BULANMIŞ TEVHİD EHLİ


Tâbî, gayret etti, çalıştı son kapıya vardı. Kapı, bir kapı ki, tokmağını sağa çevirsen başka, sola çevirsen başka açılıyordu.
Hazırlanmıştı, bekliyordu. Fakat beklediği olur mu olmaz mı, onu, kendisi de bilmiyordu. Ancak yol arkadaşı Hâdî ile son kapıda şu konuşma geçti. Her şey birdenbire değişmişti.

Hâdî:
“Bizimle isen namaz kılacaksın.”
Tâbî:
“Hâlâ bu iş bitmedi mi, mecbur muyuz?”
Hâdî:
“Sonsuz emir var.”
…..
“Kılmak istemiyor musun?”
……
“Melekte olsan, ruh ta olsan, secde edip namaz kılacaksın.”
Tâbî:
“Biz arınmadık mı?”
Hâdî:
“Hem arındık ve hem de bulduk.”
Tâbî:
“Benim kalbimi temizlemedin mi?.”
“Daha namazın ne gereği var, Temiz bir insan olmadım mı?.”
Hâdî:
“En temiz yaratılanlar, melektir. Onların bile kimi rükûda, kimi kıyamda, kimi secdede.”
Tâbî:
“Allah Teâlâ’ya inanıp, rasülüne de iman etmedim mi?.”
Hâdî:
“Ettin.”
Tâbî:
“Hakikatin sırrına erdiğimi çok kere söylemedin mi?”
“Tasavvuf ehliyiz, dâimi salâta (namaza) ulaştık demedin mi?
“O zaman beş vakit namazın bizde iş ne?.”
“Hakikatte şeriat yoktur, diyen sen değil misin?”
“Hakikatin zirvesine ulaşan, Hakk’a yakîn onda beka olan, “kime namaz kılar” diye soran sen değil mi idin?”
…….
“Biz şeriatı bıraktık, ehl-i tarik olduk, demedik mi?”
“Ahâdiyete vardık. Namazın şekliyle bağlanmayız, resmiyetini aştık demedik mi?”
“Ne oldu?”

Hâdî, arkadaşı ve talebesi olan Tâbî’den usandı. Eliyle yetiştirdiğine sahip olamamış, ayağını tevhid mertebelerinde bulandırmıştı. Cehennemlik demeye özü varmasa da talebesini nefsine kul olmaktan kurtaramamış, şeytâniyete kaptırmıştı.
Hâdî söze şu şekilde devam etti.
“Sözü uzatma, manayı kaybettin. Ancak son söz olarak sana şöyle diyebilirim.”
“Namaz sakıt olmaz, ancak ne gördün, ne bildin ki kendini kulluktan düşürdün.”
“Allah Teâlâ’nın kulluğundan düşürdüğü ancak şeytan olur.”
“Namaz dinin gereği ve direğidir.”
“Namaz kılmayan kâfir değildir, ama kâfirler namaz kılmazlar.”
“Sen inkârda mı kaldın, ispata varıp Allah olduğunu mu sandın?”
“Ah….iki menzil arasında kalanlar.”
“Bizim sana yardımımız, uyarmak ve “kulluk et” demektir.”
“Ancak nefsine değil.”
“Bizim bu hususta, bir suçumuz yoktur. Senin telef olmanı ister miyiz!”
“Sen ‘fark’ edemeyip kulluğu kaybettin.”
Tâbî:
“Ne demek, bunca emeğim zayi mi oldu?”
Hâdî:
“İblis’te çok emek vermişti, meleklere hoca bile oldu diyorlar.”
“Ne oldu….Ayağı kaydı, şeytan oldu.”
Tâbî:
“Bu haksızlık olmuyor mu?”
Hâdî:
“Haksızlık yoktur. Haddini aşmak vardır.”
“Eğer, bir puta da kulluk etseydin, yine kurtulurdun.”
“Sen kendini anlamak istemiyorsun?”
“Cennetin yolu bir ama, gidişler farklı.”
“Senin işin cennete kapıdan değil bacadan girenlere benziyor.”
“Sen doğruyu arıyordun”
“Hakikati de buldun.
“Fakat şimdi kendini kaybettin.”
“Şimdi durduğun yer belli değil.”
“Haydi git,
“Biraz da ‘inkâr’ lık çilesi mi, ne çekeceksin.”
“Demek ki, mahcupluk kaderinde varmış. Unutma ki, emeğin zayi olmaz.”
“Allah Teâlâ çok cömerttir.”
…..
“Eğer, bu durumda bir suç var, kimde diye düşünüyorsan.”
“Var, var…”
“Var ama, yolun evvelinde olsa idi, benden idi.”
“Fakat emekten sonra olduğu için, illâki sendendir.”
….
“Kovuldun.”
….
“Hayır, Hayır kendini kovdurdun?”
“Benim tavsiyem, yine de umudunu yitirme.”
“Benim vefâm ise, seni unutmamaktır.”
“Ancak yine, ilk sözümüz senin için geçerli.”
….
“Kulluk işareti olan namazı kılacaksın.”
Tâbî:
“Namaz mı?”
Hâdî:
“Evet
Tâbî:
“Offf….”

İhramcızâde İsmail Hakkı

Yorum

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Değiştir )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s