Toktamış ATEŞ- “NE OLDU BİZE” İSİMLİ ESERDEN

VAKIFLAR, KAMU KURUMLARI VE ÜNİVERSİTELER…

Vakfın ne olduğunun bilimsel tamamlaması, sevgili Prof. H. Hatemi’nin işi. Ama benim bilebildiğim kadarıyla vakıf, “Bir insa­nın ya da bir grup insanın, ellerinde bulunan kaynakları, hayırlı bir işe ayırmaları, hayırlı bir işe tahsis etmeleridir.”

Gerçekten atalarımız, Ta Budin’den Irak’a, Mısır’a kadar” yüzyıllar boyunca, binlerce vakıf oluşturmuşlar; hem sevap ka­zanmışlar ve hem de huzur bulmuşlardı. Camiler, medreseler, kervansaraylar, hamamlar, türbeler, çeşmeler yapmışlar ve bun­ların yaşamalarını sağlamak için de belli kaynakları tahsis et­mişlerdi.” Kimi zaman bağların, bahçelerin, zeytinliklerin, tarla­ların gelirleri; kimi zaman evlerin, dükkânların kiraları vb. gibi kaynaklar bu vakıfları yüzyıllarca ayakta tutmuştu. Vakfın amaç­ları çerçevesinde çalışan görevlilerin gelirleri de bu kaynaklar­dan sağlanmıştı.

Cumhuriyet döneminde ve özellikle 1950 sonrasında da il­ginç bir vakıflaşma süreci’ yaşadık. Kimi zenginlerimiz belli kaynaklarını, hayırlı amaçlara yönelik olarak kurdukları vakıflara aktarmaya başladılar. Öyle bir ‘mevzuat’hazırlanmıştı ki kuru­lan vakıfların yönetimini ‘aile dışına kaptırmamak’ için gerekli önlemler de alınabiliyordu. Ve bu tür vakıflarda biraz ‘vergiden kaçma’ kokusu seziliyorsa da bunlar gene de hayırlı şeylerdi ve sonuç olarak insanlar ‘kendi ceplerinden’ bir şeyler veriyorlardı.

DERKEN 1980 SONRASINDA BAMBAŞKA BİR VAKIFLAŞMA BAŞLADI. Bu dönemdeki vakıflaşma sürecinde üç önemli görüntüyle karşı­laştık.

İlk olarak,belli kamu kuruluşlarına ya da kurumlarına ‘yö­nettici’ olarak atanmış ya da seçilmiş kişiler ‘vakıf kurma’ maskesi altında bu kamu mallarını ‘çalmaya’ya da en hafif deyişle ‘özelleştirmeye’ başladılar. Ama bu özelleştirme, ‘kendi cepleri­ne özelleştirmeydi…

Kamu kurum ve kuruluşlarının çoğunda görülen bu ilginç soygun, en yoğun biçimde üniversitelerde yaşandı. Dünkü Cumhuriyette (23 Eylül 1994) YÖK Denetleme Kurulu’nun, özellikle İstanbul ve Anadolu üniversitelerindeki vakıf soygunuy­la ilgili önemli açıklamaları var. Ama bu soygun —eski hızında olmasa bile— hâlâ sürüyor. Zaten bu konu üzerinde ayrıca du­racağım.

İkinci olarak kimi dernekler ‘vakıflaşmaya’ başladı. Demok­rasinin vazgeçilmez unsuru olan ve ‘bizatihi’ kendileri demokra­tik kuruluşlar olması gereken dernekler, vakıflaşma kanalıyla ‘para toplar’ bir hale gelmeleriyle birlikte, demokratik kurum ol­ma özelliklerini de hızla yitirmeye başladılar. Dernekler Kanunu’nun getirdiği kısıtlamalardan kaçma bahanesi ile dernek üye­lerinin denetiminden kaçmaya başladılar. Çoğu derneklerin yanı sıra aynı ismi taşıyan birer de vakıf oluşturuldu. Ve dernekte ‘yönetimi yitirenler’, oluşturdukları vakıflarda yönetimi ele geçir­diler. Ve çoğu kez ömürboyu ve çoğu kez babadan oğula devre­dilebilecek bir biçimde. (Sadece bir tane değil, yüzlerce ‘hanedan’yaratıldı bu dönemde.)

Üçüncü olarak da iyiniyetli ve yararlı olarak niteleyebileceği­miz vakıflar ortaya çıktı. Çevre ile ilgili olarak, doğayı korumayla ilgili olarak, muhtaç çocuklara yardım için, fukaralara yardım için vb. gibi gerçekten hayırlı amaçlara yönelik çok sayıda vakıf ku­ruldu. Ve elbette bunların bir bölümüne elimizden geldiğince katkıda bulunuyoruz. Ve bu tür vakıfların desteklenmesinden ve güçlendirilmesinden yanayız. Ama kapınızı çalan vakfın soy­gun amacıyla mı’, yoksa ‘muhtaçlara yardım amacıyla mı’ ku­rulduğunu anlamak çok zor.

Biraz yukarıda, “Bizim üniversitelerdeki vakıflar üzerinde birazdan duracağım”demiştim. Ama artık yerim kalmadı. Uma­rım salıya ele alırız. Zaten Florance Nightingale ‘olayı’, YÖK ta­rafından didikleniyor. Çok daha iyi ediyorlar.

Bu hastane dünya standartlarını yakalamış bir hastane. Bir­kaç arkadaşıma da yeniden can verdi. Sağ olsunlar. Ama bu ‘mükemmellik’ kamu mallarını gasp etmeyi haklı kılar mı?

San­mıyorum.

Bir keşmekeştir sürüp gidiyor. Bir kamu bankasının eski ge­nel müdürü, mafya tarafından kurşunlanıyor. Bu genel müdürü o makama getiren kişi, bir döneme damgasını vuran bir başbaka­nın ve cumhurbaşkanının oğlu. (Kimilerinin o dönemi özlemeleri ve o döneme övgüler düzmelerinin beni çıldırtması bir başka ko­nu.)

Bu “oğul” üç-beş senede elde ettiği trilyonluk serveti ile gö­rüntülü ve yazılı kitle iletişim araçlarını ele geçiriyor ve belli alan­larda kamuoyu oluşturuyor…

Trilyonlar dönüyor. “Mühim değil” diyenler var. Trilyonlarla oynayanların komisyonu ayrı, yüz milyonlarla oynayanlar bir başka komisyon alıyor…

Ve kamu malları, ona-buna arpalık oluyor. Fazla gürültü çı­karmadan. Sessiz-sedasız…

24.9.1994

BİZDEN GÖRÜNTÜLER.

Cumartesi günkü son yazımda, bizim üniversitedeki vakıfla­rın bazılarından söz etmek istediğimi vurgulayarak Umarım sa­lıya ele alırız” demiştim. Bir telefon yağmuru geldi. Kimileri, “Aman zülfüyare dokunma” ve “Fincancı katırlarını ürkütme” diye uyarıyorlardı. Bir kısım dostlarım ise “Lütfen yaz, çekinme” diyorlardı.

Aslında ben bu vakıflarla ilgili olarak daha önce de yazmış­tım. Üniversitemizin sevgi ve saygı duyduğum, demokrat oldu­ğuna inandığım ve başarılı olmasını çok istediğim rektörü davet ederek bu konuları sormuşlardı. Gördüklerimi ve bildiklerimi ay­rıntılarıyla anlattım. O zaman, “Sizi resmi olarak görevlendirelim ve bu konuyu iyice araştırın” demişlerdi. “Memnuniyetle” diye yanıtlamıştım. Aradan neredeyse altı ay geçti. Ne bir görevlen­dirme geldi, ne bir haber. Makama başvurup, “Bizim görevlen­dirme n’ooldu?”diye soracak halimiz yok ya…

Benim görev yapmakta olduğum İÜ İktisat Fakültesi Ulusla­rarası İlişkiler Bölümü’nün de yer aldığı “İÜ İktisat Fakültesi Ye­ni Ek Bina 2″tabelalı binada, tam adını hâlâ öğrenememiş ol­duğum bir vakıf vardı. Vakfın (sanıyorum) başkanı, gene aynı binadaki bir “merkezin başkanı” idi. (Önceleri iktisat fakültesine bağlı olan bu merkezin nasıl rektörlüğe devredildiği, ayrı va acı bir öyküdür.)

Neyse, bu vakıf bizim binanın epey bir bölümünü işgal et­mişti ve babalarının malı gibi kullanıyorlardı. İÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü’ne bağlı meslek yüksekokullarından birine paralel bir eğitim programı uyguluyorlardı. Oysaki bizim bölümde, ileri de­recede bir yer sıkıntısı vardı. Ama vakfın işgal ettiği yerler, mer­keze ait görünüyordu.

Zaman zaman bu sorunu dile getirdim. Fakültemizin dekanı da yardımcısını alıp geldi. On beş-yirmi odanın gereksiz yere boş tutulduğunu ve kilitli olduğunu saptadı. Ama beylere laf söy­lenmezdi ki. Dayamışlar sırtlarını o zamanki rektöre. İstedikleri gibi davranırlardı. Hatta rivayet olunur ki; o zamanlar ben bunla­rı dile getirmesem, birkaç oda vereceklermiş. Ben yazınca kızıp vazgeçmişler…

Derken üniversitemizin rektörü değişti. Yeni rektörümüzün duruma hemen el koyacağını bekledik. Ama biraz uzun sürdü. Zaten bu arada vakıf derslerinin bir bölümünü meslek yüksek okulunun çıktığı bir binada sürdürmeye başlamıştı. Ve aynı gün­lerde o merkezde çalışan memurların tümünün isimleri (dosya kâğıtlarına elle yazılı olarak) kapılara yapıştırıldı. Bizim araştır­ma merkezine de iki oda verildiğini öğrendim. Ama iki oda ayak­taki genç arkadaşlarımızdan hangisine yeter ki?..

Derken “merkezin başkanının (müdürü) görev süresi dol­du ve yerine bir başka meslektaşımız atandı. Sanıyorum sorun­larımız bir ölçüde çözümlenecek. Ama merkezin müdürlüğü gi­dince, vakıf da ayrılıp gitmiş. Bir bina kiralamışlar, dersleri orada yapacaklarmış. Ama giderken arabaları dahil, her türlü alet-edavatı da götürmüşler. Zira bunları “vakıf kazanmış”. Pes vallahi. Ama işin ilginç yanı, bu vakfın kayıtları hâlâ bizim binada yapılı­yor ve işgal etmiş oldukları odaları boşaltmış değiller. Bizim bö­lümde ise üç yardımcı doçent aynı odada oturuyor. Kimi araştır­ma görevlilerinin en masaları var, ne masa koyacak odaları.

Ne biçim vakıftır bunlar?

BİNA DEVLETTEN, PERSONEL VE MÜS­TAHDEM DEVLETTEN; TELEFON, ELEKTRİK, SU DEVLETTEN. AMA PARA “VAKFIN”. ŞİMDİ DIŞARDA DA DEVAM EDER BU KAZANÇ. ZİRA “TULUM­BANIN İLK SUYU”SAĞLANDI.

Üniversitede iyi-kötü işleyen bir tüketim kooperatifimiz var­dı. (Bu kooperatife kuruluş döneminde para yatıran arkadaşları­mız da oldu.) Adı ÜNKO idi. Altı ay kadar önce önünden geçi­yordum ki, baktım ÜNKO tabelası indirilmiş, bina İstanbul Üni­versitesi Mensupları Vakfı diye bir vakfa devredilmiş. Kim kurdu bu vakfı, neye kurdu, belli değil., ama bina devredilmiş. Kimin malını kime devrediyorsunuz?.. Ama “yetkili kurul” karar verin­ce oluyormuş. Kim yetkili kıldı bu kurulu, kimlerden oluşur., belli değil…

Birkaç gün önce aynı binanın önünden geçerken, kimi bö­lümlerinin bazı “girişimcilere” kiralandığını gördüm. Vallahi bra­vo. Geniş “vizyonlu” adamlar bunlar. Hizmet götürüyorlar ve bu­nun karşılığında para kazanıyorlar. Hizmeti götüren kamunun malı, ama kazancın kime gittiği belli değil. Zaten bu kadarını an­lamaya benim “vizyonum” da yetmiyor.

Ve bunca “belli olmayan” arasında, belli olan tek şey, iyiye gitmediğimiz. Üniversitemize “demokrasiyi getireceğiz” derken, acaba başka bir şeyler “götürülüyor” olmasın. Çok dikkat etmek gerek.

27.9.1994

 Kaynak: Toktamış ATEŞ,  Ne Oldu Bize, İstanbul, 1994 (s.127-136)

Önceki Yazı
Yorumlar Kapalı