ŞATRANC-I UREFA (Arifler Satrancı)


ŞATRANC-I UREFA (Arifler Satrancı)

Satranç Hindistan’da yaklaşık 1500 yıl önce bulunmuş klasik bir strateji oyunudur. Satranç Sanskritçe’de Çaturanga, dört çatu yol ranga anlamlarına gelir. Şatranc-ı Urefa, Osmanlı döneminde kıraathanelerde ve dost meclislerinde kemal meseleleri de mütalaa ederek zamanın değerlendirilmesi hedeflenen bir oyun olarak lansedilmiştir.

Tasavvuf’ta 4 yol: Şeriat, Tarikat, Hakikat ve Marifet olarak bilinir. Ariflerin maneviyat seyrinde aldıkları dört makamın bahisleri ele alınmış bir şekil verilerek bir eğitimin verildiği söylenilmektedir. Oyun aşağıdaki levha üzerinde oynanır.

satranc1

Üzerinde yılan ve ok resimleri bulunan 100 karenin başlarında “buluşma” yani “Visal” karesi ile 101 kare olan levha, iki piyon ve altılı bir zar ile oyun düzeni vardır.

İki kişi 1 den 100 e kadar giderken bazen geri dönüşlerle zaman kaybettiği olur. Bazı karelerde oyuna ismini veren yılanların baş kısmı denk gelmekte ve bu kareye denk gelen oyunun gereği yılanın kuyruğunun işaret ettiği makama düşmektedir. Bazende daha az bir hamle ile yukarılarda olan iyi vasıflara ulaşarak vuslata yakınlaşır.

Karelerde yazılan isimler Türkçe olarak şu şekildedir.

satranc1

Günümüzde bu levha hakkında birçok yazılar çıkmaktadır. [1] Ancak bir hatalı durumun olduğunu farkettik. Bizim buraya koyduğumuz Şatranc–ı Urefa Levhası, Hz. Muhyiddin İbnü’l–Arabi kaddesellâhü sırrahu’l azîze veya öğrencilerinin tasavvuf yolunu öğretmek için hazırlandığı birçok yerde belirtilse de Muhammed b. El–Haşimi b. Abdurrahman el– Hüseyni Tilemsanî ed–Dımeşki’nin “Enisü’l– Haifin ve Semiru’l–Akifin fi Şerhi Şatranci’l–Arifin” deki levha ile benzerlik bulunmamaktadır. [2]

satranc1

Bahse konu olan satranç levhası ile bu levhanın yakından ve uzaktan alakası olmadığı gibi bu Şatranc-ı Urefa da terimlerin Farsça kelimeler ile oluşu da işin farklı boyutunu gösteriyor.

(Bazı yerlerde Süleyman Çelebi 1351 – 1422 tarafından icat edildiği söylentisi de vardır.!!!!)

İşin içinde bir gizli durum var ama ne?

Birileri tarafından Müslümanlar arasına sokulan bu sahte oyunun muhteviyatı üzerine araştırma yapıldığı zaman tasavvufla alakası olmayan bir levha olduğu ve Abdullah DAMAR’ın [3] Abdullah Herevî ve Menâzilü’s–Sâirîn [4] üzerine hazırladığı makaleye bakılınca daha iyi anlaşılacaktır. Bu levhada bahsedilen kelimeler içerik olarak uydurma ve bir kısmının da boş ifadeler olduğu görülecektir.

Konu hakkında araştırma yaptım. Fakat kesin sonuca tam olarak ulaşamadığım yerler olunca tam bir şey söylemek istemiyorum. Ancak gördüğüm kadarıyla bu satrancın tasavvuf literatüründe ve Hz. Muhyiddin İbnü’l–Arabi kaddesellâhü sırrahu’l azizin hazırladığı satrançla da bir ilgisi ve bir dayanağı yoktur.

Konuya açıklık verecek ilginç bir misali Kazım Karabekir Paşa’dan aktaralım.

“Erzurum’da yakaladığımız Müslüman olmuş bir Rus ca­susunu temize çıkarmak için bir mahalle halkının ka­rargâhıma geldiği zaman hallerine bakıp hatıratıma şu­nu kaydetmiştim:

Ey Türkoğlu! Sen pek safsın, seni her­kes aldattı. Erdim diyen, döndüm diyen çemberinden at­lattı.” [5]

Sonuç olarak, bahse konu olan satranç-ı urefa görünüşte güzel fakat özü itibarıyla şu an için kesinlikle ifade edemediğimiz mistik bir anlayışın üstü kapalı öğretiminin gizli alt yapısıdır. Satranç oynanırken her karede bir fasıla verilir ve sohbet edilecek şekilde bazı bilgiler aktarılır. Bu bilgiler diğer oyuncu tarafından kabul edilince diğer hamleye geçilir. Umum mekânlarda oynanan bu oyun ile bir öğretinin kademeli şekilde eğitimi insanların yanlarında yapılmıştır. Bu şekildeki yorum hakkında aşırı tevil vardır denilebilir. Ancak tasavvuf erbabından az buçuk ilmi olan bu kelimelerin vasatın altında ve uydurma ve çokta alakasız terimler olduğunu anlayarak bize hak verecektir. Yıllarca içimizde bu oyunun bu şekli nasıl kaldı sorununa milletimizin saf ve iyi niyetine dayandırıyoruz.

Müslümanın aldatılması onun kötü olmasından değil iyi niyetli oluşundandır.

İhramcızâde İsmail Hakkı


[1] “Zillet’ten Visâl’e yüz hamle: Şatranc-ı urefa” Belgezar, Yusuf Çağlar, Aksiyon, 4 Ağustos 2008, Sayı: 713; 3 “Türkiye’de Oynanan Bazı Oyunlar” Tarih Sayfaları, Muharriri: Sedad İzzet, Resimli Ay Fevkalâde Ramazan Nüshası, Kânunusani 1928, numara: 11-47, sayfa: 9-11

[2] Ariflerin Satrancı Şerhi; Enisü’l- Haifin ve Semiru’l-Akifin fi Şerhi Şatranci’l-Arifin/ trc: Fatih Mehmet Albayrak, Sır Yayıncılık-İstanbul 2010

[3] TASAVVUF: İlmî ve Akademik Araştırma Dergisi, yıl: 8 [2007], sayı: 18, ss. 321-335.

[5] (Kazım Karabekir, İstiklâl Harbimiz, 2/717)

PDF İNDİR

İSLÂM DİNİN GÖRÜNÜMLERİ


OSMANLI İMPARATORLUĞU VE İSLÂM: PROBLEMLER, HİPOTEZLER VE BİR PERSPEKTİF DENEMESİ[1]

Osmanlı İmparatorluğu bugün, gerek Türkiye Cumhuriyeti’nin yaşamakta olduğu iç ve dış problemler, gerekse vaktiyle sınırları dâhilinde bulunan komşu devletlerde cereyan eden olaylar ve bunların Türkiye’ye yansımaları dolayısıyla, aktüalitesini bütün canlılığıyla, korumakta ve dolayısıyla tartışılmakta bulunan bir büyük imparatorluktur. Dünya Osmanlı tarihi araştırıcılığı, altı yüzyıl gibi çok uzun bir ömür sürmüş bu imparatorluğun siyasi ve idari yapısını, kurumlarını, onu meydana getiren, çeşitli etnik ve dini kökenlere, kültürlere mensup insanların oluşturduğu karmaşık, dev bir toplumsal yapıyı, bütün yönleriyle, bütün görüntüleriyle izlemek, anlayabilmek, açıklayabilmek için, yaklaşık bir yüzyıldır büyük bir emek ve gayret sarf etmekte ve yıllardan beri de önem­li sonuçlar ortaya koymuş bulunmaktadır. Buna rağmen, daha araştırılacak pek çok problem olduğuna, bunların araştırıcıları ve bilim adamlarını daha yıllarca meşgul edeceğine hiç şüphe yoktur.

İşte bizim burada ele almayı deneyeceğimiz problem de, üstelik en çetrefil ve en mühim olanlarından biri, Osmanlı İmparatorluğu’nda “İslâm problemi“dir. Bunu seçmemizin sebe­bi, artık Osmanlı tarihi araştırıcılığının, biraz fazla ihmal edilmiş bu konuya yönelmesi gerektiğini vurgulamaktır. Aksi halde böyle devasa bir konuyu bir bildiri çerçevesine sığdırmanın mümkün olamayacağı her türlü izahtan varestedir.

Şunu hemen söyleyelim ki, bugüne kadar daha çok Osmanlı İmparatorluğu’nun siyasi tarihinin, sosyo-ekonomik yapısının, siyasi, idari, askeri, mali vs. teşkilat ve kurumlarının tahlili konu­larına yoğunlaşmış bulunan Osmanlı tarihi araştırıcılığı, Osmanlı İmparatorluğu ve İslâm konusuna ve bu çerçevede üretilen kültü­rün tarihine geniş objektifli olarak eğilmiş değildir. Bu itibarla, Os­manlı İmparatorluğu’nda İslâm konusunun bütün boyutlarıyla yeterli bir şekilde ele alınıp işlendiğini, tartışıldığını söyleyemeyeceğiz. Gibb ve Bovven’in İslâmic Society and The West (Oxford, 1950,2 cilt) isimli tanınmış eserleriyle Norman Itzkovvitz’in Ottoman Empire and islâmic Tradition (Chicago, 1972) adındaki kitabı (Türkçe çevirisi, İsmet Özel, Osmanlı İmparatorluğu ve İslami Gelenek, İstanbul, 1989) isimleri her ne kadar sözünü ettiğimiz bu meseleyi çağrıştırıyorlarsa da, muhteva olarak daha ziyade kurumlar tarihi ekseninde konuya eğilmişlerdir.

Bunun dışında Prof. Halil İnalcık’ın, “İslâm in the Ottoman Empire”, [Cultura Turcica, V-VII (1968-1970), s.19-29] gibi birkaç makalesini ve günümüzdeki birkaç çalışmayı daha zikredebiliriz. Görüldüğü bu mesele, Osmanlı İmparatorluğu’nun yukarıda sayılan diğer cephelerine dair yapılan araştırmaları ya­nında son derece yetersiz kalmaktadır.

Bu itibarla biz burada yalnızca, bu büyük imparatorluğun ide­olojisinin, siyasal ve idari kurumlaşmasının, kültürünün temelini oluşturan bu konuya dikkat çekmek, meseleye nasıl yaklaşılması gerektiğine dair kendi perspektifimizi ortaya koymaya çalışmak ve bu konu çerçevesinde halen mevcut problemlere işaret etmekle yetineceğiz.

Her şeyden önce bu alanı ilgilendiren kaynakların yeterince tanınıp işlenmediğini, bu yüzden de bugüne kadar çoktan ortaya konması gereken detaylı monografik çalışmaların bile, kalitece ve sayıca yeterli düzeye gelemediğini de söylememiz gerekiyor. Bunun sebepleri ayrı bir tartışma konusudur.

Osmanlı İmparatorluğu, muhakkak ki bir İslâm devletidir; hem de en az Emevi ve Abbasi imparatorlukları, diğer müslüman İran, Türk ve Arap devletleri kadar bir İslâm devletidir. Bu sebepledir ki O, altı yüz yıllık uzun tarihinde hemen hemen her alan ve safhasının sergilediği üzere, aynı zamanda bir “inanç devleti“dir. Onun için kanaatimizce bu imparatorluk üzerinde yapılacak analizlere önce buradan başlamak gerekir. Çünkü Osmanlı imparatorluk ideoloji­sinin esasını “inanç”, yani İslâm oluşturur. Bu itibarla, bu İslâm’ın nasıl bir İslam olduğu, Osmanlı İmparatorluğu’nda İslâm’ın ro­lünü, yorumlanış biçimini ve devlet siyasetinden sıradan halkın inanç dünyasına varıncaya kadar çeşitli alanlardaki yansımalarını anlayabilmek için, bu yansımaları doğuran yorumlarını hangi ke­simlerce ve nasıl üretildiğine bakmak kanaatimizce kaçınılmazdır. Bunu anlamanın yolu, bizce evvela, bu imparatorluğun ideoloji­sinin tahlilinden geçer. Bu tahlilin çok dikkatli ve ince bir şekilde yapılması, kanaatimizce Osmanlı İmparatorluğu’yla ilgili pek çok meselenin de daha kolay ve daha bir açıklıkla anlaşılmasını ve çözüme kavuşmasını sağlayacaktır.

Bize göre Osmanlı dünyasında İslâmi yorumlar üreten dört temel sektör vardır:

1- Merkezi iktidar mekanizması, yani devlet,

2- Buna eklemlenmiş olan ulema kesimi,

3- Genellikle ve çoğunlukla bu ikisinden de bağımsız olan sufi çevreler,

4- Daha çok bu üçüncü sektör etkisinde kalmakla beraber, kendi geleneksel anlayışını sürdüren halk kesimi.

Bunları sırayla DEVLET İSLÂMİ veya SİYASAL İSLÂM, MEDRESE İSLÂMı yahut KİTABİ İSLÂM, TEKKE İSLÂMı ve nihayet POPÜLER İSLÂM olarak ta adlandırabiliriz. Bizce Osmanlı İmparatorluğu tarihi içerisinde İslâm’ın tek boyutlu değil, bu saydığımız boyutlarıyla görüntülen­diği bir vakıadır ve böyle bir yaklaşım, yapılacak tahlilleri önemli ölçüde kolaylaştıracak, Osmanlı İmparatorluğu’nda İslâm olgusunu olabildiğince geniş bir perspektiften görebilme imkânını sağlaya­caktır. Dolayısıyla bu sektörlerin ayrı ayrı monografik çalışmalara konu olması gerekir.

“Devlet İslâmı”ndan ne anlamalıyız?

Bundan maksat imparator­luğun siyasal yapısı içinde İslâm’ın bir siyasal araç olarak gösterdiği değişim, aldığı biçimdir. Her şeyden evvel, devletin, temel siyaset aracı olarak İslâm’ı nasıl anlayıp yorumladığını, bunu yaparken ona ne gibi bir görünüm kazandırdığını, hangi kurumları, yöntemleri kullandığını çok iyi belirlememiz gerekiyor. İşte devlet mekaniz­masının bu yorumu, Osmanlı devletinde, daha önceki müslüman devletlerde pek rastlanmayacak derecede kendine mahsus güçlü bir siyasal mahiyet kazanmıştır. Bunun böyle oluşu kanaatimizce, Os­manlı İmparatorluğu’nda -Abbasiler de dâhil olmak üzere, tarihte hiç bir İslâm devletinde olmadığı kadar- devletle dinin birbiri içine geçmesinden, diğer bir ifadeyle “devletle dinin özdeşleşmesinden ileri gelmektedir. Başka bir ifadeyle, Osmanlı İmparatorluğu’nda İslâm siyasal boyutu itibariyle, devletin ayrışmaz bir parçası olmuş, bu iki kavram, devlet ve İslam birbiri içine girmiştir. Bununla be­raber, devlet daha baskındır ve Osmanlı devletinde HER ŞEY DEVLET İÇİNDİR; DİN DE DEVLET İÇİNDİR“.

Osmanlıdaki bu yapı, köklü bir İslâmi geleneğin mirası olarak görünür. Buradaki İslâmi gelenek teriminden, daha çok İslam tari­hinin klasik devresini içine alan Emevi ve Abbasi dönemlerinde, bu devletlerin hâkimiyet alanlarında eskiden beri mevcut siyasi geleneklerin özümsenmesi suretiyle oluşan İslâm siyaset teorisini ve ona paralel gelişen siyasal geleneği anlamak icap eder. Bu İslâmi siyaset geleneğinin içinde ise, eski Doğu Roma, Sasani ve hatta eski Hind siyasi telakkilerinin etkileri mevcuttur. Tabi ki bu sentezin harcı İslâm olmakla birlikte bu, Peygamber zamanında teşekkül eden İslâmi siyaset algılayışından hayli farklılaşmış bir anlayış idi.

İşte bu klasik İslâmi siyasal geleneğin, İslâm hâkimiyetindeki geniş coğrafyada meydana çıkmış olup, farklı zaman ve mekânlarda yazılmış Kelile ve Dimne (eski Hind Pançatântra’sının islâmi versiyonu), Kâbûsnâme, Siyâsetnâme, Kutadgu Bilig gibi, Hind, İran, Türk ve el-Ahkâmu’s-Sultâniyye gibi Arap kökenli zengin bir klasik literatürü vardır. Bu literatür, eski Türk siyasi geleneğinin ka­rakteristiği olan cömertlik ve töre kavramlarının yerine, daha çok Hind-İran siyasi geleneğinin karakteristiği olan akıl, hikmet ve bilgi unsurlarına dayanmakla dikkati çeker Osmanlı merkezi yönetimi. İslâm’ı siyasallaştırırken, bu geleneği daha da geliştirerek din ve devleti ikizlik statüsünden çıkarıp, birbiriyle özdeş yapmıştır.

İşte Osmanlı İmparatorluğu’nda İslâm’ın bu siyasal boyutunun oluşmasına en büyük katkıyı, “kitabî İslâm”ı, yahut “medrese İslâmı”nı üreten ulema kesimi sağladı. Osmanlı ulemasının ürettiği bu kitabi İslâm yorumu, çok tabii olarak bürokrasinin eğitim ku­rumları durumundaki medreseler aracılığıyla klasik Sünniliğin ve bunun içinde de Hanefiliğin hemen bütün teorik ve pratik mirasını da aynen devraldı. Ulema örfi hukukun belirli alanlarının dışında, Osmanlı toplumunun siyasi, idari, sosyal ve hukuki teşkilatlanma­sını gerçekleştirdi. Özellikle Fatih Sultan Mehmed’in merkeziyetçi devlet anlayışının güdümüne girdikten sonra Osmanlı uleması, yalız Osmanlı tarihinin değil, genelde İslâm ve Türk tarihinin de en önemli toplumsal sınıflarından biri haline geldi. O artık, bilhassa Fatih’le birlikte tam bir dini bürokrat konumuna gelmiş ve temel görevi, imparatorluğun Müslüman tebasının dini eğitim ve organizasyonunu yapmanın, hukuki ihtiyaçlarını karşılamanın yanında, belki daha fazla, iktidarın bütün hareket ve faaliyetlerini meşrulaştırmaya odaklanmıştır. Osmanlı ulemasının bu konu­mu ve özelliği, onu Emevi ve Abbasi devirlerindeki, devletten bağımsız klasik İslâm ulemasından ayıran en bariz özelliklerden ve İslâm dünyası genelinde ulema sınıfının tarihindeki en büyük dönüşümlerden biridir. Ulema İslâm’ın tam bir siyasal araç haline dönüşmesinin tipik örneğini XVI. yüzyılda verdi.

XVI. yüzyılın ilk çeyreğine, yani Yavuz Sultan Selim (1512-1520) devrine kadar yalnızca ehl-i küfr’e yani Hıristiyan dünyaya karşı mücadele misyonunu üstlenen Osmanlı devleti, bu yüzyılın başlarında, İran’da Safevi devletinin kurulmasıyla başlayan Şii propagandaya karşı yeni bir misyon yüklendi: Ehl-i Rafz’a karşı mücadele. Bu, Büyük Selçuklu İmparatorluğu’ndan sonra Sünni İslâm’ın bu misyonu ikinci kez yüklenişiydi. BU SÜREÇ, OSMANLI İMPARATORLUĞU GENELİNDE SÜNNİ İSLÂM’I TAM BİR DEVLET İDEOLOJİSİNE DÖNÜŞTÜRDÜ. Bu Sünni ideolojinin teorik temeli, Osmanlı medrese­lerinde çok eskiden beri okutulmakta olup, Osmanlı Sünniliği’ne ana istikametini veren, XIV. yüzyılın ünlü âlimlerinden Sadeddin-i Taftazani (öl. 1395)’nin eserine Ömer Nesefi’nin yazdığı Şerhu’l-Akaid idi. Yazıldığı dönemdeki şiddetli dini cereyanların etkisiyle genellikle Sünnilik dışı İslâm mezheplerine karşı çok katı ve hoş­görüsüz bir tavır takınan ve Osmanlı Sünniliğinin tam bir dogmatizme dönüşmesinde belki en büyük rolü oynayan bu kitabın, bu açıdan ciddi ve derin bir analize tabi tutulmasının yararlı olacağı kanaatindeyiz. Bu analiz işleminin bu meyanda meydana getirilen diğer literatüre de uygulanması çok yararlı sonuçlar verecektir.

İşte bu noktada, merkezi yönetimin elinde tam bir siyasal araca dönüşen devlet Islâmı’yla, bunun üretilmesi görevini üstlenen ule­manın temsil ettiği medrese İslâm’ının tam anlamıyla örtüştüğünü görürüz. Bu örtüşme, kanaatimizce İslâm dünyası tarihinde başka bir benzerinin bulunmadığını sandığımız çok önemli bir hadisedir.

Bu örtüşmenin, hem ulema kesimi içinde, hem de şimdi sözünü edeceğimiz sufiyye kesiminde çok ciddi bir entelektüel muhalefete yol açtığını gözlemliyoruz. Bu muhalefeti temsil eden bir takım hareketlerin, özellikle Kanuni Sultan Süleyman zamanına rastla­ması, hiç de tesadüf değildir. Bu muhalefetin ulema kanadı, bir örneğini ŞEYH BEDREDDİN’LE BAŞLAYAN MATERYALİST BİR İSLÂM YORU­MUNA SAPARKEN, SUFİYYE KANADI, AYNI MATERYALİZME MİSTİK YOLDAN VAHDET-İ VÜCUD, DAHA DOĞRUSU VAHDET-İ MEVCUT, YANİ PANTEİZM VASITASIYLA ULAŞIR. Bu ise bütün bir Osmanlı sufilik tarihinin en can alıcı meselelerinden biridir. Osmanlı protestocu sufiliği bu pan­teizmi bir yandan “mehdîci” bir zihniyet, diğer yandan, hem bu dünyaya, hem öbür dünyaya hükmeden, yani hem bu dünyanın, hem öbür dünyanın sultanı olan “kutup” teorisiyle sentezleyerek geliştirmiştir.

Burada dikkatimizi en fazla celbetmesi gereken bir mesele, yüksek sufiyye kesimindeki, merkezi yönetime karşı bu panteist protestonun, kırsal kesimin nabzını elinde tutan popüler sufilik içinde daha değişik bir yankı bularak bir takım toplumsal protesto hareketlerini mehdici bir espriyle birleştiren militan hareketlere dönüştürebilmesidir. Bütün bir XVI. yüzyıl bu hareketlerle dolu­dur. Bu hareketlerin sevk ve idare eden liderler, aynen bu belirt­tiğimiz ideolojiyle büyük kitleleri peşlerine takmışlardır. İşte bu panteist kutb-mehdiliğe dayanan muhalefet ideolojisi Osmanlı İmparatorluğu’nda popüler İslâm’ın anlaşılmasına hizmet edecek başlı başına büyük bir araştırma konusudur.

İşte klasik dönemde bu kadar renkli bir görünüm arzeden İslâm, yenileşme döneminde bu defa kendisi bir problem teşkil edecek, imparatorluğun Batılılaşmacı aydın eliti, onu geriliğin sebebi ve ilerlemenin önündeki engel olarak değerlendirecektir. Bu bakışın yansımaları Cumhuriyet’in kuruluş döneminden günümüze bütün canlılığıyla yansımıştır. Bu, çok önemli bir dönüşümün habercisidir. Kabaca II. Meşrutiyet’e kadar Osmanlı devletinin resmi ideolojisi durumunda olan İslam, artık Tanzimat’la birlikte başlayan batılılaş­macı yenileşme hareketlerine karşı doğacak muhalefetin ideolojisi olarak yeni bir siyasal ve fikri hareket doğuracaktır: İslamcılık.

Bu ideolojinin kökleri, Tanzimat’la birlikte yüksek bürokrasi ve aydın kesiminin, Osmanlı İmparatorluğu’nun gerilemesinin sebep­leri konusunda koyduğu teşhise gösterilen tepkilerden beslenir. Bu teşhis, merkezi yönetim tarafından daha Lale Devri’nden itibaren askeri alanda başlatılan yenileşme hareketlerinin yetersizliğinin fark edilmesiyle birlikte, esas problemin başka alanlarda yatıyor olma­sının düşünülmesiyle su yüzüne çıkmış ve özellikle Batı’yı tanıma imkânım bulan aydın bürokrat kesiminin kafalarında İslâm’ın gide­rek bir probleme dönüşmesine yol açmıştır. Böylece yavaş yavaş be­lirtilen çevrelerin bir kesiminde İslâm, Osmanlı İmparatorluğu’nun gerilemesinden sorumlu tek suçlu olarak görüldü.

Tanzimat sonrası Osmanlı bürokrasi ve aydın çevrelerinde be­lirginleşen, Osmanlı İmparatorluğu’nun gerilemesinden İslâm’ı sorumlu tutan bu eğilimlerin karşı çıktıkları İslâm aslında, yuka­rıda sözü edilen, Osmanlı merkezi iktidarı ile özdeşleşmiş ve bu sebeple tabii olarak siyasallaşmış ve muhafazakârlaşmış bu gele­neksel İslam, yani klasik Osmanlı İslâmi idi. Burada bir parantez açarak, başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, Cumhuriyet’in kurucu kadrosunun İslâm’a bakışını da bu açıdan değerlendirmek gerektiğini düşündüğümüzü söyleyelim.

Burada dikkatle tesbit etmemiz gereken ve çoğu zaman farkına varılmayan mühim bir vakıa vardır, ki şudur: Batılılaşmacı yenileşmeciliğe karşı oluşan bu yeni ideoloji, yani İslamcılık, kendisine referans olarak, demin sözünü ettiğimiz klasik dönem Osmanlı İslâmını değil, Afgani ve Abduh türü selefiyeci bir İslâm anlayışını aldı. Dolayısıyla bu ideoloji, yalnız Batılılaşmacılığa değil, gerek siyasal, gerekse popüler boyutuyla klasik Osmanlı İslâmı’na da karşı idi. Bunun üç mühim göstergesi vardır:

1) İslamcılar, Osmanlı İslâm’ının geleneksel siyasi kurumu olan saltanat rejimine karşı çıkıyor, İslâmi bir kurum olarak algıladıkları meşveret’e dayalı meşruti bir rejim istiyorlardı.

2) Geleneksel İslam’ın kültürel muhteva ve kurumlarının çoğu­nu reddedip, İslâm’ı ilk devirlerin saflığına yeniden kavuşturarak orijinal haline döndürmeyi amaçlıyorlardı. Yani Selefiyeci idiler.

3) Geleneksel İslam’ı, dolayısıyla Osmanlı İslâm’ımn karakte­ristik niteliği olan “taklid”i terk edip, yaklaşık X. yüzyıldan beri kapalı olduğu varsayılan İçtihat Kapısı’nı yeniden açarak İslâm’ın bilim ve düşünce hayatına işlerlik, canlılık, üreticilik ve yaratıcılık kazandırmak amacını güdüyorlardı.

Dolayısıyla II. Abdülhamid dönemi ve Meşrutiyet İslamcılığı, belki temelde klasik Osmanlı İslâmı’na karşı bir tepki hareketidir. Bu yüzden de esas itibariyle modernist (yenileşmeci) bir akımdır. Görünürdeki bütün Bata karşıtı tavrına rağmen, yenileşme yanlısı olduğu için, Türkiye tarihinde modernist fikir hareketleri çerçeve­sinde mütalaa edilmelidir.

II. Abdülhamid döneminin Namık Kemal ve Ziya Paşa gibi İslamcı edip ve aydınları ile, Şehbenderzade Ahmed Hilmi, Şeyhülislâm Musa Kazım ve Said Halim Paşa, Babanzade Ah­med Naim, Mehmet Akif (Ersoy), İsmail Hakkı (İzmirli), İsmail Fenni (Ertuğrul) ve Şemseddin (Günaltay) gibi belirli bir Osmanlı İslamcı eliti, İslâm’ın “mani-i terakki” olmadığını, aksine, bilimi, düşünceyi telkin ettiği halde, zamanla Müslümanların bu yolu bırakıp skolastik düşünceye kapılarak geri kaldıklarını anlatmaya özellikle ihtimam göstermişlerdir. Onlar, genelde İslâm âleminin, özelde Osmanlı İmparatorluğu’nun gerilemesinden mutlakıyet rejimlerinin ve geleneksel İslâm’ın sorumlu tutulması gerektiğini düşünmüşler, gerçekte İslam’ın insan hürriyetini baskı altına alan hiç bir rejime açık olmadığını izaha çalışmışlardır.

Sonuç olarak, İslam’ın Osmanlı devletinin kuruluşundan Cumhuriyet’e kadar, Osmanlı İmparatorluğundaki yeri, değişik dönemlerdeki görüntüleri, bugünün Türkiye’sini de çok derin­den etkilemesi itibariyle, yalnız Osmanlı tarihi açısından değil, Türkiye’nin geçmişi ve geleceği noktasından da çok ciddi bir bi­çimde tartışılması gereken, yalnız bilimsel bakımdan değil, pratik olarak da büyük fayda sağlayacak bir meseledir Osmanlı tarihi araştırıcılığı artık bu mesele üzerine de dikkatle eğilmelidir. (s.159-167)

Kaynakça

Ahmet Yaşar OCAK,  Türkiye Sosyal Tarihînde İslam’ın Macerası Kasım 2010, İstanbul.

Not: İslam dinî inanç ve esaslar olarak birdir. Ancak anlayış ve uygulayış farkları ile çeşitli isimler altında anılması eleştirel açıdan yorumlanmasıdır. İslâm Dini günümüze kadar berrak ve katıksız şekilde gelmiştir. (hzl)


[1] Bu makale esas olarak Selçuk Üniversitesi, Uluslararası Kuruluşunun 700. Yıl Dönümünde Bütün Yönleriyle Osmanlı Devleti Kongresi’ne (International Congress on Ottoman Empire With Ali Aspects in 700th Anniversary of Its Establishment), 7-9 Nisan 1999 sunulmuş olan bildiridir. Son kısımda “İkinci Abdülhamit Dönemi İslamcılığının Tarihî Arkaplanı” isimli makalemizden yararlanılmıştır.

Perspektif, nesnelerin görünümünü 3 boyutlu olarak düz bir yüzeyde, yani 2 boyuta indirgeyerek, göstermeye yarayan bir iz düşümdür. Nesnenin gözlemciye göre olan posizyonunun ve uzaklığının etkileri esas alınarak perspektif çizimi yapılır. Söz konusu çizimler gözlemcide, biçim ve orantı bakımından, renklerden bağımsız olarak, 3 boyutlu bir gerçeklik izlenimi yaratmalıdır.

İSYAN HAZIRLAYICI HAREKETLER


KUTB VE İSYAN: OSMANLI MEHDİCİ (MESİYANİK) HAREKETLERİNİN İDEOLOJİK ARKAPLANI ÜZERİNE BAZI DÜŞÜNCELER

[Mehdici inançların İslâm'dan önceki dönemde de Türk zümreleri arasında belli ölçüde tanınmakta olduğuna dair bir takım ipuçları vardır. Ancak bu inançların Zerdüştilik, Maniheizm ve Mazdekizm gibi İran dinleri vasıtasıyla Türkler arasına girdiğini bugün iyi biliyoruz (bkz. Blochet, 1903: vii). Zaten Türkler'in daha Müslüman olmadan önce, İran'ın çeşitli yerlerinde Abbasi yöne¬timine karşı girişilen pek çok mehdici isyan hareketine katıldıkları görülür. Müslüman olduktan sonra da bu inançlarını sürdürdüler. Bu mehdici karakter, Türkler arasında heterodoks İslâm teşekkül ederken, onun ayrılmaz karakteristiği olarak yerini aldı. O kadar ki, Osmanlı dönemi de dâhil olmak üzere, İslâmî dönem Türk tarihindeki merkezî yönetimlere karşı girişilen, 13. yüzyıldaki Babailer isyanından, 16. yüzyıldaki Şah Kalender isyanına kadar hemen bütün heterodoks hareketler, istisnasız bu mehdici karakteri çok açık bir biçimde sergilerler.] (s.24)

[Bundan on yıl kadar önceki bir yazımızda, XVI. yüzyılda Anadolu'da meydana gelen mehdîci (mesiyanik) isyanlar üzerin­de muhtelif açılardan genel bir tahlil denemesini konu edinmiştik (Ocak, 1991). Bu defa bu hareketlerin ideolojik arka planı üzerinde bazı görüş ve yorumlarımızı dile getirmek istiyoruz.

Türkiye sosyal tarihinin en dikkate değer konularından birinin, merkezî yönetim yahut siyasal iktidar ile kırsal kesim arasındaki sıcak çatışmaların bir ifadesi olarak gündeme gelen halk hareketleri, başka bir deyişle, isyanlar ve kıyamlar olduğuna şüphe yoktur. Çünkü bu tür hareketler, merkezle çevre arasındaki çatışmanın en belirgin görüntüsüdürler. Anadolu Selçukluları döneminden itiba­ren Türkiye tarihinde de merkezle çevre arasında pek çok defalar, merkezin deyimiyle isyan veya kıyam denilen bu tür hareketler hep olagelmiştir. Modern Türkiye tarih yazıcılığında çoğunlukla bu iki terim farkına varılmadan birbiri yerine kullanılmış olup, daha ziyade birincisi tercih edile gelmiştir. Ancak bu iki terim arasında günümüzde ortadan kalkan anlam nüansının, eski kay­naklarda göz ardı edilmediği, merkeze karşı girişilen her hareket için rastgele isyan veya kıyam tabirinin kullanılmadığı görülür.

Bu kaynaklarda isyan tabirinin, daha ziyade merkezden gelen bir talebe veya maddî manevî bir baskıya karşı çıkan silahlı hareketler için, kıyam tabirinin ise, merkezden herhangi bir talep veya baskı söz konusu olmadığı halde, varmak istediği bir amacı, bir talebi gerçekleştirmek maksadıyla çevrenin merkeze karşı giriştiği silahlı hareketler için kullanıldığı dikkati çeker. Örnek vermek gerekirse, Anadolu Selçukluları zamanında, 1239-40'taki Babaîler hareketi bir isyan, erken Osmanlı döneminde, 1416'daki Şeyh Bedreddin hareketi ise, isyan olarak nitelendirilmesine rağmen gerçekte bir kıyamdır. Birincisinde Selçuklu merkezî yönetiminin kırsal kesim üzerinde uyguladığı sosyal ve ekonomik baskılara bu kesimden silahlı bir karşı çıkış, ikincisinde ise, sarsılan siyasal ve toplumsal düzenin yarattığı kaos ortamından yararlanmak suretiyle -bazan görünürde başka bir amacı öne koyarak- siyasal iktidarı ele ge­çirme amacıyla silahlı bir ayaklanma söz konusudur. Bu, Türkiye tarihindeki halk hareketlerinin temel karakteristikleri itibariyle iki kategoriye ayrılabileceğini gösterir.[1]

Bu isyan ve kıyamların, yapısal nitelikleri bakımından da iki ayrı kısımda kategorize edilebileceği hemen dikkatimizi çeker:

1) Birinci kategoride yer alan isyan veya kıyamların merkeze karşı silahlı bir eyleme girişerek amaçlarını gerçekleştirmek iste­melerinin dışında, herhangi bir ideolojik özellikleri, bir nitelikleri yoktur. Osmanlı İmparatorluğu’nda XVI. yüzyıldaki Yenice Beğ veya Domuzoğlan isyanlarından, Patrona Halil veya Kabakçı Mus­tafa kıyamlarına, hattâ Derviş Vahdetî hareketine varıncaya kadar akla gelen bir kısım hareketler, ideolojik özellikleri, arkaplanları olmayan hareketlerdir. Bunlar doğrudan doğruya siyasal amaçlarla gerçekleştirilen isyanlardır.

2) Bizim bu yazı çerçevesinde ele almaya çalışacağımız ikinci kategoriye girenler ise, mistik ideolojik bir karakter sergileyen çevre hareketleri, yani başka bir deyişle, mehdici (mesiyanik) kıyamlar ve isyanlardır. Bu tür toplumsal hareketleri ihtilalci mesiyanizm (messianisme revolutionnaire) olarak adlandırmak mümkündür. Dolayısıyla birinci kategoriden kıyam ve isyanlar, burada söz konusu edilmeyeceklerdir.

Zulüm ve haksızlığa uğramış kitlelerin, içinde yaşadıklarını düşündükleri bozuk düzenin ve adaletsizliğin ortadan kaldırıl­masını, zulmün ve adaletsizliğin bulunmadığı ideal bir düzenin kurulmasını temin edecek “ilahî bir kurtarıcı”nın (Messie, Mesih, Mehdi) geleceği beklentisi içinde olma şeklinde kısaca tarif edilebi­lecek olan Mehdkilik veya Mesiyanizm (Messianisme), hemen hemen insanlık tarihiyle yaşıttır denebilir (Eliade, 1980: 244-6, 324-5, 338-9).

Ama dinler tarihi, tarihen müsbet bir vakıa olarak ilkçağlardan beri, özellikle eski dünyada yaşayan toplumlar içinde bunun çok yaygın bir inanç olduğunu, bu inancın ise daha ziyade eski Mezo­potamya mitolojisi kaynaklı olup Yahudi ve Hıristiyan toplumlarına geçtiğini, Müslüman toplumların ise bu iki kanaldan etkilendiğini göstermektedir.[2] İslâm dünyasında “dinin ve adaletin ihyası için Allah tarafından vazifelendirilen kutsal bir şahsiyet”, yani mehdi beklentisi, oldukça erken bir devirde kendini göstermiştir. Emevî halifesi I. Muaviye’nin 680′de ölümünü takiben ortaya çıkan iç savaş esnasında, ilk defa, 680-87 arasında devam eden Muhtar es-Sakafî isyanında, Müslümanlar bu kavramla karşılaştılar.[3] Bu ta­rihlerden sonra İslâm dünyasının muhtelif zaman ve mekânlarında mehdîliğe vurgu yapan hareketler sık sık vukua geldi. Bunların en yeni ve en tanınmışlarından biri, XIX. yüzyılda Sudan’da İngiliz emperyalizmine karşı bir ayaklanma hüviyetinde ortaya çıkmıştı. Ayrıca İslâm mezhepleri içinde, Oniki İmam Şiîliği gibi, esas olarak bu kavrama vurgu yapan mezhepler bulunduğu da bilinmeyen bir husus değildir.[4]

Sayıca fazla olmasa da, İslâm tarihindeki mehdîci hareketlerin toplu tarihi üzerinde bugüne kadar gerçekten önemli araştırmalar yayımlanmış bulunmasına rağmen,[5] Osmanlı tarihindeki mehdîlik ideolojsine bağlı (mesiyanik) isyan ve kıyamların toplu tarihi he­nüz meydana getirilmemiştir. Hâlbuki Osmanlı sosyal tarihinde merkez-çevre ilişkilerinin çok mühim bir boyutunu teşkil eden bu hareketlerin analizinin, Osmanlı toplumsal, yapısının izahı açısından ciddî veriler sağlayacağına şüphe yoktur.[6]

Anadolu’da daha XIII. yüzyıldan itibaren karşılaşılan siyasal, ekonomik ve toplumsal bunalım zamanlarında bir takım mehdîci hareketler görülmüş, XVII. yüzyıl ortalarına kadar da bunlar zaman zaman tekrarlana gelmişlerdir. Türkiye topraklarında ilk örneğini geniş çaplı bir sosyal patlama niteliğindeki Babaî isyanıyla 1239-40′ta (Ocak, 1996), son örneğini ise Seyyid Abdullah kıyamı ile 1665′te sergileyen mehdîci hareketlerden bazıları üzerinde ancak birtakım tek tek incelemeler yayımlanmış bulunmaktadır. Modern Osmanlı tarihçiliğinde müteaddid defalar yüzeysel bir biçimde bahis konusu edilmiş bu hareketlerin nasıl bir ideolojinin güdü­münde geliştirildiği, bu ideolojinin yapısı ve niteliği hususunun pek fazla sorgulanmadığı görülür.

Bizim burada Osmanlı tarihi çerçevesinde üzerinde duraca­ğımız mehdîlik ideolojisini kullanan hareketler ise, daha çok sûfi çevrelerle alâkalı bulunanları olacaktır. Osmanlı tarihindeki bu mehdîci hareketlerin hemen tamamına yakın kısmının, şu veya bu şekilde Sünnî -veya en azından görüntüde Sünnî- yahut hete­rodoks sûfi çevreler tarafından gerçekleştirildiği, çok dikkat çekici bir vakıa olarak gözler önünde durur. Sûfîlikle bu hareketlerin nasıl bir bağlantısı bulunabileceği meselesinin bugüne kadar pek sorgulanmamış olması dikkat çekiyor. Oysa bu noktada üzerinde önemle ve hassasiyetle durulması gereken konu, merkeze karşı girişilen bu hareketlerin siyasal, toplumsal ve ekonomik nedenleri kadar, bunların liderliğini yapan kişilerin ve etraflarına topladıkları zümrelerin sosyal ve dinî tabanları, özellikle liderlik konumunda olanların karizmatik şahsiyetleri veya hüviyetleridir. Tarihçiler bugüne kadar hep birinci nokta üzerinde yoğunlaşmayı tercih etmişler, bir tek kişinin nasıl olup da böyle bir işi başlatabildiğim, etraflarına nasıl bu kadar kalabalık kitleleri toplayabildiklerini pek hesaba katmamışlar, katanlar da bunu yine sosyo-ekonomik nedenlerle açıklamayı tercih etmişlerdir.

Biraz daha yakından bakıldığında, bu tür açıklamaların pek yeterli olmadığı, bu dikkat çekici olgunun altında mutlaka başka faktörlerin bulunması gerektiği anlaşılıyor ki, bunlar arasında da akla ilk geleni, lider konumundaki bu kişilerin karizmatik özel­likleridir. Bu tür özelliğe sahip liderlerin, sıradan kişilere nisbetle daha geniş kitleleri etkileyebildikleri, başını çektikleri hareketi daha uzun soluklu olarak yaşattıkları, hareketin bastırılması ve kendilerinin ortadan kaldırılmasından sonra bile bu karizmatik özellikleri sebebiyle uzun süre hafızalarda yaşadıkları, etrafların­da efsaneler, menkıbeler teşekkül ettiği görülüyor ki işte bizim vurgulamak istediğimiz konu da bu karizmanın, dolayısıyla bir anlamda hareketin ideolojisinin kaynağını teşkil eden özelliktir.

Osmanlı tarihinde bu tür karizmatik özelliğe sahip isyan veya kıyam liderlerinin, mutlaka bir mistik çevreye mensup şahsiyet, ya bir tarikat şeyhi veya bir Türkmen babası olması bir tesadüf eseri değildir. Selçuklu döneminde Baba İlyas-ı Horasânî de bir tarikat şeyhi idi; 1511′de Şahkulu Baba Tekeli, 1512′de Nur Ali Halife, 1520′de Bozoklu Celal veya meşhur lakabıyla Şah Veli, aynı tarihte Bünyamin-i Ayaşî, 1527′de Şah Kalender, 1528′de Pir Ali Aksarayî, 1557′de Hüsameddin Ankaravî ve nihayet 1561′de Hamza Bâlî, birer şeyh kimliğiyle taraftarlarının başında harekete geçmişlerdi.[7]

Kaynaklarımız bu şahsiyetlerin bu kimlikleriyle ilginç bir propaganda yöntemi uyguladıklarını ve bu sayede taraftarları üzerindeki karizmatik etkiyi arttırarak onları ikna etmeyi başar­dıklarını gösteriyor. BU ŞEYHLERİN, İSYAN VEYA KIYAM HAREKETİNE GİRİŞMEDEN ÖNCE BİR MAĞARAYA ÇEKİLEREK UZUNCA BİR SÜRE İNZİVA HAYATI YAŞAYIP RİYAZATLA MEŞGUL OLDUKLARI, BU ESNADA DA TANRI’DAN ALDIKLARINI İDDİA ETTİKLERİ MESAJLA HAREKETE GEÇİP PROPAGANDA BAŞ­LATTIKLARI VE TARAFTARLARINI SİYASAL İKTİDAR ALEYHİNE AYAKLANMAYA ÇAĞIRDIKLARI DEĞİŞMEZ BİR SÜREÇ OLARAK HEPSİNDE GÖZE ÇARPIYOR. Baba İlyas-ı Horasânî’nin bu yöntemi tam üç yüz yıl önce denediğini ve çok etkili olduğunu gayet iyi biliyoruz. Şeyh Bedreddin’den başlamak üzere Osmanlı döneminde bu kutb-mehdîlerin hemen hepsi de, vaktiyle İbn Bibi’nin el-Evâmiru’l-Alâiyye’sinde Baba İlyas’ın ağzından nakledilen şu ayaklanma propagandasının he­men hemen aynını yapıyorlardı:

“Sultan kötü bir yaşantı takip etmekte ve fısk u fücur işlemekte, zulüm yapmaktadır. Filan gün filan ayda dostlarımız atlansınlar ve harekete geçmeye hazır olsunlar. Her kim bizim adımızı işitirse, müfsidleri ortadan kaldırıp halkın halini ıslah hususunda bize uy­sun. Onları ele geçirdiğimiz ganimetlere ortak yapacağız. Kim bu davetimize karşı koyarsa, onu öldürmekte tereddüd göstermeyin!”[8]

İşte sözü geçen bu şeyhlerin temsil ettiği kimlik, bizi ister ise-temez tasavvufun velayet teorisine, onun içinde de kutb telâkkisine götürüyor. Mehdîlik iddiasının ise, biraz daha’yakından bakıldığı zaman, bu telâkki ile çok yakından ilgili olduğu görülür. Yani bir mehdî kimliğiyle ve propagandasıyla ortaya atılan sûfî hüviyetli her hareket liderinin, mutlaka aynı zamanda kendini kutb olarak gördüğü ve bağlıları arasında da öyle kabul edilip inanıldığını tesbit etmek bizi şaşırtmıyor.

Bilindiği gibi kutb telâkkisi, tasavvufun temel doktrinini oluş­turan velayet teorisinin esasıyla ilgili bir kavramdır. Bu kavramın ilk bahis konusu edildiği yerlerden biri, XI. yüzyılın sûfi müellifle­rinden Hucvîrfnin, Keşfıı’l-Mahcûb adındaki ünlü eseridir. Hucvîrî burada velayet teorisini tartışırken, büyük mutasavvıf Hakîm-i Tirmizi’nin (öl. 908) sözleriyle kutb kavramını da bahis konusu eder (el-Hucvîrî, 1982: 330).

Bazan Ğavs (yardım) ile aynı anlamda kullanılmakta, bazan da, sahibu’l-vakt veya Sâhibu’z-zamân (Sâhib-zaman) kelimeleriyle ifade edilmekte olup İnsân-ı kâmil kavramıyla da özdeş kabul edilen bu terim, sonraki tasavvuf kaynaklarında da genişçe açıklanmıştır. Çok büyük bir ihtimalle İslâm öncesi İran mistik kültürü ve Yeni-eflâtuncu telâkkilerin etkisiyle tasavvuf düşüncesinde temele oturan kutb telakkisi, velayet teorisine göre, bu kâinatın yönetiminden sorumlu olup aşağıdan yukarıya doğru, sayıları giderek azalmak suretiyle bir mertebeler silsilesi meydana getiren “velîler pramidi“nin tepe noktasında bulunan şahsiyettir. Kâinatta maddî manevî her türlü tasarruf yetkisine sahip, kısaca

“Allah’ın adına kâinatı idare eden en büyük veli’dir. Bu konuda klâsik tasavvuf kaynaklarındaki açıkla­malar, teferruat söz konusu olduğunda bazı değişiklikler, bir takım farklı izahlar ortaya koyarlar. Kimine göre her velî hiyerarşisinin kendine mahsus bir kutbu vardır, kimine göre ise hepsinin üstünde kutbu’l-aktâb (kutbların kutbu) denilen bir tek kutb bulunur.[9]

Bu telakkinin giderek zenginleştiği, tarikatların XI. yüzyıldan itibaren iyice üstünlük kazanmasından sonra ise, her tarikat çevresinin, ken­di şeyhini kutb, hattâ kutbu’l-aktâb kabul etmeye başladığı görülür.

Kutbun sözünü ettiğimiz hareketlerdeki itici gücünü somut olarak anlatmak bakımından bugün elimizde bulunan en iyi yazılı metinler, Bayramiyye Melâmiliği çevresine ait bulunmaktadır. Daha önce başka bir yerde de naklettiğimiz bu metinleri (Ocak, 1998: 263-4), konunun anlaşılmasına yapacağı katkı sebebiyle burada bir kere daha nakletmeyi faydalı buluyoruz. Yalnız unutulmama­lıdır ki, bu metinlerde karşılaştığımız kutb telakkisi, yeni bir olgu olmayıp, çok eski bir tasavvuf telakisinin Osmanlı dönemine yansımasından başka bir şey değildir. Söz konusu metinlerin en ilginçleri, XVII. yüzyıl Melâmîler’inden La’lîzâde Abdülbâkî ile, XVIII. yüzyılda Bandırmalızâde Hâşim Mustafa’nın eserlerinde yer alır. La’lîzâde kutbu aynen şöyle açıklıyor:

“İmdi ma’lûm ola İd bi-emrillâhi te’âlâ vârisu’l-haml-i Mu­hammedi olan Kutb-i Zemân dünyadan Âhiret’e hırâmân oldıkda makam-ı şerifine istihlâf olunan merkez-i dâire-i eflâk-i kulûb-ı sâlikân kim idiğin lisan ile beyan olunmayup ve lâkin ol-vakt ntahz-ı fazl-ı ilâhî’den her kime müyesser olursa Hak sübhânehû ve teâlâ cemî-i esma ve ef’âl ve sıfât-ı zâtiyyesiyle âna bi-lâ vâsıta miitecellî ve kalb-i şerifleri mir’ât-ı mücellâda kamilen nûr-ı âfitâb-ı vahdet olmağla ol ekmel-i tehammül merkez-i kutbiyyetde kâim ve umûr-ı dîni hak ve adi üzre görmek içün min indillâh halîfe ve hakem oldugına şehâdet-i hakka idüp kafan kendünün verâset-i kâmile ve kutbiyyetine şekk ve gümân kalmaz… Evsâf-ı beşeriyyeden biİ-külliyye pâk ve mücerred ve envâr-ı mahabbet ile….anlar melekiyyet-i tâmme husule getürmek-le… Kutb-ı ‘âlem intikal itdikden sonra ihvân-ı tarîkatdan her birine gönül koşup ol nûr-i âfitâb-ı mahabbet kangı burç ve matla’dan dırahşân olursa bi-lâ reyb velâ müştebih hilâfetine şehâdet iderler ve ba’zısı zahiren Kutb-ı âlem ‘in vechinde bir nişan görür ki şahs-ı şerifini ol nişan ile bilür ve bulur”[10]

“İmdi bi’z-zât pîr ve mürşid-i fukarây-ı Melâmiyye rûh-i Muhammedi’dir. Vahiden ba’de vâhid zahir olan aktâb-ı zemân anların mürşididir, bi’ş-şahs Sâhibu’z-zeman malûmlarıdır, esrâr-ı kazâ ve kaderden bir sırr-i ilâhî dahî oldur ki irâde-i rabbânî rûy-i arzda kangı iklîmin imaretine ta’alluk iderse evvelâ Kutb-i zemân ve Halîfe-i Nefs-i Rahman ol iklimde zahir ve nümâyân olup….[11]

Yine bir Melâmî olan Bandırmalızâde ise kutbu şu şekilde an­latıyor:

“îmdi ey da’vây-ı îman ve ikrar eyleyen hazer eyle ki serhadd-i hakîkatde muhâfaza-i hısn-ı Melâmiyyûn’a Hâtemu’l-Enbiyâ Mürşid-i ‘âlem’in a’mâl ve ef’âlini görmeğe ve bilmeğe talip olma. Anların ahvâli akla sığmaz….(Kul innemâ ene beşerun mislüküm yûhâ ileyye) mısdâkınca neslen ba’de nesi ve karnen ba’de kam ile’l-ebed vâris-i esrâr-ı nübüvvet ve velayet Hâtemu’l-evliya Sultânu’l-Melâmiyyin olanların tecdîd ve zuhûr-ı beşeriyyetleri (sümme’l-emsel bi’l-emsel) delaletiyle aded-i zevk ve irfanları bî-nihâye olmakdır. Ve kezâlik esrâr-ı nübüvvet ve envâr-ı velayete mazhar-ı vâris-i çehârdeh merâtib seyriyle zuhur ider. Hâtemu’l-evliyâ ve Sultânu’l-Melâmiyyin hazerâtının uzv-ı mübarekleri cümle ecsâdı ve kuvâları cümle ervahı muhîtdir. Ve her biri bir anda ….diledüği suret ve ecsâd ile istedüği zemanda ve mekânda tayy-ı ‘amel eyler. Bir anda hem meşrıkda hem magribde ve hem Mekke’de ve hem rûhu’l-ecsâd olan cesed-i vâki oldıgı mahalde görinür. Belki her anda ve her zemanda ve her mekânda bir suret ile zahir olur.[12]

Bandırmalızâde eserinin bir başka yerinde ise kutb için şunları söylüyor:

“….(Kutb) her bâr ki ufuk-ı mevâlîd-i selâse ve câmi’-i anâsır-ı erba’a olan insan suretinde zahiren ve bâtınan terakki eylese ufuk-ı inşân olan şâbb-ı emred suretinde tecellî zuhur ider, mazhar-ı tâmm olur (….) Ol zemân mazhar-ı nûr-ı Muhammedi vâris-i sırr-ı Ahmedî HâtemuT-evliyâ ve Mürşid-i âlem tarafından feyz-i rabbânî ve rûh-i sultânı irişüp ol vadiden halâs olursa sırr-ı vahdete irişüp her vâdîden ve her sûretden tecellî-i Zât zuhur idüp her yüzden görinen (….) sâcid ve mescûd zâkir ve mezkûr olup müntehâsı kalb-i mürşide mi’râc idüp….”[13]

Bu metinler, kutb telâkkisinin şartlar zuhur ettiğinde nasıl bir kitle ayaklanmasını harekete geçirebileceğini bütün açıklığı ile ortaya koymaktadır. Bu metinlerde çizilen kutb portresi, kutsal bir ilâhî varlığı anlatması itibariyle pek çok bakımlardan dikkatle üzerinde durulmayı gerektiren bir kavram olarak ortaya çıkıyor. Bu metinlere göre kutb, gerçekte rûh-ı Muhammedi’dir; Allah’ın tecellîgâhıdır; Allah ona bütün sıfatlarıyla vasıtasız olarak tecellî ettiğinden, her zaman ve mekânda dilediği şekil ile görünür. Nübüv­vetle Velayeti şahsında temsil eder; yeryüzündeki bütün işleri hak ve adalet ile yönetmek üzere bizzat Allah tarafından halîfe ve hakem kılınmıştır. Kısacası kutb, Allah’ın bu âlemi yönetmek üzere ilâhî yetkilerle donattığı, insan görünümündeki insanüstü, fevkalâde bir varlık, adetâ Allah’ın kendisidir. Metinlerin bütün dolambaçlı üslûp gayretlerine rağmen söylenmek istenen bizce budur.

İşte bu inancın tabii sonucu olarak kutb, yalnız manevî değil, fakat özellikle dünyevî otoriteyi de ele alarak adaleti hâkim kılacak Mehdi kavramıyla da birleştirilmiş, yani zamanın gerçek sahibi, Sâhibu’z-zemân (veya Sâhib-zemân) olarak düşünülmüştür. Sâhib-zemân aynı zamanda Sûret-i Rahman, yani Allah’ın görüntüsüdür.[14]Böylece kutbun hem dinî hem de dünyevî (daha doğrusu siyasî) olmak üzere iki misyonuna işaret olunduğu görülmektedir ki bu, Anadolu Selçuklu döneminde Baba İlyas-ı Horasânî’nin ve Şeyh Bedreddin’den başlayarak XVI. yüzyıldaki Kızılbaş çevrelerinde meydana gelen bütün isyan ve kıyamların liderleri olan şahsiyet­lerin, nasıl o kalabalık kitleleri peşlerine takabildikleri sorusunun cevabını ortaya koyuyor. Çünkü onlar, en iyi ve açık örneklerini yukarıya naklettiğimiz Melâmî metinlerinde gördüğümüz üzere, bu inançlarının tabii şevkiyle Osmanlı sultanlarının hem dinî, hem dünyevî otoritesinin gayri meşru olduğuna inanmakta, dünyayı yönetmesi gereken asıl otoritenin de, kendi kutbları olduğuna iman etmektedirler. Nitekim La’lîzâde Abdülbâkî, kutbun “İmâmu’l­mü’mirûn ve Halîfe-i Seyyidü’l-mürselîn” olduğunu da söylüyor.[15]Bu, açıkça Osmanlı saltanat ve hilâfetinin reddi anlamına gelir.

İşte Osmanlı döneminde merkeze karşı ayaklanan liderler, çok muhtemel olarak Şeyh Bedreddin’den itibaren bu kutb-mehdî iddiasının fiilî sahipleri olarak Osmanlı iktidarına karşı Sâhib-zeman kimliğiyle harekete geçmişlerdi. Onların böyle bir doktrin sahibi olarak merkezî yönetime karşı çıkışlarını, garipsememek gerekir. Nitekim sûfi çevrelerin siyasî iktidarlara yönelik bu tür hareketlerinin, tasavvuf tarihinde daha önce rastlanmış başka ör­nekleri de bulunmaktadır. Kutbun bu dinî-siyasî çifte misyonunun, Hurufilikte de bahis konusu olduğunu çok iyi biliyoruz. Bu sebeple Hurûfîler’in Fazlullah-ı Esterâbâdî (öl. 1394) zamanından itibaren Timur devletine karşı bir kaç defa huruç teşebbüsünde bulunduk­larını kaynaklardan takip edebiliyoruz. Timur İmparatorluğu’nun en güçlü döneminde ortaya çıkan Fazlullah-ı Esterâbâdi’nin fa­aliyetleri yasaklanıp kendisi idam edilince, taraftarları müthiş bir takibata uğradılar. Hurûfîler’in önemli liderlerinden Ahmed Lûr’un 1427′de Şahruh’a karşı giriştiği suikast hareketinden sonra, müridlerinden pek çoğu yakalanıp öldürülmüş, cesetleri yakıl­mıştı. 1467 yılında ise Karakoyunlu hükümdarı Cihanşah’a karşı bizzat Fazlullah’ın kızının başını çektiği bir isyan hareketi şiddetle bastırılmış ve kendisi beş yüz kadar taraftarı ile yakalanıp idam edilerek cesetleri yakılmıştı.[16]

Görülüyor ki, tasavvuf dünyasında bazı çevrelerde, kendinin kutb olduğuna ve taraftarlarınca da öyle kabul gördüğüne inanan insanlar içinde bazıları, belki yaşadıkları bozuk düzenin etkisiyle, zamanla kendilerini mevcut düzeni ıslah etmek, hattâ bunun ancak hâkim siyasal iktidarı ortadan kaldırıp kendininkini ikame etmek suretiyle gerçekleştirmeye Tanrı tarafın­dan yetkili ve görevli kılındığına inanan şeyhler ortaya çıkmıştır. Sultanlar bu durumu eski tarihî tecrübelerle çok iyi bildiklerinden, hemen daima bu çevreleri yakından takip altına almışlar, buralarda cereyan eden her hareketi dikkatle izlemişlerdir. II. Murad’ın Hacı Bayram-ı Veli’yi, Kanunî Sultan Süleyman’ın İbrahim-i Gülşenî’yi bu endişelerle huzurlarına çağırıp sorguladıkları, onları bizzat ya­kından tanıyarak böyle bir niyetlerinin olup olmadığını anlamaya çalıştıkları iyi bilinir. 1925′teki Şeyh Said, 1930′daki Menemen olayları, hiç şüphesiz zamanın siyasal iktidarının kafasında da aynı korkuları uyandırmış olmalıdır.] (s.44-55)

Kaynakça

Ahmet Yaşar OCAK,  Türkiye Sosyal Tarihînde İslam’ın Macerası Kasım 2010, İstanbul.


[1] Genel olarak Türkiye tarihindeki bu halk hareketlerini bütün olarak ele alan bir marksist tarih yaklaşımı şu eserde denenmiştir: Yetkin, 1974. Ayrıca bkz. Oğuz, 1997. Bunun dışında son yıllarda bazı Alevî yazarları tarafından Osmanlı dönemindeki Alevî isyanlarını konu edinen, ikinci üçüncü elden kompilasyon tarzı çalışmalar da yayımlanmıştır. Msl. bkz. Öz, 1992.

[2] Bu konuda şu eserde tatminkâr açıklamalar bulunmaktadır: de Queiroz, 1968.

[3] İslâm tarihindeki mehdîlik hareketlerinin çok faydalı birer tarihçesi için bkz. Blochet, 1903; Sadighi, 1938; Meselenin ideolojik yönü için ise şunla­ra bakmak yararlı olacaktır: Darmsteter, 1885; Gencî, nşr. M. Hâdi, Necef 1970; Cafer b. Muhammed, el-Askerî, 1977; ve özellikle bkz. Sachedina, 1981; ayrıca bkz. Madelung/’al-Mahdî”, EI2.

[4] Bkz. yukarıdaki notun ikinci kısmında zikredilen eserler.

[5] Yukarıda bahsi geçen yazımızda bu konuyla ilgili literatür verildiğinden burada tekrarlanmayacaktır.

[6] Bu konuda giriş mahiyetinde iyi bir çalışma vaktiyle Barbara Flemming tarafından yayımlanmıştır: Flemming, 1987.

[7] Bu konudaki literatür için bkz. Ocak, 1991; Ocak, 1998: 268-304.

[8] Ocak, Babaîler İsyanı, ekler kısmı s. 219′da bizim yukarıya sadeleştirerek aldığımız metnin Yazıcızâde Ali tarafından Tarih-i Al-i Selçuk adıyla anılan çeviri nüshasından nakledilen orijinal metni vardır.

[9]  Kutb teorisinin gelişimi ve mahiyeti hakkında geniş bilgi ve meseleyle ilgili kaynaklar için bkz. Blochet, 1902; F. de Jong,”Qotb”, f/2.

[10] Bkz. La’lîzâde, Sergüzeşt, Süleymaniye (Pertev Paşa) Ktp., nr. 636, vr. 137b-138b.

[11] Bkz. La’lîzâde, Risâle-i Melâmiyye-i Bayrâmiyye (Sergüzeşt), s.7. (La’lîzâde’nin bu eserinin evvelki notta zikredilen yazma nüshası ile bu matbu nüshası arasında bazı farklar mevcuttur. Bu sebeple bu çalışmada her iki nüsha da kullanılmıştır).

[12] Bkz. Bandırmalızâde Hâşim Mustafa el-Üsküdârî, Etvâru’l-Melâmiyyîn ve Esrâru’l-llâhiyyîn, Millet Ktp., Manzum, mecmua nr. 737, vr. 157b-158a.

[13] Bkz. age.,vr. 153b-155a.

[14] Bkz. La’lîzâde, vr. 140a.

[15]Bkz. age., aynı yerde.

[16] Msl. bkz. Gölpınarlı, 1973:26-8.

KADIN NEDEN MUTLU OLAMAZ?


Yıllardır kadın hakkında yorumlar yapılır. Her şekilde sonuçlar kadın için bir şekilde olumsuzdur. Özgürlük-eşitlik adına birçok hüküm üretilir.

Sonuç boştur.

Feminist akımlar ile kadın desteklenir.

Sonuç yine boştur.

Çalışan ve kudretli kadın talep edilir.

Sonuç yine boştur.

Hikmeti nedir?

Hangi sebep kadını mağdur eder, diye düşündünüz mü?

Çok şeyler söyleyebilirsiniz. Ancak bir sebep var o da kadın ve kadınların kendisidir.

Görülen odur ki;

Kadının Anne tarafı baskın gelir, fedakârlıkta hiçbir erkek ona yetişemez.

Acıma duygusu kuvvetlidir, kendisi acınacak duruma düşer.

Affeder, istismara maruz kalır.

Cömerttir, vücudunu dahi paylaşmaktan kaçınmaz, adı kötüye çıkar.

Çalışkandır, bir yerine on işin hakkından gelmeye çalışır, hastalık başını bırakmaz.

Sevgisi coşkundur, sınır tanımaz, ilkeleri ve töreleri yıkar gider.

Çok hırslıdır, üstün olmak için gayret gösterir, emperyalist emellere kurban gider.

Yaratılışı güzeldir, hep rahatsız edilir.

Çocuk sahibi olmak ister, acılarını ve sıkıntıları peşinen kabul eder.

Bir erkekle hayatını birleştirir, çok zaman erkeğin egosu altında ezilmeye mahkumdur. İtiraz edince yine üzülen hep o olur.

………

Bu sözleri artırabiliriz.

Kadını yıkan asıl neden nedir, diye soracak olursanız burada  kadınların ancak başka bir kadın tarafından yıkıldığını ve erkeğin olmadığını görmek durumun acayip bir tarafıdır.

Kadınlar cehennemde çok olacak diye duyduğumuz sözler onların dünya hayatını daha çok ilgilendirir. Onlar bu dünyada cehennemdedirler. İstedikleri kadar özgür olsunlar, cehennemdedirler. Bunun cevabını bulmak mümkün olsa da değildir, denilebilir.

Aşağıda geçen hadiste Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem bu hakikatin bir cephesini beyan etmiştir.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem (bir bayram namazında kadınlar tarafına geçerek):

“Ey kadınlar cemaati! (Allah yolunda) sadakada bulunun, istiğfarı çok yapın. Zira ben siz kadınların cehennemde çoğunluğu teşkil ettiğini gördüm” buyurdular. Dinleyenlerden cesaretli bir kadın:

“Niye cehennemliklerin çoğunu kadınlar teşkil ediyor, neyimiz var?” diye sordu. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem:

“Ağzınızdan kötü söz çıkıyor ve kocalarınıza karşı nankörlük ediyorsunuz. Aklı ve dini eksik olanlar arasında akıl sahibi erkeklere galebe çalan sizden başkasını görmedim!” dedi. O kadın tekrar:

“Ey Allah’ın Resulü! Aklı ve dini eksik ne demek?” diye sorunca Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem açıkladı:

“Aklı noksan tabiri, iki kadının şahitliğinin bir erkeğin şahitliğine denk olmasını ifade eder. Dinlerinin eksik olması tabiri de onların (hayız dönemlerinde) günlerce namaz kılmamalarını, Ramazan ayında oruç tutmamalarını ifade eder.” (Kütüb-ü-Sitte No: 5361)

Hadis, ilk nazarda, kadınlara karşı her zaman ve her yerde görülen hafife alıyor bir tavır taşıyor gibi gelebilir. Fakat aslında, bunu söylemek hadisteki inceliği kavramamak olur. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, kadınlarda tabii olarak mevcut, fakat farkında olamadıkları zaaflarını göstererek, şuurlu olarak o zaaflarının üzerine gidilmediği takdirde karşılaşacakları zararın büyüklüğüne dikkat çekmiştir.

Fıtrat, bir kanundur, değişmesi dağların yer değişmesi gibi mümkün değildir. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin “Dağların yer değiştireceğine inanın da insanın huy değiştireceğine inanmayın” bu gerçeğe ışık tutar.

Öyleyse kadın ne yapacak?

Elbette herkese düşen bir söz bulunur. Unutulmamalıdır ki, kadın yukarıdaki hadisin ışığında kendini koruma altına alması ve hemcinsine karşı kendini korumasıdır. Bilinmelidir ki, hadisin de işaret ettiği üzere tarih boyunca “Kadını erkek değil, yine kadın yıkmıştır.”

Büyükler derler ki, “bir kız çocuğu doğunca dört duvar ağlar”

Bu şu demektir. Dört unsur kadının varlığına üzülecektir.

Ateş, su, hava ve toprak

Yani; kadın hakkında bir konuda birleşme mümkün olmayacak demektir.

Söz uzar gider, her zaman olduğu gibi sonuçsuz kalır. Kadın içten ve dıştan sebepler ile çile çekmekten de kurtulamaz. Bu onun dünyevî kaderidir.

Feminist bir yazar olan Rosalind Coward’ın kadınlar hakkındaki kitabında indî zorlamalar ile yer yer “suçortağı” kabul ettiği kadını savunmaya çalışırken “Şu Hain Kalplerimiz- Kadınlar Erkeklere Neden Teslim Olurlar?” [1] da kendileri için kullandığı “hain” kelimesi garip olsa gerektir.

Giriş bölümü şu şekildedir.

 GİRİŞ/ KAHRAMANLAR YA DA İŞBİRLİKÇİLER:

ÇAĞDAŞ TOPLUMDA KADINLARIN YERİ

1990′lar büyük bir siyasal altüst oluş dönemi olacak gibi görünüyor. Eski kesinlikler kayboldu. Berlin Duvarı yıkıldı. Komünist rejimler kargaşa içinde. Ortaya beklenmedik “düşman”lar ve çatışma noktaları çıktı. Yeni bir dünya düzeni kuruluyor ve bu süreç akışkan, istikrarsız ve oturmamış durumda. Ama her şeyin yeni biçimler aldığı söylenemez. Bazı şeyler, özellikle toplumsal ve eviçi idealler tam tersine, karşı konulmaz bir biçimde eskiden neyseler ona dönüşüyorlar.  Medyaya bakılırsa feminizmin yol açtığı kaos ve kargaşa sona erdi. O kaos -cinsel rollerin değişmesine ve öfkeli kadınların uzlaşmazlığına dayanan kaos- farklı bir çağa aitti. Savaş yapıldı ve kazanıldı. Kadınlar, gürültücü kız kardeşlerinin baskısı olmadan, nasıl yaşamak istediklerine kendileri karar veriyorlar artık.

Büyük çoğunluğu aslında geleneksel şeyler istiyor: çocuk, aile, erkekler tarafından çekici bulunmanın verdiği güven. Çalışmak isteyebilirler; erkeklerle “eşit” ilişkiler kurmayı umabilirler; ama cinsler arasındaki geleneksel ilişkiyi bozmadığı sürece.

Bugün birçok kişi cinsler arasındaki savaşın bittiğini düşünüyor. 70′lerin feminizmi, erkeklerin çabucak teslim alındığı kanlı ve sevimsiz bir hesaplaşma olarak görülüyor. Kadınların olanaklarındaki hızlı değişimler, meselenin erkeklere yanlışlarının gösterilmesi gerektiğinden ibaret olduğunun kanıtı gibi kullanılıyor. Bununla beraber kadınların oy kullanamadıkları ya da evlendiklerinde belli işlerden istifa etmek zorunda oldukları günler çok geride kalmış sayılmaz -her ne kadar 1980′ler İngiltere’sinde bir kadının başbakan olmasına izin verilmişse de. Margaret Thatcher -seçimlerde yenilmez, siyasal hayatta korkunç bir hasım ve otoritenin cisimleşmiş hali-, kadınlar için her şeyin geri dönülmez biçimde değiştiğinin kanıtı gibi görülüyor. Bundan sonra kimse kadınların erkeklerden farklı olduğunu ve iki cinsin eşit olmadıklarını söylemeye cesaret edemeyecek.

Thatcher’ın kişisel başarıları, feminizmin fazlalık gibi göründüğü on yıllık bir dönemde ortaya çıktı. Mesleki, ekonomik ve toplumsal eşitlik, kadınların nihai kazanımları olarak belirdi bu dönemde. 70′lerde feministler kadınların pek çok mesleğe giremediğinden, diğer mesleklerde ise yükselmelerinin engellendiğinden yakınırlardı. Ama daha istatistikler bu yakınmayı desteklemeye kalkmadan başarılı işkadını imajı yalnızca ekranlarımıza değil, bilinçlerimize de yerleşmeye başladı. TV programları ve filmler kadınları borsada, bir şirketi idare ederken ya da bir televizyon kuruluşunun başında gösteriyorlardı. Dergiler de bize başarılı kariyerler, pırıl pırıl evler ve tatlı çocuklar göstererek onların gerçek yaşamdaki muadillerini sergiliyorlardı. “Sıradan” anneler, hayatları kendilerininkine hiç benzemeyen bu süper annelerden şikâyetçiydiler. Ama onların sesleri basına ulaşmıyordu. Tersine, gazeteler bu ışıltılı, aşırı dişi, işkadını anneleri “post feminist” çağa geçildiğinin bir kanıtı olarak değerlendiriyorlardı.

Medya, izleyicilerine feminizme artık ne kadar soğuk bakıldığını hatırlatmaktan zevk alıyordu. Kadınlar bu “erkek düşmanları”na sırt çevirip evlerinde aileleriyle mutlu olmayı beceriyorlardı.

Bize, genç kadınların feminizmin hayatlarında gereksiz bir şey olduğuna karar verdikleri söyleniyordu. Daha radikal olanlar, feminizmin son kamusal kalıntısı olarak gördükleri şeyden -iş kadınlarının savaşından- kopmuşlardı. Siyasal cephede evsizlik, çevre ve ırkçılık gibi sorunlar, kadınların ilerlemesinden daha büyük bir öncelik kazanmıştı. Kadın meselesiyle uğraşmaya devam edenler, gücenik bir kuşağın komik kalıntıları olarak damgalanmışlardı. Bize çelişkinin tamamen sona erdiği söyleniyordu -artık ilerleme zamanıydı.

Fakat işin aslı öyle miydi?

Kadınların talihi çoğunun temelli değişikliklere ihtiyaç duymayacağı kadar dönmüş müydü gerçekten?

Kadınlar kurbanlar olarak değil eşit bireyler olarak geleneksel aile yapılarını benimseyip benimsememekte gerçekten özgür müydüler?

Yoksa gerçekliği birbirlerine tarif etmekte özgür olmaktan çok, o eski mitin, kadınların aileye ilişkin olarak neler hissettiklerini ve neler hissetmeleri gerektiğini söyleyen mitin yeni bir versiyonunun tuzağına mı düşmüşlerdi?

Kadınların durumlarının feminizme ihtiyaç duymayacakları kadar iyileşmiş olduğu fikri ilk bakışta doğru gibi görünüyor. Feminist hareketin yükselmesine sebep olan pek çok kısıtlama artık ortadan kalktı. Kadınların önünde, yirmi yıl önce hayal bile edilemeyen olanaklar var. Tüm meslekler kadınlara açık. Ayrımcılığa engel olan yasalar çıkarıldı. Pek çok kadın en tepeye yükseldi. Feminizmden önce mizah anlayışında ve kültürde yerleşik bir yeri olan ve kadınları işçiler, anneler ve ev kadınları olarak küçümseyen ve marjinalize eden dışlayıcı “cinsiyetçilik” de büyük ölçüde kayboldu.

İstatistikçiler, kadınların hayatının istihdam kalıpları ve nüfus açısından toptan bir dönüşüm geçirdiği konusunda hemfikirler. 1980′ler boyunca iş piyasasında daha fazla kadın işçiye ihtiyaç duyuldu, artık her sınıftan çok sayıda kadının -annelerin bile- çalışması bekleniyor. Çocuklarından ayrı kalma zorunluluğu suçluluk duygusu yaratmaya devam etse de, çalışan anneler artık eskisi gibi damgalanmıyor. Aile yapıları da değişiyor. Boşanmalar, özellikle kadının talebiyle gerçekleşen boşanmalar artıyor. Tek ebeveyn sayısı çok fazla ve bunların neredeyse tamamı kadınlar.

Evlenmeden birlikte yaşayan çiftler ve “gayri meşru” çocuklar çoğalıyor.

Bu değişimler her seferinde, kadınların durumlarındaki aşama aşama kendini gösteren, geri dönüşü olmayan gelişmenin kanıtı olarak yorumlanıyor. Kadınlar artık yalnız başlarına bir hayat tasarlamaya eskisinden daha hazırlar. İlişkilerden beklentileri daha yüksek, bu beklentiler karşılanmadığında kesin tavır koymaya da daha yatkınlar. Kadınların evlilik geleneklerini reddettikleri, evliliğin sahiplenme, boyun eğme ve itaat etme çağrışımlarının onları rahatsız ettiği yolunda genel bir görüş var. Tüm bu etkenler -kadınların kamusal başarıları ve aile yapılarında gözlenen büyük akışkanlık- erkek egemenliğinin kalesi olan ailenin yavaş yavaş dağılmasıyla birlikte kadınların kaderlerinde büyük bir iyileşme olduğu düşüncesini destekliyor gibi görünüyor.

PEKİ AMA, KADINLAR BU İYİLEŞMEYE NEDEN ŞEVKLE SARILMIYORLAR?

Neden herhangi bir kadınla yapılan herhangi bir konuşmada, Betty Friedan’ın 1950′lerde “adı olmayan sorun” olarak tanımladığı kadınlık durumunun 1990′larda da sürdüğü ortaya çıkıyor? Bu kitap için yaptığım görüşmelerde neden sürekli olarak kadınların sıkıntılarını, imkânsız seçimlerini, yaşadıkları baskı ve zorlamaları dinledim?

Bu kaygılar ve yakınmalar, kadınların hayatlarının feminizmin sesini ilk kez yükselttiği 1970′li yıllardakinden -daha kötü değilse- farklı olmadığının tanığı.

Kadınların işgücüne katılımlarının artması ve meslek başarıları bile tartışma gerektiren bir konu. Para kazanma baskısını, kadınların kendileri kadar ekonomik zorunluluklar da yaratır ve pazar ekonomisinin dayattığı çoğu değişiklikte olduğu gibi, bazı kadınlar bundan daha çok yararlanır: Ailenin on yıldan fazla süredir uğradığı değişimleri araştıran Malcolm Wicks şunları söylüyor:

“Son yıllarda, giderek daha çok sayıda kadın işçiye ihtiyaç duyulmaktadır. Ekonomideki inişler hesaba katılmazsa, bu değişim geri çevrilemez gibi görünüyor. Bu yüzden şirketler esnek piyasalardan ya da çocuk bakımından söz etmeye hazır. Onlar için diğer yan ödemelerle birlikte çocuk bakımı senetleri vermek kolay. Ama bu, Samuel Smiles ahlâkıdır. Aslında çalışan ana babalar ya da çocukları için düşünülen hayatın niteliğini kimse tartışmıyor. Yine kimse işin sınıf boyutunu tartışmıyor. Bu değişimler düşük ücret sorununu halletmez ve yetersiz iş koşullarında çalışan kadınların durumlarının iyileşmesine yardım etmez. Bu değişimler kadınların çoğunluğunun değil, çok küçük bir bölümünün yararınadır.” (Kent Üniversitesi, aile konusunda bir konferans, Mayıs 1991).

Wicks’in dediğine göre, kadınların toplumsal durumu erkeklerinkinden daha kötüye gidiyor. Daha önce söylediğimiz gibi hızla artan tek ebeveynlik bu zorlukların en güvenilir göstergesi ve tek ebeveynlerin %90′ı kadınlar; bu da çok sayıda kadının yoksulluk içinde yaşadığına işaret ediyor. Aynı zamanda, düşük ücretli ev işlerinde çalışanların -dadıların, yardımcıların, temizlikçilerin- sayısında da hızlı bir artış var.

Tüm bunlar, çok sayıda “başarılı” kadının sorunlarını kısmen başka kadınlara devrederek çözdüklerini gösteriyor. Meslek sahibi olmayan kadınlar için küçük beklentiler ve düşük ücret hâlâ kural durumunda.

Ne yüksek gelirleri ne de hizmetlileri olan kadınlar için eski sorunlar değişmeden kalıyor. Kadınların genellikle tercih ettikleri büro eğitim ve sağlık işleri, göreli olarak düşük ücretli olmaya devam ediyor.

Çalışan anneler için koşullar büsbütün kötü. İngiltere’de annelerin %75′i çalışıyor, bu Avrupa’daki en yüksek oran; ama yine de İngiltere Avrupa’daki en berbat anaokulu sistemine sahip. Yetersiz toplumsal imkânların bir sonucu olarak çoğu kadın çocuklarını yetiştirebilmek için ya kariyerini bırakıyor, ya da daha düşük ücretli, daha düşük statülü, yarım günlük işlerde çalışıyor.

Geçtiğimiz on yıl kadınların ve ailelerin yaşam düzeylerinde bir kötüye gidiş dönemi olarak da görülebilir, buna kuşku yok. Sağlık ve özel ihtiyaçlar için yapılan kamu harcamaları azaldı. Kadınlar ailenin esas sorumluluğunu taşımaya devam ettikleri için, çalışıyor bile olsalar, yaşlıların ve hastaların bakımını da üstlendiler. Pek çok kadın çevre kirliliğini, çevresel tehlikeleri doğrudan ailelerine yönelmiş tehditler olarak gördü: Yiyeceklerden korkulmalıydı, giderek kötüleşen trafik çocuk ölümlerini artırıyordu. Çocuk yetiştirmenin başka zorlukları da vardı. Çocukların zihinsel gelişimini teşvik etmede annenin rolünün vurgulanması anneleri kendi davranışlarının etkileri konusunda gerilime sokuyordu.

Bu kitap için görüştüğüm tüm kadınların, kaderlerini “baskılı”, “zor” ya da “imkansız” diye tanımlamalarına yol açan, bu tür güçlüklerdi işte.

Kadınlar üzerinde oluşan bu yeni baskıların bireysel olarak bilincine varılınca, feminist başkaldırının yeniden dirilmesini beklemek mümkündü. Ama böyle bir şey yoktu: Kadınların kadın olarak siyasal görünürlüğü sıfırdı. Kadınların çoğunluğunu hiçbir zaman saflarına katamamış olan örgütlü feminizm çözülmüştü. Kadınlar hakkındaki kamusal tartışma, kadın ve iş alanına çocuk bakımında iyileştirme gibi konulara hapsedildi. Düşük ücretle çalışan kadınların sorunları ve kadınlara mahsus sıkıntılar ve çabalar, hiçbir kamusal platformda dile gelmedi. “Kadın meselesi”ne duydukları inatçı ilgiyle medyanın alay konusu olmayı göze alan birkaç kişi dışında herkes bu sorunların geçmişten kalıntılar olduğu konusunda birleşti.

Bu siyasal ve toplumsal tartışma yetersizliğine ek olarak, hayli şaşırtıcı bir gelişme daha vardı. Aile yeniden revaçtaydı. Tek ebeveyn sayısındaki dramatik artışı gösteren istatistikler ailenin güçten düştüğü kanısını uyandırabilirdi. Ama geleneksel aile toplumsal olarak yine idealize ediliyordu, özellikle de seslerini kamusal alanda etkili biçimde duyurabilen kadınlar -Muhafazakâr Partililer ya da eskiden muhalif olup şimdi geniş Tuscan ailesine övgüler düzen Germaine Greer gibi eleştirmenler- tarafından.

Pratik düzeyde bu, çalışan kadınların çoğunun, kendilerini evden işe koşturur ve 1950′ler ve 60′lardaki kadar katı bir annelik idealine varmaya çabalarken bulmaları anlamına geliyordu. Geleneksel ailenin getirdiği onca soruna rağmen, kadınların bunu değiştirmek istediklerine dair çok az işaret vardı. Kadınların, baskıların, tatminsizliklerin, çözümsüzlüklerin farkında olmadıkları söylenemezdi, ama eskisi gibi savaş çığlıkları atmak yerine bu duygularla yaşamayı yeğliyorlardı.

Konuştuğum kadınlardan hiçbiri, hayatını zor ve yıpratıcı olarak tanımlarken başka bir şey istediğinden söz etmedi.

Biraz daha yakından bakılınca, aile hayatında belirgin değişiklikler olduğunu gösteren istatistikler bile geleneksel aile idealinin hâlâ yerinde durduğunun kanıtı olarak da yorumlanabilir.

Boşananlar çabucak yeniden evleniyorlar. Yalnız ebeveynlerin yarısı, beş yıl içinde yeni ailelere giriyorlar. Çoğu kadın evlenmeden önce bir partnerle yaşamalarına rağmen, hayatının bir noktasında evlenen kadınların sayısındaki düşüş son derece küçük-1970′lerde on kadından sekizi evleniyordu, 90′larda yedisi.

Aile içindeki roller de pek değişmedi. Boşanmaların, tek ebeveynliğin ve çalışan annelerin sayısının artışı, aile rollerindeki geleneksel paylaşımı ve beklentileri etkilemedi. Çalışan kadınların büyük bölümü erkeklerin ev sorumluluğunu paylaşmalarına izin vermiyorlar. Tersine, araştırmalar ev işlerinin %80-90′ının hâlâ kadınlar tarafından yapıldığını gösteriyor. Birlikte yaşamanın yaygınlaşması da ev işlerinde yeni bir eşitlik kurulmasına yol açmadı.

Erkeklerin bakış açılarının, önceliklerinin ve eve katkılarının pek değişmemiş olduğu aşikâr. Temel fark, erkeklerin şimdi eski kuşaklardan daha fazla şey yaptıklarının düşünülmesi. Ama çoğu ailede, erkeklerin işi her şeyden önce geliyor hâlâ. Bu gerçekle yüz yüze olan kadınların pek fazla seçenekleri kalmıyor. Ya çift vardiyalı olarak çalışıyor ya da kendi işini kocasının işinin saatleri ve gereklerine göre ayarlıyor. Kadınların kendilerinin de kariyer sahibi oldukları ailelerde bile, çocuk bakımı ve ev işlerinin ayarlanmasından hâlâ onlar sorumlular.

Tek tek kadınların kamusal alandaki başarıları, cinsler arasındaki ilişkinin değişmediğinin görülmesini engelliyor. Feminizmin medyada ve yerleşik düzende saldırılara hedef olmasından yarar sağlayan kadınlar feminist idealleri reddettiler. Feministlerin kadınların gerçek gücünü -çocuk doğurma ve yetiştirme gücünü- kavramaktan aciz olduklarını söylediler. Kadının gerçek tatmini modern, “çalışan anne” biçiminde de olsa, kadınlık kaderini, yaşamakta bulduğunu iddia ettiler. Kimi çalışan anneler, başarılarının bireysel yeteneklerinden ve evde “iyi bir kadın” çalıştırmalarının sağladığı destekten kaynaklandığını öne sürdüler-Margaret Thatcher’a bakılırsa onun için tek “hazine” çocuk bakımı imiş. Kamusal alanda başarılı olmuş bu kadınların arasında, feminizmin onlar için yaptıklarının farkında olan hemen hemen yoktu; başka kadınlar için neler yapabileceğini düşünen ise daha da azdı.

Daha önce erkeklere ait alanlarda başarılı olan kadınlar, erkeklere erkek düşmanı olmadıklarını kanıtlamak zorunda hissettiler kendilerini. Erkeklere iş hayatında doğrudan meydan okuyan kadınların çoğu, endişeli, aşırı kadınsı bir tarzı benimsedi. Bunun belirtisi de 1980′lerin başındaki sert iş kadını görüntüsünün yerini daha bilinçli bir şekilde kurulmuş kadınsı görüntüye bırakmasıydı; açıkça, erkeklere gerçekten meydan okunduğunu yadsımak amacıyla dişilik öne çıkarıldı.

Fakat cinsel olarak erkeklere cazip görünmek artık yeterli değildi. Kamusal kimliği olan çoğu kadın, ailelerini, özellikle de küçük çocuklarını öne çıkardı. Bunlar, kişisel başarıları ne olursa olsun, geleneksel kadınsı ihtiyaçları ve önceliklerinin derinlerde aynı kaldığının kanıtlarıydı. Erkeklere cinsler arasında her şeyin yolunda gittiğine dair güvence verme konusundaki sessiz gündem sürdü, erkeklerden değişmeleri istenmedi.

Bu çatışma yokluğu şaşırtıcıdır, çünkü aralarındaki görüş ayrılıkları ne olursa olsun, feministlerin üzerinde anlaştığı bir nokta vardı: erkeklerin kendileri değişmedikçe kadınların hayatında bir iyileşme olması mümkün değildir. Devlet kreşleri ve daha iyi ücretler kadınların hayatını kolaylaştırır ama feministler kadınların ve çocukların hayatlarında gerçek bir nitelik değişiminin, ancak erkeklerde köklü değişimler olmasıyla mümkün olduğunu biliyorlardı. Ama erkeklere yönelik bu meydan okuma hiçbir zaman güçlendirilemedi. Örgütlü feminizm, kadınların ne kadarının “düşmanla işbirliği” yaptıkları gibi konulardaki sert tartışmalarla parçalara ayrıldı. Feminizme sempati duyanlar da dahil olmak üzere öteki kadınlar ise, özel hayatlarındaki bu rahatsız edici konu kapandığında rahat bir nefes aldılar.

Kadınlar -benim gibi bir dönem aktif feminist olanlar da- son derece bariz bir şekilde, belli erkeklere gerçek imtiyazlar veren değerler sistemiyle mücadeleden vazgeçtiler. Bu sisteme uyarlandılar ve kararlarını kendi gözlerinde meşrulaştırmanın yollarını buldular. Köklü değişiklik ihtiyaçları için erkeklerle mücadele etmek yerine hayatlarının hoş olmayan yönlerini diğer kadınlara anlatmakla yetindiler. Kamusal hayatta yüksek mevkilere ulaşan kadınlardan pek çoğu, bunu erkeklerle uzlaşarak, hattâ, Margaret Thatcher’ın yaptığı gibi, öteki kadınları reddederek gerçekleştirdiler. Cinsel ilişkilerdeki geleneksel kurallara karşı çıkmadıkları gibi, erkeklerin çalışma biçimlerine de erkek ve kadınların kamusal ve özel alanlardaki beklentileri arasındaki farklılıklara da meydan okumadılar.

Bu kitap için yaptığım görüşmeler, kadınların erkeklerle temelli bir hesaplaşmaya girişmekten korktukları izlenimini doğruladı. Erkeklerden değişmelerini isterlerse onların sevgi ve desteğini yitireceklerinden korkuyorlardı. Çoğu kadın eşlerine kariyer seçimleriyle ya da ev işleriyle ilgili olarak karşı çıkmayı bırakmışlardı. Bazı çarpıcı istisnalarla da karşılaştım velayet için savaşan ve çocuklarının bakımını üstlenen babalar ya da kadının tam gün çalışabilmesi için aralarında rol değişimi yapan erkek ve kadınlar. Kadınların çoğunun “babaerkil” kibir gösterilerine ya da patronluk taslamanın uç örneklerine artık tahammül edemediği de görülüyor. Ama, aileyle ilgili geleneksel beklentiler ve kadınların rolleri büyük ölçüde aynı kalmış.

Muhafazakâr hükümetin eğitim, sağlık ve çocuk bakımına kaynak tahsis etme konusunda takındığı düşmanca tutuma karşı politik bir mücadele yürütülemedi; oysa böyle bir tahsis, tüm kadın ve çocukların hayat şartlarının iyileşmesini sağlayabilirdi. Hattâ, dünyada komünizmin itibar kaybetmesiyle bağlantılı olarak, çoğu kişi bu düşmanlığı, çok korkulan devlet sosyalizmine karşı gerekli bir panzehir olarak kabul ediyordu. Tek tek ailelere yüklenen ve giderek artan bu sorumlulukların esas kurbanları büyük oranda kadınlar olmasına karşılık, tutarlı bir politik alternatif sunulmadığına bakılırsa, bu sürece pek az kadının karşı çıktığı anlaşılıyor. Tersine, kadınlar yeni bireyci felsefenin uygulanmasında merkezi yere sahiplerdi. Kadınlar, çatlakları bir araya getiren çimento rolünü kendileri üstlendiler ve kendi ailelerinin önceliği fikrine giderek daha fazla çekildiler; aslında çocuklarının iyi yetişmesini umursamayan toplumun üzücü yetersizlikleri karşısında bireysel çözümler bulup ceplerinden para ödediler.

Özellikle de daha yoksul kadınlar açısından ve ailenin bu yüksek beklentileri ile toplumsal değişimler arasındaki boşluğu dolduracak geniş aile artık var olmadığı için, bu bireysel çözümler, ulaşılması güç çözümlerdir. Fakat bu zorluklar, kadınların aileleri için işleri kolaylaştırma azmini kırmadı.

Çoğu kadın, birçok kişi başarısız olduğu halde kendi ilişkileri ve fedakârlıklarının başarıya ulaşacağını hayal ederek kendilerini kandırdıklarını içten içe biliyorlar. Polly Toynbee, hâlâ her şeyini geleneksel beklentilere bağlayan kadınların varacağı muhtemel sonuçlara ilişkin karanlık bir tablo çiziyor:

“Kadınlar, sanki sürekli bir başka şey için prova yaparmışçasına, sanki sonuçta bir ödül varmışçasına aileleri için çalışırlar. Ölümden sonra hayatın varlığına inanıldığı günlerde bu kolaydı-ama şimdi?

Kırk beşinde boş bir yuva, işsizlik ya da emekliliğe kadar son on yılda birtakım süfli işlerde çalışmak gibi alternatifler için buna değer mi?

Ya da kocalar çekip gider ve evlilik dağılır. Pazarlığın bir parçası da yaşlılıkta yalnız kalmaktan kurtulmak olsa bile, garantisi yoktur. Terk edilmiş kadının kendini ayakta tutma koşulları Viktorya çağındakinden daha iyi değildir. Tek fark, refah devletinin darülacezenin yerine geçmiş ve boşanmış ya da bekâr annelerin sosyal güvenlik yardımlarıyla yaşıyor olmasıdır.” (Times Review, 14 Eylül 1991)

Buna rağmen, kadınlar için aile ve kadının ailedeki rolü merkezî, ve birincil yerini hiç de yitirmiş gibi görünmüyor.

KADINLAR MESLEKLERİNDE BAŞARILI OLSALAR DA OLMASALAR DA, HÂLÂ BİR ERKEK BULUP EVLENMEYİ VE CİNSLER ARASINDAKİ GELENEKSEL AYRIMI SÜRDÜRMEYİ DÜŞÜNÜYORLAR.

İLİŞKİLER TERS GİDERSE, BİR DAHA BİR DAHA DENİYORLAR.

Toplumsal yapıyı bir arada tutan, kadınlardır; bunu gönüllü olarak yaparlar, en azından fazla yakınmazlar. Kısacası, kadınlar, yeni bir kisve altında da olsa kadınlığın eski biçimlerinin sürmesinde suçortaklığı yapıyorlar.

Bu suçortaklığı alanı -kadınların geleneksel aile yapıları ve beklentileri konusundaki köklü, temel suçortaklıkları, erkeklerle aralarındaki kişisel ilişkiler de erkeklerin idealize edilmesi ve sürekli onlardan onay ama isteği konusundaki suçortaklıkları- bu kitabın ana konusu. Bu, erkeklere derinden bağımlılığın sürdürülmesini ve bütün kadınların talihini döndürebilecek değişikliklerin neler olabileceğini tasarlamaktaki isteksizliği içeren bir suçortaklığıdır. Kadınların suçortaklığı pek çok şeye rıza gösterir. Kimi zaman şiddet, tecavüz, cinsel sömürü gibi, kötü muamelenin en uç biçimlerine bile. Ama daha yaygın olarak bu suçortaklığı örtülüdür, kişisel hayatlarımızı erkekleri koruyarak ve onların davranış alışkanlıklarını besleyecek şekilde yaşama tarzımızdır.

Kadınlar neden en kritik noktada heyecanlarını kaybedip ve feminizmin onlara verdiği derslerin çoğunu almamış olmayı seçtiler?

Feminizm yanlış mı yapmıştı?

Yoksa kadınlar feminizmin, sonucu belirsiz ve acı veren bir mücadele olmasından mı korktular?

Kadınlar neden erkeklere her şeyin yolunda olduğunu garanti etme konusunda bu kadar endişeliydiler?

Kadınlar erkeklerin her zamanki gibi davranmalarına -ofiste uzun saatler geçirmelerine, çocuklara çok az ilgi göstermelerine, siyasal ve toplumsal çevreyi belirlemelerine, kadınların ve çocukların hayatlarını iyileştirme çabasından uzaklaşıp toplumsal ve siyasal öncelikler üzerinde yoğunlaşmalarına- neden izin verdiler?

SONUNDA PEK ÇOK KADIN NEDEN KADINLARIN ÇOĞU İÇİN DAHA İYİ BİR HAYAT VAADEDEN TOPLUMSAL VE KİŞİSEL DEĞİŞİMLERİ GERÇEKLEŞTİRMEK İÇİN MÜCADELE ETMEK YERİNE ERKEKLERLE UZLAŞMAYI TERCİH ETTİ?

Bu sorular, kendi hayatımın da bu toplu geri çekilmeden payını aldığını fark etmemden doğdu -yirmili yaşlarımdaki atılgan, ütopik feminizmden geleneksel aile yapısına döndüğüm ve herhangi bir örgütlü feminist politikaya katılmadığım otuzlu yaşlarıma. İlk çocuğuma hamileyken işi bırakınca seve seve bırakmak şöyle dursun, bunu hayal bile etmemiştim. Ama bana şevk vermeyen günlük iş koşuşturmasıyla evde bebeğe bakmak arasında bir tercih yapmam gerektiğinde, karar vermek kolay oldu. Üniversitedeki işimi bıraktım ve evde yazmayı sürdürdüm, böylelikle ikimizin de asla düşünemeyeceğimiz şekilde, partnerimi ve kendimi geleneksel iş bölümüne zorlamış oldum. Bu karar bir kez verildikten sonra, gördüğüm hemen her kadın, aşağı yukarı aynı hikayeyi yaşadığını anlatıyor.

Kadınların kendilerinin geleneksel yapıların yerinde tutulmasına ne ölçüde ortak olduğu sorusuyla hesaplaşmaktan artık kaçınamazdım.

Bu soruları sormama şiddetle muhalefet edecekler tabii ki olacaktır. Onlara bakılırsa, kadınların suçortaklığından söz etmek, erkek iktidarının yaygınlığını görmezden gelmek anlamına gelir. Durumun tamamen eşitsiz güç ilişkileri açısından görülmesi gerektiğinde ısrar ederler. Erkekler – iktisadî, toplumsal ve siyasal-iktidara sahiptir, kadınların yapabildiklerinin en iyisini yapmaktan başka pek bir seçenekleri yoktur. Kadınların incinebilirliklerini ye eski davranış ve duygu biçimlerine sadakatlerini “bağımlılık döngüsü”yle açıklarlar.

Erkeklere bu iktisadî bağımlılık, boşanıp yeniden evlenenlerden fiziksel ve cinsel şiddetin en uç hallerine kadar pek çok şeyi açıklamakta kullanılır. Bu çeşit analizlere, “kadınların kötü muameleye maruz kalması(nın), kadınların toplum içindeki konumlarından ve toplumdaki eşitsiz güç yapılarından kaynaklan(dığını)” açıklayan BİRLEŞMİŞ MİLLETLER RAPORLARINDA BİLE RASTLANIR.

Bu, kadınların konumuyla ilgili olarak son yirmi yıldır sürekli tekrarlanan klasik solcu ve feminist analizdir. Bu analiz, kadınlarla erkekler arasında, ancak kadınların tam ekonomik eşitlik ve bağımsızlığa ulaşmalarıyla çözümlenebilecek bir yapısal ekonomik eşitsizlik olduğunu varsayar. Çoğu feminist, geleneksel aile kalıplarının kadınların ekonomik eşitsizliğinden kaynaklandığına ve bu eşitsizlik tarafından yeniden üretildiğine inanıyordu. SONUÇ OLARAK, kadınlar erkeklerle suçortaklığı yapmıyor, onlar tarafından eziliyordu. Herhangi bir kitlesel ayaklanma olmayınca, kadınlar kendileri için en tatmin edici uzlaşmayı seçerler: kendi ailelerinde buldukları sevgiyi. Çoğu kadının meseleyi görüş açısı budur ve tabii ki bu analizin kimi boyutlarına katılmamak aptalca olur. Kadınların bağımlılığının nedeni kısmen ekonomik eşitsizliklerdir ama tüm kadınların, tercihlerinin ne olduğu hesaba katılmaksızın tam gün çalışmaları da çözüm değildir.

Kadınların erkekler tarafından ezildikleri için onlarla suçortaklığı yaptıkları fikri hâlâ çok radikal biçimlerde ifade edilebilir. Örneğin Susan Faludi çok satan kitabı Backlash’te bu fikre yeni ve çok önemli bir yorum getiriyor. Hem post-feminist bir eşitlik durumuna geçildiği hem de yüksek yönetim kademelerindeki kadınların evlerine döndükleri inancının Amerikan hayat tarzının her alanında -siyasetten sinemaya hattâ çağdaş psikolojiye kadar- feminizme karşı bütünsel bir saldırı olduğunu öne sürüyor. Medyanın feminist eşitlik mücadelesinin kazanıldığı ama eşitliğin kadınları mutlu etmediği yolundaki iddiasının temelinde kadınlardan duyulan korku olduğunu söylüyor. Feminizmin en basit iddiaları böyle isterik bir saldırıya neden oluyorsa daha fazlası kim bilir neler yapar diye soruyor.

Faludi’nin iddiası, kadınların bu tercihleri yapıp bu tavırları takınmalarının nedeninin her şeyin onlara karşı olması olduğunu varsayar.

Tüm toplumsal yapılar onların aleyhine işlerken, özellikle de her türlü değişiklik girişimine isterik bir tepki verilirken kadınlar değişemezler. Aile güzellemesini, dişi kadın ve cinsel mazoşist (acı çekmekten zevk alan) [2] tiplerini pazarlayanın medya olduğunu söyler Faludi. Kadınlar kendileri ise devamlı olarak feminizme olan borçlarını itiraf eder ve önlerinde hâlâ uzun bir yol olduğunu bilirler.

Faludi’nin görüşü, İngiltere’deki durumla da ilgili. Feminizme karşı saldırı, başarıya ulaşmak için alışılmış okul, üniversite ve ilişki ağlarından geçen ve yayın yönetmenlerinin -kadın konulu haberciliği “kadın değil insan olarak görülmek isteyen modern kadını aşağıladığı” gerekçesiyle dışlayan The Times’ın yayın yönetmeni Simon Jenkins gibi- demeçlerini desteklemekte açık çıkarları olan genç erkeklerin bulunduğu gazete ve televizyonda başladı. Kadın gazeteciler ve yazarlar (ancak), feminizm gibi tüm örgütlü düşünce sistemleriyle aralarına mesafe koyarak sadece süslü ve esprili yazılar yazdıkları oranda popüler oluyorlardı.

AMA MESELE SALT FEMİNİZMİN MEDYA TARAFINDAN DİZGİNLENMESİ DEĞİL. BU İDEOLOJİNİN ÇIĞIRTKANLARI SADECE ERKEKLER DEĞİL, KADINLARIN KENDİLERİ DE. Son on yılda kadınlar evde çifte sorumluluk alma konusunda yalnız istekli değil, son derece hevesli de göründüler; kendi başarıları kocalarının ya da sevgililerininkinden üstün olduğunda kendilerini rahatsız hissettiler, erkeklerin cinsel onayını elde etmek için neredeyse deli oldular. Bütün bunları yaparken, feminizmin herhangi bir yaygın çözüm öneremese de bu tür stratejilerin tuzaklarını yirmi yıl önce gösterdiğini biliyorlardı.

Feminizmin iddiaları kadınların çoğunluğuna hiçbir zaman ulaşmadı. Feminizm dışarıdan olduğu kadar içeriden de göçertildi. Feminizm basının kötülüğü yüzünden değil, iç ayrışmalar, görüş birliğinin olmaması, suçluluk krizleri ve hareket içindeki siyasal ümitsizlikten dolayı yıkıldı. Medya tarafından aldatıldıklarını söyleyerek, milyonlarca kadının umut ve isteklerinin neden medyanın çizdiği yeni imajlara, tam anlamıyla uyumlu denemese bile, paralel hale geldiğini de açıklamış olamayız. Medya pırıltılı, başarılı ama erkeklerce yönetilen kadının uç örneklerini pazarlıyor olabilir ama verdiği temel mesajın genelde geleneksel değerlere bir dönüş olduğu gerçeğini yansıttığını gösteren çok sayıda kanıt vardır.

Bu kitabı yazmamın nedeni, bu psikolojik geri dönüşün nedenlerini bulup çıkarmaktı. Bu dönüşün dinamiği neydi?

Kadınlar iş, erkekler, çocuklar ve aile hakkında gerçekte ne hissediyorlardı?

Görüştüğüm kadınların büyük çoğunluğu ne erkeklerin iktidar arzusunun masum kurbanlarıydılar ne de medya tarafından aldatıldıkları söylenebilirdi. Toplumda genel olarak kadınlar büyük değişiklikleri talep edecek yeterli imkâna, tecrübeye ve hattâ güce sahipler. Ama bunu yapmıyorlar. Bu edilgenlik cehaletle açıklanamaz. Her yeni kuşaktan kızlara kadınlık ve geleneksel beklentileri esas olarak kadınların kendileri öğretiyorlar. Bu edilgenliğin nedenleri daha derinde, kadın ve erkek psişesinde ve kadınlarla erkeklerin ilişki kurma biçimlerinde yatıyor.

Beni ilgilendiren, aile dinamiğinin bu iç ilişkileri ve kadın ve erkek psişesinin derindeki yapıları. Kadınların sorunları, karşılaştıkları engeller ve dışsal faktörler üzerine çok şey yazıldı. Ama öznel boyutla ilgili, özellikle de pek çok yönden kendini feminist projeye yakın hisseden biri tarafından yazılmış neredeyse hiçbir şey yok. Kadınların tercihlerini belirleyen hoşnutluk, korku ve endişelerle ilgili pek az metin var. Kadın ve erkeklerin aileye getirdiği eski tarihe pek ilgi gösterilmedi. Birbirlerine olan ihtiyaçları neden toplumsal sorun ve endişelerin yükünü kadınların taşıması biçiminde ifade buluyor?

Neden toplumun yarısı kendini gergin bir şekilde yeni kuşakları toplumun çözülmemiş problemlerinden korumaya çalışırken buldu?

Bu kitap kadınların kişisel anlatımlarına dayanıyor. Yeterince temsili olacağı umuduyla aşağı yukarı 150 kadınla konuştum; bunların yarıdan biraz fazlası meslek sahibi kadınlardı. Korkarım kadınların küçük bir bölümünden aldığım verileri genelleştirdiğim yolunda suçlamalar alacağım ve daha çok orta sınıftan kadınlarla görüşmüş olmakla eleştirileceğim. Ama söylediğim şeylerin belli bir yankı uyandıracağını da düşünüyorum.

Kadınların aile içinde yaşadıkları kimi korkular, zevkler, endişeler ve patolojiler ırk, sınıf ve bölge farklarını aşıyor gibi görünüyor. Bu duyguların dillendirilmesi çağdaş yaşamın kadınlar için nasıl bir şey olduğu konusunda daha dürüst bir yaklaşım geliştirmenin ilk adımı olabilir. Ve ancak kadınlar daha dürüst olduklarında, erkeklerle işbirliği yaptıkları suçortaklığının temelinde yatan “dişilik” ve “kadınlık” mitlerinden kurtulabilirler. (s.10-21)

Kitap kadını anlatıyor, derdine çare arıyor, olabilir. Fakat hayatî bir gerçek gözden kaçırılıyor. Kadın haklarındaki sınırı kim çizecek?

(Allah Teâlâ-Erkek-Kadın)

  Bu üçleme arasında sınırları belirleyen ne olacak denildiğinde, her kesimin cevabı farklı olunca da, kadın sorunu bitmeyecek gibi görünmektedir.

Bitmezde.

Allah Teâlâ’dan insanı anlamayı ve güzel ahlak üzere olmayı bizlere nasip kılması için dua edelim.

İhramcızâde İsmail Hakkı


[1] Şu Hain Kalplerimiz-Kadınlar Erkeklere Neden Teslim Olurlar? Rosalind Coward

İngilizceden çeviren: Aksu Bora – Asuman Emre Kitabın özgün adı: Our Treacherous Hearts Why Women Let Men Get Their Way Faber and Faber/1992 basımından çevrilmiştir.

[2] Mazoşist, acı çekmekten zevk alan kişidir. Benzer terim olan sadist ise acı çektirmekten hoşlanan anlamına gelmektedir.

“ÖLÜM KİTABI”INDAN


Ölüm ve cinsellik arasında bir bağ kurulabilir mi?

Ölüm ve cinsellik pek çok yönden birbirine benzer. İlk olarak ölüm ve cinsellik olgularının ikisi de yeni bir yaşama başlamaya yöneliktir.

İnsan, dünya yaşamına cinsel eylemle birlikte adım atar. Yani iki karşıt cinsin cinsel yönden birleşmesiyle madde âleminde var olur. Ve yine bu birleşmeyle ruhlar âlemini terk eder. Yine insan ölümle birlikte yeni bir yaşama adım atar ve maddesel yaşamı terk eder. Yani cinsellik ve ölüm, bir insanî eylem ve bir başlangıç olma durumlarıyla birbirlerine benzerler. Cinsellik ve ölüm ara­sında bazı bilim adamlarına göre haz açısından bir benzerlik ku­rulabilir.

Cinsellikte orgazm söz konusuysa ölümle birlikte yaşanan or­gazmın varlığı iddia edilmektedir. [1] Bu noktada kurulan bir başka benzerlik bilinç açısındandır. BAZI UZAK DOĞU BİLGELERİ ORGAZM SIRASINDA BİLİNCİ AÇIK OLAN BİR BİREYİN ÖLÜM ESNASINDA DA BİLİNCİ­NİN AÇIK OLACAĞINI İDDİA EDERLER.[2]

Müslüman, sağlıklı bir ölüm bilincine sahip bir bireydir. Müslüman birey için ölüm hesap sürecinin başladığı andır ve o bu saat ve bu saniye gelebilir. O nedenle müslüman her an ölü­me hazırlıklıdır.

Son dönem düşünürlerimizden Ferit Kam ölümü sembolize eden mezarlıklara bakışını yönelterek şu sözleri söylemekten kendini alamaz:

“Kabristan ne büyük bir ibret dershanesidir. Onun derin sessizliğindeki yüksek ifade gücü en güzel konuşan hatiplerin belagatinden daha tesirlidir.” Bir müslüman için ölüm hicrettir. Hicret sıkıntıdan mutluluğa bir göçtür. Müslüman ölümlü dünya yaşamının ağırlığından Allah Teâlâ’nın sonsuz rahmetine hicret eder. Ruhun ölmezliği düşüncesi de böylece doğdu. Bu bir avuntu olarak değil, kendisine karşı bir şey yapılmayan bir alın-yazısı olarak ele alındı. Ruhun ölmezliği çoğunlukla Eski Yunan­lılarda bir umutsuzluk sayılmıştır. Bu sıkıntı o zamanlar içinde bulunulan genel bilgisizlikten ve gövdenin ölümünden sonra da yaşadığı bir kez kabul edilince ardından insanın ölümsüzlüğü gi­bi can sıkıcı bir kuruntuyu da doğal olarak getirecek olan ruha ne yapılması gerektiğini bilmemekten doğan bir sıkıntıdır.” (Frederich ENGELS – Etudes Philosophiques) diyenler oldu.

Fakat ülkemizin bir bahtsızlığıdır ki öte yaşamın varlığını ka­bul etmeme ve Engels gibi öte yaşamı kabul etmeyenleri referans kabul etme bir moda olmuştur. Aydınlar arasında görülen bu ge­nel kabul bunalımlı bir gençlik, bunalımlı bir toplum yaratmıştır.

Düşünce Tarihi bir anlamda ölüm sorgulamalarının tarihidir. Düşünce tarihinde ölüme değinmeden, ölümü ele almadan fikir üreten düşünür yok gibidir.

Bu tarihte “Kimse bilmez ama ölüm en büyük nimettir.” di­yen bir Platon olduğu gibi, İnsanlar kendi fizik yapıları üstünde hiçbir bilgiye sahip olmadıkları çağlarda düşlerinde gördüklerine dayanarak şu düşünceye ulaşmışlardı: Duygu ve düşünceler, göv­delerden değil, gövdelerin içinde bulunan ve ölümle birlikte göv­deleri bırakıp giden ruhtan gelmektedir. İşte o zamandan beri ruhla dünya arasındaki ilişkiler üzerine kafa yormaları gerekti. Ruh ölümle gövdeden ayrıldığına göre yaşamaya devam ettiğine göre ölmüyordu. Aslına bakılırsa yaşamla ölüm iç içedir. Ölüm yaşamı bağrında taşır, yaşamda ölümü. Buna en önemli örnek vücudumuzdur. Vücudumuz büyük oranla ölüdür. Çünkü cilt tabakasının yüzeyindeki hücreler, bedenin salgıladığı yağlar, kay­namış saydam kristallerden başka bir şey değildir.

Büyük ölçüde keratin içeren bu sert hücreler tıbbî tanımlama­ya göre ölüdürler. Canlı hücreler havaya dayanamaz ve ölür. Bu­nun için dış tabaka ölüdür. Bu tabakaya keratin adı verilir.

EVRENDE MUTLAK ÖLÜM YOKTUR. HALDEN HALE GEÇİŞ VARDIR. Bir enerji olarak yaşam yok edilemez, sadece biçim değiştirir. Ölü­mü korkulacak bir yabancı gibi değil beklenen bir dost gibi göre­bilmek için ölüme başka bir açıdan bakmak gerekir.

Bu açı Tanrı merkezli bir evren anlayışı doğrultusunda olma­lıdır. Bu durumda ölüm insanın sevgilisi olan Allah’ına kavuşma­sıdır. Ölümü dilemek tek başına çözüm değildir. Ölümü dileye­bilmek için ölümü hak etmek gerekir. Ölümü hak etmekse yaşamı hak etmekle mümkündür.

Yaşamı hak etmek yaşamı verenin rızasına göre, yaşam sür­mekle mümkün olur. Bu rıza müslüman olmakla gerçekleşir.

Ölüm yaşamaya davettir darda kalana. “Üzülmeyin dünya kimseye kalmaz.” mesajıdır aslında. Paraya, şehvete, makama tapmamaya bir çağrıdır. İnsanın özüne dönmesi için bir şanstır ölüm. Dünyada insanca yaşamak için bir denge unsurudur. Yok­sa ölümün olmadığı bir dünya pisliğin diz boyu yükseldiği daha beter yaşanmaz bir dünya olurdu. Ölüm modern çağın mustazafına (kuvvetsiz, zayıf, cansız, cılız, güçsüz, aciz) bir muştudur.

Baskı altında inleyen, hakkını alayamayan, adaletini alamayan modern zamanların mustazafı ölümle tam bir sükunete ulaşıp kurtuluyor.

MUSTAZAF İÇİN ÖLÜM BİR KURTULUŞSA, EZİCİ GÜÇLER İÇİN ÖLÜM BİR CEZADIR. Kuş tüyü yataklardan kara toprağın bağrına geçiş kolay değildir. Unutulmamalıdır ki ölüm toprakta yatana bir şey kay­bettirmez. Asıl o sırça sarayların ehline vurulmuş bir tokattır. Ölüm bir anlamda taraftır. Darda kalanın yoksulun çilekeşin ta­rafında bulunarak. Haklının, iyinin, doğrunun yanında buluna­rak taraf tutar ölüm.

Ölüm dünyada gün yüzü görmemişlerin en onurlu tavrıdır. Bir anlamda ezici güçlerin boyunduruğu altına girmiş yaşamı boykot etmektir ölüm. Yaşamayı boykot etmektir ölüm; yaşama­yı onurluca yaşayamayanların ve dünyayı bir toz zerresinden ibaret gören yiğit insanların boykotudur. Ölüm bir anlamda mustazafların ezenlere “alın dünyayı başınıza çalın!” şeklinde seslenişidir.

Ölümü sıkça düşünmek gerek. Bu patolojik bir tutum değil­dir. Aslında olması gereken bir tutumdur. Bir öğrencinin üni­versite sınavında başarılı olması, sıkça düşünmesi nasıl ideal bir tutumsa, ölümü ve ötesini düşünmek ve bu uğurda bir şey­ler yapmak benzer bir tutumdur kuşkusuz. Oysa modern za­manlar ölüm ötesini sıkça düşünmeyi patolojik (hastalıkbilim) bir tutum ola­rak kabul ettirmiştir. Ölümü düşünmek bir kusur değil bir güç kaynağıdır.

Ölüm ister istemez bir gün gelecektir. Bununla birlikte insan kendini, “bu ölüm tehdidine karşı” direnen bir tarafta bulmakta­dır. İnsan ruhundan yükselen bir çığlık “ölümsüzlüğe yönelme­ye” zorlamakta, varlığın amacının yok oluş, yaşamın amacının ölüm olamayacağını söylemektedir.

Nitekim peygamberler insanın bu haykırışını haklı bulacak­lardır. Onlar bu dünyada ölüm olarak adlandırdığımız gerçeğin yepyeni bir doğuş olduğunu, insanların ebedi yaşamı bulacakla­rını ve bu dünyada ölüm korkusu çekmenin bilgisizlikten doğ­duğunu ısrarla belirtmişlerdir.

Kur’an-ı Kerim de bu hususta şöyle buyurur;

“De ki sizin kendisinden kaçıp durduğunuz ölüm, işte o size mutlaka gele­cektir. Sonra hepiniz gizliyi de aşikarı da bilen Allah’a döndürü­leceksiniz! O da neler yapmakta olduğunuzu size haber verecek­tir. (Cuma Suresi Ayet 7-8)

İslam dininde kaçınılmaz olan ölüme yönelik olarak bolca ka­fa yormak, tefekkür etmek bir zeka belirtisi olarak kabul edilir.

lbn-i Mesut radiyallâhu anh rivayet eder:

“Şanlı Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme soruldu:

Müminlerin faziletlisi hangisidir?

Rasûlüllah cevap verir:

“Ahlakça en güzel olanı!”

Yine soruldu: “Hangi mümin en zekidir.?”

Rasûlüllah cevaplar: “Ölümü en çok ananı ve ona en iyi şe­kilde hazırlananı.”

Ölüm düşüncesi insanoğlunun diğer canlılarla olan farkların­dan biri belki de en önemlilerindendir.

İNSANLIK TARİHİ BOYUNCA “ÖLÜM PROBLEMİ” KARŞISINDA EN ÇOK DUYGULANANLAR “DEHA ÇAPINDA” BİR İDRAKE SAHİP OLANLARDIR. AH­MAKLARA GELİNCE ONLARIN “UNUTMAK” GİBİ BİR AVANTAJLARI VARDIR.

Ölüm mutlak yok oluş anlamında mevcut değildir. İnsan mutlak yok oluşa dâhil olacak kadar basit bir “mevcut” değildir. Ölüm sadece boyut değiştirmektir. Farklı bir boyutun frekansın­da var olmaktır. İnsan yaşamında belki en büyük yanılgı herşeyin ölümle biteceği düşüncesidir.

Türkiye hâlâ materyalist ve pozitivist yaklaşımların etkisin­den sıyrılamamışken Batıda ölüm ötesine yönelik araştırmalar çoktan başlatılmış durumda. Bu konuda sadece Parapsikoloji de­ğil Eskatoloji ve Tanatoloji adı altında bilimler bile kurulmuş, geliştirilmeye çalışılıyor. Ölüm ötesine yönelik araştırmaların “bilim” kimliği yapılmasının tutarlı olup olmadığı kuşkusuz ayrı bir tartışma konusudur. Ancak ölüm ötesi konusuna eğilmeyi düşünmek bir düşünce zenginliği göstergesidir.

Bu noktada İsviçre asıllı Psikiyatrist Dr. Elizabeth Kübler Ros’un yaptığı çalışmalara değinmekte fayda var:

Kübler Ros yaklaşık otuz yılı aşkın bir süre ölmekte olan ve “ölümden dönen” hastalar üzerine araştırmalar yapmış ve bu araştırmalarının sonucunda şaşırtıcı hatta materyalizmi iflas etti­recek bulgular elde etmiştir. Uzun süren bu çalışmaların sahibi Kübler Ros’un en şaşırtıcı yönü ise çalışmalara başlamadan önce hiçbir dini inanca sahip olmamasıdır. Kimse onu dini önyargıla­rını yaptığı çalışmalara yansıtmakla suçlayamaz.

Uluslararası düzeyde kabul gören bu çalışmaların sahibi Ros, çalışmaları sonucunda şu yargılara ulaşır: “Ölüm sadece farklı bir frekansta farklı bir yaşamın farklı bir şekline geçişidir.”

“Dünya hayatı, yaşadığımız hayatın, varlığımızın küçük bir bölümünü temsil eder.”

“Ölümü düşünmek insanın daha şuurlu daha yoğun yaşa­masını sağlar ve onu önemsiz şeylere fazla zaman harcamaktan korur.”

“Ölüm ötesi artık inanma meselesi değil bir bilme meselesidir.”

“Ölmek bir kelebeğin kozasını terkedişidir.”

“Ölmek daha güzel bir eve taşınmak için evini terketmektedir. “[3]

Monist yaklaşımda ruh ve beden birliği vardır. Ruh, beden ol­madan, beden de ruh olmadan varlıklarını sürdüremezler. Bu an­layış Tanrı’yı bir postulat[4] olarak ortaya koymak durumundadır.

Bir Müslüman her halükârda Tanrı’nın varlığı, birliği ve her-şeye gücü yetmesi gerçeğini en yüksek temel ilke kabul ettiğin­den ötürü, ruhun var olması ya da olmaması diriliş inancını ze­delemez. Çünkü sonunda Allah Teâlâ ne isterse o olacaktır.

Kuşkusuz ki insanda madde yığınından öte bir öz vardır. Bu öz sayesinde diğer varlıklara yüklenmeyen bir misyon verilmiştir insana . Bu öz, ruhtur.

Ruhun mahiyeti nedir?

Bu noktada insana az bilgi verildiği Kur’an’da belirtilmektedir. Felsefeciler, felsefe tarihi boyunca ru­hun varlığı ve mahiyetiyle ilgili tartışmalarını sürdürmüşlerdir. Bu konuda bilim adamlarının da çeşitli yaklaşımları mevcuttur.

Ölüm, insanların bir kısmı için çaresi olmayan, önü alınama­yan bir son, yaşama arzusunun önüne dikilen aşılmaz bir engel olduğuna göre onun uyandırdığı endişe ve korku nasıl yatıştırılabilir?

Ölüme karşı dört türlü kültürel tutum var:

  • Ölümü inkar etme…
  • Ölüme meydan okuma,
  • Ölümü kabullenme,
  • Ölümü iste­me, ölüm ötesine inanç, ölüm korkusuna yönelik en güçlü un­surdur. Bu inanç, ölüme duyulan korkuyu ortadan kaldırabilir.

Ölüm ötesine inanmama, maskeleme ve bastırma diye nitelebilecek iki tür tutum ortaya koymaktadır.

Batı’da Tanrıya inanmasına rağmen ölüm ötesine inanmayan küme ve kişiler bulunduğu gibi ölüm ötesi yaşama inanmasına rağmen Tanrıya inanmayan kişi ve kümeler de mevcuttur.

Ölüm hiçbir dönem tam olarak açıklanabilmiş değildir. Bu nok­tada en sağlıklı tutum dini inanç tutumudur. Çünkü ancak inançsal tutum sayesinde ölümsüzlük düşüncesinin verdiği rahatlığa ulaşılabiliyor. Ayrıca yine inanç sayesinde ölümle birlikte karşılaş­tığımız düşünsel sorunlara en sağlıklı biçimde yanıt verebiliyoruz.

Ölümü doğal ve zorlamalı olarak ikiye ayıranlar vardır. Bu ay­rımda birkaç yönlü sorunla karşılaşmak olasıdır.

Bu sorunlardan biri doğanın sınırlarını saptayabilmektedir. Zorlamalı ölümde zorlamayı meydana getiren koşullar doğanın dışında mıdır ki ölümü ikiye ayıralım?

Ölüm özellikle edebiyatta bazı sembollerle anılagelmiştir. Bu semboller arasında, tırpancı, iskelet, parlayan ışık kelebek, ölüm dansı, son çığlık, soytarı, ısırgan otu, ateş böceği, sarı yılan, gül sayılabilir.

Bir kentin evlerinin kapıları ölüme yaklaşım konusunda bize bilgi verir: Osmanlı evlerinde kapılar dünya yaşamından öteki âleme geçiş sağlayan giriş yerleri gibidir.

MODERN UYGARLIK BİR ANLAMDA ÖLÜMÜ YOK SAYMAK, ÖLÜMÜ UNUTTURMAK ÜZERİNE KURULMUŞTUR. Bunu SOSYOLOG J. HİCK şöyle dile getiriyor:

“Yüzyıl önce Batı ülkelerinde ölüm sık sık konu­şulduğu halde, seks tabu iken şimdi durumun tersine döndü­ğünden söz edilmektedir. Bugün “özgürlükçü” toplumlarda seks sınırsız konuşulabilen bir konudur, buna karşılık ölüm nazik çevrelerde bir süredir ağıza bile alınmamaktadır. Bu tabu döne­minin sonuna yaklaştığımızı gösteren işaretler yok değil. Fakat öyle de olsa değişiklik, layıkıyla ele alınıp incelenecek ve tasvir edilecek yeterli mesafeyi henüz kat edememiştir.

Bununla birlikte ölümün hazır sohbet konusu olma durumu­na geçtiği önceki değişikliği takip etmek mümkündür. Tabi böy­le bir geçiş konusunda tarih vermek imkânsızdır. Fakat 20.yy Ba­tı toplumlarındaki ölüm tecrübesinin 19. ve daha önceki yüzyıllardaki tecrübeye zıt olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.” (J. Hick, Değişen Ölüm Sosyolojisi)

ASLINDA PROBLEM, ÖLMEK DEĞİL ÖLMEDEN ÖNCE ÖLMEKTİR.

Ölme­den önce ölmeyi iki şekilde algılayabiliriz:

Biri pozitiftir; heva ve heveslerinin ölümüdür, diğeri negatiftir; atalettir, ruhsuzluktur.

Yaşam, ölümle dirinin savaşıdır. Düşünen insan ölümün ma­hiyetini ölmeden önce anlamaya çalışan insandır. Tasavvufa göre ruh, ölümle uyanır. Hem bedenden hem de dünya varlıklarından kurtulur. Tasavvufa göre ölüm daha yüce bir doğum için atılmış adımdır.

Ölüme dikkatini yitirmiş bir uygarlıkta yaşıyoruz. Ölüm dikka­ti ile ölümsüzlükle ruh arasına yerleşen eşya düzeni şeffaflaştırır.

Modern edebiyatın özelliklerinden biri ölümü gündelik haya­tımızın dışında tutmasıdır.

Teknoloji ölümü unutturuyor, ölümden uzaklaştırıyor. Batı teknolojisi profan (günahkâr bir şekilde, saygısızca, kutsal) mahiyetiyle insanlığı metafizik bir aşkınlığa götürmüyor.

Teknoloji yer yer kitle ölümlerine, yer yer beklenmedik birey­sel ölümlere neden olduğundan ötürü ölüm üzerine tefekküre geçit vermiyor. Modern zamanlarda yatakta huzur içinde ölmek ortadan kalktı. Böylece ölüme hazırlanmak, vedalaşmak, helal­leşmek, ibret çıkarmak olanağı kalmadı. Mezarlıklar kentin dışı­na çıkararak metafizik gerilim kalktı ortadan. Cenaze arabası mekanik bir araç… Bu mekanik araç kuşkusuz ki ölüm ortamın­daki metafizik ürpertiyi ortadan kaldırıyor.

Ölüyü taşımak, ölümü insanların gözünde munisleştirir, insancıllaştırır. Özünü Kur’an’dan alan bir tasavvuf! Anlayış ölümle ilgili önemli olanaklar sunuyor insanlığa.

Tasavvuf anlayışının insanlığa sağladığı en önemli katkı, öl­meden önce ölebilme yetişidir. Ölmeden önce ölebilme istidadı­na sahip bulunan insan bu istidadını kullanarak hayat karşısında mücadele stratejisi geliştirme olanağını elde edebiliyor.

Ölümsüzlük düşüncesi ile ilgili yaklaşımlar

Düalist yaklaşım ve Monist yaklaşım olmak üzere iki öbekte toplanabilir.

Düalist yaklaşımda ruh ve bedenin iki ayrı öz olduğunu ve ölümle bede­nin ebediyyen çürüyeceğini, ruhun baki kalacağını, dirilişin ruh sayesinde olacağı savunulur.

Monist yaklaşım ise ruh-beden öz­deşliğini savunur. Dirilişin bedenle beraber olacağını savunan görüştür. Monist yaklaşım. Ruh olgusu üzerine pek çok yönde çalışmalar gerçekleştirilmiştir. Filozofların bu konuda tarih bo­yunca ürettikleri felsefî bilgilerin yanısıra bilim adamlarının ger­çekleştirdikleri etkinlikler Spritüalist ekole mensup kişilerin ça­lışmaları ve mistiklerin bu konuda sahip oldukları tecrübeler gerçekleştirilen çalışmalara örnek olarak gösterilebilir. Bu çalış­maların her birinin önemi kesinlikle yadsınamaz.

Ama tarih boyunca ruh gerçekliğine en fazla yaklaşanlar mistikler olmuştur. İslam tasavvufçularına göre ruh, insan bedeninde adetâ uykudadır, mahpustur. Ruh ölümle uyanır, beden hapishanesinden kurtulur. İnsanda asıl öz, ruh olduğundan ötürü bu ruh, ölümle beraber beden hapishanesinden çıkar özgürlüğüne kavuşur. Onun için artık fizik evrendeki zaman ve mekanın bağlayıcılığı söz konusu değildir.

Yeryüzünde öleceğini bilen ve ölüm ötesinde yaşayacağını dü­şünen, ayrıca, ölmekten endişe eden tek varlık insandır, insanın bu özellikleri onun ölümünün diğer varlıklardaki gibi olmadığını gösterir. Çünkü diğer canlılar insanın Rabbine kulluğuna yöne­lik ortamı hazırlamak, insanın yaşam sınavında başarılı olması için hazırlanan sahnenin dekoru olmak durumundadır.

Ölüm, yaşam sınavının sonuçlandığı yerdir. Herkes ölümle beraber sınav sonucunda asılan listeye göre karşılığını alacaktır. Kimsenin yaptığı en küçük şey karşılıksız kalmayacaktır.

Ölüm bir son değildir kuşkusuz. Ama bunu sadece rasyona­list kafa yapısıyla tartışmasız bir açıklıkla ortaya koyabilmemiz elbette ki mümkün değildir. Ancak biz mutlak kesinlikle hiçbir ‘ şeyi ortaya koyabilme olanağına sahip değiliz. Filozof Karl Papper’e göre modern çağlarda “mutlak veri” olarak kabul edilen bi­lim bile ancak “yanlışlanabilme” sözkonusu olduğunda gerçek kimliğine kavuşur. Bir başka ifadeyle bir şeyin bilimsel olması demek o şeyin yanlışlanabilir olabilmesi demektir. Ölüm bir to­humun toprağa atılışıdır. Farklı bir boyutta farklı bir evrende ye­niden doğuşa atılan adımdır.

İnsan kendi çabasıyla ölümü ve ötesini kısmî de olsa kavraya­bilir mi?

Kanımızca bu zor da olsa gerçekleşebilir. Ölümü dü­şünmeye başladığımızda karşımıza iki ana engel çıkıyor:

Bunlardan birincisi, daha önce geçen hazırcı dogmatizm… (materyalist öğretilerle yetişmişsek peşinen kabulcüyüz.)

İkincisi, bireysel düşündüğümüzde akıl yürütme akışının bir yerde durması. Aslında doğaya baktığımızda pek çok olup biten bize hal diliyle öte dünyanın varlığını kanıtlıyor. Atılan tohumun canlanıp büyümesi, kıştan bahara geçişteki hareketlenme, güne­şin doğuşu ve batışı bize hep ipuçları vermez mi? Ama düşünür­ken alışageldiğimizin dışına çıkmamız gerektiği an o kalıbın dışı­na çıkamıyoruz. Şunlar takılıyor kafamıza: “Biz dünyada duymak için kulağa, görmek için göze, yürümek için ayağa muhtacız. Ölümle beraber bunların hepsini kaybettiğimize göre nasıl duya­cak, nasıl görecek nasıl hareket edeceğiz?”

Daha bir sürü soru kafamıza takılır durur. Oysa öldükten sonra bunların hiçbirine muhtaç olmamız gerekmeyebilir mi?

Ölüm anı, ölen insana acı vermez. Tam tersi ölüm anı insan­lara zevk veren bir an… Beyin işlevleri ortadan kalkarken insan bilincine, çeşitli görüntüler, yaşamında önem taşıyan olayların estantaneleri gelir. Son demlerini yaşarken ilginç bir haz duygu­sunu iletirler bilince. ÖLÜMDEN DÖNME DENEYİMİ OLAN DENEKLER, ÖLÜM SÜRECİNDE YOĞUN BİR HAZ DUYGUSU YAŞADIKLARINI HATTA YAŞA­MA DÖNDÜRÜLME ÇABALARI SONUCU TATTIKLARI HAZZIN ORGAZMA BEN­ZER BİR DUYGU OLDUĞUNU, BAZILARI İSE IŞIKLI BİR TÜNELE UÇARAK GİRDİKLERİNİ VE SONSUZ BİR ÖZGÜRLÜK YAŞADIKLARINI BELİRTMEKTEDİRLER. Ölümün haz vermesi bireyden bireye değişiklik göstermektedir. Ölüm esnasında anılar çok hızlı bir şekilde bilincin önünden geçtiğinden dolayı ölmekte olan birinin sahip olduğu duygular, anıların vicdan azabı verip vermeme özelliğine göre değişir.

Ölüm esnasında belirginleşen egemen bilinç, ahlakî yaşam süreci de gayri ahlakî anılarla ızdırap çeker. Tersi durumda bilinç güzel anılarla dolu bir yaşamdan dolayı mesut olur.

Ölümle beraber yaşam sürecinde beynin işlevlerinin sınırları­na mahkûm olan bilinç, bedeni terk eder ve çok daha berrak bir nitelik kazanır. Olan biteni yaşarken algılayabildiğinden çok da­ha net, çok daha belirgin bir şekilde algılamaktadır. Çünkü yaşa­ma sürecinde beyin duyu organlarının sayısına ve kapasitesine mahkûmdur.

Ölümle beraber alınan duyum sayısında büyük bir artış görülür. Sadece duyu sayısında değil, duyum gücünde de büyük bir artış görülür. Bu noktada bilinç, varlığı çok daha farklı bir şekilde algılar ve varlığın özünü, mahiyetini bu varlık âlemine egemen olan mutlak sınırsız gücü dünyadakinden çok daha güçlü, çok daha belirgin bir şekilde hisseder. Bu noktada bilincin mutlu olup olmama durumu yaşama sürecinde bu mutlak gü­cün, bu biricik gücün belirlendiği yaşam çizgisine uyup uyma­masına göre belirlenir.

Eğer bilinç yaşam sürecinde varlık âlemine hâkim olan biri­cik güce itaat eden bir gidişat göstermişse, mutluluğu yakalar, aksi durumda bu berraklaşmış bilinciyle yaptığı yanlışlığın bü­yüklüğünün farkına varır, yaptığı hatanın geri dönülmezliği için­de azap çukurunda mahvolur.

İnsanın bedenen çürümesi, ölümsüzlüğün inkârına bir ne­den olamaz. Çünkü insanın özü madde değil bilinçdir. Çocuklu­ğumuzdan beri sahip olduğumuz bedeni defalarca terk etmemi­ze rağmen, yeni şeyler ekleyip çıkarmamıza rağmen bedenin içinde varolan benlik bilinci ortadan kaybolmamaktadır. Ölüm, insan gerçeğinin en temel unsurudur. Pek çok düşünür, felsefe­nin temelinin ölmeyi kavramak olduğu noktasında birleşir. Me­sela ünlü ilkçağ düşünürü Platon, felsefe yapmanın ölmeyi öğ­renmek ve ölmeye hazırlık yapmak olduğunu söyler. Ölüm en az, yaşam kadar önemlidir. Çünkü insan yaşamında karşılaştığı en önemli iki olaydan biridir ölüm! (Birincisini doğum olarak kabul ediyoruz.)

Bu noktada bütün uygarlıklar ve uygarlıkların ortaya koyduk­ları kültürler, ölümle ilişkilenmek zorundadır. Hatta daha da ileri gidilerek denebilir ki, ölümü bütün uygarlıklar merkeze almak zorundadırlar. Çünkü ölümle ilişkilenmek yaşamla ilişkilenmek demektir.

Ölüm karşısında sağlıklı bir tavır sahibi olmak, sağlıklı bir tu­tumun içine girmek zorunlu olarak yaşama da yansır.

Bütün köklü uygarlıkların ölüme yönelik derin felsefi öğreti­leri vardır. Her uygarlık bu öğretiler doğrultusunda tavır gelişti­rir. Ancak modern zamanlarda ölüme yönelik köklü öğretiler git­tikçe zayıflamıştır.

Ölümsüzlük Özle­mi

Modern zamanların insanlığa yönelik gerçek­leştirdiği en büyük çökertiçi darbesi, düşünce yönünden, ölümü unutturma çabasıdır. Ölüm unutulmakla kaybolmaz. Aksine ölüm öyle farklı bir özellik taşır ki ölecek olan onu ne kadar bas­tırmaya ya da maskelemeye çalışırsa çalışsın daha kronikleşmiş bir olgu olarak ortaya çıkacaktır. Ölüme yönelik en sağlıklı tu­tumlar, onu düşüncenin merkezine alıp ölüm üzerine derin dü­şünce çabasının içine giren tutumlardır. Modern zamanlar insan­lığı ölüm düşüncesinden mahrum bırakarak, onun boş vaatlerle oyalanmasına neden olmaktadır. Bu boş vaatlerden biri de ölüme çare bulunacağı vaadidir. Değil insanın, ülkelerin, uygarlıkların, dünyanın, güneş sisteminin, galaksilerin ve hatta evrenin dahi sonu olmasına rağmen yani bir nevi evrenin de ölümlü bir varlık olduğunun bilinmesine rağmen insanın ölümsüzlüğe bedenen kavuşturulacağını iddia etmek olsa olsa dini inançların olmayışı­nın getirdiği manevi azaptan kurtulma tutumudur. Derinliğine ulaşma çabası, insanoğlunun içinde bulunan “ölümsüzlük özle­mi”nin göstergesidir. Kuşkusuz ki ölümsüzlük özlemi de ebedi bir yaşamın varlığına kanıt olabilir.

Gerçi David Hume gibi bazı filozoflar istekle oluş arasında zorunlu bir bağın olmadığını söyleseler bile, çok derin bir arzu olarak ölümsüzlük özlemi, sıradan isteklerle karıştırılamadığından, diğer isteklerdeki zorunsuzluğu burada görmemiz mümkün değildir. Dünya yaşamında ölümsüzlüğe kavuşma çabası yeni de­ğildir. Tarih boyunca insanoğlu hep “ölümsüzlük otu”nu bulma­ya çalışmış “ölümsüzlük şurubunu” yapma özlemini çekmiştir. Ama insanoğlu bu amacına bin yıllardır ulaşamamıştır. Çünkü ölümsüzlük isteği, ölümlü olan bir dünya ve evrende karşılık bu­lamaz. O ancak ebediyen var olacak bir varlık boyutunda karşılık bulabilir. Bu da kuşkusuz öte âlemdir.

Modern Uygarlık Ve Ölüm

Modern uygarlık büyük bir krizin içindedir. Bu kriz ölüme kayıtsız kalmaktan kaynaklanır. Modern bilim ölüme kayıtsız kalarak ya da ölüme materyalize edilmiş beyinlerle yaklaşarak, insanlığa cehaletin en büyüklerinden birini armağan etmiş oldu. Ölüm ezeli ve ebedi bir insan gerçeği olarak hep insanın karşı­sında duracaktır. Bunun yanışına insanların ölüme dayalı, ölüm bilinciyle aydınlanmış bir yaşama etik açıdan ihtiyaçları vardır kuşkusuz.

Bu ahlakî ihtiyaç reddedilince insanlığın sınırsız bir uçuruma yuvarlanması kaçınılmaz oldu. 19. ve 20. yüzyılda yüzmilyonlarca insanın ölümüyle sonuçlanan vahşetler yaşandı. İhtiras sahibi bir varlık olan insan düşüncesi, ölüm bilincinden uzaklaştırılırsa etik kaygısızlığın oluşması dolayısıyla vahşet ve cinayetlerin ger­çekleşmesi doğaldır.

Modern bilim de, modernizmin paradigmasından kurtulama­yan felsefe de, ölüme yanıt bulmaktan uzaktır. Ölüm son derece soyut ve mistik bir olgudur. Materyalize edilmiş beyinlerin üretti­ği bilim de, felsefe de, bu soyutluğa ulaşamaz. Ulaşamamanın ge­tirdiği acizlikle ona, indirgemeci tutumla yaklaşıp ölüme, maddi dönüşüm olarak nitelediği bir düşünce kısırlığıyla yaklaşacaktır.

Sadece gözlem ve deneyin verileriyle sınırlanmış bir bilim ve sadece gözlem ve deneyle algılanabilir bir dünya hakkında sus­mayı yeğleyen bir felsefe algılanabilir dünyadan bize hiçbir sağ­lıklı bilgi veremez.

Bu noktada Spritüalist ekolün temsilcilerinin çeşitli çalışma­ları var. Bunlar ilginç veriler yakalayarak ilahi hikmete yaklaşma erdemine ulaşmalarına rağmen modern bilimin işleyiş tarzını tam olarak bilmediklerinden ya da ona eleştirel tarzda yaklaşa­madıklarından ötürü bu verilerden yola çıkarak yine bir tür ma­teryalist yaklaşım olan reenkarnasyona saplanmışlardır.

Reenkarnasyon son tahlilde maddecidir. Çünkü öte âlemin varlığının tam sindirilemeyip içselleştirilememesinden kaynaklanmaktadır. İnsanoğlu modernizmin değerlerinin hâkim olduğu bu uygarlık­tan kurtulmak ve yeniden ona yakışan insanî bir uygarlık kur­mak istiyorsa ölüm dikkatine yeniden sahip olmak zorundadır.

Ölümün son olmadığına, taze bir başlangıç olduğuna inan­mak her türlü insanî estetik, etik değer, bilim felsefesi ve siyasal, ekonomik oluşumların mihenk noktasıdır.

Ölüm dikkatine sahip bir uygarlıkta insan Hemoekonomikus değildir. Politikacı Makyavelist değildir. Yine bu uygarlıkta bi­limler burnu havalı Tanrılar değil ilahi hikmetin yolcuları olur. Kurtuşluşta elbetteki bu dikkattedir.

Ölüm dikkatinden amacımız kuşkusuz ki ölüm fobisi değildir. Ölüm, büyümenin son aşaması olarak algılanmalı ve manevi yü­celişin semeresinin alındığı başlangıç noktası olarak görülmelidir.

Ney eşliğindeki bir mûsikî ve göz kamaştırıcı bir aydınlık ola­rak algılanmalı ölüm. Yoksa bir kâbus gibi çöken Eski Mısır dikka­tini, Israiloğulları tüccarlığını gereksiz, fantastik yorumlamada Hristiyan tutarsızlığını kastetmiyoruz. Ölüm dikkati, öte âlemi hiç­bir zaman akıldan çıkarmayan, öte alem sevgisiyle bu dünyayı da sevdiren, bu dünya sevgisiyle erdemli yaşamayı temel ilke kabul eden ve erdemli yaşadıkça ölümün de güzelleşeceğini kabul eden bir dikkattir. Yaşadığımız uygarlık ölüm dikkatini yitirmiş bir uy­garlıktır. Ölümün yeten bir vaiz olduğunu reddeden bir uygarlık… Bu uygarlığın ölümcül bir yara alması için bu eksiklik ona yeter.

Ölüm dikkati, bireyi bu dünyada bir misafir gibi yaşama erde­mine ulaştırır. Ölüm dikkati dünya yaşamında, geçicilik bilinci kazandırarak bireyin zulmetme dürtüsünü durdurur. İnsan sez­gisinin önünde büyük engel olarak duran eşya perdesini kaldıra­rak insana manevrayı görme gücü kazandırmaktadır. Sahip olana o eşsiz mûsikîyle hep yardımlaşmacı, hep hoşgörülü, hep müca­deleci bir yapı kazandırmaktadır.

Materyalize olmuş modern zamanların insanı ne yazık bu dikkatten mahrumdur. Ve ölüm dikkatinden kaçarak asıl şimdi gerçekten ölmektedir.

Modern uygarlık ölüme sırtını dönerek insanlığa en büyük zararı vermiştir. Çünkü hiçbir hakikat üzerinde düşünülmeden geçiştirilemez. Üzerinde düşünülmeyen, çözümüne çaba sarf edilmeyen sorunlar, tıpkı habis bir tümör gibi bir gün ortaya çıkar. Yine modern uygarlık sırtını dönemeyeceği noktada materyalist açıklamalar yaparak insanlığa en büyük zararı vermiştir. Çünkü ölüm materyalizmin kuşatamayacağı kadar metafizik, mistik ni­teliği zengin bir konudur. Evet mümkün değildir ki insan yaşamı ölümle son bulsun! Hiçbir felsefi ya da bilimsel argüman arama­ya gerek yok! İnsan yaşamının ölümle son bulması insanlık kav­ramına vurulan en büyük darbe olur.

Bu nedenle pek çok ölüm ötesi hayat retçisinin “Olursa bir şi­kayet ölümden olsun!” ya da “Ölüm senin adın kalleş olsun!” tü­ründen sitayiş dolu sözlerine rastlanır. Ve yahut tarih boyu ölü­me çare aramalara rastlanır. “Ölümsüzlük otu” “ölümsüzlük şu­rubu” ya da günümüzde “ölümsüzlük”ü arayan “bilimsel” çalış­malarla karşılaşılır. Tarih boyunca ölülerin üzerine kurulan bü­yük, gösterişli anıtlar yapılmıştır. Cesetlerin mumyalınışı, ilaçlanışı ya da koca koca heykeller hakeza. Bütün bunlar hal diliyle şunu ifade eder:

“insan yaşamının ölümle son bulması insan varoluşuna en aykırı sonuçtur.”

Çünkü iyinin mutlak egemenliğinin söz konu­su olması ya da hiç var olmaması gereken evren, kötülüklerle, haksızlıklarla, adaletsizliklerle dolu bir evren… Bu da mükem­mel olan yaratıcı ve yaratıcısının izini taşıyıp mükemmellik arzu eden insana aykırı bir durum. O halde mutlak adaletin, mutlak hakkın, mutlak sevginin hakim olduğu bir yer olmalı. Bir öte ol­malı. Öyle ya; biri bu dünyada tam erdemli yaşamaya çalışacak, yoksulları, yetimleri, darda kalanları koruyacak, onlara yardım edecek, daima haktan, hukuktan yana olacak, elindekini, varını yoğunu bu yolda harcayacak hatta ve hatta haksızlığa karşı ol­duğu için baskıcı zalim rejimlerin zindanlarında ömrünü heba edecek belki de ipe gidecek ve yaşamı ölümle son bulacak. Öte yanda diğeri çalacak çırpacak, öldürecek işkence edecek, fuhuş yapacak, adam dolandıracak, ömrünü mazlumu yetimi darda kalmışı ezmekle sömürmekle geçirecek bunun da hayatı ölümle sona erecek.

Böylece ikisi de eşitlenecek, ikisi de aynileşecek ve herşeyi hassas dengede yaratan, bir karıncayı bile besleyip doyuran, kö-türüm tilkinin bile yiyeceğini önüne koyan, her gün şaşmaz bir düzenle güneşi doğudan doğdurup batıdan batıran, her yılı şaş­maz bir düzenle mevsimlere ayırıp mevsimine göre yeryüzünü güzelliklerle donatan, herbiri 200 milyar yıldız sistemi içeren 100 milyar galaksi ile dolu, kimbilir daha nice özellik ve büyük­lük ile donanmış evreni 20 milyar yıldır iki yıldızı dahi çarpıştır­madan yönetecek bir yaratıcı olacak?

Ölüm Ötesi

Ölüm ötesi yaşamın varlığı insanın iç dünyasını ılık bir sıcak­lık duygusuyla doldurur. Yıllar önce kaybettiğiz bir yakınız var. Bir yakınımızı da her an kaybedebiliriz. Ve kendimiz en nihayetin­de ayrılacağız bu üzerinde dolaştığımız yerden… şu gökyüzün­den, çiçeklerden, ağaçlardan, cıvıl cıvıl kuşlardan. Öte yaşam ol­gusu bize bu durumda soğuk bir havada üşüyen bir adama bir şö­mine ateşi kadar sıcak gelir. Kaybettiğimiz ve kaybedeceğimiz ya­kınlarımıza bir gün kavuşuyoruz. Ölüm ebedi bir ayrılık kapısı değil, ayrı bir boyutta, ayrı koşullarda yeniden birleşme, yeniden buluşma kapısı. Artık bir daha ayrılmanın bulunmadığı bir kavuş­ma ölüm. Ve yine soruyoruz;

Ölüm nasıl kavranabilir?

Öteye geçiş nasıl sağlanabilir?

Kuşkusuz ki öte alemle ilgili gerçek ve sağlıklı bilgiyi biz ancak öteye geçtikten sonra anlayacağız ama yine de bu dünya yaşamını terk etmeden bazı emareler görmemiz mümkün. Yalnız burada karşımıza dikilen en büyük handikap bu emareleri algılama tarzımızla ilgili. Kuşkusuz ölüm ötesi varoluş bir gerçek­tir. Fakat bu gerçekliği akıl ve bilim çabalarıyla mutlak anlamda kavramamız en azından bugüne kadarki tecrübelerimizle çok zor­dur. Ölüm ötesi varlığı kavrayabilmemiz için bir şeye sahip olma­mız gerekir ki bu da sezgi denen unsurdur.

Yalanın, dolandırıcılığın, cinayetin, fuhşun, hile ve hurdanın olmadığı bir dünya öte alem.

Çirkinliklerin olmadığı bir yaşam öte yaşam.

Çirkinlikler yok ve ölüm korkusu yok!

Aç mı kalacağız Trafik kazasına ya da bir cinayete kurban mı gideceğiz?

Deprem mi olacak, kanser mi ola­cağız?

Kalp krizi mi geçireceğiz, ekonomik kriz mi yaşayacağız? korkusu yok orada.

Hep sevgi var; nefret, kin yok. Hep gerçek var; yalan yok. Hep doğru var; yanlış yok.

Çünkü ölümle birlikte ölen aslında olumsuz olan her şey. Biz ölümle birlikte varlığımızı sürdürürüz hem de daha canlı, daha etkin, daha özgür bir şekilde.

Biz bu âlemde gerçekliklerin minyatürünü yaşarız. Gerçeklikler gerçek boyutuyla öte yaşamda varlıklarını ortaya çıkaracaklardır.

Bunu nispeten akıl gücümüzle, tam olarak kalp gözümüzle, kesin olarak da ebedi yaşamımızla tespit edebilir, anlayabiliriz. (s.20-37)

HULASA

Şimdi ölümle, hem de kendi ölümümüzle yüzleşme zamanı…

Korkulardan kaçındıkça, onlardan kurtulmamız olası görünmüyor. Hayata gözlerimizi açtığımızda, hiç bilmediğimiz bir dünyaya, kendi tercihimizle olduğu iddia edilemez bir eşya, mekân, zaman, insan ve gereksinimlere göre şekillenen çevre, diğer figüran ve dekorlar ile karşılaşıyoruz; yapayalnız geliyoruz ve ilk ağıtımızı söylüyoruz.

Yıllarımız ilerledikçe, aşina olduğumuz bu dünyadan ayrılma düşüncesi ya da bilmediğimiz başka dünyaya, kim bilir, asıl vatanımıza dönüş vakti geldiğinde ürperiyor, dehşete kapılıyoruz; yine yapayalnız gidiyoruz ve son ağıtımızı arkamızdan belki biri söylüyor. Çünkü gün be gün, bizi son yolculuğa yaklaştıran zamanın akıntısını; bütün ıstırabına, sürekli eziyet eden kıskacına, eskiyen yüzüne rağmen bu kara parçasını ve her yeni gün alnımızda yeni çizikler oluşturan “içindekileri”, kalbimizde onulmaz kırıklıklar oluşturan “bizimkileri”, hasılı “insancıklarımız” ile bu yaşlı dünyayı sevmiş ve ona duyamamıştık! Ve bir gün, bir gece vakti, ölümün pençesini ya da ince dokunuşunu vücudumuzda duyumsadığımız an, “Eylülde ölmek zor ama bu gece, ölmek için güzel!” demekten başka seçeneğimiz olmasa gerek!

Dinin bağlıları, aşkın adamları, bazan “ölümü (de) öldüren rabbe secde” ederek ölüme boyun bükmüşler, bazan ona, düğün gecesi, sevgiliyle bütünleşme “haI”i olarak bir ebedi neşeyle kucaklarını açmışlardır.

Ben diyeyim Babil Kuleleri, siz deyin İkiz Kuleler heybetinde büyütülen benlikleri, “bir avuç toprakla” doyuruveren ölümün ihtişamı, düşünülmeye değer olsa gerek!                                                        (Üzeyir KARADÖL)

Kaynakça
Osman KAYA, [Kitap]. – Ölüm Kitabı, Ark Kitap- Özgü Yayıncılık, İstanbul 2002.


[1] Cenaze yıkayıcı arkadaşlarımdan çok duymuşumdur. Erkek cenazelerde ereksiyon ( penisin içindeki kan damarlarına kan dolması ile birlikte penisin sertleşmesini ifade eden kavramdır) çok olmaktadır.  Bahsedilen konunun geçersiz olmadığını göstermektedir. Ölümle alakalı bir reflex bile olduğu düşünülse de her ereksiyonun cinsel haz ile bir bağıntısı var olduğu kesindir. (İhramcızâde İsmail Hakkı)

[2] Cinsel birleşmede oluşan hallerde zevki bedenin değil ruhunu almasını sağlamak gerekir.  Zamanımızda ponografinin  aşırı oluşu müstehcen görüntülere ve bilgilere kolay ulaşılması ile bu ayıklık (bilinç berraklığı) kaybolmuştur.  Eşi ile birleşmeyi seksî fantazilere çeviren nesillerin bahsedilen yüksek ve ulvî seviye ulaşması düşünülmez.

[3]   Daha geniş bilgi için Bkz. Leben Unt Sterben, İsviçre, 1982 – There is no Death, California, 1977 – Life, Death and Afterdealh. Sandiego, 1980

[4] Postulate: kabulü zorunlu esas ,şart koymak, talep etmek, ispatsız olarak kabul ettirmek, doğru varsaymak, postulat olarak kabul etmek, seçmek

Prof. Dr. Kenan ERZURUMLU BEYEFENDİNİN HATIRALARINDAN


“Normal”, N’ola Ki?

1973 veya 1974 yılı idi. Henüz “Mekteb-i Tıbbiye-yi Aliye-yi Şahane”[1] den mezun olmamıştım. Son stajlarımdan biri olan psikiatri’ye başladım. İlk semineri Özcan Köknel Hoca veriyordu.

İlk tanışmanın hemen ardından, psikiatriye girişi bir soru ile oldu: “Normal nedir? “

Hatırımda kalan, her birimizin kendine göre bir tarif yaptığıdır. Hoca, herkesi dinledikten sonra görüşünü açık­ladı:

“Hepiniz,” dedi; “kendinize göre haklısınız. Ya birbirinize göre?”

Hoca, sohbetine devamla, her insanın kendi dünyasın­da yaşadığını ve değer yargılarının kendince olduğunu anlattıktan sonra, herkesin kendince normal ve doğruları­nın olduğunu söylemişti. Örnek olarak, o zamanların meş­hur bir bilim kadınının, konferansa giderken iki ayağına ayrı renklerde çorap giydiğini ve her çoraba tezat oluştura­cak şekilde farklı renklerden püskül bağladığını anlatmıştı.

Üstün başarılı veya deha olarak tanımlanan kişilerin “doğru” ve “normal” lerinin toplum genelinden farklı olabi­leceğini; hatta bu farklılığın, psikolojik rahatsızlık seviyesi­ne ulaşabileceğini vurgulamıştı. Hatırımda kalan, en son ve en çarpıcı ifadesi ise: “Bu günkü halimden % 10-15 daha şizof­ren olmayı isterdim”olmuştu.

Seminerden çıktığımda, dünyam allak bullaktı. İtiraf edeyim ki, “normal” ve “doğru “nun, kişilere göre değişen bir kavram olduğunu o gün kabul etmiştim.

Hayatım boyunca hep bu ilkeye sadık kaldım. Görüşle­rine katılmasam da, inançlarını sonuna kadar savunan ve mücâdelesini verenlere hep saygı duydum. Basit çıkarları için, dün ak dediğine bu gün kara diyenlerden, yalvaran-yaltaklanan ve yalakalaşanlardan, her zaman uzak durmuş, tiksinmiş ve ürpermişimdir. Para, makam, unvan ve şöhret için şahisyetsizleşenler de elbette aynıdır.

Kabul: Sert bir ifade oldu. Ama gerçek bu!…

Tokatlı Mehmet Efendi’nin şiiri ne kadar çarpıcı değil mi?

“Zelilin kaniim hamâkatine,

 Kulak vermem laf-u liyakatine,

Dünya şahit iken sadakatine,

Kurdu severim de köpeği sevmem.”

(Alçak kişilerin beyinsiz ve ahmak olduklarına inanırım. Bu yüzden de onların ne söylediklerine ne de değerlerine önem veririm. Dünyanın sadakatine şahit olmasına rağmen; köpeği sevmem. Kurdu severim.)

“Adam” olmaksa o bambaşka bir şeydir.

“İnsan” çok değişik şekillerde tanımlanmıştır. “Düşü­nen bir hayvan” diyenlerin yanında, “alet kullanan hayvan” diyenler de vardır. Kanaatimce bu tanımlamaların hiç biri yeterli değildir. İnsanı insan yapan inançları ve idealleridir. İnsanı yücelten de hiçbir karşılık beklemeden inançları ve idealleri için fedakârlıkta bulunarak gayret göstermesidir. Bu açıdan bakıldığında: geçmişin idealistlerini günümüz insanları ile kıyaslamanın, Onlar’a haksızlık olduğunu dü­şünüyorum.

Onlar “insan “dılar. Hele hele zamaneleri gördükten sonra….

İdealistlerin normalliğinden bu kadar bahsettikten son­ra, biraz da bilimsel çalışmalarda ve hekimlikte normal kabulü üzerinde duralım.

Hatırlarım -asistanlık dönemimde-, çok başarılı bir ba­şasistanımız (şu anda kendisi profesördür), eline bisturiyi aldığında, adeta fırtına kesilirdi. İnanılmaz seri ve güzel ameliyatlar yapardı. 70’li yılların sonuna doğru deneysel çalışmalarda 20 dakikada fareler arasında karaciğer nakli yapmıştı. Ameliyatta olmadığı zamanlarda odasına çekilir, okurdu. Bazen de elinde bir ataç teli ve eğe ile saatler bo­yunca uğraştığını görürdük. Aylar sonra ataç telinden -fare ameliyatlarında kullanmak üzere-buldog klampleri[2] yaptı­ğını ve deneysel ameliyatlarında kullandığını gördük. Otuz beş yaş civarında olan bu doktoru o zamanlar pek normal bulmazdık. Sonradan kendisinin “extraordinary”[3] kişiliği olduğunu kabul ettik. Bu gün, onun açtığı yoldan giden meslektaşlarımız karaciğer naklini sıradan bir iş haline ge­tirdiler.

Aynı kıdemde olan bir diğeri, inanılmazdı. Uzun yıllar bekâr kaldı. Sonra evlendi ve iki oğlu oldu. Gecesi-gündüzü hastahânede geçerdi. Sürekli okurdu. Tam güvenilecek bir dost, mükemmel bir cerrahtı. Güzel bir insandı. O yıllarda 45 dakikada “subtotal gastrektomi” [4] yapan üç kişiden biriydi. Solcu idi. Gusül abdestsiz yere basmazdı. Namaz kıldığını görmedim; her Perşembe babasının mezarına giderdi. Ba­şörtülülere karşı idi. Ama -en sıcak aylarda dahi- orucunu kaçırmazdı. Klinikteki lakabı “deli” idi. Profesör oldu. Tür­kiye’de kadavradan böbrek naklini yapan ilk isimlerden biridir. O benim “Uluğ Abim”dir.

Prof. Dr. Süleyman Dırvana: Asistanı olmak şansına eriştiğim en büyük hocamdı. Tam bir İstanbul beyefendisi ve tam bir genel cerrahtı. Asistanlığımın 2. yılında emekli olarak klinikten ayrıldı. Halen Akdeniz sahillerinde yaşı­yor. Kanımca tek eksiği, mesleki birikimini kitap haline getirmemesi oldu. Bir dönemler niyetlendiğini biliyorum. Sonradan ne olduysa oldu, kişisel tecrübelerinden oluşacak kitabını yazmaktan vazgeçti. Türk cerrahîsi için, ciddî bir kayıp oldu. Asistanı olarak çalıştığım sürece, hiçbir gün “Günaydın” demeden; hal-hatır sormadan bir emir verdiğini hatırlamıyorum. Çok terli bir anımda, elim sırtıma sürüşü ve “Önce üzerini değiş” deyişinde, bir babanın evladına duyduğu şefkati hissetmiştim.

Ve Kaya Hoca. Prof. Dr. Kaya Çilingiroğlu. Hocaların Hocası. Onu anlatmak için küçük bir hatıra yeterli olacaktır.

Babası ölen asistanının cenazesine gidip, “Oğlum! Başın sağolsun. Bundan sonra beni ‘baba’ kabul edeceksin. Ne zaman sıkıntın olursa bana geleceksin.” diyecek kadar babacan ve sevgi doluydu. Bir müddet sonra, bir hastanın terlikleri karyolanın yanında düzgün durmadığı için aynı asistanı ağlatacak kadar fırçalamıştı. Mekânı cennet olsun.

Ve Mesut Abi. Prof. Dr. Mesut Parlak. İstanbul Üniversitesi’nin rektörü. Hekimlik sanatı ve insanlığın birleştiği kişilik. Kendi eliyle işe yerleştirdiği stajyer öğrenciyi, hasta­ya bağırdığı için ağlatacak kadar işinde hassas bir yapıya sahipti.

Bu anlattığım olaylar en basitinden örnekler. Çoğaltıla­bilir.

Meslek dışındaki herhangi bir insanın gözüyle bakınca, söz konusu davranışlara tümüyle “normal” demek çok ola­bilir. “Normal bir insan böyle davranmaz.” diyenler de bulu­nabilir. Ama 24 saat hasta ile yatıp kalkan; her hastanın, Azrail’le bir mücâdele olarak görüldüğü ortamı düşünün­ce… Kaldı ki “normal” ne?… Hayır. Hepsi kendilerince nor­maldi. Dahası bizler için, örnek alınacak davranışlardı.

Denebilir ki, bilim adamı olmak için illâ ki böyle mi olmak lâzım. Karşı örnekleri yok mu? Hadi onlara da bir iki örnek vereyim..

Belki de, genel cerrahî alanında Türkiye’nin en çok ki­tap yayınlayan hocasıdır. Makale sayısı da epey vardı. Yıl­da 3 ameliyat yapardı. Onun da 2′si, ölürdü. İsmi ne mi? Hayır isim vermeyeceğim.

Anlı şanlı bazı hocalar. Profesör olmak için gerekli ya­yın sayısını tamamlayamadıklarından, idarede bulunan yandaşlarına, öncelikle kendilerinin profesör olup, atama şartlarının sonra yayınlanmasını sağlamışlardı. Bu konuda adres, isim ve ideoloji araştırmayın lütfen. Hepsi aynıdır. Gençlere iş yaptırıp, basına kendisi yapmış gibi beyanat veren, asistanlarının çalışmasını kendi ismiyle yayınlayan hoca ve yöneticiler de cabası

Siz, bunlardan hangisini “normal” buluyorsunuz? Han­gilerine “bilim adamı” sıfatım yakıştırıyorsunuz?

Konumuz “Normal nedir?” idi. Buraya kadar geldik. Sizce, anlattığım olay ve kişilerden hangisi normal?

Tabiî ki, herkesin ” Normal” kendisine göre. Sorsanız herkes kendine ‘normal’ der. Belki de o kısas’a benziyor: Bütün akıllar satılığa çıkmış; herkes kendininkini beğenip almış. Bu yaşıma kadar, “deliliği, şeref gördük, şan gördük” diyen, sadece Âşık Sefai‘ye şahit oldum.

Bunca yıldan sonra hayat felsefem değişti, gelişti: “in­sanca bir de ideal ve hedef uğrunda kuralları zorlayarak da olsa, görevini yapıyorsan ve başarılı isen, gerisini boş ver. Başarı, her türlü eleştiriye verilecek en iyi cevaptır.” Herkesin aşkı da meşki de kendisine…

Ne demişti Fuzûlî:

“Aşk derdiyle hoşem el çek ilâcımdan tabib,

Kılma derman, kim helakim zehri dermanındadır.”

“Öyle sermestim ki, idrak etmezem, dünya nedür?

Men kimem? Saki olan kimdür? Mey-ü sahba nedür?”

 (Ey tabip, Aşk derdinden memnunum. Bana ilâç verme. Çünkü bana ilâç diye vereceğin şey, beni yok edici zehir olacaktır.)

(Öylesine sarhoşum ki; dünyanın ne olduğunu, benim kim ol­duğumu, şarabın ve kadehin ne olduğunu bilmiyorum.)

Ve Atsız’dan bir beyit:

“Dünya denen mezellete dalsın her isteyen,

Ben ırkımın şeref ve şan taşan kâşanesindeyim.”

(İsteyen her kes dünya denen çöplüğe dalsın; Ben ırkımın şe­ref ve şan dolu köşkündeyim.)

Bir toplantıda Tuncer Hoca (Prof. Dr. Tuncer Karpuzoğlu), “Sizler extraordinary insanlarsınız! Sizler farklı­sınız. Sıradan insanlar değilsiniz.” demişti. Bu sıra dışı dün­yada ve bu sıra dışı insanlar arasında 33 yılımı tamamla­dım. Geriye baktığımda onların bir parçası olduğumu gö­rüyorum. Anıları yazmanın zamanı geldi. Tanrı’nın yarattı­ğı her varlık, ondan bir iz taşırmış. Tanrı’nın yarattığı mah­lûkların en şereflisini çalışma sahası kabul eden; bazen de, benim materyal olduğum, geçmiş yıllardan söz edeceğiz. Bu kitapta, güleceğiniz- ağlayacağınız- kızacağınız veya seveceğiniz -ama çokça sizleri düşünmeye itecek- olayları, sizleri sıkmadan anlatmaya çalışacağım. Cerrahların dün­yasından kesitler sunacağım.

Her ne kadar sürç-ü lisan edersek af fola…(s.13-19)

Asistanlıkta ilk yıllarım:

Başarı, her türlü eleştiriye verilecek en iyi cevaptır.

Hiçbir mazeret onun yerini alamaz.

Besmele çektin mi?

Asistanlıktaki 3. veya 4. ameliyatımdı. Mesut Ağabey (Prof. Dr. Mesut Parlak) ameliyatı yaptıracaktı. Anestezi verildi. Hastayı sildim. Örttüm. Mesut Ağabey geldi. Yı­kandı, giyindi. Karşıma geçti. “Başla” dedi.

Bisturiyi aldım. Cilde dayadım. Tam bastırıp kesecek­tim ki… Elimi tuttu. “Dur.” dedi. Durdum. Bir hata işleme­nin korkusu ve ameliyat heyecanım birbirine karışmıştı. İlk defa bir baş asistanla ameliyata giriyordum. (Bizim zama­nımızda Çapa’nın baş asistanları uzmanlıklarını almış; do­çentliğe hazırlanan kişilerdi.)

Gözlerimin içine bakarak: “Besmele çektin mi?” diye sordu. Ardından açıkladı: “Şu anda, bu hasta ile Tanrı arasın­da, senden ve senin bıçağından başka hiç bir şey yok. Onun için Tanrının adıyla başlaman gerekir. Hele ki, sen inançlı bir insan­sın!”

Heyecandan, besmele çekmeyi unuttuğumu hatırladım. Noksanı tamamladım.

Bir daha, asla noksan bırakmadım.

Cerrahî ve Komplikasyon[5]

İlk ameliyatımı, 29 veya 30 Aralık 1976′da gece yaptım. Yaptıran kişi, Enis Ağabey idi. (Doç. Dr. Enis Yüney-Hâlen Okmeydanı Hastahânesi’nde) Ve ben, henüz kadro alama­mış volenter asistandım. O dönemde TUS[6] yoktu. Her kli­nik, asistanını kendi alırdı. İhtisas yapmak isteyen genç doktorlar, değişik sürelerle gönüllü-maaşsız-kadrosuz asis­tanlık yaparlardı. Bu süre içinde olumlu kanaat hâsıl eder­lerse, kadro boşaldığında kadroya geçerdi. Bu süreler 5-6 ay olabileceği gibi, 3 yıl çalışıp kadro bulamadan ayrılanlar bile olurdu.

Hasta, 35-40 yaşlarında beyaz yüzlü, tombulca bir ka­dındı. Cerrahînin kendi argosunda bir “baba apendisit”[7], vakası idi.

Ameliyatın ertesi günü -henüz 24 saat olmadan-, Şev­ket Hoca (Prof. Dr. Şevket Tuncel), “Canım, hasta taburcu.” dedi. Gerekçesi, acil hastalar için boş yatak bulunmaması idi. İlaçlarını evinde kullanması ve pansumanlara gelmesi tavsiyesi ile hastayı taburcu ettik.

3 veya 4 Ocak’ta Enis Ağabey poliklinikten telefon etti. “Hastan geldi. Problem var. Gel bak.” Gittim; baktım. Ciltaltı süpürasyonu[8] olduğunu gördüm. Pansumanını yaptım. İlaçlarını düzenledim. Ama yıkılmıştım. Şimdilerde olsa hiç ciddîye almayacağımız bu komplikasyon, o gün için- ilk ameliyatımda çıkmış ve benim dünyamı karartmıştı.

Moralim bozuk, eski tabirle süngüm düşmüş halde iş­lerin peşinde koşuştururken. Mesut Abi’nin dikkatini çek­miş; sormuş, öğrenmiş. Koridorda yanından geçerken ça­ğırdı. Sordu: “Nedir bu halin?” Allah selametlik versin; Ka­badayı ruhlu babacan bir adamdır. Cevabım, “Yok bir şey.” oldu.

Üsteledi: ‘”Var bir şey. Şu suratına baksana!” Söyelemek istemedim. “Kem… küm… Yok bir şey.” Kızdı: “Söyle lan, ne oldu?” Söyledim.

Hiç unutmam. Koridorda, telefonun konduğu komidinin üzerine yarı oturur vaziyette idi. Elini omzuma koyup, sarıldı. Bu esnada, yanımızdan geçen, aynı kıdem­deki asistan arkadaşım Yılmaz’ı (Prof. Dr. Yılmaz Büyükuncu) gösterek sordu: “Peki; Yılmazın neşesinde niye bir eksilme yok? “

Ben, aynı durgunlukla cevapladım: “Abi, problemi- sıkın­tısı yok herhalde. Onun için neşeli.”

Hayatımın derslerinden birini, o gün, Mesut Abi’den aldım: “Yılmaz neşeli. Çünkü ameliyat yapmadı. Sen üzgün ve sıkıntılısın. Çünkü ameliyat yaptın. Ameliyat yapmasaydın, se­nin de sıkıntın olmazdı. Çalışan cerrahın komplikasyonu olur. Şunu aklından çıkarma: Sen, buna benzer sıkıntıları hayat boyu yaşayacaksın. Önemli olan, hastanın hayatına bir şey olmasın. Gerisi önemli değil.”

Bu dersin bir benzerini de, Kaya Hoca’dan almıştım. Derdi ki: “Cerrahın iyisi, komplikasyonunu kendi tedavi eden adamdır.”

Hayatım boyu, komplike olmuş hiçbir hastamı başka cerraha bırakmadım. Göndermedim. Asistanlarıma da, se­bebini ve tedavisini bildikleri sürece komplikasyondan korkmamalarını öğrettim.

Ameliyatı yaşamak

Asistanlığımın ilk yılı idi. Yine bir ameliyathanedey­dim. Cerrah, Mesut Ağabey idi. Birinci asistansta kimin olduğunu hatırlamıyorum. İkinci asistansta ben, Mesut Abi’nin hemen sol yanında idim.

Hastayı açtığında, hastalığın çok ilerlemiş olduğunu; hastanın kurtulma ihtimalinin bulunmadığını gördüm. İrkildim ve üzüldüm. Gayrı ihtiyari sesli bir şekilde iç çek­mişim.

Mesut Abi, döndü. Bana baktı. Bilmeden hata yaptığımı sanarak, – işin açıkçası- biraz korktum. Sonra karşısındaki birinci asistana dönerek, benim için:

“Bu çocuğa dikkat edin. İyi bir cerrah olacak. Ameliyatı yaşıyor ve hasta için üzülüyor.” dedi.

Mesut Abi’nin verdiği bu derside asla unutamadım. Her hastayı yakınlarımdan biri olarak görüp kabul etmek, temel ilkem oldu.

Müşahade yırtılmaz!

Başasistanımın, oldukça sinirli bir yapısı vardı. Çabuk parlardı. Buna karşılık, altın gibi bir kalbi vardı. Beni de çok severdi. Ben de kendisini çok sever ve sayardım.

Asistanlığımın ilk altı ayı içerisinde idim. Ameliyat ekibinde bulunduğum bir gün, başasistanımız serviste vizit-kontrole çıkmış. Dosyaları kontrol ederken benim bak­tığım hastalardan birinin dosyasında eksiklik veya hata görmüş. Önce kırmızı kalemle çizmiş. Daha sonra hızını alamamış; müşahade kâğıdını yırtıp atmış. Ancak, davranı­şı, bana özel değildi.

İlk ve son tartışmamızı, o gün yaptık.

Ameliyattan çıktığımda, kıdemliler, başasistanın, müşahadeyi hatalı ve yetersiz bulduğunu bildirerek, hasta müşahade kağıdını yenilememi istediler. Eski müşahade kağıdını sorduğumda, başasistan tarafından önce çizildiği­ni, sonra da yırtılıp atıldığını anlattılar.

Başasistanım yanına giderek, eksiğimi-hatamı sormak istedim. Cevabı: “Bana hesap mı soruyorsun?” oldu.

Eksik veya hatalı olduğum yerleri öğrenmek istediğimi söyledim. Daha da sinirlendi. Bağırmaya başladı. Sinirlenmiştim. Sessiz kalmaktansa üzerine gittim.

“Bakın … Bey!” dedim. Bu hitap, klinikteki genel hava­ya uymayıp, araya mesafe koymanın ifadesi idi. “Ben buraya eğitime geldim. Eksiklerim-hatalarım olacaktır. Bunları bana söylerseniz; anlatırsanız, ikaz ederseniz, düzeltirim. Ama benim yazdığım müşahedeyi- ameliyat raporunu, günlüğü çizerseniz, yırtarsanız… Orada durun. Yazdığım-doldurduğum her belge, benim meslekî onurumu taşır. Onları çizen-yırtan her kişi, benim meslekî onurumu da çizmiş-yırtmış olur. Karşımdaki kim olursa olsun, buna müsaade etmem!”

Başka bir şey demeden ve onun cevap vermesine za­man bırakmadan yanından ayrıldım. Tüm asistanlık sürem boyunca, sadece bir gün mesaiye geç kaldım. Sebebi, aşırı yorgunluğa bağlı olarak, uyuyup kalmamdı. Bir saat gecikmeli olarak servise gittiğimde, ba­şasistanımın (Aynı kişi idi.) beni sorduğunu söylediler. Aceleyle yanına gidip, özür dilemek istedim. Cevabı, “Önemli değil” oldu. “Senin geç kalmayacağını bildiğimden, bir aksilik mi oldu diye meraklandım” diye açıkladı. Sonradan duyduğuma göre, başlangıçtaki tavrım ve söylediklerim hoşuna gitmiş. Bugüne kadar devam eden abi-kardeş ilişkisinin başlangıcı olmuştu. Aradan 32 yıldan sonra karşılıklı sevgi ve saygımız aynen devam etmektedir. (s: 25-30)

Ölüm, ölüm dediğin nedir ki, gülüm?

Doktorluk mesleğinde ölümle karşılaşmak, kaçınılmaz bir olaydır. Hele zaman ilerleyip tecrübe arttıkça, kapınız­dan giren, muayene- ameliyat ettiğiniz hastalar hakkında kafanızda bir takım fikirler oluşur. Genellikle de bu fikirler hastalara hasta sahiplerine açılmaz. Israrla soran hasta sa­hiplerine de gelecekle ilgili düşünceler, yumuşatılarak anla­tılmaya çalışılır. Batılı toplumların, filmlerdeki, “şu kadar ömrün kaldı” lafı, bizim ülkemizde pek kullanılmaz.

Hastalar, hekim gözüyle belirli sınıflara ayrılır. Kurtu­lacaklar, uğraşma gerekenler, riskli hastalar, -biraz rahatsız edici ifadeyle- gözü toprağa bakanlar, hastahâneden çıkması başarı kabul edilenler, haliyle gönderilenler, kaybedilebilecekler, beklenmeyen ölümler ve masada kalanlar. Hekim­leri en çok etkileyen ise, beklenmeyen ölümler ve masada kalanlardır.

Biliyor ve kabul ediyorum ki, bu ifademden birçok meslektaşımız rahatsız olacaktır. Çünkü bu gerçek, tüm hekimlerin bildiği, kabul ettiği, ancak dillendirmekten ka­çındığı durumdur.

Esas anıma geçmeden önce, öğrenciliğimde bir hocam­dan dinlediğim bir ibret dersini size tekrarlamak istiyorum.

1974-1975′te başbakan olan Ord. Prof. Dr. Sadi Irmak, 1969 yılında verdiği, fizyoloji dersinde anlatmıştı.

“Vaktiyle bir padişah hastalanır. Bir türlü iyileşmez. Vezirlerine emir verir: ‘Memalik-i şahanemin en iyi doktorunu tiz bulup getiresüz.’

Vezir en iyi doktor adayı olarak üç kişiyi bulur ve geti­rir. Birincisi içeri alınır. Padişah sorar:

‘Tabip! Elinde şimdiye kadar kaç kişi öldü?’ Tabip, ıkına sıkıla cevap verir:

‘Hünkâ­rım, ben bu ülkenin en iyi doktoruyum. Benim elimde hiç hasta ölmedi. Ölmez.’ Padişah kısa konuşur:

‘Bu, işe yaramaz. Diğe­rini çağırın.’ der.

İkinci tabip gelir. Aynı soru ona da sorulur. Cevabı:

‘Hünkârım, benim elimde şimdiye kadar hiç hastam ölmedi. An­cak, birkaç tane, hastalığının son dönemlerini yaşayan hasta var­dı. Onlar..’ derken, Hünkâr aynı şeyi tekrarlar:

‘Bu gitsin; diğeri gelsin.’

Ve sonuncu tabip gelir. Aynı soru ona da sorulur. He­kim cevaplar:

‘Vallahi Hünkârım!’ der, ‘size sayı veremem. Ancak, her ne zaman ki, mezarlığın yanından geçsem, utancım­dan yüzüm kızarır..’

Hünkâr tedavisini üçüncü hekime yaptırmış.”

Sadi Hoca’nın, 38 yıl önce anlattığı böyle!…

Şüphesiz ki bu anlatılan, abartılıdır. Ancak vurguladığı 2 gerçek değişmez. Doktorlar da pek çok meslek mensubu gibi, hata ve başarısızlıklarını gizleyip; başarılarının abar­tılmasından hoşlanırlar. Komplikasyonlarını da örtmek eğilimindedirler. Halbuki, hekimin tecrübesi, komplikasyonları ve başarısızlıklarıyla artar. Tüm hekimlerin, başarılı oldukları hastaların neredeyse tamamının ismini ve yüzünü çok ender hatırlarken, komplike olan veya kaybettikleri hastalarını asla unutmamalarının sebebi budur. (s. 49-51)

Hepatit mi?

Turhal’a gittiğimin birinci veya ikinci yılı idi. Orada tanıştığım ve babaları ile dostluğum olan genç bir çift mua­yenehaneme geldiler. 18-20 yaşlarında güzel, hanım hanım­cık bir kızımız ve 25 yaş civarında dalyan gibi bir delikanlı olan eşi, biraz da çekinerek içeriye girdiler. Allah için, bir­birlerine yakışıyorlardı. Konuşmaya başladıklarında yeni evli olduklarını söylediler.

Hasta olan kızımız idi. Henüz evleneli bir hafta olması­na karşılık, ciddî bir sarılığı vardı. Evlendikten sonra başla­dığını söylüyorlardı. Muayenede sağ üst kadranda şüpheli bir hassasiyet vardı. “Hepatit” ön tanısı ile tetkike başladım.

Tetkik dediysem, şimdiki gibi, hepatit paneli, seroloji vs anlamayın. Ancak, elle yapılan, kanda ve idrarda bilurubinler, transaminazlar ve alkalen fosfataz araştırma­ları yapabiliyorduk.

Sonuçları, hepatitle uyumlu idi. İstirahat ve destek te­davisine başladım. Bir hafta sonra kontrole çağırdım.

Bir hafta sonra geldiklerinde tabloda değişiklik olma­dığı gibi, sanki daha da ağırlaşmıştı. Birkaç gün servise alarak serum verdim. Vitaminlerle destekledim. Düzelme­sini bekliyordum. Düzelmedi.

Ne yapmalıydım? Olayı bir türlü çözememiştim. Hasta­lık devam ediyordu. Yaptığım tedavi başarısız olmuştu. Daha kötü sonuçlara yol açmamak için, hastayı Ankara’ya sevk ettim.

Yaklaşık 1,5-2 ay sonra, başka bir ortamda hastanın eşi ile karşılaştık. İlk sorum, hastanın durumu oldu. İyileştiği cevabını aldım. Konuşmamız aşağıdaki şekilde seyretti.

-”Ankara’da N….’a ne dediler?” (Hastanın ismi ile sor­muştum)

-”Doktor Beyi Ankara’da profesör E.K.’ya gittik. Tabii ki bi­zim buradan oraya gitmemiz; orada randevu almamız birkaç gün sürdü. Hocaya gittiğimizde tahliller yaptırdı. Hastalığın tama­men geçmiş olduğunu söyledi. Sizin iyi bir tedavi yaptığınızı belirtti.”

-”Sonra ne oldu? Şimdi nasıl?”

-”Doktor Bey! Ankara’dan geldikten birkaç gün sonra aynı hastalık tekrarladı. Yaşlılar büyü olabileceğini söylediler Biz de size gelmedik..”

Meraklanmıştım. Sordum:

-” Eeee… sonra ne yaptınız?”

-”Birini bulduk. Getirdik. Eşiğin altından …………….. [9] buldu, çıkardı. Ondan sonra N…. tamamen rahatladı.”

Söyleyecek hiçbir söz bulamadım. Sustum, kaldım.

İlerleyen aylarda her karşılaşmamızda hastayı sordum. Hep, “İyi” olduğunu söylediler.

Bu olaydan sonra yaklaşık 25 yıl geçti.

N… ve eşi A…. ile hekim-hasta ilişkilerimiz hâlâ devam ediyor. Hatta, bir yıl kadar önce çocuklarının rahatsızlığı için, benden yardım istemişlerdi.  O aileden kimleri muayene ettiğimi, kaçını ameliyat ettiğimi hatırlayamıyorum. 25 yıl sonra bu gün bile, N…..,ın o günkü tahlil sonuçlarını hâlâ milimi milimine unutmadım.

Yılanı çıkarmak

“Tatlı söz yılanı deliğinden, Acı söz insanı dinden çıkarır” diye bir atasözü vardır. Anlatacağım olayda, yılanı deliğin­den değil ama, insanın midesinden nasıl çıkardığımızı (!) anlatacağım.

Yıllar önce, muayenehanemin olduğu günlerden bir gün, orta yaşlı, güneş yanığı, köyden gelen bir bayan hasta ile uğraşmak zorunda kaldım. Hastanın yanında beş-on yakını, – tabiri caizse- bir ordu halinde muayenehaneye geldiler.

Hasta, tarlada uyurken midesine yılan kaçtığını ifade ediyordu. Elini midesinin üzerine koymuş; “Doktor beyim! Aha buramda. Kıvranıp duruyor. İçimi ısırıyor. Hiçbir şey yiyip içemiyorum.” diyordu.

Hastanın yanındaki sahipleri ise, hastanın şikâyetinin yıllardır devam ettiğini, götürdükleri değişik doktorların tümünün hastada bir şey olmadığını belirttiklerini anlatı­yorlardı. Hasta ise önce gittiği doktorların hiçbir şey bilme­diğini iddia ediyordu.

Daha önce çekilmiş, mide-duodenum filmlerine baktı­ğımda, -gerçekten de- hastanın midesinde hiçbir patoloji olmadığını gördüm.

Hastaya, “senin bir şeyin yok” demek, şikâyetlerini hafif­letmeyeceği gibi, onun gözünde benim de bilgisiz doktorla­ra eklenmemden başka sonuç vermeyecekti.

Hasta sahiplerine göz kırparak, “Merak etme bacı. Ben, o yılanı eritir çıkarırım. Sen de rahat edersin.” dedim. Hastayı yatmak üzere hastahâneye gönderdim. Sahiplerinden birini çağırarak, hastada ciddî hiçbir şeyin olmadığını, sorunun psikolojik olduğunu anlattım.

Hasta, 3-4 gün hastahânede yattı. Her gün sabah akşam kalçadan “Almanya’dan getirttiğim ve tesadüfen elimde birkaç tane kalmış olan, yılan eritme iğneleri” nden  (?) vurdurdum. Aslında iğneler, serum fizyolojikten başka bir şey değildi. Açıkçası, tuzlu su idi.

Hastanın şikâyetleri, giderek azaldı. Hatta tamamıyla iyileşti. Ancak endişeli idi. Ben “yılanı erittik” dememe rağ­men, Yılan hala çıkmamıştı. O, gözüyle görmek istiyordu. Son bir iş daha kalmıştı. Onu da «yaptım.

“Bacı” dedim. “Senin yılanı biz erittik. Eridiği için de, çık­tığını fark edememişsindir. O senin büyük abdestinle çıktı, gitti. İnanmazsan, sıcak bir süt kabına eğil. Başına bir örtü koy. Ağzını aç. Süt buharını solu. Bilirsin yılanlar süte dayanamazlar. Eğer midende yılan kalmış olsa ağzından çıkacaktır.”

Söylemem yetmedi. Sütü de getirttim. Başına bir çarşaf örttük. Hasta ise, ağzı açık bir şekilde soludu. Tabii, bizim başarı ile tedavi ile erittiğimiz yılan (?) ağızdan çıkmadı. Ertesi günkü vizitimde hasta yılandan kurtulduğuna tü­müyle inanmıştı. Taburcu ettim.

Yaptığım işten mesleki etik açısından endişeliydim. Hastayı, gerçekte olmayan bir organik hastalığını tedavi ettiğime inandırmıştım. Acaba etik bir hata mı yapmıştım? Öte yandan hastanın yakınlarına tüm gerçekleri anlatmış; hastayı da psikolojik saplantıdan kurtarmıştım. İkinci de­ğerlendirmem daha ağır bastı. O günden beri, – çok seyrek te olsa- psikolojik yakınma ve saplantıları olan bazı hastala­rımı “Alman iğnesi” ile tedavi ettiğim oldu.

Dahası, çok yakın bir zamanda okuduğum makalede, plasebo ile (araştırmanın kontrolü amacı ile bazı hastalara hiçbir bilgi verilmeksizin, tedavi edici değeri olmayan şe­ker- tuz gibi maddeler verilmesi) hastalarda % 50′ye varan iyileşmelerin olduğunu okudum.

Alın yazısı mı?

Bazı olaylar ve hastalıklar vardır ki, tıbbi bilgilerle açıklayamazsınız. Bazıları tesadüf der, bazıları üzerinde dur­maz geçer, bazıları ise alın yazısı- kader der; öyle kabulle­nirler.

Anlatacağım olay da bunlardan biridir.

Turhal’da çalışıyordum. Zile’nin köylerinden birinden traktör kazasına bağlı yaralanma vakası getirilmişti. Anlatı­lanlara göre traktör devrilmiş; sürücüsü altında kalmıştı.

Hastayı muayene ettiğimde, künt karın travması- karın içi kanama, tespit ettim. Karnın sol üst kadranında ağrılar daha fazla idi. Tabiî olarak aklıma dalak yaralanması geldi.

Hemen ameliyata aldım. Gerçekten karın içinde serbest kan (kanama) vardı. Kanı aspire ettim. Kanama yerinin tespiti için dalağı aramaya başladım. Her zamanki yerinde yoktu. Dahası, karaciğerin sol lobu çok hipertrofikti (?).(Büyümüştü (?).

Araştırmaya devam ettiğimde dalağın sağda, karaciğe­rin solda olduğunu gördüm. Dahası tüm iç organlar yer değiştirmişti (Karşı tarafta idi). (Tıb dilinde “situs inversus totalis” olan bu durum binde birden daha düşük oranlarda görü­len bir durumdur. Basit bir akciğer filmi veya EKG dahi tanıyı koydurabilir. Ancak bahsettiğim olay 1984 veya 1985′te olmuştu, hastahânede EKG dahi yoktu. En basit röntgen cihazı olan maki­nemiz de birkaç aydır arızalı idi.)

Hastanın karaciğerinde ciddî yaralanma vardı. Onar­dım. Karnı yıkadım. Karın boşluğuna drenler[10]koyarak ameliyata son verdim.

Ameliyat sonrası dönemde az miktarda safra kaçağı oldu. Tedavi ettik. Yanlış hatırlamıyorsam 10. veya 12. gün taburcu ettim.

Hastayı kurtarmıştım. Ben mutlu idim. Hasta sahipleri mutlu idi. Kısaca herkes durumundan memnundu. Hasta­nın köyünden ve çevresindeki köylerden devamlı hasta geliyordu.

 Aradan yaklaşık 2 ay geçmişti. Hastanın köyünden bir başka hasta gelmişti. Muayene sonrasında, sohbet ediyor­duk. Eski hastamı sordum.

Aldığım cevapla şoke olmuştum: “Doktor Bey, o öldü.”

Gayri ihtiyari dudaklarımdan, “Hayır! Olamaz. Onun, ölecek durumu yoktu.” sözleri döküldü. Bana göre hasta iyi­leşmişti. Taburcu olduktan sonra ciddî bir komplikasyon beklemiyordum.

Hemşehrisi olan hasta bana açıklama yapmak zorunlu­luğu hissetti. “Doktor Bey,” dedi, “Ölümün sizin tedavinizle alakası yok. O, ameliyatınızdan sonra çok iyiydi. Köye döndükten bir müddet sonra, daha önce kaza geçirdiği yerde bir traktör kaza­sı daha geçirdi. Bu sefer traktörün altından çıkaramadık bile.”

Yıkıldım, kaldım. Doktorluksa: içim rahat olmalıydı. Ben işimi yapmıştım. Hem de, o en olumsuz şartlarda en iyi şekilde yapmıştım. Ama mesele, sadece doktorluk değildi. Bir şey vardı. Bir şey olmuştu. Ben onu, doktorluk bilgimle, beynimle, aklımla anlayamıyordum. Sadece inanıyordum.

Giderek daha çok inandım. (s.80-86)

Üç kağıtçılar

Değişik bakış açılarına göre doktorluk, bir bilim dalı, bir meslek, bir sanat, bir zenaat’tir. Ancak kanımca doktor­luk, her şeyden önce bir yaşam biçimidir.

Öyle ki; doktorluk, kendi çocuğu hasta iken başkasının çocuğuna bakabilmek, annesi-babası- eşi ölüm döşeğinde iken, başkalarının hastalarına hayat vermeye çalışabilenle­rin işidir. Bunun içindir ki, doktorluğun ilahi bir sanat ol­duğu söylenegelmiştir.

Ve doktorluk, sadece hukukî değil, en azından 2500 yıl­lık ahlakî kuralları olan bir sahadır. Hatta o kadar ki, ahlâkî kurallar, bilimselliğin önüne bile geçebilir. Nitekim etik kuralları ihlalin cezasının, meslekte acemilik, yetersizlik ve bigisizliğe verilen cezalardan çok daha ağır olmasının an­lamı da budur. Bir hekimin yaptığı hata tartışılabilir. Ancak hiçbir hekimin, ahlâki kuralları, -hiçbir gerekçeyle- çiğneme hakkı yoktur.

Mesleki dayanışma, hekim hatalarının, mümkün oldu­ğunca dillendirilmemesini gerektirir. Ancak, meslekte ahlâ­ki kuralların dışına taşan uygulamalar asla kabul edilemez. Hatta etik kuralları çiğneyen hekimlerin, tabip odalarına bildirilmesi tavsiye edilen bir davranıştır.

Bu gün sizlere meslek hayatımda şahit olduğum üç etik dışı uygulamadan söz edeceğim.

1. Doktor: Adını ilk duyduğumda Suluova’da çalışı­yordu. Bize göre yaşı bir hayli ilerlemişti. Askerlik görevimi yapmaya gittiğimde Kırıkhan’ı çektim. Tesadüfen, O da, Kırıkhan’lı imiş. Benden sonra tayinle oraya geldi.

Kısa bir süre sonra, yaptıkları duyulmaya başladı. Mu­ayenehanesine yerleştirdiği, tekerlekleri çıkarılmış motosik­letle hasta muayene ediyordu. Yöntem basitti. Motosiklet, olduğu yerde farı açılmış vaziyette çalışıyor; doktorumuz farı açıp kapatıyormuş. Hastaya yaptığı açıklama ise, ayna­ya vurduğu imiş. (yani, skopi? yaparmış). Aylarca bu böyle devam etti. Kırsaldan- köylerden gelen hastalar kendileri­nin aynaya tutulduğuna (skopi yapıldığına) inanıyor ve muayene ücretinin yanında “ayna ücreti” de ödüyorlarmış.

  1. Doktor: Pratisyendi. Eşi, eczacı idi. Kültürel seviyesi oldukça düşük bir etnik gruba mensuptu. O yıllarda, ülke­mizde bulunmayan, uzun etkili lokal anestezikleri yurt dışından getirtir; yerli piyasada bulunan kortikosteroidlerle karıştırarak, saçlı deriye, kaşa, göz kapağına, yüze, kulak arkasına, enseye, omuza, kola velhasıl hastanın, “Ağrıyor.” dediği her vücut bölgesinde cilaltına injekte ederdi.
  2. Doktor: İlk tanıdığımda uzman idi. Geldiğinde, mu­ayenehanesinde aynası (akciğer skopisi) vardı. Çalıştığımız bölgede ilk ultrasonu alan da O, oldu. Hastaların karnına düz skopi (Akciğerlerde kullanılan) ile bakıp duodenal ül­ser tanısı koyuyordu. Kafatası ve beyine bile ultrasonografi yapmaya başladı. Ultrasonografi ile kafatası içindeki da­marlarının kireçlenmesi tanısını -ilk ve son kez-, onda gör­düm. Halkın inançlarını istismar etmekte çok iyi (?) idi. Söz konusu hastalıkların uzmanlık sahası ile uzaktan yakından ilişkisi yoktu.

Hatta: “Hele namazımı kılayım.” ifadesi onun sembolü olmuştu. Muayenehanesinde hastalar beklerken kapıyı ara­lık bırakır; veya evde muayeneye gittiğinde, reçeteyi yaz­madan önce “vakti geçirmeyim.” diyerek göstere göstere namaz kılardı. Bölgede saf insanlardan çok geniş destek buldu.

Vatandaşa, O’nun yaptığı uygulamaların, tıpla uyuş­madığını defalarca anlatmamıza rağmen, hastaların büyük çoğunlu bahsettiğim hususlardan dolayı inanmıyorlardı. (s.90-92)

Herkes doktordur!

Sıradan, sokakta gezen her TÜRK İNSANININ ÇOK İYİ YAP­TIĞI ÜÇ İŞ VARDIR: SİYÂSET, TABABET, DİYANET.

Hiçbir işi başaramamış kişilere dahi sorsanız, size da­kikalar içerisinde 50 hükümet kurar ve yıkar. Parti yönetici­lerinden çok ülke sorunlarını çözer. En derin tıbbî konular­da tedaviler önerir. Yapar. Akıl verir. En derin dînî konu­larda, Oflu hocalardan edindiği bilgilerle fetva verir.

Yıllar önce idi. Telefonla, Merzifon’da bulunan Anne­min, mide kanaması geçirdiği haberini verdiler. Merzifon Devlet Hastahânesi’nde kan verilmişti. Daha sonra ambu­lansla, görev yaptığım OMÜ hastahânesine getirildi.

Gerçekten ciddî bir kanaması vardı. Üç-dört ünite transfüzyon daha yaptık. Sür’atle toparladı. Daha sonra yaptığımız araştırmada, komşuları tarafından kendisine “şeker hastalığı” için tavsiye edilen adını bilmediği bir ottan bol miktarda aldığını öğrendim.

Hastahânede iki-üç gün yattı. Daha sonra eve çıkardık.

Aynı gün akşam, evde sohbette iken bana dönerek:

“Kenan” dedi. “…………. otu şeker hastalığına iyi geliyormuş.

Sen de içsene.” Ortak hastalığımız olan diabet için, midesini kanatan otu, annem bana ilâç olarak tavsiye ediyordu.

Dayanamadım, cevabı yapıştırdım: “Ana baksana! Adını bile, daha önceden duymadığım bir otu içmişsin. Miden kanadı. Ölümden güç bela döndün. Şimdi aynı otu, bana tavsiye diyor­sun. Benim midem kanarsa kim kurtaracak?” (s.162-163)

 Öğrenciler ve kıyafetleri

Farklıdır bizim gençler; Daha doğrusu tüm gençler. Duygusaldırlar. Hayat doludurlar. Kendi çizdikleri yolda yürümek isterler. İdealistlikleri ağır basar. Ancak, yolları, inançları, idealleri farklılıklar gösterseler de davranışları birbirlerine çok benzerler.

Pırıl pırıldırlar; sevgiyle donanmışlardır. Samimidirler ve saftırlar. Sevgi ile yaklaşırsanız, gönüllerini açarlar. Sev­gi ve saygılarını kazanırsınız. Eğitim ve yönlendirilmeleri daha kolay olur.

28 Şubat sürecini yaşadığımız günlerde idi. Rektör Os­man Çakır, Dekan Kayhan Özkan, idi. Başörtülü öğrencile­rin derslere alınmaması; dahası, isimlerinin liste halinde dekanlığa bildirilmesi istendi.

Prensiplerime, inançlarıma, hayat görüşüme ters olan bu uygulamayı yerine getirmem mümkün değildi.

Kaldı ki, derslere öğrencileri sokup sokmamak görevi­nin öğretim üyelerinin değil; güvenlik görevlilerinin işi olduğu; öğrencilerin fişlenmesi anlamına gelecek bir liste yapmayacağımı açıkça söyledim. Ben, öğretim üyesiyim. Hoca’yım. Görevim gençleri eğitmektir. Jurnalcilik değil.

Öğrenciler odamda beni ziyarete geldiklerinde ise, “Ulu-l emr”e uymaları gerektiğini; başörtülerini açmalarının daha doğru olacağını, gerekirse peruk takabileceklerini, bu milletin ve devletin kendilerine ihtiyaç duyduğunu anlat­tım. Teşekkür ederek gittiler.

Aradan bir aydan daha fazla zaman geçmişti ki, servis başasistanlarım, asistanlarım grup hâlinde odama geldiler. Başörtülü kız öğrencilerin erkek hastalara bakmak isteme­diklerini; kendilerine bayan hasta verilmesini istediklerini ilettiler.

Aramızda şöyle bir konuşma geçti:

-”Bu öğrenciler, yarın bir gün doktor olup sağlık ocaklarına gitmeyecekler mi? Gittikleri yerde erkek hastalara bakmayacaklar mı?”

-”Evet, Hocam. Elbette bakacaklar!”

-”Diyelim ki, bunların çalıştığı yerden, bizler arabayla geçer­ken, kaza geçirdik. Ellerine düştük. Bize bakmayacaklar mı?”

-”O bakmadıkları hastalar veya hasta sahipleri hem onlara, hem onları yetiştiren hocalarına ‘kalay’ı bassa haksız olurlar mı?” -”Haklısınız, Hocam.”

-”Şimdi servise çıkın. O, ‘erkek hasta bakmayız’ diyen tüm stajyerlere, erkek hasta vereceksiniz. Üstelik bunları idrar sondası takilâcak hastalardan seçin. Sondalarını da onlara taktırın. Bir şey diyecek olan olursa, bana gelsin.”

Dediklerim yapıldı. Hiçbir stajyer ne bana geldi; ne de başka yerde birilerine yakındıklarını duydum.

Aradan epey zaman geçmişti. Servise vizite girdim. Asistanların yanı sıra üç kız stajyerimiz de vizite katıldı. Vizit sonunda, orta salonda hastalarla ilgili bazı şeyler anla­tırken dikkatimi çekti. Üç kızımızın da göbeği -modaya uygun olarak- açıktı. Karşımda duruyorlardı ve üçü de bluzlarını aşağıya çekerek göbeklerini kapatmaya çalışıyor­lardı. Ancak o işi yaparken göğüsleri açılıyordu.

Anlatacağım konu bittiğinde, ekibi topluca kapalı salo­na çektim.

Konuya doktorluk mesleğinin ciddiyetinden, saygınlı­ğının korunması gerektiğinden başladım. Özel hayatlarında farklı davranabileceklerini, ama hastalarla temas hâlinde iken, kıyafetlerine dikkat etmelerini tavsiye ettim.

İçlerinden biri, “Ama Hocam. Bu sıcakta kalın ve kapalı gi­yinmek bunaltıyor….” gibisinden itiraz edecek oldu.

Şakaya vurarak acı bir ders daha verdim: “Bakın doktor hanım.” dedim. “30-40 yaşlarındaki bir erkek hastanın yanına üçünüzün birden gittiğinizi, eğilip muayene ettiğinizi düşünün. Göğüsleriniz- göbekleriniz bu şekilde açıkken, o hastanın tansiyo­nu 20′ye, nabzı 150′ye çıkar. Dahası, o hasta istese de bir daha size doktor gözü ile bakamaz. Siz onun gözünde hekimlik vasfınızı yitirir; sadece kadın olursunuz. Ne dersiniz? Yanılıyor muyum?”

Hiç birinden ses çıkmadı. Sessizce kafalarını önlerine eğdiler. Bir daha da kendilerini, o kıyafetle görmedim.

El böyle sıkılır!

En samimi arkadaşlarımdan birinin eşidir. Ailece görü­şürüz. Kah “yenge”, kah “bacı” diye hitap ettiğim dünya tatlısı bir hanımefendidir.

İnançları gereği, erkeklerle tokalaşmaktan kaçınırdı. Biz de bu özelliğini bildiğimizden zaman zaman kendine yük­lenirdik.

Günlerden bir gün, telefonda, kız kardeşinin kendisini ziyarete geldiğini ve rahatsızlığının bulunduğunu belirterek randevu istedi. Hastahânede randevu verdim.

 Hastahânedeki odamın kapısını tıklattıklarında tesadü­fen eldiven giyiyordum. Sağ elim eldivenli, sol eldiven ise elimde idi. İçeri girdiler. Kız kardeşine elimi uzatarak “Hoşgeldiniz.” dedim. Kendisine elimi uzatırken bir anda aklıma geldi ve elimdeki sol eldiveni kendisine uzatarak, “Yenge, şu eldiveni giy de rahat rahat tokalaşalım” dedim. Gü­lerek eldiveni aldı. Giydi.

Bu olay, hoş bir espri olarak aile toplantılarında anlatı­lır oldu.

Derken bir gün ani rahatsızlığı üzerine bizim eve geldi. Tansiyonunun yükselmesinden şüphelenmişti. Tansiyon aletini takıp, ölçmeye başlayacaktım ki, yine aklıma şeytan­lık geldi. “Yenge” dedim. “Elim kolunuza değdi. Ne olacak şimdi? Abdest tazelemen gerekebilir.”

Cevabı yine gülerek oldu: “Doktorlar insanın kardeşi gi­bidir. Bir şey gerekmez.” (s.170-172)

Sözün bittiği yer

“Ölürse ten ölür; Âşıklar ölesi değil!”

Yunus Emre

Otuz üç yıllık meslek hayatımdan kalan anılar, şüphe­siz ki bunlardan ibaret değil. Anıların bir kısmını yazma­mayı tercih ettim. Bir kısmını, ilgili kişiler aktif hayatta ol­duklarından, bir kısmını da tıbbi nedenlerden dolayı yaza­madım.

Ondokuzmayıs Üniversitesi’nde yaşadığım idâri olay­ları ve öğretim üyelerindeki bazı anıları da daha sonraya bıraktım. Bu kitapta okuduğunuz, bazı öğretim üyeleri ile ilgili anılar, yaşadıklarımın yanında devede kulak dahi de­ğildir, inşallah onları da ayrı bir çalışmada anlatacağım. Dolayısıyla “sözün bittiği yer” başlığı sadece bu kitap için geçerlidir.

Okuduğunuz kitapta, adı ve soyadı verilen kişilerin tamamı gerçektir. Yalnızca adı verilenler ise, değiştirilmiş­tir. Olayları bilenler, söz konusu kişileri tahmin edebilecek­tir.

Yazdıklarım benim anılanındır. Ancak temelde yatan, doktorluk mesleğinin sorunları ve insanlarımızın doktorla­ra bakışıdır.  İnanmayan olabilir ama: doktorlar da insandır. “Parası pul, karısı dul” olsa da insandır.

Umudum, benim bir doktor, bir insan ve bir öğretim üyesi olarak yaşadıklarımdan, bizden sonra gelenlerin, ders çıkarıp, faydalanmalarıdır.

Dileğim o dur ki: Tanrım, hepimizi, hayat ve sıhhatin kıymetini bilenlerden, ölmeden ölenlerden ve dahi öldük­ten sonra ölümsüzlüğe erenlerden eylesin. (s.203-204)

(Her şey için çok teşekkür ederiz.
Allah Teâlâ sizlerden razı olsun. Âmin)

Kaynakça

Prof. Dr. Kenan ERZURUMLU [Kitap]. – El Neştere Değince (Bir Cerrahın Hayatından Kesitler) Ufuk Ötesi Yayınları İstanbul-2008.

İletişim:

İnternet Sitesi:http://www.kenanerzurumlu.com

E-posta: kerzurum@omu.edu.tr


[1] İstanbul Tıp Fakültesi’nin, Osmanlılar döneminde kurulduğu zamanki adı.

[2] Buldog klampleri: Damar ağızlaştırmalarında kullanılan küçük pensler. Günümüzde çok değişik boylarda plastikten yapılma kullan-at tipinde olanları bile var. O yıllar, ülkemizin 70 sente muhtaç olduğu yıllardı.

[3] Sıra dışı- farklı (İngilizce)

[4] Midenin 3/4′ünün çıkarılması

[5] Cerrahiye bağlı, istenmeyen sonuçlar.

[6] Tıpta Uzmanlık Sınavı

[7] Ciddi kriz geçirmiş, henüz perfore olmamış ama peritonit bulgularını veren hastalar için kullanılan deyim.

[8] Yara iltihaplanması.

[9] Büyü araçları

[10] Birikebilecek kan veya sıvıları dışarı alabilmek için lastik boru yerleştirmek.

“AVRUPA BİRLİĞİ” HİKÂYESİNİN GERÇEKTE NE OLDUĞUNU BİLMEK İSTEYENLERE


BİR KÜLTÜRÜN DİĞERİNE KATILMASI

Bir milletin, tam katılma ile diğer bir millet tarafından oluşturulan kültüre tam olarak katılması mümkün müdür?

Tabii ki, diğer bir milletin kültürünün öyle bir düzeyde benimsenmesini kastediyoruz ki, bundan sonra bu kültür, onu benimseyen milletin kendi kültürüne dönüşmekte ve söz konusu millet içinde, ödünç alınan kültürün milletinin gösterdi­ği gelişime paralel olarak gelişmektedir. Dolayısıyla, mevzubahis kültürü inşa eden ile onu ödünç alan, tek bir kültürel bütün için­de erimektedir.

Bu şekilde sorulan soruya cevap vermek için, elbette, haya­tın ve kültürün gelişim yasalarını bilmek gerekir. Yeri gelmişken, Avrupa bilimi, bu alanda hiçbir şey bilmemektedir; egosantrik[1] (ben merkezli) önyargı neticesinde tüm Avrupalı evrimci bilimlerin takındığı yanlış tutumu benimseyen sosyoloji bilimi, henüz ne objektif bilimsel metotları ne de itibar edilebilir çıkarımları işleyip hazırlayabilmiştir. Dolayısıyla hâlâ simya ilmi­nin gelişme düzeyinde bulunmaktadır. Metot konusunda sosyo­lojinin kullanması gereken bir takım doğru bakış açıları ve sosyal olguların mekaniği veya dinamiğinin temel anlamı hususunda bir kısım güvenilir görüşler, bazı Avrupalı sosyologların eserlerin­de bölük pörçük şekilde bulunabilir. Fakat bu sosyologlar, hiçbir zaman kendi metodolojilerinin prensiplerini sonuna dek savunamamakta ve mutlaka “beşeriyet”in gelişimine ilişkin egosant­rik genellemelere yönelmektedirler. Bu alelacele -ve genellikle yanlış olan- genellemeler yapma tutkusu, “beşeriyet”, “gelişme”, “ilkellik” gibi temel anlayışların yanlışlığından kaynaklanmakta­dır. Sözkonusu tutku, bütün sosyologlarda mevcuttur ve bilhassa sosyologların çıkarımlarından yararlanmayı zorlaştırmaktadır. Maalesef nispeten daha az tanınan ve Avrupa’da yanlış değer­lendirilen Avrupalı büyük sosyolog, Fransız bilim adamı Gabriel de Tarde [2]sosyal süreçlerin tabiatı ve sosyolojinin yöntemleriyle ilgili ileri sürdüğü genel görüşlerinde belki de gerçeğe diğerle­rinden daha çok yaklaşmıştır. Ama genelleme tutkusu ve sosyal hayatın unsurlarını belirledikten hemen sonra “beşeriyet”in tüm evrimsel tablosunu verme arzusu, bu keskin zekalı araştırmacıyı da etkisi altına almıştır. Dahası, tüm Avrupalılar gibi egosantrik önyargılarla beslenen bu araştırmacı, milletlerin ve kültürlerin eşitliği ve nitel olarak kıyaslanamayacağı noktai nazarını savunamamakta; “beşeriyet”i, münferit kesimleri bir evrim merdive­ninde doğrusal olarak yerleşen bir bütün dışında tasavvur ede­memekte ve nihayet “evrensel” veya “evrensel gelişim” gibi anla­yışlarla ilişkisini kesememektedir. Böylelikle, Tarde’ın sosyolojik öğretisinin birtakım önemli hususlarını genelde paylaşmamıza rağmen, onun teorisinde oldukça önemli bazı düzeltmeler yap­arak….bütün bir milletin, diğer bir millet tarafından oluştu­rulmuş kültüre tam katılımının mümkün olamayacağını kabul etmek gerektiğini anlamış bulunmaktayız.

Neticede, çeşitli milletlerin bir millet tarafından inşa edilen bir kültüre katılımı değil, birçok kültürün sentezi, yani eklektizm (Seçmecilik) söz konusudur. Bu arada milli kültürlerin, mevcudiyetlerini millet kitlelerinde devam ettirmeleri ve gelişmeleri, hükümranlığının sonuna işaret etmektedir.

….

Yabancı kültüre katılım ile kültürlerin karışımının birbirine eşdeğer tutulmaması gerektiğini göstermektedir. Genel bir kural olarak şu söylenebilir: Antropolojik (insanın ve insanlığın) karışımın olmadığı durumda kültürlerin yalnız karışımı sözkonusu olabilir. Katılım ise, aksine sadece antropolojik karışımın olduğu durumlarda mümkündür.

Böylece, yukarıda sorulan cevap

“BİR MİLLETİN, DİĞER BİR MİLLET TARAFINDAN OLUŞTURULAN KÜLTÜRE TAM OLARAK KATILMASI, HER İKİ MİLLET ANTROPOLOJİK OLARAK KARIŞMAKSIZIN, MÜMKÜN MÜ?” sorusu­na olumsuz cevap vermek zorundayız.

AVRUPAİ ŞOVENİZM (aşırı milliyetçilik)  VE KOZMOPOLİTİZMİN BENZER OLUŞU

Milliyetçilik meselesinde Avrupalıların takınabileceği tavırlar oldukça çoktur, fakat bunların tamamı iki aşırı uç -bir taraftan şo­venizm,[3] diğer taraftan kozmopolitizm-[4] arasında konumlanmak­tadır. Her türlü milliyetçilik, şovenizm ve kozmopolitizm unsur­larının bir tür sentezi, bu iki karşıt ucun uzlaştırılması çabasıdır.

Şüphe yok ki, bir Avrupalı için şovenizm ve kozmopolitizm, temelde birbirinden farklı bakış açılarından oluşan bir karşıtlık demektir. Bununla beraber, konunun bu şekilde ortaya konul­masını kabul etmek mümkün değildir. Şovenizm ve kozmopoli­tizm arasında prensipte bir farklılığın olmadığını, bunların aynı olgunun iki değişik boyutu, iki aşaması olduğunu tespit etmek için bunları daha dikkatle gözden geçirmek gerekir.

Şovenist, sadece kendi milletinin dünyada en iyi millet olduğu şeklindeki bir önkabulden hareket etmektedir. Onun milleti ta­rafından meydana getirilen kültür, diğer kültürlerden daha iyi, daha gelişmiştir. Diğer milletlere öncülük etme ve onlara hükmet­me ancak bu milletin hakkıdır ve tüm diğer milletlerin onun inan­cını, dilini ve kültürünü kabul ederek onunla kaynaşıp birleşme­leri gerekmektedir. Büyük milletin bu nihai zaferine giden yolda duran her türlü engel, güç vasıtasıyla silinip yok edilmelidir. İşte şovenist böyle düşünmekte ve tabii ki, buna göre de hareket et­mektedir.

Kozmopolit ise, milletler arasındaki farklılıkları reddetmekte­dir. Şayet bu tür farklılıklar mevcut ise, bunlar ortadan kaldırıl­malıdır. Ona göre, medeni beşeriyet biricik olmalı ve tek bir kül­türe sahip olmalıdır. Gayri medeni milletler de, bu kültürü kabul etmeli, ona katılmalı ve medeni milletler ailesine dahil olarak on­larla birlikte dünyanın yegane gelişme yolunda adımlamalıdırlar. İşte bu medeniyet, uğruna milli vasıfların feda edilmesi gereken en yüksek nimettir.

Bu formülasyonda şovenizm ve kozmopolitizm gerçekten bir­birinden kesin surette ayrışmaktadır. Birincisinde tek bir etnografik-antropolojik türün, ikincisinde ise etnografya-üstü beşeriyet kültürünün hâkim olduğu ön kabulünden hareket edilmektedir.

Fakat Avrupalı kozmopolitlerin “medeniyet” ve “medeni be­şeriyet” terimlerinin muhtevasını nasıl doldurduklarına bakalım. Onlar “medeniyet” ile Avrupa’nın Roma-Germen milletlerinin or­tak çabaları ile üretilen bir kültürü; medeni milletlerle da her şey­den önce yine aynı Roma-Germenleri, sonra ise Avrupa kültürü­nü benimsemiş olan diğer milletleri kastetmektedirler.

Böylece, görüyoruz ki, kozmopolitlerin görüşünce dünyada diğer tüm kültürleri ortadan kaldırarak egemen olması gereken kültür, belli bir etnografık-antropolojik birimin kültürüdür. Bu, bir şovenistin egemenliğini arzu ettiği birimin de ta kendisidir. Prensipte burada hiçbir ayrım bulunmuyor. Gerçekte, Avrupalı milletlerin her birinin milli, etnografık-antropolojik ve linguistik (Dilbilim) birliği, sadece görecelidir. Bu milletlerin her biri, kendi diyalektik kültürel ve antropolojik özelliklerine sahip, ama birbiriyle akra­balık ve ortak tarih (ki bu, herkes için bir tür ortak kültürel de­ğerler birikimi oluşturmuştur) bağlarıyla ilişkili olan daha küçük farklı etnik grupların birleşmesinden ibarettir. Dolayısıyla, kendi milletini yaratılışın şahikası ve mümkün olan tüm mükemmellikle­rin yegane taşıyıcısı olarak gören şovenist, aslında bütün bu etnik birimler grubunun savunucusu durumundadır. Dahası şovenist, öteki milletlerin milli fizyonomilerini kaybederek kendi milletiyle birleşmesini arzulamaktadır, öteki milletlerin bu tür davranışta bulunmuş olan tüm temsilcileri, kendi milli benliklerini yitirmiş ve şovenistin milletinin dilini, inancını ve kültürünü benimsemiş­lerdir; şoven, bunlara kendi insanları gibi yaklaşacak, kendi kül­türüne bu kişilerce yapılan katkılara -tabii ki, ancak şoveniste sempatik gelen ruhun bunlar tarafından benimsenmesi ve önceki milli psikolojilerinden tamamen uzaklaşmaları durumunda- öv­güler dizecektir.

Şovenistler, hâkim milletin kültürü içinde asimile olmuş bu tür başka kökenden gelenlere -bilhassa onların eklem­lenmeleri çok da uzak olmayan bir zamanda gerçekleşmişse- şüp­he ile yaklaşmaktadırlar; ama hiçbir şovenist prensipte onları reddetmemektedir. Hatta Avrupalı şovenistler arasında kökenleri itibariyle, üstünlüğünü hararetle savundukları hâkim milleta men­sup olmadıkları, soyadları ve antropolojik alametleriyle belli olan, azımsanamayacak sayıda insanın mevcut olduğunu biliyoruz.

Şimdi ise Avrupalı bir kozmopolitin durumuna bakarsak, te­melde bunun bir şovenistten ayrışmadığını göreceğiz. Onun en üstün addettiği ve onun fikrince, içinde öteki tüm kültürlerin eriyip silinmesi gereken o “medeniyet” ve o kültür, akrabalık ve ortak tarih bağı ile bağlı birkaç millet için müşterek olan belli kültürel değerler birikiminden teşekkül etmektedir. Şovenistin kendi milletine mensup olan etnik grupların hususi özelliklerin­den sarfınazar etmesi gibi, kozmopolit de Roma-Germen milletlerinin münferit kültürel vasıflarını dışlamakta ve onların ortak kültür birikimine dâhil olan unsurlarını benimsemektedir. Koz­mopolit de, Roma-Germen olmayan ama Roma-Germen mede­niyetinin ruhuna karşıt olan her şeyi kendi kültüründen çıkaran ve kendi milli fizyonomilerini Germenlerin genel fizyonomisi lehine değiştirerek onların medeniyetini tamamen benimseyen­lerin kültürel değerlerini gerçeklik olarak kabul etmektedir; tıp­kı bir şovenistin, hâkim milletin kültürü içinde büsbütün asimile olabilmeyi başaran farklı etnik kökenden olanları ve yabancıları “kendinden” addetmesi gibi! Hatta bir kozmopolitin şovenlere ve genel olarak münferit Roma-Germen milletlerinin kültürlerini ayırt eden prensiplere karşı duyduğu düşmanlık da şovenistlerin dünya görüşleri ile paralellik arz etmektedir. İşte tam da şovenler, milletin muhtelif kesimlerinden neşet eden ayrılıkçı teşebbüslerin her türlüsüne karşı her zaman düşmanca bir tutum sergilemekte­dirler. Onlar, milletin birliğini bozabilecek tüm bu yerel özellikleri silmeye, üstünü örtmeye çalışmaktadırlar.

Böylece, şovenler ve kozmopolitler arasındaki paralelliğin tam olduğu görülmektedir. Aslında bu, onların mensup oldukları etnografık-antropolojik birimin kültüründeki iki eşdeğer yakla­şımdır. Burada fark sadece şudur: Şoven, kozmopolite nazaran daha dar bir etnik grubu dikkate almaktadır; ama tabii ki şoven burada yine de pek türdeş olmayan bir grubu kastetmekte, koz­mopolit de belli bir etnik grubu ele almaktadır.

Dolayısıyla burada mahiyet değil, derece farkı sözkonusudur.

Avrupa kozmopolitizmini değerlendirirken her zaman şunu hatırlamak gerekir: “Beşeriyet”, “evrensel medeniyet” ve benze­ri kelimeler son derece yanlış ifadelerdir ve bunların arkasında belirli etnografik anlayışlar gizlidir. AVRUPA KÜLTÜRÜ TAM OLARAK TÜM BEŞERİYETİN KÜLTÜRÜ DEMEK DEĞİLDİR. Bu, belli bir etnik gru­bun tarihinin ürünüdür. Çeşitli oranda Roma kültürünün etki­sine maruz kalan ve kendi aralarında kuvvetli bir şekilde birbi­rine karışan Germen ve Kelt kabileleri, kendi milli kültürlerinin ve Roma kültürünün unsurlarından belli bir ortak hayat tarzı meydana getirmişlerdi. Onlar, müşterek etnografik ve coğrafi ko­şullar sayesinde uzun süre ortak bir hayat sürmüşlerdir. Sürekli irtibatlı oluşları nedeniyle günlük hayatlarında ve geçmişlerinde müşterek unsurlar o kadar çoktu ki, Roma-Germen birliği duy­gusu daima onların bilinçaltında yaşamıştı. Zamanla onlarda, diğer birçok milletlerda olduğu gibi, kendi kültürlerinin kaynakla­rını öğrenme hususunda şiddetli bir arzu belirdi. Onların Roma ve Grek kültürü eserleri ile karşılaşması, milletler-üstü, dünya medeniyeti fikrini -ki bu fikir, Grek-Roma kültürüne has idi- su yüzüne çıkardı. Bu düşüncenin de yine etnografik-coğrafi fak­törler üzerine temellendiğini biliyoruz. Roma’da “tüm dünya” ile elbette ki, ancak orbis terrarum  (Latince) “Yer küresi” anlaşılmakta idi. Yani Akde­niz havzasında mukim veya bu denize doğru yönelen, birbiriyle sürekli temaslar sayesinde ortak birçok kültürel değeri meydana getiren ve nihayet Grek ve Roma kolonizasyonunun törpüleyerek aynılaştıran etkisi ve Roma askeri gücünün yardımıyla birleştiri­len milletler kastedilmekteydi. Her şeye rağmen, antik kozmopolit düşünceler, Avrupa’daki eğitimin temelleri haline geldi. Bilinçal­tında Roma-Germen birliği duygusunun verimli ortamına düşen bu fikirler, Avrupa “kozmopolitizm”i olarak adlandırılan, aslında daha doğru isimlendirilirse, Roma-Germen şovenizminin teorik temellerini meydana getirdi.

Bunlar işte Avrupalı kozmopolit teorilerin gerçek tarihi esas­larıdır.

KOZMOPOLİTİZMİN PSİKOLOJİK TEMELİ İSE, ŞOVENLİĞİN TEMELİ İLE AYNIDIR. Bu, bilinçaltındaki önyargının, özel psikolojinin bir çeşitlenmesidir. Bunu da, en doğru şekilde, egosantrizm olarak adlandırabiliriz. Açıkça ifade edilen bir egosantrik psikolojiye sa­hip birisi, gayriihtiyari olarak kendisini kainatın merkezi, yaratı­lışın şahikası, tüm canlıların en iyisi, en mükemmeli addetmek­tedir. İki canlıdan kendisine daha çok benzeyen ve daha yakın olan daha iyi; kendisinden daha uzakta olan ise daha kötüdür. Bu yüzden, sözkonusu kişinin mensup olduğu doğal canlılar grubu, o kişi tarafından en mükemmel olarak kabul edilmektedir. Onun ailesi, soyu, kavmi, milleti ve ırkı bunlara benzer diğerlerinin tü­münden daha iyidir. Aynı şekilde onun ait olduğu tür, yani insan türü, diğer tüm memeli türlerinden daha mükemmel; memeli­ler diğer omurgalı hayvanlardan, hayvanlar bitkilerden, organik dünya ise organik olmayan dünyadan daha mükemmeldir. Her­kes bu tür psikoloji ile şu veya bu ölçüde maluldür, ilmin kendisi de bundan tam olarak kurtulamamıştır ve ilmin egosantrik ön­yargılardan kurtulma uğrunda elde ettiği her türlü kazanım çok büyük zorluklarla başarılmaktadır.

Egosantrik psikoloji, oldukça fazla insanın dünya görüşüne nüfuz etmektedir. Bundan tamamen kurtulmak çok az kişiye na­sip olmaktadır. Fakat bunun aşırı dışavurumları kolaylıkla fark edilmektedir. Bunların saçma olduğu açıktır ve bu yüzdendir ki, genellikle kınama, protesto veya alay konusu olmaktadırlar. Her­kesten akıllı, herkesten iyi ve her özelliğinin iyi olduğuna emin olan bir kişi, çevredekiler tarafından alayla karşılanır, şayet bu kişi davranışlarında agresif ise, hak ettiği tepkiyi de alır. Kendi üyelerinin tümünün dâhi, akıllı ve güzel olduğuna safça kani ol­muş aileler, onlarla ilgili eğlenceli fıkralar anlatan kendi tanıdıklarınca genellikle gülünç duruma düşürülürler.

Egosantrizmin bu tür aşırı tezahürleri, nadiren görülmekte ve çoğunlukla tepki ile karşılanmaktadır. Egosantrizm daha geniş bir gruba yayıldığında ise, durum farklılaşmaktadır. Burada ona karşı bir tepki yine söz­konusu olsa da, böyle bir egosantrizmi kırmak daha zordur. Çoğu zaman problem, egosantrik haletiruhiyedeki iki grubun mücade­lesine yol açmaktadır ki, burada galip gelen yine kendi kanaatin­de kalmaktadır. Bu, örneğin, sınıf veya sosyal mücadeleler esna­sında mevzubahis olmaktadır. Aristokrasiyi deviren burjuvazi de, kendi sınıfının diğerlerinden üstün olduğu noktasında, alaşağı ettiği aristokrasi kadar kendinden emindir. Burjuvazi ile müca­dele eden proletarya da, kendini seçkin bir zümre olarak ve millet içindeki bütün sınıflardan daha üstün görmektedir. Bununla be­raber, buradaki egosantrizm ne de olsa belirgindir ve daha bilinç­li, daha “geniş” zihniyete sahip insanlar ekseriya bu önyargıların üzerine çıkmayı başarırlar. Etnik gruplar sözkonusu olduğunda ise bu tür peşin hükümlerden kurtulmak daha da zorlaşmakta­dır. Burada insanlar, egosantrik önyargıların gerçek muhtevası­nı anlama hususunda hiç de eşit ölçüde hassas davranmıyorlar. Pan-Germenci birçok Prusyalı, diğer tüm Almanların önünde Prusya milletini yücelten soydaşlarını kınamakta ve onların “sözde vatanseverliklerini4 gülünç ve sığ bulmaktadır. Bununla bera­ber, Alman soyunun genellikle en zirve nokta ve beşeriyetin en seçkin kesimi olduğu düşüncesi onlarda hiçbir şüphe doğurma-makta ve onlar kozmopolitizm olarak isimlendirilen olguya, yani Roma-Germen şovenliği düzeyine de yükselememektedirler. Ama kozmopolit Prusyalılar, Pan-Germenci yurttaşlarına aynı şekilde öfkelenmekte, onların eğilimini sığ şovenlik olarak yaf­talamakta, fakat kendilerinin de -tabii ki Almancı değil, Roma-Germenci- şovenist olduklarını fark etmemektedirler. Böylece, burada mesele, sadece sözkonusu hassasiyetin derecesindedir: Birisi şovenizmin egosantrik temelini biraz daha kuvvetli, diğeri ise biraz daha zayıf hissetmektedir. Her halükarda, Avrupalıların bu konudaki hassasiyetleri oldukça görecelidir. Kozmopolitizm olarak isimlendirilen olgunun, yani Roma-Germen şovenizminin ötesine ise nadiren geçilebilmektedir. “Barbar” olarak adlandı­rılanların kültürü ile Roma-Germenlerin kültürünü eşdeğer kabul eden Avrupalıların varlığına gelince, biz bu tür Avrupalıların mevcudiyetinden hiç haberdar olmadık, öyle görünüyor ki, bun­lar hiç var olmadılar.

****

Elbette ki burada mesele, kelimelerin hipnozunda düğümlen­mektedir.

Yukarıda kaydedildiği gibi, Roma-Germenler bu konuda ken­dilerinden her zaman o kadar naif derecede emindiler ki, sadece onlar kendilerini “beşeriyet”; kendi kültürlerini “evrensel mede­niyet” ve nihayet kendi şovenliklerini de “kozmopolitizm” olarak adlandırmaktaydılar. Onlar, sözkonusu terminoloji ile tüm bu kavramların temelinde yatan etnografik muhtevayı maskelemeyi başarmışlardı. Roma-Germenler, kendi ürettikleri maddi kültür ürünlerini (askeri teçhizat ürünleri ve ulaşım için gereken me­kanik aletler) -ki bunlar daha ziyade evrensel nitelendirilebile­cek türdendir- öteki milletlere aktarırken, bunlarla birlikte kendi “evrensel” düşüncelerini de araya sokuşturmakta ve bu ürünleri, mevzubahis fikirlerin etnografik mahiyetini titiz bir biçimde ört­bas edecek şekilde sunmaktadırlar.

Böylece, Avrupa kozmopolitizmi olarak adlandırılan olgunun Roma-Germen olmayan milletler arasında yayılması, tam bir yanlış anlaşılmadır. Roma-Germen şovenistlerinin propagandasına ken­dini kaptıranlar “beşeriyet”, “evrensellik”, “medeniyet”, “evrensel ilerleme” vs. ifadelerle yanılgıya düşürülmüşlerdir. Tüm bunlar kelime anlamıyla anlaşılmıştır, halbuki aslında bunların arka pla­nında belirli ve oldukça dar etnografik anlayışlar saklanmaktadır.

Roma-Germenler tarafından aldatılan Roma-Germen olma­yan milletlerin entelektüellerinin, kendi hatalarını anlamaları; ev­rensel medeniyet adıyla onlara sunulan kültürün, aslında sadece Roma ve Germen milletlerinin belli bir etnik grubunun kültürü ol­duğunu kavramaları gerekir. Bu kavrayış, kuşkusuz, onların ken­di milletlerinin kültürüne bakışlarını önemli ölçüde değiştirmeli ve onları, “evrensel” (gerçekte ise Roma-Germen, yani yabancı) kisvesiyle birtakım idealler uğruna kendi milletine yabancı bir kültü­rü empoze etmeye ve kendi milletinin milli özgünlüğünün kökünü kazımaya çabalamalarının doğru bir şey olup olmadığı üzerinde düşünmeye zorlamalıdır. Onlar bu sorunu, Roma-Germenlerin “medeni beşeriyet” olma iddialarını yetkin ve mantıki bir şekilde inceledikten sonra ancak çözebilirler. Roma-Germen kültürünü kabul edip etmeme ise, yalnız aşağıdaki bir takım soruların ce­vaplanmasından sonra mümkün olabilir:

SORULAR

1)  Roma-Germen kültürünün, yeryüzünde bir zamanlar mevcut olmuş veya şu anda yaşayan tüm diğer kültürlerden daha mütekâmil olduğu objektif olarak kanıtlanabilir mi?

2)  Bir milletin, diğer bir millet tarafından inşa edilmiş olan kültüre tam olarak katılması, bu milletlerin birbirleriyle antropolojik birleşmesi olmaksızın mümkün müdür?

3) Avrupa kültürüne katılım (şayet böyle bir katılım mümkün ise), hayır mıdır, şer midir?

Avrupa kozmopolitizminin anlamını, Roma-Germen şoveniz­mi olarak idrak eden herkes, bu soruları sormak ve şu veya bu şe­kilde cevaplamakla yükümlüdür. Ve tüm bu suallere yalnız olum­lu yanıt verildiği takdirde topyekûn Avrupalılaşma gerekli ve arzu edilen bir şey olarak kabul edilebilir. Olumsuz cevap durumunda ise, Avrupalılaşmanın reddedilmesi gerekir ve sonra hemen ora­cıkta şu yeni sorular sorulmalıdır:

4) Topyekûn Avrupalılaşma kaçınılmaz mıdır?

5) Bu sürecin olumsuz sonuçlan ile nasıl mücadele edilmelidir?

AVRUPALILAŞMANIN YIKICI SONUÇLARI

“Avrupa (Birliğine) kültürüne katılım (şayet böyle bir katılım mümkün ise), hayır mı­dır, şer midir?”

Şimdi artık şu iki hususu biliyoruz: Birincisi, Roma-Germen kültürü diğer her­hangi bir kültürden hiçbir yönden objektif olarak daha üstün ve gelişkin değildir; ikincisi, başka bir millet tarafından oluşturulan kültüre katılma yalnız bu milletle antropolojik karışım şartlarında mümkündür. Buradan sanki yukarıda sorduğumuz sorumuzun ancak Roma-Germenlerle antropolojik olarak birleşen milletlere teşmil edildiği sonucu çıkmaktadır. Fakat dikkatlice bakıldığın­da, sorumuzun bu milletler için tamamen anlamsız olduğu gö­rülmektedir. Aslında antropolojik karışımın başlaması anından itibaren sözkonusu millet, tam manasıyla bir Roma-Germen ol­mayan millet olma durumundan çıkmaktadır. Bu millet için Roma-Germen kültürü, onun Roma-Germenlerle antropolojik karışı­mından önceki kültürü gibi bir anlamda kendi öz kültürü haline gelecektir. Sözkonusu milletin, kendisine aynı düzeyde yakın olan bu iki kültürden birisini seçmesi gerekir, öbür yandan biliyoruz ki, Roma-Germen kültürü diğerlerinden hiçbir bakımdan daha mükemmel değildir. Aslına bakılır ise, diğerlerinden hiç aşağı da değildir. Dolayısıyla, sözkonusu millet için genellikle bu kültürü kabul etmek veya etmemek arasında bir fark yoktur; tabii ki, bu kültürü kabul ettiği halde bile kalıtım bakımından saf Roma-Ger-menlerden yine de farklılaşacaktır. Ama mevzubahis millet, Roma-Germen kültüründen farklı bir diğer kültürü kabul ettiğinde de bu yeni kültüre tam olarak uygun olan bir kalıtıma sahip olmaya­caktır çünkü onun damarlarında kısmen Roma-Germen kanı da akmaktadır. Böylelikle, Roma-Germenlerle antropolojik olarak karışmış milletler sözkonusu olduğunda Avrupalılaşmanın arzu edilir veya edilmez oluşu konusu tüm şiddetini ve tüm anlamını yitirmektedir. ANTROPOLOJİK AÇIDAN ROMA-GERMENLERLE KARIŞMA­YAN HERHANGİ BİR MİLLET İSE, ÖNCEKİ AÇIKLAMALARDA GÖRÜLDÜĞÜ GİBİ, TAM OLARAK AVRUPALILAŞAMAZ, YANİ TAM ANLAMIYLA ROMA-GERMEN KÜLTÜRÜNE (Avrupa Birliğine) KATILAMAZ.

Fakat şunu da biliyoruz ki, bu gayrimümkün duruma rağmen, sözkonusu milletlerden pek çoğu tüm güçleriyle böyle bir katılı­ma gayret etmekte ve Avrupalılaşmaya çalışmaktadırlar. İşte sorumuz da bu tür milletleri ilgilendirmektedir: Avrupalılaşmaya yönelik gayretlerin sonuçlarını izah etmeye ve bu sonuçların söz­konusu millet için hayırlı veya arzu edilir bir şey olup olmadığını belirlemeye çalışmalıyız.

Yukarıda bir milletin, diğer bir millet tarafından oluşturulan kül­türe tam olarak katılımının mümkün değildir.

Bir takım sebeplerden do­layı Avrupalılaşan millet, belli bir zaman diliminde Avrupa kültürü­nün diğer milletleri tarafından kabul edilebilir bulunan ancak çok az miktarda kültür değeri oluşturmayı başarabilecektir. Söz konusu Avrupalılaşmakta olan milletin bunları da kabul etmesi gerekmektedir. Böylelikle, bu millet dışarıya verdiğin­den daha fazlasını dışarıdan alacak, onun kültürel ithalatı her za­man kültürel ihracatından yüksek olacaktır ve bu durum da onu doğuştan Roma-Germen olanlara bağımlı hale getirecektir. Bu olgunun olumsuz sonuçları, Avrupalılaşan milletin hayatı­nın her aşamasında kendini göstermektedir. Milletin parçalara ayrılması, sınıf mücadelesinin şiddetlenmesini doğurmakta ve toplumda sınıflar arası geçişi zorlaştırmaktadır. Avrupalılaşan milletin parçalarının bu dağınıklığı, her tür yenilik ve “buluşlar”ın yayılmasına mani olmakta ve milletin bütün kesimlerinin kültür üretiminde işbirliği yapmasını engellemektedir. Kısacası, Avru­palılaşan milleti kaçınılmaz olarak zayıflatan ve onu, doğuştan Ro­ma-Germen olanlara kıyasla son derece elverişsiz duruma sokan şartlar oluşmaktadır.

İşte, Avrupalılaşan milletin sosyal hayatı ve kültür gelişimi, doğma büyüme Roma-Germen olanların hiç bil­medikleri zorluklarla kuşatılmıştır.

MİLLET TEDRİCEN KENDİSİNİN ÖZGÜN VE MİLLİ OLAN HER ŞEYİNİ HOR GÖRMEYE ALIŞMAKTADIR. Tüm bunlara yukarıda bahsedilen milli bünyenin parçalara ayrılması ve bu bünyenin sözkonusu münfe­rit parçaları arasında -yekpare bir kültür ve ortak bir dilin olma­masından kaynaklanan- zayıflayan sosyal ilişkiler de eklenir ise, Avrupalılaşan bir millette yurtseverliğin her zaman fevkalade zayıf kalacağı açıktır. Böyle bir millette yurtseverlik ve milli gurura sahip olma, yalnız bazı bireylere has bir şeydir; ulusun kendi varlığını idraki ise, büyük ölçüde yöneticilerin ve yönetici siyasi çevrelerin tutkularına indirgenmektedir.

Bu özgüven yokluğu, elbette ki, varoluş mücadelesinde de bü­yük bir eksikliktir, özel hayatta daima şunu gözlemlemek müm­kündür: Özgüveni olmayanlar, kendisine az değer verenler ve kendini aşağılamaya alışkın olanlar kendi davranışlarında karar­sız olmakta ve yeterli direnç gösterememekte, diğerlerine kendi­sine zarar vermeye imkan tanımakta ve nihayet daha kararlı ve özgüveni daha fazla -gerçi çoğu defa yeteneği çok daha az- olan­ların tam otoritesi altına girmektedirler. Yurtseverliği düşük ve milli gurur duygusu az gelişmiş milletler da tamamen aynı şekilde hayatta güçlü yurtseverlik veya milli bilince sahip milletlerin önün­de geri çekilmektedir. Bu nedenledir ki, yukarıda söylenenlerden hareketle, Avrupalılaşan milletler da doğma büyüme Roma-Ger­menlere büyük ölçüde bağımlı bir konumda bulunmaktadırlar.

Bütün bu olumsuz sonuçlar, Avrupalılaşma olgusuna bağlıdır. Avrupalılaşma düzeyinin bu tabloda herhangi bir rolü yoktur. Bi­liyoruz ki nesiller değiştikçe, yerli kültürün eski unsurları gittikçe daha geri planda kalmaktadır. Böylece zaman ilerledikçe AVRU­PALILAŞMAYA CAN ATAN MİLLETİN NİHAİ KERTEDE TAM OLARAK AVRUPALI­LAŞMASI, YANİ SIRF ROMA-GERMEN KÖKENLİ UNSURLARDAN MÜTEŞEKKİL BİR KÜLTÜRÜ BENİMSEMESİ GEREKİR. Bu süreç, son derece uzun olup özellikle Avrupalılaşan milletin farklı kesimlerinde ve farklı sosyal gruplarında eşit olmayan düzeyde seyretmektedir. Hatta bu sü­reç büsbütün tamamlandığında dahi kalıtım aracılığıyla devredi­len milli psikolojinin kökü silinemeyen eğilimleri Avrupalılaşan millette yine de daima mevcut olacaktır. Roma-Germenlerin doğuştan elde ettikleri psişiğin unsurlarından farklı olan bu eğilim­ler, her şeye rağmen, bir yandan sözkonusu milletin kültür alanın­da verimli çalışmasına mani olacak, diğer yandan ise doğuştan Roma-Germen olanların ürettiği yeni kültürel değerlerin başa­rılı ve hızlı bir şekilde benimsenmesini engelleyecektir. Böylece, tüm parçalarının uzun ve meşakkatli bir süreçte kültürel yönden tedricen törpülenerek aynılaştırılması ve milli kültür bakiyesinin kökünün kazınması nedeniyle zaten kendi gelişiminde geç kalan bu millet, Avrupalılaşmada en azami seviyeye çıktığında bile, Ro­ma-Germenlerle yine de eşit şartlarda bulunamayacak ve “geri kalma”ya devam edecektir. Avrupalılaşmaya başladığı andan itibaren sözkonusu milletin kaçınılmaz bir şekilde Roma-Germen­lerle zorunlu kültürel alışveriş ve iletişim çizgisine girmesi, bu milletin “geri kalmışlığı”nı meşum bir yasaya dönüştürmektedir.

Ama bu “yasa”ya boyun eğilemez. “Geri kalmış” durumuna direnmeyen milletler, hızla komşu veya daha uzakta bulunan bir Roma-Germen milletin kurbanı haline gelmekte; “medeni milletler ailesi”nin geri kalmış bu üyesi önce ekonomik, daha sonra siyasi bağımsızlıktan mahrum edilmekte ve bütün cevherleri çıkarılıp “etnografya malzemesi”ne dönüştürülerek utanmaksızın sömü­rülmektedir. Fakat ebedi geri kalma yasası ile mücadele etmeyi arzu edenleri de bundan daha iyi bir kader beklemiyor. “Geri kalmış” Avrupalılaşan millet, yabancı tehdidinden korunmak ama­cıyla kendi askeri ve sınai teknolojisini Roma-Germenler ile en azından aynı seviyede tutmak zorundadır. Lakin Avrupalılaşan milletin bu alanda, doğuştan Roma-Germen olanlar gibi aynı hız­da üretimde bulunmaya, yukarıda belirtilen nedenlerden dolayı, gücü yetmemekte ve esas itibariyle bu alandaki faaliyeti diğerle­rinin “buluşlar”ını benimseme ve taklit etme ile sınırlı kalmak­tadır. Bununla birlikte onun geri kalmışlığı, teknik sahada bile devam etmektedir.

İşte geri kalmışlığın böylesi hissedilişinin asıl kötü yanı, bunların gayrimuntazam oluşunda yatmaktadır. Geri kalmışlığın böylesi düzensiz hissedilişinin sonuçlarını bertaraf etmek de an­cak bu türden düzensiz tarihi sıçramalarla mümkündür. Roma-Germenlere ayak uydurma imkânı olmayan ve tedricen onlardan geri kalan AVRUPALILAŞMAKTA OLAN MİLLET, ZAMAN ZAMAN BELLİ DÜZEY­DE UZUN SIÇRAMALAR YAPARAK ONLARA YETİŞMEYE ÇALIŞMAKTADIR. BU SIÇRAMALAR, TARİHİ GELİŞİMİN TÜM İŞLEYİŞİNİ BOZMAKTADIR. Roma-Germenlerin tedricen ve çok uzun zaman diliminde geçtiği yolu sözkonusu milletin kısa zamanda kat etmesi gerekir. Ve bu millet, pek çok tarihi aşamayı atlama ve Roma-Germenlerde “sürek­lilik arz eden bir düzine tarihi değişimler”in sonucunda oluşan durumu hemen ex abruptd “hazırlık yapılmadan” inşa etme zorunda kalmaktadır. Bu sıçramalı “gelişme”nin neticeleri gerçekten korkunçtur. Her bir sıçrayışı kaçınılmaz olarak zahiri bir (Avrupai bakış açısına göre) durgunluk dönemi izlemektedir ki burada kültürü düzene sok­mak, hayatın belli alanlarında mevzubahis sıçrayışla elde edi­len neticeleri kültürün diğer unsurları ile uyumlu hale getirmek gerekir. Bu “durgunluk” dönemi boyunca milletin yine daha fazla geri kaldığı açıktır. Avrupalılaşan milletlerin tarihi de bu kısa süren hızlı “gelişme” dönemleri ile kısmen uzun erimli olan “durağan” dönemlerin sürekli nöbet değiştirmesinden ibarettir. Tarihi ge­lişimin sürekliliğini ve bütünlüğünü bozan bu tarihi sıçrayışlar, Avrupalılaşan millette zaten zayıf gelişen geleneği de tahrip et­mektedir. Halbuki süreklilik arz eden gelenek, normal bir geliş­menin olmazsa olmaz koşullarından biridir. Geçici bir süreliğine “Avrupai medeniyet seviyesi”nin elde edildiği görüntüsünü veren mevzubahis atlama ve sıçramalar, yukarıda belirtilen tüm neden­lerden dolayı, sözkonusu milleti kelimenin gerçek anlamında ileri götürememektedir. Sıçramalarla giden gelişme, zaten Avrupalı­laşma olgusu gereğince aşırı yüklenilmiş olan milli güçleri daha fazla tüketmektedir. Çok daha hızlı yürüyen yol arkadaşına ye­tişmeye can atan ve bu maksatla periyodik sıçramalara başvuran insan örneğinde olduğu gibi, bu tür bir gelişme yoluna giren AV­RUPALILAŞAN MİLLET DA BENZERİ ŞEKİLDE KENDİ MİLLİ ENERJİSİNİ BEYHUDE YERE HARCAYARAK KAÇINILMAZ ŞEKİLDE YOK OLACAKTIR. Ve bütün bun­lar, özgüvenin ve hatta bizzat Avrupalılaşma olgusuyla çoktandır yıkılmış olan milli birliği pekiştiren duygunun olmamasındandır.

Demek ki, Avrupalılaşmanın neticeleri o kadar ağır ve kor­kunçtur ki, onu hayır değil, şer saymalıyız.

TOPYEKÛN AVRUPALILAŞMAYA KARŞI NASIL MÜCADELE ETMELİ?

Topyekûn Avrupalılaşmanın bu dehşet veren mukadder olu­şu ile nasıl mücadele edilmelidir?

İlk bakışta bu mücadele, Roma-Germenlere karşı tüm milletlerin isyanı ile mümkün olacağa benzemekte. Şayet beşeriyet, Roma-Germenlerin bahsetmeyi sevdiği beşeriyet değil de, çoğunlukla Slav, Çin, Hint, Arap, Zenci ve diğer milletlerden -ki bunların tümü, derilerinin rengine bakıl­maksızın Roma-Germenlerin ağır sömürüsü altında inlemekte ve kendi milli güçlerini Avrupa fabrikalarının taleplerini karşılamak amacıyla hammadde çıkarmaya harcamaktadır- oluşan gerçek beşeriyet olsaydı ve tüm bu beşeriyet sömürgecilere, yani Roma-Germenlere karşı mücadelede birleşseydi, er ya da geç nefret bo­yunduruğunu kırmayı ve bu yağmacıları ve onların kültürlerini yeryüzünden silmeyi başarabileceği düşünülebilirdi. Ama böyle bir başkaldırıyı nasıl örgütlemeli, yoksa bu bir ham hayal mi? Bu plana dikkatlice bakıldığında, bunun uygulanamaz olduğu açık bir şekilde belli olacaktır ve eğer bu yol, topyekûn Avrupalılaşma­ya karşı yegane mücadele vasıtası ise, o halde sözkonusu müca­dele tek kelimeyle imkansızdır.

Fakat durum bu kadar da ümitsiz değildir. Yukarıda topyekûn Avrupalılaşmayı kaçınılmaz kılan başlıca unsurlardan birinin, Roma-Germen kültürünün tamamına nüfuz eden egosantrizm olduğundan bahsetmiştik. Roma-Germenlerin kendi kültürleri­nin bu meşum kusurunu kendilerinin ıslah edeceklerini ummak, tabii ki, imkansızdır. Fakat Roma-Germen olmayan Avrupalıla­şan milletler, Avrupa kültürünü benimserken bundan egosant­rizmi pekala arındırabilirler. Bunu başarabilirlerse, o halde Ro­ma-Germen kültürünün münferit unsurlarının benimsenmesi, yukarıda bahsettiğimiz olumsuz sonuçları haiz olmayacak ve yalnız sözkonusu milletlerin milli kültürlerini zenginleştirecektir. Gerçekten de, Avrupa kültürü ile temas eden mevzubahis milletler, kendilerini bu kültürün her unsurunda bir tür mutlak üstünlük ve mükemmellik görmeye mecbur eden önyargılardan arınmış olacaklardır. O halde ne pahasına olursa olsun tüm bu kültürü benimsemeye ve Avrupa kültürü uğruna kendi yerel kültürünü yok etmeye gerek kalmayacaktır. Nihayet, kendilerine az gelişmiş ve gelişimleri durmuş bir insan türünün temsilcileri olarak bak­mak için de bir sebep bulunmayacaktır. Onlar, Roma-Germen kültürünü olası kültürlerden yalnız biri olarak kabul edip bundan kendilerine anlaşılır ve uygun olan unsurları alacak ve daha son­ra bunları kendi milli ilgi ve ihtiyaçlarına uygun şekilde istedikleri gibi değiştirecekler; hem de bu değişiklikleri Roma-Germenlerin egosantrik bakış açıları ile nasıl değerlendireceklerini hiç hesaba katmaksızın yapacaklardır.

Böyle bir gidişatın aslında oldukça tasavvur edilebilir ve mümkün olduğuna şüphe yok. Bunun mümkün oluşu aleyhi­ne tarihi vakalardan referans vermeye de gerek yok. Gerçekten tarih bize, şimdiye dek Avrupalılaşan milletlerden hiçbirinin Ro­ma-Germen kültürüne karşı böylesi aklıselim bir bakış açısına sahip olamadığını öğretmektedir. Avrupa kültürünü benimseyen birçok millet, başlangıçta ondan yalnız en gerekli olanları almayı planlıyordu. Ama kendi gelişimlerinin daha sonraki aşamaların­da onların tamamı Roma-Germen hipnozuna tedricen kapılmış ve başlangıçtaki niyetlerini unutarak ve Avrupa medeniyetine tam katılımı kendilerine ideal edinerek bir seçim yapmadan her şeyi benimsemeye başlamışlardı. I. Petro, iktidara gelişinin ilk yıllarında “Almanlar”danyalnız askeri teknolojiyi ve gemicilik teknolojisini benimsemeyi istemekte idi; fakat kendisini yavaş yavaş bu benimseme sürecine kaptırarak asıl amaçla doğrudan hiçbir ilişkisi olmayan pek çok lüzumsuz şeyi benimsedi. Yine de o, Rusya’nın Avrupa’dan kendine gereken her şeyi alarak er veya geç ona sırtını dönmesi ve kendi kültürünü -sürekli “Batıya yönelmeksizin”- bağımsız olarak geliştirmesi gerektiğini itiraf et­mekten de geri durmuyordu. Ama Petro, kendisine layık olan ha­lefler bırakmadan dünyasını değişti. Rusya açısından on sekizinci yüzyıl, başından sonuna dek Avrupa’nın yakışık almayan bayağı bir taklitçiliği ile geçmiştir. Bu asrın sonunda Rus toplumunun üst kesimlerindeki zihinler artık Roma-Germenlerin önyargıları ile beslenmekteydi. On dokuzuncu yüzyılın tamamı ile yirmin­ci yüzyılın başlangıcı Rus hayatının bütünüyle Avrupalılaşması ile geçmişti ki burada da Rusya, “sıçramalı gelişme” nin yukarıda bahsettiğimiz yöntemlerini benimsemişti. Aynı tarih, gözlerimi­zin önünde Japonya’da tekrarlanmaya hazırlanmaktadır. Japon­ya da başlangıçta Roma-Germenlerden ancak askeri teknolojiyi ve gemicilik teknolojisini almayı istemekte idi. Ama taklit etme çabalarında tedricen daha fazla ileriye gitmiştir. Dolayısıyla şu anda Japon toplumunun “eğitimli” kesiminin önemli kısmı Ro­ma-Germenlerin düşünüş tarzını benimsemiştir. Şimdiye dek Japonya’daki Avrupalılaşmanın, sıhhatli bir milli gurur içgüdüsü ve tarihi geleneklere bağlılık sayesinde hafifletilmiş olduğu doğru­dur. Ama kimse Japonların bu konumu ne kadar daha muhafaza edebileceklerini bilmiyor.

Yine de önerdiğimiz çözümün henüz tarihi bir örneğinin bu­lunmadığını kabul etsek dahi, buradan sözkonusu çözümün imkânsız olduğu sonucu çıkmaz. Tüm mesele, egosantrik önyargıla­ra dayanan AVRUPA KOZMOPOLİTİZMİNİN VE DİĞER AVRUPAİ TEORİLERİN GERÇEK MAHİYETİNİN HÂLÂ ÜSTÜ ÖRTÜLÜ KALMASIDIR. Roma-Germen­lerin egosantrik psikolojilerinin dayanıksızlığını idrak edemeyen Avrupalılaşan milletlerin entelektüelleri, yani bu milletlerin bir par­çası olup Roma-Germen manevi kültürünü en geniş şekilde kabul edenler, günümüze dek Avrupa kültürünün sözkonusu alandaki sonuçları ile mücadele etmeyi becerememiş ve yolları üzerinde­ki tehlikeleri sezmeksizin Roma-Germen ideologların peşinden safdillikle yürümüşlerdir. Tüm bu tablo, sözkonusu entelektüeller olaya bilinçli olarak baktıklarında ve Avrupa medeniyetine objek­tif eleştiri ile yaklaştıklarında temelden değişecektir.

Böylece bu alandaki çalışmanın tüm ağırlık merkezi, Avrupa­lılaşan milletlerin entelektüellerinin psikolojik alanına yöneltilme­lidir. Bu psikoloji, baştan sona değişmelidir. Entelektüeller, Ro­ma-Germenler tarafından gözlerine çekilen perdeyi kaldırmalı ve Roma-Germen ideolojisinin aldatmacasından kurtulmalıdırlar. Onlar, aşağıdaki hususları oldukça net, kat’i ve kesin bir şekilde idrak etmelidirler:

Onlar günümüze dek aldatılmışlardır. Avrupa kültürü mutlak bir şey değildir, tüm beşeriyetin kül­türü değildir; sadece ortak bir tarihe sahip sınırlı ve belli bir etnik veya etnografik gruba dahil olan milletlerin ürettiği bir şeydir.

Avrupa kültürü, yalnız sözkonusu belli milletler grubu için zo­runludur.

Avrupa kültürü, hiçbir yönden mükemmel değildir; başka bir etnografik grup tarafından inşa edilen diğer herhangi bir kültürden “üstün” değildir, çünkü “üstün” ve “aşağı” kültür ve milletler bulunmamaktadır, yalnız belirli düzeyde birbirine benzeyen kültür ve milletler mevcuttur. – Bu nedenle, Roma-Germen kültürünün inşasına katılmayan milletlerin bu kültürü benimsemeleri, mutlak iyi olmayıp her­hangi mutlak bir tinsel gücü de haiz değildir. Roma-Germen kültürünün (genel olarak herhangi diğer bir kültürün) tam ve organik bir biçimde benimsenmesi, yani gelecekte de bu kültürü, onu inşa eden milletlerle aynı seviye­de üretebilme imkanı veren bir benimseme, Roma-Germen­lerle antropolojik karışım ve hatta sözkonusu milletin Roma-Germenler tarafından antropolojik olarak yutulması halinde ancak mümkündür.

Bu tür bir antropolojik karışım olmadan kültürün tam be­nimsenmesi yalnız sahte bir görüntüdür ki burada da kültü­rün “dinamik” değil, ancak “statik” hali benimsenmektedir. Yani muasır Avrupa medeniyeti seviyesini benimseyen bir millet, daha sonra bunu geliştiremez konuma düşmektedir. Ve bu kültür unsurlarının yenilenmesi halinde bunların yeniden Roma-Germenlerden alınması gereklidir. Sözkonusu millet, bu şartlarda bağımsız kültürel üretim yap­maktan tamamen vazgeçmek, Avrupa’dan yansıyan ışıkla yaşamak ve devamlı Roma-Germenleri taklit eden bir may­muna dönüşmek zorunda kalmaktadır. Bunların sonucunda bahsi geçen millet daima Roma-Germenlerden “geri kalacaktır”, yani onların kültürel gelişimlerinin farklı aşamalarını her zaman belli bir gecikme ile benimseye­cek ve taklit edecektir. Dolayısıyla doğuştan “Avrupalı” olan­lara kıyasla elverişsiz konumda bulunacak, onlara maddi ve manevi yönden bağımlı hale gelecektir. Böylelikle;

AVRUPALILAŞMA, (Avrupa Birliği)  ROMA-GERMEN OLMAYAN BÜTÜN MİLLETLER İÇİN MUTLAK BİR ŞERDİR.

Öyleyse, bu kötülüğe karşı bütün imkânlarla mücadele edi­lebilir ve edilmelidir. Tüm bunları zahiren değil, içeriden anlamak lazımdır; yalnız anlamak değil, derinden hisset­mek, yaşamak ve acısını duymak gerekir. Gerçek, herhangi bir abartıya mahal vermeksizin ve temizlenmesi gereken o büyük yalanın kalıntılarından arındırılarak tüm çıplaklığıyla gözler önüne serilmelidir. Burada herhangi bir uzlaşmanın imkânsız oluşunun, açık ve belirgin hale getirilmesi gerekir: Mücadeleyse mücadele.

Tüm bunlar, yukarıda söylediğimiz gibi, Roma-Germen olma­yan milletlerin entelektüellerinin psikolojisinde tam bir dönüşü­mü, bir devrimi gerektirir. Bu dönüşümün başlıca mahiyeti, daha önce mutlak görülen bir anlayışın -Avrupa “medeniyeti”nin ni­metleri- göreceli sayılmasıdır. Bu, sert bir radikallikle hayata ge­çirilmelidir. Bunu yapmak zordur, hem de çok zor; bununla be­raber, mutlak zorunludur.

Roma-Germen olmayan milletlerin entelektüellerinin bilincin­deki dönüşüm, topyekûn Avrupalılaşma olayında kaçınılmaz ola­rak bir kırılma olacaktır. Çünkü asıl bu ENTELEKTÜELLER ŞİMDİYE DEK AVRUPALILAŞMANIN KILAVUZLUĞUNU YAPMIŞLARDIR. KOZMOPOLİTİZME VE [AVRUPAİ] “MEDENİYETİN NİMETLERİ”NE KANİ OLAN VE KENDİ MİLLETİNİN “AZGELİŞMİŞ” VE “HAREKETSİZ” OLUŞUNA HAYIFLANAN BU ENTE­LEKTÜELLER, SÖZKONUSU MİLLETİN ASIRLAR BOYUNCA TEŞEKKÜL ETMİŞ OLAN KENDİNE MÜNHASIR ÖZEL KÜLTÜRÜNÜN TEMELLERİNİ ZORLA YIKMAK SU­RETİYLE ONU AVRUPA KÜLTÜRÜYLE BİRLEŞTİRMEYE ÇALIŞMIŞLARDIR.

Avru­palılaşan milletlerin entelektüelleri, bu yönde daha da ileri gitmiş ve yalnız kendi milletini değil, komşularını da Avrupa kültürüne çekmekle meşgul olmuşlardır. Böylece onlar Roma-Germenlerin başlıca ajanları haline gelmişlerdir. Eğer şimdi bunlar, Avrupalı­laşmanın mutlak kötü, kozmopolitizmin ise küstah bir aldatmaca olduğunu anlayıp derinden idrak ederlerse, Roma-Germenlere yardım etmekten vazgeçecekler ve [Avrupai] “medeniyet”in mu­zaffer yürüyüşü durdurulacaktır: Artık Avrupalılaşan milletlerin desteği olmadan Roma-Germenler tek başlarına tüm dünya milletlerini manevi yönden köleleştirmeye kabil olamayacaklar. Çünkü hatalarını anlayan Avrupalılaşan milletlerin entelektüelleri, artık Roma-Germenlere yalnız yardım etmeyi durdurmayacak, aynı zamanda [Avrupai] “medeniyetin nimetleri”nin gerçek mahiyeti­ni diğer milletlere da açıklamak suretiyle Roma-Germenlere engel olmaya çalışacaklar.

Dünya milletlerini [Avrupai] “medeniyetin nimetleri” hipno­zundan ve manevi kölelikten kurtarmak gibi büyük ve zorlu bir işte, Avrupalılaşma yoluna girmiş veya girmeye niyetlenen Roma-Germen olmayan tüm milletlerin entelektüelleri dostça ve elbirli­ğiyle hareket etmelidir. Meselenin özünü ise, bir an bile gözden kaçırmamak gerekir. MÜNFERİT MİLLİYETÇİLİKLER VEYA PANSLAVİZM VE DİĞER “PANİZMLER” GİBİ KISMİ ÇÖZÜMLER İLE OYALANMAMAK LAZIM. Bunlar yalnız işin aslını müphem hale getirmektedir. Daima ve kat’i bir şekilde şunu hatırlamak gerekir:

Slavların Germenlere veya Turanilerin Arilere karşı koyması problemin gerçek çözü­mü değildir; gerçek karşı durma tektir ve şu iki cephe arasında olmalıdır:

Roma-Germenler ve dünyanın tüm diğer milletleri, yani Avrupa ve beşeriyet.

NOT: Yazıda kısaltmalar yapılmıştır. GÜNÜMÜZ SİYASÎ MESELELERİNDE İLERİ GÖRÜŞ SAHİP OLMAK İSTEYENLERİN ALINTI YAPTIĞIMIZ KİTABI OKUMALARINI TAVSİYE EDERİM.

KİTABIN ORJİNALİ: Evropa i Chelovechestvo, Sofya: Rossiisko-Bolgarskoe Knigoizdatel’stvo, 1920

 

Kaynakça

Nikolay S. Trubetskoy trc: Vügar İmanov [Kitap]. – Avrupa ve Beşeriyet-Küre Yayınları/İstanbul-Şubat 2012.

NİKOLAY SERGEYEVİC TRUBETSKOY

(1890-1938), Moskova Üniversitesi’nde tarih, edebiyat felsefe ve mukayeseli dilbilim eğitimi aldı. Aynı üniversitede akademik çalışmalarına devam eden Trubetskoy, 1917 Ekim Devrimi akabinde Sofya Üni­versitesi Mukayeseli Dilbilim Bölümü’nde (1920-1922) ve Viyana Üniversitesi Slav Dilleri Bölümü’nde (1922-1938) çalıştı. Yapısalcı Prag Dil Ekolü’nün kurucuların­dan olan Trubetskoy’un çalışmaları ara­sında edebiyat, kültür ve dilbilim konulu 150′den fazla makalenin yanısıra Nasledie Chingiskhana [Cengiz Han'ın mirası] (1925), K Probleme Russkogo Samopoznaniia [Rus ben-idraki] (1927), Grundzüge der Phonologie [Fonolojinin temelleri] (1939) adlı eserleri bulunmak­tadır. Dünyaca ünlü filolog Trubetskoy, 1920*li yıllarda Rus muhacir çevrelerde etkin olan Avrasyacılık akımının kurucu babasıdır.


[1] Egosantrik:  benci, ben merkezci, sadece kendini merkez alan

[2] Gabriel de Tarde: Ömrünün son on yılında taşradan Paris’e taşındıktan sonra yayınlarını artıran ve başkentteki etkili okullarda kriminoloji, sosyoloji ve felsefe dersleri vermekle meşhurlaşan, ama ölümünden sonra unutulan Gabriel de Tarde (1843-1904), Batı sosyolojisinde subjektif-psikolojik ekolün banilerinden sayılmaktadır. Les Lois de L’imitation (1890), La Criminalite Comparâe (1890), Monadologie et Sociologie (1893), Logique Sociale (1895), Eludes de Psychologie Sociale (1898), Les transfor-mations du pouvoir{1899), La Psychologie Ûconomique (1902-1903) gibi eserlere imza atmıştır. Ekonomik Psikoloji; Monadoloji ve Sosyoloji ve Geleceğin Tarihinden Alıntılar son yıllarda Türkçeye kazandırılan eserlerindendir.

[3] Şovenizm;  yaygın olarak aşırı milliyetçilik anlamında kullanılır. En geniş anlamıyla şovenizm, herhangi bir gruba olan aşırı, nedene dayanmaksızın oluşan bağlılıktır; sıklıkla karşı gruba olan nefret ve kötü niyet duygularını da bebaberinde getirir. Bu kavramın isim babası Nicolas Chauvin’dir. Napoleon’un ordusunda asker olan bu Fransız, 17 kez yaralandı ve yine de Fransa için savaşmaya devam etti. Kendisini ülkesi uğruna feda etmekten kaçınmayan Napoleon un askeri Chauvin i model alan saldırgan vatanseverlik için şovenizm denilmeye başlandı.

[4] Kozmopolit: Çeşitli uluslardan kimseleri barındıran, içinde bulunduran:

kozmopolitan, dünya vatandaşı, ulusal özelliğini yitirmiş kimse

SIRR-I MEKTÛM-U MAHTÛM (Üzeri Mühürlenmiş Gizli Sırlar)


بســـم الله الرحمن الرحيم

الحمد لله رب العالمين والصلاة والسلام على رسولنا محمد وعلى اله وصحبه وسلم اجمعين

Sırr-ı Mektûmu toplayan ve üzerine Allah Teâlâ tarafından mühür vurulan zarftır.

İmâm-ül Evliyâ ârif-i billâh Ebû Abdullah Muhammed b. Ali b. Muhammed b. Ârab-î, et-Tâî, el-Hâtimî, el-Endülûsî, Şeyh-ül Ekber Muhyiddin Kaddese’llâhü sırrahu’l-aziz buyurdu ki ;

Ya Rabb’i Sana arz ve şükrân ettim. Makam-ı celâletin pek büyüktür. Ya Rabb’i açıkladığım bu şükrân ve sevinci kalbimde kabul etti.

Kalbî sıkıntılarla beraber yakınlaşmana, zât-ı azîmu’ş-şânın kalbe sığmasından oluşan ferah ve sevince hayret ederim.

Fakat hakîkâtler, gece gündüz âmâ’da gizli olduğu halde kalbimde ilâhi vücud denizinde keşfine hayran kaldım.

Asıl ve safî nûr olan Hakk uzaktan görülen hayal gibi cisimlerin yerine geçen ve yerinde durmayan bir nur verdin.

Cesedimin nuruna şaşırmıyorum da, yalnız kalbdeki nurların nasıl temsil ve durduğuna şaşırıyorum.

Eğer bu meyletmiş nûr, keşfen zâhir ve görüş yerine kaynayarak akıyorsa, o halde tecelli eden nûr-u ilâhî o kalbde durmaktadır.

Dediğimi anladınsa ey delikanlı, işin esâsını tetkîk ve tecrübe eyle. Acaba halkın görüş ve fikri, alîm olan zât-ı bilebilir mi?

Zatının birliği bizim O’ndan ayrı bulunduğumuz zaman ilmimizin kendisine birleşmesinden münezzeh olduğu gibi bu yokluğun varlığa çıkmasından eski ve ezelidir.

Allah Teâlâ’nın Rasûl-ü Kerîmi sallallâhü aleyhi ve sellem, Hâtem-ül Evliyâ’yı tâyin ile yani âhir zamanda İsa b. Meryem aleyhisselâmın yeryüzüne inişi ve Deccâl-in katlini ve bunlarda nübüvvet hükmü ile değil de velâyet hükmü ile olacağını bana haber vermiştir.

“Ben risâletin rûhâniyeti ve Beyt-ül Harâm (Kâbe) Esrâr-ı hakkı için bana o Hâtem’in makamını niteliklerini ve beyân eyle” dediğimde;

“O bir hükümdür. Hakîm olan Allah Teâlâ onu birçok kimse içinden en iyisini en güzelini seçmiştir,” cevabını verdi.

“Mukaddes Zât-ı (İsa b.Meryem Aleyhisselâm)  Hâtem görebilir,” dediğimde, şiddetle yüz çevirerek cevap verdi ki;.

“Hâtemi Hakîki’den başkasının gördüğü devam etmez”dedi. [1]

 “Hatm-i velâyet Onu gördüğü zaman, zamanın zuhûruna vakit var mıdır? demiştim. Cevâben ………

“(500+5+400) vakit vardır. Hatem-i Hakîki hakkında ki ise çok büyüktür” dedi.

Hatmin mühim bir sırr-ı vardır ki, arif-i billâh olan her kâmil veli ona vakıf ve nüfuz ederse, onun şahsiyeti etrâfında devir eder.

Meşhur muhaddis Hâkim Tirmîzî kaddese’llâhü sırrahu’l-aziz ona dünya ömrü ve silsile-i vilâyetin hatmi olduğuna işâret etmiş, fakat izhâr etmemiş olduğundan kalbler o hatmi bilmekten salim yani boş kalmıştır.

Cenâb-ı Sıddîk Âzâm radiyallâhü anh bile sıddîkıyet makamında bulunduğu halde hatm-i bilmeye nail olmadığından semâ-î mağribin parlayan güneşi onun tarafından görülmemiştir. Çünkü hatm, Cenâb-ı Sıddîk’dan üstün makamdadır. Sebebi de kendisinde hem nübüvvet ve hem de velâyet vardır. Yani İsa b. Meryem aleyhisselâmdır.

Cenâb-ı Sıddîk Âzâm radiyallâhü anh zevken idrâk etmemiş, fakat hatm-in kendisi gizli olduğu halde gösterdiği eserler ve işaretleri kalben müşâhede etmiştir. Berrak sırlarına toz bulaşmış olmaktan kıskanır. Şayet kendisine bir ışık akseden yıldızların ışıkları gibi olabilir.

Bu esrâr, arşın üstünde bir yerde, dolunay veya parlak güneş gibi zuhur ederse, makâm-ı hatim’de onda lüzumlu gerekli olmuştur.

Bazen ashâb-ı esrâra o esrâr-ı muşâhede zuhûr eder ki, o esrârın bir kısmı yüksek hidâyet rehberi diğer bir kısmı da fikir ve bozuk akideye şeytana atılan taşlar gibi bir engeldir.

Birlik zatını cisimlerin nazarından saklayan mukaddes zatı tenzih ve takdîs ederim. Bununla berâber o asıl zât olanın tecelliyât nurları, her kalb ve hayat sahibi için umûmîdir.

Fakat yarasa gözlü olan kimseye ziyâ yaklaşamaz. Seâdet ve huzurlu hayatı hasta olan nerede görecektir.

Kendilerine manevî makam verdiğimiz şahsiyetler on beş kısma taksim edilmiştir. Olaylar ve kâinâtın bunlarla kıyamını görüyoruz.

(Bunlar: Rasül, Nebî, Âlim, Veli, mü’min-i ümmi—Aktâb, Evtâd, Vüzerâ, Havâs-u Abdâl, Nükabâ, Müslüman, Kâfir, Tâbî, Tâbî olmayan, Âsî)

Kırkların adetleri sonsuzdur. Bu kişiler bu hükme rıza sahibi olmuş olan müttefiklerdir.

Arzu edersen sekiz tanesini say ve fazla söyleme. Bunların yolları da birdir. (Rasül, Nebî, Âlim, Aktâb, Evtâd, Havâs, Abdâl, Nükabâ)

Yukarıdaki sekiz adetten yedisi herkesçe bilinir. Fakat sekizincisi Rabbânî tecelliyâtta gerekli ve devamlılığı olandır. Makâm-ı Hatm sahibidir.

Dünyanın ömrü fena bulduğunda ve ahir zaman geldiğine zaman delâlet ettiğinde büyük olaylar olacak ve hatm gelecektir.

Bu sekizin içinden yedi müşahit kişi, halk gaflete düşmüş iken zuhur edecektir. Onlar işlerini hilm ve sükûnetle işleri idâre edeceklerdir.

Şam şehrinde Ravza-i Hadrâ (yeşil bahçe) da Hatm’in düşmanları bulunacaktır. Fakat Ravza-i Hadrâ’ya mâlik olacak müminlere şefkatli merhametli Hatm’dir.

Hatm bir işi yapmak isterse veya bir emr-i mânevî aldığında, yukarıdaki kişilerden hiç birine kayıtlı olmayarak işleri dilediğince yapar. Cahil ona bir iş hususunda müracaat ettiği zaman sen O Hatm’i çok da’vâ eden veya hasım gibi görürsün.

Zâhiren Hatm’i cahilden yüz çevirendir. Fakat temiz kalbi ölçülmeyecek kıymetli, işlere hâkim ve kefildir.

Hatm’in ömründe yarım saat kalsa, ondan diğer saata kadar mutlaka o akîde-i halledecek ve işleri bitirecektir.[2]

Hatm’in gelmesi ile adâlet ağacının dalları titremeye başlar. Yeryüzündeki ağaçlar ve bitkiler kurumuş iken hayat bulurlar.

İmam-ül Mü’min’in temiz cesedi toprağa verilse de yine getirdiği Allah Teâlâ’nın adâleti doğudan batıya zahir ve intişar edecektir.

İşte burada yani bu işin sonunda Allah Teâlâ’nın beyanı salâtı kendisine hayat ve ölümde aşık olduğum zât-ı risâlete olsun. Amin [3]

Hakk Teâlâ’ya arz edilen hamd ve senâyı mukaddem ve Sultân-ı Enbiyâ sallallâhü aleyhi ve selleme takdim edilen sonunda bir olan salâttan sonra;

Ey akıl sahibi! Rey sahibi olan anlayış sahibinin mühim emirler hakkında söylediğimizi tedbir ve tefekkür ile acâiblik taşıyan lütfedilen lafızların ve sana beyan edilen faydalı manaları araştır.

Sırf mânaya ait olan o şeye dünyevî bakışla bakma ki, yolu yanılırsan ve bu konuda yalnız kalan cismin yorulmuş olur.

O manevi emirler ve acayip manalar bir hayat sahibi bir nüsha olursan yani Letâif-i Rabbâniye halinde taltif edersen uzaklara gitmeye gerek görmem. Çünkü mâna gizlidir.

BU KİTAB-I YAZMAKTAKTAKİ MAKSADIN BEYANI

 Bu kitaptan önce Tedbîratı İlâhiyye fî İstilâhât-ı Memleketi İnsâniyye ismindeki kitap ruhânî ve Rabbânî binayı inşa için telif etmiş ve onda insanı âlem-i kebirden (büyük âlem) sıyrılıp çıkmış bir âlemi sağir (küçük âlem) olduğunu söylemiştir. Varlık-kâinat olan bu âlem-i kebirde zuhur eden her şeyin bu a’yan-ı sabitin (varlıkların ilâhî ilimde ezelden beri bulunan hakikatları) âlem-i asğarda (insanda) bulunduğunu yazmıştım. Fakat bu kitapta insanın genel olarak âleme benzediğine dair bir şey söylemedim. Yalnız onun hilafet ve nede bir ciheti ile âleme nazaran onun vücudundaki katip, vezir, kadı-i adil, ümena, ve… yani erbabına verilecek maâşlar üzerine memur olan amiller (valiler) ve aklî kuvvetler ile nefsâni kuvvetler yani hayvaniyet-i nefsiye arasında cereyan edecek harbin sebeplerini ve düşman suretiyle karşılaşması ve ne zaman düşmanların kabul edeceklerini ve kesin kurtuluşun suretinin çıkış yerini anlattım.

İnsanı bunda işini tedbirli kılarak bir de mülk ve memleket inşa ettim. Âlemlerin bir kısmında hayat bir kısmında ölümü beyan ederek maksadı ikmal ettim. Kalbinde mânevi hastalık olanların nasıl emin olacaklarını bildirdim. Yine böylece bu insandaki esrarın beyan ve izah bazı noktalarda ifâ ettiğim gibi bu insanî dairede ve ruhanî neşedeki nübüvvet makamının yerini ve yaratılışında olan makamı mehdiyi ve hatmi evliyaya tabi azizlerin nerede bulunacağını da söyledim. Çünkü insandaki makamı mehdi ve hatmi evliya makamlarını anlamaya olan ihtiyaç ve dünya olaylarının zıddı ve benzerliğinden kuvvetli ve gayet sağlamdır. Bununla beraber bunun gibi büyük hakikatleri de açık etmek korkusuna düşmenin şerrinden ve şeytanın yanıltmasından ve niyet etmediğim şeyleri bana isnat etmelerinden ve iftiradan helak olmaktan çekindim de hikmet ile gizledim. Maksudumda bu cismânî sırları muhafazadır.

Sonra Rabbi’min yanındaki ilahî esrardan bana verdiği şeyi gördüm. Onu açıklama hususunda kendisine tevekkül ettim. Bu kitabı yukarıda geçmiş iki mühim makamı marifet için yazdım.

Bununla beraber bu mesele hakkında ne söylersem mutlaka bütün belirtilerini zikrederim. Bundan maksatça bütün dinleyenlerce bildiğimi ve düşündüğümü âlemi kebir hakkında işin anlaşılmasıdır. Sonra âlemi insanın kendisinde mevcut olduğu halde bilmediği esrarı anlatmak için teşbih ve temsil eyledim.

Bütün telif eserlerimde ve bilhassa bu konuda yazdığım şeylerde ki fikrim varlıklar âleminde zuhur eden şeyleri söylemek değil de bu insânın aslında ve âdemin şahsın mevcut olan sırları anlatmaktır.

Ey âkil! Nazarını hakikate yaklaştır.

Ey Gafil uyan! Ahirette sultan-ı adil, zalim ve eziyet eden padişah veya bir âlim olmak fayda verir mi?

Hayır, birader, vallâhi fayda göremez. Senden sana olan sultana bakarak ve aklını kendine uyulacak şey yapıp onda zahir ve batındaki şer’î adâbı talep edip evvel ahirini ıslah etmek üzere ona bey’at etmelisin. Görüş ve fikrini bu şekilde yapmadıkça mahvolursun. Halk ile meşgul olmaktan yüz çevirirsen kurtuluşa kavuşur, bu mülk ile kesp ve iktidar edersin. Çünkü Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz bütün ümmetine hitap ederek كُلُّكُمْ رَاعٍ وَكُلُّكُمْ مَسْئُولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ   [4] buyurmuştur. Herkesin nefsinde olan imanını ispat etmiş ve onu âlem-i gayb hisside matlubu Hakk kılmıştır. İş bu hal üzere olup ahd-u vefayı da vaad etmiş olunca kurtuluş yolunda noksanlık ile en aşağı dereceye kanaat etmemiz için bize bir sebep yoktur. Bu şekilde bir hareket akıl kârı değildir.

Gerek bu kitabım ve gerek diğer eserlerim de varlıkların hallerine ait söylediğim şeylerde fikrim bu sözümü dinleyenlere bu hakikati işittirme ve isbat etmek ve insanda olan benzeriyle karşılık vermekten ibarettir. Bunun hariçten kat’i nazar ile ince görüşümüzü kurtuluşumuza vesile olan zatımıza çevirerek cismânî veya rûhânî makamlarımızın bize verdiği kabiliyet gereğince bu insânî neşe içinde bütün varlığımızla yürümeliyiz.

Aziz birader, bütün eserlerimde kurtuluş yolunu düşünmeyerek zatımdan zuhur eden gelişi güzel yazıyorum gibi vehimden sakınmanı temenni ederim.

Nefsim kurtuluş için bir şeye davet ederse, kurtulmuş veya helak olmuş olan kimseleri dikkate alma.

Sana gayet yakın olan vücut iklimine dikkat et. Herkeste bütün vücut azalarına hükmeden bir hükümdar göreceksin.

Vücudunu ve azalarını her vadide âdilâne bir şekilde düzende tut. Sonra yaratılış kabiliyetine göre sulûk ettiğin yere sevk et.

Vücud ikliminde bozukluğa meydan verip âsî olmadan, her azanda âdil bir hâkim ol.

Ben asıl maksadımı âlemi ekberden söylüyor ve bunu az bir şekilde yazıyorum.

İnsanda buna karşılık gelen kısmı da az olmak üzere beyan ediyorum. Buna sebepte yukarıda dinleyenlerce meçhul kalan hakikâtin açıklanması ve anlaşılmasından ibarettir.

Şayet işitenin anlayışı ben bunu söylemeden önce istenilen noktaya ulaşmış ve kabul etmiş olsa, hayatını bile düşünmeyi hatırına bile getiremez. İşitmek ile olan marifetten çıkan maneviyat ışığını tercih ettim. Ancak bu mâna ve ifâdeleri misallere benzeterek ve süsleyerek ruh ve fikre güç vermek için beyan ettim ki fikir dünyasına bir yüksek mevkiye ulaşsın.

İnşaallah Teâlâ bu kitabımda sedeflerden zuhur eden incilere ve yaratılışın yükselişine dair Cenâb-ı Hakk’ın erbâbı iman ve ehl-i irfana vaz-i nasib ettiği misalleri mutluluk ipleri, manevî hediyelerin, kalblerin acaibliklerini ve sevgilinin latifeleri olarak beyan edeceğim.

Bu fasıl bir helak eden denizin dalgaları ve fenaya dalan dalgıçlar olup fikirlerin sadefleri içerisinde manevî inciler vardır ki, delillerin ve burhanların anahtarları istikâmet caddesinin yakîn bilgisinin izâhı vardır.

Beytullah’a vasıl olmak isteyen ve bir çok uzun ve derin geçerken kastı ve yaratılış mayası icabı sevdiklerini, dostlarını terk etmeli, evlat ve iyâlinden ayrılmalı ve kalbinde herkesden bir korku bulunmalıdır. Nihayet mîkâta ulaşmalı vakte esir olmaktan çıkmalı çevresinden ayrılmalı karışıklıktan basitliğe yönelmelidir.arafatta kendini çağıran Allah Teâlâ’ya telbiye (Lebbeyk Allâhümme, Lebbeyk..) söylemeli, zihninde topladığı emelleri unutmalıdır. İşte o zaman yüksek mertebeye ulaşır.  Kendisine hidayet âlemi görünür ve Harem-i ilâhiye dahil olur. Hacer-ül Esved’i istilâm ederek ruhlar âleminde verdiği sözü hatırlar ve Kâbe-i tavaf eder. Bu tavaf ile yaratılışının mahiyetini idrak eder. İşte bu suretle vucüt mertebelerinin menâsik (ibadet edecek yerleri ibadet ederken lüzum eden usul, yol ve tarzını)ine göre yol alır. Bu gidişle manevî âleme ulaşarak hacc-ı manevî ile vakfa gir. Terakkî olursa şayanı tebrik olan hacı budur.

Eğer bu husus erbâbına sıkıntı vermeyecek olsaydı bütün menâsiki tarif ve beyan ederdim.

Bu kitabımla ilk beyan ettiğim mesele mühim hacca ait olan “tek”tedir. Çünkü haccın manası vahid, ferd Rab Teâlâ’ya kast ve teveccühtür. Bu kast ise sırlara talib olan her sâlikin maksat ve vusûlün mukaddimesi olan birinci makamdır. Bu kitapta bir takım sırları izah etmek ve onun marifet semâsından anlayış yağmurlarını yağdırmak istiyorum. Bunun sizin için olan kastımı[5] izah ediyorum. Bu kastımı şer-i ve hakiki kıldım. Kast eğer tarif ettiğim şekilde olursa bu sülûk yolunun başında olur. Bunun nihayetini ise artık ne kadar yüce mertebe olacağını düşünmelisin. Buna göre son mertebe kime müyesser olmuştur.  وَمَا قَدَرُوا اللهَ حَقَّ قَدْرِهِ “Allah Teâlâ’nın kadrini onun yüce şanına lâyık olacak bir şekilde takdir edemediler.” (En’am, 91)

Makâmı Cibrîl’in nefs-i natıka hayatı ebediyyeyi feth ederken bende başlıyor. Diyorum ki, Hakk’ın vücudu beş adedinde yani harfleri beş olan İsm-i celâlin zikrindedir.

Ey kendisine dâhil olanların emin ve emân oldukları harem-i ilâhî; Ey kutsî amellerim her derde deva olan ilâhî olan zemzem suyunu nefsi nâtıkana doldur.

Kavuşma isteği ile her mısrayı Allah Teâlâ’ya gizlice yönelerek vasıl olan mertebeye tahkik olarak tabiatının noksanlıklarının istilâsından kurtulan olmak ile Harem-i İlâhîyeyi ortasında çevirmiş o vadi nefsimin kötülüklerine karşı bir sefer etmeyi bana öğretti.

Bende Cir’ane mevkisinde geçmişteki isyan ve günahlarımı temizlemek pişmanlığı ile sesimi işittim ve tevbe ettim.

Havf mevkiinde irtihal ederim diye telaş etmedim. Fakat kendimde (gayriyyet) başkalık karanlığı istilâ etmesinden çok korktum.

Sonra cinsime iltihak etmek ve Allah Teâlâ’ya yaklaşmak neticesine kavuşmak arzusuyla nakil vasıtamı müzdelife için hazırladım.

Alem-i gayb ve alemi şehadet-i yani ekber ve asgar-ı bir makam-ı cem ile iki kutsî nurla öyle topladım ki, o makamda nefse ait bir mertebeyi göremedim.

Minada bulunduğum zaman ise bütün emel ve arzularımı çıkarıp andım. Zincirlerimi kırınca baktım ki ne yollara kavuşup bereket bulmuşum.

Büyük kuşlukta gerekli olan cemârat-ı yerine getirdimde düşmanım olan cehli taşa tuttum da derhal yüzümü ters döndüm.

Hakikât-i İnsâniyeye dair Safâ’nın verdiği tesirle bir arabî ve fârisî fasih olmadığım halde sa’yü safa ettim. Çünkü bu makamda cemâl-i müşâhede ve istiğrak-ı hal vardır.

Sonra Rukn-ü Yemaniye’ ye yöneldim. Çünkü o sahayı tenezzühde ki istilâmda bir büyük yemin vardır.

Sonra Makâm-ı İbrahim’deki mevki ve yapılan duanın mahiyeti ile bizi koruyup emniyete alan Allah Teâlâ’ya dua ettim.

Ahd-ini bozmuş edenlerin tekrar söz verdikleri Hacer-ül Esved-e beyat ve istilam ederken Allah Teâlâ’yı müşahede ettim.

Hacun (Mekke’de ki dağ) mevkiinde zahir vücuduma galip oldum. Rabbim beni ihâta etti, zaman kayboldu ne gece ve gündüz kaldı.

Vakfeye girip Arafatta olduğumda üns ve muhabbet, korku ve ümit aralarında müşahede ettiğim Rabbi’mi “Şimdi tanıdım” sözü varid oldu.

Haccı yaptıktan sonra gizli ve açık, sesli ve sessiz Rabbi’me seyr-i seferim bana nazmen bildirildi.

O zaman Hakk’tan başkasının bilemiyeceği bir çok gizli ruhânî fikirlerini devamlı sevk ve irade ettiği kendime mahsus gemiye bindim.

Bu kalb gemisi cismâniyet denizi ve vücud denizini geçip de  yakîn kılıcının yardımıyla beşeriyetten münezzeh ve mükerrem olan Rabb’imi görünce

Arafatta Rabb’im beni “Kulum” diye çağırdı. Bende isteyerek ve rıza ile “Lebbeyk” dedim.   İşte bunun feyzi aklın idrakinin alamayacağı bir şey olduğunu düşündüm.

O zaman gözümle değil de basiretim ile Hakk’ın vücudunu açıkça gördüm. Beşeri gözümden ayrılınca cismani hapislikten kurtuldum.

Mukaddes vadide beşeriyetten münezzeh Allah Teâlâ’ya “Ya Rabb’i zatını görmek isterim” diyen Musa aleyhisselâm gibi oldum.

Musa aleyhisselâm bu talebini muteâkib zuhur eden tecellî Zâtı, bulunduğu dağı dümdüz ediyordu. Musa aleyhisselâm görünmez oldu. Beşeriyetin arş-ı olan akıl ve idrak cemal ve celâl-i taşıyan kalb kürsüsüde tecelli nurları ile gizlendi.

İşte o zaman gündüz güneşten istifade etmek isteyen yarasanın güneş ışıklarından yıkıla kalıpta, mevcudiyeti kalmadığı gibi maksadına vasıl olmayıp ölüler arasına terk edilen ceset gibi ruhsuz gibi oldum.

Fakat sonra yakınlığa ve ilâhî fazl-ı kerem ile vech-i Hakk’a üns ve ülfete davet edildim.

 Bunları anlatmak maksadım bu yola sulûk etmemiş olan ve yukarıda beyan edilen erkân ile hac ile haccetmeyen ve yaptığı haccı sahih olmadığı halde müşahede isteyen Hazret-i eyn [6]dedir.

Ey kardeş gel sen bu mesleğe salik “Refîk, Refîk” diye nidâ ederek sülûk et. Sonunda emsalsiz bir matluba kavuşursun. Kavuşamadan bir ayrılık olursa “zılâl”[7] inle Allah Teâlâ’ya gece gündüz tazim ederek secde edersin. Vesselâm.

 GÜN DOĞARKEN RUH’UL EMİN’NİN İNİŞİNİN BEYANI

İşte bu mertebeden sabahın aydınlığında Ruh-ul Emin nüzul eder.

Sabah iyilikleri ile gecenin coşkunluğunu hezimete uğratıp da üzerine süratle yürüyüp, duran safkan koşu atları gibi olan isimlerde küheylanlarla hücum ederek daire-i ayniyet ve isimde cem meydana getirip esaretinden azat olmasına kefil olarak muhafaza elbisesi ve aslın müşahedesi vergisiyle bulunduğu her cihetinden kendisine şuhut müyesser olunca işte bu sırada bana Tebriz ehlinden aziz ve hâkim kişi kuvvet ve devletiyle benimle konuşur. Saatlerin alametleri ve hakikatini ve güneşin batıdan doğmasına dair işaretini maksadını ruhaniyetini ve mezhebini ve tevbe kapısının kapanmasını büyük ve küçüklerin hali üzere kalmasını ve Dâbbet-ül arz-ın nefesini ve Hz. Mesîh aleyhisselâmın yere inişini ve geniş bir sahrada ordunun yere batması ve büyük savaşın meydana çıkması bunun gereği sünnet ve risalet üzerine tekbir ve tehlil ile büyük şehrin fethini ve bunun kılıçlarla kesilmesi ve Şam’ da yeşil bahçedeki hatmi velayet ve sırrı nübüvvet beyaz yolunu ve kendi makamından diğer makama iniş suretini sordu. Bunlarla kendisine  bir yüksek şerefin iktisabı sıhhat ettiğini ve yorulmak bilmeyen deccâlını ve öldürdüğü kimselerin tekrar hayat bulduğu  sorarak bana dedi ki;

“Neşe-i insaniyede bu kâinatın esrarı nerededir. Çünkü ben seni kendi şeytanımı defetmeye atılan ateşten taşlar ile bana talim bana öğretilen şey ile bir kurtuluş yolu ile sana uymayı arz ediyorum.” Bende ona cevaben dedim ki;

“Nerede senin genç arkadaşın ve yol azığın? Yiyecek olarak aldığın balık sana denizde bir yola tercih etti.” Cevaben dedi ki;

“Eğer o balık denizi bana tercih etmese idi, ben bir sebep ve vesile bulamazdım. Genç arkadaşım ve yoldaşım olmasaydı gıdayı yanımda taşıyamazdım.” Bende ona dedim ki;

“Arkadaşın senin makamına sahip olurda sen tehir edersin. Bu halin meydana gelişide artık sen kabre defin edilmiş olursun.” Sonra ona dedim ki;

“Balığı unutursan onu izleyerek izinin üzerine dönersen o zaman hakikâtinden haberdar olursun.” Bu sözüm üzerine cevap verdi dedi ki;

“Bunların hepsi olmuştur. İlmini bu dünya âleminden alan yorulmuştur.” Bende kendisine dedim ki;

“İlim sahibi ve rahmet olduğumu Rabbim sana haber vermedi mi? Öyle ise işte ben sana diyorum ki; sen kan ve ceset sahibi bir adamsın. Ben aynî hakikâtim sen ise şimdi noksanlık içindesin. Sen memleketinde reis âlemi şehadetin hapishanesinde mahkûmsun. Ben âlem-i melekûtta Davudî kabiliyet sahibi bir sanatkârım” bu söz üzerine bana dedi ki;

“Ben sana teveccüh ederek gelmişim. Bana kurtuluş yolunu öğret.         Bende ona

“Sen benimle birlikte olursan tahammül edemezsin. Çünkü iyi olmadığını kabul etmeyen şeylere nasıl sabredeceksin.” O ise cevaben;

“İnşaallah beni sabırlı bulacaksın” ben son söz olarak

“Eğer bana tâbi olacak isen artık bana sana ben haber verinceye değin hiçbir şeyden sual etme” dedim ve

“İhtiyarlığınızın nurlarını Hakk ziyade etsin. Kaybettiğiniz özellikleri üzerinize geri versin.

Hikâyemi size tarif etmek isterim ki, sizin yükselme vasıtası ve inkârınızın azalması tarafınızdan gelecek itirazlara güzel bakmanız için, bu korunmuş sırlara dair mülahaza-i nurlardan meydana gelen sualiniz her zaman ifşası el vermeyen takdir edilmiş bir nefes ve beyanı açılmaması gereken şeylerdir. Nerede kaldı ki bu âlemi inkâr (Dünya) da anlaşılsın. Çünkü buna ait olan haber ve bunu inkâr eden şeytan çok büyüktür.

Bu hakikâta dair bazı şeyleri henüz ulaşamadım. Bilseydim talep etmezdim. Bunun sebebi süluk ettiğim yol ve makamı, ferdiyet makamı ve kesreti def ederek birliğin sayısına ki, bununla beşeri âlemlerde yükselme olmaz. Aslına kavuşmadıkça da kabul edilmez. Dünya hadiselerine gücüm yetmeyince, sözlerimle ona yaklaşıp anlatamayınca yüzümü Hakk Teâlâ’ya çevirmişimdir. Oda beni korumuştur. Artık ben ne olduğunu anlayamıyorum ki ayniyeti müşahede edebileyim. Kaldı ki kâinatı göreyim.

Yukarıda beyan edilen sırların soran tarafından kabul edilmediğini anlayınca uzaklaştım. Kudret elinde mülkü elinde tutan Rabb’ime yüzümü döndürdüm. Bu itirazı sebebi onu bağlayıp bırakmayan makamıdır. Onun için anlayamayacağı kapıyı kapatıyordum. Bu hal onun kulağına bu sözleri ve hakikatleri kabul edecek bir makama ulaşınca tahakkuk edecektir.

Artık bundan sonra Rabb’ime “Lebbeyk, Ya Rabbî” diyerek kalkıp mukaddes zatına yönelerek kalktım. Rabb’im bana sonsuz nimetlerini hazırladı. Soran ve cevap verene de hikmetli sırlarını işittirdi. Aslında bende ona öğretmeyi murat etmiştim. Allah Teâlâ bir kulunu sonradan hikmet sahibi yapmak isterse bizzat muallimi olur.

Bilindiği gibi evin içine kapıdan girilir. Hükümdarların yanına da kapıcıların izni ile girebilirsin. İşte bu hadise üzerine sırların bir kısmını açıkladım da kalbim sevinçle doldu.

Sırlı fikirler ile cismani âlemde sırrı yazana yolculuk başlayıp sultanların dehası kalbim üzerine istiva edince nuru ateş ve kararsızlık zuhur eder. İşte Hâkim-i Mutlak ile hak üzere anlaşma olur. Halktan kaçar ve bu hali üzerine galip olursa bu şekilde cismaniyetten çıkar vehimlerden kurtulur ve tam olarak selâmet bulur. O zaman kalbine bir nokta konur. Bu nokta onu Hakk’ı bilmeye sevk eder. İşte bu hikmetten dolayı ondan önce kaçınmıştım. Sonra kendi hakkında bilmesi gerekli şeyleri tespit ettim. Çünkü sülûk hakikât yolculuğu olup ilâhî vuslattır. Allah Teâlâ’nın cazibesi ve çağırması kuluna olan ihsan hediyesiyle olduğundan onu sülûk vadisinde yersiz kılar ve muhafaza eder. Kalbimi şimşekler gibi ilâhî bakışlar ve renklerle dolalı seni zikirle veya zikrinle sevinçli ve mahzundur.

Kalbde vecd ve istiğrak tekvin halleri galebe ettiğinde O’nun yüksek himmeti yükselseydi ne kadar mükemmel olurdu. Fakat yolu karanlığa meyletmesi ve sakınması semaları mükaşefeye yükselmeyi başaramadı yaratılmışların arasında kaldı. Nihayet muhabbetin şevklerinin coşkusundan çağıran davet etti de meftun ve gıpta ile ayrıldı.

Rabb’imin tarafından bir inayet (yardımı) şimşeği parlayınca kalbimin parlayışları etrafındaki siyah bulutların açılmasına yardım etti. Bulutlar hareketli, rüzgârlar savurucu, şimşekler ani olarak zorlayarak kalbi çekince sular da ona yönelir.

Yeryüzü cismaniyetinin sahip olduğu güzelliklere dair ne varsa Hind ve Çin’in güzel kokuları meydana çıkarmıştır.

Yukarıdaki önemli soruları soran kişi hallerin özelliklerini işitip kendi sırrına gizli olan irfanı kendi dairesinde tamam olurdu. Ölünce zatına gizli olan şeyden uyandı. O gizli emrin manasını biraz açıklayacağım. Onu can kulağı ile dinler sanıyordum ama nefsin anlayışından çıkmış gördüm. Artık ona varlığımı sarf ettim. O da açıkladığım şeyde fena buldu ve yazdığım nazma hayran olup daha ziyade talepkâr olduğunu bildirince daha fazla söylemeye başladım.

Cisim iklimine yüksekten yapılan bakışın hepsinde cismânî nurlardan mutlak bir nur ve süs vardır. İnsan cinsine uygun ve zahir olan ne kadar marifet ve bilgi varsa bilinen ve uygun şeylerdir. İnsanın kalbi müşahede mahallindeki takibatta lezzet ve sefa bulur. O mahallin süslerinin her cihetinde bir özellik bulunur. İnsanın cismi ilahî cömertlik denizinde sırlarla dolu olan bir gemidir ki, mağribden esen rüzgârın esintisiyele sevk etmektedir. O gemiye binen Şeriât-ı Muhammediye nefesiyle sevk ve idare ederse daima korunmuş, emin ve mübarek olur.

Hakk’ın nezaretinde seyr eden kaptan ulvî alemlerden teminatı olan bu vücud feleğinin baş tarafını tevhide bırakmıştır. Şevk rüzgarları vücud feleğini sevk etmekte olduğunu görsek te hareket ve sukün olmadan gidiyor.

Bütün unsurlar nur; ilim ve marifet, ateş; toprak; hikmet insana verilmiştir.

Benimle Rabb’im arasında yakınlık halini bulan bu vücud feleği kavuşma sebebi olarak bana bırakıldı. İşte benim yaratılış, mizaç ve tabiatımdaki sırlar Hakk iledir. Sen bunu araştırsan hem bitişik ve hem de ayrı bulursun.

Kendinden gafil kalmış olan hâkimin sırları kalbin her olayında ve her mertebesinde tamamen gizli kalırsa aldanırsın.

Nefsine karşı Yermuk ve Sıffın Savaşları yapılmadıkça sen katiyen Allah Teâlâ’yı bilemeyeceksin.

Ölmeden evvel Rabb’ini bil! Şayet böyle taklit ile gidecek olursan mutlaka mahkûm ve hapistesin.

Kalbin bütün olaylarında müşahedende ilmen tecelli ve inkişaf edersen o zaman ulvî ve süflî fırkalar senden uzaklaşır.

Senin tekliflerde gizli ve aşikâr olrak bildiğin güzellik ve çirkinlik gibi şeylerin hakikâti sana layık olur. Sana canım kurban olsun ilmin sırlarını kendinde olduğunu anlada başkalarından keşf ehli olmayanlardan sakla. Bu âlemde bu hayat üzere oldukta bunu koru. Çünkü gizlenmiş sır hür olan kimsenin kalbine defnedilmiş ölü gibidir.

Muhatab olduğun kişinin kalbi sonsuzluğu işitip gizli emirleri yüksek şerefine mazhar ve vakıf olarak bu insanî memleketin sıfat ve esrarı ruhâniyeye dair ihtiva ettiği, şeyleri görünce diz üstü gelip cismin karanlığından çıkıp dedi ki; “Ben sırrı saklarım. Onun için işin hakikâtini açıkla” اِنَّ عِبَادِى لَيْسَ لَكَ عَلَيْهِمْ سُلْطَانٌ   “Gerçekten senin, benim o kullarım üzerinde hiçbir hâkimiyetin yoktur[8]

Ezelî yardımla üzüntü gitmiş ve şeytanda kovularak uzaklaştırıldı. Bu haberi vasf ve beyan eyleyerek artık İslam oldum, Dedi; cevaben dedim ki;

“Ben daima ulvî şehâdet ve yüksek makamda bulundum. İlmî emir ve fikirlerin fetihleri Allah Teâlâ’nın kitabında alıncaya kadar bu durum devam edecektir.

Bu ilâhî ilimleri tahsil ve bilgilerle vasıflı olarak Rabb’im beni ilerlemeye hazırlayıp bu bilgilerin tahsilini açınca anladım ki, Hakk beni âlemi şehadete dönüşümü istiyor.

Bende bu hal üzerinde kalmak ve daha ziyade ihsan edilmek şartlarıyla kabul ettim. Çünkü vücudun nihayetine delil olmadığı gibi hiçbir ferdede bu nihayeti ile tahakkuk etmiştir. Allah Teâlâ  لَهُمْ مَا يَشَاؤُنَ فِيهَا وَلَدَيْنَا مَزِيدٌ  demiştir.

“Onlar için orada ne dilerlerse vardır ve bizim katımızda ise fazlası -da- vardır.” [9] bu makamda salik vücud feleğinde nüfuz ve irade kuvvetinin gücü, yetmeyeceği bir ziyadelik meydana gelir.  nüfuz ve irade kuvveti  فَعَسَى اللهُ اَنْ يَاْتِىَ بِالْفَتْحِ [10]

“Allah Teâlâ bir fetih yahut katından bir emir getirecek” ayetinde beyan buyrulmuştur. Lakin ahde vefa şartı vardır. Velâyet emrindeki ziyadelik  اَوْ اَمْرٍ مِنْ عِنْدِهِ [11]   “Yahut katından bir emir getirecek” bildirilmiştir.

Allah Teâlâ’m bizi Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ve âli ashabı ile beraber haşr eyle.

Bu âlemle telfik Refik-i Âladan ayrılmaksızın çekildiğimde yolda dünyevî olayların hepsi bana ulaştı. Bu sebeple Hakk’ın vücuduna delil olan ayrılık ve aynîlik olaylarından gördüklerimi tanıdığım gibi kâinatın ulvî ve süflîsine dair bulduklarımı tamamen bildim. Ben şu dakika zamanımızdan ölüm zamanına âlem-i şehadete dönüşümde mülkü cismaniyetten ayrılışım karışıklığına kadar birlik sıfatındaydım.

İşte bu akide-i safiyeden Süleyman aleyhisselâmın Hudhud-u emin kuşu doğrulukla haberi getirmiş ve bu haberi üç nurla ve sırlar perdesi ile zıddiyet meydana getirmiştir. İşte bu zıddiyet oluşturan bu sırlar perdesi ufkundan bana ilk selamı veren ve bazı yaratılışları gösteren kevkeb bir kuldur ki, ayın hidayet ışığının halesinden doğmuştur. Buna üç nurdan her biri hakikatini vermiş yol usulünü öğretmiştir.

Bundan sonra bunlara karanlık kaplamış kalbi nurlandıran ve siyah noktaları yok eden arkasından büyük güneş doğmuştur. Bu misal tecellisi ve uzayan bir nurdur. Sonra bana selam vermiş eceli müsemmada kaybolmuştur. Eceli müsemmaya yaklaşıp gelince hidayet nuruyla batıdan doğmuştur. İşte bu güneşin batışıyla parlayış kaybolur. Akide parlayış, kaybolmak ve avlanmaktan kurtulur. Hileli düzenler kalkar. Fakat erbab-ı basirete göre bu güneşin batışı iki kısımdır. Eğer bu bu batışı kalbi yapabilirse gayb âleminde hidayet nuru üzeredir.  فَهُوَ عَلَى نُورٍ مِنْ رَبِّهِ  [12] “Rabbinden bir nûr üzere bulunmaktadır.” Sırrına kavuşmuştur. Onun yaratılışı nur üstüne nur olarak gelmiştir.

Şayet güneşin batışında zulmet ve ziyadan hali olan o zat sıfatı beşeriyyeden soyulmuş mukaddes zatın manevi sıfat elbisesinden soyulmuş demektir. Bu yüksek sırların ne kadar ince ve arzu edilen bu büyük zevki ne kadar istekli olduğuna dikkat etmelidir. Mukaddes makamda bu güneş ile uzun zaman kaldım. Senelerdir gece gündüz niyaz ettim. Bu malik olduğum emanetin Muhammedîliğin bir parçası olduğunu bana Rabb’im izah etti. Anlayan anlasın, anlamayan kapıyı çalsın ve devam etsin.  Bu misalî nurun batışından önce sabit nurları araştırdım. Allah Teâlâ’nın elindeki kudreti anladım.

İbn-i Abbas’tan rivayet edildiğine göre Mizacı şarap içimi Cennet meşrubatının en yükseği olan badenin bilgisi gelmiştir.

يُسْقَوْنَ مِنْ رَحِيقٍ مَخْتُومٍ  خِتَامُهُ مِسْكٌ وَفِى ذَلِكَ فَلْيَتَنَافَسِ الْمُتَنَافِسُونَ[13]

“Onlar, mühürlü, halis bir şerbetten içirileceklerdir. Onun nihâyeti misktir, artık ziyâde rağbet gösterenler, bunun hakkında rağbet göstersinler.”

Beşinci senenin son gününün yarısına gelince güneşin hakikâtinin zulmet bulutları sıyrılıncaya kadar beraber yukarıda söylediğim halin ile halkça meşhur nur perdesi içinde gizli olan ilimler ile beraber idim. Bu safî badenin misk ile mühürlenmiş cennet şarabı gibi olduğuna dair uyan ve uyulan, işiten ve işitilen tarafından buna işaret eden sözler ve anlaşmalar gelecektir.

Sene tamamlanıp üç ay daha geçince bu güneşten ayrılma vakti yakınlık ile terk ettim. Anlatılan zamanda hatm, zamanda bana safî şarabla bana geldi. Cennet şarabı olduğu hakikâtini bana beyan etti. Bende derhal her şeyi ihata eden emaneti ilahiyyenin hatmini sıdk ve istikâmet sıfatında olan hatm evliyasını müşahede ettim. Bana kendini anlattı feyz ve himmetine memur oldum. Sadık ve doğruluğu kabul edilmiş, tasdik edilmiş Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin gemisine kemal üzere binerek uymak ile yakınlık buldum. Sancağı işıklar saçan iki aylı nur üzere nurdur.

Bu mecmuada anlatılandan başka zuhur eden eden olaylardan başkası sahte elbise giymiştir. Güneşin manevî varlığı da hatmin elini öptü. Bende gözümün ucuyla ona baktıkça hatm benim için ehlimdendir dedi. Sonra hatm ile şevkli olarak geçmiş hadisler hakkında bir şeyler konuştuk. Safî meclis şarabla hoş olunca sohbet teşvik ve terğib ile minderde oturan imametin başından ayağına kadar hatm ise bana neşeli temayül ediyor güzel gazelhanlar şarkı söylüyor.

Diyordu ki; “Aman ridâmı gizleyin.”

“Gizleyin! Benim işte Hatmim. Benden sonra veli ve veliahtım yoktur.”

“Gizlemekle bütün devletler yok olur. En sonrakiler evvelkiler karışır.”

Bu mecmuada gizlemek istediklerimden pek mühim şeyler konuşuldu. Fazla haber sorma.

İştiyak sahibinin kalbleri güneşin sırlarını anlamak için münacata başlayıp gizli güneşin sırlarının hakikâtinin ışıkları doğarak meclis kıvamını ve kemalini bularak Ebul Abbas yanındaki arkadaşlarıyla anladığım hakikatlerin bilgisiyle çekildim.  O zaman hiçbir nükte-i nadire kalmamıştır ki hazretimin kapısında varid gelmemiş olsun.

Şayet bu hakikatlerin gizlenmesi hususundaki sözün kalkması ve ifşası gerekli olduğundan o sırrın daha fazla inceliklerini size ifşa edecektim. Fakat bir perdeden bunu anlattım. Her kim anlamaya cüret ederse perdeyi kaldırırsa görüp anlayacaktır. Batıdaki güneşimiz hakkında yine bu şekilde yaparak kalbimiz arakasındaki sırdan gizlilikleri kaldıracağım.

Yüksek keşf ve kuvvetli azim sahibi olan kalbimi açar Rabb’imin ehadiyet güneşini müşahede eder hakikâtleri ifşa eden hakîki küheylânına biner ve onunla olursa,

Her kim onun sırtına binerse hakikâti gizleyip bu itaat eden atı yitirirse maksadına ulaşır. Bize katılır. Yalnız benim yaptığımı yaptıran ve yapan gibi Hakk’ın zümresi ile gizli manaları içine alarak hareket etmelidir. Mukaddimede beyan edilen mana denizinde bir ışık çıkınca nurlu aya perde çekme işi bundan çıkmıştır.

Yılını bildiğim Rebîu’l-evvel ayı girince Allah Teâlâ üzerimizde ifa buyurduğu vahyi ve kalbî ilhamları bir ilham elçisi getirdi. Bu ilham elçisi kendisinden bize gelen Hitâb-ı Rabbânî’dir. Sonra sübhânî ilham ve Hitâb-ı Rabbânî bütün eserlerinin latifesiyle bir müjdelenmiş bir bahçeyi sadık bir rüya ile peşinden gösterdi. İşte bu müjdeli ruyada gizlenmiş ve korunmuş sırların sayfalarının konulması ve bu sayfalardaki hakikâtlere “Kitab-ül Keşf ve’l Ketm Fî Marifet-i l-Halifet-i ve’l Hatm” ismini verdim. Verilen alâmet ve nişan hakkında Malik-ül Mülk Allah Teâlâ’ya müracaat ettim. Durmak emrini aldım. Sonra Hatm bana teveccüh ederek ayrılmadı mukaddes yeri hazırlayıp ve döşeyerek indi. Huzurda buyurdu ki ben bu hakikatin kıtabına “Sidre’t-ül Münteha ve Sırr’ül Enbiya Fî Marifet’il Halîfe ve Hatm’il Evliya” ismini verdim. Dediğinde cevap verdim ki;

“Bende nefsimde böyle isim vermenize bir nükte buldum. Yalnız acele etme. Bu sözüme hemen itiraz etme”

“Hayır, sana itiraz etmem” dedi. Bende,

“Allah Teâlâ hem oldurur, hem de ihya eder” dedim. Tâki Cuma günü oldu hatip minber üzerinde evliyanın kalpleri ve Allah Teâlâ’nın kulları hakkında konuştu. O sırada Allah Teâlâ’nın kudret elinin latif soğukluğunu hissettim. Beşerdeki gafleti gideren Rabbânî kelimelere ulaştım ve bana bir takım alâmetler verilince kalbim üzerinde birçok davetçiler meydana geldi. O zaman mukaddes makamdan bir hitab geldi.

“Ey Ankâ-i Muğrib! Bu nam ve şöhretle sırları selâmetle kurtuluş yolu yapan Hatip-i Muğrib”


[1]İsa b. Meryem aleyhisselâm: Cenâb-ı Muhyiddin Ârâb-î kaddese’llâhü sırrahu’l-azizin Hatm-i velayet yani sahibini görebilmek hususunda ki teminatına [henüz ona çok vakit vardır. Sen göremeyeceksin. Keşf ve şuhût âlemindeki görüşün hariçte devam etmez] cevabı verilmiştir. Cenâb-ı Muhyiddin Ârâb-î kaddese’llâhü sırrahu’l-azizin keşfi şüphesiz keşfi hakîkidir, keşfi hayâlî değildir. Yalnız Hatm-in zamanı geleceğe bağlanmıştır. Buradan anlaşılan Hazreti Şeyh bu temenniyi Futuhât-ı Mekkiye’sinde önce beyan etmiş ve ondan sonra yazdığı rüyasına niyaz-etmişse de ömrü vefa etmemiştir.

[2]―Yani İsa aleyhisselâm gelecektir ki, Hatm O’dur. Çünkü geldiği zaman dünyanın sonu ve velâyetin bitişi olacaktır. Bunun için Hatm (mühür-son) dir.

[3]―Kitabın başından başlayıp burada tamamlanan manzûmede Cenâb-ı Muhyiddin Ârâb-î Hazretleri Efendimiz Hz. İsa aleyhisselâm kelimesini, geliş zamanını ve Hatm’in ismi ile geleceğini ve yanındaki yardımcılarını kısmen işaret ve kısmen sarâhatle (açıkça) beyan ve ifâde buyurmuştur. Bundan sonra yine ve küçük bir manzûme ve bir tavsiyesi ile bu kitabı yazmaktan maksadı ne ise ona intikal edeceklerini izah etmişlerdir. Allah Teâlâ sırrını takdis, yardımını ve feyzini üzerimizde kılsın. Amin

[4]— İbnu Ömer radiyallâhü anh anlatıyor: “Hepiniz çobansınız ve hepiniz sürünüzden mes’ulsünüz. İmam çobandır ve sürüsünden mes’ûldür. Erkek ailesinin çobanıdır ve sürüsünden mes’uldür. Kadın, kocasının evinde çobandır, o da sürüsünden mes’ûldür. Hizmetçi, efendisinin malından sorumludur ve sürüsünden mes’ûldür.”[Buhârî, Ahkâm 1, Cum’a 11, İstikrâz 20, Itk 17, 19, Vesâya 9, Nikâh 81, 90; Müslim, İmâret 20, (1829); Tirmizî, Cihâd 27, 1705; Ebû Dâvud, İmâret 1, (2928).]

[5]—Kast: Doğru ve kesin niyet ile Hakk’a bütünlük içinde teveccühten ibarettir.

[6]—Hazret-i Eyn; Talebi imkân âlemi olup mekândan münezzeh olan zât-ı ehadiyyet bu hazrette bulunmaz.

[7]—Zılâl: Allah Teâlâ’da fenâ-i külli ile fânî olanların bu fedâi nefislerine bedel atiyeyi sübhâniye ve fazlı ilâhî olarak her yerde isbat-ı vücut etmek kabiliyetine haiz cismaniyeti latife ihsan buyurulur ki, ona latife-i rabbâniye denir. Zilâlden maksatta odur. Çünkü cismâniyeti latife ubudiyeti daimi haldedir. “Onlar ki: Namazları üzerine devam edicidirler.” (Meâric, 23)

[8]—Hicr,42  عِبَادِى Hakka’a muzaf olan kemal ve yakınlık kazanan kişiler olduğu عِبَاد ın izafetinden anlaşılmaktadır. İşte nefsini Hakk’a izafe eden bu kişiler hakkında şeytanın hüküm ve saltanatı yoktur. Onun için iblise karşı لَيْسَ لَكَ عَلَيْهِمْ سُلْطَانٌ  senin, benim o kullarım üzerinde hiçbir hâkimiyetin yoktur denilmiştir.

[9] —Kaf, 35. ehl-i Cennet orada diledikleri her şeyde olduğu gibi yine orada birde mezid cenneti vardır, demektir.  İşte orası müşahede-i cemal makamı olarak enbiyaya ve fena-i zat eden büyükler ve Muhammedîlere tahsis edilmiştir. Bu mezid cenneti sekiz cennetin sekizincisi, en yüksek ve en son makamdır.

[10]—Maide, 52

[11]—Maide, 52

[12]

MUHALİF HAYALLER


 Toplumun değer yargıları, ferde; neyi nasıl yapması gerektiği ölçüde nasıl hissetmesini ve hissini nasıl göstermesi gerektiğini de öğretir. Hissedilen duygular akılda oluşan görselliğini en yalın şekilde tepkisel bir dışavurumla muhakkak sunmaktadır. Yurdumuzda, son yirmi beş yılda sosyal, siyasi, ekonomik, kültürel ve sanatsal bağlamda büyük değişimler geçirmiştir. Gününümüz insan ilişkilerinde gözlemlenen duyarsızlık, yapaylık, doyumsuzluk, hazcılık ve sıkılganlık da bu değişimlerin bir sonucudur.

Klişeleşen “tüketim toplumu” kavramı, her geçen gün eleştirilirken yarattığı toplum düzeni kabullenmiştir. Oluşturulan yeni bilinç, insanın farkında yalnızlık ve çaresizliğini büyültmekte ve kendine yabancı olan fert, acısını, endişesini, sıkıntısını, heyecanını içinde saklayarak köreltmektedir.

İletişim halinde olan insanların ilişkileri yüzeysel, ifadesizdir. Zamanın gelip geçiciliği, ilişkilerin yaşanışını da yönlendirmiştir. Hızla yarışan insan için; düşünmeye, üzerine hayal kurmaya değecek bir hatıra, kişisel geçmişin kayıtlarından oluşan bir şimdi kavramı yoktur. Unutma, en erdemli eylem olarak bilinçlere aşılanmıştır. Tutku; ardına bakmadan yaşamaya, duygusuz, mutlu ve kaygısız olmaya eşitlenmiştir. Günün yaşam pratiği ‘ANIMSAMA, YAŞA’ “Hatırlama, keyfine Bak” sloganıyla dile getirilebilir.

Bahsedeceğimiz ‘Muhalif Hayaller’, şahit olunan duruma, duyarsızlığa karşı “kendi gerçekliğinin hayalini” kurarken, muhalif olunan, ikili ilişkilerde paylaşılan geçici ruh hallari, yüze yerleşen sahte mimikler, mutlu olma telaşında gülmeye çalışan yüzlerdir. Geçmiş ile bağları bulunan “şimdi” kavramı hatıralarla güçlenir ve daha çok yaşadığını hisseden insan, Muhalif hayallerini,

  • Hayat kelimesinin anlamında,
  • Kişisel eşyalarında,
  • Portrelerde,
  • Kimi zaman refleks halini dışavuran mimiklerinde,
  • Hayallerle karışık biçimlemelerle sorgular.

İçsel, samimi, huzurlu kimi zaman ise acıtan bir dünya oluşturmaya çalışır.

Muhalif Hayaller

Sözlük anlamıyla;

Muhalif: Bir tutuma, bir görüşe, bir davranışa karşı olan, aykırı olan: Muhalif gazete, muhalif parti.

2. Aykırılık eden, uymayan, uygunluk göstermeyen olarak tanımlanır.

Hayal: Zihinde tasarlanan, canlandırılan ve gerşekleştirilmesi özlenen şey, düş, imge, hülya: hayal ürünü bir hikaye.

2. Belli belirsiz görülen şey, gölge.

Muhalif olma, içinde yaşadığı ilişkiler ağını, bu oluşumun nedenlerini sorgulamakla başlar.

Hayal ise ulaşılan sonucun gerçek dışılığını gösterir.

Muhalif hayallerin fikrî çatısı şeklinde açıklanabilir: Hızla akıp geçen dünyada, içe kapanmayı, kendine tutunmayı seçer. Kişisel eleştirisini kendi gerçekliğini ortaya koyarak var kılar. İhsan Oktay Anar’ın Kitab’ül Hiyel adlı romanındaki karakterin dünya ile ilişkisini tanımlayan paragrafta bahsedilen “benlik bilinci” şu şekilde vurgulanır:

“Benliğini aşırı sınırlarla kesin ve aşırı sınırlarla belirlediğini böylece kendisini geri kalan her şeyden, dünyadan ayırdığını, bu yolla bir parçası olmaktan çıktığı o engine okyanus, yani Dünya karşısında elbette ki cılız, sakat ve yetersiz olduğunu görebilirdi. Fakat o haliyle bütün bunları elbette ki düşünemezdi bu yüzden varlıklarını benlikleriyle sınırlayan ve dolayısıyla, aslında ona ait olduklarını bilmedikleri dünya karşısında cılız ve sakat olduklarını hisseden insanlar gibi, varlığını tehdit ettiğine inandığı o devle savaşmaya karar verdi. Bu dev, dünyanın ve onun içindekilerin ta kendisiydi. Ona ait olmak ise, ona yenilmek, yani ölmek demekti. Ancak bu bir bakıma doğru sayılırdı. Çünkü dünyanın bir parçası olmak, bedenin değil benliğin ölümü olmalıydı. (Anar,1996, s:105)

Karakter dünyanın bir parçası olmaktan kaçınmak ister. Bu yolda dünya ve düzenin şekillendirdiği her şey’e bir yönden muhaliftir. Kendini fark eden muhalif, varlığını bütünleyecek, tamamlayacak düşlere dalar.

‘Aşk; varoluşu tamamlama ve varoluşa katılış demektir.’ (Kafka). Bu anlamda aşk başta olmak üzere varlığı tamamladığına inanılan her türlü samimi ilişkiler muhalif hayallerin konusuna girer. Paylaşılan hatıralarda yaşanan çeşitli duygular fıtrî olarak yeni biçimlemelere yol açar. Ancak yaşanılan, sözlerle ifade edilemeyen kimi hisler bu düzende ortaya çıkamadan bastırılıp, ezilir. Muhalif hayaller bu değişimlerin görsel ifadesini yakalama peşinde koşar. Mutluluk ve huzurun var olduğu gibi acının, sıkıntının, endişenin de var olduğunu duyurur çalışmalarda. İfadenin, duygunun ‘şey’ leşerek çoklaştığı, anlam kaymalarına ulaştığı düzende ilk’e olan özlemi dile getirmeye çalışır.

Hayaller, umutsuzluğun, çaresizliğin içinde açılan bir pencere gibidir, o pencere ise şimdi kavramını karşılamaktadır. Şimdi, sadece o an’a karşı verilen tepki değildir. Arkada kalan izlerin gölgesinden, bastırılmış duygulardan, zaaflardan, empati kurarak yaşanan deneyimlerle zenginleşen bir tepki olarak belirendir.

İnsan ilişkileri arasında çeşitli tanımlarıyla var olan “sevgi” kavramı, kişisel olarak deneyimlenirken kendiliğinden görsel imgelere dönüşür. Bu anlamda muhalif tavır, etkisinde kalınan, bellekte tazeliğiyle kalan, endişeyle duyumsanan kısacık an’ ların hatırlanması ve bu duyguların suretine dışarıdan bakılarak ifade edilmesidir. Ancak bu düşler, rahatsızlığı duyulan durumlara tersi ile karşılık vermektir; yani iktidar’a karşıdır.  Ortaya çıkan şeyler; geçici hazlar peşinde değil, kalıcı izler etrafında döner. İfadecidir, duygusal dışavurum yakalamaya çalışır. Kabul görmeyen ya da gösterilmesi arzu edilmeyen hisler, eylemlerine yansır. Duyguların, bakışların, ifadelerin çeşitliliğini ve özgünlüğünü araştırır. Geçiciliğe karşı kalıcılığı, bayağılığa karşı kutsallığı, ‘yaşamaya’ karşı duyumsamayı, teşhire karşı gizemi, sanallığa karşı gerçekliği, bağırmaya karşı susmayı, aşk’a karşı bakışmayı, cinsel birleşmeye karşı dokunmayı öne sürer.

GÜNÜMÜZDE HAYAL KURABİLME YETENEĞİNİ SÜRDÜRME OLASILIĞI OLDUKÇA GÜÇTÜR. Hayal, duyguyla var edilir ve günümüzde muhalefet ancak hayallerde yaşanabilir. Paylaşılan duyguları, hatırlamaları; kurgulanan düşlerle daha güçlü, daha acınası ya da daha mutlu kılmak, dışta olmayı kabul etmek demektir. DIŞLANAN, BUGÜNÜN DÜNYASINDA ADI KÖTÜYE ÇIKAN OLUR. Bu yolda yalnızlığını hisseder. Ressam Gortfried’in bir röportajında da açıkça görülebilen bir gerçektir bu;

“Maddeciliğin sonunda zafer kazandığı bir dönemde yaşıyoruz. Dünya perilerden, cadılardan, hıdrellezlerden, sırlardan, meleklerden, mucizelerden, büyülü kalelerden ve saklı hazinelerden, kutsallıktan, sadakatten, sevgiden, zamandan yoksun”. Hayal kurmak artık gereksizlik, geleceğe yönelik tasarlanan planda bir engel, yoldan sapma olarak görülür. Beynimizin kıvrımları başka amaçlar, gerçek faydalar kazanmak için kullanılmalıdır. Hayaller zaman kaybıdır. Oyun oynamak bayağı bir iştir. Mantıksız, içi boş, çaresizdir. “Hayal kurmak, günümüzde çocukların dahi beyni için kimyasal bir dengesizlik olarak görülüyor’. 

Buna karşılık Hayaller’i inkâr edilmez, tam tersi yüceltme, meşrulaştırma eğilimi taşır. Romantik bir tavrı da kapsayan bu düşünce; sessiz boyun eğmenin içinde karşı çıkışını savunurken bu düşüncenin bir hayal’den ibaret kalacağını bilir. Ancak, “hayal” kurmak ve sanatın içinde barındırdığı varsayılan özde umut ve tatmin duygusuna saflıkla kapanır ve güvenir.

Muhalif Olunan Durum

‘Muhalif Hayaller’in, toplumda gözlemlenen güvensizlik, sıradanlık, duyarsızlık ortamında yeşerdiği düşünülmüştür. Bu durumun oluşum süreci araştırıldığında Türkiye toplumu için 1980 yılının önemli bir dönüm noktası oluşturduğu görülmüştür.

“Aynı yıllarda İngiltere’de Margaret Thatcher’in, ABD de Ronald Reagen’ın iktidar olmasıyla birlikte toplumsal bilinçte yeni bir oluşum başlamıştı”.

Teknolojinin yeni imkânları beraberinde getirmesi, yeni oluşumu daha da hızlandırmış, kültürel hegemonyasını kolaylıkla yaygınlaştırmıştır. Bu arada önemli bir dönüşüm de yazılı kültürden görsel kültüre geçiş olmuştur. Nurdan Gürbilek o dönemi şöyle tanımlayacaktır:

“1980’lerin getirdiği ve günümüzde kökleşen yeni toplumu tanımlayacak ilk kavram “sözün bastırılması” ise (yaşanan darbeden dolayı), ikincisi mutlaka “söz patlaması” olmalı. Çünkü 1980’ lerin ortasında Türkiye de, neredeyse baskı döneminden çıkıldığı yanılsamasını doğuracak yaygınlıkta bir söz, imge ve görüntü patlaması yaşandı”.

Türk toplumu için çok yeni ve müstehcen olan; özel hayat, fert, cinsellik, eşcinsellik gibi kavramlar üzerine sözler söylendi. Bu konular sık sık haftalık dergiler, TV programları aracılığıyla evlere konuk oldu. Ancak karşılaştırıldığında bu değişimler Batı’da yaşananlara göre cinselliğin tıbbileşmesine, bilimsel olarak açıklık getirmesi, öğretici nitelikte olması adına katkı sağladığı söylenemez.”

Artık tamamen içeriksizleşen söz, yaşananlardan ya da hissedilenlerden hangi imajlarla, hangi metaforlarla konuşulması gerektiğini belirler. İçi boşaltılan kelimeler, tamamlanmamış cümleler, kavramlar, sözler, kitle iletişim araçlarının etkinliği sayesinde evlerde, insan ilişkilerinde de boy göstermeye başlamış, bilinci etkilemiştir kuşkusuz. GÜNÜMÜZDE, REVAÇTA OLAN BİR DİZİNİN KAHRAMANIN HERHANGİ BİR SÖZÜNÜN, CÜMLESİNİN, KİTLELER TARAFINDAN KULLANILMASI, O SÖZÜN YA DA ONUN SİMGELEDİĞİ HERHANGİ BİR ŞEYİN ANINDA PİYASAYA SÜRÜLMESİ GİBİ. Artık ne yaşandığı ne hissedildiği önemli değil onun nasıl dile getirildiği, insanı nasıl kışkırttığı önemli hale gelmiştir. Yani gösterinin nasıl bir parçası olduğu önemlidir. Gösteri içinde rol alan fertler, geçicilik kavramını da içselleştirmişlerdir. Her şeyin yitip gideceği bir düzende, sıkıntı etmeye, kişisel bellek geliştirmeye ihtiyaç duyulmamaktadır.

“Artık herkesin bildiği bir gerçek, kitle iletişim araçlarının oluşturduğu yeni kimliğin, ferdi belli ve “klasikleşmiş” alışkanlıklardan kurtararak, onu göreli bir biçimde özgürleştirmesine karşılık, özellikle kamusal kullanım yanıyla da, ferdi tutsak etmesidir. ‘Televizyon görselliğinin bu derecede yoğunlaştırılmasının altında yatan ana etmen kitlelerde beliren kendinden geçme, ayartılma içgüdüsünün tatmin edilmesi gene televizyon görselliği, onun kurduğu imge sistemi aracılığıyla insan belleğinin’ kısa erimli (short term) bir belleğe dönüştüğü unutulmaması gereken bir noktadır.” 

Algılanan zaman ve sahip olduğumuz bilinç, kısa erimli olmaya doğru ehlileştiriliyor. Ahmet Oktay Anar’ın tanımıyla: “ANIMSAMA, YAŞA!” Sloganı bugünün yaşam pratiğini dışa vuruyor denebilir. Sanat dahi, varolan durumdan etkinlenip, beslenerek, geleneksel, hatta tarihsel olanı dışlamış, kendini güncel olanla özdeşleştirmiştir. Kalıcılık, içsellik gibi düşünceleri dışlamış, duygusal tavrı küçümsemiştir. Geçmiş yok sayılmış, geçmişte yaşananları günün çıkarları (fantezileri ve ihtiyaçları ) doğrultusunda tanımlamaya dönüşmüştür.

İlişkilerdeki Durum

Yaşanan değişimler, görece gelişmeler, sosyal ilişkilerde yeni bir bilinç, yeni bir ruh halini doğurmuştur. ‘KAPİTALİZM, İÇERDEN DIŞARIYA, DIŞARDAN İÇERİYE, YUKARIDAN AŞAĞIYA, AŞAĞIDAN YUKARIYA GİDEN BİR BAĞIMLILIK İLİŞKİLERİ SİSTEMİDİR. ONDA HER ŞEY BASAMAKLANDIRILMIŞ, DEMİRE VURULMUŞTUR. KAPİTALİZM DÜNYANIN VE İNSAN RUHUNUN BİR HALİDİR.’ (Roger GARAUDY. Picasso, Saint John Perse, Kafka (çev.Mehmet H. Doğan) Payel Yayınevi, İstanbul 1991, s:128)

TÜKETİM TOPLUMUNDA YABANCILAŞAN FERTLER, İLİŞKİLERİNİ TÜKETİLEBİLEN HERHANGİ BİR MAL OLARAK GÖRÜR. Bu zamanla duygusal ilişkilerdeki söylemleri de dönüşüme uğratır: “BİRBİRİMİZİ ÇOK TÜKETTİK” gibi. Ancak pazardan yeni bir mal alınabileceğinden emin kişi, paketi açılmamış yeni ilişkiler arar. Günümüzde insanlar, fazla bilginin, fazla görüntünün, fazla gürültünün kucağında ilişkilerini taklitle ve özentiyle yaşar. İnsan tanımanın verdiği merak ve heyecan duygusundan yoksundurlar.

‘Modern toplumumuzda eksik olan şeylerden biri de hayret etme yeteneğimizdir’, peşimizi bırakmayan boşluk ve anlamsızlığın bir yönü de budur. Hayranlıkla karışık merak pek çok biçimde dile getirilmiştir. Kant bu duyguyu şöyle anlatır:

İnsan yüreğini iki şey hayret içinde bırakır:

KALPTEKİ AHLAK MAHKEMESİ VE YILDIZLI BİR GÖKYÜZÜ.

Hayret etme, şüphecilik ve can sıkıntısını tam tersidir. Kişinin dorukta bir canlılığa sahip ilgili, beklentiler içinde ve tepki vermeye hazır olduğunun belirtisidir. Henüz anlaşılmamış, keşfedilmemiş deneyimlerin heyecanıdır. Merak etme ve hayret dürtüsünü muhafaza etmek kolay iş değildir. Joseph Wood Krutch

‘Hayret duygusu kendini çabuk tüketir diye yazmıştır. Yaşamda anlam ve önem taşıyan şeylerin bir fonksiyonudur hayret etmek.’

Yıldızlı gökyüzü artık birçok yerde görülebilen, romantik bir görüntüden başka şey ifade etmez. Hayatla başa çıkma yollarından olan umut, mutluluk, aşk birer reklam imgesinden başka bir şey ifade etmediği gibi. Bayağılaşan bu kavramlar üzerine düşler kurulamaz, heyacan içinde bırakan an’lar, yaşayışa tanık olan nesneler, önem atfedilen her şey değişmiştir günümüzde. Her an’ı heyecanla, arzuyla karşılamak ve bunların ardından anımsamalarla karışık düşsel kurgulara gitmek ancak romantik bir tavır olarak görülen ‘Muhalif Hayaller’ dir.

İletişimin sınırsızlığı, kolaylığı ve hızı özellikle cep telefonu şirketleri aracılığıyla dile getirilir. TELEVİZYON KANALLARINDA, REKLAMLARDA YARATILAN İLİŞKİ MODELLERİ; İLETİŞİMİN VE PAYLAŞILAN İLİŞKİNİN YOZLAŞMASININ, DÖNÜŞMESİNİN SEBEBLERİNDENDİR.

Gözler ve dudaklar en etkili iletişim aracıdır.

Sözsüz iletişimin gücü etkisini hala göstermektedir ancak buna katlanacak, zaman ayıracak, değer verilmesini gerektirecek toplumsal, psikolojik belki de ekonomik şartlar yok olmaktadır.

BAKIŞ, UZUN SOLUKLUDUR, SESSİZDİR, ANLATACAK ŞEYİ AĞIR AĞIR TÜM İÇSELLİĞİYLE AKTARIR. BU YÜZDEN GİZEMLİDİR. Psikolojik açıdan sabır ister, güç ister, cesaret ister. Günümüzde sıkıntıya gelemeyen insan, iletişimde olduğu kişinin gerçek iletisini anlamaktan acizdir. Acizlik biraz da korkudandır. Çünkü ileti, iç çelişkilerle dolu, karışık, endişe verici olabilecektir. Günümüzde insan insanla ilişkisinde güvensizdir, saf ve sürekli bir mutlulukla karşılaşma inancından yoksundur.

Tüketim toplumunun can sıkıntısıyla dolu insanı, ilişkisinde özellikle aşk ilişkisinde haz ve geçicilik arar. Çünkü ilişkileriyle varlık kazanır fert bu toplumda. Sıkıldığında yeni bir insan ile görece yeni bir ilişki yaşayacaktır.

Aşk ilişkilerinde görülen can sıkıntısı, aşkın, sevginin binbir dile çevrilmesi, maneviyattan kopuş birçok karikatüre konu olmuştur. Bu karikatürlerden biri de Radikal Gazetesi, 2006 Tehlikeli İlişkiler adlı karikatür dizisidir. Ramize Erer, bu karikatür dizisinde; samimiyetsiz, duyarsız ve her türüyle geçici ilişkileri yansıtır. Yüzlerdeki etkili mimikler kişilerin güvensiz ve sahte duygularını ortaya koyar.

Çizgideki kişiler çoğu zaman, birbirlerinin yüzüne bakar durumda (bakış) çizilmemiştir. Duygusal ilişkilerde gözlemlenen, ezbere dayanan yaşayışların insanı bir geçmişe, tutkuya, mekâna ya da hayale sürüklememesidir. Hâlbuki herhangi bir eşyanın bile anımsattığı bir anı, sevilen insana; paylaşılan an’ a dair insanın hayaller kurgulamasını sağlar. Günümüzde yaşanan sahte duygusallığı, taklit aşkları, tutkusuz ilişkileri Umberto Eco’ nun tanımlamasıyla örneklendirmek yararlı olacaktır. Burada kişisel geçmiş, daha evvel bahsedildiği gibi çıkarları, ihtiyaçları ve bilgisi doğrultusunda kullanılacaktır. Kişinin yazdığı bir duygu, hayal, bir geçmiş yoktur çünkü;

‘Postmodern hali, kültürlü bir kadını seven bir adamın haline benzetiyorum. Adam kadına, “sana deli gibi aşığım” diyemeyeceğini bilir, çünkü kadının, bu sözleri Barbara Cartland’ın yazmış olduğunu bildiğini bilir (kadın da onun bütün bunları bildiğini bilir). Şöyle diyebilir:

“Barbara Cartlant’vari bir deyişle, sana deli gibi aşığım.”

Sahte masumiyetten sakındığı, masum bir söz söylemenin artık imkânsız olduğunu açıkça ortaya koyduğu bu noktada, yine de kadına söylemek istediği şeyi söylemiş olur: yani onu sevdiğini, onu masumiyetin kaybolduğu bir çağda sevdiğini. Kadın da onun aklına uyarsa, sonuçta bir ilan-ı aşk gerçekleşmiş olur. Konuşanların ikisi de kendilerini masum hissetmeyecekti; geçmişin, çoktan söylenmiş olanın yarattığı ve ortadan kaldırılamayacak güçlüğü kabul edeceklerdir; ikisi bile bile ve haz alarak, bir ironi (Söylenenin tam tersinin kastedildiği ifade-alaylı anlatım) oyunu oynayacaklardır”. (Umberto Eco, Cogito Düşünce dergisi, sayı 44- 45, 2006 s: 14)

 HULASA:

İçtimâi hayattaki hız, insan ilişkilerinde iletişim modellerini değiştirmiştir. Kişilerin düşünce yapısı, sosyal hayatı ve kişisel ilişkilerin deneyimlenmesinde yavanlaşma ve duyarsızlaşma kendini göstermektedir. Ferdin an’ı yaşamasına da engel olan düzen, anı yaşamak adına verilen budala heyecan ve önyargılar insanı eksik bırakmıştır.

“Muhalif hayaller” ise, ilişkiler düzeyinde yaşanan duygu yoksunluğuna, bellek kaybına, dialog korkusuna karşı, akılda ve yürekte oluşan, anımsamalarla zenginleşen görsel imgesini hayal tadında yani hayal olabilecek yoğunlukta işlemeye çalışır. Manevi boyuttan yoksun dünyaya sevginin, bakışın, küçük bir busenin kimi zaman amansız bir acının ya da stresin ardından hayaller kurar.

İNSAN MUHALİF OLUŞUYLA,  “AN’I” DAHA ÇOK İÇSELLEŞTİREREK YAŞAMAYA, VARLIĞINI TAMAMLADIĞINA İNANDIĞI AN’LARINI, HAYALLER ÜZERİNDEN ROMANTİK TAVIRLA AMA ELEŞTİREL BİR BAKIŞLA, HAYATA TUTUNMAYI VE TATMİN OLMAYI SAĞLAMAK İSTEMEKTİR.

Ek:
Özdemir Asaf’ın Rüyalar/Yaşancalar’ adlı metni, kişisel geçmiş-eşya ilişkisini, anımsamanın yarattığı duygusal algılamayı ve anlamlandırmayı destekler niteliktedir.

Rüyalar/YAŞANCA’LAR [1](Menkıbeler-Hatıralar)

“Hani, çekmeceler, kutular, eski bir çanta, bir torba.. Hemen hemen çoğumuzun vardır..içlerinde bir sürü eşya.. Parçası eksik bir saat.. Kırık bir kilit.. Kopuk bir zincir.. Bir kalem parçası. Yarım bir anahtar.. Tek bir kol düğmesi.. İçi boş bir derecelik.. Bir rozet..

Paslanmış bi….şey.

Arada bir açılır o çekmeceler, kutular. O zarflar.. Bakılır, bakılır.. Dalınır gidilir. Bazı parçacıklar daha çok durdurur, düşündürür.. Elinizde tutar tutar, evirir çevirir, bakar da bakarsınız.

Sonra bir başka şey vardır onun da yanında. O da bir başka öykünün, bir başka yaşanmışlığın tanığıdır. Kimbilir, belki aktörlerinden biridir o şey yaşanmış bir düşüncenin.. Belki de düşünmüş bir yaşanca’nın seyircisidir.

O dalıp gidilen nere ise, ne ise ve de kim ise.. Tümü birbirine bağlı ya da yakın kalmış, yani, oldukları gibi duradurmuş.. Size bakmaktadır tümü.. O zamanlardaki gibi.

Bir sürü işiniz var ya ! Amacınız, sözünüz, alacağınız..borcunuz.. Bir sürü şey.. Bu parça parça, gününüzü dolduran şeylere yaşanca diyorum ben.

Evliliğinizi, umudlarınızı, yanılgılarınızı, yanlışlarınızı, saç taramalarınızı, aynaya bakmalarınızı, yaralarınızı, gizlemelerinizi, boyanmalarınızı, kirlenmelerinizi, buruşmalarınızı, ütülenmelerinizi…Islanmalarınızı, kurulanmalarınızı, acıkmalarınızı, susamalarınızı.. Parça parça birleştirirp sürdüren ve sonra yerlerinde kalıp sizi yarınlara uğurlayan, yaşantılarımızı yaşam bütünlüğüne erdiren elle tutulur veya tutulmaz olan

şey’ler..

Yani yaşanca’lar.

Yaşancalar sizin cafcaflı yaşam kişiliğinizi.. Yani kısacası sinirlenmelerinizi, küfürlerinizi, yalanlarınızı, dayak atmalarınızı, dayak yemelerinizi, gücünüzü, güçsüzlüğünüzü, gözlüklerinizi, saatlerinizi, çakmaklarınızı, o pis paralarınızı süsleyip yaldızlayan, kırıp yapıştıran.. Düşlerinizde gerçekleşip kafanıza çarpan yaşancalar..

Siz gidersiniz.. Kalır onlar. Size kokularını, renklerini, esinlerini bırakırlar.. Siz gidersiniz.

Saatiniz düşer, sevgili (o yok olası) çakmağınız yürür.. Kaleminiz biter.. Defterinizi

unutursunuz bir yerde. Paranızı çaldırırsınız.. Güzelim gömleğiniz lekelenir, yırtılır.

Üstünüze şarap dökülür, yepyeni giysiniz batar. Huysuzlanırsınız. Gidersiniz.. Amacınız vardır ya !

Onlar yerinde kalırlar. Yarın size bir mutluluk parçası sunmak için sizi mutsuzluklarınıza yolcu ederler.. Bilmezsiniz.. Bilmezsiniz.. Uğurlarlar sizi. Hani o şarabın giysinize dökülmesindeki yaşantıda sizi kıpkırmızı eden an vardı ya! O, orada durur kalır.. Siz gidersiniz. İşte o an size ilerde sıcacık bir katkıda bulunacaktır.. Acıyarak.

O yaşancalarınızın tek başlarına ufacık gibi görünüp, belki tüm yaşamınıza eşit değer ve anlamdaki ağırlıkları, bir yerlere çöker.

Kendi başlarına çekmecelerinizde, kutularınızda işe yaramayan, ama atamadığınız o şeyler..

Yaşancalarınızın düşünsel olanları nasıl kafanızın çekmecelerinin birinde ise, maddesel olanlarının elinizde kalanları da kutularınızda öylece durur. Atamazsınız.. Siz gidersiniz..

Bütünlüğünüzün üstüne titreye titreye.. Ama aslında bölüne bölüne.. Parçalana parçalana gidersiniz.

Kulağınıza bir şarkı uzanır.. Birden dalarsınız..Kala kalırsınız durakta.. Ama dolmuş gelmiştir, binersiniz.. Gidersiniz…

Ve sonunda, dün geceye kadar gelirsiniz.. Uyursunuz.. Bir rüyaya uyursunuz.

Gördüğünüz rüya ,o tek başlarına yaşamınızda artık bir işe yaramayan ve çekmecelerinizle kutularınızda bekleyen yaşanca’larınızın, birleşip oyunu kurmalarıdır. Sahnesi uyku durumunuzdur.. Seyredersiniz.. Kendinizi seyredersiniz.. Yapyalın.

Hani gidiyordunuz ya ! Şimdi gidin ya! Uykunuz sizi, kımıltısız, tutar.. Gidemezsiniz.

Hani bir şarap dökülmüştü, gömleğiniz leke olmuştu.. Siz bozulmuştunuz. Oysa tam onun yanında sevgi ve özlem duruyordu.. Görememiş, sezememiştiniz. İşte o iki paralık gömleğiniz.. O kimsede eşi olmayan, dışarıdan yeni gelmiş herkesin baktığını sandığınız  gömleğinizin lekelenmesine bozulmakla içine ettiğiniz yaşamınızdaki yarım bıraktığınız oyun oynanmıştır. Ama o başrolü oynayan kadın, siz uyanınca hüzünlü kılmıştır sizi.

Kimdir o!

Onu da bir başka, bırakıp gittiğiniz yaşam öykünüzden getirmişlerdir yaşancalarınız, dün geceki rüyanıza.

Hani kutularınızın birinde bir saç tokası vardı ya! Siz onu ne sanıyordunuz? Öyle bir saç tokası mı?

Demek o öyle bir saç tokası imiş..”

(ASAF, Özdemir. ’Ça (Otokopi, Deneme) , s. 25, Adam Yayınları, İstanbul, 1993 s. 25)

Kaynak:

Çiğdem MENTEŞOĞLU, “Muhalif Hayaller”, Sanat Eseri Çalışma Raporu, Ankara-2007.


[1] Yaşanca: Uydurma Kelimelerden: Menkıbe; hatıra; anı; unutulmayacak olay…

Toygun:

Din büyüklerinin veya tarihe geçmiş ünlü kimselerin yaşamları ve olağanüstü davranışlarıyla ilgili hikâye

Bensay yaşanca sözcüğünü önermiş. Bence fena değil.

кай (kay)    şarkı söyleme , menkıbe  (Altayca)

Övmece önerisi de var ama öv- uygun değil gibi.

Toygun:

Hikmet Kıvılcımlı yürüm demiş.

“Böylece, Oğuz Yürüm’ü (Menkıbesi) ile anlatılan şey, bütün bu 24 Kan’ı içine almış en büyük Kandaşlar Konfederasyonu’dur.”

Oktay D.:

yaşanca sözü bana düzgün türetimli gelmedi, bir /a/ sesi fazla gelmiş. Daha doğrusu ise yaşınç olabilir [1][2]

Dipçe.

[1] +Xnç ekinin dar ünlüsünün baskın gelmesi. Bu eki, dönüşlü çatınıŋ eylemlik ekiyle bileşimi olan -n-ş ekinin sözcük sonunda -nç olması durumuyla karıştırmayınız. [2]

[2] Marcel Erdal, “Old Turkic Word Formation”, Wiesbaden, 1991.

****************

COLLAPSE (ÇÖKÜŞ) (II) (2009)

ŞEYTANİ RESİMLER

İLÂHÎ TAKDİRİN VARLIĞINA KARŞIN NEDEN İYİ KİMSELERİN BAŞINA KÖTÜLÜKLER GELİYOR?

 

RUHÎ HAYATTA TASAVVUF VE PSİKOTERAPİ


Gerçeklik (hakikat) ne kadar gerçektir?

Gerçeklik dediğimiz şey, gerçeğin (Hak) ‘kara deliğini”[1] dolduran bir ‘fantazmik mekânı’ mı içerir yoksa ‘gerçek’ kılındığı bir yaratılmış mekân mıdır?

Maddenin noksan tarafı ‘gerçeklik hissi’ mizle ayakta tutulmakta mıdır yoksa?

Algılarımızın aynasında mı bir gerçek var?

Paradoksal topoloji [2]anılmaya yakın şekilde olabilirliliği nihai varış yeriyle tamamlanan mesafede kalan bir gerçeklik mi?.

Gerçek ve gerçeklik canlı hayatının vazgeçilmez şartıdır.

İnsan için “Gerçek”, görünenin kendisidir. İçinde yaşanılabilir, dokunulabilir. Eni, boyu ve derinliği vardır.

Gerçeklik ise kütlesiyle, etkisiyle, görüntüsüyle canlı varlıkların duyu organları tarafından bir şekilde saptanır. Eksik ya da fazla ama mutlaka saptanır.

İnsan tarafından görülmese de, algılanmasa da, hissedilmese de insanın dışında bir gerçeklik vardır. Sam Peckingah, “Gerçek, insanın hiçbir zaman keşfedemediği bir yalandır” derken, Wilhelm Flusser’in yorumuna göre de “ölümüne kadar önümüze çıkan her şey” olarak da tanımlar.

Gerçek süreklidir, kesintisizdir. Hayatın şimdiki zamanıdır.

Gerçeklik bütündür, parçalanamaz ve gerçekliği bölmek parçalara ayırmak insan için imkânsızdır.

Her şey birbirine neden-sonuç ilişkisiyle bağlanmıştır. Bütünlüğün, oluşumun bir mantığı, nedeni vardır. Bu gelişim ise insanın dışındadır, kendiliğinden oluşur, kendi fizik yasaları vardır. Ancak bazen insan grift yapısı ile varlığını ve herşeyi gerçek değil, gerçeğin bir kopyası olarak hissedebilir. Öyle ki bazen hayatın içeresinde kaybolur, yaşadığı, hissettiği, dokunduğu gerçeklik kaybolup gider. İşte bu şekilde insanoğlu bilinçli bir farkına varma noktasına doğru götürmenin bir yolunu aramak zorunda kalışı ile  gerçeğinin, ‘farkına varmaya’ ulaşmak için bilinç ve bilinçaltı dünyasını kurmaya çalışır. Ancak günümüzde stres faktörleri arttıkça psikoterapiye ve dolayısıyla psikoterapistlere olan ihtiyacını dolaylı olarak da artmaktadır. Bu bir gerçek olmuştur. Bilinçlenen toplumda gittikçe psikoterapistlerin “deli doktoru” olmadığının bilincine kavuşmuş durumdadır.

Herkesin hayatında zaman zaman destek alması gereken durumlar olunca eğitimli-tecrübeli uzmanlara danışmak hem süreci rahat aşmanıza hem de güvenilir biri ile sorununuzu paylaşmak uygun görülmektedir.  Çeşitli şekillerde “amaçlı terapi” (Tedavi-Sağaltım) usulleri (Psikoterapi, Yoga,  Biyoenerji, Biyoterapi,  Reiki,  Renklerle Terapi,  Homeopati,  Hipnoz,  Tasavvuf,  Psikodrama,  İletişim,  Duyumlara hitap eden sanatlar)  grup halinde, bireysel olarak ya da çiftlere uygulanmaktadır.

Her yaş, cinsiyet, eğitim ve sosyal durumu bu terapilerde farklılık gösterebilir. Mesela; özellikle sanatsal terapi (resim-sinema) küçük yaş gruplarında ve ergenlerde çok iyi işleyen bir sistemdir. Türkçe’de bir söz vardır; Bir resim bin kelimeye bedeldir. Sanat Terapisi’nde bunun ne kadar doğru olduğunu anlıyoruz. İki-üç yaşında bazı takıntılı davranışları olan ya da cinsel istismar görmüş olan bir çocuk düşünün; bu çocukla oturup 45 dakika konuşmanızın imkânı var mı? Belki o çocuk için “oyun terapisi” denenebilir veya da iç dünyasını net olarak algılamak için renkleri ve çizgileri kullanmak bize daha somut verilere ulaştırır. Aynı şekilde ergenlik çağındaki sıkıntılardan dolayı bunalmış bir çocuk düşünün, herkes sürekli ona nasihat ediyor, “oğlum/kızım sen böyle değildin ne oldu sana, kötü alışkanlıkların mı” var gibi bir sürü soru sorulan bir ortamda bu genç zaten bunalmış… Rahatlama, deşarj olma ihtiyacı var. Patlamak üzere olan bir bombanın yanlış kablosunu keserseniz onu sonsuza kadar kaybedersiniz, parçalanır bir daha bir araya getiremeseniz ancak doğru işlemi uygularsanız hem bombayı patlamaktan kurtarır, hem de çevresindekilerin zarar görmesini engellemiş olursunuz. Resim ergenlere oldukça değişik gelen ancak hoşlarına da giden bir tekniktir. Karşılarında psikoterapi odasında oturan bir psikoterapist / psikodramatist yerine, samimi bir ortamda resim malzemeleri eşliğinde onu bekleyen bir psikoterapistin / psikodramatist olması zaten ergenleri şaşırtır ve psikoterapiye olan dirençlerini azalttığı bilinmektedir.

Audiovisüel (Görsel-işitsel) malzemelerle de yapılan filmler de aynı olumlu sonuçları doğurmaktadır. Sinema bu anlamda etkin bir gelecek vaat etmektedir. Çiftlerde ve gruplardaki uygulamasındaki ana amaç ise paylaşımı arttırmak, iletişimi güçlendirmek ve farkındalık katsayısını artırmaktır.

Önemli olan terapiste aranılan geniş bir kültüre sahip olması diğer terapiler konusunda uzman olacak kadar eğitimli olmasıdır. ANCAK BİR KONUDA UZMAN VE EĞİTİMLİ OLAN BİR TERAPİST SAKINCALI OLUR, SONUÇ VE PERFORMANS DÜŞÜKLÜĞÜ BEKLENİLMELİDİR. Beklenilen sağlanan sonuçlar eğitimi yetersiz kişiler tarafından yürütüldüğünde daha uzun sürer ve danışanın süreçten sıkılması muhtemeldir. Terapiyi birçok ayakları olan bir köprüye benzetebiliriz. Biz burada tasavvufun psikoterapi ile benzerliği konusuna değineceğiz.

TASAVVUFUN PSİKOTERAPİK YÖNÜ

İnsanın tabiatı, fıtratı, dini literatüre [3] ve davranışçı terapilere göre insan tümüyle nötrdür. Sûfîlere göre insanın doğasında hem iyilik, hem de kötülük eğilimleri vardır; ancak bu eğilimler sadece birer potansiyeldir ve insan her iki tarafa da yönelebilir bir karakterdedir.

Sûfiler, insanı anlamada kullandığı anahtar kavramlardan biri (belki de birincisi) “ruh”u kabul ederken nisbî olarak özgürlüğü olan “teomorfik” [4] (Tanrı’ya benzeyen) bir varlıktır da derler.

  • Psikanaliz, fizyolojik;
  • Davranışçı, terapiler sosyolojistik;
  • Bilişsel davranışçı terapiler ve danışan- merkezli terapi ise sosyal psikolojik bir temelden hareket eder.

 Sûfiler bu temelleri göz ardı etmemekle birlikte “transandantal” boyut üzerine vurguda bulunur. Grup psikoterapileri de dâhil olmak üzere psikoterapiler “bireyselciliği” vurgularken sûfîler “cemaatçiliği” öne çıkarırlar.

Hem psikoterapiler hem de tasavvuf terapi için bir terapistin (mürşid) gerekli olduğunu öngörürler. Psikanaliz, davranışçı terapiler ve bilişsel-davranışçı terapiler ve danışan merkezli terapi “konuşma/ görüşme” esasına dayalı iken davranışçı terapiler dolaylı araçlara kadar geniş bir yelpazeye dayalıdır.

Tasavvufî terapide (seyr-u sulûk) kullanılan oldukça zengin bir teknikler dizisi söz konusudur. Hem psikoterapiler hem de tasavvuf muzdaribin mürşidle ile olan iletişimini önemser. Psikanaliz ve davranışçı ve bilişsel davranışçı terapiler amacını “iyileştirme” ile sınırlarken, hem danışan merkezli terapi hem de tasavvuf “kişiliğin geliştirilmesi”ni vurgular.

Psikanaliz ve davranışçı terapiler “inanç, anlam ve değerleri” inkar ederken, bilişsel davranışçı terapiler, danışan merkezli terapi ve tasavvuf  “inanç, anlam ve değerleri” özellikle vurgular.

Psikanaliz ve tasavvuf için rüyaların (istihare) özel bir önemi vardır ve insanı anlamda anahtar bir rolü vardır. Psikanaliz geçmiş zamanı önemserken, diğer psikoterapiler ve tasavvuf ise “şimdi-burada”[5] üzerinde vurguda bulunur.

Psikoterapi kuramların geliştirilmesinde kuramcıların yaşamlarında iz bırakmış kişisel deneyimler önemli bir iz bırakmıştır. Sûfiler ise zaten “kişisel deneyimleri” vurgular ve önemserler.

Psikoterapiler kuramları örneklem (örnek gurup) açısından problemlidir. Sûfilere göre ise “her kalpten Allah Teâlâ’ya giden bir yol vardır.” Bu nedenle herhangi bir sûfi görüşün genelleştirilmesi ve özellikle kişiselliği / özgünlüğü silmesi kabul edilemezdir. Hem psikoterapilere, hem de tasavvufa göre insan kendi kendine yabancılaş(tırıl)mıştır.

Psikanaliz, bilişsel davranışçı terapiler ve danışan merkezli terapiler “deneyime” geliştirilmiş iken davranışçı terapiler “deneysel verilere” dayalıdır.

Sufilik de “deneyime” dayalıdır. Davranışçı terapiler doğrudan gözlenebilen ve ölçülebilir konuları ele alırken diğer psikoterapilerin ilgilendiği konular daha çok dolaylı olarak gözlenebilir ve ölçülebilir bir nitelik taşır.

Tasavvufta ise hem zahiri hem de batıni pratikler varsa da odak konular salik ile Allah Teâlâ arasında oluşu nedeniyle gözlem ve ölçüm ötesidir. Davranışçı terapiler dışındaki diğer psikoterapilerle birlikte tasavvuf da “içgörü”nün önemini vurgular.

Hem psikoterapiler hem de tasavvuf, “hastalıkların” iyileştirilebileceğini varsayarlar. Hepsi de iyileş(tir)me sürecinde çeşitli aşamaların söz konusu olduğunu vurgularlar. Hepsi de teorik bilgilenmeyi değil hayatî değişimi amaçlarlar. Bireyin (mürid) istek ve kararlılığı (teslimiyet) için problemi konusunda duyarlılığı ve yeterli düzeyde kaygısı olması gerektiği vurgulanır. Genellikle bireyin kendi isteği ile terapist (mürşid) e gelmesi gerektiği kabul edilir. [6] Hatta tasavvufta bireyin kararlı olup olmadığı dramatik sınavlarla (çile) denetlenir. Hepsi de bireyin kendi kendisine ilgi göstermesini öngörür. Hepsi de mesajını yaymak için literatür oluşturmuştur. Hepsi de mesajını kitlelere ulaştırmak için örgütlenme yoluna gitmiştir. Bu örgütlenme doğal olarak terapistler (mürşidler) arasında da bir piramid modelinin (tarikatlar)  oluşumuna yol açmıştır. Hem psikoterapilerin hem de tasavvufun çok çeşitli ve değişik tanımları yapılmıştır. Hepsi de insanı anlamak için olağanüstü duyarlılık göstermiş ve genellikle sağduyusal bilgilere aykırı düşen daha doğrusu onları aşan sonuçlara ulamışlardır.

Psikoterapi ücret karşılığı sunulan bir hizmet iken, tasavvufi terbiyede ücret söz konusu değildir; “Allah Teâlâ rızası için” için yapılan bir hizmet olarak devam etmektedir….

(Geniş bilgi için: Ali Rıza BAYZAN, Tasavvuf ve Psikanaliz, 2002)

NOT: Bu yazı aşağıdaki kaynaktan istifade edilerek hazırlanmıştır.
Canel BİNGÖL
, “Venüs’ün Çiçek Sepeti” Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsü Sinema-Televizyon Ana Sanat Dalı Sinema Ve Terapi 186414-Yüksek Lisans Tezi İstanbul, 2006 . s.58-60


[1] Kara delik, astrofizikte, çekim alanı her türlü maddi oluşumun ve ışınımın kendisinden kaçmasına izin vermeyecek derecede güçlü olan, kütlesi büyük bir kozmik cisimdir.

Kara delik, uzayda belirli nicelikteki maddenin bir noktaya toplanması ile meydana gelen bir nesnedir de denilebilir. Bu tür nesneler ışık yaymadıklarından kara olarak nitelenirler.

Kara deliklerin, “tekillik”leri dolayısıyla, üç boyutlu olmadıkları, sıfır hacimli oldukları kabul edilir.

Karadeliklerin içinde zamanın ise yavaş aktığı veya akmadığı tahmin edilmektedir. Kara delikler genel görelilik kuramıyla tanımlanmışlardır. Doğrudan gözlemlenememekle birlikte, çeşitli dalga boylarını kullanan dolaylı gözlem teknikleri sayesinde keşfedilmişlerdir. Bu teknikler aynı zamanda çevrelerinde sürüklenen oluşumların da incelenme olanağını sağlamıştır. Örneğin bir kara deliğin çekim alanına kapılmış maddenin kara delikçe yutulmadan önce müthiş bir sıcaklık derecesine ulaştığı ve bu yüzden önemli miktarda x ışınları yaydığı saptanmıştır. Böylece bir kara delik kendisi ışık yaymasa da, çevresinde bu tür bir icraat yarattığı için varlığı saptanabilmektedir. Günümüzde, kara deliklerin varlığı, ilgili bilimsel topluluğun (astrofizikçiler ve kuramsal fizikçilerden oluşan) hemen hemen tüm bireyleri tarafından onaylanarak kesinlik kazanmış durumdadır.

[2] Topoloji: Matematiğin ana dallarından biri olan Topoloji, Yunanca’da yer, yüzey veya uzay anlamına gelen topos ve bilim anlamına gelen logos sözcüklerinden türetilmiştir. Topoloji biliminin kuruluş aşamalarında yani 19. yüzyılın ortalarında, bu sözcük yerine aynı dalı ifade eden Latince analysis situs (konumun analizi) deyimi kullanılıyordu. Geometrik cisimlerin nitelikleriyle ilgili özelliklerini ve bağıl konumlarını, biçim ve büyüklüklerinden ayrı olarak alıp inceleyen geometri dalı.

[3] “Her doğan, İslâm fıtratı üzerine doğar. Sonra, anne-babası onu Hıristiyan, Yahudi veya Mecusi yapar.” (Buhârî, cenâiz 92; Ebû Dâvud, sünne 17; Tirmizî, kader 5)

[4] Teomorfik: “Tanrı’ya benzemek” anlamına gelen bu deyim, insan olmayan bir varlığın, Tanrı gibi, beşeri terimlerle ifade edilmesi anlamına gelen antropomorfizmin zıddıdır. Hem Tevrat (insan Tanrı’nın suretinde yaratılmıştır (Tekvin 1:27), hem de Hadisler (Allah insanı (Adem’i) Rahman’ın suretinde yaratmıştır) antropomorfizmi teomorfizme tebdil etmiştir. Tevrat’ın kimi kısımları “oldukça beşeri” bir Tanrı tasviri sunar ki, bu diğer bölümlerde ortaya konan aşkın bir Tanrı anlayışıyla uyum içinde değildir.

[5] “Dünle beraber gitti düne ait nevarsa, bugün yeni şeyler söylemek lazım. Ekme günü gizlemek toprağa tohumu saçmak günüdür Devşirme günüyse tohumun bittiği gündür, karşılığını bulma günüdür. Şu deredeki su,kaç kere değişti, yıldızların akisleri hep yerinde “Kendine gel, yepyeni bir söz söyle de dünya yenilensin! Sözün öylesine bir söz olmalı kidünyanında sınırını aşmalı Sınır nedir, ölçü ne? Bilmemeli!” Hz. Mevlâna kaddesellâhü sırrahu’l azîz

[6] Kur’an-ı Kerim’de Allah Teâla buyurmaktadır:

“Rahman’ın zikrinden yüz çevirenlere şeytanı musallat ederiz. Artık şeytan onunla bir arkadaş olur…” (Zuhruf Sure-i Şerifi, 36)

Hz. Bayezid kaddesellâhü sırrahu’l azîze atfedilen meşhur bir söz vardır: “Mürşidi olmayanın mürşidi şeytandır…” Dolayısıyla “Doğru varan (Sünnet ehli) bir Mezhebi izlemeyen Müslümanın da mürşidi (kılavuzu) şeytandır” demektir.

DİNDEN UZAKLAŞMANIN RUHSAL BOZUKLUKLARDAKİ ETKİSİ


Topluma uyumsuzluk başta olmak üzere, akıl hastalıklarına kadar giden ruhî teşevvüşler (karışıklıklar) [1] ve bunlara bağlı beden hastalıkları, şimdi, dünyada, birinci plânda mütalâa edilen bir büyük problem haline gelmiştir.

Niçin ruhî teşevvüşler?

Nerede?

Ve nasıl olmaktadır?

Acaba, hakikaten dünya düşünürleri de, dinî bağlarda çözülmeği, ruhî bozukluklarda bir sebeb olarak görüyor mu?

Buna dair mütalâa ve müşahedeler var mıdır?

Bir kaç misal verelim:

FAHREDDİN KERİM BEY hocamız kitabında:

“Eskiden beri me­deniyetin sinirler üzerinde tahripkâr tesiri bulunduğu ve medeni­yetin terakkisile birlikte sinir hastalıklarının çoğaldığı iddia edil­mektedir. Her halde medeniyetle beraber umumî ihtiyaçların artması, zevk ve eğlenceye düşkünlük, ahlaksızlığın artması gibi sebeplerin sinirler üzerinde yorucu bir tesir yapmakta olduğuna ve uykusuzluğun sebepler arasında bu­lunduğuna şüphe yoktur.”

“Yalnız ‘Toplum bilimi, sosyoloji’ ile iştigal edenlerle bazı psikologların dinî akidelerin çözülmesinin akıl hastalıklarının ve bilhassa intiharların çoğalmasında rol oynadığını zikret­mektedirler.” diye yazar.

SİR DAVİD HENDERSON da hocamızın fikrine : “ekonomik yük zamanın sık görülen akıl hastalıkları ile irtibatlıdır.” demek suretiyle bu fikre katılır.

JUNG’da aynı görüşü başka şekilde ifadelendirir:

“Nefsi ile muhalefette bulunmak, medenileşmiş insanın özellikli ayırıcı bir delilidir. Sinir hastası sadece nefsiyle ihtilafa düşmüş medenî insanın ferdî bir ör­neğidir. Bilindiği üzere medeniyetin ilerlemesi insanda hayvanlık­tan ne varsa onları sıkıştırıp tıkıştırmaktan ibarettir.”

PAUL TOURNİER de şöyle konuşur:

“Bu asabî hastalıkların çoğal­ması dünya ahlâkının sükûtundan ileri gelmektedir, diye mütalâa ediliyor. Bu düşünce ki hakikatte bütün sonuçlarıyla aile içinde, mes­lek hayatında, cemiyette menfaat çarpışmalarının meydana getir­diği hayatî meselelerin artmasından aynı şekilde cemiyet problem­lerinin artmasından, heyecanî şoklardan, şüphe ve korkmalardan, namus ve itimatta sükuttan, aynı zamanda heyecanî efkârda ve ebe­diyete inançta sükuttan ileri gelmektedir.”

“Bu sinirliler arasında bilhassa kadınlar fazladır. Bu kadının sosyal ve ruhî şartları sonucudur ki son yarım asırdır bu hale inkilap etmiştir. Sevmediği bir kimse ile, anne babası vasıtasiyle evlendiği zaman o egoisminin kur­banı oluyor ve kocasının otoritesi karşısında şüphesiz ızdırap çeki­yordu. Fakat o bunu tabiî kabul ediyordu. Zira adabı muaşeret de ona boşanmak ümidini vermiyordu. Bu gün ise, o boşanmağı düşü­nüyor. Bunu düşündüğü günden beridir de sıkıntıları onun için tahammül bırakmayan görünüyor. Kocası ile münakaşaları ona ağır geliyor, daha fazla bir ızdırap halinde neticeleniyor.”

“Asrımızın talihsiz­liği hakikî, bir ahlâk ile düzenlenmemiş, kokuşmuş etmiş bir ahlâkın mevcut oluşudur.”

“GEÇEN ASIRLARIN DEHŞETİ BÜYÜK EPİDEMİLERDİ. (SALGIN HASTALIK) [2] KOLERA, ÇİÇEK, VEBA., GİBİ. BU ASIRDA DA ASABÎ HASTALIKLAR.”

Ve A. CARREL de:

“Görünüşe göre, akıl zaafı ve delilik, endüstriyel medeniyet ve onun yaşama tarzımızda yapmış olduğu değişik­likler için vereceğimiz kurtuluş fidyesidir.”

“Akıl zaafı ve deliliğin artışını kolaylaştıran şartlar, daha çok hayatın endişeli, intizamsız ve telâşlı, ahlakî disiplinin yıkılmış, olduğu cemiyetlerde tezahür etmektedir.”

“Modern medeniyetin harikaları arasında insanın şahsiyeti eriyip kaybolmağa mütemayildir.”

“Gazetelerin, radyola­rın ve sinemaların geniş surette etkili yayılımı, cemiyetin entelektüel sı­nıflarını en aşağı derecede iteklemiştir. Hele radyolar, kalabalı­ğın zevkine giden bayağılığı, herkesin yuvasına kadar sokmuştur.”

Caniler ve cahillerle bir arada yaşayanlar da cani veya cahil olmak tabiidir.

“Şuur faaliyetlerinin vahdete ircaı, ahşaî ve asabî fonksiyonlar arasında daha büyük bir ahengi netice verir. Ahlâk duygusu ile zekânın aynı zamanda geliştiği içtimaî topluluklarda, bes­lenme ve sinir hastalıkları, cinayet ve delilik nadirdir. İnsanlar ora­da mes’uttur.” demektedir.

B. MALBERG ise :

“Amerika’da artan akıl hastalıkları, nüfusun artması veya hastaneler organizasyonları ile alâkalı değil ve fakat yegâne sebebi modern hayat ve sinirli, gergin tansiyona bağlıdır.” fik­rini ileriye sürer.

BARRERTT isimli müellif de :

“Geride kalıp ve yabancılık çekerek cinnet geçirip çıldırma yani akıl zaafı ve akıl hastalıkları, sosyal uyumsuzluk ve anormal ruhî davranışlar değil bunlarda ortak husus, şahsiyet, kişilik, karakter, benliktir ki, bu şahsiyeti muhtelif vesilelerle ruhî halle­ri kontrole ve şahsı şevke muktedir olamıyor.” kanaatindedir.

LE DECLİNE DE L’AUTORİTE ET LA JEUNESSE ACTUELLE. [3] LES CAUSES ET LE REMEDES[4]

“Zamanımızın gençliği ve otoritenin çöküşü. Sebebleri ve tedavisi, kitabında) DR. GİLBERT ROBİN :

“Bu gençlik, tamamiyle an’aneye düşman, marifete düşman, ahlâka düşman, hayasızlık ve tecavüzkar bir hali, bu saydıklarımızın yerine geçirmek istiyorlar. Fakat esasta gençlik, sabırsızdır, istikbale karşı emniyetsiz, sıkıntı, azap çeken, ümitsiz., yeni ahlâk düsturları peşindedir. Netice o, şiddetli modernizmin yayılışı karşısında, adapte olabilmek için, yeni denge unsuru aramaktadır.” diye zamanın gençliğini kendi görüşüne göre tahlil et­tikten sonra, buna sebep olarak ilkönce ebeveyn otoritesinin yokluğunu göstermektedir.

Yazarın buna karşı ilâcı ise: TERBİYE VE AHLÂKÎ HİJYEN’dir.”

DR. M. POTAT, HYGİENE MENTALE kitabında, ruhî sebebler bahsin­de: ruhî surmenage. (Sürekli ve aşırı çalışmadan doğan yorgunluk; bitkinlik). Acı veren hallerden heyacanı zikrettikten sonra;

“Bazı sinema filmleri de psişik bocalama veya karışıklıklara sebep olmak­tadır.” demekte, ayrıca;

“hayatta tatmin olmamayı, terbiye ile fena şekilde yetiştirilmeyi, gurur, ihtiras, kıskançlık, sınıflar arası kinle­ri” ve nihayet, alkolizma ve firengiyi saymaktadır

Alkol bahsinde, LELAND E. HİNSİE:

“Alkol, ruhî sorunları gizleyen, icad edilmiş bir maskedir” demekte ve

“Alkol gibi diğer toksik madde alışkanlıkları da, aynen, bir baş ağrısı bir zafiyet., tarzında bir arazdan ibarettir.”

“Bir şizoid[5] (Algı çarpıklığı ve düşünme bozukluğu) korkusunu ve tansiyonu­nu azaltmak gayesiyle serbest olabilmek için içer. Bu şekilde, cemi­yete intibak edebilmek için, alkol, şahsî arzularında, onu cesaret­lendirir. Artık bizzat kendi önünde ve başkaları önünde kendisini aşağı hissetmez.” mütalâasını ileriye sürmektedir.

D. HENDERSON da bu bahiste aynı fikirdedir :

“Alkolizme, pek muhtemelen bir sıkıntı halinin (bir arazıdır.

T. G. Campanella [6] ve G. Fossi, akıl hastanelerine kapatılmış 445 müzmin alkolik hasta üzerinde tetkikat yapmışlar ve kronik alko­lizma ile sıkıntı (etat depressil) ve intihar teşebbüsleri arasındaki münasebetleri göstermişlerdir. Bu müelliflere göre de, kronik alkolizmayı, sıkıntı halleri tevlid etmektedir.

Sonuçta görülüyor ki :

1) Akıl hastalıkları veya davranış kusurları, ahlâk, terbiye, an’ane, âdet gibi mefhumlar ile veya doğrudan doğruya ismen zikretmek suretiyle (din-ahlak)a bağlanmaktadır.

2) Medeniyet lafı ile hâdiseyi izaha kalkanlar da vardır ki, bu medeniyet lafı ile de neticede, Jung’un belirttiği şekilde:

“Medeniyetin ilerlemesi insanda hayvanlıktan ne varsa onları sıkıştırıp tı-
kıştırmaktan ibarettir.”
denmek suretiyle aldatıcı, doğru olmayan, dolaylı olarak yine (din) hissedilip kast edilmektedir. Nitekim, Fahreddin Kerim Bey hocamız da, medeniyetin ilerlemesiYle sefahatin artmasını bir olarak mütalâa ediyor ki, sefahat denen nesnenin de, dinî çözülmeden başka bir manası yoktur. O halde, medeniyet lafı ile de, dinî akidelerin sarsılması mes’elesine dolaylı olarak geliniyor.

Hakikaten, asfalt yollar kimin canını sıkıyor?

Rengârenk, pırıl pırıl otomobillerle yapılan sefalar, cefa mıdır?

Elektrik ışığının ter­temiz aydınlığımı, çıra, fener, gaz lambasının sisli aydınlığı mı ru­ha ferahlık verir?

Odunların ve kömürlerin kül ve kokuların­dan ibaret ocak ve sobaları mı, kaloriferli evlerde yaşayan insanlar çok arzuladıkları için bunaltıdadır?

Medeniyetin, kendisine mede­niyet ismini verdiren hangi bir vasıtası hangi bir şekilde insanı rahatsız ve taciz ediyor?

Yoksa insan taciz edildiği için, angoisse’(Sıkıntı) da olduğu için mi, medeniyete bir kurtuluş simidi gibi sarılıp, kalkan gibi kullanmağa kalkarak, ruh hastalıklarının ve cemiyete uyumsuzlukların sebebi işte budur diye işin içinden sıyrılmağa kalkmış­tır?

3) Bir diğer sözde adaptasyon. (Yani kendi şahsına, sonra derece derece etrafındaki insanlara yani aileye yani cemiyete yani dünya­ya uymak.) Bu fikirde olanlar da diyorlar ki :

“İnsanlar kendine uya­mıyor, insan, ailesine insan cemiyete ve insan dünyaya uyamıyor o a onun için ruh hastası oluyor.” Ve hakikaten MENİNGER isimli yazar; Sante Mantal (Ruh Sağlığı) diyor,

“Beşerî varlıkların, dünyaya ve diğer beşerî varlıklara, azamî huzur içinde adaptasyonudur.”

O halde bu adaptasyon ne ile mümkündür?

Çok misâllerle gösterdik ve yerleri gelince de işaret ettik ki, din gerek insanın kendi kendisine, gerek diğer fertlerle olan münasebetlerinde ve sonuçta dünyaya tam bir uyum sağlanmasında (adaptasyon), tek ve yegâne denebi­lecek kudrette aynı zamanda bir (Adaptasyon sistemi) dir. Daha başka veya buna mümasil kudrette ikinci bir Adaptation sistemi gösterebilir misiniz?

İşte, anti sosyal (cemiyete mugayir) davranış­larda bulunanlar: ayrılanlar, boşananlar, darılanlar, alkol ve toksik maddelere alışan, öfkelenen, kin güden, intihar eden, cinayet işliyen vb. bir sürü uyum sorunu gösterenler, ne ile önlenebilir?

Veya ne önliyebilir?, Sualin cevabı olarak, hepiniz birden, içinizden, benim gibi

“Evet yalnız din önleyebilir” demiyor musunuz, O halde, adaptation (intibak) lafı da geliyor din’e ister doğrudan doğruya söylenmiş ister dolaylı bazı kelimeler konarak ifade edilmiş olsun, apaçık görülüyor ki,

AKIL HASTALIKLARININ VE DAVRANIŞ KUSURLARININ ZUHURUNDA HAKİKÎ SEBEB, DİNÎ ÇÖZÜLMEDİR. Yani, DİNÎ İSTİKAMETTEN AYRILMADIR.

 

HÜLASA

istisnaî haller haricinde, türlü davranış kusurlarının, PSİKOMATİK veya PSİŞİK (ruhî) hastalıkların sebebinin ruhî faktörlerdir.  ruhî faktörün, temelinde ise, dinî istikametin kaybından (dinî tatminsizlik ) ibaret olduğunu, dinî tatminsizliğin, ruhî tatminsizlik halinde Angoisse’ (Sıkıntı) nın teşekkülüne sebep olacağını bundan dolayı türlü davranış kusurlarının, Psikosomatik hastalıkların ve akıl hastalıklarının Angoisse’ın devamı ve şiddeti ile uygun olarak meydana çıkmaktadır

Diğer taraftan, Psikanaliz ismini, Pierre Janet‘nin “Analyse Psychologique” tabirinden alan Freud’un, ruhî tatminsizliğe sebeb cinsî tatminsizliktir diyen cinsiyet nazariyesi de çıkışını dinî istikametin kaybından aldığı bu bilgilerle açığa çıkmış oldu.

Sonuçta her olay ve durum  inancın bir getirisidir.

Kaynakça

Mehmed Tevfik ÖZCAN [Kitap]. – Angoisse (Sıkıntı), Ankara-1966.


[1] Teşevvüş: Teşevvüş, neo-spiritüalist terminolojideki bir terim olup, kısaca, bir realiteden diğerine geçilirken içine düşülen bocalama veya karışıklık hali olarak tanımlanır.

Teşevvüş terimi neo-spiritüalizm’de iki durumu belirtmek üzere kullanılır:

1- Bedenin terk edilmesiyle yaşanılan teşevvüş: Bu, kısaca, ölüm denilen olayla spatyum’a göçmüş varlığın spatyuma derhal uyum gösterememesi sonucunda yaşadığı teşevvüştür. Varlığın spatyumda olduğunu idrak edememesine, dünyevi alışkanlıklarını bırakamamış olmasına, hala dünyevi realitesine ait imaj ve sembollerin anı ve izleriyle hareket etmesine bağlı olarak içine düştüğü bocalama ve şaşkınlık hali olarak açıklanır. Bu aynı zamanda kendisine yabancı, yeni bir ortamı kavrayamayan ve bu ortama alışamayan varlığın geçirdiği doğal bir uyumsuzluk dönemidir. Varlık imajinasyonunu şuurlu olarak sevk ve idare edemediği gibi, çevresindeki olayların kendi imajinasyonunun ürünü olduğunun idrakinde de değildir. Kendiliğinden imajinasyon aşaması denilen bu aşamada, varlık kendi imajinasyonuyla yarattığı yapay dünyada, imajinasyonunun ürünü olan olayların içinde yaşar durur. (Buradaki yapay dünyadan kasıt, spatyumun süptil maddelerinin düşünceyle şekil alabilme özelliğine sahip olmasından dolayı, varlığın farkında olmadan kendi imajinasyonuyla çevresinde oluşturduklarıdır.)

[2] Epidemi: isim, tıp Fransızca épidémie: Salgın hastalık.

Epidemiyolojide, salgın (Yunanca epi- üzerinde + demos halk) belli bir insan popülasyonunda,belli bir periyodda, yeni vakalar gibi görülen ancak önceki tecrübelere göre beklenenden fazla etki gösteren hastalıktır.(epizootik ise aynı şeydir ancak hayvanlarda geçerlidir.)

“Beklenen”in ne olduğuna bağlı olarak salgının tanımlanması subjektif olabilir.Bir salgın lokal (bir hastalık patlaması),daha genel (salgın hastalık) ve hatta dünya çapında (global salgın-pandemik) olabilir.

Sabit seviyede oluşan ve popülasyonda görece olarak yüksek derecede seyreden alışılagelmiş hastalıklar ise endemik olarak adlandırılır. Endemik hastalığa bir örnek sıtmadır. Afrikanın bazı bölgelerinde (örneğin, Liberya) halkın büyük çoğunluğunun hayatlarının bazı dönemlerinde sıtmaya yakalanmaları beklenir.

[3] Gilbert Robin, Wesmaël-Charlier,1962

[4] Hildegarde de Bingen sainte, – 2007

[5] ŞİZOİD: Kişilerarası ilişkilerin yokluğu birinci belirtisidir. Bu şizofrenik yelpazenin başlangıcını oluşturur. Algı çarpıklığı ve düşünme bozukluğu şizotipal kadar belirgin değildir. Her ikisi de birbirine bağlı olan gerçeklik yitimi ve günlük hayatın aksaması durumları yoktur.

ŞİZOİD KENDİ DÜNYASINI ÖLÜME BENZER BİR VAROLUŞ ŞEKLİYLE KURMUŞTUR. KAFKA, KİERKEGAARD, VAN GOGH, MOZART İSİMLERİ TARİHTEKİ BELİRGİN ÖRNEKLERDİR.

Şizoidin toplumdan kopukluğu kendi iç dünyasının bir gereğidir. Hissetme, düşünme ve tüm hayatı kavrama biçimi normal insanlardan ciddi farklılıklar içerir. Yaşam savaşını kazanamayacak kadar savunmasız, insanlardan kabul göremeyecek kadar hayattan uzaktırlar. Çoklukla akli yetersizlik ya da gelişim bozukluğu damgasını alırlar. İnsanlık trajedisinin somut örnekleridir. Sıradan insanların iç dünyası ve dış dünyası vardır. Şizoidin ise karanlıklar içinde olduğu tek bir dünya. Şizoid güç eksenli bir hayatta, tek amacın adam yerine konmak için savaş verildiği bir arenada ne kadar bir şeyleri başarır gibi gözükürse gözüksün dışardaki acayiptir. Bu açıdan onların hayatı insanların göründüğü gibi adam gibi adam olup olmadıklarına bir referanstır. Güven ve sevgi adalarının hemen hiç olmadığı bir insanlık tarihinde şizoid hayatın ve Tanrının gerçek soğukluğuyla donup kalmıştır.

[6] TOMMASO CAMPANELLA: Tommaso Campanella, asıl adı Giovanni Domenico Campanella (5 Eylül 1568, Stilo, Napoli Krallığı – 21 Mayıs 1639, Paris), İtalyan şair, yazar ve Platoncu filozof. Ütopya yapıtı Güneş Ülkesi (Latince başlığı: Civitas Solis, İtalyanca başlığı: La Città del Sole) ile ünlüdür.

 ÜLKELERDEKİ 15-24 (EN SON) OLARAK İNTİHAR ORANLARI

 ÜLKELERDEKİ 25-34 (EN SON) OLARAK İNTİHAR ORANLARI

 ÜLKELERDEKİ (EN SON) TOPLAM İŞLENEN SUÇLAR

***************************

İNTİHAR

MATEMATİK BELASI-DERSHANELER

DİNDEN UZAKLAŞMANIN RUHSAL BOZUKLUKLARDAKİ ETKİSİ

THE CENTURY OF THE SELF         (BEN ASRI) 2. BÖLÜM

ZİHİN KONTROLÜ İSİMLİ KİTAPTAN ALINTILAR (Mutlaka okuyun)

BOY INTERRUPTED (2009) “ Aklı Karışık Bir Çocuk”

APOSTAZ, “DÜNYANIN KUTSAL İNTİHARI” INDA PARAZİTİMİZ

***************

FACEBOOK’UN  PSİKOLOJİK ETKİLERİ

NARSİSİZM VEBASI ÜZERİNE

[ÖNEMLİLİK DUYGUSU- MUTLULUK] VE İSTİSMARI

KÜLTÜR VE TEKNOLOJİ

KARAKTERSİZ KARAKTERLER

DİNDEN UZAKLAŞMANIN RUHSAL BOZUKLUKLARDAKİ ETKİSİ

NİYE “ŞEYTANIN AVUKATI?”

KÜTLELERİN İSYANI

KÜTLELERİN GELİŞİ

DİSCONNECT/ Sanal Hayatlar (2012) Film

PSİKİYATRİNİN İNSANLARDAN SAKLANMIŞ SIRLARI


HASTALIKLARIN ZUHURU

Geçen yüzyılda mikrobun keşf ile bütün hastalıklarda organik (Uzvi, cismanî) sebebler ileri sürülerek “biz yarattık” misali, – “biz biliriz” kanaati revaç bulmuştu. Fakat zaman gösterdi ki, meselâ ne veremde Koch basili ne zatürrede Pneumocoque tek başlarına has­talık yapamıyorlardı. Bu suretle en güvendikleri dal kopmuş oluyor­du, öyle ya, etrafı hep veremli, adam, verem olmuyor, ağzının içinde mikropları dolu fakat zatürre olmuyor, O halde mikropların miktarı az da, ondan hastalık yapamıyor” demeğe başladılar, fakat olmadı. Bu defa döndüler  “mevcut mikroplarda hastalık ya­pabilme kudreti zayıf olduğu için” dediler. Yine olmadı. O zaman “başka faktörler de araya giriyor” dediler. Meselâ “bünye alerjik yani hassas olmalı, vücûdun bir istidadı bulunmalı” dediler. Yine tatminkâr olmadı. “Vücûdun yorgun da olması lâzım” dediler, az gel­di. Sonra “Aç da kalmamalı ki, mikroplar, o takdirde hastalık yapabi­lir” dediler, dediler dediler fakat varmak istedikleri işin künhüne bir türlü varamadılar. O bakımdan hastalıkların zuhuru se­bebinde, karanlık yine dağılmadı. Hülâsa, mikrobun da keşfine rağ­men, gelinip bir noktada yine duruldu.

17. asırda da Blagrave; “Planete’lerin yani yıldızların tesiri altındayız. Yıldızların tesiri olmadan hiç bir hastalık meydana gelemez.” diyordu. Buna göre,

Satürn dalak’a,

Jüpiter, akciğer, karaciğer, nabza ve spermaya,

Mars, böbreklere,

Venüs, rahim, göğüs ve kadınların jenital ifrazlarına,

Merkür, ruhî faaliyetlere, güneş, beyne, sinirlere vücûdun sağ kısmına ve kadınların sol gözüne, tesir ediyordu.

Nasıl oluyor da, çeşit çeşit adale veya türlü kemik hastalıkları veya böb­reklerin taş yapması veya ülserler veya kalp ve damar hastalıkları meydana gelip durmaktadır.

Hakiki sebep nedir?

Daha psikiyatriye hiç gelmedik, ya adam durup dururken: “kar­şımda görüyorum, geliyorlar, seslerini duyuyorum, küfrediyorlar” demeğe neden başlıyor?

Hâlbuki beyinde bakılmadık nokta mı bıra­kıldı? Kanda ve beyin suyunda türlü maddelerin tetkikleri mi ihmal edildi? Hormonların türlü dozajları mı eksik kal­dı? Neler yapıldı, neler yapılmadı?

Netice, mikrobik, metabolik, hormonal, kalıtım, genetik bozukluk, ruhî, aşağı yukarı bütün hastalıklarda, aynı derecede olmak üzere, hastalık yapıcı karanlığını muhafaza etmekte­dir.

Bunun üzerine doktorlar dediler ki: “hastalıkların zuhurunda ruhî sebeplerin rollerini ele alalım.” Ve böylece, aşağı yukarı, son yüz senedir, insan ruhiyatı, ilk plânda müşahede ve mütalâa unsuru hali­ne geldi.

HASTALIKLARIN ZUHURUNDA RUHÎ FAKTÖRLER

“Vücut uzuvları, fikirlerin ve hislerin geçtikleri kanallardır.”

Gerçekten öyle midir?

“Kalbim doldu” veya “kalbim ezildi” gibi ifadele­rin hangisini boşa söylenmiş kabul edebiliriz?

Kalpte olduğu gibi, ciğer­de, böbreklerde damarlarda, midede heyecanı hayat ile alâkalı bir şeyler olup gitmektedir.

Melankoli bir hastada gözlerin bakışı bile söner.

Pek hisli kimselerde, heyecanın nesil ve iç salgıları değişikliklerine sebep olduğu bilinen bir gerçektir. Almanlar tarafından idama mahkûm edilmiş olan Belçikalı bir kadının saçları hükmün icra edileceği günden bir gün önce beyazlaşıvermiştir.

Korku duygusu üzerine tecrübî çalışmalarda, böbrek üstü bezlerinin genişlemesi görülmüştür. Bu şekilde salgılanan Adrenalin, kan tazyikini ve akış süratini çoğaltmaktadır. Korku hallerinde görülen husus ile çarpıntı, yüz solukluğu, mide ve barsak fonksiyon bozuklukları vs. malûm olan hakikatlerdir. Ayrıca, büyük bir korku geçirmiş olan kimselerde beyaz kan hücrelerinin azaldığı, damar tazyi­kinin düştüğü, kan plazmasının tahassür etme zamanının kısaldığı görülmüştür. Böylece, Joltrain, manevî bir darbenin, kan üzerinde gözle görülür tesirler icra ettiğini ispat etmiştir.

Sıkıntı’da (angoisse) (anguvaz diye okunur) insanın “rengi solar, alnından soğuk terler dökülür, çeneleri kilitlenir, dişleri birbirine vurmağa başlar, vücüdü titrer, nefesi sıklaşır, intizamını kaybeder, küçük ve büyük abdestini kaçırır, başı döner, baygınlıklar geçirir, hatta büsbütün kendini kay­beder..” Bu arada bütün göğüs sıkılır gibi olur veya nahoş his baştadır. Ayrıca, kollardan ve­ya karında ağrılar vardır. Böyle hasta­lar, boş yere uzun zaman, ülserdir kanserdir diye üstüste ameliyatlar geçirmeye maruz kalmıştır.

Görülüyor ki, saydığımız ruhî sebepler vücut uzuvlarında gözle görülen değişiklikler yapabilmektedir.

Ya, saymadığımız ruhî sebepler?

Ya gözle görülmeyen türlü sorun­lar?

Hepsine kapsayacak bir ifade ile, hastalıklarda “Ruhî Faktör” dediğimiz bu sebebin hakikat ve büyüklüğünü ifade etmiyor mu?

Bu noktadan hareketle, “devamlı hüzünlerin, inatçı endişele­rin vücudu kansere hazırladığını” iddia eden doktorları red edebilir miyiz?

“Mide ve bağırsakta düzensizlik, hazımsızlık, bağırsak mikrop­larının kana geçmesi emniyet hissi yokluğundandır veya kolitler ve bunlara refakat eden böbrek ve mesane iltihapları zihnî manevî dengesizliklerin neticeleri olur” diyen doktorları bir kalemde haksız çıkarabilir miyiz?

Haddi zatında bir kalemde de haksız çıkaramaz olduk, bin ka­lemde de. Onun için, bütün akıl ve sinir hastalıkların­da araya giren istisnai organik durumlar hariç ruhî faktörü, ye­gâne sebeb olarak, kabul etmekteyiz.

Akıl ve sinir hastalıklarında (Psychose, Psychonevrose) diye konuştuğumun sebebi, bir çok uzvî hastalıklarda da bu gün, ruhî faktörün rolü benimsenmiş ve “Psikosomatik[1] Doktorluk” (PSİKİYATRİ) buradan ve bu sebep ile meydana çıkmıştır.

PSİKİYATRİ

1935 yılından beri resmen ve ismen kabul edildiğine göre (so-matique) yani bedene ait türlü hastalıklar vardır ki, bunlarda sebeb (Psychique) yani ruhî’dir.

Meselâ bazı cilt hastalıkları, romatizmalar, bronşit astım, damar spazmları, hipertansiyon, mide ülserleri, müzmin kabızlık veya kolit halleri, bazı hormonal fonksiyon bozuk­lukları, bazı göz hastalıkları, kadınlarda ay halleri ile sair Jenital bozukluklar, kudretsizleler ki geride ne kaldığı veya ne kalabi­leceği merakı muciptir, araya giren istisnaî durumlar haricinde, ru­hî faktör yegâne sebep olarak mütalâaya müsaittir.

 G. Wolff ve S. Wolff isimli iki yazar, bir adamı ve midesini incelemişler. İnceledikleri adam karnından midesine açılan yol ile besleniyordu. O bakımdan mide iç cidari (mukoza) çıplak gözle görülebildiğinden, bu iki bil­gin “günlük heyecanlar ve ruh haletleriyle mide fonksiyonları ara­sındaki münasebetleri” tetkik edebildiler. Bunlara göre (Her hangi bir iç üzüntüsü bir kızgınlık veya acı, mutlak surette mide muko­zasının kızarması ve hareketleriyle salgısında artma ile birlikte) idi. (Ufak heyecanî şok ile mukoza erozyonları ve kanamaları ve çok kere mide cidarının şiddetli büzülmeleri..) görülüyordu. Bunlar, bu iki yazarın bütün sindirim sistemine ait türlü tetkik ve müşahedele­rinden sadece mideye ait bir kısımdır.

Şimdi, ikinci dünya savaşında, Londra hastanelerinde, svaşın verdiği korku ve heyecanlardan mide ülserlerinde delinmelerin, diğer zamanlara nispetle neden üç misli artmış olarak tespit edildiğini daha iyi anlamıyor muyuz?

Yine çok yaygın ve müz’iç olması sebebiyle ikinci bir misâli de “Astım Broşit” den verecek olursak..

O. Loras isimli yazarın 306 sayfalık kitabında: “Allerjik dış faktörler, iç salgı bezlerine veya kapalı damar salgılarına vs. sebep­ler astım için köklü rol oynamazlar. Bunlar reaksiyonel sebeplerdendir. Sebebi hakikî bizzat astımlının kendisidir. Böyle astımlı şahıs­larda krizler, ruhî mücadelelerini pasifize edemediklerinden dolayı bastırılmış şahsiyetlerinin işareti olarak meydana gelmek­tedir.” denilmektedir. Bu sebeple astımlıyı, bir nevi nefes darlığı olarak gösteriyor ve krizler haricinde de şahıs bir sıkıntı doğurucudur  hükmüne varıyor. Böyle kimselerin asabi bir şahsiyet sahibi olduklarını yal­nız soluk alışverişlerini değil hayatlarını da kaybetme korkusu içinde bu­lunduklarını ayrıca ifade ve iddia etmektedir.

Heyecanlar, korku, kin, nefret, endişe, sıkıntı ve diğer taraf­tan bunlara bağlanan türlü uzvî hastalıklar. Diğerleri masun kala­bilecek mi?

Veya ne kadar zaman, birinci plânda ruhî faktör ele alınmayan hastalık görülecektir?

Nitekim ayni kanaatle J. Sedan ve P. Guillot “Hastalıkların gerek teşekkülü ve gerek seyirlerinde, psikolojik kaynaklı esas bir elaman olarak gün geçtikçe daha fazla ehemmiyet kesbetmektedir.” demektedirler. O bakımdan, Psikityatrinin ilerde bütün uzvî hastalıkla­rı içine alması beklenir dersek, şaşmamak gerekir.

Bir grip bir diş ağrısının bile, ekser, muayyen bazı ruhî, heyecanı artıran karışıklıkların peşinden geldiğini fark etmiyor muyuz?

O halde uzvî hastalıklar haricinde, safî ruhî hastalıklarda  ruhî faktörün rol ve ehemmiyetini daha kolaylıkla ve peşinen kabul zarureti hasıl olmuyor mu?

İşte “Dinamik Psikiyatri” budur.

PİSİKOTERAPİ-TELKİN

Histeri: Bir çeşit ruh hastalığıdır. Genellikle 30 yaş altındaki bireylerde görülen, psişik ve motor bozukluklar, özellikle duygusal reaksiyonlarda taşkınlık, hareket bozuklukları, geçici kişilik değişimi ve çeşitli sistemlere ait psikosomatik şikâyetlerle belirgin nevroz şekli.

Histeri aşırı hayal gücü veya korkuları ifade eden nevrotik zihinsel hastalığa verilen addır. Histeri, hastalarda ani sinirsel nevrotik bir hastalık olarak bilinir. Histerik hasta, kendindeki ruh sağlığının bozukluğundan habersizdir.

 Psikanalizde, hastalıkların sebebi ruhî’dir. Histeri ruhen yara­lanmadan ve bu yaralanmanın teessürünün uzun yıllarla şuur halin­de devam etmesinden dolayı meydana geliyordu. Daha açık bir ifade ile hayatta maruz kalınan ruhî yaralanmalar sebebile ruh hastalıkları meydana geliyordu.

Cismani hastalıklarda olduğu gibi ruhî hastalıklarda da organik (maddî, cismanî) sebepler üzerinde durulduğu bir zamanda 1882 yılının 13 Şubatında Paris Tıp Fakültesinde Charcot isimli doktor histeriklerde hipnotize etmek suretiyle, meydana gelen asabî hallerden kurtulacağı bahis ile Fen Akademisine müracaat ediyor. Fen Akademisi, Charcot’ya itiraz etmiyor, bil’akis teklifi müspet karşılıyor.

Akademinin bu müsaadesile, birdenbire yalnız tıbbî değil hattâ edebî ve felsefî mecmualarda da bu mevzuda çeşitli makaleler seri halinde neşre başlıyor. Bu şekilde “telkin’in” tedavide rolü üzerinde çalışmalar birdenbire artıyor ve yayılıyor. Bu suretle, ilmî ve tıbbî mânada müşahade ve raporlar biribirini takip ediyor. Birçok doktor telkinle siğilleri iyi ettiklerini bildiriyorlar. Sorumluluk, mesuliyet, yükümlülük, telkin edilmiş olan fikirlerle, yalnız asabî hastalıklar değil, uzvî cismanî hastalıklara karşı da mücadele edilebileceğini, bu şekilde diş ağrısından vereme kadar birçok vücut hastalıkları iyi edileceği ifade edilmeye başlanmıştır. Mesela Nancy [2]mektebi de, Histerinin telkin ile meydana geldiğini gösterdi. Bugün bile Histeri, telkin ile meydana gelen ve telkin ile iyi­leşen bir ruh hastalığı olarak bilinmektedir.

Josef Breuer

Avusturyalı fizyolog. 1843-1925 yılları arasında yaşamış Breuer, Sigmund Freud’un çalışma arkadaşı ve psikanaliz’in kurucularındandır. Viyana’da yaşamış ve tıp tarihine geçecek çalışmalara imza atmıştır. Özellikle öğrencisi Sigmund Freud ile yaptığı çalışmalar psikanalizin temelini atmıştır. Evli ve 5 çocuk babasıdır. Yahudi kökenlidir, bir keşifte bulunmuştu ki (hakikatte yeni psikoloji bu bakım noktasından yola çıkmıştır.)

Bu doktorun, histeriye müptela, genç ve gayet zeki bir hastası vardı. Bu hastanın, sağ koluna kasılı bir felç arız olmuş, vakit vakit kendinden geçiyor, şuuru bulanıyordu. Ayni zamanda konuşma kud­retini kaybetmişti.

Hastanın halini izah edecek uzvî sebebler yoktu. Binaenaleyh, menşeini ruhî olarak kabul etmek icab ediyordu. Breuer dikkat etmişti ki, hastanın ister davet edilmiş olsun, ister kendiliğinden olmuş bulun­sun, bu haleti fecriyeleri esnasında bütün zihninden geçenleri veya gözüne görünenleri hikâye ettirmekle hasta bir kaç saatler rahatlıyor­du. Hasta bu tedavi tarzı için “Talking cure”  konuşma tedavisi, tabi­rini icad etmişti.

Breuer ayrıca, hypnose ile histerik hastaların hatırılarının uyan­dırılabileceğini de keşfetmiş idi. Hatıralar meydana çıkıyor, arazlar kayboluyordu.

Freud Sahnede

Freud önce Parise giderek Charcot’dan ve sonra Nancy’ye giderek Marie Bernheim (1837-1919)’ den, ruhî âlemin derinliklerini ve “hipnoz”u öğrendi. Çalıştığı Viyanada ise, o zaman Breuer otorite idi. Ak­rabası da olduğu cihetle Breuer’in himayesinde, Breuer’in keşiflerini tasdik ve uygun görmeye başladı. Bilahere ruhî cerhiyet (yaralanmanın) hastalık yapabilmesi için, bazı sebepler daha lâzımdır, bunlar cinsî mânadadır derken, tamamiyle “cinsel dürtü”“Libido” üzerinde karar kıldı. Bu şekilde “cerhiyet nazariyesi=ruhî yaralanma” yerine, cinsel dürtü nazariyesi yerine konmuş oldu.

J. Yung’un bir vak’asını ve mütalâasını burada ruhî yaralanmaya ve Freud’un cinsî nazariyesine eski bir misâl olmak üzere aynen alıyo­rum.

“Ani bir korku neticesinde ağır bir histeri’ye tutulmuş bir genç kadın tanırım. Bu genç bir kaç arkadaşiyle beraber gec eyarısı evine dönmek üzere bir caddede yürürlerken o sırada arkalarından hızla bir araba gelir; arkadaşları hep yana kaçıverirler; fakat o genç korkup şaşı­rarak yolun ortasında durur ve beygirlerin önü sıra koşmağa başlar; arabacı kamçısını şaklatır, küfreder, hiç biri kâretmez. Bir köprüde nihayet şosenin sonuna kadar yol boyunca iner, köprüye varınca artık takatten kesilir ve bu hayvanların altına düşmemek için korkusunun dehşeti içinde kendisini suya atmağa teşebbüs eder, yoldan geçenler yetişip menederler…

Aynı kadın 22 Ocak  1905 te Petersburg’da imiş; ve ordunun yaylım ateşle bir sokağı açtığı esnada sokakta yo­lunu şaşırmış bulunuyormuş, sağında ölüler ve yaralılar yere düş­mekte oldukları halde, o kendisine tamamiyle sahip olarak bir araba bulup sığınmağa ve oradan civar bir sokağa geçerek kaçıp kurtulma­ğa muvaffak olmuş; bu müthiş anlar sıhhati üzerinde hiç bir akis yapmamıştı; bu vakalardan sonra gayet iyi ve hatta her zamanki ha­linden daha iyi idi.

Dışardan bakınca buna benzer hallere çok rastgelinir. Bu çe­şit hallere bakarak ister istemez çıkarılan sonuç bir ruhî yaralanmanın şiddetinin hastalık yapmaktaki rolü o kadar mühim değildir; hasta­lık olmasında en çok hususî şartlar amil olur. Bu neticenin sırrına nü­fuz edebilmekte belki bir anahtar olur. Onun için kendi kendimize şunu sormalıyız:

Araba hâdisesinde hususî şartlar nelerdi?

Genç kız araba beygirlerinin dörtnal sesini işittiği andan itibaren endişe ve ıs­tırap başladı. Bir an içinde kendisine yaklaşmakta olan bu nal sesle­rinin müthiş bir akıbete varacağını, ölümünün veya başka acıklı hâ­disenin başlangıcı olduğu intibaını meydana getirdi; ondan sonra artık kendi­sine sahip olamadı.

Meydanda ki şuurunu kaybetmesini mucip olan izlenim atlardan geliyor; fakat hastanın bu kadar ehemmiyetsiz bir hâdise kar­şısında bu kadar akılsızca bir ters haereket yapmağa istidadı bu kızın ha­yatında atın hususî bir rol oynamış olmasından olabilir, düşüncesini kuvvetlendirmektedir.

Bu genç yedi yaşında iken, araba ile bir ge­zinti yaptığı sırada beygirler gemi azıya almışlar ve kenarları dikine uçurum bir nehrin kıyısına doğru atılmışlardı. Arabacı hemen araba­dan atlamış ve kendisine de atla! diye bağırmıştı: fakat biçare öle­siye bir korku içinde karar veremiyordu. Nihayet vakit geçmeden at­lamağa muvaffak olmuş ve hayvanlarla araba uçuruma yuvarlanıp gitmişti. Böyle bir hâdisenin derin bir intiba bırakacağına şüphe yok. Fakat bu kazayı hatırlamanın hiç bir tehlikesi olmıyan bir hâdisede bu kadar nispetsiz bir aksi tesir yapabilmesi kolay izah olunamaz. Bütün bunlar bize şimdiye kadar yalnız bir şey öğretiyor ki o da bu­günkü vakıa kökünü hastanın çocukluğundan alıyor, amma bu marazi sahnenin sebebleri yine karanlık kalıyor.

Bu sırra nüfuz edebilmek için daha başka şeylerin öğrenilmesi icap eder. Uzun bir tecrübe ile sabit olmuştur ki bu güne kadar tahlil edilen olayların hemen hepsinde ruhu yaralayıcı sebebler yanında hususî bir bo­zukluk daha bulunuyor ve hususî bozukluk cinsiyet sahasında bo­zukluktan başka bir suretle izah edilemiyor.

(Bununla beraber bu bakımdan kadınlar kendilerine karşı da, doktora karşı da şaşılacak bir samimi-yetsizlik gösterirler.)

Herkes bilir ki aşk her yana çekilebilir bir şeydir: Cennet de vardır, cehennem de. Aşkta iyilik de kütülük de, ulviyet de, süfliyet de olabilir. Freud bu va­kıayı öğrenince telâkki tarzında âdeta bir inkilâp oldu. O zamana kadar az çok Charcot’nun ruhî yaralayış teorisi etkisi altındaki nevrozların sebebini hayatta maruz kalınılan ruhî yaralanmaları ararken bun­dan sonra meselenin ağırlık merkezini değiştirdi ve hakikati büsbü­tün başka bir cihette aradı. Bunun en iyi örneği anlatılan olaydır. Atın hastamızın hayatında pek hususî bir rol oynamış olabil­mesini pekâla anlarız; fakat sonraki o aşırı ve yeri olmıyan aksi-tesiri anlayamayız. Bu hastanın halinde garip ve hastalık veren şey atların kendisine aşırı bir korku verişidir. Eğer yukarda zikret­tiğimiz kendi yanındaki düşüncesi gözönüne alırda ruhî yaralanma sebebleri yanında daima ihtiras sahasında bir bozukluk da bulunduğunu kabul eder­sek hastamızda bu cihetle bir karışıklık ve bozukluk olup olmadığı­nı aramamız gerekir.

 Olaylar üzerine yorum yapmak ilim bu değildir.

Mazhar Osman Hoca‘da, kitabında, psikiyatrisler hakkında derki;

“Bizce bu bulunan (alt şuur) şeyler hastaya ait değildir. Psikanalizi yapan ne duyuyor ne düşünüyorsa hastasında onu buluyor.”

Fakat, Freud da Mesmer gibi Viyana’da birden bire parladı. Mesmer’in Harmonie ismini verdiği cemiyet gibi o da İNTERNATİONAİ PSYCHANALYSE CEMİYETİNİ tesis etti. Ve o da kısa zamanda Mesmer gibi en ağır tenkitlere maruz kaldı. Fakat XVI. Louis’ye mümasil bir otorite çıkıp Freudism’i tetkik ettiremedi. Ve bir ilim hey’eti (Muzır neticeler tevlid ve halk ahlâkını ifsad ettiğini) bildirerek (Freudisme’i tatbik edecek her doktorun ıcrai sanattan men edile­ceğini) ilân etmedi.

Hâlbuki bazen tek bir ilâcın 5-10-100 veya 1000 insana zara­rı oluyor diye, tebliğler, broşürler ve tamimlerle dünya biribirine girer. Bu garip dünya!

Yalnız bir zaman teşriki mesai arkadaşı J. Yung’un, Freud hakkındaki şu sözünü hatırlamak gerekir. “Freud’un saf ve basit cinsiyet tahlil (psikanaliz) usulünün bir terbiye usulü olarak münhasıran kullanılmasını hiç bir vakit tavsiye etmek istemem. Terbiyenin bu usule hasır ve tahsisi bir felâket olur.” (Ruhî hayatta la-şuur M. Hayrullah tercümesi. Sayfa 75.)

Böylece ruhî cerhiyet (yaralanma) cinsiyet nazariyesi haline gelirken 1893 ve 1895 deki eserlerinde, hatıralar hatırlandığı esnada, heyecan­ların da meydana-çıktığını bildiriyorlardı. Bu şekilde hasta, asıl ızdırabından kurtuluyordu (Abreaction=dışa vurup rahatlama). Freud, her zaman, bahsi geçen yazarlara benzer hipnoz’da başarılı ola­madığı için, Picasso’nun resim icadı gibi, elini hastanın alnına ko­yuyor ve hastanın aklına ne gelirse söylemesini ondan istiyordu. Bu iletişimle, rahatlama halinde, dışavurum nasıl oluyor? Yani konuşmağa terk ile hasta hatıralarını söyleyince rahatlaması yani iyileşmesi de hastanın (Transfert) ol­masına bağlı imiş. Transfert demek, hastanın doktorune karşı duy­duğu cinsî alâka.

Bitti mi?

Hayır.

Hastanın doktora karşı duyduğu bu cinsî alâka, hasta kız ise, erkek kardeşine ve babasına, erkek ise, kız kardeşine ve anasına veya başkalarına karşı bilinçaltında olan cinsî hislerinin doktora tevcihi ile yer değiştirmiş şekli demek­tir (Deplacement=yer değiştirme).

Bitti mi?

Hayır.

Bir de Contre (Zıt) Transfert var.

Bunun manâsı da, tedavi eden doktorun, iyi olmak için, himmet ve inayetine sığındığı ve kendisine emanet edilmiş olarak bırakıldığı hastasına karşı duyduğu cinsî alâka demektir. Bu şekilde, bizim bildiğimiz, hastanın doktora olan hürmet hissi ve doktorun hasta­sına olan merhamet hissi de ortadan sır oldu.

Tabiî değil midir?

3 paralık bir hastalık olsa da çünkü ciddi hiç bir hastalığa el atama­mışlardır ve atamazlar yalnız histeri denen belirsiz bir hastalığın pek dar sahasındadırlar buna rağmen, ekseriya hakikatte de de­ğil, kendiliğinden veya hayalî veya tasavvurî surette hastalık iyiIeşmişse, elbet, cinsiyet nazariyesinde, cinsî laflarla izah edilecek­tir.

O halde, Breuer’in “Talking cure” (Konuşma Terapisi) keşfinde bildiklerimizden fazla, Freud bize ne getirmiştir? Çünkü Talking cure bize öğretmiş­tir ki, hasta konuşmağa terkediliyor, hatıraları uyanıyor, sonra ra­hatlıyor iyileşiyordu.

Freud’un bize getirdiği,

Catharsis(rahatsız edici duyguları dışa vurarak onlardan kurtulma),

La libre association (Serbest ilişkilendirme),

Abreaction (duygusal rahatlama ve boşalma olayı), Transfert (hastanın doktorune karşı duyduğu cinsî alâka),

contre transfert (bilinçsiz bilinçsiz duygularını analisti analizanın tarafından hissedilir olması).

Deplacement (yer değiştirmeği)bi kelimelerdir.

Cinsiyet nazariyesinin istinat ettiği “Talking cure”den başka, bu defa da cerhiyet (yaralanma) akidesin­den gizlice aktarılmış bir kaç kelime vereceğim :

Hâdiseler bilinçten (Conscient) bilinçaltına (Inconscient) atılıyor (Refoulement).

Hâtı­raların hatırlanmasına mâni kuvvet var : (Resistance). Ruhî arazlar, Inconsient hâdiseleridir ki buradan dışarı hucum ederler (Symbolisation).

Ruh bilinmiyor, Şuur (bilinç) nerde bilinmiyor, bilinçaltı nerdeki?

Be­yinde mi?

Kalpte mi?

Yoksa son görüşlere nazaran Midede mi?

Yoksa gönül denen yer neresi?

Bunlar işte ilmî bir cavap yok. Ama Fre­ud’un bunlarla ilişiği yok. Doktor olmayanlar bile, unutmaktan, ha­tırlamaktan bahsetmiyor mu?

İcab ettiği zaman tedai ile, hafızadan hâdiseler inci taneleri gibi bir birini takiben hatıra gelmiyor mu? “Veya geçmiş bütün hâdiseler, şu an düşünülmiyen şeyler, gece bu­lut arkasında gizlenmiş yıldızlar gibi, hafızadaki yerlerine teker teker geçip gitmiyorlar mı?

Hastalıkların sebeblerinin ruhî olduğu­nu (inconscient= kendinden geçmiş, baygın, şuursuz) deyince ne değişiyor?

 O sebeble bazı ruhî arazların meydana çıktığını, bu ruhî hastalıkların sebebinin şahsa müessir eski hâdiselerle alâkalı olduğunu (Refoulement= bastırma, sindirme, önleme, tutma, durdurma, kesme, örtbas etme, gizleme, baskı ) demenin ne faidesi var?

 Bu hâdiselerin zamanla tabiatile unutulacağını, şu andaki dü­şünmekte olduğumuz şeylerden gayri geçmiç bütün hâdiselerin ha­fızamızda mahfuz bulunduğunu (Resistance= direnç, direnme, metanet, dayanma, dayanıklılık, karşı koyma, mukavemet, dayanma gücü, karşı çıkma, karşı gelme, tahammül; demekle değişen ne oluyor?)

Cerhiyet (yaralanma) nazariyesinden öğrenmemiş mi idik?

Daha sıra­lamağa zaten ne lüzum var?

Borsalarda bile, bir avuç buğday, nu­mune olarak kâfi görülmüyor mu?

O halde yenilik nedir?

Yenilik, İnconscient, Refoulement, Re­sistance, Symbolisation gibi kelimelerde. Kelimeler çok, yine yeni bir şey yok.

Freud’un getirdiği, bulduğu, keşfettiği, söylediği nedir o halde?

FREUD’UN, GETİRDİĞİ, BULDUĞU, KEŞFETTİĞİ, SÖYLEDİĞİ, YALNIZ CİN­SİYETTİR.

Evet, âlemi ruhiyatla, ruhiyatın çeşitli şekilde zuhuratı ile ve ru­hiyat üzerine müessir hâdiselerle meşgul, biraz tetkik ve tetabbu sahibi doktor için, cinsiyet lafından gayri Freud’dan öğrenilecek ki kendileri de teslim ediyorlar tek nokta yoktur.

Bu sebeledir ki, sayesinde konuşmağa başladığı, hâmisi Breu­er’in kızı ile olan macerasından dolayı da derler, yani Freud’un Breuer’e cinsî manâda teşekküründen sonra, Breuer, Freud’dan he­men ayrıldı.

Zamanında Freud için büyük kıymet ve kuvvet olan iki ortağı, Adler ve Yung’da biraz sonra Freud’dan ayrıldılar ve cinsiyet­ten başka nazariyelerle ortaya çıktılar.

 

Kaynakça

Mehmed Tevfik ÖZCAN [Kitap]. – Angoisse (Sıkıntı), Ankara-1966.


[1] Zihinsel faaliyetlerden dolayı bedensel fonksiyonların birbirine cevap vermesi.

[2] Nancy, Fransa’nın Lorraine bölgesinin ve Meurthe-et-Moselle département’ının merkezi, Meurthe’in kıyısında.

***************

FREUD’DAN SEÇME SÖZLER

FREUDÇULUK NEDİR, İLMÎ GEÇERLİLİĞİ VAR MIDIR?

MELANCHOLİA (2011) FİLM

 

DİNDÂRIN RASÛLÜLLAH SALLALLÂHÜ ALEYHİ VE SELLEME İNANMADAKİ ZAFİYETİ


Bütün hak ve batıl dinlerde genelde ilah inancında fazla sorun bulunmamaktadır. Ancak zaman içerisindeki mütalaa ve münakaşalar ile insanın nefisten ruha doğru olan seyrinde görülür ki, “rasül” “elçi” “peygamber” üzerinde birçok ihtilaf zuhur etmiştir. Bu bazen şirkin cephesinden hak yüzüyle görünürse de, kalbî ve itaat yönünden isyanla karışmıştır. İlmî içerikte zamanla zenginleşen inanç sahibinin “rasül”e karşı olağan ve sorgulayan bir itimatsızlığı, boşalan mevkie başkalarını koymak ihtiyacını hissetmiştir. Bu cihetten Allah Teâlâ’ya olan inanç kuvvetli kalırken, Rasûle olan inanç “üstad-şeyh -fikir-düşünce vb” yerine bırakmıştır.

Kitaba olan inançta umum olarak Hakk’a nispet edilirken, tafsilatta cüz’i olarak ele rasüle karşı cepheyi oluşturan sisteme veya ekoller dönüşmüştür.

Dikkat edilirse münakaşaların temeli genelde “rasül” konumu üzerinde toplanır. Aslında rasül, ahkâmın ve inancın belirleyicisidir. İlâh ise, inancın temelindeki esas olurken, rasüle karşı alınan tavır ise ifrat ve tefrid olarak rengini gösterir.

Unutmayalım ki, şeytan Allah Teâlâ’ya her halükarda iman ederken, inançta yaşadığı sorun kendinin ilâhi rahmetten tard olunması ile “nübüvvete benzeyen imametinden liderliğinden” uzaklaştırılmasıdır. Bu nedenle şeytan inananlara karşı olan kinini perdeler arkasından zerk etmekten büyük zevk almaktadır. Mesela,  gündem olan “diyalog” “geniş perspektifte inanç birliği” gibi şeyler şeytanın gizli desteklediği ve kendi liderliğinin kabul ettirmedeki kaygan zemindir. Bu nedenle nerede bir “uzlaşma teorisi” görürseniz, ittifakla orada şeytanın parmağını ve o işi gıdıkladığına yemin edebilirsiniz. (Kur’ân-ı Kerim’de inanç sınıflandırılmıştır. Kafir-Mümin-Münafık)

Bu konuyla ilgili şu hususu da unutmayalım. Rasül aşkınıda kendine rehber edenleri çok iyi tanımak içinde “eleştirel kuramlardaki şüpheleri” “iki mihverli” olarak tutmalıdır. Yani “öz benliklerindeki kabullendikleri inancın tarifini”,  “kullukları” ile ölçmelidir. İnançtan kulluğa, kulluktan inanca; sebep sonuç ilişkisi içinde.

Ayniyeti olmayanın muhakkak gayriyeti vardır.

Aşağıda Martin Lings’in talebesinden bir kişinin bir itirafını alıntıladık. Ancak göze ilk bakışta görünmesi zor hataları koymamakla beraber, bir daha Müslümanın ne kadar ayık olması gerektiğini bir daha müşahede eyledik.

Unutmayalım ki, güneş ne kadar berrak olursa olsun, illaki gölgeleyen bulutlar peşini bırakmaz. Martin Lings’inde çokta iyi anlaşılamadığını bir kere daha anlamış olduk.

 (Alıntı)

[MEYVE VEREN ULU AĞAÇ

Martin Lings aramızda yaşayan paha biçilmez bir hazineydi, bir İngiliz gibi değildi. Martin Lings benim için İngiltere'ydi. Gökyüzüydü, buluttu; yeşil tarlalar, ağaçlar, yağmurdu. O, sevenleri için -ki sayılan hiç de az değildir, "ilkbahar, yaz; hududu, nihayeti olmayan feyiz’di.[1]

1990 yılının ocağında,  annem,  kızkardeşim, müstakbel ka­yınbiraderim ve bir arkadaşımla beraber Mısır’a gitmiştim. Oxford Üniversitesinde sürdürdüğüm Arap Dili çalışmaları vesilesiyle Kahire’ye daha önce de gitmiş, burada bir yılı aşkın bir zaman geçir­miştim. Bu sebeple seyahat arkadaşlarımdan daha tecrübeliydim. Bu ikinci gezimin büyük kısmını eski dostları görmekle geçirdim. Ziyare­tinde bulunduğum arkadaşlardan biri de Oxford’daki lisans yıllarında ihtida edip, Abdurrahman ismini alan Julian Johansen ve eşi Alison’du. Zaman zaman İslâm hakkında sohbet ederdik. Ona bir gün Kelime-i Tevhîd’in ilk kısmını (Lâ İlahe İllallah) mutmain bir kalple söyleme­me rağmen, ikinci kısımda (Muhammedun Rasûlullah) kalbime düşen şüpheden bahsetmiştim.

Johansen çiftinin, bir tarikata mensup, fakat bir takım itikadı so­runlardan mustarip Abdülaziz isminde İngiliz asıllı bir komşusu vardı. Abdurrahman, bu komşusunun Martin Lings’ten istifade edebileceğim düşünmüş olmalı ki, Lings’in Kahire’de bulunduğu bir gün ona bir görüşme ayarladı. Onları görüşmeye ben götürdüm.

….

Otel Odasının kapısı açıldığında ilk gördüğüm, seyrek sakal ve düz saçlarının çerçevelediği zarif, asil çehresi oldu. İlerleyen yaşına rağmen oldukça çevikti. Ruhuma en çok tesir edense bizi kucaklayan sıcak sesiydi.

Davetsiz misafir olduğumdan çekingen davranıp içeri girmek istemedim önce. Fakat Lings ısrarla içeri alıp bir süre benimle konuştu. Kahire’deki meşguliyetimi sorunca, önceki durağımın Luxor olduğunu söyledim. Konu bu şekilde Mimar Hasan Fethi tarafından, geleneksel mimari usluplar kullanılarak inşa edilmiş Gurna Gedida kasabasına yaptığım geziye geldi. Yüzünü hafifçe yukarı kaldırıp, Hasan Fethi’yı tanıdığını, hatta hac arkadaşı olduklarını söyledi. Sohbetimiz bittiğinde, odanın diğer köşesine çekilip, pencereden Nil Nehri izlemeye koyuldum. Bir yandan Abdülaziz’e kulak kesilmiş, onun Lings’e soracaklarını bekliyordum. Huzurlu, hoş bir sessizlikti bu. Sessizliği ilk bozan Lings oldu:

 -Bana sormak istediğin bir şey var mı?

 Üzerinden onbeş yıl geçti geçti, fakat sesini hâlâ ruhumun derinliklerinde duyuyorum. Zahirde Abdülaziz’e hitaben sarf edilmiş gibi gözüken kelimeler beni, içinde bulunduğum asude bahar ülkesinden çekip, fırtınanın ortasına attı; uyuduğum gaflet uykusundan uyandırdı. Sesi, varlığımı, güçlü bir dalganın suyu sarstığı gibi sarstı. O dalga içimde dolaşarak kalbimi yakaladı. Onu dinlerken bana öyle garip bir hal oldu ki, bir daha böyle bir şey yaşayacağımı sanmıyorum. Eğer o an ayakta olsam kesin bulunduğum yere yığılırdım. Etrafa kalbimin deli gibi sesini benden başka duyan var mı diye baktığımı hatırlıyorum.

O anki hislerimi kelimelere dökmem güç. O birkaç dakikada ne oldu neler söylendi, onun bile net bir resmi yok zihnimde. Zincirleme olarak aklıma gelen düşünceleri olduğu gibi aktarayım:

 “Allah Teâlâ’nın varlığına çoktandır inanıyorsun. Kendi varlığın bunun büyük delili. Eşya yaratılmadan önce var olan boşluk bile bir mahlûk, dolayısıyla bir yaratılış mucizesi ve Allah Teâlâ dediğimiz kud­retin tezahürüdür. Her zaman, dinlerin iyi niyetli fakat insan ürü­nü sistemler olduğunu düşündün. Ancak unuttuğun bir şey vardı: mevcudat Allah Teâlâ’nın tekliğinin aşikâr bir delili ise, mevcudatın bir parçası olan varlığın, delâletin de bir parçasıdır. Seni yaratan Yaratıcı şimdi kalbine vahyedip, seni, kendini bilmeye davet ediyor. Sana fıtratının bir parçası olan vicdanı veren Rabbin şimdi senden, o vicdanın hakkını vermeni istiyor. Vecd ile vazifeli olan vicdan daha azına razı olmaz. Dünyanın neresinde, sahibi kim olursa olsun vicdan böyledir. Madem vecd ve İlâhî aşk hali şimdilik senden uzak, çevrende ona en yakın şeyi bulmalısın. (Daha sonra Lings’ten, ilk nazil olan âyetlerin tekvini âyetler olduğunu, fakat artık ilk âyetleri okuyamadığımızı öğrendim. Fakat burada kastettiğim bu değil.)

Benim bilmediğim, daha önce hiç tecrübe etmediğim ilâhi aşk kimilerinin hakikati olmalı. Bu kimseler peygamber, aşk ise dinin ta kendisi olmalı. Evet, işte bu! Bu kadar basit! Tüm dinler Tanrı kaynaklı olup, insanların tüm ihtiyaçlarına; cevâp verecek kadar kapsamlı bir mesaja sahip. Çok sayıda din olmalı. Gelmiş geçmiş tüm halklara bir din gönderildiğine göre…

Yanımda konuşan bu adam İslâm’ı temsil ediyor. İslâm ise bu dinlerden sadece biri. Şehâdet ederim ki Allah’tan başka ilah yoktur ve Muhammed onun elçisidir. Lings Budist olsaydı, ben de Budist olurdum. Tek bildiğim, duyduğum bu ses varlığıma, Özüme öyle derinden nüfuz etti ki, ruhumu öyle yakaladı ki İslâm benim için yegâne yol oldu. “

 Ben tüm bunları düşünürken meğer içimde bir ozmos gerçekleşmiş, iki akışkan birbirine karışıp bir olmuştu. Ben, Martin Lings’in temel öğretisi olan, Tanrı kaynaklı tüm dinlerin Tanrı katında eşit olduğuna bir anda inanıvermişim. Bu evrensellik âmentüsü, Kur’ân’da farklı âyetlerde tezahür eder:

 “Rasül kendine Rabbinden indirilene inandı, mü’minler de (buna inandılar). Tümü Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine iman ettiler. “Biz O’nun peygamberlerinden hiçbirini diğerlerinden ayırmayız.” Yine: “Duyduk ve itaat ettik. Senin bağışlamanı diliyoruz, ey Rabbimiz; dönüş de sanadır” dediler. (Bakara, 285)

 Kur’ân’da ayrıca her kavme bir peygamber gönderildiğine, hiçbir topluluğun İlâhî mesajın dışında kalmadığına dair âyetler de var. (bkz. Yûnus, 47) Mâide Sûresi 69. âyet ile onunla çok benzer mana taşıyan Bakara Sûresi 62. ve 38. âyet de bu bağlamda dikkate değer.

 “Biz onlara şöyle dedik: “Hepiniz oradan inin. Benden size bir hidayet geldiğinde, kim benim hidayet yoluma girerse onlar için korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir de.” (Bakara, 38)

Bunlar Allah’ı ve iman etmiş olanları aldatmaya çalışıyorlar. Oysa gerçekte yalnız kendilerini aldatıyorlar ama bunun bilincinde değillerdir. (Bakara, 9)

Hristiyanlığın veya Musevîliğin hakikatini sorgulayan bir Müslümanın Kur’ân’daki bazı âyetlerin nesh edildiğine, sonra nazil olan bazı âyetlerce hükümsüz kılındığına da kaçınılmaz olarak inanıyor olması lâzımdır. Kaynakça: Martin LİNGS trc: Zeynep KOT [Kitap]. – Öze Dönüş, İstanbul, 2012, s.157-161]

 Yukarıdaki alıntılarda başlangıcı ile bağdaşmayan görüşün görünmeyen bir el ile yönlendirişi var. Bu el Martin Lings’i anlatırken, şeytanın istediği din olan “diyalog-telfik” çağrısını ilan ediyor.

Biz bu konuda yanlış düşünüyor diyebilirsiniz. Ancak hakikat tekdir. Allah Teâlâ katında kabul edilen din yalnızca Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin beyan ettiği İslâm Dini’dir. Bunun dışındakileri ne kadar hakikat diye ilan edersek edelim, safsatadan ibarettir.

Allah Teâlâ’m bilmediğimizden ve yanlış bilgimizden sana sığınırız.

 İhramcızâde İsmail Hakkı


[1] Martin Lings: Seçki’ Sophia Dergisi, 5.cilt, 2. sayı (Doğum günü münasebetiyle yayınlanan Martin Lings özel sayısı).

AİLE VE TOPLUM DÜŞMANIMIZ TV DİZİLERİ


Artık birilerinin bu topluma acıma zamanı gelmedi mi?

Dışarıda geçim sıkıntısı, evde televizyon baskısı. Dizilerde cabası.

Milli ve dinî ahlakımızı bozacak ne varsa saat 20.00 den sonra vizyonda. (Gündüz olan programları takip edemediğim için onlar hakkında yorum yapamıyorum.)

Dil zaten katledildi. Yarım yarım kelimeler, bozuk bozuk cümleler. Gençlerin anladığı dozajda kaliteli yeni düzmece küfürler. Şebekçe Türkçe nasıl konuşursunun örneklemeside yapılıyor.

Kocasını aldatan kadınlar, tecavüz eden erkekler, hemcinslerine tepkilerini ille de tokatla ifade eden kişiler.

TV kanalları kıtlığından mı nedir, aile ve toplumu kaosa götürecek saçmalıklar yumağı olan senaryoları haftalarca ve günlerce kazançlar uğruna sürdürdükleri üçer saatlik diziler ile başımıza bela oldular.

Bunlara kim dur diyecek?

Cevabı yok…

Son on yıldır bu durum perişan vaziyette gidiyor. Akademisyenler, isimlerine yenisini eklemek için masalarından başlarını kaldırıp bu konularda hiç fikir üretmeyecekler mi?

Çocuklarımızı çalıyorlar, geleceğimizi birleri birilerine feda mı ediyor?

Kültür yok, şahsiyet yok, fikir hiç de yok.

Varsa yoksa narsis emellerine ulaşmaya çalışan aşağılık kompleksi içerisindeki insanlar.

Eskiden dünyayı kurtarmak için anarşist, dünyayı fethetmek için faşist olmaya çalışan insanlar vardı. Şimdi ise egosunu tatmin etmek için hedefi olan insanlar bile kalmadı.

Amacı amaçsızlık olan bir nesil, nereye doğru gidiyor?

Sormak lazım. Toplum mühendislerimiz nerede ve ne yapıyorlar?

Siyasetçilerimiz seçim dışında halkın derdine ne kadar nüfuz ediyorlar?

Hayatımız Hindistan’da çalışan trenlere döndü.

Düzen yok, düzelme yok.

Bu durumun derdini çeken kanaat önderi de yok.

Birileri kafası kafama uygun, bu olur, derken ötekisi hayır içinde; uzlaşma yok. Sadece “gizli amaç” var.

Yürekleri fetheden, canları sevindiren, birbirini seven insanlar beş on sene sonra kaybolacak, görülüyor.

Sitelerinde emniyet içinde karınlarının gurultusunu duyacak kadar yalnız kalacak bu insanlara ancak ağlamak için kendimi zorluyorum. Gözümden yaş çıkmıyor. Öyle hale gelmişiz ki “kalpler hasta, ruhlar mahkum”

Yoksa Avrupalılar gibi uyuşturucuya mahkûm olmak için ne gerekiyorsa yapalım-dan çıkma zamanı gelmedi mi?

Aşağıda   “KEVİN HAKKINDA KONUŞMALIYIZ” (We Need to Talk About Kevin) adlı filmi seyretmenizi tavsiye ederim. Bu film çaresiz kalmış toplumda ilişkilerin bittiği yerde yardım etmeyen devleti anlatıyor. Aile içinde, çözüm yok. Bu çözümsüzlüğü çözecek okul da eğitim de yok.

Bu filmde tek suçlu var o da devlet ve milletin kendisi. Aile yetersiz kalınca, devletin yapacağı psiklojik terapiyi nasıl yapabilir ki?

İtiraf etmeliyim ki, gençlerde arkadaş çevresinden ve eğitmenlerinden aldığı tavsiye daha etkili olurken, gelecekte dünyayı kurtaran narsist [1] diktatörlere aday olmakta ebeveyn denetimini artık istememektedirler.

Konu üzerinde idealleri sadece dünya olan görüşten biraz uzaklaşıp “orta yolu” bulan fikir, yönetim ve hedefleri olan bir millet olmak için gayret göstermeli değil miyiz?

Pek umutlu görünmese de, geç kalmamak için “çok şeyler yapmak lazım” diyebilirim.

İlk yapılacak şey öteki ile diğeri arasındaki uzlaşma sağlanmalıdır. Vakıflar, cemaatler, dernekler en ince detaylarına kadar devlet tarafından incelenmeli ve art niyetli kişilerin önüne geçilmelidir.

Okullarda kitap okuma alakalı yeni düzenlemeler getirilmeli, çocukları dershanelerden kurtararak üniversite giriş sınavları için kaybedecekleri zamanları telafi etmelerini sağlamalı ve giriş sınavlarında kültür seviyesi üzerinden derecelendirilmeye gidilmelidir.

Okumayan nesiller yönetilmesi kolay olanlardır. Kimliği olgunlaşmamış milletler emperyalist ülkelerin oyuncağı olur.

Allah Teâlâ milletimizi ve bütün insanlığı art niyetli olan şeylerden muhafaza buyursun.

Amin

KEVİN HAKKINDA KONUŞMALIYIZ (We Need to Talk About Kevin)

Vizyon tarihi  3 Şubat 2012 (1s 50dk)

Yönetmen: Lynne Ramsay

Oyuncular: Tilda Swinton, John C. Reilly, Ezra Miller devamı…

Tür:  Dram, Gerilim

Ülke: ABD, İngiltere

Özet

Film, İspanya’da yapıldığını bildiğimiz bir domates savaşı olayı ile başlıyor, Eva (Tilda Swinton) büyük bir mutlulukla kıpkırmızı domateslerin arasında adeta kayboluyor, düşüyor, kalkıyor, kayıyor, en sonunda birçok el Eva’yı yukarı kaldırıyor, Eva çok mutlu, kendisini belli ki çok özgür hissediyor, sonra birden uyanıyor Eva, evinde. (Bu domates savaşı belki bir rüyaydı, belki de Eva’nın daha önce yaşadığı özgür hayattan hatırladığı bir andı.) Müstakil bir evde tek başına yaşıyor Eva ve uyandığında camdan dışarı bakıyor, kırmızı boyalar görüyor. Dışarı çıkıyor ve görüyor ki evine kırmızı boyalarla saldırılmış, her yer kıpkırmızı olmuş, arabasına da aynı şekilde. Hiçbir şey yokmuş gibi arabasına biniyor ve aklına daha önce koymuş olduğu belli bir şekilde gidip bir iş başvurusu yapıyor, kabul ediliyor ve kısa süreli de olsa mutlu oluyor Eva. Genelde ise bitkin, mutsuz.

Film belirli aralıklarla zaman geçişleri yapıyor – bu değişik zamanları Eva’nın saç şekliyle de takip edebiliyoruz. Filmi gizemli kılan taraf da filmin kronolojik olarak düzensiz ve kolajsı kurgu yapısı. Çünkü başta tek bildiğimiz Eva’nın tek başına yaşayan, mutsuz, bakımsız bir kadın olduğu ve geçmişinde sıkıntılı bir şeyler yaşadığı. Daha sonra Eva yeni başladığı işinden bir günlük izin alıyor ve hapishanede birini ziyaret ediyor. Bu ziyaretten sonra geçmişle ilgili daha çok zaman sıçramaları yaşıyoruz ve artık Eva’nın hayatındaki sıkıntı tek tek ortaya çıkmaya başlıyor. Eva özgürlüğüne düşkün, kariyer sahibi, ama âşık olmuş ve evlenmiş bir kadın; hamile kaldığında bu durumundan pek mutlu olmadığını hissediyoruz. Bebeği, doğduktan sonra ilk birkaç ay susmaksızın ağlayarak anne Eva’yı daha da perişan ediyor. Eva adeta mutsuz, bitkin ve çaresiz bir hal alıyor her geçen gün. Kocası ise abarttığını düşünüyor çünkü o eve geldiğinde, oğlunu kucakladığında hiçbir sorun yok. Bebeğin tüm garezi annesine sanki.

Oğulları Kevin altı yaşına geldiğinde hala anneye garezi sürmekte, tek kelime konuşmamakta, annesinin “hadi bana geri yolla” diyerek bacaklarına doğru ittiği topa karşılık vermemekte. Annesi çocuğun otistik olduğundan şüphelenerek doktora götürüyor ama doktor da oğlunun gayet “normal” olduğunu söylüyor. Eva adeta mutsuz bu cevaptan çünkü, biliyor ki oğlunda bir sorun var. Sanki sadece onun görebildiği bir sorun.

Ergenlik çağında Kevin artık isyankâr bir genç. Fakat genellikle alıp veremediği hep annesinin üzerine. Eva belki bir şeyler değişir umuduyla yeniden hamile kalıyor ve bu kez Kevin’in tam tersi kişilikte bir kızları oluyor. Kevin elbette bunu da kendisine bir tehdit olarak görüyor ve kız kardeşine zarar verme potansiyeli taşıyor.

Eva, Kevin’in böyle sorunlu bir çocuk olmasında hiçbir şey söylemese de kendini suçlamaktadır şüphesiz. Zaten filmin anlatmak istediği, kafamızda soru işareti bırakarak günlerce düşünmemizi istediği şey de budur: Her şeyin bir sebebi var mıdır? Kevin’in çocukluktan beri süregelen uyumsuz kişiliği ve sonunda da bir canavara dönüşmesinin sebebi çocukluğunda yaşadıkları, annesinden aldığı olumsuz tepkiler, hatta belki daha anne karnındayken sevilmediğini, istenmediğini hissetmesi midir yoksa kendisinin de filmde cevapladığı gibi bütün bunların bilinebilecek hiçbir anlamı ve hiçbir sebebi yok mudur… Bu durumda sevilmediğini düşünen her çocuk potansiyel bir canavar mı olacaktır? Büyük sevgiyle yetişmiş, çok normal ailelerin içinden çıkan nice katiller, sapıklar yok mudur?

Filmin en korkunç gerçeği aslında doğumundan beri bir türlü iyi geçinemeyen, günleri birbirlerine zindan eden anne oğulun arasında aslında tam da bu sebepten dolayı oluşmuş muhteşem güçlü bağ bana kalırsa. Birbirlerini en iyi anlayan ve tanıyan anne-oğul’dur aslında ve bu birbirlerinin en şeytani yönleri yoluyla da olsa aralarında bir bağ sağlamaktadır. Oğlunun gerçek karakterini görebilen tek kişi annesidir, ne babası ne de kardeşi, bu yüzden aslında Kevin için en önemli kişi annesidir. Ne acı bir tutku ve bağ…

Filmin feminist bir yanı olduğunu da düşünüyorum. Film bize tüm bunlarla birlikte aile denen kavramda birilerinin mutlaka bazı kirleri örtmesi, bazı lekeleri silmesi gerektiğini ve bunun da genelde “anne”ler olduğunu hatırlatıyor. Eva, evinin duvarlarına dökülmüş olan kırmızı boyaları jiletle kazırken yönetmen uzun uzun bunu izletiyor bize, biz rahatsız olana kadar, yani diyor ki bu harap olmuş durum bir şekilde düzeltilmeli, birinin ortalığı toparlaması gerekiyor ve bunu yapan da genelde kadınlar, anneler oluyor, toplum tarafından da onlardan bu bekleniyor.

(Melis Z. Pirlanti- blossomel@gmail.com-twitter:blossomel)

Yorum:

Gerçekten Kevin’i ailesi kurtaramazdı. Birileri kurtarırdı. O kurtarıcı  belki okulunda verilen eğitim olacaktı. Ancak okul hayatı o çocuğa yardım etmedi. Sadece gurura odaklanmayı öğretmişti.

Kevin okul katliamına giderken beslendiği fikri kapının üzerinde yazıyordu. “Sadece benlik” kokan narsist fikirlerle dopdolu dizeler.

PRIDE[2] FOCUS

A feeling which makes you want to do your best all the time in everything you do
Concentration of the mind such that nothing distracst
[3] you from your task

GURURA ODAKLAN

Eğer her şeyde her zaman en iyi yapmak istiyorsan bir duygun olsun.
Zihnin böyle bir konsantrasyon sağlarsa görev seni dağıtamaz.

Annesi hapishanede Kevin’e soruyor.

Annesi-Tabii ki, bugün olayın yıldönümü.

 Kevin -İki yıl.

Annesi-Düşünmek için oldukça yeterli bir zaman.

 Annesi-Bana bunu neden yaptığını söylemeni istiyorum.

 Kevin-Bildiğimi sanıyordum ama şimdi o kadar emin değilim.

Başka bir zaman annesi Kevin’e yanlış hareketini sorgularken sordu.

 Annesi- Neden böyle bir şey yaptın?

Kevin – Sadece kolleksiyon yaptım.

Annesi-Kolleksiyon yapmak için biraz tuhaf şeyler değiller mi?

Kevin -Etiketlemeyi sevmem.

Annesi-Peki amaç ne?

Kevin -Herhangi bir amacı yok. Amaç bu.

İşte hedefi olmayan bir nesil, sür istediğin yere sür, sürülmek hakkı vardır.

İhramcızâde İsmail Hakkı


[1] Narsisizm: Narsisizm veya “benseverlik”, kişinin kendisine duyduğu cinsi arzu, kabaca tabirle kişinin kendisine aşık olması benliğini putlaştırması olarak tanımlanan bir terimdir. Farklı tanımları ve kullanımları mevcuttur.

[2] Pride: i. Gurur, kibirlilik, ağalık, azamet, övünç, iftihar, haysiyet, kıvanç, övünç kaynağı, izzetinefis, onur, şeref, kibir, kendini beğenmişlik, tafra, gösteriş, ihtişam, en parlak zaman, aslan sürüsü

[3] Distract: f. DAĞIT: aklını başından al, dağıt, avutmak; dikkatini dağıtmak, aklını karıştırmak; başka tarafa çekmek; şaşırtmak, rahatsız etmek, delirtmek (Argo)

KURBAN


Efendim!

Yemin olsun!

Rabbin, Seni ancak yakîn olarak bildi

Âlemlerde benzerin,

Vasfına ulaşmış yoktur.

Zâtın da bilinmezdi belki

Misafir olmasaydın dünyamızda

***

Ravza’ndan her Sabâ rüzgârı esince

Hasretliğimiz artar,

Gözlerimiz ağlar,

İştiyakımız vardır,

Kavuşmak hayranıyızdır, amma

Acizleriz,

Yollarında kalmışız.

***

Yönler, rüyalar

Kayboldu sarhoşluktan.

Kâbe’miz nedendir?

 “Gel” demiyor,

Ağlayanlara?

…….

Perdeler kalktı,

“Ağlama!” dediler

Kâbe Ravza’yı tavaf ediyor,

Düşsene kapıya

***

Şefaatçim!

Kurtarıcım !

Efendim!

Kurban olmak şereftir, evladına.

İhramcızâde İsmail Hakkı

ZAMAN YOLCULUĞU MÜMKÜN MÜDÜR?


Merhaba!

Ben Stephen Hawking.

Fizikçi, kozmolog ve bir hayalperest.  Her ne kadar, hareket edemiyor ve bir bilgisayar yardımıyla konuşmak zorunda olsam da zihnimde, özgürüm Kâinatı keşfetmekte ve önemli sorular sormakta özgürüm Mesela, zaman yolculuğu mümkün müdür?

Geçmişe bir kapı açabilir miyiz ya da geleceğe bir kestirme yol bulabilir miyiz?

 Zamanın kendisinin efendileri olmak için nihayetinde doğa kanunlarını kullanabilir miyiz?

 Bir göz atın. Zamanda yolculuk, bir zamanlar sapkın bilimsel bir düşünce olarak düşünülüyordu. Bir çatlak damgası yemek korkusuyla bu konuda konuşmaktan kaçınırdım. Ama bu günlerde, o kadar ihtiyatlı değilim. Aslında Stonehenge’leri yapan insanlar gibiyim. Kafayı zamanla bozdum Bir zaman makinem olsaydı, Marilyn Monroe’yu hayatının baharında ziyaret ederdim ya da teleskopunu gökyüzüne dikmişken Galileo’ya uğrardım Belki hatta evrenin sonuna giderdim Tüm kozmik hikâyemizin nasıl başladığını öğrenmek ve bunun nasıl mümkün Olabileceğini görmek için zamana fizikçilerin baktığı gibi bakmamız gerekiyor Dördüncü boyut olarak.  Söylenildiği kadar zor değil.

Tüm fiziksel nesneler hatta ben ve sandalyem bile,  üç boyutlu olarak vardır.  HER ŞEYİN BİR GENİŞLİĞİ, YÜKSEKLİĞİ VE BİR UZUNLUĞU VARDIR.  AMA BAŞKA BİR TÜR UZUNLUK DAHA VARDIR:  ZAMANDA UZUNLUK.

Bir insan 80 yıl hayatta kalabilirken bu taşlar daha uzun bir süre var olabilir Binlerce yıl. Ve güneş sistemi milyarlarca yıl var olup gidecek Her şeyin zamanda olduğu kadar uzayda da bir ömrü vardır. Zamanda yolculuk, bu dördüncü boyutta yolculuk etmek anlamına gelir. Bunun ne anlama geldiğini görmek için her gün yaptığımız yolculuklara bunu bir parça hissetmek için çıkalım. Hızlı bir araba bunu biraz daha eğlenceli hale getirir. Düz bir hatta sürüyorsanız bir boyutta seyahat ediyorsunuzdur. Sağ ya da sola dönerseniz ikinci bir boyut eklemiş olursunuz. Dolambaçlı bir dağ yolunda aşağı yukarı giderseniz böylece yükseklik de eklenmiş olur. Böylece üç boyutun her birinde yolculuk etmiş olursunuz.

Peki nasıl olur da zamanda yolculuk yaparız?

Dördüncü boyuta bir yol nasıl bulabiliriz?

  Bir dakikalığına bilim kurguya göz atalım. Zaman yolculuğu filmlerinde sık sık muazzam bir enerjiye aç bir makine kullanılır. Makine dördüncü boyuta bir yol açar. Zamanda bir tünel. Bir zaman yolcusu, cesur belki de deli cesareti olan bir birey, her şeye hazırlıklı olarak zaman tüneline adımını atar ve kim bilir ne zaman tekrar ortaya çıkacak. Bu düşünce imkânsız gibi gelebilir ve gerçek bundan daha farklı olabilir Ama düşüncenin kendisi o kadar çılgınca değil. Fizikçiler zamandaki tüneller hakkında uzun süredir düşünüyordu. Ama biz bunu farklı bir açıdan ele aldık. Doğa kanunları çerçevesinde, kapıların acaba geçmişe ya da geleceğe açılabileceğini merak ediyoruz. Öyle görünüyor ki, sanırız açılabilirler Dahası, onlara bir isim bile verdik:

SOLUCAN DELİKLERİ

Gerçek o ki, solucan delikler etrafımızı sarmış durumda Ancak onlar görünemeyecek kadar küçüktür. Solucan delikler çok küçüktür. Zaman ve mekânda kuytu yerlerde ve çatlaklarda oluşurlar. Bu düşünceyi çılgınca bulabilirsiniz. Ama beni takip edin. Hiçbir şey düz ya da katı değildir. Bir şeye yakından çok dikkatlice bakarsanız üzerinde delikler ve kırışıklıklar bulursunuz. Bu temel bir fiziksel prensiptir. Üstelik zaman için de geçerlidir. Örneğin şu bilardo masasına bakın. Yüzey düz ve pürüzsüz görünüyor. Ama yakından, olduğundan çok farklıdır. Boşluk ve deliklerle dolu Bir bilardo topu kadar pürüzsüz bir şeyin bile minik yarıkları, çıkıntıları ve boşlukları vardır Bunun ilk üç boyut için, doğru olduğunu görmek kolay. Ama bana güvenin. Bu dördüncü boyut için de aynı zamanda doğrudur. Zamanda minik yarıklar, çıkıntılar ve boşluklar vardır. En küçük ölçeğe indirgendiğinde, moleküllerden ve hatta atomlardan bile küçük olduğunda, kuantum köpüğü adını verdiğimiz bir yere ulaşıyoruz. Solucan deliklerinin var olduğu yer de burasıdır. Zaman ve mekânda minik tüneller ya da kestirmeler, bu kuantum dünyasında sürekli olarak oluşur, kaybolur ve yeniden şekillenir. Ve aslında, iki farklı zamandaki iki farklı yeri birbirine bağlar Maalesef bu gerçek yaşam zaman tünelleri, bir santimetrenin bir milyarda, bir trilyonda biri kadardır. Bir insanın içinden geçemeyeceği kadar küçük bir geçittirler.(Ruh ve nefis geçebilir) Ama solucan deliği zaman makinelerinin devreye girdiği yer de burasıdır. Bazı bilim adamları, bir tanesini yakalayıp bir insanın hatta bir uzay gemisinin bile girebileceği kadar büyük bir tane yapıp, onu milyonlarca kez büyütebileceğini düşünüyor. Yeterince güç ve ileri teknoloji olursa, belki devasa bir solucan deliği uzayda inşa edilebilir. Yapılabilir demiyorum ama yapılırsa şayet, gerçekten takdire şayan bir araç olurdu. Bir ucu burada Dünya’nın yanında, diğer ucu ise çok çok uzaklarda ücra bir gezegenin yanında olabilir. Teorik olarak bir solucan deliği daha fazlasını bile yapabilir. Eğer iki uç aynı yerde olsa ve uzaklık yerine zaman tarafından ayrı olsalar, bir gemi uzak bir geçmişte, Dünya’ya yakın bir yerden içeri girebilir ve çıkabilir. Belki dinozorlar iniş yapacak gemiye şahitlik edebilirdi. Hayır, dördüncü boyutta düşünmenin kolay olmadığının ve solucan deliklerinin kafanızı karıştıran aldatıcı bir düşünce olduğunun farkındayım. Ama orada durun. Solucan deliği içinde bir zaman yolculuğunun şimdi ya da gelecekte mümkün olup olamayacağını gözler önüne serecek, basit bir deney düşündüm. Basit deneyleri ve şampanyayı severim. Bu yüzden sevdiğim her iki şeyi gelecekten geçmişe zaman yolculuğunun mümkün olup olmadığını göstermek için birleştirdim. Bir parti veriyorum.  Geleceğin zaman yolcuları için bir hoş geldiniz resepsiyonu.  Ama bir hile var.  Parti gerçekleşene kadar, bunu kimseye söylemeyeceğim.  Davetiye burada.  Zaman ve mekândaki tam koordinatlar içinde.  Umuyorum ki, bunun bir parçası şu ya da bu şekilde,    binlerce yıl yok olmayacak.  Belki bir gün gelecekte yaşayan biri,  bu bilgileri bulacak ve partime gelmek için bir solucan deliği makinesi kullanacak.  Tabii ki zamanda yolculuk bir gün mümkün olursa.  .Zaman yolcusu misafirlerim  her an gelebilir.

5-4-3-2-…

Çok yazık.  Kaçırılmış bir geleceğin kapıdan içeri adım atacağını umuyordum. Peki deney neden işe yaramadı?

Sanırım geçmişe yapılan zaman yolculuklarında en iyi bilinen problemlerden biri yüzünden olmuş olabilir.

PARADOKS PROBLEMİ

Paradoksları düşünmek eğlencelidir. En ünlüsü genellikle büyük baba paradoksu isimli olanıdır. Benim çılgın bilim adamı paradoksu adını verdiğim daha basit ve yeni bir versiyonu var. Filmlerde, bilim adamlarının çılgın olarak tasvir edilmesinden hoşlanmıyorum. Ama bu durum için, doğru bir tabir. Bu genç adam hayatı pahasına bile olsa bir paradoks yaratmaya kararlı. Bir şekilde, bir dakikalığına geçmişe uzanan bir tünel inşa ettiğimizi hayal edin. Öyle olamayacağına rağmen bir dakikalık bir zaman yolculuğu bile büyük bir soruna yol açabilir. Bir solucan deliğinden, bilim adamı kendini bir dakika önceki haliyle görebilir Peki ya bilim adamımız solucan deliğini kullanarak önceki kendisini vursa ne olur?

O artık öldü Tabancını birleştiremeden bile vurularak öldürüldü O halde, silahı kim ateşledi?

Bu bir paradokstur. Hiç mantıklı değil. Kozmologlara kâbuslar gördüren bir tür durum bu. Böyle bir zaman makinesi, tüm evreni yöneten ana kurallardan birini çiğnemiş olurdu.  Sebepler sonuçlardan önce olur. Ve diğer bir şekilde bu asla olmaz. Nesnelerin kendilerini imkânsız yapacağına inanmıyorum. Öyle olsalardı, o zaman tüm evrenin bir kaosa sürüklenmesini durduracak hiçbir şey bulunamazdı. Bu yüzden, bu paradoksu önleyecek bir şeyin her zaman gerçekleşeceğini düşünüyorum. Bilim adamımızın kendisini vuracağı bir durumda, neden bulamayacağının bir şekilde bir sebebi olmalı. Ve bu durumda üzülerek söylemeliyim ki, problem, solucan deliğinin kendisidir. Nihayetinde, düşünüyorum da bunun gibi bir solucan deliği var olamaz Bunun sebebi ise geri beslemedir Bir rock grubunda bulunduysanız eğer, muhtemelen şu tiz sesini hemen tanıyacaksınız. Bu geri beslemedir. Buna sebep olan şey basittir Ses mikrofondan girer, tellerden aktarılır, yükseltici tarafından ses arttırılır ve hoparlörlerden çıkar. Ama hoparlörlerdeki çok fazla ses mikrofona geri giderse, bir döngü içinde her seferinde daha da artarak gider. Eğer bunu kimse durdurmazsa, geri besleme, ses sistemini yok edebilir. Sanırım aynı şey solucan deliklerinin de başına gelecek. Yalnız ses yerine radyasyon olacak. Solucan deliği genişler genişlemez, doğal ışıma içine girecek ve bir döngüyle sonuçlanacak. Geri besleme o kadar güçlü olacak ki, solucan deliğini yok edecek Bu yüzden, minik solucan delikleri olmasına rağmen ve bir gün birini genişletmenin mümkün olabileceğine rağmen, bir zaman makinesi gibi kullanılacak kadar uzun kalamayacak Partiye kimsenin gelmemesinin sebebi de budur. Aslında, solucan delikleri ya da başka metotlar aracılığıyla geçmişe yapılacak her türlü zaman yolculuğun muhtemelen olanaksız olduğunu düşünüyorum. Yoksa, paradokslar oluşurdu.  BU YÜZDEN, ÜZÜLEREK SÖYLEMELİYİM Kİ, GEÇMİŞE ZAMAN YOLCULUĞU  HİÇBİR ZAMAN OLMAYACAK GİBİ GÖRÜNÜYOR. 

Dinozor avcıları için bir hayal kırıklığı  ve tarihçiler için bir rahatlama.  Ama hikâye henüz bitmedi.  Bu, tüm zaman yolculuklarını imkânsız kılmıyor.  Zamanda yolculuğa inanıyorum;  geleceğe yolculuğa.Zaman bir nehir gibi akar Ve sanki hepimiz acımasızca zamanın akışı tarafından sürükleniyoruz Ancak zaman başka bir şekilde akan bir nehir gibidir Farklı yerlerde farklı hızlarda akar Ve işte bu geleceğe yolculuğun anahtarıdır. Fikir 100 yıl önce.. Albert Einstein tarafından ortaya atıldı.  O, zamanın yavaşladığı  ve zamanın hızlandığı yerlerin  olması gerektiğinin farkına vardı.  Kesinlikle haklıydı;  delil ise başımın hemen üzerinde uzaydaydı. Bu, küresel konumla sistemi ya da GPS’tir Dünya’nın çevresinde yörüngedeki 31 uyduluk bir iletişim ağı. Uydular, uydu navigasyonunu mümkün kılar. Ancak bir şeyi daha ortaya çıkarırlar ki o da zaman burada Dünya’dakinden daha hızlı akar Her bir uzay aracının içinde çok hassas bir saat vardır Ancak bu kadar hassas olmalarına rağmen her gün saniyenin 300 milyonda biri kadar bir fark oluşur. Sürüklenme için sistemin doğru olması gerekir. Yoksa, bu küçücük farklılık tüm sistemi bozarak yeryüzündeki her gps cihazının günde 10 km. kadar kaymasına neden olurdu Bunun oluşturacağı hasarı hayal edebilirsiniz Sorun saatlerde değil. Burada daha hızlıdırlar, çünkü zamanın kendisi aşağıdakinden daha hızlı akar Bu olağanüstü etkinin nedeni ise Yeryüzü’nün kütlesidir Einstein maddenin zamanda sürüklendiğinin, bir nehrin yavaş yeri gibi yavaşladığının farkına vardı. Nesne ne kadar ağırsa, zamanda o kadar fazla sürüklenir Ve bu ürkütücü gerçeklik geleceğe yapılabilecek zaman yolculuğunun ihtimaline bir kapı açar. Bunun anlaşılması zor bir düşünce olduğunu kabul ediyorum Bu yüzden basit bir örnekle açıklayalım Bu büyük Gize Piramidi 40 milyon tondan daha ağır Ve tüm ağır nesneler gibi, o da aslında zamanı yavaşlatıyor. Etki küçük Dünya’nınkinden milyarlarca kez daha küçük Ama bunu aşırı ölçüde abartırsak, bu prensibin nasıl çalışacağını görebiliriz Piramide yakın olan her şey yavaşlar Aynen nehrin yavaş bölümü gibi Burada, zaman uzakta olanla kıyaslandığında daha yavaş akar Ama piramidin yanındaki insanlar dışa doğru baksalar ne olur?

Zıt etkiyi görmeliler Çünkü onlar yavaşlatıldı Uzaktaki zamanın daha hızlı aktığını görmeliler Bu, piramidin kütlesinin basit bir sonucudur Bu çarpıklık, zaman yolculuğu ihtimaline bir kapı açar. Bu yüzden zamanda yolculuk için gerçekten ihtiyacımız olan, bir piramidin kütlesinden çok daha yoğun bir şeydir Ve aklımda tam o şey var Samanyolu’nun tam merkezinde, bizden 26 bin ışık yılı ötede engin bir gaz ve yıldız bulutu içinde gizli tüm galaksideki en ağır nesne bulunuyor.  4 milyon güneşin kütlesini içeren olağanüstü yoğunluğa sahip bir kara delik. Kendi yer çekiminden dolayı tek bir noktaya gelmiş. Kara deliğe ne kadar yaklaşırsanız çekimi o kadar güçlü olur Oldukça yaklaşırsanız, ışık bile kurtulamaz Çapı 25 milyon km. olan karanlık bir küre içine sarılmıştır Böyle bir kara deliğin, zamanı galaksideki herhangi bir şeyden çok daha fazla yavaşlatarak zaman üzerinde dramatik bir etkisi vardır Bu, onu doğal bir zaman makinesi yapar. Günün birinde bir uzay gemisinin bu çarpıcı olağanüstü olaydan nasıl faydalanabileceğini hayal etmek istiyorum. Elbette öncelikle içeri çekilmekten kurtulması gerekecek. Sanırım hile, tam yan tarafına yönelmek; böylece ondan kurtulabilirler. Tam olarak doğru hızda ve yörüngede olmaları gerekiyor, yoksa asla kurtulamazlar Doğru uygulanırsa, gemi yörüngeye çekilecek 50 milyon km. çapında devasa bir daire. Burası güvenli olurdu Hızı onu daha içeri çekilmekten kurtaracak yeterlilikte olurdu. Eğer bir uzay dairesi Dünya’dan ya da kara deliğin çok uzak bir yerinden görevi yönetiyor olsaydı her bir tam dönüşün 16 dakika sürdüğünü gözlemlerlerdi. Ancak gemideki cesur insanlar için bu yoğun kütleye yakın olmak, zamanı yavaşlatırdı Ve buradaki etki, piramidin yanından ya da Dünya’dan aşırı derecede çok olurdu Mürettebatın zamanı yarı yarıya yavaşlardı Her 16 dakikalık yörünge için sadece 8 dakikalık bir zaman geçirirlerdi. Çevresindeki sürekli dönüşlerle, kara delikten çok uzak kimselere göre zamanı yarı yarıya hissederlerdi. Gemi ve mürettebatı zamanda yolculuk yapıyor olurdu. Hayatlarının beş yılı boyunca, kara delik çevresinde daire çizdiklerini hayal edin Başka yerde 10 yıl geçmiş olurdu Eve geldiklerinde Dünya’daki herkesin kendilerinden 5 yıl daha yaşlandığını görürlerdi. Uzay gemisinin mürettebatı geleceğin dünyasına geri dönmüş olurdu Mürettebat sadece uzayda değil, zamanda da yolculuk yapmış olurdu. Böylece, çok yoğun bir kara delik bir zaman makinesidir Ama elbette, bu tam olarak uygulanabilir değil Solucan deliğine göre avantajlı, çünkü paradoks yaratmıyor Artı, kendini ani geri beslemelerle yok etmiyor. Ama oldukça tehlikeli Daha önümüzde çok yol var Üstelik bizi de, çok da geleceğe götürmüyor Şanslıyız ki, zamanda yolculuğun başka bir yolu daha var Ve bu bizim gerçek bir zaman makinesi yapmak için son ve en iyi şansımız.  Dördüncü boyutta yolculuk etmek asla bir parktaki yürüyüş gibi olmaz,  ancak bunu yapmak için şaşırtıcı derecede  kestirme bir yol olduğu ortaya çıktı.  Sadece çok hızlı, ama çok hızlı gitmelisiniz. Çok yoğun bir kara delikten uzak durabilmek için gereken yüksek hızdan bile çok daha büyük bir hız Bu, evren hakkında başka bir ilginç gerçektir Kozmik bir hız limiti vardır Saniyede 300,000 km Aynı zamanda ışık hızı olarak da bilinir. Hiçbir şey bu hızı aşamaz Bunun kulağa tuhaf geldiğinin farkındayım ama bana güvenin; bu bilimde yer etmiş en iyi ilkelerden biridir İster inanın ister inanmayın, ışık hızına yakın yolculuk yapmak sizi geleceğe taşır. Neden olduğunu açıklamak için, bir bilim kurgu ulaşım sistemini hayal edelim. Dünya’nın çevresini saran bir yol hayal edin. Çok hızlı bir tren için bir yol Bu hayali treni ışık hızına mümkün olduğu kadar yaklaştırmak ve nasıl bir zaman makinesine dönüştüğünü görmek için kullanacağız Trende, yolcularımızın geleceğe tek gidişlik bir biletleri var Tren gitgide daha da hızlanıyor Çok geçmeden, Yeryüzü’nü tekrar tekrar katediyor. Işık hızına ulaşmak, Yeryüzü’nü oldukça hızla katetmek demektir Saniyede yedi kez Ama trenin ne kadar gücü olursa olsun, fizik kuralları buna imkân vermediğinden asla tam olarak ışık hızına ulaşamaz. Bunun yerine, son hıza çok yaklaştığını söyleyelim Bu durumda, olağanüstü bir şey gerçekleşir. Zaman trende dünyanın geri kalanına nispeten daha yavaş akmaya başlar. Tam da kara deliğin yanındaki gibi, ama biraz daha çok Trendeki her şey ağır çekimde. Bu hız limitini korumak için olur ve neden olduğunu görmek hiç de zor değil. Trende ileriye doğru koşan bir çocuk hayal edin. Onun hızı trenin hızına ilave edilir, bu yüzden kazara da olsa hız limitini geçmiş olmaz mı?

Cevap hayır. Doğa kanunları, trende zamanı yavaşlatarak bu olasılığı engeller. Bu durumda hız limitini geçecek kadar hızlı koşamaz. Zaman hız limitini korumaya yetecek kadar her zaman yavaşlayacaktır. Ve bu gerçekten geleceğe, uzak mesafelere yolculuk ihtimalini ortaya çıkarıyor. Trenin 1 Ocak 2050′de istasyondan hareket ettiğini düşünün. Yüz yıl boyunca, tren Yeryüzü’nün etrafında defalarca dolanıp ve son olarak 2150′nin Yılbaşı’nda dursun. Yolcular sadece bir hafta yaşamış olurdu, çünkü zaman trenin içinde çok fazla yavaşlayacaktır. Dışarı çıktıklarında, bıraktıkları dünyadan çok daha farklı bir dünya bulurlardı. Bir haftada, 100 yıl geleceğe yolculuk yapmış olurlardı. Elbette, böylesine bir hıza erişebilecek bir tren yapmak neredeyse imkânsızdır, ancak İsviçre’nin Cenova kentinde CERN’de dünyanın en büyük çekirdek hızlandırıcısıyla trene benzeyen bir şey inşa ettik. Yerin derinliklerinde, 100 km. uzunluğunda daire şeklinde bir tünel içinde trilyonlarca minik parçacık akışı. Güç açıldığında, parçacıklar anlık saniyede saatte 0′dan 100 bin km’ye ulaşırlar. Güç arttırıldığında, parçacıklar tüneli saniyede  11 kez geçene kadar gitgide daha hızlanır, ki bu neredeyse ışık hızıdır. Ancak, aynen trende olduğu gibi, onlar da asla son hıza ulaşamazlar. Sınırım %,99,99′luk kısmına ulaşabilirler sadece. Bu olduğu zaman, onlar da zamanda yolculuğa başlarlar. Bazı son derece kısa ömürlü “pi meson” adı verilen parçacıklardan dolayı bunu biliyoruz. Normal olarak, saniyenin tam 25 milyarda biri aralığında parçalanırlar. Ama ışık hızına yaklaştıklarında, kat daha fazla dayanırlar. Bu parçacıklar gerçek zaman yolcularıdır. Gerçekten olay bu kadar basit. Geleceğe yolculuk etmek istiyorsak, tek yapmamız gereken hızlı gitmek. Oldukça hızlı. Sanırım muhtemelen bunu yapmanın tek yolu, uzaya çıkmak. Tarihteki en hızlı insanlı araç Apollo 10′du Saatte 40,000 km. hıza ulaşıyordu Ama zamanda yolculuk için, bundan 2,000 kez daha hızlı gitmek zorunda kalacağız. Ve bunu yapmak için, daha büyük bir gemiye ihtiyacımız var. Gerçekten çok daha büyük bir makine. Geminin, kendisini ışık hızına çıkartması için muazzam miktarda yakıt taşıyacak kadar büyük olması gerekirdi. Kozmik hız limitine ulaşmak tam güçte neredeyse altı yıl alırdı.  Geri sayıma 10 saniye

4, 3 ,2,1 .

İlk hızlanma yumuşak oluyor. Çünkü gemi çok büyük ve ağır Ama aşamalı olarak hız kazanıyor ve çok geçmeden muazzam mesafeleri katediyor olacak. Sadece bir hafta içinde Neptün gibi gaz devlerinin bulunduğu dış gezegenlere ulaşmış olurdu İki yıl sonra, ışık hızının yarısına ulaşırdı ve güneş sistemimizin çok uzağında olurdu. İki yıl sonra, ışık hızının %90′ı bir hızda seyahat ediyor olur ve en yakın yıldız sistemimizi Alpha Centauri’yi geçiyor olurdu. Yeryüzü’nden 50 trilyon km. uzakta ve fırlatmadan 4 yıl sonra gemi zamanda yolculuk yapmaya başlar. Gemide her bir saatlik zaman için Dünya’da iki saat geçer. Muazzam kara delikte yörüngeye giren uzay gemisindeki benzer bir durum. Ama dahası var Diğer iki yıllık tam hızdan sonra, gemi ışık hızının % 99′u bir hızla maksimum hızına ulaşacak. Bu hızda, gemideki bir gün Dünya zamanına göre bir yıldır. Gemimiz gerçek anlamda geleceğe uçuyor olurdu. Zamanı durdurmanın başka bir faydası daha vardır. Bunun teoride anlamı tek bir insan ömrü içinde olağanüstü mesafeleri aşıyor olabilirdik. Galaksinin ucuna bir gezi sadece 80 yıl alırdı.  Ama yolculuğumuzun asıl harikası,  kâinatın ne kadar ilginç olduğunu gözler önüne sermesidir.  Zamanın farklı yerlerde farklı hızlarda aktığı,  etrafımızı küçük solucan deliklerinin çevrelediği ve nihayetinde doğru teknolojiyi geliştirebilirsek fizik bilgimizi kullanarak dördüncü boyutta gerçek yolcular olabileceğimiz bir evrende yaşıyoruz.

Kaynak:

Into.The.Universe.With.Stephen.Hawking.2010.720p.E02.BluRay.x264.AC3-HDChina

NARSİSİZM VEBASI ÜZERİNE


Narsisizm öncelikle, sağlıklı öz güvenli kişi­lik yapısının (gerçek anlamda sevgi alışverişi yapabilen) ters kut­bunda bulunan, aşırı “öz saygı/self-esteem” akımı ile bağlanıyor. Terbiye ve eğitim sisteminin temel yapı taşlarından biri­si, son 50 yılda gençlere doğuştan değerli, eşi bulunmaz ve her şe­ye layık olduklarını işleme teması üzerine kurulmuş. Gençler be­delini ödemeden, çabalamadan her şeyin en güzelini, en mükem­melini hak ettiklerine inanmış veya inandırılmışlar. Aşırı öz saygı duygusunun yanı sıra, tanıyı güçlendiren diğer özellikler; iddiacı­lık, dediği dediklik, ikili ilişkilerde sürekli üstün olma arayışı ve her konuda benmerkezcilik.

1960′lardan itibaren, özellikle 1980 ve 1990′lar arasında çocuklarda anne baba otoritesine ita­at, anlamlı bir düşüş gösteriyor. Bu müsamahakârlığın yanı sı­ra, medyanın, “HELİKOPTER ANNE BABALAR” diye mecazi olarak tanımladığı, aşırı koruyucu anne baba modeli de ağır ba­sıyor. Daha da ötesi, 1970′lerden itibaren pedagog ve psikolog­lar tarafından oluşturulan “ebeveyn etkinleştirme uygulaması/ PET/ parent effectiveness training”. Bu eğitim anne babalara, “SİZ ASLINDA ONLARDAN (ÇOCUKLARDAN!) DAHA FAZLA BİLMİYORSUNUZ, BEYAZLARIN SİYAHLARA YAPTIKLARI GİBİ IRK AYRIMI YAPMAYIN” mesa­jını veriyor. Mesela küçük ayrıntılarda olduğu gibi, önemli ai­levi kararlar alınırken de çocuklara eşit söz hakkı tanınması tavsiye ediliyor. Bu durum, çocuğun, eşit sorumluluk taşıma­dan ve bedelini ödemeden, sanki doğuştan gelen bir söz hakkı olabileceği iddiasına, bir başka deyişle ukalalığına yol açmıştır. Böyle bir terbiye sistemini; narsisizmi, halta alkol ve uyuşturucu bağımlılığını tetikleyen en önemli faktörlerden birisi olarak görülmektedir.

2000′Lİ YILLARDA ÇOCUKLAR, ANNE BABALARININ AYNI YAŞLARDA HARCADIKLARI MİKTARIN %500 FAZ­LASINI HARCIYORLAR.

Aile içi terbiyenin yanı sıra, eğitim sistemi de aşırı övgü üzerine kurulmuş, öğrenciler okullarda hak ettiklerinden fazla not alıyorlar. Tüm sistem sürekli “siz aslında mükemmelsi­niz, her şeyin en iyisine layıksınız, istediğiniz her şeye ulaşabil­me potansiyeliniz var” mesajlarını veriliyor.

Terbiye ve eğitimin yanında narsisizmi körükleyen diğer önemli bir tesir, özellikle ünlüleri ideal insan modeli olarak su­nan medyadır. Yazarlar, medya kuruluşları tarafından ısrarla yayınlanan, sansasyonel dedikodu programlarını, filmleri ve reality şovları, narsisizm virüsünün ana yayılım yollarından bi­risi olarak görüyorlar.

2006 yılında yapılan bir araştırmada 18-25 yaşlar arası gençlerin % 51′i “ünlü” olmayı hedefliyor. Bu tür medya programları narsisizmin diğer kesitlerinin; materyalizm, aşırı rekabetçilik, kendini teşhir etme takıntısı, şan/şöhret ara­yışı ve diğer insanları kendi amaçları doğrultusunda kullanma özelliklerinin zuhuruna neden oluyor. Manikür/pedi­kür, dudak boyası ve tırnak ojesi kullanma alışkanlığı 7 yaşla­rında başlıyor.

Yine narsisizmi hızlandıran bir diğer unsur ise internet kul­lanımı. “Blog”lar, YouTube ve MySpace gibi uygulamalar bir tür “bana benim alanımdan bak” mantığını güden “benim alanım nesli/ MySpace generation” oluşturuyor. Bu mantık; “sürekli eğlenmeliyim”, “sahip olduğunla böbürlen”, “tüketmek başarı de­mektir”, “mutluluk dediğin şey cinsellikte yatar” düşünce ve davranış tarzlarını getiriyor. İnternet üzerinden kurulan sanal ilişkiler; gerçek, samimi, karşılıklı özveri üzerine oturması gere­ken derin ilişkileri sığlaştırıyor, sahteleştiriyor. Bunun ağır bede­li ise ÇOKLUK İÇİNDE YALNIZLIK.

Ama internetin olumsuz etkileri bu anlatılanlarla da sınır­lı kalmıyor. Narsist internet bağımlıları, sadece cilalanmış sah­te kişilikler değil bir de -kendi değerlendirmelerine göre- sü­per kişiliklerle internet sahnesine çıkıyorlar. Yeni akım, “avatar” (yaşayan tanrı) kişiliği. Araştırmacılar, günün büyük bir bölümünü internet başında bu sahte süper kimlikle geçiren ki­şilerin, normal hayatta da benzer davranışlar sergilediğine işa­ret ediyorlar ve bu yeni anormal davranışı “Proteus Olgusu” diye adlandırıyorlar.

Narsisizmi körükleyen bir diğer beklenmedik, şaşırtıcı etki ise ekonomi alanından geliyor: Bankaların kolay kredi ve kredi kartı sistemi. “Ben her şeyin en iyisine layığım” mantığı, doğal olarak insanları, imkânlarının ötesinde harcamaya itiyor. 35 yaşının altında olanlar, kazandıklarının %16′sından daha faz­lasını harcıyorlar.

BAKIN NARSİSİZM BİZİ NERELERE GETİRDİ. BU DURUMDAN MEMNUN OLAN BİRİ­LERİ VARSA ONLARDA BANKACILAR!

Narsisizmin diğer semptomları  kibir ve gösteriş had safhalarda yoğunlaşmış.. Mesela 2006′da 3,2 milyon “botoks” iğnesi yapılmış (yüzü daha genç gösteren uygu­lama). Kozmetik cerrahi, kadın erkek her yaştan birçok Ameri­kalının tutkusu hâline gelmiş, 2007 yılında 11,7 milyon ABD va­tandaşı estetik ameliyat olmuş. 2006-2007 yılları arasında Ame­rikalı ergenlerde göğüs büyütme ameliyatlarındaki artış %55 ora­nında! Evet, doğru okudunuz. Nedeni ise daha da trajik. 2008 araştırmalarına göre, her 4 ergen genç kızdan birisi, internet ve­ya cep telefonu vasıtasıyla çıplak veya yarı çıplak fotoğraflarını arkadaşlarına gönderiyor. İş artık o hâle gelmiş ki, evcil hayvan­lara bile estetik yaptırılıyor.

Ünlü olma arayışı ile sivil itaat­sizlik, rezillik ve kriminalite (orjinallik) arasında bir bağlantı vardır. Örneğin, özellikle bazı liselerde görülen kitlesel cinayetleri, narsisizmin temelinde yatan aidiyetsizlik, yalnızlık, değersiz­lik, kaygı ve öfke ile beraberdir, denilmektedir. Çoğu kitlesel cinayetlerde katil, ünlü olabilme arayışı ile öldürüyor, medya da bu oyuna gelip rating uğruna katili amacına ulaştırıyor. Yi­ne paradoksal olarak öz saygı ile saldırganlık arasında, anlam­lı bir ters ilişki var; kişi kendisini değerli hissettiği oranlarda daha saldırgan oluyor.

Nasıl Amerikan hazır yemek kültürü (fast food) dünya­ya hızlı yayıldıysa narsisizm vebasının da yayılmaktadır. Yayılım yolları ise pop müziği, filmler, televizyon ve inter­net. Narsisizm bir anlamda insan ruhunun (olumsuz açıdan) ha­zır yemeği (fast food of the soul).

Küresel çapta, katsayı artışı gösteren (exponential in­crease) bulaşıcı bir hastalık söz konusu. Tıpkı kuş gribinde oldu­ğu gibi, öncelikle bir hastalık modeli oluşturmak gerekiyor. Teşhis, taşıyıcı (hoşt), yayılım araçları ve bir sonraki hedef, yani ye­ni taşıyıcı. Yerel olarak bazı medeniyetler, kendi özelliklerinden dolayı geçici bir tabii muafiyet gösterseler bile (mesela Konfiçyüs kültüründen esinlenmiş Çin, İslâm dünyası), uzun vade­de bu doğal savunma mekanizmalarının yetersiz kalacak gibi görünüyor. Narsisizmin özellikle iki yönü -yakın insan ilişkilerinin bozulması ve hayallerin gittikçe gerçekliğin yerine geçmesi- gele­ceğin dünyası üzerine ciddi endişeler uyandırıyor; sanki kuş yu­vası tersine dönmüş ve yumurtalar düşmüş… Tedavi ve çözüm olarak yazarlar medyanın bir şekilde daha duyarlı hâle gelmesi­ni, anne babaların kendi davranışları ile gençlere örnek olmaları­nı, değişik manevi uygulamalarla nefs-i emmarenin sakinleştirilmesini (quieting the ego), tevazu ve merhamet hâllerinin (hem kendi kendisine hem çevreye yönelik) geliştirilmesini, hayır fa­aliyetlerinin teşvik edilmesi gerekmektedir.

Nasıl oldu da dünya ve insanlık bu hâllere düştü sorusunu sorarsak, tek adres var, 18. yüzyılın ikinci yarı­sından sonra usulca tüm dünyayı bir felâket gibi saran “aydınlan­ma” sözde medeniyet hareketi. Descartes’ın rasyonalizmi, Locke’nin liberalizmi, Comte’un pozitivizm ve ampirizmi, Holyoake’nin sekülarizmi, Darvvinizm, Marksizm, Freudianizm, ve di­ğer “izm”ler hep aydınlanma paradigmasının ürünleridir. Hepsi­nin ortak paydası, ilahî vahiy mesajını açıkça veya satırlar arasın­da reddeden din karşıtı, mağrur, kendi akıllarına tapan tutumla­rıdır. Bu “izm” hastalıkları aslında sahte dinlerdir ve her “izm” kendisine sahte bir peygamber yaratmıştır. Topluma nufûz etme­leri ise İttihat ve Terakki gibi cemiyetler, sahte cemaatler ve tari­katlar vasıtasıyla gerçekleşir. Binlerce senelik insanlık maneviyat birikimi küçümsenir, ilahî vahiy mesajı alaya alınır, ahlaksızlık bir erdem gibi sunulur. Kaptan olmadan varlık denizine açılınınca da “BUNU TANRI BİLE BATIRAMAZ” denilen “TİTANİK” sonunda buzdağına çarpar. Hırs, israf, gurur, kibir, şehvet ve hased; dinin denetimi devreden çıkınca artık kontrol edilemez hâle gelir ve insan, 200 sene kadar kısa bir zaman içinde dünyayı mahveder. Buzullar erir, ormanlar yok olur, atmosfer delinir. Ama maddi dünyadaki felâketlerin yanı sıra sahte dinlerin, diğer dinlerin ak­sine insan psikolojisi üzerinde çok yıkıcı bir başka tesiri daha vardır. Bilinçdışında devasa oranlarda öfke birikimine neden olurlar çünkü ölümle baş edemezler.

Ölüm korkusu, doğduğu andan itibaren insanın en temel kor­kusudur ve bu korku, kabullenmesi zor olduğu için, bilinçdışına atılır. Psikolojik açıdan değerlendirirsek bütün dinlerin temel fay­dalarından birisi, insanı, kendisini gölgesi gibi izleyen ölüm kor­kusu ile barıştırmaktır. Hakk din, insanı ölümle yüzleşmeye ve sonraki hayata, vicdanı müsterih bir hâlde adım atmaya hazırlar. Sahte din kişiyi bu sonuca götürmediğinden o sözde “dinin” ta­kipçileri bilinçdışında, farkına varmadan devasa boyutlarda kaygı ve metafizik gerilim taşırlar. Kendilerini kurtarmayan sahte din ve peygamberden, farkına varmadan, için için nefret etmeye başlar­lar. Ama bu öfke, kendi kendini inkâr etme manasına geldiği için kabullenilemez. Öfke ve nefret, esas kaynağından yer değiştirir ve kaygıya göre daha rahat ifade edilebildiği için nefret, hem dünya­ya hem de gerçek dinlere ve dindarlara yansıtılır. Bu karşıt değer­li sevgi/nefret duygusunun en belirgin göstergesi, sistem değişme­ye yüz tuttuğunda ortaya çıkar. 70 sene boyunca her köşe başın­da Sovyet rejiminin sevgili, koruyucu, erişilmez, ideal babası ola­rak heykelleri ve resimleri ile “nöbet tutan” Lenin, bir haftalık ye­niden doğuş süreci sonunda alaşağı edilir ve Leningrad şehrinin ismi bile St. Petersburg olarak değiştirilir. Nasıl olur da neredey­se bir asır süren bir “aşk ilişkisinden” sonra bir idol, bu kadar ça­buk, güneş altındaki buz gibi erir gider?

Daha ihtilal olmadan bile Lenin, insanların kalbinden zaten çıkmıştı. Çünkü sahte peygambere yukarıda belirttiğimiz gibi hep çift değerli (ambivalent) duygularla yaklaşılınır ama insanlar derinliklerinde bir şekilde bu acıyı hissederler. Lenin’ler, Mao’lar, Marx’lar, Nietsche’ler, Freud’lar vb. miadını dol­durunca silinir gider ama insanlığın gerçek yol göstericileri ve Son Peygamber, zaman içerisinde gönüllerde sabit kalır.

Hem tüketim toplumunun otodestrüktiv tüket/yok et dürtü­sünün nefs psikolojisi açısından analizi hem de bütün dünyada, özellikle de ülkemizde görülen İslam düşmanlığının kökleri, bu kaygı/nefret ikilisine uzanır. Ontolojik olarak yükselme umudu­nu yitirmiş, yaşarken ölmüş, bulunduğu nefs mertebesinde sıkı­şıp kalmış zavallı insan, bir yandan kendini orada hapis eden sahte inanç ve ideallerden nefret ederken, bir yandan da artık o kaba sığmayan öfke/nefret enerjisini eşya ve insan üzerine yönel­tir. Bu nefret aslında trajik bir imdat çağrısıdır.

Netice olarak aydınlanma hareketinin derin mantığını anla­madan ne küresel ısınmayı ne kapımızdaki ekolojik felâketi ne de insanın, özellikle de gençlerin trajik çözülmesini anlayabiliriz.

Evet, aydınlanma hezeyanının çağımızdaki en belirgin gös­tergelerinden birisi olan “narsisizm vebasının”  genel gidişatı bu hâlde. Ama dünyaya yansıması, özellikle de ülkemiz­deki durum üzerine acilen ciddi ve geniş kapsamlı araştırmalar yapmak gerekiyor. Her geçen gün daha yıkıcı bir şekilde dünya­ya yayılan bu küresel çapta cinnet karşısında ya trajik bir kinizm­le hiçbir şey yapmadan durumu izleyip kendimizi yüzeysel yak­laşımlarla avutacağız ya da teşhisi koyup acil olarak önleyici ted­birler alacağız.

Öncelikle artık, basit bir “moda akımı” değil; banka kredi­leri, internet bağımlılığı, kitlesel öfke patlamaları örneklerinde gördüğümüz gibi, tüm toplumun geleceğini yakından ilgilendi­ren, küresel çapta yayılma potansiyeli gösteren, bulaşıcı bir hastalıkla karşı karşıya olduğumuzu anlamalıyız, ilk adım ola­rak Türkiye’nin değişik bölgelerindeki ortaokul ve liselerde öf­ke, kaygı, bulimia, öz saygı ve narsisizm üzerine alan taramala­rı gerçekleştirip ülkemizin profilini çıkartmalıyız. Tıpkı pande-mik viral grip vakalarında olduğu gibi, ancak bu epidemiyolojik (Salgın hastalıkları inceleyen hekimlik dalı) araştırma yapıldıktan sonra önleyici hekimlik ve tedavi üze­rine yoğunlaşabiliriz.

Türkiye Benötesi Psikiyatrisi ve Psikolojisi Derneği 600 ergeni kapsayan bir pilot çalışma başlattı, istatistik ana­lizleri aşamasındadır. Hastalık henüz görülen oranlarda yurdumuzda insanlara yansımış değil ama tedbir almazsak beklenenden daha kısa bir zaman içerisinde kötü durumlara duçar olabiliriz. Böy­le olmaması temennilerimizle…

 Türkiye Benötesi Psikolojisi Başkanı

Psikiyatr Dr. Mustafa Merter

GİDEREK BÜYÜYEN NARSİSİZM

 Narsisizm, fiziksel bir hastalıktan çok psiko-küllürel bir rahatsızlıktır; ancak epide­mi (Salgın hastalık) modeli, bu rahatsızlığa büyük ölçüde uyuyor.

Narsisizm salt kendine güvenli bir tulum ya da sağlıklı bir kendine değer verme duygusu değildir, ikinci ve üçüncü bölüm­lerde de inceleyeceğimiz gibi, narsistler kendilerine yalnızca gü­venmiyorlar, aslında kendilerine aşırı güvenmekteler ve -öz say­gısı yüksek olan çoğu insanın aksine- duygusal açıdan yakın iliş­kilere çok az değer vermekteler. Aynı zamanda, “narsistlerin kendilerine güvenleri yoktur” (genellikle öyle değildirler) ve “günümüzde başarılı olmak için narsist olmak gereklidir” (çoğu bağlamda ve uzun vadede narsisizm aslında başarı için bir engel­dir) gibi başka mitleri de ele alacağız.

Sahte zenginlerimiz var (aslında yalnızca faizli ipotekleri ve borç yığınları olan), sahte güzellerimiz (estelik müdahaleler ve kozmetik işlemlerden geç­miş), sahte sporcularımız (performans arttırıcı ilaçlar kullanan), sahte ünlülerimiz (reality şovlar ve YouTube yoluyla), sahte dâ­hi öğrencilerimiz (not enflasyonuyla), sahte bir ulusal ekonomi­miz sahte çocuklar arasında özel olma duygularımız (ebeveynligin ve eğilimin öz saygıya yo­ğunlaşmasıyla) ve sahte dostlarımız (sosyal paylaşım ağlarındaki patlamayla) olduğu gibi.

Narsisizm salgınının farkına varmak, onu durdurmanın ilk adımıdır. Obezite salgınının benzerliği burada yararlı olacaktır. Obeziteyle savaşmak için belirli adımlar atılmıştı; meşrubat oto­matlarının okullardan kaldırılması, egzersiz programlarının tav­siye edilmesi, beslenme eğitimi planlarının uygulanması gibi. Ancak narsisizmde bu olmuyor.

Gerçekte narsisizm, yüksek öz saygının ön­leyeceğini umdukları saldırganlık, maddecilik, başkalarına ilgi­sizlik ve sığ değerler de dahil hemen bütün sorunların nedeni­dir. Yüksek öz saygı, kendini ifade etme becerisi ve “kendini sevme” kavramlarını göklere çıkaran bir toplum yarat­maya çalışmakla, farkında olmadan daha çok sayıda narsist ve hepimizde narsist davranışları ortaya çıkaran bir kültür yarattı­lar.

“Farkında olmayabilirsiniz ama her­kes kendi gerçek aşkıyla doğar, yani yine kendisine âşık olarak. Siz kendinizi beğenirseniz, herkes beğenir.” Genç bir adam bu gö­rüşü, vücudunun yan tarafını tamamen kaplayan grafiti tarzında bir dövmeyle “Kendine inan” (hemen altına da “Kimseye Güven­me”) yazdırarak ifade etmiş. Her kültür kendi temel öz inançlarıy­la şekillenir ve bugün kendine hayranlıktan daha ha­raretle sadık kalınan çok az sayıda değer bulunmaktadır. Çoğu­muz bu inancı vücudumuza dövme yaptırarak ifade etmeyiz ama bu değer, kültürel inançlarımızın gövdesine kazınmıştır.

“Kendini sevmek, ne kadar harika olduğunu bilmek ve hiç kim­senin, hiçbir yerin ya da hiçbir şeyin bunun önüne geçmesine izin vermemek anlamına gelir” der.

 KÜLTÜR VE NARSİSİZM

Kişilik başkalarından uzakta var olmaz. Bireylerde görülen narsisizmdeki artış,  kültürde kendine hayranlığa odaklanmaya yönelik, büyük çaplı bir değişimin so­nucudur yalnızca. Narsisizm -çoklu giriş ve bulaşma yolları olan- ölümcül bir virüs gibi ne­silden nesile yayıldı. Eskiden, kuvvetli sosyal baskılar, insanla­rın egolarını kontrol altında tutardı. Anneler çocuklarına (“Ak­şam yemeğinde ne istersin, prenses?” yerine) “Sen kim olduğu­nu sanıyorsun?” diye sorarlardı. Dinî liderler, alçak gönüllülü­ğün ve edebin üstünde dururlardı. Güçlü topluluklar ve istik­rarlı ilişkiler, kibirliliği hoş görmezdi; yeni insanlarla tanışma­yı ve onları etkilemeyi bu kadar gerekli kılmazdı. Narsisizm, kendine hayranlık hareketi ve otoriter olmayan ebeveynlikte ol­duğu gibi, planlanmamış iyi niyetlerin bir sonucu olarak bulaş­tırılmakta. Ne var ki dost canlısı, mutlu çocuklar yaratmak ye­rine, bu uygulamalar genellikle benmerkezci, narsist gençler ortaya çıkmasına neden oluyor.

Ayrıca kendini tanıtma normları da kültürel eğilimlerle ve yeni teknolojilerle birlikte değişti. Bir sonraki bölümde incele­yeceğimiz gibi, internetteki sosyal paylaşım siteleri ve ünlü kül­türü, narsistik davranışlar ve standartların çıtasını yükseltti. Yarı çıplak ve kışkırtıcı pozlarda çekilmiş fotoğrafınızı göster­mek için MySpace’i kullanmak -fazlasıyla narsistçe olmasına karşın- artık tamamen normal kabul ediliyor. Amerikalılar da­ha kendini beğenmiş, maddeci ve benmerkezci olmanın aslında iyi bir şey olduğuna ikna ediliyorlar. Siz kendi özünüzde nar­sist olmasanız bile, sırf başkalarının yaptıklarından etkilenerek narsist olabilirsiniz. Günümüzde dişlerinizi beyazlatmamışsanız, herkes sizin ya fakir ya da espresso-sever, sigara tiryakisi bir Avrupalı olduğunuzu düşünüyor. On yıl önce böyle şeyleri kimse fark etmezdi.

 REKABET VE KENDİNİ TANITMA

İnsanlar, dünya giderek daha çok rekabetçi bir yer olduğu için narsist olmaya gereksinim duyduklarını söylerken, kısmen haklılar: Toplumunda rekabet ve statü düşkünlüğü art­mış durumda. Üst sınıflara yükselmek için tırnaklarınızla kazıya­rak çabalamak ya da yoksulluk içinde debelenmeyi göze almak zorunda olduğunuza dair giderek büyüyen bir anlayış var.

Büyük rekabet nedeniyle ve bu belirttiğimiz toplumsal söz­leşmelerin bozulmasından dolayı, kendini tanıtma bir zamanlar olduğundan çok daha gerekli. Sık sık iş değiştiriyorsanız, özgeç­mişinizi nasıl cilalayacağınızı ve bir mülakatta nasıl etkili olaca­ğınızı bilmek zorundasınız. Üniversiteye girişlerin daha büyük bir rekabete dayalı hâle gelmesiyle, öğrenciler seçilmek için ken­dilerini “ambalajlamak” mecburiyetindeler.

“Siyasetçiler, basın ve aileleri tarafın­dan gençlere her gün kendinizi satmaz/pazarlamazsanız, bu dün­yada hiçbir yere gelemezsiniz” deniliyor.

“Durmadan kendinden bahsetmeyen bir siyasetçi ya da bir şovmen adı söyleyemezsiniz. Özgeçmişlerinde, kişisel beyanatında ve iş görüşmelerinde utan­mazca kendini pazarlamadan, iyi bir işe ya da iyi bir üniversiteye girmiş birini tanıyor musunuz?” Bütün bunlar benmerkezci ol­manın işe yarıyor gibi görünmesine neden oluyor.

Rekabetin giderek arttığı ve sadakatin giderek azaldığı bir dünyada, kendini tanıtmanın artık şart olduğunu inkâr etmiyo­ruz. İkimiz de yüksek lisans öğrencilerimize, mesleklerinde iler­lemeleri için kendi tanıtımlarına ağırlık vermelerini tavsiye edi­yoruz. Ne var ki, kendi tanıtımını narsist olmaksızın yapmak da mümkün. Psikolog Virginia Kwandan bir benzetme alıntılaya­cak olursak, kendini tanıtma “kişinin kişiliğinin tanımlayıcı özelliği” değil, ancak belli şartlar altında alet kutunuzdaki alet­lerden biri -işe yarar bir şey- olmalı. Üniversite başvurunuzu ci­lalamak, iyi bir özgeçmiş yazmak, kişisel web sitesi açmak ve bir mülakatta iyi bir izlenim bırakmak, hiç kuşkusuz sahip olunma­sı gereken güzel beceriler. Ancak kendini tanıtmanın gerçek narsisizm hâline gelmen şart değil. Narsistler kendilerini tanıt­mada başarılı olma eğilimindeler ama yöneticilik kadrosu için yapılan mülakatla, karşısındakileri güzelce ikna etlikten sonra, eve gelip çocuğunun kirli bezini değiştirmekten yüksünmeyen ve narsist olmayan biri de öyle.

Kendini tanıtma çok ileri götürülebilir. Örneğin; ürününüzü satmak için televizyona çıkmak kuşkusuz kendini tanıtmadır ama izleyicide kibirli bir izlenim bırakırsanız, malınızı fazla sata­mazsınız. Çoğu insanın, kibir belirtilerini tespit eden çok güçlü radarları vardır. Hayattaki pek çok şey gibi, kendini tanıtmanın da en iyisi orta karar olanıdır -ölçülü bir şekilde ve uygun yerler­de kullanılması güzeldir. Narsisizm epidemisi durdurulacakla eğer, ebeveynler ve öğretmenler, gençlere (ve kendilerine!) ken­dini gerçekçi bir şekilde tanıtmak gerektiğini söylemeliler. Artık yaygınlaşmış olan “Her zaman kendine öncelik tanı” düşüncesi­nin doğru olduğu görüşünden oldukça farklı bir mesaj bu.

 NARSİSTLERİN BÜYÜK GÖRÜNMELERİ

Bu kadar çok kişinin narsistlerin olağanüstü başarılı olduklarına inanmasının bir başka nedeni de narsistlerin ilgi çekme peşinde olmalarıdır. Kısacası narsistler televizyona çıkmakta  çok iyidirler. Bu, psikologların “bulunabilirlik kısayolu” dedikleri -örnekleri daha kolay hatırlandığı zaman, olguların daha sık meyda­na geldiğine inanma- durumun klasik bir örneğidir. Örneğin; aslın­da istatistiksel olarak otomobil sürmek çok daha tehlikeli olmasına karşın, birçok insan korkunç bir uçak kazası görüntüsünü hemen hatırlayabildikleri için uçakla seyahat etmenin tehlikeli olduğuna inanırlar. Başarılı narsistler de biraz uçak kazalarına benzerler; dik­kat çekicidirler, fark edilirler ve bir felaket olabilirler.

Bu olayı basında görmek çok kolaydır. Kurduğu her şeye adı­nı veren, kendi televizyon programı ve kendi adını verdiği bir üniversitesi bulunan ve talk show sunucularıyla kavga eden biri, hem başarılı olup hem de narsist izlenimi uyandıran ki­şilere harika bir örnektir.

NARSİSİZM TUZAĞI

Narsisizm kişiyi başarıya götürmüyorsa ve bunca büyük be­delleri varsa, neden herkes narsist? Genel olarak insanlar bir şe­yi -gerçeklen zararlı ve aptalca şeyleri bile- bir nedenle yapar. O anda çekici görünen biriyle karşılaştıkları için, ilişkilerinde alda­tırlar; ataçları ya da paraları isledikleri için ve şirketlerinin onla­ra borçlu olduğunu düşündükleri için işyerlerinde hırsızlık ya­parlar; hayatlarını mahvetmek için değil, alkol kendilerini ger­çekten iyi hissettirdiği için alkolik olurlar.

Narsisizmin, diğer yıkıcı davranışlarla bazı ortak özellikleri var. Öncelikle kişinin kendini iyi hissetmesini sağlar. Kumar oy­namanın, aşırı içki içmenin, gayrimeşru cinsel ilişki yaşamanın, şeker kaplı çörek yemenin ya da ofisten not defteri çalmanın ge­nellikle kısa vadeli yararları ve uzun vadeli bedelleri vardır. Ku­mar oynarken kumarhaneye gitmenin ve iskambil oynamanın heyecanını ve eğlencesini yaşarsınız. Ama uzun vadede tüm pa­ranızı kaybetme, evliliğinizi yıkma ve öz saygınızı yitirme bedel­lerini de göze alırsınız. Aşırı içki içtiğinizde, uçarı eğlenceden na­siplenirsiniz ama kusma, ağır bir akşamdan kalmalık ve işe gidememe gibi uzun vadeli bedelleri de ödersiniz. Son olarak, yıkıcı davranışlar genellikle başkalarının acı çekmesine neden olur. Bir ilişkide taraflardan biri ihanet ettiğinde, bedelini büyük oranda bu eyleme dahil olmayan eş ve çocuklar öderler. Çalışanların yaptıkları hırsızlıkların bedelini, yüksek fiyatlar üzerinden tüke­ticiler öder. Riskli mortgage kredileri kısa vadede ev sahiplerini ve borç verenleri ödüllendirir ama uzun vadede, mal sahibi bor­cunu ödeyemediğinde her iki tarafa da zarar verir.

Diğer yıkıcı davranışlar gibi, narsisizm de bir sineğin bal kova­sına dalmasına benzer -sizi önceden bazı iyi sonuçlarla baştan çıka­rır ama sonunda zarar verir. Narsistler lezzetli yemi yemek için, de­rin deniz tuzaklarının içine doğru yüzen balıklara benzerler -vay, bedava yemek!- ama kafeslen çıkamaz, sote edilir ve kendileri yem (genellikle bedava olmasa da) olurlar. Tıpkı balık kapanı gibi narsi­sizm de kısa vadeli faydalar ama uzun vadeli bedeller sunar.

Narsisizmin kısa vadeli faydaları vardır, iyi hissettirir. Ayna­da kendinize bakıp “Feci seksiyim” diye düşünmek keyiflidir; hatta fotoğraflarınızı internete göndermek ve insanlardan “Feci seksisin” diye yorumlar almak daha da iyidir. On beş dakikalık şöhretinizin tadını çıkararak spot ışıkları altında olmak heyecan­lıdır. Havalı olmak ve havalı insanlarla takılmak iyi hissettirir -halta başarı yolunda insanların üstüne basmak, eğlenceli bile ola­bilir. Ve bir başarı eseri olduğunuzu düşünmek zevklidir -bu, olumsuz geri bildirimleri göz ardı etmek ve başarısızlıklar için başkalarını suçlamak anlamına gelse bile.

Buraya kadar her şey çok güzel ama sonra, kapan çat diye kapanıverir. Kendini beğenmişlik ve benmerkezcilik, sonunda diğer insanları uzaklaştırır. Havalı insanlar, sadece havalı ve iyi görünümlü olduğunuz sürece yanlarında takılmanıza izin verir­ler; bu yüzden de havalı ve güzel kalabilmek için bol bol vakit, nakil ve enerji harcarsınız. Sorumluluk alma yetersizliği kısa vadede iyi hissettirir ama sonunda ilerlemeyi başaramayınca açığı kapatır. Uzun vadede birçok narsist, özel ve mesleki ya­şamlarını benmerkezcilikleri yüzünden yok ettikleri için so­nunda bunalıma düşerler. O zaman narsistler gerçekten kapana kısılırlar.

Narsisizm aynı zamanda toplum için de büyük sonuçları olan toplumsal bir kapandır. Sosyal tuzaklar teşvik edilir çünkü bireye faydaları ama başkaları tarafından katlanılan bedelleri vardır. Cip tuzağını ele alalım. 1990′lı yıllarda bu kadar çok ki­şinin cip kullanmaya başlamasından önce, cip kullanmanın bazı avantajları vardı. Araç çok yüksek olduğu için, başka araçlara kıyasla daha ileriyi görmek mümkündü. Bir kaza olduğunda cip, daha küçük araçlara daha fazla hasar verirdi. Cip sahibi olmanın ekstra masrafının büyük bir bölümü, diğer araç sahipleri tarafın­dan ödenirdi. Cip sürücüsünün ileriyi görebilmesine karşın araç, arkasındaki diğer sürücülerin görüş alanını kapıyordu. Ekonomik bir aracın sürücüsünün bir kazada ölme olasılığı, cip sürücüsünden daha yüksekti. Ama ciplerin avantajlarının farkı­na varılınca, herkes cip satın almaya başladı. Bunun ardından avantajlar büyük ölçüde kayboldu. Artık cip sürücüsünün geniş görüş alanı avantajı kalmadı, çünkü büyük ihtimalle önündeki araç da bir cip. Keza, bir kaza yaptığında, büyük olasılıkla yine bir başka cipe çarpacak. Sonuç olarak, çok sayıda kişinin cip kullanmaya başlamasıyla benzin tüketimi arttı. Artık benzini da­ha pahalıya alıyor, daha kirli hava soluyoruz. Sözün kısası, ulu­sumuz cip kullanmaya mahkûm oldu, çünkü maliyetler -en azından başlangıçta- cip sürücüsü tarafından karşılanmak yeri­ne diğer sürücülerin sırtlarına yüklendi.

Bireyin yararının başkaları tarafından karşılandığı gibi, narsi­sizm de cip ordusuna fazlasıyla benzer şekilde fonksiyon göste­rir. Narsistler kendileri hakkındaki olumlu kanılarını ve duygu­larını koruyabilirler ama başkaları acı çeker. Bir narsist kendisini aşağılayan biriyle karşılaşırsa, gururu kırılmadan hayata devam edebilirler; başarılı bir projede olumlu benlik algısını çalışma ar­kadaşlarından itibar çalarak sürdürebilir; birbirlerinden habersiz olan çok kişiyle çıkarak, olumlu “hovarda” imajı oluşturabilir. Yakın zamanda yapılan psikiyatrik bir araştırma, narsisizmin en büyük sonuçlarına, narsistlere yakın olan kişiler tarafından katlanıldığını ortaya koydu.

Tabii narsistlerle birlikte yaşayan ya da çalışan kişiler sıklık­la ateşe ateşle karşılık vermeye zorlanıyorlar. Onlar da ayak uy­durabilmek için, iş arkadaşlarından itibar çalmaya ya da hovar­dalık yapmaya başlıyorlar. Bir benzetme yaparsak bir uçak yolcu­su, seyahat boyunca koltuğunu arkaya yatırırsa, arkasında oturan yolcu aynı şeyi yapmak zorunda kalır, onun arkasındaki de, en arkaya kadar bütün yolcular da. Bu çok önemli bir noktadır -çok az sayıda narsist bireyin bile, toplumun geri kalanı üstünde çok büyük etkilen olabilir.

ŞÖHRET ARAYIŞI

Kızınıza üstünde “Çok Şımarık” yazılı bir tişört alabilir ya da oğlunuza “Kusura bakmayın kızlar, ben yalnız mankenlerle çıka­rım” yazılı bir tişört giydirebilirsiniz. Parlak kırmızı bir tişört, “Patron benim” diye ilan ediyor. Başka bir tişört serisi çocuğunu­zun “Özgür Dünyanın Müstakbel Lideri” ya da “Müstakbel Reality Şov Yarışmacısı” olduğunu duyurmanızı sağlıyor. Hatta yeni doğmuş bebeğinize markalı, sahte pırlantalarla kaplı bir emzik ile “Prenses veya “Rock Yıldızı” baskılı bir çanta bile satın alabi­lirsiniz. Günümüzde daha birkaç haftalıkken bile, taşlı aksesuarı­nız olmadan evden çıkmamak çok önemli.

Şöhrete yalnızca uzaktan imrenmekle kalmayıp tutkulu bir bi­çimde ünlülerin dünyasına girmeyi arzulayan insanların sayı­sı hızla artıyor. 2006′da yapılan bir ankette, İngiltere’deki çocuk­lara “dünyadaki en iyi şey” soruldu. En popüler yanıt, “ünlü biri olmak”tı. Bu yanıt, “İyi görünmek” ve “zengin olmak” ile birlikte kusursuz narsisizm üçlüsünü oluşturuyordu. “Tanrı”, en son sıra­daydı.

 BİR GÜN GENÇ BİR KIZA BÜYÜYÜNCE NE OL­MAK İSTEDİĞİNİ SORULMUŞ; KIZ, “ÜNLÜ” DİYE KARŞILIK VERMİŞ.

KIZDAN YAŞÇA BÜYÜK ARKADAŞI, “NEYİNLE ÜNLÜ OLMAK İSTİYORSUN?” Dİ­YE SORDUĞUNDA GENÇ KIZ, “FARK ETMEZ” DEMİŞ. “SADECE ÜNLÜ OLMAK İSTİYORUM.”

COUNTING CROWS GRUBUNUN 1993′TE ÇIKARDIĞI ŞARKIDA İLERİ GÖRÜŞLÜLÜKLE İFADE ETTİĞİ GİBİ,

“TELEVİZYONA BAKTIĞIMDA / BAŞ­ROLDE BANA BAKAN KENDİMİ GÖRMEK İSTİYORUM / HEPİMİZ BÜYÜK YIL­DIZLAR OLMAK İSTİYORUZ / AMA NEDEN BİLMİYORUZ, NASIL BİLMİYORUZ.”

 Yine narsistik kişilerin, kendine aşırı derecede hayran olmayanlara kıyasla daha çok cinsel partnerleri oluyor işe yarıyor. Reklamların eğlenceli ve ihtimal dışı olması amaçlanmışsa da hâlâ sosyal rolleri ve cinselliği öğrenme aşamasında olan gençler için bir gerçeklik tablosu şekillendiriyorlar. Reklam için YouTube’a yorum yazan gençler, kendilerini bu karakterlerle öz­deşleştirmişler ve onlardan gerçek insanlarmış gibi bahsetmişler. Yorum gönderen birkaç erkek, kızla (ya da daha doğrusu kıza) ne yapmak istediklerini ayrıntılarıyla anlatmışlar

(“Bu kuşu doldurur­dum”; “Bunu okşardım”; “Döverdim”) ve reklamdaki kızın erkek arkadaşının yerinde olmak istediklerini söylemişler (“Tanrım, bu kız çok hoş! Onu çıplak görmek ve o çocuğun yerinde olmak ister­dim”; “Allah kahretsin, bu kaltak çok güzel! Şanslı herif). Takma adı “PoopPoopFart” olan (argoda kaka kaka pırt anlamına geliyor) biri (seçtiği isme bakılırsa muhtemelen 13 yaşında ya da daha kü­çük bir oğlan), şöyle yazmış: “BU BOK ÇOK SEKSİ. FAP FAP FAP FAP.” (Fap mastürbasyon yaparken çıkan sese benzerliğinden yo­la çıkılarak kullanılan argo bir deyim. Bu kelime için sözlüğe bak­mak zorunda kaldık ve evet biliyoruz: ııyyyh.)

YouTube yorumcularından biri, alaycı bir tavırla, “müthiş ahlaki değerler…” diye yazmış. Yorumuna hemen diğer kullanı­cılar tarafından beş olumsuz puan verilmiş. Birilerinin bu rek­lamlardan neden rahatsız olduklarına akıl erdiremeyen yaşça da­ha küçük yorumcular, “Ne demek istedin? Bence bu reklamın ahlakla ya da ahlaksızlıkla ilgisi yok”; “Sen ya da çocuğun rahat­sız olduysanız, Orta Doğu’ya taşının. Cinsellik gençler arasında bile kötü bir şey değildir”; ” ‘Ben bunun hiç de uygun olmadığı­nı düşünüyorum, falan filan’ diyen eziklere, kapayın çenenizi… geri zekalı homo yetişkinler.” Bu genç insanlar, ebeveynlerin -hatta bir başkasının ebeveyninin- önünde dile getirilen ergen cinselliğinde yanlış bir taraf görmüyorlar. “İşte bu güven duygu­su, önemli olan tek şey seksi görünmek” diyor gibiler.

****

Bir mağazasının bir reklamında “Çünkü ben olağanüstü­yüm” diye şarkı söyleyen bir grup var. Grup üyelerinin giysileri her saniye değişirken, şarkı “Ben liderim / Ben galibim / Sana ihti­yacım yok / Seni yenerim / Çünkü ben olağanüstüyüm” diyor. Şar­kının geri kalanında “Çok para kazanacağım / Kendinden bronzlaştıncı alacağım” gibi cümleler yer alıyor. Evde narsist kişilik özellikleri listesinde bu şarkıdaki karakterin puanını hesaplayan­lar, şunların yanma işaret koyabilirler: liderlik ve güç merakı; re-kabetçilik; başkalarına ihtiyacı olmadığını söyleme; abartılı benlik algısı; maddecilik; kendini beğenmişlik. Bir psikolog bundan daha mükemmel narsistik bir şarkı yazamazdı.

***

Giderek daha çok kişi seksi görünmek uğruna daha çok şey yapıyor. Bıçak altına yatmayanlar (ya da botoks yaptırmayanlar) için bile, dış görünümü güzelleştirme eğilimi yükselişte. 90′lı yıl­lar kadar yakın bir dönemde kimse dişlerinizin biraz sarı olması­nı umursamazdı. Artık bu, kendini ihmal etmenin ya da dişçiye dişlerini beyazlattırmaya paranızın yetmediğinin açık bir göstergesi. ’90′lı yıllarda insanlar, dişlerinde tartar oluşmasından ve bunun diş etlerine zarar ver­mesinden endişe ederek diş macunu alırlardı; 2000′lerde dişleri­mizin yeterince beyaz olup olmadığından endişe ediyoruz.

***

Benzersiz isimlerin bazı avantajları da var: Artık okullarda aynı sınıftan, aynı isimdeki çocukların yarattığı karışıklık yaşan­mayacak. Ne var ki benzersiz isimlere olan eğilim sürdükçe öğ­retmenlere, öğrencilerin alışılmadık, özellikle de yazılışı “ilginç” olan isimlerini ezberlemek zor gelecek.

Avantajlar ve dezavantajlar bir yana, benzersiz isimlere olan eğilim, kültürümüz hakkında çok şey anlatıyor. İsim koyma ritüelleri dünyanın her yerinde kültürlerin merkezindedir ve hep öy­le olmuştur. Çocuklarımız için seçtiğimiz isimler en derin arzu­larımızı ve dileklerimizi açığa vurur. Artık çocuklarımızın kala­balıklar içinde dikkat çekmesini öyle hararetle istiyoruz ki doğ­dukları andan itibaren onları benzersiz etiketlerle donatıyoruz.

***

Benzersizliğin vurgulanması, reklamcılıkta da sınır tanımı­yor. Bir Bankası sizi “kredi kartınızı kişiye özel bir nitelik ekleyerek sizin kadar eşsiz yapmaya” davet ediyor.

****

Adam karısının kanserden kaynaklanan zayıflığının, başkalarının yanında kendisini utandırdığını da söyledi. Amanda sonrasını şöy­le anlatıyor: “Ben evde kemoterapi görürken, aynı zamanda da onun kızını (üvey kızım) ve bebeğimizi büyütürken o, “iş gezisin­de” beni işyerinden bir kadınla aldatıyordu.”

Evlilikler ve diğer ciddi duygusal ilişkilerde genellikle iki önemli unsur vardır. Biri, ilişkiyi başlatan ve büyük ölçüde iliş­kiye derinlik katan duygusal bileşen olan sevgidir. Sevgi tipik olarak sıcaklık, şefkat ve tutku duygularını içerir. İlk aşamalarda sevgi genellikle tutku olarak yaşanır ve evlilik ilerledikçe daha çok şefkat üzerine temellenir. Diğer unsur eşe bağlılık ve fedakârlıktır. Bu, birbirini maddi olarak destekleme, akşam ye­meğini sırayla hazırlama ve çocuk bakımı ile ev işleri sorumlu­luklarını bölüşmeyi de kapsayabilir.

Bu temel ilişki modeli, cinsel tutku unsuru olmaksızın diğer ilişkilerde de işlemektedir. Anne babalar ve çocuklar birbirlerine karşı sevginin yanı sıra bağlılık hissederler ve sorumluluk duyar­lar. Keza arkadaşlıkta da sevgi ve bağlılık vardır ama sadakat ve güven üstünde de durulur. Arkadaşlıklar (aile ilişkilerinden fark­lı olarak) istekle kurulduğundan ve sonlandırılmaları da oldukça kolay olduğu için, arkadaşla birlikteyken güzel vakit geçirmek çok önemlidir. Sevgi, bağlılık ve sadakat üzerine kurulu ilişkiler geniş topluluklar için de yararlıdır: istikrarlı ilişkiler; daha iyi va­tandaşlar, daha iyi iş arkadaşlar, daha iyi öğrenciler ve daha iyi li­derler olan istikrarlı bireyler demektir.

Narsistlerin ilişkilere yaklaşımlarını anlamak için bu görüşle­ri alın ve bir kenara atın. Bir başkasına duyulan sevginin yerine kendini sevmeyi koyun, şefkatin yerine istismarı koyun ve bağlı­lığa, “işime geldiği sürece” ifadesini ekleyin. Narsistlerin ilişkiye yaklaşımları basittir: ilişki tamamen kendilerine yöneliktir. İyi görünmek ve iyi hissetmek isterler ve eğer ilişki bu amaçlar için bir yöntemse ne âlâ, değilse başka birini bulmanın zamanı gelmiş demektir. “EGOYU BESLEMEK” terimi, narsistlerin ilişkilere yakla­şımlarını tanımlamak için kullanılır. Eğer ilişki besleyici çıkarsa yürür, çıkmazsa yürümez. İlişkiler bir narsistin egosunu sayısız yolla besler. Güzel görünümlü ve ihtiyaçlarını karşılayan biriyle evlenebilir -sözde vitrin eş. Ya da birçok arkadaş edinebilir (“MySpace’te 3000 arkadaşım var”), itibar görmek için başkaları­nı sömürebilir (“benim çocuğum Middlebrooke Lisesi’nin en ze­ki çocuğudur”), etrafına bir hayran ve dalkavuk grubu toplayabi­lir Üstünlük hava­sını sürdürebilmek için konuşurken bakışlarını donuklaştırabilir ya da gördüğü her spot ışığına atlayabilir. Sözünü ettiğimiz du­rumların hepsinde “ilişki”, tamamen benliğin ihtiyaçlarına yöne­liktir.

Narsistin egosunu besleyen yalnızca ilişkiler değildir ama narsistler için ilişkiler birbirlerinin yerine geçebilir, iktisatçıların bunun için harika bir terimleri var: mübadelesi mümkün mal. Benzinin mübadelesi mümkündür; bir benzin istasyonundan ya da diğerinden alabilirsiniz, arada bir fark yoktur. Narsistler için ilişkilerin tazmini mümkündür: bir “VİTRİN EŞ”, bir başkasıyla de­ğiştirilebilir ve narsistin egosu aynı miktarda hayranlıkla beslen­diği sürece sorun yoktur. Narsistler için ilişkiler ve maddi eşya­lar neredeyse birbirlerinin yerine geçebilen şeylerdir. Kocanızla ilişkinizi yepyeni güzel bir evle ya da kız arkadaşınızla ilişkinizi, bir Porche ile değiştirdiğinizi düşünün. Eğer ilişkiden almaya ih­tiyaç duyduğunuz şey mevki, itibar ve ilgiyse, neden olmasın? O şeyi sevgilinizden çok, bir Porche otomobilden alabilirsiniz.

MTV kanalındaki bir belgesele konu olan 25 yaşındaki Scott’u ele alalım. Scolt’ın Rachel ile “çıkar arkadaşlığı” var, yani düzenli olarak görüşüyorlar ve yatıyorlar ama hiçbir şekilde bir bağlılıkları yok. Rachel, Scott’a bağlanmaya başladığını hissettiği­ni söyleyince Scott, umursamaz bir tavırla ellerini başını arkası­na atıp (klasik üstünlük pozu), “Ben bağlandığımı hiç sanmıyo­rum” dedi. “Gerçek bir çıkar arkadaşlığında böyle konuşmalar asla geçmez. Karşındakinin duygularına fazla karışmaman gere­kiyor, akışına bırak” dedi. Rachel üzülünce Scott, “Ben bağlan­mak istemiyorum. Sana daha fazla yalan söylemeye başlamam ge­rek. Belki bu her şeyi düzeltir. Bilmediğin şey sana zarar vermez” dedi. Rachel dairesinden gittikten sonra Scott röportajcıya itiraf etti, “Rachel’da bir kızda aradığım her şey yok. Bu şimdilik beni oyalayan bir ilişki. Yalnız olacağıma, onunla olmayı yeğliyorum.”

Kendi egosunu beslemek için şekilden sekile girebilme özel­liği her türden çirkin ilişki davranışına yol açar. İlişkilerde narsistlerin davranışlarının büyük çoğunluğu “oyun oynamadır”. Aldatıcı ve sahtekârdırlar; bir an bağlılık sinyali verir, bir an son­ra geri çekilirler; insanları birbirlerine düşürürler ve bağlanmak­tan kaçınırlar. Oyun oynamanın narsist eş, sevgili ya da çalışan için bazı gerçek kazançları vardır; ilişkide asgari çıkarı olan tara­fın en güçlü olduğunu varsayan “asgari çıkar ilkesinden” dolayı, narsiste başkalarının üzerinde baskı kurma gücü verebilir. Oyun oynamanın “seçeneklere açık olmakla” özgürlük sağlama avanta­jı da vardır. Eğer potansiyel “yatak arkadaşları” ya da sizi işe ala­bilecek şirketler aramayı sürdürürseniz, ilişkinizi ya da işinizi ça­bucak değiştirebilirsiniz.

Narsist, ilişkideki partnerine yakın gözüyle bakar. Mevkilerini ve itibarlarını güçlendirmek için insanları kullanırlar ve yanların­daki kişi artık bunu sağlamadığı zaman da onu çöp sepetine atıverirler. Bir dizi “vitrin eşi” olan erkek, bunun klasik bir örneğidir. İlişki ancak vitrin görevi gören eş, işini yaptığı ve narsistin güçlü ve önemli görünmesini sağladığı sürece devam eder. Vitrin eş es­kisi kadar çekici görünmediğinde (ya da daha güzeli bulunduğun­da) yerine yenisi geçirilir. Bazı narsistler birbiri ardınca genç ka­dınlarla evlenirler, her biri cazibesini ve güzelliğini kaybedinceye kadar elde tutulur. Narsistlerle yaşadıkları ilişkileri bitirenlerin pek çok kez, “beni bitirdi”, “kanımı kuruttu” ya da “beni yaktı” gi­bi ifadeler kullandıklarını duymuşsunuzdur. Birini sevmek, sonra da -kimi zaman yıllar sonra- o kişinin aslında sizi hiç umursamadığını anlamak kesinlikle korkunç bir duygudur.

Not: Yazının içeriği kısmen değiştirilerek ve kısaltılarak alıntılanmıştır. Kitabı okumanızı tavsiye ederiz.

Kaynakça

Dr. Jean M. TWENGE & Dr. W. Keith CAMPBELL trc: Özlem KORKMAZ, [Kitap]. – Asrın Vebası Narsisizm İlleti- İstanbul 2010

***************

FACEBOOK’UN  PSİKOLOJİK ETKİLERİ

[ÖNEMLİLİK DUYGUSU- MUTLULUK] VE İSTİSMARI

KÜLTÜR VE TEKNOLOJİ

KARAKTERSİZ KARAKTERLER

DİNDEN UZAKLAŞMANIN RUHSAL BOZUKLUKLARDAKİ ETKİSİ

NİYE “ŞEYTANIN AVUKATI?”

KÜTLELERİN İSYANI

KÜTLELERİN GELİŞİ

DİSCONNECT/ Sanal Hayatlar (2012) Film

İLÂHÎ TAKDİR-KADER (Geleceği Görme, İleriyi Görme)


İLÂHÎ TAKDİRİN VARLIĞINA KARŞIN NEDEN İYİ KİMSELERİN BAŞINA KÖTÜLÜKLER GELİYOR?

(İlâhî Takdir Üzerine)

1

Bana soruyorsun Lucilius; madem dünyaya hâkim olan güç İlâhî Takdir’dir, iyi insanlar buna karşın nasıl olur da birtakım kötülüklerle karşılaşırlar, diye.

Bu sorunu bana yazımın daha ileriki kısımlarında İlâhî Takdir’in hükmü­nü ve Allah Teâlâ’nın her yerdeki varlığını gösterdikten sonra soracak olmanı yeğ tutardım; ama bu geniş konunun özellikli bir kısmını ele almamı ve açık­lamamı; bunu sana esas konuya hiç ilişmemişken anlatmamı istediğin için ben de isteğin doğrultu­sunda davranıyor, Allah Teâlâ’dan gelen bu kutsal yü­kümlülüğü seve seve sırtlanıyorum.

Daha başındayken söylemem gerekir, böylesi mükemmel bir yapının bir sahibi bulunmaksızın ayakta kalmasının, varlığını sürdürmesinin; yıldızların bir yönlendirici olmadan, bilinçsizce fa­kat böyle düzenli bir şekilde bir araya gelip hare­ket etmelerinin imkânsızlığını kanıtlamaya şim­dilik girişmeyeceğim, bunun bir anlamı yok. Yer­yüzü nesnelerinin böyle bir düzenleyici olmaksı­zın hareket etmeleri durumunda birbirlerine çar­parak yok olacaklarını; sularda ve karalarda do­ğayı devindiren ve bunca ışıkları kesintisiz, sekmesiz parlatan gücün ancak sonsuz bir kural doğ­rultusunda mümkün olabileceğini; bu işleyişin maddenin rastlantısal, serseri biçimde dolaşıp bir araya gelmesiyle meydana gelmesinin imkânsız­lığını şimdilik göstermeyeceğim. Bu büyüklüğü akıl almaz yeryüzünü düzenli bir hareket üzerin­de kararlı kılan, suların vadiler içre dolanıp dü­zensizliğe düşmeden iş görmesini sağlayan ve en küçük bir çekirdekten dev gibi canlılar doğurtan gücün maddenin bilinçsizliğiyle mümkün olma­yacağını şimdilik kanıtlamayacağım. Doğrusu böyledir; aklımızın almadığı karmakarışık hadi­seler, sözgelimi yağmurun yağması, göğün ve bulutların hep bir ağızdan gürlemesi, alevlerin dağ doruklarından fışkırması, toprağın ayakları­mızın altından kayıp yer değiştirmesi gibi şiddet­li doğa olaylarının kendi başlarına ve hep birden meydana gelmesi bütüncül bir iradeden bağımsız olabilir mi? Öte yandan bütün bu olayların ve bi­zi şaşırtan öteki doğal gelişmelerin, diyelim dal­gaların arasından yeryüzüne fışkıran kaynakla­rın; engin denizler ortasında aniden ortaya çıkan adaların da kendi artlarında birtakım özgün se­bepleri bulunuyor. Denizin önce sularını bir mik­tar çekerek kıyı topraklarını açıkta bıraktığını ve hemen sonra yeniden sularını ortaya çıkararak eski hâline döndüğünü gören bir kişi, dalgaların tesadüfi kabarmalar nedeniyle bazı zamanlar azalıp çekilerek kıyıları kuruttuğu ve bazı zaman da kabarıp gürleşerek yıkımlara neden olduğu düşüncesine kapılır. Hâlbuki o denizlerin çoğalıp azalması belli bir düzen çerçevesinde; kararlarıy­la okyanusları kabartıp taşıran ay adlı yıldıza gö­re ve düzenli zamanlarda gerçekleşir. Ne ki bü­tün bu olaylar daha uygun bir zamanda düşünül­meli; çünkü senin durumun İlâhî Takdir’in egemenliğinden şüphe duymakla ilgili değil; on­dan duyduğun bir hoşnutsuzlukla ilgili bir du­rumdur. Böyle bir durumda benim yapmam gere­ken; iyi kimselere iyi davranan Allah Teâlâ ile senin aranda bir hoşnutluk oluşturmaktır. Çünkü şeyle­rin doğası, iyi olanın iyi olana zarar vermesine olanaklı değildir. Böylelikle de, iyi insanlarla iyi Allah Teâlâ erdemler yoluyla bir dostluk ilişkisi için­dedirler.

Dostluk mu dedik?

Aksine, bir hısımlık, bir ya­kınlıktan söz etmem gerekirdi. İyi kimseler Allah Teâlâ’­dan zamanca farklı olmalarına karşın onun birer takipçisi, öyküneni, ona mümkün olduğunca ita­at eden gerçek birer dölü oldukları için; erdemler konusunda asla müsamaha göstermeyen büyük hükümdar, tıpkı katı davranışlı babaların kendi çocuklarına yaptığı gibi, iyi evlatlarını diğerleri­ne nazaran katı bir terbiyeden geçirir. Böylece, davranışları Allah Teâlâ katında sevimli görünen iyi kim­selerin yine de felaketler yaşadığını, büyük çaba­lar göstererek uçurumlarda yorulduğunu, bunu gören kötü kimselerin ise eğlenerek, gülerek, ömürlerini hazların peşinde geçirdiklerini gördü­ğün zaman; kendi oğullarımızın ahlaklı yetişme­lerini istememize karşın kölelerin çocuklarının ahlaksız olmalarından rahatsız olmadığımızı; kendi oğullarımızı hoşgörüden uzak bir terbiyey­le büyütürken köle çocuklarının ise arsız olmala­rını istediğimizi aklına getir. İşte bu aynı zaman­da Allah Teâlâ’nın da davranışıdır. İyi insan hazlar içre yaşayamaz, sürekli sınanır, güçlenir ve böylece donanmış olur.

2

“Neden birçok iyi kimse kötülüklerle karşı kar­şıya kalıyor?”

Oysa iyi kimseler hiçbir kötülükle karşı karşıya kalmaz; çünkü zıtlıklar aynı yerler­de bulunamaz. Bu kadar ırmağın, yağan yağmur­ların ve faydalı kaynakların karışmasıyla denizin tadında en küçük bir değişiklik bile olmadığı gi­bi; kötü olayların hep birden gerçekleşmesi de dayanıklı insanları yollarından döndüremez. Ruh, dışında bulunan her şeyden daha metanetli olduğu için kendi sağlamlığını daima korur ve karşılaştığı olaylara kendi inançlarına göre yön verir. Hiçbir şeyden haberdar olmayacağını söy­lemiyorum; tersine, bütün zorlukları aşabileceği­ni ve kötülükler ne çoklukta gelirse gelsin meta­netini her zaman koruyabileceğini söylüyorum.

Onun gözünde her felaket ayrı bir sınamadır. Hem öte yandan, doğrulukta karar kılmış gerçek bir insan, zorlukla da olsa tehlikeli de olsa ken­dine verilecek bir görev için her an hazır değil midir?

Hangi tembel kişi için boş oturmak bir ce­za olabilir?

Hep en güçlü olmak isteyen güreşçi­ler en zorlayıcı rakiplerle karşılaşmayı ve eğit­menlerinden kendilerine karşı bütün güçleriyle mücadele etmelerini isterler. Yenilmeleri yahut çok yıpranmaları şikâyet etmelerine asla sebep olmaz; bire bir sınamalarda herkesi yendikten sonra birden fazla rakiple aynı anda karşılaşmayı arzularlar. Yiğitlik bir rakiple karşı karşıya kal­madıkça azalır. Onun büyüklüğü ancak gösteril­diği zaman bilinebilir. İşte iyi kimseler de buna göre hareket etmelidirler; sıkıntı ve zorluklar karşısında korkuya kapılmamalı ve geri dönmemeli; kaderlerine razı olmalı ve yaşadıkları her olayı iyi tarafıyla görmeli, o olaylarda bulunan iyiliği kendi kendilerine ortaya çıkarmalıdırlar. Çünkü önemli olan, ortaya koyduğumuz şeyin ne olduğu değil, onu nasıl ortaya koyduğumuzdur.

Babalar ve annelerin evlatlarına olan sevgileri­ni başka biçimlerde gösterdiğine bakmıyor mu­sun? Evlatlarının sürekli çalışmasını isteyen ba­balar onları her sabah erkenden uyandırır, tatil­lerde bile boş gezmelerine razı olmaz ve kimi za­man terletip kimi zaman da ağlatırlar. Annelere gelince, onlar yavrularının hep yanı başlarında ol­masını dilerler, üzülüp ağlamalarına ve sıkıntı yaşamalarına asla razı olmazlar. İşte Allah Teâlâ da iyi insanlara babaların gösterdiği gibi yiğitçe bir sevgi gösterir ve şöyle der: “Zorluklarla, acı ve şiddetle yüzleşip sahip oldukları gücü iyi bilsin­ler.” Çünkü tembel bedenler iş yapamaz olur; yalnızca zor işleri becermekten değil kendi ken­dilerini taşımaktan bile aciz kalırlar. Önceden in­cinmemiş bir huzur, hiçbir zorluğa dayanamaz. Buna karşılık, zorluklara karşı mücadele etmeye alışmış bir beden, her yarayla birlikte daha fazla sertleşir ve felaketler karşısında yenilmez bir hâ­le gelir. Tökezlediği zaman bile, savaşını dizleri üzerinde doğrularak sürdürür. Allah Teâlâ iyi kimselere karşı bunca şefkatli ve sevgi doluyken, o kimse­lerin kusursuz olmalarını arzuluyorken onlara sa­vaşlarla dolu bir kader vermesi sana tuhaf mı ge­liyor?

Bense hiç şaşırmıyorum; çünkü Allah Teâlâ yi­ğit kimselerin zorluklara karşı savaş verdiğini el­bette görmek isteyecektir. Kendisine saldıran yır­tıcı bir hayvana karşı mızrağını doğrultan; bir as­lanın karşısında hiç korkmadan savaşan yiğit bir delikanlı görmek hoşumuza gitmez mi? O, sava­şını aynı yiğitlikle sürdürdükçe bizim hoşnutlu­ğumuz daha da artmaz mı? Ne ki bu çocuksu ve tecrübesiz hareketler, geçici eğlenceler Allah Teâlâ’yı hoşnut etmemiz için yeterli olmaz. İşte yarattığı eserleri koruyan ve onlara özenen Allah Teâlâ’nın gör­mek istediği soylu bir davranış, onu hoşnut edecek olan görüntü: Felaketlerle dolu kaderine karşı direnen ve mücadele eden, ona karşı yiğit­çe meydan okuyabilen bir kişi. Acaba bizim dün­yamızı gözleyen Iuppiter, Cato’nun davranışın­dan daha hoşnut edici bir manzara görmüş mü­dür? O Cato, hedefleri her defasında yerle bir ol­masına rağmen, bir yıkıntıya dönmüş ülkesinde ayakta kalmayı başarıyordu ve “Cato bir yolunu bulup özgürlüğün kapısını nerede olursa olsun tek eliyle açacaktır; dünyanın her yerini tek bir adam ele geçirmiş olsa da, kara parçaları asker­lerle, denizler donanma gemileriyle kaplanmış ve kent kapıları Caesar’ın askerlerince tutulmuş olsa da. Kendi ülkemdeki savaşta bile bir günah yüklenmeyen kılıcım en yüce ve iyi görevini er ya da geç yerine getirecek, kendi topraklarında bulunmayan hürriyeti Cato’nun ellerine teslim edecektir. Yüklen ey asil ruh, bunca zamandır kafanda kurmuş olduğun o yüce görevi. Dünya­dan yüz çevir ve henüz birbirlerinin kılıcıyla öl­müş, yerde yatmakta olan Petreius ve Iuba’yıgör. Onların kaderiyle giriştikleri bu iş çok yüce ve yiğitçeydi ancak sana yakışmaz; çünkü senin için bir kimsenin elinden ölüm istemek en az ha­yat istemek kadar alçakçadır!”

Hiç şüphem yok ki Allah Teâlâ, hıncını kendisin­den acımasızca çıkaran bu adamı başka kimsele­rin kurtulması için çırpınırken, kendine sırtını dönenlerin firar etmelerine yardımcı olurken, çabalarını öldüğü gece bile durmaksızın sürdürür­ken, asil göğsüne kılıcını saplarken, iç organları­nı parçalayıp bir kılıca hiçbir şekilde layık olma­yan yüreğini kendi eliyle sökerek çıkarırken izlemiştir. Bana göre yarası bu nedenle anlaşılmaz ve silik kaldı. Ölümsüz Allah Teâlâ onu bir defa izlemekle yetinme­mişti ve daha ağır bir görevi yerine getirmesi, kendini yeniden göstermesi için cesareti elinden alınarak yeniden çağrılmıştı. Çünkü ikinci bir ölüme ancak asil ruhlar talip olabilirler. Allah Teâlâ bu kadar asil ve görkemli bir ölümle yaşam­dan ayrılan bir talibini izlemekten bıkar mı? Ölüm­den korkanların bile hayran olacakları biçimde ölen kimseler ölüm tarafından kutsanırlar.

3

Bize kötü gibi görünen olayların gerçekte kötü olmadıklarını, sözlerimin devamında gösterece­ğim.

Öncelikle, senin adına sıkıntı dediğin olay­ların ve talihsizlik, lanet olarak nitelendirdiğin durumların, başta bunları yaşayan kimseler için ve ardından bütün insanlık için faydalı olduğunu anlatacağım. Hem Allah Teâlâ için önemli olan tek tek insanlar değil, bütün bir insanlıktır. Ayrıca, bu olayları yalnızca gönüllü kimselerin başına geleceğinden ve zorluklarla karşılaşmak istemeyenlerin ise ancak felaketlere layık olabileceğin­den bahsedeceğim. Ardından sununla devam edecek sözlerim: Yaşanan bu durumlar iyi kaderin birer belirtisidir ve insanların iyi olmasını sağlayan yasa uyarınca iyi kimselerin başına gelirler. Sözlerimin sonunda, iyi kimselerin hâline üzülmemen gerektiğine inanacak ve ikna olacak­sın. Çünkü iyi olan hiç kimse için, bizim gözü­müzde acınası olmak gerçekten acınası olmak anlamına gelmez.

İddialarımdan en çetin olanı, herhalde ilk söylediğimdir; hepimizi korkutan felaketlerin iyi in­sanlar için faydalı olması.

“Sürgün edilmek, yok­sul bırakılmak, eşinin ve evlatlarının ölümünü görmek, onurunu yitirip ayıplanmak ve bedenin zarar görmesi nasıl olur da iyi kimseler için fay­dalı olabilir?” diye soruyorsun. Eğer bu olayların iyi kimseler için faydalı olması seni şaşırtıyorsa, hastaların neşterle kesilerek, yaraları dağlanarak, aç ve susuz bırakılarak iyileştirilmeleri de şaşırtmalı. Hastaları iyileştirmek için kemiklerinin oyulduğunu, kimi zaman sökülüp atıldığını, da­marlarının koparıldığını, kesilmemesi durumunda bedeni zehirleyecek kimi organlarının kesilip ko­parıldığını bir düşün; böylelikle kimi kötü durum­ların, onları yaşayan kimseler için faydalı olduğu­nu anlayabilirsin. Bir de Herkül adına şunu dü­şün: insanların hep iyi gözle baktığı ya da arzula­dığı çok yemek, sarhoş olmak ya da öldürücü öte­ki zevklerin ve tutkuların, verdikleri bu haz karşı­lığında birçok zararları bulunduğunu da sana pe­kâlâ ispatlayabilirim. Ulu Demeter’in çok güzel sözlerinden birini daha öğrendim geçenlerde; hep kulağımda çınlıyor ve aklımdan bir türlü gitmi­yor:

“BANA GÖRE KADERİ EN KÖTÜ KİMSELER HİÇBİR FELAKET YAŞAMAMIŞ OLANLARDIR.” Çünkü, hiçbir fela­ketle karşılaşmamış bir kimse, kendini sınama olanağını hiçbir zaman bulamamış bir kimsedir. İsterse Allah Teâlâ’dan dilediği her şeyi henüz dilememişken elde etmiş olsun; ona bağışlanmış olan kader yine de kötü bir kaderdir. Allah Teâlâ, onu kaderi karşısında bir yengi (kabiliyet) hak edecek kadar kıy­metli görmemiştir. Çünkü kader, korkak kimseler­le hiçbir şekilde karşılaşmaya tenezzül etmez ve şunu söyler:

“O kimseyi karşıma almak için bir sebep göremiyorum. Çünkü karşıma çıktığı anda bütün silahlarını bırakacak ve gücümü ona karşı hiçbir şekilde kullanamayacağım; sert bir bakı­şımla bile dayanamayıp korkuya kapılacak, kaça­cak. Savaşa tutuşmaya değer kimseleri çıkarın karşıma, pes etmeye dünden razı bir kimseyle sa­vaşa girişmek bana alçakça geliyor.” Gladyatör­ler, kendilerinden daha zayıf kimselerle savaşa tu­tuşmayı utanç verici bulurlar. Çünkü onlara göre tehlikeye atılmadan elde edilen yengiler onursuz yengilerdir. Kader da tıpkı gladyatörler gibidir; ne yapar eder ve en yiğit kimselerin karşısına çıkar, ötekileri görmezden gelir, uğraşmaya değer bul­maz. Onun savaşacağı kimseler en kararlı ve en adaletli olanlardır; böylelerini karşısında görünce bütün gücüyle savaşa girişir. Mucius’u ateşle sı­nar, Fabricius’u açlıkla, Rutilius’u sürgüne gön­derir, Regilius’a işkence yaptırır, Sokrates’e baldıran içirir ve Cato’yu ise ölümle yüzleştirir. İn­sanlara önder olabilecek yüce kimseler ancak fe­laketlerle dolu bir kaderiyle belli olurlar. Mucius’unsağ elini düşmanların ateşine soka­rak kendi hatasını kendisine bizzat ödettiği için talihsiz olduğunu mu düşünüyorsun? Silahıyla alt edemediği ve elini yakarak kaçmasına neden olduğu kraldan ötürü talihsiz olabilir mi? Öyley­se talihli olmak adına ne yapabilirdi? Elini sevgi­lisinin koynuna sokup orada mı ısıtsaydı?

Devlet hizmetinden artan zamanlarda kendi bahçesini işleyen Fabricius mu talihsiz bir adam­dır? Neden; zenginlik karşısında da Pyrrhus karşı­sında gösterdiği savaş yüzünden mi yoksa? İlerle­miş yaşına rağmen zafer kazanmışken, bahçesin­den kazıp çıkardığı yaban otlarını, kendi ocağında pişirip yiyen Fabricius’un kaderi midir kötü olan? Talihli olmak için ne yapsaydı? En değerli denizlerden gelmiş balıklarla ya da en uzak diyar­lardan gelmiş kuşlarla mı beslenseydi? Midesindeki sancı artınca, doğudan ve batıdan getirilen en değerli istiridyeleri yiyip iyileşerek daha talihli mi olurdu? Avlanırken birçok insanın ölmesine sebep olan türlü hayvanlardan pişirip her birini dolu do­lu meyvelerle süsleyerek daha talihli mi olurdu?

Kendisini mahkûm eden kişilerin asırlar bo­yunca davalarında ısrarlı olacakları Rutilius mu talihsiz bir adamdır? Ne için? Kendi yurdundan sürüldüğünde de sürgün kararı kaldırıldığında da hiç istifini bozmadığı için mi? Diktatör Sulla’nın emirlerine tek başına karşı koyarak sür­günden geri dönmeyi reddettiği ve hatta daha uzak ülkelere gittiği için mi? Şöyle diyordu: “Roma’nın o altın çağını elinde tutanlar iyi bak­sın bu olanlara. Forumda akan kanı, Servillus gö­lündeki kesik senatör başlarını iyice seyretsin­ler (Bu göl Süha’nın ceza salhanesidir), kentte kol gezen canileri ve korunmaları üzerine söz ve­rilmiş olmasına karşın öldürülen binlerce Roma­lı masumu iyice seyretsinler sürgüne gidemeyen­ler.” Ne yapmalıydı? Yoksa, foruma geldiği sıra­da yolunu kılıçlarla açan Sulla, Rutilius’tan daha mı talihlidir? Konsüllerin kesilmiş başlarını hiç­bir rahatsızlık duymadan izleyen, dökülen onca kanın masrafını da hazine dairesindeki türlü oyunlarla yine devlete ödetmiş olan Sulla, daha mı talihlidir? Cornelia Yasasınıbizzat hazırla­masına karşın dökülen bunca kanın sorumlusu olan bu adam mı daha talihlidir?

Regilius’a gelince; onu bir metanet ve doğru­luk örneği yapan kader böylelikle ona ne gibi bir zarar vermiş olabilir? Bedeni çivilere geçirilmiş; yaslanayım diye döndüğü her yanında yaralar açılmış ve gözleri uykudan sonsuza kadar mah­rum bırakılmıştı. Fakat onun sahip olduğu onur, çektiği bu çile kadar artmıştı. Erdemler karşılı­ğında böylesine büyük bir bedel ödemiş olmaktan bir an bile pişmanlık duymadığını bilmiyor musun? Eğer öğrenmek istiyorsan onu iyileştir ve yeniden senatoya gönder; aynı sözleri yeniden söyleyeceğine şahit ol. Böyleyken, kadınlarını kıskanan, her gün karısından kötü sözler duyan ve bundan ötürü üzülen, uzaklardan gelen bir müziğin sesiyle uyumaya çalışan Maecenas da­ha mı talihli bir adamdır? İster şarap fıçısına dal­sın, ister teselli olmak için dalgaların sesine ku­lak kesilsin, ister kaygılarını unutmak için kendi­ni zevklerin kucağına bıraksın, rahat döşeğinde uyurken bile, çarmıhtaki Regilius kadar huzurlu uyuyamayacaktı. Çünkü erdemler uğruna sıkıntı­ları göğüslemek Regilius’un çilesini hafifletir; onu düşündüren çilesi değil çile çekmesine ne­den olan şeydir. Çektiği sıkıntılar, kendisini zevk ve mutlulukların peşinde harcamaya girişmiş Maecenas’ı Regilius’tan daha fazla etkilemişti. En azından, insanlar dünyaya Regilius olarak gelmektense Maecenas olarak gelmeyi tercih edecek kadar kötü bir hâlde değil. Yine de Ma­ecenas olarak doğmayı Regilius olarak doğmaya tercih edebilecek biri varsa, aslında söylemiyor­dur ama dünyaya Terentia olarak gelmeyi bile Maecenas olarak gelmeye tercih etmektedir.

Devletin kendi eliyle hazırladığı baldıranı bir bengisu gibi içiveren ve dünyadan büsbütün çe­kildiği ana kadar sakince ölüm hakkında konuşan Sokrates sence kötü muamele mi görmüş oldu?

Neden kötü muamele gördü?

Kanı bedeninden çekilerek soğuduğu ve damarları ağır ağır küçül­düğü için mi? Halbuki, içkileri bütün hizmetlere dünden hazır, hadım edilmiş ya da kız mı oğlan mı olduğu anlaşılmayan odalıklar tarafından, de­ğerli taşlarla süslenmiş kadehlerde yahut altın ça­naklarda, karla karıştırılarak getirilip önlerine su­nulan o adamlara baktığımızda Sokrates’i ne ka­dar da kıskanmamız gerekir! Bu adamlar ne içer­se içsin yüzlerini ekşitip kusarlar, ağızlarında acı bir safra tadı kalır. Oysa Sokrates, kendisine uza­tılan baldıranı huzurla, bile isteye içmişti. Daha önce kendisinden yeteri kadar bahsetti­ğim Cato’ya ne demeli? Bütün bir insan soyu, onun en yüksek huzura kavuştuğunu bilmelidir. Doğa, bu yiğidi karşısında öldürücü gücünü gös­terip kendini alt etsin diye seçti ve onunla savaş­mak istedi ve şunları söyledi:

“Güçlü kimselerin düşmanlığına dayanmak zordur. O hem Pompeius’la hem Caesar’la ve hem de Crassus’laaynı anda kavga etmeli. Kendinden daha aşağıda olan bir kişiye yenilmek güç bir durumdur. Onu da Vatinius alt etsin. İç savaşla baş etmek güç bir iştir. O da haklı olduğu bu mücadelesini dün­yaya karşı kötü talihine yenilmeden, kararlılıkla sürdürsün. Kendi kendini öldürmek güç bir iştir. O da kendini öldürsün. Bundan ne kazanırım? Şunu: Herkes, Cato’nun başına getirdiğim olay­ların hiçbirinin aslında felaket olmadığını anlar.

4

Zenginlik içinde yaşama hakkı bayağı kimsele­re ve yeteneksizlere de düşebilir. Ancak ölümlü kimseleri tehdit eden felaketleri ve onlardan du­yulan kaygıları yenmek yalnız yüce kimselerin yapabileceği bir iştir.

Sürekli mutluluk, fikir san­cısı olmadan geçen bir ömür, doğamızın bir tara­fından habersiz yaşamak anlamına gelir. Yüce bir kimse olsan da kaderin sana erdemlerini ortaya koyman için gerekli şartları sunup sunmadığını bilemem. Olimpiyatlara yalnız başına katılırsan ve senden başka hiçbir müsabakacı yoksa ancak tacı giyebilirsin başına; ama bu asla kabiliyet sahibi olduğun anlamına gelmez. Ben kendi adıma sa­na, yiğit bir kimseye sunduğum tebrikleri sun­mam; ancak konsül yahut preator (muhafız) olmuş adamları tebrik ettiğim gibi tebrik edebilirim seni. Çünkü büyük bir iş yapmış, rütbeni yükseltmiş­sin. Ruhunun yüceliğini ortaya koyabileceği hiç­bir sıkıntıyla henüz karşılaşmamış iyi bir kimse için de böyle düşünür ve şöyle derim ona:

“SANA ACIYORUM; ÇÜNKÜ BİR KERE BİLE ACINACAK DURUMA DÜŞMEDİN. BÜTÜN ÖMRÜN HİÇBİR RAKİPLE KARŞILAŞ­MADAN GEÇTİ VE GÜCÜNÜN BÜYÜKLÜĞÜNÜ KENDİN DÂHİL HİÇ KİMSE BİLMEYECEK.” Çünkü kendini ta­nımak isteyen kimse bunu ancak sınanarak ger­çekleştirebilir; çünkü harekete geçmeden gücü­nün nelere yeteceğini bilemezsin. Bu nedenle, bazı kimseler, bekledikleri sıkıntılara gönüllü bir şekilde atılarak, karanlıkta kaybolmak üzere olan erdemlerini ısıtacak şartları kendi kendilerine ya­ratmaya çalışmışlardır. Bana soracak olursan, na­sıl yiğit askerler savaşlardan hoşlanıyorsa, yüce adamlar da kaderlerinin kötü olaylar getirmesin­den hoşlanır. Tiberius Caesar zamanında yaşamış Triumphus adında bir gladyatör duymuştum. Dövüş şölenlerinin artık çok seyrek yapılıyor oluşundan şikayetçiymiş. “Ah, ne güzel bir çağ­dı geçip giden!” diye hayıflanıp dururmuş.

Erdemlilik hep tehlikeleri arzular ve kişiye amacı için katlanacağı zorlukları değil, onu ne için amaçladığını düşündürür. Çünkü kişinin kat­lanacağı sıkıntılar da sonunda elde edeceği övün­cün bir parçasıdır. Savaşçılar bedenlerindeki ya­ralarla övünür ve insanlara, daha iyi bir kader uğ­runda döktükleri kanlarını gururla gösterirler. Sa­vaşlardan sağ salim dönen kimseler de kahra­manca savaşmış olabilirler ancak yara alarak dönmüş olanlar herkesin gözünde daha saygın­dır. Bana göre Allah Teâlâ en yüce onur mertebesine yükseltmek istediği kişilere cesurluğunu ve da­yanıklılığını göstermesi için fırsat verdiği ve bu iş uğruna onları zorluklarla karşı karşıya bıraktı­ğı zamanlarda yardımını da esirgemez. İyi kap­tan fırtınalı havada, iyi asker ise savaşta belli eder kendini. Eğer hâli vakti yerinde bir adamsan yoksulluğa karşı nasıl bir tavır edineceğini nasıl bilebilirim ki? Eğer bütün insanlar sana karşı bü­yük bir zaaf gösteriyor ve seni her yerde övüyor­sa, rezil olmaya, onurunun zedelenmesine ve in­sanların kötü sözlerine karşı nasıl davranacağını nasıl bilebilirim? Büyüttüğün çocukların her za­man gözünün önünde duruyorsa, onların yokluk­larına katlanıp katlanamayacağını nasıl bilebili­rim? Senin başka kimseleri avuttuğunu çok duy­dum; ama kendi kendini avutup üzüntüyü kendi­ne yasaklamadıkça, bu yaptığının benim için bir anlamı yoktur. Lütfen sonsuz yaşama sahip Allah Teâlâ’nın ruhumuza heyecan verip bizi dirileştirdiği bu felaketler seni korkutmasın. Çünkü erdemleri­mizin varlığını ancak felaketler karşısında kanıt­layabiliriz. Hislerini çilesizlikten ötürü kaybet­miş olan ve sütliman, fırtınasız denizlerin huzu­runa ve sakinliğine farkında olmaksızın tutulmuş kimselerin talihsiz olduğunu söylersen yanılmazsın. Çünkü onlar, yaşadıkları her olayı ilk defa yaşayacaklardır. KÖTÜ KADER, TECRÜBEDEN YOKSUN KİŞİLERE KARŞI DAHA ACIMASIZ DAVRANIR. Çünkü bo­yunduruk, cılız bir boyun için her zaman büyük bir ağırlıktır. Deneyimsiz bir asker yaralanma korkusu duyduğu zaman rengi solar ancak daha önce savaşta bulunmuş bir asker ise kendi kanın­dan bile korkuya kapılmaz, çünkü o kanın yengi­sinin bedeli olduğunun farkındadır. Allah Teâlâ işte bu nedenle sevdiği kullarını daha dayanıklı kılar, sü­rekli deneyimlerle eğitir. Buna karşılık, bol lütuflarda bulunduğunu düşündüğümüz kullarını tec­rübesiz bırakarak güçsüzleştirir ve felaketlere hazırlıksız yakalanmalarına sebep olur. KİM OLURSA OLSUN BİR KİŞİNİN ALLAH TEÂLÂ TARAFINDAN DAHA İYİ KORUNDUĞUNU DÜŞÜNÜRSEN YANILGIYA DÜŞERSİN; ÇÜNKÜ HUZUR İÇİNDEKİ KİMSELER DE ZAMANI GELDİ­ĞİNDE YAŞAMALARI GEREKENİ YAŞAYACAKTIR. Bize sı­kıntılardan büsbütün kurtulmuş gibi görünen kimseler aslında kurtulmuş değildir; sıkıntıları bir süre için ertelenmiştir.

 Allah Teâlâ, iyi kimselere ne diye hastalıklar, büyük üzüntü ve sıkıntılar gön­derir?

Çünkü savaşacak bir ordunun en tehlikeli görevleri en gözüpek askerlere düşer. Geceleri bir düşman birliğine pusu kurup onu bozguna uğ­ratmak ya da gidiş yollarını kontrol etmek gibi tehlikeli görevler için her kumandan en iyi asker­lerini seçer. Bu görevlerle yüklenilmiş tek bir as­ker bile “Kumandan beni kötü olana layık bul­du.” şeklinde şikâyetçi olmaz; aksine “Hakkımda iyi düşünüyor.” diye sevinir. Bunun gibi, yılgın ve güçsüz kişileri ağlatıp inleten felaketlere gö­ğüs germesi istenen her kişi, “Allah Teâlâ, insan doğa­sının sıkıntılar karşısındaki dayanma gücünü sı­namak için beni seçti.” diyerek övünmelidir.

İşte bu nedenle, hazlardan ve gücü azaltan mut­luluklardan kaçınmalısın. Çünkü ruh bunların et­kisinde duyarlığını yitirir ve eğer onu insanlık hakkında uyaran bir kimse de olmazsa, hiç uyanamaz ve bitimsiz bir uyuşukluk içinde kalır. Pencereleri soğuk rüzgârları geçirmeyen, ayakla­rına sıcak tutan giysiler sarılan ve yemek yediği odalar sürekli hem alttan hem de yanlardan ısıtı­lan bir kimse en hafif bir rüzgârın esmesiyle bile karşılaşsa hasta düşecektir. Ölçüsüz her şey zarar verir ama ölçüsü kaçınca en zarar verici olan şey mutluluktur. Beyni hareketlendirir ve onu fayda­sız düşlerle doldurur; doğruyla yanlışı ayırmayı zorlaştırır. Hiç bitmeyecek bir talihsizliğe erdem­lerin yardımıyla göğüs germek, ölçüsüz ve bitim­siz mutluluklar içinde ihlâlci yaşamaktan çok da­ha iyi değil midir? Açlıktan ölmek yumuşak ve acısızdır ancak çok yemekten hazımsızlaşarak ölmek bedeni iki parçaya ayırır.

İyi kimseler, Allah Teâlâ’dan iyi talebelerin öğret­menlerden gördüğü muameleyi görürler; öğret­menler iyi ve parlak talebelerinden daha fazla çaba beklerler. Sence çocuklarını herkesin gözü önünde kamçılayarak ruhlarının dayanıklılığını sınayan Lacedaemonialılar çocuklarına karşı nefret mi besliyor? Vurdukları kamçıyla çocukla­rını daha dayanıklı ve gözüpek olmaya çağıran o babalar, çocuklarının bedenleri düşmüşken, öl­mek üzereyken bile kamçılamaya devam ederler. Allah Teâlâ’nın da asil ruhları büyük felaketlerle sınadı­ğını bildikten sonra, o babaların yaptıklarına ne­den şaşıralım? Erdemli olduğunu kanıtlamak hiçbir zaman kolay bir iş değildir. KADER DE BİZİ KAMÇILIYOR VE FELAKETLERLE SINIYOR. BUNA DAYANA­CAĞIZ. Çünkü bu acımasızlık yerine geçmez, bir savaştır. Bu savaşla ne kadar fazla sınanırsak o kadar gözü pek oluruz. Bedenin en dayanıklı par­çaları da durmaksızın çalıştırılıp dirileştirilen parçalardır. Bize kendisine karşı dayanma gücü kazandırması için, kaderimize teslim olmamız ge­rekir. Kader, bizi her felaketle birlikte yücelterek kendisine karşı koyabilecek bir güce eriştirir ve sürekli tehlikelerle boy ölçüştükçe onlara alışır; hiçbir tehlikeyi büyük görmemeyi öğrenmiş olu­ruz. Denizcilerin bedenleri deniz şartlarına karşı koydukça sertleşir, çiftçilerin elleri çalışarak nasırlaşır, askerlerin kolları mızrak sallayarak güç­lenir, koşucuların bacakları da koştukça daha kıvrak bir hâle gelir. Bu kişilerden her birinin en dayanıklı ve güçlü parçası, sürekli çalıştırdıkları parçadır. Aynı biçimde, ruh da felaketlere karşı koyarak, en sonunda onlar karşısında verdiği sa­vaşı bile küçük görmeye başlar. Yoksulluk içinde yaşayan ama bu yoksulluktan dolayı sapasağlam ayakta durmayı başarabilmiş halkın başına gelen kötülükleri aklına getir; zorluk ve sıkıntıların na­sıl olup da gücümüze güç kattığını anlayabilirsin. Roma barışından nasiplenmemiş halkları aklına getir. Sözgelimi Germanialılar, Tuna kıyılarına yayılmış ve bütün işleri bize saldırmak olan gö­çebe halklar. Hiç bitmeyen bir kış ve korkutucu bir göğün altında sürekli ezilirler; toprak ekmek vermez; yağmura karşı sazlıklardan ve dallardan topladıklarıyla korunmaya çalışırlar; kaskatı buz göllerinde dolaşıp dururlar ve besinlerini, avla­dıkları yabani hayvanlardan çıkarmaya çalışırlar. Böyle olduklarına bakıp onların acınacak halklar olduğunu mu düşünüyorsun? Oysa doğayla uyumlu yaşamaya alışmış hiçbir canlı acınası de­ğildir. Çünkü zorlukla yapılan her iş, o zorluğa alışıldıktan sonra zevkli bir hâle gelir. Gözümü­ze acınası görünen o halkların yatacak yatakları, içine girecek barınakları yok. Beden güçleriyle elde ettikleri yiyecekler doyurucu değil, ülkele­rindeki hava şartları çok sert, giyecek hiçbir şeye sahip değiller. İşte onlar adına felaket olduğunu düşündüğün bütün bunlar, o halklar için bir yaşa­ma biçimi! NEDEN İYİ KİMSELERİN DAHA DAYANIKLI OLABİLMEK İÇİN ÇİLE ÇEKMELERİ NEDEN SENİ ŞAŞIRTI­YOR? Sürekli esen bir rüzgâra direnmeyen ağaç kök salıp sağlamlaşamaz. Rüzgâr onu salladıkça yere daha sağlam tutunur, köklerini daha derinle­re ulaştırır. Oysa güneş alan vadilerde yetişen ağaçlar böyle uzun yaşamaz. Böylelikle anlaşılır ki, iyi insanlar için, sıkıntılarla sürekli mücadele etmek ve biz kötü olduklarını düşünmedikçe hiç­bir zaman kötü olmayan durumlar karşısında sa­bırlı olmak faydalıdır. Çünkü korkusuzca yaşa­maları ancak bu şekilde mümkündür. Şunu da unutmamalısın ki; askerleri, daha doğ­rusu halka hizmet edecek olan görevlileri en iyi kimseler arasından seçmek insanlık için en fayda­lı tutumdur. Hem Allah Teâlâ’nın hem de bilge bir kişinin asıl arzusu insanlara şunu öğretmektir: iyinin ve kötünün, bayağı kimselerin arzuladığı ya da geri durduğu davranışlarda bulunmadığı, iyinin yal­nızca iyi kimselere verildiğinde iyi ve kötünün de yalnızca kötü kimselere verilince kötü olabilece­ği. Eğer insanların arasında yalnızca gözlerinin oyulmasını hak eden kişinin gözleri oyuluyorsa, gözlerini kaybetmenin ilenecek bir yanı kalmaz. Şu durumda Appius ve Metellus’un gün ışığın­dan yoksun kalmaları neyi değiştirir? Madem zenginlik göründüğü gibi iyi değil; kadın satıcısı Elius zengin olsun ve insanların tapınaklarda say­gı gösterdikleri paralar genelevlerde de itibar ka­zansın, oralara da girebilsin. Allah Teâlâ, herkesin arzu­ladığı şeyleri aşağılık kimselere bağışlayıp iyi kimselerden bu şeyleri esirgeyerek ne de güzel gözden düşürüyor hepsini.

“İyi kimselerin sakat kalması, yaralanması, zincirlere vurulması ve fa­kat kötü kimselerin insanlar arasında sapasağlam, kibirle gezip dolaşması adaletsizliktir.” diyebilir­sin. Öyleyse yiğit kimseler silahaltına girip kış­lalarda konaklarken, yaralandıktan sonra iyileşir iyileşmez yeniden orduya dönüp savaşa hazırla­nırken; aşağılık ve soysuz kişilerin, kulağı kesik zamparaların şehirde ellerini kollarını sallaya sal­laya dolaşması adaletsizlik değil midir?

En temiz bakireler geceler boyunca uykusuz kalarak dinî törenlere koşturulurken en günahkâr kadınların uyku uyumaları adaletsizlik değil midir?

Zorlu iş­ler en nitelikli insanlar içindir. Senatodakiler gün boyu konuşup tartışarak kararlara vardığı sırada, bayağı ve kişiliksiz kimseler yarış meydanlarının keyfini çıkarırlar yahut bedava yemek dağıtılan yerlerin kapısını kollayarak aylak aylak vakit öl­dürürler. Bizim koca yurdumuzda da böyledir; yorulup tükenenler, fedakârlık eden ve canlarını yitirenler hep iyi kimselerdir. Bunu da gönülden, istekle yaparlar. Kader onları sürüklemez, onlar kaderi istekle kabullenir ve onunla uyumlu olma­yı öğrenirler. Eğer imkân bulsalar onun da önüne geçecekler. Hatırladığım kadarıyla, yiğitler yiğidi Demetrios’un şu yüce sözlerini sen de çok iyi biliyorsun:

“Ölümsüz Allah Teâlâ’dan  hoşnutsuz olduğum bir tek şey var; o da benden arzuladığı­ şeyleri bana önceden bildirmediğidir. Eğer öy­le yapsaydı, şu bulunduğum yere çok daha ön­ceden varmış olacaktım.

Çocuklarımı almayı mı istedi?

Ben, O istediği için onların babası oldum.

Bedenimin bir parçasını almayı mı istedi­?

Bu küçük parça O’nun olsun; hem kısa bir za­man içinde bütün bedenimi de O’na teslim edece­ğim.

Yoksa almak istediği şey canım mıdır?

Neden almasın?

Bana verdiği şeyi benden geri alırken neden O’na karşı çıkayım?

Almak is­tediği her şeyi O’na kendi hür irademle teslim edeceğim. Şikayetime gelince; bütün bunları O istediği zaman vermek yerine; önceden bilerek kendi ellerimle önüne koymak isterdim.

Neden bütün bu almak istediği şeyleri zorla almayı gerekli gördü?

ONLARI O’NA  BEN SUNABİLİRDİM. AMA ŞİMDİ DE ZORLA ALIYOR DEĞİL. ÇÜNKÜ, İS­TEDİKLERİNİ HİÇBİR ŞİKAYETTE BULUNMAKSIZIN SİZE SUNAN BİR ADAMDAN, ALDIĞINDA HİÇBİR ŞEYİ ZORLA AL­MIŞ OLMAZSINIZ.”

Üzerimde hiçbir baskı yok. Yaşadığım hiçbir şe­ye gönülsüz katlanmıyorum. Allah Teâlâ’nın kölesi de­ğil, gönüllü bir talebesiyim; üstelik şimdi her za­man olduğundan daha fazla. Çünkü biliyorum ki her şey, mutlak ve sonsuz bir yasayla yönetilmek­tedir. Kaderimiz bizim yaşamdaki yolumuzu çizer ve her birimizin ne zaman öleceği dünyaya geldi­ğimizde belirlidir. Her neden bir başka nedenle bağlantılıdır. İster kişisel olsun ister toplumsal; her olay uzun bir zincirin küçük bir halkasıdır. İş­te bu nedenle başımıza gelenler karşısında sabırlı olmalıyız; çünkü hiçbir olay bizim sandığımız gi­bi anlık bir şekilde gerçekleşmez, bir düzen için­de meydana gelir. Seni sevindirecek ve üzecek her şey zaten belirlenmiştir. İnsanların yaşamları bir­birinden farklı bile olsa sonunda aynı yere varır; sonlu varlıklar olarak yine kendimiz gibi sonlu birtakım şeylerin sahibi oluruz. Öyleyse öfke duy­mamızın, şikâyet etmemizin ne anlamı var?

Bu bizim yaradılış biçimimizdir. Doğanın, yarattığı bedenleri dilediği gibi kullanmasını kabullenme­miz gerekiyor. Biz yaşadığımız her durumda kor­kusuz ve güler yüzlü ve bizzat kendimize ait olan hiçbir şeyin bozulmayacağından emin olalım.

İyi insanın yapması gereken şey nedir?

Varlığını İlâhî Takdire gönüllü bir şekilde sunmak. Bütün içinde yok olmak katlanılabilir bir durumdur. Bizim bu şekilde yaşayarak bu şekilde ölmemizi gerektiren İlâhî Kanun, Allah Teâlâ’ya da hükmetmektedir. Bu sonsuz sü­reç, hem Allah Teâlâ’yı hem de insanları önüne katıyor. Bütün varlıkları yaratan ve idare eden kişi, kaderini de kendisi belirlemiş olmasına karşın bu kaderin kurallarına uyar; hep ilk buyurduğu emir karşısında boyun eğer. (bozmaz) “

Fakat iyi kimselere yok­sulluk, türlü sıkıntılar ve çileli bir son veren Allah Teâlâ, kaderlerini insanlara dağıtırken neden böyle hak­sızlık etti?”  diye sorabilirsin.

Bil ki sanatçı, uğraş­tığı malzemenin niteliğini değiştiremez; bu İlâhî Kanun’un buyruğudur. Bazı unsurlar birbirleriyle sıkı sıkıya bağlı olduklarından, onları koparıp ayırmak imkânsızdır. Halsiz, uykulu ya da uyanıkken bile uyur bir hâlde bulunan doğalar, ağırcanlı unsurlar­dan meydana gelir. Oysa büyük saygı görecek bir insan yaratmak için daha çetin doğaya sahip bir malzeme gereklidir. Çünkü böyle bir insanın yaşa­mı iniş çıkışlarla dolu olacak; fırtınalarla boğuşa­cak, türlü zorluklarla karşılaşacak ama yine de ge­misini kurtarmayı bilecektir. Böyle bir insan, kaderin kendisi için belirlediği yoldan asla şaşmama­lıdır. Önüne çıkan zorluklarla dolu, dikenli ve çu­kurlu yolları yumuşatıp kolaylaştırmak zorunda­dır. Altının değeri ateşte, yiğit insanın değeri ise kaderin zorlukları karşısında belli olur. Erdemin yükselmesi gereken mertebeyi şimdi gör; kat ede­ceği yolun ne denli tehlikeli olduğunu anla:

Yolun başı çetindir ve zorlukla tırmanır dinç atlarım bile

gökyüzünün ortası daha diktir

sabah, erken saatlerde hep korkarım

buradan denize ve karaya bakmaktan mütevazı ve titremektedir

yüreğim yolun sonu yokuş aşağıdır ve yetkin bir kılavuz ister

derin Tethys’in bile dalgalarını açıp bana sarılırken

korkar baş aşağı yuvarlanıp giderim diye.

O asil delikanlı bu sözlerin karşısında: “Bu yol beni çok mutlu etti.” der, “Buradan tırmanaca­ğım. Düşecek bile olsam, benim için bu yolu yü­rümektir önemli olan.” Fakat beriki, bu yiğit ada­mı yıldırmak için yine girişir:

arabanı bu yolda hiç şaşırmadan sürsen bile

yolun geçmek zorunda öfkeli boğanın boynuzlarından,

Haemoniahların yaylarından ve vahşi aslanın ağzından

Delikanlı bu sözleri şöyle yanıtlar: “Şu bana verdiğin atların koşumlarını tak! Sözlerin cesare­timi kıracağı yerde hevesimi arttırıyor. Güneşi bi­le korkutan o yere ulaşmak için can atıyorum.” Güvenli yolları tutmak korkak ve zayıf kimselerin işidir. ERDEMİN İZLEYECEĞİ YOL İSE DORUKLARDADIR.

5

“Fakat neden Allah Teâlâ iyi insanların başına fela­ketler gelmesine izin verir?”

Aslında buna izin vermez. O, iyi kimselerden bütün kötülükleri uzak tutar; günahları, rezaletleri, merhametsizli­ği, açgözlülüğü, amacını şaşmış şehveti ve baş­kasının sahip olduğu şeylere karşı duyulan arzu­yu. İyi kimseler onun koruyucu gücü altındadır, hepsini gözetir. Böyleyken biri çıkıp da iyi insan­ları koruduğu gibi onların servetlerini de koru­masını isteyecek mi?

HAYIR. İYİ KİMSELER ALLAH TEÂLÂ’YA BU TÜRDEN ZAHMETLER VERMEZ, ÇÜNKÜ DÜNYAYA AİT ŞEYLER İYİ KİMSELERİN GÖZÜNDE KIYMETLİ DEĞİLDİR. Democritos için zenginlik, erdem sahibi insan­ların en büyük yüküydü ve o bu nedenle bütün servetinden vazgeçmişti. Öyleyse, iyi kimselere kimi zaman arzuladıkları şeyi yaşatan Allah Teâlâ ne­den suçlu olsun?

İyi kimseler evlatlarını kaybedi­yorsa bu neden tuhaf olsun?

Kimi zaman kendi­leri öldürmüyor mu oğullarını?

İyi kimseler ne­den sürgüne gönderilmesinler?

Vatanlarını kimi zaman kendi arzularıyla sonsuza dek terketmediler mi?

İyi kimseler öldürülürse bunda şaşılacak ne var?

Kimi zaman intihar ettikleri olmuyor mu?

Neden bazı sıkıntılara göğüs germeleri gere­kiyor?

Zorluklar karşısında dayanıklı olmayı başka kimselere de öğretmek için; çünkü onlar öteki insanlara örnek olmak için doğmuş kimse­lerdir.

ALLAH TEÂLÂ’NIN ŞUNLARI SÖYLEDİĞİNİ DÜŞÜN:

“Siz, dürüst olmayı kendi arzularıyla seçmiş kimseler! Benden hoşnutsuzluk duymak için ye­terli sebepleriniz var mı?

Öteki kimselere görü­nüşte iyilikler bağışladım ve işe yaramaz beyin­lerini uzun süren bir düşün içine koyup onu ger­çekmiş gibi görmelerini sağladım. Çevrelerini al­tın, gümüş ve fildişiyle süsledim; ama esasında hiçbiri iyilik taşımıyor. Gözünüze talihli gibi gö­rünen insanların göründükleri gibi olmadıklarını ve kalplerinde ne taşıdıklarını görebilseydiniz ne kadar sefil, aşağılık ve kıymetsiz olduklarını da anlayabilirdiniz. Tıpkı dışları boyalı evler gibi, onların da dışları güzel görünür ve bu güzellik hiçbir zaman sağlam ve kalıcı bir mutluluk ola­maz, ince ve dayanıksız bir zırhtan başka hiçbir şey değildir. Bu nedenle, gözümüzün önünde on­ları görebildiğimiz sürece, ışıltılarıyla bizi aldatır ve güzel olduklarına inandırırlar; ama bu ince zırhlarını delen bir olay meydana gelip de bütün örtüleri kalktığı zaman, o sahte görkemin altında yatan çürüklüğün ne kadar kalıcı ve gerçek bir çürüklüğün bulunduğunu anlarsınız. Buna karşı­lık, iyi kimseler olan sizlere kalıcı ve güçlü iyi­likler bağışladım ve o iyilikler her ne durumda olursa olsun, her neresinden bakarsanız bakın en iyi ve en yüce olmaktan çıkmazlar. Sizleri korku­tan olayları, büyük arzuları gözünüzde küçülttüm ve onlardan uzak kalmanızı sağladım. Size ba­kanlar bir görkeme şahit olmaz ama bütün iyilik­leriniz iç dünyanızda gizlidir. Kendi görkemine hayranlık duyan evren bile böyledir; dış güzel­liklere kıymet vermez. Bütün iyilikleri sizin iç dünyanıza koydum; iyi talihe muhtaç olmamanız en iyi talihtir.

“Ama sürekli felaketler, üzüntüler ve dayanma­sı zor sıkıntılarla karşı karşıya kalıyoruz.”

Sizleri o olaylardan ayrı tutmadım ve daha yü­rekli olabilmeniz için de düşüncelerinizi hepsine karşı dayanıklı bir şekilde donattım. Bu donanı­mınız sizi meleklerden bile üstün kılar, çünkü Allah Teâlâ kötülüklerle karşılaşmaktan uzaktır ama siz onla­ra karşı mücadele etmek zorunda kalırsınız. Yok­sulluğa önem vermeyin, çünkü doğduğunuz an­daki kadar yoksul olabilmeniz mümkün değildir. Sıkıntıları önemsemeyin; böylelikle kolaylaşa­cak ya da sizleri rahat bırakacaklardır.

ÖLÜMÜ ÖNEMSEMEYİN, ÇÜNKÜ SİZİ NİHAYETE ERDİRMEKTEN YA DA BİR BAŞKA DÜNYAYA GÖTÜRMEKTEN ÖTE HİÇBİR ŞEY YAPAMAZ.

Kaderi önemsemeyin; çünkü ona ruhunuz karşısında kullanabileceği bir mızrak bağışlamadım. Hepsinden önemlisi; hiçbir şeyin, gönülsüz olduğunuz hâlde size hükmetmesine olanak vermedim; çıkışı görebiliyorsunuz. Eğer mücadele etmeye razı değilseniz, çıkıp gidebilir­siniz. Başınıza mutlaka gelecek olayların arasın­da yalnızca ölümü kolay kıldım. Ruhunuzu bir yokuşun tepesine koydum; o aşağıya doğru gi­derken size düşen yalnızca dikkatli olmaktır. Öz­gürlüğe götüren yolun ne kadar kısa ve zahmet­siz olduğunu böylelikle görebileceksiniz. Ömrü­nüzün sonuna, en başında bulunanlar türünden zorlayıcı dönemler sıralamadım. Eğer böyle yapmasaydım; eğer insan doğduğu zorlukta ölseydi, iyi kaderin sizin üzerinizdeki hükümranlığı çok sert ve çetin olurdu. Ömrünüzün her döneminin ve yeryüzünün her köşesinin, size doğayı bırakıp gitmenin ve sunduğu hediyeden vazgeçmenin ne kadar kolay olduğunu göstermesine izin verin. TAPINAKLARDA VE KURBANLARIN SUNULDUĞU KUTSAL TÖ­RENLERDE ÖMRÜNÜZÜN UZUN OLMASI İÇİN YAKARIRKEN ÖLÜMÜN NE OLDUĞUNU DA AKLINIZDAN ÇIKARMAYIN. Öküzler, o koskoca cüsseleri en küçük bir yara aldığında ölür gider. Bu koca cüsseli hayvanı in­sanoğlu eliyle bir darbede yere serer. Boyun ek­lemi küçük bir çakıyla ayrılır, başla boyun arası­nı bağlayan bu eklemin ayrılmasıyla o koskoca gövde yere uzanıverir. Yaşam gizli bir yerde de­ğildir; onu çıkarmak için bir bıçağa ihtiyaç duy­mazsınız. Hayatî organları bulmak derin yara­lar açmayı gerektirmez. Ölüm, istediğiniz anda elinizin altında bitiverir. Bedenlerinizde ölümcül darbe için özel bir yer göstermiyorum; her nere­ye isterseniz oraya vurabilirsiniz, seçim sizindir. Ölmek ruhun bedenden sıyrılmasıdır ve öyle kı­sa bir zaman alır ki hiç hissedilmez bile. Kiminin boğazını sıkan bir ilmek, kiminin nefesini kesen bir yudum su. Kimisi baş aşağı düşüp toprağa çarptığı anda bedeni paramparça olur; kimi za­man da soluğunuza bir duman karışır ve ruhunuz bedeninizden böyle ayrılır. Ölüm hangi yolla ge­lirse gelsin hızlı olur. Böylesine çarçabuk olup biten bir şeyden bunca zamandır korkup tir tir tit­rediğiniz için hiç utanmıyor musunuz?”

Kaynakça

Lucius Annaeus Seneca trc: Can ERSÖZ Tanrısal Öngörü [Kitap]. – Kasım 2009-Şule Yayınları-.

Not: İslâmî Literatüre uyumlu şekilde aktarıldı.

KEFİRİN İNSANLAR ÜZERİNDEKİ İMMÜNOMODÜLATÖR (Bağışıklık Sistemine) ETKİLERİNİN ARAŞTIRILMASI


Probiyotikler, canlı mikrobiyal besin içerikleri olarak tanımlanabilirler. Belirli miktarda alındıklarında tüketicilerde olumlu sağlık etkileri oluşturabilirler. Probiyotikler olumlu etkilerini değişik mekanizmalarla ortaya koyarlar. Bunlar arasında patojen mikroorganizma kolonizasyonunu, hücre adezyonu ve invazyonlarını önlemeleri ve ayrıca direkt antimikrobiyal aktiviteleri ve konak bağışıklık cevabını ayarlamaları sayılabilir.

Probiyotik olarak tanımlanabilen mikroorganizma türevlerinin içinde asidofiluslar ve bifiduslar sayılabilir. Bunlar faydalı bakteri ürünleri olup, bağırsaklarda normalde mevcutturlar. Stres, yanlış beslenme, antibiyotik ve oral kontraseptik kullanımı normal bakteri ve mantar dengesini bozabilirler.

Probiyotiklerin klinik yararlılıkları açısından en güçlü etkileri arasında laktoz intolerasyonu semptomlarının önlenmesi, akut diarenin tedavisi, antibiyotik ilişkili gastrointestinal yan etkilerin azaltılması, önlenmesi ve alerjik bulguların tedavisi sayılabilir.

Probiyotikler canlı mikroorganizmalar olup, mukozal ve sistemik bağışıklığı ayarlayarak konağa etki ederler. Mide barsak sistemindeki mikrobiyal dengeyi sağlarlar. Probiyotik mikroorganizmalar vücut mukozal yüzey ve sindirim bölgelerinde yerleşmiş bakteri ve mantarlardan ibarettirler. Vücutta mevcut flora topluluğunda yerleşik mikroorganizmalar hem olumlu hem de olumsuz yönde etki gösterebilecek canlı etkenler olup belirli bir dengede bulunmaktadırlar. Sindirim sisteminin önemli bir bölümünü oluşturan bağırsaklarda, ilaç kullanımı veya hastalıklar sırasında açığa çıkan zararlı bakteriler, aynı bölgede bulunan iyi huylu bakterilere karşı atağa geçerler ve böylece bağırsağa yerleşmeye çalışırlar. Probiyotik bakteri suşları ise bağırsak duvarına tutunarak, bu zararlı etkenlerin içeriye girmesini önlerler.

Klinik çalışmalar göstermektedir ki, probiyotikler, rota virüs diaresi, antibiyotik ilişkili diare, Clostiridium difficile diaresi ve turist diaresini de içeren bir takım diare türü rahatsızlıklarının tedavisinde kullanılabilir.

Çağımızın fiziksel ve ruhsal stresleri bağışıklık sistemimizi olumsuz yönde etkilemektedir. Beslenme yetersizlikleri, giderek artan ömür sonucu yaşlılık ve geriatrik hastalıklar, günlük artan iş yoğunluğu ve buna ek olarak gelecekten kaygı, insanları enfeksiyon hastalıklarına, kansere, depresyona ve otoimmün rahatsızlıklara mâdur bırakmaktadır. Özellikle batı toplumlarında rafine gıdaların tüketiminin artması ve buna bağlı rahatsızlıklar, bu toplum insanlarının daha temiz ve katkısız doğal ürünleri tüketmelerine ön ayak olmaktadır.

İşte biz de bu çalışmamızda Kafkasya’nın dağlık kesimlerinde yaşamış kabilelerin sağlık işareti olarak gördükleri bir probiyotik türü olan kefirin bağışıklık sistemimiz üzerindeki immünomodülatör etkilerini gözlemlemeyi amaçladık.

 Probiyotiklerin Tanımı ve Tarihçesi

Bakterilerin vücudumuza zararlı ve hastalıklara neden olduğu kanısı uzun yıllar kabul görmüştür. Oysa günümüzde sayıları giderek artan bilimsel araştırma sonuçları canlı mikroorganizmaların bazı hastalıkların tedavisinde, hatta önlenmesinde kullanılabileceğine işaret etmektedir. Genelde “doğal” olanı kullanma ve tüketme alışkanlığının bulunması probiyotiklere olan ilgiyi arttırmıştır. Çeşitli gastrointestinal sistem hastalıklarının tedavisinde yardımcı, çocuklarda allerjik reaksiyonların ortaya çıkışını geciktirmede etkin, kadınlarda vajinal ve üriner sistem enfeksiyonlarının tedavi ve önlenmesinde yararlı olduğu ortaya konulmuştur (1-6).

Besinlerle birlikte veya ayrı olarak alınan, mukozal ve sistemik immüniteyi düzenleyerek, bağırsaklarda besinsel ve mikrobiyal dengeyi sağlayarak konakçının sağlığını olumlu yönde etkileyen bu canlı mikroorganizmalara “probiyotik” adı verilir. “Pro” ve “biota” olmak üzere iki kısımdan oluşan bu terim “for life” (yaşam için) anlamını taşımakta olup, antibiyotik teriminin anlamca karşıtıdır. Patojen bakterilerin kontrolu için patojen olmayan bakterilerin kullanılması anlamına gelir. Probiyotiklere “biyoterapötik ajanlar” da denir. Probiyotik ile tedaviye “bakteriyel yerine koyma tedavisi”, “bakteriyoterapi” ve “patojen mikroorganizmaların patojen olmayanlar ile kontrolu tedavisi” şeklinde adlandırmalar da yapılmaktadır (7-13).

Probiyotik kavramı ilk kez XIX. yüzyılın başlarında Nobel ödülü sahibi Elie Metchnikoff tarafından gündeme getirilmiştir. Metchnikoff, Bulgar köylülerinin uzun yaşamalarının fazlaca fermente süt ürünü tüketmelerine bağlı olduğunu belirtmiştir (5, 9, 14).

Taş devri insanları önemli derecede daha az tuz, yağ ve şeker tüketmekte idiler, iki kat daha fazla mineral, 10 kat daha fazla bitkisel kaynaklı lif, 20 kattan daha fazla bitkisel antioksidan, 50 kattan daha fazla omega-3 yağ asitleri ve milyarlarca kat daha fazla canlı bakteri almaktaydılar. Tükettikleri besinlerin çoğu iyice fermente edilmiş besinlerdi. (tahıllar, inek sütü gibi). Son zamanlarda elde edilen veriler, doğal ve işlenmemiş besinlerden çoğunlukla enerji yoğunluğu yüksek işlenmiş besinlere geçişle kronik hastalıkların sıklığının arttığı konusuna dikkat çekmektedir.

Kronik hastalık sıklığının artışı ile bitkisel kaynaklı lif ve antioksidan tüketiminin azalması arasında açık bir etkileşim vardır. Kişi başına tüketilen şeker 1850 yılında yılda 0,5 kg iken, 2000 yılında yılda 50 kg’a yükselmiş durumdadır

Probiyotiklere Bakış ve Bunların İnsanlarla Etkileşimi

Bağırsak mukozasının alanı 200 m2 olup, deri yüzeyinin 100 katıdır. Bu yüzey insan vücudunu yaklaşık olarak 1014 mikroorganizmadan ayırmaktadır10,16. İnsanların bitkiler ve organizmalar olmaksızın yaşamaları düşünülemez. Bu nedenle vücut yüzey ve boşlukları bir organizma tabakası ile kaplı durumdadır. Kalın bağırsaklarda 1-2 kg, deride 200 gr, ağız boşluğu, akciğerler ve vajenin her birinde 20′şer gr, burunda 10 gr, gözde 1 gr mikroorganizma vardır. İnsan vücudunda ökaryotik hücre sayısının (1013) 10-20 katı prokaryotik hücre (1014) bulunmaktadır. İçerdikleri genetik materyalin büyüklüğü ise vücudun diğer kısımlarındaki genlerin 30 katıdır. Sağlıklı bireylerin bağırsaklarındaki mikrorganizma türü sayısı yaklaşık olarak 500′dür. Vücudumuza yararlı olan bu mikroorganizmalar zararlı mikroorganizmaları kontrol altında tutar, sindirim ve besin ögesi emilimine yardımcı olur (5, 11, 12, 16, 17, 18, 19).

Fermente edilmiş günlük ürünler dünya insanlarının diyetlerinde önemli bir rol oynamaktadır. Bunlar bağırsak sisteminin uyarımı dâhilinde çok geniş bir spektrumda fizyolojik ve terapotik etkilere sahiptirler (20). İmmün cevapların özellikli ve nonspesifik olarak artımında laktik asit bakterilerinin olumlu etkileri değişik çalışmalarda gösterilmiştir (21). Bu açıdan mikroorganizmaların canlı ve belirgin dozda olmaları önemlidir (22, 23, 24). Probiotik mikroorganizmalar olumlu etkilerini iki mekanizma yoluyla ortaya çıkarırlar: Birincisi; canlı mikrobiyal hücrelerin direkt etkileriyle (probiyotikler) ve bu hücrelerin metabolitlerin indirekt etkileri yoluyla (biyojeniklik) Biyojenikler intestinal mikroflorayı etkilemeden sağlık açısından faydalı etkilerini aldıkları yiyecek komponentleri aracılığı ile açığa çıkarırlar (25). Fermente sütlerdeki en önemli biyojenikler fermentasyona yönelik ortamda bulunmayan peptitlerdir.

Genel anlamda bu şöyle belirlenmiştir ki, pozitif sağlık etkilerini ortaya çıkarabilmek için günlük ürünlerdeki probiotik mikroorganizmaların canlı olmaları gerekmektedir. Öte yandan, canlı mikroorganizmaların yerine canlı olmayanların kullanılması ekonomik olarak cazibedar olabilir, çünkü buzdolabında bekletmek için gereksinimlerin azaltılmasınına ve raf ömrünün uzatılmasına olanak sağlarlar. Buna ek olarak, fermentasyon yerine pastörize edilen ürünler, probiyotiklerin potansiyel kullanma spektrumunu, gelişmekte olan ülkelerde olduğu gibi zorunlu kullanma koşullarında desteklemektedirler (26). Fermente sütlerin farelerde kullanılması, doz bağımlı bir şekilde IgA üreten hücrelerdeki artış gibi değişik bağışık cevaplar üzerinde önemli etkilerle sonuçlanmıştır (27). Kefir krema kıvamında, hafif ekşimsi tadı olan fermente bir süt içeceğidir (28). Kefir adı, kef’ten türetilmiş olup, Türkçe mutluluk verici tat olarak tanımlanmıştır. İlk kefir granüllerine veya kefirin ilk kez üretildiği zamana ait bir tarihi kayıt bulunmamaktadır. Şu bilinmektedir ki, kefir granülleri ilk kez Rusyada, Kuzey Kafkasya dağlık bölgesindeki kabilelerden gelmektedir. Bu bölge Karadeniz’le Hazar denizi arasında doğu batı yönündedir. Hâlâ üretilmekte olan ürünler kefir, kiaphur, kefyr, kefer, knaphon, kepi ve kipe adlarını almaktadırlar (29).

Kefir de diğer bazı fermente ürünler gibi yeterli doz ve sürede verilirse insan ve hayvan organizmalarında sağlık için katkıları olan probiyotik olarak nitelendirilen fermente bir ürün grubundadır. Bu noktadan hareketle kefir de probiyotikler arasında değerlendirilebilir.

Probiyotik Mikroorganizmaların Özellikleri

Atalarımız uzun yıllardan beri bakterileri besinlerin saklanmasında fermentasyon amaçlı ve hiç bir yan etki gözlenmeksizin kullanmışlardır. Bu nedenle de, probiyotik mikroorganizmaların seçiminde atalarımızın kullandıklarına ağırlık verilmiştir. Örneğin, yoğurt böyle bir besindir; Laktobacillus ve Bifidobacterium suşları içermektedir (28, 29, 30, 31).

Probiyotik Mikroorganizmalarda Aranan Özellikler

  1. Normal insan bağırsağı kökenli olmalıdır.
  2. Stabil olmalıdır, düşük pH ve safra tuzları gibi olumsuz çevre koşullarından etkilenmeden bağırsakta metabolize olmalıdır.
  3. Güvenilir olmalıdır, kullanıldığı insan ve hayvanda yan etki oluşturmamalıdır.
  4. Bağırsak hücrelerine tutunabilmeli ve kolonize olabilmelidir.
  5. Karsinojenik ve patojenik bakterilere ters etkili olmalıdır.
  6. Antimikrobiyal maddeler üretmelidir.
  7. Konakta hastalıklara direnç artışı gibi yararlı etkiler oluşturma yeteneğinde olmalıdır.
  8. Antibiyotiklere dirençli olmalıdır. Antibiyotiğe bağlı (diyare) ortaya çıkan hastalıklarda bağırsağın mikrobiyolojik içeriğini düzeltmek amacı ile kullanabileceğinden, bağırsaktaki antibiyotiklerden etkilenmemelidir.
  9. Minimum etki dozları bilinmediğinden, canlı hücrelerde büyük miktarda bulunabilmelidir.
  10. Üretim   ve    depolama    sırasında   canlılığını   ve   aktivitelerini koruyabilmelidir.
  11. Ayrıca, probiyotik bakterilerin kesinlikle patojenler ile kontamine olmaması ve patojenik özelliğe sahip olmaması gerekmektedir (32).
  12. Patojen mikroorganizmaların üremelerine engel olur.
  13. Bağırsak pH’sını düşürür.
  14. Bakterisidal proteinler salgılar.
  15. Paneth hücreleri ve epitel hücrelerinde defensin yapımını uyarır.
  16. Kolonizasyonlarına direnç gösterir (ekolojik nişleri kaplayarak).
  17. Nitrik oksit yapımını arttırır.
  18. Patojenlerin epitele tutunma ve epiteli istila etmesine engel olur.
  19. MUC2′yi uyararak tutunmalarına engel olur.
  20. Müküs yapımını uyarır.
  21. Rho’ya bağımlı ya da bağımsız yollarla epitelin istilasını önler.
  22. Epitel ve mukozanın engel oluşturma işlevini güçlendirir.
  23. Bütirat da dâhil kısa zincirli yağ asitleri oluşturur.
  24. Müküs yapımını arttırır.
  25. Engel oluşturan kısımların bütünlüğünü arttırır.
  26. Konakçının immün yanıtını değiştirir.
  27. IL-10, TGF-B ve Cox2 (PGE2) ekspresyon ve salınımını arttırır.
  28. Salgısal IgA yapımını arttırır.
  29. TNF-a ve INF-y ekspresyonunu azaltır.
  30. Regülatuar T hücrelerini aktive eder.
  31. Natural killer hücre aktivitesini arttırır.
  32. Dendritik hücre fenotip ve işlevlerini düzenler.
  33. NF-.B ve AP-1 yolaklarını düzenler.
  34. PPAR-.’yı uyarır.
  35. Apoptozu düzenler.
  36. IL-10 ekspresyon ve salgılanmasını sağlar.

Kaynakça

GÖNÜLATEŞ Dr. Nurettin Kefirin İnsanlar Üzerindeki İmmünomodülatör Etkilerinin Araştırılması [Kitap]. – Süleyman Demirel Üniversitesi Tıp Fakültesi Mikrobiyoloji Ve Klinik Mikrobiyoloji Anabilim Dalı  : [s.n.], Isparta – 2008.

EK BİR YAZI

KEFİR HANGİ HASTALIKLARA FAYDALI VE MAYASI NASIL YAPILIR

Kefir Kafkasya’da yaşayan insanların sıklıkla kullandıkları sütün mayalandırılmasıyla elde edilen bir süt ürünüdür. Son yıllarda Avrupa ve Amerika’da yapılmaya başlanmış ve ülkemizde de Ziraat Fakültelerinin Teknolojisi bölümlerinde üretilmekte olup, sınırlı miktarda satışı yapılmaktadır.

Kefir Nedir ?

Kefir, Kefir  taneleri ile elde edilen Kafkas orjinli etilalkol ve laktik Asit fermantasyonlarının bir arada oluştuğu tarihi geçmişi olan bir süt içeceğidir. Kefir çok karışık mikrobiyolojik yapıya sahiptir. Boyutları 0,5-3 cm arsasında değişir ve fındık yada Buğday tanesi büyüklüğünde beyaz, beyaz-sarı arasında renklerde küçük karnabahar veya patlamış mısır görünümündedir.

İnsanlar kendi hücrelerinin 10 katı sayıdaki (100 trilyon) faydalı bağırsak mikrobu ile ortak bir yaşam sürdürmektedir. Faydalı bağırsak mikropları (probiyotikler) çeşitli yararlarının yanında dış ortamdan gelen zehirli Maddelerin kana geçmesini engelleyen koruyucu bir bağırsak tabakası oluştururlar. Bağırsaktaki Sağlıklı mikrop dengesinin,Zararlı mikroplar lehine değişmesi, yani bağırsaktaki mükemmel dengenin bozulması çok sayıda ivegen ve müzmin hastalığa yol açar.

Son yıllarda rafine gıdaların tüketimindeki artışa paralel olarak, turşu, kefir, boza, çeşitli salamuralar gibi geleneksel Fermantasyon gıdalarının az tüketilmesi, süt ve Yoğurt gibi fazla tüketilenlerin ise ekşimesin ya da kesmesin diye pastörize edilmesi ya da Antipiyotik katılması vücudumuzun mükemmel probiyotik dengesini alt üst etmiştir.

Kefir nasıl yapılır?

Kefir yapılışında kullanılan süt kaynatılır ve metal olmayan (tercihan cam) bir kap içinde ılıtılır (süt temiz ise kaynatılmayabilir).

Üzerindeki kaymak tabakası alınır ve 1 çorba kaşığı kadar kefir mayası atılır ve süt iyice karıştırılır.

Kabın kapağı kapatılır ve süt 20-25 C ‘de kalacak şekilde kap bir yere bırakılır. Mayalanacak kab soba ya da kalorifer yakınına getirilir. Çevre ısısı düşük ise kabın etrafı bezle sarılır. Kabın 20-30°C’ lerde olması sağlanır. Kap içindeki süt normal olarak 18-24 Saat sonra pıhtılaşır. Maya miktarı düşük ve ortam soğuk ise pıhtılaşma gecikir. Mayalanmış süt madeni olmayan bir tel süzgeçten ya da tülbentten süzülür. Süzgeç üzerinde kalan daneler tekrar maya olarak kullanılır. Kefir mayası (taneleri) hemen kullanılmayacaksa ağzı kapalı bir Cam  kavanoz içinde buzdolabında saklanır. Bazıları kefir tanelerini saklamadan önce yıkarlar. Eğer yıkama yapacaksanız kefir tanelerinin Zarar görmemesi için klorsuz Su kullanın. Saklanmak istendiği Zamana daneleri örtecek kadar bardağa su koymak gerekir.

Kefir Nerden Gelmiştir ?

Kefirin anavatanı Kafkaslardır. İlk kez Batı Asya’ da Türkler tarafından yapılan ve günümüzde pek çok ülkeye yayılan fermente bir süt ürünüdür. Kafkasyalılar Kefiri su yerine içmekte ve gençlik iksiri olarak kullanmaktadırlar. Kafkaslardan dünyanın her tarafına yayılan Türkler bu içeceklerini beraberinde dünyanın her tarafına götürmüşler ve yaymışlardır. Şu anda bilimsel araştırma yapan fakülteler başta olmak üzere kuruluşlar Kefirin  faydaları üzerinde ciddi çalışmalar yapmakta ve önemli sonuçlara ulaşmaktadırlar.

Kefir Nelere iyi gelir ?

Kullanımı ( içimi ) ve hazmı çok kolay olan kefir hücre yenileme özelliğine sahiptir. Mucize içecek kefir özellikle bağırsaklardaki maddelerin küreselleşmesini önlediğinden ömür uzatıcı olduğuna inanılır. Kafkasyalıların kefirin yararlarını bildiklerinden çocuklarına su gibi içirirler. Kafkasya’ da yüzyıldan fazla yaşamak çok sıra dışı bir durum değildir. Protein, yağ , laktoz ve Minereller bakımından hayli zengin ilaç tedavisi kesilmeden kullanıldığı zaman kandaki kötü kollestrolü azaltır, tansiyonu düşürür, idrarı sulandırır, vücuttan atılması gereken maddelerin gidişini kolaylaştırıyor, bağırsak hareketlerini hızlandırıyor, bulaşıcı, sarılık , eklem hastalıkları, ishal , kabız , kan kaybı, idrar torbası hastalıları, doğum sorunları, şeker düşürüyor ve en önemlisi KANSERİ GECİKTİRİYOR… Hazmının kolay, proteince zengin oluşu nedeni ile Kefir hastalar ve çocuklar için önemli bir besindir.Hatta 20-30 günlük çocuklara bile Günde bir iki kaşık içirilmesi önerilmektedir. Doktorlara hastalarına ilaçların yanında birde kefir içmelerini tembihliyor.

Ayrıca yapılan araştırmalarda kefirin Kadın ve erkeklerde cinsel gücü arttırdığı da bildirilmiştir. Hücre yenileme sayesinde de kadınlar tarafından cilt maskesi olarak kullanıldığı da bilinmektedir.

Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi Süt Teknolojisi Bölüm Başkanı Prof. Dr. Emel SEZGİN, Japonya’ da fareler üzerinde yapılan bir araştırmaya göre kefirin içinde yer Alan  maddelerin kanseri %53,6 oranında azalttığını ve ayrıca kefirin kanseri önleyici ilaçlarla kullanılması halinde kanserin tekrarlanma riskinin %67 oranında azalttığını da ortaya çıkarttığını belirtmiştir

Ayrıca kefir sinirsel rahatsızlıklara, iştahsızlık ve uykusuzluk içinde yararlı olmaktadır. Ülser yüksek tansiyon , bronşit, Astım hastalarının tedavisinde de kullanılmaktadır.

Kefiri Kimler Kullanır ?

Kefiri yaşı ne olursa olsun her yaştaki insan kullanabilir. Yan etkisi yoktur. Çocuklara bile rahatlıkla verilebilir.

Kefiri Kanser  Hastaları Tercih Ediyor ?

Kefir, vücut direncini arttırıyor, sindirim sistemine yararlı oluyor. Bağırsakta kanser oluşturan etkenleri engelliyor. İlaç değil ama, kanser hastası olanlar, bu özellikleri nedeniyle kefiri tercih ediyor… Yapılan çalışmalar, kefirin, iştahsızlık ve uykusuzluğa da iyi geldiğini göstermiştir.

Kefir Tanesi

Kefir Tanesi; fındık yada buğday büyüklüğünde, renkleri beyaz, beyaz-sarı arasında küçük karnabahar veya patlamış mısır görünümündedir. Boyutları 0,5-3 cm arasında değişir. Taneler sütü fermente edici rol oynar, en önemli özelliği fermantasyon sonunda süzülerek tekrar kullanılabilmesidir.Kefir taneleri kazein ve birbirleri ile ortak yaşayan mikroorganizmaların meydana getirdiği jelatinimsi koloniler oluştururlar. Çok karışık bir mikrobiyolojik yapıya sahiptir. Değişik araştırmacılar, değişik bölgelerden aldıkları kefir tanelerinde farklı sayıda, oranda ve cinste mikroorganizma tespit etmiştir.Tanede genel olarak laktik asit bakterileri, laktozu fermente eden ve edemeyen mayalar mevcuttur. Bazı tanelerde enterokok ve koliform grubu bakterilere de rastlanmıştır. Kefir tanesinde saf toz halde liyofilize kültürler üretilmiştir. Avrupa ülkelerinde ve A.B.D. de genellikle saf kültürlerden kefir üretilirken , Rusya , Asya , Doğu Avrupa ve Ortadoğu bugüne kadar laboratuvar koşullarında kefir tanesi üretmek mümkün olmamıştır.

Kefirin Besin Değerleri

Kefir, vücudun temel fonksiyonlarında ve çeşitli faaliyetlerinde kullanılan Mineraller ve esansiyel aminoasitler bakımından zengindir. Kefirde  bulunan Proteinler  kısmi sindirimi yapılabilen ve bu nedenle vücut tarafından kolay değerlendirilebilir yapılardır. Kefirde bol miktarda bulunan ve esansiyel amino Asitlerden  bir tanesi olan triptofanın ,Mineral maddelerden kalsiyum ve Magnezyum sinir sistemi üzerinde rahatlatıcı etkisi olduğu bilinmektedir.Vücudumuzda en çok bulunan ikinci mineral madde olan fosfor, hücre gelişimi ve enerji ihtiyacının karşılanması için karbonhidratların , yağların ve Proteinler kullanımında kolaylık sağlamaktadır. Kefir B12, B1 ve K vitamini bakımından da zengindir. B u vitaminlerin yeterli alınması durumunda gerek böbrek, karaciğer ve sinir sistemine gerekse deri rahatsızlıklarına sayısız fayda sağladığı bilinmektedir.

Kefir neye benzer?

Kefir yoğurda ya da ayrana benzer. Zaten benzer şekilde mayalanır. Bekletildikçe tadı ekşir ve çok az olan Alkol  oranı artar.

Kefirin zararı var mı?

Kefirin bilinen bir zararı yoktur. Çok nadir olarak bazı kişiler yeni başladıklarında fazla kefir içmeye tahammül edemezler. Bu kişiler kefir miktarını yavaş yavaş artırmalıdır. Bazı kişiler toksinlerden temizlenirken toksinlerin geçtiği dokularda bir takım rahatsızlıklar oluşabilir. Kısa bir süre sonra, toksinler vücut dışına çıkacak ve kişi kendini çok iyi hissedecektir (iyileşme krizi).

Kefir tanelerini nereden temin edebilirim?

Kefir tanelerini, Ege Ziraat fakültesi gibi bazı fakültelerden, aktarlardan ya da tanıdıklarınızdan temin edebilirsiniz.

Bazı firmalar hazır kefir de satmaya başlamıştır.

Kefirinizin ucuz ve istediğiniz kıvamda olması için mümkünse kendiniz yapın.

Kefir taneleri neye benzer?

Kefir taneleri karnabahar görünümünde fakat lastik kıvamındadır. Kefir tanelerinin dışında kefiran denilen bir yapışkan bir zar(f) vardır. Yararlı bakteriler ve mantarlar kendi yaptıkları bu zarın içinde yaşarlar

Kefir taneleri çok büyümüşse kesilmeli mi?

Kefir taneleriniz büyük ise bunu kesmeyin, aksi halde kefiran metalden zarar görebilir. En iyisi hafifçe elinizle sıkmadan ayırmaktır.

Kefir taneleri sonsuza kadar yaşayabilir mi?

Kuru kefir taneleri birkaç mayalamadan sonra yok olabilir. Ama ıslak maya eğer iyi bakılırsa sonsuza kadar sağlıklı kalır (şimdiye kadar nasıl geldi!) Kefir tanelerini sıkmayın, metal değdirmeyin, temiz tutun. Uzun süre kullanmayacaksanız soğuk bir yerde (tercihan buzdolabında) tutun. Daha uzun süre saklamak istiyenler derin dondurucuya koyabilirler.

Kefir tanelerini daha çabuk nasıl büyütebilirim?

Mayanın miktarı ne kadar fazla ve mayalama süresi ne kadar uzunsa kefir taneleri de o kadar büyük olur. Fakat belli bir noktadan sonra üreme yavaşlar. Tane ve su ayrılırsa tekrar ekilirse taneler daha çabuk büyür.

Kefirin tam olarak mayalandığını nasıl anlarım?

Bu genellikle oda sıcaklığında 24 saat içinde gerçekleşir. Kefir tanelerine kürdan sokun. Ayakta duruyorsa kefir mayalanmıştır. Mayaladığınız kefirde taneler (yukarıda) ile peyniraltı Suyu  (whey) (aşağıda) arasındaki sınır keskinleşmişse kefir olmuştur.

Kefirin tadını ve kıvamını ayarlamak için ne yapayım?

Kefiriniz tatlı ise ve ekşi seviyorsanız mayalanma süresini 48 Saate kadar uzatın. Kefir ekşidikçe faydası artar. Ayrıca alkol miktarı da artar. Tatlı kefir istiyorsanız mayalanma süresin 24 saaten fazla uzatmayın ve kefiri buzdolabında saklayın. Kefirinizin daha katı olmasın istiyorsanız ayırdığınız kefir ayranını birkaç saat buzdolabında tutun.

Kefir yapmayı bir süre ertelemek istiyorsam ne yapayım?

Eğer bir süre kefir yapmayacaksanız, mayayı buzdolabının rafına koyun. Böylece kefirin üremesi yavaşlayacaktır. Birkaç gün bu şekilde fazla değişmeden durabilir. Eğer daha uzun süre tutmak istiyorsanız, kefir tanelerini örtecek kadar kaba süt koyun ve kabı dondurucuya koyun. Böylelikle birkaç hafta süre ile kefir aşırı bir üreme göstermez.

Kefir için hangi sütü kullanayım?

En tercih edileni Eski ve Orta Asya Türklerinin yaptığı gibi çiğ keçi sütüdür. Diğer hayvanların sütü de olabilir. Yemlenen değil otlayan hayvanların sütünü tercih edin. Market sütleri iyi bir tercih değildir. Bunlar içinden günlük şişe sütlerini tercih edin. Kutu sütlerini tercih etmeyin (zaten bazıları da mayalanmıyor).

Ne kadar kefir tüketmeliyim?

Ne kadar yoğurt yiyorsanız o kadar. Önce bir çay bardağı için sonra miktar gittikçe arttırın. Genellikle 250-1000 mL kadar tüketilmektedir. Müzmin hastalığı olan kişilerin en az bir litre kadar kullanması tavsiye edilmektedir.

Sıcak yemeklere  kefir konulur mu?

Kefir Sıcak yemeklerin üzerine eklenebilir ve hatta pişirilebilir de. Kefirden maksimal etkiyi sağlayabilmek istiyorsanız ısıya maruz bırakmayın. Çünkü bu içindeki faydalı mikropları öldürecektir.

Süt dışı maddelerle de kefir yapılabilir mi?

Evet yapılabilir. Fakat verilen Sıvının içinde kefir mikroplarının hayatiyetini sürdürebileceği herhangi bir şeker bulunmalıdır. Meyve suyu ya da şekerli su ile yapılan Kefire su kefiri denmektedir. Bu kefirlerin mayalanması genellikle daha uzun sürmektedir.

Kefir ile Yoğurdun farkları nelerdir?

Her ikisi de sütün Fermantasyonu sonucu elde edilir. Görünüş olarak birbirlerine çok benzerler Yoğurt prebiyotiktir yani probiyotiklerin üremesini artarır. Kefir probiyotiktir. Yani kendisi yararlı mikroorganizmadır.

Yoğurtta mikroorganizma olarak sadece bifidobakterler ve laktobasiller bulunur (market Yoğurdu ise onlar da yok !!). Kefirde ise bunlara ilaveten Lactobacillus Caucasus, Leuconostoc, asetobacter ve streptokok gibi bakteriler ile Saccharomyces kefir and Torula kefir gibi mantarlar bulunur. Sonuç olarak evde yapılan yoğurt sağlığınız için çok iyidir kefir ise ondan da iyidir.

Kefir ve kanser

Kefir tümör oluşumunu engellemekte ya da var olanın ilerlemesini azaltmaktadır.

Kefir ve vitaminler

Kefir içindeki mikroorganizmalar bol miktarda Vitaminler (K vit, B1 vitamini, pan-totenik Asit niasin, folik asit B12, ve biyotin) sentezi yapar-lar. Kefir mikroorganizmalarının ürettiği biyotin diğer B kompleks Vitaminlerin emilimini de artırır.

Kefirin Faydaları

Mikrobik enfeksiyonlara karşı direnci arttırır, Serinletici aromasıyla kronik yorgunluğu giderir, Stres  azaltır, sakinleştirir ve kolesterolü düşürür, Sinir sistemini güçlendirir, Uykusuzluğu ve sinirsel depresyonu ortadan kaldırır, Damar sertliğini ve kas kasılmalarını önler, Yüksek tansiyonu düzenler ve dengeler, Kan bozukluklarını giderir ve kanı temizler, Karaciğer rahatsızlıklarını iyileştirir, Cildi güzelleştirir ve parlaklık verir, Egzema ve benzeri deri hastalıklarına iyi gelir, Yara ve yanıkların hızla iyileşmesini sağlar, İdrar yolu iltihaplarını tedavi eder, Mide ve bağırsak rahatsızlıklarına iyi gelir, Safra kesesi ve böbrek hastalıklarına iyi gelir, Sindirim sistemini mükemmel şekilde düzenler, Sağlıklı diyet için önemlidir, kilo almayı önler.

Kefirin Yararları

Bebeklikden ergenliğe kadar; kemiklerin ve dişlerin oluşumu ile sağlıklı dokuların ve kasların gelişimini olumlu etkiler. Vücudun gelişmesi için gerekli olan vitamin, mineral ve protein desteğini sağlar. Bağışıklık sistemini güçlendirdiği için mikrobik enfeksiyonlara karşı direnci arttırır. Aşırı çikolata, şeker ve sakız tüketen çocukların sağlık risklerini azaltır. Diş çürüklerini önler. Şekerin özümlenmesini sağlar ve şekeri enerjiye dönüştürür. İştah açar ve beslenmeye güçlü destek oluşturur. Asabi hastalıklarda rahatlatıcı görevi görür. İshale ve kabızlığa karşı etkindir. Kansızlığı önler ve kan bozukluğunu giderir.Tırnakların sağlıklı kalmasını sağlar. Görme yeteneğini güçlendirir. Kesiklerin ve yaraların hızla iyileşmesini sağlar. Zekâ gelişimine önemli katkı ve zihinsel aktiflik sağlar. Astım ve Alerjiye karşı direnç oluşturur. Çocukların büyümesinde doğal koruma ve güvenli beslenme sağlayan nefis bir süt içeceğidir. Büyümeye güçlü destek sağlar. Boy uzamasına ve sağlıklı gelişime yardımcı olur. Ergenlik dönemine Pozitif etkinlik katar. Hormon dengesinin kuruluşuna yardımcı olur. İhtiyaç duyulan enerji için mükemmel destek verir. Zihinsel ve fiziksel gelişime benzersiz katkı sağlar. Beyin hücrelerini aktifleştirir ve beyinsel dinamizmi arttırır. Aşırı şişmanlamaya veya zayıflamaya karşı frenleyici görev üstlenir. Sindirim sistemini inşa eder ve tam beslenme sağlar. Sindirim esnasında protein sentezine olumlu yardım eder. Bağırsak florasını inşa eder. Böbrek fonksiyonlarını düzenler. Vitamin ve mineraller arasında işbirlikçi yapısıyla simbiotik çimento görevi görür. Cilt güzelliğine ve parlaklığına olumlu etkiler yapar. Ciltteki yağlanmayı ve kepeklenmeyi önler. Saçları kuvvetlendirir. İç ve dış kanamalarda kanamaları durdurmaya yardımcı olur. Yanıkların hızlı iyileşmesini sağlar. Dokuları tamir eder. Vücudun Sıvı dengesini optimum seviyede tutar. DNA sentezini ve yenilenmesini olumlu etkiler. Hücrelerin Oksijen almasında etkili görev üstlenir. Gençlik döneminin etkin, enerjik ve aktif bir dönem olmasında unutulmaz bir partnerdir. Gençlik ve dinçlik duygusunun sürekliliğini sağlar. Yorgunluk ve strese karşı koruyucu bir kalkandır. Cinsel fonksiyonların devamlılığında aktiflik kazandırır. Vücudun bütün organlarının uyumlu ve senkronize çalışmasını düzenler. Kanı temizler, klosterolü dengeler ve yüksek tansiyonu düşürür. Damar sertliğini ve Kalp krizi  riskini önler. Uykusuzluğu giderir. Spor yapanlar için enerji deposudur. Ferahlatıcı hoş kukusu ve benzersiz tadıyla rahatlık verir, dinlendirir ve gevşetir. Yemeklerde keyfinize keyif katar. Hazmı kolaylaştırır. Diyet yapanlar için en ideal içecektir. Kilo aldırmaz ve beslenme sentezi oluşturur. Kemoterapi tedavisi sürerken vücudun güçlü kalmasını ve beslenmenin devamlılığını sağlar. Kas kasılmalarını ve krampları önler. Selülitlere karşı etkindir. Yağ dokularını çözümleyici fonksiyon içerir. Sindirim sistemindeki trafiği düzenler. Birçok hastalığın oluşumunu ilk başlangıçtan itibaren hemen önler. Başta üreme hormonları östrojen, progesteron, testesteron olmak üzere kortizon, ensülin, trioid, serotonin ve adrenal hormonları üzerine olumlu etkiler yapar. Mide asitleri ile salgıların düzenli ve verimli üretilmesine katkıda bulunur. Alkol alanlar açısından kaybolan vitaminlerin geri alımında tam bir takviye sağlar. Zehirlenmelere karşı kanı temizler. Vücuda giren siyanürü etkisizleştirir. Saç dökülmesini azaltır. Doğum kontrol hapı ve idrar söktürücü ilaç alanlara yardımcı olur. Antibiyotik ilaçlar vücuttaki tüm Vitaminleri ve bakterileri öldürdüğünden; doğal savunma ve savaş ordularını kurarak doğal antibiyotik görevi üstlenir. Sinir sistemini sürekli reorganize ettiğinden çelik gibi güçlü yapı oluşturarak sakinlik ve rahatlık verir. Antioksidan özellikleri ile hücre yenilenmesine katkı sağlar. Menopoz dönemindeki riskleri azaltır. Aşırı yıpranmayı ve yaşlanmayı yavaşlatır. Damar sertliğini engeller. Uzun ve sağlıklı bir ömür trendine yönelik metabolizmanın mimarıdır. Kemiklerin ve kasların güçlü kalmasına destek sağlar. Osteoporoz ve Alzheimer hastalığına karşı direnç oluşturur. Prostat ve Bağırsak kanseri başta olmak üzere birçok kanseri önleyici etkisi olduğu bilinmektedir. Adale kasılmaları ile felce karşı etkindir. Ellerdeki titremeler ile bellek zayıflığını ve dikkat azalmasını önler. Kronik güçsüzlüğe karşı kuvveti arttırır. Sinir iltihaplarına bağlı olarak el ve ayaklardaki uyuşma ile karıncalanmaları azaltır. Görme zayıflığını ve Katarakt oluşumunu engeller. Serbest radikallerin, ağır metallerin ve zehirli Gazların vücuttaki olumsuz etkilerini azaltır. Kronik depresyona karşı olumlu iyileştirmeler yapar. Genç yaşlanmayı sistemize eder. Mutlu bir yaşlılık dönemi için vazgeçilmez doğal bir dosttur.

AĞIR METALLERİN İNSAN VÜCUDUNA ZARARLARI

KURŞUN AGIR METALİNİN Sağlık Üzerine Etkileri:

Kurşun, organizmaya genel olarak hava yoluyla (solunarak), daha az olarak de sindirim yoluyla (su ve gıdalar aracılığıyla) alınır. Cilt yoluyla emilim sınırlıdır.

Solunum yoluyla alınan kurşun akciğerlerden, sindirim yoluyla alınan kurşun mide sıvısında çözülerek ve mideden emilerek, cilt yoluyla emilen kurşun ise ciltaltı damarlar aracılığıyla kana karışır.

Kurşun, kan aracılığıyla karaciğer, böbrekler, akciğer, beyin, dalak, kalp ve kaslara ulaşır. Esas yerleşim yeri kemikler ve dişlerdir. Yetişkinlerde organizmadaki kurşunun yaklaşık % 94’ü diş ve kemiklerde bulunur. Kan aracılığıyla organizmada dolaşan kurşun, idrar, dışkı ve terlemeyle organizma dışına atılmaya çalışılır.

Kurşunun organizmadaki hedefi öncelikle sinir sistemidir. Kurşun etkilenimi sonucu;

- Parmaklar, el ve ayak bileklerinde güçsüzlük oluşur,

- Kan yapım sürecinin bozulması sonucu anemi (kansızlık) gelişir,

- Kan basıncında yükselme (hipertansiyon) oluşabilir,

- Hafıza kaybı ve konsantrasyon problemleri yaşanabilir,

- Yüksek düzeyde etkilenmede beyin ve böbrekler zarar görebilir,

- Yüksek düzeyde etkilenmede erkeklerde sperm yapımı zarar görebilir,

- Dişetlerinde çizgilenme (Burton çizgisi) görülebilir,

- Gebelerde bebeğin beyin gelişimine zarar verebilir.

Ani (akut) zehirlenme:

Kısa sürede yoğun kurşun etkilenimi sonucu ortaya çıkar. Salgılarda artış ve kusma, şiddetli karın ağrısı (barsak kolikleri), idrar çıkarmada zorluk oluşabilir. Ölümle sonuçlanabilir.

Yavaş (kronik) zehirlenme:

Cilt ve mukozalarda solukluk, genel yorgunluk ve bitkinlik, baş ve eklem ağrıları, iştahsızlık, mide-barsak bozuklukları, kabızlık. Anemi (kansızlık) bulguları ile birlikte kanda kurşun seviyesi yüksekliği ve idrarda hemoglobin sentezi bozulmasına bağlı delta amino levülinik asit ile koproporfirin tespit edilir.

Zehirlenme düzeyi arttıkça tabloya şiddetli karın ağrısı, bulantı, kusma, kabızlık, ciltte kurşuna özel gri-sarımsı solukluk, uç sinirlerde felçler (sıklıkla elde), şiddetli baş ağrısı ve huzursuzluk, dalgınlık, damar daralmaları sonucu organ yetmezlikleri (özellikle böbrek) eklenebilir.

CIVA AĞIR METALİNİN Sağlık Üzerine Etkileri:

Cıva; hava, su, gıdalar ve deri yoluyla vücuda girer. Su ve gıdalar ile alınan cıva mide ve incebarsaktan, solunum yoluyla alınan ise akciğerlerden kana karışır. Deri yoluyla emilim sınırlıdır. Gıdalarda ağırlıklı olarak methylmercury formu bulunur ve bu formun yaklaşık olarak % 95’i sindirim sisteminden emilir. Oda ısısında kolayca buharlaşan cıvanın solunum yoluyla etkilenimi de önem taşır.

Kana karışan cıva organizmada haftalar ve aylarca kalabilir, en fazla beyin ve böbrekleri etkiler ve bu organlarda birikir. Atılımı dışkı ve idrar yoluyla olur. Gebelerde bebek üzerine etkilidir ve inorganik cıva bileşikleri anne sütüne de geçer. Sinir sistemi cıvadan en fazla etkilenen yapıdır. Sinir sistemi etkilenimi ile beyin ve böbreklerde birikim sonucu ortaya çıkan bulgular:

- Davranış değişiklikleri (aşırı hassasiyet, korku ve sinirli davranışlar),

- El, kol, bacaklar ve başta titremeler,

- Hafızada bozulma ve his kaybı,

- Görme alanı daralması, işitme kaybı, konuşma bozukluğu,

- Kaslarda koordinasyon kaybı,

Böbreklerdeki birikim sonrası böbreğin kanı filtre etme fonksiyonu azalır ve bunun sonucu olarak da atılamayan cıvadan etkilenim daha da artar.

Cıvanın ani (akut) etkilenimi sonucu görülen bulgular ise:

- Mide-barsak bozukluğu bulguları,

- İdrar çıkartamamaya varan böbrek bozukluk bulguları,

- Soluk almada zorlanma (soluk borusu ve bronşlarda irritasyon),

- Kan basıncı ve kalp hızında artış,

- Deride kızarıklık ve gözlerde hassasiyet,

- Ağız ve dişetlerinde yara oluşumu, salya artışı, dişlerde dökülmeler.

Gebelikte ve emzirme döneminde etkilenme bebek üzerince ciddi zararlara yol açabilmektedir. Bebeğin zeka gelişimi olumsuz etkilenmekte, koordinasyon bozukluğu, görme kaybı, kas gücü azalması, konuşma bozukluğu gibi bulgular ortaya çıkabilmektedir.

Hayvan deneylerinde; bebek gelişimi ve sperm üretimi üzerinde olumsuz etkileri olduğu, erken doğum ve düşüklerde artışında neden olduğu gözlemlenmiştir

Cıva (Hg)

Cıva, çevrede doğal olarak bulunan bir elementtir. Metal formunda, cıva tuzu veya organik cıva bileşikleri halinde, bulunabilir.

Metalik cıva çeşitli ev eşyalarında; barometrede, termometrede ve floresan lambalarda, kullanılır. Bu aletlerde bulunan cıva kapalı bir şekilde haznelerinde bulunduğundan tehlikesizdir ve sağlık problemi yaratmaz. Fakat, termometre kırıldığında buharlaşan cıvanın solunmasıyla ciddi oranda cıvaya maruz kalınabilir. Bu durum; sinir, beyin ve böbrek zedelenmeleri, akciğer tahrişi, göz tahrişi, deri dökülmesi, kusma ve ishal gibi zararlı etkilere neden olabilir.

Cıva gıdalarda doğal olarak bulunmaz. Fakat, insanlar tarafından tüketilen balık gibi gıdalar yoluyla besin zinciri içerisinde kendilerine yer bulur ve yayılabilirler. Balıktaki cıva konsantrasyonu içinde yaşadığı suda bulunan cıva konsantrasyonundan daha fazladır. Tarlalardaki çevresel kirlenmeden dolayı et önemli miktarda cıva ihtiva edebilir. Bitkisel ürünlerde cıva bulunmaz, fakat tarımsal uygulamalar esnasında cıva içeren spreylerin kullanılmasıyla sebzelerden ve diğer ürünlerden insan vücuduna taşınabilir.

Cıvanın insanlar üzerinde birçok olumsuz etkisi vardır. Başlıca olumsuz etkileri şunlardır:

Sinir sistemi bozukluklarına sebep olur:

Beyin fonksiyonlarına zarar verir

DNA ve kromozomlara zarar verir

Alerjik reaksiyonlara, deri isiliklerine, yorgunluğa ve baş ağrısına yol açar

üreme ile ilgili negatif etkiler; spermlere zarar vermek, sakat doğumlar ve düşük doğum gibi.

Beyin fonksiyonlarının zarar görmesi, öğrenme bozukluğuna, kişilik değişikliklerine, titremeye, görünüm bozukluklarına, sağırlığa, kas koordinasyon kaybına ve hafıza kaybına yol açar. Kromozomların zarar görmesi ise mongolizme yol açar.

Gıdalara bağlı cıva zehirlenmesi çok nadir olmakla beraber, cıvadan kaynaklanan neredeyse tüm zehirlenmeler çevre kirliliğine bağlıdır.

KADMİYUM AĞIR METALİ Sağlık Üzerine Etkileri:

Kadmiyum, gıdalar, içme suyu, hava, sigara ve çalışma ortamı havasıyla insan vücuduna girebilmektedir. Ciltten emilimi yoktur. Vücuda giren kadmiyum çok yavaş olarak böbrekler ve dışkı ile dışarıya atılır. Böbrekler ve karaciğer tarafından elemine edilmeye çalışılırken bu organlar ciddi biçimde zarar görürler. Ayrıca, su ve gıdalarla alınımında mide-barsak sistemi ile solunum sistemi ile alınan kadmiyum da akciğerlere zarar verir.

Sindirim yoluyla alınan kadmiyumun yaklaşık % 5’i, solunum yoluyla alınanın ise yaklaşık % 30’u organizmaya girerek kan dolaşımına karışır. Atlımı çok yavaş olduğu için organizmada birikir. Organizmada yarılanma süresi oldukça uzundur (15-20 yıl).

Solunum yoluyla ani ve çok miktarda alınması durumunda, burun, boğaz ve akciğer de tahrişe neden olur. Öksürük, yutma zorluğu, göğüs ağrısı, terleme, titreme, çarpıntı gibi bulgular sonrasında akciğer ödemi de gelişebilir. Solunum yoluyla yoğun miktar kadmiyum alınımı ölüme de neden olabilir.

Ağız yoluyla çok miktarda alındığında, bulantı, mide ağrısı, ishal, baş dönmesi, baş ağrısı, sindirim bozukluğu gibi bulgular sonrası baygınlık oluşabilir.

Uzun süreli ve yavaş etkilenim sonrası; aşırı yorgunluk, solunum yolu problemleri, soluma zorluğu, böbreklerde fonksiyon bozukluğu, sindirim sisteminde etkilenme ve karaciğer zararları ortaya çıkar. Böbreklerin kadmiyumla zarar görmesi sonrasında kemik kırıklarının kolaylaştığı görülmüştür.

Uluslararası kanser araştırmaları ajansı (IARC) ve EPA kadmiyumun insanlarda karsinojen olabileceğini belirtmişlerdir.

ARSENİK AĞIR METALİ Sağlık üzerine etkileri:

Hava, su ve gıdalar yoluyla alınan arsenik hızla organizmaya girer ve vücuda dağılır. Cilt yoluyla emilim ve etkilenim hızı diğer yollardan daha kısıtlıdır. Organizmada karaciğer tarafından zararsız organik forma dönüştürülmeye çalışılır, böbrekler aracılığıyla idrar yoluyla atılır. Diğer salgı sistemleri ve dışkıyla da daha az oranda atılırlar.

Arsenik bileşikleri öncelikle kılcal damarları etkiler ve dolaşım bozukluğu yaratırlar. Kemik iliği ve dokularda bozulmalara neden olur. Uzun dönemli etkilenim sonucu cilt kanseri oluşumuna yol açabilir.

Arsenik bileşikleri organizmada fazlaca birikmezler ve genellikle yarılanma süreleri 2 gündür. Karaciğer, böbrekler, kemikler, cilt ve tırnaklar depolanma alanlarıdır.

Akut (ani) etkilenimle oluşan sağlık sorunları: Solunum yoluyla yoğun etkilenim sonucu oluşur. Kramplı öksürük nöbeti yanında solunum güçlüğü, göğüs ağrısı, mide-barsak bozukluğu ve sinir sistemi etkileri oluşur. Kusma, ishal, mide krampı, baş ağrısı, dalgınlık, titreme ve bilinç kaybı gelişebilir. Ciltten giriş yerinde kızarıklık, yara ve hassasiyet oluşur. Göz, burun, yutak, boğazda hassasiyet yaratır. Burun septumunda (orta bölme) delinmeye neden olabilir.

Kronik (uzun erimli) etkilenimle oluşan sağlık sorunları:

- Cilt reaksiyonları, ciltte kalınlaşma ve renk koyulaşması (pigmentasyon), saç dökülmesi ve tırnaklarda kolay kırılmalar görülür. Ciltte lekeleri bulunan kişilerde bu reaksiyonlara bağlı kanser oluşumunu kolaylaştırır.

- Kemik iliği etkilenimi sonucu kansızlık (anemi),

- Kalp ritim bozukluğu,

- Kılcal damar etkilenimi sonucu dolaşım bozukluğu ve cilt renginde bozulma ve gangrenli dolaşım bozukluğu yaraları,

- Sarılık ile seyredebilen karaciğer ve böbrek fonksiyon bozukluğu,

- Gözde konjunktiva ve kornea hastalıkları,

- Ağır bronşit,

- Arsenik az miktarda da olsa anne sütüne geçebilmektedir.

- Cilt, karaciğer, mesane, böbrek, prostat, akciğer ve solunum yolu kanserleri oluşumunda rol oynamaktadır. IARC (Uluslar arası kanser araştırmaları ajansı) tarafından arsenik, insanlar için kanserojen olarak belirtilmiştir. EPA (Çevre koruma ajansı) da bilinen insan karsinojeni olarak tanımlamıştır.

KROM Sağlık Üzerine Etkileri:

Solunum yoluyla organizmaya giren krom partikülleri akciğerde önce birikir. Burada depolanan krom partikülleri zaman içinde ve yavaşça dolaşım sistemine geçer ve vücuda dağılır. Böbreklerden süzülen krom idrar yoluyla organizmadan uzaklaştırılır. Gıdalar ve su ile sindirim sistemi aracılığıyla alınan kromun büyük kısmı birkaç gün içinde dışkıyla atılır. Bu yoldan alınan kromun çok az kısmı ince barsaktan emilerek kana karışır. Gıdalarla alınan III değerli krom, ince barsak ve mideden dolaşıma katılır ve organizmanın fonksiyonlarında (şeker, yağ ve protein metabolizmasında) işlev görür. Cilt yoluyla emilim de sınırlıdır.

Kromun organizmada neden olabildiği etkileri;

- Krom, kuvvetli oksidan etkisi nedeniyle hücreleri parçalayabilir ve zarara uğratabilir.

- VI değerli krom bileşikleri III değerli krom bileşiklerinden çok daha toksiktir ve bunlar ciltte hassasiyet yaratır, ciltte alerjik reaksiyon oluşturabilir veya yaraların oluşumuna yol açabilir.

- Akciğerde biriken krom, bronş kanserine neden olabilir. Sigara içenlerde bu etki artabilir. Krom ve bileşikleriyle uzun süre çalışanlarda akciğer kanseri oranı, diğer toplum kesimi ile karşılaştırıldığında 100- 1.000 kez daha fazla olduğu saptanmıştır.

- Yüksek miktarda (2 mikrogram/m3’den fazla) krom solunması durumunda solunum yolu ve özellikle burunda yaralara kadar varan hassasiyet ve rahatsızlık yaratarak burun orta duvarında (septum) delinmeye neden olabilir.

- Çalışma ortamı havasında yüksek miktarda krom bulunursa, alerjik akciğer hastalıkları ve astma ataklarına neden olabilir.

- Sindirim yoluyla yüksek miktarda (kazayla) krom VI alınması, mide ülseri, böbrekler ve karaciğerde fonksiyon bozulması ve ölüme neden olabilir.

Kromun akut (ani) etkilenimiyle oluşan sağlık sorunları:

• Gözde konjunktivit ve kornea zararları,

• Ciltte alerjik reaksiyon ve zor iyileşen yaralar,

• Sindirim yoluyla alınma sonrasında ağızda, midede ağrı ve yaralar, yutma güçlüğü, kusma ve kanlı ishal,

• Solunum yoluyla yoğun alınım sonrası burun, üst solunum yolları ve akciğerde tahriş,

• Sindirim yoluyla yoğun miktarda alınması sonrası dolaşım bozukluğu, kramplar, bilinç kaybı, böbrek yetmezliği, koma ve ölüm oluşabilir.

Bilimsel deliller, havada bulunan ağır metal bileşenlerinin insanlar için genotoksik kanserojen kaynağı olduğunu gösteriyor.

Stronsiyum (Sr)

Suda çözünmeyen stronsiyum bileşikleri kimyasal reaksiyonlar sonucunda suda çözünür hale gelebilirler. Suda çözünen bileşikler çözünmeyenlere göre insan sağlığını daha fazla tehdit eder. Bu sebeple, suda çözünen stronsiyum bileşikleri suyu kirletebilecek özelliğe sahiptirler. Fakat, içme suyundaki konsantrasyonları çok düşüktür.

İnsanlar, hava ve toz soluyarak, gıda ve içecek tüketerek yada stronsiyum içeren toprakla temas ederek düşük miktarlarda radyoaktif stronsiyuma maruz kalabilirler. İnsanlar çoğunlukla stronsiyumu yeme ve içme yoluyla alırlar.

Gıdalardaki stronsiyum konsantrasyonu stronsiyumun insan vücudundaki konsantrasyonunu etkiler. Tahıllar, yapraklı sebzeler ve süt ürünleri önemli miktarda stronsiyum içeren gıda maddeleridir.

İnsanların birçoğu için stronsiyum alımı orta derecededir. Az miktarda bile insan sağlığına zararı olduğu düşünülen tek stronsiyum bileşiği stronsiyum kromattır. Stronsiyum kromatın akciğer kanserine yol açtığı bilinmektedir. Fakat insanların stronsiyum kromata maruz kalma riski şirketlerdeki güvenlik önlemleri sayesinde büyük ölçüde azaltılmıştır. Böylece stronsiyum kromat artık önemli bir sağlık riski taşımamaktadır.

Genellikle yüksek stronsiyum konsantrasyonlarının alımı insan sağlığı için büyük bir tehlike olarak görülmemektedir. Sadece bir kişinin stronsiyuma alerjik reaksiyon gösterdiği belirlenmiş, bunun haricinde tespit edilen bir vaka olmamıştır. Çocuklarda, yüksek oranda stronsiyum alımı sağlık için riskli olabilir, kemik gelişimi ile ilgili problemlere sebep olabilir.

Stronsiyum tuzlarının deri döküntülerine ve cilt ile ilgili diğer problemlere sebep olduğuna rastlanmamıştır. Çok yüksek miktarlardaki stronsiyum alımı kemik gelişimini olumsuz etkileyebilir. Fakat bu etki, stronsiyum alımı kg (vücut ağırlığı) için gram seviyelerinde olursa görülür. Gıdalarda ve içme suyundaki stronsiyum seviyeleri belirtilen sorunlara sebep olacak kadar yüksek değildir.

Çevre kirliliği ned

Sütlerde ”Ağır Metal” Tehlikesi

eniyle süt ve ürünlerine arsenik, cıva, kadmiyum ve kurşun gibi ağır metallerin bulaştığı, bu maddelerin vücutta birikmeye başlamalarıyla birçok ciddi hastalığa yol açabildikleri iddia edildi.

Konya İl Kontrol Laboratuvarı Kalıntı Laboratuvar Şefi ziraat yüksek mühendisi Ömer Osman Kılıç, yaptığı açıklamada, günümüzün en büyük sorunlarından birisinin teknolojiye paralel olarak artan ve yaşamı olumsuz etkileyen çevre kirliliği olduğunu belirtti.

Kirlenen çevre nedeniyle miktarları giderek artan ve önemli kirleticilerden biri olan ağır metallerin çevrede bulaşıcı kaynaklar haline geldiğini vurgulayan Kılıç, gıda maddelerine bulaşan ağır metallerin gıda zinciri yoluyla insan vücuduna ulaştığını bildirdi.

Ağır metallerin bulunduğu gıdaların tüketilmesi durumunda içindeki metal miktarına bağlı olarak ani ölümlerin görülebildiği sağlık sorunlarının ortaya çıkabileceğini dile getiren Kılıç, şunları kaydetti:

”Ağır metaller konusunda dikkat edilmesi gereken gıdalardan biri de beslenme açısından büyük önem taşıyan sütlerdir. Ağır metaller süt ve süt ürünlerine su, hava, yem ve üretim aşamasında kullanılan ekipmanlar yoluyla bulaşabiliyor. Arsenik, cıva, kadmiyum, bakır, nikel, kurşun gibi ağır metallerin birikimleri ve yüksek dozda alınmaları durumunda vücutta tehlikeli biyokimsayal yıkımlara neden olurlar. Bu metaller özellikle merkezi sinir sistemi, karaciğer, böbrek, dalak ve dolaşım sistemini olumsuz etkiler.”

AĞIR METALLER KANSER VE ANİ ÖLÜMLERE YOL AÇABİLİYOR

Vücutta birikmeye başlamalarıyla birlikte ağır metallerin sinir sistemi bozuklukları, baş dönmeleri, iştahsızlık, kalp ve damar hastalıkları, kanser, anemi, ani ölümler ve tanımlanmamış birçok hastalığa yol açabildiklerini belirten Kılıç, ağır metallerin sütlere gübre, kanalizasyon atıkları, egzoz atıkları ile yeşil alanlardan geçebildiğini bildirdi.

Dünya Sağlık Örgütü’nün süt ve ürünlerindeki ağır metaller üzerinde hassas olduğunu ve bu konuda araştırmalar yapıldığını vurgulayan Kılıç, şöyle devam etti:

”Türkiye’de yapılan araştırmalarda özellikle endüstriyel bölgelerde yapılan çalışmalarda kritik değerlerin üzerinde ağır metal içeren süt ve ürünlerine rastlanmıştır. Konya’daki laboratuvarda yaptığımız araştırmalarda da ağır metalin bulaştığı, limitlerin üzerinde miktarların bulunduğu süt ve ürünlerine rastladık. Bu metallerin gıdalardan uzaklaştırılması ve temizlenmesi son derece zor ve masraflıdır.”

ANDRE GIDE’İN ANILARI VE DÜŞÜNCELERİ İLE OSCAR WİLDE


 ….

Oscar Wilde beni bir yana çekti; damdan düşer gibi:

“Siz gözlerinizle dinliyorsunuz, dedi, onun için size bu hikâyeyi anlatacağım dedi.

“Narcisse ölünce tarlaların çiçekleri kahroldular ve ırmaktan ona ağlamak için su damlaları iste­diler. — Irmak onlara “Ah!” diye cevap verdi: “Bü­tün bu damlalarım gözyaşı olsa, benim bile Narcis­se’e ağlamama yetmez: Onu seviyordum! Tarlaların çiçekleri “Ah!” dediler. “Nareisse’i nasıl sevmez­din? O kadar güzeldi!”

— Irmak cevap verdi: O gü­zel miydi? Onu senden daha iyi kim bilecek? Her gün senin kıyılarına eğilmiş, senin sularına eğilmiş, senin sularında kendi güzelliğini seyrediyordu….” Wilde buraya gelince bir an duruyordu:

Onu ben severdim; diye cevap verdi ırmak, çünkü benim sularıma eğildiği vakit, onun gözlerin­de kendi sularımın gölgesini görürdüm!”

Sonra tuhaf bir kahkaha ile kurularak ekliyor­du:

—            İşte bu hikâyenin adı: “Öğrenci”dir. Kapısı önüne gelmiştik,   ayrıldık. Wilde beni gene görüşmeye çağırdı. O yıl ve ertesi yıl onu birçok kez ve her yerde gördüm.

Önce de söylemiştim; Wilde başkaları yanında, şaşırtmak, eğlendirmek gerekince de, kızdırmak
için yüzüne bir maske takardı. Hiç dinlemez ve kendisinin olmayan düşüncelere de aldırmazdı. Tek olarak parlamazsa, silinirdi. O zaman, onu yalnızken bulmak mümkündü.

Ama yalnız kalınca başlardı:

— “Dündenberi ne yaptınız?”

O zamanlar yaşayışım hiç aksamadan akıp geçtiği için, anlatacağım şeyin, onu saracak hiç bir yeri olamazdı. Olup biten şeyleri sayıp dökerken bir yan­dan da Wilde’in kaşlarının çatıldığını görürdüm.

—  Sahi yaptıklarınız bu kadarcık mı?

—  “Evet!” diye cevap verirdim.

—   Söyledikleriniz de hep doğru mu?

—   Evet, doğru…

—  Öyle ise bunları ne diye sayıp dökmeli? Pekiyi görüyorsunuz: Bunların saran hiçbir yeri yok.

—    Biliniz ki iki dünya vardır: Söz açılmadan var olan dünya: Buna reel dünya derler, çünkü onu görmek için konuşmağa lüzum yoktur. Öteki de sa­nat âlemi! Söz açılması gereken bu âlemdir; çünkü söz açılmazsa var olamaz.

“Geçmiş zaman içinde; köyünde masal söyledi­ği için sevilen bir adam vardı. Her sabah köyden çı­kardı ve akşam köyüne dönünce, köyün işçileri, bü­tün gün yorulduktan sonra, hepsi onun yanına top­lanır ve derlerdi: Haydi anlat! Bugün ne gördün?

O anlatırdı:

— Ormanda kaval çalan ve küçük Sylvain’leri halka yaparak oynatan bir Faune gördüm.

—  Anlat! Daha ne gördün? derlerdi.

—  Deniz kıyısına vardığım vakit, dalgaların kırıldığı yerde, yeşil saçlarını altın tarakla tarayan üç Sirene gördüm!

—  Ve herkes onu severdi; çünkü onlara masal­lar söylerdi.

“Bir sabah, her sabahki gibi köyünden çıktı. Ama deniz kıyısına gelince birden üç Sirene gördü; denizin kıyısında ve yeşil saçlarını altın tarakla ta­rayan üç Sirene!.. Gezinmesini uzattığı için ormana yaklaşınca kaval çalarak Sylvain’leri halka yapıp oynatan, bir Faune gördü… O akşam köyüne vardığı zaman kendisine her akşamki gibi: Haydi! Anlat! Ne gördün? diye sorulunca cevap verdi:

—   Hiç bir şey görmedim!..

Wilde burada biraz duruyor ve hikâyenin içime sinmesini bekliyor, sonra arkasını getiriyordu:

—   “Sizin dudaklarınızı sevmiyorum. Bu dudaklar asla yalan söylememiş insanların dudakları gibi doğru. Dudaklarınızın eski Yunandaki maske du­dakları gibi güzel ve büyük olması için size yalan söylemeyi öğreteceğim.”

“Sanat eserini ve tabiat eserini meydana geti­ren nedir ve aralarındaki ayrılıklar nedir biliyor musunuz? Zira nergis çiçeği de nihayet bir sanat eseri kadar güzeldir.

— Onları ayıran şey güzelik olamaz. Onları ayıran nedir biliyor musunuz?

Sanat ese­ri her zaman “BİR TEK”tir. Asla  süren bir şey doğur­mayan tabiat, yaptığı kaybolmasın diye yapısını telâfi eder durur. Birçok nergis çiçeği vardır. İşte bu yüzden her biri ancak bir gün yaşayabilir. Tabiat bir şey yarattı mı biteviye onu yapar. Bir deniz aygırı bilir ki başka denizde kendisinin benzeri başka bir deniz aygırı vardır. Allah bir Neron’u, bir Borgia’yı, bir Napolyon’u yarattığı zaman, başka birini bir köşeye kor. O bilinmez, önemi yoktur. Önemli olan birinin başarılı olmasıdır Çünkü Allah adamı yaratır ve adam da sanat eserini yaratır.

“Evet, biliyorum… Bir gün dünya yüzünde san­ki tabiat “BİR TEK”, gerçekten bir tek şey yaratacakmış gibi bir sıkıntı oldu.

— Ve Hz. İsâ aleyhisselâm dünyaya geldi Evet, iyi biliyorum… Ama dinleyiniz:

“Râmullah’lı Yusuf Hz. İsâ aleyhisselâmın can verdiği Golgota tepesinden indiği akşam, beyaz bir taşın üzerine oturmuş, ağlayan bir delikanlı gördü. Ona yaklaştı ve dedi:

—   Tasanın ne kadar büyük olduğunu biliyo­rum. Elbette bu adam doğru bir adamdı Delikanlı ona cevap verdi:

—  Ah, onun için ağlamıyorum. Ağlıyorum, çünkü ben de mucizeler yaptım, Ben de körlerin göz­lerini açtım, ben de inmelileri iyi ettim ve ölüleri di­rilttim. Ben de yemişsiz incir ağacını kuruttum, su­yu şaraba çevirdim… Ve insanlar beni Çarmıha ger­mediler.”

Böylece Oscar Wilde’ın sembolik rolüne inanmış bulunduğunu birçok kereler görmüş oldum.

Dinsiz Wilde’ı İncil rahatsız ediyor, kaygılarla kıvrandırıyordu. Hz. İsâ aleyhisselâmın mucizelerini affedemiyordu. Dinsizin mucizesi sanat eseridir: Hıristiyanlık ise onu aşıyordu. Sanattaki her kuvvetli Irrealisme ha­yatta imanlı bir Realisme’i icap ettirir.

Onun en dâhice akınları, çekinilecek alayları, iki ahlâkı, yeni puta tapan Naturalisme ile Hıristi­yan İdealisme’ini karşılattırmak ve sonuncusunu her mânadan boşaltmak içindi.

“Hz. İsâ aleyhisselâm; Nasıra’ya döndüğü vakit; diye anlatı­yordu; Nasıra, o kadar değişmiş idi ki kendi mem­leketini tanıyamadı. Koynunda yaşadığı Nasıra haykırışlar ve gözyaşları ile dolu idi. Hâlbuki bu şe­hir kahkahalarla dolup taşıyordu. Ve Hz. İsâ aleyhisselâm şehre gi­rince bir sürü çiçek taşıyan; mermerden bir evin, mermerden merdivenlerine doğru koşan köleler gör­dü. Hz. İsâ aleyhisselâm eve girdi; donuk akik renginde bir salonun dibinde kızıl atlastan bir yatağa uzanmış ve çözük saçları kırmızı güllere karışmış, dudakları şaraptan kırmızılaşmış bir adam gördü. Hz. İsâ aleyhisselâm ona sokuldu; omuzunu tuttu ve dedi:

—   Niye bu hayatı sürüyorsun? Adam döndü, onu tanıdı ve dedi:

—   Ben cüzamlı idim, beni iyi ettin. Şimdi nasıl başka türlü yaşayabilirim?

“Hz. İsâ aleyhisselâm bu evden çıktı ve sokakta, yüzünü boyamış, elbisesi işlemeli, ayakkabıları incilerle süslü bir ka­dına rastladı. Bu kadının arkasından elbisesi iki renkli ve av peşinden gider gibi yavaş yavaş yürü­yen bir adam geliyordu. Kadının yüzü bir Tanrıça yüzü kadar güzel olduğu gibi, delikanlının gözleri de isteklerle parlıyordu. Hz. İsâ aleyhisselâm bu adama yaklaştı, omuzunu tuttu ve dedi:

—   Niye bu kadını kovalıyorsun ve ona böyle bakıyorsun? Adam döndü, onu tanıdı ve cevap verdi:

—   Ben kördüm, beni iyi ettin. Şimdi başka neye bakabilirim?

Ve Hz. İsâ aleyhisselâm kadına sokuldu:

Tuttuğun bu yol, de­di, suç yoludur. Niye bu yoldan gidiyorsun? Kadın onu tanıdı ve gülerek dedi:

—   Tuttuğum yol zevklidir ve sen benim bütün suçlarımı affettin!…

“O zaman Hz. İsâ aleyhisselâm, yüreğinin yas ile dolduğunu sez­di ve bu şehri bırakıp gitmek istedi, Fakat çıkarken, şehrin hendekleri kenarında ağlayan bir genç adam gördü; ona yaklaştı. Saçlarının kıvırcıklarını tutarak:

—  Dostum, niye ağlıyorsun? dedi.

“Genç adam gözlerini kaldırdı; onu tanıdı ve cevap verdi:

—  Ben ölmüştüm, sen beni yeniden dirilttin, şimdi hayatımda ağlamaktan başka ne yapabilirim?

****

Başka bir gün Wilde:

—”Size bir sır söyleyeyim mi?” diye başlıyordu. Heredia’nın evindeydik. Kala­balık salonun ortasında beni bir yana çekmişti.

— “Bir sır… ama bunu kimseye söylemeyeceğinize söz veriniz!…

Biliyor musunuz Hz. İsâ aleyhisselâm annesini niye sevmiyordu?”

Bu söz, kulağıma yavaş sesle, nerede ise utançla söylenmişti. Wilde burada küçük bir durak yapıyor, kolumu yakalıyor, geriye çekiliyor; sonra kahkaha­larını koyuvererek birdenbire:

—    “Çünkü kız oğlan kızdı!” diyordu. Ruhun ayağını dolaştıracak olan en garip hikâ­yelerinden birisini daha anlatmama göz yumulsun ve Wilde’in kafasından pek az yaratılmışa benzeyen gelişmeyi de anlayabilen anlasın.

****

“… Sonra Allah Teâlâ’nın Adalet Evi’nde büyük bir sessizlik oldu.

—   Suçlunun ruhu Allah’ın önünde çırçıplak ilerledi. Ve Allah suçlunun ömür defterini açtı:

—     Elbette senin yaşayışın çok kötüydü: Sen..(Bunun arkasından eşsiz suçların sıralanması geli­yordu.) Bütün bunları yaptığın için seni Cehenneme göndereceğim.

—    Beni Cehenneme göndermezsin!

—   Seni niye Cehenneme gönderemiyeyim?

—    ÇÜNKÜ BEN BÜTÜN ÖMRÜMCE ORADA YAŞADIM. BUNUN ÜZERİNE ALLAH’IN ADALET   EVİNDE  BÜYÜK BİR SESSİZLİK OLDU.

—    Peki, mademki seni Cehenneme gönderemiyorum, o halde Cennete göndereceğim.

—    Beni Cennete gönderemezsin!

—     Seni niye Cennete gönderemiyeyim?

—   Çünkü onu hiç gözümün önüne getiremedim! Ve Allah’ın Adalet Evi’ne büyük bir sessizlik

İndi.

***

Bir sabah Wilde, “düşüncelerini daha iyi gizle­mek üzere güzel hikâyeler yarattığı” için kendisini “kutlayan, oldukça kalın kafalı bir eleştirmecinin ya­zısını okumak üzere bana gazeteyi uzattı… “Sanıyorlar ki, diyordu, her düşünce çıplak doğar”. Hikâyeden başka türlü düşünensiyeceğime akıl erdiremiyorlar. Heykelci düşüncesini mermere geçirmeyi aramaz; doğrudan doğruya mermerde, dü­şünür. “Ancak tunçta düşünebilen bir adam” vardı. Bir gün bu adamın içine “Bir ân süren zevk”in heykeli­ni yapmak isteği doğdu. Tunç aramak için yola düş­tü, bütün dünyayı dolaştı. Çünkü o, yalnız tunçla ve tunçta düşünebiliyordu.”Ama dünyanın tuncu bitmişti.

—Bütün bir hayat süren ıstırap— heykelinin tuncundan başka tunç bulmak mümkün olmadı. Oysaki bu heykeli, o, kendi elleriyle yapmış ve hayatta biricik sevdiği varlığın kabri üstüne dik­mişti. En çok sevdiği bu gömülü varlığın kabri üze­rine, bu heykeli, ölmeyen insan sevgisine bir işaret ve uzayıp giden insan ıstırabına bir sembol olsun diye dikmişti. İmdi bütün dünyada bu heykelinin tuncundan başka tunç yoktu. Adam düşüncesini söyleyemezse çıldıracağını anladı.

“Ve bu ıstırap heykelini —Bütün bir hayat sü­ren ıztırap— heykelini kırdı, eritti ve onunla zevkin, —Bir an süren zevkin heykelini yaptı.”

****

Wilde sanatçının kaderine ve düşüncesinin in­sandan kuvvetli olduğuna inanıyordu.

— “İki türlü: sanatçı vardır, diyordu, cevap getirenler ve soru so­ranlar. Sanatçı cevap verenlerden mi, soru soranlar­dan mı olduğunu bilmelidir. Zira soran asla cevap veren değildir. Bekleyen ve uzun zaman anlaşılmayan eserler vardır. Bunlar henüz ortaya atılmayan sorulara cevap getirenlerdir.   Çünkü soru cevaptan çok kez korkunç biçimde geç gelir”. Ve daha ekliyordu:

—”RUH GÖVDEDE İHTİYAR OLARAK DOĞAR; GÖVDE RUHU GENÇLEŞTİRMEK İÇİN İHTİYARLAR. EFLÂTUN SOKRAT’IN GENÇLİĞİDİR..”                                                              ,

Bundan sonra üç yıl onu görmedim.

Burada acı hâtıralar başlıyor.

Wilde’in başarılarıyla birlikte! (Londra’da üç tiyatroda birden eserleri oynamaktaydı) bazılarını gülümseterek öfkelendiren, bazılarını henüz öfkelendirmeyen, ona kötü âdetler yüklemekte olan, sonu gelmeyen bir dedikodu da yayılıp büyüyordu. Aslında bu âdetleri az sakladığı, aksine olarak yaydığı ileri sürülüyordu. Kimisi bu hareketleri cesaretle, kimisi eynisme ile kimisi de yapmacık olarak yaptığını söylüyorlardı.)(Bu dedikoduları şaşırarak dinliyor­dum. Wilde ile tanışalıdan beri, o, beni hiç, hiç bir şüpheye düşürmemişti. Ama, ölçülü davranarak bir­çok eski arkadaşları ondan kaçıyorlardı. Onu açıkça tanımazlıktan geliyorlar, ona rastlamayı da istemi­yorlardı.

Beklenmeyen bir karşılaşma yeniden yollarımı­zı birleştirdi. 1895′in kasımındaydı. Tasalı bir gö­nül beni uzaklara gitmeye sürüklüyordu. Yerlerin yeniliğinden çok, yalnızlık arıyordum. Havalar çok kötüydü. Cezayir’den Blidah’ya kaçmıştım. Blidah’­yı bırakıp Biskra’ya gitmeğe hazırlanıyordum Otel­den çıkacağım sırada işsizlikten gelen bir merakla yolcu adlarının yazılı olduğu kara tahtaya baktım, ne göreyim? Adımın yanında —işin tuhafı— Wilde’in adı… Yalnızlığa susamış olduğumu söylemiştim: süngeri aldım, adımı sildim.

Daha istasyona varmadan, bu yaptığım işte bi­raz alçaklık gizli olup olmadığından emin değildim, hemen geriye dönerek, bavullarımı yukarıya çıkart­tım ve adımı tahtaya yazdım.

Kendisini görmediğim üç yıldan beri (Çünkü bir yıl önce Floransa’da ufak bir karşılaşmayı görüşmek sayamam) Wilde elbette değişmişti. Bakışlarında daha az yumuşaklık, gülüşünde tuhaf bir kısıklık ve sevincinde zorakilik vardı. Yaranmak, sevilmek için hem kendisine güveniyor, hem de buna varmaya az hevesli görünüyordu. Sertleşmiş, irileşmişi, küstah­lığı artmış gibiydi. Ve artık hikâye anlatmaz olmuş­tu. Kendisi için kaldığım bu bir kaç gün içinde Wilde’den en ufak bir hikâye söküp alamadım.

İlkin onu Cezayir’de gördüğüme şaşırıyordum:

— “Ha… Çünkü dedi; şimdi sanat eserinden ka­çıyorum Yalnız güneşe tapmak istiyorum… Seziyor musunuz ki güneş düşünceden iğreniyor; güneş dü­şünceyi biteviye kovuyor ve onu gölgelere sığınmağa zorluyor.

Güneşe tapmak, ah! Yaşamaya tapmaktı. Wilde’ın lirik tapınması azgın ve korkunç oluyordu. Bir kader onu çeviriyordu. Ondan kurtulamıyor ve kur­tulmak istemiyordu. Bütün dikkatini, faziletini, ta­lihini şiddetlendirmeğe ve kendi kendini kızıştırma­ya harcıyor gibiydi. Zevklere ödeve koşar gibi koşu­yordu. “Benim vazifem, olabildiği kadar çılgınca eğ­lenmektir.” diyordu. Sonraları Nietzsche beni daha az şaşırtmıştı, çünkü daha önce Wilde’in:

—    “Mutluluk değil! Mutluluk değil, zevk! Her zaman zevkin en trajiğini istemeli…” dediğini duy­muştum.

Cezayir sokaklarında, önünden, arkasından gi­den ya da dört yanını kuşatmış bir sürü aylaklarla dolaşıyordu; her biriyle ayrı ayrı konuşuyor, hepsi­ne sevinçle bakıyor ve parolasını onlara dağıtıp sa­vuruyordu.

—  Bana “Bu şehri iyice baştan çıkardığımı sa­nırım!” diyordu. Flaubert’e, en çok dilediği ün hangisidir, diye sorulduğu vakit söylediği espiriyi ha­tırlıyorum.

—   “Ahlâk bozanlık ünü!”

Bütün bu şeylerin karşısında şaşkınlık, imren­me ve korku ile donup kalıyordum. Sarsılan duru­munu, ona karşı beslenen kinleri, saldırışları, atıl­gan sevincinin altında nasıl kara’ bir tasa gizlediği­ni biliyordum . Londra’ya dönmekten söz açıyordu; Marquis de Queensbury ona küfrediyor, meydan okuyor ve onu kaçmakla suçlandırıyordu.

— Peki İngiltere’ye dönerseniz ne olacak? di­ye sordum. Göze aldığınız tehlikeyi biliyor musunuz?

İnsan kendisini bekleyen tehlikeyi asla bilmemelidir… Dostlarım çok tuhaf; bana ölçüden bahsediyorlar. Ölçü! Ama benim ölçüm olabilir mi? Bu, gerilemek olur. Olabildiği kadar ileri gitmem ge­rek… Daha ileri gidemem… Mutlaka bir şey olmalı!.. Başka bir şey…”

Wilde ertesi gün gemiye bindi. Hikâyenin gerisi belli. Bu “Başka şey” Hard labour oldu’ [1]

 Kaynak:

Burhan TOPRAK, Oscar Wilde Hayatı Essiz Hikâyeleri Ve Cezaevi Anıları, İstanbul, 1967,  s.10-23


[1] Anlattığım son fıkraları ne düzdüm, ne de bir yanını değiştirdim; Wilde’in sözleri ezberimde, daha doğrusu kulağımdadır. İlkin, Wilde’ın kendi önünde gerçekten cezaevini dikilmiş olarak gördüğünü ileri sürmüyorum. Ama birdenbire Oscar Wilde’ı dâvacılıktan suçlu yerine düşüren ve Londra’yı şaşkınlıklar işinde bırakıp, altüst eden, hiç beklenilmeyen olayın kendisine büyük bir şaşkınlık vermediğine inanıyorum. Onu artık sadece bir maskara, bir hokkabaz saymak isteyen gazeteler, onun savunmasındaki durumu, her türlü mânayı silecek kadar, keyiflerine göre değiştirdiler. Belki ileride bir gün bu korkunç dâvayı iğrenç çamurunun altından çıkarmak yerinde bir şey olacaktır.

EPİKTETOS- DÜŞÜNCELER ve SOHBETLER (Konu Başlıklı Düzenleme)


 

 

Hayatı:

Milattan sonra 55 yılında Phrygia (Frigya)’da Hierapolis’te (Şimdiki Pamukkale yakınları) doğduğu rivayet edilen bir Yunan filozofudur.

Çocukken Roma’da İmparator Neron’un azatlısı Epaphroditos’a satılmış bir köle idi. Asıl adı bilinmediği için Yunanca “satın alınmış adam-köle uşak” anlamına gelen “Epiktetos” olarak adlandırılmıştır.

Epiktetos, Roma’da felsefe okuma imkânını bulmuş, kölelikten kurtulunca felsefe öğretmenliği yapmış, 90–94 yıllarında Roma imparatoru Domitianus bütün filozofları yurdundan kovunca, Nikopolis’e gitmiş orada Stoik felsefe (stoacılık, stoik felsefe, acılara göğüs germe, metin olma) ilkelerini öğretmeğe başlamıştır. Yokopolis’te yokluk içinde yaşamış ve burada ölmüştür.

Eserleri:

Hiçbir yazılı eser bırakmamış, fakat büyük bir etki yapmıştır. Kendisini seven birçok öğrencileri olmuş, bunlardan İzmitli Finvius Arrianus, Epiktetos’un öğrettiklerini “Düşünceler-Epiktetos Elkitabı” adıyla sonradan kitap halinde toplamış ve böylece felsefesi hakkında bilgi edinmek mümkün olmuştur.[1] Gerçekte Epiktetos’un eseri sekiz kitaptan oluşmasına karşın günümüze kadar ancak dört kitabı ulaşmıştır. Epiktetos’un, bu eseri daha çok ahlaki öğütlere ayrılmış bir söyleşi türündedir. Cynic (Kinik) Okulu[2] mensuplarının uyguladığı türde kurmaca bir muhatapla diyaloglar biçiminde, kendisini tutkuların kölesi olmaktan kurtarıp doğaya uygun biçimde yaşamakla yetinerek bilgece esenliğe ulaşmak için öğrencilere yöneltilen konuşma metodunu kullanmıştır.

Felsefi Görüşleri:

Epiktetos’un felsefesinin ana hatları kısaca şöyledir: Tanrı’ya güvenmek, vicdanın sesini dinlemek ve insanların kardeşçe yaşamaları esasına dayanmaktadır. Kendisine, bilge kişi olarak Sokrates ile Diogenes’i örnek alan Epiktetos, temelde ahlak ile ilgilenmiş ve gerçek eğitimin, tümüyle bireye ait olan tek şeyin bireyin iradesi ya da amacı olduğunu kavramaktan başka bir şey olmadığını iddia etmiştir. Ona göre insan, iradeden bağımsız olan iyi ya da kötü hiçbir şey bulunmadığını öğrenmeli ve olayları öngörmeye veya yönlendirmeye kalkışmayıp sadece onları anlama çabası göstermelidir. Epiktetos’a göre insana kendisinden başka birisi zarar vermez. Epiktetos’un mesajı yönetici sınıfa değil daha çok orta sınıfadır. O, insanı, Tanrı’dan başka insanları da içeren büyük bir sistemin üyesi olarak görmüştür. Ona göre insanlar akıllı yanlarıyla Tanrı’nın çocuklarıdırlar ve kendilerinde tanrısal öğeler taşırlar. Epiktetos’un ahlak felsefesinin temelinde genel olarak şu iki kural dikkat çekmektedir:

a-İradenin dışında, iyi ya da kötü olan hiçbir şey bulunmadığını kabul etmemiz gerekir.

b-Olayları öngörüp yönlendirmeye çalışmak yerine, onları sadece bilgelikle kabul etmeliyiz. [3]

Önemli Not

Hazırlanan kitap rahmetli Burhan Toprak Hocamızın milletimize kazandırdığı tercümeden hazırlanmıştır.[4] Düzenlemede daha faydalı olur düşüncesiyle dağınık fikirler, eş-benzer metinler olarak peşpeşe konularak konu başlıkları altında toplanılmıştır.  Bu şekilde olunca asıl tercüme ile bağlantı sadece paragraf şeklinde kalmıştır.

Ayrıca kitaptaki İslâmî literatüre uygunluk sağlanmıştır. Çünkü Epiktetos’un eseri hakikat ve hikmet üzere tertip edildiği halde içinde çok az miktarda olsa da Roma döneminin baskıcı tutumu yüzünden olan tahrifat ve daha sonraki dönemlerde Hristiyanlar tarafından yapılan itikadi sapmalar kararınca düzeltilmiştir. Bu şekilde okuyucunun hikmetlere karşı inanç ve sevgisi sağlanması düşünülmüştür.

Epiktetos’u rahmet ve iyilikle anıyoruz.

İhramcızâde İsmail Hakkı

 DÜŞÜNCELER ve SOHBETLER

AHLAK

Şimdiden sonra kendine yalnızken de olsa, başkalarıyla birlikte iken de olsa, asla değişmeyecek bir seciye ve her vakit itaat edeceğin ahlâk kanunları bul.

*İnsanın gerçek asaleti faziletten gelir, doğuştan değil.*

*Pek çok zahiresi olduğu halde yiyemediği için za­yıf, cılız kalan kimselere benzeriz. Güzel ahlâk kaidelerimiz var­dır. Fakat bunlar lâf etmek içindir, tatbik etmek için değildir. Hareketlerimiz sözlerimizi yalanlar. Henüz adam değiliz. Filozof rolü oynamak isteriz. Yük bizim için çok ağırdır. Bu hal tıpkı ski kiloluk yükü taşıyacak kuvveti olmayan bir adamın Aias’ın taşını yüklenmeğe girişmesi gibidir.

Sende her biri yapılması lâzım gelen vazifeleri ge­rektiren birtakım meziyetler vardır. Sen bir insansın; bir dünya vatandaşısın, Allah’ın kulusun ve bütün insanların kardeşisin. Bunlardan başka bir Senatörsün yahut daha başka bir maka­ma sahipsin. Genç yahut ihtiyarsın. Ya oğul yahut babasın, ni­hayet bir kadının kocasısın. Bütün bu unvanların seni nelere bağladıklarını düşün ve hiçbirini lekelememeğe çalış.

Servetinin bir parçasını kaybettin. Bunu avunamayacağın bir kayıp sayıyorsun. Fakat vefayı, saffeti, alçak gö­nüllülüğü bıraktığın vakit bir şey kaybettiğini sanmıyorsun. Hâlbuki serveti kaybettiren irademizin elinde olmayan yabancı bir kuvvettir. Onlara sahip olmamak veya kaybetmek utanı­lacak bir şey değildir. İç servetimize gelince onu ancak kendi yanlışımız yüzünden kaybederiz. Ona sahip olmamak ayıp ve acı bir şey olduğu gibi sahip olduktan sonra kaybetmek de çok ayıp ve çok acıdır.*

*İnsanlara boyun eğen, ilkönce eşyaya boyun eğ­miştir.*

*Senin için bayram günleri, bir azgın isteği yendi­ğin, kibri, yersiz atılışı, hainliği, dedikoduculuğu, aç gözlülüğü, kötü konuşmayı, israfı yahut seni ezen başka kötü huyları ken­dinden uzaklaştırdığın yahut hiç olmazsa onların kuvvetini azalttığın günlerdir. Bu günler bir konsüllük yahut bir ordu ku­mandanlığı aldığın zamanlardan çok kurban kesmene değer.*

*Saffet ruh için ne ise temizlik de vücut için odur. Tabiat bile sana temizliği öğretiyor. Yemek yediğin vakit dişle­rinin arasında bir şey kalmaması imkânsız olduğu için, sana su­yu vermiş, bir maymun veya bir domuz olmayıp, bir insan olman için sana ağzını yıkamayı emretmiştir. Derimize musallat olan kire karşı sana yıkanmayı, yağlarla uğunmayı, çamaşırı, kaşağıyı sağlamıştır. Eğer bunlardan faydalanmazsan sen artık bir insan değilsin. Tımar ettirdiğin atına, yıkattığın, tarattığın köpeğine candan bakmıyor musun? Bunun için kendi bedeni­ne; atma ve köpeğine ettiğin muameleden daha kötü muamele etme! Senden kimsenin uzaklaşmaması için, onu yıka ve temiz­le. Zira pis ve fena kokan bir insandan kim kaçmaz? Fakat pis ve kokmuş olmak niyetinde isen: hiç olmazsa yalnız pis ve kokmuş cl ve pislikle yalnız başına kal! Şehirden uzaklaş, göle git, komşularınla dostlarını zehirleme. Sen sadece çirkefsin, böy­le iken tükürmenin ve sümkürmenin yasak olduğu mabetlere bi­zimle gelmeğe mi cesaret ediyorsun?

Kirli, kılığı zindandan çıkan bir katil gibi düşkün ve iğrenç olan bir filozof güzel vecizelerini bana satmağa kalkarsa, beni nasıl kendisine çeker? Bir adamı bu halde bırakan felsefeyi bana nasıl sevdirebilir? Onu dinlemeğe bile cesaret edemem ve her ne bahasına olursa olsun ona bağlanamam. Onun için temiz ve edepli olalım. Aynı şeyleri talebelerim hakkında da söylüyorum. Ben kendisini felsefeye vermek isteyen bir delikanlının pis, saçları yağlı ve taranmamış olarak karşıma çıkmasına tertemiz, efendice giyinmiş olarak gelmesini tercih ederim. Zira bundan; onun güzellik hakkında bir fikri olduğunu, edepli ve efendice şeylere bağlı olduğunu anlamış olurum. Böylece bildiği güzelliğe saygı duyduğu ve dolayısıyla ona öğretilecek güzelliğe de saygı besleyeceği sezilir. O iç güzelliği ki yalnız kendi aklını kullanmak­tan ibarettir ve onun yanında beden güzelliği sadece çirkinlik­tir. Fakat iğrenç, korkunç, kir ve pislik içinde, saçları taranma­mış, karmakarışık bir halde ve sakalı göbeğine kadar uzamış olarak karşıma bir insan çıkarsa, hiçbir düşüncesi olmadığı güzellik hakkında ona ne söyleyebilirim? O en güzel çeşmeye kendi süprüntülüğünü üstün tutacak bir domuz yavrusudur.

Bir süre mânevi âlemde ilerlemeni bırakıyorsun ve yolunu bulunca buna yine başlayacağını söyleyerek kendini avu­tuyorsun, aldanıyorsun! Bugün göz yumulan küçük bir kusur, yarın seni daha büyüğüne yuvarlayacak ve tekrarlanan bu ih­mal, senin asla düzeltemeyeceğin bir alışkanlık meydana getire­cektir.*

AKIL

*Deliler yola gelmez. Darbımeselin dediği gibi bir deliyi yola getirmektense parça parça etmek daha ko­laydır.*

ALDANMAMAK İÇİN

Bir kimsenin şan ve şeref içinde olduğunu, bü­yük bir mevkie yükseldiğini yahut son derece bolluk içinde ol­duğunu görerek, hayalinin tesiri altında kalıp onu bu nasibin­den dolayı mutlu saymağa kalkma. Zira gerçek özü elimizde olan şeylerde ne açgözlülüğe, ne imrenmeye, ne de kıskanmaya yer kalmaz ve sen de general, senatör, konsül olmak istemez, belki yalnız hür olmak istersin. İmdi bu amaca giden tek bir yol vardır: elimizde olmayan şeyleri küçük görmek!

*Bir hükümdarın yahut büyük bir Beyin himayesi bizi huzur içinde ve her türlü tehlikeden uzak tutmağa yeter. Hâlbuki koruyucu, vasi ve velimiz olarak Allah’ımız var. Niye bu korunma; kaygılarımızı, korkularımızı atmak için yetmiyor?*

*Caesar’ın ordusuna yazılan askerler alışılmış yemi­ni ederler. Bu yemin nedir? İmparatorun esenliğini her şeyin üstünde tutacaklarını, ona her konuda boyun eğeceklerini ve onun için ölümü göze alacaklarını söylemekten ibarettir. Sen ki doğuşunla, Allah’tan aldığın birçok armağanlarla ülûhiyete bağ­lısın ve onun safları arasında doğdun, bu yemini yapmayacak mısın? Bu yemini yaptıktan sonra ona vefalı kalmayacak mısın? Bu iki yemin arasında ne büyük fark var! Asker, imparatorun esenliğini her şeyin üstünde tutacağına yemin ediyor, sen ise her şeye kendi selâmetini üstün tuttuğuna yemin ediyorsun.*

*Her aldatmaya karşı kendine de ki: «İşte bü­yük bir savaş, ilâhî olan bir iş.» Burada bahse konu olan hâ­kimiyet; hürriyet, saadet ve temizliktir. Allah’ı hatırla, onu yardımına çağır, o senin için yardım göndeecektir. Denizde bir fırtına, koptuğu vakit elbette Castor ile Pollux’ü imdada çağırırsın. Oysaki istek senin için daha tehlikeli bir fırtınadır.

* Niçin Stoisyen oluyorsun? Hareketlerinin gerektirdiği adı al, sana uygun olmayan ve lekeleyeceğin adı alma. Stoisyen’lerin prensiplerini, ileri sürmekle geçinen birçok in­sanlar görüyorum. Fakat Stoisyen görmüyorum. Bana bir Stoisyen göster.Bir tane istiyorum. Stoisyen yani hasta iken mesut, tehlike içinde mesut, can verirken mesut! Bu tam Stoisyen’i bana gösteremezsen hiç olmazsa yola girmiş bir Stoisyen’i bana göster. Bu büyük gösteriden henüz zevk du­yamadığımı söylemeğe mecbur olan benim gibi bir ihtiyarı bundan mahrum etme. Bana Allah’ın iradesine uymak istiyen, Tanrıdan ve İnsanlardan şikâyet etmeyen, asla arzula­rında mahrum olduğunu görmeyen, hiçbir şeyle yaralanmayan, ne tamahı, ne öfkesi, ne kıskançlığı olan bu geçici be­dende Allah’la gizli bir alış verişi sürdüren ve insan kılığın­dan soyunarak Allah olmak isteyen adamı bana göster.*

*Bir nota, bir keman ve bir yay satın alınca insan kendisini müzisyen sanır mı? Fakat sen kendini uzun bir saka­lın, bir heyben, bir değneğin ve bir çulun olduğu için filozof sa­nıyorsun. Dostum elbise mesleğe uygundur. Fakat adı veren el­bise değil sanattır.

Euphrates’in uzun zaman kendisinin filozof oldu­ğunu saklamakla çok rahat ettiğine dair söylediklerini hatırla. Çünkü bu davranışı ile insanlara gösteriş olsun diye bir şey yapmadığına ve her şeyi Allah için ve kişiliği için yaptığına vicdanını inandırmakla beraber yalnız başına savaştığı için yal­nız şahsını tehlikeye atmanın; ne soydaşını, ne de kendisinin istemiyerek yapabileceği yanlışlıklar yüzünden felsefeyi tehlike­ye koymamanın tesellisini elde etmenin ve nihayet elbisesin­den çok hareketleriyle filozof tanınmanın gizli zevkini tat­mıştır.

Öyle kör insanlar vardır ki Vulcauus’u bile bir külahı olmasaydı iyi bir demirci saymayacaklardı. Bu yüzden o kadar aptal bir hâkim olan ve insanları ancak işaretleri, ayırıcı alâmetleri ile seçen kalabalık tarafından anlaşılamamaktan şikâyet etmek ne büyük aptallık! Sokrates bu yüzden insanla­rın çoğuna meçhul kalmıştır. Ona giderler ve kendilerini bir filozofa götürmesini rica ederlerdi, o da götürürdü. Onu bir filo­zof saymamalarından asla şikâyet etmiş midir? Hayır, onun alâmeti yoktu ve filozof görünmeden filozof olmakla bahtiyar­dı. Ondan daha filozof kim gelmiştir? Sen de öyle ol: felsefe; sende ancak hareketlerinle görünsün.*

ALLAH TEÂLÂ’YI BULMAK

*Caesar’ın gladiotorları arasında dövüşmediği için ümitsizliğe düşen, bu aylaklıktan kurtulmak için Allah’a adak götüren ve halkın önüne çıkmayı en büyük şeref sayan kimsele­re her gün rastlanır. Hâlbuki aramızda Allah’a olan sevgisini göstermek için fırsat arayan kimse bulunmaz.

Allah seni şahit olarak çağırır ve sana sorar: «İradeden başka bir yerde iyilik ve kötülük olmadığı doğru mu­dur? Bir kimseye zararım oldu mu? Herkese faydalı olacak şey­leri herkesin iktidarına vermedim mi?» Buna sen ne cevap ve­rirsin?

«Rabbim, şüpheli bir durumdayım. İstırap ve felâket içindeyim. Kimse bana bakmıyor. Kimse bana yardım etmiyor. Herkes beni yeriyor, herkes bana küfrediyor ve ben insanların kusmuğu bir varlığım.»

Kendisinin büyüklüğünü tasdik etmek üzere seni şahitliğe çağırmak şerefine böyle mi mukabele ediyorsun? O kendi iyiliğinin, hakikatinin, adaletinin bir şahidini arıyordu. Hâlbuki sen onu suçlandıran adam oldun.

Hayatta aşağı yukarı hepimiz evden kaçmış esirlerin tiyatrodaki durumundayız. Bu esirler oynanan piyesle­rin zenginliğini görmekle büyük zevk duyarlar. Seyrettikleri tra­jedinin aktörlerine hayrandırlar. Fakat daima telâş içindedir­ler. Sağa sola bakarlar ve efendilerinin adı söylendiğini duyar duymaz dehşet içinde kalırlar, hemen kaçıp giderler. Biz de böy­leyiz. Tabiatın harikalarına hayran oluruz, bu manzara bizi büyüler. Ama her ân üzüntü içinde yaşarız. Ve eğer efendimi­zin adını söylerlerse mahvolmuş bir insan durumuna düşeriz.

O halde efendi nedir?

Bu bir adam değildir. Zira insan insanın efendisi olamaz. Bu ölüm, hayat, şehvet, ıstırap, fakirlik yahut ser­vettir. Caesar bile üzerime bunlarla yürümesin, o zaman dayan­mamı görürsün! Fakat gürleyerek, aydınlatarak, tehdid ederek bu peyklerle gelirse ve ben korkarsam efendisini tanıyıp kaçan esir de değil miyim? Ama eğer korkmazsam tam hürüm ve ken­dimden başka efendim yoktur.

Sultanların ve büyüklerin huzuruna girdiğin va­kit daha yükseklerde seni gören, seni duyan ve senin daha çok borçlu olduğun daha büyük bir sultanın var olduğunu hatırla.*

Bellenmesi lâzım gelen ilk bilgi ilâhî lütufları ile her şeyi idare eden bir Allah’ın varlığı, yalnız hareketlerimizin değil fakat duygularımızın ve düşüncelerimizin de ondan, saklanmayacağıdır. Bundan sonra onun mahiyetini çözmek gerekir. Mahiyeti iyice bilindiği için ona kendini beğendirmek ve itaat etmek isteyenler bütün gayretlerini zarurî olarak ona benzemeğe sarf etmeli yani hür, vefalı, hayırsever, merhametli ve efen­di olmalıdırlar. Bunun için senin de bütün düşüncelerin, sözle­rin, işlerin Allah’ı taklit eden, ona benzemek isteyen adamın işleri, sözleri ve düşünceleri olmalıdır.

Hiçbir şey bilmedikleri; en basit anlamlardan bi­le haberleri olmadıkları halde büyük mevki sahiplerinin her şeyi bildiklerini ileri sürmeleri her zaman rast gelinen bir olaydır. Servet içinde yüzdüklerinden, muhtaç olmadıklarından, her hangi bir şeyden yoksun oldukları akıllarına gelmez. Bu cins insanların en büyüklerinden birine şunu söylüyordum: «İmpara­tor sizi seviyor. En yüksek mevkilere sahip birçok dostunuz ve büyük makamlarla münasebetleriniz var. Bu imkânlarla dost­larınıza iyilik edebilir ve düşmanlarınızı ezebilirsiniz! O da bana «Benim yoksun olduğum, her hangi bir şey var mı?» dedi. «Gerçek saadet için lâzım olan en önemli unsurdan mahrumsu­nuz. Bu âna kadar size lâzım ve lâyık olan tarzdan başka tür­lü hareket ettiniz. İşte en köklü mesele: Ne Allah’ın ne oldu­ğunu, ne de insanın ne olduğunu biliyorsunuz. İyiliğin ve kötü­lüğün mahiyetinden haberiniz yok, bütün bunlardan çok sizi şaşırtacak olan da, kendi kendinizi bilmemenizdir. Ah… kaçı­yorsunuz ve sizinle bu kadar açıkça konuştuğum için öfkeleni­yorsunuz! Size ne kötülük ettim? Sadece kendinizi olduğunuz gibi gösteren aynayı karşınıza getirdim.»*

ALLAH GERÇEKTEN VARDIR

*Allah Teâlâ, bütün insanları mesut olmaları için ya­ratmıştır; kara bahtlı oluyorlarsa kendi yanlışları yüzünden olu­yorlar.*

*Büyük şeyler değil, hattâ bir üzüm tanesi, bir incir bile bir anda olgunlaşmaz. Eğer bana: «Hemen şimdi bir in­cir istiyorum.» dersen sana «Dostum, bunun için zaman lâ­zımdır. Bekle de tane olsun, sonra büyüsün ve nihayet olgunlaşsın!» diye cevap veririm. Oysaki sen ruhların bir atılışta meyvelerini tam olgunlaştırmalarını istiyorsun. Bu doğru mudur?*

*O kadar nankörüz ki, Allah’ın bize ihsan ettiği hâ­rikalar bile bahse konu olsa, bunun için şükretmek şöyle dur­sun, onu suçlandırır ve ondan şikâyet ederiz. Bununla beraber bir parçacık olsun duygulu ve minnet nedir bilen bir yüreğimiz olsa, tabiatın her hangi bir parçası, hattâ en basiti bile, ilâhî kudreti ve üzerimizdeki lütuflarını duymamıza yetecektir.

*Eğer biraz duygumuz olsaydı yalnızken veya ka­labalık içindeyken, bütün hayatımızda, Allaha bize bahşettiği Te ömrümüzün her ânında faydalandığımız nimetler için şükret­mekten başka bir şey yapmazdık. Evet, çapa çapalarken, tarla sürerken, yerken, gezerken, kalkar ve yatarken kısacası her ha­reketimizle haykıracaktık: «Allah ne büyüktür!» Her şey bu ilâhı haykırışla titreyecekti : «Allah ne büyüktür! »Fakat siz kör ne nankörsünüz. Bunun için ihtiyar, topal, fakir ve sakat ol­makla beraber bunu biteviye sizin için ben söylemeliyim: «Allah ne büyüktür!»*

*Bülbül yahut kuğu kuşu olsaydım, onların yaptık­larını yapacaktım. Hâlbuki ben bir insanım ve aklım var. O halde ne yapmalıyım? Allah’ı övmeliyim. İşte bütün hayatımda yapacağım şey! Bu iş için bütün insanları da bana katılmağa çağırıyorum.*

*Her şeyi yoluna koyacak olan akıl sapıtırsa onu yoluna kim koyacak?*

*Belli bir gerçeğe inanmaktan seni kim alıkoyabi­lir ve yanlışı doğrulamaktan alakoyabilir? Seni kim zorlayabi­lir? Anlıyorsun ki senin kimsenin elinden alamayacağı iraden vardır. Eğer senin hürriyetin elinden alınabilseydi, Allah iyi bir “babanın sana göstereceği ilgiyi göstermemiş olurdu.

Hiçbir kuvvetin hakkından gelemeyeceği adam kim­dir? O; tasarılarında sebatlı ve elimizde olmayan her hangi bir şeyin kendisini sarmasına müsaade etmeyen adamdır.  O bana göre bir atlettir. Birinci savaşa dayandı. Bir ikincisine dayanabilecek midir? Paraya dayandı. Güzel bir kadına karşı koyabile­cek midir? Gündüz halk arasında isteklerine dayandı, geceleyin ve yalnızken dayanabilecek mi? Şan ve şerefe, yerilemeye, öv­gülere, ölüme dayanabilecek mi? Bütün rahatsızlıklara, her tür­lü kedere katlanabilecek mi? Bir kelime ile rüyasında bile mu­zaffer olabilecek mi? İşte benim aradığım atlet!

*Her hangi bir adam başkalarından fazla bir şey olursa veya olduğunu sanırsa ve eğer filozof değilse tabiatiyle gurur ile göğsü kabaracak ve böylelikle kötü yola sapmaktan, kurtulamayacaktır.

 Bir müstebit (zorba) bana dedi ki : «Ben mutlak hâkimim ve her şeyi yapabilirim!

Peki elinden ne gelir? Kendi kendine iyi bir ruh verebilir misin? Benim hürriyetimi elimden alabilir misin? O halde gücün neye yeter? Arabanın içinde iken araba­cıya bağlı değil misin?

Herkes bana dalkavukluk ediyor.

Fakat bunu sana bir insana yaptıkları gibi mi yapıyorlar? Ba­na; sana benzemek isteyen, Sokrates’in izlerinde yürümek iste­dikleri gibi yürümek dileyen ve seni böyle kabul eden bir kim­seyi göster!

 Ben senin kafanı kesebilirim!

Hakkın var, za­rarlı Allah’a yaptıkları gibi sana da dalkavukluk etmek ve cin çarpmasına karşı yaptıkları gibi sana da kurbanlar adamak lâ­zım geldiğini unutmuştum. Onun Roma’da bir sunağı yok mu­dur? Sen ondan çok bu saygıya yaraşırsın, Çünkü sen daha za­rarlısın. Fakat senin emrindekiler ve senin bütün gücün ayaktakımını şaşırtıp korkutabilir. Beni asla şaşırtamazsın. Ben an­cak kendim sebep olursam meyus olabilirim. Beni boş yere tehdit ediyorsun, sana hür olduğumu söylüyorum!

 Sen mi hür­sün? Nasıl?

Beni hür yaratan, kurtaran Allah’tır. Allah’ın ku­lunu senin iktidarına bırakacağını sanıyor musun? Sen benim gövdemin hâkimisin, istersen onu al. Fakat benim üzerimde hiç­bir hükmün yoktur.»*

*Felsefe uzun ve zahmetli bir yoldur, deniliyor. Aldanıyorsun dostum. Bu o kadar uzun değildir. Felsefe sana ne öğretmek istiyor? Allah’ın yolunda gitmek, isteklerini düzene koymak, düşüncelerini iyi kullanmak

 Bana; Allah’ın,  istekle­rinin, inançlarının ne olduğunu söyle, işte uzun olan bunlardır. Fakat sana şehveti öğreten filozofların yolu daha mı kısadır? Epikuros sana ne diyor? İnsanın iyiliği bedenindedir. Bana ru­hun, vücudun ve baş unsurumuzun ne olduğunu söyle, o zaman göreceksin ki bu, ondan daha az uzun değildir.*

*Filozoflar insanın hür olduğunu söylerler. Demek ki imparatorun otoritesini küçük görmeyi öğretiyorlar.

 Hayır. Hiçbir filozof halkı devlet başkanına karşı isyan ettirmeği veya­hut iktidarı altında bulunan her hangi bir şeyin onun elinden alınmasını istemez. Buyurun iste Dedenim, iste servetim işte. şöhretim, işte ailem hepsini size veriyorum, alınız ve eğer size rağmen her hangi bir kimseye bunları ellerinden bırakmaması­nı öğretiyorsam ben; öldürünüz, ben bir âsiyim. Benim insanlara öğrettiğim bunlar değildir. Ben onlara yalnız inançlarında hür­riyeti korumalarını öğretiyorum ve Allah da yalnız bunlara hâ­kim olmaları için onları yaratmıştır.

Ülühiyetin en doğru, en kuvvetli, en çok ayaklar atına alınamayacak kanunu daima zayıfın kuvvetliye boyun eğ­mesi ve akılla onu yenmesidir.*

*Allah’ın mahiyeti nedir?

Zekâ, bilgi, düzen ve akıldır. Ancak onda gerçek iyiliğinin ne olduğunu böylelikle öğrenebileceksin!

Asil bir aileden doğmuş isen, o kadar asaletin ile doluşundur ki bundan bahsetmekten bıkmazsın, herkesi serseme döndürürsün. Fakat Allah yaratandır ve o senin içinde­dir. Bu asaleti unutursun, nereden geldiğini ve içinde ne taşı­ndığını bilmezsin. Halbuki hayatının bütün hareketlerinde ha­tırlaman lâzım gelen budur. Her an kendi kendine de ki: «Beni yaratan Allah’tır ve Allah benim içimdedir, onu her gittiğim yere götürüyorum.   Onu niçin utandırıcı düşüncelerle bayağı hareketlerle ve alçakça isteklerle kirleteyim?»

Allah’ın varlığı veya kudreti karşısında ahlâksızca bir hareket yapmamağa dikkat edersin; o seni görür ve duyar. Öyle ise huzurunda onu üzecek hayâsızca şeyleri düşünmekten utanmıyor musun?

Ey Allah’ın düşmanı!

Ey kendi mahiyetini unutmuş alçak!

Fidyas’ın bir heykeli meselâ Minerva’sı yahut Jüpiter’i olsaydın ve biraz da duygun olsaydı seni yaratan ustayı hatırlayarak ona ve sana yaraşmayan bir şeyi yapma­mağa, her ne bahasına olursa olsun kendi güzelliğini lekeleyecek olan çirkin bir kılıkta görünmemeğe çok dikkat ederdin. Allah’ın huzuruna ne halde çıktığına önem vermemekle seni yaratana leke sürüyorsun. Oysaki ustadan ustaya, eserden ese­re ne büyük fark var!

Tanrı vasilik etmek üzere sana bir yetim verselerdi, ona itina eder ve bu kadar değerli bir emanetin bozulmasına meydan vermezdin. Hâlbuki vasilik etmek üzere seni sana verdiler. Dediler ki:

Seni daha sadık, daha şefkatli bir velinin ellerine veremezdik. Bu çocuğu tabiatı gereği nasılsalar öylece koru. Onu bütün temizliği ile vefası ile asâletiyle, her türlü ihtiras ve bulanıklıktan uzak bulundurarak yetiştir!» Hâlbuki sen kendine boş veriyorsun.

Ne vefasızlık, ne cinayet!

Şu küçük filozofa, bu ağırbaşlılık şu gururlu ba­kış nereden geliyor?

Biraz bekle dostum, çok geçmeden ben da­ha vakarlı olacağım. Öğrendiğim ve benimsediğim prensiplerin gösterdikleri yolda henüz sağlam değilim. Kuvvetsizliğimden korkuyorum. Biraz kuvvetleneyim, o zaman büsbütün başka bir ağırbaşlılık göreceksin. Hayat henüz bitmedi. Allah son düzelt­melerini yapmadı (Kıyamete kadar yaratma devam ediyor). Biter bitmez göreceksin. Fakat bunun gurur­dan gelen bir ağırbaşlılık olacağını sanma. O gerçeğe inan­maktan gelmektedir. Şu Jüpiter başında gördüğün zannınca gurur mudur? Hayır. O sağlamlıktır ve sebattır. Sana şu. tarzda seslenen Allah böyle olmalıdır: «Varlığımın bir işare­tiyle tasdik ettiğim şey yalan olamaz, kesindir ve mutlaka gerçekleşir.» Bu büyük örneği taklite çalışacağım. Ve sen beni; vefalı, sâf, son derece cesur olarak ve müthiş diye vasıflandırı­lan kazaların, belâların sebep olduğu heyecanların, perişan­lıkların uzanamayacağı bir halde bulacaksın. Fakat seni öl­mez, hastalıklardan ve ihtiyarlıktan kurtulmuş görebilecek mi­yim?

Hayır, ama ölmesini, ihtiyar ve hasta olmasını bildi­ğimi göreceksin. Bir filozofun sinirlerini, son derecede rahat sinirlerini göreceksin.

 Hangi sinirleri?

 Asla yoksunluk bilmeyen istekler; her türlü kötülüğü önleyen yerli yerinde kor­kular, ölçülü ve uygun hareketler, düşünce mahsulü tasarı­lar ve asla arkasından pişmanlık gelmeyen katlanmalar.*

*Ey insanoğlu!

Allah’ın sana verdiği nimetlere karşı nankör olma, sana bahşettiği büyük iyilikleri unutma. Sana verdiği duymak, görmek kabiliyetleri için durmadan şükret.

Ne diyorum?

Sana verdikleri hayat için ve onu devam ettirmek üzere şarap gibi, zeytinyağı gibi, arzın bütün meyvaları için şükret. Hususuyla bunlardan daha kıymetli olan her şeyi kullanmak, denemek ve her şeye değerini vermek iktidarını hediye ettikleri için onlara şükret. *

*Vaktin hükümdarı yeryüzünde barışı sağladı. Ar­tık ne savaş, ne haydutluk, ne de korsanlık var. Her hangi bir zamanda her hangi bir saatte yapayalnız, korkmadan, her yere serbestçe gidilebilir. Lâkin hükümdar hastalıklara, kazalara, yangınlara, yer sarsıntılarına, yıldırıma karşı bizi emniyete ala­bilir mi? Bu huzur ve sükûnu, ihtiraslarımıza, aşka, üzüntü­ye, pintiliğe, açgözlülüğe karşı koruyabilir mi? Ah! Bu huzur ve sükûnu hükümdarlar veremezler, onu ancak Allah verebilir ve onun yol göstericisi de akıldır. Bu huzura sahip olan bütün hayatınca yalnız kalabilir.*

*Allah’ı suçlandırdığın zaman, kendi içine in, ona hak vereceksin. Kötü insan hangi işte senden daha iyi muamele görmüştür? Zengin olduğu için mi? Fakat onum iç âlemini in­cele, sürdüğü hayata bak, onun gibi olmak seni üzecektir. Philostorgos’un refah ve saadetine isyan etmekte olan bir delikanlıya onu söylüyordum:

 Peki ama Sura ile yatmak ister mi idin?

 Allah göstermesin!” dedi, ölmesini tercih ederim.

 Şu halde Philostorgos Sura’ya sattığına karşılık olarak bir şey­ler alırsa neye kızıyorsun? Ve nefret ettiğin şeylere sahib oldu­ğu için neden onu mesut sayıyorsun? Sana mevcudunun en iyisini veren Allah, sana hangi işte kötü muamele etmiştir? Hik­met paradan daha değerli değil midir? Onun için asla şikâyet etme. Çünkü en değerli şeye sahip bulunuyorsun?*

*Seni sürgüne gönderecekler!  Dünyanın ötesinde beni gönderecekleri bir ülke var mı? Gittiğim her yerde gök­leri, güneşi, ayı, yıldızları bulamayacak mıyım? Rüyalarım ve bir talihim olmayacak mı? Allah ile sohbete imkân bulamayacak mıyım?*

*Bir küstah bir gün Diogenes’e sordu : «Sen Allah’ın mevcut olmadığına inanan Diogenes misin?» «Ben Diogenes’im.» diye cevap Verdi, «ve ben Allah’ın var olduğuna o kadar inanırım ki, onun senden nefret ettiğine son derece eminim.»*

ATLATMA

Biri çıkar da bir kimsenin seni yerdiğini söylerse ileri sürüleni reddetmeğe kalkma. Yalnız şu cevabı ver: «Bunu söyleyen hiç şüphesiz başka kusurlarımı bilmiyormuş. Bilseydi sadece bunu söylemekle kalmazdı!»

*Benim de yaptığım gibi insanlar işledikleri suçla­ra kolayca özür bulurlar. Rufus bir gün beni bir suç yüzünden azarlarken ona «Peki Efendim, Capitolium’u mu yaktım? diye itiraz ettim. O da bana «Alçak esir! Bu durumda yapılacak yan­lışın hepsini yapmış olmak Capitolium’u yakmak demektir!» di­ye cevap verdi.*

CİNSİ MÜNASEBET-ŞEHVET

Mümkün olursa evlenmeden önce cinsî münasebet zevklerine karşı perhizli ol. Eğer bu zevkleri tadarsan hiç olmaz­sa meşru hareket et. Bununla birlikte bu zevklerden faydala­nanlara karşı sert olma, biteviye perhizinle öğünme.

Hayalin gözlerinin önünde her hangi bir şehveti canlandırırsa, hemen her zaman yapacağın gibi seni sürüklemesi için uyanık bulun. Ta ki, bu şehvet biraz geciksin ve sen ken­dinden bir mühlet isteyebilesin. Ondan sonra zevk anIyle arka­sından gelecek pişmanlık ânını ve kendinden edeceğin şikâyetle­ri ve bu şehvetten duyacağın hazla ona dayandığın vakit duya­cağın övünmeyi karşılaştır. Eğer bu zevki tatmanın senin içim tam zamanı olduğunu sanıyorsan, onun tuzaklarıyla cazibesinin seni aldatmasına karşı tedbir al ve ona daha büyük bir zevki olan yenmiş olma hazzını karşı koy.

*İnsanlar arasında tabii hiçbir toplum yoktur. Allah insanların iradelerine karışmaz. Zevk ve şehvetten başka dünya yüzünde hiçbir ilgi çekici yönü yoktur.*

DAVRANIŞ ve ANLAYIŞ TARZI

Şu düşünceler asla seni üzmesin: «Küçük düşeceğim. Yeryüzünde bir hiç olarak kalacağım.» Çünkü küçük düşmek ve yoksul olmak bir fenalıksa, başkasının eliyle felâkete çarpılamayacağın gibi kötü alışkanlıklara da düşmezsin. En büyük mevkilere geçmek veya bir eğlenceye çağırılmak senin elinde mi­ldir? Elbette hayır! Nasıl olur da bu senin için bir küçük düşme veya şerefsizlik olabilir? Ancak sana bağlıda bir şey olan sen nasıl dünya yüzünde bir hiç sayılırsın? «Ama o zaman dost­larıma hiçbir yardımım dokunmaz.» Hiçbir yardımım dokun­maz ne demek? Onlara para mı veremeyeceksin? Onları Roma hemşerisi mi yapamayacaksın? Bu işlerin bizim elimizde bulunan şeylerden olduğunu ve başkalarına değil bize ait olduğunu sa­na kim söyledi? Kendisinde olmayan bir şeyi kim başkasına ve­rebilir? Biri çıkıp da «Servet edinmeğe çalış, biz de faydalana­lım» diyebilir.

Utanmayı, alçak gönüllülüğü, haysiyet ve asa­leti koruyarak servet edinebilirsem, zengin olmak için tutulacak yolu göster, zengin olurum. Sizin kalp nimetler kazanmanız için gerçek servetimi kaybetmemi istiyorsanız, teraziyi nasıl doğru tutmadığınıza ve ne dereceye kadar nankör ve düşüncesiz oldu­ğunuza dikkat ediniz! Neyi üstün tutarsınız? Parayı mı yahut ol­gun ve sâdık bir dostu mu? Ah! daha doğrusu bu faziletleri el­de etmek için bana yardım ediniz ve bunları bana kaybettire­cek işleri yapmamı istemeyiniz!

Her hangi bir kimse ile konuşmağa, hususuyla mem­leketin en önemli kişilerinden biriyle buluşmaya mecbur olursan, bu görüşmede Sokrates ile Zenon’un nasıl hareket edebilecekle­rini kendi kendine sor. Böylelikle ödevini yapmada güçlük çek­mez ve karşına çıkan fırsatlardan faydalanmış olursun.

Mevki sahibi büyük bir adama saygılarını sunacağın vakit, onu evinde bulamayacağını, evde ise yok dedirtebileceğini yahut sana kapısını açtırmağa tenezzül etmeyeceğini ya­hut müracaatını kayıtsızlıkla karşılayacağını önceden düşün. Eğer bütün bunlara rağmen ödevin seni zorluyorsa başına gele­ne katlan ve asla «zahmete değmezdi.» demeyi aklına getirme. Zira bu sözler bayağı bir adamın; dış eşyanın, ruhundan başka olan şeylerin çok büyük tesiri altında kalan bir adamın sözlerin­dir.

*Ben topalım. Niye topal olmalı idim? Alçak adam! Bir ayak için İlâhî hikmeti suçlandırmak mı lâzım? Allah’ın senin ayağına mı yoksa ayağının mı Allaha uyması daha doğrudur?*

*Bir taşa küfret, neye yarar? O seni duymaz. Onun için taşı taklit et ve sana söylenen küfürleri duyma!*

 *Körlere, topallara acıyorsun. Niçin kötü İnsanlara acımıyorsun? Onlar da başkalarının topal ve kör olmaları gibi kötüdürler.*

*Homeros’un eserinde, Eumaios’un kendisini tanı­madığı halde gösterilen iyi muameleden hoşnut kaldığını anla­tan pasajı hatırla. «Yabancı! Senin düştüğün halden daha kö­tü ve daha sefil bir durumda bile evime gelen bir yabancıya kö­tü davranmağa hakkım yoktur. Zira yabancılarla, fakirleri Al­lah gönderir.» Sen de kardeşine, babana, soydaşına yine onu söyle. «Şimdikinden daha kötü olsanız da, size iyilikten başka “bir şey yapamam! Çünkü Allah göndermiştir.»

Dindarlığınız ve isteyerek katlandığınız mahrumi­yetler, beden egzersizlerimiz ne olağan üstü, ne de inanılmayacak derecelere varmalı ve öğünme, gösteriş için de yapılmama­lıdır. Aksi takdirde biz filozof değil hokkabaz ve soytarı oluruz.*

*Ben senden değerliyim. Babam konsül idi Ben de hâ­kimim, sen ise hiçbir şey değilsin.

Azizim eğer ikimiz de at ol­saydık ve sen bana : «Babam zamanının bütün atlarından çe­vikti. Benim ise pek çok dostum, arpam ve fevkalâde bir eğe­rim var.» deseydin sana şöyle cevap verirdim : «Pekâlâ. O halde koşalım!…» Ata göre koşu ne ise insanda da kendisine has va­sıfları onunla anlaşılacak, kıymeti onunla ölçülecek bir şey yok mudur? O şey saffet, vefa, adalet değil midir? Bu anlamda be­ni aştığın tarafı göster. Adam olarak benden daha değerli ol­duğunu ispat et. Eğer bana «Ben zarar verebilirim, tekme ata­bilirim.» dersen, sana şöyle cevap verebilirim: «Sen insana de­ğil, eşeğe ve ata mahsus bir vasıfla öğünüyorsun.»*

 *Bir jimnastik hocası boynumu, omuzlarımı, kol­larımı yuğurarak, yapılması zor idmanları emrederek beni spo­ra alıştırır. «Şu gülleyi iki elinle tutup iyice kaldır!» der ve gül­le ağır olduğu nispette sinirlerimi kuvvetlendirir. Bana kötü muamele eden ve küfreden bir adam da böyledir. Beni beden idmanlarından büsbütün başka türlü faydası olan idmanlara; sabra, tatlılığa, merhamete alıştırır.*

*Bir insan sana bir sırrını emanet etti ve sen de ona bir sırrını emanet etmenin namusluca, doğru ve nazik, bir hareket olduğunu sanıyorsun. Sen bir hoppa ve bir aptalsın. Ek­seriya tatbik edildiğini gördüğün şeyi hatırla. Sivil elbise giymiş bir asker vatandaşın yanına oturur ve şuradan buradan konuş­tuktan sonra, Caesar’ın aleyhinde bulunmağa başlar. Bu açık yüreklilik karşısında yumuşayan vatandaş askerin emanet ettiği bu sırrı, samimiliğine delil sayarak ona gönlünü açar, hüküm­dardan şikâyet eder ve nihayet asker kendisinin ne olduğunu açığa vurarak, onu zindana sürükler. İşte bu, her gün rastlanan bir olaydır. Sana sırrını söyleyen ekseriya namuslu bir ada­mın maskesini ve elbisesini taşır. Zaten bu güvenlik değildir. Bu, boşboğazlıktır. Senin kulağına söylediği şeyi rast geldiğine söyler. O, delinmiş bir fıçı gibidir. Kendi sırrını saklayamadığı gibi se­nin sırrını da saklayamayacaktır.

Saffetin, sadakatin, vefan olduğunu ve delik bir fıçı olmadığını bana göster. Senin bana bir sır vermeni beklemem ve benim sırrımı dinlemeni rica ederim. Zira bu kadar tertemiz, bu kadar emin bir gemiyi bulmakla kim sevinmez. İyiliğimizi isteyen ve sadık olan bir danışmanı kim itebilir? Kim bizim za­yıflığımızı mazur gören ve bize yükümüzü taşımak üzere yar­dım eden iyi sırdaşı büyük bir hazla aramaz ve ona sarılmaz?

Meraklı, gözetleyici ve elimizde olmayan şeylere düş­kün bir adam görüyorsun. Onun bir geveze olduğundan ve se­nin sırrını asla saklayamayacağından emin ol. Onu kızgın zif­te veyahut insanın organlarını kıran çarka yaklaştırmağa lü­zum yoktur. Bir kızın bir göz kırpması, bir orospunun okşayıvermesi, en küçük bir mevki ve makam ümidi, bir vasiyetnamede bir mirası ele geçirme ihtirası, buna benzer binlerce şey kolay­ca, senin sırrını açığa vurmasına yeter.*

DUA

*Hepimiz bedenin ölümünden korkuyoruz. Fakat ruhun ölümünden korkan kimdir?*

*Dünyada her şey îlâhî kuvvetin övgüsü ile meş­guldür. Bana zeki yahut doğruyu teslim eden bir adam göster., Bunu anlayacaktır.*

* İnsan bu dünyada Allah’ın mahiyetinin ve ya­rattığı eserlerin seyircisi, onun tefsircisi ve övücüsü olmalıdır Sen ise en bahtı kara hayvanların başladığı yerde başlıyor Ve bitiyorsun, duymadan sadece görüyorsun. Hiç olmazsa ülûhiyetin sende bittiği yerde bit. Bu kudret sende; sana kendisini anlayacak kabiliyette zeki bir ruh vermekle bitmiştir. Onu kullanmasını bil. Bu harikulade gösteriden (hayattan, dünyadan yalnız şöyle görmüş olarak çıkıp gitme. Gör, tanı, öv ve kutla *

*Geceleyin kapılar kapanıp da lâmbalar söndüğü vakit odanda yalnız kaldığını söylememeğe dikkat et. Zira yal­nız değilsin.*

Bütün teşebbüslerine ve hareketlerine şu dua ile başla:

«Ey büyük Allah ve sen ey güçlü Talih! Gitmemi uy­gun gördüğünüz yere beni götürünüz! Sizi bütün gönlümle, tereddütsüz takib edeceğim. Sizin emirlerinize karşı gelmek iste­sem bile suçlu ve hain olmakla beraber, ister istemez sizi takib etmem gerekecektir.»

 Bundan sonra şunu söyle : «Zarurete iyice uy­masını bilen, ilâhi meselelerin anlaşılması hususunda hâkim ve ariftir.»

Nihayet üçüncü dilek olarak şunları söyle : «Kriton cesaretle bu geçitten yürüyelim. Zira Tanrı bizi ora­ya götürüyor ve oraya çağırıyorlar.   Anytos ile Meletos beni öldürebilirler fakat bana zarar veremezler!»

*Dostum artık memeden kesilmek ve sütü bıraka­rak, daha zengin bir gıda olan etle beslenmek istemiyor mu­sun? Hâlâ daha sütananın memesi ve seni uyutmak için söy­lediği ninniler, masallar için ağlamak, haykırmak niyetinde misin?

Dünyayı kötü ruhlardan temizlemek için ne bir Herakles, ne de bir Theseus olabilirsin. Fakat içindeki kötü ihtirasları ortadan kaldırmakla onları taklit edebilirsin. Se­nin içinde yaban domuzu, aslan ve ejder vardır, bunlara hâ­kim ol. Prokrustes ile Skiron’u yeneceğine, İstıraba, korkuya, tamaha, hırsa, kötülüğe, cimriliğe, hovardalığa, azgınlığa hâ­kim ol. Bu ejderhaları ezmek için tek yol yalnız Allah’ı düşün­mek, ona bağlanmak ve yalnız onun emirlerine boyun eğ­mektir

Artık boyunduruğu at ve esirlikten kurtulduktan sonra başını gökyüzüne kaldır ve Allah’a de ki: «Şimdiden sonra bana ne istersen onu yap. Bana yapacağın her şeye ra­zıyım. Ve senin bana yaptırdıklarının doğru olduğuna bütün insanları inandıracağım.»*

DÜNYA HAYATI

Eğer bir deniz yolculuğunda bindiğin gemi bir lima­na uğrar da seni kıyıya su almak için yollarlarsa, yolda midye kabuğu veya mantar bulursan bunları toplayabilirsin. Fakat ak­lın daima gemide olmalıdır. Sık sık başını gemiye çevirerek kap­tanın seni çağırıp çağırmadığını araştırmalısın. Eğer kaptan ça­ğırırsa seni eli ayağı bağlı bir hayvan gibi gemiye atmalarına meydan vermemek için, elindekilerinin hepsini atıp hızla geriye dönmelisin. Hayat yolculuğunda da durum aynıdır. Bir midye kabuğu veya bir mantar yerine bir kadın veya bir çocuk nasibin olursa, bunları benimsersin. Fakat kaptan seni çağırınca arkana bakmadan her şeyi bırakıp gitmen lâzımdır. Eğer yaşlı isen ye­tişememek korkusuyla, gemiden pek uzaklaşmamalısın.

Hatırla ki, hayatta bir misafirlikte imisin gibi ha­reket etmelisin. Yemek sana kadar geldi mi, elini kibarca uza­tarak bir parça al. Tabağı önünden kaldırıyorlar mı? Alıkoy­maya çalışma. Yemek henüz önüne gelmedi mi? İstemeğe kalk­ma, sıranı bekle! Çocuklarına, kadınlara, mevki ve ikbale, pa­raya karşı da böyle davran! O zaman Allah’ın bile sofrasına kabul edilmeğe lâyık olursun. Sana verileni almazsan ve küçük görürsen, o zaman yalnız Allah’ın davetlisi ve misafiri değil fakat eşiti olur ve onlarla birlikte hükmedersin. İşte böylece hareket ederek Oiogenes, Herakleito ve daha bazı kimseler ger­çekten lâyık oldukları gibi ilâhî insan diye anılmışlardır

*Amfiteatrda senatörlerin yerlerine oturmak is­tiyorum.

 Kendini bir hayli zahmete sokacaksın, çok da acele etmen lâzım gelecek.

 Ama böyle olmayınca oyunları rahatça seyredemem

 Seyr etmeyiver. Oyunları seyr etmeğe ne mecbu­riyetin var? Eğer seni oralarda oturmak hırsı kışkırtıyorsa, halkın çıkmasını bekle, oyun bittiği vakit o kadar istediğin ye­re oturacak ve keyfinde, rahatında olacaksın!*

*Yalnız kalınca çocuklar ne yaparlar? Eğlenirler, çakıl taşı ve kum toplayarak küçük kuleler yaparlar ve biraz son­ra da onları yıkarlar. Böylece her zaman eğlence eksik olmaz. Onların çocukluk veyahut delilik yüzünden yaptıklarını kültür ve akıl ile yapamaz mısın? Her taraf çakıl ve kum dolu. Aslında içimizde inşa edecek ve yıkacak o kadar çok şey var ki! Yalnızlıktan hiç şikâyet etmeyelim.

Ancak başkalarıyla birlikte iken başkalarına uya­rak şarkı söyleyebilen kötü bir müzisyen olmak ister misin?

İnsanların ruhlarından söküp atacakları yalnız iki şey vardır: Bencilik ve imansızlık.*

DÜNYA İŞLERİ

Dünyada olup biten şeylerin bir kısmı elimizdedir. Bir kısmı da elimizde değildir. Elimizde olanlar düşüncelerimiz, ya­şayışımız, isteklerimiz, eğilimlerimiz, iğrenmelerimiz; bir keli­meyle bütün hareketlerimizdir.

O halde hatırla ki tabiatları dolayısıyla esir olanları hür ve başkasına bağlı olan şeyleri sana ayrılmış sanıyorsan her adımda engellere rastlayacak, kırılacak, üzülecek ve Allahtan da insanlardan da şikâyet edeceksin. Buna karşılık senin olanı be­nimser ve başkasının olanı da başkasının iradesinde sayarsan; o zaman kimse sana istemediğini yaptıramadığı gibi, istediğini de yapmana engel olamaz. Dolayısıyla kimseden şikâyet etmez, kimseyi suçlandırmaz ve istemeden hiçbir hareketi yapmağa zorlanmazsın. Kimse sana bir fenalık edemez, düşmanın ola­maz ve başına kötü, zararlı bir şey de gelmez.

Bir gaye, erişilmemek için belirtilmediği gibi kö­tülüğün hamuru da bu sebepten dünya yüzünde yoktur.

* İnsanlar daha az iptidai ve daha az kaba olan bir yemeği icadettiği için Triptolemos’a mabetler ve sunaklar yaptılar. İçimizden hangimiz gönlünden; gerçeği bulanları, yolumuzu aydınlatanları ve ruhlarımızdan bilgisizlikle saptırmanın karanlıklarını kovanları kutlamıştır? *

*Uşaklarına kızıyor, evini alt üst ediyor ve kom­şularını rahatsız edip şaşırtıyor, ondan sonra da olgun bir in­sanın tavırlarını takınarak bir filozofu dinlemeğe gidiyor, insanın vazifeleri ve faziletlerin niteliği üzerinde tartışmalara gi­rişiyorsun.

Dostum bütün bu kaideler ve formüller sana hiç fayda vermez. Zira sen onları dinlemek için gereken ruh ha­line sahip olarak gelmediğin için onları dinledikten sonra yi­ne geldiğin gibi gideceksin.

Dostluğu anlamağa yalnız filozof olan elverişli­dir. İyi veya kötünün ne olduğunu ayıramayan nasıl sevebilir?

Şu küçük köpeklerin oynaştıklarını görüyorsun. Bir­birlerini okşuyorlar, birbirlerine sarılıyorlar, sevişiyorlar ve sa­na gerçekten iyi arkadaş gibi görünüyorlar. Küçük bir kemik at, o zaman hakikati göreceksin. Kardeşlerin, babaların ve ço­cukların dostlukları işte böyledir. Ele geçirilmesi lâzım gelen servet, bir tarla, bir metres ortaya çıksın ne baba, ne kardeş, ne çocuk kalır.

Dünyada her hayvanın kendi çıkarına bağlandığı kadar sarılabileceği bir şey yoktur. Ona, faydalı olandan kendisini mahrum ettiğini duyunca baba, kardeş, oğul, dost ne olursa olsun tahammül edilmez bir yük olur. Çünkü o; baba„ kardeş, oğul, dost, akraba, vatan, hattâ Allah yerine geçen çı­karını sever.

Sevmek için faydayı, ermişliği, namusu, vatanı, akrabayı, dostları hattâ adaleti bir araya getirmek gerekir. Bü­tün bunları birbirinden ayırırlarsa artık dostluk kalmaz. Çünkü ben ile benim’in bulunduğu yerde hayvan ortaya çıkar. Ben namus ile adaletin bulunduğu tarafta ise ben iyi dost, iyi baba, iyi oğul, iyi kocayım. Fakat ben ile benim bir tarafta namus ile adalet başka tarafta olursa dostluğa elveda!

En kutlu, en zorla­yıcı ödevlere elveda!*

DÜŞÜNCELİ HAREKET ETMEK

Bir iş yapacağın zaman yapacağın işin ne olduğunu iyice düşün. Hamama gideceksin, hamamlardaki âdetleri; insan­ların birbirlerini ıslattıklarını, itip kaktıklarını, küfür ettikle­rini ve bu çevrede hırsızlığın tabiî bir hal olduğunu düşün. Eğer önceden kendi kendine «Yıkanacağım, fakat aynı zamanda varlığımın gerçek nimeti olan hürriyetimi, bağımsızlığımı koruya­cağım!» dersen o zaman yapmak istediğini daha güvenle yapar­sın. Başına gelecek her iş için bu böyledir. Zira bu usul ile yı­kanmana her hangi bir şey engel olursa cevabın hazırdır: «Ben sadece yıkanmak istemiyordum. Fakat aynı zamanda hürriye­timi de korumak niyetindeyim. Eğer kızmış olsaydım onları koruyamazdım.» diyebilirsin.

Yapacağın her işte, girişmeden önce ne olaca­ğını ve arkasından ne çıkacağını iyice düşün, ondan sonra te­şebbüse kalk. Bu yolu tutmazsan yapacağın her harekette baş­langıçta zevk duyarsın. Zira arkasından ne çıkacağını tasarla­mış değilsindir. Fakat sonunda rezalet kendini gösterince utanç içinde kalırsın.

*Sana ait olanı iyice koru ve başkasına ait olana ta­mah etme, böylece hakaret edersen hiçbir aksilik saadetine en­gel olamaz.*

*Eğer bedenimi seversem, servete bağlı isem, ben mahvolmuşumdur, artık esirim demektir. Böylelikle nereden il­de edilebileceğimi, vurulacağımı belli etmişimdir.*

Sana bir ihtiras musallat olduğu vakit onunla savaşı yarına bırakırsan, yarın gelecek ve savaşmayacaksın. Böylece yarından yarına bırakınca, sadece yenilmeyecek fakat öyle bir duygusuzluğa saplanacaksın ki, günah işlediğinin bile farkına varman mümkün olmayacaktır. Dolayısıyla kesin olarak kendinde Hesiodos’un şu mısraındaki ger­çeği duyacaksın: «Bugün yapılması (gerekeni) yarına bırakan her vakit yıkımlarla karşılaşır.»*

*Kalabalığa incir ve fındık atarlar. Çocuklar ka­pışmak için birbirlerine girerler. Fakat yaşlı insanlar hiç aldı­rış etmezler.

Valilikler dağıtılır, işte çocuklara has olan bir şey. Mahkeme reislikleri, konsüllükler, onlar da çocuklara hastır. Bunlar benim için incir ve fındıktan ibarettir. Rastgele elbisemin üzerine düşerse alır ve yerim. Bunların değeri işte bu kadardır. Ama onları yerden almak için eğilmem ve hiç kimseyi itmem.

Sadece saraylarda oturmayı, sana hizmet edecek bir sürü subayı, şık ve zengince giyinmeyi, avlanma tertipleri­ni, müzisyenleri ve tiyatrocuları, aktörleri istiyorsun. Bütün bunlardan hiçbirini sende görüp tamah ediyor muyum? Fakat buna karşılık sen hiç aklını geliştirmeyi düşündün mü? Doğru düşünceler edinmek için gayret gösterdin mi? Gerçeğe bağlan­dın mı? Senin boş verdiğin bir işte senden ileri gidersem buna niye canın sıkılıyor?

 Fakat o çok büyük ve çok değerlidir.

 Bunu duyman iyi. Öyle ise bu yola girmene engel nedir? Bu av­cılar, müzisyenler, hanendeler, aktörler yerine yanma olgun in­sanları al. Senden çok imkân ve rahata, senden çok kitaba ve üstada kim sahip olabilir? Başla, zamanının küçük bir parça­sını aklına sarf et. Bir kelime ile seç! Eğer bunlara kendini ver­meğe devam edersen hiç şüphesiz daha nadir ve başkalarındakinden daha değerli, eşyaya sahip olacaksın. Fakat boş verdi­ğin zavallı aklın son derece sınırlı ve iğrenç kalacaktır.*

FELSEFE YAPMAK

*Bir filozof nedir? O, eğer dinlemek istersen seni bütün Roma valilerinden daha çok hür yapabilecek adamdır.*

Filozof mu olmak istiyorsun? Hemen alaya alın­maya hazırlan ve inan ki halk yuha diye bağıracak ve «Bu adam hır gecede filozof oldu. Bu küstahça bakış ona nereden geliyor?» diyecek. Sende küstahça bakış olmasın. Sana iyi ve güzel gö­rünen düşüncelere kuvvetle bağlan. Ve unutma ki metin olursan önceleri seninle alay edenler bile ileride sana imreneceklerdir. Hâlbuki onların alaylarına önem verirsen iki kat gülünç olursun.

Eğer birine yaranmak için dış eşyaya bağlanırsan bil ki derecenden düşmüşsündür. Bu sebeple her işte ve her du­rumda filozof olmak sana kâfi gelsin. Ve eğer filozof olduğunu göstermek istersen kendi kendine görünmeği tercih et. Bu sana yeter.

*Gerçekten felsefeyi seviyorsak irademizi hâdise­lere göre düzenleyelim ki olan şeylerden ve olması icabederken olmayan şeyler yüzünden daima mesut bir halde kalalım. Bun­dan çok büyük bir faydamız olacaktır. İstediğimizden asla mah­rum kalmaz ve korkularımızın sebebi olan hale de asla düşme­yiz. Böylece üzüntüsüz soydaşlarımızla yaşayıp gider, tabii veya sonradan doğmuş bütün bağlarımızı koruruz. Yani baba,  oğul, kardeş, vatandaş, koca, komşu, ortak, hâkim veya uyruk olarak bütün görevlerimizi iyice yapmış oluruz.*

Felsefe öğreniminde ilerlemek istersen, ruhu ilgilendirmeyen işlerde ahmak görünmekten korkma.

Felsefe öğreniminde ilerlemek istersen, şu kaygı­lan kafandan çıkarıp at: «İşlerime önem vermezsem, az zaman sonra iflâs ederim ve yiyip içecek bir şey bulamam. Kölemi cezalandırmazsam, gittikçe küstah olur.»

Felsefenin en önemli bölümü kaidelerin tatbikin­den bahseden bölümdür. Meselâ: Asla yalan söylememelidir. İkinci bölümü bunun ispatını gösterendir: neden yalan söylememeli? Üçüncüsü, ise bu ispatların delillerini vererek, bir ispatın ne olduğunu ve onun gerçekliğini ve kesinliğini gösteren bölümdür ki delil, netice, tezat, tenakuz, hakikat, çürüklük gi­bi türlü terimleri tarif ve izah eder.

Üçüncü bölüm, ikincisi için ve ikinci birincisi için zaruridir. Fakat hepsi için zaruri olan birinci kısımdır ve orada durmak lâzımdır. Umumiyetle bu dü­zeni tersine çevirir ve sadece üçüncüye önem veririz. Bütün gayretimiz, bütün incelemelerimiz üçüncüsü için yani delil ve ispat için olur. Ve birinciyi yani tatbikattan ibaret olan bö­lümü unuturuz. Bunun neticesi olarak gerekince yalan söyle­mekten çekinmeyiz. Buna karşılık yalan söylememek gerektiği­ni her zaman iyice ispata hazırız.

*Yumuşak peynirin olta iğnesinde kullanılacak bir yem olmaması gibi, ılık ve gevşek adamlar da felsefe gerçekleri­ne uyamazlar.*

*Dostum niye bir baston yutmuş gibi yürüyorsun?

 Sokakta rastladıklarımın hepsi tarafından imrenilmek ve sağdan soldan : «İşte büyük bir filozof!» sözünün sarf edilmesi­ni duymak için böyle hareket ediyorum.

 Hayranlığını iste­diğin kimlerdir? Onlar senin deli dediğin kimseler değiller mi? Delilerin sana hayran mı olmasını istiyorsun? Ah! Ey koca deli!*

Felsefe; ne olursa olsun yapmağa zorlandığımız vazifelerde cılızlığımızı ve bilgisizliğimizi anlamak ile başlar.

İyilik ve kötülük, namuslu veya namussuz, doğru veya yanlış, saadet ve bedbahtlık üzerinde yapılmış veyahut at­latılmış ödevler konusunda tabii olarak şöyle böyle bir fikre sahip olmayan insan yoktur. Nasıl oluyor da bu konularda şahsî olayları muhakeme ederken o kadar sık aldanılıyor? Bu, önce söylediğim gibi müşterek anlamlarımızı kötü tatbik ettiğimiz­den ve iyi çözülmemiş peşin düşüncelerle muhakeme etmemiz­den ileri geliyor. Güzel, iyi, fena, doğru, yanlış anlamları, in­celikle ve ölçü ile tatbik etmesini öğrenmeden önce, herkesin rastgele kullandığı terimlerdir. Kavgalar, çatışmalar ve savaşlar hep bundan doğar. Ben «Bu doğrudur» derim.. Başka biri «Doğru değildir» der. Nasıl anlaşmalı?

İyice muhakeme etmek için eli­mizde hangi kaide var? Acaba inanç mı?

Fakat iste iki kişiyiz ve ikimizin de birbirine zıt iki inancımız var. Zaten inanç na­sıl güvenilecek bir hâkim olabilir? Delilerin de kendilerine mah­sus inançları yok mu? Bununla beraber gerçeği öğrenebilmek için sarsılmaz bir kaide olması gerekir. Zira Allah’ın insanları kendilerini idare etmek için bilmeleri lâzım gelen işlerde tam bir bilgisizlik içinde bırakması kabil değildir. O halde yanlışlarımızı önleyecek ve inançların delice cüretlerinden bizi kurtaracak olan kuralı arayalım… Bu kural cinste görülen özellikleri nev’e tatbik etmektir. Böylece herkes tarafından tasdik ve kabul edi­len karakterler her özel olay karşısında geri fikirlerimizi doğru yola getirecektir. Meselâ iyilik fikrimiz var. Şehvetin biri iyilik olup olmadığını anlamak istersek, şehveti bu fikre göre çözelim ve bu terazide onu tartalım. Şehveti benim tartı aletim olan hay­rın bu özellikleri ile tartarım. Neticede onu hafif bulur ve ite­rim. Zira iyilik sağlam bir şeydir ve terazide çok ağır basar.*

*Senin düşüncelerin yanlış, bunları yoluna koymama izin ver. İşte bir filozofla konuşmak, bu demektir. Böyle yapacağın yerde beni ziyaret eder, boşuna zah­mete katlanır söylenerek geri dönersin: «Epiktetos da bir şey değilmiş. Ne kaba konuşuyor, kendi dilini bile bilmiyor.» Hakikatta bahse konu olan bu mu idi? İşte insanların mahiyeti! İyi konuşanları ararlar, birbirlerini tanımadan, birbirlerini çözmeden ve daha iyi olmağa çalışmadan her gün heykeller gibi birlikte bulunurlar. Eğlence yahut merak bütün ilişikleri­mizin ve eğilimlerimizin temelidir.*

*Hekimlik sürekli hastalığı olanlara hava değiş­tirmeyi sağlık verdiği gibi, felsefe de böylece kökleşmiş alışkan­lıkları olanlara yer değiştirmelerini sağlık verir. Çünkü bu alış­kanlıklarının kuruluşunu sağlayan hava onları kuvvetlendirmek­ten başka bir şey yapmaz.*

*«Cynique» lerin felsefesine az çok merakı olan ta­lebelerimden biri bir gün bana bu felsefenin ne olduğunu ve bu alanda başarılı olmak için ne yapmak lâzım geldiğini sor­du.

 Ona, dostum diye cevap verdim. Topu topu sana söyleyebileceğim şey, Allah’ın daveti olmadan bu kadar büyük bir işe kalkışan kimse bir saraya efendi olmak için giren yahut Agamemnoon rolünü oynamak isteyen Thersites kadar delidir.

 Ama ben bir çula, yamalı bir hırkaya alışabilirim, yerde yatarım, bir torba ve bir asâ alırım ve herkese küfredebilirim.

 Dostum.; sen eğer bu felsefeyi bundan ibaret sanıyorsan, onu hiç anla­mamışsın demektir. Cynique filozof baştan aşağı temizlik olan ve kendisini biteviye insanların gözü önüne koymaktan korkmayan bir adamdır. Çünkü utanılacak hiçbir şey yapmamıştır. O, Allah tarafından insanları yola getirmek için ve kendi verdiği örnekle onlara; çıplak, parasız, göklerden başka yorganı ve topraktan başka yatağı olmadan saadete kavuşmak kabil oldu­ğunu öğretmek üzere gönderilmiş bir adamdır. O ne kadar bü­yük olursa olsun, kötü huylara kapılmış olanları esir sayan, fena muamele gördüğü, dövüldüğü zaman kendisine fena mua­mele edenleri ve kendisini dövenleri seven ve takdis eden, her insanı kendi çocuğu sayan, onlar için uyanık duran, bir baba gibi ve bir kardeş gibi ve Allah’ın davetçisi gibi onları iyilikle, şefkatle yola getirmeğe çalışan ve perişan kılığına rağmen ken­disine karşı krallarla prenslerin hürmet duymadan bakamadıkları bir adamdır. Büyük İskender Diogenes’i işte böyle karşı­lamıştır.*

*Gerçek filozofun büyük görüşlerini ve ruhunun ışığını iyice incelersen, onu son derece uyanık bulacaksın, onun yanında bütün gözleriyle Argos bile sana bir kör görünecektir.*

GAYE-HEDEF

Kalp (sahte) bir insanın alâmeti uzun müddet sporla uğ­raşmak, uzun müddet içmek, uzun müddet yemek yemek, bun­lardan başka geriye kalan maddî ihtiyaçlara uzun zaman sarf etmek, kısacası biteviye vücuduyla uğraşmaktır. Bunlar hayatımızın esası değil, teferruatı olmalı ve bunları âdeta ayaküstünde bir çırpıda yapıvermelidir. Bütün itinamız ve bütün dikka­timiz yalnız ruhumuz için olmalıdır.

Ne zamana kadar şahsını en büyük şeylere lâ­yık saymak ve sağduyuyu baltalamak hususunda kendi kendi­ne süre vereceksin? Razı olacağın kaideleri öğrendin ve onla­ra rızanı verdin. Kendini ıslah için hangi üstadın, mürşidin gel­mesini bekliyorsun? Artık sen bir çocuk değilsin, olgun bir adamsın. Kendini ihmal ederek ve öğrenmekle vakit geçire­rek karar üstüne karar verirsen, kendini düzeltmen için her gün başka bir mühlet ayırırsan, haberin olmadan hiç ilerlemediği­ni, hayatında olduğu gibi ölümünden sonra da cehalet içinde kalacağını bir gün gelecek anlayacaksın. Şu halde bugünden başlayarak bir insan gibi yaşamağa ve marifet işinde iler­lemiş bir adam gibi yaşamağa lâyık olduğunu kabul et. Şa­na çok güzel, çok iyi görünen şeyler hiç çiğnenmeyecek birer mukaddes gibi görünsün. Zahmetli yahut zevkli, şerefli yahut utanılacak bir şey karşına çıkarsa, hatırla ki artık savaş günü gelmiştir. Olimpiyad oyunları başlamış ve mühlet zamanı geçmiştir. İlerlemen veya mahvolman bir âna, bir cesaret veya korkaklık hareketine bağlıdır. Her şeyi ve her olayı kendi yük­selmesine hizmet ettirerek ve sadece akla uyarak Sokrates ol­gunluğa erişmiştir. Sana gelince: henüz Sokrates olmamakla beraber Sokrates olmak isteyen bir adam gibi yaşamalısın.

*Başaklar niye sürer? Yetişmek ve sonra yetişince biçilmek için değil mi? Çünkü onları kutlu şeylermiş gibi sapları üzerinde bırakmazlar. Eğer başakların duyguları olsaydı biçilme­mek dileğinde bulunacaklarını sanıyor musun? Şüphesiz hayır. Aksine biçilmemeği bir felâket sayacaklardı. İnsanlar için de bu böyledir. Ölmemek insanlar için bir felâkettir. Başak için sararıp olgunlaşmamak ve biçilmemek ne ise Âdemoğlu için de ölmemek odur.*

*Bütün komşu memleket halkının gittiği bir panayırı görmedin mi? Bu insanların bir bölüğü satmak, bir bölüğü de almak için oraya giderler. Oraya, merak yüzünden, yalnız panayırı görmek, kimin bu panayırı kurduğuna ver için açtığını öğrenmek için giden azdır. Dünya için de bu böyledir. Dünyaya gelen insanların bir kısmı satmak, bir kısmı da satın almak için gelmişlerdir. Bunların içinde bu muhteşem gösteriyi seyretmek, onun ne olduğunu anlamak, kimin yaptığını, niçin yaptığını ve nasıl idare ettiğini öğrenmek kaygısını taşıyanlar pek azdır. Zira dünyanın bir kuvvet tarafından yaratılmış olmaması ve biri tarafından idare edilmemesi kabil değildir. Bir şehir; bir ev, bir işçi olmayınca var olamaz ve biri döndürmezse devam edemez. Bu kadar muazzam ve bu kadar harikulade bir makine nasıl olur da bir tesadüfle var olur ve sürer? Bu imkânsızdır. Dolayısıyla onu yaratan ve döndüren bir kuvvet vardır. O kimdir ve nasıl onu idare eder? Ya; onun eseri olan biz kimiz, niçin varız? Bunları düşünen, esere imrendikten ve yaratanı kutladıktan sonra mutlu çekilip giden pek az kimse vardır. Bu soruları kendilerine soranlar çıkarsa tıpkı panayırda tüccarların alık diyerek eğlendikleri gibi öbürlerinin alay konusu olurlar.* *Eğer öküzlerle domuzlar konuşabilselerdi yemden başka şey düşünenlerle böyle alay edeceklerdi.*

*Kötü bir komşum, kötü bir babam var.  Onlar yalnız kendilerine karşı kötü, bana karşı çok iyidirler. Zira on­lar benim soğukkanlılığımı, hakseverliğimi, sabrımı kuvvetlen­diriyorlar. İşte Mercurius’un sopası. Onunla dokunacağın her şey altına dönmeyecektir. Zira bu, çok büyük bir iş değildir. Fa­kat fena sanılan her belâyı, hastalığı, fakirliği, sürünmeyi hat­tâ ölümü iyiliğe çevirecektir.*

*Ne Olympia yarışlarında kazanılan zaferler, ne sa­vaşlarda elde edilen yenmeler insanı mesud edemez. Onu mesud edecek başarılar, kendi üzerinde kazandıklarıdır. Zevkin tu­zaklarına karşı savunmalarınız gerçek savaşlardır. Bir kere, iki kere, birçok kere yenildin. Yine döğüş. Sonunda her vakit yen­miş bir insan gibi bütün hayatında mesut olursun.

Yaşadıkça vazifem, halk arasında veya yalnızken her işte Allaha şükretmek, onu her fırsatta övmek ve ölünceye kadar kutlamaktır.*

*Ne zavallıyım! Okuyup inceleyecek vaktim yok!

 Dostum niye okuyup yazıyorsun? Boş bir merak için değil mi? Eğer bu doğru ise sen bayağı bir adamsın. Okuyup yazma iyi bir hayata hazırlık içindir. Şu halde bugünden başlayarak daha iyi yaşa_ Her yerde kendi ödevini yapabilirsin ve olaylar seni kitap­lardan çok aydınlatabilirler.

Şu prensipleri göz önünde tut:

«Benim olan nedir? Benim olmayan nedir? Bana verilen nedir? Allah’ın yapmamı is­tediği nedir? Yapmamamı istediği nedir? Allah, bu zamana ka­dar sana büyük bir rahatsızlık verdi. Sana kendinle sohbet et­mek, okumak, düşünmek ve büyük meseleler hakkında yazmak ve hazırlanmak zamanını verdi. Bu zaman sana yetmeli idi. Sana şöyle diyorlar:

«Gel, savaş! Elde ettiğin cevheri göster, bize mü­kâfatı kazanmağa değer bir atlet misin yoksa bütün dünyayı dolaşan ve her yerde yenilen serseri atletlerden misin, bunu göster?»*

*Romada, Atina’da yaşamakla mesud olunacağını id­dia ediyorsan sen mahvolmuşsundur. Zira ya oraya dönmemek yüzünden kendini zavallı sayacaksın yahut oraya dönersen se­nin için sonu feci bir sevince kapılacaksın. Bu yüzden şu hay­ranlıklardan kendini kurtar: «Roma ne güzel bir şehirdir! Ati­na ne eşsiz bir şehirdir!» Evet, ama saadet daha güzel bir şey­dir. Roma’da o kadar yorgunluk vardır ve o kadar çok insana dalkavukluk etmek lâzımdır ki! Bu kadar yorgunlukla, bu ka­dar sıkıntıyı saadetle değiştirmiş olmandan sevinmemeli misin?

Sanıyor musun ki bütün gecelerini okuyup yazmak­la, çalışmakla ve incelemekle geçirirsen sana gayretli diyece­ğim. Hiç şüphesiz hayır. Her şeyden önce bu incelemeleri ve ça­lışmaları ne için yaptığını öğrenmek isterim. Bütün gece sevgilisini görebilmek için uyanık kalan adama gayretli demem, âşık derim. Şöhret için uyanık kalırsan sana haris derim. Eğer para için uyanık kalırsan, sana çıkarına düşkün cimri derim, fa­kat aklını geliştirmek, olgunlaştırmak, tabiata uymaya alışmak ve ödevlerini yerine getirmek için uyanık kalırsan ancak o za­man sana gayretli derim. Çünkü insana yaraşır tek gayret işte budur.*

*Filozof kötü insanlardan, yaptıklarından daha çok fenalık bekler. Biri bana küfretti. Ona beni dövmediği için te­şekkür ederim. Beni dövdü ise yaralamadığı için teşekkür ede­rim. Beni yaraladı ise öldürmediği için teşekkür ederim.

*At şarkı söyleyemediği için talihsiz midir? Hayır, ama koşamazsa talihsiz olur. Köpek uçamadığı için talihsiz mi­dir? Hayır, fakat koku alamazsa talihsiz olur. İnsan aslanları boğamadığı ve olağanüstü işler yapamadığı için bedbaht mıdır? Hayır, o bunun için yaratılmış değildir. Ama temizliği, iyiliği, vefayı, adaleti, kaybettiği vakit ve ruhuna Allah’ın işlediği ilâ­hî değerler silindiği vakit bedbahttır.*

*O kadar büyük iktidar sahibi olan falan kimseye sokulmuyorsun

İstediği kadar iktidar sahibi olsun, bu be­nimle ilgili bir mesele mi ve ben ona dalkavukluk etmek için mi doğdum? Benim yaranacağım, itaat edeceğim, boyun eğeceğim kimsem yok mu? Elbette var, Allah ve onunla olanlar!.

İyiliğimiz ve kötülüğümüz yalnız irademizdedir.

Kültürsüzlüğü ve kültürsüzleri küçük görmeyen sanat ve ilim yoktur. Felsefe bu ilim topluluğu arasında bir ay­rılık kurup, onların tenkitleri ile kalp düşüncelerine önem verebilir mi?

Yanlış yapmamaya imkân yoktur. Ama bu yanlışı yapmamak için sürekli ve ince bir dikkatin olması mümkündür. Bu arkası kesilmeyen dikkatin yapabileceğin yanlışların sa­yısını azaltması ve bir parçasını ortadan kaldırması da büyük bir iştir.

Yarın kendimi yola sokacağım dediğin vakit iyi bil ki bugün saygısız, sefih, alçak, azgın, açgözlü, halktan uzak, çı­karına düşkün ve hain olmak istiyorsun. Bak, kendine ne kadar kötülük için izin veriyorsun.

Ama yarın başka türlü bir adam olacağım.

Niye bu günden başlamıyorsun? Bugün yarın için hazırlanmağa koyul, başka türlü hareket edersen yine yarına bırakacaksın.*

GELECEĞİ GÖRME

Kâhine danışmağa gittiğin vakit, başına gelecek şeyin ne olduğunu bilmediğini ve öğrenmek için ona gitmiş ol­duğunu hatırla. Eğer filozofsan kâhine kaderini öğrenmek üze­re başvurduğun vakit, başına gelecek şeyin cinsini bilmediğini ve öğrenmek için ona gittiğini düşün. Zira başına ge­lecek hâdise bize tâbi olmayan bir şey ise bu muhakkak ki, senin için ne bir iyilik, ne de bir kötülüktür. Şu halde kâhine gider­ken dünyanın her hangi bir nimeti için ne temayülün, ne de nefretin olsun, aksi takdirde daima titreyeceksin. Yalnız şuna inan ki, başına gelecek her hangi hâdise sana yabancıdır ve se­ninle ilgisi yoktur. Kimse sana engel olamayacağı için özelliği, niteliği ne olursa olsun onu faydalı bir hale getirmek senin elin­dedir.

Bunun için sana yol göstermek tenezzülünde bulunan Allah’ın önüne çıkar gibi emniyetle git. Nihayet sana bazı tavsi­yelerde bulundukları vakit başvurduğun zatın kim olduğunu ve itaat etmezsen emirlerini hakîr görmüş olacağını unutma. Lâ­kin kâhinlere Sokrates’in lüzum gördüğü hallerde müracaat et. Yâni yalnız olaylarla öğrenilebilecek ve önceden akılla veyahut her hangi bir sanatın usulleriyle, kaideleriyle keşfedilemeyecek meseleler için git. Bu yüzden bir dost için veyahut vatan için büyük tehlikelere göğüs germen icabedince, bunu yapayım mı yahut yapmayayım mı diye kâhine sorma. Zira kâhin eğer kur­ban barsaklarının kötü olduğunu söylerse, bu işaret senin için ya ölüm, ya vurulma yahut sürgün manasınadır. Fakat sağduyu bütün bunlara rağmen, dosta «yardım etmeyi ve vatan için teh­likelere göğüs germeyi emreder. Bu yüzden oyuna başvurduğun kâhinden daha büyük bir kâhine, öldürülmek üzere olduğunu gördüğün bir dostuna yardıma koşmayan adamı mabedinden kov­muş olan Apollon Phthios’a uymağa çalış.

*İbadetlerimizin belli olduğu meselelerde kâhinin dü­şüncesini almağa ne lüzum var? Dostum için her hangi bir teh­likeye göğüs germek veya onun için ölmek bahis konusu ise kâ­hine ne ihtiyacım var? Bana iyiliğin ve kötülüğün mahiyetini ve bunları tanıyabileceğim bütün alâmetleri öğrenmiş olan, içimde inanılır ve asla yanılmaz bir kâhinim yok mu?*

*İnsanın kâhinlere ihtiyacı korkusundan gelir. Olaylardan korkar. İşte bunun için kâhinlere son derece düş­kündür. Onları bütün işlerinin hâkimi yapar. Varını yoğunu onlara emânet eder. Eğer iyiliğini söylerlerse sanki ona bunu hediye ediyorlarmış gibi teşekkür eder. Ne körlük! Eğer hik­met nedir bilseydik, yolculukta yolumuzu sağa mı sola mı sap­mak lâzım geldiğini sorduğumuz gibi, hiç ehemmiyet vermeden kâhinlerin fikrini alırdık. Zira hâkimlere danışmak ne demek­tir? Bu Tanrının iradesini öğrenmek ve yapmaktan başka bir şey değildir. Şu halde gözlerimizi nasıl ve niçin kullanıyorsak kâhinlerden de bu maksatlarla faydalanmalıyız. Gözleri­mize filân veyahut falan şeyi bize göstermeleri için rica etmi­yoruz, fakat bize ne gösterirlerse onu görüyoruz. Kâhinlere karşı da böylece hareket etmeliyiz. Onlara dalkavukluk yapma­malıyız ve yalvarmamalıyız. Yalnız bize emrettiklerini yapma­lıyız.*

*Kâhinlerden falımızı sorarken titrer ve ateşli dualar ederiz: «Allah’ım bana acı, filân veya falan işten kolay­ca sıyrılmama müsaade et!» Hey alçak esir! Senin için en doğ­ru olandan başka bir şey mi istiyorsun? Senin için en doğru olan, Allah’ın senin hakkında uygun gördüğünü yapmak değil midir? Senin hâkimin ve hakemin olanı niçin elinden geldiği kadar lekelemek ve kirletmek istiyorsun?*

*Saati gelince öleceğim. Lâkin kendisine verileni ge­ri veren bir adam gibi öleceğim.*

*Felicio hiç kimsenin konuşmağa tenezzül etmediği bir budala idi. Hükümdar ona kâhyalığını verdi. Felicio birden­bire önemli ve aydın bir adam oldu. Birçokları şöyle diyorlar­dı: Felicio bugün bir melek gibi konuştu. «Ey benim dostum bi­raz bekleyin, Prens onu sadece kâhyalıktan çıkarsın, o yine birdenbire budala olacaktır.»*

*Romalı bir hanımefendi Domitianus’un sürgüne gönderdiği dostlarından bir hanımefendiye büyük bir para yollamak istiyordu. Biri ona Domitianus’un bu paraya el koyacağını söyledi. «Ne önemi var, diye cevap verdi. Ona bu parayı göndermemektense Domitianus’un el koymasını tercih ederim.»

 GERÇEĞİ GÖRME SANATI

*Belli bir gerçek yoktur diyenler bu yalancı iddiayı sözde bir gerçekle yalanlamaktadırlar. Çünkü söyledikleri ya doğru ya yanlıştır: Demek bu bilinen bir gerçektir.*

*Bir hekim bir hastaya gider ve ona şunu söyler : «Sıtmanız var. Bugün hiçbir şey demeyiniz, yalnız su içiniz.» Hasta ona inanır, teşekkür eder ve ücretini verir. Filozof da bir kültürsüze şöyle der: «Azgın isteklerinizin sonu yok, Kaygıları­nız bayağıdır. İnançlarınız sahtedir, yanlıştır.» Kültürsüz öfke­lenerek çıkıp gider ve tahkir edildiğini söyler. Bu ayrılık nere­den geliyor? Çünkü hasta ağrısını duyar, ama cahil bu acıyı duymaz*

*Eğer Allah sadece renkleri yaratmış ve onları ayırt edecek, görecek gözleri yaratmamış olsaydı bu renkler neye yarayacaktı? Renkleri ve gözleri yaratıp da ışığı yaratmasaydı renkler ve gözler niye yarayacaktı? Bu üç şeyi birbiri için yaratmış olan kimdir? Bu harikulade birliğin yaratıcısı, kimdir? Allah’tır. Demek ki İlâhî bir kuvvet vardır.*

Sana senden gelmemiş olan özelliklerle asla öğünme. Bir at, gururla: «Ben güzelim!» dese buna tahammül edi­lebilir. Fakat sen böbürlenerek «Güzel bir atım var!» dersen bil ki güzel bir ata sahip olmakla öğünüyorsun. Bunda sana ait olan nedir? Muhayyileni kullanman! Bunun için muhayyileni kullanırken tabiatı kolla. İşte o zaman kendindeki meziyetle öğünebilirsin.

Eğer yenmesi senin elinde olmayan bir savaşa, gir­mezsen yenilemezsin.

Bir kimsenin pek erkenden yıkandığını görürsen çok erkenden yıkanmış olmakla fena ettiğini söyleme. Sadece zamanından önce yıkandığını söyle. Başka birinin çok fazla şa­rap içtiğini görürsen çok içmekle fena ettiğini söyleme, sadece çok içtiğini söyle. Zira onu böyle hareket ettiren sebebi iyice bil­meden fena ettiğini nasıl bileceksin. İşte bu yolda muhakeme ettiğin vakit, daima gözünle bir şeyi görüyor ve başka bir şey hakkında hüküm vermiş oluyorsun.

Bir kimse Khrysippos’un eserlerini anlamak ve açıklamakla öğünürse kendi kendine der ki; Eğer Khrysippos biraz kapalı yazmamış olsaydı, bu adamın öğünebileceği hiçbir şey yoktu. Bana gelince, ben ne istiyorum? Tabiatı bilmek ve ona uymak. O halde bu işi en iyi açıklayanı ararım. Diyorlar ki en iyi anlatan Khrysippos tur. Onu bana anlatacak birini so­rarım. Buraya kadar olağan üstü bir şey yok. İyi bir tefsirci bulunca geriye, onun bana anlattığı kaideleri kullanarak tat­bik etmekten başka bir şey kalmaz. İşte sayılacak tek şey bu­dur. Zira sadece bu filozofu inceleyerek söylediklerine hayran olmakla yetinirsem ben neyim? Halis bir gramerciyim ve fi­lozof değilim. Şu farkla ki Homeros’u çözeceğim yerde Khrysippos’u inceliyorum. Biri çıkar da bana «Khrysippos’u anlat!» derse ve benim onun felsefesine uygun hareketim olmazsa, o zaman anlatamamaktan da çok utanç ve şaşkınlık duyarım.

*Kendisine götürülen parayı yoklamak için sarraf neler yapmaz? Bütün duyularını kullanır: göz, el burun ve ku­lak. Bir altını bir iki defa tıngırdatmakla kalmaz. Sesleri dinli­ye dinliye âdeta bir müzisyen kesilir. Bize ait olduğunu sandı­ğımız şeylerde hepimiz sarrafız. Aldanmamak için sarf ettiğimiz dikkat ve titizlik sonsuzdur. Aldatılmak korkusuyla aklimizi, fik­rimizi yoklamak lâzım geldiği vakit ise sanki bunlar bize ait de­ğilmişler gibi, ihmalci ve tembeliz. Çünkü bunların bize verdikleri zararları bilmeyiz.*

* Eğer vaktin padişahı seni evlâd edinirse herkese karşı tahammül edilmez bir gururun olur ve o kadar borçlu olduğun Allah’ı unutursun.*

*Ben sana fazilet alanında yaptığın ilerlemeyi soruyorum. Ve sen bana Khrysippos’u iyi anladığını öğünerek söylediğin bir kitabını gösteriyorsun. Bu tıpkı, kuvvetini öğ­renmek istediğim bir atletin bana sinirli kollarını ve geniş omuzlarını göstereceği yerde sadece eldivenlerini göstermesi gibi bir şeydir. Ey alçak esir! Bir atletin eldivenleri ile ne yap­tığını öğrenmek istediğim gibi Khrysippos’un kitabının da se­nin ne işine yaradığını öğrenmek isterim. İsteklerini ve kor­kularını yerli yerine kullandın mı?   Yalnız eserle ilerleme kendini gösterir. Şimdi ruhun daha yüksek, daha hür, dahi vefalı ve daha çok iffetle dolu mudur? Ruhun hiçbir şeyim, engel olamayacağı ve bulandıramayacağı bir halde midir? Bütün hayatından iniltileri, şikâyetleri ve mânâsız haykırışlara kovabildin mi?*

*Hemen şimdi bütün duygularını incele ve güven­le her zorluğa, denenmeye hazırlan: silâhların tamdır ve en korkunç kazalardan yeni bir süs çıkaracak haldesin.*

*Sizden tavsiye mektubu istemiyorum, onları alçak ve korkaklar için saklayınız. İşte bu tavsiye mektuplarından bi­rinin örneği : «Size bu cesedi, bu henüz donmamış olan kan tulumunu takdim ediyorum.» İşte kendisini kırmanın başkasının elinde olmadığını anlamak inceliğini göstermeyen bir adamı böyle takdim etmelidir.*

*Çok büyük mevki sahibi bir adam, (bugün iaşe vekili) sürgünden gelip Romaya giderken bana uğradı. Bana sa­ray hayatının korkunç bir tasvirini yaptı. Bundan iğrendiğine beni kandırmağa çalıştı ve her ne pahasına olursa olsun bu çevreye artık girmeyeceğini, yılları sayılı olan ömrünün son günlerini huzur içinde, işlerin telâşından ve gürültüsünden uzakta geçirmek istediğini söyledi. Ben ona bunların hiçbirini yapmayacağını, Roma’ya ayağını basar basmaz bütün bu güzel kararları unutacağını ve hükümdara yakınlaşmanın kolayını bulur bul­maz bundan faydalanacağını anlattım. O, bana veda ederken «Epiktetos ayağımı saraya attığımı duyarsan dünyanın en bü­yük bir alçağı olduğumu söyle!» dedi. Netice: Romaya varma­dan Caesar’ın mektubunu aldı ve ânında saraya her zamankin­den daha yakın oldu ve tahminim böylece doğru çıktı. Biri ba­na «Ne yapmasını düşünüyordunuz? Hayatının gerisini avarelik ve tembellikle mi geçirmesini istiyordunuz?» dedi. Hey dostum, bir filozofun, kendi ruhuna itina etmek isteyen bir adamın; bir saray mensubundan daha tembel olacağını zannediyor musun? Onun daha önemli ve daha ciddî işleri vardır.*

*Bir adam hâkim olur, evine döner, yuvasını şenlik içinde bulur. Herkes onu tebrike gider. Hemen Capitolium’a çı­kar, adaklar adar ve Allah’a şükreder. İçimizden hangimiz doğru inançlara, kanuna ve tabiata uygun isteklerimiz olduğu için Allah’a şükrederiz?

 Bir adam Nicopolis’de Augustus rahiplerinin tarika­tına girmek için oyumu almağa geldi. Ona «Peki dostum mak­sadın ne? Bu boş bir masraftır.» dedim.

 Ama adım ebediyete kalacak, Çünkü kayıtlara geçecek!

 Adını bir taşa kazdır daha uzun zaman kalır. Seni Nicopolis surlarının ötesinde kim bile­cek?

 Ama altın yaldızlı bir tacım olacak!

 Eğer ihtirasın bu işe taç taca eştir, gülden bir taç giy, sana daha az ağır ge­lecek ve daha çok yakışacak.»*

*Yunanlıların Troia’ya girdikleri vakit her şeyi ka­na ve ateşe boğmaları, bütün Priamos ailesini öldürmeleri ve kadınlarını esir olarak alıp götürmeleri Paris için çok büyük bir felaket olduğu söyleniyor.

 Aldanıyorsun dostum! Paris’in büyük felâketi saffeti, sadakati, tevazuu kaybettiği ve misafir­perverliği çiğnediği vakit olmuştur. Öylece Akhilteus’un felâketi de Patroklos öldüğü vakit olmuş değil; fakat öfkeye tutulduğu., Briseis’e ağlamağa başladığı, bu savaşa metreslere sahip olmak için değil, bir kadını kocasına geri vermek için katıldığını unut­tuğu vakit başlanmıştır.*

*Euristheus tarafından imtihana çekilen Herakles kendisini talihsiz saymıyor ve bu zâlimin emirlerini yerine ge­tiriyordu. Allah tarafından, seni yaratan Allah tarafından im­tihana çekilen sen bağırıyor; şikâyet ediyor, kendini talihsiz sa­yıyorsun! Ne alçaklık! Ne kancıklık!*

*Dostum, oğlun kaçtı, seni bıraktı ve sen ağlıyorsun. İnsanın bir yolcu olduğunu bilmiyor mu idin? Sen çılgınlığının cezasını, azabını çekiyorsun. Senin ferahını sağlayan şeylerin her zaman yanında olacağını ve daima sana hoş gelen yerlerden ve ilişiklerden zevk duyacağını mı ümid ediyorsun. Bunu sana kim vadetti?

Bu kadar güzel bir yerden ayrılmak seni üzüyor;  titriyor ve ağlıyorsun. Şu halde sen kargalardan, kuzgunlardan zavallısın. Çünkü onlar inlemeden ve bıraktıklarına acımadan iklim değiştirirler, denizleri aşarlar!

Ama onlar şuuru olmayan hayvanlardır.

 Allah sana şuuru kendi kendini alçaltmak için mi verdi? İnsanların ağaçlar gibi köklerine yapışık ol­duklarını ve yer değiştirmeyeceklerini mi sanıyorsun?

 Ama dostlarımı kaybediyorum!

 Eh, ne yapalım! Bütün dünya dost ile doludur. Çünkü senin dostun olan ve seni koruyan Allah onu dost ile doldurmaktadır ve yeryüzü tabiatın seni bağladığı in­sanlarla doludur. O kadar yolculuk eden Odysseus dost bulma­dı mı? Yeryüzünü baştanbaşa gezip dolaşan Herakles dost bu­lamadı mı?

Herakles, çocuklarını yetim bırakmaktan ıstırap çek­miyordu. Zira yeryüzünde hiçbir kimsenin yetim olmadığını, bütün insanların her yerde kendilerine bakacak ve kendilerini asla terk etmeyecek bir babaları olduğunu biliyordu*

HAKİKAT -HİKMET

*Hikmetli ve kültürlü insan hayatını feda ederek, onu kazanır.*

*Bir karga, ötüşü ile sana fena bir haber verdiği va­kit, sana bir karganın değil, Allah’ın seslendiğini sanıyorsun. Seni hâkim ve arif bir kimse uyandırdığı vakit de, bir filozofun, değil Allah’ın uyandırdığına inan.*

*Bir tüccarın, ayarı düzgün bir parayı çevirmemesi gibi ruh da gerçek nimetleri itmez. Böyle iken ekseriya kalp olanları da alır. Çünkü şekil onu aldatmıştır ve o kalpı, kalp olmayandan ayırdedecek bilgiye sahip değildir.*

*Ruh su ile dolu bir havuz gibidir. Onun kanatları bu havuzu aydınlatan ışıktır. Havuzun suyu dalgalandıkça ışığın da dalgalandığı sanılır. Hâlbuki ışık olduğu gibidir. İnsan için de bu böyledir. O bulanık ve üzüntülü iken, faziletleri bulanık ve perişan değildir. Onun özündeki kuvvetler harekete gelmiş­tir. Bu kuvvetler durgunlaşınca her şey durgunlaşacaktır.*

*Epikuros’cu bir ilâhî hikmet var mıdır? Durma­dan burnumdan sümük akıyor! Der. Sen bir esirsin! Ellerin ne güne duruyor? Burnunu sümek için değil mi? Epikuros’cu buna cevap verir: «Dünyada hiç balgam veya sümük olmaması da­ha iyi değil mi?» Burnunu silmek İlâhî hikmeti suçlamaktan daha iyi değil midir?*

*Vücutlarından yeryüzünü temizlediği aslanlar, kaplanlar, yaban domuzları, haydutlar, kısacası bütün bu ca­navarlar olmasaydı, Herakles olur muydu? Yine bu canavarlar olmasaydı asabî kollan, kuvveti, cesareti, yenilmez sabrı ve bü­tün geri kalan faziletleri niye yarayacaktı?*

*Zarar verebilecek olanlara karşı gösterilen saygı Romanın ortasında sıtmaya dikilen sunak gibidir. Bu kuvvete, korkulduğu için kulluk edilir.*

*Bir insanın en gerçek nimeti her vakit, hayvan­lardan kendisini ayıran yönündedir. Bu bölümün çok, pek çok kuvvetlendirilmiş olması ve faziletlerin düşmanı kovmak için iyice uyanık bulunmaları onun selâmette olması ve hiçbir şey­den korkmaması için yeter.*

*Bizi öldüren, bir kılıç, bir tekerlek, bir deniz, bir ki­remit veyahut bir müstebittir. Seni Ahirete götürecek yolun ne önemi var? Hepsi birbirine eşittir. Bu yolların en kısalarından biri seni bir müstebidin Ahirete gönderdiği yoldur. Asla bir müstebid bir insanı altı ayda öldüremez. Halbuki bir hastalık yıllarca sürebilir.*

*Filozofun mektebi hekimin eczanesi gibidir. Ora­ya zevk duymak için gidilmez, fakat kurtaran bir ıstırabı çekmek için gidilir. Birinin çıkık bir omuzu, ötekinin bir yarası vardır. Berikinin bir fistülü, ötekinin başında bir sancısı vardır. Zevk, onları iyi edebilir mi?*

*Allah beni fakirliğe, sürünmeğe ve esirliğe terkediyor. Bu bana düşmanlığı yüzünden değildir. Çünkü sâdık bir hiz­metçisinden nefret eden bir efendi var mıdır? Yine bu bir ih­mal yüzünden de değildir. Allah en küçük şeyleri bile gözden kaçırmaz. Fakat Allah beni deniyor, benden iyilik için cesur bir asker, namuslu bir vatandaş çıkıp çıkmayacağını anlamak dili­yor ve nihayet hareketimle insanlar arasında onun varlığına şahitlik etmemi istiyor.

Vatanında iken sahip, fakat şimdi mahrum oldu­ğun bütün zevklerin acısını çekerken, Allaha itaat ve teslimi­yet göstermekte olduğunu, hikmetli bir insanın ibadetlerini yap­tığını düşünerek avun!! Kendi kendine şunu söyleyebilmek ne büyük bir şeref: «Şu anda filozoflar mekteplerinde büyük me­seleleri ele almışlardır. İyi bir adamın bütün vazifelerini anlatı­yorlar. Hâlbuki ben o ibadetleri yapıyorum. Onlar benim fazilet­lerimi çözüyor, açıklıyorlar. Bilmeden beni övüyorlar. Zira bert onların Överek öğrettiklerini yapıyorum!»

*Şimdi yapılmamasında fayda olan bir şeyin bıra­kılmasında daha büyük fayda vardır.

Dikkat her şeyde, zevklerde bile elzemdir. Hayatta yarına bırakmanın bizi daha çok başarıya götürdüğü olaylar gör­dün mü?*

HAYAL ve GERÇEK

Her korkunç hayalin karşısında «Sen bir ha­yalsin ve asla göründüğün gibi değilsin!» demeğe hazır ol. Son­ra onu iyice incele. Ve bu inceleme için öğrendiğin usullerden hususuyla birincisini, yani sana azap veren şeyin elimizde olup olmadığını bildiren usulü göz önünde bulundur. Eğer bu bizim elimizde olmayan şeylerden ise kendi kendine duraksamadan de ki : «Bu, benimle ilgili değildir!»

Bir kimsenin matemli olduğu yahut çocuğu gur­bette bulunduğu veya mal ve mülkünü kaybettiği için ağladığını görürsen, muhayyilenin coşmasına ve bu dış şeyler için; bu adamın gerçekten talihsiz olduğuna seni kandırmasına meydan verme! Kendi kendine içinden şöyle düşün: Onu dertli eden şey basma gelen felâkettir. Zira ondan başkası üzüntü duymuyor. Onu kederlendiren şey bu işteki inancıdır. Böyle iken gerekirse onunla birlikte ağlamaktan ve sözlerinle onu teselliden kaçınma. Lâkin gerçekten üzülmemeğe dikkat et.

*En çok göze çarpan gerçeklere teslim olmayanlarla tartışma neye yarar? Bunlar insan değil taştırlar.*

* Olimpia’ya gidip atlet oyunları görmek için uzun: bir yolculuğa katlanırsınız. Fidyas’ın güzel bir heykelini gör­mek için de daha uzun bir yolculuğa çıkarsınız ve onları görme zevkini tatmadan ölmeyi büyük bir felâket sayarsınız. Fakat Fidyas’ın heykellerinden çok üstün olan ve bu­lup görmek için pek uzağa gitmeğe lüzum olmayan, ne o kadar zahmete ne de o kadar yorgunluğa mal olmayan, her yerde kar­şılaşılan eserleri görme isteğini asla duymayacak mısın? Aca­ba aklınıza kim olduğunuzu ve niçin doğmuş olduğunuzu düşün­me kaygısı gelmeyecek mi? Allah’ın bilmeniz ve tanımanız için gözünüzün önüne yaydığı, kâinatın o kadar imrenmeye lâyık manzaralarına hiç dikkat etmeden mi öleceksiniz? *

*Çocuğun son derece hasta olduğu vakit onu bırakıp gider ve çok sevdiğin için onu bu halde görecek cesaretin olma­dığını söylersin. Dostluk eğer bu ise, onu bütün sevenlerin, ana­sının, sütanasının, kardeşlerinin, kızkardeşlerinin, mürşidinin de terk etmesi ve zavallının kendisini sevmeyenlerin elleri ara­sında kalması gerekir. Ne şaşkınlık, ne haksızlık, ne vahşet! Doğrusu, hasta iken, seni bu kadar şefkatle seven dostlara sahip olmak ister misin?*

*İşte sana dalkavuklar hakkında doğru fikir verecek buna benzer başka bir örnek. Nero’nun muhafız alayındaki su­baylardan olan Epaphroditos’un zanaatı kunduracılık olan bir esiri vardı. Fakat bu esir o kadar aptal ve beceriksizdi ki, hiçbir işte kullanmadığı için onu sattı. Nero’nun uşaklarından biri onu satın aldı ve tesadüfle bu esir sultanın ayakkabıcısı ve so­nunda gözdesi oldu. Epaphroditos hemen ertesi günden itiba­ren ona dalkavukluğa başladı. Artık Epaphroditos ortalıklarda, görünmüyordu. İşe yaramadığı için sattığı bu adamla en önem­li işleri konuşmak için günlerce kapanıyor hiçbir yere çıkmıyordu.»*

*İnsan sıfatının (haysiyetinin) vadettiğini yapa­bilmek pek kolay bir iş değildir. İnsan akla sahip geçici bir hayvandır ve ancak akıl ile hayvanlardan ayrılır. O, akıldan uzaklaştığı, akılsız hareket ettiği zaman insan kaybolur ve hayvan ortaya çıkar.*

*Ah, Atina’yı, Akropolis’i ne vakit göreceğim? Dos­tum göklerden, bu güneşten, bu aydan, bu yıldızlardan, bu dünyadan ve bu denizden daha güzel şey görebilir misin? Atina’yı görmekten mahrum olduğun için üzüntülü isen güne­şi ebediyen görmekten mahrum olmak zamanı gelince ne ya­pacaksın?*

*Hayalin seni şehvet ve eğlence rüyaları ile aldat­tığı vakit sürüklenme ve o ânda de ki : «Ey hayalim dur, il­könce biraz senin ne olduğunu, bana sunduğunu göreyim ve çözeyim.» Onun daha ilerilere gitmesine ve sana daha çekici gösteri­ler hazırlamasına izin verme. Yumuşarsan bitmişsin demektir. Seni sürükleyecektir. Bu iğrenç resimler yerine onun sana daha uygun, daha güzel, daha asıl hayaller göstermesine çalış. Kurtulmanın çaresi budur.*

HEDEF ve ÇALIŞMAK

Olimpiyad yarışlarında birincilik kazanmayı el­bette istersin. Doğrusu bunu ben de isterim. Çünkü çok şerefli bir şeydir. Fakat ilkin böyle bir teşebbüsün önünde, sonunda olup bitenleri iyice düşün. Bu incelemeden sonra teşebbüse girişebilirsin. Önce bir düzene girmek, zorla yemek yemek, zevki okşayan her şeyden uzaklaşmak, sıcak olsun, soğuk olsun belli saatlerde idman yapmak, soğuk suyu ve şarabı gayet ölçülü iç­mek, bir kelime ile kayıtsız şartsız idman hocasına tıpkı bir dok­tora olduğu gibi teslim olmak, ondan sonra da yarışlara girmek lâzımdır. Orada yaralanabilirsin, ayağın kırılabilir, pek çok toz yutabilirsin, bazen kamçılanır ve nihayet yenilebilirsin de. Bütün bunları iyice düşünüp taşındıktan sonra gönlün dilerse git ve atlet ol. Bu tedbirleri almazsan bazen pehlivanları, bazen gladiatorları taklit eden, biraz önce boru çalarken biraz sonra trajedileri temsile kalkarak oyun oynayan çocuklar gibi saçma şeylerle uğraşmış olacaksın. Bazen atlet, bazen gladiator, bazen hatip ve bütün bunlardan sonra da filozof olmağa kalkacak ve hiçbir şey olmayacaksın. Bir maymun gibi yapıldığını gördüğün her şeyi taklit edeceksin. Her şey sırası ile hoşuna gidecek. Zira ne yapmak istediğini önceden düşünmedin, korkusuzca ve ileri­yi görmeden, sadece hırsının ve hevesinin önderliği ile bu işle­re atıldın. Böylece birçok kimseler bir filozofu görerek veyahut Euphrotes’in hatip olduğunu duyarak (onun gibi kim söz söyleyebilir) hemen filozof olmak isterler.

Dostum evvelâ yapacağın işin mahiyetini anlamağa çalış. Sonra bu yükü taşıyacak kadar kuvvetli olup olmadığını anlamak için kendi karakterini incele. Pentathlo mu yahut gladiator mu olmak istiyorsun? Kollarına, bacaklarına, beline bak. Zira hepimiz aynı şey için doğmuş değiliz. Filozof mu olmak istiyorsun? Düşün ki bu mesleğe girmekle başkaları gibi yemekle beraber, ancak filozoflar kadar içebilir, onlar gibi bütün zevk­lere veda edebilir misin? Geceleri uyanık kalıp, çalışmağa, fi­lenden ve dostlarından uzak kalmağa, bir esirin oyuncağı olmağa, şeref, mevki yolunda, hulâsa her yerde geride durmağa ra­zı olmak icabeder. Bütün bunları gözünün önüne getir ve sükû­nu, hürriyeti, hakikati bu ücret karşılığında satın alıp alamayacağını düşün. Eğer mümkün değilse, başka yola gir ve ço­cuklar gibi hareket etme. Bu gün filozof, yarın tefeci sonra ha­tip ve nihayet kayserin vekilharcı olma. Bu işler birbirine uymaz. Tek bir adam olman lâzım. İyi veya kötü bir adam. Ya ruhuna ait şeylerle yahut bedenine ait şeylerle uğraşmalısın. Hulâsa ya iç âleminin servetini yahut dış âleminin servetini elde etmeğe çalışmalısın. Yani ya bir filozofun karakterini yahut alelade bir adamın karakterini seçmelisin.

*Birçok güzel parçalar elde ettin. Birçok altın ve gü­müş, vazoların var. Zenginsin. Ama sebattan, vefadan, Allah’ın emirlerine boyun eğmeden, huzurdan; kaygı ve korkudan kurtulmak gibi en güzel nimetlerden mahrumsun.. Bana gelin­ce, son derecede fakir olmakla beraber senden daha zenginim. Sarayda beni koruyacak bir kimseyi düşünmek aklımdan geçmez, benim için hükümdara söylenecek olanlara önem ver­mem ve kimseye dalkavukluk yapmam. İşte benim gözümde her türlü servetin yerini tutan bunlardır. Senin altın ve gümüş, vazoların var. Fakat bütün düşüncelerin, bütün istekle­rin, bütün eğilimlerin, bütün hareketlerin madde içindir ve yere bağlıdır.*

*Dostum uzun zaman azgın isteklere karşı savaş. Bütün hareketlerini incele ve bunların bir hastanın yersiz inti­haları yahut isterik bir kadının çırpınmaları olup olmadığını anla. Uzun zaman gizli kalmağa çalış. Yalnız felsefe ile uğraş. Meyveler böylece olgunlaşır. Tohum uzun zaman toprakta gö­mülü olarak gizli kalır. Olgunlaşmak için yavaş yavaş büyür. Fakat gövdesi iyice gelişmeden başak verirse o, kusurludur ve sadece Adonis bahçesinin bir otudur. Boş bir şan ve şeref isteği seni zamanından önce ortaya çıkarıverdi, soğuk yahut sıcak se­ni öldürdü. Yaşar gibi görünüyorsun, Çünkü henüz başında bir­kaç çiçek açıyor, oysaki sen ölmüşsün, kökünden kurumuşsun.

Bir hastanın susaması sağlam bir adamın susa­masından başkadır. Sağlam adam suyu içer içmez kanar, su­saması geçmiştir. Ama öbürü bir ân zevk duyduktan sonra mide ağrıları başlar. Su onda safraya döner ve ondan sonra kus­maya başlar. Bağırsak sancıları gelir, susaması gittikçe çoğalır. Tamahla, hırsla servet sahibi olan, mevki ve makamına dört el ile sarılmış olan ve güzel bir kadını ihtirasla seven için de bu böyledir. İşte sıtmalının susuzluğu. Kıskançlıklar, korkular, iğ­renç lâflar, kirli istekler ve utanılacak hareketler hep buradan doğar. Dostum önceleri ne uslu idin ve ne kadar saffetle dolu idin! Bu hikmet ve o saffet ne oldu? Khrysippos ile Zenon’un eserlerini okuyacağına, iğrenç kitaplara dalıyorsun, Aristeides’in Euenos’un kitaplarını okuyorsun. Sokrates’e, Diogenes’e hayran olacağın ve onların verdikleri örneği güdeceğin yerde; kadınları baştan çıkarmasını, aldatmasını bilenlere hayran olu­yor ve onları taklit ediyorsun. Güzel olmak istiyorsun, süsleni­yorsun, daha ileri giderek güzel olayım diye boyanıyorsun. Muh­teşem elbiselerin var, güzel kokularla, esanslara büyük paralar sarf ediyorsun. Kendine gel, kendinle savaş. Saffetini, haysiye­tini, hürriyetini yine ele geçir, bir kelime ile yine adam ol! Önce­leri eğer sana «falanca, Epiktetos’a zina işletecek, ona şu elbi­seleri giydirecek ve onu lavantalar sürünerek halk arasına çık­mağa mecbur edecek» deselerdi, hemen benim yardımıma koşar ve sanırım ki o adamı öldürürdün. Burada bir insanı öldürmek bahse konu değildir. Yalnız kendi içine girmen ve kendi ken­dinle konuşman yeter. Sen kendi kendini kandırmaya herkes­ten fazla kabiliyetli değil misin? Yaptıklarını çirkin bulmakla işe başla. Fakat seller gelmeden tez davran.*

HİKMET ve MARİFET SAHİBİ

Aklını kullanan bir adama akıllıca olmayan şey ka­dar katlanılmayacak bir dert yoktur.

Cahilin hali ve seciyesi: iyiliğini ve kötülüğünü asla kendisinden beklemez, daima başkalarından bekler. Filozo­fun hali ve seciyesi başına gelecek bütün iyiliği ve bütün fena­lığı kendisinden bekler.

Hikmet ve marifet öğreniminde bir adamın ilerle­diğine gerçek alâmetler; kimseyi yermez, kimseyi övmez, kimse­den şikâyet etmez, kimseyi suçlandırmaz, bir şahsiyetmiş yahut bir şeyler bilirmiş gibi kendisinden asla bahsetmez. Elde etmek istediği şeyin eline geçmesine bir engel yahut her hangi şekilde zorluklar çıkarsa yalnız kendisini sorumlu sayar. Şayet bir kim­se kendisini överse, onunla gizlice alay eder; eğer itham edi­lirse haklı çıkmağa çalışmaz. Fakat iyileşme halinde bulunan hastalar gibi, sıhhati iyice yerine gelmeden, yeni başlayan şifayı her hangi bir şey geciktirmesin diye kendisini yoklar ve ince­ler. O, bütün isteklerini kökünden kesip atmıştır. Bütün tiksinmelerini yalnız bizim elimizde olanlara yöneltmiştir. Hiçbir şeye karşı taşkın ve coşkun hareketi yoktur. Onu aptal ve cahil yeri­ne koyarlarsa aldırmaz. Bir kelimeyle, sanki en tehlikeli düş­manı olan ve kendisine biteviye tuzak kuran bir adama karşı imiş gibi kendisine karşı uyanıktır.

*Yalnızken çölde kaldığını söylersin. Büyük, kibar muhitlerde de haydutların, hırsızların, hilekârların arasında bulunduğunu söylersin. Akrabandan, karından, çocuklarından, dostlarından ve komşularından şikâyet edersin. Eğer, akıllı bir adam olsaydın yalnız kaldığın zaman dinlenmekte olduğunu, serbest yaşadığını, kendi kendinden zevk aldığını ve Tanrılara benzediğini söylerdin. Kalabalık içinde iken de sıkılacağına ve buna boş bir gürültü diyeceğine bayram, şenlik, umumî eğlence derdin ve böylece her zaman mesud olurdun.*

HİZMETTEKİ SINIR

«Fakat memleketim benden hiç bir hizmet görmeyecek!» diyebilirsiniz.

Ne hizmeti?

Memleke­tin senin tarafından yaptırılmış revaklara, hamamlara sahip olmayacak mı? Bunlar nedir?. Tabiatıyla bir demircinin pabuçlarına yahut bir kunduracının silâhlarına da sahip olmayacak. Hakikatte herkesin kendi mesleğiyle uğraşması ve işini yapması ye­ter. Fakat eğer şahsını örnek göstererek memlekete akıllı, hikmetli, alçak gönüllü, vefalı bir vatandaş kazandırırsan ona hiç hizmet etmemiş mi olursun? Şüphesiz o zaman bir hizmet ve çok büyük bir hizmet etmiş ve böylece faydasız olmamış olursun.

 «O halde memlekette hangi derecede yer almış olacağım?» Sa­dık ve alçak gönüllü kalmakla yükseleceğin seviyede! Ama hiz­met edeyim derken bu faziletleri kaybedersen, utanmaz ve say­gısız olursan memleketin senden ne hayır görür?

*Başıma geleni her şeye tercih ederim. Çünkü Allah’ın hakkımda istediği şeyin benim istediğimden daha iyi olduğuna inanıyorum. Dolayısıyla ona bağlanıyorum, onun ardı sıra gidi­yorum, isteklerimi, hareketlerimi, irademi, korkularımı ona bağ­lıyorum. Bir kelime ile Allah ne isterse onu istiyorum.*

Bir zâlimi korkunç yapan nedir? Onun çavuşları kılıçla, mızrakla silâhlanmış adamlarıdır. Fakat bunlara so­kulan bir çocuk korkmaz. Bu nereden geliyor? Çünkü çocuk tehlikeyi bilmez. Sen ise tehlikeyi bilmeli ve küçük görmelisin.

Bir kimsenin hükümdarın gözdesi olduğunu ve bahtiyar olduğunu duyarsam ilkin bu halin ona ne irat getirdi­ğini sorarım.

 Bir vilâyetin valiliğini almıştır.

 İyi ama bu vilâyeti iyi idare etmek için gereken şeylerin hepsini de almış mıdır?

 En büyük mahkemenin reisliğini almıştır

 Fakat bu vazifeyi yapmak için gereken her şeyi var mıdır? İnsanı mesud eden makam, mevki değil, o mevkii doldurmak ve o yere ya­raşmaktır.*

HÜRRİYET-ADALET

*Bir deli; mademki hür adam, başına gelen her şey istediği şekilde olandır, diyordu, ben de başıma gelen her şeyin istediğim gibi olmasını bekliyorum. Dostum hürriyetle de­lilik asla birlikte bulunmazlar.

Hürriyet sadece güzel değil aynı zamanda akla uygun bir şeydir.

Başımıza gelenlerin tasarladığı­mız gibi olmasını dilemek kadar budalalık, körlük yoktur. Dion kelimesini yazmağa niyet edersem istediğim gibi değil bir har­fini değiştirmeden bile olduğu gibi yazmak zorundayım. Bütün sanatlarda ve bütün fenlerde de bu böyledir. Sen ise her şeyin en büyüğü ve önemlisi olan bir konuda yani hürriyette hevesle fantezinin hüküm sürmesini istiyorsun. Hayır dostum! Hürriyet olayların senin hoşuna gittiği şekilde gelmesinde değil, fakat olduğu şekilde gelmesin dedir.*

*Komşusunun karısı arkasından koşan bir insanın ha­li nedir? Temizliği, sadakati ayaklar altına almıştır. Komşu­luğu, dostluğu cemiyeti, en mukaddes kanunları kirletir. Artık ona ne dost, ne komşu, ne de vatandaş gözüyle bakılmaz. Hattâ esir sayılmağa bile lâyık değildir. Hiçbir işe yaramayan atıla­cak bir kab gibidir.

*Her hâdisede elimizde olanı yapmalı gerişi için me­tin ve sakin olmalıdır? Deniz yolculuğuna çıkmak zorundayım. O halde ne yapmalıyım? Gemiyi, kaptanı, tayfaları, mevsimi, günü, rüzgârı iyi seçmek, işte elimde olanlar. Denize açılır açıl­maz müthiş bir fırtına kopar, bu benim düşüneceğim bir iş de­ğildir, kaptanın vazifesidir. Gemi batıyor, ne yapmalıyım? Elim­de olanı yaparım, bağırıp çağırmam, kendimi yemem. Biliyorum ki her doğan ölür, bu bilinen kanundur. O halde ölmem lâzım­dır. Ben ebediyet değilim. Ben bir insanım; saat günün bir par­çası olduğu gibi, ben de bütünün bir parçasıyım. Saat gelir ve geçer. Ben de gelir ve geçerim. Geçip gitme şekli önemli değildir. İster sıtma ile, ister su ile olsun hepsi eşittir.*

*İşte Epikuros’un bize öğrettik­lerine bir baksana, Hey şaşkın! Bu güzel kitapları yazmak, birçok geceler uykusuz kalmağa değer mi idi? Sıcak yatağında yatmak ve bir solucanın hayatını yaşamak daha iyi değil mi idi? Çünkü se­nin yaşanmağa değer bulduğun biricik hayat budur. Sana gö­re dindarlık, şefkat, merhamet; küstah ve safsatacı insanla­rın icadından başka bir şey değildir. Adalet zayıflıktır ve te­mizlik deliliktir. Ne baba, ne oğul, ne kardeş, ne vatandaş vardır. Ey hayâsızlık! Ey küfür! Kapkara Furia’ların baştan çıkardığı Orestes senden daha bunak değildir. Allaha yaranmak istiyorsun. Onun kirlilik ile zu­lüm kadar iğrendiği bir şey mevcut olmadığını unutma.*

*Amfiteatra gidersin ve hemen bir tarafı tutarsın. Şu aktörün veya şu atletin mükâfatı kazanmasını istersin. Elbette, başkaları da, zaferi başka birinin kazanmasını isterler. Bu ak­silik seni üzer. Çünkü sen büyük mevki sahibi bir hâkimsin ve herkesin sana boyun eğmesini dilersin. Ama başkalarının da bu konuda dilekleri ve inançları yok mudur?

Onların da, ken­dilerine doğru görünene senin karşı koymandan kızmaya hak­ları yok mudur? Eğer rahat etmek niyetinde isen ve sana asla aksilik çıkarılmasını istemiyorsan, ancak yenmiş sayılacak ola­nın yenmesini iste. Yahut bu mükâfatı hoşuna gidene vermek istiyorsan, bu yarışları kendi çiftliğinde hazırla. O zaman iste­diğin gibi ilân edebilirsin: «Falanca Nemea, Pytho, Isthmos, Olympia oyunlarında galip gelmiştir!» Fakat halk arasında, senin olmayan bir hakkı benimsemeğe kalkma ve kimsenin seç­me hürriyetine engel olma.*

*İnsanın kendisine yanlış görünene rızâ göster­mesi ve kendisine gerçek görüneni itmesi elinde olmadığı gi­bi, iyi görüneni de atıvermesi elinde değildir Hırsızlık kötü değildir. Fakat yakalanmak kötüdür. Diyen Epikuroscu görül­meden çalabilirse elbette çalacaktır.*

*Epikuros’un prensiplerine göre idare edilen bir şe­hir tasarlayın. Orada her şey altüst olacak ve şehir hayatı kurulamayacaktır. Evlilik olmayacak, mahkeme olmayacak, mek­tep, medrese kalmayacak, polis olmadığı gibi edep ve terbiye de olmayacak. O kasabadan dindarlık, namus, adalet ve saffet kovulacaktır. Burada yalnız kötü inançlar; şehre zararlı inanç­lar; en bayağı kadınların bile savunmağa cesaret edemeyecekleri inançlar hüküm sürecektir. Halbuki aklın emrettiği pren­siplerle idare edilen bir şehirde; düzenin, edep ve hayânın hüküm sürdüğü görülür. Böyle bir şehirde en doğru inançlar ele alınacak ve her türlü fazilet baş üstünde yer bulacaktır. Orda adalet nur saçacaktır, güvenlik iyi düzenlenecek, herke­sin çoluğu çocuğu olacak ve bu çocuklar iyi terbiye edilerek yetiştirilecek, herkes imanla Allah’a kulluk edecektir. Koca karısından hoşnut olacak ve komşusunun karısına göz koymayacak, kendi servetinden memnun olacak başkasının ser­vetini kıskanmayacak, bir kelime ile bütün ödevler yapılacak, bütün bağlar iyice korunacaktır.*

*Allah bana zenginlik vermedi. Benim bolluk içinde olup, zevk ve saf ada yaşamamı istemedi. Fakat bundan ne diye şikâyet edeyim? Kendi oğlu Herakles’e de böyle davrandı. Hal­buki o ne evlâttı!

İsteklerini ve korkularını ortadan kaldır. Artık se­nin için hiçbir zâlim kalmaz.

Diogenes pek haklı olarak: «Bir insanın hürri­yetini korumasının tek çaresi, hiç üzülmeden ölmeğe hazır ol­maktır.» demiştir.

Diogenes İran padişahına yazmıştı: «Balıkları esir etmek kabil olmadığı gibi, senin de Atinalıları esir etmen elinde değildir. Bir balık bir Atinalının esaret altında yaşayaca­ğı zamandan çok, su dışında yaşıyabilir.»*

*İsteyerek; cinayet, haksızlık, kuruntu, kaygı, sıkıntı içinde haris, her zaman mahrum ve korkularına esir olarak kim yaşamak ister? Hiç kimse. Şu halde bütün istemediklerini yapan kötü bir adam mevcut olmadığı gibi hür olan kötü bir adam da yoktur.

Kendisinin hür ve bağımsız olduğunu sanan büyük: bir adam bana: «Ne? Çelimsiz filozof, bütün dedeleri hür olan bana esir demeğe cesaret mi ediyorsun? Senatör, önceleri konsül ve şimdi de hükümdarın gözdesi olan bana? *

Büyük senatör bana dedelerinizin sizin gibi aynı esaret içinde yaşamadığım ispat ediniz. Dilerim ki onlar yüce gönüllü olmuş olsunlar. Hâlbuki siz, alçak, çıkarına düşkün ve utanılacak haldesiniz, onlar belki kanaatkâr idiler, siz ise delice zevk içinde yaşıyorsunuz. Bununla hürriyetin ne ilgisi var?

 Fakat ben ne istersem yaparım ve her şeyin hâkimi olan ve aynı zamanda benim efendim olan imparatordan başka kimse buna engel olamaz.

Büyük konsül ağzınızdan sizi zorlayarak bir efendiniz olduğu itirafını elde etmiş bulunuyoruz. Onun bütün dünyaya hâkim olması, size büyük bir âlemde ve milyonlarca başka esir arasında esir bulunmak gibi acı bir teselliden başka bir şey bırakmıyor..*

İNSANLARIN İŞLERİ

Elimizde olmayanlar; eşya, mal, şöhret, mevki bir ke­lime ile hareketlerimiz arasında olmayan şeylerdir.

Elimizde olanlar tabiatları dolayısıyla hürdürler. Hiç­bir şey onları durduramadığı gibi onlara engel de olamaz. Eli­mizde olmayanlar ise güçsüz, esir, boyunduruk altında, binlerce engel ve terslik içinde olup bütün bütün bize aykırıdırlar.

Bu kadar büyük nimetler dileyince unutma ki onları elde etmek için şöyle böyle çalışmak yetmeyecek ve varlığından başka şeylerin bir parçasından tamamıyla vazgeçmen, bir par­çasını başka bir zamana bırakman lâzım gelecektir. Zira bu gerçek nimetlerle birlikte para, yer ve unvan da istersen, bu son istediklerini belki elde edemezsin. Fakat buna karşılık Hür­riyetini, saadetini sağlayacak nimetlerden kesin olarak yoksun kalırsın.

* İnsanlar kendilerine ya çok pahalı veya çok ucuz kıymet biçerler. Herkes kendine ne kıymet biçerse pahası odur. Bunun için istersen kendine, hür, istersen esir olarak kıymet biç Bu, senin elindedir.

Gömleğinin bir teli nasıl bütün öteki tellere benziyorsa öylece sen de bayağı insanlara benzemek istiyorsun! Ben, sadece parlak olduğundan değil, fakat nerede kullanılır­sa kullanılsın, orasını güzelleştirdiği için beğenilen al renkte bir kuşak olmak isterim. Niçin bana başkaları gibi olmamı tav­siye ediyorsun? O zaman sadece iplik olacağım, kadife olmayacağım. *

*İnsanlar ne yaparlar? Korktukları şeyden titreyerek yerlerinde dururlar ve çektikleri ıstıraptan inleyip şikâ­yet ederler. Bu zayıflıktan ne çıkar, ne elde edilir?

Şikâyet ve küfür.*

*Epikuros çocuk beslememek ve yetiştirmemek fikri­ni savunur. Çünkü şehvete bağladığı en büyük hayra bundan daha zararlı bir şey yoktur. Zavallı Epikuros’um; yavrularını as­la bırakmayan en vahşi hayvanlardan daha aşağı mı düşmemizi istiyorsun? Babaların çocuklarına olan şefkati o kadar tabiidir ki annen ile baban bir kâhinden bu kadar münasebetsiz bir fikri ileri süreceğini haber alsalardı, senin doğmana meydan ver­mezlerdi.

* Bütün insanların benimsedikleri anlamlar vardır. Kavgalar, karışıklıklar, savaşlar nereden çıkıyor? Bu ortaklaşa anlamların özel olaylara tatbikinden. Adalet ve saffet şüphesiz her varlıktan üstündür. Fakat falan iş doğru ve temiz midir? İşte üzerindeki çekişmelerde insanların birbirini boğazladıkları nokta. Bu bilgisizliği atalım ve bu anlamları her özel hale tatbik etmesini öğrenelim. Artık çekişme, savaş kalmaz ve Akhilleus ile Agamemnon anlaşırlar.*

 *Hayatta çabucak telâşa düşmemeli. Olup biteni öğrenmek için bir adam yollarız. Fakat casusumuzu iyi seçmemişizdir. Zira duyduğu en ufak bir gürültü ile gölgesinden kor­karak dehşet için yanımıza gelir: «İşte ölüm, sürgün, iftira, fa­kirlik geliyor!» der.*

 *Dostum durumu iyice öğrenebilmek kaygısıyla yolladığımız adamı bu kadar fena seçtiğimiz için aptalız. Bu işleri senden çok önce araştırmış olan Diogenes bize t aşka türlü yol gösterir. O bize der ki: utandırıcı olmayınca ölüm korkunç, fena bir şey değildir. İftira ise bazı sersemlerin gürültü­sünden ibarettir. Fakat Diogenes çalışma, ıstırap ve fakirlik hakkında ne söylemiştir?

 O, çıplaklığın bütün atlas esvaplardan daha iyi olduğunu söyledi. Bir kelime ile «Hiçbir düş­manım yoktur, her şey yolunda. İşte bana bakın. Beni döğdüler mi? Yaralandım mı? Korkudan kaçtım mı?» İşte bu meseleleri araştırmaya gönderilecek adam! Bu cinsten insanlar hep bize kendimizden başka korkulacak bir şey olmadığını söyleyeceklerdir.*

*Hatırla ki bütün facialara konu hazırlayan zengin­ler, müstebitler ve krallardır: Tiyatro sahnelerinde fakirler gö­rünmez yahut görünürlerse şarkı söyleyenlerle dans edenlerin arasında bulunurlar. Piyesin başlangıcında bahtiyar olan kral­lardır: Her şey onlara gülümser, onlara boyun eğilir, saygı ve itibar gösterilir, anıtlar yapılır, sarayları çelenklerle süslenir ve üçüncü yahut dördüncü perdenin sonunda krallar Odipus ile birlikte haykırırlar: Ey Kytheron, beni niye bu hale getirdin?*

İNANÇ

*İnançlarımızın ölçü ve kanunu hareketlerimizdir Euripides’ın Atreus’u nereden geliyor? İnançtan. Onun Medeia’sı, Hippolitos’u? İnançtan. Sophokles’in Oidipus’u İnançtan.*

*Paris’in Helene’yi kaçırması ve Helene’nin Paris’in arkasından gitmesi kendilerine güzel görünüyor, Menelaos’a da aldatan bir kadından vazgeçmek güzel ve kolay gelseydi ne olacaktı? İlias’ı ve Odysseia’yı kaybetmiş olacaktık. Ötesinin hiç kıymeti yoktur.*

*Ergeç bir gün öleceğiz. Ölüm bize ne ile oyalanırken baskın verecektir?

Çiftçi tarla işleriyle, bahçıvan bahçesiyle, tüccar ticaretiyle uğraşırken ölüm gelecektir.

O zaman sen han­gi işe dalmış bulunacaksın? Ben, bütün yüreğimle bu son anda ölümün beni irademi bilerken bulmasını dilerim. Ta ki üzülme­den, özürsüz, baskısız hür bir adam gibi bu son hareketi yeri­ne getireyim ve Allah’a şunları söyleyeyim:

«Emirlerinize isyan ettim mi? Bana verdiğiniz meziyetleri size bağlamadım mı? Siz­den hiç şikâyet ettim mi? İlâhî hikmetinizi hiç suçlandırdım mı?

Hasta idim, Çünkü siz böyle istemiştiniz, ben de öyle istedim. Fakirdim, Çünkü siz böyle istemiştiniz ve ben fakirliğimden memnundum. Sefalet içindeydim, Çünkü siz böyle istemiştiniz ve ben asla bu sefaletten kurtulmak istemedim. Benim halim­den hiç mahzun olduğumu gördünüz mü? Beni kırılmış, sızlanır gördünüz mü? Gene de hakkımda vereceğiniz hoşunuza gide­cek her hükmü kabule hazırım. Sizin tarafınızdan verilecek en küçük işaret benim için kesin bir emirdir. Bu muhteşem göste­riden çıkıp gitmemi mi istiyorsunuz? Çıkıyorum ve bütün eser­lerinizi göstermek ve kâinatı idare ettiğiniz harikulade düzeni gözlerimin önüne yaymak için beni buraya kabule tenezzülü­nüzden dolayı size bin kere şükrediyorum.»*

*Roma’ya gidiyorsun. Bu yolculuğu kendi vatanın­da elde ettiğin mevkiden daha büyüğünü ele geçirmek üzere yapıyorsun. Daha iyi duygulara ve daha iyi düşüncelere sahip olmak için ne vakit yola çıktın? Fena bir huyunu düzeltmek gayretiyle kimin reyine başvurdun? Ne vakit ve hangi yaşta inançlarını çözmeyi düşündün? Hayatının bütün yıllarını in­cele. Bugün yaptığını her zaman yapmış olduğunu anlayacaksın!.

Yolun rastgele bu şehre düştü. Bir kayıkçı ile pa­zarlık ederken içinden «Haydi gidelim, Epiktetos’u dinleyelim, bakalım neler söylüyor.» dersin. Gelirsin, beni görürsün. İşte o kadar. Bir insanla konuşmak ne demektir? Bir insanla ko­nuşmak ona düşünce ve inançlarını sormak ve ona kendi inanç­larımızı söylemek değil midir?

Benim kötü bir inancım var, onu benden sök çıkar.*

*Nasıl yanlış muhakeme etmeyelim. Çocukluğu­muzdan beri bize öğretilen bundan başka bir şey değildir. Bizi yürümeğe alıştıran dadımız, bir taşa çarparak ağlamağa başla­dığımız vakit, bizi azarlayacağı yerde taşı dövmeğe koyulur.

Hey Allah’ım!

Bu taşın kabahati nedir?

Çarpacağımızı keşfetmek ve yer değiştirmek taşın ödevi mi? Büyüyünce; hamamdan dönü­şümüzde yemeği hazır bulmazsak kızar, gürültü ederiz ve lala­mız bu taşkınlığı önleyeceği yerde, o da ayrıca bağırıp çağırma­ğa ve aşçıyı dövmeğe kalkar.

Dostum seni aşçının lalası diye mi, yoksa çocuğun lalası diye mi aldılar? O halde taşkınlık­ları önle ve talebenin sabırsızlığını yola koy! Yaşlanıp mevki sahibi olduğumuz vakit her gün gözlerimizin önünde aynı mi­saller vardır. İşte çocuk yaşayıp çocuk öldüğümüzün sırrı bura­dadır. Çocuk olmak nedir?

Musikide, edebiyatda bilmeyene ya­hut az bilene çocuk denildiği gibi, böylece hayatta da yaşa­masını bilmeyene veyahut doğru inançlara sahip olmayana ço­cuk denir.*

*Sokrates çocuklarını seviyordu. Fakat hür bir adam gibi, Allah’ı her şeyden fazla sevmek lazım geldiğini bilen bir adam gibi seviyordu. İşte bunun için ne hâkimler önünde kendi­ni savunurken, ne kendini ölüme mahkûm ederlerken, ne senatör olduğu vakit, ne savaşta iken iyi bir adama lâyık olmayan hare­keti yapmadı ve sözü söylemedi. Hâlbuki bize gelince bir oğul, bir ana, bir kardeş kısacası her şey bize bayağılık ve alçaklık, için fırsattır. Bununla beraber hiçbir kimse için üzülmemek ge­rekir. Aksine her varlığı ve bizi bahtiyar olmak için yaratmış olan Allah’ı saadetimize yararlı olmak üzere inanmalıyız.*

*Ölüm kelimesini sanki uğursuz bir kelime imiş gibi kullanmak istemiyorsun. Sadece tabiatın bir işini belirten şey­lerde uğursuz bir yön yoktur. Fakat tembellik, utanç, alçaklık, küstahlık ve bütün öbür kötü huylar işte uğursuz olan bunlardır ve nihayet olayı önledikten sonra kelimeyi kullanmaktan kork­mamalıdır.

Hayrı seven insan, gerçek uslu; kendisinin nereden geldiğini, kendisini kimin yarattığını hatırlayarak her zaman durumunu korur ve Allaha şöylece seslenerek, sadece teslimiye­tini göstermeğe çalışır. «Burada kalmamı mı istiyorsunuz? Ka­lıyorum. Buradan çıkıp gitmemi mi istiyorsunuz? Çıkıp gidi­yorum. Zira burada yalnız sizin için bulunduğum gibi; yine sa­dece sizin için buradan çıkıp gidiyorum. Ve her zaman gözü­mün önünde emirleriniz ve yasaklarınız vardır.»*

İSTEK

Hayatında olup biten şeylerin, dilediğin şekilde ol­masını isteme: Nasıl oluyorlarsa, öyle olmalarını iste. Böylece her zaman mutlu olursun.

Ölüm, sürgün ve bunlara benzeyen korkunç gö­rünen şeyler, hususuyla ölüm her vakit gözünün önünde olsun. O zaman asla bayağı kaygılara düşmezsin ve hiçbir şeyi coşkun­lukla istemezsin.

Unutma ki arzularının amacı istediklerini elde et­mektir. Ve korkularının sonu da korktuklarını önlemektir. İste­diğini ele geçiremeyen zavallıdır. Korktuğu çukura düşen de al­çaktır. Gerçek yararına uygun olmayan şeye karşı yalnız tik­sinmen varsa ve o şey senin elinde ise korktuğun çukura hiç düş­mezsin. Fakat ölümden, hastalıktan, fakirlikten korkarsan sefil olursun. O halde korkularının yerini değiştir ve elimizde olmayan şeyleri elimizde olan şeylere kaydır. İsteklerine gelince onları şimdilik tamamıyla ortadan kaldır. Zira elinde olmayan şeylerden birini istersen zarurî olarak bedbaht olursun. Elimiz­de olan şeylere gelince henüz bunların arasında hangilerinin istenmeğe yaraşır olduğunu bilecek halde değilsin. Bu hale gel­mek için uzaklaşman veyahut araman lâzım gelen şeyleri ara­makla veya onlardan uzaklaşmakla yetin. Fakat bu hareketlerin her vakit ihtiyatlı olmalı ve acele ile yapılmamalıdır.

Eğer çocuklarının, karının, dostlarının ebediyen ya­şamasını istiyorsan, sen delisin. Zira elinde olmayan şeylerin sa­na bağlı olmasını ve başkasına bağlı bulunan şeylerin sana bağlı bulunmasını istiyorsun. Nitekim esirinin hiç kusur etmemesini diliyorsan; yine delisin. Zira kötülüğün kötülükten başka bir şey olmasını istiyorsun. Arzularından mahrum olmamak niyetinde misin? Bu mümkündür: ancak senin elinde olanları iste!

*Ne nankör ve ne akılsızsın! Yalnız kendine bağlı ola­bilirken seni gerçek saadetinden uzaklaştıran, sana yabancı, bir milyon şeyin boyunduruğuna girmek istiyorsun! *

*Denize açılmak niyetinde isek açılmak için, iyi bir rüzgâr isteriz. Bu rüzgârı üzüntü içinde beklerken ekseriya ha­vanın nasıl olduğunu soruştururuz. «Ah, gene kuzey rüzgârı! İşimize hiç yaramayan bu kuzey rüzgârını ne yapmalı? Ne va­kit batı rüzgârı esecek?» Dostum bati rüzgârı ne vakit isterse o vakit esecek, daha doğrusu ona hüküm yürüten ne vakit is­terse! Sen yani bir Aiolos gibi rüzgârları düzenleyen kuvvet misin. Biz ancak elimizde olana hâkimiz ve bütün başka şeyle­ri karşımıza çıktıkları gibi almağa mecburuz.

Lateranus’un cesaretini hatırla. Nero, serbest bırak­tığı kölesini, Epaphroditos’u göndererek onu katıldığı bir sui­kast içinde sorguya çekmek istemişti. Lateranus ona dedi ki :

«Söylenecek sözüm varsa onu senin efendine söylerim.»

“Zindana gideceksin!”

“Zindana gideceksem göz yaşıyla mi gitmeliyim?”

“Sürgüne gideceksin!”

“Sürgüne neşe ile, ümitle ve kendimden memnun olarak gitmekten beni alıkoyan ne olabilir?”

“Ölüme mahkûm olacaksın!”

“Homurdanarak, inleyerek mi ölmeliyim?”

“Sırrını bana söyle!”

“Onu sana söyleyemem. Zira bu bana ait bir şeydir.”

“Zincire vurun!”

“Dostum ne diyorsun? Zincire vurmakla mı beni tehdid ediyorsun? Bunu yapamazsın! Yalnız bacaklarımı zincire vura­bilirsin. İrademe gelince, o her vakit hür kalacaktır. Jüpiter bi­le onun hürriyetine engel olamaz.”

“Hemen şimdi boynumu vurduracağım!”

“Ben ne vakit boynumun vurulmamak imtiyazı olduğunu söyledim?”

Olaylar bu cesur sözlere uygun çıktı. Lateranus ceza mey­danına götürüldü. Cellâdın ilk vuruşu başını koparacak kadar kuvvetli olmadığından, bir an için kafasını geri çekti, sonra daha çok metanet ve cesaretle gene ileriye uzattı.*

*Dostum sen bir kadın mı yahut bir erkek misin? Eğer bir erkeksen bir erkek gibi süslen, bir maskara veya sapıtmış bir adam gibi ortaca çıkma. Sokrates Alkibiades’e daha güzel görünmesini tavsiye ettiği vakit, ne demek istiyordu? Ondan bedenin güzelliğini öne almadan, ruhun güzelliğini sağlamağa çalışmasını istiyordu. O halde pis ve iğrenç mi olmalıyım? Ha­yır! Ama temizliğinin erkekçe ve erkeğe yaraşır olması ge­rektiğini bilmelisin.*

*Bir çocuk; ağzı dar, içinde fındık incir bulunan bir kaba elini sokar, avucunu alabildiği kadar doldurur ve bu kadar, şişince, elini dışarıya çıkaramayarak ağlamağa baş­lar. Yavrum onun yansını bırak. Elini yine oldukça dolu dışarı­ya çıkarabilirsin…   Sen işte bu çocuksun.   Çok istiyorsun ve hepsini elde edemiyorsun. Daha az iste, o zaman istediğin senin olur.*

*Bu madalyayı kim verdi? Trianus mu? Onu alır ve saklarım. Nero mu? O Madalyayı atar ve ondan iğrenirim. Bütün iyi işler ve kötü şeyler için böyle hareket et! Şu adam nasıldı? O tatlı, cana yakın, iyiliksever, sabırlı dost bir adamdır. Onu be­nimser, onu hemşerim, dostum, yoldaşım, misafirim sayarım. Ya şu adam nasıldır? Bu adamın Nero’ya benzeyen tarafları vardır. Atılgan, hain, azgın; utanma bilmeyen bir adamdır. Onu iterim. Onun bana niye bir insan olduğunu söyledin? Atılgan, kinci, öfkeli bir insan; bal mumundan bir elma olamayacağı gibi o da bir insan değildir. Onda insanın yalnız sureti ve rengi var­dır.

Güzel sözler yazarız. Fakat bu sözler bize işlemiş midir ve onları tatbik ediyor muyuz? Lakedaimon’lulara söyle­nilen şey yani kendi yurtlarında aslan, Ephessos’ta ise maymun olduklarını söyleyen atalar sözü, biz filozofların «münevverle­rin, aydınların» çoğumuza uygun düşmez mi? Özel sohbetleri­mizde aslan ve halk arasında ise maymunuz.

Bir şeye bütün varlığını verenin başarılı olması ve kendini vermeyenden çok ilerlemiş olması tabiidir ve doğrudur.

Falan bütün ömrünce para kazanmağa ve mevki edinmeğe ça­lışır: yataktan kalkar kalkmaz hükümdarın bir uşağına veya sevdiği bir kapatmasına nasıl yaranacağını düşünür.   Onların önünde yerlere yatar, dalkavukluk eder, onlara hediyeler verir. Allah’a ibadet ederken ve kurbanlar adarken, yalnız bu uşak­lara yaranabilmeyi diler. Her akşam vicdan hesaplaşmasını ya­par: «Acaba ne kusur işledim? Ne yaptım? Yapmam gereken şeylerden hangisini unuttum? Acaba efendimin hoşuna gidecek olan şu dalkavukluğu yapmakta kusur mu ettim? Acaba onun hoşuna gitmeyecek her hangi hakikati dikkatsizlikle ağzımdan kaçırdım mı? Onun kusurlarını, yaptığı falan haksızlığı ve falan kötü hareketi alkışlamayı unuttum mu?» Eğer ahlâklı ve hür bir adama yaraşır bir söz ağzından kaçarsa kendi kendini hırpa­lar, bunun azabını çeker ve kendisini mahvolmuş sayar.   İşte böylece çıkarına çalışır ve servet toplamağa uğraşır. Sen ise hiç kimseye sırnaşmazsın hiç kimseye dalkavukluk yapmazsın, ru­hunu yükseltmeğe, doğru inançlar elde etmeğe çalışırsın. Senin vicdan muhaseben onunkinden büsbütün başkadır. Kendi kendi­ne sorarsın: «Saadetin ele geçmesine yardım eden ve Allah’ın hoşuna giden şeylerden hiçbirini ihmal ettim mi?   Dostluğa, cemiyete; adalete karşı bir suç işledim mi? Ahlâklı bir adamın yapması gereken şeylerden birini unuttum mu?» Bu kadar ay­kırı arzularla, bu kadar zıt duygularla ve bu kadar değişik iş­lerle şu adamın servetine denk bir refaha erişmemiş olmaktan niye üzülüyorsun? Ona aç gözlerle bakman neden ileri geliyor? Her halde o seni kıskanmaz. Bunun sebebi bahsi geçen adamın cehalete batmış, gerçek nimetlerden faydalandığına kuvvetle inanmış olmasında ve senin ise bütün saadetin senin tarafında olduğunu görecek ve duyacak kadar aydın ve prensiplerinde sağ­lam olmadığındadır.*

KADIN HAKLARI

Kadınlar genç iken kocaları tarafından metres sayılırlar. Bu kadınlar kocalarının; yalnız sağladıkları zevk için kendilerine değer verdiklerine bakarak, sadece hoşa gitmek için süslenmeyi düşünürler ve bütün ümitlerini, güvenlerini süse bağlarlar. Bu yüzden onlara yalnız taşıdıkları kültür, namus, al­çak gönüllülük nispetinde saygı göreceklerini anlatmağa çalış­mak kadar hiçbir şey faydalı değildir.

*Zina halinde yakalanmış olan bir sefih, Diogenes’e «Kadınlar orta malıdır. Bu tabiatın kanunudur diyordu. «Sof­raya konan etler de önce ortaklaşadır. Fakat tabaklara dağıtıl­dıktan sonra komşunun hissesine düşeni tabağından almağa kalkarsan bütün temizliğini, utanmanı kaybetmiş olursun.

Ti­yatro da bütün vatandaşlar için ortaklaşadır. Fakat yerler tutul­duktan sonra o tomak için komşunu ne yerinden kaldırmağa teşebbüs eder, ne de kaldırabilirsin. Kadınlar da böyledir. Fa­kat kanunu yapan onları dağıttıktan ve her biri kocaya gittik­ten sonra, kendi karını bırakıp komşunun karısını almağa kalk­man meşru mudur? Eğer bunu yaparsan sen bir adam değil bir maymunsun yahut bir canavarsın!*

*Bana kendisini vermeğe hazır güzel bir kadına, mukavemet edersem kendime şunları söylerim: «Epiktetos çok iyi davrandım Bu en ince safsatayı yere vurmaktan: daha mükemmel bir şeydir. Onun açık kapılarına karşı kendi­mi savunduktan sonra okşamalarını itersem, en çapraşık is­tidlalleri yere vurmaktan daha çok öğünme duyarım.. Ama bu kadar zorlayıcı bir büyüye nasıl dayanmalı? Bunun için ken­dime hoş görünmeyi ve Allah’ın gözünde güzel olmayı istemem, lâzımdır. Daha doğrusu bedenin ve ruhun temizliğini istemem, gerekir.*

KAZA VE KADER

Hatırla ki, uzun veya kısa bir piyeste rejisörün, sana verdiği rolü oynayacak bir aktörsün. Eğer senin bir dilenci rolü oynamanı uygun görmüşse, elinden geldiği kadar iyi oy­naman lâzımdır. Eğer bir topalın yahut bir prensin veyahut ayaktakımından birinin rolünü oynamanı uygun görürse,  yine başka türlü hareket edecek değilsin. Zira verilen rolü iyi oyna­mak sana düşer. Lâkin bu rolü seçmek başkasının elindedir.

Hastalık beden için bir engeldir. Fakat irade zayıf olmadıkça irade için engel değildir. «Ben topalım!» Bu, beden için bir zayıflıktır. Fakat iradem için asla zaaf değildir. Başına gelecek her kaza için aynı şeyi düşün. O zaman bunların başka bir şeye engel olduklarını fakat sana asla engel olmadıklarını anlayacaksın.

Karga uğursuz sesi ile öttüğü vakit, hayalin sar­sılmasın. Hemen kendine gel ve de ki : «Bu uğursuz sesin haber verdiği felâketlerin hiçbir kıymeti olamaz. Çünkü bu felâketler ya benim zayıf vücudumu, ya küçücük servetimi, ya zavallı şöhretimi yahut çocuklarımı veya karımı ilgilendirir. Bana gelince, benim için saadet müjdecisi olmayan hiçbir şey yoktur. Zira ne olursa olsun ondan saadet çıkarabilmek benim elimdedir.»

Tabiatın gayesini üzerinde iyice anlaştığımız ko­nulardan çıkarabiliriz. Meselâ komşunun kölesi bir bardak veya başka bir şey kırmış olsa onu yatıştırmak için bunun bayağı bir kaza olduğunu söylersin. O halde senin bardağını kırdıkları vakit de komşunun bardağı kırıldığı zamanki kadar sakin ol­malısın. Bu prensibi en önemli meselelere tatbik et.. Başkasının oğlu veya karısı öldüğü vakit hiçbir insan yoktur ki bunun in­sanlığın kaderi olduğunu söylemesin. Fakat bu sözü söyleyen adamın oğlu veya karısı ölünce yalnız hıçkırık, haykırış ve in­leme duyulur: «Ne kadar talihsizim! Mahvoldum!» Böyle haller­de aynı kazaların başkalarının başına geldiği vakit duydukları­mızı hatırlamalıyız.

KENDİNİ TANIMA

*Ruhun büyüklüğü enginliğiyle değil, inançlardaki kesinlik ve gerçeklikle ölçülür.*

*Ben niye böyle bir ana ile böyle bir babadan doğdum? Ey benim zavallı dostum, doğmadan evvel «Ben filan­canın filânca ile evlenmesini ve benim onlardan doğmamı isti­yorum» demek elinde mi idi. Eğer doğuşun uğursuz oldu ise bu­nu fazilet ile düzeltmek senin elinde değil midir?*

* Yüksek bir makamda bulunuyorsun. İşte hemen soy­daşının müstebidi ve zâlimi oluverdin. Artık kim olduğunu ve kimlere hükmettiğini hatırlamayacak mısın? Akrabana ve kar­deşlerine hükmediyorsun. «İyi ama ben yerimi satın aldım. Be­nim imtiyazlarım ve haklarım var!» Ey zavallı, senin bütün kay­gıların balçık ve çamurdur; yalnız geçicilerin kanunu olan beşe­ri kanunları düşünüyorsun ve gözlerini ilâhî kanunlara açmı­yorsun.*

*Esirini serbest bıraktın. Fakat seni hür yapan kimdir? Sen hür müsün? Paranın, bir kadının, bir kızın, bir müstebidin yahut müstebidin en âdi uşağının esir değil misin?*

Güvenlik ile ihtiyat birbirleriyle barıştırılamaz diyor­sun. Bu bir yanlıştır ve sen onları birleştirebilirsin. İhtiyatı yal­nız senin elinde olan şeylere ve güveni de elinde olmayan şeyle­re tatbik et. Böylece hem ihtiyatlı hem de emin olursun. Zira gerçek kötülükleri (felâketleri) ihtiyatla uzaklaştırarak, tehdidi altında bulunduğun sahte felâketlere cesaretle karşı koyacaksın.

İnsanların felâketi daima ihtiyatlarını, güvenlerini kötü ve yanlış kullanmaktan gelir. Hepsi, üzerlerine saldıran kuştan kurtulmak ve gizlenmenin çaresini bulmak için kendi­lerinin yakalanmalarına tuzak olan ağın içine düşen geyikler gibidirler.*

*Güzel konuşmalar yazıyorum ve mükemmel kitaplar telif ediyorum. Dostum daha iyisini istersen bana ihtirasla­rına hâkim olduğunu, isteklerini düzene soktuğunu ve inançların da gerçeğin yolundan gittiğini göster. Ne zindandan, ne sür gul­den, ne ıstıraptan, ne fakirlikten, ne de ölümden korkmadığına beni inandır. Bunlar olmayınca ne kadar güzel kitaplar meyda­na getirirsen getir, şuna inan ki sen henüz bir toysun.

Diogenes bir gün tavsiye mektubu isteyen birine, şu cevabı verdi : «Dostum, kendisine mektup yazmamı istediğin kişi, ben söylemeden önce senin bir adam olduğunu görecektir. Eğer ayırd etmeyi bilirse senin iyi veya fena olduğunu da göre­cektir. Eğer ayırt edemiyorsa yüz mektup da yazsam seni daha iyi tanıyıp bilemeyecektir. Senin için yapılacak şey halis altın ile karışık altını anlayabilecek bir adama kendi kendini bildiren sâf bir atın gibi olmaktır.»*

*Appollon, Laios’un, kendi kâhinliğine boyun eğmiyeceğini biliyordu. Bu hal, Laios’a başında dolaşan tehlikeleri söylemesine engel olmadı. Allah’ın iyiliği insanları uyandırmak­tan bıkmaz. Gerçek kaynağı biteviye akar, ama insanlar daima imansız, itaatsiz ve âsidirler.*

*Küçük ve büyük esirler vardır.

Küçükler küçük şeyler için, bir yemek, bir ev, ufak tefek yardımlar için esir olanlardır.

Büyükler ise konsüllük, valilik gibi şeyler için esir olanlardır. Vilâyet makamının sembolü olan baltaların ve okla­rın kimin önünde taşındığını görüyorsun, o vali öbür esirler­den daha esirdir.

Bir insanın hür olup olmadığını anlamak için mev­kiine bakma. İş tersinedir. Makam yükseldikçe, o makamın sa­hibi daha çok esirdir.

 Fakat bunların arasında istediklerini yapanları görüyorum diyeceksin. Kabul. Önce sana haber ve­reyim ki o, bayramda efendisinin yokluğundan faydalanan bir esirdir. Bayram bitip de efendisinin geri dönmesini bekle, gö­receksin.

Onun efendisi kinidir?

Ondan istediğini elin­den alabilen veyahut istediğini kendisine hediye edebilendir.

Bir hükümdara sırf şahsına olan sevgiden dolayı milletinin bağlanması için, o hükümdarın olağanüstü meziyetle­ri olması lâzım gelir.*

KİBİR

Bir ziyafette, bir toplantıda veyahut bir ziyarette birisi sana üstün tutulsa, eğer bu bir mutluluk ise soydaşına nasip olan bu halden sevinmelisin. Yok, bunlar sevinilecek şeyler değilse, kurtulduğun için üzülme. Fakat hatırla ki elimizde olmayan şeyleri elde etmek için biz hiçbir şey yapmazken ve baş­kaları birçok girişmeler yaparken, senin de onlar kadar hisse alman veyahut eşit karşılanma görmen olamaz. Zira büyük bir kişinin kapısına hiç uğramayan kimse, nasıl olur da, oraya her gün giden kadar veyahut sokağa çıktığı vakit yanında bulunmayan, bulunan kadar, dalkavukluk etmeyen,   övmeyen biteviye dalkavukluk edip, öven kadar iyi muamele görür? Bu lü­tufları satın almak için verilen şeyleri vermeden, onları bedava elde etmeğe kalkarsan, sen haksız ve aç gözlü bir adam­sın demektir.

Çarşıda marulları kaça satarlar?

Bir akçeye. Eğer komşun bir akçe vererek marulunu alıp götürürse ve sen bir ak­çe vermediğin için çarşıdan marulsuz dönersen, komşundan da­ha aza sahip olduğunu zannetme. Zira onun marulu varsa, se­nin de sarf etmediğinden cebinde kalan paran vardır. İş bu­rada da böyledir. Bir ziyafete davetli değildin. Çünkü ziyafet sa­hibine bu ziyafeti sattığı bahayı ödemedin. Bu baha ya bir öv­me, ya bir ziyaret, ya bir dalkavukluk, yahut bağlılık ve teslim olmadır. İş eğer hoşuna gidiyorsa o halde bahasını öde!  Lâkin bahasını vermeden o nesneye sahip olmak istersen haksız ve açgözlüsün demektir. Gitmediğin ziyafetin yerine koyacağın hiç­bir şeyin yok mu? Şüphesiz o ziyafetten daha güzel bir şeyin vardır: O da methetmek istemediğini methetmiş olmaman ve zi­yafet sahibinin kapısında gururuna ve küstahlığına katlanmış olmamandır.

KONUŞMA-SOHBET SANATI

Olabildiği kadar sus yahut elzem sözleri söyle ve az kelimeyle söyle. Ara sıra konuşman lâzım gelir. Bu durumda asla bayağı konulardan söz açma. Gladiator dövüşlerinden, at koşularından, atletlerden bahse kalkma ve yemekten, içmekte» de söz açma. Hususuyla yerme, övme ve karşılaştırma için tanı­dığın insanları ele alma.

Becerebilirsen dostlarının konuşmalarını sözleri ile düzelt ve ahlâka uygun konulara çevir. Eğer yabancılar ara­sında isen hiç ağzını açma.

 Uzun zaman, sık sık ve kahkahalarla gülme.

Mecbur olmazsan hiçbir zaman, hiçbir şey için yemin etme. Mecbur olursan olabildiği kadar az yemin et.

Bazı kimselerin hikâyelerini dinleme ve eserlerini dinlemeğe de gitme. Hiç olmazsa mecbur olmayınca gitme. Lâkin zorlanırsan, ağırbaşlılığını, vakarını, hiçbir sıkıntı aksettirmeyen huzurunu korumağa çalış.

Düpedüz konuşmalarda damdan düşer gibi ve uzun uzadıya; katıldığın savaşlardan ve karşılaştığın tehlikelerden bahsetme. Sen bunları anlatmakla çok zevk duyuyorsan, başka­ları dinlemekten pek o kadar zevk, duymazlar.

Tuhaflık yapmamağa çok dikkat et. Bu yolla filo­zof olmayanların kılığına girilmiş olur ve aynı zamanda başka­larının senin hakkında saygı ve itibarı azalır.

 Edebe aykırı lâkırdılara kendini bırakıp koyuvermek: çok tehlikelidir. Böyle konuşmalara şahit olursan, fırsat düşün­ce konuşanı azarlamaktan çekinme. Olmazsa sus ve yüzünün kızarmasıyla bakışlarının ciddiyetiyle bu lâkırdıların hoşuna git­mediğini belli et.

Kendine asla filozof deme. Cahillerin önünde gü­zel vecizeleri sayıp dökme. En iyisi bu vecizelerin emrettikleri şeyleri yap. Meselâ bir ziyafette nasıl yemek yendiğini anlatma. Fakat nasıl yenmesi lazımsa öyle ye. Ve hatırla ki, her şeyde ve her yerde Sokrates böylece her gösterişten kaçınmıştır. Bazı gençler ondan kendilerini başka filozoflara tanıtmasını rica ederlerdi. Ve o kendisine önem verilmemesine, şikâyetsiz katlanarak onların isteklerini yerine getirirdi.

 Kültürsüzlerin önünde derin ve önemli meseleler açılırsa sus. Zira henüz sindirmediğini çıkartmada büyük tehli­ke vardır. Bir gün bir kimse çıkar da senin hiçbir şey bilmedi­ğini ileri sürerse ve sen bu iddia karşısında öfkelenmezsen o za­man filozof olmağa başladığını anla. Zira koyunlar ne kadar yem yemiş olduklarını çobanlarına gidip göstermezler, fakat yedik­leri yemi iyice hazmettikten sonra süt ve yün yaparlar. Sen de cahillere güzel vecizeler sayıp dökme, iyice hazmetmişsen bun­ları hareketlerinle göster.

* Bir gün Florus. Agrippinus’a soruyordu: Nero ile ti­yatroya gideyim ve onunla dans edeyim mi? Agrippinus ona: Git! dedi. Florus: Sen niye gitmiyorsun? deyince Agrippinus : Bunu henüz düşünmedim! diye cevap verdi.

Şu büyük vecize Priseus Helvidius’un yüreğine iyice işlemişti ve onu asaletle tatbik ediyordu. Vespasianus bir gün ona Senatoya gelmemesi için haber yolladı. Helvidius ona :

Beni vazifemden atmak elindedir. Fakat senatör oldukça Senatoya gideceğim!» diye cevap verdi Hükümdar ona:

Eğer gelirseniz sadece susmak için geliniz! dedi. Helvidius :

«Düşüncemi sormayınız, susarım!» diye cevap verdi. Hükümdar :

Eğer siz orada hazır bulunursanız fikrinizi almak zorun­dayım! dedi.

Helvidius :

Ben de doğru bulduğumu söylemek zorundayım! diye cevap verdi.

Eğer fikrinizi söylerseniz sizi idam ettiririm.

Helvidius buna da :

Size ölmez olduğumu ne vakit söyledim? İkimiz de eli­mizde olan şeyi yapacağız. Sen beni öldüreceksin ve ben hiç şikayetsiz ölüme katlanacağım!

İmparatora karşı yalnız olduğu için bu hareketi ile Helvi­dius ne kazanmış oldu? Fakat ben de sana soranın. Bir manto üzerindeki şeref alâmeti olan erguvan rengi yalnız olmakla ne kazanmış olur? Onu süsler, güzelleştirir ve öyle bir mantoya sahip olmak arzusunu verir.*

*Bir güzel söz söyleme sanatı varsa, bir de güzel anlama ve dinleme sanatı vardır.*       

*Güzel yazmak veya güzel söylemek iktidarını kü­çük görmüyorum. Ama bazı insanların bu meziyetlere en büyük yeri vermelerini istemiyorum. Çünkü bunlardan daha köklü bir şey vardır.

Hain ve kötü bir kimseye istemediğini yaptığını ve istediğini yapmadığını ispat edersen onu yola getirmiş olur­sun. Ama bunu ispat edemezsen, ondan şikâyet etme. Kendin­den şikâyet et.*

KORKU

*Ne fakirlikten, ne sürgünden, ne zindandan ne de ölümden korkmamalıdır. Fakat korkudan korkmalıdır.*

*Deniz yolculuğuna çıktığım ve yalnız gökle denizi gördüğüm vakit, etrafı saran bu geniş su alanı beni korkutur. Sanki bir kaza olursa bütün bu suyu yutacağımı sanırım. Üç kulaç suyun beni boğmaya yettiğini düşünmem. Yine böyle bir yer sarsıntısında bütün şehrin başıma yıkılacağını sanırım ve tek bir kiremitin kafatasımı parçalamağa yeteceğini ak­lıma getirmem. Yanlış düşüncenin talihsiz kölesi!*

*Hiçbir şeyden korkma; hiçbir şey isteme. O za­man bir atın bir ata, bir arının bir arıya karşı korkunç ve ezici bir silâhı olmadığı gibi, hiç kimsenin de sana karşı korkunç ve ezici bir silâhı olamaz. İsteklerinin ve korkularının seni esir etmek için efendilerinin tıpkı bir kalede olduğu gibi senin gönlünde besledikleri silâhlı bir ordu olduğunun farkında de­ğil misin? Bu askeri kov! Kalene hükmet, hemen hür olacak­sın!*

*İhtiyatlı yolcular geçecekleri yolun hırsızlarla, yol kesenlerle dolu olduğunu haber alırlarsa ne yaparlar? Yol­larına yalnız olarak devam etmemeğe; fakat bir sefirin, bir questor’un yahut bir proconsül’ün kafilesi arkasından gidebilmek için beklemeyi tercih ederler. Ve bu tedbirle yolculuklarını ra­hatça geçirirler. Hâkim de bu dünyada böylece hareket eder. Her yer haydutlukla, zulümle, sefaletle, felâketle doludur. Bu geçitten mahvolmadan nasıl yalnız başına geçip gidebilir? İyi ama kimi bekleyecek? Bir Praetor (muhafız) mu?

Onlar en korkulacak düş­manlardandır. Bunun için emin, sâdık, baskına uğramayacak bir yoldaşı bekler. Bu yoldaş ise Allah’tır. Bunun için Allaha soku­lur, onunla yürür ve bu hayatın bütün sarp kayalıklarından ra­hatça geçip gider.*

KURALLARA UYMA

Bütün bu prensiplerin tatbikinde sebat et. Ve alçaklığa razı olmadan aşamayacağın kanunlara itaat ettiğin gibi bunlara da itaat et. Hakkında söylenecek şeylere önem ver­me. Çünkü bunlar senin elinde olan şeylerden değildir.

*Nöbetçiler yanlarına sokulanlara parolayı sorar­lar. Sen de öyle yap. Muhayyilene gelen her şeye parolayı sor. Asla baskına uğramazsın.*

MUHAKEME

*Bir kimse Epiktetos’a dedi ki: Hiçbirini atlamadan Allah’ın bütün hareketlerimi görmüş olduğuna beni nasıl inan­dırabilirler? Epiktetos ona şu cevabı verdi: Bütün dünyadaki eşya ve olayların aralarında bağları olduğuna inanmıyor mu­sun?

 Evet

Dünyada olup bitenlerin gök kuvvetleri tarafın­dan idare edildiğine emin değil misin?

Evet

Nitekim her şeyin zamanında olup bittiğini ve her mevsimin zamanında başladığını görüyorsun. Güneşin yakınlaşması veya uzaklaşma­sı ile ayın dolgunlaşması veya hilâle dönmesiyle bütün tabiatın yüzü değişiyor. Bundan sonra, yeryüzündeki her şeyin vücutla­rımızın «bütün» ile o kadar birleşik olduğunu gördükten son­ra, bu kâinattan daha ilâhî olan ruhumuzun ondan ayrı oldu­ğunu ve Onu yaratan Allah’ın ayrı ve bağımsız olabileceğini na­sıl kabul edebilirsin?

Fakat o, birbirinden çok değişik, uzak olan şeyleri nasıl görebilir?

Zavallı kör! Senin o kadar sınır­lı olan aklın ne kadar çok birbirinden başka işler yapıyor; ilâhî ve insanî olayları kavrıyor, muhakeme ediyor, taksim ediyor, hükmediyor, razı oluyor ve inkâr ediyor. Onda ne kadar çok birbirine benzemeyen hayaller ve hattâ birbirine zıt düşünceler vardır? Güneş aynı zamanda dünyanın en büyük parçasını ay­dınlatıyor. Yalnız arzın gölgesinin düştüğü yerler onun ışık­larından mahrum kalıyor. Güneşi yaratan ne kadar büyük olur­sa olsun ki bu sonsuz kâinatın bir noktasıdır. Bu dünyayı baştanbaşa aydınlatamaz mı?

 Ama benim zekâm muhakemelelerini yalnız birer birer yapar ve eşyayı teker teker göz önüne getirebilir.

Hey dostum senin anlayışının Tanrılık ka­dar engin olduğunu sana kim söyledi? Fakat ey cılız solucan! Bu kadar küçük olan gözün ile birçok şeyi birden nasıl kavradığı­nı düşün! Ufukta görünen her şey senin gözünün önündedir. Gözü yaratanın gözünden bazı şeylerin kaçıp kaçamayacağını sen düşün.*

*Sağduyu nedir?

Bütün insanlarda ortaklaşa ve umumî olan bir duyma kabiliyeti vardır ki, bununla, işittikleri bütün sesleri duyarlar ve söylenilen her sözü anlarlar. Bundan başka yapma olan bir duyma kabiliyeti daha vardır ki, tonları sezer ve ayırdedebilir. Gene bütün insanlarda tabiî bir duygu vardır ki, ruhlarında esaslı bir kusur olmayınca, kendilerine söylenilen her şeyi anlarlar. Bu kabiliyet bütün insanlarda eşittir. İşte sağduyu denilen budur.*

*Galba öldürülünce, biri Rufus’a : «Şimdi artık Al­lah dünyaya karışmağa başlıyor, dedi. Rusuf ona zavallı!» diye cevap verdi. «Bir Galba’nın Allah’ı dünyayı idare etmekten alıkoyacağını sanıyor musun? Seni Allahtan şüphe ettiren şey, üze­rinde iyice izini bırakmış!»

Sık sık düşüp kalktığımız kimselerin üzerimizdeki tesiri az değildir. Biteviye bir sefih ile düşüp kalkarsan, çok kuvvetli bir şahsiyetin yoksa senin onu yola getireceğini ümîdî etmekten çok onun seni bozmasından korkmalıdır. Mademki kültürsüzlerle temasta bu kadar tehlike vardır, onlarla ancak: büyük bir ihtiyat ile ve anlayışla düşüp kalkmalıdır.

Harp çalan bir müzisyen, harpını eline alır almaz, hangi tellerin bozuk olduğunu gönür ve kolayca akortları­nı düzeltir. İnsanlar arasında emniyetle yaşayabilmek için, hâkim harpı çalan müzisyenin yaptığını insanlara tatbik etmek sanatına sahib olmalı, ahenksiz olanlarını görmeli, notaları yo­la sokmalı, ahenkli bir hale getirmelidir. Sokrates bu sanatın ustası idi.

Nasıl oluyor da tartışmalarda ve kavgalarda kül­türsüzler sizden daha kuvvetli oluyarlar ve sizi susmağa mec­bur ediyorlar? Çünkü onlar yanlış prensiplerine kuvvetle inan­mışlardır. Siz ise kendi prensiplerinizin gerçekliğine zayıf bir ilişik ile bağlısınız. Sizin gerçekleriniz yürekten gelmiyor, du­daklarda doğuyor. İşte bunun için cılız ve ölüdürler. Bu pren­sipleriniz bahsettiğiniz o sefil imtiyazı halkın kahkahasına uğ­ratıyor ve kendileri de güneşte bal mumu gibi eriyorlar. Bunun için bal mumundan inançlara sahip olduğunuz müddetçe güneşten uzaklasınız.*

*Bazı felsefe prensiplerini yuttun, hemen onları öğ­retmeğe kalkıyorsun. Bu hareketin, hazmedemediği için yeni­len etleri kusan bozuk bir mide gibi; hazmetmediğini kusmak­tan başka nedir?

Önce sindir dostum ve senin esaslı bir yerin­deki değişikliği göster.

Fakat falanca bir mektep açtı, ben de bir mektep açmak istiyorum.

 Hey alçak! Bir heves veya bir tesadüfle mi bir mektep açılır?

Olgun bir yaşa gelmek, belli bir hayat sürmek ve Allah’ın davetine erişmek lâzımdır. Böyle ol­mayınca sen bir yalancı ve bir kâfirsin. Bir eczane açıyorsun, ilâçların var. Fakat onları hazırlamasını ve kullanacağın yeri bilmiyorsun.*

OYUN ve EĞLENCE

Tiyatroya veya umumî eğlencelere sık sık etmeğe lüzum yoktur. Bu yerlere gidersen, hiçbir partiyi tutma, bütün partizanlığın kendinde kalsın! Netice nasıl çıkarsa memnun ol­mağa çalış. Zaferin yenene ait olmasından memnun ol. Böylece asla ne kızar, ne de üzülürsün! Hele alkıştan, kahkahadan ve taşkın hareketlerden çekin. Bu yerlerden kendi evine döndüğün zaman, gördüklerinden uzun uzadıya lâf açma. Çünkü bunlar ne senin huylarını düzeltmeğe, ne de seni daha ahlâklı bir adam haline getirmeğe yarar. Bu sonsuz tartışmalar ve konuşmalar yalnız senin gördüğün sahnelere hayran olduğunu ortaya kor.

ÖTELEME

Bir kimse sana haksızlık eder yahut aleyhinde söylerse onun bunu yapmağa kendisini mecbur saydığına inan­mağa çalış. Zira o, hakikatte senin düşünceni değil, kendi fik­rini güder. Neticede kötü muhakeme ederse yalnız kendisi aldandığı gibi yine yalnız kendisini yaralamış olur. Nitekim bir kimse çok doğru ve çok benimsenmiş bir kaziyeyi bâtıl sanırsa, “bundan zarar görecek kaziye değil, onu yanlış muhakeme ede­rek, aldanandır. Bu kaideyi iyi kullanırsan aleyhinde söyleyenlere sabırla katlanırsın. Zira her küfredene «Kendini haklı zan­nediyor!» diyebilirsin.

ÖZGÜRLÜK

Her birimizin gerçek efendisi istediğimizi bize ve­ren ve istemediğimizi yolumuzdan uzaklaştırandır. Şu halde hür olmak isteyen her insan, ne başkalarının elinde olan şeyleri is­temeli, ne de onlardan kaçmalıdır. Eğer bunu yapmazsa zaruri olarak esirdir.

*Sende sana hediye edilmeyen, benim diyebilece­ğin hiçbir şey yoktur. Sana her şeyi veren senden bir şeyi geri mi alıyor? Ona karşı koymakla yalnız deli değil, aynı zaman­da nankör ve haksızsın!

Bir konsüllük elde ettin ve bir il’e vali oldun. Ki­min gölgesinde? Felicio’nun gölgesinde mi? Bana gelince Felicio’nun gölgesinde yaşamak ve onun kibrine, esirlere has küs­tahlığına uğramaktan ise ölmeyi tercih ederim. Zira kendisini mutlu sanan ve servetiyle gözü kör olan bir esirin ne olduğunu bilirim. Fakat sen hiç olmazsa sandığın kadar hür müsün? diye­ceksin. Hayır, hür olmağa çalışıyorum. Henüz buna ermedim.

Efendilerime karşı korkusuz gözlerle bakamıyorum. Henüz be­denime bağlıyım; sakat olduğu halde onu korumak istiyorum. Zayıflığımı itiraf ediyorum. Fakat sana tam hür olan bir ada­mı göstermemi ister misin? O, Diogenes’dir.

 Onun bu kadar hür olması nereden geliyor?

 Zira o esirliğin ruhundaki bütün köprübaşlarını koparıp atmıştı. Her şeyden sıyrılmış ve hiçbir şeye değer vermemişti. Ondan servetini isterdiniz, verirdi. Aya­ğını isterdiniz, verirdi. Bütün vücudunu isterdiniz, verirdi. Fakat mânevi varlığıyla Allaha bağlı idi. Mutlak hâkime olan teslimi­yetinde, saygısında, bağlılığında kimseden geri kalmazdı. Onun hürriyeti işte buradan geliyordu. Fakat kendisini hayata bağlayacak hiçbir şeyi olmayan ve dünyada tek başına kalmış bir in­şam örnek olarak gösteriyorsun mu diyeceksin? Sokrates’in ka­rısı, çocukları vardı ve Diogenes’den daha az hür değildi. Çünkü Diogenes her şeyi kanuna ve kanuna borçlu olduğumuz boyun eğmeğe, teslim olmaya bağlamıştı.*

*Eğer Sokrates kurtulmuş olsaydı, hayatta insanlara, daha da faydası olurdu mu? diyorsun. Dostum, Sokrates’in kendisini kurtarmaktan vazgeçerek ve adalet uğrunda ölerek söylediği ve yaptığı; kurtulduktan sonra söyleyeceği ve yapacağı işlerden çok daha faydalıdır.

Sahte bir hürriyeti kazanmak için insanlar en büyük tehlikelere göğüs gererler. Denize atılırlar, en yüksek kuleler­den kendilerini fırlatırlar. Baştan başa birçok şehirlerin ahalisi tarafından yakıldığı görülmüştür. Sen ise gerçek, güvenli, hiç­bir kuvvetin elinden alamayacağı hürriyeti kazanmak için hiç­bir tedbir almayacak mısın? En ufak bir zahmete girmeyecek misin?

İstediğini elde eder etmez mesut olacağını sanıyorsun. Aldanıyorsun. Onu elde eder etmez aynı kaygılar, kederler, tik­sinmeler, korkular, istekler baş gösterecek. Saadet elde etmekte ve zevk duymakta değil, fakat istememektedir. Çünkü saadet hür olmaktadır.*

*Allah bana hürriyet vermiştir ve ben de onun emirlerini tanıyorum. Bu durumda hiç kimse beni esirliğe gö­türemez. Zira beni koruyacak kurtarıcıya ve bana lâzım olan hâ­kime sahibim.*

SABIR

* Ülûhiyet sana en acı felâketlere dayanman için si­lâhlar ihsan etmiştir. Sana ruh büyüklüğü, kuvvet, sabır, sebat vermiştir. Bunlardan faydalanman lâzımdır. Eğer şikâyet eder­sen hiç olmazsa sana verdiği silâhları yere atmış olduğunu itiraf et. *

Önüne çıkan şer’ler karşısında, kendi içine çekile­rek o şeylerden iyice faydalanmak için mutlaka bir faziletin ola­cağını hatırla. Eğer güzel bir çocuk veya güzel bir kız görürsen, bunlara karşı kendinde perhiz denilen meziyeti bulacak­sın. Eğer karşına zahmet; zorluklar çıkarsa cesareti bulacaksın. Şayet küfürle, hakaretle karşılaşırsan rıza ile sabrı bulacaksın. Böylece onları yenmek için, sana tabiatın verdiği iyi huylarla karşı koymak âdetini kazanırsan boş korkuların asla seni sürükleyip götürmeyecektir.

Aza razı bir ömür sürmeğe ve bedenini sert kul­lanmaya alışmışsan, bundan gurur duyma. Eğer sade su içi­yorsan, her fırsatta yalnız su içtiğini söylemeğe kalkma. Sabra tahammüle alışmak istiyorsan, bunları kendin için yap, başka­ları için değil. Heykelleri kucaklamağa kalkma.. En çok susadı­ğın zaman ağzına bir yudum su al, sonra tükür ve bunu kimseye söyleme.

* Thraseas yarın sürgüne gönderilmekten ise bu gün öldürülmeyi tercih ettiğini söyledi. Bir gün Rufus ona şu ce­vabı verdi: «Ölümü daha zor sanıyorsan ne aldanış! Eğer ölü­mü sürgünden daha tatlı sanıyorsan sana seçme hakkını kim verdi?»

Bu da Agrippinus’un güzel bir sözüdür: «Kendi ken­dime asla engel olmayacağım!»

Her şeyden memnun olan ve her şeyin gelmesi ge­rektiği gibi gelmesini isteyen bir adam görmek ister misin? Bu adam Agrippinus’tur. Senato’nun kendisini muhakeme et­mek üzere olduğunu ona haber verdiler.

«Hele şükür! dedi. Ben de âdetim olduğu üzere banyoya gireceğim!»

Banyodan henüz çıkmıştı ki mahkûm olduğunu haber ver­diler.

Ölüme mi, sürgüne mi?»

Sürgüne!

Malım hacz edilecek mi?

Hayır!

O halde hemen Aricia’da akşam yemeğini yemeğe gide­lim. Orada da, Roma’da olduğu kadar iyi yemek yiyebiliriz.*

* Yiyecek bir şeyin olmadığını ve bana; bunu sağla­mak için en iğrenç işlere, efendinin oturağını tutmağa ka­dar düşüp düşmemek mi lâzım geldiğini soruyorsun? Bu işte ne söyleyebilirim? Bazı insanlar oturak dökmeyi açlıktan ölmeğe üstün tutarlar. Bazıları oturak tutmağa katlanamazlar. Bu me­selede reyi alınacak ben değilim, sensin. Kendi değerini tart ve karar ver.*

*Candan bir şeyden mahrum olmadan ve adama­kıllı zarar görmeden kimse hain veya alçak olamaz.*

*Öç almam ve bana yapılan fenalığa karşı koy­mam icabetmez mi?

 Dostum sana fenalık yapılmamıştır. Çünkü iyi ve kötü senin iradene bağlıdır. Zaten her hangi bir kimse sana karşı haksızlık yaparak kendini yaralamış ise, bu fenalığı ona geri çevirerek neden sen de kendi kendini yaralamak istiyorsun?*

SAVUNMA

Başına gelen belâlar yüzünden başkasını suçlamak bilgisizin yapacağı iştir. Yalnız kendini sorumlu saymak, bu, gö­zü açılmak üzere olan bir adamın işidir. Ne kendini ne de baş­kalarını suçlandırmamaksa uyanık bir kimseye yakışan davra­nıştır.

Vazifeler ekseriya bulunduğumuz durumla ilgili olarak ölçülür. Bahse konu olan baban mıdır? Ona bakmağa, her şeyde itaate, azarlamalarına, kötü muamelelerine katlanmağa, mecbursun.

Fakat benim babam kötü bir baba!

İyi ama dostum, tabiat sana mutlaka iyi bir baba mı bahşedecek? Hayır, sadece sana bir baba verecektir. Kardeşin sana karşı haksız­lık mı ediyor? Onun yine kardeşi olarak kal ve yaptığına önem verme. Her şeyden önce yapmağa mecbur olduğuna, hürriyetinin nerede bulunduğuna ve tabiatın senden yapmış olmanı isteme­diği şeyi yapıp yapmadığına dikkat et. Zira başkaları (sen ken­dini bilirsen) seni asla tahkir edemezler, kıramazlar. Sen an­cak kırıldığını sandığın vakit kırılabilirsin. Böylece, eğer bu münasebetleri göz önünde tutmayı âdet edinirsen komşundan, hemşerinden, âmirinden her vakit hoşnut olursun.

SEVİNEBİLME ARZUSU

*Gerçekten sevinmeğe değer, kendilerine şeref veren ve faydalı olan bir konu olduğu vakit, insanlar arasında sevin­meli ve yalnız o zaman kendilerini kutlamalıdır.

Zindanda olsaydık ölüm cezası verilecek bir suç ile muhakeme edileceğimiz vakitten bir gün önce, bize gelip de «Yazdığım şiirleri okumamı ister misiniz?» diyen bir adama ta­hammül edebilir miydik?

 Dostum beni niye bu kadar yersiz rahatsız ediyorsun? Buna gelinceye kadar bir sürü işim var. Bilmiyor musun ki yarın öldürüleceğim?

 Sokrates zindan­da idi ve öldürüleceği günün arifesinde ilâhiler yazıyordu.*

*Sıtmam var, okuyup çalışamıyorum diye sızlanıyorsun. Pekâlâ, niçin okuyup çalışacaksın? Sabırlı, dayanıklı, sağlam olmak için değil mi?   Sıtma varken sabini,   dayanıklı ol, her şeyi biliyorsun demektir. Sıtma da gezinti, yol­culuk gibi hayatı ören unsurlardandır, onlardan bile faydalı­dır. Çünkü olgun adamı imtihana çeker, kendisine elde ettiği ilerlemeyi gösterir.

Sıtmam var. Bu hastalığı gerektiği gibi geçiriyorsan sıtmalı iken olabileceğin en iyi durumdasın demek­tir. Sıtmayı gerektiği gibi geçirmek ne demektir? Bu; ne Allahtan, ne insanlardan sızlanmamak; görünür tehlike­den telâşa düşmemektir. Çünkü her şey yolunda gidecek­tir. Ölümü cesaretle beklemek, hekimin iyileşmekte olduğunu söylemesiyle çılgınca sevinmemek, daha kötü olduğunu söylediği vakit de üzülmemek. Çünkü fenalaşmak ne demektir? Bu; ruhun bedenden ayrılacağı âna yakınlaşmaktır. Bu ayrılışa fe­nalık diye mi bakıyorsun? Bu ayrılış saati bu gün gelmezse yarın gelmeyecek midir? Sen öldüğün vakit dünya yıkılacak mı? Bunun için sağlamken olduğu gibi hastalıkta da sakin ol.*

*Hiç cesaretin kırılmasın. Bir delikanlıya güreşte yere yatırılınca hemen ayağa kalkmasını ve yine dövüşmesini emreden jimnastik hocalarını örnek al. Sen de ruhuna öyle ses­len. İnsan ruhu kadar idaresi kolay bir şey yoktur. Sadece is­temek lâzım. O zaman her şey olur. Fakat kendini bırakırsan her şey mahvolmuştur. Bütün hayatında artık kalkınamazsın. Yok olman da, kurtulman da senin elindedir.

Ne ile uğraşırken Ölümün sana baskın vermesini istersin? Ben; ölümün bana insana yaraşır büyük, asıl, halka faydalı bir iş yaparken gelmesini isterdim. Yahut daha doğrusu kendimi yola kor iken, bütün ödevlerime karşı dikkatli bir hal­deyken gelmesini isterdim. Ta ki o ânda göklere temiz ellerimi kaldırayım ve Allah’a şunları söyleyebileyim: «İlâhî yardımınızı tanıyabilmek, ona tam ve kesin olarak bağlanmak için bana ver­diğiniz bütün fakültelerin hiçbirini körletmedim. Elimden gel­diği kadar, size saygısızlık etmemeğe çalıştım. Duygularımı ve düşüncemi işte buna bağladım. Sizden asla şikâyet etmedim. Alnıma yazdığınız şeyler başıma geldiği vakit hiçbirinden ıstırap duymadım. Onları değiştirmek bile istemezdim. Bana verdiği­niz dostlukların hiçbirini kirletmedim. Beni yaratmış olduğu­nuz için size şükrederim. Sizin bana verdiğiniz nimetlerden ba­na müsaade ettiğiniz sürede faydalandım. Şimdi onları geri al­mak istiyorsanız, onları size geri veriyorum. O nimetler sizindir, onları nasıl isterseniz öylece kullanınız. Ben de kendimi elleri­nizin arasına bırakıyorum!»*

SIKINTI ÇEKMEMEK İÇİN

Kaygıyla, ıstırapla varlık ve bolluk içinde yaşamaktansa; korkuları ve sıkıntıları kovup, açlık içinde ölmek daha iyidir. Senin sefil olmaktansa, uşağının küstah ve hain olması daha iyidir. Bunun için, küçük şeylerle işe başlayarak, yola gir. Yağını mı döktüler? Şarabını mı çaldılar? Kendi kendine de ki:

«Huzurun bahası budur. Hür­riyetin bahası budur. Bedavaya hiçbir şey alınmaz.» Esirini ça­ğırdığın vakit, düşün ki seni duymayabilir yahut duysa bile, em­rettiğin şeyi yapmayabilir. «Sabrım esirimi azdırabilir ve sonun­da yola gelmez olur» diyeceksin. Bunun böyle olması senin için daha iyidir. Çünkü böylelikle kendini sıkıntılardan uzaklaş­tırmanın çaresini bulmuş olursun.

İktidarını aşan rolü üzerine alırsan, bu rolü iyi oynayamadığın gibi yapabileceğin rolü de bırakmış olursun.

ŞİKÂYET

Neden şikâyete ediyorsun? Allah sana zatında bulunan en büyük, en asıl, en şahane, en ilâhî şeyi; düşüncelerini iyi­ce kullanma kabiliyetini ve en gerçek nimetleri kendinde bulma iktidarını verdi. Daha fazla ne istiyorsun? Bunun için sevin, bu kadar iyi bir babaya teşekkür et ve biteviye duadan geri kal­ma.

*Hapsin, sürgünün ve zehrin ne olduğunu iyice biliyor mu­sun? Her hangi durumda; «bu geçitten geçelim, Çünkü Allah bizi bu yoldan çağırıyor!» diyebilir misin?*

Bil ki, dinin esası ve temeli Allah Teâlâ’nın hakkında doğru ve sağlam düşüncelere sahip olmak, onun var olduğuna ve ilâhî lütuflarını her şeyin üzerine yaydığına, âlemi hikmet ve adaletle idare ettiğine ve senin ancak onlara itaat için ve başına gelenleri, çok hâkim ve çok iyi olan ilâhi hikmetten gelen şeylermiş gibi, tabiî olarak ve bütün gönlünle be­nimsemek ve onlara rıza göstermek için dünyaya geldiğine inan­maktan ibarettir. Bu usulle Tanrıdan asla şikâyet etmez ve sana ihtimam göstermediler diye onları suçlandırmazsın. Fakat bu duygulara ancak elinde olmayan şeylerden vaz geçmekle ve bütün saadetini ve felâketini yalnız elinde olan şeylere bağla­makla sahip olabilirsin. Zira sana yabancı olan bu şeylerden bi­rini iyi veya kötü diye alırsan, istediğinden mahrum olduğun vakit yahut korktuğunla karşılaştığın vakit felâketine sebep olandan şikâyet etmen veyahut ondan nefret etmen zaruridir. Zi­ra her hayvan kendisine fena görünenden, muzır olup zarara sebep olandan nefret ederek, kaçmak ve kendisine faydalı olanı, iyi görüneni ve iyiliğe sebep olanı sevmek, aramak için doğmuş­tur. Bu yüzden; vurulmuş olduğunu zannedenin kendisini ara­ladığını sandığı şeyden haz duyması imkânsızdır. Bunun neti­cesi olarak hiç kimse felâketinden zevk duyup memnun olamaz. Bir baba nimet, servet diye geçen şeylerden oğluna hisse ver­mezse oğlun babasına küfretmesi işte buradan gelir. Eteokles ile Polyneikes’i ebedî düşman yapan da budur. Onlar kral olma­yı büyük bir saadet sanıyorlardı. Çiftçinin, gemicinin ve tüc­carın Allah’a lanet etmelerindeki sebep bundan ibaret ol­duğu gibi karısını veya çocuklarını kaybedenlerin şikâyetlerindeki sebep de budur. Zira fayda nerede ise şefkat, sevgi ve mer­hamet oradadır. Böylece bir kimse isteklerini ve nefretlerini ka­nunu yaratanın tespit ettiği kaidelere göre düzenlerse, dindarlı­ğını, şefkatini kuvvetlendirmiş olur. Tanrı’ya hürmet için dö­külen şarap törenlerinde, kesilen kurbanlarda ve verilen adak­larda herkes memleketinin âdetine uymağa mecburdur. Bu tö­renleri saffetle, ihmalsiz, saygıda kusur etmeyerek yapmalı, âdi bir pintiliğe düşmemekle beraber, kendi iktidarının üstünde harcamaya da kaçmamalıdır.

ÜZÜLMEMEK İÇİN

Hatırla ki ne sana söven, ne seni döven, ne de sana hakaret eden vardır. Fakat bu işleri yapanların sana haka­ret ettiklerine inancın onları sana böyle göstermektedir. Şu hal­de ne zaman biri seni kırar veya kızdırırsa, bil ki seni kızdıran o adam değil, senin inancındır.

İnsanları kederlendiren eşya ve olaylar değil, fakat bunlar hakkında edindikleri düşüncelerdir. Meselâ ölüm bir felâket değildir. Eğer bir felâket olsaydı, Sokrates’e de böyle gö­rünecekti. Fakat ölümün bir felâket ve (kötülük) olduğuna inan­cımız, işte asıl yıkım budur. Bunun içindir ki kederli, üzüntülü, bahtı kara olduğumuz zaman kendimizden başkasını, yani dü­şünce ve inançlarımızdan başkasını suçlandırmamalıyız.

Seni eğlendiren, ihtiyaçlarını doyuran, bir kelime ile sevdiğin her şey karşısında, kendi kendine, onun ne olduğunu sormayı unutma. İlkönce en küçüklerinden başla. Bir çömleği seviyorsan, topraktan yapılmış bir çömleği sevdiğini bil Eğer kırılırsa üzülmezsin. Çocuğunu veya karını seviyorsan kendi ken­dine geçici bir varlığı seviyorum de. Eğer ölüverirlerse ıztırap çekmezsin.

Her ne hakkında olursa olsun: «Onu kaybettim!» deme. Fakat «Onu geri verdim!» de. Çocuğun mu öldü? Onu geri verdin. Karın mı öldü? Onu da geri verdin. Tarlanı mı elinden aldılar? İşte yine bir geri verme.  Lâkin onu elimden alan kö­tü bir adamdı!

Onu sana verenin falan veya filân yolu ile geri almasının ne önemi var? Onu sende bıraktığı sürede, yol­cuların otellerden faydalandıkları gibi, âdeta sana ait bir şey değilmiş gibi ondan faydalan.

*Filozofların kararlarında kesin ve dayanıklı olmak lâzım geldiğini söylediklerini duymuş ve bu yüzden yan­lış düşüncelerine, sapıtmalarına, deliliklerine sarılmışsın. Fa­kat dostum en zarurî olan şey kararların iyi olması yani bu kararların ihtiyatla, gerçeğe ve akla uyarak alınmasıdır. Sa­na bir insanın sinirleri olması lâzımdır, diyorum. Fakat bu si­nirler sağlam bedenin, kuvvetli ve dinç bir atletin sinirleri ol­ması lâzımdır. Sen ise bana isterik bir insanın perişan sinirle­rini gösteriyorsun. Bunlar sinirli değil, sinir hastalığını belli ediyorlar.*

*Sana kötü bir haber getirdikleri vakit, bu habe­rin sana ait olmadığını düşün. Zira o senin elinde olan şeylerin hiçbirini ilgilendirmez.

Bana en büyük suçu yüklüyorlar, ba­na dinsizlik isnad ediyorlar.

 İyi ama Sokrates’i de bununla suçlandırmadılar mı?

Fakat beni ölüme mahkûm edebilirler.

Sokrates de böylece mahkûm olmadı mı? Kafana iyice yerleş­tir ki ceza suçun bulunduğu yerdedir. Bu iki şeyin birbirinden ayrılması kabil değildir. Bunun için kendini talihsiz sanma. Sana göre Sokrates mi yahut onu mahkûm edenler mi daha za­vallıdırlar? Dolayısıyla senin için hiçbir tehlike yoktur. Tehlike hâkimler içindir. Zira sen suçlu olarak ölemezsin, onlar ise bir suçsuzu öldürebilirler.*

TEDBİRLİ OLMAK

Şayet bir kimse senin bedenini karşına ilk çı­kanın keyfine teslim ederse, şüphesiz buna çok canın sıkılır. Ha­karet ettiği vakit müteessir olsun, bulansın diye sen kendi ru­hunu önüne ilk çıkan adama bıraktığın vakit utanmaz, kızarmaz mısın?

Yürürken bir çiviye basmamağa, ayağının burkulmamasına itina ettiğin gibi, varlığının en esaslı tarafının yani seni idare eden aklın da çarpılmamasına dikkat et. Hayatımı­zın her hareketinde bu kaideye riayet edersek her şeyi daha em­niyetle yapmış oluruz.

Ayak, pabucun ölçüsü olduğu gibi herkes için ser­vetin ölçüsü de bedendir. Bu kaideye bağlanırsan daima doğ­ru yoldan yürürsün. Buna önem vermezsen mahvolursun. Bir uçurumda yuvarlanıyormuşsun gibi artık hiçbir şey seni tuta­maz. Pabuç için de böyledir. Ayağının ölçüsünü bir defa aştın mı ilkönce yaldızlı ayakkabıların sonra erguvan renginde kumaş­tan ayakkabıların olur ve nihayet nakışlı ayakkabı istemeğe kalkarsın. Zira bir kere sınırı aşan için artık sınır yoktur.

*Bir hükümdarı yahut büyük bir kişiyi görmeğe git­tiğin vakit sararır, titrer ve şaşırırsın.

 Acaba beni nasıl ka­bul edecek? Bana nasıl muamele edecek?

 Alçak esir! O ânda nasıl isterse öyle kabul edecek ve öyle muamele edecek. Hikmet­li bir insanı kötü kabul ederse kendisi bilir, bunun ıstırabını yalnız başına çeker. Başkasının yaptığı suçtan dolayı sen ıstırap çekebilir misin?

 Fakat onunla nasıl konuşacağım?

 Nasıl istersen öyle konuşursun.

 Şaşırmaktan korkuyorum.

 Nasıl? Ölçü ile, ihtiyatla, edepli bir hürriyetle konuşmasını bilmiyor musun? Ne diye bir insandan korkuyorsun? Zenon Antigone’dan korkmazdı, fakat Antigone Zenon’dan korkardı. Sokrates za­limlere ve mahkemede hâkimlerine cevap verirken, hiç şaş­kınlık alâmeti göstermiş miydi? Diogenes büyük İskender’e, Philippos’a, haydutlara, kendisini satın alan efendisine hitabettiği vakit her hangi bir çekingenlik gösteriyor muydu?*

*Kaptanın en ufak bir dalgınlığı, bir gemiyi mahvetti­ği gibi yapacağımız en küçük ihmal, en küçük bir dikkatsizlik de hikmet öğreniminde bütün ilerlemeyi yok edebilir. O halde uyanık olalım. Koruyacağımız şey altın yüklü bir gemiden daha değerlidir. Bu; temizlik, vefa; sebat, Allah’ın emirlerine itaat, İstıraptan, kaygıdan, korkudan kurtulma, bir kelime ile gerçek hürriyettir.

Biri hâkimliği, başka biri ordu kumandanlığını ister. Bana gelince saffet ile alçak gönüllülüğü isterim. Zira ben hürüm. Allah’ın dostuyum ve ona bütün yüreğimle itaat ederim. Şu halde ne bedene, ne servete, ne mevkie, ne şöhrete ve ne de her hangi bir şeye önem vermemem lâzımdır. Allah bunları önemli saymamayı ister. Eğer Allah dilese idi bütün bunların benim için bir nimet olmasını sağlardı. Mademki bunu yapmadı, bunlar nimet değildirler. Benim ise onun emirlerine boyun eğ­mem lâzımdır.

Hatırla ki sadece şan ve şeref, mevki, servet arzusu bizi boyunduruğa sokmaz. Rahatlık, gezmek, okuyup yazma is­tekleri de bizi esirliğe götürürler. Bir kelime ile ne olursa olsun, bize yabancı her şey, değer verdiğimiz takdirde bizi esirliğe gö­türebilir.

Gerçek saadetin karakteri devam etmek ve hiçbir engele çarpmamaktadır. Bu iki karakteri olmayan saadet gerçek değildir.

İnsanların ne dediklerini, ne yaptıklarını, tenkit veya küçük görme için değil, fakat kendi kendime şunları söy­leyip yapmak için çözüyorum: «Aynı suçları işliyor muyum? Bunlardan ne vakit vazgeçeceğim? Kendimi ne vakit yola soka­cağım? Pek az zaman önce bu insanlar gibi hareket ediyordum. Allaha şükür artık onlar gibi günah işlemiyorum.»*

VAZİFE ŞUURU

Bir işe girişirken, bu işi yapmanın senin ödevin olduğunu bildikten sonra, halk ne kadar fena düşünecek olursa olsun yaparken görülmüş olmaktan korkma. Eğer bu hareket fena ise onu hiç yapma. Yok, iyi bir hareketse, o halde seni se­bepsiz ve yersiz mahkûm edecek olanlardan niye korkuyorsun?

*Ben Yunanistan’da hâkimlik ediyorum.

 Sen hâ­kim misin? Sen hükmetmesini bilir misin? Bu ilmi nereden öğrendin?

 Caesar’dan fermanım var!

 Eğer Caesar mu­sikiden hiç anlamadığın halde, musiki üzerinde hüküm yü­rütmen için sana ferman gönderse idi ne yapardın? Bu fer­man senin ne işine yarardı? Haydi, bu noktada ısrar etmeyeyim. Sana yalnız, hangi vasıtalarla bu mevkii elde ettiğini so­ruyorum. Bu mevkii sana sağlayan kimdir?

Kimin elini öp­tün?

Kimin kapısında yerlere yattın?

Kime rüşvet verdin?

Bu yeri hangi bayağılıklarla, hangi haysiyetsizlikle, hangi sahte­kârlıkla satın aldın?*

*Bütün olaylardan faydalanmak senin elindedir. Artık bana «Başıma ne gelecek?» deme. Ne olursa olsun sana göre ne önemi var? Çünkü sen onu iyi idare ederek, ondan faydalanabilirsin ve her kaza, belâ da ne olursa olsun büyük bir saadete dönebilir. Herakles: «Büyük bir aslan, müthiş bir yaban domuzu, asla karşıma çıkmasın, korkunç ve canavar gibi insan­larla döğüşmiyeyim» dedi mi? Ne diye zahmete giriyorsun? Müt­hiş bir yaban domuzu karşına çıkarsa, savaş daha büyük ve da­ha şerefli olacaktır. Yolunun üzerinde acayip, hakkından ge­linmez insanlar bulursan, dünyayı bunlardan. temizlemekle da­ha büyük yararlık göstermiş olacaksın!

 Ama ölürsem?

 Pek­âlâ! Bir kahramana yakışan hareketi yaparak öleceksin, daha ne istersin?

Yeryüzünde hiçbir şey bedava değildir. Konsül mü olmak istiyorsun? Rüşvet vermen; dolaplar çevirmen, yal­varman kayırıcı bulman, şunun bunun elini öpmen, kapısında beklemen, bin bayağılık, bin haysiyetsizlik yapman ve her gün yeni hediyeler göndermen lâzım gelecektir.

Konsül olmak ne­dir?

On iki değnekten ibaret bir demetle, ortasında bir balta bu­lunan kuvvet ve kudret alâmetini gittiği yerde kendi önünde ta­şıtmak, üç dört büyük mahkemede hazır bulunmak, halka ziya­fetler vermek ve oyunlar tertip etmek, işte bu kadar! İhtiraslar­dan ve kaygılardan kurtulmak, vefaya, uyurken uyumak, gözü açık iken uyanık bulunmak ve hiçbir üzüntü ve korku ile ezilmemek için hiçbir şey vermemek, hiçbir zahmete katlanmamak mı istiyorsun? Haklı olup olmadığına sen karar ver!*

YALAN-CILIK

Bilgiç geçinmekten sakın. Bazı kimselerin gözünde bir şahsiyet gibi görünürsen, kendinden şüphe et. Bil ki hem tabiata ve hem dış eşyaya iradeni uydurmak kolay değildir. Fa­kat her şeye rağmen bunlardan birine bağlanarak ötekini ihmal etmek zorundasın.

*Bizi mahveden şey, felsefeyi dudaklarımızın ucu ile tadar tatmaz hemen hâkim rolü oynamağa çıkmak, başkalarına faydalı olmayı düşünmek ve dünyayı yeniden düzeltmek isteyişimizdir. Hey dostum!

İlk önce kendini düzelt. Ondan sonra insanlara, felsefenin yola koyduğu bir adam göster. Soyda­şına yer, içerken, onlarla gezip dolaşırken kendi örneğinle on­ları aydınlat. Hepsine teslim ol, hepsini kendine üstün tut ve hepsine birden katlan. İşte böylece onlara faideli olursun.*

*İhtiyar bir zengine dalkavukluk edeceğine bir haki­me yaranmağa çalış. Bu görüşme senin yüzünü kızartmaz ve sen de asla onun yanından elin boş olarak çıkmazsın. Bana inanmak istemiyorsan, dene. Bu deneme utanılacak bir şey de­ğildir.

Dostlarının tenkitleri ve alayları senin hayatını değiştirmeğe engel olmasın. Rezalet içinde olup, onlara yaranmayı mı yahut faziletli olarak onların gözünden düşmeyi mi üstün tutarsın?*

YEME-İÇME

Evinden dışarıda yemek yeme ve bütün ziyafet­lerden kaçmağa çalış. Lâkin olağanüstü bir sebep seni zorlarsa, ayaktakımı gibi hareket etmemek için, bütün dikkatini kendi özerinde topla. Bil ki, davetlilerden biri temiz ve namuslu de­nilse onun yanında oturan ve onun gibi hareket eden, özünde ne kadar temizlik olursa olsun gene kirlenir.

 Bedene lâzım olan şeyleri meselâ yeme içmeyi, elbiseyi, «evi, hizmetçileri v. s. ruhun ihtiyaçları ne kadar ve nasıl gerek­tiriyorsa o kadar iste.

ZITLARI BİRLEŞTİRME

Şu iki görüş «Şimdi gündüzdür, yahut şimdi gece­dir.» ayrı oldukları ve iki cüz halinde bulundukları vakit doğru­durlar, ikisi karıştırıldığı veya iki cüz birleştirildiği vakit de yanlıştırlar. Tıpkı bunun gibi, ziyafetlerde başkalarını düşün­meden her şeyin bize ait olmasını istemek kadar akılsızca bir şey olamaz. Bir yemeğe davet edildiğinde, seni çağıranın meziyetle­rini ve ona borçlu olduğun saygıyı düşündüğün kadar, önüne Konacak ve iştihanı açacak yemeklerin lezzetini düşünme.

Her şeyin iki kulpu vardır: biri onu taşımağa el­verişli olan kulp, öteki taşmağa elverişli olmayan kulptur. Şu halde kardeşin sana bir kötülük ederse, onu sana kötülük yap­tığı yandan alma. Bu onu götürüp gitmeğe elverişli olmayan kulptur. Fakat öbür yandan yani senin kardeşin olduğu taraftan al. Bu suretle onu sana, tahammül edilebilir gösteren sağlam taraftan tutmuş olacaksın.

 Şöyle düşünmek doğru muhakeme etmek değildir: «Ben sizden zenginim, demek ki sizden iyiyim. Ben sizden daha güzel konuşuyorum. Sizden daha kıymetliyim.» Doğru mu­hakeme etmek için şöyle düşünmelidir: «Ben sizden zenginim, yani servetim sizinkinden çoktur. Ben sizden daha güzel konu­şuyorum. O halde benim sözlerim sizinkilerden daha değerlidir.» Çünkü sen ne söz ne de servetsin.

* Biz birbirinden çok farklı iki tabiattan kurulu­yuz: Hayvanlarla ortaklaşa sahip olduğumuz bir beden ve Allah ile ortaklaşa sahip olduğumuz bir ruh. Bazıları deyim ye­rinde ise, kötü ve geçici olan birinci akrabalığa düşkündürler. Bazıları da sonuncusuna; bu güzel ve ilâhi akrabalığa sokulur­lar. Bu yüzden bir takım insanların düşünceleri asildir, sayısı çok olan öbürlerinin de düşünceleri sadece âdidir. Bana gelin­ce ben neyim? Zavallı, küçücük bir adam; bedenimi meydana getiren bu pazılar ise hakikatta son derece cılız ve sefildir­ler.

 Fakat sende bu kemiklerden, etlerden çok daha asıl şey­ler vardır. O halde niçin o kadar yüksek olan bu prensipten uzaklaşarak pazılara ve kemiklere bağlanıyorsun? İşte aşağı yukarı bütün insanların ayaklarının kaydığı yer. Ve yine işte bunun için onların arasında bu kadar canavar, kurt, aslan, kaplan ve domuz vardır. Kendine dikkat et ve bu canavarla­rın sayısını kabartmamağa çalış.*

*Kötü huylara, kötü ihtiraslara düşkün kimselerin ruhu asla doymaz. Daima kararsız, sebatsız akımlarına uyarak sürüklenip durur. Bunlar dost olamazlar.

Şu iki adamın dost olup olmadıklarını bilmek is­ter misin? Kardeş midirler, birlikte mi yetişmişlerdir, aynı ho­calarda mı okumuşturlar, bunları sorma, sadece (iyilik ve kö­tülük) dediklerinin ne olduğunu öğrenmeğe çalış. Eğer iyilik dedikleri elimizde olmayan bir şey ise, onların dost olduklarını söylemekten çekin. Vefalı, hakikatli ve hür olmadıkları gibi dost da değillerdir. Fakat iyilik dedikleri şey irademiz altında olan ve sağduyulara bağlı bir şey ise, onların baba, oğul, kar­deş olup olmadıklarını, uzun zamandan beri tanışıp tanışma­dıklarını düşünme ve dost olduklarını söylemekten çekinme. Dostluk; saffetin, vefanın ve bütün güzel, temiz olan şeylerde kaynaşmanın bulunduğu yerden başka bir yerde olabilir mi?

Amphiaraos uzun zaman karısı Eriphyle ile yaşa­mıştı. Bir sürü çocukları olmuştu. Bu kadar mutlu bir aile hiç­bir yerde görülmemişti. Bu kadına bahalı bir gerdanlık sunul­du. Ne kadın, ne ana kaldı.

Güzellik ile çirkinlik arasında hiçbir fark olmadı­ğını iddia etmek nankör ve toy olmaktır.

Nasıl?

Thersites, Akhillcus kadar hoş ve çekici olabilir mi? Şu çirkin kadın Helene’yi görmek kadar zevk verebilir mi? Bu inanç bayağıdır ve küfürdür. Bu, eşyanın mahiyetini bilmeyen ve aradaki farkı du­yarlarsa sürüklenip mahvolacaklarını sanan kimselerin düşün­cesidir. Güzelliği inkâr ederek ondan kurtulmak mümkün de­ğildir. Onu bilmek ve ona dayanmak gerektir.*

*Alışkanlıklara zıt alışkanlıklarla hâkim olunur. Şeh­vete mi düşkünsün, ona mahrum olmak ıstırabıyla hâkim ol. Tembel misin? Çalışmağa sarıl. Şaraba mı düşkünsün, sade su iç. Bütün kötü alışkanlıklara karşı böyle davran; boşuna uğraşmadığını göreceksin. Yalnız iyice kendine güvenmeden kötü alışkanlıklarla üstünkörü de olsa savaşma. Çünkü savaş için he­nüz iki kuvvet denk değildir. Seni yenmiş olan yine yenebilir.

Yalnızlıktan şikâyet ediyorsun. Yalnız olmak ne demektir. Acaba insanlarla düşüp kalkmaktan uzak olmak mıdır yahut her türlü yardımdan mahrum kalmak mıdır? İyi ama düşün ki Romanın ortasında, aile içinde, dostlar, komşular ve bir sürü esir arasında da insan ekseriya yalnız olduğu zaman­kinden daha az yalnız sayılamaz. Yalnızlığı ortadan kaldıran her hangi bir insanla buluşmak değildir. Belki faziletli, vefalı, yardımsever bir insanla görüşmektir. Yalnızsan düşün ki Allah da yalnızdır ve kendisinden memnundur, her şeyi de ken­disinde bulur. Ona benzemeğe çalış. Bu, senin elindedir. Kendi kendinle sohbet et, kendine söyleyeceğin ve soracağın o kadar çok şey var ki! Başkalarına ne ihtiyacın olabilir? Her türlü yar­dımdan mahrumsun. Ne baban, ne kardeşin, ne çocukların, ne dostların var. Hepsini kaybettin. Lâkin sana bakmakta kusur etmeyecek ve sana mutlaka lâzım olan her yardımı yapacak öl­mez bir Rabbın yok mu? *

*Sağlık bir iyilik, hastalık bir kötülüktür.

 Yanlış düşünce. Sıhhati yerinde kullanmak bir iyilik kullanma­mak bir kötülüktür. Hastalığı akıllıca idare etmek bir iyilik, idare etmemek bir kötülüktür. İyiliği her şeyden, ölümden bile sızdırmak kabildir. Kreon’un oğlu Menoikeus vatanı için öldüğü vakit bundan büyük bir iyilik görmedi mi? Böylece dindarlığı­nı, yüksekliğini, sadakatini ve cesaretini ispat etmiş oldu. Eğer hayata bağlı olsaydı bütün bunları kaybedecek ve bunların zıd­dı olan suçları işlemiş olacaktı: nankörlük, dinsizlik, korkaklık, sadakatsizlik, cesaretsizlik. O halde çamurdan Tanrıdan korkunuz ve hür olmak için gerçeğe gözlerinizi açınız.*

*Mutluluk ile istek birlikte olamazlar.İhtiyarlamak istiyorsun ve sevdiklerinden hiçbiri­nin öldüğünü görmek istemiyorsun. Bu; bütün dostlarının ölmez cumasını ummak ve yalnız senin için Allah’ın kanunlarını ve dünyanın düzenini değiştirmesini istemektir. Bu, doğru mudur ve sen haklı mısın?

Roma’dan haber alıyorsun, birden üzüntüye ve ma­teme düşüyorsun. Senden iki yüz fersah mesafede olup bitenin seni kırmasına imkân var mıdır? Yalvarırım, bana söyle, senin bulunmadığın yerden sana ne zarar gelebilir?

Nasıl bir hayat sürüyorsun? İyice uyuduktan sonra, ne vakit istersen o vakit kalkıyorsun, esniyorsun, oyalanıyor­sun, yüzünü yıkıyorsun, ondan sonra vaktini öldürmek için ya eline kötü bir kitap alıyorsun veyahut etrafında ilgi uyandır­mak için saçma bir şeyler kaleme alıyorsun. Sonra çıkıyor; mi­safirliğe gidiyor, geziyor, dolaşıyorsun. Eve dönüyorsun, banyo­ya giriyorsun, yemek yiyorsun, yatıyorsun. Sürdüğün bu karan­lık hayatın sırlarını sana açacak değilim, onları keşfetmek çok kolay. Bir Epikuros’cunun yahut bir hovardanın yapabileceği bu hareketlerle birlikte Zenon gibi Sokrates gibi konuşuyorsun. Dostum; ya huylarını değiştir yahut konuştuğun dili. Sahte ola­rak Roma hemşerisi adını kullanan ağır ceza görür. Filozoflu­ğun büyük unvanını lâyık olmadan kullanan ceza görmeden kullanabilir mi? Bu, olamaz. Çünkü cezaların cinayetlerle denk olmasını isteyen Allah’ın sarsılmaz kanununa uygun düşmez.*


[1] (trc. Burhan Toprak), İnkılap ve Aka Kitabevleri, İstanbul–1962

[2] Cynic: i. alaycı tip, toplumsal değerleri küçümseyen kimse, kinik, hayatın güzelliklerine karşı çıkan felsefeci, kötümser, (köpekleşme tarzı)

[3] -Epicteto’s Life, His Works and Philosophical İdeas- Dr. Enver DEMİRPOLAT (Fırat Ü. İlahiyat Fakültesi-İslam Felsefesi Ana Bilim Dalı)