ŞEYTAN HAKKINDA BİLİNMEYENLER


Şeytan Kimdir?

Diğer din ve inanışlarda şeytan kötü ruh olarak nitelendi­rilmektedir. Aynı şekilde cinler de bu grubun içerisinde zikre­dilmiştir. Şeytanı ve cini, iki ayrı yapı olarak ele alıp insanla­ra tanıtan sadece İslam’dır. Kur’an-ı Kerim’de şeytanla ilgili olarak bizlere aktarılan ayetleri görelim.

4/118.-119.-120. ayetler: “Allah onu rahmetinden kovdu, o da şöyle dedi: ‘Elbette senin kullarından belli bir takımı alıp on­ları saptıracağım, onlara kuruntu kurduracağım, develerin ku­laklarını yarmalarını emredeceğim, Allah Teâlâ’nın yarattığını değiştir­melerini emredeceğim.’ diyen, Allah Teâlâ’nın lanet ettiği azgın şeyta­na taparlar. Allah Teâlâ’yı bırakıp şeytanı dost edinen şüphesiz açıktan açığa kayba uğramıştır. Şeytan onlara vadediyor, onları kurun­tulara düşürüyor, ancak aldatmak için vaatte bulunuyor.”

7/12.-18. ayetler: ‘Sana emrettiğim halde, seni secdeden alı­koyan nedir?’ dedi. ‘Beni ateşten, onu çamurdan yarattın, ben ondan üstünüm’ cevabını verdi. Buyurdu ‘Öyleyse in oradan, orada kibirlenmek senin haddin değildir. Hemen çık git çünkü sen alçaklardansın.’ İblis, ‘İnsanların tekrar dirilecekleri güne kadar beni ertele!’ dedi. Allah; ‘Sen erteye bırakılanlardansın.’ dedi. ‘Beni azdırdığın için, ant olsun ki, senin doğru yolun üze­rinde onlara karşı duracağım sonra önlerinden, ardlarından, sağ ve sollarından onlara sokulacağım; çoğunu sana şükreder bulamayacaksın.’ dedi. Allah, ‘Yerilmiş ve kovulmuşsun, ora­dan defol; ant olsun ki insanlardan sana kim uyarsa, onları ve sizi, hepinizi cehenneme dolduracağım.’ dedi.”

7/27. ayet: “Ey insanoğulları! Şeytan, ayıp yerlerini kendi­lerine göstermek için elbiselerini soyarak ananızı’ babanızı cennetten çıkardığı gibi sizi de şaşırtmasın. Sizin onları gör­mediğiniz yerlerden o ve taraftarları sizi görürler. Biz şeytan­ları, inanmayanlara dost kılarız.”

7/30. ayet: “Allah insanlardan bir takımını doğru yola eriş­tirdi, fakat bir takımı da sapıklığı hak etti, çünkü bunlar Allah Teâlâ’yı bırakıp şeytanları dost edinmiş ve kendilerini doğru yol­da sanmışlardı.”

7/200-201. ayetler: “Şeytan seni dürtecek olursa Allah Teâlâ’ya sı­ğın, doğrusu o işitir ve bilir. Allah Teâlâ’ya karşı gelmekten sakınan­lar, şeytan tarafından bir vesveseye uğrayınca, Allah Teâlâ’yı anarlar ve hemen gerçeği görürler.”

14/22. ayet: “İş olup bitince, şeytan: ‘Doğrusu Allah size gerçeği söz vermişti. Ben de size söz verdim ama, sonra cay­dım,; esasen sizi zorlayacak bir nüfuzum yoktu; sadece çağır­dım, siz de geldiniz. O halde, beni değil kendinizi kınayın. Ar­tık ben sizi kurtaramam, siz de beni kurtaramazsınız. Beni Allah Teâlâ’ya ortak koşmanızı daha önce kabul etmemiştim; doğrusu zalimlere can yakan bir azap vardır.’ der.”

16/98-100. ayetler: “Kur’an okuyacağın zaman, kovulmuş şeytandan Allah Teâlâ’ya sığın. Doğrusu şeytanın, inananlar ve yal­nız Rablerine güvenenler üzerinde bir nüfuzu yoktur.”

17/61. ayet: “Meleklere: ‘Âdem’e secde edin.’ demiştik, ib­listen başka hepsi secde etmiş, o ise: ‘Çamurdan yarattığına mı secde edeceğim?’ demişti.”

17/65. ayet: “Doğrusu benim mümin kullarım üzerinde se­nin bir hâkimiyetin olamaz. Rabbin vekil olarak yeter.”

18/50-51. ayetler: ”Meleklere: ‘Âdem’e secde edin.’ demiş­tik. İblisten başka hepsi secde etmişti. O, cinlerden idi. Rabbinin buyruğu dışına çıktı. Ey insanoğulları! Siz beni bırakıp onu ve soyunu dost mu ediniyorsunuz? Hâlbuki onlar size düşmandır. Kendilerine yazık edenler için bu ne kötü değiş­medir!. Oysa ben onları ne göklerin ve yerin yaratılmasında ve ne de kendilerinin yaratılmasında hazır bulundurdum. Saptı­ranları hiçbir işte asla yardımcı da edinmedim.”

19/68. ayet: “Rabbine and olsun ki biz onları mutlaka uy­dukları şeytanlarla beraber haşredeceğiz. Sonra cehennemin yanında diz çöktürerek hazır bulunduracağız.”

24/21. ayet: “Ey inananlar! Şeytana ayak uydurmayın. Kim şeytanın ardına takılırsa, bilsin ki o, hayasızlığı ve fenalığı emreder. Allah Teâlâ’nın size lütuf ve merhameti bulunmasaydı, hiç­biriniz ebediyen temize çıkamazdı. Fakat Allah dilediğini te­mize çıkarır. Allah işitir ve bilir.”

29/38. ayet: “Ad ve Semud milletlerini de yok ettik. Bunu, oturdukları yerler göstermektedir. Şeytan kendilerine, işledik­lerini güzel gösterdi; onları doğru yoldan alıkoydu. Oysa ken­dileri bunu anlayacak durumda idiler.”

35/6. ayet: “Şeytan şüphesiz sizin düşmanınızdırsiz de onu düşman tutun; o, kendi taraftarlarını, çılgın alevli cehen­nem yareni olmaya çağırır.”

36/62. ayet: “And olsun ki, o sizden nice nesilleri saptır­mıştı, akletmez miydiniz?”

37/6-10. ayet: “Şüphesiz biz, yakın göğü bir süsle, yıldızlar­la süsledik. Onu, inatçı her türlü şeytandan koruduk. Onlar yüce âlemi asla dinleyemezler. Her yönden kovularak atılırlar. Onlara sürekli bir azap vardır.”

38/71-85. ayetler: “Rabbin meleklere şöyle demişti: ‘Ben çamurdan bir insan yaratacağım. Onu yapıp ruhumdan ona üflediğim zaman ona secdeye kapanın.’ İblisten başka bütün melekler secde etmişlerdi. O, büyüklük taslamış ve inkarcılar­dan olmuştu. Allah: ‘Ey iblis, kudretimle yarattığıma secde et­mekten seni alıkoyan nedir? Böbürlendin mi? Yoksa gururlananlardan mısın?’ dedi. İblis: ‘Ben ondan daha üstünüm. Be­ni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın.’ dedi. Allah: ‘De­fol oradan, sen artık kovulmuş birisin. Din gününe kadar la­netim senin üzerinedir.’ dedi. ‘Rabbim! Dirilecekleri güne ka­dar beni ertele.’ dedi. Allah: ‘Sen bilinen güne kadar erteye bı­rakılanlardansın.’ dedi. İblis: ‘Senin kudretine and olsun ki, onlardan, sana içten bağlı olan kulların bir yana, hepsini azdı­racağım.’ dedi. Allah: ‘Doğrudur, işte ben hakikati söylüyo­rum, sen ve sana uyanların hepsiyle cehennemi dolduraca­ğım. ‘ dedi.”

43/36-39. ayetler: “Rahman olan Allah Teâlâ’yı anmayı görme­mezlikten gelene, yanından ayrılmayacak bir şeytanı arkadaş veririz. Şüphesiz onlar bunları yoldan alıkorlar, bunlar da doğ­ru yola eriştiklerini sanırlar. Sonunda bize gelince arkadaşına: ‘Keşke benimle senin aranda doğu ile batı arasındaki kadar uzaklık olsaydı, sen ne kötü arkadaş imişsin!’ der. nedametin bugün size hiç faydası dokunmaz zira haksızlık etmiştiniz, şimdi azapla birleşiniz.”

58/10. ayet: “Gizli toplantılar inananları üzmek için şeyta­nın istediği şeydir; Allah Teâlâ’nın izni olmadıkça şeytan onlara bir zarar veremez. inananlar yalnız Allah Teâlâ’ya güvensinler.”

58/19. ayet: “Şeytan onların başlarına dikilip Allah Teâlâ’yı anma­yı unutturmuştur. İşte onlar şeytanın taraftarlarıdır. İyi bilin ki şeytanın taraftarları elbette hüsrandadırlar.”

Asıl adı “AZAZİL” olan bu varlığın yaşı, dünyamızın yarı ya­şından daha fazladır. Çünkü “AZAZİL”in Cenab-ı Hakk’ın huzu­rundan tard edilişi Âdem aleyhisselâmın yaratıldığı zamandır. Dünyada maddesel anlamda ilk canlının oluşumu üç milyar yıl öncedir. Bu şekilde değerlendirilirse şeytanın yaşı çok uzun bir zaman öncesidir. Şeytanın meleklere imamlık ettiği söylenir. Yapısal olarak gerçekten bir cin mi, yoksa onun dışında bir varlık mı olduğu konusu tartışmaya açık bir durumdur. Ayet-i kerime­de şöyle buyurulur:

18/50. ayet “Meleklere: ‘Âdem’e secde edin.’ demiştik. İb­listen başka hepsi secde etmişti. O, cinlerden idi. Rabb’inin buyruğu dışına çıktı. Ey insanoğulları! Siz beni bırakıp onu ve soyunu dost mu ediniyorsunuz? Hâlbuki onlar size düşman­dır. Kendilerine yazık edenler için bu ne kötü değişmedir!”

Bu ayet-i kerimeyi dikkatli bir şekilde incelediğimizde şu­nu görüyoruz ki şeytan cinlerden bir varlıktır. Ancak burada yoruma açık olan yer ise şeytanın bir cin olmadığını, lafızda “cinlerden idi” kelimesi ile kendini göstermesidir. Bu şunu gösterir, şeytan yapı itibariyle bir cindir. Ancak yaşam süresi içerisinde elde etmiş olduğu bilgiler ve takvasıyla Allah Teâlâ’nın ka­tında mertebe kazanmış bir varlıktır. Biraz daha genişletirsek, şeytanın asıl yapısının bir cin, fakat manevi yapısının bir veli olduğu ortaya çıkmaktadır. Ancak bu velilik durumu şeytan için yine de alt basamaklarda kalmaktadır. Onun, Allah Teâlâ’nın hu­zurundan kovuluncaya kadar geçen son dönemleri, veliliğin de ötesinde bir yerdir. Bunu da şu ayet-i kerimeye dayanarak ortaya koyabiliriz.

17/61. ayet Meleklere: ‘Âdem’e secde edin.’ demiştik, ib­listen başka hepsi secde etmiş, o ise: ‘Çamurdan yarattığına mı secde edeceğim?’ demişti.”

Bu ayet-i kerimenin mealine dikkat edilirse ilginç bir olay­la karşılaşırız. Cenab-ı Hakk meleklere “Âdem’e secde edin” de­diği vakit iblisten başka hepsi secde etmişti denmektedir. Bu ayet bize şeytanın cinin ötesinde bir varlık, bir melek olduğu­nu göstermektedir.

Şeytan öz gerçeklik anlamında meleklere oranla, bilinç yapısı son derece gelişmiş bir varlıktır. Nefis sahibi oluşu nedeniyle, mutlak varlığı anlama ve tanıma konusunda oldukça büyük mertebeler katetmiştir. Melekler nefis sahibi varlıklar değildirler. Şuur sahibidirler, bilinçleri vardır ancak şuurları­nın yüklendiği bedenleri, kendi bedenleri olarak kabul etme­dikleri için nefis duyguları uyanmamıştır. Taşımış oldukları beden yapıları, yeme, içme, uyuma türevinden birtakım hadi­seleri barındırmaz. Yapı itibariyle melekler, içinde hiçbir ato­mik kütleyi barındırmayan saf dalga boyutlarıdır. Ancak me­lekler kendi içlerindeki yapısal özelliklere göre de birtakım farklılıklar içerirler. Kimi, içerisinde enerjiyi dahi barındırma­yan nurdan, kimi de enerjiden (nar) oluşmuştur.

Meleklerin nefis sahibi olmamaları, onları, nefsin ortaya koyabileceği her türlü kötülükten uzaklaştırmıştır. Melekler­de muhakeme, kıyas yapma, duyu verilerinden hareket ederek yeni kararlar verme durumları yoktur. Şuur sahibidirler ancak şuurları sadece kendilerine verilen emri yerine getirecek ölçü­dedir. İnsanla kıyaslandığında, “ben” diye tanımlanabilecek bir yapı ortaya koyulmaz. Ancak şeytanın bulunmuş olduğu nokta, meleklerden çok daha farklıydı. ŞEYTANIN SOYU OLAN CİNLER, KENDİ DÜNYALARININ İNSANLARI GİBİYDİ. Daha önce bah­settiğimiz gibi insanı insan yapan olgu, şuurunun tasarruf sa­hibi olmasıdır. Bu tasarruf, insanda ego denilen benlik yapı­sıyla kendini ortaya koyar. İnsandaki ve cinlerdeki nefsin çı­kış noktası Allah Teâlâ’nın Rububiyet vasfıdır. Bu “dileme” ve “is­teme”sıfatıdır. İşte bu sıfat, varlığa ben şuurunu aşılar ve ira­de sıfatının da açığa çıkmasıyla, benlik dilediği yöne hareket etme özelliği kazanır.  Cinler, insanların sahip olduğu oranda bilinçli değillerdir. Zekâ düzeylerinin ve duygu yapılarının insanlara oranla ol­dukça minimum düzeyde olduğunu ifade etmiştik. İnsan ve cin birbirine kıyaslandığında, sıfatların ortaya çıkışı noktasın­da insanın cine olan üstünlüğü göze çarpar.

Cenab-ı Hak insana kendi ruhundan üflemiştir ve onu “eş­ref-i mahlûkat” olarak yani “yaratılanların en mükemmeli” olarak var etmiştir. Bunun nedeni ise Allah Teâlâ’nın birçok sıfatının insanda hayat bulmasıdır. İnsan, bütün varlıklara göre sahip olmuş olduğu bedeni dilediği gibi kullanmak, muhakeme yap­mak, kıyas yapmak, önceki verilere dayanarak yeni veriler çı­karmak, karar vermek, uygulamak (irade) yani özetle zeka fonksiyonlarım kullanma konusunda üstündür. Bu üstünlüğü Allah Teâlâ şu ayetle ortaya koymaktadır. 38/71-85. ayetler: “Rabbin, meleklere şöyle demişti: ‘Ben çamurdan bir insan ya­ratacağım. Onu yapıp ruhumdan üflediğim zaman ona secde­ye kapanın.”

Burada, secdenin ne manaya geldiği ve insanın gerçekte na­sıl bir varlık olduğu konusunda ayrıntılı bir açıklamaya girme­yeceğiz. Vurgulamak istediğimiz nokta şeytanın Âdem aleyhisselâm ya­ratılmadan önce bulunmuş olduğu konum ve onun insana olan hasedini göstermektir. Cenab-ı Hakk’ın bütün varlıklara Âdem’e secde etmelerini istemesi şeytanın kibirlenmesine yol açmıştı. Şeytanın, melekleri takva yönünden geçmiş olmasına rağmen, nefsi kendisini hakir duruma sokmuştur. İnsana olan hasedi Cenab-ı Hakk’ın insanı överek ve takdir ederek yaratışı, hatta bütün varlıkların ona secde etmesini isteyişin­den kaynaklanmaktadır. Bir an için nefsinin esiri olan şeytan, Allah Teâlâ’ya isyan etmiştir. Bunların hepsi Cenab-ı Hakk’ın takdi­ri gereğidir.

İnsanı diğer varlıklardan ayıran ve onu üstün kılan özellik­lerden bir tanesi de şeytana rağmen Allah Teâlâ’ya olan yakınlaşma­sıdır. Kendisini bu yolda engelleyebilecek birçok sorunla kar­şılaşmasına rağmen, bu gaileleri aşarak Allah Teâlâ’ya ulaşmış olan insan gerçekten eşref-i mahluktur. Ancak buradaki üstün ol­ma durumu kişinin bütün bu engelleri aştıktan sonra Allah Teâlâ’ya yaklaşması halidir. Allah Teâlâ’yı bulamamış, onu idrak edip sistemi çözememiş insan ne kadar bilgi sahibi olursa olsun, zeka an­lamında ne kadar faaliyet ortaya koyarsa koysun şeytandan daha aşağıdır. Çünkü şuur ve akıl, insana Allah Teâlâ’yı bulması ve sistemi çözmesi için verilmiştir. Şeytan her ne kadar Allah Teâlâ’nın huzurundan kovulmuş ve lanetlenmiş bir varlık ise de aklıyla Allah Teâlâ’yı bulmuştur. Tard ediliş gününe kadar Cenab-ı Hakk’a olan yakınlığını korumuştur. Bu itibarla, yaratıcıyı aklıyla bulamamış olan kişi şeytandan çok daha aşağı durumdadır.

Şeytan, nefsi yüzünden bulunmuş olduğu konumdan indi­rildi ve o bunun sebebi olarak da insanı gördü. Yedinci sure­nin 11., 22., 24., 27. ayetlerinde şöyle buyurulmaktadır:

11-  “And olsun ki önce sizi yarattık, sonra da size şekil ver­dik. Sonra da meleklere: Âdem’e secde edin.’ dedik. İblisten başka hepsi secde etti. O secde edenlerden olmadı.”

12-  “Sana emrettiğim halde seni secdeden alıkoyan nedir, dedi. Ben ondan hayırlıyım. Çünkü beni ateşten onu çamur­dan yarattın, cevabını verdi.”

13-   “Buyurdu: Öyleyse in oradan, orada kibirlenmek senin haddin değildir. Hemen çık git çünkü sen alçaklardansın.”

14-  “İblis: Bana tekrar dirilecekleri güne mühlet ver; dedi.”

15-  “Sen mühlet verilmişlerdensin.”

16-  “Öyleyse mademki sen beni azgınlığa mahkûm ettin ben de buna karşılık and olsun ki onlara karşı senin doğru yo­lunda oturacağım.”

17-   “Sonra onlara önlerinden ve arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım. Çoklarını şükredici bulmayacaksın.”

18-  “Buyurdu: Yerilmiş ve kovulmuş olarak çık oradan. And olsun ki insanlardan kim sana uyarsa cehennemi bütün sizle dolduracağım.”

19-“Ey Âdem sen zevcenle birlikte cennete yerleş ve ikiniz de dilediğiniz yerden yiyin. Yalnız şu ağaca yaklaşmayın, son­ra zalimlerden olursunuz.”

20-  “Nihayet şeytan ayıp yerlerini kendilerine göstermek için onlara fısıldadı: Rabbinizin size ağacın meyvasını yasak etmesinin sebebi birer melek haline gelmemeniz yahut bura­da ebedi kalıcılardan olmamanız içindir.”

21-   “Ve yemin ederek: Şüphesiz ki ben size öğüt verenler­denim, dedi.”

22-   “Böylece ikisini de aldatarak onları mevkilerinden dü­şürdü. Ağaçtan tadınca kendilerine ayıp yerleri göründü. Ve cennetteki ağaçların yapraklarını üst üste koyarak örtünmeye başladılar. Rableri onlara şöyle seslendi: Ben ikinize de bu ağacı yasak etmedim mi? Şeytan size apaçık bir düşmandır de­medim mi? “

24 -“Birbirinize düşman olarak inin. Siz yeryüzünde bir sü­re için yerleşip geçineceksiniz.”

27- “Ey Âdemoğulları! Şeytan ayıp yerlerini kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak ana babanızı cennetten çı­kardığı gibi salan size de bir fitne yapmasın. Çünkü şeytan ve ona mensup olanlar sizin onları göremeyeceğiniz yerlerden si­zi görürler. Şüphe yok ki biz şeytanları inanmayanlara dost kılarız.”

Yukarıdaki ayetlerden de anlaşılacağı üzere şeytan, Allah Teâlâ’nın emrine karşı gelişinin sonucu olarak, bulunmuş olduğu mev­kiden indirilmiş ve Âdem aleyhisselâmda kendisine yasak edilen cin­sel ilişki meyvasını tattığı için mertebesi düşürülmüştür. Bu olayların hiçbirisi, dünyanın dışında bir yerde değil, burada gerçekleşmiştir. Âdem aleyhisselâm cenneti dünyadayken yaşamaktay­dı ve şeytan da bulunmuş olduğu konuma, yine dünyadayken erişmişti.

Cennette kişi neyi murat ederse yerine gelir. Uçar, dünya­nın her köşesindeki sesleri duyar. Dünyanın her yerindeki olayı görür ve dilediğinde de ona hükmeder. Şuur neyi isterse o yerine getirilir. Ne zaman ki Âdem aleyhisselâm bu meyvayı tatmış­tır, bundan sonra kendini bir madde beden olarak kabul et­miştir ve kendindeki bütün cennet özelliklerini kaybetmiştir. Yeryüzüne inmekten kasıt, Âdem aleyhisselâmın dünyada yaşayan bir beden olarak var olmasından ibarettir. Şeytan da sahip olmuş olduğu bütün veli özelliklerini, nefsi nedeniyle kaybetmiş ve Allah Teâlâ’ya isyan etmiştir ve Allah Teâlâ’dan ömür isteyip kıyamete ka­dar yaşayacağına dair söz almıştır.

Âdem aleyhisselâm cennetten çıkıp yeryüzünde “beden insan” hüvi­yetine büründü. Ancak şeytanın huzurdan tard edilmesine rağmen, kazanmış olduğu özelliklerin bir kısmı kendisinde kaldı. Bu nedenle cinlerden ayrı bir vasfa sahiptir. Onun kıya­mete kadar yaşayacak olması herhangi bir cin olmayışından kaynaklanmaktadır.

Bizim düşüncemize göre şeytan; cinlerin yaşadığı boyutun bir üst boyutunda yaşayan, insanlar ve cinler tarafından algılanamayan, bütün dünyayı etkileyen negatif enerji alanıdır.Bu negatif enerji alanı, varlığını, dünyadaki cinlerin ve insan­ların ortaya koyduğu kötü fikirler ve kötü düşüncelerle besle­mektedir. Yani, ŞEYTANI KIYAMETE KADAR YAŞATACAK OLAN CİNLER VE İNSANLARDIR. Cinlerden ve insanlardan yayılan negatif ener­ji onu güçlendirir ve hayatının devamını sağlar. O hayatta ol­duğu sürece, cinlerden ve insanlardan kendisine gelen negatif enerjiyi, yine onlara geriye püskürtür. Bu durum bir kleps şek­linde kısır döngüyü içerir. Cinlerin ve insanların kötü fikirle­ri, düşünceleri, davranışları onu besler, büyütür. Onun büyü­yüşü insanları daha fazla etkileyecek ve bu durum kıyamete kadar devam edecektir. Çünkü kıyamete kadar, ne cinlerden ne de insanlardan kötü niyet eksik olmayacaktır.

Cinlerin bir üst boyutunda varlığını devam ettiren bu me­lek yapılı negatif enerji alanı, yani şeytan, insanların ve cinle­rin ortaya koyduğu davranışların büyük bir kısmını etkile­mektedir. Huzurdan tard edildiği gün söylediği şu sözler ol­dukça manidardır. Yedinci surede 16.-17. ayetler: “Beni azdır­dığın için and olsun ki senin doğru yolun üzerinde onlara kar­şı duracağım} sonra önlerinden, ardlarından, sağ ve solların­dan onlara sokulacağım. Çoğunu sana şükreder bulamayacak­sın, dedi.”

Şeytan Cenab-ı Hakk’a verdiği bu vaadi yerine getirmekte­dir. Cinlerin ve insanların büyük bir çoğunluğu sapkınlık ve dalalet içerisindedir. Ayet-i kerimede geçen önlerinden, ardla­rından, sağlarından ve sollarından yaklaşacağım ibaresi bizim görüşümüzü desteklemektedir. Bu negatif enerji alanı bütün dünyayı kapsamıştır ve dünyada yaşayan bütün varlıklara her yönden hücum etmektedir.

ŞEYTAN, ŞU ANDAKİ KONUMU İTİBARİYLE BİR CİN DEĞİLDİR. ASLI CİNDİR ANCAK KONUM DEĞİŞTİRMİŞTİR. Yeni konumu kıyamete kadar yaşayabilecek bir yapıdır. Hızır aleyhisselâm ve İsa aleyhisselâm gibi. Her ikisi de bir beden olarak yaşamalarına rağmen ölmeden önce konum değiştirmişlerdir.

Şeytan, cinleri ve insanları birçok yoldan etkileyebilmektedir. En etkili silahları ise; dünya sevgisi, şehvet, kibir, hasettir. Özellikle Bu yolları kullanarak insanları ve cinleri Cenab-ı Hak’tan uzaklaştırmaktadır. İmam-ı Gazali, Kalplerin keşfi isimli eseri­nin 75. sayfasında şeytan için insanı şerre çağıran hatıranın se­bebidir” demektedir. Bu ifadeden şeytanı besleyen unsurun, kötü fikirler ve kötü düşünceler olduğu anlaşılmaktadır.

Şeytanîn, insanı ve cini Cenab-ı Hak’tan uzaklaştırmasını engellemek için uygulanacak metotlarsa nefsin terbiyesinden geçmektedir. Fert, kendini kibirden, hasetten, dünya sevgisin­den, şehvetten, tokluktan ve çok uykudan muhafaza etmediği sürece, şeytan bu kişiyle birlikte olacaktır.

Şeytanın en büyüle silahı insanların ve cinlerin bedenleridir. Kendisini bir beden olarak addeden bu İki tür, bedenin tüm is­tek ve ihtiyaçlarının da yine kendisine ait olduğunu sanır. Onu doyurmak için elinden ne geliyorsa yapar. Kendini bir beden olarak kabul ettiği için dünyada, elde etmek istediği malın ardı arkası kesilmez. Daha rahat evler, yazlıklar, kışlıklar, arabalar vs. ister. Daha güzel yiyecekler, daha güzel giysiler arzu etmesi, insanın kendini bir beden olarak kabul edişinin ürünüdür. “Baş­kasında neden var da bende yok!” fikrinden yola çıkarak ortaya koyduğu kıskançlık da yine kendini beden olarak algılayışından kaynaklanmaktadır. Bedeninin sahip olduğu imkânları, başkalarına gösteriş olarak kullanma da yine aynı sebepledir. Şehvet de bedenî bir istektir. Şeytanın, insanları ve cinleri en çok avla­dığı noktalar bunlardır. Ama en temel sebep, bu iki türün ken­dilerini beden olarak kabul etmesi ve hayatlarını buna göre bi­çimlendirmesinden kaynaklanmaktadır.

Şeytan, insanlara her zaman kötü bir fikirle yaklaşmaz. Ba­zen çok iyi bir niyet, çok iyi bir düşünceyle yaklaşıp kişiyi av­layabilir. Bir misal vererek bunu açıklamaya çalışalım. Cema­ate vaaz veren bir vaize, şeytan şunları hissettirir:

“Sefalet ve gaflette kalmış şu insanlara balon, hepsi cehennemin yolunu tutmuşlar. Bu kullara acımaz mısın?

 Vaaz ve nasihat ederek bunları doğru yola çağırmaz mısın?

Cenab-ı Hak sana ilim, tatlı dil ve etkili konuşma kabiliyeti vermiştir. Susmak sure­tiyle, sana verilen ilim nimetine karşı nankörlük etmiş olmu­yor ve Allah Teâlâ’nın gazabına uğramaktan korkmuyor musun?”

Bu­nun gibi birçok vesvese ve fikirlerle vaizi insanlara nasihat et­meye çağırır. Bunun arkasından da onu dinleyen insanların üzerinde daha etkili olması için, iyi giyerek ve güzel konuşa­rak insanlar arasında hayırlı bir insan olarak anılması gerek­tiğini düşündürtür. Eğer böyle yapmaz da kendisini derleyip toplamazsa, süslenmeden insanların karşısına çıkarsa, cema­atin üzerinde etkili olmayacağını hissettirir. Vaiz de bunları hüsnü niyetle yapmaya başlar ve böylelikle ilk önce gösteriş tutkunu olur, bunun arkasından gurur gelir. Sonra da insan­ların kendisini takdir etmesi gerektiğine inanır. Bununla bir­likte mevki arzusuna düşer. Çevresindeki insanlara “Sizler da­lalettesiniz, ben ise doğru yolu bulanlardanım” gibi düşünce­lerle bakmaya başlar. Vaiz farkında olmadan başkalarını “adam edeceğim” derken şeytanın vermiş olduğu kötü fikirle­re kapılarak kendisini felakete götürür. Burada niyet iyi olma­sına karşın sonuç hüsrandır.

Günümüzde şeytanın en fazla uğraştığı kişiler genelde ta­rikat liderleridir. Burada “gerçek tasavvuf ehli” olanları tenzih ederiz. Şeytan önce mürşidi aldatır, arzu ve isteklere boğar. Sonra da onun çevresindeki birçok müridini yoldan çıkarır. Bunun örneğini Ahmet Kadiyani’de görmüştük.

“Ahmet Kadiyani, sözde İslam’a bağlı, fakat aslında sapık bir mezhep olan ’Kadiyaniliğin’ kurucusu olarak dünya çapın­da ün salmıştır. Gençlik yıllarından itibaren, şeytanın kullan­dığı cinlerden birisine tâbi olarak yaşamıştır. Bizzat kendisi­nin kaleme aldığı “hal tercümesi”nde anlattığına göre, Hindis­tan’ın Kadiyan kasabasında doğmuştur. Yaratılıştan inzivaya meyilli, hassas yapılı birisidir. Sık sık inzivaya çekilip nefis muhasebesi yaparken, bir gün gizliden bir ses işitir. Sadece kendisinin duyabileceği bu ses ona, babasının akşam ezanın­dan sonra öleceğini söyler. Ahmet Kadiyani bu sesi duyunca çok üzülür ve korkar. Ses devam eder “Allah kuluna yetmez mi?” bu sözlerden sonra babası, sesin söylendiği gibi o akşam vefat eder. Gerisini kendisinden dinleyelim;

“O sesi ondan sonra çok duydum. Bana pek çok şey öğret­ti. Beni dünyaya tanıttı, meşhur yaptı. Fakr u zaruret içinde iken (fakirlik) hayra harcamam için beni servete gark etti. Ku­lağıma gelen seslerin rahmani olduğundan asla şüphe etme­dim. Zira şeytan benimle alay etse, içimdeki fenalıklar dile gelse mutlaka fark ederdim. Bazen o sesleri uzaktan işitiyo­rum, bazen de onlar benim ağzımdan çıkıyor. Fakat söyleyeni ben olmuyorum. O kadar ki bazen hiç bilmediğim lisanları konuştuğum olurdu. Bir ruhun bana zulüm ettiğine, içime girdiğine inanmıyorum. Bu iş bambaşka bir iş. Başkalığım se­ziyorum ya. Bu bana ve bana tabi olanlara yetişir.”

Evet şimdi de şeytanın saptırdığı Ahmet Kadiyani’nin yap­tığı işi görelim. Bir gün ortaya çıkıp şöyle diyecektir:

“Ben Meryem’in oğlu Mesih İsa’yım. Muhammed’den (sallallâhü aleyhi ve sellem) sonra peygamber gelmeyecek. Yalnız bir kişi hilat-i fahiresine bürünecektir. İşte ben oyum. Kadyanlı Ahmet, efendisi Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem)’in son peygamberliğine halel gelmeden nebi ol­muş, Allah’dan mukaddes vazife almıştır.”

Birinci dünya savaşından sonra ölen, asıl ismi Kadyanlı Mirza Gulam-Ahmet olan kişinin keramet zannedilen birçok halinin de öyle olmadığı anlaşılmıştır.

Binlerce kişinin gördükleri rüyayla kendisine bağlanması­nın yanında, 40 gün kadar kendisiyle kalan kimsenin semavi işaret olarak inkârlarından sıyrılması, kötürümleri birkaç el temasıyla yürütüp, hastaları birkaç söz ile iyileştirmesi hatta kendisiyle tartışmaya giren birinin aniden ölmesi şöhretinin büsbütün artmasına neden olmuştur.

Kendisinin mehdi olduğunu söyleyen ve mehdi ile ahir za­manda yeryüzüne inecek olan İsa aleyhisselâm’nın aynı şahıs olduğunu ve bunun da kendisi olduğunu belirten Mirza Gulam Kadiyani kaba bir görüşle her ne kadar İslamiyet’i genişletmeye çalış­mış ve bunda da kısmen muvaffak olmuşsa da mesele inceden inceye tetkik edildiğinde görülüyor ki, bu olayda şeytan, ilk önce bir kişiyi daha sonra ise bu kişiyi kullanarak binlerce in­sanı kendi kaydı altma almış, bu amaçla İslamiyet’i de koz olarak kullanmıştır.

Muhyiddin Arâbi kaddesellâhü sırrahu’l azîzin beyanına göre, bu gibi kişilerin en büyük özelliği kibir ve gururdur. Şeytan insanlara, şeytan olmadan önceki haliyle görünemez, onun bir bedeni yoktur. İnsanların karşısına bir şekille ortaya çıkışı, kişinin beyninde oluşan hayallerledir. Asıl itiba­riyle, dünyada gezinip duran şeytan diye bir varlık yoktur. Şeytan dünyada bir boyuttur. Ve bu boyutun içindeki negatif enerji alanıdır. Bu alan içindeki her şeyi direkt olarak etkile­mektedir. Bu etkisi, kozmik varlıklar olarak nitelediğimiz me­leklerin yani yıldızların göndermiş olduğu etkilerden çok daha fazladır.

Erzurumlu İbrahim Hakkı hazretlerinin “Marifetname” isimli eserinde, kalpten bahsedilirken “insan kalbine kırk farklı noktadan fikirler gelmiş olsa, bu kırk noktadan otuz do­kuzunun şeytana ait olduğu” ifade edilmiştir.

ŞEYTANIN ETKİSİ, MELEKLERİN ETKİSİNDEN DAHA FAZLADIR. BU NE­DENLEDİR Kİ BİRÇOĞUMUZ FARKINDA OLMAKSIZIN ONA UŞAKLIK EDE­RİZ. Bu dünyada gezen şeytan diye bir varlık aramanıza gerek yok. Cinlerin ve insanların şeytanları, sürekli aramızda dola­şıyor. İnsan aklı, cinlerin sahip olduğu akla göre çok daha üs­tün olduğu için, şeytanla başa çıkabilirler. Ancak cinler, in­sanlara göre bu konuda daha dezavantajlıdırlar. Bu yüzden de onların birçoğu şeytanın askerleri olmuş durumdadır. Asker dendiğinde illa ki sıraya girmiş, üniformalı kişiler aklımıza gelmesin. Asker, bir başkasından aldığı emri yerine getiren ki­şi demektir. Bu düşünceyle baktığımızda cinlerde de, insanlar­da da şeytanın birçok askeri mevcuttur.

ŞEYTANIN VERMİŞ OLDUĞU KÖTÜ FİKİRLERDEN VE NİYETLERDEN KUR­TULUP ALLAH TEÂLÂ’YA YAKLAŞABİLMENİN YOLU NEFİS TERBİYESİNDEN GEÇER. Yukarıda bahsettiğimiz kibir, haset, dünya sevgisi, şehvet gibi hasletlerden uzaklaşmadığımız sürece şeytan bize yakın olma­ya devam edecektir.

Cenab-ı Hakk’ın bizlere orucu emretmesi ve Peygamber efendimizin de ramazan ayı dışında oruç tutmamızı tavsiye etmesi bu sebepledir. Şeytanın vesveselerini engelleyecek en büyük silah açlıktır. Bu nedenle de oruç tutmak Allah katın­da çok değerlidir. Bunun ecrini de Cenab-ı Hakk kendisinin ve­receğini ifade etmektedir. Bunu belirten ikinci surenin 183. ayet-i kerimesinde “Ey müminler fenalıklardan sakınasınız di­ye sizden evvelkilere olduğu gibi size de oruç farz kılındı.” buyurulmuştur. İnsanoğluna ilahi emirlerin geldiği günden beri oruç emri vardır. Oruç insanın şeytandan kurtulup Allah Teâlâ’ya yaklaşmasını sağlayan en büyük silahtır.

Ramazan ayında şeytanların bağlanmasından murad, nefsin açlıkla terbiye edilmesidir. Yoksa, şeytanın eli ve kolu gerçekte bağlanmaz. Şeytan, kötü fikirlerini ramazan ayında da yayma­ya devam eder ve açık kapı bulduğu her yerden girerek insanla­rı avlar. ORUÇ, BUGÜN BİZLERİN TUTMUŞ OLDUĞU ORUÇ DEĞİLDİR. Bü­tün İslam âleminde tutulan oruçlar, bedene yapılan eziyetten başka hiçbir anlam ihtiva etmez. Bütün gün aç kalacağımızı dü­şünerek, sahur vaktinde midemizi tıka basa doldururuz ve ak­şam iftar vaktinde de bütün günün hıncını çıkartırcasına ye­mek yeriz. Vücut kendisi için gerekli bütün besini fazlasıyla al­dığı için, hareketliliğinden hiçbir şey kaybetmez. Sahip olduğu güç, oruç tutmasına rağmen yerindedir. Bu durum kişinin oruç tuttuğu günle tutmadığı gün arasında herhangi bir farkın olma­masını sağlar. Yani şeytan, elleri ve kolları serbest bir şekilde tüm insanları taciz etmeye devam eder.

Ramazan ayındaki bu dengesiz beslenme, vücudu da olum­suz yönde etkiler. Bir süre aç kalıp, daha sonra mideyi tıka ba­sa doldurma, mideyi ve bağırsakları bozar. Kişiye miskinlik verir. Bunun yanında birçok organik rahatsızlıklara da neden olur. Vücudun sıhhati için çok önemli olan oruç, bu şekliyle zararlı bir faaliyettir. Ramazan ayının sonunda kilo alarak bayrama ulaşan birçok Müslüman vardır. Bu tablo orucu ne hale getirdiğimizi açıkça ortaya koymaktadır.

Açlık, nefsin ve şeytanın bütün yollarını tıkar. Gerçek ma­nada oruç tutan kişi, kendisi için tehlikeli bu iki yapıdan uzak kalır. Çünkü açlık kişiyi, eski hareketliliğinden uzak tutar. Ki­şi kendisinde, kötü fiilleri ortaya koyacak gücü bulamaz. Vü­cudun azalan haramla ilgilenemez. Dil, gıybet için güç bula­maz. Oruç aynı zamanda uykuyu ve miskinliği de ortadan kaldırır. Kişiyi, dünyaya tamahından uzaklaştırır. Kibri ve ha­sedi kırar. Uykusuzluk, kişinin kalbini açar ve onu Allah Teâlâ’ya yaklaştırır. Geceler boyunca şeytana uşaklık eden insanlar, uyumayarak Cenab-ı Hak’la olan yakınlıklarını arttırırlar.

Açlığın, şeytanın üzerindeki olumsuz etkisini anlatmakla bitiremeyiz. Açlık dışında, kişiyi şeytandan uzaklaştıracak en önemli olgu Müslümanın tam bir teslimiyet içinde Allah Teâlâ’ya yö­nelmesidir. Allah Teâlâ’ya yöneliş olmadığı sürece, sureleri ne kadar tekrar ederseniz edin şeytandan uzaklaşamazsınız. On altıncı surenin 99. ayetinde “Doğrusu şeytanın, inananlar ve yalnız Rablerine güvenenler üzerinde bir nüfuzu yoktur” buyurulmaktadır. Yine yedinci surenin 201. ayetinde de “Allah Teâlâ’ya kar­şı gelmekten sakınanlar, şeytan tarafından bir vesveseye uğra­yınca Allah Teâlâ’yı anarlar ve hemen gerçeği görürler”buyurulmuştur. Bu ayet-i kerimelerde tam bir teslimiyet içerisinde Allah Teâlâ’ya yönelenlerin, onu anan ve onun kelamını söyleyenlerin şey­tandan uzak kalacakları belirtilmektedir. Yoksa yalnız olarak falan hoca­nın “Şu ayetleri okursan şeytandan uzak olursun.” sözüyle ha­reket ederseniz ve şeytandan uzaklaşmak için savunmayı Allah Teâlâ’ya yönelmekte değil, ayetleri nakarat okur gibi tekrar et­mekte görürseniz hiçbir sonuç elde edemezsiniz. Cenab-ı Hak on yedinci surenin 65. ayetinde “Doğrusu benim mümin kul­larımın üzerinde senin bir hâkimiyetin olamaz. Rabbin vekil olarak yeter” buyurmaktadır. Allah Teâlâ şeytana karşı ken­disinin vekil olunmasını istemektedir. Şeytanın şerrinden Allah Teâlâ’ya sığınmak onun bütün etkisini ortadan kaldırır.

Halis bir Müslüman, Allah Teâlâ’ya teslimiyetiyle birlikte şeytana karşı bir duvar örmüş olur ve bu duvar şeytan tarafından asla aşılamaz. Aksi takdirde, Cenab-ı Hakki vekil tutmaksızın, ona sığınıp onun gücünden korkmaksızın (Allah Teâlâ’yı gerçekten bilip LA İLÂHE İLLALLAH MUHAMMED-ÜR-RASÜLÜLLÂH“ı bütün harfleriyle birlikte kalbine sindirerek korkmayı kastediyorum) ayetleri tekrar etmek, duala­rı okumak hüsranla karşılaşmamanızı sağlar.

Allah Teâlâ’dan uzaklaşıp, hevalarını ve heveslerini yani şeytanları­nı tanrı edinenler sonunda cehennem azabıyla karşı karşıya ka­lacaklardır. Yirmi dördüncü surenin 24. ayetinde “Ey inananlar, şeytana ayak uydurmayın! Kim şeytanın ardına takılırsa bilsin ki, o hayâsızlığı ve fenalığı emreder. Allah Teâlâ’nın size lütuf ve mer­hameti bulunmasaydı hiçbiriniz ebediyen temize çıkamazdı. Fa­kat Allah dilediğini temize çıkarır. Allah işiten ve bilendir” bu­yurulur. Allah Teâlâ yedinci surenin 30. ayetinde “Allah insan­lardan bir takımını doğru yola eriştirdi, fakat bir takımı da sapık­lığı hak etti, çünkü bunlar Allah Teâlâ’yı bırakıp şeytanları dost edinmiş ve kendilerini doğru yolda sanmışlardı” denmektedir.

Dünyadaki kaosun temelinde yatan gerçek bütün insanlı­ğın şeytan tarafından yönlendirilmesidir. Ne yazık ki pek azı­mız ondan kurtulabilmektedir. Ondan nasıl kurtulacağımızı da bilmediğimiz için farklı birtakım yollarla çare aramaktayız. Daha sonraki bahislerimizde, cinlerin insanlar üzerindeki et­kilerini ve bu etkileri ortadan kaldırmak için ne tür yöntem­ler kullanabileceğimizi izah etmeye çalışacağız. İNSANLARIN CİNLERDEN KORUNMASI İÇİN ÇEŞİTLİ AYETLER, TILSIMLAR, VEFKLER, SEMBOLLER İŞE YARAMAKTADIR. ANCAK ŞEYTAN İÇİN AYNI ŞEYLER GE­ÇERLİ DEĞİLDİR. Onu, bunların hiçbirisiyle “def” edemezsiniz. Onun etkisini ortadan kaldırmak için tam bir teslimiyetle Allah Teâlâ’ya yönelmek gerekir. Bunu yapmadığımız sürece bütün ça­lışmalarımız sonuçsuz kalacaktır. Şeytanla mücadelede ne ho­ca, ne cinciler, ne falcılar ne de bir başkası asla yardım ede­mez. Yardım sadece Allah Teâlâ’dandır. Şeytanla mücadelede Rabbi vekil kılmak ve her şeyimizi ona havale etmek zorundayız.

Kaynak:

Cevat TOPKARA,
Büyü Tutar Cin Çarpar (Büyücülerin Arka Bahçesi),
Popüler Kitaplar, 2004, İstanbul, s.199-216

ŞEYTANDAN VE CİNDEN KORUNMA YOLLARINDA
BİLİNMESİ GEREKEN HUSUSLAR

About these ads

Yazabilirsin

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logo

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook photo

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ photo

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s