PROPAGANDA ÜZERİNE


Dr. Mehmet Savaş ÖZDAG

GİRİŞ

Başkalarının kanaatini değiştirmeye çalışma girişimlerinin, yazılı tarihten daha önce, ko­nuşmanın gelişmesi ile birlikte başladığı kabul edilir.[1] Bu girişimin temelinde, belli bir zaman ve yerdeki insan toplumuna hâkim kolektif şuurun, topluluğun üyelerine nakledilmesi ve onla­ra da benimsetilmesi arzusu yatar.

Gerçekten, insan toplumları, mekanik olmadığı, bir makine gibi kurulduğu biçimde kalma­dığı; bir canlı organizma gibi mütemadiyen gelişme hâlinde bulunduğu için, yeni durum ile es­ki hâl arasında fikir ve değer kavramları bakımından değişmeler meydana gelir. İnsan, toplum içinde bu değişikliklerden, fikir cereyanlarından herhangi birinin tesiri altında kalır. Menfaat ay­rılıkları, duygu ve düşünceler, zamanla sistemli fikirler hâlinde ayrı cepheler vücuda getirme­ye başlar. Ayrı cephelere girmiş gruplar, birbirlerini ikna etmeye, kazanmaya, böylece kendi gruplarını büyütmeye çalışırlar. Amaç, fikirlerinin başkaları tarafından öğrenilmesini, kabul edilmesini, hafızalarında yer almasını ve nihayet onların da bu fikre aktif bir biçimde katılma­larını sağlamaktır.[2]

Belirtilen amaç çerçevesinde, bir doktrin ya da uygulamayı yaymak için desteklemek veya tasavvurda bulunmak şeklinde formüle edebileceğimiz[3] ikna, kanaat oluşturma, taraftar kazan­ma mücadelesi; sosyal ve siyasal bilimler terminolojisinde, propaganda terimi ile karşılanır.

Biraz önce değindiğimiz, fertleri kendine tâbi kılan farklı fikir cereyanlarının karşı karşıya geldikleri an yaşanan ilişki; propagandadan başka bir şey değildir. En ilkel topluluktan, en ge­lişmiş insan toplumuna kadar insanlığın bütün aşamalarında, anılan propaganda ilişkisini ya da mücadelesini gözlemlemek mümkündür. Ancak, dâhilde, türdeş bir toplum yaratmak ya da terbiye etmek için uygulanılan propagandanın, devletlerarasında sistemli, İlmî metotla tatbik edilen bir mücadele yöntemi ve modern zamanların savaş faaliyeti içerisinde resmen bir silâh hâline gelişini görmek için 20. yüzyılı beklemek gerekecektir. Propagandanın, kamu düzeni ve devlet varlığı için ciddî bir tehdit olarak değerlendirilerek ceza kanunlarına suç teşkil edici bir fiil olarak konu olması da, aynı zaman dilimine rastlar. 17. yüzyılda Papalığın, Katolik inançlarını yaymak ve dinî otoritesini muhafaza etmek mak­sadıyla kardinallerden oluşan bir heyet kurdurarak, şuurlu bir şekilde ve modern anlamda baş­lattığı propaganda faaliyeti, Fransız ihtilâli ile dinî alandan siyasî alana; bütüncü bir anlayışla ev­reni yorumlama iddiasını taşıyan nasyonal sosyalizm, faşizm ve komünizm ile de, ideolojik ala­na aktarılmıştır. “Önemli olan, bütün halk tabakalarını tahrik etmek ve popaganda yapmaktır” di­yen Lenin ve “Propaganda sayesinde iktidarı elimizde tuttuk, yine onun sayesinde dünyayı fet­hedeceğiz” diyen Hitler’in elinde polisten veya ordudan önce ve önde giden bir modern silâh görünümündeki propaganda faaliyeti; harple öyle kaynaşır ki, bir anlamda onun yerini aldığı da­hi söylenebilir. 1847’de ilk kez telâffuz edilen soğuk savaş, 1939’da sinir harbi ve nihayet gü­nümüzdeki psikolojik savaş terimlerinin ortaya çıkışı, bu gelişimin neticesinde olmuştur.[4]

20. yüzyılın ilk yarısında yaşanan dünya savaşları sonrasının bloklu dünya düzeninde, konvansiyonel ya da nükleer savaşın, kaybeden için olduğu kadar kazanan için de ağır yıkım ve maliyet getireceği gerçeğinin tecrübe edilmesi ile; artık tek mermi atmadan, cephane israf et­meden, asker veya sivil zayiatı vermeden düşman gücü zayıflatmak, yıkmak, aynı ideolojik çiz­giye getirmek için hasım kampın fertlerini, kendi devleti ve toplumuna yabancılaştırarak truva atı gibi kullanmak, temel strateji, propaganda da, bu stratejinin etkin silâhı hâline gelince; bu silâha hedef devletlerin, hukukî düzenlemeler ile tedbir alması, bu cümleden olarak bir kısım propaganda fiillerini suç sayarak cezalandırması kaçınılmaz olmuştur.

Mamafih, Sovyet imparatorluğumun dağılışı ile birlikte Soğuk Savaş’ın hüküm sürdüğü yıl­ların sona ermesi ve rakip kamp üzerindeki ideolojik tehdidin büyük ölçüde ortadan kalkma­sı, liberal Batılı değerlerin göreceli zaferi(l); propagandanın, yalnızca Soğuk Savaş dönemine ait bir mücadele yöntemi olduğu yanılgısına düşen bir kısım zihinleri, bu silâhın yıkıcı tesirine daha da açık ve korunmasız hâle getirmiştir. Bu yanılgının ardında, dünyanın zıt kuvvetler ara­sında sürekli bir mücadelenin alanı olduğu ve hayatın, kuvvetle, kuvvet üstünlüğünün korun­ması ile kaim olduğu gerçeğinin[5] unutulması yatmaktadır.

İnsanlığı büyük bir aile bilerek, yeryüzü kaynaklarının bencilliğe, açgözlülüğe, hoyratça paylaşım savaşına girmeden tüm insanlığın yararına değerlendirildiği, milletler arasında din, dil, soy, kıt’a, medeniyet ayrımı gözetilmeden dostluk, kardeşlik ve işbirliğinin geliştirildiği hür­riyet, refah ve mutluluğun egemen olduğu bir barış dünyasını emel edinme, şüphesiz ideal olandır. Ancak, dünya tarihinin, milletler, devletlerarası ilişkilerin ve toplum hayatının sürekli sergilediği, vurguladığı gerçek; izlenen amacı, erişilmek istenen sonucu belirlemede, daima kuvvetin ve kuvveti maharetle kullanımın ön plâna çıkışıdır.[6] Bu itibarla kuvvet, hâkimiyet mü­cadelesinin zihinsel boyutunu oluşturan propaganda faaliyetlerinin sona erdiğini düşünmek, dünyanın ebedî barışa ulaştığını düşünmek kadar safdillik olur.

Çalışmamızın konusu ve amacı, yukarıda dile getirdiğimiz bu fikrin ışığında propagandayı tüm boyutları ile inceleyerek, basit bir düşünce açıklamasından entelektüel tedhiş faaliyeti bo­yutuna kadar çeşitlilik gösteren bu silâhın etkinliğini ortaya koyabilmektir.

I.  Genel Olarak

A.  Tanım

Propaganda, Lâtince “propagare” kelimesinden alınmış olup[7] bahçıvanın, taze bir bitkinin filizlerini, yeni bitkiler üretmek için toprağa dikmesi, yayması, çoğaltması anlamına gelmekte­dir.[8]

Katolik Kilisesince ilk kez sosyolojik anlamıyla kullanıldığında, kelime, bu yolla meydana getirilmiş fikirlerin yayılmasını anlatmakta idi. Ancak bu fikirler, kendi kendinin yerini alan fikir­ler değil, yetiştirilmiş olan ya da yapay olarak meydana getirilmiş fikirlerdi.[9]  

9. yüzyılda propaganda, dinî içeriğinden sıyrılarak kamuoyunu, toplumu belli bir yönde güdümlemek, etki altında bırakmak için yapılan bir hareket[10] veya halk kitlelerine hitap etmek için kullanılan bir konuşma tarzı;[11] yapan tarafa yarar sağlamak amacıyla belli bir grubun fikir, duygu, davranış veya tutumlarını etkilemek için hazırlanmış, ulusal amaçları destekleyen bü­tün bilgiler, fikirler, doktrinler veya özel çağrılar[12] belli hedef gruplarının düşünce, inanç, tutum ve davranışlarını etkilemek maksadı güden haber, bilgi ve özel dokümanların kitle iletişim araçları yardımı ile plânlı ve devamlı olarak dağıtımı işlemi; sinsi ve hoş olmayan niteliklerine rağmen kitleleri elde etmekteki başarısı nedeniyle psikolojik mücadele uygulamalarının en et­kin ve yaygın silâhı;[13] netice olarak kolektif inanç ve davranışları etkilemek, yöneltmek için ya da bir düşünce sistemini, bir ideolojiyi, bir düşünceyi birden fazla kişiye benimsetmek, kabul ettirmek amacıyla gerçekleştirilen faaliyet, konuşma, söz ve yazılar anlamını kazanmıştır.[14]

Yukarıda verilen tariflerden anlaşıldığı üzere propaganda, gerçekte basit bir düşünce açık­lamasından ibaret değildir. Bu açıdan düşüncenin soyut ve geniş nitelikteki açıklanması ile bu­nu yayma ve başkalarına benimsetme amacı arasında ayrım yapılmış, propaganda ile bir dü­şünce açıklamasının ötesinde bir fikrin, belirli bir dünya görüşünün fertlere benimsetilmesi, ta­raftar kazanılması ya da taraftarlarının inançlarının kuvvetlendirilmesi amacıyla çeşitli araç ve vasıtalarla faaliyette bulunulmasının kastolunduğu belirtilmiştir.

B.  Tarihçe

Propaganda terimini ilk kullanan, 1622 yılında Papa XV. Greguar’dır. Giriş bölümünde be­lirtildiği üzere Papa, Katolik inançlarını yaymak ve dinî otoritesini muhafaza etmek maksadıy­la kardinallerden oluşan bir heyet kurdurmuş ve bu heyete, dua kitaplarını, kiliselerden gelen raporları, dini yayan teşekküllerin işleyişini tetkik vazifesini yüklemiştir. Böylece bir dış müdahele olmaksızın Hristiyanlığı asla öğrenemeyecek olan putperestleri, bu yöntemle karanlık­tan aydınlığa çıkartmanın mümkün olabileceği kabul edilmiştir.

Propaganda, modern anlamda 17. yüzyılda kendini göstermiş olmakla birlikte bir bakıma tarihin her devrinde vardır. Örneğin eski Yunan’da hitabet şeklinde propaganda faaliyetine rastlamak mümkündür. Özellikle güzel konuşma sanatının ustaları sayılan sofistlerle Sokrat arasındaki mücadele, propaganda sanatı için öğretici nitelikte sayılır.

Eski Atinalı bir sofist olan Gorgiyas, “retorik”in kudreti üzerinde durarak, onun sayesinde mahkemelerde hâkimleri, mecliste senatörleri, toplantılarda cemaati, agoralarda milleti ikna etmeyi başarabildiğini söyler ve şöyle bir örnek verir: “Bir hatiple bir hekim, bir şehre gitsinler. Bir meydanda bunlardan hangisinin hekim olduğuna ilişkin bir münakaşa açılsa, hatibin kendi­sini hekim göstermeye muvaffak olacağını söyleyebilirim. Zira retorik bilen bir kimsenin, halk karşısında herhangi bir sanat adamından daha ikna edici bir şekilde bahsedemiyeceği bir ko­nu yoktur. ” Sokrat da retorik için; “Eşyanın hakikatini tanımaya ihtiyaç yoktur. Cahillerin önün­de âlimlerden daha âlim görünmek için kendisinin icat ettiği ikna usulü, ona yetecektir” der.

Roma’da da karşımıza büyük hatipler çıkar. Çiçeron, bunlardan birisidir. Kardeşi ûuintus, bu konuda bir seçim propagandası kitabı dahi yazmıştır. Hindli Kantilya ve “Savaş Sanatı” isimli kitabı ile Çinli Sun Tzu, bir müdafaa ve tecavüz silâhı olarak psikolojik harbin önderleri ve nazariyecileri olmuşlardır.

Modern anlamıyla 17. yüzyılda uygulamaya sokulduğunu söylediğimiz propaganda, Fran­sız İhtilâli ile kudretini dünya çapında sergileme fırsatını bulur. Bu devirde, propagandanın ko­nusu ve hedefi, ihtilâlin fikirlerini, dünyanın dört bir yanına yaymaktır. İlk siyasî nutuklar, bu de­virde kulüplerde, gizli cemiyetlerde söylenmiştir. Tarihte ilk kez bir millet, insan haklarını sa­vunduğu için dünya tarafından benimsenen bir doktrin üzerinde teşkilâtlanmaya başlamış, iç ve dış politikaları, bu ideolojinin yayılması ile birlikte gelişmiş ve böylece propagandanın öne­mi artmıştır.

Kullanan gücün saflarında birlik ve gayret, düşman saflarında ise korku ve kargaşa yarat­ma kudreti keşfedilen propagandanın, bundan sonra bir savaş silâhı olduğunu, Lenin ve Hitler’in bu silâhı büyük bir maharetle kullandığını görüyoruz.

Lenin, propagandanın devletin kuruluşunda bir vasıta olarak kullanılması zaruretini belirt­tikten sonra, bu vasıtanın yalnız iktidarın ele geçirilmesi yolunda değil, devletin temellerinin sağlamlaştırılması konusunda da en etkili silâh olduğunu kaydetmektedir. Lenin’i takip eden Sovyet liderleri Stalin ve özellikle Kruşçev de, selefleri Lenin’in “Komünizmin bütün propagandası, devletin yapıcı eserinin siyasî sevk ve idaresini tevcih olunmalıdır” sözüne sadık kalmış­lardır.

Propagandanın tarihi ile ilgili bu bölümde Hitler Almanyası’na özel bir yer ayırmak gerekir.

Birlik görünümünü taşımaktan uzak küçük küçük prenslikler hâlinde kapalı, kuşatılmış bir coğrafya içinde yaşaması sebebiyle dünya paylaşımına geç katılan Almanya, Bismark saye­sinde birliğini sağladıktan sonra, topraklarının verimsizliği, ham madde ve gıda maddesinin yetersizliği ile yoğun nüfus problemlerini aşabilmek ve yeterli bilgi birikimine sahip olmakla be­raber uygulayamadığı modern ticaret, sanayi ve ziraati gerçekleştirmek için genişleme arzu­sunu derhâl ortaya koymuştur. Bu emperyalist politikanın fikrî cephesi de propaganda ile kit­lelere ulaşmıştır.

Hitler Almanyası’nda propaganda faaliyetleri, başında Goebbels isimli bir hukuk doktoru­nun bulunduğu bir bakanlık teşkilâtı seviyesinde örgütlenmiştir.

İlk defa olarak ancak harp esnasında başarılı bir şekilde idare edilen propagandanın, harikulâde neticelere ulaştığına şahit olduğunu söyleyen Hitler, Alman kavminin hayatı uğruna verilen kavgada, bu silâhtan yararlanmanın şart olduğunu, düşmanın bu sahada çok yol aldı­ğını, mesafenin kapatılması gerektiğini söylemiş; hapiste iken kaleme aldığı düşüncelerini, korkunç bir teşkilâtla daha sonra uygulama safhasına geçirmiştir.

Alman propagandası, savaş içinde çok etkin çalışmış, bu amaçla propaganda bölükleri kurulmuş, Avusturya ve Çekoslovakya’nın ilhakı ile Fransa’nın çöküntüye uğratılmasında, bu silâhtan en geniş şekilde yararlanılmıştır.

Propaganda, savaş sonrası da önemini korumaya devam etmiş, Batı ile Doğu’nun 40 yılı aşkın ideolojik rekabetlerinde çağın en ileri teknikleri ile gücünü sergileme fırsatını bulmuştur.

II.   Propagandanın Kaide ve Teknikleri

A.   Propaganda Karşısında İnsan Topluluğu

a.   Küme, Kitle, Topluluk

Propagandanın kaynağını insan, esasını da insanın psikolojik yapısının incelenerek, has­sasiyetlerinin tespiti teşkil etmekle birlikte, faaliyet sahasının özellikle insan kümeleri ve bu kü­melerin bir araya gelmesinden müteşekkil kitle olduğunu görürüz.

Kitle; değişik zaman ve yerde, hâlin gerekleriyle insan kümelerinin meydana getirdiği sos­yal bir grup, fertlerin geçici ve karmaşık topluluğudur. Bu topluluğun en önemli özelliği, kendi mutat sosyal gruplarından muvakkaten ayrılmış fertlerden oluşan heterojen bir varlık olması sebebiyle kolektif zihniyetten mahrum olmasıdır.

Kendisini oluşturan fertlerden her biri, belli bir fikri, karakteri temsil ederken, bu vasıflar­dan yoksun olan kitle, kişilik kazanmak, bir zihniyet sahibi olmak ister. Bu istek, kitleyi, verile­ni almaya hazır bir topluluk hâline getirir. Kitlenin -buna yığın da diyebilirizalıcı bir temayül zihniyetinde oluşu, onun ikinci büyük özelliğidir. Burada, muhakemenin yerine içgüdü, aklın yerine tabiat, sorumluluk yerine boşvermişlik, mantık yerine iptidailik ağır bastığı ve bir kimlik arayışında bulunulduğu için; kitle rahatlıkla şiddete, zulme, hoşgörüsüzlüğe veya şevke, he­yecana, kahramanlığa yöneltilebilir.23

Başlangıçta hareketsiz olan yığın, kolektif zihniyet arayışı içinde aksiyon kazanmak ister. Nasıl çocuklar, askerlik veya hırsızlık oyunları oynarken, tasavvur ettikleri şeyleri gerçekleştir­me ihtiyacı duyarlarsa, yığın da tahrik olmak ve daha sonra kendini tahrik eden hisleri faaliye­te geçirme arzusu taşır. Ancak yığına ya da kitleye hâkim olan psikoloji, içgüdü ve duyguları, düşünceye galip getirdiği ve yığın içindeki fert, yalnız kalmamak için yığının zihniyetini ve ha­reket tarzını kabule sürüklendiğinden; yığın içinde medenî, eğitim görmüş, akıl sahibi, kültür­lü adamla, iptidaî, muhakeme yeteneği olmayan insan arasındaki fark azalır, mesafe kaybolur ve inanılması imkânsız şeylere kolayca inanılır. Tenkit etme kolaylığından doğan bu çabuk inanma ve safdillikle, yığın, kitle, şekilsiz bir kuvvet hâline gelir ve yavaş yavaş kamuoyunu ha­zırlamaya başlar.

b.  Sosyal Psikoloji ve Propaganda

Benlik arayışı içinde aksiyon isteyen, çabuk inanma istidadı taşıyan bir topluluk olarak ko­layca yönlendirilebileceği için propaganda, hedef olarak önce kitleyi seçer.

“Propaganda, aydınlara değil, daima ve özellikle daha az tahsilli kitleye hitap etmeli” diyen Hitler, propagandanın vazifesinin, münferit ferdi, İlmî surette bilgi sahibi kılmak değil; kitlelerin dikkatini, belirli olaylar, zaruretler üzerine çekmek olduğunu, İlmî bilgi sahibi olanlara ya da ol­mak isteyenlere ders vermek amacını taşımadığı için harekâtının daima duygulara ve pek az akla hitap etmesi gerektiğini söylemektedir.

Hitler’e göre halk kitlesi, yığın kaynaştıkça, kalabalıklaştıkça kadınlaşır. Zira, yığın büyü­dükçe hassaslaşır, düşünceleri yönelten, artık muhakemeden ziyade duygular üzerine yapılan etkiler olur.

Harp içindeki Alman propagandasının esasını da, bu diktatörün tespitleri teşkil etmekte­dir. Hayalin gerçeğe galip gelmesi, kaba duyguların aklı, mantığı yok etmesi, Nazi propagan­dasının, kolektif şuuraltının en derin köşelerine uzanabilmek için gamalı haç, ırk ve efsanelere dayanarak halkın damarlarındaki kanı harekete geçirmesiyle mümkün olmuştur.

Yığın, kitle; şevki kolay, almaya hazır bir topluluk olduğu için propaganda teknikleri ile kit­leye “nasıl düşünmesi gerektiği değil, ne düşünmesi gerektiği” kabul ettirilmeye çalışılır. Ancak bu noktada, kitleyi oluşturan fertlerin zihnî yapısı dikkate alınır. Çünkü her fertte, iki ayrı fi­kir kategorisi mevcuttur. Biri, şuurunun derinliklerinde kök salmış, derin inanışlara tekabül eden, sağlam ve homojen bir bütünlük teşkil eden ve ferdin âdeta kişiliğine istikamet veren te­mel fikirler; diğeri de, yüzeysel, istikrarsız, geçici ve sosyal tesirlere açık olan fikirlerdir.

Birinci kategori fikirler açısından, ferdin yeni fikirlerin tesirine kapılması pek zor iken, ikin­ci kategori fikirler, kamuoyunun desteği ile oluştuğu için fert büyük bir uysallıkla bu etkiyi be­nimser ve takip eder. İşte, propaganda, yığın üzerindeki etkisini derin şahsiyetler ve inanışlar­la tezata düşmeden, yığın içindeki bütün fertlerin yüzeysel fikirlerini bir nokta üzerinde yoğunlâştırmakla gösterir. Böylece sunî tarzda doğurulan algılama hataları ile fertler, belli fikir ve ide­olojilerin savunucusu hâline getirilirler.

Propaganda, tek fert üzerinde yakalayamadığı etkiyi, yığında yakalarken, heyecan duygu­sundan bol bol istifade eder. Heyecan, olumlu veya olumsuz olsun, çok yoğun olarak duyulan ve organizmada gerginlik yaratan duygulardır. Heyecan, hastalık gibi bulaşıcıdır. Bir kalabalıkta atılan kahkahaların herkesi güldürmesi, bir cenaze törenindeki ağıtların herkesin gözlerini yaşartması, gerçekte sirayet eden heyecanlardan başka bir şey değildir. Heyecan; akıl, muhakeme gibi insanları aldatılmaktan koruyan ve doğru yolu fark ve ayırt ettiren ruh muhte­valarını felce uğrattığı için yığına her şeyi yaptırtmak ve aklının kabul etmeyeceği şeylere onu inandırmak mümkün olacaktır.

B.  Propaganda Teknikleri

Özel kitleleri hedef alan propaganda, bilhassa bu kitlelerin anlayacağı dil ve sloganlar üze­rine bina edilir. Zihinleri seferber etmek isteyen propaganda metinleri; kelimeleri, dikkat ve il9′ Çekici bir üslûpla seçerek, hedef kitlenin, yığının ihtiyaçlarını ortaya çıkartmaya, böyle bir ih­tiyaç olmasa bile sunî bir şekilde bunu yaratarak bu ihtiyaçlara cevap verecek çözümleri sun­maya gayret eder. Bu çözümler, hedef kitlenin, yukarıda belirtildiği gibi”nasıl düşünmesi ge­rektiğini değil, ne düşünmesi gerektiğini” vurgulayarak davranış değişikliklerini amaçlar.

Propaganda, gerçek bir tartışmayı amaçlamadığı, cevaplarını önceden hazırladığı ve bun­ları her ne surette olursa olsun kabul ettirmeyi hedeflediği için, kendine özgü teknik ve ka­nun diyebileceğimiz kaidelere sahiptir.

a.  Basitlik Kanunu

Propagandanın ilk kaidelerinden biri, anlaşılabilmek için dinleyenlerden, asgarî bir gayret­ten fazlasını istememektir. Bunun için propaganda, her şeyi basitleştirir. Verilmek istenen düşünce, doktrin, birkaç ana noktaya ayrılır ve sonra bu noktalar, mümkün olduğunca formüle edilir. Propaganda, tesirini kısa fakat veciz metinlerde gösterir. Açık formüller hâlinde olaylar ve rakamlarla ifade edilen bir fikir, hafızalara kolayca nakşolur ve uzun boylu izahlardan çok daha kalıcı olur. Bir görüntü, bir işaret, bir sembol, arkasındaki fikri hemen çağrıştıracaktır. Bu tip sembolleri, Nazilerin gamalı haçında ya da Churchill’in zafer anlamına gelen “V” işaretinde görmek mümkündür. Basitleştirme sayesinde dinleyicinin dikkati yakalanır ve telkin için ze­min kazanılmış olur.

b.  Tekrar Kanunu

Propagandanın önemli bir şartı, verilmek istenen fikrin, bıkmadan, usanmadan tekrarlan­ması gereğidir. Ancak bu tekrar, aynı şeyin aynı kelimelerle ifadesi değildir. Her defasında te­mel konu muhafaza edilir, çeşitli şekillere sokularak tekrarlanır. Böylece topluluğun fikri alma­sı temin edilir. Alman propaganda bakanı Goebbels, bu kaideyi, “Katolik Kilisesi, muvaffak oluyor; çünkü iki bin yıldan beri aynı şeyleri tekrarlıyor” sözleri ile belirlemiştir.

Tekrar, bir fikri zorla kabul ettirmenin belli başlı yollarından birisidir. Yine Goebbels, basit bir temayülün, bir milyon defa tekrarlanması durumunda, iman hâline dönüşeceğini ileri sürer­ken, tekrarın zorlayıcı kuvvetinin, iradenin direncini yıkacağını ve ona hâkim olacağını ifade et­miştir. Ancak dozajını kaçırmak, kazanılmış ve kazanılacak olan mevzilerin kaybına sebebiyet verir. İnsan zekâsı, budala yerine konmayı kabul etmez. Gereksiz ve zamansız tekrar, kafanın aynı noktasına sürekli su damlatmayı öngören Çin işkencesi anlamına gelme tehlikesi taşır. İn­san zekâsı ise, esir muamelesi görmek istemez. Tekrar kaidesini uygularken, topluluğa ve top­luluk içindeki insana, daima “kendim düşünüyorum” duygusunu vermek ve harhangi bir fikrin zorla kabul ettirilmediği kanaatini uyandırmak gerekir. Aksi takdirde, fikre karşı topluluk için­de düşmanlık duygusu doğar. Bunun için tekrarın, belirli zaman dilimlerinde yapılması gere­kir. En uygun zaman, propaganda neticesi fikir hâline gelmeye başlayan düşüncenin, şuur al­tından çıkarak şuurda yer almaya başladığı andır. Tekrarla, fikir hâline gelen düşünce, şuurda belirdiğinde, propagandanın başarıya ulaştığı söylenebilir.

c.   Birlik Kanunu

Bu kanun ile, propagandanın belli bir noktada yoğunlaşması, merkezîleşmesi anlatılır. Bu merkezîleşme, öncelikle propagandanın kaynağında olur. Muhtelif kaynaklar propagandayı yürütürlerse, her kaynak, propagandanın siklet merkezini kendisine göre seçeceğinden, kısa zamanda içinden çıkılmaz farklar meydana gelecek ve propaganda etkisini kaybedecektir.

Bu kanun, propagandanın bir savaş silâhı gibi kullanıldığını gösteren bir tekniktir. Hedef kitle, topluluk, tek ve aynı şahıs gibi telâkki olunarak blok hâlinde faaliyete geçilir. Böylece herpropaganda uzvunun, kendi seçeceği grupla ve kendi seçeceği sıra ve zamanla hücuma kalk­ması böylece etkinliğin azalması önlenmiş olur.[15]

d.  Nakil Kanunu

Propaganda, hiçbir zaman sıfırdan başlamaz. Her zaman, önceden bilinen bir konu üzeri­ne kurulur. Bu bir efsane, kin ve husumet duygularına dayanan geleneksel inançlar, sabit fi­kirler, cereyanlar olabilir. Önemli olan, halk kitlesinin arzularına doğrudan doğruya karşı gel­memek, onunla aynı şeyi düşünüyormuş gibi görünmektir. Muhtevasını ticarî fikirlerin oluştur­masıyla propagandadan ayrılan reklâmcılıkta, malını pazarlamak isteyen ya da bir mamülün tanıtımını yapan satıcının, peşinen müşteriye hak vermesine benzer bir durum yaşanır.

Verilmek istenen fikir, sözler ve duygu beraberliği ile topluluğun takındığı ilk tavra bağla­nır. Propaganda, burada âdeta bir ebe vazifesi görür, velev ki dünyaya bir canavar çıksın.

Fikrin, belleklere süratle yerleşmesine büyük önem veren propaganda, aradığı sürati, ça­bukluğu, bir anlamda kitlede ve insanda ırsî diyebileceğimiz düşüncelerin oluşturduğu enerji kaynağında bulacak ve tam manasıyla bir kanaat nakli sağlanmış olacaktır. Bu nakil sayesin­de, örneğin bir gazetenin okuyucusu, çıkan bir haber veya yorumla ilgili olarak, “ben de bun­dan emindim, bunun için bahse tutuşurdum, hatta ben bunun böyle olacağını önceden söyle­miştim” sözlerinde ifadesini bulan emniyet hissine kapılacak ve propaganda, hedefine ulaş­mış olacaktır.[16]

III.   Propaganda Hürriyet Hukuk

A.   Propaganda ifade Hürriyeti İlişkisi

a.   Düşünce ve Düşünce Açıklaması Kavramı

İnsanı, diğer canlılardan ayırmak için biraz kaba bir söylemle kullanılan “insan düşünen bir hayvandır” sözünü işitmeyen yok gibidir. Bu söz ile insanın hâl ve tavırlarına, yaşayışına, hay­vanlarda olduğu gibi içgüdü dediğimiz kalıtsal davranışların değil,[17] zihnin yön verdiği anlatıl­mak istenir.

Düşünme, beynin ya da zihnin bir faaliyeti olarak, karşılaşılan bir problemi zihinde çözme gücü olarak tanımlanabilir. Bu güç, bir ucunda mantığın, diğer ucunda hayal kurma ya da im­geleme anlamına gelen otistiğin bulunduğu bir sarkaç üzerinde gerçekleşen bir faaliyettir, in­san, sahip olduğu bu güçle çevresini tanır, ona uyum gösterir. Yine bu güçle çözümlemeler, soyutlamalar, genellemeler yaparak kavramlara varır. Bu kavramlar arasında gözlem sonucu olumlu ya da olumsuz bağlar kurarak yargılarda bulunur.[18]

Düşünce, psişik bir olgu, zihinde cereyan eden, kişinin iç dünyasına ait bir olay olmasına karşılık düşünce açıklaması ya da düşüncenin açıklanması ki, biz buna ifade diyoruz, düşün­cenin harice, maddî, fizik âleme taşınması, psişik manada kişiye ait olmaktan kurtulmasıdır.

Düşüncenin zihinden çıkarılması, fizik âleme yansıması, çeşitli şekillerde olabilir. Söz, bir açıklamadır, yazı bir anlatım yoludur. Bedenin olumlu ya da olumsuz bir hareketi, göz kırpma, el kaldırma ya da baş sallama yine düşünceyi açıklama biçimidir.

b.  Düşünce Açıklaması ve Propaganda

Yukarıda propagandanın tarifi verilirken, propagandanın özünde bir düşünceyi açıklama ve bu açıklamayı yayma fiilinin bulunduğuna işaret edilmiştir. Ancak propaganda, basit bir dü­şünce açıklaması değildir. Şüphesiz özünde bir açıklama vardır ama bu, başka şahıslarda bir bilgi yaratmaya veya bir duyguyu harekete getirmeye yönelen bilimsel, öğretici, artistik veya dinî nitelikte sırf ve soyut bir fikrin açıklanması değildir. Propagandada, başka bir maksadın elde edilmesi ile sıkı surette bağlantılı olan bir düşünce açıklaması vardır ki, bu durum, onu düşünce açıklamasının diğer şekillerinden ayırır.[19]

Propagandada, bir düşünceyi açıklamanın ötesinde taraftar kazanma maksadıyla yayma söz konusudur. Gerçi düşüncenin açıklanması kavramının, bu düşüncenin etrafında toplan­manın sağlanması olgusunu da kapsadığı, düşüncenin yayılması sonucunu doğurmaksızın bir düşünce açıklamasının yapılamayacağı ileri sürülmektedir. Fakat yaymanın, düşünceyi açıkla­manın doğasında bulunduğu, kendiliğinden geliştiği ileri sürülebilirse de, aynı şeyi taraftar ka­zanma olgusu açısından söylemek pek mümkün değildir. Propaganda, yalnız duyurmayı de­ğil, belli bir istikamete yönlendirmeyi de hedefler. Propaganda, entelektüel bir tartışmadan de­ğil, empozeden yanadır. Amaç, cevap aramak değil, hazır cevap ve çözümleri, muhatabına kabul ettirmek ve bunun için insan zihni üzerinde kendine özgü usullerle bir ikna operasyonu düzenlemektir.

Propaganda, özü itibarıyla düşüncenin ya da düşünce açıklamasının bizzatihi kendisi de­ğil, bu düşünceyi açıklama vasıtası ya da daha doğru bir anlatımla düşünceyi, muhatabına ka­bul ettirme, benimsetme tekniği olduğundan, düşünce ile özdeş sayılamaz. Propagandanın, taşıdığı düşünceden ayrı bir zihnî muhtevayı, maksadı ve nihayet biçimi bulunduğunun delili; aşağıda ayrıntısı ile değineceğimiz üzere, kanun koyucunun yasakladığı bir hususun açıklan­masında propaganda maksadının bulunup bulunmamasına göre bir düşünce açıklamasını suç sayması ya da saymamasıdır. Örneğin Yargıtay, yabancı bir memleketteki devlet ve hükümet adamlarının, hangi ideolojik görüşü benimsemiş olurlarsa olsunlar, onların sadece lüksten, is­raftan, şahsî çıkarlarını gözetmekten uzak bir vaziyette kendilerini, memleketleri ve milletleri uğruna nasıl vakfedip insanüstü bir gayretle ve halktan farklı olmayan bir hayat seviyesi için­de çaba ğösterip çalıştıklarını objektif biçimde müşahede sonucu nakil ve izah etmenin; söz konusu olan Küba rejimi de olsa, Türk Ceza Kanununun mülga 142. maddesine göre komü­nizm propagandası sayılamayacağını belirtirken;[20] yasakladığı hususun objektif açıklanması­nın değil, propagandasının suç sayılacağını ortaya koymuştur.

Propagandayı, düşüncenin kendisi, onun bir tezahür şekli olarak kabul eden görüş, pro­pagandanın bu yanını ihmal ettiği için, propagandadaki dinamizmi algılamaz. Düşüncenin sis­temleşmesinin, dinamizm kazanmasının ve gerçekleştirilmesinin telkin edilmesinin, ancak su­ça tahrik ve teşvik durumunda söz konusu olabileceğini ileri sürerken, propagandanın sırf dü­şünce içeriğine sahip bulunduğunu ve bir alenîleşme, kamuya açılma anlamını taşıdığını ileri sürer. Aynı görüşe göre, tahrik ve teşvik olgusunda bulunan telkin unsuru, hukuka uygun usul­leri içeriyorsa hukuka aykırılık yoktur. Buna mukabil, “düşüncenin hukuka aykırı usuller çerçe­vesinde gerçekleştirilmesi telkin olunuyorsa tahrik suçu oluşur” diyerek sadece bir düşünce içeriği biçiminde gördüğü propagandanın herhangi bir suça vücut vermeyeceğini, hukuka ay­kırı bir düşüncenin de pekâlâ propagandasının yapılabileceğini, kişilerin anayasal ve yasal sis­teme uygun davranma zorunlulukları bulunmakla birlikte sisteme uygun düşünme zorunluluk­larının bulunmadığını, propagandanın da bir düşünme biçimi olması sebebiyle sınırsız serbestiden faydalanması gerektiğini ileri sürer.[21] Aşağıdaki açıklamalarımız, bu görüşün düştüğü ya­nılgıyı daha iyi ortaya koyacaktır.

B.  Propaganda Hürriyeti ve Hukuk

a.   Propaganda Serbestisi

Propagandada, taraftar kazanmak, kitleleri sevk etmek, tavır almaya zorlamak amacıyla bir düşüncenin yayılması söz konusudur. Bu durum, düşünce açıklaması ya da ifade hürriye­ti ile propaganda kavramı arasında yakın ilişki bulunduğunu ortaya koyar.

Zihinde kalan düşüncenin okunabilmesi, bilinebilmesi mümkün değildir, iç âlemde kaldığı sürece, düşüncenin hukuk düzeni ile de herhangi bir ilgisi yok gibidir. Dış âleme taşınmadığı, haricîleşmediği müddetçe, hukuk düzeninin, düşünce ve düşünce hürriyeti ile ilgisi, “hiç kim­senin, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaması ve herkesin kendisine mahsus dü­şünce ve kanaatlerini oluşturabilmek ve bunun için de gerekli vasıtalara başvurabilmek ser­bestliğine sahip bulunması”ndan ibarettir.[22] Bu sebeple hürriyet ile düşünceyi bir araya getir­diğimizde, yani düşünce hürriyeti dediğimizde, bunun, düşüncenin çeşitli yollarla açıklanabil­mesi ve yayılması hürriyeti olarak anlaşılması zorunludur. Bu hürriyetin, ifade hürriyeti olarak -yoksa düşünce hürriyeti değil adlandırılmasının anlamı da budur.

İfade hürriyeti, bir düşüncenin açıklanması ve bunun yayılması serbestisi anlamına geldi­ğine göre propagandaya da, aynı serbestiyi tanımak gerektiği akla gelebilir. Ancak, propagan­da, salt düşünce içeriğinden ibaret olmadığı için, propagandası yapılan her açıklamanın, bu serbesti ve hürriyetten yararlanması, kabul edilemez.[23] Serbesti ve hürriyeti, propagandanın konusu tayin eder. Yayılması ve taraftar bulması istenilen düşünce, hukuka aykırılık oluşturmuyorsa, anayasanın tanıdığı düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti içinde, propaganda ser­bestçe yapılabilir.

b.  Propaganda ve Kamu Düzeni

Hiçbir toplumda, hürriyetlerin sınırsız olmadığı malûmdur. Sınırsız hürriyet, anarşi ve neti­cede hürriyetsizlik doğurur. Hürriyetlerin var olabilmesi, kişi yönünden de pratik bir değer ifa­de etmesi için sınırlarının belirtilmesi, kullanım yollarının gösterilmesi, kısaca düzenlenmeleri gerekir. Bu gerçek, hemen hemen bütün hürriyetler için tartışmasız kabul görürken, ifade hür­riyeti konusunda görüş ayrılığı ve tartışma mevcuttur.

Tartışmanın bir cephesinde, her hürriyet gibi ifade hürriyetinin de sınırlarının bulunduğunu, diğer cephesinde ise bu hürriyetin sınırsız olmasının zorunlu olduğunu söyleyenler vardır.

İfade hürriyetinin sınırsızlığını savunan görüşe göre, açıklanması ve yayılması istenen fikir­ler, zararlı hatta tehlikeli de olsa, şayet sınırlandırılacak olursa, devletin hür düzeninin temelin­de bir yara açılmış ve belki de gelecekte bu yaranın genişlemesi ile devletin çöküşü hazırlan­mış olacaktır. Zararlı ve tehlikeli sayılan fikirler, demokrasilerdeki açık ve serbest tartışmacı or­tamda panzehiri bulunarak tehlikeli olmaktan çıkacak; cevaplandırdığı, tartışıldığı için yer al­tına inmesi söz konusu olmayacaktır. Demokrasi bir inanma ve inandırma rejimi olduğuna gö­re kendisine yöneltilen bütün eleştiri ve saldırıları bunlar ne kadar yıkıcı olursa olsun yine kendi inandığı ve dayandığı yöntemlerle karşılamak zorundadır.[24]

Yukarıdaki görüş, demokrasiyi, sınırsız hürriyetler rejimi olarak değerlendirme yanılgısı içindedir. İki cephesi bulunan soruna tek yönden bakmakta, kamu düzeninin ve devletin öne­mini ihmal etmektedir.

insanlığın bugün geldiği aşamada sosyal hayat, devlet olarak örgütlenmiş millî toplumlar biçiminde varlık göstermektedir. Modern devletin varlık temelinde ise millî menfaatle sınırlı bir özgürlük anlayışı bulunmaktadır.[25] Realitede, varlığını sürdürmek isteyen her düşünce, eği­lim, tavır, sosyal düzeni sarsmadığı ölçüde hür bırakılabilir. Demokratik bir rejimde, vatandaş­ların, kamu işlerini tartışmalarının, yalnız bir hak değil aynı zamanda bir vatandaşlık vazifesi ol­duğu, aydınlanmış bir kamuoyu bulunmadığı takdirde, vatandaşların kendilerini idare edenle­ri etkilemek, yöneltmek yeteneklerinin ortadan kalkacağı doğrudur.[26] Önceleri radikal kabul edilen hatta husumet çeken fikirlerin, sonradan tasvip gördüğü de vak’adır. Ne var ki, sosyal hayatta, gruplara hâkim olan fikirler, grubun her üyesinin aktif bir şekilde iştirak ettiği tartış­macı ortam içinde belirlenmez. Herhangi bir konu hakkında belli bir entelektüel seviyeyi, şu­uru temsil eden fertler istisna edilecek olursa, geriye kalanlar, üyesi bulunduğu topluluğa hâkim olan kanaate, hiçbir zihnî mesai harcamadan kolayca katılabilirler.

Öte yandan örgütlenmiş azınlığın, dağınık, uyumsuz, birlik görünümünden uzak çoğunluk karşısında, istediği etkiyi kolayca sağladığı, kitleyi teslim aldığı, tecrübelerle sabittir. Bu çer­çevede, sosyal düzenle barışık olmayan bir fikir, etkili bir propaganda ile arzuladığı neticeye ulaşmakta zorlanmayacaktır. Bir beyin yıkama sanatı olan propagandayı, Hitler’in entelektü­el tedhiş olarak tanımlaması boşuna değildir. Bu gerçek, kamu düzenini tehdit eden düşün­ce açıklamalarına ve propaganda fiillerine, devletin hürriyet tanımamasını haklı kılar.

IV.  Terörizm ve Propaganda

A.   Kavram Olarak Terör

Terör, siyasal bir hedefe ulaşmak maksadıyla devlete, halka ya da fertlere karşı sistemli şiddet eylemlerine başvurma; siyasal eğilimleri normal olmayan yollardan değiştirmek ama­cıyla düzenlenen ve içerisinde şiddet veya şiddeti kullanma tehdidi barındıran sembolik ey­lemdir.

Terör ya da terörizmi farklı kılan en önemli özellik; onun, belli politik amaçlara erişmek için kullandığı kendine özgü stratejisidir. Bu strateji, şiddete dayalı olmakla birlikte, terör, siyasal hedefine ulaşmak için fiziksel zararının yaratacağı kısıtlı etkiden çok psikolojik etkiye ağırlık verir.

İlk aşamada taktik amaç için uygun hedefe saldırı vardır. İkinci aşamada, eylemin sosyal etkisi ile stratejik amaç gerçekleştirilir ve ideolojik mesaj verilir. İdeolojik mesajın taşınmasın­da ve yayılmasında, dramatik boyutu yüksek eylemler ile dikkati çekilen medyadan geniş su­rette istifade edilir. Ancak, olabilecek en büyük yansıtmaya varmak için terör bir davranış ola­rak medyayı yanıltmayı seçer. Bu manipülâsyonda, eylemle birlikte devletin ve hükümetin zaafı bütünleştirilir, saldırı konusu olan hedefin kim veya ne olduğu yoluyla da, eylemin kamu­oyunda rasyonelleşmesi amaçlanır. Müteakip aşamada, devletin güvenlik güçlerini baskıcı konuma getirmeyi başaran terör hareketi, istediği kutuplaşma ve radikalizasyona varmış olur.

Terörist liderlerden Carlos Marighella, bu mücadele yöntemini şöyle özetler: “Psikolojik sa­vaş ya da sinir savaşı, saldırgan bir taktik içermektedir. Kitle iletişim araçlarından doğrudan ya da dolaylı yararlanarak, halkın ağızdan ağıza dolaşan haberlerine dayanarak hükümeti demoralize etmeyi amaçlar. Psikolojik savaşta, medyaya sansür ve baskı uyguladığı ve kendisine yö­nelik filtreleri yasaklayarak kendisine savunma konumuna kapadığı için hükümet her zaman de­zavantajlıdır. işte tam bu noktada, hükümet çılgın ve ümitsiz hâle gelir, tezatlara düşer, kendi­sini ve her şeyi kontrol altında tutma gayreti içinde çökmeye başlar.

Bu anlatılanlar, terörün fikrî unsur taşıyan bir hareket, bir siyasal mücadele yöntemi olarak gerçek savaşı, askerî terminoloji ile ifade edecek olursak, cephede değil cephe gerisinde yap­tığını, zaferi burada kazanmayı umduğunu göstermektedir.

B.  Propaganda Terör İlişkisi

Terör, yukarıda belirtildiği üzere etkinliğini cephe gerisinde, toplumları şekillendiren dina­mik kavramları bulup, zayıf yönlerini saptadıktan sonra bunlara saldırarak yok edip değiştir­meyi, en elverişli tahrip taktiği olarak görür. Propaganda, bu taktikte silâh vazifesi görür ve böylece kitleye yönelik bir entelektüel tedhiş faaliyeti başlar.

Siyasal iktidar düzeninin değiştirilmesine yönelik hukuka aykırı, demokratik sistemle bağ­daşmayan bir şiddet eylemi olduğu hâlde[27] terör; siyasal iktidarı, yanına çekmek istediği hal­kın gözünden düşürebilmek ve açmaza sokmak için siyasal iktidarı, ülkede demokrasiyi as­kıya almak, baskıcı rejim uygulamak, evrensel hukuk normlarına bağlı kalmamakla suçlar. Terörist eylemlerin artan dozuna paralel olarak devletin mücadele için getirdiği tedbirlerin sertleşmesi, propagandaya maruz kalan toplulukta bu iddialara haklılık kazandırır ve terör hareketi, mevzi elde eder.

Terörizm ile propaganda arasındaki bu özel ilişki, terör ile yapılacak mücadelenin tek boyutlu olamayacağını, alınacak tedbirlerin yalnızca fiziksel eylem alanına hapsedilemeyeceğini, terörün etkinliğinin yok edilebilmesi için psikolojik silâhının da elinden alın­ması gerektiğini ortaya koymaktadır. Bu cümleden olarak, devletin varlığını, ülke topraklarının birliğini tehdit eden bir ayrılıkçı terör hareketinin yaşandığı ortamda, terörün ideolojisi ve hedefleri ile farklı saikle de olsa örtüşen düşünce açıklamalarının, hem terörle mücadeleye hem de korunmak istenen devletin bölünmezliği anlayışına zarar vermeyeceğini söylemek mümkün değildir.

Nitekim, ifade hürriyetinin “açık ve yakın tehlike” kriterine göre sınırlandırılabildiği ABD’de, bu kriteri açıklamak için Yüksek Mahkeme (Supreme Court) tarafından verilen örnek, çar­pıcıdır. Mahkeme, ıssız bir tepede söz gelimi mahsus “yangın var” diye bağırmanın, aynı hareketi, kalabalık bir sinema salonunda yapmaktan çok farklı bir şey olduğunu, sarf edilen sözlerin, birinci durumda yalnızca havaya atılmış boş sözler iken, ikinci durumda kamu güven­liğine yönelik çok yakın ve ciddî tehlike oluşturduğunu kaydetmekte ve ifade hürriyetinin yere ve zamana göre sınırları vardır, demektedir.

SONUÇ

İçgüdüsel davranışlar, refleksler bir yana bırakılacak olursa, her hareketin öncesinde kısa ya da uzun bir zihnî ameliye, düşünce safhası mevcuttur. Düşünce olmadan eylem olmaz. Ey­lemi hazırlayan ve yaratan düşüncedir. Propagandayı bir silâh olarak kılan da, düşünce ile hareket arasındaki bu psişik bağdır. Propagandacının elinde silâh olmayabilir, propagandacı, kanunsuz bir eylemin içinde bizzat görünmeyebilir. Esasen onun rolü ve çabası, düşüncenin taraftar ve aksiyon kazanması ile ilgilidir. Başarılı bir propaganda faaliyeti ile iğfal edilen zihin­ler, propagandası yapılan düşüncenin meşruiyetine inandırılırlar. Bundan sonrası, düşüncenin uygulama safhasına geçirilmesidir. Haklı bir dava uğruna mücadele ettiğini sanan eylemciyi bulmak zor olmayacaktır.

Devletin temel kurumlarınt, toplumun düzenini, sosyal değerleri koruyan ceza kanunlarının, böyle bir durumda yalnız eylemcileri cezalandırması, buna mukabil eylemciye fikrî destek veren, onu hazırlayan, meşru bir çizgide, haklı bir davada, yüce bir düşüncenin izinde mücadele ettiği telkininde bulunan propaganda ve propagandacı karşısında susması bek­lenemez, beklenmemelidir.

Ele alınan konunun, Türkiye açısından önemi göz ardı edilemez. Zira, bu silâha yeryüzün­de en fazla maruz kalan milletlerden biri ve belki de birincisi Türk milleti olmuştur. İstanbul’da Robert Kolejin ilk yöneticisi olan Dr. Cyrus Hamlin’in 1878’de yayımlanan “Among The Turks / Türkler Arasında” isimli kitabı, o tarihlerde Londra’da kurulan bir propaganda bürosunun, Türkler aleyhinde kullanılabilecek ne kadar bilgi varsa bunları toplayıp sistematik bir şekilde yaydığından bahseder. Hamlin, bu tek taraflı ve temelsiz bilgilerin sel gibi akıtılması karşısın­da hangi ırk kalsa, aradan zaman geçtikçe kendisine karşı düşmanlık ve kin hislerinin doğup gelişmesine karşı çıkamayacağını da kaydetmektedir.[28]

Hamlin’in yukarıdaki kehaneti gerçekleşmiş gibidir. O kadar ki, zihinleri boşaltılıp yeniden programlanan bir kısım fertleri, Türk milletine sövmede, propagandanın kaynağı olan unsurlar ile yarışır olmuştur. Aşağıya aldığımız şu satırlar, bu hâle tipik misaldir:

-Birinci Dünya Savaşı galibi İngiltere, Fransa, İtalya, Amerika, Yunanistan, Japonya ve Sır­bistan devletleri 23 Haziran 1919 günlü ortak bildirilerinde “Türk ulusu, yabancı soyları yönet­me yetisinden yoksundur. Tarih boyunca hangi ülke Türklerin eline geçtiyse o ülke maddî ve kültürel geriliğe gömülmüş, hangi ülke Türklerin elinden kurtulduysa o ülke maddî ve kültürel bakımdan yükselmiştir. Tarih boyunca Türkler, ellerine geçirdikleri ülkeleri geliştirmemiş, yık­mıştır. Çünkü Türklerde geliştirme yetisi yoktur, yalnızca yıkmayı bilirler. Türkler bozuk ahlâklı entrikacı bir ulustur. Bu gerekçe ile topraklarını parçalayacak ve Türkleri biz yöneteceğiz.” der­ken,

-“Türk milleti aptaldır. Türk milleti sahtekârdır. Türk milleti korkaktır. Türk milleti uygarlıktan yoksundur. Ulusal kültür yoktur, geliştirmemiş, yıkmıştır. Batılılar, Türkleri aşağılamakta hak­lıdırlar.

-“Türk milleti hanzodur, kırodur, uygar değildir. Türk milleti göçebe, yağmacı, talancı, demokrasiye el vermez, diktatörlüğe yazgılı bir toplumdur.

-“Türkiye Cumhuriyeti, kurulduğu 1923’ten bu yana tahammülü imkânsız bir cebir ve gad­darlık sistemi hâline dönüştü. Türkiye bunu Şark ikiyüzlülüğü ile insanlığın gözlerinden sak­lamaya çalıştı. Türkiye Cumhuriyeti, Anadolu halkı üzerinde öyle bir gaddarlık kurdu ki, Osman­lIotokrasisini binlerce kez arattı. Şimdi Türkiye’de tasavvur edilebilecek en alçak saı/aş cereyan etmektedir. Devlet 300. 000 kişilik bir orduyu Kürtlere karşı seferber etti.

-“Türkler ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Ermeni, Süryanî, Yezidî, Rum, Yahudi, Arap, Çin­gene ve Kürt kökenli yurttaşlarına gaddarca zulmetmiş, mülklerine el koymuş, soykırım uy­gulamış, kültürlerini yok etmiş, onları yurtlarından kovalamıştır”. diyenler de, ilerici, devrimci, yurtsever, demokrat, hümanist, uluslararası şöhret, evrensel değer olarak takdim ve tebcil edilmek istenen ve ruhen kaybedilmiş olan bir kısım sözde aydınımızdır. Yabancı devletlerin bildirilerindeki ifade ile görülen benzerlik, maruz kaldığımız yıkıcı propagandanın etkisini gös­termektedir.

Örnekleri çoğaltmak mümkündür. Bir kâzib şöhretin, Kore’de çarpışan Mehmetçiği, kar­şısındaki düşman askerine teslim olmaya davet eden şu dörtlüğü dahi, onu, en büyük vatan şairi (I) olarak takdim eden şeytanî propagandayı, bir kısım zihinlerde maalesef gölgelemeye yetmemektedir:

Teslim ol ananın başı için,
Teslim ol Türk halkı adına,
Ahmet, kardeşim,
Kardeşlerine teslim ol.

Söz konusu menfi propagandaya karşı, “Sözde ulusumuz, gayrimüslim yurttaşlarını yönet­meye yeteneksizmiş, sözde ulusumuz yetenekten yoksun bulunduğu için bayındır bulunan yer­lere girmiş ve oralarını yıkıntıya çevirmiş. Bu iddialar kesinlikle gerçek değildir. Her ikisi de if­tiradır. Bunu yalnızca Batı’ya değil dahası yurttaşlarımıza da önemle ihtar etmek gereğini duyuyorum. Çünkü seyrek olmakla birlikte üzüntü ile işitiyoruz ki, ulusunun tarihini okumamış ya da ulusal duygudan yoksun kalmış olması gereken kimi kişiler, yabancıların bize karşı ortaya attıkları suçlamaları reddetmedikten başka bir de ülkelerini özürlü göstermekten çekinmiyorlar. Hâlâ salonlarını bize karşı konferans verdirtmek için yabancılara açık tutanlar var. Bu gibilere lânet” diye cevap veren Aziz Atatürk, propagandanın yıkıcı etkisini fevkalâde iyi belirleyerek, karşı propaganda faaliyetine başlamış, bu amaçla birinci meclis döneminde bir propaganda komisyonu oluşturmuş, iyi propagandanın, iyi bilgilenmekle kabil olacağını gördüğü için haber yayacak bir ajansı da (Anadolu Ajansı) kurdurmuştur.[29]

Mücadele sona ermiş değildir. Giriş bölümünde değinildiği üzere, hayat kuvvetle, kuvvetin üstünlüğü ile kaim olduğu için zıt kuvvetler arasındaki mücadelenin zihnî boyutunu oluşturan propaganda faaliyetleri de kesintisiz devam edecektir. Genellikle menfi yönünü ele aldığımız propaganda kavramının, “doğru” ya da “yanlış” gibi nesnel olmayan değer yargılarından bağımsız biçimde ele alınması gerektiğini savunan görüşler de, neticede propagandanın kitle iletişim çağında siyasal ve toplumsal düzenin vazgeçilmez ve ayrılmaz bir unsuru ve belir­leyicisi olduğu üzerinde birleşmektedirler.[30]

Kaynak: 21. Yüzyılda Türk Dünyası JeopolitiğiMuzaffer Özdağ’a Armağan II. Cilt, Derleyenler: Prof. Dr. Ümit ÖZDAĞ Dr. Yaşar KALAFAT Mehmet Seyfettin EROL Avrasya Bir Vakfı Asam Yayınları: 61 Jeopolitik-Strateji-Terör Araştırmaları Dizisi: 16 Ankara, 2003
 Dipnotlar

 [1]     Brovvn, J. A. C., Siyasal Propaganda (Techniques of Persuasion from Propaganda to Brainwashing), Çev. Yusuf

Yazar, İstanbul 1992, s. 9.

[2]     Ertem, Sadri, Propaganda, Propagandanın Psikolojik, Sosyolojik ve Teknik Şartlan, II. C, İstanbul 1942, s. 6-7.

[3]     Brovvn, J. A. C., a. g. e., s. 11

[4]     Domenach, J. M., Siyasî Propaganda, Çev. Cevdet Perin, (İstanbul 1962), s. 7 vd.

[5]    Özdağ, Muzaffer, Türkiye ve Türk Dünyası Jeopolitiği Üzerine, (Ankara; Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi

Yayınları, 2001), Jeopolitik-Strateji-Terör Dizisi 5, s. ıx.

[6]    özdağ, Muzaffer, a. g. e., s. ıx.

[7]     Gözübüyük, Abdullah Pulat; Türk Ceza Kanunu Şerhi, C. II, (Ankara 1968), s. 75.

[8]     Brovvn, J. A. C., a. g. e., s. 11.

[9]     Brovvn, J. A. C., a. g. e., s. 11.

[10]    Bartlett, Political Propaganda; Domenach, J. M.: a. g. e., s. 10’dan naklen

[11]    Propaganda Communication and Public Opinion (Princeton); Domenach, J. M., a. g. e., s. 10‘dan naklen

[12]   Türkiye’de Anarşi ve Terörün Sebepleri ve Hedefleri, (Ankara 1985), s. 125.

[13]    Ergene, H. Halil: Neden Hedef Türkiye?, (Ankara 1993), ss. 127-128.

[14]    Cihan, Erol, “Ceza Hukukunda Propaganda Kavramı”, Ceza Hukuku ve Kriminoloji Dergisi, C. I, S. I, (İstanbul 1978), s. 9.

[15]   Balkanlı, Remzi, a. g. e., s. 605.

[16]   Domenach, J. M., a. g. e., ss. 71-73.

[17]   Baymur, Feriha, a. g. e., s. 147.

[18]   Baymur, Feriha, a. g. e., ss. 194-208.

[19]   Erman, Sahir, “Italyan Anayasa Mahkemesi Kararı”, İstanbul Üniversitesi Hukuk Araştırmaları Dergisi, Y. 7, S. 10, 1973, s. 151.

[20]    Yargıtay 1. C. D., E. 969/267, K. 969/559, Komünizm-Sosyalizm ve İlgili Yargıtay Kararları (Üner, Abdullah Gencer, A. Niyazi), (Ankara 1969), s. 178.

[21]   Özek, Çetin, Türk Basın Hukuku, İstanbul, 1978, ss. 356-357.

[22]    Dönmezer, Sulhi, “Mahkeme Kararları Kroniği, Düşünce ve Kanaat Hürriyetinin Sınırı, Hürriyetlerin Özüne Dokunan Sınırlamalar”, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Mecmuası, XXIX, s. 776.

[23]   Özek’e göre düşünce açıklaması, her zaman fikrî bir unsur içerir. Suça vücut veren ise, maddî fiildir. Ortada eylem

varsa, düşünceden söz edilemez. Düşünce açıklamasının, suç teşkil edebileceğine ilişkin olarak gösterilen

örneklerde, yasa maddelerinde cezalandırılan, eyleme geçen, fikrî unsurdan yoksun bir açıklama, maddî fiildir.

Ortada, düşünce yoktur. Bkz., a. g. e., ss. 68-69.

[24]   Bu tartışma için bkz. Kapani, Münci, Kamu Hürriyetleri, 7. B, (Ankara, 1993), ss. 217-219.

[25]   Özbilgen, Tarık, ” İki Aktüel Sorun Üzerine Anayasanın Sosyolojik Yorumu “, Mukayeseli Hukuk Araştırmaları Dergisi,

1969, S. 5, s. 19.

[26]   Dönmezer, Sulhi, a. g. m., s. 776.

[27]   Özek, Çetin,” Terör ve Terörle Mücadele Kanunu “, İstanbul Barosu Dergisi, C. 65, ss. 4-5-6, (İstanbul 1991), s. 357.

[28]Lütem, Ilhan, Mustafa Kemal Atatürk 57 Yılın Öyküsü Birinci Kitap: Kendisi, (Ankara, Avrasya Bir Vakfı Yayınları, 2002), s. 178.

[29]   Lütem, Ilhan, a. g. e., s. 178.

[30]    Bektaş, Arsev, a. g. e., s. 258.

LONDRA’DAKİ TÜRKİYE, YURT DIŞINDAKİ TÜRKLER VE TÜRKİYE’NİN DIŞ POLİTİKASI


Dr. İhsan YILMAZ

Ermeni soykırımı iddiaları yıllardır Türkiye’nin başını ağrıtıyor ve dış politikasını da etkiliyor. Özellikle ABD ve Fransa’da belirli periyotlarla gündeme gelen bu konuyu geçici süreliğine ka­patmak için Türkiye’nin ne tavizler verdiğini bilmiyoruz. Konu, Gürcistan Parlâmentosunun da gündemine geldi bu yıl. Anlaşılan onlara da borçlu kalmak durumunda olacağız. “Türkler böy­le bir şey yapmamıştır” diye düşünenler de belki vardır. Ama şu ana kadar biz rastlamadık. Bu konu yıllarca da Türkiye’nin elini kolunu bağlayacak. Çok düşkün olduğumuz ve uğruna mil­yarlarca Dolar harcadığımız imajımıza da zarar vermeye devam edecek. Bu konuyla ilgili Tür­kiye’ye en çok kimin yardımı dokunabilir? Tabiî ki Türk diasporalarının. Örneğin Londra’da 300 bin kadar Türk yaşıyor, ama Türkiye lehine lobi faaliyeti hemen hemen hiç yok. Yine aynı şe­kilde Fransa’da 500 bin Ermeni var, ama aynı zamanda 500 bin de Türk var. Ermeniler gere­ken lobiyi yapıp Fransa’nın her yanını Ermeni soykırımı heykelleri ile donatacağa benziyor. Türkiye’nin “kaygı ile izlemekten” başka yapabildiği bir şey yok. Ne Fransa’daki, ne İngilte­re’deki ne de Almanya’daki Türklerin ise gündemlerinde böyle bir konu hiç olmadı. Son yıllar­da askerlerin Avrupa başkentlerindeki Türklerle bir araya gelme ve yönlendirme çabaları da bu konunun öneminin anlaşıldığının işareti.

Bu çalışmada Londra’daki Türkiye’den yola çıkarak, yurt dışındaki Türklerin Türk dış poli­tikasına potansiyel katkılarının neler olabileceği ve bu potansiyelin realize edilmesi için Türki­ye’nin dış politikasının hangi anlayış etrafında şekillenmesi gerektiği üzerinde duracağız.

İngiltere’de yerleşik Türklerin ezici bir çoğunluğunun Londra’da bulunduğu realitesini göz önüne alarak bu çalışmada -diğerlerini başka çalışmalara havale ederek Londra’daki diaspora üzerinde yoğunlaşacağız. Daha sonra, Londra’da yeniden inşa edilen Türkiye’ye yönelik genel bir tablo çizeceğiz. Son olarak da Türkiye’deki Türkiye’nin, Londra’daki Türkiye’ye iliş­kin nasıl bir tutum almasının hangi açılardan yararlı olacağını kısaca vurgulayacağız.

İngiltere Türklerinin Tarihsel Arka Plânı

İngiltere’deki Türk diasporası, üzerinde yeteri kadar çalışma yapılmamış ender topluluklar­dandır. Çok daha küçük birçok azınlık üzerinde çalışmalar yapıldığı hâlde, İngiltere Türkleri biraz da kıta Avrupası’ndaki rakamlar daha büyük ve dikkat çekici olduğu için olsa gerek dik­katlerden kaçmaktadır. Örneğin, Avrupa’da Türkler denince hemen akla üç milyona yaklaşan mevcudiyetiyle Almanya Türkleri gelmektedir veya İngiltere’de azınlıklar deyince sayıları 3 mil­yonu bulan siyahlar, İngiltere’de Müslümanlar deyince sayıları bir milyonu bulan Hint altkıtası Müslümanları gelmekte; fakat İngiltere Türkleri genelde göz ardı edilmektedir. Her ne kadar son yıllarda bu toplum üzerine olan çalışmalara ilişkin İngiltere’de ve Avrupa Topluluğu bün­yesinde bir hareketlilik gözlense de, henüz ortaya doyurucu bir literatür çıkmamıştır.

Türkiye’de İngiltere olarak bilinen ama aslında İngiltere ile kastettiğimiz Birleşik Krallık’ta (United Kingdom, UK), her birinin yarı bir İdarî ve yasal yapısı olan dört alt-ülke vardır: İngilte­re, İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda. Büyük Britanya (Great Britain, GB) ise Kuzey İrlanda dı­şındaki diğer üç ülkeyi kapsamaktadır. Bu dört alt-ülkenin kendilerine has kanunları ve İdarî yapıları vardır. Galler’de, Galce ikinci bir resmî dil iken ve trafikteki levhalardan resmî dokü­manlara kadar her yerde iki dil kullanılırken, diğerlerinde resmî bir ikinci dil yoktur, İskoçya’da vergi toplama ve vergilendirme yetkileri de olan kısmen özerk bir parlâmento, Galler’de bir asamble vardır. Kuzey İrlanda’nın durumu ise tamamen farklıdır. Ülkenin bir başbakanı ve ka­binesi vardır ve kanunları Büyük Britanya’yı oluşturan ülkelere göre farklılık arz eder. Ancak, son tahlilde, yüzyıllardır bu ülkeler İngiltere’nin hegemonyası altında olduklarından, çoğu şey İngiltere’nin başkenti Londra’daki Westminster Parlamentosuna bağlıdır. İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda’da Westminster Parlâmentosu için de seçimler yapılmakta ve nüfuslarına göre bu ülkeler bu parlâmentoya milletvekili göndermektedir. Ülke çapındaki büyük partilerin -Mu­hafazakâr Parti, işçi Partisi, Liberal Demokratlarİskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda versiyonla­rı da vardır. Ancak, bunların yanında yerel partiler de seçimlere katılmaktadır. Bunların arasın­da en dikkat çekici varlık gösteren Alex Salmond’un liderliğini yaptığı İskoç Milliyetçi Partisi (Scottish Nationalist Party)’ dir. Ancak, demografik olarak baskın olan İngiltere (1999 yılı itiba­riyle İngiltere’nin nüfusu 49,8, İskoçya’nın 5,1, Galler’in 3 ve Kuzey İrlanda’nın 1,7 milyon ci­varındadır),[1] ekonomik olarak da tüm Birleşik Krallık’a hâkimdir, her ne kadar bir İskoç Mer­kez Bankası ve İskoç Pound’u varsa da, değer olarak İskoç Pound’u İngiliz Sterlini’ne eşittir ve bu büyük ölçüde İngiltere Merkez Bankası tarafından belirlenmektedir. Politik olarak da İn­giltere’nin ve Londra’nın ağırlığı açıktır. Belki de bu sebeple İngiltere kelimesi Türkçede Birle­şik Krallık ve Britanya manasına gelmektedir. Gördüğümüz üzere durum aslında biraz karma­şık olsa da bu çalışma Birleşik Krallık’taki tüm Müslümanların durumuna genel olarak baka­cağından, biz çalışmada Türkçedeki geleneksel kullanıma sadık kalacak ve Birleşik Krallık ma­nasına gelen İngiltere sözcüğünü kullanacağız.

Günümüz ingilteresi hem sosyolojik hem de kanunî açıdan birçok dini, ırkı ve kültürü ba­rındıran bir coğrafyadır. 1965 yılında ilk kez olarak çıkarılan, daha sonra da 1968 ve 1975 yıl­larında revize edilen Irk İlişkileri Kanunu (Race Relations Act), devletin bu realiteyi aktif bir şe­kilde tanıdığının en önemli yasal göstergesi durumundadır.

Bu çalışmada “Türk” kelimesi etnik, ırkî veya antropolojik bir tanımlamaya işaret etmekten daha çok, esnek ve geniş bir çerçevede kullanılacaktır. İngiltere’deki Kıbrıslı Türkleri de içe­ren bu çalışmada dolayısıyla “Türk’le Türkiye Cumhuriyeti vatandaşını kastedemeyeceğimiz açıktır. Bu çalışmada mükemmel bir tanımlama olmasa ve resmî ideolojiyi çağrıştırsa da pra­tiklik açısından “Türk” kelimesini yukarıdaki nüansları reddetmemekle birlikte, Türkiye Cum­huriyeti vatandaşları, ana dili Türkçe olanlar, Türkiye veya Kıbns’tan gelen Türkler ve Türki­ye’den gelen Kürtlerle bunların çocuklarını belirtmek için kullanacağız. Bu çalışma genel ola­rak aynı kültürel özgeçmişe sahip bu kişilerin Londra’daki genel durumları ile ilgili olduğundan “Türk” kelimesine bu misyonun yüklenmesi hem geleneksel kullanıma uygundur, hem de bu çalışmanın sınırları göz önüne alındığında akademik açıdan mahzurlu değildir.

İngiltere’deki Türklerin varlığı kâğıt üzerinde, 17. yüzyılın ortalarına kadar dayandırılabilir. Bu yıllarda İngiltere’de mevcut yüzlerce Müslüman “Türk” olarak adlandırılıyordu.[2] Ancak realitede her ne kadar bu kişiler Türk olarak adlandırılıyorsa da, bunlar İslâm dünyasının çeşitli yerlerin­den gelmiş kişilerdi, aralarında Türk pek azdı. Kağıt üzerindeki bu durum Batılıların dünyasında Müslüman deyince Türk, Türk deyince Müslüman denmesinin basit bir yansımasıdır.

Adadaki ilk Türk varlığı, Osmanlı’nın bu ülkeyle kültürel ve diplomatik ilişkilerinin yoğunlaş­tığı 19. yüzyılla başlatılabilir. Başta Mustafa Reşit Paşa olmak üzere Osmanlı diplomatlarının, Namık Kemal başta olmak üzere Yeni Osmanlılar gibi hükümet muhalifi Türklerin geçici bir sü­re vatanlığını yapmıştı İngiltere. Günümüz İngiltere Türklerinin kökenini ise, Kıbrıs’ın 20. yüz­yıldan hemen ewel İngilizlerin eline geçmesi oluşturuyor.

Geçici bir süre İngiltere yönetimine verilen Kıbrıs’ı, Osmanlı Devletinin güçsüz durumun­dan yararlanarak İngiltere, 1914’te imparatorluk bünyesine dâhil etmişti. Böylece Kıbrıslılar Britanya İmparatorluğu vatandaşı, daha doğrusu tebaası oldular ve İngiltere’ye serbest dola­şım hakları doğdu. 1920’lerle birlikte Kıbrıs’tan İngiltere’ye göç başladı. 1930’lara gelindiğin­de ülkede 1000 civarında Kıbrıslının olduğu biliniyor.[3] Her ne kadar ilk başlarda bu kişilerin önemli bir çoğunluğunu Kıbrıslı Rumlar oluşturuyorsa da 1950’ler boyunca adaya gelen Türk­lerin sayısı da önemli miktarda arttı.[4] Göçün ana sebebi bu yıllarda ekonomikti. 1958 yılına ge­lindiğinde ülkede 8.500 Kıbrıslı Türk vardı.[5] Bu sayı bu yıldan sonra İngiltere’ye girişin sınırlan­dırılacağı söylentileri ile birlikte hızla artış gösterecektir.

Ada Britanya İmparatorluğu’ndan bağımsızlığını kazanınca, İngiliz Devletler Topluluk üyesi oldu ve İngiltere’ye göçü önemli derecede sınırlayan Göç Kanunu’na (Immigration Act, 1962) ka­dar da Kıbrıslı Türkler Kıbrıslı Rumların yanı sıra adaya göç etmeye devam ettiler. Yeni çıkan bu kanun göçü sınırladıysa da Kıbrıs’taki karışıklıklar sonucu ülkelerini terk edip İngiltere’ye yerleş­mek isteyen Kıbrıslı Türklere İngiltere yumuşak davrandı ve kanunu sıkı bir şekilde uygulamadı. 1964 yılına gelindiğinde yaklaşık üçte birinin Türk olduğunun tahmin edildiği 78.846 Kıbrıslı İn­giltere’de yerleşmiş durumdaydı.[6] Ekonomik geri kalmışlık, toplumlar arası çatışmalar ve siyasî belirsizlikler Kıbrıs’tan göçü hızlandırmıştı. 1974’teki müdahalenin ardından, göç rakamları yine hızlı bir artış gösterdi ve 1980’lerin başında İngiltere’deki Kıbrıslı sayısı 160 bine yükseldi. Yani 1980’lere gelindiğinde İngiltere’de yaklaşık 50-60 bin Kıbrıslı Türk ikamet etmekteydi. Ana vatan Türkiye’den ekonomik nedenli göçler ise 1960’lara kadar geri götürülebilir. An­cak, Almanya ile olduğu gibi Türkiye’nin işçi göçü ile ilgili İngiltere ile arasında özel bir anlaş­ma olmadığından dolayı, Almanya’ya nispeten İngiltere’ye ana vatandan göç mütevazı rakam­larda kalmıştır.[7]

Diğer birçok azınlık toplumunda da olduğu gibi “zincirleme göç” olgusu, ülkeye gelen Türklerin de sayısını artırmıştır. Ülkeye yerleşen Kıbrıslı Türkler burada lokantacılık sektörü başta ve tekstil ikinci sırada olma üzere birçok işyeri kurmaya başlayınca ihtiyaçları olan işçi­leri, ana vatan Türkiye’den tedarik etmeye başlamışlardır.[8] 1970’lerin ortalarında zincirleme göç olgusu sonucu İngiltere’ye gelen Türklerin sayısı artış göstermiştir.[9]

İngiltere’deki Türk nüfusunu artıran en önemli iki etken, 12 Eylül 1980 askerî ihtilâli ve Tür­kiye’nin güneydoğusunda başlayan terördür. 12 Eylül askerî ihtilâli ile, birçok kişi yurt dışına kaçmıştır. O yıllarda “ülkücü” ve “solcu” olarak adlandırılan binlerce Türk siyasi sebeplerle Batı’ya göç etmişler bunların bir kısmı da İngiltere’ye gelmiştir. Güneydoğudaki terörden kaçan birçok bölge vatandaşı da çareyi yurt dışına çıkmakta bulmuştur. Bu iki olgu ilk başlarda si­yasî ve etnik sebeplerle İngiltere’ye Türkiye’den göçün sebebi olmuştur. Ancak, zamanla ola­yın ekonomik boyutu ağır basmaya başlamış ve yaptığımız sosyolojik gözlemler ve mülâkatlara göre, belli bir süre sonra buraya gelen kişiler, “zincirleme göç” mekanizmasını devreye koyarak, ekonomik sebeplerle daha iyi imkânları olan İngiltere’ye gelmek isteyen yakın akra­balarına, tanıdık ve arkadaşlarına bu ülkeye gelmenin “yollarını” öğretmişlerdir.

Hukukî olarak ispatlamak güç olsa da sosyolojik olarak ortada olan gerçek şudur ki, hep­si olmasa da buraya göç eden siyasî sığınmacıların birçoğu aslında siyasî değil ekonomik göç­mendir. Günümüz itibarıyla, örneğin, İngiltere Türkiye’den sadece Dev-Sol veya PKK ile ilişki­leri bulunan ve Türk Devleti’nin hapse atma aşmasında olduğu kişilere sığınma hakkı tanımak­ta olduğundan dolayı, MHP’Iİ geçmişi olduğu halde Dev-Sol’cu olduğunu beyan eden veya Kürt orijinli olmadığı hâlde Türkiye’de resmî olarak kimin hangi kökenden geldiği belgelenemediği için PKK’Iİ olduğunu iddia eden öz be öz “Türk’ler siyasî sığınmacı olarak ülkeye gel­mektedir. Ya da iki üç saatlik kursla Dev Sol’cu olup çıkan ve Türkiye’de işkence gördüğünü iddia eden mülteciler de çoktur. Bu işleri ayarlayan ve nasıl bir dilekçe verilip, hangi serüve­nin İngiliz resmî makamlarına anlatılacağını, ‘siyasî mültecilere’ “öğreten” kişileri bulmak için herhangi bir Türk kahvesine gitmek yeterlidir, geleneksel Türk yardımseverliği kısa sürede gözlemlenebilecektir.[10]

Sonuçta, İngiltere sadece siyasî sığınmacıları göçmen olarak kabul ettiği için, ülkeye birçok insan Türkiye’deki siyasî şartları öne sürerek siyasî sığınmacı olarak gelmiştir. Resmî istatistik­lere göre Türkiye’den her yıl ortalama 2 binin üzerinde kişi bu yolla İngiltere’ye gelmekte ve yer­leşmektedir. Türkiye’deki yetkililerin de itiraf ettiği ama “sistematik değil” diyerek hafife aldıkla­rı insan hakları ihlâlleri, sonuçta binlerinin bu işten menfaat sağlanmasına sebep olmaktadır.

Türk Kimliğinin Londra’da Yeniden inşaası

Londra hem İngiltere’nin, hem Büyük Britanya’nın (GB) hem de Birleşik Krallığın (UK) eko­nomik ve politik başkentidir. Türkiye’deki İstanbul-Ankara ikilemi İngiltere örneğinde söz ko­nusu değildir ve bu olgu öylesine köklüdür ki, geçmişi kesintisiz olarak neredeyse iki milenyum öncesine dayanmaktadır.

Londra aynı zamanda çok yakın zamana kadar bir imparatorluk başkentidir de. Özellikle 9. yüzyılın ikinci yarısından sonra Kraliçe Viktorya ile en güçlü seviyesine ulaşan, üzerinde güneş batmayan bir zamanların Britanya İmparatorluğu’nun başkenti de yine Londra’dır ve bugünün Londrası geçmişin imparatorluk mirasının derin izlerini taşımaktadır. Londra’daki azınlıklar bunun en dinamik göstergesidir. Ülkedeki azınlıkların yaklaşık yarısı Londra’da ika­met etmektedir ki bu aynı zamanda nüfusu 9 milyon civarında olan Londra’nın yarısının azın­lıklardan oluştuğu manasına gelmektedir. Bu açıdan Londra bir İngiliz başkenti olmaktan çok, hâlâ bir imparatorluk başkentidir. Azınlıkların, aşağıda Türklerle ilgili olarak üzerinde daha da detaylı duracağımız üzere, yerleşim özelliklerinden dolayı da özellikle bazı bölgelerde şehir ingilizden daha çok Çinli, PakistanlI, Afro-Karayipli, Bangladeşli veya Türk şehri görüntüsü de vermektedir. Londra, batısından doğusuna, kuzeyinden güneyine gettolardan oluşan bir şe­hirdir. Örneğin StamfordHill, GoldersGreen Yahudi bölgeleridir. White Chapel, BrickLaneBengladeşlilerle, Hintlilerin mahallesidir. MarbleArch, NottingHillGate, Edgware Road Arap ve iranlı bölgesidir. Brixton, Southwark Afrikalı ve Afro-Karayiplilerin bölgesidir. Haringey, PalmersGreen ve Enfield Kıbrıslı Rumların ve Türklerin bölgesidir.

Londra iç ve dış Londra olarak ikiye ayrılır (City of London ve Greater London). iç Lond­ra’da 13 ilçe (veya belediye, borough) varken, dış Londra için bu sayı 19’dur. Bugün Lond­ra’da yüz elliden fazla dil konuşulduğu tahmin edilmektedir. Birçok azınlık toplumunun kendi dillerinde yayın yaptıkları gazete, dergi ve mecmuaları ve hatta radyoları bulunmaktadır. Bu toplulukların kültürel hayatları da canlıdır ve şehrin çok kültürlü çok milletli görüntüsünü renk­lendiren unsurlar olarak değerlendirilmektedir. Irk İlişkileri Kanunu (Race Relations Act, 1976)’na göre doğrudan veya dolaylı olarak ırk temelinde bu toplulukların bireylerine ayrımcı­lık yapmak hukuken suçtur. İngiliz yasalarına aykırı olmamak ve toplum düzenini tehdit etme­mek kaydıyla, azınlıkların tüm kültürel hakları hukukun koruması altındadır. Bu hukukî koruma Londra’nın bir İngiliz şehri olmasından ziyade çok kültürlü bir dünya başkenti olmasının da te­minatıdır. Türkler de bu ortamda rahatlıkla Londra’da bir Türkiye kurma fırsatı bulmuşlardır, bu pozitif yönleriyle olduğu kadar negatif yönleriyle de böyledir.

Ülkeye gelen birçok Türk, gelen azınlıkların birçoğu bir gün geri dönme düşüncesini hiç terk etmediler. Dolayısıyla ilk gelenler genelde erkeklerdi ve ailelerini geride bırakmışlardı. Ancak, geri dönmenin hep ertelenmesi ailelerle tekrar birleşmeyi peşinden getirdi ve sıkı göç kontrolü uygulanmasına veya vizeye rağmen, zaten ülkeye yerleşmiş durumda olanların aile­leriyle birleşme hakları olduğundan ülkedeki Türk nüfusu artmaya devam etti. Ailelerin buraya yerleşmesiyle birlikte de geri dönememenin ekonomik nedenlerine bir de özellikle çocukların bu ortamdan başka bir ortama adapte olmalarının güçlüğü eklendi. Böylece, asla açıkça ka­bul edilmese de “geri dönme efsanesi” Türkler bağlamında teorik olarak yerinde dursa da, pratikliğini büyük ölçüde yitirdi. Ingiltere artık ikinci vatandı.

Türklerin ülkedeki nüfusunu tahmin etmenin tek yolu, hane reisi Türkiye’de doğduğu dek­lare edilen hanelerdeki kişileri Türk olarak kabul edip hesaplamaktır. Bununla ilgili iki problem olduğu açıktır. Birincisi, ikinci ve üçüncü kuşak Türkler İngiltere’de doğmuş olduklarından, bunlarda hane halkı Türkiye’de doğmuş evlerden ayrılıp kendileri hane kuranlar ve onların ha­nelerindeki bireyler, istatistiklerde beyaz ve İngiliz olarak gözükecektir. Bu yüzdendir ki, İngil­tere’deki Türklerin sayısı ile ilgili tahminler 35 binle 300 bin arasında değişmektedir. Bu konu­daki ikinci problem ise daha karmaşıktır. Kıbrıs’ta doğduğunu beyan eden hane reislerinin ol­duğu hanelerdeki milliyet nasıl ayırt edilecektir? Zira bu kişi Kıbrıslı bir Rum veya Kıbrıslı bir Türk olabilir.

Daha önceki bir çalışmamızda detaylı olarak üzerinde durmuş ve İngiltere’deki Türk sayı­sını 250 bin olarak hesaplamıştık.[11] Eğer, Türk sayısını 250 bin olarak kabul edersek, ülkede­ki Türk oranı 250.000/59.000.000=Yüzde 0,42 civarında olacaktır. Bu da sosyal alanda görü­nür bir Müslüman varlığına ille de işaret etmez. Ancak, mesele kâğıt üzerinde göründüğü gibi değildir, yukarıda da işaret ettiğimiz gibi Türklerin en az yüzde 75’i Londra’da ve Londra’nın belirli bölgelerinde toplanmışlardır. Şimdi bunu inceleyelim.

İngiltere’de yukarıda bahsi geçtiği gibi “zincirleme göç” etkisinin sonunda “köy transplan­tasyonu” gibi bir olgu gelişti. Türkler de genel olarak ülkedeki tüm Müslümanlarla ilgili bölüm­de incelediğimiz gibi ülkeye eşit bir şekilde her yerde oranları yüzde 0,42 olacak şekilde da­ğılmadılar. Büyük sanayi şehirlerinde, ama özellikle de Londra’da yoğunlaştılar.

Her ne kadar nüfus sayımları Türklerin tam sayısı olarak sağlıklı sonuçlar vermekten uzak­sa da, büyük ölçekli bir kamuoyu araştırması olarak değerlendirilebilir. Bunun konumuzla ilgi­li önemi ise şudur: Nüfus sayımının ortaya koyduğu oranlamalar, tüm Türk toplumunun önemli bir örnekleminde çıkarıldığından, istatistik? olarak çok rahatlıkla genel Türk toplumu açısın­dan sağlıklı bir fikir verecektir. 2001 nüfus sayımının konumuzla ilgili verileri henüz yayımlan­madığı için yine 1991 nüfus sayımına göre Türklerin nerelerde yoğunlaştığına bakalım.

1991 Nüfus Sayımı: Türkiye’de Doğanların Şehirlere Dağılımı12

Şehir Erkek Bavan ToDİam
Londra, iç 8.147 6.328 14.475
Londra, dış 3.211 2.740 5.951
Manchester 216 113 329
Hampshire 114 114 228
Hertfordshire 198 150 348
Kent 193 129 322
Leicestershire 117 56 173
Yorkshire 249 162 411
Sussex 249 196 445
W. Midlands 150 86 236
Tyne and Wear 78 30 108
Surrey 169 151 320
Oxfordshire 75 68 143
Nottinghamshire 91 60 151
Avon 100 51 151
Berkshire 121 110 231
Bedfordshire 99 70 169
Buckinghamshire 58 51 109
Cambridgeshire 96 52 148
Devon 71 48 119
Dorset 100 77 177
Essex 146 95 241

Yukarıdaki tablodan da görüldüğü üzere Türklerin gerçekten de yüzde 75’i Londra’da ya­şamaktadır. Londra’nın da özellikle kuzey ve kuzeydoğu bölgelerinde fark edilir bir Türk varlı­ğı vardır. Barnet, Enfield, Hackney, Haringey, Islington, Dalston, Wood Green, Palmers Green, Edmonton, Stoke Newington ve Tottenham gibi bölgelerde hatırı sayılır bir Türk yoğunlu­ğu gözlenmektedir. Güney Londra’da ise Elephant Castle, Lewisham ve Peckham’da Türkler yoğundurlar. Şimdi bu gözlemleri 1991 nüfus sayımı verileri ile doğrulamaya çalışalım. 1991 nüfus sayımına göre Londra’da yaşayan Türkler şu şekilde dağılım göstermektedir­ler:[12]

Bölge Kıbrıslı Türk Türkiye’de doğan14
Enfield 11.339 1.783
Haringey 7.798 3.890
Barnet 3.944 662
Islington 3.153 1.445
Hackney 2.555 4.783
Southwark 2.297 484
Lewisham 2.061 436
Waltham Forest 1.850 867
Brent 1.407 -
Redbridge 1.388 -
Westminster, City of - 726
Kensington Chelsea - 564
Büyük Britanya Toplam 78.031 25.597

250 bin Türkün çok rahat 200 bininin Londra’da olduğunu ileri sürmek pek de spekülâtif olmayacaktır. Yine aynı şekilde nüfus sayımı verileri ile 250 bin rakamının oranlamasını yaptı­ğımızda örneğin nüfusu 1999 yılı itibarıyla 216 bin olan Haringey ilçesinde, nüfus sayımına da­yalı olarak İngiltere’deki sayısı 105 bin olduğu sağlıksız bir şekilde tahmin edilen Türk nüfusun 12 bininin yaşadığı tahmin ediliyorsa, bu oranı 250 bine oranladığımızda gerçeğe daha yakın bir veri elde ederiz. Bu da 216 binlik Haringey’de aşağı yukarı 30 bin kişilik bir Türk nüfusuna delâlet eder ki, bu Haringey nüfusunun yüzde 14’üne tekabül eder. Bu nüfus da yine ilçe içe­risinde eşit olarak dağılmamış; belli mahallelerde toplanmıştır. Haringey ilçesi okullarında oku­yan Türkçe konuşan öğrencilere ilişkin veriler de bunu doğrulamaktadır. Bu öğrenciler ilçenin belli bölgelerindeki okullarda yoğunlaşmıştır.

Kısacası, nüfus sayımından sağlıklı veri elde edilememesi, ülkedeki Türklerin sayısı ve ne­relerde oturdukları hakkında sağılıklı tahminlerde bulunmamıza engel değildir. Nerede buluna­cağı ve nasıl kullanılacağı bilindikten sonra bu rakamlara ilişkin birçok veri kaynağı mevcuttur. Yukarıda biz fazlaca teknikaliteye de kaçmadan bu verilere ilişkin kabaca ama sağlıklı oldu­ğunu düşündüğümüz bazı tahminlerde bulunduk O kadar hesap ise, zaten gözlemlenebilir bir realiteyi başka bir açıdan doğrulamış olmaktadır: İngiltere Türkleri ülkede belli başlı yerlerde yoğunlaşmışlardır ve bunların büyük çoğunluğu da Londra’dadır. Londra’da da Enfield, Hackney, Haringey, Islington gibi ilçelerin belli bölgelerinde yoğun bir Türk varlığını barındırmakta­dır. Buralardaki Türk mahallelerinde, Türk kimliğinin yeniden inşası da dolayısı ile mümkün ol­muştur.

Türklerin İngiltere’deki yerleşim görüntüleri, yukarıda üzerinde durduğumuz gibi asimilâs­yonu güçleştiren ve neredeyse imkânsız bir hâle getiren çok önemli bir faktör olmuştur. Türk mahallerinde veya bölgelerinde Türkiye yeniden inşa edilmiştir. Bu bölümde “Londra’daki Tür­kiye” fenomenine ilişkin genel gözlemlerimizi belirtmekle yetineceğiz.

Şu anda Kuzey Londra’da Haringey ve Hackney ilçelerinde Türk mahalleleri vardır. Sade­ce Hackney’de 50 binlik bir Türk nüfusunun olduğu tahmin ediliyor. BBC’nin tüm Londra için tahmini ise 2002 yılı itibarıyla 250 bin. Dükkanların pek çoğunun tabelaları sadece Türkçedir. Londra’da Türklere hitap eden 4 adet yerel haftalık Türk gazetesi bulunmaktadır. Beşincisi olacak olan “Avrasya” ise pek yakında yayımlanmaya başlayacaktır. Bunların her birinin tirajı on beş binin üzerindedir.” Yine Haringey’de bulunan Londra Türk Radyosu, Londra ve civa­rına durmaksızın yayın yapmakta ve reklâm gelirleriyle ayakta durmaktadır. Ayrıca tüm Türk günlük gazeteleri de Almanya’dan günlük olarak gelmekte ve bu bölgelerdeki dükkanlarda sa­tılmaktadır. Hemen hemen her Türk hanesinde de bir çanak anten vardır ve Türkiye’deki he­men hemen tüm ulusal kanallar rahatlıkla izlenmektedir. Internet imkânı olanlar için zaten me­safe kavramı ortadan kalkmıştır. Türkiye ile bağların güçlü olduğunu gösteren başka bir şey de Londra-İstanbul uçak seferleridir. Sadece Türk hava yollarının günde karşılıklı Londra-istanbul seferi bulunmaktadır. İngiliz hava yolları ve diğer özel Türk şirketleri de durmaksızın yol­cu taşımaktadır.

Türkiye’ye Örnek: AB İçindeki Mini-Türkiye

Yukarıda yazdıklarımızdan Londra Türklerinin gettolarda yaşadığı sonucu çıkarılmamalıdır. Her şeyden önce Türk mahalleleri aynı zamanda birer zenci, İngiliz, PakistanlI, Rum vesaire mahallesidir de. Belli bölgelerde birden çok etnisiteye ait birden çok mahalle üst üste geçmiş durumdadır ve bunlar buralarda ana vatanlarına ait sosyo-kültürel yaşam dünyalarını yeniden inşa etmişlerdir. Örneğin, Green Lanes hem Türk hem de Rum mahallesidir ve iki kesim de uyum içinde yaşamaktadır.[13] İkincisi, buralarda yaşayan ve Türklerden başkasına genelde ka­palı insanlar bulunmakla birlikte bunlar azınlıktadır. Çoğunluk hayatın içinde diğer kültürlerle ve insanlarla interaktif bir iletişim hâlindedir. Bu özellikle de ikinci ve üçüncü kuşaklar için böyledir. Okullarda zaten hafta sonu okulları hariç, sadece Türklere eğitim veren okul olmadığı için Türk çocukları diğer çocuklarla karma eğitim görmektedir. Sözün özü, Londra Türkleri bu ne­vi şahıslarına münhasır Türk mahallerinde hem asimilâsyona karşı koyarak Türkiye’yi yeniden inşa etmekte, ama aynı zamanda İngiltere ile de sosyal entegrasyonu gerçekleştirmektedir. Tabiî ki süreç mükemmel değildir ve alınacak bayağı mesafe vardır.

Londra Türk Sivil Toplumu

Londra’daki Türkiye’de de aynen orijinalinde olduğu gibi aralarında dinî, ideolojik, kültürel, linguistik ve ekonomik farklılıklar olsa da çok büyük ölçüde barış içinde yaşayan Türk, Kürt, Alevî, Sünnî, sağcı, solcu, dindar, lâik, sosyete, fakir vesaire bulunmaktadır. Sosyete, Türk mahallesinde değil, ingilizlerin en zengin semtlerinde biraz da “öteki Türkiye”den kopuk yaşa­makta, sağcı-solcu kişiler ayrı ayrı kulüp ve derneklerde “Türkiye nasıl kurtulur”u tartışmakta, dindarlar cami yapma işine girişirken, diğerleri Türkiye’nin en ünlü starlarını konserlere çağır­makta, velhasıl Türkiye’deki sosyal yaşamın küçük ama sahici bir kopyası burada da yaşan­maktadır. Türkiye ne kadar sağlıklı ise, bu kopya da o kadar sağlıklı, ne kadar sıkıntılı ise bu kopya da o kadar olmasa da yine sıkıntılıdır. Belki biraz daha az sıkıntılıdır, çünkü ekonomik refah ve ondan daha da önemlisi hakikî tam demokrasi sorunlara daha soğukkanlı ve sahici çözümler bulunması olanağını sunmaktadır. Bu yönüyle postmodern bir ironiyi de andırsa, kopya aslına örnek olma durumunda ve yolundadır.

Türk kimliğinin İngiltere’de yeniden inşası başlıca kültürel, ekonomik, siyasî ve hukuksal perspektiflerden ayrı ayrı çalışmalarda öncelikle üzerinde durulması gereken bir husustur. Bu çalışmaların geleceğin Türkiyesi’ne ilişkin de birçok faydası olacağı muhakkaktır. “İngiltere Türkleri” her ne kadar “İngiltere Türkleri” de olsalar, aynı zamanda burada Londra’daki Türki­ye’yi yeniden inşa etme işine girişmiş olmaları hasebiyle her zaman Türkiye’nin temsilcileri ola­caklar ve ana vatanla göbek bağı ile olmasa bile, gönül bağı ile bağlantılı olacaklardır.

Londra’daki Türkiye’ye ilişkin çalışmalarla ilgili üzerinde durulması gereken bir başka hu­sus ise, Avrupa Birliği’ne girmeye çalışan Türkiye açısından, İngiltere’nin başkentinde yıllardır çalışan büyük çaplı bir sosyal lâboratuvarın deney sonuçlarının gözlemlenmesinin geleceği görme adına getireceği faydadır. Avrupa Birliği’ne zaten girmiş olan 250 bin kişilik bir örnek­lemenin incelenmesi, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne ilişkin politikalarına ve çalışmalarına ışık tu­tacak mahiyettedir. Bu bağlamda, İngiltere’deki bu laboratuarın kıta Avrupası’ndaki benzerle­rine nispetle avantajlı yönleri de vardır. Örneğin, Almanya’da çok daha fazla Türk olmasına karşın, bunların ezici bir çoğunluğu Alman vatandaşı değildir ve bir kısım siyasî haklardan da yoksundur. Bu açıdan Avrupa Birliği içindeki Türkiye açısından iyi bir örnek sayılmaz. Siyasî hakların daha çok olduğu Hollanda, Belçika gibi ülkelerin dezavantajı ise çok küçük olmaları­dır. İngiltere’de yaşayan Türklerin vatandaşlık ve siyasî hak problemlerinin olmaması, en azın­dan teorik olarak ikinci sınıf vatandaş olmamaları, açıktan bir ayırımcılığa maruz kalmamaları ve İngiltere’nin Avrupa Birliği’nin büyük dört ülkesinden birisi olması diğer lâboratuvarların önemini azaltmamakla birlikte yukarıda bahsi geçen bağlamda Londra lâboratuvarının ince­lenmesinin önemini ortaya koymaktadır.

Ne demek istediğimize bir örnek verelim: Londra labaratuarında ironik bazı realiteler de göze çarpmaktadır. Enfield ve Haringey gibi Türklerin yoğun olduğu bölgelerde yoğun olarak yaşayan bir başka topluluk daha vardır: Kıbrıslı Rumlar! Avrupa Birliği’ne zaten girmiş olan bu topluluklar arasında bir şiddet olayı olmaması bir tarafa, ciddî bir gerilim dahi yoktur. Barış içinde bir arada yaşanmaktadır. Bu da bir anlamda Avrupa Birliği’ne girildiğinde Türkiye-Yunanistan-Kıbrıs problemlerinin azalacağını iddia edenleri destekleyen bir durumdur.

Türk toplumunun entegrasyonu ve siyasal katılımı ise pek iç açıcı değildir. Türkiye’nin Londra Başkonsolosluğunun web-sitesinin verdiği bilgilere göre 10 Aralık 1998 günü yapılan İngiltere Türk Toplumu Dayanışma Plâtformu Toplantısı’nda alınan karar gereği, İngiltere Türk toplumunun İngiltere genel seçimleri, yerel seçimleri ve Avrupa Parlâmentosu seçimlerindeki oy potansiyeline yönelik verileri derlemek amacıyla bir çalışma grubu oluşturulmuştur ve bu çalışma grubu Türklerin oy potansiyeline ilişkin verileri belirlemek amacıyla bir anket uygula­mıştır.[14] Bu çerçevede hazırlanan anket formları genelde Londra Türk toplumu kapsamında dağıtılarak doldurtulmuştur. Ankete 786 kişi katılmıştır. Ankete katılanların İngilizce düzeyi: Az: %24; Orta: %27; İyi: %28; Çok iyi: %21’dir. Bu kişilerin oy verme düzeyindeki siyasî katılım­ları ise şöyledir: Oy kullanan: %53 (Yerel seçimlerde: %34; Genel seçimlerde: %45; Avrupa Parlamentosu Seçimlerinde: %21) Oy kullanmayan: %47.

Oy hakkı olup olmadığını bilmeyen: %40; Oy hakkı olmayan: %40; Diğer nedenlerle oy kullanmayan: %20. Oy hakkı olup olmadığını bilmeyenlerin genel oranı: %18 (786 kişi içinde 140 kişi) Oy hakkı olmadığını bildirenlerin genel oranı: %18 (786 kişi içinde 141 kişi).

Siyasal katılımın seçimler seviyesinde böyle düşük olması da Türk toplumunun bırakın Türkiye’nin meselelerini kendi sorunlarını dahi çözmesini çok güçleştirmektedir. Artık modern demokrasilerde seçmenin seçimden seçime değil de, sicil toplum kuruluşları vasıtasıyla mü­temadiyen politika yapıcı ve uygulayıcılarını etkilediği de hesaba katılırsa, Londra’daki Türki­ye’nin etkisizliği daha da iyi anlaşılacaktır.

Lobicilikte Paradigma Değişikliği

Türkiye’nin İngiltere’deki Türkiye’ye karşı sorumlukları vardır ve bu sadece şu anda oldu­ğu gibi Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı bağlamında “yurt dışındaki Türk işçileri” gibi ta­mamen yetersiz ve İngiltere Türklerinin belki sadece yüzde beşine hitap eden bir yaklaşımla ele alınamayacak kadar da önem arz eder. Başbakanlık binasında kendisine bile zorla bir ma­kam odası bulmuş görüntüsü ve hissi veren ve batıdaki Türklerden sorumlu “Devlet Bakanlı­ğı” gibi kulağa hoş gelen, ama personel sayısı üç beşi geçmeyen içi boş imajlarla da bu işin geçiştirilemeyeceği açıktır. Aynı zamanda bu konu, Dışişleri Bakanlığının “yurt dışındaki Türk vatandaşları” perspektifi ile de değerlendirilemeyecek nicelikte ve niteliktedir. Gerçekten de bizim verilerimize göre Türkiye’ye gönül bağı ile bağlı Türkçe konuşan en az 250 bin kişi İngil­tere’ de ikamet ederken, resmî makamlarımızın perspektifine göre bu rakam, değişik neden­lerden ötürü, 80 bini geçememektedir. Bu da bırakın aksiyonu işin vizyon ve “edebiyat” kıs­mında bile yaya kalındığının göstergesidir.

Türkiye’de şikâyet edilegelen “memur” mentalitesinin aşılıp, buradaki toplumla içli-dışlı olacak, idealist ve gayretli bir bürokrasiye ihtiyaç olduğu kesindir. Aksi takdirde, en basitinden Türkiye’nin başını ağrıtan meselelerde elçilik buradaki Türk toplumundan açık-kapalı destek bulamayacak, insanlar kendileriyle ilgilenmeyenlere ilgisiz kalmaya devam edeceklerdir; bu yabancılaşmanın devam etmesi de uzun vadede Türkiye’nin menfaatlerini zedeleyecektir. Bu­nu demekle birlikte şu da vurgulanmalıdır ki, buradaki insanımıza sadece Türkiye’nin menfa­atleri açısından bakmak en azından etik bir tavır olmasa gerektir. Konuya daha geniş bir pers­pektiften bakılmalı ve öncelikli hedef bu insanlara hizmet olmalıdır. Buradaki Türk toplumu ne kadar çok asimile olmaksızın İngiliz toplumu ile entegre olur, sosyal basamakları birer birer tır­manır, sosyal ve siyasal alanlara geniş bir şekilde yayılırsa gerisi zaten gelecektir. Bu kişileri ayrıca Türkiye’ye faydalı olmak için İngiltere’ye sırt dönme gibi zor bir durumda kalma durum­ları ise, sadece -biraz iyimserlik payı ileteoride mümkün olacak bir durumdur. İngiltere’nin emperyal ve kolonyalist geçmişi tabiî ki hafızalardadır; ancak bugün Türkiye’nin İngiltere ile NATO’dan AB’ye kadar birçok oluşumun içinde beraber hareket ettiği düşünülürse, genel ola­rak Londra’daki Türkiye’nin iki arada bir derede kalma ihtimali çok düşüktür.

Ayrıca, Türkiye’nin aleyhine bir durum olduğunda demokratik bir şekilde muhalefet etmek her zaman için zaten mümkündür. Son Irak savaşı öncesi iktidardaki işçi Partisi’nin kendi üye­leri ve milletvekilleri bile sert muhalefette bulundular ve kimse onlara hain gözü ile bakmadı. Bu konuda asıl olan şeffaflık. Konumunu ve duruşunu şeffaf ve net olarak belli ettikten sonra Anglo-Saxon demokrasilerde “nüfuz casusu” muamelesi görmüyor kişiler. Bu konuda Yahu­di lobisi neden örnek alınmasın?

Ayrıca üzerinde durulması, hatta ayrı araştırmalara konu olması gereken bir husus da Tür­kiye’nin buradaki insanımıza sosyal-mühendislik mentalitesiyle manipülâtif yaklaşmamasıdır. Demokrasi eğer gerçekten içe sindirildi ise İngiltere’deki Türklerin, “ne Türkiye’nin menfaati­nedir, ne değildir”e kendilerinin karar vermesi gerekmektedir. Hiç kimse olgunlaşmamış ve düşüncesiz muamelesi görmek istemez. Bu Batı kültürü içinde yıllardır yaşayan insanlar için daha da böyledir. Türkiye’ye düşen yurt içinde olsun dışında olsun insanı ile, toplumu ile ba­rışık olması ve tezlerini herkese uygun bir üslûp ve netlikle anlatmasıdır.

Bu açıdan, Türkiye’nin demokrasi açısından çifte standartlı davranmaması da önem ka­zanıyor. Devlet, tabiri caizse, “ele verir telkini…” durumuna düşmemelidir. Batıda yaşayan Türklere yaşadıkları demokrasilerin tüm nimetlerinden istifade etmeleri tavsiye edilirken, yurt içinde bu hakların kendilerine tam anlamıyla tanınmaması ne Batılıların ne de yurt içinde-dışında Türklerin dikkatinden kaçmaktadır. Samimiyetsizlik görüntüsü uzun vadede güven eroz­yonunu beraberinde getirecektir.

Türkiye’deki ekonomik sistemin, yolsuzluğun ve adaletin tecellisindeki problemlerin üste­sinden gelinmesinin de tartıştığımız konu bağlamında önemli bir yönü vardır. Yurt dışındaki Türk insanı “kendisi batıda refah içinde yaşarken Aksaray’ın, Kelkit’in, Kahramanmaraş’ın kö­yündeki veya İstanbul’un gettosundaki akrabalarının ve bunların çocuklarının yeterli eğitim alamamalarını ya da ortalama bir hayat standardı yaşayamamalarını”, ülkeler arasındaki sis­tem farkına bağlamaktadır. Yoksa, hiç bir yerin taşı toprağı altın değildir. Dolayısıyla ilk akla gelen açıklama, “Türkiye’deki elitin toplumu sömürdüğü ya da en azından işlerin üstesinden gelemediği” olmaktadır. Bu psikolojideki insanların Türkiye’nin dış politikasına katkıda bulun­masını beklemek, ancak sürrealizm ile açıklanabilir.

Bu konuda en azından ilk adım olarak bir think-thank kurulması çok elzemdir. Bu tip think-thankların üç önemli işlevi olabilir: Birincisi, Türkiye’nin Türkiye dışındaki toplumunu-insanını tanımasına yarar. Bu insanlarla yakınlaşmak için, onları Türkiye’nin hassasiyetleri ve menfaat­leri konusunda harekete geçirmek için neler yapılması gerektiği konusunda sosyolojik çalış­malar yapar ve raporlar üretir. İkincisi, Türk toplumlarını yaşadıkları ülkelerdeki geniş toplum tabakaları ile entegre etme yönünde Türk Devleti’ne, Türkiye sivil toplumuna ve yurt dışında­ki Türk toplumlarına yol haritaları üretir. Dünya politikasına yön veren ülkelerden bu konuya ilişkin örnekler vermek ise, malûmu ilânla kalmayıp aynı zamanda basit kaçacaktır. Türk sivil toplumuna bu bağlamda önemli gö­revler düşmektedir. İç açıcı örneklerini Türkiye’den bildiğimiz bu aktivitelerle ilgili yıllardır atıl kalan bürokrasinin işe gölge etmemesi yeterli olacaktır. Dışişleri Bakanlığının deklâre ettiği gi­bi, resmî makamların yurt dışındaki Türklerin yaşadıkları ülkelere ekonomik, sosyal ve siyasî olarak entegre olmalarını teşvik etmesi ise bu açıdan ümit vericidir.[15]

Ama her şeyden önce Türkiye’nin en büyük dış politika atılımı, yurt içinde ve dışındaki in­sanı ile barışık hâle gelmesi olacaktır. Kendi toplumunu kendine düşman görmeyen devletin millete hizmet için bir araç olduğunun bilincinde, AB standartlarında bir demokrasiden Türki­ye kazançlı çıkacaktır. Sivil toplum mümkün olduğu kadar desteklenmelidir. Bu da yönlendir­me ve manipüle ile değil, sadece teşvik ve engel olmama şeklinde ortaya konulmalıdır. Eğer bu sağlanırsa, yurt dışındaki Türkler de bilinçlenecek, devletin el uzatamadığı bu kişilere Türk sivil toplum kuruluşları ulaşacak ve topyekûn bir bilinçlenme ve seferberlik yaşanması ihtima­li ortaya çıkacaktır. Bunlar hayalî iddialar da değildir. Son yıllardaki Türk sivil toplum kuruluş­larının onca engele ve handikapa rağmen yurt içinde ve dışında altlarına imza attıkları başarı­lar bunun işaretçisidir.

Aksi takdirde, Türkiye, toplumuyla barışık olmazsa tüm kırmızı çizgilere rağmen engel olu­namayan “Enosis’in AB içinde gerçekleşmesi” gibi yakın bir gelecekte Kuzey Irak’ta da Tür­kiye’nin istemediği gelişmeler olabilir. Kim ne derse desin, müreffeh ve huzurlu bir federatif Kürt yapılanması Güneydoğu’daki insanımız için bir cazibe merkezi olacaktır. KKTC nasıl zor­da kalıp sınırı açtı ise Türkiye de son anda zorda kalıp birçok tavizi vermek zorunda kalabilir. Bu eğer engellenmek isteniyorsa, bunun oradaki halkın sevgisini ve güvenini kazanmaktan başka geçerli bir metodu yoktur. Var deniliyorsa bu ikna edici bir şekilde ortaya konulmalıdır.

Sorun tabiî ki sadece Güneydoğu ile de sınırlı değil. Devlet sosyologların ve araştırma kurumlarının yıllardır süren ikazlarına kulak vermelidir.

Türkiye’de devlet sivil toplumdan öcü gibi korkuyor. 1999 depreminde popülarite kazandı ve devletin yapmadığını-yapamadığınıyaptı diye AKUT’un hesaplarına bile el koyan bir dev­letin olabileceğini bir Batılının anlaması çok zor. Batılılar Türklerin çok akıllı plânlar çevirdiğini sanıyorlar. Belki de öyledir! Ama o zaman 1939’da Hatay’ın ilhakından sonra dış politikada ne­den hep kaybetme kuşağındayız? 12 Ada nasıl gitti? Yunanistan’ın NATO’nun askerî kanadı­na geri dönüşüne hiçbir taviz almadan neden evet dedik? AB’ye (O zaman ki AET) beraber başvurduğumuz Yunanistan çoktan üye oldu, Türkiye’nin ufku ise neden net değil? Neden Bulgaristan Türklerinin sürgün edilmesine engel olamadık? Neden Batı Trakya Türklerine el uzatamadık ki AB içinde bile tam hür değiller? Neden Kuzey Irak’ta kaybediyoruz, Ermeni ola­yında kazanamıyoruz, Orta Asya’da sembolik bile olsa değerimiz yok, Orta Doğu’da esamemiz okunmuyor?

Kısacası, neden dış politikada birer birer mevzi kaybediyoruz? Saddam için şöyle denili­yordu: “Çok akıllı, yavaş yavaş ABD ordusunu içlere çekiyor, Bağdat’da imha edecek”. Bizim dış politikamız da böyle mi acaba? Geleceğin dış politika ortamı Türkiye için daha dostane veya daha az komplike olmaya­caktır. Türkiye’nin acilen dostlara ihtiyacı vardır. Türkiye üzerine verdiğimiz derslerden sonra yarının eliti olacak her milletten ve ülkeden öğrenci tarafından soru yağmuruna tutuluyoruz. Hepsi de Türkiye’yi ve politikalarını sorgulayıcı, eleştiren, haksız gören sorular… Böyle bir or­tamda Türkiye’nin dış politikada başarılı olması için devletin milleti ile kavgalı olmaması, sah­te düşmanlar icat etmemesi ve yurt dışındaki Türklerden mümkün olduğu kadar faydalanma­sı gerekiyor.

Kaynakça

Amaç Guide (1998) Amaç Guide. Londra: 1998.

Anwar (1979) The Myth of Return. Londra: Heinemann.

Avni, Shule and Fatima Koumbarji (1994) Turkish/Turkish CypriotCommurıities Profile. Londra: London Borough of Hackney Directorate of Social Services.

Bainbridge, A (1986) Marriage, Honor and Property Turkish Cypriots in Norht London. Londra: LSE.

Bhatti, F. M. (1981) Turkish Cypriots in Britain. Birmingham: CSİC-MR

Çiçekli, Bülent (1996) Legal Position of Turkish Workers in the UK, Germany and the Netherlands. Londra: SOAS.

Dokur-Grykiewicz, N. (1979) A Study of Adaptation of Turkish Migrant Workers to Living and Working in the United Kingdom. Londra: Birbeck College.

HMSO (1999) Asylum Statistics. Londra: HMSO.

Home Office (2000) Asylum Statisitcs. www.homeoffice.gov.uk.rds.pdfs/hosb1700.pdf

Küçükcan, Talip (1999) Politics of Ethnicity, İdenitity and Religion: Turkish Muslims in Britain. Aldershot et al: Ashgate.

Ladbury, S. (1979) Turkish Cypriots in London, Economy, Society and Culture. Londra: SOAS.

Matar, N. I. (1997) ‘Muslims in Seventeenth Century England’. Journal of Islamic Studies. 8:1, 63-82.

Nielsen, Jorgen (1995) Muslims in Western Europe. Edinburgh: Edinburgh UP.

Oakley, Robin (1989) The Cypriot Migration to Britain to World War II’. İn: New Community, 15 (4), 509-

Owen, D. (1993) Country of Birth: Settlement patterns. Coventry: CRER, University of Warwick.

Robins, Philip ve Asu Aksoy (2000) ‘Media and cultural trasnformation of Turks in the United Kingdom, Germany and the Netherlands’. www.transcomm.ox.ac.uk/wwwroot/robins.htm

Sonyel, Salahi (1988) The Silent Minority. Turkish Müslim Children in British Schools. Cambridge: The Islamic Academy.

Storkey, Paul (1996) Identifying the Cyprioy Community from the 1991 Census. Londra: London Research Centre.

Toplum Postası (1998-2002) Business Guide. Londra: Toplum Postasi.

Turkish Ministry of Foreign Affairs (2003) Turks Living Abroad. www.mfa.gov.tr/grupa/ac/acb/ default1.htm

Turkish Consulate, Londra (2003) Ingiltere Türk Toplumu, www.turkconsulate-london.com

Vertovec, Steven ve Ceri Peach (1998) Muslims in Europe. Londra: Macmillan.

Kaynak: 21. Yüzyılda Türk Dünyası JeopolitiğiMuzaffer Özdağ’a Armağan II. Cilt, Derleyenler: Prof. Dr. Ümit ÖZDAĞ Dr. Yaşar KALAFAT Mehmet Seyfettin EROL Avrasya Bir Vakfı Asam Yayınları: 61 Jeopolitik-Strateji-Terör Araştırmaları Dizisi: 16 Ankara, 2003
Dipnotlar

 1www.statbase.gov.uk

[2]     Matar 1997: 63-82.

[3]     Oakley 1987: 31.

[4]     Sonyel 1988:12.

[5]     Bahatti 1981:2.

[6]     Küçükcan 1999: 61.

[7]     www.mfa.gov.tr/grupa/ac/acb/default1.htm

[8]     Çiçekli 1996:191.

[9]     Küçükcan 1999: 62.

[10]    Metro ile üniversiteye giderken Finsbury Park istasyonunda iki kişi bindi ve karşıya oturdular. Çene sakallı, biraz eği­timli görünümlü bir kişi ile köyünden kalkıp yeni geldiği belli olan bir başkası… Etrafı bir kolaçan ettikten sonra konuş­maya başladılar. Anlaşılan avukatın yanına ya da İçişleri Bakanlığına (Home Office) gidiyorlardı ve yeni gelenin “eğiti­mi” sürüyordu. Çene sakallı, içinde bol bol Dev Sol, Marx, Lenin geçen bir izahatta bulunuyordu. “Marx, Kapital’l yaz­dı; komünizmi kurdu (!), Lenin de Rusya’da uyguladı” vesaire… “Öğrenci” safça “Marx da Rusya’da mı yaşamış abi?” diye sordu. Diğeri izaha devam etti… Bu insanlara her türlü tutukluluk belgesi, işkence gördüklerine dair doktor rapo­ru hazırlanmakta, hatta mahkûm olduklarına dair gazete fotokopileri üretilmektedir. Bu işin mafyası en az 5 bin Sterlin almakta, bu parayı gelen kişinin buradaki bir akrabası ya da belirli kuruluşlar karşılamakta, borçlanan şahıs da kısa sürede kazanıp geri ödemektedir.

[11]    Yılmaz, 2001, Londra’daki Türkiye. 232

[12] Owen 1993.

[13]       http://www.bbc.co.uk/dna/place-london/A708554

                http://www.bbc.co.uk/dna/place-london/A708554

                http://www.londraturk.com/

                http://www.londonturkishradio.com/

                http://news.bbc.co.Uk/1/hi/uk/1764246.stm

[14]http://www.turkconsulate-london.com/

[15] http://www.mfa.gov.tr/grupa/ac/acb/default1.htm

TARİHTE VE GÜNÜMÜZDE TÜRK-YAHUDİ İLİŞKİLERİNİN STRATEJİK BOYUTU


Prof. Dr. Ömer Faruk HARMAN

Türklerin gerek büyük kitleler hâlinde İslâm dinine girmeden önce, gerekse Müslüman ol­duktan sonra Yahudilerle ilişkileri olmuş ve bu ilişkilere daima Türklerin müsbet, İnsanî tavır­ları damgasını vurmuş; tarih içinde Hazarlar gibi bazı Türklerin bu dini benimsemelerinin öte­sinde herkesin Yahudileri kovduğu, hor gördüğü bir ortamda sadece Türkler onlara sahip çı­kıp kucak açmış, himaye edip haklarını savunmuştur.

Türk-Yahudi ilişkilerinin mevcut durumunu iyi değerlendirebilmek, geleceğe yönelik ön gö­rülerde bulunabilmek için geçmişteki ilişkileri ve bu ilişkilere esas teşkil eden bakış açılarını bil­mek gerekir.

I- Türk-Yahudi ilişkileri:

a)           Tarihî boyutu:

Türk-Yahudi münasebetlerinin tarihi bir hayli eskiye dayanmaktadır. Bu münasebetleri çok daha gerilere götürüp bu iki milleti kardeş kabul edenler de vardır. Avram Galante, Hz. İbra­him’in iki oğlu İsmail ve İshak’la ilgili Tevrat’taki rivayetlerin Yahudilerce nasıl tefsir edildiğini aktarırken, kardeşlerden İsmail Arapların, İshak da Yahudilerin atası, ayrıca İsmail’in soyun­dan gelen İslâm peygamberi Arap olduğundan, İslâmî kabul etmiş olan diğer milletlerin de İs­mail’e mensup sayıldıkları dolayısıyla ishak’ın soyundan gelen Yahudiler ile bütün Müslüman­ların ve İslâm ailesine mensup olan Türklerin kardeş oldukları şeklindeki yorumu nakletmekte ve bu yorumun, eski dinî İbrânî edebiyatında olduğu gibi halk indinde de kabul edildiğini be­lirtmektedir.”’

Türkler ve Yahudiler kardeş olmasalar bile Yahudiler, uzun tarihî süreçte Türklerden hep kardeşlik görmüşler, Yahudilere karşı hiçbir milletin göstermediği hoşgörü ve himayeyi Türk­ler göstermişlerdir.

Yahudiler milât öncesi dönemlerde ve milâdî ilk asırlarda önce Asurlular ve Babilliler, da­ha sonra da Romalılar tarafından baskı ve zulme maruz bırakılarak bir kısmı katledilmiş, bir kısmı da sürgün edilmiş, neticede Yahudiler çeşitli yerlere dağılmış, bu çerçevede Anadolu topraklarına ve Türklerin bulundukları bölgelere göç etmiş, dolayısıyla Türklerle temas başla­mıştır.

Türkler ile Yahudilerin ilk temasları muhtemelen Mezopotamya’da Irak Türkleri ile olmuş, en belirgin temas ise Selçuklular döneminde vuku bulmuştur.

Selçuklular gerek fethettikleri şehirlerde buldukları Yahudi cemaatlerine, gerek Anadolu’da kurdukları devlete sığınan, Bizans’tan kaçmış Yahudilere din ve vicdan özgürlüğü tanımışlar­dır.

Anadolu topraklarında Yahudi yerleşim merkezleri, eski tarihlerden itibaren mevcuttu. Ya­hudilerin bu topraklara ne zaman geldikleri kesin bir şekilde bilinemiyorsa da M. S. 70 yılında Süleyman Mabedi’nin ikinci kez yıkılışından önce bir kısım halkın bu bölgeye ve Balkanlar’a göç ederek Roma İmparatorluk topraklarında yerleşmeye başladıkları bilinmektedir. Eski Ahit’te Peygamber Yoel,Ege bölgesindeki Yahudi varlığı hakkında ilk bilgiyi vermektedir.[1] Anadolu’da Yahudi varlığına dair gerek M. Ö. III. yüzyılla tarihlenen Helen-Selevki Hanedanlı­ğı dönemine, gerek M. Ö. I. yüzyıla ait bilgi ve belgeler mevcuttur. Anadolu’da mevcut Yahu­di cemaatleri, Süleyman Mabedi’nin Romalılar tarafından yıkılmasından sonra bölgeye gelen Yahudilerin de eklenmesiyle sayıca çoğalmış ve Yahudiler, Anadolu ile Balkanlar’ın muhtelif yörelerine dağılmıştır. Hristiyanlığın ilk yüzyılında Anadolu’nun çeşitli yerlerinde Yahudilerin mevcudiyeti bilinmekte, Yahudi tarihçi Josephus Filavius, milât öncesinde Anadolu’da Yahu­dilerin bulunduğunu nakletmektedir.[2]

Gerek Edirne’de, gerek Türkiye’nin diğer şehirlerinde bulunan Musevîler, muhtelif devlet­lerin idaresi altında baskı ve zulüm görmüşlerdir.

Hristiyan olmadan önceki Roma İmparatorluğu’nda Yahudiler kısmen rahat iken, Doğu Roma’da Hristiyanlığın devlet dini olmasını takiben devlet ve kilisenin Yahudilere karşı tavrı değişmiş, imparator Konstantin’den itibaren Bizans imparatorları birçok Yahudi aleyhtarı ya­sa çıkarmışlar, Yahudi hayatını çeşitli önlemlerle sınırlamaya, Yahudileri aşağılamaya ve ez­meye başlamışlardır. Bizans döneminde oldukça sıkıntılı bir hayat geçiren Yahudiler,[3] Fatih’in İstanbul’u fethinden sonra özgürlüklerine kavuşmuşlardır.

Osmanlılar başlangıçtan beri Yahudilere karşı iyi davranmışlardır.Orhan Bey ve kardeşi Alaeddin, komşu ülkelere kaçanları geri çağırmışlar, bunun üzerine Bizans topraklarından, hatta Şam’dan Yahudiler Bursa’ya gelip yerleşmişlerdir. Orhan Bey bir ferman çıkararak Bursa’da bir sinagogun kurulmasına izin vermiştir.Edirne merkez olduktan sonra Roma yöneti­minden bıkan Balkan Yahudileri Osmanlı topraklarına göç etmeye başlamışlar, Edirne baş ha­hamı bütün Osmanlı topraklarındaki Yahudiler üzerinde otorite hakkı kazanmış, kentteki dinî medrese (Yeşiva) devletin her yanından öğrenci çeken bir merkez olmuştur.

1376 yılında Macaristan’dan ve 1394 yılında Kral VI. Charles tarafından Fransa’dan kovu­lan Aşkenaz Yahudilerin bir kısmı Osmanlı ülkesine sığınmışlar ve Sultan II. Murad Yahudilere karşı çok olumlu bir tavır takınmıştır. Fatih Sultan Mehmed şehri aldıktan sonra Yahudilere imtiyazlı bir statü tanımıştır.1470 yılında X. Ludvig tarafından Bavyera’dan kovulan Yahudiler Osmanlı yurduna sığınmışlardır. Sultan II. Bayezid, ispanya’dan kovulan ve sayıları tartışmalı olan (100 binden 800 bine kadar varan farklı rakamlar ileri sürülmektedir) Yahudilere kucak aç­mış, Osmanlı kadırgaları bu Yahudileri Osmanlı topraklarına taşımıştır. Kanuni dönemi ve 16. yüzyıl, Osmanlı Yahudilerinin altın dönemidir. Kanuni, Yahudileri himaye ettiği gibi Kudüs’ü imar etmiş, surları onarmıştır.[4]

Bir Musevî tarihçinin ifadesiyle Türkler sayesinde Yahudiler zulmetten nura, esaretten hür­riyete kavuşmuşlardır. Yahudiler Türklere yalnız galip ve toprağın efendileri nazarıyla değil, kendi dinleriyle karabeti olan kardeş nazarıyla bakmışlardır. Buna karşılık Türkler de, Hristiyanların Yahudilere ve dinlerine karşı olan husumetini bildikleri hâlde onlara muhabbet besle­mişlerdir. Türklerin Yahudilere itimat ve emniyetleri vardı; çünkü onlarda Yahudiliği islâma yaklaştıran sünnet, oruç, kutsal mekânlardaki sadelik, dinî temizlik gibi âdetlerin mevcut oldu­ğunu görmüşlerdir.[5]

Türkiye’deki Yahudiler devletin himayesine mazhar olmuş, rahat yaşamışlardır. Dünyanın hiçbir memleketinin Yahudileri, Türkiye Yahudileri kadar himaye görmemiştir.[6]

b-Musevî Türkler:

Tarihte bazı Türk boylan veya aileleri diğer dinler yanında Yahudiliği de benimsemişlerdir. Yahudiliği benimseyen Türkleri iki grupta toplamak mümkündür:

1-Karaimler (Karaylar):

Etnik bakımdan Oğuzlardan olan Hazarlar, kesin olmamakla birlikte Bulan Hakan hâkimi­yeti zamanında Musevîliğin Karay mezhebini kabul etmiş görünmektedirler. Hazarlar muhte­melen 740 tarihinde Musevîliği kabul etmişlerdir. Mes’udi, Hazarların Musevî dinini kabulünün Halife Harun Reşid (768-809) zamanında olduğunu belirtmekte, bu tarihi 10. yüzyıla kadar çı­karanlar da bulunmaktadır. Yahudi kaynakları ise olayın 7. yüzyıldan itibaren başladığını bildir­mektedirler. Ancak şunu da ifade etmek gerekir ki, Musevîlik Hazarlar arasında hakan ve çev­resi veya en çok yönetici ve aristokrat zümreyle sınırlı kalmış, geniş kitleler arasında pek ta­raftar bulmamıştır.[7]

Hazar Türklerinin bir bölümü Musevîliğe girmekle birlikte geleneksel dinlerinden birçok inanç ve uygulamayı devam ettirmişlerdir. Musevîliğe geçen Hazarlar, İbranî yazısını kullan­mışlardır. Dört asırlık parlak bir dönem yaşayan Hazarlar, Selçukluların İslâm dünyasına hâkimiyet­leri döneminde tarih sahnesinden çekildiler. Halkın büyük çoğunluğu Müslümanlıkta karar kıl­dı. Moğol istilâsı sonucunda Karayların bir kısmı Kırım’da toplandı. 1917 Devrimi’nden sonra mabedleri yıkıldı veya yıkılmaya terk edildi. Çeşitli bölgelere dağılmış olan Hazar grupları ara­sında Karailik günümüze kadar varlığını devam ettirdi. Bunların çoğu II. Dünya Savaşı’nda Batı’ya göç etmiştir.

Karai mezhebi, Talmudist Rabbani Yahudilikten oldukça farklıdır. Karaylar, Musa’nın şeri­atına bağlı olan ve Tevrat’ın dışında hiçbir yorumu kabul etmeyen fundamentalist bir akımı temsil etmektedir.

Kırım, Polonya, Azerbaycan vb. ülkelerde yaşayan Karaylar, kutsal kitap olarak Tevrat’ı ka­bul etmekte, Talmud’u reddetmektedir.

Karayların eski Sovyetler Birliği içindeki sayıları 3.300 kişidir.

Azerbaycan’daki Musevî kolonilerin tarihi 7-10. yüzyıllara uzanmaktadır. Orada dağ Yahudileri diye bilinen bu Karayların tarihi de muhtemelen Hazar imparatorluğu’na bağlanmaktadır.[8]

2-Kırımçaklar:

Karayların tersine Tevrat’ın yanında Talmud’u da kabul eden Kırımçaklar, sayı itibarıyla oldukça azdır. Kırım’da özellikle Akmescid’de küçük bir Kırımçak cemaati mev­cuttur.[9]

Türk kavimlerinden bazılarının, Ortodoks Yahudilikçe kabul edilmese de bir Yahudi mez­hebi olan Karailiği benimsemiş olması, Türk-Yahudi ilişkileri tarihinin önemli ve farklı bir say­fasını teşkil etmektedir.

II-   Türklere göre Yahudiler:

Türklerdeki Yahudi imajında, İslâmın kutsal kitabında ifadesini bulan ve özellikle Hz. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem dönemi olayları sebebiyle bahis konusu olan bakış açısıyla birlikte genelde hoşgörü hâkimdir.

İslâmın geldiği dönemde Eyle’den Yemen ve Uman’a, Medine’den Bahreyn’e kadar Arap Yarımadası’nın hemen her tarafında ve yoğun olarak da Medine, Vâdil-kurâ, Hayber ve Teyma’da Yahudiler bulunmakta idi. Mekke’de sadece fuarlarda ticarî mal satan veya kâhinlik ya­pan küçük bir grup vardı. Arap Yarımadasındaki Yahudilerin büyük çoğunluğu ırk olarak Yahudi ve Filistin menşeli olmakla beraber içlerinde Arap asıllı olanlar da vardı.

Mekke’de önemli miktarda Yahudi bulunmadığı için Kur’an’ın Mekke döneminde nazil olan surelerinde doğrudan İsrail oğullarına hitap edilmemekte, daha çok geçmişte onlara verilen ni­metler hatırlatılmaktadır. Medine’de ise üç büyük Yahudi kabilesi mevcuttu ve Medine, âdeta onların dinî, siyasî, İçtimaî ve İktisadî merkezleri konumundaydı. Müslümanların Medine’ye hicretini takiben gittikçe güçlenmeleri Yahudilerin menfaatine dokunmaya başladı. Hicri II. yüzyılın sonunda ilişkiler bozuldu ve Müslümanlara karşı düşmanca tavır aldılar. Kur’an’ın da onlara karşı üslubu değişti; İslâmî davet karşısındaki inatçı ve inkârcı tavırları, Allah’ın emirle­rine uymamaları, kelâmını (Tevrat) tahrif etmeleri, peygamberleri yalanlamaları ve öldürmeleri söz konusu edildi.[10]

Kur’an, Yahudilere verilen çeşitli nimetleri hatırlatarak Allah’a kulluk başta olmak üzere çe­şitli emirlerle yükümlü kılındıklarını, fakat kendilerine verilen nimetlere rağmen onların, verdik­leri sözü tutmadıklarını, birçok peygamberi inkâr edip öldürdüklerini, Allah’ı unutup başka ilâh­lara taptıklarını, söz dinlemeyip haddi aştıklarını, yeryüzünde bozgunculuk çıkardıklarını belirt­mektedir. Onlardan bir grup Allah’ın kelâmını bile bile tahrif ederek elleriyle yazdıklarını Allah’ın kelâmı diye takdim etmişlerdir.[11]

Allah’ın emirlerini dinlemedikleri, ayetlerini inkâr ettikleri, haksız yere peygamberleri öldür­dükleri için çeşitli musibetlere maruz kalan İsrail oğulları yoksulluk ve aşağılıkla damgalanmış­lar, ahidlerini bozdukları için lânetlenmiş, kalpleri katılaştırılmıştır.[12]

Müslümanların Yahudilere bakışını belirleyen temel kriterler Kur’an’ın onlarla ilgili bu değer hükümlerinden kaynaklanmakta, onları mahkûm eden ayetler göz önünde bulundurularak menfî bir tavır takınılmaktadr. Türklerle Yahudiler arasındaki ilişkilerin geleceğini belirlemede bu kitabî ve dinî tavrın belirleyici bir rolü vardır.

Ancak şunu ifade etmek gerekir ki, Kur’an’da İsrailoğulları ile ilgili değerlendirmeler ve ten­kit noktaları onlara karşı haksızlık ve iftira olmadığı gibi onları peşinen ve ebedî olarak mahkûm etme anlamına da gelmemektedir; zaten bu İlâhî adaletle bağdaşmaz. Kur’an’ın mahkûm et­tiği Yahudi ırkı değil, sergilenen ahlâk ve karakter yapısıdır. Bu karakterin Kur’an’daki en be­lirgin tezahürlerinden bazıları Allah’a verdikleri sözü tutmamaları, yaptıkları ahitleri bozmaları, başka ilâhlara meyletmeleri, ırk ve şekilciliği ön plâna çıkararak özü ve ruhu ihmal etmeleridir.

İslâm dünyasında Yahudilikle ilgili menfî yaklaşımın dinî olduğu kadar sosyal ve siyasî se­bepleri de vardır. Kur’an’ın Yahudiler hakkında çizdiği çerçeve, Müslümanların zihninde belli bir ön kabul oluşturmuştur. Buna Hz. Peygamber zamanındaki Yahudilerin tutumu da eklenin­ce Yahudilik ve Yahudilere karşı Müslümanların tutumu dogmatik bir mahiyet kazanmıştır. 19. yüzyılın sonlarında başlayan Filistin’deki Yahudi yerleşiminin sebep olduğu olaylar da bu dog­matik tutumu perçinlemiştir. Bu yüzden İslâm dünyasında Yahudilik ve Yahudilerle ilgili olum­lu bir fikre rastlamak pek mümkün değildir. Müslümanlar arasında yaygın olan kanaate göre Yahudiler lânetlenmiş bir millettir. Yahudilik, Yahudilerin emelleri doğrultusunda tahrif edilmiş­tir. Bu dinin öğretilerinde gayriahlâkî unsurlar vardır. Yahudiler kendilerinin seçkin bir millet ol­duklarını iddia eder, Yahudi olmayanları insan olarak görmezler.[13]

Gerek İslâmın kutsal kitabındaki değer hükümleri ve bazı tesbitler, gerekse bazı tarihî olay­lar sebebiyle Türklerin Yahudilere bakışı menfî olmasına rağmen genelde Yahudilerle ilişkiler­de hoşgörü hâkim olmuştur. Islâm tarihi boyunca Müslümanların, Yahudilere karşı uygulama­ları da bunu göstermektedir.

Yahudiler İslâm memleketlerinde daima himaye görmüşlerdir. 640’ta İskenderiye’yi fethe­den Hz. Ömer, oradaki 40 bin Musevîyi himaye etmiş, Abbasi halifelerinden Mansur ve Harun Reşid, çeşitli görevlerde Yahudilerden istifade etmişler, Selçuklular ve Osmanlılar da, Hristiyanların menfî tavrına karşılık Yahudileri himaye etmişlerdir.

Dolayısıyla Türk-Yahudi ilişkilerinde Türklerin Yahudilere bakışını belirleyen dinî ve tarihî şartları hesaba katmak gerekmektedir.

II-Yahudilerin Müslümanlara bakışı:

Yahudiliğe göre Yahudi olmanın bazı ırkî ve dinî şartları vardır ve bunlar Yahudi hukuk sis­teminde açıkça belirtilmiştir. İrken Yahudi olmayıp Yahudiliğe giren kimse de Yahudi hukuk sistemine (Halakhah) göre Yahudi sayılmaktadır; ancak irken Yahudi olmak, genel Yahudilik anlayışında bir seçilmişliğin işaretidir. Allah, diğer milletlerin arasından Yahudileri seçmiştir ve bu yüzden onlar seçilmiş halktır. Bu seçilmişlik ve bir goy (ümmi=yabancı) olmamak, Allah’a şükrü gerektiren bir husustur. Klâsik Rabbani anlayışta ve modern Ortodokslukta bu anlayış hâkimdir.[14]

Kur’an’da da Yahudilerin bu tavrına işaret edilmekte ve kendilerine kitap verilmiş ve bir­çok peygamber gönderilmiş olması hasebiyle daha üstün olduklarını iddia ettikleri belirtilmek­tedir.[15]

Diğer taraftan Yahudi dünyasında Müslüman denilince genellikle Araplar anlaşılmaktadır ve İsmail ile İshak arasında Tevrat’ta anlatılan olaylar sebebiyle Galante’nin naklettiği ve yu­karıda zikredilen cümleleri kardeşliği ön plâna çıkarsa da düşmanlık söz konusudur. Rabbi Hiyya İsmail oğullarından bahisle, “İsmail oğulları, İsrail oğullarının vatanlarına dönmelerine mani olacaklar, gelecekte dünyada büyük savaşlar çıkaracaklar, kutsal topraklardan sökülüp atılacaklar ve oraya İsrail oğulları hâkim olacaktır”demektedir.

Hz. İsmail’e duyulan kin ve olumsuz düşünceler onun soyu olan Araplara ve daha sonra Müslümanlara da yöneltilmiştir.[16]

Türk-Yahudi ilişkilerinde dikkat edilecek hususlardan biri de Yahudilerin, kendileri dışında­kilere özellikle de Müslümanlara bakışı ve bunu belirleyen kriterlerdir.

III-Siyasî ve Ekonomik Yönden Türk-Yahudi ilişkileri:

Türk-Yahudi ilişkilerinin geleceği ile ilgili temel belirleyicilerden biri de siyasî ve ekonomik boyuttur. Geçmişte olduğu gibi günümüz dünyasında da ülkeler ve milletler arasındaki ilişki­leri belirleyen sebepler sadece dinî ve ırkî değildir. Özellikle günümüzde gittikçe sınırlı bir hâ­le gelen kaynaklardan daha çok istifade etme ülkelerin temel politikalarındandır. Bir taraftan Yahudilerin, kendi kutsal kitaplarından da kaynaklanan vadedilmiş topraklar inancı ve sınırla­rı Tevrat’ta çizilen bu topraklara sahip olma hedefi, diğer taraftan petrol bölgelerine ve su hav­zalarına sahip olma gayreti Türk-Yahudi ilişkilerinde de temel belirleyicilerden olacaktır.

Orta Çağ Yahudi düşüncesi Tevrat’ta yer alan ve İsrail oğullarına ilelebet mülk olarak ve­rilmiş bulunan toprakların kuzey sınırını Güneydoğu Anadolu olarak belirlemektedir. Dolayısıy­la gerek dinî, gerek dünyevî maksatlarla bu sınırları gerçekleştirmek isteyen Yahudilerin, Türk topraklarına da göz dikecekleri düşünülebilir. Bu noktada siyasî siyonizmin taktik ve faaliyet­leri gözden uzak tutulmamalıdır.

Öte yandan Yahudilerin İsrail’de kalabilmeleri su kaynaklarına sahip olmalarına bağlıdır. Hz. İbrahim döneminde olduğu gibi bugün de o bölgedeki en önemli unsur sudur. Bu açıdan bakıldığında GAP bölgesi kaçırılmayacak bir fırsat ve hazır bir imkândır.

Bölgede uzun süreli hâkimiyetin temel araçları petrol ve sudur.
Petrol Araplarda, su ise Türklerdedir.

Türklerin Müslüman olmaları, Yahudilerle ilgili İslâmî kaynaklarda yer alan değer hükümle­ri dikkate almalarını gerektirmekte, öte yandan İslâm dünyasıyla ilişkilerini iyi bir düzeyde sürdürmelerini zorunlu kılmaktadır. Diğer taraftan bölgede önemli bir güç hâline gelen ve Batı dünyasının önemli lobi ve güç merkezlerinin desteğini alan İsrail ile ilişkilerin belli bir düzeyde tutulması da bölgedeki huzur açısından önemlidir.

1517’den 1917’ye kadar bölgeye hâkim olup Arap ve Yahudileri sulh içinde bir arada ya­şatan Osmanlı’nın varisi olan, Arap-İsrail çatışmasında taraflardan biriyle din birliği içinde olan, jeopolitik açıdan önemli bir konumda bulunan ve bölgenin su kaynaklarını elinde tutan Tür­kiye’nin, temsil ettiği tarihî misyon açısından da çatışan taraflar arasında aktif rol üstlenerek barışı sağlaması gerekmektedir.

Bu ise Türk milletinin kendine güvenmesi ve tarihiyle gurur duyması, geçmişle övünmekle yetinmeyip bilim ve teknolojide kendini geliştirmesiyle mümkündür. Ancak bu takdirde geleceğin plânlanmasında aktif rol alması mümkün olacaktır.

  Kaynak:
21. Yüzyılda Türk Dünyası Jeopolitiği Muzaffer Özdağ’a Armağan II. Cilt, Derleyenler: Prof. Dr. Ümit ÖZDAĞ Dr. Yaşar KALAFAT Mehmet Seyfettin EROL Avrasya Bir Vakfı Asam Yayınları: 61 Jeopolitik-Strateji-Terör Araştırmaları Dizisi: 16 Ankara, 2003

[1]     Kitab-ı Mukaddes, Yoel, 4/6.

[2]      M. S. Sharon, Türkiye Yahudileri, (Jerusalem: 1982), ss. 3-4; N. Güleryüz, Türk Yahudileri Tarihi, (İstanbul: 1993), ss. 17-19.

[3]     Sharon, a. g. e., s. 5.

[4]     Naim Güleryüz, a. g. e., ss. 49-73.

[5]     A. Galante, a. g. e., ss. 15-16.

[6]     A g. e., ss. 18-19.

[7]     Rasony, Tarihte Türklük, (Ankara: 1988), s. 115.

[8]     Ü. Günay, H. Güngör, Türk Din Tarihi, (Kayseri: 1998), ss. 206-214.

[9]     H. Güngör, Türic Bodun Bitimi Aaraştırmalan, (Kayseri: 1998), ss. 16-17.

[10]     el-Bakara 2/74-81, 87-93; en-Nisa 4/44-52; el-Cum’a 62/5-8.

[11]    el-Bakara 2/61, 63-64, 74-80, 83, 246; el-Maide 5/13,70,78.

12   el-Bakara 2/61; el-Maide 5/13.

[13]   B. Adam, Yahudilik ve Hristiyanlık Açısından Diğer Dinler, (İstanbul; 2002), ss. 19-20.

 [14]   B. Adam, a.g. e., ss. 24-26.

[15]    Al-i Imran 3/75.

[16]    B. Adam, a. g. e., ss. 46-47.

CAPRİCORN ONE /Hükmedenler (1977) [Capricorn Uzay Uçuş Merkezi “OĞLAK BİR”]


Aldananlar için
Eski bir film. Seyretmenizi isterim.

Yönetmen: Peter Hyams
Senaryo: Peter Hyams
Ülke: ABD , İngiltere
Tür: Aksiyon, Bilim-Kurgu, Gerilim
Vizyon Tarihi: 01 Aralık 1979 (Türkiye)
Süre: 123 dakika
Dil: İngilizce
Müzik: JerryGoldsmith
Oyuncular: ElliottGould,    James Brolin, BrendaVaccaro, Sam Waterston,    O.J. Simpson

Özet

NASA, büyük bir Mars yolculuğu hazırlığı içindedir. Yolculuğa kısa bir süre ortaya çıkan bilinen bir sorun nedeniyle astronotlar [Charles Brubaker, Peter Willis ve John Walker] roketten gizlice Jackson Üssünegötürülür. Görev iptal olmasına rağmen başarısına gölge düşürmek istemeyen NASA yetkilileri, önceden tasarladıkları sanal bir Mars yolculuğunu günlerce oynanacak şekilde sunmaya hazırdırlar.

Sanal yolculuk başlar. Devlet erkânının geneli bu konuyu bilmediği gibi halkta gaza getirilerek aldatılır.

Bu işte en önemli sorun yıllarını bu eğitime vermiş astronotları ikna etmeye gelmiştir. Komplo uzmanı olan Doktor Kelloway [Hal Holbrook] yapılanların geçerli sebeplerini şu şekilde açıklar, beraber olmazlarsa ölümle tehdit eder.

(Astronotlara) Arkadaşlar sizi görmek ne güzel. Mars yolunda ilginç bir şey oldu. Evet, neden hepiniz oturmuyorsunuz?

  Peki. Pekala, durum şu. Öncelikle şunu söylemeliyim ki, eğer başka bir yolu olsaydı, farklı bir çözüm için en ufak bir olasılık olsaydı, burada şu anda sizinle olmamak için her şeyi yapardım, her şeyi.

Bru, ne kadar zamandır birbirimizi tanıyoruz?

  16 yıldır, bu kadar zaman olmuş, onaltı yıl. Şu anda kendini görebilmeni çok isterdim, Kahvaltılık Gevrek kutusundan çıkan oyuncaklara benziyorsun. Ve ben, ellerim ter içinde davul gibi gerginim. Bu hayalimi, yeni sınırların keşfini kime anlattıysam bana bir deliymişim gibi baktılar. Sen bana baktın ve “evet” dedin. Bana “Kay hamile” dediğin zamanı hatırlıyorum. Dışarı çıkıp içmiş ve zom olmuştuk. Charles’ın doğduğu zamanı da hatırlıyorum. Yine çıkıp içmiş ve zom olmuştuk. İkimiz, Kaptan Mükemmel ve Çılgın Doktor yıldızlara gitmekten bahsediyorduk, barmen bize bakıp “daha fazla içmeseniz iyi olur” demişti. Onaltı yıl. Ve sonra Armstong, Ay’a ayakbastı ve hepimiz ağladık. Ne kadar gurur duymuştuk. Willis sen ve Walker, o sıralarda gelmiştiniz, ikiniz de parlak ve yetenekliydiniz. Ütüsüz gömlek vardı üstümde, görev aşkım uğruna kuralları takmadığımı gösteren bu halime bakmış ve siz bile yaptığımız işe kendinizi kaptırmıştınız. Glen’in Merkür yörüngesine ilk girişini hatırlıyorum. Büyük Merkez İstasyonuna televizyon ekranları koymuşlardı, ve onbinlerce insan o anı seyretmek uğruna trenlerini kaçırmıştı. Biliyor musunuz Apollo Onyedi, Ay yüzeyine indiğinde, insanlar televizyon kanallarını arayıp şikâyet etmişlerdi çünkü “I Love Lucy” nin tekrar gösterimi iptal edilmişti. Tanrı aşkına, yeniden gösterim ya! Lucy’nin yeni bölümü olsa hadi tamam anlarım. Yani, Ay yüzeyinde yürüyüş neymiş dediler. Yeniden gösterimmiş. Oh, Tanrım! Sonra birden insanlar bütün bu şeylerin maliyetinden bahsetmeyi başladı. Başka bir gezegene gitmek gerçekten milyar dolarlar harcamaya değermiydi?

  Kanser ne olacak?

  Gecekondular ne olacak?

  Kaça mal olacak?

  Bir hayalin ederi nedir?

  Tanrı aşkına! Ne zamandan beri fikirlerin muhasebesi tutuluyor?

  Bugün fırlatma töreninde kim vardı biliyor musunuz?

  Başkan değil, Başkan Yardımcısı, o vardı. Başkan Yardımcısı ve onun tombul karısı. Başkan meşgulmüş. Meşgul falan değil, sadece biraz korkuyor. İki ay önce orada oturmuş ayağını Woodrow Wilson’ın masasının üzerine uzatmıştı. Dedi ki

“Jim… bu işi iyi yapın. Kongre ensemde. Programı iptal etmek için bahane arıyorlar. Başka bir başarısızlığı kaldıramayız! Bu işi iyi yap! Bütün iyi dileklerim seninle.”

Bütün iyi dilekleriymiş. Yanımda sadece o sofu Yardımcısı vardı, hepsi o kadar! Ve işte buradayız, bütün o hayaller ve rüyaların geride kaldı. Orada arkasında bayrak olan sandalyesinde oturuyor ve diyor ki başarısızlığı kaldıramayız. Ve tahmin edin ne oldu?

  Başarısız olduk. Birinci sınıf, en harbisinden Amerikan yapımı başarısızlık!

Con-Amalgamate şirketindeki iyi insanlar bir yaşam-destek sistemi geliştirdiler o kadar ucuzdu ki bu anlaşmadan kar bile edebilirlerdi. Alan memnun satan memnun. Con-Amalgamate kar ediyor, biz de kendi yaşam-destek sistemimize sahip oluyorduk. herşey fıstık gibiydi! Yalnız kar etme işini biraz abarttılar. İki ay önce fark ettik ki sistem çalışmıyor. Sizler üç hafta içinde ölecektiniz. Bu kadar basit. Bu yüzden bu durumu rapor edip görevi iptal etmek zorunda kaldım. Kongre istediği bahaneyi buldu, Başkan hala koltuğunda ve bizim artık bir programımız yok.

Nedir ki onaltı yıl?

  Sahilde bir kum tanesi! Pekala görüşmemizi bitiriyorum. Şimdi ne derler hani, sadede geliyorum. Benimle gelin, size birşey göstermek istiyorum. Burada bir kapı var. Şimdi bunu açıp başka bir alana geçeceğim. Eğer beni takip ederseniz, daha fazlasını göreceksiniz. Sorularınıza cevap vereceğim

Beni takip etseniz daha iyi olur sanırım. Bu işten bu kadar kolay kurtulacağınızı düşünmüyorsunuz değil mi?

Astronot Bru: Şey bilmiyorum, bir olasılık. Belki çok iyi bir olasılık değil, ama bir olasılık işte

- Bunu kimler biliyor?

- Nerdeyse hiç kimse. Houston gerçek uçuşu gözlemliyor. Bütün okumalar Komuta Modülü’nden geliyor, sizin sesleriniz ve hayati bilgileriniz de. Deneme simülasyonlarında her şeyi kaydetmiştik. Onlar bilmiyor. Sizden tek istediğimiz, uçuş ve Mars’a iniş esnasında gerçekleşecek canlı televizyon bağlantılarına katılmanız, hepsi bu. Sadece televizyon yayınları.

Hepsi bu mu?

Sadece televizyon yayınları. Araçtaki bilgisayara bir ekleme yaptık, bu sayede uzay aracı Dünya’ya döndüğü zaman, hedef iniş bölgesinin ikiyüz mil uzağına inmiş olacak O noktaya yakın bir adaya uçurulacaksınız. Oradan bir helikoptere bineceksiniz. Helikopter sizi uzay kapsülüne götürecek ve siz de kapsüle gireceksiniz. Kurtarma Ekiplerinin düşüş bölgesine ulaşması en az bir, bir buçuk saati bulacaktır. O zamana kadar siz kapsülün içine girmiş olacaksınız. Ana kurtarma gemisi geldiğinde, sizi kapsülün içinde bulacak ve sizi kapsülden dışarı çıkartacaklar.

Herşeyi düşünmüşsünüz.

Bilmiyorum. Umarım öyledir.

Tabi bunu kabul edeceğimizden çok eminsin, değil mi?

Hayır değilim. Ya hayır dersek ne olacak?

  Bilmiyorum. Siz de hayır demeyin. Ne zaman birisi ortaya çıkıp “Gülümseyin gizli kameradasınız” diyecek?

  Tanrım! Bu işten hoşlandığımı mı sanıyorsunuz?

  Bu saçmalığın içinde durmuş ses kayıtlarıyla oynamaktan, canlı yayınlardan, sahte ölçümlemelerden ve iniş bölgesinin ikiyüz mil uzağındaki bir adadan bahsediyorum diye gerçekten bu çılgınlığa inandığımı mı düşünüyorsunuz?

  Ben, ben burada ne işim var bilmiyorum! O kadar çok kaygı duyuyorum ki, buna değer diye düşünüyorum. Emin bile değilim. Sadece düşünüyorum.

Sanırım ben vazgeçeceğim.

Evet bu her şeyi çözerdi.

Neymiş bu çözülecek olan şey?

  Ölmemesi gereken bir şeyi canlı tutmak! Ahlaki düşünmeye başlamadan önce etrafınıza bir bakın. Neler yaptığımıza ve daha neler yapabileceğimize bir bakın. Bu ülke için neler yaptığımıza bir bakın. Artık insanlar hiçbir şeyi umursamıyor. Garajlarını kapalı tutuyor, kapılarını üç kez kilitliyorlar, yataklarının altında saklanıyor, hatta ve hatta haberlerde öğrenecekleri şeylerden korktukları için televizyonlarını bile açmaktan bile çekiniyorlar. Artık inanacakları bir şey kalmadı. Şimdi siz tüm bu yapılanları bozmak mı istiyorsunuz?

  Tanrı bilir, insanlar üzerinde nasıl bir etkisi olur. Üzgünüm. Kahretsin çok üzgünüm. Başka ne yapılabilir hiç bilmiyorum. Tırnaklarımla tutunmaya çalışıyorum, tıpkı diğer insanların gibi. Devam edin, insanlara her şeyden vazgeçmeleri için başka bir sebep daha mı vermek istiyorsunuz?

  Devam edin!

Bu gerçekten harika.

Bu işi kabulleneceğiz ve ağzımızı kapalı tutacağız, ve gerçekler ve idealler dünyası… korunmuş olacak. Ama eğer bu devasa dalaverenin bir parçası olmak istemez isek öyle veya böyle ülkeyi yıkımın eşiğine getirmiş olacağız.

Oldukça iyisin, Jim. Hakkını vermem lazım.

Hayır, hayır sözlerimi çarpıtıyorsun

- Sözlerini inkar etme!

- Siz de bu programı inkar etmeyin!

Abartıyorsun. Uçuşu iptal etmenin veya tahsisatları kesmenin, Amerika’ya bu kadar zarar vereceğini pek sanmıyorum.

Düşündüğün kadar basit değil! Biliyorsun. Bilmiyorum. Bir şeyi canlı tutmanın tek yolu nefret ettiğim şeyleri yapmak ise, o şeyi canlı tutmaya değer mi hiç bilmiyorum. Lütfen, Bru, bu şekilde konuşma.

Tanrı aşkına neyin var senin?

  Ne demek “Lütfen, Bru, bu şekilde konuşma” ?

  Bunun doğru bir şey olduğunu sanmıyorum! Geri kalan her şey ise palavra! Yardım etmek zorundasın!

- Ne demek zorundayım?

  – Yardım etmelisin!

Peki ya etmezsem?

  Lütfen beni karşına alma. Çıldırmışsın sen. Farkında mısın?

  Sen çıldırmışsın! Bizi alıp bu tımarhaneye getirip bırakıyorsun! ve karşımda olmak istemiyorsun öyle mi?

  Ya aileleriniz!

- Ne olmuş ailelerimize?

  – Lütfen, yardımcı olmalısınız!

- Ne olmuş ailelerimize?

- Yardım etmek zorundasınız! Kahretsin, bu şey benim kontrolümde değil! Her şeyi yapan sadece birkaç kaçık bilimadamı mı sanıyorsun?

  Değil! Daha büyük bir şey! Kaybedecek çok şeyi olan insanlar var, büyük güçler var! Kodamanlar! Haddinden fazla büyüdü! Artık ipler kodamanların elinde!
Ne olmuş ailelerimize?
  Houston’dan Cape Town’a uçuyorlar! Şu anda hepsi uçakta!
Hayır, ciddi olamazsın

- Lütfen, Bru, beni zorlama!

- Seni onun bunun çocuğu, anlat! Hep birlikte uçaktalar işte lanet olası! Yazılı olarak da ister misin?

Uçakta bir cihaz var! Ve bazı insanlar var! Eğer “herşey yolunda” işareti vermezsem cihazı patlatacaklar! Anlamıyor musun?

  Bu hale gelmek zorunda değiliz! Yardım etmek zorundasın! Artık kontrolden çıktı! Çok büyüdü! Yapamazsın. Yapamayacağını söyle bana. Bunu söyleyemem Bru.

Astronotlar hizaya getirildikten sonra muhteşem yolculuk günlerce devam edecek şekilde dizayn edilmeye başladı…

Stüdyo ortamına hazırlanmış uzay mekiği, resimler ve görüntüler eşliğinde, kitleleri görevin başarıyla gerçekleştirildiğine NASA inandırmaya çalışılacaktır. Hiçbir engele izin verilmemesi önemli bir husustur.  Ancak her zaman bir dürüst bulunur mikyasınca  NASA Görevlisi Elliot Whitter [Robert Walden] sinyal  okumalarda bir sorun olduğunu fark eder Doktor Bergen’e (Capricorn Kontrol Uçuş merkezi personel sorumlusu) televizyon sinyallerinin 300 mil gibi mesafeden geldiği varsayımı ile, uzay aracı vericisinden bu şekilde bir verinin gelemeyeceğini ikâz ederek, “sinyaller daha farklı bir yerden geliyor” gibi görünüyor der. Aldığı cevaptan ikna olamaz.

Uçuş başlamasından bu yana 131. gün 4 saat 15 dakika geçtikten sonra Mars’a iniş haberi verilir. Bu arada Elliot Whitter okuma sorunları yüzünden tekrar Capricorn Kontrol Uçuş merkezi başkanı Dr. Kelloway’[Hal Holbrook] a açıklasa da sonuç alamaz.

Elliot Whitter, gazeteci arkadaşı Robert Caulfield [ElliottGould]akşam bilardo salonunda buluşunca durumu şöyle-böyle şeklinde izah eder. Bir numaranın olduğunu farkettiğini TV Sinyallerinin300 mil öteden geliyor gibi net olmasının garipliğinden bahsedince Robert Caulfield’in kafasına şüphe düşer. Çünkü ona bir telefon gelmiştir doğru dürüst konuşamamıştır. Bu kadar kısa bir mesafede sorunlar olurken Marstan net yayın nasıl olur şüphesi ile NASA’nın açıklamalarındaki boşlukları sezer ve olayın üzerine gitmeyi düşünecektir.

Bu arada yüksekeğitim almış ve ideali olan insanlar yalan üzerinde çok duramadıkları gerçeğinden astronotlarda yalancı olmanın psiko-travma hali baş göstermiştir. NASA tedirgindir.

Gazeteci Caulfieldar arkadaşı Elliot Whitter’u konu üzerinde görüşmek için arar. Fakat o, NASA’daki görev yerinden uzaklaştırılmıştır. Her zaman oturduğu evine gider onu bulamayınca içine daha büyük kuşku düşer. Adı sanı bile yok edilmiştir. Gizli servis ona bir tuzak kurmuştur. Caulfieldar ziyaret sonucu arabası ile dönerken kullandığı arabasının freni tutmuyordur. Büyük tehlike atlatır. Feci bir kazadan ancak köprüden suya düşerek kurtulur.

Uçuştan 259 gün 14 saat 12 dakika sonra Mars’tan dönüş yolculuğu başlatılmıştır. Yalancı inişin seremonisi uygulamaya konulmuştur. Dönüşün başarılı olması halinde astronotlar güven vermediği için ölümle sonuçlanması düşünüldüğünden, bir aksilik çıktığı iddiasıyla yani roket ısı kalkanları görevini yapamayacak ve modül atmosfere girişte parçalanacaktır.

İstenilmeyen kaza ile gerçekleşen finalinin savunulması ve başarıya dönüştürülmesi için Dr. Kelloway bir brifing verir.

Bayanlar ve baylar, kısa bir brifing ardından sorularınızı yanıtlayacağım. Atmosfere giriş aşamasından olmalı. Giriş aşamasında bir sorun çıkmıştır.

Capricorn Bir’in uçuşunun 259. günü 15. saat 11.dakikasında, yani atmosfere temastan 2 dakika 18 saniye sonra, Görev  Kontrol gözlemleme panelindeki, ısı kalkanı ışığı kırmızıya döndü. Telsiz bağlantısı kurmak istedik, ama uzay aracı ile bağlantımızda başarısız olduk. Anladığımız üzere ısı kalkanı Komuta Modülünden koptu ve bildiğiniz gibi ısı kalkanı Dünya atmosferine yeniden girişte oluşan ısı artışına karşı, Modülün yegâne korumasıdır. Uzay aracı, Isı kalkanının kaybını müteakip 12 saniye içinde parçalara ayrılmıştır.

Gazeteci: – Aileleri ile görüştünüz mü?

  – Evet. Bu konuda başka bir şansımız olurmu bilmem.

-  Isı kalkanı en son ne zaman kontrol edilmişti?

  Atmosfere yeniden giriş aşaması boyunca bir dizi durum testi yapıldı. Hepsi de bize kalkanın yerinde olduğu konusunda yeterli bilgiyi veriyordu. Hayır, henüz Başkan ile konuşmadım, ama eminim çok yakın bir zamanda konuşurum. Belirtmek isterim ki, Başkan program dâhilindeki tüm ekibe ve bize sürekli cesaret ve destek vermiştir. Bu görev bize olduğu kadar ona da çok şey ifade ediyordu.

-Sizce bu olay, İnsanlı Uzay Programının sonunu getirir mi?

  Bilmiyorum. Yolunuz üzerinde tökezlemeden o kadar uzağa gidemezsiniz. Bu hedefinizin, harcadığınız emeğe değmediğini göstermez. Birçok insan geldi geçti. 1967’de Apollo Bir’de yangın çıkmıştı. Ama biz… başarısız olduğumuz halde hemen vaz geçmedik. Bizden istendiği üzere yolumuza devam ettik.

Şimdi bu üç sıradışı adam kendi ırklarının ufkunu genişletmek uğruna… Hayatlarını feda etmişlerdir. Bir amaç uğruna öldüler. Siz söyleyin. Size soruyorum…

Buradaki herkese soruyorum. Siz söyleyin bana. Bu adamlara minnetimizi en iyi şekilde nasıl gösterebiliriz?

  Rüyalarından vaz geçerek mi?

Herşey bir hiç uğrunaydı diyerek mi?

  Yanıtı siz verin

Yalan ancak yalanla savunulacaksa bu hikâye tabiî ki ölümle bitmeliydi. Ancak astronotlar bir aksiliğin olduğunu ve öldürüleceklerini anlayınca, bulundukları üsden bir uçağa binip kaçarlar. Ancak aksilikler yüzünden 20 dk mesafedeki bir boş alana mecburi iniş yaparlar. Üç arkadaş tek başlarına derin devlete karşı mücadele edeceklerdir. Yapılan plan ile hepsi bir yöne giderek kurtuluşa yol bulmak için ayrılırlar. Üç astronotu tabiat açlığı susuzluğu ve devletin acımasızlığı takip etmektedir.

Gazeteci Caulfield olaylardaki ve sözlerdeki eksiklikleri tamamlamaya başlamıştır. Gerçek sonuca doğru ilerler. Patronuna durumu biraz açar. Ancak bu durumdan haberdar olan derin devlet onun evinini basıp evine koydukları kokainle tutuklayıp hapse atarlar. Patronu kefaletle onu kurtarır.

NASA Görevlisi Elliot Whitter’den duyduğu “sinyaller sanki 300 mil mesafeden geliyor” sözüyle Gazeteci Caulfield kız arkadaşı Judy Drinkwater [ Karen Black] ile Copricorn üssünün etrafındaki eski askeri üsleri tararlar ve İkinci Dünya Savaşı’nda eğitim amacıyla kullanılan terk edilmiş Jackson Üssü ne gitmeye karar verir. Üsde astronot Bru’nun künyesini ve stüdyonun kalıntılarını bulur. Gazeteci Caulfield, Charles Brubaker’in hayatta olabileceği düşüncesiyle ilaçlama yapan çift kanatlı küçük uçağı kiralar. Onun gibi iki askeri helikopter astronot Bru’yu aramaktadır. Saklandığı benzin istasyonunda bulurlar. Gazeteci Caulfield de olay yerine gelir. Kovalamaca sonucunda Charles Brubaker’i kurtarır.

Bu arada astronotlar için anma töreni yapılıyor ve Amerikan başkanı onları övüyordu.

Bayanlar ve baylar, Bayan Brubaker Bayan Willis, Bayan Walker, Amerikalı dostlarım. Bugün, bitmemiş umutlardan ve gerçekleşmemiş hayallerden bahsetmek üzere buradayım. Charles Brubaker, Peter Willis ve John Walker sekiz ay önce, hayalleri uğruna bu Dünya’yı terk ettiler. Bize geri dönmeyi başaramadılar. Amerika’nın her yanındaki milyonlarca vatandaşımızın desteği sayesinde hayalleri büyüyüp gelişecek, çıkarcılığın ulusal bir salgın haline geldiği günümüzde, bize iftihar duyacağımız bir şey verdiler.Ölmesine izin verilmemesi gereken bir hayal. Bir millet, ulus ruhu üzerine kurulur. Milletlerin büyüklük sınavındaki ana ölçüt, kriz zamanlarında ulusun bir araya gelmesidir. Ulaşabileceğimiz şeyler üzerindeki yegâne sınır umutlarımıza koyduğumuz sınırlardır. Bu üç adam, bize umutlarımızın ne kadar sınırsız olduğunu hatırlattı. Geçtiğimiz günlerde, hepimizin tek bir vücut haline geldiği anlar oldu.

Hepimiz umutlandık, hepimiz sevindik, hepimiz gururlandık. Hepimiz aynı korkuyu ve aynı neşeyi paylaştık.

Bu üç adam, bizi tekrar bir araya getirdi. Hepimiz biliyoruz ki, eğer hep birlikte uğraşırsak ulaşamayacağımız hedef yoktur. Bu üç adam için duyduğumuz minnettarlığı anlatabilmek için hiçbir yol bulamıyorum çünkü onlar artık aramızda değil. Yine de savundukları şeylerin anısına, hizmet etmek adına

 Gazeteci Caulfield, Charles Brubaker tören alanına gelir film burada kesilir. Final fikir izleyiciye bırakılmıştır. Çoğumuzun hissiyatı yalanın ortaya çıkacağı umudunu verse de yine derin devlet onları konuşturmayacağını hemen hatıra getirmeliyiz.

Uzay teknolojilerine ve NASA’ya dair üretilen komplo teorilerinin en çarpıcısından yola çıkılarak gerçekleştirilen film, son derece dikkat çekici bir klasik olarak kabul ediliyor. Günümüzde de küçük bir grup tarafından savunulan, aslında uzaya gidilmedi teorisi üzerine sıradışı bir uzay filmi olması açısından önemlidir.

Bu filmden bizlere düşen hisse insanlığın birçok şekilde doğru veya yanlış fikir/mizansen olaylar ile aldatılıyor olmasıdır. Zannedersem birçok doğrumuz dahi aldatma oyununun bir parçası gibi. Zamanla gerçekler yüzeye çıktığında da bu tür olaylar ya unutulmuş ya da değerini kaybetmiş oluyorlar. O zamanda bilmenin/bilmemenin bir önemi kalmamıştır.

Yazıklar olsun aldatanlara. Bin kere yazıklar olsun aldananlara. Zulüm karşısında sessiz kalan zalim’in suç ortağıdır. HZ ALİ Kerremallâhü Veche buyurdu ki;
” MAZLUMUN GÜNAHI ZALİMDEN FAZLADIR

 

FREE TO PLAY (2014) The International (video gaming)


Geleceğin dünyası nasıl şekilleniyor.?
Oyun anlayışındaki değişiklikler nelerdir?
Geleceğin dünyasında teknoloji+akıl becerisinin kontrol edildiği yarışlara doğru yönelişin ön habercisi olan bu belgesel, düşünmediğinizi düşündürecek cinsten. İnsan’ın bedenî yapısındaki yarış bitti gibi. Mesela bir yüz metre koşucusu
9.58 sn den daha ne kadar hızlı koşabilecek ki!
Görünen o ki gelecek akıl yarışlarına sahne olacak gibi.
Bu belgesel bir dönüm noktasına işaret ediyor. Oyun anlayışımız artık zevk ve hazdan çıkıp ticari olmaya başladığını dikkate alırsak, bugünün çocukları geleceğin titanları olma yolunda diyebiliriz.
Dünya gelecekte oturduğu yerden hükmedenlerin dünyası olacak. Hz. Ali kerremallâhü veche buyurdu ki:

“ÇOCUKLARINIZI BULUNDUĞUNUZ ZAMANA GÖRE DEĞİL, GELECEK ZAMANA GÖRE TERBİYE EDİNİZ”

 Ülke: ABD

Tür: Belgesel

Vizyon Tarihi: 19 Mart 2014

Süre: 75 dakika

Dil: İngilizce, Chinese, Rusça

Müzik: Mark Adler

Oyuncular: Benedict Lim, Danil Ishutin, Clinton Loomis

Çeviri: Steam Translation (http://translation.steampowered.com) üzerinde Esat Yılmaz Eren Özferendeci Yiğit “Nighthawk” Özen Çağrı “Lexsarko” Batu Murat “SilentPower” Kömürcü Deniz “SilveRSnakE” Yalnız yaptıkları Türkçe çeviriler için sonsuz teşekkürler

Özet

DotA 2 (Defence of the Ancients 2) Valve tarafından dağıtımı yapılan (Steam üzerinden) ve IceFrog tarafından geliştirilen RTS (Gerçek zamanlı strateji), devam oyunudur. Oyunun orjinali “Eul” tarafından 2003’te World of Warcraft haritası olarak çıkarılmıştır. Geliştirilmesi/Güncellenmesi Warcraft III: Frozen Throne üzerinden yapılmıştır. Oyun MOBA (Çevrimiçi çok oyunculu savaş arenası) türünün ilk örneğidir. Oyun henüz çıkmamış olmasına rağmen Valve oyun için 3 kere 1 Milyon USD’lik turnuva düzenlenmiş  ve 3.’sünü  Alliance takımı kazanmıştır. Oyunun 2013 Yazının sonunda (International 3 sonrası) duyurulacağı beklenirken, oyun 9 Temmuz 2013 tarihinde çıkmıştır. [http://tr.wikipedia.org/wiki/Dota_2]

Belgesel Oyunculuk dünyası içinde en önlerde yer almak isteyen gençlerin kendi alanında rekor olan ve birinciye 1.6 milyon dolar para ödülü vaat eden DotA 2 (Defence of the Ancients 2)  oyun turnuvasını anlatıyor. Turnuva Almanya’nın Köln kentinde Gamescom’da 1,6 milyon  dolarlık büyük bir ödül ile  Ağustos 2011 yılında ilk olarak başladı. Turnuva uluslararası oyun ekiplerinin bizzat yarışmaya davet edildiği Valve Corporation, Dota 2 arkasındaki video oyun geliştirici tarafından barındırılan bir yıllık elektronik spor Dota 2 şampiyonluk turnuvasıdır.

Turnuva o güne kadarki en büyük ödül havuzunu sunarak dünyanın her yerinden profesyonel oyuncuların ilgisini çekti. Bu belgeselde Finali oynayan EHOME ile Na’Vi takımlarının mücadelesine şahit olacaksınız.

Erişim: http://en.wikipedia.org/wiki/The_International_%28video_gaming%29

BELGESEL FİLMDEN

Yetişkin birine dönüştüğüm gün, Dota oynamaya başladığım gündü. Sahneye çıktığın ve ülkeni bir şey için temsil ettiğin zamanlar. Ödülü kazanman. Bu, başka hiçbir şeyin veremeyeceği miktarda tatmin ve başarı. Bu kesinlikle hiçbir zaman yapmaktan pişman olmadığım bir şey. Oyunculuk tek kelimeyle hayatımda en gurur duyduğum şey. “Oyun oynayan” denilebilir ama, benim için bu farklı bir şey. Acıyı unutmanın yollarından biri, tamamen kendini verebileceğin bir şey yapmak.Yani… bilgisayar oyunları. Benim için her şeydi. Bu benim kariyerim. Uzun süredir bunu yapmayı tercih ettim. Benim gözümde başarı her zaman diğer insanların seni nasıl gördüğüne bağlıdır. Çoğu insanın gözünde, bu onlara bağlı. Sevdiğin ve gerçekten takdir ettiğin şeyleri yapıyor olmak önemli. Çünkü bu senin tutkun dostum. Tutkularınız için gerçekten çalışmalısınız.

**

İlk defa bir şeyi gerçekten ciddiye almak ve hayatım için güzel bir şey yapmak istedim. 10 yıl önce, rekabetçi oyunculuk aslında söz konusu bile değildi. Eğlenmek için arkadaşlarınıza karşı oynardınız. Belki bir fincan kahve ya da her ne isterseniz onun için oynardınız. Oynamaya başladığımda, uğruna savaştığımız şey birinciye 24 şişe biraydı. Şaka yapmıyorum. Fakat oradan, çevrimiçi ortaya çıktı. Ve birden bire, sadece çevrendeki en iyisi olmaya çalışmıyordun. Artık dünyanın en iyisi olmaya çalışıyordun. Ve bu rekabetçi oyunculukta yepyeni bir çığır açtı. Ve gerçekten başı çeken oyunlardan birisi Dota.

Dota futbolun ve satrançın bir çeşit karışımı. Sanırım Dota’yı bilmeyen birine böyle açıklamaya çalışırım. En azından ebeveynlerime öyle yaptım. Dota bir momentum oyunu. 5 oyuncu olarak siz momentum için diğer 5 oyuncuya karşı savaşıyorsunuz. Her oyuncu bir birimi kontrol ediyor. Ve oyundaki ana görev düşmanın “Kadim” denilen son binasını yok etmek. Bu sürede gerçekleşen her şey oyunu tamamlayan harika şeyler. 100 kahramandan biriyle diğer 99 kahramanla birlikte oynayabilirsiniz. Bu sonsuz ihtimaller demek ve bu çok eğlenceli. Yani harita her seferinde aynı ama hiçbir zaman sıkıcı olmuyor. Dota bir yaşam tarzıdır diyebilirim. Ödüller ortaya çıkmaya başladığında Dedim ki, turnuvalar olduğuna göre eninde sonunda birileri gelip “Bu harika bir oyun…” ” hadi oynayalım ve bu işe para koyalım” diyecektir. Ve bu her sene gelişmeye başladı. En üst seviyede olanların kafasında, hesaplar yapılmaya başlandı. “Akıl Oyunları” gibi her tür şeyi gördüğün. Ve tüm bu bilgileri kullanarak bir sonraki hamleni yap. Bunu birçok açıdan basketbola benzetiyorum. Onun gibi 5’e 5 birlikte çalıştığın ve birbirinin gücünden yararlanıp sinerji yarattığın bir oyun. Takım çalışması, güven ve fedakârlık bunlar her takım sporunda geçerli olan şeyler. Dota herkesi birleştiren bir oyun. Hangi ülkeden veya ırktan olduğun önemli değil. Sanki bu sıkı bağlı gruba girdiğinde parçası olduğun bir zincir gibi. İkinci bir aileye sahip olmak gibi. Bu hiçbir zaman boşlamayacağın bir şey. Herkes bir şey arıyor. Doyum. Şöhret. Tatmin. Sana, başka biri olma kabiliyeti veriyor. Güçlü olan biri.Kim 5 düşmanı birden alt edebilir. Yaratıcılığını açığa çıkarabilir. Gerçekten tutuklanmadan kuralları çiğneyebilir. Tüm bu sebepler oralarda bir yerde. Oyuncunun kendisi bile farkında olmayabilir. Kendi başına anlayamayabilir. Ama o, orada.

**

Oyunculuk benim rekabet ihtiyacımı karşılıyor. Çok rekabetçi biriyim. İş spor konusuna geldiğinde, oyunculuğu bir spor olarak görüyorum. Bu yüzden rekabetçiliğimi kullanıyor ve onu Dota’yla doyuruyorum. Bu böylece benim o yönümü tamamen tatmin ediyor.

**

Fear, Amerika’nın eğer en iyisi değilse bile, en iyilerinden biri. O oldukça deneyimli biri. O kısaca yaşlı kurtlardan biri. Ve genelde sadece sakin biri. Bana göre onu güçlü yapan da bu. Çok iyi basketbol oynuyor. Koçlarımın onun oyununu izleyişini ve geldiğinden sonraki sene onu seçmek hakkında konuştuklarını hatırlarım. Hakkında söylenebilecek kötü bir şey yoktu, ama yine de takıma seçilmemişti. Asıl sebep, sanırım, yeterince uzun olmamasıydı. O yüzden, biliyorum ki o, oyununu buldu. Kendini ona ve farklı şeylere gerçekten adamıştı, yine de sonunda işe yarar bir şey buldu. Bildiğiniz tipik bir ebeveyndim. “Clinton, bilgisayar oyunlarına çok vakit harcıyorsun.” “Okula gitmelisin.” “Üniversiteye gitmelisin.” ve o bana derdi ki, “Oyun oynamak ve bununla para kazanabilmek istiyorum.” O bunu çok genç bir yaştayken söyledi, Dota hiç ortaya çıkmadan önce. Ve, hani, bilirsiniz, büyüyünce vazgeçeceğini düşündüm.Orada, bilgisayarın karşısında oturmaktan bıkacak ve sıkılacak. Asla sıkılmadı. Asla. Singapur Singapur’da aslında aileler bize eğitimimizle ilgili çok baskı yapıyorlar. Benim için dersler ve oyunculuğu aynı anda götürmenin zor olduğunu söyleyebilirim. İki yıl boyunca notlarım dibe vurdu. Ve ailem oyunculuğu buna sebep gösterdi. Kullandıkları bir cümle vardı. Dediler ki: “Bir gün oyun yüzünden öleceksin.” O iyi bir oyuncu, iyi bir lider. O Singapur’daki en iyi oyuncu diyebilirim. Kolayca. Ebeveynlerim ve ailem, doğrusu, oyun kariyerimden pek bahsetmezler. Oyunlarda gerçekten iyi olduğumu arkadaşlarına ve diğer akrabalarıma söylemezler. Başından beri sadece derslerim hakkında palavralar attılar. Çünkü ben bir “BEŞLİK” öğrenciydim. Evet, böylece devam ettiler. Ve Ve görünen oydu ki, her zaman gurur duyabilecekleri tek şey oydu. Doğrusu, oyun konusunda beni her zaman destekleyen sadece bir kişi vardı. Eski kız arkadaşım, Huayan.

**

Oyunculuk kariyerine başlamak riskli.Gerçekten çok riskli. Çünkü sınavlar, müsabakalarla çakışabiliyor. ve düzgün bir mazeretiniz olmadan sınavları kaçırdığınızda, okul Dota müsabakasını geçerli bir sebep olarak kabul etmiyor. Bu biraz okul kurallarını çiğnemek oluyor. Okul, onun bu müsabaka için olan şansını takip etmesini engellemek için çok kararlı. Bu yüzden bunun, ailesi için büyük bir stres yarattığını düşünüyorum.

**

Gerçekten büyüleyiciydi. Danil’in piyano çalmasının ona fayda sağladığını düşünüyorum çünkü elleri gerçekten inanılmaz. Gerçekten çok iyi hareketler yapabiliyor. Onun hareketleri bence eşsiz ve işte bu hareketler size oyunu kazandırabiliyor. Ama o tamamen yeteneğe bağlı olmak istiyor. Karşısındaki düşmanını, sadece yeteneklerini kullanarak öldürmek istiyor, başka bir şey yok. Oyunu kazanmak istiyor. Onun dezavantajı sabrının olmaması. O hareketleri yapmak istiyor. Oyunlarda bazen fazla absürt olabiliyor. Yeni ve farklı şeyler deniyor. Takım savaşlarında fazla açılıyor çünkü rakibini öldürebileceğine inanıyor. Ve onun bu sabırsızlığı çok ileriye gidebiliyor ve bize oyuna mâl olabiliyor.

**

İlk başta, “Birinciye 50000 dolar ödül” gibi dedikodular oldu ama herkes “Hayır, o kadar olmaz.” diyordu. 10 Ağustos 2011 Forumların çıldırışını izleyin beyler. Forumların çıldırışını izleyin. Fiilen doğrulandı. Bu cidden oluyor. 1.6 milyon dolar ödül havuzu! Bu, kazanan için, Dota’yı kazanmaya 1 milyon dolar! Dota, 5 yıldır oynadığım oyun. Eğlence için oynadığım. Biraz yemek parası veya her neyse. Tamam, bu iş gerçekten büyüyor. Bu, bir oyun yarışması için o güne kadarki en büyük ödül havuzuydu. Büyük bir şeylerin başlangıcı olarak hissettirdi. Bir devrim gibi. Oyunun büyümesi ve E Spor olarak saygı duyulması için ihtiyacımız olan her şeye sahiptik. Adeta bizi temize çıkaracak şeydi. Sadece bağımlı olduğumuz için oynamıyorduk. Bir amaç, bir neden vardı. Uzanabileceğimiz ve yeterince iyiysek yakalayabileceğimiz bir hedef.Pekin, Çin Asya’da profesyonel oyuncular rock yıldızları gibi karşılanıyor. Bu, uygulanabilir bir kariyer fırsatı. Gerçekten oyuncu evlerinde yaşıyorlar. Yani yıl boyunca devam edecek bir şey olarak kuruluyor. Bence alıştırma yapmaya yaklaşımları, aynı düzenli bir iş gibi. Hayran kitlesi çok geniş. Büyük ihtimalle tüm Batılı seyircilerin toplamı kadar. Ya da ondan bile daha büyük. O yüzden gerçekten iyi oynamanız lazım. Gerçekten çok çalışmanız lazım. Birincilik. Ya büyük oynarsın ya evine dönersin. Büyük takımlar büyük para kazanırlar. Fakat 9’uncudan 16’ncıya kadar olan takımlar hiçbir şey kazanmazlar. Ve maaşları da düşünmeye değmez. Sporcuyken, geçimini sağlayabileceğin bir maaşın vardır. Profesyonel oyunculukta bence en zor kısım oyundan oyuna yaşamak. Maaştan maaşa yaşamak gibi. Galip gelmek zorundayım. Galip gelemezsem, para kazanamazmışım gibi. Bu herkes için zor bir hayat. Ne yaptığının önemi yok. Çocuğun profesyonel bir oyuncu olmak istediğinde tarihte bakabileceğin bir geçmiş yok diğer sporlarda olduğu gibi. Oyunculukla geçimini sağlayan kimseyi tanımıyorum. O yüzden bu biraz korkutucu. Okul veya geleneksel yaşam tarzları yerine evladının tüm hayatını oyunculuğa adaması Peki ya bundan bir şey çıkmazsa?

**

İşte Na’Vi, Birinci olmak benim için çok önemliydi. Ve buna ek olarak derslerim de her şeyden etkilenmişti. Yani her şey ilişkiliydi. Her şey aynı anda yıkılmaya başladığında başa çıkmak çok zor. Her şey değişti. O yüzden hayatını yeniden planlaman gerek. En başından. Çok şey öğrendim. Kendi kusurlarının farkına varmalısın. Bu en zor kısmı, sanırım. Ben bile tek başıma bir şeyler yapmıyorum. Öyle her şeyi kendi başınıza yapmaya çalışırsanız, bu bildiğiniz gibi pek mümkün olmaz. Ben kadere gerçekten inanırım ve kendime kazanmanın bir gereklilik olmadığını söyledim çünkü hayatta daha başka çok şey var. Sevdiğiniz insanlara nasıl davrandığınız. Bence bu büyük bir şey. Çok önemli bir şey. Gelmiş geçmiş en önemli şey. Onları çek. Hiç de adil değil. Şunları çek. Daha şimdi uyandım. Bu hiç adil değil. Saç tıraşım hâlâ aptalca görünüyor. Değil mi?

  Ama umrumda da değil. Pekâlâ, her şeyi yanıma aldım. Başlayalım. International Dota 2 şampiyonasının son günündeyiz. Bir oyun üstünlükleri var. Büyük Finale bir hayli yakışıyorlar. Bir milyon doların sahibi kim olacak?

**

Final Maçı

EHOME ve Na’Vi Büyük Final’de karşılaşıyorlar.Na’Vi az önce EHOME karşısında bir maçı kaybetti. Durum 1-1. Yani bir milyon doları kazanmak için takımların ikisi de iki maç kazanmak zorunda. Seçimlerimiz oldukça farklı oldu, biraz pasif kalmıştık. İlk maçı kaybedince insanlar ikinci maçı da kaybedeceğimizi düşündüler. Biraz demoralize olmuştuk. Kesinlikle farklı bir kahraman seçmemiz gerekiyordu. Bir şeyler eksikti. İyi bir takım savaşı yapabilmek, beşe beş mücadele edebilmek için Enigma’yı seçtik. Sona kalan kahramandı ve ben daha önce onu hiç oynamamıştım. Takım, “Dendi, sen al!” diyordu. Ancak Dendi şöyle dedi: “Daha önce hiç oynamadım!” “Ama oynayabilirim!” Böylece ona, o kahramanı alarak oyunu riske atmış olduk. Durum öyle görünüyor ki, alt kulvarda Dendi Enigma’yı oynuyor olacak. Çok ama çok zor bir kulvar olacak Na’Vi maçı kaybetti. Ve şu anda emin oldukları bir şekilde oynamıyorlar. EHOME, Na’Vi’yi çözdü. Onlara karşı nasıl oynanması gerektiğini çözdü. Sözüme sadık kalıyorum, EHOME bence kazanacak. Takımınız için kazanmanız gereken bir milyonu düşününce, Dendi’nin böyle yapması oldukça cesur bir hareketti. Bu çok, çok aptalca. Resmen intihar. Dendi gerçekten çok kötü yakalandı. Başı belada. Roketler havada uçuşuyor. FCB kulenin iyice dibine girdi, Dendi’yi sersemletiyor. Tinker, lazer kullanarak öldürüyor. Bu, FCB’nin canına mâl oldu. Sonra birkaç ufak hata yaptık. Birazcık “turtle” stratejisiyle oynadık. Gerçekten, gerçekten pasif. Biz bu şekilde oynamayız. Puppey ve Dendi sadece kaçmak istiyor. 820! Ne Fissure ama! PLT geliyor! Echo Slam da geldi! EHOME çok güzel iş çıkardı. Fakat biliyorum ki, ölürsem, boş yere ölmüş olacağım. X!! orta kulvarda… Force, Rocket, Laser. Yeterli oluyor! Dendi orta kulvarda öldürülüyor. Bazen işler şöyle işler, siz ölseniz de, takım arkadaşlarınız daha fazlasını öldürür. EHOME hâlâ orta kulvarı ittirmek istiyor Dendi Enigma’sı için hazır değildiler. Sabırlı bir Enigma’ydı. Dünyadaki en sabırlı Enigma’ydı. Puppey geldi. Dendi de geliyor. Black Hole için zaman kolluyorlar. BLACK HOLE!!!! EHOME’un işi bitiyor Şu anda Na’Vi avantajı ele geçirdi. O geçişi yapabilmesi beni gerçekten etkiliyor. Kısaca yürekli olmanız gerek. Kaybetmekten korkuyordu. Bu yüzden çok sabırlıydı ve her şeyi doğru yaptı. Stratejileri, EHOME’un kazanmasını sağlayan stratejiye benziyordu. Na’Vi onları “oyun sonunda” yendi. Sanırım bu gerçekten EHOME’un güvenini sarstı. Ve EHOME’dan “GG” geliyor. Na’Vi maçı kazanıyor. Şu anda bir milyon dolara en yakın isimler. İkinci oyunu zar zor kazandık. Çin takımları genellikle “oyun sonu” potansiyelleriyle korku saçarlar. Ve başlıyoruz. Kılıçlar çekildi. EHOME, Na’Vi’ye karşı tüm bilgilerini, tüm deneyimlerini ve tüm seçimlerini kullanacak. Puck, Na’Vi’nin son seçimi oluyor. Bu kahraman, bir cevap olarak hemen seçildi. Yine bir çok agresif tarzda kahraman seçtiler. Na’Vi’den LighTofHeaveN yine Beastmaster oynuyor olacak Dendi ise bu sefer Puck alıyor Na’Vi eğer bu maçı kazanırsa turnuvayı kazanmış olacak. Bu Titanların Çarpışmasını kaçırmak istemezsiniz. X!! daha da yaklaşıyor. Öldürebildiler. Dendi Doom yiyor. X!! tarafından içeri çekiliyor Bütün EHOME takımı üzerine çullandı. Lich ölüyor. FCB kaçmaya çalışıyor. XBOCT arkasından kovalıyor. Yeterli olabilir. Biraz daha hasar gerekli. Storm! X!! Uzun bir atlama. Dendi Orb ile yüksek zemine çıkıyor. FCB! Rift yedi. Leşi alabilecek mi?

  Geri çekiliyor. Evet öyle. Son sağ tıklama Dendi’nin. Şimdi EHOME, aşağıdan dönecekler. Na’Vi zaten oyuğun içinde. Roshan’ı indirmeye çalışıyorlar. – hepsi birden. Dendi! Dışarı atlayacak! Dream Coil kullanıyor! Onları yakaladı! EHOME’u yakaladı! Onları orta kulvarda tutuyor. Na’Vi oyuktan dışarı geliyor. Dendi’ye yardıma geliyorlar. Daha sonra girdik ve onları yok ettik. Şimdi 3. seviye kulenin önündeler. Kuleyi devirecekler. Evet, yıkılıyor. EHOME umutsuzca savunmaya çalışıyor fakat Na’Vi, saldırıya devam ediyor. Orta kule zaten ittiriliyor. 4. seviye kule düşecek. Na’Vi şimdi içeri akıyor. 1 milyon dolar için ileri atılıyorlar. Ve onu alacaklar! EHOME “GG” diyor. Na’Vi az önce bir milyon dolar kazandı. EHOME ikinci olarak 250.000 doları evine götürüyor. Ama şampiyon Na’Vi!

ÖDÜLLERİN DAĞILIMI

Place

Team

Prize money

1st

Natus Vincere

$1,000,000

2nd

EHOME

$250,000

3rd

Scythe Gaming

$150,000

4th

MeetYourMakers

$80,000

5/6th

Invictus Gaming

$35,000

5/6th

Moscow Five

$35,000

7/8th

MiTH.Trust

$25,000

7/8th

Online Kingdom.Nirvana int

$25,000

 

**

Elektronik Sporlarda bazı dönüm noktaları vardır. Köln’deki de bunlardan biri. Ve Na’Vi, kazananlar. Çocuklar, az önce tarih yazdınız. Kanepenin üzerinde zıplıyordum ve çıldırmış bir kız gibi bağırıyordum. Çünkü, Dünya’nın en mutlu kızı bendim. Erkek kardeşim, tam bir milyon dolar kazanmıştı! Sanırım 10 yıl içerisinde, şu anda piyasadaki oyuncularımız, arkamıza bakıp “İşte başlangıç böyleydi”, “Her şey böyle başladı” diyeceğimiz kişiler olacaklar.Bunlar, oldukça sıkı çalışan ve riskleri alan kişiler. Kendilerini kanıtladılar ve sektörü, harekete geçirebileceğimiz bir noktaya getirdiler. Dünya’ya ne yaptığımızı gösterebildik. Kim bilir o noktada ne kadar büyük olacaktık. Zaten yeterince yol katettik. Daha fazla insan bunu desteklemeye ve bu iş daha da normalleşmeye başladığında artık toplumda kabul gören bir iş hâline gelecektir. Bence 15 yıl sonra Elektronik Sporlar, futboldan daha büyük popüler olacak. Basketboldan da, her şeyden de. Çok fazla bilgisayar oyunu oynadığını düşündüğünüz çocuk, belki de yılda 250 bin dolar maaş aldığı bir konuma ulaşacak. Dünyayı dolaşacak. Milyonlar tarafından desteklenecek. Oyunculuk, dünyadaki en büyük eğlence sektörüdür.Eğer bir yıldızsanız, muhtemelen dünyadaki en büyük yıldızlardan birisinizdir. Yani, bilgisayarlarla ilgili her şey katlanarak büyümeye devam ederse beş veya on yıllık bir süreç, büyük bir adım olacaktır. Zihniyeti değiştirmek hiç kolay olmamıştır. Bu yüzden bu, biraz zaman alacak. Günümüzün oyuncuları birer ebeveyn olduklarında çocuklarının oyun oynamalarını destekleyeceklerdir. Sanırım asıl patlama o zaman yaşanacak. “Hayatta çaba sarf etmeden elde edilen tek şey başarısızlıktır”

Haftalarca süren antremandan sonra, yerel halktan bir adam, çevrimiçi oyun takımını zirveye taşıdı ve Almanya’da gerçekleştirilen uluslararası oyun organizasyonunda takımına yedinciliği kazandırdı. Evet, benimle kesinlikle gurur duyuyordur. Bence fotoğraf makinesini çıkarmıştır ve televizyon ekranının bir fotoğrafını çekiyordur. Çok zeki, biliyorum. Sonuçta bir avukat Ama sonunda biraz anlayış gösterecek ve beni desteklemek isteyecektir. Yani bu iş oldu.

Fear şu anda San Francisco, Kaliforniya’da yaşıyor ve ABD takımı Evil Geniuses’a kaptanlık ediyor. Artık tek başına antreman yapmıyor. Turnuvadan sonra yeni bir masa aldı. Kaybımızdan dolayı üzgündük. İki duygunun bir karışımı üçüncü olduğumuz için hem mutlu hem de üzüntülüyüz. Tüm bu hissettiklerimi onunla paylaşırsam daha iyi olur diye düşündüm. İşte o zaman tam olarak anladım ki, onu tekrar sahiplenmeliydim.

Turnuvadan sonra onu bulmak için geri döndüm. Biraz konuştuk. Ve tekrar çıkmaya başladık. Her şey yolunda gidiyor. Onu seviyorum. Onun büyük, çok büyük bir rolü oldu benim bugünkü benim üzerimde.

hyhy İşletme’de yüksek lisans yapıyor. Üniversite masraflarını turnuva kazançlarıyla karşılıyor.

Bir hafta önce 3000 takipçi vardı. Mutluydum. Sonra bir anda patladı. 8000 takipçi. Bunun sayı ile bir ilgisi yok. Bir ya da iki olsa bile, sorun değil. Yani, numaraları göstermek zorunda değilsin aslında. Sanırım. Babamın, galiba Dendi’nin yaptığı şeyi anlamak için yeterli zamanı olmadı. “Dendi, Dota 2 Milyoneri”

Babamı çok erken kaybettik. Eğer şimdi Dendi’yi görebilseydi, eminim onunla gurur duyardı. Dendi bugün, dünyanın en çok tanınan profesyonel oyuncularından biri haline geldi. Dendi’nin Twitter’daki takipçi sayısı, Ukrayna milli takımının takipçi sayısından fazla.

THE DEPARTED /Köstebek (2006)


“İnsan kendi yolunu kendi çizer. Kimse sana eliyle vermez. Kendin almak zorundasın.”
James Joyce.

Yönetmen: Martin Scorsese     

Senaryo: William Monahan, Alan Mak, Felix Chong     

Ülke: ABD, Hong Kong

Tür: Suç, Gerilim

Vizyon Tarihi: 24 Kasım 2006 (Türkiye)

Süre: 151 dakika

Dil: İngilizce, Çin Lehçesi

Oyuncular: Leonardo DiCaprio, Matt Damon, Jack Nicholson, Mark Wahlberg, Martin Sheen

Özet

Köstebek, Massachusetts Eyalet Polisi’nin şehrin en büyük suç organizasyonunu çökertmek için geniş çaplı bir mücadele başlattığı Güney Boston’da geçiyor. Amaç, güçlü mafya babası Frank Costello’nun (Jack Nicholson) egemenliğine içeriden bir müdahaleyle son vermektir. Güney Boston’da büyümüş olan genç çaylak Billy Costigan’a (Leonardo DiCaprio), Costello’nun çetesine sızma görevi verilir. Billy, Costello’nun güvenini kazanmaya çalışırken, “Güney Yakası”nın sokaklarından gelen bir başka genç polis Colin Sullivan (Matt Damon) da eyalet polis teşkilatında basamakları hızla tırmanmaktadır. Üstlerinin bilmediği şey, Colin’in Costello için çalıştığı ve suç patronunun polisin hep bir adım önünde olmasını sağladığıdır. Her iki adam da, içine sızdıkları organizasyonun planları ve karşı planları hakkında bilgi toplarken, sürdürdükleri çifte yaşamları yüzünden oldukça zorlanmaktadırlar. Ama hem gangsterler hem polisler aralarında bir köstebek olduğunu anlayınca, Billy ve Colin sürekli olarak düşman tarafından yakalanma tehlikesiyle karşı karşıya kalırlar.

filmin orjinali Hong Kong yapımı olan ‘Mou gaan dou ‘dur 3 seri halinde filmi vardır.Yazarlar ise Alan Mak – Felix Chong daha sonra bu film için yeteneksiz William Monahan gibi yazar eklenmiştir ve en iyi senaryo ödülünü almıştır.Orjinal filmin yazarlarına haksızlık yapılmıştır.Eski seriyi merak edenler için

Filmde bir asansör sahnesi var ki, diğer sahnelere pek söz bırakmıyor. Oyuncular zaten iyi. Dublajda da sansür yoktu bu iyi olmuştu. Mutlaka izlenmesi gerekir.

Filmden

Çevremin beni yönlendirmesini istemem.  Ben çevremi yönlendirmek isterim.  Yıllar önce, Kilise’ye sahiptik.  Bu sadece, birbirimize sahip olduğumuzu söylemenin bir yoluydu. Ama şimdi, bilemiyorum. Gülünç bir şey. Kalbine nefret dolduruyor.  Kolombo şövalyeleri astığı astık, kestiği kestiklerdi.  Gerçek birer domuzdular.  Şehrin bir kısmını kontrol ediyorlardı.  Yirmi yıl sonra bir İrlandalı lanet bir işi halledemeyince önderlik bize geçti. Huzur içinde yatsın.  Zencilerin anlamadığı işte bu.  Kara suratlılara karşı elimde bir koz varsa, o da şudur:  Kimse sana eliyle vermez.  Kendin almak zorundasın.

**

Amerika’da aileler daima yükselir de alçalır da. Yanlış mıyım?

  -Kim demiş bunu?

  -Hawthorne.

**

. Ona güveniyor musun?

  Bugünlerde kime güvenilir ki?

  Jackie Amcası’na güvenilirdi. Evet, ama kaybedeceği bir şey yokmuş gibi davranan birine güvenemezsin.

**

Sana yalan söyleyip söylemediğini soruyorum.

Dürüstlük, gerçeği söylemek demek değildir.Evet, söylüyorsun. Yalan söylüyorsun. İyilik yapmak, kişisel fayda sağlamak için mi  yoksa sadece öylesine mi?

  Sanırım bazı insanlar bunu teraziyi dengede tutmak için yapıyorlar.

**

-Polislerle görüşüyor musun?

  -Psikiyatri işimin bir parçası bu. Normalde akademiden uzaklaştırılan adaylarla pek işim olmaz.

Vah vah. Daha iyi bir iş edinmelisin. Öyle mi?

  Yani şu senin polisler buraya gelip zırlıyorlar mı?

  Bazen yaparlar.

Evet, elbette. Bazen ağlarlar, evet.

Evde sorunları varsa, silahlarını kullanmaları gerektiyse.

Silahlarını kullanmak mı?

  Sana bir şey söyleyeyim. Silahlarını kullanmak için polis olurlar. Çoğu, tamam mı?

  Ama o kadar TV seyrediyorlar ki silah kullandıktan sonra ağlamaları gerektiğini sanıyorlar.

Kimse bir polisten daha fazla b. ka batmış olamaz.TV’de oynayan polisler hariç.

**

Frank, bu adamlardan kaçı senden şikâyetçi olacak kadar uzun zamandır seninle?   Bunu bir düşün. İyi para verdiğin söylenemez. Aslında neredeyse feodal bir şirket gibi. Soru şu, ve bu ayrıca tek soru kim senin yaptığını, senden daha iyi yapabileceğini düşünür?

  Benim yaptığımı bir tek ben yapabilirim. Ben olmaya çalışan birçok insan öldü. Ben olmak ister miydin?

  Muhtemelen sen olabilirdim, evet. Evet, o kadarını biliyorum. Ama sen olmak istemiyorum, Frank. Sen olmak istemiyorum. ”Büyük başın ağrısı büyük olur” hesabı.

**

“Hainlerin dünyasında da haine yer yoktur.”

****************

KÖSTEBEK FİLMİ / TİNKER, TAİLOR, SOLDİER, SPY

Vizyon Tarihi: 10 Şubat 2012

“Kimseye güvenme, özellikle de baştakilere.”
“Bir erkek partiyi ne zaman terk etmesi gerektiğini bilmelidir.”
“Teslim olmaktansa ölüme gitmelidir.”.
“O bir fanatikti, işte bu yüzden yenilebileceğini biliyorum. Çünkü bir fanatik her zaman gizli bir şüphe taşır.”

SNOWPİERCER (2013)


Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem fenalıklar karşısında, iyilerin seyirci kalmaması, kötüler yüzünden gelecek (fitne, fesad, şer vs. her çeşitten) içtimâî ızdırabların, iyiler de dâhil bütün cemiyetin varlığını tehdid edeceğini ifade ederek fenâlıklar karşısında nemelâzımcılığı önlemek için zihinden çıkması zor olan bir de benzetmede bulunur:
“Allah’ın emir ve yasaklarına giren meseleleri tatbîk eden -ve yağcılık yaparak müsâmaha ve gevşeklik göstermeyen iyi- kimse ile, yasakları işleyen kimselerin durumları, bir gemiye binip kur’a çekerek, geminin alt ve üst katlarına yerleşen yolculara benzer. Öyle ki, alt katta oturanlar, su ihtiyaçlarını giderirken üsttekilerin yanından geçip onları rahatsız ediyorlardı. (Alttakiler bu duruma son vermek için) bir balta alarak geminin dibini delmeye başlasalar, üsttekiler hemen gelip:
“Yâhu ne yapıyorsunuz?” diye sorunca alttakiler:
“Biz su ihtiyacımızı görürken sizi rahatsız ediyorduk, halbuki suya muhtacız, şimdi sizi rahatsız etmeden yerimizi delerek bu şekilde elde edeceğiz” deseler ve üsttekiler bu işte onlara mâni olsalar hem kendilerini kurtarırlar, hem onları kurtarmış olurlar. Eğer yaptıkları işte serbest bıraksalar, hem onları helâk ederler, hem de kendilerini helâk ederler.” Hadis-i Şerif

Yönetmen: Joon-ho Bong          

Senaryo: Joon-ho Bong, Kelly Masterson, Jacques Lob               

Ülke:  Güney Kore, ABD  , Fransa  , Çek Cumhuriyeti 

Tür: Aksiyon, Dram, Bilim-Kurgu

Vizyon Tarihi: 01 Ağustos 2013 (Güney Kore)

Süre: 126 dakika

Dil: İngilizce, Korece, Japonca, Fransızca

Müzik: Marco Beltrami               

Oyuncular Chris Evans,    Ed Harris, Jamie Bell, Tilda Swinton, Alison Pill

Hakkında

“İyi günler. Bugün 1 Temmuz 2014, saat 18:00. Dünyanın ilk havaalanından canlı yayın yapıyoruz. Son 7 yıldır çok tartışılan bu ürün gelişmeye devam ediyor. Çevreci grupların ve gelişmekte olan ülkelerin protestoları da devam etmekte. CW-7’nin küresel ısınmaya bir cevap niteliği taşıdığı iddia ediliyor. Bugün buna tanık olacağız. Küresel ısınma hakkında tartışan liderler artık göz ardı edilemez. Bugün, 79 ülke atmosferin en üst tabakalarına CW-7’yi yaymaya başlayacak. Bu olay küresel dereceyi ideal bir seviyeye getirecek. Yarından itibaren, bilim adamlarına göre CW-7 soğutma gazı sıcaklıkları yüksek oranda küresel mevsim normallerine indirecek. Bu küresel ısınma için yapılan devrimsel bir çözüm yolu.

CW-7’nin atmosfere dağıtılmasından kısa bir süre Dünya dondu ve bütün insanlık yok oldu.

Bir trene binip seyahat eden önemli bir kaç kişi insanlıktan geriye kalan son insanlardı.”

 

Bugün kapitalizmin bize sunduğu ve “modern yaşamlarımızı” sürdürdüğümüz o yüksek, çok katlı apartmanlarda bulunan daireler aslında toplumda var olan sınıfsal ayrımların dikey düzleme yansıtılmış şeklidir. Kitaplardaki grafiklerden veya sosyolojik teorilerden aşina olduğumuz bu toplumsal sınıfları/sınıflandırmayı maddi birer unsur olarak yansıtır bize içinde yaşadığımız apartmanlar. Genelde apartman bodrumunda yer alan kalorifer dairesiyle aynı katta olan daire “kapıcı dairesi”dir. Bu, asgari ücretle çalışan, toplumun bütün önemli işlerini (veya üst tabakaların asla yapmayı düşünmeyecekleri işleri) yapan ve yükünü taşıyan ama yine de ezilen sınıf olarak en alt tabakayı temsil eder. Onun üstünde, apartman girişinde (veya yol kotunda) bulunan dairede maddi durumu biraz daha iyi, sabit maaşı olan (muhtemelen devlet memuru veya işçi) ve orta tabaka dediğimiz sınıf oturur. Bu temsil durumu üst katlara kadar ara katlarda da devam eder. Ancak zirveye yaklaştıkça insanların maddi durumu da iyileşmeye başlar; alt katlar kiracıyken, üst katlar ev sahibidir, alt katların hiçbir mülkiyeti yokken üst katlara çıktıkça sahip olunan mülkiyet de artmaya başlar (ev yanında bir araba eklenir buna vs.). En üst kattaki bazen dubleks, genelde teraslı ve en güzel manzaraya sahip dairede ise, bu tabakalaşmadaki en zengin kişi yaşar. Giriş katındaki en az güvenliğe sahip dairedeki kişi apartmana giren herkesle muhatap olurken, en üst kattaki kişi en güvenli biçimde ve “diğerlerinden” yalıtılmış bir şekilde yaşar. Çünkü hangi apartmana giderseniz gidin daire fiyatları (kira veya satılık olsun) en alt kattan en üst kata doğru artar ve bu maddi durum kapitalist sistem içersinde görünmez bir tabakalaşma meydana getirir. Ve bu tabakalaşma içerisinde “herkes kendi ait olduğu yeri bilecektir/bilmelidir”.

İşte, senaryosunu Jacques Lob ve Benjamin Legrand’ın yazdığı, çizimlerini ise Alexis ve Jean-Marc Rochette’nin yaptığı “Le Trainsperceneige” isimli çizgi-romandan uyarlanan “Snowpiercer” bizde apartmanlarda görülen bu dikey tabakalaşmayı, onlarca vagonu olan bir tren vasıtasıyla yatay düzleme taşıyarak, sistem eleştirisi yapmaktadır. Girişte filmden yaptığımız alıntıdan da anlaşılacağı gibi, 2014 yılında çok üst seviyelere çıkmış olan küresel ısınmayı mevsim normallerine düşürmek için atmosferin üst tabakalarına CW-7 adlı bir gaz salınır. Ancak bu gaz hava sıcaklığını tahmin edilenin çok daha altına düşürerek tüm dünyayı buzul çağına geri götürür ve sadece yüzlerce vagonlu özel yapım bir trene binerek kurtulmayı başaranlar dışında tüm insanlık donarak yok olur. Hiç durmadan dünyayı dolaşan bu tren insanlara sıcak ve güvenli bir ortam ve yaşamak için gerekli her şeyi sunmaktadır. Ancak her zaman olduğu gibi bu trende de toplumsal bir tabakalaşma vardır ve bunu insanların yaşadığı vagonların lokomotife yani sonsuza kadar çalışacak olan “Kutsal Makineye/iktidara”yakınlığı belirlemektedir. Dolayısıyla en öndekiler trenin bütün nimetlerinden faydalanırken (yüzme havuzu, disko, sauna, restorantlar, eğitim, özel yaşam alanları vs.), en arkadakiler ise sadece ranzalarda yatmak ve protein kalıplarını yemek hakkına sahiptirler, kendi vagonlarından ileriye geçemedikleri gibi (farklı sınıflara ait vagonlar birbirinden çelik kapılarla ayrılmaktadırlar) sık sık da trenin askerlerinin saldırısına maruz kalmaktadırlar. Arka vagondakiler trene ilk bindiklerinde onlara yiyecek verilmemiş, onlar da sahip oldukları stokları tükettikten sonra açlıktan içlerindeki en zayıflarını yemeye başlamışlardır. Ancak bu aşamadan sonra küresel felaketten önce treni yapıp dünyadaki tüm demiryollarını birbirine bağlayan ve lokomotifi yani “Kutsal Makine”yi kontrol eden/yöneten Wilford onlara yemeleri için protein kalıplarını dağıtmaya başlamıştır. Aslında böylece Wilford, arka vagondakilere eğer kendisi olmazsa birbirlerini yiyecekleri mesajını vermiştir. Zaman içinde arka vagondakiler ayaklanıp ön vagonları işgal etmeye kalkışsalar da hepsi başarısız olmuş ve büyük kayıplarla sonuçlanmıştır…

17 yaşında trene binen ve 17 yıldır da arka vagonlarda yolculuk ederek yaşayan Curtis de, ihtiyar Gilliam’dan aldığı feyzle ve ön vagonlardan gelen gizli mesajlarla lokomotifi ele geçirip trene hakim olmak ve bu tabakalaşmaya son vermek için bir isyan başlatır ve lokomotife doğru ilerlemeye koyulur. Curtis ve adamlarının bu ilerleyişi bile, bilgisayar oyunlarındaki level/seviye atlanmasında karşımıza çıkan şekildedir, her yeni vagon kapısı açılışında hep daha fazlasıyla karşılaşırlar. Her yeni seviyede/sınıfta kendi sefil halleriyle o parlak ve zengin insanlar arasında göze batarlar; kendileri böceklerden yapılan protein kalıpları yerken ön vagondakilerin her türlü balık ve et ihtiyaçlarının karşılandığını görürler. Tabii her aşamada onlara engel olmaya ve yok etmeye çalışan tren askerleri de karşılarına çıkar. Bu açıdan bakıldığında ilerleyişin bir bilgisayar oyunu gibi olduğunu da belirtebiliriz. En üst seviye oyuncu olup, ödülü kazanmak için en ileriye gitmek gereklidir. Verilen tüm kayıplara rağmen lokomotife Curtis, ona kapıları açan Namgoong Minsu ve onun kızı Yona ulaşırlar, ancak lokomotifin kapısı sadece Curtis’e açılır. Ve Curtis burada “Kutsal Makine”nin sahibi Wilford’la tanışır. Filmin son 40 dakikasını oluşturan bundan sonraki sahneler filmin senaryosu için de büyük sürprizler barındırmakta ve neredeyse her şeyi ters yüz etmektedir. Bu aşamada da özellikle Wilford ve Curtis arasında geçen konuşmaların dikkatle takip edilmesini öneririz; zira Kutsal Makine’nin çalışması ve trenin işleyebilmesi için gerekli olan şeyler hakkında yaptığı açıklamalarla, aslında dünyadaki yönetim sistemlerinin nasıl çalıştığını ve bu işleyişin devam etmesi için nelerin gerektiğini açıklamaktadır.

[Erişim: http://hayatinizboyuncaseyretmenizgereken.blogspot.com.tr

Filmden

Wilford değil, treni sen yönetmelisin. [Filmde Curtis, verilen mesaj “Sen” (insan] dir. Dünyayı kontrol etmek]

**

Yolcular! Bu bir ayakkabı [çapulcular] değil. Bu düzensizliktir. 42 numara kargaşadır. Bunu görüyor musunuz?

 Bu ölümdür. Bu lokomotife biz evimiz diyoruz. Sıcak kalplerimizle dondurucu soğuk arasında tek bir şey var. Kıyafet mi?

 Pantolon mu?

 Hayır, düzendir. Düzen, bizi ölümcül soğuktan koruyan tek şeydir. Trende yaşayan hepimiz bize tahsis edilmiş yerlerimizde kalıp bizim için belirlenmiş özel işlerimizle meşgul olmalıyız. Kafanıza ayakkabı giyer misiniz?

 Tabii ki kafanıza ayakkabı giymezsiniz. Ayakkabı kafa için değildir. Ayakkabı ayak içindir. Şapka faka içindir. Ben şapkayım, siz ayakkabı. Ben kafa için varım, siz ayaklar için. Aynen öyle işte. En başında, düzen biletlerinizin verdiği haklarınıza göre sağlanmıştı. Birinci sınıf, ekonomi ve sizin gibi beleşçiler. Ebedi düzen Kutsal Lokomotif sayesinde sağlanmıştır. Her şey Kutsal Lokomotif ‘ten geçer.Her şey yerli yerindedir. Tüm yolcular kendi bölümlerindedir. Suyumuz akıyor, ısınıyoruz Kutsal Lokomotife saygı gösterin. Özellikle de tahsis edilmiş yerleriniz için. Aynen öyle. Ta başından beri ben ön taraftayım. Siz arka taraftasınız. Ne zaman bir ayakkabı kafaya çıkarsa kutsal sınır geçilmiş olur.Yerinizi bilin. Yerinizde kalın. Ayakkabı olun.

**

Su ikmal bölmesi?

[FLOW: FOR LOVE OF WATER (2008) (Akış: Su Sevgisi İçin)]

 Evet, birkaç vagon ileride. Suyun arındırılıp geri dönüşümle geldiği yer. Trendeki en kritik bölümlerden biri. O vagonu ele geçirirsek elimize büyük koz geçer. En öne gitmemize gerek bile kalmaz. Suyu kontrol edersek… Pazarlığı da kontrol ederiz. [Ortadoğu’da sıkıntının gerçek yüzü]

BİRLEŞMİŞ MİLLETLER ZEMİNİNDE FİLİSTİN MESELESİNİN GERÇEK YÜZÜ

**

 Wilford bilir. Wilford çocukları sever. Sever.
Wilford çocukları sever mi?
 Onun tek umursadığı değerli lokomotifi. Lokomotif kutsaldır. Ve Wilford ilahidir. Wilford merhametlidir. Onu ara. Bakalım seni kurtarmaya geliyor mu. Evet. Merhametli Wilford demek. Ara onu. Buraya gelmez. Lokomotifi terk etmez. Seni parça parça edeceğiz.

Yine de gelmez mi?

 Suyun kontrolünü ele geçirip kapatınca işler değişecek ve buraya gelecek.

Suyu kapatmak mı?

 Sadece kendi adamlarınızı cezalandırmış olursunuz. Su ön bölümden geliyor. Trenin burnu kar ve buzu topluyor ve suya dönüştürüyor. Filin hortumu gibi. Su ağızdan geliyor. Kıçından değil Curtis. Evet, Wilford sizi yakından tanıyor Bay Curtis Everett. Sizi izliyor. Kendi adamlarınıza zarar vermeyeceğinizi biliyoruz.

**

Wilford! Daha çocukluğunda bile Bay Wilford’un lokomotiflere olan düşkünlüğü belliydi. Büyüdüğümde sonsuza dek trende yaşayacağım. Sonsuza dek! Taşımacılık imparatorluğu Wilford Endüstrisi’ni kurduğunda ilk düşlerinin gerçekleştiğinin farkına varmış. Fakat en büyük düşü tüm dünyadaki demiryollarını tek bir hat üzerinden bağlayan son derece lüks bir lokomotif yolculuğuymuş.  Sirküler demiryolu uzunluğu 438 bin km. Ve her yıl bir döngüyü tamamlıyor.  Antarktika’nın aşırı soğuklarından Afrika’nın yakıcı sıcak çöllerine kadar Wilford’un kendine yeten treniyle kendine has sofistike tasarımın gelişmiş teknolojiyle birleşimi– İnanması zor olsa da eski dünyadaki insanlar, Bay Wilford’la dalga geçiyorlarmış. Onu bu muhteşem trendeki yüksek mühendislik ve yüksek donanım yüzünden eleştiriyorlarmış. Ama Bay Wilford onların bilmediği bir şey biliyormuş. Pek neymiş bu?

 Eski dünyanın insanları dondurmaya dönüşmüş moronlarmış. Bir nevi. Bay Wilford CW7’nin dünyayı donduracağını biliyormuş. Peki ileri görüşlü Bay Wilford seçilmişleri felaketten kurtarmak için neyi icat etmiş?

 Lokomotifi!

Çuf, çuf, çuf delip geçer!

 Hep yoluna devam eder!

Lokomotif durursa ne olur?

 Hepimiz donarak ölürüz!

Peki ya duracak mı?

 Peki ya duracak mı?

 Hayır! Hayır! Nedenini söyleyebilir misiniz?

 Lokomotif ebedidir! Lokomotif daimidir! Çuf, çuf, çuf delip geçer! Hep yoluna devam eder! Sebebi kimdir?

 Wilford! Wilford! Wilford! [Büyük Birader-1984]

**

Curtis Everett Bay Wilford’a yemekte eşlik etmeniz için sizi resmen davet etmek için gönderildim. Önden buyurun.

Curtis?

 Sen misin?

 Curtis, evladım. İçeri gel. Sana bir bakayım. Aç mısın?

 Bu kadar yolu gelerek büyük iş başardın. Lütfen oturun. Koca treni yürüyerek geçen ilk insan sensin. Kuyruktan lokomotife.

Bunu biliyor muydun?

 Tebrikler, bravo. Sizden daha önce kimse buraya Lokomotif’e ulaşamamıştı. Ben de hiç kuyruk bölümüne gitmedim. Neden gitmedin?

 Senin için fazla mı pis?

 Kuyruk bölümündeki mayın tarlasından geçmemek için mi?

 Sence benim yerimin kendine has engelleri yok mu?

 Çok gürültülü. Ve çok boş. Doğru. Biftekler. Çokça boş alan. Bu kaltak karı ne istersen getiriyor. Curtis, herkes kendine tahsis edilmiş yerinde. Ve senin dışındaki herkes olması gereken yerde. En güzel yerdeki insanların en kötü yerdekilere söyledikleri bu. Bu trendeki kimse seninle yerini değiştirmez. Benimle yer değiştirmek [tanrı olmak] ister miydin?

Curtis, evladım. İşin aslı, hepimiz bu lanet olası trende hapsolmuş durumdayız. Hepimiz bu metal yığını içinde esir düştük. Orta pişmiş?

 Ve bu tren ekosisteme çok yakındır. Dengeyi korumak için çaba sarf etmeliyiz. Hava, su, erzak. nüfus. Daima dengede tutulmalı. En uygun denge için, bazen çözüm için daha radikal kararlar alınmak zorunda kalınacaktır.Nüfusun azaltılması gerektiğinde sert uygulamalar gerekebilir. Gerçek doğal seleksiyon için vaktimiz yok.

THE TRİALS OF HENRY KİSSİNGER (2002) Henry Kissinger’in Yargılanması

Bunun olmasını beklersek korkunç derecede kalabalıklaşıp açlıktan ölürüz. Sıradaki en iyi çözüm bir özel grubu öldürmek için başka bir özel grup kurmaktır. Zaman zaman, tabiri caizse ortalığı karıştırıyoruz. 7 lerin İsyanı, McGregor Devrimi… Büyük Curtis İhtilali.

Hiç beklenmeyen şeytani bir plana sahip çok etkili bir yapım. Yaketerina’da karşı saldırı yapacağını kim tahmin edebilirdi ki?

 Çok zekice. Gilliam ve benim planım bu değildi.

Ne dedin?

 Bilmediğini söyleme sakın.

Gilliam ve ben… Bizim planımız. Gilliam?

 Gilliam. [ A. Hitler]

DER EWİGE JUDE (1940) Sona Kadar Yahudi.

Ön ve kuyruk bölümleri birlikte çalışmalı. Bir ortaktan fazlasıydı, gerçekten. Benim dostumdu. Saçmalık. Sana inanmıyorum. Orijinal anlaşmamızda Yaketerina tünelinin sonunda isyan çıkacaktı. Tüm hayatta kalanlar kuyruk bölümüne dönecekti.

- Daha çok boş alanın keyfini çıkaracaklardı.

- Yalan söylüyorsun. Gilliam öyle şey yapmaz.Nihayetinde işe yaradı. Sizin karşı saldırınız isyanı 10 kat daha heyecanlı kıldı. Ne yazık ki ön bölümden beklenenin üzerinde can kaybı oldu ve Gilliam bedelini ödemek zorunda kaldı. İronik, değil mi?

 İnsan nasıl ölüm ve yaşam arasındaki ince çizgiyi geçiyor. Artık bizim için yapacak son bir şey kaldı. Rakamlara bakmak.

Alo Wilford, benim. Gilliam’ın yerindeyim. Bekle. Hala aynı oranda mı?

 Evet, hala %74. Tamam, devam edin. Bekle. 18’de bırakın. 18. yılın kutlaması olsun. Mükemmel bir fikir. Sizinkiler. Şimdi Gilliam’ın ne kastettiğini anlıyorum. Senin zeki ve akıllı olduğunu söylemişti. Ama hep gerginmişsin. En son ne zaman seviştin?

 Gilliam’ın dediği gibi, iki kolla kadını tutmak daha iyidir. Gilliam’ı özleyeceğim. Gece yarısı telefon konuşmalarımızı özleyeceğim. Saatlerce konuşabilirdi. Hem de tek kolla.

Birisi için bu trende hayatta kalmayı başarmak deliliğin bir noktasına kadar gelmişse kolaydır. Gilliam bunu çok iyi anlamıştı yaşamın devam edebilmesi ve dengenin korunması için korkunun, endişenin kargaşanın ve dehşetin sürmesi gerekiyordu. Böyle bir durum yoksa bunu biz yaratmalıyız. Bu bağlamda, senin yarattığın Büyük Curtis İhtilali tam bir başyapıttı.

Benimle gel Curtis. Sana bir şey göstermek istiyorum. Bunu hak ettin. Hadi gel. Şu anda uyanıyor. Çok hoş, değil mi?

 Huzur dolu. Onun kalbindesin. Hayatımı buna adadım. Ebedi Lokomotif. Ebediyetin ta kendisi. Trende hiç yalnız kaldın mı?

 En son ne zaman yalnızdın?

 Hatırlayamıyorsun değil mi?

 Lütfen yap. Acele etme. Az önce yazdım. Senin için Curtis. Al hadi. Ben yaşlandım. Benim yerime geçmeni istiyorum. Hep istediğin şey. Gilliam’ın da istediği şeydi. Lokomotifi gözetmelisin… Çalışır halde tutmalısın. Bak Curtis. Kapının ardında… Bölümler arında hep olmaları gereken yerde ve hep olacakları yerdeler. Sence neresi?

Tren. Ve şimdi insanların sayısı tam olarak gerektiği kadar. Hepsi doğru yerlerinde. Sence nedir bu?

 İnsanlık. Tren dünyadır. İnsanlık da biziz. Artık insanlığa liderlik etmek için kutsal bir görevin var.Sen olmazsan Curtis, insanlık yok olur. Liderleri olmadan insanların neler yaptığını gördün. Yakıp yok ederler.

Şunlara bak. İnsanlar böyledir. Biliyorsun. Daha önce de gördün. Daha önce de yaşadın. Tuhaf ve zavallılar, değil mi?

 Onları kendilerinden koruyabilirsin. Gilliam da seni kendinden korumuştu. Curtis. Senin kaderin bu. Tamamdır!

The Recruit/ Çaylak (2003)[Tecrübeli ajan Walter Burke ve James Clayton’filmin başında  aralarında geçen konuşma]

Beni dinle. Curtis, bu kadar duygusal olma. Herkesin yeri önceden bellidir.

**

HELAKE SEBEP OLAN MUTLU AZINLIK