GÜNÜMÜZ İNSANLARI ÜZERİNE OYUNLAR


İnsanların temel istekleri “Kimsenin kimseyi öldürmediği, sömürmediği aksine yardımlaştığı bir dünya” dır. Ancak günümüz insanların ilişkilerinde çıkarlar ön plandadır. Bu nedenle tarih boyunca bu çıkarlar uğrunda çatışmalar yaşanmıştır ve de yaşanmaya devam edecektir. Geçmişe oranla dolaylı yöntemlerin daha ağır bastığı günümüzde, mücadele tekniklerinden birisi de “Psikolojik müdahele” dir. Bu ise belirli yollarla insanlar etki altına alınarak, istismar etmek ve çıkarlar doğrultusunda hareket etmek ve psikolojik etkinlikler bu imkânı oluşturmaktır.][1]

[Tarihin derinliklerinden günümüze kadar, akıllı liderlerin üstünlük elde etmek için başvurduğu psikolojik müdahaleler, kimi zaman her hamlesi düşünülmüş, kimi zamanda plansız ve programsız kullanılmış, etkili ve yerinde kullanıldığında ise beklentiler ötesi sonuçlar kazandırmıştır.

Günümüzde psikolojik faaliyetlerin üç yöntemi olan propaganda, psikolojik savaş ve dezinformasyon[2] çok etkin olarak kullanılmaktadır.

Propaganda, bir taraftan kitleleri inandırırken, diğer taraftan da onları yönetmek içindir.

“Her türlü propaganda, düşünce düzeyi ne kadar aşağı olursa olsun düzeyini seslendiği kişilerin en kalın kafalısının anlama yeteneğine göre ayarlanmıştır. Bunu sağlanmasıyla inandıracağı insan kitlesi o kadar geniş olur.” [3]

Bilinen dünyada, en kanlı savaşların yaşandığı 20. yüzyılda ve sonrasında, milletler politik hedeflere ve ekonomik çıkarlara ulaşmada tek ve en geçerli yol olarak bilinen sıcak savaş, yerini insanların bilinçaltı ve duygularını hedef alan psikolojik savaşa bırakmıştır.

Dezinformasyon ise, kamuoyunun kandırmak gayesinden hareketle gerçekmiş gibi gösterilip, yalana dayanan kışkırtıcı bir haberlerdir.

Dezinformasyon birçok senelere yayılmış ve uzamış bir faaliyettir. Dezinformasyon faaliyetleri içeriğine göre siyasi, ilmi vb. olabilir. Dezinformasyonun esası gerçek gibi doğrulanmak istenen bir yalandan ibarettir. Dezinformasyon diğer psikolojik faaliyetlerden farklı olarak her ülkede veya her kitleye karşı uygulanamaz. Uluslararası platformda tüm gelişmiş ülkeler, amaçladıkları hedeflere ulaşmak için dünya siyasetini yönetmeyi isterler.][4]

Anlattığımız faaliyetler yüzünden yüzyılımız itibarıyla görülen insanlık kimliği temiz özünden uzaklaşmaya başlamıştır. Unutulmamalıdır ki; son dönemde ortaya çıkan kişilik kimliklerinde “tesadüfler nazariyesi”nin işlemediği bilinen bir gerçektir. (En basiti d.. gribi)

 Hangi dinde olursa olsun, muhakkak kendi içindeki doğmaları “kesin fikirleri” insanın dayanılmaz hırsını didiklediğinden kurtulmak isteğini içinden atamayanlar için sıkıntı doğurmaktadır. Bunu engellemek ise zor olunca sınırlarını aşmak zorunda kalanlar insanlığın başına bela olurlar. Çünkü kimliğini kaybetmiş kimlikler vardır. Bu kimlikler şeytanî düzeninin emellerine hizmet etmek görevini kendine şiar ve görev edinmiştir. Bu kişiler şeytanın yeryüzündeki temsilcisi olmaktan kendini kurtaramadıklarını görmekteyiz. Bu kişiler o kadar aşağılık durumdadırlar ki; yalan söylemek ve aldatmak onlar için sadece bir iştir. Çünkü onların şeytan ile kopmaz göbek bağları vardır. Onlar için her şey sahne gösterisidir.

Hulasa; emperyalist güçlerinin sonsuz hırsları ile elde ettikleri servetlerini korumak için teşkilatlanmaları şeytânî ve dayanılmaz emelleri yıkılmaz örgütlerini kurmalarına sebep olmuştur. Bunlar insanlığın başına bela olup huzursuzluğun temsilcisi olmuşlardır. Sonuçta kalplerde Allah Teâlâ korkusu da kalmayınca her şey birbirine karışmış güven sarsılmıştır. Öyleki zamanımızda artık maddiyat ve maneviyat birbirlerinin muhalifi olmaktan uzaklaşmış, birbirini kovalayan vagonlara dönmüştür.

Son sözümüz aldanmamak için uyanık olma zamanını kaçırmamaktır. Yoksa, hiçbir şeyin anlamı kalmayacaktır.

İhramcızâde İsmail Hakkı


[1] ÇİÇEK, J. Ü. (2006 ). Günümüzde Devletler Tarafından Uygulanan Psikolojik Operasyonlar Teorisi . Ankara: Kara Harp Okulu Savunma Bilimleri Enstitüsü Güvenlik Bilimleri Ana Bilim Dalı Yüksek Lisans Tezi-220011; s. II

[2] Disinformation: i. kasten yanlış haber verme, yanlış bilgi verme

[3] DOMENACH, Jean-Marie. Politika ve Propaganda (trc. Tahsin YÜCEL), İstanbul, Varlık Yayınları, 2003. s.60

[4] (ÇİÇEK, 2006 ), s. 1-4

PEYGAMBERLERİN GÖNDERİLMESİ – KİTAB’ÜL İBRİZ


Şeyhimden işittim, buyurdu ki:

— Allah Teâlâ kullarına peygamberler gönderdi, onlara bu pey­gamberlere uymalarını emrettiyse bunun tek bir sebebi var­dır, o da kulların Allah Teâlâ’yı tanıyıp bilmesi. Onun birliğini anla­yıp tasdik etmesi, hiçbir şeyi Ona ortak koşmamasıdır. Kulun yaşayışında ve anlayışında bu gerçekleştiğinde artık o Allah katında sevgili ve azizdir.

İleride Şeyhimin, tâatten maksadın bir kapının açılması ve Hakk’ın nurunun zatlar üzerine oradan içeri girmesi oldu­ğuna; günahlardan men’edilmesinden maksadın ise, bâtıl ka­ranlıkların girdiği kapıların kapanması bulunduğuna dair söz­leri nakledilecektir.

Kim tâat ve ibâdetleri elde eder, aykırı olan şeylerden ka­çınırsa, gerçekten o zat üzerine Hakk’ın nurunun kapılarını aç­mış olur, aynı zamanda bâtıl karanlığın kapılarını kendine ka­pamış duruma gelir. Kim de tâat ve ibâdetleri terkeder, mu­halif olan şeyleri işlerse, bâtıl karanlığının kapılarını kendine açmış, Hakk’ın nurunun kapılarını kapamış olur. Kim de hem ibâdette, hem de isyanda bulunursa, yâni bu ikisini beraber yürütürse, nefsine iki kapıyı birden açmış olur.

O halde kul hangi makamda bulunduğuna dikkat etsin, hangi kapının kendisine açıldığına baksın. Sonra pişmanlık hiçbir yarar sağlamaz.

Ancak ne var ki insanların çoğu dış görünüşü itibariyle tâatte bulunmanın yeterli olduğunu sanır ve kendilerine bu se­beple Hakk’ın nurunun kapılan açılacağını zannederler. Nasıl ki zahirde ibâdet ve tâatlere aykırı fiillerde bulunmak şer ka­pısını açmaya kâfi gelir sanılıyorsa… Halbuki hakikat böyle değildir; bu hususlarda zahirin bâtına uyması lâzımdır. Bu iti­barla diyoruz ki:

İnsanlar dört kısma ayrılır:

  • Bir kısmının zahiri ve bâtı­nı Allah ile beraberdir. Onun emirlerine uymakla zahiri, gaf­leti gidermekle bâtını Allah ile bağlantı halindedir. Böyle olan­lar Allah katında sevgili olanlardır.
  • Bir kısmının zahiri de, bâtını da Allah’tan başkasıyla be­raberdir. (Böyle olmaktan Allah’a sığınırız). Zahiri muhalefet içindedir, bâtını gaflet içinde kalıp Örtünmüştür. Böyle olan­ların durumu yerilmeye lâyıktır.
  • Bir kısmının da zahiri Allah ile beraberdir, bâtını ise Al­lah’tan başkasıyla beraberdir. Zahiri tâat ve ibâdet içinde, bâ­tını gaflet içinde bulunuyor. Bunun sebebi şudur: İbâdeti Rabbisine ulaşmamış, o sadece bir âdet kabilinden yerine getiril­miştir. O kadar ki kişinin zatı bu âdetle ünsiyet kurmuş ve büyük bir alışkanlık sağlamıştır. Artık o ibâdeti mihaniki ola­rak yapıyor, şer’in hükmüne göre derin anlamıyla yerine ge­tirmiyor.
  • Bazen bu sebebe bir sebep daha ilâve edilir ki o da, halk arasında ibâdetle tanınmak hevesidir, zühd ile bilinmesi, iyi bir yolda bulunmanın ölçüsünü vermesidir. Halkın gözünden düşmemek için ibâdetinde bir noksanlık veya yanlışlık yap­maktan çok korkar. Bakarsın ki gece ve gündüz demeden ibâ­det eder, halkın yanında derecesi artsın, itibarı yükselsin di­ye bu konuda çok hırslı davranır.

İşte böylesinin ibâdeti sadece Allah’tan uzaklaşmayı ar­tırır. Bazen Cenâb-ı Hak bu kısma girenleri bir velînin yanın­da toplar da o velî bunların hastalığını teşhis eder de onları tedavi etmeye çalışır, zahirî ibâdetlerinin bir kısmını terketmelerini emreder. O da içindeki bu hastalık iyice yer yaptığından bu emre uymaz ve böylece helak olanlarla beraber helak olup gider.

Buna benzer bir durum da Bayezid Bestamî kaddesellâhü sırrahu’l azîz Haz­retleriyle arkadaşları arasında geçmiştir. Şöyle ki, Bayezid Bestâmî bir arkadaşına nafile oruç tutmamasını emretmişti. Adam bu emrin derin anlamını kavrayamadığı için orucu ter-ketmemiş ve böylece o büyük zata muhalefet etmişti. Diğer arkadaşları onun bu hareketine üzülerek:

«Yazıklar olsun sana! Sana önderlik eden, elinden tutan zata isyan mı ediyorsun?!» diyerek sitemde bulunmuşlardı. Bu­nun üzerine Bayezid Bestamî Hazretleri onlara:

«Allah’ın rah­met nazarından düşen, dışını Allah’tan başkasıyla birlikte tu­tan, içini Cenâb-ı Hakk ile beraber bulunduran adamı kendi haline bırakın!.»

Buyurarak gerekli uyarıyı yapmıştı. Çünkü o adamın za­hiri muhalefet içinde, bâtını ise Cenâb-ı Hakk’ın murakabe­sinde bulunuyordu. Rabbisi onun iki kaşı arasında ve düşün­ce düzeyinde bir an gaib olmadığı halde onun isyan ettiğini görürsün. Böylece onun günahı gözünde büyür ve üzerine bir dağ gibi çöktüğünü görür. Bu sebeple de o hep üzgün ve içi yanıktır.

Bu hal Allah katında, derece bakımından daha üstün bu­lunan halden daha yeğdir. Çünkü Allah’ın kullarından kasdettiği iç yanıklığı ve bir de O’nun huzurunda aşağılanıp tam bir mahviyet içinde bulunmaktır. Bu hal üzere bulunan adama be­lirtilen mahviyet ve aşağılanmak sağlanmış, bir üst derecede bulunana ise sağlanmamıştır.

Şeyhimizin, insanlara karşı gösteriş içinde bulunan müna­fıklarla ilgili daha önce geçen sözlerine bir kez daha müracaat etmenizi tavsiye ederim.

«Allah’ı görürcesine ibâdet et, sen O’nu görmüyorsan, mutlaka O seni görüyordur..» mealindeki hadîsin açıklanmasında bu konuya geniş yer verilmişti. Bunun­la üçüncü kısma giren kimselerin aşağılığını anlamış olursun. Bizi hayırlı işlere ve düşüncelere muvaffak eden Allah’tır. O kendi minnet ve fazl-u keremiyle başarıyı sağlayandır. (c. II, s.10-12)

ŞEYTANLARIN, KÂFİRLERİN RUHLARIYLA OYNAMASI

Şeyhim (Allah ondan razı olsun) bir defasında ise bu ko­nuda şöyle buyurdu:

— Kâfirlerden öyleleri var ki öldüklerinde ruhları Berzah âlemine yükselmekten men’edilir, şeytanlar ona musallat olur, onlara vesvese veren iblisler etrafını çevirir ve onunla evlenme­ğe ve oynamağa başlarlar. Tıpkı çocukların topla oynadığı gibi onlar da dünyada şeytanlara oyuncak olan kâfirlerin ruhlarını hapsedip öylece oynayıp eylenirler.

İş bununla da bitmez, Allah’ın azabından güç getirilmeyecek ölçüde onlara azâb ederler, yerden yere çarpıp, toprakta­ki bedenleri çürüyünceye kadar, topraklaşıp silininceye dek buna devam ederler. Bedenler çürüyüp toprak olunca, ruhları artık Berzah’ın alt kısmına gidip yerleşmek üzere yükselirler. İşte kim göklerin onlara açılmamasını bu mânaya hamlederse, o zaman doğru bir hüküm vermiş olur.

Ahmed bin Mübarek diyor ki:

Şeyhimizin bu konu hakkında birkaç defa çeşitli ifadeler­le açıklamada bulunması birbirine ters düşmektedir. Bilâkis hepsi de (mâna ve hüküm yönünden) tek bir söz ve ittifak sağlanmış bir hüküm niteliğindedir. Gerçi bunları birbirine bağlayıp bir arada anlatmamız uygun olurdu. Ne var ki biz bu hususu Şeyhimizden işittiğimiz bölümlere göre ayırıp işlemeyi uygun bulduk.

Eğer bu konuda şöyle bir itirazda bulunursan: «Birkaç defa anlatılan bu meselede daha çok, Berzah’ın alt kısmının sema-i dünya’da olmasını gerektirmektedir. Halbuki sana bu­nun alt kısmının esfel-i sâfilîn (en aşağı tabaka)da bulunduğu açıklanmıştır. Bu da bir önceki söze uygun düşmektedir. Çünkü bu söz, Berzah’ın alt kısmının yedi kat yerin dibinde bulunduğunu gerektiriyor, bundan bir önceki söz ise onun dünya semâsında olduğunu gösteriyor.»

Biz buna cevap olarak deriz ki:

Bir önceki sözün daha aşağı tabakaya hamledilmesi, yük­sek tabakalara yükselen bahtiyar zatlara nisbetledir. Yani on­lara nisbetle bunlar en aşağı, aşağıların aşağısı bir tabakada­dırlar, demektir. Bunların en aşağı tabakada eyleşecekleri mâ­nası ise şakilere nisbetledir. Bu bakımdan iki mâna arasında bir ihtilâf vâki olmamıştır. Nitekim bu husus erbabına kapalı değildir.

Yine itiraz edip desen ki:

«Efendim, senin dediğin doğrudur ama, yukarıdaki açık­lama, kâfirlerin ruhlarının dünya semasındaki esfelde (en aşa­ğı tabakasında) bulunduğunu gerektiriyor, buradaki açıkla­ma ise onların ruhlarının belirtilen esfelde değil, alt tabaka­lardaki en aşağı tabakada olmasını gerektiriyor. Böylece iki açıklama arasında farklı bir durum vardır.»

Biz yine cevap olarak deriz ki:

Kâfirlerin ruhları çok farklıdır, nitekim yukarıda buna te­mas etmiştik. Onlardan bir kısmı bu sözü edilen esfeldedir. Bir kısmı da Berzah’ın dışından yükselip Cehenneme doğru dal budak salan bölümdedir. Bir kısmı da iki esfel arasındadır. Bir kısmı üçüncü arzdadır. Nitekim Şeyhim (Allah ondan razı olsun) bir defa bu hususta bana şöyle demişti:

«Üçüncü arzda daracık evlerde birkaç kavim gördüm, yakıcı bir ateş, derince kuyular ve sürüp giden azablar içinde bu­lunuyorlardı. Onlardan hiçbiri konuşmuyor. Alevler onları yük­seltip alçaltınca belki ancak bir kelime ağızlarından çıkıyor­du. Bir ara onlara dikkatle baktığımda ismiyle şahsıyla tanı­dığım bir adam gözüme dokundu, dünyada iken onu iyi tanır­dım. Seslendim, ismiyle çağırdım ve: Yazıklar olsun, sana ne oldu da buralara düştün? Bana cevap vermek istediyse de ya­kıcı bir alev onu yükseltip alçaktı, böylece cevap verme imkânı bulamadı.»

Tahminime göre Şeyhimin bu açıklamasına karşı şöyle de­diğimi sanıyorum:

—Efendim, sizin belirttiğiniz bu yer, Berzah’ın kısımla­rından bir kısımdır. Çünkü Berzah yedi kat yerleri delip geç­miştir, aşağıların aşağısına kadar uzanmıştır. Bu hususta ne buyurursun?

Şu cevabı verdi:

—Doğru söyledin.

Allah daha iyisini bilir, böyle dediğini sanıyorum. Bu ki­taba nakledip yazdıklarımın hiçbir bölümü hakkında şüphem yoktur. Sadece bu söz, yani Şeyhimin bana «doğru söyledin» cevabı hakkında biraz şüpheliyim. Onu da açıklıyor, gerekli tembihi yapıyorum, tâki Berzah’ın mertebesi bilinmiş olsun. Allah daha iyisini bilir.

Ahmed bin Mübarek diyor ki :

Şeyhimin üçüncü arzda gördüğü adam, dünyada iken müz­minlerden biri idi.

KÂFİRLERİN RUHLARI HİCAP ARKASINDA BULUNDUĞU İÇİN MÜ’MİNLERİN RUHLARINDAN İSTİFADE EDEMEMEKTEDİRLER

 Şeyhim (Allah ondan razı olsun) buyurdu ki:

—Rabbimiz (Sübhânehû ve Teâlâ Hazretlerinin) hayret veren irâdesinden biri de kâfirlerin ruhlarını perdesiz olarak hicap gerisine atmış, böylece müminlerin ruhlarından yarar­lanma imkânları kalmamıştır. Çünkü müminlerin ruhlarının etrafı aydınlatan, gözleri kamaştıran nurları vardır. Dünyada­ki hiçbir ışık, hiçbir ateş böylesine bir aydınlık meydana getiremez. Hattâ diyebiliriz ki, bu aydınlatıcı maddelerin hepsi­nin de ışığı onların nûrundandır.

Müminlerin ruhlarındaki nurun bu kadar parlak olması­na rağmen kâfirlerin ruhları onlardan yararlanamamaktadır, az veya çok bir ışık alamamaktadır. Kâfirlerin ruhları sadece kendi karanlıkları içinde kalmaktadır ki bu karanlığın “nasıl” lığını ve “nice” liğini anlatmak mümkün değildir. İşte kâfirlerin ruhları içinde bulundukları kesif karanlıktan dolayı müminlerin nurlarına nisbetle hicap gerisinde bulunuyorlardır. Ağzı kur­şunla kapatılmış bir hokkaya konulmuş gibi; aslında ne hokka ne de kurşun vardır, sadece Cenâb-ı Hakk’ın iradesidir ki kâ­firlerin ruhuna mü’minlerin ruhlarından ışık gelmez.

Mü’minlerin ruhlarına gelince, onlar birbirinden yararla­nırlar; bir kısmı diğer bir kısmının nuruyla sulanır. Birbirle­rine şefaatçi de olurlar. Hatta mü’minlerden bazısının ruhun­da, zâtının işlediği günahların eserini ruh üzerinde açıkça gö­rebilirsiniz. Sonra da bu izler, Allah katında aziz olan ve o ruha yakın bulunan diğer ruh sebebiyle ortadan kalkar. (c.II, s.480-483)

Kaynakça:
Abdülaziz Debbağ trc: Celal YILDIRIM Kitab’ül İbriz [Kitap].- İstanbul : Demir Yayınları, 1979. – Cilt I-II.

NAZİLER İKTİDARI NASIL ELE GEÇİRDİ? Bir Alman Kasabası Örneği 1922-1945


Yirminci yüzyılın en önemli politik ve ahlaki so­runlarından biri, medeni bir demokrasinin nasıl olup da nihi­list bir diktatörlüğe dönüştüğünü anlama çabasıdır. Bu sorunu ele alırken tek bir şehrin araştırılması yöntemini seçilmiştir. Çünkü Nazi devriminin yerel etkileri üzerine, olaya ya­kın mercekten bakan hiçbir araştırma yoktur.

Bahsedilecek konu Weimar Cumhuriyeti’nin[1] son yıllarıyla, Üçüncü Reich’ın[2] ilk yıllarında küçük bir Alman şehrinde olup bitenleri anlatmaktadır.

Tek bir parça hiçbir zaman bütünü tümüyle yansıtamaz. Bu nedenle şimdilerde bir şehir olan (Northeim)[3] pek çok açıdan ortalama bir Alman şehrini temsil etmez. Sakinlerini ağırlıklı olarak orta sınıfın oluş­turduğu bu kasaba, diğer Alman şehirlerine oranla, endüstri böl­gelerinden çok taşrayla iç içeydi; Luthercilik hakimdi; Nazizmi Almanya’nın geri kalanına nazaran çok daha erken ve güçlü bir şekilde benimsemişti. Ancak bu kasaba pek çok yönden, temsili bazı özellikleri de yansıtmaktadır: Nazi Partisi’nin aktivizmin­de, Sosyal Demokratların sosyolojik açıdan güçlü ve zayıf ol­dukları noktalarda, milliyetçi orta sınıfın tavırlarında, oy verme eğilimlerinde, politik etkinliklerin ve partizanlık şiddetinin artı­şında ve -diğer şehirler benzer ayrıntılar açısından incelendi­ğinde muhtemelen ortaya çıkacak- başka birçok alanda temsilî nitelikler taşımaktadır. Bu anlamda, tüm nitelikleri taşıyan mikro ölçekte tipik bir örnek olmasa da genel eğilimleri anlamak açısından öğretici olabilir.

Nazilerin “yerel düzeydeki etkinlikleri”, Almanya’da üçüncü Reich’in inşasının kilit noktasıydı. Hitler iktidara gelme­den önce, yerel parti örgütlenmelerinin düzgün ve uyumlu ça­lışmaları sayesinde büyük destek kazanmıştı. 1933 yılının ilkba­harında iktidarın fiilî olarak ele geçirilmesi tabandan gelen des­tek sayesinde gerçekleşmiş olsa da, Hitler’in Almanya’nın Şan­sölyesi konumuna gelmesi bunu kolaylaştıran ve mümkün kı­lan bir etkendir.

Führer gücün zirvesine tırmanabildi, çünkü yandaşları aşağı seviyede, tabanda başarılıydılar.](s.13-14)

……….

[Her ne kadar Northeim II Dünya Savaşı sırasında fiziksel açı­dan zarar görmediyse de şehir savaş sırasında ve sonrasında büyük bir değişim yaşadı. Üçüncü Reich’ın sona ermesiyle Na­ziler tabii ki yok oldular. Ernst Girmann üç yıl bir P.O.W kam­pında kaldıktan sonra Northeim yakınlarındaki bir şehre yerleş­ti. 1950’lerin sonunda Northeim’a döndüyse de her şeyden elini eteğini çekmiş olarak yaşamını sürdürdü. “Nazilikten arındır­ma” sürecinden diğerlerinin de geçmesi gerekti ve bu süreçte oy kullanma, memuriyete girme gibi haklardan mahrum bıra­kıldılar. Bundan sonra Üçüncü Reich’la ilgili olarak toplu bir hafıza kaybı yaşadılar. Şehir halkı Nisan 1945’de gamalı haçlı bayraklarını yaktı ve bundan kısa süre sonra İngiliz ordusu gö­rülen tüm Nazi sembollerinin kaldırılması işinin denetimini üst­lendi. Ayrıca işgal kuvvetleri 853 Nazi kitabım halk kütüphane­sinden kaldırdılar ve yeniden dönüştürülmeleri için kâğıt ha­muru haline getirdiler. Seçimi Wilhelm Spannaus yapmıştı.Northeimer Beobachter yok oldu. 1942’de “savaş ekonomisi ön­lemi” olarak kapatılan Northeimer Neueste Nachrichten (artık adı “ve Göttingen-Grubenhagensche Zeitung” olmuştu) yayını­na devam etti ve kısa zamanda şehrin en çok okunan gazetesi oldu.

İşgal kuvvetleri Cari Querfurfu Northeim kaymakamı ilan etti. O da hızla ve sessizce demokratik yerel hükümeti yeniden kurdu. Thomas Galland şehrin baş idarecisi oldu. Sosyal De­mokrat Parti bir gecede tekrar kuruldu ve siyasi olayların akışı­na göre şehri muhafazakârların yönetmediği her durumda on­lar yönetti. 1960’ların ortalarında Belediye Meclisi’ndeki 21 kol­tuk şu şekilde dağılmıştı: 10 SPD, 8 CDU ve 3 FDP. Bu oran, Hitler öncesi duruma çok yakındı ama en önemli fark Sosyalist­lerle muhafazakârların birbirlerinin meşruiyetini kabul etmeyi öğrenmiş olmalarıydı. Günümüze dek de bu durumda pek bir değişim olmadı.

Bunun bir nedeni, görünen sürekliliğe rağmen Northeim’ın artık aynı şehir olmamasıydı. Savaş sırasında Almanya’nın bü­yük şehirlerinde yaşayanlar, bombalardan kaçmak için Northeim’a sığınmış. Üçüncü Reich’ın yıkılmasının ardından da çoğu orada kalmıştı. Ruslar tarafından işgal edilen topraklardan ka­çan pek çok kişi de Northeim’a geldi. 1960’da Northeim nüfusu ikiye katlanmıştı. Şehrin o dönemki nüfusu içinde muhtemelen her üç kişiden sadece biri, Hitler iktidara geldiğinde Northeim’da oturmaktaydı.

Nazi dönemi öncesinde mevcut olan katı, birbirini dışlayan gruplar halinde bölünmüş sosyal yapı da bir daha ortaya çık­madı. Savaş sonrasında ortaya çıkan ekonomik sefalet 1945’ten 1948’e dek o kadar eşit bir dağılıma sahipti ki o dönemde Al­manya’da gerçekten sınıfsız bir toplumun hüküm sürdüğü söy­lenebilir. Statüye bağlı farklılıklar varlığını sürdürdüyse de her tarafta egemen olan yoksulluk göz önüne alındığında bunun pek bir anlamı kalmamıştı. Ardından Batı Almanya’nın mucize­vi ekonomik gelişimi sonucu gelir eşitsizlikleri tekrar ortaya çık­tı, ama yeni bir ekonomi yeni bir elit sınıf yarattığından eski durgunluk ve derin uçurumlar yoktu, nitekim sürekli istihdam mekanizmaları artı kademeli gelir vergisi, gelir düzeyleri ara­sındaki farkları azaltmıştı. Geçici işlerde çalışan yabancıların oluşturduğu yeni bir alt sınıf da ortaya çıktı ve buna bağlı ola­rak (neredeyse tüm dünyada saat başına en yüksek ücreti alan) eski Alman proletaryası sosyal olarak birkaç çentik yukarı tır­mandı.

Sınıflar arasındaki geçişlilik de daha akışkan bir hâl al­mıştı; bunun bir sebebi, Nazilerin resmi toplumu ezip dağıtmış olması; diğer sebebi de, mültecilerin şiddetli ve kitlesel akınıyla eskiden net ve katı olan sınıf organizasyonlarının ve gruplarının karışmış olmasıydı.

Northeim ne daha önce “tipik” bir Alman şehri olmuştur, ne de şimdi öyledir. Gerek Weimar döneminde gerekse Nazi gün­lerinde Northeim’ın bileşimi Almanya’nın geri kalanına benze­miyordu. Fazla sayıda devlet memuru vardı ve şehre ekonomik olarak demiryolları hâkimdi. Almanya’da Üçüncü Reich’a, NSDAP’a (Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi) üçte iki oy vererek giren pek az yer vardı. Ülke çapı­nın ortalaması beşte ikiydi. Öte yandan Üçüncü Reich’ın başla­rında Almanya’daki pek çok yer, Northeim’da kinden çok daha fazla şiddet yaşamıştı.

O halde, Nazi yıllarında Northeim’da yaşananlardan ne öğ­renilebilir?

Öncelikle şu kesindir ki, birbirini izleyen seçimlerde ve ikti­darın ele geçirilmesinde Naziler açısından en önemli arena yerel düzeydekiydi ve burada önem taşıyan figürler yerel Nazi lider­leriydi.

Northeim Nazileri kendi imajlarını kendi girişimleri, gayretleri ve propagandalarıyla yarattılar. 1933 ilkbaharında ik­tidarı ele geçirebilmek için ne yapmaları gerektiğini gayet iyi bi­liyorlardı ve yukarıdan gelen genel bazı direktifler dışında bu­nu kendileri başardılar. Bütün bu sürecin tam olarak ne kadarı­nın yerel birimlerin inisiyatifinde olduğunu ve ne kadarının da diğer şehirlerden alınan örneklere ya da Bölgesel veya Ulusal Nazi liderliğinin desteğine bağlı olduğunu tam olarak tespit etmek mümkün değildir. Yukarıdan gelen yazılı emirlerin olma­ması sözlü emirler almadıklarını göstermez. Fakat asıl inisiyatif açıkça yerel liderlerdedir. NSDAP’ın, sonradan tüm hareket ta­rafından uygulanacak olan azim ve inisiyatif ruhunu yerel bi­rimlerine aşılamak için tam olarak hangi yöntemleri kullandığı­nı bilmek son derece ilginç olacaktır. Bu otoriter aygıt içinde ko­ordinasyonun esneklikle nasıl kaynaştırıldığını detaylarıyla bil­mek yararlı olacaktır. Fakat yine de, aktif ve etkili bir yerel örgütlenme olmaksızın Northeim’da -en azından burada anlattımız ölçüde topyekün- bir Nazi devri­minin olamayacağını gösterir.

Hitler, Goebbels ve diğer Nazi li­derleri siyasi kararları alırken; ideoloji, ulusal propaganda ve sonrasında da devletin kontrolü devrimi mümkün kıldı. Hitler aynı zamanda destekçilerine başka hiçbir partinin paylaşmadığı basit bir hedef verdi: İLK FIRSATTA İKTİDARI MÜNHASIRAN VE HER YÖ­NÜYLE, TOPYEKÜN ELE GEÇİRME FİKRİ. Fakat Northeim’da olduğu gibi Almanya’nın genelinde de devrim yüzlerce yerel alanda gerçekleştirildi. Üçüncü Reich’ın temelini onlar oluşturdu.

Northeim’da belli bir şekilde yaşanan tecrübenin arkasında yatan nedenlere gelince, Nazizmin zaferindeki en önemli faktör şehirde net bir sınıfsal ayrışmanın var olmasıydı. Naziler iktida­rı ele geçirmelerini sağlayan kampanyalarına başladıklarında, şehir içerisinde bir bağlılık ve uyum vardı ama bu etken ancak orta sınıfın ya da işçi sınıfının kendi içinde söz konusuydu; şeh­rin geneline yayılmamıştı. Nazizmin zaferi büyük ölçüde Nort­heim orta sınıfının, alt sınıflan ve özellikle de onların siyasi temsili olan Sosyal Demokrat partiyi bastırma istekleriyle açık­lanabilir. Nazizm bu yoldaki ilk etkili araçtı.

Northeimlılar Nazizmin zaferinden bu nedenle mutlu oldu­lar ve diktatörlüğün kurumlarını bu nedenle alkışladılar. Orta sımfm antipatisinin hedefi SPD’nin (Almanya Sosyal Demokrat Partisi) tek tek üyeleri değil bu ör­gütsel yapının kendisiydi; işçi sınıfına değil onun siyasi ve sos­yal amaçlarına karşıydılar ve son olarak, karşı oldukları şey SPD’nin hakiki hâli değil onun hakkında kendi yarattıkları efsa­neydi. Northeim orta sınıfı çeşitli sebeplerle Sosyal Demokratla­rı yıkmaya o kadar kararlıydı ki seçtikleri aracın bir gün kendi­lerine karşı işleyebileceğini göremediler.

Northeimlıların Sosyalistlere karşı neden bu kadar katı oldu­ğu sorusunu cevaplayabilmek için sadece bu şehri incelemek yetmez. Cevap, imparatorluk ve Weimar Almanyası’nın tari­hinde ve sosyal yapısında yatıyor ve muhtemelen bu yanıtı sa­dece bir sosyal psikolog verebilir. Yine de SPD’nin yapısının, şe­hir sakinlerinin tutumları ve kanılarıyla bir ilişkisi olduğu bariz.

Northeim Sosyalistleri, gerçekle bağdaşmayan sloganlar ve yöntemler kullandılar. Bir devrim yapmaya hazır değilken dev­rimci parti havasına hüründüler. Hiçbir zaman orta sınıfla ara­larını düzeltmeye çalışmadılar; dar görüşlülükleri ve yüzeysel saldırganlıklarıyla sık sık burjuva duyarlılıklarına saldırdılar.

Fakat tüm suçu Northeim Sosyal Demokratlarına atmanın doğru hiçbir yönü yoktur. Orta sınıf SPD’nin varlığına neredey­se paranoyakça bir tepki verdi. SPD’yi, artık öyle olmadığı bir zamanda “Marksist” bir parti olarak görmekte ısrar ettiler. Ör­gütlü işçi sınıfının etkinlik sağlama çabasının kaba kuvvet yo­luyla engellendiği günlere geri dönmeye çalıştılar. Bu örgütlen­menin varlığı bile onların kendilerini tehdit altında hissetmele­rine neden oluyordu. SPD’ye yönelik böyle bir bakış açısı ger­çeklere uymuyordu, çünkü nesnel bir açıdan bakıldığında SPD’nin Northeim’daki amacı, tam da orta sınıfın istediği gibi şehri olduğu haliyle korumaktı.

Nazileri durdurmak için Northeim’da gerekli olan şey, -vaat­leri ne olursa olsun- Nazizmin yakışıksız bir şey olduğunu anla­yacak aklıselim insanların, mensup oldukları partinin hiçbir önemi olmaksızın yapacağı bir siyasi koalisyondu.

Nazilerin ik­tidara gelmesinin temel sebebi böyle bir koalisyonun asla kuru­lamamış olmasıydı. Fakat onlara bu şansı veren orta sınıftı.

Belki de Northeimlı iyi yurttaşların davranışını, onların milli­yetçiliğe ne denli bağlı oldukları noktasından düşünerek daha iyi anlayabiliriz. Nazi öncesi dönemde şehirde hüküm süren aşırı vatansever duygular, Nazizm için önemli bir manevi takoz işlevi görmüştü. Northeimlıların Weimar döneminin son yılla­rındaki eylemleri ve inançları pek çok açıdan, I. Dünya Savaşı sanki hiç sona ermemiş gibi bir izlenim veriyordu. Böyle bir at­mosferde SPD vatana ihanet ediyor görünürken, Naziler makul kabul edilmiş olabilir.

Bunalım da benzer bir etki yaratmıştı. Northeim orta sınıfı krizden belirgin bir şekilde etkilenmediği halde, halk bunalımın etkilerine yönelik -özellikle de işsizliği gördükçe- sürekli endişe ve korku üretmiş, kendini umutsuzluğa kaptırmıştı. Depresyo­nun alt sınıflar üzerindeki etkileri de aynı derecede büyüktü. İş­sizlerin giderek uzayan işsizlik dönemlerinin de gösterdiği üze­re artan umutsuzluk şehirde demokrasi güçlerini zayıflatmıştı. Bu durum SPD’nin savaşma arzusunun kuyusunu kazmış ve Nazizme rol gereği tepkiler vermesine neden olmuş olabilir. Tüm güçlerini Nazizmle mücadeleye vermek bir yana, bunu ya­parken ortadaki ekonomik sefaleti yaratmış olan sistemi savun­mak durumunda kalmak Sosyalistlere zor gelmişti. SPD bunalı­ma cevaben demokratik sosyalizmi ciddi olarak yaymaya çalış­saydı, kendi yandaşları arasında yeni güç kaynakları bulabilir ve NSDAP’a sadece bunalımı sona erdirme vaadinde bulundu­ğu için oy veren pek çok Northeimlının oyunu alabilirdi. Kısa­cası, bunalımın gerektirdiği şey güvenilir, aklıselim bir radika­lizmdi ve Sosyalistler bunu sunmadı.

Bunalım Northeim Sosyalistlerini başka şekillerde de etkiledi. Şeker fabrikasında ve demiryollarında ekonomik baskının kul­lanılması SPD’nin prestijini ve gücünü çok sarstı. Şartlar kötüleşip aleyhine döndüğünde kendi insanlarını bile koruyamıyorsa, demokrasiyi nasıl savunacak, sosyalist bir toplumu nasıl ku­racaktı? Yönetimin demiryollarındaki başarısı şüphesiz Naziler için çeşitli olanaklar yaratmıştı. Naziler işçilerin ekonomik açı­dan ne kadar savunmasız olduğunu orada öğrendiler; SPD’nin savaşmayacağını aslında orada öğrendiler.

Fakat bunalımın en önemli etkisi şehri radikalleştirmesiydi. Başka koşullarda Northeimlılar kendilerini kızdıran veya ilgi­lendirmeyen yaklaşımları hoş görürlerdi. Fakat bu koşallarda, kan kaybına sebep olan iğrenç parti kavgaları ve şiddet, dikta­törlükten önceki yıllarda mantar gibi yayılmıştı. Northeim’daki şiddetin boyutu, radikal durumun bir ifadesiydi fakat aynı za­manda şiddeti normal ve kabul edilebilir göstererek durumu daha da kötüleştiriyordu. Milliyetçiliğin ve bunalıma yönelik tahammülsüzlüğün artışının yanı sıra şiddetin ve siyasi gerili­min yükselmesi de şehri Nazilerin kucağına iten önemli faktör­lerdendi.

Tüm bu faktörler kayda değer bir kurnazlıkla Nazi propa­gandası tarafından suistimal edildi. Siyasi kavgaların ve bece­riksizliğin sürekli birbirini izlediği bu açmaza karşılık Naziler bütünlüklü, hedefi belli ve enerjik bir alternatif sunuyorlardı. Propagandaları halkın tüm korkularına, ihtiyaçlarına yanıt veri­yordu ve neredeyse, destek verme ihtimali taşıyan tüm grupla­ra yöneltilmişti. Bunun en büyük nedeni de Nazilerin propa­gandalarında programları açısından esnek olmayı kabul etmele­ri ve propagandalarının etkinliğin ölçmek ve gerekli uyarlama­ları yapmak için basit bir geri bildirim sistemi kurmuş olmala­rıydı. Northeim Nazileri enerjileri, uyum sağlama kabiliyetleri ve çabalarıyla, şehrin kafası karışık, dertli orta sınıfının sadaka­tini yakalamayı becermişti.

İktidara giden yol bu şekilde hazırlandı fakat devrimin ken­disi de başarıyı garantileyecek şekilde hayata geçirilmişti. Konrad Heiden’in sözleriyle, Reichsbanner in herhangi bir anda du­rumu değiştirmek üzere müdahale etmesine engel olacak şekil­de “kısım kısım yapılan bir darbe”idi bu. SPD parçalanana dek terör sistemi de, büyük oranda toplumsal destek yoluyla, uygu­lamaya konmuştu.

Bu süreçte önem taşıyan yegâne faktör, Northeim’ın sosyal yapısının tezahürünün yok edilmesiydi. Şehirde sosyal bağlılık adına ne varsa kulüplerde ve cemiyetlerde tesis edilirdi ve Nazi yönetiminin daha ilk aylarında bu yok edilmişti.

Sosyal örgüt­lenmelerinin ellerinden alındığı ve terörün bir gerçeklik olarak yaşandığı bu dönemde Northeimlılar birbirlerinden yalıtılmış­lardı. Bu durum orta sınıf için geçerliydi ama işçiler için daha da geçerliydi; çünkü SPD’nin ve sendikaların ortadan kalkma­sıyla, bu süper-cemiyetin inşa ettiği tüm karmaşık sosyal bağlar yok olup gitmişti. Naziler, Northeim halkını atomize olmuş bi­reyler haline getiriyor ve bunun sonucunda ortaya çıkan kitleyi istedikleri gibi yönlendirebiliyorlardı. Muhtemelen Northeim’da devlet memuru sayısının fazlalığından dolayı, bu süreç diğer yerlerde olduğundan daha rahat işlemişti. Devlet memur­luğunun yapısı gereği bu kişiler devlete daha bağımlı durum­daydılar ve hayatlarını idame ettirebilmek için Nazilerle çalış­maktan başka seçenekleri yoktu. Özellikle Northeim’ın sosyal ve kültürel elitini oluşturan öğretmenler, kendilerini neredeyse bir anda NSDAP’ın ellerinde buldular. 1933 ilkbaharında diğer Northeimlılar da Nazilerin peşine takılınca; ayrıca terör ve gü­vensizlik iyice belirgin hale gelince Hitler’e karşı koymanın im­kânı artık kalmamıştı.

Bunun ötesinde Naziler özellikle ilk aylarda, aldıkları desteği artırmak için ciddi anlamda eylemlere girişmişti. Sürekli olarak mitingler ve geçit törenleri düzenliyorlardı ve bu etkinlikleri, karşı koyulmaz bir coşku ve onay hissi yaratıyordu.

Ekonomik alandaki gayretleri, neredeyse diktatörlüğü haklı çıkartacak ka­dar güçlüydü. Fakat Nazilerin bizzat gösterdikleri çabaların yanı sıra işlerine yarayan başka faktörler de vardı. Pek çok işa­ret, 1933’lerde bunalımın yavaş yavaş hızını kestiğini göster­mektedir. Ayrıca bir önceki rejim sırasında ayrılmış olan fakat ancak Nazilerin döneminde kullanılabilen bayındırlık projesi fonları da vardı. Dikkate alınması gereken bir başka nokta da diktatörlüğün kurulması yönündeki asıl etkinliklerin ilkbahar­da yapılmasıydı; o dönemde coşku duymak uygun görünüyor­du ve devrim doğallıktan tümüyle uzak değildi.

Böylece pek çok faktör Northeim’da Nazizmi mümkün kıldı. Aynı zamanda şehir de Nazizmin yapısını etkiledi. Mesela Üçüncü Releri’in ilk zamanlarında fazla şiddet yaşanmaması, küçük bir şehir olan Northeim’ın kendi yapısından kaynaklan­mış olabilir. Nazilerin çoğu Sosyalistlerin temsil ettiği şeylerden nefret ediyordu ama her iki taraf da birbirini, soğuk ve sistema­tik bir şiddetin oluşmasına engel olacak kadar iyi tanıyordu. SA mensupları komşularını bir sokak kavgasında yumruklamaya razı olabilirdi ama görünüşe göre, savunmasız olduklarında Sosyalistlere saldırmaktan çekiniyorlardı. Bütün bunlar herhan­gi bir şiddet olayının yaşanmadığı anlamına gelmiyor, fakat Nazi rejimi sırasında kimsenin öldürülmemiş olması ve rejimi­nin ilk yıllarında çok az kişinin toplama kamplarına gönderil­mesi gibi gerçeklerin açıklanmasında şüphesiz bir anlamları olacaktır. Ernst Girmann, Carl Querfurt’un ve onun ufak tütün dükkânının üzerine Fırtına Birliği milislerini salmaya karar ver­diğinde, bu pis işi yapacak olanlar Northeim SA [4] üyeleri değil, toplantı için komşu şehirlerden kamyonlarla gelen Fırtına Birli­ği milisleriydi. Querfurt’la Girmann arasında sonradan geçenler şunu bir daha kanıtlıyordu: aynı mahallede birlikte büyüdüğü birine saldırmak, en fanatik kişi için bile kolay değildi.

Şehrin küçüklüğü, pek çok ailenin birbirini kuşaklardır tanı­yor olması şüphesiz artık oturmuş olan diktatörlüğün karakteri­ni değiştirmişti. Nazilerin gelip gidebilirlerdi, ama -her türden politik görüşe sahip ihtiyarın bir araya geldiği- “Northeim Şeref Madalyası Sahipleri Savunma Kulübü” toplanmaya, yıllık beda­va bira ve şehir ormanından 18 mark değerindeki odun istih­kakları için birlikte mücadele etmeye devam etti. Hitler iktida­ra geldikten sonra değişmeyen başka şeyler de vardı. Naziler hayırseverlik işlerinde eşsiz olduklarını iddia etseler de, 1933 öncesinde Northeimlıların kendi yardım organizasyonlarına da o kadar destekte bulunduğu görülebilir.

…….

Northeim’daki Nazi rejiminin az da olsa umut veren yönlerinden biri, fanatik Nazilerin bile saygı duymak zorunda kalacakları sınırlarda görülebilir. İnsanların doğasına meydan okuyacak ve onu değiştirme iddiasında bulunacak kadar küstahça bir varsayımları olmasına rağmen Nazi liderleri, şehir halkının onlara içten bir bağlılık duymaksızın biçimsel bir şekilde itaat etmesini kabul etmek zorunda kalmıştı. Naziler en azından 1935 ile 1945 yılları arasında sıkıntı ve kayıtsızlığın üs­tesinden gelemediler.

Northeimlıları toplantılara katılmaya ve coşkuluymuş gibi davranmaya zorlayabiliyorlardı. Ama herkes bu tavırların sahteliğinin farkındaydı ve asıl bilinmeyen kimin kimi aldattığıydı: Davranışlarının bir anlamı varmış gibi yapan­lar mı yoksa onları böyle davranmaya zorlayanlar mı?

Göster­melik bu itaat sayesinde Nazi liderleri olgun Üçüncü Reich döneminde şehir halkı üzerinde fazla şiddet uygulamadılar ama itaatin sözle ifade edilmeyen bir şiddet tehdidinden kay­naklandığının ve göstermelik olduğunun da farkındaydılar. Bu gerçeklerin kabul edilmesi, gündelik hayatı pek çok açıdan daha yaşanılır kılmıştı.

Bu şüpheli bir zaferdir; ve Northeim halkının, ulusal hükümetin kanlı eylemlerinden temize çıkacağı anlamına asla gelmemelidir. Nazi tecrübesine daha geniş bir çerçeveden bak­tığımızda bu örnek bize insanların etkisiz alaycılığı, hileyi, uyumu, ilgisizliği, inkarı ve kararlı kayıtsızlığı, hayatta kalabil­mek için nasıl kullandıklarını gösterir. Northeimlıların Nazi liderlerini uymaya zorladıkları koşullar, onların Üçüncü Reich’ta hayatta kalabilmelerini sağladı ama diğer yandan, halk genelindeki bu pasiflik, Nazilerin o insanlık suçlarını işleyebil­melerine imkân sağladı. Bir anlamda en büyük Nazi suçu, ah­laki duyarsızlığı desteklemek ve haklı çıkarmaktı; hatta bu, Nazilere karşı olanlar için bile geçerliydi. Çünkü bu ahlaki duyarsızlık, diğer tüm utanç verici Nazi suçlarının bir ön­koşuluydu.

Ayrıca Nazi diktatörlüğü nihayetinde, onunla barış içinde yaşayan Northeimlılara bile acı vermişti. Sonunda hemen her Northeimlı Üçüncü Reich’ın onlara neler getirdiğini anlamıştı. Pek çok Northeimlı diktatörlüğün ne demek olduğunu, güven ve toplumsal iletişim genel olarak çöktüğünde anlamıştı. Hitler’in politikaları önlerine savaşı -halkın korktuğu ve nefret et­tiği savaşı- getirdiğinde herkes bunları anlamıştı. Nazi yılları öncesindeki olağanüstü-vatanseverliklerine rağmen, 1939 yılın­da garnizon Northeim sokaklarında yürüyüş yaptığında kimse coşkuya kapılmadı. Savaş, özelikle 1945’ten sonra beraberinde açlığı da getirmişti ve pek çok Northeimlının askeriyeye olan sevgisi Rusya’nın dondurucu steplerinde azalmıştı. Aileleri ise Nazizmin ölüm anlamına geldiğini öğrenmişti.

Fakat Northeim orta sınıfının ezici bir çoğunlukla Nazilere oy verdiği günlerde bunu kimse tahmin edememişti. Ve belki de şehrin, Nazilerin iktidara gelmesinden ve bunun öncesindeki tecrübelerinden alacağı en önemli ders buydu. O günlerde Northeim’da neredeyse kimse neler olduğunu kavrayamamıştı. Hitler iktidara geldiğinde şehirde neler yaşayacağına dair çoğu kişinin bir fikri yoktu ve Nazizmin ne demek olduğu an­lamamışlardı.

Sosyal Demokratlar Nazilerin çekiciliğinin özünü an­lamamışlardı. Aynı şey, Nazi kamçısı altında acı çeken Yahudiler ve Lutherciler için de geçerliydi. Hatta NSDAP’ın Wilhelm Spannaus gibi inançlı üyeleri bile Nazilerin neyi des­teklediği hakkında yanlış bir algıya sahipti. Northeim’ın ünlü okullarındaki bir tek öğretmen bile, eğer Almanlar Hitler’in söylediği gibi bir Herrenvolk ise farz edilen kaderlerine varmak için korkutulmuş bir serfler ulusu haline gelmelerine niçin gerek duyulduğunu sormamıştı.

Her grup Nazizmin başka bir yönünü görmüş ama kimse onu bütün korkunçluğuyla görmemiştir. Bu ancak çok sonraları aşikâr bir hâl aldı ama yine de herkes için aynı düzeyde aşikâr değildi. NAZİZM SORUNU ÖNCELİKLE BİR ALGILAMA SORUNUYDU. Bu anlamda, Northeim’daki güçlükleri ve Northeim’ın kaderini muhtemelen, benzer koşullardaki farklı şehirlerde yaşayan in­sanlar da paylaşmıştır. Bu hastalığın çaresi kolayca bulunamayacaksa, da bilgi ve anlayış bu yolda atılacak ilk adımlar olacaktır. (s421-431)

 

Kaynakça

William Sheridan Allen trc. Zarife BİLİZ [Kitap]. – Naziler İktidarı Nasıl Ele Geçirdi? Bir Alman Kasabası Örneği 1922-1945. İstanbul-2004


[1] Weimar Cumhuriyeti (Weimarer Republik) 1919 ile 1933 arasında Almanya’yı yönetmiş olan cumhuriyetin adıdır. Bu dönem Alman tarihinde Weimar Dönemi diye bilinir.

Cumhuriyet ismini, I. Dünya Savaşı’ndan yenilgiyle ayrılınması sonucu, lağvedilen Alman monarşisi yerine, milli meclisin yeni anayasayı oluşturmak için 1919 yılında toplandığı Weimar kentinden alır. Ancak cumhuriyet o dönemde hala kendini “Deutsches Reich” Alman İmparatorluğu olarak adlandırıyordu.

Almanya’da liberal bir demokrasiyi yerleştirmek için yapılan bu ilk girişim, yoğun sivil anlaşmazlıkların olduğu bir döneme rastgeldi ve Adolf Hitler’in Nazi Partisi’nin iktidara gelmesiyle sona erdi. Aslında teknik olarak 1919 Anayasası II. Dünya Savaşı’nın sonuna kadar yürürlükten kaldırılmadı. Ancak 1933 yılındaki Nazi Hükümeti düzenlemeleri, tipik “demokratik” sistemin mekanizmalarını tahrip etti, o yüzden 1933 Weimar döneminin sonu olarak kabul edilir.

[2] III. Reich, (Üçüncü İmparatorluk, Almanca: Drittes Reich) Nasyonal Sosyalistlerin kullandığı bir propaganda terimidir. Günümüzde günlük konuşmada ve tarihi metinlerde Nazi Almanyası dönemini kastetmek için kullanılır. Bu terim 24 Mart 1933’ten 8 Mayıs 1945’e kadar kullanılmıştır. 1943’ten itibaren Großdeutsches Reich-büyük Alman İmparatorluğu terimi de kullanılmıştır. Großdeutsches Reich ile 1938’ten itibaren Avusturya’nın da Almanya’ya katılması kastedilmektedir.

[3] Northeim: Aşağı Saksonya , Almanya

[4] Sturmabteilung (kısaca SA) NSDAP’nin, Weimar Cumhuriyeti zamanında nasyonal-sosyalistlerin yükselişinde çok önemli rol oynayan paramiliter askerî örgüttü. Nasyonal-sosyalistlerin Almanya’da iktidara gelmesinden sonra kısa süreliğine yardımcı polis (Hilfspolizei) olarak atanan SA, 1934 yazında gerek SS’in daha da gelişmesi gerekse SA’ların zamanla fazla güçlenerek kendi başına hareket etmeye başlaması nedeniyle gitgide değer kaybetmeye başladı. 1934 yılında, 30 Haziran’ı 1 Temmuz’a bağlayan gece Adolf Hitler, SA’nın üst kademelerinde yer alan kişilerin tutuklanması ve idamını emretti. Bu gece Uzun bıçaklar gecesi olarak anılır ve o gece en az 85 üst düzey SA liderinin bıçaklanarak öldürüldüğü tahmin edilmektedir.

SOMALİ VE AÇLIK ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME


Milli Gazete
Abdülkadir Özkan
27 AĞUSTOS 2011

Bugün sizlerle Osman Nuri Koçtürk’ün bundan 42 yıl önce yayınlanan ‘Açlık Korkusu’ kitabından kısa bir alıntı yapmak istiyorum. Osman Nuri Koçtürk’ün kim olduğunu merak edenler hakkında intenette geniş bilgi bulabilirler. Ancak, ben kısaca tanıtmak istiyorum. Kendisini yakından 1970’li yılların başında tanıdım. O zamanlar Ankara’da Barış Gazetesi’nde çalışıyordum ve Osman Nuri Koçtürk de bu gazeteye zaman zaman yazı yazıyordu. O yıllar doğum kontrolünün hızlı yıllarıydı. Doğum kontrolü bir devlet politikasıydı finanse edende ABD… Osman Nuri Koçtürk buna ısrarla karşı çıkıyor, olayı geri kalmış ülkeleri açlıkla korkutarak kısırlaştırılmaya zorlanması olarak nitelendiriyordu.

Uzun süre görüşmemiz mümkün olmadı. Taki 12 Eylül 1980 darbesinin arkasından yollarımız Ankara Emniyet Müdürlüğü’nün 6. katındaki nezarethanede kesişti. Rahatsızdı bir bankın üzerinde yatıyor, fazlaca ayağa kalkamıyordu. Bu sebeple nezarethanede Onunla beraber olan Tabii Senatör Ahmet Yıldız ile konuşmuş, hastalığını ondan öğrenmiştim. Nezarethanede 3 gün beraber olduk sonra onlar İstanbul’a gönderildiler bizde Mamak’a Askeri Mahkemeye sevk edildik. Şu anda ikisi de vefat ettiler. Ancak, kütüphanemde kitaplar arasında gezinirken karşıma Rahmetli Osman Nuri Koçtürkün 1969 yılında yayınlanmış olan “Açlık Korkusu” isimli kitabı çıktı. Özellikle Somali ve dünyanın geri kalmış daha doğrusu geri bırakılmış pek çok ülkesinde yaşanan açlık ve binlerce çocuğun açlıktan hayatını kaybetmesi beni Hoca’nın kitabını yeniden okumaya itti. Aslında dünya emperyalizmini tanımak için herkesin okumasını tavsiye edebileceğim bu kitabın şimdilerde piyasada bulunup bulunmadığını doğrusu bilmiyorum. Ancak sizlerle bazı bölümlerini paylaşmak istiyorum. Kitabından alıntılar yapacağım Osman Nuri Koçtürk 25 Haziran 1918’de İzmir’de doğmuş 4 Nisan 1994’de Ankara’da vefat etmiştir. 12 Eylül darbesinden sonra yukarıda sözünü ettiğim gibi bir süre gözaltında tutulmuş, bu dönemde dövülen, horlanan Hoca serbest kaldıktan sonra küskün, içe dönük bir hayat yaşamayı tercih etmiştir. Kimbilir belki de ömrünü dünyanın hâkimlerinin oyunlarını teşhire adadığı için bu sona sürüklendi.

Bu izahtan sonra isterseniz konumuza dönelim ve size ilk alıntımı aktarayım:

“Bir grup insanın çoğunluğu kahrederek gerçekleştirdiği mutlu yaşama düzeni, hakkaniyete, bilime, mantığa ve iyi niyete uymadığı için, zaman içinde nasıl olsa çökecek ve sömürülen masum insanlar, kendilerini kahredenlerden hesap sorma imkanı bulacaklardır. Fakat bunun kendiliğinden olmasını bekleyemeyiz. Mutsuz toplumların ilişki kurdukları ileri toplumların kendilerini hasıl istismar ettiklerini ve içgüdüleri ile evham ve korkularına tutsak olan marazi bir azınlığın zevk ve sefaları için, masum insanları nasıl aç bıraktıklarını en kısa zamanda öğrenmeleri ve bu sömürüye karşı tedbirler araştırmaları gerekmektedir.”

Bugün Afrika’da yaşananlara baktığımızda yıllar öncesinden insanlık uyarılmasına rağmen gereken tedbirler alınamamış, en azından yoğun propaganda kültür emperyalizmi sebebiyle sömürülenler işin farkına varamamış.

Kısa bir alıntı daha sanıyorum derdimizi anlatmaya yardımcı olur:

“Savaşları körükleyenler, barışı korumak istediklerini ve masumlara en modern öldürücü silahlarla saldırıp, insanlarını kafalarını koparanlar, fakir fukaranın evlerini yakanlar, uygarlığa hizmet ettiklerini iddia ediyorlar.

Çağımızın egemen toplumlarını yönetenler, esirlerini kamçılayarak onlara ehramları inşa ettiren Firavunlardan çok daha gaddar ve çok daha bencildirler.”

“Savaş korkusu ile açlık korkusu, üçte ikisi zaten aç olan Dünyamızı hergün biraz daha yoksul ve hergün biraz daha mutsuz bir Dünya haline getirirken, Wall Street Bankalarındaki hesaplar kabarmakta, emperyalist ülkelerin gelirleri artmaktadır.”

…………

“Bir ordu ateşli silahlar ve modern araçlarla donatılmış olsa bile, haklı ve inançlı toplumların yenilemeyeceğini ve silah zoru ile istenilen kalıba sokulamayacakları çeşitli kereler görülmüştür. Buna karşılık açlık ve korku ortamında verilen gizli savaşla, toplumların yapılarını ve inançlarını değiştirerek onları sömürgeleştirmek ve kaynaklarına el koymak mümkün olmuştur.”

Evet… Sömürgecilere haddini bildirmek mümkündür ama bunun için mazlumların ayağa kalkması, kendi değerlerini yitirmemeleri gerekiyor. Aksi halde emperyalistlerin sömürgesi olmaktan kurtulmak mümkün olmayacak, özgürlük maskeli esaret sürecektir.

Dileriz uyanış yakındır. Uyanış toplumların birbirini yemesi değil, emperyalistlere ülkelerinden defol diyebilmeleridir.

SÜT DAĞITIMI NEREDEN ÇIKTI?

11 Mayıs 2012 Cuma/
Kemal ÖZER

Ankara’nın eğitim yılının bitmesine az bir zaman kala okullarda süt dağıtması, bir yandan ciddi bir tartışmanın fitilini ateşledi, diğer yandan da orta yaş grubundan herkesin yaşadığı eski süt tozu krizini akla getirdi.

Geçen haftalarda Aksiyon Dergisi gıda tartışmalarını kapak yaptı. Derginin görüşüne müracaat ettiği -ismi buraya yazmaya değmez- bir profesör(!) gıda ve ziraat mühendisleri hariç gıda konusunda konuşan herkesin hapisle cezalandırılmasını öneriyor. Bu saçmalamayı ciddiye alacak değiliz elbette.

Bu tür densizliklere Radikal yazarı Yıldırım Türker, “Bu milletin zehirleyen süt” başlıklı yazısında “Akademisyeni böyle olan bir ülkede havadan bile zehirlenebilir insan” şeklinde okkalı bir cevap veriyor zaten.

 Öte yandan güncel süt tartışmalarında da bir kez daha gerçek yüzlerini gösteren üretici, akademisyen, medya ve bir takım siyasetçilere kapak olması için, yazımıza; ülkemizde gıda emperyalizmini yarım asır önce 65 kitap yazarak dile getiren merhum Doç Dr Osman Nuri Koçtürk’ün 1969’da kaleme aldığı ‘Açlık Korkusu’ adlı eserinden önemli bir alıntı yaparak başlayalım.

 “Ünlü bir kapitalist eğitimci, gerçeği şöyle dile getiriyor: “Geri ülkelerde ekonomik, sosyal ve politik ortamı istenilen yönde değiştirebilmek için kendilerinden yana 200 bilim adamının(!) hizmete sokulmasının yeterli olur.”

 Ne yazık ki bu ülkelerde bilim adamına duyulan saygı ve inanç; 200 kişi ile çoğunluğun kanılarının değiştirilmesi ve aldatılması için çok zaman yeterli olur.

 Kapitalizm bu inanç içinde, bilim adamlarına para kazanmanın tadını tattırmayı gerekli görmüş ve geri ülkelerin çoğunda, sermayenin kurup işleteceği özel yüksek okulların kurulması yoluna girilmiştir. Böylece özerk üniversitelerde düşük ücretlerle çalıştırılan öğretim üyeleri sermaye çevreleri ile maddi ilişkiler kurar.

 Patrona uymanın ve dediklerini yapmanın kendisine kazandırdıklarını bizzat görerek ve inanarak onun adamı olur. Sermaye, bilim adamlarına ödediği ücreti, halk çocuklarının sırtından tahsil etmeyi ve öğrenimi bir tüketim haline getirerek, bundan bir de kâr sağlamayı bilmektedir. Bu suretle bu ülkelerde bilim; sermayenin emri altında ve onun egemenliğini sürdürmede kullanılan bir araç haline geliyor. Bilimin bu amaçla kullanılması yüz kızartıcı bir gelişmedir.

 Sermaye bunu sağlamak için gerekiyorsa yabancı sermaye ve bu sermayenin temsilcisi ülkelerin fonlarından, mali ve teknik yardımlardan da yararlanmayı bilmektedir.

 Hem kendi kültürünü yaymak ve hem de korku toplumlarındaki korkuları sürdürürken, bir taraftan da sömürüye elverişli bir ortam hazırlamak için bilim adamlarını şartlandırmanın şart olduğunu iyi bilen kapitalist ve emperyalist ülkeler, çeşitli kombinezonlar içinde bu girişimlere omuz verirler.

 Bilimi ve bilim adamını tamamen yozlaştıran bu kabil çalışmalar için, ABD’nin Rockefeller Foundation ismi altında faaliyet gösteren vakfını örnek verebiliriz. Bu kuruluş dünyanın bütün korku toplumlarında eğitim düzenini etkilerken, açlık korkusunun ayakta tutulmasına özellikle dikkat etmekte ve bu amaçla avuç dolusu para harcamaktadır.

 Rockefeller Vakfı ile birlikte Ford Vakfı ve AID Kuruluşu, geri ülkelerde müşterek hareket ederler. Bunların çabaları birleşince, bilim adamları, kapitalist ülkenin yaymaya çalıştığı açlık korkusunun yatağı haline gelir ve bu sayede ABD’nin üretim artıkları, bu korku toplumlarına akmaya başlar.

 Miadı geçmiş yavan süttozu bir kilise kuruluşu olan CARE teşkilatı aracılığı ile geri ülkelerin ilkokul çağındaki masum yavrucuklarına yedirilmeye başlanır. Çocuklar mutlu olmayı öğrenmeden, toplumlarının aç ve Amerika’ya muhtaç bir toplum olduklarını öğrenirler.

Bu, gelecek kuşaklarda da şartlanma yaratılması ve açlık korkusunun onların kafasına yerleştirilmesi için bilhassa önemlidir.

 İşçiler ve fakir halk tabakaları kullanılmaz hale gelmiş olan üretim artıkları ile beslenmeye ve başkasının yardımına muhtaç kalmış bir insanın duyduğu acz içine iteklenmeye başlanır.

 Üniversitelerde gerçekleştirilen korku ortamı buradan halk tabakaları arasına yayılır. Yardımların sağlanması ve üretim artıkları ile gübre, tarım ilacı, tarım araçları maddelerinin sağlanmasında, AID ile Birleşmiş Milletler’in iyi niyetle kurulmuş teknik organizasyonları gibi görünen FAO – UNICEF ve benzeri kuruluşlar aracılık ederler.

 Türk ilkokul öğrencileri 15 yıla yaklaşık bir zamandan beri, Amerikalıların üretim artığı, yavan süttozu, kurtlanmış unları ve hatta insan yiyeceği olmaktan çok hayvan yemi olarak tanımlanan pamuk çekirdeği küspesi, soya küspesi gibi yiyeceklerle besleniyorlar.

 Bir zamanlar insancıl bir yardım zannettiğimiz bu girişimlerin tabanında yatan kötü niyeti sezdikten sonra, yavan süttozu yardımına milletçe karşı çıktık. Öğretmen çoğunluğunun, bilim adamlarının bu konuda söyleyip yazdıkları, iktidar ile şartlandırılmış bilim adamlarımızı etkilememiş ve Müslüman bir toplum olan Türk halkı, Amerika Birleşik Devletleri’nde bir Kilise teşkilatı olarak bilinen CARE’in sağladığı bozuk süt tozlarını çocuklarımıza içirmeye devam etmiştir.

 Bir süre önce Ege bölgesinde yüzlerce yavrumuzun bu süttozundan zehirlenmiş ve öğretmen kuruluşlarının ilgili bakanlıklara başvurarak uygulamanın durdurulmasını istemiş olmaları, açlıkla korkutulmuş iktidar ile şartlandırılmış bilim adamlarını gerçeği inkâr etmekten geri koymamıştır.

 Bir bilim adamı gurubunun bölgede yaptığı incelemeden sonra, “zehirlenmelerin süttozunun bozuk oluşundan değil de, çilekeş Türk öğretmeninin süttozundan süt hazırlarken yaptığı hatalardan dolayı ortaya çıktığı şeklinde bir dedikodu yayılmış” ve daha sonra da yeniden uygulamaya geçilmişti.

Bu arada bozuk süt tozları el altından imha edilmiş veya gizlice toplatılmıştır. Gazetelerde bunların insan yiyeceği olarak kullanılmalarının sakıncalı olduğunu gösteren haberler çıkmaktadır.

 Bu olay, Türkiye’ye gönderilen süt tozlarının kalitesi hakkında bir fikir verebilmektedir. Masum Türk yavrularını zehirleyen bunlardan farksız süt tozları için bir devrede bazı bilim adamları, bunların yenebileceğine dair rapor düzenlerken gözlerini bile kırpmadılar.

 Bunlardan bazıları geri ülkelerde çok rastlanan şartlandırılmış ve gerçeği söyleme niteliğini yitirmiş bilim adamlarıydı. Korku toplumların da, bu nitelikte bilim adamları bulundurabilmek için üniversitelerin ve tüm bilim kuruluşlarının şartlandırılması zorunlu hâle geliyor.

Kapıyı kapatınca bacadan girerek bildiğini gerçekleştirmeye çalışan emperyalist geri ülkenin yöneticileri ile bilim adamları arasından yeni müttefikler bularak, korku toplumuna artıklarını ve bozuk yiyecekleri sokarak masum insanlara yedirmeyi başarıyor, öğrencilerin zehirlenmesi, halkın ve öğrenci kuruluşlarının direnmesi ve haysiyetli bilim adamlarının açıklamalarına rağmen, ülkenin bir yanında Amerikan süttozu ile unları gübre olarak değerlendirilirken, gazetelerde yeni havadisler okuyoruz…” (s. 187-188)

 SÜT DAĞITIMI NEREDEN ÇIKTI?

 Süt dağıtımı için geçtiğimiz yıl Ankara’da bir toplantı gerçekleştiriliyor. Toplantıya kamu, özel sektör temsilcileri ve ‘Süt Konseyi’ adlı kerameti kendinden menkul ticari yapının başkanı da katılıyor.

 Toplantıda sorun çıkınca, programı yöneten genel müdür çocuğunun rahatsızlığını bahane ederek toplantıyı terk ediyor. Süt dağıtımına itiraz eden bazı bürokratlar, dış görevlere gönderilerek uzaklaştırılıyorlar. Projenin yanlışlığı ve rakamların şişirilmesine itiraz eden özel sektör katılımcıları da süreçten el çektiriliyor. Sonra çok başlı süreç başlıyor.

Hepsi Süt Konseyi üyesi olan süt sektörünün tekelleri arasında ülke paylaştırılıyor. Benzer fiyatlarla ihale yapılıyor. Litresi 70 kuruştan alınan sütlerin, 200 ml’si 54 kuruştan yani litresi 2,7 liradan devlete satılıyor. Oysa aynı firmalar halen bir litre sütü 1,5-3 liraya perakende satıyorlar.

Bu hesap işin basit kısmı. İddialar odur ki; bunların en azından bir bölümü süt değil, süt tozundan yapılmış sözde sütler. Denilebilir ki, süt tozu ithalatı yasak, süt tozu nereden gelecek? Merak etmeyin! Patronlar bu işin kılıfını bulmuşlar. Gümrük duvarları hemen her ülkede sadece fakir fukara ya da KOBİ’ler için vardır. Diğerleri için duvarlar kırmızı halıya dönüşüverir.

TÜİK’in verilerine göre; Türkiye 2011 yılında 105.212.176 dolarlık süt ürünleri ithalatı yapmış.

 2001-2011   SÜT ÜRÜNLERİ İTHALATI / (milyon dolar)

2011      /105.212

2010      / 128.277

2009      / 117.049

2008      / 127.031

2007      / 110.655

2006      / 77.967

2005      / 75.787

2004      / 68.776

2003      / 52.343

2002      / 37.271

2001      / 21.726

Süt dağıtımındaki sorunlar sırasında valilerin ve bakanların yangından mal kaçırırcasına yaptıkları açıklamalarının, güvensizliği artırdığından şüphe yok.

Oysa onlardan ve hassaten Başbakanımızdan beklenen, tartışmaya, ‘bizim yaptığımız her şey doğrudur’ gibi bir ön yargı yerine, daha sağduyulu bir yaklaşımdı. Oysa her zaman olduğu gibi fatura sessiz yığınlara, masumlara ve çocuklara kesildi.

 Bir annenin ekranlara yansıyan “ben doğduğu günden bu yana çocuğuma süt içiriyorum. Bugüne kadar benim içirdiğim sütler neden dokunmadı da sizin verdiğiniz süt dokundu. Benim çocuğumda süt alerjisi yok” çığlığını görmek istemeyen devlet; görmedi, duymadı.

 Bir devletin çocuklara besleyici ürünler dağıtmasına itiraz etmek elbette iyi niyetle bağdaşmaz. İtirazların bir bölümü, sadece Ak Parti iktidarını yıpratmak amaçlı olabilir. Öte yandan UHT süt denilen sağlıksız ürün yasal olabilir ama meşru olduğu söylenemez.

 Bu konuda görüştüğüm hiçbir aklıselim hoca ve bağımsız kaynak, UHT’nin yararlı olduğunu söylemiyor. UHT’nin yararından söz edenler geçtiğimiz hafta, UHT tekniğinin sahibi “Tetra Pak” firmasının beleş tatiline katılan sözde uzman, mühendis ve akademisyenler. Onlarında bir gün vicdanlarını dinleyeceklerini ümit etmekten başka şimdilik yapacak bir şey yok.

 Allah Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem bir yiyecek yediğinde “Allah’ım! Bize bunun daha iyisini lütfet” buyururken, süt söz konusu olduğunda, sütün önemini vurgulamak için “Allah’ım! Bize bu nimetin bereketini artır!” buyurduklarını görürüz.

Ancak o süt, bugünkü süt değil. Efendimiz aleyhissalatu vesselam, o sütün ne olduğunu şöyle tavsif ediyor: “Zira o, sütünü her bitkiden otlayarak yapar ve onda şifa vardır”

 Bugünkü sütlere bakacak olursak;

 Bir: Bugünkü inekler her bitkiden yemiyorlar. Onlar mısır, soya gibi GDO’lu bitkiler ile fıtratlarına uygun olmayan kemik, et, kan gibi hayvansal atıkları ile antibiyotik yemeye mahkûm edilmiş biçareler…

İki: Bugünkü hayvanlar süt makinesine çevrilmek için genetiğiyle oynanmış canlılar…

 Üç: Bugünün hayvanları özgürlüklerini yitirmiş, her türlü haktan mahrum köleleştirilmiş yaratıklar…

 Dört: Bugünün sütü, pastörize ve UHT gibi tehlikeli endüstriyel işlemlerle besin değerleri sıfırlanan kimyasallardır.

OKULLARDA NE DAĞITILMALI?

Okullarda süt dağıtılmasa bile, çocuklara okul kantinlerinden çoğunluğu alerjen ve kanserojen kimyasallardan oluşan UHT edilmiş sözde meyve suları ve sözde sütler zaten satılıyor. Hatta ailelerde bunları çocuklarına içiriyor. Ha devlet üretimine izin verip tüketilmesini sağlamış, ha dağıtmış ne fark eder?

 Zaten bilinçli aileler çocuklarına hem ücretsiz dağıtılan, hem de piyasada satılanları zaten içirmezler. Geriye tek sorun; benim vergilerimin sağlıksız ürünlere heba edilmesi, 8 sütçünün cebine aktarılması. Bu sütlerden, süt üreticisi insanların kazanç elde edeceğini düşünen varsa yanılıyor. Kimilerine, Süt Üreticileri Birliği’nin bu projede yer alması garip gelmiş. Onlara, Osman Nuri Koçtürk’ten alıntılanan bölümü bir kez daha okumalarını öneririm.

Ne dağıtmalı meselesine gelince; şayet Başbakanımıza bu konuda bilgi verip ikna edenler samimi olsalardı, kendilerine alternatifler sunarlardı. Sunmadıklarını nereden mi biliyorum? Neredeyse sürecin tüm detaylarına vâkıfımdan ondan.

Oysa çocuklarını düşünen devlet, önce bir grup doğru beslenme öğretmeni yetiştirir, ardından beslenme dersi koyardı. Sonra da zengin fakir ayırımı yapmadan sağlıklı bir nesil yetişmesi için; çocuklara her gün tam buğday unu ile sızma zeytinyağı, zeytin, yumurta, süt, yoğurt çörekotu, tarçın, badem, ceviz, fındık vb besinlerle zenginleştirilmiş çörekler yaptırıp, derste hem bunları anlatır, hem de bunları yedirtirdi.

 Bu kadarını yapamıyorsa da fındık, ceviz, badem, hurma, kuru üzüm, kuru incir, mevsimine göre portakal, elma, mandalina, incir, muz gibi meyveleri dağıtırdı.

 İlaç firmalarına her yıl 20 milyar dolara yakın ilaç, bir o kadarda tıbbı malzeme parası vermektense, çocuklarınıza bu besinler için birkaç milyar dolar ayırmak çok mu zor yoksa?

Bu soruyu, önyargılarla bezenmiş bakanlara iletmenin yararsız olduğunu biliyorum, ama Sayın Başbakanımız ve Sayın Cumhurbaşkanımız ile halkın yararına muhalefet etmeyi bir türlü beceremeyen muhalefetimize belki birileri iletir.

 Bizim ailenin çocukları bu sütleri içmiyor. Oyunu bozmak için belki sizler de içmezsiniz.

 ——————————

Kemal Özer

1968‘de Konya / Bozkır / Armutlu Köyü’nde doğdu.Muhabir ve haber müdürü olarak medyada çalıştı.

Bilişim sektöründe yöneticilik yaptı.Farklı sivil örgütlerde çeşitli görevlerde bulundu. 2008 yılında arkadaşlarıyla birlikte Sağlık ve Gıda Güvenliği Hareketi’ni kurdu ve hâlen başkanlığını yürütüyor. Çeşitli dergi, gazete ve haber sitelerinde yazdı. 2010 yılında Medya Etik Konseyi tarafından ‘Medya Etik Ödülü’ne lâyık görüldü. Yurt içi, yurt dışında çok sayıda konferans verdi, panel ve sempozyumlarda tebliğler sundu…

E s e r l e r i :
‘Deccal Tabakta’ / 2010 / Hayy Kitap

‘Şeytan Ye Diyor! İnsan Ne Yemeli Ne Yememeli?’ / 2011 / HayyKitap

İletişim
eposta@kemalozer.com

kemalozer@gidahareketi.org

Web

http://www.kemalozer.com

http://www.gidahareketi.org

Sosyal Medya

http://www.twitter.com/ozerkemal

http://www.facebook.com/ozkml

OSMAN NURİ KOÇTÜRK


Osman Nuri Koçtürk, 1918’de İzmir’in, Karşıyaka ilçesinde annesi Naime Hanım ve babası Sadi Bey’in ilk çocuğu olarak dünyaya geldi. Babası Sadi Bey’in Karşıyaka’da bostan ve zeytinlikleri vardı. Gelirleri üretim koşullarına göre dalgalanan orta halli bir aile idiler.. Osman Nuri Koçtürk, ilk öğrenimini Karşıyaka İlkokulu’nda ve orta öğrenimini İzmir Erkek Lisesin’de tamamladı. Yüksek öğrenimi için Ankara’yı seçen Osman Nuri Koçtürk 1943 yılında Ankara Üniversitesi Veteriner Hekimliği Fakültesinden askeri veteriner olarak mezun oldu.

Aynı yıl İzmir’den nişanlı olduğu Kız Teknik Yüksek Öğretmen Okulu mezunu, Ev İdaresi ve Yemek ögretmeni Sabire Yaylalı ile evlendi. Bu evlilikten, Tahire (1945) ve Cafer (1954) iki çocuğu oldu. Nüket Akça ile yaptığı ikinci evliliğinden de Ata (1959) adında ikinci bir kız çocuğu dünyaya geldi.

Mezuniyetinin ardından, ilk görev yeri, Mardin-Midyat hudut alayı veterinerliği oldu. 1943-46 yılları arasında Güney Doğu’da hizmet verdi. Bu görevinin ardından, Ankara’da biokimya dalında doktora tezini sundu ve doktor unvanını aldı. 1949-1953 yilları arasinda incelemelerde bulunmak üzere ABD’ne gönderildi ve Missouri Üniversitesi Beslenme Kürsüsünde çalişmalarda bulundu.

Ankara’ya döndükten bir süre sonra askerlik görevinden ayrıldı. Milli Eğitim Bakanlığı, Tarım Bakanlığı gibi kuruluşlarda çalışmalarda bulunan Osman Nuri Koçtürk, Et ve Balık Kurumu Genel Müdürlüğü’nde görev yaptı. Bu arada beslenme konusunda bilimsel içerikli, yayınlar yapmaya ve konferanslar vermeye başladı.

Hayatı boyunca doğru bildiği yoldan şaşmayan ve o nedenle başı dertten bir türlü kurtulamayan Osman Nuri Koçtürk’ün bilinen ilk isyanı, ABD’nin ”güya!” ilkokul çocuklarının beslenmesi amacıyla ”yardım” adı altında Türkiye’ye gönderdiği ”üretim artığı” süt tozlarının kullanımına ve dağıtımına karşı çıkması olmuştur.

Osman Nuri Koçtürk’e göre bize ”yardım” olarak yutturulan bu süt tozlarının parasını aslında biz zaten ödüyorduk. Üretim artığı bu süttozlarına ”yardım” denilmesinin nedeni, parayı Amerikan doları olarak doğrudan Amerikan bankalarına değil de ABD’nin Türkiye’deki banka hesaplarına yatırılmasından başka birşey değildi. Para yurtdışına çıkmıyor diye Amerika’lılar ”sözümona!” iyilik etmiş oluyorlardı.

Amerikalı çiftçilerin üretim fazlası sütlerine hem para veriyor, hem de onlardan müteşekkir olmamız bekleniyordu.

Üstelik süttozlarına kalite kontrolu falan da yapılmıyordu. Bu ürünler sıklıkla piyasaya sürülüyor, yoğurt yapımında kullanılıyor ve tüketici bir kez daha aldatılıyordu. Kaldı ki bizim süttozuna ihtiyacımız da yoktu, üretim fazlası bu tozlar bizim sütçülüğümüzü de baltalıyordu.

Osman Nuri Koçtürk bunlari her yerde yazdı-çizdi-anlatti ve süttozlarının itibarı iki paralık oldu.

Osman Nuri Koçtürk’ün ikinci büyük tepkisi, soya ürünleriyle birlikte geldi. 1960 başlarında ABD soya fasulyesi üretiminde dünya birincisi olmuştu ve ABD soya ürünlerine dünya çapında bir pazar açma çabası içindeydi.

Soya fasulyesi, iyi, kaliteli bir nebati protein, yağ ve posa içeren, çok yönlü, besleyici, ayrıca toprağı besleyen bir üründü. Amerikalılar soyanın bu özelliklerini öne çıkararak ”yardım” adı altında Türkiye’ye çok çok ucuza soya yağı satmaya başladılar. Bu bol kazançlı satış, soya yağının ucuz olması nedeniyle kamuoyuna yine Amerikan yardımı diye pompalanıyordu…

Piyasalara sunulan ucuz soya yağları ile üretilen ”yerli!” margarin pazarı , o yıllarda tereyağı gibi katı yağların damar sertliği yaptığı araştırmalarını ve tezlerini de arkalarına alarak kârlı ve mükemmel bir pazara ilk adımlarını attılar.

Osman Nuri Koçtürk’e göre, bu gelişmelerle birlikte, damar sertliğine yol açmayan, her biriayrı tad, güzellik ve özellikte mis gibi zeytinyağlarının üretildiği bu canım memlekette, kendi ürettiğimiz değerlerin kiymetini bileceğimiz yerde, artık soya orjinli margarinlerle beslenmeye başlamıştık. Üstelik beklenilenin tersine, kalp hastalıkları riski beklenildiği gibi azalmamış, ciddi bir biçimde artmaya da başlamıştı.

Koçtürk, bu dönemde, soya yağına karşı radyo ve basında mücadelesini sürdürürken, Türk halkına verdiği mesajlar arasında tarhana çorbasını tavsiye etmeye başladı. Tarhana çorbasının besleyici değerini halkımıza anlatmaktan usanmayan Koçtürk, 1960’lı yıllarda TRT radyolarında (henüz televizyon yoktu) yaptığı konuşmalarda sık sık tarhanayı gündeme getirmesi nedeniyle Türkiye’nin üç Osman’ından ( Poltikacı Osman Bölükbaşı:TRT Osman, İzmir Belediye Başkanı Osman Kibar: Asfalt Osman, Beslenme Uzmanı: Tarhana Osman) biri olarak anılmaya başlandı.

Yazık ki yerli pazarımızın en değerli ürünlerinden biri olan zeytinciliğimiz de emperyalizmden beslenen margarincilerinlerin rekabeti karşısında geriliyor, kan kaybediyordu… Halkımız ”Zeytinyağlı yiyemem aman, basma da fistan giyemem aman..” şarkılarıyla yönlendiriliyor, zeytinliklerimiz sökülmek isteniyordu…

Margarinlere karşı zeytinyağını savunan Osman Nuri Koçtürk, bu mücadelesine kızan çevreler tarafından Konya’da bir köşeye sıkıştırılarak öldürülmek isteniyor, ancak bu saldırıdan büyük bir şans eseri kurtuluyordu.

Osman Nuri Koçtürk’ün yönetenlerin hoşuna gitmeyen üçüncü savaşı, ışınlanmış ”Sonora buğdayı” na karşı oluşu idi.

1960’ların ortalarına doğru ABD yeni bir ”Yeşil Devrim” projesinin başını çekiyordu. Bu projeye göre çeşitli hastalıklara karşı direnç kazandırılan dayanıklı tohumlar, bu tohumlara en uygun gübreler ve ilaçlarla birlikte bir ”paket” seklinde gelişmekte olan ülke üreticilerine gönderilecek, böylece de bütün dünya yeni bir ”yeşil üretim” tarzına geçecekti.

Elbette, bütün bu örnek tohumlar ve ideal gübreler sadece Amerika’dan satın alınacaktı. Örnek tohum, Amerika’lı araştırmacılar tarafından Meksika’nın Sonora bölgesinde geliştirilen ”Sonora Buğdayı” idi. Bu tohum yüksek verim veriyordu ve hastalıklara karşı ışınlanmıştı. Sonora, karşıt eylemler, direnmeler olmasa idi pilot bölge olarak seçilen Güneydoğu Anadolu’da bir yerlere ekilecekti.

Hayatı boyunca aldığı tehditlere aldırmadan doğru bildiklerini yüksek sesle söyleyen Doç. Dr. Osman Nuri Koçtürk, günümüz dünyasında ışınlandırılmış üretim ürünlerinin artık çoktan yasakladığı bu felaket projesinin sonuçlarını daha o günlerde görmüş ve engellenmesini sağlamıştır…

Osman Nuri Koçtürk, Türkiye insanının yeterli beslenememesinin temellerindeki sosyo-ekonomik nedenler üzerine geniş eğitim ve inceleme faaliyetlerinde bulunmuş, çesitli devlet kademelerinde, üniversitelerde sürdürdüğü bu faaliyetleriyle de yetinmeyerek, özellikle TÖS (Türkiye Öğretmenler Sendikası) ve DİSK (Devrimci İşçi Sendikaları) kanalıyla geniş kitlelere erişmeyi, ulaşabilmeyi başarmıştı…

Osman Nuri Koçtürk’ün çok sayida gazete ve dergide yayınlanmış makalelerinin yanı sıra yirmi civarında kitabı yayınlanmıştır. Bunlar arasinda en çok ilgi uyandiran üç kitabının isimleri: Gıda Emperyalizmi, Sessiz Savaş ve Açlık Korkusu’dur.

Osman Nuri Koçtürk’ün özellikle soya yağına gösterdigi tepkiler, 1962 senelerinde Amerikan Soya Birligi davetlisi olarak yaptigi bir ABD gezisinde kendisine yapilan cazip ”teklif”leri geri çevirmesi ile birlikte ölüm tehditlerine varan acımasız karşıt tepkileri doğurdu.1966 yılında Tabiî Senatör Haydar Tunçkanat tarafindan açıklanan ve basında ”Türkiye’de Nötralize Listesi” olarak adlandıran bir CIA raporunda, Türkiye’de pasifize edilmesi gereken isimlerden biri olarak gösterilen Doç. Dr.Osman Nuri Koçtürk’e profesörluk unvanın neden verilmediği ise hâlâ sorgulanmaya değer olgular arasında yer almaktadır.

12 Eylül darbesinden sonra bir süre gözaltında tutulan, horlanan ve dövülen Osman Nuri Koçtürk, serbest bırakılmasının ardından küskün, içe dönük bir hayatı yaşamayı tercih etti. 4 Nisan 1994 tarihinde Ankara Ar Sokak (Şimdilerde ”ilk hedefiniz akdenizdir ileri.” denilen sokak zincirinin ilk’inde) vefat etti. Şimdilerde Ankara’nın Karşıyaka kabristanında ebedi istirahatgâhında dinleniyor. Ölümünden sonra ”Cumhuriyete Kanat Gerenler” arasında anılan Osman Nuri Koçtürk, Turkiye’nin beslenme sorunlarını ilk olarak ele alan ve insanın insan tarafından sömürülmesinin biyolojik yönlerini açımlamaya ve anlatmaya çalışan, memleketimizin yetiştirdiği ”ilk” beslenme uzmanımızdır.

Kendisini rahmetle ve şükranla anıyoruz….

Asağıda, Osman Nuri Koçtürk’ün kendi yazmış olduğu özgeçmişi ile yayımladığı 65 kitabın tam listesi verilmektedir:

CURRICULUM VITAE


OSMAN NURİ KOÇTÜRK

25 Haziran 1918’de İzmir – Karşıyaka doğumlu. Annesi Naime, babası Sadi. Üç kardeşten en büyüğü.
Sırasıyla Karşıyaka’daki Türk Birliği ilkokulunu (1933) ve İzmir Erkek Lisesini (1937) bitirerek Ankara Universitesi’ne bağlı Askeri Veteriner Fakültesinden 1942 yılında okul birincisi olarak mezun oldu. Veteriner teğmen rütbesiyle Türk Ordusunda göreve başladı. Yönetmelik uyarınca mezun olduktan sonra İstanbul’daki Askeri Veteriner Akademisi’nde bir yıl süreyle staj gördu. Üstteğmen rütbesiyle Mardin-Midyat’taki hudut alayı veterinerliğine atandı.

Aynı zamanda Milli Savunma Bakanlığı tarafından açılan bir sınavı kazanarak Askeri Veteriner Akademisi Bioanalitik Kimya Bölümü asistanlığına atandı (1945). Üç yıl süreli akademik çalışmaları sonunda ”Sidikte Organik Kükürt Bileşiklerinin Kimyasal Yöntemlerle Tayini” konulu teziyle Bioanalitik kimya uzmanı oldu (1948) ve bölumde başasistanlık görevine tayin oldu.

1949 yılında Milli Savunma Bakanlığı tarafından ”Ordu beslenmesinde son gelişmeler ve ABD ordusunda beslenme çalışmaları” konusunda incelemeler yapmak uzere ABD’ye gönderildi. Orada uygulanan program uyarınca ilk olarak Missouri Universitesi’nin Columbia, Mişsouri’deki Agricultural Chemistry Fakültesinde altı ay staj yaptıktan sonra ziyaretçi profesör olarak görev aldı. Profesör AG Hogan’ın yönetiminde araştırmalar yaptı. Özellikle mısır ve soya fasulyesindeki besin ögeleri üzerine çalışmaları üniversitenin bilimsel bültenleri ve Journal of Nutrition ğibi bilimsel dergilerde yayımlandı. Üniversite’deki çalışmaları sonucu bir ”Certificate of Achievement” ödülü aldı. Bu çalışmalarının yanı sıra ordu beslenmesi konusunda yaptığı incelemeler sonucu ayrıntılı bir rapor hazırlayarak Milli Savunma Bakanlığı’na sundu.

Şubat 1953 yılında yurda dönerek Askeri Biyoloji Enstitusu kimyagerliğine atanan Koçtürk, girdiği sınav ve ordu beslenmesi hakkında sunduğu tez ile müşavir veteriner ünvanını aldı. ABD’deki çalışmalarını da Ankara Üniversitesi’ne sunarak 1955 yılında Biokimya dalında Ph.D. derecesi ile ödullendirildi.

1956 yılında Bakanlar Kurulu kararı ve görülen lüzum üzerine yeni kurulmakta olan Et ve Balık Kurumu emrine verildi. Bu kurumda 1961 yılına kadar Merkez Laboratuvarları Müdürü ve Teknoloji Müdürü görevlerinde bulundu.

1957’de Bağdad Paktı tarafından düzenlenen ”Radyasyon’un tarım ve biyoloji alanında kullanımı” konulu 6 haftalık bir kursa katıldı ve başarıyla bitirdi.

1961 yılı yaz aylarında Milli Eğitim Bakanlığı, UNICEF ve CARE teşkilatlarının ilkokullarda ortaklaşa uyguladıkları ilkokul çocuklarının beslenmesi programında teknik muşavir görevi ile Milli Eğitim Bakanlığı’na atandı. Programların düzenlenmesi, yönetimi ve öğretmenlerin eğitimi ğibi konularda çalıştı ve beslenme konusunda kitap ve makaleler yazmaya başladı.

Aynı yıl Biokimya dalında doçentlik derecesi aldı.

İlkokul beslenme programlarının işlerlik kazanmasından sonra Tarım Bakanlığı’nda Besin, Beslenme ve Gıda Teknolojişi konularında danışmanlık görevine tayin edildi. Aynı zamanda Ankara Universitesi Tıp Fakültesi Biokimya kürsüsünde öğretim görevlisi olarak da çalışıyordu.

Politik nedenlerle Tarım Bakanlığındakı danışmanlık görevinden Adana İli Veterinerlik danışmanlığına tayin edildiğinda bu görevinden ayrıldı ve tam gün Tıp Fakültesinde çalışmaya başladı ve 1972 tarihine kadar bu görevde kaldı. Tıp Fakültesinde çalıştığı yıllarda ders verdi, araştırmalar yaptı ve protein kimyasi ve metabolizmasi konusunda bir ders kitabı yayımladı.

Bu yıllarda aynı zamanda besin ve beslenme konularında halka dönuk gazete ve dergi yazıları yazıyor, radyo konuşmaları yapıyor ve kitap yayınlarına devam ediyordu. Ulusal ve uluslarası çeşitli kongrelere katıldı. Bunlar arasında Roma’da düzenlenen FAO toplantıları, Washington DC’de Dunya 1.ci Beslenme Kongresi, Viyana ve Paris’teki Codex Alimentarius toplantıları, Lindau’da Uluslararası Nutrition and Vital Substances Örgutu’nun kongreleri ve daha başkaları sayılabilir.

1972 Nisan tarihinde kendi işteğiyle Ankara Tıp Fakültesi’ndeki görevinden emekliye ayrıldı.
O tarihten itibaren isçi sendikaları ve kooperatiflerinde teknik danışman olarak görevler aldı.
İki kez evlendi. Ûç çocuğu, iki torunu var.

**

DERNEK FAALİYETLERİ

1. Türk Veteriner Hekimleri Birliği Merkez Konseyi İkinci Başkanı (1954-1960) ve Başkanı (1960-1968).
2. Türkiye Öğretmen Dernekleri Milli Federasyonu İkinci Başkanı (1969-1970).
3. Türkiye Genel Kimyagerler Derneği Genel Sekreteri ve Başkanlığı (1949 ve sonrası)
4. Veteriner Hekimleri Sendikası Genel Sekreteri (1967).
5. Soğuk Muhafaza Derneği Başkanı (1958 ve sonrası)
6. Türkiye Nutrition ve Diyetetik Cemiyeti Başkanı (1965 ve sonrası)
7. Ankara Veteriner Hekimleri Oda Başkanı (1960 sonrası)
8. Türkiye Hekimler ve Eczacılar Sendikası Genel Sekreteri (1967 ve sonrası)
9. Türkiye Hijyen ve Besin Kontrolu Derneği Başkanı (1975)
10. Türk Veteriner Hekimleri Derneği Yönetim Kurulu Üyesi (1960 ve sonrasi)
11. Türkiye Milli Produktivite Merkezi Yönetim Kurulu Üyesi (1965-1968)
12. ABD Sigma XI Bilim Kulübü Missouri Bölumu üyesi (1950 ve sonrasi)
13. Bati Almanya Sivilization Krankheit, Vitalstoffe und Ernährungwissenschaft Derneği Bilim Kurulu üyesi.

KATILDIĞI BAZI ULUSLARARASI KONGRELER

First world food congress, Washington DC, 1963 (Türkish delegation)

Annual food congresses, FAO, 1964-1968

Codex Alimentarius Europeus initiation meetings in Vienna (1963) and Pariş (1964).

International Congress on the Environment, Varna (1974)

International Congress on the Environment, Belgrade (1977)

First Nutrition Congress on Tropical and Subtropical Reğions, Abidjan (1964)

Conference on Sivilization Krankheit, Vitalstoffe und Ernährungwissenschaft, , Lindau (1964)

Bunlardan ayrı olarak, Türkiye içinde ve dışında beslenme, hayvancılık ve tarım konularında duzenlenen 20 kadar, kongreye katıldı ve bircoğunda tebliğ sundum.

YAYINLAR

Türkçe makaleler

Türkiye’nin başlıca büyük gazete ve dergilerinde tarım, hayvancılık ve beslenme konularında 2000 civarında makalesi yayımlanmıştır.

Yabancı dilde yayınlar

1. Hogan AG, Gillespie GT Koçtürk ON, O’Dell BLO and Flynn LM (1955) Percentage of protein in corn and its nutritional properties. J.Nutr., 57:10.
2. Kocturk ON, Flynn LM, O’Dell BL and Hogan AG (1958). Nicotinic acid and tryptophan as supplements to low protein corn. Univ of Missouri, College of Agriculture Research Bull. 678.
3. Kocturk ON (1964). Tarhana, an inexpensive and nutritive soup that can be used in tropical and subtropical regions. Report to: Premier Congress Internationale des Industries Agricoles et Alimentaires des Zones Tropicale et Subtropicale. December, 13-19.
4. Kocturk ON (1966). Fortification of an old Turkish soup (tarhana) with soya bean proteins. Vitalstoffe April 1966, No. 2

Kitaplar

Asağıdaki yayınlarda Koçtürk, O.N. ilk (ve iki yayın dışında tek) imza’dır.
1. Yeni bir gıda kaynağı: Maya. Güney Matbaacılık ve Gazetecilik TAO. 1953.
2. Yüksek ve alçak proteinli mısır proteinlerinin biyolojik değer mukayesesi. Et ve Balık Kurumu yayınları, Ankara. 1955.
3. Hayvan yemi olarak mısır. Et ve Balık Kurumu yayınları, Ankara. 1956.
4. Etin dondurulması ve dondurulmuş muhafazası. Et ve Balık Kurumu yayınları, Ankara. 1956.
5. Etle ilgili faydalı bilgiler. Et ve Balık Kurumu yayınları, Ankara. 1956.
6. Ordu beslenmesinde donmuş et. Et ve Balık Kurumu yayınları, Ankara. 1957.
7. Beslenme bilgileri. Et ve Balık Kurumu yayınları, Ankara. 1957.
8. Et koyunu yetiştirenler için el kitabı. Et ve Balık Kurumu yayınları, Ankara. 1958.
9. Gıda maddelerinin soğuk ve donmuş muhafazası. Et ve Balık Kurumu yayınları, Ankara. 1958.
10. Et hayvanı yetiştirmede belli başlı kaideler ve yem formülleri. Et ve Balık Kurumu yayınları, Ankara. 1958.
11. Tavuk beslemenin pratik esasları ve vitaminler. Et ve Balık Kurumu yayınları, Ankara. 1958.
12. Bazı gıda ve yem maddelerinin kükürtlu amino asitlerinin mikrobiyolojik, kimyasal metodlarla belirtilmesi. Alçak ve yüksek proteinli mısır proteinlerinin bu bakımdan mukayesesi. Et ve Balık Kurumu yayınları, Ankara. 1958.
13. Kükürt metabolizmasi. Türkiye Genel Kimyagerler Kurumu, Ankara. 1959.
14. Okul beslenmesi el kitabı. Milli Eğitim Bakanlığı, Ankara. 1959.
15. Beslenme esasları üstüne temel bilgiler. Sorular ve cevapları. Milli Eğitim Bakanlığı, Ankara. 1961.
16. Soğuk ve donmuş muhafaza teknolojisi. Türk Ceteriner Hekimleri Derneği, Ankara. 1961.
17. Kuzuların et için beslenmesi. Et ve Balık Kurumu yayınları, Ankara. 1961.
18. Çocuklar için beslenme bilgisi. Özel yayın. Ankara, 1961.
19. Nüfus artışının beslenme ile ilgisi ve doğum kontrolünde kullanılabilecek tabii ve suni metodlar. Türk Veteriner Hekimleri Birliği, Ankara. 1961.
20. Ilkokullarda beslenme denemeleri. Milli Eğitim Bakanlığı,Ögretmeni İşbaşında Yetiştirme Bürosu. Ankara. 1962.
21. Yiyeceklerimiz. Milli Eğitim Bakanliği, Mesleki ve Teknik Öğretim Müsteşarlığı, Mektupla Ögretim Merkezi. Ankara. 1962.
22. Herkese hergün yüz gram et, dörtyüz gram süt. Türk Veteriner Hekimleri Birliği, Ankara. 1962.
23. Yiyeceklerimiz ve beslenmemizle ilgili sağlık kuralları. Milli Eğitim Bakanlığı, Mesleki ve Teknik Öğretim Müsteşarlığı, Mektupla Ögretim Merkezi. Ankara. 1962.
24. Bazı bölgelerin beslenmesinde önemli bir yeri olan mısır proteininin soya proteini ile lizin ve triptofan bakimindan fortifikasyonu. Amerikan Soya Birliği, Türkiye Temsilciliği. 1963.
25. Insan gücü, savaş gücü ve kaynaklar üzerine bazı düşünceler. Milli Savunma Bakanlığı, AR-GE Başkanlığı. Ankara. 1963.
26. Milli gıda ve beslenme politikası hakkında düşünceler. Tarım Bakanlığı, Türk Milli FAO Komitesi, Ankara. 1963.
27. Tarhana. Ankara Veteriner Hekimler Odası, 1964.
28. Proteinlerin kimyası ve metabolizmasi (ders kitabı). Ankara Tıp fakültesi. Ankara. 1964.
29. Beslenmemiz ve diger meselelerimiz. Tarım Bakanlığı, Türk Milli FAO Komitesi, Ankara. 1964.
30. İnsan gücü kaynağı olarak besin ve beslenme. Ankara Veteriner Hekimleri Odası, 1964.
31. Soya politikamız ve hayvancılığımızın geleceği. Türk Veteriner Hekimler Derneği, Ankara. 1964.
32. Beslenme eğitimi. Sivas Milli Eğitim Müdürlüğü. Sivas. 1964.
33. Beslenme, hayvancılık, savunma gücü ve iktisadi kalkınma arasındaki munasebetler. Türk Veteriner Hekimleri Derneği, 1964.
34. Türkiye’nin ve dünya’nın beslenme ile ilgili meseleleri. Altın kitaplar, Istanbul. 1964.
35. Işçinin beslenmesi ve milli produktivite. Türk-İş Yayınları, Ankara. 1965.
36. Türkiye’nin kalkınması, calışanların beslenmesi, tarımsal ve hayvansal produktivite arasındaki ilişkiler. Milli Produktivite Merkezi, Ankara. 1966.
37. Türk halkının beslenmesinde ekmeğin yeri. Türkiye Ticaret ve Sanayi Odaları Birliği. Ankara. 1966.
38. Yol işçilerinin beslenme durumunu tesbit arastırması. Yol-İş Federasyonu. Ankara, 1966.
39. Gıda emperyalizmi. Toplum Yayınevi, Ankara. 1966.
40. Türkiye’nin kalkınmasında tarım ve sanayi (AGRINDUS). Kitapcılık Ticaret Limited Şirketi, İstanbul. 1967.
42. Zeytinyağı skandalı! Ges-İş Yayınları, Ankara. 1967.
43. Işçiler, sendikacılar ve beslenme sorunu. Genel-İş, Ges-İş yayınları, Ankara. 1967.
44. Sişmanlıktan kurtulma yolları. Memleket yayınları, Ankara. 1967.
45. Yüksek öğrenim gençliğinin beslenme sorunları. İTUTOB, Istanbul. 1967.
46. Çağımızın beslenme sorunları. Oturum Yayınları, İstanbul. 1967.
47. Tarım işçişinin ve Türk tarımının bazı temel meseleleri. Türk-İş yayınları, Ankara. 1967.
48. Besin ve beslenme. Varlık Yayınları, İstanbul. 1967.
49. İşçi universitesine doğru. Yol-İş Federasyonu, Ankara. 1967.
50. Spor yapanlar için pratik beslenme kuralları. Futbol Antrönörleri, Menajerleri ve Monitorları Cemiyeti yayınları, Ankara. 1968.
51. Öğrencilerin temel ihtiyaçları. TÖS. Birinci Devrimci Eğitim Şurasına rapor. 1968.
52. İşçi ve eğitim. Ges-iş yayınları, Ankara. 1968.
53. Sporcular için beslenme el kitabı. Futbol Antrönörleri, Menajerleri ve Monitorlari Cemiyeti yayınları, Ankara. 1969.
54. Türk halkının beslenme sorunu. TÖS yayınları. 1969.
55. Sessiz savaş. Ararat Yayınevi, İstanbul. 1968.
56. Barış ve emperyalizm. Ararat yayınevi, İstanbul. 1968.
57. Açlık korkusu. Ata Yayınevi, Ankara. 1970.
58. Koçtürk, Osman Nuri ve Pınarbaşı I. Geçllik, yaşlılık ve arı sütü. Doğus Ticaret Ltd. Sirketi, Ankara. 1971.
59. Makrobiotik, yaşlanma ve beslenme. Ankara Veteriner Hekimleri Odası. 1972.
60. İşverenlerin ücret araştırması üzerine. TIŞ yayınları, Ankara. 1976.
61. Fasulye raporu. Köy-Koop yayını, Ankara. 1977.
62. Türkiye’nin sanayilesme sureci içinde hayvancılığın geleceği. VI. Hayvancılık Kongresi yayını, Ankara. 1978.
63. Demokratik halk kooperatifleri, köy-kent yerlesim duzeni ve hayvancılık endustrisi. V. Hayvancılık Kongresi yayını, Ankara. 1978.
64. Toplumda kent ve kırsal yörelerde kapitalist üretimin ortaya çıkardığı dengesizlik ve bunalımlar üzerine bir deneme. Türk Veteriner Hekimleri Derneği yayınları, Ankara. 1978.
65. Tarım ilaçları ve kırsal yörede çevre kirlenmesi. Köy-Koop yayınları, Ankara. 1978.

*********************

BİLİNMESİ GEREKEN MUHTELİF BİLGİLERDEN

FOOD MATTERS (2008)

MİLLETİN BESLENMESİ

ROTANIZI DEĞİŞTİRİN

FORKS OVER KNİVES (2011)

MONSANTO KERAMETLERİ

THE CENTURY OF THE SELF         (BEN ASRI) 2. BÖLÜM

HAŞHAŞ VE EMPERYALİZM – Aytunç ALTINDAL

ZEİTGEİST: MOVİNG FORWARD (2011)

BATI’DA SEKÜLER DÜŞÜNCENİN GELİŞİMİNE KATKI -Aytunç ALTINDAL


İnançlı ile imanlı arasındaki fark

Özellikle Rönesans ve Aydın­lanma çağında büyük keşiflere ve teknik gelişmelere imza at­mış bilim adamlarından çoğunun gerçekte ATEİST oldukları hep söylenmiştir ama bu KESİNLİKLE doğru değildir. Başta Isaac Newton olmak üzere şu ünlü Charles Darwin de dâhil Ateist olarak yaftalanan bilim adamlarının neredeyse tamamı İnançlı kişilerdi. Onları Ateist ilan eden ise Yerleşik Kilise’nin liderleri idi. Bunlar kendi çıkarlarına uymayan, kendi uydur­dukları Dogmaları, dolma niyetine yutmayan herkesi Ateist, Heretik, Din-Düşmanı ve Katli-Vacib olarak göstermişler ve kimisini yakmış kimisinin de derisini yüzmüşlerdir. Tek ve Mutlak Doğru’nun kendilerinde olduğunu öne sürerek bunla­rı eleştiren Giordano Bruno gibi bir dâhiyi yakmışlar, Ene’l Hak gibi basit ve son tahlilde naif olan bir önermeyi ısrarla savun­du diye Hallac-ı Mansur’un derisini yüzdürmüşlerdir. İyi de, İnançlı ama İmansız kabul edilebilecek olan bu insanlar ile on­ları ölüme ve idama gönderen İmanlı kişiler arasındaki temel ayrımlar nelerdi? Şimdi dört başlık altında bunlara değineyim:

•  İnançlı kişi bu bir bilim adamı da olabilir, sıradan bir insan da olabilir; örneğin tüccar veya bezirgan gibi-esas itibarıyla, DÜŞÜNEBİLDİĞİ KADARINA İNAN­MAK İSTER.

İmanı esas almış olan kişi ise, İMAN ETTİĞİNİ DÜŞÜ­NÜR, GERİSİNİN İMANINI ZEDELEYECEĞİNİ VAR­SAYAR.

• İnançlı kişi, KUŞKUDAN VE AKILDAN YOLA ÇIKA­RAK GERÇEĞE ULAŞMAYA ÇALIŞIR, DOGMALA­RA İTİBAR ETMEZ.

İmanlı kişi ise, İRRASYONELDEN VEYA MUCİZE­DEN YOLA ÇIKARAK BUNLARI DEĞİŞMEZ VE DEĞİŞTİRİLMESİ TEKLİF DAHİ EDİLEMEZ TANRI BUYRUĞU SAYILAN DOGMALAR HALİNE GETİ­RİR, AKLA VE KUŞKUYA YER TANIMAZ.

• İnançlı kişi, örneğin Pagan, İNSANI KAHRAMANLAŞTIRIP TANRI YAPMIŞTIR. (Bu tip insanlara THEI-OS ANER denirdi ve filozof Empedokles çağının Theios Aner’i idi; tıpkı ondan sonra yetişen Tyanalı Appoloni-us gibi.)

İmanlı kişi ise, Hıristiyanlıkta olduğu gibi, TANRIYI İNSANLAŞTIRIP YERYÜZÜNE İNDİRMİŞ VE BU­RADA BİZLER GİBİ ZAVALLI VE CAHİLLERİN ARA­SINDA YAŞAMAYA MAHKÛM ETMİŞTİR. Yahudiler ise daha uyanık oldukları için gerçek Tanrı ELOHIM’i Rabbiler aracılığıyla adını değiştirterek durmaksızın karar ve fikir değiştiren, kıyım emirleri veren, gaddarlık yapan, bunalımlı ve çaresizlikten acınacak durumlara düşebilen İnsan suretindeki JAHWEH (Yahweh, YHWH, Yahwe, Yahveh, YHVH, Yahve, Wahvey, Jahvey, Jehovah, JHVH) haline getirmiş­lerdir. Hahamlar tarafından yazılmış olan Talmud’un anlattığı Baş Kahraman Jahweh ile Tevrat da adı geçen THEI-OS ANER birbirlerinden çok farklıdırlar, öyle ki Talmud’a göre, Tanrı Jahweh, çoğunluğu cahil olan hahamların yazdıkları Talmud’u okur, ne yasaklar koyduğunu bile bu kitaptan öğrenir.

• İnançlı kişi için başta Felsefe olmak üzere Bilim ve Hik­met (Wisdom=Hokma) en önemli fikir ve düşünce üre­tim araçları iken,

İmanlı kişi için Felsefe, Bilim ve Hikmet hiçbir zaman Din kadar değer taşımamıştır. Onlar için bağlayıcı ve aslolan kaynağı ve tarihselliği meçhul, kim ya da kim­ler tarafından, ne zaman, nerede ve hangi koşullarda, hangi amaçlara hizmet etmek amacıyla yazıldıkları bilinmeyen ama bunlara rağmen eli kılıçlı bir OTORİ­TE tarafından (örneğin İmparator Konstantin gibi biri) kutsandığı varsayılan Kitap(lar), örneğin Talmud ve Yeni Ahit, TEK DOĞRU KAYNAK KABUL EDİLİR.

Sözün özü:

Her İnançlı kişi mutlaka İmanlı olmak zorunda değildir. Buna geçmek istiyorsa, İMANA SIÇRAMA YAPMA­SI gerekir. (İmana sıçrama yapmak teknik bir terimdir. İngilizcesi, Leap of Faith olarak geçer.) Böyle bir sıçrama yapmadan da İnançlı olunabilir.

Örneğin ikinci bölümde anlatacağım Isaac Newton böyle bir bilim adamıydı. İnançlıydı ama Katolik Kilisesi’nin koyduğu Teslis (Trinity) Dogmasını asla kabul et­memiş ve böyle ZIRVA BİR İMAN MADDESİ (Article of Faith) olamaz diyerek bunu açıkça ve yazılı olarak reddetmişti. (s.14-16)

Taşlar Hakkında

Kadim Lithomancy (Taşlarla Kehanet), Okült’ün[1] bir dalıdır ve sadece inisyelere el verilerek aktarılan çok karmaşık bir öğretidir. İlkin be­lirli Chartlar[2] kullanılarak kişilerin Gemetria diye bilinen bir sistemle ölçümleri yapılır. Sonra kişilerin yaşamsal dönem­lerine uygun taşlar matematiksel değerleri dikkate alınarak saptanır. En son olarak da kişinin hangi taşı hangi dönemde ve ne kadarlık bir süre için taşıması gerektiği anlatılır.

Kadim Lithomancy Osmanlı’da sadece Havass’a ait bir uğraştı ve Avam’a kesinlikle kapalıydı. Bu Mantic (kehanete ait) dalında seçilmiş 99 adet taş vardır. Nedir ki bu taşlar yeryüzünün ürettiği taşlar değil, uzaydan meteorlar ve diğer yollardan gelerek yeryüzünde yerleşmiş olan taşlardır. Bunlara kısaca Kozmik Taşlar denilir. Örneğin granit bir yeryüzü taşıdır ama demir cevheri ihtiva eden tüm taşlar Kozmik Taşlardır.[3] Bu 99 taşta kozmik enerji parçacıklarının bulunduğuna ve bun­ların da taşı canlı hale getirdiğine ve bu taşların yeryüzü taş­larından farklı olarak Ruh-Sahibi taşlar olduklarına inanılır.

Canlı taşlardan biri İnci’dir. Takan kişinin rengini alabilir ve kişiyle uyum sağlayamazsa İnci kendisini karartır. Canlı taş kabul edildiği için değerlidir ve bu nedenle Araplar arasın­da Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Muhammed’e “Durri Yetim” (İnci, çok değerli yetim) deniliyordu. Bu taşlar aracılığıyla usta Lithomantistler kişilerin tüm yaşam haritalarını çıkartabilirler ve başta bunalım olmak üzere hemen her soydan ve boydan Ruhsal sorunlarını rahatlıkla çözümleyebilirler. Bu 99 taşın her bi­rinde ayrı özellikler vardır, bunu da ekleyelim. Kabalist Ha­hamlar bu taşlardan bazılarını çalıştıkları yazı masalarının ardındaki raflarda sergileyerek kendilerini kötülüklerden koruduklarına inanırlar.

Ezoteristler ve Okültistler insanın kaynağının, ortaya çıkı­şının anası olarak Doğa’yı görüyorlardı. Onlara göre insanın yaradılışı Kozmik Enerji’nin dişi kabul edilen Doğa’yı dölle­mesiyle sağlanmıştı. Döllenen Doğa böylelikle kendisini ta­mamlayarak (Attainment) insanı ortaya çıkarmıştı. İlginçtir ki, Marks’ın yol arkadaşı F. Engels de Okültistlerin bu anla­yışına çok uyan bir İnsanlık tanımı yapmıştı.

Engels’e göre de insan, Doğa’nın kendisini bütünleştirmesi, tamamlamasıy­la ortaya çıkmıştı.

 Gizli İlimlerle uğraşanlar için bu Kozmik Enerji, Tek ve Mutlak Ruh’tu. Tanrı ve Tannlar, işte bu Yüce

Ruh’un insanlar için görevlendirdiği varlıklardı, onun izini (enerjisini) taşıyorlardı ve insanları kötülüklerden koruyabi­liyorlar ve/veya onların başarılı olmalarında aracılık yapabi­liyorlardı.

Sözün burasında kısaca bir hususa değinmek gerekiyor.

Mancy dallarında sadece taşlar değil birçok başka nesne de araç olarak kullanılmıştır. Bunların arasında gündelik hayat­ta sıkça rastlanılan tavşanayağı, dört yapraklı yonca, uğur­böceği, fil (heykeli) gibi değişik objeler vardır. Bunlar Charm adı altında toplanmışlardır ve günümüzde üniversitelerin bilimsel araştırmalarına konu olmaktadırlar. Örneğin, Köln Üniversitesi’nden Dr. Lysann Damisch’in başkanlığında 2008-2010 yılları arasında yürütülen bir araştırma bu tür Charm objeleri[4] taşıyan kişilerin diğerlerinden çok daha fazla şanslı olabildiklerini ortaya koymuştur. Aynı bilimsel araştırmaya göre burada aslolan Şans olayının kendisi değil kişinin beden­sel ve ruhsal özelliklerine uygun olarak seçilmiş olan Charm objesinin kişinin üzerindeki etkisiydi. Şöyle söylersek, tıpkı tılsım ve muskalar gibi bu objeler de onları hazırlayan kişile­rin Kozmik Enerjisini taşımakta ve verilen kişinin üzerinde ek bir enerji gücü sağlayarak o kişiyi başarıya götürebilmektey­di. Kişinin bu hazırlanmış objeyi almasıyla birlikte bedensel faaliyetlerinde bir hızlanma başlıyor ve kişi hem daha güçlü düşünür hem de daha güçlü davranır hale geliyordu.[5] He­men belirtmekte yarar vardır ki, her önüne gelen Charm ha­zırlayamaz, şarlatanlara kimse kapılmasın, bu çok karmaşık ve uzun bir prosedürdür. (s.33-34)

Ezoterist

Tek-Tanncı Mutlak İmancı dinlerin gerçek âlimleri (örne­ğin Tasavvuf) Gizli İlimler konusunda Gıybet (geleceği bilmek) tartışması hariç, ağır eleştiriler yöneltmemiş tersine bu konu­lan anlayabilmek için Ezoterist ve Okültistler ile dostluklar kurmuşlar ve karşılıklı görüş alışverişlerinde bulunmuşlardır. Bu tür görüşmeler, özellikle de Ezoteristlerin öne sürdükleri bir tezin çerçevesinde yapılmıştır. Buna göre Gizli İlimlerle uğraşanlar için Tanrı algılaması bir DİN olarak değil ama bir İnanç-Sistematiğin gereği olarak Mevcut’tur. Ezoteristler için Tanrı (Yüce Ruh), -dikkat çok önemli- Kendi Kendisinin Delilidir (Hüccet). Başka delillere veya insanların getirdikleri delillere ihtiyacı yoktur. Bu nedenle de birilerinin kalkıp bas bas bağı­rarak, olmadık yasaklar, kurallar ve cezalar koyarak Tanrı’nın Varlığını kanıtlamaya kalkışmaları beyhudedir ve böylesi giri­şimler sadece siyasal ve maddi çıkarlar elde etmeye matuftur.

Eğer Okültizm sadece büyücülük, sihirbazlık, falcılık vb. gibi aşağılayıcı kelimelerle tanımlanırsa bunların en yetkin ör­nekleri gerçekte Mutlak İmancı Tek-Tanrıcılığın Kutsal kabul ederek imana zorladığı insanlara ezberlettiği metinlerde ve kitaplarda vardır. Yahudi Kutsal Kitaplarında Mosheau (Müs­lümanlara göre Peygamber, Yahudilere göre siyasetçi Musa) Firavun ile pazarlığını Büyü ve Sihir kullanarak yürütmüştür. Musa’nın Kızıl Deniz’i asasıyla ikiye bölüşü, bu nedenledir ki, Tanrı’nın bir Mucizesi değil onun Sihirbazlığının bir ba­şarısıdır. Talmud’u yazan, çoğu cahil çoban veya satıcı olan Hahamlardan bazılarına göre nehir kenarlarında dolaşan dişi aslanların burunlarının üstünde 300 kötü cin saklanmaktadır!

İslamiyet’in Allah’ı adına konuşma, fetva verme, asıp kesme yetkisinin sadece kendisinde olduğunu düşünen birçok Hacı, Hocaefendi, Şıh, Mıh bozuntusu da öncekilerden aşağı kalır zırvalarla insanları korkutup mallarını, canlarını ve çokça da ırzlarını almazlık etmemişlerdir.

Ezoterist ve Okültistler için kendi yazdıkları kitapları Kutsamak gibi bir gelenek olmadığı için Ezoterizm’in Kutsal Metinleri ve Kitapları yoktur, olan metinlerde de bu tip yasaklar ve palavralar yoktur. İlk yüz­yıl içinde İsa Mesih adı verilerek Paul ve Barnabas tarafından insanlara tanıtılan kişinin çok büyük bir Sihirbaz olduğuna, ölen insanları dirilttiğine inanılıyordu. Benzer şekilde Paul ve Barnabas gittikleri köy ve kasabalardan ya Büyücü oldukları gerekçesiyle kovuluyorlardı ya da “Bize Sihrinizi gösterirseniz sizleri dinleriz,” denilerek kente girmelerine izin veriliyordu. Masonlar için bu İsa Mesih denilen kişi Evrenin Yüce Mimarı (Ezoteristlerin Yüce Ruh’unun çarpıtılmış versiyonu) tarafın­dan görevli olarak yeryüzüne gönderilmiş olan İLK MASON­LARDAN biridir.[6]

Ezoterist ve Okültistlere saldırılar sadece Mutlak İmancı çevrelerden değil onlarla bu konuda omuz omuza giden bazı keskin Ateistlerden de gelmektedir. Şu adı ünlendirilmiş ama gerçekte doğru dürüst Ateist olmayı bile başaramamış olan Richard Dawkins FELAKETİNİ BİR KENARA BIRAKIRSAK, Ateist Manifestosu’nun yazan ve öncekine göre çok daha tu­tarlı tezlerle Tek-Tanrıcılığı eleştiren Michael Onfray de Gizli İlimlerle uğraşanların Ateist olmaktan korkan Mahcup Deistler olduklarını öne sürmektedir. Bu eleştirinin de hiçbir değeri ve anlamı yoktur, çünkü Ezoterist ve Okültistler için Ateistler ile tartışılacak bir Mutlak İman Sorunsalı yoktur. İşin aslı Ateist denilen kişi keskin muhalif gözükmek isteyen Reaksiyoner1dir. Çünkü Hıristiyanlığın Tanrısı’nı önce benimseyip sonra red­detmek zorunda kalmış olmak, onlarda bir tür aşağılık duy­gusu ve aldatılmışlık hissi uyandırmıştır ve kendilerini iha­nete uğramış kişiler olarak görmekte ve çocukluklarında ve gençliklerinde İsa’ya duydukları sevgi ilerleyen yaşlarında nefrete dönüşünce garezle ona ve Kilise’ye saldırmaktadırlar. NİETZSCHE’NİN ÖLDÜRDÜĞÜ TANRI GERÇEKTE İSA MESİH DİYE TANITI­LAN KİLİSE’NİN TANITTIĞI RESİMLİ ROMAN KAHRAMANIYDI, UNUTUL­MASIN Kİ O DA BİR ZAMANLAR İSA’YA HAYRANDI.

Toparlarsak; Ezoteristler ve Okültistler Doğa’nin ve Kozmoz’un Göze Görünmeyen Yasalarını ve Sırlarını anlama­ya ve çözmeye çalışan, bunların insanlığın yararına nasıl su­nulabileceğini araştıran kişilerdir. Bu insanlar çocuklukların­dan itibaren ÖZEL YETENEKLERİ VE EĞİTİMLERİ OLAN KİŞİLERDİR. Bu tip özel eğitimleri ve yetenekleri olmayan hiç kimse Ezoterizm ve Okültizm ile uğraşmamalıdır, çünkü Gizli İlimler çok ama çok tehlikeli ve hassas konulardır. Ku­laktan dolma sözlerle ve şarlatan hocaefendilerin delaletiyle bu işlere girmeye kalkışmış olan nice insan sonunda Akıl ve Ruh Hastalıkları hastanelerinde yaşamlarını noktalamışlar ya da hayatlarına son vermişlerdir. Bunlardan biri, üstelik de TBMM’de milletvekilliği yapmış bir kişi şarlatan bir üfürük­çünün sözlerine kapılıp kendisini İSA MESİH ilan etmişti… Benden uyarması.

(s.38-39)

Dört unsurun fazla bilinmeyen bileşeni

Hermetizm esasta sembollere ve şifrelere dayalı bir akım­dır. Antik dönemin DÖRT ARTI BİR (4+1) ilkesiyle tanımla­nan bir yöntemi vardır. Buna göre tüm Doğa, Dört Element’ten kurulmuştur. Bunlar Hava, Su, Toprak ve Ateş’tir.

Sembolik ve metaforik (mecazi) olarak

Kuş betimlemesi (tanımı) (Özellikle de Kartal) Hava’yı ve Ruhlar Alemi’ni;
Balık, Su’yu ve Canlılığı (Soul);
Aslan, Top­rağı ve Doğurganlığı;
Ejderha veya Yılan da Ateş ve Bilgi’yi sim­gelerler.

Bunlara tekabül eden Mancy dalları vardır.

Hava ve Ruhlar Âlemiyle temas için Necromansi,
Su ve Canlılık için Hidromansi,
Toprak ve Doğurganlık için Geomansi
Ateş ve Bilgi için de Pyromansi disiplinleri esas alınmıştır.

Bu dörtlü sadece ve sadece o yukarda sözünü ettiğim ARTI BİR için çalı­şır. Hermetik öğretide ARTI BİR, İNSANDIR.

Hermetist inan­ca göre Yüce Ruh (Demiurge) İnsanı yaratmış ama MÜKEM­MEL yapmamıştır. Mükemmeliyete ulaşabilmek insanoğluna bırakılmış bir keyfiyettir. İnsanoğlunun kendisini mükemmelleştirebilmesi için de Yüce Ruh onların arasından seçtiği bazı insanlara Hermetik Sırları aktarmıştır ve onlardan bu sırları kullanarak insanları mükemmelleştirmelerini istemiştir. Bu anlayışı hem Yahudi, hem Hıristiyan hem de İslami gelenek­lerde görmek ve izlemek olasıdır. Örneğin İslam’da Abdülkerim El Ceyri’nin (Cili) geliştirdiği İnsan-ı Kamil düşüncesi Batı’da Universal Man olarak özellikle de Bohme ve Burkhardt’ın eserlerinde ortaya çıkmıştır. Komünizm de bir ideoloji olarak bu Hermetik öğretiden etkilenmiş ve Komünizm’in nihai he­definin Total Human (Tamamlanmış İnsan diyelim) olduğunu açıklamıştır.

İslami tarikatlardan Mühürdarlar diye bilinen Nakşibendîler de, insanın ancak Allah Teâlâ’nın isteğiyle mükem­meliyete erişebileceğini anlatır. Özellikle 1717’den sonra Ma­son kulüpleri de benzer bir görüşü işlemeye başlamış ve Ma­sonluğun üyelerini Mükemmeliyet’e taşıyan bir örgütlenme olduğunu vurgulamıştır. Bu nedenle yeni Mason yapılan kişi­lere belirli bir taş verilir ve ondan bunu küp [7] haline getirerek cilalı ve parlak bir obje yapması istenir. (S.48-49)

Newton Gerçeğini A. ALTINDAL çıkardı

Girard’ın okunmamış çalışmasından dört yıl sonra hiç bek­lenmedik bir yayın yapıldı. 1985’te, Newton’un İncil’in şifre­lerini çözmek amacıyla yazdığı notlardan oluşan, Prophecies of Daniel and the Apocalypse of St John adlı kitabı, ilk baskısından tam 212 yıl sonra Faksimile lüks bir baskıyla yayınlandı.[8]

Tarafımdan yönetilen ve Zurich’de faaliyet gösteren Modus Vivendi yayınevinin ilk kitabı olan Newton’un bu İncil analizleri, değişik bir şekilde yayına sokulduğu ve Üniversi­te izinlerine takılmadığı için çok ilgi gördü. Dünya basının­da yer aldı. İngiliz Times gazetesinden tutun NZZ’ne[9] kadar birçok ciddi gazete ve dergide övgüler yayınlandı. Böylece Newton’un bu hiç bilinmeyen yönü, yaklaşık 220 yıl sonra entelektüel dünyanın dikkatine sunulmuş oldu. Bu yayınlar­da ilginç bir övgü yer almıştı:

“Newton’un hiç bilinmeyen bu yönünü bize Aytun Altindal tanıttı. Bize kendi kültür-tarihimizi tanıttığı için ona teşekkür borçluyuz.”[10]

Newton’un fizikçi ve matematikçi olduğundan daha faz­la Simyacı olduğunu söylediğim için Türkiye’de 1980’lerden başlayarak hakkımda yapılmadık tezvirat kalmadı. Nevzuhur delikanlıların ellerine kalem tutuşturup “Yaz oğlum, Altindal’ın kitaplarıyla ilgili bir fantezi de basalım” diyen yayın yönetmen­lerinden tutun da. Turfanda Çengelköy Liberalleri’ne kadar Mason-Fason çetesine mensup akademisyenler tarafından adım neredeyse komplo teorisyenine çıkartıldı. Uçuk-kaçık kitap­lar yazan, sansasyon meraklısı bir adammışım gibi tanıtıldım! Oysa tarafımdan yayınlanan bu kitap Newton üzerindeki Aka­demik Ambargoyu yıkmıştı; Avrupa’da bu kitaptan sonra son 25 yıl içinde Newton’un Gizli İlimlerle olan bağını inceleyen 144 kitap ve inceleme yayınlandı -ABD ve diğer ülkeler hariçtir. Merleau Ponty’den Stephen Hawking’e kadar pek çok felse­feci ve fizikçi, Newton’un Simyacılığı ile ilgili eserler verdiler. Bu bölümün sonuna 1985 sonrasından on kitaplık bir liste ek­ledim (dileyen bakar).

1989’da Oxford Üniversitesi, John Fauve, Raymond Flood, Michael Shortland ve Robin Wilson yönetiminde 13 felsefe­ci ve fizikçiden Newton’un Gizli İlimlerle olan bağlantısını inceleyen çalışmalar yapmalarını istedi ve bu makaleler Let Newton Be adlı bir kitap halinde yayınlandı. Bu kitapta yer alan Piyo Rattansi yazısında,

“Newton’un Alşimi ile olan derin bağlantısından söz etmek Üniversiteler için yüz kızartıcı sayılıyor­du, şimdi durum değişti. Newton’un Antik Gizli Hikmet (Wisdom) bilgileriyle olan bağlantısı şaşırtıcı bir şekilde aydınlığa çıktı,” diye durumu özetledi.

Sir Isaac Newton’un kütüphanesinde 1752 kitap kayıt­lıydı. Bunlardan 170’i doğrudan doğruya Okült, Simya ve Hermetizm’le bağlantılıydı. Kadim Kutsal Metinler ve bun­larla ilgili kitaplar da bir o kadardı. Newton’un kütüphane­sindeki sadece 369 kitap Bilim kategorisindeydi.(s.72-73)

Newton’un kehanetleri

Newton’un Simyacılarla ve Gizli İlimler ile ya­kın ilişkileri olduğu Kral’a ihbar edilmiş ama Kral, 1504’te çıkartılan ve Simyacıların İdamla cezalandırmalarını öngören yasayı görmezlikten gelerek onu idam ettireceğine kendi Darphanesi’nin başına geçirterek çok yüklü bir maaşa bağla­mıştır. Nedir ki, bu terfide 1540Tarda VIII. Henry döneminde bizzat Kral Henry’nin ve sonra da kızı Kraliçe I. Elizabeth’in Alşimistleri koruma politikası rol oynamış olabilir. Tarihçi­lere göre, VIII. Henry Hazine’de altın kalmayınca -ve borç batağına batınca- kendi zamanının ünlü Alşimistlerini kendi koyduğu yasağı çiğneyerek gizlice Saray’a sokmuş ve onlar­dan Yeşil Aslanı (Altın) üretmelerini istemişti. Bu işleri o dö­nemde Ripley adlı Alşimist yönetmişti. Onun kızı I. Elizabeth de gelmiş geçmiş en ünlü Alşimistler’den sayılan John Dee’yi kendisine başdanışman yapmıştı. Newton’u en çok etkilen­miş olan Okült ustalarından biri de John Dee olmuştu.[11]

Belirtmek gerekir ki, Newton Darphane’nin başına atandı­ğında İngiltere Hazinesi’nde altın kalmamıştı ve onun döne­minde İngiltere Hazinesi nasıl olduysa birdenbire hem borç­ları ödedi hem de altın stoklarıyla ünlendi. Newton, eldeki belgelere göre, ikinci yüzyıldan kalma bir Simya elyazma-sında anlatılan ve Simyacılar tarafından Kleopatra kod adıyla bilinen formülün şifrelerini çözmüştü ve arsenik kullanarak baz metalleri altına dönüştürebiliyordu. Bu dönemde Kral gibi Newton da olağanüstü bir zenginlik elde etmişti ki, bu da çok manidardır.

Newton’un doğumu sırasında İngiltere’de İç Savaş var­dı ve hangi taraf kazanırsa yenilenin tüm taraftarlarını ka­dın, çocuk, yaşlı dinlemeden öldürüyordu. Newton’un ai­lesi İngiltere’de Katolikliği yeniden yerleştirmek isteyen Kral Charles’a karşı Parlamentarizmi savunan taraftaydılar. Bereket Newton’un doğum yerinin yakınındaki Edgehill’de Kral Charles durduruldu ve Newton’un köyü de katliamdan kurtuldu.[12] Bu nedenle Newton tüm yaşamı boyunca Kato­lik Kilisesi’ne şiddetle karşı çıkmıştı ve bu Kilise’nin en Kut­sal Dogması olan Teslis’i asla kabul etmemişti. Bu Dogma’yı Kilise’nin insanları aldatıp, sömürmek amacıyla koyduğunu her fırsatta söylemiş ve yazmıştı.

Newton başta İmparator Konstantin olmak üzere İS. 325’te İznik’te toplanan I. Ekümenik Konsil’de alman kararların öz­gün Hıristiyanlığı ortadan kaldırdığı yerine Kilise’nin vahşi siyasetini koyduğu bir gelişme olarak görmüştü. Bu Konsil sırasında mahkûm edilen Arianus’u övmüş ve Newton’un çok ayrıntılı bir biyografisini yazan Michael VVhite’in 1997’de yayınlanan kitabı, The Last Sorcerer’da yazdığına göre, ömrü boyunca da bir Arianist olarak yaşamıştı. Arian, söz konusu Konsil’de İsa’nın Tanrı tarafından üstün erdemlerle ve bilgi­lerle donatılarak yeryüzünde insanları aydınlatması amacıyla gönderdiği bir Üstün İnsan (Theios Aner) olarak tanımlamıştı. Arianus‘a göre İsa, Tanrı’nın Oğlu değildi, Tanrı’nın oğlu olsa zaten Tanrı olamazdı. Oğlu olan bir Tanrı varsa bir de Tanrı’nın Gelini olması gerekiyordu. İsa, Arianus’a göre TAM bir insan­dı, acı çekmiş ve öldürülmüştü.[13] Newton’un kendi inanç dün­yasında Arianus’un çizdiği bu İsa portresi, kendi karakterine de çok uyduğu için daima ön planda olmuştu.

İlginçtir ki, Newton da İsa Mesih de kendi misyonlarına -insanları aydınlatma- otuzlu yaşlarında başlamışlardı. Buna göre Newton’un ünlü tezleri ilk kez 33 yaşındayken 1675’te yayınlanmış ve dar ama etkili Cambridge çevresinde çok tar­tışılmıştı. İsa da o yaşlarda ilk vaazlarını vermeye başlamıştı; Newton da ilk ciddi akademik tartışmalarını aynı yaşta baş­latmıştı ve tıpkı İsa gibi o da bu yıllarda ilk Hayranlarını ve Taraftarlarını edinmişti. Newton’un bu dönemi Ann’ı Mirabilis diye bilinir.

Yukarıda saydığım ve saymadığım gerekçelerle Newton kendisini, tıpkı İsa Mesih gibi, Astral bir güç tarafından yeryüzüne gönderildiği inancıyla yaşamıştı. Hatta 23 yaşın­dayken çıktığı geziler sırasında tanıştığı kişilerden öğrendiği Alşimi çalışmalarını gözlerden gizlemek için tüm Simyacılar gibi o da kendisine bir Anagram [14] yapmıştı. Newton’un seçti­ği anagram Jeova Sanctus Unus idi. Bunun açılımı ise Latince, Isaacus Newtonuus idi ve One Holy God (Bir Kutsal Tanrı) anla­mına geliyordu. Bu denli iddialı bir Anagram yazmak o güne kadar hiçbir Alşimist tarafından yapılmamıştı.

Newton tüm yaşamı boyunca gizliliğe çok düşkün ol­muştu. Bu nedenle hiçbir zaman dost ve sırdaş edinme-mişti fakat yine de onun sırdaşı sayılabilecek iki unsurdan söz edilebilir. Bunlardan birincisi Clavis adını verdiği bir anı defteriydi. Newton aynı anda dokuz defter tutuyordu. Kimisine gözlem ve deneylerini, kimisine harcamaların -ki kuruşu kuruşuna yazmıştı- kimisine de Simya formüllerini yazıyordu. İşte Clavis de onun bu Sır defterlerinden biriy­di. Newton’un niçin bu adı seçtiği belki de onun Simyacılık yanını en iyi gösteren delildir. Çünkü CLAVİS,[15] LATİNCE ANAH­TAR DEMEKTİ AMA SADECE SİMYACILARIN KULLANDIKLARI ÖZEL BİR DEYİMDİ. 16. yüzyılda Müslüman Simyacılar İbn Hayyam ve Cabir’in eserleri Latinceye çevrilmişti ve bu eserlerden Arapça İlm-i-Miftah (Anahtar/Şifreler İlmi) diye söz edil­mişti. Bu ilim gizliydi ve sayılar ve harflerle bağlantılı şifre­leri çözmekte kullanılıyordu.

Newton da sayıların ve harflerin sırlarıyla çok uğraşmıştı. Hatta İncil’de yer alan sayıların ve harflerin şifrelerini çözerek dünyayı bekleyen olayların bir kronolojisini çıkartmıştı. Buna göre;

 1889’da Yahudilere, Filistin topraklarına “Geri Dönün” çağrısı yapılacaktı. Newton’un bu hesabı doğru çıktı.

Siyo­nistler 1889’da dünya Yahudilerinin Filistin’e geri dönmeleri gerektiği çağrısını yaptılar.

Yine Newton’a göre 1948’de İsa Yeniden doğacaktı. Sembolik anlamda bu da gerçekleşti, yak­laşık 2000 yıldır ölü olan İsrael Devleti yeniden canlandırıldı/ kuruldu (Yahudi olan İsa böylece yeniden doğdu).

Newton, 2370 yılına kadar da Hıristiyanlığın tamamen ortadan kalka­cağını ve yerine bir Barış Dininin kurulacağını öngörmüştü!

Newton tarafından yazılan Danyal’ın kehanetlerini yorumla­dığı kitabında da 666 ve 1453 gibi sayıların çok ilginç şekilde şifreler olduklarını öne sürmüştü.

Newton’un sırdaşı sayılabilecek bir kişi vardı: Bu adam John Wickins’dir. Tam 30 yıl boyunca Newton’un gizli Simya laboratuarını o düzenlemiş ve korumuştu. 1677’de bu labora­tuar yandığında Wickins orada değildi.

Newton’un biyografisini yazan tüm araştırmacılara göre Wickins çok esrarengiz bir adamdı. Belki de gizli bir örgütün üyesiydi ve Newton’u hem koruyordu hem de ona sadakat­le hizmet ediyordu. Newton’un karşılaştığı tüm zorlukları hep bu adam çözümlemişti. Newton’un ölümünden kısa bir süre önce Wickins kayboldu. Daha sonra da hiç bulunamadı. Wickins’in oğlu babasının çok büyük sırlarla ortadan kaybol­duğunu ve ellerinde Newton’la ilgili hiçbir belge bulunma­dığını söyledi.

Newton takıntıları ve belki de Batıl diye nitelendirilebile­cek inançları olan bir adamdı. Newton’da kırmızı rengine yö­nelik bir takıntı vardı. Eski bir Alşimist’in Boya ve Renk üre­timi için yazdığı gizli formülleri çözerek elliye yakın değişik tonlarda Kırmızı, daha doğrusu Al (Crimson) boya üretmişti. Newton bu Alşimist’ten öğrendiği renkler ayrımını 1704’te yayınlanan ünlü kitabı Opticks’te bolca kullanmıştı.[16]

Batıl’a olan takıntısı ise mitolojik PAN ile bağlantılıdır. Newton bu insan başlı at benzeri mitolojik Tanrı’nın gerçekte Simyacıla­rın PİRİ olduğuna inanıyordu.

Ölümünden sonra yapılan anıt mezarının üstüne kendi seçtiği birçok şifre ile birlikte PAN’ın da konmasını istemişti. İlginçtir ki, bu anıt-mezarda Newton’un Hıristiyan olduğunu Hıristiyan olduğunu gösteren hiçbir işaret yoktur. Mezar taşı Simya formülleriyle süslenmiştir. (s.78-82)

Yobaz-Cahil farkı

Türkiye’deki kavram kargaşası, sanıyorum, dünyada hiç­bir ülkede yoktur. Türkiye’de hemen her konuda, her kavram üzerinde aklına gelen konuşur, tartışır. Dünyanın en kalaba­lık ve çok-dilli ülkelerinden Hindistan ve Çin’de bile bizde ol­duğu kadar kavram kargaşası yoktur. Türkiye’de birbirlerine karıştırılarak kullanılan kavramlardan ikisi Yobaz ve Cahildir. Bu iki kelime çokça bir ve aynı sayılarak kullanılır Türkiye’de.

Öncelikle belirtilmesi gerekir ki her Cahil (kişi) mutlaka Yo­baz olmak zorunda değildir. Yobaz eğitimli de olabilir. Cahil eğitilebilir ama Yobaz eğitilemez. Yobaz eğitimli olduğu halde bilgisiz ama keskin kanaatlere (opinions) sahiptir. Hemen her konuda bu kanaatlerini dışa vurmak ihtiyacını duyar ve kendi bilgisizliğini çoğunlukla yanlış kullandığı kelimelerle açıkla­dığını sanır.

Ünlü Shelley’i anarak söylersek;

Yobaz, Malapropizm (kavramları bozma) yaparak görüşlerini haklı çıkartma­ya çalışır.

Cahil böyle değildir. Bilim ve Bilgi’ye ulaşmak ister, başarır veya başaramaz bu ayndır ama içinde öğrenmek ve kendisini geliştirmek arzusu ve hevesi vardır.

Yobaz, Cahillerdeki bu isteği ve hevesi bildiği için bunu kullanmanın yollarını arar ve çoğunlukla da bulur ve Cahil’i kullanır.

Yobaz Radikal’dir. Hiçbir karşı-görüşü, anlatımı ve veriyi dikkate almaz, kendi ezberini tekrarlar durur.

Yobaz dema­gog ve mitomandır. Söylediği yalanları gerçek sanır. Eleşti­rileri dinlemez ve eleştirenleri eline geçirdiği ilk fırsatta en gaddar yollardan cezalandırarak kendisinin ne denli büyük olduğunu göstermeye çalışır. Başarılı olabilirse kendi bilgisiz­liğini yaygınlaştırabilir ve her tarihsel, toplumsal, ekonomik, siyasal, kültürel ve dinsel gerçeği çarpıtmaya başlar. Sonra ne mi olur?

Yobaz eğer devletin tepesine sıçrayabilmiş birisiyse vatanın parçalanmasına ve ulusun dağılmasına neden olur. Düşman ülkeler daima böyle Yobazların rakip devletin başı­na gelmesini sağlarlar. Böylelikle de rakip sayılan ve güçlü olan bir ülke kısa bir süre içinde paramparça edilebilir. Tüm gücünü yitirir.

Yobaz ise derhal kulvar değiştirir ve ülkesini yıkan ve insanlarını köleleştirenlerin emrinde olduğunu be­yan eder ve bu kez de onların adına onlardan fazla Yobazlık etmeye başlar.

Ne var ki YOBAZLIK, SANILDIĞI GİBİ SADECE DİNCİLİĞE MAHSUS BİR OLGU DEĞİLDİR. Din adamı olup da Yobazlıkla mücadele et­miş pek çok âlim vardır.

Yobazlığın Dincilikle paralel giden bir boyutu vardır bu da İDEOLOJİK YOBAZLIKtır. Her İdeolojinin kendisine özgü bir terminolojisi vardır. İdeolojik Yobaz bu terminolojiyi bilmez ama yerli yersiz kullanır, bunun saye­sinde kendisine yer açmaya çalışır. BU ANLAMDA HİTLER, STALİN, MAO, ENVER HOXA VE KİM İL SUNG ÖRNEK İDEOLOJİK YOBAZLAR­DIR.[17]

İdeolojik Yobaz İndirgemeci’dir (Reductionist). Her olayı aynı veri tabanına göre değerlendirir ve açıklar. Dogmatik ve saplantılıdır, kendine göre Gerçeklik olarak kabul ettiği şab­lonları her konuya uygular. Örneğin borular patlayıp da ken­tin suları kesilmişse bunu mutlaka Emperyalistler yapmıştır çünkü Kuzey Kore’de üretilen boru patlamaz. Veya üçkâğıtçı borsacılar bir araya gelerek New York Borsası’nı batırmışlar-sa bu mutlaka Komünist ajanların işidir, çünkü Kapitalistler üçkâğıtçılık yapmazlar.

Yobaz’ın bir toplumda gelebileceği en üst düzey Psikopatik Diktatörlük’tür. Hiçbir Cahil diktatör olamaz.

Yobazlığın bir alt ve üst sınırı yoktur ama Cahil için her konu sınırdır.

Yobaz her fırsatta yalanı ve kurnazlığı Aklın önüne koyar ve inandırabildiği herkesten kesin itaat bekler. Cahil’in birilerini kitlesel olarak ikna edebilmesi çok zordur çünkü ağzı laf yapa­maz. Dinci

YOBAZ’IN PANZEHİRİ SANILDIĞI GİBİ BİLİMSELLİK DEĞİL, İDEOLOJİK YOBAZLIK’TIR. Hitler de Stalin de Enver Hoxa da İdeo­lojik Yobazlardı ve bunların ilk işi de rakip olarak gördükleri Dinsel Kurumları kısıtlamak ve ortadan kaldırmak olmuştu.

Örneğin Stalin, Sovyetler Birliği’nde yaklaşık 59.000 kiliseyi kapatıp papazları ya Sibirya’ya sürgüne yollamış ya da top­luca öldürmüştü. Yobazlıkta alt ve üst sınır olmadığı için Ar­navut Enver de tüm camileri ve Bektaşi dergâhlarını kapattı ve Anayasa’ya ‘Bu Devlet Ateisttir/ diye bir madde koydurdu. Stalin bile bunu yapmamıştı. Sovyet Anayasası’nda ‘Bu Devlet Ateisttir/ diye bir madde yoktu, ‘Devlet Ateizm’e olanak sağlar/ diye yuvarlak bir ibare vardı.

Cahil ve Yobaz arasındaki sayılan ve sayılmayan bunca farklılığa rağmen Yobaz ve Cahil daima aynı kulvarlarda ko­şarlar ve çok ilginçtir ki, birbirlerinden çok etkilenirler.

Yobaz, Cahil’in kısıtlı folklorik dilinde kerametler arar, Cahil ise ağzı çok laf yapan bu adamın beklediği Kurtarıcı -Mesih- olduğu­nu sanır (örnek, Hitler). Yobaz daima Cahiller’in sırtına bine­rek yükselir (örnek, Şeyh, Şıh, Hocaefendi, Ağa vs). Cahil ise ilginçtir ki, sırtındaki Yobaz’ı taşıdıkça kendisinin de önemli olduğunu sanır.

Şimdi Dinci Yobazlık ile İdeolojik Yobazlığın Bilim üze­rindeki baskılarını gösteren az bilinen iki örnek olayı aktaracağım:

Örgütlü Dinin (Katolik Kilisesi), Bilimsel Düşünce ve Vicdan Özgürlüğü’ne ne denli tahammülsüz olduğunu gösteren bir örnekle, İdeolojik Yobazlığın Bilim’e karşı beslediği kin ve nefreti gösteren bir örnek. Hiç kuşkusuz bu örnekleri yüzlerce çoğaltmak mümkündür ama bu iki örnek konuyla ilgili yeterli bilgilendirmeyi yapacaklardır kanısındayım.

Johannes Kepler, fiziği bir bilim olarak Tanrı’nın Âlemlerine uygulayan bilim adamı olarak tanınmıştır. Onun geliştirdiği yöntemlerle o günlere değin hareketsiz ve sabit oldukları var­sayılan gezegenlerin ve yıldızların gerçekte daimi bir hare­ket halinde olduklarını insanlık onun sayesinde öğrenmiştir. Katolik Kilisesi ise Dünya’nın tüm Evren’in merkezinde, ha­reketsiz ve sabit olarak durduğunu ve güneşin ve yıldızların dünyaya bağlı olarak oldukları yerde çakılı bulunduklarını öne sürüyordu (Çünkü Tanrı İsa Mesih dünyaya inmişti vs). Kilise’nin bu Dogması’na karşı çıkanları bekleyen akıbet ya­kılmaktı. Ama önce Danimarkalı Tycho Brahe, Kilise’nin bu görüşünü sarsacak bazı dolaylı açıklamalar yaptı sonra Galile ve Kepler sonra da Spinoza ve Newton yavaş yavaş bu yanlış bilgiyi silmeye başladılar. (s.110-113)

 Kaynakça:

ALTINDAL Aytunç [Kitap]. – Bir Türk Casusunun Mektupları Batı’da Seküler Düşüncenin Gelişimine Katkı İstanbul-Alfa Yay. 1. Basım: Aralık 2010.


[1] Okült: Bilimsel yöntem dışındaki yollar ile “gizli” bilginin araştırılması demektir. Terim, Latince “gizlemek”, “saklamak” anlamına gelen “occulere”den türemiştir. Eski Yunandaki karşılığı ile Ezoteriktir.

Eski Yunan zamanlarındaki Pitagorasçılıktan, Platonculuktan, muthelif gnostik inançlardan İslamdaki Sufi felsefeye ve psikoloji kaynaklı pek çok yeni fikire kadar oldukça geniş bir bağlamı içine alır.

Astroloji, simya ve büyü gibi eski Yunan’dan modern zamanlara kadar bir şekilde bilim sayılmış olan tüm etkinlikler ve modern zamanlardaki duyum ötesi algı, hipnoz, telepati ve pirokinezi gibi parapsikoloji alanına giren ve bilimsel kuşku ile yaklaşılan olan araştırma alanları okült’ün – gizliciligin kapsamı içindedir

[2] Türkçeye Felekler İlmi diye çevrilebilir.

[3]Kuran’da demir cevherinin Allah Teâlâ tarafından yeryüzüne gönderildiği yazı­lıdır.

[4]Mesela at nalı ya da tavşan bacağı gibi.

[5] Bu araştırma 2010 yılının Temmuz ayında bir rapor halinde Almanca olarak yayınlandı.

[6] İsa’nın bir Mason yapılmadığı kalmıştı onu da Hıram Key adlı bir kitap yazan iki Mason tosuncuğu yapmışlar, bu kitaba bakılabilir.

[7] Küp, mükemmeliyetin sembolüdür.

[8] İlk baskısı 1733 tarihliydi ve sadece 100 adet basılmıştı. Kitap, Mason Locaları için hazırlanmıştı. Nevvton sağlığında bu kitabım yayınlamak istememişti. Ölümünden altı yıl sonra bir akrabası tarafından Limited Edition olarak bastı­rıldı. Aynı dönemde tahrifli iki baskısı daha yapıldı.

[9]Neue Züercher Zeitung gazetesi.

[10]Bu satırları niçin yazdım? Amaç kendime çiçek atmak değil. 1980’li yıllarda Türkiye nerelerdeydi ve Aydın-Akademisyen geçinen çevreler nelerle meş­guldürler bir düşünün, lütfen!

[11]Diğerleri; Robert Fludd, Michael Maier, Paracelsus ve Tyanalı Apollonius.

[12]İncil’e göre İsa da benzer bir ölüm tehdidinin gölgesinde dünyaya gelmişti.

[13]  Bugünkü Ortodoks ve Katolik İman maddesine göre Meryem, Tanrı’nın annesi ve Baba Tanrı’nın Eşi Theotokos’tur. Protestanlar içinse sıradan bir kadın, hatta fahişedir.

[14] Anagram, harflerdeki sayısal değerler ve sıralamalar dikkate alınarak hazırla­nır ve çok karmaşık hesaplarla oluşturabilir.

[15] Günümüzde bazı bitkisel ilaçlarda bu kelime kullanılıyor.

[16]Günümüzdeki boya ve kozmetik sanayisinin ilk öncüleri de Simyacılardır, geçerken belirtmiş olayım.

[17]Şimdi Maocu gençler kızacaklar ama Kültür Devrimi yapıyorum diye beyin cerrahlarını maden ocaklarına, pirinç köylüsünü de Bilim Akademilerinin başına geçiren Mao, düpedüz İdeolojik Yobaz’dır.

HAŞHAŞ VE EMPERYALİZM – Aytunç ALTINDAL


Her ülkenin gençliği, onun geleceğinin teminatıdır. Gençliğine sahip çıkamayan, onu, çağının tutarlı dünya görüşü ve bilimiyle donatamayan ülkeler, her türlü sömürü ve baskıdan kendilerini kurtaramazlar. Pısırıklaştırılmış, sünepeleştirilmiş ve şaşırtılmış bir gençlik, açıktır ki, bir ülkenin geleceğinin teminatı değil zaafı olur. Fakat, Batı’da olduğu gibi, Türkiye’de de tam tabiriyle pasifize edil­miş bir gençlik oluşmasını arzulayan egemen bir sınıf vardır. İşte, çağımızda kısaca Burjuvazi diye tanımlanan bu sınıf için, her türlü ‘Uyuşturucu’ bir manipulation (aldatmaca, şaşırtmaca, yönünden saptırma) aracıdır. Sadece gençleri değil, tüm halkı uyuşukluğa, adamsendeciliğe sevk edebilecek araçlardır ‘Uyuşturucular’. Çağı­mızda ‘Uyuşturucular’ı en çekici şekillerde piyasaya süren de, bun­ların sonuçlarından yakınan da Burjuvazi’dir. ‘Uyuşturucular’ın sağladığı tatlı kârlardan vazgeçmeyen de Burjuvazi’dir, bunların tahribatlarından üzüntü duyduğunu(î) söyleyen de Burjuvazi’dir. Bu durumda gençlerin ve özellikle de çeşitli siyasal eylemlerde on­lara yol gösterenlerin son derece uyanık olmaları gerekmektedir. Türkiye’de dışa-bağımlı tekelleşmenin hız kazandığı şu son yıllar­da Burjuvazi tarafından halka sunulan Batı kültürünün bağrında neler taşıdığına ve söz konusu kültüre gözü kapalı öykünmenin ne­lere mal olacağına azami dikkat gösterilmelidir.

Türkiye için henüz sorun olmayan ‘Uyuşturucu’ nitelikteki nes­neler, yurdumuzdaki kapitalist-emperyalist sömürü ağırlaştıkça bir sorun haline gelebileceklerdir. Türkiye’de iktidarı yönlendir­mekte olan işbirlikçi sermayenin bunu önleyeceğini ümit etmek ha­yalcilik değilse, gaflettir. Bu nedenledir ki, gençliğe sahip çıkmak görevi öncelikle vatanseverlere düşmektedir. Bu yakın tehlikenin önlenebilmesi, tabiidir ki, Türkiye’deki milli mücadeleyle sımsıkı ilişkilidir. (giriş)

Haşhaş ve Emperyalizm adlı kitabımın ilginç, bir özelliği vardır. Ki­tapta esas itibariyle, 1969-74 yılları arasında yazdığım ve o yıllarda saygın gazetelerde yayınlanmış inceleme ve araştırmalarım yer al­maktadır. İlginç olan nedir? Bu kitapta öngörülmüş olan tüm varsa­yımların daha sonraki yıllarda bu öngörüleri doğrulayacak şekilde gerçekleşmiş olmasıdır. Hepsine tek tek değinmeyeceğim. Birkaç ör­nek yeterli olur sanıyorum.

Örneğin günümüzden yaklaşık 30 yıl ön­ce Tolkien’in ünlü romanı Yüzüklerin Efendisi’ni Türkiye’ye tanıtmış­tım. Ve eklemiştim: Bu yazar ve kitabı önümüzdeki onyıllarda dün­yada çok ‘ünlendirilecektir’ Benzer şekilde yine otuz-otuz iki yıl önce Zen-Budizm’in Türkiye’de ‘Yaygınlaştırılacağını’ çünkü böyle bir ‘Üst Tasarım’ bulunduğunu yazmıştım, aynen öyle oldu. Şaşırtıcıdır ama özellikle İstanbul’da hangi semtlerde, hangi toplumsal katmanlarda ‘Uyuşturucu Bağımlılığının’ artacağını ve suç oranlarının yükseleceği­ni de gerçeğe en yakın sayılarla tahmin edebilmiştim.

Bir başka ilginç husus da, uyuşturucu maddeler kullanılarak ya­pılan ‘Gizli Zihin Kontrol’ mekanizmalarının ilk kez bu kitapta bel­geleriyle açıklanmış olmasıydı (1979). Diğer bir deyişle günümüz­den yirmi üç yıl önce ABD’nin gizli güvenlik ve savunma servisle­rinin (CIA ve FBI) bizzat Amerikalı erlerin ve yabancı savaş tutsaklarının üzerlerinde LSD ve benzeri ‘Droglarla’ yaptıkları ‘Zihin Kontrol ve Yönlendirme’ faaliyetlerinin açıklanmasıdır. Türkiye’de o günlerde hiç kimse bu tür bir ‘Kirli Savaş’m bizzat ABD’nin ‘Derin Servisleri’ aracılığıyla yürütülmekte olduğunu bilmiyordu.

(NOT: Adını anmadan geçemeyeceğim: Değerli PROF. OSMAN NURİ KOÇTÜRK [1]ise SSCB’nin ve ABD’nin gizli silahlar kullanarak yoksul ülke­lerde ‘Tarımı ve İklimi’ değiştirdiklerini öne sürmüştü 1973’te. O dö­nemde ‘Cahil Okumuşlar’ Koçtürk Hoca’yı ‘Komplo Teorileri’ üret­mekle suçlamışlar ve adının ve eserlerinin duyulmasını engellemiş­lerdi. Koçtürk Hoca ‘Mason’ olmayı reddettiği için bugün adı sanı anımsanmıyor. Yoksa onun adına ödüller konur, mason medyasın­da her gün bir yazı yayınlanırdı.)

ABD’nin yürüttüğü bu kirli savaşın kod adı Phoenix‘di.[2] Merkezi Arizona’daydı ve ABD ordusundan Lloyd Frenz adlı bir Tuğgene­ral tarafından yönlendiriliyordu. 1969-71 yılları arasında Phoenix Projesi’nin ABD’li ajanları Türkiye’de, İran’da ve ilginçtir ki Afga­nistan’da cirit atıyorlardı! Özellikle de güzel yurdumuzun Güney­doğulunda bu ajanlar -ki aralarında kadınlar da vardı- her türden ‘Beşinci Kol’ faaliyetlerini de örgütlüyorlar ve ‘Bölücülüğün’ temelle­rini atıyorlardı… Kimbilir kaç masum yurttaşımız bu kadın ajanların ojeli elleriyle ‘Meyve Sularına’ ya da ‘Kebaplarına’ karıştırılmış iki-üç damla LSD’yi alarak, kendinden geçirtilmiş ve ‘yönlendirilmiştir’

1970’li yıllarda SSCB’de ‘Alkol Bağımlılığı’ çok yüksekti. 2000’li yıllara gelindiğinde durum tersine döndü. ABD’li ilaç firmalarının ürettikleri ‘Sentetik/Psikotrop’ Droglar, ‘Glasnost ve Prestoroyka’ sarho­şu Rusları da avlayıverdi. 1970’lerin Phoenbc ajanları, yeni adlar ve kimlikler altında bugünkü Rusya’da da ‘Kirli Savaşlarını’ sürdürü­yorlardı hiç kuşkusuz! Günümüzde eski sosyalist ülkelerde ‘Uyuş­turucu Maddelere’ olan bağımlılığın %2000-3000 oranında artmış ol­duğu çeşitli uluslararası kurumlar tarafından (ör. BM) belirtiliyor. Bu gelişme de önceden planlanmış bir ‘Üst Tasarım’ idi. Kapitalist -kibarcası, liberal-özgürlükçü düzen- sömürü yoğunlaştıkça çeşitli bağımlılıklar ve ahlaki yozlaşma da orantısal olarak artar. Kural bu­dur. YÜZBİNLERCE RUS AÇLIK VE SEFALETE SÜRÜKLENİRKEN KIZLARI, KADIN­LARI DA HEM UYUŞTURUCULARA ALIŞTIRILDILAR HEM DE ‘FAHİŞELEŞTİRİLDİLER’! OTUZ YIL ÖNCESİNİN DÜNYANIN EN GÜÇLÜ ÜLKESİNİN GENÇLERİ BUGÜN, HA­ZİNDİR Kİ, İÇİNE ÇEKİLDİKLERİ ‘UYUŞTURUCU’ BATAĞINDA İNTİHARI VE/VEYA ERKEN ÖLÜMLERİ SEÇİYORLAR. BU ÇOK ACI BİR ‘DERS OLMALIDIR’…

Haşhaş ve Emperyalizm’de Uyuşturucu Maddeler Sorunu’yla ilgi­li o günlere ait birçok istatistik vardır. Bu yeni baskıya önsöz yazmak için bilgilerine başvurduğum yetkililerin belirttiklerine göre bugün itibariyle Türkiye’de ceza ve tevkif evlerinde toplam 1036 yabancı uyruklu tutuklu vardır ve bunların 518’i uyuşturucudan tutukludur. Bu sayının yarısına yakını (258 kişi) eski sosyalist ülkelerin ve 6’sı da Çin’in vatandaşlarıdır. 1970’li yıllarda bu sayı ‘0’ (sıfır)dı!

Haşhaş ve Emperyalizm kendi alanında bir ‘ilk’ kitaptır. O yıllar­da çok okunmuş ve tartışılmıştı. Özü itibariyle o gün vermek iste­diği mesaj bugün, belki de, o günlerdekinden daha da önemlidir. Kitap başta Emniyet Genel Müdürlüğü olmak üzere, Tarım, İçişle­ri ve Sağlık bakanlıklarıyla, TBMM’nin ve Genelkurmay Başkanlı­ğının arşivlerindedir. Bazı üniversitelerimizde ‘yardımcı ders kitabı’ olarak okutulmaktadır.

Kitabın bu yeni baskısını canları kadar çok sevdikleri evlatları­nı Emperyalizm’in -kibarcası Küreselleşme- bu en kirli ‘tuzağına’ kaptırmak istemeyen genç anne ve babalara okumaları için salık veriyorum. Güzel yurdumuzun ‘Ulusal Sağlığı’nı (Ruhsal ve Beden­sel/Maddi ve Manevi Sağlık) dimdik ve tertemiz tutabilmek için bu kitap kendi alanında bir ‘rehber’ olabilir. Unutmayalım ki ‘Ulu­sal Sağlık Ulusal Güvenliğin Teminatıdır’.

Kitabın bu yeni baskısında hiçbir değişiklik yapılmamasını özellikle istedim. Umarım okuyanlara bir yararı olur.

Biliyorsunuz önemli olan geçmişten ‘Ders’ almaktır. Benim içinden ‘tanık ve taraf olduğum bu deneylerin günümüzün gençle­ri için bir ‘ibret’ vesilesi ve ‘bilgi’ birikimi olmasını yürekten dilerim.

Aytunç Altındal
İspilandit / 24 Temmuz 2002

Emperyalizm

Marx’a göre ‘Emperyalizm’ var olan kapitalist üretim tarzı­nın siyasal-iktisadi yapısıyla sımsıkı bağları olan ve bundan kaynaklanan tarihsel ve sınıfsal bir olguyken, Hobson’a göre, hükümet ve iktidarla sımsıkı bağları olan ve genellikle bunla­rın davranış (diplomatik, politik) biçimlerinden kaynaklanan bir anlamda sınıflarüstü bir olguydu, diyebiliriz. İşte, Marx’ın üzerine özel bir kitap yazmadığı ve/fakat defalarca kullandığı bu kavrama, Lenin, Hobson’dan ve Kautsky’den farklı olarak, Proletarya Diktatörlüğü anlayışına uygun bir anlam yüklemiş­tir.

Emperyalizm’ derken Lenin neyi kastetmektedir?

Bilebildiğimiz kadarıyla bu şöylece özetlenebilir: Önce Lenin’in ‘Emperyalizm’ kavramının tarihsel anlamı üze­rine ne düşündüğünü görelim. Lenin’e göre, Sömürgecilik Siya­seti ve Emperyalizm, Kapitalizm’in son durağından (stage) ve hatta Kapitalizm’den çok önce de vardılar. Kölecilik ilkesi üze­rine kurulmuş olan Roma İmparatorluğu, sömürgecilik siyase­tini ve Emperyalizm’i uygulamıştı.” (NOT: Tarihsel anlamında biz buna sadece Roma’yı değil, İÖ 1500 yıllarının Ortadoğu im­paratorluklarını da, Persleri de, Osmanlıları da vd. ekleyebili­riz.)

Fakat Lenin’e göre, ‘Emperyalizm’ tarihin bu genel akışı için­de, özellikle de 20. yüzyılda yeni bir nitelik kazanmıştı. İşte Le­nin, modern Kapitalizm’in eşitsiz gelişim yasalarından doğan bu ‘Özel’ dönemi ve bu dönemin siyasal ve iktisadi ilişkilerini kastederek ‘Emperyalizm: Kapitalizm’in En Üst Durağı’ demek­tedir.

Lenin’e göre modern Kapitalizm’in bu durağındaki ‘Emper­yalizm’ açık ve kesin olarak şu cümlede ifadesini bulur: ‘Emper­yalizm, iktisadi özü itibariyle, tekelci Kapitalizm’dir.’

Ve tekelci-Kapitalizm’in dört karakteristiği de Lenin’e göre şunlardır:

İlk öğe, sanayice ilerlemiş ülkelerde tekellerin kesin ve mutlak üstünlüklerini kabul ettirmiş olmaları;

ikincisi, tekel­lerin hayati önemdeki tüm hammaddeleri, başta kömür ve de­mir olmak üzere, kendi denetimleri altına almış olmaları;

üçün­cüsü, bankaların tekellerle birlikte finans-oligarşisini oluştura­rak hemen hemen tüm ülkelerde sermaye ve iratları denetimle­ri altına almaları;

dördüncüsü, sömürgecilik siyaseti.

Özetle, Lenin’in ‘Emperyalizm’ derken kastettiği bunlardır. Kanımızca, Lenin’in işaret ettiği bu dört ana özellik, günümüz­de AYNI ANDA ve BİR BÜTÜN olarak, kesin ve mutlak ege­menliğini bir blokta somutlamaktadır, bu da başını ABD’nin çektiği ‘Kapitalist Blok’tur. Bizce, bunların dışında kalan ülkeler­den ve bloklardan hiçbiri Lenin’in yüklediği anlamda ‘Emperya­list’ sayılamazlar. Son tahlilde, Hobsonvari tanıma yatkın olanlar için belirli bir ülke de ‘Emperyalist’ sayılabilir ve zaten sayılmak­tadır da. (s.26-27)

Genç Kuşağı Büyüleyen Yazar ve Şairler

En çok okunan yazarlar kimlerdir?

Sırasıyla bunları incele­yelim.

J.R.R. Tolkien:

“Hardawithlilerin harbi ilan etmeleri üzerine, Mordorluların mutlu günleri sona erdi. Gerçi sihirli yüzük ellerindeydi ama gene de ülkenin erkeklerini belirsiz bir korku sar­mıştı. Kadınlar ve çocuklar daha sakindiler. Göçebe hayatı yaşa­yan Mordorluların mutluluk üzerine kurdukları devletçilikleri sihirli yüzüğün ellerine geçmesiyle daha da gelişmiş, ülkenin topraklarında iyiden ve güzelden başka bir şey konuşulmaz ol­muştu. Oysa kuzey komşuları Hardavvithliler hiç de öyle değil­diler. Kuvvetle her şeye sahip olabileceklerini sanan, katı yürek­li savaşçılardı…”

İngiliz Profesör J.R.R. Tolkien’in ‘Lord of the Rings’ (Yüzükle­rin Efendisi) adlı romanından bir bölüm okudunuz. 59 yaşında­ki Profesör Tolkien’in iki cilt halinde yazdığı bu kitap iki bin sayfayı buluyor. Linguistik [3] profesörü olan Tolkien’in kitabında bu hayali ülkenin bir de haritası var. Profesör ayrıca bir de özel Mordor alfabesi yaratmış. Sanskritçe’yi andıran bir alfabe bu. J.R.R. Tolkien, en çok okunan yazarlardan biri. Kitaplarının ko­nusu, bizim ünlü ‘Binbir Gece Masalları’nı ya da ‘Dede Korkut Hikâyeleri’ni hatırlatıyor. Öte yandan, başarılı bir gözlemci Tolki­en. Topluma dıştan bakarak yarattığı efsanelerde toplumu eleş­tiriyor.

Üç Büyükler

Jack Kerouac:

1969 Ekimi’nde ölen Jack Kerouac, Batılı gençli­ğin adeta ilahlaştırdığı bir yazardır. ‘On the Road’ (Yolda) isimli romanı hippilerin yanlarından ayırmadıkları bir elkitabı olmuş­tur. Kerouac’ın savaş sonrası bunalımlı gençliğine, Uzakdo­ğu’nun mistisizminden esinlenerek getirdiği yeni düşünce for­mu olağanüstü taraftar bulmuştur.

Bu düşünce formunu benimseyen gençler, bunaldıkları aç­mazlardan çıkış noktaları bulmuşlardır. Hippi felsefesinin te­melini işte bu eski Hint dini ZEN ile günümüzün gençliğini sembolize eden BEAT’in birleşimi olan BEAT-ZEN teşkil etmek­tedir. Şimdi Kerouac’ın ünlü ‘On the Road’ adlı romanından bir bölüm okuyalım:

“Leylak rengi bir akşamüstü, Denver’de 27. Cadde’nin renkli ışıkları altında vücudumun her kası ağrıyarak dolaştım. İçimde ötesiz bir zenci olabilme arzusu vardı. Beyaz dünyam bana yeterli heyecanı, yaşantıyı, eğ­lenceyi, karanlığı, hatta bir işten kovulmanın üzüntüsünü, hatta gerçek bir geceyi bile verememişti. Denver’a yerleşmiş bir Meksikalı, yorgunluk­tan harap olmuş bir Japon olabilmeyi istiyordum. Yaşantım boyunca beyaz ihtiraslarım olmuştu…

Zenci ve Meksikalıların karanlık mahallelerinden geçiyorum. Yumu­şacık bir ses ya da esrarlı güzelliği içinde karanlık bir dilberin diz çöküşü, erkeklerin pencereleri gözleyen simsiyah yüzleri. Sonra çocuklar… Hani tarih öncesinin saltanatlı sandalyelerinde birer bilgin ağırbaşlılığı ile otu­ran…”

Genç kuşakları en çok etkileyen, daha doğrusu gençleri yeni yöntemlere iten, şartlayan, adeta büyüleyen ilk üç yazardan bi­ridir Kerouac.

Norman Mailer:

Amerikalı modern kalemlerin en iyisi deni­len, 47 yaşındaki hippi lideri Mailer, İkinci Dünya Savaşı’na ka­tılmış bir yazar. Uzakdoğu’da Japonlara karşı savaşmış. İlk ro­manı ‘Çıplak ve Ölü’ iki milyon satarak rekor kırmış. Harvard Üniversitesi mezunu olan Norman Mailer, günümüz gençliğini en çok etkileyen yazarların arasındadır. Konularını gerçek ha­yattan alan, devrimci bir açıdan inceleyen Mailer, Amerikalıya ‘SOL’ münakaşasını yaptırmış, savaş aleyhtarı bir yazardır. Ör­neğin, ikinci romanı ‘Barbary Shore’da 1936’larda Balkan ülkele­rinden birinde yeraltı faaliyetleri düzenleyen bir solcunun, gü­nümüz Amerika’sındaki dengesiz kişiler arasında yaptığı fikir mücadelesini anlatıyor.

Eldridge Cleaver:

Cleaver da Mailer gibi toplumcu bir kavga içinde. Bu zenci yazar, siyah adamın hakkını, özgürlüğünü arı­yor. Gerekirse karışıklıklar çıkarttırıyor, robotlaşmış, endüstri-leşmiş toplumda düzen değişikliği istiyor. Barış ve Özgürlük Partisi’nden. Başkanlık seçimlerinde aday gösterilen Cleaver hakkında Amerika’da tutuklama kararı çıkartılmış. Bu nedenle memleketinden ayrılan Cleaver, bir süre Cezayir’de, daha son­ra da Küba’da saklanmış.

Halen Moskova’da yaşayan Eldridge Cleaver’ın Kaliforniya Fulsom Devlet Hapishanesi’ndeyken yazdığı ve ‘Soul On Ice’ (Donuk Can) adını verdiği mektupların birini okuyalım:

“Irza geçmek suçundan dolayı tutuklandığımı, yüksek tahsil yapama­dığımı biliyorum. Bildiğim başka bir şey de zenci olduğum. Ne var ki, ge­ne de topluma çok şey borçlusun diyenlerin karşısındayım. Çünkü Viet­namlı köylülerin dökülen kanları benim borçlarımı çoktan ödedi.”[4]

Cinsel Devrimci

Wilhehn Reich:

Cinsel devrimci Reich, toplumun geçerli cinsel değerlerini cinsel teknoloji içinde inceliyor. The Sexual Revolution, Charactcr Analysis, Function of the Orgasm ve A Personal Biograplıy yayınlanmış kitaplarından bazıları. Cinselin gizlerini araştıran VVilhelm Reich, gerek basın, gerekse hükümet yetkililerince yal­nız Amerika’da değil, Norveç, Danimarka, İsveç, Avusturya ve Almanya’da yerleşik ahlakı bozuyor gerekçesiyle suçlandırma­lara hedef olmuştur. VVilhelm Reich’ın ileri sürdüğü tezlerden biri, ‘Politik Devrimleri, Cinsel Devrimlerin hazırladığıdır.’

Herbert Marcuse:

Günümüzün en çok okunan düşünürlerin­den biridir Marcuse. ‘Tek Boyutlu İnsan’ ile ‘Aşk ve Uygarlık’ adlı kitapları dilimize çevrilmiştir. Bir yönde eylemci olarak gelişen Marcuse, diğer yönde gençleri masa başı metafiziğine sürükle­mekle suçlandırılmışlar.

Norman O’Braun:

Batılı genç kuşakların tuttuğu düşünürler­den biri Norman O’Braun. Çokluk hayat ve ölüm üzerine dü­şüncelerini yazıyor. Bilimsel maddeciliğin getirdiği ve getirece­ği sorunları tartışıyor. ‘Life Against Death’ (Ölümün Karşısında­ki Hayat) önemli kitaplarından biri.

Solomon’dan Beckett’e

David Solomon:

‘Marihuana Mektupları’ adlı romanı ile hippi­lerin arasında büyük taraftar kitlesi bulan David Solomon ve ki­tabı için hippiler şöyle diyorlar:

“Pek şaşırtıcı değil. Ama hepimizin bildiği ve sevdiği bir konuda yazılmış olumlu bir kitap. Aradığınız bazı sonuçları bulabilirsiniz So­lomon’da…”

Samuel Beckett:

Bu yıl Nobel armağanını kazanan Beckett, bi­reyin derinliğine inmiş bir düşünürdür. Yarattığı kahramanlar bir zamanlar kendilerine göre başarılar kazanmış fakat sonunda yenik düşmüş kişilerdir. Beckett, bireyi nihilist açıdan görüp yorumlar. Waiting For Godot (Godot’yu Beklerken) en tanınmış eseridir.

Sibernetik

D.F. Jones:

İnsanlığın gelecek günlerini anlatan bir yazar. İn­sanları makinelerin yönetmeye başlayacağı tezini savunan D.F. Jones, örneğin ‘Collossus’ adlı romanında, ‘insanlığın özgürlüğü­nü garanti altında tutan’ bir makineden söz ediyor.

‘Sibernetik ile şüpheciliği birleştiren teknolojik korku yaza­rı.’ İngiliz-Amerikalı eleştirmenlerin Jones’a yakıştırdıkları ta­nıtma yazısı bu.

Alan W. Watts:

En az Kerouac kadar ünlü bir yazar da Watts’dır. O da aynı Orient mistisizmini konu edinmiş, gençle­re çıkış yolları hazırlamıştır.

Suzuki:

Çıkışı Batı Hindistan’da olan fakat çokluk Japon­ya’da taraftar bulan Zen Dini’nin yeniden popüler olmasına ça­lışan Japon yazar Suzuki de gençlere bunalımdan kurtuluşun Zen’de olduğunu anlatıyor: ‘întroduction to Zen-Budhism’ (Zen’e Giriş) ve ‘Zen Doctrine of No Mind’ Suzuki’nin başvurulan kitap­ları.

E. Herrigel:

Bu Alman yazarı da kendine konu olarak Zen’i seçmiş. Zen’in sanattaki yerini araştıran Herrigel’in en tanınmış eseri ‘Zen in The Art of Archery’. Yazar, bu kitabında sembolik olarak Zen’in tanımını yapıyor. Zen’in asırlar önce oluştuğu topluma getirdiği yeniliklerle, günümüzdekiler arasında sanat yönünden büyük benzerlik bulunduğunu anlatıyor.

Şairler ve Dedikleri

“Niçin savaş meydanlarında ölenleri yüceltmeye alışmışadır, oysa kendi ahlaki ve zihni derinliklerine inebilenler de en az harplerde ölen­ler kadar aynı korkusuz cesareti gösterebilmiş kişilerdir…”

E. Herrigel

Evet, 1939’da ölen YV.B. Yeats, ikinci Dünya Savaşı sonrası genç kuşakları en çok etkileyen şairlerden biri. 20. yüzyılın ba­şında ünlü Ezra Pound’un ‘Önce Şark felsefesini öğrenmelisin’ tavsiyesini tutan Yeats, şiirlerinde hem Doğu mistisizmini yaşa­mış, hem de birçok politik gösterilerin düzenleyicisi olmuştur.

Walt Whitman

Whitman’ın ‘Çimen Yaprakları’ adlı kitabını hazırlayan Memet Fuat, şairin kişiliği hakkında bazı bilgiler veriyor.

Whitman şiirlerinde sık sık işçileri anardı.

Devrimleri alkışladığı için onu SOSYALİST sananlar vardır. Sosyalist değildi. Su katılmamış bir demokrat olarak yaşadı.

Whitman, savaşı da sevmezdi, barışa candan bağlıydı. Yer­yüzünde akan her damla kanın acısını duyan, bütün yüreklere dostluk tohumları ekmek isteyen bir insandı.

Bir insan yaratabilmek, bir çocuğun doğmasına yol açacak işleri yapmak, Whitman’a göre yeryüzünde bundan daha kutsal bir şey olamazdı, sevişmenin ayıp olduğunu söylemek düpedüz saçmalıktı.

Kadın vücudunu da, erkek vücudunu da SEX kaygısından uzak bir hayranlıkla anlatır.

Bir bakarsınız Materyalizm’i övüyor; ‘Yaşasın Bilim’ diye haykırıyor, bir bakıyorsunuz bütün dinleri arkasına takmış ge­liyor.

‘Geçmişin, şimdiki zamanın, geleceğin şairidir Whitman.’

Walt Whitman’dan sonra sözü edilen ozan Wcodrow W. Guthrie. İkinci Dünya Savaşı sırasında askerliğin ve savaşın aleyhinde gösteriler düzenleyen, silah altına girmeyi reddeden Guthrie, C. C. Camps’e (temerküz kampına) atılmış. Günümüz yazarlarına ve şarkıcılarına en çok etki etmiş bir halk şairidir. Jack Kerouac gibi Batılı gençlerin ilahlaştırdığı bir yazarı ve Bob Dylan gibi ünlü bir ozanı yetiştirmiş, tanınmalarına büyük ölçü­de yardımı olmuştur.

Verilen diğer bazı isimler arasında, Stephen Spender, Muri-yel Rukeyser, Delmore Schwartz ve Karl Shapiro var. Bunlar toplumun yerleşmiş, bürokratik inançlarına karşı çıkanlar ola­rak tanınıyorlar. Aynı paraleli Marksist açıdan alanlar da belir­tilen isimler arasında. Luis Aragon, Jacques Prevert, VVystan Hugh Auden, Kenneth Fearing.

Üzerinde önemle durulan bir şair de Marianne Moore. ‘Yaşlı Teyze’ dedikleri Moore aşırı savaş aleyhtarı. Marianne Moore’un ‘Erdem’in Güvensizliği İçinde’ adlı şiirinden bir bölüm ve­riyoruz.

“Savaşıyorlar

Henüz hastalığın geçmişken

(II. Dünya Savaşı)

Bunca ölenler bizlere nasıl

yaşanacağını

öğretebiliyorlarsa

Boşuna ölmemişler demektir.

Oysa bir savaş olmalı

Ama içimiz sıra

içimizde savaşı yaratanı bulmak için.”

Savaşı, askerliği, çevreyi, politika ve politikacıyı yeren yakın yeni (1945-55) şairleri de oldukça tutuyorlar. Verilen isimler:

Randall Jarell, Roy Fuller, Robert Lovvell, Louise Adeane, Ruth Herschberger, Adam Drinan, Richard Eberhart.

Şimdi bu ‘yakın yeni’ şairlerinden bazılarının şiirlerinden bö­lümler verelim.

“Kimdir, zulümler ve acılar içinde, ya da,

Askerleri saran şu hastalık

Ölümle yan yana,

Ahmakça yaşamayı öğreten!”

Randall Jarell

“Tarihte hiçbir geniş oda yoktur ki insanoğlunun büyüklüğünü barındırabilsin.”

Robert Lovvell

Ve Diğerleri

Ve isimleri verilen diğer şairler:

William Everson, Edvin Muir, Robert Horan. Keith Douglas, Adrian Mitchell, E.E. Cummings, William Blake, Byron Vaza-kes, Kenneth Rexroth, Richard Wilbur, David Gascoyne, Dylan Thomas, Peter Viereck, Ferlinghetti, Buffy St. Mary, Peter Brovvn, Laurence Durrell, Bob Dylan, Leonard Cohen.

Bu gruptakiler de, aynı çevre bunalımını işleyip uygarlığın ve getireceği birtakım Pragmatist sonuçların, kişiyi kişiliksizleştireceğini savunuyorlar.

CUMHURİYET, 11 Ağustos 1970. Sayfa 4 (s.53-59)

Kaynakça

ALTINDAL Aytunç [Kitap]. – Haşhaş ve Emperyalizm Alfa Yayınları İstanbul Ağustos 2007.


Osman Nuri Koçtürk

[1]

OSMAN NURİ KOÇTÜRK:

1918’de İzmir’in, Karşıyaka ilçesinde annesi Naime Hanım ve babası Sadi Bey’in ilk çocuğu olarak dünyaya geldi. Babası Sadi Bey’in Karşıyaka’da bostan ve zeytinlikleri vardı. Gelirleri üretim koşullarına göre dalgalanan orta halli bir aile idiler.. Osman Nuri Koçtürk, ilk öğrenimini Karşıyaka İlkokulu’nda ve orta öğrenimini  İzmir Erkek Lisesin’de tamamladı. Yüksek öğrenimi için Ankara’yı seçen Osman Nuri Koçtürk 1943 yılında Ankara Üniversitesi Veteriner Hekimliği Fakültesinden askeri veteriner olarak mezun oldu. Aynı yıl İzmir’den nişanlı olduğu Kız Teknik Yüksek Öğretmen Okulu mezunu, Ev İdaresi ve Yemek ögretmeni Sabire Yaylalı ile evlendi. Bu evlilikten, Tahire (1945) ve Cafer (1954)  iki çocuğu oldu. Nüket Akça ile yaptığı ikinci evliliğinden de Ata (1959) adında ikinci bir kız çocuğu dünyaya geldi. Mezuniyetinin ardından, ilk görev yeri, Mardin-Midyat hudut alayı veterinerliği oldu. 1943-46 yılları arasında Güney Doğu’da hizmet verdi. Bu görevinin ardından, Ankara’da biokimya dalında doktora tezini sundu ve doktor unvanını aldı. 1949-1953 yılları arasında incelemelerde bulunmak üzere ABD’ne gönderildi ve Missouri Üniversitesi Beslenme Kürsüsünde çalışmalarda bulundu. Ankara’ya döndükten bir süre sonra askerlik görevinden ayrıldı. Milli Eğitim Bakanlığı, Tarım Bakanlığı gibi kuruluşlarda çalışmalarda bulunan Osman Nuri Koçtürk, Et ve Balık Kurumu Genel Müdürlüğü’nde  görev yaptı. Bu arada beslenme konusunda bilimsel içerikli, yayınlar yapmaya ve konferanslar vermeye başladı. Hayatı boyunca doğru bildiği yoldan şaşmayan ve o nedenle başı dertten bir türlü kurtulamayan Osman Nuri Koçtürk’ün bilinen ilk isyanı, ABD’nin ”güya!” ilkokul çocuklarının beslenmesi amacıyla ”yardım” adı altında Türkiye’ye gönderdiği  ”üretim artığı” süt tozlarının kullanımına ve dağıtımına karşı çıkması olmuştur.

Osman Nuri Koçtürk’e göre bize ”yardım” olarak yutturulan bu süt tozlarının parasını aslında biz zaten ödüyorduk. Üretim artığı bu süttozlarına ”yardım” denilmesinin nedeni, parayı Amerikan doları olarak doğrudan Amerikan bankalarına değil de ABD’nin Türkiye’deki banka hesaplarına yatırılmasından başka birşey değildi. Para yurtdışına çıkmıyor diye Amerika’lılar ”sözümona!”  iyilik etmiş  oluyorlardı.

Amerikalı çiftçilerin üretim fazlası sütlerine hem para veriyor, hem de onlardan müteşekkir olmamız bekleniyordu. Üstelik süttozlarına kalite kontrolu falan da yapılmıyordu. Bu ürünler sıklıkla piyasaya sürülüyor, yoğurt yapımında kullanılıyor ve tüketici bir kez daha aldatılıyordu.  Kaldı ki bizim süttozuna ihtiyacımız da yoktu, üretim fazlası bu tozlar bizim sütçülüğümüzü de baltalıyordu.

Osman Nuri Koçtürk bunları her yerde yazdı-çizdi-anlattı ve süttozlarının itibarı iki paralık oldu.

Osman Nuri Koçtürk’ün ikinci büyük tepkisi, soya ürünleriyle birlikte geldi. 1960 başlarında ABD soya fasulyesi üretiminde dünya birincisi olmuştu ve ABD soya ürünlerine dünya çapında bir pazar açma çabası içindeydi.

Soya fasulyesi, iyi, kaliteli bir nebati protein, yağ ve posa içeren, çok yönlü, besleyici, ayrıca toprağı besleyen bir üründü. Amerikalılar soyanın bu özelliklerini öne çıkararak ”yardım” adı altında Türkiye’ye çok çok ucuza soya yağı satmaya başladılar.  Bu bol kazançlı satış, soya yağının ucuz olması nedeniyle kamuoyuna  yine Amerikan  yardımı diye pompalanıyordu…

Piyasalara sunulan ucuz soya yağları ile üretilen ”yerli!” margarin pazarı, o yıllarda tereyağı gibi katı yağların damar sertliği yaptığı araştırmalarını ve tezlerini de arkalarına alarak kârlı ve mükemmel bir pazara ilk adımlarını attılar.

Osman Nuri Koçtürk’e göre, bu gelişmelerle birlikte, damar sertliğine yol açmayan, her biri ayrı tad, güzellik ve özellikte mis gibi zeytinyağlarının üretildiği bu canım memlekette, kendi ürettiğimiz değerlerin kıymetini bileceğimiz yerde, artık soya orjinli margarinlerle beslenmeye başlamıştık. Üstelik beklenilenin tersine, kalp hastalıkları riski beklenildiği gibi azalmamış, ciddi bir biçimde artmaya da başlamıştı.

Koçtürk, bu dönemde, soya yağına karşı radyo ve basında  mücadelesini sürdürürken, Türk halkına verdiği mesajlar arasında tarhana çorbasını tavsiye etmeye başladı. Tarhana çorbasının besleyici değerini halkımıza anlatmaktan usanmayan KOÇTÜRK, 1960’LI YILLARDA TRT RADYOLARINDA (HENÜZ TELEVİZYON YOKTU) YAPTIĞI KONUŞMALARDA SIK SIK TARHANAYI GÜNDEME GETİRMESİ NEDENİYLE TÜRKİYE’NİN ÜÇ OSMAN’INDAN ( POLTİKACI OSMAN BÖLÜKBAŞI:TRT OSMAN, İZMİR BELEDİYE BAŞKANI OSMAN KİBAR: ASFALT OSMAN, BESLENME UZMANI: TARHANA OSMAN) BİRİ OLARAK ANILMAYA BAŞLANDI.

Yazık ki yerli pazarımızın en değerli ürünlerinden biri olan zeytinciliğimiz de emperyalizmden beslenen margarincilerinlerin rekabeti karşısında geriliyor, kan kaybediyordu… Halkımız  “Zeytinyağlı yiyemem aman, basma da fistan giyemem aman..” şarkılarıyla yönlendiriliyor, zeytinliklerimiz sökülmek isteniyordu…

Margarinlere karşı zeytinyağını savunan Osman Nuri Koçtürk, bu mücadelesine kızan çevreler tarafından Konya’da bir köşeye sıkıştırılarak öldürülmek isteniyor, ancak bu saldırıdan büyük bir şans eseri kurtuluyordu.

Osman Nuri Koçtürk’ün yönetenlerin hoşuna gitmeyen üçüncü savaşı, ışınlanmış “SONORA BUĞDAYI” na karşı oluşu idi.

1960’ların ortalarına doğru ABD yeni bir “Yeşil Devrim” projesinin başını çekiyordu. Bu projeye göre çeşitli hastalıklara karşı direnç kazandırılan dayanıklı tohumlar, bu tohumlara en uygun gübreler ve ilaçlarla birlikte bir “paket” seklinde gelişmekte olan ülke üreticilerine gönderilecek, böylece de bütün dünya yeni bir  “yeşil üretim” tarzına geçecekti.

Elbette, bütün bu örnek tohumlar ve ideal gübreler sadece Amerika’dan satın alınacaktı. Örnek tohum, Amerika’lı araştırmacılar tarafından Meksika’nın Sonora bölgesinde geliştirilen “Sonora  Buğdayı” idi. Bu tohum yüksek verim veriyordu ve hastalıklara karşı ışınlanmıştı.  Sonora, karşıt eylemler, direnmeler olmasa idi pilot bölge olarak seçilen Güneydoğu Anadolu’da bir yerlere ekilecekti.

Hayatı boyunca aldığı tehditlere aldırmadan doğru bildiklerini yüksek sesle söyleyen Doç. Dr. Osman Nuri Koçtürk, günümüz dünyasında ışınlandırılmış üretim ürünlerinin artık çoktan yasakladığı bu felaket projesinin sonuçlarını daha o günlerde görmüş ve engellenmesini sağlamıştır…

Osman Nuri Koçtürk, Türkiye insanının yeterli beslenememesinin temellerindeki sosyo-ekonomik nedenler üzerine geniş eğitim ve inceleme faaliyetlerinde bulunmuş, çesitli devlet kademelerinde, üniversitelerde sürdürdüğü bu faaliyetleriyle de yetinmeyerek,  özellikle TÖS (Türkiye Öğretmenler Sendikası) ve DİSK (Devrimci İşçi Sendikaları) kanalıyla geniş kitlelere erişmeyi, ulaşabilmeyi başarmıştı…

Osman Nuri Koçtürk’ün çok sayıda gazete ve dergide yayınlanmış makalelerinin yanı sıra yirmi civarında kitabı yayınlanmıştır. Bunlar arasında en çok ilgi uyandıran üç kitabının isimleri:

GIDA EMPERYALİZMİ, SESSİZ SAVAŞ VE AÇLIK KORKUSU’dur.

Osman Nuri Koçtürk’ün özellikle soya yağına gösterdigi tepkiler, 1962 senelerinde Amerikan Soya Birligi davetlisi olarak yaptigi bir ABD gezisinde kendisine yapilan cazip ”teklif”leri geri çevirmesi ile birlikte ölüm tehditlerine varan acımasız karşıt tepkileri doğurdu.1966 yılında Tabiî Senatör Haydar Tunçkanat tarafindan açıklanan ve basında “Türkiye’de Nötralize Listesi” olarak adlandıran bir CIA raporunda, Türkiye’de pasifize edilmesi gereken isimlerden biri olarak gösterilen Doç. Dr.Osman Nuri Koçtürk’e profesörluk unvanın neden verilmediği ise hâlâ sorgulanmaya değer olgular arasında yer almaktadır.

12 Eylül darbesinden sonra bir süre gözaltında tutulan, horlanan  ve dövülen Osman Nuri Koçtürk, serbest bırakılmasının ardından küskün, içe dönük bir hayatı yaşamayı tercih etti.

4 Nisan 1994 tarihinde Ankara Ar Sokak (Şimdilerde “ilk hedefiniz Akdeniz’dir ileri.” denilen sokak zincirinin ilk’inde) vefat etti.

Şimdilerde Ankara’nın Karşıyaka kabristanında ebedi istirahatgâhında dinleniyor. Ölümünden sonra “Cumhuriyete Kanat Gerenler” arasında anılan Osman Nuri Koçtürk, Turkiye’nin beslenme sorunlarını ilk olarak ele alan ve insanın insan tarafından sömürülmesinin biyolojik yönlerini açımlamaya ve anlatmaya çalışan, memleketimizin yetiştirdiği “ilk” beslenme uzmanımızdır.

Kendisini rahmetle ve şükranla anıyoruz…. Allah Teâlâ rahmet eylesin. (Amin)

Kaynak: http://osmannurikocturk.com/

[2] Bu adı andıran markalar günümüzde yurdumuzda bulunmaktadır.

[3] Linguistik: Dil bilimi: Dilbilim veya Belâğat, dilleri inceleyen bilim dalıdır. Bu incelemeyle ilgilenen kişiye dilbilimci denir. Dilbilim, teorik de uygulamalı da olabilir.

Genel (veya kuramsal) dilbilim dillerin yapılarını (dil bilgisi), ve anlamlarını (anlambilim) inceler. Dil bilgisinin incelenmesi, biçimbilim (sözcüklerin oluşumu ve değişimi) ve söz dizimini (sözcüklerin ifade veya cümle oluşturmak için bir araya getirilmesi ile ilgili kurallar) kapsar. Dili sesler aracılığıyla ifade etmek için kullanılan sistem olan ses bilimi de bu alanın bir parçasıdır.

[4]E. Cleaver, çeşitli ülkelerde kaldıktan sonra 1978’de ABD’ye döndü. Düşün­celerinde değişiklikler olduğunu söyleyerek bir Boutique açarak dükkâncı-lığa başladı.

*********************

BİLİNMESİ GEREKEN MUHTELİF BİLGİLERDEN

OSMAN NURİ KOÇTÜRK

FOOD MATTERS (2008)

MİLLETİN BESLENMESİ

ROTANIZI DEĞİŞTİRİN

FORKS OVER KNİVES (2011)

MONSANTO KERAMETLERİ

THE CENTURY OF THE SELF         (BEN ASRI) 2. BÖLÜM

ZEİTGEİST: MOVİNG FORWARD (2011)

YAHUDİLERE MÜHLET VERİLMESİNDEKİ SIR


 Antisemitizm [1] dünya gerçeklerindendir. Yahudilerin bu kadar zamandır sevilmeyip düşmanları çok olduğu halde yok edilemeyip, tarih sahnesinde bulunmalarının bir nedeni var mıdır? Diye düşünebilirsiniz. Bunun için çeşitli sebepler ileri sürülebilir. Bu sebeplerin arasına bahsedeceğimiz mevzuyu da katmanın uygun olabileceğini varsayıyoruz. Şöyle ki;

  “(Dünyadan göçtüğünde) Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemden kalan, ancak bindiği ak bir katır ile Allah yolunda vakfetmiş olduğu bir arazi parçasından[2], bir de kullandığı silahından ibaretti.[3] Hatta, vefatı sırasında zırh gömleği bir Yahudi’de otuz sa’ (1 sa’= 3120 gram ağırlık) arpa karşılığında rehin edilmiş bulunuyordu.”[4]

Hz. Ali kerramallâhü veche de, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin vefatından sonra:

“Resûlullah Aleyhisselamın kime bir va’di veya borcu varsa bana gelsin!”

diyerek nida ettirdi. Sağ oldukça her yıl adam gönderip kurban kesme günü Mina’da, Akabe yanında böylece nida ettirmeye devam etti. Allah Teâlâ’nın kullarından gelip haklı haksız her isteyenin isteğini verdi. Hz. Ali’den sonra, vefat edinceye kadar Hz. Hasan, ondan sonra da şehadetine kadar Hz. Hüseyin böyle yaptı.[5]

İnsanı üzen, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem efendimizin dünyayı terk edeceği zamana yakın bir anda, eski zamanlara göre refah seviyesi artmış Medine hayatı içerisinde, bir Yahudi’ye zırhını terhin edecek kadar sıkıntıya düşmesidir.  O gün itibariyle ihtiyacını etrafındaki zengin sahabe efendilerimizin fark etmemesi (!) ve zırhının Yahudi’ye rehin verilmesidir. Acaba bu ne olabilir, yoksa bir “İslam’ın garipleşmesi” hakikati mi zuhur etti.

İşte, Allah Teâlâ, bir menfaat karşılığı bile yardım eden Yahudi’ye, sevgili rasülünün kıyamette mahzun olmaması için bir millete şamil olacak lutûf ve ihsan buyurmuştur. Meseleye vakıf olanların bu türlü yorumu aşırı görebilirler. Bilindiği üzere Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme zerre kadar bir iyiliğe karşılık Allah Teâlâ’nın ihsanı böylesine çoktur. Allah Teâlâ dünyada Rahman sıfatı gereği gazaba uğramış olan Yahudilere bile ihsanını sevgilisi hatırına esirgememiştir.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin dünyasını değiştirdiğinde otuz sa’ (93 kg ağırlık) arpa karşılığı olarak rehin verilen zırha karşılık çıkarılacak bir tevilde şu olabilir.

Yahudiler, Müslümanlardan  otuz defa iyilik göreceklerdir” (Soy kırımlardan kurtulmalarına yardımcı olmaları)

demektir. Gerçekten de bu şekilde olmuştur.Bir örnek olarak şunu verebiliriz.

“İspanya Yahudileri başka ülkelere kaçtılar. Fakat 1492’deki kapsamlı bir göçtü. 13 Temmuz’dan başlayarak, 250.000’e yakın İspanyol Yahudi’si, (büyük çoğunlukla Sefaradlar) Portekiz’e, Navarra’ya, Akdeniz kıyılarına ve özellikle, Osmanlı İmparatorluğu’na yöneldiler…”

Bu konuda, Cecil Roth’dan bir diğer alıntı: “1492’ deki Yahudi göçü sırasında, kovulanların büyük çoğunluğu, en kolay, yani en kısa yolu seçtiler. Hemen yanı başlarındaki Portekiz’e vardılar. Bir bedel karşılığında, o ülkede yerleşmelerine izin verildi. Ne var ki, aradan birkaç yıl geçmeden Portekiz Kralı, politikasını değiştirip komşusu İspanya’yı örnek almaya karar verdi. 1496’da, sığınmacı Yahudilere iki seçenek sunan fermanı çıkardı: Katolik dinini kabul etmek ya da ülkeyi terk etmek…”[6]

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme menfaat karşılığı küçük bir iyilik, bir milletin ömürlerinin uzamasına sebep oluşu, diğer taraftan yapılacak bir kötülüğe karşıda cezanın büyüklüğünü gösterir. Bu meseleden ivazla unutulmamalıdır ki, Ümmet-i Merhume’ye yapılan kötülüğün cezasıda elbette büyük olacaktır.

    O müşrikler kendilerine mühlet verilmesine aldanmasınlar. Daha öncekilere de böyle fırsat verilmişti. Ne zaman ki peygamberler, toplumlarının imana gelmelerinden ümitlerini kesecek raddeye gelirler ve toplumları da peygamberlerinin kendilerini aldattığı zannına kapılırlar, işte o zaman onlara yardımımız ulaşır, inkârcılar helâk olur, dilediğimiz kimseler kurtulur. Çünkü (uzun vâdede) cezamız, suçlu toplumlardan hiçbir surette geri çevirilmez.” (Yasin, 36/110)

“Senden önce de nice peygamberlerle alay edildi. Fakat Ben, o kâfirlere akıllarını başlarına toplamaları için bir süre mühlet verdim. Ama onlar akıllanmayınca sonra da onları azabımla kıskıvrak yakaladım, cezam nasılmış, gördüler.” (Ra’d, 13/32)

Sözlerin daha iyi anlaşılması için Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz ile Hz. Osman arasındaki geçen vakıalar ile konuyu dahada açıklığa kavuşturalım.

Muhyissünne imâm-ı Begavî hazretleri (Meâlim üt-tenzîl) kitâbında, sûre-i Bakaranın sonunda meâl-i şerîfi (Mallarını Allah yolunda infâk edenler, dağıtanlar..) olan 262.ci âyet-i kerîmesinin tefsîrinde Kelebîden nakl buyurmuşlar ki, bu âyet-i kerîme, hazret-i Osman bin Affân ve Hazret-i Abdürrahmân bin Avf “radıyallahü anhümâ” hakkında – nâzil olmuşdur.

Abdürrahmân bin Avf, Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” huzûruna dört bin dirhem getirdi, koydu. Dedi ki, yanımda sekizbin dirhem var idi. Dörtbin dirhemi kendime ve âileme alıkoydum. Dörtbin dirhemi Rabbime ödünç verdim. Resûl-i ekrem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” ona buyurdu ki, (Evinde bırakdığına ve borç verdiğine, Allahü teâlâ bereket versin!) Fakat Hz. Osman “radıyallahü teâlâ anh” Müslümanları Tebûk gazâsında techîz etdi. Ticâret develerini, hevedleri ve çulları ile berâber verdi. O iki serverin hakkında bu âyet-i kerîme nâzil oldu. Abdürrahmân bin Sümre “radıyallahü teâlâ anh” dedi ki, Ceyş-i Usretde hazret-i Osman, bin dinâr ile geldi. Ceyş-i Usretden murâd, Tebük gazâsıdır. Hazret-i Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” kucağına altınları dökdü. Ben gördüm. Resûlullah mübârek elini altınlar arasına dâhil kılıp, karıştırdı. Buyurdu ki,

“Osmana bundan sonra yapdıkları zarar vermez.”

Allah Teâlâ hazretleri meâl-i şerîfi, (Allah yolunda mallarını sarf eden kimseler, dağıtdıkları şeyler ile karşısındakileri ezâda ve minnette bırakmazlar. Onların ecrini onların Rabbi verir. Onlar için korku ve üzüntü yokdur.) olan âyet-i kerîmeyi gönderdi. Minnet, ihsânda ve ikrâmda bulunduğu kimsenin, ben sana şunları verdim, bu kadar şey verdim, diye verdiği ni’meti onun başına kakmak, onu üzmektir. Ezâ, ni’met verdiği, ihsânda bulunduğu kimseyi mahcûb etmek, utandırmaktır. Veyâ ikrâmda bulunduğu kimseyi, hiç bilmesi îcâb etmeyen birisi yanında ikrâm ettiğini söyleyerek utandırmaktır.[7]

 Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri Medîneye geldi. Medîne-i Münevverede Rûme kuyusundan başka tatlı su yoktu. Buyurdular ki,

“Rûme kuyusunu kim satın alır, kendi kovası ile müslimânların kovasını bir tutarsa, onun Rûme kuyusundaki kovasından Cennetteki kovası hayırlı olur.”

Kendi hâlis malımdan o kuyuyu satın aldım. Siz bugün o kuyunun suyunu içmekten beni men’ edersiniz. Hattâ deryâ (deniz) suyu gibi tuzlu su içerim. Hepsi dediler ki: (Evet öyledir). Rûme, bir kuyunun adıdır. Medîne-i Münevverenin altı mil miktarı uzağında bir kuyudur. O kuyu küçük vâdi’dedir. Zîrâ, Medîne-i Münevverede iki vâdi’ vardır. Büyük vâdi’de olan Azîze kuyusudur.

Şârîh Gürânî “rahimehullah” İbni Abdülberden nakl etmişdir ki: Medîne-i Münevverede bir Yahudi’nin ağzı örülü bir kuyusu var idi. Suyu gâyet tatlı idi. Suyunu satardı. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri buyurdular ki: (Rûme kuyusunu kim alır, kendi kovasını Müslümanların kovası ile beraber tutarsa, Cennetdeki kovası bundan hayrlı olur.) Hazret-i Osman “radıyallahü teâlâ anh” varıp, kuyuyu Yahudi ile pazarlık etti. Yahudi kuyunun temâmını satmakdan imtinâ etti. Hazret-i Osman “radıyallahü teâlâ anh” da, yarısını aldı. Nöbet yolu ile bir gün Osmanın “radıyallahü anh” olacak, bir gün Yahudi’nin olacaktı. Hazret-i Osman nöbetini sebîl ve sadaka etti. Yahudi ücret ile satardı. Müslümanlar da Hazret-i Osman’ın nöbeti geldikçe, iki günlük su alırlardı. Yahudi’nin nöbetinde asla uğramazlar idi. Yahudi’nin pazarı kesata uğrayınca, diğer yarısını da satmak istedi. Diğer yarısını da Osman “radıyallahü teâlâ anh” hazretleri ondan satın aldı. Evvelki yarısını Yahudi’den oniki bin dirheme almıştı. Diğer yarısını da sekiz bin dirheme aldı. Tamamını sebil etti. [8]

Bir gün Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” hazretleri, Âişe-i Sıddîkanın “radıyallahü teâlâ anhâ” hücresinde [evinde] otururdu. Hazret-i Osmân “radıyallahü anh” dört deve yükü buğdayı Fahr-i kâinâta hediye ettiler. Hizmetcileri geri gelip dediler ki, yâ efendi, buğdayı Habîb-i Rabbil âlemîn, muhâcirîne verdiler. Hazret-i Osmân dört deve yükü dahâ buğdayı gönderdi. Onu da Resûl-i Ekrem hazretleri Ensâra dağıttılar. Hazret-i Osmân “radıyallahü teâlâ anh” dört deve yükü buğdayı dahâ gönderdi. Fahr-i kâinât onu da ailesi arasında taksîm edip, evlerine gönderdiler. Getiren hizmetçilere sordular ki, seyyidinize kaç deve yükü buğday getirmişlerdi. Hizmetçiler dediler, oniki yük. Resûlullah “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdular. “Tamamını bize gönderdi. Kendi için bir miktar alıkoymadı.”

Mubârek ellerini kaldırıp, buyurdu:

“Yâ Rab! Ben Osmânın ihsânından âciz oldum. Her kim bana ihsân etdi, Ben ona mükâfatını verdim. Ammâ Osmânın mükâfâtından âcizim yâ Rab. Sen Osmâna karşılığını ver.”

Derhâl Cebrâîl aleyhisselâm geldi. Buyurdu,

“Yâ Muhammed! Cebbâr-i âlem sana selâm eder. Buyurdu ki, Osmân’a benden selâm söyle. Söyle ki, biz ondan râzı olduk. Onu Cennetde Muhammed’e refîk etdik. Arasat hesâbını ondan ref’ etdik. Eğer sen ona mükâfatdan âciz isen, biz ona mükâfatdan âciz değiliz.” [9]

İhramcızâde İsmail Hakkı


[1] Antisemitizm:Antisemitizm (Yahudi karşıtlığı, Yahudi düşmanlığı), Yahudilik dinine, ırkına, kültürüne veya milletine karşı duyulan düşmanlık.

Antisemitizmin tohumları ilk çağlarda Yahudilerin yaşadıkları putperest toplumlarla çelişkiye düşmeleri sonucu atıldı. Yahudilerin putperestliğe karşı çıkmalarının nedeni ülkelerine bağlı olmamaları biçiminde algılandı. Kısacası başlangıçta anti-semitizmin temelini din farklılıkları oluşturdu.

Hristiyanlığın ortaya çıkmasından sonra antisemitist hareketler Hıristiyanlık inancını Yahudi sızmasından korumak ve İsa’nın çarmıha gerilişinin intikamını almak karakterine büründü. Roma İmparatorluğu zamanında İskenderiye’de yapılan Yahudi katliamı buna bir örnektir. Ortaçağda zaman zaman Yahudiler aleyhinde asılsız söylentiler (mesela Hristiyan çocuklarının Yahudi ayinlerinde kurban edildiği) ortaya çıkıyor ve bu söylentilerden etkilenen halk Yahudilere karşı kanlı eylemler yapıyordu. Aynı dönemde Müslüman ülkelerde anti-semitizm ehli kitap sayılan Yahudiler’in zımmilik statüsüne tabi tutulması sonucu bir sorun oluşturmadı. Müslüman İspanya’da (Endülüs), Bağdat, Şam ve Kudüs’te Yahudiler sanat, ticaret ve bilim dallarında özgürce çalıştılar ve büyük katkılarda bulundular.

[2] Ahmed, c. 4, s. 279, Buhârî, c. 3, s. 220, c. 5, s. 144.

[3] Buhârî, c. 4, s. 220, c. 5, s. 1 44.

[4] İbn Sa’d, c. 2, s. 313, Ahmed, c. 1, s. 300-3001, Buhârî, c. 3, s. 231. Bkz:M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 8/348-349.

[5] İbn Sa’d, c. 2, s. 318-319. M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 8/348-349.

[6] Luis Suarez Fernandez’in ‘Les Juifs Espagnols au Moyen Age’ (Orta Çağ’da İspanyol Yahudileri) Bu eserin orijinali ‘Judios Espanoles En La Edad Medıa’

[7] Seyyid Eyyûb bin Sıddîk Menâkıb-I Çihâr Yâr-İ Güzîn (Dört Halîfenin Üstünlükleri) İkinci Menâkıb, Altıncı Baskı Hakîkat Ltd.Şti. Yayınları No: 13, s.201-203

[8] Age., Yirmibeşinci Menâkıb, s.220

[9] Age., s. 249

********************

YAVUZ SULTAN SELİM VE YAHUDİLER 1465-1520

Sami AJİ ÇALAKALEM  

Ölümünden neredeyse 500 yıl sonra gündeme gelmek şansını veya belki şansızlığını yakalayan Osmanlı Devleti’nin en yavuz sultanına, başka bir açıdan bakmaya sizi davet ediyorum.

Hayatı, savaşları, fetihleri geniş bir şekilde incelendi. Ben de bu ünlü padişahın Sefarad Yahudileri ile olan ilişkilerinden bahsetmek isterim.

31 Mart 1492 tarihinde, evlilikleri ile İspanya’yı tek bir ülke olarak birleştirmiş olan Aragon’lu Ferdinand ve Kastilya’lı Isabella, ülkelerinin birlikteliğini daha fazla pekiştirmek uğruna, meşum Elhamra Kararnamesi’ni ilan ederler. Los Reyes Catolicos (Katolik krallar) olarak tanınacak bu kararname ile Kral ve Kraliçe ülkelerinde oturan tüm Yahudilere altı ay içerisinde ya din değiştirmeyi veya İspanya’yı terk etmeyi emrederler.

Ama çoğu Yahudi için din değiştirmek söz konusu bile değildi ve gidebilecekleri bir yer arıyorlardı. İşte o sırada II. Beyazıt cesur ve akıllı bir karar verir; Osmanlı Devleti’nin kapılarını bu kişilere açar ve İspanya Yahudileri Endülüs’ten getirdikleri üstün kültürleri, teknik bilgi ve becerileri ile gelirler.

20. asrın başında İstanbul’da görev yapmış ve Hıristiyan olan bir İngiliz elçilik sekreterinin (George Young) aşağıdaki yorumu Osmanlı’ya sığınanların getirilerini çok somut bir halde önümüze koymaktadır:

“Mülteci Yahudiler bilhassa, doktor, maliyeci, tercüman, top döküm ustaları ve topçu erleri olarak uzmanlaşmışlardı. Yeni tip barutun imali (kara barut) ve hafif topların dökülmesiyle, Osmanlı İmparatorluğu’na çok büyük hizmetlerde bulunmuşlardı. Diğer bir deyimle, dini safiyet adına İspanya’dan kovduklarımızı, Osmanlı’ya vererek en önemli yeteneklerimizi ve silahlarımızı, Hıristiyanlığın en büyük düşmanının ellerine teslim ettik.”(1)

Bu görüşün ne kadar doğru olduğu özellikle Yavuz Sultan Selim’in tahta çıkmasından itibaren kanıtlanmaya başladı.

 Sultan, tahta geçer geçmez,  babasının hekimi olan Josef Amon’u saray hekimbaşısı olarak atadı. Hemen ardından, başta mali işler olmak üzere, muhtelif devlet işlerinin başına İspanya ve Portekiz’den gelen Yahudi uzmanları getirdi. (Evliya Çelebi Yahudi kökenli defterdar Abdül Selam Efendi’den sitayişle bahseder.)  Ve bu tayinlerin neticesi kısa zamanda alındı.

Tüm tarihçiler, Sultan Selim devrinde, özellikle imparatorluğun mali durumunun bir daha erişilemeyecek seviyede düzeldiğini ve Osmanlı hazinesinin bir daha görülemeyecek şekilde zenginleştiğinde mutabıktırlar.(2)

Askeri alanda da Sefaradların katkıları bilgileri ve buluşları etkin olmuştu. Çaldıran Savaşı’nda(3) kullanılan hafif ve yüksek manevra kabiliyetli toplar, misket tüfekleri (arquebuse), Safevi hükümdarı Şah İsmail’in ordusunun çok kısa zamanda dağılmasında önemli rol oynamıştı. (Çaldıran Savaşı evveli ve sonraları Alevilerle yaşanan kanlı olaylara, konumuz dışı olduğundan değinmeyeceğim(4).)

Merc-i Dabık Savaşı’ndan(5) bir yıl sonra yapılan Ridaniye muharebesi(6), taktik ve stratejik bilgilerin ve yine hafif silahların, kesin neticenin alınmasındaki rolünü açıkça ortaya koydu.  Memluk ordusu ile Osmanlı ordusu denk kuvvetlere sahiplerdi. Memluklar Venediklilerden yeni satın aldıkları topları savaş meydanına sürmüşler ve Selim’in ordularını bekledikleri yöne sabitlemişlerdi. Ancak Selim, o tarihte inanılması ve yapılması imkânsız sayılan bir manevra ile Sina Çölü’nü beş günde geçerek, Memluk ordusunu tam arkadan çevirmişti. Ve şaşkın, silah eşitliğini kaybetmiş,  Memluk ordusu birkaç saat içinde yok edilmişti.

Bu iki savaştan sonra, Suriye, Filistin, Hicaz ve Mısır, Osmanlı hâkimiyeti altına girmiş, Mısır’a valiler atanmaya başlanmıştır. Yavuz Selim her valinin yanına, bir nevi mali işlerden sorumlu vekil olarak, mutlaka bir Yahudi maliyecinin tayin edilmesini şart koşmuştu. Bu gelenek ondan sonraki hükümdarlar tarafından da sürdürüldü.

Kudüs’ü ziyaretinden sonra, o zamana kadar tüm işgalci ülkeler tarafından sürdürülen bir yasağı da kaldırarak Yahudileri, tarihi topraklarına yerleşmeye davet etti. (Ondan sona gelen padişahlar da bu uygulamayı devam ettirdiler.)

Bunun neticesi olarak Tiberiade ve bilhassa Safed cemaatleri katlanarak büyümüş ve Safed şehri Yahudilerin önemli bir dini, felsefi ve tasavvuf merkezi haline gelmişti.

Eşi Hazfa Sultan’ın Yahudi kökeni de bu kararlarını etkilemiş olabilir.(7) Hazfa Sultan’ın Kanuni Sultan Süleyman’ın annesi olması ve özelikle ‘Muhteşem’ Süleyman’ın annesine gösterdiği saygı ve hürmet, her önemli kararlarda da annesine danışması, Hazfa Sultan’ın önemini ortaya koymakta.

Çok yaygın olarak zikredilen aşağıdaki rivayet, Yavuz’un bakış açısını ve adalete bağlılığını açığa çıkarmakta:

“Mısır seferine çıkmadan evvel, Sultan Selim bir Yahudi tüccardan borç almıştı. Alacaklı kişi, Padişah seferden dönmeden vefat edince, zamanın defterdarı Sultan’a bir müzekkere sunmuş ve borcu ödemekle artık mükellef olmadığı şeklinde bir öneri getirmişti. Bu yazıyı alan hünkâr altına şu notu düşerek defterdara iade etmişti:

“MERHUMA RAHMET, YETİMLERİNE AFİYET, MALINA BEREKET, GAMMAZA LANET(8)”

Bu olağanüstü padişah, sıra dışı devlet adamı, bir nevi çıban olarak nitelenen şirpençe hastalığına yakalanmasıyla, 47 yaşında hayata veda etti. Ve oğlunun yaptırdığı, çok mütevazı Yavuz Selim Camii’nin yanındaki türbesine gömüldü.

Dipnotlar

 George Young: “Corps de Droit Ottoman” (Osmanlı Hukukunun Esasları) 1905 basımı ikinci cilt s.141

2 Yine yaygın bir rivayete göre, Yavuz, hazineyi ondan sonra geleceklerden hangisi daha fazla doldurursa, onun mührünün kapıya konması, olmazsa sadece kendi mührüyle kapatılmasını vasiyet etmiş… Mühür 400 yıl süre ile Sultan Selim’in adını taşımıştır.

3 Şah İsmail, hafif topları ve misket tüfeklerini ilk defa savaş meydanında görmüş, ünlü süvarilerinin güçsüzlüğünü dehşet içinde seyretmiş ve süratle savaş meydanını terk etmiştir. (23 ağustos 1514)

Bu konuda daha fazla bilgi edinmek isteyenlere Lütfi Paşa’nın (Sultan Süleyman’ın kayınbiraderi ve vezirlerinden) yazdığı “Tevarihi Al-İ Osman,adlı eserini tavsiye edebilirim.

5 24 Ağustos 1516

6 22 Ocak 1517

Stanford Shaw:’History of the Ottoman Empire and Modern Turkey’(1976) cilt 1 s. 148

Abraham Galante: ‘Histoire des Juifs de Turquie’ Vol.1

Kaynak:

http://www.salom.com.tr/newsdetails.asp?id=87631#.Unc1RhCAmk-

****************************

“GÜL VE HAÇ KARDEŞLİĞİ” (ROSE CROİX) (GÜL HAÇ ÖRGÜTÜ)


         “Avrupa’daki en esrarengiz örgüt ‘Gül ve Haç Kardeşliği’, ‘Tapınak Şövalyeleri’ ve masonlar 18. yüzyıldan bu yana ortak bir strateji izleyerek Avrupa Birliği’ni kurmaya çalışmaktadır. Son yüzyılda, özellikle Avrupa siyasetinin ‘perde arkasındaki’ en güçlü temsilcileri bu üç gizli örgüttür.”

 1188’de Prieree De Sion MS 46 yılında kurulan ORMUS (inisiye edilenler tarikatı veya tekris edilenler tarikatı) isimli tarikatın bir adının da l’Ordre de la Rose-Croix Veritax olduğu, bir rivayete göre de Isa’nın çarmıhtan inip bu tarikatı kurduğu söylense de, Dames Frances Yates’e göre ilk ismine 1614’de yayımlanan Fama Fraternatis’de, Confessio Fraternatis ve The Chemical Wedding of of Christian RosenKreuz’ da rastlanır. Bu devirde yazılan ve Rosy Cross Manifestoları olarak bilinen üç eser bir Hıristiyan olan Rossy Cross’dan ve allegorik bir efsaneden ve bir manifestodan bahseder. Almanya’da 1378’de doğan Rosy Cross Anadolu’ya ve kutsal topraklara gitmiş 106 yaşında 1484’de ölmüştür. Bu eserler simya ile, gizli bilimle ve tıpla uğraşan kiliseye karşı olan gizli bir topluluğun varlığından dem vurur. Eserlerde masonik sembolizm ve dolaylı anlatım kullanılır. Bu yazılarda belirttiğimiz gibi Boyle ve Leonardo da Vinci’den, Isaac Newton’a kadar pek çok bilim insanı bu gizli örgüte üye olmuş ve bu örgüt sayesinde kendini geliştirmiştir. Örgütün tüm özellikleri masoniktir ve Tapınak Şövalyeleri ile ilişkileri olduğuna kesin gözüyle bakılmaktadır. Daha sonra ABD’ye masonluğu getiren kişiler ve Benjamin Franklin’in kendisi bile Gül Haç örgütünün iç çekirdeğindendir. Manifestolar insanlık için çalışan kardeşlik ve iyiliği yayma motiflerini işler, Fransız Ihtilali ve Amerikan ihtilalinde de gelişen devrimci masonik örgütlenme Rose Croix ile içiçedir. Gül Haç isminin de çok sembolik bir anlamı vardır (detaylar için Baigent 1983 ve Barret 1999) Rose Croix ayrıca pek çok yönü ve mistik işlevi ile Kabalizmle içiçedir, bu da hem Yahudilerden hem de konuyu işleyen Tapınak Şovalyelerinden geçmiş bir gelenektir. 1623’de Gül Haç örgütü Pariste çok yaygındı ve bazı üyelerinin görünür, bazı üyelerinin de görünmez olduğu ve görünmez olanların şeytanla işbirliği içinde olduğu dedikodusunu doğurmuştur. 1640’larda Avrupa ve Ingiltere’de pek çok Rose Croix örgütü mevcuttu ve Ashmole ve Lilly tarafından Londra’da 1646’da kurulan bir locanın Hür ve Kabul Edilmiş masonluğun, Tapınak Şovalyeleri ile birlikte temeli attığı iddia edilmiştir. 17. Yüzyıldan sonra Gül Haç örgütü masonluktan daha gizli ve daha ölümcül bir biçimde devam etmiş ve bir kola ayrılarak ILLUMINATI’yi oluşturmuştur. Rose Croix o kadar gizlidir ki, halen sürüp sürmediği bile resmi olarak bilinmemektedir. Şeytana taparlar mı? Bu konuda belirsizdir, ama 20. yüzyılın başında GOLDEN DAWN (ALTIN GÜNDOĞUMU) isimli koyu okkült, kara büyü ve satanizm örgütünü kuran Aleister Crowley’in Rose Croix örgütünden olduğu iddia edilmektedir, aynı zamanda Crowley Hür, Kabul Edilmiş Masonlar Locası’nda Büyük Üstadlık yapmış, Skoç ritinde de 33. derece mason olmuştur.

 Rose Croix örgütünün hiç bir zaman yok olmamıştır. Fakat başka örgütler doğurmaya devam etmiştir. 16. yüzyıldan beri gerek masonluğun, gerekse ILLUMINATI’nin ve Skulls and Bones Society’nin doğuşunda etkin rol oynamıştır. Ama Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar resmi ve kanuni bir dernek olmasına karşın, ne ILLUMINATI ne de Rose Croix ortaya çıkıp kendini gösteren birer dernek değildirler ve masonluğu kendilerine üye çekmek için bir havuz olarak kullanırlar. Yani daireler içiçedir. En içteki dairede ve çelik çekirdekte hangi mistik gizli örgütün yüzyıllarca etkili olduğu meçhul kalmıştır.

Aytunç Altındal bu konuda bir eser hazırlamıştır. Konu hakkında bu eseri referans alarak birçok kitap üretilecek kadar bilgi ile doludur. Okumayanların okumasını tavsiye ediyorum.  Günümüz meselelerine ışık tutacak kitaptan birkaç alıntıyı aşağıda sunalım.

Kitaptan alıntılar

Geçtiğimiz yılın (2002) Nisan ayında Sayın Suat İlhan Paşa’dan bir mektup almıştım. Benden AB Bayrağı’ndaki 12 yıldızın sembolik anlamlarının ne oldukları konusunda 30 sayfalık bir açık­lama yazmamı istemişti. Bu ricayı bir kitap yazarak yerine getir­dim. 30 sayfalık kısa bir açıklama yazmaktansa, kanımca, kalıcı ola­bilmesi ve geniş bir okur kitlesi tarafından okunabilmesi için böy­lesi daha iyi olacaktı. Umarım yararlı olur…

AB ile Türkiye ilişkileri, bu kitabın yazıldığı dönemde yine Tür­kiye’nin en önemli meselelerinden biriydi. Kişisel görüşüm: Türki­ye’nin AB üyeliği için gerçek engeli İslamiyet değildir. AB’yi kuran ve yönetenler “Takiyye” yapıyorlar. İlginçtir ki, “Takiyye” İslami değil, Kilise Hıristiyanlığının bir buluşudur. Dileyenler Yeni Ahit’in Aziz Paul’la ilgili bölümlerini -bizzat Paul’un ağzından-okusunlar, anlayacaklardır.

AB’de Kilise Hıristiyanlığı olmayacak, Papa’nın tüm girişimleri, bakın, akim kaldı. AB’de Gnostik-Maso-nik Hıristiyanların Birliği ve Tanrısı ve Ahlakı yönlendirici olacak­tır. Adamlar kendi uluslarının kiliselerini dıştalarken, 1400 yıldır, değişmemiş ve değiştirilememiş bir Kutsal Kitabı (Kuran) ve onun Peygamberi’ne yürekten bağlılık duyan Türkleri, nereye koysun­lar?

AB Anayasa Konvansiyonu Başkanı eski Fransa Cumhurbaş­kanı Valery Giscard d’Estainq’in 3 Eylül 2003’te yaptığı uyarı il­ginçtir:

“TÜRKİYE AB MUKTESEBATINI HAZMEDEMEZ. TÜRKİYE’Yİ AL­DATMAYA SON VERELİM.”

Giscard, şu yıllarda Avrupa’da yaşayan en kıdemli masonların başında gelmektedir. 1972’den bu yana “Gül ve Haç Şövalyeliği” de dâhil, birçok Masonik-Gnostik unvanın taşıyıcısıdır. Giscard’ın dediği doğrudur. AB’ye Vatikan ve Papa BİLE resmen alınmazken Türkiye, ne olduğu belirsiz laik­lik anlayışıyla AB’nin hangi Gnostik-Masonik standardını “Haz­medebilecek” ki?

Bunları ve diğer hususları, bu “Göze Görün­meden” hayatlarımıza yön veren gizli kişileri ve örgütleri kitapta okuyacaksınız. Örneğin, kitapta ayrıntılı şekilde anlatılmış olan MRA adlı Masonik-Evangelist örgütün üyesi ve AB’nin kurucusu Jean Monnet’i bulacaksınız. AB, özellikle Türkiye’ye TC Dışişleri Bakanlığı aracılığıyla yıllardır “Burslar” veriyor. Diğer bir örnek de Leonardo da Vinci’dir. AB’nin en önemli eğitim programı ve dev fonları da “Leonardo Projesi” adı altında Türkiye’deki belirli kişi ve kurumlara aktarılıyor. AB’ye girebilir miyiz, yoksa bize “Takiyye” mi yapıyorlar, kararı siz verin.

Kodlar

“Christendome’da çeşitli adlar birer kod olarak kullanılmak­tadır. Monoteizm Geleneği’ne en çok sembol, şifre ve kod sok­muş olan inanç sistematiği Hıristiyanlık’tır. Bu nedenle Hıristi­yanlık gerçekte bir “Din“den çok bir “Cult/kült“te bulunması gereken özellikleri yansıtmaktadır. Hıristiyanlık’ta örneğin, İn­cir, Balık, Yılan, Güvercin ve Kuzu vd. adlar birer kod olarak kullanılmaktadır. Bunlardan Güvercin ‘Kutsal Ruh’un, Kuzu ise ‘İsa Mesih’in kodudur.

Kutsal Kitap’ta ilginçtir ki, yaklaşık 100 kadar bitkiden ve iki düzine kadar da çiçekten söz edilmektedir. Ancak bu 100 bitki ve çiçek için sadece 14 İbranice kök sözcük kullanılmıştır. Kut­sal Kitap’ta, koku ve şifa veren bitkiler, çiçekler, tahıllar, meyve­ler ve sebzeler belirli önemde yer tutarlar. Tanrı’ya sunulabile­cek güzel kokulu bitkiler olduğu gibi yenilmesi ya da törenler­de kullanılması yasaklanmış ağaçlar, bitkiler, sebzeler ve kökler de vardır. Bu anlamında Kutsal Kitap’ta ‘Autocton’ (belirli bölgeye ait olmak) bir Habitat (doğal ortam, yetişme ortamı, vatan) vardır. Ve bazı dinsel yasaklar, özellikle de Yahudilik’te, bu Ha­bitat dikkate alınarak konulmuştur. Yahudilik’te ve Hıristiyan­lık’ta dinsel törenlerde ve kutsamalarda belirli bitkilerin ve bun­lardan elde edilen yağların başa ve ayaklara sürülmesi geleneği vardır.

Örneğin, İsa’nın ayakları, Hıristiyanlık’taki üç kutsal Meryem’den biri olan Martha ve Lazarus’un kız kardeşi tarafın­dan yağ sürülerek kutsanmıştı. (Lk:10:38:Jn:2, 20,32,12:3). (Not: Lazarus, İsa tarafından ölüyken diriltilmişti.)

Kutsal Kitap’ta adından tam olarak söz edilmediği halde il­ginçtir ki daha sonra Hıristiyanlık’ta en önemli kod haline gelen çiçek, Gül’dür. Kutsal Kitabın Yahudiler için olan Eski Ahit bö­lümünde, günümüz İngilizcesine “Gül” (Rose) olarak çevrilmiş olan bu çiçekten sadece iki yerde söz edilmiştir. Tevrat’taki adı “Chabazzelet” olan bu çiçeğin gerçekte “Gül” olup olmadığı bi­linmemekte ve/fakat o olduğu varsayılmaktadır. Muhtemelen “Crocus” türü bir çiçektir bu ama daha sonra Hıristiyan yorum­cular tarafından yer aldığı bölüm dikkate alınarak bir “Cult” sembolü haline getirilmiştir. Gül’den Eski Ahit’teki Isaiah Kitabı’nın 35.Bab’ında konu edilmiştir. Bu bölüm İsrail’e yakında bir “Kurtarıcının / Redeemer“ın geleceğinin muştulanışını an­latmaktadır. Metin şöyledir: “Kıraç topraklar coşacak ve yeşe­recek, tıpkı ‘crocus’ (chabazzelet) goncası gibi açacak.” Bu me­tinde açılan Gül’ün Karmel Dağı’nın ve Sharon’un görkemini yansıtacağından da söz edilmektedir. Eski Ahit’in başka bir ki­tabında da “Sharon’un Gülü” diye bir ‘Şarkı’ vardır. Metin şöy­ledir: “Ben Sharon’un bir gülüyüm, vadinin sümbülüyüm (ve­ya zambağı).” (SS 2:1) Bu metinde yer alan “Sharon’un Gülü” Yahudiler için “Beklenen Kurtarıcı“yı simgelerken, aynı kodu kullanan Hıristiyan yorumcular bunu başka bir kişiye mal et­mişlerdir.

Yahudilik’te olmayan bu yeni Kod, Hıristiyanların sadece Katolik mezhebinde vardır ve “Bakire Meryem“e verilmiş olan adlardan/sıfatlardan biridir. Hıristiyanlık böylelikle ken­di dinsel meşruiyetinin Yahudilik’te bulunduğunu göstermek istemiştir. Öyle ki, Bakire Meryem adına tesmiye edilen “Map-pa” denilen tılsım ve haçlarda, Meryem’in tasvirinin üzerine İsrail’in Tanrısı JHVH’in (Yahveh) adı yazılıyordu ve yanına da başlangıç ve son anlamına gelen Grekçe Alfa ve Omega harfleri (Grek alfabesinin ilk ve son harfleri) ekleniyordu. Ay­rıca JHVH’in 72 adı ve çift “Tau Haçı” (TT) tılsımı tamamlıyor­du.

*****

1710’da Sincerus Racatus adını kullanan Sigmund Richter adlı bir Alşimist “Altın ve Gül Haç Kardeşliği Örgütü’nün giz­li yöntemine göre gerçek ve mükemmel Felsefe Taşı’nın ha­zırlanması” adlı bir risale yayınladı. (Not: Risalenin İngilizce adı şöyledir: A Perfect and True Preparation of the Philosophi-cal Stone according to the Secret Methods of the Brotherhood of the Golden and Rosy Cross.) Bunu 1785’te yayınlanan “Gül ve Haç Kardeşliğinin Gizli Sembolleri” adlı kitabın Altona’da yayınlanışı izledi. Daha önce 1618’de Henrichus Neuhaseus ad­lı bir Adept, Latince yayınladığı bir risalesinde Gül ve Haç’ın Hindistan ve Tibet’e geri döndüğünü bildirmişti. Buna göre yaklaşık 150 yıl sonra örgüt yeniden Alman topraklarına dön­müştü.

*****

Gül ve Haç’ın gizli terminolojisinde bazı ülkelerin ve ulusla­rın adları da “Kod ve Şifre” olarak kullanılmıştı. Örneğin Kıb­rıs, bu gizli dilde “Bakır” ve “Venüs” anlamında kullanılıyor­du. “Fama Confessio”da “Kıbrıs’ı Al, Türk Çıksın” şeklinde bir deyiş vardı ve bu da gerçekte ne Kıbrıs Adası’nı ne de Türk ulusunu işaretliyordu. Bu gizli deyimde Kıbrıs, Venüs‘ü yani “Dişil Prensibi, Türk sözcüğü ise “Bilinçaltını, yani Kalpgözünü” simgeliyordu. Dolayısıyla R.C.’nin Kıbrıs’a gidişi ilkin Venüs ile hesaplaşması anlamına geliyordu. Katolik Kilisesi’nde bunun adı “Penance” idi. Türk işte bu hesaplaşmadan sonra or­taya çıkacak olan spiritüel yükselişi temsil ediyordu. Kafası sü­rekli olarak Venüs ile, yani Dişil Prensip’le meşgul olan bir er­keğin Türkleşmesi olası değildi.

Kıbrıs bilindi­ği üzere bakırın keşfedildiği ve mitolojiye göre Venüs’ün sahile çıktığı yerdir. Kıbrıs (Cyprus) aynı zamanda Hıristiyan Teoloji­sinde “Cyprian” olarak geçer. İS 240 yıllarında, Hıristiyanlığın ağır baskı gördüğü bir dönemde, Kartacalı bir avukat-hukukçu, Thascius Cyprianus (Kıbrısi) cesaretle ortaya çıkarak onları sa­dır.

NATO’ya Giriş

Yeri gelmişken AB’nin kuruluş aşamasında yaşanmış ilginç bir gelişmeden de söz edelim. 1950’li yılların başlarında AB’nin ilk uluslar ve devletlerarası görüşmeleri başladığında ilk dört devlet gelecekte kurulacak olan AB’nin bayrağının nasıl olaca­ğını da gündeme almışlardı. Uzun süren çabalar sonucunda bir bayrak modeli kabul edilmişti. Bu bayrak bugünkünden çok farklıydı. Sarı zemin üzerine yuvarlak bir daire çizilmiş ve orta­sına da 4 köşeli bir haç konulmuştu. Bu haçın rengi kırmızıydı. Daha sonra bu haçlı Bayrak, kurucu üyesi olduğu halde asil üye yapılmayan TC Devleti’ne kabul ettirilmek istendi fakat Türki­ye, çok ilginçtir ki, İslam dinine bağlı olduğunu öne sürerek bu kırmızı Haçlı AB Bayrağı’nı kabul etmeyeceğini ve değiştirilme­si gerektiğini bildirdi. Bugünkü AB Bayrağı Türkiye’nin itirazı üzerine AB’nin değiştirilerek kabul edilmiş olan ikinci bayrağı­dır.

AB’nin ilk dört köşeli kırmızı haçlı bayrağını kendi İslami değerleriyle çatışacağı endişesiyle reddeden TC Devleti, nedir ki bu reddiyesinden bir süre sonra yine dört köşeli başka bir ha­çı güle oynaya sembol olarak kabul etmişti. Bu haç ünlü NATO’nun sembolü olan Mavi Haç‘tır. İlginçtir ki askeri savunma amacıyla kurulmuş olan Kuzey Atlantik Paktı‘nın sembolü de bir haçtır. Buna rağmen Türkiye bu haça hiç itiraz etmemiştir. Askeri bir örgütün sembolü niçin haçtır diye sorulmamalıdır, çünkü AB’nin ilk sekiz ülkesinin üst yöneticilerinin ve egemen­lerinin tamamı da geçmişte Tapınak Şövalyeleri diye bilinen gizli Askeri-Dinci örgütün üyeleriydiler. Yaptıkları tek değişik­lik kendi sekiz köşeli haçlarını -günümüzde Malta Haçı diye bilinir- 4 köşeli düz haç ile değiştirmiş olmalarıydı.

*****

Haç ve Çarmıhta İdam ilişkisi

Roma hukukuna göre kişi(lere)ye Çarmıh cezası verilebilme­si çok uzun bir süreçte tamamlanıyordu. İsa Mesih’in dönemin­de bu cezaya çarptırılabilmesi için kişinin, bağlı olduğu dinsel cemaatin tam onayının alınması gerekiyordu. Yeni Ahit’te belir­tildiğine göre bölgedeki Romalı Vali Pilatus İsa’ya defalarca Çarmıh’tan kurtulabilmesi ve serbest kalabilmesi için fırsatlar vermişti ama Yahudi cemaatinin önderleri İsa’nın mutlaka idam edilmesi gerektiği hususunda ısrarcı olmuşlardı. Pilatus son olarak İsa’yı sarayının önüne çıkarmış ve bir kez daha affe­dilmesi için Yahudilere göstermişti. Yahudiler, bunun üzerine İsa ile birlikte ama adi suçtan idama mahkûm edilmiş olan Barabbas’ı affetmesini fakat İsa’yı idam etmesini Pilatus’tan iste­mişlerdi. Vali de, bunun üzerine, haydut olarak tanınan Barabbas’ı affetmiş, İsa’yı ise ölüme mahkûm etmişti. (NOT: Bu Barabbas’ın haydut değil, Yahudilerin lideri olduğu da söylenir.) Ancak, Pilatus ilginç bir söz söylemişti: “Bu zavallı adamın ka­nı benim ellerimde değildir. Siz bu kanı taşımayı kabul ediyor musunuz?” Yahudiler bu sözler üzerine bağırarak; “Onun kanı, her zaman bizim elimizde olsun, as onu!” demişlerdi. İsa Me­sih’in Çarmıh’a gerilmesi bundan sonra olmuştur. Şu da bir ger­çek ki, İsa’nın kanı son 2000 yıldır hep Yahudilerin üstünde ol­muş ve milyonlarcası, Çarmıh’ta değil ama, yakılarak idam edil­miştir.

Şunu da geçerken belirtelim ki, İSA, ‘TANRI’NIN OĞLU’ OL­DUĞU İDDİASINDAN DOLAYI DEĞİL, ‘YAHUDİLERİN KRALI’ OLDUĞUNU İDDİA ETMESİNDEN DOLAYI İDAM EDİLMİŞTİR.

Avrupa tarihinde işkence ve ölüm cezaları da belirli bir hiye­rarşiye göre yapılırdı. Her suçluya aynı işkence yapılamaz ve örneğin ırz düşmanı biriyle, gözden düşmüş bir devlet adamı aynı ‘idam’ tarzıyla öldürülemezdi. Yakılarak idam, Çarmıh’taki idamdan daha soysuz bir idam şekliydi.

İşkence çeşitlerinden en korkuncu 8. Henry döneminde Şansölye olan ünlü Ütopyacı Thomas More tarafından uygulanmış­tı. 16.yy’dan bu yana ‘Aydınlanman’, ‘Bilimsel Düşüncenin’ ön­cüsü vs. gibi sahte yaftalarla, özellikle solcu gençlere bir ilah gi­bi tanıtılan Thomas More, “Sıfır” hoşgörü sahibi bir siyaset cambazıydı. O dönemde daha yeni filizlenen Protestan hareke­tine şiddetle karşı çıkmıştı ve Papa’nın “Koruma Köpeği” (Natchdog) olarak tanınıyordu. More, Protestanlığı yaydıkların­dan kuşkulandığı 26 İngiliz hakkında, bağırsaklarının deşilerek, suçlu tarafından taşınması cezasını vermiş ve bu fermanların altına imza atmıştı! Ütopyacı More’un bir diğer kariyeri de, Protestan kadınlarla ilgiliydi. Buna göre, Ütopyacı More, “Tüm Protestan kadınlar fahişedirler, onlara tecavüz suç değildir,” di­yebilmişti.

İsa’nın yaşadığı dönemde Çarmıh’ta idam edilmesine karar verilmiş kişi ve/veya kişiler önce çırılçıplak soyunurlardı. Üst­lerinde giysi olmamasının nedeni, bunların tıpkı hayvanlar gibi, giyimli olmaya layık görülmedikleri gerekçesine bağlıydı. GİY­Sİ, (TESETTÜR=ÖRTÜNME) ONLARI İNSAN YAPIYORDU. Çıplaklaştırılan kişi sırtına yüklenen haçını taşımak zorundaydı. Sırtında haçıy­la çıplak olarak, kentin en işlek sokaklarında dolaştırılıp idam­ların yapıldığı Calvary’ye getiriliyordu. Ancak bu Haç taşıma işine bir de dayak eklenmişti. Haçını taşıyarak ölümüne yürü­yen kişiye “Flagellant” denilen kişiler, uçları demir iğneli kır­baçlarla vurmak zorundaydılar. Bundan amaç, işlediği suçun kefaretini ödemesi anlamına geliyordu.

NOT: Daha sonra 11-15. yy’da ve özellikle 14.yy’da Flagellantlar diye bilinen bir tarika­tın üyeleri Kilise’den sapanları kırbaçlayarak yola getiriyorlar­dı. Bunlar Avrupa’da “Anti-Semitizm”i yeniden canlandırdılar. Kent kent dolaşarak Katoliklerden önce, Yahudileri cezalandır­dılar, evlerini yaktılar, erkeklerini öldürdüler. Flagellantlar, 1348-1349 yılları arasında başlayan Kara Veba salgını sırasında, Yahudilerin, Türk sultanlarının emriyle, sütlere ve sulara zehir karıştırdıklarını öne sürerek bu cinayetleri işlemişlerdi. Flagallentler kendilerini cezalandırmak için vücutlarını bıçakla ke­serler ve kanatırlar. Bu gelenek günümüzde bazı manastırlarda ve İran Şiileri’nde, Uzakdoğu Katolikleri arasında yaşanmakta­dır.

Dönelim Çarmıh‘a… Çıplak olarak ve kırbaçlanarak haçını Calvary’ye taşıyan kişi burada haçı dikeceği çukuru kazmakla yükümlüydü. İsa’nın döneminde kullanılan Çarmıhlar, (T) Tau haçlarıydı. Bu haçtaki yatay tahtaya “Patibulum” denilirdi. Suç­lu işte bu Patibulum’a bağlanır ya da çivilenirdi. Roma hukuku­na göre, suçlunun taşıması gereken haçın boyu, 4 metreden uzun ve ağırlığı da 100 kilodan fazla olamazdı. Suçlu, boyları 18 cm’yi geçmeyecek olan çivilerle (T) Haçı’nın Patibulum’una çi­vilenir ve sallandırılırdı. Bu sırada kendisini ölüme mahkûm eden karar yüzüne karşı okunurdu. Bunlar da iki türlüydü, ya “Humiliores” ya da “Titulus” şeklinde olurdu. Birincisi adi suçlulara ve esirlere, ikincisi, soylu ölüme gönderilenlerin boy­nuna asılırdı. İsa Mesihde Titulus şekliyle asılmıştı ve üstüne de “Yahudilerin Kralı olduğunu iddia etmiştir” yazılmıştı. Humili­ores, tek dilde, Latince vazılırken, Tituluslar Latince, Grekçe ve Aramice yazılırdı. Roma Hukuku’na göre kadınlar Çarmıh’a ge­rilemezdi. Yahudiler ise kadın suçluları taşlayarak (recm) öldü­rürlerdi.

Çarmıh’a gerilerek Haç’ın üzerinde ölen kişilerin ıstırabı öl­mekle bitmezdi. Bunların cesetleri 40-45 dereceyi bulan güneş ışınlarının altında çürümeye terk edilirdi. Önce akbabalar, son­ra köpekler, sonra da büyücüler bu cesetleri yağmalardı. Büyü ve sihirle uğraşan ve gizli örgütlerin üyeleri olan kişiler, cesetle­rin belirli organlar (penis, kafa ve dil) ile çivileri çalarlar ve bun­ları sihir amacıyla kendilerine başvuran kişilere onları koruya­cakları gerekçesiyle yedirirler ya da verirlerdi. Christendome’da ölü eti yemek çok yaygın bir gelenekti. Özellikle 15. yy’da Avrupa’nın soyluları, cinsel güçlerini arttırdığı gerekçe­siyle ‘Mumya’ eti yerlerdi. Mısır’dan ve diğer yerlerden yapılan ticaretin kalemlerinden biri de toz haline getirilmiş mumyalar­dı!!!

Haç sözcüğü (İng. Cross, Fra. Croix, Alm. Kreutz, Latince. Crux) muhtemelen ilk kez Afrika’da, Kartaca’da kullanılmıştır. Yeni Ahit’te Haç sözcüğü değil, ‘Çarmıha Gerilme’ (Crucifie) te­rimi sadece iki Evangelist tarafından kullanılmıştır. Bunlar birer kez ‘Çarmıha Gerildi’ diye yazmışlardı (Mt 28.5 ve Ma 16.6). Ayrıca bunların dışında Paul tarafından yazılan Acts bölümün­de de bir kez yer almıştı.

İlk 350 yıl içinde Hıristiyanlar, çeşitli biçimlerde hazırlanmış olan haçlara tapıyorlardı. Roma’nın katakomblarında yer alan çizimlere göre, örneğin, III. yy’da, Priscille adıyla bilinen Kata-kombdaki çizimde haç yoktur ama ilginçtir ki, bir ‘Çapa’ (gemi­lerde, sandallarda kullanılan) vardır. Bu çapanın iki yanına yüz­leri gökyüzüne dönük iki balık konulmuştur. İlahiyatçı (Cizvit) Bernard Serboue’nün de belirttiği gibi, haçın önemi onun mad­desinde değil, ondaki sırda (mystere) saklıdır. Bu çapa haçında balıklar yeni Hıristiyanları, Çapa ise Umut’a ve Kurtuluş’a (İsa’nın kurtarıcılığına) bağlanmış olunduğunu sembolize et­mektedir.

Yine ilk bölümlerde kullanılan bir haç ise üç üst kolu olan ve 4’üncüsü (alt) el olarak çizilmiş olan haçtır. Alttaki elin, işaret ve ortaparmakları bağlanmış durumdadır. Bu el ‘Tanrı’nın Eli’dir. En güzel örneği, 11. yy’da Yunanistan’da Hosios Loukas Kilisesi’ndedir. Bu Haç’ın ilginç bir özelliği de bir daire üzerinde ol­ması ve tüm zemininin 8 köşeli yıldızlarla kaplanmış olmasıdır. Bu sembollere göre haç, tüm Kozmoz’un ‘İmzası’ olan Kurtarı­cı İsa’nın ta kendisidir. Böylece hiç kimse ve hiçbir nesne Haç’ın’İmzasından’ aynı ve uzak olamaz (!) deniliyordu.

Nedir ki Haç’ın Kilise tarafından vazgeçilmez bir kod ve sembol olarak benimsenmesi, İsa’dan çok sonra, 350’li yıllarda gerçekleşmiştir. Bu yıllarda Konstantin’in annesi Helena, Filis­tin topraklarına bir gezi yapmış ve İsa’nın üzerinde idam edil­diği haçın bulunması için araştırmalar yapmıştır. Anladığınız gibi, kısa bir araştırmadan sonra bu haç, 300 yıl sonra Helena ta­rafından bulunuvermiş ve Kudüs Kilisesi’ne armağan edilmiş­tir. İşte bu müthiş keşiften (!) sonra, Konstantin’in emriyle Haç, Hıristiyanların sembolü olmuştur. Ne var ki, Katolik Kilisenin törenlerinde ve ayinlerinde kullanılmaya başlanması (Liturgy’de) XI. yy’da olmuştur. Kilise ‘Good Friday’ (Hayırlı Cu­ma) günleri yaptığı ayinlerde haç ‘Kültünü’ kutsamaktadır.

Buna rağmen Yeni Ahit’teki ünlü Apokalyps bölümünde Haç’tan hiç söz edilmemiştir. Armegeddon (Mecidiye) Savaşı diye adlandırılmış olan ve Kıyamet öncesi yaşanacağı varsayı­lan savaş(lar)da, İsa’nın adının sakladığı ‘Sır’ esas alınmış ve Haç’a hiçbir özel ‘Kurtarıcılık’ atfedilmemiştir.

Haç Katolik Kilisesi’nin dışındaki kiliseler tarafından da kul­lanılmaktadır. Haç, aynı zamanda Kilise mimarisinde de kulla­nılmış ve birçok kilise haç esas alınarak inşa edilmiştir. Nedir ki haç 200’den fazla Gnostik, Okültist, Ezoterik, Alşimist topluluk ve gizli örgüt tarafından da kullanılır. Fakat Katolik Kilisesi bunları, tehlikeli ve ‘Dinsel Açıdan’ zararlı kuruluşlar olarak nitelemekte ve bunların kullandıkları ‘Haç’ların Hıristiyanlığı yansıtmadığı şeklinde yayınlar yapmakta, yasaklar koymakta­dır. Yakın zamanlarda (1986) Vatikan Din Devleti bu ‘Sektleri’ inceleyen ve Episcopal delegasyonu üyesi Jean Vernette’in Papa adına önsözünü yazdığı bir ‘Belge’ (La Document Romain) ya­yınlanmıştır. Bu belgede zararlı ve tehlikeli görünen birçok ör­güt arasında ‘Gül ve Haç Kardeşliği’ ile onun iki kolu, ‘Rose Croix Max Heindel’ ile ‘Altın Gül ve Haç’ (Lectorium Rosyicru-cianum) adlı kuruluşlar (ikisi de ABD’de) da vardır. Kilise’ye göre, bu örgüt her 108 yılda bir aktif çağına girer ve 108 yıl bo­yunca ‘Christendome’u’ değiştirmeye, ona yeni bir nizam ver­meye uğraşır.

GÜL VE HAÇ’IN CHRİSTENDOME’U DOLAYISIYLA DÜNYA­YI DÜZENLEME DÖNEMİ, VATİKAN’A GÖRE, 1909 YILINDA BAŞLAMIŞTIR VE 2017 YILINDA TAMAMLANACAKTIR.

Yine aynı kaynağa göre Gül ve Haç Kardeşliği’nin anlattığı İsa Mesih ile Kilise’nin resmi bel­gelerinde ve kutsaal metinlerinde yer alan İsa Mesih’in hiçbir il­gisi ve benzerliği yoktur. Vatikan belgesine göre Christendo-me’da halen en çok saygı gören kuruluş budur. Bu örgüt her bi­ri 36 yıl süren 3 periyotluk (3×36=108) zaman dilimlerinde dün­yaya yön vermeye çalışmış tek Okült örgütüdür.

****

Manevi Cihazlanma Derneği (MRA)

MRA’nın bu basına ve dış dünyaya kapalı toplantılarında Alman ve Fransız tarafından geleceğin başkanı olacak kişiler de belirlenmişti. Bunlardan biri, o dönemde dış ülkeler bakanı olan genç François Mitterrand’dı – ve Mitterrand daha sonra Fransa Cumhurbaşkanı yapılarak uzun yıllar “AB Ruhu”nu yerleştir­meye çalıştı. Mitterrand’ın “AB Ruhu” dediği, Adenauer’in 1951’de Frank Buchman’a gönderdiği bir mektuptu ve Robert Schuman’ın 13 Eylül 1953 tarihli MRA Dünya Konferansında söyledikleri “Caux Ruhu”dur. Adenauer, mektubunda MRA’nın iki ülkenin birleşmesinde “Göze Görünmeyen” bir rol üstlendiğini belirtmişti. Shuman ise konuşmasında, MRA felsefesinin ve ruhunun (Fresh hope from Caux) “uluslararası ilişkilere dönüştürül­müş olmasından” duyduğu memnuniyeti açıklamıştı. İlginç olan Schuman’ın, Adenauer’in ve Mitterrand’ın Gül ve Haç bağlantılı mason localarının üyeleri olmalarıdır. Mitterrand, 1970’lerde, lideri olduğu Sosyalist Parti’nin amblemi olarak “Kızıl Gül’ü” seçmişti..

….

Şimdi gelelim MRA’nın İstanbul’daki şubesine; Türkiye’de MRA, “Manevi Cihazlanma Derneği” adıyla, Beyoğlu, Asmalımescit Sokağı’ndaki bir apartmanın üst katında faaliyetlerini sürdürmüştür. Derneğin üyesi ve kurucularından biri, ünlü İs­tanbul Valisi Prof. Dr. Fahrettin Kerim Gökay‘dır.

Gökay, 33. dereceden masondu. Sayısız derneğin kurucusu ve üyesiydi. Mason cemaati içinde adı çok geçen bir valiydi. Manevi Cihazlanma Derneği’nin bazı özel toplantıları bu “mi­nik” valinin Kadıköy-Göztepe’deki köşkünde yapılırdı. Derne­ğin başka bir toplantı yeri de Kadıköy-Selamiçeşme’deki İsmail Agar’ın köşküydü. İsmail Agar, 1961’de idam edilen Dışişleri Bakanı Fatih Rüştü Zorlu’nun yakın akrabasıydı. Derneğin tüm üyeleri Circle d’Orient’ın (Büyük Kulüp) üyeleriydiler. Derne­ğin açık propagandası “Anti Komünizm”di ve buna karşı “Ma­neviyatı” yeniden “Cihazlandırmak” gerekiyordu! Dernek, ay­nı zamanda İstanbul’da sayısız “Güzelleştirme Derneği” açmış ve buralardan “Adam Derlemişti” !!!

1960 yıllarındaki 27 Mayıs darbesinden önce dernek, Mende­res hükümetine ilginç bir “Reconciliation” projesi götürmüştü. Buna göre İstanbul şehri, “Dünya Dinlerinin Başkenti” yapıla­caktı. Fener Patrikhanesi, Vatikan gibi bir devlet haline getirile­cek, Kariye Camisi bir tür Hilafet Merkezi yapılacak ve Yahudi­lik de en üst düzeyde yeniden yapılandırılacaktı – Dönme ve Karaim Yahudileri de böylelikle temsil hakkına kavuşacaklardı. Bu projeyi hayata geçirmek için MRA’nın Türkiye Şubesi, 1957’den sonra Menderes’e ünlü “İstimlak ve Onarım” projesi­ni götürmüş ve Ayasofya’da “Ortodoks İbadetine” başlanması­nı salık vermişti. Derneğin o dönemdeki başkanı DP Milletveki­li Ekrem Tok’tu.

Bu derneğin üyelerinin tamamı masondu. İlginçtir ki bu ki­şiler, İstanbul’u “Dünya Dinlerinin Başkenti” yapmak idealleri­ni 1963’ten sonra “Dinlerarası Diyalog ve Hoşgörü” toplantıla­rı ile yaygmlaştırmışlardı. Son yıllarda moda olan üç din birliği projesi (İbrahimi Dinler Projesi) de bu örgüt tarafından ilk kez 1957’de mason derneklerinde teklif haline getirilmişti.

Manevi Cihazlanma Derneği’nden yetişen ve/veya ona üye yapılmış birçok siyasetçi, bilim adamı, işadamı ve bürokrat var­dı. Bunlardan biri daha sonra Türkiye tarihinde önemli rol oy­nadı. Cumhurbaşkanı Celal Bayar’a yakınlığıyla tanınan bu kişi Hazım Atıf Kuyucak idi. İktisat Profesörü olan Kuyucak, 27 Ma­yıs sonrasında adını unutturdu ve Masonik “Uykuya Yattı”. Kuyucak, masonların en üst kurulu olan “Supreme Council’de-ki en etkili iki profesörden biriydi (diğeri Sahir Erman). Türki­ye’nin tüm petrol tasarıları ve anlaşmaları onun elindeydi. Fa­kültedeki görevini başka bir mason biraderine (Prof. Şükrü Baban’a) bırakarak tüm çabalarını Türkiye’nin Avrupa ile “Bütün­leştirilmesi” meselesine adamıştı. Hazım Atıf Kuyucak, mason­ların en etkili “Spekülatif” locası, “Nur Locası’nın” 33 dereceli Maşrık-ı-Âzam’ı idi. Ünlü Bilderberg’in 1959’da İstanbul Yeşil­köy’de toplanan gizli oturumunda Türkiye’yi Kuyucak temsil etmişti. Günümüzde AB-Türkiye ilişkilerinin perde arkasında kalan görüşmelerini masonlar yönetmektedirler. Özellikle Fran­sız Büyük Doğu Mason Locası’nın Üstadı Alain Bauer ile Türki­ye’deki masonlar bağlantılıdır.

İlginçtir ki, Kuyucak, aynı zamanda “Gül ve Haç Kardeşli­ği” gizli örgütünün de 1964’e kadar başında olan kişiydi. Gül ve Haç’ın gizli toplantıları İstanbul ve İzmir’de yapılıyordu (İstan­bul’da Teşvikiye’de). 1964’te Gül ve Haç Şövalyeliği’ne yeni bir isim getirildi. Bu kişi İzmirli bir Avdeti Sabataycı olan Cemal Bi­rik’ti. 17. derecede Mason olan Birik’i 1964’te İskoç Riti’nin iz­niyle önce Tapmak Şövalyeliği mertebesine, sonra da 33 derece­ye çıkartarak, Gül ve Haç Baş Şövalyesi tayin edenler Hazım Atıf Kuyucak, Necmettin Erol ve çok ilginç bir siyasetçi olmuş­tu: TC Dışişleri Bakanı ve Cumhurbaşkanı vekili ve adayı İhsan Sabri Çağlayangil. Eski bir vali ve istihbaratçı olan Çağlayangil, 33 derecedeki siyasetçilerden biriydi. Ünlü Humeyni, Bursa’da zorunlu oturuma tabiyken, Çağlayangil, Ayetullah ile ilgili tüm gizli bilgilerin elinde toplandığı kişiydi. Çağlayangil, MRA’nın Türkiye’deki güçlü ellerinden biriydi. Başta Koç ve Sabancı aile­leri olmak üzere kalburüstü kişileri bu İsviçreli örgütle tanıştı­ran oydu.

*****

Halkı Yöneten Seçilmemiş Yöneticiler

….ilginçtir ki, “Seçilmemiş Yöneticiler” olarak ABD’yi yönetmektedirler. Perde arkasında, bu kişilerin bağlı ol­dukları mason locaları ve yine bu kişilerin yöneticileri oldukla­rı dev şirketler vardır. Örneğin Nelson Rockefeller, CFR’nin en güçlü üyelerinden biriydi. 1946 yılında Rockefeller Vakfı’nın yayınlandığı raporda, “Dünyayı tek dünya yapmak bu vakfın iddiasıdır” ibaresi yer almıştı. Aynı Rockfeller, 1975 yılında “Seçilmemiş Başkan Yardımcısı” olarak CIA’nın faaliyetleriy­le ilgili bir rapor hazırlamış ve CIA o raporda öngörüldüğü şe­kilde Başkan Gerald Ford tarafından yeniden düzenlenmişti.Rockefeller Komisyonu’nda görev alanların tamamına yakını CFR üyesiydi.

MRA ve CFR gibi kuruluşlar, 16-18. yüzyılların gizli, 20. yüzyılın yarı gizli “Operative” kuruluşlarıdırlar. Amaçları tek­tir: ABD’nin, dinsel öngörüler ve kehanetlerle belirlenmiş olan 5. İmparatorluk (Messianik Devlet) olduğunu dünyaya kanıtla­mak ve ulusları tüm yeraltı ve yerüstü kaynaklarıyla çoğunlu­ğunu üyelerinin oluşturduğu bir Evanjelist Elitin “Seçkinlerin”emrine sunacak bir Tek Dünya Hükümeti kurmaktır. Tevrat’a göre “Seçilmiş Halk” Yahudilerdir. Günümüzdeki Evanjelist-Methodist CFR ve benzeri örgütler, gerçek “Seçkinlerin” kendi­leri olduğunu öne sürmüşler ve egemenliklerini ilan etmişler­dir.

Tehlikeli Düşünceleri

Evanjelik-Methodist dünya hâkimiyeti için yürütülen çalış­malarda bazı tırnak içinde din adamları sınır tanımadan insan­lığa karşı kışkırtıcı yayınlar yapmakta ve baş düşman ilan ettik­leri İslamiyet’i yeryüzünden sileceklerini bağıra çağıra haykır­maktadırlar. Bunların sayısı çoktur ama en yakın dönemde ya­yınlanmış bir kitaptan alıntılar yaparak durumu örneklemekle yetineceğim. Kitabın adı: “War on Terror/Unfolding Bible Prophecy”dir ve yazarı, Grant R. Jeffrey adlı bir Evanjelist pa­pazdır. Kitap 2002’de yayınlandı. Papaz Jeffrey aynen şunları yazmış:

“Bu kitabı yazmaktaki amacım, yakında dönecek olan İsa Mesih’in Ortadoğu ile ilgili kehanetlerinin bizim neslimizin döneminde gerçekleşeceğini göstermektir. Korkunç İslami terö­rün (terrible İslamic terrorist attacks) saldırıları konusunda siz­leri bilgilendirmektir. Tüm Batı dünyasının Hıristiyanlarını, İs­rail’in Yahudilerini ve yumuşak başlı ve bizimle uyumlu Müs­lüman hükümetleri yok etmeyi planlamış olan İslamcı terörist­lere karşı topyekûn bir savaş başlatmalıyız. Kutsal Kitap’ta yaz­dığına göre (Jev. 50-51) Babil (bugünkü Bağdat) en kısa zaman­da yerle bir edilecektir. Bu kehanet çok yakında gerçekleşebi­lir.”

Papaz Jeffrey’in Kutsal Kitap’tan yaptığı alıntı ve kehanet saldırganlık için “Spekülatif (manevi) zemini hazırlamış ve 2003 baharında da ABD ve müttefikleri silahlı saldırıyla “Operatif” olanı gerçekleştirmişlerdir. (NOT: Papazın toplam 18 ki­tabı 5 milyon okura satılmış.)

 Kaynakça

Aytunç ALTINDAL- Gül ve Haç Kardeşliği İstanbul 2007.

*************

YÜZYILLIK UNUTULMUŞ DAVANIN TEKRARI “İTTİHÂDI İSLÂM”

ATEİSTLERİN POLEMİKLERİ (Belgesel)

HİNDİSTAN’DAN İLGİNÇ HATIRALAR


Hindistan’da yaşadıkça ülkenin şartlarını daha iyi öğren­meye başladım. Bu yarım-kıta gerçekten büyük bir ülkeydi: Aynı tip uçaklarla İstanbul-Paris uçuşu ile Yeni Delhi- Bombay uçuşu aynı süreyi, yani iki buçuk saati tutuyordu. Gene aynı tip uçaklarla Yeni Delhi – Kalküta uçuşu üç buçuk saatti. Ben­zer durum İstanbul – Londra uçuşu ile Yeni Delhi – Madras uçuşu için geçerliydi, çünkü Yeni Delhi – Madras uçuşu ise dört saatten biraz fazlaydı. İnsan haritaya bakınca, haritaların çizim tekniği nedeniyle Hindistan’ın gerçek boyutları hakkın­da sağlıklı bir sonuca varamıyordu.

Hint toplumu birçok ırkın ve kültürün karışmasından oluşmuştu. İndus Vadisi Uygarlığı yarım-kıtanın bilinen en es­ki uygarlığıydı. Arkeolojik çalışmalardan elde edilen bilgiler kentlerde yerleşik olan bu uygarlığın İ.Ö. 2.500’lerde oldukça ileri bir düzeyde olduğunu göstermektedir. İÖ ikinci bin yılın ortalarında kuzeyden gelen kavimlerin akınları sonucu tarih­ten silindiği de bilinmektedir.

Bir yabancının ilk dikkatini çeken ise ülkedeki yaygın fa­kirlikti. O tarihlerde ülkenin nüfusu 530 milyondu ve her yıl ül­kemizin o tarihlerdeki nüfusu kadar, yani 35 milyon artıyordu! Bu nüfusun 1/8’nin yani takriben 65 milyon kişinin “dokunul­maz” olduğu söyleniyordu! Gerçekten sokaklardaki , pejmür­de kılıklı, peştemallara sarılı, tenleri siyahi Afrikalılarınkine yakın, fakat yüz hatları beyaz insanınkinin aynı olan çok bü­yük kalabalığa alışmam zaman aldı.. En zor alıştığım gerçek ise üstü açık, bizim seyyar satıcılarınkini andıran tekerlekli el arabalarının üstünde birbirinin üstüne konmuş şekilde fakir naaşlarının taşınmasını görmekti.

Bu köklü ve yaygın sefaletin temelinde bence ülkede en yaygın din olan Hinduizm yatmaktadır. Hintlilerin % 84’üne yakınının saliki bulunduğu bu dine göre insan yaşamını etki­leyen iki büyük kuvvet vardır:

a)         Kişinin doğmadan kaderinin belli olduğunu vurgulayan karma; ve

b)         Kişiyi bu karma’sını tevekkül ile kabule mecbur eden olgunluk olarak tercüme edilebilecek olan dharma.

Bu karma ve dharma kanımca Hint toplumunun yüzyıl­lardır içinde bulunduğu sefalet, cehalet ve geriliğin baş ne­denleriydi. ÇÜNKÜ BU İNANÇLARI GEREĞİ İNSANIN DOĞDUĞU KAST­TAN BİR BAŞKA VE HELE ÜST BİR KASTA GEÇMEYE GAYRET ETMESİNİ HİNDUİZM YASAKLIYORDU.

Kuramsal olarak dört kast vardı:

  • Din ulemasının oluşturduğu Brahmin’ler;
  • Kralların, askerlerin ve aristokratların oluşturduğu Kshatriya’ lar;
  • Tüccarların, işa­damlarının ve diğer mesleklere mensup olanların oluşturduğu Vaisya’ lar;
  • Çiftçilerin, işçilerin ve hizmetkârların oluştur­duğu Sudra’ lar.

İlginç olanı, İ.Ö. birinci binyılda (!) yazılan Mahabharata destanında bile, “Brahmin’lerin teni açıktır; Kshatriya’ların teninin rengi kırmızıya çalar; Vaisya’ların teni sarımtıraktır; Sudra’lar ise çok esmerdir” denilmektedir.

“Gü­nümüzde de üst kasta mensup olanların teni açık, alt kastla­ra mensup olanların teninin rengi koyudur.” “Dokunulmazlığın” nasıl ortaya çıktığı tam bilinmemektedir. Saptanabildiği kada­rıyla, Ari ırkından olan Kuzey Kavimlerinin İÖ ikinci bin yılın ortalarında yarım-kıtaya gelmelerinden önce dahi özellikle Güney Hindistan’da “dokunulmazlık” sistemi vardı. İlginç ola­nı dokunulmazlığın bugün bile en yaygın olduğu bölgenin Güney Hindistan olmasıdır.

Her şeyin dinle izah olunamayacağı muhakkak. Lâkin Hintliler 1947’te bağımsızlıklarını ilan edene değin önce ku­zeyden Afganistan üzerinden gelen Türk kavimlerinin[1] ve sonra İngilizlerinkine kadar nice başka yabancı istilası gören ve yabancı kavimlerin boyunduruğu altında yaşamıştı. Dola­yısıyla bu kavimlerle temasa geçmiş Hintlilerin bir türlü insan­lığın yüz karası bu Kast sisteminden kurtulamamalarına da başka geçerli bir izah şeklini ben bulamadım. Bu vesile ile şu­nu da vurgulamak isterim: Hinduizm’e göre başka dinlere mensup olanlar “Kast sisteminin dışındadır”. Anne tarafından uzaktan Cengiz Hanın soyundan, baba tarafından doğrudan Timur’un soyundan gelen Babür’ün 1520’lerden itibaren önce Hindistan’ın kuzeyini ele geçirmesi ve onun soyundan gelen­lerin de tedricen ülkenin büyük bölümüne egemen olmaları ile birlikte Müslümanlığın da özellikle “dokunulmazlar” arasında yayılmasının kanımca baş nedenlerinden biri de, bu “dokunul­mazların” müslüman olmak suretiyle Kast sisteminin dışına kaçışın bir yolunu bulmuş olmalarıdır.

ÜLKEDE KAST SİSTEMİ HAKİMDİ. 7 ANA DİL GRUBU VARDI VE 35 KADAR DA ALT-DİL OLDUĞU SÖYLENİYORDU. En az dört alfabe(Latin, Arap, Sanskrit ve Tamil) geçerliydi. Böyle bir ortamda İngiliz­ce sadece ülkenin resmî dili olmakla kalmıyor, özellikle orta ve üst sınıfların birbirleri ile anlaşmalarını sağlayan lingua franca olarak da önemli bir hizmet sağlıyordu.

(Bugün durum değişmiştir: İngilizce ile birlikte 13 değişik alt-dili olan Hintçe de resmî dil sayılmaktadır. Ayrıca 22 dile de yarı-resmî bir sta­tü verilmiştir, yani merkezî hükümet kurumlarının sınavlarına adaylar bu dillerden birinde girebilmektedir.)

Türkiye’mize çelişkiler diyarı derler. O tarihlerde dahi İs­tanbul’u, Ankara’yı, Bursa’yı bildiğim gibi, Erzurum’u, Karaköse’yi, Doğubeyazıt’ı da görmüştüm. Bu bakımdan rahatlıkla söyleyebilirim, Hindistan’dan daha âlâ bir çelişkiler ülkesi ola­maz.

Örneğin, her zengin evinin bahçesinin bir köşesine sı­kıştırılmış hizmetçi kulübeleri vardı. En fazla 15-20 metre ka­relik bir alana sıkışmış bu kulübelerde 4-5 nüfuslu hizmetkâr aileleri yaşardı. Bu yaygın sefalete karşın ülke o tarihlerde bi­le nükleer bomba yapımında çok ileri bir aşamadaydı. (Nite­kim, sonradan nükleer bombayı ve bunu taşıyabilecek füzeyi yaptılar)

Özellikle okumuş Hintliler ülkedeki tüm aksaklıkları, biz Türklerin ve özellikle İngiliz eski sömürgeci “efendilerinin” yönetimlerinin kötü olması ile izah edip, her fırsattan yararla­narak bilhassa İngiliz’leri eleştirmelerine rağmen, her şeyin en iyisinin de İngilizler tarafından yapıldığına inanıyorlardı. Ülke­ye müslümanlığı sokmuş olduğumuz için de biz Türkleri ülke­nin parçalanmasının tohumlarını atmakla suçluyorlar. Fakat “hoşgörülü bir toplum olduklarını göstermek için” bir müslümanı, ülkenin Cumhurbaşkanlığına seçebiliyorladı.

Toplumda kadının yeri ikinci konumdaydı. Örneğin miras hukukunda ön­celik erkekteydi; poligami -yasal olarak yasak olsa da- genel olarak özellikle alt kastlar arasında yaygındı. Tüm bunlara rağmen bir kadın Başbakan olabililiyordu. Nitekim benim Yeni Delhi’de görevli olduğum iki yıl Başbakan, ülkenin kurucula­rından Büyük Nehru’nun kızı bayan İndira Ghandi idi,

Bu çelişkilerin yanı sıra Hintlilerin çok san’atkâr oldukları muhakkaktı. Daha o tarihlerde tabloları, heykelleri Batı kent­lerinde de satılan ressam ve heykeltraşları vardı. Hindistan’da gittiğim her kentte sert gül ağacından çok mahirane yapılmış enfes orta boy heykeller gördüm. Görevle gittiğim Bombay’da, Kalküta’da, Madras’da ve turist olarak gittiğim Kajuraho kalın­tıları bölgesinde inanılmaz güzellikte taşa yontulmuş erotik [2] heykellerle süslenmiş tapınakları hayranlıkla izledim.

Hintlilerin çok kişi tarafından bilinmeyen ve takdirle kar­şılanacak bir özellikleri daha vardır: ‘Matematik, fizik, ve ben­zeri bilim dallarında aldıkları Nobel ödülleri! O tarihlerde hiç kimseden yardım almadan nükleer bomba yapımına koyul­muş olmaları, günümüzde de bilgisayar programı yapımında çok ileri bir aşamada bulunmalarını Hintlilerin kültürünün ma­tematik ve diğer bilim dallarına çok yatkın olmasına bağlaya­biliriz’ diye düşünüyorum.

Özetle, Hindistan’da kaldığım sürece ülkedeki çelişkilere hep şaşırdım. Bugün aradan 40 yıl geçmiş olmasına rağmen de hâlâ şaşmaktayım. Örneğin yaygın sefalet mertebesinde­ki fakirliğe karşın Bombay”daki Rolls-Royce marka otomobil sayısı Londra’dakinden çoktu. Uzun etekli erkek giysilerinin düğmeleri, zümrüt, yakut, safir, ametist vb değerli taşlardan­dı. Yakasına keza değerli taşlardan yapılmış broş takan erkekleri görmek olasıydı.

Hindistan’da geçirdiğim 24 ay zarfında gittiğim her yerde caddelerdeki kalabalık ve trafik karmaşası beni hep şaşırttı. Hindistan’da, İngiliz sömürge döneminin etkisiyle, trafik sol­dan işler. Kendim araba kullanmaya başladıktan sonra buna kısa sürede alıştım. Buna karşın, Delhi’de, Bombay’da, Kalküta’da ve Madras’ta caddelerin tıklım tıklım olmasına, taşıt­ların soldan gideceklerine neredeyse yolun ortasından gitme­lerine, otomobillerin yanısıra, otobüslerin, kamyonların, atlı arabaların, İtalyan’ların Vespa tipi küçük tekerlekli motorsik-letlerini andıran Hint yapımı küçük skuterlerin, bisikletlerin, “rickshaw”[3] dedikleri ve küçük skuterlerin arkasına dört kişi­nin dizdize ve karşıkarşıya oturdukları üstü tenteli taşıtların, arkasında iki büyük tekerlekli gene üstü tenteli bir arabanın bulunduğu ve daha çok öndeki bisikletlinin, nadiren de yaya bir insanın çektiği Hindistan’a özgü mini taksilerin ve bittabi ülkenin her tarafında kutsal sayılan ineklerin karmakarışık bir düzensizlik içinde ve çift yönde getmelerini görmeye alış­mam daha uzun sürdü.

******

 

Portekiz’in 1961 ‘e kadar sömürgesi olan Goa’daki Muse­vi dinine mensup Hintlilerin, İsrail’e Hint yapımı küçük Fiat arabaları veya gene Hint yapımı Vespa motorları ile karayo­lundan ve ülkemiz üzerinden göç etmelerine tanık oldum. Sayıları binlerce olan bu Musevi Hintlilere Ankara’nın talimatı ile gerekli transit vizelerini verdim.

Goa’lı Musevi Hintlilerin İsrail’e göç etmelerine yardımcı olmamızı takiben İsrail Büyükelçiliği tarafından yayınlanan aylık İngilizce “İsrail’den Haberler” dergisinin ilk sayısında yer alan bir yazıda “KUDÜS’TEKİ ‘AĞLAMA DUVARI’NIN ORTAYA ÇIKARIL­MASINI YAVUZ SULTAN SELİM’İN SAĞLADIĞI” anlatılıyordu. Gerçek­ten bu yazıda,

” XVI’INCI YÜZYILIN İLK ÇEYREĞİNDE MISIR’IN FETHİ­NE GİDEN YAVUZ SULTAN SELİM VE ORDUSU KUDÜS’TE KONAKLADI­ĞINDA, ‘KENTİN ORTASINDA MUSEVİ KULLARI İÇİN ÇOK KUTSAL OLAN VE ROMALILARIN M.S. 70 YILINDA YIKTIKLARI HAZRETİ SÜLEYMAN TAPI­NAĞININ BİR DUVARININ BULUNDUĞU, ANCAK BU DUVARIN ASIRLARIN ETKİSİYLE TOPRAK ALTINDA KALDIĞININ KUDÜS HAHAMBAŞI TARAFIN­DAN PADİŞAHA BİLDİRİLDİĞİ VE HAHAMBAŞININ AYRICA DUVARIN OLA­SI YERİNİ DE PADİŞAHIN ADAMLARINA GÖSTERDİĞİ; BUNUN ÜZERİNE YAVUZ SULTAN SELİM’İN O GECE BU TOPRAK VE ÇÖPLÜK YIĞINI İÇİNE ALTIN SİKKELER GÖMDÜRDÜĞÜ VE ERTESİ GÜNÜ DE DELTALARA TOPRAK ARASINDA ALTINLAR BULUNDUĞUNU, ALTINLARIN BUNLARI BULACAKLARA AİT OLACAĞINI’ İLAN ETTİRDİĞİ; BUNUN ÜZERİNE, ALTIN BULMAK UĞRU­NA, TOPRAK VE ÇÖP YIĞININA HÜCUM EDEN BİNLERCE KUDÜSLÜNÜN, TOPRAKLARI BİR AYA YAKIN BİR SÜRE EŞELEYE EŞELEYE DUVARIN TE­PESİNİ ORTAYA ÇIKARDIĞINI, BUNDAN SONRA DA PADİŞAHIN EMRİ İLE ON BİN KİŞİNİN HAFTALARCA ÇALIŞARAK DUVARIN TAMAMININ MEYDA­NA ÇIKARILDIĞI” belirtiliyor ve bundan sonra Padişahın Hahambaşına “Tapınağın tamamının inşası için gerekli parayı ver­meyi” önerdiği, ancak Hahambaşının “Tapınağın ancak Tanrı’nın uygun göreceği zaman tekrar inşa edileceğini” belirte­rek, (Arz-ı Mev’ud temelli fikir) bu cömert öneriyi kabul etmediği belirtiliyordu.  (s.108-116)

Sadece Hindistan’a özgü görüntüler

Yeni Delhi’nin cadde ve sokaklarında dolaşan inekleri in­san ilk gördüğünde şaşırıyor, fakat zamanla alışıyor. İnançla­rına göre inek kutsal olduğu için dokunmak yasak. Gidip, bir manavın sergilediği sebzeleri yese dahi, dokunmak günah. Trafikte kesin öncelik ineklerde. Et yiyen müslümanlar ve ya­bancıların et bulmaları sorun oluyordu. Çaresi kentin etrafın­da sadece müslümanların yaşadıkları köylere gidip, eti bura­dan almaktı.

Yabancıların gene ancak zamanla alışabildikleri bir diğer görüntü kentin gerçekten çok güzel parklarında ve kent için­de veya civarındaki tarihî kalıntılarda, bazen sürüler halinde dolaşan ve insanların kendilerine yiyecek, örneğin muz, ver­mesini bekleyen ve durup dururken insanlara saldırabilen maymunlardı. Bu nedenle parklarda pek gezinemedim.

Ülkede fakirlik o tarihlerde o kadar yaygın ve derindi ki, hem uluslararası örgütler hem zengin ülkeler Hindistan’a gıda yardımı yaparlardı. Bu yardımlar arasında süt tozu da vardı. Böyle olmasına rağmen Kalküta’da yılanları, Madras’ta ise fa­releri sütle besleyen tapınaklar vardı. Bunlara gittim. Kalkü-ta’dakinde yılanlar zeminde dolaşıyorlardı, fakat ilginç yönü, insanlara asla yanaşmıyorlardı. Madras’takinde ise fareler süt tasları etrafında öbek öbek toplanmışlardı ve bunlar da insan­ları rahatsız etmiyordu.

Son bir garabet daha: hangi kentte olduğunu unuttuğum, bir kentte de ülkenin en büyük Budha heykeli yılda bir defa sütle yıkanıyordu! (s.137)

Kaynakça

Erdil K. AKAY [Kitap]. -Emekli Büyükelçi Dışişlerinde 40 yıl, 2 ay, 21 gün-Kenarından Köşesinden Anılar- Birinci Kitap Çıraklık ve Kalfalık Yılları  Erko Yayıncılık,20 Şubat 2009


[1] Tarihin ilk çağlarından itibaren Orta-Asya’da yaşayan Türk boylarının Kuzey Hindistan’a sızdıkları bilinmektedir. İlk kayda değer akın Eftalitler olarak da adlandırılan Ak Hunların akınıdır. Bunların, 440’larda yenildikleri Göktürk’le­rin kovalamasından kurtulmak için Gandara’ya, İndus’a ve Malva’ya girdikle­ri bilinmektedir. Ancak Türk boylarının bu alt kıtada hatırı sayılır bir güç ola­rak ilk defa belirmeleri Gazneli Mahmut (999 – 1030) döneminde olmuştur. Gerçekten Gazneli Mahmut’un Hindistan’a 17 sefer yaptığı ve Pencap’ı ele geçirdiği bilinmektedir.

1206’da gene -isminden de belli olduğu üzere- bir Türk olan Aybek kendini Delhi Sultanı ilan etmiştir. Aybek’ten sonra tahta İltutmuş (1211 -1236) ve kı­zı Raziye Sultan (126-1240) geçmişlerdir ve bunların döneminde müslüman-lık Hindistan’da yayılmaya başlamıştır. Müslümanlığın yayılmasında başlıca etken dinimizin “eşitlik” ilkesinin özellikle dokunulmazlar ve Kast sisteminin alt kademelerindeki Hindulara cazip geldiği anlaşılmaktadır. Ama esas Türk Devleti 1483’de Fergana’da doğan, baba tarafından Timur soyundan, anne tarafından Cengiz soyundan gelen, anadili Çağatay Türkçe-si olan Babür’ün kurduğu ve yabancı tarihçilerin Büyük Moğol İmparatorluğu dedikleri Hint-Türk Devletidir. Bu Devlet, 1756’da İngiliz Hindistan Şirketinin iktidarı fiilen eline geçirmesine kadar kudretini sürdürmüştür. 1877’de de Kraliçe Victoria kendini Hindistan İmparatoriçesi ilan edince Babür’ün kurdu­ğu Devlet tarihe karışmıştır. Bu Devletin belli başlı hükümdarları Hümayun, Ekber, Şah Cihan olarak da tanınan Cihangir ve (Aurengzeb, veya) Evrengzeb’ti

[2]İngiliz yönetimi öncesinde bu tapınaklarda rahibe-fahişelerin de bulunduğu­nu yabancı yazarlar ileri sürmektedir. Bu görüşe göre, Tapınak dışındaki bu erotik heykeller de insanları tapınağa çekmeyi amaçlıyordu.

[3]“Rikşov” okunur.

ŞATRANC-I UREFA (Arifler Satrancı)


ŞATRANC-I UREFA (Arifler Satrancı)

Satranç Hindistan’da yaklaşık 1500 yıl önce bulunmuş klasik bir strateji oyunudur. Satranç Sanskritçe’de Çaturanga, dört çatu yol ranga anlamlarına gelir. Şatranc-ı Urefa, Osmanlı döneminde kıraathanelerde ve dost meclislerinde kemal meseleleri de mütalaa ederek zamanın değerlendirilmesi hedeflenen bir oyun olarak lansedilmiştir.

Tasavvuf’ta 4 yol: Şeriat, Tarikat, Hakikat ve Marifet olarak bilinir. Ariflerin maneviyat seyrinde aldıkları dört makamın bahisleri ele alınmış bir şekil verilerek bir eğitimin verildiği söylenilmektedir. Oyun aşağıdaki levha üzerinde oynanır.

satranc1

Üzerinde yılan ve ok resimleri bulunan 100 karenin başlarında “buluşma” yani “Visal” karesi ile 101 kare olan levha, iki piyon ve altılı bir zar ile oyun düzeni vardır.

İki kişi 1 den 100 e kadar giderken bazen geri dönüşlerle zaman kaybettiği olur. Bazı karelerde oyuna ismini veren yılanların baş kısmı denk gelmekte ve bu kareye denk gelen oyunun gereği yılanın kuyruğunun işaret ettiği makama düşmektedir. Bazende daha az bir hamle ile yukarılarda olan iyi vasıflara ulaşarak vuslata yakınlaşır.

Karelerde yazılan isimler Türkçe olarak şu şekildedir.

satranc1

Günümüzde bu levha hakkında birçok yazılar çıkmaktadır. [1] Ancak bir hatalı durumun olduğunu farkettik. Bizim buraya koyduğumuz Şatranc–ı Urefa Levhası, Hz. Muhyiddin İbnü’l–Arabi kaddesellâhü sırrahu’l azîze veya öğrencilerinin tasavvuf yolunu öğretmek için hazırlandığı birçok yerde belirtilse de Muhammed b. El–Haşimi b. Abdurrahman el– Hüseyni Tilemsanî ed–Dımeşki’nin “Enisü’l– Haifin ve Semiru’l–Akifin fi Şerhi Şatranci’l–Arifin” deki levha ile benzerlik bulunmamaktadır. [2]

satranc1

Bahse konu olan satranç levhası ile bu levhanın yakından ve uzaktan alakası olmadığı gibi bu Şatranc-ı Urefa da terimlerin Farsça kelimeler ile oluşu da işin farklı boyutunu gösteriyor.

(Bazı yerlerde Süleyman Çelebi 1351 – 1422 tarafından icat edildiği söylentisi de vardır.!!!!)

İşin içinde bir gizli durum var ama ne?

Birileri tarafından Müslümanlar arasına sokulan bu sahte oyunun muhteviyatı üzerine araştırma yapıldığı zaman tasavvufla alakası olmayan bir levha olduğu ve Abdullah DAMAR’ın [3] Abdullah Herevî ve Menâzilü’s–Sâirîn [4] üzerine hazırladığı makaleye bakılınca daha iyi anlaşılacaktır. Bu levhada bahsedilen kelimeler içerik olarak uydurma ve bir kısmının da boş ifadeler olduğu görülecektir.

Konu hakkında araştırma yaptım. Fakat kesin sonuca tam olarak ulaşamadığım yerler olunca tam bir şey söylemek istemiyorum. Ancak gördüğüm kadarıyla bu satrancın tasavvuf literatüründe ve Hz. Muhyiddin İbnü’l–Arabi kaddesellâhü sırrahu’l azizin hazırladığı satrançla da bir ilgisi ve bir dayanağı yoktur.

Konuya açıklık verecek ilginç bir misali Kazım Karabekir Paşa’dan aktaralım.

“Erzurum’da yakaladığımız Müslüman olmuş bir Rus ca­susunu temize çıkarmak için bir mahalle halkının ka­rargâhıma geldiği zaman hallerine bakıp hatıratıma şu­nu kaydetmiştim:

Ey Türkoğlu! Sen pek safsın, seni her­kes aldattı. Erdim diyen, döndüm diyen çemberinden at­lattı.” [5]

Sonuç olarak, bahse konu olan satranç-ı urefa görünüşte güzel fakat özü itibarıyla şu an için kesinlikle ifade edemediğimiz mistik bir anlayışın üstü kapalı öğretiminin gizli alt yapısıdır. Satranç oynanırken her karede bir fasıla verilir ve sohbet edilecek şekilde bazı bilgiler aktarılır. Bu bilgiler diğer oyuncu tarafından kabul edilince diğer hamleye geçilir. Umum mekânlarda oynanan bu oyun ile bir öğretinin kademeli şekilde eğitimi insanların yanlarında yapılmıştır. Bu şekildeki yorum hakkında aşırı tevil vardır denilebilir. Ancak tasavvuf erbabından az buçuk ilmi olan bu kelimelerin vasatın altında ve uydurma ve çokta alakasız terimler olduğunu anlayarak bize hak verecektir. Yıllarca içimizde bu oyunun bu şekli nasıl kaldı sorununa milletimizin saf ve iyi niyetine dayandırıyoruz.

Müslümanın aldatılması onun kötü olmasından değil iyi niyetli oluşundandır.

İhramcızâde İsmail Hakkı


[1] “Zillet’ten Visâl’e yüz hamle: Şatranc-ı urefa” Belgezar, Yusuf Çağlar, Aksiyon, 4 Ağustos 2008, Sayı: 713; 3 “Türkiye’de Oynanan Bazı Oyunlar” Tarih Sayfaları, Muharriri: Sedad İzzet, Resimli Ay Fevkalâde Ramazan Nüshası, Kânunusani 1928, numara: 11-47, sayfa: 9-11

[2] Ariflerin Satrancı Şerhi; Enisü’l- Haifin ve Semiru’l-Akifin fi Şerhi Şatranci’l-Arifin/ trc: Fatih Mehmet Albayrak, Sır Yayıncılık-İstanbul 2010

[3] TASAVVUF: İlmî ve Akademik Araştırma Dergisi, yıl: 8 [2007], sayı: 18, ss. 321-335.

[5] (Kazım Karabekir, İstiklâl Harbimiz, 2/717)

PDF İNDİR

İSLÂM DİNİN GÖRÜNÜMLERİ


OSMANLI İMPARATORLUĞU VE İSLÂM: PROBLEMLER, HİPOTEZLER VE BİR PERSPEKTİF DENEMESİ[1]

Osmanlı İmparatorluğu bugün, gerek Türkiye Cumhuriyeti’nin yaşamakta olduğu iç ve dış problemler, gerekse vaktiyle sınırları dâhilinde bulunan komşu devletlerde cereyan eden olaylar ve bunların Türkiye’ye yansımaları dolayısıyla, aktüalitesini bütün canlılığıyla, korumakta ve dolayısıyla tartışılmakta bulunan bir büyük imparatorluktur. Dünya Osmanlı tarihi araştırıcılığı, altı yüzyıl gibi çok uzun bir ömür sürmüş bu imparatorluğun siyasi ve idari yapısını, kurumlarını, onu meydana getiren, çeşitli etnik ve dini kökenlere, kültürlere mensup insanların oluşturduğu karmaşık, dev bir toplumsal yapıyı, bütün yönleriyle, bütün görüntüleriyle izlemek, anlayabilmek, açıklayabilmek için, yaklaşık bir yüzyıldır büyük bir emek ve gayret sarf etmekte ve yıllardan beri de önem­li sonuçlar ortaya koymuş bulunmaktadır. Buna rağmen, daha araştırılacak pek çok problem olduğuna, bunların araştırıcıları ve bilim adamlarını daha yıllarca meşgul edeceğine hiç şüphe yoktur.

İşte bizim burada ele almayı deneyeceğimiz problem de, üstelik en çetrefil ve en mühim olanlarından biri, Osmanlı İmparatorluğu’nda “İslâm problemi“dir. Bunu seçmemizin sebe­bi, artık Osmanlı tarihi araştırıcılığının, biraz fazla ihmal edilmiş bu konuya yönelmesi gerektiğini vurgulamaktır. Aksi halde böyle devasa bir konuyu bir bildiri çerçevesine sığdırmanın mümkün olamayacağı her türlü izahtan varestedir.

Şunu hemen söyleyelim ki, bugüne kadar daha çok Osmanlı İmparatorluğu’nun siyasi tarihinin, sosyo-ekonomik yapısının, siyasi, idari, askeri, mali vs. teşkilat ve kurumlarının tahlili konu­larına yoğunlaşmış bulunan Osmanlı tarihi araştırıcılığı, Osmanlı İmparatorluğu ve İslâm konusuna ve bu çerçevede üretilen kültü­rün tarihine geniş objektifli olarak eğilmiş değildir. Bu itibarla, Os­manlı İmparatorluğu’nda İslâm konusunun bütün boyutlarıyla yeterli bir şekilde ele alınıp işlendiğini, tartışıldığını söyleyemeyeceğiz. Gibb ve Bovven’in İslâmic Society and The West (Oxford, 1950,2 cilt) isimli tanınmış eserleriyle Norman Itzkovvitz’in Ottoman Empire and islâmic Tradition (Chicago, 1972) adındaki kitabı (Türkçe çevirisi, İsmet Özel, Osmanlı İmparatorluğu ve İslami Gelenek, İstanbul, 1989) isimleri her ne kadar sözünü ettiğimiz bu meseleyi çağrıştırıyorlarsa da, muhteva olarak daha ziyade kurumlar tarihi ekseninde konuya eğilmişlerdir.

Bunun dışında Prof. Halil İnalcık’ın, “İslâm in the Ottoman Empire”, [Cultura Turcica, V-VII (1968-1970), s.19-29] gibi birkaç makalesini ve günümüzdeki birkaç çalışmayı daha zikredebiliriz. Görüldüğü bu mesele, Osmanlı İmparatorluğu’nun yukarıda sayılan diğer cephelerine dair yapılan araştırmaları ya­nında son derece yetersiz kalmaktadır.

Bu itibarla biz burada yalnızca, bu büyük imparatorluğun ide­olojisinin, siyasal ve idari kurumlaşmasının, kültürünün temelini oluşturan bu konuya dikkat çekmek, meseleye nasıl yaklaşılması gerektiğine dair kendi perspektifimizi ortaya koymaya çalışmak ve bu konu çerçevesinde halen mevcut problemlere işaret etmekle yetineceğiz.

Her şeyden önce bu alanı ilgilendiren kaynakların yeterince tanınıp işlenmediğini, bu yüzden de bugüne kadar çoktan ortaya konması gereken detaylı monografik çalışmaların bile, kalitece ve sayıca yeterli düzeye gelemediğini de söylememiz gerekiyor. Bunun sebepleri ayrı bir tartışma konusudur.

Osmanlı İmparatorluğu, muhakkak ki bir İslâm devletidir; hem de en az Emevi ve Abbasi imparatorlukları, diğer müslüman İran, Türk ve Arap devletleri kadar bir İslâm devletidir. Bu sebepledir ki O, altı yüz yıllık uzun tarihinde hemen hemen her alan ve safhasının sergilediği üzere, aynı zamanda bir “inanç devleti“dir. Onun için kanaatimizce bu imparatorluk üzerinde yapılacak analizlere önce buradan başlamak gerekir. Çünkü Osmanlı imparatorluk ideoloji­sinin esasını “inanç”, yani İslâm oluşturur. Bu itibarla, bu İslâm’ın nasıl bir İslam olduğu, Osmanlı İmparatorluğu’nda İslâm’ın ro­lünü, yorumlanış biçimini ve devlet siyasetinden sıradan halkın inanç dünyasına varıncaya kadar çeşitli alanlardaki yansımalarını anlayabilmek için, bu yansımaları doğuran yorumlarını hangi ke­simlerce ve nasıl üretildiğine bakmak kanaatimizce kaçınılmazdır. Bunu anlamanın yolu, bizce evvela, bu imparatorluğun ideoloji­sinin tahlilinden geçer. Bu tahlilin çok dikkatli ve ince bir şekilde yapılması, kanaatimizce Osmanlı İmparatorluğu’yla ilgili pek çok meselenin de daha kolay ve daha bir açıklıkla anlaşılmasını ve çözüme kavuşmasını sağlayacaktır.

Bize göre Osmanlı dünyasında İslâmi yorumlar üreten dört temel sektör vardır:

1- Merkezi iktidar mekanizması, yani devlet,

2- Buna eklemlenmiş olan ulema kesimi,

3- Genellikle ve çoğunlukla bu ikisinden de bağımsız olan sufi çevreler,

4- Daha çok bu üçüncü sektör etkisinde kalmakla beraber, kendi geleneksel anlayışını sürdüren halk kesimi.

Bunları sırayla DEVLET İSLÂMİ veya SİYASAL İSLÂM, MEDRESE İSLÂMı yahut KİTABİ İSLÂM, TEKKE İSLÂMı ve nihayet POPÜLER İSLÂM olarak ta adlandırabiliriz. Bizce Osmanlı İmparatorluğu tarihi içerisinde İslâm’ın tek boyutlu değil, bu saydığımız boyutlarıyla görüntülen­diği bir vakıadır ve böyle bir yaklaşım, yapılacak tahlilleri önemli ölçüde kolaylaştıracak, Osmanlı İmparatorluğu’nda İslâm olgusunu olabildiğince geniş bir perspektiften görebilme imkânını sağlaya­caktır. Dolayısıyla bu sektörlerin ayrı ayrı monografik çalışmalara konu olması gerekir.

“Devlet İslâmı”ndan ne anlamalıyız?

Bundan maksat imparator­luğun siyasal yapısı içinde İslâm’ın bir siyasal araç olarak gösterdiği değişim, aldığı biçimdir. Her şeyden evvel, devletin, temel siyaset aracı olarak İslâm’ı nasıl anlayıp yorumladığını, bunu yaparken ona ne gibi bir görünüm kazandırdığını, hangi kurumları, yöntemleri kullandığını çok iyi belirlememiz gerekiyor. İşte devlet mekaniz­masının bu yorumu, Osmanlı devletinde, daha önceki müslüman devletlerde pek rastlanmayacak derecede kendine mahsus güçlü bir siyasal mahiyet kazanmıştır. Bunun böyle oluşu kanaatimizce, Os­manlı İmparatorluğu’nda -Abbasiler de dâhil olmak üzere, tarihte hiç bir İslâm devletinde olmadığı kadar- devletle dinin birbiri içine geçmesinden, diğer bir ifadeyle “devletle dinin özdeşleşmesinden ileri gelmektedir. Başka bir ifadeyle, Osmanlı İmparatorluğu’nda İslâm siyasal boyutu itibariyle, devletin ayrışmaz bir parçası olmuş, bu iki kavram, devlet ve İslam birbiri içine girmiştir. Bununla be­raber, devlet daha baskındır ve Osmanlı devletinde HER ŞEY DEVLET İÇİNDİR; DİN DE DEVLET İÇİNDİR“.

Osmanlıdaki bu yapı, köklü bir İslâmi geleneğin mirası olarak görünür. Buradaki İslâmi gelenek teriminden, daha çok İslam tari­hinin klasik devresini içine alan Emevi ve Abbasi dönemlerinde, bu devletlerin hâkimiyet alanlarında eskiden beri mevcut siyasi geleneklerin özümsenmesi suretiyle oluşan İslâm siyaset teorisini ve ona paralel gelişen siyasal geleneği anlamak icap eder. Bu İslâmi siyaset geleneğinin içinde ise, eski Doğu Roma, Sasani ve hatta eski Hind siyasi telakkilerinin etkileri mevcuttur. Tabi ki bu sentezin harcı İslâm olmakla birlikte bu, Peygamber zamanında teşekkül eden İslâmi siyaset algılayışından hayli farklılaşmış bir anlayış idi.

İşte bu klasik İslâmi siyasal geleneğin, İslâm hâkimiyetindeki geniş coğrafyada meydana çıkmış olup, farklı zaman ve mekânlarda yazılmış Kelile ve Dimne (eski Hind Pançatântra’sının islâmi versiyonu), Kâbûsnâme, Siyâsetnâme, Kutadgu Bilig gibi, Hind, İran, Türk ve el-Ahkâmu’s-Sultâniyye gibi Arap kökenli zengin bir klasik literatürü vardır. Bu literatür, eski Türk siyasi geleneğinin ka­rakteristiği olan cömertlik ve töre kavramlarının yerine, daha çok Hind-İran siyasi geleneğinin karakteristiği olan akıl, hikmet ve bilgi unsurlarına dayanmakla dikkati çeker Osmanlı merkezi yönetimi. İslâm’ı siyasallaştırırken, bu geleneği daha da geliştirerek din ve devleti ikizlik statüsünden çıkarıp, birbiriyle özdeş yapmıştır.

İşte Osmanlı İmparatorluğu’nda İslâm’ın bu siyasal boyutunun oluşmasına en büyük katkıyı, “kitabî İslâm”ı, yahut “medrese İslâmı”nı üreten ulema kesimi sağladı. Osmanlı ulemasının ürettiği bu kitabi İslâm yorumu, çok tabii olarak bürokrasinin eğitim ku­rumları durumundaki medreseler aracılığıyla klasik Sünniliğin ve bunun içinde de Hanefiliğin hemen bütün teorik ve pratik mirasını da aynen devraldı. Ulema örfi hukukun belirli alanlarının dışında, Osmanlı toplumunun siyasi, idari, sosyal ve hukuki teşkilatlanma­sını gerçekleştirdi. Özellikle Fatih Sultan Mehmed’in merkeziyetçi devlet anlayışının güdümüne girdikten sonra Osmanlı uleması, yalız Osmanlı tarihinin değil, genelde İslâm ve Türk tarihinin de en önemli toplumsal sınıflarından biri haline geldi. O artık, bilhassa Fatih’le birlikte tam bir dini bürokrat konumuna gelmiş ve temel görevi, imparatorluğun Müslüman tebasının dini eğitim ve organizasyonunu yapmanın, hukuki ihtiyaçlarını karşılamanın yanında, belki daha fazla, iktidarın bütün hareket ve faaliyetlerini meşrulaştırmaya odaklanmıştır. Osmanlı ulemasının bu konu­mu ve özelliği, onu Emevi ve Abbasi devirlerindeki, devletten bağımsız klasik İslâm ulemasından ayıran en bariz özelliklerden ve İslâm dünyası genelinde ulema sınıfının tarihindeki en büyük dönüşümlerden biridir. Ulema İslâm’ın tam bir siyasal araç haline dönüşmesinin tipik örneğini XVI. yüzyılda verdi.

XVI. yüzyılın ilk çeyreğine, yani Yavuz Sultan Selim (1512-1520) devrine kadar yalnızca ehl-i küfr’e yani Hıristiyan dünyaya karşı mücadele misyonunu üstlenen Osmanlı devleti, bu yüzyılın başlarında, İran’da Safevi devletinin kurulmasıyla başlayan Şii propagandaya karşı yeni bir misyon yüklendi: Ehl-i Rafz’a karşı mücadele. Bu, Büyük Selçuklu İmparatorluğu’ndan sonra Sünni İslâm’ın bu misyonu ikinci kez yüklenişiydi. BU SÜREÇ, OSMANLI İMPARATORLUĞU GENELİNDE SÜNNİ İSLÂM’I TAM BİR DEVLET İDEOLOJİSİNE DÖNÜŞTÜRDÜ. Bu Sünni ideolojinin teorik temeli, Osmanlı medrese­lerinde çok eskiden beri okutulmakta olup, Osmanlı Sünniliği’ne ana istikametini veren, XIV. yüzyılın ünlü âlimlerinden Sadeddin-i Taftazani (öl. 1395)’nin eserine Ömer Nesefi’nin yazdığı Şerhu’l-Akaid idi. Yazıldığı dönemdeki şiddetli dini cereyanların etkisiyle genellikle Sünnilik dışı İslâm mezheplerine karşı çok katı ve hoş­görüsüz bir tavır takınan ve Osmanlı Sünniliğinin tam bir dogmatizme dönüşmesinde belki en büyük rolü oynayan bu kitabın, bu açıdan ciddi ve derin bir analize tabi tutulmasının yararlı olacağı kanaatindeyiz. Bu analiz işleminin bu meyanda meydana getirilen diğer literatüre de uygulanması çok yararlı sonuçlar verecektir.

İşte bu noktada, merkezi yönetimin elinde tam bir siyasal araca dönüşen devlet Islâmı’yla, bunun üretilmesi görevini üstlenen ule­manın temsil ettiği medrese İslâm’ının tam anlamıyla örtüştüğünü görürüz. Bu örtüşme, kanaatimizce İslâm dünyası tarihinde başka bir benzerinin bulunmadığını sandığımız çok önemli bir hadisedir.

Bu örtüşmenin, hem ulema kesimi içinde, hem de şimdi sözünü edeceğimiz sufiyye kesiminde çok ciddi bir entelektüel muhalefete yol açtığını gözlemliyoruz. Bu muhalefeti temsil eden bir takım hareketlerin, özellikle Kanuni Sultan Süleyman zamanına rastla­ması, hiç de tesadüf değildir. Bu muhalefetin ulema kanadı, bir örneğini ŞEYH BEDREDDİN’LE BAŞLAYAN MATERYALİST BİR İSLÂM YORU­MUNA SAPARKEN, SUFİYYE KANADI, AYNI MATERYALİZME MİSTİK YOLDAN VAHDET-İ VÜCUD, DAHA DOĞRUSU VAHDET-İ MEVCUT, YANİ PANTEİZM VASITASIYLA ULAŞIR. Bu ise bütün bir Osmanlı sufilik tarihinin en can alıcı meselelerinden biridir. Osmanlı protestocu sufiliği bu pan­teizmi bir yandan “mehdîci” bir zihniyet, diğer yandan, hem bu dünyaya, hem öbür dünyaya hükmeden, yani hem bu dünyanın, hem öbür dünyanın sultanı olan “kutup” teorisiyle sentezleyerek geliştirmiştir.

Burada dikkatimizi en fazla celbetmesi gereken bir mesele, yüksek sufiyye kesimindeki, merkezi yönetime karşı bu panteist protestonun, kırsal kesimin nabzını elinde tutan popüler sufilik içinde daha değişik bir yankı bularak bir takım toplumsal protesto hareketlerini mehdici bir espriyle birleştiren militan hareketlere dönüştürebilmesidir. Bütün bir XVI. yüzyıl bu hareketlerle dolu­dur. Bu hareketlerin sevk ve idare eden liderler, aynen bu belirt­tiğimiz ideolojiyle büyük kitleleri peşlerine takmışlardır. İşte bu panteist kutb-mehdiliğe dayanan muhalefet ideolojisi Osmanlı İmparatorluğu’nda popüler İslâm’ın anlaşılmasına hizmet edecek başlı başına büyük bir araştırma konusudur.

İşte klasik dönemde bu kadar renkli bir görünüm arzeden İslâm, yenileşme döneminde bu defa kendisi bir problem teşkil edecek, imparatorluğun Batılılaşmacı aydın eliti, onu geriliğin sebebi ve ilerlemenin önündeki engel olarak değerlendirecektir. Bu bakışın yansımaları Cumhuriyet’in kuruluş döneminden günümüze bütün canlılığıyla yansımıştır. Bu, çok önemli bir dönüşümün habercisidir. Kabaca II. Meşrutiyet’e kadar Osmanlı devletinin resmi ideolojisi durumunda olan İslam, artık Tanzimat’la birlikte başlayan batılılaş­macı yenileşme hareketlerine karşı doğacak muhalefetin ideolojisi olarak yeni bir siyasal ve fikri hareket doğuracaktır: İslamcılık.

Bu ideolojinin kökleri, Tanzimat’la birlikte yüksek bürokrasi ve aydın kesiminin, Osmanlı İmparatorluğu’nun gerilemesinin sebep­leri konusunda koyduğu teşhise gösterilen tepkilerden beslenir. Bu teşhis, merkezi yönetim tarafından daha Lale Devri’nden itibaren askeri alanda başlatılan yenileşme hareketlerinin yetersizliğinin fark edilmesiyle birlikte, esas problemin başka alanlarda yatıyor olma­sının düşünülmesiyle su yüzüne çıkmış ve özellikle Batı’yı tanıma imkânım bulan aydın bürokrat kesiminin kafalarında İslâm’ın gide­rek bir probleme dönüşmesine yol açmıştır. Böylece yavaş yavaş be­lirtilen çevrelerin bir kesiminde İslâm, Osmanlı İmparatorluğu’nun gerilemesinden sorumlu tek suçlu olarak görüldü.

Tanzimat sonrası Osmanlı bürokrasi ve aydın çevrelerinde be­lirginleşen, Osmanlı İmparatorluğu’nun gerilemesinden İslâm’ı sorumlu tutan bu eğilimlerin karşı çıktıkları İslâm aslında, yuka­rıda sözü edilen, Osmanlı merkezi iktidarı ile özdeşleşmiş ve bu sebeple tabii olarak siyasallaşmış ve muhafazakârlaşmış bu gele­neksel İslam, yani klasik Osmanlı İslâmi idi. Burada bir parantez açarak, başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, Cumhuriyet’in kurucu kadrosunun İslâm’a bakışını da bu açıdan değerlendirmek gerektiğini düşündüğümüzü söyleyelim.

Burada dikkatle tesbit etmemiz gereken ve çoğu zaman farkına varılmayan mühim bir vakıa vardır, ki şudur: Batılılaşmacı yenileşmeciliğe karşı oluşan bu yeni ideoloji, yani İslamcılık, kendisine referans olarak, demin sözünü ettiğimiz klasik dönem Osmanlı İslâmını değil, Afgani ve Abduh türü selefiyeci bir İslâm anlayışını aldı. Dolayısıyla bu ideoloji, yalnız Batılılaşmacılığa değil, gerek siyasal, gerekse popüler boyutuyla klasik Osmanlı İslâmı’na da karşı idi. Bunun üç mühim göstergesi vardır:

1) İslamcılar, Osmanlı İslâm’ının geleneksel siyasi kurumu olan saltanat rejimine karşı çıkıyor, İslâmi bir kurum olarak algıladıkları meşveret’e dayalı meşruti bir rejim istiyorlardı.

2) Geleneksel İslam’ın kültürel muhteva ve kurumlarının çoğu­nu reddedip, İslâm’ı ilk devirlerin saflığına yeniden kavuşturarak orijinal haline döndürmeyi amaçlıyorlardı. Yani Selefiyeci idiler.

3) Geleneksel İslam’ı, dolayısıyla Osmanlı İslâm’ımn karakte­ristik niteliği olan “taklid”i terk edip, yaklaşık X. yüzyıldan beri kapalı olduğu varsayılan İçtihat Kapısı’nı yeniden açarak İslâm’ın bilim ve düşünce hayatına işlerlik, canlılık, üreticilik ve yaratıcılık kazandırmak amacını güdüyorlardı.

Dolayısıyla II. Abdülhamid dönemi ve Meşrutiyet İslamcılığı, belki temelde klasik Osmanlı İslâmı’na karşı bir tepki hareketidir. Bu yüzden de esas itibariyle modernist (yenileşmeci) bir akımdır. Görünürdeki bütün Bata karşıtı tavrına rağmen, yenileşme yanlısı olduğu için, Türkiye tarihinde modernist fikir hareketleri çerçeve­sinde mütalaa edilmelidir.

II. Abdülhamid döneminin Namık Kemal ve Ziya Paşa gibi İslamcı edip ve aydınları ile, Şehbenderzade Ahmed Hilmi, Şeyhülislâm Musa Kazım ve Said Halim Paşa, Babanzade Ah­med Naim, Mehmet Akif (Ersoy), İsmail Hakkı (İzmirli), İsmail Fenni (Ertuğrul) ve Şemseddin (Günaltay) gibi belirli bir Osmanlı İslamcı eliti, İslâm’ın “mani-i terakki” olmadığını, aksine, bilimi, düşünceyi telkin ettiği halde, zamanla Müslümanların bu yolu bırakıp skolastik düşünceye kapılarak geri kaldıklarını anlatmaya özellikle ihtimam göstermişlerdir. Onlar, genelde İslâm âleminin, özelde Osmanlı İmparatorluğu’nun gerilemesinden mutlakıyet rejimlerinin ve geleneksel İslâm’ın sorumlu tutulması gerektiğini düşünmüşler, gerçekte İslam’ın insan hürriyetini baskı altına alan hiç bir rejime açık olmadığını izaha çalışmışlardır.

Sonuç olarak, İslam’ın Osmanlı devletinin kuruluşundan Cumhuriyet’e kadar, Osmanlı İmparatorluğundaki yeri, değişik dönemlerdeki görüntüleri, bugünün Türkiye’sini de çok derin­den etkilemesi itibariyle, yalnız Osmanlı tarihi açısından değil, Türkiye’nin geçmişi ve geleceği noktasından da çok ciddi bir bi­çimde tartışılması gereken, yalnız bilimsel bakımdan değil, pratik olarak da büyük fayda sağlayacak bir meseledir Osmanlı tarihi araştırıcılığı artık bu mesele üzerine de dikkatle eğilmelidir. (s.159-167)

Kaynakça

Ahmet Yaşar OCAK,  Türkiye Sosyal Tarihînde İslam’ın Macerası Kasım 2010, İstanbul.

Not: İslam dinî inanç ve esaslar olarak birdir. Ancak anlayış ve uygulayış farkları ile çeşitli isimler altında anılması eleştirel açıdan yorumlanmasıdır. İslâm Dini günümüze kadar berrak ve katıksız şekilde gelmiştir. (hzl)


[1] Bu makale esas olarak Selçuk Üniversitesi, Uluslararası Kuruluşunun 700. Yıl Dönümünde Bütün Yönleriyle Osmanlı Devleti Kongresi’ne (International Congress on Ottoman Empire With Ali Aspects in 700th Anniversary of Its Establishment), 7-9 Nisan 1999 sunulmuş olan bildiridir. Son kısımda “İkinci Abdülhamit Dönemi İslamcılığının Tarihî Arkaplanı” isimli makalemizden yararlanılmıştır.

Perspektif, nesnelerin görünümünü 3 boyutlu olarak düz bir yüzeyde, yani 2 boyuta indirgeyerek, göstermeye yarayan bir iz düşümdür. Nesnenin gözlemciye göre olan posizyonunun ve uzaklığının etkileri esas alınarak perspektif çizimi yapılır. Söz konusu çizimler gözlemcide, biçim ve orantı bakımından, renklerden bağımsız olarak, 3 boyutlu bir gerçeklik izlenimi yaratmalıdır.

İSYAN HAZIRLAYICI HAREKETLER


KUTB VE İSYAN: OSMANLI MEHDİCİ (MESİYANİK) HAREKETLERİNİN İDEOLOJİK ARKAPLANI ÜZERİNE BAZI DÜŞÜNCELER

[Mehdici inançların İslâm'dan önceki dönemde de Türk zümreleri arasında belli ölçüde tanınmakta olduğuna dair bir takım ipuçları vardır. Ancak bu inançların Zerdüştilik, Maniheizm ve Mazdekizm gibi İran dinleri vasıtasıyla Türkler arasına girdiğini bugün iyi biliyoruz (bkz. Blochet, 1903: vii). Zaten Türkler'in daha Müslüman olmadan önce, İran'ın çeşitli yerlerinde Abbasi yöne¬timine karşı girişilen pek çok mehdici isyan hareketine katıldıkları görülür. Müslüman olduktan sonra da bu inançlarını sürdürdüler. Bu mehdici karakter, Türkler arasında heterodoks İslâm teşekkül ederken, onun ayrılmaz karakteristiği olarak yerini aldı. O kadar ki, Osmanlı dönemi de dâhil olmak üzere, İslâmî dönem Türk tarihindeki merkezî yönetimlere karşı girişilen, 13. yüzyıldaki Babailer isyanından, 16. yüzyıldaki Şah Kalender isyanına kadar hemen bütün heterodoks hareketler, istisnasız bu mehdici karakteri çok açık bir biçimde sergilerler.] (s.24)

[Bundan on yıl kadar önceki bir yazımızda, XVI. yüzyılda Anadolu’da meydana gelen mehdîci (mesiyanik) isyanlar üzerin­de muhtelif açılardan genel bir tahlil denemesini konu edinmiştik (Ocak, 1991). Bu defa bu hareketlerin ideolojik arka planı üzerinde bazı görüş ve yorumlarımızı dile getirmek istiyoruz.

Türkiye sosyal tarihinin en dikkate değer konularından birinin, merkezî yönetim yahut siyasal iktidar ile kırsal kesim arasındaki sıcak çatışmaların bir ifadesi olarak gündeme gelen halk hareketleri, başka bir deyişle, isyanlar ve kıyamlar olduğuna şüphe yoktur. Çünkü bu tür hareketler, merkezle çevre arasındaki çatışmanın en belirgin görüntüsüdürler. Anadolu Selçukluları döneminden itiba­ren Türkiye tarihinde de merkezle çevre arasında pek çok defalar, merkezin deyimiyle isyan veya kıyam denilen bu tür hareketler hep olagelmiştir. Modern Türkiye tarih yazıcılığında çoğunlukla bu iki terim farkına varılmadan birbiri yerine kullanılmış olup, daha ziyade birincisi tercih edile gelmiştir. Ancak bu iki terim arasında günümüzde ortadan kalkan anlam nüansının, eski kay­naklarda göz ardı edilmediği, merkeze karşı girişilen her hareket için rastgele isyan veya kıyam tabirinin kullanılmadığı görülür.

Bu kaynaklarda isyan tabirinin, daha ziyade merkezden gelen bir talebe veya maddî manevî bir baskıya karşı çıkan silahlı hareketler için, kıyam tabirinin ise, merkezden herhangi bir talep veya baskı söz konusu olmadığı halde, varmak istediği bir amacı, bir talebi gerçekleştirmek maksadıyla çevrenin merkeze karşı giriştiği silahlı hareketler için kullanıldığı dikkati çeker. Örnek vermek gerekirse, Anadolu Selçukluları zamanında, 1239-40’taki Babaîler hareketi bir isyan, erken Osmanlı döneminde, 1416’daki Şeyh Bedreddin hareketi ise, isyan olarak nitelendirilmesine rağmen gerçekte bir kıyamdır. Birincisinde Selçuklu merkezî yönetiminin kırsal kesim üzerinde uyguladığı sosyal ve ekonomik baskılara bu kesimden silahlı bir karşı çıkış, ikincisinde ise, sarsılan siyasal ve toplumsal düzenin yarattığı kaos ortamından yararlanmak suretiyle -bazan görünürde başka bir amacı öne koyarak- siyasal iktidarı ele ge­çirme amacıyla silahlı bir ayaklanma söz konusudur. Bu, Türkiye tarihindeki halk hareketlerinin temel karakteristikleri itibariyle iki kategoriye ayrılabileceğini gösterir.[1]

Bu isyan ve kıyamların, yapısal nitelikleri bakımından da iki ayrı kısımda kategorize edilebileceği hemen dikkatimizi çeker:

1) Birinci kategoride yer alan isyan veya kıyamların merkeze karşı silahlı bir eyleme girişerek amaçlarını gerçekleştirmek iste­melerinin dışında, herhangi bir ideolojik özellikleri, bir nitelikleri yoktur. Osmanlı İmparatorluğu’nda XVI. yüzyıldaki Yenice Beğ veya Domuzoğlan isyanlarından, Patrona Halil veya Kabakçı Mus­tafa kıyamlarına, hattâ Derviş Vahdetî hareketine varıncaya kadar akla gelen bir kısım hareketler, ideolojik özellikleri, arkaplanları olmayan hareketlerdir. Bunlar doğrudan doğruya siyasal amaçlarla gerçekleştirilen isyanlardır.

2) Bizim bu yazı çerçevesinde ele almaya çalışacağımız ikinci kategoriye girenler ise, mistik ideolojik bir karakter sergileyen çevre hareketleri, yani başka bir deyişle, mehdici (mesiyanik) kıyamlar ve isyanlardır. Bu tür toplumsal hareketleri ihtilalci mesiyanizm (messianisme revolutionnaire) olarak adlandırmak mümkündür. Dolayısıyla birinci kategoriden kıyam ve isyanlar, burada söz konusu edilmeyeceklerdir.

Zulüm ve haksızlığa uğramış kitlelerin, içinde yaşadıklarını düşündükleri bozuk düzenin ve adaletsizliğin ortadan kaldırıl­masını, zulmün ve adaletsizliğin bulunmadığı ideal bir düzenin kurulmasını temin edecek “ilahî bir kurtarıcı”nın (Messie, Mesih, Mehdi) geleceği beklentisi içinde olma şeklinde kısaca tarif edilebi­lecek olan Mehdkilik veya Mesiyanizm (Messianisme), hemen hemen insanlık tarihiyle yaşıttır denebilir (Eliade, 1980: 244-6, 324-5, 338-9).

Ama dinler tarihi, tarihen müsbet bir vakıa olarak ilkçağlardan beri, özellikle eski dünyada yaşayan toplumlar içinde bunun çok yaygın bir inanç olduğunu, bu inancın ise daha ziyade eski Mezo­potamya mitolojisi kaynaklı olup Yahudi ve Hıristiyan toplumlarına geçtiğini, Müslüman toplumların ise bu iki kanaldan etkilendiğini göstermektedir.[2] İslâm dünyasında “dinin ve adaletin ihyası için Allah tarafından vazifelendirilen kutsal bir şahsiyet”, yani mehdi beklentisi, oldukça erken bir devirde kendini göstermiştir. Emevî halifesi I. Muaviye’nin 680’de ölümünü takiben ortaya çıkan iç savaş esnasında, ilk defa, 680-87 arasında devam eden Muhtar es-Sakafî isyanında, Müslümanlar bu kavramla karşılaştılar.[3] Bu ta­rihlerden sonra İslâm dünyasının muhtelif zaman ve mekânlarında mehdîliğe vurgu yapan hareketler sık sık vukua geldi. Bunların en yeni ve en tanınmışlarından biri, XIX. yüzyılda Sudan’da İngiliz emperyalizmine karşı bir ayaklanma hüviyetinde ortaya çıkmıştı. Ayrıca İslâm mezhepleri içinde, Oniki İmam Şiîliği gibi, esas olarak bu kavrama vurgu yapan mezhepler bulunduğu da bilinmeyen bir husus değildir.[4]

Sayıca fazla olmasa da, İslâm tarihindeki mehdîci hareketlerin toplu tarihi üzerinde bugüne kadar gerçekten önemli araştırmalar yayımlanmış bulunmasına rağmen,[5] Osmanlı tarihindeki mehdîlik ideolojsine bağlı (mesiyanik) isyan ve kıyamların toplu tarihi he­nüz meydana getirilmemiştir. Hâlbuki Osmanlı sosyal tarihinde merkez-çevre ilişkilerinin çok mühim bir boyutunu teşkil eden bu hareketlerin analizinin, Osmanlı toplumsal, yapısının izahı açısından ciddî veriler sağlayacağına şüphe yoktur.[6]

Anadolu’da daha XIII. yüzyıldan itibaren karşılaşılan siyasal, ekonomik ve toplumsal bunalım zamanlarında bir takım mehdîci hareketler görülmüş, XVII. yüzyıl ortalarına kadar da bunlar zaman zaman tekrarlana gelmişlerdir. Türkiye topraklarında ilk örneğini geniş çaplı bir sosyal patlama niteliğindeki Babaî isyanıyla 1239-40’ta (Ocak, 1996), son örneğini ise Seyyid Abdullah kıyamı ile 1665’te sergileyen mehdîci hareketlerden bazıları üzerinde ancak birtakım tek tek incelemeler yayımlanmış bulunmaktadır. Modern Osmanlı tarihçiliğinde müteaddid defalar yüzeysel bir biçimde bahis konusu edilmiş bu hareketlerin nasıl bir ideolojinin güdü­münde geliştirildiği, bu ideolojinin yapısı ve niteliği hususunun pek fazla sorgulanmadığı görülür.

Bizim burada Osmanlı tarihi çerçevesinde üzerinde duraca­ğımız mehdîlik ideolojisini kullanan hareketler ise, daha çok sûfi çevrelerle alâkalı bulunanları olacaktır. Osmanlı tarihindeki bu mehdîci hareketlerin hemen tamamına yakın kısmının, şu veya bu şekilde Sünnî -veya en azından görüntüde Sünnî- yahut hete­rodoks sûfi çevreler tarafından gerçekleştirildiği, çok dikkat çekici bir vakıa olarak gözler önünde durur. Sûfîlikle bu hareketlerin nasıl bir bağlantısı bulunabileceği meselesinin bugüne kadar pek sorgulanmamış olması dikkat çekiyor. Oysa bu noktada üzerinde önemle ve hassasiyetle durulması gereken konu, merkeze karşı girişilen bu hareketlerin siyasal, toplumsal ve ekonomik nedenleri kadar, bunların liderliğini yapan kişilerin ve etraflarına topladıkları zümrelerin sosyal ve dinî tabanları, özellikle liderlik konumunda olanların karizmatik şahsiyetleri veya hüviyetleridir. Tarihçiler bugüne kadar hep birinci nokta üzerinde yoğunlaşmayı tercih etmişler, bir tek kişinin nasıl olup da böyle bir işi başlatabildiğim, etraflarına nasıl bu kadar kalabalık kitleleri toplayabildiklerini pek hesaba katmamışlar, katanlar da bunu yine sosyo-ekonomik nedenlerle açıklamayı tercih etmişlerdir.

Biraz daha yakından bakıldığında, bu tür açıklamaların pek yeterli olmadığı, bu dikkat çekici olgunun altında mutlaka başka faktörlerin bulunması gerektiği anlaşılıyor ki, bunlar arasında da akla ilk geleni, lider konumundaki bu kişilerin karizmatik özel­likleridir. Bu tür özelliğe sahip liderlerin, sıradan kişilere nisbetle daha geniş kitleleri etkileyebildikleri, başını çektikleri hareketi daha uzun soluklu olarak yaşattıkları, hareketin bastırılması ve kendilerinin ortadan kaldırılmasından sonra bile bu karizmatik özellikleri sebebiyle uzun süre hafızalarda yaşadıkları, etrafların­da efsaneler, menkıbeler teşekkül ettiği görülüyor ki işte bizim vurgulamak istediğimiz konu da bu karizmanın, dolayısıyla bir anlamda hareketin ideolojisinin kaynağını teşkil eden özelliktir.

Osmanlı tarihinde bu tür karizmatik özelliğe sahip isyan veya kıyam liderlerinin, mutlaka bir mistik çevreye mensup şahsiyet, ya bir tarikat şeyhi veya bir Türkmen babası olması bir tesadüf eseri değildir. Selçuklu döneminde Baba İlyas-ı Horasânî de bir tarikat şeyhi idi; 1511’de Şahkulu Baba Tekeli, 1512’de Nur Ali Halife, 1520’de Bozoklu Celal veya meşhur lakabıyla Şah Veli, aynı tarihte Bünyamin-i Ayaşî, 1527’de Şah Kalender, 1528’de Pir Ali Aksarayî, 1557’de Hüsameddin Ankaravî ve nihayet 1561’de Hamza Bâlî, birer şeyh kimliğiyle taraftarlarının başında harekete geçmişlerdi.[7]

Kaynaklarımız bu şahsiyetlerin bu kimlikleriyle ilginç bir propaganda yöntemi uyguladıklarını ve bu sayede taraftarları üzerindeki karizmatik etkiyi arttırarak onları ikna etmeyi başar­dıklarını gösteriyor. BU ŞEYHLERİN, İSYAN VEYA KIYAM HAREKETİNE GİRİŞMEDEN ÖNCE BİR MAĞARAYA ÇEKİLEREK UZUNCA BİR SÜRE İNZİVA HAYATI YAŞAYIP RİYAZATLA MEŞGUL OLDUKLARI, BU ESNADA DA TANRI’DAN ALDIKLARINI İDDİA ETTİKLERİ MESAJLA HAREKETE GEÇİP PROPAGANDA BAŞ­LATTIKLARI VE TARAFTARLARINI SİYASAL İKTİDAR ALEYHİNE AYAKLANMAYA ÇAĞIRDIKLARI DEĞİŞMEZ BİR SÜREÇ OLARAK HEPSİNDE GÖZE ÇARPIYOR. Baba İlyas-ı Horasânî’nin bu yöntemi tam üç yüz yıl önce denediğini ve çok etkili olduğunu gayet iyi biliyoruz. Şeyh Bedreddin’den başlamak üzere Osmanlı döneminde bu kutb-mehdîlerin hemen hepsi de, vaktiyle İbn Bibi’nin el-Evâmiru’l-Alâiyye’sinde Baba İlyas’ın ağzından nakledilen şu ayaklanma propagandasının he­men hemen aynını yapıyorlardı:

“Sultan kötü bir yaşantı takip etmekte ve fısk u fücur işlemekte, zulüm yapmaktadır. Filan gün filan ayda dostlarımız atlansınlar ve harekete geçmeye hazır olsunlar. Her kim bizim adımızı işitirse, müfsidleri ortadan kaldırıp halkın halini ıslah hususunda bize uy­sun. Onları ele geçirdiğimiz ganimetlere ortak yapacağız. Kim bu davetimize karşı koyarsa, onu öldürmekte tereddüd göstermeyin!”[8]

İşte sözü geçen bu şeyhlerin temsil ettiği kimlik, bizi ister ise-temez tasavvufun velayet teorisine, onun içinde de kutb telâkkisine götürüyor. Mehdîlik iddiasının ise, biraz daha’yakından bakıldığı zaman, bu telâkki ile çok yakından ilgili olduğu görülür. Yani bir mehdî kimliğiyle ve propagandasıyla ortaya atılan sûfî hüviyetli her hareket liderinin, mutlaka aynı zamanda kendini kutb olarak gördüğü ve bağlıları arasında da öyle kabul edilip inanıldığını tesbit etmek bizi şaşırtmıyor.

Bilindiği gibi kutb telâkkisi, tasavvufun temel doktrinini oluş­turan velayet teorisinin esasıyla ilgili bir kavramdır. Bu kavramın ilk bahis konusu edildiği yerlerden biri, XI. yüzyılın sûfi müellifle­rinden Hucvîrfnin, Keşfıı’l-Mahcûb adındaki ünlü eseridir. Hucvîrî burada velayet teorisini tartışırken, büyük mutasavvıf Hakîm-i Tirmizi’nin (öl. 908) sözleriyle kutb kavramını da bahis konusu eder (el-Hucvîrî, 1982: 330).

Bazan Ğavs (yardım) ile aynı anlamda kullanılmakta, bazan da, sahibu’l-vakt veya Sâhibu’z-zamân (Sâhib-zaman) kelimeleriyle ifade edilmekte olup İnsân-ı kâmil kavramıyla da özdeş kabul edilen bu terim, sonraki tasavvuf kaynaklarında da genişçe açıklanmıştır. Çok büyük bir ihtimalle İslâm öncesi İran mistik kültürü ve Yeni-eflâtuncu telâkkilerin etkisiyle tasavvuf düşüncesinde temele oturan kutb telakkisi, velayet teorisine göre, bu kâinatın yönetiminden sorumlu olup aşağıdan yukarıya doğru, sayıları giderek azalmak suretiyle bir mertebeler silsilesi meydana getiren “velîler pramidi“nin tepe noktasında bulunan şahsiyettir. Kâinatta maddî manevî her türlü tasarruf yetkisine sahip, kısaca

“Allah’ın adına kâinatı idare eden en büyük veli’dir. Bu konuda klâsik tasavvuf kaynaklarındaki açıkla­malar, teferruat söz konusu olduğunda bazı değişiklikler, bir takım farklı izahlar ortaya koyarlar. Kimine göre her velî hiyerarşisinin kendine mahsus bir kutbu vardır, kimine göre ise hepsinin üstünde kutbu’l-aktâb (kutbların kutbu) denilen bir tek kutb bulunur.[9]

Bu telakkinin giderek zenginleştiği, tarikatların XI. yüzyıldan itibaren iyice üstünlük kazanmasından sonra ise, her tarikat çevresinin, ken­di şeyhini kutb, hattâ kutbu’l-aktâb kabul etmeye başladığı görülür.

Kutbun sözünü ettiğimiz hareketlerdeki itici gücünü somut olarak anlatmak bakımından bugün elimizde bulunan en iyi yazılı metinler, Bayramiyye Melâmiliği çevresine ait bulunmaktadır. Daha önce başka bir yerde de naklettiğimiz bu metinleri (Ocak, 1998: 263-4), konunun anlaşılmasına yapacağı katkı sebebiyle burada bir kere daha nakletmeyi faydalı buluyoruz. Yalnız unutulmama­lıdır ki, bu metinlerde karşılaştığımız kutb telakkisi, yeni bir olgu olmayıp, çok eski bir tasavvuf telakisinin Osmanlı dönemine yansımasından başka bir şey değildir. Söz konusu metinlerin en ilginçleri, XVII. yüzyıl Melâmîler’inden La’lîzâde Abdülbâkî ile, XVIII. yüzyılda Bandırmalızâde Hâşim Mustafa’nın eserlerinde yer alır. La’lîzâde kutbu aynen şöyle açıklıyor:

“İmdi ma’lûm ola İd bi-emrillâhi te’âlâ vârisu’l-haml-i Mu­hammedi olan Kutb-i Zemân dünyadan Âhiret’e hırâmân oldıkda makam-ı şerifine istihlâf olunan merkez-i dâire-i eflâk-i kulûb-ı sâlikân kim idiğin lisan ile beyan olunmayup ve lâkin ol-vakt ntahz-ı fazl-ı ilâhî’den her kime müyesser olursa Hak sübhânehû ve teâlâ cemî-i esma ve ef’âl ve sıfât-ı zâtiyyesiyle âna bi-lâ vâsıta miitecellî ve kalb-i şerifleri mir’ât-ı mücellâda kamilen nûr-ı âfitâb-ı vahdet olmağla ol ekmel-i tehammül merkez-i kutbiyyetde kâim ve umûr-ı dîni hak ve adi üzre görmek içün min indillâh halîfe ve hakem oldugına şehâdet-i hakka idüp kafan kendünün verâset-i kâmile ve kutbiyyetine şekk ve gümân kalmaz… Evsâf-ı beşeriyyeden biİ-külliyye pâk ve mücerred ve envâr-ı mahabbet ile….anlar melekiyyet-i tâmme husule getürmek-le… Kutb-ı ‘âlem intikal itdikden sonra ihvân-ı tarîkatdan her birine gönül koşup ol nûr-i âfitâb-ı mahabbet kangı burç ve matla’dan dırahşân olursa bi-lâ reyb velâ müştebih hilâfetine şehâdet iderler ve ba’zısı zahiren Kutb-ı âlem ‘in vechinde bir nişan görür ki şahs-ı şerifini ol nişan ile bilür ve bulur”[10]

“İmdi bi’z-zât pîr ve mürşid-i fukarây-ı Melâmiyye rûh-i Muhammedi’dir. Vahiden ba’de vâhid zahir olan aktâb-ı zemân anların mürşididir, bi’ş-şahs Sâhibu’z-zeman malûmlarıdır, esrâr-ı kazâ ve kaderden bir sırr-i ilâhî dahî oldur ki irâde-i rabbânî rûy-i arzda kangı iklîmin imaretine ta’alluk iderse evvelâ Kutb-i zemân ve Halîfe-i Nefs-i Rahman ol iklimde zahir ve nümâyân olup….[11]

Yine bir Melâmî olan Bandırmalızâde ise kutbu şu şekilde an­latıyor:

“îmdi ey da’vây-ı îman ve ikrar eyleyen hazer eyle ki serhadd-i hakîkatde muhâfaza-i hısn-ı Melâmiyyûn’a Hâtemu’l-Enbiyâ Mürşid-i ‘âlem’in a’mâl ve ef’âlini görmeğe ve bilmeğe talip olma. Anların ahvâli akla sığmaz….(Kul innemâ ene beşerun mislüküm yûhâ ileyye) mısdâkınca neslen ba’de nesi ve karnen ba’de kam ile’l-ebed vâris-i esrâr-ı nübüvvet ve velayet Hâtemu’l-evliya Sultânu’l-Melâmiyyin olanların tecdîd ve zuhûr-ı beşeriyyetleri (sümme’l-emsel bi’l-emsel) delaletiyle aded-i zevk ve irfanları bî-nihâye olmakdır. Ve kezâlik esrâr-ı nübüvvet ve envâr-ı velayete mazhar-ı vâris-i çehârdeh merâtib seyriyle zuhur ider. Hâtemu’l-evliyâ ve Sultânu’l-Melâmiyyin hazerâtının uzv-ı mübarekleri cümle ecsâdı ve kuvâları cümle ervahı muhîtdir. Ve her biri bir anda ….diledüği suret ve ecsâd ile istedüği zemanda ve mekânda tayy-ı ‘amel eyler. Bir anda hem meşrıkda hem magribde ve hem Mekke’de ve hem rûhu’l-ecsâd olan cesed-i vâki oldıgı mahalde görinür. Belki her anda ve her zemanda ve her mekânda bir suret ile zahir olur.[12]

Bandırmalızâde eserinin bir başka yerinde ise kutb için şunları söylüyor:

“….(Kutb) her bâr ki ufuk-ı mevâlîd-i selâse ve câmi’-i anâsır-ı erba’a olan insan suretinde zahiren ve bâtınan terakki eylese ufuk-ı inşân olan şâbb-ı emred suretinde tecellî zuhur ider, mazhar-ı tâmm olur (….) Ol zemân mazhar-ı nûr-ı Muhammedi vâris-i sırr-ı Ahmedî HâtemuT-evliyâ ve Mürşid-i âlem tarafından feyz-i rabbânî ve rûh-i sultânı irişüp ol vadiden halâs olursa sırr-ı vahdete irişüp her vâdîden ve her sûretden tecellî-i Zât zuhur idüp her yüzden görinen (….) sâcid ve mescûd zâkir ve mezkûr olup müntehâsı kalb-i mürşide mi’râc idüp….”[13]

Bu metinler, kutb telâkkisinin şartlar zuhur ettiğinde nasıl bir kitle ayaklanmasını harekete geçirebileceğini bütün açıklığı ile ortaya koymaktadır. Bu metinlerde çizilen kutb portresi, kutsal bir ilâhî varlığı anlatması itibariyle pek çok bakımlardan dikkatle üzerinde durulmayı gerektiren bir kavram olarak ortaya çıkıyor. Bu metinlere göre kutb, gerçekte rûh-ı Muhammedi’dir; Allah’ın tecellîgâhıdır; Allah ona bütün sıfatlarıyla vasıtasız olarak tecellî ettiğinden, her zaman ve mekânda dilediği şekil ile görünür. Nübüv­vetle Velayeti şahsında temsil eder; yeryüzündeki bütün işleri hak ve adalet ile yönetmek üzere bizzat Allah tarafından halîfe ve hakem kılınmıştır. Kısacası kutb, Allah’ın bu âlemi yönetmek üzere ilâhî yetkilerle donattığı, insan görünümündeki insanüstü, fevkalâde bir varlık, adetâ Allah’ın kendisidir. Metinlerin bütün dolambaçlı üslûp gayretlerine rağmen söylenmek istenen bizce budur.

İşte bu inancın tabii sonucu olarak kutb, yalnız manevî değil, fakat özellikle dünyevî otoriteyi de ele alarak adaleti hâkim kılacak Mehdi kavramıyla da birleştirilmiş, yani zamanın gerçek sahibi, Sâhibu’z-zemân (veya Sâhib-zemân) olarak düşünülmüştür. Sâhib-zemân aynı zamanda Sûret-i Rahman, yani Allah’ın görüntüsüdür.[14]Böylece kutbun hem dinî hem de dünyevî (daha doğrusu siyasî) olmak üzere iki misyonuna işaret olunduğu görülmektedir ki bu, Anadolu Selçuklu döneminde Baba İlyas-ı Horasânî’nin ve Şeyh Bedreddin’den başlayarak XVI. yüzyıldaki Kızılbaş çevrelerinde meydana gelen bütün isyan ve kıyamların liderleri olan şahsiyet­lerin, nasıl o kalabalık kitleleri peşlerine takabildikleri sorusunun cevabını ortaya koyuyor. Çünkü onlar, en iyi ve açık örneklerini yukarıya naklettiğimiz Melâmî metinlerinde gördüğümüz üzere, bu inançlarının tabii şevkiyle Osmanlı sultanlarının hem dinî, hem dünyevî otoritesinin gayri meşru olduğuna inanmakta, dünyayı yönetmesi gereken asıl otoritenin de, kendi kutbları olduğuna iman etmektedirler. Nitekim La’lîzâde Abdülbâkî, kutbun “İmâmu’l­mü’mirûn ve Halîfe-i Seyyidü’l-mürselîn” olduğunu da söylüyor.[15]Bu, açıkça Osmanlı saltanat ve hilâfetinin reddi anlamına gelir.

İşte Osmanlı döneminde merkeze karşı ayaklanan liderler, çok muhtemel olarak Şeyh Bedreddin’den itibaren bu kutb-mehdî iddiasının fiilî sahipleri olarak Osmanlı iktidarına karşı Sâhib-zeman kimliğiyle harekete geçmişlerdi. Onların böyle bir doktrin sahibi olarak merkezî yönetime karşı çıkışlarını, garipsememek gerekir. Nitekim sûfi çevrelerin siyasî iktidarlara yönelik bu tür hareketlerinin, tasavvuf tarihinde daha önce rastlanmış başka ör­nekleri de bulunmaktadır. Kutbun bu dinî-siyasî çifte misyonunun, Hurufilikte de bahis konusu olduğunu çok iyi biliyoruz. Bu sebeple Hurûfîler’in Fazlullah-ı Esterâbâdî (öl. 1394) zamanından itibaren Timur devletine karşı bir kaç defa huruç teşebbüsünde bulunduk­larını kaynaklardan takip edebiliyoruz. Timur İmparatorluğu’nun en güçlü döneminde ortaya çıkan Fazlullah-ı Esterâbâdi’nin fa­aliyetleri yasaklanıp kendisi idam edilince, taraftarları müthiş bir takibata uğradılar. Hurûfîler’in önemli liderlerinden Ahmed Lûr’un 1427’de Şahruh’a karşı giriştiği suikast hareketinden sonra, müridlerinden pek çoğu yakalanıp öldürülmüş, cesetleri yakıl­mıştı. 1467 yılında ise Karakoyunlu hükümdarı Cihanşah’a karşı bizzat Fazlullah’ın kızının başını çektiği bir isyan hareketi şiddetle bastırılmış ve kendisi beş yüz kadar taraftarı ile yakalanıp idam edilerek cesetleri yakılmıştı.[16]

Görülüyor ki, tasavvuf dünyasında bazı çevrelerde, kendinin kutb olduğuna ve taraftarlarınca da öyle kabul gördüğüne inanan insanlar içinde bazıları, belki yaşadıkları bozuk düzenin etkisiyle, zamanla kendilerini mevcut düzeni ıslah etmek, hattâ bunun ancak hâkim siyasal iktidarı ortadan kaldırıp kendininkini ikame etmek suretiyle gerçekleştirmeye Tanrı tarafın­dan yetkili ve görevli kılındığına inanan şeyhler ortaya çıkmıştır. Sultanlar bu durumu eski tarihî tecrübelerle çok iyi bildiklerinden, hemen daima bu çevreleri yakından takip altına almışlar, buralarda cereyan eden her hareketi dikkatle izlemişlerdir. II. Murad’ın Hacı Bayram-ı Veli’yi, Kanunî Sultan Süleyman’ın İbrahim-i Gülşenî’yi bu endişelerle huzurlarına çağırıp sorguladıkları, onları bizzat ya­kından tanıyarak böyle bir niyetlerinin olup olmadığını anlamaya çalıştıkları iyi bilinir. 1925’teki Şeyh Said, 1930’daki Menemen olayları, hiç şüphesiz zamanın siyasal iktidarının kafasında da aynı korkuları uyandırmış olmalıdır.] (s.44-55)

Kaynakça

Ahmet Yaşar OCAK,  Türkiye Sosyal Tarihînde İslam’ın Macerası Kasım 2010, İstanbul.


[1] Genel olarak Türkiye tarihindeki bu halk hareketlerini bütün olarak ele alan bir marksist tarih yaklaşımı şu eserde denenmiştir: Yetkin, 1974. Ayrıca bkz. Oğuz, 1997. Bunun dışında son yıllarda bazı Alevî yazarları tarafından Osmanlı dönemindeki Alevî isyanlarını konu edinen, ikinci üçüncü elden kompilasyon tarzı çalışmalar da yayımlanmıştır. Msl. bkz. Öz, 1992.

[2] Bu konuda şu eserde tatminkâr açıklamalar bulunmaktadır: de Queiroz, 1968.

[3] İslâm tarihindeki mehdîlik hareketlerinin çok faydalı birer tarihçesi için bkz. Blochet, 1903; Sadighi, 1938; Meselenin ideolojik yönü için ise şunla­ra bakmak yararlı olacaktır: Darmsteter, 1885; Gencî, nşr. M. Hâdi, Necef 1970; Cafer b. Muhammed, el-Askerî, 1977; ve özellikle bkz. Sachedina, 1981; ayrıca bkz. Madelung/’al-Mahdî”, EI2.

[4] Bkz. yukarıdaki notun ikinci kısmında zikredilen eserler.

[5] Yukarıda bahsi geçen yazımızda bu konuyla ilgili literatür verildiğinden burada tekrarlanmayacaktır.

[6] Bu konuda giriş mahiyetinde iyi bir çalışma vaktiyle Barbara Flemming tarafından yayımlanmıştır: Flemming, 1987.

[7] Bu konudaki literatür için bkz. Ocak, 1991; Ocak, 1998: 268-304.

[8] Ocak, Babaîler İsyanı, ekler kısmı s. 219’da bizim yukarıya sadeleştirerek aldığımız metnin Yazıcızâde Ali tarafından Tarih-i Al-i Selçuk adıyla anılan çeviri nüshasından nakledilen orijinal metni vardır.

[9]  Kutb teorisinin gelişimi ve mahiyeti hakkında geniş bilgi ve meseleyle ilgili kaynaklar için bkz. Blochet, 1902; F. de Jong,”Qotb”, f/2.

[10] Bkz. La’lîzâde, Sergüzeşt, Süleymaniye (Pertev Paşa) Ktp., nr. 636, vr. 137b-138b.

[11] Bkz. La’lîzâde, Risâle-i Melâmiyye-i Bayrâmiyye (Sergüzeşt), s.7. (La’lîzâde’nin bu eserinin evvelki notta zikredilen yazma nüshası ile bu matbu nüshası arasında bazı farklar mevcuttur. Bu sebeple bu çalışmada her iki nüsha da kullanılmıştır).

[12] Bkz. Bandırmalızâde Hâşim Mustafa el-Üsküdârî, Etvâru’l-Melâmiyyîn ve Esrâru’l-llâhiyyîn, Millet Ktp., Manzum, mecmua nr. 737, vr. 157b-158a.

[13] Bkz. age.,vr. 153b-155a.

[14] Bkz. La’lîzâde, vr. 140a.

[15]Bkz. age., aynı yerde.

[16] Msl. bkz. Gölpınarlı, 1973:26-8.

KADIN NEDEN MUTLU OLAMAZ?


Yıllardır kadın hakkında yorumlar yapılır. Her şekilde sonuçlar kadın için bir şekilde olumsuzdur. Özgürlük-eşitlik adına birçok hüküm üretilir.

Sonuç boştur.

Feminist akımlar ile kadın desteklenir.

Sonuç yine boştur.

Çalışan ve kudretli kadın talep edilir.

Sonuç yine boştur.

Hikmeti nedir?

Hangi sebep kadını mağdur eder, diye düşündünüz mü?

Çok şeyler söyleyebilirsiniz. Ancak bir sebep var o da kadın ve kadınların kendisidir.

Görülen odur ki;

Kadının Anne tarafı baskın gelir, fedakârlıkta hiçbir erkek ona yetişemez.

Acıma duygusu kuvvetlidir, kendisi acınacak duruma düşer.

Affeder, istismara maruz kalır.

Cömerttir, vücudunu dahi paylaşmaktan kaçınmaz, adı kötüye çıkar.

Çalışkandır, bir yerine on işin hakkından gelmeye çalışır, hastalık başını bırakmaz.

Sevgisi coşkundur, sınır tanımaz, ilkeleri ve töreleri yıkar gider.

Çok hırslıdır, üstün olmak için gayret gösterir, emperyalist emellere kurban gider.

Yaratılışı güzeldir, hep rahatsız edilir.

Çocuk sahibi olmak ister, acılarını ve sıkıntıları peşinen kabul eder.

Bir erkekle hayatını birleştirir, çok zaman erkeğin egosu altında ezilmeye mahkumdur. İtiraz edince yine üzülen hep o olur.

………

Bu sözleri artırabiliriz.

Kadını yıkan asıl neden nedir, diye soracak olursanız burada  kadınların ancak başka bir kadın tarafından yıkıldığını ve erkeğin olmadığını görmek durumun acayip bir tarafıdır.

Kadınlar cehennemde çok olacak diye duyduğumuz sözler onların dünya hayatını daha çok ilgilendirir. Onlar bu dünyada cehennemdedirler. İstedikleri kadar özgür olsunlar, cehennemdedirler. Bunun cevabını bulmak mümkün olsa da değildir, denilebilir.

Aşağıda geçen hadiste Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem bu hakikatin bir cephesini beyan etmiştir.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem (bir bayram namazında kadınlar tarafına geçerek):

“Ey kadınlar cemaati! (Allah yolunda) sadakada bulunun, istiğfarı çok yapın. Zira ben siz kadınların cehennemde çoğunluğu teşkil ettiğini gördüm” buyurdular. Dinleyenlerden cesaretli bir kadın:

“Niye cehennemliklerin çoğunu kadınlar teşkil ediyor, neyimiz var?” diye sordu. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem:

“Ağzınızdan kötü söz çıkıyor ve kocalarınıza karşı nankörlük ediyorsunuz. Aklı ve dini eksik olanlar arasında akıl sahibi erkeklere galebe çalan sizden başkasını görmedim!” dedi. O kadın tekrar:

“Ey Allah’ın Resulü! Aklı ve dini eksik ne demek?” diye sorunca Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem açıkladı:

“Aklı noksan tabiri, iki kadının şahitliğinin bir erkeğin şahitliğine denk olmasını ifade eder. Dinlerinin eksik olması tabiri de onların (hayız dönemlerinde) günlerce namaz kılmamalarını, Ramazan ayında oruç tutmamalarını ifade eder.” (Kütüb-ü-Sitte No: 5361)

Hadis, ilk nazarda, kadınlara karşı her zaman ve her yerde görülen hafife alıyor bir tavır taşıyor gibi gelebilir. Fakat aslında, bunu söylemek hadisteki inceliği kavramamak olur. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, kadınlarda tabii olarak mevcut, fakat farkında olamadıkları zaaflarını göstererek, şuurlu olarak o zaaflarının üzerine gidilmediği takdirde karşılaşacakları zararın büyüklüğüne dikkat çekmiştir.

Fıtrat, bir kanundur, değişmesi dağların yer değişmesi gibi mümkün değildir. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin “Dağların yer değiştireceğine inanın da insanın huy değiştireceğine inanmayın” bu gerçeğe ışık tutar.

Öyleyse kadın ne yapacak?

Elbette herkese düşen bir söz bulunur. Unutulmamalıdır ki, kadın yukarıdaki hadisin ışığında kendini koruma altına alması ve hemcinsine karşı kendini korumasıdır. Bilinmelidir ki, hadisin de işaret ettiği üzere tarih boyunca “Kadını erkek değil, yine kadın yıkmıştır.”

Büyükler derler ki, “bir kız çocuğu doğunca dört duvar ağlar”

Bu şu demektir. Dört unsur kadının varlığına üzülecektir.

Ateş, su, hava ve toprak

Yani; kadın hakkında bir konuda birleşme mümkün olmayacak demektir.

Söz uzar gider, her zaman olduğu gibi sonuçsuz kalır. Kadın içten ve dıştan sebepler ile çile çekmekten de kurtulamaz. Bu onun dünyevî kaderidir.

Feminist bir yazar olan Rosalind Coward’ın kadınlar hakkındaki kitabında indî zorlamalar ile yer yer “suçortağı” kabul ettiği kadını savunmaya çalışırken “Şu Hain Kalplerimiz- Kadınlar Erkeklere Neden Teslim Olurlar?” [1] da kendileri için kullandığı “hain” kelimesi garip olsa gerektir.

Giriş bölümü şu şekildedir.

 GİRİŞ/ KAHRAMANLAR YA DA İŞBİRLİKÇİLER:

ÇAĞDAŞ TOPLUMDA KADINLARIN YERİ

1990’lar büyük bir siyasal altüst oluş dönemi olacak gibi görünüyor. Eski kesinlikler kayboldu. Berlin Duvarı yıkıldı. Komünist rejimler kargaşa içinde. Ortaya beklenmedik “düşman”lar ve çatışma noktaları çıktı. Yeni bir dünya düzeni kuruluyor ve bu süreç akışkan, istikrarsız ve oturmamış durumda. Ama her şeyin yeni biçimler aldığı söylenemez. Bazı şeyler, özellikle toplumsal ve eviçi idealler tam tersine, karşı konulmaz bir biçimde eskiden neyseler ona dönüşüyorlar.  Medyaya bakılırsa feminizmin yol açtığı kaos ve kargaşa sona erdi. O kaos -cinsel rollerin değişmesine ve öfkeli kadınların uzlaşmazlığına dayanan kaos- farklı bir çağa aitti. Savaş yapıldı ve kazanıldı. Kadınlar, gürültücü kız kardeşlerinin baskısı olmadan, nasıl yaşamak istediklerine kendileri karar veriyorlar artık.

Büyük çoğunluğu aslında geleneksel şeyler istiyor: çocuk, aile, erkekler tarafından çekici bulunmanın verdiği güven. Çalışmak isteyebilirler; erkeklerle “eşit” ilişkiler kurmayı umabilirler; ama cinsler arasındaki geleneksel ilişkiyi bozmadığı sürece.

Bugün birçok kişi cinsler arasındaki savaşın bittiğini düşünüyor. 70’lerin feminizmi, erkeklerin çabucak teslim alındığı kanlı ve sevimsiz bir hesaplaşma olarak görülüyor. Kadınların olanaklarındaki hızlı değişimler, meselenin erkeklere yanlışlarının gösterilmesi gerektiğinden ibaret olduğunun kanıtı gibi kullanılıyor. Bununla beraber kadınların oy kullanamadıkları ya da evlendiklerinde belli işlerden istifa etmek zorunda oldukları günler çok geride kalmış sayılmaz -her ne kadar 1980’ler İngiltere’sinde bir kadının başbakan olmasına izin verilmişse de. Margaret Thatcher -seçimlerde yenilmez, siyasal hayatta korkunç bir hasım ve otoritenin cisimleşmiş hali-, kadınlar için her şeyin geri dönülmez biçimde değiştiğinin kanıtı gibi görülüyor. Bundan sonra kimse kadınların erkeklerden farklı olduğunu ve iki cinsin eşit olmadıklarını söylemeye cesaret edemeyecek.

Thatcher’ın kişisel başarıları, feminizmin fazlalık gibi göründüğü on yıllık bir dönemde ortaya çıktı. Mesleki, ekonomik ve toplumsal eşitlik, kadınların nihai kazanımları olarak belirdi bu dönemde. 70’lerde feministler kadınların pek çok mesleğe giremediğinden, diğer mesleklerde ise yükselmelerinin engellendiğinden yakınırlardı. Ama daha istatistikler bu yakınmayı desteklemeye kalkmadan başarılı işkadını imajı yalnızca ekranlarımıza değil, bilinçlerimize de yerleşmeye başladı. TV programları ve filmler kadınları borsada, bir şirketi idare ederken ya da bir televizyon kuruluşunun başında gösteriyorlardı. Dergiler de bize başarılı kariyerler, pırıl pırıl evler ve tatlı çocuklar göstererek onların gerçek yaşamdaki muadillerini sergiliyorlardı. “Sıradan” anneler, hayatları kendilerininkine hiç benzemeyen bu süper annelerden şikâyetçiydiler. Ama onların sesleri basına ulaşmıyordu. Tersine, gazeteler bu ışıltılı, aşırı dişi, işkadını anneleri “post feminist” çağa geçildiğinin bir kanıtı olarak değerlendiriyorlardı.

Medya, izleyicilerine feminizme artık ne kadar soğuk bakıldığını hatırlatmaktan zevk alıyordu. Kadınlar bu “erkek düşmanları”na sırt çevirip evlerinde aileleriyle mutlu olmayı beceriyorlardı.

Bize, genç kadınların feminizmin hayatlarında gereksiz bir şey olduğuna karar verdikleri söyleniyordu. Daha radikal olanlar, feminizmin son kamusal kalıntısı olarak gördükleri şeyden -iş kadınlarının savaşından- kopmuşlardı. Siyasal cephede evsizlik, çevre ve ırkçılık gibi sorunlar, kadınların ilerlemesinden daha büyük bir öncelik kazanmıştı. Kadın meselesiyle uğraşmaya devam edenler, gücenik bir kuşağın komik kalıntıları olarak damgalanmışlardı. Bize çelişkinin tamamen sona erdiği söyleniyordu -artık ilerleme zamanıydı.

Fakat işin aslı öyle miydi?

Kadınların talihi çoğunun temelli değişikliklere ihtiyaç duymayacağı kadar dönmüş müydü gerçekten?

Kadınlar kurbanlar olarak değil eşit bireyler olarak geleneksel aile yapılarını benimseyip benimsememekte gerçekten özgür müydüler?

Yoksa gerçekliği birbirlerine tarif etmekte özgür olmaktan çok, o eski mitin, kadınların aileye ilişkin olarak neler hissettiklerini ve neler hissetmeleri gerektiğini söyleyen mitin yeni bir versiyonunun tuzağına mı düşmüşlerdi?

Kadınların durumlarının feminizme ihtiyaç duymayacakları kadar iyileşmiş olduğu fikri ilk bakışta doğru gibi görünüyor. Feminist hareketin yükselmesine sebep olan pek çok kısıtlama artık ortadan kalktı. Kadınların önünde, yirmi yıl önce hayal bile edilemeyen olanaklar var. Tüm meslekler kadınlara açık. Ayrımcılığa engel olan yasalar çıkarıldı. Pek çok kadın en tepeye yükseldi. Feminizmden önce mizah anlayışında ve kültürde yerleşik bir yeri olan ve kadınları işçiler, anneler ve ev kadınları olarak küçümseyen ve marjinalize eden dışlayıcı “cinsiyetçilik” de büyük ölçüde kayboldu.

İstatistikçiler, kadınların hayatının istihdam kalıpları ve nüfus açısından toptan bir dönüşüm geçirdiği konusunda hemfikirler. 1980’ler boyunca iş piyasasında daha fazla kadın işçiye ihtiyaç duyuldu, artık her sınıftan çok sayıda kadının -annelerin bile- çalışması bekleniyor. Çocuklarından ayrı kalma zorunluluğu suçluluk duygusu yaratmaya devam etse de, çalışan anneler artık eskisi gibi damgalanmıyor. Aile yapıları da değişiyor. Boşanmalar, özellikle kadının talebiyle gerçekleşen boşanmalar artıyor. Tek ebeveyn sayısı çok fazla ve bunların neredeyse tamamı kadınlar.

Evlenmeden birlikte yaşayan çiftler ve “gayri meşru” çocuklar çoğalıyor.

Bu değişimler her seferinde, kadınların durumlarındaki aşama aşama kendini gösteren, geri dönüşü olmayan gelişmenin kanıtı olarak yorumlanıyor. Kadınlar artık yalnız başlarına bir hayat tasarlamaya eskisinden daha hazırlar. İlişkilerden beklentileri daha yüksek, bu beklentiler karşılanmadığında kesin tavır koymaya da daha yatkınlar. Kadınların evlilik geleneklerini reddettikleri, evliliğin sahiplenme, boyun eğme ve itaat etme çağrışımlarının onları rahatsız ettiği yolunda genel bir görüş var. Tüm bu etkenler -kadınların kamusal başarıları ve aile yapılarında gözlenen büyük akışkanlık- erkek egemenliğinin kalesi olan ailenin yavaş yavaş dağılmasıyla birlikte kadınların kaderlerinde büyük bir iyileşme olduğu düşüncesini destekliyor gibi görünüyor.

PEKİ AMA, KADINLAR BU İYİLEŞMEYE NEDEN ŞEVKLE SARILMIYORLAR?

Neden herhangi bir kadınla yapılan herhangi bir konuşmada, Betty Friedan’ın 1950’lerde “adı olmayan sorun” olarak tanımladığı kadınlık durumunun 1990’larda da sürdüğü ortaya çıkıyor? Bu kitap için yaptığım görüşmelerde neden sürekli olarak kadınların sıkıntılarını, imkânsız seçimlerini, yaşadıkları baskı ve zorlamaları dinledim?

Bu kaygılar ve yakınmalar, kadınların hayatlarının feminizmin sesini ilk kez yükselttiği 1970’li yıllardakinden -daha kötü değilse- farklı olmadığının tanığı.

Kadınların işgücüne katılımlarının artması ve meslek başarıları bile tartışma gerektiren bir konu. Para kazanma baskısını, kadınların kendileri kadar ekonomik zorunluluklar da yaratır ve pazar ekonomisinin dayattığı çoğu değişiklikte olduğu gibi, bazı kadınlar bundan daha çok yararlanır: Ailenin on yıldan fazla süredir uğradığı değişimleri araştıran Malcolm Wicks şunları söylüyor:

“Son yıllarda, giderek daha çok sayıda kadın işçiye ihtiyaç duyulmaktadır. Ekonomideki inişler hesaba katılmazsa, bu değişim geri çevrilemez gibi görünüyor. Bu yüzden şirketler esnek piyasalardan ya da çocuk bakımından söz etmeye hazır. Onlar için diğer yan ödemelerle birlikte çocuk bakımı senetleri vermek kolay. Ama bu, Samuel Smiles ahlâkıdır. Aslında çalışan ana babalar ya da çocukları için düşünülen hayatın niteliğini kimse tartışmıyor. Yine kimse işin sınıf boyutunu tartışmıyor. Bu değişimler düşük ücret sorununu halletmez ve yetersiz iş koşullarında çalışan kadınların durumlarının iyileşmesine yardım etmez. Bu değişimler kadınların çoğunluğunun değil, çok küçük bir bölümünün yararınadır.” (Kent Üniversitesi, aile konusunda bir konferans, Mayıs 1991).

Wicks’in dediğine göre, kadınların toplumsal durumu erkeklerinkinden daha kötüye gidiyor. Daha önce söylediğimiz gibi hızla artan tek ebeveynlik bu zorlukların en güvenilir göstergesi ve tek ebeveynlerin %90’ı kadınlar; bu da çok sayıda kadının yoksulluk içinde yaşadığına işaret ediyor. Aynı zamanda, düşük ücretli ev işlerinde çalışanların -dadıların, yardımcıların, temizlikçilerin- sayısında da hızlı bir artış var.

Tüm bunlar, çok sayıda “başarılı” kadının sorunlarını kısmen başka kadınlara devrederek çözdüklerini gösteriyor. Meslek sahibi olmayan kadınlar için küçük beklentiler ve düşük ücret hâlâ kural durumunda.

Ne yüksek gelirleri ne de hizmetlileri olan kadınlar için eski sorunlar değişmeden kalıyor. Kadınların genellikle tercih ettikleri büro eğitim ve sağlık işleri, göreli olarak düşük ücretli olmaya devam ediyor.

Çalışan anneler için koşullar büsbütün kötü. İngiltere’de annelerin %75’i çalışıyor, bu Avrupa’daki en yüksek oran; ama yine de İngiltere Avrupa’daki en berbat anaokulu sistemine sahip. Yetersiz toplumsal imkânların bir sonucu olarak çoğu kadın çocuklarını yetiştirebilmek için ya kariyerini bırakıyor, ya da daha düşük ücretli, daha düşük statülü, yarım günlük işlerde çalışıyor.

Geçtiğimiz on yıl kadınların ve ailelerin yaşam düzeylerinde bir kötüye gidiş dönemi olarak da görülebilir, buna kuşku yok. Sağlık ve özel ihtiyaçlar için yapılan kamu harcamaları azaldı. Kadınlar ailenin esas sorumluluğunu taşımaya devam ettikleri için, çalışıyor bile olsalar, yaşlıların ve hastaların bakımını da üstlendiler. Pek çok kadın çevre kirliliğini, çevresel tehlikeleri doğrudan ailelerine yönelmiş tehditler olarak gördü: Yiyeceklerden korkulmalıydı, giderek kötüleşen trafik çocuk ölümlerini artırıyordu. Çocuk yetiştirmenin başka zorlukları da vardı. Çocukların zihinsel gelişimini teşvik etmede annenin rolünün vurgulanması anneleri kendi davranışlarının etkileri konusunda gerilime sokuyordu.

Bu kitap için görüştüğüm tüm kadınların, kaderlerini “baskılı”, “zor” ya da “imkansız” diye tanımlamalarına yol açan, bu tür güçlüklerdi işte.

Kadınlar üzerinde oluşan bu yeni baskıların bireysel olarak bilincine varılınca, feminist başkaldırının yeniden dirilmesini beklemek mümkündü. Ama böyle bir şey yoktu: Kadınların kadın olarak siyasal görünürlüğü sıfırdı. Kadınların çoğunluğunu hiçbir zaman saflarına katamamış olan örgütlü feminizm çözülmüştü. Kadınlar hakkındaki kamusal tartışma, kadın ve iş alanına çocuk bakımında iyileştirme gibi konulara hapsedildi. Düşük ücretle çalışan kadınların sorunları ve kadınlara mahsus sıkıntılar ve çabalar, hiçbir kamusal platformda dile gelmedi. “Kadın meselesi”ne duydukları inatçı ilgiyle medyanın alay konusu olmayı göze alan birkaç kişi dışında herkes bu sorunların geçmişten kalıntılar olduğu konusunda birleşti.

Bu siyasal ve toplumsal tartışma yetersizliğine ek olarak, hayli şaşırtıcı bir gelişme daha vardı. Aile yeniden revaçtaydı. Tek ebeveyn sayısındaki dramatik artışı gösteren istatistikler ailenin güçten düştüğü kanısını uyandırabilirdi. Ama geleneksel aile toplumsal olarak yine idealize ediliyordu, özellikle de seslerini kamusal alanda etkili biçimde duyurabilen kadınlar -Muhafazakâr Partililer ya da eskiden muhalif olup şimdi geniş Tuscan ailesine övgüler düzen Germaine Greer gibi eleştirmenler- tarafından.

Pratik düzeyde bu, çalışan kadınların çoğunun, kendilerini evden işe koşturur ve 1950’ler ve 60’lardaki kadar katı bir annelik idealine varmaya çabalarken bulmaları anlamına geliyordu. Geleneksel ailenin getirdiği onca soruna rağmen, kadınların bunu değiştirmek istediklerine dair çok az işaret vardı. Kadınların, baskıların, tatminsizliklerin, çözümsüzlüklerin farkında olmadıkları söylenemezdi, ama eskisi gibi savaş çığlıkları atmak yerine bu duygularla yaşamayı yeğliyorlardı.

Konuştuğum kadınlardan hiçbiri, hayatını zor ve yıpratıcı olarak tanımlarken başka bir şey istediğinden söz etmedi.

Biraz daha yakından bakılınca, aile hayatında belirgin değişiklikler olduğunu gösteren istatistikler bile geleneksel aile idealinin hâlâ yerinde durduğunun kanıtı olarak da yorumlanabilir.

Boşananlar çabucak yeniden evleniyorlar. Yalnız ebeveynlerin yarısı, beş yıl içinde yeni ailelere giriyorlar. Çoğu kadın evlenmeden önce bir partnerle yaşamalarına rağmen, hayatının bir noktasında evlenen kadınların sayısındaki düşüş son derece küçük-1970’lerde on kadından sekizi evleniyordu, 90’larda yedisi.

Aile içindeki roller de pek değişmedi. Boşanmaların, tek ebeveynliğin ve çalışan annelerin sayısının artışı, aile rollerindeki geleneksel paylaşımı ve beklentileri etkilemedi. Çalışan kadınların büyük bölümü erkeklerin ev sorumluluğunu paylaşmalarına izin vermiyorlar. Tersine, araştırmalar ev işlerinin %80-90’ının hâlâ kadınlar tarafından yapıldığını gösteriyor. Birlikte yaşamanın yaygınlaşması da ev işlerinde yeni bir eşitlik kurulmasına yol açmadı.

Erkeklerin bakış açılarının, önceliklerinin ve eve katkılarının pek değişmemiş olduğu aşikâr. Temel fark, erkeklerin şimdi eski kuşaklardan daha fazla şey yaptıklarının düşünülmesi. Ama çoğu ailede, erkeklerin işi her şeyden önce geliyor hâlâ. Bu gerçekle yüz yüze olan kadınların pek fazla seçenekleri kalmıyor. Ya çift vardiyalı olarak çalışıyor ya da kendi işini kocasının işinin saatleri ve gereklerine göre ayarlıyor. Kadınların kendilerinin de kariyer sahibi oldukları ailelerde bile, çocuk bakımı ve ev işlerinin ayarlanmasından hâlâ onlar sorumlular.

Tek tek kadınların kamusal alandaki başarıları, cinsler arasındaki ilişkinin değişmediğinin görülmesini engelliyor. Feminizmin medyada ve yerleşik düzende saldırılara hedef olmasından yarar sağlayan kadınlar feminist idealleri reddettiler. Feministlerin kadınların gerçek gücünü -çocuk doğurma ve yetiştirme gücünü- kavramaktan aciz olduklarını söylediler. Kadının gerçek tatmini modern, “çalışan anne” biçiminde de olsa, kadınlık kaderini, yaşamakta bulduğunu iddia ettiler. Kimi çalışan anneler, başarılarının bireysel yeteneklerinden ve evde “iyi bir kadın” çalıştırmalarının sağladığı destekten kaynaklandığını öne sürdüler-Margaret Thatcher’a bakılırsa onun için tek “hazine” çocuk bakımı imiş. Kamusal alanda başarılı olmuş bu kadınların arasında, feminizmin onlar için yaptıklarının farkında olan hemen hemen yoktu; başka kadınlar için neler yapabileceğini düşünen ise daha da azdı.

Daha önce erkeklere ait alanlarda başarılı olan kadınlar, erkeklere erkek düşmanı olmadıklarını kanıtlamak zorunda hissettiler kendilerini. Erkeklere iş hayatında doğrudan meydan okuyan kadınların çoğu, endişeli, aşırı kadınsı bir tarzı benimsedi. Bunun belirtisi de 1980’lerin başındaki sert iş kadını görüntüsünün yerini daha bilinçli bir şekilde kurulmuş kadınsı görüntüye bırakmasıydı; açıkça, erkeklere gerçekten meydan okunduğunu yadsımak amacıyla dişilik öne çıkarıldı.

Fakat cinsel olarak erkeklere cazip görünmek artık yeterli değildi. Kamusal kimliği olan çoğu kadın, ailelerini, özellikle de küçük çocuklarını öne çıkardı. Bunlar, kişisel başarıları ne olursa olsun, geleneksel kadınsı ihtiyaçları ve önceliklerinin derinlerde aynı kaldığının kanıtlarıydı. Erkeklere cinsler arasında her şeyin yolunda gittiğine dair güvence verme konusundaki sessiz gündem sürdü, erkeklerden değişmeleri istenmedi.

Bu çatışma yokluğu şaşırtıcıdır, çünkü aralarındaki görüş ayrılıkları ne olursa olsun, feministlerin üzerinde anlaştığı bir nokta vardı: erkeklerin kendileri değişmedikçe kadınların hayatında bir iyileşme olması mümkün değildir. Devlet kreşleri ve daha iyi ücretler kadınların hayatını kolaylaştırır ama feministler kadınların ve çocukların hayatlarında gerçek bir nitelik değişiminin, ancak erkeklerde köklü değişimler olmasıyla mümkün olduğunu biliyorlardı. Ama erkeklere yönelik bu meydan okuma hiçbir zaman güçlendirilemedi. Örgütlü feminizm, kadınların ne kadarının “düşmanla işbirliği” yaptıkları gibi konulardaki sert tartışmalarla parçalara ayrıldı. Feminizme sempati duyanlar da dahil olmak üzere öteki kadınlar ise, özel hayatlarındaki bu rahatsız edici konu kapandığında rahat bir nefes aldılar.

Kadınlar -benim gibi bir dönem aktif feminist olanlar da- son derece bariz bir şekilde, belli erkeklere gerçek imtiyazlar veren değerler sistemiyle mücadeleden vazgeçtiler. Bu sisteme uyarlandılar ve kararlarını kendi gözlerinde meşrulaştırmanın yollarını buldular. Köklü değişiklik ihtiyaçları için erkeklerle mücadele etmek yerine hayatlarının hoş olmayan yönlerini diğer kadınlara anlatmakla yetindiler. Kamusal hayatta yüksek mevkilere ulaşan kadınlardan pek çoğu, bunu erkeklerle uzlaşarak, hattâ, Margaret Thatcher’ın yaptığı gibi, öteki kadınları reddederek gerçekleştirdiler. Cinsel ilişkilerdeki geleneksel kurallara karşı çıkmadıkları gibi, erkeklerin çalışma biçimlerine de erkek ve kadınların kamusal ve özel alanlardaki beklentileri arasındaki farklılıklara da meydan okumadılar.

Bu kitap için yaptığım görüşmeler, kadınların erkeklerle temelli bir hesaplaşmaya girişmekten korktukları izlenimini doğruladı. Erkeklerden değişmelerini isterlerse onların sevgi ve desteğini yitireceklerinden korkuyorlardı. Çoğu kadın eşlerine kariyer seçimleriyle ya da ev işleriyle ilgili olarak karşı çıkmayı bırakmışlardı. Bazı çarpıcı istisnalarla da karşılaştım velayet için savaşan ve çocuklarının bakımını üstlenen babalar ya da kadının tam gün çalışabilmesi için aralarında rol değişimi yapan erkek ve kadınlar. Kadınların çoğunun “babaerkil” kibir gösterilerine ya da patronluk taslamanın uç örneklerine artık tahammül edemediği de görülüyor. Ama, aileyle ilgili geleneksel beklentiler ve kadınların rolleri büyük ölçüde aynı kalmış.

Muhafazakâr hükümetin eğitim, sağlık ve çocuk bakımına kaynak tahsis etme konusunda takındığı düşmanca tutuma karşı politik bir mücadele yürütülemedi; oysa böyle bir tahsis, tüm kadın ve çocukların hayat şartlarının iyileşmesini sağlayabilirdi. Hattâ, dünyada komünizmin itibar kaybetmesiyle bağlantılı olarak, çoğu kişi bu düşmanlığı, çok korkulan devlet sosyalizmine karşı gerekli bir panzehir olarak kabul ediyordu. Tek tek ailelere yüklenen ve giderek artan bu sorumlulukların esas kurbanları büyük oranda kadınlar olmasına karşılık, tutarlı bir politik alternatif sunulmadığına bakılırsa, bu sürece pek az kadının karşı çıktığı anlaşılıyor. Tersine, kadınlar yeni bireyci felsefenin uygulanmasında merkezi yere sahiplerdi. Kadınlar, çatlakları bir araya getiren çimento rolünü kendileri üstlendiler ve kendi ailelerinin önceliği fikrine giderek daha fazla çekildiler; aslında çocuklarının iyi yetişmesini umursamayan toplumun üzücü yetersizlikleri karşısında bireysel çözümler bulup ceplerinden para ödediler.

Özellikle de daha yoksul kadınlar açısından ve ailenin bu yüksek beklentileri ile toplumsal değişimler arasındaki boşluğu dolduracak geniş aile artık var olmadığı için, bu bireysel çözümler, ulaşılması güç çözümlerdir. Fakat bu zorluklar, kadınların aileleri için işleri kolaylaştırma azmini kırmadı.

Çoğu kadın, birçok kişi başarısız olduğu halde kendi ilişkileri ve fedakârlıklarının başarıya ulaşacağını hayal ederek kendilerini kandırdıklarını içten içe biliyorlar. Polly Toynbee, hâlâ her şeyini geleneksel beklentilere bağlayan kadınların varacağı muhtemel sonuçlara ilişkin karanlık bir tablo çiziyor:

“Kadınlar, sanki sürekli bir başka şey için prova yaparmışçasına, sanki sonuçta bir ödül varmışçasına aileleri için çalışırlar. Ölümden sonra hayatın varlığına inanıldığı günlerde bu kolaydı-ama şimdi?

Kırk beşinde boş bir yuva, işsizlik ya da emekliliğe kadar son on yılda birtakım süfli işlerde çalışmak gibi alternatifler için buna değer mi?

Ya da kocalar çekip gider ve evlilik dağılır. Pazarlığın bir parçası da yaşlılıkta yalnız kalmaktan kurtulmak olsa bile, garantisi yoktur. Terk edilmiş kadının kendini ayakta tutma koşulları Viktorya çağındakinden daha iyi değildir. Tek fark, refah devletinin darülacezenin yerine geçmiş ve boşanmış ya da bekâr annelerin sosyal güvenlik yardımlarıyla yaşıyor olmasıdır.” (Times Review, 14 Eylül 1991)

Buna rağmen, kadınlar için aile ve kadının ailedeki rolü merkezî, ve birincil yerini hiç de yitirmiş gibi görünmüyor.

KADINLAR MESLEKLERİNDE BAŞARILI OLSALAR DA OLMASALAR DA, HÂLÂ BİR ERKEK BULUP EVLENMEYİ VE CİNSLER ARASINDAKİ GELENEKSEL AYRIMI SÜRDÜRMEYİ DÜŞÜNÜYORLAR.

İLİŞKİLER TERS GİDERSE, BİR DAHA BİR DAHA DENİYORLAR.

Toplumsal yapıyı bir arada tutan, kadınlardır; bunu gönüllü olarak yaparlar, en azından fazla yakınmazlar. Kısacası, kadınlar, yeni bir kisve altında da olsa kadınlığın eski biçimlerinin sürmesinde suçortaklığı yapıyorlar.

Bu suçortaklığı alanı -kadınların geleneksel aile yapıları ve beklentileri konusundaki köklü, temel suçortaklıkları, erkeklerle aralarındaki kişisel ilişkiler de erkeklerin idealize edilmesi ve sürekli onlardan onay ama isteği konusundaki suçortaklıkları- bu kitabın ana konusu. Bu, erkeklere derinden bağımlılığın sürdürülmesini ve bütün kadınların talihini döndürebilecek değişikliklerin neler olabileceğini tasarlamaktaki isteksizliği içeren bir suçortaklığıdır. Kadınların suçortaklığı pek çok şeye rıza gösterir. Kimi zaman şiddet, tecavüz, cinsel sömürü gibi, kötü muamelenin en uç biçimlerine bile. Ama daha yaygın olarak bu suçortaklığı örtülüdür, kişisel hayatlarımızı erkekleri koruyarak ve onların davranış alışkanlıklarını besleyecek şekilde yaşama tarzımızdır.

Kadınlar neden en kritik noktada heyecanlarını kaybedip ve feminizmin onlara verdiği derslerin çoğunu almamış olmayı seçtiler?

Feminizm yanlış mı yapmıştı?

Yoksa kadınlar feminizmin, sonucu belirsiz ve acı veren bir mücadele olmasından mı korktular?

Kadınlar neden erkeklere her şeyin yolunda olduğunu garanti etme konusunda bu kadar endişeliydiler?

Kadınlar erkeklerin her zamanki gibi davranmalarına -ofiste uzun saatler geçirmelerine, çocuklara çok az ilgi göstermelerine, siyasal ve toplumsal çevreyi belirlemelerine, kadınların ve çocukların hayatlarını iyileştirme çabasından uzaklaşıp toplumsal ve siyasal öncelikler üzerinde yoğunlaşmalarına- neden izin verdiler?

SONUNDA PEK ÇOK KADIN NEDEN KADINLARIN ÇOĞU İÇİN DAHA İYİ BİR HAYAT VAADEDEN TOPLUMSAL VE KİŞİSEL DEĞİŞİMLERİ GERÇEKLEŞTİRMEK İÇİN MÜCADELE ETMEK YERİNE ERKEKLERLE UZLAŞMAYI TERCİH ETTİ?

Bu sorular, kendi hayatımın da bu toplu geri çekilmeden payını aldığını fark etmemden doğdu -yirmili yaşlarımdaki atılgan, ütopik feminizmden geleneksel aile yapısına döndüğüm ve herhangi bir örgütlü feminist politikaya katılmadığım otuzlu yaşlarıma. İlk çocuğuma hamileyken işi bırakınca seve seve bırakmak şöyle dursun, bunu hayal bile etmemiştim. Ama bana şevk vermeyen günlük iş koşuşturmasıyla evde bebeğe bakmak arasında bir tercih yapmam gerektiğinde, karar vermek kolay oldu. Üniversitedeki işimi bıraktım ve evde yazmayı sürdürdüm, böylelikle ikimizin de asla düşünemeyeceğimiz şekilde, partnerimi ve kendimi geleneksel iş bölümüne zorlamış oldum. Bu karar bir kez verildikten sonra, gördüğüm hemen her kadın, aşağı yukarı aynı hikayeyi yaşadığını anlatıyor.

Kadınların kendilerinin geleneksel yapıların yerinde tutulmasına ne ölçüde ortak olduğu sorusuyla hesaplaşmaktan artık kaçınamazdım.

Bu soruları sormama şiddetle muhalefet edecekler tabii ki olacaktır. Onlara bakılırsa, kadınların suçortaklığından söz etmek, erkek iktidarının yaygınlığını görmezden gelmek anlamına gelir. Durumun tamamen eşitsiz güç ilişkileri açısından görülmesi gerektiğinde ısrar ederler. Erkekler – iktisadî, toplumsal ve siyasal-iktidara sahiptir, kadınların yapabildiklerinin en iyisini yapmaktan başka pek bir seçenekleri yoktur. Kadınların incinebilirliklerini ye eski davranış ve duygu biçimlerine sadakatlerini “bağımlılık döngüsü”yle açıklarlar.

Erkeklere bu iktisadî bağımlılık, boşanıp yeniden evlenenlerden fiziksel ve cinsel şiddetin en uç hallerine kadar pek çok şeyi açıklamakta kullanılır. Bu çeşit analizlere, “kadınların kötü muameleye maruz kalması(nın), kadınların toplum içindeki konumlarından ve toplumdaki eşitsiz güç yapılarından kaynaklan(dığını)” açıklayan BİRLEŞMİŞ MİLLETLER RAPORLARINDA BİLE RASTLANIR.

Bu, kadınların konumuyla ilgili olarak son yirmi yıldır sürekli tekrarlanan klasik solcu ve feminist analizdir. Bu analiz, kadınlarla erkekler arasında, ancak kadınların tam ekonomik eşitlik ve bağımsızlığa ulaşmalarıyla çözümlenebilecek bir yapısal ekonomik eşitsizlik olduğunu varsayar. Çoğu feminist, geleneksel aile kalıplarının kadınların ekonomik eşitsizliğinden kaynaklandığına ve bu eşitsizlik tarafından yeniden üretildiğine inanıyordu. SONUÇ OLARAK, kadınlar erkeklerle suçortaklığı yapmıyor, onlar tarafından eziliyordu. Herhangi bir kitlesel ayaklanma olmayınca, kadınlar kendileri için en tatmin edici uzlaşmayı seçerler: kendi ailelerinde buldukları sevgiyi. Çoğu kadının meseleyi görüş açısı budur ve tabii ki bu analizin kimi boyutlarına katılmamak aptalca olur. Kadınların bağımlılığının nedeni kısmen ekonomik eşitsizliklerdir ama tüm kadınların, tercihlerinin ne olduğu hesaba katılmaksızın tam gün çalışmaları da çözüm değildir.

Kadınların erkekler tarafından ezildikleri için onlarla suçortaklığı yaptıkları fikri hâlâ çok radikal biçimlerde ifade edilebilir. Örneğin Susan Faludi çok satan kitabı Backlash’te bu fikre yeni ve çok önemli bir yorum getiriyor. Hem post-feminist bir eşitlik durumuna geçildiği hem de yüksek yönetim kademelerindeki kadınların evlerine döndükleri inancının Amerikan hayat tarzının her alanında -siyasetten sinemaya hattâ çağdaş psikolojiye kadar- feminizme karşı bütünsel bir saldırı olduğunu öne sürüyor. Medyanın feminist eşitlik mücadelesinin kazanıldığı ama eşitliğin kadınları mutlu etmediği yolundaki iddiasının temelinde kadınlardan duyulan korku olduğunu söylüyor. Feminizmin en basit iddiaları böyle isterik bir saldırıya neden oluyorsa daha fazlası kim bilir neler yapar diye soruyor.

Faludi’nin iddiası, kadınların bu tercihleri yapıp bu tavırları takınmalarının nedeninin her şeyin onlara karşı olması olduğunu varsayar.

Tüm toplumsal yapılar onların aleyhine işlerken, özellikle de her türlü değişiklik girişimine isterik bir tepki verilirken kadınlar değişemezler. Aile güzellemesini, dişi kadın ve cinsel mazoşist (acı çekmekten zevk alan) [2] tiplerini pazarlayanın medya olduğunu söyler Faludi. Kadınlar kendileri ise devamlı olarak feminizme olan borçlarını itiraf eder ve önlerinde hâlâ uzun bir yol olduğunu bilirler.

Faludi’nin görüşü, İngiltere’deki durumla da ilgili. Feminizme karşı saldırı, başarıya ulaşmak için alışılmış okul, üniversite ve ilişki ağlarından geçen ve yayın yönetmenlerinin -kadın konulu haberciliği “kadın değil insan olarak görülmek isteyen modern kadını aşağıladığı” gerekçesiyle dışlayan The Times’ın yayın yönetmeni Simon Jenkins gibi- demeçlerini desteklemekte açık çıkarları olan genç erkeklerin bulunduğu gazete ve televizyonda başladı. Kadın gazeteciler ve yazarlar (ancak), feminizm gibi tüm örgütlü düşünce sistemleriyle aralarına mesafe koyarak sadece süslü ve esprili yazılar yazdıkları oranda popüler oluyorlardı.

AMA MESELE SALT FEMİNİZMİN MEDYA TARAFINDAN DİZGİNLENMESİ DEĞİL. BU İDEOLOJİNİN ÇIĞIRTKANLARI SADECE ERKEKLER DEĞİL, KADINLARIN KENDİLERİ DE. Son on yılda kadınlar evde çifte sorumluluk alma konusunda yalnız istekli değil, son derece hevesli de göründüler; kendi başarıları kocalarının ya da sevgililerininkinden üstün olduğunda kendilerini rahatsız hissettiler, erkeklerin cinsel onayını elde etmek için neredeyse deli oldular. Bütün bunları yaparken, feminizmin herhangi bir yaygın çözüm öneremese de bu tür stratejilerin tuzaklarını yirmi yıl önce gösterdiğini biliyorlardı.

Feminizmin iddiaları kadınların çoğunluğuna hiçbir zaman ulaşmadı. Feminizm dışarıdan olduğu kadar içeriden de göçertildi. Feminizm basının kötülüğü yüzünden değil, iç ayrışmalar, görüş birliğinin olmaması, suçluluk krizleri ve hareket içindeki siyasal ümitsizlikten dolayı yıkıldı. Medya tarafından aldatıldıklarını söyleyerek, milyonlarca kadının umut ve isteklerinin neden medyanın çizdiği yeni imajlara, tam anlamıyla uyumlu denemese bile, paralel hale geldiğini de açıklamış olamayız. Medya pırıltılı, başarılı ama erkeklerce yönetilen kadının uç örneklerini pazarlıyor olabilir ama verdiği temel mesajın genelde geleneksel değerlere bir dönüş olduğu gerçeğini yansıttığını gösteren çok sayıda kanıt vardır.

Bu kitabı yazmamın nedeni, bu psikolojik geri dönüşün nedenlerini bulup çıkarmaktı. Bu dönüşün dinamiği neydi?

Kadınlar iş, erkekler, çocuklar ve aile hakkında gerçekte ne hissediyorlardı?

Görüştüğüm kadınların büyük çoğunluğu ne erkeklerin iktidar arzusunun masum kurbanlarıydılar ne de medya tarafından aldatıldıkları söylenebilirdi. Toplumda genel olarak kadınlar büyük değişiklikleri talep edecek yeterli imkâna, tecrübeye ve hattâ güce sahipler. Ama bunu yapmıyorlar. Bu edilgenlik cehaletle açıklanamaz. Her yeni kuşaktan kızlara kadınlık ve geleneksel beklentileri esas olarak kadınların kendileri öğretiyorlar. Bu edilgenliğin nedenleri daha derinde, kadın ve erkek psişesinde ve kadınlarla erkeklerin ilişki kurma biçimlerinde yatıyor.

Beni ilgilendiren, aile dinamiğinin bu iç ilişkileri ve kadın ve erkek psişesinin derindeki yapıları. Kadınların sorunları, karşılaştıkları engeller ve dışsal faktörler üzerine çok şey yazıldı. Ama öznel boyutla ilgili, özellikle de pek çok yönden kendini feminist projeye yakın hisseden biri tarafından yazılmış neredeyse hiçbir şey yok. Kadınların tercihlerini belirleyen hoşnutluk, korku ve endişelerle ilgili pek az metin var. Kadın ve erkeklerin aileye getirdiği eski tarihe pek ilgi gösterilmedi. Birbirlerine olan ihtiyaçları neden toplumsal sorun ve endişelerin yükünü kadınların taşıması biçiminde ifade buluyor?

Neden toplumun yarısı kendini gergin bir şekilde yeni kuşakları toplumun çözülmemiş problemlerinden korumaya çalışırken buldu?

Bu kitap kadınların kişisel anlatımlarına dayanıyor. Yeterince temsili olacağı umuduyla aşağı yukarı 150 kadınla konuştum; bunların yarıdan biraz fazlası meslek sahibi kadınlardı. Korkarım kadınların küçük bir bölümünden aldığım verileri genelleştirdiğim yolunda suçlamalar alacağım ve daha çok orta sınıftan kadınlarla görüşmüş olmakla eleştirileceğim. Ama söylediğim şeylerin belli bir yankı uyandıracağını da düşünüyorum.

Kadınların aile içinde yaşadıkları kimi korkular, zevkler, endişeler ve patolojiler ırk, sınıf ve bölge farklarını aşıyor gibi görünüyor. Bu duyguların dillendirilmesi çağdaş yaşamın kadınlar için nasıl bir şey olduğu konusunda daha dürüst bir yaklaşım geliştirmenin ilk adımı olabilir. Ve ancak kadınlar daha dürüst olduklarında, erkeklerle işbirliği yaptıkları suçortaklığının temelinde yatan “dişilik” ve “kadınlık” mitlerinden kurtulabilirler. (s.10-21)

Kitap kadını anlatıyor, derdine çare arıyor, olabilir. Fakat hayatî bir gerçek gözden kaçırılıyor. Kadın haklarındaki sınırı kim çizecek?

(Allah Teâlâ-Erkek-Kadın)

  Bu üçleme arasında sınırları belirleyen ne olacak denildiğinde, her kesimin cevabı farklı olunca da, kadın sorunu bitmeyecek gibi görünmektedir.

Bitmezde.

Allah Teâlâ’dan insanı anlamayı ve güzel ahlak üzere olmayı bizlere nasip kılması için dua edelim.

İhramcızâde İsmail Hakkı


[1] Şu Hain Kalplerimiz-Kadınlar Erkeklere Neden Teslim Olurlar? Rosalind Coward

İngilizceden çeviren: Aksu Bora – Asuman Emre Kitabın özgün adı: Our Treacherous Hearts Why Women Let Men Get Their Way Faber and Faber/1992 basımından çevrilmiştir.

[2] Mazoşist, acı çekmekten zevk alan kişidir. Benzer terim olan sadist ise acı çektirmekten hoşlanan anlamına gelmektedir.

“ÖLÜM KİTABI”INDAN


Ölüm ve cinsellik arasında bir bağ kurulabilir mi?

Ölüm ve cinsellik pek çok yönden birbirine benzer. İlk olarak ölüm ve cinsellik olgularının ikisi de yeni bir yaşama başlamaya yöneliktir.

İnsan, dünya yaşamına cinsel eylemle birlikte adım atar. Yani iki karşıt cinsin cinsel yönden birleşmesiyle madde âleminde var olur. Ve yine bu birleşmeyle ruhlar âlemini terk eder. Yine insan ölümle birlikte yeni bir yaşama adım atar ve maddesel yaşamı terk eder. Yani cinsellik ve ölüm, bir insanî eylem ve bir başlangıç olma durumlarıyla birbirlerine benzerler. Cinsellik ve ölüm ara­sında bazı bilim adamlarına göre haz açısından bir benzerlik ku­rulabilir.

Cinsellikte orgazm söz konusuysa ölümle birlikte yaşanan or­gazmın varlığı iddia edilmektedir. [1] Bu noktada kurulan bir başka benzerlik bilinç açısındandır. BAZI UZAK DOĞU BİLGELERİ ORGAZM SIRASINDA BİLİNCİ AÇIK OLAN BİR BİREYİN ÖLÜM ESNASINDA DA BİLİNCİ­NİN AÇIK OLACAĞINI İDDİA EDERLER.[2]

Müslüman, sağlıklı bir ölüm bilincine sahip bir bireydir. Müslüman birey için ölüm hesap sürecinin başladığı andır ve o bu saat ve bu saniye gelebilir. O nedenle müslüman her an ölü­me hazırlıklıdır.

Son dönem düşünürlerimizden Ferit Kam ölümü sembolize eden mezarlıklara bakışını yönelterek şu sözleri söylemekten kendini alamaz:

“Kabristan ne büyük bir ibret dershanesidir. Onun derin sessizliğindeki yüksek ifade gücü en güzel konuşan hatiplerin belagatinden daha tesirlidir.” Bir müslüman için ölüm hicrettir. Hicret sıkıntıdan mutluluğa bir göçtür. Müslüman ölümlü dünya yaşamının ağırlığından Allah Teâlâ’nın sonsuz rahmetine hicret eder. Ruhun ölmezliği düşüncesi de böylece doğdu. Bu bir avuntu olarak değil, kendisine karşı bir şey yapılmayan bir alın-yazısı olarak ele alındı. Ruhun ölmezliği çoğunlukla Eski Yunan­lılarda bir umutsuzluk sayılmıştır. Bu sıkıntı o zamanlar içinde bulunulan genel bilgisizlikten ve gövdenin ölümünden sonra da yaşadığı bir kez kabul edilince ardından insanın ölümsüzlüğü gi­bi can sıkıcı bir kuruntuyu da doğal olarak getirecek olan ruha ne yapılması gerektiğini bilmemekten doğan bir sıkıntıdır.” (Frederich ENGELS – Etudes Philosophiques) diyenler oldu.

Fakat ülkemizin bir bahtsızlığıdır ki öte yaşamın varlığını ka­bul etmeme ve Engels gibi öte yaşamı kabul etmeyenleri referans kabul etme bir moda olmuştur. Aydınlar arasında görülen bu ge­nel kabul bunalımlı bir gençlik, bunalımlı bir toplum yaratmıştır.

Düşünce Tarihi bir anlamda ölüm sorgulamalarının tarihidir. Düşünce tarihinde ölüme değinmeden, ölümü ele almadan fikir üreten düşünür yok gibidir.

Bu tarihte “Kimse bilmez ama ölüm en büyük nimettir.” di­yen bir Platon olduğu gibi, İnsanlar kendi fizik yapıları üstünde hiçbir bilgiye sahip olmadıkları çağlarda düşlerinde gördüklerine dayanarak şu düşünceye ulaşmışlardı: Duygu ve düşünceler, göv­delerden değil, gövdelerin içinde bulunan ve ölümle birlikte göv­deleri bırakıp giden ruhtan gelmektedir. İşte o zamandan beri ruhla dünya arasındaki ilişkiler üzerine kafa yormaları gerekti. Ruh ölümle gövdeden ayrıldığına göre yaşamaya devam ettiğine göre ölmüyordu. Aslına bakılırsa yaşamla ölüm iç içedir. Ölüm yaşamı bağrında taşır, yaşamda ölümü. Buna en önemli örnek vücudumuzdur. Vücudumuz büyük oranla ölüdür. Çünkü cilt tabakasının yüzeyindeki hücreler, bedenin salgıladığı yağlar, kay­namış saydam kristallerden başka bir şey değildir.

Büyük ölçüde keratin içeren bu sert hücreler tıbbî tanımlama­ya göre ölüdürler. Canlı hücreler havaya dayanamaz ve ölür. Bu­nun için dış tabaka ölüdür. Bu tabakaya keratin adı verilir.

EVRENDE MUTLAK ÖLÜM YOKTUR. HALDEN HALE GEÇİŞ VARDIR. Bir enerji olarak yaşam yok edilemez, sadece biçim değiştirir. Ölü­mü korkulacak bir yabancı gibi değil beklenen bir dost gibi göre­bilmek için ölüme başka bir açıdan bakmak gerekir.

Bu açı Tanrı merkezli bir evren anlayışı doğrultusunda olma­lıdır. Bu durumda ölüm insanın sevgilisi olan Allah’ına kavuşma­sıdır. Ölümü dilemek tek başına çözüm değildir. Ölümü dileye­bilmek için ölümü hak etmek gerekir. Ölümü hak etmekse yaşamı hak etmekle mümkündür.

Yaşamı hak etmek yaşamı verenin rızasına göre, yaşam sür­mekle mümkün olur. Bu rıza müslüman olmakla gerçekleşir.

Ölüm yaşamaya davettir darda kalana. “Üzülmeyin dünya kimseye kalmaz.” mesajıdır aslında. Paraya, şehvete, makama tapmamaya bir çağrıdır. İnsanın özüne dönmesi için bir şanstır ölüm. Dünyada insanca yaşamak için bir denge unsurudur. Yok­sa ölümün olmadığı bir dünya pisliğin diz boyu yükseldiği daha beter yaşanmaz bir dünya olurdu. Ölüm modern çağın mustazafına (kuvvetsiz, zayıf, cansız, cılız, güçsüz, aciz) bir muştudur.

Baskı altında inleyen, hakkını alayamayan, adaletini alamayan modern zamanların mustazafı ölümle tam bir sükunete ulaşıp kurtuluyor.

MUSTAZAF İÇİN ÖLÜM BİR KURTULUŞSA, EZİCİ GÜÇLER İÇİN ÖLÜM BİR CEZADIR. Kuş tüyü yataklardan kara toprağın bağrına geçiş kolay değildir. Unutulmamalıdır ki ölüm toprakta yatana bir şey kay­bettirmez. Asıl o sırça sarayların ehline vurulmuş bir tokattır. Ölüm bir anlamda taraftır. Darda kalanın yoksulun çilekeşin ta­rafında bulunarak. Haklının, iyinin, doğrunun yanında buluna­rak taraf tutar ölüm.

Ölüm dünyada gün yüzü görmemişlerin en onurlu tavrıdır. Bir anlamda ezici güçlerin boyunduruğu altına girmiş yaşamı boykot etmektir ölüm. Yaşamayı boykot etmektir ölüm; yaşama­yı onurluca yaşayamayanların ve dünyayı bir toz zerresinden ibaret gören yiğit insanların boykotudur. Ölüm bir anlamda mustazafların ezenlere “alın dünyayı başınıza çalın!” şeklinde seslenişidir.

Ölümü sıkça düşünmek gerek. Bu patolojik bir tutum değil­dir. Aslında olması gereken bir tutumdur. Bir öğrencinin üni­versite sınavında başarılı olması, sıkça düşünmesi nasıl ideal bir tutumsa, ölümü ve ötesini düşünmek ve bu uğurda bir şey­ler yapmak benzer bir tutumdur kuşkusuz. Oysa modern za­manlar ölüm ötesini sıkça düşünmeyi patolojik (hastalıkbilim) bir tutum ola­rak kabul ettirmiştir. Ölümü düşünmek bir kusur değil bir güç kaynağıdır.

Ölüm ister istemez bir gün gelecektir. Bununla birlikte insan kendini, “bu ölüm tehdidine karşı” direnen bir tarafta bulmakta­dır. İnsan ruhundan yükselen bir çığlık “ölümsüzlüğe yönelme­ye” zorlamakta, varlığın amacının yok oluş, yaşamın amacının ölüm olamayacağını söylemektedir.

Nitekim peygamberler insanın bu haykırışını haklı bulacak­lardır. Onlar bu dünyada ölüm olarak adlandırdığımız gerçeğin yepyeni bir doğuş olduğunu, insanların ebedi yaşamı bulacakla­rını ve bu dünyada ölüm korkusu çekmenin bilgisizlikten doğ­duğunu ısrarla belirtmişlerdir.

Kur’an-ı Kerim de bu hususta şöyle buyurur;

“De ki sizin kendisinden kaçıp durduğunuz ölüm, işte o size mutlaka gele­cektir. Sonra hepiniz gizliyi de aşikarı da bilen Allah’a döndürü­leceksiniz! O da neler yapmakta olduğunuzu size haber verecek­tir. (Cuma Suresi Ayet 7-8)

İslam dininde kaçınılmaz olan ölüme yönelik olarak bolca ka­fa yormak, tefekkür etmek bir zeka belirtisi olarak kabul edilir.

lbn-i Mesut radiyallâhu anh rivayet eder:

“Şanlı Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme soruldu:

Müminlerin faziletlisi hangisidir?

Rasûlüllah cevap verir:

“Ahlakça en güzel olanı!”

Yine soruldu: “Hangi mümin en zekidir.?”

Rasûlüllah cevaplar: “Ölümü en çok ananı ve ona en iyi şe­kilde hazırlananı.”

Ölüm düşüncesi insanoğlunun diğer canlılarla olan farkların­dan biri belki de en önemlilerindendir.

İNSANLIK TARİHİ BOYUNCA “ÖLÜM PROBLEMİ” KARŞISINDA EN ÇOK DUYGULANANLAR “DEHA ÇAPINDA” BİR İDRAKE SAHİP OLANLARDIR. AH­MAKLARA GELİNCE ONLARIN “UNUTMAK” GİBİ BİR AVANTAJLARI VARDIR.

Ölüm mutlak yok oluş anlamında mevcut değildir. İnsan mutlak yok oluşa dâhil olacak kadar basit bir “mevcut” değildir. Ölüm sadece boyut değiştirmektir. Farklı bir boyutun frekansın­da var olmaktır. İnsan yaşamında belki en büyük yanılgı herşeyin ölümle biteceği düşüncesidir.

Türkiye hâlâ materyalist ve pozitivist yaklaşımların etkisin­den sıyrılamamışken Batıda ölüm ötesine yönelik araştırmalar çoktan başlatılmış durumda. Bu konuda sadece Parapsikoloji de­ğil Eskatoloji ve Tanatoloji adı altında bilimler bile kurulmuş, geliştirilmeye çalışılıyor. Ölüm ötesine yönelik araştırmaların “bilim” kimliği yapılmasının tutarlı olup olmadığı kuşkusuz ayrı bir tartışma konusudur. Ancak ölüm ötesi konusuna eğilmeyi düşünmek bir düşünce zenginliği göstergesidir.

Bu noktada İsviçre asıllı Psikiyatrist Dr. Elizabeth Kübler Ros’un yaptığı çalışmalara değinmekte fayda var:

Kübler Ros yaklaşık otuz yılı aşkın bir süre ölmekte olan ve “ölümden dönen” hastalar üzerine araştırmalar yapmış ve bu araştırmalarının sonucunda şaşırtıcı hatta materyalizmi iflas etti­recek bulgular elde etmiştir. Uzun süren bu çalışmaların sahibi Kübler Ros’un en şaşırtıcı yönü ise çalışmalara başlamadan önce hiçbir dini inanca sahip olmamasıdır. Kimse onu dini önyargıla­rını yaptığı çalışmalara yansıtmakla suçlayamaz.

Uluslararası düzeyde kabul gören bu çalışmaların sahibi Ros, çalışmaları sonucunda şu yargılara ulaşır: “Ölüm sadece farklı bir frekansta farklı bir yaşamın farklı bir şekline geçişidir.”

“Dünya hayatı, yaşadığımız hayatın, varlığımızın küçük bir bölümünü temsil eder.”

“Ölümü düşünmek insanın daha şuurlu daha yoğun yaşa­masını sağlar ve onu önemsiz şeylere fazla zaman harcamaktan korur.”

“Ölüm ötesi artık inanma meselesi değil bir bilme meselesidir.”

“Ölmek bir kelebeğin kozasını terkedişidir.”

“Ölmek daha güzel bir eve taşınmak için evini terketmektedir. “[3]

Monist yaklaşımda ruh ve beden birliği vardır. Ruh, beden ol­madan, beden de ruh olmadan varlıklarını sürdüremezler. Bu an­layış Tanrı’yı bir postulat[4] olarak ortaya koymak durumundadır.

Bir Müslüman her halükârda Tanrı’nın varlığı, birliği ve her-şeye gücü yetmesi gerçeğini en yüksek temel ilke kabul ettiğin­den ötürü, ruhun var olması ya da olmaması diriliş inancını ze­delemez. Çünkü sonunda Allah Teâlâ ne isterse o olacaktır.

Kuşkusuz ki insanda madde yığınından öte bir öz vardır. Bu öz sayesinde diğer varlıklara yüklenmeyen bir misyon verilmiştir insana . Bu öz, ruhtur.

Ruhun mahiyeti nedir?

Bu noktada insana az bilgi verildiği Kur’an’da belirtilmektedir. Felsefeciler, felsefe tarihi boyunca ru­hun varlığı ve mahiyetiyle ilgili tartışmalarını sürdürmüşlerdir. Bu konuda bilim adamlarının da çeşitli yaklaşımları mevcuttur.

Ölüm, insanların bir kısmı için çaresi olmayan, önü alınama­yan bir son, yaşama arzusunun önüne dikilen aşılmaz bir engel olduğuna göre onun uyandırdığı endişe ve korku nasıl yatıştırılabilir?

Ölüme karşı dört türlü kültürel tutum var:

  • Ölümü inkar etme…
  • Ölüme meydan okuma,
  • Ölümü kabullenme,
  • Ölümü iste­me, ölüm ötesine inanç, ölüm korkusuna yönelik en güçlü un­surdur. Bu inanç, ölüme duyulan korkuyu ortadan kaldırabilir.

Ölüm ötesine inanmama, maskeleme ve bastırma diye nitelebilecek iki tür tutum ortaya koymaktadır.

Batı’da Tanrıya inanmasına rağmen ölüm ötesine inanmayan küme ve kişiler bulunduğu gibi ölüm ötesi yaşama inanmasına rağmen Tanrıya inanmayan kişi ve kümeler de mevcuttur.

Ölüm hiçbir dönem tam olarak açıklanabilmiş değildir. Bu nok­tada en sağlıklı tutum dini inanç tutumudur. Çünkü ancak inançsal tutum sayesinde ölümsüzlük düşüncesinin verdiği rahatlığa ulaşılabiliyor. Ayrıca yine inanç sayesinde ölümle birlikte karşılaş­tığımız düşünsel sorunlara en sağlıklı biçimde yanıt verebiliyoruz.

Ölümü doğal ve zorlamalı olarak ikiye ayıranlar vardır. Bu ay­rımda birkaç yönlü sorunla karşılaşmak olasıdır.

Bu sorunlardan biri doğanın sınırlarını saptayabilmektedir. Zorlamalı ölümde zorlamayı meydana getiren koşullar doğanın dışında mıdır ki ölümü ikiye ayıralım?

Ölüm özellikle edebiyatta bazı sembollerle anılagelmiştir. Bu semboller arasında, tırpancı, iskelet, parlayan ışık kelebek, ölüm dansı, son çığlık, soytarı, ısırgan otu, ateş böceği, sarı yılan, gül sayılabilir.

Bir kentin evlerinin kapıları ölüme yaklaşım konusunda bize bilgi verir: Osmanlı evlerinde kapılar dünya yaşamından öteki âleme geçiş sağlayan giriş yerleri gibidir.

MODERN UYGARLIK BİR ANLAMDA ÖLÜMÜ YOK SAYMAK, ÖLÜMÜ UNUTTURMAK ÜZERİNE KURULMUŞTUR. Bunu SOSYOLOG J. HİCK şöyle dile getiriyor:

“Yüzyıl önce Batı ülkelerinde ölüm sık sık konu­şulduğu halde, seks tabu iken şimdi durumun tersine döndü­ğünden söz edilmektedir. Bugün “özgürlükçü” toplumlarda seks sınırsız konuşulabilen bir konudur, buna karşılık ölüm nazik çevrelerde bir süredir ağıza bile alınmamaktadır. Bu tabu döne­minin sonuna yaklaştığımızı gösteren işaretler yok değil. Fakat öyle de olsa değişiklik, layıkıyla ele alınıp incelenecek ve tasvir edilecek yeterli mesafeyi henüz kat edememiştir.

Bununla birlikte ölümün hazır sohbet konusu olma durumu­na geçtiği önceki değişikliği takip etmek mümkündür. Tabi böy­le bir geçiş konusunda tarih vermek imkânsızdır. Fakat 20.yy Ba­tı toplumlarındaki ölüm tecrübesinin 19. ve daha önceki yüzyıllardaki tecrübeye zıt olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.” (J. Hick, Değişen Ölüm Sosyolojisi)

ASLINDA PROBLEM, ÖLMEK DEĞİL ÖLMEDEN ÖNCE ÖLMEKTİR.

Ölme­den önce ölmeyi iki şekilde algılayabiliriz:

Biri pozitiftir; heva ve heveslerinin ölümüdür, diğeri negatiftir; atalettir, ruhsuzluktur.

Yaşam, ölümle dirinin savaşıdır. Düşünen insan ölümün ma­hiyetini ölmeden önce anlamaya çalışan insandır. Tasavvufa göre ruh, ölümle uyanır. Hem bedenden hem de dünya varlıklarından kurtulur. Tasavvufa göre ölüm daha yüce bir doğum için atılmış adımdır.

Ölüme dikkatini yitirmiş bir uygarlıkta yaşıyoruz. Ölüm dikka­ti ile ölümsüzlükle ruh arasına yerleşen eşya düzeni şeffaflaştırır.

Modern edebiyatın özelliklerinden biri ölümü gündelik haya­tımızın dışında tutmasıdır.

Teknoloji ölümü unutturuyor, ölümden uzaklaştırıyor. Batı teknolojisi profan (günahkâr bir şekilde, saygısızca, kutsal) mahiyetiyle insanlığı metafizik bir aşkınlığa götürmüyor.

Teknoloji yer yer kitle ölümlerine, yer yer beklenmedik birey­sel ölümlere neden olduğundan ötürü ölüm üzerine tefekküre geçit vermiyor. Modern zamanlarda yatakta huzur içinde ölmek ortadan kalktı. Böylece ölüme hazırlanmak, vedalaşmak, helal­leşmek, ibret çıkarmak olanağı kalmadı. Mezarlıklar kentin dışı­na çıkararak metafizik gerilim kalktı ortadan. Cenaze arabası mekanik bir araç… Bu mekanik araç kuşkusuz ki ölüm ortamın­daki metafizik ürpertiyi ortadan kaldırıyor.

Ölüyü taşımak, ölümü insanların gözünde munisleştirir, insancıllaştırır. Özünü Kur’an’dan alan bir tasavvuf! Anlayış ölümle ilgili önemli olanaklar sunuyor insanlığa.

Tasavvuf anlayışının insanlığa sağladığı en önemli katkı, öl­meden önce ölebilme yetişidir. Ölmeden önce ölebilme istidadı­na sahip bulunan insan bu istidadını kullanarak hayat karşısında mücadele stratejisi geliştirme olanağını elde edebiliyor.

Ölümsüzlük düşüncesi ile ilgili yaklaşımlar

Düalist yaklaşım ve Monist yaklaşım olmak üzere iki öbekte toplanabilir.

Düalist yaklaşımda ruh ve bedenin iki ayrı öz olduğunu ve ölümle bede­nin ebediyyen çürüyeceğini, ruhun baki kalacağını, dirilişin ruh sayesinde olacağı savunulur.

Monist yaklaşım ise ruh-beden öz­deşliğini savunur. Dirilişin bedenle beraber olacağını savunan görüştür. Monist yaklaşım. Ruh olgusu üzerine pek çok yönde çalışmalar gerçekleştirilmiştir. Filozofların bu konuda tarih bo­yunca ürettikleri felsefî bilgilerin yanısıra bilim adamlarının ger­çekleştirdikleri etkinlikler Spritüalist ekole mensup kişilerin ça­lışmaları ve mistiklerin bu konuda sahip oldukları tecrübeler gerçekleştirilen çalışmalara örnek olarak gösterilebilir. Bu çalış­maların her birinin önemi kesinlikle yadsınamaz.

Ama tarih boyunca ruh gerçekliğine en fazla yaklaşanlar mistikler olmuştur. İslam tasavvufçularına göre ruh, insan bedeninde adetâ uykudadır, mahpustur. Ruh ölümle uyanır, beden hapishanesinden kurtulur. İnsanda asıl öz, ruh olduğundan ötürü bu ruh, ölümle beraber beden hapishanesinden çıkar özgürlüğüne kavuşur. Onun için artık fizik evrendeki zaman ve mekanın bağlayıcılığı söz konusu değildir.

Yeryüzünde öleceğini bilen ve ölüm ötesinde yaşayacağını dü­şünen, ayrıca, ölmekten endişe eden tek varlık insandır, insanın bu özellikleri onun ölümünün diğer varlıklardaki gibi olmadığını gösterir. Çünkü diğer canlılar insanın Rabbine kulluğuna yöne­lik ortamı hazırlamak, insanın yaşam sınavında başarılı olması için hazırlanan sahnenin dekoru olmak durumundadır.

Ölüm, yaşam sınavının sonuçlandığı yerdir. Herkes ölümle beraber sınav sonucunda asılan listeye göre karşılığını alacaktır. Kimsenin yaptığı en küçük şey karşılıksız kalmayacaktır.

Ölüm bir son değildir kuşkusuz. Ama bunu sadece rasyona­list kafa yapısıyla tartışmasız bir açıklıkla ortaya koyabilmemiz elbette ki mümkün değildir. Ancak biz mutlak kesinlikle hiçbir ‘ şeyi ortaya koyabilme olanağına sahip değiliz. Filozof Karl Papper’e göre modern çağlarda “mutlak veri” olarak kabul edilen bi­lim bile ancak “yanlışlanabilme” sözkonusu olduğunda gerçek kimliğine kavuşur. Bir başka ifadeyle bir şeyin bilimsel olması demek o şeyin yanlışlanabilir olabilmesi demektir. Ölüm bir to­humun toprağa atılışıdır. Farklı bir boyutta farklı bir evrende ye­niden doğuşa atılan adımdır.

İnsan kendi çabasıyla ölümü ve ötesini kısmî de olsa kavraya­bilir mi?

Kanımızca bu zor da olsa gerçekleşebilir. Ölümü dü­şünmeye başladığımızda karşımıza iki ana engel çıkıyor:

Bunlardan birincisi, daha önce geçen hazırcı dogmatizm… (materyalist öğretilerle yetişmişsek peşinen kabulcüyüz.)

İkincisi, bireysel düşündüğümüzde akıl yürütme akışının bir yerde durması. Aslında doğaya baktığımızda pek çok olup biten bize hal diliyle öte dünyanın varlığını kanıtlıyor. Atılan tohumun canlanıp büyümesi, kıştan bahara geçişteki hareketlenme, güne­şin doğuşu ve batışı bize hep ipuçları vermez mi? Ama düşünür­ken alışageldiğimizin dışına çıkmamız gerektiği an o kalıbın dışı­na çıkamıyoruz. Şunlar takılıyor kafamıza: “Biz dünyada duymak için kulağa, görmek için göze, yürümek için ayağa muhtacız. Ölümle beraber bunların hepsini kaybettiğimize göre nasıl duya­cak, nasıl görecek nasıl hareket edeceğiz?”

Daha bir sürü soru kafamıza takılır durur. Oysa öldükten sonra bunların hiçbirine muhtaç olmamız gerekmeyebilir mi?

Ölüm anı, ölen insana acı vermez. Tam tersi ölüm anı insan­lara zevk veren bir an… Beyin işlevleri ortadan kalkarken insan bilincine, çeşitli görüntüler, yaşamında önem taşıyan olayların estantaneleri gelir. Son demlerini yaşarken ilginç bir haz duygu­sunu iletirler bilince. ÖLÜMDEN DÖNME DENEYİMİ OLAN DENEKLER, ÖLÜM SÜRECİNDE YOĞUN BİR HAZ DUYGUSU YAŞADIKLARINI HATTA YAŞA­MA DÖNDÜRÜLME ÇABALARI SONUCU TATTIKLARI HAZZIN ORGAZMA BEN­ZER BİR DUYGU OLDUĞUNU, BAZILARI İSE IŞIKLI BİR TÜNELE UÇARAK GİRDİKLERİNİ VE SONSUZ BİR ÖZGÜRLÜK YAŞADIKLARINI BELİRTMEKTEDİRLER. Ölümün haz vermesi bireyden bireye değişiklik göstermektedir. Ölüm esnasında anılar çok hızlı bir şekilde bilincin önünden geçtiğinden dolayı ölmekte olan birinin sahip olduğu duygular, anıların vicdan azabı verip vermeme özelliğine göre değişir.

Ölüm esnasında belirginleşen egemen bilinç, ahlakî yaşam süreci de gayri ahlakî anılarla ızdırap çeker. Tersi durumda bilinç güzel anılarla dolu bir yaşamdan dolayı mesut olur.

Ölümle beraber yaşam sürecinde beynin işlevlerinin sınırları­na mahkûm olan bilinç, bedeni terk eder ve çok daha berrak bir nitelik kazanır. Olan biteni yaşarken algılayabildiğinden çok da­ha net, çok daha belirgin bir şekilde algılamaktadır. Çünkü yaşa­ma sürecinde beyin duyu organlarının sayısına ve kapasitesine mahkûmdur.

Ölümle beraber alınan duyum sayısında büyük bir artış görülür. Sadece duyu sayısında değil, duyum gücünde de büyük bir artış görülür. Bu noktada bilinç, varlığı çok daha farklı bir şekilde algılar ve varlığın özünü, mahiyetini bu varlık âlemine egemen olan mutlak sınırsız gücü dünyadakinden çok daha güçlü, çok daha belirgin bir şekilde hisseder. Bu noktada bilincin mutlu olup olmama durumu yaşama sürecinde bu mutlak gü­cün, bu biricik gücün belirlendiği yaşam çizgisine uyup uyma­masına göre belirlenir.

Eğer bilinç yaşam sürecinde varlık âlemine hâkim olan biri­cik güce itaat eden bir gidişat göstermişse, mutluluğu yakalar, aksi durumda bu berraklaşmış bilinciyle yaptığı yanlışlığın bü­yüklüğünün farkına varır, yaptığı hatanın geri dönülmezliği için­de azap çukurunda mahvolur.

İnsanın bedenen çürümesi, ölümsüzlüğün inkârına bir ne­den olamaz. Çünkü insanın özü madde değil bilinçdir. Çocuklu­ğumuzdan beri sahip olduğumuz bedeni defalarca terk etmemi­ze rağmen, yeni şeyler ekleyip çıkarmamıza rağmen bedenin içinde varolan benlik bilinci ortadan kaybolmamaktadır. Ölüm, insan gerçeğinin en temel unsurudur. Pek çok düşünür, felsefe­nin temelinin ölmeyi kavramak olduğu noktasında birleşir. Me­sela ünlü ilkçağ düşünürü Platon, felsefe yapmanın ölmeyi öğ­renmek ve ölmeye hazırlık yapmak olduğunu söyler. Ölüm en az, yaşam kadar önemlidir. Çünkü insan yaşamında karşılaştığı en önemli iki olaydan biridir ölüm! (Birincisini doğum olarak kabul ediyoruz.)

Bu noktada bütün uygarlıklar ve uygarlıkların ortaya koyduk­ları kültürler, ölümle ilişkilenmek zorundadır. Hatta daha da ileri gidilerek denebilir ki, ölümü bütün uygarlıklar merkeze almak zorundadırlar. Çünkü ölümle ilişkilenmek yaşamla ilişkilenmek demektir.

Ölüm karşısında sağlıklı bir tavır sahibi olmak, sağlıklı bir tu­tumun içine girmek zorunlu olarak yaşama da yansır.

Bütün köklü uygarlıkların ölüme yönelik derin felsefi öğreti­leri vardır. Her uygarlık bu öğretiler doğrultusunda tavır gelişti­rir. Ancak modern zamanlarda ölüme yönelik köklü öğretiler git­tikçe zayıflamıştır.

Ölümsüzlük Özle­mi

Modern zamanların insanlığa yönelik gerçek­leştirdiği en büyük çökertiçi darbesi, düşünce yönünden, ölümü unutturma çabasıdır. Ölüm unutulmakla kaybolmaz. Aksine ölüm öyle farklı bir özellik taşır ki ölecek olan onu ne kadar bas­tırmaya ya da maskelemeye çalışırsa çalışsın daha kronikleşmiş bir olgu olarak ortaya çıkacaktır. Ölüme yönelik en sağlıklı tu­tumlar, onu düşüncenin merkezine alıp ölüm üzerine derin dü­şünce çabasının içine giren tutumlardır. Modern zamanlar insan­lığı ölüm düşüncesinden mahrum bırakarak, onun boş vaatlerle oyalanmasına neden olmaktadır. Bu boş vaatlerden biri de ölüme çare bulunacağı vaadidir. Değil insanın, ülkelerin, uygarlıkların, dünyanın, güneş sisteminin, galaksilerin ve hatta evrenin dahi sonu olmasına rağmen yani bir nevi evrenin de ölümlü bir varlık olduğunun bilinmesine rağmen insanın ölümsüzlüğe bedenen kavuşturulacağını iddia etmek olsa olsa dini inançların olmayışı­nın getirdiği manevi azaptan kurtulma tutumudur. Derinliğine ulaşma çabası, insanoğlunun içinde bulunan “ölümsüzlük özle­mi”nin göstergesidir. Kuşkusuz ki ölümsüzlük özlemi de ebedi bir yaşamın varlığına kanıt olabilir.

Gerçi David Hume gibi bazı filozoflar istekle oluş arasında zorunlu bir bağın olmadığını söyleseler bile, çok derin bir arzu olarak ölümsüzlük özlemi, sıradan isteklerle karıştırılamadığından, diğer isteklerdeki zorunsuzluğu burada görmemiz mümkün değildir. Dünya yaşamında ölümsüzlüğe kavuşma çabası yeni de­ğildir. Tarih boyunca insanoğlu hep “ölümsüzlük otu”nu bulma­ya çalışmış “ölümsüzlük şurubunu” yapma özlemini çekmiştir. Ama insanoğlu bu amacına bin yıllardır ulaşamamıştır. Çünkü ölümsüzlük isteği, ölümlü olan bir dünya ve evrende karşılık bu­lamaz. O ancak ebediyen var olacak bir varlık boyutunda karşılık bulabilir. Bu da kuşkusuz öte âlemdir.

Modern Uygarlık Ve Ölüm

Modern uygarlık büyük bir krizin içindedir. Bu kriz ölüme kayıtsız kalmaktan kaynaklanır. Modern bilim ölüme kayıtsız kalarak ya da ölüme materyalize edilmiş beyinlerle yaklaşarak, insanlığa cehaletin en büyüklerinden birini armağan etmiş oldu. Ölüm ezeli ve ebedi bir insan gerçeği olarak hep insanın karşı­sında duracaktır. Bunun yanışına insanların ölüme dayalı, ölüm bilinciyle aydınlanmış bir yaşama etik açıdan ihtiyaçları vardır kuşkusuz.

Bu ahlakî ihtiyaç reddedilince insanlığın sınırsız bir uçuruma yuvarlanması kaçınılmaz oldu. 19. ve 20. yüzyılda yüzmilyonlarca insanın ölümüyle sonuçlanan vahşetler yaşandı. İhtiras sahibi bir varlık olan insan düşüncesi, ölüm bilincinden uzaklaştırılırsa etik kaygısızlığın oluşması dolayısıyla vahşet ve cinayetlerin ger­çekleşmesi doğaldır.

Modern bilim de, modernizmin paradigmasından kurtulama­yan felsefe de, ölüme yanıt bulmaktan uzaktır. Ölüm son derece soyut ve mistik bir olgudur. Materyalize edilmiş beyinlerin üretti­ği bilim de, felsefe de, bu soyutluğa ulaşamaz. Ulaşamamanın ge­tirdiği acizlikle ona, indirgemeci tutumla yaklaşıp ölüme, maddi dönüşüm olarak nitelediği bir düşünce kısırlığıyla yaklaşacaktır.

Sadece gözlem ve deneyin verileriyle sınırlanmış bir bilim ve sadece gözlem ve deneyle algılanabilir bir dünya hakkında sus­mayı yeğleyen bir felsefe algılanabilir dünyadan bize hiçbir sağ­lıklı bilgi veremez.

Bu noktada Spritüalist ekolün temsilcilerinin çeşitli çalışma­ları var. Bunlar ilginç veriler yakalayarak ilahi hikmete yaklaşma erdemine ulaşmalarına rağmen modern bilimin işleyiş tarzını tam olarak bilmediklerinden ya da ona eleştirel tarzda yaklaşa­madıklarından ötürü bu verilerden yola çıkarak yine bir tür ma­teryalist yaklaşım olan reenkarnasyona saplanmışlardır.

Reenkarnasyon son tahlilde maddecidir. Çünkü öte âlemin varlığının tam sindirilemeyip içselleştirilememesinden kaynaklanmaktadır. İnsanoğlu modernizmin değerlerinin hâkim olduğu bu uygarlık­tan kurtulmak ve yeniden ona yakışan insanî bir uygarlık kur­mak istiyorsa ölüm dikkatine yeniden sahip olmak zorundadır.

Ölümün son olmadığına, taze bir başlangıç olduğuna inan­mak her türlü insanî estetik, etik değer, bilim felsefesi ve siyasal, ekonomik oluşumların mihenk noktasıdır.

Ölüm dikkatine sahip bir uygarlıkta insan Hemoekonomikus değildir. Politikacı Makyavelist değildir. Yine bu uygarlıkta bi­limler burnu havalı Tanrılar değil ilahi hikmetin yolcuları olur. Kurtuşluşta elbetteki bu dikkattedir.

Ölüm dikkatinden amacımız kuşkusuz ki ölüm fobisi değildir. Ölüm, büyümenin son aşaması olarak algılanmalı ve manevi yü­celişin semeresinin alındığı başlangıç noktası olarak görülmelidir.

Ney eşliğindeki bir mûsikî ve göz kamaştırıcı bir aydınlık ola­rak algılanmalı ölüm. Yoksa bir kâbus gibi çöken Eski Mısır dikka­tini, Israiloğulları tüccarlığını gereksiz, fantastik yorumlamada Hristiyan tutarsızlığını kastetmiyoruz. Ölüm dikkati, öte âlemi hiç­bir zaman akıldan çıkarmayan, öte alem sevgisiyle bu dünyayı da sevdiren, bu dünya sevgisiyle erdemli yaşamayı temel ilke kabul eden ve erdemli yaşadıkça ölümün de güzelleşeceğini kabul eden bir dikkattir. Yaşadığımız uygarlık ölüm dikkatini yitirmiş bir uy­garlıktır. Ölümün yeten bir vaiz olduğunu reddeden bir uygarlık… Bu uygarlığın ölümcül bir yara alması için bu eksiklik ona yeter.

Ölüm dikkati, bireyi bu dünyada bir misafir gibi yaşama erde­mine ulaştırır. Ölüm dikkati dünya yaşamında, geçicilik bilinci kazandırarak bireyin zulmetme dürtüsünü durdurur. İnsan sez­gisinin önünde büyük engel olarak duran eşya perdesini kaldıra­rak insana manevrayı görme gücü kazandırmaktadır. Sahip olana o eşsiz mûsikîyle hep yardımlaşmacı, hep hoşgörülü, hep müca­deleci bir yapı kazandırmaktadır.

Materyalize olmuş modern zamanların insanı ne yazık bu dikkatten mahrumdur. Ve ölüm dikkatinden kaçarak asıl şimdi gerçekten ölmektedir.

Modern uygarlık ölüme sırtını dönerek insanlığa en büyük zararı vermiştir. Çünkü hiçbir hakikat üzerinde düşünülmeden geçiştirilemez. Üzerinde düşünülmeyen, çözümüne çaba sarf edilmeyen sorunlar, tıpkı habis bir tümör gibi bir gün ortaya çıkar. Yine modern uygarlık sırtını dönemeyeceği noktada materyalist açıklamalar yaparak insanlığa en büyük zararı vermiştir. Çünkü ölüm materyalizmin kuşatamayacağı kadar metafizik, mistik ni­teliği zengin bir konudur. Evet mümkün değildir ki insan yaşamı ölümle son bulsun! Hiçbir felsefi ya da bilimsel argüman arama­ya gerek yok! İnsan yaşamının ölümle son bulması insanlık kav­ramına vurulan en büyük darbe olur.

Bu nedenle pek çok ölüm ötesi hayat retçisinin “Olursa bir şi­kayet ölümden olsun!” ya da “Ölüm senin adın kalleş olsun!” tü­ründen sitayiş dolu sözlerine rastlanır. Ve yahut tarih boyu ölü­me çare aramalara rastlanır. “Ölümsüzlük otu” “ölümsüzlük şu­rubu” ya da günümüzde “ölümsüzlük”ü arayan “bilimsel” çalış­malarla karşılaşılır. Tarih boyunca ölülerin üzerine kurulan bü­yük, gösterişli anıtlar yapılmıştır. Cesetlerin mumyalınışı, ilaçlanışı ya da koca koca heykeller hakeza. Bütün bunlar hal diliyle şunu ifade eder:

“insan yaşamının ölümle son bulması insan varoluşuna en aykırı sonuçtur.”

Çünkü iyinin mutlak egemenliğinin söz konu­su olması ya da hiç var olmaması gereken evren, kötülüklerle, haksızlıklarla, adaletsizliklerle dolu bir evren… Bu da mükem­mel olan yaratıcı ve yaratıcısının izini taşıyıp mükemmellik arzu eden insana aykırı bir durum. O halde mutlak adaletin, mutlak hakkın, mutlak sevginin hakim olduğu bir yer olmalı. Bir öte ol­malı. Öyle ya; biri bu dünyada tam erdemli yaşamaya çalışacak, yoksulları, yetimleri, darda kalanları koruyacak, onlara yardım edecek, daima haktan, hukuktan yana olacak, elindekini, varını yoğunu bu yolda harcayacak hatta ve hatta haksızlığa karşı ol­duğu için baskıcı zalim rejimlerin zindanlarında ömrünü heba edecek belki de ipe gidecek ve yaşamı ölümle son bulacak. Öte yanda diğeri çalacak çırpacak, öldürecek işkence edecek, fuhuş yapacak, adam dolandıracak, ömrünü mazlumu yetimi darda kalmışı ezmekle sömürmekle geçirecek bunun da hayatı ölümle sona erecek.

Böylece ikisi de eşitlenecek, ikisi de aynileşecek ve herşeyi hassas dengede yaratan, bir karıncayı bile besleyip doyuran, kö-türüm tilkinin bile yiyeceğini önüne koyan, her gün şaşmaz bir düzenle güneşi doğudan doğdurup batıdan batıran, her yılı şaş­maz bir düzenle mevsimlere ayırıp mevsimine göre yeryüzünü güzelliklerle donatan, herbiri 200 milyar yıldız sistemi içeren 100 milyar galaksi ile dolu, kimbilir daha nice özellik ve büyük­lük ile donanmış evreni 20 milyar yıldır iki yıldızı dahi çarpıştır­madan yönetecek bir yaratıcı olacak?

Ölüm Ötesi

Ölüm ötesi yaşamın varlığı insanın iç dünyasını ılık bir sıcak­lık duygusuyla doldurur. Yıllar önce kaybettiğiz bir yakınız var. Bir yakınımızı da her an kaybedebiliriz. Ve kendimiz en nihayetin­de ayrılacağız bu üzerinde dolaştığımız yerden… şu gökyüzün­den, çiçeklerden, ağaçlardan, cıvıl cıvıl kuşlardan. Öte yaşam ol­gusu bize bu durumda soğuk bir havada üşüyen bir adama bir şö­mine ateşi kadar sıcak gelir. Kaybettiğimiz ve kaybedeceğimiz ya­kınlarımıza bir gün kavuşuyoruz. Ölüm ebedi bir ayrılık kapısı değil, ayrı bir boyutta, ayrı koşullarda yeniden birleşme, yeniden buluşma kapısı. Artık bir daha ayrılmanın bulunmadığı bir kavuş­ma ölüm. Ve yine soruyoruz;

Ölüm nasıl kavranabilir?

Öteye geçiş nasıl sağlanabilir?

Kuşkusuz ki öte alemle ilgili gerçek ve sağlıklı bilgiyi biz ancak öteye geçtikten sonra anlayacağız ama yine de bu dünya yaşamını terk etmeden bazı emareler görmemiz mümkün. Yalnız burada karşımıza dikilen en büyük handikap bu emareleri algılama tarzımızla ilgili. Kuşkusuz ölüm ötesi varoluş bir gerçek­tir. Fakat bu gerçekliği akıl ve bilim çabalarıyla mutlak anlamda kavramamız en azından bugüne kadarki tecrübelerimizle çok zor­dur. Ölüm ötesi varlığı kavrayabilmemiz için bir şeye sahip olma­mız gerekir ki bu da sezgi denen unsurdur.

Yalanın, dolandırıcılığın, cinayetin, fuhşun, hile ve hurdanın olmadığı bir dünya öte alem.

Çirkinliklerin olmadığı bir yaşam öte yaşam.

Çirkinlikler yok ve ölüm korkusu yok!

Aç mı kalacağız Trafik kazasına ya da bir cinayete kurban mı gideceğiz?

Deprem mi olacak, kanser mi ola­cağız?

Kalp krizi mi geçireceğiz, ekonomik kriz mi yaşayacağız? korkusu yok orada.

Hep sevgi var; nefret, kin yok. Hep gerçek var; yalan yok. Hep doğru var; yanlış yok.

Çünkü ölümle birlikte ölen aslında olumsuz olan her şey. Biz ölümle birlikte varlığımızı sürdürürüz hem de daha canlı, daha etkin, daha özgür bir şekilde.

Biz bu âlemde gerçekliklerin minyatürünü yaşarız. Gerçeklikler gerçek boyutuyla öte yaşamda varlıklarını ortaya çıkaracaklardır.

Bunu nispeten akıl gücümüzle, tam olarak kalp gözümüzle, kesin olarak da ebedi yaşamımızla tespit edebilir, anlayabiliriz. (s.20-37)

HULASA

Şimdi ölümle, hem de kendi ölümümüzle yüzleşme zamanı…

Korkulardan kaçındıkça, onlardan kurtulmamız olası görünmüyor. Hayata gözlerimizi açtığımızda, hiç bilmediğimiz bir dünyaya, kendi tercihimizle olduğu iddia edilemez bir eşya, mekân, zaman, insan ve gereksinimlere göre şekillenen çevre, diğer figüran ve dekorlar ile karşılaşıyoruz; yapayalnız geliyoruz ve ilk ağıtımızı söylüyoruz.

Yıllarımız ilerledikçe, aşina olduğumuz bu dünyadan ayrılma düşüncesi ya da bilmediğimiz başka dünyaya, kim bilir, asıl vatanımıza dönüş vakti geldiğinde ürperiyor, dehşete kapılıyoruz; yine yapayalnız gidiyoruz ve son ağıtımızı arkamızdan belki biri söylüyor. Çünkü gün be gün, bizi son yolculuğa yaklaştıran zamanın akıntısını; bütün ıstırabına, sürekli eziyet eden kıskacına, eskiyen yüzüne rağmen bu kara parçasını ve her yeni gün alnımızda yeni çizikler oluşturan “içindekileri”, kalbimizde onulmaz kırıklıklar oluşturan “bizimkileri”, hasılı “insancıklarımız” ile bu yaşlı dünyayı sevmiş ve ona duyamamıştık! Ve bir gün, bir gece vakti, ölümün pençesini ya da ince dokunuşunu vücudumuzda duyumsadığımız an, “Eylülde ölmek zor ama bu gece, ölmek için güzel!” demekten başka seçeneğimiz olmasa gerek!

Dinin bağlıları, aşkın adamları, bazan “ölümü (de) öldüren rabbe secde” ederek ölüme boyun bükmüşler, bazan ona, düğün gecesi, sevgiliyle bütünleşme “haI”i olarak bir ebedi neşeyle kucaklarını açmışlardır.

Ben diyeyim Babil Kuleleri, siz deyin İkiz Kuleler heybetinde büyütülen benlikleri, “bir avuç toprakla” doyuruveren ölümün ihtişamı, düşünülmeye değer olsa gerek!                                                        (Üzeyir KARADÖL)

Kaynakça
Osman KAYA, [Kitap]. – Ölüm Kitabı, Ark Kitap- Özgü Yayıncılık, İstanbul 2002.


[1] Cenaze yıkayıcı arkadaşlarımdan çok duymuşumdur. Erkek cenazelerde ereksiyon ( penisin içindeki kan damarlarına kan dolması ile birlikte penisin sertleşmesini ifade eden kavramdır) çok olmaktadır.  Bahsedilen konunun geçersiz olmadığını göstermektedir. Ölümle alakalı bir reflex bile olduğu düşünülse de her ereksiyonun cinsel haz ile bir bağıntısı var olduğu kesindir. (İhramcızâde İsmail Hakkı)

[2] Cinsel birleşmede oluşan hallerde zevki bedenin değil ruhunu almasını sağlamak gerekir.  Zamanımızda ponografinin  aşırı oluşu müstehcen görüntülere ve bilgilere kolay ulaşılması ile bu ayıklık (bilinç berraklığı) kaybolmuştur.  Eşi ile birleşmeyi seksî fantazilere çeviren nesillerin bahsedilen yüksek ve ulvî seviye ulaşması düşünülmez.

[3]   Daha geniş bilgi için Bkz. Leben Unt Sterben, İsviçre, 1982 – There is no Death, California, 1977 – Life, Death and Afterdealh. Sandiego, 1980

[4] Postulate: kabulü zorunlu esas ,şart koymak, talep etmek, ispatsız olarak kabul ettirmek, doğru varsaymak, postulat olarak kabul etmek, seçmek

Prof. Dr. Kenan ERZURUMLU BEYEFENDİNİN HATIRALARINDAN


“Normal”, N’ola Ki?

1973 veya 1974 yılı idi. Henüz “Mekteb-i Tıbbiye-yi Aliye-yi Şahane”[1] den mezun olmamıştım. Son stajlarımdan biri olan psikiatri’ye başladım. İlk semineri Özcan Köknel Hoca veriyordu.

İlk tanışmanın hemen ardından, psikiatriye girişi bir soru ile oldu: “Normal nedir? “

Hatırımda kalan, her birimizin kendine göre bir tarif yaptığıdır. Hoca, herkesi dinledikten sonra görüşünü açık­ladı:

“Hepiniz,” dedi; “kendinize göre haklısınız. Ya birbirinize göre?”

Hoca, sohbetine devamla, her insanın kendi dünyasın­da yaşadığını ve değer yargılarının kendince olduğunu anlattıktan sonra, herkesin kendince normal ve doğruları­nın olduğunu söylemişti. Örnek olarak, o zamanların meş­hur bir bilim kadınının, konferansa giderken iki ayağına ayrı renklerde çorap giydiğini ve her çoraba tezat oluştura­cak şekilde farklı renklerden püskül bağladığını anlatmıştı.

Üstün başarılı veya deha olarak tanımlanan kişilerin “doğru” ve “normal” lerinin toplum genelinden farklı olabi­leceğini; hatta bu farklılığın, psikolojik rahatsızlık seviyesi­ne ulaşabileceğini vurgulamıştı. Hatırımda kalan, en son ve en çarpıcı ifadesi ise: “Bu günkü halimden % 10-15 daha şizof­ren olmayı isterdim”olmuştu.

Seminerden çıktığımda, dünyam allak bullaktı. İtiraf edeyim ki, “normal” ve “doğru “nun, kişilere göre değişen bir kavram olduğunu o gün kabul etmiştim.

Hayatım boyunca hep bu ilkeye sadık kaldım. Görüşle­rine katılmasam da, inançlarını sonuna kadar savunan ve mücâdelesini verenlere hep saygı duydum. Basit çıkarları için, dün ak dediğine bu gün kara diyenlerden, yalvaran-yaltaklanan ve yalakalaşanlardan, her zaman uzak durmuş, tiksinmiş ve ürpermişimdir. Para, makam, unvan ve şöhret için şahisyetsizleşenler de elbette aynıdır.

Kabul: Sert bir ifade oldu. Ama gerçek bu!…

Tokatlı Mehmet Efendi’nin şiiri ne kadar çarpıcı değil mi?

“Zelilin kaniim hamâkatine,

 Kulak vermem laf-u liyakatine,

Dünya şahit iken sadakatine,

Kurdu severim de köpeği sevmem.”

(Alçak kişilerin beyinsiz ve ahmak olduklarına inanırım. Bu yüzden de onların ne söylediklerine ne de değerlerine önem veririm. Dünyanın sadakatine şahit olmasına rağmen; köpeği sevmem. Kurdu severim.)

“Adam” olmaksa o bambaşka bir şeydir.

“İnsan” çok değişik şekillerde tanımlanmıştır. “Düşü­nen bir hayvan” diyenlerin yanında, “alet kullanan hayvan” diyenler de vardır. Kanaatimce bu tanımlamaların hiç biri yeterli değildir. İnsanı insan yapan inançları ve idealleridir. İnsanı yücelten de hiçbir karşılık beklemeden inançları ve idealleri için fedakârlıkta bulunarak gayret göstermesidir. Bu açıdan bakıldığında: geçmişin idealistlerini günümüz insanları ile kıyaslamanın, Onlar’a haksızlık olduğunu dü­şünüyorum.

Onlar “insan “dılar. Hele hele zamaneleri gördükten sonra….

İdealistlerin normalliğinden bu kadar bahsettikten son­ra, biraz da bilimsel çalışmalarda ve hekimlikte normal kabulü üzerinde duralım.

Hatırlarım -asistanlık dönemimde-, çok başarılı bir ba­şasistanımız (şu anda kendisi profesördür), eline bisturiyi aldığında, adeta fırtına kesilirdi. İnanılmaz seri ve güzel ameliyatlar yapardı. 70’li yılların sonuna doğru deneysel çalışmalarda 20 dakikada fareler arasında karaciğer nakli yapmıştı. Ameliyatta olmadığı zamanlarda odasına çekilir, okurdu. Bazen de elinde bir ataç teli ve eğe ile saatler bo­yunca uğraştığını görürdük. Aylar sonra ataç telinden -fare ameliyatlarında kullanmak üzere-buldog klampleri[2] yaptı­ğını ve deneysel ameliyatlarında kullandığını gördük. Otuz beş yaş civarında olan bu doktoru o zamanlar pek normal bulmazdık. Sonradan kendisinin “extraordinary”[3] kişiliği olduğunu kabul ettik. Bu gün, onun açtığı yoldan giden meslektaşlarımız karaciğer naklini sıradan bir iş haline ge­tirdiler.

Aynı kıdemde olan bir diğeri, inanılmazdı. Uzun yıllar bekâr kaldı. Sonra evlendi ve iki oğlu oldu. Gecesi-gündüzü hastahânede geçerdi. Sürekli okurdu. Tam güvenilecek bir dost, mükemmel bir cerrahtı. Güzel bir insandı. O yıllarda 45 dakikada “subtotal gastrektomi” [4] yapan üç kişiden biriydi. Solcu idi. Gusül abdestsiz yere basmazdı. Namaz kıldığını görmedim; her Perşembe babasının mezarına giderdi. Ba­şörtülülere karşı idi. Ama -en sıcak aylarda dahi- orucunu kaçırmazdı. Klinikteki lakabı “deli” idi. Profesör oldu. Tür­kiye’de kadavradan böbrek naklini yapan ilk isimlerden biridir. O benim “Uluğ Abim”dir.

Prof. Dr. Süleyman Dırvana: Asistanı olmak şansına eriştiğim en büyük hocamdı. Tam bir İstanbul beyefendisi ve tam bir genel cerrahtı. Asistanlığımın 2. yılında emekli olarak klinikten ayrıldı. Halen Akdeniz sahillerinde yaşı­yor. Kanımca tek eksiği, mesleki birikimini kitap haline getirmemesi oldu. Bir dönemler niyetlendiğini biliyorum. Sonradan ne olduysa oldu, kişisel tecrübelerinden oluşacak kitabını yazmaktan vazgeçti. Türk cerrahîsi için, ciddî bir kayıp oldu. Asistanı olarak çalıştığım sürece, hiçbir gün “Günaydın” demeden; hal-hatır sormadan bir emir verdiğini hatırlamıyorum. Çok terli bir anımda, elim sırtıma sürüşü ve “Önce üzerini değiş” deyişinde, bir babanın evladına duyduğu şefkati hissetmiştim.

Ve Kaya Hoca. Prof. Dr. Kaya Çilingiroğlu. Hocaların Hocası. Onu anlatmak için küçük bir hatıra yeterli olacaktır.

Babası ölen asistanının cenazesine gidip, “Oğlum! Başın sağolsun. Bundan sonra beni ‘baba’ kabul edeceksin. Ne zaman sıkıntın olursa bana geleceksin.” diyecek kadar babacan ve sevgi doluydu. Bir müddet sonra, bir hastanın terlikleri karyolanın yanında düzgün durmadığı için aynı asistanı ağlatacak kadar fırçalamıştı. Mekânı cennet olsun.

Ve Mesut Abi. Prof. Dr. Mesut Parlak. İstanbul Üniversitesi’nin rektörü. Hekimlik sanatı ve insanlığın birleştiği kişilik. Kendi eliyle işe yerleştirdiği stajyer öğrenciyi, hasta­ya bağırdığı için ağlatacak kadar işinde hassas bir yapıya sahipti.

Bu anlattığım olaylar en basitinden örnekler. Çoğaltıla­bilir.

Meslek dışındaki herhangi bir insanın gözüyle bakınca, söz konusu davranışlara tümüyle “normal” demek çok ola­bilir. “Normal bir insan böyle davranmaz.” diyenler de bulu­nabilir. Ama 24 saat hasta ile yatıp kalkan; her hastanın, Azrail’le bir mücâdele olarak görüldüğü ortamı düşünün­ce… Kaldı ki “normal” ne?… Hayır. Hepsi kendilerince nor­maldi. Dahası bizler için, örnek alınacak davranışlardı.

Denebilir ki, bilim adamı olmak için illâ ki böyle mi olmak lâzım. Karşı örnekleri yok mu? Hadi onlara da bir iki örnek vereyim..

Belki de, genel cerrahî alanında Türkiye’nin en çok ki­tap yayınlayan hocasıdır. Makale sayısı da epey vardı. Yıl­da 3 ameliyat yapardı. Onun da 2’si, ölürdü. İsmi ne mi? Hayır isim vermeyeceğim.

Anlı şanlı bazı hocalar. Profesör olmak için gerekli ya­yın sayısını tamamlayamadıklarından, idarede bulunan yandaşlarına, öncelikle kendilerinin profesör olup, atama şartlarının sonra yayınlanmasını sağlamışlardı. Bu konuda adres, isim ve ideoloji araştırmayın lütfen. Hepsi aynıdır. Gençlere iş yaptırıp, basına kendisi yapmış gibi beyanat veren, asistanlarının çalışmasını kendi ismiyle yayınlayan hoca ve yöneticiler de cabası

Siz, bunlardan hangisini “normal” buluyorsunuz? Han­gilerine “bilim adamı” sıfatım yakıştırıyorsunuz?

Konumuz “Normal nedir?” idi. Buraya kadar geldik. Sizce, anlattığım olay ve kişilerden hangisi normal?

Tabiî ki, herkesin ” Normal” kendisine göre. Sorsanız herkes kendine ‘normal’ der. Belki de o kısas’a benziyor: Bütün akıllar satılığa çıkmış; herkes kendininkini beğenip almış. Bu yaşıma kadar, “deliliği, şeref gördük, şan gördük” diyen, sadece Âşık Sefai‘ye şahit oldum.

Bunca yıldan sonra hayat felsefem değişti, gelişti: “in­sanca bir de ideal ve hedef uğrunda kuralları zorlayarak da olsa, görevini yapıyorsan ve başarılı isen, gerisini boş ver. Başarı, her türlü eleştiriye verilecek en iyi cevaptır.” Herkesin aşkı da meşki de kendisine…

Ne demişti Fuzûlî:

“Aşk derdiyle hoşem el çek ilâcımdan tabib,

Kılma derman, kim helakim zehri dermanındadır.”

“Öyle sermestim ki, idrak etmezem, dünya nedür?

Men kimem? Saki olan kimdür? Mey-ü sahba nedür?”

 (Ey tabip, Aşk derdinden memnunum. Bana ilâç verme. Çünkü bana ilâç diye vereceğin şey, beni yok edici zehir olacaktır.)

(Öylesine sarhoşum ki; dünyanın ne olduğunu, benim kim ol­duğumu, şarabın ve kadehin ne olduğunu bilmiyorum.)

Ve Atsız’dan bir beyit:

“Dünya denen mezellete dalsın her isteyen,

Ben ırkımın şeref ve şan taşan kâşanesindeyim.”

(İsteyen her kes dünya denen çöplüğe dalsın; Ben ırkımın şe­ref ve şan dolu köşkündeyim.)

Bir toplantıda Tuncer Hoca (Prof. Dr. Tuncer Karpuzoğlu), “Sizler extraordinary insanlarsınız! Sizler farklı­sınız. Sıradan insanlar değilsiniz.” demişti. Bu sıra dışı dün­yada ve bu sıra dışı insanlar arasında 33 yılımı tamamla­dım. Geriye baktığımda onların bir parçası olduğumu gö­rüyorum. Anıları yazmanın zamanı geldi. Tanrı’nın yarattı­ğı her varlık, ondan bir iz taşırmış. Tanrı’nın yarattığı mah­lûkların en şereflisini çalışma sahası kabul eden; bazen de, benim materyal olduğum, geçmiş yıllardan söz edeceğiz. Bu kitapta, güleceğiniz- ağlayacağınız- kızacağınız veya seveceğiniz -ama çokça sizleri düşünmeye itecek- olayları, sizleri sıkmadan anlatmaya çalışacağım. Cerrahların dün­yasından kesitler sunacağım.

Her ne kadar sürç-ü lisan edersek af fola…(s.13-19)

Asistanlıkta ilk yıllarım:

Başarı, her türlü eleştiriye verilecek en iyi cevaptır.

Hiçbir mazeret onun yerini alamaz.

Besmele çektin mi?

Asistanlıktaki 3. veya 4. ameliyatımdı. Mesut Ağabey (Prof. Dr. Mesut Parlak) ameliyatı yaptıracaktı. Anestezi verildi. Hastayı sildim. Örttüm. Mesut Ağabey geldi. Yı­kandı, giyindi. Karşıma geçti. “Başla” dedi.

Bisturiyi aldım. Cilde dayadım. Tam bastırıp kesecek­tim ki… Elimi tuttu. “Dur.” dedi. Durdum. Bir hata işleme­nin korkusu ve ameliyat heyecanım birbirine karışmıştı. İlk defa bir baş asistanla ameliyata giriyordum. (Bizim zama­nımızda Çapa’nın baş asistanları uzmanlıklarını almış; do­çentliğe hazırlanan kişilerdi.)

Gözlerimin içine bakarak: “Besmele çektin mi?” diye sordu. Ardından açıkladı: “Şu anda, bu hasta ile Tanrı arasın­da, senden ve senin bıçağından başka hiç bir şey yok. Onun için Tanrının adıyla başlaman gerekir. Hele ki, sen inançlı bir insan­sın!”

Heyecandan, besmele çekmeyi unuttuğumu hatırladım. Noksanı tamamladım.

Bir daha, asla noksan bırakmadım.

Cerrahî ve Komplikasyon[5]

İlk ameliyatımı, 29 veya 30 Aralık 1976’da gece yaptım. Yaptıran kişi, Enis Ağabey idi. (Doç. Dr. Enis Yüney-Hâlen Okmeydanı Hastahânesi’nde) Ve ben, henüz kadro alama­mış volenter asistandım. O dönemde TUS[6] yoktu. Her kli­nik, asistanını kendi alırdı. İhtisas yapmak isteyen genç doktorlar, değişik sürelerle gönüllü-maaşsız-kadrosuz asis­tanlık yaparlardı. Bu süre içinde olumlu kanaat hâsıl eder­lerse, kadro boşaldığında kadroya geçerdi. Bu süreler 5-6 ay olabileceği gibi, 3 yıl çalışıp kadro bulamadan ayrılanlar bile olurdu.

Hasta, 35-40 yaşlarında beyaz yüzlü, tombulca bir ka­dındı. Cerrahînin kendi argosunda bir “baba apendisit”[7], vakası idi.

Ameliyatın ertesi günü -henüz 24 saat olmadan-, Şev­ket Hoca (Prof. Dr. Şevket Tuncel), “Canım, hasta taburcu.” dedi. Gerekçesi, acil hastalar için boş yatak bulunmaması idi. İlaçlarını evinde kullanması ve pansumanlara gelmesi tavsiyesi ile hastayı taburcu ettik.

3 veya 4 Ocak’ta Enis Ağabey poliklinikten telefon etti. “Hastan geldi. Problem var. Gel bak.” Gittim; baktım. Ciltaltı süpürasyonu[8] olduğunu gördüm. Pansumanını yaptım. İlaçlarını düzenledim. Ama yıkılmıştım. Şimdilerde olsa hiç ciddîye almayacağımız bu komplikasyon, o gün için- ilk ameliyatımda çıkmış ve benim dünyamı karartmıştı.

Moralim bozuk, eski tabirle süngüm düşmüş halde iş­lerin peşinde koşuştururken. Mesut Abi’nin dikkatini çek­miş; sormuş, öğrenmiş. Koridorda yanından geçerken ça­ğırdı. Sordu: “Nedir bu halin?” Allah selametlik versin; Ka­badayı ruhlu babacan bir adamdır. Cevabım, “Yok bir şey.” oldu.

Üsteledi: ‘”Var bir şey. Şu suratına baksana!” Söyelemek istemedim. “Kem… küm… Yok bir şey.” Kızdı: “Söyle lan, ne oldu?” Söyledim.

Hiç unutmam. Koridorda, telefonun konduğu komidinin üzerine yarı oturur vaziyette idi. Elini omzuma koyup, sarıldı. Bu esnada, yanımızdan geçen, aynı kıdem­deki asistan arkadaşım Yılmaz’ı (Prof. Dr. Yılmaz Büyükuncu) gösterek sordu: “Peki; Yılmazın neşesinde niye bir eksilme yok? “

Ben, aynı durgunlukla cevapladım: “Abi, problemi- sıkın­tısı yok herhalde. Onun için neşeli.”

Hayatımın derslerinden birini, o gün, Mesut Abi’den aldım: “Yılmaz neşeli. Çünkü ameliyat yapmadı. Sen üzgün ve sıkıntılısın. Çünkü ameliyat yaptın. Ameliyat yapmasaydın, se­nin de sıkıntın olmazdı. Çalışan cerrahın komplikasyonu olur. Şunu aklından çıkarma: Sen, buna benzer sıkıntıları hayat boyu yaşayacaksın. Önemli olan, hastanın hayatına bir şey olmasın. Gerisi önemli değil.”

Bu dersin bir benzerini de, Kaya Hoca’dan almıştım. Derdi ki: “Cerrahın iyisi, komplikasyonunu kendi tedavi eden adamdır.”

Hayatım boyu, komplike olmuş hiçbir hastamı başka cerraha bırakmadım. Göndermedim. Asistanlarıma da, se­bebini ve tedavisini bildikleri sürece komplikasyondan korkmamalarını öğrettim.

Ameliyatı yaşamak

Asistanlığımın ilk yılı idi. Yine bir ameliyathanedey­dim. Cerrah, Mesut Ağabey idi. Birinci asistansta kimin olduğunu hatırlamıyorum. İkinci asistansta ben, Mesut Abi’nin hemen sol yanında idim.

Hastayı açtığında, hastalığın çok ilerlemiş olduğunu; hastanın kurtulma ihtimalinin bulunmadığını gördüm. İrkildim ve üzüldüm. Gayrı ihtiyari sesli bir şekilde iç çek­mişim.

Mesut Abi, döndü. Bana baktı. Bilmeden hata yaptığımı sanarak, – işin açıkçası- biraz korktum. Sonra karşısındaki birinci asistana dönerek, benim için:

“Bu çocuğa dikkat edin. İyi bir cerrah olacak. Ameliyatı yaşıyor ve hasta için üzülüyor.” dedi.

Mesut Abi’nin verdiği bu derside asla unutamadım. Her hastayı yakınlarımdan biri olarak görüp kabul etmek, temel ilkem oldu.

Müşahade yırtılmaz!

Başasistanımın, oldukça sinirli bir yapısı vardı. Çabuk parlardı. Buna karşılık, altın gibi bir kalbi vardı. Beni de çok severdi. Ben de kendisini çok sever ve sayardım.

Asistanlığımın ilk altı ayı içerisinde idim. Ameliyat ekibinde bulunduğum bir gün, başasistanımız serviste vizit-kontrole çıkmış. Dosyaları kontrol ederken benim bak­tığım hastalardan birinin dosyasında eksiklik veya hata görmüş. Önce kırmızı kalemle çizmiş. Daha sonra hızını alamamış; müşahade kâğıdını yırtıp atmış. Ancak, davranı­şı, bana özel değildi.

İlk ve son tartışmamızı, o gün yaptık.

Ameliyattan çıktığımda, kıdemliler, başasistanın, müşahadeyi hatalı ve yetersiz bulduğunu bildirerek, hasta müşahade kağıdını yenilememi istediler. Eski müşahade kağıdını sorduğumda, başasistan tarafından önce çizildiği­ni, sonra da yırtılıp atıldığını anlattılar.

Başasistanım yanına giderek, eksiğimi-hatamı sormak istedim. Cevabı: “Bana hesap mı soruyorsun?” oldu.

Eksik veya hatalı olduğum yerleri öğrenmek istediğimi söyledim. Daha da sinirlendi. Bağırmaya başladı. Sinirlenmiştim. Sessiz kalmaktansa üzerine gittim.

“Bakın … Bey!” dedim. Bu hitap, klinikteki genel hava­ya uymayıp, araya mesafe koymanın ifadesi idi. “Ben buraya eğitime geldim. Eksiklerim-hatalarım olacaktır. Bunları bana söylerseniz; anlatırsanız, ikaz ederseniz, düzeltirim. Ama benim yazdığım müşahedeyi- ameliyat raporunu, günlüğü çizerseniz, yırtarsanız… Orada durun. Yazdığım-doldurduğum her belge, benim meslekî onurumu taşır. Onları çizen-yırtan her kişi, benim meslekî onurumu da çizmiş-yırtmış olur. Karşımdaki kim olursa olsun, buna müsaade etmem!”

Başka bir şey demeden ve onun cevap vermesine za­man bırakmadan yanından ayrıldım. Tüm asistanlık sürem boyunca, sadece bir gün mesaiye geç kaldım. Sebebi, aşırı yorgunluğa bağlı olarak, uyuyup kalmamdı. Bir saat gecikmeli olarak servise gittiğimde, ba­şasistanımın (Aynı kişi idi.) beni sorduğunu söylediler. Aceleyle yanına gidip, özür dilemek istedim. Cevabı, “Önemli değil” oldu. “Senin geç kalmayacağını bildiğimden, bir aksilik mi oldu diye meraklandım” diye açıkladı. Sonradan duyduğuma göre, başlangıçtaki tavrım ve söylediklerim hoşuna gitmiş. Bugüne kadar devam eden abi-kardeş ilişkisinin başlangıcı olmuştu. Aradan 32 yıldan sonra karşılıklı sevgi ve saygımız aynen devam etmektedir. (s: 25-30)

Ölüm, ölüm dediğin nedir ki, gülüm?

Doktorluk mesleğinde ölümle karşılaşmak, kaçınılmaz bir olaydır. Hele zaman ilerleyip tecrübe arttıkça, kapınız­dan giren, muayene- ameliyat ettiğiniz hastalar hakkında kafanızda bir takım fikirler oluşur. Genellikle de bu fikirler hastalara hasta sahiplerine açılmaz. Israrla soran hasta sa­hiplerine de gelecekle ilgili düşünceler, yumuşatılarak anla­tılmaya çalışılır. Batılı toplumların, filmlerdeki, “şu kadar ömrün kaldı” lafı, bizim ülkemizde pek kullanılmaz.

Hastalar, hekim gözüyle belirli sınıflara ayrılır. Kurtu­lacaklar, uğraşma gerekenler, riskli hastalar, -biraz rahatsız edici ifadeyle- gözü toprağa bakanlar, hastahâneden çıkması başarı kabul edilenler, haliyle gönderilenler, kaybedilebilecekler, beklenmeyen ölümler ve masada kalanlar. Hekim­leri en çok etkileyen ise, beklenmeyen ölümler ve masada kalanlardır.

Biliyor ve kabul ediyorum ki, bu ifademden birçok meslektaşımız rahatsız olacaktır. Çünkü bu gerçek, tüm hekimlerin bildiği, kabul ettiği, ancak dillendirmekten ka­çındığı durumdur.

Esas anıma geçmeden önce, öğrenciliğimde bir hocam­dan dinlediğim bir ibret dersini size tekrarlamak istiyorum.

1974-1975’te başbakan olan Ord. Prof. Dr. Sadi Irmak, 1969 yılında verdiği, fizyoloji dersinde anlatmıştı.

“Vaktiyle bir padişah hastalanır. Bir türlü iyileşmez. Vezirlerine emir verir: ‘Memalik-i şahanemin en iyi doktorunu tiz bulup getiresüz.’

Vezir en iyi doktor adayı olarak üç kişiyi bulur ve geti­rir. Birincisi içeri alınır. Padişah sorar:

‘Tabip! Elinde şimdiye kadar kaç kişi öldü?’ Tabip, ıkına sıkıla cevap verir:

‘Hünkâ­rım, ben bu ülkenin en iyi doktoruyum. Benim elimde hiç hasta ölmedi. Ölmez.’ Padişah kısa konuşur:

‘Bu, işe yaramaz. Diğe­rini çağırın.’ der.

İkinci tabip gelir. Aynı soru ona da sorulur. Cevabı:

‘Hünkârım, benim elimde şimdiye kadar hiç hastam ölmedi. An­cak, birkaç tane, hastalığının son dönemlerini yaşayan hasta var­dı. Onlar..’ derken, Hünkâr aynı şeyi tekrarlar:

‘Bu gitsin; diğeri gelsin.’

Ve sonuncu tabip gelir. Aynı soru ona da sorulur. He­kim cevaplar:

‘Vallahi Hünkârım!’ der, ‘size sayı veremem. Ancak, her ne zaman ki, mezarlığın yanından geçsem, utancım­dan yüzüm kızarır..’

Hünkâr tedavisini üçüncü hekime yaptırmış.”

Sadi Hoca’nın, 38 yıl önce anlattığı böyle!…

Şüphesiz ki bu anlatılan, abartılıdır. Ancak vurguladığı 2 gerçek değişmez. Doktorlar da pek çok meslek mensubu gibi, hata ve başarısızlıklarını gizleyip; başarılarının abar­tılmasından hoşlanırlar. Komplikasyonlarını da örtmek eğilimindedirler. Halbuki, hekimin tecrübesi, komplikasyonları ve başarısızlıklarıyla artar. Tüm hekimlerin, başarılı oldukları hastaların neredeyse tamamının ismini ve yüzünü çok ender hatırlarken, komplike olan veya kaybettikleri hastalarını asla unutmamalarının sebebi budur. (s. 49-51)

Hepatit mi?

Turhal’a gittiğimin birinci veya ikinci yılı idi. Orada tanıştığım ve babaları ile dostluğum olan genç bir çift mua­yenehaneme geldiler. 18-20 yaşlarında güzel, hanım hanım­cık bir kızımız ve 25 yaş civarında dalyan gibi bir delikanlı olan eşi, biraz da çekinerek içeriye girdiler. Allah için, bir­birlerine yakışıyorlardı. Konuşmaya başladıklarında yeni evli olduklarını söylediler.

Hasta olan kızımız idi. Henüz evleneli bir hafta olması­na karşılık, ciddî bir sarılığı vardı. Evlendikten sonra başla­dığını söylüyorlardı. Muayenede sağ üst kadranda şüpheli bir hassasiyet vardı. “Hepatit” ön tanısı ile tetkike başladım.

Tetkik dediysem, şimdiki gibi, hepatit paneli, seroloji vs anlamayın. Ancak, elle yapılan, kanda ve idrarda bilurubinler, transaminazlar ve alkalen fosfataz araştırma­ları yapabiliyorduk.

Sonuçları, hepatitle uyumlu idi. İstirahat ve destek te­davisine başladım. Bir hafta sonra kontrole çağırdım.

Bir hafta sonra geldiklerinde tabloda değişiklik olma­dığı gibi, sanki daha da ağırlaşmıştı. Birkaç gün servise alarak serum verdim. Vitaminlerle destekledim. Düzelme­sini bekliyordum. Düzelmedi.

Ne yapmalıydım? Olayı bir türlü çözememiştim. Hasta­lık devam ediyordu. Yaptığım tedavi başarısız olmuştu. Daha kötü sonuçlara yol açmamak için, hastayı Ankara’ya sevk ettim.

Yaklaşık 1,5-2 ay sonra, başka bir ortamda hastanın eşi ile karşılaştık. İlk sorum, hastanın durumu oldu. İyileştiği cevabını aldım. Konuşmamız aşağıdaki şekilde seyretti.

-“Ankara’da N….’a ne dediler?” (Hastanın ismi ile sor­muştum)

-“Doktor Beyi Ankara’da profesör E.K.’ya gittik. Tabii ki bi­zim buradan oraya gitmemiz; orada randevu almamız birkaç gün sürdü. Hocaya gittiğimizde tahliller yaptırdı. Hastalığın tama­men geçmiş olduğunu söyledi. Sizin iyi bir tedavi yaptığınızı belirtti.”

-“Sonra ne oldu? Şimdi nasıl?”

-“Doktor Bey! Ankara’dan geldikten birkaç gün sonra aynı hastalık tekrarladı. Yaşlılar büyü olabileceğini söylediler Biz de size gelmedik..”

Meraklanmıştım. Sordum:

-” Eeee… sonra ne yaptınız?”

-“Birini bulduk. Getirdik. Eşiğin altından …………….. [9] buldu, çıkardı. Ondan sonra N…. tamamen rahatladı.”

Söyleyecek hiçbir söz bulamadım. Sustum, kaldım.

İlerleyen aylarda her karşılaşmamızda hastayı sordum. Hep, “İyi” olduğunu söylediler.

Bu olaydan sonra yaklaşık 25 yıl geçti.

N… ve eşi A…. ile hekim-hasta ilişkilerimiz hâlâ devam ediyor. Hatta, bir yıl kadar önce çocuklarının rahatsızlığı için, benden yardım istemişlerdi.  O aileden kimleri muayene ettiğimi, kaçını ameliyat ettiğimi hatırlayamıyorum. 25 yıl sonra bu gün bile, N…..,ın o günkü tahlil sonuçlarını hâlâ milimi milimine unutmadım.

Yılanı çıkarmak

“Tatlı söz yılanı deliğinden, Acı söz insanı dinden çıkarır” diye bir atasözü vardır. Anlatacağım olayda, yılanı deliğin­den değil ama, insanın midesinden nasıl çıkardığımızı (!) anlatacağım.

Yıllar önce, muayenehanemin olduğu günlerden bir gün, orta yaşlı, güneş yanığı, köyden gelen bir bayan hasta ile uğraşmak zorunda kaldım. Hastanın yanında beş-on yakını, – tabiri caizse- bir ordu halinde muayenehaneye geldiler.

Hasta, tarlada uyurken midesine yılan kaçtığını ifade ediyordu. Elini midesinin üzerine koymuş; “Doktor beyim! Aha buramda. Kıvranıp duruyor. İçimi ısırıyor. Hiçbir şey yiyip içemiyorum.” diyordu.

Hastanın yanındaki sahipleri ise, hastanın şikâyetinin yıllardır devam ettiğini, götürdükleri değişik doktorların tümünün hastada bir şey olmadığını belirttiklerini anlatı­yorlardı. Hasta ise önce gittiği doktorların hiçbir şey bilme­diğini iddia ediyordu.

Daha önce çekilmiş, mide-duodenum filmlerine baktı­ğımda, -gerçekten de- hastanın midesinde hiçbir patoloji olmadığını gördüm.

Hastaya, “senin bir şeyin yok” demek, şikâyetlerini hafif­letmeyeceği gibi, onun gözünde benim de bilgisiz doktorla­ra eklenmemden başka sonuç vermeyecekti.

Hasta sahiplerine göz kırparak, “Merak etme bacı. Ben, o yılanı eritir çıkarırım. Sen de rahat edersin.” dedim. Hastayı yatmak üzere hastahâneye gönderdim. Sahiplerinden birini çağırarak, hastada ciddî hiçbir şeyin olmadığını, sorunun psikolojik olduğunu anlattım.

Hasta, 3-4 gün hastahânede yattı. Her gün sabah akşam kalçadan “Almanya’dan getirttiğim ve tesadüfen elimde birkaç tane kalmış olan, yılan eritme iğneleri” nden  (?) vurdurdum. Aslında iğneler, serum fizyolojikten başka bir şey değildi. Açıkçası, tuzlu su idi.

Hastanın şikâyetleri, giderek azaldı. Hatta tamamıyla iyileşti. Ancak endişeli idi. Ben “yılanı erittik” dememe rağ­men, Yılan hala çıkmamıştı. O, gözüyle görmek istiyordu. Son bir iş daha kalmıştı. Onu da «yaptım.

“Bacı” dedim. “Senin yılanı biz erittik. Eridiği için de, çık­tığını fark edememişsindir. O senin büyük abdestinle çıktı, gitti. İnanmazsan, sıcak bir süt kabına eğil. Başına bir örtü koy. Ağzını aç. Süt buharını solu. Bilirsin yılanlar süte dayanamazlar. Eğer midende yılan kalmış olsa ağzından çıkacaktır.”

Söylemem yetmedi. Sütü de getirttim. Başına bir çarşaf örttük. Hasta ise, ağzı açık bir şekilde soludu. Tabii, bizim başarı ile tedavi ile erittiğimiz yılan (?) ağızdan çıkmadı. Ertesi günkü vizitimde hasta yılandan kurtulduğuna tü­müyle inanmıştı. Taburcu ettim.

Yaptığım işten mesleki etik açısından endişeliydim. Hastayı, gerçekte olmayan bir organik hastalığını tedavi ettiğime inandırmıştım. Acaba etik bir hata mı yapmıştım? Öte yandan hastanın yakınlarına tüm gerçekleri anlatmış; hastayı da psikolojik saplantıdan kurtarmıştım. İkinci de­ğerlendirmem daha ağır bastı. O günden beri, – çok seyrek te olsa- psikolojik yakınma ve saplantıları olan bazı hastala­rımı “Alman iğnesi” ile tedavi ettiğim oldu.

Dahası, çok yakın bir zamanda okuduğum makalede, plasebo ile (araştırmanın kontrolü amacı ile bazı hastalara hiçbir bilgi verilmeksizin, tedavi edici değeri olmayan şe­ker- tuz gibi maddeler verilmesi) hastalarda % 50’ye varan iyileşmelerin olduğunu okudum.

Alın yazısı mı?

Bazı olaylar ve hastalıklar vardır ki, tıbbi bilgilerle açıklayamazsınız. Bazıları tesadüf der, bazıları üzerinde dur­maz geçer, bazıları ise alın yazısı- kader der; öyle kabulle­nirler.

Anlatacağım olay da bunlardan biridir.

Turhal’da çalışıyordum. Zile’nin köylerinden birinden traktör kazasına bağlı yaralanma vakası getirilmişti. Anlatı­lanlara göre traktör devrilmiş; sürücüsü altında kalmıştı.

Hastayı muayene ettiğimde, künt karın travması- karın içi kanama, tespit ettim. Karnın sol üst kadranında ağrılar daha fazla idi. Tabiî olarak aklıma dalak yaralanması geldi.

Hemen ameliyata aldım. Gerçekten karın içinde serbest kan (kanama) vardı. Kanı aspire ettim. Kanama yerinin tespiti için dalağı aramaya başladım. Her zamanki yerinde yoktu. Dahası, karaciğerin sol lobu çok hipertrofikti (?).(Büyümüştü (?).

Araştırmaya devam ettiğimde dalağın sağda, karaciğe­rin solda olduğunu gördüm. Dahası tüm iç organlar yer değiştirmişti (Karşı tarafta idi). (Tıb dilinde “situs inversus totalis” olan bu durum binde birden daha düşük oranlarda görü­len bir durumdur. Basit bir akciğer filmi veya EKG dahi tanıyı koydurabilir. Ancak bahsettiğim olay 1984 veya 1985’te olmuştu, hastahânede EKG dahi yoktu. En basit röntgen cihazı olan maki­nemiz de birkaç aydır arızalı idi.)

Hastanın karaciğerinde ciddî yaralanma vardı. Onar­dım. Karnı yıkadım. Karın boşluğuna drenler[10]koyarak ameliyata son verdim.

Ameliyat sonrası dönemde az miktarda safra kaçağı oldu. Tedavi ettik. Yanlış hatırlamıyorsam 10. veya 12. gün taburcu ettim.

Hastayı kurtarmıştım. Ben mutlu idim. Hasta sahipleri mutlu idi. Kısaca herkes durumundan memnundu. Hasta­nın köyünden ve çevresindeki köylerden devamlı hasta geliyordu.

 Aradan yaklaşık 2 ay geçmişti. Hastanın köyünden bir başka hasta gelmişti. Muayene sonrasında, sohbet ediyor­duk. Eski hastamı sordum.

Aldığım cevapla şoke olmuştum: “Doktor Bey, o öldü.”

Gayri ihtiyari dudaklarımdan, “Hayır! Olamaz. Onun, ölecek durumu yoktu.” sözleri döküldü. Bana göre hasta iyi­leşmişti. Taburcu olduktan sonra ciddî bir komplikasyon beklemiyordum.

Hemşehrisi olan hasta bana açıklama yapmak zorunlu­luğu hissetti. “Doktor Bey,” dedi, “Ölümün sizin tedavinizle alakası yok. O, ameliyatınızdan sonra çok iyiydi. Köye döndükten bir müddet sonra, daha önce kaza geçirdiği yerde bir traktör kaza­sı daha geçirdi. Bu sefer traktörün altından çıkaramadık bile.”

Yıkıldım, kaldım. Doktorluksa: içim rahat olmalıydı. Ben işimi yapmıştım. Hem de, o en olumsuz şartlarda en iyi şekilde yapmıştım. Ama mesele, sadece doktorluk değildi. Bir şey vardı. Bir şey olmuştu. Ben onu, doktorluk bilgimle, beynimle, aklımla anlayamıyordum. Sadece inanıyordum.

Giderek daha çok inandım. (s.80-86)

Üç kağıtçılar

Değişik bakış açılarına göre doktorluk, bir bilim dalı, bir meslek, bir sanat, bir zenaat’tir. Ancak kanımca doktor­luk, her şeyden önce bir yaşam biçimidir.

Öyle ki; doktorluk, kendi çocuğu hasta iken başkasının çocuğuna bakabilmek, annesi-babası- eşi ölüm döşeğinde iken, başkalarının hastalarına hayat vermeye çalışabilenle­rin işidir. Bunun içindir ki, doktorluğun ilahi bir sanat ol­duğu söylenegelmiştir.

Ve doktorluk, sadece hukukî değil, en azından 2500 yıl­lık ahlakî kuralları olan bir sahadır. Hatta o kadar ki, ahlâkî kurallar, bilimselliğin önüne bile geçebilir. Nitekim etik kuralları ihlalin cezasının, meslekte acemilik, yetersizlik ve bigisizliğe verilen cezalardan çok daha ağır olmasının an­lamı da budur. Bir hekimin yaptığı hata tartışılabilir. Ancak hiçbir hekimin, ahlâki kuralları, -hiçbir gerekçeyle- çiğneme hakkı yoktur.

Mesleki dayanışma, hekim hatalarının, mümkün oldu­ğunca dillendirilmemesini gerektirir. Ancak, meslekte ahlâ­ki kuralların dışına taşan uygulamalar asla kabul edilemez. Hatta etik kuralları çiğneyen hekimlerin, tabip odalarına bildirilmesi tavsiye edilen bir davranıştır.

Bu gün sizlere meslek hayatımda şahit olduğum üç etik dışı uygulamadan söz edeceğim.

1. Doktor: Adını ilk duyduğumda Suluova’da çalışı­yordu. Bize göre yaşı bir hayli ilerlemişti. Askerlik görevimi yapmaya gittiğimde Kırıkhan’ı çektim. Tesadüfen, O da, Kırıkhan’lı imiş. Benden sonra tayinle oraya geldi.

Kısa bir süre sonra, yaptıkları duyulmaya başladı. Mu­ayenehanesine yerleştirdiği, tekerlekleri çıkarılmış motosik­letle hasta muayene ediyordu. Yöntem basitti. Motosiklet, olduğu yerde farı açılmış vaziyette çalışıyor; doktorumuz farı açıp kapatıyormuş. Hastaya yaptığı açıklama ise, ayna­ya vurduğu imiş. (yani, skopi? yaparmış). Aylarca bu böyle devam etti. Kırsaldan- köylerden gelen hastalar kendileri­nin aynaya tutulduğuna (skopi yapıldığına) inanıyor ve muayene ücretinin yanında “ayna ücreti” de ödüyorlarmış.

  1. Doktor: Pratisyendi. Eşi, eczacı idi. Kültürel seviyesi oldukça düşük bir etnik gruba mensuptu. O yıllarda, ülke­mizde bulunmayan, uzun etkili lokal anestezikleri yurt dışından getirtir; yerli piyasada bulunan kortikosteroidlerle karıştırarak, saçlı deriye, kaşa, göz kapağına, yüze, kulak arkasına, enseye, omuza, kola velhasıl hastanın, “Ağrıyor.” dediği her vücut bölgesinde cilaltına injekte ederdi.
  2. Doktor: İlk tanıdığımda uzman idi. Geldiğinde, mu­ayenehanesinde aynası (akciğer skopisi) vardı. Çalıştığımız bölgede ilk ultrasonu alan da O, oldu. Hastaların karnına düz skopi (Akciğerlerde kullanılan) ile bakıp duodenal ül­ser tanısı koyuyordu. Kafatası ve beyine bile ultrasonografi yapmaya başladı. Ultrasonografi ile kafatası içindeki da­marlarının kireçlenmesi tanısını -ilk ve son kez-, onda gör­düm. Halkın inançlarını istismar etmekte çok iyi (?) idi. Söz konusu hastalıkların uzmanlık sahası ile uzaktan yakından ilişkisi yoktu.

Hatta: “Hele namazımı kılayım.” ifadesi onun sembolü olmuştu. Muayenehanesinde hastalar beklerken kapıyı ara­lık bırakır; veya evde muayeneye gittiğinde, reçeteyi yaz­madan önce “vakti geçirmeyim.” diyerek göstere göstere namaz kılardı. Bölgede saf insanlardan çok geniş destek buldu.

Vatandaşa, O’nun yaptığı uygulamaların, tıpla uyuş­madığını defalarca anlatmamıza rağmen, hastaların büyük çoğunlu bahsettiğim hususlardan dolayı inanmıyorlardı. (s.90-92)

Herkes doktordur!

Sıradan, sokakta gezen her TÜRK İNSANININ ÇOK İYİ YAP­TIĞI ÜÇ İŞ VARDIR: SİYÂSET, TABABET, DİYANET.

Hiçbir işi başaramamış kişilere dahi sorsanız, size da­kikalar içerisinde 50 hükümet kurar ve yıkar. Parti yönetici­lerinden çok ülke sorunlarını çözer. En derin tıbbî konular­da tedaviler önerir. Yapar. Akıl verir. En derin dînî konu­larda, Oflu hocalardan edindiği bilgilerle fetva verir.

Yıllar önce idi. Telefonla, Merzifon’da bulunan Anne­min, mide kanaması geçirdiği haberini verdiler. Merzifon Devlet Hastahânesi’nde kan verilmişti. Daha sonra ambu­lansla, görev yaptığım OMÜ hastahânesine getirildi.

Gerçekten ciddî bir kanaması vardı. Üç-dört ünite transfüzyon daha yaptık. Sür’atle toparladı. Daha sonra yaptığımız araştırmada, komşuları tarafından kendisine “şeker hastalığı” için tavsiye edilen adını bilmediği bir ottan bol miktarda aldığını öğrendim.

Hastahânede iki-üç gün yattı. Daha sonra eve çıkardık.

Aynı gün akşam, evde sohbette iken bana dönerek:

“Kenan” dedi. “…………. otu şeker hastalığına iyi geliyormuş.

Sen de içsene.” Ortak hastalığımız olan diabet için, midesini kanatan otu, annem bana ilâç olarak tavsiye ediyordu.

Dayanamadım, cevabı yapıştırdım: “Ana baksana! Adını bile, daha önceden duymadığım bir otu içmişsin. Miden kanadı. Ölümden güç bela döndün. Şimdi aynı otu, bana tavsiye diyor­sun. Benim midem kanarsa kim kurtaracak?” (s.162-163)

 Öğrenciler ve kıyafetleri

Farklıdır bizim gençler; Daha doğrusu tüm gençler. Duygusaldırlar. Hayat doludurlar. Kendi çizdikleri yolda yürümek isterler. İdealistlikleri ağır basar. Ancak, yolları, inançları, idealleri farklılıklar gösterseler de davranışları birbirlerine çok benzerler.

Pırıl pırıldırlar; sevgiyle donanmışlardır. Samimidirler ve saftırlar. Sevgi ile yaklaşırsanız, gönüllerini açarlar. Sev­gi ve saygılarını kazanırsınız. Eğitim ve yönlendirilmeleri daha kolay olur.

28 Şubat sürecini yaşadığımız günlerde idi. Rektör Os­man Çakır, Dekan Kayhan Özkan, idi. Başörtülü öğrencile­rin derslere alınmaması; dahası, isimlerinin liste halinde dekanlığa bildirilmesi istendi.

Prensiplerime, inançlarıma, hayat görüşüme ters olan bu uygulamayı yerine getirmem mümkün değildi.

Kaldı ki, derslere öğrencileri sokup sokmamak görevi­nin öğretim üyelerinin değil; güvenlik görevlilerinin işi olduğu; öğrencilerin fişlenmesi anlamına gelecek bir liste yapmayacağımı açıkça söyledim. Ben, öğretim üyesiyim. Hoca’yım. Görevim gençleri eğitmektir. Jurnalcilik değil.

Öğrenciler odamda beni ziyarete geldiklerinde ise, “Ulu-l emr”e uymaları gerektiğini; başörtülerini açmalarının daha doğru olacağını, gerekirse peruk takabileceklerini, bu milletin ve devletin kendilerine ihtiyaç duyduğunu anlat­tım. Teşekkür ederek gittiler.

Aradan bir aydan daha fazla zaman geçmişti ki, servis başasistanlarım, asistanlarım grup hâlinde odama geldiler. Başörtülü kız öğrencilerin erkek hastalara bakmak isteme­diklerini; kendilerine bayan hasta verilmesini istediklerini ilettiler.

Aramızda şöyle bir konuşma geçti:

-“Bu öğrenciler, yarın bir gün doktor olup sağlık ocaklarına gitmeyecekler mi? Gittikleri yerde erkek hastalara bakmayacaklar mı?”

-“Evet, Hocam. Elbette bakacaklar!”

-“Diyelim ki, bunların çalıştığı yerden, bizler arabayla geçer­ken, kaza geçirdik. Ellerine düştük. Bize bakmayacaklar mı?”

-“O bakmadıkları hastalar veya hasta sahipleri hem onlara, hem onları yetiştiren hocalarına ‘kalay’ı bassa haksız olurlar mı?” -“Haklısınız, Hocam.”

-“Şimdi servise çıkın. O, ‘erkek hasta bakmayız’ diyen tüm stajyerlere, erkek hasta vereceksiniz. Üstelik bunları idrar sondası takilâcak hastalardan seçin. Sondalarını da onlara taktırın. Bir şey diyecek olan olursa, bana gelsin.”

Dediklerim yapıldı. Hiçbir stajyer ne bana geldi; ne de başka yerde birilerine yakındıklarını duydum.

Aradan epey zaman geçmişti. Servise vizite girdim. Asistanların yanı sıra üç kız stajyerimiz de vizite katıldı. Vizit sonunda, orta salonda hastalarla ilgili bazı şeyler anla­tırken dikkatimi çekti. Üç kızımızın da göbeği -modaya uygun olarak- açıktı. Karşımda duruyorlardı ve üçü de bluzlarını aşağıya çekerek göbeklerini kapatmaya çalışıyor­lardı. Ancak o işi yaparken göğüsleri açılıyordu.

Anlatacağım konu bittiğinde, ekibi topluca kapalı salo­na çektim.

Konuya doktorluk mesleğinin ciddiyetinden, saygınlı­ğının korunması gerektiğinden başladım. Özel hayatlarında farklı davranabileceklerini, ama hastalarla temas hâlinde iken, kıyafetlerine dikkat etmelerini tavsiye ettim.

İçlerinden biri, “Ama Hocam. Bu sıcakta kalın ve kapalı gi­yinmek bunaltıyor….” gibisinden itiraz edecek oldu.

Şakaya vurarak acı bir ders daha verdim: “Bakın doktor hanım.” dedim. “30-40 yaşlarındaki bir erkek hastanın yanına üçünüzün birden gittiğinizi, eğilip muayene ettiğinizi düşünün. Göğüsleriniz- göbekleriniz bu şekilde açıkken, o hastanın tansiyo­nu 20’ye, nabzı 150’ye çıkar. Dahası, o hasta istese de bir daha size doktor gözü ile bakamaz. Siz onun gözünde hekimlik vasfınızı yitirir; sadece kadın olursunuz. Ne dersiniz? Yanılıyor muyum?”

Hiç birinden ses çıkmadı. Sessizce kafalarını önlerine eğdiler. Bir daha da kendilerini, o kıyafetle görmedim.

El böyle sıkılır!

En samimi arkadaşlarımdan birinin eşidir. Ailece görü­şürüz. Kah “yenge”, kah “bacı” diye hitap ettiğim dünya tatlısı bir hanımefendidir.

İnançları gereği, erkeklerle tokalaşmaktan kaçınırdı. Biz de bu özelliğini bildiğimizden zaman zaman kendine yük­lenirdik.

Günlerden bir gün, telefonda, kız kardeşinin kendisini ziyarete geldiğini ve rahatsızlığının bulunduğunu belirterek randevu istedi. Hastahânede randevu verdim.

 Hastahânedeki odamın kapısını tıklattıklarında tesadü­fen eldiven giyiyordum. Sağ elim eldivenli, sol eldiven ise elimde idi. İçeri girdiler. Kız kardeşine elimi uzatarak “Hoşgeldiniz.” dedim. Kendisine elimi uzatırken bir anda aklıma geldi ve elimdeki sol eldiveni kendisine uzatarak, “Yenge, şu eldiveni giy de rahat rahat tokalaşalım” dedim. Gü­lerek eldiveni aldı. Giydi.

Bu olay, hoş bir espri olarak aile toplantılarında anlatı­lır oldu.

Derken bir gün ani rahatsızlığı üzerine bizim eve geldi. Tansiyonunun yükselmesinden şüphelenmişti. Tansiyon aletini takıp, ölçmeye başlayacaktım ki, yine aklıma şeytan­lık geldi. “Yenge” dedim. “Elim kolunuza değdi. Ne olacak şimdi? Abdest tazelemen gerekebilir.”

Cevabı yine gülerek oldu: “Doktorlar insanın kardeşi gi­bidir. Bir şey gerekmez.” (s.170-172)

Sözün bittiği yer

“Ölürse ten ölür; Âşıklar ölesi değil!”

Yunus Emre

Otuz üç yıllık meslek hayatımdan kalan anılar, şüphe­siz ki bunlardan ibaret değil. Anıların bir kısmını yazma­mayı tercih ettim. Bir kısmını, ilgili kişiler aktif hayatta ol­duklarından, bir kısmını da tıbbi nedenlerden dolayı yaza­madım.

Ondokuzmayıs Üniversitesi’nde yaşadığım idâri olay­ları ve öğretim üyelerindeki bazı anıları da daha sonraya bıraktım. Bu kitapta okuduğunuz, bazı öğretim üyeleri ile ilgili anılar, yaşadıklarımın yanında devede kulak dahi de­ğildir, inşallah onları da ayrı bir çalışmada anlatacağım. Dolayısıyla “sözün bittiği yer” başlığı sadece bu kitap için geçerlidir.

Okuduğunuz kitapta, adı ve soyadı verilen kişilerin tamamı gerçektir. Yalnızca adı verilenler ise, değiştirilmiş­tir. Olayları bilenler, söz konusu kişileri tahmin edebilecek­tir.

Yazdıklarım benim anılanındır. Ancak temelde yatan, doktorluk mesleğinin sorunları ve insanlarımızın doktorla­ra bakışıdır.  İnanmayan olabilir ama: doktorlar da insandır. “Parası pul, karısı dul” olsa da insandır.

Umudum, benim bir doktor, bir insan ve bir öğretim üyesi olarak yaşadıklarımdan, bizden sonra gelenlerin, ders çıkarıp, faydalanmalarıdır.

Dileğim o dur ki: Tanrım, hepimizi, hayat ve sıhhatin kıymetini bilenlerden, ölmeden ölenlerden ve dahi öldük­ten sonra ölümsüzlüğe erenlerden eylesin. (s.203-204)

(Her şey için çok teşekkür ederiz.
Allah Teâlâ sizlerden razı olsun. Âmin)

Kaynakça

Prof. Dr. Kenan ERZURUMLU [Kitap]. – El Neştere Değince (Bir Cerrahın Hayatından Kesitler) Ufuk Ötesi Yayınları İstanbul-2008.

İletişim:

İnternet Sitesi:http://www.kenanerzurumlu.com

E-posta: kerzurum@omu.edu.tr


[1] İstanbul Tıp Fakültesi’nin, Osmanlılar döneminde kurulduğu zamanki adı.

[2] Buldog klampleri: Damar ağızlaştırmalarında kullanılan küçük pensler. Günümüzde çok değişik boylarda plastikten yapılma kullan-at tipinde olanları bile var. O yıllar, ülkemizin 70 sente muhtaç olduğu yıllardı.

[3] Sıra dışı- farklı (İngilizce)

[4] Midenin 3/4’ünün çıkarılması

[5] Cerrahiye bağlı, istenmeyen sonuçlar.

[6] Tıpta Uzmanlık Sınavı

[7] Ciddi kriz geçirmiş, henüz perfore olmamış ama peritonit bulgularını veren hastalar için kullanılan deyim.

[8] Yara iltihaplanması.

[9] Büyü araçları

[10] Birikebilecek kan veya sıvıları dışarı alabilmek için lastik boru yerleştirmek.

“AVRUPA BİRLİĞİ” HİKÂYESİNİN GERÇEKTE NE OLDUĞUNU BİLMEK İSTEYENLERE


BİR KÜLTÜRÜN DİĞERİNE KATILMASI

Bir milletin, tam katılma ile diğer bir millet tarafından oluşturulan kültüre tam olarak katılması mümkün müdür?

Tabii ki, diğer bir milletin kültürünün öyle bir düzeyde benimsenmesini kastediyoruz ki, bundan sonra bu kültür, onu benimseyen milletin kendi kültürüne dönüşmekte ve söz konusu millet içinde, ödünç alınan kültürün milletinin gösterdi­ği gelişime paralel olarak gelişmektedir. Dolayısıyla, mevzubahis kültürü inşa eden ile onu ödünç alan, tek bir kültürel bütün için­de erimektedir.

Bu şekilde sorulan soruya cevap vermek için, elbette, haya­tın ve kültürün gelişim yasalarını bilmek gerekir. Yeri gelmişken, Avrupa bilimi, bu alanda hiçbir şey bilmemektedir; egosantrik[1] (ben merkezli) önyargı neticesinde tüm Avrupalı evrimci bilimlerin takındığı yanlış tutumu benimseyen sosyoloji bilimi, henüz ne objektif bilimsel metotları ne de itibar edilebilir çıkarımları işleyip hazırlayabilmiştir. Dolayısıyla hâlâ simya ilmi­nin gelişme düzeyinde bulunmaktadır. Metot konusunda sosyo­lojinin kullanması gereken bir takım doğru bakış açıları ve sosyal olguların mekaniği veya dinamiğinin temel anlamı hususunda bir kısım güvenilir görüşler, bazı Avrupalı sosyologların eserlerin­de bölük pörçük şekilde bulunabilir. Fakat bu sosyologlar, hiçbir zaman kendi metodolojilerinin prensiplerini sonuna dek savunamamakta ve mutlaka “beşeriyet”in gelişimine ilişkin egosant­rik genellemelere yönelmektedirler. Bu alelacele -ve genellikle yanlış olan- genellemeler yapma tutkusu, “beşeriyet”, “gelişme”, “ilkellik” gibi temel anlayışların yanlışlığından kaynaklanmakta­dır. Sözkonusu tutku, bütün sosyologlarda mevcuttur ve bilhassa sosyologların çıkarımlarından yararlanmayı zorlaştırmaktadır. Maalesef nispeten daha az tanınan ve Avrupa’da yanlış değer­lendirilen Avrupalı büyük sosyolog, Fransız bilim adamı Gabriel de Tarde [2]sosyal süreçlerin tabiatı ve sosyolojinin yöntemleriyle ilgili ileri sürdüğü genel görüşlerinde belki de gerçeğe diğerle­rinden daha çok yaklaşmıştır. Ama genelleme tutkusu ve sosyal hayatın unsurlarını belirledikten hemen sonra “beşeriyet”in tüm evrimsel tablosunu verme arzusu, bu keskin zekalı araştırmacıyı da etkisi altına almıştır. Dahası, tüm Avrupalılar gibi egosantrik önyargılarla beslenen bu araştırmacı, milletlerin ve kültürlerin eşitliği ve nitel olarak kıyaslanamayacağı noktai nazarını savunamamakta; “beşeriyet”i, münferit kesimleri bir evrim merdive­ninde doğrusal olarak yerleşen bir bütün dışında tasavvur ede­memekte ve nihayet “evrensel” veya “evrensel gelişim” gibi anla­yışlarla ilişkisini kesememektedir. Böylelikle, Tarde’ın sosyolojik öğretisinin birtakım önemli hususlarını genelde paylaşmamıza rağmen, onun teorisinde oldukça önemli bazı düzeltmeler yap­arak….bütün bir milletin, diğer bir millet tarafından oluştu­rulmuş kültüre tam katılımının mümkün olamayacağını kabul etmek gerektiğini anlamış bulunmaktayız.

Neticede, çeşitli milletlerin bir millet tarafından inşa edilen bir kültüre katılımı değil, birçok kültürün sentezi, yani eklektizm (Seçmecilik) söz konusudur. Bu arada milli kültürlerin, mevcudiyetlerini millet kitlelerinde devam ettirmeleri ve gelişmeleri, hükümranlığının sonuna işaret etmektedir.

….

Yabancı kültüre katılım ile kültürlerin karışımının birbirine eşdeğer tutulmaması gerektiğini göstermektedir. Genel bir kural olarak şu söylenebilir: Antropolojik (insanın ve insanlığın) karışımın olmadığı durumda kültürlerin yalnız karışımı sözkonusu olabilir. Katılım ise, aksine sadece antropolojik karışımın olduğu durumlarda mümkündür.

Böylece, yukarıda sorulan cevap

“BİR MİLLETİN, DİĞER BİR MİLLET TARAFINDAN OLUŞTURULAN KÜLTÜRE TAM OLARAK KATILMASI, HER İKİ MİLLET ANTROPOLOJİK OLARAK KARIŞMAKSIZIN, MÜMKÜN MÜ?” sorusu­na olumsuz cevap vermek zorundayız.

AVRUPAİ ŞOVENİZM (aşırı milliyetçilik)  VE KOZMOPOLİTİZMİN BENZER OLUŞU

Milliyetçilik meselesinde Avrupalıların takınabileceği tavırlar oldukça çoktur, fakat bunların tamamı iki aşırı uç -bir taraftan şo­venizm,[3] diğer taraftan kozmopolitizm-[4] arasında konumlanmak­tadır. Her türlü milliyetçilik, şovenizm ve kozmopolitizm unsur­larının bir tür sentezi, bu iki karşıt ucun uzlaştırılması çabasıdır.

Şüphe yok ki, bir Avrupalı için şovenizm ve kozmopolitizm, temelde birbirinden farklı bakış açılarından oluşan bir karşıtlık demektir. Bununla beraber, konunun bu şekilde ortaya konul­masını kabul etmek mümkün değildir. Şovenizm ve kozmopoli­tizm arasında prensipte bir farklılığın olmadığını, bunların aynı olgunun iki değişik boyutu, iki aşaması olduğunu tespit etmek için bunları daha dikkatle gözden geçirmek gerekir.

Şovenist, sadece kendi milletinin dünyada en iyi millet olduğu şeklindeki bir önkabulden hareket etmektedir. Onun milleti ta­rafından meydana getirilen kültür, diğer kültürlerden daha iyi, daha gelişmiştir. Diğer milletlere öncülük etme ve onlara hükmet­me ancak bu milletin hakkıdır ve tüm diğer milletlerin onun inan­cını, dilini ve kültürünü kabul ederek onunla kaynaşıp birleşme­leri gerekmektedir. Büyük milletin bu nihai zaferine giden yolda duran her türlü engel, güç vasıtasıyla silinip yok edilmelidir. İşte şovenist böyle düşünmekte ve tabii ki, buna göre de hareket et­mektedir.

Kozmopolit ise, milletler arasındaki farklılıkları reddetmekte­dir. Şayet bu tür farklılıklar mevcut ise, bunlar ortadan kaldırıl­malıdır. Ona göre, medeni beşeriyet biricik olmalı ve tek bir kül­türe sahip olmalıdır. Gayri medeni milletler de, bu kültürü kabul etmeli, ona katılmalı ve medeni milletler ailesine dahil olarak on­larla birlikte dünyanın yegane gelişme yolunda adımlamalıdırlar. İşte bu medeniyet, uğruna milli vasıfların feda edilmesi gereken en yüksek nimettir.

Bu formülasyonda şovenizm ve kozmopolitizm gerçekten bir­birinden kesin surette ayrışmaktadır. Birincisinde tek bir etnografik-antropolojik türün, ikincisinde ise etnografya-üstü beşeriyet kültürünün hâkim olduğu ön kabulünden hareket edilmektedir.

Fakat Avrupalı kozmopolitlerin “medeniyet” ve “medeni be­şeriyet” terimlerinin muhtevasını nasıl doldurduklarına bakalım. Onlar “medeniyet” ile Avrupa’nın Roma-Germen milletlerinin or­tak çabaları ile üretilen bir kültürü; medeni milletlerle da her şey­den önce yine aynı Roma-Germenleri, sonra ise Avrupa kültürü­nü benimsemiş olan diğer milletleri kastetmektedirler.

Böylece, görüyoruz ki, kozmopolitlerin görüşünce dünyada diğer tüm kültürleri ortadan kaldırarak egemen olması gereken kültür, belli bir etnografık-antropolojik birimin kültürüdür. Bu, bir şovenistin egemenliğini arzu ettiği birimin de ta kendisidir. Prensipte burada hiçbir ayrım bulunmuyor. Gerçekte, Avrupalı milletlerin her birinin milli, etnografık-antropolojik ve linguistik (Dilbilim) birliği, sadece görecelidir. Bu milletlerin her biri, kendi diyalektik kültürel ve antropolojik özelliklerine sahip, ama birbiriyle akra­balık ve ortak tarih (ki bu, herkes için bir tür ortak kültürel de­ğerler birikimi oluşturmuştur) bağlarıyla ilişkili olan daha küçük farklı etnik grupların birleşmesinden ibarettir. Dolayısıyla, kendi milletini yaratılışın şahikası ve mümkün olan tüm mükemmellikle­rin yegane taşıyıcısı olarak gören şovenist, aslında bütün bu etnik birimler grubunun savunucusu durumundadır. Dahası şovenist, öteki milletlerin milli fizyonomilerini kaybederek kendi milletiyle birleşmesini arzulamaktadır, öteki milletlerin bu tür davranışta bulunmuş olan tüm temsilcileri, kendi milli benliklerini yitirmiş ve şovenistin milletinin dilini, inancını ve kültürünü benimsemiş­lerdir; şoven, bunlara kendi insanları gibi yaklaşacak, kendi kül­türüne bu kişilerce yapılan katkılara -tabii ki, ancak şoveniste sempatik gelen ruhun bunlar tarafından benimsenmesi ve önceki milli psikolojilerinden tamamen uzaklaşmaları durumunda- öv­güler dizecektir.

Şovenistler, hâkim milletin kültürü içinde asimile olmuş bu tür başka kökenden gelenlere -bilhassa onların eklem­lenmeleri çok da uzak olmayan bir zamanda gerçekleşmişse- şüp­he ile yaklaşmaktadırlar; ama hiçbir şovenist prensipte onları reddetmemektedir. Hatta Avrupalı şovenistler arasında kökenleri itibariyle, üstünlüğünü hararetle savundukları hâkim milleta men­sup olmadıkları, soyadları ve antropolojik alametleriyle belli olan, azımsanamayacak sayıda insanın mevcut olduğunu biliyoruz.

Şimdi ise Avrupalı bir kozmopolitin durumuna bakarsak, te­melde bunun bir şovenistten ayrışmadığını göreceğiz. Onun en üstün addettiği ve onun fikrince, içinde öteki tüm kültürlerin eriyip silinmesi gereken o “medeniyet” ve o kültür, akrabalık ve ortak tarih bağı ile bağlı birkaç millet için müşterek olan belli kültürel değerler birikiminden teşekkül etmektedir. Şovenistin kendi milletine mensup olan etnik grupların hususi özelliklerin­den sarfınazar etmesi gibi, kozmopolit de Roma-Germen milletlerinin münferit kültürel vasıflarını dışlamakta ve onların ortak kültür birikimine dâhil olan unsurlarını benimsemektedir. Koz­mopolit de, Roma-Germen olmayan ama Roma-Germen mede­niyetinin ruhuna karşıt olan her şeyi kendi kültüründen çıkaran ve kendi milli fizyonomilerini Germenlerin genel fizyonomisi lehine değiştirerek onların medeniyetini tamamen benimseyen­lerin kültürel değerlerini gerçeklik olarak kabul etmektedir; tıp­kı bir şovenistin, hâkim milletin kültürü içinde büsbütün asimile olabilmeyi başaran farklı etnik kökenden olanları ve yabancıları “kendinden” addetmesi gibi! Hatta bir kozmopolitin şovenlere ve genel olarak münferit Roma-Germen milletlerinin kültürlerini ayırt eden prensiplere karşı duyduğu düşmanlık da şovenistlerin dünya görüşleri ile paralellik arz etmektedir. İşte tam da şovenler, milletin muhtelif kesimlerinden neşet eden ayrılıkçı teşebbüslerin her türlüsüne karşı her zaman düşmanca bir tutum sergilemekte­dirler. Onlar, milletin birliğini bozabilecek tüm bu yerel özellikleri silmeye, üstünü örtmeye çalışmaktadırlar.

Böylece, şovenler ve kozmopolitler arasındaki paralelliğin tam olduğu görülmektedir. Aslında bu, onların mensup oldukları etnografık-antropolojik birimin kültüründeki iki eşdeğer yakla­şımdır. Burada fark sadece şudur: Şoven, kozmopolite nazaran daha dar bir etnik grubu dikkate almaktadır; ama tabii ki şoven burada yine de pek türdeş olmayan bir grubu kastetmekte, koz­mopolit de belli bir etnik grubu ele almaktadır.

Dolayısıyla burada mahiyet değil, derece farkı sözkonusudur.

Avrupa kozmopolitizmini değerlendirirken her zaman şunu hatırlamak gerekir: “Beşeriyet”, “evrensel medeniyet” ve benze­ri kelimeler son derece yanlış ifadelerdir ve bunların arkasında belirli etnografik anlayışlar gizlidir. AVRUPA KÜLTÜRÜ TAM OLARAK TÜM BEŞERİYETİN KÜLTÜRÜ DEMEK DEĞİLDİR. Bu, belli bir etnik gru­bun tarihinin ürünüdür. Çeşitli oranda Roma kültürünün etki­sine maruz kalan ve kendi aralarında kuvvetli bir şekilde birbi­rine karışan Germen ve Kelt kabileleri, kendi milli kültürlerinin ve Roma kültürünün unsurlarından belli bir ortak hayat tarzı meydana getirmişlerdi. Onlar, müşterek etnografik ve coğrafi ko­şullar sayesinde uzun süre ortak bir hayat sürmüşlerdir. Sürekli irtibatlı oluşları nedeniyle günlük hayatlarında ve geçmişlerinde müşterek unsurlar o kadar çoktu ki, Roma-Germen birliği duy­gusu daima onların bilinçaltında yaşamıştı. Zamanla onlarda, diğer birçok milletlerda olduğu gibi, kendi kültürlerinin kaynakla­rını öğrenme hususunda şiddetli bir arzu belirdi. Onların Roma ve Grek kültürü eserleri ile karşılaşması, milletler-üstü, dünya medeniyeti fikrini -ki bu fikir, Grek-Roma kültürüne has idi- su yüzüne çıkardı. Bu düşüncenin de yine etnografik-coğrafi fak­törler üzerine temellendiğini biliyoruz. Roma’da “tüm dünya” ile elbette ki, ancak orbis terrarum  (Latince) “Yer küresi” anlaşılmakta idi. Yani Akde­niz havzasında mukim veya bu denize doğru yönelen, birbiriyle sürekli temaslar sayesinde ortak birçok kültürel değeri meydana getiren ve nihayet Grek ve Roma kolonizasyonunun törpüleyerek aynılaştıran etkisi ve Roma askeri gücünün yardımıyla birleştiri­len milletler kastedilmekteydi. Her şeye rağmen, antik kozmopolit düşünceler, Avrupa’daki eğitimin temelleri haline geldi. Bilinçal­tında Roma-Germen birliği duygusunun verimli ortamına düşen bu fikirler, Avrupa “kozmopolitizm”i olarak adlandırılan, aslında daha doğru isimlendirilirse, Roma-Germen şovenizminin teorik temellerini meydana getirdi.

Bunlar işte Avrupalı kozmopolit teorilerin gerçek tarihi esas­larıdır.

KOZMOPOLİTİZMİN PSİKOLOJİK TEMELİ İSE, ŞOVENLİĞİN TEMELİ İLE AYNIDIR. Bu, bilinçaltındaki önyargının, özel psikolojinin bir çeşitlenmesidir. Bunu da, en doğru şekilde, egosantrizm olarak adlandırabiliriz. Açıkça ifade edilen bir egosantrik psikolojiye sa­hip birisi, gayriihtiyari olarak kendisini kainatın merkezi, yaratı­lışın şahikası, tüm canlıların en iyisi, en mükemmeli addetmek­tedir. İki canlıdan kendisine daha çok benzeyen ve daha yakın olan daha iyi; kendisinden daha uzakta olan ise daha kötüdür. Bu yüzden, sözkonusu kişinin mensup olduğu doğal canlılar grubu, o kişi tarafından en mükemmel olarak kabul edilmektedir. Onun ailesi, soyu, kavmi, milleti ve ırkı bunlara benzer diğerlerinin tü­münden daha iyidir. Aynı şekilde onun ait olduğu tür, yani insan türü, diğer tüm memeli türlerinden daha mükemmel; memeli­ler diğer omurgalı hayvanlardan, hayvanlar bitkilerden, organik dünya ise organik olmayan dünyadan daha mükemmeldir. Her­kes bu tür psikoloji ile şu veya bu ölçüde maluldür, ilmin kendisi de bundan tam olarak kurtulamamıştır ve ilmin egosantrik ön­yargılardan kurtulma uğrunda elde ettiği her türlü kazanım çok büyük zorluklarla başarılmaktadır.

Egosantrik psikoloji, oldukça fazla insanın dünya görüşüne nüfuz etmektedir. Bundan tamamen kurtulmak çok az kişiye na­sip olmaktadır. Fakat bunun aşırı dışavurumları kolaylıkla fark edilmektedir. Bunların saçma olduğu açıktır ve bu yüzdendir ki, genellikle kınama, protesto veya alay konusu olmaktadırlar. Her­kesten akıllı, herkesten iyi ve her özelliğinin iyi olduğuna emin olan bir kişi, çevredekiler tarafından alayla karşılanır, şayet bu kişi davranışlarında agresif ise, hak ettiği tepkiyi de alır. Kendi üyelerinin tümünün dâhi, akıllı ve güzel olduğuna safça kani ol­muş aileler, onlarla ilgili eğlenceli fıkralar anlatan kendi tanıdıklarınca genellikle gülünç duruma düşürülürler.

Egosantrizmin bu tür aşırı tezahürleri, nadiren görülmekte ve çoğunlukla tepki ile karşılanmaktadır. Egosantrizm daha geniş bir gruba yayıldığında ise, durum farklılaşmaktadır. Burada ona karşı bir tepki yine söz­konusu olsa da, böyle bir egosantrizmi kırmak daha zordur. Çoğu zaman problem, egosantrik haletiruhiyedeki iki grubun mücade­lesine yol açmaktadır ki, burada galip gelen yine kendi kanaatin­de kalmaktadır. Bu, örneğin, sınıf veya sosyal mücadeleler esna­sında mevzubahis olmaktadır. Aristokrasiyi deviren burjuvazi de, kendi sınıfının diğerlerinden üstün olduğu noktasında, alaşağı ettiği aristokrasi kadar kendinden emindir. Burjuvazi ile müca­dele eden proletarya da, kendini seçkin bir zümre olarak ve millet içindeki bütün sınıflardan daha üstün görmektedir. Bununla be­raber, buradaki egosantrizm ne de olsa belirgindir ve daha bilinç­li, daha “geniş” zihniyete sahip insanlar ekseriya bu önyargıların üzerine çıkmayı başarırlar. Etnik gruplar sözkonusu olduğunda ise bu tür peşin hükümlerden kurtulmak daha da zorlaşmakta­dır. Burada insanlar, egosantrik önyargıların gerçek muhtevası­nı anlama hususunda hiç de eşit ölçüde hassas davranmıyorlar. Pan-Germenci birçok Prusyalı, diğer tüm Almanların önünde Prusya milletini yücelten soydaşlarını kınamakta ve onların “sözde vatanseverliklerini4 gülünç ve sığ bulmaktadır. Bununla bera­ber, Alman soyunun genellikle en zirve nokta ve beşeriyetin en seçkin kesimi olduğu düşüncesi onlarda hiçbir şüphe doğurma-makta ve onlar kozmopolitizm olarak isimlendirilen olguya, yani Roma-Germen şovenliği düzeyine de yükselememektedirler. Ama kozmopolit Prusyalılar, Pan-Germenci yurttaşlarına aynı şekilde öfkelenmekte, onların eğilimini sığ şovenlik olarak yaf­talamakta, fakat kendilerinin de -tabii ki Almancı değil, Roma-Germenci- şovenist olduklarını fark etmemektedirler. Böylece, burada mesele, sadece sözkonusu hassasiyetin derecesindedir: Birisi şovenizmin egosantrik temelini biraz daha kuvvetli, diğeri ise biraz daha zayıf hissetmektedir. Her halükarda, Avrupalıların bu konudaki hassasiyetleri oldukça görecelidir. Kozmopolitizm olarak isimlendirilen olgunun, yani Roma-Germen şovenizminin ötesine ise nadiren geçilebilmektedir. “Barbar” olarak adlandı­rılanların kültürü ile Roma-Germenlerin kültürünü eşdeğer kabul eden Avrupalıların varlığına gelince, biz bu tür Avrupalıların mevcudiyetinden hiç haberdar olmadık, öyle görünüyor ki, bun­lar hiç var olmadılar.

****

Elbette ki burada mesele, kelimelerin hipnozunda düğümlen­mektedir.

Yukarıda kaydedildiği gibi, Roma-Germenler bu konuda ken­dilerinden her zaman o kadar naif derecede emindiler ki, sadece onlar kendilerini “beşeriyet”; kendi kültürlerini “evrensel mede­niyet” ve nihayet kendi şovenliklerini de “kozmopolitizm” olarak adlandırmaktaydılar. Onlar, sözkonusu terminoloji ile tüm bu kavramların temelinde yatan etnografik muhtevayı maskelemeyi başarmışlardı. Roma-Germenler, kendi ürettikleri maddi kültür ürünlerini (askeri teçhizat ürünleri ve ulaşım için gereken me­kanik aletler) -ki bunlar daha ziyade evrensel nitelendirilebile­cek türdendir- öteki milletlere aktarırken, bunlarla birlikte kendi “evrensel” düşüncelerini de araya sokuşturmakta ve bu ürünleri, mevzubahis fikirlerin etnografik mahiyetini titiz bir biçimde ört­bas edecek şekilde sunmaktadırlar.

Böylece, Avrupa kozmopolitizmi olarak adlandırılan olgunun Roma-Germen olmayan milletler arasında yayılması, tam bir yanlış anlaşılmadır. Roma-Germen şovenistlerinin propagandasına ken­dini kaptıranlar “beşeriyet”, “evrensellik”, “medeniyet”, “evrensel ilerleme” vs. ifadelerle yanılgıya düşürülmüşlerdir. Tüm bunlar kelime anlamıyla anlaşılmıştır, halbuki aslında bunların arka pla­nında belirli ve oldukça dar etnografik anlayışlar saklanmaktadır.

Roma-Germenler tarafından aldatılan Roma-Germen olma­yan milletlerin entelektüellerinin, kendi hatalarını anlamaları; ev­rensel medeniyet adıyla onlara sunulan kültürün, aslında sadece Roma ve Germen milletlerinin belli bir etnik grubunun kültürü ol­duğunu kavramaları gerekir. Bu kavrayış, kuşkusuz, onların ken­di milletlerinin kültürüne bakışlarını önemli ölçüde değiştirmeli ve onları, “evrensel” (gerçekte ise Roma-Germen, yani yabancı) kisvesiyle birtakım idealler uğruna kendi milletine yabancı bir kültü­rü empoze etmeye ve kendi milletinin milli özgünlüğünün kökünü kazımaya çabalamalarının doğru bir şey olup olmadığı üzerinde düşünmeye zorlamalıdır. Onlar bu sorunu, Roma-Germenlerin “medeni beşeriyet” olma iddialarını yetkin ve mantıki bir şekilde inceledikten sonra ancak çözebilirler. Roma-Germen kültürünü kabul edip etmeme ise, yalnız aşağıdaki bir takım soruların ce­vaplanmasından sonra mümkün olabilir:

SORULAR

1)  Roma-Germen kültürünün, yeryüzünde bir zamanlar mevcut olmuş veya şu anda yaşayan tüm diğer kültürlerden daha mütekâmil olduğu objektif olarak kanıtlanabilir mi?

2)  Bir milletin, diğer bir millet tarafından inşa edilmiş olan kültüre tam olarak katılması, bu milletlerin birbirleriyle antropolojik birleşmesi olmaksızın mümkün müdür?

3) Avrupa kültürüne katılım (şayet böyle bir katılım mümkün ise), hayır mıdır, şer midir?

Avrupa kozmopolitizminin anlamını, Roma-Germen şoveniz­mi olarak idrak eden herkes, bu soruları sormak ve şu veya bu şe­kilde cevaplamakla yükümlüdür. Ve tüm bu suallere yalnız olum­lu yanıt verildiği takdirde topyekûn Avrupalılaşma gerekli ve arzu edilen bir şey olarak kabul edilebilir. Olumsuz cevap durumunda ise, Avrupalılaşmanın reddedilmesi gerekir ve sonra hemen ora­cıkta şu yeni sorular sorulmalıdır:

4) Topyekûn Avrupalılaşma kaçınılmaz mıdır?

5) Bu sürecin olumsuz sonuçlan ile nasıl mücadele edilmelidir?

AVRUPALILAŞMANIN YIKICI SONUÇLARI

“Avrupa (Birliğine) kültürüne katılım (şayet böyle bir katılım mümkün ise), hayır mı­dır, şer midir?”

Şimdi artık şu iki hususu biliyoruz: Birincisi, Roma-Germen kültürü diğer her­hangi bir kültürden hiçbir yönden objektif olarak daha üstün ve gelişkin değildir; ikincisi, başka bir millet tarafından oluşturulan kültüre katılma yalnız bu milletle antropolojik karışım şartlarında mümkündür. Buradan sanki yukarıda sorduğumuz sorumuzun ancak Roma-Germenlerle antropolojik olarak birleşen milletlere teşmil edildiği sonucu çıkmaktadır. Fakat dikkatlice bakıldığın­da, sorumuzun bu milletler için tamamen anlamsız olduğu gö­rülmektedir. Aslında antropolojik karışımın başlaması anından itibaren sözkonusu millet, tam manasıyla bir Roma-Germen ol­mayan millet olma durumundan çıkmaktadır. Bu millet için Roma-Germen kültürü, onun Roma-Germenlerle antropolojik karışı­mından önceki kültürü gibi bir anlamda kendi öz kültürü haline gelecektir. Sözkonusu milletin, kendisine aynı düzeyde yakın olan bu iki kültürden birisini seçmesi gerekir, öbür yandan biliyoruz ki, Roma-Germen kültürü diğerlerinden hiçbir bakımdan daha mükemmel değildir. Aslına bakılır ise, diğerlerinden hiç aşağı da değildir. Dolayısıyla, sözkonusu millet için genellikle bu kültürü kabul etmek veya etmemek arasında bir fark yoktur; tabii ki, bu kültürü kabul ettiği halde bile kalıtım bakımından saf Roma-Ger-menlerden yine de farklılaşacaktır. Ama mevzubahis millet, Roma-Germen kültüründen farklı bir diğer kültürü kabul ettiğinde de bu yeni kültüre tam olarak uygun olan bir kalıtıma sahip olmaya­caktır çünkü onun damarlarında kısmen Roma-Germen kanı da akmaktadır. Böylelikle, Roma-Germenlerle antropolojik olarak karışmış milletler sözkonusu olduğunda Avrupalılaşmanın arzu edilir veya edilmez oluşu konusu tüm şiddetini ve tüm anlamını yitirmektedir. ANTROPOLOJİK AÇIDAN ROMA-GERMENLERLE KARIŞMA­YAN HERHANGİ BİR MİLLET İSE, ÖNCEKİ AÇIKLAMALARDA GÖRÜLDÜĞÜ GİBİ, TAM OLARAK AVRUPALILAŞAMAZ, YANİ TAM ANLAMIYLA ROMA-GERMEN KÜLTÜRÜNE (Avrupa Birliğine) KATILAMAZ.

Fakat şunu da biliyoruz ki, bu gayrimümkün duruma rağmen, sözkonusu milletlerden pek çoğu tüm güçleriyle böyle bir katılı­ma gayret etmekte ve Avrupalılaşmaya çalışmaktadırlar. İşte sorumuz da bu tür milletleri ilgilendirmektedir: Avrupalılaşmaya yönelik gayretlerin sonuçlarını izah etmeye ve bu sonuçların söz­konusu millet için hayırlı veya arzu edilir bir şey olup olmadığını belirlemeye çalışmalıyız.

Yukarıda bir milletin, diğer bir millet tarafından oluşturulan kül­türe tam olarak katılımının mümkün değildir.

Bir takım sebeplerden do­layı Avrupalılaşan millet, belli bir zaman diliminde Avrupa kültürü­nün diğer milletleri tarafından kabul edilebilir bulunan ancak çok az miktarda kültür değeri oluşturmayı başarabilecektir. Söz konusu Avrupalılaşmakta olan milletin bunları da kabul etmesi gerekmektedir. Böylelikle, bu millet dışarıya verdiğin­den daha fazlasını dışarıdan alacak, onun kültürel ithalatı her za­man kültürel ihracatından yüksek olacaktır ve bu durum da onu doğuştan Roma-Germen olanlara bağımlı hale getirecektir. Bu olgunun olumsuz sonuçları, Avrupalılaşan milletin hayatı­nın her aşamasında kendini göstermektedir. Milletin parçalara ayrılması, sınıf mücadelesinin şiddetlenmesini doğurmakta ve toplumda sınıflar arası geçişi zorlaştırmaktadır. Avrupalılaşan milletin parçalarının bu dağınıklığı, her tür yenilik ve “buluşlar”ın yayılmasına mani olmakta ve milletin bütün kesimlerinin kültür üretiminde işbirliği yapmasını engellemektedir. Kısacası, Avru­palılaşan milleti kaçınılmaz olarak zayıflatan ve onu, doğuştan Ro­ma-Germen olanlara kıyasla son derece elverişsiz duruma sokan şartlar oluşmaktadır.

İşte, Avrupalılaşan milletin sosyal hayatı ve kültür gelişimi, doğma büyüme Roma-Germen olanların hiç bil­medikleri zorluklarla kuşatılmıştır.

MİLLET TEDRİCEN KENDİSİNİN ÖZGÜN VE MİLLİ OLAN HER ŞEYİNİ HOR GÖRMEYE ALIŞMAKTADIR. Tüm bunlara yukarıda bahsedilen milli bünyenin parçalara ayrılması ve bu bünyenin sözkonusu münfe­rit parçaları arasında -yekpare bir kültür ve ortak bir dilin olma­masından kaynaklanan- zayıflayan sosyal ilişkiler de eklenir ise, Avrupalılaşan bir millette yurtseverliğin her zaman fevkalade zayıf kalacağı açıktır. Böyle bir millette yurtseverlik ve milli gurura sahip olma, yalnız bazı bireylere has bir şeydir; ulusun kendi varlığını idraki ise, büyük ölçüde yöneticilerin ve yönetici siyasi çevrelerin tutkularına indirgenmektedir.

Bu özgüven yokluğu, elbette ki, varoluş mücadelesinde de bü­yük bir eksikliktir, özel hayatta daima şunu gözlemlemek müm­kündür: Özgüveni olmayanlar, kendisine az değer verenler ve kendini aşağılamaya alışkın olanlar kendi davranışlarında karar­sız olmakta ve yeterli direnç gösterememekte, diğerlerine kendi­sine zarar vermeye imkan tanımakta ve nihayet daha kararlı ve özgüveni daha fazla -gerçi çoğu defa yeteneği çok daha az- olan­ların tam otoritesi altına girmektedirler. Yurtseverliği düşük ve milli gurur duygusu az gelişmiş milletler da tamamen aynı şekilde hayatta güçlü yurtseverlik veya milli bilince sahip milletlerin önün­de geri çekilmektedir. Bu nedenledir ki, yukarıda söylenenlerden hareketle, Avrupalılaşan milletler da doğma büyüme Roma-Ger­menlere büyük ölçüde bağımlı bir konumda bulunmaktadırlar.

Bütün bu olumsuz sonuçlar, Avrupalılaşma olgusuna bağlıdır. Avrupalılaşma düzeyinin bu tabloda herhangi bir rolü yoktur. Bi­liyoruz ki nesiller değiştikçe, yerli kültürün eski unsurları gittikçe daha geri planda kalmaktadır. Böylece zaman ilerledikçe AVRU­PALILAŞMAYA CAN ATAN MİLLETİN NİHAİ KERTEDE TAM OLARAK AVRUPALI­LAŞMASI, YANİ SIRF ROMA-GERMEN KÖKENLİ UNSURLARDAN MÜTEŞEKKİL BİR KÜLTÜRÜ BENİMSEMESİ GEREKİR. Bu süreç, son derece uzun olup özellikle Avrupalılaşan milletin farklı kesimlerinde ve farklı sosyal gruplarında eşit olmayan düzeyde seyretmektedir. Hatta bu sü­reç büsbütün tamamlandığında dahi kalıtım aracılığıyla devredi­len milli psikolojinin kökü silinemeyen eğilimleri Avrupalılaşan millette yine de daima mevcut olacaktır. Roma-Germenlerin doğuştan elde ettikleri psişiğin unsurlarından farklı olan bu eğilim­ler, her şeye rağmen, bir yandan sözkonusu milletin kültür alanın­da verimli çalışmasına mani olacak, diğer yandan ise doğuştan Roma-Germen olanların ürettiği yeni kültürel değerlerin başa­rılı ve hızlı bir şekilde benimsenmesini engelleyecektir. Böylece, tüm parçalarının uzun ve meşakkatli bir süreçte kültürel yönden tedricen törpülenerek aynılaştırılması ve milli kültür bakiyesinin kökünün kazınması nedeniyle zaten kendi gelişiminde geç kalan bu millet, Avrupalılaşmada en azami seviyeye çıktığında bile, Ro­ma-Germenlerle yine de eşit şartlarda bulunamayacak ve “geri kalma”ya devam edecektir. Avrupalılaşmaya başladığı andan itibaren sözkonusu milletin kaçınılmaz bir şekilde Roma-Germen­lerle zorunlu kültürel alışveriş ve iletişim çizgisine girmesi, bu milletin “geri kalmışlığı”nı meşum bir yasaya dönüştürmektedir.

Ama bu “yasa”ya boyun eğilemez. “Geri kalmış” durumuna direnmeyen milletler, hızla komşu veya daha uzakta bulunan bir Roma-Germen milletin kurbanı haline gelmekte; “medeni milletler ailesi”nin geri kalmış bu üyesi önce ekonomik, daha sonra siyasi bağımsızlıktan mahrum edilmekte ve bütün cevherleri çıkarılıp “etnografya malzemesi”ne dönüştürülerek utanmaksızın sömü­rülmektedir. Fakat ebedi geri kalma yasası ile mücadele etmeyi arzu edenleri de bundan daha iyi bir kader beklemiyor. “Geri kalmış” Avrupalılaşan millet, yabancı tehdidinden korunmak ama­cıyla kendi askeri ve sınai teknolojisini Roma-Germenler ile en azından aynı seviyede tutmak zorundadır. Lakin Avrupalılaşan milletin bu alanda, doğuştan Roma-Germen olanlar gibi aynı hız­da üretimde bulunmaya, yukarıda belirtilen nedenlerden dolayı, gücü yetmemekte ve esas itibariyle bu alandaki faaliyeti diğerle­rinin “buluşlar”ını benimseme ve taklit etme ile sınırlı kalmak­tadır. Bununla birlikte onun geri kalmışlığı, teknik sahada bile devam etmektedir.

İşte geri kalmışlığın böylesi hissedilişinin asıl kötü yanı, bunların gayrimuntazam oluşunda yatmaktadır. Geri kalmışlığın böylesi düzensiz hissedilişinin sonuçlarını bertaraf etmek de an­cak bu türden düzensiz tarihi sıçramalarla mümkündür. Roma-Germenlere ayak uydurma imkânı olmayan ve tedricen onlardan geri kalan AVRUPALILAŞMAKTA OLAN MİLLET, ZAMAN ZAMAN BELLİ DÜZEY­DE UZUN SIÇRAMALAR YAPARAK ONLARA YETİŞMEYE ÇALIŞMAKTADIR. BU SIÇRAMALAR, TARİHİ GELİŞİMİN TÜM İŞLEYİŞİNİ BOZMAKTADIR. Roma-Germenlerin tedricen ve çok uzun zaman diliminde geçtiği yolu sözkonusu milletin kısa zamanda kat etmesi gerekir. Ve bu millet, pek çok tarihi aşamayı atlama ve Roma-Germenlerde “sürek­lilik arz eden bir düzine tarihi değişimler”in sonucunda oluşan durumu hemen ex abruptd “hazırlık yapılmadan” inşa etme zorunda kalmaktadır. Bu sıçramalı “gelişme”nin neticeleri gerçekten korkunçtur. Her bir sıçrayışı kaçınılmaz olarak zahiri bir (Avrupai bakış açısına göre) durgunluk dönemi izlemektedir ki burada kültürü düzene sok­mak, hayatın belli alanlarında mevzubahis sıçrayışla elde edi­len neticeleri kültürün diğer unsurları ile uyumlu hale getirmek gerekir. Bu “durgunluk” dönemi boyunca milletin yine daha fazla geri kaldığı açıktır. Avrupalılaşan milletlerin tarihi de bu kısa süren hızlı “gelişme” dönemleri ile kısmen uzun erimli olan “durağan” dönemlerin sürekli nöbet değiştirmesinden ibarettir. Tarihi ge­lişimin sürekliliğini ve bütünlüğünü bozan bu tarihi sıçrayışlar, Avrupalılaşan millette zaten zayıf gelişen geleneği de tahrip et­mektedir. Halbuki süreklilik arz eden gelenek, normal bir geliş­menin olmazsa olmaz koşullarından biridir. Geçici bir süreliğine “Avrupai medeniyet seviyesi”nin elde edildiği görüntüsünü veren mevzubahis atlama ve sıçramalar, yukarıda belirtilen tüm neden­lerden dolayı, sözkonusu milleti kelimenin gerçek anlamında ileri götürememektedir. Sıçramalarla giden gelişme, zaten Avrupalı­laşma olgusu gereğince aşırı yüklenilmiş olan milli güçleri daha fazla tüketmektedir. Çok daha hızlı yürüyen yol arkadaşına ye­tişmeye can atan ve bu maksatla periyodik sıçramalara başvuran insan örneğinde olduğu gibi, bu tür bir gelişme yoluna giren AV­RUPALILAŞAN MİLLET DA BENZERİ ŞEKİLDE KENDİ MİLLİ ENERJİSİNİ BEYHUDE YERE HARCAYARAK KAÇINILMAZ ŞEKİLDE YOK OLACAKTIR. Ve bütün bun­lar, özgüvenin ve hatta bizzat Avrupalılaşma olgusuyla çoktandır yıkılmış olan milli birliği pekiştiren duygunun olmamasındandır.

Demek ki, Avrupalılaşmanın neticeleri o kadar ağır ve kor­kunçtur ki, onu hayır değil, şer saymalıyız.

TOPYEKÛN AVRUPALILAŞMAYA KARŞI NASIL MÜCADELE ETMELİ?

Topyekûn Avrupalılaşmanın bu dehşet veren mukadder olu­şu ile nasıl mücadele edilmelidir?

İlk bakışta bu mücadele, Roma-Germenlere karşı tüm milletlerin isyanı ile mümkün olacağa benzemekte. Şayet beşeriyet, Roma-Germenlerin bahsetmeyi sevdiği beşeriyet değil de, çoğunlukla Slav, Çin, Hint, Arap, Zenci ve diğer milletlerden -ki bunların tümü, derilerinin rengine bakıl­maksızın Roma-Germenlerin ağır sömürüsü altında inlemekte ve kendi milli güçlerini Avrupa fabrikalarının taleplerini karşılamak amacıyla hammadde çıkarmaya harcamaktadır- oluşan gerçek beşeriyet olsaydı ve tüm bu beşeriyet sömürgecilere, yani Roma-Germenlere karşı mücadelede birleşseydi, er ya da geç nefret bo­yunduruğunu kırmayı ve bu yağmacıları ve onların kültürlerini yeryüzünden silmeyi başarabileceği düşünülebilirdi. Ama böyle bir başkaldırıyı nasıl örgütlemeli, yoksa bu bir ham hayal mi? Bu plana dikkatlice bakıldığında, bunun uygulanamaz olduğu açık bir şekilde belli olacaktır ve eğer bu yol, topyekûn Avrupalılaşma­ya karşı yegane mücadele vasıtası ise, o halde sözkonusu müca­dele tek kelimeyle imkansızdır.

Fakat durum bu kadar da ümitsiz değildir. Yukarıda topyekûn Avrupalılaşmayı kaçınılmaz kılan başlıca unsurlardan birinin, Roma-Germen kültürünün tamamına nüfuz eden egosantrizm olduğundan bahsetmiştik. Roma-Germenlerin kendi kültürleri­nin bu meşum kusurunu kendilerinin ıslah edeceklerini ummak, tabii ki, imkansızdır. Fakat Roma-Germen olmayan Avrupalıla­şan milletler, Avrupa kültürünü benimserken bundan egosant­rizmi pekala arındırabilirler. Bunu başarabilirlerse, o halde Ro­ma-Germen kültürünün münferit unsurlarının benimsenmesi, yukarıda bahsettiğimiz olumsuz sonuçları haiz olmayacak ve yalnız sözkonusu milletlerin milli kültürlerini zenginleştirecektir. Gerçekten de, Avrupa kültürü ile temas eden mevzubahis milletler, kendilerini bu kültürün her unsurunda bir tür mutlak üstünlük ve mükemmellik görmeye mecbur eden önyargılardan arınmış olacaklardır. O halde ne pahasına olursa olsun tüm bu kültürü benimsemeye ve Avrupa kültürü uğruna kendi yerel kültürünü yok etmeye gerek kalmayacaktır. Nihayet, kendilerine az gelişmiş ve gelişimleri durmuş bir insan türünün temsilcileri olarak bak­mak için de bir sebep bulunmayacaktır. Onlar, Roma-Germen kültürünü olası kültürlerden yalnız biri olarak kabul edip bundan kendilerine anlaşılır ve uygun olan unsurları alacak ve daha son­ra bunları kendi milli ilgi ve ihtiyaçlarına uygun şekilde istedikleri gibi değiştirecekler; hem de bu değişiklikleri Roma-Germenlerin egosantrik bakış açıları ile nasıl değerlendireceklerini hiç hesaba katmaksızın yapacaklardır.

Böyle bir gidişatın aslında oldukça tasavvur edilebilir ve mümkün olduğuna şüphe yok. Bunun mümkün oluşu aleyhi­ne tarihi vakalardan referans vermeye de gerek yok. Gerçekten tarih bize, şimdiye dek Avrupalılaşan milletlerden hiçbirinin Ro­ma-Germen kültürüne karşı böylesi aklıselim bir bakış açısına sahip olamadığını öğretmektedir. Avrupa kültürünü benimseyen birçok millet, başlangıçta ondan yalnız en gerekli olanları almayı planlıyordu. Ama kendi gelişimlerinin daha sonraki aşamaların­da onların tamamı Roma-Germen hipnozuna tedricen kapılmış ve başlangıçtaki niyetlerini unutarak ve Avrupa medeniyetine tam katılımı kendilerine ideal edinerek bir seçim yapmadan her şeyi benimsemeye başlamışlardı. I. Petro, iktidara gelişinin ilk yıllarında “Almanlar”danyalnız askeri teknolojiyi ve gemicilik teknolojisini benimsemeyi istemekte idi; fakat kendisini yavaş yavaş bu benimseme sürecine kaptırarak asıl amaçla doğrudan hiçbir ilişkisi olmayan pek çok lüzumsuz şeyi benimsedi. Yine de o, Rusya’nın Avrupa’dan kendine gereken her şeyi alarak er veya geç ona sırtını dönmesi ve kendi kültürünü -sürekli “Batıya yönelmeksizin”- bağımsız olarak geliştirmesi gerektiğini itiraf et­mekten de geri durmuyordu. Ama Petro, kendisine layık olan ha­lefler bırakmadan dünyasını değişti. Rusya açısından on sekizinci yüzyıl, başından sonuna dek Avrupa’nın yakışık almayan bayağı bir taklitçiliği ile geçmiştir. Bu asrın sonunda Rus toplumunun üst kesimlerindeki zihinler artık Roma-Germenlerin önyargıları ile beslenmekteydi. On dokuzuncu yüzyılın tamamı ile yirmin­ci yüzyılın başlangıcı Rus hayatının bütünüyle Avrupalılaşması ile geçmişti ki burada da Rusya, “sıçramalı gelişme” nin yukarıda bahsettiğimiz yöntemlerini benimsemişti. Aynı tarih, gözlerimi­zin önünde Japonya’da tekrarlanmaya hazırlanmaktadır. Japon­ya da başlangıçta Roma-Germenlerden ancak askeri teknolojiyi ve gemicilik teknolojisini almayı istemekte idi. Ama taklit etme çabalarında tedricen daha fazla ileriye gitmiştir. Dolayısıyla şu anda Japon toplumunun “eğitimli” kesiminin önemli kısmı Ro­ma-Germenlerin düşünüş tarzını benimsemiştir. Şimdiye dek Japonya’daki Avrupalılaşmanın, sıhhatli bir milli gurur içgüdüsü ve tarihi geleneklere bağlılık sayesinde hafifletilmiş olduğu doğru­dur. Ama kimse Japonların bu konumu ne kadar daha muhafaza edebileceklerini bilmiyor.

Yine de önerdiğimiz çözümün henüz tarihi bir örneğinin bu­lunmadığını kabul etsek dahi, buradan sözkonusu çözümün imkânsız olduğu sonucu çıkmaz. Tüm mesele, egosantrik önyargıla­ra dayanan AVRUPA KOZMOPOLİTİZMİNİN VE DİĞER AVRUPAİ TEORİLERİN GERÇEK MAHİYETİNİN HÂLÂ ÜSTÜ ÖRTÜLÜ KALMASIDIR. Roma-Germen­lerin egosantrik psikolojilerinin dayanıksızlığını idrak edemeyen Avrupalılaşan milletlerin entelektüelleri, yani bu milletlerin bir par­çası olup Roma-Germen manevi kültürünü en geniş şekilde kabul edenler, günümüze dek Avrupa kültürünün sözkonusu alandaki sonuçları ile mücadele etmeyi becerememiş ve yolları üzerinde­ki tehlikeleri sezmeksizin Roma-Germen ideologların peşinden safdillikle yürümüşlerdir. Tüm bu tablo, sözkonusu entelektüeller olaya bilinçli olarak baktıklarında ve Avrupa medeniyetine objek­tif eleştiri ile yaklaştıklarında temelden değişecektir.

Böylece bu alandaki çalışmanın tüm ağırlık merkezi, Avrupa­lılaşan milletlerin entelektüellerinin psikolojik alanına yöneltilme­lidir. Bu psikoloji, baştan sona değişmelidir. Entelektüeller, Ro­ma-Germenler tarafından gözlerine çekilen perdeyi kaldırmalı ve Roma-Germen ideolojisinin aldatmacasından kurtulmalıdırlar. Onlar, aşağıdaki hususları oldukça net, kat’i ve kesin bir şekilde idrak etmelidirler:

Onlar günümüze dek aldatılmışlardır. Avrupa kültürü mutlak bir şey değildir, tüm beşeriyetin kül­türü değildir; sadece ortak bir tarihe sahip sınırlı ve belli bir etnik veya etnografik gruba dahil olan milletlerin ürettiği bir şeydir.

Avrupa kültürü, yalnız sözkonusu belli milletler grubu için zo­runludur.

Avrupa kültürü, hiçbir yönden mükemmel değildir; başka bir etnografik grup tarafından inşa edilen diğer herhangi bir kültürden “üstün” değildir, çünkü “üstün” ve “aşağı” kültür ve milletler bulunmamaktadır, yalnız belirli düzeyde birbirine benzeyen kültür ve milletler mevcuttur. – Bu nedenle, Roma-Germen kültürünün inşasına katılmayan milletlerin bu kültürü benimsemeleri, mutlak iyi olmayıp her­hangi mutlak bir tinsel gücü de haiz değildir. Roma-Germen kültürünün (genel olarak herhangi diğer bir kültürün) tam ve organik bir biçimde benimsenmesi, yani gelecekte de bu kültürü, onu inşa eden milletlerle aynı seviye­de üretebilme imkanı veren bir benimseme, Roma-Germen­lerle antropolojik karışım ve hatta sözkonusu milletin Roma-Germenler tarafından antropolojik olarak yutulması halinde ancak mümkündür.

Bu tür bir antropolojik karışım olmadan kültürün tam be­nimsenmesi yalnız sahte bir görüntüdür ki burada da kültü­rün “dinamik” değil, ancak “statik” hali benimsenmektedir. Yani muasır Avrupa medeniyeti seviyesini benimseyen bir millet, daha sonra bunu geliştiremez konuma düşmektedir. Ve bu kültür unsurlarının yenilenmesi halinde bunların yeniden Roma-Germenlerden alınması gereklidir. Sözkonusu millet, bu şartlarda bağımsız kültürel üretim yap­maktan tamamen vazgeçmek, Avrupa’dan yansıyan ışıkla yaşamak ve devamlı Roma-Germenleri taklit eden bir may­muna dönüşmek zorunda kalmaktadır. Bunların sonucunda bahsi geçen millet daima Roma-Germenlerden “geri kalacaktır”, yani onların kültürel gelişimlerinin farklı aşamalarını her zaman belli bir gecikme ile benimseye­cek ve taklit edecektir. Dolayısıyla doğuştan “Avrupalı” olan­lara kıyasla elverişsiz konumda bulunacak, onlara maddi ve manevi yönden bağımlı hale gelecektir. Böylelikle;

AVRUPALILAŞMA, (Avrupa Birliği)  ROMA-GERMEN OLMAYAN BÜTÜN MİLLETLER İÇİN MUTLAK BİR ŞERDİR.

Öyleyse, bu kötülüğe karşı bütün imkânlarla mücadele edi­lebilir ve edilmelidir. Tüm bunları zahiren değil, içeriden anlamak lazımdır; yalnız anlamak değil, derinden hisset­mek, yaşamak ve acısını duymak gerekir. Gerçek, herhangi bir abartıya mahal vermeksizin ve temizlenmesi gereken o büyük yalanın kalıntılarından arındırılarak tüm çıplaklığıyla gözler önüne serilmelidir. Burada herhangi bir uzlaşmanın imkânsız oluşunun, açık ve belirgin hale getirilmesi gerekir: Mücadeleyse mücadele.

Tüm bunlar, yukarıda söylediğimiz gibi, Roma-Germen olma­yan milletlerin entelektüellerinin psikolojisinde tam bir dönüşü­mü, bir devrimi gerektirir. Bu dönüşümün başlıca mahiyeti, daha önce mutlak görülen bir anlayışın -Avrupa “medeniyeti”nin ni­metleri- göreceli sayılmasıdır. Bu, sert bir radikallikle hayata ge­çirilmelidir. Bunu yapmak zordur, hem de çok zor; bununla be­raber, mutlak zorunludur.

Roma-Germen olmayan milletlerin entelektüellerinin bilincin­deki dönüşüm, topyekûn Avrupalılaşma olayında kaçınılmaz ola­rak bir kırılma olacaktır. Çünkü asıl bu ENTELEKTÜELLER ŞİMDİYE DEK AVRUPALILAŞMANIN KILAVUZLUĞUNU YAPMIŞLARDIR. KOZMOPOLİTİZME VE [AVRUPAİ] “MEDENİYETİN NİMETLERİ”NE KANİ OLAN VE KENDİ MİLLETİNİN “AZGELİŞMİŞ” VE “HAREKETSİZ” OLUŞUNA HAYIFLANAN BU ENTE­LEKTÜELLER, SÖZKONUSU MİLLETİN ASIRLAR BOYUNCA TEŞEKKÜL ETMİŞ OLAN KENDİNE MÜNHASIR ÖZEL KÜLTÜRÜNÜN TEMELLERİNİ ZORLA YIKMAK SU­RETİYLE ONU AVRUPA KÜLTÜRÜYLE BİRLEŞTİRMEYE ÇALIŞMIŞLARDIR.

Avru­palılaşan milletlerin entelektüelleri, bu yönde daha da ileri gitmiş ve yalnız kendi milletini değil, komşularını da Avrupa kültürüne çekmekle meşgul olmuşlardır. Böylece onlar Roma-Germenlerin başlıca ajanları haline gelmişlerdir. Eğer şimdi bunlar, Avrupalı­laşmanın mutlak kötü, kozmopolitizmin ise küstah bir aldatmaca olduğunu anlayıp derinden idrak ederlerse, Roma-Germenlere yardım etmekten vazgeçecekler ve [Avrupai] “medeniyet”in mu­zaffer yürüyüşü durdurulacaktır: Artık Avrupalılaşan milletlerin desteği olmadan Roma-Germenler tek başlarına tüm dünya milletlerini manevi yönden köleleştirmeye kabil olamayacaklar. Çünkü hatalarını anlayan Avrupalılaşan milletlerin entelektüelleri, artık Roma-Germenlere yalnız yardım etmeyi durdurmayacak, aynı zamanda [Avrupai] “medeniyetin nimetleri”nin gerçek mahiyeti­ni diğer milletlere da açıklamak suretiyle Roma-Germenlere engel olmaya çalışacaklar.

Dünya milletlerini [Avrupai] “medeniyetin nimetleri” hipno­zundan ve manevi kölelikten kurtarmak gibi büyük ve zorlu bir işte, Avrupalılaşma yoluna girmiş veya girmeye niyetlenen Roma-Germen olmayan tüm milletlerin entelektüelleri dostça ve elbirli­ğiyle hareket etmelidir. Meselenin özünü ise, bir an bile gözden kaçırmamak gerekir. MÜNFERİT MİLLİYETÇİLİKLER VEYA PANSLAVİZM VE DİĞER “PANİZMLER” GİBİ KISMİ ÇÖZÜMLER İLE OYALANMAMAK LAZIM. Bunlar yalnız işin aslını müphem hale getirmektedir. Daima ve kat’i bir şekilde şunu hatırlamak gerekir:

Slavların Germenlere veya Turanilerin Arilere karşı koyması problemin gerçek çözü­mü değildir; gerçek karşı durma tektir ve şu iki cephe arasında olmalıdır:

Roma-Germenler ve dünyanın tüm diğer milletleri, yani Avrupa ve beşeriyet.

NOT: Yazıda kısaltmalar yapılmıştır. GÜNÜMÜZ SİYASÎ MESELELERİNDE İLERİ GÖRÜŞ SAHİP OLMAK İSTEYENLERİN ALINTI YAPTIĞIMIZ KİTABI OKUMALARINI TAVSİYE EDERİM.

KİTABIN ORJİNALİ: Evropa i Chelovechestvo, Sofya: Rossiisko-Bolgarskoe Knigoizdatel’stvo, 1920

 

Kaynakça

Nikolay S. Trubetskoy trc: Vügar İmanov [Kitap]. – Avrupa ve Beşeriyet-Küre Yayınları/İstanbul-Şubat 2012.

NİKOLAY SERGEYEVİC TRUBETSKOY

(1890-1938), Moskova Üniversitesi’nde tarih, edebiyat felsefe ve mukayeseli dilbilim eğitimi aldı. Aynı üniversitede akademik çalışmalarına devam eden Trubetskoy, 1917 Ekim Devrimi akabinde Sofya Üni­versitesi Mukayeseli Dilbilim Bölümü’nde (1920-1922) ve Viyana Üniversitesi Slav Dilleri Bölümü’nde (1922-1938) çalıştı. Yapısalcı Prag Dil Ekolü’nün kurucuların­dan olan Trubetskoy’un çalışmaları ara­sında edebiyat, kültür ve dilbilim konulu 150’den fazla makalenin yanısıra Nasledie Chingiskhana [Cengiz Han'ın mirası] (1925), K Probleme Russkogo Samopoznaniia [Rus ben-idraki] (1927), Grundzüge der Phonologie [Fonolojinin temelleri] (1939) adlı eserleri bulunmak­tadır. Dünyaca ünlü filolog Trubetskoy, 1920*li yıllarda Rus muhacir çevrelerde etkin olan Avrasyacılık akımının kurucu babasıdır.


[1] Egosantrik:  benci, ben merkezci, sadece kendini merkez alan

[2] Gabriel de Tarde: Ömrünün son on yılında taşradan Paris’e taşındıktan sonra yayınlarını artıran ve başkentteki etkili okullarda kriminoloji, sosyoloji ve felsefe dersleri vermekle meşhurlaşan, ama ölümünden sonra unutulan Gabriel de Tarde (1843-1904), Batı sosyolojisinde subjektif-psikolojik ekolün banilerinden sayılmaktadır. Les Lois de L’imitation (1890), La Criminalite Comparâe (1890), Monadologie et Sociologie (1893), Logique Sociale (1895), Eludes de Psychologie Sociale (1898), Les transfor-mations du pouvoir{1899), La Psychologie Ûconomique (1902-1903) gibi eserlere imza atmıştır. Ekonomik Psikoloji; Monadoloji ve Sosyoloji ve Geleceğin Tarihinden Alıntılar son yıllarda Türkçeye kazandırılan eserlerindendir.

[3] Şovenizm;  yaygın olarak aşırı milliyetçilik anlamında kullanılır. En geniş anlamıyla şovenizm, herhangi bir gruba olan aşırı, nedene dayanmaksızın oluşan bağlılıktır; sıklıkla karşı gruba olan nefret ve kötü niyet duygularını da bebaberinde getirir. Bu kavramın isim babası Nicolas Chauvin’dir. Napoleon’un ordusunda asker olan bu Fransız, 17 kez yaralandı ve yine de Fransa için savaşmaya devam etti. Kendisini ülkesi uğruna feda etmekten kaçınmayan Napoleon un askeri Chauvin i model alan saldırgan vatanseverlik için şovenizm denilmeye başlandı.

[4] Kozmopolit: Çeşitli uluslardan kimseleri barındıran, içinde bulunduran:

kozmopolitan, dünya vatandaşı, ulusal özelliğini yitirmiş kimse

SIRR-I MEKTÛM-U MAHTÛM (Üzeri Mühürlenmiş Gizli Sırlar)


بســـم الله الرحمن الرحيم

الحمد لله رب العالمين والصلاة والسلام على رسولنا محمد وعلى اله وصحبه وسلم اجمعين

Sırr-ı Mektûmu toplayan ve üzerine Allah Teâlâ tarafından mühür vurulan zarftır.

İmâm-ül Evliyâ ârif-i billâh Ebû Abdullah Muhammed b. Ali b. Muhammed b. Ârab-î, et-Tâî, el-Hâtimî, el-Endülûsî, Şeyh-ül Ekber Muhyiddin Kaddese’llâhü sırrahu’l-aziz buyurdu ki ;

Ya Rabb’i Sana arz ve şükrân ettim. Makam-ı celâletin pek büyüktür. Ya Rabb’i açıkladığım bu şükrân ve sevinci kalbimde kabul etti.

Kalbî sıkıntılarla beraber yakınlaşmana, zât-ı azîmu’ş-şânın kalbe sığmasından oluşan ferah ve sevince hayret ederim.

Fakat hakîkâtler, gece gündüz âmâ’da gizli olduğu halde kalbimde ilâhi vücud denizinde keşfine hayran kaldım.

Asıl ve safî nûr olan Hakk uzaktan görülen hayal gibi cisimlerin yerine geçen ve yerinde durmayan bir nur verdin.

Cesedimin nuruna şaşırmıyorum da, yalnız kalbdeki nurların nasıl temsil ve durduğuna şaşırıyorum.

Eğer bu meyletmiş nûr, keşfen zâhir ve görüş yerine kaynayarak akıyorsa, o halde tecelli eden nûr-u ilâhî o kalbde durmaktadır.

Dediğimi anladınsa ey delikanlı, işin esâsını tetkîk ve tecrübe eyle. Acaba halkın görüş ve fikri, alîm olan zât-ı bilebilir mi?

Zatının birliği bizim O’ndan ayrı bulunduğumuz zaman ilmimizin kendisine birleşmesinden münezzeh olduğu gibi bu yokluğun varlığa çıkmasından eski ve ezelidir.

Allah Teâlâ’nın Rasûl-ü Kerîmi sallallâhü aleyhi ve sellem, Hâtem-ül Evliyâ’yı tâyin ile yani âhir zamanda İsa b. Meryem aleyhisselâmın yeryüzüne inişi ve Deccâl-in katlini ve bunlarda nübüvvet hükmü ile değil de velâyet hükmü ile olacağını bana haber vermiştir.

“Ben risâletin rûhâniyeti ve Beyt-ül Harâm (Kâbe) Esrâr-ı hakkı için bana o Hâtem’in makamını niteliklerini ve beyân eyle” dediğimde;

“O bir hükümdür. Hakîm olan Allah Teâlâ onu birçok kimse içinden en iyisini en güzelini seçmiştir,” cevabını verdi.

“Mukaddes Zât-ı (İsa b.Meryem Aleyhisselâm)  Hâtem görebilir,” dediğimde, şiddetle yüz çevirerek cevap verdi ki;.

“Hâtemi Hakîki’den başkasının gördüğü devam etmez”dedi. [1]

 “Hatm-i velâyet Onu gördüğü zaman, zamanın zuhûruna vakit var mıdır? demiştim. Cevâben ………

“(500+5+400) vakit vardır. Hatem-i Hakîki hakkında ki ise çok büyüktür” dedi.

Hatmin mühim bir sırr-ı vardır ki, arif-i billâh olan her kâmil veli ona vakıf ve nüfuz ederse, onun şahsiyeti etrâfında devir eder.

Meşhur muhaddis Hâkim Tirmîzî kaddese’llâhü sırrahu’l-aziz ona dünya ömrü ve silsile-i vilâyetin hatmi olduğuna işâret etmiş, fakat izhâr etmemiş olduğundan kalbler o hatmi bilmekten salim yani boş kalmıştır.

Cenâb-ı Sıddîk Âzâm radiyallâhü anh bile sıddîkıyet makamında bulunduğu halde hatm-i bilmeye nail olmadığından semâ-î mağribin parlayan güneşi onun tarafından görülmemiştir. Çünkü hatm, Cenâb-ı Sıddîk’dan üstün makamdadır. Sebebi de kendisinde hem nübüvvet ve hem de velâyet vardır. Yani İsa b. Meryem aleyhisselâmdır.

Cenâb-ı Sıddîk Âzâm radiyallâhü anh zevken idrâk etmemiş, fakat hatm-in kendisi gizli olduğu halde gösterdiği eserler ve işaretleri kalben müşâhede etmiştir. Berrak sırlarına toz bulaşmış olmaktan kıskanır. Şayet kendisine bir ışık akseden yıldızların ışıkları gibi olabilir.

Bu esrâr, arşın üstünde bir yerde, dolunay veya parlak güneş gibi zuhur ederse, makâm-ı hatim’de onda lüzumlu gerekli olmuştur.

Bazen ashâb-ı esrâra o esrâr-ı muşâhede zuhûr eder ki, o esrârın bir kısmı yüksek hidâyet rehberi diğer bir kısmı da fikir ve bozuk akideye şeytana atılan taşlar gibi bir engeldir.

Birlik zatını cisimlerin nazarından saklayan mukaddes zatı tenzih ve takdîs ederim. Bununla berâber o asıl zât olanın tecelliyât nurları, her kalb ve hayat sahibi için umûmîdir.

Fakat yarasa gözlü olan kimseye ziyâ yaklaşamaz. Seâdet ve huzurlu hayatı hasta olan nerede görecektir.

Kendilerine manevî makam verdiğimiz şahsiyetler on beş kısma taksim edilmiştir. Olaylar ve kâinâtın bunlarla kıyamını görüyoruz.

(Bunlar: Rasül, Nebî, Âlim, Veli, mü’min-i ümmi—Aktâb, Evtâd, Vüzerâ, Havâs-u Abdâl, Nükabâ, Müslüman, Kâfir, Tâbî, Tâbî olmayan, Âsî)

Kırkların adetleri sonsuzdur. Bu kişiler bu hükme rıza sahibi olmuş olan müttefiklerdir.

Arzu edersen sekiz tanesini say ve fazla söyleme. Bunların yolları da birdir. (Rasül, Nebî, Âlim, Aktâb, Evtâd, Havâs, Abdâl, Nükabâ)

Yukarıdaki sekiz adetten yedisi herkesçe bilinir. Fakat sekizincisi Rabbânî tecelliyâtta gerekli ve devamlılığı olandır. Makâm-ı Hatm sahibidir.

Dünyanın ömrü fena bulduğunda ve ahir zaman geldiğine zaman delâlet ettiğinde büyük olaylar olacak ve hatm gelecektir.

Bu sekizin içinden yedi müşahit kişi, halk gaflete düşmüş iken zuhur edecektir. Onlar işlerini hilm ve sükûnetle işleri idâre edeceklerdir.

Şam şehrinde Ravza-i Hadrâ (yeşil bahçe) da Hatm’in düşmanları bulunacaktır. Fakat Ravza-i Hadrâ’ya mâlik olacak müminlere şefkatli merhametli Hatm’dir.

Hatm bir işi yapmak isterse veya bir emr-i mânevî aldığında, yukarıdaki kişilerden hiç birine kayıtlı olmayarak işleri dilediğince yapar. Cahil ona bir iş hususunda müracaat ettiği zaman sen O Hatm’i çok da’vâ eden veya hasım gibi görürsün.

Zâhiren Hatm’i cahilden yüz çevirendir. Fakat temiz kalbi ölçülmeyecek kıymetli, işlere hâkim ve kefildir.

Hatm’in ömründe yarım saat kalsa, ondan diğer saata kadar mutlaka o akîde-i halledecek ve işleri bitirecektir.[2]

Hatm’in gelmesi ile adâlet ağacının dalları titremeye başlar. Yeryüzündeki ağaçlar ve bitkiler kurumuş iken hayat bulurlar.

İmam-ül Mü’min’in temiz cesedi toprağa verilse de yine getirdiği Allah Teâlâ’nın adâleti doğudan batıya zahir ve intişar edecektir.

İşte burada yani bu işin sonunda Allah Teâlâ’nın beyanı salâtı kendisine hayat ve ölümde aşık olduğum zât-ı risâlete olsun. Amin [3]

Hakk Teâlâ’ya arz edilen hamd ve senâyı mukaddem ve Sultân-ı Enbiyâ sallallâhü aleyhi ve selleme takdim edilen sonunda bir olan salâttan sonra;

Ey akıl sahibi! Rey sahibi olan anlayış sahibinin mühim emirler hakkında söylediğimizi tedbir ve tefekkür ile acâiblik taşıyan lütfedilen lafızların ve sana beyan edilen faydalı manaları araştır.

Sırf mânaya ait olan o şeye dünyevî bakışla bakma ki, yolu yanılırsan ve bu konuda yalnız kalan cismin yorulmuş olur.

O manevi emirler ve acayip manalar bir hayat sahibi bir nüsha olursan yani Letâif-i Rabbâniye halinde taltif edersen uzaklara gitmeye gerek görmem. Çünkü mâna gizlidir.

BU KİTAB-I YAZMAKTAKTAKİ MAKSADIN BEYANI

 Bu kitaptan önce Tedbîratı İlâhiyye fî İstilâhât-ı Memleketi İnsâniyye ismindeki kitap ruhânî ve Rabbânî binayı inşa için telif etmiş ve onda insanı âlem-i kebirden (büyük âlem) sıyrılıp çıkmış bir âlemi sağir (küçük âlem) olduğunu söylemiştir. Varlık-kâinat olan bu âlem-i kebirde zuhur eden her şeyin bu a’yan-ı sabitin (varlıkların ilâhî ilimde ezelden beri bulunan hakikatları) âlem-i asğarda (insanda) bulunduğunu yazmıştım. Fakat bu kitapta insanın genel olarak âleme benzediğine dair bir şey söylemedim. Yalnız onun hilafet ve nede bir ciheti ile âleme nazaran onun vücudundaki katip, vezir, kadı-i adil, ümena, ve… yani erbabına verilecek maâşlar üzerine memur olan amiller (valiler) ve aklî kuvvetler ile nefsâni kuvvetler yani hayvaniyet-i nefsiye arasında cereyan edecek harbin sebeplerini ve düşman suretiyle karşılaşması ve ne zaman düşmanların kabul edeceklerini ve kesin kurtuluşun suretinin çıkış yerini anlattım.

İnsanı bunda işini tedbirli kılarak bir de mülk ve memleket inşa ettim. Âlemlerin bir kısmında hayat bir kısmında ölümü beyan ederek maksadı ikmal ettim. Kalbinde mânevi hastalık olanların nasıl emin olacaklarını bildirdim. Yine böylece bu insandaki esrarın beyan ve izah bazı noktalarda ifâ ettiğim gibi bu insanî dairede ve ruhanî neşedeki nübüvvet makamının yerini ve yaratılışında olan makamı mehdiyi ve hatmi evliyaya tabi azizlerin nerede bulunacağını da söyledim. Çünkü insandaki makamı mehdi ve hatmi evliya makamlarını anlamaya olan ihtiyaç ve dünya olaylarının zıddı ve benzerliğinden kuvvetli ve gayet sağlamdır. Bununla beraber bunun gibi büyük hakikatleri de açık etmek korkusuna düşmenin şerrinden ve şeytanın yanıltmasından ve niyet etmediğim şeyleri bana isnat etmelerinden ve iftiradan helak olmaktan çekindim de hikmet ile gizledim. Maksudumda bu cismânî sırları muhafazadır.

Sonra Rabbi’min yanındaki ilahî esrardan bana verdiği şeyi gördüm. Onu açıklama hususunda kendisine tevekkül ettim. Bu kitabı yukarıda geçmiş iki mühim makamı marifet için yazdım.

Bununla beraber bu mesele hakkında ne söylersem mutlaka bütün belirtilerini zikrederim. Bundan maksatça bütün dinleyenlerce bildiğimi ve düşündüğümü âlemi kebir hakkında işin anlaşılmasıdır. Sonra âlemi insanın kendisinde mevcut olduğu halde bilmediği esrarı anlatmak için teşbih ve temsil eyledim.

Bütün telif eserlerimde ve bilhassa bu konuda yazdığım şeylerde ki fikrim varlıklar âleminde zuhur eden şeyleri söylemek değil de bu insânın aslında ve âdemin şahsın mevcut olan sırları anlatmaktır.

Ey âkil! Nazarını hakikate yaklaştır.

Ey Gafil uyan! Ahirette sultan-ı adil, zalim ve eziyet eden padişah veya bir âlim olmak fayda verir mi?

Hayır, birader, vallâhi fayda göremez. Senden sana olan sultana bakarak ve aklını kendine uyulacak şey yapıp onda zahir ve batındaki şer’î adâbı talep edip evvel ahirini ıslah etmek üzere ona bey’at etmelisin. Görüş ve fikrini bu şekilde yapmadıkça mahvolursun. Halk ile meşgul olmaktan yüz çevirirsen kurtuluşa kavuşur, bu mülk ile kesp ve iktidar edersin. Çünkü Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz bütün ümmetine hitap ederek كُلُّكُمْ رَاعٍ وَكُلُّكُمْ مَسْئُولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ   [4] buyurmuştur. Herkesin nefsinde olan imanını ispat etmiş ve onu âlem-i gayb hisside matlubu Hakk kılmıştır. İş bu hal üzere olup ahd-u vefayı da vaad etmiş olunca kurtuluş yolunda noksanlık ile en aşağı dereceye kanaat etmemiz için bize bir sebep yoktur. Bu şekilde bir hareket akıl kârı değildir.

Gerek bu kitabım ve gerek diğer eserlerim de varlıkların hallerine ait söylediğim şeylerde fikrim bu sözümü dinleyenlere bu hakikati işittirme ve isbat etmek ve insanda olan benzeriyle karşılık vermekten ibarettir. Bunun hariçten kat’i nazar ile ince görüşümüzü kurtuluşumuza vesile olan zatımıza çevirerek cismânî veya rûhânî makamlarımızın bize verdiği kabiliyet gereğince bu insânî neşe içinde bütün varlığımızla yürümeliyiz.

Aziz birader, bütün eserlerimde kurtuluş yolunu düşünmeyerek zatımdan zuhur eden gelişi güzel yazıyorum gibi vehimden sakınmanı temenni ederim.

Nefsim kurtuluş için bir şeye davet ederse, kurtulmuş veya helak olmuş olan kimseleri dikkate alma.

Sana gayet yakın olan vücut iklimine dikkat et. Herkeste bütün vücut azalarına hükmeden bir hükümdar göreceksin.

Vücudunu ve azalarını her vadide âdilâne bir şekilde düzende tut. Sonra yaratılış kabiliyetine göre sulûk ettiğin yere sevk et.

Vücud ikliminde bozukluğa meydan verip âsî olmadan, her azanda âdil bir hâkim ol.

Ben asıl maksadımı âlemi ekberden söylüyor ve bunu az bir şekilde yazıyorum.

İnsanda buna karşılık gelen kısmı da az olmak üzere beyan ediyorum. Buna sebepte yukarıda dinleyenlerce meçhul kalan hakikâtin açıklanması ve anlaşılmasından ibarettir.

Şayet işitenin anlayışı ben bunu söylemeden önce istenilen noktaya ulaşmış ve kabul etmiş olsa, hayatını bile düşünmeyi hatırına bile getiremez. İşitmek ile olan marifetten çıkan maneviyat ışığını tercih ettim. Ancak bu mâna ve ifâdeleri misallere benzeterek ve süsleyerek ruh ve fikre güç vermek için beyan ettim ki fikir dünyasına bir yüksek mevkiye ulaşsın.

İnşaallah Teâlâ bu kitabımda sedeflerden zuhur eden incilere ve yaratılışın yükselişine dair Cenâb-ı Hakk’ın erbâbı iman ve ehl-i irfana vaz-i nasib ettiği misalleri mutluluk ipleri, manevî hediyelerin, kalblerin acaibliklerini ve sevgilinin latifeleri olarak beyan edeceğim.

Bu fasıl bir helak eden denizin dalgaları ve fenaya dalan dalgıçlar olup fikirlerin sadefleri içerisinde manevî inciler vardır ki, delillerin ve burhanların anahtarları istikâmet caddesinin yakîn bilgisinin izâhı vardır.

Beytullah’a vasıl olmak isteyen ve bir çok uzun ve derin geçerken kastı ve yaratılış mayası icabı sevdiklerini, dostlarını terk etmeli, evlat ve iyâlinden ayrılmalı ve kalbinde herkesden bir korku bulunmalıdır. Nihayet mîkâta ulaşmalı vakte esir olmaktan çıkmalı çevresinden ayrılmalı karışıklıktan basitliğe yönelmelidir.arafatta kendini çağıran Allah Teâlâ’ya telbiye (Lebbeyk Allâhümme, Lebbeyk..) söylemeli, zihninde topladığı emelleri unutmalıdır. İşte o zaman yüksek mertebeye ulaşır.  Kendisine hidayet âlemi görünür ve Harem-i ilâhiye dahil olur. Hacer-ül Esved’i istilâm ederek ruhlar âleminde verdiği sözü hatırlar ve Kâbe-i tavaf eder. Bu tavaf ile yaratılışının mahiyetini idrak eder. İşte bu suretle vucüt mertebelerinin menâsik (ibadet edecek yerleri ibadet ederken lüzum eden usul, yol ve tarzını)ine göre yol alır. Bu gidişle manevî âleme ulaşarak hacc-ı manevî ile vakfa gir. Terakkî olursa şayanı tebrik olan hacı budur.

Eğer bu husus erbâbına sıkıntı vermeyecek olsaydı bütün menâsiki tarif ve beyan ederdim.

Bu kitabımla ilk beyan ettiğim mesele mühim hacca ait olan “tek”tedir. Çünkü haccın manası vahid, ferd Rab Teâlâ’ya kast ve teveccühtür. Bu kast ise sırlara talib olan her sâlikin maksat ve vusûlün mukaddimesi olan birinci makamdır. Bu kitapta bir takım sırları izah etmek ve onun marifet semâsından anlayış yağmurlarını yağdırmak istiyorum. Bunun sizin için olan kastımı[5] izah ediyorum. Bu kastımı şer-i ve hakiki kıldım. Kast eğer tarif ettiğim şekilde olursa bu sülûk yolunun başında olur. Bunun nihayetini ise artık ne kadar yüce mertebe olacağını düşünmelisin. Buna göre son mertebe kime müyesser olmuştur.  وَمَا قَدَرُوا اللهَ حَقَّ قَدْرِهِ “Allah Teâlâ’nın kadrini onun yüce şanına lâyık olacak bir şekilde takdir edemediler.” (En’am, 91)

Makâmı Cibrîl’in nefs-i natıka hayatı ebediyyeyi feth ederken bende başlıyor. Diyorum ki, Hakk’ın vücudu beş adedinde yani harfleri beş olan İsm-i celâlin zikrindedir.

Ey kendisine dâhil olanların emin ve emân oldukları harem-i ilâhî; Ey kutsî amellerim her derde deva olan ilâhî olan zemzem suyunu nefsi nâtıkana doldur.

Kavuşma isteği ile her mısrayı Allah Teâlâ’ya gizlice yönelerek vasıl olan mertebeye tahkik olarak tabiatının noksanlıklarının istilâsından kurtulan olmak ile Harem-i İlâhîyeyi ortasında çevirmiş o vadi nefsimin kötülüklerine karşı bir sefer etmeyi bana öğretti.

Bende Cir’ane mevkisinde geçmişteki isyan ve günahlarımı temizlemek pişmanlığı ile sesimi işittim ve tevbe ettim.

Havf mevkiinde irtihal ederim diye telaş etmedim. Fakat kendimde (gayriyyet) başkalık karanlığı istilâ etmesinden çok korktum.

Sonra cinsime iltihak etmek ve Allah Teâlâ’ya yaklaşmak neticesine kavuşmak arzusuyla nakil vasıtamı müzdelife için hazırladım.

Alem-i gayb ve alemi şehadet-i yani ekber ve asgar-ı bir makam-ı cem ile iki kutsî nurla öyle topladım ki, o makamda nefse ait bir mertebeyi göremedim.

Minada bulunduğum zaman ise bütün emel ve arzularımı çıkarıp andım. Zincirlerimi kırınca baktım ki ne yollara kavuşup bereket bulmuşum.

Büyük kuşlukta gerekli olan cemârat-ı yerine getirdimde düşmanım olan cehli taşa tuttum da derhal yüzümü ters döndüm.

Hakikât-i İnsâniyeye dair Safâ’nın verdiği tesirle bir arabî ve fârisî fasih olmadığım halde sa’yü safa ettim. Çünkü bu makamda cemâl-i müşâhede ve istiğrak-ı hal vardır.

Sonra Rukn-ü Yemaniye’ ye yöneldim. Çünkü o sahayı tenezzühde ki istilâmda bir büyük yemin vardır.

Sonra Makâm-ı İbrahim’deki mevki ve yapılan duanın mahiyeti ile bizi koruyup emniyete alan Allah Teâlâ’ya dua ettim.

Ahd-ini bozmuş edenlerin tekrar söz verdikleri Hacer-ül Esved-e beyat ve istilam ederken Allah Teâlâ’yı müşahede ettim.

Hacun (Mekke’de ki dağ) mevkiinde zahir vücuduma galip oldum. Rabbim beni ihâta etti, zaman kayboldu ne gece ve gündüz kaldı.

Vakfeye girip Arafatta olduğumda üns ve muhabbet, korku ve ümit aralarında müşahede ettiğim Rabbi’mi “Şimdi tanıdım” sözü varid oldu.

Haccı yaptıktan sonra gizli ve açık, sesli ve sessiz Rabbi’me seyr-i seferim bana nazmen bildirildi.

O zaman Hakk’tan başkasının bilemiyeceği bir çok gizli ruhânî fikirlerini devamlı sevk ve irade ettiği kendime mahsus gemiye bindim.

Bu kalb gemisi cismâniyet denizi ve vücud denizini geçip de  yakîn kılıcının yardımıyla beşeriyetten münezzeh ve mükerrem olan Rabb’imi görünce

Arafatta Rabb’im beni “Kulum” diye çağırdı. Bende isteyerek ve rıza ile “Lebbeyk” dedim.   İşte bunun feyzi aklın idrakinin alamayacağı bir şey olduğunu düşündüm.

O zaman gözümle değil de basiretim ile Hakk’ın vücudunu açıkça gördüm. Beşeri gözümden ayrılınca cismani hapislikten kurtuldum.

Mukaddes vadide beşeriyetten münezzeh Allah Teâlâ’ya “Ya Rabb’i zatını görmek isterim” diyen Musa aleyhisselâm gibi oldum.

Musa aleyhisselâm bu talebini muteâkib zuhur eden tecellî Zâtı, bulunduğu dağı dümdüz ediyordu. Musa aleyhisselâm görünmez oldu. Beşeriyetin arş-ı olan akıl ve idrak cemal ve celâl-i taşıyan kalb kürsüsüde tecelli nurları ile gizlendi.

İşte o zaman gündüz güneşten istifade etmek isteyen yarasanın güneş ışıklarından yıkıla kalıpta, mevcudiyeti kalmadığı gibi maksadına vasıl olmayıp ölüler arasına terk edilen ceset gibi ruhsuz gibi oldum.

Fakat sonra yakınlığa ve ilâhî fazl-ı kerem ile vech-i Hakk’a üns ve ülfete davet edildim.

 Bunları anlatmak maksadım bu yola sulûk etmemiş olan ve yukarıda beyan edilen erkân ile hac ile haccetmeyen ve yaptığı haccı sahih olmadığı halde müşahede isteyen Hazret-i eyn [6]dedir.

Ey kardeş gel sen bu mesleğe salik “Refîk, Refîk” diye nidâ ederek sülûk et. Sonunda emsalsiz bir matluba kavuşursun. Kavuşamadan bir ayrılık olursa “zılâl”[7] inle Allah Teâlâ’ya gece gündüz tazim ederek secde edersin. Vesselâm.

 GÜN DOĞARKEN RUH’UL EMİN’NİN İNİŞİNİN BEYANI

İşte bu mertebeden sabahın aydınlığında Ruh-ul Emin nüzul eder.

Sabah iyilikleri ile gecenin coşkunluğunu hezimete uğratıp da üzerine süratle yürüyüp, duran safkan koşu atları gibi olan isimlerde küheylanlarla hücum ederek daire-i ayniyet ve isimde cem meydana getirip esaretinden azat olmasına kefil olarak muhafaza elbisesi ve aslın müşahedesi vergisiyle bulunduğu her cihetinden kendisine şuhut müyesser olunca işte bu sırada bana Tebriz ehlinden aziz ve hâkim kişi kuvvet ve devletiyle benimle konuşur. Saatlerin alametleri ve hakikatini ve güneşin batıdan doğmasına dair işaretini maksadını ruhaniyetini ve mezhebini ve tevbe kapısının kapanmasını büyük ve küçüklerin hali üzere kalmasını ve Dâbbet-ül arz-ın nefesini ve Hz. Mesîh aleyhisselâmın yere inişini ve geniş bir sahrada ordunun yere batması ve büyük savaşın meydana çıkması bunun gereği sünnet ve risalet üzerine tekbir ve tehlil ile büyük şehrin fethini ve bunun kılıçlarla kesilmesi ve Şam’ da yeşil bahçedeki hatmi velayet ve sırrı nübüvvet beyaz yolunu ve kendi makamından diğer makama iniş suretini sordu. Bunlarla kendisine  bir yüksek şerefin iktisabı sıhhat ettiğini ve yorulmak bilmeyen deccâlını ve öldürdüğü kimselerin tekrar hayat bulduğu  sorarak bana dedi ki;

“Neşe-i insaniyede bu kâinatın esrarı nerededir. Çünkü ben seni kendi şeytanımı defetmeye atılan ateşten taşlar ile bana talim bana öğretilen şey ile bir kurtuluş yolu ile sana uymayı arz ediyorum.” Bende ona cevaben dedim ki;

“Nerede senin genç arkadaşın ve yol azığın? Yiyecek olarak aldığın balık sana denizde bir yola tercih etti.” Cevaben dedi ki;

“Eğer o balık denizi bana tercih etmese idi, ben bir sebep ve vesile bulamazdım. Genç arkadaşım ve yoldaşım olmasaydı gıdayı yanımda taşıyamazdım.” Bende ona dedim ki;

“Arkadaşın senin makamına sahip olurda sen tehir edersin. Bu halin meydana gelişide artık sen kabre defin edilmiş olursun.” Sonra ona dedim ki;

“Balığı unutursan onu izleyerek izinin üzerine dönersen o zaman hakikâtinden haberdar olursun.” Bu sözüm üzerine cevap verdi dedi ki;

“Bunların hepsi olmuştur. İlmini bu dünya âleminden alan yorulmuştur.” Bende kendisine dedim ki;

“İlim sahibi ve rahmet olduğumu Rabbim sana haber vermedi mi? Öyle ise işte ben sana diyorum ki; sen kan ve ceset sahibi bir adamsın. Ben aynî hakikâtim sen ise şimdi noksanlık içindesin. Sen memleketinde reis âlemi şehadetin hapishanesinde mahkûmsun. Ben âlem-i melekûtta Davudî kabiliyet sahibi bir sanatkârım” bu söz üzerine bana dedi ki;

“Ben sana teveccüh ederek gelmişim. Bana kurtuluş yolunu öğret.         Bende ona

“Sen benimle birlikte olursan tahammül edemezsin. Çünkü iyi olmadığını kabul etmeyen şeylere nasıl sabredeceksin.” O ise cevaben;

“İnşaallah beni sabırlı bulacaksın” ben son söz olarak

“Eğer bana tâbi olacak isen artık bana sana ben haber verinceye değin hiçbir şeyden sual etme” dedim ve

“İhtiyarlığınızın nurlarını Hakk ziyade etsin. Kaybettiğiniz özellikleri üzerinize geri versin.

Hikâyemi size tarif etmek isterim ki, sizin yükselme vasıtası ve inkârınızın azalması tarafınızdan gelecek itirazlara güzel bakmanız için, bu korunmuş sırlara dair mülahaza-i nurlardan meydana gelen sualiniz her zaman ifşası el vermeyen takdir edilmiş bir nefes ve beyanı açılmaması gereken şeylerdir. Nerede kaldı ki bu âlemi inkâr (Dünya) da anlaşılsın. Çünkü buna ait olan haber ve bunu inkâr eden şeytan çok büyüktür.

Bu hakikâta dair bazı şeyleri henüz ulaşamadım. Bilseydim talep etmezdim. Bunun sebebi süluk ettiğim yol ve makamı, ferdiyet makamı ve kesreti def ederek birliğin sayısına ki, bununla beşeri âlemlerde yükselme olmaz. Aslına kavuşmadıkça da kabul edilmez. Dünya hadiselerine gücüm yetmeyince, sözlerimle ona yaklaşıp anlatamayınca yüzümü Hakk Teâlâ’ya çevirmişimdir. Oda beni korumuştur. Artık ben ne olduğunu anlayamıyorum ki ayniyeti müşahede edebileyim. Kaldı ki kâinatı göreyim.

Yukarıda beyan edilen sırların soran tarafından kabul edilmediğini anlayınca uzaklaştım. Kudret elinde mülkü elinde tutan Rabb’ime yüzümü döndürdüm. Bu itirazı sebebi onu bağlayıp bırakmayan makamıdır. Onun için anlayamayacağı kapıyı kapatıyordum. Bu hal onun kulağına bu sözleri ve hakikatleri kabul edecek bir makama ulaşınca tahakkuk edecektir.

Artık bundan sonra Rabb’ime “Lebbeyk, Ya Rabbî” diyerek kalkıp mukaddes zatına yönelerek kalktım. Rabb’im bana sonsuz nimetlerini hazırladı. Soran ve cevap verene de hikmetli sırlarını işittirdi. Aslında bende ona öğretmeyi murat etmiştim. Allah Teâlâ bir kulunu sonradan hikmet sahibi yapmak isterse bizzat muallimi olur.

Bilindiği gibi evin içine kapıdan girilir. Hükümdarların yanına da kapıcıların izni ile girebilirsin. İşte bu hadise üzerine sırların bir kısmını açıkladım da kalbim sevinçle doldu.

Sırlı fikirler ile cismani âlemde sırrı yazana yolculuk başlayıp sultanların dehası kalbim üzerine istiva edince nuru ateş ve kararsızlık zuhur eder. İşte Hâkim-i Mutlak ile hak üzere anlaşma olur. Halktan kaçar ve bu hali üzerine galip olursa bu şekilde cismaniyetten çıkar vehimlerden kurtulur ve tam olarak selâmet bulur. O zaman kalbine bir nokta konur. Bu nokta onu Hakk’ı bilmeye sevk eder. İşte bu hikmetten dolayı ondan önce kaçınmıştım. Sonra kendi hakkında bilmesi gerekli şeyleri tespit ettim. Çünkü sülûk hakikât yolculuğu olup ilâhî vuslattır. Allah Teâlâ’nın cazibesi ve çağırması kuluna olan ihsan hediyesiyle olduğundan onu sülûk vadisinde yersiz kılar ve muhafaza eder. Kalbimi şimşekler gibi ilâhî bakışlar ve renklerle dolalı seni zikirle veya zikrinle sevinçli ve mahzundur.

Kalbde vecd ve istiğrak tekvin halleri galebe ettiğinde O’nun yüksek himmeti yükselseydi ne kadar mükemmel olurdu. Fakat yolu karanlığa meyletmesi ve sakınması semaları mükaşefeye yükselmeyi başaramadı yaratılmışların arasında kaldı. Nihayet muhabbetin şevklerinin coşkusundan çağıran davet etti de meftun ve gıpta ile ayrıldı.

Rabb’imin tarafından bir inayet (yardımı) şimşeği parlayınca kalbimin parlayışları etrafındaki siyah bulutların açılmasına yardım etti. Bulutlar hareketli, rüzgârlar savurucu, şimşekler ani olarak zorlayarak kalbi çekince sular da ona yönelir.

Yeryüzü cismaniyetinin sahip olduğu güzelliklere dair ne varsa Hind ve Çin’in güzel kokuları meydana çıkarmıştır.

Yukarıdaki önemli soruları soran kişi hallerin özelliklerini işitip kendi sırrına gizli olan irfanı kendi dairesinde tamam olurdu. Ölünce zatına gizli olan şeyden uyandı. O gizli emrin manasını biraz açıklayacağım. Onu can kulağı ile dinler sanıyordum ama nefsin anlayışından çıkmış gördüm. Artık ona varlığımı sarf ettim. O da açıkladığım şeyde fena buldu ve yazdığım nazma hayran olup daha ziyade talepkâr olduğunu bildirince daha fazla söylemeye başladım.

Cisim iklimine yüksekten yapılan bakışın hepsinde cismânî nurlardan mutlak bir nur ve süs vardır. İnsan cinsine uygun ve zahir olan ne kadar marifet ve bilgi varsa bilinen ve uygun şeylerdir. İnsanın kalbi müşahede mahallindeki takibatta lezzet ve sefa bulur. O mahallin süslerinin her cihetinde bir özellik bulunur. İnsanın cismi ilahî cömertlik denizinde sırlarla dolu olan bir gemidir ki, mağribden esen rüzgârın esintisiyele sevk etmektedir. O gemiye binen Şeriât-ı Muhammediye nefesiyle sevk ve idare ederse daima korunmuş, emin ve mübarek olur.

Hakk’ın nezaretinde seyr eden kaptan ulvî alemlerden teminatı olan bu vücud feleğinin baş tarafını tevhide bırakmıştır. Şevk rüzgarları vücud feleğini sevk etmekte olduğunu görsek te hareket ve sukün olmadan gidiyor.

Bütün unsurlar nur; ilim ve marifet, ateş; toprak; hikmet insana verilmiştir.

Benimle Rabb’im arasında yakınlık halini bulan bu vücud feleği kavuşma sebebi olarak bana bırakıldı. İşte benim yaratılış, mizaç ve tabiatımdaki sırlar Hakk iledir. Sen bunu araştırsan hem bitişik ve hem de ayrı bulursun.

Kendinden gafil kalmış olan hâkimin sırları kalbin her olayında ve her mertebesinde tamamen gizli kalırsa aldanırsın.

Nefsine karşı Yermuk ve Sıffın Savaşları yapılmadıkça sen katiyen Allah Teâlâ’yı bilemeyeceksin.

Ölmeden evvel Rabb’ini bil! Şayet böyle taklit ile gidecek olursan mutlaka mahkûm ve hapistesin.

Kalbin bütün olaylarında müşahedende ilmen tecelli ve inkişaf edersen o zaman ulvî ve süflî fırkalar senden uzaklaşır.

Senin tekliflerde gizli ve aşikâr olrak bildiğin güzellik ve çirkinlik gibi şeylerin hakikâti sana layık olur. Sana canım kurban olsun ilmin sırlarını kendinde olduğunu anlada başkalarından keşf ehli olmayanlardan sakla. Bu âlemde bu hayat üzere oldukta bunu koru. Çünkü gizlenmiş sır hür olan kimsenin kalbine defnedilmiş ölü gibidir.

Muhatab olduğun kişinin kalbi sonsuzluğu işitip gizli emirleri yüksek şerefine mazhar ve vakıf olarak bu insanî memleketin sıfat ve esrarı ruhâniyeye dair ihtiva ettiği, şeyleri görünce diz üstü gelip cismin karanlığından çıkıp dedi ki; “Ben sırrı saklarım. Onun için işin hakikâtini açıkla” اِنَّ عِبَادِى لَيْسَ لَكَ عَلَيْهِمْ سُلْطَانٌ   “Gerçekten senin, benim o kullarım üzerinde hiçbir hâkimiyetin yoktur[8]

Ezelî yardımla üzüntü gitmiş ve şeytanda kovularak uzaklaştırıldı. Bu haberi vasf ve beyan eyleyerek artık İslam oldum, Dedi; cevaben dedim ki;

“Ben daima ulvî şehâdet ve yüksek makamda bulundum. İlmî emir ve fikirlerin fetihleri Allah Teâlâ’nın kitabında alıncaya kadar bu durum devam edecektir.

Bu ilâhî ilimleri tahsil ve bilgilerle vasıflı olarak Rabb’im beni ilerlemeye hazırlayıp bu bilgilerin tahsilini açınca anladım ki, Hakk beni âlemi şehadete dönüşümü istiyor.

Bende bu hal üzerinde kalmak ve daha ziyade ihsan edilmek şartlarıyla kabul ettim. Çünkü vücudun nihayetine delil olmadığı gibi hiçbir ferdede bu nihayeti ile tahakkuk etmiştir. Allah Teâlâ  لَهُمْ مَا يَشَاؤُنَ فِيهَا وَلَدَيْنَا مَزِيدٌ  demiştir.

“Onlar için orada ne dilerlerse vardır ve bizim katımızda ise fazlası -da- vardır.” [9] bu makamda salik vücud feleğinde nüfuz ve irade kuvvetinin gücü, yetmeyeceği bir ziyadelik meydana gelir.  nüfuz ve irade kuvveti  فَعَسَى اللهُ اَنْ يَاْتِىَ بِالْفَتْحِ [10]

“Allah Teâlâ bir fetih yahut katından bir emir getirecek” ayetinde beyan buyrulmuştur. Lakin ahde vefa şartı vardır. Velâyet emrindeki ziyadelik  اَوْ اَمْرٍ مِنْ عِنْدِهِ [11]   “Yahut katından bir emir getirecek” bildirilmiştir.

Allah Teâlâ’m bizi Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ve âli ashabı ile beraber haşr eyle.

Bu âlemle telfik Refik-i Âladan ayrılmaksızın çekildiğimde yolda dünyevî olayların hepsi bana ulaştı. Bu sebeple Hakk’ın vücuduna delil olan ayrılık ve aynîlik olaylarından gördüklerimi tanıdığım gibi kâinatın ulvî ve süflîsine dair bulduklarımı tamamen bildim. Ben şu dakika zamanımızdan ölüm zamanına âlem-i şehadete dönüşümde mülkü cismaniyetten ayrılışım karışıklığına kadar birlik sıfatındaydım.

İşte bu akide-i safiyeden Süleyman aleyhisselâmın Hudhud-u emin kuşu doğrulukla haberi getirmiş ve bu haberi üç nurla ve sırlar perdesi ile zıddiyet meydana getirmiştir. İşte bu zıddiyet oluşturan bu sırlar perdesi ufkundan bana ilk selamı veren ve bazı yaratılışları gösteren kevkeb bir kuldur ki, ayın hidayet ışığının halesinden doğmuştur. Buna üç nurdan her biri hakikatini vermiş yol usulünü öğretmiştir.

Bundan sonra bunlara karanlık kaplamış kalbi nurlandıran ve siyah noktaları yok eden arkasından büyük güneş doğmuştur. Bu misal tecellisi ve uzayan bir nurdur. Sonra bana selam vermiş eceli müsemmada kaybolmuştur. Eceli müsemmaya yaklaşıp gelince hidayet nuruyla batıdan doğmuştur. İşte bu güneşin batışıyla parlayış kaybolur. Akide parlayış, kaybolmak ve avlanmaktan kurtulur. Hileli düzenler kalkar. Fakat erbab-ı basirete göre bu güneşin batışı iki kısımdır. Eğer bu bu batışı kalbi yapabilirse gayb âleminde hidayet nuru üzeredir.  فَهُوَ عَلَى نُورٍ مِنْ رَبِّهِ  [12] “Rabbinden bir nûr üzere bulunmaktadır.” Sırrına kavuşmuştur. Onun yaratılışı nur üstüne nur olarak gelmiştir.

Şayet güneşin batışında zulmet ve ziyadan hali olan o zat sıfatı beşeriyyeden soyulmuş mukaddes zatın manevi sıfat elbisesinden soyulmuş demektir. Bu yüksek sırların ne kadar ince ve arzu edilen bu büyük zevki ne kadar istekli olduğuna dikkat etmelidir. Mukaddes makamda bu güneş ile uzun zaman kaldım. Senelerdir gece gündüz niyaz ettim. Bu malik olduğum emanetin Muhammedîliğin bir parçası olduğunu bana Rabb’im izah etti. Anlayan anlasın, anlamayan kapıyı çalsın ve devam etsin.  Bu misalî nurun batışından önce sabit nurları araştırdım. Allah Teâlâ’nın elindeki kudreti anladım.

İbn-i Abbas’tan rivayet edildiğine göre Mizacı şarap içimi Cennet meşrubatının en yükseği olan badenin bilgisi gelmiştir.

يُسْقَوْنَ مِنْ رَحِيقٍ مَخْتُومٍ  خِتَامُهُ مِسْكٌ وَفِى ذَلِكَ فَلْيَتَنَافَسِ الْمُتَنَافِسُونَ[13]

“Onlar, mühürlü, halis bir şerbetten içirileceklerdir. Onun nihâyeti misktir, artık ziyâde rağbet gösterenler, bunun hakkında rağbet göstersinler.”

Beşinci senenin son gününün yarısına gelince güneşin hakikâtinin zulmet bulutları sıyrılıncaya kadar beraber yukarıda söylediğim halin ile halkça meşhur nur perdesi içinde gizli olan ilimler ile beraber idim. Bu safî badenin misk ile mühürlenmiş cennet şarabı gibi olduğuna dair uyan ve uyulan, işiten ve işitilen tarafından buna işaret eden sözler ve anlaşmalar gelecektir.

Sene tamamlanıp üç ay daha geçince bu güneşten ayrılma vakti yakınlık ile terk ettim. Anlatılan zamanda hatm, zamanda bana safî şarabla bana geldi. Cennet şarabı olduğu hakikâtini bana beyan etti. Bende derhal her şeyi ihata eden emaneti ilahiyyenin hatmini sıdk ve istikâmet sıfatında olan hatm evliyasını müşahede ettim. Bana kendini anlattı feyz ve himmetine memur oldum. Sadık ve doğruluğu kabul edilmiş, tasdik edilmiş Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin gemisine kemal üzere binerek uymak ile yakınlık buldum. Sancağı işıklar saçan iki aylı nur üzere nurdur.

Bu mecmuada anlatılandan başka zuhur eden eden olaylardan başkası sahte elbise giymiştir. Güneşin manevî varlığı da hatmin elini öptü. Bende gözümün ucuyla ona baktıkça hatm benim için ehlimdendir dedi. Sonra hatm ile şevkli olarak geçmiş hadisler hakkında bir şeyler konuştuk. Safî meclis şarabla hoş olunca sohbet teşvik ve terğib ile minderde oturan imametin başından ayağına kadar hatm ise bana neşeli temayül ediyor güzel gazelhanlar şarkı söylüyor.

Diyordu ki; “Aman ridâmı gizleyin.”

“Gizleyin! Benim işte Hatmim. Benden sonra veli ve veliahtım yoktur.”

“Gizlemekle bütün devletler yok olur. En sonrakiler evvelkiler karışır.”

Bu mecmuada gizlemek istediklerimden pek mühim şeyler konuşuldu. Fazla haber sorma.

İştiyak sahibinin kalbleri güneşin sırlarını anlamak için münacata başlayıp gizli güneşin sırlarının hakikâtinin ışıkları doğarak meclis kıvamını ve kemalini bularak Ebul Abbas yanındaki arkadaşlarıyla anladığım hakikatlerin bilgisiyle çekildim.  O zaman hiçbir nükte-i nadire kalmamıştır ki hazretimin kapısında varid gelmemiş olsun.

Şayet bu hakikatlerin gizlenmesi hususundaki sözün kalkması ve ifşası gerekli olduğundan o sırrın daha fazla inceliklerini size ifşa edecektim. Fakat bir perdeden bunu anlattım. Her kim anlamaya cüret ederse perdeyi kaldırırsa görüp anlayacaktır. Batıdaki güneşimiz hakkında yine bu şekilde yaparak kalbimiz arakasındaki sırdan gizlilikleri kaldıracağım.

Yüksek keşf ve kuvvetli azim sahibi olan kalbimi açar Rabb’imin ehadiyet güneşini müşahede eder hakikâtleri ifşa eden hakîki küheylânına biner ve onunla olursa,

Her kim onun sırtına binerse hakikâti gizleyip bu itaat eden atı yitirirse maksadına ulaşır. Bize katılır. Yalnız benim yaptığımı yaptıran ve yapan gibi Hakk’ın zümresi ile gizli manaları içine alarak hareket etmelidir. Mukaddimede beyan edilen mana denizinde bir ışık çıkınca nurlu aya perde çekme işi bundan çıkmıştır.

Yılını bildiğim Rebîu’l-evvel ayı girince Allah Teâlâ üzerimizde ifa buyurduğu vahyi ve kalbî ilhamları bir ilham elçisi getirdi. Bu ilham elçisi kendisinden bize gelen Hitâb-ı Rabbânî’dir. Sonra sübhânî ilham ve Hitâb-ı Rabbânî bütün eserlerinin latifesiyle bir müjdelenmiş bir bahçeyi sadık bir rüya ile peşinden gösterdi. İşte bu müjdeli ruyada gizlenmiş ve korunmuş sırların sayfalarının konulması ve bu sayfalardaki hakikâtlere “Kitab-ül Keşf ve’l Ketm Fî Marifet-i l-Halifet-i ve’l Hatm” ismini verdim. Verilen alâmet ve nişan hakkında Malik-ül Mülk Allah Teâlâ’ya müracaat ettim. Durmak emrini aldım. Sonra Hatm bana teveccüh ederek ayrılmadı mukaddes yeri hazırlayıp ve döşeyerek indi. Huzurda buyurdu ki ben bu hakikatin kıtabına “Sidre’t-ül Münteha ve Sırr’ül Enbiya Fî Marifet’il Halîfe ve Hatm’il Evliya” ismini verdim. Dediğinde cevap verdim ki;

“Bende nefsimde böyle isim vermenize bir nükte buldum. Yalnız acele etme. Bu sözüme hemen itiraz etme”

“Hayır, sana itiraz etmem” dedi. Bende,

“Allah Teâlâ hem oldurur, hem de ihya eder” dedim. Tâki Cuma günü oldu hatip minber üzerinde evliyanın kalpleri ve Allah Teâlâ’nın kulları hakkında konuştu. O sırada Allah Teâlâ’nın kudret elinin latif soğukluğunu hissettim. Beşerdeki gafleti gideren Rabbânî kelimelere ulaştım ve bana bir takım alâmetler verilince kalbim üzerinde birçok davetçiler meydana geldi. O zaman mukaddes makamdan bir hitab geldi.

“Ey Ankâ-i Muğrib! Bu nam ve şöhretle sırları selâmetle kurtuluş yolu yapan Hatip-i Muğrib”


[1]İsa b. Meryem aleyhisselâm: Cenâb-ı Muhyiddin Ârâb-î kaddese’llâhü sırrahu’l-azizin Hatm-i velayet yani sahibini görebilmek hususunda ki teminatına [henüz ona çok vakit vardır. Sen göremeyeceksin. Keşf ve şuhût âlemindeki görüşün hariçte devam etmez] cevabı verilmiştir. Cenâb-ı Muhyiddin Ârâb-î kaddese’llâhü sırrahu’l-azizin keşfi şüphesiz keşfi hakîkidir, keşfi hayâlî değildir. Yalnız Hatm-in zamanı geleceğe bağlanmıştır. Buradan anlaşılan Hazreti Şeyh bu temenniyi Futuhât-ı Mekkiye’sinde önce beyan etmiş ve ondan sonra yazdığı rüyasına niyaz-etmişse de ömrü vefa etmemiştir.

[2]―Yani İsa aleyhisselâm gelecektir ki, Hatm O’dur. Çünkü geldiği zaman dünyanın sonu ve velâyetin bitişi olacaktır. Bunun için Hatm (mühür-son) dir.

[3]―Kitabın başından başlayıp burada tamamlanan manzûmede Cenâb-ı Muhyiddin Ârâb-î Hazretleri Efendimiz Hz. İsa aleyhisselâm kelimesini, geliş zamanını ve Hatm’in ismi ile geleceğini ve yanındaki yardımcılarını kısmen işaret ve kısmen sarâhatle (açıkça) beyan ve ifâde buyurmuştur. Bundan sonra yine ve küçük bir manzûme ve bir tavsiyesi ile bu kitabı yazmaktan maksadı ne ise ona intikal edeceklerini izah etmişlerdir. Allah Teâlâ sırrını takdis, yardımını ve feyzini üzerimizde kılsın. Amin

[4]— İbnu Ömer radiyallâhü anh anlatıyor: “Hepiniz çobansınız ve hepiniz sürünüzden mes’ulsünüz. İmam çobandır ve sürüsünden mes’ûldür. Erkek ailesinin çobanıdır ve sürüsünden mes’uldür. Kadın, kocasının evinde çobandır, o da sürüsünden mes’ûldür. Hizmetçi, efendisinin malından sorumludur ve sürüsünden mes’ûldür.”[Buhârî, Ahkâm 1, Cum’a 11, İstikrâz 20, Itk 17, 19, Vesâya 9, Nikâh 81, 90; Müslim, İmâret 20, (1829); Tirmizî, Cihâd 27, 1705; Ebû Dâvud, İmâret 1, (2928).]

[5]—Kast: Doğru ve kesin niyet ile Hakk’a bütünlük içinde teveccühten ibarettir.

[6]—Hazret-i Eyn; Talebi imkân âlemi olup mekândan münezzeh olan zât-ı ehadiyyet bu hazrette bulunmaz.

[7]—Zılâl: Allah Teâlâ’da fenâ-i külli ile fânî olanların bu fedâi nefislerine bedel atiyeyi sübhâniye ve fazlı ilâhî olarak her yerde isbat-ı vücut etmek kabiliyetine haiz cismaniyeti latife ihsan buyurulur ki, ona latife-i rabbâniye denir. Zilâlden maksatta odur. Çünkü cismâniyeti latife ubudiyeti daimi haldedir. “Onlar ki: Namazları üzerine devam edicidirler.” (Meâric, 23)

[8]—Hicr,42  عِبَادِى Hakka’a muzaf olan kemal ve yakınlık kazanan kişiler olduğu عِبَاد ın izafetinden anlaşılmaktadır. İşte nefsini Hakk’a izafe eden bu kişiler hakkında şeytanın hüküm ve saltanatı yoktur. Onun için iblise karşı لَيْسَ لَكَ عَلَيْهِمْ سُلْطَانٌ  senin, benim o kullarım üzerinde hiçbir hâkimiyetin yoktur denilmiştir.

[9] —Kaf, 35. ehl-i Cennet orada diledikleri her şeyde olduğu gibi yine orada birde mezid cenneti vardır, demektir.  İşte orası müşahede-i cemal makamı olarak enbiyaya ve fena-i zat eden büyükler ve Muhammedîlere tahsis edilmiştir. Bu mezid cenneti sekiz cennetin sekizincisi, en yüksek ve en son makamdır.

[10]—Maide, 52

[11]—Maide, 52

[12]

MUHALİF HAYALLER


 Toplumun değer yargıları, ferde; neyi nasıl yapması gerektiği ölçüde nasıl hissetmesini ve hissini nasıl göstermesi gerektiğini de öğretir. Hissedilen duygular akılda oluşan görselliğini en yalın şekilde tepkisel bir dışavurumla muhakkak sunmaktadır. Yurdumuzda, son yirmi beş yılda sosyal, siyasi, ekonomik, kültürel ve sanatsal bağlamda büyük değişimler geçirmiştir. Gününümüz insan ilişkilerinde gözlemlenen duyarsızlık, yapaylık, doyumsuzluk, hazcılık ve sıkılganlık da bu değişimlerin bir sonucudur.

Klişeleşen “tüketim toplumu” kavramı, her geçen gün eleştirilirken yarattığı toplum düzeni kabullenmiştir. Oluşturulan yeni bilinç, insanın farkında yalnızlık ve çaresizliğini büyültmekte ve kendine yabancı olan fert, acısını, endişesini, sıkıntısını, heyecanını içinde saklayarak köreltmektedir.

İletişim halinde olan insanların ilişkileri yüzeysel, ifadesizdir. Zamanın gelip geçiciliği, ilişkilerin yaşanışını da yönlendirmiştir. Hızla yarışan insan için; düşünmeye, üzerine hayal kurmaya değecek bir hatıra, kişisel geçmişin kayıtlarından oluşan bir şimdi kavramı yoktur. Unutma, en erdemli eylem olarak bilinçlere aşılanmıştır. Tutku; ardına bakmadan yaşamaya, duygusuz, mutlu ve kaygısız olmaya eşitlenmiştir. Günün yaşam pratiği ‘ANIMSAMA, YAŞA’ “Hatırlama, keyfine Bak” sloganıyla dile getirilebilir.

Bahsedeceğimiz ‘Muhalif Hayaller’, şahit olunan duruma, duyarsızlığa karşı “kendi gerçekliğinin hayalini” kurarken, muhalif olunan, ikili ilişkilerde paylaşılan geçici ruh hallari, yüze yerleşen sahte mimikler, mutlu olma telaşında gülmeye çalışan yüzlerdir. Geçmiş ile bağları bulunan “şimdi” kavramı hatıralarla güçlenir ve daha çok yaşadığını hisseden insan, Muhalif hayallerini,

  • Hayat kelimesinin anlamında,
  • Kişisel eşyalarında,
  • Portrelerde,
  • Kimi zaman refleks halini dışavuran mimiklerinde,
  • Hayallerle karışık biçimlemelerle sorgular.

İçsel, samimi, huzurlu kimi zaman ise acıtan bir dünya oluşturmaya çalışır.

Muhalif Hayaller

Sözlük anlamıyla;

Muhalif: Bir tutuma, bir görüşe, bir davranışa karşı olan, aykırı olan: Muhalif gazete, muhalif parti.

2. Aykırılık eden, uymayan, uygunluk göstermeyen olarak tanımlanır.

Hayal: Zihinde tasarlanan, canlandırılan ve gerşekleştirilmesi özlenen şey, düş, imge, hülya: hayal ürünü bir hikaye.

2. Belli belirsiz görülen şey, gölge.

Muhalif olma, içinde yaşadığı ilişkiler ağını, bu oluşumun nedenlerini sorgulamakla başlar.

Hayal ise ulaşılan sonucun gerçek dışılığını gösterir.

Muhalif hayallerin fikrî çatısı şeklinde açıklanabilir: Hızla akıp geçen dünyada, içe kapanmayı, kendine tutunmayı seçer. Kişisel eleştirisini kendi gerçekliğini ortaya koyarak var kılar. İhsan Oktay Anar’ın Kitab’ül Hiyel adlı romanındaki karakterin dünya ile ilişkisini tanımlayan paragrafta bahsedilen “benlik bilinci” şu şekilde vurgulanır:

“Benliğini aşırı sınırlarla kesin ve aşırı sınırlarla belirlediğini böylece kendisini geri kalan her şeyden, dünyadan ayırdığını, bu yolla bir parçası olmaktan çıktığı o engine okyanus, yani Dünya karşısında elbette ki cılız, sakat ve yetersiz olduğunu görebilirdi. Fakat o haliyle bütün bunları elbette ki düşünemezdi bu yüzden varlıklarını benlikleriyle sınırlayan ve dolayısıyla, aslında ona ait olduklarını bilmedikleri dünya karşısında cılız ve sakat olduklarını hisseden insanlar gibi, varlığını tehdit ettiğine inandığı o devle savaşmaya karar verdi. Bu dev, dünyanın ve onun içindekilerin ta kendisiydi. Ona ait olmak ise, ona yenilmek, yani ölmek demekti. Ancak bu bir bakıma doğru sayılırdı. Çünkü dünyanın bir parçası olmak, bedenin değil benliğin ölümü olmalıydı. (Anar,1996, s:105)

Karakter dünyanın bir parçası olmaktan kaçınmak ister. Bu yolda dünya ve düzenin şekillendirdiği her şey’e bir yönden muhaliftir. Kendini fark eden muhalif, varlığını bütünleyecek, tamamlayacak düşlere dalar.

‘Aşk; varoluşu tamamlama ve varoluşa katılış demektir.’ (Kafka). Bu anlamda aşk başta olmak üzere varlığı tamamladığına inanılan her türlü samimi ilişkiler muhalif hayallerin konusuna girer. Paylaşılan hatıralarda yaşanan çeşitli duygular fıtrî olarak yeni biçimlemelere yol açar. Ancak yaşanılan, sözlerle ifade edilemeyen kimi hisler bu düzende ortaya çıkamadan bastırılıp, ezilir. Muhalif hayaller bu değişimlerin görsel ifadesini yakalama peşinde koşar. Mutluluk ve huzurun var olduğu gibi acının, sıkıntının, endişenin de var olduğunu duyurur çalışmalarda. İfadenin, duygunun ‘şey’ leşerek çoklaştığı, anlam kaymalarına ulaştığı düzende ilk’e olan özlemi dile getirmeye çalışır.

Hayaller, umutsuzluğun, çaresizliğin içinde açılan bir pencere gibidir, o pencere ise şimdi kavramını karşılamaktadır. Şimdi, sadece o an’a karşı verilen tepki değildir. Arkada kalan izlerin gölgesinden, bastırılmış duygulardan, zaaflardan, empati kurarak yaşanan deneyimlerle zenginleşen bir tepki olarak belirendir.

İnsan ilişkileri arasında çeşitli tanımlarıyla var olan “sevgi” kavramı, kişisel olarak deneyimlenirken kendiliğinden görsel imgelere dönüşür. Bu anlamda muhalif tavır, etkisinde kalınan, bellekte tazeliğiyle kalan, endişeyle duyumsanan kısacık an’ ların hatırlanması ve bu duyguların suretine dışarıdan bakılarak ifade edilmesidir. Ancak bu düşler, rahatsızlığı duyulan durumlara tersi ile karşılık vermektir; yani iktidar’a karşıdır.  Ortaya çıkan şeyler; geçici hazlar peşinde değil, kalıcı izler etrafında döner. İfadecidir, duygusal dışavurum yakalamaya çalışır. Kabul görmeyen ya da gösterilmesi arzu edilmeyen hisler, eylemlerine yansır. Duyguların, bakışların, ifadelerin çeşitliliğini ve özgünlüğünü araştırır. Geçiciliğe karşı kalıcılığı, bayağılığa karşı kutsallığı, ‘yaşamaya’ karşı duyumsamayı, teşhire karşı gizemi, sanallığa karşı gerçekliği, bağırmaya karşı susmayı, aşk’a karşı bakışmayı, cinsel birleşmeye karşı dokunmayı öne sürer.

GÜNÜMÜZDE HAYAL KURABİLME YETENEĞİNİ SÜRDÜRME OLASILIĞI OLDUKÇA GÜÇTÜR. Hayal, duyguyla var edilir ve günümüzde muhalefet ancak hayallerde yaşanabilir. Paylaşılan duyguları, hatırlamaları; kurgulanan düşlerle daha güçlü, daha acınası ya da daha mutlu kılmak, dışta olmayı kabul etmek demektir. DIŞLANAN, BUGÜNÜN DÜNYASINDA ADI KÖTÜYE ÇIKAN OLUR. Bu yolda yalnızlığını hisseder. Ressam Gortfried’in bir röportajında da açıkça görülebilen bir gerçektir bu;

“Maddeciliğin sonunda zafer kazandığı bir dönemde yaşıyoruz. Dünya perilerden, cadılardan, hıdrellezlerden, sırlardan, meleklerden, mucizelerden, büyülü kalelerden ve saklı hazinelerden, kutsallıktan, sadakatten, sevgiden, zamandan yoksun”. Hayal kurmak artık gereksizlik, geleceğe yönelik tasarlanan planda bir engel, yoldan sapma olarak görülür. Beynimizin kıvrımları başka amaçlar, gerçek faydalar kazanmak için kullanılmalıdır. Hayaller zaman kaybıdır. Oyun oynamak bayağı bir iştir. Mantıksız, içi boş, çaresizdir. “Hayal kurmak, günümüzde çocukların dahi beyni için kimyasal bir dengesizlik olarak görülüyor’. 

Buna karşılık Hayaller’i inkâr edilmez, tam tersi yüceltme, meşrulaştırma eğilimi taşır. Romantik bir tavrı da kapsayan bu düşünce; sessiz boyun eğmenin içinde karşı çıkışını savunurken bu düşüncenin bir hayal’den ibaret kalacağını bilir. Ancak, “hayal” kurmak ve sanatın içinde barındırdığı varsayılan özde umut ve tatmin duygusuna saflıkla kapanır ve güvenir.

Muhalif Olunan Durum

‘Muhalif Hayaller’in, toplumda gözlemlenen güvensizlik, sıradanlık, duyarsızlık ortamında yeşerdiği düşünülmüştür. Bu durumun oluşum süreci araştırıldığında Türkiye toplumu için 1980 yılının önemli bir dönüm noktası oluşturduğu görülmüştür.

“Aynı yıllarda İngiltere’de Margaret Thatcher’in, ABD de Ronald Reagen’ın iktidar olmasıyla birlikte toplumsal bilinçte yeni bir oluşum başlamıştı”.

Teknolojinin yeni imkânları beraberinde getirmesi, yeni oluşumu daha da hızlandırmış, kültürel hegemonyasını kolaylıkla yaygınlaştırmıştır. Bu arada önemli bir dönüşüm de yazılı kültürden görsel kültüre geçiş olmuştur. Nurdan Gürbilek o dönemi şöyle tanımlayacaktır:

“1980’lerin getirdiği ve günümüzde kökleşen yeni toplumu tanımlayacak ilk kavram “sözün bastırılması” ise (yaşanan darbeden dolayı), ikincisi mutlaka “söz patlaması” olmalı. Çünkü 1980’ lerin ortasında Türkiye de, neredeyse baskı döneminden çıkıldığı yanılsamasını doğuracak yaygınlıkta bir söz, imge ve görüntü patlaması yaşandı”.

Türk toplumu için çok yeni ve müstehcen olan; özel hayat, fert, cinsellik, eşcinsellik gibi kavramlar üzerine sözler söylendi. Bu konular sık sık haftalık dergiler, TV programları aracılığıyla evlere konuk oldu. Ancak karşılaştırıldığında bu değişimler Batı’da yaşananlara göre cinselliğin tıbbileşmesine, bilimsel olarak açıklık getirmesi, öğretici nitelikte olması adına katkı sağladığı söylenemez.”

Artık tamamen içeriksizleşen söz, yaşananlardan ya da hissedilenlerden hangi imajlarla, hangi metaforlarla konuşulması gerektiğini belirler. İçi boşaltılan kelimeler, tamamlanmamış cümleler, kavramlar, sözler, kitle iletişim araçlarının etkinliği sayesinde evlerde, insan ilişkilerinde de boy göstermeye başlamış, bilinci etkilemiştir kuşkusuz. GÜNÜMÜZDE, REVAÇTA OLAN BİR DİZİNİN KAHRAMANIN HERHANGİ BİR SÖZÜNÜN, CÜMLESİNİN, KİTLELER TARAFINDAN KULLANILMASI, O SÖZÜN YA DA ONUN SİMGELEDİĞİ HERHANGİ BİR ŞEYİN ANINDA PİYASAYA SÜRÜLMESİ GİBİ. Artık ne yaşandığı ne hissedildiği önemli değil onun nasıl dile getirildiği, insanı nasıl kışkırttığı önemli hale gelmiştir. Yani gösterinin nasıl bir parçası olduğu önemlidir. Gösteri içinde rol alan fertler, geçicilik kavramını da içselleştirmişlerdir. Her şeyin yitip gideceği bir düzende, sıkıntı etmeye, kişisel bellek geliştirmeye ihtiyaç duyulmamaktadır.

“Artık herkesin bildiği bir gerçek, kitle iletişim araçlarının oluşturduğu yeni kimliğin, ferdi belli ve “klasikleşmiş” alışkanlıklardan kurtararak, onu göreli bir biçimde özgürleştirmesine karşılık, özellikle kamusal kullanım yanıyla da, ferdi tutsak etmesidir. ‘Televizyon görselliğinin bu derecede yoğunlaştırılmasının altında yatan ana etmen kitlelerde beliren kendinden geçme, ayartılma içgüdüsünün tatmin edilmesi gene televizyon görselliği, onun kurduğu imge sistemi aracılığıyla insan belleğinin’ kısa erimli (short term) bir belleğe dönüştüğü unutulmaması gereken bir noktadır.” 

Algılanan zaman ve sahip olduğumuz bilinç, kısa erimli olmaya doğru ehlileştiriliyor. Ahmet Oktay Anar’ın tanımıyla: “ANIMSAMA, YAŞA!” Sloganı bugünün yaşam pratiğini dışa vuruyor denebilir. Sanat dahi, varolan durumdan etkinlenip, beslenerek, geleneksel, hatta tarihsel olanı dışlamış, kendini güncel olanla özdeşleştirmiştir. Kalıcılık, içsellik gibi düşünceleri dışlamış, duygusal tavrı küçümsemiştir. Geçmiş yok sayılmış, geçmişte yaşananları günün çıkarları (fantezileri ve ihtiyaçları ) doğrultusunda tanımlamaya dönüşmüştür.

İlişkilerdeki Durum

Yaşanan değişimler, görece gelişmeler, sosyal ilişkilerde yeni bir bilinç, yeni bir ruh halini doğurmuştur. ‘KAPİTALİZM, İÇERDEN DIŞARIYA, DIŞARDAN İÇERİYE, YUKARIDAN AŞAĞIYA, AŞAĞIDAN YUKARIYA GİDEN BİR BAĞIMLILIK İLİŞKİLERİ SİSTEMİDİR. ONDA HER ŞEY BASAMAKLANDIRILMIŞ, DEMİRE VURULMUŞTUR. KAPİTALİZM DÜNYANIN VE İNSAN RUHUNUN BİR HALİDİR.’ (Roger GARAUDY. Picasso, Saint John Perse, Kafka (çev.Mehmet H. Doğan) Payel Yayınevi, İstanbul 1991, s:128)

TÜKETİM TOPLUMUNDA YABANCILAŞAN FERTLER, İLİŞKİLERİNİ TÜKETİLEBİLEN HERHANGİ BİR MAL OLARAK GÖRÜR. Bu zamanla duygusal ilişkilerdeki söylemleri de dönüşüme uğratır: “BİRBİRİMİZİ ÇOK TÜKETTİK” gibi. Ancak pazardan yeni bir mal alınabileceğinden emin kişi, paketi açılmamış yeni ilişkiler arar. Günümüzde insanlar, fazla bilginin, fazla görüntünün, fazla gürültünün kucağında ilişkilerini taklitle ve özentiyle yaşar. İnsan tanımanın verdiği merak ve heyecan duygusundan yoksundurlar.

‘Modern toplumumuzda eksik olan şeylerden biri de hayret etme yeteneğimizdir’, peşimizi bırakmayan boşluk ve anlamsızlığın bir yönü de budur. Hayranlıkla karışık merak pek çok biçimde dile getirilmiştir. Kant bu duyguyu şöyle anlatır:

İnsan yüreğini iki şey hayret içinde bırakır:

KALPTEKİ AHLAK MAHKEMESİ VE YILDIZLI BİR GÖKYÜZÜ.

Hayret etme, şüphecilik ve can sıkıntısını tam tersidir. Kişinin dorukta bir canlılığa sahip ilgili, beklentiler içinde ve tepki vermeye hazır olduğunun belirtisidir. Henüz anlaşılmamış, keşfedilmemiş deneyimlerin heyecanıdır. Merak etme ve hayret dürtüsünü muhafaza etmek kolay iş değildir. Joseph Wood Krutch

‘Hayret duygusu kendini çabuk tüketir diye yazmıştır. Yaşamda anlam ve önem taşıyan şeylerin bir fonksiyonudur hayret etmek.’

Yıldızlı gökyüzü artık birçok yerde görülebilen, romantik bir görüntüden başka şey ifade etmez. Hayatla başa çıkma yollarından olan umut, mutluluk, aşk birer reklam imgesinden başka bir şey ifade etmediği gibi. Bayağılaşan bu kavramlar üzerine düşler kurulamaz, heyacan içinde bırakan an’lar, yaşayışa tanık olan nesneler, önem atfedilen her şey değişmiştir günümüzde. Her an’ı heyecanla, arzuyla karşılamak ve bunların ardından anımsamalarla karışık düşsel kurgulara gitmek ancak romantik bir tavır olarak görülen ‘Muhalif Hayaller’ dir.

İletişimin sınırsızlığı, kolaylığı ve hızı özellikle cep telefonu şirketleri aracılığıyla dile getirilir. TELEVİZYON KANALLARINDA, REKLAMLARDA YARATILAN İLİŞKİ MODELLERİ; İLETİŞİMİN VE PAYLAŞILAN İLİŞKİNİN YOZLAŞMASININ, DÖNÜŞMESİNİN SEBEBLERİNDENDİR.

Gözler ve dudaklar en etkili iletişim aracıdır.

Sözsüz iletişimin gücü etkisini hala göstermektedir ancak buna katlanacak, zaman ayıracak, değer verilmesini gerektirecek toplumsal, psikolojik belki de ekonomik şartlar yok olmaktadır.

BAKIŞ, UZUN SOLUKLUDUR, SESSİZDİR, ANLATACAK ŞEYİ AĞIR AĞIR TÜM İÇSELLİĞİYLE AKTARIR. BU YÜZDEN GİZEMLİDİR. Psikolojik açıdan sabır ister, güç ister, cesaret ister. Günümüzde sıkıntıya gelemeyen insan, iletişimde olduğu kişinin gerçek iletisini anlamaktan acizdir. Acizlik biraz da korkudandır. Çünkü ileti, iç çelişkilerle dolu, karışık, endişe verici olabilecektir. Günümüzde insan insanla ilişkisinde güvensizdir, saf ve sürekli bir mutlulukla karşılaşma inancından yoksundur.

Tüketim toplumunun can sıkıntısıyla dolu insanı, ilişkisinde özellikle aşk ilişkisinde haz ve geçicilik arar. Çünkü ilişkileriyle varlık kazanır fert bu toplumda. Sıkıldığında yeni bir insan ile görece yeni bir ilişki yaşayacaktır.

Aşk ilişkilerinde görülen can sıkıntısı, aşkın, sevginin binbir dile çevrilmesi, maneviyattan kopuş birçok karikatüre konu olmuştur. Bu karikatürlerden biri de Radikal Gazetesi, 2006 Tehlikeli İlişkiler adlı karikatür dizisidir. Ramize Erer, bu karikatür dizisinde; samimiyetsiz, duyarsız ve her türüyle geçici ilişkileri yansıtır. Yüzlerdeki etkili mimikler kişilerin güvensiz ve sahte duygularını ortaya koyar.

Çizgideki kişiler çoğu zaman, birbirlerinin yüzüne bakar durumda (bakış) çizilmemiştir. Duygusal ilişkilerde gözlemlenen, ezbere dayanan yaşayışların insanı bir geçmişe, tutkuya, mekâna ya da hayale sürüklememesidir. Hâlbuki herhangi bir eşyanın bile anımsattığı bir anı, sevilen insana; paylaşılan an’ a dair insanın hayaller kurgulamasını sağlar. Günümüzde yaşanan sahte duygusallığı, taklit aşkları, tutkusuz ilişkileri Umberto Eco’ nun tanımlamasıyla örneklendirmek yararlı olacaktır. Burada kişisel geçmiş, daha evvel bahsedildiği gibi çıkarları, ihtiyaçları ve bilgisi doğrultusunda kullanılacaktır. Kişinin yazdığı bir duygu, hayal, bir geçmiş yoktur çünkü;

‘Postmodern hali, kültürlü bir kadını seven bir adamın haline benzetiyorum. Adam kadına, “sana deli gibi aşığım” diyemeyeceğini bilir, çünkü kadının, bu sözleri Barbara Cartland’ın yazmış olduğunu bildiğini bilir (kadın da onun bütün bunları bildiğini bilir). Şöyle diyebilir:

“Barbara Cartlant’vari bir deyişle, sana deli gibi aşığım.”

Sahte masumiyetten sakındığı, masum bir söz söylemenin artık imkânsız olduğunu açıkça ortaya koyduğu bu noktada, yine de kadına söylemek istediği şeyi söylemiş olur: yani onu sevdiğini, onu masumiyetin kaybolduğu bir çağda sevdiğini. Kadın da onun aklına uyarsa, sonuçta bir ilan-ı aşk gerçekleşmiş olur. Konuşanların ikisi de kendilerini masum hissetmeyecekti; geçmişin, çoktan söylenmiş olanın yarattığı ve ortadan kaldırılamayacak güçlüğü kabul edeceklerdir; ikisi bile bile ve haz alarak, bir ironi (Söylenenin tam tersinin kastedildiği ifade-alaylı anlatım) oyunu oynayacaklardır”. (Umberto Eco, Cogito Düşünce dergisi, sayı 44- 45, 2006 s: 14)

 HULASA:

İçtimâi hayattaki hız, insan ilişkilerinde iletişim modellerini değiştirmiştir. Kişilerin düşünce yapısı, sosyal hayatı ve kişisel ilişkilerin deneyimlenmesinde yavanlaşma ve duyarsızlaşma kendini göstermektedir. Ferdin an’ı yaşamasına da engel olan düzen, anı yaşamak adına verilen budala heyecan ve önyargılar insanı eksik bırakmıştır.

“Muhalif hayaller” ise, ilişkiler düzeyinde yaşanan duygu yoksunluğuna, bellek kaybına, dialog korkusuna karşı, akılda ve yürekte oluşan, anımsamalarla zenginleşen görsel imgesini hayal tadında yani hayal olabilecek yoğunlukta işlemeye çalışır. Manevi boyuttan yoksun dünyaya sevginin, bakışın, küçük bir busenin kimi zaman amansız bir acının ya da stresin ardından hayaller kurar.

İNSAN MUHALİF OLUŞUYLA,  “AN’I” DAHA ÇOK İÇSELLEŞTİREREK YAŞAMAYA, VARLIĞINI TAMAMLADIĞINA İNANDIĞI AN’LARINI, HAYALLER ÜZERİNDEN ROMANTİK TAVIRLA AMA ELEŞTİREL BİR BAKIŞLA, HAYATA TUTUNMAYI VE TATMİN OLMAYI SAĞLAMAK İSTEMEKTİR.

Ek:
Özdemir Asaf’ın Rüyalar/Yaşancalar’ adlı metni, kişisel geçmiş-eşya ilişkisini, anımsamanın yarattığı duygusal algılamayı ve anlamlandırmayı destekler niteliktedir.

Rüyalar/YAŞANCA’LAR [1](Menkıbeler-Hatıralar)

“Hani, çekmeceler, kutular, eski bir çanta, bir torba.. Hemen hemen çoğumuzun vardır..içlerinde bir sürü eşya.. Parçası eksik bir saat.. Kırık bir kilit.. Kopuk bir zincir.. Bir kalem parçası. Yarım bir anahtar.. Tek bir kol düğmesi.. İçi boş bir derecelik.. Bir rozet..

Paslanmış bi….şey.

Arada bir açılır o çekmeceler, kutular. O zarflar.. Bakılır, bakılır.. Dalınır gidilir. Bazı parçacıklar daha çok durdurur, düşündürür.. Elinizde tutar tutar, evirir çevirir, bakar da bakarsınız.

Sonra bir başka şey vardır onun da yanında. O da bir başka öykünün, bir başka yaşanmışlığın tanığıdır. Kimbilir, belki aktörlerinden biridir o şey yaşanmış bir düşüncenin.. Belki de düşünmüş bir yaşanca’nın seyircisidir.

O dalıp gidilen nere ise, ne ise ve de kim ise.. Tümü birbirine bağlı ya da yakın kalmış, yani, oldukları gibi duradurmuş.. Size bakmaktadır tümü.. O zamanlardaki gibi.

Bir sürü işiniz var ya ! Amacınız, sözünüz, alacağınız..borcunuz.. Bir sürü şey.. Bu parça parça, gününüzü dolduran şeylere yaşanca diyorum ben.

Evliliğinizi, umudlarınızı, yanılgılarınızı, yanlışlarınızı, saç taramalarınızı, aynaya bakmalarınızı, yaralarınızı, gizlemelerinizi, boyanmalarınızı, kirlenmelerinizi, buruşmalarınızı, ütülenmelerinizi…Islanmalarınızı, kurulanmalarınızı, acıkmalarınızı, susamalarınızı.. Parça parça birleştirirp sürdüren ve sonra yerlerinde kalıp sizi yarınlara uğurlayan, yaşantılarımızı yaşam bütünlüğüne erdiren elle tutulur veya tutulmaz olan

şey’ler..

Yani yaşanca’lar.

Yaşancalar sizin cafcaflı yaşam kişiliğinizi.. Yani kısacası sinirlenmelerinizi, küfürlerinizi, yalanlarınızı, dayak atmalarınızı, dayak yemelerinizi, gücünüzü, güçsüzlüğünüzü, gözlüklerinizi, saatlerinizi, çakmaklarınızı, o pis paralarınızı süsleyip yaldızlayan, kırıp yapıştıran.. Düşlerinizde gerçekleşip kafanıza çarpan yaşancalar..

Siz gidersiniz.. Kalır onlar. Size kokularını, renklerini, esinlerini bırakırlar.. Siz gidersiniz.

Saatiniz düşer, sevgili (o yok olası) çakmağınız yürür.. Kaleminiz biter.. Defterinizi

unutursunuz bir yerde. Paranızı çaldırırsınız.. Güzelim gömleğiniz lekelenir, yırtılır.

Üstünüze şarap dökülür, yepyeni giysiniz batar. Huysuzlanırsınız. Gidersiniz.. Amacınız vardır ya !

Onlar yerinde kalırlar. Yarın size bir mutluluk parçası sunmak için sizi mutsuzluklarınıza yolcu ederler.. Bilmezsiniz.. Bilmezsiniz.. Uğurlarlar sizi. Hani o şarabın giysinize dökülmesindeki yaşantıda sizi kıpkırmızı eden an vardı ya! O, orada durur kalır.. Siz gidersiniz. İşte o an size ilerde sıcacık bir katkıda bulunacaktır.. Acıyarak.

O yaşancalarınızın tek başlarına ufacık gibi görünüp, belki tüm yaşamınıza eşit değer ve anlamdaki ağırlıkları, bir yerlere çöker.

Kendi başlarına çekmecelerinizde, kutularınızda işe yaramayan, ama atamadığınız o şeyler..

Yaşancalarınızın düşünsel olanları nasıl kafanızın çekmecelerinin birinde ise, maddesel olanlarının elinizde kalanları da kutularınızda öylece durur. Atamazsınız.. Siz gidersiniz..

Bütünlüğünüzün üstüne titreye titreye.. Ama aslında bölüne bölüne.. Parçalana parçalana gidersiniz.

Kulağınıza bir şarkı uzanır.. Birden dalarsınız..Kala kalırsınız durakta.. Ama dolmuş gelmiştir, binersiniz.. Gidersiniz…

Ve sonunda, dün geceye kadar gelirsiniz.. Uyursunuz.. Bir rüyaya uyursunuz.

Gördüğünüz rüya ,o tek başlarına yaşamınızda artık bir işe yaramayan ve çekmecelerinizle kutularınızda bekleyen yaşanca’larınızın, birleşip oyunu kurmalarıdır. Sahnesi uyku durumunuzdur.. Seyredersiniz.. Kendinizi seyredersiniz.. Yapyalın.

Hani gidiyordunuz ya ! Şimdi gidin ya! Uykunuz sizi, kımıltısız, tutar.. Gidemezsiniz.

Hani bir şarap dökülmüştü, gömleğiniz leke olmuştu.. Siz bozulmuştunuz. Oysa tam onun yanında sevgi ve özlem duruyordu.. Görememiş, sezememiştiniz. İşte o iki paralık gömleğiniz.. O kimsede eşi olmayan, dışarıdan yeni gelmiş herkesin baktığını sandığınız  gömleğinizin lekelenmesine bozulmakla içine ettiğiniz yaşamınızdaki yarım bıraktığınız oyun oynanmıştır. Ama o başrolü oynayan kadın, siz uyanınca hüzünlü kılmıştır sizi.

Kimdir o!

Onu da bir başka, bırakıp gittiğiniz yaşam öykünüzden getirmişlerdir yaşancalarınız, dün geceki rüyanıza.

Hani kutularınızın birinde bir saç tokası vardı ya! Siz onu ne sanıyordunuz? Öyle bir saç tokası mı?

Demek o öyle bir saç tokası imiş..”

(ASAF, Özdemir. ’Ça (Otokopi, Deneme) , s. 25, Adam Yayınları, İstanbul, 1993 s. 25)

Kaynak:

Çiğdem MENTEŞOĞLU, “Muhalif Hayaller”, Sanat Eseri Çalışma Raporu, Ankara-2007.


[1] Yaşanca: Uydurma Kelimelerden: Menkıbe; hatıra; anı; unutulmayacak olay…

Toygun:

Din büyüklerinin veya tarihe geçmiş ünlü kimselerin yaşamları ve olağanüstü davranışlarıyla ilgili hikâye

Bensay yaşanca sözcüğünü önermiş. Bence fena değil.

кай (kay)    şarkı söyleme , menkıbe  (Altayca)

Övmece önerisi de var ama öv- uygun değil gibi.

Toygun:

Hikmet Kıvılcımlı yürüm demiş.

“Böylece, Oğuz Yürüm’ü (Menkıbesi) ile anlatılan şey, bütün bu 24 Kan’ı içine almış en büyük Kandaşlar Konfederasyonu’dur.”

Oktay D.:

yaşanca sözü bana düzgün türetimli gelmedi, bir /a/ sesi fazla gelmiş. Daha doğrusu ise yaşınç olabilir [1][2]

Dipçe.

[1] +Xnç ekinin dar ünlüsünün baskın gelmesi. Bu eki, dönüşlü çatınıŋ eylemlik ekiyle bileşimi olan -n-ş ekinin sözcük sonunda -nç olması durumuyla karıştırmayınız. [2]

[2] Marcel Erdal, “Old Turkic Word Formation”, Wiesbaden, 1991.

****************

COLLAPSE (ÇÖKÜŞ) (II) (2009)

ŞEYTANİ RESİMLER

İLÂHÎ TAKDİRİN VARLIĞINA KARŞIN NEDEN İYİ KİMSELERİN BAŞINA KÖTÜLÜKLER GELİYOR?

 

RUHÎ HAYATTA TASAVVUF VE PSİKOTERAPİ


Gerçeklik (hakikat) ne kadar gerçektir?

Gerçeklik dediğimiz şey, gerçeğin (Hak) ‘kara deliğini”[1] dolduran bir ‘fantazmik mekânı’ mı içerir yoksa ‘gerçek’ kılındığı bir yaratılmış mekân mıdır?

Maddenin noksan tarafı ‘gerçeklik hissi’ mizle ayakta tutulmakta mıdır yoksa?

Algılarımızın aynasında mı bir gerçek var?

Paradoksal topoloji [2]anılmaya yakın şekilde olabilirliliği nihai varış yeriyle tamamlanan mesafede kalan bir gerçeklik mi?.

Gerçek ve gerçeklik canlı hayatının vazgeçilmez şartıdır.

İnsan için “Gerçek”, görünenin kendisidir. İçinde yaşanılabilir, dokunulabilir. Eni, boyu ve derinliği vardır.

Gerçeklik ise kütlesiyle, etkisiyle, görüntüsüyle canlı varlıkların duyu organları tarafından bir şekilde saptanır. Eksik ya da fazla ama mutlaka saptanır.

İnsan tarafından görülmese de, algılanmasa da, hissedilmese de insanın dışında bir gerçeklik vardır. Sam Peckingah, “Gerçek, insanın hiçbir zaman keşfedemediği bir yalandır” derken, Wilhelm Flusser’in yorumuna göre de “ölümüne kadar önümüze çıkan her şey” olarak da tanımlar.

Gerçek süreklidir, kesintisizdir. Hayatın şimdiki zamanıdır.

Gerçeklik bütündür, parçalanamaz ve gerçekliği bölmek parçalara ayırmak insan için imkânsızdır.

Her şey birbirine neden-sonuç ilişkisiyle bağlanmıştır. Bütünlüğün, oluşumun bir mantığı, nedeni vardır. Bu gelişim ise insanın dışındadır, kendiliğinden oluşur, kendi fizik yasaları vardır. Ancak bazen insan grift yapısı ile varlığını ve herşeyi gerçek değil, gerçeğin bir kopyası olarak hissedebilir. Öyle ki bazen hayatın içeresinde kaybolur, yaşadığı, hissettiği, dokunduğu gerçeklik kaybolup gider. İşte bu şekilde insanoğlu bilinçli bir farkına varma noktasına doğru götürmenin bir yolunu aramak zorunda kalışı ile  gerçeğinin, ‘farkına varmaya’ ulaşmak için bilinç ve bilinçaltı dünyasını kurmaya çalışır. Ancak günümüzde stres faktörleri arttıkça psikoterapiye ve dolayısıyla psikoterapistlere olan ihtiyacını dolaylı olarak da artmaktadır. Bu bir gerçek olmuştur. Bilinçlenen toplumda gittikçe psikoterapistlerin “deli doktoru” olmadığının bilincine kavuşmuş durumdadır.

Herkesin hayatında zaman zaman destek alması gereken durumlar olunca eğitimli-tecrübeli uzmanlara danışmak hem süreci rahat aşmanıza hem de güvenilir biri ile sorununuzu paylaşmak uygun görülmektedir.  Çeşitli şekillerde “amaçlı terapi” (Tedavi-Sağaltım) usulleri (Psikoterapi, Yoga,  Biyoenerji, Biyoterapi,  Reiki,  Renklerle Terapi,  Homeopati,  Hipnoz,  Tasavvuf,  Psikodrama,  İletişim,  Duyumlara hitap eden sanatlar)  grup halinde, bireysel olarak ya da çiftlere uygulanmaktadır.

Her yaş, cinsiyet, eğitim ve sosyal durumu bu terapilerde farklılık gösterebilir. Mesela; özellikle sanatsal terapi (resim-sinema) küçük yaş gruplarında ve ergenlerde çok iyi işleyen bir sistemdir. Türkçe’de bir söz vardır; Bir resim bin kelimeye bedeldir. Sanat Terapisi’nde bunun ne kadar doğru olduğunu anlıyoruz. İki-üç yaşında bazı takıntılı davranışları olan ya da cinsel istismar görmüş olan bir çocuk düşünün; bu çocukla oturup 45 dakika konuşmanızın imkânı var mı? Belki o çocuk için “oyun terapisi” denenebilir veya da iç dünyasını net olarak algılamak için renkleri ve çizgileri kullanmak bize daha somut verilere ulaştırır. Aynı şekilde ergenlik çağındaki sıkıntılardan dolayı bunalmış bir çocuk düşünün, herkes sürekli ona nasihat ediyor, “oğlum/kızım sen böyle değildin ne oldu sana, kötü alışkanlıkların mı” var gibi bir sürü soru sorulan bir ortamda bu genç zaten bunalmış… Rahatlama, deşarj olma ihtiyacı var. Patlamak üzere olan bir bombanın yanlış kablosunu keserseniz onu sonsuza kadar kaybedersiniz, parçalanır bir daha bir araya getiremeseniz ancak doğru işlemi uygularsanız hem bombayı patlamaktan kurtarır, hem de çevresindekilerin zarar görmesini engellemiş olursunuz. Resim ergenlere oldukça değişik gelen ancak hoşlarına da giden bir tekniktir. Karşılarında psikoterapi odasında oturan bir psikoterapist / psikodramatist yerine, samimi bir ortamda resim malzemeleri eşliğinde onu bekleyen bir psikoterapistin / psikodramatist olması zaten ergenleri şaşırtır ve psikoterapiye olan dirençlerini azalttığı bilinmektedir.

Audiovisüel (Görsel-işitsel) malzemelerle de yapılan filmler de aynı olumlu sonuçları doğurmaktadır. Sinema bu anlamda etkin bir gelecek vaat etmektedir. Çiftlerde ve gruplardaki uygulamasındaki ana amaç ise paylaşımı arttırmak, iletişimi güçlendirmek ve farkındalık katsayısını artırmaktır.

Önemli olan terapiste aranılan geniş bir kültüre sahip olması diğer terapiler konusunda uzman olacak kadar eğitimli olmasıdır. ANCAK BİR KONUDA UZMAN VE EĞİTİMLİ OLAN BİR TERAPİST SAKINCALI OLUR, SONUÇ VE PERFORMANS DÜŞÜKLÜĞÜ BEKLENİLMELİDİR. Beklenilen sağlanan sonuçlar eğitimi yetersiz kişiler tarafından yürütüldüğünde daha uzun sürer ve danışanın süreçten sıkılması muhtemeldir. Terapiyi birçok ayakları olan bir köprüye benzetebiliriz. Biz burada tasavvufun psikoterapi ile benzerliği konusuna değineceğiz.

TASAVVUFUN PSİKOTERAPİK YÖNÜ

İnsanın tabiatı, fıtratı, dini literatüre [3] ve davranışçı terapilere göre insan tümüyle nötrdür. Sûfîlere göre insanın doğasında hem iyilik, hem de kötülük eğilimleri vardır; ancak bu eğilimler sadece birer potansiyeldir ve insan her iki tarafa da yönelebilir bir karakterdedir.

Sûfiler, insanı anlamada kullandığı anahtar kavramlardan biri (belki de birincisi) “ruh”u kabul ederken nisbî olarak özgürlüğü olan “teomorfik” [4] (Tanrı’ya benzeyen) bir varlıktır da derler.

  • Psikanaliz, fizyolojik;
  • Davranışçı, terapiler sosyolojistik;
  • Bilişsel davranışçı terapiler ve danışan- merkezli terapi ise sosyal psikolojik bir temelden hareket eder.

 Sûfiler bu temelleri göz ardı etmemekle birlikte “transandantal” boyut üzerine vurguda bulunur. Grup psikoterapileri de dâhil olmak üzere psikoterapiler “bireyselciliği” vurgularken sûfîler “cemaatçiliği” öne çıkarırlar.

Hem psikoterapiler hem de tasavvuf terapi için bir terapistin (mürşid) gerekli olduğunu öngörürler. Psikanaliz, davranışçı terapiler ve bilişsel-davranışçı terapiler ve danışan merkezli terapi “konuşma/ görüşme” esasına dayalı iken davranışçı terapiler dolaylı araçlara kadar geniş bir yelpazeye dayalıdır.

Tasavvufî terapide (seyr-u sulûk) kullanılan oldukça zengin bir teknikler dizisi söz konusudur. Hem psikoterapiler hem de tasavvuf muzdaribin mürşidle ile olan iletişimini önemser. Psikanaliz ve davranışçı ve bilişsel davranışçı terapiler amacını “iyileştirme” ile sınırlarken, hem danışan merkezli terapi hem de tasavvuf “kişiliğin geliştirilmesi”ni vurgular.

Psikanaliz ve davranışçı terapiler “inanç, anlam ve değerleri” inkar ederken, bilişsel davranışçı terapiler, danışan merkezli terapi ve tasavvuf  “inanç, anlam ve değerleri” özellikle vurgular.

Psikanaliz ve tasavvuf için rüyaların (istihare) özel bir önemi vardır ve insanı anlamda anahtar bir rolü vardır. Psikanaliz geçmiş zamanı önemserken, diğer psikoterapiler ve tasavvuf ise “şimdi-burada”[5] üzerinde vurguda bulunur.

Psikoterapi kuramların geliştirilmesinde kuramcıların yaşamlarında iz bırakmış kişisel deneyimler önemli bir iz bırakmıştır. Sûfiler ise zaten “kişisel deneyimleri” vurgular ve önemserler.

Psikoterapiler kuramları örneklem (örnek gurup) açısından problemlidir. Sûfilere göre ise “her kalpten Allah Teâlâ’ya giden bir yol vardır.” Bu nedenle herhangi bir sûfi görüşün genelleştirilmesi ve özellikle kişiselliği / özgünlüğü silmesi kabul edilemezdir. Hem psikoterapilere, hem de tasavvufa göre insan kendi kendine yabancılaş(tırıl)mıştır.

Psikanaliz, bilişsel davranışçı terapiler ve danışan merkezli terapiler “deneyime” geliştirilmiş iken davranışçı terapiler “deneysel verilere” dayalıdır.

Sufilik de “deneyime” dayalıdır. Davranışçı terapiler doğrudan gözlenebilen ve ölçülebilir konuları ele alırken diğer psikoterapilerin ilgilendiği konular daha çok dolaylı olarak gözlenebilir ve ölçülebilir bir nitelik taşır.

Tasavvufta ise hem zahiri hem de batıni pratikler varsa da odak konular salik ile Allah Teâlâ arasında oluşu nedeniyle gözlem ve ölçüm ötesidir. Davranışçı terapiler dışındaki diğer psikoterapilerle birlikte tasavvuf da “içgörü”nün önemini vurgular.

Hem psikoterapiler hem de tasavvuf, “hastalıkların” iyileştirilebileceğini varsayarlar. Hepsi de iyileş(tir)me sürecinde çeşitli aşamaların söz konusu olduğunu vurgularlar. Hepsi de teorik bilgilenmeyi değil hayatî değişimi amaçlarlar. Bireyin (mürid) istek ve kararlılığı (teslimiyet) için problemi konusunda duyarlılığı ve yeterli düzeyde kaygısı olması gerektiği vurgulanır. Genellikle bireyin kendi isteği ile terapist (mürşid) e gelmesi gerektiği kabul edilir. [6] Hatta tasavvufta bireyin kararlı olup olmadığı dramatik sınavlarla (çile) denetlenir. Hepsi de bireyin kendi kendisine ilgi göstermesini öngörür. Hepsi de mesajını yaymak için literatür oluşturmuştur. Hepsi de mesajını kitlelere ulaştırmak için örgütlenme yoluna gitmiştir. Bu örgütlenme doğal olarak terapistler (mürşidler) arasında da bir piramid modelinin (tarikatlar)  oluşumuna yol açmıştır. Hem psikoterapilerin hem de tasavvufun çok çeşitli ve değişik tanımları yapılmıştır. Hepsi de insanı anlamak için olağanüstü duyarlılık göstermiş ve genellikle sağduyusal bilgilere aykırı düşen daha doğrusu onları aşan sonuçlara ulamışlardır.

Psikoterapi ücret karşılığı sunulan bir hizmet iken, tasavvufi terbiyede ücret söz konusu değildir; “Allah Teâlâ rızası için” için yapılan bir hizmet olarak devam etmektedir….

(Geniş bilgi için: Ali Rıza BAYZAN, Tasavvuf ve Psikanaliz, 2002)

NOT: Bu yazı aşağıdaki kaynaktan istifade edilerek hazırlanmıştır.
Canel BİNGÖL
, “Venüs’ün Çiçek Sepeti” Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsü Sinema-Televizyon Ana Sanat Dalı Sinema Ve Terapi 186414-Yüksek Lisans Tezi İstanbul, 2006 . s.58-60


[1] Kara delik, astrofizikte, çekim alanı her türlü maddi oluşumun ve ışınımın kendisinden kaçmasına izin vermeyecek derecede güçlü olan, kütlesi büyük bir kozmik cisimdir.

Kara delik, uzayda belirli nicelikteki maddenin bir noktaya toplanması ile meydana gelen bir nesnedir de denilebilir. Bu tür nesneler ışık yaymadıklarından kara olarak nitelenirler.

Kara deliklerin, “tekillik”leri dolayısıyla, üç boyutlu olmadıkları, sıfır hacimli oldukları kabul edilir.

Karadeliklerin içinde zamanın ise yavaş aktığı veya akmadığı tahmin edilmektedir. Kara delikler genel görelilik kuramıyla tanımlanmışlardır. Doğrudan gözlemlenememekle birlikte, çeşitli dalga boylarını kullanan dolaylı gözlem teknikleri sayesinde keşfedilmişlerdir. Bu teknikler aynı zamanda çevrelerinde sürüklenen oluşumların da incelenme olanağını sağlamıştır. Örneğin bir kara deliğin çekim alanına kapılmış maddenin kara delikçe yutulmadan önce müthiş bir sıcaklık derecesine ulaştığı ve bu yüzden önemli miktarda x ışınları yaydığı saptanmıştır. Böylece bir kara delik kendisi ışık yaymasa da, çevresinde bu tür bir icraat yarattığı için varlığı saptanabilmektedir. Günümüzde, kara deliklerin varlığı, ilgili bilimsel topluluğun (astrofizikçiler ve kuramsal fizikçilerden oluşan) hemen hemen tüm bireyleri tarafından onaylanarak kesinlik kazanmış durumdadır.

[2] Topoloji: Matematiğin ana dallarından biri olan Topoloji, Yunanca’da yer, yüzey veya uzay anlamına gelen topos ve bilim anlamına gelen logos sözcüklerinden türetilmiştir. Topoloji biliminin kuruluş aşamalarında yani 19. yüzyılın ortalarında, bu sözcük yerine aynı dalı ifade eden Latince analysis situs (konumun analizi) deyimi kullanılıyordu. Geometrik cisimlerin nitelikleriyle ilgili özelliklerini ve bağıl konumlarını, biçim ve büyüklüklerinden ayrı olarak alıp inceleyen geometri dalı.

[3] “Her doğan, İslâm fıtratı üzerine doğar. Sonra, anne-babası onu Hıristiyan, Yahudi veya Mecusi yapar.” (Buhârî, cenâiz 92; Ebû Dâvud, sünne 17; Tirmizî, kader 5)

[4] Teomorfik: “Tanrı’ya benzemek” anlamına gelen bu deyim, insan olmayan bir varlığın, Tanrı gibi, beşeri terimlerle ifade edilmesi anlamına gelen antropomorfizmin zıddıdır. Hem Tevrat (insan Tanrı’nın suretinde yaratılmıştır (Tekvin 1:27), hem de Hadisler (Allah insanı (Adem’i) Rahman’ın suretinde yaratmıştır) antropomorfizmi teomorfizme tebdil etmiştir. Tevrat’ın kimi kısımları “oldukça beşeri” bir Tanrı tasviri sunar ki, bu diğer bölümlerde ortaya konan aşkın bir Tanrı anlayışıyla uyum içinde değildir.

[5] “Dünle beraber gitti düne ait nevarsa, bugün yeni şeyler söylemek lazım. Ekme günü gizlemek toprağa tohumu saçmak günüdür Devşirme günüyse tohumun bittiği gündür, karşılığını bulma günüdür. Şu deredeki su,kaç kere değişti, yıldızların akisleri hep yerinde “Kendine gel, yepyeni bir söz söyle de dünya yenilensin! Sözün öylesine bir söz olmalı kidünyanında sınırını aşmalı Sınır nedir, ölçü ne? Bilmemeli!” Hz. Mevlâna kaddesellâhü sırrahu’l azîz

[6] Kur’an-ı Kerim’de Allah Teâla buyurmaktadır:

“Rahman’ın zikrinden yüz çevirenlere şeytanı musallat ederiz. Artık şeytan onunla bir arkadaş olur…” (Zuhruf Sure-i Şerifi, 36)

Hz. Bayezid kaddesellâhü sırrahu’l azîze atfedilen meşhur bir söz vardır: “Mürşidi olmayanın mürşidi şeytandır…” Dolayısıyla “Doğru varan (Sünnet ehli) bir Mezhebi izlemeyen Müslümanın da mürşidi (kılavuzu) şeytandır” demektir.

DİNDEN UZAKLAŞMANIN RUHSAL BOZUKLUKLARDAKİ ETKİSİ


Topluma uyumsuzluk başta olmak üzere, akıl hastalıklarına kadar giden ruhî teşevvüşler (karışıklıklar) [1] ve bunlara bağlı beden hastalıkları, şimdi, dünyada, birinci plânda mütalâa edilen bir büyük problem haline gelmiştir.

Niçin ruhî teşevvüşler?

Nerede?

Ve nasıl olmaktadır?

Acaba, hakikaten dünya düşünürleri de, dinî bağlarda çözülmeği, ruhî bozukluklarda bir sebeb olarak görüyor mu?

Buna dair mütalâa ve müşahedeler var mıdır?

Bir kaç misal verelim:

FAHREDDİN KERİM BEY hocamız kitabında:

“Eskiden beri me­deniyetin sinirler üzerinde tahripkâr tesiri bulunduğu ve medeni­yetin terakkisile birlikte sinir hastalıklarının çoğaldığı iddia edil­mektedir. Her halde medeniyetle beraber umumî ihtiyaçların artması, zevk ve eğlenceye düşkünlük, ahlaksızlığın artması gibi sebeplerin sinirler üzerinde yorucu bir tesir yapmakta olduğuna ve uykusuzluğun sebepler arasında bu­lunduğuna şüphe yoktur.”

“Yalnız ‘Toplum bilimi, sosyoloji’ ile iştigal edenlerle bazı psikologların dinî akidelerin çözülmesinin akıl hastalıklarının ve bilhassa intiharların çoğalmasında rol oynadığını zikret­mektedirler.” diye yazar.

SİR DAVİD HENDERSON da hocamızın fikrine : “ekonomik yük zamanın sık görülen akıl hastalıkları ile irtibatlıdır.” demek suretiyle bu fikre katılır.

JUNG’da aynı görüşü başka şekilde ifadelendirir:

“Nefsi ile muhalefette bulunmak, medenileşmiş insanın özellikli ayırıcı bir delilidir. Sinir hastası sadece nefsiyle ihtilafa düşmüş medenî insanın ferdî bir ör­neğidir. Bilindiği üzere medeniyetin ilerlemesi insanda hayvanlık­tan ne varsa onları sıkıştırıp tıkıştırmaktan ibarettir.”

PAUL TOURNİER de şöyle konuşur:

“Bu asabî hastalıkların çoğal­ması dünya ahlâkının sükûtundan ileri gelmektedir, diye mütalâa ediliyor. Bu düşünce ki hakikatte bütün sonuçlarıyla aile içinde, mes­lek hayatında, cemiyette menfaat çarpışmalarının meydana getir­diği hayatî meselelerin artmasından aynı şekilde cemiyet problem­lerinin artmasından, heyecanî şoklardan, şüphe ve korkmalardan, namus ve itimatta sükuttan, aynı zamanda heyecanî efkârda ve ebe­diyete inançta sükuttan ileri gelmektedir.”

“Bu sinirliler arasında bilhassa kadınlar fazladır. Bu kadının sosyal ve ruhî şartları sonucudur ki son yarım asırdır bu hale inkilap etmiştir. Sevmediği bir kimse ile, anne babası vasıtasiyle evlendiği zaman o egoisminin kur­banı oluyor ve kocasının otoritesi karşısında şüphesiz ızdırap çeki­yordu. Fakat o bunu tabiî kabul ediyordu. Zira adabı muaşeret de ona boşanmak ümidini vermiyordu. Bu gün ise, o boşanmağı düşü­nüyor. Bunu düşündüğü günden beridir de sıkıntıları onun için tahammül bırakmayan görünüyor. Kocası ile münakaşaları ona ağır geliyor, daha fazla bir ızdırap halinde neticeleniyor.”

“Asrımızın talihsiz­liği hakikî, bir ahlâk ile düzenlenmemiş, kokuşmuş etmiş bir ahlâkın mevcut oluşudur.”

“GEÇEN ASIRLARIN DEHŞETİ BÜYÜK EPİDEMİLERDİ. (SALGIN HASTALIK) [2] KOLERA, ÇİÇEK, VEBA., GİBİ. BU ASIRDA DA ASABÎ HASTALIKLAR.”

Ve A. CARREL de:

“Görünüşe göre, akıl zaafı ve delilik, endüstriyel medeniyet ve onun yaşama tarzımızda yapmış olduğu değişik­likler için vereceğimiz kurtuluş fidyesidir.”

“Akıl zaafı ve deliliğin artışını kolaylaştıran şartlar, daha çok hayatın endişeli, intizamsız ve telâşlı, ahlakî disiplinin yıkılmış, olduğu cemiyetlerde tezahür etmektedir.”

“Modern medeniyetin harikaları arasında insanın şahsiyeti eriyip kaybolmağa mütemayildir.”

“Gazetelerin, radyola­rın ve sinemaların geniş surette etkili yayılımı, cemiyetin entelektüel sı­nıflarını en aşağı derecede iteklemiştir. Hele radyolar, kalabalı­ğın zevkine giden bayağılığı, herkesin yuvasına kadar sokmuştur.”

Caniler ve cahillerle bir arada yaşayanlar da cani veya cahil olmak tabiidir.

“Şuur faaliyetlerinin vahdete ircaı, ahşaî ve asabî fonksiyonlar arasında daha büyük bir ahengi netice verir. Ahlâk duygusu ile zekânın aynı zamanda geliştiği içtimaî topluluklarda, bes­lenme ve sinir hastalıkları, cinayet ve delilik nadirdir. İnsanlar ora­da mes’uttur.” demektedir.

B. MALBERG ise :

“Amerika’da artan akıl hastalıkları, nüfusun artması veya hastaneler organizasyonları ile alâkalı değil ve fakat yegâne sebebi modern hayat ve sinirli, gergin tansiyona bağlıdır.” fik­rini ileriye sürer.

BARRERTT isimli müellif de :

“Geride kalıp ve yabancılık çekerek cinnet geçirip çıldırma yani akıl zaafı ve akıl hastalıkları, sosyal uyumsuzluk ve anormal ruhî davranışlar değil bunlarda ortak husus, şahsiyet, kişilik, karakter, benliktir ki, bu şahsiyeti muhtelif vesilelerle ruhî halle­ri kontrole ve şahsı şevke muktedir olamıyor.” kanaatindedir.

LE DECLİNE DE L’AUTORİTE ET LA JEUNESSE ACTUELLE. [3] LES CAUSES ET LE REMEDES[4]

“Zamanımızın gençliği ve otoritenin çöküşü. Sebebleri ve tedavisi, kitabında) DR. GİLBERT ROBİN :

“Bu gençlik, tamamiyle an’aneye düşman, marifete düşman, ahlâka düşman, hayasızlık ve tecavüzkar bir hali, bu saydıklarımızın yerine geçirmek istiyorlar. Fakat esasta gençlik, sabırsızdır, istikbale karşı emniyetsiz, sıkıntı, azap çeken, ümitsiz., yeni ahlâk düsturları peşindedir. Netice o, şiddetli modernizmin yayılışı karşısında, adapte olabilmek için, yeni denge unsuru aramaktadır.” diye zamanın gençliğini kendi görüşüne göre tahlil et­tikten sonra, buna sebep olarak ilkönce ebeveyn otoritesinin yokluğunu göstermektedir.

Yazarın buna karşı ilâcı ise: TERBİYE VE AHLÂKÎ HİJYEN’dir.”

DR. M. POTAT, HYGİENE MENTALE kitabında, ruhî sebebler bahsin­de: ruhî surmenage. (Sürekli ve aşırı çalışmadan doğan yorgunluk; bitkinlik). Acı veren hallerden heyacanı zikrettikten sonra;

“Bazı sinema filmleri de psişik bocalama veya karışıklıklara sebep olmak­tadır.” demekte, ayrıca;

“hayatta tatmin olmamayı, terbiye ile fena şekilde yetiştirilmeyi, gurur, ihtiras, kıskançlık, sınıflar arası kinle­ri” ve nihayet, alkolizma ve firengiyi saymaktadır

Alkol bahsinde, LELAND E. HİNSİE:

“Alkol, ruhî sorunları gizleyen, icad edilmiş bir maskedir” demekte ve

“Alkol gibi diğer toksik madde alışkanlıkları da, aynen, bir baş ağrısı bir zafiyet., tarzında bir arazdan ibarettir.”

“Bir şizoid[5] (Algı çarpıklığı ve düşünme bozukluğu) korkusunu ve tansiyonu­nu azaltmak gayesiyle serbest olabilmek için içer. Bu şekilde, cemi­yete intibak edebilmek için, alkol, şahsî arzularında, onu cesaret­lendirir. Artık bizzat kendi önünde ve başkaları önünde kendisini aşağı hissetmez.” mütalâasını ileriye sürmektedir.

D. HENDERSON da bu bahiste aynı fikirdedir :

“Alkolizme, pek muhtemelen bir sıkıntı halinin (bir arazıdır.

T. G. Campanella [6] ve G. Fossi, akıl hastanelerine kapatılmış 445 müzmin alkolik hasta üzerinde tetkikat yapmışlar ve kronik alko­lizma ile sıkıntı (etat depressil) ve intihar teşebbüsleri arasındaki münasebetleri göstermişlerdir. Bu müelliflere göre de, kronik alkolizmayı, sıkıntı halleri tevlid etmektedir.

Sonuçta görülüyor ki :

1) Akıl hastalıkları veya davranış kusurları, ahlâk, terbiye, an’ane, âdet gibi mefhumlar ile veya doğrudan doğruya ismen zikretmek suretiyle (din-ahlak)a bağlanmaktadır.

2) Medeniyet lafı ile hâdiseyi izaha kalkanlar da vardır ki, bu medeniyet lafı ile de neticede, Jung’un belirttiği şekilde:

“Medeniyetin ilerlemesi insanda hayvanlıktan ne varsa onları sıkıştırıp tı-
kıştırmaktan ibarettir.”
denmek suretiyle aldatıcı, doğru olmayan, dolaylı olarak yine (din) hissedilip kast edilmektedir. Nitekim, Fahreddin Kerim Bey hocamız da, medeniyetin ilerlemesiYle sefahatin artmasını bir olarak mütalâa ediyor ki, sefahat denen nesnenin de, dinî çözülmeden başka bir manası yoktur. O halde, medeniyet lafı ile de, dinî akidelerin sarsılması mes’elesine dolaylı olarak geliniyor.

Hakikaten, asfalt yollar kimin canını sıkıyor?

Rengârenk, pırıl pırıl otomobillerle yapılan sefalar, cefa mıdır?

Elektrik ışığının ter­temiz aydınlığımı, çıra, fener, gaz lambasının sisli aydınlığı mı ru­ha ferahlık verir?

Odunların ve kömürlerin kül ve kokuların­dan ibaret ocak ve sobaları mı, kaloriferli evlerde yaşayan insanlar çok arzuladıkları için bunaltıdadır?

Medeniyetin, kendisine mede­niyet ismini verdiren hangi bir vasıtası hangi bir şekilde insanı rahatsız ve taciz ediyor?

Yoksa insan taciz edildiği için, angoisse'(Sıkıntı) da olduğu için mi, medeniyete bir kurtuluş simidi gibi sarılıp, kalkan gibi kullanmağa kalkarak, ruh hastalıklarının ve cemiyete uyumsuzlukların sebebi işte budur diye işin içinden sıyrılmağa kalkmış­tır?

3) Bir diğer sözde adaptasyon. (Yani kendi şahsına, sonra derece derece etrafındaki insanlara yani aileye yani cemiyete yani dünya­ya uymak.) Bu fikirde olanlar da diyorlar ki :

“İnsanlar kendine uya­mıyor, insan, ailesine insan cemiyete ve insan dünyaya uyamıyor o a onun için ruh hastası oluyor.” Ve hakikaten MENİNGER isimli yazar; Sante Mantal (Ruh Sağlığı) diyor,

“Beşerî varlıkların, dünyaya ve diğer beşerî varlıklara, azamî huzur içinde adaptasyonudur.”

O halde bu adaptasyon ne ile mümkündür?

Çok misâllerle gösterdik ve yerleri gelince de işaret ettik ki, din gerek insanın kendi kendisine, gerek diğer fertlerle olan münasebetlerinde ve sonuçta dünyaya tam bir uyum sağlanmasında (adaptasyon), tek ve yegâne denebi­lecek kudrette aynı zamanda bir (Adaptasyon sistemi) dir. Daha başka veya buna mümasil kudrette ikinci bir Adaptation sistemi gösterebilir misiniz?

İşte, anti sosyal (cemiyete mugayir) davranış­larda bulunanlar: ayrılanlar, boşananlar, darılanlar, alkol ve toksik maddelere alışan, öfkelenen, kin güden, intihar eden, cinayet işliyen vb. bir sürü uyum sorunu gösterenler, ne ile önlenebilir?

Veya ne önliyebilir?, Sualin cevabı olarak, hepiniz birden, içinizden, benim gibi

“Evet yalnız din önleyebilir” demiyor musunuz, O halde, adaptation (intibak) lafı da geliyor din’e ister doğrudan doğruya söylenmiş ister dolaylı bazı kelimeler konarak ifade edilmiş olsun, apaçık görülüyor ki,

AKIL HASTALIKLARININ VE DAVRANIŞ KUSURLARININ ZUHURUNDA HAKİKÎ SEBEB, DİNÎ ÇÖZÜLMEDİR. Yani, DİNÎ İSTİKAMETTEN AYRILMADIR.

 

HÜLASA

istisnaî haller haricinde, türlü davranış kusurlarının, PSİKOMATİK veya PSİŞİK (ruhî) hastalıkların sebebinin ruhî faktörlerdir.  ruhî faktörün, temelinde ise, dinî istikametin kaybından (dinî tatminsizlik ) ibaret olduğunu, dinî tatminsizliğin, ruhî tatminsizlik halinde Angoisse’ (Sıkıntı) nın teşekkülüne sebep olacağını bundan dolayı türlü davranış kusurlarının, Psikosomatik hastalıkların ve akıl hastalıklarının Angoisse’ın devamı ve şiddeti ile uygun olarak meydana çıkmaktadır

Diğer taraftan, Psikanaliz ismini, Pierre Janet‘nin “Analyse Psychologique” tabirinden alan Freud’un, ruhî tatminsizliğe sebeb cinsî tatminsizliktir diyen cinsiyet nazariyesi de çıkışını dinî istikametin kaybından aldığı bu bilgilerle açığa çıkmış oldu.

Sonuçta her olay ve durum  inancın bir getirisidir.

Kaynakça

Mehmed Tevfik ÖZCAN [Kitap]. – Angoisse (Sıkıntı), Ankara-1966.


[1] Teşevvüş: Teşevvüş, neo-spiritüalist terminolojideki bir terim olup, kısaca, bir realiteden diğerine geçilirken içine düşülen bocalama veya karışıklık hali olarak tanımlanır.

Teşevvüş terimi neo-spiritüalizm’de iki durumu belirtmek üzere kullanılır:

1- Bedenin terk edilmesiyle yaşanılan teşevvüş: Bu, kısaca, ölüm denilen olayla spatyum’a göçmüş varlığın spatyuma derhal uyum gösterememesi sonucunda yaşadığı teşevvüştür. Varlığın spatyumda olduğunu idrak edememesine, dünyevi alışkanlıklarını bırakamamış olmasına, hala dünyevi realitesine ait imaj ve sembollerin anı ve izleriyle hareket etmesine bağlı olarak içine düştüğü bocalama ve şaşkınlık hali olarak açıklanır. Bu aynı zamanda kendisine yabancı, yeni bir ortamı kavrayamayan ve bu ortama alışamayan varlığın geçirdiği doğal bir uyumsuzluk dönemidir. Varlık imajinasyonunu şuurlu olarak sevk ve idare edemediği gibi, çevresindeki olayların kendi imajinasyonunun ürünü olduğunun idrakinde de değildir. Kendiliğinden imajinasyon aşaması denilen bu aşamada, varlık kendi imajinasyonuyla yarattığı yapay dünyada, imajinasyonunun ürünü olan olayların içinde yaşar durur. (Buradaki yapay dünyadan kasıt, spatyumun süptil maddelerinin düşünceyle şekil alabilme özelliğine sahip olmasından dolayı, varlığın farkında olmadan kendi imajinasyonuyla çevresinde oluşturduklarıdır.)

[2] Epidemi: isim, tıp Fransızca épidémie: Salgın hastalık.

Epidemiyolojide, salgın (Yunanca epi- üzerinde + demos halk) belli bir insan popülasyonunda,belli bir periyodda, yeni vakalar gibi görülen ancak önceki tecrübelere göre beklenenden fazla etki gösteren hastalıktır.(epizootik ise aynı şeydir ancak hayvanlarda geçerlidir.)

“Beklenen”in ne olduğuna bağlı olarak salgının tanımlanması subjektif olabilir.Bir salgın lokal (bir hastalık patlaması),daha genel (salgın hastalık) ve hatta dünya çapında (global salgın-pandemik) olabilir.

Sabit seviyede oluşan ve popülasyonda görece olarak yüksek derecede seyreden alışılagelmiş hastalıklar ise endemik olarak adlandırılır. Endemik hastalığa bir örnek sıtmadır. Afrikanın bazı bölgelerinde (örneğin, Liberya) halkın büyük çoğunluğunun hayatlarının bazı dönemlerinde sıtmaya yakalanmaları beklenir.

[3] Gilbert Robin, Wesmaël-Charlier,1962

[4] Hildegarde de Bingen sainte, – 2007

[5] ŞİZOİD: Kişilerarası ilişkilerin yokluğu birinci belirtisidir. Bu şizofrenik yelpazenin başlangıcını oluşturur. Algı çarpıklığı ve düşünme bozukluğu şizotipal kadar belirgin değildir. Her ikisi de birbirine bağlı olan gerçeklik yitimi ve günlük hayatın aksaması durumları yoktur.

ŞİZOİD KENDİ DÜNYASINI ÖLÜME BENZER BİR VAROLUŞ ŞEKLİYLE KURMUŞTUR. KAFKA, KİERKEGAARD, VAN GOGH, MOZART İSİMLERİ TARİHTEKİ BELİRGİN ÖRNEKLERDİR.

Şizoidin toplumdan kopukluğu kendi iç dünyasının bir gereğidir. Hissetme, düşünme ve tüm hayatı kavrama biçimi normal insanlardan ciddi farklılıklar içerir. Yaşam savaşını kazanamayacak kadar savunmasız, insanlardan kabul göremeyecek kadar hayattan uzaktırlar. Çoklukla akli yetersizlik ya da gelişim bozukluğu damgasını alırlar. İnsanlık trajedisinin somut örnekleridir. Sıradan insanların iç dünyası ve dış dünyası vardır. Şizoidin ise karanlıklar içinde olduğu tek bir dünya. Şizoid güç eksenli bir hayatta, tek amacın adam yerine konmak için savaş verildiği bir arenada ne kadar bir şeyleri başarır gibi gözükürse gözüksün dışardaki acayiptir. Bu açıdan onların hayatı insanların göründüğü gibi adam gibi adam olup olmadıklarına bir referanstır. Güven ve sevgi adalarının hemen hiç olmadığı bir insanlık tarihinde şizoid hayatın ve Tanrının gerçek soğukluğuyla donup kalmıştır.

[6] TOMMASO CAMPANELLA: Tommaso Campanella, asıl adı Giovanni Domenico Campanella (5 Eylül 1568, Stilo, Napoli Krallığı – 21 Mayıs 1639, Paris), İtalyan şair, yazar ve Platoncu filozof. Ütopya yapıtı Güneş Ülkesi (Latince başlığı: Civitas Solis, İtalyanca başlığı: La Città del Sole) ile ünlüdür.

 ÜLKELERDEKİ 15-24 (EN SON) OLARAK İNTİHAR ORANLARI

 ÜLKELERDEKİ 25-34 (EN SON) OLARAK İNTİHAR ORANLARI

 ÜLKELERDEKİ (EN SON) TOPLAM İŞLENEN SUÇLAR

***************************

İNTİHAR

MATEMATİK BELASI-DERSHANELER

DİNDEN UZAKLAŞMANIN RUHSAL BOZUKLUKLARDAKİ ETKİSİ

THE CENTURY OF THE SELF         (BEN ASRI) 2. BÖLÜM

ZİHİN KONTROLÜ İSİMLİ KİTAPTAN ALINTILAR (Mutlaka okuyun)

BOY INTERRUPTED (2009) “ Aklı Karışık Bir Çocuk”

APOSTAZ, “DÜNYANIN KUTSAL İNTİHARI” INDA PARAZİTİMİZ

***************

FACEBOOK’UN  PSİKOLOJİK ETKİLERİ

NARSİSİZM VEBASI ÜZERİNE

[ÖNEMLİLİK DUYGUSU- MUTLULUK] VE İSTİSMARI

KÜLTÜR VE TEKNOLOJİ

KARAKTERSİZ KARAKTERLER

DİNDEN UZAKLAŞMANIN RUHSAL BOZUKLUKLARDAKİ ETKİSİ

NİYE “ŞEYTANIN AVUKATI?”

KÜTLELERİN İSYANI

KÜTLELERİN GELİŞİ

DİSCONNECT/ Sanal Hayatlar (2012) Film

PSİKİYATRİNİN İNSANLARDAN SAKLANMIŞ SIRLARI


HASTALIKLARIN ZUHURU

Geçen yüzyılda mikrobun keşf ile bütün hastalıklarda organik (Uzvi, cismanî) sebebler ileri sürülerek “biz yarattık” misali, – “biz biliriz” kanaati revaç bulmuştu. Fakat zaman gösterdi ki, meselâ ne veremde Koch basili ne zatürrede Pneumocoque tek başlarına has­talık yapamıyorlardı. Bu suretle en güvendikleri dal kopmuş oluyor­du, öyle ya, etrafı hep veremli, adam, verem olmuyor, ağzının içinde mikropları dolu fakat zatürre olmuyor, O halde mikropların miktarı az da, ondan hastalık yapamıyor” demeğe başladılar, fakat olmadı. Bu defa döndüler  “mevcut mikroplarda hastalık ya­pabilme kudreti zayıf olduğu için” dediler. Yine olmadı. O zaman “başka faktörler de araya giriyor” dediler. Meselâ “bünye alerjik yani hassas olmalı, vücûdun bir istidadı bulunmalı” dediler. Yine tatminkâr olmadı. “Vücûdun yorgun da olması lâzım” dediler, az gel­di. Sonra “Aç da kalmamalı ki, mikroplar, o takdirde hastalık yapabi­lir” dediler, dediler dediler fakat varmak istedikleri işin künhüne bir türlü varamadılar. O bakımdan hastalıkların zuhuru se­bebinde, karanlık yine dağılmadı. Hülâsa, mikrobun da keşfine rağ­men, gelinip bir noktada yine duruldu.

17. asırda da Blagrave; “Planete’lerin yani yıldızların tesiri altındayız. Yıldızların tesiri olmadan hiç bir hastalık meydana gelemez.” diyordu. Buna göre,

Satürn dalak’a,

Jüpiter, akciğer, karaciğer, nabza ve spermaya,

Mars, böbreklere,

Venüs, rahim, göğüs ve kadınların jenital ifrazlarına,

Merkür, ruhî faaliyetlere, güneş, beyne, sinirlere vücûdun sağ kısmına ve kadınların sol gözüne, tesir ediyordu.

Nasıl oluyor da, çeşit çeşit adale veya türlü kemik hastalıkları veya böb­reklerin taş yapması veya ülserler veya kalp ve damar hastalıkları meydana gelip durmaktadır.

Hakiki sebep nedir?

Daha psikiyatriye hiç gelmedik, ya adam durup dururken: “kar­şımda görüyorum, geliyorlar, seslerini duyuyorum, küfrediyorlar” demeğe neden başlıyor?

Hâlbuki beyinde bakılmadık nokta mı bıra­kıldı? Kanda ve beyin suyunda türlü maddelerin tetkikleri mi ihmal edildi? Hormonların türlü dozajları mı eksik kal­dı? Neler yapıldı, neler yapılmadı?

Netice, mikrobik, metabolik, hormonal, kalıtım, genetik bozukluk, ruhî, aşağı yukarı bütün hastalıklarda, aynı derecede olmak üzere, hastalık yapıcı karanlığını muhafaza etmekte­dir.

Bunun üzerine doktorlar dediler ki: “hastalıkların zuhurunda ruhî sebeplerin rollerini ele alalım.” Ve böylece, aşağı yukarı, son yüz senedir, insan ruhiyatı, ilk plânda müşahede ve mütalâa unsuru hali­ne geldi.

HASTALIKLARIN ZUHURUNDA RUHÎ FAKTÖRLER

“Vücut uzuvları, fikirlerin ve hislerin geçtikleri kanallardır.”

Gerçekten öyle midir?

“Kalbim doldu” veya “kalbim ezildi” gibi ifadele­rin hangisini boşa söylenmiş kabul edebiliriz?

Kalpte olduğu gibi, ciğer­de, böbreklerde damarlarda, midede heyecanı hayat ile alâkalı bir şeyler olup gitmektedir.

Melankoli bir hastada gözlerin bakışı bile söner.

Pek hisli kimselerde, heyecanın nesil ve iç salgıları değişikliklerine sebep olduğu bilinen bir gerçektir. Almanlar tarafından idama mahkûm edilmiş olan Belçikalı bir kadının saçları hükmün icra edileceği günden bir gün önce beyazlaşıvermiştir.

Korku duygusu üzerine tecrübî çalışmalarda, böbrek üstü bezlerinin genişlemesi görülmüştür. Bu şekilde salgılanan Adrenalin, kan tazyikini ve akış süratini çoğaltmaktadır. Korku hallerinde görülen husus ile çarpıntı, yüz solukluğu, mide ve barsak fonksiyon bozuklukları vs. malûm olan hakikatlerdir. Ayrıca, büyük bir korku geçirmiş olan kimselerde beyaz kan hücrelerinin azaldığı, damar tazyi­kinin düştüğü, kan plazmasının tahassür etme zamanının kısaldığı görülmüştür. Böylece, Joltrain, manevî bir darbenin, kan üzerinde gözle görülür tesirler icra ettiğini ispat etmiştir.

Sıkıntı’da (angoisse) (anguvaz diye okunur) insanın “rengi solar, alnından soğuk terler dökülür, çeneleri kilitlenir, dişleri birbirine vurmağa başlar, vücüdü titrer, nefesi sıklaşır, intizamını kaybeder, küçük ve büyük abdestini kaçırır, başı döner, baygınlıklar geçirir, hatta büsbütün kendini kay­beder..” Bu arada bütün göğüs sıkılır gibi olur veya nahoş his baştadır. Ayrıca, kollardan ve­ya karında ağrılar vardır. Böyle hasta­lar, boş yere uzun zaman, ülserdir kanserdir diye üstüste ameliyatlar geçirmeye maruz kalmıştır.

Görülüyor ki, saydığımız ruhî sebepler vücut uzuvlarında gözle görülen değişiklikler yapabilmektedir.

Ya, saymadığımız ruhî sebepler?

Ya gözle görülmeyen türlü sorun­lar?

Hepsine kapsayacak bir ifade ile, hastalıklarda “Ruhî Faktör” dediğimiz bu sebebin hakikat ve büyüklüğünü ifade etmiyor mu?

Bu noktadan hareketle, “devamlı hüzünlerin, inatçı endişele­rin vücudu kansere hazırladığını” iddia eden doktorları red edebilir miyiz?

“Mide ve bağırsakta düzensizlik, hazımsızlık, bağırsak mikrop­larının kana geçmesi emniyet hissi yokluğundandır veya kolitler ve bunlara refakat eden böbrek ve mesane iltihapları zihnî manevî dengesizliklerin neticeleri olur” diyen doktorları bir kalemde haksız çıkarabilir miyiz?

Haddi zatında bir kalemde de haksız çıkaramaz olduk, bin ka­lemde de. Onun için, bütün akıl ve sinir hastalıkların­da araya giren istisnai organik durumlar hariç ruhî faktörü, ye­gâne sebeb olarak, kabul etmekteyiz.

Akıl ve sinir hastalıklarında (Psychose, Psychonevrose) diye konuştuğumun sebebi, bir çok uzvî hastalıklarda da bu gün, ruhî faktörün rolü benimsenmiş ve “Psikosomatik[1] Doktorluk” (PSİKİYATRİ) buradan ve bu sebep ile meydana çıkmıştır.

PSİKİYATRİ

1935 yılından beri resmen ve ismen kabul edildiğine göre (so-matique) yani bedene ait türlü hastalıklar vardır ki, bunlarda sebeb (Psychique) yani ruhî’dir.

Meselâ bazı cilt hastalıkları, romatizmalar, bronşit astım, damar spazmları, hipertansiyon, mide ülserleri, müzmin kabızlık veya kolit halleri, bazı hormonal fonksiyon bozuk­lukları, bazı göz hastalıkları, kadınlarda ay halleri ile sair Jenital bozukluklar, kudretsizleler ki geride ne kaldığı veya ne kalabi­leceği merakı muciptir, araya giren istisnaî durumlar haricinde, ru­hî faktör yegâne sebep olarak mütalâaya müsaittir.

 G. Wolff ve S. Wolff isimli iki yazar, bir adamı ve midesini incelemişler. İnceledikleri adam karnından midesine açılan yol ile besleniyordu. O bakımdan mide iç cidari (mukoza) çıplak gözle görülebildiğinden, bu iki bil­gin “günlük heyecanlar ve ruh haletleriyle mide fonksiyonları ara­sındaki münasebetleri” tetkik edebildiler. Bunlara göre (Her hangi bir iç üzüntüsü bir kızgınlık veya acı, mutlak surette mide muko­zasının kızarması ve hareketleriyle salgısında artma ile birlikte) idi. (Ufak heyecanî şok ile mukoza erozyonları ve kanamaları ve çok kere mide cidarının şiddetli büzülmeleri..) görülüyordu. Bunlar, bu iki yazarın bütün sindirim sistemine ait türlü tetkik ve müşahedele­rinden sadece mideye ait bir kısımdır.

Şimdi, ikinci dünya savaşında, Londra hastanelerinde, svaşın verdiği korku ve heyecanlardan mide ülserlerinde delinmelerin, diğer zamanlara nispetle neden üç misli artmış olarak tespit edildiğini daha iyi anlamıyor muyuz?

Yine çok yaygın ve müz’iç olması sebebiyle ikinci bir misâli de “Astım Broşit” den verecek olursak..

O. Loras isimli yazarın 306 sayfalık kitabında: “Allerjik dış faktörler, iç salgı bezlerine veya kapalı damar salgılarına vs. sebep­ler astım için köklü rol oynamazlar. Bunlar reaksiyonel sebeplerdendir. Sebebi hakikî bizzat astımlının kendisidir. Böyle astımlı şahıs­larda krizler, ruhî mücadelelerini pasifize edemediklerinden dolayı bastırılmış şahsiyetlerinin işareti olarak meydana gelmek­tedir.” denilmektedir. Bu sebeple astımlıyı, bir nevi nefes darlığı olarak gösteriyor ve krizler haricinde de şahıs bir sıkıntı doğurucudur  hükmüne varıyor. Böyle kimselerin asabi bir şahsiyet sahibi olduklarını yal­nız soluk alışverişlerini değil hayatlarını da kaybetme korkusu içinde bu­lunduklarını ayrıca ifade ve iddia etmektedir.

Heyecanlar, korku, kin, nefret, endişe, sıkıntı ve diğer taraf­tan bunlara bağlanan türlü uzvî hastalıklar. Diğerleri masun kala­bilecek mi?

Veya ne kadar zaman, birinci plânda ruhî faktör ele alınmayan hastalık görülecektir?

Nitekim ayni kanaatle J. Sedan ve P. Guillot “Hastalıkların gerek teşekkülü ve gerek seyirlerinde, psikolojik kaynaklı esas bir elaman olarak gün geçtikçe daha fazla ehemmiyet kesbetmektedir.” demektedirler. O bakımdan, Psikityatrinin ilerde bütün uzvî hastalıkla­rı içine alması beklenir dersek, şaşmamak gerekir.

Bir grip bir diş ağrısının bile, ekser, muayyen bazı ruhî, heyecanı artıran karışıklıkların peşinden geldiğini fark etmiyor muyuz?

O halde uzvî hastalıklar haricinde, safî ruhî hastalıklarda  ruhî faktörün rol ve ehemmiyetini daha kolaylıkla ve peşinen kabul zarureti hasıl olmuyor mu?

İşte “Dinamik Psikiyatri” budur.

PİSİKOTERAPİ-TELKİN

Histeri: Bir çeşit ruh hastalığıdır. Genellikle 30 yaş altındaki bireylerde görülen, psişik ve motor bozukluklar, özellikle duygusal reaksiyonlarda taşkınlık, hareket bozuklukları, geçici kişilik değişimi ve çeşitli sistemlere ait psikosomatik şikâyetlerle belirgin nevroz şekli.

Histeri aşırı hayal gücü veya korkuları ifade eden nevrotik zihinsel hastalığa verilen addır. Histeri, hastalarda ani sinirsel nevrotik bir hastalık olarak bilinir. Histerik hasta, kendindeki ruh sağlığının bozukluğundan habersizdir.

 Psikanalizde, hastalıkların sebebi ruhî’dir. Histeri ruhen yara­lanmadan ve bu yaralanmanın teessürünün uzun yıllarla şuur halin­de devam etmesinden dolayı meydana geliyordu. Daha açık bir ifade ile hayatta maruz kalınan ruhî yaralanmalar sebebile ruh hastalıkları meydana geliyordu.

Cismani hastalıklarda olduğu gibi ruhî hastalıklarda da organik (maddî, cismanî) sebepler üzerinde durulduğu bir zamanda 1882 yılının 13 Şubatında Paris Tıp Fakültesinde Charcot isimli doktor histeriklerde hipnotize etmek suretiyle, meydana gelen asabî hallerden kurtulacağı bahis ile Fen Akademisine müracaat ediyor. Fen Akademisi, Charcot’ya itiraz etmiyor, bil’akis teklifi müspet karşılıyor.

Akademinin bu müsaadesile, birdenbire yalnız tıbbî değil hattâ edebî ve felsefî mecmualarda da bu mevzuda çeşitli makaleler seri halinde neşre başlıyor. Bu şekilde “telkin’in” tedavide rolü üzerinde çalışmalar birdenbire artıyor ve yayılıyor. Bu suretle, ilmî ve tıbbî mânada müşahade ve raporlar biribirini takip ediyor. Birçok doktor telkinle siğilleri iyi ettiklerini bildiriyorlar. Sorumluluk, mesuliyet, yükümlülük, telkin edilmiş olan fikirlerle, yalnız asabî hastalıklar değil, uzvî cismanî hastalıklara karşı da mücadele edilebileceğini, bu şekilde diş ağrısından vereme kadar birçok vücut hastalıkları iyi edileceği ifade edilmeye başlanmıştır. Mesela Nancy [2]mektebi de, Histerinin telkin ile meydana geldiğini gösterdi. Bugün bile Histeri, telkin ile meydana gelen ve telkin ile iyi­leşen bir ruh hastalığı olarak bilinmektedir.

Josef Breuer

Avusturyalı fizyolog. 1843-1925 yılları arasında yaşamış Breuer, Sigmund Freud’un çalışma arkadaşı ve psikanaliz’in kurucularındandır. Viyana’da yaşamış ve tıp tarihine geçecek çalışmalara imza atmıştır. Özellikle öğrencisi Sigmund Freud ile yaptığı çalışmalar psikanalizin temelini atmıştır. Evli ve 5 çocuk babasıdır. Yahudi kökenlidir, bir keşifte bulunmuştu ki (hakikatte yeni psikoloji bu bakım noktasından yola çıkmıştır.)

Bu doktorun, histeriye müptela, genç ve gayet zeki bir hastası vardı. Bu hastanın, sağ koluna kasılı bir felç arız olmuş, vakit vakit kendinden geçiyor, şuuru bulanıyordu. Ayni zamanda konuşma kud­retini kaybetmişti.

Hastanın halini izah edecek uzvî sebebler yoktu. Binaenaleyh, menşeini ruhî olarak kabul etmek icab ediyordu. Breuer dikkat etmişti ki, hastanın ister davet edilmiş olsun, ister kendiliğinden olmuş bulun­sun, bu haleti fecriyeleri esnasında bütün zihninden geçenleri veya gözüne görünenleri hikâye ettirmekle hasta bir kaç saatler rahatlıyor­du. Hasta bu tedavi tarzı için “Talking cure”  konuşma tedavisi, tabi­rini icad etmişti.

Breuer ayrıca, hypnose ile histerik hastaların hatırılarının uyan­dırılabileceğini de keşfetmiş idi. Hatıralar meydana çıkıyor, arazlar kayboluyordu.

Freud Sahnede

Freud önce Parise giderek Charcot’dan ve sonra Nancy’ye giderek Marie Bernheim (1837-1919)’ den, ruhî âlemin derinliklerini ve “hipnoz”u öğrendi. Çalıştığı Viyanada ise, o zaman Breuer otorite idi. Ak­rabası da olduğu cihetle Breuer’in himayesinde, Breuer’in keşiflerini tasdik ve uygun görmeye başladı. Bilahere ruhî cerhiyet (yaralanmanın) hastalık yapabilmesi için, bazı sebepler daha lâzımdır, bunlar cinsî mânadadır derken, tamamiyle “cinsel dürtü”“Libido” üzerinde karar kıldı. Bu şekilde “cerhiyet nazariyesi=ruhî yaralanma” yerine, cinsel dürtü nazariyesi yerine konmuş oldu.

J. Yung’un bir vak’asını ve mütalâasını burada ruhî yaralanmaya ve Freud’un cinsî nazariyesine eski bir misâl olmak üzere aynen alıyo­rum.

“Ani bir korku neticesinde ağır bir histeri’ye tutulmuş bir genç kadın tanırım. Bu genç bir kaç arkadaşiyle beraber gec eyarısı evine dönmek üzere bir caddede yürürlerken o sırada arkalarından hızla bir araba gelir; arkadaşları hep yana kaçıverirler; fakat o genç korkup şaşı­rarak yolun ortasında durur ve beygirlerin önü sıra koşmağa başlar; arabacı kamçısını şaklatır, küfreder, hiç biri kâretmez. Bir köprüde nihayet şosenin sonuna kadar yol boyunca iner, köprüye varınca artık takatten kesilir ve bu hayvanların altına düşmemek için korkusunun dehşeti içinde kendisini suya atmağa teşebbüs eder, yoldan geçenler yetişip menederler…

Aynı kadın 22 Ocak  1905 te Petersburg’da imiş; ve ordunun yaylım ateşle bir sokağı açtığı esnada sokakta yo­lunu şaşırmış bulunuyormuş, sağında ölüler ve yaralılar yere düş­mekte oldukları halde, o kendisine tamamiyle sahip olarak bir araba bulup sığınmağa ve oradan civar bir sokağa geçerek kaçıp kurtulma­ğa muvaffak olmuş; bu müthiş anlar sıhhati üzerinde hiç bir akis yapmamıştı; bu vakalardan sonra gayet iyi ve hatta her zamanki ha­linden daha iyi idi.

Dışardan bakınca buna benzer hallere çok rastgelinir. Bu çe­şit hallere bakarak ister istemez çıkarılan sonuç bir ruhî yaralanmanın şiddetinin hastalık yapmaktaki rolü o kadar mühim değildir; hasta­lık olmasında en çok hususî şartlar amil olur. Bu neticenin sırrına nü­fuz edebilmekte belki bir anahtar olur. Onun için kendi kendimize şunu sormalıyız:

Araba hâdisesinde hususî şartlar nelerdi?

Genç kız araba beygirlerinin dörtnal sesini işittiği andan itibaren endişe ve ıs­tırap başladı. Bir an içinde kendisine yaklaşmakta olan bu nal sesle­rinin müthiş bir akıbete varacağını, ölümünün veya başka acıklı hâ­disenin başlangıcı olduğu intibaını meydana getirdi; ondan sonra artık kendi­sine sahip olamadı.

Meydanda ki şuurunu kaybetmesini mucip olan izlenim atlardan geliyor; fakat hastanın bu kadar ehemmiyetsiz bir hâdise kar­şısında bu kadar akılsızca bir ters haereket yapmağa istidadı bu kızın ha­yatında atın hususî bir rol oynamış olmasından olabilir, düşüncesini kuvvetlendirmektedir.

Bu genç yedi yaşında iken, araba ile bir ge­zinti yaptığı sırada beygirler gemi azıya almışlar ve kenarları dikine uçurum bir nehrin kıyısına doğru atılmışlardı. Arabacı hemen araba­dan atlamış ve kendisine de atla! diye bağırmıştı: fakat biçare öle­siye bir korku içinde karar veremiyordu. Nihayet vakit geçmeden at­lamağa muvaffak olmuş ve hayvanlarla araba uçuruma yuvarlanıp gitmişti. Böyle bir hâdisenin derin bir intiba bırakacağına şüphe yok. Fakat bu kazayı hatırlamanın hiç bir tehlikesi olmıyan bir hâdisede bu kadar nispetsiz bir aksi tesir yapabilmesi kolay izah olunamaz. Bütün bunlar bize şimdiye kadar yalnız bir şey öğretiyor ki o da bu­günkü vakıa kökünü hastanın çocukluğundan alıyor, amma bu marazi sahnenin sebebleri yine karanlık kalıyor.

Bu sırra nüfuz edebilmek için daha başka şeylerin öğrenilmesi icap eder. Uzun bir tecrübe ile sabit olmuştur ki bu güne kadar tahlil edilen olayların hemen hepsinde ruhu yaralayıcı sebebler yanında hususî bir bo­zukluk daha bulunuyor ve hususî bozukluk cinsiyet sahasında bo­zukluktan başka bir suretle izah edilemiyor.

(Bununla beraber bu bakımdan kadınlar kendilerine karşı da, doktora karşı da şaşılacak bir samimi-yetsizlik gösterirler.)

Herkes bilir ki aşk her yana çekilebilir bir şeydir: Cennet de vardır, cehennem de. Aşkta iyilik de kütülük de, ulviyet de, süfliyet de olabilir. Freud bu va­kıayı öğrenince telâkki tarzında âdeta bir inkilâp oldu. O zamana kadar az çok Charcot’nun ruhî yaralayış teorisi etkisi altındaki nevrozların sebebini hayatta maruz kalınılan ruhî yaralanmaları ararken bun­dan sonra meselenin ağırlık merkezini değiştirdi ve hakikati büsbü­tün başka bir cihette aradı. Bunun en iyi örneği anlatılan olaydır. Atın hastamızın hayatında pek hususî bir rol oynamış olabil­mesini pekâla anlarız; fakat sonraki o aşırı ve yeri olmıyan aksi-tesiri anlayamayız. Bu hastanın halinde garip ve hastalık veren şey atların kendisine aşırı bir korku verişidir. Eğer yukarda zikret­tiğimiz kendi yanındaki düşüncesi gözönüne alırda ruhî yaralanma sebebleri yanında daima ihtiras sahasında bir bozukluk da bulunduğunu kabul eder­sek hastamızda bu cihetle bir karışıklık ve bozukluk olup olmadığı­nı aramamız gerekir.

 Olaylar üzerine yorum yapmak ilim bu değildir.

Mazhar Osman Hoca‘da, kitabında, psikiyatrisler hakkında derki;

“Bizce bu bulunan (alt şuur) şeyler hastaya ait değildir. Psikanalizi yapan ne duyuyor ne düşünüyorsa hastasında onu buluyor.”

Fakat, Freud da Mesmer gibi Viyana’da birden bire parladı. Mesmer’in Harmonie ismini verdiği cemiyet gibi o da İNTERNATİONAİ PSYCHANALYSE CEMİYETİNİ tesis etti. Ve o da kısa zamanda Mesmer gibi en ağır tenkitlere maruz kaldı. Fakat XVI. Louis’ye mümasil bir otorite çıkıp Freudism’i tetkik ettiremedi. Ve bir ilim hey’eti (Muzır neticeler tevlid ve halk ahlâkını ifsad ettiğini) bildirerek (Freudisme’i tatbik edecek her doktorun ıcrai sanattan men edile­ceğini) ilân etmedi.

Hâlbuki bazen tek bir ilâcın 5-10-100 veya 1000 insana zara­rı oluyor diye, tebliğler, broşürler ve tamimlerle dünya biribirine girer. Bu garip dünya!

Yalnız bir zaman teşriki mesai arkadaşı J. Yung’un, Freud hakkındaki şu sözünü hatırlamak gerekir. “Freud’un saf ve basit cinsiyet tahlil (psikanaliz) usulünün bir terbiye usulü olarak münhasıran kullanılmasını hiç bir vakit tavsiye etmek istemem. Terbiyenin bu usule hasır ve tahsisi bir felâket olur.” (Ruhî hayatta la-şuur M. Hayrullah tercümesi. Sayfa 75.)

Böylece ruhî cerhiyet (yaralanma) cinsiyet nazariyesi haline gelirken 1893 ve 1895 deki eserlerinde, hatıralar hatırlandığı esnada, heyecan­ların da meydana-çıktığını bildiriyorlardı. Bu şekilde hasta, asıl ızdırabından kurtuluyordu (Abreaction=dışa vurup rahatlama). Freud, her zaman, bahsi geçen yazarlara benzer hipnoz’da başarılı ola­madığı için, Picasso’nun resim icadı gibi, elini hastanın alnına ko­yuyor ve hastanın aklına ne gelirse söylemesini ondan istiyordu. Bu iletişimle, rahatlama halinde, dışavurum nasıl oluyor? Yani konuşmağa terk ile hasta hatıralarını söyleyince rahatlaması yani iyileşmesi de hastanın (Transfert) ol­masına bağlı imiş. Transfert demek, hastanın doktorune karşı duy­duğu cinsî alâka.

Bitti mi?

Hayır.

Hastanın doktora karşı duyduğu bu cinsî alâka, hasta kız ise, erkek kardeşine ve babasına, erkek ise, kız kardeşine ve anasına veya başkalarına karşı bilinçaltında olan cinsî hislerinin doktora tevcihi ile yer değiştirmiş şekli demek­tir (Deplacement=yer değiştirme).

Bitti mi?

Hayır.

Bir de Contre (Zıt) Transfert var.

Bunun manâsı da, tedavi eden doktorun, iyi olmak için, himmet ve inayetine sığındığı ve kendisine emanet edilmiş olarak bırakıldığı hastasına karşı duyduğu cinsî alâka demektir. Bu şekilde, bizim bildiğimiz, hastanın doktora olan hürmet hissi ve doktorun hasta­sına olan merhamet hissi de ortadan sır oldu.

Tabiî değil midir?

3 paralık bir hastalık olsa da çünkü ciddi hiç bir hastalığa el atama­mışlardır ve atamazlar yalnız histeri denen belirsiz bir hastalığın pek dar sahasındadırlar buna rağmen, ekseriya hakikatte de de­ğil, kendiliğinden veya hayalî veya tasavvurî surette hastalık iyiIeşmişse, elbet, cinsiyet nazariyesinde, cinsî laflarla izah edilecek­tir.

O halde, Breuer’in “Talking cure” (Konuşma Terapisi) keşfinde bildiklerimizden fazla, Freud bize ne getirmiştir? Çünkü Talking cure bize öğretmiş­tir ki, hasta konuşmağa terkediliyor, hatıraları uyanıyor, sonra ra­hatlıyor iyileşiyordu.

Freud’un bize getirdiği,

Catharsis(rahatsız edici duyguları dışa vurarak onlardan kurtulma),

La libre association (Serbest ilişkilendirme),

Abreaction (duygusal rahatlama ve boşalma olayı), Transfert (hastanın doktorune karşı duyduğu cinsî alâka),

contre transfert (bilinçsiz bilinçsiz duygularını analisti analizanın tarafından hissedilir olması).

Deplacement (yer değiştirmeği)bi kelimelerdir.

Cinsiyet nazariyesinin istinat ettiği “Talking cure”den başka, bu defa da cerhiyet (yaralanma) akidesin­den gizlice aktarılmış bir kaç kelime vereceğim :

Hâdiseler bilinçten (Conscient) bilinçaltına (Inconscient) atılıyor (Refoulement).

Hâtı­raların hatırlanmasına mâni kuvvet var : (Resistance). Ruhî arazlar, Inconsient hâdiseleridir ki buradan dışarı hucum ederler (Symbolisation).

Ruh bilinmiyor, Şuur (bilinç) nerde bilinmiyor, bilinçaltı nerdeki?

Be­yinde mi?

Kalpte mi?

Yoksa son görüşlere nazaran Midede mi?

Yoksa gönül denen yer neresi?

Bunlar işte ilmî bir cavap yok. Ama Fre­ud’un bunlarla ilişiği yok. Doktor olmayanlar bile, unutmaktan, ha­tırlamaktan bahsetmiyor mu?

İcab ettiği zaman tedai ile, hafızadan hâdiseler inci taneleri gibi bir birini takiben hatıra gelmiyor mu? “Veya geçmiş bütün hâdiseler, şu an düşünülmiyen şeyler, gece bu­lut arkasında gizlenmiş yıldızlar gibi, hafızadaki yerlerine teker teker geçip gitmiyorlar mı?

Hastalıkların sebeblerinin ruhî olduğu­nu (inconscient= kendinden geçmiş, baygın, şuursuz) deyince ne değişiyor?

 O sebeble bazı ruhî arazların meydana çıktığını, bu ruhî hastalıkların sebebinin şahsa müessir eski hâdiselerle alâkalı olduğunu (Refoulement= bastırma, sindirme, önleme, tutma, durdurma, kesme, örtbas etme, gizleme, baskı ) demenin ne faidesi var?

 Bu hâdiselerin zamanla tabiatile unutulacağını, şu andaki dü­şünmekte olduğumuz şeylerden gayri geçmiç bütün hâdiselerin ha­fızamızda mahfuz bulunduğunu (Resistance= direnç, direnme, metanet, dayanma, dayanıklılık, karşı koyma, mukavemet, dayanma gücü, karşı çıkma, karşı gelme, tahammül; demekle değişen ne oluyor?)

Cerhiyet (yaralanma) nazariyesinden öğrenmemiş mi idik?

Daha sıra­lamağa zaten ne lüzum var?

Borsalarda bile, bir avuç buğday, nu­mune olarak kâfi görülmüyor mu?

O halde yenilik nedir?

Yenilik, İnconscient, Refoulement, Re­sistance, Symbolisation gibi kelimelerde. Kelimeler çok, yine yeni bir şey yok.

Freud’un getirdiği, bulduğu, keşfettiği, söylediği nedir o halde?

FREUD’UN, GETİRDİĞİ, BULDUĞU, KEŞFETTİĞİ, SÖYLEDİĞİ, YALNIZ CİN­SİYETTİR.

Evet, âlemi ruhiyatla, ruhiyatın çeşitli şekilde zuhuratı ile ve ru­hiyat üzerine müessir hâdiselerle meşgul, biraz tetkik ve tetabbu sahibi doktor için, cinsiyet lafından gayri Freud’dan öğrenilecek ki kendileri de teslim ediyorlar tek nokta yoktur.

Bu sebeledir ki, sayesinde konuşmağa başladığı, hâmisi Breu­er’in kızı ile olan macerasından dolayı da derler, yani Freud’un Breuer’e cinsî manâda teşekküründen sonra, Breuer, Freud’dan he­men ayrıldı.

Zamanında Freud için büyük kıymet ve kuvvet olan iki ortağı, Adler ve Yung’da biraz sonra Freud’dan ayrıldılar ve cinsiyet­ten başka nazariyelerle ortaya çıktılar.

 

Kaynakça

Mehmed Tevfik ÖZCAN [Kitap]. – Angoisse (Sıkıntı), Ankara-1966.


[1] Zihinsel faaliyetlerden dolayı bedensel fonksiyonların birbirine cevap vermesi.

[2] Nancy, Fransa’nın Lorraine bölgesinin ve Meurthe-et-Moselle département’ının merkezi, Meurthe’in kıyısında.

***************

FREUD’DAN SEÇME SÖZLER

FREUDÇULUK NEDİR, İLMÎ GEÇERLİLİĞİ VAR MIDIR?

MELANCHOLİA (2011) FİLM

 

DİNDÂRIN RASÛLÜLLAH SALLALLÂHÜ ALEYHİ VE SELLEME İNANMADAKİ ZAFİYETİ


Bütün hak ve batıl dinlerde genelde ilah inancında fazla sorun bulunmamaktadır. Ancak zaman içerisindeki mütalaa ve münakaşalar ile insanın nefisten ruha doğru olan seyrinde görülür ki, “rasül” “elçi” “peygamber” üzerinde birçok ihtilaf zuhur etmiştir. Bu bazen şirkin cephesinden hak yüzüyle görünürse de, kalbî ve itaat yönünden isyanla karışmıştır. İlmî içerikte zamanla zenginleşen inanç sahibinin “rasül”e karşı olağan ve sorgulayan bir itimatsızlığı, boşalan mevkie başkalarını koymak ihtiyacını hissetmiştir. Bu cihetten Allah Teâlâ’ya olan inanç kuvvetli kalırken, Rasûle olan inanç “üstad-şeyh -fikir-düşünce vb” yerine bırakmıştır.

Kitaba olan inançta umum olarak Hakk’a nispet edilirken, tafsilatta cüz’i olarak ele rasüle karşı cepheyi oluşturan sisteme veya ekoller dönüşmüştür.

Dikkat edilirse münakaşaların temeli genelde “rasül” konumu üzerinde toplanır. Aslında rasül, ahkâmın ve inancın belirleyicisidir. İlâh ise, inancın temelindeki esas olurken, rasüle karşı alınan tavır ise ifrat ve tefrid olarak rengini gösterir.

Unutmayalım ki, şeytan Allah Teâlâ’ya her halükarda iman ederken, inançta yaşadığı sorun kendinin ilâhi rahmetten tard olunması ile “nübüvvete benzeyen imametinden liderliğinden” uzaklaştırılmasıdır. Bu nedenle şeytan inananlara karşı olan kinini perdeler arkasından zerk etmekten büyük zevk almaktadır. Mesela,  gündem olan “diyalog” “geniş perspektifte inanç birliği” gibi şeyler şeytanın gizli desteklediği ve kendi liderliğinin kabul ettirmedeki kaygan zemindir. Bu nedenle nerede bir “uzlaşma teorisi” görürseniz, ittifakla orada şeytanın parmağını ve o işi gıdıkladığına yemin edebilirsiniz. (Kur’ân-ı Kerim’de inanç sınıflandırılmıştır. Kafir-Mümin-Münafık)

Bu konuyla ilgili şu hususu da unutmayalım. Rasül aşkınıda kendine rehber edenleri çok iyi tanımak içinde “eleştirel kuramlardaki şüpheleri” “iki mihverli” olarak tutmalıdır. Yani “öz benliklerindeki kabullendikleri inancın tarifini”,  “kullukları” ile ölçmelidir. İnançtan kulluğa, kulluktan inanca; sebep sonuç ilişkisi içinde.

Ayniyeti olmayanın muhakkak gayriyeti vardır.

Aşağıda Martin Lings’in talebesinden bir kişinin bir itirafını alıntıladık. Ancak göze ilk bakışta görünmesi zor hataları koymamakla beraber, bir daha Müslümanın ne kadar ayık olması gerektiğini bir daha müşahede eyledik.

Unutmayalım ki, güneş ne kadar berrak olursa olsun, illaki gölgeleyen bulutlar peşini bırakmaz. Martin Lings’inde çokta iyi anlaşılamadığını bir kere daha anlamış olduk.

 (Alıntı)

[MEYVE VEREN ULU AĞAÇ

Martin Lings aramızda yaşayan paha biçilmez bir hazineydi, bir İngiliz gibi değildi. Martin Lings benim için İngiltere’ydi. Gökyüzüydü, buluttu; yeşil tarlalar, ağaçlar, yağmurdu. O, sevenleri için -ki sayılan hiç de az değildir, “ilkbahar, yaz; hududu, nihayeti olmayan feyiz’di.[1]

1990 yılının ocağında,  annem,  kızkardeşim, müstakbel ka­yınbiraderim ve bir arkadaşımla beraber Mısır’a gitmiştim. Oxford Üniversitesinde sürdürdüğüm Arap Dili çalışmaları vesilesiyle Kahire’ye daha önce de gitmiş, burada bir yılı aşkın bir zaman geçir­miştim. Bu sebeple seyahat arkadaşlarımdan daha tecrübeliydim. Bu ikinci gezimin büyük kısmını eski dostları görmekle geçirdim. Ziyare­tinde bulunduğum arkadaşlardan biri de Oxford’daki lisans yıllarında ihtida edip, Abdurrahman ismini alan Julian Johansen ve eşi Alison’du. Zaman zaman İslâm hakkında sohbet ederdik. Ona bir gün Kelime-i Tevhîd’in ilk kısmını (Lâ İlahe İllallah) mutmain bir kalple söyleme­me rağmen, ikinci kısımda (Muhammedun Rasûlullah) kalbime düşen şüpheden bahsetmiştim.

Johansen çiftinin, bir tarikata mensup, fakat bir takım itikadı so­runlardan mustarip Abdülaziz isminde İngiliz asıllı bir komşusu vardı. Abdurrahman, bu komşusunun Martin Lings’ten istifade edebileceğim düşünmüş olmalı ki, Lings’in Kahire’de bulunduğu bir gün ona bir görüşme ayarladı. Onları görüşmeye ben götürdüm.

….

Otel Odasının kapısı açıldığında ilk gördüğüm, seyrek sakal ve düz saçlarının çerçevelediği zarif, asil çehresi oldu. İlerleyen yaşına rağmen oldukça çevikti. Ruhuma en çok tesir edense bizi kucaklayan sıcak sesiydi.

Davetsiz misafir olduğumdan çekingen davranıp içeri girmek istemedim önce. Fakat Lings ısrarla içeri alıp bir süre benimle konuştu. Kahire’deki meşguliyetimi sorunca, önceki durağımın Luxor olduğunu söyledim. Konu bu şekilde Mimar Hasan Fethi tarafından, geleneksel mimari usluplar kullanılarak inşa edilmiş Gurna Gedida kasabasına yaptığım geziye geldi. Yüzünü hafifçe yukarı kaldırıp, Hasan Fethi’yı tanıdığını, hatta hac arkadaşı olduklarını söyledi. Sohbetimiz bittiğinde, odanın diğer köşesine çekilip, pencereden Nil Nehri izlemeye koyuldum. Bir yandan Abdülaziz’e kulak kesilmiş, onun Lings’e soracaklarını bekliyordum. Huzurlu, hoş bir sessizlikti bu. Sessizliği ilk bozan Lings oldu:

 -Bana sormak istediğin bir şey var mı?

 Üzerinden onbeş yıl geçti geçti, fakat sesini hâlâ ruhumun derinliklerinde duyuyorum. Zahirde Abdülaziz’e hitaben sarf edilmiş gibi gözüken kelimeler beni, içinde bulunduğum asude bahar ülkesinden çekip, fırtınanın ortasına attı; uyuduğum gaflet uykusundan uyandırdı. Sesi, varlığımı, güçlü bir dalganın suyu sarstığı gibi sarstı. O dalga içimde dolaşarak kalbimi yakaladı. Onu dinlerken bana öyle garip bir hal oldu ki, bir daha böyle bir şey yaşayacağımı sanmıyorum. Eğer o an ayakta olsam kesin bulunduğum yere yığılırdım. Etrafa kalbimin deli gibi sesini benden başka duyan var mı diye baktığımı hatırlıyorum.

O anki hislerimi kelimelere dökmem güç. O birkaç dakikada ne oldu neler söylendi, onun bile net bir resmi yok zihnimde. Zincirleme olarak aklıma gelen düşünceleri olduğu gibi aktarayım:

 “Allah Teâlâ’nın varlığına çoktandır inanıyorsun. Kendi varlığın bunun büyük delili. Eşya yaratılmadan önce var olan boşluk bile bir mahlûk, dolayısıyla bir yaratılış mucizesi ve Allah Teâlâ dediğimiz kud­retin tezahürüdür. Her zaman, dinlerin iyi niyetli fakat insan ürü­nü sistemler olduğunu düşündün. Ancak unuttuğun bir şey vardı: mevcudat Allah Teâlâ’nın tekliğinin aşikâr bir delili ise, mevcudatın bir parçası olan varlığın, delâletin de bir parçasıdır. Seni yaratan Yaratıcı şimdi kalbine vahyedip, seni, kendini bilmeye davet ediyor. Sana fıtratının bir parçası olan vicdanı veren Rabbin şimdi senden, o vicdanın hakkını vermeni istiyor. Vecd ile vazifeli olan vicdan daha azına razı olmaz. Dünyanın neresinde, sahibi kim olursa olsun vicdan böyledir. Madem vecd ve İlâhî aşk hali şimdilik senden uzak, çevrende ona en yakın şeyi bulmalısın. (Daha sonra Lings’ten, ilk nazil olan âyetlerin tekvini âyetler olduğunu, fakat artık ilk âyetleri okuyamadığımızı öğrendim. Fakat burada kastettiğim bu değil.)

Benim bilmediğim, daha önce hiç tecrübe etmediğim ilâhi aşk kimilerinin hakikati olmalı. Bu kimseler peygamber, aşk ise dinin ta kendisi olmalı. Evet, işte bu! Bu kadar basit! Tüm dinler Tanrı kaynaklı olup, insanların tüm ihtiyaçlarına; cevâp verecek kadar kapsamlı bir mesaja sahip. Çok sayıda din olmalı. Gelmiş geçmiş tüm halklara bir din gönderildiğine göre…

Yanımda konuşan bu adam İslâm’ı temsil ediyor. İslâm ise bu dinlerden sadece biri. Şehâdet ederim ki Allah’tan başka ilah yoktur ve Muhammed onun elçisidir. Lings Budist olsaydı, ben de Budist olurdum. Tek bildiğim, duyduğum bu ses varlığıma, Özüme öyle derinden nüfuz etti ki, ruhumu öyle yakaladı ki İslâm benim için yegâne yol oldu. “

 Ben tüm bunları düşünürken meğer içimde bir ozmos gerçekleşmiş, iki akışkan birbirine karışıp bir olmuştu. Ben, Martin Lings’in temel öğretisi olan, Tanrı kaynaklı tüm dinlerin Tanrı katında eşit olduğuna bir anda inanıvermişim. Bu evrensellik âmentüsü, Kur’ân’da farklı âyetlerde tezahür eder:

 “Rasül kendine Rabbinden indirilene inandı, mü’minler de (buna inandılar). Tümü Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine iman ettiler. “Biz O’nun peygamberlerinden hiçbirini diğerlerinden ayırmayız.” Yine: “Duyduk ve itaat ettik. Senin bağışlamanı diliyoruz, ey Rabbimiz; dönüş de sanadır” dediler. (Bakara, 285)

 Kur’ân’da ayrıca her kavme bir peygamber gönderildiğine, hiçbir topluluğun İlâhî mesajın dışında kalmadığına dair âyetler de var. (bkz. Yûnus, 47) Mâide Sûresi 69. âyet ile onunla çok benzer mana taşıyan Bakara Sûresi 62. ve 38. âyet de bu bağlamda dikkate değer.

 “Biz onlara şöyle dedik: “Hepiniz oradan inin. Benden size bir hidayet geldiğinde, kim benim hidayet yoluma girerse onlar için korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir de.” (Bakara, 38)

Bunlar Allah’ı ve iman etmiş olanları aldatmaya çalışıyorlar. Oysa gerçekte yalnız kendilerini aldatıyorlar ama bunun bilincinde değillerdir. (Bakara, 9)

Hristiyanlığın veya Musevîliğin hakikatini sorgulayan bir Müslümanın Kur’ân’daki bazı âyetlerin nesh edildiğine, sonra nazil olan bazı âyetlerce hükümsüz kılındığına da kaçınılmaz olarak inanıyor olması lâzımdır. Kaynakça: Martin LİNGS trc: Zeynep KOT [Kitap]. – Öze Dönüş, İstanbul, 2012, s.157-161]

 Yukarıdaki alıntılarda başlangıcı ile bağdaşmayan görüşün görünmeyen bir el ile yönlendirişi var. Bu el Martin Lings’i anlatırken, şeytanın istediği din olan “diyalog-telfik” çağrısını ilan ediyor.

Biz bu konuda yanlış düşünüyor diyebilirsiniz. Ancak hakikat tekdir. Allah Teâlâ katında kabul edilen din yalnızca Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin beyan ettiği İslâm Dini’dir. Bunun dışındakileri ne kadar hakikat diye ilan edersek edelim, safsatadan ibarettir.

Allah Teâlâ’m bilmediğimizden ve yanlış bilgimizden sana sığınırız.

 İhramcızâde İsmail Hakkı


[1] Martin Lings: Seçki’ Sophia Dergisi, 5.cilt, 2. sayı (Doğum günü münasebetiyle yayınlanan Martin Lings özel sayısı).

AİLE VE TOPLUM DÜŞMANIMIZ TV DİZİLERİ


Artık birilerinin bu topluma acıma zamanı gelmedi mi?

Dışarıda geçim sıkıntısı, evde televizyon baskısı. Dizilerde cabası.

Milli ve dinî ahlakımızı bozacak ne varsa saat 20.00 den sonra vizyonda. (Gündüz olan programları takip edemediğim için onlar hakkında yorum yapamıyorum.)

Dil zaten katledildi. Yarım yarım kelimeler, bozuk bozuk cümleler. Gençlerin anladığı dozajda kaliteli yeni düzmece küfürler. Şebekçe Türkçe nasıl konuşursunun örneklemeside yapılıyor.

Kocasını aldatan kadınlar, tecavüz eden erkekler, hemcinslerine tepkilerini ille de tokatla ifade eden kişiler.

TV kanalları kıtlığından mı nedir, aile ve toplumu kaosa götürecek saçmalıklar yumağı olan senaryoları haftalarca ve günlerce kazançlar uğruna sürdürdükleri üçer saatlik diziler ile başımıza bela oldular.

Bunlara kim dur diyecek?

Cevabı yok…

Son on yıldır bu durum perişan vaziyette gidiyor. Akademisyenler, isimlerine yenisini eklemek için masalarından başlarını kaldırıp bu konularda hiç fikir üretmeyecekler mi?

Çocuklarımızı çalıyorlar, geleceğimizi birleri birilerine feda mı ediyor?

Kültür yok, şahsiyet yok, fikir hiç de yok.

Varsa yoksa narsis emellerine ulaşmaya çalışan aşağılık kompleksi içerisindeki insanlar.

Eskiden dünyayı kurtarmak için anarşist, dünyayı fethetmek için faşist olmaya çalışan insanlar vardı. Şimdi ise egosunu tatmin etmek için hedefi olan insanlar bile kalmadı.

Amacı amaçsızlık olan bir nesil, nereye doğru gidiyor?

Sormak lazım. Toplum mühendislerimiz nerede ve ne yapıyorlar?

Siyasetçilerimiz seçim dışında halkın derdine ne kadar nüfuz ediyorlar?

Hayatımız Hindistan’da çalışan trenlere döndü.

Düzen yok, düzelme yok.

Bu durumun derdini çeken kanaat önderi de yok.

Birileri kafası kafama uygun, bu olur, derken ötekisi hayır içinde; uzlaşma yok. Sadece “gizli amaç” var.

Yürekleri fetheden, canları sevindiren, birbirini seven insanlar beş on sene sonra kaybolacak, görülüyor.

Sitelerinde emniyet içinde karınlarının gurultusunu duyacak kadar yalnız kalacak bu insanlara ancak ağlamak için kendimi zorluyorum. Gözümden yaş çıkmıyor. Öyle hale gelmişiz ki “kalpler hasta, ruhlar mahkum”

Yoksa Avrupalılar gibi uyuşturucuya mahkûm olmak için ne gerekiyorsa yapalım-dan çıkma zamanı gelmedi mi?

Aşağıda   “KEVİN HAKKINDA KONUŞMALIYIZ” (We Need to Talk About Kevin) adlı filmi seyretmenizi tavsiye ederim. Bu film çaresiz kalmış toplumda ilişkilerin bittiği yerde yardım etmeyen devleti anlatıyor. Aile içinde, çözüm yok. Bu çözümsüzlüğü çözecek okul da eğitim de yok.

Bu filmde tek suçlu var o da devlet ve milletin kendisi. Aile yetersiz kalınca, devletin yapacağı psiklojik terapiyi nasıl yapabilir ki?

İtiraf etmeliyim ki, gençlerde arkadaş çevresinden ve eğitmenlerinden aldığı tavsiye daha etkili olurken, gelecekte dünyayı kurtaran narsist [1] diktatörlere aday olmakta ebeveyn denetimini artık istememektedirler.

Konu üzerinde idealleri sadece dünya olan görüşten biraz uzaklaşıp “orta yolu” bulan fikir, yönetim ve hedefleri olan bir millet olmak için gayret göstermeli değil miyiz?

Pek umutlu görünmese de, geç kalmamak için “çok şeyler yapmak lazım” diyebilirim.

İlk yapılacak şey öteki ile diğeri arasındaki uzlaşma sağlanmalıdır. Vakıflar, cemaatler, dernekler en ince detaylarına kadar devlet tarafından incelenmeli ve art niyetli kişilerin önüne geçilmelidir.

Okullarda kitap okuma alakalı yeni düzenlemeler getirilmeli, çocukları dershanelerden kurtararak üniversite giriş sınavları için kaybedecekleri zamanları telafi etmelerini sağlamalı ve giriş sınavlarında kültür seviyesi üzerinden derecelendirilmeye gidilmelidir.

Okumayan nesiller yönetilmesi kolay olanlardır. Kimliği olgunlaşmamış milletler emperyalist ülkelerin oyuncağı olur.

Allah Teâlâ milletimizi ve bütün insanlığı art niyetli olan şeylerden muhafaza buyursun.

Amin

KEVİN HAKKINDA KONUŞMALIYIZ (We Need to Talk About Kevin)

Vizyon tarihi  3 Şubat 2012 (1s 50dk)

Yönetmen: Lynne Ramsay

Oyuncular: Tilda Swinton, John C. Reilly, Ezra Miller devamı…

Tür:  Dram, Gerilim

Ülke: ABD, İngiltere

Özet

Film, İspanya’da yapıldığını bildiğimiz bir domates savaşı olayı ile başlıyor, Eva (Tilda Swinton) büyük bir mutlulukla kıpkırmızı domateslerin arasında adeta kayboluyor, düşüyor, kalkıyor, kayıyor, en sonunda birçok el Eva’yı yukarı kaldırıyor, Eva çok mutlu, kendisini belli ki çok özgür hissediyor, sonra birden uyanıyor Eva, evinde. (Bu domates savaşı belki bir rüyaydı, belki de Eva’nın daha önce yaşadığı özgür hayattan hatırladığı bir andı.) Müstakil bir evde tek başına yaşıyor Eva ve uyandığında camdan dışarı bakıyor, kırmızı boyalar görüyor. Dışarı çıkıyor ve görüyor ki evine kırmızı boyalarla saldırılmış, her yer kıpkırmızı olmuş, arabasına da aynı şekilde. Hiçbir şey yokmuş gibi arabasına biniyor ve aklına daha önce koymuş olduğu belli bir şekilde gidip bir iş başvurusu yapıyor, kabul ediliyor ve kısa süreli de olsa mutlu oluyor Eva. Genelde ise bitkin, mutsuz.

Film belirli aralıklarla zaman geçişleri yapıyor – bu değişik zamanları Eva’nın saç şekliyle de takip edebiliyoruz. Filmi gizemli kılan taraf da filmin kronolojik olarak düzensiz ve kolajsı kurgu yapısı. Çünkü başta tek bildiğimiz Eva’nın tek başına yaşayan, mutsuz, bakımsız bir kadın olduğu ve geçmişinde sıkıntılı bir şeyler yaşadığı. Daha sonra Eva yeni başladığı işinden bir günlük izin alıyor ve hapishanede birini ziyaret ediyor. Bu ziyaretten sonra geçmişle ilgili daha çok zaman sıçramaları yaşıyoruz ve artık Eva’nın hayatındaki sıkıntı tek tek ortaya çıkmaya başlıyor. Eva özgürlüğüne düşkün, kariyer sahibi, ama âşık olmuş ve evlenmiş bir kadın; hamile kaldığında bu durumundan pek mutlu olmadığını hissediyoruz. Bebeği, doğduktan sonra ilk birkaç ay susmaksızın ağlayarak anne Eva’yı daha da perişan ediyor. Eva adeta mutsuz, bitkin ve çaresiz bir hal alıyor her geçen gün. Kocası ise abarttığını düşünüyor çünkü o eve geldiğinde, oğlunu kucakladığında hiçbir sorun yok. Bebeğin tüm garezi annesine sanki.

Oğulları Kevin altı yaşına geldiğinde hala anneye garezi sürmekte, tek kelime konuşmamakta, annesinin “hadi bana geri yolla” diyerek bacaklarına doğru ittiği topa karşılık vermemekte. Annesi çocuğun otistik olduğundan şüphelenerek doktora götürüyor ama doktor da oğlunun gayet “normal” olduğunu söylüyor. Eva adeta mutsuz bu cevaptan çünkü, biliyor ki oğlunda bir sorun var. Sanki sadece onun görebildiği bir sorun.

Ergenlik çağında Kevin artık isyankâr bir genç. Fakat genellikle alıp veremediği hep annesinin üzerine. Eva belki bir şeyler değişir umuduyla yeniden hamile kalıyor ve bu kez Kevin’in tam tersi kişilikte bir kızları oluyor. Kevin elbette bunu da kendisine bir tehdit olarak görüyor ve kız kardeşine zarar verme potansiyeli taşıyor.

Eva, Kevin’in böyle sorunlu bir çocuk olmasında hiçbir şey söylemese de kendini suçlamaktadır şüphesiz. Zaten filmin anlatmak istediği, kafamızda soru işareti bırakarak günlerce düşünmemizi istediği şey de budur: Her şeyin bir sebebi var mıdır? Kevin’in çocukluktan beri süregelen uyumsuz kişiliği ve sonunda da bir canavara dönüşmesinin sebebi çocukluğunda yaşadıkları, annesinden aldığı olumsuz tepkiler, hatta belki daha anne karnındayken sevilmediğini, istenmediğini hissetmesi midir yoksa kendisinin de filmde cevapladığı gibi bütün bunların bilinebilecek hiçbir anlamı ve hiçbir sebebi yok mudur… Bu durumda sevilmediğini düşünen her çocuk potansiyel bir canavar mı olacaktır? Büyük sevgiyle yetişmiş, çok normal ailelerin içinden çıkan nice katiller, sapıklar yok mudur?

Filmin en korkunç gerçeği aslında doğumundan beri bir türlü iyi geçinemeyen, günleri birbirlerine zindan eden anne oğulun arasında aslında tam da bu sebepten dolayı oluşmuş muhteşem güçlü bağ bana kalırsa. Birbirlerini en iyi anlayan ve tanıyan anne-oğul’dur aslında ve bu birbirlerinin en şeytani yönleri yoluyla da olsa aralarında bir bağ sağlamaktadır. Oğlunun gerçek karakterini görebilen tek kişi annesidir, ne babası ne de kardeşi, bu yüzden aslında Kevin için en önemli kişi annesidir. Ne acı bir tutku ve bağ…

Filmin feminist bir yanı olduğunu da düşünüyorum. Film bize tüm bunlarla birlikte aile denen kavramda birilerinin mutlaka bazı kirleri örtmesi, bazı lekeleri silmesi gerektiğini ve bunun da genelde “anne”ler olduğunu hatırlatıyor. Eva, evinin duvarlarına dökülmüş olan kırmızı boyaları jiletle kazırken yönetmen uzun uzun bunu izletiyor bize, biz rahatsız olana kadar, yani diyor ki bu harap olmuş durum bir şekilde düzeltilmeli, birinin ortalığı toparlaması gerekiyor ve bunu yapan da genelde kadınlar, anneler oluyor, toplum tarafından da onlardan bu bekleniyor.

(Melis Z. Pirlanti- blossomel@gmail.com-twitter:blossomel)

Yorum:

Gerçekten Kevin’i ailesi kurtaramazdı. Birileri kurtarırdı. O kurtarıcı  belki okulunda verilen eğitim olacaktı. Ancak okul hayatı o çocuğa yardım etmedi. Sadece gurura odaklanmayı öğretmişti.

Kevin okul katliamına giderken beslendiği fikri kapının üzerinde yazıyordu. “Sadece benlik” kokan narsist fikirlerle dopdolu dizeler.

PRIDE[2] FOCUS

A feeling which makes you want to do your best all the time in everything you do
Concentration of the mind such that nothing distracst
[3] you from your task

GURURA ODAKLAN

Eğer her şeyde her zaman en iyi yapmak istiyorsan bir duygun olsun.
Zihnin böyle bir konsantrasyon sağlarsa görev seni dağıtamaz.

Annesi hapishanede Kevin’e soruyor.

Annesi-Tabii ki, bugün olayın yıldönümü.

 Kevin -İki yıl.

Annesi-Düşünmek için oldukça yeterli bir zaman.

 Annesi-Bana bunu neden yaptığını söylemeni istiyorum.

 Kevin-Bildiğimi sanıyordum ama şimdi o kadar emin değilim.

Başka bir zaman annesi Kevin’e yanlış hareketini sorgularken sordu.

 Annesi- Neden böyle bir şey yaptın?

Kevin – Sadece kolleksiyon yaptım.

Annesi-Kolleksiyon yapmak için biraz tuhaf şeyler değiller mi?

Kevin -Etiketlemeyi sevmem.

Annesi-Peki amaç ne?

Kevin -Herhangi bir amacı yok. Amaç bu.

İşte hedefi olmayan bir nesil, sür istediğin yere sür, sürülmek hakkı vardır.

İhramcızâde İsmail Hakkı


[1] Narsisizm: Narsisizm veya “benseverlik”, kişinin kendisine duyduğu cinsi arzu, kabaca tabirle kişinin kendisine aşık olması benliğini putlaştırması olarak tanımlanan bir terimdir. Farklı tanımları ve kullanımları mevcuttur.

[2] Pride: i. Gurur, kibirlilik, ağalık, azamet, övünç, iftihar, haysiyet, kıvanç, övünç kaynağı, izzetinefis, onur, şeref, kibir, kendini beğenmişlik, tafra, gösteriş, ihtişam, en parlak zaman, aslan sürüsü

[3] Distract: f. DAĞIT: aklını başından al, dağıt, avutmak; dikkatini dağıtmak, aklını karıştırmak; başka tarafa çekmek; şaşırtmak, rahatsız etmek, delirtmek (Argo)

KURBAN


Efendim!

Yemin olsun!

Rabbin, Seni ancak yakîn olarak bildi

Âlemlerde benzerin,

Vasfına ulaşmış yoktur.

Zâtın da bilinmezdi belki

Misafir olmasaydın dünyamızda

***

Ravza’ndan her Sabâ rüzgârı esince

Hasretliğimiz artar,

Gözlerimiz ağlar,

İştiyakımız vardır,

Kavuşmak hayranıyızdır, amma

Acizleriz,

Yollarında kalmışız.

***

Yönler, rüyalar

Kayboldu sarhoşluktan.

Kâbe’miz nedendir?

 “Gel” demiyor,

Ağlayanlara?

…….

Perdeler kalktı,

“Ağlama!” dediler

Kâbe Ravza’yı tavaf ediyor,

Düşsene kapıya

***

Şefaatçim!

Kurtarıcım !

Efendim!

Kurban olmak şereftir, evladına.

İhramcızâde İsmail Hakkı