiz! Biz kendi nefislerimize zulüm ettik, eğer bizi bağışlamaz ve merhamet buyurmazsan, elbette biz zarara uğramışlardan oluruz.” (Araf 23)

Bu dua sebebi ile kendilerini af ettirdiler. Suçun kendilerinde olduğunu kabul etmeleri bağışlanma sebebi olmuştur.[75]

Kullar Allah Teâlâ´nın emirlerini yapmayarak, yasaklarını çiğneyerek nefislerini helak ederler.

Kullar hatayı ve musibeti nefislerinde aramalıdırlar. Çünkü Allah Teâlâ kullarına zulüm etmez.

“Biz onlara zulmetmedik. Lâkin onlar zalimlerden oldular.” (Zuhruf 76)

İnsan kendine çok zulmederek varlığından ve kendi ile birlikte var olanlardan bir iz ve eser kalmaz. Sonuçta yaratılış maksadını unutur.

“Emaneti göklere ve yere ve dağlara bildirdik, yüklenmek istemediler. Ondan çekindiler. Onu insan yüklendi. İnsan zalim oldu. Cahil oldu” (Ahzab,72)

فَاغْـفِرْلَـنَا اَوْزَارَنَا الْكَــبۤائِرَ وَ ٱللَّــمَمْ

“Allah Teâlâ´m, büyük ve küçük günahlarımızı bağışla.”

Allah Teâlâ Üzeyir aleyhisselâm´a şöyle vahyetti.

“Ya Üzeyir!

Küçük günah işlediğinde onun küçüklüğüne bakma; kime karşı isyan ettiğine bak.

Sana az bir hayır ulaştığında onun küçüklüğüne bakma; sana rızık verene bak!

Bela isabet edince kimseye şikâyet etme. Nasıl ki senin kabahatin bana yükselince seni meleklerime Ben şikâyet etmiyorum.”

Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem´e sordular.

“İnsanlardan kimler en çok belaya uğrar?”

“Nebiler, sonra büyüklükte onlara ve bunlara yakın olanlar.

Kişi dindarlığı nispetinde belası‎ da şiddetli olur.

Şayet dininde zayıflık varsa, Allah Teâlâ onu da dindarlığı nispetinde imtihan eder.

Bela kulun peşini bırakmaz.

Tâ ki o kul, hatasız olarak yeryüzünde yürüyünceye kadar.” (Tirmizî)[76]

Kur´anı Kerim´de günahların affı ile ilgili en ümitli ayet   ولسوف يعطيك ربك فترضي dir. Bu ayet için denilmiştir ki:

Hz. Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz rızasından birisi, ümmetinin hepsinin Cennete girmesidir. Bir rızası da ehli beytinden birinin cehenneme girmemesidir.

Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem´in ümmetine karşı büyük şefkatinin neticesi de budur. Çünkü o ümmetine düşkün, müminlere Rauf-u rahîmdir.

Hz. Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz, İbrahim aleyhisselâm´ın, “bana uyan bendendir”, sözü ile İsa aleyhisselam´ın “sen onlara azap edersen kullarındır” sözlerini okudu ve iki elini kaldırıp

“Allah Teâlâ´m ümmetim, ümmetim” diye çok ağlardı. Taki Allah Teâlâ´nın,

“Biz seni ümmetin hakkında razı edeceğiz ve seni utandırmayacağız” vahyi gelene kadar bu durum devam etmiştir.

Şunu da unutmamak lâzım gelir ki, Efendimizin rızası Allah Teâlâ´nın rızasındadır. Allah Teâlâ´nın rızası olmayan bir hususa Efendimizin de razı olması gerekmez. Allah Teâlâ´nın izni olmayınca da kimsenin şefaat etmesine ihtimal de yoktur.  Allah Teâlâ ise küfre razı olmaz. [77]

فَإِنَّهُ لاَ يَغْــفِرُهُمَا  اِلاَّ  َانْـتَ

“Büyük ve küçük günahlarımızı ancak sen af edersin.”

“Onlar ki, bir büyük günah yaptıkları veya nefislerine zulmettikleri zaman Allah Teâlâ´yı zikrederler, hemen günahları için istiğfarda bulunurlar.

Allah Teâlâ´dan başka kimdir?

Günahları bağışlayan. Onlar yaptıklarında bile, bile ısrar etmezler.” (Al-i İmran 135)

“De ki: Ey nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım, Allah Teâlâ´nın rahmetinden kesmeyiniz.

Şüphe yok ki, Allah Teâlâ bütün günahları bağışlar. Muhakkak ki, O, çok bağışlayıcıdır, çok esirgeyicidir.” (Zümer 53)

Kullar o kadar haddi aşarlar ki, sanki kendi nefislerini elleri ile öldürmüş gibidirler. Fakat Allah Teâlâ, onları yukarıda zikredilen ayetler çerçevesinde yinede affeder. Bu ayetler, Kur´anda geçen en ümitli ayetlerden olduğu söylenmiştir. Bununla beraber dikkat edilmesi lazım gelir ki, bu ümit, günaha teşvik için değil, günahkâr kimseleri bile bir an evvel tövbeye teşvik için olmasıdır.

“Eğer onlara azap edersen şüphe yok ki, onlar senin kullarındır.

Eğer onları bağışlarsan yine şüphesiz ki, aziz olan, hâkim olan ancak Sensin.” (Mâide 118)

وَ اهْـدِناَ ِلأَحْسَــنِ اْلأَخْـلاَقِ

“Allah Teâlâ´m, bizi güzel ahlaka ulaştır.”

Hz. Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz güzel ahlakın temsilcisidir. Güzel ahlak dünya ve ahiret saadetidir.

“Sen şüphesiz pek büyük bir ahlâk üzerindesin”(Kalem 4)

Hz. Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz ahlakını sorana, Hazreti Aişe radiyallâhü anha demiştir ki;

Kur´anı okumuyor musun?

Okuyorum.

Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz´in ahlakı Kur´an idi; buyurmuştur.[78]

Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem´i iki cihetten incelemek gerekir.

İnsanlık yönü ve ruhanî nübüvvet yönü.

Ruhanî yönünün insanlara teklifi olmadığı için, Allah Teâlâ, Sevgili Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem´e insanlık tarafını fazla açıklamasını emir buyurdu[79]. Böylece, insanların faydalanmaları kolaylaştırıldı.

Mesela, “Onlara söyle! Ben de sizin gibi insanım. Bana vahiy olundu”(Kehf,111) buyruldu. “Sizin gibi” buyrulması, insanlığını kuvvetli bildirmek ve O´nun gibi hayatın yaşanabilirliğinin ifadesi içindir. Fakat maddî hayatından Kâbe hayatına geçince ruhani tarafı çoğaldı. İnsanlara bağlılığı azaldığı gibi sırların açılması ve dine çağırmak kuvvetinin yönü de değişmiştir.

Sahabe-i Kiram´dan birkaçı buyurdu ki;

“Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem´i defin işini bitirmeden, kalplerimizde değişiklik duyduk”.

Çünkü görerek olan imanları, görmeden olan imana döndü. Yüce Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem´in vefatından sonra, ruhani tarafı öyle kuvvetlendi ki, insani tarafını büsbütün örttü.

Bunun içindir ki, eski dinlerde, din sahibi rasûlün vefatından sonra bin sene içinde, yeni bir nebi gönderilirdi. Bunlarla, o rasûlün dini kuvvetlendirilirdi. Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem Rasüllerin sonuncusu olduğu için ve O´nun dini hiç değiştirilmeyeceği için, O´nun ümmetinin âlimleri, nebiler gibi oldu. İslamiyet’i kuvvetlendirmek işi bunlara yaptırıldı. Bunlardan başka, din sahibi Hz. İsa aleyhisselâm´dahi, O´nun dinine tâbi olmaya mecbur oldu ve O´nun dinini kuvvetlendirmek işi, O´na da verilecektir.

Çünkü İslamiyet kıyamete kadar bakidir.

“Kuran-ı Kerim´i sana biz indirdik. Biz onu elbette koruyucuyuz” (Hicr,9)

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem vefatından sonra, ümmetinden gönderilen kâmil âlimlerin sayısı az ise de, İslamiyet´i tam kuvvetlendirmeleri için, çok yüksek mertebede olan Ashab-ı Kiram´ın yüksekliklerinde olacaklardır.[80]

فَإِنَّهُ لاَ يَــهْــدِي ِلأَحْسَـنِـهَا اِلاَّ َانْـتَ

“Ahlakın en güzeline, Sen´in ihsanınla kavuşuruz.”

Ahlakın yeri kalplerdir. Kalpleri yönlendiren, hükmü altında tutan Allah Teâlâ´dır. Eğer yardımı olmaz ise kul, dini üzerinde sabit kalamaz.

Biz Allah Teâlâ´yı arzu ederiz sanırız. Aslında O bizi arzu etmektedir.

لَـبَّـيْكَ وَ سَعْدَيــْكَ

“Allah Teâlâ´m, emrine hazırım her saadet senindir.”

İnsanlık derecelerinde, kulluk makamının üstünde hiçbir derece yoktur. Bunun için, terbiye mertebelerinin sonu, en yükseği kulluk makamıdır. Bu makamda, kul ile Allah Teâlâ arasında, kulun O´na muhtaç olmasından ve Allah Teâlâ´nın kendisinin ve sıfatlarının hiçbir şeye hiç muhtaç olmamasından başka hiçbir bağıntı yoktur.

Bu ifade tarzı Arap lisanında, kayıtsız ve şartsız emre hazır olmak demektir. Kul her an melikin huzurunda emir bekleyen, asker gibi olmalıdır. Asker emri uygularken hiç bir zaman yorum yapmaz. Emri olduğu gibi uygular.

Kul, her zaman hac esnasında ki, telbiyeler gibi gönülden Allah Teâlâ´nın emirlerine boğun eğecek ve huzurda duracaktır.

“Ya Rabb´i! davetine icabet ettim, her emrini yapmak için huzuruna geldim.

Rabb´im! Sen´in her davetine icabet borcumdur. Sen´in saltanatında eşin ve ortağın yoktur.

Allah Teâlâ´m bütün varlığımla Sana yöneldim, hamd Sen´indir, nimet Sen´indir, mülk de Sen´indir, bütün bunlarda eşin ve ortağın yoktur.”

Onun için kulluğu bilmek, emre hazır beklemek insanın üzerine olan mecburiyettir.

“İnsan, kement sahibinin peşinden gitmez ise, biçare ceylan gibi boyundan esir edilir.”

وَ الْـخَـيْرَ كُـلَّهُ بِيَدِكَ

“İyilik ve güzellik, hepsi Sen´inledir.”

Kullar, menfaat verecek şeye ancak Allah Teâlâ katından gelen nimetle ulaşır. Allah Teâlâ´nın yardımı ve lütfü inayeti olmadan hiçbir iyilik kulda tecelli etmez.

Ebû Saîd Hudrî radiyallâhü anh´in rivayetine göre, Hz. Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz şöyle demiştir. Allah Teâlâ, cennet ehline;

—Ey Cennet ehli! Diye hitap eder. Onlar da:

—Ey Rabb´imiz, emir buyurunuz, emrinizi yerine getirmeye her zaman hazırız, derler. Allah Teâlâ;

—Nasıl, şu halinizden razı mısınız? Buyurur.

—Rabb´imiz nasıl razı olmayalım. Sen bize hiç bir kimseye vermediğin bunca nimetleri ihsan buyurdun.

—Size ben bunlardan daha şerefli bir nimet vereceğim.

—Rabb´imiz, bu nimetlerden daha kıymetli nasıl bir nimet olabilir ki?

Sizden razı ve hoşnut olmalığımın şerefi, size layık kılındı. Artık bundan böyle ebedî size darılmayacağım.

Hayırların en güzeli Allah Teâlâ´nın sevgisine kavuşmaktır.

نَسْتَـغْـفِـرُكَ وَ نَـتُوبُ إِلَــيْكَ

“Allah Teâlâ´m, günahlarımızın affını istiyor ve tövbe ediyoruz.”

“Rabb´ın bir cehaletle kötülük işleyen, sonra arkasından tövbe edip düzelen kimseler hakkında, şüphesiz ki Rabb´in bunun arkasından elbette gafurdur, rahîmdir” (Nahl,119)

Hz. Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz buyurdu ki;

“Allah Teâlâ´ya yaklaşınız.

Sakın sizin hiç biriniz salih olsun, fasık olsun ölümü temenni etmesin. Çünkü O, hayır ve ihsan sahibi ise, hayrını ve ihsanını arttırması; eğer günahkâr bir kişi ise, yine yaşayıp günün birisinde tövbe ederek Allah Teâlâ´nın rızasını dilemesi umulur.”

“Allah Teâlâ, kulunun tövbesinden şu kişinin ferahından çok ferahlanır ki, seferber bir halde olan bu kişi, yanında devesi, üstünde suyu, azığı olduğu halde varıp sahrada korkunç bir yere inmiş, başını yere koyarak hafif bir uyku uyumuştu. Uyanınca devesinin başını alıp gittiğini anladı. Adamcağız devesini aramağa çıktı. Hararet, susuzluk yahut Allah Teâlâ´nın dilediği ıztırab adamcağızın üzerinde şiddetle tesir edince, kendi kendisine eski yerime olsun döneyim, diye dönüp geldi. Az bir uyku kestirip sonra başını kaldırınca devesini yanında buldu. İşte bu kişinin sevinmesinden çok sevinir.”

Dua eden kişi Allah Teâlâ ile her gün bu tatlı hatırayı yaşar.

امَناَّ اَللَّهُمَّ بِـمَا أَرْسَـلْتَ مِـنْ رَسُولٍ

“Allah Teâlâ´m, gönderdiğin rasüllerini tasdik ve iman ettik.”

Hz. Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz buyurdular ki;

Siz ehli kitabın sözlerini ne tasdik, ne de tekzip ediniz. Ancak deyiniz ki,

‘Biz Allah´a, bize indirilen Kur´an´a; İbrahim´e, İsmail´e, İshak ´a, Yakup ve torunlarına indirilenlere, Musa´ya ve İsa´ya verilenlere ve bütün rasüllere Rabb´ ları katından gönderilen kitap ve ayetlere iman ettik. Onlardan hiçbirini kimine inanmak, kimini inkâr etmek suretiyle diğerlerinden ayırt etmeyiz. Biz Allah Teâlâ´ya teslim olmuş Müslümanlarız’.” (Bakara 136)

Bütün nebilerin getirdiği din İslamiyet’in kendisidir. Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“Ben, Meryem oğlu İsa´ya dünya ve ahirette insanların en yakınıyım. Aslında rasüller baba bir kardeştirler, anaları ayrıdır, dinleri birdir. Dinleri Tevhit´tir”

وَ امَنـَّا اَللَّهُمَّ بِمَا َانْـزَلْـتَ مِـنْ كِـتابٍ

“Allah Teâlâ´m, gönderdiğin kitapların hepsine iman ettik.”

Onlar o kimselerdir ki, sana indirilmiş ve senden evvel indirilmiş olan kitaplara da iman ederler ve onlar ahirete de kesin olarak inanırlar” (Bakara 4)

اَللَّهُمَّ ٱمْــَلأْ اَوْجُهَـنَا مِنْكَ حَيۤاءً

“Allah Teâlâ´m, yüzlerimizi Sen´in hayân ile doldur ki, hakkı ile hayâ edelim.”

Hayânın yeri yüzdür ve tevazu gibi parıldar. Hayâsı yüzüne vuranın kalbinde hakikati mevcuttur.

Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki,

“İman altmış bu kadar şubedir. Hayâ da, imanın bir şubesidir.” “Hayâ ancak hayır getirir.”

“Her kim hayâ örtüsünü atarsa artık onun gıybeti yoktur” buyurarak hayânın ne kadar kıymetli mefhum olduğunu bizlere anlatmıştır.

Sahabe-i Güzin Efendilerimiz, Hz. Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz´in hayâsı hakkında,

“Hayâ cihetiyle kendi köşesinde oturan bakir kızdan daha çok utangaçtı” dedikleri rivayet olunmuştur.

 وَ قُلُوبَنَا مِنْكَ حُبُورًا    [3مَراَّتٍ]

“Allah Teâlâ´m, kalplerimizi sevinçle doldur.”

Kalplerin huzurlu olması ibadet şevkini artırır. Sıkıntı ise insanı yoldan alıkoyduğu gibi, isyana da götürür. Müminin sevinci, ibadetinin çokluğudur. Çünkü kulluğun artması Allah Teâlâ´nın kula yakınlığının işaretidir. Eğer kul Allah Teâlâ´yı zikrediyorsa, muhakkak Allah Teâlâ´ta onu zikir ediyordur.[81]

Bu kısım üç defa okunacaktır. Okumada eller yüze sürülecek ve sağ el kalbin üzerine koyup mesh edilecektir. Bu usule devam edende üzüntü ve keder kalmaz.

Kalp Temizliği

Allah Teâlâ´dan başkasını unutmak terbiye olmanın ilk şartıdır. İnsan dünyevî iz ve işaretlerini taşıdığı müddetçe, kıymetsizdir.

Kalp ve diğer unsurların aynası beşeri paslardan temizlenmedikçe, ilâhi tecellilerin Onda görünmesi imkânsızdır. Çünkü yaratılmışın ilmi, ilâhî marifetler ile birleşmesi, zıtların bir araya gelmesi gibidir.

مَنْ أخْلَصَ للّه أرْبَعِينَ صَبَاحاً ظَهَرَتْ يَنَابِيعُ الْحِكْمَةِ مِنْ قَلْبِهِ عَلى لِسَانِهِ

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdular ki:

“Kim kırk sabah Allah Teâlâ´ya ihlaslı olursa, kalbinden lisanına hikmet çeşmeleri akmaya başlar.” (Câmiu’s-Sagîr)

İfadeden murat işte bu kalptir. Yani et parçası olan yürektir.

Bir kararda kalmamak ve değişmek, hep, et parçası olan yürekte olmaktadır. Çünkü gerçek kalpte hiçbir zaman değişme olmaz.

“Bir zamanlar İbrahim de: -Ey Rabb’im! Ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster! Demişti.

Allah Teâlâ: -İnanmadın mı ki? Buyurdu.

İbrahim: -İnandım, fakat kalbim iyice yatışsın diye istiyorum.” (Bakara,260) demekle, yürekteki değişikliğe işaret edilmiştir. Bundan başkası değildir. Çünkü İbrahim aleyhisselâm´ın hakiki kalbi mutmain olmuştu. Öyle ki nefsi bile, hakiki kalbinin hâkim ve galip olmasıyla itminana ermiştir.

Zamanla kalp üzerindeki incelik azaldığı hissi insanı üzer. Aslında bu kemalat ve olgunluk işaretidir. [82]

Sonuca kavuşmuş olan kişiler, yolun başlangıcında, kazandığı şevki, arzuyu özleyebilir. Şiddetli arzunun azalması makamın daha yükseldiğini, daha yaman olunduğunu gösterir. Bu makam korku makamıdır. Korkan kişinin gözünden yaş düşmez. Düşerse, bu niyazın semeresidir.

Ateş ne kadar hararetli olsa da, pişmiş testi ter dökmeden kurtulmuştur.

اَللَّهُمَّ اجْعَلْـنَا لُـهْمُومًا

“Allah Teâlâ´m, bizleri cömert kıl.”

Allah Teâlâ, kullarına karşı çok yumuşak ve çok cömerttir. Daima diri ve kullarına yumuşak davrananı da çok sever. Cömert kişi Allah Teâlâ´nın ahlakı ile ahlaklanmış tır. Öyle ki; “Büyüklerin ikramından cömertlik utanır ” olmuştur.

İkram, ikram ile karşılanmalı ve her hangi bir iyilik mümkün olduğu kadar karşılıksız bırakılmamalıdır. Çünkü Allah Teâlâ ve Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem hediyeleşmeyi emir buyurmuştur.

“Allah Teâlâ´ya ve ahiret gününe iman edip inanan kişi, komşusuna eza etmesin.

Allah Teâlâ´ya, ahiret gününe iman eden her kişi misafirlerine ikram etsin. Allah Teâlâ´ya ve ahiret gününe iman eden her kişi, hayır söylesin yahut sussun.” (boşboğazlık etmesin).

وَظَلِفًا

“Allah Teâlâ´m, muradımıza erdir.” “Allah Teâlâ´m. beni dünyaya meyil etmeyen kişi kıl.” “Allah Teâlâ´m, beni dinimi yüksek yaşayan kıl.”

Bu manalara gelen bir kelimedir.

Aliyyü’l- Havas (ks) buyurdu ki;

“Dünya bütünü ile şeytanın bir kızıdır. Şeytan dünyayı sevene kızını verir. Sonra kızını görmek bahanesi ile damadın yanına gider gelir.”

وَلاَ تَجْعَلْناَ ضَنِينًا

“Allah Teâlâ´m, bizi cimri eyleme.”

Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz şöyle dua ederdi.

“Rabb´im cimrilikten, ağırcanlılıktan, erzel-i ömürden (başkalarına muhtaç olan ihtiyarlıktan) kabir azabından, deccalın ve yalancı insanların iğfalinden (kandırması) yaşamın ve ölümün fitnesinden sana sığınırım,”

وَعَمِينًا

“Allah Teâlâ´m, kalbimizi kör etme.”

Kalbin körelmesi hakikati ve hikmeti görememektir.

“Allah Teâlâ, onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir, onların gözleri üzerinde de bir perde vardır. Onlar için büyük bir azap da vardır.”(Bakara, 7)

“Allah Teâlâ kime hidayet ederse işte hidayete eren odur. Kimi saptırırsa artık onlar için Allah Teâlâ´dan başka asla yardımcılar bulamazsın. Onları kıyamet gününde körler, dilsizler ve sağırlar olarak yüzleri üzerine haşr ederiz. Onların varacakları yer, cehennemdir. Her ne zaman alev azalırsa, onlar için cehennem ateşini arttırırız.”(İsra, 97)

وَنَمِيمًا

“Allah Teâlâ´m, söz getirip, götüren kılma.”

Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem ´den “Kovuculuk eden kişi Cennet´e giremez” buyurduğu rivayet olunmuştur.

Bundan başka bir de insanlar arasında nemimeler ile kovuculuk eden fesat kişilere

“aralarında odun taşıyor” denilir. Bu mana lisanımızda kundakçılık etmek tabiriyle ifade olunur.

Yangına körükle gitmek” tabiri de buna benzer.

Bir gün Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem, Mekke bahçelerinden birinin yanından geçiyordu. Kabirlerinde azap gören iki insanın sesini duydu. Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem

“Bunlar azap görüyorlar. Hem de azap görmeleri büyük bir şey için değildir” buyurduktan sonra yine devam ederek,

“Evet, günahları büyüktür; biri, bevlinden istibra etmez, yani sakınmazdı, diğeri de kovuculuk ederdi” buyurdu.

Ondan sonra yaprakları soyulmuş taze bir hurma dalı istedi. Dalı iki parça etti. Her birinin kabri üzerine birer parça dikti.

“Ya Rasülallah, bunu ne için yaptın” diye sordular.

“Bunlar taze kaldıkça azapları hafifler” cevabını verdiler.

Öyle ki, kazara yapılan gıybet, söylenilen yalandan, kovuculuktan, sövmek gibi günahlardan sonra abdest almak gereklidir.

“Gıybetin kefareti, gıybet ettiği kimse için mağfiret dilemektir” (Ramuz)

وَنَفَّاجًا

“Allah Teâlâ´m, bizi kibirli ve riyakâr kılma.”

Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur.

“Her kim işlediği bir hayrı, halka duyurursa, Allah Teâlâ´da onun gizli işlerini duyurur. Her kim de, işlediği hayrı gösterir mürailik ederse, Allah Teâlâ´da onun riyakârlığını teşhir eder.”

“Her kim duyulsun diye dünyada bir iş işlerde riyakârlık ederse, kıyamet gününde Allah Teâlâ da onun kötülüklerini duyurur.”

Ahir zamanda iyiliklerin azalması yüzünden yapılan salih amellerin yayılmasında ve âlimlerin ibadetlerindeki çokluk ve açıktan yapmak, örnek alınması ve teşvik yerine geçtiği için günah olmayacağı ve riya olmayacağı rivayetleri mevcuttur.

وَدَاحِسًا

“Allah Teâlâ´m, dinimizi ifsat eden kılma”

Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“Bir kimse Allah Teâlâ için olursa, Allah Teâlâ onun için olur.”

Müfsit özürsüz, kasten günah işler. Allah Teâlâ, müfsitleri sevmez. Müslümanlık, fesadı çoğaltmak için değil, huzuru çoğaltmak için Allah Teâlâ´nın bize ihsan kıldığı nimettir.

اَللَّهُمَّ إِنَّا نَعُــوذُبِكَ مِنَ اْلــهَـبْرمَةِ

“Allah Teâlâ´m, oburluktan Sana sığınırız.”

Çok yemek ve içmek insana zarar verdiği gibi maneviyatını da bozar. Kalbi katılaştırır. Yemek helalden bile olsa kalp huzuru ile yenmezse gaflet meydana gelir. Çünkü insan vücudundaki amellerin tohumu yemektir. Aliyyü’l-Havvas (ks) buyurdu ki;

“Yediğiniz yemek haram ise, bundan günah, helal ise salih ameller doğar. Bunun aksi bir şey olmaz. Hakikat budur.”

Bitkiyi pislikle yetiştiren insanın yemek içmek için kendini helak etmesi ne acayip bir şeydir.

وَالْجَأْوَةِ

“Allah Teâlâ´m, kaba olmaktan Sana sığınırız.”

“Ona yumuşakça söz söyleyin, belki öğüt dinler veya korkar.” (Taha  44)

Ayeti Hz. Musa aleyhisselâm´a, Firavun´a karşı yumuşak olması için indirilmiştir. Çünkü katılık öldürmeye eşdeğer bir haldir. İnanacak olan insanın, inanmasına mani olur. Konuşurken ciddiyetle dosdoğru söylemeli, sert olsa da makul, meşru ve güzel söz söylemelidir.

Herkes sözü kendi makamına göre söylemek gerekir.

وَمِنَ الْعُتُوِّ

“Allah Teâlâ´m, bizi kibirlenen ve haddi aşanlardan kılma.”

Birçok ayette haddi aşanların helak olacağı bildirilmiştir. Haddi aşanların başında ise şeytan gelmektedir. Bu özellikleri taşımaktan Allah Teâlâ´ya sığınılmalıdır.

Terbiye yolundaki talebe hatalarından birisi; makamlara yükselirken, âlimlerin sözbirliği ile yüksekliklerini kabul ettikleri kimselerden kendini daha yüksek görmesidir.

Talebelerin makamı, bu büyüklerin makamlarından elbette aşağıdır. Fakat talebe, bazen kendini, insanların en üstünü oldukları açık olan nebilerden bile üstün görür. Onların önce inanmış, üstün iman sahibi olduğunu unutur. Rasüllerin yüksekliğinde, evliyanın üstünlüklerinde şüpheye düşer. Bu makam, talebelerin ayaklarının kaydığı yerdir.

Muhyiddin Arabî (ks) buyurdu ki;

“Kibirlenmek, insanların ve cinlerin özelliklerindendir.”

Bundaki hikmet, insan ve cinlerin yaratılışı “Hannan, Latîf ve Rahmet sıfatları” altında olduğundan kendilerinde bir rahatlık hissi duymalarından kibirlenme gafletine düşerler. Melekler ise “Müntekım ve Cebbar sıfatları” altında olduklarından kibirlenmeyi hatırlarına bile getiremezler.

وَ الْخَـطْرَبـَةِ

“Allah Teâlâ´m, geçim darlığından Sana sığınırız.”

Geçim darlığı insanın bütün hayatını alt üst etmektedir. Allah Teâlâ bunun hakikatini açıklamıştır.

“Her kim de zikrimden yüz çevirirse ona dar bir maişet vardır. Onu kıyamet günü kör olarak da haşr ederiz.”

Diyecek ki: Ey Rabbim, beni niçin kör olarak haşrettin. Oysa ben, gören bir kimse idim?” (Taha 123–124)[83]

“Günahlardan sakınınız. Çünkü kişi günah işler, bunun sebebi ile de daha önce kendisine hazırlanmış bulunan rızıktan mahrum edilir”

Allah Teâlâ kulları yaratılış bakımından olduğu gibi, yaşayış ve maişet bakımından da farklı seviyede kimini zengin, kimini fakir, kimini orta halli yaratmıştır.

“Allah rızkı vermekte bazınızı bazınıza üstün kıldı” (Nahl 71) kaidesi unutulmamalıdır.

Fakat fakirlikte görülen hayır zenginlikte görülmediği gibi fakirlikte görülen küfürden şerlisi de olmamıştır.

Ancak dünya için ahireti terk etmemelidir. Kullar ellerinden gelen emeği dünya ve ahiret için sarf etmelidir. Çünkü Efendimiz sallallâhü aleyhi ve selem buyurdular ki;

“Günahlar içinde bazı günahlar vardır ki, onlara ne namaz, ne oruç, ne hac, ne de umre keffaret olabilir. Onlara yalnızca geçimini temin için çekilen sıkıntılar, katlanılan zorluklar keffaret olur.”

وَ الْخَـيْـلُولَـةِ

“Allah Teâlâ´m, kötü zandan, şüpheden Sana sığınırız.”

“Zannın bazısı ağır günahtır.” (Hucurat 12)

Kötü zan, hataların başıdır.

Zan, ihtimal üzere bir hüküm olduğundan bir kısmı doğruya hiç isabet etmez, etmeyince de, o suretle aleyhine hüküm, iftira veya bir günah olur. Zan nefsin istekleri doğrultusunda olduğu zaman ise hata daha büyük olur. Zannın bazısı günah olunca da, bir vebal ve zarara düşmemek için tedbirli olmak, onun birçoğundan sakınmak lazım gelmektedir. Yasaklanan çirkinliklerden birçoğu da böyle düşüncelerden çıkmaktadır.

Zannın günah olmayanı yani Allah Teâlâ´ya ve müminlere hüsn-ü zan gibi vacip olan zan da vardır.  Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem´in bildirdiği bir Hadîs-i Kutside Allah Teâlâ buyurdular ki;

“Ben kulumun bana zannın yanındayımdır”

Yine Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem buyurmuştur ki:

“Sizden bir kimse Allah Teâlâ hakkında hüsn-ü zanda bulunmadan ölmeyecektir”

“Her biriniz Allah Teâlâ´ya hüsn-ü zan ederek ölsün” “Hüsn-ü zan imandandır”. “Her kul ne üzerine ölürse o ‏şey üzerine diriltilir.” (Müslim).

Allah Teâlâ´ya ve müslümanlara kötü zan haramdır. Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem buyurmuştur ki:

“Allah Teâlâ müslümanın kanını ve ırzını, kendisine sûi zan edilmesini haram kılmıştır.”

Lâkin kötülüğü ile tanınan kimselere su-i zan ise haram olmaz.

وَ الْــفَـيْـهَـجِ

“Allah Teâlâ´m, içkiden ve onu içmekten Sana sığınırız”

Şarap, asıl huyları açığa çıkardığından haram edildi. Çünkü insanların çoğu kötü ahlaklıdır. Allah Teâlâ kötülüğün ifşasını sevmediği gibi sebeplerini de yasaklamıştır. Çünkü akıl kadar kuvvetli dünyevi meleke yoktur.

İçki aklın hükümranlığını kaldırdığından terbiye olmamış duyguların açığa çıkmasına sebep olur. Akıl gidince sorumluluğun düşmesi bundandır.

وَ ٱلـرَّتْــعِ

“Allah Teâlâ´m, eğlence ve oyundan[84] sana sığınırım.”

İnsan yaşarken niyeti ahiret için olmalıdır.[85] Eğer ki yaşamda heva ve hevesler galip gelirde, boş geçirilen bir zaman ve iş olursa bunun hesabını vereceğini unutmamalıdır. Hayvanlarda yaşam ancak bir hedefe bağlı iken, insanda bu hal bulunmamaktadır. En kıymetli zaman boşa geçen zamandır. Telafisi ise mümkün değildir.

وَ ٱلـرَّثَــعِ

“Allah Teâlâ´m, hırstan Sana sığınırız.”

Muhakkak ki insanlar yaratılış itibarı ile hırslıdırlar. Hâlbuki bu hırs, kıyamet gününde pişmanlık olacaktır. Hırslar sütanne gibidir. Emmekle doyulmaz, fakat kavuşamadığın hırsın üzüntüsü ise hiç çekilmez durumdadır.

Geçici olan şeye tamah etmemek lazımdır. Eğer hırslanmak gerekirse ahiret yolunda başarıya susamak olmalıdır.

Hırs kötü huydur. Fakat din yolunda olunca güzeldir. Yani ilim ve sevap kazanmadaki hırs gibi.

Kömürün ateşle ışık vermesi ile siyahlığı kaybolmaz.

Fakat Kötü huyları terbiye yolu ile menfaat yoluna ekmelidir.

İnsan kötü huyun olma sebebi bilirse yanlış yapmaktan kendini korur. Mesela; Aliyyü’l-Havvas (ks) buyurdular ki;

“Karı ve kocanın ahlakını inceleyince kadınının ahlak ve davranışı erkeğinki gibidir. Çünkü kadın ondan yaratılmıştır. Bir kimse kendi huyundan habersiz ise, kendi eşinin huy ve ahlakına bakmalıdır. O zaman kendi huy ve ahlakını aynada görmüş gibi kendisine göz kırpıp baktığını görür.”

وَ الْـعُـتِـلِّ

“Allah Teâlâ´m, şer´li insan olmaktan Sana sığınırım.”

“Mümin şerrinden emin olunan kimseye denir” Kötüyle arkadaşlık kötülük getirir.

İyi ile kötüyü bir arada koymazlar. İyi olanın yeri baş üstünde taç olmaktır.

وَ الْـعُـتُـلِّ  (diye okursan)

“Allah Teâlâ´m, çok yemin etmekten sana sığınırım.”

Çok yemin etmeğe alışmış olan, eğriye doğruya yemin eder durur. Yemin bir zaruret ve lüzum halinde hakkı kuvvetlendirmek ve açığa çıkarmak için yapılır. Hakikatte Allah Teâlâ´nın ismini tazim ile zikretmek sevap ve en büyük ibadettir. Fakat onu her şeyde bir vasıta gibi kullanmak sık sık şahit olarak çağırıp durmak ise tazim değil, O´nun kutsiyetine tecavüz etmek demektir. Bundan dolayı insan katiyen bildiği doğruda bile, çok yemin etmekten sakınmalıdır. Çünkü devamlı yemin eden, yalan yere, yemin etmeğe de alışır. Doğruya, eğriye yemin etmeğe alışmış olanlarda ise, kötü ahlaklar gelişim gösterir. Neticede güven ortadan kalkar.

وَ ٱلـرَّمۤاءِ

“Allah Teâlâ´m, riyadan Sana sığınırım.”

“O kimseler ki, mallarını insanlara gösteriş için sarf ederler ve Allah Teâlâ´ya ve ahiret gününe iman etmezler. Allah Teâlâ onları da sevmez. Her kime ki şeytan arkadaş olursa, o ne fena bir arkadaştır.” (Nisa 38)

“Ey iman etmiş olanlar sadakalarınızı başa kakmakla, incitmekle iptal etmeyiniz.

O kimse gibi ki, malını insanlara gösteriş için harcar da, Allah Teâlâ´ya ve ahiret gününe inanmış bulunmaz.

Artık o kimsenin hali, üzerinde biraz toprak bulunan bir kaygan taşın hali gibidir ki, ona şiddetli bir yağmur isabet ederek onu dümdüz bir halde bırakmış olur.

Onlar kazanmış olduklarından bir şeye sahip olamazlar. Allah Teâlâ kâfirler gurubuna hidayet etmez.” (Bakara 264).

“Şüphesiz münafıklar Allah Teâlâ´ya karşı hilede bulunmak isterler. Hâlbuki kurulan tuzağa düşüren O´dur. Namaza kalktıkları zaman tembelcesine kalkarlar, insanlara gösterişte bulunurlar, Allah Teâlâ´yı pek az anarlar.”(Nisa 142)

“Onlar ki, mürailik ederler;  ne amel yapsalar Allah Teâlâ için yapmazlar da, halka gösteriş için ve herkesin göreceği yerde yaparlar.” (Maun 7)

Ayetlerde bize gösteriyor ki, riya ameli ateşin odunu yakması gibi helak eder.

وَ الْــفِتْــنَةِ ٱلدَّهْـمۤاءِ

“Allah Teâlâ´m, korkunç fitnelerden Sana sığınırım.”

İnsan yaşamı boyunca birçok badirelerden geçer. Fitneler onun başının sıkıntılarıdır. İptilalar onun peşini terk etmez. Bu sebeptendir ki, olaylara bakarken Allah Teâlâ´nın rızası kapısından bakmalıdır. Eğer o türlü nazar kılınmaz ise, her şey bir sorun ve fitne olur.

“Fitne, katl´den daha büyüktür.” (Bakara 191)

Zaman olur ki, insanın malı[86] ve evladı fitne[87] olur.

Allah Teâlâ iptilaları kullara gönderirken azap veya rahmet olarak tecelli ettirir. Efendimiz sallallâhü aleyhi ve selem buyurdular ki;

“Kulun günahları çoğalınca, bu günahları örtecek bir şeyi yoksa Allah Teâlâ onu bağışlamak için gam ve kederle iptila eder, yani imtihan eder”

“Nefsim kudret elinde olan Allah Teâlâ´ya yemin olsun, bir değneğin sıyırması, bir damarın çarpıntısı, bir taşın yaralaması, ayağın tökezlemesi mutlaka bir günah sebebi iledir”

Hz Ebubekir radiyallâhü anh kızı Esma radiyallâhü anha´nın, başı ağrıdığı vakit şöyle demiştir.

“Bu ağrı bir günahın sebebi iledir. Yüce Allah Teâlâ´nın bağışladığı ise daha fazladır”

مَنْ يُرِدُ اللَّهُ بِهِ خيْراً يُصِيبُ مِنْهُ

“Allah Teâlâ kime bir hayır vermeyi dilerse imtihan için başına belâ verir” (Tac: 3 cilt 644)

Yaşamın fitnesi ve belaları geçicidir. Kul her zaman ayık olmalıdır. Bu âlem geçici olduğundan üzülmemek lazımdır. İnsanın başlangıçta nokta olan vücudu ruhaniyetten cismaniyete, cismani hayat noktasından vefatına kadar bela dairesi içinde olur.

Bela Allah Teâlâ´dan istenmez. Fakat mükâfatı da çoktur.

Yeni bina yapılacaksa eski binayı yıkarlar.

Hasta iyileşsin diye acı ilaç verirler.

Efendimiz sallallâhü aleyhi ve selem buyurdu ki;

“Kıyamet günü, afiyet ehli kimseler, bela ehline sevapları verilince, dünyada iken derilerinin makaslarla kazınmış olmasını temenni edecekler.” (Tirmizi)

İptila âlemde var ikmaldir o etme cedel
Her kula nasip etmez anı Huda izz-ü cel
Başa gelse bil anı devlet ve nimet bi-bedel
Biz anı görmüş ve geçirmiş pak musaffa olmuşuz

 Gavs-ül Âzam İhramcızâde İsmail Hakkı Toprak Sivasî

وَ الْـمَعِيشَـةِ ٱلضَّـنْكۤـاءِ

“Allah Teâlâ´m, geçimin darlığından Sana sığınırım.”

Başkalarına muhtaç olan geçim, insanın fikrini, zikrini, aklını, güzel halini bozar. Bu bozulma sebebi ile Allah Teâlâ´ya kulluktan düşerde, hüsrana uğrar. Sıkıntısız ve dertsiz hayat bulunmaz. Önemli olan rıza makamından olaylara bakmalıyız.

Şah-ı Nakşibent (ks) Efendimiz ihvanları için şu kaderi duada bulunmuştur.

“Allah Teâlâ´m, ihvanıma zekât alacak kadar fakirlik, zekât verecek kadar zenginlik verme.”

اَللَّهُمَّ اجْعَلْ أَوَّلَ لَــيْــلِناَ [ يَوْمِنَا ] هَذا  صَلاَحًا

“Allah Teâlâ´m, gecemizin (gündüzümüzün) evvelini ibadet ve taat ile başlat.”

Kulun hayattaki ilk niyeti, Allah Teâlâ´ya iyi kul olmak olmalıdır. Çünkü niyetler amellerden hayırlıdır. Niyet hayır olursa, sonuç ancak hayır getirir. İyi niyetli olan kurtuluşa ve istediklerine kavuşur. Onun için Salih oldu, derler.

Nefsi ıslah olmuştur demek, insan sıfatına ermiş olmaktan başka bir şeyde değildir.

وَاَوْسَطَهُ فَلاَحاً

“Allah Teâlâ´m, gecemizin (gündüzümüzün) ortasını isteklerimize kavuşmuş kıl.”

Allah Teâlâ´nın maddi ve manevi ihtiyaçlarımızı gidermesi ile huzur ve sükûna ereriz. Çünkü huzur bulmak ihtiyaçların giderilmesi iledir. İhtiyaç sahibi olmak üzüntüden başka bir şey getirmez. İhtiyaçları gideren ancak Allah Teâlâ´dır.

وَ اخِـرَه نََجَاحًا

“Allah Teâlâ´m, gecemizin (gündüzümüzün) sonunu kurtuluşumuz kıl.”

Allah Teâlâ´m bize sahip çık, bizi, bize bırakmadan günümüze sahip ol demektir. Allah Teâlâ´nın Zat-ının göndereceği her türlü ihsan bize kurtuluştur.

Bu dua ömür için düşünüldüğünde, önce ibadet ve dua hatıra gelmelidir. Bu şekilde yaşayan sonunda umduklarına kavuşmuş olarak ahirete kavuşur.

اَللَّهُمَّ اجْعَلْ أَوَّلَـه رَحْمَةً

“Allah Teâlâ´m, (günümüzün, hayatımızın ve niyetlerimizin) evvelini rahmet kıl.”

وَ اَوْسَطَه زَهَادَةً

“Allah Teâlâ´m, (günümüzün, hayatımızın ve niyetlerimizin)  ortasını kanaatkâr kıl.”

Züht sahibi, dünyadan gönlünü çektiği gibi, her halinde itidal sahibi kimseye denir. İhtiyaçlarını az bir şeyle gidermeye çalışır. Züht de en güzel misal Hz. Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz´dir.

Hasan Basrî radiyallâhü anh´dan rivayet edilir ki;

Hazreti Osman´ın hilafetinde Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem´in hanımlarının evlerine girerdim, tavanlarına elimle yetiştirdim, Abdülmelikin oğlu Velid zamanında, emriyle Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem´in mescidine kattılar. Bundan dolayı insanlar ağladı.O gün Said İbnil´Museyyeb radiyallâhü anh şöyle dedi:

“Vallahi arzu ederdim ki, hali üzere bıraksalar da, Medine ahalisinden bir takım kimseler bu durumu görseler ve sonra gelecek nesiller gelip, Hz. Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz´in hayatında ne ile iktifa buyurduğunu görseler de, züht dersi alsalardı.”

Züht sahibi olmak demek acizliği ele almak değildir.

Züht, Allah Teâlâ´nın sana takdir ettiğinde karar kılmak ve istek sahibi olmamaktır.

Züht, Hakk´a razı olmak demektir. Zengin zenginliğine, fakir fakirliğine, âlim de ilmine itimat etmemelidir. Doğrusu bir kimsenin her şeyde Allah Teâlâ´nın rahmetinden başkasına itimadı doğru değildir.

Züht, keskin dönemeçleri olan bir yoldur. Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem, zühdün en ağırını yaşadı ve bize kanaati öğretti. Ayrıca varlık temennisinin insanı helake götüreceğini, az veya çoğun takdirini Allah Teâlâ´ya bırakmak gerektiğini gösterdi. Bu sebepten dolayı nice yapmacık zahitler bu sırrı bilmediklerinden helak olmuştur. Onun için her zahidin, zühdüne de itimat etmemelidir. Çünkü onun zühdü Bel´am-ın zühdünden daha çok olamaz.

Dünyada züht, ahirete rağbeti ve ölüme hazırlanmayı gerektirir. Fakat bu züht ve takva derecesi herkesten beklenemez.

Herkesin bir ışığı olsa kimse kimseye çarpmazdı.

وَاخِـرَهُ تَــكْرِيمَةً

“Allah Teâlâ´m, (günümüzü, hayatımızı ve niyetlerimizi)  sonumuzu hayırlı ve bereketli kıl.”

Güzel ve mesut ömür isteyen, kullukla ve en başta namazla meşgul olmalıdır. Ne güzel bir hayat ki, her şey Allah Teâlâ´nın fikri, zikri ve önderliği ile geçmektedir. Bu şekilde geçen ömür bereketlenmiş ve uzamıştır.

Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdular ki;

“Ömrün uzaması kula ihsan edilen zürriyet ile olur. Onlar arkasından dua ederler. Kabirde ona ulaşır. İşte ömür uzaması budur”

İbadetle geçen ömür ile kul, hem kendine, hem aslına ve hem nesline menfaat temin eder.

اَللَّهُمَّ ارْزُقـــْنـَا مِـنَ الْـعَيِيشِ أَرْغَــدَه

“Allah Teâlâ´m, yaşantımıza yetecek miktarda rızık ver.”

“Allah Teâlâ kulunu sevdiğinde rızkını yetecek kadar verir.” (Ramuz)

İnsanın rızkının yeterli derecede olması gıpta edilecek hususlardandır. Azlık ve çoklukta, şeytanın hilesi ve kandırması çok olduğundan Allah Teâlâ, kendini rızkına kefil bileni yalnız bırakmaz.

“Allah Teâlâ mümin kulunu ancak ummadığı yerden rızıklandırmayı diledi.” (Ramuz)

Aliyyü’l- Havas (ks) buyurdu ki;

“Geçim sıkıntısı çeken fakir yön belirtmeden Allah Teâlâ´dan rızk istesin.” Çünkü insan Allah Teâlâ´nın niyetini bilemez. Ancak Allah Teâlâ rızkı kullarından dilediğine bol, dilediğine de az vermektedir.

“Görmediler mi ki, muhakkak Allah Teâlâ dilediği kimse için rızkı yayar ve daraltır. Şüphe yok ki, bunda inanan bir kavim için elbette ibretler vardır.”(Rum 37)

Efendimiz sallallâhü aleyhi ve selem´in “Allah Teâlâ´m Muhammed ailesine geçinecek kadar rızık ihsan buyur” diye duası asıl hedefimiz olmalıdır.

Fakat rızık konusunda endişe çekenler Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem´in şu tavsiyesini unutmamalıdır.

“Eğer sizin rızkınızı kesmiş olursa, sizi rızıklandıracak olan kimse, kimdir? Hayır. Onlar bir böbürlenme ve bir kaçınma içinde devam eder dururlar.”(Tebareke 21)

“Her kim rızkın genişlemesi ve ecelin ertelenmesini istiyorsa, akrabalık bağını gözetsin”

وَ مِـنَ الْــعُمْرِ أَسْـعَدَه

“Allah Teâlâ´m, hayırlı ve mesut ömürden bizi rızıklandır.”

İnsan hayatın içinde bir andır.

Hayırlar getiren bir hayat, zenginlik ve kudrette olmayıp, Allah Teâlâ´yı en güzel şekilde tanıyıp, kulluk yapmakla geçirilen hayattır.

İnsanın ömrü, en kıymetli sermayedir. Ne kazanacaksa onunla kazanacaktır. İnsanlar kendilerine verilmiş kuvvet ve aklı şehvetler uğurunda kullanmamalıdır.

Kârsız geçen an,  ömürden kaybolan bir ziyandır. Bununla beraber senelerce zayi edilen bir ömür, içinde bulunacağı son bir anda kendisine cenneti kazandıracak salih bir iş yapmağa muvaffak olabilirse, boşa geçmiş ömrü telafi ederek o hüsrandan kendini kurtarabilir.[88] Bu sayede insan ömrünün içinde bulunduğu her anını fırsat bilerek boşa geçirmiş olduğu fırsatları telafiye çalışmalıdır. Böyle vaktinin kıymetini bilmeli, vaktin çocuğu olmalıdır, yani ömrünün içinde bulunduğu vaktin, halin kıymetini bilmeli ve onunla yarın ahireti için ne kâr elde edebilmek mümkün ise onu kazanmağa çalışmalıdır.

“Ya Rabb´i! Hayat´a hayat ver”[89]

Şeyh Hayat Harrânî (ks)

وَ مِـنَ الرِّزْقِ اَوْسَـطَه

“Allah Teâlâ´m, kifayet miktarı rızıkla rızıklandır.”

Orta yolda gidenler için korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır. Orta rızık hayatın devam ettirilmesindeki yeterli miktardır. Vaktinde gelen kifayetli miktar, zamansız gelen çok miktardan iyidir. Zamanı takip etmeyen rızık gibi tehlikeli bir fitne bulunmaz.

Olgunlaşmadan ele geçen para, gençlikte elde edilemeyen izdivaç, sağlıkta olmayan seyahat vb. şeyler üzüntü, keder ve isyandan başka bir şey getirmez. Her şeyin hayırlısı ortasıdır.

Efendimiz sallallâhü aleyhi ve selem buyurdu ki;

“Başlarınız kımıldadığı müddetçe rızık hususunda korkuya düşmeyin.

Zira insan‎ annesi kıpkızıl, üzerinde hiçbir ‏şey olmadığı‎ halde doğurur, sonra Allah Teâlâ onu her çeşit rızıkla rızıklandırır”

“Bir kimse Allah Teâlâ´ın ihsan buyurduğu az bir rızka razı olursa, Allah Teâlâ´da o kimseden az bir amel ve ibadetle ondan razı olur” (Kenz-ül İrfan)

Kulun, her yaptığı işte Allah Teâlâ´nın rızasını araması, İlâhi emirlere ve yasaklara uymak ve itaatinin neticesini verir. Böylece kulun şahsi hayatı, dinin gösterdiği istikamet üzere düzenlenirse, maddi ve manevi bir disiplin altına alınmış olmaktadır.

Her sözün bir vakti ve her nüktenin bir yeri vardır.

اَللَّهُمَّ اعْــفُ عَــنَّا بِعَـفْوِكَ

“Ey Allah Teâlâ´m, affını bize geniş kıl.”

“Size musibetten her ne şey isabet ederse kendi ellerinizin kazandığı şey sebebiyledir. Allah Teâlâ bir kısmından ise afv eder.” (Şura 30)

Allah Teâlâ´nın afv´ı günahları silen, onları hiç yokmuş gibi kabul eden günahları kökünden kazıyan;

Mağfiret ise günahları örtüvermek demektir.

Günahları kökünden kazımak, o şeyi örtmekten daha iyidir. Afv, ceza ve intikama kadir olanlardan olursa kıymeti haizdir. Aczin afv ettim demesi pek gülünç olur. Afv eden, intikama kadir olandır.

وَ ٱحْـلُمْ عَلَـيْنَا بِفَضْلِكَ

“Allah Teâlâ´m, fazlından bize hilmin (yumuşaklık) ile muamele et.”

Çünkü El-Halim olan Allah Teâlâ, cezamızı hemen peşinen göndermez ve zaman tanır.

Hilm, suçluların cezasını vermeye gücü yetip dururken bunu yapmamak, onlar hakkında yumuşak davranmak ve cezalarını geriye bırakmaktır. Allah Teâlâ, hak ettiğimiz cezayı geciktirerek, tövbe istiğfar yolunu açık tutar.

“Eğer Allah Teâlâ, insanların davranışlarının cezasını hemen verseydi yeryüzünde hiçbir canlı yaratık bırakmazdı. Fakat O, onları belirli bir sürenin sonuna kadar erteliyor. Söz konusu süreleri dolunca gereğini yapar. Şüphe yok ki, Allah Teâlâ kullarının durumunu görmektedir.” (Fatır,45)

سُبْحانَكَ ٱللَّهُمَّ وَ بِحَمْدِكَ

“Allah Teâlâ´m, Sen´i noksan sıfatlardan tenzih ve takdis ederek hamd ederim.”

İfadeye sığmaz Zat-ının karşısında Sen´i takdis ve tenzih ederim.

لاَ أُحْصىِ ثَـنـۤاءً عَلَـيْكَ َانْـتَ

“ Sayamayacağım medih ve senâ sanadır.”

Yaratan başka, mahlûk başka olunca, mahlûklar Allah Teâlâ´yı nasıl methedebilir?

Allah Teâlâ´da, mahlûk sıfatları yoktur. Mahlûklara hiç benzemeyeni, mahlûklarla aramamak gerekir.

Bu makamda Allah Teâlâ hakkında bilgi sahibi olamamak, mekânda ve zamanda anlayamamak, O´nu anlamaktır.

O´nun bilinmeyeceğini söylemek, bilmektir.

Allah Teâlâ´yı bilmemek, şaşıp kalmak, Onu tanımaktır.

َأنْتَ كَماَ َأثْـنـَـيْتَ عَـلى نَفْسِكَ

“Ancak Sen´in nefsine layık gördüğün sena ne ise O´sun.”

Hz. Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz, Allah Teâlâ´nın yanında büyük itibar sahibi ve O´nu en iyi bilen iken bu duayı buyurmuştur. Yaratılmışın idrakine sığması mümkün olmayan Allah Teâlâ´nın zikri ancak Zat-ına layık gördüğü şekildedir. Bize düşen idraksizliğimizi idrak etmekten başka bir şey değildir.

عَزَّ جاَرُكَ

“Allah Teâlâ´m, Sen´in himayen büyük ve kuvvetlidir.”

Allah Teâlâ´nın himayesine giren kul, hiçbir şeyden korkmadığı gibi, her şey onun emrine girer.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdular ki:

“Allah bir kulu sevdi mi, onu dünyadan korur. Aynı sizden birinin hastasına suyu yasaklaması gibi.” (Tirmizî)

وَ جَلَّ ثَـنـۤـاءُكَ

“Allah Teâlâ´m, senin methin yücedir.”

Allah Teâlâ´nın kadrin yüce olduğu gibi, O´nu methetmekte yücedir.

وَلاَ يُهْزَمُ جُنْدُكَ

“Allah Teâlâ´m, askerlerin hezimete uğramaz.”

Hakikatte galip olanlar ancak Allah Teâlâ´nın ordusu, dostları, yardımcıları, taraftarları veya Allah Teâlâ´nın fırkasıdır.

Asıl velâyet Allah Teâlâ´nındır. Diğerlerinin galibiyeti ise geçicidir.

“Her kim Allah Teâlâ´yı ve O´nun Rasûlünü ve iman edenleri dost edinirse, şüphe yok ki galip olanlar. Allah Teâlâ´nın fırkasıdır.”(Maide 56)

“Onların üzerlerine şeytan galebe etmiş de onlara Allah Teâlâ´nın zikrini unutturmuştur. Onlar, şeytanın askerleridir. Haberiniz olsun ki, şüphe yok şeytanın askerleri, hüsrana uğramış olanlardır.”(Mücadele 19)

وَلاَ يُخْلَفُ وَعْدُكَ

“Allah Teâlâ´m, Sen sözünden dönmezsin.”

Sözler çıktığı yerle itibar kazanır. Allah Teâlâ ise sözünden dönmez.

“Ey Rabb´imiz, şüphe yok ki insanları kendisinde şüphe olmayan bir gün için toplayan ancak Sen´sin, şüphe yok ki, Allah Teâlâ sözünden dönmez

“Ey Rabb´imiz rasüllerine karşı bizlere vaad ettiklerini bizlere ihsan buyur. Bizleri kıyamet gününde rezil etme. Şüphe yok ki, Sen verdiğin sözden dönmezsin.” ( Al-i İmran 9,194)

“Eğer bir Kur´an ki, onunla dağlar yürütülmüş veya onunla yer parçalanmış veya onunla ölüler konuşturulmuş olsa idi işte bu Kur’an ile olmuş olurdu. Fakat bütün işler Allah Teâlâ´nındır.

İman edenler anlamadılar mı ki, Allah Teâlâ dileyecek olsa idi, elbette bütün insanları hidayete erdirirdi.

Kâfirlere gelince onlara kendi kötü amelleri sebebiyle bir felaket isabet edip duracaktır.

Allah Teâlâ´nın vaadi gelinceye kadar,  felaket yurtlarının yakınına inecektir.

Şüphe yok ki. Allah Teâlâ verdiği sözden asla dönmez.”(Rad 31)

Nâfi’ (rahimehullah)´nin anlattığına göre, İbnu Ömer´i radiyallâhü anh Safâ tepesi üzerinde şöyle dua ederken işitmiştir:

Ey Allah’ım, Kitab-ı Mübîn’inde: ‘Bana dua edin size icabet edeyim!’ (Gâfir 60) diyorsun, sen sözünden dönmezsin. Ben şimdi senden istiyorum:

‘Bana hidayet verip İslâm´ı nasip ettin, onu geri alma. Son nefesimi Müslüman olarak vermemi nasip et”(Âmin). (Muvatta)

Allah Teâlâ´nın ezelde levhi mahfuza yazdığı,

Kendime kul olanlara yardım edeceğim”

Sözü değişmeyecektir.

وَ لآ اِلهَ غَــيْرُكَ

“Allah Teâlâ´m, Senden başka ilâh yoktur.”

Allah Teâlâ´m, Sen´i mabudum olarak kabul ettiğim gibi, bir kulun nasıl tapması gerekirse öylesine Sana tapıp, iman ve tasdik ettim, demektir.

سُبْحانَكَ مَا عَبَدْنـاكَ حَقَّ عِـبَادَتِِكَ يا مَـعْــبُـودُ

“Tenzih ve takdis ettiğim Ma’budum, Zat-ı´na layık ibadet edemedim.”

Şah-ı Nakşibent (ks) Efendimiz Allah Teâlâ´yı Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem´in sözleri ile sabit olan duaya geçerek, yeniden isteyeceği dilekleri için, medih ve senâ ile Allah Teâlâ´yı yüceltti.

Allah Teâlâ, yaratıcı olduğu için, ister istemez mahlûkatın yapacağı hizmet ve ibadet noksan olması mukadderdir. Kula düşen kibirden uzak olup acizliğini fikretmesi ve bilmesidir. Büyük Zat-ı Mutlak karşısında acizliği bilmek kula yeterli olur. Buna göre eksikliğimiz ile noksan amellerimizi kabul buyur demektir.

Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem´in, “ibadetlerinizden gücünüz yettiği derece yapınız” buyurması, Allah Teâlâ´ya layık bir ibadet etmemizin mümkün olamayacağındandır.

Allah Teâlâ, ibadet ve kulluk edilmeye en layık olan olduğu halde, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem vasıtasıyla bizden ibadetlerden gücünüz yetişebilecek ibadeti seçmemizi, ibadetlerin içinde en sevdiği namazı, az olsa bile devamlı kılınan, kılmaya başlayınca ona devamı olan namazı istedi.

Çünkü Efendimiz sallallâhü aleyhi ve selem;

“Siz ibadetten bezmedikçe Allah Teâlâ, sevabını kesmez”

İbadet ve Taat

İbadet, niyetli olarak yapılmasında sevap olan, Allah Teâlâ´ya yakınlaşmak ifadesi olan belirli fiillerdir. Her ibadette bir yakınlaşma vardır.

Taat, Kur´an-ı Kerim okumak, muhtaçlara yardım etmek sadaka vermek, vakıf yapmak, köle azat etmek ve emsali gibi niyete bağlı olmayan fiillerdir. Bunlar ibadet değildir. Fakat namaz, oruç, zekât, hac, cihat gibi niyet şart olan fiiller hem ibadet, hem taattırlar.[90]

İbadette, niyet şarttır. Niyet ise yapılacak filin yapılmasında ancak Allah Teâlâ´ya yakınlaşma ve taat olmalıdır.

Niyet ruh ve kalbin bir fiilidir. Bunun içindir ki ibadetlerin başı olan imanda sadece kalp tasdiki kifayet etmez. Bunun hiç olmazsa lisanen söylenmesi lazım gelir. Niyetsiz zahirde yapılan fiiller ne olursa olsun ibadet olmaz. Niyetsiz yatıp kalkmak, namaz değil, niyetsiz aç durmak oruç değil, niyetsiz sadaka vermek zekât değildir.

İbadet, Allah Teâlâ´nın razı olduğu şeyi yapmak, kullukta Allah Teâlâ´nın yaptığına razı olmaktır, diye de tefsir edilmiştir. Kulluk insanı Rabb´ine karşı hep zelillikte tuttuğundan, rahmete kavuşturur. Kulun hatalı işleri olsa bile Allah Teâlâ ona bir şekilde hidayeti nasip kılar.

Hz. Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz buyurmuştur ki,

“Mümin taze ekin gibidir, rüzgâr estikçe yatar, fakat yine doğrulur kalkar, kâfir ise çam ağacına benzer, rüzgâr estikçe gürler amma, bir kere yıkılırsa,  daha kalkamaz” çünkü kâfir ibadetsizlik yüzünden Rabb´inden bağı koparmıştır.

İbadeti kuvvetli olan insan, şuurlu olur. Hayatın üzüntülerinden üzüntü duymaz. Öyle ki, dünya hayatında müslümanlar üzerine gelmiş en büyük felaket varlık ve kurtuluş sebebimiz olan Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem´in vefatıdır.

O´nun vefatı üzerine, bütün Ashab-ı kiram müteessir olmuş ve adeta şaşırmıştılar. Hazreti Ömer radiyallâhü anh bile;

“Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem vefat etmedi. Her kim böyle derse vururum.” demişti. Fakat Ebubekir Sıddık-ı Âzam Efendimiz derhal Al-i İmran 144. ayetini okuyup;

Ey müminler eğer Hz. Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz´e ibadet ediyorsanız işte o vefat etti. Eğer O´nu gönderen Allah Teâlâ´ya ibadet ediyorsanız, O ölmeyen diridir” diye söyleyince Ashab-ı kiram kendilerini toplamışlardı. Onun için hayatın hiçbir halinden üzülmemek gerekir. Bu hakikat yani Allah Teâlâ´ya kulluk her zaman ve her vakit geçerli olan bir kanun ve emirdir.

Korku ve ümit içerisinde yaşayan insan ibadet ve taat sayesinde Hakk-ı bilmiş olduğu gibi kendine sığınacak bir kapı bulmuş olur. Kul her ne kadar ibadet etmek istese de, Allah Teâlâ´ya layık bir kulluğu olamayacağı kesindir. Ancak ibadet eksikliği bile kulu muhafaza eder. Çünkü fıtratta bulunan gurur ve kibir ibadetle terbiye edilir. Yoksa insanın başı beladan ve günahtan kurtulmaz.

“Nefsim kudret elinde olan Zat’a yemin ederim ki, eğer siz hiç günah işlemeseniz, Allah Teâlâ sizi toptan helak eder; günah işleyen, arkadan da istiğfar eden bir kavim yaratır ve onlar‎ mağfiret ederdi.”

“Nefsim elinde bulunan Zat-ı‎ Zül celal’e yemin olsun ki, günah işlemediğiniz takdirde ondan daha büyük olan ucb’e (kendini beğenme günahına) düşeceğinizden korkarı‎m.” (Müslim)

“Cehennem şehvet perdesiyle örtülmüştür. Oraya şehvetler sebebi ile girilir. Cennet de nefsin hoşlanmadığı ibadetlerle korunmuştur, buraya da ibadet meşakkatleriyle girilir.”

“Allah Teâlâ eşyanın güzellerini, fenalarını belirledi ve yazdı.

Sonra güzellerin güzelliğini, fenaların da çirkinliklerini açıkladı.

Her kim bir güzel hayır ve ibadet yapmak diler de onu yapamazsa, Allah Teâlâ, o kimse hesabına kendi divanında meleklerine tam bir sevap yazdırır.

Eğer o kimse güzel bir iş yapmak ister ve yaparsa, Allah Teâlâ o kimse hesabına, kendi divanında on sevaptan yedi yüz misline ve daha çok sevap yazdırır.

Bir kimse de kötü bir iş işlemek ister de onu yapmazsa, o kimse de Allah Teâlâ divanında tam bir sevap yazdırır.

Eğer o kimse fena bir iş yapmak ister de, o fenalığı da yaparsa, Allah Teâlâ onun aleyhine bir kötülük günahı yazdırır.”

İbadetler, nihayetinde bize Allah Teâlâ´nın dostluğunu kazandırır. Bu şükrü eda edilemez bir nimettir. Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdular ki;

“Kim beni tanıyan ve ihlâs ile bana ibadet eden bir kuluma düşmanlık ederse, Ben de ona harp ilan ederim.

Bana kulum hiç bir şey ile yaklaşamaz, ancak kendisine farz kıldığım şeyleri sevmesiyle yaklaşır.

Her zaman kulum bana nafile ibadetleriyle de yaklaşmak ister. Nihayet ben ona muhabbet ederim.

Artık ben kulumu sevince onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum. Bu azalarıyla yapmak arzu ettiği bütün dileklerini veririm. Diliyle de her ne isterse muhakkak onları da ihsan ederim. Bana sığınmak isteyince de muhakkak kulumu himaye ederim.”

سُبْحانَكَ مَا عَرَفْناكَ حَقَّ مَعْرِفَـتِكَ يا مَعْرُوفُ

“Tenzih ve takdis ettiğim Ma’rufum, Zat-ını layık bir şekilde bilemedim.”

Hz. Ebubekir radiyallâhü anh “idraksizliği idrak etmek, en büyük idraktir” buyurdular.

Allah Teâlâ´nın varlığı açık ve bilindiği halde beşer noksanlığı icabı yeterli derecede Allah Teâlâ´yı tanıyamaz. Bu tanımamak hata değil, Vacib-i Mutlak´ın büyüklüğünden ileri gelmektedir. Allah Teâlâ´nın Zat-ını bilemememiz, bir şekilde noksanlığımızın affına sebep olur. Bu bir rahmet vesilesidir.

سُبْحانَكَ مَا ذَكَرْناَكَ حَقَّ ذِكْـــرِكَ يا مَـذْكُـورُ

“Tenzih ve takdis ettiğim Mezkûrum, Zat-ını layık bir şekilde zikir edemedim.”

Allah Teâlâ, mahlûkata birçok vazifeler vermiştir. Bunların başında gelen ise zikir yani kendinin unutulmamasıdır.

Zikir, ayık ve uyanık olmanın en büyük işaretidir. Melekler, bitkiler ve diğer cansız varlıklar Allah Teâlâ´nın kendilerine tayin ve tespit ettiği zikirleri noksansız olarak yaparlar. Fakat insanlar ve cinler ise bu konuda illa ki, bir eksiklik yaparlar. Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem´in bile hatadan âri ve günahsız olmasına rağmen devamlı zikri telkin buyurması dikkate şayan bir meseledir. Allah Teâlâ buyurdu ki;

“Beni zikrediniz; layıkıyla anınız ki, Ben´ de sizi bana layık bir anışla anayım.

Bana şükrediniz, nimetlerime karşı, kalben veya lisanen veya bedenen veya hepsiyle birden bana tazim ve benim emirlerime itaat ve nimetlerimi yerine sarf eyleyiniz.

İnkâr ve isyan ile Bana karşı küfranı nimet etmeyiniz, yani unutkan ve nankör olmayınız.” (Bakara152)

Zikir ve şükür, lisanî ve kalbi veya bedeni olur. [91]

Lisan zikri; Allah Teâlâ´yı Esmâ-ı Hüsnası ile yâd etmek, hamd etmek, tesbih eylemek, kitabını okumak ve dua etmektir.

Kalp zikri; gönülden anmaktır.

Beden zikri; bedenin azasından her biri memur bulundukları vazife ile meşgul olmak ve nehy olundukları şeylerden kaçınmasıdır. Şükürde de durum aynıdır.

Ancak şükrün olması için insanın kendisine ulaşmış olan nimeti hissetmesi ve bunları o nimete karşılık bir tazim olarak yapması şarttır. Zikir de ise nimetin varlığı önemli değildir. Muhabbet, bir aşkın eseridir.

Muhabbet halkın öğretmesi ve tarif etmesi ile olmaz, Allah Teâlâ´nın bir ihsanıdır.

Zikir başlangıç, şükür bir sondur.

Allah Teâlâ zikreden kulunu şu şekilde karşılar.

“Beni taatım ve kulluk ile zikrediniz, ben de rahmetim ile zikredeyim”.

“Beni dua ile zikrediniz, ben de icabet ile zikredeyim

“Beni senâ ve itaat ile zikrediniz, ben de sizi senâ ve nimet ile zikredeyim.”

“Beni dünyada zikrediniz, ben de sizi Ahirette zikredeyim.”

“Beni halvetlerde zikrediniz, ben de sizi sahralarda zikredeyim.”

“Beni refahınız zamanında zikrediniz, ben de sizi bela ve musibetiniz zamanında zikredeyim.”

“Beni benim yolumda mücâhede ile zikrediniz, ben de sizi hidayetimle zikredeyim.”

سُبْحانَكَ مَا شَكَرْناكَ حَقَّ شُكْرِكَ يا مَشْكُورُ

“Tenzih ve takdis ettiğim Meşkûrum, Zat-ı´na layık bir şekilde şükür edemedim.”

Şükür, iyiliği, iyilikle karşılamak demektir.

Şükür, Allah Teâlâ´ya karşı kulun yapması gereken bir vazifesidir. Hz. Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz, “hamd, şükrün başıdır. Allah Teâlâ´ya hamd etmeyen şükretmemiş olur” buyurdu.

Şükür, nankörlüğü silen büyük bir fazilettir. Daha doğrusu hamd herkesin ermek istediği ve fakat pek az kimselerin erebildiği, en yüksek bir kemal mertebesidir. Çünkü bütün saadetler bu iki kelimede toplanmıştır. [92]

Hz. Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz gece namazı kıldığında, iki ayağı yahut iki baldırı şişene kadar ayakta dururdu. Kendisine Hazret-i Aişe radiyallâhü anha tarafından;

—Ya Rasülallah, Allah Teâlâ senin işlenmiş ve işlenmesi farz edilmiş günahlarını mağfiret etmiştir. İbadet hususunda niçin bu kadar meşakkat gösteriyorsunuz? Denilirdi de, Efendimiz sallallâhü aleyhi ve selem;

—“Ben, Allah Teâlâ´ya karşı gece namazı ile şükreden bir kul olmayayım mı?” diye cevap verirdi.

Hz. Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz´inde küçük sofra gibi yemek teknesinden yemek yediği, halis buğday unundan yufka ekmek yediği, yüksek masaüstünde yemek yediği görülmemiştir. Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem´in haline bakıp, şükrün nasıl edileceğine karar vermek gerekir.

Bu kadar sonsuz nimetler karşısında bizlere düşen vazife; nimet sahibi Allah Teâlâ´yı tanımak ve sevmek, ibadetle tanıyıp sevdiğimizi göstermek, verdiği nimetlerinden dolayı daima şükür ve minnet duyguları içinde bulunmaktır.

Dosta hediyesiz gitmek değirmene buğdaysız gitmektir.

 Nimet şükür ile şükür de nimeti unutmamakla devam edeceğinden, şükrü artırmak lazımdır. Kul ne kadar şükür etmeye kalksa da eksik bir taraf kalmaktadır.

Yapmış olduğumuz ibadet ve şükürler, aslında bu dünyada bizlere verilmiş olan nimetlerin tam karşılığı olmaktan çok uzaktır. Hâlbuki Allah Teâlâ, iman edip ibadet yaptığımız takdirde, bizler için ayrıca ahirette daha büyük nimetler hazırlamış, cennette ebedi saadetler vaat etmiştir. Bu durumda Allah Teâlâ´nın ahirette vermeyi vaat ettiği bu nimetler, tamamen onun hususi lütuf ve ihsanı, fazlı ve ikramı olmaktadır. Yoksa bizim yaptığımız ibadet ve şükürlerin karşılığı, ücreti değildir.

اَللَّهُمَّ أَوْزِعْنا شُكْرَ مَا َأنْـعَمْتَ بِهِ عَلَـيْنَا

“Allah Teâlâ´m, üzerimize ihsan buyurduğun nimetlerin şükrünün ilhamını niyaz ediyoruz.”

Kalplere düşen perdeler insanı gaflet içinde boğar. Öyle ki gören gözleri görmez, işiten kulakları duymaz olur.

“De ki: Haber veriniz, eğer Allah Teâlâ sizin kulaklarınızı ve gözlerinizi alıverse ve kalplerinizin üzerini mühürlese Allah Teâlâ´dan başka onu size getirecek hangi bir ilâh vardır? Bak biz ayetleri nasıl açıklıyoruz, sonra onlar yüz çeviriyorlar”(En´am 46)

Duymak ve görmek fıtratta olan kabiliyettir. Bir şey ne kadar açık olursa olsun, Allah Teâlâ mani olursa kulaklara ve kalplere nüfuz edemez. Nankörler nimetlerin içine gark olsalar da yine şükür edemezler. Gözler bakar, kulaklar dinler, fakat hiç bir şey görmez ve duymaz olurda, Allah Teâlâ´ya şükrü hatırına getiremez.

Hakikatte Allah Teâlâ´nın kuluna karşı hiç bir mecburiyeti yoktur. İsteyen kuluna, istediğini ve dilediğini verir veya vermez. Bize düşen acz içinde yalvarmaktır. Bu nedenle şükür etmek bile O´nun ihsanıdır.

فَإِنَّكَ َانْتَ ٱللَّهُ ٱلَّذِي ارْتَفَعَتْ عَنْ صِفَةِ الْجِـبِلِّ صِفَاتُ قُدْرَتِكَ

“Muhakkak ki Allah Teâlâ´m Sen´in kudretin mahlûkatın kudretinden yüksektir.”

Sen, kudretinle olduğu gibi her sıfatınla da yüksek ve ulvîsin.

وَ لاَ ضِـدٌّ شَهِدَكَ حِـينَ فَـطَـرْتَ الْمَـأْرُوشَ

“Allah Teâlâ´m müfsit şeyleri yarattığın zaman, Sana karışacak ve zıt olacak ta yoktur.”

Allah Teâlâ kötü ve zararlı bir şey yaratmamıştır. Muhakkak ne yaratmış ise onda hikmet olan bir şey vardır. Aciz kul bu hikmetleri ya sonunda anlar veya hiç aklı ona eremez.

“Eğer gökler ile yerde Allah Teâlâ´dan başka ilâhlar olsa idi, elbette ikisi de fesada uğramış olurdu. Arş-ın Rabb´i olan Allah Teâlâ, onların vasf ettikleri şeylerden yücedir.”(Enbiya 22)

Allah Teâlâ güzeldir.

Zat-ı, sıfat-ı ve fiilleri ile de güzeldir.

Allah Teâlâ küfre razı olmaz. Ancak sırrına aşina olacakta bulunmaz. Çünkü küfrü kaza ve kaderin eseri olarak yaratmaktadır.

Çirkin şeyler ressamın çirkinliğini göstermez.

Her şey O´nun varlığının delilidir.

Allah Teâlâ Âdem aleyhisselâm yaratacağı zaman melekler “yeryüzünde kan dökecek birisini mi yaratacaksın” dediklerinde;

“Sizler benim bildiklerimi bilemezsiniz” buyurması bu sebeptendir.

وَ لاَنِـدٌّ حَجَـزَكَ حِـينَ بَرَئْـتَ الْحُـبَاتِ

“Allah Teâlâ´m Sen günahları yarattığın zaman, benzerin yoktur ki, o şeylere mani ola.”

Allah Teâlâ âlemin düzeni için zıtlar sistemini getirmiştir. Bunda karar ve takdirde O´nundur. Mesela; şeytanı yaratarak insanlara musallat etmesi, rasülleri göndererek şeytana mani olması irade-i külliyesindendir. Bir hadisi kutside Allah Teâlâ buyurmuştur ki;

“İstiğfarlarınız hoşuma gitmese idi, sizleri yok edip sonra günah işleyip de istiğfar eden kullarımı yaratırdım”

اَللَّهُمَّ إِناَّ نَعُـوذُ بِكَ مِـنْ حَـجْمَةٍ لا تَـطْـمَـعُ

“Allah Teâlâ´m, Sen´in korkundan ağlamayan gözden Sana sığınırım.”

Gözün ağlaması demek, katı kalpli olmamak demektir. Yumuşak ve hüzünlü kalp Allah Teâlâ´nın kula bir ikramıdır. Kalp üzülür göz yaşarır.

Dertsiz dua soğuktur. Dert duanın canıdır.

Ah minel aşk ve halatihî

Ahraka kalbî bi-harârâtihî

Vücudum müptelayı derdi hicran oldu, ser-tâ-pâ

Bana ağlayın ki yârin asistanından cüdayım ben

Acep mi gelse çeşmimden sirişkim böyle mahzundur

Ciğerde onulmaz bir derde müptelayım ben.

Leyla Hanım

Aşk, terbiye yolunda derinden derine şarttır. Aşk, sevgili için istekleri ve canı terk etmekle başlar. Sevgilinin isteklerinin dışındakileri terk etmekte yol büyükleri tarafından öğretilir. Bunun esası da madden ve manen teslimiyetteki kuvvete bağlıdır.

Hak yoluna ekmek verene, ekmek verirler.

Can verene, can verirler.

وَ مِـنْ جَـنَانٍ لا يَـفْـزَعُ

“Allah Teâlâ´m, Sana yönelip yardım istemeyen kalpten Sana sığınırım.”

Kalp öyle bir azadır ki, bir kararda duramaz çok zor sakin olur.[93] Kâinata sığmayan Allah Teâlâ ona misafir olur.

Kalpte manen ölüşler vardır.

Hasta kalplere ancak zikir hayat verir. Zikirden düşen kalbin devası ise ancak nübüvvet varislerinin göstereceği himmet ve telkindir.

İsmail Hakkı Toprak İhramcızâde (ks) buyurdular ki;

“Kardeşlerim, İnsan terbiye yolunda kalpten bir ders verirler. Çeke, çeke kalp ıslah olur. Kalp ıslah olunca da bütün vücuda dağılır. Vücut ıslah olunca bütün kâinat ve mükevvenat ıslah olur.”

وَ مِـنْ قَـلْبٍ لا يَخْشَــعُ

“Allah Teâlâ´m, senden korkmayan kalpten Sana sığınırım.”

Korku, insanı isyandan engelleyen, ümit ise şevkini artırıp sevdiğine yaklaştıran duygudur. Müslüman ümit ve korku arasında yaşarken, korkunun verdiği ezginliği ümitle telafi ederek yaşar. Korku ve ümit onun kanatları olup, menzile ulaşmasını sağlar. Birisi kırık olsa yol alamaz.

 وَ مِنْ عَــوَادِي الْــمَاعُــونِ

“Allah Teâlâ´m, muhtaçlara yardım etmeyen ve nankörlük eden kalpten Sana sığınırım.”

“Maunu (ufacık bir yardımı) men ederler, yani zekâtı vermezler” (Maûn 7)

Herhangi bir kimsenin esirgemeyeceği az bir yardımlığı bile sakınır, kimseye bir damla bir şey vermek istemezler, hasis olurlar.

Onlar namaz kılar, dindar görünürler de az bir yardımdan bile kaçınan kimselerdir. Merhameti kıt olan kimseler helak olmuşlardır.

“Gerçek fakir, malı olup sadaka vermeyedir.” (Beyhâki)

Cennetin kapısını cömertler açacağı bilinen bir gerçektir. Cömert insanlar aldıkları hayır dualar karşılığında iyi bir sonla Allah Teâlâ´nın huzuruna varırlar.

Allah Teâlâ cömerttir, cömertleri sever

 Hz. Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz buyurmuştur ki;

“Her müslüman müslümanın din kardeşidir.

Müslüman müslümana zulüm etmez.

Müslüman, müslümanı başına gelen musibette terk etmez.

Hangi müslüman ki, kardeşinin hacetini giderirse, Allah Teâlâ´da onun hacetini giderir.

Müslüman bir kul, din kardeşinin yardımında bulundukça Allah Teâlâ da ona yardımda bulunur.

Hangi müslüman ki, bir müslümandan dünya darlığını giderirse, Allah Teâlâ´da kıyamet gününde onun darlığını giderip sevindirir.[94]

Kim müslüman kardeşinin dünyada ayıbını örterse, Allah Teâlâ´da kıyamet gününde onun ayıbını örter”

Cömertlik huzur kaynağıdır.

Fakir ve zengin sınıflar arasında dayanışma ve yardımlaşma ortadan kalkarsa; sevgi ve saygı duyguları yok olur. Fertler birbirlerine düşman hale gelir. Günümüz toplumlarının hali buna açık bir delildir. [95]

Her çeşit fitne, fesat karşısında nemelazımcılık iyileri de içine alan belaların gelmesine sebep olur.

“Öyle bir fitneden sakının ki, içinizden yalnız zulmedenlere dokunmakla kalmaz. Bilin ki, Allah Teâlâ´nın azabı şiddetlidir.” (Enfal,25)

اَللَّهُمَّ فَــهِّــمْـنَا أَسْرَارَكَ

“Ey Allah Teâlâ´m, sırlarını anlama kabiliyeti ver.”

“Allah Teâlâ, dilediğine hikmet verir. Kendisine hikmet verilmiş olan bir kimse ise, muhakkak ona birçok hayır verilmiş olur. Bunu ancak halis akıl sahipleri tefekkür eder.” (Bakara 269)

Allah Teâlâ´nın her fiilinde muhakkak bir hikmet vardır. Bunu anlamak ise Allah Teâlâ´nın kula ayrı bir ihsanıdır.

Hz. Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz buyurdu ki,

“İki haslet sahibinden başkasına haset olmaz.

Bunlar da Allah Teâlâ tarafından kendisine mal ihsan olunup, hak yolunda onu harcayan kimse ile kendisine hikmet ihsan olunup da onunla hükmeden ve onu öğreten kimseyedir.”

Çünkü hikmetsiz bin şeyde bir hayra erilirse de, bir hikmet ile binlerce hayra ulaşılır.

Hikmet[96], dünya ve ahiretin hayrını toplar.

Hikmetsiz hayır ise, bir vardır bir yoktur.

Hikmete kavuşmanın şartı tefekkür ve zikretmektir. Bu da temiz akıl, temiz kalp ile olur. Bunlar hep Allah Teâlâ´nın ihsanıdır. Allah Teâlâ´nın verdiği aklı şehvetlere ve şeytanın vesveselerine kaptıranlar hikmeti anlayamazlar.

Allah Teâlâ, bir kimseye anlayış vermezse hiçbir şeyin hakikatine eremediği gibi, zevkten de yoksun kalır. Hikmet sahibi olan bir kişi, ilminden de bir menfaat da bulur. Hikmet sahibi amelini kalbine indirdiğinden, isteyerek yaptığı amelden bir fayda görür.

Kamil hikmete kavuşan, çok hayra kavuşmuş demektir.

“Hikmet müminin yitiğidir nerede bulursa alır”

وَ َالْبِسْــنَا مَلابِسَ َانْـوَارِكَ

“Allah Teâlâ´m, nurdan elbiselerini bize giydir.”

Elbise, kalp, ahlak, nefis ve ameldir.

İnsan üzerini hicaplar perde, perde sarmışken bunlarını zulmetten değil de nurdan kılınmasını istemesi gerekir. Nurlar asıl itibarı ile Allah Teâlâ´ya daha yakınlık gösterir. Melekler Allah Teâlâ´ya yakındırlar. Çünkü meleklerin nurdan yaratılmıştır. Ulvî olan şeylerin aslında da nurlar vardır. Elbisede ki güzellik kalp, ahlak, nefis ve amelin güzel ve nurlu olması demektir.

İnsanın yaratılışı nurdan olmasa da, nur üstü makam olan ruhî ilâhiyatı kazanma kabiliyeti vardır. Melekler ruhun üstünlüğüne erişemezler. Bu kabiliyettendir ki en yüksek makamlara ulaşanlar sadece insan olmuştur. Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem bunun en bariz örneğidir.

وَ أَغْمِسْنَا فيِ رَامُوزِ الَّـطۤائِـفِ

“Allah Teâlâ´m, bizi lütuflar deryasına gark et.”

Lütuf ve ihsanlarını tatmak değil, onun içinde boğulmak gerekir. Ancak o zaman Allah Teâlâ daha iyi tanınır ve şükür ehlinden olunur.

Kutsî Dua´da gark olmak tabirinin kullanılması vasıta cinsinden olan bir şeyle elde edilen kazançta ayrılık olmasındandır.

وَ أَفِـضْ عَلَــيْنَا مِنْ عَوَارِفِ الْمَعَارِفِ

“Allah Teâlâ´m, marifet ve ihsanlarını üzerimize dök.”

Feyz, su kaynakları gibi düştüğü yere hayat ve canlılık getirir. Marifet kaynakları açılınca ve feyz musluklarından içilince ibadet ve taat kat, kat artar. Maneviyat isteyenin önce feyz talebinde bulunması bu sebepledir. Eğer feyzde kesinti zuhur ederse, hemen bir noksanlık zuhur eder. Feyzin olmadığı yerde bir kuruluk kendini hemen gösterir.

Feyz, marifet miktarı ile artar ve çoğalır.

Marifet irfan ile olur.

İrfan ile Allah Teâlâ tanınır.

Tanımak ile yakınlık artar.

Yakılığın artması ile terakki edilir.

Gaye ilmi laftan hal indirip, hakikatine varmaktır.

يا نُــورَ اْلأَنـــْوَارِ

“Allah Teâlâ´m, nurların hakikatisin.”

Yukarıda da belirttiğimiz gibi nurlar ulviyete yakın olduğu için nurların aslı yine Allah Teâlâ´dandır. Nurun olmadığı yerde zulmet çıkar. Zulmet ise şeytanı çağrıştırır.

Hz. Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz buyurdular ki;

“Allah Teâlâ âlemleri yaratmadan önce benim nurumu yarattı. Benim nurumdan sonra diğer mahlûkatı yarattı”

Burada şu manada vardır.

“Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem nurdur, Sende O nurun, Nurusun.”

Nurların çıkış yeri için bilinen hakikat Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem´in olduğudur. Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem´in bir adı da “Nur” dur.

Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem diğer şeyler gibi yaratılışın mertebelerinden inerken nurunu kaybetmedi. Mesela; arş ise sahip olduğu nurları Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem´den emanet alarak durur. Yoksa hariçten nûrâniyeti yoktur.

Nuru talep etmek her müslümana bir görevdir. Beşerde nur artma ve eksilme gösterir. Noksanlık Allah Teâlâ ile olan bağın kopmasına sebep olur. Bu sebepten dolayı bizlere uyarmak için, Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem şöyle dua buyururlardı.

“Allah Teâlâ´m, kalbimde bir nur kıl, gözümde de bir nur kıl, kulağımda da bir nur kıl, yine böyle sağımda bir nur, solumda bir nur, üstümde bir nur, altımda bir nur, önümde bir nur, arkamda bir nur kıl. Benim için umumî ve büyük bir nur yarat.”

يا لَـطيِفُ يا سَــتَّارُ

“Günahlarımızı ve hatalarımızı kapatan, lütuf ve ihsan sahibi Allah Teâlâ´m.”

Allah Teâlâ, Latîf dir.

Latif; En ince işlerin bütün inceliklerini bilen;

Nasıl yapıldığına nüfuz edilemeyen en ince şeyleri yapan;

İnce ve anlaşılmayan yollardan kullarına çeşitli faydalar ulaştıran; nasıl yapıldığı bilinmeyen, gizli olan en ince şeyleri yapan demektir.

Allah Teâlâ, Settar´dır.

Settar; Örten, üstünü kapatan demektir. Allah Teâlâ kulların, kendi nefisleri ve melekler tarafından bilinen günahları kapatarak mağfiret etmesi ve yüzüne vurmamasıdır. Kul bu bağışlamanın karşısında çok mahzun ve üzgün olur. Çünkü  “Ayıpları örten” olan Allah Teâlâ´nın karşısında pişmanlığı kat, kat artar. Eğer Allah Teâlâ kul üzerine Latif sıfatını bu sıfat ile beraber tecelli etmese idi, kullar bu kapatma helak muhakkak olurdu.

نَسْأَلـــُكَ أَنْ تُصَلِّىَ عَلى سَيِّدِنَا مُــحَمَّدٍ

“Allah Teâlâ´m, Hz. Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz´in üzerine salât ve selam eyle.”

“Muhakkak ki, Allah Teâlâ ve melekleri nebi üzerine salâtta bulunurlar. Ey iman etmiş kimseler, O´nun üzerine salâtta, teslimiyetle selâmda bulunun.” (Ahzab 56)

Allah Teâlâ, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem´in şerefini yüksek tutmuş ve diğer insanlara vermediği makam ve iltifatta bulunmuştur. Öyle ki Allah Teâlâ anıldıkça, O´nun da adının anılmaktadır.

Hadisi kutside Allah Teâlâ buyurdu ki;

“Bilir misin, senin zikrini nasıl yükselttim. Ben anıldıkça sen de beraberimde anıldın”

Fahri Âlem Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz´in makamının yüksekliği aşikârdır. Lailahe illallalah denilince beraberinde Muhammed´ür Rasûlüllah denilir.

“Kim rasüle itaat ederse, Allah Teâlâ´ya itaat etmiş olur” buyruldu.

Übey radiyallâhü anh buyurdu ki;

“Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem gecenin üçte ikisi geçince kalkar ve:

“Ey insanlar!

Allah Teâlâ’yı zikredin! Allah Teâlâ’yı zikredin!

“Sarsıcı” kesinlikle gelecektir; “takipçi” de onun arkasından gelecektir.

Ölüm, içindeki şiddet ve sıkıntılarla gelecek, öyleyse ahirete hazırlanın!” derdi. Übey radiyallâhü anh dedi ki:

“Ey Allah Teâlâ’nın Resulü dedim, ben sana çok salât okumak istiyorum. Duamda ne miktarını sana salât-u selam yapayım?”

“Dilediğin kadar!” buyurdular.

“Dörtte bir yeter mi?” dedim.

“Dilediğin kadar!” buyurdular,

“Eğer artırırsan, bu senin için daha hayırlı!” dediler.

“Üçte ikiye ne dersiniz?” dedim.

“Dilediğin kadar!” buyurdular, “Eğer artırırsan, bu senin için daha iyi!” dediler.

“Kendim için dua ettiğim vaktin tamamını size salât u selam okumaya ayırayım mı?” dedim.

“Bu takdirde, dünyevî ve uhrevî dilediğin kabul edilir, günahın affedilir!” buyurdular.” (Tirmizî)

(Duamız)

“Ey Allah Teâlâ´m, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem´e salât ve selâm etmemizi bize emir buyurdun.
Bizde emrine itaat ettik. Ne var ki, O´nun şanına layık bir salât ve selâm etmeye gücümüz yoktur. Aciz olduğumuzdan tarafından yardımını talep ederiz. Bizzat Sen, şanına layık salât ve selâm kıl. Bizler işlerini Zat-ı Âli´ne ısmarlamakla huzur bulmuşuz. Salât ve selâm işimizi dahi Sana ısmarlıyoruz.”

نِـبْـرَاسِ اْلأَنـــْبِـيآءِ

“Enbiyanın ışığı, Fahri Âlem Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz´dir.”

Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem yaratılışın evveli, hiçbir mahlukat olmadan Allah Teâlâ´nın sevgilisi ve rasûlü olandır.

O elçilerin ve ümmetlerinin şefaatçisidir.

Kıyamet günü rasüller dahi, Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem´den nefisleri ve ümmetlerine şefaat için ricacı olacaklardır. O´nun için Kur´an-ı Kerim´de buyruldu ki;

“Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” (Enbiya,107)

Allah Teâlâ´ya kavuşma yolları O´na bağlanmıştır.

Ahiret günü kabirden ilkönce Efendimiz sallallâhü aleyhi ve selem kalkacaktır.

Diğer bütün insanlar çıplak olurken üzerinde cennet elbisesi bulunacaktır.

Burak üzerinde mahşer yerine gidecektir. Elinde “liva-ül-hamd” denilen bayrak olacaktır. Nebiler ve bütün insanlar bu bayrağın altında duracaktır.

Kıyamette huzuru ilâhide aslî şefaat makamına ancak O çağırılacaktır.

وَ نَــيِّــرِ اْلأَوْلِيــۤاءِ

“Velileri nurlandıran güneş, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem´dir.”

Velâyet mertebesinde olan bir kul ancak O´nun izni ile Allah Teâlâ´ya yol bulur.[97] Kim ki Allah Teâlâ´ya dost olmak isterse, O güneşi rehber edinmelidir. Güneşsiz nasıl beşer kendini dahi göremezse, Fahri Âlem Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz olmadan Allah Teâlâ yanında bir karar tutamaz.[98] Çünkü her eşyanın vücudu bütün mertebelerde bizzat Allah Teâlâ´dan feyz alma kabiliyetine sahip değildir. Böyle olmasa idi, nebilerin gelmesine gerek kalmazdı. Bu mana üzerine bağı O´ndan koparmamak lazım gelmektedir. Bu bir hakikattir.

وَ زِبَـرْقَـانِ اْلأَصْفِـيآءِ

“Pak insanların ay´ı, Fahri Âlem Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz´dir.”

Terbiye yolunun müntesipleri ilk anlarda feyizlere dayanamayacağı ve çirkin hallerinin kendisi ve diğer insanlar tarafından görülmemesi için, gece doğan ayın loşluğunda ve güzelliğinde çalıştırılır. Bu durum talebeler için rahmettir. Zamanla öyle bir hal meydana gelir ki, bu kişiler güneşin ziyasına dahi takat getirirler. Çünkü dost kapısından içeri girmişlerdir.

وَ َيُوحىِ ٱلـثَّــقَـلَــيْنِ

“İnsanlar ve cinlere rehber olan güneş, Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem´dir.”

Hz. Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz insanlar ve cinlere rasül olarak gelmiştir. Diğer rasüllerde durum böyle değildir. Cinler Fahri Âlem Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz´in risaletinden sonra azgınlıklarına ceza ve insanlar ile olan ilişkilerine sınırlama gelmiştir.[99] Daha önce cinler insanları aldatmak, kandırmak ve aşağılamaktan zevk alırlardı.

Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem´in ümmetine verilen özellik, onlara can yakıcı azap olarak tecelli etmektedir.

وَ ضِيۤاءِ الْـخَافِقَــيْنِ

“Doğu ve batının ışığı[100], Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem´dir.”

Hz. Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz bu sayılan vasıfların daha üstünde vasıflara sahiptir. O´nun sırlarını ve güzide vasıflarını ancak Allah Teâlâ bilir. Hepsine iman getirip, tasdik ederiz.

Allah Teâlâ´yı bulmak isteyen, O´nu bulmadan önce Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem´i bulmalıdır. O´nu bulmadan boşa emek harcamalıdır. İmam Rabbanî (ks) ne güzel söylemiştir:

“Seni Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem´in Rabb´i olduğun için seviyorum”

Geçmiş ümmetler maneviyat ilmini yıllarca çalışmaları sonucunda bulamaz iken, Ümmet-i Muhammed O´nunla sırlara kolayca kavuşmuştur.

Binaenaleyh, hakikati Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem´siz görmek isteyen aldanır.

Hakikat ilminden bahsedende O´nun varlığı görülmezse, bilinmeli ki, o kişi dalâletten bahsetmektedir. Çünkü Hz. Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz´e yol vardırmadan önce görülenlerin hayal olduğu, ancak O tanınınca anlaşılır.

Çünkü hakikat kendini ancak O´nunla açıklayabildi.

Kasîde-i Ercûze´de Hz. Ali kerremallâhü veche bu konudan şöyle bahseder.

“Hamd, bizi dalaletten hidayete sevk eden ve bu yolu seçenedir. Salât ve selam kesintisiz, bizlerden kadri ve kıymeti yüce olan Nebi´nin üzerine olsun. Kıyamete yakın gönderilen Hz. Muhammed´e sallallâhü aleyhi ve sellem ikram layıktır.

O iyilik hazinesi, cömertlik denizidir. Huda’nın nurudur. Vasıfta Efendi, sıfatta kâmil, nuru zat-ı´ndandır, bakanlarından değildir.

O ´nun nuruyla Levh-i Mahfuz’da satırlar parıldar. Bize bu haber geldi.

O her şeye muttali olduğu halde, bilinmeyeni bildiği halde hakkına tecavüz etmez ve etmemiştir.

Her şeyin sahibi O´na dostum dedi; O´nu, O´nunla anlattı. Sırları, O´na anlattı. Hz. Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz bir sözü sakladıysa edebindendir.

“O´nun göğsünde toplanan ilim gelmiş ve geleceğin ilmidir. Vera sahibine bu sıfatla kim kıyas edilebilir. Bu bendeki olan O´nun feyiz deryasından avuçladıklarımdır. Kudret ve zengin Mevla’mız affına ulaşan Kulu’na sarılarak bu sözleri söylüyorum.”

وَ أَنْ تَرْفَـعَ وُجُودَنَا اِلى فَـلَـكِ الْعِرْفانِ

“Allah Teâlâ´m, vücudumuzu, irfan göklerine yükselt.”

Günahlar ve hatalar sebebi ile kirlenen vücudumuzu temizleyip, güzel hasletlere kavuşmuş olarak, marifet göklerine çıkmayı nasip kıl, demektir.

Ebû Osman el-Mağribî (ks) şöyle demiştir. “Arif o kimsedir ki, ilmin nurları ile kendisini aydınlatır, o da bu aydınlık altında gizli acayip hakikatlere bakar”

Marifete ulaşmak, nefsi tanımak ile olur.

Nefsini tanıyan Allah Teâlâ´yı bilir.

Marifet mektebinin hocası da Allah Teâlâ´nın bizzat kendisidir. Bu mektepte okuyan nihayetinde sonunda yetişir ve sırlara erer. Çünkü hocası Allah Teâlâ ve Hz. Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz´dir. Fakat bu mektebe girmek ise kolay değildir.

Hadisi şerifte; “Kim çizgisini o nebinin çizgisine muvafık düşürürse, bu takdirde isabet eder” yani tıpkı o nebinin ferasetiyle o hâli bilir denmek istenmiştir. Buna göre yaşayışını nübüvvet çizgisine sokan, Onlar gibi düşünmeye ve cevap vermeye başlar.

“Müminin dünyaya bakışı öyledir ki dünyada ki zevk ve sefaya bakar arkasındaki cehennemi görür. Meşakkate bakar arkasındaki cenneti görür. Yani müminin nazarı dünyaya takılmaz.”

وَ تُـثَــبِّتَ شُـهُودَنا فيِ مَــقَامِ اْلإِحْسَانِ

“Allah Teâlâ´m, müşahedelerimizi ihsan makamında sabit kıl.”

“Gözler O´nu görüp idrak edemez. O ise bütün gözleri idrak eder. Eşyayı pekiyi bilen, her şeyden haberdardır.”(Enam 103)

Kendinden başka hiç bir göz her şeyi kavrayamaz. Gözler kendini bile idrak etmez iken onları idrak eden, ettiren, gören, gösteren, hakikati bilen ancak Allah Teâlâ´dır.

Hakikatte görme yoktur. Görürmüş gibi olmak vardır. İnsana görmek gibi gördüğünü anlaması gereklidir.  Bütün bu şeyler ancak Allah Teâlâ´nın lütuf ve ihsanıdır.

Kul taklitten hakikate erince görmenin aslı olan idrake yani anlayışa geçer ki, bu ihsan makamıdır. Bu makamda kul ibadetten bir şevk ve zevk duyar. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem´e ihsan sorulunca;

“İhsan, Allah Teâlâ´ya, görür gibi ibadet etmendir. Her ne kadar sen onu görmesen de O seni görür” buyurdu.

İbadette en yüksek derece ihsan derecesidir. İhsan derecesine ulaşan bir kul, ibadette ihlâsı, tam olarak kazanmış demektir. Allah Teâlâ´nın her zaman kendisini gördüğünü düşünerek, her an O´nun huzurunda olduğunu hissederek yapılan ibadete, ancak Allah Teâlâ´nın rızasını kazanmak ve emirlerine itaat etmek düşüncesinden başka hiçbir duygu karışmaz. İnsan böylece ibadetin ruhu olan ihlâsa en mükemmel şekliyle ulaşır.

İhsan makamına erdikten sonra, sabit kalmayı temenni etmek lazımdır. Çünkü geri dönmek, gaflete ermek olur ki, bu ise kazancın ziyanıdır. Çünkü ihsan fena makamlarına açılan yolun başlangıcıdır.

يا اَللَّهُ

“Ey Allah Teâlâ´m.”

Allah Teâlâ´nın, özel ismidir. Daha doğrusu İsm-i Zat-tır ve alemdir.

Allah ismi, bütün hislerimizin, tasavvurlarımızın şartı olan derin hislerin gösterdiği zatına işaret eden, bir has ismidir.

Allah ismini bir zat ismi olarak ele alınmalıdır.

Allah Teâlâ´nın diğer isimleri, Tecelli-i zat, tecelli-i sıfat, tecelli-i ef´al, tecelli-i esmadan biri ile alakadardır.

Allah ismini, ism-i has olarak bir toplam mana ile anlayabilmek için, bütün sıfatlarını yani selbi, sübûti, zatiye ve filiyesini tasavvur etmek ve sonra onları toplamak lazım gelir.

Allah İsmi´nin fiil çekimi yoktur. Diğer isimler için böyle değildir.

Allah, ismine benzeyen hiç bir kelime yoktur. Kendi içerisinde ki her harf bir mana ifade eder. الله = لله = له = ه

يا نُورُ

“Ey Nur´um.”

“Allah Teâlâ, göklerin ve yerin nurudur.

Nurunun misali, içinde güzel bir çırağ bulunan bir kandil gibidir, o çırağ ise bir kandil içindedir.

O kandil ise sanki bir incimsi yıldızdır, doğusu ve batısı olmayan mübarek bir zeytin ağacından tutuşturulmaktadır.

Onun yağı bir halde ki, kendisine ateş dokunmasa bile hemen, hemen ışık verecektir.

Nur üstüne nurdur.

Allah Teâlâ, nuruna dilediğini kavuşturur. Allah Teâlâ insanlara misaller getirir ve Allah Teâlâ her şeyi hakkıyla bilicidir.”(Nur 35)

Bütün âlemleri yaratan, gösteren, hakikati bildiren, gözleri gönülleri şenlendiren O´dur. O olmasa idi, hiç bir şey bulunmaz hiç bir hakikat sezilmez, hiç bir neşe duyulmazdı.

Burada Allah Teâlâ´nın, nurun kendisi değil, yaratıcısı olduğu mana murat edilmesi lazım gelir. Bu sebeptendir ki, nur isminin idraki gözden çok akıl ve idrak ile sabit olur. Bununla beraber akıl da kusurdan tamamen salim değildir. Akıl da bir mürşide muhtaçtır. En büyük mürşit ise Allah Teâlâ sözü ve Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem´in irşadıdır. Kuran ayetleri, beşer gözünde Güneş nuru mesabesindedir. Güneşin ziyasına nur denildiği gibi Kur´an-ı Kerim´e de, Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem´e de nur adı verilir.

Hakikaten mutlak nur Allah Teâlâ´dır. O´ndan başkası için nur mecazdır. Bu böyle olunca şunu da bilmek lazım gelir ki, her şeyin oluşumu ancak nur ile olması ve gözde görüşün nur ile zahir olması ancak Allah Teâlâ ile olur. Allah Teâlâ´nın nuru ise her şey ile beraber bulunur da fark olunmaz. Nuru yapan, nurun üstündedir. Lakin bundan dolayı nuru yaratan için söylenmesi mecaz yolu ile olur. Hakikat o nurun sahibi olmasıdır.

يا وَاسِــعُ

“Vasi’ olan Allah Teâlâ´m.”

Allah Teâlâ´nın iyi olarak bilinen her şeyde lütfunu sonsuzlukla ihsan etmesidir. Bu isim, başka bir ismi ile beraber kullanılır. Mesela; geniş ve sonsuz rahmet sahibi, sonsuz rızık verici vb.

Allah Teâlâ´nın keremi çok, kudreti geniş bir ganîdir. Dilediğine ümit edilmedik yerden keremiyle geniş rızık, büyük ve umulmadık rahmet verir.

يا غَـفُورُ

“Mağfiret sahibi Allah Teâlâ´m.”

Mağfireti çok demektir.

Allah Teâlâ´nın mağfireti çoktur. Bir kulun kusuru ne kadar büyük ve çok olursa olsun onları örter, meydana çıkarıp da sahibini rezil etmez. Kusurları insanların gözünden gizlediği gibi, melekût âlemi sakinlerinin gözünden de gizler.

İnsanların görmediği bazı şeyleri melekût âlemi sakinleri görürler. Gafûr ism-i şerifi, kusurların onların gözünden de gizlenmesini ifade eder.

يا مَنِ السَّـمۤاءُ بِأَمْـرِهِ مَـبْـنِــيَّةٌ

“Gökleri emri ile üzerimizde kubbe kılan, Allah Teâlâ´m.”

“Bir de semaya bakın biz onu kuvvetle bina ettik ve şüphe yok ki biz onu genişletiyoruz.” (Zâriyat 47)

Allah Teâlâ, semaya yükseklik vererek, direksiz olarak yükseğe kaldırmış ve sonra da onu tesviye etmiştir.

وَ الْـغَـبْرۤاءُ بِقُـدْرَتِهِ مَدْحِـيَّةٌ

“ Yeri kudreti ile düzgünce seren, Allah Teâlâ´m.”

“Arzı da döşedik, bakınız biz ne güzel döşeriz” (Zâriyat 48)

Yeryüzü, bir beşik ve karyola gibi döşenmiştir. Önce bu döşek hazırlanmış, Âdemoğlu bu döşekte doğmuş ve bu döşekte yaşamakta, yine bu döşekte yol almaktadır.

وَ ٱلشَّـوَاهِـقُ بِحِكْـمَتِهِ مَرْسِيَّةٌ

“Hikmeti ile yüksek dağları yerlerinde tutan, Allah Teâlâ´m.”

“Dağları da tespit etti.” (Nâziat 32) “Dağlar ki, nasıl dikilmiş?” (Gaşiye 19)

Dağlar yere çakılan çivi ve kazık gibidir. Direkleri olmadan bir ev kurulamayacağı gibi, kazıklar sağlam çakılmadan da bir direk dikilemeyeceğinden, dağlar yer için yaratılmıştır.

Eğer dağlar kaldırılsa döşekte huzurun kalkacağı; yeryüzü deniz seviyesinde olursa da tabiatta ıstırabı sürekli olan bir yaşantı içinde olacağına ayetle işaret edilmiştir. Onun için gök kapılarının açılması ve dağların yürütülüp yerin düz haline getirilmesi kıyametin kopması demektir.

وَ الْـقَمَرَانِ بِفَضْــلِهِ مُضِيئَةٌ

“Güneş ve Ay´a lütfundan ziya veren, Allah Teâlâ´m.”

Allah Teâlâ´nın, yeryüzü, gökyüzü, dağlar, Güneş ve Ay´ı Kur´an da anlatması ve bilgilendirmesi, bu mahlûkların büyük olması, göz ile fark edilmesi ve içtimai hayatta her zaman onlarla iç içe olunmasındandır. Allah Teâlâ, bu saydıklarımızın Rabb´i ve onlarda tasarruf edendir.

نَسَْألُـكَ بِاسْمِكَ ٱلَّذِي تَرَقْــرَقَتْ مِنْــهُ الْخُــنَّــسُ وَ اْلأَزْهَـرَانِ

“Gökyüzündeki galaksilerde olan uydular, güneşler ve yıldızları nurlandıran isminle istiyoruz.”

Havas kitaplarında yıldızların Allah Teâlâ´nın isimleri ile olan irtibatlarından genişçe bahsedilir. Yeryüzü ve gökyüzünde bütün mahlûkat, bir esmanın tesiri altında hayat bulur. Bu ilmin sırrına erenler, o eşyada tasarruf sahibi olabilir. Bu âlem Allah Teâlâ´nın isimlerinden doğduğu için, hiçbir şeyi O´nsuz düşünemeyiz.

وَ تَجَـلْجَـلَتْ مِنْهُ الْـعَـنَانُ

“Sen´in isminden gökyüzünün ufukları aydınlandı.”

Nurların çıkış yerleri Allah Teâlâ´nın isimleri ve sıfatlarıdır.

Bu konuda Hz. Ali kerremallâhü veche Celcelutiyye isimli kasidesinde Allah Teâlâ´nın isimlerinden bahsetmekte ve bilgilendirmektedir. Kasidenin feyzi ve nuru çok olduğundan maddî ve manevi âleme tesiri olmaktadır. Kutsi Dua Bahâiyye bu sözle remzen Celcelutiyye Kaside´sine işaret etmektedir.

حِرْزًا مَانِعًا

“Gökyüzün zarar verecek şeylerden bizi koruyan kalkandır.”

Günümüz teknolojisi bunu çok iyi açıklamaktadır. Ayrıca gökyüzü vazifeli melekler ve ateş topları ile de korunmuştur. Bu koruma insanların menfaatine olan bir korumadır.

وَ نُورًا سَادِعًا

“Gökyüzün nuru ile de bizi aydınlatır.”

Atmosferin ışık yansımasına ve son zamanlarda iklim şartlarına etkilerinin nasıl olduğu bariz şekilde görülmektedir.

Maddi semaların nihayetinden sonra gelen meleklerin iskân edildiği ve beşerin idraki ile anlatmanın mümkün olmadığı, ruhun desteği ile fark olan semaların nurları ile de insanlar aydınlanmaktadır. Bu aydınlanma ceseden fark edilmediği gibi, anlatılmasında ancak rumuzlar kullanılır. Bu anlatış ise zevksiz olduğundan ancak hal ehlince anlaşılmaktadır.

يَكَادُ سَــنَابَرْقـِهِ يذْهَـبُ بِاْلأَبــْصَارِ

“Az kalıyor ki, şimşeğinin parıltısı, gözleri gideriversin. (Nur 43)

Gökyüzündeki şimşeklerinin nuru bakanların göz nurunu siler götürür. Aslında bu haddi aşanlar için söylenmiştir.

Bundan anlaşılır ki; kemâlat yolunda önüne bakıp giden zarardan emin olur demektir. Bu yolda edep öne bakmaktır. Uzak emeller, hırslar, haddi aşmaların sonu helak olmaktan başka bir şey değildir. Gökyüzü ulviyetin temsili olduğundan edep dairesindekilere rahmet, edepsizlere en büyük felaket olmuştur.

يُقَــلِّبُ ٱللَّهُ ٱلَّــيْـلَ وَ ٱلـنَّــهَارَ إِنَّ فيِ ذلِـكَ َلإِبـْـرَةً ِلأُلـىِ اْلأَبـْصَـارِ

“Allah Teâlâ geceyi ve gündüzü çeviriyor. Şüphe yok ki, bunda gözleri olanlar için elbette bir ibret vardır.” (Nur 44)

Allah Teâlâ, yarattıklarını başıboş bırakmamıştır. Çünkü âlem ve zaman durgun değildir. İnişli ve çıkışlı, iyi ve kötü, saadetli huzurlu, sıcak ve soğuk vb. arasıda gelip gider. Bütün bu olanlar Allah Teâlâ´nın emri ile olan şeylerdir.

“Göklerde ve yerde her kim var ise O’ndan dilerler. O, her gün bir iştedir.” (Rahman 29)

طـسۤــــمۤ

“Tâ Sîn Mîm”

İsm-i Âzam´ın sırları vardır. Hakikatini Allah Teâlâ bilir.

وَ نَعُـوذُ بِاللَّهِ الْـعَـظِيمِ مِـنَ الْمَـعَازِفِ

“Boş şeyler, eğlence ve oyunlardan azîm olan Allah Teâlâ´ya sığınırım.”

Dünya hayatı Kur´an-ı Kerim´de oyun olarak geçmiştir.

Oyun çocuklar içindir.

 Dünyevî zevklerden kurtulmayan buluğ çağına ulaşmamış demektir.

“Âdemoğlunun, emr-i bi’lma’ruf veya nehy-i ani’lmünker veya Allah Teâlâ´yı zikir hariç bütün sözleri lehine değil, aleyhinedir.” (Tirmizî)

“Dinlerini bir oyuncak ve bir eğlence edinen ve kendilerini dünya hayatının aldattığı kimseleri bırak.

O´nunla öğüt ver ki, hiçbir kimse kazandığı şey sebebiyle helake düşmesin, onun için Allah Teâlâ’dan başka ne bir dost ve ne de bir şefaatçi yoktur.

O bütün varını fidye olarak verecek olsa ondan alınmaz.

Onlar o kimselerdir ki, kazanmış oldukları şeyler sebebiyle azaba maruz kalmışlardır.

Onlar için küfrettikleri şey sebebiyle pek sıcak sudan bir içki ve pek incitici bir azap vardır.”(En´âm 70)

“O kimseler ki, dinlerini bir eğlence ve bir oyun edindiler ve onları dünya hayatı aldatmış oldu. Artık onlar bu günlere yetişeceklerini unuttukları gibi ve bizim âyetlerimizi inkâr eder oldukları gibi biz de onları bugün unutacağız.” (A´raf 51)

“Eğer biz bir eğlence edinmek istese idik. Eğer yapacak olsaydık elbette onu kendi tarafımızdan edinirdik.” (Enbiya 17)

وَ الْعِـضَةِ

“Allah Teâlâ´m, yalan ve iftiradan Sana sığınırım.”

“Onların kalplerinde bir hastalık vardır. Allah Teâlâ´da onlar için hastalığı artırmıştır. Onlar için yalan söylemeleri sebebiyle gayet acı bir azap vardır.” ( Bakara 10)

Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki:

“Münafığın alametleri üçtür.

—Söz söylerken yalan söyler.

—Vaad ettiği vakit sözünde durmaz.

—Kendisine bir şey emniyet edildiği zaman hıyanet eder.”

“Kim ki, yalan söylemeği ve yalanla amel etmeği bırakmazsa, Allah Teâlâ o kimsenin yemesini, içmesini, bırakmasına hiç kıymet vermez, iltifat buyurmaz.”

İftira ise yalandan daha dehşetli bir günahtır. Yalan günahının sermayesi hiçbir şey olmadığından bulaşması ve işlenmesi kolaydır. Diğer günahlar ise ancak bir külfet ile meydana geldiğinden zorluk vardır. Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem, müminin her günahı işleyebileceğini yalan söyleyemeyeceğini teyit etmiştir. Çünkü mümin basit şeyler karşısında imanını satmaz.

وَ الْـمَخْطُورِ

“Allah Teâlâ´m, korkudan ve helakime sebep olacak şeylerden Sana sığınırım.”

İnsanlar hayat boyunca bir korkunun tesiri altında kendine baskı uygular. İslam, korku ve ümit durumunu beraber uygulamıştır. Çünkü korku dozunu aşınca yuvasını yıkan sel olur. Allah Teâlâ korkusu bile rahmetle beraber düşünülmez ise kişiyi helak eder.

Şeytan, insandaki korkuyu çok iyi kullanır.  Korku ve vesvese onun silahlarıdır. Şeytan kişiye günah işletir sonra ‘sen günahkâr oldun, artık kendini kurtaramazsın’ diyerek o kişiyi acze, korkuya ve perişanlığa düşürür. Çok kişi bu sebeple helak olmuştur.

Tükenen insan, korkan insandır.[101]

وَ الْـمَخْــظُورِ

“Allah Teâlâ´m, haramlardan Sana sığınırım.”

Haramlar temeli yıkan, nefsanî ve Allah Teâlâ´nın razı olmadığı şeylerdir. ‘Haramın binası olmaz’ sözü budur.

Kul hakkı ve haram, hüsrandan başka bir şey getirmez.[102] Kul hakkı kıyamete cezası kalmayan tehlikeli haramlardandır. Allah Teâlâ kâfir olsun, mümin olsun, kulunun velisi durumunda olduğu için gasp edilen kulunun hakkını bir şekilde tahsil eder. Bu ise elim verici azaptan başka bir şey olmaz.

وَ  الْـمُـمَاحَلَةِ

“Allah Teâlâ´m, düşmanlarının hilesinden Sana sığınırım.”

“Hilekârlık yaptılar. Allah Teâlâ da hilelerine karşılık verdi, Allah Teâlâ hile yapanların hayırlısıdır.” (Al-i İmran 54)

“Onlar bir hile yaptılar, biz de hiç bilgileri olmaksızın bir hile yaptık. Onları ansızın hilelerin cezasına kavuşturduk.” (Neml 50)

“Böylece her bir beldenin günahkârlarını büyükler kıldık ki, orada hilede bulunsunlar. Hâlbuki onlar hilekârlık yapmazlar, ancak kendilerine yapmış olurlar da farkına varamazlar.” ( En´âm 123)

Allah Teâlâ, hile yapanların hilesini kendilerine çevirir. İmandan, istikametten çıkan, küfre sapanların belalarını verir. Allah Teâlâ´nın hilesi, bilinen şer manası ile değil, aslında bir hayırdır. Allah Teâlâ´nın hilesi belki de tövbe etmelerine sebep olur.

وَ الْغِــمَارِ

“Allah Teâlâ´m, hasetten Sana sığınırım.”

“Yoksa onlar Allah Teâlâ´nın lütfundan insanlara verdiği şey üzerine haset mi ediyorlar?” (Nisa 54)

“Haset ettiği zaman haset edenin şerrinden Rahîm olan Allah Teâlâ´ya sığınırım.” ( Felak 5)

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

“Ashabım, birbirinize buğz düşmanlık etmeyiniz, birbirinize haset etmeyiniz, birbirinizden yüz çevirip arkalaşarak ayrılmayınız.

Ey Allah Teâlâ´nın kulları, birbirinizle kardeş olunuz. Kardeş sevgisi gösteriniz. Bir müslümanın din kardeşini üç günden fazla bırakması küs durması helal değildir.”

“Haset hiç bir şeyde caiz değildir, ancak iki huy hakkında caizdir:

O kimseye haset ve gıpta olunur ki, Allah Teâlâ ona Kur´ân öğretmiş, o da gecenin kutlu saatleriyle, gündüzün muayyen zamanlarında Kur´ân okur ve komşusu işidir de:

“Keşke komşum filâna verilen Kur´ân nimeti gibi bana da ihsan olunsaydı. Onun gereği ile amel ettiği gibi ben de amel etseydim” der.

Başka bir kimseye de gıpta olunur ki, ona da Allah Teâlâ mal vermiştir, o da malını hak yolunda sarf etmektedir. Şimdi birisi:

“Keşke şu hayır seven kişiye verilen mal gibi bana da verilse idi de onun hayır işlediği gibi ben de işlemiş olsaydım” diye imrenir.”

Şu bir hakikattir ki, hasetli kişilerin nazarları dahi insanı perişan eder. Nazarlarından sığınmak gerekir.

Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdular ki;

“Kaderi bir şey geçecek olsa idi, nazar geçerdi. Nazar değmesinden dolayı yıkanma istenirse yıkanınız.”

“Yıkandıktan sonra yıkanılan kabı ters çeviriniz.”

“İnsanların ve cinlerin nazarından Allah Teâlâ´ya sığınınız”

وَ مِنْ كَــــيْدِ الْفُــجَّارِ

“Allah Teâlâ´m, fasıkların ve asilerin hilelerinden Sana sığınırım.”

“Ey iman etmiş olanlar, eğer size bir fasık bir haber ile gelirse hemen onu araştırınız. Belki, bilmeksizin bir kavme saldırırsınız da sonra yaptığınızın üzerine pişman olmuş olursunuz.”(Hucurat 6)

Fâcir ve fâsık biri öldüğü zaman, onların bulunduğu yerdeki bitkiler, hayvanlar rahatladığına dair rivayetler vardır.

وَ مِنْ حَـوَادِثِ  الْعَــصْرَانِ

“Gecenin, gündüzün, kuşluk vaktinin, ikindi vaktinin ve zamanların hadiselerinden Sana sığınırım.”

Vakitler her an bir olaya gebedir. Vakitleri belirtilen zamanlar  (kuşluk, ikindi) ise, sıkıntı ve meşakkatin arttığı zamanlardır. Bu vakitlerin sıkıntısından sığınmak lazımdır. Çünkü bu vakitlerde gaflet artar ve hatalar çoğalır. Onun için bu vakitlerdeki ibadetler kıymete haizdir.

Mesela; ikindi vakti gündüzün sonuna doğru insanların daha çok ticaret için dünya işlerine daldıkları zamandır.

Ayrıca gençliğin ve ihtiyarlığın, boş zamanın ve dolu zamanın fitnelerinden Allah Teâlâ´ya sığınmakta gereklidir.

وَ مِنْ شَـرِّ اْلأَجِـرَّانِ

“Allah Teâlâ´m, insanların ve cinlerin şerrinden Sana sığınırım.”

Yaşanan hayatın gereği insanlar bir şekilde zarar ve ziyan içerisinde kalırlar. Bunlara sebep olarak insanlar ve cinler olabilir.

Mesela; insan dini inancın eksikliği yüzünden yanlış arkadaş edinir. Dolayısı ile bir takım zararlar görür. Zahirde insanların zararını fark etse de, cinlerden gördüğü daha büyük zararlar vardır. Çünkü cinlerden gelen zararın yönü tam kestirilemez.

Zararların defedilmesi ancak ve ancak Allah Teâlâ´ya yakınlaşmak ve dua ile olur. Kulluğun artması iyi dostlara, sonra güzel hayata ve güzel hayat cennete kavuşturur.

“Ey iman edenler, Allah Teâlâ´dan korkunuz ve doğrular ile beraber olunuz.” (Tövbe 119)

Efendimiz sallallâhü aleyhi ve selem buyurdu ki,

“Kişi dostunun dini üzeredir.”

يا حَـفِيظُ احْــفَظْـنَا

“Hafız olan Allah Teâlâ´m, bizi muhafaza et.”

Yapılan işleri bütün tafsilatıyla bilen, her şeyi son vaktine kadar belalardan saklayan ve hayatını koruyan Allah Teâlâ´dır.

Hıfz, korumak, demektir.

Bu koruma iki şekilde olur.

Birincisi, varlıkların devamını sağlamak, muhafaza etmektir.

İkincisi, birbirlerine zıt olan şeylerin, birbirlerine saldırmasını önlemek, birbirlerinin şerrinden onları korumaktır.

Allah Teâlâ her mahlûkuna, kendine zararlı olan şeyleri bilecek bir his ilham buyurmuştur. Bu Hafız isminin tecelliyatındandır. Bir hayvan kimyevî tahlil raporuna muhtaç olmadan kendine zararlı otları bilir ve onları yemez.

Kulların amellerinin yazılması, zayi olmaktan korunması da Hafız isminin gereğidir. Bu bakımdan ahirette yeniden dirilme ve yaptıklarından hesaba çekilme ile Hafız isminin yakından ilgisi vardır.

يا وَلِـيُّ يا وَالى    ِ

“İyi kullarına dost olan, güzel şekilde idare eden Allah Teâlâ´m.”

Vâli; eşyanın sahibi;

Mahlûkatın işlerini yoluna koyan;

Bu muazzam kâinatı ve her an biten olayları tek başına tedbîr ve idare eden Allah Teâlâ´dır.[103]

Diğer valiler ve hükümdarların idaresi, O’nun izni ve müsaadesi iledir. Onların velayet ve idareleri, son derece noksandır. Allah Teâlâ´nın velayet ve tedbiri ise sınırsız, gerçektir. Her şey emri ve iradesi altındadır. Her şeyi bilir. Ondan habersiz mülkünde hiçbir şey vücuda gelmez.

Veli; sevdiği kullarının dostudur.[104] Onlara yardım eder.[105] Sıkıntılarını, darlıklarını kaldırır, ferahlık verir. İyi işlere muvaffak kılar.[106] Her çeşit karanlıklardan kurtarır, nurlara çıkarır.[107]

Artık onlara korku ve hüzün yoktur. Herkesin korktuğu zaman, onlar korkmazlar.

يا عَـلِيُّ يا عالِي

“Şanı yüce, delili yüksek olan Allah Teâlâ´m.”

Âli, her şey kendisinin altında, emrinde ve hükmü altında olan Zât demektir. Şerefli, yüksek olması özünden olan başkasından olmayan demektir.

Allah Teâlâ´dan daha üstün bir şey düşünülmesi imkansızdır.

Her hususta, her şeyden yüce ve yüksek olandır. Yani bir benzeri veya ortağı veya yardımcısı olmayan, şanına yaraşmayan her şeyden uzak olan; kudrette, bilgide, hükümde, iradede ve diğer bütün kemal sıfatlarında üstün olandır.

يا مَنْ لاۤ اِلهَ اِلاَّ هُوَ

“ Ey kendinden başka ilah olmayan, Allah Teâlâ´m.”

لايــَعْـلَمُ اَحَدٌ كَــيْفَ هُوَ اِلاَّ هُوَ

“Nasıl olduğunu kendisinden başkası bilmeyen, Allah Teâlâ´m.”

O, gökleri ve yeri yaratan, sizin için kendi cinsinizden eşler, hayvanlardan da çiftler yaratmıştır. Bu suretle çoğalmanızı sağlamıştır. O´nun misli gibi bir şey yoktur ve O hakkıyla işiticidir, görücüdür.”(Şura 11)

Doğrudan doğruya O´nun aynısı bir şey olmadığı gibi, benzeri bir şeyde yoktur. O´nun yaptığı gibi de yapacak yoktur.

O´nun Zat-ında;

Varlık ve yokluk;

Zaman ve zamansızlık;

Mekân ve mekânsızlık;

Vücut ve vücutsuzluk;

Zıtlar bir şeye muhtaç olmadan vardır.

Var olan şeyde olduğu gibi, yok olanda da aynı şekilde varlığı ile zat-ı kaimdir.

Mahlûkat ise zıtlar ile mevcudiyetini ispat eder.

O´nun varlığı ise karşılıksız olarak vardır.

 يا ٱللَّهُ [3 مَرَّاتٍ]

“Ey Allah Teâlâ´m.”

Üç defa okunacaktır.[108]

 يا حَـيُّ يا قَــيُّـومُ    [3 مَرَّاتٍ]

“Hakiki hayat sahibi, mahlûkatın kendisine muhtaç olduğu Allah Teâlâ´m.”

Hayy; diri, her şeyi bilen ve her şeye gücü yeten demektir. Allah Teâlâ ölmez, daima hazır ve nazırdır. Yaşayan mahlûkatın hayatını veren de O´dur. O, olmasaydı hayattan eser olmazdı. O daima yok olmadan, kaybolmadan, hatadan eksiklikten münezzehtir.

Kayyum; gökleri, yeri, her şeyi ayakta tutan, her şey üzerinde kaim, yani bir şeyin bir varlık sahibi olarak durabilmesi neye bağlı ise, onu veren demektir.

Allah Teâlâ, her şeyin takdir edilen vaktine kadar durması için sebeplerini ihsan etmiştir. Onun için her şey Allah Teâlâ ile kaimdir.

يا حَـــقُّ

“Hak olan Allah Teâlâ´m.”

Varlığı hakikî olan zatın ismidir. Varlığı hiç değişmeden durandır. Yani, varlığı daima sabittir. Allah Teâlâ´nın zatı, yokluğu kabul etmediği gibi, herhangi bir değişikliği de kabul etmez. Hakikaten var olan yalnız Allah Teâlâ´dır.

يا وَاحِــدُ

“Vahid olan Allah Teâlâ´m.”

Zatında ortaklığı, çokluğu ve parçası yok demektir.

Zatında, sıfatlarında, işlerinde, isimlerinde, hükümlerinde asla ortağı veya benzeri ve dengi bulunmayandır.

يا اَحَــدُ

“Ehad olan Allah Teâlâ´m.”

Evvel ve ahirde ortaktan münezzeh, ikincisi olmayan yegâne birdir.

Bu isim beraberinde zikir olunabilecek adedi nefy için kullanılır.

Ehad, Allah Teâlâ´nın sıfatlarından bir sıfattır O´nda O´na hiç bir şey ortaklık edemez.

Ehad lafzı bir demek olan Vahid manasında dahi kullanılır ise de aralarında mühim farklar vardır.

Ehad, Vahid´dir, lakin her Vahid Ehad olmaz. Ehad denilmekle Vahid denilmiş olur, Vahid denilmekle Ehad denilmiş olmaz.

Birlikten başkasını nefy etmek manasında Ehad uygundur. Ehad zatında hiç bir adet kabul etmeyen, iki olması ihtimali olmayan hakikî birdir. Ehadiyyet, Allah Teâlâ´dan başka bir şeye sıfat yapılamaz. Vahid ise kullanılır.

Allah Teâlâ hakkında Vahid ve Ehad birbirinden ayrılmamak itibariyle ikisi de birdir diye tefsir etmek herkesin anlaması için daha kolay olur. Çünkü Ehad Vahid´dir. Fakat bununla arada hiç fark yoktur zan edilmemelidir.

Vahid; muhtelif mertebelerde birliklere söylenebilir, Ehad ise onun mükemmelidir

Allah Teâlâ birdir demek gerek zatı, gerek sıfatı, gerek esması hangi nokta-i nazarla mülahaza edilirse edilsin hep birdir, hiç ortağı olmayan hakikattir. Onun için ilahlık O´na mahsustur, O ilahiyesinde de hakikati ve zatı ile birlikle birdir, demek olur.

Allah Teâlâ´nın birliği sayıda birlik dediğimiz birlik değildir. Allah Teâlâ´nın birliği ise ne içinde ne dışında sayılma mümkün olmayan ve her manasıyla çoğalmayı kabul etmeyen birliktir. Onun için O´na evvel demek ikincisi var demek değildir. O´na son demek de başka gelecek var demek değildir O´nun için ona evvel ve ahir isimleri söylenirken birlikte söylenmelidir.

يا صَـمَــدُ

“Samed olan Allah Teâlâ´m.”

Ortağı veya benzeri ve dengi bulunmayan her şeyin O´na muhtaç olduğu demektir

Allah Teâlâ ihtiyaç ve ıstırapların giderilmesi için tek merci, dileklerde kendisine müracaat edilen, kendisine arzular sunulandır.

Yerde, gökte bütün ihtiyaç sahipleri yüzlerini O´na döndürmekte, gönüllerini O´na bağlamakta, el açarak yalvarmalarını O´na arz etmektedirler. Buna layık olan da yalnız O´dur.

يا وَهَّـابُ

“Vehhâb olan Allah Teâlâ´m.”

Çeşit, çeşit nimetleri devamlı bağışlayıp duran, demektir.

Vehhâb, kelimesi hibe kökünden gelmektedir.

Hibe, “herhangi bir karşılık ve menfaat gözetmeden birine bir malı bağışlamak” manasınadır. Vehhâb ise, “Her zaman, her yerde ve her şeyi çok ve bol veren ve karşılık beklemeyen” demektir.

Vehhâb ismini Rahman ismi ile karıştırmamak gerekir. Vehhâb, Rahman gibi has değildir. Rahman kelimesi; Vehhâb veya Afüv manalarını ifade eden bağışlayıcı sıfatı ile de tercüme edilmez.

يا فَـــتَّـاحُ

“Fettah olan Allah Teâlâ´m.”

Müşkül şeyleri açan ve kolaylaştıran demektir. Fettah kelimesi, feth´den gelmektedir. Feth ise,“kapalı olan şeyi açmak” manasınadır.

Kapalı bir şeyi açmak:

—Maddî olur; bir kapıyı, bir kilidi açmak, vb;

—Manevî olur; kalpten tasaları, kederleri atıp gönlü açmak vb.

Bitkilerin çiçek açması, tohum ve çekirdeklerin sümbül vermesi, rızık ve rahmet kapılarının açılması hep Fettah ism-i şerifinin tecellisindendir.

يا مُــحْــيِى

“Hayat veren Allah Teâlâ´m.”

Hayat veren, can bağışlayan, sağlık verendir

Allah Teâlâ, cansız maddelere hayat ve can verir. Her gün, her saat, her saniye varlıklar O´nunla hayat bulurlar. Bütün bunlar ise, Allah Teâlâ´nın emri, yaratması ve izni ile olmaktadır. Allah Teâlâ yoğu var edip hayat verdiği gibi, ölüyü de tekrar canlandırır. Buna ihya, yani diriltme denir.

Hayatı hiç yoktan veren zatın, ölülere yeniden hayat verip diriltmesi elbette son derece kolaydır.

يا مُــمِيتُ

“Hayatı sonlandıran Allah Teâlâ´m”

Canlı bir mahlûkun ölümünü yaratan Allah Teâlâ´dır. Allah Teâlâ, yarattığı her canlıya belirli bir ömür takdir etmiştir. Canlı varlıklar için ölüm mukadder ve muhakkaktır. Hayatı yaratan Allah Teâlâ olduğu gibi, ölümü yaratan da yine O’dur.

Ancak bu ölüm, yok oluş, hiçliğe gidiş değil, aksine fani hayattan baki hayata geçiştir.

يا قَـــهَّـارُ

“Kahhar olan Allah Teâlâ´m.”

Her şeye, her istediğini yapacak ve yaptıracak surette galip ve hâkim olan ancak Allah Teâlâ´dır.

Kahr; bir şeye, onu hor ve hakir kılacak veya mahv ve helak edebilecek surette galip olmaktır.

Allah Teâlâ Kahhar´dır, her yönü ile üstün ve daima galiptir. Kuvvet ve kudretiyle her şeyi içinden ve dışından kuşatmıştır. Hiçbir şey O´nun bu hükmünden dışarı çıkamaz. O´na karşı her şeyin boynu büküktür. Kahrına yerler, gökler dayanamaz. Kahr ile nice azıp sapmış ümmetleri ve milletleri mahv ve perişan etmiştir.

يا سَــلاَمُ [7 مَرَّاتٍ]

“Selam olan Allah Teâlâ´m.”

Her türlü tehlikelerden kullarını selamete çıkaran demektir. Her çeşit sıkıntı ve hadiselerden salim kılacak ancak Allah Teâlâ´dır. Cennetteki mutlu kullarına selam eden, O olacaktır.

سَـــلاَمٌ قَـــوْلاً مِنْ رَبّ ٍرَحــيمٍ [7 مَرَّاتٍ]

“Merhametli olan Rabb´in söylediği bir selâm da vardır.” (Yasin58)

Selam, Rahim olan sonunda müminleri rahmetiyle, murada erdiren ve ortağı olmayan bir Rabb´den doğrudan doğruya söylenen bir selamdır.

Cennet ehli nimetleri içinde zevklenirken kendilerine bir nur parıldar, başlarını kaldırır bakarlar ki, etraflarından Rabb´leri kendilerini cemali ile mükâfatlandırmış ve “Selam size Cennet ehli” dediğini görürler.

İşte bu manayı ifade eden “سَلاَمٌ قَوْلاً مِنْ رَبٍّ رَحيمٍ ” kelam-ı ilahisidir.

Cennetlikler Allah Teâlâ nazar eder, onlar da O´na nazar ederler ve nazar ettikleri müddetçe diğer nimetlerden hiç bir şeye iltifat etmezler, taki gaip olana kadar, o vakitte üzerlerinde ve etraflarında nur ve bereketi baki kalır. Ancak o zaman cennet hakiki kıymetine kavuşur.

Büyüklerin istemedikleri cennet Allah Teâlâ´ya nazar kılınmayan cennettir. Yoksa nimeti inkâr olur ki, bu isyandır. Büyükler için ise böyle bir şey düşünülmez.

Yedi tamu dedikleri katlanmaya bir âhıma

Sekiz uçmak aldamaya bunda neye eğleneyim

Yunus Emre

فَسَــيَكْفِيـكَـهُمُ اللَّهُ وَهُوَ ٱلسَّــمِيعُ الْعَــــليــمُ [3 مَرَّاتٍ]

“O halde Allah Teâlâ onlara karşı sana yetecektir ve O işitendir, bilendir.” (Bakara 137)

Mahlûkatın şerrine karşı Allah Teâlâ kâfidir. Yardımını biraz geciktirse bile muhakkak onların hakkından gelecektir, demektir.

Allah Teâlâ duaları ve her türlü sözleri işitir. Niyetlere varıncaya kadar her şeyi bilir ve hükmünü icra eder. Hakka ihlâs ile bağlanmanın hükmü zafer, hakka karşı gelmenin hükmü de, erinde veya sonunda helaktir.

Kutsî Dua Bahâiyye´yi okuyanın niyetinin olması için Allah Teâlâ kâfi gelecek demektir.

Üç defa okunacaktır.

هُوَ ٱللَّهُ ٱلَّذِى لاۤ اِلهَ اِلاَّ هُوَ

“O öyle bir Allah Teâlâ´dır ki: Ondan başka ilâh yoktur.”

Bütün kemal sıfatlarını toplayan vacip-ül vücut ve ülûhiyet kendinin hakkı olan bir zattır. Bütün ilâhi isimleri toplayan zat ismi olan Allah ismi Celâli´dir.

ٱلرَّحْمنُ ٱلرَّحِيمُ

“Allah Teâlâ Rahman ve Rahim´dir.” (Haşır22)

Rahman ismi, sıfat ismi olmakla beraber Allah Teâlâ´dan başkasına söylenmesi caiz olmayan has ismidir. Rahmet-i Rahmaniye, öyle bir rahmeti ilâhiyedir ki, mümine de kâfire de, çalışana da çalışmayana da şamil olur.

Meselâ vücut, bu rahmetin eseridir. Rahimdeki ceninler ve bütün hayvanat bu rahmet ile beslenir. Yine bu rahmet ile Allah Teâlâ kâfirlere dahi dünyada rızık, akıl vb. gibi nimetler verir.

Rahîmî Rahmet, güzelce yaşayana ve çalışanlara verilen sınırsız rahmettir. Dinin, takvanın, çalışmanın ehemmiyeti burada zahir olacaktır. Demek ki, rahîm sıfatı iman ile imansızı, iyi ile kötüyü, korunanlarla korunmayanları ayırt ederek iyileri mükâfat ile murada erdirmek manasını ifade eder. Buna karşılık rahmeti rahmaniye ise, kötülerin de mahrumiyet ve ceza ile mesuliyetlerini göz önüne almaz. Onun içindir ki, Rahman ile başlamıştır.

“Rahmetim, gazabımı geçmiştir”

Hâdis-i kutsi´si buna işarettir. Bir hadis-i şerifte Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdular ki:

Rabb´imiz, s‎ıkıntılı durumun değişeceği zaman yakı‎n olmasına rağmen kullar‎n‎n ümitsizliğe düşmesine güldü.”

Ebu Rezin radiyallâhü anh devamla der ki: “Ey Allah´ın Rasulü dedim hiç Rab Teala güler mi?”

“Evet!” buyurdular. Ben de: “Öyleyse gülme vasfı bulunan bir Rabb’ten bize iyilik eksik olmayacaktı‎r.” dedim.

الْـمَلِكُ

“Mülkün sahibi Allah Teâlâ´dır.”

Bütün mahlukatın hakiki sahibi ve mutlak hükümdarı Allah Teâlâ´dır.

Allah Teâlâ´nın, ne zatında ve ne de sıfatında hiçbir varlığa ihtiyacı yoktur. Aksine her şey zatında, sıfatında, varlığında ve varlığının devamında O’na muhtaçtır. Bütün kâinatın hakiki sahibi, mutlak hükümdarıdır.

الْقُدُّوسُ

“Allah Teâlâ Kuddus´dür.”

Hatadan, gafletten, acizlikten ve her türlü eksiklikten çok uzak ve pek temiz olan Allah Teâlâ´dır.

Allah Teâlâ, hissin idrak ettiği, hayalin tasavvur ettiği, vehmin hayal kurduğu, fikrin tasarladığı her vasıftan münezzeh ve yücedir.

O hatadan, gafletten, acizden ve her türlü eksiklikten çok uzak ve pek temiz olandır. Bu bakımdan her türlü takdise layıktır.

İnsanın kötü düşüncesi karışmadığı müddetçe kâinatta yaratılış olarak bulunan genel temizliğin hakikati de, Allah Teâlâ´nın Kuddus isminin tecellisidir.

السَّلاَمُ

“Allah Teâlâ Selam´dır.”

Allah Teâlâ hadiselerden salim kalan, her türlü tehlikelerden kullarını selamete çıkaran, cennetteki bahtiyar kullarına selam edendir.

Bu ismi şerif, Kuddus ismi ile yakın bir mana ifade etmekte ise de Selam ismi, daha ziyade geleceğe aittir. Yani, Allah Teâlâ´nın gerek zatı, gerek sıfatı ileride en ufak bir değişikliğe, bir zaafa uğramaktan münezzehtir. O, ezelde nasılsa gelecekte de öyledir.

Her selametin kaynağı ve aslı, kendisi ayıptan, kusurdan, eksiklikten, fena ve zevalden, her eksiklikten salim olduğu gibi, selamet umulan ve arayanları selamete erdirecek olan da, O´dur.

الْمُؤْمِنُ

“Allah Teâlâ Mü´min´dir.”

Gönüllerde iman ışığı yakan, uyandıran, kendine sığınanlara aman verip onları koruyan, rahatlandıran, kalplere iman ve hidayet bağışlayarak oralardan şüphe ve tereddütleri kaldıran Allah Teâlâ´dır.

Her şüpheden tereddütten münezzeh, her vasfında mükemmel, sınırlamaya tasvire sığmayan, hiç bir leke kabul etmeyen, tertemiz olan Allah Teâlâ´dır.

Emniyet ve eman verici, şüpheleri, tereddütleri kaldıran, kendine yönelenlere iman, korkanlara emniyet veren ve verecek olan da O´dur.

الْمُهَيْمِنُ

“Allah Teâlâ Müheymin´dir”

Gözetici ve koruyucu olan  Allah Teâlâ´dır.

Yarattığı mahlûkatının amellerini, rızıklarını, ecellerini bilip muhafaza eder. Bütün varlığı görüp gözeten, yetiştirip varacağı noktaya ulaştıran ancak O’dur. Hiçbir zerre, hiçbir an, O´nun lütfundan, rahmetinden ve sevgisinden boş değildir.

الْـعَـزِيزُ

“Allah Teâlâ Aziz´dir.”

Mağlup edilmesi mümkün olmayan, galip olan ancak Allah Teâlâ´dır.

Bu isim, kuvvet ve galebe manasına gelen izzet kökünden gelir. Allah Teâlâ mutlak surette kuvvet ve üstünlük sahibidir.

İzzet sıfatı, Kur´an-ı Kerim´de birçok yerlerde azap ayetleri bahsinde gelmiştir. Fakat bu isimin yine birçok defa Hâkim ismi ile birleştiği görülür. Bunun manası: Allah Teâlâ´nın kudreti galip´dir, fakat hikmeti ile kötülerin cezasını geciktirir, kötülük edip durmakta olan insanları cezalandırmakta acele etmez, demektir.

Allah Teâlâ izzetli, onurlu şanlıdır. Hiç bir şekilde mağlup edilmez, her işinde galiptir. Benzeri yok, gayet yüksek ve dilediğini yapar. Bununla beraber alçaklığı, ahlaksızlığı, küfür, zulüm, fesat, isyan gibi fenalıkları sevmez.

الْـجَبَّارُ

“Allah Teâlâ Cebbar´dır.”

Kırılanları onaran, eksikleri tamamlayan, dilediğini zorla yaptırmaya muktedir olan ancak Allah Teâlâ´dır.

Bu isim cebr kökünden gelmektedir. Cebr, kırık kemiği sarıp bitiştirmek, eksiği bütünlemek manasına geldiği gibi, icbar etmek, yani zorla iş gördürmek manasına da gelir.

Bu manaya göre Allah Teâlâ Cebbar´dır. Yani, kırılanları onarır, eksikleri tamamlar, her türlü perişanlıkları düzeltir, yoluna koyar.

Allah Teâlâ zayi olanı yerine getiren, halkın eksikliklerini tamamlayan, ihtiyaçlarını gideren, dertlerine derman olan, işlerini düzelten, kırılanları onaran, yoksulları zengin eden, perişanlıkları yoluna koyup düzelten çok iktidarlı olan hâkimdir.

Cebbar´ın bir başka manasına da;

Allah Teâlâ kâinatın her noktasında ve her şey üzerinde dilediğini yaptırmağa muktedirdir. Hüküm ve iradesine karşı gelinmek ihtimali yoktur.

Allah Teâlâ´nın Kahhar ismi gibi, halkı iradesine mecbur eden, dilediğini ister istemez zorla yaptırmağa kadir olan, hükmüne karşı gelinmek ihtimali bulunmayan ceberut sahibi demektir. Bununla beraber kullara hiç zorlama yapmaz, her emri de cebr ile yürütür. Bundan insanların ihtiyari yoktur, manasını da, çıkarılmamalıdır. Çünkü O, emirlerini kulların iradelerine bağlı kılmış olduğunu  “Allah Teâlâ´ya yardım ederseniz O´da size yardım eder” gibi birçok ayetle açıklar. Ancak bundan şu manayı anlamalıdır ki;

Allah fiillerde irade vermiş, hür yaratmış olmakla Teâlâ insanlara birçok  beraber bütün iradelerini yapmaya mecbur değildir. Dilerse dilediği anda iradelerini kaldırır. Nitekim bir hadisi şerifte buyrulmuştur ki;

“Allah Teâlâ kaza ve kaderinin infazını murat ettiği vakit, akıl sahiplerinin akıllarını kaldırıverir ki, kazası ve kaderi onlarda yer bulsun, emri yerini bulunca akıllarını geri verir ve pişmanlık olur”

Dilerse onların akıl ve iradelerini kaldırmakla beraber isteklerinin aksi olarak kendi hüküm ve iradesini zor ile üzerlerinde icra eder.  Allah Teâlâ´dan korkmayan, emirlerine karşı gelmek isteyen asiler, azaba  yanaşmak istemedikleri halde vakti gelince cezalarını çekmeğe mecbur olurlar. Allah Teâlâ´nın mutlak iradesi altında ve mecbur kalmayacak hiç bir şey tasavvur olunmaz.[109]

الْمُتَـكَبِّرُ

“Allah Teâlâ Mütekebbir´dir.”

Her şeyde ve her hadisede büyüklüğünü ve ululuğunu gösteren, ancak Allah Teâlâ´dır. Varlığı ile yokluğu Allah Teâlâ´nın bir tek emrine ve iradesine bağlı bulunan kâinattan hiçbir mevcut, bu sıfatı takınamaz.

O çok büyüktür. Her hususta büyüklüğünü gösterir. Büyüklük, ululuk, kibriya, azamet kendisine mahsustur ve kendisinin hakkıdır.

Kibirlenmek, mahlûkun hakkı değildir, onun için mütekebbir sıfatı halk hakkında çirkin görülmüştür. Çünkü mütekebbir, kendisinde kibir izhar eden, büyüklenen demektir. Hâlbuki mahlûkta haddi zatında büyüklük ululuk yoktur, aksine hakaret, zillet, ihtiyaç vardır, Hatta bir sinek, bir mikrop, bir Nemrut un işini bitirmeğe kâfi gelir. Böyle birçok ihtiyaçtan kendilerini kurtaramayana ise büyüklük, ululuk taslama cehaletten ve yalancılıktan başka bir şey olmaz. Fakat Allah Teâlâ zatında, sıfatında, fiilerinde büyüklüğün, ulviyetin, kutsiyetin her türlüsünü cami´dir. O´nun bu sıfatını göstermesi ise,  hiç bir şekilde ortak kabul etmediğinin, kendisinin celal ve cemalini kullarına tanıtmak ve bilgilendirmek istediği bir sıfatı olmasındandır.

الْخَالِقُ

“Allah Teâlâ Halik´tır.”

Her şeyin varlığını ve varlığı boyunca görüp geçireceği halleri, görüp gözeten, her şeye şahit ve koruyandır. Allah Teâlâ hadiseleri tayin ve tespit eden ve ona göre yaratan ve yoktan var edendir.

Bu ismin manasında çıkan iki husus vardır:

a- Bir şeyin nasıl olacağını tayin ve takdir etmek,

b- O takdire uygun olarak o şeyi icat etmek.

Halik, yok olan şeye vücut vermek, hiç bir asıl ve misali yok iken icat etmektir. Buna göre Allah Teâlâ´dan başka her şey mahluktur.

Bazen bir şeyden diğer bir şeyi icat etmek manasına da kullanılır. Lakin bu manaya daha ziyade inşa eyledi, denir. Mahlûklara nispet edilebilen en yüksek sanatlar, Allah Teâlâ´nın takdir buyurduğundan ileri geçemez. Çünkü mahlûk fiilinin bütün tafsilatını takdir edemez, yoktan var edemez. Yoktan bir yaratış sınırsız bir kudrete bağlıdır. Mahlûk ise bunu başaramaz. Her şeyi tam manası ile takdir ve icat ederek yaratan Allah Teâlâ´dır.

الْبَارِئُ

“Allah Teâlâ Bari´dir.”

Eşyayı ve her şeyin aza ve organlarını birbirine uygun bir halde yaratan Allah Teâlâ´dır.

Allah Teâlâ, her şeyin vücudunu uygun, yani, azasını, hayat organlarını ve unsurlarını nitelik ve nicelik bakımından birbirine münasip olarak yarattığı gibi, hizmeti ve faydası da umumi ahenge uygun yaratmıştır.

Öyle temiz yaratıcı ki, halk ettiklerini temiz ve sağlam bir nizam üzere seçip tesviye ve tekâmül ettirerek birbirinden farklı evsaf ve özellik ile açığa çıkarır. Yaratılışın tekâmül mertebelerindeki icatlar da O´nun bilgisi içindedir.

الْمُصَـوِّرُ

“Allah Teâlâ Musavvir´dir.”

Tasvir eden, her şeye bir şekil, suret  ve özellik veren Allah Teâlâ´dır. Her şeyin kendisine göre şekli, dıştan görünüşü vardır ki, başkalarına benzemez.

Mesela: İnsanlar arasında tamamıyla birbirinin aynı iki insan yoktur.

Bundan daha garibi, parmak uçlarındaki çizgilerdir. Bu çizgiler, insanların sayısı kadar değişik ve hiçbiri ötekine uymamaktadır. Şu halde insanın hiç taklit olunamayacak imzası, bastığı parmak izidir. İşte bunlar, Allah Teala’nın Musavvir isminin tecellileridir.

Mahlûkatın suret ve keyfiyetlerini dahi takdir edip dilediği yönde icat ederek tasvir edici ancak O´dur.

الْـعَـفَّارُ

“Allah Teâlâ Gaffar´dır.”

Mağfireti pek bol olan ancak Allah Teâlâ´dır.

Gafr, örtmek ve korumak manasınadır. Allah Teâlâ müminlerin günahlarını örter. Dilediği kullarını da günahlardan, korur. Bu, onlar için en büyük nimetlerden biridir.

الْـمُبْدِئُ

“Allah Teâlâ Mübdi’dir.”

Mahlukatı maddesiz ve örneksiz olarak ilk baştan yaratan Allah Teâlâ´dır.

Mübdi, bir manada icat demektir. Muîd ismi de icat manasına gelir. İcadın bir benzeri daha evvel yaratılmış, meydana getirilmiş ise iade; değilse, yani, benzeri, maddesi olmayan yeni bir şey ise ibda denir.

الْـمُعِـيدُ

“Allah Teâlâ Muîd´dir.”

Yaratılmışları yok ettikten sonra tekrar yaratan ancak Allah Teâlâ´dır.

Her şey takdir edilen ömrünü tamamlayıp öldükten sonra, Allah Teâlâ´dan başka kimse kalmaz. Varken yok olan bu insanları ahiret günü Allah Teâlâ diriltip yeniden hayat vererek yaratır. Sonra da dünya hayatlarında yaptıkları işlerden hesaba çeker.

الْــبَـرُّ

“Allah Teâlâ Berr´dir.”

Kulları hakkında kolaylık isteyen; iyilik ve bahşişi çok olan yalnızca Allah Teâlâ´dır.

Allah Teâlâ kulları için daima kolaylık ve rahatlık ister, zorluk istemez, zorluk çıkaranları da sevmez. Yapılan kötülükleri bağışlar, örter. Bir iyiliğe en az on kat mükâfat verir. Kul gönlünden iyi bir şey geçirmiş ve onu yapmamış olsa bile, yapmış gibi kabul edip yine mükâfat verir. Aksine kötülükleri ise yapmadıkça cezalandırmaz.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdular ki:

“Ben bir ayet biliyorum. Eğer insanların hepsi onu tutsaydılar hepsine kâfi getirdi.”

Ashab: “Ey Allah’ın Resulü, bu hangi ayettir?” dediler. Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem şu ayeti okudu.

وَمَنْ يَتّقِِ اللَّهَ يَجْعَلْ لَهُ مَخْرَجاً

“Kim Allah Teâlâ´dan korkarsa, Allah Teâlâ o kimseye (darlıktan genişliğe) bir çıkış yolu ihsan eder” (Talak 2)

الْمُحْصِي

“Allah Teâlâ Muhsî´dir.”

Her şeyin sayısını bir bir bilen yalnızca Allah Teâlâ´dır.

İlmi her şeyi kapsayan ve her şeyin miktarını bilip eksiksiz tastamam sayabilen Allah Teâlâ´dan başkası olamaz. Allah Teâlâ, her şeyi olduğu gibi görür ve bilir. Bütün mevcudatı toptan bir yığın halinde birbirinden seçilmez karışık bir şekilde değil; cinslerini, türlerini, sınıflarını, fertlerini, zerrelerini birer birer saymış gibi gayet açık görür ve bilir.

ٱلـرَّزَّاقُ

“Allah Teâlâ Rezzâk´tır.”

Yaratılmışlara, faydalanacakları şeyleri ihsan eden Allah Teâlâ´dır.

Rızık, Allah Teâlâ´nın bilhassa yaşayan mahlûkatına faydalanmalarını nasip ettiği her şeydir. Rızık yalnız yenilip içilecek şeylerden ibaret değildir. Kendisinden faydalanılan her şeye rızık denir.

Maddi rızık, her türlü yiyecek ve içecek, giyilecek ve kullanılacak eşya, para, mücevher, çoluk çocuk, vücudun çalışma kudreti, bilgi, mal mülk, servet vb. gibi şeylerdir.

Manevi rızık ise, ruhun ve kalbin gıdası olan şeylerdir. Başta iman olmak üzere insanın manevi hayatına ait bütün duygular ve o duyguların ihtiyacı olan şeyler, hep manevi rızıktır.

الْــقَـادِرُ

“Allah Teâlâ Kâdir´dir.”

İstediğini, istediği gibi yapmağa gücü yeten yalnızca Allah Teâlâ´dır.

Allah Teâlâ, kudretine bir ayna olmak üzere kâinatı yaratmıştır. Gök boşluğunun ölçülmesi mümkün olmayan genişliği içinde, akıllara hayret ve dehşet verecek derecede birbirlerine uzak mesafelerde milyarlarca güneşleri, galaksilerde sayısı belirsiz yıldızları birbirine çarpmadan seyr ettirmek O´na mahsustur. Bir damla suyun içinde, birbirine temas etmeden hesapsız hayvanatı yüzdürmek de Kadir isminin tecelliyatındandır.

الْـقَابِضُ

“Allah Teâlâ Kâbiz´dir.”

Sıkan, daraltan demektir. Kulların rızıklarını dilediği gibi daraltır. Yaşama sevinçlerini kaldırıp karamsar kılar. Bütün varlıklar Allah Teâlâ´nın kudret elindedir.

Allah Teâlâ kulunda kudretini iki şekilde gösterir.

—İşlediği günah sebebi ile dünyevi işlerin aksi gitmesi,

—Sevap vermek için başına bir musibet bela vererek darlık ve sıkıntı içinde bırakması.

Öyle ki istediği kulundan, ihsan ettiği serveti, evlat ve ayali yahut hayat zevkini, gönül ferahlığını alıverir. O adam zenginken fakir olur veya evlat acısına boğulur veya iç sıkıntısına, ıstırap ve huzursuzluk içine düşer.

Bu isim imtihan makamının tecellisidir. Kul bu sıfatla imtihan edilmekten Allah Teâlâ´ya sığınmalıdır. Çünkü helak olmakta vardır. Fakat bu terbiye yolunun müntesipleri bu ismin tecellisi ile gafletten ayıklığa geçerek kendilerini uyarırlar.

Eğer bu ismin tecellisi zuhur ederse rıza makamından Allah Teâlâ´ya razı olmalı ve tevekkül etmelidir.

“Her kim ki benim kazama rıza göstermez ve belâma sabır etmezse, Benden başka Rabb arasın.” (Râmuz)

“Hiçbir kul yoktur ki, onun razı olduğu veya olmadığı bir hüküm vereyim de onun için hayırlı olmasın.” (Râmuz)

“Allah Teâlâ için kızıp, Allah Teâlâ için razı olmadıkça, kul imanın hakikatine kavuşamaz.”

“Ey Âdemoğlu! Beni zikrettikçe şükürdesin. Unuttukça küfürdesin.” (Râmuz)

“Günah yapıp ta onu affımın yanında büyük görene, gazaplandığım gibi hiçbir kimseye gazaplanmam.

Eğer cezayı acele verici olaydım veya acele etmek şanımdan olaydı, rahmetimden ümit kesenlere cezayı acele verirdim.

Eğer kullarıma merhamet etmeseydim bile, benim huzurumda durmak kendilerini korkutanlara bundan dolayı rahmet ederdim. Sevaplarını verirdim, korktuklarından emin ederdim.” (Râmuz)

الْـبَاسِطُ

“Allah Teâlâ Bâsıt´tır.”

Açan, genişleten demektir.

Allah Teâlâ, istediği kuluna da yepyeni bir hayat, neşe, rızık bolluğu verir, bu da Bâsıt isminin tecelliyatıdır. Bu ismin neticesi olan güzellikleri gören kul, şükür üzere olmalıdır.

Allah Teâlâ nasıl ki zamanı gece ve gündüz ile devir ettiriyorsa kullarını da bir genişlik ve darlık ile devir ettirir. Çünkü yaşamaktaki zevk durağan olanda değil hareketli olan şeylerdedir.

Mesela; her zorlukla beraber bir kolaylık vardır. Öyle ise her genişlik bir sıkıntının neticesidir.

Bu iki isim (Kâbiz-Bâsit) kulların kanatları gibidir. Onunla maneviyat ve maddiyat yolunda ilerler.

الْخَافِضُ

“Allah Teâlâ Hâfid´dır.”

Yukarıdan aşağıya indiren, alçaltan demektir.

Allah Teâlâ istediği kulunu yukarıdan aşağı atıverir. Şan ve şeref sahibi iken, rezil ve rüsva eder. Bu muamelesi çok defa, kendisini tanımayan, emirlerini dinlemeyen asiler, başkalarını beğenmeyen mütekebbirler, hak, hukuk tanımayan zalim zorbalar hakkında tecelli eder.

ٱلرَّافِــعُ

“Allah Teâlâ Râfi´dir.”

Yukarı kaldıran, yükselten demektir.

Allah Teâlâ istediği kulunu indirdiği gibi, istediği kulunu da yükseltir. Şan ve şeref verir. Bazı gönülleri iman ve irfan ışığı ile parlatır, yüksek hakikatlerden haberdar eder.

Allah Teâlâ´nın yükselttiği insanlar, çok defa melek huylu, tatlı dilli, insanların ayıplarını, kusurlarını örtüp eksiklerini tamamlayan; onlara malıyla, bedeniyle, bilgisiyle, nasihatiyle yardım eden nazik, kibar insanlardır. Onlar bu istikametten ayrılmadıkça Allah Teâlâ da bu nimeti kendilerinden almaz.

الْـمُـعِــزُّ

“Allah Teâlâ Muizz´dir.”

İzzet veren, ağırlayan demektir. Bu isim ile Allah Teâlâ kullarından bazılarını kendine dost seçer. O´nu diğer varlıklar arasında seçilmiş kılar. Bu yakınlık ile mahlûkat o seçilene medyun olur.

Mesela Hz. Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz böyle birisidir.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdular ki:

“Allah Teâlâ bir kulu sevdi mi Hz. Cebrail aleyhisselâm´a:

“Allah Teâlâ falanı seviyor, onu sen de sev!” diye seslenir. Onu Cebrail de sever. Sonra o, gök ehline:

“Allah falanı seviyor, onu siz de sevin!” diye nida eder. Böylece bütün sema ehli de onu sevmeye başlar. Sonra onun için yer halkı arasına güzelce kabul etme hissi konur.” (Buhârî)

“Allah Teâlâ, bir kula da buğz etti mi Cebrail Aleyhisselâm´a: “Ben falancaya buğz ettim sen de buğz et!” diye seslenir.

Ona Cebrail de buğz etmeye başlar. Sonra Cebrâil gök ehline nida eder:

“Allah Teâlâ falan kimseye buğz etti, siz de buğz edin!” Sonra yeryüzüne onun için buğz hissi konur.” (Müslim)

الْـمُـذِلُّ

“Allah Teâlâ Müzill´dir.”

Zillete düşüren, hor ve hakir eden demektir.

İzzet ve zillet, birbirine zıt manalardır. İzzet kelimesinde şeref ve haysiyet, zillet kelimesinde ise alçaklık manası vardır.

Bunlar hep Allah Teâlâ´nın, mahlûkatı üzerindeki tasarrufları cümlesindendir.

Bu isim sebebi ile iblis alçaltılmıştır. Kıyamete kadar hor kalacak ve cehenneme atılacaktır.

الْمُقِيتُ

“Allah Teâlâ Mukît´dir.”

Her yaratılmışın yiyeceğini ve gıdasını tayin eden, ihtiyaçlarını ve kuvvetlerini beden ve kalplere gönderen ancak Allah Teâlâ´dır.

Bu manaya göre Mukit, Rezzak manasınadır. Yalnız Mukit, Rezzak´tan daha hususidir. Rezzak, yiyecek olanı da olmayanı da içine alır. Mukit yaratılmışların ihtiyaçlarını giderdikten sonra hâsıl olacak kuvvetleri göndermesidir.

ٱلصَّادِقُ

“Allah Teâlâ Sâdık´tır.”

Allah Teâlâ´nın sözü doğrudur.

Şüphe yok ki, Allah Teâlâ doğru yol üzerindedir. Doğruluğun hamisi, doğruların yardımcısıdır. Rızası adalet ve istikamet üzeredir. Mahlûkat söz verdiğinde ya yapar veya yapamaz. Fakat Allah Teâlâ kullarına ne söz verdi ise gerçekleştirecektir.

الْـبَاقِي

“Allah Teâlâ Bâki´dir.”

Varlığının sonu olmayan ancak Allah Teâlâ´dır.

Bu isim varlığın devamını bildiren bir kelimedir. Allah Teâlâ´nın varlığı, devamı, önü ve sonu olmamakladır. Önü olmamak manasıyla Allah Teâlâ´ya Kadim, sonu olmamak manasıyla Baki denir. Bu manalara yakın Ezeli ve Ebedi isimleri de vardır.

Allah Teâlâ´nın varlığı, devam bakımından zaman öğesi içine girmez. Çünkü zaman denilen şey, kâinatın yaratılmış olduğu andan itibaren sonsuzluğa doğru akışının derecelerini gösteren bir mahlûktur. Buna göre zaman yaratılmışlar ile başlamıştır ve onlarla bitecektir. Kâinat yok iken zaman da yoktu, fakat Allah Teâlâ vardı. Kâinat biter, zaman da biter, fakat Allah Teâlâ bakidir.

ٱلرَّؤُفُ

“Allah Teâlâ Raûf´dur.”

Çok merhamet ve şefkat sahibi demektir.

Mahlûkat içinde bilhassa insanlar için, Allah Teâlâ´nın yardımı, kerem ve şefkati hiçbir ölçüye ve ifadeye sığmayacak kadar geniş ve büyüktür.

Hz. Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz buyurdular ki;

“Allah Teâlâ mahlûkatı yaratınca, Allah Teâlâ´nın yanında Arş-tan üstün levh-i mahfuzuna, O “Rahmetim, intikamıma galiptir” diye yazmasını kaleme emretti.”

“Allah Teâlâ rahmetini yüz parça yaptı da, doksan dokuz parçasını kendi yanında tuttu, bir parçasını yeryüzüne indirdi. İşte bu bir parça rahmet sebebiyle bütün mahlûklar birbirlerine acırlar, sevişirler. Hatta kısrak yavrusunu emzirirken dokunur korkusuyla bir ayağının tırnağını yukarı kaldırır.”

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem bir hutbesinde;

“Ashabım, Sizden hiç birinizin ibadeti asla kendisini kurtaramaz, buyurdu. Bunun üzerine Ashab:

—“Ya Rasülallah, Seni de mi ibadetiniz kurtaramaz?” Diye sorduklarında;

—“Evet, beni de. Ancak Allah Teâlâ beni rahmeti ile korumuş ve muhafaza etmiştir.”

—“Ashabım, doğruluğun taraftarı olunuz. İbadetinizde aşırılığa gitmeyiniz. Gündüzün ilk ve son saatlerinde yürüyünüz, gecenin bir saatinden de istifade ediniz. Her hal ve hareketinizde ölçülü olunuz ki, maksadınıza eresiniz.”

الـنَّافِـعُ

“Allah Teâlâ Nâfi’dir.”

Hayır ve menfaat verici şeyleri yaratan yalnız Allah Teâlâ´dır.

Hayır ve şerleri yaratan Allah Teâlâ´dır. İnsana menfaat ve zararlar belli bazı sebepler altında geliyorsa da, o sebepler o menfaat ve zararların sahibi ve müessiri değil, birer perdesidir. Gerçekte zararın da faydanın da, hayrın da şerrin de yaratıcısı Allah Teâlâ´dır.

ٱلـضـّۤــارُّ

“Allah Teâlâ Dârr´dır.”

Elem ve zarar verici şeyleri yaratanda Allah Teâlâ´dır.

Darr ismi yalnız olarak söylenmez Nafi’ ismi ile beraber söylenmesi lazım gelir.

Mesela; Darr isminin tecellisi şeytan, Nafi’ isminin tecellisi  Hızır aleyhisselâm´dır.

Allah Teâlâ rahmeti icabı Darr ismini, Nafi’ isminin altında tecelli ettirir. Çünkü O´nun yaptığı her işte rahmet ön plandadır.

الْمُهْلِكُ

“Allah Teâlâ dilediğini helak edendir.”

Efendimiz sallallâhü aleyhi ve selem buyurdu ki;

“Hiç bir kimse yoktur ki, kıyamet günü hesaba çekilsin de helak olmasın”

Allah Teâlâ bir şeyi helak etmek istediğinde onun sebeplerini hazırlar. Çünkü yaratılmışlarda noksan ve eksiklik vardır. Allah Teâlâ´nın azap edeceği kullarına hesaptan önce vereceği yok edilme cezasıdır. Helak edilmenin neticesindeki hesapsa çetindir.

“O ülkeler ki, biz onları zulmettiklerinde helak etmişiz ve helaklerine bir zaman tayin eylemişiz.” (Kehf 59)

“Hem onlardan evvel nice kasabalar helak ettik, hiç onlardan birini hissediyor musun yahut gizli bir seslerini işitiyor musun?” (Meryem 98)

الْـمُقَــدِّمُ

“Allah Teâlâ Mukaddim´dir.”

İstediğini ileri geçiren, öne alan demektir

Allah Teâlâ bütün mahlûkatı yaratmıştır. Fakat seçtiklerini ileri almıştır. İnsanların bazısını dince veya dünyaca bazısının üzerine derece derece yükseltmiştir. Fakat bu yükseltme ve seçme, kulların kendi amelleri ile ona layık olmaları neticesinde olmuştur.

الْمُؤَخِّرُ

“Allah Teâlâ Muahhir´dir.”

İstediğini geri koyan, arkaya bırakan demektir.

Allah Teâlâ istediğini ileri, istediğini geri aldığı gibi, bazen de kullarının teşebbüslerini, onların bekledikleri zamanda mükâfatlandırmaz, maksatlarını arkaya bırakır. Bunda birçok hikmetleri vardır. Bu hikmetleri araştırmalı, sezmeğe çalışmalıdır.

Yine Allah Teâlâ cezası verilmesi gereken kulların cezalarını dilediği zamana kadar erteler.

الْعَفُـوُّ

“Allah Teâlâ Afüv´dür.”

Affı çok olan ancak Allah Teâlâ´dır.

Allah Teâlâ günahları silen, onları hiç yokmuş gibi kabul edendir.

Bu manaya göre bu isim, Gafur ismine yakındır. Ancak arada şu fark vardır:

Gufran, Günahları örtüvermek demektir. Afv ise, günahları kökünden kazımaktır. Günahları kökünden kazımak, o şeyi örtmekten daha iyidir. Kulun kendisinden ve meleklerden dahi saklamasıdır.

الْـغَنِـيُّ

“Allah Teâlâ Ganî´dir.”

Çok zengin ve her şeyden müstağni demektir.

Gani, hiçbir şeye ihtiyacı olmayan, her şey yanında mevcut bulunduğu için hiçbir şekilde başkasına müracaat mecburiyetinde kalmayan zat demektir. Allah Teâlâ´ya her şey muhtaçtır. Yaratılanlar ihtiyaçları için ona müracaat ederler.

الْـمُـغْـنى ِ

“Allah Teâlâ Muğni´dir.”

İstediğini zengin eden Allah Teâlâ´dır.

Allah Teâlâ dilediğini zengin eder, ömür boyunca zengin olarak yaşatır.

Dilediğini de ömür boyunca fakirlik içinde bırakır.

Bazı kullarını zenginken fakir, bazılarını da fakirken zengin yapar.

Yahya bin Muaz şöyle demiştir.

“Kıyamet günü fakirlik ve zenginlik tartılmayacak; fakirliğe ne ölçüde sabredildiği, zenginliğe de ne ölçüde şükredilmiş olduğu hesap edilecek. Asıl mesele, çok fakir veya çok zengin olmak değil, çok sabretmek veya çok şükretmektir.”

Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem fakirlikle öğünmüştür. Çünkü fakirlik, nefsin isteklerini yaptırmaz. Onu dinlemez. Nefsi kırar. Rasüllerin gönderilmesi ve İslamiyet´in emirleri, yasakları, hep, nefsi kırmak, ezmek içindir. Onun taşkınca isteklerini önleyip fakirleştirmek içindir. İslamiyet’e uyuldukça, nefsin istekleri azalır. Bunun içindir ki, İslamiyet´in bir emrini yapmak, nefsin isteklerini yok etmekte, kendi düşüncesi ile yapılan binlerle senelik riyazet ve çalışmadan daha kuvvetli tesir etmektedir.

Mesela; İki rekât sabah namazını cemaat ile kılmak sünnet olduğu için, gece sabaha kadar, nafile namaz kılarak, sabah namazını cemaatsiz kılmaktan daha iyidir.

الْمُـنْـتـَقِـمُ

“Allah Teâlâ Müntekım´dir.”

Suçluları, adaleti ile müstahak oldukları cezaya çarptıran ancak Allah Teâlâ´dır.

Allah Teâlâ´nın intikamı vardır. Asilerin belini kıran, canilerin hakkından gelen, taşkınlık yapan azgınlara hadlerini bildiren şüphesiz O´dur.

ٱلــتَّــوَّابُ

“Allah Teâlâ Tevvab´dır.”

Tövbeleri kabul edip, günahları bağışlayan demektir.

Bu isim, tövbenin çokluk ifade eden sığasıdır. Tövbenin asıl manası dönmektir. Kulun isyan yolundan dönmesi demektir. [110]

“Âdem Yüce Rabb’i tarafından bir kısım kelimeler aldı.

Onun üzerine tövbe eyledi.

Tövbeleri ziyadesiyle kabul eden, pek ziyade merhamet sahibi olan ise ancak O Kerem sahibi Rabb´dır.”(Bakara 37)

Şu halde insanı mahvedecek şey, işlenen günah değil, günahta ısrar etmek ve tövbeyi unutarak şeytana tabi olmaktır. İnsan Allah Teâlâ´ya, fıtratına iftira etmemeli, şeytana ve şeytanlığa karşı mücahede etmelidir. Nitekim Hazreti Âdem aleyhisselâm, zellenin neticesi olarak yeryüzüne inince ilahi lütuf ile kendini topladı ve fıtratı ile ulaştığı kelimelerle amel etti, kusurunu itiraf ve iman ile

“Ya Rabb beni kendime bırakma” diye yalvardı, Allah Teâlâ´da ona tekrar rahmeti ile iltifat etti, tövbesini kabul eyledi. Çünkü Allah Teâlâ Tevvab ve rahimdir. O, o kadar merhametli bir Allah Teâlâ´dır ki, kulunu hatası yüzünden  bir kere terk edivermekle ilelebet terk edivermez. Kulu dönüp tövbe ettikçe, İblis gibi ısrar etmedikçe yine bakar, yine bakar,  sonsuz bakar, bir oldu, iki oldu, nihayet üç oldu, yetişir artık demez, sayısız olarak döner bakar, çünkü rahimdir.

Tövbe esasen aslına dönmek, demektir.

Kula nispet edildiği zaman; musallat olan günah halini bırakıp asli olan temiz haline dönmek demek olur.

Allah Teâlâ´ya nispet edildiği zaman da; gadap nazarından, asli nazarı olan rahmete dönmek manasını ifade eder. Bunun için tövbenin manası, kulun günahını itiraf ve ondan pişman olup bir daha yapmamağa azmeylemesi, Allah Teâlâ´nın da bu tövbeyi kabul ile günahı mağfiret etmesidir.

Günah gerek özellik itibariyle ne kadar çok ve ne kadar büyük olursa olsun, Allah Teâlâ´nın tövbeyi kabuldeki lütfu ve rahmeti yanında bir hiçtir.[111]

“Bir kula bilmeyerek bir günah isabet edip veya bir günah işleyip de:

Ya Rabb´i ben bilerek bir günah işledim yahut bilmeyerek ben bir günahla beraber oldum, hatamı af ve mağfiret eyle, diye günahını itiraf ve niyaz ederse, o kulun Rabb´i:

Demek ki, kulum, dilerse günahını afv edecek, dilerse cezalandıracak bir Rabb´i olduğunu bildi. Şu halde ben de kulumu mağfiret ettim, buyurur.

Sonra bu kul Allah Teâlâ´nın dilediği kadar bir zaman günahsız yaşar. Sonra bir günah daha isabet edip veya bir günah işleyip de:

—Ya Rabb´i ben bilerek bir günah işledim yahut bilmeyerek bir günahla beraber oldum. Hatamı af ve mağfiret eyle, diye niyaz ederse, o kulun Rabb’i:

Demek ki, kulum, günahını affedecek veya cezalandıracak bir Rabb´i bulunduğunu gereği gibi bildi, şu halde ben de bu kulumu mağfiret ettim, buyurur.

Sonra bu kul Allah Teâlâ´nın dilediği kadar bir zaman günahsız yaşar. Sonra bir günah isabet edip veya bir günah işleyip de:

Ya Rabb´í ben bir günah işledim veya bir günahla beraber oldum, hatamı af ve mağfiret eyle, diye Allah Teâlâ´ya yalvarırsa, o kulun Rabb´i:

—Demek ki, kulum, günahını affedecek veya cezalandıracak bir Rabb´i olduğunu bildi, ben de üç defa kendisini afv ü mağfiret ettim.

Artık günah işlediğinde tövbe etmesini bilen bu kulum dilediği işi işlesin, buyurur.”

Sonuçta kul günah işlemekten vaz geçer.

ٱلسَّــمِـيعُ

“Allah Teâlâ işitendir.”

Allah Teâlâ işitir. Kalplerimizdeki sözleri ve işitilmek sıfatından olan her şeyi işitir. Mesafeler, onun işitmesine perde olamaz. Birini işitmesi, ötekilerini işitmesine mani olmaz. Her hadiseyi aynı derece aynı anda açık olarak yönsüz olarak işitir.

الْـعَليِمُ

“Allah Teâlâ Alîm´dir.”

Her şeyi çok iyi bilen ancak Allah Teâlâ´dır.

Allah Teâlâ, her şeyi tam manasıyla bilir. Her şeyin, içini, dışını, inceliğini, açıklığını, önünü, sonunu, başlangıcını, bitimini çok iyi bilendir. O olmuşları bildiği gibi, olacakları da aynı şekilde bilir. Onun için, olmuş olacak, gizli açık söz konusu değildir. Bunlar, insanlar hakkında geçerli olan unsurlardır. İnsanların bilmesi izafî ve geçicidir. Allah Teâlâ´nın bilmesi ise,  bütün isim ve sıfatlarında olduğu gibi zatidir. Onun için Onun bilmesinde dereceler bulunmaz.

الْـبَصِيرُ

“Allah Teâlâ görendir.”

Allah Teâlâ herkesin gizli açık yaptığını ve yapacağını görüp durmaktadır. Karanlıklar O’ nun görmesine mani olamaz. Karanlık gibi, yakınlık uzaklık, büyüklük küçüklük gibi insanların görmelerine engel olan şeyler de O’ nun görmesine mani olmaz.

حَسْبُناَ ٱللَّهُ وَنِـعْمَ الْوَكِيـلُ

“Allah Teâlâ bize kâfidir ve ne güzel vekildir.”

“Onlar ki, insanlar onlara, halk sizin için kuvvet topladılar, artık o düşmanlardan korkunuz dediler de, bu onların imanını arttırdı. Allah Teâlâ bizlere kâfidir ve ne güzel vekilidir, dediler.” (Al-i İmran173)

İbn-i Abbas radiyallâhü anh´dan şöyle dediği rivâyet olunmuştur:

“Allah Teâlâ bize yetişir, o ne güzel vekil´dir” kelamını İbrahim aleyhisselâm Nemrut´un ateşine atıldığı sırada söylemiştir.

Başka bir rivayet ise Hz. Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz kendisiyle, ashabından bazı kimselere ‘müşrikler aleyhinizde toplandılar’ dedikleri ve bu suretle müslümanları korkutmak istedikleri zaman söylemiştir. Hâlbuki bu korkutmak teşebbüsü müslümanların imanlarını ve iradelerini arttırmaktan başka bir şeye sebep olmamıştır.

İlk dönemlerde korkular inancın kuvvetli olmasından dolayı fazla tesiri olmamıştır. Fakat ahir zamanda müslümanların yıkılmasında en büyük etken korkuların sinelere yerleşmesidir. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdular ki:

“Size çullanmak üzere, yabancı‎ kavimlerin, tıpkı sofraya çağır‎‏an yiyiciler gibi, birbirlerini çağıracaklar‎ zaman yakındır.” Orada bulunanlardan biri:

“O gün sayıca azlığımızdan mı‎?” diye sordu:

“Hay‎ır” buyurdular.

“Bilakis o gün siz çoksunuz. Fakat sizler bir selin getirip yığdığı hiçbir ağırlığı olmayan çerçöpler durumunda olacaksını‎‎z. Allah Teâlâ, düşmanların‎z‎n kalbinden size karşı‏‎ korku duygusunu çıkaracak ve sizin kalplerinize zaaf‎ atacak!”

“Zaaf da nedir ey Allah Teâlâ´nın Rasulü?” denildi.

“Dünya sevgisi ve ölüm korkusu!” buyurdular.” (Ebu Davud)

نِـعْـمَ الْـمَوْلـى وَ نِـعْمَ ٱلــنَّصِيرُ [3مَرَّاتٍ]

“Allah Teâlâ ne güzel Mevla (Sahip) ve ne güzel yardımcıdır.”

“Eğer yüz çevirirlerse artık biliniz ki, Allah Teâlâ muhakkak sizin sahibinizdir. O, ne güzel sahip ve ne güzel yardımcıdır.” (Tövbe 40)

“Muhakkak Allah Teâlâ iman edenlerin yardımcısıdır. Şüphe yok ki, kâfirlere gelince onlar için yardımcı yoktur.” (Muhammed 11)

Allah Teâlâ´nın yardım etmesi demek, hayırlı şeylerde destek olması, şerli olan şeylerde ona mani olmasıdır.

يا دۤائِـمًا بِلاَ فَنـۤاءٍ

“Allah Teâlâ´m, sonu olmayan devamsın.”

Allah Teâlâ´nın varlığının sonu olmaması, daima var bulunması demektir.

Allah Teâlâ´nın varlığının başlangıcı olmadığı gibi, sonu ve nihayeti de yoktur. O hem kadim ve ezelî, hem de baki ve ebedîdir.

وَ يا قۤائِمًا بِلاَ زَوَالٍ

“Allah Teâlâ´m, yokluğu zevali olmayan Vücudu- Mutlak´sın.”

Allah Teâlâ´nın varlığı başka bir varlığa bağlı olmayıp, zatının gereğidir. Yani vücudu, zatıyla kaimdir. Bu sebeple Allah Teâlâ´ya Vacibü’l-Vücut denilmiştir. Vücut´un zıttı olan adem (yok olma) Allah Teâlâ hakkında düşünülmez.

Allah Teâlâ´nın yok olduğunu iddia etmek, kâinatı ve içindeki varlıkları inkâr etmeyi gerektirir. Çünkü her şeyi yaratan ve var eden O´dur.

وَ يا مُدَبـِّرًا بِلاَ وَزِيرٍ

“Allah Teâlâ´m, yardımcıya ihtiyacın olmadan işleri bitirensin.”

Allah Teâlâ başka bir varlığa ve hiçbir mekâna muhtaç olmadan zat-ı ile kaimdir.

Mevcudatın hepsi, sonradan vücuda gelmiştir. Bu sebeple de bir Yaratana ve bir mekâna muhtaçtırlar. Buna karşılık her şeyin yaratıcısı olan Allah Teâlâ´nın vücudu, zat-ının gereğidir ve varlığı hiçbir şey´e muhtaç değildir.

Eğer Allah Teâlâ da var olabilmek için başka bir varlığa muhtaç olsa idi, O da mahlûk olur ve her şeyin Halikı ve başlangıcı olmazdı. Hâlbuki O, her şeyin yaratıcısıdır. O´ndan başka her şey mahlûktur. Halik ise, mahlûkuna asla muhtaç olmaz.

Allah Teâlâ zatında, sıfatlarında, fiillerinde bir olduğu; saltanat ve icraatında ortaksız bulunduğu mutlak bir hakikattir.

سَهِّـلْ عَلَـيْنَا وَ عَلى أَبـَويْنـَا كُلَّ عَسِيرٍ  [3مَرَّاتٍ]

“Allah Teâlâ´m, bizim ve anne ve babalarımızın zor işlerini kolay kıl.”

İçinde anne ve babaya niyaz yapılmayan duanın kabul olmayacağına dair rivayetler vardır. Öyle ki namazda bu duanın yapılması sünnettir.

“İkisi için merhametten tevazu kanadını indir. De ki, Ya Rabb´i İkisine de merhamet buyur. Nasıl ki, onlar beni çocuk iken besleyiverdiler.” (İsra 24)

“Ey Rabb’imiz, hesap olunacağı gün beni, anamı, babamı ve müminleri bağışla.” (İbrahim 41)

Ayrıca Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem´e bir kişi geldi ve O´ndan cihada gitmek hususunda izin istedi. Efendimiz sallallâhü aleyhi ve selem;

Anan, baban sağ mıdır? Diye sordu. O,

Evet, diye tasdik etti. Efendimiz sallallâhü aleyhi ve selem;

Şu halde sen onların rızasın kazanmaya çalış, buyurdu.

اَللَّهُمَّ لاَ مَانِــعَ لِـمَا أَعْطَعْتَ

“Ey Allah Teâlâ´m, verdiğine kimse mani olamaz.”

وَ لاَ مُعْطِىَ لِـمَا مَـنَـعْتَ

“Allah Teâlâ´m, mani olduğunu kimse zorla alamaz.”

Kulların iyi ve kötü şeylerden pek çok arzuları vardır. Biri bitmeden diğeri ortaya çıkar. Yaşadığı müddetçe bunlar ne biter, ne de tükenir. Arzularını elde etmek için çalışır durur. Her arzu bir takım sebeplere, sebepler de Mâni’ ve Mu’tî olan Allah Teâlâ´nın emrine bağlıdır.

Allah Teâlâ isteyenlerin isteklerini, dilerse verir. O zaman isteyenin tuttuğu sebepler çabucak meydana gelir. Mu’tî isminin manası budur.

Allah Teâlâ bazı isteklere de müsaade etmez. O zaman isteyenin yapıştığı sebepler kısır kalır, ne kadar çabalanırsa çabalansın netice vermez. Bu da Mâni’ isminin tecellisidir.

Kullarının başına gelecek felâket ve musibetleri önlemek, geri çevirmek de yine Mâni’ isminin tecelliyatındandır.

وَ لاَ رۤادَّ لِـمَا قَضَيْـتَ

“Allah Teâlâ´m, kazâ´nı kimse kaldıramaz.”

Kaza hiçbir sebeple değişmez, değişse idi, “dua ile ret olurdu” hükmünce Allah Teâlâ´nın emri ve müsaadeleri ile olurdu. Bu ise külli iradenin tasarrufudur yorumu yapılmaz.

“Deki, Sizin ibadetiniz, duanız olmayınca Rabb’im size ne kıymet verir.” (Furkan 77)

Allah Teâlâ dilerse kuluna dua ettirir sonra duasını kabul eder. Dilemez ise de dua ettirmez, kazasını tecelli ettirir.

وَ لاَ مُـبَدِّلَ لِـمَا حَــكَـمْــتَ

“Allah Teâlâ´m, hüküm ve kaderini kimse değiştiremez.”

Allah Teâlâ´nın bir şeyin şöyle olup da böyle olmamasını dilemesine kimse karşı çıkamaz. Allah Teâlâ kâmil bir irade sahibidir. Bu kâinatta olmuş ve olacak her şey Allah Teâlâ´nın dilemesi ve irade etmesiyle olmuş veya olacaktır. O´nun her dilediği mutlaka olur, dilemediği de asla vücut bulmaz. Kur´an-ı Kerim´de buyruldu ki;

“Allah dilediğini yaratır. Bir işe hükmederse yani onu dilerse ona ancak “ ol “der, o da oluverir.” (Âl-i İmrân 47)

Hadîs-i şerîfte de: “Allah Teâlâ´nın dilediği oldu, dilemediği de olmadı” denilmiştir.

Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem´e biri gelip salihe bir kadınla evlenmek için dua talebinde bulundu. Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem “melekler arasında dua etsem onlar âmin deseler bile kaderin değişmez” buyurdular.

“Sakınmak kaderden kurtulmaya fayda vermez. Lakin başa gelen ve henüz gelmeyene de dua fayda eder. Öyle ise Allah Teâlâ´nın kulları duaya sarılın.” (Ramuz)

وَ لاَ يَـنْـفَــعُ ذَا الْجَــدِّ مِـنْـكَ الْـجَــدُّ

“ Allah Teâlâ´m, hiçbir zenginin zenginliği ve kudretlinin kudreti, onlara fayda veremez.”

“Benim muvaffakiyetim ancak Allah Teâlâ iledir. Yalnız ona dayandım ve ancak ona döneceğim.” (Hud 88)

“De ki, ben kendi nefsim için Allah Teâlâ´nın dilediğinden başka ne bir zarara ve ne de bir faydaya malik olamam.” (Yunus 49)

“O gün, ne mal fayda verir ve ne de oğullar.” (Şuara 88)

[سُبْحانَ رَبـِّيَ الْـعَلِيِّ الْـعَـظيِمِ

“Büyük, yüksek, alî Rabb´ im, Sen´i takdis ve tenzih ederim.”

Hakiki büyüklük Allah Teâlâ´’a mahsustur. Yerde, gökte, bütün varlık içinde mutlak büyüklük, ancak O´nundur. Her şey O´nun büyüklüğüne şahittir.

Rabb, aslında terbiye manasına bir mastar olduğu halde çokluk ifadesi niyeti ile mürebbi (terbiyeci) olarak kabul edilmiştir. Mastarında rubûbiyet denilmiştir. Terbiyenin bütün gereklerine malik, kuvvetli ve mükemmel bir mürebbi demektir.

Allah Teâlâ´dan başkasına Rabb ve umum ifade eden Rabb´ül âlemin kullanılamaz

Terbiye, bir şeyi yavaş yavaş, azar azar kemaline eriştirmektir. Bunun neticesi tekâmül olur. Âleminin her kısmında ise terbiye ve tekâmül kanunlarının cereyanı her an görülmektedir.

Terbiye, İslamiyet´in emirlerinden biridir. Mana bakımından (İslamiyet ve terbiye) birbirinden başka, ayrı iki şey değildir. Ayrı gibi görünen durumlar ise, bilgi yönünden olmaktadır. İslamiyet’e uymayan her şey bozuk olduğu gibi terbiyenin kapsam alanı dışına da çıkmaktadır. İslamiyet’e yapışarak yaşamak, terbiyeye kavuşmak demektir.

Nefsinin arzularına tâbi’ olan, terbiye olmamış insan Allah Teâlâ´ya nasıl kul olur?

وَلاَ تاَيَْسُوا مِنْ رَوْحِ اللَّهِ اِنَّهُ لاَ يَايَْسُ مِنْ رَوْحِ اللَّهِ اِلاَّ الْقَوْمُ الْكَافِرُونَ

“Allah’ın rahmetinden umut kesmeyin. Çünkü kâfirler topluluğundan başkası Allah Teâlâ´nın rahmetinden umut kesmez.” (Yusuf,87) ayeti ile terbiye yolunda çalışmak ve ilâhi ilimlere kavuşmak lazımdır.

Anası çocuğu ne kadar dövse, çocuk yine döner, anasına sarılır. İnsan da, Rabb´ine karşı böyle olmalıdır.

Fakat insan terbiye konusunda serbest bırakılmıştır.

“Ant olsun ki; Biz cin ve insanlardan birçoğunu cehennem için yarattık.

Onların kalpleri vardır; anlamazlar,

Gözleri vardır; görmezler,

Kulakları vardır; duymazlar.

Onlar; hayvanlar gibidirler, hatta daha da sapıktırlar.

İşte onlar; gafillerin ta kendileridir (Âraf,179) ayeti korkumuzun artmasına sebep olduğu gibi;

ُيـحِبُّـهُمْ وَيُحِبُّـونَهُ

“Allah onları sevdiği gibi onlar da O´nu severler” (Mâide,54) sevincimize sevinç katmalıdır.

Terbiye edilmiş insan demek kuvvetler dengesini sağlamış insan demektir. [112]

Terbiye vahşi atın seyis altında koşuya çıkarılacak hale gelmesidir. Çünkü terbiye olmadan insan uzun hayat yolunu aşıp ilâhi mertebelere kavuşamaz.

Aslında bütün yaratılmışlar Allah Teâlâ´yı tanırken, insanın kendini terbiyeden mahrum bırakması ne büyük şansızlıktır.[113]

Terbiyenin Gerekliliği

Melekler akıldan, hayvanlar şehvetten, insanlar her ikisiyle birlikte yaratılmıştır.

Terbiye yüksek kemal mertebesi olduğu gibi Allah Teâlâ yanında büyük imtiyaz ve sırlara kavuşma sebebidir.

رَبَّنَا مَاخَلَقْتَ هذَا بَاطِلاً سُبْحَانَكَ فَقِنَا عَذَابَ النَّارِ

“Ey Rabbimiz, sen bunu boşuna yaratmadın, seni bütün eksiklerden tenzih ederiz; o halde bizi o ateş azabından koru.” (Al-i İmran, 191)

İnsanın niyetine göre de ihtiyaçlar şekillenmiştir. Nefis terbiyesi yoluna girenlere de yol gösteren gereklidir. Çünkü rehbersiz makam ve isteklere kavuşulmaz.

Mesela; bir kişi geceleyin bir şehre girmek isterse, yolu bilmezse,  yol üzerinde haydutlar olduğu bildirilse veya bilse, iki şeye muhtaç olur.

Biri fener, ikincisi rehber´dir.

Buna göre nefis yolunda; fener esaslar, yol usul, rehber yol gösteren dir. Terbiyede gideceği şehirde insanlık tır.

Eğer feneri olsa, rehberi olmazsa isteğine kavuşamaz. Fenersiz gidecek olursa bu sefer de yolunu kaybedip telef olur. Rehberi olsa feneri bulunmazsa, rehberini göremez yolu kaybeder.

Eğer bu yola giren hakikî üstada yolu uğramazsa, o zamanda hak olana ulaşması da mümkün değildir.[114] Çünkü şeytanın hak yolundan görünüp azdırmaları çok olmaktadır. İnsan terbiye edilmeden önce şeytanın yönlendirmelerine karşı istekli olduğundan hataya düşme ihtimalleri çok olmaktadır. Çünkü dış âlemdeki kötülüklerin bir benzeri insanın içinde de bulunmaktadır.

Göz gönül, gönül göz olup, öğretmenin eteğine yapışan muhakkak Hakikate vasıl olur. O kişinin güneşi batmaz. Sabrının neticesinde bütün bilgilerin dinle aynî şeyler olduğunu görür. Bu sayılanların bir olduğunu anlayabilmek için insanın terbiyeden geçmesi gerekir.

İnsan ruhanî hayatın terbiyesini alınca latif âlemin bilgilerinden haberdar olur. Bilgi bakışa derinlik kazandırdığından, cismanî eşyayı gören gözler artık soyut âlemin manzaralarına bakmaya başlar. Gözler kalp, ruh, nefis ve akıl gözlerinin desteği ile ilâhi temaşa başlar.

Dışta görünen haller içe tanıktır.

Bir şeyin bir şeye tesir etmesi ancak karşılık bulununca tecelli eder.

Terbiye Ediciler;

Sırayla Allah Teâlâ, Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem, evliyalar ve âlimlerdir. Terbiye yoluna girenler için sayılan sıranın alt makamından yukarıya doğru adım atmak gerekmektedir.

Âlimler Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem´den alınan bilgilerini aktararak yoldan haberdar ederler.

Evliyalar bilgiyi yaşatırlar.

Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem´de kişideki bilgiyi kontrol edip uygunluğuna bakıp Allah Teâlâ´ya havale eder.

Allah Teâlâ´da yetişmiş olanı dilerse kabul eder, dilerse etmez. Fakat Allah Teâlâ yoluna baş koyanları mahzun bıraktığı olmamıştır.

اَلاَ اِنَّ اَوْلِيَاءَ اللَّهِ لاَخَوْفٌ عَلَـيْهِمْ وَلاَ هُمْ يَحْزَنُونَ

“Haberiniz olsun ki, muhakkak Allah Teâlâ´nın dostları için bir korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır.” (Yunus,62)

Öyle bir hale gelirler ki ayrılık düşünülmez hale gelir.

“Benim dostlarım evliyalar şunlardır ki, Benim zikrolunuşumla zikrolunur. Onların zikrolunuşu ile Ben zikrolunurum.” (Râmuz)

وَاَنَّ سَعْيَهُ سَوْفَ يُرى

“Şüphesiz kendi (emek ve) çabası da görülecektir.” (Necm, 40)

Allah Teâlâ´nın insanda serkeşliği çok bırakmış olması, insanın ıslah ve ilerlemesi içindir. Çünkü insan noksan ve kusuruyla ve yapılması gereken şeyi yapamamaktan dolayı pişmanlık duyar ve tövbe ederek sayısız yükselmelere kavuşur.

Terbiye Edilmiş İnsanlar

a-Terbiye olur. Fakat terbiyesinin bereketi kendini aşmaz. Yani kendisini insanlara faydalı duruma getiremez.

Mesela; kısır insan gibi. Erginlik çağına ulaşır, evlenir, çocuğu olmaz. Aslında bu terbiye eksik kalan bir terbiyedir.

b-Terbiye olur. İnsanlara varlığı nimet gibidir. Bu insandan her şey menfaatlenir. Bunların içi Allah Teâlâ ile dışı insanlar ile olur. Bu insanın terbiyesi kemal bir terbiyedir.

Meyve niyeti ile ağaç dikerler.

الْحَسيِبِ

“Hasib olan Allah Teâlâ´yı, takdis ve tenzih ederim.”

Herkesin hayatı boyunca yapıp ettiklerinin, bütün tafsilat ve teferruatıyla hesabını iyi bilen, her şeye ve herkese her ihtiyacı için kafi gelen yalnızca Allah Teâlâ´dır.

Allah Teâlâ neticesi hesapla bilinecek ne kadar miktar ve şey varsa hepsinin neticelerini hiçbir işleme muhtaç olmadan doğrudan doğruya ve apaçık bilir.

Allah Teâlâ her şeyin, her ihtiyacı için kâfidir. Bu kifayet, O´nun varlığının devam ve kemalini gösterir.

الْحَكَمِ

“Hakem olan Allah Teâlâ´yı, takdis ve tenzih ederim.”

Allah Teâlâ hükmeden, hakkı yerine getirendir. Hâkim´dir, her şeyin hükmünü O verir ve hükmünü eksiksiz icra eder. Hâkimlerin hâkimliğine, hükümdarların hükümdarlığına hüküm veren de ancak O´dur. O´nun hükmü olmadan hiçbir şey, hiçbir hadise meydana gelemediği gibi, O´nun hükmünü bozacak, geri bıraktıracak, infazına mani olacak hiçbir kuvvet, hiçbir hükümet, hiçbir makam da yoktur.

Bazı kimseler kendi idarecilerini kendileri tayin ettiklerini sanırlar. Aslında amirlerini Allah Teâlâ onların hali üzere tayin eder.

“Şüphe yok ki, Allah Teâlâ bir kavme ihsan etmiş olduğu bir nimeti değiştirici değildir, onlar kendi nefislerinde olanı değiştirinceye kadar. Şüphe yok ki, Allah Teâlâ hakkıyla işiticidir, tamamıyla bilicidir. (Enfal 53)

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selem buyurdular ki;

“Başınızdakilere küfür etmeyin, onlar sizin hallerinizle hallenmişlerdir” Bu hikmete binaen hâkimler hâkimine itaat edip gerçeğin geldiği mecrayı görmek lazımdır. Seçilenleri seçen, bizzat kendisidir.

الْعَدْلِ

“Adil olan Allah Teâlâ´yı, takdis ve tenzih ederim.”

Allah Teâlâ mutlak adildir. Adalet, zulmün zıttı dır. Zulümde incitme, can yakma vardır.

Adalet; zulmetmeyerek herkese hakkını vermek, her şeyi akıl ve mantığa, hikmet ve yaratılışına uygun olarak yapmaktır.

Allah Teâlâ zalimleri sevmez. Zalimlerle düşüp kalkanları ve hatta sadece uzaktan onlara imrenenleri ve sevenleri de sevmez.

“Bu, sizin ellerinizin takdim ettiği şey sebebiyledir. Şüphe yok ki, Allah Teâlâ kullarına zulmedici değildir. (Al-i İmran182)

“Denilir ki, bu azap senin iki elinin evvelce yaptığı şeyden dolayıdır. Şüphe yok ki, Allah Teâlâ kulları için hiçbir zulmeden değildir.” (Hac 10)

“Benim katımda söz değiştirilmez ve ben kullarım için zulümkâr değilim.” (Kaf 29)

الرَّقِيبِ

“Rakîb olan Allah Teâlâ´yı, takdis ve tenzih ederim.”

Allah Teâlâ bütün varlıklar üzerinde gözcü, bütün işler murakabesi altında bulundurandır.

Bir şeyi koruyan ve devamlı kontrol altında bulundurana Rakîb denir. Bu da bilgi ve muhafaza ile olur.

Allah Teâlâ bütün varlıkları her an gözetip duran bir şahit, bir nazırdır. Hiçbir şeyi kaçırmaz. Her birini görür ve herkesin yaptığına göre karşılığını verir.

الْبَاذِخِ

“Mütekebbir, Azim ve Kebir olan Allah Teâlâ´yı, takdis ve tenzih ederim.”

Büyüklükte kendisinden daha büyüğü, yükseği mükemmeli düşünülemez. Allah Teâlâ kibriya sahibidir. Kibriya, zatın kemali demektir. Her bakımdan büyük, varlığının kemaline sınır yoktur. Bütün büyüklükler Allah Teâlâ´ya mahsustur.

الشَّامِخِ

“Muteâli ve kadri en yüksek olan Allah Teâlâ´yı, takdis ve tenzih ederim.”

Yaratılmışlar hakkında aklın mümkün gördüğü her şeyden, her hal ve tavırdan en yüce ve  münezzeh kudret sahibi Allah Teâlâ´dır. O´nun hakkında kötü hallerin olacağı tasavvur edilemez. Eksiklik ve noksanlıktan münezzehtir.

İsteyenleri çoğaldıkça ihsanı artar, herkese hikmet ve iradesine göre verir. Verdikçe hazineleri tükenmez. Çünkü muhtaçların ihtiyaç kapısıdır.

الْمُجِيبِ

“Mucib olan Allah Teâlâ´yı, takdis ve tenzih ederim.”

Kendine dua edip yalvaranların isteklerini işitip cevap veren, onları cevapsız bırakmayan Allah Teâlâ´dır.

“Kullarım, sana Benden sordukları zaman şüphe yok ki, ben pek yakınım.

Bana dua ettiği vakit dua edenin davetine icabet ederim.

Artık onlar da benim için icabet etsinler. Bana iman eylesinler ki, doğruyu bulmuş olalar” (Bakara 186)

O bize bizden daha yakındır.

İşitmemiz, görmemiz, vb şeyler O´nunladır. Allah Teâlâ´nın olmayan hiç bir şey yoktur, hepsi Allah Teâlâ´nındır, lakin Allah Teâlâ´nın olmak, Allah Teâlâ olmak değildir.

“Nerede olursanız olun Allah Teâlâ yanınızdadır.”

Yukarıda geçen ayet-i kerimedeki icabet, Allah Teâlâ tarafından her duaya cevap verileceği vaat edilmiştir. Fakat kabul edileceği vaat edilmemiştir.  Bu sebeptendir, bir şeye cevap vermek ayrıdır, kabul etmek ayrıdır. Çünkü kabul edip etmemek Allah Teâlâ´nın hikmetine bağlıdır. Hikmeti gereği istenenin aynısını, aynı zamanda kabul eder. Dilerse istenenin daha iyisini verir. Dilerse o duayı ahiret için kabul eder, dünyada neticesi görülmez. Dilerse de kulun menfaatine uygun olmadığı için hiç kabul etmez.[115] Bu kabul etmeme ise hikmetin doruk noktasıdır.[116] En çok dua edenler dilencilerdir. Fakat duaları netice vermez. Çünkü dua eden, sebeplerin sahibini istemezse, sebeplerde istek sahibine kurtuluş olmaz.

الْغَنِيِّ

“Gani olan Allah Teâlâ´yı, takdis ve tenzih ederim.”

Allah Teâlâ çok zengin ve her şeyden müstağni, hiçbir şeye ihtiyacı olmayan, her şey yanında mevcut bulunduğu için hiçbir şekilde başkasına müracaat mecburiyetinde kalmayandır.

الرَّشِيدِ

“Raşid olan Allah Teâlâ´yı, takdis ve tenzih ederim.”

Bütün işleri ezeli takdirine göre yürütüp, bir nizam ve hikmet üzere akıbetine ulaştıran, her şeyi yerli yerine koyan, en doğru şekilde nizama sokan yalnız Allah Teâlâ´dır.

Raşid doğru ve selamet yolu gösteren, hiçbir işi boş ve faydasız olmayan, hiçbir tedbirinde yanılmayan, hiçbir takdirinde hikmetsizlik bulunmayan zat manasındadır.

Maddi ve maneviyat yolunda bir rehbere ihtiyaç vardır.[117] Hz. Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz, kâinatın sultanı olduğu halde Cebrail (a.s) sorardı.

Mürşitsiz yola gidenin rehberi şeytan olur, denilmesini hikmeti budur.

Allah Teâlâ bir kulunu irşat etmek isteyince şartlarını ve ortamını hazırlar. Hadi isminin tecellisi ile kulunu istediği seviyeye çıkarır.

ٱلصَّــبُورِ

“ Sabur olan Allah Teâlâ´yı, takdis ve tenzih ederim.”

Allah Teâlâ bir işi, vakti gelmeden yapmak için acele etmez. Yapacağı işlere muayyen bir zaman koyar ve onları koyduğu kanunlara göre zamanı gelince icra eder. Önceden belirlediği zamandan geciktirmediği gibi zamanı gelmeden yapmağa kalkmaz. Aksine her şeyi, hangi zamanda yapılmasını takdir buyurmuş ise, o zaman yapar.

Hakikat ilminin sahipleri, Allah Teâlâ´nın Sabur isminin tecellisi olan kişilerdir. Çünkü onlar olmuş olayı veya olacak olayı hakikati ile bilirler. Allah Teâlâ´nın kullarına sabrı tavsiye etmesi ise, kulların cehaletinden dolayı hataya düşmemeleri içindir. İşin sonunu görmeyene sabır en güzel şeydir. Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem “ilmin başı sabırdır” buyurması, neticeye iyi şekilde ulaşmanın tek formülü olduğundandır. Sabur isminin gereğince Allah Teâlâ´ya razı olmak ile mutlu sona ulaşırız.

Olaylar karşısında sabır ve metanet sahibi olmamız gerektiği gibi, her şeyde bir hikmetin var olduğunu hatırdan çıkarmamamız gerekir. Bunu ise Hz. Musa aleyhisselâm ile Hızır aleyhisselâm arasında geçen olayda, Allah Teâlâ´nın nasıl muamele ettiğini görmek açısından çok önemlidir. [118]

الْجَلِيلِ

“Celil olan Allah Teâlâ´yı, takdis ve tenzih ederim.”

Allah Teâlâ ululuk ve heybet sahibi, celal sıfatları ile muttasıftır. Ululuk, Allah Teâlâ´ya mahsustur. Onun zat-ı da büyük, sıfatları da büyüktür. Fakat bu büyüklük, cisimlerdeki gibi hacim veya yaşlılık itibarı ile olmayıp, zamanla ölçülmeyen, mekânlara sığmayan büyüklüktür.

الْـبَدِيـــعِ

“Bedi’ olan Allah Teâlâ´yı, takdis ve tenzih ederim.”

Allah Teâlâ örneksiz ve hayret verici âlemleri icat eden, aslında, sıfatında, fiillerinde, benzeri görülmemiş olan yaratıcıdır.

Bedi’, Mübdi manasınadır. Mübdi, örneği bulunmayan bir şeyi icat eden demektir. Yarattıkları nihayetinde yine kendine kalacak mutlaktır.

ٱلــنُّــورِ

“Nur olan Allah Teâlâ´yı, takdis ve tenzih ederim.”

Allah Teâlâ, âlemleri nurlandıran, gönüllere nur yağdıran, bütün eşyayı aydınlatan ve nur sahiplerinin nuru´dur.

Çünkü göklerin ve yerin nuru Allah Teâlâ´dır. Nasıl ki, güneşin aydınlattığı her zerre, güneşin varlığına bir delildir, kâinatın her zerresinde görünen aydınlık da, o aydınlığı yaratan varlığın mevcut olmasına bir delil teşkil etmektedir.

الْـمُقْسِطِ

“Muksit olan Allah Teâlâ´yı, takdis ve tenzih ederim.”

Allah Teâlâ bütün işlerini denk, birbirine uygun ve yerli yerinde yapan, mazluma acıyıp zalimin elinden kurtaran, en üstün bir adalet ve merhametin sahibidir. Her işi birbirine uygundur. Zerre kadar da olsa haksızlık yapmaz.

Kullarına muamelesi merhamet ve adalet üzeredir. Yapılmış olan hiçbir iyiliğin zerresini bile karşılıksız bırakmaz. İnsanların birbirlerine karşı işledikleri haksızlıkları da düzelterek hakkı yerine getirir.

“Onların kalplerinde bir hastalık mı vardır? Yoksa şüphe mi ediyorlar? Yoksa onlara Allah Teâlâ´nın ve rasülünün haksızlık edeceklerinden mi korkuyorlar? Hayır, onlar zalim kimselerdir. (Nur50)

الْـجَامِــعِ

“Cami´ olan Allah Teâlâ´yı, takdis ve tenzih ederim.”

Allah Teâlâ istediğini, istediği zaman, istediği yerde toplayan, birbirine benzeyen, benzemeyen ve zıt olan şeyleri bir araya getirip tutandır.

Cem, dağınık şeyleri bir araya toplamak demektir. Öyle ki Allah Teâlâ vücutlarımızın çürüyerek suya, havaya, toprağa dağılmış zerrelerini tekrar birleştirecek, bedenlerimizi yeni baştan inşa edecektir.

Allah Teâlâ birbirine benzeyen şeyleri bir araya getirip topladığı gibi, birbirinden ayrı varlıkları da bir araya getirmektedir. Onların iç içe birlikte yaşamalarını temin etmektedir. Sıcaklık ile soğukluk, kuruluk ile nemlilik gibi birbirine zıt unsurları bir arada tutması da yine Allah Teâlâ´nın Cami isminin tecellisindendir.

Bu isim olmasa idi, aileler, kavimler ve milletler oluşmazdı. Çalışanlar çalıştığının karşılığını bu isimle bulurlar. Allah Teâlâ´nın tecelliyatı bu isim ile mahlûkatta tezahür eder.

الْـمُعْـطِى

“ Mu’tı olan Allah Teâlâ´yı, takdis ve tenzih ederim.”

Allah Teâlâ kullarına dilediği kadar veren, vaad ettiği zaman sözünü yerine getiren, verdiği zaman son derece bol verendir.

Çok çalışanlar vardır ki, az kazanır. Az çalışanlar vardır, çok kazanır. Onlara kendi menfaatleri gereği en iyi şekilde lütuf ve ihsan eden Allah Teâlâ´dır.

الْـمَانِـــعِ ] [ بِنَفْسٍ وَاحِدٍ ]

“ Mani’ olan Allah Teâlâ´yı, takdis ve tenzih ederim.”

Olması gereksiz olan şeyi yaratmayan ancak Allah Teâlâ´dır. Çünkü O ne işlerse doğru ve isabetlidir ve kararları uygundur.

“Bazen bir şeyden hoşlanmazsınız. Hâlbuki o şey sizin için bir hayırdır. Bazen de bir şeyi seversiniz hâlbuki o şey sizin için bir şerdir. Allah Teâlâ bilir, sizler ise bilmezsiniz.” (Bakara 216)

Allah Teâlâ iyi kul olsun veya olamasın, kullarının başına gelecek felaket ve musibetleri önlemek, geri çevirmek de Rabb´ları olarak tasarrufunu kullanır. Musibetlerini belirli zamana erteler veya layık oldukları cezayı indirir.

Bir Hadisi Kutsi´de Allah Teâlâ buyurdu ki,

“Kullarımdan bazılarını fakir yaptım. Eğer zengin yapsa idim, kendileri için fena olurdu. Bazılarını da hasta yaptım, eğer devamlı afiyette yapsa idim onlar için fena olurdu. Ben kullarımın ihtiyaçlarını bilirim. Ona göre tedbir alırım”

*Bu isimleri bir nefeste okumak gerekmektedir.

Çünkü bu isimler topluca İsm-i Âzam´ın sırlarını taşımaktadırlar. Hepsi bir nefeste okunursa bir isim zikir edilmiş gibi olur.

لاۤ اِلـهَ اِلاَّ ٱللَّهُ الْـوَكِـــيـلُ ٱلـشَّــهِيدُ

“Vekîl ve Şehid olan Allah Teâlâ´dan başka ilah yoktur.”[119]

Usulüne uygun şekilde, kendisine tevdi edilen işleri en güzel şekilde neticelendiren, kendisine iş ısmarlanan zata vekil denir. Allah Teâlâ en güzel ve en mükemmel vekildir. İşlerin hepsini çeviren, tedbir ve idare eden O´dur. Fakat kendisi hiçbir işinde vekile muhtaç değildir. Allah Teâlâ kendisine tevekkül edenlerin işlerini en iyi neticeye ulaştırır.[120]

Kullar Allah Teâlâ´ya tevekkül ve itimat etmeli ve kendiişlerinde muvaffak olmak için ona müracaat edip teslim olmalıdır.[121] Çünkü O´ndan başka dayanacak, işleri düzene koyacak yoktur. Zira O´nun koruduğuna başkası zarar edemez, O´nun vereceği zarardan başkası da koruyamaz.

Allah Teâlâ şahittir.[122] Her zamanda hadiselerin dış ve iç yüzünü bilen ve her yerde hazır ve nazır olan ancak Allah Teâlâ´dır.

Allah Teâlâ mutlak şekilde her şeyi bilir. Eşyanın ve olayların sırlarını, içyüzünü bilmesi yönünden Habir´dir. Dışyüzünü bilmesi yönünden de Şehid dir.

Hakiki şahit ancak Allah Teâlâ´dır.[123] Allah Teâlâ başka hiç bir âlim ne kendine, ne de başka eşyaya tamamen şahit değildir.

Rivayet olunur ki, Şam´ın Hıristiyan ulemasından iki zat gelmişlerdi, Medine’yi gördükleri zaman biri diğerine;

Bu kasaba ahir zamanda çıkacak rasülün kasabasına ne kadar benziyor, dedi;

Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem´in huzuruna girince O´nu tanıdılar. Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem´e

Sen Muhammed´ sin? Dediler,

Evet buyruldu.

Hem de Ahmed´sin? Dediler,

Ben Muhammed ve Ahmed´im, buyruldu. Bunun üzerine;

Biz sana bir şey soracağız, haber verirsen iman edeceğiz, dediler,

Sorunuz, buyruldu. Onlar da;

Bize Allah Teâlâ´nın kitabındaki en büyük şahadeti haber ver, dediler,

“Allah Teâlâ, kendisinden başka bir ilâh bulunmadığına adaletli olarak şahitlik etmiştir. Melekler de, İlim sahipleri de şahitlikte bulunmuşlardır. O aziz, hakîmden başka asla bir ilâh yoktur.” (Al-i İmran 18)

Bu ayeti kerime nazil oldu. Bunun üzerine ikisi de müslüman oldular.

لاۤ اِلـهَ اِلاَّ ٱللَّهُ الْمَـتِــينُ الْـمَجِيدُ

“Metin ve Mecid olan Allah Teâlâ´dan başka ilah yoktur.”

Çok sağlam, kuvvet, tam bir kudrete sahip olmak Allah Teâlâ´ya aittir.[124] Allah Teâlâ´nın kuvveti de öteki sıfat ve isimleri gibi sonsuzdur. Tükenmez, gevşemez, sınırlanamaz ve ölçüye gelmez. Allah Teâlâ´nın kudreti konusunda zorluk kolaylık söz konusu değildir. Bir yaprağı yaratmakla âlemleri yaratmak da birdir.

Allah Teâlâ, tam bir kuvvet sahibi olmak bakımından, Kavi’, gücünün çok şiddetli olması bakımından Metin´dir.

Zatı şerefli, işleri güzel olan, her türlü övgüye lâyık bulunan Mecid olan Allah Teâlâ´dır.[125]

Bu isim sahibinde, azamet ve kudretinden dolayı yaklaşılamaz olmak, yüksek huylarından, güzel işlerinden dolayı övülüp sevilmek vardır.

لاۤ اِلهَ اِلاَّ ٱللَّهُ الْوَاحِدُ الْوَاجِِدُ الْوَالِى

“Vahid, Vacid ve Vâli olan Allah Teâlâ´dan başka ilah yoktur.”

Hiçbir şeye ihtiyacı olmayan, istediğini, istediği vakit bulan, kendisi için lüzumlu olan şeylerin hiç birinden mahrum olmayan Allah Teâlâ Vâcid´dir.

Ulûhiyet sıfatları ve bunların kemali hususunda kendisine gerekli olan her bir şey, şanı yüce olan Allah Teâlâ´nın zatında mevcuttur.

Vahid olan Allah Teâlâ, zat-ı ile tekdir. Zatında, sıfatlarında, fiilerinde, isimlerinde, hükümlerinde asla ortağı, benzeri ve dengi bulunmayandır.

Mahlûkatın işlerini yoluna koyan, eşyayı tek başına idare eden ancak Vâli olan Allah Teâlâ tır.

Allah Teâlâ´nın idaresi, tedbirsiz, sınırsız, gerçek ve hakikidir. Her şey emri ve iradesi altındadır. O´nun bilmediği şey olmadığı gibi, O´ndan habersiz mülkünde hiçbir iş ve hareket meydana gelmez.

لاۤ اِلهَ اِِلاَّ ٱللَّهُ الْمَاجِدُ الْمُـتَعَالِى

“Macid ve Muteâli olan Allah Teâlâ´dan başka ilah yoktur.”

Kadri büyük, kerem ve cömertliği bol Macid olan Allah Teâlâ´dır.

Allah Teâlâ´nın kendisiyle yakınlığı olan kullarına kerem ve iltifatı ifadeye sığmaz, ölçüye gelmez. Onları temiz ahlak sahibi olmaya, iyi işler yapmaya muvaffak kılar, sonra yaptıkları o güzel işleri, haiz oldukları seçkin vasıfları sebebiyle onları över, kusurları varsa afv eder, kötülüklerini mahveder.[126]

Yaratılmışlar hakkında aklın mümkün gördüğü her şeyden, her hal ve tavırdan pek yüce ve pek münezzeh aşkın olan, Müteâl Allah Teâlâ´dır. O´nun katında makamlar sonsuzdur.

Bir zengin bir gün fakir düşebilir, sıhhatli hasta olabilir. Fakat Allah Teâlâ hakkında, bu gibi ihtimallerin düşünülmesi mümkün değildir. O, her türlü noksanlık, eksiklik, hata ve kusurdan münezzehtir. Onun için hidayet O´na aittir. O´nun kudretinden hariç kalacak, çıkmayacak iş ve hiç bir şey yoktur.[127]

اَعْـدَدْنَا لِكُــلِّ هَــوْلٍ لاۤ اِلـهَ اِلاَّ ٱللَّهُ

“Kendisinden korktuğumuz her bir korku için, kendisinden başka ilah olmayan Allah Teâlâ´dır, diye söyleriz.”

Bir müslüman Kelime-i Tevhid´in manasını düşünerek ve temiz itikat ile söylerse, Allah Teâlâ şüphesiz onu korktuklarından emin kılar.

Hz. Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz buyurdu ki:

Lâilâhe illallah söyleyip de kalbinde bir arpa ağırlığınca hayır yani iman bulunan kimse cehennemden çıkacaktır.

Lâilâhe illallah söyleyip de kalbinde bir buğday ağırlığınca hayır yani iman bulunan kimse cehennemden çıkacaktır.

Lâilâhe illallah söyleyip de kalbinde bir zerre ağırlığınca hayır yani iman bulunan kimse cehennemden çıkacaktır.”

Ebu Hureyre radiyallâhü anh;

“Ya Rasulullah, kıyamet gününde Sen´in şefaatin en fazla kime olacak?” diye sordu. Buyurdu ki:

“-Ya Eba Hureyre, hadis bellemek için sende gördüğüm hırsa göre bu soruyu senden evvel kimsenin bana sormayacağını zaten tahmin ediyordum. Kıyamet gününde halk içinde şefaatime en ziyade mazhar olacak kimse kalbinden yahut içinden halis olarak Lâilâhe illallah diyendir.”

Ebu Zerr Gıfari radiyallâhü anh, Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem´den şöyle rivayet etmiştir:

“Bir kere Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem´i ziyarete gitmiştim. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem üzerinde beyaz bir örtü bulunduğu halde uyuyordu. Döndüm sonra yine geldim. Bu defa uyanmıştı. Sohbet esnasında Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem,

Lâilâhe illallah, söyleyip sonra bu ikrar ve iman üzerine vefat eden hiç bir kul yoktur ki, muhakkak o kul, cennete dâhil olacaktır, buyurdu. Ben:

O kul zina etse, hırsızlık etse de mi? Diye sordum. Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem;

Zina etse de, hırsızlık etse de, tövbe eder ve pişman olursa, buyurdu. Ben hayret ederek:

Zina etse de, hırsızlık etmiş olsa da mı? Diye tekrar sordum. Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem,

Zina etse de, hırsızlık etse de, buyurdu. Ben üçüncü defa:

Zina etse de, hırsızlık etse de mi? Diye sordum. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem;

Evet, Ebu Zer´in burnu toprakta sürtülmesine rağmen, o kul zina etse de, hırsızlık etmiş olsa da cennete girecektir, buyurdu. (Ebu zer istemese bile)

Hz. Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz, kıyamet günü

“Ben dördüncü defa dönüp şefaat için geleceğim. Allah Teâlâ´ya hamd ve sena edip sonra secdeye kapanacağım. Bunun üzerine bana:

—Ya Muhammed, Başını kaldır ve söyle; sözün dinlenecek, iste, dileğin verilecek. Şefaat et, şefaatin de kabul olunacaktır, denilecek. Ben de:

Ya Rabb´i, bana müsaade buyur da Lâilâhe illallah, diyen bütün ehli Tevhid hakkında şefaat edeyim, diye niyaz edeceğim. Bunun üzerine Allah Teâlâ:

İzzetim ve celalim, kibriya ve azametim hakkı için Lâilâhe illallah´ı, söyleyen tevhit ehlinin hepsini muhakkak surette cehennemden çıkaracağım” buyuracaktır.

Lâilâhe illallah söylendiğinde;

La, derken dışındaki ve içindeki Allah Teâlâ´dan  başka tapılan, gönül verilen, kulluk edilen her şeyi silip yok etmek lazımdır.

İllallah, derken, hatırına ve düşüncesine gelen her şeyi La ile kast ettiklerine dâhil etmeli, Allah Teâlâ´nın varlığını açığa çıkarmalıdır. Bu makamda vücut bile yolda kalıyor ve vücudun ötesini aramak gerekiyor.

وَ لِكُـلِّ رَغْسِ ´´الْحَمْدُ ِللَّهِ

“Tüm nimetleri geniş ihsan ile bulduğumuzdan, hamd Allah Teâlâ içindir diye söyleriz.”

Hamd, bir ihsana veya onun sahibine tazim ifade eden bir güzel bir zikirdir. Kısmen övünç ve kısmen şükür ile birleşen bir tazim ifadesi için kullanılan sözdür

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selem

“Hamd, şükrün başıdır. Allah Teâlâ´ya hamd etmeyen şükretmemiş olur.” “En faziletli zikir Lâilâhe illallah, en faziletli dua Elhamdülillah´tır” buyurdular.

“Ya Rabb´i, her hamd Sen’in içindir.

Sen, göklerin ve her yerin ve bunlardaki her şeyin gözetenisin.

Her hamd Sen’in içindir.

Sen, göklerin ve her yerin ve bunlardaki her şeyin nurusun.

Her hamd Sen’in içindir.

Sen göklerin ve her yerin ve bunlarda bulunan her şeyin sahibisin.”

وَ لِكُلِّ رَخۤاءِ´´ ٱلـشُّـكْــرُ ِللَّهِ

“Huzur ve güzel  yaşantımız için, şükrümüz Allah Teâlâ´ya dır, diye söyleriz.”

Şükür nimetin artmasına ve ziyadeleşmesine sebeptir. Bu halin başı zikir, sonu da şükürdür. Şükür nimeti tutar, artmasına sebep olacak halleri zuhur ettirir. Kuldaki kibri söndürür, rızayı celp eder. İnsanlara şükür etmeyen, Allah Teâlâ´ya da şükür etmez. Fakat kul Allah Teâlâ´ya hangi hal üzere şükür etse bile, şükrü eda edemez.[128]

“Bir kimse belaya uğramış birini görüp ‘Çok şükür Allah Teâlâ´ya seni uğrattığı beladan beni muaf tuttu ve birçoklarına vermediğini bana verdi’ derse sağ oldukça o beladan muaf yaşar.” (Ramuz)

Hz Ebubekir radiyallâhü anh “Afiyette olup şükretmeyi, imtihanda olup sabretmeye tercih ederim” demiştir.

وَ لِكُـلِّ أُعْجُوبَةٍ سُبْحانَ ٱللَّهِ

“Acayibimize giden ve şaşırdığımız şeyler için, Sübhânallah söyleriz.”

Allah Teâlâ´nın hakkında acayibimize bir şey gitmez, çünkü O her türlü noksanlıktan münezzehtir. Kullar hakkında acayip bir şeyde görürsek, biliriz ki her şey Allah Teâlâ´dandır.

Bu üç zikrin hakkında şöyle bir rivayet vardır.

Hz. Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz´e Muhacirin fakirleri gelip dediler ki:

“Ya Rasülallah, servet ve saman sahipleri en yüksek dereceleri kazanıp, fazilet ve saadeti alıp gittiler: Hem bizim kıldığımız gibi onlar da namaz kılıyor, bizim oruç tuttuğumuz gibi onlar da oruç tutuyorlar. Hem de onların artık malları var da onunla haccediyor, umre yapıyor, cihat ediyor, sadaka veriyorlar.” Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki:

—“Size bir şey haber vereyim mi ki, siz onu yaptığınız takdirde hem bu hususlarda sizi geçmiş olanlara yetişesiniz, hem de sizden sonraya kalanlardan hiçbir kimse size yetişemesin? İçlerinde bulunduğunuz cemaat içinde en hayırlı ümmet siz olasınız? Meğerki onların içinde size tavsiye ettiğim amelin mislini yapan biri buluna: Her farz namazdan sonra otuz üçer kere tesbih ve tahmid eder, tekbir alırsınız.”

وَ لِكُـلِّ لَـزَنٍ حَسْبِىَ ٱللَّهُ

“Darlık ve sıkıntılı zamanlarımızda, Allah Teâlâ bize kâfidir deriz.”

“Allah Teâlâ kuluna kâfi değil midir?

Seni O´ndan başkalarıyla korkutuyorlar.

Allah Teâlâ kimi sapıklığa düşürürse artık onun için bir hidayet rehberi yoktur. (Zümer 36)

Allah Teâlâ kulunun zannına göre muamele eder. Kul Allah Teâlâ´yı nasıl bilirse, karşılaşacağı muamelede odur.

وَ لِـكُلِّ إِثْــمٍ اَسْتَـغْــفِـرُ ٱللَّهَ

“Günahlarımız için Allah Teâlâ´ya istiğfar ederiz.”

İstiğfara devam edene Allah Teâlâ kuvvetine kuvvet verir.[129] Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem “Vallahi ben Allah Teâlâ´ya günde yetmiş defadan çok istiğfar ve tövbe ederdim” buyurarak istiğfarın önemini vurgulamıştır.

Allah Teâlâ´nın Nuh aleyhisselâm´a tavsiyesi de budur.

Hz. Hasan radiyallâhü anh çocuğu olmayana istiğfarı tavsiye etti.

“Onlar istiğfarda bulundukları halde de Allah Teâlâ onları azaplandırıcı değildir.” (Enfal 33)

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurmuştur ki;

“Başlangıçta bir günah yapıldığı zaman kalp de bir kara bir leke olur, eğer sahibi pişman olur, tövbe ve istiğfar ederse kalp yine parlar, istiğfar etmez de günah tekrarlanırsa ederse o leke de artar nihayet arta, arta bir hale gelir ki leke bir örtü gibi bütün kalbi kaplar.”

“Her kim gecenin bir kısmında, bir taraftan öbür tarafa dönerek uyanır da, sonra peşinden,

Lâilâhe illallahu vahdehu la şerike leh, lehül-mülkü ve lehül-hamd, ve hüve ala külli şeyin kadir. Elhamdülillah ve Sübhânallah, ve Lâilâhe illallahu vallahü ekber. Ve la havle ve la kuvvete illa billah, söyleyip sonra:

Allahümmeğfir li; ‘Allah Teâlâ´m, beni yarlığa’, derse mağfiret edilir veya dua ederse, onun duasına icabet edilir. Abdest alıp namaz kılarsa, o da kabul olunur.”

وَ لِكُـلِّ شَجْوٍ مَا شۤاءَ ٱللَّهُ

“Üzüntülü ve sevinçli hallerimizde, Maşallah söyleriz.”

Olan şeylerin hepsi Allah Teâlâ´nın dilemesidir. İyi halimizde sevincimizden, kötü halimizde kendimizi teskin etmek için, Maşallah (Allah Teâlâ´nın dilediği oldu) deriz.

“Allah Teâlâ´nın dilediği müstesnâ, şüphe yok ki: O, aşikâr olanı da, gizliyi de bilir.”(A’la, 7)

Allah Teâlâ, kâmil bir irade sahibidir. Bu kâinatı ezeli olan iradesine uygun olarak yaratmıştır. Bu kâinatta olmuş ve olacak her şey Allah Teâlâ´nın dilemesi ve irade etmesiyle olmuş veya olacaktır. O´nun her dilediği mutlaka olur, dilemediği de asla vücut bulmaz.[130]

Allah Teâlâ´nın iki kula aynı tecellisi hiçbir zaman olmadığı gibi, bir kula yaptığı bir tecelliyi ikinci defa göstermez. Fakat farkını görmek mümkün değildir.

Allah Teâlâ kullarını dardan genişe çıkarır, sevindirir. Genişten dara sokar, üzüntü verir. Bu hadiselerde hep kulunun hayrını gözetir. Kul hepsini Allah Teâlâ´dan bilirse kendisini kurtarır. Sevinçli anında şükrederek, üzüntülü anında Allah Teâlâ´m böyle dilemiş diye söylerse mutlu ve rızayı kazanan kul olur.

كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فى شَاْنٍ

“O, her gün yeni bir iştedir.” (Rahman,29)

Hiçbir şey yoktur ki, birbirine benzesin. Hatta O´nu sevmek bile herkeste ayrı bir numunedir. İlâhi aşk birdir, fakat tecellisi farklılık gösterir.

وَ لِـكُلِّ قَضۤاءٍ وَ قَدَرٍ تَوَكَّــلْـتُ عَلى ٱللَّهِ

“Kaza ve kaderden ne olursa hepsi için Allah Teâlâ´ya tevekkül ettiğimizi söyleriz.”

Kader, Allah Teâlâ´nın ezelden ebede kadar olmuş ve olacak, iyi ve kötü her şeyin oluş zamanını, yerini ve her türlü özelliklerini ezelden bilmesi, öylece takdir ve tespit etmesidir.

Kaza ise, zamanı gelince ezeli ilmine ve takdirine uygun olarak eşya ve olayları yaratmasıdır. Bu tariften anlaşıldığına göre, kader Allah Teâlâ´nın ilim ve irade sıfatının bir tecellisi, kaza da tekvin (oluşturma) sıfatının eseridir.

İmanlı insan, başına ne derece büyük bir hadise gelirse gelsin, imanın verdiği tevekkül ve teslimiyetle, kadere rıza duygusu ile o hadise ve musibetleri metanetle karşılayabilir; sabır ve tahammül ile göğüs gerebilir. Ümitsizliğe, düşmez. İsyan ve feryada başvurmaz. Bu onun imanının kazandırdığı güç ve kuvvetten ileri gelmektedir. İmansız insanların basit bir hadise, küçük bir musibet yüzünden intihar edip hayatlarına son verecek derecede korku ve ümitsizliğe kapıldıkları ise çok sık görülen olaylardandır.

Bizler her halimizde Allah Teâlâ´dan razı olarak O´na dua etmeli ve yardımını istemeliyiz. Çünkü Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem “dua ibadetin iliğidir” “ibadet duadan ibarettir” buyurmuştur. Bu sebepten dikkat edilirse görülür ki, duayı önemsemeyenler, ibadeti de önemsemezler. Dua etmeyen insanlar genellikle kadere ve kazaya isyan eder ve Allah Teâlâ´ya yalvarmaktan kaçınırlar.

Allah Teâlâ bizden dua etmemizi istemiştir.[131] Dua eden tevekkül edendir.[132]

وَ لِـكُلِّ طاَعَـةٍ وَ مَعْصِيَـةٍ لاَ حَوْلَ وَ لاَ قُـوَّةَ اِلاَّ بِاللَّهِ

“Allah Teâlâ´ya yakınlığımızı sağlayan ibadet için, Allah Teâlâ´dan uzaklaştıran isyan için La havle vela kuvvete illa billah söyleriz.”

La havle vela kuvvete illa billah, güç ve kudret ancak Allah Teâlâ´nın demektir. Her halimiz Allah Teâlâ´nın emri ve kudreti iledir. İyilikte O´nun yardımı, kötülükten muhafazamız O´nun engellemesi iledir. Efendimiz sallallâhü aleyhi ve selem;

“Allah Teâlâ´m beni göz açıp kapayana kadar nefsimle baş başa bırakma” buyurarak kuvvetin idaresini Allah Teâlâ´ya teslim etmeyi tavsiye etmiştir.

وَ لِكُلِّ مُصِــيـبَـةٍ إِناَّ ِللَّهِ

“Musibetlerimizde ‘inna lillah ve inna ileyhi raciûn’ söyleriz.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem´in buyurduğu

“Mümine eza verecek her şey ona bir musibettir” hadisi şerifi gereğince eza görecek her hangi bir zarara müptela olduğumuz zaman  “inna lillahi ve inna ileyhi raciun” demeliyiz. “Bizler her halde Allah Teâlâ´nız ve ona dönüp varacağız” diye Allah Teâlâ´ya teslimiyet ile sabretmeliyiz. Bunu yalnız lisanen değil, bütün kalp ile söylemeliyiz. Bunda kaza ve kadere rıza vardır ki bu makam büyük bir makamdır.

Kullar Allah Teâlâ´nın koyduğu kanunlar çerçevesinde bazı şeylerle imtihan olunacağı açık bir gerçektir.

Resimdeki noksanlık ressamın isteğidir.

“Allah Teâlâ´ya ant olsun ki:

Mallarınız ve nefisleriniz hakkında imtihan olunacaksınız.

Elbette sizden evvel kendilerine kitap verilmiş olanlardan ve müşriklerden birçok incitici sözler işiteceksiniz.

Eğer sabrederseniz ve korunursanız, şüphe yok ki, bu metaneti gerektiren işlerdendir.” (Al-i İmran 186)

“Yoksa Cennete gireceğinizi mi zannettiniz?

Sizden evvelki geçmiş ümmetlerin hali sizlere gelmedikçe. Onları nice şiddetli ihtiyaçlar, hastalıklar kapladı ve sarsıntılara uğradılar.

Hatta rasülleri ve onunla beraber iman edenler, Allah’ın yardımı ne zaman? Diyecek bir hale geldiler.

Haberiniz olsun Allah’ın yardımı şüphe yok ki pek yakındır.” (Bakara 214)

“Görmüyorlar mı ki, onlar her yıl mutlaka bir defa veya iki defa bir fitneye, bir belaya tutuluyorlar da sonra tövbe etmiyorlar.

Onlar düşünüp ibret de almıyorlar.”(Tövbe 126)

“Size musibetten her ne şey isabet ederse kendi ellerinizin kazandığı şey sebebiyledir ve birçoğundan ise afv eder.”(Şura 30)

“Allah Teâlâ´nın izni olmadıkça musibetten bir şey isabet etmez. Her kim Allah Teâlâ´ya iman ederse kalbini hidayete erdirir.

Allah Teâlâ her şeyi hakkıyla bilendir.” (Teğabun 11)

Ümmeti Muhammed’in üzerine gelecek belaların durumu Efendimiz sallallâhü aleyhi ve selem tarafından beş grupta incelenmiştir.

Beş şey, beşle birlikte olur. Bir kavim ki;

Ahdini bozarsa, Allah Teâlâ düşmanlarını onlara hâkim kılmasın.

Allah Teâlâ´nın hükümleri ile hükmetmezler ise, fakirlik yaygınlaşmasın.

Fuhşiyat yaygınlaşıp göz yumarlarsa, ölümler artmasın.

Ölçüde hile yaparlarsa, bitkiler azalıp ve kıtlık artmasın.

Zekâtı vermezlerse, yağmurlar kesilmesin”

وَ لِكُلِّ شَــبِ ´ ٱسْتَـعَـنْتُ بِاللَّهِ

“Elem ve üzüntülerimizde Allah Teâlâ´m yardım et deriz.[133]

İptila; dünya isteklerimizin zamanın hadiselerine ve olaylarına bitiştiğinde istenmeyen şekilde olmasıdır.

Doğum ve ölüm arası kısa bir yol olmasına rağmen düzenli bir akış görülmez. Allah Teâlâ bir şekilde kulunu imtihan ve sıkıntılardan geçirir.[134] Kulun ise Allah Teâlâ´yı sınaması hiç yoktur.

Sevgilinin acı ikramını kabul etmeyen, sır perdesinin açılmasını beklemesi boş hevestir.

İnsanda istekler bittiğinden kederde kalmamıştır. Ne zamanki nefis dünyaya meylederse kederler başlamış demektir.

İptilaya sabır ile varılan yol en kestirme yoldur. Çocuğu ana sütünden keser gibi nefsin hoşuna giden rahatlık hissinden uzaklaşmalıdır. Rahat insanı gaflete iter. Maddi ve manevi halimize kanaat edip maneviyattan ayrılmamalıdır. İnsan her bir sıkıntıyı ganimet bilip Allah Teâlâ´nın kemalat yoluna kendisini sevk ettiğini bilmelidir.

Yanmadan pişmek olmaz.

Bizlere düşen musibetin ilk anında sabır ile Allah Teâlâ´ya yönelmeli;

‘Bundan öncekiler geçti, bu da geçer Ya Hû’ demeliyiz.

Müslümana iptila bir sermayedir. Kemal derecesini gösterir.[135] İnsanlar üzerine gelebilecek en büyük iptilalar rasüller üzerine gelmiştir. Onların hali başkadır.

Bu bölüme İsmail Hakkı Toprak İhramcızâde Sivasî´ nin (ks) bir mektubunu koymayı yerinde bulduk.

Dil-gamı ha-hed cüda-i zi-tu amma çu-kunem

Derd-i eyyam bir faide-i dil hahest

Hayali Yar ile her-dem benim rüyalarım vardır

Kemend-i buy-i zülfünden uzun sevdalarım vardır.

Kardeşlerim,

Dâhil (içten) ve hariçten (dıştan) bunca hücumlara rağmen mücahede yolunda bulunmak, meyus (mahzun) olmamak icap eder.

Kabz (sıkıntı) ve bast (genişlik) ikisi birer kanat olduğu ve salikin onlarla ikmal-i hal ve makam eylediği birçok zevatın zahir ve batın birçok iptilalara göğüs gerdikleri meşhurdur.

Siz de muhabbet ve muhalasat yolunda devamla her biriniz büyük azim ve ihtimam edesiniz. Vukuat-ı âlemden (âlemin olaylarından) mükedder (üzülmemek) olmamak lazım. Çünkü biz bu cihan muvakkat bir zıl-dan (geçici bir gölge) ibarettir. Âlemi-ukba (ahiret) ise ebediyettir.

Dünyanın fani olduğunu yakinen bilenler nîk-u bednine (iyiliğine kötülüğüne) aldanmazlar. Zenginlik ve fakirlikte böyle olmak lazımdır.

Talib-e zat-ı ahadiyet gerektir ki, değil bu faninin iyş-u nuş-u (zevk ve sefasına) izz-ü cah-ı (makam ve mertebesine) hatta bir cümle müşahedat (gördüklerinden) ve tecelliyattan (olaylardan) geçip  “ La” (yok) tahtında idhal eyle ki anın kâffesi (hepsi) zılâlen müstesnadır. (gölge gibidir- hakikat değildir)

Yani esma ve sıfat arifin melhuzu (düşünce ve meşguliyeti) olmaya ancak zikr-i kesir (çokça zikir) ve murakabe-i dil (rabıta) ve hayr ile meşgul ola, her kesin halini göre hoş görüp, insan kendi yakınlığını temine çalışmayı adet etmelidir

Vesselam-ü ala men-i´ttebea´l Hüda

(Selam Allah Teâlâ´ya tabi olanlar üzerinedir)

İsmail Hakkı Toprak İhramcızâde Sivasî (ks)

اَللَّهُمَّ إِناَّ أَمْسَـيْنَا [ أَصْبَحْناَ ]  نُـشْـهِـدُكَ

“Ey Allah Teâlâ´m Sen´i şahit kılarak geceledik. (sabahladık)”

Allah Teâlâ´m bizler geceye dâhil olduğumuz zaman ulûhiyetini ikrar, rububiyetini itiraf, birliğini ispat ettiğimize Sen´i şahit kılarız;

Bizim bu halimize vakıf olduğuna kalben inanıyoruz; demektir.

وَ نُـشْــهِـدُ مَلـۤئِــكَــتَكَ

“ Meleklerini de şahit kılarak geceledik. (sabahladık)”

وَ حَـمَــلَةَ عَـرْشِــكَ

“Arş-ı´nı taşıyan meleklerini de şahit kılarak geceledik. (sabahladık)”

وَ َأنْـبِـيۤاءَكَ

“Nebilerini de şahit kılarak geceledik. (sabahladık)”

وَ جَمِـيعَ خَـلْــقِـكَ

“Bütün mahlûkatı da şahit kılarak geceledik. (sabahladık)”

بِاَنـــَّكَ َانْــتَ ٱللَّهُ ٱلَّذِي  لاۤ اِلهَ اِلاَّ َانْتَ

“Şahadetimiz Sen´den başka ilah olmayan Allah Teâlâ olduğundur.”

“Eğer gökler ile yerde Allah Teâlâ´dan başka ilahlar olsa idi elbette ikisi de fesada uğramış olurdu. Arş´ın Rabb´i olan Allah Teâlâ, onların vasf ettikleri şeylerden yücedir”(Enbiya 22)

وَحْــدَكَ لاَ شَـرِيـكَ لَكَ

“Şahadet ederiz ki, Zat-ında birsin, ortağın da yoktur.”

“Onunla Allah Teâlâ ile birlikte hiçbir ilah yoktur. Eğer olsaydı her ilah kendi yarattığını kabullenir ve korurdu. Mutlaka birisi diğerine galebe eder üstün gelirdi.” (Müminun 91).

Hâkimiyetin en esaslı ve vazgeçilmez kanunu, bağımsızlıktır. Bu ortak ve bağımlı olmaktan kurtulmak ile olur. Ortak sahibi iradesizdir. Eğer uyum olmaz ise istikrar kaybolur ve düzen bozulur. Allah Teâlâ âlemi istikrar içinde yönetiyorsa bunun bir sebebi her konuda tek güç ve kudret sahibi olmasındandır.

“De ki; Allah Teâlâ birdir” (İhlas 1)

وَ أَنَّ سَـــيِّـدَناَ مُحَمَّدًا صَلـى ٱللَّهُ تَعَالـى عَلَـيْهِ وَ عَلى الِهِ وَ صَحْبِهِ وَسَـلَّـمَ  عَـبْدُكَ  وَ رَسُــولُكَ

“Yine şahadet ederiz ki, Allah Teâlâ´nın salât ve selamı âli ve ashabı üzerine olan Hz. Muhammed Mustafa Efendimiz Sen´in kulun ve rasulündür.”

Muhakkak ki, Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem mahlûkatın en şereflisidir.

Hakkı ile tebliğ ve irşat etti.

Sana layık kul olarak bize örnek oldu.

Bize O şahit olacak kıyamet günü cennete girmemize sebep olacaktır.

Diğer ümmetler ve nebileri dahi Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem´i kendi nefisleri için şahit tutacaklar.[136]

وَ لاَ حَــوْلَ وَ لاَ قُــوَّةَ اِلاَّ بِاللَّهِ اْلعَــلِيِّ الْــعَـظِـيـمِ

“Güç ve kudret yalnız yüksek ve büyük olan Allah Teâlâ´nındır.”

Bizim bu şahadetimiz Allah Teâlâ´nın yardımı ve kudreti iledir.

Şahit getirmedeki hikmet, davanın kuvvetine ve samimiyetin izharı içindir. Çünkü davasında zayıf olan şahadetten ve şahitten kaçınır. Allah Teâlâ bile kıyamet günü kulun her halini en ince ayrıntısına kadar bildiği halde azalarını kula şahit olarak getirecektir.

“Nihayet oraya geldikleri vakit onların aleyhine ne işlemiş olduklarına dair kulakları ve gözleri ve derileri şahitlikte bulunmuş olurlar. Derilerine derler ki:

—Ne için aleyhimize şahitlik ettiniz? Derileri de, derler ki:

—Her şeyi söyleten Allah Teâlâ, bizi söyletti. O sizi ilk defa yarattı ve O’ na döndürüleceksinizdir. Sizin aleyhinize ne kulaklarınızın ve ne gözlerinizin ve ne de derilerinizin şahitlik etmesinden sakınmıyordunuz. Lakin zannetmiştiniz ki, Allah Teâlâ, sizin yaptıklarınızdan birçoğunu bilmez” (Fussilet 20–21–22)

يا رَحْـمــنُ ٱلـدُّنْــيَا يا رَحِـيـمُ اْلاخِـرَةِ

“Ey dünyada Rahman, ahirette Rahim olan Allah Teâlâ´m.”

Rahman, Allah Teâlâ´nın bir ismi olmak itibarı ile manası ezel ve ebedi içine alır. Bu cins rahmet kullardan olması düşünülemez.

Rahim ise O´na has olmadığından ezeliyeti gerekli değildir. Bu cins merhametin kullardan olması mümkündür. Demek rahmeti rahman şartlı iken, rahmeti rahimin şartı yoktur.

Rahmaniyet ezele, rahîmiyet ebede bakar.

Mahlûkat, merhameti önce rahmaniyeden, sonra rahimiyeden alır. Bu noktaya işaret için dünyanın rahmanı, ahiretin rahimi denilmiştir.

Allah Teâlâ dünyanın da, ahiretin de hem rahmanı, hem rahimidir. Fakat her ikisinde öncelik dünya yönü ile rahman, ahiret yönü ile rahim olduğuna işaret için Dünya rahmanı ve Ahiret rahimi denilmiştir ki “hem müminlerin, hem kâfirlerin rahmanı ve yalnız müminlerin rahimi” denilmesi de bu nedendir.

Allah Teâlâ rahman sıfatında rahmeti umumidir. Bu itibar ile rahmani rahmetinden hiç bir mahlûk mahrum kalmaz. Fakat ilk yaratılış beğenme ile değil, yalnız rahmaniye ile husule gelir. Taşın taş, ağacın ağaç, insanın insan olması böyle bir rahmetin eseridir. Bu noktadan âlemde her şey Allah Teâlâ´nın rahmeti rahmaniyesine gark olmuştur. Canlısından cansızına, taşından ağacına, bitkisinden hayvanatına, hayvanatından insanlarına,  mümininden kâfirine, melaikesinden şeytanına varıncaya kadar âlemlerin hepsi rahmeti rahmandan istifade eder.

Allah Teâlâ´nın çalışana, çalışmayana bakmadan rahmeti, rahmaniyedir. Çalışanlara çalıştıkları içinde mükâfat vermek rahmeti rahîmiyedir.

Buna göre rahmeti rahmaniye olmasaydı, mahlûkat yaratılmaz malik oldukları güçten mahrum kalırlardı.

Rahmeti rahîmiyede olmasaydı, mahlûkat ahiret sermayeleri olan ibadetleri yapamazdı.

Buna göre dünya ve ahiretin rahmanı ve ahiretin rahimi yahut mümin ve kâfirin rahmanı, müminin rahimi denilmesinin yönü budur.

وَ اعْـفُ عَـنَّا

“Allah Teâlâ´m, günahlarımızı mahvet.”

Günahlarımızı af ederken kendimize dahi unuttur. İçlerimiz ferahlansın demektir. Öyle günahlarımız vardır ki, biz bile hatırlamaktan iğreniriz.

وَ اغْـفِـرْلَناَ

“Allah Teâlâ´m, bizi mağfiret et.”

Mağfiret olunan günahlarımızın varlığını hissettirerek Sana şükran ve kulluğumuzun artmasına sebep ol, demektir. Çünkü minnet ve teşekkür itaatı ve hizmeti artırır. Kul daha çok ibadet ederek Allah Teâlâ´nın rızasını kazanır.

“Sevgiliden gelen haber, sana verilen hizmettir.”

وَارْحَمْناَ

“Allah Teâlâ´m, bize acı, merhamet et.”

Sana layık kul olamayacağımızdan, bize rahmetini indir. Çünkü bütün mahlûkat ancak rahmetinle hidayet bulacaktır.

Kötülüğe kötülük etmek kulların vasfıdır. Allah Teâlâ ise kullarına karşı kötülük etmeyecektir. Cehennem azabı ise Allah Teâlâ´nın kulların birbirindeki hakkı tahsil etmesidir. Çünkü aczin kuvvetliye faydası ve zararı olmaz. Bir kulun Allah Teâlâ´ya isyanında bile salih kulun hakkı vardır. Çünkü günahın zararı yapana olduğu gibi çevreyededir.

َانْتَ مَوْلـينَا

“Sen bizim Efendimiz´sin.”

Efendiliğe layık olan sıfat, kulu bağışlamak ona merhamet etmektir. En güzel Efendi Allah Teâlâ olduğu için kuluna rahmet etmesi O´ndan beklenilen şeydir.

وَ َانْتَ خَــيْرُ ٱلرحِـمِينَ

“ Çünkü Sen merhametlilerin en merhametlisisin.”

Allah Teâlâ kuluna gelecek zararı kaldırarak onu emniyete aldığı gibi, dilediği zamanda istemeden kuluna layık olsun olmasın lütufta bulunur.

Allah Teâlâ´nın emirlerini tutup, yarattıklarına merhamet etmek en güzel yoldur.

Merhamet eden, merhamet olunur.

بِسْــمِ ٱللَّهِ ٱلـشَّـافيِ هُوَ اللَّهُ

“Şâfî olan Allah Teâlâ´nın ismi ile istiyorum.”

Dertlerin sahibide, şifa vereni de ancak Allah Teâlâ´dır.

بِسْــمِ ٱللَّهِ الْــكَافيِ هُوَ ٱللَّهُ

“Kâfi olan Allah Teâlâ´nın ismi ile istiyorum.”

Daha öncede bahislerde geçtiği üzere eşyadaki eksikliğin tamamlayıcısı ve desteği yalnız Allah Teâlâ´dır.

Mahluka düşen Allah Teâlâ´dan istemeyi bilmesidir. Allah Teâlâ´dan istemeyi bilmeyip de Allah Teâlâ bana yardımını göndermedi diyen ancak yalancılardır.

İsteyenlerin hiçbir zaman boş çevrilmeyeceği kapı Allah Teâlâ´nın kapısıdır.

بِسْــمِ ٱللَّهِ الْـمُـعَافيِ هُوَ اللَّهُ

“Muâfî olan Allah Teâlâ´nın ismi ile istiyorum.”

Tövbeleri kabul eden Allah Teâlâ´dan başka kim olabilir. Hatayı kendi nefsinde bulanların günahlarını af etmek Allah Teâlâ´nın kendini mecbur ettiği hususlardandır.

“Allah Teâlâ, O zattır ki, kullarından tövbeyi kabul eder ve günahlardan afv eyler ve ne yaptıklarınızı bilir.”(Şûra 25)

“Her kim bir kötülük yapar veya nefsine zulmeder de sonra Allah Teâlâ´dan mağfiret dilerse Allah Teâlâ´yı çok bağışlayan, pek esirgeyen bulur” (Nisa 110.)

بِسْـمِ ٱللَّهِ ٱلَّذِي لاَ يَضُـرُّ مَــعَ ٱسْمِهِ َشَيْءٌ فيِ اْلأَرْضِ وَ لاَ فيِ ٱلـسَّــمۤاءِ وَهُـوَ ٱلـسَّـمِيعُ الْـعَــلِـيـمِ [3مَرَّاتٍ]

“İsmi ile beraber olduğumuz da yerdekiler ve göktekiler bize zarar veremediği Allah Teâlâ´nın ismi ile istiyorum. O her şeyi bilen ve işitendir.”

“Allah Teâlâ, O zat´dır ki, gökleri ve yeri altı günde yarattı, sonra arş üzerine istiva buyurdu.

Yerde dâhil olan şeyi ve ondan çıkan şeyi ve semadan iniveren şeyi, ondan yükselen şeyi bilir.

O, her nerede olsanız sizinle beraberdir. Allah, ne işlediğinizi hakkıyla görücüdür” (Hadid 4)

Âlemleri yaratan kendine yönelenleri ve dostlarını düşmanları karşısında korur ve isteklerini yerine getirir. Allah Teâlâ´nın

“Kim benim dostlarıma düşman olursa, onlara harp ilan ederim” buyurması bunun en açık misalidir.

فَـٱللَّهُ خَيْرٌ حَافِظًا وَهُوَ اَرْحَـمُ ٱلـرَّاحِمينَ  [7مَرَّاتٍ]

“Allah Teâlâ en hayırlı koruyucu ve merhamet edenlerin en merhametlisi.(Yusuf 64)

Allah, koruduğu takdirde en hayırlı bir koruyandır. Korumak murat edince nerede olursa olsun en hayırlı bir surette korur. Onun için her şeyi Allah Teâlâ´nın hıfzına emanet etmek daha hayırlıdır.

O, erhamürrahimîndir. Rahmetindendir ki, muhafaza etiğine de bir musibet vermez.

‘Allah Teâlâ´ya emanet ol’ bu güzel bir emniyet kelamıdır. Çünkü Allah Teâlâ emanetine ihanet etmez. Kuluna ne dilerse hayırlı olur. Allah Teâlâ buyurdu ki;

“Hiçbir kul yoktur ki, onun razı olduğu ve olmadığı hüküm vereyim de onun için hayırlı olmasın.” (Ramuz)

وَ ٱللَّهُ مِنْ وَرۤائِــهـِمْ مُحِيــطٌ  بَلْ هُوَ قُــرْانٌ مَـجِــيدٌ فيِ لَــوْحٍ مَحْـفُوظٍ

“Onları Allah Teâlâ, arkalarından kuşatıcıdır. Hayır o, yalanladıkları, şeref ve kadri pek büyük olan, bir Kur´an´dır. Korunmuş olan bir levhadadır. (Buruc 20–22 )

Bu ayetin manası; Allah Teâlâ bütün mahlûkatı hükmü altına almış, amel kitaplarını arkalarından verecek, onun ilminden, kudretinden çıkıp kurtulmalarına imkân yok, demektir.

Kâfirler yalanlıyorlar, fakat bunları anlatan bu kitap yüksek şanlı bir Kur´andır.  Kitaplar içinde şeref ve şanı en yüksek; üslubu hepsinden âli, töhmetten arî, iman ile okunup amel edilmesi lazım gelen bir kitabıdır. Kur´an Levh-ı mahfuzdadır. Allah Teâlâ´nın koruması ile tahriften, yanlışlıktan korunmuş, bir levhada sabit ve mahfuzdur. Bu levha, buyrulduğu üzere bütün eşyanın yazıldığı asıl sahifedir. Onun ve kitapların aslı olan ise Allah Teâlâ´nın ilmidir.

Buna göre bütün mahlûkat O´nun ilminden ayrı olmadığı gibi, olan ve bitecek her şeyi kendi ilminde saklı tutmaktadır.

حَافِــظُوا عَـلى ٱلـصَّـلَــوَاتِ وَ ٱلــصَّـلوةِ الْــوُسْـطى وَ قُومُوا ِللَّهِ قَانِــتـِينَ

“Namazlara ve orta namaza devam ediniz. Allah Teâlâ için onu zikredici olarak kıyamda bulununuz.”[137] (Bakara 238)

En büyük dua namazdır.

Efendimiz sallallâhü aleyhi ve selem buyurdu ki;

“Bana ulaştığına göre, kıyamet günü kulun ilk bakılacak ameli namazdır.

Eğer namazı kabul edilirse, geri kalan amellerine bakılır.

Eğer kabul edilmezse diğer amellerin hiçbirine bakılmaz.” (Muvatta)

“İstikamet üzere olun. Bunun sevabını siz sayamazsınız. Şunu bilin ki, en hayırlı ameliniz namazdır. Abdestli olmaya ancak mümin riayet eder.”(Muvatta)

“İlim dindir. Namazda dindir. Bakınız, ilmi kimden alıyorsunuz ve namazı nasıl kılıyorsunuz.

Şu namaz var ya, siz kıyamet gününde bundan sorulacaksınız.” (Râmuz)

Namazın önemli olması hakkında Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem´in son vaktini göz önüne alıp değerlendirmek gereklidir.

“Hz. Aişe radiyallâhü anha Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem´in vefat anını şöyle anlattı.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ve:

“Halk namazını kıldı mı?” diye sordu. Biz:

“Hayır! Ey Allah’ın Resûlü, onlar sizi bekliyorlar!” dedik.

“Leğene benim için su koyun!” emrettiler. Hemen dediğini yaptık, o da yıkandı. Sonra kalkmaya çalıştı, fakat üzerine baygınlık çöktü.

Sonra kendine geldi ve tekrar:

“Cemaat namaz kıldı mı?” diye sordu.

“Hayır!” dedik, “onlar sizi bekliyorlar Ey Allah’ın Resulü!” Tekrar:

“Benim için leğene su koyun!” emretti. Dediğini yaptık, yıkandı. Sonra tekrar kalkmak istedi. Yine üzerine baygınlık çöktü. Sonra ayılınca:

“İnsanlar namaz kıldı mı?” diye sordu.

“Hayır! Dedik, onlar sizi bekliyorlar, Ey Allah´ın Resulü!

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selem;

“Benim için leğene su koyun!” dedi ve yıkandı. Sonra kalkmaya yeltendi, yine üzerine baygınlık çöktü, sonra ayıldı.

“Halk namazı kıldı mı?” diye sordu.

“Hayır, onlar sizi bekliyorlar Ey Allah’ın Resulü!” dedik. Halk mescide çekilmiş, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem´i yatsı namazı için bekliyorlardı.

Fahri Âlem Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz, Hz. Ebubekir radiyallâhü anh´ya adam göndererek halka namaz kıldırmasını söyledi.

Elçi gelerek ona:

“Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem halka namaz kıldırmanı emrediyor!” dedi. İnce duygulu bir kimse olan Ebubekir radiyallahü anh:

“Ey Ömer halka namazı sen kıldır!” dedi. Hz. Ömer:

“Buna sen daha ziyade hak sahibisin!” cevabında bulundu.

O günlerde namazı Ebu Bekir radiyallahü anh kıldırdı.

Sonra Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem, kendinde bir hafiflik hissetti. Biri Abbas radiyallâhü anh olmak üzere iki kişinin arasında, öğle namazı için çıktı. O sırada namazı halka Ebubekir radiyallâhü anh kıldırıyordu. Ebubekir, Rasûlüllah´ın geldiğini görünce, geri çekilmek istedi. Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem geri çekilme diye işaret buyurdu.

Kendisini getirenlere:

Beni yanına oturtun” dedi.

Onlar da Hz. Ebubekir radiyallâhü anh’ın yanına oturttular. Hz. Ebubekir radiyallâhü anh, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem´in namazına uyarak namaz kılıyordu. Halk da Hz. Ebu Bekir’in namazına uyarak namazını kılıyordu. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem oturmuş vaziyette idi.”

Fahri Âlem Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz´in namaz konusunda titiz davranması, bizim de titiz durmamızı gerektirir. Eğer böyle olmasa idi, son isteği namaz olmazdı. Onun varislerinin de son istekleri de namaz olmuştur.

“Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem´i herhangi bir şey üzecek olursa namaz kılardı.” Öyle ki,

“Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem´in arkadaşları ameller içerisinde sadece namazın terkinde küfür görürlerdi.” (Tirmizî)

Bunun ötesini düşünmemek lazımdır.  İnsanda değer vereceğin tek şey namazı ve dünya isteklerine olan meylinin durumu olmalıdır.

Dünyada secdeye varmayan yüzler kıyamet günü yüzleri üzere cehenneme sürüleceklerdir. Onların namazlarını ahirette eda etmeleri de onlara fayda vermeyecektir. Çünkü ahiret hasat yeridir. Böylece onlar karışılacakları eza ve cefaya karşı ancak vücutlarının yüz azaları ile korunabileceklerdir. Yani ayakları ve elleri onları koruyamayacaktır.  Allah Teâlâ´nın hedeflerine gidişini ayakları yerine yüzlerine yaptırması, dünyada iken yüzlerini secdeye koymadıklarından dolayıdır.

“Biz onları kıyamet günü körler, sağırlar olarak yüzükoyun haşr ederiz. Onların varacağı yer cehennemdir. Ateşi yavaşladıkça biz onun alevini artırırız. (İsrâ 97)

Hırsızın ibadethanesi zindandır.

اِنْ كُـلُّ نَفْسٍ لَـمَّا عَلَـيْـهَا حَافِـظٌ

“Hiç bir nefis yoktur ki, onun üzerinde bir gözetici olmasın. (Tarık 4)

Her nefis üzerinde mutlak koruyucular vardır. Onu her halinde bütün varlığı ile fiilerini ve ona yönelen her şeyi görür gözetir, hepsi onu korumak için, hareket ederler.  Levhi mahfuzu da koruyan da Allah Teâlâ´dır.

Bir nefis ne kadar yüksek olursa olsun her halinde, üzerinde bir muhafız bulunmaktadır. İnsan hiç bir zaman kendi kendine yalnız ve terk edilmiş bırakılmaz, her an kontrol altındadır. İnsanlar üzerine her yaptıklarını bilerek, yazan ve Allah Teâlâ´nın emriyle her insanı önünden ve arkasından muhafaza ederek takip eden muhafız Melekler bulunmaktadır.

Kirâmen kâtibin melekleri insanın nefsindeki her gizli vesveseye nüfuz edemez. Fiillerini, sözlerini, kararlarını kayıt ederler ise de bütün olarak içini ihata eylemezler. Ancak Allah Teâlâ hepsinin üzerinde muhafızdır. Bütün muhafızlar O´nundur. İnsanın muhafazası da O´nun korumasının delillerinden biridir. Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem buyurmuştur ki:

“Mü´mine yüz altmış Melek müvekkil kılınmıştır, onlar bal çanağından sinek kovalar gibi müminden şeytanları kovarlar. İnsan göz açıp kapayana kadar kendine bırakılsa şeytanlar onu kapışıverirlerdi”

Bazıları ayetteki muhafızı, bu koruyucu muhafaza Melekleriyle, bazıları da amelleri kaydeden Kirâmen kâtibin ve gözetici melekler ile tefsir etmek istemişlerse de asıl murat her iki mana ile hepsinin üzerinde muhafızı, akıl diye anlamak isteyenlerde olmuştur. Lâkin söylediğimiz gibi akıl korunması gereken şeylerden biridir.

نِـعْمَ الْـحَافِظُ ٱللَّهُ

“Allah Teâlâ ne güzel koruyucudur.”

Her şeyin bir muhafızı vardır. Muhafızların muhafızı ise Allah Teâlâ´dır.

يا حَفِيـظُ ٱحْفَظْنـَا

“Kâinatı koruyan Allah Teâlâ´m, bizi muhafaza kıl.”

Mahlûkat her an Allah Teâlâ´nın koruması altındadır. Eğer bir an Allah Teâlâ tasarrufunu çekmiş olsa düzen bozulur ve âlemler birbirine girer. İşte Hâkim-i Mutlak muhafazasında tutarak kendi varlığının hakikatini göstermektedir.

ثُمَّ َانْـزَلَ عَلَــيْكُمْ مِنْ بَـعْدِ الْـغَـمِّ اَمَـنَـةً نُعَاسًا يَغْشى طۤائِـفَةً مِـنْكُمْ وَ طۤائِـفَةٌ قَدْ اَهَمَّـتْــهُمْ َانْفُـسُـهُمْ يَـظُــنُّونَ بِـٱللَّهِ غَـيْرَ الْحَـقِّ ظَـنَّ الْــجَاهِلِـيَّةِ يَقُولُـونَ هَـلْ لَــنَا مِنْ اْلاَمْرِ مِـنْ شَىْءٍ قُـلْ اِنَّ اْلاَمْـرَ كُــلَّـه ِللَّهِ يُخْــفُونَ فيِ َانْـفُسِـهِمْ مَا لاَ يـُبْدُونَ لَكَ يَـقُـولُـونَ لَوْ كَانَ لَـنَا مِنَ اْلاَمْـرِ شَىْءٌ مَا قُـتِـلْــنَا هــهُنَا قُلْ لَوْ كُـنْتُمْ فيِ بُـيُوتِكُمْ لَــبَرَزَ ٱلَّذِينَ كُــتِبَ عَلَـيْهِمُ الْـقَـتْـلُ اِلى مَضـَاجِعِهِمْ وَ لِيـَبـْتَـلِىَ ٱللَّهُ مَا فيِ صُدُورِكُمْ وَ لِـيُمَحِّصَ مَا فيِ قُـلُوبِكُمْ   وَ ٱللَّهُ عَلِيمٌ بِذاتِ ٱلصُّدُورِ

“Sonra o üzüntünün ardından üzerinize bir emniyet, hafif bir uyku indirdi ki, sizden bir gurubu örtüp kaplayıverdi. Sizden bir gurubu da nefisleri kaygıya düşürmüştür. Allah Teâlâ´ya karşı cahiliye düşüncesi gibi, hakka muhalif bir zanda bulunuyorlardı.

Diyorlardı ki: Bize bu emirden bir şey var mıdır? De ki:

Şüphesiz emrin hepsi de Allah Teâlâ´nındır. Onlar sana açıklamayacakları şeyleri kendi nefislerinde gizleyiverirler. Derler ki,

Eğer bizim için bu emirden bir şey olsaydı burada öldürülmezdik. De ki,

Eğer sizler evlerinizde olsaydınız, üzerlerine öldürülmeleri yazılmış olanlar yine çıkar, ölüp yatacakları yerlere kadar muhakkak giderlerdi.

Allah Teâlâ göğüslerinizin içinde olanı meydana koymak ve kalplerinizde olanı temizlemek için, bu hadiseyi vücuda getirirdi. Allah Teâlâ göğüslerde bulunanları hakkıyla bilendir.” (Al-i İmran154)

Bilindiği üzere insanı, şiddetli korku içinde uyku tutmaz, uykusuzluk devam ettikçe de perişanlığı artar. Böyle bir hal içinde uyuyabilen korkuyu unutmuş, bir emniyet duymuş, sükûnet bulmuş demektir. [138]

Bu ayette 28 harfin hepsi mevcuttur.

Bu ayet İsm-i Âzam´ın harflerini taşıdığından bu ayetle yapılan dua ret olmaz.

İsm-i Azam kaderi etkilediğinden bu ayet kader sırlarını açıklayan ayettir.

Dikkatli okunmalı Allah Teâlâ´nın kullar üzerindeki tecelliyatını anlamaya çalışmalıdır.

ٱلَّـذِينَ يَـقُـولُـونَ رَبـَّنَا اِنَّـناَ امَـنـا فَاغْـفِــرْ لَــناَ ذُنـــُوبَـنَا وَ قِنـَا عَذابَ ٱلـنارِ اَلـصَّـابِرينَ وَ الـصَّـادِقينَ وَ الْـقَـانِـتِينَ وَ الْـمُـنْـفِـقِينَ وَ الْـمُسْتَــغْــفِـرِينَ بِاْلاَسْــحَارِ  شَــهِدَ ٱللَّهُ َانَّه لاۤ اِلهَ اِلاَّ هُوَ وَالْـمَلۤــئِــكَةُ وَ اُولُوا الْـعِلْـمِ قۤائِمًا بِالْقِـسْـطِ لاۤ اِلهَ اِلاَّ هُوَ الْعَـزِيزُ الْحَكيـمُ  اِنَّ ٱلدِّينَ عِنْدَ اللَّهِ اْلاِسْـلاَمُ

“Onlar ki, Ey Rabb’imiz; biz muhakkak iman ettik, artık bizim için günahlarımızı bağışla ve bizleri o ateş azabından koru, derler.

Onlar, sabır eden, sadık olan, ibadetlere devam eden, infak eden, seher vakitlerinde de istiğfarda bulunanlardır.

Allah Teâlâ, kendisinden başka bir ilâh bulunmadığına adaletle kaim olarak şahitlik etmiştir. Melekler de, İlim sahipleri de şahitlikte bulunmuşlardır. O aziz, hakîmden başka asla bir ilâh yoktur.

Şüphe yok ki: Allah Teâlâ katında din, İslam´dan ibarettir.” (Al-i İmran 16–19)

Hakiki şahit ancak Allah Teâlâ´dır. Allah Teâlâ´dan başka hiç bir âlim ne kendine, ne de diğer eşyaya tamamen şahit değildir. Ben, benim diyebilen insanın bile nefsine şahadeti tam ve mutlak değildir. İnsanın kendisinde bilmediği, şahadet edemediği nice gerekçeler vardır. İnsanın gerek kendinde gerek eşyada hakikaten bilebildiği bilgileri, şahadeti sezebildiği şeyler kadardır.

İnsanda hakiki bir ilim varsa, o da Allah Teâlâ´nın bildirdiği İlâhi ilimdir. Çünkü bu ilim gerek kendisine ve gerek eşyaya olan ilimlerin hepsinin aslıdır. Bundan başka her hangi bir ilimde kâmillik yoktur. Nefislerinde Hakk Teala´nın bu şahadetini sezemeyenler âlimde olamazlar.

Allah Teâlâ ülûhiyetine, birliğine kendisi de şahadet etmiş olmakla ile İslam´ın Allah Teâlâ´nın dini olduğunda şüpheyi kaldırır.

İşte İslam dini Allah Teâlâ ile kullar arasındaki birliktir. Meleklerin ve ilim ehlinin, dini de budur. İlimde bundan başka bir din yoktur.

İslam dinin başı ilmi hak, hak ilmin başı da İslam´dır. İslam´dan başka bir din aramak veya Allah Teâlâ´nın emrinin dışına çıkmaya çalışmak, Allah Teâlâ´dan başkasına teslim olmak demektir ki, dinsizlik ve küfürdür. İsyan ve felakettir. Her kim küfreder, İslam Dini´nden kaçınırsa Allah Teâlâ cezalarını vermekten çekinmez.

فَسُبْحانَ ٱللَّهِ حِينَ تُمْسُـونَ وَ حِينَ تُصْبِحُونَ وَ لَهُ الْحَمْدُ فيِ ٱلسَّموَاتِ وَ اْلاَرْضِ وَ عَشِـيًّا وَ حِـينَ تُـظْـهِـرُونَ  يُخْـرِجُ الْحَـىَّ مِنَ الْمَــيِّـتِ وَ َيُخْرِجُ الْـمَــيِّـتَ مِـنَ الْحَــىِّ وَ يُحْـيِىِ اْلاَرْضَ بَـعْـدَ مَـوْتِــهَا وَ كَـذلِـكَ تُخْـرَجُـونَ

“Artık akşamladığınız vakit ve sabahladığınız vakit Allah Teâlâ´ya tenzih ve tesbihte bulunun.

Hamd, göklerde ve yerde O´na mahsustur ve gündüzün nihayetinde de ve öğle vaktine vardığınızda da, Allah Teâlâ´ya tesbihte bulunun.

Ölüden diriyi çıkarır, diriden ölüyü çıkarır ve yeri ölümünden sonra diriltir. İşte siz de öylece çıkarılacaksınız. (Rum 17–19)

Tenzih, kalp ile veya onunla beraber dil ile olur. Çünkü insan, kalbinden bir şeye itikat edince, dilinden zahir olur. Söylediği zaman da doğruluğu, fiilerinde açığa çıkar. Lisan, kalbin tercümanı, amel de lisanın burhanıdır. Amellerin en faziletlisi ise, lisan ile zikri ve kalp ile niyeti taşıyan namazdır.

Onun için namaz hem zikirdir, hem bir tenzih ve tesbihtir. Tesbih denilince her türlü zikri içine alan namaz akla gelmelidir.

Onun için burada zamanın ahirete doğru akışını gösteren en mühim anları takip eden bereketli beş vakit namazın saatleri açıklanmıştır.

Ayetteki Ölüden diri çıkarır bitkiden hayvan, yumurtadan civciv, nutfeden insan, cahilden âlim, kâfirden mümin gibi, uyuyandan uyanık çıkarır. Diriden ölü çıkarır ve ölümünden sonra hayat verir.

يا سَـمِـيـعُ يا بَـصــِيرُ     [ 10مَرَّاتٍ]

“ İyi işiten ve iyi gören Allah Teâlâ´m.”

On defa okunacaktır.

Allah Teâlâ işitir. Kalplerimizdeki sözleri ve işitilmek şanından olan her şeyi işitir. Her hadiseyi aynı derece açık olarak işitir.

Allah Teâlâ herkesin gizli açık yaptığını ve yapacağını görüp durmaktadır. Karanlıklar O’nun görmesine mani olamaz. Karanlık gibi, yakınlık uzaklık, büyüklük küçüklük gibi insanların görmelerine engel olan şeyler de O’nun görmesine mâni olmaz.

اِنّىِ تَوَكَّـــلْـتُ عَـلى ٱللَّهِ رَبـّىِ وَ رَبــِّكُمْ مَا مِـنْ دۤابــَّةٍ اِلاَّ هُــوَ اخِــذٌ بِنَاصِيَـتِـهَا اِنَّ رَبــِّىِ عَلى صِـرَاطٍ مُسْتَــقِـيمٍ

“Şüphe yok ki, ben, benim Rabb´im ve sizin Rabb´iniz olan Allah Teâlâ´ya tevekkül ettim.

Hiç bir hareket sahibi canlı yoktur ki, onun perçeminden tutan ancak O´dur.

Muhakkak ki, benim Rabb´im dosdoğru bir yol üzerinedir.” (Hud 56)

Sizin de, benim de Malikim, Efendim O´dur, O´nun irade ve dilemesi olmadan, sizden bir fayda, ne de bana bir zarar erişebilir, Çünkü hiç bir dabbe (bir deprenen) yoktur ki O, O´nun perçeminden tutmuş olmasın. Ben her halimde Allah Teâlâ´ya tevekkül ettim. O´nun emniyetine dayandım. Allah Teâlâ Rabb´im ve Rabb´inizdir, demektir.

Allah Teâlâ, dilediği gibi tasarruf eder, hiç birini kaçırmaz, isterse hiç kımıldatmaz. ‌

Şüphe yok ki, Allah Teâlâ doğru yol üzerindedir. Doğruluğun koruyucusu, doğruların yardımcısıdır. Rızası adalet ve istikamet üzeredir.

وَ مَا لَـنَا اَلاَّ نَـتَـوَكَّـلَ عَلى ٱللَّهِ وَ قَدْ هَديـنَا سُـبُـلَـنَا وَ لَـنَصْبِرَنَّ عَلى مَا اذَيـْـتُمُونَا وَ عَلى ٱللَّهِ فَـلْـيَـتَـوَكَّلِ الْمُتَـوَكِّــلُـونَ

“Biz niçin Allah Teâlâ´ya tevekkül etmeyelim ki, bize yollarımızı dosdoğru göstermiştir.

Elbette bize yaptığınız eziyetlere sabrederiz.

Tevekkül edenler de artık, Allah Teâlâ´ya tevekkülde bulunsunlar.”(İbrahim 12)

Her halimizde tevekkül etmek üzerimize vaciptir. Kulun başındaki sıkıntılar olgulaşmanın olacağı işaretidir.

قُلْ لَنْ يُصِـيبَـنـَا اِلاَّ مَا كَتَبَ ٱللَّهُ لَـنَا هُوَ مَوْلـينَا وَ عَلى ٱللَّهِ فَـلْــيَـتَـوَكَّـلِ الْـمُـؤْمِنُونَ

“Deki: Bize Allah Teâlâ´nın yazmış olduğu şeyden başkası isabet etmez.

O bizim Mevlâ´mızdır. Mümin olanlar artık Allah Teâlâ´ya tevekkül etsinler.” (Tövbe 51)

Acı tatlı her ne başımıza gelirse hepsi Allah Teâlâ´nın yazdığıdır. Ne sizin, ne de başkalarının değil, ancak olan şeyler Allah Teâlâ´nın takdiridir. O da lehimizedir.

Maddî ve manevî iyiliğimiz, menfaatimiz, hayrımız içindir.

O bizim Mevlâ´mızdır, sahibimiz, yardımcımız ve her şeyimizdir. Üzerimizde bütün tasarruf ve hüküm O´nundur.

Nasıl dilerse öyle yapar ve ne yaparsa hakkımızda hayırlısını yapar. O, bize hayat ve ölümümüzde kendimizden daha evladır.Bütün müminler Allah Teâlâ´ya tevekkül ederler.

Allah Teâlâ´ya ne kadar tevekkül ve itimat olunursa da, O daha ziyadesine şayan ve layıktır. O´ndan başka tevekkül edilecek, kuvvet bağlanacak yer yoktur.

Kâfirler bunu bilmedikleri için bir insana gerekli olan şeyin kuvvet ve nefis olduğunu zannederler. Kulların yönetimini elimize aldık, diye sevinirler. Bu suretle her biri bir amir olmak, yönetimden bir hisse almak isterler, Dünyada karışıklık, nifak saçarlar. Aslında az bir aklı olan bir kimse idrak eder ki, Allah Teâlâ´ya dayanmayan bir fâninin kendi kendine yetecek kuvveti ve hiç bir şeyi yoktur. O bir seraptan ibarettir. Bundan dolayıdır ki, kâfir ne kadar kendine güvenirse güvensin, bir gün zayi olur gider. Fakat hiç bir şeye değil de, ancak Allah Teâlâ´ya tevekkül eden hakikî mümin ölümden bile korkmayarak imanı kâmil ile Rabb´inin huzuruna varır. Fakat şunu unutmamak lazım gelir ki tevekkül, vazife değil, emirdir. Birçokları ise bundan gaflet ederek tevekkülü terk edilecek vazife gibide görürler.

وَ اِنْ يَمْسَـسْكَ ٱللَّهُ بِضُرٍّ فَلاَ كَاشِفَ لَهُ اِلاَّ هُوَ  وَ اِنْ يُـرِدْكَ بِـخَـيْـرٍ فَلاَ رۤادَّ لِـفَضْلِـهِ يُصِيبُ بِـهِ مَـنْ يَـشۤاءُ مِـنْ عِـبَادِهِ وَ هُـوَ الْـغَـفُورُ ٱلرَّحِيـمُ

“Eğer Allah Teâlâ sana bir zarar dokundurursa artık ondan başka onu bir giderecek yoktur.

Eğer sana bir hayır dilerse artık onun lütfunu ret edecek de yoktur.

Bunu kullarından dilediğine eriştirir ve O bağışlayandır, esirgeyendir.” (Yunus107)

وَ مَا مِنْ دۤابَّةٍ فيِ اْلاَرْضِ اِلاَّ عَلى ٱللَّهِ رِزْقُــهَا وَ يَعْـلَمُ مُسْـتَــقَــرَّهَا وَ مُسْـتَــوْدَعَـهَا كُــلٌّ فيِ كِـتَابٍ مُـبِـينٍ

“Yeryüzünde hiçbir yürüyen hayat sahibi yoktur ki, onun rızkı ancak Allah Teâlâ´ya aittir.

Onun duracağı yeri de, emanet bırakılacak yeri de bilir. Hepsi de apaçık bir kitaptadır.” (Hud 6)

Yerde hiç bir dabbe: yani deprenen hiç bir hayvan yoktur ki, her halinde rızkı Allah Teâlâ üzerine olmasın. İnsan da bu sınıftandır. Yani gerek insan, gerek hayvanın rızkı, kuvveti, gıdası, bütün geçimi Allah Teâlâ´ya aittir. Allah Teâlâ yaşatmak istemediği vakitte rızkı kesiverir. O kesince kimsenin vermesine imkân ve ihtimal yoktur. Fakat yaşatmak istediği müddetçe de bütün âlem mani olmağa çalışsa yine göndereceği rızkı gönderir.

Her birinin duracağı yeri de, emanet bırakılacak yeri de bilir. Sulbünü bilir, rahimini de, yatağı yeri, öleceği yeri de, vaktini de bilir. Hep bunları bilir ve ona göre rızkını verir. Hepsi bir Kitab-ı Mübin´dedir.

Bütün dabbeler, rızkları, duracağı yeri de, emanet bırakılacak yeri levh-ı mahfuza yazılmış, bu kitabı görebilen Melekler, o yazıyı açıktan açığa okur anlarlar. İşte Allah Teâlâ´nın ilmi, kudreti böyle geniş ve kaplayıcıdır.

İnsan rızkını Allah Teâlâ´dan istemeli ve rızk için değil, Allah Teâlâ için  çalışmalıdır.

Rızk meselesi o kadar endişe edilecek bir şey değildir. Allah Teâlâ´dan başkasından rızk beklemek, boşa emek sarf etmektir.

وَ كَأَيٍ مِنْ دۤابــَّةٍ لاَ تَحْمِلُ رِزْقَــهاَ ٱللَّهُ يَرْزُقـــُـهاَ وَ اِيــَّاكُمْ وَهُـوَ ٱلسَّـمِيــعُ الْعَـلِيمِ

“Yeryüzünde yürüyen nice hayvanlar vardır ki, rızkını taşıyamıyor.

Onları da sizleri de Allah Teâlâ rızıklandırır. O, hakkıyla işiticidir, bilicidir.” (Ankebut 60)

Yarattığı mahlûkun hayat garantisi Allah Teâlâ´nın teminatı altındadır. Sebepleri birbirine bağlıyarak isteyerek ve istemeyerek birbirlerinden rızıklanırlar. Öyle bir zincir oluşturur ki, birinin yaşam için mücadelesi, diğerine hayat garantisi olur. Yeri gelir acizden kuvvetli, yeri kuvvetliden aciz istifade eder.

مَا يَفْتَحِ ٱللَّهُ لِلــناسِ مِـنْ رَحْمَةٍ فَـلاَ مُمْسِـكَ لَـهَا وَ مَا يُمْسِكْ فَلاَ مُرْسِلَ لَهُ مِنْ بَعْـدِهِ وَ هُوَ الْعَـزِيزُ الْحَكِيمُ

“Allah Teâlâ, insanlara rahmetten neyi açarsa sonra onun için tutacak yoktur.

Neyi tutarsa artık bundan sonra onu salıverecek yoktur. Aziz, Hakîm olan O´dur.” (Fatır 2)

وَ لَـئِنْ سَأَلـــْتَـهُمْ مَنْ خَلَقَ ٱلسَّـمـوَاتِ وَ اْلاَرْضَ لَـيَــقُولُـنَّ ٱللَّهُ قُلْ اَفَـرَأَيــْتُـمْ مَاتَدْعُـونَ مِنْ دُونِ ٱللَّهِ اِنْ اَرَادَنِـىَ ٱللَّهُ بِضُـرٍّ هَـلْ هُنَّ كَاشِــفَاتُ ضُـرِّه اَوْ اَرَادَنـِىِ بِرَحْـمَةٍ هَـلْ هُـنَّ مُمْـسِكَاتُ رَحْمَـتِهِ قُلْ حَسْبِىَ اللَّهُ عَلَـيْهِ يَـتَــوَكَّلُ الْمُـتَــوَكِّـلُونَ

“Ant olsun ki, onlara soracak olsan,

Gökleri ve yeri kim yarattı? Elbette diyeceklerdir ki;

Allah Teâlâ. Deki;

O halde gördünüz mü?

Bana haber veriniz. Allah Teâlâ´dan başka kendilerine ibadet ettiğiniz şeyler, eğer Allah Teâlâ bana bir zarar verirse; onlar, O´nun zararını açabilecek kimseler midir?

Yahut bana bir rahmet dilese; onlar, O´nun rahmetini tutabilir kimseler midir? De ki,

Allah Teâlâ buna kâfidir.

Tevekkül edenler, ona tevekkülde bulunurlar.” (Zümer 38)

وَ مَا جَعَلَهُ اللَّهُ الاَّ بُشْــرى لَكُمْ وَ لِــتَطْمَـئِـنَّ قُـلُوبُـكُمْ بِهِ وَ مَا ٱلــنَّصْرُ اِلاَّ مِنْ عِـنْدِ ٱللَّهِ الْــعَـزِيزِ الْـحَكِـيمِ

“Allah Teâlâ, bunu size sırf bir müjde olsun ve kalpleriniz bu sayede rahatlasın diye yaptı. Zafer, yalnızca mutlak güç ve hikmet sahibi Allah katındandır.” (Al-i İmran 126)

Allah Teâlâ´nın koyduğu kanunlardan biri de, kulun artık tükendiği yerde ona yardım etmesidir. Çünkü çaresizlikte kuluna yardım etmemek yüce şanına yakışmaz. Kullar üzerine teklifte bulunurken güçleri miktarınca ister. Gücünü aştığı zaman Zat-ı devreye girer.

“O da Rabb´ine dua etti. Şüphe yok ki, ben mağlûbum, artık intikam al, diye niyazda bulundu.” (Kamer 10)

كۤــهـيــعۤــصۤ حمۤــعۤــسۤــقۤ [ 3مَرَّاتٍ]

“Kâf Ha Ya Ayn Sâd, Ha Mîm Ayn Sîn Kâf.”

Üç defa okunacaktır.

Hz. Ali kerremallâhü vechenin rivayetine göre bunlarda İsm-i Âzam sırları vardır. Şiddetli zamanlarda bu isimler ile Allah Teâlâ´ya dua edilmelidir. Sırları çok olan bu isimlerden istifade etmek için, kalbin inanması ve istenen şeyin Allah Teâlâ yanında muteber bir şey olması gereklidir.

Hz Ali kerremallâhü veche Ercûze Kasidesi´nde buyurdular ki;

“Ey talip; ona ulaşmak istiyorsan arif ol, cahillerden olma. O´na ait olan nasları yerli yerince koy, başka bir şeyde kast etme.

Allah Teâlâ´ya karşı korkun olsun. Bir kimse İsmi- Azam´ı yerine kor ve dua ederse bilmeli ki kâinat onunladır. O´nunla tutunur ve her iş onunla hallolur. Ondan faydalanmanın tek şartı inanman ve kabullenmendir.

İnancında zayıflık olursa, onun büyüklüğü zayıflığa döner.

Bu isimler, azametine yemin olsun ki; Rabb´ım tarafından inanç sahibine verildi. Bunların çok büyük olduğunu kabul et. Hidayetine vesile olur. Bu harfleri heceleyerek teker teker yaz. Hükümdarları sabah fakir olarak kaldırır.”

Kutsi Dua Bahâiyye´de İsm-i Âzam sırlarından çok bahsedilmektedir. Asıl hedef isimleri yeri ve zamanına göre zikir etmektir. Bu nasip meselesidir. Çalışıp ermek isteyenler çok olmasına rağmen az kişi bu devlete ermiştir. Bu yolun rehberi Hz. Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz ve dostlarıdır.

إِكْــفِـنَا وَ ٱرْحَـمْـنَا

“Allah Teâlâ´m, bizi düşmanların şerrinden koru ve bize rahmet et.”

هُـوَ ٱللَّهُ

“O, Allah Teâlâ´dır.”

Allah Teâlâ, birliği ile taptığımız, azameti ile müminlerin kalbinde yer tutandır. O´nun zikri ile kalpler terbiye olur ve fena makamlarında yol alınır.

الْـقادِرُ

“Allah Teâlâ Kâdir´dir.”

İstediğini, istediği gibi yapmağa gücü yeten Allah Teâlâ, kudretine bir ayna olmak üzere kâinatı yaratmıştır.

Kuvvet ve kudret sahipleri üzerinde istediği gibi tasarruf eden de O´dur.

Allah Teâlâ her şeye karşı mutlak kadirdir.

Her şeye kadir olduğu içindir ki, dilediği şeyi yaratır ve isterse onda dilediği kadar kuvvet ve kudret de yaratır.

الْـقاهِرُ

“Allah Teâlâ Kâhir´dir.”

Her şeye, her istediğini yapacak surette galip ve hâkim olan ancak Allah Teâlâ´dır.

Kahretmek, bir şeye, onu hor ve hakir kılacak veya mahv ve helak edebilecek surette galip olmaktır. Kuvvet ve kudretiyle her şeyi içinden ve dışından kuşatmıştır. Hiçbir şey O´nun hükmünden dışarı çıkamaz. Ona karşı her şeyin boynu büküktür. Kahrına yerler, gökler dayanamaz. Kahr ile nice azıp sapmış ümmetleri ve milletleri mahv ve perişan etmiştir.

ٱلـظَّاهِرُ

“Allah Teâlâ Zâhir´dir.”

Kesin delillerle ve tecellisi ile bilinen Allah Teâlâ´nın varlığı her şeyden aşikârdır

Duyularımız ve hislerimizle bildiğimiz her şey, O´nun varlığına, birliğine, kemal sıfatlarına delildir. Eşyayı O´nunla hisseder, eşyadaki tecelli ile O´nu buluruz. Güneş aynadaki aksi ile kendi varlığını bize gösteriyorsa, kâinat ise varlığı ile Allah Teâlâ´yı bize bildirmektedir. Varlığın aslı yine O´nunladır.

اْلـبَاطنُ

“Allah Teâlâ Batın´dır.”

Gizli olan; duyu organları ile idrak edilemeyen Vücudu Mutlak Allah Teâlâ´dır. Allah Teâlâ´nın varlığı hem aşikârdır, hem gizlidir.

Zat-ı mevcut olmasına rağmen ulaşılmaz bir sır perdesi altında gizlenmiştir. Çünkü biz O´nu aslı ile bilemeyiz. Fakat varlığını kati surette biliriz. Öyle bir yakîn ile biliriz.

Görülmesi anında bile bu yakinimizden başkası olmazdı.”

Hz. Ali kerremallâhü veche

Allah Teâlâ´nın zahir ve batın olması aynı anda hususiyet gösterir. Zıt faktörlerin aynı anda bulunması ancak Allah Teâlâ için geçerlidir. Mahlûkatta ise bu durum böyle olamaz. Biri gelirse diğeri gider.

الْـفاطِـرُ

“Allah Teâlâ Fâtır´dır.”

Fatır ve fıtrat kelimesi de aynı kökten gelmektedir. Dilimizdeki “Yaratmak” kelimesi manasına uygun düşmektedir. Yoktan varlık sahasına çıkaran demektir.

“De ki; Göklerin ve yerin yaratıcısı olan Allah Teâlâ´dan başkasını dost edinir miyim?

Hâlbuki o besliyor ve kendisi beslenmekten uzak bulunuyor. De ki;

Ben muhakkak emr olundum ki, müslümanların birincisi olayım ve sakın müşriklerden olma buyruldu.”(En´am 14)

ٱلَّـطِيفُ

“Allah Teâlâ Lâtif´dir.”

En ince işlerin bütün inceliklerini bilen, nasıl yapıldığına nüfuz edilemeyen en ince şeyleri yapan, ince ve sezilmez yollardan kullarına çeşitli faydalar sağlayan ancak Allah Teâlâ´dır.

Eşyanın inceliklerini bilir. Çünkü onları yaratan O´dur. Nasıl yapıldığı bilinmeyen, gizli olan en ince şeyleri yapar.

الْخَبِيرُ

“Allah Teâlâ Hâbir´dir.”

Allah Teâlâ, her şeyin iç yüzünden, gizli taraflarından, en küçüğünden en büyüğüne kadar bütün eşya ve hadiselerden haberdardır. Onun haberi olmadan hiçbir hadise cereyan etmez.

قَــوْلُهُ  الْحَـقُّ وَ لَهُ الْـمُــلْـكُ يَـوْمَ يُـنْـفَـخُ فيِ ٱلـصُّورِ عَالِمُ الْغَـيْبِ وَ ٱلشَّـهَادَةِ وَ هُوَ الْحَكيمُ الْــخَبيرُ

“Allah Teâlâ´nın sözü haktır ve sura üfürüleceği gün mülk O´nundur.

Gizli olanı da açık olanı da bilendir.

O hikmet sahibidir, her şeyden haberdardır. (En´am 73)

Allah Teâlâ´nın bize vahyettiği sözlerin hepsi gerçekleşecektir. Bu iman ile O´na yönelip yardım isteriz. Asıl çetin günler kıyamet günü olacaktır.

يا حَــنـَّانُ يا مَـنـَّانُ [3 مَرَّاتٍ]

“Hannân ve Mennân olan Allah Teâlâ´m.”

Hannân, geniş rahmet ve karşılıksız iyilik eden, kullarını zarar veren şeylerden himaye eden, kendinden yüz çevirenin dönüşünü kabul buyuran, hatasını kulun başına kakmayan demektir.

Mennân, kullarına inam ve ihsanını minnetsizce layık olup olmamasına bakmadan istemesinden önce veren demektir.

Bu iki isim 99´lük Esma-ül Hüsna içerisinde geçmez. Lakin bu iki ismin zikrine çalışanlar sırrını görünce hayretler içinde kalırlar. Öyle ki dua içinde zikredilsin de o dua ret olsun. Tecrübe ile sabit olduğu müşahede edilmiştir.

Üç adet okunmalıdır.

يا بَدِيـعَ ٱلـسَّـمـوَاتِ وَ اْلأَرْضِ

“Yeri ve gökleri yoktan var eden Allah Teâlâ´m.”

Zatında, sıfatında, fiillerinde, emsali görülmemiş olan ve benzeri olmayan şeyleri yaratan ancak Allah Teâlâ´dır.

Allah Teâlâ yok olan bir şeyi çalışma ve araştırma yapmadan ‘ol’ diyerek yaratandır. Kâinat yaratılırken öncesi ve benzeri olmadan iradesine uygun yaratılmıştır.

يا حَــيُّ يا قَــيُّـومُ   [ 3مَرَّاتٍ]

“ Hayy ve Kayyum olan Allah Teâlâ´dır.”

Hayy, diri demektir, Öyle bir diri ki, her şeyi bilen ve her şeye gücü yeten demektir.

Allah Teâlâ için ölüm düşünülmez. Daima hazır ve nazırdır. Yaşayan mahlûkatın hayatını veren de O´dur. O olmasaydı hayattan eser olmazdı. Var olanın muhtaç olduğu Vücut-u Mutlak´tır.

Kayyum, her şey üzerinde kaim, eşyayı ayakta tutan demektir.

Bir başka manası da, bir şeyin kıyamı, yani, varlık sahibi olarak durabilmesi neye bağlı ise, onu veren demektir.

Allah Teâlâ her şeyin takdir edilen vaktine kadar durması için sebeplerini ihsan etmiştir. Onun için her şey Hak ile kaimdir. Allah Teâlâ´nın bir an tasarrufunu çektiği tasavvur olunsa idi âlem helak olurdu.

Üç defa okunmalıdır.

يا ذاَ الْــجَـلاَلِ وَ اْلإِكْــرَامِ [7 مَرَّاتٍ]

“Zül-Celâl ve Zül-İkrâm olan Allah Teâlâ´m.”

Allah Teâlâ büyüklük ve kerem sahibidir.

Celal; büyüklük, ululuk manasınadır. Büyüklük alameti olan ne kadar kemaller varsa hepsi Allah Teâlâ´ya mahsustur.

Allah Teâlâ aynı zamanda büyük bir fazl-ı kerem sahibidir. Mahlûkat üzerine akıp taşmakta olan sayıya gelmez, sınır kabul etmez nimetler hep O´nun ihsanı ve ikramıdır. O nimetlerin zerresinde olsun hiç kimsenin hakkı yoktur. Bu isimleri mahlûkat için düşünmek mümkün olmayan şeylerdir. Bu iki isimde İsm-i Âzam sırlarının olduğu rivayeti vardır.

Yedi adet okunmalıdır.

نَسَْألـــُكَ بِعِظَـمِ الاَّهُوتِـــيَّـةِ اَنْ تَــنْـقُـلَ طِـبَاعَـنَا مِـنْ طِــبَاعِ الْــبَـشَــرِيَّـةِ

“Allah Teâlâ´m, azamet-i Lahûtiyen ile Sen´den beşeri tabiatımızın hayvaniyetini, fıtratımıza dönmesini istiyoruz.”

Lahût; keyfiyeti, belirtisi olmayan gözlerin idrakinden gizli olan demektir. ‘Hu’ ismi buna işaret eder. Yani O, zat-ının bildiği, bizim bilmediğimiz gibidir.

O, O´dur.

Bu sıfatla Allah Teâlâ´dan istenmesi sırrına bizim vakıf olamadığımız bir hal yine aynı özellikten zahir olacağındandır.

İnsan yaratılışta melek ve hayvan tarafını haiz olarak dünyaya gelir. Fakat Allah Teâlâ´nın yardımı ile hayvanı tarafını terbiye ve tahvil ederek, melekiyet sıfatına erer. Burada değiştirilmesi istenen kötü ahlakın, güzel ahlaka tahvili ve fıtratın bozulmamasıdır. Çünkü nefis başıboş bırakılırsa aşısız meyve ağaçları gibi, meyvesinden yoksun veya olgun olmayan meyveler verir.

Bıyıkları, tırnakları kesmek, koltuk ve kasıkları temizlemek vb. fıtrat amellerindendir. Bunlar bile terk edildiğinde noksanlıklar zuhur eder.

Mesela, Benî İsrail´de erkekler bıyıklarını uzatmaya başlayınca kadınlar zinaya yönelmişlerdir. Çünkü kadın tabiatı uzun bıyığı sevmez. Bu sebepten dolayı Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem bir şeyi tavsiye etmişse bunda ancak bir hayır ve hikmet aranmalıdır.

Nefis terbiye edilmediği zaman insanın fıtratı bozulur.

Kadına erkek huyu verirsen sevici, erkeğe kadın huyu verirsen lûti olur.

Ancak yaratılıştaki noksanlık tedavi olmaz. Bülbüle gülistan, böceğe çöplük gereklidir.

Aslı noksan olanın, halleri de noksandır.

Yeni testi sidiği çekerse artık su ondan pisliğini gideremez.

وَ أَنْ تَـرْفَــعَ مُـهَجَـنَا مَـعَ مَلــۤئــِكَــتِكَِ الْـعُـلْوِيـَّةِ

“Allah Teâlâ´m ruhlarımızı ulviyette olan meleklerin katına çıkarmanı isteriz.”

Burada asıl istenilen şey yaratılışı ulviyet ve süfliyyet olan insanın tercih yönüdür. Katade (ks) demiştir ki; melekler akıldan, hayvanlar şehvetten, insanlar akıl ve şehvetten yaratılmışlardır. İnsanda hangi yön galip olursa insan o hal üzere olur.

Bir başka manada, melekler ulviyet ve süfliyyet ile memur olduklarından dolayı kötü kişileri cehenneme, iyileri cennete ulaştırırlar.

Allah Teâlâ kullarına ihsanlarını kat kat artırır, kendine dost seçer. Bu ihsanlarından kendisini bile haberdar etmez. İmam Rabbanî (ks) buyurdular ki;

“Allah Teâlâ dostlarını öyle saklamıştır ki, zahirleri bile kalplerindeki kemalattan habersizdir. Nerede kaldı ki, başkaları onların halini bilsin

يا مُـحَــوِّلَ الْحَـوْلِ وَ اْلأَحْـوَالِ حَـــوِّلْ حَالَــنَا اِلى أَحْـسَـنِ الْحَـالِ

“Halleri değiştiren Allah Teâlâ´m, hallerimizi iyi ve güzel olanlara çevir.”

Manasından da anlaşılacağı üzere; kul avam sınıfından ise kötü huylardan iyi huylara, havastan ise ileri makamlara yükselmesi olarak gerçekleşir. Çünkü ‘Ebrarların iyilikleri, mukarrebler yanın da günah gibidir’ sözü bu gerçeği göstermektedir.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem´in

“Ben günde yetmiş kere istiğfar ederim” demesi Efendimizin günahkâr olmasından olmayıp, terakki eden hali sebebi iledir. Maneviyat yolunda nefsin terakkisi, mükellefiyetin artmasına sebep olur. Nimetin ziyadeleşmesi, külfetin artmasına sebeptir.

سُــبْحانَكَ اَللَّهُمَّ وَ بِحَمْدِكَ

“Allah Teâlâ´m Sen´i hamdin ile takdis ve tenzih ederim.”

Allah Teâlâ´nın şanına layık olan tesbih yine zat-ı tarafından olan ile olabilir.

Allah Teâlâ´nın şükrünü yine Allah Teâlâ ile yapabiliriz. Acizin, mutlak üzerinde bir keyfiyeti olmaz. Sakalının beyazlamasına mani olmayan insan neye gücü yetebilir.

أَشْـهَـدُ أَنْ لاۤ اِلهَ اِلاَّ َانْـتَ

“ Senden başka ilah olmadığına şahadet ederim.”

أَسْـتَـغْــفِرُكَ وَ َأتُوبُ إِلَــيْكَ

“İstiğfar ederim ve tövbem sanadır.”

سُبْحاَنَكَ اَللَّهُمَّ وَ بِحَمْدِكَ أَشْهَدُ أَنْ لاَ اِلۤهَ اِلاَّ أَنْت أَسْتَغْفِرُكَ وَ أَتُوبُ إِلَيْك

Bu dua hakkında şu rivayet vardır.

“Abdest bitiminde baş göğe yönelmiş olarak okunursa cennetin sekiz kapısı açılır. ‘Dilediğinden gir’ diye seslenilir.

اَللَّهُمَّ صَلِّ وَسَلِّـمْ عَلى سَـــيِّدِنا مُحَمَّد´ ٱلـسـابِـقِ اِلى اْلأَنـاَمِ نُــرُهُ

“Mahlûkat yaratılmazdan önce nuru yaratılan Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem´in üzerine salat ve selam olsun.”

Bütün mevcudat Hz. Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz´in hürmetine ve O´nun nuru şanından yaratılmıştır. Bu bir hakikattir. Hakikat-ı Muhammediye ilk yaratılışta var olan ve bütün varlığın esası olan zattır. Buna İsm-i Âzam´da denir ki, Hz. Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz´dir.

رَحْـمَةٌ لِلْــعَالَمِينَ ظُــهُورُهُ

“Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem´in bu âleme teşrif buyurması rahmettir.”

Müminlerin terakkisine ve Allah Teâlâ´ya yaklaşmalarına, kâfirlerin ise azaplarının tehir veya teciline sebep olmuştur. Çünkü Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem dünyaya teşrif buyurmadan önce Gazab-ı İlahi tecelli edince azap peşinen gelirdi.

عَـدَدَ مَـنْ مَضى مِـنَ الْــبَرِيَّـةِ وَ مَـنْ بَــقِيَ

“Allah Teâlâ´m, mahlûkatından geçenler ve kalanlar sayısınca Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem´e salât ve selam ederim.”

Kutsi Dua Bahâiyye okuma anı itibarı ile geçmiş ve gelecekler sayısınca Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem e dua ederiz demektir.

“Darda kaldın mı, yolda kaldın mı, düşmanın oldu mu, imtihanda, zor işlerinde; ‘Sallallahü alâ Muhammed’  demelidir.” Gönenli Mehmet Efendi (ks)

وَ مَـنْ سَـعِدَ مِنْــهُمْ وَ مَـنْ شَقِيَ

“Allah Teâlâ´m geçen ve kalanlar ister mümin olsun, ister kâfir olsun, sayılarınca salât ve selam ederim.”

صَلاةً تَسْـتَــغْرِقُ الْــعَدَّ وَ تُحِيطُ بِالْحَدِّ

“Sayıların sonsuzluğu ve sınırları (boyutları) kaplayan salât ile Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem´e salât ve selam ederim.”

Allah Teâlâ´nın bildiği sayılar ve boyutlar ile salât ve selamda bulunurum demektir.

صَلاةً  لاَ غَايـَةَ لَــهَا وَ لاَ إِنْـتِــهۤاءَ لَـهَا وَ لاَ أَمَدَ لَـهَا وَ لاَ انْقِـضۤاءَ لَـهَا

“Başlangıçları ve sonları olmayan, tükenmeyen, okundukça artan salât ile salât ve selam ederim.”

صَلاتَـكَ ٱلَّتىِ صَلَّـيْتَ  بِـهَا عَلَـيْهِ صَــلاةً دۤائِــمَـةً

“Zat-ı´nın Fahri Âlem Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz´e devamlı durmaksızın ettiğin salâtın ile salât ve selam ederim.”

“Muhakkak ki, Allah Teâlâ ve melekleri Nebi üzerine salâtta bulunurlar. Ey iman etmiş kimseler O´nun üzerine salâtta, teslimiyetle selamda bulunun.”(Ahzab 56)

وَ عَــلى  الِِــهِ

“Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem´in âline de salât ve selam olsun.”

Âl, Ehli Beyt-i Muhammediye sallallâhü aleyhi ve sellem, akrabaları ve O´nun yolunda gidenlerdir.

Ehl-i Beyti sevmeyi İmam Şafi radiyallâhü anh farz kabul eder.

وَصَـحْـــبِه

“Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem´in ashabına da salât ve selam olsun.”

Ashab, sahabenin çoğuludur. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem´i gören, iman edenlerdir.

وَعِتْرَتِـه

“Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem´in nesline, zürriyetine, geçmiş ve gelecek akrabasına ve aşireti üzerine de salât ve selam olsun.”

مِـثْــلَ ذلِـكَ

“Yine, sayıların sonsuzluğu ve sınırları (boyutları) kaplayan salât ile bu saydıklarımın üzerine tekrarım olsun.”

سُـــبْحانَ رَبـِّكَ رَبِّ الْعِـــزَّةِ عَمَّا يَصِــفُونَ

“Rabb´in, izzet sahibi, onların (kâfirlerin) isnat ettikleri vasıflardan münezzehtir.”

وَسَـلاَمٌ عَلى الْمُرْسَلِيـنَ

“Selam Rasüllerin üzerinedir.”

وَ الْحَمْدُ ِللَّهِ رَبِّ الْـعَـالَمـِيـنَ

Hamd, âlemlerin Rabb´i olan Allah Teâlâ içindir.” (Saffat 180–182)

Bir hadiste Efendimiz sallallâhü aleyhi ve selem buyurmuştur ki:

“Her kim kıyamet günü ecirden tam ölçekle ölçmek sevindirecekse meclisinin sonunda kalkacağı sıra bu ayetleri okusun.”

رَبــَّنَا تَـقَـبّـَلْ مِنَّا  اِنَّكَ َانْتَ السَّــمِيـعُ الْـعَلِيـــمُ وَ تُــبْ عَـلَــيْـنَا

اِنَّـكَ َانْتَ الـتَّــوَّاَبُ الـرَّحِـيـمِ [3 مَرَّاتٍ]

“Ey Rabb´imiz, bizden kabul buyur.

Şüphe yok ki Sen işitensin ve bilensin. Tövbelerimizi de kabul buyur.

Şüphe yok ki sen merhametlisin, tövbeleri kabul edensin. ” (Bakara 127–128)

Üç defa okunacak.

اَللَّهُمَّ أَعْطِنَا كُلَّ خَـيْرٍ وَأَعِذْناَ مِنْ كُلِّ شَـرٍٍّ [3مَرَّاتٍ]

“Allah Teâlâ´m, bütün hayırları verdiğin gibi, şer olan her şeyden sakınmamızı bizlere nasip kıl.”

Üç defa okunacak.

İnsana hayrın ve şerrin ne olduğunu öğrenmesi farzdır. Bu öğrenmenin faydası insanın kendine olduğu gibi başkasına da vardır. Allah Teâlâ´dan bir şey istemek için, o şeyin bilgisine kavuşmayı da O´ndan istemek lazımdır.

İslamiyet, insanların saadetine çalışanları, kendini kurtarmağa çalışanlardan, daha üstün tutmaktadır

İlim öğrenen kimse, nefsine uymakla kendine zarar yaparsa da, herkes onun ilminden faydalanır. Kendini yakarsa da, başkalarının kurtulmasına sebep olur.

Her şeyin cehaletinden ilmi daha hayırlıdır.

Hz. Ali kerremallâhü veche “şerri şerden kurtulmak için öğrenin” buyurdu.

اَللَّهُمَّ  صَلِّ وَسَــلِّمْ  وَ بارِكْ  عَلى  سَـــيِّدِنا مُحَمَّدٍ  وَ عَلى الِ سَــيِّدِنا مُحَمَّدٍ فيِ كُـلِّ لَـمْحَةٍ وَ نَفَسٍ بِعَدَدِ كُـلِّ مَعْلوُمٍ لَكَ

“Allah Teâlâ´m Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem ile Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem´in ümmeti üzerine rahmetini ve bereketini, Sana malum olan şeyler sayıcınca gözümüz açıp kapayınca ve nefes alış ve verişteki her anımızda dileriz.”

Üç defa söylenecek.

Üç defa yine bilinen bir salâvat okunacak[139]

رَبـَّناَ اتِـنَا فيِ الدُّنْـيَا حَسَـنَةً وَ فيِ اْلاخِرَةِ حَسَنَةً وَ قِـنَا عَذَابَ ٱلـنّاَرِ

“Allah Teâlâ´m, bize dünyada ve ahirette de iyilik ver ve bizi ateş azabından koru der.” (Bakara 201)

Hasene, insanın nefsinde, bedeninde, hallerinde kavuşunca sevinç duyacağı nimettir.

Kelime manası ise; güzel ve güzellik demektir. Esasen hasen; güzel,  sürur ve rağbet olan her hangi bir şey demektir. Bunun için yalnız dünya iyiliği istemek akıl işi değildir.

Basiret sahipleri “Ya Rabb´i hem dünyada ve hem de ahirette iyilik ver” derler ve hatta bu kadarla da kalmayıp, cehennem azabından sığınarak, talep ve dua ederler.

Dünya ve Ahiret haseneleri nelerdir?

Dünyada sıhhat, her şeye gücü yetmek ve hayırlı işler. Ahirette de ise sevaptır.

Üç defa okunacaktır.

Daha sonra Kutsi Dua Bahâiyye´nin bitiminde;

1-adet Fatiha-i Şerif

3-adet İhlâs-ı Şerif

3-Salâvat-ı Şerif; okunur.

Kutsi Dua Bahâiyye´nin başında zikredilen gibi hediye yapılır.

Allah Teâlâ´m yazdığımız açıklamayı eksik ve noksanları ile kabul buyur. Elhamdülilahi rabbil âlemin.

Hüküm ve bekâ ancak Allah Teâlâ´ nındır.

 İhramcızâde İsmail Hakkı
26.06.2005Esenler / İstanbul


[1]—Ezelden ebede kadar, “bir andır” sözü, kelime bulunamadığı içindir. İlahi makamda an demenin de manası yoktur. O´nun katında an demek de, zaman demek gibi ağır ve yersiz olduğu gibi geçmiş ve geleceğinde yeri yoktur.

[2]—Çünkü görünen, bilinen, hayale gelen, müşahede eden, gören, bilen, düşünen ve hayal eden mahlûk ve sonradan olmadır. Ezeli ve ebedi değildir.

[3]—Bütün âlem ise, his olunan, anlaşılabilen şeylerdir. Anlaşılamayan anlaşılan gibi olamaz. Yokluğu mümkün olmayan, yok olabilen gibi değildir. Hakikatler değişemez. Birisi için olan, başkası için söylenemez.

[4]—Allah bir kişi için içerisinde iki kalp yaratmamıştır.” (Ahzab,4)

[5]—Seyyid Muhammed Behaeddin Buharî Hazretleri, insanları Hakka davet eden, doğru yolu göstererek saadete kavuşturan ve kendilerine “Silsile-i aliyye” denilen büyük âlim ve velilerin on beşincisidir.

Allah Teâlâ´nın sevgisini kalplere nakşettiği için, kendisine Nakşibend denir. 1318’de Buhara’ya yakın Kasr-ı Arifan’da doğdu. 1389 ‘de Kasr-ı Arifan’da vefat etti. Kabri oradadır.

İslam âlimlerinin en meşhurlarından olup, tasavvufta en yüksek derecelere ulaşmıştır. Zamanında ve kendinden sonraki asırlarda onun sebebi ile pek çok insan, hidayete, doğru yola kavuşmuştur. Terbiye yolundaki özelliği ile bidatleri en az olan ve kıyamete kadar istikametten ayrılmayacak olmasıdır.

Behaeddin Buharî Hazretlerinin ilk hocası, Hace Muhammed Baba Semmasi (ks) dir. Sonra Seyyid Emir Gilal (ks) hocası oldu. Daha birçok hocalardan ders aldı.

Behaeddin Buharî hazretleri, Emir Gilal (ks) Hazretleri´nin vefatından sonra, insanlara doğru yolu gösterip, rehberlik vazifesini yapmaya başladı.

[6]— Nefsinin arzularına tâbi’ olmuş terbiyesi noksan olan, Allah Teâlâ´ya nasıl kul olabilir?  İnsan, kime tâbi’ ise, onun kuludur.

“Namaz kılmak, ibadet etmek, yalnız müminlere güç gelmez” (Bakara,45)

“Allah Teâlâ´ya şükür edin, eğer hakikaten Ona ibadet, kulluk ediyorsanız” (Bakara,172)

[7]—Açıklama okunurken;

Bir Fatiha üç İhlâs Suresi okunur. Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem ve büyüklerin ruhaniyetine hediye edilir.

Bölümler birbirinden bağımsız olduğu için okumada süreklilik yerine atlayarak okuma veya güne bağlı olarak okuyuş zevki miktarı kadar olması tavsiye edilir. Kutsi Dua´nın Arapça metnini sürekli okuyana ise rasgele açılıp bir yeri okumakta, duanın o kişiye başka bir türlü kazancı olacaktır.

[8]—Büyük isim. Allah Teâlâ´nın kullarında tecelli ettiğinde eşya üzerinde tasarruf etme yetkisi verdiği özel ismin kuvvetidir. Çok şeyler söylenen yorumsuz bir isim iken, hakikatini çok kimsenin bilmediği, ancak nebevi terbiyeden geçenlerin ve rıza makamına ulaşanların kavuştuğu hakiki isimdir. Onlarında bu isimleri dünya niyeti ile söylemeleri vukua gelmemiştir. Çünkü bu ismin öğretilmesi gerekli olmuş olsa idi, Şefkatli Efendimiz sallallâhü aleyhi ve selem ümmetini bu bilgiden mahrum etmezdi. Kutsî dua içinde olması demek, etkisinin yüceliğini ve değerini anlatmak içindir. Allah Teâlâ´nın isimlerinde küçük isim mevzusu olmadığını da unutmamak gerekir. Öyle ise bu ifade niçin kullanıldı sorusu akla gelebilir.

Kur´an-ı Kerim´e sahip olmak ile yolundan gitmek ayrı hususlardır.

Hakikatte İsm-i Âzam vücudun zikridir.

Bütün vücuda tesiri olan ise ruhtur. Ruhun etkisi ise terbiyesinin kuvvetidir. Bir nevi; Büyük isim; terbiye olmuş, Allah Teâlâ´yı en iyi bilen insan demektir.

Yüksek terbiye Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem´in denetiminde gerçekleştiğinden İsm-i Âzâm ile gerçek bir bağlantısı vardır.

Şöyle ki, Ulvî ve süflî (dünya) âlemde Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem´e muhtaç olmayan bir nesne olmadığına göre, Hakîkât-ı Muhammediye ve İsm-i Âzâm birdir denilebilir.

Hakîkât-ı Muhammediye de terbiyesi tamamlanmış İnsan-ı kamil´de muhakkak tecelli eder.

Buna göre Allah Teâlâ´dan başka ‏şeylerden yüz çevirerek, tam bir ihlâsla, terbiye olmak İsm-i Âzam´a kavuşmak demektir.

Emanet ehliyet sahibine verilir. Dünyevi işlerde her ne kadar suiistimal olsa da, maneviyatta bu eksiklik olmaz.

Hz. Aişe radiyallâhü anhâ ile Efendimiz sallallâhü aleyhi ve selem ile arasındaki olan konuşma çok şeyleri açıklar.

“Hz. Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz bir gün şöyle yalvardılar:

Allah Teâlâ´‎m! Ben, senin pak, güzel, mübarek ve yüce katında en sevimli olan, onunla dua edildiği takdirde hemen icabet ettiğin, onunla senden istenince hemen verdiğin, onunla rahmetin talep edilince rahmetini esirgemediğin, onunla kurtuluş talep edilince kurtuluş verdiğin isminle Sen´den istiyorum.”

Başka bir gün Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem Hz. Aişe radiyallâhü anhâ´ya “E‏y Aişe! Kendisiyle dua edildiği takdirde icabet ettiği ismi, Allah Teâlâ´nı‎n bana gösterdiğini sen biliyor musun?” diye sordu.

Hz. Aişe radiyallâhü anhâ der ki:

“Ey Allah Teâlâ´nı‎n Resûlü! Annem babam sana feda olsun, onu bana da öğret!”

“Ey Aişe onu sana öğretmem uygun düşmez!” buyurdu. Bu cevap üzerine ben de oradan uzaklaşıp bir müddet tek başı‎ma oturdum. Sonra kalkıp, başını‎ öptüm ve: “Ey Allah Teâlâ´n‎ın Resulü! Onu bana öğret” diye ricada bulundum.

O yine: “Onu sana öğretmem uygun olmaz, Ey Aişe! Onunla senin dünyevî bir ‏şey talep etmen uygunsuz olur” buyurdu.

Hz. Aişe radiyallâhü anhâ devamla der ki: “Ben de kalkıp abdest aldım, sonra iki rekat namaz kıldım, sonra: “Allah´ım! Sana Allah isminle dua ediyorum. Sana Rahmân isminle dua ediyorum. Sana Bir´rur-rahîm isminle dua ediyorum. Sana bildiğim ve bilmediğim güzel isimlerinin hepsiyle dua ediyorum. Beni mağfiret et, rahmet eyle” diye dua ettim.”

Hz. Aişe radiyallâhü anhâ devamla der ki: “Bu duam üzerine Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem güldü ve: “İsm-i Âzam, senin yaptığı‎n ‏şu duanın içinde geçti” buyurdu.

Yukarıdaki dua içerisinde geçen toplu mana ifade eden cümleler ister istemez, bütün isimleri kapsamaktadır. Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem´in İsm-i Âzam hakkındaki bilginin gösterilme ifadesi ile açıklanması ayrı bir husustur. Görme bilgisi; duyuş ve söyleyiş bilgisinden geniştir.

Mesela; miraçta gösterilen şeylerin dil ile ifadesinin mümkün olmaması gibi. Buna göre İsm-i Âzam bilgisi topluca bir kelime veya cümle içinde söylenmesi mümkün olmayacağı ve terbiye edilmiş vücuda muhtaç olduğu da bir gerçektir.

Cinsi ayrı olan şeyleri, birbirleri ile anlatmakta mümkün değildir. Yine, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem´in vahiy esnasında duyduğu ağırlıkta bu konu içerisine girer. O, bildiği bir lisanla gelen ilâhi kelamın azameti altında ağırlık duymuştur. Lisanın, Allah Teâlâ tarafından kullanılış şeklindeki tecelliyatı ilk anda kavraması O´na ağırlık vermekte idi. Ashab´ın kıymetide buradan gelmektedir. İlk olan bir şeye iman en zor şeydir. Sonradan olan imanlar taklit sınıfına girer. İlk iman eden kadar bir değer ifade etmez.

Önemli olan Allah Teâlâ´dan istemeyi bilmektir. Allah Teâlâ´dan istenilen şeyin dünyalık sınıfından olmaması gerekir. Çünkü dünyalık ihtiyacına Allah Teâlâ kefil olmuştur. Zaruri ihtiyaçlar dışındaki her şey dünyadır. Çünkü Allah Teâlâ dünyaya değer vermez.

Allah Teâlâ´nın sevdikleri bu ismin hakikati içinde olur. Hakikatine kavuşan; Allah Teâlâ´nın işlerine karışmadığı ve dünya nimetlerine rağbet etmediği zaman olur ki, o zamanda istek diye bir şeyde kalmamıştır. O zamanda bilmek, bilmemek, istemek ve istememek aynı şeyler olmuştur.

[9]— Herhangi iki şey arasında, ortak olan sıfatlar ve ayrı olan sıfatlar vardır. Mahlûklar, Allah Teâlâ´nın kendisinden her bakımdan ayrı oldukları halde, görünüşte müşterek olan cihetler de vardır. Allah Teâlâ´nın sevgisi, bir kimseyi kaplayınca, ayrılığa sebep olan noktalar, görünmeyip, müşterek olanlar kalıyor. Yaratan ile mahlûk, birbirinin aynıdır, diyerek gördüklerini söyleyen doğru söylemiş oluyor. Bu şekilde sözleri yalan olmuyor.

[10]-“Gördün mü o kimseyi ki kendi hevasını kendisine tanrı edinmiş.” (Casiye 23)

[11]—Allah Teâlâ´nın kullarını kendine muhatap kabul edip, kişilik vermesidir. Bunun karşılığı olarak ta onlardan kulluk istenmiştir. Fakat bu sorumluluk kulun değer kazanmasına sebep olmuştur. Çünkü insanın aslı pislikten meydana gelmiştir.

[12]—“Kuran okuyacağın zaman, kovulmuş şeytandan Allah Teâlâ’ya sığın” (Nahl 98)

[13]“Ben olmasını dilediğim hiç bir şey hakkında müminin ölümü karşısındaki tereddüdüm gibi tereddüt etmedim. Fakat bunda kulum ölümü hoşlanmıyordu. Ben de kuluma acı gelen şeyi sevmiyordum.”(Hadis-i Kutsi)

[14]— “Bütün işler Allah Teâlâ´nın izniyle olmaktadır. Bir işin ağır yürümesi sizi aceleciliğe yöneltmesin. Çünkü Allah Teâlâ bir insanın acele etmesiyle acele etmez. Kim Allah Teâlâ´ya karşı üstün çıkmaya kalkışırsa Allah Teâlâ onu zelil eder. Kim de Allah Teâlâ´yı kandırmaya kalkışırsa Allah Teâlâ onun planını boşa çıkarır. (Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem´in Son Hutbesi)

[15]“O her gün (her an) yeni bir işle meşguldür.” (Rahman,29)

[16] —Yoklukta tasarruf; O´nun isteği olmadan yok olan var olmaz. Yok olana, yok iken de varlık vermez.

[17]“Biz, rasül göndermedikçe kimseye azap edecek değiliz.” (İsra,15)

[18]—“Kıyamet Allah Teâlâ onlara şöyle hitab eder: “Bugün mülk ve hâkimiyet kimin? Mutlak galip, tek hâkim olan Allah’ın!” (Mümin,16)

[19]—“Ey müminler, size verdiğim rızkların temiz ve helalinden yiyin ve Allah Teâlâ´ya şükür edin, (eğer hakikaten Ona ibadet, kulluk ediyorsanız)” (Bakara,172) ayet-i kerimesindeki, şart ifadesi ile yemek ile emrin birbirine bağlı olması muhtemeldir. Yani eğer Allah Teâlâ´ya ibadet edecekseniz, size rızk olarak gönderdiğimiz lezzetli gıdalardan yiyiniz. Eğer bunu yapamayacak, hatta o lezzetli yiyecekleri ve rızkları, nefsinizin isteklerini yapmak ve nefsinize kulluk etmek için kullanacaksanız, onlardan yemeyiniz, demek olur ki, bu rabliğin gerçek tecellisidir.

[20]—“Eğer Allah Teâlâ, insanların davranışlarının cezasını hemen verseydi yeryüzünde hiçbir canlı yaratık bırakmazdı. Fakat O, onları belirli bir sürenin sonuna kadar erteliyor. Söz konusu süreleri dolunca, kuşku yok ki, Allah Teâlâ kullarının durumunu görmektedir.” (Fatır,45)

[21]—“Sonra göğe yöneldi ki; o, duman halindeydi. Ona ve yere dedi ki: İsteyerek veya istemeyerek ikiniz de gelin. İkisi de dediler ki: İsteyerek geldik.” (Fussilet,11)

[22] —Melekler gibi yaratıldığından bu ifade kullanılmıştır.

[23]Saf aşk; hiçbir bilgi olmayan hale denilir. Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem´in Nuru ve Ruhu, Akl-ı kül ve kalem-i âla olan dört husus aynı şeylerdir. Bu isim farklılığı bağıntılar yönündendir.

[24]—Âlem: Bütün cihan, kâinat. Her şey.

Âlem-i Halk: Madde ve ölçü bulunan şeylerdir. Arşın içinde bulunan her şey, canlılar, yer, gökler, Cennet, Cehennem, melekler, tabiat kuvvetleri, hep âlem-i halktır. Bu âleme (Âlem-i şahadet) ve (Âlem-i mülk) de denir. Halk, ölçmek de demekdir.

Âlem-i emr: Ruhlar âlemi, zaman ölçüsü bulunmayan, Allah Teâlâ´nın emriyle vasıtasız yaratılmanın olduğu âlem. Ol emri ile, bir anda yaratılan, Arşın dışındaki şeylerdir ki, maddesiz, zamansız, ölçüsüzdürler. Bu âleme (Âlem-i melekut) ve (Âlem-i ervah) da denir.

Cevher: felsefe dilinde, mahiyet, asl, öz demekdir. Kendi kendine bulunan şeydir. Bugünkü anlayışımızla madde, bir cevherdir.

Araz: sıfat demekdir. Araz, cevher üzerinde bulunur. Yalnız başına bulunmaz.

Âlem-i Asgar: En küçük âlem. İnsan.

Âlem-i Berzah: Kabir âlemi.

Âlem-i Ceberut: Azamet ve kudret âlemi. Kudret âlemi. Lâhut âlem-i  ile altta bulunan melekut âlemi arasındaki âlem.

Âlem-i Ekber: En büyük âlem. Kâinat.

Âlem-i Ervâh: Ruhlar âlem-i.

Âlem-i Esbâb: Sebepler âlem-i. Dünya.

Âlem-i Fâni: Geçici âlem. Dünya.

Âlem-i Gayb: Zahiren hissedilmeyen, ruhlar, melekler ve cinlere mahsus âlem.

Âlem-i Kevn: Varlık âlemi. Kâinat.

Âlem-i Lâhut: İlâhî âlem. Ruhanî manevî âlem. Yani keyfiyeti, belirtisi olmayan gözlerin idrakinden gizli olan âlem demektir.

Âlem-i Mana: Ehline açık olan, manen anlaşılan âlem.

Âlem-i Melekût: Melekler âlem-i.

Âlem-i Nâsut: İnsanlar âlem-i.

Âlem-i Şuhut: Dünya.

[25]—Aziz Mahmut Hüdayi (ks) riyazat günlerinde çarşı pazarda gezerken daha çok ölmüş insanları gezer görmesi, yaşadığını bildiği insanları görmemesi bundandır. Çünkü nice yaşayan insanlar vardır ki onlar ölü gibidirler. Bu sebeple büyükler ölümde aradıkları husus kişideki terbiye edilmiş nefis sahibi olup olmamaya bakarlar. Çünkü bütün nefisler için ölüm yazılmış bir kaderdir. Nefis terbiye edilince bir nevi ruha döner. Ruh ölümsüzdür. Ruh zahir ve batın lezzetlerini bir arada bulundurur. Rabb´i müşahede edebilir. Hz Ebubekir radiyallâhü anh Efendimiz sallallâhü aleyhi ve selem´in vefatında sahabe-i Güzin efendilerimiz üzülürken, O üzülmedi. Çünkü Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem´in bir âlemden başka âlemlere geçiş yaptığını bilmesidir.

Beşer ölümü tadacaktır. Lakin terbiye edilmiş nefis sahipleri ölümü tatmayacaklardır. Allah Teâlâ´nın şehitler için ‘bilakis diridirler ve rızıklanırlar’ buyurması bu durumun en açık örneğidir.

 [26] – وَمَنْ اَعْرَضَ عَنْ ذِكْرىِ فَاِنَّ لَهُ مَعيشَةً ضَنْكًا وَنَحْشُرُهُ يَوْمَ الْقِيمَةِ اَعْمَى

“Kim de benim zikrimden yüz çevirirse bilsin ki; onun dar bir geçimi olur ve kıyamet gününde Biz onu kör olarak haşrederiz.” (Tâhâ,124)

[27]—İmkân âleminde bundan daha mükemmeli yaratılamaz denmiştir. Çünkü Allah Teâlâ bir şeyi yarattığında onun olabilmesi gereken en son ve mükemmelini yaratır. Zamanla tekâmül etme gibi bir şeyin olması veya noksan olarak yaratması O´nun hakkında düşünülemez. Bu Allah Teâlâ´nın cömertlik sıfatına ters düşmektedir.

Kamil olandan kemal çıkar.

Kur´an-ı Kerim´de “Biz kitap´ta hiçbir şeyi eksik bırakmadık” (En’am, 38) bu hakikati ifşa etmektedir.

İmam Gazâli (ks) “İmkan alanında mevcut olandan daha güzeli ve mükemmeli yoktur” buyurdular.

[28]—Bu tür günahların tövbesi ancak namazdır. Her hangi müslüman bir günah akıbetinde iki rekât namaz kılarsa affa uğrar, rivayetleri vardır.

[29]—Zaman ve mekânın olmadığı akılın idrak edemeyeceği bir halde idi.

[30]—Vesveseden insan kendi başına ve hikmet ilmine kavuşamadan kurtulamaz. Hikmet ilmi ancak Allah Teâlâ tarafından insandan insana aktarılarak gelir. Yalnız gideni kurt kapar, sözündeki kurtlardan biri vesvesedir. Ruhun yalnızlıkta bile bırakılmayıp nefisle arkadaş kılınması vesveseden korumak içindir. Çünkü ruh nefsin beraberliği ile yüksek vasfındaki noksanlığı fark etmiştir. Yoksa ilâhi özelliklerinin sarhoşluğuna düşüp helak olma ile karşılaşabilirdi.

Bu konuya ilişik olarak psikiyatrik tedavide esas olan şey, hastanın güvenini kazanan bir ortam oluşmasını sağlayan kişinin bulunması ile sıkıntı veren şeylerin ortaya çıkmasını sağlamaktır. Vesveseler paylaşıldıkça hastanın korkuları azalır ve ondan kurtulur. Eğer sır durumuna giren durumu devam ederse iyileşme uzun zamana veya uyuşturucu ilaçlara mahkûmiyet olur.

Sonuçta ilmin hakikatine kavuşmak için hayırlı insanları bulup yalnızlıktan kurtulmak lazımdır. Yalnız insan hasta insandır. En güzel dost ise Allah Teâlâ, Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem ve Onların yolundan giden büyüklerdir.

[31]—Celâlettin Suyuti (ks) sahih görüş olarak; ruh ile nefsi tek bir şey olarak kabul eder.

[32] —Zevaid-üz Zühd adlı kitapta şu rivayet vardır.

Kalp ve cesedin misali kör ve kötürümün misali gibidir. Kötürüm köre dedi ki;

Ben meyve görüyorum, fakat ulaşamıyorum. Beni yüklen. O da yüklendi. Sırtına aldı. Köre yedirdi.

[33]—Ak delik ile kara deliğin giriş noktalarındaki bağıntıları burada aramak gerekir.

[34]—Medine de, salgın hastalıklar olmayacağı ve Deccal´ın girmeyeceği, toprağı şifadır, rivayeti vardır. Binaenaleyh, insanın toprağı nereden alınmışsa oraya gömülür, hikmetince Medine toprağına hürmet etmek gerekir. Eskiden hacılar evlerine dönerken ilaç niyetine toprak tabletleri getirip hastalara verirlerdi.

Mekke de, harem olan kısım, kâinattaki en güvenli yerdir. Arş ile yerin perdesiz olduğu kısımdır. Bu iki mekânın kıymetini bilmek gereklidir. Teknoloji ilerledikçe sırları açığa çıkacaktır.

[35]—Ağız ile yalan söylememek dinin emridir. Yalan söylemek arzusunu kalpten çıkarmak terbiyedir. Yalan söylemenin kalbe gelmemesi de hakikate ulaşmaktır. Görülüyor ki, terbiye işi dini hayatı tamamlamaktadır.

[36]—Kur´an-ı Kerim´de geçen harf gruplardır. Sırları içerir. Bütün yorumlar, bu konuda yetersiz kalmaktadır. Bu ilm-in sahibi Hz. Ali kerremallâhü veche´dir. Celcelutiyye Kasidesi´nde kısmî bir bilgiyi ümmete hediye etmiştir. Bu kasideye İsm-i Âzam Kasidesi´de derler.

[37]—[Efendim kul bütün sorgulardan geçse de kul hakkından helalleşmeden geçemeyecek nedir?

Kullar arasındaki haklar ancak hukukî olan haklar değildir. Bunlar elbette sorulacaktır. Fakat bunlar yanında Allah Teâlâ kulların birbirlerinde olan şu önemli hakkı arayacaktır. O nedir bilir misin?

O hak cennet ve cehennem hakkıdır. Çünkü yaratan yarattığını cehenneme atarken diğer kulununun asi olan kuldaki hakkı almasıdır. Eğer bu hak olmasa idi yinede kulunu cehenneme atmaktan vazgeçerdi. Çünkü O en merhametli olandır. Şu hadisi duymadın mı, Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdular ki:

“Kıyamet günü hak sahiplerine haklarını mutlaka eda edeceksiniz. Öyle ki boynuzsuz koyun için, boynuzlu koyundan kısas alınacak, taşa niye bir başka taş üzerine yüklenip kaldığından; adamın adamı niye yaraladığından sorulacak.”

Senin yaratılış icabı ve tabiat gereği dediğin şeylerde hakların aranması, insanlarda da bu aramayı gerektirir. Kullar, başka kulların cehennemde yanmasından bir ferahlık duymazlar. Fakat Allah Teâlâ kullarında inananların kulluk haklarının karşılığını asgari düzeyde arayacaktır. Fakat fazilet düzeyinde aramaz. Çünkü Allah Teâlâ çok fazla ihsan sahibidir. Yani farzları arar, nafilelerde ise ihsanını kat kat artırır. Düşün bir kere bir kulu sıcağın altında oruç tutarken, tutmayan hakkında ceza uygulaması; bu şey oruç tutan kulun çektiği sıkıntının, tutmayan kuldaki hakkını almak için cezanın uygulanmasıdır. Yoksa zâtı asi kulundan rahatsız değildir.

Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem “Fukaralar, cennete zenginlerden beş yüz yıl önce girerler. Bu Allah Teâlâ´nın indinde yarımgündür”(Tirmizi) buyurması bu hak meselesine büyük bir açıklık getirmektedir.] (Hâki´nin Gülnâmesi)

[38]—Ruh ile ceset, her bakımdan, birbirinin zıddı olduğundan, bunların bir arada kalabilmesi için, Allah Teâlâ, ruhu nefse âşık etti. Bu sevgi, bunların bir arada kalmasına sebep oldu.

Kuran-ı Kerim´de;

“Biz insanın ruhunu, güzel bir suretle yaratıp, sonra en aşağı dereceye indirdik” (Tin,4) buyurarak bu hali bize haber vermiştir.

Aslında ruhun aşağı dereceye düşürülmesi ve bu aşka tutulması, kötülemeğe benzeyen bir yüceltmedir. Ruh, nefse karşı olan bu aşkı ile kendini nefis âlemine attı. Kendinden geçerek ve unutarak onun esiri oldu. bir türlü nefis halini aldı. Sanki kötülüğü isteyen nefis gibi oldu.

[39]—Ruh kendini unuttuğu için, önce kendi âleminde, derecesindeki Allah Teâlâ´ya olan bilgisini de unutup cahil ve gafil oldu. Nefis gibi karardı. Fakat Allah Teâlâ çok merhametli olduğu için, rasüller gönderip, büyükler vasıtası ile ruhu kendine çağırdı, sevdiği nefse uymamasını ve dinlememesini ona emretti. Ruh bu emri dinleyip, nefse uymaz, ondan yüz çevirir ise, ancak felaketten kurtulabilmektedir. Yok, eğer, başını kaldırmaz, nefisle beraber kalmak, bu dünyadan ayrılmamak isterse, yolunu şaşırır, saadetten muhakkak uzaklaşır.

[40]—Ruh su gibidir. Dolduğu kabın şeklini alır.   Dürr-ül Fahire´de İmam Gazali (ks) buyurdu ki;

“Müminin ruhu arı suretinde, kâfirin ruhu çekirge suretindedir.” Aslında ikisi de ruhtur.

Kur´an-ı Kerim´de “Mezarlarından donuk ve ürkek bakışlarla çıkarak çekirge sürüsü gibi etrafa yayılırlar.” (Kamer,7) gelmesi kâfirlerin durumuna delil kabul edilmiştir.

[41]—Ruh, bazen beden hükmünü alır ve bedene tabi olur. O hale varır ki; beden hazır ise, ruh da hazır olur. Beden gafil ise, ruh da gafil olur. Ancak namaz kılarken ruh, bütün mertebeleri ile birlikte Allah Teâlâ´ya yönelir. Beden gafil olsa da, ruhun yönelişine mani olamaz. Çünkü namaz, müminin miracıdır.

[42]— Ruh (sır, hâfi, ahfâ), kalp, nefis ve akıl;

[43]—Hazret-i Ömer radiyallâhü anh, Hz. Ebubekir radiyallâhü anh´ın evine teşrif buyurmuştu. Bir de baktı ki, evinin duvarında yer yer yanık ve siyah lekeler var. Bunun sebebini sordu. Onun gizli hâllerini bilenler. Şöyle söylediler: Bazen dert dolu gönüllerinden bir ah çekerlerdi. Ateşi evin tavanında yanık ve siyah lekeler meydana getirdi. Tam kırk gün hiç uyumadan ve geceleri az bir şey yiyerek, gündüzleri oruç tutarak nefsini ıslaha çalıştı.

[44]—Burada da; zat mertebesinin kendisi değil, sureti, örneği sığmaktadır. Kendisinin sığması düşünülemez. Görülüyor ki, kalbin maddesiz, mekânsız şeylerden daha geniş olması, onların kendilerinden değil, suretlerinden daha geniş olmasıdır. Mekânsızlar karşısında, Arş ve Arşta bulunan her şey, zerre kadar bile sayılamaz.

[45]—Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“Yedi kimseyi Allah Teâlâ kendi gölgesinden başka gölge olmayan kıyamet gününde kendi gölgesi altında barındıracaktır:

1-Adil imam,

2-Rabbi´ne taat ve ibadet içinde olan genç,

3-Gönlü mescitlere yönelmiş olan kimse,

4-Allah Teâlâ yolunda sevişip buluşmaları da, ayrılmaları da buna bağlı olan iki kimseden her biri,

5-Zengin ve güzel bir kadının isteği olduğu halde ‘Ben Allah Teâlâ´dan korkarım’ diyerek haramı irtikap etmeyen erkek,

6-İnfak ettiğinden solundaki haberdar olmayacak kadar gizli olarak sadaka veren adam,

7-Tenhada lisanen yahut kalben Allah Teâlâ´yı zikredip de gözü dolup taşan kişi.”

Sayılan yedi sınıfın temelinde Allah Teâlâ´nın korkusu ve sevgisi vardır.

[46] — Abdulkadir Geylânî (ks) den ulaşan sözde bu hakikat açıkça anlatılmıştır.

“Allah Teâlâ’nın hayırlı kulları, diğer insanlara nispetle sağır ve kördürler; kalpleri Allah Teâlâ’ya yakınlık peydâ edince başkasının sözünü duymaz ve görmez olurlar. Yakınlık onları mest-u hayran eder, ilâhî heybet onları kendilerinden geçirir. Muhabbet onları mahbuplarının yani Allah Teâlâ´nın huzuruna bağlar. Artık onlar Celâl sıfatıyla Cemal sıfatının tecellileri arasında bir mevkidedirler, ne sağa, ne de sola meyletmezler. Ayrıca Onların ötesi olmayan bir yönleri de vardır. İnsanlar, cinler, melekler ve diğer yaratıklar onlara hizmet eder. İlim ve hikmet onların susuzluğunu giderir. Onlar Allah Teâlâ’nın fazl-ü kereminden yerler, dostluk şerbetinden içerler. Halkın sözü onları meşgul etmez.

Onlar bir vadide, halk da ayrı bir vadidedir.

Halka, Allah Teâlâ’nın emrettiğini emrederler rasüllere vekâleten, halkı Allah Teâlâ’nın men ettiği şeylerden men ederler.

Hakikat de nebilerin vârisleri bunlardır.”

“Allah Teâlâ’nın hayırlı kulları, O’nun huzurunda edep makamındadırlar. Hakk’tan açık bir izin olmadıkça hareket etmezler, bir adım bile atmazlar. Kalplerine açık bir müsaade ilhamı vaki olmadıkça mubah şeylerden yemezler, giymezler, nikâh yapmazlar ve hiçbir sebepte tasarrufta bulunmazlar. Onlar Hakk ile beraberdirler; kalpleri ve gözleri evirip çeviren yegâne mutasarrıf ile kaimdirler. Rabb´lerine şu dünyada kalpleriyle, ahirette cisimleriyle kavuşmadıkça hiçbir kararları olmaz. Yani Allah Teâlâ’ya kavuşmadıkları müddetçe gönül rahatlığına erişemezler.”

[47]—Nefsin sıfatları, meleklerde olmadığı için, onlar ilerleyemezler. Buna kötü demek, kötülemeye benzeyen bir övüştür. Sıradan insanlar, hayırlı insanların sıfatlarını, kendi insanlık sıfatları gibi bilirler ve bunun için mahrum ve ziyanda kalırlar.

[48] -Onlar aynı şekilde, yemekte, içmekte, çoluk çocuğu ile görüşmekte, onlara yakınlık ve alaka göstermekte, diğer insanlarla aynıdır. Allah Teâlâ, nebiler hakkında buyuruyor ki,

“Biz nebileri yemek yemez birer ceset olarak yaratmadık. Dünyada ebediyen kalıcı da değillerdir” (Enbiya suresi,8)

[49]—Hayırlı insanların güzelliklerini anlatan bir icazetname örneği;

Bismillahirrahmânirrahîm

Allah Teâlâ´ya Hamd olsun, bu icazetnameyi beşeriyeti terbiye için bu aciz Âdem almıştır. Hidayet seccadesine oturmuştur. Beşerin ulaşması gerekli olan hedefe varmak için kurtuluş yoluna intisap edip ve cennete kavuşmak dünya ve dini fark edip ayırmak zikrin aslına ulaşmak nübüvvet şartlarına uymak için kabul etmiştir.

Birliği Yüce olan Mevla´ yı tesbih ederim ki;

Allah Teâlâ O´nu (icazet sahibini) başkalarının nefislerinin bilmediğine ulaştırmış,  O´nu gururdan ve nefsanî duygulardan temizlemiş, maneviyat elbisesini giydirmiş, kendi nuruyla nurlandırmış,  O´na Kutsi elbiseler giydirmiş ve nimetlerini vermiş,  ulvi himmetlerini yüksek tutmuş ve O´nu afv ederek bu icazetname sahibini dostları derecesine çıkarmıştır.

Hamd ederim ki, Hamd etmek, Hakk tarafından istenen şeylerdendir. O´nun verdiği nimetlere şükür ederiz.

O´ndan başka ilah,   birliğine ortak yoktur.

Gözlerin dışarı fırlayacağı günde,   hata ehlinin,   cahillerin,   aşırı gidenlerin ve sınırı aşanlar O´nu bulacaklardır.

Kim ki; cahil birini yol gösterici kabul ederse bilsin ki,   o ilimsiz kişinin davetine icabet Cahiliye Davetine icabet etmek gibidir

Ben Şahadet ederim ki, Seyidimiz, Efendimiz, Sahibimiz Muhammed sallallâhü aleyhi ve selem Allah Teâlâ´nın kulu,  elçisi,  risaletle gelen, Hanif dini üzere olan ve ümmetine vefatına kadar nasihat eden´e,  âline ashabına salât ve selam ederim. Bize Rabbanî bilgileri öğretti.  Kurtuluş ve dinin yollarını açıkladı.

Bize icazet verenler Sünnet-i Muhammediye´ye yapışmışlar ve bu yola bağlı yaşamışlardır. Muhammedî Terbiye yoluna girenlere salât ve selam olsun.

Ey benim Kardeşlerim; Allah Teâlâ´nın razı olduğu sıfat onlardadır. Daima onlar hüzünlü. şehvanî duygulara düşmekten korkarak,   yüzlerini O´na çevirip dua ederek,  kalplerinde Allah Teâlâ sevgisi ile zikrin tilaveti ile meşguldürler. Kalplerinde O´nun nuru, nefesleri misk kokusu, meleklerin zevklerine muttali olmuş sanki sarhoşlar ve sorulduklarında mecnun gibi derler. Onlara bakar şaşar kalırsın. Onlara dağların, yerlerin ve göklerin anahtarları teslim edilmiş. Onlar şeytanın azdırmasından korunmuş ve meleklerin,  ruhanilerin dost edindiği kişilerdir.

Vesselâmü ala men it-tebe’âl-Hüdâ

[Hâdim-ul Fukara Seyyid Abdullah Haşim el Mekki Sivasî (ks) ye verilen icazet]

[50]Nükte

Hayırlı insanın kendi derecesini bilmesi gerekmediği gibi, kendisindeki etki durumu ve sırlarını bilmesi de şart değildir. Etrafındaki insanların ise bilmesi de şart değildir. Onların durumları fark edilse bile fark edilmeyen durumlar olduğu bilinmelidir.

[51] Bir gün gelir bu hayat-ı âlem hayâl olur.

Zamanın nesi varsa cümle ayaklar altına mal olur

Her anı zevk ile geçen günlerin

Âkıbet sonucu ayrılık üzüntü olur

Sermâyeni saâdet bilip saadete er,

Saltanatı  yıkılır dönüp mahvolur

Bir Kâmilin eteğin tutup da murâda kavuş,

Kâmilin eteğin tutan ehli kemal olur.

Devlet o ki olmaya yokluk ona,

Devlet, sanma anı ki anda yokluk olur.

Büyüklerin kapısında toprak et HULUSİ yüzün

Muhakkak onu bil ki makbul-i Zü’l-Celâl olur.

[52]—Onlardan istifade edebilmenin yolu sevmektir. Sevgiyi o kadar ileriye vardırılmalıdır ki, içteki sevgi dışarı sızmalıdır.

Mesela; Üveys el Karânî (k.s) Hazretlerinin Uhut savaşında Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem´in dişi kırıldığında duyunca hangisi olduğunu bilemeyince bütün dişlerini sevgilisi uğruna söktürmüştür. Bu dişler Efendimiz sallallâhü aleyhi ve selleme takdim edilmiştir. Bu halden memnun olan Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem sahabe-i Kirama takdim etmiştir. Üveysi yolunda terbiye olanlar intisap edince ilk işleri dişlerini söktürmek olmuştur.

Üveysilikteki Usul

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem´e üveysi (bizatihi görmeden faydalanmak) olarak terbiye olmak isteyen kişi, yatsı namazından sonra Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem´in mubârek ellerini kendi ellerinde imiş gibi tutup, şöyle demelidir:

“Ey Allah Teâlâ´nın Rasulü, Sana bîat ettim. Eşhedü enlâ ilâhe ilallallah ve Eşhedü enne Muhammeden abdühu ve Resulühu, Bildirdiğin bütün esaslara iman ve kabul ettim”

Eğer büyüklerden birine üveysi olmak isteniyorsa, yalnız olarak oturup, iki rekât namaz kılınır. Sevabını onun ruhuna göndermeli ve ruhuna dönerek oturmalı ve biat etmelidir.

[53] —Nebilerin geldiği nesillerde Allah Teâlâ´ya isyan eden gelmiştir. Fakat gayrı meşru evlat ve zina zuhur etmemiştir.

Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“Allah Teâlâ mahlûkatı yarattı, beni en üstünlerinden, en iyi neslinden kıldı. Sonra kabileler arasında bir seçme yaptı, Beni en iyi kabileden kıldı. Sonra batınlar arasında seçme yaptı, Beni en iyi batından kıldı. Şu halde Ben zat ve şahıs bakımından da, soy bakımından da en iyilerdenim.”(Tirmizî)

[54] —“İbadette kemal üzere olup, mahlûkata şefkat etmek”

[55]-Çaresiz hastalıklar için; gece yarısı 2 rekat namaz kılınır ve Allah Teâlâ´ya dua edilirse İnşallah şifa bulunur.hekimlerin hekimi Allah Teâlâ´dır. “Allah Teâlâ´m, hasta yatırma, imansız bırakma” (Gönenli Mehmet Efendi (ks)

[56]—[Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem´in mübarek göğüsleri üç kez yarıldı.

Birinci yarılışı dört yaşında Halime (radiyallahü anha) Validemiz yanında olmuştur. Bu yarılmada şeytan ve nefsin istekleri çıkarıldı. Bununla şeytana uymak, emirlere itaat etmemek ve yasakları yapmak arzuları alındı.

İkinci yarılışı on yaşında oldu. Bu defa ise kötü düşüncelerin aslı çıkarıldı. Çünkü çocuklarda şahsiyet gelişimi, soyut ve somut kavramların başladığı yaştır. Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem için olmasa bile çocuklar şeytanın hilelerinden kendini koruyamadıkları kaçınılmaz bir hakikattir.

Üçüncü yarılışı İsra gecesinden önce oldu. Bu defa ise şaşkınlık ve korku damarları alındı. Çünkü Allah Teâlâ´yı müşahede makamında meydana gelecek ağırlığın zarar vermemesi içindir. Bu yarılmalar acı duyulmadan kansız ve aletsiz oldu.

Böylece Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem ruhen takviye edilmiş şeytan ve nefisten gelecek saptırma ve korkulardan emin kılınmıştır. Çünkü hataların başında korkuların sebebiyeti vardır. Eğer Allah Teâlâ´nın korkusu diğer korkuları yenmezse, insan hemen isyana ve dünyaya yönelir.] (Muhammedî Dua-İsmail Hakkı)

[57]—Abdullah İbni Ömer radiyallâhü anh buyurdu ki;

“Sevdiğim bir kadınla evlenmiştim. Babam ondan nefret ediyordu. Bir gün bana ‘Bu kadını boşayacaksın’ demişti. Bende kabul etmemiştim. Babam beni Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem´e şikâyet eder ve durumu anlatır. Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem´de bana ‘Ey Abdullah bu kadını boşayacaksın’ buyurdu.” (Dini güzel şekilde bilen ve yaşayan babanın sözlerine isyan eden günahkâr olur.)

[58]—Manevi baba: İnsanı terbiye eden ve Allah Teâlâ´nın yeryüzünde halifesi olmasını sağlayan kişi demektir. Hilafet seviyesine kavuşmak demek insan sıfatına ulaşmak demektir. İnsan-ı Kamil Allah Teâlâ´nın yeryüzündeki halifesidir. Bu kişiler ise saygıya daha layıktırlar.

Maruf el Kerhi (ks); “Kamil insanlar insanların irşadına (doğru yola) haristirler. Bilhassa kendisine intisap eden herkesi hilafet seviyesine (gerçek insanlığa) yükseltmek ve (hizmete) görevlendirmek ister” buyurdular.

[59]—Aliyyü’l- Havas (ks) buyurdu ki; kıyamet gününde her insan terk ettiği nübüvvet ahlakından bir ahlaka karşılık bir bela ile karşılaşacaktır.”

[60]—Terbiye edilişlerine göre insanlar beş sınıftır.

Birinci sınıf, hareketlerin düzeltilmesi,

İkinci sınıf, hallerin düzeltilmesi,

Son üç sınıf ise, yaratılışın düzeltilmesi ile insanlık özelliklerinin kazanılmasıdır.

Terbiye yolundakilerin çoğu son üç derecenin birinci evresinde bulunmaktadır. Azı da dördüncü evresinde, çok azı ise, son evre olan beşincidedir.

Bu beş derecenin üzerinde kâmil olgunluk vardır. Fakat bu olgunluk ahir zamanda Ashab-ı Kiram´dan sonra kimsede görülmemiştir. Bu mertebe, üstün terbiyeci olan Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem´in talebesi olmak makamıdır. Ahir zamanda bu olgunluk Hz. Mehdi aleyhisselâm´da tekrar meydana çıkacaktır.

Terbiye olmuş olanın kazanacağı en üstün makam başkalarını terbiye etme makamıdır. Öyle ki; Terbiye etmek, harikalar göstermekten üstündür.

İnsanın terbiyedeki üstünlüğü beşeri hayatın içinde olması ve Allah Teâlâ´ya yakın olmasıyladır.

Terbiyede Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem herkesten daha üstün seviyeye yükselmiştir. Terbiye etmesi ve etkisi herkesten çok olmuştur.

[61]—Işık mesafesi biriminin 1400 yıl önce kullanılması hakiki bilginin nübüvvet kaynağında geldiğini göstermektedir.

[62]Müminin kalbi denilmesi:

Müminin kalbi, sonsuz olan nurların tecelli yeridir. Belki, sonsuz olanla baki olmuştur. Çünkü kâmil, olgun müminlerden başkasının kalbi mekânsızlık derecesinden aşağı düşmüştür. Mekânlı ve maddeli şeylere karışmıştır. Onlar gibi olmuştur. Böyle düşmekle ve maddeli varlıklar gibi olmakla, onlardan sayılmıştır. Anlaşılacak hale gelmiştir. Anlaşılamayan Allah Teâlâ´yı yerleştirmek gücü kalmamıştır.

Kalbinin geniş olduğunun söylemesi;

Kalbinin mekânsız olduğunu anlatmak içindir. Çünkü mekânlı ne kadar geniş olsa da, yine dardır. Arş, madde âleminin en büyüğü, en genişidir. Fakat mekânlı olduğundan, mekânsız olan ruha yer olan kalbe göre, hardal danesi gibi kalır. Belki daha da küçüktür. Arş, içindekilerle birlikte, bu kalbin içinde, yok gibi kalırlar. Eserleri, izleri bile kalmaz.

Allah Teâlâ´nın yerleşmesi;

Çünkü yer ve gök çok geniş olmakla beraber maddedirler. Mekânlıdırlar. Bir şeye benzetilebilirler. Nasıl oldukları anlaşılır. Mekânsız ve nasıl olduğu bilinmeyen Allah Teâlâ, bunlarda yerleşemez. Mekânsız olan, mekânda yerleşmez. Benzeri olmayan, benzeri olanla bir arada bulunmaz. Mümin kulun kalbi ise, mekânsızdır. Nasıl olduğu anlaşılamaz. Bunun için, Allah Teâlâ buraya yerleşir.

[63]—Aklın hakikati ve ona tabi olan kemalatı kendisi ile anlaşılamaz. Anlamak için nübüvvet kandilinin nurlarından iktibas etmiş, sahih keşif ve açık ilham sahibi olmak lazımdır. Aklın yüksek terbiye ilminde fazla bir yeri yoktur. Onun için nübüvvet hali ve bilgileri, normal insanların aklının çok üstündedir.

[Akıl öyle bir şeydir ki, insan akıl ile ya dalâlete veya hidayete kavuşur. Bazıları aklın her zaman isabetli kararlar verdiğini kabul etmişler ve “aklın yolu birdir” “aklın süzgecinden geçmeyen nakil kabul olunmaz” hükmünü kabul etmişlerdir. Bu ise felaketten başka bir şey zuhur ettirmemiştir.

Kur´an-ı Kerim´de “akletmek” çok kere kullanılmıştır. Onun için akletmenin sınırını bilmek gerekir. Aklın sınırı ise hadisi şerifte şu şekildedir. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdular ki: “Akıllı kimse, nefsini muhasebe eden ve ölümden sonrası için çalışandır. Aciz de,  nefsini hevâsını peşine takan ve Allah Teâlâ´dan temennide bulunan kimsedir." (Tirmizî)

Aklın mükemmel olmadığını Nasreddin Hoca (ks) Hazretleri bir gün eşeğine ters binerek göstermiştir. Görenlerin yargısı hemen “Hoca eşeğe ters binmiş” olmuştur. Fakat Nasreddin Hoca (ks) onlara şöyle cevap vermiştir.

“Gerçektende hepiniz aklın yolu bir diyorsunuz ya; buna eşeğimde dâhil. Aklınız size benim eşekle olan ilişkimde bir terslik olduğunu söylüyor. Bir terslik var, ancak neyin ters neyin doğru olduğuna, meselenin hangi tarafında yer alırsanız öyle cevap verirsiniz. Sizler eşeğin tarafını tutup, bana “ters duruyor” dediniz. Oysa meseleyi benim açımdan gören insaf ehli benim değil, eşeğin altta ters durduğunu görecektir.”

Akıl hüküm verir. Lakin hükümde eşek tarafını tutarsan eşekçe, insanın tarafını tutarsan hakikat tarafından hüküm verirsin. Bu sebeple aklın yolu bir olmayıp, hakikatin bir olduğudur. Hakikati görmek ise sadece akıl ile olmayıp vahiy yolu ile olur. Akıl ise bu vahyi anlamada bir vasıtadır. Tahrif edilmiş vahiyde ise akılın hükmünü aramakta abesle iştigaldir. Fakat biz müslümanlar bu yönden şanslı bir durumda olduğumuz kesindir. Diğer din sahipleri eğer kendilerinde ki hakikî bilgiyi açığa çıkarsalardı, vahyin akıldan üstün olduğunu muhakkak görürlerdi. Şunu da unutma ki, inkâr ehline ne delil getirsen, yinede kabul etmez.

Akıl, Allah Teâlâ´nın bize, bizimde O´na sorumlu olmamız için verilmiştir. Çünkü akılda hüküm verme melekesi ve irade üzerinde büyük etkisi vardır. Yoksa her şeyde üstünlüğü olduğunu düşünmek yanlıştır. Akıl denen nesneyi eğer ilâhi ilimle beslemezsen akıl sapık görüşleri de hakikatten daha çabuk kabul eder. Fakat dersen ki hakikî ilimle birleşmesinin derecesini nasıl bileceğiz. Allah Teâlâ bu konuda kendine düşen Rabbanî vazifesini yapar. Kulunu manevî desteğinden mahrum etmez. Nebileri ile ona destek verir. Nebilere inanmayan için nasıl olur dersen de, Allah Teâlâ bütün insanların hidayetini takdir etmemiştir deriz. Allah Teâlâ adaletli davranmamıştır, diye bir söz söylersen;  Allah Teâlâ´ya yemin ederim ki,

“Allah Teâlâ bir kulu hakkında hiçbir zaman haince davranmadı. Onu cehenneme atmak için fırsat aramadı. Kullarına ne gücünden fazla yük yükledi ve nede zulmetti. Fakat kulları O´nun bütün sözlerinin doğruluğunu anlamak için ölümü beklemektedirler. Bilmiş ol ki, Allah Teâlâ doğru söyler.” Burada sözü bitirmek lazımdır.

“İnsanların en cahili, bildiği halde yapmayan ve en faziletlisi ise Allah Teâlâ’dan en çok korkandır.” (Süfyan b. Uyeyne radiyallâhü anh) ] (Hâki´nin Gülnâmesi)

[64]—İmam Şibli (ks) buyurdu ki; “Ey Allah Teâlâ´m! Beni hangi şey için azaba atarsan at. Yeter ki beni utanç azabı ile azaba düşürme.”

[65]—An; öncelik ve sonralığın arasında olmasından durumunun tayini mümkün olamaz. Zaman bu kelimede değerini kaybeder.

[66]-Sahiheyn´de yine Huzeyfe radiyallâhü anh´dan gelen bir rivayet ‏şöyledir: “Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdular ki:

“Kıyamet günü, Havz-‎ Kevserime bir kıs‎ım gruplar da gelecekler ki, onlar oradan uzaklaştırılacaklar. Ben:

“Onlar benim ashabımdır!”diyeceğim. Fakat:

“Sen, onların arkandan neler işlediklerini bilmiyorsun!”  denilecek.” (Buhârî, Müslim)

[67]Eve kapanma emri; zaruri olmayan işler dışında, halkla irtibatı kesmek mecburi temaslardan vazgeçilmemesi şeklinde anlaşılmıştır.

Yukarıdaki rivayette de görüldüğü üzere, yalnız eve çekilme yeterli değildir. Bir başka rivayette: “Göze batıcı, dikkat çekici davranışlardan kaçınarak kendinizden az bahsettirin” denmektedir.

Başka bir hadisi şerifte Abdullah İbni Amr İbni’l-Âs rivâyet eder ki;

Biz bir gün Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem´in etrafında oturuyorduk. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem fitneden söz etti ve dedi ki: “İnsanları vaatlerini tutmaz, emanetlere ihanet eder ve iyilerle kötüler şöyle karma karışık olup -parmaklarını kenetleyerek gösterir- birbirinden tefrik edilemez halde görürseniz işte o zaman fitne gelmiş çatmıştır.” Ben yanına giderek “Kurbanın olayım, o zaman ne yapmamı tavsiye edersin?” diye sordum.

Dedi ki: “Evine kapan, dilini tut, iyilikle amel et, kötülüğü de terk et, kendi nefsini ve yakınlarını kurtarmaya, korumaya çalış, başkasının işiyle meşgul olma.”

[68]—Allah Teâlâ´nın kulu sevmesi şaşılacak şeylerdendir. Aslında O hiçbir şeye muhtaç olmayan bir hükümdardır.

[69]—Şeyh´ül Ekber Muhyiddin Ârâbî (ks) Hazretleri Fusus-ul Hikem kitabından anlaşıldığına göre cehennemde kalışın sonsuz, azabın sonsuz denilebilecek kadar uzun olacağıdır.

“Bir zaman gelecek ki cehennemin dibinde suteresi bitecektir.” Hadisi şerif, orada bir alışılacak bir yaşamın başlayacağıdır. Buna göre cehennemde negatif ama normal bir hayat oluşacaktır.

Alıştıkları şeyden ayrılanların yaşayamadıkları ve azap çektikleri bilinen gerçektir. Allah Teâlâ cehennemlikleri cehenneme ülfet edecekleri şekilde yaratmıştır.

[Dürr-ül Fahire´de İmam Gazali (ks) buyurdu ki;

“Müminin ruhu arı suretinde, kâfirin ruhu çekirge suretindedir.”] Çekirge sıcak ortama daha iyi uyum sağlar.

Cehennem ehli ateşle ve cehennemle ülfet edip mutlu olacaklardır. (Haki´nin Gülnâmesi)

[70]—“Birçok velinin kelamında “narında hoş nurunda hoş” gelmiştir. Allah Teâlâ´m seninle olmaktan bizi uzak kılma, ayrı düşürmede bizi yeter ki cehennemine at, demektir. Çünkü âşıklar sevgilinin cevr-ü cefasından üzülmezler. Cehennemde yanmak bile olsa bir sonsuzluğun lezzeti vardır. Ahirette Allah Teâlâ´ya karşı bir kin hissi olmayacaktır. Bir şekilde Allah Teâlâ´nın rahmeti her şeye tecelli edecektir. Bu tecelliyât Rabb´imize layık olan şekilde olması iktiza eder. Her halde hiçbir şey O´nun emrinden ve fiilinden uzak olmayacaksa ancak O´nun rahmetini beklemek bize düşer.” (Haki´nin Gülnâmesi)

[71]—(Haşr,17), (Tegâbün,10)

[72]—(Nisa,93–110),(Tevbe,63–68),(Nahl,29),(Mü’minun,103), (Zümer,72), (Mümin,76),   (Zuhruf,74), (Cin,23), (Beyine,6)

[73]“İnkâr edenler zaman zaman, keşke biz de müslüman olsaydık, diye arzu ederler.”(Hicr,2)

[74]—İsmail Hakkı Toprak İhramcızâde (ks) bir sohbetlerinde, Naci fırkasının olması gereken özelliklerini anlatarak şöyle buyurdular.

Kim ol deme buldu yol vasl oldu Niyazi ol

Naci denilen fırka bu zümre imiş ancak

“Naci denilen fırka işte sizlersiniz. Kardeşlerim, bakarsınız ki, bazı kişiler bir terbiye yoluna giriyor çok geçmeden acaibten, garaipten haber veriyor. Kendilerini bir adam olduklarını sanıyorlar. Fakat büyük kim, küçük kim sonra belli olur. Bizim terbiyemize gelen kimse uzun yıllar çalışır, ancak kendi küçüklüğünü fark eder. Yetmez mi bu fark. Keramet Kulu Allah Teâlâ´dan uzaklaştırmaya sebep olur. İnsan Ahlak-ı Muhammedi sallallâhü aleyhi ve sellem ile ahlaklanmalı, kuldan istenen budur. İnsanla ebedi âleme gidecek kazanç da ancak budur.”

Harikaların çok olması, terbiyenin tamamlığını ve olgunluğunu göstermez. Harikaları daha az olduğu halde, kemal ehli olanlar, çok görülmüştür.

[75]—“Şeytan dahi Allah Teâlâ´nın rahmetinden ümit kesmediği bilinen bir gerçektir. Fakat kendini düzeltme, doğru yola getirme imkânından mahrum ve  “racîm” sıfatına müstahak olduğundan yaptığı bütün kötülüklere de pişman olmuştur. Fakat Allah Teâlâ´nın gazabına Âdem aleyhisselâm´a secde etmemekle düşmüştür. Bu ise varlığının kibir ile yoğrulması ve kendine aşırı güvenden gelmiştir. Onun için hiçbir şekilde kendine güven getirmemek gereklidir.

Günahlarımız kulluğumuzun işaretidir. Sevaplarımızdan bize bir övünme gelecekse öyle sevaptan, şeytan gibi kovulmaktan Allah Teâlâ´ya sığınmak gerekir. (Haki´nin Gülnâmesi)

[76]Hz. Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz sebebi ile bizleri bağışlamanı diliyoruz. Sen, O´nu seversin. O´da bizleri sever. Bu muhabbet aşkına bizleri af ve mağfiret buyur.

[77]—Âşıklar Aman zikrini çok yaparlar. Aman lafzının sayısal değeri Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem´in Muhammed ismine eşit olduğundan (92) zikirleri Aman Ya Muhammed ´dir. Onun için Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem´in yoluna sarılarak nefsanî düşünceleri atıp, niyetlerini Hakikat-ı Muhammediye´ye yönelterek ve O´nun ruhaniyetinden yardım isteyerek terbiye yolunun büyüğüne tâbi olmaktır.

[78]—“Kur´an-ı Kerim´i çok okuyan ve bilenden maksat, onunla diğerlerinden çok amel eden, geceleri çok ibadet eden ve yasaklardan sakınan demektir.” İmam Şarânî (ks)

[79] —Mesela: Teheccüt namazı Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem´e vacip olduğu halde bizlere vacip değildir. Sadaka ve zekât ümmetine caiz iken O´na caiz değildir. Onun için yolundan giden büyüklerin sünnete bağlılıkları bundan dolayıdır.

[80]—Nebilerden sonra, en üstün Ashab-ı Kiram ise de, sonra gelenler, bunlara çok benzedikleri için, hangilerinin daha üstün oldukları anlaşılamaz gibi olmuştur. Belki de, Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem,

“Öncekiler mi daha üstündür, yoksa sonrakiler mi? Bilinemez” buyurdu.

Yoksa “Öncekiler mi daha üstündür, yoksa sonrakiler mi? Bilmem” buyurmadı. Çünkü hangilerinin daha üstün olduğunu biliyordu. Onun için, “En üstün olanlar, benim zamanımda bulunan Müslümanlardır” buyurmuştu. Fakat çok benzedikleri için, şüphe hâsıl olduğundan “Bilinemez” buyurdu.

[81]—(Bakara, 152)

[82]—Bu konuda yanılmalar olmaktadır.

Hz. Ebubekir radiyallâhü anh bir kimsenin Kur’an-ı Kerim okurken ağladığını gördü.

“Biz de böyle idik, fakat şimdi kalplerimiz katılaştı” buyurdu. Bu söz, kötülemeye benzeyip, övünmek olan sözlerdendir.

[83]—Bir kul dünyada görmediği manevi nimeti ahirette göremeyecektir. Buna göre, Allah Teâlâ´yı dünyada görür gibi bilemezse ahirette göremeyecektir demektir. Maddî nimetler ise dünya şartlarına göredir. Ahiretteki nimetlerin dünya ile alakası yoktur.

[84]“Allah Teâlâ´nın nehyettiği her şey büyüktür. Çocukların kumara benzeyen oyunu bile.” (Ramuz)

[85]—Mesela; Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdular ki; “Herhangi bir kimse;

Bir kadınla soylu olduğu için evlense, Allah Teâlâ o kimseyi zillete,

Malı için alsa fakirliğe,

Güzelliği için alsa alçaklığa düşürür.

Fakat gözünü haramdan yummak, edep yerini korumak ve kan yakınlığını devam ettirmek için evlenirse Allah Teâlâ eşi ile birlikte mutlu ve bereketli kılar”(Taberâni)

[86]—“Her ümmetin bir fitnesi vardır. Benim ümmetimin fitnesi de maldır.” Hâdis-i Şerif

[87]“Sizin mallarınız ve evlatlarınız fitne ve imtihandan başka bir şey değildir. Allah Teâlâ´nın katındaki mükâfat ise, büyüktür.” (Tegâbün, 15).

[88]—İbn-i Mes’ûd radiyallâhü anh demiştir ki:

Abdullah’ın hayatı kudretinde olan Allah Teâlâ´ya yemin ederim ki:

“Melek kaderini yazdıktan sonra, cenine ruh üflenir. Cenin canlanır. Sizden bir kişi fıtratı icabı dünyada iyi iş işler de hatta kendisiyle cennet arasında yalnız bir kulaç mesafe kalır. Bu sırada meleğin ana karnında yazdığı yazı gelir; o kişiyi önler. Bu defa o, cehennemliklerin işini işlemeğe başlar da cehenneme girer. Sizden bir kişi de fena iş işler. Hatta kendisiyle cehennem arasında ancak bir kulaç mesafe kalır. Bu sırada meleğin yazdığı kitabı gelir onu önler. Bu defa o kişi cennet ehli işini yani hayır iş işler, cennete girer.”

Aman Ya Rabb´i!

[89]—Gerçek hayat; Allah Teâlâ´ya ait olduğundan duada talep edilende O´dur.

[90]—Genelde birbirine yakın manalarda kullanılsa da ibadet borç ödeme, taat fazilet kazanma üzerinedir. İbadetteki mecburiyet taattakinden geniştir. Son zamanlarda taat ve ibadetler hususunda, insanların ibadeti terk ederek taat üzere oldukları ve o yöne yöneltildikleri görülmektedir. Çünkü taatın sosyal içeriği olmasından dolayı Allah Teâlâ´nın rızası için olmasa bile dünyevi menfaati hemen görülmektedir. İbadetlerin mükâfatı genellikle ahirette olmasından dolayı, çok ibadet eden kişi dünyada zaruret içinde olması muhtemeldir. Kur´an-ı Kerim´de; “Rasül’e itaat eden Allah Teâlâ´ya itaat etmiş olur.” (Nisa, 80) gelmiştir. Bu inceliği unutmamak gerekir.

[91]— Muhammed Bahâüddin Nakşibend (ks) dedi ki;

“Bir kimsenin dili susar, kalbi konuşursa günahları azalır.

Bir kimsenin dili konuşur, kalbi susarsa dili hikmet söyler.

Bir kimsenin dili ve kalbi beraber susarsa Hakk tecelli eder.

Bir kimsenin dili ve kalbi konuşursa şeytanın maskarası olur.”

[92]-“Allah Teâlâ´nın nimetlerini saymaya kalksanız, değil tek, tek saymak, topyekûn bile sayamazsınız.” (Nahl 18) Bu ayet kulun şükrü hakkı ile eda edemeyeceğini gösterir.

[93]-“Âdemoğlunun kalbi tencerenin kaynamasının tam haddini bulmasından daha çabuk değişir.” (Ramuz)

[94]—Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki; “Yâ Bilal, infak et, arş sahibi azaltır diye korkma.”

[95] —Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki:

“Allah Teâlâ´nın emir ve yasaklarına giren meseleleri tatbik eden ve müsamaha ve gevşeklik göstermeyen iyi kimse ile yasakları işleyen kimselerin durumları, bir gemiye binip kur´a çekerek, geminin alt ve üst katlarına yerleşen yolculara benzer.

Öyle ki, alt katta oturanlar, su ihtiyaçlarını giderirken üsttekilerin yanından geçip onları rahatsız ediyorlardı. Alttakiler bu duruma son vermek için bir balta alarak geminin dibini delmeye başlasalar, üsttekiler hemen gelip:

‘Ne yapıyorsunuz?’ diye sorunca alttakiler:

‘Biz su ihtiyacımızı görürken sizi rahatsız ediyorduk, hâlbuki suya muhtacız, şimdi sizi rahatsız etmeden yerimizi delerek bu şekilde elde edeceğiz’ deseler ve üsttekiler bu işte onlara mâni olsalar hem kendilerini kurtarırlar, hem onları kurtarmış olurlar. Eğer yaptıkları işte serbest bıraksalar, hem onları helâk ederler, hem de kendilerini helâk ederler.”

[96]—Hikmet ile felsefeyi birbirinden ayırmak gerekir. Hikmet ilâhi, felsefe aklî kaynaktan ilham almaktadır.

[97]—[Şah Hâşim Risâlesinde yazıyor ki; Allah Teâlâ kullarından birini veli yapmak dilerse, onun Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem´in huzuruna götürülmesini emreder. Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem emreder ve;

“Oğlum Seyyid Abdülkadir Geylânî (ks) Hazretlerine götürün, velâyete layık olup olmadığını araştırsın” buyurur.

Seyyid Abdülkadir Geylânî (ks) Hazretlerine götürülür. Eğer o zat-ı velâyete layık görürse, ismini Muhammedî Defterine yazar. Mübarek mührü ile mühürler ve bunu Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem´in emri ve tasdiki konur. O zat-a velâyet, berat ve hilâfet tertip edilip zamanın gavs-ı vasıtasıyla sahibine ulaştırılır. O veli makbul ve korunmuşlardan olur. Bu vazife kıyamete kadar Abdülkadir Geylânî (ks) Hazretlerine verilmiştir. Başka görevlisi de yoktur. Bu işe yalnız bakmaktadır. Her asırda kutuplar, gavs ve bütün veliler O´ndan feyz almaktadırlar.”

Önce şunu bilmek lazımdır. Hazreti Abdülkadir Geylânî (ks), 1077 (hicri470) yılında, Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem´in vefatından 445 yıl sonra, Hazar denizinin güneyinde Geylânî kasabasında doğmuş, 1165 (hicri 562) yılında 91 yıllık muhteşem bir ömürden sonra, yani 833 yıl önce bu âleme veda etmiştir. Soy itibariyle hem Seyyid, hem de Şerif idi. Yani soyu, babası Seyyid Musa tarafından İmam-ı Hasan radiyallahü anh Efendimiz’e, annesi Fatma Hatun tarafından da İmam-ı Hüseyin radiyallahü anh Efendimiz’e dayanmaktadır.

Onun için şu ibare meşhur olmuştur:

“Veliler Sultanı Abdülkadir Geylânî, aşk ile doğdu,

Kemal ile ömür sürdü ve kemal-i aşk ile Rabb’ine vasıl oldu.

(Aşkın sayısal değeri 470, kemalin sayısal değeri 91 dir. Aşk yılından sonra 91 yıl yaşamıştır.) İsmail Hakkı Toprak İhramcızâde Sivasî Hazretleri  (Vefat: 02.08.1969) bu konuya devamla şöyle buyurmuştur.

‘1955 senesinde Seyyid Abdülkadir Geylânî (ks) Hazretleri yukarıda bahsettiğin vazifesini bi-zâtihî temessül ederek beşeri âlemde bize teslim etti. Yukarıdaki söz bizim zamanımızdan önce yazıldığını da unutma. Biz bu makamı bir üstünlük saymayız. Ne mutlu bizlere ki, Onlar bizi sever, bizde Onları severiz. Sende bizi sevdiğin için bu sevgide beraberiz.’] (Haki´nin Gülnâmesi)

[98]—Mevlana Abdurrahman Cami (ks)´nin Nefahât’ü-l Üns Kitabı- Mecdüddin Bağdâdî (ks) menakıbında İbn-i Sina hakkında Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem buyurmuştur ki;

O, benim vasıta ve aracılığım olmadan Allah Teâlâ´ya vasıl olmak istedi. O´nu elimle şöyle engelledim ve cehenneme düştü.”

Yine; “İlimle Allah Teâlâ´nın sapık kıldığı kimsedir”

Aliyyü’l-Havvas buyurdu ki;

“Allah Teâlâ´yı keşif yolu ile değil, düşünce ve akıl yolu ile öğrenmeye çalışan bir kimse, muhakkak O´nu bir şeye benzetir. Bu hatadan ancak keşif yolu ile kurtulabilinir.”

[99]—(Cinler, dediler ki): “Biz göğe dokunduk, onu kuvvetli bekçiler ve alevlerle dolu bulduk.” “Hâlbuki (daha önce) biz onun bazı kısımlarında (haber) dinlemek için oturacak yerler (bulup) oturuyorduk; fakat şimdi kim dinlemek isterse, kendisini gözetleyen bir alev huzmesi buluyor.” (Cin,8–9)

[100]—Doğu; İslam âlemi, Batı; Ehl-i Kitap ve diğerleri, yorumu da getirilebilir. Şirk ehli bile kıyamette Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem´in şefaatini bekleyeceklerdir. Fakat Allah Teâlâ´nın Müslümanlara olan vaadi vardır.

“Eğer dileseydik bütün insanlara hidayet verir, doğru yola koyardık. Lâkin «Cehennemi cinlerden ve insanlardan bir kısmıyla dolduracağım» hükmü kesinleşmiştir.” (Secde,13)

[101]—Psikiyatrik vakaların temelinde olan şeyler korkular ile başlar ve ümitsizlikle meyvesini verir. Bu nedenle insandaki ilmin değeri burada çıkar. Çünkü ilim aklın sapkınlığını teskin etmektedir. Akıl nebevi bilginin desteği ile mükemmelleşmesiyle kendisini koruduğu gibi bedeni ve başkalarını da korur. Fakat herkesin ilim ehli olması mümkün olmadığı için, âlimlerin yanında bulunmak onlardan faydalanmayı doğurur ki, insan için kurtuluş sebebidir.

[102]—Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“Bir kimse haram yoldan kazanıp, topladığı maldan sadaka verirse, hiçbir sevap kazanamayacağı gibi suçu ve günahı da kendisine ait olur.”

[103]—“Bilmez misin ki, göklerin ve yerin mülkü muhakkak Allah Teâlâ´nındır. Sözler için Allah Teâlâ´dan başka ne bir dost ve ne de bir yardımcı vardır.” (Bakara 107)

[104]—“Sizin dostunuz ancak Allah Teâlâ´dır. O´nun Rasülü ve iman etmiş olanlardır. O iman edenler ki, namazı dosdoğru kılarlar ve zekatı verirler ve onlar rükû’a varanlardır.” (Maide 55)

“Şüphe yok ki, benim koruyucum, o kitabı indirmiş olan Allah Teâlâ´dır. O bütün salih kullarını gözetir.” (Araf 196)

[105]“Sizin mevlânız Allah Teâlâ´dır. O yardımcıların en hayırlısıdır.” (Al-i İmrân 150)

[106]“Allah Teâlâ iman edenlerin velisidir. Onları zulmetlerden nura çıkarır. Kafir olanların velileri ise tağuttur. Onları nurdan zulmetlere çıkarırlar. İşte onlar cehennem ehlidirler. Onlar ateşte ebedi olarak kalan kimselerdir. (Bakara 257)

[107]—Allah Teâlâ sizin düşmanlarınızı daha çok bilicidir. Allah Teâlâ bir veli, bir yardımcı olarak da kâfidir.” (Nisâ 45)

[108]—“Üç defa söylenmesi zât, sıfat ve fiillere işâret içindir. Birincisi ile gafilleri ikaz, ikincisi ariflere tarif, üçüncüsü vuslat lezzeti için söylendi. (Salat-ı Meşiş İsmail Hakkı Bursevî)

[109]—Cebbar ismi celilinde bu iki ma´nadan başka bir açıklama daha beyan etmişlerdir. İbni Enbari demiştir ki: Allah Teâlâ´nın sıfatında cebbar, kendisine erişilmez, el uzatılamaz demektir.

Bir de İbni Abbas Hazretlerinden rivayet olunduğu üzere el cebbar, büyük melik, yani çok büyük azametli padişah manasına gelir.

[110]“Ancak tövbe edenler, kendilerini düzeltenler ve doğruyu açıklayanlar müstesna. İşte ben onların tövbelerini kabul ederim. Tövbeyi çokça kabul eden, esirgeyen ancak benim.” (Bakara 160)

“Onlar bilmediler mi ki, muhakkak Allah Teâlâ, O kerem sahibi mabut kullarından tövbeyi kabul eder ve sadakalarını alır. Şüphe yok ki tövbeleri kabul eden, pek merhametli olan ancak Yüce Yaratıcıdır”(Tövbe 104)

“Eğer üzerinize Allah Teâlâ´nın lütfu ve rahmeti olmasa idi haliniz ne olurdu? Şüphe yok ki, Allah Teâlâ tövbeleri kabul edicidir, hikmet sahibidir.”(Nur 10)

“Artık Rabb´ine hamd ederek tesbihte bulun ve O´ndan mağfiret dile, şüphe yok ki: O tövbeleri çok kabul edici olmuştur”(Nasr 3)

[111]—Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdular ki:

“Beni İsrail içinde bir kimse vardı. Doksan dokuz insan öldürmüştü. Sonra, bu adam evinden çıkıp, o zamanın büyük âlimlerine bu cinayetlerin tövbe ile afvı imkânını sormağa başlamıştı. Önce bir rahibe varıp sordu. Acaba benim için tövbeden istifade ihtimali var mıdır? Dedi. Rahip:

—Hayır, yoktur, diye cevap verdi. Bu menfi cevap üzerine katil, rahibi de öldürdü. Sonra bu adam yine sormağa başladı. Sorduklarından bir kişi ona:

—Sen filan köye Nusrat köyüne ve oradaki filan mabede git. Orada birtakım insanlar Allah Teâlâ´ya ibadet ederler. Sen de onlarla beraber Allah Teâlâ´ya ibadet ve günahlarından tövbe et sonra memleketine bir daha dönüp gitme. Çünkü orası kötü bir yerdir, dedi. O da Nusrat köyüne yönelip gitti. Nihayet yolun tam yarısına vardığında ölüm erişti. Tövbekâr olmak için gittiği köye doğru göğsü ile yönelerek öldü. Şimdi rahmet Melekleriyle azap Melekleri tartışmaya başladılar;

Rahmet Melekleri:

—Bu adam tövbe ederek ve kalbiyle Allah Teâlâ´ya yönelerek bize doğru geldi, diyorlardı.

Azap Melekleri de:

—Bu adam asla hiç bir hayır işlememiştir, diyorlardı. Bu sırada insan suretinde bir Melek geldi. Her iki taraf bu Meleği aralarında hakem yaptılar.

O Melek:

—Şimdi siz buradan itibaren geldiği köy ile gideceği köyün mesafelerini ölçüp birbirine kıyas ediniz. Bunun öldüğü bu yer, iki köyden hangisine yakın ise ölü o köye ait olur, dedi.

Bunun üzerine Allah Teâlâ tövbe için gideceği köye:

“Biraz yaklaş!” diye,

Ölünün kendi köyüne de:

“Biraz uzaklaş!” diye vahyetti.

Rahmet ve azap Meleklerine de:

—Haydi, şimdi her iki tarafı ölçerek ikisi arasındaki mesafeyi mukayese ediniz, diye emretti. Ölü tövbe köyüne bir karış daha yakın bulundu. Bu cihetle mağfiret olundu.”

[112]—İyilik ve kötülüğün varlığı ancak kıyas neticesinde açığa çıkar. İnsan kadar karışık yani zıtları birbirinde bulundurabilecek bir mahlûk yoktur. Bu nedenle nefsin ve ruhun beden kafesinde tutulması Allah Teâlâ´nın yüceliğini ortaya koymaktadır. Eğer insanın yaratılışında ruhun varlığı olmasaydı, ilâhi zevklerin manasını kavrayamazdı. Onun için terbiyede bu dengenin sağlanmasını sağlar.

[113]- تُسَبِّحُ لَهُ السَّموَاتُ السَّبْعُ وَا ْلاَرْضُ وَمَنْ فيهِنَّ وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِه وَلكِنْ لاَ تَفْقَهُونَ تَسْبيحَهُمْ اِنَّهُ كَانَ حَليمًا غَفُورًا

“Yedi gök, yer ve bunların içinde bulunanlar, Allah’ı tesbih ederler.

O´nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir varlık yoktur.

Fakat siz, onların tespihlerini iyi anlamazsınız. Şüphesiz O, halimdir çok bağışlayandır.” (İsrâ,44)

[114]— Onun için terbiye yolunda önderlere ihtiyaç vardır. İhtiyacın sırrını bilmeyenler, “Allah Teâlâ insanı kimseye muhtaç etmesin” diye dua ederler. Hâlbuki bu âlemde ihtiyaçsız kimse bulunmaz. Büyük bir ayet olan insan dahi ana ve babaya muhtaç olarak yaratılmıştır. Bu nedenle öğrenci öğretmene, öğretmen öğrenciye, efendi hizmetkâra, hizmetkâr efendiye muhtaçtır. Öğrenci olmasa öğretmen kimi irşat edebilir. Yaratılmış şeyler için ne gerekli ise onu Allah Teâlâ´  yaratmıştır.

[115]—Allah Teâlâ beddualara geç cevap verir. Çünkü bazen insan sevdiklerine bile beddua eder ve bir zaman geçince pişman olur. Buda ayrı bir üzüntü olur. Allah Teâlâ kullarına çok merhamet eder.

[116]—Bir gün Davut aleyhisselâm kendisine zulmeden birine beddua etmiş icabet geç olmuştu. Davut aleyhisselâm bu duruma çok üzüldü. Allah Teâlâ “Ey Davut! Sende bir kimseye zulmedersen, o da sana beddua ederse; Ben sana geç icabet ettiğim gibi onada geç icabet edeyim diye, isteğine geç cevap verdim”

Kul Allah Teâlâ´dan bir şeyi ister. Allah Teâlâ;

“Peki, fakat ben bunu sana, gerektiği bir vakitte vereceğim” der. Bu ya dünyada veya ahirette olur. Ahirette olan ise daha makbuldür. Çünkü ahirette isteme makamı olmayıp ceza ve mükâfat makamı vardır.

[117]—Maneviyat yolundada ulaşılacak en yüksek makam irşat makamıdır. Bu makam her kula nasip olmaz. Çok kimseler Velayet mertebelerini aşsa da bu makama erişememişlerdir. İrşat makamına oturan büyükler Allah Teâlâ´nın bu ismi ile talebelerini irşat ederler.

Büyükler ise talebelerini iki halde yetiştirirler:

a-Bilgiden haberdar ederek.

b- Bilgiyi bilmiyor gibi olarak.

Bunların birbirlerinden üstünlük ve farklılıkları yoktur. Tıpkı iki kişinin birçok yol ve konaklardan sonra Kâbe´ye ulaşmaları gibidir. Bunlardan biri her yerde, her şeye bakar, her şeyi görmeğe çalışır ve bir şeyler öğrenir ve öylece Kâbe´ye ulaşır. Diğeri ise, bu konakladıkları yer ve şehirlerde bir şeye bakmaz, incelemez ve gözü kapalı gibi Kâbe´ye varır. İşte Kâbe´ye kavuşmada bunların ikisi de aynıdır. Kâbe´ye kavuşmada birinin diğerine üstünlüğü yoktur. Yolda ilerlerken gördükleri ve görmedikleri farklıdır ve fark bu kadardır. Çünkü her ikisi de aynı bilgiye kavuşmuştur.

[118]—Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem bu kıssayı şöyle anlattılar.

“Musa aleyhisselâm bir vakit Benî İsraîl içinde hutbeye kalkmıştı. Kendisine:

“En çok âlim olan kimdir?” diye soruldu.

“En âlim benim.” diye cevap verdi.

Bu husustaki ilmi Allah Teâlâ bilir diyerek Allah Teâlâ´ya havale etmediğinden dolayı Allah Teâlâ ona ıtab etti. Allah Teâlâ,

“İki denizin bitiştiği yerde kullarımdan biri var. O senden daha âlimdir.” diye ona vahiy etti.

“Ya Rabb´i, ona nasıl yol bulayım?” dedi.

Ona giderken “Bir zembil içinde bir balık taşı. Onu nerede kaybedersen o kulum oradadır.” denildi.

Hz. Musa aleyhisselâm gitti. Arkadaşı Yuşa b. Nun aleyhisselâm´ı [İstanbul´da kabri bulunmaktadır]da birlikte götürdü. Bir zembil içine de bir balık koyup yüklendiler. İki denizin bitiştiği yerdeki kayanın yanına varınca başlarını yere koyup uyudular. Derken tuzlanmış ölü balık zembilden sıyrılıp kurtuldu. Deniz içinde kendine su küngü gibi bir boşluk bırakarak yol açtı. Deniz içinde böyle bir yolun açılması Hz. Musa aleyhisselâm ile arkadaşı şaşırtan bir şey olmuştu. Uyandıktan sonra o gecenin kalanı ile bütün gün gittiler. Sabah olunca Hz. Musa aleyhisselâm arkadaşına

“Kuşluk yemeğimizi ver. Bu seferimizden yorgunluk duymağa başladık.” dedi. Hâlbuki Hz. Musa aleyhisselâm emr olunduğu o yerin ötesine geçmedikçe yorgunluk duymamıştı. Arkadaşı,

“Bak hele, taşın dibinde barındığımız zaman balığın gittiğini haber vermeği unutmuşum.” dedi Hz. Musa aleyhisselâm,

“Zaten istediğimiz de bu idi” dedi.

Bunun üzerine kendi izlerine baka baka geriye döndüler. Taşın yanına varınca bir de baktılar ki elbisesine bürünmüş bir zat duruyor Hz. Musa aleyhisselâm selam verdi. Hızır aleyhisselâm,

“Acayip, bu senin bulunduğun yerde selam ne gezer?” dedi.

“Ben Hz. Musa ´yım” dedi. O:

“Benî İsraîl Hz. Musa´sı mı?” diye sordu.

“Evet.” dedi.

Hz. Musa aleyhisselâm sonra yine söze başlayıp:

“Sana talim olunan rüşt ve hidayetten bana bir şey talim etmek üzere sana uyayım mı?” dedi.

Hızır aleyhisselâm,

“Sen, benimle hiç mi hiç edemezsin ya Hz. Musa aleyhisselâm Bende Allah Teâlâ´nın kendi ilminden bana verdiği öyle bir ilim vardır ki, sen onu bilemezsin. Sende de Allah Teâlâ´nın verdiği öyle bir ilim vardır ki onu da ben bilemem.” cevabını verdi. Hz. Musa aleyhisselâm,

“Beni inşallah sabırlı bulursun. Sana hiçbir işinde de karşı gelmeyeceğim.” dedi. Gemileri olmadığı için deniz kıyısında yürüyerek gittiler. Bir gemi geçti. Alsınlar diye gemicilerle söyleştiler. Hızır aleyhisselâm gemiciler tanıdılar. Onları parasız gemiye aldılar. O sırada bir serçe, geminin kenarına konup denizden bir iki yudum su aldı. Hızır aleyhisselâm,

“Ya Hz. Musa aleyhisselâm, benim ilmimle senin ilmin, Allah Teâlâ´nın ilmini bu serçenin denizden aldığı bir yudum kadar bile eksiltmez.” dedi. Ondan sonra gemi tahtalarından birine el atıp söktü. Hz. Musa aleyhisselâm,

“Adamcağızlar bizi gemilerine parasız almışlarken sen, gemilerine kastedip içindekileri batırmak için mi deliyorsun.” dedi Hızır aleyhisselâm,

“Sen, benimle hiç sabır edemezsin demedim mi?” dedi. Hz. Musa aleyhisselâm,

“Şu dalgınlığımdan dolayı beni muaheze edip de bana güçlük gösterme” cevabını verdi. Olayda da Hz. Musa aleyhisselâm bu ilk muhalefeti dalgınlık eseri idi. Yine gittiler. Bir de baktılar ki bir çocuk diğer çocuklarla oynuyor. Hızır aleyhisselâm çocuğun başını eliyle kopardı. Hz. Musa aleyhisselâm,

“Aman, hiç bir nefse bedel olmaksızın günahsız pak bir canı telef mi ediyorsun?” dedi. Hızır aleyhisselâm yine:

“Ben, sana benimle sabır edemezsin demedim mi?” cevabını verdi. Yine gittiler. Nihayet bir köye gelince ahalisinden yemek istediler. Ahali onları misafir etmekten imtina ettiler. Orada yıkılmağa yüz tutmuş bir duvar buldular. Hızır aleyhisselâm eliyle işaret ederek doğrulttu. Hz. Musa aleyhisselâm,

“İsteseydin hiç olmazsa bunun için bir ücret alabilirdin.” deyince Hızır aleyhisselâm,

“Bu andan itibaren artık ayrılalım.” dedi. Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem kıssayı buraya kadar hikâye buyurduktan sonra:

“Allah Teâlâ Hz. Musa aleyhisselâma rahmet etsin. Ne olurdu sabredeydi de aralarında geçecek maceralar Allah Teâlâ tarafından bize hikâye olunaydı.” Buyurdu.

Kıssanın devamı Kur´an-ı Kerim´de şöyle geçer.

“Hızır aleyhisselâm dedi ki:

İşte bu, benim seninle aramızın ayrılışıdır. Üzerine sabra muktedir olamadığın şeylerin izahını sana haber vereceğim.

Şöyle ki: Gemi, denizde çalışan bir takım zayıflara ait idi. Artık ben onu kusurlu yapmak istedim ve onların ötesinde bir hükümdar vardır ki, her sağlam gemiyi zulmederek alıvermektedir.

Oğlana gelince onun anası ile babası iki mümin kimselerdir. Onları bir azgınlığa, bir küfre bürümesinden korktuk. Artık biz istedik ki, Rabb´leri onlara ondan temizlikçe daha hayırlısını ve merhametçe daha yakınını bedel olarak versin.

Duvara gelince şehirde iki yetim oğlanındı. Altında ise onlara ait bir hazine var idi. Babaları da iyi bir kimse idi.

Rabb diledi ki, Onlar erginlik çağına ersinler de hazinelerin çıkarıversinler. Bu Rabb´inden bir rahmet olarak böyle yapılmıştır. Bunları kendi görüşümle yapmış olmadım. İşte bu, üzerine sabra takat getiremediğin şeyin izahıdır.” (Kehf 78–82)

Muhyiddin Arabî (ks) Hızır aleyhisselâm ile görüştüğünde şöyle demiştir.

“-Hz. Musa aleyhisselâm doğumundan görüşme zamanına kadar olan hayatı ile ilgili bin mesele hazırlamıştım. Bunları kendisine soracaktım. Fakat o bunlardan üç meseleye sabredemedi.”

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

“Kardeşim Musa aleyhisselâm sussaydı ve Allah Teâlâ bize onların kıssalarını hikâye etse idi.”

[119]“Göklerde olanlar da, yerde olanlar da Allah Teâlâ´nındır. Bir vekil olarak da Allah Teâlâ yeter” (Nisa 132)

[120]—“Artık onlardan yüz çevir ve Allah Teâlâ´ya tevekkül et. Allah Teâlâ vekil olarak yeter” (Nisa 81)

[121]“Tevekkülde bulun, vekil olmaya Allah Teâlâ yeter.”(Ahzab 3)

[122]“Fakat Allah Teâlâ senin rasüllüğüne sana indirmiş olduğu Kur´an-ı Kerim ile şahitlik ediyor ki, onu kendi ilmiyle indirmiştir. Melekler de şahitlik ediyorlar. Allah Teâlâ şahit olmaya kâfidir.” (Nisa 166)

[123]“Hâlbuki Allah Teâlâ yaptıklarınıza hakkı ile şahittir.” (Al-i İmran 98)

[124]“Şüphe yok ki, Allah Teâlâ, rızkı veren, güç ve kuvvet sahibi olan O´dur.” (Zâriyat 58)

[125]“Allah Teâlâ´nın rahmeti ve bereketleri sizin üzerinizdedir. Şüphe yok ki, o övülmeye layıktır, iyiliği boldur.” (Hud73)

[126]“Rabb´in dilediğini yaratır ve seçer, onlar için ise seçim hakkı yoktur. Allah Teâlâ onların ortak koştuklarından münezzehtir ve şanı yücedir.” (Kasas 68)

[127]“O Yüce yaratıcı gizliyi de, açıkta olanı da bilicidir. Pek büyüktür, her şeyden üstündür.”(Rad 9)

[128]“Her kim şükür ederse ancak kendi nefsi lehine şükür eder. Kim de nimete karşı nankörlükte bulunursa, şüphe yok ki, Rabb´imin hiç bir şeye ihtiyacı yoktur, çok kerem sahibidir.” ( Neml 40)

[129]—“Öyle zatlar ki, bir büyük günah yaptıkları veya nefislerine zulmettikleri zaman Allah Teâlâ´yı zikrederler, hemen günahları için istiğfarda bulunurlar. Kimdir Allah Teâlâ´dan başka günahları bağışlayan? Onlar yaptıklarında bile bile ısrar etmezler.” (Al-i İmran135)

[130]—“Allah dilediğini yaratır. Bir işi dilerse ona ancak ‘ol’ der, o da oluverir” (Al-i İmran, 47)

[131]“Kullarım sana benden sorarlarsa ben yakınım, bana dua ettiği zaman dua edenin duasına icabet ederim”(Bakara,186)

[132]“Allah Teâlâ´ya tevekkül et. Şüphe yok ki, Allah Teâlâ tevekkül edenleri sever.”(Al-i İmran 159)

[133]“Allah Teâlâ buyurdu ki; “Kulum benden isterse veririm. İstemezse gazap ederim.” (Ramuz)

[134]“İnsanlar “iman ettik” demeleriyle bırakılacaklarını ve kendilerinin imtihan edilmeyeceklerini mi, sanıverdiler.” Ankebut 2

“Vallahi biz sizleri elbette biraz korku ile açlık ile mallardan, canlardan, mahsulâttan biraz eksiklik ile imtihan edeceğiz. Sabredenleri müjdele.” (Bakara155)

[135]—Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem

“Ya Rasulullah seni seviyorum,” diyene;

O zaman belalara hazır ol. Yine

“Ya Rasulullah, ben Allah Teâlâ´yı seviyorum, dediğinde;

O zaman iptilalar elbisesini giyin” buyurmuştur.

[136]—“Nasıl olacak, her ümmetten bir şahit getireceğimiz, seni de onların üzerine bir şahit getireceğimiz zaman?” (Nisa, 41)

O gün her ümmet için de üzerlerine kendilerinden birer şahit göndereceğiz, seni de bunların üzerine bir şahit olarak getirdik. Sana kitabı her şey için bir apaçık beyan ve bir hidayet ve bir rahmet ve müslümanlar için bir müjde olmak üzere indirdik” (Nahl 89)

[137]—Beş vakit namazı, nafile namazları ve orta namazı üstlerine düşerek muhafaza ediniz. Her birini dikkatle gözetip vaktinde eksiksiz olarak edaya devam ediniz. Allah Teâlâ için kıyam edip divan durunuz, yani Allah Teâlâ için kalkıp önünüze bakarak, ellerinizi güzel bir vaziyette tutup oynatmayarak sekinet ile Allah Teâlâ diyerek namaza durunuz.

Kunut, bir şeye sureti ile devam edip durmaktır ki, taat, huşu, sükût, kıyam manalarını taşır. Lisanımızda divan durmak tabir olunur. Bunun için kunut, taattır, Kunut uzunca kıyamdır, kunut sükûttur, kunut huşudur. Uzun kıyam demektir. Bir hadisi şerifte “en faziletli namaz kunutu uzun olandır” buyrulmuştur. Namazda kıyam ve kıraati, duayı veya huşu ve sükûtu uzatmağa da kunut denilir. Bu suretle kıyam, namazın ilk rüknüdür. Her namazda evvela divan durmak vardır. Bu sebeple namaz esasen bir kunuttur. Fakat vitir namazı gibi bazı namazda kıyam esnasında bir tekbir ile daha dua için kıyamı uzatmağa da kunut denilir ki, kunut içinde kunut demek olur,  Asıl kıyam daha ziyade zikrullah ile durup huşu ile sükût manasına gelmektedir.

Vusta, orta veya efdal demektir. Bunun için salât-ı vusta hakkında mana itibariyle orta namaz veya efdal namaz diye çeşitli görüşler vardır. Bu namaz için;

1-İkindi namazıdır Rasulullah Efendimiz “Ahzab muharebesi günü bizi salât-ı vusta olan salât-ı asırdan meşgul ettiler, Allah Teâlâ kalplerine ve evlerine ateş doldursun” buyurmuştur. Çünkü düşmanların hücumlarından dolayı korku namazı suretiyle dahi olsun, vaktinde kılamamışlar, güneş battıktan, sonra kılmışlardı. Hazreti Ali kerremallâhü veche de “biz salât-ı vustayı, sabah namazı zannederdik, nihayet Rasulullah söyledi de bunun ikindi olduğunu tanıdık” demiştir. İkindi namazı vakti herkesin ticaret ve maişet için en ziyade meşgul oldukları bir vakittir. Meleklerin görev teslim alma verme zamanıdır.

2-Sabah namazıdır. Bunun hakkında da Rasulullah´ın bir gün sabah namazını kılıp rükûdan önce kunut de yaptığı ve elini kaldırıp dua ettiği ve sonunda  “bu orta namazdır, bunda kunut yapmamız emredildi” buyurduğu rivayeti vardır.

3-Öğle namazıdır. Efendimiz sallallâhü aleyhi ve sellem öğle sıcağında namaz kılar, insanlar da evlerinde: sıcaktan korunmaya çalışırlar, cemaate gelmezlerdi, Rasulullah bu hususta söylendi, cenabı Allah “orta namazı koruyun” inzal buyurdu ki, murat öğle namazıdır. Yine rivayet olunmuştur ki o zaman öğleyin Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem arkasında ancak bir iki saf cemaat bulunurdu, Rasulullah “vallahi şu namaza gelmeyen kavmin üzerlerine evlerini yakayım diye gönlüme geldi” buyurmuş, bunun üzerine bu ayet nazil olmuştur. Öğle namazı Hz. Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz´in Cebrail aleyhisselâm imametiyle kıldığı ilk namazdır. Bundan başka Cuma namazı bu vakittedir, bunun fazileti ise malumdur.

4-Akşam namazıdır. Zira bu namaz hazarda ve seferde hep üç rekât sabittir.

5-Yatsı namazı olduğu da bazı zevattan nakledilmiştir.

6-Beş vakit namazın hepsidir ki, Muaz ibni Cebel radiyallâhü anh buna kail olmuştur. Öyle ise namaz terk edilmeyecek bir ibadettir.

7-Beş vakit namazdan birisidir. Allah Teâlâ,  Ramazanda Kadir Gecesini, Esma-i Hüsna´sında İsmi A´zam´ını,  Cuma günü icabet saatini gizlediği gibi namazlar içinde de salât-ı vustayı gizlemiş ve bununla beraber muhafazasını emretmiştir. Namazların hepsine devam ve muhafazasına itina olunsun.

8-Cuma günü Cuma namazı, diğer günlerde öğle namazıdır, Bu da Hazreti Ali kerremallâhü veche den rivayet edilmiştir:

9-Yatsı ve sabah namazlarıdır ki Ebu Hayyan´ın zikrine göre Hazreti Ömer radiyallâhü anh ve Hazreti Osman radiyallâhü anh buna kail olmuşlardır.

10- Sabah ve ikindi namazlarıdır.

11- Cuma namazıdır.

12- Farz namazların hepsinde cemaattir.

13- Salât-ı havftır.(Korku namazı)

14- Vitir namazıdır.

15- Kurban bayramı namazı,

16- Ramazan bayramı namazı

17- Kuşluk namazıdır.

Orta namaz her kul için ayrı ayrı tecelli eder. Bir kul hangi namazda tembellik ediyorsa, bu onun orta namazıdır.

Namaz iman ve küfrü ayıran tek unsurdur.

[138]—Rivayet olunur ki, müşrikler, Uhud´tan açılırken yine geleceğiz diye tehdit savurarak açılmışlardı. Müslümanlar da çekilmelerine rağmen emin olamıyorlardı. Düşmanın sahte bir ricatla tekrar hücum etmesinden veya giderken Medine´ye bir baskın yapmasından pek ziyade endişe ediyorlardı. Hatta düşman dönüp şiddetle bir hücum daha yapacak olursa bütün, bütün mahvolmak tehlikesinin bile baş göstereceğinden korkanlar bulunuyordu. Bunun için kalkanlarının altında savaşa hazır bir halde duruyorlardı. İşte bu korku ve üzüntü içinde bulundukları bir sırada idi ki, Allah Teâlâ bir emniyet verdi. Uyuklamağa başladılar. Hazreti Zübeyr radiyallâhü anh demiştir ki,

“Korkunun şiddetlendiği sırada ben Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ile beraberdim. Allah Teâlâ bize bir uyku verdi ki beni uyku basıyordu ve uykum arasında rüya gibi “Muttlaib ibni Kuşeyr” in

“لَوْ كَانَ لَناَ مِنَ اْلاَمْرِ شَىْءٌ مَا قُتِلْناَ هۤهُناَ” dediğini vallahi itişiyordum”.

Ebu Talha Hazretleri radiyallâhü anh de demiştir ki

“Uhud günü başımı kaldırdım kimi gördümse kalkanının altında uykudan eğilmiş idi, o gün ben de uyku basanlardan idim, elimden kılıcım düşerdi alırdım. Sonra kamçım düşerdi alırdım.”

Bu şekilde bir emniyet uykusu Bedirde dahi vakı´ olmuştur. Bu uyku alel´âde bir uyku olmayıp,  orada bütün müminleri hepsini birden kaplamıştı.

Askerin içinde iki taife vardı: Müminler, münafıklar.

Müminler Hz. Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz´ín Allah Teâlâ tarafından hak rasül olduğuna ve sözleri hevadan olmayıp vahyi hak bulunduğuna inanmış ve Allah Teâlâ´nın bu dine yardım edeceğini ve bütün dinlere galip kılacağını da Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem´den dinlemiş bulunduklarından bu kötü durumu atlatacaklarına ümitleri vardı. Bu sayede o korkulara rağmen emniyetleri tecelli etmiş bulunduğundan kendilerini uyku tutabilmiş ve bununla bütün bir sekinet bularak korkuları tamamen zail olmuş ve kendilerini toplamışlardı.

Diğer bir taife de münafıklar idi; nefisleri derdine düşmüş kendilerinden başka bir şey düşünmüyor ve dine, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve seleme ehemmiyet vermiyorlardı. Şüphe üzerine bulunuyorlar. Muharebeye ganimet hevesi ile gelmişlerdi. Ekserisi daha başlangıçta Abdullah ibni Übey ile beraber savuşup gitmişti. Bir kısmı da kaçamamış kalmıştı. Vak´a bu hale dönünce, önce gönüllerinde intikam almış gibi bir memnuniyet hissettiler. Sonra da her iki taraf için şüpheli mevkide bulunduklarından dolayı korkuları gittikçe arttı. Gözlerine uyku girmedi.  Cahiliye kafası ile Allah Teâlâ´ya haksız kötü zanda bulunuyorlardı. Artık Nebi´nin işi bitti, “Muhammed hak nebi olsa idi, Allah Teâlâ ona böylece kafirleri  musallat etmezdi” diyorlardı. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem´e güya danışıyorlarmış, talimat istiyorlarmış gibi hareket ediyorlardı.

Ya Muhammed sallallâhü aleyhi ve selem!

“Deki emrin hepsi Allah Teâlâ´nındır. Sonuç ve zafer O´nun ve onun dostlarınındır, bütün tedbir onundur. Ezelde ne hükmetmiş ise o olacaktır”

Ya Muhammed sallallâhü aleyhi ve selem!

“O münafıklar, nefislerinde yani gönüllerinde veya kendi aralarında bir şey, bir fikri, bir küfür gizliyorlar ki onu sana açmazlar.”

Denilmiş ki, müslümanlarla beraber bir muharebeye geldiklerine nedamet ediyorlardı. Aralarında bizim için,

“O va´d olunan emirden bir şey olsa idi, Muhammed´in va´di doğru olsa idi yahut bizim görüşümüzü alsa idi, re´yimimle hareket edilse idi, burada böyle ölüme maruz kalmaz, içimizden bu kadar ölü vermezdik” diyorlardı.

Münafıklar bu kinle besleniyorlar. Açığa da çıkaramıyorlardı. Hâlbuki Hz. Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz münafıkların başı olan Abdullah ibni Übey´yi istişareye davet etmiş idi, kendisi de rüyasını anlatmıştı. Aynı görüşte bulunmuş, fakat şûranın ekseriyeti çıkmak görüşünde ısrar ettiklerinden dolayı o görüş hâkim olmuştu. Bu olay ile tecrübe, göstermişti ki, münafıkların istişareye alınması doğru değildir. Bu noktan da, hakikat gösterilmiştir. Bunlara rağmen İslam devletinde istibdat olmadığını, ayrıca açıklamak için de “işlerinizde istişare edin” emri gelecektir. Şimdi “böyle ölüler vermezdik” iddialarına da,

Ya Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem de ki;

“Uhud”a çıkmayıp da evlerinizde yani Medine’de bulunsa idiniz ölümleri yazılmış olanlar, her halde devrildikleri yerlere çıkacaklar, yine öldürüleceklerdi”

Çünkü takdiri İlahî değişecek değildir. Bundan dolayı Allah Teâlâ´ya sui-zanda bulunmamalıdır.   Allah Teâlâ bunları müminlere inayeti olmadığından değil, nice hikmeti göstermek, imtihana çekmek ve kalplerinizdeki gizli şeyleri vesveseleri, şüpheleri, günahları temizlemek için böyle yapmıştır.

Allah Teâlâ sinelere saklananı ve onlardan ayrılmayan fikirleri bilir. İmtihana çekmesi de bilmediğinden değildir. Bunda Rabb´lık sırları vardır, bununla müminleri belirler, münafıkların da halleri meydana çıkar.

[139]Bir işin olması için yedi günde yedi defa Salâvat okunması uygundur.

Amin

KADDAFİ GERÇEKTEN NE İDİ?


Libya lideri Muammer Kaddafi’nin öldürülmesi ile yeni döneme giren Libyalı’lar neye kavuşacaklar. Oh olsun denilen Libya lideri Kaddafi’nin ölümünün ardından medya bu başlıkları attı.

“Dünya bir diktatörden kurtuldu”,

“Tiran’ın sonu”,

“Diktatörün ölümü” ,

“Kaddafi, son”,

“Ateş etmeyin diye yalvardı”,

“Bir diktatörün sonu”…

Peki Kaddafi nasıl bir diktatördü?…

Gazetelerde kanlı fotoğrafları boy boy gösterilen, sunucuların ölüm haberini sevinçle verdikleri Kaddafi ülkesine 42 yıl boyunca “zulmetti”. “Diktatörün” 42 yıllık “zulüm” tablosunu, NATO’nun iktidar yaptığı UGK’nın Libya’sı ile karşılaştırmak için bakalım:

Libya’da evlerde kullanılan elektrik bedava.

Su ve doğalgaz zorunlu ihtiyaç kapsamında olduğu için bedava.

Libya’da eğitim ve sağlık hizmetleri bedava.

Libya devleti, tüm hastalara ilacı hiçbir ücret talep etmeden veriyor.

Benzinin litresi 0.08 Avro, yani bir Libyalının bir litre benzine ödediği para Türk Lirası’yla yaklaşık 20 kuruş.

Libya ulusal bankaları faiz almıyor.

Libya vatandaşları hiçbir şekilde vergi ödemiyor.

Libya hem Afrika’da hem de tüm dünyada en borçsuz ülke.

Libya’da arabalar fabrika çıkış fiyatına satılıyor, nakliye bedellerini ise devlet karşılıyor.

Yurtdışında burslu okuyan öğrencilere Libya devleti iadesiz olarak aylık 1650 Avro burs veriyor.

Libya’da tüm üniversite mezunları bir iş bulana kadar maaşa bağlanıyor.

Libya’da evlenmek isteyen tüm çiftlere devlet 150 metrekarelik daire veriyor.

Libya’da istisnasız olarak her aile aylık 300 Avro, yaklaşık 760 Türk Lirası yardım alıyor.

Petrol gelirlerinin yüzde 90’ı Libya halkına gidiyor.”

Ne mi oluyor, ne mi olacak?

Gelecekteki Libya’yı merak ediyor musunuz? İşte;

Araplar, Yunanlılar, İspanyollar, Portekizliler bunlar günde 4 saat  öğle paydosu yapan tembel milletler.

Ya da tam tersi elindeki ile yetinen fazla derdi tasası olsun istemeyen halklar  olarak da görebiliriz.

Bu yaşananlar Avrupa’daki kriz de dahil medeniyet/yaşam tarzı üzerine, Kuzey Avrupa’nın güney Avrupa’ya veya Araplara yaşam tarzını değiştirmeye zorlamasıdır.

Bize de aynısını  yaptılar. Birçok güney Avrupa ülkesinde bizde olduğu gibi kredi kartı sokaklarda dağıtılmaya başladı taksitli alışveriş bizdeki gibi orada da yaygınlaştı. Adamlara deli gibi para harcayın yaşam standartlarınızı değiştirin/iyileştirin demeye başladılar. Sonra bu adamlar deli gibi borçlandı ve bizim gibi çalışmadıkları için ödeyemiyorlar. Ödemek için gereken çalışma/eforu sergilemek istemiyorlar.

Sonuçta Kuzey Avrupalılar diyor ki borcunuzu ödeyeceksiniz daha az tatil daha çok iş. Aynı şekilde Araplara da bunları yapacaklar. Onlardan petrolü alıp ellerine son model cep telefonları verecekler. Son moda LCD TVler satacaklar. Onlar da başta oohh ohh zenginleşiyoruz sanacaklar ama borç batağına batacaklar sonra Avrupa bilgisini/tekonolojisini dünya paralar satarken adamların öz kaynaklarını  ucuza ele geçirecek.

Kuzey Avrupa diye yazarken akla “Yeni Dünya Düzencileri”ni getirsek pek zararı olmaz, zannediyorum.

İsteyen neyi, niçin ve neden istiyor, belli değil. Bilinen bir gerçek var her yemeğin arkasında bir ahçı sürekli çorbayı karıştırıyor.

Ah insanlık

Vah insanlar

Daha çok çekeceğimiz şeyler var gibi.

NOT: KADDAFİ ile ilgili güzel bir yazı okumalısınız.
http://www.turksam.org/tr/a2509.html

İBRAHİM DESUKİ -Düsûkî-Dussûki-Dessûki- HAZRETLERİ kaddese’llâhü sırrahu’l azîz


BÜYÜK KUTUP

Mısır’da yaşamış büyük İslam âlimlerinden ve mutasavvıflardandır. Ömrünü İslam’a ve imana hizmete adamıştır. Şeriata bağlılığını, yaşantısıyla birleştirmiş ve ispat etmiş bir şahsiyet olarak dikkat çekmiştir.

Kaynaklarda adı İbrahim bin Abdülaziz ed-Desukî olarak geçmektedir. Künyesi, Burhaneddin İbrahim bin Ebi’l-Mecd Abdülaziz ed-Desukî şeklindedir.

Desukî Hazretleri, 1235 yılında, Nil nehrinin batısında bulunan Desuk Köyünde doğdu. Doğum yeri olarak Markus adı da geçmektedir. Dindar bir ailenin evladı olarak dünyaya geldi. Babası Abdülaziz, Rifai tarikatına mensup olup aynı zamanda şeyhin halifesi konumunda bulunuyordu. Hazret, doğduğu köye nispetle Desukî lakabıyla anıldı. Hakkı batıldan, doğruyu yanlıştan ayıran anlamına gelen Burhanneddin ünvanı da kendisine verildi. Şeceresi, Hazreti Hüseyin aleyhisselâma kadar dayandırıldığından, ayrıca Seyyid olarak kabul gördü.

Çok sayıda talebe yetiştirmiştir. Müntesipleri ile arasındaki samimi bağ dikkat çekmiş ve insanların takdirini toplamıştır. Özellikle, Mısır ve Sudan’da çok sayıda müntesibi olmuş ve kendilerine rehber edinmişlerdir.

İbrahim Desukî Hazretleri, eğitim ve öğrenimine Desuk’ta başladı. Küçük yaşta Kur’anı Azimüşşanı ezberledi. Şafii fıkhı üzerine eğitim gördü. Babasının mensubiyeti itibariyle kendisi de Rufaî tarikatına dâhil oldu. Ayrıca, diğer tarikatlarla da yakın münasebet kurup bunlardan istifade etme yoluna gitti. Necmüddin Mahmud İsfehanî, Ebü’l Hasanı Şazelî ve Abdüsselam bin Meşiş (kaddese’llâhü sırrahumü’l azîzan) gibi âlimlerden ders aldı.

Aldığı eğitim, yetişme tarzı ve önemli bir şahsiyet olarak tanındıktan sonra, tasavvufa mensup kişiler tarafından dört büyük kutuptan biri olarak kabul edildi.

(Büyük Kutup olarak kabul edilen diğer şahsiyetler; Abdülkadir-i Geylani, Ahmed Rifaî ve Ahmed Bedevî hazretleridir. (kaddese’llâhü sırrahumü’l azîzan))

Desukî Hazretleri, yirmi yıl gibi uzun bir süre, köşesine çekilip mücahede ve tefekkür ile meşgul oldu. Bu hali, babasının vefatına kadar devam etti. Babasının cenaze namazının kılınması ve defin işleminden sonra, tekrar köşesine çekilip münzevi hayata devam etmek istediyse de dostlarının arzusu üzerine bundan vazgeçti. Bu hadiseden sonra, çevresinde bulunan kişilerle bildiklerini paylaşmaya ve onları irşad etmeye çalıştı. Çok sayıda talebe yetiştirdi.

Din ilimlerine vukufiyetinin yanında; Arapça, Farsça, Süryanice ve İbranice’yi çok iyi bilip konuşması, hem etki alanını genişletmesine hem de çok sayıda kişi ile rahat iletişim kurmasına vesile oldu.

 YOLUNUN ESASLARI

Tasavvuf’taki yoluna Desukîyye tarikatı denilmiş olup esasları şunlardır:

1- Evrad ve zikirle meşgul olmak,

2- Nefsin arzu ve isteklerine karşı çıkıp kapılmamak,

3- Sıkıntılara, bela ve musibetlere, kaybedilen şeylere üzülmemek,

4- İslam dininin emirlerini yapıp yasaklarından kaçınmak, tasavvuf yolunun inceliklerine dikkat etmek,

5- Evliyanın güzel ahlakıyla ahlaklanmaya çalışmaktır.

 Bir sohbetlerinde Desukî yolunun esası için:

“Ey talebelerim! Bizim yolumuzun esası, zarurî olan ile yetinmektir. Sonsuz saadeti arzu ediyorsanız, Allahu Teâlâ’dan başkasına muhtaç olmamayı beğeniniz” diye buyurmuştur.

Yine talebelerine;

“Hak Teâlâ neyi emir buyurmuşsa onu işlemenizi, neden nehiy (yasak) etmişse ondan kaçınmanızı istiyorum” diye nasihatte bulunmuşlardır.

İbrahim Desukî Hazretleri, talebesi olmak isteyen birine;

“Ey oğlum, tövbe etmek istersen, bu hususta lâubalî olma. Tövbeyi oyuncak sanma, yalnız dil ile Tövbe ettim ya Rabbi!’ demek yetmez, hem dil ile tövbe etmeli hem de haramları ve yasak olan şeyleri yapmamalıdır. Tövbe nasıl olur bilir misin? Kulun, kalbini Allah’tan başka bir şey ile meşgul etmemesi, tövbe etmesi ile olur. Bu hâsıl olursa (ortaya çıkarsa o) tövbe makbuldür. buyurdu.

Sohbetlerinin birinde şöyle buyurdular;

Allah Teâlâ’ya muhabbet edip muhabbete vesile olursan, yerdekiler ve göktekiler de sana muhabbet eder. Allahu Teâlâ’ya itaat et ki yerdekiler ve göktekiler de sana muhabbet etsin. Allahu Teâlâ’ya itaat et ki insanlar ve cinler de sana itaat etsin. Cenabı Hakk`a muhabbet ve itâat edene, Allahu Teâlâ ikrâmlarda, ihsânlarda bulunur. Denizler onun için donup sular ona yol olur. Hava emrine amade olur

 Gıybet; yalancıların meyvesi, fasıkların ziyafeti, kadınların sakızıdır

İbrahim Desukî Hazretlerine, Allahu Teâlâ’nın sevdiği kimselerden sorulduğunda;

Cenâbı Hak şu kimseleri sever: İffetli ve kalbi temiz olanı; elini fenalıktan men edeni, dilini gıybetten ve lüzumsuz sözden koruyanı, edep yerine sahip olanı, iyilik, ikrâm ve ihsâna koşanı, dâimâ Allahu Teâlâ’yı hatırlayanı, affetmeyi seveni,buyurdu.

***

Hazret, birkaç talebesini alış-veriş için şehre gönderdi. Şehirde talebeler, bir iftiraya uğrayıp zalim bir vali tarafından zindana atıldılar. Hallerini mektupla hocalarına bildirdiler. Seyyid İbrâhim Desukî Hazretleri, vâliye şu satırları yazıp gönderdi:

 Gece okları ulaşır hedefe,
Atılırsa huşu yayları ile.
Menzile kavuşmak için erler kalkar,
Rükû ile beraber secdeyi uzatırlar.

 Ellerini açıp Allah’a,
Gönülden ederler dua,
Ok yaydan çıkınca,
Zırh bile etmez fayda.

 Mektup valiye ulaşınca, vali, arkadaşlarını topladı. Şunlara bakın hele, hocaları bana bir mektup göndermiş dedi ve ağır hakaretlerde bulunup mektuptaki şiiri okumaya başladı.

 Tam Ok yaydan çıkınca mısrasına gelince, bir ok gelip vâlinin göğsüne saplandı ve oracıkta öldü. Valinin adamları, korku içinde mazlumları alelacele salıverdiler.

***

Sevdiklerine kalp temizliğinin önemini anlatırdı. Bu hususta buyururdu ki;

Allahu Teâlâ, kullarının kalbine nazar eder. O halde ey insanlar! Kalplerinizi çok temiz tutunuz! Onu cilâlandırınız! Güzel ve parlak ediniz! Orada yalnız ihlâs ve doğruluk bulunsun!

***

İbrahim Desukî Hazretleri, ömrünü hep İslâm dinîne hizmet etmekle geçirdi. Hikmetli sözleri pek çoktur. Oğlu kendisinden nasihat istediğinde;

Ey gözümün nûru evlâdım. Önce içindeki nefis denilen ejderi öldür! Yüzünü toprağa sür! Hata ve isyanını kabul ve itiraf et ve işlediğin hata dolu ibadetlerinin yüzüne çarpılmasından kork! buyurdu.

 Bir başka zaman ise şu şekilde nasihat etmişlerdi:

 Oğlum!

Sana gereken odur ki, evliyâ zümresinin duâsını alasın. Teberrüken onların himmetine nail olmayı arzulayasın.

Ey Kur’an-ı Kerim’i okuyup ezberleyen kimse! Onu okuyup ezberlediğin için fazla övünme. Hâline bir bak; Onun gereği ile amel ediyor musun? Yoksa etmiyor musun?

Ey oğlum!

Cedel, nakil, yaldızlı sözler gibi faydasız şeylerle meşguliyeti bırakarak sükût ehli ol. İhlâsı seç, bu yolda sâlih amel işle ve nefsine uyma. O kimse ile otur kalk ki şerîatı ve hakîkati özünde toplamış ola. Şunu unutma ki bu yolda sana en çok yardımı dokunan kişiler, bu gibi insanlar olacaktır.

Oğlum! İsterim ki, daima sünnetle amel edesin. Bu yolda lüzumlu olan edep esasına da riayet edesin. Cesur olmalısın. Gölgesinden bile ürken korkaklardan olmamalısın. Herhangi bir sıkıntı, ilk anda seni yere sermemeli.

Mevlâ’nın sevgisi ile dol; hatta O’nunla vecd hâlinde ol.

Evlatlarım!

Gıybet etmek için birini ararsanız; babanızın, ananızın gıybetini ediniz. Çünkü onlar; iyiliklerinizi almaya, diğerlerinden daha lâyıktır.

Allâh Teâlâ, bir gün ve gecede, yetmiş iki kere kullarının kalbine nazar eder. O hâlde, kalbinizi temiz tutunuz, güzel ve parlak kılınız. Çünkü orası, Rabbinizin nazargâhıdır.

Ey kardeşim! Sakın kendi başına bir şey yaptım zannetme. Bil ki; oruç tuttuğunda onu sana Allah tutturmuş, namaz kıldığında onu sana Allah kıldırmış, bir iş yaptığında onu sana Allah yaptırmıştır. Takva derecesine ulaşmışsan, Allah seni ulaştırmış; maddî-manevî bir şeye mazhar olmuşsan, Allah seni mazhar kılmıştır.

Ey oğulcuğum!

İnsanların ve cinlerin ameli kadar amelin olsa bile ‘ben’ demekten sakın! Zira Allah, ‘ben’ iddiasında bulunanları acziyet içerisinde bırakır. Benlik davasında isen maddî ve manevî derecen düşer, bunu unutma!

***

Son günlerinde talebelerine Nasîhati şu oldu;

Ey evlatlarım!

Ömrünüz her geçen gün azalmakta, eceliniz yaklaşmaktadır. Bir gün bu üzerinde yaşadığınız dünya dürülecek, kıyamet kopacaktır.

Her gün amel defterinizi hayırlı işlerle doldurmaya bakınız. Böyle yapanlara müjdeler olsun. Amel defterlerini, yasaklardan kaçmayarak günahlarla dolduranlara da yazıklar olsun.

Vakitlerinizi israf etmeyiniz. Zamanlarınızı boşa geçirmeyip değerlendiriniz. Yoksa pişman olursunuz. Duanızın kabul olmasını istiyorsanız, helâlden yiyiniz ve müslüman kardeşlerinizin hakkında yersiz söz etmekten dilinizi tutunuz.

 1277 yılında, talebelerinin büyüklerinden birine;

Ezher Camiinde ders vermekle meşgul bulunan kardeşim Musa Desukî’ye git. Selâmımı söyle ve zahirinden önce batınını, kalbini temizlesin. Gurur, kibir, haset, ucup gibi bütün kötü huylardan kalbini muhafaza etsin buyurdu.

Talebe derhâl yola çıkıp hocasının emrini kardeşine ulaştırdı. Kardeşi o anda ders veriyordu. Dersini yarıda bırakıp süratle İbrâhim Desukî Hazretlerine gitti. Fakat ağabeyinin, seccade üzerinde Allah Teâlâ’nın rahmetine kavuştuğunu gördü.

Seyyid İbrahim Burhâneddîn Hazretleri, kıymetli eserler yazmıştır. Bunların en meşhuru el-Hakâik adlı kitabıdır. Allah Zülcelâl bizleri onun hayrından istifade edenlerden eylesin.(Amin)[1]

***

Cevahirname’de Feridüddin Attar, Hz. Pir İbrahim Desûki (kaddese’llâhü sırrahuma’l azîzan) şu öğüdünü teberrüken aktarıyor.

“Ey beni izlemekte olan dervişânım;!

Size sesleniyorum ve söylüyorum!

Herhangi biri size gelir de tasavvuftan sorarsa ona hemen cevap vermeyin. Hele bu sözden öte aşmayan dilinizle hiç cevap vermeyiniz. Ta ki sizlere işlerin askı tecelli edinceye kadar. İçinizden bir kimse dini emirlere tam sadakat gösterir, yaptığı amelde sadâkati belli olursa, işte o zaman dilinden faydalı şeyler dökülür ki, bu kelam sadakatinin meyvesidir.

Tasâvvuf sadece sofi elbisesi giymek değildir. Ancak bu elbise tasâvvuf nişanlarından, alametlerinden bir tanesidir.

Tasâvvufun dikkat edilecek tarafı odur ki insan sıfat ve suret bakımından ince ola. Yani ahlâken zarif ve kibar ola. Özünde her gün birbirinden üstün tecelliye ere ve terakki kaydede. Sofi bir kimse tasavvufun tam manasını bulduğu vakit letafet makamına vasıl olmuştur. Hissi olan dış yönü, Allahu Teâlâ’ya yakınlık için dönmüştür. Bu hali bulan zat artık başka bir âleme geçmiştir, ayrılık bitmiştir.” [2]

 İBRÂHİM-İ DESSÛKÎ (KADDASALLAHU SIRREHU)’NUN SALÂVÂTI:

 

اللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى الذَّاتِ الْمُحَمَّدِيَّةِ. اللَّطِيفَةَ الأَحَدِيَّةِ.

شَمْسِ سَمَاءِ الأَسْرَارِ. وَمَظْهَرِ الأَنْوَارِ. وَمَرْكَزِ مَدَارِ الْجَلاَلِ.

وَقُطْبِ فَلَكِ الْجَمَالِ. اللَّهُمَّ بِسِرِّهِ لَدِيْكَ. وَبِسَيِرِهِ إِلِيْكَ.

آمِنْ خَوْفِي وِأَقِلْ عَثْرَتِي وأَذْهِبْ حُزِنِي وَحِرْصِي وَكُنْ لِي وَخُذْنِي إِلَيْكَ مِنِّي.

وَارْزُقِنِي الْفَنَاءَ عَنِّ. وَلاَ تَجْعَلْنِي مَفْتُوناً بِنَفْسِي. مَحْجُوباً بِحِسِّي.

وَاكْشِفْ لِي عَنْ كَلِّ سِرٍّ مَكْتُومٍ.

يَا حَيُّ يَا قَيُّومُ.

İbrâhim-İ Dessûkî kaddese’llâhü sırrahu’l azizin salavât-ı için evliyâullah, “Bu salâvâtın faziletini Allah Teâlâ bilir.” demişlerdir.

 

TÜRKÇESİ:

Allahümme salli ve sellim alezzâtîl Muhammedîyyetil latîfetil ehadiyyeti

 Şemsi semâil esrâri

 Ve mazharil envâri

 Ve merkezi medâril celâlî Ve kutbi felekil cemâlî

Allahümme bisirrihi ledeyke

 Ve bi seyrihi ileyke âmin havfî ve âkil asreti vezheb hüznî ve hırsî

 Ve kün lî ve hûznî ileyke minnî

Verzuknîl fenâe annî

Vellâ tec’alnî meftunen bi nefsî 

 Mahcûben bi hissî

 Vekşif lî an küllü sirrin mektûmin

 Yâ Hayyü Yâ Kayyûm!

   SALÂVÂT-I ŞERÎFENİN MÂNÂSI

“ALLAH’ım! Sırlar Semasının güneşi, nûrların mazharı,

Celâl Dâiresinin merkezi (dönüm noktası: akdes noktası),

Cemâl Feleğinin (yörüngesinin) kutbu (devrânda devreden cismin cihân çarkının aksı) olan;

Ahadiyyet (her hususta mutlak teklik) lâtifetinin (Ahadiyyetten Ahmedîyyete lütûf edilen incelik ve hakikatlerin) tecellîgâhı (ilk zuhûr yeri, çoğalma ocağı olan) Zât-ı Muhammedîyyete salât-ü-selâm eyle!

ALLAH’ım!

O’nun Senin yanındaki sırrı (teslimiyet) ve Sana olan (istikamet) seyrinin hakkı için; korkumu gider emin kıl (emniyette eyle), (imkanla imtihan seyr-ü-sülûkümde, teslimiyet ve istikamet tevhidinde) ayak kaymalarımı (yolda sürçmelerimi, takılıp düşmelerimi yoldan geri kalmalarımı) azalt, hüznümü (üzüntümü, kederimi) ve hırsımı (dünyaya tamahkarlığımı) gider (bertaraf et), benden yana (lehime) ol; beni, benden Kendine (Sana) al (çek), beni benden fenâ ile rızıklandır (benlik hastalığımdan kurtar, benliğimin yok olmasına izin, inâyet ve hidâyet eyle, nefs perestlikten âzâd et!). Beni nefsime meftun kılma (nefsimin fitnesine düşürme, nefsimin hevâ ve hevesiyle sihirletme, nefsime tüm gönlümü verip ona vurulan, düşkün ve âşık olan kılma!). Âfâkı (dış dünyayı) tanıdığım hislerimi (enfüsümü ve özümü tanıdığım duygularımı) bana (şühûdî tevhid tekemmülüme) hicâb (perde, engel, yol kesici, çeldirici) etme! Bana her türlü, tüm gizli (saklı) sırları aç (ifrat ve tefritten koru, i’tidal üzere ve hazımlı kıl, şaşırtma-taşırtma!) YÂ HAYYU YÂ KAYYÛM (celle celâluhu)!”[3]


İBRÂHİM DÜSÛKÎ’DEN ÖĞÜTLER (ET-TABAKÂTÜ’L-KÜBRÂ’DAN) [4]

 Hakîki mürşid

Mürşid müctehid değilse, onun müridi iflâh olmaz. Çünkü kendisi uyursa müridi de uyur, kendisi ibâdet ederse müridi de ibadet eder. İnsanlara ibâdeti emreder, kendi ibâdeti ise bâtıldır, onları bâtıldan sakındırır, kendisi bâtıl işlerin peşinden koşar. Böyle yapan bir kimseye gülerler, sözlerine kulak asmazlar.

  İnsanlar kendisine gelip “Bize nasîhat et, bir-iki misâl ile bizi irşat et” dediklerinde onlara şöyle derdi:

Kendisi himmete muhtaç bidede
Nerde kaldı gayrıya himmet ede

Müridin şeyhine karşı tutumu

  Mürid, şeyhinin huzurunda bulunursa onun emri ile konuşmalıdır. Onun izni olmadan aslâ konuşmamalıdır. Şayet şeyhinin huzurunda bulunmazsa, kalbiyle ondan izin istemelidir. Ancak bu şekilde vuslat makamına ve Allah’a ulaşılabilir. Şeyh, müridinin bu edeplere riâyet ettiğini görünce, onu terbiye eder, terbiye suyundan ona kana kana içirir, ilâhî ve manevî sırlarla kendisini gözetir.
Mürşidine karşı güzel edebe riâyet etmek ne büyük saâdet!

  Bu edeplere riâyet etmemek ne kötü şekâvet!

Allah gizli olarak ibâdet edeni, gizli-açık her şeye muttali kılar.

Kim istikâmet yolunu tutarsa, her çeşit şüpheden ve ihtilafdan kurtulur.

Kim Rabb’inin huzurunda kalbiyle gaybet âlemine dalarsa, gayb âleminde bulunduğu bu müddet içerisinde mükellef tutulmaz. Şehâdet âlemine çıktığı zaman, kaçırdığı ibâdetlerini kazâ eder. Bu, mübtedîlerin yani daha işin başında olanların halidir. Mürşid-i kâmillere gelince, bu hüküm onlar için geçerli değildir. Onlar, ibâdetlerini edâ etmek için Allah Teâlâ tarafından serbest bırakılırlar.
Müridlere tavsiye

Her kim şeriatla amel eden, hakîkat ehli, temiz, nâmuslu ve şerefli bir müslüman olmazsa, sulbümden gelen oğlum bile olsa, evlâtlarımdan değildir. Müridlerimden her kim de şeriata, hakîkate, tarîkate, diyânete, kendini maddî-manevi günahlardan korumaya, zühde, veraya ve aza kanaate sımsıkı sarılırsa, en uzak memlekette bile olsa, evlâtlarımdandır.  Bir defasında kendisine

“Ne istersin?” diye soruldu,

“Allah Teâlâ ne isterse ben de onu isterim” diye cevap verdi.

 Allah’a kulluk eden herkes, gereği gibi bu kulluğun tadını alamaz. Her hizmet eden de gereği gibi âdâbıyla hizmet edemez. Bundan dolayı çoğu mürid, gayret etmesine rağmen, bu yolda mesâfe alamadı.
Ey evlatlarım! Size daima Allah’tan korkmanızı tavsiye ederim. Zira siz, kurbanlık koç gibi bu dünyayı terketmek zorundasınız.

Ey alev alev ateşin derilerini yakacağı insanlar!

Ey kendileri için bıçağın bilendiği kimseler!

Kendinizi ve ailenizi cehennem ateşinden koruyunuz.

Bütün insanlara karşı şefkat ve merhamet

 Bir kimse bütün insanları sevmedikçe, onlara karşı şefkatli davranmadıkça ve onların ayıplarını örtmedikçe kâmil bir insan olamaz. Bunlara dikkat etmeyen ve kâmil olduğunu iddia eden kimse yalancıdır.

  Hiçbir kimseyi hareketlerinden, elbisesinden, yemesinden ve içmesinden dolayı kınamayın. Çünkü, şeriatın açıkça nehyettiği yasakları çiğneyenin dışında, kimse kınanamaz, ayıplanamaz. Zira bu kınama yalnızlığa, yalnızlık da kulun, Rabb’inin lütfundan uzak kalmasına sebep olur.

İnsanlar kısımlara ayrılırlar:

1)      Yola yeni girmiş olanlar (mübtedî),

2)      Seçkin (hâss) kullar,

3)      Seçilmişlerin seçilmişi olan (havâssulhâs) kullar

4)      Allah’a vâsıl olanlar.

5)      Yüce Allah bazı insanlara, bazıları sebebi ile rahmet eder.

  Bu yolda kuvvetli ile zayıf yarışamaz.  Allah’ın veli kulları bazen yağmur gibidir, bu onların merhametli olduklarını gösterir; bazen de kılıç gibidir, bu da onların gazap taraflarının olabileceğine işaret eder. Bundan dolayı bir Allah dostu yüzünüze güldüğü zaman ona karşı saygıyı terk edip şımarmayın, ciddiyet ve edebinizi muhafaza edin.

 Şeriat-Hakîkat

 Şeriat kök, hakîkat ise onun dalıdır. Şeriat meşru olan bütün ilimleri içerisinde toplar.

Hakîkat ise gizli ilimleri câmidir. Bütün makamlar şeriat ve hakikatte gizlidir.  Mürid farz, vâcip ve sünneti edâ edecek kadar ilim öğrenmelidir. Bütün işi fesâhat ve belâgatla uğraşmak olmamalıdır. Zira bunlar asıl maksada ulaşmaya mani olabilirler. Buna mukabil mürid, sâlihlerin yollarını araştırmalı, onlara uymalı ve zikre devam etmelidir. Erkeklerden tam erkekler bulunduğu gibi, yarım ve dörtte bir olan erkekler de vardır. Yine onlar arasında kemâle ermiş ve Allah’a ulaşmış olanlar da vardır.

  Havâssın tevbesi

 Havâssın yani Allah’ın en seçkin kullarının tevbesi, mâsivâyı gönülden çıkarmaktır. Havâss olanlar, tevbe ederek terk ettikleri bir davranış ve söze dönüp bakmazlar. Çünkü onlar, tevbe etmekle içlerine benlik duygusu girmesinden korkarlar. Yine onlar “ben, ben” demekten son derece sakınırlar.
Hülâsa onlar bütün hareketlerini kontrol altında bulundururlar.  Ey müridim! Himmetini cem et, dikkatini topla. Tarîkatı ancak bu yolla tanıyabilirsin. Hangi makamda bulunursan bulun, önüne bir perde gerilebilir, ancak sen bütün bu perdeleri yırtmalısın. Zira Allah’tan başka her şey boştur.

  Sen bir kimseden yüz çevirirsen o da senden yüz çevirir. Eğer Allah’tan yüz çevirirsen, Allah da senden yüz çevirir.

 Ey oğulcuğum! Beni boş şeylerle meşgul etme. Kalıbından kalbine geç. Ona göre hareket et.

 Seher vakti

Kim seher vakitlerinde kalkar ve istiğfara devam ederse, Allah ona bütün nur pencerelerini açar, yakınlık (kurbiyet) âleminden kendisine manevî lezzetler tattırır, kalbinde mana âlemine ait güneşler ve aylar doğar.

  Ey gönlümün yavrusu! Sana söylediklerimi yap ki, kurtulanlardan olasın.

 İsm-i azam

Nice insan vardır ki, ism-i a’zamı okur da manasını anlamaz. Halbuki Allah dostlarından biri bir ağaca dokunur da ağaç meyve verirse ancak o ismin hürmetine verir, yalçın kayalardan su akarsa ancak onun hürmetine akar, vahşî bir hayvan bir Allah dostuna teslim olursa ancak onun hürmetine olur, bir velî yağmur ister ve yağmur da yağarsa ancak onun hürmetine yağar.

Bir mürid Allah’tan başka hatırına gelen her şeyi terketmedikçe, bu yolda mesâfe katedemez.
Ah aradaki perde bir kaldırılsa da a’mâ harf ve zarf olmayan harfi bir okusa, kendisine kapalı olan sırları ve düğmelenmiş düğmeleri bir çözebilse, kilidi bir açabilse!… Şevkim daha ilerisini arzu etse de, istediğim işte bu zâtlardır.

Yaptığı iş ve söylediği söz Allah’ın rızasına uygun olmayan kimseye, tevhid makamı kapalıdır.
Hiçbir velî, makam arzusu dahil, mâsivâyı terketmedikçe Rabb’ine varamaz. Eğer Rabb’in ile birlikte olmak istersen, bütün insanlar için iç âlemini kötü düşünce ve kötü niyetten temizle.

 Azîmet-Ruhsat

Ey oğlum!

Şeytanın ruhsatlarla ilgili verdiği fetvâlardan ve azîmetle amel ederken seni ruhsatla amel etmeye sevketmesinden sakın. Çünkü o, ruhsatın meşrû olduğunu fısıldayarak, azgınlığa ve isyana sevkeder. Özellikle şeytan seni mahzurlu şeyelere soktuktan sonra şöyle der:

“Bu iş senin için mukadderdir, sen kim oluyorsun ki, her şey Allah’ın elindedir?”. Bu sözlerle Allah’ın yolundan saptırmak ister. Eğer onun dediklerini yaparsan külliyyen helâk olursun.
Ey oğulcuğum!

Bil ki: Yüce Allah sana ancak Nebî sallallâhü aleyhi ve selleme tâbi olmanı emretti, dünya ve âhirette zarar verecek her şeyi yasakladı. Bütün bunlara rağmen neden hâlâ O’na muhalefet ediyorsun?

İcâzet hakkında

Ey oğulcuğum!

Eğer bir kâğıt parçasından ibâret olan olan icâzet ile iktifâ ediyorsan, şunu bil ki, senin icâzetin ancak güzel hâlin ve ihlâsındır. İcâzet almış bir kimse, insanların günahlardan en çok uzak duranı, en çok namaz kılanı, en oruç tutanı ve Allah’ı en çok zikredeni olmalıdır. Kul hizmete devam ettiği müddetçe, Rabb’i onu diğer kullarına tercih eder. İşte hakiki icâzet budur. Eğer şeyhlik iddia eder ve Rabb’ine isyan edersen, Rabb’in sana şöyle der:

“Yazıklar olsun sana, hayâ etmiyor musun, nerde kaldı senin bize yakınlık sözün, bizimle birlikte olabilmek için neden kirli elbiselerini yıkamadın (neden tevbe etmedin)? Ne kadar da mideni haramla doldurmuş, günah işlemek için adımlar atmışsın, beni sevenler saf halinde geceleri geçirirken, ne kadar da uyumuşsun, sen ancak bir iddiacı ve bir yalancısın”.

Yolumuzda nefsini meşhur eden, yolumuzun hakkını yerine getirmeyen ve bizimle alay eden herkesin Allah hasmıdır.

  Kim bu yolda hâinlik ederse helâk olur. Kim de sözlerimizden ibret almazsa, kervanımızda yürüyemez, bizi hakkıyle bilemez. Biz, evlâtlarımızdan ancak kâmil Hakk yolcusu ve iyi huylu olanları severiz. Böyle olan evlâdımıza sır da veririz.

  Ey evlâtlarım!

Allah’ınızı severseniz yolumuzu kötülemeyin, bu hakîkatlerle oynamayın, hilekârlık yapmayın, hakk ile bâtılı karıştırmayın, ihlâslı olun ki, kurtulabilesiniz. Sizi sevdikçe ve diğer insanlardan sizi seçtikçe siz de bizi üzmeyin, yolumuza kötü söz atmayın. Terbiye ve nasîhat konusunda nasıl size hakkınızı ödüyorsak, siz de dinleyerek ve öğüt alarak bizim hakkımızı yerine getirin. Ben size ancak Rabb’inizin emrettiklerini emrediyorum. Bunlar benim değil, Allah’ın emirleridir. Eğer ahdinizi bozarsanız bilin ki, bu bozduğunuz ahd Allah’ın ahdidir. Bizden sadece icâzet belgesi alma niyetinde iseniz, bizim size ihtiyacımız yoktur. İstediğiniz yere gidebilirsiniz.

 Karşılıksız irşat

 Ey evlâtlarım! Mallarınıza dokunmama, mîrâsınızı almama, ellerinizde bulunan dünyalık ile elbisemi kirletmeme konusunda Allah Teâlâ’ya bey’at ettim. Dinleyiniz ve itaat ediniz. Mallarınız konusunda benden ve cemaatim içerisinde ihlâslı olanlardan emin olabilirsiniz. Allah’tan, diğer evlâtlarımın da ihlâslı olmasını istiyorum. Onlar da böyle ihlâslı olurlarsa kardeşlerine şefkatte ve nasîhatte bulunurlar, mallarına da dokunmazlar.

  Her kim ölümünün itaat üzere olmayacağını ümit ederse helâk olmuştur. Zira bütün taatlarımız Allah’ın ihsanı cümlesindendir. Bizim ortada hiçbir katkımız yoktur.  Ey oğulcuğum! İnsanların ve cinlerin ameli kadar amelin olsa bile “ben” demekten sakın, zira Allah ben iddiasında bulunanları acz içerisinde bırakır. Benlik davasında isen maddî-manevî derecen düşer, bunu unutma.

Halvet

 Bir yolunu bulsaydık, insanların gözünden kaybolmak için, halvete girerdik. Zira zamanımızda kalpler hasta, ciğerler parça parçadır. Dedi-kodunun çoğaldığı bu zamanda sığınılacak ve kaçacak yer lâzımdır. Fakat bu zamanın insanları ile bizi imtihan eden Allah işlerimizi düzenliyor, sonsuz güç ve kudretiyle yardımını eksik etmiyor.

  Her kim nefsini hesaba çekmekten gâfil olursa telef olur, eğer nefsini hesaba çekmekte acele etmezse hezimete uğrar.

  Allah Teâlâ bir velî kulunu belâ ile imtihan ederse, onu mânâ erleri derecesine yükseltmek ister. Eğer Allah dostu sabreder, kızmaz, yumuşak huylu, cömert ve affedici olursa Allah onu daha yüksek derecelere yükseltir. Bunlara riâyet etmezse onu bulunduğu yerde bırakır, derecesini yükseltmez.

Kerâmet

Allah Teâlâ’ya âsî olmayan bir insan kerâmet eseri olarak vahşî hayvanların sırtında gezmeye başlasa, onun bu hareketi Allah’ın rızasına uygun değildir. Bundan dolayı bu hayvanlar, o insanı sımsıkı yakalayıp eziyet etmek için, Allah’ın kendilerine kuvvet vermesini isterler. Bu insan kuşlara ve vahşî hayvanlara uğrasa bu hayvanlar onu görmekten Allah’a sığınırlar, suya uğrasa su da bu insanın kendisinden içmesini istemez, hülâsa her şey ondan kaçar, Allah’a iltica eder. Ümmet-i Muhammed’e kılıç çeker ve harbelerinizi onların kanı ile kirletirseniz, Allah’ın sizin için ekin bitirmesini ve memelerin süt vermesini nasıl talep edebilirsiniz?

Bir Allah dostu Allah’a yönelişinde sadâkat üzere devam ederse, artık ona buğz eden sevmeye, onunla ilişkide bulunmayan kendisini ziyaret etmeye ve ondan hoşlanmayan övmeye başlar. Ama mücrim ve münâfik hâlâ onu sevmemeye devam eder.

Günlük dersi terketmek

Bir mürid bir gün virdini bırakırsa Allah da o gün ona yardımını keser.

Ey evlâtlarım!

Biliniz ki: Yolumuz hakîkate erme, tasdîk, doğru sözlülük, çalışma, amel, maddî-manevî temizlik, gözleri haramdan sakınma, eli, edep yerini ve dili koruma yoludur. Her kim bunlara riâyet etmezse, istese de istemese de yolumuz onu reddeder.

 Kur’an’ı ezberlemek ve hükmü ile amel etmek.  Ey Kur’an’ı ezberlemiş olan Kur’an hâmili!

Onunla amel etmiyorsan sırf ezberlemekle sevinme. Zira Allah Teâlâ “Tevrat’ı ezberleyip içindekilerle amel etmeyenlerin durumu, kitapları yüklenmiş merkeplerin durumu gibidir” (Cuma, 5) buyurmaktadır. Sen, Kur’an’da bulunan bütün hükümlerle amel etmedikçe merkep olmaktan kurtulamazsın ve onda bulunan bütün harfler aleyhinde şâhitlik eder.

Ey evlâtlarım! Bu kadar aldanma, aldatma, oyun, eğlence, cehâlet, hevâ, iftirâ, cimrilik, sözünde durmama, yanılgı, unutma, gaflet, hata, günah, yalan, bıkkınlık nedendir? Nice nasîhatlar dinlersiniz, ibret alıp düzelmezsiniz. Sanki ölüler gibi olmuşsunuz.  Eğer Hakk Teâlâ hazretleri kalplerinizdeki kilidi açsaydı, Kur’an’daki hayret uyandıran hususları, hikmetleri, manaları ve ilimleri anlar, onun dışındakilerden müstağnî olurdunuz. Çünkü mevcûdatla ilgili bütün hususlar onda yazılmıştır. Yüce Allah Teâlâ şöyle buyurur:

” Biz bu Kitap’ta hiç bir şeyi eksik bırakmadık” (En’âm, 38). Allah Teâlâ her kime bu Kitap hakında bir anlayış verirse her harfin manasını, sebebini, sıfatını da kendisine öğretir. Bu kimse bu harflerle ulvî ve süflî âlemlere ait bilgilerin yanında Arş, Kürsü, semâ, su, yıldızlar, hava ve yeryüzü ile ilgili ilimleri de öğrenir.  Şeriata ve Kitab’a tâbi olan kimse eğer emir ve yasaklara vâkıf ise anlayışı da hakîki olur. O bu hakîki anlayışı ile bütün müşkülleri çözer, bütün rumuzları halleder ve bütün kapalılıkları açar. Ama onun anlayışı sadece söz ezberlemek ve bazı zâtların makamını öğrenmekten ibaret ise, bu hakîki anlayış sayılmaz; aksine hakîki anlayışa ve hakîki ilimleri öğrenmeye perde olur. Bütün işi sadece laf üretmekten ibaret olan kimse anlayan, amel eden ve irfan lisânı ile konuşan kimse gibi değildir. Müşâhede makamına ulaşan birçok insan vardır ki, kendisinden o makamın anlatılması istendiğinde anlatamaz, o ancak yaşanır.

  Bütün bunlardan kastım tüm evlâtlarımın laf üreten değil, tadan ve hakîkatı yaşayan kimseler olmaları; ilimleri sadırlardan ve satırlardan değil, rabbânî kaynaktan almalarıdır. Çünkü Allah dostları ancak tattıkları şeyleri söylerler. Onların kalpleri Allah’ın lütfu ve ihsanı ile doludur. O kalplerden âb-ı hayat damlaları akar. İşte, Allah dostlarının ilimleri bütün ilimlerin kaynağı olan ilâhî kaynaktan gelir.
Laf üretene gelince o sadece başkasından hikâye eder, Allah dostlarının yaşadığı zevkten bir nokta veya bir zerre istifâde edemez. Ona şöyle nidâ idilir: “Bu o kimsedir ki, bu aldanma dünyasında kabukla (kışırla) yetindi, hâlbuki biz öyle insanlar gördük ki, testere ile biçilseler bile ulaşamadıkları makamları aslâ anlatmazlardı”.

  Tasavvuf konusunda söz söylemek

  Ey evlâtlarım! Size birisi tasavvuf, marifet ve muhabbetten sorarsa, Allah dostlarınınki gibi işleriniz düzgün olmadıkça ona dilinizle cevap vermeyiniz. Sizden biriniz dînî emirleri yerine getirip amelde de sâdık olduğu zaman, dili faydalı şeyler söylemeye başlar. İşte bu onun sadâkatinin bir semeresidir. Kim özünde ve sözünde dosdoğru ve ihlâslı olduğunu iddia edip de kendisinde edeb ve tevâzuun semeresi görülmezse yalancıdır, ameli riyâ ve gösteriştir. Onun bu kötü ameli, kendisi istese de istemese de ancak kibir, ucub, nifak ve kötü ahlâka sebep olur. Allah Teâlâ muhafaza buyursun.

Tasavvuf sadece yün giymekten ibaret değildir. Yün, belki tasavvufun alâmetlerinden biridir. Tasavvufun asıl önemli yönü, tasavvuf ehlinin, tasavvufun ince noktalarına ve güzelliklerine uymasıdır. Bu da hemen olmaz, tedrîcen olur. Sûfi, tasavvufun hakîkatına ulaştığı zaman, sert elbise giyemez. Çünkü o, letâfet makamına ulaşmış, iç âlemine dönmüştür. Onun için ayrılık da bitmiştir.

Mürid ise böyle değildir. O, nefsini terbiye etmek ve onu Mevlâ’ya boyun eğdirmek için, sert elbise giyebilir, lâtif olmayan gıdalardan yiyebilir. Böylece mürid yüksek makamlara hazırlık yapmış olur. Manevî perde inceldikce, elbise de incelmeye başlar.

 Hakiki mürşidin özellikleri

Allah dostunda haset, gıybet, isyan, aldatma, kendini beğenme, gösteriş, başkalarının önünde eğilme, yalan, kibir, ucub, şımarıklık, övünme, boş söz, nefsin gayr-ı meşrû isteklerine uyma, meclislerde en önde oturma, kendinin de var olduğunu gösterme, münakaşa, başkalarını imtihan etme, onların noksanlarını söyleme, sû-i zanda bulunma gibi hususlar bulunmaz. O güzel ve gösterişli elbise giyen kimseler hakkında kötü zanda bulunmaz, bu yolda hırka giyerek kendini belli edeni ayıplamaz. Ancak bilerek şeriata muhâlefet edenler olursa onlara karşı ilgisiz de değildir.
Allah’ın velî kulu mahlûkâtın kendisine hürmet etmesine, ona saygı duymasına, onun için ayağa kalkıp oturmasına, onu kabul veya reddetmesine ve buna benzer zâhirî hallere iltifat etmez. O, yalnız Allah Teâlâ’dan gelecek iltifatı ister.

 Muhabbet

Sen ve ben maddî olarak bir araya gelmekle muhabbet oluşmaz. Muhabbet ancak, ruhlarımızın cesetlerimiz ile tek mizac haline gelip kaynaşmasıyla oluşur. Allah dostlarından hiçbiri bid’at ehli değildir. Onlar edep konusunda sadece Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi takip ederler. O da bu edebi Kur’an-ı Kerîm’den almıştır. Bir edep kuralı olarak Kur’an’da şöyle buyrulur:

“Ey Mü’minler! Sizin eviniz olmayan evlere izin alıp ev halkına selâm vermeden girmeyin” (Nûr, 27). İşte Allah dostları bir yere gittikleri zaman üç defa izin isterler. Şayet kendilerine izin verilirse girerler, aksi halde dönüp giderler.

Toplu halde bulunmanın tehlikeleri

 Bizden önce gelip geçmiş zâtlar, toplu halde bulunmanın tehlikelerinden korkarlar ve bundan dolayı uzleti tercih ederlerdi. Ancak Cuma namazı için dışarı çıkarlardı. Bir de hiçbir riyâ, yersiz münakaşa, ucub ve aldatmanın bulunmadığı ilim meclislerine katılırlardı. Zamanımızda kötü hasletlerden sakınan azdır. Sen, Allah Teâlâ’nın vâcip kıldıklarını öğrendikten sonra yalnızlığı tercih et.

Ey yavrucuğum!

İnsanların çoğunun Allah’ın şeriatına zarar verdiği ve hakîki muhabbeti bid’at saydığı bir asırda bulunuyorsun. Bu insanlar Allah’ın lütuf ve ihsanlarını, mu’cizevî fiillerini bilmiyor, lütuf ve ihsan kapısının kapandığına inanıyorlar. Kim buna inanırsa Allah’ın irâdesine karşı çıkmış olur, bundan Allah’a sığınırız. Bundan dolayı Allah dostlarının böyle kimselerden uzak durması lâzımdır.
Allah dostlarının kıymetini bilememek cehâlet ve basîretsizliktir. Allah’ın sevgili kulları hakkında kötü söz söylenemez. Bir müslümanın onları reddetmesi aslâ düşünülemez.

Bir defasında Cüneyd kaddese’llâhü sırrahu’l azîze şöyle dendi:

“Bazı evliyâullah vecd hali gösteriyor ve öteye-beriye sallanarak yürüyorlar. Onlar hakkında ne dersiniz?” Bu soruya o şöyle cevap verdi:

“Onları kendi haline bırak, Allah ile rahata kuvuşsunlar. Şeriatın açıkça yasakladığı hususlar hariç onların bu hallerini kınama. Dikkat et! Bu yol onların ciğerlerini parçalamış, sa’y ve gayret kendilerini yormuş ve birçok zorluklara katlanmışlardır. İçerisinde bulundukları halleri aşmak için böyle yaparlar. Bunda da bir mahzur yoktur”.

Ey Kardeşim!

Sen onların tattıklarını tatsaydın, bağırmalarını ve elbiselerini yırtmalarını mazur görürdün. Allah’tan dileğim odur ki, bütün evlâtlarımı doğru yola iletsin. Çünkü o, herşeyi işiten ve dualara karşılık verendir.

 Allah dostlarının ahlâkını öğrenmemek mahrumiyete sebep olur. Onlara karşı edebe riâyet etmemek ise helâke götürür. Allah’ın rahmet kapısı açıktır ve hiç bir zaman kapanmamıştır. Allah dostları daima Allah’ın rahmet kapısında durup yalvarırlar.

Tefsir ilmi

En sağlam tefsir selef-i sâlihînden rivâyet edilen tefsirdir. Sağlam olmayan tefsir de her asırda değişen tefsirdir. Şayet mecbur kalmasaydık ancak selef-i sâlihînden rivâyet edilen tefsiri naklederdik.

Bir âyet hakkında kalbimize bir şüphe geldiği zaman, Rabb’imizin kapısına müracaat eder, ondan izin alır, bu kelâmından muradının ne olduğunu sorar ve bize bildirdiği kadarıyla konuşuruz.