“NİTELİKSİZ ADAM ” [Özelliksiz Adam] ‘DER MANN OHNE ETGENSCHAFTEN’


Ernst Fischer tarafından Niteliksiz Adam’ı tanıtmak için kaleme alınan denemede roman  hakkında verdiği bilgilerden kısa bir alıntı.

Musil’in bitmemiş başyapıtı Niteliksiz Adam, uçsuz bucaksızlığıyla, bütünsellik eğilimiyle, bütün dünyayı içine alma hırsıyla, kişilerden ve düşüncelerden, olaylardan ve gözlemlerden, tutkulardan ve yorumlardan oluşma örgüsüyle hem görkemli, hem de sorunlu bir tuhaf edebiyat eseridir. Yazarı istemiş olsun ya da olmasın, Barok’un tıkabasalığıyla, beden ve kostümlerle, perde ve arkaplanlarla, şehvet ve tepkilerle dolu olan bu roman, Avusturya Baroku’nun son görkemli parçalarından biridir. Ve Barok tiyatrosunun tiplerinin kendilerini alegorik olarak, daha yüce bir gerçekliğin temsilcileri kimliğiyle sergilemeleri, ya da oyunun anlamını bu kimliklerin alacalı maskelerinin indirilmesinin oluşturması gibi, bu romanın tiplerinin işlevi de düşüncenin yakıtı yerine geçmektir; tiplerden her birinden çelişkili bir felsefenin bulutları yükselir, her biri kendini ve dünyayı çok-anlamlı olarak yorumlamak peşindedir. Bu bağlamda Musil’in, somut deneyden çok, bu deneyden türetilecek soyut formülü önemseyen bir deneyciye benzediği söylenebilir.

Romanda somut insanların davranışları en yüksek düzeyde bir edebi yoğunlukla sergilenir; ama daha sonra bir perde kalkar ve kapkara bir arkaplan görünür: Bu, yazarın üstüne denemesinin neyi göstermesi gerektiğini yazdığı bir karatahtadır ve bu gösterilmesi gereken de çoğu kez kabarık sayıda bilinmeyenleri olan, karmaşık bir denklemdir. Musil, kendi yazma biçimi üzerine şöyle demiştir: “Benim için önemli olan, düşünme eyleminin coşkulu enerjisidir.”Ve bir başka yerde: “Yazma sanatı, söylenecek olanı kişilere uygun kılan durumlar yaratmak, öte yandan da söylenecek olanı, düşüncelerin akışı içerisinden bir ölçüde etkileyici düğüm noktalarını, kişilerin fazla bir şey söylemelerine gerek bırakmaksızın seçebilmektir.”Demek ki Musil için önem taşıyan nokta, söylenecek olan’dır; söylemek istediği için gerekli olan durum ise ardından kurgulanır. Ama öte yandan Musil, birinci sınıf bir anlatıcıdır; bu yüzden kişileri ve durumları okurun düşüncelerine silinmez bir damga vururken, dallı budaklı düşünce onu üreten zekânın bütün sıradışılığına karşın çoğu kez belirsizliğin sisleri arkasında kalır. Romanın tözü, buzlu camı andıran bir sıvıya ya da hemen dağılıp gitmesi beklenen bir sise benzer; bu tözden güçlü ve önem taşıyan insanlar çıkar, ve sonra ansızın her şey yine parıltılı bir alacakaranlık içersinde yitip gider.

Bu romanda olaylar, aynı zamanda üç sahnede birden geçer:

Önde, birinci sahnede Habsburg Monarşisinin çöküş süreci, daha derin arkaplanlara doğru açılan İkincisinde artık varlığı tartışılır bir dünyada insanların durumları, yalnızca Avusturya’ya özgü değil, fakat genel bir yıkımın yaklaşması, sınırsızlığın bulanıklığına doğru uzanan üçüncü sahnede ise felsefe düzlemindeki gerçeklik sorunu izlenir (bu sorun Musil’in yaşantısında doğal olarak İmpkralya’daki hayaleti andıran gerçekdışılıkla çok yakından ilintilidir). Musil’in hazırlık notlarında şöyle denmektedir: “Akhilleus [ki sonradan romanın Ulrich’i olmuştur], kendi zamanından, savaştan önceki zamandan yola çıkılarak işlenip geliştirilecek. Yani ölümü tanımayan zamandan… Akhilleus, artık patolojik bir insan olduğuna inanmaktaydı. Savaşın sergilediği bütün insani olanaksızlıkları önceden bilmişti. Bu, onun anormalliğiydi…” Bir başka yerde: “Yine en üst düzeydeki sorun: …Kültürün (ve kültür düşüncesinin) yıkılışı. Bu, gerçekten de 1914 yazının getirdiği şeydir…” Ve: “Atmosfer: Yıkılan (daha doğrusu: Akıl ve duygu ile ilgili sorularda hep fazladan bir olasılık daha bilen insan. Çünkü o, durup dururken yıkılmış değildir), hep yalnız olan, her konuda çelişkiye düşen ve hiçbir şeyi değiştiremeyen insanın trajedisidir…” “O halde bütünü için bir ana tema: Olasılıkların insanının gerçeklikle hesaplaşması…” Ve sonunda: “Bu varoluşun altında bir başkası bulunmaktadır. Ben, bir yanılsamadır. Bu Ben’in altında genel nitelikte, dirençli bir töz yatmaktadır.”Musil, bu genelin ne olduğu sorusunu yanıtlarken, duygusal açıdan değişim gösterdiği gizemleştirmeyi bilme yoluyla aşma çabasındadır: “Tikel ve bütün: Bu ‘bütün’e bakalım bir kez… Bunun (politik, toplumsal) örgütlenme olduğu açık.” Sh: 40-42

["Niteliksiz Adam' adlı eseri, diğer başyapıtlardan ve romanlardan farklı kılan, onun kendine dair bir doku ve içerik bütünleşmesine sahip olmasıdır. Yani bir diğer deyişle, bütün metin, hem kendi içinde ayrı ayrı neden-sonuç ilişkileri taşır, hem de başlı başına koskoca bir neden sonuç ilişkisini oluşturmaktadır.]

Robert Musil’e yazdığı bir mektupta Thomas Mann, şöyle demişti: “Ölümsüzlüğünden sizinki kadar emin olduğum bir başka yaşayan Alman yazarı yok!”Ne yazık ki ölümsüzlük, borç karşılığı gösterilebilecek bir ipotek değildir ve karın doyurmaya da yaramaz. Avusturyalı romancıların en büyüğü, 1942’de sığınmacılığın yoksulluğu içerisinde öldü; geride kalan belgeleri arasında şu not bulundu: “Artık devam edemem! Kendim üzerine yazıyorum, ve yazar olduğumdan bu yana bu, ilk kez oluyor. Söylemek istediklerim, başlıkta. Ve son derece ciddi… Enflasyondan önce, bana sade koşullarda ulusuma bir yazar olarak hizmet etmemi sağlayan bir mal varlığına sahiptim. Çünkü bu ulus, sözünü ettiğim olanağı bana kitaplarımı satın alarak sağlamıyordu. Kitaplarımı okumuyordu. Ancak kitaplarımı okuyan birkaç bin ya da on bin kişi vardı, ve bana bugünkü ünümü getiren eleştirmenler ve amatörler de onların arasındaydı. Şu tuhaf ün! Güçlü, ama yüksek sesli değil. Çoğu kez üzerinde düşünmeye zorlandım: Bu ün, bir görünümün varolmasıyla varolmaması konusunda düşünülebilecek en çelişkili örnek…”Ve ikinci bir not: “yaşamım, …her gün kopabilecek bir pamuk ipliğine bağlı ve son yıllarda, Niteliksiz Adam üzerinde çalışırken, insanın can düşmanı için bile istemeyeceği epey zamanlarım oldu.”Ve İsviçre’deki acı sürgünden, bir vatansızın örümcek ağı kadar zayıf yaşamından önce, onu umursamayan bir vatanda yazdıkları: “Gerçekte ise, daha Niteliksiz Adam’ı yazmaya başladığımdan bu yana o kadar yoksulum ve yaradılışım nedeniyle her türlü para kazanabilme olanağından öylesine yoksunum ki, yalnızca kitaplarımın geliriyle, daha doğru söylemek gerekirse, yayıncımın belki de böyle bir gelirin gerçekleşebileceği umuduyla bana verdiği avanslarla yaşıyorum.”

6 Kasım 1880’de Avusturya’nın bir taşra kenti olan Klagenfurt’da doğan Robert Musil, 15 Nisan 1942’de Cenevre’de öldü. Avusturya-Macaristan ordusunun bu genç subayı, önceleri makine mühendisliği ve felsefe öğrenimi gördü. Mühendis oldu, “Musil Renkli Çarkı”nı icat etti, başlangıçta edebiyatta değil, ama iş yaşamında kök saldı. İmparatorluğun yıkılmasının ardından, 1920’den 1922’ye kadar Avusturya Federal Ordu İşleri Bakanlığında uzman danışman olarak çalıştı. Daha sonra Berlin’e gitti ve, hiç tereddüt etmeksizin, yazar oldu. İlk romanı için bulduğu konuyu bir arkadaşına bırakmak istedi. Arkadaşı konuya el atmayınca, mühendis Robert Musil sonunda bütün cesaretini toplayıp edebiyata bir kaçamak yaptı. Sh: 13-14

 Kaynak:
Robert MUSİL, Niteliksiz Adam – I / Özgün adı: Der Mann ohne Eigenschaften,  trc: Ahmet Cemal, Yapı Kredi Yayınları – 1265 Kâzım Taşkent Klasik Yapıtlar Dizisi – 34, Haziran 2009, İstanbul,

 *****************

HEP RUHUNU SATANLARI SÖYLERİZ, YA KULLANANLAR
NİTELİKSİZ BİR ADAM, ADAMSIZ NİTELİKLERDEN OLUŞUR
İDEALLER VE AHLÂK, RUH DİYE ADLANDIRILAN BÜYÜK DELİĞİ DOLDURMANIN EN İYİ ARACIDIR
TİN ’E İLİŞKİN KÜÇÜLTÜCÜ VE YÜCELTİCİ SPEKÜLASYON
MODERN İNSAN TANRIYA MI, YOKSA DÜNYA FİRMASININ ŞEFİNE Mİ İNANIR?

 

BANKA ORDUDAN DAHA TEHLİKELİDİR


Hazırlayan:
Mehmet Yılmaz
Bu yazı Derin Düşünce Fikir Platformu’nun
okurlarına armağanıdır.

http://www.derindusunce.org

Allah Teâlâ buyurdu ki:

“Faiz yiyen kimseler, kıyamet gününde kabirlerinden şeytan çarpmış kimsenin kalkışı gibi kalkarlar.” Bakara, 275.

Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki:

“Bilerek faizi yiyen, yediren, ona katiplik eden, bilerek ona şahitlikte bulunan kimse, dövme yapan ve güzellik için dövme yaptıranlar kıyamet günü Muhammed’in dili ile lanete uğramışlardır.”

“Bir kimse faizden mal çoğaltırsa, akıbeti mutlaka yokluk çekmek olur.”

“Bir toplulukta faiz yaygınlaşırsa, o topluluk mutlaka kıtlıkla cezalandırılır. Rüşvet yaygınlaşırsa o topluluk korkuyla cezalandırılır.”

“Bir yerde zina açıkça işlenip, faiz açıkça yendiğinde ora halkı Allah’ın azabının gelmesine sebep olmuşlardır.”


Önsöz

Atina’da, Roma’da, Madrid’de ve Washington’da artık halkın değil bankaların dediği oluyor. Batı’da demokrasi geriliyor, yeni bir düzen kuruluyor. Alıp satma özgürlüğü nasıl oldu da halkı bankaların kölesi yaptı?

İnsanî değerlerin değil maddî değerlerin hakim olduğu her toplum kendi arsızlığı altında ezilmeye mahkûm aslında. Thomas Jefferson, George Washington, Max Weber, Hannah Arendt, Kari Marx ve Alexis de Tocqueville’in eserlerinde ısrarla üzerinde durulan bir mesele bu. Zenginleşmeye ve para ile daha çok haz almaya odaklanan insanlar bencilleşiyorlar. Siyasetten, cemiyetin dertlerinden uzak, oy kullanmaya bile üşenen bir güruh çıkıyor meydana.

Tam da bu yüzden Batı’da demokrasinin en büyük düşmanı batılı insan modeli oldu. Kendini özel hayatına hapseden, lüks tüketime, tatile, konfora odaklanan batılı insanlar politikadan uzaklaştılar. Bu refah toplumunun bireyleri diğer insanların dertlerine duyarsızlaştı. Para bu süreçte kutsallaştı. Yine bu yüzden bankalar ve bankacılar ilahlaşarak hukukun üstüne çıkabildiler.

İşte bu fikrî zemindir sermayeyi aşırı büyüten, savcıları, hakimleri bile etkisiz hale getiren.

Bankacılarına söz geçiremeyen batı toplumları tıpkı 1980’lerde ordusuna söz geçiremeyen Türkiye’nin durumuna düştüler… Peki 2008 ekonomik kriz süreci nasıl gelişti? Krizi tetikleyen ve büyüten ne oldu?

Bize yansıtılanın aksine, 2008’de Amerikan emlâk sektöründen başlayan kriz öngörülemez bir felaket değildi. Yapılan düpedüz bir piyasa darbesi idi aslında. Tasarlanmış, planlanmış, yürürlüğe konmuş bir operasyon. Bu operasyonu yöneten insanlar daha 1980’lerde Batı adaletinin üzerine çıkmışlardı.

Krizi frenleyecek yasal engelleri bir bir kaldırdılar, krizin küreselleşmesini sağlayacak mekanizmaları yine onlar kurdular. Yaklaşık 40-50 kişilik bir ekip. Kriz sürecinden zenginleşerek ve güçlenerek çıktılar. Banka kurtarma operasyonlarıyla halen zenginleşmekteler.

Elinizdeki 60 sayfalık bu kitap Batı’da demokrasinin gerileme sürecini sorguluyor:

1.       Demokrasinin zayıf noktaları nelerdir? Bankalar nasıl oldu da halkın iradesini ayaklar altına alabildiler?

2.       “Hukuk devleti” diyerek örnek aldığımız demokratik ülkeler neden bu Piyasa Darbesi’ne engel olamadılar?

3.       Askerî darbelerden yakasını kurtaran Türkiye’de hükümet Piyasa Darbesi ile devrilebilir mi?

 

Demokrasinin en büyük düşmanı halktır!

“… Bir devleti devlet yapan nedir? Kalın surlar, yüksek kale burçları mı? Hayır. Bir devleti devlet yapan yüksek değerlere sahip insanlardır. O insanlar ki ödevlerini bilirler. Ama haklarını da bilirler ve o hakları koruyacak cesareti gösterirler…” (Thomas Jefferson*, ABD’nin 3cü başkanı)

Genelde demokratların en büyük korkusu diktatörlüktür. Seçimle ya da askerî bir darbe ile başa geçebilecek anti-demokratik liderlerden korkarlar en çok. Muz cumhuriyetlerindeki ve Türkiye’deki askerî darbeler hatıra gelir hemen. Veya Adolf Hitler’in (güya) demokratik yolla başa gelmesi tartışılır durur. Oysa demokrasinin en büyük düşmanı halktır. Daha doğrusu halkın bencilliği ve miskinliği en zayıf halkadır, demokratik sistemlerin yumuşak karnıdır bu. Zira gücünü halktan alan rejimler için halkın siyasetten soğuması yıkıcı bir tehdit unsuru. Bu soğuma ve uzaklaşmanın sebebi korku, hatta paranoya oldu geçmişte. Türkiye’de Kürt korkusu ve irtica korkusunu biliyoruz. Başka ülkelerde de iktidarlar öcüler ürettiler ve bu yolla halkı siyasetin dışına ittiler. Ama korku dışında da faktörler olabilir. Halkı demirden zincirlere vuramayanlar bunu yerine altından zincirler de kullanabilir:

“… Belki firavunlar piramitlerini kırbaç altında inleyen kölelerin emekleriyle
yükselttiler. Günümüzde olay biraz farklı. Köleler, ‘Belki ben de firavun olurum’ düşüncesiyle
piramidin inşasına gönüllü olarak ve tebessüm ederek katılıyorlar.”
 (İsmet Özel)

Gerçekten de halka sirayet eden, saplantı halini alan bir zenginlik umudu, bolluk, refah takıntısı demokrasiye zarar verebilir. Çünkü böyle bir ülkede vatandaşlar kendi küçük dünyalarına, tatillerine, lüks hayata odaklanacaklar; insanlar “ötekine” yapılan zulme, haksızlığa kayıtsız kalacaktır. Yani Para ile temsil edilen maddî değer yükselir, insanı insan yapan değerler alçalır. Paranın değeri Adalet, Vicdan, Sevgi’nin üzerine çıkar. Bu koşullarda siyasi irade Kapital’in yani sanayicilerin ve bankaların eline geçer, halkı temsil etmesi gereken milletvekilleri sermayenin elinde oyuncak olur, demokratik rejimler zayıflar ve çökerler.

1980’lerden itibaren Amerika Birleşik Devletleri tam da bu tarife uyan bir sürece girdi ve 2008’den sonra demokrasinin gördüğü hasar ciddi boyutlara ulaştı. Elbette 2008 krizini başlatan bankacılar masum değil. Elbette bu bankacılarla suç ortaklığı yapan siyasetçiler masum değil. Zaten geçen haftalarda yayına giren 6 bölümde anlattığımız gibi krizin çıkarılması ve halkın parasının bankacılara dağıtılması hukukî bir sorundur ve ABD devletinin meşruluğunu tartışmaya açmıştır:

Krizin mimarları kim?

Ancak bu bölümde biraz daha derine inmek istiyoruz, bu büyük soygunu mümkün kılan fikrî zemin neydi? Dünyanın en güçlü ordusu, ekonomisi nasıl oldu da bir avuç bankacıya yenik düştü? Sanırım bu sorunun cevabını verecek en yetkili insanlar ABD’ni kuranlardır. Bu devasa “makinenin” tasarımını, montajını yapanlar, ABD’nin mimarları bize sistemin zayıflıklarını da net biçimde söyleyeceklerdir. Meselâ şu satırları dikkatle okuyalım:

“…Bankacılık sistemini hukuk çerçevesine sokamadık. Bu zayıflık bir gün gelip anayasal düzeni yıkabilir. Bugün dahi bir takım ahlâksızlar halkın ekmeğiyle kumar oynamaktalar. Bankacıların bu arsızlığı gelecek kuşaklara yük olacaktır [...] Amerikan halkından önce hiç bir ulusun kaderi para hırsına ve özel kişilerin hokkabazlığına terk edilmemişti. O kişiler ki ticaret aracı olan paranın dolaşım miktarını milletin ihtiyaçlarına değil kendi çıkarlarına göre arttırırlar. Bir kâğıt seliyle mülkiyetin cari fiyatını şişirirler; sonra o mülkiyeti yok pahasına alırlar [...] Serbest ticarete ve rekabet kurallarına aykırı olan bu iş yapıldı ve yine yapılacaktır. Üstelik kanun yapıcıların gözü önünde hatta koruması altında! Adalet, erdem, ödev bize emrediyor: Bütün memleket yağmalanmadan önce bu hırsızlar durdurulmalıdır…” (Thomas Jefferson*, özel mektuplarından)

Demokrasideki tasarım hataları

Kemalizmin çizmesi altında 80 sene inim inim inledikten sonra demokrasiyi eleştirmek zor. Hele Avrupa, Amerika, Kanada, Avustralya gibi bir çok ülkede demokrasi ve refah kolkola giderken bu eleştiriyi yapmak daha da zor. Fakat demokrasiyi bir ideal, kendi kendini meşru kılan bir değer olarak görmek doğru değil. Toplumun hedefi ne ise, adalet, barış, refah… bu hedeflere ulaşmak için bir araç olabilir demokrasi. Bu gözle bakıldığında durum değişiyor. Yani “adalet ve refaha ulaşmak için en iyi araç bu mudur?” diye sorduğunuzda, demokrasiyi kurumlarıyla, zihniyetiyle birlikte değerlendirdiğimizde kendine has bazı “dizayn hataları” göze çarpıyor hemen. Nedir?

Birinci hata demokrasinin tarihinden geliyor: Avrupa’nın sınıfsal ve dinsel kavgalarından doğan bu ateşkes rejimi ister istemez ahlâkî bir görelilik dayatıyor bize. Yani “o da olur, bu da olur, sen de haklısın”. Haklı ile güçlü birbirine karışıyor. En çok oy alan değil en çok lobi yapan, en çok parası olan öne geçiyor.

İkinci hata ise demokrasinin felsefesinde: Pozitivist, fayda-tehdit ekseninde işleyen modern devlet halkı ile kurduğu ilişkiye bu zihniyetini yansıtıyor. Haliyle kutsanan, yüceltilen birey anonimleşiyor. Demokrasilerde birey TEK-likten TEK-tipleşmeye doğru gidiyor. Seçmen, üretici, tüketici gibi kitlesel rollerde kristalleşen birey referandumlara, istatistiklere ve nihayetinde “kamuoyu” denen soyut bir algıya hapsoluyor.

Üçüncü mesele ise demokrasi sayesinde kurulan barış ortamı. Sınıf çatışmalarının büyük ölçüde askıya alınması sayesinde bireysel refah artıyor. Bu kendi başına elbette olumlu bir gelişme. Ama bir yanda bu bolluk, diğer yanda siyaset üzerinde etki etmenin zorlaşması ve anonimleşmesi varsa ne olacak? Siyasette, toplumsal meselelerde silikleşen bireyler lüks tüketimle, marka tutkusuyla bunu tazmin edecekler. Birisi olmak mümkün değilse çok sevesahip olmak hedefi kalıyor bireylerin elinde.

Demokrasinin genetik kusurlarını yani demokrasiden çıkartılıp atılması neredeyse imkânsız olan bu sorunları teşhis etmenin en iyi yollarından biri sanırım Alexis de Tocqueville’e başvurmak. Siyasetçi, tarihçi, filozof ve hatta sosyolog olarak kendini ispatlamış bir deha Tocqueville. Hem Fransa’nın hem de Amerika’nın en çalkantılı yıllarında siyasetle ve anayasa hukuku ile meşgul olmuş, dünya siyaset felsefesinin başyapıtlarından biri olan Amerika’da Demokrasi adlı eseri yazmış, sene 1835. Modern mânâda demokrasinin doğum sancıları çekiliyor bu devirde. Tam da Thomas Jefferson’ın bankalarla mücadele ettiği yıllar, başlangıçta koyduğumuz alıntıyı hatırlayın. (Tocqueville’in kitabından önemli gördüğümüz 7 paragrafı aktardıktan sonra Avrupa tarihindeki devrim-demokrasi ilişkisine dikkat çekeceğiz ve bu makaleyi sonuçlandıracağız)

“… Kendimizi kandırmayalım, demokratik kurumlar insanların ihtiraslarını şiddetle körüklüyor. Bu hırs kurumların herkese eşit olma imkânı vermesinden değil, bu imkânın kullanılmasındaki aksamadan kaynaklanıyor. Demokratik kurumlar eşitlik arzusunu uyandırıyor ve körüklüyor ama bu arzuyu tatmin edemiyor. Vaad edilen mükemmel eşitlik sürekli halkın elinden kaçıyor, tam yakaladığını zannettiğinde kayıp gidiyor. Pascal’ın dediği gibi bitmeyen, ebedî bir kaçış bu. Halk durmadan kendini hazırlıyor bu eşitliğe. Ne olduğunu bilecek kadar yakın, tadamayacak kadar uzak. Başarma umudu onu heyecanlandırıyor, başarma ihtimalindeki belirsizlik ise bıktırıyor.

[...]

Maddî arzuları doyurma çabası demokrasiler için olmazsa olmazdır. Ama yasalar karşısında eşit olmak, serbest ticaret ve rekabet ortamı sebebiyle toplum siyasetten uzaklaşır. Egoist beklentiler peşinde koşan, maddî çıkarları dışında hiç bir derdi olmayan burjuvazinin boşalttığı alan despotik bir devlet tarafından doldurulabilir.

[...]

Yeni despotizmin neye benzeyeceğini hayal ediyorum. Birbirine benzeyen, “eşit” insanlar görüyorum küçük ve sıradan hazlar peşinde, hiç dinlenmeden kendi etraflarında dönüyorlar. İçlerini, ruhlarını dolduruyorlar bu hazlar ile. Her biri ötekilerle arasına bir mesafe koymuş, onların başına gelen şeylere kayıtsız, yabancı gibi. Çocukları ve yakın arkadaşları onun için bütün insanlığı teşkil ediyor. Kendi ülkesinin vatandaşları? Hemen yanındalar ama onları görmüyor. Dokunuyor ama neredeyse hissetmiyor. Sadece benliği var ve benliği için var.

Elinde bir aile kaldıysa bile artık vatanı yok.

Onun bu bireysel hazlarının sürmesini garantileyen devasa bir güç yükseliyor üzerinde. Mutlak, düzenli, öngörülü ve şefkatli. İnsanı yetişkinliğe hazırlayan baba şefkatini andırsa da özünde bireyleri çocukluk mertebesinde tutmayı amaçlıyor. Vatandaşların haz almalarından hoşlanıyor, yeter ki istedikleri tek şey bu olsun. Bu güç gönüllü olarak bireylerin mutluluğu için çalışıyor ama bu mutluluğun tek vektörü ve tek hakemi olmak iddiasında. Onların güvenliğini sağlıyor, İhtiyaçlarını karşılıyor, haz almalarını kolaylaştırıyor. Endüstrilerini yönetiyor, miras sorunlarını çözüyor. Böylece bireyler düşünmenin zahmetinden ve yaşama ızdırabından kurtuluyorlar.

Vicdan ve özgür irade her geçen gün biraz daha gereksiz ve nadir oluyor, daha küçük alanlara hapsediliyor. Özgürlük böylece insanların parmakları arasından kayıp giderken birey [felçli bir hasta gibi] kendini yönetme kabiliyetini tamamen kaybediyor. [...] Demokratik toplumların korkması gereken en büyük tehlike anarşi değil. Zira eşitlik iki eğilim doğuruyor: birincisi insanları bağımsızlığa götürüyor ve anarşiye yol açabilir. Diğeri is daha uzun, sinsi ama daha kesin bir şekilde köleliğe götürüyor.

Demokratik ülkelerde sınıf ayrımı yok. Haliyle buralarda yaşayan insanların ne üzerlerinde ne de altlarında biri var. Sınıf ayrımı olmadığı için bireylerin doğal müttefiki sayılabilecek kimse de yok. İnsanlar içlerine kapanıyorlar ve kendilerini toplumdan soyutlanmış olarak düşünüyorlar.

Böyle insanların özel hayatlarından bir nebze ayrılıp toplumun sorunlarıyla ilgilenmeleri çok zor. Doğal olarak kollektif karar ve sorumluluğu devlete ve onun temsilcilerine terk ediyorlar. Hem toplumun dertleriyle uğraşmayı sevmiyorlar hem de vakitleri yok.Demokratik ortamda özel hayat o kadar aktif ve o kadar arzularla dolu ki kimsenin siyasete ayıracak vakti yok.”

Demokratik zihniyet demokrasiden önce doğmuştur

Demokrasilerin bozulmasında darbe gibi bir komplo aramak yersiz. Mesele daha çok demirin paslanması gibi, içeriden ve sinsice işleyen, yavaş bir süreç. Demokrasi içinde uzun süre yaşayan insanların hayat görüşlerinde, değer yargılarında meydana gelen değişimler demokrasiye zarar verecek bir zihniyetin tohumlarını atıyor. Neden böyle oluyor peki?

Demokrasiyi genelde siyasi bir rejim olarak tasavvur ederiz. Ama daha geniş bir perspektiften de bakılabilir, Alexis de Tocqueville’in yaptığı gibi, “demokratik fikirli toplumdan” bahsedebiliriz meselâ. Yani demokratik bir rejimi mümkün, hatta kaçınılmaz kılan insan topluluklarına odaklayabiliriz nazarlarımızı. Gereklidir de bu. Zira devrimler, büyük rejim değişiklikleri çoğumuzun sandığı gibi bir başlangıç değildir, bir sondur. Uzun yıllardır yaşanmakta olan emek/ sermaye/ teknoloji/ güç / hak / iktidar ilişkilerindeki sert değişimlerin, keskin virajların resmiyet kazanmasıdır devrim.

Avrupa’da demokrasinin ortaya çıkışı ve gelişimi düşünülüp tartışılmış bir proje değil. Bazı zaruretlerden doğmuş bir tür ateşkes hali daha çok. Teknoloji ilerlemiş, endüstri devrimi toplumu dönüştürmüş ve bir işçi sınıfı ihdas etmiş meselâ. Yine aynı süreçte şehirde yaşayan, “soylu” olmayan sermaye sahipleri ortaya çıkmış… Yani toplum değişmiş. Karınlarını doyurma şekilleri değişmiş, ticaretleri değişmiş… Bu yeni düzende Kilise’nin, kralların, soyluların nüfuz sahaları daralıyor haliyle. Buna karşılık endüstriyel ve finansal bir “yeni aristokrasi” doğuyor, her yerel güç gibi o da iktidara

Evet, Avrupa’da cumhur iktidara talip olmadan önce güçlenmiş, bunu hemen görebiliyoruz. Gücünü Gök’ten (Batılı “Tanrı” algısı) alan bir sosyal yapı gitmiş, gücünü Yer’den (Para: Yer Tanrısı) bir yapı gelmiş Batı’ya; ve bu dönüşüm çok hızlı gerçekleşmiş. Yeni teknik ve ekonomik kurallarla şekillenen yeni dünyada eski kurumlar zorlanmış doğal olarak: Krallık, prenslik tıpkı Vatikan gibi ritüellere, ünvanlara indirgenmiş. Yani devrim çoktan olmuş ve bitmiş. Fransız devrimi ve diğer avrupalı ulus- devlet projeleri birer sebep değil sonuç. Yaşananlar adeta bir deprem gibi: Felaket öncesi yer altında yıllarca birikmiş muazzam bir enerjinin birden bire boşalmasına benziyor bu devrimler.

Her ağacın kurdu özünden olur

İkinci dünya savaşı sonrası kurulan zengin ve demokratik rejimlerin öncesinde yer alan totaliter devletlere bir bakın : Yani Hitler, Mussolini, Stalin ile geçen 1930’lara. Bunların temeli aslında 1789 Fransız devrimi sırasında atılmıştı. Çünkü tam o sırada Avrupa’da aristokratik toplumları, kralları, derebeyleri mümkün kılan fikrî zemin aşınmıştı. Ama Avrupalı eşitlik istediyse bunu soyut bir değer olarak talep etmedi. “Soyluların” ayrıcalıklarından nefret ediyordu, eşitlik talebi bu nefretten doğmuştu. Yani negatif bir tarifi vardı, eşit haklar ya da adalet değildi arzulanan. Eşitsizliklerin ortadan kalkmasıydı. Bu sebeple AvrupalInın eşitlik arzusu tehlikeliydi. Faşizme, Komünizme kapı açan bir arzuydu bu. Çünkü hak ve Adalet üzerine inşa edilmiyordu. İnsanlar pekâla sefalette hatta kölelikte de eşitlenebilirdi. İki dünya savaşı, Stalin Rusyası, Mao’nun Komünist Çin’i ve daha nice örnek sayılabilir.

Avrupalı oturduğu evi yıkıyordu ama başını sokacağı başka bir çatı yoktu ortada. Eskiden din üzerinden tarif ettiği, İlâhî adaletin tecellisi kabul bir adalet vardı. Evet, kral ve yakınlarını kayırıyordu bu adalet, evet ideal değildi, adil değildi bu düzen. Ama ya yerine konulacak olan eşitlik? Bu adaleti sağlayacak mıydı? Müspet ve menfi sonuçlar ortada.

Avrupa’da laiklik de bir din özgürlüğü talebi olarak doğmadı. Daha çok Vatikan nefreti, kilise baskısına bir reddiye idi. Yani tıpkı eşitlik gibi, negatiflik içinde, itirazla tarif edilen, değersiz bir değerdi laiklik. İşte bu itiraz kültürü şekillendirdi batı usulü demokrasileri. İsyankâr ve reaksiyoner. Faşist diktatörlükler ya da komünizm gibi diğer totaliter rejimlerle kıyaslandığında demokrasi elbette çok daha iyi. Ya da “MADE İN BATI” olan batı bütün alternatiflerin içinde en az kötü olanı demokrasi.

Tabu bu tahlilden sonra insan şöyle bir soru sormak istiyor: “Kardeşim, sen neden, kimden yanasın?” Bürokrasi devleti semayeyi ve ticareti yönetse “faşizm” oluyor. Ceberrut bir devlet ekmek ile şantaj yapıyor kendi halkına. Yok eğer liberal ceyeranlarda kalıp, ticareti ve finansal hareketleri tamamen serbest bırakırsak bu sefer sermaye sahipleri devletin içine sızıyorlar. ABD’de gördüğümüz gibi bir oligarşi kuruluyor. Polisi, savcısı, borsa denetim kuruluşlarıyla devletin çarkları sermaye için dönüyor. Adını ne koyarsanız koyun güçlerin bir elde toplanması sakıncalı; sonuç kötü, faşizm olmazsa liberal totalitarizm oluyor. Yasama, yürütme, ordu, sermaye, basın, din… bir ülkenin gidişini etkileyecek güçler tek bir elde toplanınca adalet işlemez hale geliyor, halkın iradesi çiğneniyor. Haliyle “Devlet mi bankaya müdahale etsin yoksa banka mı devlete?” şeklinde sunulan iki alternatif(l) gerçekte bir aldatmaca. Özel ve kamusal güçlerin hukuk dışına çıkması ya da hukuk çerçevesinde kalmasıdır temel sorun.

Liberal(?) bir itiraz

Piyasa veya bürokrasi arasında bir tercih yapmanın, birini ötekine üstün kabul etmenin ne kadar yanlış olduğunu anlatmak için kurucu yazarlarımızdan T.Suat Demren’den istifade edelim. Kendisi ile yaptığımız yazışmada bir ekonomist olarak şu fikri tasdik edip etmediğini sormuştum:

“… ‘Özel’ de olsa bir bankanın iflası bakkal dükkânı veya tuğla fabrikası iflası gibi değil. Ulus- devlet devreye giriyor, halkın vergileriyle banka kurtarılıyor ama sağlık, eğitim, güvenlik gibi hizmetlere para kalmıyor. İşler yolunda iken, ekonomi büyürken bankalar “özel ve enternasyonal”. Yaptıkları kârı kimseye koklatmıyorlar. Ama kriz dönemlerinde hepsi “ulusal”

olup çıkıyor. “Bizi kurtarmazsanız kriz büyür, sizi de yutar”diyerek şantaj yapıyorlar. Yanikârları özelleştirip, zararları kamulaştırıyorlar. Demek ki devletin ve halkın bankalar üzerinde daha fazla söz hakkı olması gereklidir ve meşrudur. Riskleri halkla paylaştıkları müddetçe bankalar “özel sektör” sayılamazlar …

Suat’in cevabını aynen aktarıyorum zira hem kabul hem de itiraz ettiği noktalar konumuza ışık tutuyor, okurlarla paylaşmak isterim :

“…son iki cümleye kadar katılıyorum, yani evet bankalar aynen öyle yapıyorlar, ulusdevlet yapısındaki entegre bankacılık tam olarak bu. Yalnız son iki cümle bir tesbitten ziyade çözüm önerisi gibi geldi, bu çözüm önerisine katılmak zor. Bu öneri müdahillik demek ki zaten kısmi müdahale bile bahsekonu sıkıntıları doğuruyor, bunu çözmek için “daha fazla müdahale ve söz hakkı” önermek kısır döngüyü arttırmaktan başka bir işe yaramaz. Son ABD krizi böyle bir anlayışın eserdir mesela. “Bırakınız batsınlar” denebilmeli, bunu diyebilmek için de en baştan minimum müdahale şart elbette. Ulus devletler bankacılığı bir manivela olarak kullanıyor, mesela seçim kazanmak için (ucuz kredi sübvansiyonu, talep sıkışıklığını aşmak için özel uygulamar, vs) -güya- halk lehine sistemi regüle ediyor, kanuni düzenlemelerle müdahil oluyor. (Bundan banka da seçim kazanan hükümet de kazançlı çıkıyor, rahatladığını sana zavallı halk ise işler karışınca tüm aldığı o geçici refahı bankanın kârıyla birlikte vergi olarak geri ödüyor) Ulus devlet en baştan beri böyle müdahil olduğu için de işler karışınca “bırakınız batsınlar” diyemiyor elbette. Mevcut demokratik düzen, ulusdevlet ve bankacılık yapısında bahsettiğim çözüm çok radikal ve çok teorik kalıyor ama ilk başta ne kadar az müdahale olursa sistem o kadar piyasa şartlarında işleme şansına kavuşabilir. Ancak son tahlilde mevcut demokratik seçim sistemi, yığınların medya kanalı ile kontrol ve yönlendirilmesi, siyaset, medya ve bankacılığın içiçe geçmişliğini kendiliğinden getiriyor.yani teori ile pratik çok arasında uçurum çok fazla. Liberal ekonominin en büyük açmazı da bu zaten …”

Biz o gün tartışmamızı daha fazla uzatmamıştık ama kendisine “daha fazla müdahale ve söz hakkı” noktasında itiraz edebilirdim. Bunun bürokrasi değil hukuk olduğunu söyleyebilirdim. Ancak bürokrasiden ve/veya iktidardan bağımsız bir hukuk düşünülebilir mi? Temel mesele bu, sadece liberalizmin değil demokrasinin de açmazlarından biri bu. Çünkü küçük hırsızları yakalayıp hapse atan adalet sistemleri örümcek ağlarına benziyor. Kümesten tavuk çalmaya gelen tilkilerin örümcek ağına yakalandığını pek görmüyoruz.

Özgür basın, aktif bir sivil toplum, özverili hatta kahraman kişilikli bir kaç bakan ve milletvekili bazı şeyleri değiştirebilirler. Neticede demokrasinin iyi işlemesi ona güç veren halkın erdemli olmasına sıkı sıkıya bağlı. Bencilliğin hakim olduğu bir toplumda ne demokrasi, ne başkanlık sistemi ne de krallık, halifelik vs bir yere varmayacak, zulüm üretecektir. Rejimin ideolojik rengi ise (İslamcı bile olsa) bu zulme kılıf dikmekten başka bir işe yaramayacaktır.

Sonuç / Neden sadece kriz demiyoruz da “demokrasi bitti” diyoruz?

1980’lerden itibaren liberalizm kendini ÖNCE zihinlere dayattı, liberal liderlerin sloganı “başka alternatif yok” idi. Batıda ekonomik faaliyetler, özellikle de finans sektörü hukuk çerçevesinin dışına çıkarıldı. 2008’de finansal bir darbe ile demokrasinin ayaklar altına alınmasına şahit olduk. Faşizme, ceberrut ulus-devlete alternatif üreten liberal/özgürlükçü fikir akımları giderek bir ideolojiye dönüştü. Zihinlere giydirilen bir deli gömleği gibi elimizi, ayağımızı ve aklımızı bağladı. Devlet, toplum, gelenek, aristokrasi, din yobazlığı gibi kollektif dayatmalara karşı bireyi savunan liberalizm sonunda bireyin nefsanî arzularını yüceltti. Bu gerçek bir değer kaymasıydı: Özgürlük verine ekonomik serbestlik. İnsanî değerler verine paranın ve malın ölçülebilir değerleri konuldu. Bu da bir tür ORMAN KANUNU idi çünkü Hak yerine geçen kaba kuvvet rolünde Para’yı bulduk. Halkın iradesini temsil eden meclisler, senatolar iradelerini Para’nın, arzın ve talebin iradesine terk ettiler: Milletin iradesi üzerindeki gücün ismi Piyasa!

Böyle bir fikrî zeminde elbette özgür/serbest bireyler çok fazla barınamayacaktı. İnsanlar kendi küçük dünyalarına, konforlarına odaklandılar.Siyasetten uzaklaşan halkın boş bıraktığı kamusal alan ise yeni bir tür totalitarizm ile dolduruluyor. Bu düzenin yeni aristokratları, yeni zorbaları ve yeni ruhban sınıfları var.

Komplo teorisi mi? Hayır, 1800’lerden itibaren sosyologlar, siyasetçiler, filozoflar bundan bahsediyorlar. Thomas Jefferson, George Washington, Max Weber, Hannah Arendt, Kari Marxve Alexis de Tocqueville’in haber verdikleri hatta korktukları “karanlık çağ” sonunda başladı. ABD ve Avrupa Birliği’nde demokrasi zemin kaybediyor, yeni bir tür totalitarizm kök salıyor. Batılı demokratlar gelecek yıllarda başarısız olurlarsa bu coğrafya bireysel haklar bakımından geri gidecektir. Rusya Federasyonu’na veya Çin’e benzeyen rejimlerin Batı’ya hakim olması ihtimal dahilinde. Güçlü ve otoriter devletler, iradesiz halklar…

Dipnotlar

*  Memoirs, Correspondence, and Private Papers of Thomas Jefferson, 4cü cilt, 1829.

** Alexis de Tocqueville [1835], De la democratie en Amerique, Tome II, Quatrieme partie : De l’influence qu’exercent les idees et les sentiments democratiques sur la societe politique

Bize Demokrasi değil Adalet lâzım

Demokrasi erdem rejimi değil ateşkes rejimidir, bu ateşkes her an bozulabilir.

Tam da bu yüzden yani demokrasi İnsanî bir değer olmadığı için Batı’da demokrasi devri kapanma tehlikesiyle karşı karşıya. Çünkü 2ci dünya savaşından bu yana fayda odaklı demokratik düzen bencil bireyler üretti. Ve bu bencil bireylerin aç gözlülüğü “banka” denen havuzlarda o kadar çok birikti ki artık bankaların gücü halkı ezecek bir noktada.

Yeni bir komplo teorisi mi? Hayır, 1800’lerden itibaren sosyologlar, siyasetçiler, filozoflar bunu anlatıyorlar. İnsanî değerlerin değil SADECE maddî değerlerin hakim olduğu bir toplum kendi arsızlığı altında ezilmeye mahkûm. Thomas Jefferson, George Washington, Max Weber, Hannah Arendt, Kari Marx ve Alexis de Tocqueville’in haber verdikleri “karanlık çağ” sonunda başladı zannediyorum.

ABD ve Avrupa Birliği’nde demokrasi zemin kaybediyor, bankaların iradesi halkların iradesini yenmek üzere. Batılı demokratlar gelecek yıllarda başarısız olurlarsa bu coğrafya bireysel haklar bakımından da geri gidecek. Rusya Federasyonu’na veya Çin’e benzeyen rejimlerin Batı’ya hakim olması ihtimal dahilinde. Güçlü ve otoriter devletler, iradesiz halklar… Yeni bir tür totalitarizm doğuyor sanki?

Önce teslim edelim, demokrasinin büyük bir meziyeti var: İktidar değişimleri sırasında taht kavgalarına, iç savaşlara engel oluyor. Herkesin oyuyla seçilen, 4 veya 5 yılda bir yine seçimle değiştirilebilen bir hükümet. Fena bir bir fikir değil. Başbakana gıcık mı kaptınız? Yönetme şeklini beğenmiyor musunuz? Kırıp dökmenin alemi yok, sıkın dişinizi, gelecek seçimler için çalışın. Tabi demokrasi seçimden ibaret değil. Haklarına sahip çıkan aktif bir sivil topluma gerek var en başta. İş bununla da bitmiyor. Bağımsız bir adalet sistemi lâzım. Basın hürriyeti lâzım.

Ama unutmayalım ki demokrasi bir değer değil bir yöntem, çatışmaları önleme yöntemi. Demokrasiyi vicdan gibi, erdem gibi kendi kendini meşru kılan bir değer olarak tasavvur etmek hata olur.

Toplumun hedefi ne ise, adalet, barış, refah, tabiatın korunması… bu hedeflere ulaşmak için SADECE bir yöntem olabilir demokrasi, eleştirilebilir, ıslah edilebilir hatta edilmelidir.

Ortadoğu’da Demokrasi’ye değil Adalet’e ihtiyacımız var

Türklere ve Arap ülkelerine İnsanî bir hedef, bir yeryüzü cenneti gibi görünebilir ama … Demokrasi dediğimiz rejim uygar(?) Batı’nın iç dinamiklerinden doğmuş bir ateşkes rejimidir aslında. Demokrasi öncesi Avrupa’ya bir bakın: Mezhep kavgaları, ırk kavgaları, Kralların ve Vatikan’ın arsızlıkları… 1800’lerde ise yükselen ulusalcı şiddet, nihayet dünya savaşları. Bugünkü Batı demokrasisi bunlara verilmiş avrupaî bir cevaptır:

“… İkinci dünya savaşı sonrası kurulan zengin ve demokratik rejimlerin öncesindeki faşist/totaliter devletlerin yani Hitler, Mussolini, Stalin ile geçen 1930’ların temeli aslında 1789 Fransız devrimi sırasında atılmıştı. Çünkü tam o sırada Avrupa’da aristokratik toplumları, kralları, derebeyleri mümkün kılan fikrî zemin aşınmıştı. Ama Avrupalı eşitlik istediyse bunu soyut bir değer olarak talep etmedi. “Soyluların” ayrıcalıklarından nefret ediyordu, eşitlik talebi bu nefretten doğmuştu. Yani negatif bir tarifi vardı, eşit haklar ya da adalet değildi arzulanan. Eşitsizliklerin ortadan kalkmasıydı. Bu sebeple AvrupalInın eşitlik arzusu tehlikeliydi. Faşizme, Komünizme kapı açan bir arzuydu bu. Çünkü hak ve Adalet üzerine inşa edilmiyordu. İnsanlar pekâla sefalette hatta kölelikte de eşitlenebilirdi. İki dünya savaşı, Stalin Rusyası, Mao’nun Komünist Çin’i ve daha nice örnek sayılabilir.MADE İN BATI” olan batı bütün alternatiflerin içinde en az kötü olanı demokrasi…” (Bkz. Demokrasinin en büyük düşmanı halktır!)

Peki demokrasi Ortadoğu’nun, Türkiye’nin ya da İslâm’ın kimyasına uyar mı uymaz mı? Bu konu henüz hakkıyla tartışılmadı. Çünkü biz Müslümanlar hâlâ 1930 model faşist rejimlerle, Kemalistler ve Baasçılarla uğraşıyoruz. Dahası Müslüman aydınlar Batı’nın fikrî çerçevesi içinde yazıp çiziyorlar, bize has bir rejim tasavvuru henüz yok.

Evet… demokrasi insanları ıslah etmez. Eğer etseydi batı böyle medeniyetsiz bir medeniyet olmazdı. Bunca yıllık demokrasi ve insan hakları tecrübesine rağmen hâlâ petrol çalmak için çocuk öldürebilecek kadar vahşi ol-A-mazlardı. Zira vicdan, adalet, barış içinde birlikte yaşama kültürü yok batı usulü demokraside, bu onların kendilerine anlattıkları bir masal. Gerek Avrupa’nın gerekse ABD’nin tarihine baktığımızda görüyoruz ki “İnsan haklan” dedikleri aslında beyaz adamın (maddî) haklarından ibaret. Demokrasinin ballı meyvalarından tatmak için ise Batının makbul vatandaşı olmak lâzım. Yani beyaz ırktan, zengin ve birazcık Hristiyan. Yoksa başınıza her şey gelebilir. Filistin olmazsa Irak olur, Afganistan olur, Guantanamo olur.

Kriz çıkarma özgürlüğü

ABD’de emlâk krizi patlamadan önce Goldman Sachs müşterilerini bu sektöre girmeleri için teşvik ediyordu.

Fakat aynı Goldman Sachs “Abacus” adlı birfinansal ürün kanalıyla emlâk sektörünün çöküşüne oynamaktaydı. Bir başka deyişle emlâk sektörünün çökeceğini bile bile müşterilerini yatırım yapmaya itti.

Hatta bu firmanın devasa büyüklüğü ve spekülatif “karizması” dikkate alınırsa çöküşe oynamasının krizi DOĞRUDAN tetiklediği söylenebilir.(l)

Dev firma sahtekârlıkla suçlandı. 15 temmuz 2010’da ufak bir ceza ödeyerek yöneticilerini akladı. Ceza miktarı 550 milyon dolarcıktı yani firmanın iki veya üç haftalık kârı kadar. Bu kadar ufak bir para 2009’da dağıttığı primlerin 50’de biri bile etmiyordu!

Goldman Sachs böyle yapıyordu çünkü para kazandırabildiği müşterilerinden aldığı ücretten çok daha fazlasını işlemlerden alıyordu. Yani küçük oyuncular kazansa da kaybetse de Piyasa’nın dalgalanmasıydı onlara kâr ettiren. Haliyleyatırımcıların panik ile asın iyimserlik hali arasında gidip gelmesi gerekiyordu. Bu korku/coşku halini sürdürme gücü de onların elindeydi. Yani finansal bilgiyi üretirken bu bilgiyle başkalarının servetlerini de yöneten, bu servetin yatırıldığı Piyasa’da bizzat kendi adına da oynayan hep aynı aktördü: Goldman Sachs. Elbette bu durum kanunlara aykırı idi. 1930 krizinden bu yana finansal eşkiyalığın önüne geçen bir sürü yasa yapmıştı ABD. (Örneğin Glass- Steagall Act) Ama Goldman Sachs Amerikan oligarşisi içine yerleştirdiği kurmayları sayesinde Adalet’in de üzerine çıkmıştı artık; her türlü devlet denetiminden denetiminden kurtulmuştu. (Hâlen de bu durum sürmekte)

Özetle ciğer kediye emanet edilmişti. Kedi ciğeri korursa kazanacak, yerse daha çok kazanacaktı. Obur kedi Goldman Sachs ciğeri sahibiyle beraber yuttu!

Goldman Sachs kazandı. Peki kim kaybetti? Ev borcunu ödemediği için sokağa atılanlar kaybetti. Goldman Sachs’a güvenip Emlâk borsasına yatırım yapanlarkaybetti. “Subprime” denilen riskli emlâklarda başlayan kriz bütün Amerikan emlâk sektörünü sardı. Bu alandaki işçiler, taşeron firmalar kaybetti. Panik havası borsadaki saydam olMAyan bileşik ürünler yüzünden diğer sektörlereyayıldı, (ki bu da ayrı bir suçtu) Bütün Amerikan halkı kaybetti. Kriz diğer gelişmiş ülkelere yayıldı. Çünkü bu ülkelerin bankaları da ahlâksızlık yapıyorlardı. Ulus-devletler onlara ceza vermek yerine finansal eşkiyalığı yasallaştırdılar. Neticede “subprime” kelimesini hayatında duymamış, Goldman Sachs’ın ne olduğunu bile bilmeyen sıradan AvrupalIlar da kaybetti. ABD ve Avrupa’da yatırımlarla birlikte istihdam geriledi, çalışanlar kaybetti. Bu ülkelere mal satan Türkiye gibi ülkeler dış ticaret sebebiyle dolaylı olarak etkilendiler ve potansiyel kazançtan kaybettiler.

Krize sebep olan bankacıları kurtarmak için Atlantik’in her iki yakasında 700-800 milyar dolar harcandı. Çünkü ulus-devletler bankaların batmasını göze alamazlardı. Peki bu kurtarma parası kimin cebinden çıktı? Vatandaşların ödediği vergilerden. Böylece gelecek on yılların yol, köprü, okul, hastahane parası, yaşlıların emeklilikleri de Goldman Sachs ve saz arkadaşlarına kurban edilmiş oldu. Yukarıda “… kaybettidiye andığımız gruplar bu yolla ikinci bir kez daha feci şekilde soyulmuş oldular.

Temiz iş değil mi? Sanırım insanlık tarihinin en büyük soygununa tanık olduk. “Gel yazı tura oynayalım” diyor Goldman Sachs. “Yazı gelirse ben kazanacağım, tura gelirse sen kaybedeceksin!”

Tabi insanların rızkıyla bu kadar çok oynayınca sonuçların ekonomiyle sınırlı kalması imkânsızdı.

Maddî güçlerinden yoksun bırakılan küçük yatırımcılar, işini kaybeden insanlar ve fakirleşen ulus devletler yeni bir dünyaya zemin hazırlamaktalar: Piyasa’nın demokrasiyi ezdiği bir düzen (=kaos) kuruluyor. Ulus-devletler direnemiyorlar. Zira bir çok gelişmiş ülkede finans, ekonomi, hazine bakanlıkları Goldman Sachs’ın ortaklarının ve/veya eski müdürlerinin elinde. (Bkz. Avrupa? İşgal altında bir ülke gibi!) Liberal düşünür Hayek’in Şili’li bir gazeteciye söylediği şu sözleri hatırlayalım:

“Şahsen liberal bir diktatörü liberal olmayan demokratik bir hükümete tercih ederim” (“Personally I prefer a liberal dictator to democratic government lacking liberalism.”)

Artık bu teorik tercih ete kemiğe büründü, cisimleşti, sadece dünya ekonomisine değil dünya siyasetine de şekil vermekte. Sayın Piyasa’nın ulus-devletlere baskısı halkların oyu kadar, hatta bazen daha fazla. Biz Avrupa’da yaşayanlar “Piyasa şu kanunu sevdi, filan başbakanı sevmedi” gibi manşetlere alışmaya başladık. Gelecek onyıllarda ABD ve Avrupa’da demokrasinin gerilemesi ihtimal dahilinde. Halkın gücü Piyasa’ya devrediliyor. Çünkü bazı liberallerin zannettiği gibi liberalizm demokrasinin ön koşulu/müttefiği değil. Tersine, liberalizm demokrasinin bir alternatifi. Liberalizm ideoloji haline geldikçe, doktrin maksimum noktaya yaklaştıkça yoluna çıkan engelleri silip süpüren bir tsunamiye benziyor. Demokrasi (halkın gücü) ile Piyasa’nın gücü çekişme haline giriyor. Aslında bu yeni bir durum ya da bir sır değil. Eskiden beri liberal düşünürlerin açıkça savunduğu ideolojik bir duruş:

“…Maksadımız asla demokrasiyi fetiş hale getirmek değildir… Demokrasi esas itibariyle, dâhili sulhu ve ferdi hürriyeti korumak için bir vasıta, faydalı birusuldür. Bir vasıta olarak da, asla hatadan salim değildir. Unutmayalım ki, mutlakıyetçi bir idare altında bazı demokrasilerdekinden daha fazla fikir ve kültür hürriyeti bulunduğu vakidir. ( Hayek, Kölelik Yolu, sf. 114)

Aslında bu noktada iki farklı özgürlük fikrinin çatışmasına tanık oluyoruz. Liberallerin özgürlüğü ile demokratların özgürlüğü arasında büyük bir uçurum var. Liberaller “özgürlük” deyince mülkiyet hakkı, alıp satma, yatırım yapma gibi ekonomik özgürlükleri anlıyorlar. Bu uğurda diğer özgürlükleri harcamaya hazırlar:

“Piyasa’nın iç dengelerine ve özel mülkiyete saygı bireyi bağlayan yegâne kural olmalıdır. Piyasa’nın vatandaşlarca yapılacak kanunlarla düzenlendiği demokrasi bireysel özgürlükler için birtehlikedir.”( Hayek, Law, Legistlation and Liberty, 1973)


Hayek’in teoride savunduğu ideoloji artık günlük hayatımızın bir parçası. Simdi Yunanistan ütülüyor. Ama yalnız değil. İtalya’da bir piyasa darbesi yapıldı. Portekiz, İspanya, İrlanda sırada. İzlanda’nın durumu da parlak değil. Goldman Sachs gibi obur kedilerin hem ciğeri hem de sahibini yediği bu asırda ekonomik faaliyetlerin kanun üzeri görülmesi sanırım daha da netleşiyor örneklerden sonra. Kendini “uygar” ilân etmiş olan Batı ciddî bir yer sartıntısı geçiriyor. İnsan hakları, Tabiatın korunması, Adalet, vatan sevgisi gibi Amerikan dolarına çevrilemeyen değerler yok sayılıyor. Bunların yerini satın alma hakkı, sahip olmahakkı ve satma hakkı gibi değerler alıyor. Batı zihniyet değiştiriyor:

“Avrupalı siyasetçiler yakın zamana kadar Çin’i de eleştirebiliyorlardı. Meselâ işkenceleri, işçi sömürüsünü, Tibet’in işgalini… Ancak Avrupa ekonomisi fonlar ve IMF kanalıyla Çin’e bağımlı hale gelirken/getirilirken bazı taşların da yerinden oynayacağı muhakkak. İnsan hakları ve tabiat gibi “alınıp satılmaz” varlıkları koruyan kanunlar da artık bir tür piyasada arz-talep dalgalanmalarına maruz kalacak. Hukuk’a ikame edilen Piyasa günlük hayatımızı doğrudan etkileyecek. [...] Zira “AB’yi krizden kurtarma” operasyonu basit bir ticarî çıkar ilişkisi içinde değerlendirmek hata olur. Miktarların yüksekliği ister istemez “yapısal” bazı neticelere gebe. Açalım: Fransız ve Alman uzmanlara göre halen AB’nin kamu borcunun 500 milyar avroluk bir bölümü zaten Çin’den alınmış. Dış ticaret fazlası sayesinde Çin’in elinde biriken 3200 milyar dolar ise esas olarak Amerikan doları. ABD’ye güveni giderek azalan Pekin bütün yumurtaları aynı sepete koymaktan bıktı ve fazla alternatifi de yok. 2010 yılında AB’nin GSMH’sının 12.268 milyar avro olduğunu dikkate alırsak Çin’den gelen bu desteğinf?) ne derecede “yapısal” sonuçlar doğurabileceği daha net anlaşılabilir sanıyorum.” (Sürdürülebilir Şerefsizlik: Cin ve Avrupa)

Sonuç

Ne Hayek ne de Goldman Sachs gibi firmaları “şeytan” ilân etmek istemiyorum. Sanırım Batı’da demokrasinin en büyük düşmanı batılı insan modeli oldu. Kendini özel hayatına hapseden, lüks tüketime, konfora odaklanan batılı insan politikadan uzaklaştı. Bu refah toplumunun bireyleri diğer insanların dertlerine duyarsızlaştı. Alexis de Tocgueville’in iki asır önce öngördüğü gibi yeni bir totaliter rejime zemin oldu bu duyarsızlık. (Bkz. Liberalizmin Kara Kitabı) Hitler’in üstün ırk(!) modeli, Stalin’in, Mao’nun komünist partizanları vardı. Tektipleştirilmişti insanlar; korkuyla, polis baskısıyla vicdanları susturulmuştu. Robot gibilerdi. Batı’nın refah toplumunda ise insan “tüketici” kalıbında eritildi. Bir isteme makinesi haline getirildi.

Reklâm afişlerini, film ve sloganlarını biraz inceleyenler 1930’ların totaliter propagandasıyla bizim reklâmlarımız arasındaki ürkütücü benzerliği görebilir. Bolluk içinde yaşanmakta olan bu baskı korkarım kelimelerin kaybı ile başladı. Adına ne dersek diyelim, özgür irade, hürriyet, özgürlük…

İnsan’ı hayvandan ve makinelerden ayıran yegâne vasıf kayboldu. Zira hayvan serbesttir (liberty) ama insan özgürdür (freedom). Bu kelime zihinlerimizde hakiki mânâsından koptu, hayvanî bir özellik olan serbestlik ile İnsan’a has olan Özgürlük’ü birbirine karıştırdık:

“…Özgürlük kavramını zenginlerin alıp satma serbestliğine, tilkinin kümesteki “özgürlüğüne” eşitledi liberaller. Ama bu hayvanî özgürlükten başka bir de İnsanî özgürlük var. Gözden kaçırmayalim derim.

Özgürlük serbestlik değildir. Maddî çıkarlarımıza uygun olsa bile bazı şeyleri sırf “yanlış olduğu için” reddedebilmektir özgürlük. Vicdanın sesini duyup patrona, topluma, devlete kafa tutabilmektir. İşkence yapması emredilen bir polis amirine ve kanunlara direnebilirse özgürdür. Çünkü “teknik” olarak mümkün olan şeyi yapmakta serbestiz, en az hayvanlar kadar. Devlet evlerimizi, telefonlarımızı dinlemekte serbest. Biz çevreyi kirletmekte serbestiz. Silah üreten firmaların hisse senetlerini satın alıp savaşlara ortak olmakta serbestiz.

Bir insan için özgürlük canının her istediğini yapmak değil daha “yüce” değerler uğruna “alçak” değerlerden vaz geçebilmek olmalıdır. Soljenitsin’in deyimiyle “başkalarının mutluluğu için kendi arzularına sınır koymak…” Mutlaka çok büyük fedakârlıklar aramaya gerek yok…” (Ticarî bir mal olarak “Adalet’)

Dipnotlar

Sermaya piyasalarında büyük aktörlerin yatırım kararları ve/veya tahminleri sadece “bilgi” değildir. Kendini gerçekleştiren birer kehânettir. Meselâ Georges Soros’un Fransız frangına karşı spekülasyon yaptığı, bu yolla tek başına Fransa’da enflasyonu körüklediği yılları hatırlayın. Bir merkez bankası müdürünün sözleri ya da en büyük sanayicilerin iyimser/karamsar tahminleri de böyledir.


Banka ordudan daha tehlikelidir

Sunuş: Amerika Birleşik Devletleri’nde demokrasi son nefesini veriyor, halkın değil bankaların seçtiği liderler yönetiyor artık bu ülkeyi.

Bankacılar çekirge sürüsü gibiler, geçtikleri yerde bir daha ot bitmiyor.

Avrupa’ya da el atmış olan bu kravatlı barbarlar kimdir? Ne istiyorlar?

Yöntemleri ve zayıf yönleri ne? Türkiye kendisini savunabilir mi? Bu yazı dizisinde bunları ele alacağız. (MY)

“Yakın gelecekte ülkemi tehdit edecek bir kriz görüyorum.

Büyük şirketlerin tahta oturduğu, yolsuzluğun iktidara sirayet ettiği, bütün paranın bir azınlıkta toplandığı bir kriz bu ve cumhuriyet yıkılıyor. Bu kadar büyük bir endişeyi savaşın ortasında bile hissetmemiştim. (Abraham Lincoln, ABD’nin 16cı başkanı)

“inanıyorum ki bankalar sınırlarımızı tehdid eden ordulardan daha tehlikelidir [...] Fonlama adı altında gelecek kuşakların ödeyeceği harcamaları yapmak büyük çapta istikbal dolandırıcılığından başka bir şey değildir [...] Kâğıt paranın bir değeri yoktur, o paranın hayaletidir,kendisi değildir” (Thomas Jefferson, ABD’nin 3cü başkanı)

Ekonomik kriz: Kaza mı soygun mu?

Bilmem hatırlar mısınız, bundan 20 sene önce Batı’da hayat fena değildi. Para vardı, bankalar kolaylıkla kredi veriyordu. Evet, işsizlik yükselmekte idi ama olsundu. Tüketim kredileri tüketimi körüklüyor, yatırım kredileri sanayicilerin işini kolaylaştırıyordu…

Siyasetçiler de memnundu zira GSMH hızla yükseliyordu ABD, Fransa, Almanya… 1980’li yıllardaki bu bolluk garip bir ideolojinin güçlenmesine sebebiyet verdi: Ekonomik faaliyetler hukukun dışında tutulmalıydı. Bu anlayışa göre kanun, polis, mahkeme gibi “lüzumsuz” şeyler ekonomiyi yavaşlatıyor, insanların zenginleşmesine engel oluyordu. “Deregulation /liberalisation“gibi etiketlerle özel bankaların faaliyetleri giderek kanun dışı bir zemine kaydı. Eskiden “suç” sayılan fiiller serbest bırakıldı. Shadow banking, bilanço dışı işlemler, CDO gibi teminatsız sigorta faaliyetleri… Batı’da Adalet’in içi boşalıyor, bu kavram yerini bir tür racona bırakıyordu.

Sonra ne olduysa, birden bir “PAAAT!” sesi duyuldu. Eğlence bitmişti. Çılgınca dans eden Amerikalılar ve AvrupalIlar ışıkları yaktılar. Hemen herkesin cüzdanı, mücevherleri çalınmıştı. Bazıları donlarına kadar soyulmuştu. Fakat yavuz hırsız ev sahibini bastırdı: Hırsızlar kaçmak yerine salonda baş köşeye oturdular ve soydukları insanlara emirler yağdırıyorlar şimdi. ABD’de ve Avrupa Birliği’nde hazine ve ekonomiden sorumlu bakanlıklar ve borsalar bankacılar tarafından yönetiliyor. Atina, Madrid ve Roma’daki örneklerde gördüğümüz gibi halkın seçtiği liderler değil bankaların tercihleri yönetiyor ulus-devletleri. Gücünü Ulus’tan alan, yetkisi Ulus ve Vatan ile sınırlı olan devletler küresel güçlerle dans edemiyor. Sorunlar küresel, çözümler ise (sadece) ulusal. Demokrasi namına hâlâ kaldı mı bir şeyler? Halkın iradesi ara sıra siyaset üzerine etki edecekse bile artık bu etki finans sektörünü rahatsız etmeyecek bir çerçeve içinde kalacak.

Serbest piyasa iyidir, başıboş piyasa kötüdür

Eve hırsız girdiğini hemen fark etmezsiniz. Her sabah olduğu gibi uyanırsınız önce. Bazı şeyler yerinde yoktur. Sokak kapısı açıktır. Bir şeyler “normal” değildir. Jetonunuz düşene kadar belli bir vakit geçer. ABD ve AB’de halkların parası ütüldü. Daha da acısı rejim değişti. Özgürlükler ütüldü. Ama yavaş yavaş uyanıyor Batı. Nasıl oldu bütün bunlar? Neden önlem alınmadı? Ulus-devlet uyuyor muydu?

Öncelikle meşru borsa işlemleri ile spekülatif hisse alım satımı arasına bir çizgi çekelim: Sermaye piyasasında kâr edeceğini umduğunuz bir firmanın hisse senedini satın alıyorsunuz. Kâra ve zarara ortaksınız. Bunda bir sorun yok. Eğer riski azaltmak isterseniz çok sayıda hisse senedi içeren portföyleri de alabilirsiniz. Böylece bütün yumurtalarınızı aynı sepete koymazsınız.

İkinci bir “piyasa” düşünün ki firmaların kâr ya da zarar etmesi önemli değil, herkesle birlikte hareket ederek hisseleri alıp satıyorsunuz. Bir tür kumarhane. Arkanızdan gelen, sizden daha iyimser yatırımcılar (=oyuncular) olduğu müddetçe fiyatlar yükseliyor. Öyleki hisse senetleri gerçek değerlerinin çok üzerinde alıcı buluyor. Aman sesinizi çıkarmayın, yolunacak yeni kazlar bulduk, korkutmayın onları! Evet, bu kumarhane-piyasada siz aldığınız fiatın çok üzerinde satabiliyorsunuz. Birkaç gün ya da haftalığına ortak olduğunuz firma binlerce insanı işten atıyor, fabrika kapatıyor, yıl sonunda zarar edeceğini açıklıyor ama yine de hisse senetleri yükselmeye devam ediyor. Çünkü talep var, kazlar sağolsun.

Dikkat edin, iki piyasa arasında ciddi fark var: Birinci piyasa sanayicilerin ihtiyaç duydukları parayı küçük yatırımcıdan toplayabilmesi için kurulmuş rasyonel bir sistem. Riskler, teminatlar ve sorumlular belli. Dolaşan para miktarı ile ekonominin gerçek büyüklüğü arasında normal bir ilişki var. Kötü idare edilen firmalar yıl sonunda vaad ettikleri kârı dağıtamadıkları için piyasada (yatırımcıların gözünde) değer kaybediyorlar. Gerekli bilgileri toplamayan “kötü” yatırımcı da “kötü” patron gibi zarar ediyor. Kazanç, bilgi, kâr ve risk arasında meşru ilişkiler var.

Kumarhane-piyasalarda ise sürekli artan bir bilgi kirliliği görüyorsunuz. Sağlam gözüken firmalar bir gecede batabiliyor. “Sağlam” ulusal ekonomilerin saygın bankaları vergi cennetlerinde bilanço dışı işlemler yapıyorlar. Kanunî kontrollerden uzak yapılan bu işlemlerin hacmi bankanın meşru iş hacminin çok üzerine, yasal olarak bloke edilen provizyonun yüzlerce kat üzerine çıkabiliyor. (Bkz.

Amerikan sigorta şirketi AIG) Haliyle bu gayrı meşru sahadaki dalgalanmalar bankaları batırıyor. Almanlar, İsveçliler, İngilizler yaşlılık günleri için kenara koydukları paraları bir gecede kaybediyorlar. Borsanın önünden bile geçmemiş insanlar borsa yüzünden fakirleşiyor. Yatırımcılara yön veren aracı kuruluşlar kendi müşterilerini de kazıklıyorlar bir yandan. Sadece devlet tahvili gibi “MUTLAK” güvenilir yatırım araçlarına verilen “AAA” notu nedense aşırı riskli emlâk kredisi sigortalarına verilmiş bu sefer. (Bkz. Goldman Sachs, Abacus, Moody’s ve Fitch) Risk gerçekleşiyor. ABD’de ve Batı Avrupa’da bazen belediyeler bazen de koca koca devletler borçlarını ödeyemez hale geliyorlar. Bankaların birbine dahi güveni kalmayınca krediler, yatırımlar ve dış ticaret felç. İşin belki en acı tarafı bütün bunların sorumlusu olan bir avuç bankacı hapise atılmıyor. Bunun yerine yüksek primlerle ödüllendiriliyorlar. Göstermelik para cezaları veriliyor ama bunlar da söz konusu firmaların bir iki haftalık kârlarına eşdeğer.

Bu kumarhane-piyasaların gerçekten var olmasını mümkün kılan neydi peki? Öyle ya, zincirleme olayları, ara sebepleri okuyan biri “iyi ama insanları aldatmak neden yasak değil? Devlet neden önlem almadı?” diye sorabilir. Bu yasaklar eskiden vardı, 1929 krizinden sonra konmuştu. Zira Amerikalılarserbest piyasa ile başıboş piyasa arasındaki farkı öğrenmek için ağır bir bedel ödemişlerdi. Riskli finansal faaliyetler mevduat bankacılığından ayrı tutuluyordu meselâ. Vergi cennetlerindeki operasyonlar daha çok vergi kaçıranları, teröristleri vs kapsıyordu. “Gölgedeki” işlem hacmi marjinal sayılabilirdi. Özel bankaların aldıkları riskler merkez bankalarındaki teminat miktarıyla orantılıydı. Bu sebeple “sadece muz cumhuriyetlerinde banka batar” diye bir inanış hâkimdi, doğruydu da. Nitekim 2001’deki krizde batan Türk bankaları ve hortumcular T.C.’nin o devirde adam gibi bir devlet olmadığını bütün dünyaya ilân etti.

Liberal yalanlar ve ekonomik gerçekler

 

Ekonomik kriz kendi kendine çıkmaz, çıkar-T-ılır!

1980’lere gelindiğinde Sovyet Rusya’da Komünizmin çöküşü ideolojik bir boşluk doğurdu. Batılılar serbest piyasa + demokrasi formülünün mükemmel bir toplum için TEK YOL olduğuna iman ettiler. Bu inanç sisteminin peygamberleri de vardı tabi: Fukuyama (Tarihin sonu) ve Friedman (Dünya Düz)… Hatta sahte nobel ödülleri bile ihdas edildi. Nobel Komitesi tarafından değil,

Alfred Nobel’in anısına Norveç Kraliyet Bankası tarafından verilen sosyal bilimler ödülleriydi bunlar.

Ama yutuyoruz, yutturuyorlar. Bu sahte Nobel ödülleri ile liberalizm bilimselleşiyordu, başka yol yoktu, alternatif yoktu, yersen! Yiyoruz. Liberalizm rengârenk bir düşünce geleneği olmaktan çıktı, giderek totaliter bir ideolojiye benzemeye başladı:

        Tek değer paradır,

         Sermaye piyasası halkın, millet meclislerinin ve anayasa mahkemelerinin üzerinde bir karar merciidir,

         Finans sektörü kendini kontrol eder, kanuna gerek yok,

        Vatandaş yoktur, müşteri vardır,

         Hak sahibi yoktur, sermaye sahibi vardır,

         İhtiyaç yoktur, talep vardır, Amerikan doları cinsinden ifade edilemeyen değerler değersizdir,

         Her şey alınıp satılabilir, tabiat, gelenekler, vatan sevgisi…

Bu değerlerin liberal düşünce geleneğine nasıl eklendiğini, Smith, Mandeville, John Stuart Mili, Hayek, Friedman, Popper, Berlin, Mises, Rothbard gibi liberallerin bu değerlere nasıl sahip çıktığını görmek için iki e-kitap okunabilir:

1.      Liberalizmin kara kitabı

2.       Liberalizm demokrasiyi sustururunca – Özgür ol! Bu bir emirdir!

 

Fakirleri biraz daha sıksak su çıkar mı?

1900’lerden itibaren ABD’de faaliyet gösteren ekonomik bir aktör var: Savings & Loans. Aile babalarının para biriktirmesini sağlayan, emlâk kredisi, yaşlılık sigortası vb işlerine bakan bir tür kooperatif veya emekli sandığı diyelim. Üyelerin, borç alan ve verenlerin yönetimde oy hakkı var. 1980’li yıllara kadar da bu böyle. Diğer bütün ekonomik faaliyetler gibi Savings & Loans da kanunlara tabi.

Fakat liberal ideolojinin yer ettiği 1980 sonrasında garip bir propaganda başlıyor ABD’de. Hem demokratlar hem de cumhuriyetçiler bir ağızdan haykırıyorlar: “Irkı, etnik kökeni ne olursa olsun, hatta isterse işsiz veya bedensel engelli olsun, isterse çok yaşlı olsun herkesin ev satın almaya (to buy) hakkı vardır”. Tahmin edersiniz ki bazı kategorilerdeki insanların, düzenli bir geliri olmayanların kredi alması kolay değil. Ama bu konu hassaslaşıyor, siyasî bir argüman, bir seçim sloganı oluyor. İnsanlar “fakirlerin ev sahibi olma hakkı”diyorlar artık. Elbette temiz, düzgün bir barınak herkesin hakkı ama burada hak ve gü£ kavramları arasında bir karışıklık var: Maddî olarak şu veya bu evi satın alma gücüne sahip olmak ile o güce sahip zenci, beyaz, kadın, erkek, Müslüman, Yahudi vs vatandaşların kanunen engellenmesi aynı şey değil. Parası olsun ya da olmasın herkese aynı malı / hizmeti vermek istediğinizde bir değer boşluğu oluşur. Bunu devlet kendi imkânlarıyla doldurabilir: Toplu konut yapar, fakirlere sübvansiyon ile ucuza, hatta bedava verebilir.

Amerikalı bankacılar daha acayip bir şey yapıyorlar, o değer boşluğunu yani fakirlerin ödemesi mümkün olmayan kredileri daha da fakir olan insanları kandırarak finanse ediyorlar. Böylece işsiz, sermayesiz insanları kandırarak emlâk piyasasına çekiyorlar, ev talebi (yapay olarak) yükseliyor. Nasıl oldu da o kadar ekonomist, siyasetçi, gazeteci bu girdabı görmedi? Bir muamma. Bu dönemde Amerikan kamuoyunun medya ve bazı düşünce kuruluşları vasıtasıyla manipüle edildiğinden şüpheleniyorum, araştırmak lâzım.

Neyse. Bu “fakirlerin ev sahibi olma hakkı” 1990’lara doğru iyice kabul görüyor zihinlerde. Buna paralel olarak finans sektörünü kanun dışına çıkarma isteği de adeta bir saplantı halinde. İşte bu ortamda “en alttakilerin” yani zencilerin, göçmenlerin, özürlü ve işsiz vatandaşların da ev sahibi yapılması bahanesiyle kanunlar gevşetiliyor. Aldığı kredileri geri ödeme imkânı olmayan bir çok insana KASITLI OLARAK kredi veriliyor. Hatalı beyannameden tutun da sahte imzalara, kara para aklamaya kadar her haltın yendiği acayip bir vurgun dalgası. Tabi sonunda risk gerçekleşiyor, Savings & Loans olarak bildiğimiz 3234 emekli sandığından 747 tanesi batıyor. Amerikan tarihinde görülmemiş bir olay. San Diego, Los Angeles… Bu “küçük” tsunami San Francisco’ya kadar geliyor. Oregon ve Washington direniyor, spekülasyon daha zayıf buralarda.

Devlet batan sandıkları kurtarıyor. Amerikan halkına maliyeti: 125 milyar dolar!

Küçük tsunami dedik zira 1990’larda tavan yapan bu emlâk krizi sanki 2008’dekinin bir provası gibi. İkinci emlâk krizinden önce başka bir vurgun geliyor tabi çünkü 2000’lerde kumarhane-piyasa emlâktan farklı bir sektör bulmuştu: Yazılım endüstrisi ve internet. Microsoft gibi gerçekten ekonomik değer üreten aktörlerin yanında çok sayıda genç firma borsaya girdi. Bunların çoğu bırakın kâr etmeyi daha tek bir kuruşluk satış bile yapmamışlardı. Ama finans uzmanı(!) basın sayesinde borsaya girer girmez hisse senetleri yılda ortalama %180 değer kazanıyordu. Goldman Sachs o yıl 18 genç firmayı borsaya soktu, bunlardan 14 tanesi zarar eden firmalardı. Bir yıl sonra hâlâ zarar ediyorlardı ama hisse senetleri %300 değer kazanmıştı. Tabi bir takım makro faktörlerin de katkısı oldu: Dolar ve Yen’in bolluğu, OECD ülkelerinin iletişim sektörlerini rekabete açması, internetin halka yayılması,

2000 yılında bilgisayarların bozulacağı korkusu… Bütün bunlar spekülasyonu kolaylaştıran faktörlerdi.

Bu dönemde borsaya giren genç firmaların müşterileri de yoktu ama ikna ettikleri yatırımcıların verdikleri milyonlarca doları kullandılar. Yeni gelen yatırımcıların parasıyla kendilerine yüksek maaşlar ve eski yatırımcılara (güya) kâr payı dağıttılar. Yeni gelenlerin sayısı eskilerden fazla olduğu müddetçe mesele yoktu, görüyorsunuz, özünde dolandırıcılık hep aynı.

2000 – 2005 arasında balon patladı. Balonu şişirenler parsayı toplayıp kaçtılar. AOL Time Warner 100 milyar $, Nortel 19 milyar $, Vivendi 16 milyar $, Alcatel, Lucent, Cisco firmalarının her biri 3-4 milyar $… Fakat en çarpıcı Enron’un batmasıydı, 85 milyar dolar buharlaştı bir anda. Muhasebe doğru dürüst tutulmamıştı, rakamlar devletten saklanmıştı, kontrol eden firmalar da suç ortağı idiler. Worldcom ise 4 milyar dolarlık harcamayı “yatırım” olarak gösterdi. Bütün bunlar kredi derecelendirme kuruluşlarının ve benzeri “uzmanların” gözünden kaçmıştı (?) hep. Kim kaybetti peki bu paraları? Küçük tasarrufçular tabi. Bir deENRON’da yıllarca çalışmış, emekliliğini kazanmış garibanlar bir anda gelirsiz, maaşsız kalakaldılar. (Grafik: NASDAQ endeksi, 1999 – 2000 dönemine dikkat)

Küresel Emlâk Krizi Nasıl Başlatılır?

Yüzbinlerce insana asla ödeyemeyecekleri evler için kredi verildi. Fakat bankalar için endişe edecek bir şey yoktu, kredi ödenmemesi halinde oturanlar evden atılacak, ev bankaya devredilecekti. 2006’ya gelindiğinde emlâk krizinin patlamasına çok az kalmıştı ve imzalanan yüzbinlerce kredi dosyasının yaklaşık yarısı doldurulmamıştı bile.

Amerikalılar bunlara “no doc loans” diyorlardı!

Her yeni kredi alan öncekilerden daha fakirdi fakat yapay olarak üretilen bu ev talebi sayesinde ev fiyatları yükseliyordu. Bu spekülasyon tam bir fakir tuzağıydı. Meselâ 100.000 dolar kredi ile ev almış birisine banka telefon edip “evinizin fiyatı yükseldi, 120.000 dolar ediyor, 20.000 dolar daha kredi kullanabilirsiniz” diyordu. İlk kredinin faizlerini dahi ödeyemeyecek durumdaki fakirler bu parayla kredi taksitlerini ödemeye çalışıyorlardı. Bankacılar bu fakir tuzağına iki “komik” isim bulmuşlardı: Birincisi NINJA kredi idi: No Income, No Job, no Assets (gelir yok, iş yok, ana para yok). İkinci isim ise “neutron kredi”: Binalara zarar vermeden insanları yok eden bir bomba gibi fakirleri sokağa atıp evlerini ellerinden haciz yoluyla alacaklardı çünkü.

Peki bu batırılan emlâk kredileri neden emlâk sektörüyle ya da bu sahada risk alan bir kaç banka ile sınırlı kalmadı? Önce bankacılık sektörü ardından bütün Amerikan ekonomisi ve en nihayetinde dünya ekonomisi sarsıldı?

2008’den beri ekonomistler karmaşık ve uzun açıklamalarla kafamızı karıştırıyorlar ama gerçek çok daha basit. Tek bir sorun var: Eğer gerçekler ortaya çıkarsa batan bankaları kurtarmak için harcanan trilyon dolarların hesabını kimse veremez. ABD ve Avrupa hükümetleri halklarına “kusura bakmayın, biz fakirden alıp zengine verdik, sizin verdiğiniz vergileri kriz çıkaran bankalara peşkeş çektik” demek zorunda kalacaklar.

Tekrar krizin hızla büyüme ve dünyaya sirayet etme sebebine dönecek olursak… Goldman Sachs gibi büyük bankalar krizi başlatan bu riskli emlâk kredilerini finansal risk sigortası denebilecek ürünlere kattılar: CDO - Cash Collateralized debt obligation. Farklı risk seviyelerine göre yapılandırılan bu ürün özünde bir sahtekârlık içermiyor ama meslekten olmayanların gerçek riski ölçmesi, doğru fiyatı kestirmesi imkânsız. Yani bilgide bir asimetri var, şeffaflık yok. Serbest piyasanın en temel ilkelerinden biri çiğneniyor. Üstelik kur riski gibi meşru ürünlerin yanında ne işe yaradığını kimsenin açıklayamadığı karmaşık ürünler aşırı iyimserlik ve panik ortamı hazırlıyor yani spekülasyon kolaylaşıyor.

Uzman olmadığınız bir sahada nasıl karar verirsiniz? Doktor ya da avukata işiniz düştüğünde kuzu gibi olursunuz değil mi? “Filan ilacı iç, şunu ye, bunu yeme… Peki doktor, emredersin!” Başka yolu yok zaten, karnı ağrıyan herkes gidip 8 sene tıp okuyacak değil ya. Finans sektörünün doktorları da kredi derecelendirme kuruluşları. Filan ürüne, firmaya hatta koca bir ülkeye “AAA” veriyor, ertesi sene notunu kırıyor. Neye göre? Belli değil. Bir bakıyorsunuz Tayland’da darbe olmuş ama kredi notu Norveç ile aynı. Soruyorsunuz, “usta ne ayak?” Adam hemen cevabı yapıştırıyor: “Sen sus, bre cahil! ekonomiden ne anlarsın?” Kısacası rasyonel bir yatırım piyasası şeffaflığını yitirdikçe sadece “uzman” hırsızların söz geçirdiği bir kumarhane-piyasa haline geliyor.

İkinci ve daha büyük sorun var: Bu isli, sisli, pis puslu ortamın ruhban sınıfı olan kredi derecelendirme kuruluşları. Kim veriyor paralarını devlet mi? Hayır. Ürün kalitesini “ölçtükleri” bankalar! Yanlış okumadınız, finansal ürünlerin riskini ölçen kredi derecelendirme kuruluşlarının kazancı ürünü ölçülen bankalardan geliyor. Yani bir banka kendi ürünlerine “A” veya “B” gibi not veren firmalara doğrudan para ödüyor. Üstelik bu ürünlerin oluşturulmasında da derecelendirme kuruluşları aktif rol oynuyorlar. Hakim, savcı ve sanık aynı kişi! Özetle Amerika Birleşik Devletleri’nde ciğer kediye emanet edilmişti. Kedi ciğeri yedi…

Üçüncü sorun ise söz konusu CDO’ların piyasa dışı işlem görmesi, teknik deyimle OTC – Över The Counter. İki finansal aktör anlaşıyorlar, işlemler kamu kuruluşlarınca kontrol edilmiyor. Edilse bile kısıtlar, yaptırımlar borsadaki kadar değil. Ayrıca bilanço dışı kayıt sebebiyle bir bankanın aldığı riskler diğer bankalarca bilinmiyor. Dahası ulusal sınırlar dışında kalan “şubeler” var. Meselâ Alman bankalarının İrlanda’daki faaliyetleri Alman borsa denetiminden de kaçmıştı tamamen. Krizden sonra bir de bankalar arası güven krizi yaşandı. Kimse komşusunun sağlığından emin olamıyordu.

2008’te tavan yapan krizin ve doğurduğu güven eksikliğinin son bulduğu söylenemez tabi. Zira krizi mümkün kılan “hatalar” analiz edilmedi, haliyle gerekli yasal önlemler de alınmadı. Bu endişeli ortamı bahane eden FED başkanı Bernanke piyasaya her ay fazladan 40 milyar dolar süreceğini açıkladı 2012 eylülünde. Aslında yeni bir şey değil, FED 2008’den beri 2340 milyar $ yani iki buçuk trilyon dolar enjekte etmiş! ABD’nin yıllık GSMH seviyesinin 15 trilyon $ olduğunu düşünürsek bu kararın vehameti daha iyi anlaşılır sanırım. Bernanke’nin savunmasına göre (teorik olarak) para bolluğu sayesinde piyasaları hareketlendirmesi, yatırımlara ivme kazandırması hedefleniyor. Fakat bu karar korkarım yeni ve daha büyük bir krize zemin hazırlıyor. Ama bu ayrı bir konu. Paranoyak mı geldi size? Gecen bölümden hatırlayın: Banka göründüğü gibi değildir. Banka ordudan daha tehlikelidir!

Özel banka isen kârlar senin, zarar halkındır

“… Beyler! Bankaların Birleşik Devletler’deki faaliyetlerini yakından biliyorum. İçeride adamlarım var ve sizi gözlüyorum uzun zamandır. Bankanın parasıyla spekülasyon yaptığınızdan, halkın ekmeği ile oynadığınızdan eminim. Kâr edince aranızda paylaştınız, zarar edince yükü bankaya yıktınız. Bana diyorsunuz ki bankayı kapatırsam on bin aile perişan olur. Doğru olabilir ama günah sizin. Eğer sizi kendi halinize bırakırsam elli bin aile perişan olur ve günahı da benim boynuma. Sizler birer hırsız, birer zehirli yılan gibisiniz. Sizi kovmaya kararlıyım ve (yumruğunu masaya vurur)Tanrı’nın yardımıyla yapacağım bunu.” (Andrew Jackson, ABD’nin 7ci başkanı – 1834, Philadelphia Vatandaş Komitesi tutanakları-)

Kârları özelleştirmek, zararları kamulaştırmak konusunda uzman olan bu zehirli yılanları kovacak bir Andrew Jackson ya da Thomas Jefferson yok bugün Amerika’da. Tabi 1800’lere kıyasla yatırım araçları çok gelişti, para hareketleri hızlandı ve küreselleşti. Bugün zehirli yılanların çalışma yöntemleri de daha bir sinsi, daha bir cilalı.

Fakat temel sorun aynı: Özel bankalar işlerine gelince özel, gelmeyince kamu kuruluşu gibi davranıyorlar. Çünkü “Özel” de olsa bir bankanın iflası bakkal dükkânı veya tuğla fabrikası iflası gibi değil. Ulusal-devlet devreye giriyor, halkın vergileriyle banka kurtarılıyor ama sağlık, eğitim, güvenlik gibi hizmetlere para kalmıyor. İşler yolunda iken, ekonomi büyürken bankalar “özel ve enternasyonal”. Yaptıkları kârı kimseye koklatmıyorlar. Ama kriz dönemlerinde hepsi “ulusal” olup çıkıyor. “Bizi kurtarmazsanız kriz büyür, sizi de yutar” diyerek şantaj yapıyorlar. Yani kârları özelleştirip, zararları kamulaştırıyorlar. Demek ki devletin ve halkın bankalar üzerinde daha fazla söz hakkı olması gereklidir ve meşrudur. Riskleri halkla paylaştıkları müddetçe bankalar “özel sektör” sayılamazlar. İsterseniz geçen bölümde bahsettiğimiz OTC (Över The Counter) işlemleri ele alalım… Tahmin edersiniz ki OTC operasyonlar marjinal kaldığı müddetçe “eh iki banka aralarında anlaşmış,

şu şu riskleri transfer ediyorlar” diyebiliriz. Ama bankaların teminat kapasitelerinin çok üzerindeki bir seviyede risk transferi oluyorsa devletin finansal sağlığıyla, halkın ekmeğiyle oynandığını söylemek icab etmez mi?

“Teminat kapasitesinin üzerinde” derken neyi kasdediyoruz? Meselâ krizden önce risk provizyonları 2 milyar dolar olan Amerikan sigorta firması AlG’ye bakın. Battığı zaman Amerikan halkının 85 milyar dolar parası kullanıldı. Nasıl oldu da 2 milyar dolarlık provizyon gerçekleşen riskleri karşılamadı? Nükleer bir patlama ya da dev bir meteor gibi beklenmedik bir kaza mı oldu? Hayır. Daha basit.

AIG riskli emlâk kredilerini sigorta ederek kapasitesinin 400 ila 800 katı büyüklüğünde YÜKSEK risk aldı. Bu risk alış iki kere sorunluydu. Çünkü miktarın aşırı ve (bizce) gayrı ahlâkî derecede yüksek olmasına ek olarak, alınan risklerin gerçekleşme ihtimalleri de çok YÜKSEK, hatta %100’e yakın idi. Önce firmanın kârı 4’e katlandı, traderları milyoner oldular. Bu tür risk transferlerinde kontrol rolü oynaması gereken FED ve SEC devre dışında kaldı. AIG bu yüksek riskleri başka risklerle birleştirerek dönüştürdü, (bizce) gizledi ve menkul kıymetleştirme yoluyla yeni finansal ürünler sürdü piyasaya. Bu saklambaç oyununa AlG’nin müşterisi olduğu kredi derecelendirme kuruluşları da yardım ettiler. Türev ürünler içeren, bilanço dışı işlem gören ve yüksek risk arz eden kompozit portföylerin %90’ı AAA notuyla kamufle edildi. Yani bu “uzmanlar” dünyanın en riskli ürünlerini aldılar, G8 ülkeleri tarafından devlet garantisiyle satılan en güvenli finansal ürünlerle aynı kefeye koydular, onlarla eşdeğer-miş gibi gösterdiler!

İflas etmeden sadece bir kaç gün önce AlG’nin notu da AAA idi. İflas etmeden önce Lehman Brothers’ın notu AAA idi. İflas etmeden önce Fannie Mae -Freddie Mac’ın notu AAA idi. Bu apaçık bir suç ortaklığıydı. Ama bankacılar gibi derecelendirme kuruluşları da krizden sonra cezalandırılmadılar. FED 16 eylül 2008’de kendini batıran AlG’yi iflastan kurtarmak için tam 85 milyar dolar enjekte etti. Oysa 2005’te 200.000’den fazla ailenin evsiz kaldığı Katrina kasırgasından sonra hükümet tarafından vaad edilen yardım sadece 11 milyar dolardı.

Kravatlı eşkiyalar çok kolay hareket edebildiler. Çünkü borsayı çok iyi bilenlerin bile anlayamayacağı bir piyasa(?) çıkmıştı ortaya. Karmaşık ve yüksek riskli ürünler bir sis bulutu teşkil ediyordu. Bu puslu havada bir radar gibi, TARAFSIZCA yol göstermesi gereken/umulan kredi derecelendirme kuruluşları ise batmakta olan bankalara AAA notu vererek yatırımcıları kandırdılar. Özetle şeffaflık daha da azalmıştı. Ev kredisini kesinlikle ödeyemeyecek olan yüzbinlerce garibanın teşkil ettiği devasa kredi riski rakamların, istatistiklerin, kredi notlarının arkasına gizlenmiş oldu. Riskin miktarı, gerçekleşme ihtimali, teminatların arkasındaki güvenceler… Bunlar bir sis bulutu içinde kalmıştı. Avrupa’daki emekli sandıklarına, belediyelere, vakıflara satıldı bu ürünler ve böylece krizin küreselleşmesi için gerekli son taşlar da döşendi.

Neticede 1980’den itibaren para piyasaları giderek kumarhaneye dönüşüyordu. Finans sektörü hukukun dışında/üstünde idi artık. Hükümetlerin denetimi dışında kalan alt kuruluşlar, bilanço dışı işlemler, gayri ahlâkî kredi derecelendirme, şeffaflığın tamamen ortadan kalkması, müşterilerine açıkça yalan söyleyerek onları iflasa sürükleyen bankalar… Basel Committee on Banking Supervision’ın raporuna göre 2008 krizinden önce OTC (piyasa dışı) türev ürünler piyasasında cari işlemler 650 trilyon doları buldu. Bu rakam o yıİki dünya ekonomisinin tam 10 katıydı! Bir başka deyişle palavra ticareti mal ve hizmet ticaretini fena halde sollamıştı.

 

Katil öldürdüğü kişinin malına mirasçı olunca

“Krizden önce demokratik Batılı ülkelerde bir hükümetin yeniden seçilme ihtimali %65 idi. Krizden sonra bu ihtimal ikiye bölünerek %30’lara indi. Siyaset ticaret karşısında meşruiyet kaybına uğradı.”

(Pascal Lamy, WTO Genel Müdürü)

Yatırım bankası Goldman Sachs müşterilerini emlâk sektörüne yatırım yapmaya teşvik ediyordu. Fakat aynı zamanda kendi tasarımı olan “Abacus” adında bir finansal ürün sayesinde emlâk sektörünün çöküşüne oynadı. Goldman Sachs’a güvenerek emlâk sektörüne yatırım yapanlar milyonlarını kaybettiler. Banka suçlandı, 15 temmuz 2010’da 550 milyon ceza ödeyerek çalışanlarını akladı. 550 milyon dolar Goldman Sachs’ın iki haftalık kârı idi… Ya da 2009’da dağıttığı primlerin %3’ü diyelim!

Siyasî güce bu kadar kolay nanik yapabilmesini neye borçlu Goldman Sachs? Rüşvet ya da adam kayırmanın çok ötesinde bir durum ile karşı karşıyayız: Katil artık öldürdüğü kişinin malına mirasçı olabiliyor çünkü Amerikalılar kamu ile özel sektör arasında akraba evliliğine müsade ediyorlar. Nasıl yapılıyor? Goldman Sachs’ın üst kademe yöneticilerinin mutlaka siyasî bir kariyeri oluyor. Amerika Birleşik Devletleri’nde kilit noktalarda oturanlar (başkan yardımcısı, hazine bakanı, borsa denetim kurulu başkanı, vs) ise Goldman Sachs’ta daha önce müdürlük yapmış kimseler.

Goldman Sachs sıradan bir banka değil. Yunanistan’ın kamu borçlarını kamufle edip avro bölgesine dahil olmasını sağlayan uzmanlar Goldman Sachs’ta çalışıyorlar meselâ. Aynı Goldman Sachs Yunanistan’ın borcuna karşı spekülasyon yapıyor aynı dönemde. Bazı bilgileri “vakitsizce” basına sızdırıp Yunanistan krizini başlatan ve bu ülkenin daha da dibe batmasını sağlayanlar yine onlar. Yapay olarak petrol fiatını yükselten, kendi ürettikleri kriz esnasında kâr etmeye devam eden yine Goldman Sachs.

İyi aile bankasından köpek balığına

Bavyeralı bir Yahudi olan Marcus Goldman kurmuş bu bankayı, sene 1869, kısa bir süre sonra damadı Samuel Sachs da katılmış. Kısa vadeli borç hisseleri alıp satmışlar, dönemin finans devleri bunları pek ciddiye almamış. İkinci dünya savaşından sonra yükselen bir Goldman Sachs görüyoruz, özellikle otomobil firması Ford’un borsaya girişinde önemli bir rol oynuyorlar. Dürüst, sistemli çalışan bir ekip


olarak ünleniyorlar, Amerikan finans sektöründe giderek yerlerini sağlamlaştırıyorlar. “Yavaş yavaş acele etmek” konusunda o kadar uzmanlar ki “kaplumbağa” adı takılıyor Goldman Sachs’a. Rakiplerinin aksine gösterişli harcamalardan kaçıyorlar. Hızlı ve yüksek kâr peşinde değiller, tersine müşteriye hizmet yoluyla uzun vadeyi hedefliyorlar o devirde. “Kendi çıkarlarını müşterinin üzerinde tutanların aramızda yeri yoktur” diyorlar, firmanın meşhur 14 ilkesinden biri bu.

Fakat bu toz pembe tablo 1980’lerde bozulmaya başlıyor. Birinci ve ikinci bölümde anlattığımız “Deregulation/liberalisation” dalgası ile kısa vadede daha çok kâr etme tutkusu diğer değerleri bastırıyor: Müşterinin çıkarlarını kollama, dürüstlük, şeffaflık, yasalara saygı… Tabi yasaları çiğnemek için bazı ön hazırlıklar yapılmalı: Siyasete, adalete hakim olan kilit noktalar kontrol altına alınmalı. Alınıyor da.

Eski zamanların temkinli kaplumbağasının yerini kan emici bir asalak alıyor. Ekonomik hayatı, sanayi ve finans sektörünü düzenleyen yasaların gevşediği, yerini meslek disiplin kurullarına, raconlara, geleneklere bıraktığı garip bir devir bu 1980’ler. Thatcher, Reagan, Şili’nin kanlı diktatörü Pinochet ve liberal Hayek aynı tezleri savunuyor ve uygulamaya koyuyorlar. (Bkz. Liberalizmin Kara Kitabı) Goldman Sachs işte bu dönemde kamu kuruluşlarında ya da devlet şirketlerinde genel müdür olarak çalışmış insanları yüksek maaşlarla işe alıyor. Amaç yasaların boşalttığı sahayı doldurmak, ulus- devletlerin meşruluk kaybına uğradığı yerlerde muktedir olmak.

Diğer bir önemli gelişme ise 1999’da Goldman Sachs’ın borsaya girmesi. Finansal disiplinin, kaplumbağa gibi temkinli olmanın lüzumu yok artık. Varsa yoksa spekülasyon. Firmanın değeri piyasada her gün, her an yeniden belirleniyor. Akılcı kararlar, sağlıklı bilançolar değil dedikodular ve panik dalgaları önemli şimdi. Yine birinci ve ikinci bölümlerde ayrıntılı olarak anlattığımız gibi rasyonel bir piyasa değil bir kumarhane-piyasa bu. Bu kumarhanede Goldman Sachs bir kaç rolü birden oynamakta:

         Bütün işlemlerden (=oyunlardan) komisyon alan krupiye,

         Oyunculara (şirketler hatta devletler) tavsiye ve tüyo veren “bir dost”,

         Kendisi de bahislere katılan bir oyuncu.

Goldman Sachs haliyle herkesin kartlarını biliyor. Ve insanlar ne yaparsa yapsın Goldman Sachs MUTLAKA kazanıyor. Zaten kârının en büyük kısmı da bankanın öz kaynaklarıyla yaptığı spekülasyonlardan geliyor.

Başlarken bir alarm düğmesine basmıştık, Goldman Sachs ile devlet arasında “akraba evliliği var” demiştik. İlerideki bölümlerde daha detaylı bir isim listesi vereceğiz ama bu yazıyı bitirirken bir kaç kritik koltuğa dikkat çekelim yine de:

1.      Robert Rubin, Goldman Sachs’ın eski müdürü, Clinton tarafından kurulan Ulusal Ekonomik Konsey’in başkanı (1993-1995) ve daha sonra da yine Clinton’un ekonomi bakanı (1995-1999). Finansal faaliyetleri yasal çerçeve dışına taşıyan “Deregulation / liberalisation” modasının mimarlarından.

2.      Henry Paulson, Goldman Sacs’ın eski patronlarından, 2006-2009 arası George W. Bush döneminde finans bakanı, devasa banka kurtarma operasyonlarının mucidi.

3.      M. Jon Curzine, yine Goldman Sacs’ın eski patronlarından, 2000 yılında cepten 64 milyon dolar harcayarak New Jersey’den senatör olmuş, sonra da 2006-2010 arasında bu eyaletin valisi.

4.      Neel Kashkari, Goldman Sacs’ın kurmaylarından, Henry Paulson’un eliyle besleyip büyüttüğü prenslerinden. Sonradan Paulson’un peşinden Amerikan hâzinesine geçti, batan bankalara TARP (Troubled Asset Relief Program) kanalıyla 700 milyar dolar dağıttı!

5.      Stephen Friedman, Goldman Sacs’ın eski patronlarından, kriz sırasında üç koltukta

birden oturuyordu:

        Goldman Sacs yönetim kurulu üyesi,

        ABD Başkanlık istihbarat komisyonu başkanı,

         New York Federal Rezerv başkanı.

Aslında liste uzun. Avrupalı başbakanlar, merkez bankası müdürleri, Kanada merkez bankasından Nijerya’ya (Bkz. Olusegun Olutoyin Aganga) uzanan geniş bir ağ, adeta bir mafya. Fakat Goldman Sacs sadece kendi müdürlerini siyasî yapıların başına geçirmekle yetinmiyor. Yorucu bir siyasî kariyerin ardından bu bankaya geçmek, rahat bir emeklilik hazırlamak da mümkün. Bu sayede şu anda siyasette aktif olanlar Goldman Sacs’ı üzecek, kızdıracak bir şey söylemekten, yasa vs yapmaktan uzak tutuluyor. Belli mi olur? Bir daha ki seçimleri kazanamazsanız Goldman Sacs’ın altın kaplama huzur evi servisi sizi bekliyor olabilir!

Meselâ İrlanda eski adalet bakanı Peter Sutherland siyasetten finansa geçen uyanıklardan. Şu an Londra’da Goldman Sacs’ta idareci.

İşte böyle. Amerika Birleşik Devletleri’nde demokrasi çöktü çöküyor. Çünkü katil öldürdüğü kişinin malına mirasçı oldu.

Yeni kriz ne zaman çıkacak?

1980’lerde serbest bırakılan finans sektörü başıboş bir eşeğin tarlayı talan etmesi gibi dünya ekonomisini talan etti. Fakat eşek burada durmayacaktı… Arsız eşeklerden hesap sormanın imkânsız olduğu yeni bir dünya kuracaktı. Bunun için finans sektörü iki önemli adım attı:

         Kendi adamlarını G8 ülkelerinde kilit noktalara yerleştirdi: Borsa ve bankacılık denetim kurulları, hazine bakanlıkları, merkez bankalarının müdürlükleri, bakanlar, milletvekiller…

         Düşünce kuruluşları ve medya kanalıyla hem halkın hem de orta kalibredeki siyasetçilerin liberal ideolojiye dört elle sarılmasını sağladılar.

Meselâ Emlâk Bankacıları Derneği (Mortgage Bankers Association) riskli emlâk kredileri hızla dağıtılırken yani 2000-2006 yılları arasında yoğun lobi yaptı. Bu sahada finans sektörüne kanunî engel çıkmaması için 500 milyon dolar harcadı. Doğrudan dağıtılan rüşvetin pardon lobi faaliyetinin yanı sıra yandaş düşünce kuruluşlarına raporlar hazırlattı. Göçmenlere verilen riskli kredilerin engellenmesini ırkçılık gibi görünebileceğini “ispat eden” raporlardı bunlar. Her türlü adalet inisyatifi durdurulmalıydı. Öyle de oldu.

Bütün bunlar olurken Amerikalı demokratların eli armut toplamıyordu elbette. 1998’de piyasa denetim kurulu başkanı Brooksley Born devlet denetimi dışında gerçekleşen finansal işlemlerin kontrolü için harekete geçti. Fakat FED başkanı Alan Greenspan bütün gücüyle direndi:

” [2008 krizinin temel sebebi olan] Türev ürünlerin kontrolü faydasızdır. Bu finansal işlemler ne yaptığını bilen uzman profesyonellerce gerçekleştirilmektedir”

Zenginler ile siyasetçiler arasındaki “sapık” ilişkiler siyaset tarihi kadar eski. Zaten burada dikkat çekmek istediğim rüşvet veya yolsuzluk değil. Demokrasileri aşındıran ama tedavi edilebilir hastalıklardı bunlar. Ulus-devletin adaleti yeterliydi. Bugün yaşadığımız ise bir rejim değişikliği. Halka rağmen, onun iradesine zıt bir şekilde yapılıyor. Bu yüzden finansal bir darbeden bahsetmek yerinde olacak sanırım.

Çünkü 1960’lardan itibaren özellikle ABD’de zenginlerin siyaset üzerindeki etkisinin arttığını görüyoruz. Normal, TV ve ulusal basında boy göstermek lâzım seçilmek için. Her yeni seçimde daha fazla para lâzım. Buna bağlı olarak son yıllarda demokrasiden zenginokrasiye bir dönüşüm var. Amerikan Yüce Mahkemesi (Supreme Court of the United States) 2010’da devrim niteliğinde bir karar verdi. (Bkz. Citizens United v. Federal Election Commission)

Siyasi partilere kişilerce veya şirketlerce yapılacak maddi yardımlarda tavan yok artık. Bireylerin / vatandaşların eşit oy hakkına sahip olduğu bir demokrasiden zenginlerin çok daha iyi temsil edildiği yeni rejime geçişin mührünü vurdu bu karar. Haliyle ABD’nin bir oligarşi ya da bir plütokrasi olup olmadığını sorgulamak gerekiyor.

Seçim kampanyası sırasında Goldman Sachs’tan 1,014,000 $, JPMorgan’dan 809,000 $, Citigroup’tan 737,000 $ alan Obama kimin başkamdir? Amerikan halkının mı yoksa finans sektörünün mü?

Yeni kriz ne zaman çıkacak? Kaça patlayacak? Kim ödeyecek?

Batının hâlâ içinden çıkamadığı krize bakınca ilk göze çarpan gerçek şu: Benzeri bir krizi engellemek için hiç bir önlem alınmadı. Hatta tersine, yeni ve daha büyük bir krizi mümkün kılacak adımlar atıldı, atılmakta. Neden böyle diyoruz? Çünkü etkili ve yetkili koltuklarda finans sektöründen önemli isimler oturuyor: ABD ve Avrupa’da ekonomiden, para politikalarından sorumlu kurumlar özel bankacılıktan gelenlerin elinde. Özellikle de Goldman Sachs kökenli yöneticiler bunlar. Halkların seçtiği başkanlar, başbakanlar, vekiller bu isimlerin yakın markajı ile kontrol altında.

Dünya Bankası, NYSE (NewYork Borsası), Goldman Sachs’ı denetlemesi gereken New York Federal Reserve, Avrupa Merkez Bankası, İtalya Bakanlar Kurulu, Yunanistan başbakanlığı, Almanya, İtalya ve Kanada merkez bankaları… Bütün bu kurumlar Goldman Sachs’ta daha önce üst kademe yöneticilik yapmış, bankada hissesi olan insanlarca yönetiliyor.

Ekonomik kriz doğal bir felaket değildir

Eğer kriz esnasında olup biten küçük olaylara ayrı ayrı bakarsanız deprem ya da sel felaketi gibi bir şey görürsünüz. Panik halindeki yatırımcıların, siyasetçilerin, sanayicilerin ve tüketicinin bindikleri dalı kestiklerini söyleyebilirsiniz: Bankalar kredi musluklarını kapıyor, sanayici üretimi ve haliyle istihdamı azaltıyor, tüketici korkudan daha az tüketiyor, ulusal siyasetçi ithalata engel olmaya çalışırken küresel dış ticareti frenliyor, vs.

Fakat eğer bu “küçük olaylara” geniş açıdan bakarsanız başka bir şey görürsünüz. Krizin baştan beri engellenmediğini, tersine desteklendiğini, hatta yönetildiğini, belli amaçlara uygun biçimde kanalize edildiğini fark edersiniz.

Yeni bir krizi engelleyecek hiç bir önlem alınmadığını söyledik, hatta yeni krizlerin kolaylaştığını savunduk. Krizin engellenmesi değil kurumsallaşmasısüreci nasıl yaşandı? Dönemin ekonomi gazeteleri nedense korkutucu şeyleri manşet yaparken düşündürücü bilgileri yarım ağızla verdiler. Biz olayların akışına farklı bir açıdan yaklaşacağız: Doğal felakete bakar gibi değil bütün sosyal, ekonomik, siyasi olaylara bakılması gerektiği gibi.

İlk kıvılcım

Ocak 2007, 1700 milyar dolarlık (1.7 trilyon $) türev ürün piyasaya sürülüyor, DOW JONES tam 200 puan düşüyor, Amerika’da “oynayan” yatırımcılar ilk defa “ulusal çapta” bir kriz korkusu içine giriyorlar. Herkesin, her şeyin güvenilir olduğunu zannederken birden hiç kimsenin, hiç bir şeyin güvenilmeyeceği panik haline geçiliyor. 6 aylık bir belirsizlik, “batamayacak kadar büyük” (too big to fail) aktörler yalan söylemeye devam ediyorlar: “Korkmayın, küçükler batacak, bu sayede biz pastadan daha fazla pay alacağız, kar marjımız artacak, sakın hisselerinizi satmayın”. Tabi her yıl düzenli olarak girmesi beklenen miktarlar bu sefer gelmiyor. Bunu söyleyen bankacılar bir yandan kendi hisselerini (henüz yüksek olan) fiyattan satmaktalar, tabi el altından, küçük parçalar halinde, çaktırmadan. Gemi batıyor, yolcular yemek yiyor, dans ediyor, kaptan ve yardımcıları sessizce filikalara doğru yürümekte.

Goldman Sacs milletin elinde patlayacağı kesin olan ürünleri satmaya devam ediyor, 2007’de 157 milyar dolarlık satış yapıyor. Bir yıl bitmeden emlâk kredi devlerinin iflası patlıyor: Fanni Mae – Freddie Mac. Bu iflasın Amerikan halkına yükü 185 milyar dolar. Ardından Lehman Brothers 100 milyar dolar zarar ettiğini açıklıyor. Yangın Avrupa’ya sıçrıyor: BNP Paribas, Deutche Bank, Societe Generale, UBS Credit Suisse tehdit altında. Kravatlı eşkiyalar pardon, saygın bankacılar ulus-devletleri tehdit ediyor: “Bizi kurtarmazsanız siz de batarsınız!”. Ulus-devletin ulusal siyasetçileri de ulusun parasını peşkeş çekiyor bu soygunculara.

Peki ya adalet? Türkiye’ye örnek gösterilen hukuk devletleri nerede? Batının hukuku bu finansçılara fazla bir sıkıntı verilmiyor zira öncelikle Amerikan adaleti ekonomik meselelerde fazla gürültü çıkarmaktan hoşlanmıyor. Yani yıllar sürecek, binlerce sayfa uzman raporu yazılacak, Amerikan firmalarının prestiji sarsılacak filan. Ne gerek var? “Plea Bargaining” denen acayip bir yöntem uygulanıyor. Ekonomik suç işlemiş olan bankacı suçunu itiraf ediyor, ufak bir ceza ödüyor.

Karşılığında devlet aynı suç için bir daha dava açılmasını engelleyecek garantiyi veriyor. Özetle bankacı hukukî bir kalkan, bir dokunulmazlık satın alıyor devletten.

Temmuz 2007, Amerikan sigorta firması AIG (Londra’da) 25 milyar dolar açık veriyor, BCE (Avrupa Merkez Bankası) kapatıyor bu deliği, Avro Bölgesi dışında olmasına rağmen “The City” Avro bölgesi halklarının parasıyla kurtarılıyor.

Financial Times’a göre finans sektörü yöneticileri yıllık 90 milyar dolar civarında maaş alıyorlar. Yaptıkları iş? 1000 milyar dolar yakmak! Yani 1 trilyon dolar, korkunç bir rakam. Müşterilerini, firmalarını zarar ettiriyorlar. İflas eden AlG’nin genel müdürü 65 milyon dolar alıyor. Merrill Lynch genel müdürü 160 milyon dolar, Fannie Mae’nin genel müdürü 14 milyon dolar. Goldman Sachs’ın kârı %14 azalıyor bu dönemde. Ama genel müdürün maaşı üç katına çıkıyor. İflâs eden Lehman Brothers’ın genel müdürü Richard S. Fuld’un maaşı 250 milyon dolar.

Ocak 2009’da ABD başkanı değişiyor, Obama başa geçiyor ama başkanı, senatörleri, merkez bankasını ve borsa denetim kurullarını yakın markaja almış olan finansal temsil gücü değişmiyor.

Finans sektöründe batan bankalar var ama sektör bir bütün olarak kriz öncesine kıyasla daha güçlı. Hükümete söz geçirme konusunda çok daha etkin ve cüretkâr: Yatırımcıları ve müşterilerini kazıklayan bankalar da zarar ediyorlar. Bir kaç trilyon dolarlık delikler bunlar. Batı ülkelerinde krizi durdurmak için harcanan para ABD’nin GSMH’nın %50si civarında. Delikleri kapatmak için Amerikan ve Avrupa halkın parası kullanılıyor, bunu yapan yöneticilerin maaşları ise yükseliyor, yüz milyon dolarlar ile ölçülüyor.

Yarın ne olur?

Bugün Avrupa’da bankalar arası borç piyasasının büyüklüğü 6 trilyon avro. Avrupa Merkez Bankası’nın “taşıdığı” borç yükü 3 trilyon avro. Bu rakam Fransa’nın GSMH’nın bir buçuk katı. Yani ulusal provizyonların çok üzerinde bir borç yükü ile yaşıyoruz. Avrupa ekonomisi komadan çıktı belki ama hâlâ oksijen çadırında. Üstelik bu görünen felâket. Ya görünmeyen kısım? Shadow Banking coğrafyasında kim kime ne kadar borçlu? Türev ürünlerin hacmi nedir? Bu tür rakamları kimse veremiyor. Meselâ 2012 yılı itibariyle 12 bine yakın Hedge Funds var ve bu sayı artmakta. 2011’deki kârları 28 milyar dolar oldu. Dünyanın en büyük 10 bankasının kârlarının toplamı kadar neredeyse.

Avrupa Birliği’nin gücü de sınırlı aslında. Yunanistan’ın, ya da İspanya, İtalya gibi üilkelerin batışı yönünde oynanacak bahislere direnebilir mi Avrupa Merkez Bankası? Goldman Sachs kökenli genel müdür bunu ister mi? Yoksa Goldman Sachs’ın patronu ile ayrı bir plan mı yaptılar?

Borç piyasası ulusal devletleri bankalar ve şirketlerle aynı pistte yarıştırıyor. Bugün Danone gibi büyük Fransız şirketlerinin imzası Fransa’nın imzasından daha kıymetli, Fransa’nın borç kalitesi Endonezya ve Meksika gibi ülkelerin gerisinde kaldı. Coca Cola’nın borç kalitesi ABD’ninkinden daha iyi. Bankalaşan, şirketleşen, süpermarketleşen bir dünyadayız. Ulusal sınırlar içinde hareket edebilen ulus-devletler küresel şirketlerin gölgesinde artık. Soğuk savaş sonrasına hiç benzemeyen yeni bir dünyada yaşıyoruz. Piyasalar millet meclislerinin üzerinde. Batıda bankalar iktidara talip değil artık, iktidar onların elinde. Siysetçiler bankaları, piyasaları kızdıracak bir söz söylemekten korkuyorlar.

Batıda siyaset halkların iradesine değil borsa endekslerine ve banka müdürlerinin kaprislerine endeksli. Bunun için demokrasinin çökmesinden bahsediyoruz.

 

Krizin mimarları kim?

“Mülkiyetin adil biçimde dağıtılmasının mümkün olmadığını biliyorum. Ancak bu korkunç zulüm insan kitlelerini sefalete sürüklerken devletin bulduğu tek çare insanın nefsanî dürtülerine boyun eğmek, sonuçlarına göz yummaktan ibaret.” (Thomas Jefferson, ABD’nin 3cü başkanı)

Artık isim verme zamanı! Ama öncelikle tezimizi hatırlatalım: 2008 ekonomik krizi doğal bir felaket değildir.

Tasarlanmış, planlanmış, yürürlüğe konmuş bir operasyondur. Bu operasyonu yöneten insanlar vardır ve Batı adaletinin üzerindedirler. Krizi frenleyecek yasal engelleri bir bir kaldıranlar, krizin küreselleşmesini sağlayanlar yaklaşık 40-50 kişilik bir ekiptir. Okuyacağınız bu yazının amacı söz konusu ekibin yöntemleri, ortak noktaları ve isimleri üzerine dikkat çekmektir.

Hükümetler gider, Bankalar kalır!

Amerika Birleşik Devletleri’nde kamu hizmeti veren memurların sorumluluk sahası ile özel şirketlerin çıkarları arasında net ayrımlar yok artık. Büyük yatırım bankalarının müdürleri, kurmayları ABD devlet mekanizmaları içine yerleşiyorlar. Yani rüşvet vs ile vakit kaybetmiyor bankalar. Kendi çıkarlarına uygun kararları ve yasaları çıkartmak için kritik yerleri alıyorlar. Devletin içine, başkan yardımcısı, hazine genel sekreteri, merkez bankası müdürü koltuğuna gelip kendileri oturuyorlar.

Bu Banka-Hükümet köprüsü garip bir biçimde işliyor: Bazen kilit noktalarda 1 veya 2 yıl kalıyor bankacılar. Ama ayrılırken koltuğu belli özelliklerdeki insanlara bırakıyorlar. Bu da devlet politikasında bir süreklilik oluşmasını sağlıyor. Yani hükümetler, siyasi partiler Beyaz Saray’a gelip gidiyor ama bankaların oradaki hakimiyeti gölgelenmiyor.

Krizi üreten ekibin üyeleri bazı ortak özellikler arz ediyorlar: Genellikle Amerikan vatandaşı, genellikle yobaz liberal, genellikle Goldman Sachs’ta çalışmış ve daha sonra finans sektörünü denetleyen

federal kurumlardan birinin başınageçmiş, genellikle Yahudi, genellikle Harvard üniversitesiyle “ilişkili” insanlar bunlar.

Örnek? Beyaz Saray’da başkanın sağ kolu diyebileceğimiz White House Chief of Staff koltuğunda oturmuş olan bir kaç isim, FED ya da SEC gibi kurumlan yönetmiş, denetlemiş diğer isimler, banka kurtarma ve batırma operasyonlarında aktif rol oynamış olanlar, krizin küreselleşmesini mümkün kılan finansal ürünleri tasarlayanlar, garanti verenler, satanlar, vs. Kim bu kravatlı haydutlar?

Kenneth Duberstein:

1988-1989 arasında başkan Ronald Reagan döneminde gelmiş Chief of Staff görevine. Duberstein dünyanın en büyük yatırım bankası olan Goldman Sachs’ın adamı. Rusya’da işkence ile insan öldürenlerin Amerika’daki mal varlıklarına el konulmasına karsı lobi faaliyeti yapmış. Amerikan adaletini satmak için küçük bir fiyat ödenmiş: sadece 100.000 $. belgesi burada. Kenneth Duberstein NewYorklu bir Yahudi.

Rahm Emanuel:

Barrack Obama döneminde Chief of Staff koltuğuna oturanlardan. Tabi o da yatırım bankası kökenli: l/l/asserstein Perella & Co. Clinton tarafından 2000 yılında acayip bir göreve getirilmiş, hükümet destekli bir emlâk kredi şirketinin genel müdürlüğü: Freddie Mac olarak da bilinen Federal Home Loan Mortgage Corporation. Bu görevde yolsuzluk yaptığı iddialarının soruşturulması Obama döneminde engellenmiş. Daha önemlisi Federal Home Loan Mortgage Corporation 2008 krizinde “zehirli” kredilerle fakir tuzaklarının kurulmasındaönemli bir yer tutmuştu, krizi yakından takip edenler hatırlayacaklar. Rahm Emanuel Chichagolu bir Yahudi ailenin çocuğu. Babası Filistin’de Arapları katleden , Menahem Begin’in yönettiği terör örgütü Irgun’un üyesiymiş.

Joshua Bolten:

George W. Bush zamanında Chief of Staff oldu. Amerika’daki Yahudi cemaatinin aktif bir üyesi. Goldman Sachs’ta Kanun ve Hükümet İşleri bürosunda 3 yıl yönetici olarak çalıştı.

Beyaz Saray’a girdikten sonra eski bankasından transferler yapılmasında kolaylaştın rol oynadı: Henry Paulson, Joel Kaplan…

Henry Polson:

Church of Christ’ten, Norveç kökenli göçmen bir ailenin çocuğu. 1974’ten 2006’ya kadar Goldman Sachs’ta çalışıyor. Bu bankanın genel müdürü iken Oğul Bush (George W. Bush) tarafından hazine genel sekreterliğine atanıyor. Polson kariyerini yaptığı bankanın yani Goldman Sachs’ın en büyük rakibi olan Lehman Brothers’ın batışı esnasında para musluklarının başındaydı. Serbest piyasa kanunlarını öne sürerek Lehman Brothers’ı kamu parasıyla kurtarmayı reddetti. Ama çok kısa bir zaman sonra Amerikan sigorta şirketi AlG’yi yine kamu parasıyla kurtardı. Zira AlG’nin Goldman Sachs’a büyük bir borcu vardı!

Alan Greenspan:

New York’ta yaşayan Yahudi bir ailenin tek çocuğu. JP Morgan ve benzeri yatırım bankalarında üst kademe yöneticiliği yapmış, Wall Street kurtlarından. Ronald Reagan tarafından FED başkanlığına atanıyor. 1987’den 2006’ya kadar görev yapıyor, tam 19 sene! Baba Bush, Clinton, Oğul Bush… Hükümetler gidiyor, Goldman Sach kalıyor.

Robert Rubin:

New York’lu bir Yahudi ailenin çocuğu, 26 yıl Goldman Sachs’ta çalışmış. Bili Clinton tarafından Hazine Devlet Sekreterliği’ne atanıyor. Amerikan yasalarına aykırı bir iş olan CitiGroup merger operasyonu esnasında “kolaylaştırıcı” bir rol oynaması dikkat çekici. (Travelers ve Citicorp 1998’de birleştiler ve aktifleri 700 milyar doları bulan bu finans devini kurdular) Daha da acayibi Rubin’in bu birleşmeden sonra bankanın başına geçmesi, kısa bir süre sonra da 126 milyon dolar bonus ile ayrılması. Bundan da daha acayibi CitiGroup’un 2008 emlâk kredisi krizini borsa krizine dönüştürmede baş rol oynaması.

Larry Summers:

Connecticut’ta yaşayan Romanya Yahudisi bir ailenin çocuğu. 1991-1993 arasında Dünya Bankası’nda Chief Economist olarak görev yaptı, ekonomiye tabiatı korumak isteyenlere karşı takındığı düşmanca tavırla ünlendi. Bili Clinton zamanında Hazine Devlet Sekreteri (1999­2001). Daha sonra Obama’ya ve Hedge Fonlara danışmanlık yaptı.

Arthur Levitt, Jr. :

New York’lu bir Yahudi ailenin çocuğu, 1993-2001 arasında United States Securities and Exchange Commission (SEC) başkanıydı. Finansal krizleri önlemek için CFTC tarafından önerilen bütün tekliflere, kanunlara Robert Rubin, ve Alan Greenspan ile ağız birliği ederek şiddetle karşı çıktı. Muhasebe disiplini konusunda gösterdiği gevşeklik yüzünden ağır eleştiri aldı. 2001’den sonra Goldman Sachs’ın eskileri tarafîndan kurulan bir yatırım bankasına geçti: Cariyle Group. Goldman Sachs ve Bloomberg grubunda danışmanlık yaptı.

Hepsi bu kadar değil tabi. Dünya Bankası genel müdürü, NYSE (New York Borsası) genel müdürü, Goldman Sachs’ı denetlemesi gereken New York Federal Reserve’in son iki genel müdürü, Avrupa Merkez Bankası genel müdürü Mario Draghi, Mario Monti, Yunanistan başbakanı Lucas Papademos, Otmar Issing İtalya ve Kanada merkez bankalarının genel müdürleri,… Bunların dışında bir kaç kilit isim daha var, onlar da yukarıda saydığımız “ortak özelliklere” uygun tipler. Araştırmak isteyenler için tamamlayıcı bir liste sunuyorum:

        Angelo Mozilo

        Joel Kaplan

         Richard S. Fuld

         Ben Bernanke

         Uoyd Blankfein

        Jon Corzine

         Stephen Friedman

         Marcus Goldman

        Vijay Karnani

         Samuel Sachs

        JohnWeinberg

         Sidney Weinberg

        John C. Whitehead

         Karel van Miert

         Petros Cristodoulou

        Antonio Borges

Çocukları sokağa atma özgürlüğü

Kaliforniya’da bir sığınma evi. 8 yaşındaki Lilly 5 haftalık kardeşini uyutuyor. NCFH’a göre ABD’de her 45 çocuktan biri evsiz. Ülke genelinde bir buçuk milyondan fazla çocuk otel odalarında, garajlarda, depolarda ve çadırlarda yaşıyor. Dünyanın en güçlü ülkesi ABD. Bu ülkenin en zengin eyaletlerinden biri olan Kaliforniya aynı zamanda evsiz çocuk yarışında da ilk 5’in içinde.

2008’de başlayan emlâk krizi bir çok insanı zor durumda bıraktı. Kriz öncesinde birikimi veya sabit geliri olmayan insanları borca sokmak, onlara sorumsuzca kredi vermek yasaktı. Zaten bu tür riskli krediler müteahit firmaların hatta bankaların iflasına yol açabilirdi. Ancak ekonomik özgürlükler(!) adına bu “emniyet kemeri” gevşetildi. Ev kredisi ödeyemeyecek durumdaki insanlar kağıt üzerinde ev sahibi yapıldı. NINJA krediler sayesinde oldu bu (No Income No Job or Asset). Emlâk talebi böylece yapay olarak şişirildi. Goldman Sachs gibi firmalar müşterilerini inşaat sektörüne yatırım yapmaya teşvik ettiler. Fakat balonun patlayacağını bildikleri için aynı firmalar sektörün çöküşüne oynadılar… Ve sektör çöktü. Bazı bankalar ise bu çöküşten akıl almaz kârlar elde ettiler.

“Hispanikler” olarak bilinen Latin Amerika asıllılar en sert tokadı yiyenler oldu. Ev sahibi olma umuduyla bankaların tuzağına en çok düşen onlardı. Düşük gelir grubunda olan ve zar zor geçinen bu insanlar bir anda kendilerini sokakta buldular. Şimdi çoğu parklarda yatıyor, umumî tuvaletlerde yıkanıyor. Bir kaç gün çalışıp para biriktirebildiklerinde ucuz bir otel odası kiralayarak çocuklarını yıkama imkânı buluyorlar. Sokakta yaşayan çocuklarda çeşitli sinirsel bozukluklar hızla baş gösteriyor: Korku krizleri, hiperaktivite, şiddet eğilimi, intihar girişimleri…

Ekonomistler ekonomiden anlasalardı yatırımcı olurlardı

Ekonomistler sebep-sonuç zincirlerine fikren hakim değildir. Olaylar olup bittikten sonra makul bir açıklama getirirler, gafleti gizlemeye, akıllı görünmeye yarar sadece. Ekonomistleri dinleyerek tahmin yapmak dikiz aynasına bakarak araba kullanmaya benzer; toslarsınız bir tarafa. Sonra bir ekonomist gelir, neden kaza yaptığınızı uzuuuuuuun uzun anlatır…

Taraf Gazetesi’nden Önder Çelik de gitmiş ekonomistlere danışmış, onlar da makro göstergelere bakarak gelecekten haber vermişler(l). “Kriz riski artıyor” demişler. Aslında Taraf okurlarını bu derecede aptal yerine koymaya kimsenin hakkı yok. Hele ekonomistlerin hiç yok.

Tarih yazmıyor ki bir gün bir ekonomist net bir şey söylesin ve söyledikleri gerçekleşmiş olsun. Bana inanmıyorsanız 2007-2008 krizinden önce Amerikalı ekonomistlerin söylediklerini, yazdıklarını araştırın. Yangın ABD’yi sardıktan sonra Avrupa Merkez Bankası eski genel müdürü Jean-Claude Trichet’nin (fr.ing) yaptığı güven verici açıklamaları okuyun. Aradan kaç yıl geçti? Yeni genel müdür Mario Draghi hâlâ Avrupa bankalarının batmasını engellemek için yüzmilyarlarca dolarlık yardım paketlerine “ekonomik rasyonalite” kılıfı dikmekle meşgul.

Eğer bir ekonomist bugünkü verilere bakarak yarın, haftaya, seneye ne olabileceğini bilecek kabiliyette olsa Tarafa röportaj vermekle, rapor vs yazmakla ya da TV’de görünmekle neden vakit kaybetsin ki? Borsa, emlâk, döviz, altın… elindeki parayı hızla katlayabilir. Sadece bu bile ekonomistlerin ekonomiden ne kadar anlaMAdığını fark etmek için yeterli sanırım.

Peki saatlerce konuşurken ne anlatıyorlar? Ekonomi bir bilme değil inanmameselesi olduğu için ekonomistler de peygamberlerini, mürşidlerini dinlerler. Ekonomistler intisab etmiş oldukları ideolojilerin, ekollerin doğrultusunda konuşurlar. Örnek? 2008 Krizi kimin suçu? Her bir ekonomist kendi amentüsünü tekrar ediyor:

 

         1) Ulus-Devlet suçludur. Çünkü hükümetler ulusal paranın değerini muhafaza veya ihracatı desteklemek için faizleri yapay olarak düşük/yüksek tuttular. Spekülasyon balonunun şişmesine sebep hükümetlerin merkezî müdahaleleridir. Sonunda piyasaların gerçekleri karşısında direnemeyeceklerini anladıklarında artık çok geçti. Paniğe kapıldılar. Yanlış kararlar birbirini izledi. Vs.vs.

         2) Bankalar suçludur. Mevduat bankacılığı ile yatırım bankacılğını aynı çatı altında yaptıklari için spekülasyon riskleri gerçekleştiğinde mevduatlara, hayat sigortası vb uzun vadeli birikimlere sirayet etti.

         3) Aracı kuruluşlar suçludur. Goldman Sacs’ın Abacus adlı üründe yaptığı gibi bilinen riskleri gizlediler. Kendi müşterilerine sattıkları finansal ürünlerin aleyhine “oynadılar”. Para kaybettirdikleri müşterilerden bir de komisyon aldılar.

         4) Fitch Ratings, Moody’s ve Standard & Poor’s gibi kredi derecelendirme kuruluşları suçludur. Yatırımcıları yanlış bilgilendirdiler. Objektif değiller. Ellerindeki yatırım araçlarına zarar vermemek için bilgi saklıyorlar. Bağlı bulundukları özel ve resmî kurumların baskışı altında tetikçi gibi davranıyorlar.

Bunlar gerçeğin parçaları. Ama gerçek bunların toplamı ya da ortalaması değil. Psikolojik ve sosyolojik faktörlerin devreye girdiği bir sahadır ekonomi. İnsanlardaki açgözlülüğü ya da fakirleşme korkusunu formüllere sığdıramazsınız. Arz, talep, fiyat dalgalanmaları… Amerikan doları veya Japon yeni cinsinden, objektif olarka ifade edilse de ekonomik olaylar objektifdeğildir. Bunlar insanların mallara, risklere, beklentilere sübjektif olarak atfettiği değerle belirlenir.

Sözgelimi kariyerist bir anne çocuklarını ihmal ederek yıl sonu primi olan 1000 veya 2000 dolar kazanmayı hedefliyor diyelim. Bu da bir “ticaret” olur. Annelik görevini, çocuklarının şefkat ihtiyacını yani çok sübjektif bir takım değerleriekonomik değerler ile değiştirmiş olur.

Para için askerî sırları satan bir general ve altın için siyanür kullanarak doğayı tahrip eden madenciler de böyle bir değer takasına girerler. Sadece bazı insanlar için anlamı olan sübjektif değer var bir yanda. Kıymeti sayılarla ifade edilemeyen bu değerler ile herkes için AYNI şekilde değerli olan para değiş-tokuş edilir. Vatan sevgisi, anne şefkati, suların ışıltısı ve bülbülün şarkısı böylece DOW JONES, CAC 40 gibi indexlerle ifade edilen bir piyasada diğer değerler ile rekabete girer, çarpılır, bölünür. Aç bir insan bir miktar yedikten sonra doyabilir. Ama aç gözlü bir insan nerede durur? 20 milyar dolar? 100 milyar dolar?

Bir daha ki sefere ekonomistler size tahminlerini açıkladığında daha dikkatli dinleyin, cahilliklerine çok güleceksiniz. Ama yine de iyimserim. Ekonomistler değer kelimesinin birden fazla değeri olduğunu anladıklarında bazı dertlerimiz kendiliğinden hallolabilir.

 

Yunanistan kumar masasında ütülürken…

Sunuş: Hileli bir kumar masasına oturmuştu Yunan halkı. Hiç kazanma şansı yoktu. Pek de parlak olmayan ekonomik göstergeler karmaşık finansal ürünlerle kamufle edildi. Yunanlılar kamu borçları ve geri ödeme kapasiteleri konusunda kandırıldılar. Avro bölgesine girdiler. Bu kamuflajı yapan ekip “tam zamanında” gerçekleri açıkladı. Yunanistan’ın bugün içinde bulunduğu feci durum “sayesinde” büyük kazançlar elde ediliyor. Bu yazıda Yunanistan’ın eski para birimi olan drahmiye dönme imkânı üzerine konuşacağız. IMF’nin müdahalesiyle krizden kurtulan(?) ve nüfusunun dörtte biri hâlâ fakirlik sınırının altında yaşayan Arjantin acaba komşu Yunanistan için bir örnek teşkil eder mi? (MY)

Yunanistan avro bölgesinden çıkabilir mi?

Borç altındaki yunanlılar ülkelerinin kontrolünü hızla kaybediyorlar. Vergi politikası, devlet harcamaları derken neredeyse bütün kararlar “dışarıdan” dayatılıyor. Adım adım

işgal altındaki bir ülkeye benziyor Yunanistan. Artık sadece hükümetin kararları değil doğrudan muhtevası da “yukarıdan” emrediliyor: AB, IMF, piyasalar… Sevmedikleri bir başbakanı karşılarında görmek istemiyorlar. Yunan halkının ne düşündüğü kimsenin umurunda değil, onlar kendi polisleri tarafından coplanıyor şu an. Piyasa’nın arzuları demokrasinin üzerinde. Peki Yunanlı komşularımız Avrupa Birliği’nin dayattığı acı ilaçları içmek istemezse ne olacak ? Meselâ şöyle diyebilirler: “biz avrodan çıkıyoruz, canınız cehenneme!”

Böyle bir tavır karşısında alacaklılar 400 milyar dolara yakın para kaybetmiş olurlar. Az değil. Geçmişte “sadece” 1-2 milyar dolar için kopartılan fırtınalara bakarsak karamsar olmak için sebep çok. Hükümet darbeleri hatta “özgürleştirici” savaşlar yapılabilir bu borcun tahsili için. “Avrupa toprağında artık darbe olmaz” demeyin. Alıp satma özgürlüğü uğruna çok hükümet devrildi gezegenimizde. Borçlarını tahsil etmek isteyen özel şirketler Yunanistan’da siyasî gerginlik üretebilirler.

Tabi sonradan yunanlıları “kurtarmak” için!

Meselâ Şili’de sosyalist lider Salvador Allende’yi devirmek için yapılanları hatırlayın. Nestle ve ITT (International Telephone & Telegraph) gibi firmaların 6-7 milyon dolarlık maddî desteğiyle ve ClA’nin eşgüdümünde ülke alt-üst edilmişti. 1972’deki kamyoncular grevi ile insanlar aç bırakılmıştı.

(Bkz. William Colby and the CIA). Ünlü “boş tencere yürüyüşleri”filan derken liberal bir diktatör olan Pinochet iktidara getirildi. Ardından Şili halkı sistematik bir baskıya tabi tutuldu, göz altında kayıplar, işkenceler, faili meçhuller derken devlet terörü ile “adam edildi” insanlar. Daha doğrusu Piyasa Tanrısı’na boyun eğmeleri sağlandı.(Bkz. The Pinochet File)

Liberallik ve Diktatörlük kelimelerini bir arada görmek sizi şaşırtmış olabilir. Son yıllarda “liberal demokrasi” gibi terimler kullandığımız için ikisini birbirinden ayrılmaz gibi görüyoruz. Oysa bu bir bilgi kirliğinden ibaret. Türkiye’nin liberalleri pek bilmez ama liberalizmin “babaları” dobra dobra konuşmuş, demokrasiyi düşman ilân etmişlerdir zamanında. Hatta Cumhur’a, halk iradesine Kemalistler gibi tepeden bakmışlardır:

Friedrich A. Hayek:

“Piyasanın iç dengelerine ve özel mülkiyete saygı bireyi bağlayan yegâne kural olmalıdır. Piyasanın vatandaşlarca yapılacak kanunlarla düzenlendiği demokrasi bireysel özgürlükler için bir tehlikedir.”(Law, Legislation and Liberty, 1973)

Avusturya Ekolü’nün ünlü ismi Ludwig Von Mises:

“Halk yığınları, oy veren, demokrasilerde hakim olan şu milyonlar bilmeliler ki sahte doktrinlere alet oluyorlar. Sadece Piyasa üzerine kurulu bir toplum onlara arzuladıkları refahı verebilir. Ama halkı ikna etmek için önce elitleriaydınları ve iş adamlarını ikna etmek gerek.” (12 haziran 1943’te Leonard Read yazdığı mektup)

Neticede halkların özgürlüğü ile kapitalistlerin ticaret/yatırım özgürlüğü çatışabilir. Bu çok da yeni sayılmaz. Tarih boyunca maddî güç sahipleri devletin imkânlarını ve emrindeki orduları “ekonomik” amaçlar için kullanmışlardır. Bir kaç olay hatırlamak istersek:

         Limanlarını AvrupalIlara kullandırmak istemeyen Çinlileri “adam etmek” için yapılan Afyon Savaşları,

         İngiliz tekstiline rekabet edip fiatları düşürdüğü için elleri kesilen Hintli zanaatkârlar,

         İran ve Irak petrolü için yapılan darbeler, “özgürleştirme” savaşları…

Yunanistan Arjantin’e benzer mi?

Avro bölgesinin yardımı olmadan Yunanistan’ın 400 milyara yaklaşan borcu kapatması biraz zor zira devletin kasaları boş. Borcun faizlerini bile ödeyemezler, nerede kaldı ana para. Üstelik şu an Yunan Devleti borç ile dönüyor. Yani kamu hizmetleri dış borç ile sürdürülüyor. Yunanistan için avrodan çıkmak demek eski para birimi olan drahmiye dönmek anlamına geliyor. İyi ama drahmi kaç para eder? Geçmişte Fransız frangı ve Alman Markının yaşadığı devalüasyonlara bakacak olursak drahmi de çok parlak bir gelecek vaad etmiyor.

Slate’e göre Avro karşıtı Yunanlılar drahmiye dönmenin avantajlarını öne sürüyorlar. Ucuz drahmi sayesinde Yunan mallarının ihracatının kolaylaşabileceğim, 2001’de önemli bir devalüasyon yapan Arjantin’in de bu yollardan geçtiğini… Ne var ki güçsüz bir para ile ithalatın maliyeti yükselecektir. Enerji bakımından dışa bağımlı olan Yunanistan gerek hammadde gerekse yarı mamül malları ithal ederken zorlanacaktır. Kısaca “ucuz” drahminin dış ticaret dengesine etkisi çok da pozitif olMAyabilir.

Ayrıca Yunanistan Arjantin değil, bunu da unutMAmak gerek. Arjantin’in dış ticaret dengesi uzun zamandır pozitif iken Yunanistan’da bunun tam tersi söz konusu. 2008 krizinden önce Yunanistan’ın ihracatı 16-17 milyar dolar iken Arjantin’in ihracatı 42 milyar doları geçmiş. Aynı dönemde Yunanlılar 52 milyar dolarlık ithalat yaparken Arjantinliler bunun yarısına ancak erişiyorlarmış.

Gıda ve enerji bağımlığı bakımından da Yunanistan’ın durumu çok parlak değil. Bu sebeple Arjantin’in krizden çıkışı ne yazık ki Atina için çok umut vaad etmiyor. Neden? Meselâ Arjantin’in nüfusu Yunanistan’ın dört misli iken büyük baş hayvan sayısı 95 misli! Başka gıda kalemlerinde, mısır, pirinç ve buğdayda Arjantin 5,6 bazen 10 kat fazla üretiyor. Enerjide de bu böyle. Yunanistan’da kişi başına enerji tüketimi Arjantin’in iki misli.

Yunanistan için iyi bir şeyler söylemek gerekirse kriz öncesi turizm gelirinin 15 milyar dolar yaklaştığı hatırlanabilir. “Ucuz” drahmi bu ülkeyi yabancı turistler için daha da çekici yapacaktır, bu bir gerçek. Ama sadece turizme güvenerek avrodan çıkılabilir mi?

Yunanistan’ın krizden ve/veya avrodan kurtulma kapasitesi konusunda bir fikir edinmek için yunan sermayesinin ne yaptığına bakılabilir. Zira böyle sıkıntılı durumlarda küçük tasarruf sahipleri kayba uğrarken zenginler yurt dışına yatırım yapabildikleri için ulusal para biriminin yaşadığı çalkantılardan kaçabilirler. Zengin yunanlılar da krizden çok önce “kokusunu” almışa benziyorlar: Ülkenin avro bölgesini terk etme riskine karşı onlar tasarruflarını önceden “ulusal çemberin” dışına çıkarmışlar. Tıpkı 2001 krizinde Zengin Arjantinlilerin yaptığı gibi. Tabi bu zenginler servetlerini ülkeden kaçırarak felaketi büyüttüler ve hızlandırdılar ama bu da ayrı bir mesele.


Avrupa Muz Cumhuriyetinde darbe mevsimi…

İtalya’da bir darbe oldu… Piyasa Darbesi… Askerî darbelerden sonra siyaset sözlüğüne eklenecek yeni bir terim bu, ağzımızı alıştıralım: “Piyasa darbesi”. Sermayenin asimetrik birikimi ulus- devlet kanalıyla adalete bile hükmedecek noktaya vardı. İş adamlarına, bankacılarına söz geçiremeyen batı toplumları tıpkı 1980’lerde ordusuna söz geçiremeyen Türkiye gibi.

Evet… Silvio Berlusconi hükümeti bir darbe ile devrildi. Bu devrilme İtalyan halkının arzusuyla, demokratik yolla olmadı. Bütün yolsuzluklara rağmen İtalyan savcıları ve hakimleri de Silvio Berlusconi’yi yerinden oynatamamıştı çünkü. Piyasalar yaptı bu darbeyi. Hem de bir kaç günde. İrlanda, Portekiz, Yunanistan derken dış borç baskısıyla EGEMENLİĞİNİ KAYBEDEN ülkelerin sayısı artıyor. Devletler ulusal egemenliklerini para piyasalarına transfer ediyorlar. Avrupalı aydınların öncelikli endişesi ekonomi gazetelerinin manşetlerinde: Piyasa’nın silindiri hangi demokrasiyi ezecek bundan sonra? Madrid? Paris?

Türkiye’de darbe “işi” silahlı kuvvetlerin tekelindedir. Kendi ülkesini defalarca işgal etmiştir bizim(?) Türk ordusu. (Bkz. Kendi ülkesini işgal eden ordu) Başbakan astığı bile görülmüştür. Sivil otoriteye baş kaldıran ordular böyledir. Mafyalaşır. Devletin memurlarını, araç ve binalarını kullanır… Düşmana değil, halka karşı!

Avrupa askeri darbe devrini kapatalı çok oluyor. Ancak görünen o ki darbe tehdidi sadece silahlı kuvvetlerden gelmiyor. Askerlikle ilgisi olmayan meslek erbabı da çete kurabiliyor. Bu çeteler güçlendikçe demokrasinin ve adaletin üzerinde bir güç olarak çıkıyorlar karşımıza.

Ne batıda ne de Türkiye’de aydınlar bu piyasa darbesini öngöremediler. Neden böyle oldu? Sanırım “normal” ekonomi ile “anormal” ekonomi arasındaki fark gözden kaçtı. Yani para, iş adamı, fabrika, banka, borsa… Bütün bunları “sömürü/düşman /kötü/kaka/günah”Wâr\ etmiş bir grup çeyrek aydın var. Yobaz İslâmcılar var aralarında, çok sayıda yobaz solcu da var. Düşün(e)miyorlar. SADECE karşı duruyorlar, senelerdir alternatif bulamadılar ama “Kapitalizm istemezüük” diyorlar. Bir de yobaz liberaller var. Bunlar da tam tersi, ruhanî liderleri Hayek’in buyurduğu gibi ekonomik aktörleri siyasetin ve Hukuk’un üstünde görüyorlar.

 

Avrupa’da demokrasi bitiyor mu?

 

Aslında insanların çalışıp üretmesi, alıp satmasında bir sorun yok. Daha doğrusu “normal” ekonomik faaliyette vicdanları rahatsız edecek bir şey yok. Kötü ya da kötülük bizim para ile kurduğumuz ilişkide: Bencillik, gösteriş, lüks merakı, israf… (Bkz. Liberalizmin Kara Kitabı) “Normal” ekonomide kriz üretecek bir faktör de yok. Piyasa yoluyla meşhur arz-talep birbirini dengeliyor. “Anormallik” ise ekonomik faaliyetlerin Hukuk çerçevesi dışına çıkmasından kaynaklanıyor. Fikrî çerçeveyi bu şekilde koyduktan sonra Avrupa’da yaşanmakta olan durum ve Türkiye’nin geleceği konusunda iki meşru bir soru var sorulması gereken:

         Avrupa’da “hukuk devleti” dediğimiz demokratik ülkeler neden bu Piyasa Darbesi’ne engel olamadı?

         Askerî darbelerden yakasını kurtaran Türkiye’de bir gün Piyasa Darbesi ile hükümet devrilebilir mi?

Avrupa’nın içine düştüğü rezaleti hazırlayan olaylar zincirini çözmek gerek. Biz de bu noktaya nereden gelindiğini anlamak için dikiz aynasından geriye bakalım: Sürekli bir değişim içinde olan zengin Batı’nın değişMEZlerine, son bir kaç on yılın sabitlerine odaklandığımızda manzara nasıl? 1970’li yıllardan itibaren zengin ülkelerin bir küreselleşme-liberalleşme sürecine girdiğini, 1980’lerde ise bu sürecin hızlandığını görüyoruz. Yani bir yandan küresel bir entegrasyon var: Üretim, teknoloji, ticaret, sermaye hareketlerinin menzili ulusal sınırları aşıyor. Diğer yandan bu güçlerin ulusal olMAyan ellerde birikmesi ulus-devletlerin üzerine bir baskı kuruyor. Giderek gücünü ve meşruluğunu yitiren ulus- devletler şirketleri kontrol edemez hale geliyor. Tersine şirketler ve bankalar ulus-devletlere kendi koşullarını dayatmaya başlıyor.

Son 30 yılda teknolojinin ve uluslararası ticaretin aldığı yola bakarsak iş dünyası ile ulus-devletler arasındaki çekişmeyi kaçınılmaz olduğunu da görürüz. Hatta devletin “altındaki” ekonomik aktörlerin üste geçmesi, devleti “altına alması” dahi belki 1970’lerde öngörülebilirdi. Çünkü yıllık cirosu yüz milyar doları aşan firmalar ile GSMH’sı on milyar dolar civarı olan devletler aynı pistte dans ediyorlar. Vergi politikaları, çevre koruma, sosyal güvenlik gibi alanlarda ulus-devlet ile sermaye ister istemez çekişiyor. Böyle bir şemada şişmanlar zayıfların ayağına basacaktı, bu kaçınılmaz. Peki somut olarak ne oldu, bugün oluyor?

Ana süreçte dikkat çeken ilk nokta mal, hizmet, emek ve sermayenin SERBESTÇE dolaşması. Uluslararası anlaşmalar, Dünya Ticaret Örgütü, IMF, Dünya Bankası… Hep bu serbestliği dava edinmişler. Kredi verdikleri ülkelerin siyasetine “liberal” bir yön vermeye çalışmışlar. 1980’lerden itibaren Washington’da Ronald Reagan, Londra’da Margaret Thatchergibi liderler ulus-devlet cephesinde bu serbestliği bir devlet politikası haline getiriyorlar, bir ulus-devlet politikası! (Evet, ABD bir ulus-devlettir, bkz. Amerika Tedavi Edilebilir mi?)

Günlük hayatta bu serbestlik neye tekabül ediyor? Meselâ gümrük duvarlarının alçalması, çalışma hayatını düzenleyen kanunların yumuşatılması, vs. Ticareti ve rekabeti daha “akıcı” hale getirmesi beklenen bu önlemlerin herkes için olumlu neticeler vermesi bekleniyor: Toplam zenginliğin artması, Zenginliğin fakir ülkelerle paylaşılması, eşitsizliklerin, açlığın, savaşın gerilemesi…Gerçekten de bir ülkede bütün maddî gücün devlette toplanması yerine halka dağılması da fena bir şey değildi. Bu yönüyle ticaret ve yatırım serbestliği demokrasiye katkıda bulunabilirdi. (Bkz. Liberalizmin Ak Kitabı)

Ne var ki liberallerin bu toz pembe düşü gerçekleşmedi. Toplam zenginlik arttı ama halka yayılmadı. Tersine zengin ulusların serveti bir kaç finans kuruluşunda birikti. Liberalizmin yükselişine katkıda bulunan endüstri bile bazı “uzmanlaşmış” finans kuruluşları tarafından ele geçirildi. Üretim, yüksek teknoloji ve istihdam kapasitesiyle öne çıkan köklü kuruluşlar borsada “yutuldu”, ufak parçalara

bölünüp satıldı. Bu bankamsı yapılar bugün öyle güçlendiler ki Avrupa’da beğenmedikleri hükümetleri devirmeye başladılar.

Treni raydan kim çıkardı?

Dikiz aynamızdan geriye baktığımızda bu “raydan çıkma” noktası çok net görünebiliyor. Ticaretin serbest olmasını istemek ile bu serbestliği bir ideoloji haline getirmek arasında fark var. Bir “ideoloji” derken aklın ve vicdanın yerine konan, neredeyse refleksleşen tepkileri kasdediyorum. Bu haliyle liberalizm diğer ideolojilere yaklaşıyor: Faşizm, Komünizm, İslamizm… İnsan toplulukları^ö/r/deo/o/’/m var, artık düşünmeme gerek yok” dedikleri andan itibaren felaketin kapısını açmış oluyorlar. (Daha önce Arendt ve Tocaueville’in bu yöndeki tezlerinden çok bahsettik) Ne yazık ki tarihçiler ve siyasetçiler genellikle farklı ideolojiler arasında tercih yapma gayretindeler. Oysa gerçek tercih ideoloji ileakıl arasında. Yoksa giyilen deli gömleği ha kırmızı olmuş ha yeşil ne fark eder? (Bkz. Diriliş Neslinin Amentüsü / Sezai Karakoç)Neyse. Konumuza dönelim.

“Raydan çıkma”sürecinin kilometre taşlarından bahsedecek olursak birbiriyle alakasız gibi görünen doğal(!) felaketlere rastlıyoruz.:

1° 1980’lerin sonunda Amerikan emekli sandıklarının iflası,

2° 1995’te Barings Bank’ın batışı,

3° Enerji sektöründe bir dev iken finansal ürünler pazarlamaya başlayanEnron’un 2001’deki çöküşü,

4° 2007-2008’de başlayan yüksek riskli emlâk kredilerinde başlayan krizin önce ABD emlâk sektörünü, sonra borsaları vurması, ardından likidite krizine dönüşerek bankaları batırması, ABD’den dünyaya, finans sektöründen dış ticarete sirayet etmesi,

5° Yunanistan, İrlanda, İzlanda, Portekiz, İspanya ve İtalya’da dış borç krizlerinin ardından meydana gelen Piyasa darbeleri.

Hiç de doğal olMAyan bu felaketleri birbirine bağlayan ortak noktalar var aslında ama nedense batılı ekonomistler bundan pek bahsetmiyor:

         a) Felaketi başlatanların cezalandırılMAması,

         b) Felaketin sonuçlarına katlananların finanstan uzak oluşu,

         c) Felaketi başlatanların krizden daha da güçlenerek ve zenginleşerek çıkması,

         d) Endüstriyel firmalara, bankalara ve ülkelere kredi notu veren finansal kuruluşların (kendi elleriyle ürettikleri) spekülatif dalgalardan astronomik kârlar elde etmesi…

Ekonomi hukukun üstünde midir?

Türkiye uzun süre militarizmden muzdarib idi. Hem devlet kurumlan hem de halk Türk Silahlı Kuvvetlerinin eleştirilmesinden rahatsız olurdu. Ordu kutsaldı, “peygamber ocağı” idi. Askerlik yapmayana kız verilmezdi, vs. Hukukun, eleştirinin, hesap vermenin üstüne çıkardığımız ordumuz ne yazık ki bir darbe makinesi haline geldi. Üstelik aslî görevi olan “vatan toprağını muhafaza” gücünü de yitirdi bu süreçte. Gerek dünya tarihi gerekse Türkiye’nin geçmişine baktığımızda hep aynı gerçeği görüyoruz: Eleştirinin, Hukuk’un üstüne çıkarılan kişi ve kurumlar yozlaşıyor. Kendilerini besleyen halkı tehdit ediyorlar. (1)

Evet… Dünyamız 1980’lerden itibaren liberal rüzgârlara maruz kaldı. Özünde çok farklı şeyleri savunan insanlar “özgürlük” umuduyla bir bayrak altında toplanmak istediler. Meselâ kendisine “liberal” diyen kimi aydınlar ulus-devletlerin ve totaliter rejimlerin tektipleştirici baskısına karşı durdular. Bireyi, bireysel hakları savundular. İkinci bir grup ekonomik faaliyetler üzerinde devlet baskısından yakındı. Ekonominin siyasete alet edilMEmesi için çaba harcadı.

Kanaatimce bütün bunlar meşru taleplerdi. Ancak siyasî istismar ile Hukuk’un meşru sınırları arasındaki farkı net göremedi aydınlar. Bolluk toplumu, tüketim toplumu, israf toplumu ve bencillik toplumu haline gelen zengin Batı yeni bir canavar oluşturdu: Liberal totalitarizm. Artan zenginlik sıradan insanlara dağılmıyor, bir kaç elde toplanıyor. “Sermaye ve spekülasyon tefce//”diyebileceğimiz bu azınlık elde ettiği pozisyonu korumak için ulus-devletleri, basını, düşünce kuruluşlarını ve sivil toplumu enstrümanlaştırdı.

Sermayenin asimetrik birikimi ulus-devlet kanalıyla adalete bile hükmedecek noktaya vardı. İş

adamlarına, bankacılarına söz geçiremeyen batı toplumları tıpkı 1980’lerde ordusuna söz geçiremeyen Türkiye gibi.

Bundan sonra ne olabilir?

Kısa vadede iki eksen üzerinde olumsuz değişimler göreceğiz sanırım:

1° Ülkelerin kredi notuyla ifade bulan Piyasa’yı sevindirmek için ulus-devletler büyük manevralar yaptılar 20-30 yıldır, daha da yapacaklar. Emeklilerin, işçilerin haklarını koruyan kanunlar “hafifletiliyor” meselâ. Farklı devletlerin Kanun / Hukuk / Adalet anlayışı birer ürün gibi rekabet halinde. Doğanın korunması, gıda güvenliği, ilaç firmalarının denetimi bu rekabete feda edildi, gerisi gelecek gibi görünüyor.

2° Rant üzerindeki vergilerin azaltılması da gözden kaçMAmalı. Piyasa darbesi yapılan ülkelerde kimi zaman polis şiddetiyle dayatılan bir politika bu. “Uluslararası rekabet” adına yapılan oyunda ulus-devlet de bir aktör ama giderek pasifleşiyor. Ulus-devletlerin gelir kaybı halka götürülen hizmete yansıyor: Eğitim, sağlık, güvenlik… En kolay feda edilenler uzun vadeli “kamu yatırımları” olacak: Bilimsel araştırma, eğitim bursları, altyapı.

Sonuç

Jean-Claude Trichet’nin arkasından Avrupa Merkez bankası genel müdürlüğünegetirilen Mario Draghi avronun da yeni patronu oldu. Aynı Mario Draghi Yunanistan’ın avro bölgesine girişi esnasında hesaplarla ve makro göstergelerle oynayan Goldman Sachs firmasında Avrupa’dan sorumlu eş başkan idi. Draghi ve ekibi zamanında alarm ziline bassaydı Avrupa Birliği bugünkü duruma düşmeyecekti. Neden AB kriz üreten bir insana hesap sormak yerine daha büyük sorumluluk vererek avroyu emanet etti?

1980’lerde küreselleşme-liberalleşme olarak algılanan bir süreç yaşadık.Teknolojinin mümkün kıldığı bir serbestleşme teorik olarak ulus-devletin kontrolündeydi. Bugün ise tam bir “raydan çıkma”yaşıyoruz. Sermaye birikimi öyle büyük seviyelere ulaştı ki önce ulusal endüstrilere hükmeden finansal kuruluşlara tanık olduk. Kendisi değer üretmeyen, korku ve umudu nakit paraya çeviren bir “finans uzmanı üstün ırk” türedi. Kendi düşünce kuruluşlarıyla akademilere, “uzmanlarıyla” hükümetlere sızdılar. Gelecek onyıllar karşı devrimin organize olacağı yıllar olabilir. Ama batılıların meydanlarda toplanmakla, polisle çatışmakla yol alabileceklerini sanmıyorum.

Dipnotlar

Din adamları ve dinî kurumlar da bu şemanın içinde. Ortaçağ Avrupa’sında Tanrı’nın temsilcisi, hata yapmaz vs ilân edilen papaların Vatikan’ı bir geneleve çevirmeleri sanırım örnek olarak yeter.

Avrupa batmayacak, çoktan battı çünkü…

Nasıl ki Türkiye’de bir askerî vesayet belâsı varsa Avrupa’da da finansal bir vesayet belâsı baş gösterdi.

Ama bu “sadece” bir başlangıç! 2008’de ABD emlâk sektörünün 300 milyar dolarlık “küçük” bir alt sektöründe başladı kriz. Akıl dışı, ahlâk dışı ve yasadışı olan bir faaliyet -geliri olMAyanlara emlâk kredisi vermek- yasallaştı, yasa-içi hale getirildi.

Böylece yapay olarak üretilen kredi krizi (güven krizi) önce likidite krizine dönüştü, yatırım bankalarından mevduat bankalarına bulaştı ve en sonunda dış ticareti de vurdu. Spekülatif kumar ekonomisiyle ile ilgisi olmayan gerçek sektörlere sirayet etti. Nihayetinde gelişmiş ülkelerden BRIC ülkelerine, Türkiye’ye ve dünyanın geri kalan kısmına yayıldı, hiç bir sektör, şirket, ülke ve insan bu krizden kaçamadı. Tabi kriz üreticileri hariç, onlar kaçmak şöyle dursun krizin içinde bol bol yüzdüler, eğlendiler, yediler, içtiler ve sıçradılar.

Ancak bu ekonomik fırtına sadece siyaseti değil demokrasiyi de vurdu. Avrupa’nın “batması” bu. Türkiyeli aydınların (henüz) göremedikleri bir gerçek. Güneş gibi FAZLA aşikar, göremiyorlar çıplak gözle. Hemen her konuda olduğu gibi iki aşırı uca savrulanlar çoğunlukta. Bir yanda “Avrupa dağılıyor” vb çığlıkları; diğer yanda “ah yok, batmıyormuş, bak anlaştılar adamlar”diyenler (Ahmet Altan, Temel İskit, vs)

Bir sabah uyandığında Avrupa’nın okyanus suları altında kaybolacağını zannedenler elbette yanıldılar. Ama Avrupa’nın “eskisi” gibi devam ettiğini zannedenler de yanılmaktalar… Geriye kim kaldı? Zaten Türkiye hiç kimseden çekmedi çeyrek aydınlardan çektiği kadar. Geçelim…

“Avrupa’nın batması” elbette bir metafordu. Böyle anlaşılmalıydı. Avrupa halkları yönetim üzerindeki söz haklarını kaybediyorlar. Siyasî bir “aktör” olarak ise Avrupa dünya güç pastasında işgal ettiği yeri kaybetmekte. Bunlardır “batış” olarak anlaşılması gerekenler. Yoksa “açlıktan ağaç kabuklarını kemiren, gözlerine sinekler konan sarışın bebekler görülecek eyfel kulesinin dibinde” demek değildir. Avrupa bir Somali olmayacak. Korkmayın (= sevinmeyin).

Avrupa’yı bizim hayran(?) olduğumuz anlamda “WAY BE!! AVRUPEAAA!”yapan şey dağlar, ovalar veya şatolar değil demokrasiydi. Yani kollektif imkânları kullanmaktaki maharetiydi bu adamların. Ne demek?

Özelde Batı Avrupa ülkeleri kollektif fırsatlar ve kollektif tehditler karşısında çatışmayı önlemenin bir yolunu icad etmişlerdi demokrasiyle. Aslında bizim “istişare” dediğimiz kültürün alafranga biçimde kurumsallaşmasıydı bu. Her hangi bir grubun eline sopayı alıp kemalistler gibi geri kalanlara kendi tercihlerini dayatması yerine “bizim” frenkler bazı kurumlar ihdas etmişlerdi:

        Yönetici belirlemek için serbest seçimler,

         Seçileni eleştirebilen hür basın,

         Kuvvetler ayrılığı ilkesi,

         Bağımsız yargı,

         Seçimi beklemeden derneklerle, sendikalarla yönetime baskı yapma imkânı,

         Vs.

Avrupa toplumlarını ilerleten bu “fikrî çatışma” ortamı idi. Yani iç anlaşmazlıkları fizikî şiddet zemininden uzaklaştırmaktı. Halk sokaklara dökülmeden, sarayları yakmadan, kralları asmadan gücünü kullanabilmeliydi. Halkın iradesinin, tercihlerinin “her an” ifade bulması, KAN DÖKMEDEN eyleme dönüşmesiydi amaçlanan. Büyük ölçüde başarıldı bu… 2ci dünya savaşından 2008’e kadar en azından. Ya sonra? Sonrası biraz acayip. Halkın çıkarları ile bazı yatırım bankalarının çıkarları arasındaki çizgi bulanıklaştı. Nasıl ki Türkiye’de bir askerî vesayet belâsı varsa Avrupa’da da finansal bir vesayet belâsı baş gösterdi. İspatı?

Le Monde, New York Times, the Independent ve The Guardian gazetelerinin derlediği bazı bilgilere ve “rastlantılara” bir göz atalım:

Hayek usulü, anti-demokratik liberallik ve kriz üretmek

         1974 Şili, anti-demokratik baskılarla dayatılan liberal politikalar ve 1981’de ekonomik kriz,

         1976 Arjantin, anti-demokratik baskılarla dayatılan liberal politikalar ve 1980’de ekonomik kriz

         1985 Bolivya, anti-demokratik baskılarla dayatılan liberal politikalar ve 1987’de ekonomik kriz

         1989 Venezüella, anti-demokratik baskılarla dayatılan liberal politikalar ve 1993’de ekonomik kriz

Kriz kadar faydalı bir şey var mı?

         Goldman Sachs 2009’da 11,5 milyar dolardan fazla bonus dağıtıyor,

         Dünyada 82 ülkenin ulusal geliri bu rakamın altında,

         Goldman Sachs dakikada 16 bin dolar kâr ediyor, yıllık kâr 9 milyar dolar,

         Goldman Sachs’ta ortalama yıllık maaş 350.000 avro,

         İngiltere’de ortalama yıllık maaş 29.000 avro,

        Amerikan vatandaşlarının vergisinden Goldman Sachs’a aktarılan miktar 7 milyar avro,

         Goldman Sachs hisselerinin borsadaki değeri krizden önce 70 milyar avro,

         Goldman Sachs hisselerinin borsadaki değeri 21 ocak 2010’da 57 milyar avro,

         Bankacıların “etik dışı” yatırımları sebebiyle işini kaybeden insan sayısı 40 milyon.

Finansal vesayet: Bankalar Hukuk’un üstündedir, insanlar ise bankaların ayakları altındadır!

        Yatırımcıları kandırdığı için Goldman Sachs’ın (daha büyük bir cezadan yırtmak için) ödediği tazminat: 580 milyon dolar, yani bir iki haftalık kârı.

        JP Morgan benzeri suçlamalardan yırtmak için ödediği miktar: 154 milyon dolar. Bankanın 2010 kârı 18 milyar dolara yakın. Dağıttığı bonus 10 milyar dolar civarında.

         İngiltere’de krizden sonra çıkan ayaklanmalarda çalıntı bir kıyafeti aldığı için bir kadına verilen ceza: 5 ay hapis,

         Bir başka ingilize çalıntı bir televizyonun taşınmasına yardım ettiği için verilen ceza:

18 ay hapis,

         20 ve 22 yaşlarındaki iki genç facebook üzerinden (başarısız) bir isyan organize etmeye çalışmaktan verilen ceza: 4 yıl hapis.

Sonuç

Avrupa artık eskisi gibi olmayacak. Halkın iradesini çiğnemenin yeni yolları çıkıyor ortaya. Hukuk metalaşıyor, adalet piyasada alınıp satılan bir şey oluyor. Halkların deviremediği siyasetçileri banka müdürleri bir gecede indiriyor aşağı. Evet… Avrupa batmayacak, çoktan battı çünkü… Pisliğe battı!

 

Sürdürülebilir Şerefsizlik: Çin ve Avrupa

Sürdürülebilir kalkınmanın yolları aranıyordu “bizim” batıda, meşhur “sustainable development” dediğimiz şey. Yani çevreyi kirletmeden, yerel kültürü ezmeden, işçiyi sömürmeden zenginleşmek. İsterseniz gerçekçi olalım, “fazla” kirletmeden diyelim, fazla ezmeden, fazla sömürmeden. Avrupa’da bunun daha iyisini icad ettik, sadece 3 gün önce: Sürdürülebilir Şerefsizlik.

Azıcık şerefsizlik, katlanılabilir, alışılabilir seviyede bir şerefsizlik!

Avrupa Birliği krizden kendi imkânlarıyla kurtulacağını ilân etmişti. Ne İrlanda ne Yunanistan… yüzüstü bırakılmayacaktı, AB’nin gücü buna yetecekti. 26 ekim günü bu “garantinin” tam ters yönünde iki DEV adım atıldı:

        AB yöneticileri IMF garantisinde özel bir fon açılmasını onayladılar: Çin ve Rusya gibi “yükselen” ülkelerden gelecek “katkı” ile beslenecek bir fon!

         Çin bu fon kanalıyla AB’ye borç vermeye hazır olduğunu resmen ilân etti.

26 ekim 2011 tarihi tıpkı Pearl Harbour saldırısı ya da Berlin duvarının yıkılması gibi tarihi bir gün. Bir dönüm noktası. 1948’deki Marshall Planı’ndan bu yana Avrupa siyasetinin girdiği en keskin viraj. Neden?

AB ülkeleri Türkiye de dahil bir çok ülkeye demokrasi ve özgürlük dersi vermeye alışmışlardı. Bunu yaparken de maddî güçlerini bolca kullanıyorlardı: “Kaka-pis” ülkelere kredi verMEyerek, teknoloji transferine sınır koyarak, dış ticaretlerini sınırlayarak,… Örnekler çok(l).

Avrupalı siyasetçiler yakın zamana kadar Çin’i de eleştirebiliyorlardı. Meselâ işkenceleri, işçi sömürüsünü, Tibet’in işgalini… Ancak Avrupa ekonomisi fonlar ve IMF kanalıyla Çin’e bağımlı hale gelirken/getirilirken bazı taşların da yerinden oynayacağı muhakkak. İnsan hakları ve tabiat gibi “alınıp satılmaz” varlıkları koruyan kanunlar da artık bir tür piyasada arz-talep dalgalanmalarına maruz kalacak. Hukuk’a ikame edilen Piyasa günlük hayatımızı doğrudan etkileyecek. (Bkz. Ticarî bir mal olarak “Adalet”)

Bu noktada önemli bir ayrımın altını çizmek isterim: İnsan hakları, doğaya saygı gibi kriterler açısından hemen bütün ülkelerin tenkid edilecek yanları vardır. Bu yüzden her ülkeyi “neden filanca diktatörle ticarî/diplomatik ilişkin var?”û\ye eleştirmek mümkündür. Hüsnü Mübarek’in,

Kaddafi’nin veya İsrail’in göstere göstere yaptığını bir çok “cici” batı ülkesi de çaktırmadan yapar. Bu makale kapsamındaki eleştirinin hedefi devletlerin tek tek ahlaksızlık yapması değil, bu önemli. Tarihi bir dönüm noktası olarak nitelediğim AB’nın ayağına kurşun sıkması. Bir başka deyişle demokratik bir yapı olan  AB’nin totaliter bir yapı olan Çin’e boyun eğmesi. Hem de sürdürülebilir” bir biçimde! Zira “AB’yi krizden kurtarma” operasyonu basit bir ticarî çıkar ilişkisi içinde değerlendirmek hata olur. Miktarların yüksekliği ister istemez “yapısal” bazı neticelere gebe. Açalım: Fransız ve Alman uzmanlara göre halen AB’nin kamu borcunun 500 milyar avroluk bir bölümü zaten Çin’den alınmış. Dış ticaret fazlası sayesinde Çin’in elinde biriken 3200 milyar dolar ise esas olarak Amerikan doları. ABD’ye güveni giderek azalan Pekin bütün yumurtaları aynı sepete koymaktan bıktı ve fazla alternatifi de yok. 2010 yılında AB’nin GSMH’sının 12.268 milyar avro olduğunu dikkate alırsak Çin’den gelen bu desteğin(?) ne derecede “yapısal” sonuçlar doğurabileceği daha net anlaşılabilir sanıyorum. (Bkz. “Devlet kapitalizmi” ve Sovereign wealth fund meselesi: ing. fr.)

Sonuç

Bir yanda “fazla” parasını yatıracak yer arayan, anayasasına göre “serbest piyasa” taraftarı bir proleterya diktası olan Çin var. Diğer tarafta hukuktan ödün vermiş, kendi bankacılarına söz geçiremediği için iflasa doğru giden, “demokratik” bir Avrupa Birliği; tıpkı ABD gibi. Avrupa Birliği kendi vatandaşını köle olarak çalıştıran totaliter Çin’den hayatî bir maddî yardım almaya hazırlanıyor. Çin daha şimdiden politik tavizler konusunda şartlarını dayatmaya başladı. Üstelik AB’nin alacağı bu yardım kârlı alt yapı harcamalarında kullanılMAyacak. Krize sebep olan bankacılara verilecek. Bundan sonra ne olur? Avrupa’da devletin aslî görevlerinden “istifa” edişine tanık olabiliriz. Sosyal güvenlik, adalet, eğitim, sağlık, iç güvenlik hizmetlerinde çok ciddi bir gerileme.

Avrupa’da demokrasiyi kıymetli yapan ne varsa Piyasa’nın ezici gücü karşısında fazla direnemeyecektir. Basın özgürlüğü ve bağımsız yargı da dahil. Evet, gerçekten tarihi bir viraja girdik. Sarkozy ve Merkel sürdürülebilir şerefsizliğe oynuyorlar. Ama sürdürülemez noktalara savrulabiliriz.

Dipnotlar

Tabi işlerine geldiği zaman Saddam (Irak), Mübarek (Mısır), Kaddafi (Libya) gibi en kanlı diktatörlere yardım etmekten geri durmadılar; bu da “oyunun” bir parçası idi. Ama AB ülkelerinin sahip oldukları ekonomik güç, medyatik güç ve diplomatik güç bir araya gelince “kaka-pis” ilân edilen devletlerin bir itiraz fırsatı olmuyor. Batının çıkarına endeksli bu ahlâk(!) sayesinde İran “terörist” ilân edilebiliyor, Afganistan’da bir kaç teröristin(?) saklandığını bahane eden ABD ordusu kadın çoluk çocuk demeden yüzlerce masum sivili öldürebiliyor.

Kaynak dergiler ve kitaplar Dergiler

1.       The relationship between credit default swap spreads, bond yields, and credit rating announcements Uournal of Banking and Finance1J. Hull, M. Predescu, A. White

2.       Credit default swap spreads as viable substitutes for credit ratings: [University of Pennsylvania Law Review1, Mark J. Flannery, Joel F. Houston, Frank Partnoy

3.       The British Marksman Who Refused to Shoot Washington. How Thomas Jefferson’s Hatred of Banks Led to the Panic of 2008. \American Historv, N° 44. 20091

Kitaplar

1.       Writings on Money, Banking & Public Debt (Excerpts from the Memoirs, Correspondence and Private Papers), Thomas Jefferson

2.       The Great Financial Crisis: Causes and Consequences, John Bellamy Foster, Fred Magdoff

3.       The Financial Crisis lnquiry Report, Authorized Edition: Final Report of the National Commission on the Causes of the Financial and Economic Crisis in the United States,

Financial Crisis lnquiry Commission

4.       Dark Markets: Asset Pricing and Information Transmission in Over-the-Counter Markets, Darrell Duffie

5.       İnside the Over-the-Counter Market in the UK, Tom Wilmot

6.       Regulation of over-the-counter markets: Hearings before the Committee on banking and currency, United States Senate, Seventy-fifth Congress, third session, on S. 3255 by United States. Congress. Senate. Committee on Banking and Currency

7.       A Demon of Our Own Design: Markets, Hedge Funds, and the Perils of Financial Innovation Richard M. Bookstaber

8.       Engineering the Financial Crisis: Systemic Risk and the Failure of Regulation, Jeffrey Friedman, Wladimir Kraus

9.       The Quants: How a New Breed of Math Whizzes Conquered Wall Street and Nearly Destroyed İt, Scott Patterson

10.    Misunderstanding Financial Crises: Why We Don’t See Them Corning, Gary B. Gorton

11.   The Origin of Financial Crises: Central Banks, Credit Bubbles, and the Efficient Market Fallacy, George Cooper

12.   Web of Debt: The Shocking Truth About Our Money System and How We Can Break Free Ellen Hodgson Brown, Reed Simpson

13.   The Two Trillion Dollar Meltdown: Easy Money, High Rollers, and the Great Credit Crash, Charles R. Morris

14.   Too Big to Fail: The İnside Story of How Wall Street and Washington Fought to Save the Financial System–and Themselves, Andrew Ross Sorkin

15.   Casino Capitalism: How the Financial Crisis Came About and What Needs to be Done Now Hans-Werner Sinn

16.   On the Brink: İnside the Race to Stop the Collapse of the Global Financial System, Henry M. Paulson

17.   The Credit Default Swap Basis (Bloomberg Financial), Moorad Choudhry

18.   The New Paradigm for Financial Markets: The Credit Crisis of 2008 and What İt Means, George Soros

19.    Derivatives: Markets, Valuation, and Risk Management, Robert E. Whaley

20.    Fundamentals of Derivatives Markets, Robert L. McDonald

21.    Derivatives Demystified: A Step-by-Step Guideto Forwards, Futures, Swaps and Options,

An d re w Chisholm

22.    Crisis Economics: A Crash Course in the Future of Finance, Nouriel Roubini

23.    Lessons from the Financial Crisis: Causes, Consequences, and Our Economic Future, Robert Kolb

24.   Shadow Banking and Its Role in the Financial Crisis (Global Recession – Causes, Impacts and Remedies) Devin A. Jenkins, Marlin I. Collins

25.   Chain of Blame: How Wall Street Caused the Mortgage and Credit Crisis, Paul Muolo,

Mathew Padilla

26.    Bailout Nation, with New Post-Crisis Update: How Greed and Easy Money Corrupted Wall Street and Shookthe World Economy, Barry Ritholtz

27.    Money and Power: How Goldman Sachs Came to Rule the World, William D. Cohan

28.    ChasingGoldman Sachs: How the Masters of the Universe Melted WalI Street Down…And Why They’ll Take Us to the Brink Again, Suzanne McGee


Banka Ordudan Tehlikelidir

Gözden geçirilmiş ikinci sürüm

Mehmet Yılmaz

Bu yazı Derin Düşünce Fikir Platformu’nun okurlarına armağanıdır.

www.derindusunce.org

YETKİSİZLİĞİ KARŞILAMA YETKİSİ Mİ?


ODO MARQUARD

Odo Marquard, 26 Şubat 1928’de Almanya’da, Pomeranya bölgesindeki Stolp’ta doğdu. Öğrenimini 1934-1945 yılları arasında Kolberg (Pomeranya), Santhofen (Allgäu) ve Falkenburg’da (Pomeranya) sürdürdü. Volkssturm’de savaş nedeniyle tutuklandı (1945).

1946’da Treysa’da (Hessen) olgunluk sınavını veren Marquard, 1947-54 arasında Münster (Vestfalya) ve Freiburg’da felsefe, Alman dili ve edebiyatı, Protestan Teolojisi ve Köktenci Katolik Teolojisi öğrenimi gördü. Ayrıca sanat tarihi ve tarih incelemeleri yaptı. 1954 yılında doktora tezini yazarak doktor unvanını aldı.

Odo Marquard 1955-63 yılları arasında Joachim Ritter’in yanında Münster Üniversitesi’nde asistanlık yaptı. 1963 yılında Aşkınsa! Felsefenin Gücünü Yitirmesi. Felsefede Daha Yeni Bir Ruhbilimciğinin Felsefi Birkaç Nedeni adlı çalışmasıyla doçent oldu ve Münster’de felsefe doçentliğine kadrosuz olarak atandı.

1965-67 yıllarında Bielefeld Üniversitesi kurucu kurul üyeliği yapan Odo Marquard, 1965’ten bu yana GieBen Justus Leibig Üniversitesinde kadrolu profesör olarak çalışmaktadır: Bu okulda felsefe bölümü başkanı, 1971’den başlayarak ilk önce kurul sözcüsü, sonra yönetim kurulu üyesi ve Felsefe ve Temel Bilimler Merkezi’nin yönetici başkanı olarak görev yapmıştır.

*************

FELSEFENİN YETKİSİ VE YETKİSİZLİĞİ ÜZERİNE

Çin’de bir cellat yarışında ikinci finalistin yarışı kazanma zorunluluğu adına sıkıntılı bir duruma düştüğü, kendisini geçen rakibi tarafından hemen hemen önüne geçilemez bir kesinlikle boynunun vurulduğu anlatılır. Heyecan doruktadır. Yarışı kazanan finalist, keskin bir kılıçla darbesini indirir. Buna karşın boynu vurulanın kafası düşmemiştir; görünüşe göre henüz boynu vurulmamış suçlu hayretle ve soru sorarcasına cellada bakar. Bunun üzerine cellat ona şöyle der: Başınızı eğin, bakalım.

Beni ilgilendiren, bu kafanın, başını eğmeden önce ne düşündüğüdür; çünkü bu durum felsefenin kendisi hakkındaki düşünceleriyle benzeş olsa gerek.

Bay Kringes’in onuruna düzenlenen törensel bir olaya bir cellat yarışmasının çağrışımını yüklemek yakışıksız görünebilir. Böyle olmakla birlikte sonuç olarak burada filozoflar toplanmış bulunmaktadır ve şüpheli bir durum olduğu takdirde onlar neden söz ettiğimi bilir. Gerçi, kendimi hariç tutmam gerekirse, filozofların kafalarının olduğu tartışılmaz bir şeydir; çünkü ne de olsa bu onların zanaat aracıdır ve ayrıca onların kafa işi yaptığı da tartışılmazdır. Ama bu kafalar ne denli sağlam durmaktadır? Bu, emir kullarının buyruğu üzerine felsefenin yetkisi ve yetkisizliği hakkında konuşulması gereken ve buna karşın zorunlu bir biçimde felsefenin kafasını hâlâ açıkça yukarıda taşıdığı olgusuyla bağlantılı olarak, yetkisinin radikal indirgemeleri sayesinde felsefenin boynunun vurulmasına ilişkin yazgısının söz konusu olması gereken gerçek ya da en azından -ve belki de daha acileğretilemesel bir soru(n)dur. Bu konuyla ilgili görüşlerimi iki bölümde ortaya koymak istiyorum: İlk bölüm felsefenin yetkisinin indirgenmesinden felsefeye bakışı; ikinci bölümse felsefenin indirgemeye karşılık bulmasından felsefeye bakışı konu almaktadır.

  1. Şu halde ilk olarak birkaç genel sezdiriyle felsefenin yetkisinin indirgenmesi üzerine… Nedir yetkinin anlamı? Sözcüğü rekabetin sözlüksel alanına yerleştirebilen fikirlere göre düzenlenmiş kapsamlı sözlükle filolojik bir ilişki kurmaksızın, terminoloji tarihi çalışan hukukçularla hukuksal bir ilişki kurmaksızın, blastem araştırmacılarıyla biyolojik bir ilişki kurmaksızın, Chomsky’le dilbilimsel bir ilişki kurmaksızın, Habermas’la iletişimsel bir ilişki kurmaksızın yetki kavramına ilk olarak olabildiğince muğlak yaklaşıyorum. Yetkinin yetki alanıyla, yetiyle, hazır olma durumuyla ve tam da felsefede en başından beri kesinlikle hesaplanamayan yetki alanı, yeti ve hazır olma durumunun bir çatı altında bulunmasıyla açık bir şekilde ilgisi vardır. Çünkü hiçbir konuda yetkili olmayan ama bazı şeylere yetisi olan ve her şeye hazır olan filozoflar hep olmuştur: Bu durumun felsefe için bütüncül ve kesinlikle yerinde olup olmadığı iki bin yıl önce tartışılabilir bir soru değildi, bugünse tartışılabilir bir sorudur bu; böylece bu düşüncenin içine, felsefe ve yetkisiyle ilgili olarak ilk önce tarih girmektedir. Felsefenin yetkisinin ne olduğunu ona sadece tarihi söyleyebilir; yalnız bu, felsefeye yetkisinin azalmasında bir ilerleme olduğunu söyler: Felsefe tarihi, felsefenin yetkisinin indirgenme tarihidir.

O,bu indirgenme tarihi işte buradadır ve hızlılık sağlanması için kurgusal kısa öykü gibi anlatır:

Felsefe ilkin her konuda yetkiliydi; ardından felsefe bazı konularda yetkiliydi ve en sonunda felsefe sadece tek bir konuda, yani kendi yetkisizliğinin itirafı konusunda yetkilidir. Bu şöyle süregelmiştir:

Sıkıntılı yaşamı boyunca felsefeye en azından üç kere meydan okunmuş, yapabileceğinden daha fazlası ondan beklenmiş ve böylece sonunda yorgun düşürülmüş ve yetkilileri, yani rakipleri tarafından, hem de yetkideyken yarış dışı bırakılmıştır. Burada kurtarıcı (soteriolojik) -erken, yani Incil’den bu yanabir meydan okuma ile teknolojik ve siyasal -geç, yani burjuva ve sözde geç bur) juvabir meydan okuma vardı. Kurtarıcı meydan okuma, felsefeden insanları kurtuluşa götürmesi isteminde bulunuyordu; ancak felsefe bunu yapamadı ve bu durum, Hıristiyanlık felsefeye üstün geldiğinde ortaya çıktı: Böylece olan felsefenin kurtuluş yetkisine olmuş ve felsefe yardıma muhtaç duruma düşmüştü; bir süre ancilla theologiae (tanrıbilimin hizmetçisi) olarak barındı. Teknolojik meydan okuma, felsefeden insanları yararlı bilgiye götürmesi isteminde bulunuyordu; ancak felsefe bunu yapamadı ve bu durum, sağın (müsbet) bilimler felsefeye üstün geldiğinde ortaya çıktı.Böylece olan, felsefenin teknolojik yetkisine olmuş ve felsefe yardıma muhtaç duruma düşmüştü; bir süre ancilla scientiae (bilimin hizmetçisi) olarak, bilim kuramı olarak barındı. Siyasal meydan okuma, felsefeden insanları eşit mutluluğa götürmesi isteminde bulunuyordu; ancak felsefe bunu yapamadı ve bu durum; etkinlikle olsun, olabilirlik, olasılık ya da kurumsallık eğilimiyle olsun, siyasal uygulama felsefeye üstün geldiğinde ortaya çıktı. Böylece olan felsefenin siyasal yetkisine olmuş ve felsefe yardıma muhtaç duruma düşmüştü; bir süre ancilla emancipationis (kurtuluşun hizmetçisi) olarak, (ya da kadın-erkek eşitliğinden ötürü bağımsızlığın uşağı olarak diyelim), tarih felsefesi olarak barındı. Kurtuluş, teknoloji ve siyaset adına yararların, ayrılığa göre biçimlenmek üzere en azından felsefeye rastgelmiş olmasının ve belki de rastgelmesinin, bu istemler ve kayıplar tarihi çerçevesinde anlamlı olup olmadığı kuşkuludur. Felsefenin sağduyu ve gerçekçi aklı, aslında karşı olduğu kendi günlük gerçekliğinden kurtarması gerektiğinin ve gerçekten gerektiği takdirde kurtarabileceğinin profesyonel filozofların yerine getirilemez bir arzusundan daha fazla bir şey olduğunu, kuşkuyla karşılıyorum. Felsefeyi, insanı yanılgılardan koruyan bir muska gibi gören insanlar elbette vardır; bununla birlikte Niels Bohr tarafından anlatılan bir anekdotta söz konusu edilen nal’ın tam tersine, felsefe, kendisine inanıldığında hiçbir işe yaramaz. Bu şekilde felsefenin zaten hiçbir zaman sahip olmadığı yetki tekeliyle, yaşam bilgeliğiyle ilgili olan alana değinilmiştir.Felsefenin anlatımı söz konusu olduğunda, en azından şairler hep onun rakibi olmuştur. Felsefenin bir alanı böylece tehlikeye girmiş olmaktadır. Eğer tanımlanabilirse felsefe; henüz yaşlı olmayanların yaşlılık bilgeliği, henüz bu bilgeliği taşımayanların kendileri için ve kendileri aracılığıyla edindiği yaşam deneyiminin görüntüsüdür. Biyolojik süreç burada bu yetkiye saldırıya dönüşmüştür. Kimi zaman fark edilmese bile, ne de olsa filozoflar da yaşlanır ve ondan sonra felsefenin yerine gerçek yaşlılık bilgeliğini koyabilirler ve felsefeye gereksinmezler; sadece şimdilik ve ara sıra bunun böyle olduğunu tahmin ediyorum. Böyle olmakla birlikte henüz hiç yaşam deneyimi olmayanların yaşam deneyimi ve henüz yaşlı olmayanların yaşlılık bilgeliği olması, sonuçta yalnızca felsefenin tanımının olası bir parçası değil, aynı zamanda anımsatma görevinin olduğu ve tam da bu yüzden geçerliliğinin yadsındığı yerde -ki bu ona onur vermektedirtir. Bilimlerinin de gerçek tanımının bir parçasıdır. Çünkü bazı şeylerin rizikolu olarak reforma uğradığı yerde, bu rizikonun başarı için denetimle anımsanma yasağı tarafından çalışılmasıyla ilgilenmek akla uygundur. Felsefe, tin bilimlerinden daha mı iyi anımsatır? Elbette pek değil. Böylece felsefe, geçen yüzyıldan bu yana diğer yetki kaybından ötürü umudunu bağladığı bu anımsatan bilimlerde belki de son yetkisi olan anımsatma yetkisini kuşkulu duruma soktuğu bir yetkili geliştirmiştir. Felsefenin yetkileri, felsefe yetkisizliğinde sona erecek şekilde açıkça akıp gitmektedir. Bu, felsefenin tüm bu sorunlarda söyleyecek hiçbir şeyi olmadığı anlamına gelmemektedir; ancak felsefe, çoğunlukla gelecek için umut vaat etmeyen bir yetkiliye, en uygun koşulda ise yardımcı role dönüşmüştür. Eğer başrol gerçekten iyi ve üstelik kesinlikle uygunsuz değilse, yardımcı rol olmak neye yarar? Felsefe sona ermiştir; felsefenin sonundan sonra felsefeyle uğraşmaktayız. Ne yapmalı? Burada Lenin’i değil, Schiller’in “Yeryüzünün Bölüşümü”nü alıntılıyorum. Ne yapmalı, der Zeus, dünya elden gitti; ancak bu durum karşısında Schiller’de, Zeus’un getirdiği tek yapıcı yardım önerisi filozofa değil, şaire yöneltilmiştir. Zeus özellikle filozofa yardım etmez. Durum değişmemektedir: Felsefenin yetki durumuna ilişkin haber, yanlış bir toplantı duyurusudur.

Ancak bu gerçekten doğru mudur ve böyle mi olmak zorundadır?

Felsefe için artık yetkiler, belki de sadece artık yetkiler değil, çok önemli yetkiler bile olabileceğini seve seve eklemek istiyorum. Bununla birlikte bu konu hakkında kişisel olarak konuşmak için yeteri kadar yetkim yok; çünkü bu konuda yetkili değilim, bunu yapacak durumda değilim; ancak gerektiğinde de buna hazırım. Bunu kısaca açıklamama izin verin. -En azından kibarlık nedeniyle bu konuda yetkili değilim. Sadece uzaktan da olsa etki uyandırmak kibarlığa sığmazdı. Münihliler’in kendilerinin belki de tek olarak tanıdığı bir yetkinin değerini takdir etmek için bir yabancıya, kuşku uyandıran yaşamını Vogelsberg eteklerinde geçiren ve bu nedenle de Güney Hessen temel folklörünün nonkonformist bölümlerinde zaten yetkili olan Pomeranya arkalarında doğan kaçınılmaz bir Doğu Frizyalı’ya, gereksinimleri vardı.Ben, yetersizlikten dolayı böyle bir yetkinin değerini takdir edecek durumda da değilim. Çalışma yerim saflık enstitüsü değil, kaybolmuş yetki arayışındaki bir enstitü ve yoğun çaresizlik merkezidir. Şaşkınlıktan, dünyanın güzel, iyi ve doğru düzenini sergilemek için onun iyiliği adına adressiz şükran duygusundan kaynaklanan kuram, böyle duygusal bir filozofa zor gelmektedir. Aslında o, kötü bir şaşkındır; çünkü gerçekten şaşırdığı tek şey, geçici ve olasılık dışı olarak kurtulmuş olmaktır. Felsefenin varlığını koruyan yetkileri üzerine fikir yürütmeye yine de hazırım. Felsefenin yetki kaybının tüm bu süreci sonuçta çok farklı bir şekilde, bir kamulaştırma yolu olarak değil de, bir rahatlama yolu olarak anlaşılabilir. Çünkü felsefenin bu görev kaybı, gerçekte onun için belki de bir özgürlükler kazanımıdır. Felsefenin görevinden uzaklaştırılması, onun yükünü hafifletme anlamına gelebilir; felsefenin eğer şimdi hiçbir zorunluluğu yoksa, o zaman bu onun artık hemen her şeyi yapabileceği anlamına gelebilir. O halde böylece felsefe için geriye bir hayli şey kalmıştır. Çünkü sonuç olarak felsefenin tartışma götürmez görevleri vardır: Felsefe tarihi ve kuşkusuz matematikle ortak yaşayan (simbiyoz) mantık. Aslında ortak yaşamalar (simbiyozlar) her şeyden önce tek bilimlerin temel felsefesi için önemlidir. Heidegger’in ifadesine göre, bu bilimlerde temel bunalım yetisi kadar felsefe vardır. O halde onun temel bunalımı önlemek için aldığı bütün önlemler süreğen bir felsefi görevdir. Ancak bu konuda gerçekten kim yetkilidir? Arı filozoflar mı? Yoksa her defasında cam yanan bilimin bilim adamları mı? Arı filozoflar dönemi kapanmıştır. Filozoflar arılık üzerinde ısrar ettikleri yerde, sonuç olarak felsefeyi yitirirler. O halde bilimlerin temel yetkisi nasıldır? Burada kuşkular açıkça olası ve uygundur; bunları kısmen bir felsefe kollokyumunda sadece umut, sevinç dolu şeyler söylenilirse hiç de iyi bir izlenim bırakmayacağından, kısmen de düzensel, deyim yerindeyse düzen-dizemli nedenlerden ötürü dobra dobra ifade ediyorum. Tıpkı o ünlü gelincik gibi, uyak uğruna neler yapılmaz; her şeyden önce felsefenin yetkisinin radikal indirgenme tarihinde sürekli ısrar etmeseydim, düşüncem hiçbir biçime ve hiçbir düğüm noktasına ulaşmazdı. O halde önemle şunun doğru olduğunda ısrar etmek üzere yineliyorum: Felsefe ilkin her konuda yetkiliydi; ardından felsefe bazı konularda yetkiliydi ve en sonunda felsefe sadece tek bir konuda, yani kendi yetkisizliğinin itirafı konusunda yetkilidir. Eğer bu böyleyse, o zaman felsefe için geriye hiçbir şey kalmamakta, yani sadece arı, katıksız, çıplak yetkisizlik ve ayrıca Sokrates’i alıntılamak gerekirse, sadece çok küçük tek bir ayrıntı, kuşkusuz sokratçı olmayan ve felsefeyi daha az sorunsal değil, aksine büsbütün sorunsal kılan bir ayrıntı, radikalce yetkisizleşen felsefeye bakışla felsefenin yetkisizliğini karşılama yetkisi adını vermek istediğim şey kalmaktadır.

2. Şimdi bu yetkisizliği karşılama yetkisi üzerine iki ön görüş, iki ara görüş ve bir son görüş bildirmek istiyorum. Daha önce de söylenildiği üzere belirlenmiş olan konumu kendine özgü bir şekilde ele aldığımı ilkin burada hissedeceğinizi tahmin ediyorum. Aslında burada beni ilgilendiren şey, felsefenin yetkisinin sonsuz küçüklükteki alanı ve yetkisizliğinin sonsuz büyüklükteki alanı arasındaki sınır değildir, aksine beni ilgilendiren şey bir sınırsızlık, yani yetki ve yetkisizliğin alaşımıdır. Felsefede böyle bir alaşım, benim felsefenin yetkisizliğini karşılama yetkisi adını verdiğim şeydir. Şu halde ilk olarak bu konu üzerine iki ön görüş:

  1. Felsefede bu yetkisizliği karşılama yetkisinin, kendi yetkisizliğiyle bir hayli ilgisi vardır: Çünkü sadece bir şeyin eksik olduğu yerde, eksikliğin karşılanması gerekir. Bu durumda felsefenin yetkisizliğini karşılama yetkisi her şeyden önce onun yetkisizliğinin bir bulgusudur.
  2. Sadece felsefenin yetkisizliği olsaydı, bu yetkisizliği karşılama yetkisi ve aynı zamanda felsefenin yetki nostaljisi de olmazdı. Ben dahil, herkes nostaljiden söz ediyor. Felsefe, önemli olmanın özlemini çekmekte ve şu an gereksiz de olsa hâlâ önemli olduğunu unutamamaktadır. Gerçi felsefe, yetkisiz olarak gerçekten de gereksizdir; ancak yalnızca böyle değil, ayrıca yararlı olmayı çok seven, yetki özlemi çeken gereksiz bir şeydir ve mutsuzdur. Katıksız gereksizliğe geri çekilmeye kesinlikle katlanamamaktadır. Bu durum, her şeyden önce daha çok dokunaklı bir görüntüyle, ücretsiz yan etkinlikler için filozofların duyduğu coşkuyla doğrulanmaktadır. İnsan etkin, filozofsa yan etkinliklerde bulunan bir canlıdır; profesyonellik dışı kendi kendini doğrulama etkinliklerini geliştirmektedir. Ayrıca bu arada bunun sahte hukuk bilimine gösterdiği bildik eğilim, sadece, felsefeden kovulan matematiğin, kovulduğu için aldığı gizli bir öçtür. Matematik felsefeden uzaklaştığı yerde, filozofların ve yalnızca filozofların hukuksal mantık olarak kabul ettikleri şeyin içine girdiği o vakumu meydana getirmektedir. O halde filozoflar özerklik fetişistleri; köktenci istatistikçiler; kuruluş ve opera danışmanları; bilim turistleri; disiplinlerarası yarış sporcuları; planlama, tüzük ve yasa yapımcıları; genel şeffaflığın çok etkili, ancak kendini dışarıya pek belli etmeyen siyasileri, yani şeffaflığın karanlık adamları; gezici gönül avutucuları ve yerel politikacılar; dolaylı ve dolaysız bilirkişi olarak kuru sel üreticileri; ikincil salon kahramanları, vs. olmaktadır. Bu arada, kendi gerçekliğinin kanıtı olarak kan dolaşımı bozukluğu arayışındaki kalp sektesinin varlığında her zaman, Gehlen’ın bitkinliğe kaçış adını verdiği şeyi başarmaktadırlar. Sızlanıyorum, öyleyse varım ve yararlıyım. Bu nedenle -şu an filozoflar, kendi konularıyla ilgili hizmetlerini gerektiğinde yan etkinliklerle yerine getirecek kadar yetki özlemi çeken ve yararlı olmayı mutsuz bir şekilde çok seven gereksiz kişiler olduklarından-, gereksizlik, sadece gereksizliğin yararlılığı kuramına yaklaştığı yerde mükemmel olmasa da savunu ulamı olarak dindirici bir işlev görmektedir. Böylece eskiden kibar insanlarda kadınlardan ve hizmetkârlardan kurtarılan Veblen’ın temsilci boş zaman ulamı filozoflara değin yayılmaktadır; çünkü filozoflar çoğunlukla gerçekten de işte bu kibar insanların arayışında olan boş zamanı boş temsilci tembellerdir. Bu nedenle hükmedenlerin yanında durmayı, ama daha çok geleceğin hâkimlerinin ve en çok da daha şimdiden hükmeden geleceğin hâkimlerinin yanında durmakla birlikte kendi kendilerinin yanında durmalarını da olası kılan o sınır durumunu severler. Bu rolle kuşkusuz uzun zamandır başkaları tarafından üstün gelinen filozof, statü simgesi bir asalak haline gelmektedir. İster sahiplerin, ister işlevselliğin egemenlik alanında olsun, -durum, bu noktada aynı kapıya çıkmaktadır. Filozof bununla gerçekten de birinin yaşamının ötekinin ölümü olduğunu; insanların öteki insanların acılarıyla; özgürlüğün kölelikle; eşitliğin farlılıkla; görmenin görmezlikten gelmekle; mutluluğun mutsuzlukla beslendiğini simgelemektedir. Bu böyledir ve böyle değil değildir. Asalaklık her zaman kendiliğinden anlaşılır. Bu önermeyi geçerli kılmamayı istemek ve buna karşın açıkça asalak olmak; işte felsefe budur. Felsefe, vicdan sahibi olduğu yerde, vicdana acı çektirmekte ve etkisini değil; ama burada biraz olması gereken yetkilerini kaybettiği yerde, doğrudan doğruya ve bu yüzden de korunmasızca bu acıya maruz kalmaktadır. Yetki nostaljisi adını vermiş olduğum şey, bu acıyı telaffuz etmekte ve onu karşılamalar (telafiler) yönüne doğru yönlendirmektedir. Felsefe bu acının karşısında ya kendinden ümitsiz olmamayı ya da kendinden ümitsiz olmayı isteyerek kendi kendini yatıştırmakta ve bu da felsefenin, yetki nostaljisinde ya yetkinin ya da nostaljinin üzerini çizdiği anlamına gelmektedir: Felsefe ya yetki kaçağına dönüşmekte ve yetkisiz nostaljinin, yani güzel duygularla bağımsız / mutlak yetkisizliğin peşine düşmekte ya da yetki mekânına dönüşmekte ve nostaljisiz yetkinin, yani yüce istemlerle bağımsız / mutlak yetkinin peşine düşmektedir. Bu şekilde felsefe, davasında ya adres ya da adreste bulunan olmaya; ya sorumluluğunun bilincinde olmamaya ya da kendisi sorumlu olmaya çalışarak vicdan sahibi olmanın acısından kaçıp kurtulmak istemektedir. Vicdan sahibi olmaktan ya hiçliğin değişik biçimlerine ya da vidanın kendisi olmaya kaçmaktadır. Bu vicdan sahibi olmanın karşısında felsefenin yetkisizliği karşılaması, vicdan sahibi olmaktan ya felsefenin hiç de mevcut olmamasından ibaret olan o bütüncül yetkisizliğe kaçış ya da felsefenin bağımsız / mutlak dünya vicdanı olmasından ibaret olan o bütüncül yetkiye kaçıştır. O halde filozof sadece kaçık, sadece yargıçtır; bu ikisi gerçekten birbirinden ayrılabildiği takdirde de ya biri ya da diğeridir. Şimdi burada üzerinde durduğum yetkisizliği karşılamanın her iki olasılığını, bir başka deyişle felsefenin bağımsız/ mutlak merci olarak biçimlendirilmesini ya da felsefenin kendi kendisini hâlâ yaşamaya yatkın bir hiçliğe dönüştürmesini, felsefenin çok eski bölüntülerinin, dogmacılığın ve kuşkuculuğun yedek şekli ve ardıl biçimi temelinde iki kısa ara görüşle birbiriyle ilgili olarak art arda karakterize etmek istiyorum.
  • Dogmacılık, bugün, kendisine eleştiri adını vermektedir ve daha önce de söylediğim gibi, vicdan sahibi olmaktan vicdanın kendisi olmaya kaçışla felsefenin bütüncül yetki durumudur. Freud’un üstben’in ekonomisi kuramında bana, vicdanın kendisi olmakla kendisini vicdan sahibi olma zorunluluğundan kurtaran birinin bu oldukça rahatsız edici bağlantısına değinilmiş gibi gelmektedir. Ancak bunun böyle olmaması gerektiği, eleştirinin neden çoğunlukla eleştiriden ötürü değil de, tam da bu sakınma kazanımıyla aklanarak çekici olabileceğini açıklamaktadır. Bu nedenle eleştiri kurumu içinde aklanmadan söz edilemez. Bu konuya çok yakınlaşır. Eleştiri her şeyden kuşkulanır, her şeyi dava eder ve yargılar. Bu özelliğiyle eleştiri, bir geleneğin içindeki adımdır. Çünkü ilkin dinde tanrı insanları yargılamakta, ardından teodise’de insanlar tanrıyı yargılamakta ve sonra eleştiride insanlar kendi kendilerini yargılamaktadır. O halde eleştirinin yargısı, kendi kendini yargılamadır ve bu da yorucudur. Bu nedenle eleştiri davalı değil, davacı olma yolunu seçmektedir; yargılanmamak için yargılayarak kendi kendisini aklamaktadır. Eleştiri kendisinin değil, sadece başkalarının sahip olduğu o üstben olarak üstben’den çözülmektir. O halde eleştiri, kendinde ve kendisi için mahkûm edilmiş durumdan zaten kendi kendine kurtulmuştur. Öyleyse mahkûm edilmiş durum başkalarıdır. Eleştiri, tüm mahkûm edilmiş durumlar başkaları olacak şekilde ve eleştiri olma özelliğiyle, felsefenin kendisi de gerçekte insanların olamayacağı bağımsız / mutlak dava edilemeyen, sadece kendisi ve sadece başkalarını yargıladığı için yargılanamayan bağımsız olarak, mutlak bir şekilde kurtulmaktadır. Felsefe vicdan sahibi “idi”; ancak bunu bağımsız / mutlak şekilde önde olarak arkasında bırakmıştır. Bunun yerine felsefe şimdi vicdanın kendisi ve üstelik bağımsız vicdanın kendisi ve üstelik mutlak vicdanın kendisi “olmuştur”. Kurumsal vargılar, ayrılıkçı olma özelliğiyle felsefeye denk düşen şeyi elbette çok uzağa taşımaktadırlar; felsefenin olabildiğince yararlı bir merkezi kurum olma organizasyonu bağlayıcı değildir. Çünkü şimdi olduğu üzere mutlak olan felsefe sadece merkezi değil, aynı zamanda her yerde ve her şeyde mevcuttur: Eleştirel felsefe her şey ve bu nedenle de her şey eleştirel felsefe olmaktadır. Kendine özgü konusal alanları ve konu kavramlarını çözmekte, bunları aslında çekici yollar ve kırma yollan olan özgürlükçü düşünce kavramlarının yerine geçirmektedir. Bu yollar gelişimselliğe çekmekte ve buna karşılık direnci kırmaktadır. Eleştiri artık hiçbir konuyu tanımamakta, sadece önemlilikleri tanımaktadır; böylece her şey, felsefe ve siyaset; ütopya ve varlığını koruma; ana etkinlik ve yan etkinlik; şeffaflık ve görünmezlik; felsefe ve tek bilim; her uzmanlık dalı her uzmanlık dalıyla özdeş olmaktadır. Sadece uzmanlık dallan kendi kimliklerini kaybetmektedir. Bu şekilde -uzmanlık alığı olmaktan yararlı olduğu söylenilen birleştirilmiş toplu alık olma yolundaki ve değerlerin zorbalığı olmaktan önemlerin zorbalığı olma yolundaki bu birleştirilmiş toplu bilimin bağımsızlıktan, artık yalnızca bütün girişimlerin siyah değil, aynı zamanda her şeyde aynı şey düşünüldüğü ve farklı hiçbir şey düşünülmediği için bütün uzmanlık dallarının da gri olduğu özdeşlik dizgesinin militan karikatürüne dönüşme tehlikesi oluşmaktadır. Demek ki eleştiri; bu farklılığın gereksiz olduğunda olduğu gibi; yanlış olduğunda da -uygulamada büyük bir olasılıkla doğru, ancak uygun olmadığının belirtildiği üzerekötü olduğunu düşünmektedir. Çünkü eleştirinin yanında olmayan şey, onun karşısındadır ve öyleyse günahtır. Böylece hiçbir üyesinin sarhoş olmaması gereken bu zevk sarhoşu heyecanda işte tam da ayık kalanlar aforoz edilmiştir. Bilimler yeniden sapkınlığa yatkınlaşmaktadır. Bilimlerin araştırmaları ve sonuçları kurtuluş adma yeniden sansüre yenik düşmektedir. Bundan kurtulmak Yeni Çağ’dı; bunu eski durumuna getirmekse Karşı Yeni Çağ’dır. Bu durumun pahasına felsefe, eleştiri adı altında dogmacı bir şekilde bağımsız / mutlak yetkiyi aramaktadır.
  • Diğer olasılık, kuşkuculuğun karşıt biçimidir. Bu, vicdan sahibi olmaktan, giderek sorumlu olmama durumuna, yani felsefenin ya da filozofların var olmama durumuna kaçış yoluyla felsefenin razı gelinen bütüncül yetkisizliği durumudur. Burada kurtulmanın önemi, aklanmamın kazanımı, sakınmanın değerliği ne de olsa bu konu üzerinde uzun uzadıya konuşmayı gerektirmeyecek kadar bellidir. Böyle bir var olmama durumunun birçok türü vardır. Uğraşısı müzeler olan ya da şu ya da bu şekilde yolculuğa çıkan herkesin başka bir yerde olmasıyla var olmama durumu bilinen bir şeydir. Ancak sürekli var olmayarak da var olunmayabilir ve bu, belirli bir felsefi okulun ya da akımın konusu da değildir. Bu durum, karşılıklı konuşma henüz sona ermediği için yorumsayıcı yönden; ya da karşıtlık henüz gerçekleşmediği için diyalektik yönden; ya da sav hâlâ dokunulmaz olarak ortaya çıktığı için çözümleyici yönden; ya da kayıtsız şartsız bir kez daha Bororolar’a gidilmesi gerektiğinden insanbilimci yönden; ya da hâlâ her şey öncelikle gnosis’i daha yeter derecede ortaya çıkarmaya bağlı olduğu için tarihsel yönden; ya da hâlâ temelin ya da üstyapının beklenmesi gerektiği için ya da kimin beklenmesi gerektiğini bağımsız olarak saptayan şeyin beklenmesi gerektiği için tarih felsefesi yönünden; ya da tüm olasılık koşullan hâlâ bir arada olmadığı ya da pek çokları bir arada olduğu için aşkınsal yönden; ya da dizem hâlâ tutmadığı ya da ilkin sadece dizem tuttuğu için estetik yönden; ya da sonucu belirten bilici hâlâ yeterince uzlaşımsal görülmediği için akılcı yapı oluşturmacı yönden; ya da henüz yeterli derecede bilgilenilmediği için kavram-tarihi yönünden; ya da yararlı bir şekilde yan etkinliklerde bulunulmuyorsa gereksiz kalıp uyuyarak doğrudan doğruya kuşkucu yönden -insan, yan etkinliklerde bulunan kuşkuculardan sakınmalıdır vb. yönlerden ele alınabilir. Böyle bir var olmama durumu için en iyisi, tüm felsefelere sahip olmak ya da her zaman diğerlerine de sahip olmak için mutlaka olabildiğinde çoğuna sahip olmaktır. Felsefi iletişim burada diğer yollarla birlikte yalnızlıktır. Kurumsal vargı, var olma engellerinin organizasyonudur. Aslında burada felsefenin merkezi bir şey olması iyidir; fakülteler ya da uzmanlık alanların var olduğu yerde birincisiyle başarıyla çarpışan ikinci bir var olma yükümlülüğü kurduğu için bir merkez burada yararlıdır. Felsefe ve ilk felsefe konusunda değil de, sadece ikinci ve diğer, yani kuşkucu felsefe konusunda yetkili biri, uzmanlık alanından ötürü merkezde ve merkezden ötürü de uzmanlık alanında elgellenir. Ve tam da bu şekilde -bu, üçüncü konumun belliliğidir alışagelenden değişik oluşunun dış yerinde, evinde bir emeritus praecox (erken emekli) kayasını yuvarlamadan önce onu sözcüklerle ve yokluktan yaratması gereken bir Sisyphos olarak çalışabilir. Fakat yokluktan yokluk doğar; böylece heyecanlı beklenti her zaman yokluğa dönüşür. Kant’ın gülüşe ilişkin tanımı herkesçe bilinir: Öyleyse bu kuşkucu felsefe -tristesse oblige (zorunlu keder)belki neşeli bir şeydir ve büyük bir olasılıkla da üzgün bilimin çağında kahkahanın son ve üzgün bir sürgünüdür. Çünkü böyle gülen birinin gülecek bir şeyi yoktur.
Şimdi son görüşüm şu: Felsefe, yetkisinden emin olmadığı ve gittikçe yetkisizleşerek yetki özlemi çektiği yerde, sonuç olarak ya her şey ya da hiçbir şey olmak istemektedir. Birbirinin hoşuna gitmektense daha çok birbiriyle özdeş olan iki olasılığın üzerinde durmuştum; bunlar felsefede yetki indirgemesinin etkisi altındaki karşılama (telafi) düzenlemeleri, yani yetkisizliği karşılamadır. Bu, yetki üzerine, felsefenin yetkisizliği karşılama yetkisi üzerine bir konuşmayı haklı çıkarır mı? Kilisenin haklarının alanında bulunan yetki sözcüğünün kavram-tarihine ilişkin üstün kullanımı düşünülebilir: Terminus technicus (teknik terim) yetkisi burada, kilise adamlarının toplumsal konumlarına uygun bir yaşam sürmeleri için gerekli ve bu nedenle de haczolunamaz nafakaları konusundadır. Çünkü Marx, Nietzsche, Freud, Heidegger ve Adomo’ya yaklaşan birinin şüphe okulu sayesinde günümüzde yetki kuramcılarının bilimsel başarımlarında bunu neden dikkate almadıklarını akıllıca bir kuşkuyla sorduğu yetkinin bu anlamı, ya ruhban sınıfının, protestas clavium’un olasılık koşulları yönünde ya da aktif yaşama katılmayan birinin olabilecek en küçük armağanı yönünde vurgulanabilir. Bunlar ana hatlarıyla benim tarafımdan anlatılan ve felsefenin yetkisizliğini karşılamaya aracılık eden iki olasılık, mutlak anahtar güç ya da vita postuma’dır. Hiç kuşkusuz yetki, gücü düşündürtmektedir; ancak benim tanımladığım şeyler yanlış hareketlerdir. Belki de bugün felsefenin yanlış hareket olmak için şansı yoktur; belki de sadece bunu kendisine itiraf etmek için şansı vardır; bunu açıklığa kavuşturmuyor ve çekinceyle söylüyorum. Bu durumda felsefe tam yetkiye sahip ve kendisi olmazdı, aksine en iyi durumda bunun yerine bir şeyler yapardı. Felsefe bunu göz önünde bulundurduğu yerde, belki o zaman insancıl olur; çünkü bunun yerine bir şeyler yapanlar insanlardır.
Felsefenin yetkisi ve yetkisizliği üzerine burada -buyruk üzerine bir bildiri sunmam gerekiyordu; bunun yerine, bir karşı bildiriyi ortaya koydum. Malraux, karşı anılarında artık portrelerin bile benzerlik istemediği bir çağda, anıların benzer olup olmaması gerektiği sorusunu ortaya atmıştı. Genel şeffaflık çağında anlatılamamazlık gibi bir temel hakkı anımsatarak bu soruyu tam anlamıyla bütün bildirilere kadar değil ama, kapanışı aşağıdaki gibi yaptığımda, aynı şeyin sonsuz dönüşünü bazı ilkelerden dolayı hemen şimdi bir kez daha yaptığıma ilişkin korkutucu bir düşünceye kapılmamanız için, ayrıca şimdi bitirdiğimi özellikle vurgulamam gereken bu bildiriye2 kadar genişletiyorum: Çin’de bir cellat yarışında ikinci finalistin yarışı kazanma zorunluluğu adına sıkıntılı bir duruma düştüğü, kendisini geçen rakibi tarafından hemen hemen önüne geçilemez bir kesinlikle boynunun vurulduğu anlatılır. Heyecan doruktadır. Yarışı kazanan finalist, keskin bir kılıçla darbesini indirir. Buna karşın boynu vurulanın kafası düşmemiştir; görünüşe göre henüz boynu vurulmamış suçlu hayretle ve soru sorarcasına cellada bakar. Bunun üzerine cellat ona şöyle der: Başınızı eğin, bakalım.
Beni ilgilendiren, bu kafanın başını eğmeden önce ne düşündüğüdür, demiştim; çünkü bu durumun felsefenin kendisi hakkındaki düşünceleriyle benzeş olsa gerektiğini düşünmüştüm. Benimle ilgili olarak en azından şimdiye kadar şu sorunun size kendini zorla belli ettiğini tahmin ediyorum: Sonunda ne zaman başını eğdi?.sh:29-45

**

TANRININ SONU: İNSANIN BİR ŞEY YAPARKEN KURDUĞU BASKI

Kutsal Kitap’ın, İbrahim’in, İshak’ın ve Yakup’un filozofların ve bilginlerin tanrısı olan tanrı, yazgının (kaderin) sonudur. Durum böyleyse, tanrının sonu ne anlama gelmektedir? Tanrının sonu; bu anlatımla modern dünya ve onun yapmaya ilişkin eğilimi için geniş ölçüde temel oluşturuyor gibi görünen bir izlenimi alıntılayacağım. İki tür temel oluşturucuda kendi deneyimine bel bağlamak iyi değildir, tek başına deneyim yetersiz kalır. Bu nedenle burada başkalarını; bir filoloğu, iki tanrıbilimciyi, bir toplumbilimciyi, bir metafizikçiyi ve sonra da -in cumulo (bütün olarak)başka filozofları tanık göstereceğim. Filolog Nietzsche’dir i ve anlatımı da ünlüdür: “Tanrı öldü” Nietzsche, tanrının ölüm nedeninin onun acıması olduğunu düşünmektedir. Acıma, sadece acının olduğu yerde, dünyadaki kötülükte vardır. Si Deus, ünde malum? (Eğer tanrı varsa, kötülük nereden kaynaklanıyor?) Tanrı bu soradan, kendi acımasının sorusundan, kendisine yönelttiği tanrının teodise sorusundan ölmüştür; çünkü si malum, unde Deus? (Eğer kötülük varsa Tanrı nerede?) Kötülüğün olduğu yerde, tanrı kendi karşısında bile sadece var olmamakla, yani ölümüyle savunulabilir. Kötülüğün varlığı ve gelişimi -yaratımın ve tanrı yardımıyla günahtan ve suçtan kurtulmanın başarısızlıkla sonuçlanması zorla, tanrının sonunu ve ne olursa olsun -ki bu aynı kapıya çıkmaktadır onun mutlak kudretinin sonunu sağlamıştır. İki tanrıbilimci, erken dönem Habermas ve geç dönem Oeing-Hanhoff da kendi tarzlarında aslına bakılırsa tam da bunu söylemektedir. Az önce adı geçen geç dönem Oeing-Hanhoff bir teodise arayıp “(tanrının) bağımsız / mutlak kudretinden”, yani “sonsuz özgürlük yararına tanrısallığından vazgeçebileceğini” ve vazgeçtiğini savlayarak bunu dizgesel ve dolayımsız olarak anlatmaktadır. Böylece yapmaya ve kötülüğe ilişkin özgürlük, tanrı olmayanlar için olası olmaktadır. Erken dönem Habermas, aynı şeyi Schelling’in dünyanın çağları felsefesinin yorumu olarak dile getirmektedir; yaratımın kokuşmuşluğu karşısında Schelling’in dünyanın çağları felsefesine ilişkin “tanrının kaynaştırma düşüncesi”nin bir teodise sözü verdiğini belirtmektedir. Habermas, Schelling’in tanrının “kendi içine” ve “geçmişe geri çekilmesiyle“tarihi” tam da bu yolla toplumsal insanlığın “ters tanrısına teslim edilen dünyanın “tanrının ellerinden kaydığını” söylediğini söylemektedir; bu geri çekilmeyle tanrı, tarihi insanın özgürlüğüne devretmektedir. İstifası, tanrıyı deyim yerindeyse Sol Hegelcilik’in öncüsü ve ayrıca Eleştirel Kuram’ın da dolaylı koruyucusu yapmıştır. Bana öyle geliyor ki, aynı şeyi germanistik-tanrıbilimsel bir toplumbilimci olan Dorothee Sölle de düşünmektedir: Onun “tanrının ölümünden sonraki tanrıbilim”i, “tanrıtanımazca tanrıya inanarak” tanrının istifasını konu almakta, ilk olarak “var olmayan tanrı”yı temsil eden İsa’nın aracılığıyla ve sonra da bu “temsilci”nin temsilcisi olarak -durum, böyle sonuçlanmıştırtanrının yerine kendileri hareket eden insanların aracılığıyla “yardıma muhtaç” olan “dünyadaki aciz tanrı ”dan söz etmektedir.Tanrının ölümü, insanları kendi işlerini kendilerinin yapmasına zorluyordu. Bu -şimdi kendisinin olmak istemeyeceği bir metafizikçinin adını vereceğim tanrıbilime çevrilmiş Heidegger’dir. Tanrının takma adı olan “varlık”, varlık tarihi yönünden kendisinden kaçarken dünyayı, nesnelleştirmenin metafiziksel mantığına, güç istencine, tekniğe devretmektedir; varlık ve onunla birlikte (Heidegger’in Hölderlin yorumlarıyla karşılaştırılabilir) tanrıların en sonuncusu olarak İsa da vazgeçtiği için insanlar, yapmaya yetkili kılınmıştır.

Burada alıntılananların sadece benzer değil, aynı şeyi söyledikleri görülmektedir. Tanrının istifasının geçici ya da kesin bir durum olarak düşünülmesinin, tanrının iktidarının düşmesinin ya da varlığının olumsuzlanmasının daha az önemli küçük bir fark olmasının aslında hiçbir fark yaratmadığı ayrımsandığında, bunu düşünmek ne olursa olsun olasıdır. Ayrıca bunun insanlar ya da tanrının kendisi yoluyla gerçekleşmesi, yani karşı tanrıbilimsel tanrıtanımaz olarak insanların artık tanrıya inanmaması ya da tanrıbilimsel-tanrıtanımaz olarak tanrının kendisinin artık tanrıya inanmaması, bu nedenle geri çekilmesi ve ölmesi de burada ikincil derecede önemlidir. Onlar aynı şeyi söylemektedir; bunun altını çizmem gerek. Çünkü burada doğruyu söyleyen aldatıcı etiketler altında hep birlikte alıntıladıklarını, aslında hep birlikte alıntılamaktan hoşlanmayabilirler. Tam da bu nedenle onlardan özenle gizlenen beraberlikleri, burada modern felsefe tarihinin, modern kendiliğinden anlaşılırlığın aslında şaşırtmaması da gereken, birbirine yaklaşan bir eğiliminden söz edildiğinin oldukça etkili bir belgesidir. Çünkü insanın özgürlüğünün gücü, tanrının acizliğiyle beslenmektedir. İnsanın kendisinin modern bir şekilde yapan, yaratan ve kurtarana dönüşmesinin nedeni, tanrının kendi tarafından yapan, yaratan ve kurtaran olmayı bırakmasındadır. İnsanın özerkliği, tanrının gücünü yitirmesiyle beslenmektedir. Bu durumu ilk olarak Kant’tan Marx’a değin köktenci konumunun Fichte olduğunu düşündüğüm ve tanrının iyiliğinden hareketle onun var olmadığı sonucuna istemli ya da değil, üzerinde farklı şekillerde durarak varmasıyla Alman İdealizmi vurgulamıştır: İnsanlar gerçekliği bilinçli ya da bilinçsiz kendileri oluşturmak zorundadır; çünkü tanrı iyidir ve kötülüklerin, ayrılıkların, karşıtlıkların karşısında sadece var olmamakla iyi kalabilir. Bu, ad maiorem Deigloriam bir tanrıtanımazlıkla teodise’dir: Yani burada birlikte alıntılananlar, ilke olarak topluca Deus emeritus (Emekli Tanrı) tanrıbilimini savunmaktadırlar. Tanrının bu güç yitiminin başlangıcında tükenen ortaçağın uç noktadaki bağımsız / mutlak güç tanrıbiliminin bulunması -nota bene- düşünmeye değerdir. Potentia absoluta (bağımsız / mutlak güç) tanrıbiliminden Deus absconditus (gizli tanrı), Dieu cache (gizlenmiş tanrı) tanrıbilimine, buradan Deus emeritus tanrıbilimine ve tanrının ölümünden sonraki tanrıbilime değin giden yol, dikkate değer bir sıralanmadır; belki de bağımsız / mutlak kudret, başka yollarla birlikte sadece bir acizlikti. Ama bu sadece bir yan düşüncedir. Çünkü ben burada, yalnız modernitenin temelini oluşturarak tanrının sonu adını verdiğim şeyi ileri süren yerde felsefede görünen durumu topluca göstermek istiyorum.

Sorumu yineliyorum: Tanrı, yazgının sonudur; eğer durum böyleyse tanrının sonu ne anlama gelmektedir?

Yazgı, şimdi tanrıcılık sonrası modern bir şekilde geri dönmektedir? Gerçi durum, tam tersi gibi görünmektedir. İçinde yaşadığımız yapay dünyaya ve onun başta ana hatlarıyla anlatılan kendiliğinden anlaşılırlığına göz atılmalıymış. Ancak şu anki dünyada -insanın, kendisine tanrıdan miras kalan yapmaya ilişkin değiştirilmiş bağımsız / mutlak kudretiyle yazgının kesinlikle yenildiği ve sonunun geldiği gerçekten doğru mudur?

Yoksa sadece böyle mi görünmektedir?

İnsanın yapmaya ilişkin bağımsız kudretinin resmi ve açık eğilimi yoksa gizli ve gayri resmi bir eğilimle, yazgının dolaylı olarak yeniden yetkili kılınmasıyla suya mı düşürülmüştür?

Bu hiç kuşkusuz riskli, modern savı, yani yazgının sonunun sonundan sonraki tanrı savını ileri sürüp doğruluğunu yoklamak gerekir. Dünyanın gayri resmi yeniden yazgısallaştırılması, dünyanın resmi yazgısızlaştırılması kapsamındadır ya da bir başka deyişle tanrısal kudretin modern bir şekilde yetkisizleşmesinin sonucu sadece insanın özgürlüğünün resmi zaferi değil, aynı zamanda yazgının gayri resmi geri dönüşüdür de.

Sh:85-89

**

 Kaynak:
Odo MARQUARD, İlkeselliğe Veda Çok Tanrıcılığa Övgü, Çeviren: Şebnem SUNAR, Morpa Kültür Yayınları Felsefe Dizisi, 2003, İstanbul

 

CAHİT KÜLEBİ


HAYATI (d. 1917, Tokat- ö. 20 Haziran 1997 Ankara),

Cahit Külebi, ailenin üçüncü çocuğu olarak, 28 Aralık 1332 (Nüfus kimlik kartında 1333), Milâdî tarihle 9 Ocak 1917 tarihinde, Salı günü, Zile’nin Çeltek köyünde doğmuştur. Doğumunun gece olduğunu, bazı konuşmalara dayanarak, tahmin etmektedir. Kendisine Mahmut Cahit adı verilmiştir. Aile, sonradan Erencan soyadını almış; Cahit ise Külebi takma soyadını bir süre sonra tescil ettirmiştir.

Babasının Kur’an-ı Kerim’in son sayfasına «28 Kânun-ı evvel 332 ve Rebiülevvel 335 Çarşamba. Mahdumum Mahmud Cahid velâdeti. Cenâb-ı Allah hayırlı halef eyleyerek ehali-i İslâm nusretler ihsan buyursun, âmin» notunu koyup altına mührünü bastığını biliyoruz.

Annesi, Pasinler’in Aşağı Tayhoca (Tahirhoca) köyünden Karabeyoğulları’ndan Feride, babası Erzurum’un Kasımpaşa mahallesinden Gullebiler’den Necati’dir. Anne tarafı, aile adından da anlaşılacağı üzere, geniş toprakları olan zengin bir ailedir. Bu toprakların bugün de ailenin elinde bulunduğunu biliyoruz. Babasının ailesinde hep memurlar ve subaylar var. Babası da, önceleri, bucak müdürlüğü yapmış ve bu arada Erzurum dolaylarının işgali üzerine batıya göçmüştür. Bu göç sırasında Cahit’in iki ablası da bulunmaktadır. Cahit, Çeltek’de yerleşildikten sonra doğmuştur.

Anne tarafından zenginlik Çeltek’de de devam eder. Sayısız inekler, atlar, at arabaları bulunduğunu anımsıyor Cahit. Babası hovarda meşreptir. Bir süre sonra nüfus memurluğuna atanır, Artova ve Niksar ilçelerinde Nüfus Memuru olarak çalışır.

Mahmut Cahit, köyde pek az kalmıştır. Üç yaşında iken Zile’de anaokuluna verilmiştir. Bir süre de Dutlupınar İlkokuluna devam etmiş, normal olarak okula Artova ilçe merkezinde başlamıştır. Şimdi Çamlıbel bucağının merkezi olan Artova ilçe merkezi Çamlıbel’in üzerinde bulunmaktadır o zaman. Kasaba, Mahmut Cahit’in çocukluk anılarında önemli yer alır. Birçok şiirinin dokusunda o günlerin izlenimleri vardır.

İlkokulun birinci ve ikinci sınıflarından sonra Niksar’a gidilir. İlkokulun öteki sınıfları da bu kasabada bitirilir. Niksar’daki evlerinde bir serçe kadar hür yaşamıştır. Ortaokul için Sivas’a gelir, altı yıl yatılı okur bu şehirde. Babasının ölümünden sonra, lise son sınıfa geçtiği yıl, aile Bursa’ya göçer ve Mahmut Cahit de iki ay kadar Bursa Erkek Lisesi’nde okur; ama, gene Sivas Erkek Lisesi’ne yatılı olarak devama başlar. 1935-36 öğrenim yılı sonunda, Haziran döneminde liseyi bitirir.

Külebi, lise sıralarındaki yaşamı hakkında şunları söylüyor bir konuşmasında: «Günlerimin yarısı top oynamakla, yarısı derslerde geçerdi. Geriye kalan zaman ise dergiler, romanlar, şiirler, tatlı hayaller için az geliyordu. Üstelik ortayı, liseyi yatılı okudum. Belli saatlerde yatıp kalkmak, işleri büsbütün çatallaştırıyordu. Allah razı olsun, geceleri yatakhaneden el ayak çekilince yaktığım idare lambasından. Onun ışığı daima imdadıma yetişti. Yalnız sevgili dergilerimi, kitaplarımı değil, vefasızlık ettiğim ders kitaplarımı da onun alaca karanlığında hoşnut, etmeğe çalıştım. Daha doğrusu o aziz kitaplar sayesinde hayatın güzel, dünyanın sevilir şey olduğunu o ıssız gecelerde duydum. İnsan beceremediği şeyleri biraz öğrenince galiba daha çok memnun oluyor. Ben de zaman zaman kimyadan, uzay geometriden, tabiat bilgisinden, hele insana cennetten manzaralar gibi görünen acı yeşil renkli tabiat bilgisi levhalarından hoşlandığımı sanmıştım. Fakat, ortaokuldan sonra üniversiteye girene kadar hiç çalışmadığım edebiyat ve tarihten hoşlandığımı biliyordum.» Top oynamakla o kadar yakından ilgilenmiştir ki, tam beş yıl lise futbol takımının kaptanlığını yapmıştır.

Liseyi bitirdikten sonra Mülkiye’ye ve Tıbbıye’ye girmesi öğütlenmiş ise de, o, Yüksek Öğretmen Okulu sınavına girmiş ve birincilikle kazanmıştır. Buradaki yaşayışa çabucak alışmış, ilk yıl, altı ay içinde Knut Hamsun’un kitaplarının Fransızcalarını okuyarak Fransızca öğrenmiş; dil derslerine girmeme belgesi almıştır.

1938 yılı Haziran-Eylül aylarında, Reşit Rahmeti Arat’ın yardımı ve teşvikiyle, Almanca öğrenmek için Berlin’e gitmiş ve Almanca öğrenmiştir.

Okul yıllarında oldukça özgür bir yaşam geçirmiştir. Reşit Rahmeti Arat, Fuat Köprülü, Ahmet Hamdİ Tanpınar, Ali Nihat Tarlan’ın derslerinden yararlanmıştır. Yüksek Öğretmen Okulu’nu, 1939-1940 ders yılı Eylül döneminde (Haziran döneminde Almanya’ya gittiğinden sınavlara girmemiştir) bitirmiş ve 1 Ekim 1940 günü Yedek Subay Okulu’na girerek askerliğe başlamıştır. 31 Mart 1941 tarihinde asteğmen olarak o zaman Söke’de bulunan 46. Süvari Alayı Ağır Makineli Bölüğü’ne kur’a çekmiş; bir iki gün sonra da Alayı ile birlikte Kırklareli’nin Koyunbaba köyüne gitmiştir. Bu köyde ve Süloğlu’da askerliğini sürdürmüş; 31 Ekim 1941 Tarihinde teğmen olmuş ve aynı zamanda Alay Emir Subaylığı ve Karargâh Komutanlığına atanmıştır. 17 Aralık 1942 tarihinde terhis edilerek 28 Ocak 1943 tarihinde Antalya Lisesi Stajyer Edebiyat öğretmenliği görevine başlamıştır.

26 Ocak 1946 tarihinde Ankara Devlet Konservatuvarı Diksiyon Öğretmenliği ve Tatbikat Sahnesi Temsil İşleri Muavinliği (Dramaturgluğu) görevine atanmış ise de bu görevleri kabul etmemiş ve 7 Şubat 1946 tarihinde Devlet Konservatuvarı Edebiyat

Öğretmenliği’ne atanması yapılmıştır. 25 Aralık 1946 tarihinde Müdür Yardımcılığı’na, 19 Aralık 1951 tarihinde ise Müdür Başyardımcılığı’na getirilmiştir. 12 Aralık 1954 tarihinde ise Ankara Gazi Lisesi Edebiyat Öğretmeni olmuş, 23 Aralık 1954 günü aynı lisenin Müdür Yardımcılığı görevini de üstlenmiştir. 6 Mart 1956 tarihinde, Millî Eğitim Bakanlığı müfettişliğine atanarak bu görevinde iken yurt dışı görevi verilmiştir.

Külebi, 31 Ağustos 1960 tarihinde İsviçre Bölgesi Öğrenci Müfettişliği ve Kültür Ataşeliği’ne atanarak yurt dışına gitmiştir. 20 Eylül 1960 tarihinde başladığı bu görevinden 23 Nisan 1964 tarihinde ayrılmış ve yurda dönerek müfettişlik görevini sürdürmüştür. Bu görevi sırasında, birkaç kez Devlet Konservatuvarı Müdürlüğü’ne vekâlet etmiştir. Çünkü, müdürlük görevi ısrarla önerildiği halde kabul etmemiştir. 28 Şubat 1966 tarihinde Bakanlık Başmüfettişliği’ne atanan Külebi, Teftiş Kurulu ile ilgili birçok çalışmalar da yapmış ve genellikle Başkan Yardımcılığı görevini üstlenmiştir.

4 Aralık 1969 tarihinde Kültür Bakanlığı Müsteşar Yardımcılığı’na atanan Külebi, 4 Ağustos 1971 tarihinde bu görevinden ayrılarak eski görevi başmüfettişliğe dönmüştür. 3 Ocak 1973 tarihinde ise isteğiyle emekliye ayrılmıştır.

1972 yılında yapılan Kurultay’da Türk Dil Kurumu Yönetim Kurulu’na seçilmiş olan Külebi, emekli olunca bu kurumun Yayın Kolu Başkanı olarak görev yapmış, 1976 yılında Genel Yazmanlığa getirilmiştir. Kurumun devletleştirilmesinden hemen sonra SODEP kurucuları arasında yer almış ve 27 Mayıs 1983 tarihinde Kurum Genel Yazmanlığı’ndan istifa ederek ayrılmıştır. 23 Haziran 1983 tarihinde, bu Partinin kurucu üyeliği 20 arkadaşı ile birlikte Güvenlik Konseyi’nce veto edilmiş; milletvekili seçiminden sonra yeniden kurucu üye olmuştur. Sonraki dönemde, SODEP ile Halkçı Parti’nin birleşmesinden sonra iki dönem de Parti Merkez Karar ve Yönetim Kurulu üyeliğinde görev almış; Sivas, Tokad, Yozgat, Gaziantep, Adıyaman, Kahramanmaraş bölgeleri parti müfettişliği yapmıştır. Emekliliğini Ankara’da geçirmiştir.

Külebi, 1955 yılında, Türk Dil Kurumu Edebiyat Ödülü’nü Yeşeren Otlar adlı kitabı ile kazanmıştır. Sonraki yıllarda, bilindiği gibi, TDK ödüllerinin niteliği değişmiş ve şiir, öykü, roman, vb için ayrı ayrı ödüller verilmeye başlanmıştır. 1981 yılında da Yangın adlı yapıtı ile Yeditepe Şiir Armağanı’nı kazanmıştır. 1959 yılında Teksas Valisi, «Hemşehrilik diploması» vermiştir. Şiirleri yabancı dillere çevrilmiş ve birçok dergilerde, antolojilerde yer almıştır. 1986 yılında İtalya’da şiirleri bir kitabı olarak yayımlanmıştır. Almanca ve Azerice de birer kitap yayımlanmıştır.

Edebiyata karşı ilgisinin uyanışını şöyle anlatıyor: «Zile’de bir akşam babam bana üç kitap getirdi, ihtimal, o yaşımdan hatırladığım tek gün olan o aydınlık gecede edebiyatı sevmişimdir. Belki de, her akşam yatsı kalesinden tellallar çağıran, sokaklarında yaz boyunca yük yük üzüm, alaca mısırlar, tenteneli uzun kavunlar taşıyan, sabahlara kadar büyük leğenlerde pekmez kaynatılan, bu yüzden kışa kadar sokakları sıcak sıcak üzüm kokan ve geceleri uzaktan, ‘Şu Zile’den gece geçtim görmedim aman’ diye türküler duyulan Zile bana sanatı sevdirdi. Barhanalar kışın tâ Malatya’dan boyalı resimli kâğıtlara sarılı portakallar getirirdi. Çarşı içinde, renkli meşinden ‘kayış top’ satılan dükkânlar vardı. Öyle toplar ki, zamanımızın en usta kunduracısı, en narin kadın ayağına öyle şirin papuçlar yapamaz. Artık Zile’de sanatkâr yetişmiyorsa, muhakkak çocuklar için o güzei ‘kayış top’lar yapılmadığından, Kazova üzümlerini, daha Zile’ye gelmeden, tren alıp götürdüğündendir.

«Babam kitapları getirmişti ama okuma bilmiyordum. Altın Işığı, Çocuklar Cennetini, Altın Çiftliği okuya okuya öğrendim.

«Yedi sekiz yaşında kadar vardım. Niksar’daydık. Babamla ablalarım oturur geceleri roman okurlardı. Beni erken yatırırlardı. Uyumazdım. O zifiri gecelerde Mehçure’ye, Zavallı Necdet’e, Son Arzum’un güzel ve talihsiz kahramanına ağladığım çok oldu.

«Bir de Şıhlar köyünden Faik vardı. Arasıra şiir yazıp okula getirir, öğretmene sınıfta okurdu. Öğretmen beğendikçe ben biterdim.

«Daha sonra Jules Verne’in, Dumas’nın romanlarını, İki Çocuğun Devr-i Âlemi’ni döne döne okudum. Sabahları okula koşar koşmaz, o yüce kahramanlarımın gittikleri yerleri, ad verdikleri dağları, denizleri haritada arar, bulamayınca çok üzülürdüm. İnsanı sanata doğru iten hayıflanma duygusu belki de öylece içimi sardı. İyi ki sarmış. İnsanlara, dünyanın garip işlerine kırıldığım zamanlarda, içimde bir sevgili yüzü gibi o duygu belirmeseydi, ‘Dünyanın gidişi düzensiz, insanlar kötü, ama ben, ama ben de nihayet karınca kararınca şairim ya’ diyemeseydim, sevgili kitaplarla başbaşa âlemin mihnetini unutamasaydım, daha mı iyiydi? Varsın sanatın nihayet bir ustalık olduğuna inanayım, öyle zamanlarımda çalışmayayım, zaman zaman yazdıklarımı görüp acınayım. Olsun, yine de memnunum.»*

Külebi, ilkokulda iken Hammer Tarihi’ni, Reşat Nuri, Halide Edib gibi yazarları okuduğunu da söylemişti bize. Gene ilkokulda iken şiirler yazmaya başlamıştı. Ortaokulda ise, ozan olmaya kararlıydı. Ortaokulu bitirdiği yıl babası ölmüştü, bu ölüm üzerine yazdığı şiiri, ilk yazdıklarından anımsayabildiği tek şiirdir:

Seni aldığı gün köyden oduncu

Çizdi bir yelpaze gibi derini

Ve bir gün benzetti çalıya tuncu

Çıkardı dışarı kemiklerini.

Gittiğin o yerde seni kim bekler

Belki biraz rahat, belki köpekler

Fakat hiçbir zaman bilmeyecekler

İhtiyar katırın çektiklerini.

 

O yıllarda, 1933 yılından sonra, Sivas Erkek Lisesi’nin dergisi olan Toplantı’da şiirlerinin yayımlandığını biliyoruz.*’ Ahmet Kutsi Tecer’in teşvikiyle çıkan bu dergiden sonra Yücel dergisinde de şiirleri yayımlanmıştır. Toplantı dergisine verdiği şiiri çok beğenen öğretmeni Fazıl Yinal onu teşvik etmiş, heveslendirmiştir. Ahmet Kutsi’nin düzenlediği Âşıklar Bayramı vesilesiyle Sıvas’da toplanan âşıkların Sivas sokaklarında ve lisenin bahçesinde dolaşmalarının da şiir yazmasını hızlandıran etkenler olarak kabul edebiliriz. Fakat, en büyük etken, aydın bir kişi olan babasıdır ona göre.

Toplantı adlı okul dergisinden sonra Yücel dergisinde yayımlanan ve yayımladığı ilk şiir olarak kabul ettiği şiiri «Gidene» başlığını taşımaktadır. Yücel‘in Mayıs 1935 tarihinde yayımlanan 4’üncü sayısında çıkan bu şiirde «Sivas Erkek Lisesi Ahmet» imzasını kullanmıştır. «İhtiyar Katır» şiiri gibi koşma kalıbı ile yazılan bu şiirde umutsuz bir aşkın yankısı görülür. Halbuki, “İhtiyar Katır”da bir hiciv vardı.

İçimdeki sessiz ihtilâçları
Sana bilmem nasıl anlatacağım?

Dumandan kopkoyu ürkek saçları;

Gönlümden sökerek fırlatacağım.

Er olan gidene ağlamaz derken,

Bir şey söylemeden veda ederken,

Sen koyu gecede uçup giderken,

Yorgun umudumu ağlatacağım.

Yüzünü sarartan günleri düşün,

Ve dudaklarını üzen gülüşün;

Silik hayalimi süzeceğin gün

Elimle kalbimi uzatacağım.

 

İstanbul’a geldikten sonra ise değişik şiirler yazmaya başlamıştı. Bu arada, Fransızca öğrenirken Baudelaire, Rimbaud ve Verlaine’i ezberlemiştir. 1937 yılında Langston Hughs’un bir «bleu»sunu Fransızcadan okuyarak sevmiştir. Apollinaire ile Villon’u ise, şiirlerinin benzerliği söylendikten sonra okumuştur.

Yaptığımız bir konuşmada, türküleri, Karacaoğlan’ı, Bakîyi, Şeyh Galib’i; şimdilerde de bunlardan başka, Nedim’i sevdiğini söylemişti. Edebiyatçılarımız Konuşuyor adlı kitapta yer alan konuşmacında ise şunları söylüyor: «Devir devir hoşuma giden yazarlar oldu, okudum. Bazılarını ise ömrüm boyunca severim. Türkülerimiz, divan ve halk şiirimiz; üç beş batılı şair daima dostum oldular. Hececilerle, Serveti Fünuncular beni sarmamıştı. Modern edebiyatımızdan, çocukluğumda, Haşim’i, Hamdi Tanpınar’ı, Necip Fazıl’ı sevmiştim. Sonra Muhip ile Cahit Sıtkı, aramızdaki pek az yaş farkına rağmen, taşrada içimi sarmışlardı.»

 

ÇOCUKLUĞU

  Cahit Külebi’nin çocukluğunu kendi ağzından anlatan bu bölüm Türkiye Yazıları dergisinde (Mayıs 1977) yayımlanmıştır

1916 ya da 1917 güzü sonuna doğru doğmuşum. Babamın Kur’an üzerine yazdığı not 1332 Aralık ayı. Milâdi’ye çevrilince 1917 yılının 9 Ocak günü oluyor, doğruysa. Ha bir yıl önce ha bir yıl sonra, ne önemi var, denilebilir. Bence çok önemli. O kış kıyamet günlerinde annem de tifo ya da tifüsten ağır hasta. Göç ederken bir kağnı üstünde de doğabilirdim. Annem çok sağlam yapılı bir köylü ağa kızıydı. İnatçı, acımasız, pratik zekâlı. Yaşı belli değildi. Hiç perhiz etmedi, 90’ına doğru öldü.

Annemin ateşli hastalığı onu, hem de bakımsız kış göçünde, öldürebilir. Ölseydi ben de karnında ölecektim. Bu hastalık bende bir eksiklik bırakmadı. Çocukken ben de sağlıklıydım. Seferberlik günlerinde beni köyde çok iyi beslemişler. İri kemikliyim. Fazla tatlı canlı da değilim. Ülser gibi, anfizem gibi hastalıklar sonradan oldu.

Ben doğmadan birkaç ay önce bir göçmen kafilesiyle Zile’ye gelmişler. On km. kadar uzaktaki Çeltek köyüne yerleşmişler. Hem hayvanların bakımı böylelikle sağlanmış, hem de babam annemi köye yerleştirip Zile’de başına buyruk yaşamış.

Doğduğum gece babam Çeltek’te evliya Şeyh Mahmut’un türbesinde rakı içiyormuş. Müjde götürmüşler, ilk oğlu olduğum için çok sevinmiş. Adımı da türbesinde rakı içtiği şeyh ile o yılların ünlü yazarı Hüseyin Cahit’ten alıp Mahmut Cahit koymuş.

O günleri küçük yaşta anımsamama olanak yok. Ama, annem, büyükannem ve iki ablam o denli çok konuşmuştur ki, Zile’den ayrıldığımız yıllara dek -hangi yılda kaç yaşımda ayrıldığımı bilmiyorum hemen birçok şeyi yarı imgesel, yarı gerçek olarak yaşamış gibiyim. Daha doğrusu belleğimde küçük pembetoz bulutlar, hoş kokular var. Bugün 60 yaşımda bile ara sıra anımsasam bu bulutlar, bu dumanlar savrulur durur.

Çeltek köyü benim için haşhaş çiçeği, mısır tarlası, eşkıya baskını, tüten damlarla dolu bir yer. Dayımı bir mısır tarlasında hem vurmuşlar, hem boynuna ip takıp sürümüşler. Bir bunu biliyorum, bir de annemin beni kucağına alıp Zile’ye babama baskına gittiği bir günü anımsıyorum. Oğlan çocuğu önemlidir, köy yerde. Annem babama karşı beni hep bir tüfek gibi kucağında taşıdı. Yayık yayarlarken yayığa bindirdiler. Ayrıca annem, doğu köylerinde öğrendiği, daha sonra hiçbir yerde duymadığım, Kürtçe tümcelerle süslü masallar söylerdi.

Babamın Zile’de Hatun adında bir dostu (metresi) ve birkaç da yerliden, memurdan arkadaşı vardı. Sonraları bunları oldukça tanıdım. Annemin kavgaları, beni kucağına alıp yaptığı baskınlar bitip tükenmedi ama, babam sanıyorum ki, Zile’den ayrılıncaya değin Hatun’u bırakmadı. Bu kadın, anımsadığım kadarıyla kaşlarına rastık çeken boylu boslu bir kadındı.

Bir de tövbekâr olmuş Bamyacıkızı adlı bir eski yosma vardı. Çok iri, belki 150 kiloluk bir kadındı. Dediklerine göre, her yıl karnından altı sekiz okka yağ aldırırmış. Ara sıra evine bağına bizi yemeğe çağırırdı. Annem onun çağrılarına kızmaz, giderdi (…)

Zile’de benim de günahlarım var. Üç dört yaşlarındayken benden birkaç yaş daha büyük kızlarla su perileri gibi acayip, anlamını bilemediğim bir şeyler yapardık. Sırt üstü, suda yüzer gibi… Güneşin suya vuruşundaki aydınlığı Zile’nin sıcak toprakları üzerinde, şehvet kokusu saçan o acı renkli otlar arasında ilk kez gördüm. İşleyip işleyeceğim günah da bundan ibaret kalmıştır.

Sanıyorum ki, üç yaşıma geldiğimde Zile’ye taşındık. Beni hemen anaokuluna verdiler. Annem, benim için gösterdiği ihtirasla hemen hiç rahat bırakmadı. Sabahları döğerek okula göndermek isterdi. Ben de gider gitmez kaçardım. Okulda sonsuz bir yalnızlık ve gurbet duygusuna kapılır ve korkardım. Ya eve, ya da ablalarımın okuduğu İnas Mektebine kaçardım. Kendim de, ablalarım da çok sıkıntı çektik bu yüzden. Sonra bir «Nümune-i Terakki» adlı Allahın belası güya modern okula verdiler. Orada hiç ders yapılmazdı. Bizi davar gibi sınıfa kapatırlardı. Ben de pencereden kaçardım. Ablalarımın araya girmesi de para etmez, annem beni süpürgeyle, değnekle döğerdi. Kimi kez ben de anneme saldırırdım. O zaman ablalarım da beni tutarak anneme yardım ederlerdi. Köylü annem çok zeki, şahin gibi bir kadındı. Başka zamanlar ayaklarımı eteklerinin altına sokarak masallarını dinlediğim o sıcak anne, okul konusunda zebani gibi olurdu. Sonunda beni evimize çok uzak Dutlupınar ilkokuluna verdiler. Öğretmenim uzun ak sakallı, nur yüzlü, mahalle mektebinden gelme biriydi. Hiçbir derste bizi kapatıp gitmez, çok sevgi gösterir ve elişi kâğıtlarından levhalar yaptırırdı. Çok küçüktüm ama hâlâ unutamadım. Örneğin: «Maarif Ruh-i Millettir». «Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir» vb. gibi levhalar. Hele öyle elişi kâğıtlarından hasırlar ördürürdü ki, bugün ilkokullarımızda niçin yaptırılmaz, şaşarım. Pamuk Hoca beni öyle bir bağladı ki, bir daha hiçbir okulda dersten kaçmadım. Ertesi yıl da Artova’ya taşındık.

Zile’de çok küçüktüm, lise II. sınıfta arkadaşlarımla çekilen resimden anlıyorum ki, beni doğar doğmaz okula vermişler. Bu yüzden, yürekli ve atak yaradılışlı olduğum halde, bütün yaşamımda utangaç ve çekingen kaldım. Özellikle yabancıların yanında bu tutumum benim için büyük bir eksiklik oldu. O küçük yaşıma karşın Zile’den yüzlerce sayfalık anım var. İleride, bunları bir tür yaşam-öykü olarak yazabilirim belki. Burada yalnızca, Zile isyanında annemin yaralanmasını, babamın temsilci olarak isyancılara gitmesini, Kedici Mehmet adıyla tanınan Jandarma onbaşılığı yapmış bir isyancının, kadınların şalvarına kedi koyarak, sopayla kedilere vurup kadınların apışaralarını tırmalatarak işkence yaptığını, öylece konuşturduğunu (şimdikiler duymasın!), Zile’nin şiirli Ramazan gecelerini, bağ bozumu şiirsel günlerini, Zile’nin o akıl almaz çocuk oyuncağı kayış toplarının güzelliğini birer satırla geçmem zorunlu.

Zile’de bir de çocukların çula (karga) besleme alışkanlığı vardı. Ben de bir süre besledim. Donuk kara rengi, boncuk mavisi rengindeki gözleri ve avuç içinde sığanmış gibi duran gövdesiyle ondan günün hiçbir saatinde ayrılmazdım. Ne yedirdiğimi anımsamıyorum. Bu culaların ağzına tükürülürdü. Neye yaradığını da öğrenmedim. Öğrendimse de unuttum. Çula beslemekten amaç onu konuşmaya alıştırmaktı. Ben de çok uğraştım. Konuşturamadım. Konuşan çula da görmedim.

Erzurum’dan göç ederken iki azabımız varmış. Taho kültmüş. Annem gibi o da tifo ya da tifüse yakalanmış. Bu hastalık sonucu öldüğünden kendisini tanıyamadım. Çok sözü edilirdi. Alo ile karısı Bahizer bizimle yaşadılar. Sonra nasıl ayrıldılar, şimdi anımsamıyorum. Alo Ermeniydi. Müslüman olmuştu. Bahizer adını değiştirmediğine göre buna gereksinme duymamış olabilir. Evimizin işlerini yaparlardı. Oturduğumuz kira evinin bahçe içindeki bölümünde kalırlardı. Cuma sabahları ikisi de evde olurdu. Belki de Cuma değil Pazardır. Bahizer bulgur pilavını sofraya getirir, soğan kırardı. Alo, yağ getirtirdi karısına, şakalaşarak tahta külekten, tahta kaşıkla dolu dolu alır, dumanı tüten bulgur pilavına karıştırırdı. O yaşımda, bunun doğal olduğunu sanırdım. Aradan çok yıllar geçtikten sonra anımsadıkça, bu yağların benim onuruma konulduğunu anlayabildim.

Babamın iki at arabası vardı. Birini yaşlı Osman Efendi, öbürünü ise onun oğlu Muhammet sürerdi. Onların da Erzurumlu olduklarını sanırım. Muhammet genç irisi, iyi yüzlüydü. Malatya’ya sefer yapan barhanalarda çalışırlardı. Renkli resimli ince kâğıtlara sarılı portakallar getirirlerdi. Öyle güzel kokardı ki bu portakallar, bugün bile unutamadım.

Nüfus Kâtibinin eşi, kundaktaki çocuğu ve annem, ben, iki ablam, kundaktaki kardeşim Nahit vardık. Nahit’le aramızda beş yaş olduğuna göre demek ki beş altı yaşlarındaydım.

Atlarımız dev gibi bakla kırı iki aygırdı. Nasıl oldu, ürktüler, sandık büyüklüğünde, daha iri kayalar ve onların arasında kısa çayırlı bir inişli düzeyde yıldırım gibi gittiğimizi anımsıyorum. Annem, “Osman Efendi, sen bunların hesabını beye vereceksin” diye bağırınca atların arasına atladığını gördüm. Zayıf, uzun aksakallı, sırtında beyaz gömlek bulunan bu ihtiyarı hiç unutamadım. Gözümü açtığımda yarı belimden aşağısı arabanın teknesi içindeydi. Hiçbir acı duymuyordum. Küçük ablam da arabanın teknesi içinde kalmış. Bir anı anımsıyorum. Osman Efendi yerinden doğruldu, pervane gibi döndü ve bir yiyecek çuvalının yanına yıkıldı, ölmüşmüş. Atlar da ters düşmüş, sırt üstü debelenen böcekler gibi çabalayıp duruyordu. Annem, hayvanlar ölecek diye sağa sola koşuyordu. Uzaktan renkli urbaları, önlerinde yüklü eşekleriyle sıraçlar geçti. Bir ara yanımıza yaklaşır gibi oldular. Annem onlara doğru koştu. Tek söz söylemeden geçip gittiler. Bunlar sıraç olduğundan Sünnileri sevmezmiş. Sonradan evde böyle diyorlardı. Ancak, ben onların bizim sıraç olmadığımızı nasıl anladıklarına akıl erdiremiyordum. Sonunda, bir atlı tahsildar çıkageldi. İlk iş olarak atların koşum kayışlarını kesti. Atlar ayağa fırladılar. Ondan sonrasını hiç görmedim. Ablamı, beni arabanın altından çıkarmışlar. Nüfus Kâtibinin çocuğu anasının kucağında kundaktan fırladığı için ölmüş. Annem Nahit’i sıkı tuttuğundan bizim çocuğa bir şey olmamış. Annem sonraları bu davranışıyla öğünür, sağlam davranışlarından bir örnek sayardı.

Sanıyorsam bir köye eğlenceye, bugünkü deyimle kır gezisine gidiyormuşuz. Sonuç böyle olmuş. Küçük ablamla ben uzun süre sakat kaldık. Ablam koltuk değnekleriyle gezdi. Benimse çenem incinmiş ve yaralanmıştı. Bir süre yemek yiyemedim.

Bu Osman Efendinin oğlu Muhammet de bizim arabalarda çalışırken ciğerlerinden hastalandı, öldü. Kışta kıyamette Malatya’ya sefer kolay değildi. Muhammet, genç irisi, çocuk yüzlü ve boğazı tokluğuna çalışan bir köylüydü. Bizim dev gibi atların bacaklarına kara su indiğini söyledikleri bir sırada onları bir su başında görmüştüm. Yok pahasına sattılar.

Aradan bir süre geçince, bize şişman adamlar geldi. Annem birkaç beşibiryerde çıkardı. Sonra evin önüne küçük oylumlu, bir uçurtma kadar hafif bir yaylı geldi. Amasya’da yaptırmışlardı. Arkasında yaldızla, «Necati Bey ve Şeriki Ömer» yazılıydı. Atlar ve koşumları çok güzeldi. Pırıl pırıl bir masal arabası gibiydi. Yaylıyı babam almıştı. Ömer arabacılık edecek, ortak işleteceklerdi.

O sırada biz, bu yaylıcı Ömer’in evinde oturuyorduk. Onlar da bahçenin arkasındaki bir başka evde kalıyorlardı. Araba şıktı ama, hiç binip gezdiğimizi anımsamıyorum. Bir süre, bu araba yüzünden, Ömer Zile’ye her geldikçe büyük kavgalar oldu. Sarhoş bir adamdı. Babam geceleri evlerine gider, para ister, o da vermezdi. Birkaç kere, sanırım ki dövmek için üzerine giden babamın gecelik entarisini, uzun donunu baştan başa yırttı. Bunlar eğlendirici şeyler değildi. Ama, gülünçtü. Biz de gülerdik.

O sıralarda babamın parasal durumu bozulmuştu. Yaylıyı yok pahasına sattılar, kurtulduk.

Altmış yaşımda bulunduğum şu sırada düşünüyorum da, hiçbir zaman kendimle baş başa kalmadığımı, köy olsun kent olsun, bağ bahçe olsun hiçbir yeri yakından tanıyamadığımı anlıyorum. Oysa, bana, köyü iyi tanıdığı için Anadolu şiirleri yazdı demişlerdir. Belki de halk ekinimizden, halkbilimimizden yararlanabilmemi hep köyü yakından tanıyışıma bağlamışlardır. Ne var ki, ben bugüne değin, ne doğru dürüst köyde yaşadım, ne de şöyle tadını çıkara çıkara bir dağ başında ya da bir deniz kıyısında dolaşabildim, kendimi dinledim. Hiçbirini yapamadım. Bütün yaşamım telâşla geçti. Sabırsızlıklar, kendi kendimi yiyip bitirmeler, başkaları için, işim ya da evim için kendimi vermelerle yaşamımı tükettim.

Artova’yı düşündüğüm zaman işte bu yargı, yerini o küçük köye duyduğum minnete bırakıyor. Bütün yaşamım boyunca benim tek cennetim varsa o cennet Artova’da kaldı. Ne tarlamız oldu, ne evimiz, ne bahçemiz. Eniştemin beslediği at olmasaydı, o kadar çok sevdiğim atları bile yakından tanıyamayacaktım. Zile’de atlarımız, arabalarımız, bunlara ilişkin serüvenlerimiz olmuştu ama, o sırada çok küçüktüm.

Artova, Çiftlik, şimdiki adı Çamlıbel küçük bir köydü. Biz gittiğimizde yeni ilçe olmuştu. Sivas’la Tokad arasında, yol üstünde küçük bir ilçe-köy. Sonra ilçe olmayı ona çok görmüşler, biz ayrıldıktan sonra ilçe merkezini Kunduz köyüne nakletmişler. Artova adını da oraya vermişler. Şimdi adını Çamlıbel koymuşlar. Benim şiirlerimden çok sonra, elbette farkına varmadan…

Sivas Tokad yolu işlek bir şoseydi. Yol boyunca taştan barınaklar ve kilometre taşları vardı. Tek tük çam ve meşelerle, bodur pelitlerle süslü bir yol. Arabacılar için her biri bir efsane olan menziller. Kızıliniş, Güngörmez vb. gibi. Yoldan sürekli geçiş olurdu. Atatürk’ü, Lâtife Hanımı orada gördüm. Şeyh Sait isyanında ordumuz oradan geçti. Arkasında salonu olan masalara kısa pantolonlu, kızıl saçlı yabancı adamların oturduğu büyük kamyonları, evimizin önünden geçerlerken orada gördüm.

Eski bir hanı ev olarak kullanıyorduk. Bu ahşap büyük bir yapıydı. Üst katın bizden belki de bir duvarla ayrılmış bölümünde kız kardeşiyle Nüfus Kâtibi otururdu. Daha büyük bölümünde, o sırada Nüfus Memuru olan babamın ailesi, yani biz otururduk. Altta ahırlar vardı. Çok sayıda kaz beslerdik. Yine alt katta Hükümet Doktorunun hastalarını muayene ettiği dispanser bulunuyordu. Hanın ortasında, çepeçevre duvarların kuşattığı büyük bir toprak avlu, avlunun ortasında bir kuyu vardı. Önümüzden gür sularla bir hark akardı. Karşımızda her zaman çalışılan bir demirci dükkânı, bizim sırada, yüz metre kadar ötede kesme taştan yapılmış ilkokul, ilkokulun ötesindeyse, binlerce metre kare bir çayırlık uzanırdı, ilkokulun yanında terk edilmiş, iki katlı bir ev kadar büyük bir harman makinesi vardı. Dünyam işte bütün buralardı.

Harka değirmen kurar, taşını bile çalıştırırdım. Kimi kez evimizin orta avlusunda köprüler, fırınlar yapardım. Kimi kez de harman makinesinde oynardım. Söylenildiğine göre bu tarım araçlarını Bekir Sami Bey Rusya’dan getirtmiş, kullanılamadığı için çürümeye bırakılmıştı. Kimbilir Türkiye’de o yıllarda çürümeye bırakılmış kaç tarım aracı vardı? Bu araç benim büyük bir oyuncağım gibiydi. Makine yağı kokusunu, aradan geçen elli yıldan çok süreden beri hâlâ unutamadım. Çoğu kez de ya evin önünde oturur, demir döğen ya da koşuşan adamlarla araba tekerine demir geçiren İsmail Usta ile oğlunu seyrederdim.

Bu İsmail Usta, ramazan topu yapmaya bulaşmıştı. Gelip geçici işlerinden artan zamanlarda hep o işe çalışırdı. Kasabalılar, topu yapamayacağını söyleyerek alay ederlerdi. O da top işlemez ya da dağılırsa, bütün kasabayı üstünden geçireceğini söyleyerek eliyle arkasını gösterirdi. Bir gün top bitti. Namlusu, parmaklıklı tekerlekleri ve kara boyasıyla gerçekten güzeldi: Oğlu bir iple çekerek çayırlığa doğru getirdi. Kuru sıkı doldurup ateşlediler. Usta başarıya ulaşmıştı. Üstünden geçen olmadı ama, o sıkı çalışmalarda üşümüş. Öldü. Ne var ki, tam yıkadıkları sırada ayılmış. Çenesi bağlı teneşirde. İyileşti, kalktı.

Dispanserde pek bir şey yoktu. Duvara asılı büyük bir çift lâstik çizme bulunurdu. Doktor bunu hiç giymezdi. Hastaları muayene ederken seyrederdim.

Çoğunlukla yalnız oynardım. İlkokulun birinci ve ikinci sınıflarını Artova’da okudum. Hemen hiç arkadaşım olmadı. Arkadaşlar vardı ama ben daha çok yalnızlığı sevdim orada. Kimi kez çocuklarla çayırlıkta dolaşır, bulgur kaynatan kadınların yanına gider, «Kolay gelsin teyze» der, aldığımız bir tas bulguru yerdik. Kimi kez de, çocuklarla çayırlıkta yemlik (bir tür ot) toplar yerdik. Artova’da hemen hiç meyve olmamıştır. Ara sıra bir sandık elma, armut gelmişse, onu da çocuklar alıp yiyemezdi. Meyveyi memur karıları gece toplantılarında yüzük oyununda ütüldükçe alır ve yerlerdi.

İsmail Ustanın dükkânının biraz ötesinde Halil Hocaların geniş evleri, onun da sağında cılız ağaçları ve her zaman yemyeşil çayırlar üzerindeki sarı mayıs çiçekleriyle millet bahçesi bulunurdu. Bu bahçeye pek giden olmazdı. Halil Hocanın her biri tosun gibi semiz yapılı oğulları millet bahçesinde güreşirdi. Onlar benden yirmi yaş büyüktüler. Bütün Artova halkı gibi Doğu Anadolu göçmeniydiler. Ankara’da tanıdığım Muzaffer Erdost ile TRT’ci Ayla Erdemli işte bu Halil Hocanın ya da kardeşi İbrahim Hocanın torunlarıdır.

Candarmalar iddiaya tutuşur, yarış ederlerdi. Bunların birinin bir abraş atı vardı ki, yürümez, koşmaz sanırdım. Yerinde eşelenir dururdu, onun da yarış ettiğini sonra görüp şaşmıştım. Artova’da kaldığımız iki yıl boyunca, babam beni yaz aylarında kunduracı yanına çırak verdi. Daha sonra Niksar’da da yine yaz dinlencelerinde kunduracı çıraklığını sürdürdüm. Ahlâkım bozulmasın düşüncesiyle, bizim çıraklıktan bir türlü vazgeçmediler.

Artova’nın kendisi küçüktü ama masal gibi büyük deveci köyleri vardı. O köylerde üç gün konukluğum oldu. Artova’dan geçenler 2 km. kadar yakınında Yatmış adlı bir köy görürler. O köyde de bizim Erzurum göçmenleri otururdu. Öyle mandaları vardı ki, devler gibi zincirle bağlarlardı. Çakır gözlü, çakal, huysuz koşum mandaları. Her birinin kendine özgü davranışlarından, birer kahraman gibi söz edilirdi.

Sonra babamı Niksar’a atadılar. 1937’yi, kesinlikle anımsayabiliyorum. İlkokulun 3. sınıfındaydım. Arkadaşlarımın çoğunu da unutmadım. Çalışkan geçinirdim ama, sınıfta her şeyi benden iyi yapanlar vardı. Örneğin: Gödeleklerin Mehmet kıl testereyle çok güzel tahta keser, elişi yapardı. Şıhlarlı Faik ise güzel şiirler yazardı. Bütün ilkokul boyunca ikisine özenmiş ve becerememişimdir. Yaşça sınıfın en küçüklerindendim. Belleğim güçlüydü. Bir okuyuşta ezberlerdim. Çok roman okurdum. Okuduklarımı kitaplarda, haritalarda arar, bulamayınca kırgınlığa benzer bir duyguya kapılırdım. Niksar o sıralarda dört yüz evli, bin üç yüz kadar nüfuslu oldukça büyük bir kasabaydı. Orada, Artova’daki kendimce güzel yılları kaybettim. Bugün Niksar’dan en belirgin anılarım ev içi olaylardır. Bir de, gezginci tiyatrolar.

Bu tiyatrolar gerçekten yamandı. Çoğunlukla İbnürrefik Ahmet Nuri’den piyesler ve yazarını öğrenemediğim vodviller oynarlardı. Ama en ilgi çekici olan kantocu kadrosuydu. Bugünkü kantoculara bakıyorum da şaşıyorum, gerçekten bizim gezgin kantocular çok daha iyiydi. Bu tiyatrolarda bir de pehlivan takımı bulunurdu. Genellikle önce kantocular, ardından karnında taş kırdıran, ayı ile güreşen pehlivanlar çıkardı. En son da piyes oynanırdı.

Niksar’da bu işlere yarayan bir han vardı. Belki de tek han. Duvarla çevrili, avlusu arnavut kaldırımı gibi taş döşeliydi. Avluda bir çeşme vardı. Üst katta herhalde odalar bulunurdu ama, ben yalnız, tiyatroların oynadığı salon durumundaki kahveyi bilirim. Kulisli bir sahne her zaman kuruluydu.

Tiyatrolar gelince kasabaya kibarlık, alafırangalık saçılırdı. Genellikle bir erkek iki bayan kasabada dolaşır, bir tür gala için bilet satarlardı. Babam her seferinde bilet alır, akşamcı olduğundan gitmez, küçük kardeşim Nahit’le ben giderdik. Yerimiz önlerde olurdu. Kasabanın genç memurları, yerli delikanlılar, özellikle herkesin adını unuttuğu ve «baba» diye çağırdığı iki metreye yakın boyda, ak saçları makineyle traşlı posta dağıtıcısı gelirdi. Bu baba, o denli heyecanlanırdı ki, kantoların en coşkulu yerinde kalkar gider, karanlıkta çeşmede bir yerlerini yıkardı. Herkes, gülerek kahvenin pencerelerine dökülürdü.

Haşan Beyin tiyatrosunun birkaç kez geldiğini sanıyorum. Haşan Bey pehlivandı. Abla adlı kara kuru ve ne iş yaptığını bilmediğim bir kadın dikkatimi çekmişti. Kantocular ufak tefek zarif kızlardı. Özellikle bunlar içinde bir kez gelen Adalet bütün Niksar’ı yakıp kavurdu. Eniştem de dahil, bütün delikanlılar ondan dans dersi aldılar. Genellikle ertesi sabah Niksar’dan trupları ayrılacaksa, en son biri «Çayıra serdim postu»yu söyler ve «Yarın Ünye’de buluşuruz inşallah» diye bitirirdi. Bu sırada benim bile içime büyük bir boşluk, bir hüzün çökerdi. Adalet, tiyatrosuyla Ünye’ye gidince yıkım büyük oldu. Niksarlı delikanlılardan birkaçı da onun ardından gitti. Çarşamba’da göbeğinden vurdular diye haberler geldi.

1938’de Berlin’deydim. Kime rastladımsa tanıdık tanımadık herkes Skala’ya gidip gitmediğimi soruyor ve «gidip görmemi» öğütlüyorlardı. Alfred VVenske adlı ne idüğünü bilmediğim bir çocukla arkadaş olmuştuk. Beni Skala’ya zorla götürdü. Bu büyük müzikholün kapısında Adalet adlı Türk dansözünün metrelerce büyüklükte bir fotoğrafını asmışlardı. Amerikalı büyük bir trupla gelmişti. Baş artistleriydi. O günlerde birçok resimli dergide Adalet’in resimlerini de görmüştüm. Gece en son o sahneye çıktı. Doğu oyunları oynamadı. Bir Amerikalı gibiydi. Step yapıyordu. Yanık teni, dolgun ve ince belli gövdesiyle Almanları bizim Niksar delikanlıları gibi kırıp geçiriyordu.

Niksar’da bir gece ilginç bir olay oldu. Daha oyun başlamamıştı. Sahneden irfan adlı aşçı yamağı atladı. İrfan ufak tefek, kavruk ve külhanbeyi geçinir biriydi. Elinde hemen boyunun yarısı kadar bir saldırma vardı. Kedi önünden kaçan fare gibiydi. Ardından Ali Çavuş atladı. Elinde bir brownig tabanca vardı. Katran gibi burma bıyıkları, düzgün taranmış saçları, önü ilikli kurvaze lâcivert ceketi, hâki pantolonu ve parlak çizmeleriyle, İrfan, canını hanın avlusuna dar attı ama, birkaç dakika sonra yine sahneden atladı. Ali Çavuş da… Böylece belki on on beş tur yaptılar. Sonra nasıl oldu bilmiyorum, Baba, İrfan’ı çocuk gibi kucağına almış içeri girdi. Yerine oturdu. İrfan sarhoştu. Biraz sonra Baba’nın kucağında uyudu. Oyun da başlamıştı.

Bu Ali Çavuş, Birinci Dünya Savaşı sırasında eşkıyalık etmişti. Çok ilginç serüvenleri anlatılırdı. Hep sözünü ettiğim kılıkta ve şık gezerdi. Fadlı’lı Ali Çavuş derlerdi. Bir gece eniştemle Fadlı’ya gidiyorlarmış. Eniştem bir tarla çitinden atlamış. Ali Çavuş da ardından çok zorlamış ama atı atlamamış. Eniştem bakmış ki, Ali Çavuş attan indi, bir şey yapıyor, «Ne yapıyorsun Ali Çavuş,» demiş. «Vuracağım namussuzu,» diye Ali Çavuş yanıtlamış. «Aman Çavuş yapma, atları değişelim,» diye yalvararak vazgeçirmiş. «Haydi sana bağışladım,» demiş Ali Çavuş. Bu durum gerçekten de onun için onur kırıcıydı. Ali Çavuş’un, bir kere candamarlar sıkıştırdığında Kelkit Çayının üzerinden sarp bir boğazı atla atladığı rivayet edilirdi.

Bir de Kuyumcu Rahmi vardı. 1960 yılı 26 Mayıs sabahı Ulus’ta uçak bileti almak için yürüyordum. Kars’a, Öğretmen Okulundaki siyasal karmaşa dolayısıyla gidiyordum. Ardımdan biri «Cahit» diye seslendi. Döndüm baktım, yakasında, kravatında ve kollarındaki gömlek düğmelerinde Demokrat Parti’nin baş harfleri altın harflerle, altın düğmelerle süslü biri. «Beni tanımadın mı? Kuyumcu Rahmi?» dedi. Nasıl tanıyacaktım. Niksar’dan ayrılışım üstünden yirmi beş yıl geçmişti. «Sen nasıl beni tanıdın?» diye sordum. «Niçin tanımayayım. Niksar’dan değil misin?» yanıtını verdi. Demokrat Parti il yönetim kurulu üyesiydi galiba. Ali Çavuş’u, Dayı’yı, Sait Hoca’yı, Gödelekleri sordum. Kimileri ölmüştü. Ali Çavuş DP İlçe Başkanıymış. Gittik bir mahallebicide oturduk. Benden bilgi almak istedi. Sorduklarından çoğunu bilmiyordum. Bir büyük heyetle Menderes’i görmeye gelmişlerdi. Menderes’in kendilerini kabul etmediğini, o gün Eskişehir’e gideceğini, kendilerinin de öğleden sonra Eskişehir’e hareket edeceklerini söyledi. Orada konuşabileceklerini umut ediyordu. Derdi, Tokad Milli Eğitim Müdürü’ydü. CHP yanlısı olduğu için attırmak istiyorlarmış. Daha birçok sorunları arasında bu beni ilgilendirmişti. «O Demokrat Parti yanlısı bilinir,» dedim. Vazgeçirmeye çalıştım. «Sen mi bileceksin, ben mi?» karşılığını verdi. Ertesi sabah kalktığımda 27 Mayıs DeVrimi olmuştu. Rahmi Eskişehir’de ne yaptı, çok merak ettim. Daha sonra onun da, Ali Çavuş’un da Adalet Partisini kurduklarını duydum. Ali Çavuş şimdi ölmüş. Ben altmışıma geldiğime göre, Çavuş elbette dünyaya kazık kakamazdı.

Bizim Erzurumlulardan bir Feryadi İsmail Hakkı bey vardı ki, her yıl nedendir, bilmem Niksar’a gelirdi. İri yarı, Mesut Cemil’e benzeyen bir adamdı. Oldukça şık ve efendi kılıklıydı. Babamın ahbabıydı. Küçük davul gibi bir çalgıya sap takmış, perdeler uydurmuştu. Keman yayıyla çaldığı çalgısına Feryat dediğinden kendisi de Feryadi olarak anılırdı. Gür sesiyle çalar ve babamla içerlerdi. Onun da Niksar’da ilginç serüvenleri vardı.

Bu hava içinde ilkokulu bitirdim. Nüfusta on yaşımda görünüyordum. Mahkeme kararıyla yaşım on ikiye çıkarıldı. Tokat’ta ortaokul vardı ama lise yoktu. Hem de okul yatılı değildi. Ailem üzerime titrediğinden, babamın parasal durumu iyi olmadığı halde annemin kalan birkaç beşibiryerdesini bozdurdular. Lisenin yıllık ücreti memur çocuklarına 120 liraydı. Babam bunu uzun yıllar çok güçlükle karşılayacaktı. Ama, bir yaylı tuttu ve Tokad’a, oradan da kamyonla Sivas’a gittik. Birkaç gün birbirimizden ayrılamadık. Her gün, sabah akşam ikimiz de ağlaştık durduk. Annem ne denli çetin ve dayanıklı ise, babam da o denli duyarlıklı bir kişiydi.

En sonunda zorla birbirimizden ayrıldık. O Niksar’a döndü. Bense, uzun yıllar bir gurbet, bir hasret yaşamı sürdürdüğüm, Sivas Lisesinin karanlık, soğuk duvarları arasında kaldım. Hademe kadınlar beni gördükçe, «Vah yavrum», derlerdi. «Senin ananda babanda hiç mi vicdan yoktu da seni bu kadar küçük yaşta gurbete attılar.» Bu sözler beni gizli gizli, özellikle geceleri yorganı başıma çekince ağlatırdı. Oysa, nerdeyse on yıldır okuyordum. Annem adam olmam için beni o denli küçük yaşta okula vermişti ki nasıl ezilmedim bilemiyorum.

Sivas o yıllarda korkunç bir şehirdi. Benim yaşımda bir çocuk sokakta gezse saldırırlardı. Cumartesi Pazar günleri soba yanmayan okulda tek başıma dolaşır dururdum. Çok acı çekerdim. Sonra sonra alıştım.

Bu anlattıklarım yaşamımın on iki yılı. Bir küçük insan yaşamının üstünkörü bir özeti. Aslında ayrıntılarıyla yazabilirsem bu kadarı yüzlerce sayfa tutar, iyi olur mu neler yazabilirim, bilemiyorum. Belki de bir süre daha yaşarsam yazarım.

 

ŞİİR HER ZAMAN VAR

Ya 1953 ya da 1954’teydi, Türk Dili dergisi Yazı Kurulu, çalışmasını bitirmiş, Nurullah Ataç ve Suut Kemal Yetkinle bir şiir üzerinde konuşuyorduk. Sanıyorum Behçet Necatigil’in şiiriydi. Genellikle Ataç benimle zıtlaşır, Yetkin ise silik bir içtensizlik gösterirdi. Bana karşı çıktılar. Ataç, «Türkiye’de iki şair var. Biri Yahya Kemal, öbürü Nâzım, gerisi bizim isteğimize bağlı. İyi dersek iyi, başarısız dersek kötü şair sayılır,»dedi. Şaşkınlıkla Suut Kemal’e baktım. O da Ataç’ın sözlerini yineler şeyler söyledi.

Dünya başıma yıkılmış gibi oldum. Akşamın alacakaranlığı daha da karardı. Ciğerlerime çektiğim hava bile tatsız ve bunaltıcıydı. Öyle yıkılmıştım ki yıllardır bunu unutamıyorum.

Gerçekten de bizde eleştirmen sayılanlar hep böyle olmuştur. Örgütler de, ödüllendirmeler de hep bu temelsiz, başına buyruk, duygusallıklarla, yandaşlıklarla yapılmıştır. Sanıyorum ki, Ataç da, Yetkin de, yeni değerleri onaylamayı, tanınmamış şair ve yazarları tanıtmayı, yalnızca bunu eleştirmenliğin gereği saydıkları için yapmışlardır. Oysa, bir zamanlar çok başarısız şiirler yayımlamış olan Ataç, belli bir sanat ölçüsüne sahip olsaydı, önce kendininkileri yayımlamazdı. Yetkin ise birkaç «şık» şiir yazmakla birlikte, düz sanat yazılarında Ataç’la ölçülemeyecek oranda yetersizdi.

Şimdi de, Tanrı’ya şükür, bir düzine eleştirmenimiz var. Var ya, bunlarda Ataç kadar, Yetkin kadar bir sanat geçmişi bile yok. Ne var ki, dedikleri dedik, öttürdükleri düdük.

Büyük anamalcı yörelerin çıkarttığı dergiler de, yine bu kafayla yönetiliyor. Yetmişinden sonra şiire başlamış öykücülerin, tohuma kaçmış şairlerin deste deste şiirlerini yayımlıyorlar da, genç şairlerimizin şiirlerine ilgi göstermiyorlar. Bu tutumda tecimsel amaçların da etken olduğu bir gerçek.

Hilmi Yavuz, ilk gençlik çağında yazdığı şiirlerini 1965’te yayımlamıştı. Bir seçici kuruldaydım. Bu kitap elime geçince bırakamadım. Altmış kadar kitabı incelerken, sık sık, döne döne «Bakış Kuşu»ndaki şiir çeşmesine koştum. Gerçek şiirin varlığı beni sonsuz bir mutluluğa boğmuştu.

«Hilmi diyor ki yeminler/Bana çeşmeleri hatırlatır/Tabut ciltli bir kitaptır/Serıin de çocukluğun bir ceviz tabut muydu/Usulca bırakılan denize?»

«Hilmi diyor ki annem/Çiçek eşmeli bir lambaydı/Karartma gecelerinde/Sen de denizleri anlıyor muydun/Yatağa girmeden?»

Hilmi Yavuz’u beğenişimin başkalarını yermek kapılgımdan doğduğunu, ciddiye alınmaması gerektiğini söyleyenler, hatta kendi paylarına alınanlar çok oldu. Oysa, benden yaşlı ya da yaşıtım ozanları neden kıskanacaktım? Kıskançlık duysam, Hilmi’ye duyardım. Daha sonra «Bedrettin Üzerine Şiirler», «Doğu Şiirleri» art arda çıktı. Şiir denilen gizli varlığı bulan, biçimle içeriğin kutsal birleşmesini gerçekleştiren bu büyük şair, artık gençlik yıllarından uzaklaşıyor ama ölümsüzlüğü de sırtlamış gidiyor.

Şimdi değineceğim iki genç şair ise, yıllardır göklerimizde parıltılar saçtıkları halde, yeterince ilgi görmediler.

Yaşar Miraç, «Ben bir şiir işçisiyim/türkünün gümüşçüsüyüm» diyor.

Bizim eleştirmenler ise, örneğin, Yahya Kemal Beyatlı’da, şiirin bir gümüşçülük olduğunu düşünememiştirler bile, «Gümüşçülük», «Kuyumculuk»un yerine geçmiştir şimdilik.

«Yeşil oğlan pembe kız/abanmış pencereye/yıldız yağıyor yıldız/neden yağıyor bilmem.»

«Kar baba kar baba/gel everelim seni/bizim teneke soba/ neden ağlıyor bilmem.»

«Bir bildiği olmalı/bizim buz bıyıklının/damları akıtmalı/neden diliyor bilmem.»

Bu Karadenizli delikanlıyı, ister şiir çılgınlığıyla, ister çocuksu özentilerinin yansımasını dile dolayıp Ahmet Haşim’in bülbülüne benzetme acımasızlığını göstersinler. Onun elinde şiir cennetinin altın anahtarının bulunduğunu sanıyorum.

Ahmet Erhan, bir akşam lisesinde okurken(!) bu denli eksiksiz bir dili, özgün yapıyı nasıl buldu, inanamıyorum:

«Balıkçılar gördük diyorlar/Bir denizkızıydı o/İşçiler gördük diyorlar/Çekici demire vurduğumuzda/Aniden parladı./Memurlar görmemiş./Kadınlar gördük diyorlar/İlk çocuğumuzu doğururken.»

«Yorganı başıma çekip, büzülüyorum yatağımda/Karnıma dayayarak titreyen dizlerimi/Bir anda silâh seslerine dönüşüyor/Ötede bozuk bir musluktan damlayan suyun sesi/Ve kurşunlar mekik dokumaya başlıyor evin İçinde/Perdeler yere iniyor; duvarlarda derin İzler/Çiçekler havaya savruluyor, yalnızca upuzun/Bir gövde kılıyor yerde.»

«Yüreğimi bir kalkan bilip sokağa çıktım/Kahvelerde oturdum, çocuklarla konuştum/Sıkıldım, dertlendim, sevgilimle buluştum/Bugün de ölmedim anne.»

Ahmet Erhan’ın çoğunlukla korku ve şiir dolu birçok güzel şiiri var.

Bakın bir de Hüseyin Haydar’ın şiirine:

«Akşam rüzgârları sokakta kaldı/İnme bahçeye, balkona çıkma/Açma pencereleri/Kurşunlar dolar içeri.»

«Dışarda, yolun üzerinde/Ölüler yatıyor yalnız/Yarım kaldı çaylarımız/Camları dağılan kahvelerde.»

«Kalk, haydi/Sokaklara çıkacağız/Kurşunlasınlar bizi/Ayışıkları altında/Bırakıp gitsinler bizi.»

Bu üç şair de daha otuzuna varmamış; bizim kuşaktakilerin kimileri gibi yabancı dil de bilmiyorlar. Hatta doğru dürüst okumamışlar bile. Hepsi yurda dönük. Bir Türk ‘mal du siecle’i yaşıyorlar. Çağımız Türkiye’sinin aynaları bunlar. Çağdaş coşkucular. Kimbilir belki de bir gün yaygın bir çevrede sevilecekler, el üstünde tutulacaklar, saygıyla anılacaklar.

(1981)

 

DOĞU

Yüzlerce, binlerce bit vardı

Çarşaflar, giysiler üzerinde.

Kimi yayılırdı, koyun sürüsü,

Kimiyse yanaşık düzende…

 

İşte Doğu bu. Bit, deprem ve acı.

Mutluluk dediğin, bir lavaş ekmek.

Bir avuç ateştir, umut dediğin.

Gerisi kar, çamur ve tezek.

 

Kara kan akar gecelerden.

Ölüm akar, çaresizlik akar.

Yalazlanan ışık, köpek sesleri,

Horoz sesleridir, toz gibi kalkar.

 

İşte Doğu bu. Kalmışlık, suskunluk ve acı.

Gül dediğin orda kır çiçeğidir.

Işkındır, çaşırdır yemiş dediğin,

Ecel şerbetidir yarin elinden

İçtiğin içeceğin.

 

İşte Doğu bu. Kesilmiş koyun başı

Gibi bakar orda insan gözleri.

Sevdalar, sıcaklık, yumuşaklık

Türkülerde kalmış, bin yıldan beri.

Kaynak:
Hazırlayan: Muzaffer Uyguner,  CAHİT KÜLEBİ-Hayatı, Şiiri, Yapıtları, Seçmeler, Altın Kitaplar, 1991, İstanbul

DER JUNGE TÖRLEß (1966) Genç/Öğrenci Törless


Yönetmen: Volker Schlöndorff               

Ülke: Batı Almanya, Fransa

Tür: Dram, Gerilim

Vizyon Tarihi:01 Mart 1966 (Fransa)

Süre: 87 dakika

Dil: Almanca

Müzik: Hans Werner Henze     

Nam-ı Diğer: Young Torless

Oyuncular:    Mathieu Carrière, Marian Seidowsky, Bernd Tischer, Fred Dietz, Lotte Ledl

Özet

Bu film, NANTES’TE MAX OPHÜLS ödülüne layık görülmüştür. Niteliksiz adam gibi benzersiz bir eseri bize bırakan Robert Musil‘in Öğrenci Törleß’in Karmaşaları’nı (Die Venoirrungen des Zöglings Törleß romanından uyarlanan film, “lise öğrencilerinin arasındaki iktidar ilişkilerini ve lise yıllarında yaşanan psikolojik gelgitleri son derece içsel ve yer yer karmaşıklaşan bir dille anlatır.

“Bireyin iç dünyasını keşfediş serüvenini, sonsuzluk gibi kavramlarla ilk yüzleşmesini bu kadar iyi ve ayrıntılı anlatan roman azdır.”

 

“ÖĞRETİCİ TÖRLEß ‘İN [TÖRLESS] KARMAŞALARI”

Ernst Fischer tarafından Niteliksiz Adam’ı tanıtmak için  kaleme alınan denemede Genç Törless hakkında şu bilgileri vermektedir.

Musil 1906’da, yirmi altı yaşındayken ilk romanı Öğrenci Törleß’in Karmaşaları’nı (Die Venoirrungen des Zöglings Törleß) yayınladı. Bu roman, bir eğitim kurumunda cinsellikten, ruhsal konumdan, yalnızlıktan ve aşağılanmadan kaynaklanan sorunların altında ezilen bir gencin özlü ve büyük bir disipline bağlı kalınarak anlatılmış öyküsüydü. Eğitim kurumlarındaki tedirgin edici atmosfer ve yeniyetmelerden oluşma bir topluluk içerisindeki taşkınlıklar üzerine bu türden anlatılar, daha önce de vardı -ama Musil’in romanı, ötekilerle karşılaştırılamayacak kadar derinliklidir. Burada burjuva uygarlığının kabuğunun geçici olarak örtebildiği, çok tartışma götürür ve barbarca bir yeraltı dünyası, artık sağlam olmayan bir düzenin aralıklarından sızan vahşet, insanlığı paramparça edecek bir çağın hazırlıkları gözler önüne serilir.

Soylu eğitim kurumunda Törleß, Reiting ve Beineberg adlı öğrencilerden başka kimsenin bilmediği, gizli bir oda vardır. Duvarlar boydan boya Reiting’in ve Beineberg’in zemin kat odalarından birinden çalmış oldukları, kan kırmızısı bir bayrak kumaşıyla kaplıydı, ve yer, ikiye katlanmış, kalın bir yünlü battaniyeyle örtülüydü… Duvarda, kapının yanında dolu bir revolver asılıydı…”Bu odada korkunç şeyler olur. Öğrencilerden Basini adlı, kız gibi güzel ve karakteri belirsiz bir çocuk, hırsızlık yaparken Reiting ve Beineberg tarafından yakalanır.

Reiting, soğukkanlı bir tirandır; “insanları birbirlerine karşı kışkırtmaktan, birini ötekinin yardımıyla alaşağı etmekten ve arkalarında karşı koymaya çalışan bir nefretin varlığını hissettiği, zorlama iyi davranışların ve yüze gülmelerin tadını çıkartmaktan daha büyük bir zevki yoktu… Çevresindekiler günden güne değişirdi, ama çoğunluk hep onun yanındaydı. Onun yeteneği buydu.”Reiting’in hasmı ve sonraki müttefiki Beineberg ise daha karmaşık bir tiptir; acımasızlığı, insanları sonuna kadar aşağılama tutkusu, kaynağını bir usdışılık felsefesinde, aklı ve insanlığı öldüren bir mistisizmde bulur. Her ikisinin kimliklerinde onyıllar sonra faşizmi kendilerine uygun sistem olarak yaratan tipler büyük bir sezgi gücüyle işlenmiştir. Savaş sonrası güncelerinde Musil, geçmişe bakarak şu saptamada bulunmuştur: “Reiting, Beineberg: Bugünkü diktatörlerin tohumlan.” Onları 1906’nın doyuma ulaşmış burjuva dünyasında “tipik” diye tanımlamak, edebiyat alanında olağanüstü bir edimdi. Reiting ile Beineberg, Basini’yi köleleri yapmaya, üzerinde korkunç bir iktidar uygulamaya, cinsel bağlamda kötüye kullanmaya, her türlü insanlık onurundan yoksun kılmaya ve ona kötü davranmaya koyulurlar. Onu yerde sürünüp şöyle demeye zorlarlar: “Ben, bir hayvanım, hırsız bir hayvanım, sizin hırsız ve aşağılık hayvanınızım!”Görünüşte henüz ayakta duran bir uygarlığın içerisinde toplama kamplarının dehşeti, insanı bütünüyle yıkıma sürükleyen bir iktidardan alınan sapık zevk kendini belli eder.

Törleß, bu karanlık olayların içine çekilir. Sarsıcı nitelikteki bu tikel olayın kendinin çok ötesine atıfta bulunduğunu, önüne bir dünyanın yıkılışının gölgesinin düştüğünü hisseder. Böyle bir oda olabiliyorsa, o zaman her şey olabilir demektir… “O zaman bugüne kadar tanıdığı tek dünyadan, aydınlık ve günlük dünyadan bir başkasına, karanlık, köpüren, tutkularla dolu, çıplak ve yıkıcı bir dünyaya bir kapı da açılıyor olabilirdi. Yaşamları camdan ve demirden, saydam ve sağlam bir yapının içindeymişçesine, büro ile aile arasında düzenli biçimde akan insanlar ile, ötekiler, yani uçuruma itilmiş, kanlı, türlü taşkınlıklarla kirlenmiş, karışık geçitlerde çığlıklar atarak dolanıp duran insanlar arasında yalnızca bir geçiş noktası değil, fakat bunların sınırlarının gizlice ve her an aşılabilir yakınlıkta birbirine değmesi gibi bir durum da olabilirdi…”Ve sonra, Törleß için şöyle denir: “O zamanlar Törleß, unutulmuş bir ortaçağ gibi sınıfların sıcak ve aydınlık yaşamından uzakta, Beineberg ve Reiting’in üzerlerinde bulunan odadan çok korkardı; çünkü bu odada bulunan insanlar ansızın çok farklı bir yaşama ait karanlık, kana susamış kişilere dönüşmüş gibi olurlardı. O zamanlar bu Törleß için, sanki çevresi yüz yıllık bir uykudan uyanmış, farklı gözlere görünüyormuş gibi bir dönüşüm, bir sıçramaydı…”

Öğrenci Törleß tipinde, düzeni dışa karşı hâlâ çok iyi işler gözükse bile, artık çökmekte olan burjuva dünyasının ikinci bir temel sorunu netleştirilir: Bu sorun, gittikçe artmakta olan bireysel yalnızlıktır. Törleß, bir konuşmanın ortasında pencereden dışardaki karanlığa bakar:“Sonra o yalnız bırakılmışlık ve terkedilmişlik duygusu yine benliğini kaplamıştı… Şöyle hissediyordu: Burada bana henüz çok ağır gelen bir şey var, ve düşünceleri yine bu şeyin içinde, ama yalnızca arka planda ve pusuda yatan bir başka şeye, yalnızlığa doğru kaçıyordu… O zaman dünya, gözüne boş, karanlık bir ev gibi gözüküyordu ve içinde sanki her odayı arayacakmışçasına bir ürperti beliriyordu köşelerinde nelerin gizli olduğu bilinmeyen, karanlık odalardı bunlar…” “arkadaşlarınınkinden daha gizli, daha güçlü ve daha koyu renkli” bir tür şehvet eğilimiyle, yalnızlığı “bir kadın olarak duyumsuyordu, fakat bu kadının soluğu onun göğsünde yalnızca bir boğulma, yüzü bütün insan yüzlerini unutturan bir anafor ve ellerinin hareketleri de Törleß’in bedeninden geçen ürperti dalgalarıydı…”

Burada Musil’in betimlediği, yalnızca ergenliğin o boğucu yaşantısı olmanın çok ötesindedir: Saygı aşılayan cepheleriyle ve pis gizli bölmeleriyle içinde yaşanılan dünya, arkasında bir cehennemin yattığı bu ahlâka dönüşmüş yalanlar bütünü, artık korkutucu olmuştur. Kendini günlük gerçeklik diye dört bir yana ilân eden, artık göstermeye çalıştığı kadar gerçek olmayıp, içinde farklı, uçurumdan farksız, derin bir karmaşaya sürükleyen bir başka gerçekliği gizlemektedir. Duygu ve gerçeklik, Ben ve dış dünya artık bir uyum oluşturmaktan uzaktır; gerçek düzen, birey ile toplumun oluşturduğu bütünlük yitirilmiştir.

Törleß, insanın yabancılaşmasını ne olduğunu bilmeden yaşar:

“Olaylarla kendi Ben’i, dahası kendi duyguları ile iç dünyanın en derin noktasında yatan, anlaşılmak tutkusuyla yanıp tutuşan herhangi bir Ben arasında hep bir duvar vardı, bu duvar o yaklaştıkça tutkusunun önünde bir ufuk gibi geriye çekiliyordu.” …“Törleß, kendini iki dünya arasında, evinden alışkın olduğu üzere, her şeyin düzenli ve mantıklı işlediği, sağlam bir burjuva dünyası ile, serüveni andıran, kapkaranlık, gizlerle, kanla ve beklenmedik sürprizlerle dolu bir dünya arasında bir anlamda parçalanmış gibi hissediyordu.”

Törleß, matematikte, “sanal sayılar” dünyasında buna benzer bir durum keşfettiğini düşünür, ve Beineberg’de bu sorun için anlayış arar:

“Böyle bir hesap işleminde başlangıçta metreleri, ağırlıkları veya somut bir başka şeyi gösterebilen ve en azından gerçek sayılar niteliğini taşıyan sağlam sayılar vardır. İşlemin sonundaki sayılar da böyledir. Ama bunları birbirine aslında var olmayan bir şey bağlar. Böylesi, yalnızca ilk ve son ayaklan bulunan, ama yine de insanın üstünden sanki yapı bütünüyle tamammış gibi geçtiği bir köprüye benzemiyor mu…?”

Beineberg, onunla ve her şeyin doğal olması isteğiyle alay eder; Beineberg’e göre insan, doğaüstünün, usdışının bilincinde olmalıdır – aslında böylece demek istediği, o zamandan beri belki yüz kez duymuş olduğumuz bir şeyden başkası değildir; modern bilim, doğa yasalarını, nedensellik ilişkisini vb. çürütmüştür ve akıl, anlaşılmaz olanın, Tanrının gerek atomlar, gerekse sanal sayılar dünyasındaki egemenliği karşısında teslim olmak zorundadır. Törleß, buna hazır değildir: “Eğer matematik bana acı çektiriyorsa, ben bunun arkasında sana göre çok daha farklı bir şey arıyorum, doğaüstü olanı değil, özellikle doğal olanı arıyorum — anlıyor musun?…”

Musil için usdışılığın yadsınması, gerçekliği tedirgin edici ve maskeli diye algılamasına ve bu gerçekliğin arkasında henüz biçimlendirilmemiş bir olasılıklar dağarcığının varlığını sezmesine karşın, son derece belirleyici bir özelliktir: Karanlığa eğilim göstermesine karşın, akıldan vazgeçmez, “sanal sayılar”ı da doğal olanın alanına sokmaya çalışır. Öğrenci Törleß, olasılığın sezgiden, duygudan, özlemden, vizyondan, sarsıntılardan ve ütopyadan yansıyan belirsiz, herhangi bir biçimde somutlaşmamış sonsuzluğu ile, hep parçalar halinde kaldığı için ancak düş kırıklığına yol açan eylem ve gerçeklik arasındaki yaşanmış çelişkiyi çözmek amacıyla ciddi çaba harcar.

“Sanki insanın etrafına görünmeyen bir sınır çekilmiş. Bu sınırın ötesinde hazırlananlar ve uzaktan yaklaşanlar, sisli bir deniz gibi hep değişen, koskoca görüntülerle dolu; insana yaklaşan, eyleme dönüşen, yaşamına çarpan, insani boyutlar ve çizgiler taşıyan, saydam ve küçük bir şey. Ve insanın sürdürdüğü yaşam ile, duyumsadığı, sezdiği, uzaktan gördüğü yaşam arasında o görünmeyen sınır, sanki dar bir kapı gibi; olup bitenlerin görüntüleri insana ulaşabilmek için buradan sıkışarak geçmek zorunda.”

Burada edebi ve kesinlikten uzak bir dille anlatılan, artık bireyci olmuş bir dünyada insanoğlunun tek başına kalışı ve parçalanışıdır – ama aynı zamanda da insanlığın eserlerinin her zaman yine insanlığın düşlerinin küçük bir kesri olduğu gerçeğidir. Musil’in ilk romanından, onun yaratısının bütününün leitmotiflerini [ana motif, nakarat, tema] algılayabilmek olasıdır:

Burjuva dünyasının çöküşü ve yozlaşması, artık düzen olmaktan çıkmış bir düzen ve onun kabuklarını kırıp dışarı çıkan acımasızlık ve barbarlık, duygu ile eylem arasındaki uçurum, kurumuş bir toplumda insanın yalnızlığı, kırılganlaşmış gerçeklik, bir başka konuma, yaşamda yeni bir bütünlüğe ve içeriğe duyulan özlem.

Kaynak: Robert MUSİL, Niteliksiz Adam – I / Özgün adı: Der Mann ohne Eigenschaften,  trc: Ahmet Cemal, Yapı Kredi Yayınları – 1265 Kâzım Taşkent Klasik Yapıtlar Dizisi – 34, Haziran 2009, İstanbul, Sh:14-18

FİLMİN ALT YAZISI

Beineberg, lütfen oğluma göz kulak ol. Bana güvenebilirsiniz efendim. İşte şimdi rahatladım. Sana güveniyorum. Bu güvenilir ve kararlı yapın hemen güvenimi kazanmanı sağladı. Sigara?

  Teşekkür ederim efendim. Keşke oğlum da senin gibi olsaydı. Her zaman çok endişeli ve dengesiz görünüyor. Bu şekilde nereye varacak, hiç bilmiyorum. Hepinizle tanıştığıma çok memnun oldum. Oğlumun sizinle olacağını bilmek veda etmeyi de kolaylaştırıyor. Özellikle de böyle iyi dostlar bulduğu için. Beyler, eğer oğlumun başına bir şey gelirse lütfen hemen haber verin. Başıma ne gelebilir ki baba?

  Anladınız mı Bay Beineberg?

  Kesinlikle efendim. Oğlum. Başka ne yapabilirdim ki?

  Çocuk o kızla yatıyor, ertesi sabah da kız onu sahile götürüyor. Ama bir süre sonra çocuk balık yiyemez duruma geliyor

 – Dikkat et beyinsiz!

 – Beni rahat bırak. Siz serserilerin burada ne işi var?

  Hadi durma, bir tane al.

 – Dostum, bunlar çok sıcak!

 – Buraya gel tatlım.

 – Al bakalım çocuğum.

 – Teşekkür ederim güzel bayan. Tanrı yanında olsun çocuğum. Maskaralık yapmayı kes. Merhaba tatlım. Küçük çocuğumuz evini mi özlemiş?

  Genç beyefendiler. Gelin de bizimle oturun.

 – İçecek bir şeyler alır mısınız?

   – 4 kadeh şarap. Hayır, sekiz olsun. Bu tur benden. Teşekkür ederim. Siz beyefendiler oynamak ister misiniz, yoksa kaybetmekten mi korkuyorsunuz?

  Al bakalım. Benden 20.

 – Kaybettin.

 – Kötü talih. Hayat işte. HİZMET ETTİĞİ GÜNLER

Torunlarımıza anlatabileceğimiz bir gün daha. O da ne demek oluyor Törless?

  Evet?

  Bizim için unutulmaz bir gündü demek istemiştim. Senin için yeterince heyecan verici olmasa da yarın için Horace’ın 6. kasidesini aynen yazacaksın. Reiting, sana bugün geri ödemem gerekiyordu ama bana birkaç gün daha verebilir misin?

  Üzgünüm. Paraya hemen ihtiyacım var. Harçlığını almadın mı?

  Aldım, amam başka borçlarım da var. Geçen aydan Beineberg ve Tschusch’a borcum var. Git onlara yalvar. Ben beklemem. Tabii ki öyle. Arkadaşımsın. Parayı kumarda kaybetmemen gerekiyordu. İkiye katlamak istemiştim. Sana son sözüm: Borcunu yarın ödeyeceksin yoksa

 – Yoksa ne?

  Yoksa benim şartlarıma bağlı olacaksın. Ne tür şartlar?

  Yaptığım her işte bana sadakatini sunacaksın. Hepsi bu kadarsa, memnuniyetle yaparım. Sana sadık olacağım. Ama sadece istediğin zaman değil. Ben ne zaman dersem yapmak zorundasın. Körü körüne bağlılık. Evet?

  Yarın paranı getireceğim. Sessizlik lütfen.  Kadın katil için 8 sene hapis cezası.  Wilhelmina, 19 yaşına kadar Graz’daki bir kafeteryada çalışmıştı.  Sonrasında, onu hayat kadınlığı ile tanıştırıp kendisi için çalışmaya zorlayan asker kaçağı Günther K. ile tanıştı.  Yargıç tarafından bunu neden yaptığı sorulduğunda “Onun büyüsü altındayım” diye cevap verdi.  “O gece, Günther beni çalışmak için Wiener Strasse’ye götürdüğünde “Bugün kendimi iyi hissetmiyorum” demiştim. “Günther sonrasında onunla uyumamı söyledi.” “Onu da yapmak istemiyordum.” “Karşı koymuştum, bu sebeple Günther beni dövmüş ve çok kızmıştı.”  “Sonrasında ise onun önünde diz çöküp kendisini iyi hissetmesi için tanrıymış gibi ona taptım.” “O gece, onu yatakta vurdum.” Gross Sankt Florian: “Kilise cemaatinin en eski üyelerinden biri olan emekli Franz Braunecker 91 yaşında beklenmedik bir şekilde bu dünyadan göçüp gitti.”

Bayan, bize 2 porsiyon geyik eti kahveli pandispanya ve brendi getirin. Ne kadar vaktimiz var?

  2.5 saat. Akşama yemekte ne var?

  Hiçbir fikrim yok. Pazar gününün mutfak artıklarıdır muhtemelen. Söylesene Beineberg, ne olmak istiyorsun?

  Bir fikrim yok. Ama devlet memuru ya da subay olmayacağıma eminim. Öncelikle seyahat edip kendimi herhangi bir mesleğe adamaksızın biraz para kazanmak istiyorum. Sonrasında da belki Hindistan ya da başka Asya ülkelerine giderim. Kafamda birkaç şey var. Bende ise hiçbir şey yok. Hangi işte iyi olduğumu ya da yapmaktan hoşlandığım şeyleri bilmiyorum. Sanki kendimden ve dünyadan yavaş yavaş uzaklaşır gibiyim. Çünkü çatlağın tekisin. Sık sık buralardan kaçıp uzaklaşmak istiyorum. Ama bunu asla yapmayacaksın. Aceleci davranıyorsun! İşte büyük gün. Buradaki monotonluk beni öldürüyor. Okulda yaptığım onca şeyden sana mantıklı gelen var mı?

   Onlar bizi nereye götürecek?

  Zihnimizi geliştirmek ve kendimizi hazırlamak için buradayız. Hayatı sonradan yaşayacağız. Hazırlanmak?

  Geliştirmek?

  Ne sebeple?

  Buyurun. Parayı nereden buldun?

  Borç aldım. Sana borç para verecek kadar beyinsiz olan kim peki?

  Hoffmeier. Bana bak Basini, neden yalan söylüyorsun?

  Bunu başkalarına yutturabilirsin ama ben kül yutmam. Daha bu sabah Hoffmeier benden borç para istedi. Ama Beineberg parasının çalındığı şeklinde şikayette bulundu. Uzun lafın kısası, parayı dün gece Beineberg’in çekmecesinden aldın. Ne yüzle bunu söylersin! Bu ne kadar iğrenç bir laf! Bu alçakça bir iftira! Bana musallat oluyorsun çünkü senden zayıfım. Kızıyorsun çünkü ayaklarına kapanmayacağım. Bana şantaj yapmak istiyorsun ama yanlış kişiyi seçtin! Bu suçlamanı tüm sınıfa anlatacağım. Müdüre de gideceğim. Gidelim. Ben öderim. Teşekkür ederim. Özellikle de dün gece param çalındıktan sonra. Gerçekten mi?

  Şüpheli var mı?

  Hayır, henüz yok. Ama onu yakaladığımda çok pişman olacak. Bunu yaptım çünkü ihtiyacım vardı. Hemen geri koyacaktım. Lütfen parayı çaldığımı kimseye söyleme. Sadece gizli bir şekilde ödünç aldım. Her dediğini yapacağım. Yeter ki sınıfın haberi olmasın. Onlara bir şey anlatma. Demek şartlarımı kabul edeceksin. Evet. Her istediğini yapacağım. Güzel. Bunu etraflıca düşüneceğim. Şimdi nereye?

  Bozena’nın yerine mi?

  Evet, öyle anlaşmıştık. Demek ödemek istemiyorsun, öyle mi?

  Defol git buradan seni domuz. Yoksa seni yere yapıştırır, parça parça ederim! Adi düzenbazlar iyi zaman geçirmek istiyor ama ödemeye gelince yan çiziyorlar! Burada neler oluyor?

  İyi akşamlar. Hangi tatlı çocuklar beni görmeye gelmiş?

  Hadi, sessiz ol. Oturun. Beni ziyaret etmeniz ne hoş. Yoksa içinizdeki adam mı sizi buraya sürükledi?

  Kapa çeneni. Ne iyi çocuklarsınız. Utanma çocuk. İyice bir bak. Arkadaşın, ömründe hiç kadın görmemiş gibi davranıyor. Annesi büyüleyici bir hatundur. Onu kısa bir süre önce tren istasyonunda gördüm. Eminim gençken çok kişinin başını döndürmüştür. Hala biraz brendin var mı?

  Her şeyin yerini bilirsin. Teşekkür ederim. Bu surat da ne böyle?

 – Korktuğunu düşünecek.

 – Bırak düşünsün. Hiç havamda değilim zaten. Annen hakkında konuşmam hoşuna gitmiyor mu?

  Sizin gibiler her zaman bizden iyi olduğunuzu düşünürsünüz. Annenin ve benim birbirimize benzemediğimizi falan mı düşünüyorsun?

  Şundan daha iyi biri olduğunu mu sanıyorsun?

  Yanılıyorsun. Fazlasıyla yanılıyorsun. Ailelerinizi çok daha iyi tanıyorum. Viyana’da yeteri kadar vakit geçirdim. Orada neler olup bittiğini biliyorum. Burada “Sevgili Bozena”, orada “Sevgili Bozena.” Bana karşı her zaman naziktiler. Ta ki hamile olduğumu anlayana kadar. Onların neler konuştuğunu duyacaktın. Yüzüme karşı değil tabii. Ama kendi aralarında başka şeyden bahsetmezlerdi. Hanımefendi de

 – Kolonyadan başka bir şey içmeyen bir insanın yüz ifadesini taşıyordu. Ama bir müddet sonra, kuzeninin karnı burnunun dibinde büyümeye başladı. Peki kimse o bebeğin babasını biliyor muydu?

  Hayır. İşte böyle. Onun iyiliği için oradan ayrıldım. Geri dönmek istemiyorum. Orada yeniden çalışacağıma ölürüm daha iyi. Bunu sen mi bıraktın?

  Teşekkür ederim. Çok naziksin. Bazen sizin gelmenize neden müsaade ettiğimi merak ediyorum. Bir kaç kron için olmadığı kesin. Sen, o ve ötekisi. Adı ne?

  Reiting?

  Hayır, o değil. Basini?

  Evet, Basini. Ben de onu diyordum. Garip bir çocuk. Hepiniz aynısınız. Birbirinize aitsiniz. Aileleriniz etrafınızda olduğunda beni hiç sallamazsınız bile. Ama buradan gittikleri an hemen bana dönersiniz. Aynı aileleriniz gibisiniz. Riyakarlar korkaklar ve yalancılar. O burnu nerede kırdırttın?

  Bana kimi hatırlatıyorsun, biliyor musun?

  Kardeşimi. Burnunu kırmıştım. Bir erkeğin, kırık bir burunla daha hoş görünmesi oldukça garip. Şu çocuğun nesi var?

  Ev hasreti. Zavallı çocuk. Küçük yaramaz çocuğumuz benim gibi birini görmeye mi geliyor yani?

  Evet, bu da ne?

  Bana bir öpücük ver. Gördün mü?

  Hala yaşıyorsun. Böylesi, yatakhanede yaptıklarından çok daha iyi.

 – Buldum.

 – Kimi?

   – Beineberg’in parasını çalanı.

 – Anlatsana! Henüz kimse bilmiyor.

 – Odacı mı?

   – Hayır. İpucu ver. Basini mi?

  Mesele ne?

  Dikkatli ol! İşte paran. Bu da Basini’nin çekmeceni açarken kullandığı bıçak. Sence ona ne yapmalıyız?

  Basini bir hırsız. Evet, hırsız! Hırsızlar da dünyanın her yerinde cezalandırılır. Şikayet edilip okuldan attırılmalı. Dışarıda başının çaresine baksın. Artık buraya ait değil. Olmaz. Neden bu kadar aşırıya kaçıyorsun?

  O kadar da kötü bir durum değil. Bunu nasıl söyleyebilirsin?

  Hırsızın tekiyle beraber yaşamaya devam etmek mi istiyorsun?

  Senin kölen olmayı öneren biriyle?

  Sence de biraz abartmıyor musun?

  Sanki ömür boyu kardeşlik yemini etmiş gibi davranıyorsun. Bizi Basini’ye bağlayan bir şey yok tabii onun sırtından alacağımız tüm o zevkler hariç. Zevk mi?

  Bak, Reiting. Neden Basini’yi savunup duruyorsun?

  Onu mu savunuyorum?

  Dışarıdan öyle mi görünüyor?

  Bilmem ki. Tekrar ediyorum, aşırı abartıyorsun. Bu idealizm de ne demek oluyor?

  Enstitünün saflığı üzerine gösterdiğin bu gayret. Çok erdemli, ama çok sıkıcı bir hareket. Yoksa kendince özel nedenlerin mi var?

  Basini’nin okuldan atılması üzerine eski bir kin mi?

  O halde bunu itiraf et. Bizler senin tarafındanız. Saçmalık. Sen ne düşünüyorsun?

  Ona ne istersen onu yap. Hindistan’da onu kafasını uçururlar ya da bağırsaklarına kadar kazık sokarlardı. En azından bu eğlenceli olurdu. Uzat ellerini. Parayı hangi elinle çaldın?

  Bu seferlik seni şikayet etmemeye karar verdik. Bizim gözetimimiz altında olacak ve kendine çeki düzen verme şansına sahip olacaksın. Bundan böyle, gelir ve giderlerin mercek altında olacak. Sınıfın geri kalanıyla olacak anlaşmaların bizim rızamız dahilinde gerçekleşecek. Anlaşıldı mı?

  Şimdi anlaşıldı mı?

  Evet. Sessiz olun lütfen! Mektuplar çocuklar. Canitz. Basini! Dulcinea’mdan. Şimdi göreceksiniz. Çok mu söz vermiştim?

  Onun korsesini görecektiniz. Onu alamazdım tabii ki. Fiyat etiketi hala üzerinde. Bunu satın almışın seni gösterişçi.

 – Bunları anladın mı?

   – Nasıl?

  Bu sanal sayıları. Çok basit. Hepsinin temelinde  -1 in karekökü olduğunu unutma. Evet, ama mesele de o zaten. Öyle bir şey yok. Bir sayının karesi her zaman pozitiftir. Sadece bu sayıları hesaplamanın bir yolu. Ama matematiksel olarak bunun imkansız olduğunu bildiğinde nasıl yapabilirsin?

  Garip olan durumsa bu sanal değerlerle gerçekten hesaplama yapabilirsin. Örneğin bu tarz bir formül kullanarak var olmayan şeylerle hesaplama yapılmış olmasına rağmen sağlam bir köprü yapabilirsin. Bu gerçeklikle bir boşluk mu var?

  Bizim papaz gibi konuşmaya başladın. Vücutlarımız arasındaki sorunlardan oluşmuş bir boşluk ve bunu bünyesinde barındıran kutsal ruh olarak adlandırılan şey. Gidip matematik hocamıza sor. İrrasyonel ve sanal sayıları mı bilmek istiyorsun?

  Lütfen otur. Memnun oldum Törless, çok memnun oldum. Şüphelerin ciddi bir bağımsız düşüncenin belirtilerini ortaya koyuyor. Ama aradığın bu açıklamayı ortaya dökmek çok da kolay değil. Lütfen beni yanlış anlama.

 – Sen de bir tane ister misin?

   – Hayır, teşekkür ederim. Ya şekere ne dersin?

  Bak. Metafizik öğelerin müdahalesinden bahsediyorsun. Bu konu hakkında neler hissettiğini bilmiyorum. Mantık sınırlarının çok ötesindeki bu doğaüstülük oldukça garip bir şey. Bu konular üzerine nutuk çekecek donanımda değilim. Bu materyal de benim dersimi kapsamıyor. Bunu farklı açılardan bakabilirsin. Birilerinin kuyularını kazmaktan özellikle kaçınmak istiyorum. Ama benim için matematiği açıklayabilecek donanımda olmanız gerekiyor Evet, ama mevzu matematik olduğunda sadece olağan ve tamamen matematiksel bir bağlam gerçekten var olduğunda. Ama iyi bir bilim adamı olarak hipotezler kullanmak zorunda kalırdım ki şu an muhtemelen bunları anlayacak seviyede değilsin. Zaten buna vaktimiz de yok. Ya sanal sayılar?

  Bu tarz matematiksel kavramların yani tamamen var olmayan değerlerin matematik için gerekli kuramsal kavramlar olduğu fikrine kendini alıştırman gerekiyor. Şunu düşün: Şu anki eğitiminin başlangıç seviyesinde kapsamlı bir açıklama sunmak oldukça güç. Şükürler olsun ki çok azımız buna ihtiyaç duyuyor. Bununlar birlikte senin gibi biri, söylemem gerekir ki buna memnunum, bana geldiğinde söyleyebileceğim tek şey  “Sevgili arkadaşım  sadece buna inanmak zorundasın.” Şu anki seviyenden 10 kat daha fazla matematik bilir duruma geldiğinde tüm bunları anlayacaksın. Ama şu an itibariyle, sadece buna inan. Her şey hissetmek ile alakalıdır matematik bile. Aklın her zaman bir karış havada, değil mi?

  Burada ne işin var?

  Şuraya gir, göreceksin.

 – Neler oluyor?

 – Bekle. Bizim büyük matematikçi nasıllar?

   – Nasılım sanıyorsun?

   – Anladım. Neyi anladın?

  Sana hiçbir şey anlatmamış. Seni ileri bir tarihe kadar oyaladı. O zaman anlayacaksın işte. Tüm o hesaplar gözlerinden akacak. Seni kendi seviyelerine hazırladıkları zaman. Bunu söyleyebileceğini düşünmüyorum. Bana bir şey söylemen gerekmiyor. Böyle insanları bilirim, rahiplerin ilmihallerini öğrenmeleri gibi ezbere öğrendikleri formüllerle doludurlar. Yoksa dünya ruhları, bu kansız yaratıklara eteklerinin altından gizlice bakma şansı verir miydi?

  Buna Basini’yi izlemek diyor. Neler oluyor?

  Bu gece odaya gel.

 – Reiting bizi kandırdı.

 – Bunu düşünmüştüm. Düşünmüştün, öyle mi?

  Ama tabii bunu fark edemedin. Hayır, hiç de bile. Ama çok yakından izliyordum. Dört yıl önce burada olanlar hakkındaki hikayeyi hatırlıyor musun?

   – Hangi hikaye?

  – Biliyorsun işte.

 – Şu hikaye.

 – Tabii ya. Sadece tesadüfen. Sadece müstehcen bir takım olaylar üzerine büyük bir skandal olduğunu ve bir çok kişinin okuldan atıldığını biliyorum. Ben de ondan bahsediyorum işte. Reiting de Basini ile aynı şeyi yapıyorlar işte. Reiting’in ona aşık olduğunu mu düşünüyorsun?

  Tabii ki hayır. Reiting aptal değil. Ama bu durum muhtemelen onu eğlendiriyordur. Reiting’in böyle bir şey yapacağından asla şüphelenmezdim. İkisine de göstereceğim. Aklından neler geçiyor?

  Onlara, bu mevzu nedeniyle atılan diğer kişileri hatırlatacağım. Bu da onlara üzerinde düşünecekleri bir şey verecek. Ama onları şikayet edemezsin. Zaten istemiyorum da. Yani, Basini hiç umurumda değil. Ama Reiting mevzusu farklı. Yaptıkları da onu tamamen elime düşürecek. Sanırım beni bir şekilde elde etmekten mutluluk duyardı. Şimdi bu sırrı bildiğim için neler yapabileceğimi görüyor musun?

  Elbette, ama

 – Tek kelime ederim ve işi biter. Bir şeyler yapmamız gerekiyor. Hâlâ Basini’yi şikayet etmemiz gerektiğini mi düşünüyorsun?

  Onu kendimizin cezalandırmasını tercih ederim. Okul sadece onu kovup amcasına da uzun bir mektup gönderirdi. Bunun ne kadar ciddi bir durum olabileceğini biliyorsun. “Sevgili Bay bilmem ne yeğeniniz aklını oynattı ve doğru yoldan çıktı. Bu sebeple onu size geri gönderiyoruz. Her şey gönlünce olsun.” Böyle devam eder. Onlar için bir anlam ifade edeceğini mi düşünüyorsun?

  Peki bizim için ne anlam ifade etmeli?

  Senin için bir şey ifade etmiyor olabilir. Ya avukat olacaksın, ya da şair. Ama ben kendi hayatımı daha farklı görüyorum. Bu durumdan bir şeyler öğrenmek istiyorum. Peki onu nasıl cezalandırmayı düşünüyorsun?

  Aslında pek ceza değil. Onun için düşündüğüm farklı şeyler var. Sadece nasıl desem ona işkence edeceğim. Çok ürkütmeye gerek yok. Düşündüğüm şey tamamen çilecilik. Bu dünyada yükselebilmek için seni köleleştirebilecek her şeyi yok etmen gerekiyor. Örneğin hislerini. Basini ile ilgili planlarımı faaliyete geçirince şüphesiz ki biraz acıyacağım. Ama bu hiç uygun değil çünkü Basini’nin umurunda değil. Onun yaptığı şeyleri yapan biri buna değmez. Bu durumun tamamen anlamsız bir heyecan olması çok yazık. Hayat gücünün boşa harcanması soracak olursan. İçimdeki tüm bu gereksiz duyguları yok etmek niyetindeyim. Bana bak, Basini hakkında ne düşünüyorsun?

  Ne söylemem gerekiyor?

  İğrenç bir yaratık. Gerçekten de öyle, değil mi?

  Çok iğrenç. Her zaman çılgınca şeylere karışıyorsun. Hiç de bile. Hem öyle olsam ne olacak?

  Hayatta her şeyi bir kere denemek gerekiyor. Eğer bu kadar aşağılık biriyse

 – Bu gece tavan arasına gelmesini söyleyin. Odaya mı yani?

  Hayır, henüz değil. Tavan arasına. Tamam. Biraz daha yürüyelim mi?

  Olur. Eminim Törless’in yapacak işleri vardır. İşte buradasınız. Olduğun yerde kal. Senin hakkında bir karar vermek üzere toplandık. Suçlamalar şu şekilde: Haneye tecavüz ettin. Hırsızlık yaptın. Bizim tam tersini istememize rağmen kendi başına hareket ettin. Bizi birbirimize düşürmeye kalkıştın. Anlamadığım bir şekilde kendini Reiting’in hizmetine sundun.

 – Kendini nasıl savunacaksın?

  – Lütfen, ben

 – İndir elini. Rahatla. Utanmıyor musun?

  Cevap ver! Ret mi ediyorsun?

  Sorun ne?

  Ağlıyor musun?

  Mutsuz musun?

  Hadi ama, gülümse. Yapmayacaksın yani, öyle mi?

  O halde sana ağlaman için bir neden vereceğiz! Bırakın gideyim! Işığı kapatın. Dışarıdan görecekler. Ne derdin var?

  Bu durum bir göze benzemiyor mu?

  O şairane tavrını bizim üzerimizde mi deneyeceksin?

  Hayır, ama bu durum garip bir dünyaya açılan bir göz gibi değil mi?

  Tamamen saçmalık. Diz çök! Tüm bu yaptıklarından paçayı kurtaracağını düşünüyordun. Sana yardım edeceğimi düşünüyorsun. Yanıldın. Lütfen, elimde değildi. Tanrı aşkına! Sessiz ol! Bu mazeretlerinden bıktık. Artık nasıl bir insan olduğunu biliyoruz ve ona uygun olarak hareket etmek niyetindeyiz. Şimdi şöyle söyle  “Ben bir hırsızım.” Sağır mısın?

  Hırsız olduğunu söyle! Ben bir hırsızım. Çok zekiceydi çocuk. Şimdi de şöyle söyle, “Ben bir hayvanım. Eli uzun bir hayvan. Sizin eli uzun hayvanınızım.” Ben bir hayvanım, eli uzun bir hayvanım, sizin eli uzun hayvanınızım.

 – Bu çok iğrenç.

 – Bırakın hayvanı. Onu bana ver. Kahretsin!  “Rahatsız ve deli biri olmalıyım.  Yoksa başkalarının normal bulduğu şeyler neden beni iğrendirsin ki? “

 – Dikkat et!

 – Gözlerini dört aç seni götveren! Hâlâ burada ne işin var?

  Gitmiyor musun?

  Hayır. Birkaç gün için değmez. Biz de Sternberg’lere gidiyoruz. Amcasının malikanesine davet etti. Bizimle iyi geçinmek istiyor. Ne yazıyorsun, kitap mı?

  Sırlar mı?

  Oku bakalım, ama hiçbir şey anlamayacaksın. Hey, bizim hakkımızda yazıyor. Şunu dinleyin. “Etrafımdaki şeyleri tarafsız bir gözle incelediğimde, Basini’nin yaptığı hırsızlık önemsiz bir suç gibi duruyor. Reiting ve Beineberg’in onu cezalandırış şekli öğrenciler arasında adet olan bir zalimlik. Ama bu davranış şekli, duruma bir açıklık getirmiyor. Bu temkinli bakış açısı yeterli değil. Baş döndürücü bir uçurum birdenbire karşımda beliriveriyor.”

 – Bunun hakkında ne düşünüyorsun?

   – Tamamen saçmalık! İstediğini yazabilirsin ama lütfen isimlerimizi bunun dışında tut. Hadi! Araba bekliyor. Bu arada canını da çok sıkma. Gidip Bozena’yı gör ve sevgilerimizi ilet. Törless, eve gitmiyor musun?

  Hayır profesör. Ne oluyor?

  Odaya gel. Konuşmamız gerekiyor. Ne yapıyorsun?

  Bir şey yapmayacağım. Onu geri giy. Otur. Neden soyunmaya başladın?

   – Düşündüm ki

 – Ne düşündün?

   – Diğerleri.

 – Ne diğerleri?

  Beineberg ve Reiting. Ne olmuş onlara?

  Ne yaptılar ki?

  Bana her şeyi anlatman gerekiyor. Diğerleri önceden anlatmış olsa da. Evet?

  Anlatmayacak mısın?

  Lütfen beni zorlama. Yoksa bu bana işkence etmek için özel yöntemin mi?

  Sana işkence etme niyetinde değilim. Kendi iyiliğin için bana tüm gerçeği anlatmanı istiyorum. Ama bunu anlatmaya değecek bir şey yapmadım ki! Zavallı bir korkaksın! Lütfen öyle söyleme. Ne kadar ödlek biri olduğunu görüyor musun?

  Tokada bile karşı gelmiyorsun. Eğer itaatkar biri olursam er ya da geç beni affedeceklerini söylediler. O ikisine mi?

  Herkese. Nasıl bunun sözünü verebilirler ki?

  Buna ben de karıştım. Bu durumu halledeceklerini söylediler. Bunu nasıl yapacakları konusunda daha belirgin bir şey söylediler mi?

  Hayır, sadece bu durumla ilgileneceklerini söylediler.

 – Sana ne yapıyorlar?

   – Kim?

   – Reiting. Bana çok arkadaşça davranıyor. Genelde bana Roma ve imparatorları Timurlenk ya da Korkunç Ivan hakkında hikayeler okutturuyor. Tüm o kanlı hikayeleri.

 – Sonra da onu yaptıktan sonra dövüyor.

 – Neyi yaptıktan sonra?

  Tamam, anladım. Ya Beineberg?

  O çok itici. Sence de ağzı kokmuyor mu?

  Sessiz ol. Anlat bakalım, ne yapıyor?

  Reiting’in yaptığı gibi, yalnız farklı şekilde. Bana ruhum hakkında uzun uzun vaaz veriyor. Beni oturtup, yorulunca ve sıkılıncaya kadar bir bardağa baktırttırıyor. Sonra da yere çömelip bir köpek gibi havlamam gerekiyor. Neden ki?

  Hiçbir fikrim yok. Yani sana bunları yapmalarına izin mi veriyorsun?

  Her dediklerini yapıyor musun?

  Başka ne yapabilirim ki?

  Yeniden iyi biri olup huzur içinde yaşamak istiyorum. Daha öncesi olanlar umurunda değil mi yani?

  Bu konuda elimden bir şey gelmiyor. Beni iyi dinle. Nasıl hırsızlık yapabiliyorsun?

  Paraya gerçekten ihtiyacım vardı. Reiting’e borcum vardı ve bana ödemem için ek zaman vermiyordu. Zaten kimse borç para

 – Hayır, onu demek istemedim. Sadece bunu nasıl yapabildin?

  Nasıl hissediyorsun?

  İçinden neler geçiyordu?

  Hiçbir şey geçmiyordu. Bir şey hissetmiyordum. Başka hiçbir şey düşünmüyordum. Sadece oldu işte. Ya Reiting ile ilk sefer?

  Reddedemeyecek kadar korkakça davrandığın o utanç verici hizmet. İçinin parçalandığını hissetmedin mi?

  Tarifi imkansız bir şok anlatılamayacak bir değişim vücudunu sarmadı mı?

  Seni hiç anlamıyorum. Üzerine tükürdüklerinde seni inletip tükürdüklerini yalamak zorunda kalıyorsun! İçinde neler oluyor peki?

  O anki görüntün seni paramparça etmiyor mu?

  Etmiyor mu?

  Bana acı çektiriyorsun. Ne istediğini bilmiyorum. Açıklanacak bir şey yok. Her şey bir anda olup bitiyor. Sonrasında da bir şey olmuyor. Benim yerimde olsan sen de aynısını yapardın. Hey, Macar oğlan. Sternberg’in harika bir kuzeni var. Selam Törless. Bozena nasıl?

  Gitmedim ki. Seni içeri almadı mı?

  Yarım krona bu solucanı yutarım. Yap hadi. Şu çocuğun soğukkanlılığı. Gerçekten temize çıktığını falan mı düşünüyor?

  Basini hakkında bir şeyler yapmamız gerekiyor. Bize itaat etmeye çok alıştı. Artık hiç takmıyor bile. Biz hizmetçi gibi gittikçe arkadaş canlısı ve diri oluyor. İşleri bir adım ileri götürmenin vakti geldi. Bana katılıyor musun?

  Aklından neler geçtiğini bilmiyorum. Onu daha da küçük düşürmemiz gerekiyor. Ne kadar ileri gidebileceğimizi görmek istiyorum. Bunu nasıl yapacağımız da başka bir konu. Ama aklımda birkaç şey var. Mesela, onu yatağa bağlayıp kırbaçlayabiliriz. Sonra da ona şükran ilahileri söyletiriz. Onun şarkıyı söylerkenki ifadesi o korkuyla örülmüş notaları dinlemek ilginç olabilir. Ama onun için öncelikli olarak düşündüğüm başka bir şey var. Reiting, eğer bir şeyi derinlemesine kavrayamayacak kadar aptalsan gidebilirsin. Sanal sayılar hakkındaki konuşmamızı anımsıyor musun?

  Mantıksal yetersizliğin üstesinden gelmek için bir yol bulmamız gerekiyordu. Boşlukları ve kusurlarına rağmen mantığı bir arada tutan bu güç  Buna ruh diyorum. Basini’yi hipnotize edip içindeki bu ruhu ayartmak istiyorum. Değersiz ahlakın yüzünden ruhunla olan bağlantını kaybetmişsin. Onu yeniden bulmak üzeresin. Eğer talimatlarımı harfiyen yerine getirirsen hiç canın yanmaz. Ama en ufak bir itirazınla tepemin tasını artırırsan seni vururum. Şu sarkacı al. Elini sabit tut. Anahtarı dikkatli bir şekilde incele ve onun daireler çizdiğini hayal et. Sadece anahtara bak. Anahtara konsantre ol. Daireler çizdiğini hayal et. Onu durdurmaya çalışıyorsun ama başaramıyorsun. Anahtar, senden bir yardım almaksızın gittikçe daha hızlı bir şekilde dönüyor. Yalnızca benim irademle. Senin üzerindeki etkimin ne kadar güçlü olduğunu gördün mü?

  Şimdi otur. Dediklerimi aynen yap. Kafandaki tüm o düşünceleri boşalt. Şu zayıf ışığa bak ve gözlerini kırpma. Gözlerini açabildiğin kadar aç. Başka hiçbir şey düşünme. Tüm dikkatini içinde topla. Kolların gittikçe ağırlaşıyor. Bacakların gittikçe ağırlaşıyor. Tüm vücudun gittikçe ağırlaşıyor. Göz kapakların gittikçe ağırlaşıyor. Kurşun kadar ağır. Bakışların gittikçe sönükleşiyor. Gözlerin sulanıyor. Düşüncelerin yavaşlıyor. Gittikçe daha da yavaşlıyor. Tüm düşünce ve duygularından uzakta olan ve sadece kendi iç dünyanı hissettiğin noktayı bulana kadar içine bakmaya devam et. Artık tamamen hissizleştin. Artık vücudun hiçbir acıyı hissetmiyor. Gördün mü?

  Trans halinde. Ruhun, yeni vücudunu bulmak için gitti. Artık doğanın kanunları ile bağlı değil  Dünyevi bir bedene mahkum halde durmuyor. Mumu takip et. Yavaşça. Biraz daha. Aklın hiçbir harekette bulunmuyorken kasların da kendini bırakacak. Bomboş vücudun boşlukta süzülebilir. Öne doğru uzan. Biraz daha. Birazcık daha. Kahretsin! Domuz! Sadece numara yapıyordun! Bekle hele! Şimdi sana gösteririm! Bırak beni! Bırak beni! Sizi ele vereceğim! Ağzını kapatın. Törless, her şeyi itiraf etmek istiyorum! Törless, yardım et! Gitme! Yardım edin! Törless, bana yardım etmek zorundasın. Dayanacak gücüm kalmadı. Bana öldüresiye işkence edecekler! Sana yardımcı olamam. Bir süre önce bana oldukça iyi davranmıştın. Ondan hiç söz etme. O kişi ben değildim. Artık dayanamıyorum! Acı çektiğini hissediyor ve bundan kaçmak istiyorsun, değil mi?

  Ne halin varsa gör. Bana ne yaptıklarına bak! Burada neler oluyor?

  Gizli gizli Basini ile mi buluşuyorsun?

  Onu korumamı istedi.

 – Doğru insanı seçmiş!

 – Ben de bunu yapabilirim. Tüm bu şeyler canımı sıkmaya başladı. Gizli yandaşlar edinmeyi gösteririz sana. Koruyucu meleğin Törless seninle de dalgasını geçecek. Hayır Reiting, öyle bir şey yapmayacağım.

 – Öyle mi yani?

   – Evet, öyle. Daha öncesi bir şey arıyordum. Önsezi, öyle mi?

  Evet. Şu an ise tek gördüğüm gaddarlık. Basini’yi pislik yerken görmen gerekir. Gerçekten çok hoşuna giderdi.

 – İlgilenmiyorum.

 – Ama eskiden ilgilenirdin. Çünkü Basini’nin durumu benim için tam bir gizemdi.

 – Peki ya şimdi?

   – Hiçbir gizemi kalmadı. Olan bir şekilde oluyor. Her şey mümkün yani. Kötü ya da iyi bir dünya yok. İkisi de aynı dünyada varlığını sürdürüyor. Tüm gerçek bu.

 – Harika bir keşif!

 – Geç dalganı bakalım! Duygusuz ve iğrenç hayvanlarsınız! Diline hakim ol! Pis, düşüncesiz ve iğrençsiniz! Senin, bize Basini’nin önünde kötü söz söylemeni yasaklıyorum! Yasaklıyor musun?

  Seninle Basini için kavga edeceğimi mi sanıyorsun?

  Bizim hakkımızda kötü şeyler söylediğini duydum hem de Basini’nin önünde. Attığın bu yanlış adımı bu seferlik affediyoruz. Yarın gece odaya gel. Basini’yi cezalandıracak ve onu sınıfa teslim edeceğiz.

 – İstediğinizi yapın.

 – Sen de orada olacaksın. Hayır.

 – Nedenmiş o?

  – Hayır işte. Sebebini bilmiyoruz mu sanıyorsun?

  Basini ile nasıl ilgilendiğini bilmiyoruz mu sanıyorsun?

  Sizden fazla değil. Bu kadar yeter. Eğer yarın gelmezsen, herkese Basini’nin yardakçısı olduğunu anlatırız. Anladın mı?

  Basini, seni sınıfa teslim edecekler. Seni pestile çevirmeden yarın bunu müdüre bildir. Senin için bir mektubumuz var. Hoş bir sürpriz. Bay Anselm von Basini’ye. Prens Eugen Yatılı Okulu. Bayan Agatha von Basini’den. Anasının kuzusu. Oku şunu. “Sevgili oğlum.” Zavallı şey. “Bildiğin gibi, bir dul olarak aldığım o azıcık parayla

 -” Bir sevgiliye gücüm yetmiyor! “Sana ancak çok azını verebiliyorum.” Verin şu mektubu! Kesin şunu! Bırakın geçeyim! Bu delilik!

 – Onu korumak mı istiyorsun?

  – Bırakın geçeyim! Onun yaptığı iğrençliğe sen de katıldın mı?

  Sen de onun aşıklarından biri misin?

  Bırakın gideyim! Bırakın gideyim! Hayır! Bırakın gideyim! Bırakın gideyim! Dayanamıyorum! Kesin şunu!

 – Asın onu!

 – Halkalara! Gidelim! Neler oluyor?

  Açın şunu! Daha aşağı salın! Evet, daha aşağı. Açın şunu! Açın şunu! Tanrım, bu Basini! Bu tamamen insanlık dışı. Bu inanılmaz. Kapı bu. Gayet basit. Öğretmenlere, Basini’yi acıdığımız için bildirmediğimizi anlatırız. Ona yardımcı olmak için gösterdiğimiz tüm çabaları tiye aldı. Evet, hepimiz bunu doğrulayabiliriz. Yola gelmez ve inatçının tekiydi. Borcunun günden güne çığ gibi büyüdüğünü söyleyeceğiz. Zaten bunları asla ödeyemeyecek bir durumda. Cömertliğimizi utanmadan sömürdü ve iyi niyetli tavsiyelerimizi dikkate almayı reddetti. Bir hata yaptığımızı kabul ederiz. Ama Basini yüz kızartıcı davranışlarıyla bizi tahrik etti. Onu iyileştirme yolundaki tüm iyi niyetli çabalarımızı hor gördü. Onu şikayet etmedik çünkü ona acıdık. Pekâla. Törless’in ansızın kaçmasının bir nedeni yok mu yani?

  Son günlerde oldukça gergin olduğunu fark etmiştim. Ahlaki yönden gösterdiği olağandışı duyarlılığı kendini suçlu hissetmesine neden olmuş olabilir keza tüm bu olanları başından beri bilmesine rağmen hemen size bildirmedi. Planların neler?

  Sadece bir kaç günlüğüne okula döneceğim. Öğretmenler kaçtığın için seni cezalandırmayacak mı?

  Umurumda değil. Okulla işim bitti. Ailemden, beri eve geri götürmelerini isteyeceğim.

 – Kaç para?

   – 3 groschen.

 – Teşekkür ederim.

 – Rica ederim. Benimle gel. İnanılmaz.

Böyle ani bir şekilde okuldan kaçmanın altında yatan nedenleri bize anlatır mısın Törless?

  Zaten olan şeyleri biliyoruz Basini’nin suçunu gizli tutmak için seni dürten şeyleri anlat. Bir şey bilmiyorum efendim. Olanları ilk duyduğumda oldukça korkunç duruyordu. Diğer taraftan, kendi kendime onu size bildirmem gerektiğini söylüyordum. Öyle de yapmalıydın. Bir yandan ceza ile de pek ilgilenmiyordum. Duruma tamamen başka bir bakış açısından bakıyordum. Her seferinde başımın dönmesine engel

 – Kendini daha açık bir şekilde ifade etmen gerekiyor

Törless. Örneğin, sanal sayılar

 – Bu belirsiz referansa ışık tutmama müsaade edin. Genç Törless yanıma gelip eğitimsiz beyinlerin anlamakta güçlük çekebileceği sanal sayıların da dâhil olduğu matematiğin bazı temel prensiplerini sormaya gelmişti. Evet, ben de bu konunun derinliklerine sadece mantık ile ulaşılamayacak gibi göründüğünü söyledim. Başka bir kesinliğe, daha derin bir kesinliğe ihtiyaç duyduğumuzu söyledim. Basini meselesinde de aynı şekilde düşünüyordum. Yani bilimden uzaklaştığını ve konuya ahlaki hatta ilahi yönlerden yaklaştığını mı söylüyorsun?

  Törless, rahibin söylediği doğru mu?

  Etrafında olan şeyler için  – ki söylediklerinden bu anlaşılıyor –  dini bir temel arama eğilimin mi var?

  Hayır, öyle bir şey de değil. Tanrı aşkına, o zaman olanları basit kelimelerle anlat!

Burada psikolojik tartışmalara giremeyiz!

 Düşündüğünüzün o olmaması durumuna elimden bir şey gelmiyor. Belki de kendimi daha anlaşılır bir şekilde anlatmak için yeteri kadar şey öğrenmedim ama bunu açıklamaya çalışacağım. Basini de diğerleri gibi bir öğrenciydi. Oldukça normal bir insandı. Sonra aniden tökezledi. Bu şeyleri, yani aşağılama ve kepazelik gibi şeyleri daha önceden düşünmüştüm ama hiç tecrübe etmemiştim. Ama bu Basini’nin başına geldi. İnsanların, kesin olarak iyi veya kötü olarak yaratılmadığının mümkün olduğunu kabul etmek durumundaydım. Hepimiz durmaksızın değişip duruyoruz. Davranışlarımızın tesiri ile varlığımızı sürdürmekteyiz. Ama kendimizin işkenceci ya da kurbanlık koyun olması gibi bir değişime müsaade edersek her şey mümkün olur. Sonrasındaysa en korkunç şeyler bile oldukça mümkün olabilir. Kötülük ve iyilik arasında bir sınır yok ve ikisi de fark edilmeden birbirine karışır. Bu durumda da oldukça normal insanlar berbat şeyler yapabilir. Burada sorulması gereken soruysa, bunun nasıl mümkün olduğudur. Bu durumu gözlemleyebilmek için gerçekleşen olayları size bildirmedim. Bunun nasıl mümkün olduğunu bilmek istiyordum. Bir insan kendini küçük düşürdüğünde ya da aniden zalim birine dönüşürse ne olur?

  Bunun dünyanın sonu anlamına geldiğini düşünürdüm. Şimdi daha farklı düşünüyorum. Çok korkunç ve uzaktan bakınca çok anlaşılmaz görünen şeyler bile gerçekten oluyor. Sessizcene ve doğal bir şekilde. Bu sebeple, insanın devamlı bir şekilde tetikte olması gerekiyor. İşte öğrendiklerim bunlar.

Bu genç adam duygusal bir sapkınlığın etkisi altında ve bu okul da onun için uygun bir yer değil. Zihinsel beslenmesi, bizim burada yapabileceğimizden çok daha dikkatli bir şekilde takip edilmeli.

Bu sebeple babasına bir mektup göndereceğim.

Oldukça garip biri. Öyle mi düşünüyorsunuz?

  Neyin var Thomas?

  Bir şey yok anne. Sadece bir şey düşünüyordum.

 

THE LAST OF ENGLAND (1988) İngiltere’nin Sonu


Büyük Britanya sonun bir adaya sığınmış balıkçı ülkesi olmak mı?

Yönetmen ve Senaryo: Derek Jarman

Ülke: İngiltere, Batı Almanya

Tür: Dram

Süre: 87 dakika

Dil: İngilizce

Müzik: Simon Fisher-Turner     

Oyuncular:  ‘Spring’ Mark Adley, Gay Gaynor,  Matthew Hawkins, Spencer Leigh Gerrard McArthur,  Jonny Phillips,  Nigel Terry, Tilda Swinton

Hakkında:

İngiliz yönetmen Derek Jarman’ın hazırladığı yenilikçi bir belgeseldir. The Last Of England [İngiltere’nin Sonu] filmini sonradan çektiği standart (+18) erotik görüntüleri birleştirmiştir. Belgesel eski ev filmleri, yeni çekilmiş 8 milimetre filmler, “düz” aktüalite tarzı fotoğraf görüntüleriyle zenginleştirip, bilinen müzikler eşliğinde kıyameti kopmuş İngiltere’nin imajını canlandırmasıyla bir özgünlüğü bulunmaktadır. Siyasi konulara karşı isyanı yanında Londra ve Belfast noktalarındaki görüntü mozaikleri içerisinde İngiltere’nin düşüşünü gözler önüne sermektedir. Açıkçası en başarılı İngiliz yönetmenlerinden birisinin, herkesin beğenisine yönelik olmayacağını bilerek, İngiltere’nin Son’u 1980’lerin acılı ve ağlanacak durumuna dikkat çekmesine, belgesel hakkında  birçok yorum yapılabilir.

Jarman’ın belgeselinde ise, doğrudan dertlerinin, korkuların/nın ve tüm sıkıntılarınızı müşahede edebilir ve hissedersiniz. Aslında herkes için gereksiz bir bilgi gibi bir söylemini tekrarlıyor olsada imaj farkı ile belgesel ve öteki ülkelere nasihat edilmekte olduğunu söyleyebiliriz.. Ayrıca Jarman, bu filmin konusunu işleyen bir kitapta yazmıştır. Sonuç olarak AİDS’ten vefat eden yönetmenin bir iç hesaplaşması mı diye düşüneceğimiz belgesel film, tüm dünyayı tehdit eden yozlaşmanın acıklı bir hikâyesidir.

Önemli not: Kısa bir metni olduğu halde Türkçe altyazısı hazırlanmaması garip karşılanabilir. Altyazıcılara duyurulur.

Belgeselden

Ruhlar ölmüş sessizlik içinde, sıçanlar ise hala ayakta.

**

Onlar ne diyor?

 Tamam, yorum gereksizdir.

Bazıları Sessiz durur.

Ve burada gardiyanlar.

Bunun şifresi nedir?

 Kaçmak.

Başka ne görüyorsun?

 Kanallara dökülen yalanlar ve rüşvet.

Sonra her şey yolunda?

 Evet.

Umut nerede?

**

Genç adam Kral olmak için doğmuş. Bize gülmek olmaz,

Kıyıda duransa bizim düşmanımızdır.

**

Zenginliğimiz çöp kutuları.

Hayallerinizdeki evden topladığınız şeyleri atın.

**

Bir sonrakine hazırlanın?

 – Evet,

- Bu doğru, harika olacak?

 – Umuyoruz.

Sadece ileri

 Devam edin.

****************

YENLİKÇİ AKIMIN İDEOLOJİSİ


Etkisi en yaygın çağdaş edebiyat okulunun hâlâ gerçekçilik karşıtı «yenilikçi» dogmalara bağlı olması hiç de şaşırtıcı bir şey değildir. Bir burjuva gerçekçiliğinin olanaklarını belirleyeceksek, araştırmamıza buradan başlamamız gerekir. Çağdaş burjuva edebiyatının iki ana eğilimini karşılaştırmak ve bunların çağımızdaki başlıca ideoloji ve sanat sorunlarına verdikleri cevaplara bakmak zorundayız.

Burada bu eğilimlerin gerisindeki ideolojik (tam felsefî anlamda değil de, yukarda tanımladığımız anlamda ideolojik) temel üzerinde duracağız. Her ne pahasına olursa olsun kaçınmamız gereken bir şey varsa, o da genellikle yenilikçi-burjuva eleştirmenlerin kendilerinin benimsedikleri, biçimsel ölçülere, üslûp ve edebî teknik sorunlarına aşırı derecede önem veren yaklaşımdır. Bu yaklaşım görünüşte «yeni» edebiyatla «geleneksel» edebiyat (yani geçen yüzyılın üslûplarına bağlı kalan yazarlar) arasında kesin bir ayrım yapmaktadır. Gerçekte ise, asıl biçimsel sorunları saptamayı başaramamakta, bunların ayrılmaz bir parçası olan diyalektiği görmezlikten gelmektedir. Burada üslûp ayrılıklarının önemini abartarak karşıt üslûpları belirleyen ve gerçekte bu üslûpların temelinde yatan karşıt ilkeleri gizleyen düzmece bir kutuplaşma ile karşı karşıyayız.

Bir örnek verelim: iç monolog. Sözgelimi, Ulyssesin başında ve sonunda Bloom’un helâdaki ya da Molly’nin yataktaki monologları ile Thomas Mann’ın Lotte Weimar’da romanında Goethe’nin sabah monologunu karşılaştırın. Her ikisinde de aynı anlatım tekniğinin kullanıldığı açıkça ortadadır. Thomas Mann’m Joyce ve yöntemiyle ilgili bazı sözleri de bunu doğrular niteliktedir.

Oysa temelde Ulysses ile Lotte Weimar’da kadar birbirine benzemeyen iki başka roman düşünmek hiç de kolay değildir. Bu yargı sözünü ettiğim birbirine üstünkörü bir benzerliği olan bölümler için bile geçerlidir. Burada her iki romanın düşünsel nitelikleri arasındaki çarpıcı ayrımı değil, Joyce’da «bilinç akışı» tekniğinin sadece bir anlatım özelliği olmadığını, bu tekniğin doğrudan doğruya anlatı dokusunu ve kişilerin sunuluşunu yöneten oluşturucu ilke olduğunu belirtmek istiyorum. Teknik burada mutlak, Ulysses’e biçim veren estetik kaygının bütünlüğü içinde eriyen bir şeydir. Thomas Mann’da ise, iç monolog sadece yazara Goethe’nin dünyasının değişik yanlarını araştırma olanağı sağlayan bir anlatım özelliğidir. Goethe’nin yaşantısı duyular üzerindeki anlık izlenimlerle sınırlı olarak sunulmuş değildir. Sanatçı, Goethe’nin kişiliğinin özüne; geçmiş, şimdiki, hatta gelecek zamandaki yaşantılarıyla arasındaki ilişkilerin karmaşıklığına uzanır. Çağrışım akışı ancak görünüşte özgürdür. Monolog büyük bir sanatçı titizliğiyle düzenlenmiş, her ayrıntısı Goethe’nin kişiliğinin özüne yaklaşan bir çizgiye göre özenle tasarlanmıştır. Genel akış içinde bir an için belirip sonra yeniden kaybolan her kişiye ve olaya bütünün düzeni içinde belli bir ağırlık ve konum verilmiştir. Sunuluş ne denli alışılmış dışı olursa olsun, romanın bütününün düzeni geleneksel epik düzenidir; olayların akışındaki hıznı denetiminde, geçiş bölümlerinde ve doruk noktalarında epik anlatımın eski kurallarına büyült bir bağlılıkla uyulmuştur.

Joyce’un sanatında gerçekleştirmek istediği amaca ve bilinen yeteneklerine bakarak duyusal verilerin ayrıntılı bir şekilde kaydedilmesine aşırı derecede özen göstermesini, buna karşılık düşüncelere ve duygulara daha az önem vermesini başarısızlık olarak nitelemek saçma olur. Bütün bu özellikler Joyce’un sanatsal amaçlarıyla tutarlıdır ve kendisinin bu teknikleri kullanarak amaçlarım başarıyla gerçekleştirdiği söylenebilir. Oysa Joyce’un amaçlarıyla Thomas Mann’ın amaçları arasında tam bir karşıtlık vardır. Duyulara ve belleğe dayanan verilerin meydana getirdiği kalıplar arasındaki kararsızlık, bunların oldukça yoğun, fakat amaçsız ve yönsüz etki alanları, aslında, olayların dural niteliğine olan bir inancı yansıtan dural bir epik yapının doğmasına yol açar.

Sözünü ettiğim iki ayrı edebiyat okulunu incelemede, biri devingen ve gelişimsel, öbürü dural ve duyusal bu iki karşıt dünya görüşünün büyük önemi vardır. Bu karşıtlığa ilerde gene döneceğim. Burada yalnız bütün ağırlığı biçimsel sorunlara vermenin sanatçının eserinin niteliği konusunda büyült yanılgılara yol açacağını belirtmek istiyorum.

Belli bir sanat eserinin üslûbunu belirleyen nedir?

Amaç biçimi nasıl belirler?

(Bizi burada ilgilendiren elbette eserde gerçekleşen amaçtır; bunun, yazarın bilinçli amacıyla örtüşmesi gerekmez.) Bizi ilgilendiren, biçimsel anlamda anlatım «teknikleri» arasındaki ayrımlar değildir. Bizim için önemli olan, yazarın eserinin temelinde yatan dünya görüşü, ideoloji ya da weltanschauung’dur. Yazarın «amacını» belirleyen ve belli bir yazının üslûbunun temelindeki oluşturucu ilke de yazarın bu dünya görüşünü gerçekleştirme çabasından başka bir şey değildir. Bu açıdan bakıldığında, üslûp biçimsel bir nitelik olmaktan çıkar. Daha çok özün bir parçası, belirli bir özün belirli biçimi olur.

Öz biçimi belirler. Fakat İnsan’ın kendisinin odak noktası olmadığı hiç bir öz yoktur. Edebiyatın verileri (belli bir yaşantı, öğretici bir amaç) ne denli değişik olursa olsun, temel soru hep şu olacaktır: İnsan nedir?

Burada bir kavşak noktasıyla karşılaşıyoruz: her türlü biçimsel düşünceyi bir yana bırakıp soruyu soyut, felsefî anlamıyla soracak olursak, (gerçekçi okul için) —salt estetik olmayan düşüncelerle de varılan— geleneksel Aristoteles yargısına varırız: İnsan zoon politikon’dur, yani toplumsal bir hayvandır. Aristoteles’in bu yargısı bütün büyük gerçekçi edebiyat için geçerlidir. Akhileus ile Werther, Oidipus ile Tom Jones, Antigone ile Anna Karenina: bunların her birinin bireysel varoluşu —Hegel’in deyimiyle Sem an sich’ı günümüzde daha yaygın bir deyimle «ontolojik varlık»ları— toplumsal ve tarihsel çevrelerinden ayn’t edüemez. Bu kişilerin insan olarak anlamları, kendilerinin özgül bireysellikleri, içinde yaratılmış oldukları ortamdan ayrılamaz.

İleri gelen yenüikçi yazarların eserlerindeki insan anlayışını belirleyen varlık bilimsel görüş ise bunun tam tersidir. Bu yazarlara göre, insan doğuştan yalnız, toplum dışı, başka insanlarla ilişki kurmayı başaramayan bir varlıktır. Thomas Wolfe bir yerde şöyle diyor: «Benim dünya görüşüm, yalnızlığın bana, ya da yalnız olan birkaç kişiye özgü bir durum değil de, insan varoluşunun kaçınılmaz, temel gerçeklerinden biri olduğu inancma dayanıyor». Böyle tasarlanan insan başka bireylerle ilişkiler kurabilir, fakat ancak yüzeysel ve rasgele bir biçimde yapabilir bunu; varlıkbilimsel deyimiyle, ancak geriye dönük düşünmeyle yapabilir. Çünkü «başkaları» da temelde yalnızdırlar, anlamlı insan ilişkilerinin ötesindedirler.

İnsanın bu temel yalnızlığı ile geleneksel gerçekçi edebiyatta karşılaştığımız ayrı ayrı insanların yalnızlığı birbirine karıştırılmamalıdır. Sonuncu örnekte sözkonusu olan, kişiliği ya da yaşama koşulları yüzünden bir insanın içinde bulunduğu belirli bir durumdur. Yalnızlık, Sophokles’in çıplak Lemnos adası kıyılarına bırakılan Philoktetes örneğinde olduğu gibi, nesnel koşulların bir sonucu olabilir. Ya da Tolstoy’un İvan İlyiç, Flaubert’in Duygusal Eğitim romanındaki Frederic Moreau örneklerinde olduğu gibi öznel koşulların, bir iç gerekliliğin sonucu olabilir. Fakat bu her zaman bütün bir topluluk yaşayışının sadece bir parçası, bir dönemi, bir yükseliş ya da düşüş anıdır. Bu bireylerin yazgısı, belirli toplumsal ya da tarihsel koşullar altındaki belirli insan tiplerine özgü bir yazgıdır. Bunların yalnızlığının yanında ve ötesinde, bildiğimiz hayat, öbür insanların kavgaları ve beraberlikleri, eskiden olduğu gibi sürüp gider. Kısacası, bunların yalnızlığı evrensel bir insanlık yazgısı değil, özgül bir toplumsal yazgıdır.

Bu sonuncu örnek, elbette, yenilikçi akımın kuram ve uygulamasına özgü bir niteliktir. Bu incelemede okura felsefeden can sıkıcı örnekler vermek istemiyorum. Fakat okurun dikkatini, Heidegger’in insan varoluşunu «varlığın-içine-atılmışlık» (Geıvorfenheit ins Dasein) olarak betimlemesine çekmekten kendimi alamıyorum. Bireyin varlıkbilimsel yalnızlığım daha iyi hatırlatan başka bir tanım kolay kolay düşünülemez. İnsan «varlığa atılmıştır. Bu sadece insanın yapısından ötürü kendi dışındaki nesneler ve kişilerle üişki kuramayacağı değil, aynı zamanda insan varoluşunun kökeninin ve amacının da belirlenemeyeceği anlamına gelir.

Böyle tasarlanan insan tarih-dışı bir varlıktır(Heidegger’in kendi sisteminde bir çeşit «gerçek» tarihselliğe yer vermesinin aslmda bu durumla bir ilgisi yoktur. Heidegger’in tarih selliği «kaba» sayarak küçümsediğini başka yerde belirtmiştim; kendisinin «gerçek» tarihsellik dediği şey de tarih-dışılıktan ayırt edilemez.) Tarihin bu yadsınışı yenilikçi edebiyatta iki ayrı biçimde kendini gösteriyor. Birincisinde, kahraman kendi yaşantısının sınırları içine hapsedilmiştir. Ne onun için, ne de görüldüğü kadar yaratıcısı için, kendisinin ötesinde onu etkileyen ya da onun tarafından etkilenen, önceden varolan bir gerçeklik vardır. İkincisinde, kahramanın kendisi kişisel tarihi olmayan biridir. Anlamsız, anlaşılmaz bir şekilde «dünyaya atılmış»tır. Dünyayla ilişki kurarak gelişmez; ne o dünyaya biçim verir, ne de dünya ona. Bu edebiyattaki tek «gelişme», insan yazgısının yavaş yavaş açığa vurulmasıdır. İnsan, şimdi, her zaman ne idiyse ve her zaman ne olacaksa odur. Anlatıcı, inceleyen özne hareket halindedir; incelenen gerçeklik duraldır.

Elbette böylesi dogmalar aslında ancak felsefî soyutlamada, o da gene ancak belli ölçüde bir safsatanın yardımıyla yaşayabilirler. Yetenekli bir yazar, kuramsal yenilikçiliği ne kadar aşırı olursa olsun, uygulamada tarihselliğin ve toplumsal çevrenin gerekleriyle uzlaşma zorunda kalacaktır. Baş eserlerinde yer olarak Joyce Dublin’i, Kafka ile Musil ise Habsburg Krallığı’nı kullanırlar. Fakat sevgi ile çizdikleri yer dekordan öte bir şey, sanatsal amaçları için temel bir öğe değildir.

İnsan varoluşu ile ilgili böyle bir görüşün belirli edebî sonuçları vardır. Şimdi burada belirli bir kategori üzerinde, kuram ve uygulama bakımından birinci derecede önemi olan gizillik (Gizillik: olabilirlik, kuvve, potentiality.) kategorisi üzerinde dikkatle durmamız gerekiyor. Felsefe soyut ve somut (Hegel’de «gerçek») gizillik arasında bir ayrım yapar. Bu iki kategorinin ve aralarındaki karşılıklı ilişki ile çatışmanın kökü doğrudan doğruya hayatın içindedir. Gizillik — soyut ya da öznel olarak görüldüğünde — gerçek hayattan daha zengindir. İnsanın gelişebilmesi için ancak pek azı gerçekleşebilecek sayısız olanaklar düşünülebilir. Düşünülen bu olanakları hayatın gerçek karmaşıklığı olarak gören modern öznelcilik karamsarlıkla büyülenme arasında kararsızdır. Dünya bu olanakları gerçekleştirmede geciktikçe, bu karamsarlığa biraz da küçümseme bulaşır. Hofmannsthal’ın Sobeide’si bu yaşantıyla ilk olarak yüzyüze gelen kuşağın tepkisini dile getiriyordu:

O üzerinde uzun uzadıya durup düşünülen
Ve artık dönmemecesine yiten olanakların yükü…

Bu olanaklar acaba ne kadar somut ya da «gerçek»ti? Belli ki, bunlar sadece öznenin kafasındaki düşler ve hayallerden başka bir şey değildi. Eserlerinde öznel gizilliğin önemli bir rol oynadığı Faulkner da bu yüzden gerçekliğin öznelleştirilmesi, yasasızmış gibi gösterilmesi gerektiğini görmüş olmalı. Kendisinin şu sözlerini düşünün: «Hepsi bir anda konuşuyor, coşup heyecanlanıyor, kavga ediyor, insanların isteklerini kelimelere döktükleri zaman yaptıkları gibi, gerçek olmayanı bir olanağa, sonra bir olasılığa, sonra da çürütülemez bir olguya dönüştürüyorlardı.» Bir insanın kafasındaki olanaklar, bunların sahip oldukları kalıplar, yoğunluk ve anlamlılık elbette o insana özgü niteliklerle belirleneceklerdir. Uygulamada, ele alınan kimse hayalgücü en kıt biri bile olsa, bu olanakların sayısı sonsuzu bulacaktır. Gizillik yoluyla bir insanın gerçek yazgısını kavramak şöyle dursun, bir kişiliğin kaba çizgilerini belirtmek bile umutsuz bir girişimdir. Gizilliğin soyut niteliği, gelişmeyi belirleyememesinden bellidir — zihindeki öznel durumların, ne kadar sürekli ve derin olurlarsa olsunlar, burada kesin bir rolleri yoktur. Daha doğrusu, kişiliğin gelişmesi doğuştan birtakım niteliklerle, büyümeyi kolaylaştıran ya da engelleyen dış ya da iç etkenlerle belirlenir.

Oysa hayatta, gizillik elbette gerçekliğe dönüşebilir. İnsanın bir seçim yapmasını gerektiren durumlar çıkar; seçme eyleminde ise o insanın kişiliği kendisini bile şaşırtacak bir şekilde kendini gösterebilir. Edebiyatta —özellikle oyunlarda— çözüm çoğu zaman birtakım koşulların öne çıkmasını önlediği böyle bir gizilliğin farkına varılmasıyla sağlanırBu durumda, sözünü ettiğimiz gizillikler «gerçek» ya da somut gizilliklerdir. Kişinin yazgısı, sözkonusu olan gizillik, onu trajik bir sona yargılayacak olsa bile, o gizilliğe bağlıdır. Bunu önceden, belli bir kimsenin zihninde öznel bir gizillikken, aynı insanın zihnindeki sayısız soyut gizilliklerden ayırt etmesinin yolu yoktur. Hatta öylesine kıyıda köşede örtülü olarak durmaktadır ki, karar anından önce, soyut bir gizillik olarak bile o insanın zihninde yer etmemiştir. Özne kararını verdikten sonra kendisine bu kararı verdiren nedenlerin farkında olmayabilir. Nitekim, Shaw’un Şeytanının Çırağı Richard Dudgeon kendini Papaz Andersen kimliğiyle feda ettikten sonra şu itirafta bulunur: «Bunu nasıl bir itkiyle yaptığımı sık sık sormuşumdur kendime, ama böyle davranışımı haklı gösterecek bir neden bulamıyorum.»

Oysa hayatının gidişini değiştiren bir karardır bu. Gerçi bu kural dışı bir örnek. Fakat bireysel bilincin sürekliliğini hem bozan, hem de yenileyen çözümün nitel sıçraması hiç bir zaman önceden kestirilemez. Somut gizillik büyük sayıdaki soyut gizilliklerden ayırt edilemez. Sadece kararın kendisi bu ayrımı ortaya çıkarabilir.

Gerçekliği yalansız bir şekilde yansıtma amacını güden gerçekçi edebiyat, bu türden kural dışı durumlardaki insanların hem somut hem de soyut gizliliklerini göstermek zorundadır. Edebî bir eserdeki kişinin somut gizilliği bir kere açıklandı mı, kendisinin soyut gizillikleri kesinlikle gerçek değillermiş gibi görüneceklerdir.

Örneğin Moravia, Gli İndijferenti (Kayıtsızlar) adlı romanında kız kardeşini baştan çıkaran adamı öldürmeye karar veren Michele’yi, çökmekte olan bir burjuva ailesinin genç çocuğunu anlatır. Bir yandan, Michele kararını vermiş cinayeti tasarlarken, önümüze soyut, fakat oldukça anlamlı bir sürü değişik olanağm serildiği görülür. Bu arada cinayet işlenir ve olayın iğrenç ayrıntılarından Michele’nin kimliği olduğu gibi ortaya çıkar: Michele öznel hayal gücünde kaçabileceğini sandığı bu çevrenin, gerçekte, bir temsilcisinden başka biri değildir.

Soyut gizillik tümüyle öznellik alanının bir parçasıdır; somut gizillik ise bireyin öznelliği ile nesnel gerçeklik arasındaki diyalektiğin bir parçasıdır. Demek ki, bu İkincisinin edebiyatta verilişi elle tutulabilir, tanınabilir bir dünyada yaşayan gerçek insanların bir betimlemesini gerektirir. Ancak kişiyle çevrenin birbirini etkilemesi olayında belli bir kimsenin somut gizilliği, salt soyut gizilliklerin «kötü sonsuzluğu»ndan ayırt edilebilir ve yalnız o kimsenin, gelişiminin yalnız o dönemkideki belirleyici gizilliği olduğu ortaya çıkar. Sanatçının, somut gizilliği sayısız soyutlamalardan ayırt edebilmesini ancak bu ilke sağlar.

Yenilikçi edebiyattaki insan imgesinin dayandığı varlıkbilim bu ilkeyi çürüten bir görüşü ileri sürmektedir. Eğer «insanın yazgısı» —insanın yalnız, anlamlı ilişkiler kuramayan bir varlık oluşu— gerçeklikle özdeşleştiriliyorsa, soyut ve somut gizillik arasındaki ayrımın da bir anlamı kalmıyor demektir. Kategoriler birleşme eğilimindedirler. Nitekim, Cesare Pavese, John Dos Passos ile Alman çağdaşı Alfred Döblin’in «üstünkörü verisme»le «soyut ekspresyonist şematizm»arasında kararsız bir tutumları olduğuna değiniyor. Dos Passos’u eleştiren Pavese, hikâye kahramanlarının «kişisel özelliklerin uzun uzadıya düşünülüp seçilerek ve betimlenerek yaratılmaları gerektiğini» öne sürüyor — dolayısıyla Dos Passos’un-nitelendirmelerinin bir kişiden öbürüne aktarılabileceğini belirtiyor. Pavese bunun sanatsal sonuçlarını da şöyle açıklıyor: insanın öznelliğinin, çevresinin nesnel gerçekliği pahasına yüceltilmesi ile doğrudan doğruya insanın öznelliği yoksullaştırılmış olur.

Sorun, her zaman olduğu gibi, ideolojik bir sorundur. Bu, yenilikçi edebiyatın temelindeki ideolojinin her zaman aynı olduğu anlamına gelmez. Tersine, ideoloji oldukça değişik, hatta karşıt biçimlerde kendini gösterir. Anlatımda nesnelliğin reddi, öznelliğin benimsenmesi, Joyce’un büinç akışı, Musil’in «etkin edilginlik», «niteliksiz varoluş» ya da gizilliğin sözde-gerçekleşmeyi sağladığı Gide’in «actiotı gratııite» (nedensiz davranış) biçimlerini alabilir. İnsanın kişiliği hayatın karar anlarında nasıl belirirse, edebiyatta da öyle olur. Soyut ve somut gizillik arasındaki ayrım ortadan kalkar, insanın aslı soyut bir öznellikle özdeş görülürse, insan kişiliği ister istemez parçalanmak zorunda kalır.

T.SEliot bu olayı, insan kişiliğinin bu tanımlanma tarzını şöyle betimliyor:

Şekilsiz biçim, renksiz gölge,
Kötürümleşmiş güç, hareketsiz davranış.

Kişiliğin bu parçalanması dış dünyanın parçalanmasına da uyar. Bir anlamda, bu, ileri sürdüğümüz düşüncenin yeni bir sonucundan başka bir şey değildir. Çünkü soyut ve somut gizilliğin özdeş sayılması nesnel dünyanın özü gereği açıklanamayacağı varsayımına dayanmaktadır. Kuramsal bir savunmaya girişen birtakım ileri gelen yenilikçi yazarlar bunu açıkça kabul etmişlerdir. Çoğu zaman gerçekliği anlamaktaki bu kuramsal olanaksızlık, öznelliğin yüceltilmesinden çok, bir çıkış noktasıdır. Ama ne olursa olsun, her ikisi arasındaki bağ açıkça ortadadır. Sözgelimi, Alman şairi Gottfried Benn’in açıkladığına göre, «dış gerçeklik diye bir şey yoktur, sadece kendi yaratıcılığıyla yeni dünyalar kuran, bunları değiştirip yeniden kuran insan bilinci vardır.»Musil, her zaman olduğu gibi, ahlaksal bir nitelik kazandırır bu düşünüşe. Der Mann ohne Eigenschaften (Niteliksiz Adam) adlı romanının kahramanı Ulrich’e Tanrı’nın yerinde olsaydı, ne yapardı, diye sorulduğu zaman, Ulrich,«Gerçekliği yürürlükten kaldırmak zorunda kalırdım,» der. «Niteliksiz» öznel varoluş dış gerçekliği yadsımanın tamamlayıcı bir parçasıdır.

Dış gerçekliğin yadsınması her zaman böyle bir bağnazlıkla istenmez. Ama hemen hemen bütün yenilikçi edebiyatta vardır bu yadsıma. Musil bir konuşma sırasında büyük romanının geçtiği yılların 1912-1914 arası olduğunu söylemiş, fakat hemen arkasından şu açıklamayı yapmıştı: «Şunu iyice belirtmem gerekir ki, tarihsel bir roman yazmış değilim. Gerçek olaylar beni ilgilendirmez… Olaylar, nasıl olsa, birbirlerinin yerini alabilirler. Beni ilgilendiren benzeri olmayan şeyler, gerçekliğin ‘hortlaksı’ denebilecek yanıdır.» Buradaki «hortlaksı» sözü oldukça ilgi çekici. Yenilikçi edebiyatın önemli bir eğilimini, gündelik olayların önemsenmemesini gösteren bir söz. Kafka’da betimleme ayrıntılarının olağanüstü bir gerçeğe yakınlığı ve sahiciliği vardır. Oysa Kafka’nın sanattaki asıl ustalığı nesnel gerçekliğin yerine tedirginlik dolu dünya görüşünü koymakta kendini gösterir. Gerçekçi ayrıntı, görevi tedirginlik yaratmak olan hortlaksı gerçekdışı bir karabasan dünyasını anlatır. Aynı şeye, Kafka’nın tekniği ile toplum eleştirisini birleştirmeye kalkan yazarlarda rastlanır — Alman yazarı Wolfgang Koeppen’in Bonn’la ilgili yergi romanı Das Treibhaus’da olduğu gibi. Buna benzer bir gerçekliğin azaltılması olayı Joyce’un bilinç akışı yönteminde de vardır. Elbette bu, bilinç akışının doğrudan doğruya gerçekliği yansıtan anlatım yolu olduğu zaman daha da yoğunlaşır. Hele bu, anormal bir kimsenin ya da bir delinin büinç akışı oldu mu, anlamsız bir hale gelinceye kadar abartılır. Faulkner’in Ses ve Öfke’sinin ilk bölümünde ya da daha aşırı bir örnekte, Beckett’in Molloy’unda olduğu gibi.

Demek ki, gerçekliğin azaltılması ve kişiliğin dağılması birbirine bağlı şeylerdir: biri ne kadar çoksa, öbürü de o kadar çoktur. Her ikisinin de temelinde insan yaradılışıyla ilgili tutarlı bir görüşün olmayışı yatmaktadır. İnsan birbirine bağlı olmayan yaşantı parçalarına indirgenmiştir; kendisi için nasıl anlaşılmaz bir varlıksa, başkaları için de öyledir. Eliot’un Kokteyl Parti’sinde yazarın düşüncelerini yansıtan ruh doktoru bu olayı şöyle betimliyor:

Ama hergün ölürüz birbirimizin gözünde
Ne biliyorsak başkaları üstüne
Onları bildiğimiz anların anılarıdır bunlar.
Arada onlar da değişmişlerdir. 
Onlar da, biz de değişmemişiz gibi davranmak
Durumu kurtarmaya yarayan toplumsal bir görenektir.
Arasıra kurtulmalı bundan. Sonra unutmamalı ki,
Her buluşmada bir yabancıdır tanıştığımız.

Kişiliğin dağılması, aslında soyut ve somut gizilliğin özdeşleşmesinin bilinçsiz ürünü, bilincin ışığı altında önceden düşünülmüş bir ilke niteliği kazanır. Gottfried Benn’ın kuramsal kitapçıklarından birine «Doppelleben» (Çifte Hayat) adını vermesi bir raslantı değildir. Benn’e göre, bu kişiliğin dağılması olayı bir şizofrenik bölünme biçimini almıştır. Gene Benn’e göre, insanın kişiliğinde birbiriyle tutarlı bir güdüler ve davranışlar sistemi yoktur. İnsanın hayvansal yaradılışı nitelik değiştirmiş, yüceleştirilmiş düşünce süreçlerinin karşıtıdır. Düşünce ve eylem birliği ilkel felsefedir; düşünce ve varlık birbirinden ayrı niteliklerdir. İnsan ya tinsel (manevî) ya da düşünen bir varlıktır — ikisi birden olamaz.

Bunların bütün bütüne özel, garip düşünceler olduğunu sanmıyorum. Gerçi bu düşüncelerin kaynağı Benn’in özgül yaşantılarıdır. Fakat bu düşüncelerle burjuva düşüncesinin belli bir geleneği arasında daha derin bir bağ vardır. İç ve dış dünyanın nesnel, diyalektik bir bütün meydana getirdiğini görünüşteki karşıtlıklarına rağmen birbirleriyle kopmamacasına kaynaşmış olduklarını ileri süren Hegelci görüşe Kierkegaard’m karşı çıkışı yüz yıldan fazla oluyor. Kierkegaard böyle bir birliği tanımıyordu. Kierkegaard’a göre, birey donuk, tanınmayan bir kimlik içinde yaşar-

Bu felsefe İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra şaşırtıcı bir ilgi alanı buldu — en çapraşık kuramların bile toplumsal gerçekliği yansıtabileceği düşüncesi bunun kanıtıydı. Martin Heidegger, Ernst Jünger, Avukat Cari Schmitt, Gottfried Benn gibi kimseler ve başkaları, bir insanın görünüşteki eylemlerinin gerçek tutumlarını yansıtmadığı anlamına gelen bu hiç açıklanmayan gizli kimlik öğretisine dört elle sarıldılar. Burada sözkonusu olan eylemin, gizli kimliğin gerisine sığınarak karanlıkta kalan eylemin bu aydınların Nazi hareketine katılmaları olduğunu söylemek gerekmez bile: Heidegger Freiburg Üniversitesi’nin Rektörü olarak bir açış konuşmasında Hitler’in iktidarı ele geçirişini övmüş, Cari Schmitt eşsiz hukuk bilgisini gene Hitler’in «emrine tahsis» etmişti. Öyle kolay kolay yalanlanmayacak gerçeklerdi bunlar. Ama eğer bu anlaşılmaz gizli kimlik gerçek «insan yazgısı» idiyse, gizli kimliklerinin ardına sığman Heidegger ya da Schmitt bütün bu süre içinde Hitler’i desteklermiş gibi görünüp aslında onun gizli düşmanları olmuş olamazlar mı? Gerçek düşüncelerini kendine saklayan ya da yalnız yakın arkadaşları arasında açıklayan Emst von Salomon’un Sorular’ında kendi fırsatçılığı hakkındaki alaycı içtenliği, Ernst Jünger’in yazılarında rastladığımız bu gizli kimlik ideolojisinin iğneli bir yorumu olarak değerlendirilebilir.

Konu dışı verdiğimiz bu aşırı örnek böyle bir varlıkbilimin toplumsal alanda nerelere varabileceğini göstermeye yardım edebilir. Edebî alanda da bu belirli ideoloji büyük bir önem taşıyordu; insanın çevresi ile arasındaki karmaşık ilişkiler dokusunu ortadan kaldırarak kişiliğin dağılmasına yol açmıştı. Oysa insanın kişiliğini belirleyen de kendisi ile çevresi arasındaki bu çatışmadır. Homeros’un Akhileus’undan Mann’ın Adrien Leverkühn’üne ya da Şolohov’un Grigori Melyekov’una kadar kişiliği böyle bir çatışmanın ürünü olmayan büyük bir hikâye kahramanı yoktur. Soyut ve somut gizillik arasındaki ayrımı yadsımanın edebiyatta kişiyi sunma konusunda ne büyük bir tehlike olduğunu belirttim. İnsanın çevresiyle olan ilişkilerinin karmaşık dokusunun ortadan kalkması bu çatışmanın canlılığım da baltalar. Gerçi bu ideolojiyi benimseyen birtakım yazarlar bu çatışmayı somut bir biçimde vermeyi başarıyla denediler. Fakat temeldeki ideoloji bu çelişmeleri devingen, gelişimsel anlamlarından yoksun bırakır. Çelişmeler varlıklarım bir çözüme varmadan, sözkonusu kişiliğin dağılmasına yardım edercesine sürdürürler.

Kullandığı yöntemin doğuracağı sonuçların farkında olması, Robert Musil adına olumlu bir nokta. Kahramanı Ulrich hakkında şöyle diyordu Musil: «İnsan bir tek seçimle karşı karşıyadır: ya sürüye uymak (Roma’da Romalılar gibi yapmak) ya da sinir hastası olmak.»Musil burada, bütün yenilikçi edebiyatın temel sorunlarından biri olan psikopatolojinin önemi sorununu ortaya atmış oluyor-

Bu sorun ilk olarak Doğalcılık (Natüralizm) döneminde tartışma konusu olmuştu. Elli yıldan fazla bir zaman önce, o zamanki Berlin tiyatro eleştirmenlerinin en kıdemlisi olan Alfred Kerr şöyle diyordu: «Doğalcılığın gerçek şiiridir marazîlik. Çünkü nedir gündelik hayatta şiirsel olan? Ruh hastalığı, hayatın sıkıcı tekdüzeliğinden kaçış. Bir hikâye kahramanı ancak bu yoldan hem daha kuraldışı bir çevreye aktarılabilir, hem de bu arada bir gerçeklik havası koruyabilir.» Burada ilginç olan nokta «marazîliğin» şiirsel gerekliliğinin kapitalist düzendeki hayatın yavanlığının bir sonucu olmasıdır. Kanımca, modern edebiyatta doğalcılıktan günümüzdeki yenilikçi akıma kadar uzanan bir süreklilik vardır — gerçi bu, bellibaşlı ideolojik ilkelerin sınırlarını aşmayan bir sürekliliktir. Başlangıçta sadece yaklaşmakta olan felâketin belirsiz bir beklenişi olan bu tutum, 1914’ten sonra yaygın bir saplantıya dönüştü. Ruh hastalığının gittikçe daha önemli bir rol oynaması da, bence, bu sürekliliğin başlıca özelliklerinden biriydi. Her dönemde —geçerli olan toplumsal ve tarihsel koşullara göre— psikopatolojiye yeni bir önem, ayrı bir anlam ve sanatsal görev verilmiştir. Kerr’in sözlerinden anlaşıldığına göre, doğalcılıkta psikopatolojiye duyulan ilgi estetik bir gereksinmeden doğmuştur; kapitalist düzendeki sıkıcı yaşayıştan bir kaçış çabasıdır bu. Musil’in alıntısı ise birkaç yıl sonra bu çatışmanın ahlaksal bir nitelik kazandığını gösteriyor. Marazîlik saplantısı külrengi gerçekliğe renk katan bir süsleme öğesi olmaktan çıkmış, kapitalizme karşı ahlaksal bir başkaldırışa dönüşmüştü.

Musil’de —ve daha birçok yenilikçi yazarda— psikopatoloji sanatsal amacın varış noktası oldu. Fakat bu sanatçıların amacında, temeldeki ideolojinin gereği, çifte bir güçlük vardır. Bunlardan birincisi tanım eksikliğidir. Bu psikopatolojiye kaçışla açığa vurulan karşı çıkış soyut bir davranıştır: gerçekliğin reddi hiç bir somut eleştiriyi içermeyen toptancı ve kestirme bir reddir. Üstelik, hiç bir yere götürmeyen bir davranış, hiçliğe bir kaçıştır. Öyle ki, bu ideolojinin savunucuları böyle bir karşı çıkışın edebiyatta herhangi bir şekilde verimli olabileceği düşüncelerinde yanılmaktadırlar. Belirli toplumsal koşullara karşı gösterilecek herhangi bir tepkide asıl ağırlığı doğrudan doğruya bu koşullara vermek gerekir. Feodal topluma karşı çıkan burjuva sınıfı, burjuva toplumuna karşı çıkan emekçiler bir önceki düzenin eleştirisini çıkış noktası olarak saptadılar. Her iki örnekte de karşı çıkış —çıkış noktasının ötesine varmak— somut bir varış noktasına, yeni bir düzenin kurulmasına, dayanıyordu. Bu yeni düzenin yapısı ve özü ne denli belirsiz olursa olsun, ona daha kesin bir tanım kazandırma isteği yok değildi.

Musil gibi yazarların karşı çıkışı ise ne kadar başka! Varış noktası (psikopatolojiye kaçış) bir soyutlamadan başka bir şey olmadığı için, çıkış noktası (çağımızın bozuk düzeni) ister istemez başlıca güç kaynağıdır. Modern gerçekliğin reddi tümüyle öznel bir reddir.İnsanla çevresi arasındaki ilişkiler açısından bakıldığında, özü ve yönü eksik bir tutumdur. Varış noktasının niteliği bu eksikliği daha da artırır. Çünkü bu karşı çıkış bulantı, tedirginlik ya da özlem ifade eden boş bir davranıştır. Bu karşı çıkışın özü —daha doğrusu özden yoksunluğu— böyle bir hayat görüşünün herhangi bir yön duygusu veremeyişine bağlıdır. Bu yazarlar en güvenebilecekleri sığınağın psikopatoloji olduğuna inanmakta büsbütün de haksız değildirler; psikopatoloji bu yazarların tarihsel durumlarının ideolojik tamamlayıcısıdır.

Bu marazîlik saplantısına yalnız edebiyatta rastlanmaz. Freud’çu psikanaliz bunun en belirgin ifadesidir. Öznenin ele alınışı edebiyattakinden yüzeysel bir ayrılık gösterir. Herkesin bildiği gibi, Freud’un çıkış noktası «gündelik hayat»tı. Ancak Freud, dil sürçmelerini ve hayal kurma hastalığını açıklamak için psikopatolojiye başvurmak zorundaydı. Konferanslarında, karşı koyma ve baskı konularını ele alırken, «Patalojik durumların araştırılmasının normal bir zihnin işleyişini ne ölçüde aydınlattığını anladıkça belirti-oluşturma (symptom-formation) psikolojisine duyduğumuz ilgi de artmaktadır,» der. Freud normal kişiliği anlamanın anahtarını anormal psikolojide bulduğuna inanıyordu. Ruhsal anormalliklerin normal psikolojiyi açıklayacağını öne süren Kretschmer tipolojisinde bu inanç daha da belirgindir. Freud’un psikolojisini onu ancak ruhsal anormalliklerin bir kuraldan (norm’dan) sapma olduğunu belirten Pavlov’un Hippokratçı görüsüyle karşılaştırdığımız zaman gerçek kimliğiyle görürüz.

Belli ki, bu sadece bir bilim, edebiyat ya da eleştiri sorunu değil, insanın yalnızlığı konusundaki varlıkbilimsel dogmanın yarattığı bir ideoloji sorunudur. Aristoteles’in «insan siyasal bir hayvandır» kavramına dayanan gerçekçilik edebiyatı, bir toplumun evrimindeki her yeni aşama için yeni bir tipoloji ortaya koyabilir. Bu edebiyat toplumun ve bireyin kendi içlerindeki çelişmeleri diyalektik bir bütünün çerçevesi içinde göz önüne serer. Burada, şiddetli ve olağanüstü tutkuları olan kişiler gene de toplumsal açıdan normal bir tipolojinin sınırları içindedirler (Shakespeare, Balzac, Stendhal). Çünkü bu edebiyatta ortalama insan, insan ve toplumda her zaman var olan çelişmelerin sadece daha donuk bir yansımasıdır; gariplik (eksantriklik) toplumca koşullanmış bir çarpıklıktır. Elbette, büyük kahramanların tutkularını konuşma dilindeki anlamıyla «gariplik» saymamak gerekir: Christian Buddenbrook «garip» bir kahramandır, ama Adrian Leverkühn değildir.

«Atılmıştık» kavramı gerçek bir tipolojiyi olanaksız kılar; bunun yerini soyut bir «garip» ve «ortalama» kutupsallığı alır. Geleneksel gerçekçilikte toplumsal normalliği daha iyi anlamamıza yardım eden bu kutupsallığın yenilikçi akımda neden sağlıksız bir gariplik saplantısına yöneldiğini gördük. Gariplik ortalamanın kaçınılmaz tamamlayıcısı olmakta, bu kutupsallık da insan güzelliğinin tükenmesini sağlamaktadır. Bu ideolojinin içerdiği anlamı Musil’in başka bir sözü açıklıyor: «Eğer insanlık topluca düş görseydi, Moosbrugger’in düşünü görürdü.»Moosbrugger, hatırlayacağınız gibi, insan öldürme eğilimleri olan geri zekâlı bir cinsel sapıktı.

Musil’de yeni bir tipolojinin ideolojik temeli yerine geçen şey —toplumun kötülüklerine karşı çıkış olarak sinir bozukluğuna kaçış— öbür yenilikçi yazarlarda değişmez bir insanlık yazgısına dönüşür. Musil’in önerisi «eğer» koşulunu yitirir ve gerçekliğin basit bir betimlemesi olur. Dış dünyanın betimlenmesinde nesnellik eksikliği tamamlayıcı parçasını gerçekliğin bir karabasana indirgenmesinde bulur. Gerçi Joyce’un gerçekliği anlaşılmaz bir bilinç akışı olarak görüşü daha önce Faulkner’da bir karabasan niteliği kazanmışsa da, Beckett’in Molloy’u belki de bu gelişmenin en uç noktasıdır. Beckett’in romanında aynı görüntünün üstüste kullanıldığını görürüz. Beckett bize önce insan bozulmasının en son derecesinin bir imgesini —bir alığın bitkisel yaşayışını— sunar. Sonra, tam anlaşılmaz ve belirsiz bir kaynaktan yardım gelmek üzereyken, kurtarıcının kendisi alıklaşır. Hikâye, alığın ve kurtarıcısının paralel bilinç akışları yoluyla anlatılır.

Sapıklığın ve alıklığın insanlık yazgısının tipleri olarak benimsenmesinin yanısıra bir de abartarak övme diyebileceğimiz bir yöntemle karşılaşırız. Cinsel sapıklığın —kız kahramanın bir boğaya tutkunluğunun— bir zafer ve doğaya dönüş, içgüdünün göreneklerin köleliğinden kurtuluşu olarak sunulduğu Montherlant’ın Pasiphae örneğini düşünün. Koro, yani yazar, şu soruyu soruyor (yalnız etkileme amacı gütmekle birlikte açıkça olumlu bir cevap bekleyen bir soru bu): «Düşünce yokluğunun, ahlâk yokluğunun hayvanların, bitkilerin ve suların soyluluğuna az mı katkısı vardır…?»Montherlant da Musil kadar açık, fakat değişik bir ahlâk ve duygu yoğunluğuyla, bu psikopatoloji saplantısının temelindeki karşı çıkışın gizli —bilinç altına itilmiş denebilecek— toplumsal niteliğini, sapık Rousseauculuğunu, anarşizmini dile getiriyordu. Yenilikçi edebiyatta bunun pek çok örnekleri vardır. Benn’in bir şiiri de bu düşünceyi açıklar niteliktedir:

Ah ilk atalarımız olabilseydik biz,
Sıcak, boğucu bataklıklarda kan pıhtıcıklan;
O özsulardan sessizce ortaya çıkan
Hayat, ölüm, gebe kalma, doğum.
Rüzgârın yığarak biçim verdiği
Bir yosun kümesi ya da bir kum tepesi;

Bir yusufçuk ya da martı kanadıyalnız bunlar bile
Büyük bir acıyı anlatacaktı.

Bu Beckett’te ya da Montherlant’da olduğu gibi açık bir sapıklık örneği değil. Fakat ilkellikte Benn de onlarla birleşiyor. Toplumsal bir varlık olan insana karşı insanın bir hayvan olarak öne sürülüşü —örneğin, Heidegger’in toplumsal insanı «dos Mama, indirgemesi, Klages’in Geist (akıl) ile Seele (ruh) arasındaki uzlaşmazlığı öne sürmesi ya da Rosenberg’in ırkçı mitologyası— doğrudan doğruya anormalin yüceltilmesine ve kendini gizlemeyen bir antihümanizme yönelir.

Böylece sıradan insan ve alık kişilerle sınırlı bir tipoloji aynı zamanda «deneysel» üslûp çarpıtmalarına yol açar. Gerçekliğin çizilişinde çarpıtma da marazîlik kadar vazgeçilmez bir yöntem olur. Oysa edebiyatın çarpıtmayı yerli yerinde kullanabilmesi, yani onu çarpıtma olarak görebilmesi için, bir normallik ölçüsü olması gerekir. Normallik edebî ilginin asıl amacı olmaktan çıktığı için böyle bir tipolojiyle bu değerlendirmeyi yapmak sözkonusu olamaz. Kapitalist düzendeki hayat, çoğu zaman haklı olarak, insan öğesine çarpık bir biçim vererek (donmuş ya da sakatlanmış bir biçim vererek) yansıtılır. Fakat psikopatolojiyi bu çarpıklıktan bir kaçış yolu olarak göstermek de çarpıklıktan başka bir şey değildir. Bu durumda bir çarpıklığı başka bir çarpıklıkla ölçmek zorunda kalır ve ister istemez evrensel bir çarpıklığa varırız.Genel düzenin yerini alacak bir ilke, küçük burjuvayı ya da marazî kimseleri toplumsal çevreleri içinde gösterebilecek bir ölçü yoktur. Bu eğilimler de, zamanla bir görecelik kazanmak bir yana, git gide daha da kesinleşirler. Çarpıklık insan varoluşunun normal durumu; sanat ve edebiyatın asıl araştırma alanı, oluşturucu ilkesi olur.

Buraya kadar bu ideolojinin birtakım edebî sonuçlarının ne olabileceğini gösterdim. Şimdi tartıştığımız düşüncenin bundan sonraki gelişmesini izleyelim.

Yenilikçi akımın, edebiyatı bir perspektif duygusundan yoksun bırakmak zorunda olduğu açıkça ortada sanıyorum. Buna da şaşmamak gerekir; çünkü Kafka, Benn ve Musil gibi aşırı yenilikçiler okurlarına böyle bir duygu sağlamayı her zaman öfkeyle reddetmişlerdir. Perspektif düşüncesinin ideolojik sonuçları konusuna daha sonra gene döneceğim. Burada şunu söyleyeyim ki, herhangi bir sanat eserinde perspektifin çok büyük önemi vardır.Perspektif sanat eserinin yönünü ve özünü belirler: anlatımın değişik düşünce dizilerini sıraya kor; sanatçının önemliyle önemsiz, can alıcı ile geçici öğeler arasında bir seçim yapmasını sağlar. Kişilerin gelişme doğrultusunu da, yalnız gelişmede önemi olan (özelliklerin betimlenmesini sağlayarak, perspektif duygusu belirler. Perspektif, Moliere’de ya da Yunanlılarda olduğu gibi, ne denli açık seçik olursa, yapılan seçme de o ölçüde tutumlu ve çarpıcı olur. Yenilikçi akım bu seçme ilkesini bir yana bırakır. Onsuz yapabileceğini ya da onun yerine kendi insanlık yazgısını koyabileceğini öne sürer. Bunun sonucu ister istemez doğalcı bir üslûptur. Bence son elli yılın bütün yenilikçi sanatını niteleyen bu durum yenilikçi akımı düzenli olarak yücelten eleştirmenlerce gizlenir. Bu eleştirmenler daha çok biçimsel ölçüler üzerinde durarak tekniği özden ayırıp önemini abartarak konunun toplumsal ya da sanatsal anlamını yargılamaktan kaçınırlar. Bunun bir sonucu olarak da gerçekçilikle doğalcılık arasındaki estetik ayrımı yapamazlar. Bu ayrım, bir sanat eserindeki durum ve kişiler arasında bir «önem sıralaması» olup olmamasına bağlıdır. Bunun yanında biçimsel nitelikler ikinci derecede bir önem taşır. Bu yüzden yenilikçi edebiyatın doğalcı niteliğinden söz edilebilir — ve bunda ideolojik bir sürekliliğin edebî ifadesi görülebilir. Bu, üslûp değişmelerinin toplumdaki değişiklikleri yansıttığını yadsımak değildir. Fakat herhangi bir ayıklama yapmayan bu doğalcılığın, bu sıralamadan yoksunluğun alabileceği biçim, önemli bir rol oynamaz. Buna doğalcılığın her şeyi belirleyen «toplumsal koşullarında; simgeciliğin izlenimci yöntemlerinde ve yabancı bir hava yaratma eğiliminde; fütürizm, konstrüktivizm ve yeni-gerçekçilikte nesnel gerçekliğin parçalanmasında ya da gerçeküstücülüğün bilinç akışı tekniğinde rastlarız.

Bu okulların ortak yanı temelde gerçekliğe dural bir yaklaşımları oluşudur. Bu da perspektiften yoksun oluşlarına sıkı sıkıya bağlıdır. Gottfried Benn’in bunu sanatsal programına alması elbette bir raslant’ı değildir. Kitaplarından birinin adı Dural Şiirler’dir. Tarihin, gelişmenin, dolayısıyla perspektifin yadsınması gerçekliğin özünü kavramanın belirtisi olur.

Değişime, gelişime
aldırmaz bilge kişi
onun dünyasından değildir
çocukları torunları.

Herhangi bir gelecek zaman kavramının reddi Benn için bilgeliğin ölçüsüdür. Fakat yenilikçi yazarlar arasında tarihi yadsımakta daha az aşırı olanlar bile toplumsal ve tarihsel olayları dural olarak göstermek eğilimindedirler. Böyle olunca, bu durumun «sonsuz» ya da beklenmedik yıkımlarla belirlenmiş geçici bir dönem oluşu önemli değildir. (İlk doğalcı yazarlarda bile anlatılan şeyler çoğu zaman temel niteliği değişmeden böyle yıkımlarla kesilirdi.) Örneğin Musil Çağımızda Yazar adlı bir denemesinde şöyle diyor: «İnsan şimdiki zaman hakkında da pek bir şey bilmiyor. Bunun bir nedeni, her zaman olduğu gibi şimdiki zamana çok yakın oluşumuz. Fakat aynı zamanda, yirmi yıl kadar önce içine atıldığımız şimdiki zamanın tümü-kapsayan ve kaçınılmaz bir niteliği oluşunun da bunda payı var.»

Musil’in Heidegger’in felsefesini bilip bilmemesi bir yana, «varhğın içine atılmışlık» kavramı açıkça burada da geçerli. Aşağıdaki alıntı ise, bu dural durumun 1914 yıkımıyla Musil’in gözünde nasıl altüst olduğunu açıklıyor: «Birden, bütün dünyayı bir zorbalık kaplamıştı… Avrupa uygarhğında beklenmedik bir yarık açılmıştı…» Kısacası, yenilikçi edebiyatta gerçekliğin böyle kavranması geçici bir moda değil, kökü yenilikçi akımın dünya görüşünde yatan bir tutumdur.

Yenilikçi akımla Homeros’tan Thomas Mann’a ve Gorki’ye kadar gelen ve değişmeyle gelişmeyi edebiyatın başlıca konusu -sayan gerçekçilik arasındaki temel ayrımı saptamak için altta yatan dünya görüşü sorununu daha ayrıntılı olarak ele almamız gerekir. Dostoyevski, Ölüler Evinden Anılar’ında mahkûmların iş karşısındaki ilginç tutumlarını anlatır. Çok sert disipline rağmen, mahkûmlar dalga geçerler, ya çok kötü çalışırlar ya da çalışır gibi yaparlar. Derken yeni bir gardiyan gelir ve herkese verdiği işi bitirdikten sonra evlerine dönebileceğini söyler«Yapılacak iş zordu» diye devam ediyor Dostoyevski, «ama, Tanrım, hepsi nasıl bir hevesle sarılmışlardı işlerine! Bütün o tembelliklerinden, sözde beceriksizliklerinden sanki iz bile kalmamıştı.» Kitabın daha sonraki sayfalarında Dostoyevski o yaşantısını şöyle özetliyor: «Bir insan umudunu yitirir ve amaçsız kalırsa, sırf can sıkıntısı bile onu bir hayvana çevirebilir.»Edebiyatta perspektif sorununun doğrudan doğruya ayıklama ilkesine bağlı olduğunu daha önce söylemiştim. Bu sözlerime şunu da ekleyeyim: bu sorunun temelinde, sanat eserinin yapısının yansıttığı karmaşık bir törel bütünlük vardır. Her insan davranışı, hiç değilse o davranışın sahibi için, bir anlam taşıdığı varsayımına dayanır. Anlamsızlık her hareketi gülünç bir oyuna, sanatı da doğalcı betimlemeye indirger.

Görülüyor ki, hiç değilse görünüşte bir değişim ve gelişim olmadan edebiyat da olamaz. Bu sonuç dar bir metafizik anlamda yorumlanmamalıdır.Yenilikçi edebiyattaki psikopatoloji saplantısının kapitalizmin gerçekliğinden bir kaçış isteği olduğunu daha önce belirtmiştik. Fakat bu, çıkış noktasının, kendisinden kaçmak istenilen durumun, mutlak önceliğini gösterir. Bir varış noktasına doğru atılacak her adım güçsüzlüğe yargılıdır. Yenilikçi yazarların çoğunun dünya görüşü dış gerçekliğin değiştirilemezliğini öne sürdüğüne göre, (bu gerçeklik sadece bir bilinçlilik durumuna indirgense bile), insan etkinliği, önsel olarak, güçsüz ve anlamsız kılınmıştır.

Bu tutumun bir sonucu olan gerçeklik anlayışı en tutarlı ve inandırıcı biçimini Kafka’nın eserinde bulmuştur. Kafka, Dava adlı romanının kahramanı Joseph K. idam edilmeye götürülürken, onun hakkında şunları söyler: «Sinekleri, sinek kâğıdından kurtulmaya çabalarken kopan küçücük ayaklarını düşünüyordu.» Dış koşulların anlaşılmaz gücü karşısındaki bu mutlak güçsüzlük ve çaresizlik havasına Kafka’nın bütün kitaplarında rastlanır. Şato’daki olaylar Dam’dakinden başka, hatta karşıt bir yönde gelişse bile, yakalanmış ve kurtulmaya çalışan bir sineğin bakış açısını yansıtan bu dünya görüşü kitabın tümünü kapsar. Bu çaresizlik havası, bunaltının ağır bastığı ve anlaşılmaz korkular karşısındaki insanı yansıtan bu dünya görüşü, Kafka’nın eserini yenilikçi sanatın en tipik örneği yapan niteliklerdir. Başka yerlerde yalnızca biçimsel önemi olan anlatım özellikleri burada bütün bütüne garip ve düşman bir gerçeklik karşısındaki ilkel korkuyu yaratmak amacıyla kullanılmıştır. Kafka’nın boğuntusu (angst’ı) yenilikçi akıma özgü yaşantının ta kendisidir.

Edebî eleştiriden hem daha açık sözlü, hem de daha kuramsal olan müzik eleştirisinden iki örnek, sözkonusu ettiğimiz yaşantının gerçekten evrensel bir yaşantı olduğunu göstermektedir. Besteci Hanns Eisler, Schönberg hakkında şöyle diyor: «Schönberg, bombardıman uçaklarının yapılmasından epeyce önce, hava saldırılarından korunmak için indikleri sığınaklarda insanların neler hissedeceklerini dile getirmiştir.» Daha da açık bir örnek, yenilikçi bakış açısından olmakla birlikte, Theodor W. Adorno’nun Modern Müziğin Yaşlanması’ nda yenilikçi müzikte yozlaşma belirtilerini çözümlemesidir: «Sesler gene aynı sesler. Fakat bunların asıllarını büyük yapan iç sıkıntısı yok olup gitmiş.»Yenilikçi müzik, Adorno’ya göre, varlık nedeni olan doğruların izini kaybetmişti. Besteciler artık yenilikçi tutumlarının öngördüğü duyguları yansıtma gücünden yoksundurlar. Yenilikçi müziğin başarısızlığa uğramasının nedeni de budur. Başlangıçtaki iç sıkıntısı saplantısını yansıtan hayat görüşünün (ister, Adorno’nun sandığı gibi, insanın içinde bulunduğu korkunç durumu yansıtmayı başaramaması yüzünden; ister, benim inandığım gibi, bu saplantının burjuva aydınlan arasında önemini yitirmesi yüzünden) etkisinin azalması modern müziğin özden yoksunlaşmasına ve yenilikçi bir sanat biçimi olarak sahiciliğinin yok olmasına yol açmıştır.

Yenilikçi sanatçının, özellikle köklü ve gerçek yaşantıları dile getirmeye çalıştığı zaman, içine düştüğü ters durumun yerinde bir çözümlemesidir bu. Yaşantı ne denli köklü olursa, sanat eserinin bütünlüğü de o ölçüde zarar görür. Fakat bu çözülmeyi, sanatsal bütünlükteki bu bozulma eğilimini yalnızca bir moda, deneysel buluşların bir sonucu sayıp geçemeyiz. Unutmamalı ki, modem felsefe bu sorunlarla modern edebiyat, resim ve müzikten çok önce karşı karşıya gelmişti. Bunlardan biri zaman sorunudur. Öznel idealizm, soyut olarak tasarlanan zamanı tarihsel değişimden ve yer özgüllüğünden ayırmıştı bile. Yeni sömürgecilik çağı için bu ayrım yetmiyormuş gibi, Bergson bunu daha da ileri götürmüştür. Yaşanılan zaman, öznel zaman artık gerçek zamanla özdeşti; böylece bu zamanla nesnel dünyanın zamanı arasında tam bir uçurum açılmış oluyordu. Bu temayı alıp işleyen Bergson ve başka düşünürler yalnız kendi zaman kavramlarının sahici, yani öznel gerçekliği aydınlatabileceğini öne sürüyorlardı. Aynı eğilim çok geçmeden kendini edebiyatta da gösterdi.

Bin dokuz yüz yirmilerin solcu Alman eleştirmeni ve denemecisi Walter Benjamin, Proust’un dünyasını ve dünyayı yansıtmak için kullandığı anlatım özelliklerini şöyle açıklıyor: «Hepimiz biliriz ki, Proust bir insanın hayatını gerçekten yaşandığı gibi değil de, o insanın yaşadığı hayatı hatırladığı gibi betimler. Ama sorunun oldukça kaba bir tanımıdır bu. Çünkü burada önemli olan yaşantının kendisi değil, anıların dokusu, bir insanın anılarıyla Penelope’nin ördüğü örgüdür.»Bergson’un zaman kuramlarıyla bunun arasındaki bağlantı açıkça ortadadır. Fakat Bergson’un felsefî soyutlamasında algılama bütünlüğü korunurken, Proust’ta, Benjamin’in de belirttiği gibi, zamanın akışındaki parçalanmanın bir sonucu olarak nesnellik yok olur: «Yaşanmış bir olay belirlidir; hiç değilse yaşantı düzeyinde sonuçlanmıştır. Oysa hatırlanan bir olay sınırsızdır; kendinden önceki ve sonraki her şeyi açabilecek bir anahtardır.»

Felsefî dünya görüşü ile sanatsal dünya görüşü arasındaki ayrımdır bu. Felsefe, idealizmin etkisi altında, uzay ve zaman kavramlarını uzaysal ve zamansal özgüllüklerinden kurtarmak için ne kadar çok çaba gösterirse göstersin, edebiyat bunların bütünlüğünü var saymaya devam eder. Ne var ki, öznel zaman kavramının yalnız edebiyatta ortaya çıkması, öznelliğin çağdaş burjuva aydının yaşantısında ne derin kökleri olduğunu gösterir. Çağın acımazlığı karşısında umutsuzca kendi içine kapanan birey bu kimsesiz durumun büyüsüne kapılarak kendisinden geçebilir. Ama bunun arkasından yeni bir yılgı çıkagelir. Eğer gerçeklik anlaşılamıyorsa (ya da anlaşılması için herhangi bir çaba gösterilmiyorsa), kişinin öznelliği —evrendeki tek başına, yalnız kendini yansıtması— aynı ölçüde anlaşümaz ve ürkütücü bir nitelik kazanır. Hugo von Hofmannsthal bu durumu şairlik hayatının başlangıcında tanımıştı:

Kimsenin anlamaya kalkışmadığı
Ve yakınılmayacak kadar acı bir şey
Her şeyin bizden uzaklaşıp gitmesi,
Ve daha önce bir çocuğun olan benliğimin.
Hiç kimse karışmadan,
Bir sokak köpeği kadar bana yabancı olması.

Nesnel gerçekliğin dış dünyasından zamanın ayrılmasıyla öznenin iç dünyası yolunu şaşırır ve anlaşılmaz bir akıntıya dönüşür ve —-ilk bakışta garip görünmekle birlikte— dural bir nitelik kazanır.

Bu dağılma eğiliminin etkisi, elbette ki, edebiyatta, felsefede olduğundan daha çok olacaktır. Zamanın böylece soyutlanması sonunda, sanatçının dünyası da bir sürü küçük dünyalara bölünecektir. Bu dural dünya görüşü azalan nesnellikle birleşerek burada kendi başına buyruk egemenliğini kurar. Edebiyatın biricik konusu olan insan dünyası, bütünü meydana getiren öğelerden yalnız bir tekini bile yitirse, yıkılır. Zamanı soyutlayıp öznel bir öğe durumuna indirgemenin sonuçlarını daha önce belirtmiştim. Şu da var ki, eksilmesiyle sözünü ettiğim dağılmaya yol açacak tek öğe yalnız zaman değildir. Burada gene Hofmannsthal’ın daha sonraki gelişmelerin haberciliğini ettiğini görüyoruz. Hofmannsthal’ın yaratmış olduğu kahramanlardan Lord Chandos şöyle düşünür: «Herhangi bir konuda açık seçik düşünme ve konuşma yeteneğimi yitirdim.»Bunun sonucu arada bir çılgınlık nöbetleriyle bölünen bir uyuşukluktur. Burada —göz alıcı ve romantik bir görünüşte de olsa— kesinlikle sapık bir karşı çıkış eğilimi öngörülmektedir. Fakat etkisini gösteren gene aynı dağılmadır.

Daha önceki gerçekçi edebiyat, gerçekliği eleştirisi ne denli sert olursa olsun, betimlediği dünyanın birliğini her zaman varsaymış ve bu dünyayı insanın kendisinden ayrılmayan canlı bir bütün olarak görmüştür. Oysa çağımızın büyük gerçekçi yazarları eserlerinde bile bile birtakım dağılma öğelerine —örneğin zamanın öznelleştirilmesine— yer vermekte ve bunları çağdaş dünyayı daha eksiksiz bir biçimde yansıtmak için kullanmaktadırlar. Böylece, daha önce doğal olan birlik bu yazarlarda bilinçli, kurgusal bir birlik olur(Thomas Mann’ın Doktor Faustus’da kullandığı çifte zaman yönteminin bu romanın tarihsel niteliğini nasıl ortaya çıkardığını başka yerde gösterdim.) Fakat yenilikçi edebiyatta insan dünyasının, dolayısıyla da insanın kendisinin yıkılması ideolojik amaçla örtüşmektedir. Bu durumda çağm temel yaşantısı sayılan boğuntu, varlığa-atılmışlığın bu yan ürünü, duygu kaynağını yıkılmakta olan bir toplumun yaşantısında bulur. Fakat etkilerini insan dünyasının yıkılışını yansıtarak sağlar.

Alegori: bir düşüncenin canlı bir varlık olarak anlatılması. Soyut bir düşünceyi heykel ya da resim ile göstermek, örneğin adalet düşüncesinin gözü bağlı ve elinde terazi bulunan bir kadınla anlatılması gibi.

Kutadgu Bilig (Yusuf Has Hacib) Türk edebiyatındaki algorik eserlerdendir. “Adalet”, “Saadet”, “Devlet” ve “Akıl” iyi bir devletin nasıl olması gerektiğini tartışır. Bu soyut kavramların insan niteliği ile verilmesi “alegori”dir. Daha çok fabl’larda görülür.

Yenilikçi edebiyatı incelememizi tamamlayabilmek için burada alegori sorununa kısaca bir göz atmamız gerekiyor. Alegori insanın nesnel gerçeklikten yabancılaşmasını betimlemeye en elverişli olan bir estetik anlatım yoludur. Alegori, —bilinçdışı, dinsel aşkınlık (transendence) kavramlarıyla ne kadar birleşmiş olursa olsun— geleneksel sanatın temeli olan bir varsayımı, yani insan varoluşunun içkin (immanent) bir anlamı olduğu varsayımını reddettiği için şüpheli bir türdür. Nitekim, ortaçağ sanatında, (dinsel konuların sürekli olarak kullanılmasına rağmen) Giotto’nun zamanından sonra, yeni bir dinsellikten uzaklaşma eğiliminin, daha önceki dönemin alegori yoluyla anlatma yöntemine üstün geldiği görülür.

Bu noktada bazı açıklamalar yapmamız gerekiyor. İlkin, edebiyatla plastik sanatları birbirinden ayırmak zorundayız. Plastik sanatlarda; aşkın ve alegorik konulara (yalnız süsleyici türden de olsa) estetik bir nitelik verilerek alegorinin tehlikelerinin üstesinden gelinebilir ve gerçeklikle arasındaki uçurum bir anlamda ortadan kaldırılabilir — bunu en iyi açıklayan Örnek de Bizans mozayıklarıdır. Bu süsleme öğesinin edebiyatta tam bir karşılığı yoktur; süslemenin ancak mecazî anlamda ve ikinci derecede bir rolü vardır edebiyatta. Bizans mozayığı niteliğindeki alegorik sanata edebiyatta pek az rastlanır. Ayrıca, alegori kavramını gözden geçirirken, ileri sürdüğümüz düşünce açısından büyük önemi olan tarihsel bir ayrımı da unutmamalıyız: sözkonusu ettiğim aşkınlık kavramında (Bizans sanatında ve Giotto’da olduğu gibi) içkinliğe (immanence) doğru bir eğilim var mıdır; yoksa bu doğrudan doğruya bu eğilimlerin reddinin bir sonucu mudur?

Yenilikçi edebiyatta alegori bu ikinci türe girer. Aşkınlık burada, az çok bilinçli olarak, dünyanın ya da insan yaşayışının içkin bir anlamı olabileceğinin yadsınması demektir. Bu anlayışın temelindeki dünya görüşünü ve bunun anlatım özellikleri bakımından yaratacağı sonuçları daha önce incelemiştik. Çözümlememizi bir sonuca bağlamak ve yenilikçi edebiyatın alegorik niteliğini belirtmek için bir kez daha yenilikçi akımın en büyük kuramcılarından biri olan Walter Benjamin’e başvurmak zorundayım. Benjamin’in alegori kavramını incelemesi, Alman barok tiyatrosuyla ilgili araştırmalarının bir sonucuydu. Benjamin bu oldukça önemsiz oyunların çözümlemesini yaparken alegorinin estetiği gibi daha genel bir tartışmaya girişti. Aslında şu soruyu soruyordu Benjamin: alegorinin özü olan aşkınlık neden ancak estetiğin kendisinin yok olmasına yol açar?

Benjamin alegorinin çok çağdaş bir tanımım yapıyor. Bunu yaparken de modern sanatla barok arasındaki benzerlikleri uzun boylu karşılaştırmaya kalkmıyor (bu karşılaştırmaların hem pek bir önemi yoktur, hem de zamanın yaygın eleştiri anlayışı aşırı ölçüde yapmıştır bu karşılaştırmaları). Bunun yerine, barok tiyatroyu yenilikçi akımı eleştirmek, yenilikçi akımın özelliklerinin kaynağının da barok tiyatro olduğunu göstermek için kullanıyor. Böyle yapmakla, Benjamin, yenilikçi sanatın temelinde yatan estetik çelişkinin felsefî bir çözümlemesine girişen ilk eleştirmen oluyordu. Şöyle diyor Benjamin:

Alegoride tarihin ölü yüzü, donmuş bir eski zaman manzarası görünüşündedir. Tarih, içerdiği bütün acı ve başarısızlıkla, bu insan yüzünde—ya da, daha doğrusu, kafatasındadile gelir. Ne anlatım özgürlüğü ne klasik ııyum ne de insan duygusu vardır bu çizgilerde; ölümlülüğün bu en somut belirtisinde simgeleşen yalnız genel olarak insan varoluşunun değil, tek tek her insanın alınyazısıdır. Tarihi dünyanın çilesi olarak gören barok anlayışın, elegorik görüşün özü budur; tarihin ancak soysuzlaşma evrelerinde bir anlamı vardır. Anlam ölümlülüğün bir işlevidirçünkü soysuzlaşabilirlikten anlamlılığa geçişi belirleyen ölümdür.

Benjamin alegori ile tarihin yok edilmesi arasındaki bu bağlantıya sık sık döner:

Bu görüşün ışığında tarih sonsuz hayatın adım adım gerçekleşmesi olarak değil, kaçınılmaz bir yozlaşma süreci olarak görünür. Alegori böylece güzelin ötesinde yer alır. Nesneler dünyasında yıkıntılar neyse, düşünceler dünyasında da alegoriler odur.

Benjamin burada —sorunu barok tiyatronun çerçevesi içinde tasarlayarak da olsa— yenilikçi akımın estetik sonuçlarına çağdaşlarının hepsinden daha keskin ve daha tutarlı bir şekilde işaret etmektedir. Ona göre, tarihi şu ya da bu yoldan anlayabilmek için nesnel zaman kavramı zorunludur ve öznel zaman kavramı bir çöküş döneminin ürünüdür. Bu durumda Benjamin için barok tiyatroda alegorinin en belirgin özelliklerinden biri —kendi açısından haklı olarak— bu sanatın şüpheli niteliğini sezdirmesidir. Bu sanat, bir yandan,, mutlak bir aşkınlığı dile getirmek isterken elindeki araçların yetersizliği yüzünden bunu gerçekleştiremediği için, öte yandan da, soysuzlaşmakta olan bir dünyayı yansıttığı ve bu arada kendi yıkılışına da yol açtığı için şüpheli bir sanattır. Benjamin barok edebiyatta teolojinin belirlediği bir özellikle bunun estetik karşıtı bir öznelliğin birleştiğini görür. (Biraz sonra —başka yerde Heidegger’in felsefesiyle ilgili olarak belirttiğim bir noktayı— böyle bir «dinsel tanrısızlığın» edebiyatta nasıl teolojik bir nitelik kazanabileceğini açıklayacağım.) Romantik —ve daha yüksek bir düzeyde barok— yazarlar bu sorunun iyice farkındaydılar ve bunu yalnız kuramsal olarak değil, aynı zamanda sanatsal —yani alegorik— olarak da dile getirdiler. «Görüntü, alegorik sevgi dünyasında bir yıkıntıya dönüşür,» diyor Benjamin. Teolojinin ışığı bu yıkıntıyı aydınlatır aydınlatmaz, simgesel güzelliği de gider. Bütünlüğün sahte görünüşü kaybolur. Görüntü gözden silinir; mesel artık geçerli olmaktan çıkar; bir zamanlar içerdiği dünya yok olur.»

Bu sürecin sanattaki sonuçlarının kapsamı oldukça geniştir, Benjamin de bunları belirtmekten geri durmaz: «Herkes, her şey, her ilişki bir ötekinin yerine geçebilir. Bu yer değiştirebilme niteliğinde, madde dünyasının haklı olmakla birlikte amansız bir yargılanması vardır — bu dünya böyle şeylerin pek önem taşımadığı bir dünya olarak damgalanmaktadır.»Benjamin elbette bilir ki, ayrıntılar yer değiştir ehilseler ve bu yüzden önemsiz olsalar bile, bütün bütüne de sanat dışına atılmazlar. Tersine, özellikle kendisinin asıl ilgi alanı olan modern sanatta, betimleyici ayrıntı çoğu zaman duyumsal düzeyde şaşırtıcı bir çağrışım gücü taşır — burada gene Kafka akla geliyor. Fakat bu, (bilinçli olarak alegori kullanma amacı gütmeyen) Musil örneğinde de gösterdiğimiz gibi, madde dünyasının sürekli olarak değişmesini, her şeyin gelişigüzel bir şekilde birbirleriyle yer değiştirebilmelerini önlemez. Yenilikçi yazarlar da gerçekliği işte tam böyle kavradıklarını ileri sürmektedirler. Ancak, böyle yansıtılan bir dünya, Benjamin’in de belirttiği gibi, «hem yüceltilmiş, hem de değerinden düşürülmüş» olur. Çünkü ayrıntıların aslında birbirinin yerine geçemeyeceği görüşünün temelinde dünyanın akıl yoluyla anlaşılabileceği ve insanın dünyanın gizlerini açıklayabileceği inancı yatmaktadır. Gerçekçi edebiyatta her ayrıntı hem kişisel hem de tipik bir nitelik taşır. Oysa çağdaş alegori ve yenilikçi dünya görüşü tipik kavramını yadsır. Bu yazarlar dünyanın anlaşılabilirliğini yok ederek ayrıntıyı basit bir özelliğe indirgerler (yenilikçi akımla doğalcılık arasındaki bağ bir kere daha ortaya çıkmış oluyor). Ayrıntı, alegorik yer değiştirebilirliği içinde, ters bir anlamda da olsa, doğrudan doğruya aşkınlıkla bir bağ kurunca, yönelmiş olduğu bu aşkınlığın soyut bir işlevine dönüşür. Yenilikçi edebiyat böylece somut tipikliğin yerine soyut özelliği koyar.

Benjamin’in aykırı düşüncesini burada doğrudan doğruya eleştiriye ve estetiğe, özellikle de yenilikçi akınım estetiğine uyguluyoruz. Ve bunu yaparken onun değer ölçülerini tersine çevirmiş de olsak, düşünce tarzından uzaklaşmış sayılmayız. Kendisi başka bir yerde daha da açık konuşuyor — sanki düşen barok maske yenilikçi kafatasını ortaya çıkarmıştır.

Sonunda alegorinin eli boş kalmıştır. Derinliklerinde gizlenen kötülük güçleri varlıklarını bile alegoriye borçludurlar. Kötülük, alegorinin temsil etmek istediği şeyin yokluğundan başka bir şey değildir.

Benjamin’in vardığı bu aykırı sonuç -kendisinin barok tragedyanın estetiği üstüne yaptığı araştırma, estetiğin yadsınmasıyla sonuçlanmıştır— yenilikçi edebiyatı ve özellikle Kafka’yı büyük ölçüde aydınlatır. Kafka’nın eserlerini alegori olarak yorumlarken, tabiî ki, bu eserlerde belli bir din alegorisi gören Max Brod’un düşüncelerine katılıyor değilim. Kafka böyle bir yorumu Brod’un kendisine söylemiş olduğu şu sözlerle yalanlamıştır: «Biz hepimiz nihilist hayaller, Tanrı’nın iradesinden geçen intihar düşünceleriyiz.»

Hiççilik, Nihilizm veya Yokçuluk 19. yüzyıl ortalarında Rusya’da özellikle genç entellektüel kesim arasında taraftar bulan bir felsefî yaklaşımdır. Latince nihil (hiç) sözcüğünden türetilen Nihilizm, bilimsel bilgi dışında hiçbir gerçek bilgi olmadığını kabul etmektir. Rus edebiyatında ilk kez Nedejin’in bir makalesinde Puşkin için kullanıldı. Bu yaklaşımın uzantısı olarak da toplumda yerleşik kuralların, kurumların, değer yargılarının ve ahlâk kurallarının yadsınmasına varır. Nihilizm, en belirgin olarak İvan Sergeyeviç Turgenyev’in Türkçeye Babalar ve Oğullar adıyla çevrilen romanının kahramânı Bazarov’un kişiliğinde ifâde bulmuştur.

1 .    Moral (ahlâkî) gerçeği ve değerleri reddeden bir öğreti.  
2 .    Her türlü gerçek varlığı inkâr eden aşırı bireycilik, yokçuluk.  
3 .  Her türlü siyasi düzeni inkâr eden, toplumun birey üzerinde hiçbir baskısını kabul etmeyen görüş:

       “Bir nevi şiddetli mefkûrecilik, bir nevi nihilizm, daha doğrusu bir nevi…zırdelilik.”- P. Safa.

Kafka Tanrı’yı kötü ruhlu bir yaratıcı güç sayan bilgece görüşe de katılmaz: «Tanrı’nın insafsız bir şakası, bir günlük delice bir hevesidir dünyamız.»Brod bunu iyimser bir şekilde yorumlamaya kalkınca, Kafka alaycı bir omuz silkişle şöyle der, «Umut olmasına var, sınırsız denecek kadar umut var, ama bizim için değil.» Benjamin’in Kafka üstüne yazdığı parlak denemede yer alan bu alıntılar Kafka’nın eserinin genel havasını belirtiyor: «Onun en köklü yaşantısı insan dünyasının, özellikle de günümüz burjuva insanının umutsuzluğu ve mutlak anlamsızlığıdır-»Kafka açıkça söylese de, söylemese de dinsizdir. Fakat Kafka’nm dinsizliği, Tanrı’nın ortadan kalkışını —Epikuros ve Ansiklopediciler gibi— bir kurtuluş değil de, dünyanın «Tanrı tarafından yüzüstü bırakılışı»nın, mutlak yalnızlığının ve saçmalığının bir belirtisi sayan türden bir dinsizliktir.Jacobsen’in Niels Lyhne adlı romanı tanrısız burjuva aydınlarının ruh durumunu açıklayan ilk romandı. Çağdaş dinsel tanrısızlığın özelliği bir yandan inançsızlığın devrimci hızını yitirmiş olması —boş gökler kurtuluş umudu olmayan bir dünyanın yansımasıdır— öte yandan da, kurtuluş umudunun Tanrısız bir dünyada, Tanrı’nın yokluğunun yarattığı boşluğa taparak azalmayan bir güçle yaşamasıdır.

Dava’dakı yüce yargıçlar, Şato’daki yöneticiler Kafka’nın alegorilerindeki aşkınlığı —Hiçliğin aşkınlığını—temsil ederler. Her şey onlara yönelir ve her şeye onlar bir anlam verebilirler. Herkes onların varlığına ve mutlak kudret sahibi olduklarına inanır; fakat onları ne kimse tanır, ne de onlara nasıl erişilebileceğini bilir. Eğer burada bir Tanrı’nın varlığı söz konusu ise, bu ancak dinsel tanrısızlığın Tanrısı olabilir — atheos absconditus.Bu arada bir sürü sevimsiz alt makamlarla karşılaşırız; bunlar insafsız, ahlâksız, bilgiç, aynı zamanda da güvenilmez ve sorumsuz kişilerdir. Kafka’nın tanıdığı burjuva toplumunun Prag’ın yerel renkleriyle karıştırılmış bir görüntüsüdür bu. Fakat aynı zamanda da, bu bürokrasinin ve onlara bağlı olan çaresiz kurbanların davranışlarının somut ve gerçekçi olmayıp varlığı yöneten Hiçliğin bir yansıması olması bakımından alegorik bir dünyadır. Kafka’nın dünyasının gizli ya da olmayan Tanrı’sı hortlaksı niteliğini kendi yokluğunun tüm varlığın temeli oluşundan alır; bu bağlantı yüzünden, çizilen gerçeklik de, olanca doğruluğuna rağmen, hortlaksı bir nitelik taşır. Bu aşkınlığın —bu cisimsiz hiçleştiren hiçliğin— tek amacı da dünyanın ölü yüzünü açığa vurmaktır.

Alegorinin estetik sonucu olduğunu gördüğümüz o soyut özellik Kafka’da doruğuna erişir. Eşsiz bir gözlemcidir Kafka; gerçekliğin hortlaksı niteliği onu öylesine etkiler ki, kitaplarındaki en basit bölümlerde bile bu karabasan havası vardır. Bir sanatçı olarak hayatın yüzeyini dile getirmekle yetinmez. Tek tek her ayrıntının genel bir anlamı belirleyeceğini bilir.

Peki ama bu soyutlama işini nasıl yapar?

Alegorik yöntemle gündelik yaşayışı anlamsız kılmış, aşkın Hiçlik kavramıyla ayrıntının değersizleşmesini sağlamıştır. Bu alegorik aşkınlık Kafka’ya gerçekçilik yolunu kapar, gözlediği ayrıntıya tipik bir anlam yüklemesine engel olur. Kafka, olağanüstü anlatım gücüne, eşsiz duyarlığına rağmen, gerçekçi sanatın özü olan özelle genel arasındaki kaynaşmayı gerçekleştiremez. Onun amacı bir tek ayrıntıyı (içeriğini genelleştirmeden) o andaki özelliği içinde soyutlama düzeyine yükseltmektir. Kafka’nın yöntemi, burada, yenilikçi akımın alegorik yaklaşımına özgü bir yöntemdir. Belli bir konunun ve üslûp çeşitlemelerinin önemi yoktur; önemli olan öz ve biçimi belirleyen dünya görüşüdür. Beckett’te ve Joyce’da, Musil’de ve Benn’de rastladığımız özellikler, değişik biçimlerde de ele alınsalar, temelde hep aynı dünya görüşünü yansıtan özelliklerdir.

Buraya kadar dağınık bir şekilde söylediklerimizi bir araya getirecek olursak, tutarlı bir eğilimle karşılaşırız. Görürüz ki, yenilikçi akım yalnız geleneksel edebiyatın biçimlerini değil, doğrudan doğruya edebiyatın kendisini de yok etmektedir. Bu yalnız Joyce’da, dışavurumcu ve gerçeküstücü edebiyatta böyle değildir. Sözgelimi, Andre Gide’in amacı da edebî üslûpta bir devrim yapmak değildi; onu geleneksel biçimlerden ayrılmaya zorlayan felsefesiydi. Gide Faux Monnayeurs’ü (Kalpazanlar’ı) bir roman olarak tasarlamıştı. Fakat kitabın yapısı yenilikçi akıma özgü bir kişilik bölünmesi gösteriyordu; kitap, sözde aynı zamanda romanın kahramanı olan biri tarafından yazılmıştı. Uygulamada, hiç bir romanın, hiç bir edebî eserin böyle kurulamayacağını Gide de kabul etmek zorunda kaldı. Burada Benjamin’in başka bir yerde gösterdiği gibi, yenilikçi akımın sanatın zenginleşmesi değil, yadsınması anlamına geldiğinin somut bir örneğiyle karşı karşıya geliyoruz. [Sh:19-51]

SEÇME  PARÇALAR

Benn, Sanatçılar Dünyayı Değiştirebilirler mi?adlı denemesinde bu sorunu hiç bir aldatmacaya ya da yenilikçi akıma, özgü bir bilgisizlik savunuculuğuna düşmeden, tersine modası geçmiş bir açık seçiklikle gözden geçiriyor.

Bana öyle geliyor ki, korkusuz bir insanın çıkıp öbür insanlara şu yalın gerçeği öğretmesi kadar devrimci ve saygıdeğer bir davranış olamaz: sen neysen osun ve hiç bir zaman başka türlü olmayacaksın; senin hayatın bu- dur, hep buydu, hep bu olacaktır. Parası olan çok yaşar; sözünü geçirebilen hiç yanlış yapmaz; güçlü olan doğrunun ne olduğuna karar verir. Tarih budur! Ecce historia! Gün bugün; yakala ortasından, ye ve öl.

 

Bu sözlerin bayağılığı, karamsarlığı ve yapmacıklı şaşırtıcılığı üzerinde uzun boylu durmak gerekmez sanıyorum. Fakat burada Benn’in birtakım daha karanlık düşüncelerinin anahtarını görebiliriz. Bu sözler, Benn’in çağının toplumsal kötülüklerini hoşgörmesine —hatta Hitler’le işbirliği yapmasına— yol açan kötümserliğini; ona en aşağılık davranışları bile ahlâk bakımından zararsız, hatta gerekli gibi gösteren tutumunu açıklayabilir. Aslında insanlar ve toplum değişmiyorsa, iktidardaki kimselerle işbirliği yapmaktan başka bir yol olabilir mi? Bu ilkelerin ışığı altında, Benn’in dural dünya görüşü de daha kolay anlaşılabilir. Sh: 73

**

Fransız eleştirmeni Maurice Nadeau, Beckett üstüne yazdığı bir denemede Andersch’in görüşüne uyan bir yorum yapmaktadır. Nadeau’ya göre, Beckett’in eserleri, onun «edebiyatın alışılmış alanlarını bırakıp karanlık bir dünyanın; dilin her şeyi anlatamadığı, hayatla ölümün birleştiği, varlıkla bilincin eridiği ve arayıcının yolunun, sessizliğin, salt gerçekliğin giriş odasına yöneldiği o uç bölgenin derinliklerine daldığını gösteren bir gelişme çizgisi izlemektedir.»Nadeau da bir «karşı çıkış»ın sözünü etmektedir; fakat «kimsenin dile getirmediği, amaçsız ve nedensiz» bir karşı çıkıştır bu. «Sonsuz bir hiçliğin içine gömülen bizler, çirkef dolu bir su birikintisinin üstünde patlarken yaşamak dediğimiz o belli belirsiz sesi çıkaran kabarcıklardan başka bir şey değiliz,» diyen Nadeau, konuyu şöyle özetliyor: «Beckett’te kesin bir nihilizm, yarattığı şeyi bir anlamsızlık sisine dönüştürerek sanat eserinin ta içine siner. Sonunda, yazar bir şey söylememek niyetinde olduğunu açıkça ortaya koymakla kalmaz, bir şey söylememeyi de başarır üstelik. Onun kulaklarımızda duyduğumuz sesi, arayıp da sonunda bulduğumuz kendi sesimizdir.»İşte Andersch’in çıkış noktasına dikkatimizi çektiği akımın mantıkî sonucu. Sh: 75

**

Elbette bu sürecin ne demek olduğunu açıkça gören ve onun karşısında rahat bir nihilizme kapılmayan birçok burjuva yazarlar da vardır.Rasgele bir örnek olarak Louis Bromfield’i alabiliriz. Bromfield, Mr. Smith adlı romanında yirmi yıl sonra Babbitt’i yeniden çizmeyi denedi. Kitabın büyük bir sanat değeri olmamakla birlikte, araştırmamız bakımından bazı ilginç yanları yok değil. Bir kere her şeyden önce, yazarın yirmi yıl içinde Babbitt’in toplumsal durumunun büyük ölçüde değiştiğine dikkatimizi çektiğini görüyoruz:

«Hastalık ve sinir bozukluğu kendisi farkında olmadan onun kişisel özelliklerini de, kişisel sorunlarını da tanınmaz hale getirmişti. Babbitt kaba saba, ama sağlıklı bir adamdı.»(Bu, belki de, o kadar doğru bir yargı değil. Sinclair Lewis kahramanının, henüz ortaya çıkmamış olmakla birlikte, marazlı bir yanı olduğunu belirtmişti.) Fakat Bromfield’e göre, hastalık artık Amerikan hayatında daha yaygın bir hale gelmişti: «Bence, toplumumuzun hastalıklı bir toplum olmasının nedeni, korktukları için kulüplere, kumarhanelere, genelevlere ve barlara giden aptal, yüreksiz ve dışadönük insanlardan meydana gelmiş olmasıdır… Bu sinema, televizyon ve spor hastası insanlar büyük, içgüdüsel bir korku içindedirler. Ama neyin korkusudur bu?»İşte Mr. Smith’in düşüşünü anlatan roman bunun cevabını araştırmaktadır.

Perspektifin burjuva gerçekçiliğindeki gelişmesini özetleyebilmek için bu bir bakıma olumsuz ortamı kaba çizgileriyle belirtmemiz gerekiyordu. Geçiş döneminin yazarları arasında karşılaştıkları bu yeni durum üstüne düşüncelerini açıklayanlar da vardı. Sözgelimi, Ibsen, «Benim işim soru sormaktır, cevap bulmak değil,»diyordu. Çehov da, «Bir yazarın sadece sorduğu sorunun akla uygun olması gerekir. Birçok örneklerde, hatta Tolstoy’da bile, cevaplar akla uygun değildir. Fakat bu, sözkonusu eser akla uygun bir soruya dayanıyorsa, o eserin değerini düşürmez,» sözleriyle görüşünü açıklıyordu. Sinclair Levvis’den aldığımız örnekler bu görüşleri daha iyi anlamaya yardım eder niteliktedir. Arrowsmith’de öne sürülen çözüm yolunun neden yanlış olduğunu, Babbitt’in ise babalarına çok güç gelen sorulara oğulların cevap bulacağı inancıyla sona ermesini neden fazlasıyla çocuksu bulduğumu daha önce açıklamıştım. Fakat Ibsen ile Çehov’un görüşlerinin yanlış olduğu söylenemez. Sinclair Levvis’in bu iki romanında önerdiği perspektifi reddetmek, romanlarda sağlanan başarıyı görmemek değildir. Sh:77-78

**

Burada yenilikçiliğin sanata aykırı niteliğinin ne kadar köklü olduğunu bir kere daha görüyoruz. Yenilikçi akımın tarihsel gelişime uygunmuş gibi görünmesi, aslında, insan doğasının çarpıklaşmasının, insan ilişkilerinin sanata aykırı niteliğinin kapitalist toplumun kaçınılmaz bir sonucu olmasından ileri gelmektedir. Ancak yenilikçi sanat bu çarpıklığı eleştirel bir tarafsızlığı benimsemeden yansıttığı, hatta herhangi bir toplumda çarpıklığın gerekliliğinin altını çizen anlatım yolları yarattığı için, bu akımın çarpıklığı daha da çarpıklaştırdığı söylenebilir. Yenilikçi akım çarpıklığı doğrudan doğruya gerçekliğin kendisi saymakla gerçeklikteki karşı güçlerin varlıkbilimsel açıdan önemsiz olduklarını ileri sürer. Çağdaş kapitalist dünyada yaşamanın, özellikle aydınlar arasında, boğuntu. bulantı, bir yalnızlık ve umutsuzluk duygusu yaratmasını anlamak güç değildir.Doğrusu, bu duyguları içermeyen bir dünya görüşü günümüz sanatçısının içinde yaşadığı dünyayı tam bir doğru sözlülükle betimlemesini önler. Sormamız gereken soru, «x gerçeklikte var mıdır?»değil, «x gerçekliğin tümünü temsil eder mi?» olmalıdır. Sonra gene, sorulacak soru, «x edebiyatın dışında bırakılmalı mı?» değil, «x’le yetinilmeli mi?»dir. sh:86

**

 Andre Gide, Dostoyevski ile ilgili incelemesinde, «Güzel duygularla kötü edebiyat yapılır,» ve, «şeytanın yardımı olmadan sanat yapılamaz»diyor. Thomas Mann’ın bazı eserleri de buna benzer bir görüşe dayanır; örneğin, ilk yazdığı hikâyelerden biri olan Tonio Kroger’de bu görüşü yansıtan özellikler vardır. Ancak, gene aynı hikâyede, Mann karşı görüşü de belirtir. Ele alınan sorun, çağdaş dünyada yabancısı olmadığımız bir sorundur. Thomas Mann bu hikâyesinde içinde yaşadığımız toplumsal ortamda insan zihninin iblis yanıyla, karanlık güçleriyle ilgilenir. Kendisi yazarlık hayatının başlangıcında bu tür yaşantıyı en iyi dile getiren öğelerden birinin sanatçı olduğunu anlamıştır. Bu yüzden, gittikçe artan bir titizlikle bu sorunu toplumsal boyutları içinde incelemeye başlamıştır. Mann’ın Tonio Kroger’le başladığı bu araştırma Dr. Fausius’la sona erer. Mann’ın Faustus’u Adrian Leverkühn’de araştırmanın merkezi şimdiki zamandır, ama tarih perspektifi içinde görülen bir şimdiki zaman. Şeytan, Goethe için kendi yardımının kesinlikle gereksiz olduğunu, oysa Adrian Leverkühn’ün yaşadığı çağın koşulları yüzünden öteki dünyanın güçlerinden yardım istemek zorunda kaldığını açıklar. Ancak, Leverkühn’ün son monoloğu, sanatçının daha önceki tutsaklığından kurtulacağı yeni bir toplumu, yani sosyalizmi, öngörür. Öyle ki, insanlığın toplumsal dönüşümü için savaşmak bile, karanlık güçlerin alt edilmesine yetebilir. Sh:90

**

Bunlar acı gerçekler. Ama unutmamalıyız ki, bunlara karşı çıkacak güçler de, özellikle günümüzde, gittikçe gelişip çoğalmaktadır. Kendi temel çıkarlarını ulusunun ve tüm insanlığın çıkarlarıyla özdeş gören ve kapitalist düzende egemen olan güçlerle savaşmaya karar veren yazar artık yalnız değil’ dir. Araştırmalarında ne kadar ileri giderse, kararı o kadar sağlamlaşacak, duyduğu yalnızlık o kadar azalacaktır; çünkü böylece kendisini, yaşadığı dünyada bir gün egemen olacak güçlerle özdeş görecektir.

Faşizmin iktidara hazırlandığı dönem, faşist baskı ve daha sonraki Soğuk Harp dönemi gibi, eleştirel gerçekçiliğin gelişmesi için hiç de elverişli değildi. Bununla birlikte, parlak eserler yaratılmadı değil; ne maddî tehlike, ne de manevî baskı önleyebildi bunu. Her zaman, sıcak ve soğuk her türlü savaşa, sanat ve kültürün ortadan kalkmasını öngören her türlü davranışa karşı çıkan eleştirel gerçekçi yazarlar oldu. Bu mücadeleden sayıları azımsanmayacak değerli sanat eserleri ortaya çıktı. Bugün, Soğuk Harp politikasının önemini yitirmesi ve ulusların barış içinde birlikte yaşama olanağının ortaya çıkması eleştirel ve gerçekçi bir burjuva edebiyatına daha geniş ufuklar açacak gibi görünmektedir. Çağımızın gerçek ikilemi kapitalizm ve sosyalizm arasındaki çatışma değil, barış ve savaş arasındaki çatışmadır. Burjuva aydınının birinci ödevi, sosyalizm aşamasını gerçekleştirmekten çok, evrenselleşen kaderci boğuntuyu reddederek insanlığın kendini kurtarma çabasına katılmaktır.Burjuva yazarı böyle bir seçimle karşı karşıya olduğu için, bugün içinde bulunduğu açmaza bir çözüm bulma konusunda eskisinden daha iyi bir durumdadır.

Sorun, estetik bakımdan çekici, fakat yozlaşmış yenilikçilikle, olumlu eleştirel gerçekçilik arasında bir seçim yapma sorunudur. Bu seçim Franz Kafka ile Thomas Mann arasında yapılacak bir seçimdir.Sh:104-105

 

Kaynak:

Georg LUKACS, Çağdaş Gerçekliğin Anlamı, trc: Cevat ÇAPAN, İngilizce adı : The Meaning of Contemporary Realism, Payel, Mart 1979, İstanbul