HÂKİ´NİN GÜLNÂMESİ


بِسْـــمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

الحمد لله رب العالمين والصلاة والسلام على رسولنا محمد و على اله وصحبه وسلم اجمعين

Ehamdülillahi Rabbil âlemîn. vessalâtü vesselâmü âlâ seyyidinâ Muhammedin ve âlâ âlihi ve sahbihi ecmaîn.

İnsanı uyuşmuş kandan yaratan sonsuz kerem sahibi Allah (cc)´a şükürler olsun. Dualarımız Fahri âlem Muhammed Mustafa (aleyhissalatü vesselam ve ala âlihi) Efendimizin üzerinedir. Onun arkadaşları ve Ehli Beyti bizim canımızdan üstündür.     Bizde göreceğin güzellikler, sevgili İhramcızâde İsmail Hakkı Toprak (ks) Efendim sebebi iledir. Onunla Peygamber (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimizi ve hakîkâti bulmuşuzdur.

Efendi Hazretlerine birçok mânevî sorularımız oldu. Tespit edebildiğim bir bölüm sizlere sunulmuştur.

“Gel, bak, güller bağı şeklinde hakikat gülleri açılmış.
Hakikatin bahçesinde hiç bir bülbül, böyle şirin, hoş nağme etmemiştir.
Nasıl oluyor ki, böyle bir bülbülün öldükten sonra onun kemiklerinden güller açılmasın.”
SÂDİ ŞÎRÂZÎ

 

Efendim sayenizde hakîkât sırlarından haber almaktayız. Bunun şükrünü edemeyeceğimizi çok iyi bilmekte ve bu lutfunuzu artırmanızı istemekteyiz.

Toprak sırrın saklandığı yerdir. Muhammedî sırlar bile toprağın sinesinde saklanabildi. Onun için en üstün varlık Fahri âlem Muhammed Mustafa (aleyhissalatü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz beşer olarak geldi. Yani meleklerden olmadı.

Sen topraktan ayrı düşme ki, sırlar sana da açılsın. Başkaları da sırrından haberdar olsun. Bunun benzeri bitkilerdir. Nasıl ki bir meyve sırrını tohumunda saklar. Fakat sırrını devam ettirebilmesi için tohumunu toprağa vermelidir. Sen bizden ayrılmadıktan sonra bu sır devam edecektir.

Öyle bir düşünceye girmen gerekir ki,bizim kıyafet ve heyetimize aynen bürünmek, kendini benmişsin gibi görmek ve hayâl etmek…

Bu durumda sanki ben olursun, kendin de­ğil… Böylece ibadetlerini benimle yaparsın. Mesela Kur´an-ı Kerim dinlerken göz­lerini yumar ve kendini benim vücut ve kıyafetinde görürsün. Yine vaaz ve ders din­lerken, namaz kılarken kendini benim kıyafet ve heyetinde hayâl edersin. Namazda ayakta duruşun, oturuşun, Kur´an-ı Kerim okuyuşunun fi­illerini yapan ve her zaman sana faydalı olan bir arkadaşın olurum. Böylece benimle çok şeylere kavuşursun.

Fahri âlem Muhammed Mustafa (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz´e; “Meclis arkadaşlarımızın en hayırlısı hangisidir? diye sorulduğunda, Peygamber (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz;

“Kimi görmek size Allah (cc)´ı hatırlatıyor, kimin konuşması sizin ilmi­nizi artırıyor, kimin de ameli size ahireti hatırlatıyorsa işte onlar en hayırlı ar­kadaşlarınızdır.” buyurdu. (El- metalibul Aliye, Askalani)

Ben sana çok şeylerin haberini söylemeyecektim. Fakat Ebû Hureyre radıyallahu anh´ın rivayet ettiği şu Hadisi şerif bizi, bazı hakîkât nurlarını açıklamaya yöneltti.

Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihî) buyurdu ki;

“Kıyamet gününde tanıdık olmayan bir adam, kulun yakasına yapışacak. Kul, “Benden ne istiyorsun?” diyecek. O şöyle diyecek: “Dünyada beni hatalı ve çirkin işler yaparken görürdün, ama alıkoymazdın.”

Hakîkât ilmini layık olmayana vermek hata olduğu gibi, layık olanı da mahrum etmek aynen ihanettir. Bu her şey içinde kıyas edilecek hükümdür.

Sırlardan bahsetmek avret yerini açmak gibidir. Namustur. Ehline açarsan vebâli yoktur.

Bize bağlı olan ihvanımızı biz unutmayacağız. Bugün biz dünyada iken terbiye ettiğimiz gibi öbür dünyadan da onları terbiye ederiz. Eğer nasibi varda manevî gücü zayıf olursa ihvanımızı, ahiret gününde hesap vermeden önceki hallerin dehşetli anlarında dahi terbiye eder, sırrımızı onlara veririz. Onu noksan olarak Allah (cc)´ın huzuruna çıkartmayız.

Bu söz acayibine gidebilir. Zaman izâfidir. Zamanın izafi oluşu, saatlerin yavaşlaması veya hızlanmasından değil; beşeriyetin ruhâni seviyesindeki hallerinden ileri gelir. Zamanın kalktığı yani misâl âlemi ortamında insan vücudundaki durumlar hayret verir. Rüya halinde tadılan lezzetler uyanınca kalmadığı gibi. Fakat öyle rüyalar vardır ki, hakîkâtin habercisidir.

Ölüm bir uyanışın ta kendisidir. Acaba bu uyanış misal âleminden mi, yoksa hakîkât aleminden mi, bunu çokları bilmediler. Fahri âlem Muhammed Mustafa (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz ise ölümün bir uyanış olduğunu söylemiştir. Şunu bilmelisin ki, senin yaşadığını zan ettiğin hayat, hakîkâtte değildir.

Hayalin sorumluluğu olmadığı bir gerçektir. Fakat sen bu hayalin neresinde olduğunu bilemiyorsun. Bunu fark etse idin, bugün bize soru soran değil, sorulan olurdun.

Çok kişiler sırları anlamak için Allah (cc)´ın kitabına müracaat ederler. Fakat Peygamber (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimizi görmemelikten gelerek hareket ettikleri için doğruyu bulamazlar. Hata ederler. Hatalarını da kabul etmezler. Sapıtır giderler. Biz her sözümüzde Kur´an-ı Kerimi ve Peygamber (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimizi kendimize örnek alırız.

Zira Ömer Bin el-Hattab radıyallahu anh buyuruyordu ki; “Bir takım insanlar gelecek, Kur´an-ı Kerim’in (değişik şekillerde anlaşılabilecek olan) müteşabihleri hususunda sizinle mücadele edecekler. O halde onların yakasına sünnetlerle sarılın. Çünkü sünnetleri bilenler, Allah (cc)’ın kitabını en iyi bilenlerdir.”(İtkân)

Kur´an-ı Kerim hakîkâtin kendisidir. Fakat tefsirleri ise bir hayalden ibarettir. Eğer ki bir isabetli tefsir edecek biri varsa, o da Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihî) dir. O dahi Allah (cc)´ın müsaade ettiği kadarını açıklamıştır.

Çünkü Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihî) “Kur´an-ı Kerim hakkında kendi görüş ve düşüncesi ile söz söyleyen kimse isâbet etse bile hata etmiş sayılır” “Kim din hakkında kendi görüşü ile konuşursa Beni itham etmiş olur” (Deylemi) buyurmuştur. Bunu iyi anlamalısın.

Anlayamadığımız bir şeyden sorumlu olur muyuz gibi bir soruda aklına gelmesin. Bu din bir kocakarının imanını da kabul eder. Sen münafıkların fitnesinden emin olarak iman et. Bunu da kayıtsız ve şartsız Fahri âlem Muhammed Mustafa (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimize uymakla bulabilirsin. “Onlar, hem insanları peygambere yaklaşmaktan vazgeçirmeye çalışırlar, hem de kendileri O´ndan uzaklaşırlar. Eğer onlar bir şeyler helak ediyorlarsa, o da ancak kendileridir. Bunu anlamıyorlar.”(En´am 26) Öyle ilim ehli göreceksin ki, ilim adına kendini saptırdığı gibi başkalarını da dalâlete düşürecektir. Bunu da dine hizmet ediyorum diye yapacaktır. Onların bu halleri kendilerine güvenmelerindendir. Sen bize, bizde Peygamber (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimize güveniriz.

Efendim yaratılışınız hakkındaki rivayete deliliniz nedir?

Fahri âlem Muhammed Mustafa (aleyhissalatü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz bize ve validemize sunduğu “Biz İsmail´i kendi toprağımızdan yoğurduk ve ekşitmedik” müjdesi nâdir lutuflardandır. Bizim yaratılışımız Allah (cc)´ın ve Fahri âlem Muhammed Mustafa (aleyhissalatü vesselam ve ala âlihi) Efendimizin nazarları altında olmuştur.

Buna delilimiz Medine-i Münevvere´de Ravzâ-i Pâk-i Rasûle teveccüh ettiğinizde görürsünüz. Orayı bura, burayı ora yapmışızdır. Bu bir hakîkâttir. Suyunu suyumuz, havası havamız kılınmıştır. Eğer bir kişi Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihî)´e bir müracaatı olurda Medine´ye varamazsa bizi ziyarete gelmiş olsa, derdine derman bulur.

Efendim ben buna inandım. Fakat bunu yeni duyanlar nasıl kabul ederler.

Biz bunu sana yazdırdık. Onlara kabul ettirmek bize düşer. İnkar edecek olanın bu kelama karşı kalbi doğrulmaz. Fakat biz bu kişilerden birini istersek, ona bunu kabul etme yolunu açarız. Oda öylece kabul eder.

Efendim,1955 senesinde Gavsiyetlik Kadirîlerden Nakşîlere verildi, sözünüzün manası nedir?

Şah Hâşim Risâlesinde yazıyor ki; Allah (cc) kullarından birini veli yapmak dilerse, onun Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ve ala âlihinin huzuruna götürülmesini emreder. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ve ala âlih emreder ve “Oğlum Seyyid Abdülkadir Geylani (ks) Hazretlerine götürün, velâyete layık olup olmadığını araştırsın” buyurur. Seyyid Abdülkadir Geylani (ks) Hazretlerine götürülür. Eğer o zât-ı velâyete layık görürse, ismini Muhammedî defterine yazar. Mübârek mührü ile mühürler ve bunu Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm ve ala âlihin emri ve tasdiki konur. O zât-a velâyet, berât ve hilâfet tertip edilip zamanın gavs-ı vasıtasıyla sahibine ulaştırılır. O veli makbul ve korunmuşlardan olur. Bu vazife kıyamete kadar Abdülkadir Geylani (ks) Hazretlerine verilmiştir. Başka görevlisi de yoktur. Bu işe yalnız bakmaktadır. Her asırda kutuplar, gavs ve bütün veliler O´ndan feyz almaktadırlar.”

Önce şunu bilmek lazımdır. Hazreti Abdülkadir Geylani (ks), 1077 (hicri470) yılında, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ve ala âlihinin vefatından 445 yıl sonra, Hazar denizinin güneyinde Geylan kasabasında doğmuş, 1165 (hicri 562) yılında 91 yıllık muhteşem bir ömürden sonra, yani 833 yıl önce bu âleme veda etmiştir. Soy itibariyle hem Seyyid, hem de Şerif idi. Yani soyu, babası Seyyid Musa tarafından İmam-ı Hasan radiyallahü anh Efendimiz´e, annesi Fatma Hatun tarafından da İmam-ı Hüseyin radiyallahü anh Efendimiz´e dayanmaktadır.

Onun için şu ibare meşhur olmuştur:

“Veliler Sultanı Abdülkadir Geylani, aşk ile doğdu,

Kemal ile ömür sürdü ve kemal-i aşk ile Rabb´ine vasıl oldu.

(Aşkın sayısal değeri 470, kemalin sayısal değeri 91 dir. Aşk yılından sonra 91 yıl yaşamıştır)

Bize 1955 senesinde Seyyid Abdülkadir Geylani (ks) Hazretleri yukarıda bahsettiğin vazifesini bi-zâtihî kendisi bize verdi. Yukarıdaki söz bizim zamanımızdan önce yazıldığını da unutma. Biz bu makamı bir üstünlük saymayız. Ne mutlu bizlere ki, Onlar bizi sever, bizde Onları severiz. Sende bizi sevdiğin için bu sevgide beraberiz.

Efendim, Seyyid Abdülkadir Geylani (ks) Hazretlerinin, Şah Nakşibend (ks) Hazretlerinin ve sizin İbrahim bin Ethem (ks) hakkında “Yazık, ona çok üzülüyorsunuz değil mi? Eğer zamanımızda olsaydı onu sarayında, tahtından ayırmadan irşat ederdik,” söz söylediği rivayeti vardır.

Şunu unutma büyüklerin kelâmında yalan söz çıkmadığı gibi, halini kazanmadığı sözde ağızlarından çıkmamıştır. Bizden ne duyarsan bu bir hakîkâttir. Hikmet birdir, rivayetleri ise nefisler sayısıncadır.

Efendim bu okul yüce, hocası yüce, fakat talebesini niçin zayıflardan seçer?

Allah (cc)´ın öyle kullarını göreceksin ki, onu karşısına alıp konuşmak şöyle dursun yanlarına dahi yanaşmak mümkün olmayacaktır. Görürsün ki, bizim okul talebesini genellikle çaresizlerden seçer. Hocalarına da ne sabırlı insanlardır, dersin. Çünkü onlar çaresizlerden çare üretir ve olmazları olur ederler. Çünkü bu yolun hocaları Allah (cc)´a söz vermiştir. Ya Rabb´i bize teslim olan bir kulunu terk etmeden kabul edeceğim. Taşları cevher yapacağım sözü vardır. Bizde doğru yolda gidenler için, onları yollarından alıkoymak yoktur. Menâkıpları hiç okumadın mı, hepsi ümitsizlikten çıkan devalardır. Bu kadar yüce makamı olan Seyyid Abdülkadir Geylani (ks) Hazretleri niye 25 sene gibi bir ömrü inzivada geçirdi. Kötü olduğu için mi? Hayır, kendine bağlanacakların dertlerinin ızdırabını nefsine verip onlardan bu ağır yükü kaldırdı. Sonra kıyamete kadar adını silinmeden kalmasının hikmetini anlamış oldun. Bizim de çektiklerimizi yakînen çok iyi bilirsin. Peygamberlere bir bak, en çok hangisi çile çekmiş. Cevabın Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ve ala âlihi olacaktır. Bu Âlem O´nun hürmetine yaratılmış. Fakat çektiklerini çok iyi biliyorsun. Sen böyle yüce makamda olsan, böyle sıkıntılar sana gelse hemen isyan bayrağını çekersin. Nasıl doğru yolda olana böyle sıkıntı reva olsun dersin. Demek ki, kâmil olmanın da bir ağır yönü varmış.

Efendim insanın dayanacağı bir dostu olması ne güzel bir nimettir. Bu müjdenizle sevinmeyi çok istiyoruz.

Hayır, ağlayan siz olun. Gülmenin güzelliği ağlamadan açığa çıkmaz. Bil ki her ağlamanın bir gülmesi, her gülmenin bir ağlaması takip eder. Öyle ise sen ağlamayı tercih et. Çünkü gülmenin sonunu kestiremezsin.

Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem ve ala âlih buyurdu ki:

“Ben, sizin görmediklerinizi görür, duyamadıklarınızı da duyarım. (O an) gök gürledi. Onun gürlemesi hakkıdır. içinde dört parmaklık boş bir yer bile yoktur ki, orada melekler, Allah (cc) için alnını yere koyup secde etmesinler. Vallahi, siz benim bildiklerimi bilseydiniz, az güler çok ağlardınız. Yatakta kadından lezzet duymazdınız. Çöllere çıkıp, haykıra haykıra Allah (cc)´a yalvarırdınız. Kesilen bir ağaç olmayı ne kadar da isterdim!” (Tirmizî)

Efendim insanlara yol gösterici olabilir miyiz?

Yol siz olun. Herkes yanındakini verir, sen yol olmayınca nasıl konuşabilirsin. Çünkü yaşanmayan halin yalandan başka bir sözü olmaz.

Eğer bir şey olmak istersen de; biz ol. Çok zaman kemâl yolunu bulup, büyükler gibi olmak istesen de, bu takdir edilen kadar olacağını da, unutma!

Takdir deyince, üzülme. Çünkü bu bir Rabbânî sırdır. “Rasûlullah aleyhissalâtu vesselâm, elinde iki kitap olduğu halde yanımıza geldi ve:

“Bu iki kitap nedir biliyor musunuz?” buyurdular. Cevaben: “Hayır, ey Allah´ın Resûlü! Bilmiyoruz. Ancak bildirmenizi istiyoruz!” dedik.

Bunun üzerine sağ elindekini göstererek: “Bu Rabbülâlemin´den gelmiş bir kitaptır. İçerisinde cennet ehlinin isimleri mevcuttur. Hatta onların babalarının ve kabilelerinin isimler de mevcuttur ve sonunda da toplamını yapmıştır. Bunlara asla ne ilave yapılır, ne de onlardan eksiltmeye yer verilir. Hiç değişmeden ebedi olarak sabit kalır” buyurdular.

Sonra sol elindekini göstererek: “Bu da Rabbülâlemin´den bir kitaptır. Bunun içinde de ateş ehlinin isimleri, onların atalarının isimleri ve kabilelerinin isimleri vardır. En sonda da toplamlarını yapmıştır. Bunlara asla ne ziyade yapılır, ne de eksiltmeye yer verilir!” buyurdular.

Ashabı sordu: “Öyleyse Ey Allah´ın Resûlü, niye amel ediliyor? Madem ki her şey önceden olmuş bitmiş, yazılmış ve artık yazma işi bitmiş ise bir daha yapma gayreti de niye?”

Rasûlullah şu cevabı verdi: “Siz amelinizle doğruyu ve istikameti arayın! İtidali koruyun, Zira, cennetlik olan kimsenin ameli, cennet ehlinin ameliyle sonlanır; daha önce ne çeşit amel yapmış olursa olsun. Yine cehennemlik olanın ameli de cehennem ehlinin ameliyle sonlanır, hangi çeşit amel ile amel etmiş olursa olsun!”

Rasûlullah aleyhissalâtu vesselâm ve ala âlih, sonra elindeki kitapları atıp, elleriyle işaret ederek dedi ki: “Rabbiniz kullardan artık bu konuda sonuca erdi, bir kısmı cennetlik, bir kısmı da cehennemliktir.” (Tirmizi)

Efendim akıl niçin verildi?

Akıl şey´leri anlama fırsatı verdiğinden sana faydası olan bir melekedir. Bu sebeple akıl tarih boyunca insanları meşgul etmiştir. Bazılarda çok ileri giderek onu ilâh olarak kabul etmişler ve vahiyden üstün tutmuşlardır.

Akıl öyle bir şeydir ki, insan akıl ile ya dalâlete veya hidâyete kavuşur. Bazıları aklın her zaman isabetli kararlar verdiğini kabul etmişler ve “aklın yolu birdir” “aklın süzgecinden geçmeyen nakil kabul olunmaz” hükmünü kabul etmişlerdir..Bu ise felaketten başka bir şey zuhur ettirmemiştir.

Kur´an-ı Kerim´de “akletmek” çok kere kullanılmıştır. Burada akılın istenmesinden çok, sınırını bilmek gerekir. Aklın sınırı ise hadisi şerifte şu şekildedir.

Peygamber (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz buyurdular ki: “Akıllı kimse, nefsini muhasebe eden ve ölümden sonrası için çalışandır. Aciz de, nefsini hevâsını peşine takan ve Allah (cc)´tan temennide bulunan kimsedir.” (Tirmizî)

Yeri geldikçe biz sana Fahri âlem Muhammed Mustafa (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimizden hadisler nakledince aklın kabul etmeyeceği çok konular olacaktır. Onun için aklı vahye mahkûm etmekten başka çaren yoktur.

Aklın mükemmel olmadığını Nasreddin Hoca (ks) Hazretleri bir gün eşeğine ters binerek göstermiştir. Görenlerin yargısı hemen “Hoca eşeğe ters binmiş” olmuştur. Fakat Nasreddin Hoca (ks) onlara şöyle cevap vermiştir.

“Gerçektende hepiniz aklın yolu bir diyorsunuz ya; buna eşeğimde dâhil. Aklınız size benim eşekle olan ilişkimde bir terslik olduğunu söylüyor. Bir terslik var, ancak neyin ters neyin doğru olduğuna, meselenin hangi tarafında yer alırsanız öyle cevap verirsiniz. Sizler eşeğin tarafını tutup, bana “ters duruyor” dediniz. Oysa meseleyi benim açımdan gören insaf ehli benim değil, eşeğin altta ters durduğunu görecektir.”

Akıl hüküm verir. Lakin hükümde eşek tarafını tutarsan eşekçe, insanın tarafını tutarsan hakîkât tarafından hüküm verirsin. Bu sebeple aklın yolu bir olmayıp, hakîkâtin bir olduğudur. Hakîkâti görmek ise sadece akıl ile olmayıp vahiy yolu ile olur. Akıl ise bu vahyi anlamada bir vasıtadır. Tahrif edilmiş vahiyde ise akılın hükmünü aramakta abesle iştigaldir. Fakat biz müslümanlar bu yönden şanslı bir durumda olduğumuz kesindir. Diğer din sahipleri eğer kendilerinde ki hakîki bilgiyi açığa çıkarsalardı, vahyin akıldan üstün olduğunu muhakkak görürlerdi. Şunu da unutma ki, inkar ehline ne delil getirsen, yinede kabul etmez.

Akıl, Allah (cc)´ın bize, bizimde O´na sorumlu olmamız için verilmiştir. Çünkü akılda hüküm verme melekesi ve irade üzerinde büyük etkisi vardır. Yoksa her şeyde üstünlüğü olduğunu düşünmek yanlıştır. Akıl denen nesneyi eğer ilâhi ilimle beslemezsen akıl sapık görüşleri de hakikatten daha çabuk kabul eder. Fakat dersen ki hakîkî ilimle birleşmesinin derecesini nasıl bileceğiz. Allah (cc) bu konuda kendine düşen Rabbâni vazifesini yapar. Kulunu mânevî desteğinden mahrum etmez. Peygamberleri ile ona destek verir. Peygambere inanmayan için nasıl olur dersen de, Allah (cc) bütün insanların hidâyetini takdir etmemiştir deriz. Allah (cc) adaletli davranmamıştır, diye bir söz söylersen; Allah (cc)´a yemin ederim ki,

“Allah (cc) bir kulu hakkında hiçbir zaman kalleşçe davranmadı. Onu cehenneme atmak için fırsat aramadı. Kullarına ne gücünden fazla yük yükledi ve nede zulmetti. Fakat kulları O´nun bütün sözlerinin doğruluğunu anlamak için ölümü beklemektedirler. Bilmiş ol ki, Allah (cc) doğru söyler.” Burada sözü bitirmek lazımdır.

“İnsanların en cahili, bildiği halde yapmayan ve en faziletlisi ise Allah (cc)´tan en çok korkandır.” (Süfyan b. Uyeyne)

İnsan genellikle bildiği şeylerin hepsini yapamaz. Fakat korkma fiilini tam olarak işleyebilir. Kalpten vücuda doğru yayılan en kuvvetli histir. Allah (cc)´ın istediği korku ise sevgiliden korkanın hali gibi olmasıdır. Yoksa zalim karşısında duyulan korku gibi değildir.

İmam Gazali´ye korku ile birlikte yapılan ibadet mi, ümitle birlikte yapılan ibadet mi daha faziletlidir? diye bir soru soruldu.

İmam, buna şöyle cevap vermiştir: “Ümitle yapılan ibadetler daha faziletlidir, çünkü ümit sevgiyi doğurur. Korku ise ümitsizliğe sebep olur.”

Bu sebeple sevgiliyi incitmemek için her şeyini emrine veren aşık gibi olmak gerekir. Sevgilinin cevrine katlanan vuslat şarabını muhakkak içecektir.

O sevginin bir ateşi vardır ki, tarifini Peygamber (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz şöyle yapmıştır. Cabir (r.a)’den peygamber (s.a.v)’in şöyle buyurduğu rivayet edildi: “Takva sahibi ve fasıktan hiç biri kalmaz, hepsi cehenneme girer. Ateş İbrahim (aleyhisselâm) ’a olduğu gibi müminlere soğuk ve selametli olur, hatta soğukluklarından dolayı cehennemde bir titreme olur” (İmam Ahmed, Müsned)

Bu müminlerin İbrahim (aleyhisselâm)’dan aldıkları mirastır, müminlerin kalplerindeki sevgi ateşinden aslında cehennem ateşi korkuyor.

Cüneyd Bağdâdî (ks) dedi ki: Cehennem dedi ki: Ya Rabb´i, şayet sana itaat etmesem, benden daha şiddetli bir şeyle beni azaplandırır mısın? Allah (cc) buyurdu ki: Senin üzerine daha büyük ateş musallat ederdim?

Cehennem dedi ki: Benden daha büyük ve şiddetli ateş var mı?

Allah (cc) buyurdu ki: Evet, mümin evliyalarımın kalplerine yerleştirdiğim sevgi ateşi. Sen kendini sevgilinin aşkı ile yak ve yok et. Yoksa bir kazancın olmayacağını bilmelisin.

Efendim ben korkuyu kaybedince düzenin bozulup, korkunca düzgün olması bundan mı?

Evet. Bu hal gidince şımarma olur. Sevgiliyi kaybetmek korkusu, hem sevmek, hem de korkmak fiilini kapsar. Sonuçta sevgilinin her şeyine razı olmaya başlarsın. Bu ise istenen şeydir. Bu konuda “Rasûlullah aleyhissalâtu vesselâm ve ala âlih buyurdular ki:

“Ademoğlunun saadet (doğruluk) sebeplerinden biri de Allah (cc)´nın hükmettiğine rıza göstermesidir. Şekâvet (günah) sebeplerinden biri de Allah (cc)a istihareyi (yönelmeyi) terk etmesidir. Yine şekâvet sebeplerinden bir diğeri de Allah´ın hükmettiğine razı olmamasıdır.” (Tirmizî)

İnsanın itirazı bırakması demek terbiye olması demektir.Terbiyeden geçmeyen insan hayvan gibidir. İnsanlık halini kazanmak zor işlerdendir. Yoksa her gördüğün kişi adem sıfatlı değildir.

Efendim ben yanlış içerisinde miyim?  

Kendini ölçmek istersen düşüp kalktığın şeylere bak. Onlar sen, sende onlarsın.

Fakat işin bir garip tarafı da vardır. Çok insanlarla arkadaşlık edeceksin. Sen, onlarla konuşacaksın. Onlarda seni dinleyecekler. Aslında sen konuşmayacaksın, dinlediğini sandıklarında sözünü dinlemeyecekler. Aslında dinleyen sen, konuşanında biz olduğumuzu göreceksin. Bunun benzeri odunun yanarken çıkarttığı çıtırtı sesidir. Bu sendeki bizden var olan şeyi tasdiktir. Yoksa ayrıca bir söz değildir. Çünkü sen çıtırtıyı isteyerek çıkaramazsın. Odunun sebepsiz yandığı görülmüş mü? Yakan ve yakılan bir yerde birleşince sözler çıkmaya başlar. Yanmak sonunda kül olup ölmeyi getirir. Fakat kül artık bir daha yanmaz. Bağlardan kurtulmuş, kimin kaşına sürme, kimin başına süs olmuştur.

Fakat, sen konuş, biz bizeyiz. Senin sohbetin, bizim yaptığımız sohbet olur. Çünkü biz sana nazar kılarız da, senden hikmetli sözler dökülür. Sonra sen kendine dönüp bakınca, kelâmın kendinden olmadığını anlarsın. Bu rahmetin tecellisidir.

“Allah (cc) kullarına kelamı ile tecelli eder, fakat onlar bunu idrak edemezler.”(Cafer-i Sadık Ks)

Duydukları ve dinledikleri Allah (cc) katından olunca, duyduğu gördüğü, gördüğü duyduğu olur. Sonu evvelki haline döner. Evveli sonu olur. Yani fıtrat açığa çıkar.

Bazen birisini yanına çağırırsın. Ona konuşmak istersin. Aslında biz senin ağzından ona söylenmesi gerekeni söyleriz. Öyle kullar vardır ki artık açıktan açığa uyarmaktan başka çare kalmamıştır. Fakat unutma ki, uyaran yine Allah (cc)´tır.

Efendim bu şeyleri duyunca üzülüyorum, çaresizliğin acısıyla ölümü istiyorum.

Sen ölmeyeceksin. İnsan yaratıldıktan sonra ölüm onun için artık kalmadı. Sadece haller arasında gidip gelen bir varlık oldu.

Efendim göreceğimiz ölüm nedir?

Bir kapıdan bir yapıya giriştir. Ölüm gerçekle yüzleşmedir. Her şeyin bittiği, dönüşü olmayan gerçektir. Ağlasan mı, sevinsen mi, karar veremezsin.

Ölüm perde açıp, gerçek açığa çıkınca üzülmek ve sevinmek bir mana vermeyecekse biz neyiz?

Bizden çıkan sözler sende kader olarak tecelli edecektir. Öyle ise beni bul ve düşünme, gözünü sağa sola çevirme, karar bana ait.

Peygamber (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz “Saçları dağınık kapılardan kovulan öyle kimseler vardır ki, bir şey için yemin etseler Allah (cc) onları doğrulamak için o şeyi yaratır.” buyurdular.

Efendim kararınız nedir?

Kararsız olmandır. Bir şeye karar vermen donuklaşmandır. Bizde sonsuzluk vardır.

Efendim Sen kimsin?

Sen yoksun. Yani sen beni bulduğun yerde yoksun. Kendini de kaybettiğinde Ben kalırım. Ben, seni severimde o zaman sevmeye yönelirsin. Önceden anlamadığını anlarsın. Ben senim, sende Ben. Peygamber (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz;

“Ruhlar toplu ordulardır. Onlardan ezelde Allah (cc) yolunda birbiriyle tanışanlar anlaşır, Allah (cc) uğrunda tanışmayanlar ise dünyada zıtlaşırlar” (Buhari) buyurdu.

Fakat beni sevdirmezsem de, benim sırrıma aşina olamayacağını da unutma.

Böylece bizim olduğumuz yerde Allah (cc)´ı hatırlarsın. Çünkü biz Allah (cc)´tan ayrı hiç olmadık.

“Benim dostlarım evliyalar şunlardır ki, Benim zikrolunuşumla zikrolunur. Onların zikrolunuşu ile Ben zikrolunurum.” (Râmuz)

Allah (cc)´ı bulduğun yerde biz yoğuz. Allah (cc)´ ın olduğu yerde hiçbir şey yoktur. Sen ve ben yokmuşuz demektir.

Efendim ama ben var olduğumu sanıyorum.

Varlık olarak gördüğün şeyler vehimden ibârettir. Senin var olmanı sanman seni ayrılığa götürür. Ayrılıktan korkmuyor musun?

Efendim aradan perdeyi çektiler, ben yok oldum. Ben çıkınca Sen yok gibi oldun. Ben ile Senin farkı yoksa bu ayrılık neden oldu? Sonsuz bir hasret duyuyorum. Seni bulmak için geldim. Ben yok olmayınca hasret de bitmedi.

Bitir.

Efendim kuvvetim yoktur.

Kuvvetin aslında vardır. Lakin bulacağın yeri henüz bilemedin.

Efendim nereden bulacağım?

Bir zaman içini dinle, içindeki benliği çıkar. İsteklerini kaybet ve arzularından ayrıl.

Efendim hangi arzular, yaşamak arzularını mı?

Hayır. Varlık arzularını yok et. İşte o vakit ben ve sen kalmaz oluruz. Biz kalmayınca O var olmuş demektir. Yokluk ve varlık Allah (cc)´tan başka bir şey değildir. Vehimden sıyrılmak gerekmektedir.

Efendim bu sır her kişide olur mu?

Olmuş olsa idi, düzen bozulurdu. Zevkler sonsuzdur. Fakat sonsuza ulaşan bir tanedir.

Efendim ben şimdi kaçınılmaz bir gerçek miyim?

Sen ve ben hayatın ilk ve son gayesiyiz. Yani bizim varlığımız O´nun varlığına delildir. Aslında O, var idi. Fakat bizimle bilinir oldu. Mutlak Varlık bir yoluğa muhtaç mı oldu gibi bir soru aklına gelirse, böyle de değildir. O, kendine yeterdi. Fakat yaratmak sıfatının tecellisi ile diğer sıfatlarının aşikâre çıkmasını istedi. Eğer yaratma sıfatı olmasa idi, ilâhlık sıfatlarından hangisi bilirdi. Rabbânilik nerde tecelli ederdi. Kul olamayınca Rabb olur muydu.

Kula bakınca Rabb´i, Rabb´e bakınca kulu görmek hakîkâtine erince de hiçbir meselenin kalmadığını da görürsün.

Nasıl?

Bu halkaların birbirine bağlandığı zincir gibidir. Bu zincir nihayetinde Allah (cc)´a ulaşır. Bu zincirde halka eksik olmaz. Sen ve ben bu halkanın bir yerindeyiz. Yolcu, yolunda gerektir. Misafirlik ise üç vakittir. Doğum, yaşam ve ölüm. Sonra yokluk katında var olmaktır. Varlık ise sende yoktur. Yok olan bir şeyin hedefi, uçan yaprağın serüvenindeki akış olmaktır. Görülen hakîkat ise senin sen olmadığın, senin O olduğudur.

“Ben kendi görüşümle yapmadım” (Kehf 82) Ayetinde anlatılan hal bürüdüğü zaman bütün işlerimizde Allah (cc) varlığı açığa çıkar. Sende bize tâbi olursan bu hakîkâti bulursun. Bu böyle devam eder durur. Sonunda Allah (cc)´a varırsın. Meselede buruda biter.

Efendim biz ne yapmalıyız?

Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihî)den sonraki dönemdeki safiyet gitmiştir. Bu dönem insanları Hakk ile yatar, Hakk ile kalkarlardı. Sonra gelen dönemlerde bu hal kaybolup gitti. O zamanlarda terbiye için ağır riyâzatlar ve çileler gerekmiyordu. İnsanlar kolayca ulaşılması gereken hale ve makama ulaşıyorlardı. Terbiye nefsin hakîkât ile çarpışmasından başka bir şey değildir. Hangisi kazanırsa o tarafa insan meyleder.

Bundan dolayı duadan uzak kalmamalısın. Çünkü Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihî) buyurdu ki: “Dua, bela ile karşılaşır, kıyamete kadar birbiriyle çarpışırlar.” Dua acizlerin kuvvetliye karşı bir silahıdır. Yani zayıfın acziyetini ortaya çıkararak, kuvvetli tarafından merhametin ortaya çıkmasına sebep olur. Duadan uzak kalınca zayıfın zayıflığı ortadan kalkar. Bunun sonucu gazabı üzerine çeker. Hiç gördün mü? yalvaran karşısında merhamete gelmeyeni. Çünkü dua edende benlik kalmaz. Benlik gidince de mesele ortadan kalkmış olur.

Öyle bir zamana geldik ki, tek silahımız dua etmek olmuştur. Çünkü bu zaman insanında doğru dürüst bir hal kalmadığı gibi, kullukta kalmadı. Tek çare olarak bir dua kaldı. Onu da doğru dürüst yapanda yok gibidir. Bunun delilini gösterir misin dersen, deriz ki; en büyük dua namazdır. Kılanların durumuna göre meseleyi kıyasla.

Efendim nasıl dua edeyim,

Duymadın mı? Allah (cc) sevdiklerinden ayrı değildir. Onlara karşı rıza yolunu gözet. Onlara hor bakma. Onların huzurunda Allah (cc)´ı kolay bulursun.

“Dualarınıza öyle bir delil koyarak edin ki günah işlememiş olsun. O delil Allah dostudur. Onlara tevazu ve sevgi gösterin ki sizin için dua etsinler.”

Allah (cc) düşmanlarına karşı onları koruyacaktır. Fakat bazen Allah (cc) sana dua kapısını kaparsa anan ve baban ölmüş gibi ağla.

Çünkü o zaman bende senden kaldım demektir. Nice işler vardır ki, ancak dua ile hal olur. Nice ayrılıklar vardır ki, duaya yol olur. Onun için her acının sana dua için bir kapı olduğunu düşün. Acı ve dua kardeştir. Unutkan olduğun için sen bu konuda hep uyarılırsın. Bazen dua etmesini bile beceremezsinde ben sana aydınlık olurum. Sana sözüm, istemeden istemeyi öğrenmendir. Bu dua şekli en zor olan şeydir. Bu dua sırrına kavuşmak ile bütün duaların yapmadan da kabul olacaktır.

Büyükler dediler ki; “Bir sultanla veya bir büyükle bir araya geldiğimiz zaman, kendileri salih bir kişi olmasalar bile onlardan kendimiz için dua etmelerini istemek üzerimize bir borçtur. Çünkü Allah (cc), halkları arasında büyük olan bu insanların dualarını ret edip onları utandırmaktan utanç duyar. İnsanlardan bu sırrın farkına varanlar pek azdır. Bunu bil ve onunla amel et.” Karşındakine ettiğin itibar sana menfaat olarak geri döner. İsteğinde samimi olmanı tavsiye ederim.

Allah (cc)´ım sen duaları kabul edeceğini taahhüt altına aldın. Yeter ki kulların sana yönelsinler. Duanın kabul olacağına inanmak duaya icabeti kazandırır. ”Kullarım sana Ben´den sual ettikleri zaman şüphe yok ki, Ben pek yakınım. Bana dua ettiği vakit dua edenin dâvetine icabet ederim. Artık onlar da Benim için icabet etsinler. Bana imân eylesinler ki, Hakka isabet etmiş olsunlar.”(Bakara 186) buyruldu.

Efendim seni tanımak istiyorum. Çünkü Sensiz bir şeye varamayacağıma göre yakınlığımın artmasını istiyorum .

Sen kendini tanıdığında beni tanımış olursun. Biz sizin için mum olmuşuz. Sizler için eriyip dururuz. Nefsimiz için hiçbir temennimiz yoktur. Bu ışık ile kendini görürsün. Bir şeyin görülmesinde muhakkak ışığa ihtiyaç vardır. Bu ışığı sen bulmak ile iyilik üzerinde olduğunu bilmelisin.

Fakat ben kendimin kötü olduğumu biliyorum. Şimdi Sen, bende olan kötülüklerle örtüşür müsün?

Hayır, Ben seninle bir bağ kurdum ise, bu sende oluşacak güzelliği fark etmendir. Yoksa sen, ben değilsin. Bize îtibar et. Kötülükler bizim sayemizde senden uzaklaşacaktır. Bizimle olmaktan mutluluk duyacaksın. Bizden ayrı kalmak sana ağır gelecektir. Bizi bulan nasıl ayrı kalmak ister ki, dertler bizimle şifa bulur. Sevinçler bizimle kat kat olur. Bize tabi olanlar bize benzemezlerse, “onları kendimize benzeteceğimize dair” Allah (cc)´a sözümüz vardır.

Peygamber (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz “İnsanlar krallarını n dini üzeredirler” buyurmuştur. Biz Fahri âlem Muhammed Mustafa (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimize tabiyiz. Biz ilmimizi O´nun tasdikinden geçirmeden size aktarmadık.

Şöyle ki, İmam Rabbânî (ks) der ki: “Ben, İbn Mes´ûd (radiyallahü anh)´dan, Muavvizeteyn´in Kur´an´dan olmadığına dair rivâyetini görünce bu sûreleri farz namazlarımda da okumamaya başladım. Ne zaman ki, Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihî)´den onların Kur´an´dan olduğuna dair ihtâr aldım, ancak o zaman bu sûreleri farz namazlarımda da okumaya başladım”. “Bazılarının bizim kunut duâsı olarak okuduklarımızı, Kur´an´dan kabul etmesi de, yukarıda işaret etmek istediğimiz husûsa ayrı bir delil kabul edilebilir. Yine İmam Rabbânî (ks)´den bir misâl diyor ki: “Ben bazı hususlarda İmam Şâfiî´yi taklîd ediyordum. Ancak bana İmam Ebû Hanîfe (ks)´nin peygamberlik mesleğini temsil ettiği ihsâs edildi. Ben de Ebû Hanîfe´ye iktida ettim.” Bizdeki ilim tasdik edilmiş ilimdir. Büyük İmam Rabbânî (ks) bile ilmini ancak Peygamber (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz ile ikmâl ettiğini bize göstermiştir. Onun içindir kıymet bilmek lazımdır.

Binâenaleyh, maddiyatın kralları olduğu gibi mâneviyâtın sultanları da vardır. Fakat bu sultanlara kavuşmak en zor işlerdendir. Bu sultanlar aramak ile bulunmaz. Onlar kendilerine layık olanları bulurlar. Onlar layık olanlara rızkın rağbeti gibi yağmur olurlar. Bunu meseleyi anlamak ise biraz zordur.

Ben senim, nedir?

Bizler yaratılış itibarı ile varlık temalarının hakîkatleriyiz. Hakîkat her zaman öz olduğu için, sen bizim özümüz ile oldun. Ayrılıkların olduğu yerde hiçbir şey zahir olmaz. Ölüm ise ayrılıkların başlayıp, bittiği yerdir.

Ölümün hakîkâti ise sana açılınca varlığını bulamazsın. Gerçekte hakîkâtin Allah (cc)´ın olduğunu bilirsin. Bu hakîkât içinde evliyalar Allah (cc)´ta fâni oldukları için bu sırda sana yardımcı olurlar. Ölümü bizsiz görürsen cehenneme gidersin. Bizim ile göreceğin ölüm sana hem cenneti ve hemde Allah (cc)´ı buldurur.

Efendim ölüm bize geldiğinde Seni yanımda bulabilir miyim?

Hangi ölümden bahsediyorsun?

Hayvânî ölüm yaşayanlar içindir. Mânevî ölüm ise buna kavuşanlar çok azdır. Sen bu tercih et. Bundan dolayı biz yaşadığımız hayatı tefekkür bile edemiyoruz. Sende bizde fenâ yolunu bul. Fena yolunu bulup ta bekâ yurdunda yer tutanlara müjdeler olsun.

Çünkü gerçek hayat Allah (cc)´ındır. Bizdeki ise görüntüdür. Sendeki ise görüntünün görüntüsüdür.

Şehitler için ölümün nasıl olduğunu çok iyi bilirsin. Aslında onlar yaşamaktadırlar. (Bakara 154)

Peygamber (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz için ölümün sırrı ise yaptığın salavât-ı şerîfede gizlidir.

Salât; ölüye yapılan Selâm; diriye yapılan duadır.

Bu duayı Allah (cc) tarif ettiğine göre (Ahzâb 56) hangi ölümden bahsediliyor. Öyle ise yaşam ve ölüm birbirine karışmış. Fahri âlem Muhammed Mustafa (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimize ölmüş desen yanlış olur; yaşıyor desende bu mânadan anlamayanlar itirâz ederler.

Olan ve olmayan içinde olduğun yeri iyi bilmezsen hiçbir şeyi anlayamazsın. Sana düşen bildiğin bilgiye kanaat et ve kulluktan ayrı kalma.

Efendim aklım karışıyor, ne demek istiyorsunuz?

Sen ne düşünürsen, biz ona göre hareket ederiz. Fakat Allah (cc) nasıl dilerse biz öyle hareket eder ve düşünürüz.

“Rasûlüllâh (aleyhisselâtü vesselâm ve ala âlihi) buyurdular ki:

“Allah (cc) diyor ki: “Ben, kulumun hakkımdaki zannı gibiyim. O, beni andıkça ben onunla beraberim. O, beni içinden anarsa ben de onu içimden anarı m. O, beni bir cemaat içinde anarsa, ben de onu daha hayır bir cemaat içinde anarım. O, şayet bana bir karış ‎‏ yaklaşacak olursa, ben ona bir zira´ yaklaşırım. Eğer o, bana bir zira´ yaklaşırsa ben ona bir kulaç yaklaşırım. Kim bana yürüyerek gelirse ben ona koşarak giderim. Kim bana ş irk koşmaksızın bir yerin dolusu günahla gelse, ben de onu bir o kadar mağfiretle karşıları m.” (Buharî)

Düşüncelerde safiyete ve berraklığa ulaşmak çok zordur. Bizim hakkımızda hüsn-ü zanna ulaşman Allah (cc) hakkında da bu zanna ulaşmanı sağlar. Bir zaman gelir ki bu terbiye sende iyi düşünceleri meydana getirir. Çünkü mümin bu düşünce güzelliğine kavuşmadan Rabb´ine kavuşmaz. Çünkü Rasûlüllâh (aleyhisselâtü vesselâm ve ala âlihi)

“Sizden kimse Allah (cc) hakkında hüsn-ü zannda bulunmadan ölmeyecektir” buyurmuştur.(Müslim)

Bu hadis-i şerif ölüme yakı n zamanda Allah (cc)´ı n rahmetinden ümidin galebe çalacağı ve gönlün gizli perdeleri altında bazı sırların inkişâf edeceğini ifade eder. Bu hal ile ölen kulda cennete gider. Görmez misin çok velinin sırrı ölmeden ortaya çıkar. Öyle ki velayette olan mertebesini ölmeden önce görenler çoktur. Senelerce bigâne yaşayıp son nefesinde sırlara kavuşmak Allah (cc)´ın rahmetinin açığa çıkmasından başka ne olabilir. Böylece kişi yaşadığı hal üzere ölmüş olur. Allah (cc) kullarının üzülmesini hiçbir zaman istemez.

Çünkü Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihî) “Her kul ne üzerine ölürse o şey üzerine diriltilir.” (Müslim) buyurdular.

Öyleyse yaşlılıkta ümidin galebe çalması, Allah (cc) hakkında hüsn-ü zan, Allah (cc)´ın rahmetine dayanmak ve ibadet ve taâta yönelmek Rabbânî edebe aykırı olmamaktadır.

Efendim öyle ise ben bir şey yapmadan dursam daha iyi olmaz mı?

Hayır biz seni fıtratına göre hareket edeceğini biliriz. Çünkü yaratılış insanı çeker durur. İstekli olman ve olmaman yani kararsız olman kaos olmasına sebep olur. Fakat isteksiz olmak, sende olan tasarrufumuzu artırır. Bu ise sende, senin başarın olarak tecelli eder. Bir talebenin hocasına itaat etmesi başarı getirir iken, söz dinlememesi ancak mahrumiyetten başka bir şey getirmez. Bizi her şeyde araman en güzel şeydir. Bize itaat etmek ile Allah (cc)´a itaat etmeyi öğrenirsin. Bize ikram etmekle Allah (cc)´a ikram etmenin zevkini yaşarsın.

Efendim sizin hakîkâtinize ulaşamayacağımıza göre yalnızlık hisseder misiniz?

Yalnızlık bizler için olmaz. Yalnızlık sizler içindir. Fakat biz sizi yalnız bırakmayız. Bizi de Allah (cc) yalnız bırakmaz. Çünkü bizler kendimiz için yaşamaktan korunduğumuz gibi, Allah (cc)´tan bir an gaflet etmedik.

Efendim siz bu dünyadan öbür dünyaya göçünce sizi çokları terk etmeye ne sebep oldu?

İhvanımızdan çoğu bizim yanımızda canını verecek gibidir. Fakat bizden ayrılınca muhabbetinde bir düşme olur. Eğer bize olan sevgisi Allah (cc) sevgisinden olursa bu halde hiçbir zaman ayrılma olmaz. Eğer sevgisi nefsâni hevesler, yani mânevî makamlar elde etmek, şeyh olmak, dünyalık bir kazanç sağlamak vb; menfaatler olursa biz ayrılınca bu sevgide kesilir. Biz mâna âleminden ancak bize kişi yönelirse veya bizim sevgimizi kazanmışlarsa yöneliriz. Fakat dünyada bulunurken hiçbir şeyi mahrum etmemek için verilmiş sözümüz vardı. Bu bağın kopması ile bazı şeylerin aslına dönmesi ise, Allah (cc)´ın takdiri olan şeydir. Bunda ise bizim sorumluluğumuz yoktur. Yine de biz afv yolunu her zaman tercih etmişizdir.

Efendim biz Allah (cc) ile beraber olamaz mıyız?

Farkına varamazsınız. Çünkü siz beşerin karanlıkları ile dolmuş durumdasınız. Melekler bile bu beraberliğin sırrına kavuşamazlar. Onlarda bile nûrânî perdeler altında kalmışlar, Allah (cc)´a hakîkî bir yakınlık bulamamışlardır. İnsan ise bu sırrı Allah (cc)´ın yardımı ile aşmıştır. İnsanın kalbi yere göğe sığmayan Allah (cc)´a misafirhâne olmuştur. Bizimde bu âleme gelmemiz ise, sizi Allah (cc)´a kavuşturup yalnızlıktan kurtarmaktır.

Efendim aracı gibi bir şey mi?

Hayır. Çünkü Allah (cc)´ın aracıya ihtiyacı yoktur. Fakat beşerin de Allah (cc)´a kavuşma gücü yoktur. Bu aradaki olan bağ ise Peygamberlerin durumu gibi, yaratılmışın yaratana ünsiyet sağlayabilmesi için Allah (cc)´ın bir lütfudur. Bu lütuf olmasa idi, deli ile akıllının farkı kalmazdı. Bu sebeple hayvan bile terbiye görünce padişah tahtında kendine yer bulur. Av terbiyesi tutan köpeğin yakaladığı av mısmıl ve temiz olur. Onun için terbiye görmeyene iltifat yoktur. Bizler sizi terbiye ederiz. Bu şekilde huzûru ilâhide durma kabiliyetine kavuşursunuz. Sende güzellikler meydana gelir. Hayranlığın gitgide artar.

Efendim her zaman değilde bazen güzel haller hissetmem neden oluyor?

Bu bizim sana nazar kıldığımızın işaretidir. Bazen hissetmen senin yüzündendir. Aslında nazarımız ise devamlıdır. Sende bulunan velâyet damarları bizimle dirilmeye başlar. Her şey ne için yaratılmışsa ona yatkın olur, yolları kolaylaşır.

Bunun misali; güzel koku, çiçeğin hava ile teması olursa ulaşır. Güzelliğin aslı Allah (cc) olduğundan hissedilen koku da O´ndandır. Biz ise aradaki havayı oluştururuz. Eğer biz arada olmasa idik bu güzelliğe kavuşamazdın. Öyle ki, bize bakman da ibadettir. Bizimle oturmakla da sorgu ve sual edilmezsin. Bu yüzler Allah (cc)´ın temaşasından bir an ayrı düşmemiştir.

Efendim her zaman her şeyde ben muhtaç mıyım?

Varlıklar kemâlâtını kaderde takdir edilen şeye ulaştırabilmek için, bir şekilde kendini ihtiyaç içerisinde hisseder. Onun için muhtaçlık ne kelime, mecbursun. Mecbur olman bizi her şeyde gözetmende değildir. Bizide yanında bulmadığın takdirde gerçeklere kavuşamazsın.

Bizler ise bu ara makamda fazla kalmadan Allah (cc) tarafından geçirilmişizdir. Yani kemâlat insana birden bire verilmez. Verilmiş olanlar, mesela peygamberler bile kırk yaşını görmeden tebliğ vazifesine başlayamazlar. Fakat Peygamberler ise bu makamları zahmetsiz geçerler.

Efendim bu şeyleri bilince istediklerime kavuşabilir miyim?

Ancak Allah (cc)´ın sana takdir ettiği kadarına kavuşursun.

Ubâde radıyallahu anh, ölürken oğluna dedi ki: Yavrum! Eğer sen, başına gelmesi takdir olunanın mutlaka geleceğini, gelmemesi takdir olunanın da mutlaka başına gelmeyeceğini bilmedikçe imanın hakîkâtini tadamazsın. Ben, Peygamber (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimizin şöyle buyurduğunu duydum:

“Allah (cc)´ın ilk yarattığı şey, “kalem”dir. Ona, “Yaz!” dedi. “Ya Rabbi ne yazayım?” dedi. “Kıyamete kadar olacak her şeyin kaderlerini yaz!”

Yavrum, Ben yine Peygamber (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimizden şöyle duydum: “Kim bu inancın dışında ölürse, o benden değildir.” (Ebû Dâvud)

Biz o kadar iştiyak içindeyizdir ki, her evladımız isteklerine kavuşsun. Fakat ne acayip bir iştir ki, Allah (cc)´ın cilvelerini bize seyretmek düşmektedir. Biz buna razı olmuşuzdur. Sizler ise hiç olana razı olmak istemezsiniz. Bu sebepten dolayı çok kere naz makamında sizler için Rabb´ime müracaat etmek zorunda kalmışızdır.

Efendim bunu duyunca çalışmak içimden gelmiyor.

 Çalışmalısın. Fakat sen, sana bırakılmışta değilsin.

“Rasûlullah aleyhissalâtu vesselâm ve ala âlih buyurdular ki:

“Hz. Âdem ve Hz. Musa (aleyhimâsselam) münakaşa ettiler. Musa (as), Adem (as)´e: “İşlediğin günahla insanları cennetten çıkaran ve onları şekâvete (bedbahtlığa) atan sensin değil mi!” dedi.

Âdem (as)de Musa (as)´ya: “Sen, Allah (cc)´ın risâlet vermek suretiyle seçtiği ve hususi kelamına mazhar kıldığı kimse ol da, daha yaratılmamdan kırk yıl önce Allah (cc)´ın bana yazdığı bir işten dolayı beni ayıplamaya kalk bu olacak şey değil!” diye cevap verdi.” Rasûlullah devamla dedi ki: “Hz. Âdem (as) Musa (as)´yı susturdu etti!”(Buhari)

Yani sana tam bir irade verilmiş gibide sanma. Fakat fıtratın seni takdir edilene doğru çeker. Takdir edileni de çokta kolay başarırsın. Bunun anlaşılacak bir mesele olmadığını bilmelisin.

Senin bu soruyu Sahabeler de sordu: “Madem her şey yazılmış, niye çalışalım?”

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ve ala âlih şöyle buyurdu: “Siz uygulamalarınızda doğruyu ve uygun olanı arayın!”(Tirmizî)

Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem ve ala âlih buyurdu:

“Biriniz yaratıldığı zaman, annesinin rahminde kırk gün nutfe, sonra kırk gün kan pıhtısı olarak, sonra da kırk gün bir çiğnem et olarak toparlanır. Sonra Allah (cc), ona dört kelime ile bir melek gönderir:

Eline geçecek rızkı,

Ölüm zamanı,

Dünyada yapacakları,

Kötü bir kişi veya iyi bir kul olduğu yazılır.

Sonra ona ruh üfürülür. Kendinden başka hiçbir ilah olmayana yemin ederim ki, biriniz, kendisiyle onun arasında bir adım kalana kadar cennetlikler gibi amel eder, derken, yazılanlar onu geçer de, cehennemlikler gibi amel eder ve cehenneme girer. Şüphesiz biriniz, kendisiyle onun arasında bir adım kalıncaya kadar cehennemlikler gibi amel eder, yazılanlar onu geçer de, cennetlikler gibi amel eder ve cennete girer.” (Buhârî)

Efendim bazı şeylerde benim sorumluluğum olmasa gerektir.

Tabi ki öyle, “Çekemeyeceği yükü yüklemeyiz” ayeti budur. Senin kemâlâtın, sende ki mükemmellik kadar açığa çıkar. Bundan dolayı sen azarlanmazsın. Çünkü azarlayacak olan ancak Allah (cc) dır.

Allah (cc)´ın öyle kulları var ki, onların halini hayal etmem bile mümkün değildir.

Onlar örnek olarak bulundurulmuştur. İnsan kavuşacağı şeylere sevgi beslemez ve hoşlanmaz. Çünkü yaratılışı hırslıdır. Hırs aslında kötü bir şey değildir. Fakat yanlış bir şeye yönelirse kötü olur.

Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihî) şöyle buyurdu:

“Güçlü mümin, Allah (cc) katında güçsüz müminden daha sevimli ve hayırlıdır. Aslında her ikisinde de hayır vardır. Sana faydalı olacak şeye karşı hırslı ol! Allah (cc) tan yardım dile ve acze düşme! Başına bir şey gelirse, sakın şöyle deme: “Eğer şunu yapsaydım şöyle olurdu.” Fakat şöyle de: “Allah takdir etti ve dilediğini yaptı.” Çünkü, “Keşke” türünden sözler şeytan işidir.”(Müslim)

Efendim bazı zamanlar içimizde büyük bir iştiyak doğar. Bu iştiyak ile kendimize bir gayret gelir. Fakat halimizi bir türlü çeviremiyoruz.

Şunu unutma ki fazilet takdirin elindedir. Bu hal ise gökte görünen güneş gibi sana ulaşır. Fakat sen ona kavuşamazsın. Bilirsin ki o gerçekten ulaşılması gerekli bir şeydir. Gücünün olmaması seni bezdirir. Arada bir bu halini unutur heveslenirsin. Bu heves fıtratından sana akseder. Bu akis seni canlandırır. Lakin biz biliriz ki, bu fazilet istemekle kavuşulacak bir şey değildir. Bunu bilmekle biz sükûnette kalırız. Fakat sizler dere gibi çağlar durursunuz. Biz bunu hoşça karşılarız. Zaman sizde bu hali giderir. Bakarsınız ki neticeniz gayretinize göre olmayıp takdire göre olmuştur. Fakat bizim Allah (cc)´a vermiş olduğumuz bir söz vardır. “Bize teslim olanı temizlemeden Allah (cc)´a teslim etmeyeceğimize söz vermişizdir.”

Efendim yanlış olan şeyleri tespit etmek bize mi aittir?

Yanlışın takdiri sana göredir. Kimine doğru olan kimine eğri olur.

Bir Hadisi Kutsi´de Allah (cc) , “Kullarımdan bazılarını fakir yaptım. Eğer zengin yapsa idim, kendileri için fena olurdu. Bazılarını da hasta yaptım, eğer devamlı afiyette yapsa idim onlar için fena olurdu. Ben kullarımın ihtiyaçlarını bilirim. Ona göre tedbir alırım” buyurdu.

Efendim nasıl?

Durum ve haller yanlışların boyutunu hazırlar. Fakat hakîkât yine kaçınılmaz sonuçtan ayrı kalmaz. Yukarıda benzeri olan hadisi şerif gibi Hz. Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:

“Kişi vardır, uzun müddet cennet ehlinin amelini işler, sonra da ameli cehennem ehlinin ameliyle son bulur. Yine kişi vardır, uzun müddet cehennem ehlinin ameliyle amel eder de sonunda cennet ehlinin ameliyle son bulur.” (Müslim)

İbnu Mes´ud radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm bir gün aramızda doğrulup: “Hastalık çeşidinden hiçbir şey hiçbir şeye sirayet etmez!” buyurmuşlardı ki bir bedevi: “Ey Allah´ın Resûlü! Nasıl olur? Bir deve sürüsüne, kuyruğu ile haşefesini uyuzlaşmış bir deve gelince hepsini uyuzlu yapar!” dedi.

Aleyhissalatu vesselâm: “Pekalâ, birincisini kim uyuzladı? Ne sirayet, nede inancınızda hakikat vardır. Şurası muhakkak ki, Allah (cc) her nefsi yaratmış, onun hayatını, ölümünü, rızkını ve uğrayacağı musibetlerini yazmıştır.”(Tirmizi)

Sen duracağın yeri bilirsen, olaylar seni incitmez. Bilmediğin takdirde üzülürsün. Ayrıca bocalayarak daha çok yanlışlara düşersin. Sonra insanları ve olayları takdir ederken sonuçlara göre kararını ver.

Sen şanslı bir kulsun ki hakîkâtlere kolayca kavuşturuldun. Çünkü bir şekilde uyarılıyorsun.

Efendim ya kavuşamayanlar!

Onlar kavuşsalar da yine fayda göremezler. Çünkü Allah (cc) şeytana cehennem sonucunu önceden açıklamıştır. Onların kurtuluşu da takdir edilmemiştir. Allah (cc)´a sığınmak lazımdır. Değişmeyen sonucu bilmek kadar büyük bir azap olmaz.

Efendim bu haksızlık gibi bir şey değil mi?

Haddini aşanlar, yani karışmayacağına karışan, varlığa düşenler bu sonuçtan pay alacaklardır. Buradaki olan şeyde Allah (cc) haksızlık yapmamış, yaratılmışların hakkını müdafaa etmiştir. “Her şeyin bir karşılığı vardır” Çünkü “ Rabb´in doğru yoldadır” boşuna söylenmedi. Belki sen yukarıda anlatılanlardan irâdesiz bir kul iması hissettin ise bu senin yanlış anlamandan olur. Allah (cc) kullarına irâde vermiştir ama bu irâdeden zatını da, kulu yalnız bırakmak gibi soyutlamamıştır. Kulu kendine bıraktığı zaman ancak cehenneme gitmekten başka şeyi de başaramaz. Onun için Allah (cc) kibirlenene gazap eder. Yoksa güçsüz bir varlığın kibri, mutlak varlık yanında ne manası olabilir. Kibirliye kızması diğer kulların hakkını ondan almak içindir. Çünkü Allah (cc) dostlarının velisidir. Haklarını onlar aramadan zât-ı arayacağına söz vermiştir.

Çünkü Allah (cc)´ın değirmeni iyice öğütür.

Efendim yanlış düşünceye düşmekten Allah (cc) kulunu korumaz mı?

Allah (cc) kullarına karşı adaletten ayrılmaz. “Allah (cc) insanları yaratır ve kendilerine kudret ve irade verir. İlerisine karışmaz” diyemeyiz.

“Allah (cc) sizi ve yaptığınız amelleri yarattı.” (Saffat 95) ayeti gereği yaratılışı ve fiillerimizi Allah (cc) yaratmıştır.

İnsan istediğini yapabilir. Fakat istediğini isteyemez.

İnsan fiillerinde ihtiyar sahibidir. Fakat seçme hakkında mecburdur. Yani Allah (cc) onu dileklerinde etkiler. Kur´an-ı Kerim´de

“Allah (cc) istemedikçe siz isteyemezsiniz.” (Dehr 30)

“Rabb´in dilediğini yaratı ‎r ve seçer, onlar için ise seçim hakkı ‎ yoktur.” (Kasas 68) buyruldu.

İki taraftan birini yani hayır ve şerri yapıp yapmamakta hür olan insan mutlaka bunlar hakkında bir sebep düşünür. Fakat sebepleri fikrinde meydana getiren Allah (cc)´tır. “Biliniz ki, Allah (cc) insan ile kalbi arasına girer.” (Enfal 24) İnsan bir fiili, bir sebebe tabi olmak mecburiyetini içinde hissedince yapar. Fakat insan fiilini yapınca da bunun neresinde olduğunu kestiremez. Yani bunu yapan ben miyim, yoksa aciz biri gibi mecbur mu edildim. Buna da cevap veremez.

Sana düşen kendini bir zanna teslim edip, yani bütün işlerini Allah (cc)´ın emrine uygun ve düşüncelerini ona havale etmendir. Bu şekilde kaderin cilvelerinden kurtulursun.

Kendinde olan bir hataya bakınca nefsinden olduğunu bil, başkalarındaki hataya bakınca da bir hikmeti vardır, Allah (cc)´tandır; de. Kendinde olan bir iyiliği bakınca; Allah (cc)´tandır, de; başkalarında olan iyiliğe ise, onların nefislerinden olduğunu bil. Kendini iradesiz, başkalarını irâdeli bilirsen huzuru bulursun. İrâdeyi var ve yok arasında bilirsende kaderi bilmiş olursun.

Biliyorsun ki, her şeyin iradesini Allah (cc) elinde bulundurur. Böyle bir hükmün karşısında kendini Allah (cc)´a teslim edersen, Allah (cc)´ta emanetine sahip çıkar. Yok, ben kendi yaşamım içinde irâdem ile bir şeyler yapacağım dersen, bunun sana hüsran getirebileceğini de unutmamalısın. Allah (cc) Peygamber (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimize bile, “Sen istediğine hidâyet edemezsin” (Kasas 55) buyurarak isteklerin tarafından kontrolde olduğunu göstermiştir. Allah (cc)´ın irâdesini bizim sorgulamamız mümkün değildir.

Şu unutma ki, sen peygamber olamadığına göre, ümmet; padişah olamadığına göre, halk olman senin hayrınadır. Aklın çözemediği şeylere dalıp kendini helak edeceğine Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihî) tâbi olman gereklidir. Çıkar yol ise Allah (cc)´ı sevmektir. Bu sevgiyi de araştırmaya kalkma. Yani bir seven sevdiğini güzel olduğu için mi sevdi. Yoksa içten gelen bir duygu seli mi, onu bu hale getirdi?. Kısa ömründe bir an Allah (cc) ile beraberliği dünya nimetleri ölçmende mümkün olmaz. Fânilikten bâkiliğe giden yolu her zaman tercih etmelisin.

Efendim dünyaya gelmemizden maksat nedir?

Dünya ´yaklaşmak´ mastarından türetilmiştir. Eğer ki bu dünya ortamına gelmese idin, tarlada ekini olmayanın harmanda yüzü olmayacağı gibi, yarın Allah (cc)´ı tanımak fırsatı olmayacaktı. Yani ahiret hayatı ile karşılaşmayacak ve Allah (cc)´ın cemâlini müşahede edemeyecektin. Burada esas olan fırsatlarını iyi değerlendirmendir. Çünkü bugün bulunduğun ortama çokları sahip olmadığı gibi, görmediler veya duymadılar.

Şunu hiç unutma ki teraziler sana, bana ve bizim gibilere kurulacaktır. Onlar yaşamın farkına bile belki varamayacaklardır. Belki de bazıları hayvanlık mertebesine bile ulaşamayacaklardır. Bunun üzerine bu hikmetten sana düşen dünyaya meyil etmemendir. Dünya bir araçtır. Gaye değildir. Dediler ki; “Dünya ve ahiret kalpteki terazinin iki kefesi gibidir ikisinden hangisi ağır basarsa diğeri hafif kalır. Dünya ve ahiret iki karısı olan adam gibidir birini razı etse diğerini kızdırır. Her halükârda dünyada zühd Allah’ın peygamberleri, velileri ve sevdiklerinin özellikleridir.”

Amr bin As (radiyallahü anh) dedi ki: “Sizin gidişiniz peygamberinizin gidişinden ne kadar uzaktır, O dünyada insanların en zahidi idi, siz ise dünyaya daha fazla rağbet ediyorsunuz.

Kutsi hadisi şerifte, “Ey Ademoğlu ne yapacaksın dünya ile; helalinden hesap, haramından azap göreceksin” (Râmuz) buyruldu.

Allah (cc)´ın kulu sevmemesi kadar cehennemî azap yoktur. Allah (cc)´ın sevmedikleri ise dünyayı sevenlerdir. Ah ne acayip bir sevgi ki sonucu günahtır. Fakat kimsede bu sevginin zararını bilmekten acizdir. Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihî) buyurdular ki;

“Öyle günahlar vardır ki, insanlar ondan dolayı Allah (cc)´tan mağfiret dahi istemezler. Bu da “dünya sevgisi” dir.” (Râmuz)

“Kim dünyayı sever ve onunla sevinirse, kalbinden ahiret korkusu çıkarılır.” (Hilye)

Dünya bir leştir. Üzerine köpekler üşüşmüştür. Gayretleri onu koparıp yemektir. Sen sakınırsan onlardan emniyette kalırsın. Eğer koparmak istersen, köpekleri sana saldırırlar.

Efendim dünyaya gelmek bir şans mı, yoksa şansızlık mı?

Eğer bir şeylerden sorumlu isen bu şanslı olmanın işaretidir. Şansı sorumsuzlukta bulamazsın. Eğer cennette güzel yerler Allah (cc) dostlarına veriliyorsa, sorumluluğun büyüklüğündendir. Nimet külfete tâbidir.

Sen şöyle ol, Ashab-ı Kehf uyurlardı, kendileri zahmetsizce sağa sola dönerlerdi. Yapan kendileri, fakat yaptıran ise Allah (cc) idi. Uykuda irade yok iken, bu işten bunlar sorumlu tutuldular mı? Hayır. Böylece sende onlar gibi ol, tâbi olmaktan geri kalma. Düşman olarak şeytanı görme. Sen kendine düşman olarak yetersin.

Efendim bu düşmanı nasıl yeneyim?

Sen düşmanın yenilmesini düşünme. Onu, yani nefsini terbiye ederek kendi safına çekmen gerekir. Böylece başarılı olursun. Biliyorsun ki, düşman yenilse de bir gün yine sana saldırır. Emniyette olamazsın. Ama kendine tâbi kılarsan ayrıca menfaat bulursun. Nefs aslında bir düşmandır. Fakat bu düşman ile Allah (cc)´ı bulmaktayız. Onu terbiye ettiğimiz zaman o bizi takip ve hizmet etmeye başlar.

Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem ve ala âlih buyurdu:

“Tüm düşüncesi âhiret olan kimsenin, kalbini Allah (cc) zengin kılar. Onu derler, toparlar ve dünya ona gelip boyun eğer. Kimin de bütün kaygısı dünya olursa, Allah (cc) onun gözlerinin arasına fakirlik yerleştirir, işlerini darmadağın eder. Dünyadan da ona, sadece kendisi için takdir edilen şey gelir.”(Tirmizî.)

“Dünyayı seven, ahiretine zarar verir. Ahireti seven, dünyasına zarar verir. Bâki olanı ahirete tercih edin.” (Râmuz) Sana gereken bu sevgide ki tercihi tayin etmektir.

İmam Gazali (ks) diyor ki: “Mezardakilerin pişman oldukları şeyler yüzünden dünyadakiler birbirlerini kırıp geçiriyor.”

Efendim dünya için çalışmayalım mı?

Hayır, çalışmak lazımdır. Fakat bir misafirin bir ağaç gölgesinde oturunca neye ne kadar ihtiyacı olacaksa o kadar ile iktifa edecek kadardır. İtibar mal ve şöhretle olsa idi, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ve ala âlih şunu buyurmazdı.

Bir adam, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin yanından geçti. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, yanındaki adama dedi ki: “Bu adam hakkında görüşün nedir?” “O, insanların önemsediklerindendir. Vallahi, kız isterse, verirler. Birine aracılık ederse, kabul olunur.” Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem sustu.

Sonra oradan bir başka adam geçti ve onun hakkında: “Ya bu adam için ne dersin?” diye sordu. “Ey Allah´ın Resûlü! Bu, Müslümanların fakirlerindendir. Kimse ona kız vermez, aracılık yapsa kabul edilmez, sözü de dinlenmez.” Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:

“Bu adam, öteki adamın tipinde olan yeryüzü dolusu insandan daha hayırlıdır.” (Buhârî)

Efendim bazıları zengin olunca daha iyi kul olurum, dediler.

Hayır kulluk zenginlik ile olsa idi, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ve ala âlih bu konuda bize aşırı tavsiyede bulunurdu.

Hazreti Ali radıyallahu anh anlattı ki;

Biz Peygamber (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz ile beraber oturuyorduk. Üzerinde, deri yamalı bir hırkadan başka bir şey bulunmayan Musâb bin Umeyr geldi. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, onun Mekke´deki debdebeli hâlini hatırlayarak ağladı. Sonra şöyle buyurdu:

“Biriniz sabahleyin ayrı, öğlenden sonra ayrı elbise giydiği, önüne bir tabak konup diğerinin kaldırıldığı , evlerinizi Kâbe´nin örtüldüğü gibi örtülere büründürdüğünüz zaman hâliniz nice olur?”

“Ey Allah´ın Resûlü! Elbette o gün bugünkünden daha iyi olur. Çünkü, o zaman geçim sıkıntımız olmaz, kendimizi tamamen ibadete veririz.” Şöyle buyurdu:

“Tersine, bugün siz o günkünden daha iyi durumdasınız.” (Tirmizî)

İyilik nefsin rahat etmesi değil, Allah (cc)´a kullukta aramalıdır. Başka bir Hadisi şerifte ise;

“Dünyayı ehline bırakın, kim ki dünyadan ihtiyacından fazlasını alırsa o, bilmeyerek helâkini almış olur.” (Râmuz)

Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihî) buyurdu ki “Allah (cc) Hazretleri şöyle ferman etti:

“İzzetim ve celalim hakkı için, mağfiret etmek istediğim hiçbir kimseyi, bedenine bir hastalık, rızkına bir darlık vererek boynundaki günahlarından temizlemeden dünyadan çıkarmayacağı m.”

Hayatı boyunca olan şeye razı olmak en iyi sonucu verir. Takdirin rızasına kavuşmayan dağlarca büyük servete ve izzete kavuşsa yine yaşamın korkularından kendini kurtaramaz. Hayatı Allah (cc) adamak lazımdır.

Efendim çabalarımız ne için olmalıdır?

Şunu hiç bir zaman unutma ki kuluna Allah (cc) kefildir. Yaşam ihtiyaçlar ile şekillendiğine göre ve en önemlisi de rızıksa, bunda kaygı duymadıktan sonra diğer şeylerinde o kadar zorluk çekmezsin. Rızık endişesi insanı hata ve gaflete düşürür.

Unutma ki, sen rızık yiyenlerdensin, rızık verici ancak Allah (cc) dır. Ölüm gelene kadar rızık konusuna Allah (cc) kefildir. Bazıları rızık konusunda çok korkak olur. Bu korku ile insan yanlış işleri yapmaya başlar.

Peygamber (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz “Başlarınız kımıldadığı müddetçe rızık hususunda korkuya düşmeyin. Zira insan annesi kıpkızıl, üzerinde hiçbir şey olmadığı halde doğurur, sonra Allah (cc) onu her çeşit rızıkla rızıklandırır”

“Bir kimse Allah (cc)´ın ihsan buyurduğu az bir rızka razı olursa, Allah (cc) ta o kimseden az bir amel ve ibadetle ondan razı olur” (Kenz-ül İrfan)

“Kıyamet günü, afiyet ehli kimseler, bela ehline sevapları verilince, dünyada iken derilerinin makaslarla kazınmış olmasını temenni edecekler.” (Tirmizi) buyurdular.

Efendim bu anlattıklarınız bizde tembellik meydana getirmez mi?

Hayır. Bizim verdiğimiz yön ile sen kendini kaybetmezsin.

Kendini bizden uzak tutarsan yanlış yapmaya başlarsın. Çünkü yanlış yaparken sen kendinde olmayarak yaparsın. Kişi kötülüğü işlerken insan sıfatında olmayarak yapar. Eğer o halin hakikatini görmüş olsaydın, sözümüzü daha iyi anlamış olurdun.

Çünkü insan ne ile beraber olursa halleri ile de beraberdir. Peygamber (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimizin yolundan giden, O´nun yüce ahlakı ile beraberdir. Fakat hatalar, isyan mertebelerini aşarken insanın yaptığı şeylerdir. Böylece sende bulunan eksik sıfatlar açığa çıkar. Fakat tövbe yolu ile onu tamir eder. Yoluna devam edersin.

Efendim rızık daralır ve çoğalır mı?

Evet. “Allah (cc), kimi dilerse, onun rızkını genişletir, daraltır.” (Ra’d, 26)

“Allah, rızıkta kiminizi diğer bir kısmınıza üstün kıldı.”(Nahl, 71) Allah (cc), kulunun haline göre, mükâfat olarak rızkını çoğaltır veya ceza olarak daraltır.

“Hatırlayın ki, Rabb´iniz size: Eğer şükrederseniz, elbette size nimetimi artıracağım ve eğer nankörlük ederseniz, hiç şüphesiz azabım çok şiddetlidir! diye bildirmişti.” (İbrahim 7) “Allah (cc), faizi tüketir, sadakaları ise artırır.” (Bakara 276)

Kulun rızkının genişliğinin sebeplerinden birisi de, günahlardan kaçınmak ve namazı dosdoğru ve devamlı kılmaktır. “Kim Allah’tan sakınıp korkar ve günahlardan kaçınırsa, Allah (cc) ona bir çıkış yolu yaratır ve onu ummadığı yerden rızıklandırır. Kim Allah’a güvenirse, O, ona yeter.” (Talak 2-3)

“Ailene namaz kılmakla emret ve kendin de ona sebat ile devam et. Biz senden rızık istemiyoruz. Seni biz rızıklandırırız. Güzel âkıbet takva ehlinindir.” (Tâhâ 132)

“Eğer Allah rızkı kulları için bolca yaysaydı, yeryüzünde taşkınlık yapar ve azarlardı. Fakat dilediği kadar bir ölçüyle indirir.” (Şûrâ, 27)

“Allah, kullarından dilediği kimsenin rızkını genişletir ve dilediğine de kısar. Şüphesiz Allah her şeyi hakkıyla bilir.” (Ankebut, 82).

Rızıklanmadaki üstünlükte çalışma ve gayretin rolü olmasıda muhakkaktır. Rızkımız, bize göre değişir. Tutacağımız yolun Allah (cc)´ın ezelî ilmiyle bilinip kaydı ona göre yapılmış olmasıyla, levh-i mahfuz kaydında değişme olmaz. Buna göre herkesin rızkı da önceden belirlenmiş olmasının hikmeti açığa çıkar.

Efendim olan şeylerdeki hikmeti nasıl anlayacağım.

Olaylar oluşurken seni merkez alır. Arılar çiçeklere nasıl rağbet ederler. Eğer sende balözü olmazsa arılar niçin seni bulsunlar. Oluşlara etkin olduğuna göre sonuçlara da katlanman gerekmektedir. Kendini tanıman hikmeti bulmana sebep olur.

Sana düşen büyük hadis imamı Ebu Davud es-Sicistani´nin, (275/888) “İnsana dini hususunda dört hadis yeterlidir” sözünü unutmamandır.

a) Ameller niyetlere göredir.

b) Kişinin, kendisini ilgilendirmeyen söz ve işi terk etmesi iyi müslüman oluşundandır.

c) Mümin olan, kendi şahsı için arzu ettiğini kardeşi için de arzu etmedikçe kemaliyle iman etmiş olmaz.

d) Helal olan açıkça bellidir. Haram olan da bellidir. Bu ikisi arasında, her ikisine de benzer tarafları bulunan meseleler vardır ki, insanların çoğu bunu bilmez. Kim bu haram veya helal olduğu şüpheli olanlardan kaçınırsa dinini ve namusunu korumuş olur.

Kim de bu şüpheli olanlara düşerse, koruluğun etrafında hayvanlarını otlatan çoban gibidir. Hayvanların koruluğa dalması yaklaşmıştır. Dikkat edin, her melikin bir koruluğu vardır. Allah (cc)´ın yeryüzünde, yaklaşılmasına razı olmadığı koruluğu ise haram kıldıklarıdır.

Dikkat edin vücutta bir et parçası vardır o iyi ve salih olursa vücudun tamamı da iyi ve salih olur. Bozuk olursa vücudun tamamı da bozuk ve fasit olur. Dikkat edin o et parçası kalptir.” “Kalbi dost doğru oluncaya kadar, kulun imanı istikametini bulamaz. Dili doğru oluncaya kadar da kalbi doğru olmaz” buyruldu.

Şüphelerden sakın ve takva sahibi ol, seni ilgilendirmeyeni terk et, çünkü amellerde niyetler çok önemlidir. Peygamber (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimizin: “Kim şüpheli şeylerden kaçınırsa dinini ve ırzını korumuştur, kim şüpheli şeylere girerse harama girmiştir” sözündeki ırzın korunmasını da çok iyi düşünmelisin.

Fahri âlem Muhammed Mustafa (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz bir adama buyurdu ki:

“Sana şüphe vereni bırak şüphe vermeyeni yap” Adam: Ben bunu nasıl bileceğim? dedi:

“Bir iş yapacağın zaman elini göğsünün üzerine koy; kalp muhakkak haram için çarpar, helal için sükunet bulur, takvalı müslüman büyük günahın korkusundan küçüğünü terk eder.”

Şüpheli bir kazancı terk edişin senin sınırsız sadaka vermenden daha güzeldir. Böylece kazancın temizlenmesi amelin temizlenmesine, amelin temizlenmesi kalbin düzelmesine sebep olur. Kalp düzelince niyetler Allah (cc)´ın isteklerine uygun olur. Yani seni ihlas sahibi yapar. İhlas ise cennetin kapısıdır.

Adamın biri, Rasûlüllâh (aleyhissalâtü vesselâm ve ala âlihi)´ınhuzuruna gelerek:

-Ya Rasûlallah! Soracak sorum var size.

-Sorunu sormadan cevabını almak istemez misin?

-Buyurun ya Rasulallah!

-Sen, iyilik ve kötülüğün ne olduğunu sormak istemiyor muydun?

-Evet yâ Rasûlallah, aynısını soracaktım size.

Peygamber (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz, üç parmağını birleştirip, adamın göğsüne hafifçe vurarak:

-Bunu sen, kendi kalbine sorsana. İnsanoğlundaki bu kalp, yaratılışı gereği iyiliklerle âşinâdır; Onlarla huzur bulur, mutmain olur. Kötü işlerle bozulup çeşitli rahatsızlıklara mâruz kalır. Bu konuda gerçek fetvâyı kalbine danış, ondan al.”

Efendim her insan hatalı bir iş yapar mı?

Hayır yapamaz. Çünkü öyle insanlar vardır ki yaratılışında güzellik, bi-zatihî Allah (cc) tarafından terbiye edilerek gelmiştir.

Peygamber (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz biri hakkında kötü bir şey duyduğunda “falan neden böyle yapıyor” demezdi. “İnsanlar neden böyle şeyler yapar” derdi. Hatayı şahsa değil yaratılış mayasının tecellisine yüklerdi.

Güzellik özden gelendir. Mesela Hz. Ebubekir radıyallahu anh cahiliye döneminde de iyi bir insandı. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin arkadaşı idi. İslam geldikten sonrada yine değişmedi. Böylece “Kişi arkadaşının dini üzeredir” hikmetini görmüş olursun. Olan şeylerde ki izâfiyeti görmen iyi olacaktır.

Efendim Hakîkât ilmini en güzel bilenlerden biri Hazreti Ali radıyallahu anh´tır. Fakat zamanında büyük fitneler zuhur etmiştir.

Hazret-i Ali radıyallahu anh adâleti içtihat etmiş. Karşısındakiler ise adâleti uygulanması zor olduğu için en az günah olacak şer ile bir kısmını feda etmişlerdir. İçtihat da siyasete karışınca harpler zuhur etmiştir. Onlar bu işi yaparken Allah (cc) rızasını düşündükleri için hatalı olmamış oldular. Her ne kadar Hazret-i Ali´nin içtihadı isabetli diğerleri hatalı ise de, yine azaba müstahak değillerdir. Çünkü içtihat eden isabet ederse iki sevap, edemez ise bir sevap vardır.

Hazret-i Ali radıyallahu anh´ın hilâfetinde başarısız gibi olması nedendir? sorusuna gelince; O´nun hilâfetten daha çok başka görevleri vardı. Eğer düşüncesi yalnızca hilâfet olsaydı, velayetin yüksek mertebelerine ulaşamayacaktı. O, zahirî makamlardan üstün manevî saltanatı kazandı. Velâyet yolunun da hocası oldu. Kıyamete kadar da hocalığı devam edecektir. Fakat dünyevî makamlar ise kaybolup gitmiştir.

Çok hevesliler görürsün, sonuçlara katlanmadıkları için hep yolda kalmışlardır.

Şeyh Galib (ks) Hazretlerinin bir nazmını okuyalım da için biraz ferahlarsın.

Tedbîrini terk eyle, takdir Hudâ´nındır.
Sen yoksun o benlikler hep vehm-ü gümânındır.
Birden bire bul aşkı bu tühfe bulanındır
Devrân olalı devrân Erbâb-ı safânındır.
Aşıkta keder neyler gam halk-ı cihânındır
Koyma kadehi elden söz Pir-i Mugân´ındır.
 
Meyhâneyi seyrettim uşşâka mutâf olmuş
Teklîfü tekellüften sükkân-ı muâf olmuş
Bir neş-e gelip meclis bî-havf-ı hilâf olmuş
Gam sohbeti yâd olmaz, meşrepleri sâf olmuş
Aşıkta keder neyler gam halk-ı cihânındır
Koyma kadehi elden söz Pir-i Mugân´ındır.
 
Ey dil sen o dildâre layık mı değilsin ya
Dâvâyı muhabbette sadık mı değilsin ya
Özr-ü Azrâ´nın Vamık mı değilsin ya
Bu gâm ne gezer sende aşık mı değilsin ya
Aşıkta keder neyler gam halk-ı cihânındır
Koyma kadehi elden söz Pir-i Mugân´ındır.
 
Mahzun idi bir gün dil meyhâne-i mânâ´da
İnkâra döşenmiştim efkâr düşüp yâda
Bir pir gelip nâgâh pend etti alel-âde
Al destine bir bâde derdi gamı ver yâde
Aşıkta keder neyler gam halk-ı cihânındır
Koyma kadehi elden söz Pir-i Mugân´ındır.
 
Bir bâde çek, efzûn kalıp mecliste zeber-dest ol
Atma ayağın taşra meyhânede pâ-best ol
Alçağa akar sular, pay-i hümâ düş mest ol
Pür çûş olayım dersen GÂLİB gibi ser-mest ol
Aşıkta keder neyler gam halk-ı cihânındır
Koyma kadehi elden söz Pir-i Mugân´ındır.
 

Hazret-i Ali radıyallahu anh´ın üstünlüğü olmasına rağmen, olan şeylerde Allah (cc)´ın takdirde ki hükümleri câri olmuştur.

Onlar için olacak hadiseleri bilmek hali olsa da, yinede işlerini Allah (cc)´a bırakmak şeklindedir. Bu ise ariflerin üstünlüğüdür. Alim sıfatı ile hareket etmiş olsaydılar, bugün her şeyi bize haber verirdiler. Lakin vakti ve kemâli zuhur etmeyen şeyde söz söylemekten men edilmiştirler.

Mesela, sen yaşamının her evresinden mükemmel manada haberin olsa yaşamdan zevk almadığın gibi, sıkıntıdan canın çıkardı. Bazı şeyleri rumuzlu olarak bilmekte bile insanlar bile rahatsız olurlar. Ölümün olduğu bir yaşamda hayatı emirlere tabî kılmak en çıkar yoldur. Hikmete tâbi olmakta seni üzüntüden kurtarır. Hikmetin zaman ile değişmesi olmaz. Her zaman aynıdır. Yalnızca söyleyen veya sözü değişik şekilde olur. Hepsinde mana birdir. Ancak hikmete ulaşmak istersen layık ol, o seni bulur.

Zenginler ve mülk sahipleri hikmeti bıraktıkları için, siz de dünyayı onlara bırakıp hikmete koşmalısınız. Hikmetli geçen ömrün kıymetine paha biçilemez.

Efendim layık olmak benim elimde midir?

Bir şekilde değildir. Ruhlar meclisinde seçkinlerin etrafına ruhlar dökülmüştür. O gün birbirlerine yakınlık bulanlar sanki bilerek bulmuşlardır. Bunun beşer âlemine de etkisi olmuştur. Lakin bu etkide kimseye söz düşmez. Onun için orada yakın olduğuna dünyada yakın olmuşsundur.

Mesela Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ve ala âlihi gören insanlar, bir konuşması ile İslam´a girmesi, bu önceden olan beraberliğin işaretidir. Yoksa çok kere İslam´a davet ettiği halde gelmeyenler o zamanda O´ndan uzakta idiler. Bugün sen ve ben beraber olmuşsak o günde de beraberdik. Sonra yine beraber olacağız.

Efendim bazen gönlümüzdeki isteklerin olması nedir?

İsteklerin olması Allah (cc)´a olan gönül bağının kuvvetlenmesine sebep olur. Aslında sen Allah (cc)´ın istekleri çerçevesinde düşünmeye başlamışsındır. Böylece bir şey olacaktır da sen onu düşünmüşsündür. O şeyde olmuştur. Yoksa hiç bir kimse, ben böyle düşünmüştüm de oldu diyemez. Kalplerin sahibi ancak Allah (cc) dır.

Efendim o zaman düşünceyi de mi terk edeceğiz.?

Düşünce senin bir parçandır. Terk edemezsin. Ancak düşünceler terbiye dairesinde olduğu için artık isabetli görüşlere ulaşırsın. Kader ilmi de sana açılmış olur. Kader ilmine kavuşmak huzurun kendisidir.

Efendim Hızır (as) Musa (as)´a nasıl meselelerde üstün oldu?

Kader muamması içerisinde çok boğulan vardır. Sen ise bu sırrı çözünce çok şeyin boş olduğu hakikatine varırsın. Bir şey hakkında hemen hükme varma, çünkü senin yanılmana sebep olur. Bu makamda Hızır (as)´ın bilgisine ulaşırsan görürüsün ki, genellikle şerler, iyiliklerin koruyucusu olmuştur.

Musa (as)´ı sabır kapısında yoran bu ilim, Allah (cc)´ ın ona, o an için saklı tutması idi. O da bunu bildiği halde yine de itiraz köşesinde kalmıştı. Bildiği bilgiden bir an uzak kılınması, bize gösteriyor ki, Allah (cc) kulu Fahri âlem Muhammed Mustafa (aleyhissalatü vesselam ve ala âlihi) Efendimize bağışladığını kimseye bağışlamadığı gibi, her sırrın bir sırrı daha olduğu aşikar oldu. Bu halde ise sabır ortaya çıkar. Sabır bilgisiz olana tavsiye edilir. Bir kişi sabırlıdır dersen bil ki, o işin nihayetini bilmiş demektir. Peygamber (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz´de hiç bir zaman sabırsız bir hal zuhur etmedi. Onda her şeyin bilgisi vardı. Sabra gerek yoktu. Bilginin olması sabrı gerektirmez. Onun için bizlere sabır tavsiye edilir. Sabrı olmayan insan demek cahil demekle eş değerdedir. Ya Rabb´i bilenlerden eyle bizi..

Efendim bizim Hızır ile bir ilişkimiz olacak mı?

Hızır (as) insanlar ile olan ilgisi ancak sendeki insan ilişkisine bağlıdır. Yani eğer sen insanların menfaati için bir hal kazanmışsan, Hızır (as) seninle muhakkak bir ilişkiye girecektir. Hızır (as) beşeri olaylarda insanların yardımcısıdır. Maneviyât konularında ise zamanın tasarruf sahibi emrindedir. Onun için O´nu Mürşidi Kâmillerin yanında aramalısın. Yahut Hızır olarak zamanın sahibini bulursun. Çünkü dünyada ebedî ömür verilmiş insan yoktur. Çünkü her nefis ölümü tadacaktır.

Efendim bu sırların neticesine varabilecek miyiz?

Sır demek ulaşılması mümkün ve kolay olmayan demektir. Ulaştıkların sır olmaktan çıkan şeydir. Sırların devamı olan sırlar vardır. Buna ulaşınca muhakkak bileceksin ki, sır dediğin şeyde bir sır değilmiş. Açıkta görünen fakat görmediğin bir şey olduğunu anlayacaksın. Ancak bir sırrın cevabını bulamazsın. O da Allah (cc) hakkında olan yargıdır.

Efendim neden?

Allah (cc) hakkında yargıya varmak demek, Allah (cc)´ı inkar etmek olur. Eğer böyle bir şeye ulaşırsan Allah (cc)´ın ilâhlık sıfatı düşer. Çünkü bu Âlem ile onu anlatmak mümkün değildir. Çünkü benzeri yoktur.

Fakat Allah (cc) görüyor, işitiyor vb. sıfatları kullanıyoruz.

Bu sözler aslında O´nu tanıtmak için değildir. O´nun aklımız tarafından bizde oluşturulması gereken bir ilâh nasıl temsil edilmesi gerektiğinin timsâlidir. Yoksa görmesi bizim görmemize, işitmesi bizim işitmemize benzemez. Allah (cc)´ı bana anlat diye sana sorarlarsa, aklın ve sözün aciz kaldığı yerde Allah (cc) var olmuştur, dersin. Bu konuda yani Allah (cc)´ı inkâr edene karşı sukut etmen, ona cevap olur.

Efendim inkarcının inkarını düzeltmek gerekmez mi?

Gerekmez. Ancak ona hakîkâti anlatırsın. İnanacak olursa sana meyledecektir. Yoksa günlerce anlatsan da inkar edene kabul ettiremezsin.

Efendim pes etmek doğru mudur?

Pes et, demiyorum. Kabullenmeyen bir şekilde senden zaten ayrı düşecektir. Yolunu birleştirmeye çalışsan da, aynen haram ile helal gibi bir yerde birleşemezsin. Kalp iki sevgiyi taşımaz. Biri gelince diğeri mutlaka gider. Buna göre ahiret ve dünya sevgisini aynı anda bir kalbe sığdıramazsın.

Efendim bazen ahireti, bazen de dünyayı seviyorum. İkisini de kalben hissediyorum.

Şunu unutma ki, kalp “dönen” kelimesinden türetilmiştir. Dönen gezegen gibi menzillere geldikçe durumu değişir. Bir hali gelince, diğer hali gider. Mesela dünyanın dört mevsimi yaşadığı gibi, aynı anda hepsini bulundurmaz.

Efendim kuzeyde ve güneyde farklı olarak aynı anda kış ve yaz oluyor.

Dünyayı misal getirmemizdeki sebep insanın kalbi ortam ve durumla aynı anda iki duyguyu yaşayabilir. Birinin gelip diğerinin gitmesi demek, yok olması değil, durumun devran ederek değişmesidir. Eğer haller hep kalıcı olsa idi, şeytan veya melek olurdun. Çünkü onlarda kalp yoktur. Onlar gibi makamı sınırlı olan mahluk olurdun. Allah (cc) insanı “ Rahmanın suretinde yarattı” demesi bu sebeptendir. Rahim suretinde yarattı demedi. Çünkü Rahman yeri gelince kıtlık, yeri gelince bolluk verir. Fakat Rahim ise yalnız bir hal ile tecelli eder. Bu sıfat ise ahirette tecelli edecek sıfattır. İnsan, hallerinde kararsız ve devamlı hareketlilik gösterir. İsyan mertebesinde gördüğün birini sonra velâyet mertebesinde görmek budur.

Efendim anlattıklarınıza göre ben Allah (cc) tan ne istemeliyim?

Bir şey istemene gerek yoktur. O senin ihtiyacın olacak bilgiyi ve haberi önceden göndermiştir. Çünkü ilk insanda bir peygamberdir. Ona göre hareket edersin.

Fakat Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ve ala âlihi buyurdu ki; “Biriniz Rabb´inden bütün ihtiyaçlarını istesin, hatta ayakkabısının kopan kayışını bile istesin.” (Tirmizî)

Bu isteme, beşeri olarak yaşaman için gerekli olan ihtiyaçlarını kalbine ağırlık getirmeyip meşgul olmamak içindir. Allah (cc) bir kulun yapması için gerekli bütün ihtiyaçlarını mutlaka gidereceğinden dolayı sorumlu olduğudur. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ve ala âlihi bize sizler istikâmet yönüne yönelip ahiret amelleri ile meşgul olunuz. Çünkü kalp biri ile meşgul olunca diğerini mutlaka unutur.

İmam Gazâlî (ks) Hazretleri buyurdular ki, “rızık ve geçim endişesi büyük musibetlerdendir. Bunun yüzünden gönüller perişan olur ve kederler çoğalır. Ömürler geçer, günahlar artar. İnsan Allah (cc)´ın kapısından ayrılıp, mahluk kapısına yönünü döner. Ona hizmet ederek ömrünü tüketir. Bu hali ile gaflet, zulmet, bela, meşakkat, zillet, ihanet içinde yaşar. Ahirete müflis olarak gelir, Allah (cc)´ın huzurunda hesap verir. Eğer ki, Allah (cc)´ın rahmeti ile muamelesi ve afvı olmazsa ne yapacağını şaşırır kalır.”

Yaşamak zor, hesap vermek zorun zorudur. Allah (cc)´ım rahmetine sığındık.

Efendim bilgilerin hakîkâtini nasıl anlayacağım?

Mesela bir kardeşin senden bir şey hakkında soru sorar. Sen bu soru hakkında şaşırır kalırsın. Öyle ki senden alacağı cevapla hayatına yön verecektir. İşte bu durumda sen kalben bize danış. Korkma isabetli bir karar vereceğini de unutma. Bu hal bizi unutmadığın müddetçe devam eder. Çünkü Allah (cc)´ın bir kulunun kalbi, senden uzakta iken yine senden bir şey istiyorsa bu hakîkâtten gelen bir istektir. Çünkü senin bize bağlı olduğunu bilmekteyiz. Çünkü sende bizden ayrı olmadığını biliyorsun. Bir şeye önce insanın kendisi iman edecektir.

Çünkü Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ve ala âlihi Efendimize dahi kendisinin doğru yol üzere olduğunu (Ya-sin4) kabul etmesi telkin edilmiştir. Bizden ayrı olmayan, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ve ala âlihi Efendimizden de ayrı kalamaz. O Sultanımız ise mutlak Allah (cc) ile beraberdir. Bu beraberlikten ise mümine feraset çıkar.

“Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm ve ala âlihi buyurdu ki:

“Mü´minin ferasetinden kaçının, çünkü o Allah (cc) (cc)´ın nuruyla bakar” buyurup sonra Bu âyeti okudular: “Elbette bunda fikri ve ferâseti olanlar için ibretler vardır” (Hicr, 75).(Tirmizî)

Yine hadisi şerifte; “Kim çizgisini o peygamberin çizgisine muvafık düşürürse, bu takdirde isabet eder” yani tıpkı o peygamber gibi o da ferasetiyle hâli bilir denmek istenmiştir. Yani yaşayışını Peygamber ve velâyet çizgisine sokan, Onlar gibi düşünmeye ve cevap vermeye başlar. Bizim ve senin durumunu böylece düşün.

“Müminin dünyaya bakışı öyledir ki dünyada ki zevk ve sefaya bakar arkasındaki cehennemi görür. Meşakkate bakar arkasındaki cenneti görür. Yani müminin nazarı dünyaya takılmaz.” “Onlar, kendilerine hatırlatılan şeyleri unutunca; Biz de kendilerine her şeyin kapılarını açtık. Nihayet kendilerine verilen o şeyler yüzünden sevinince; onları, ansızın yakaladık ve bütün ümitlerinden mahrum kaldılar.” (En´am 44) Rahatlığın arkasındaki hikmetin azap mı, rahmet mi olduğunu bilmek ne zordur.

. “Arif o kimsedir ki, ilmin nurları ile kendisini aydınlatır, o da bu aydınlık altında gizli acayip hakîkatlere bakar” Ebû Osman el-Mağribî (ks) sözünü de hatırında tutarak hikmetten ayrı kalma.

Fahri âlem Muhammed Mustafa (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz “Ademoğlunun, emr-i bi´lma´ruf veya nehy-i ani´lmünker veya Allah (cc)´ı zikir hariç bütün sözleri lehine değil, aleyhinedir” (Tirmizî) buyurarak kendini zikirden uzak tutma.

Efendim sonuçların en güzelini bildirir misiniz?

Peki, demesini öğrenmek lazımdır. Birisi gelir bize bir soru sorar. Fakat kalbindeki cevabı bulmayınca sözümüzü terk eder. Aslında kararını vermiştir. Bu işte verilen karar bizim tarafımızdadır. Eğer uyanık olup sözümüzü tasdik ederse kurtulur. Fakat soranlar helak olmuştur. Peygamber (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz “çok soru sormayı men etmesi bundandır” Sorup helak olmaktansa sormadan helak olanlar bir derece kendilerini kurtarmışlardır. Sen hakikati bize bakarak görmeye çalış. Sahabe de böyle yapmıştır.

Efendim namaz hususunda titiz durmanız nedendir?

Peygamber (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz buyurdular;

“Bana ulaştığına göre, kıyamet günü kulun ilk bakılacak ameli namazdır. Eğer namazı kabul edilirse, geri kalan amellerine bakılır. Eğer kabul edilmezse diğer amellerin hiçbirine bakılmaz.” (Muvatta)

“İstikamet üzere olun. Bunun sevabını siz sayamazsınız. Şunu bilin ki, en hayırlı ameliniz namazdır. Abdestli olmaya ancak mü´min riayet eder.”(Muvatta)

“İlim dindir. Namazda dindir. Bakınız, ilmi kimden alıyorsunuz ve namazı nasıl kılıyorsunuz.

Şu namaz var ya, siz kıyamet gününde bundan sorulacaksınız.” (Râmuz)

“Hz. Aişe radiyallahu anhâ Peygamber (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimizin vefat anını şöyle anlattı.

Rasûlullah aleyhissalâtu vesselâm ağırlaştı ve:

“Halk namazını kıldı mı?” diye sordu. Biz: “Hayır! Ey Allah´ın Resûlü, onlar sizi bekliyorlar!” dedik.

“Leğene benim için su koyun!” emrettiler. “Hemen dediğini yaptık, o da yıkandı. Sonra kalkmaya çalıştı, fakat üzerine baygınlık çöktü.

Sonra kendine geldi ve tekrar: “Cemaat namaz kıldı mı?” diye sordu. “Hayır!” dedik, onlar sizi bekliyorlar Ey Allah´ın Resulü!” Tekrar:

“Benim için leğene su koyun!” emretti. “Dediğini yaptık, yıkandı. Sonra tekrar kalkmak istedi. Yine üzerine baygınlık çöktü. Sonra ayılınca:

“İnsanlar namaz kıldı mı?” diye sordu. “Hayır! dedik, onlar sizi bekliyorlar, Ey Allah´ın Resulü!

“Peygamber (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz: “Benim için leğene su koyun!” dedi ve yıkandı. Sonra kalkmaya yeltendi, yine üzerine baygınlık çöktü, sonra ayıldı.

“Halk namazı kıldı mı?” diye sordu. “Hayır, onlar sizi bekliyorlar Ey Allah´ın Resulü!” dedik. Halk mescide çekilmiş, Peygamber (aleyhisselâtü vesselam) Efendimizi yatsı namazı için bekliyorlardı.

“Fahri âlem Muhammed Mustafa (aleyhissalatü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz Hz. Ebu Bekir´e adam göndererek halka namaz kıldırmasını söyledi.

Elçi gelerek ona: “Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihî) halka namaz kıldırmanı emrediyor!” dedi. İnce duygulu bir kimse olan Ebu Bekir radıyallahu anh: “Ey Ömer halka namazı sen kıldır!” dedi.

Hz. Ömer: “Buna sen daha ziyade hak sahibisin!” cevabında bulundu.

O günlerde namazı Ebu Bekir radıyallahu anh kıldırdı.

Bilahare Peygamber (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz, kendinde bir hafiflik hissetti. Biri Abbâs olmak üzere iki kişinin arasında, öğle namazı için çıktı. O sırada namazı halka Ebu Bekir kıldırıyordu. Ebu Bekir, Rasûlullah´ın geldiğini görünce, geri çekilmek istedi. Aleyhissalâtu vesselâm geri çekilme diye işaret buyurdu.

Kendisini getirenlere: “Beni yanına oturtun” dedi. Onlar da Hz. Ebu Bekir´in yanına oturttular. Hz. Ebu Bekir, Rasûlullah aleyhissalâtu vesselâmın namazına uyarak namaz kılıyordu. Halk da Hz. Ebu Bekir´in namazına uyarak namazını kılıyordu. Rasûlullah aleyhissalâtu vesselâm oturmuş vaziyette idi.”

Fahri âlem Muhammed Mustafa (aleyhissalatü vesselam ve ala âlihi) Efendimizin namaz konusunda titiz davranması, bizim de titiz durmamızı gerektirir. Eğer böyle olmasa idi, son isteği namaz olmazdı. Onun varislerinin de son istekleri de namaz olmuştur. (Efendi Hazretleri de vefatlarında son sözleri namazlarınızı kıldınız mı olmuştur)

“Peygamber (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz´i herhangi bir şey üzecek olursa namaz kılardı.”Öyle ki, “Rasûlullah (aleyhissalâtu vesselâm ve ala âlihi)´nin arkadaşları ameller içerisinde sadece namazın terkinde küfür görürlerdi.” (Tirmizî)

Bunun ötesini senin düşünmen lazımdır. Niceleri karşılaşacaksın. Ona değer vereceğin tek şey namazı ve dünya isteklerine olan meylinin durumu olmalıdır. Dünyada secdeye varmayan yüzler kıyamet günü yüzleri üzere cehenneme sürüleceklerdir. Onların namazlarını orada edâ etmeleri de onlara fayda vermeyecektir. Yani onlar karışılacakları ezâ ve cefaya karşı ancak vücutlarının yüz azaları ile korunabileceklerdir. Yani ayakları ve elleri onları koruyamayacaktır. Allah (cc)´ın hedeflerine gidişini ayakları yerine yüzlerine yaptırması, dünyada iken yüzlerini secdeye koymadıklarından dolayıdır. “Biz onları kıyamet günü körler, sağırlar olarak yüzükoyun haşrederiz. Onların varacağı yer cehennemdir. Ateşi yavaşladıkça biz onun alevini artırırız. (İsrâ 97) “Ve hüve alâ külli şeyin kadîr.”

Efendim kul bütün sorgulardan geçse de kul hakkından helalleşmeden geçemeyecek nedir?

Kullar arasındaki haklar illaki hukukî olan haklar değildir. Bunlar elbette sorulacaktır. Fakat bunlar yanında Allah (cc) kulların birbirlerinde olan şu önemli hakkı arayacaktır. O nedir bilir misin?

O hak cennet ve cehennem hakkıdır. Çünkü yaratan yarattığını cehenneme atarken diğer kulununun asi olan kuldaki hakkı almasıdır. Eğer bu hak olmasa idi yinede kulunu cehenneme atmaktan vazgeçerdi. Çünkü O en merhametli olandır. Şu hadisi duymadın mı, Peygamber (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz buyurdular ki:

“Kıyamet günü hak sahiplerine haklarını mutlaka eda edeceksiniz. Öyle ki boynuzsuz koyun için, boynuzlu koyundan kısas alınacak, taşa niye bir başka taş üzerine yüklenip kaldığından; adamın adamı niye yaraladığından sorulacak.”

Senin yaratılış icabı ve tabiat gereği dediğin şeylerde hakların aranması, insanlarda da bu aramayı gerektirir. Kullar, başka kulların cehennemde yanmasından bir ferahlık duymazlar. Fakat Allah (cc) kullarında çalışanların çalışma haklarının karşılığını asgari düzeyde arayacaktır. Fazilet düzeyinde aramaz ve çok fazla ihsanda bulunur. Yani farzları arar, nafilelerde ise ihsanını kat kat artırır. Düşün bir kere bir kulu sıcağın altında oruç tutarken, tutmayan hakkında ceza uygulaması; bu şey oruç tutan kulun çektiği sıkıntının, tutmayan kuldaki hakkını almak için cezayı uygulamasıdır. Yoksa zâtı asi kulundan rahatsız değildir.

Efendimizin Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihî) “Fukaralar, cennete zenginlerden beş yüz yıl önce girerler. Bu Allah (cc)´ın indinde yarım gündür”(Tirmizi) buyurması bu hak meselesine büyük bir açıklık getirmektedir.

Hesap gününde cennetlik ve cehennemlikler yerlerine varmıştır. Fakat bir huzursuzluk vardır. Cennetlikler dostlarını, cehennemdeki müslümanlar yaptıkları bazı günahların pişmanlılığı ve kafirlerin alayları karşısında üzüntü içinde kalırlar. Kafirlerin müslümanlarla alayları da Allah (cc)´ı gazaplandırmıştır. Geçen zaman kullara seneler gibi gelse de az bir zaman sonra, Allah (cc) insanlara Fahri âlem Muhammed Mustafa (aleyhissalatü vesselam ve ala âlihi) Efendimizi şefaat için araya koymak fikrini kalplerine ilham edecektir. Çünkü azaptan kurtuluşun zorluğu insanlara dehşet ve korku verecektir. Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihî) uzun secdelere varacaktır. Ümmetim ümmetim diyerek Allah (cc)´a yalvaracaktır. Hadisi şerifte bu konu şöyle gelmiştir.

“Allah (cc) kıyamet gününde insanları bir araya top­lar. Onlar: “Ey Rabb´imiz! Senin katında birisini şefaatçi edile­lim de, Rabb´imiz bizleri bu yerimizde rahata kavuştursun” derler. Âdem (a.s.)´a gelirler: “Sen, Allah (cc)´nın kendi eliyle yaratmış olduğusun, Allah (cc) kendi ruhundan sana üfledi ve sana secde etmeleri içinde meleklere emir bu­yurdu. Rabb´imiz katında bize şefaatçi ol” derler. Âdem (aleyhisselâm) “Ben sizin istediğiniz konumda değilim” der ve işlemiş olduğu ha­tayı hatırladır. Onlara: “Siz Nuh´a gidin” der.

Nuh (aleyhisselâm)´da: “Ben sizin istediğiniz mevkide değilim” der ve işlediği hatayı hatırlatır ve: “Siz Allah (cc)´ın kendisini Halil (yakın dost) edindiği İbrahim (aleyhisselâm)´a gidin” der. Ona giderler, o da: “Ben sizin istediğiniz konumda değilim” der, işlediği hatayı hatırlatır ve: “Siz İsa (aleyhisselâm)´a gidin” der. Ona giderler.

O da: “Ben sizin istediğiniz mevkide değilim” der ve devamla: “Siz Yüce Allah (cc)´ın önceki ve son­raki tüm günahlarını bağışlamış olduğu Fahri âlem Muhammed Mustafa (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihi) ´ye gidin” der. Bana gelirler.

Ben de, Rabb´ime nida edip yalvarmak için izin isterim. O´nu gördüğümde secde yaparım. Allah (cc) beni dilediği kadar belli bir vakte dek o hâl üzere bırakır. Sonra: “Başını kaldır, istediğin verilecektir, söyle söyle­diğin dinlenecektir, şefaatte bulun şefaatin makbul ola­caktır.” denilir.

Bende bunun üzerine başımı kaldırırım, Rabb´imin bana öğrettiği gibi hamd ederim sonra da şefaatte bulunurum. Rabb´im Bana kimler için şefaatçi olacağımı bildirir. Sonra haklarında şefaatte bulunduklarımı cehennemden çıkarırım Allah (cc)´ın izniyle ve Cennete koyarım. Sonra yine Rabb´imin huzuruna varırım ve yine aynı şekilde secdede bulunurum. Üçüncü, dördüncü kez böyle tekrar tekrar bu devam eder. Öyle ki Kur´ân´ın tuttukları haricinde cehennemde hiç kimse kalmaz.” (Buhari)

(Yani “Kur´an-ı Kerim´in tu­tukları”, bunlar, kendi haklarında ebedi cehen­nemde kalmaları kesinkes belli olanlardır.) Tâki cehennemde hiçbir iman ehli kalmayacaktır.

Ahirette kullarına öyle ihsanda bulunacak ki, asi olan kulların halinden itaatkâr kullar meşgul olmayacaklar ve onları unutacaklardır.

Kalan kafir kullar ise; Adem (as)´ın cennetten çıkıp dünya hayatına nasıl uyum sağladıysa, onlarda oraya uyum sağlayacaklardır.

Çok merhametli Allah (cc) kullar hakkında Rabb´lığın ve yaratıcılığın şanını gösterecektir.

Efendim cennette bildiğimiz nimetlerle mi karşılaşacağız?

Cennet nimetlerini dünya nimetleri ile kıyaslama. Çünkü İbn Abbas (radiyallahü anh)´tan rivayet edilen “Cennette isimlerden başka dünyayı andıran hiçbir şey yoktur.” (Makdisi) bunu çok iyi açıklar. Cennet ve cehennem kavramlarını dünya şartlarına göre düşünmemelisin. Ahiret bu dünya alemine benzemez. Cennette müminler için en büyük nimet Allah (cc)’ı görmeleridir.

Fakat insanları en çok cinsi zevklerin ve kadının durumunun nasıl olacağı biraz sıkıntı veren durumdur. O da erkeğin huriler ile taltif edilince acaba kadınlar erkek zevceler ile mükafatlanacak mı, sorusunun cevabı hala tatmin edici olamamıştır. Bize göre bu durumun cevabı için dünya şartlarını düşünerek değil de, ahiret âlemine göre düşünmek gerekir. Allah (cc) insan fıtratının ruhi temel ilkelerini ahirette bozmayacaktır. Fakat bunun yanı sıra cismâni zevklerde (yeme , içme, uyuma, hastalık vb) değişime gidecektir.

Cennetin şehvet ile perdelenmesi olmayacak bir şeydir. Çünkü şehvetin genellikle sonucu cehenneme götüren bir duygu olması önemli bir husustur. Cennette bekar kimsenin kalmayacağı Buharî ve Müslim´de geçmektedir. Kadında temel ilke sahip olunma, erkekte ise sahip olma duygusunun gerçeği olarak, kadın ahirette bir erkeğe râm olması anlamsız olmaz. Ayetlere bakılınca hurilere sahip olunmadan bahsedilir.

“Gerçekten cennetlik olanlar, o gün eğlenceyle meşguldürler.” (Yasin, 55)

“O cennetlerde gözlerini kocalarından başkasına çevirmeyen hanımlar vardır ki, bu kocalarından önce kendilerine ne bir insan dokunmuştur, ne de bir cin.” (Rahman, 56)

“Onlar yakut ve mercan gibidirler.” (Rahman, 58)

“Doğrusu Allah’a karşı gelmekten sakınanlara kurtuluş, bahçeler, bağlar, göğüsleri tomurcuklanmış yaşıt kızlar ve dolu kadehler vardır. Orada boş ve yalan söz işitmezler. Bunlar Rabb´inin katından hesapları karşılığı verilenlerdir.” (Nebe31-36)

“Cennette onlar için işlediklerine karşılık olarak sedefteki inciler gibi hûriler ceylan gözlüler vardır.” (Vâkıa, 22-23)

“Biz hûrileri ceylan gözlüleri cennetlikler için yeniden yaratmışızdır. Onları, bâkire, şuh, eşlerine düşkün ve yaşıtları kılmışızdır.” (Vâkıa, 35-37)

“Ebedî gençliğe erdirilmiş genç hizmetçiler, baş ağrısı ve dönmesi vermeyen bembeyaz bir kaynaktan doldurulmuş kâseler, ibrikler ve kadehlerle cennetliklerin etrafında dolaşırlar.” (Vâkıa, 17-19)

İlişkilerin ve kadınların durumlarına açık bir ifadeye yer verilmez, yoruma ihtiyaç vardır. Aslında cennete cinsi birleşmenin değilde, kadın ve erkek arasında olan bir aşkın varlığı üzerinde durmak daha doğru olur. Aşkın verdiği zevk sevmedeki doruk noktadır. Dünya hayatında bile aşıkların birleşmedeki zevki basit görmeleri bundandır. Basit ve âdî şeyler ise cennet sıfatları arasında yer almaz.

Cennet cinsi birleşmelerin hedef alındığı nimet değildir. Cennet Allah (cc)´ın kullarına olan sevgisinin ihsan edildiği ebedî bir yurttur.

Allah (cc)´ın cennette vereceği nimetlerin dünyada yasak ettiği şeylerden olması muhaldir. Yani kötü ahlakı, fuhşiyatı, şarabı, livatayı, kadının birçok kocanın haremi olması vb. Bunların orada olağan olması gibi bir şeyi Allah (cc)´tan beklemek yanlıştır. Cennet güzellik yurdudur.

“Gönüllerindeki kini söküp atacağız” (A’râf 43) şeklindeki ifadeler, cennete gireceklerin manevî bir arındırmaya tâbi tutulacağının delilidir. Yine ayet ve hadislerin beyanına göre cennette kusursuz bir ahlakî hayat yaşanacak, cennetlikler arasında anlamsız ve gereksiz konuşmalar, suçlamalar olmayacak, tam bir dostluk ve kardeşlik hayatı hüküm sürecektir. (Hicr 47; Vâkıa, 25)

Cennetin hiçbir şekil ve zamanda tenkidi ve ayıplaması olmayacak yer olması da Allah (cc)´ın büyüklüğünün işareti olması gerekir. Zamanlar ve boyutlar ona bir leke getiremez.

Mesela;şehvetin orada bizim anladığımız bir şekilde olması düşünülemez. Şehvet dinimize göre kötülenen unsurlardan olup, terbiye edilmesi ve meşru bir dâirede tecelli etmesi aranılan husustur. Dünyada şehvet melekesi ürümeye sebep olmasından dolayı bir şekilde zarûrî görünse de, ahiret yurdunda bunun hedef bir şey olması düşünülemez. Allah (cc)´ın şehvet örtüsünü kulları üzerine bırakması cennet ortamına uygun düşmez. Üremeninde olmadığını düşünürsek cennette kişiler arasındaki cinsi yakınlıkta aşkı ve sevgiyi düşünmek uygun olacaktır. Böyle olunca da orada olan cinsi birleşmelerin mahiyeti çok değişik olması gerekir.

Diğer bir hususta, ahirette verilecek şarabın özelliklerinden Kur´an-ı Kerim´de bahsedilirken dünyadakiler gibi olmadığını da hatırlatılmaktadır. Cennet şarabı kadehler dolusu içileceği halde sarhoşluk ve rahatsızlık vermeyecektir (Saffat 45-47; Muhammed 15)

Ahirette bedenlerin ruhlarla varlığı beraber olacağı muhakkaktır. Fakat cennet zevklerinin ise (İmam Gazali (ks)´ye göre de öyledir), hissî, hayalî ve aklî olmak üzere üçe ayrılacağı, herkesinde kendi kabiliyetine göre bunların tamamından veya bir kısmından faydalanacağını kabul ederiz. Çünkü dünya hayatında bu zevklerde bir noksanlık zuhur eder.

Sahih hadislerde belirtildiği gibi bütün müminler cennetteki yerlerini aldıktan sonra Allah (cc) kendilerine hitap ederek hallerinden memnun olup olmadıklarını soracak, onlar da son derece memnun olduklarını ifade edeceklerdir. Bunun üzerine Allah, “Size bundan daha değerli bir şey veriyorum: Size rızamı saçıyorum, artık size gazabım bir daha dokunmayacak” diyecektir. (Müslim)

Korkunun olmadığı yerde huzur olur. Kulun kendini emniyette olduğunu hissetmesi ise en güzel nimettir.

Zebûr´da olan şu ilâhî fermanı gönülden hissetmek gerekir.

“Cennet ümidi ve cehennem korkusu ile ibadet edene yazıklar olsun. Yoksa Allah (cc) ibadet edilmeye layık değil mi?”

Ahirette bizim isteklerimiz Yunus´un isteklerinden başka bir şeyin olmadığı da muhakkaktır.

Cennet cennet dedikleri üç beş ırmak birkaç huri

İsteyene ver onları, bana Seni gerek seni

Başka bir beyitte;

Sofilere sohbet gerek, ahilere ahret gerek

Mecnunlara leylî gerek, bana Seni gerek seni

(Allah (cc) daha iyi bilir)

Efendim Şeyh´ül Ekber Muhyiddin Ârâbî (ks) Hazretleri Fusus-ul Hikem kitabında Firavun´un imanlı göçtüğünü ve bir zaman sonra cehennemin içindekilere azap yerine nimet olacağından bahsediyor.

Şeyh´ül Ekber´in sözleri Firavunun sıhhatli bir imanına delâlet etmez. Fakat Allah (cc)´ın ruhunu temizleyip ve iman etmiş olmasının caiz olabileceğini söylemektedir.

Hallac-ı Mansur (ks)´un “ben Hakk´ım” demesiyle, Firavun´un “ben Allah (cc)´ım” demesi arasındaki fark çok büyüktür. Fakat ikisi de erdikleri sırrıvakitsiz ifşa ettiklerinden ukûbetle cezalandırıldılar. Belki ikisi de mazurdur. Onlar sırrı, âyan (açık) ile birbirine karıştırdılar.

Firavun Musa aleyhisselama “Alemlerin Rabb´i kimdir”(Şuarâ23) diye Allah (cc)´ı sorunca; Musa aleyhisselam “Gök ve yerlerle bunların arasında olanların Rabb´idir”(Şuarâ24) dedi. Firavun “bakın bu adam mecnundur, ben ona zattan soruyorum o ise sıfattan haber veriyor” dedi. Musa aleyhisselam “Ya Firavun sen bana Allah (cc)´ı soruyorsun. O yer ve göklerde ne varsa hepsinde tecelli eden mukaddes zattır. O her şeyde zâhirdir.”

Firavun Allah (cc)´ı biliyordu. Fakat seyr-i suluku (manevi terbiyede yükseliş yolu) eksik olduğundan bazı eriştiği şeylerde noksanlığını gösterdi. Onun için ölüm anında gördüğü mertebede uyandı. Lakin bu uyanma neticesi ile Allah (cc)´ın dilediği bir iman mertebesine kavuştu. Çünkü yeis “ölüm korkusu” halinde imanın kabul edilmeyeceği Kur´an-ı Kerim´de “Yoksa fenalıklar ‎ yapı ‎p yapı ‎p ta nihayet her birine ölüm gelip çattığı ‎ zaman, ben ş ‏imdi tövbe ettim diyenlere ve bir de kafir olarak ölenlere tövbe yoktur.(Nisa 18) buyrulmuştur.

İmandan sonra hayırlı ameli yapabilecek bir zaman bulunmalıdır. Lâkin fasık müminin son nefesindeki tövbesi de makbul olabilir. Çünkü yaptığı tövbe hayırlı amele delâlet eder.

Bunun için Firavunun imanı hakkında kesin bir sözün olmadığı “Allah (cc) bilir” mertebesindeki bir imana sahip olduğudur. Eğer burada tutarlı düşünmezsek, ölüm anındaki kötülüğünde imana zarar vermemesi gerekir.

Fakat Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem ve ala âlih buyurdu:

“Biriniz yaratıldığı zaman, annesinin rahminde kırk gün nutfe, sonra kırk gün kan pıhtısı olarak, sonra da kırk gün bir çiğnem et olarak toparlanır. Sonra Allah (cc), ona dört kelime ile bir melek gönderir: Eline geçecek rızkı, ölüm zamanı, dünyada yapacakları, kötü bir kişi veya iyi bir kul olduğu yazılır. Sonra ona ruh üfürülür. Kendinden başka hiçbir ilah olmayana yemin ederim ki, biriniz, kendisiyle onun arasında bir adım kalana kadar cennetlikler gibi amel eder, derken, yazılanlar onu geçer de, cehennemlikler gibi amel eder ve cehenneme girer. Şüphesiz biriniz, kendisiyle onun arasında bir adım kalıncaya kadar cehennemlikler gibi amel eder, yazılanlar onu geçer de, cennetlikler gibi amel eder ve cennete girer.” (Buhârî) Bu hadîsi şerîf anlık hadiselerin imanı etkilediğini göstermektedir. Bize kulların kâr edeceği tarafı düşünmek gerekir.

Beşer, hata işler üçer beşer; diyerek Allah (cc)´a sığınmak gerekir.

Cehennemdekiler için sorduğun suale gelince;

Fusus-ul Hikem´den anlaşıldığına göre cehennemde kalışın sonsuz, azabın sonsuz denilebilecek kadar uzun olacağıdır. “Bir zaman gelecek ki cehennemin dibinde su teresi bitecektir.” Hadisi şerifi ile orada bir yaşamın başlayacağıdır. Öyle ki cehennem ehli oraya alışacaklardır.

Alıştıkları şeyden ayrılanların yaşayamadıkları ve azap çektikleri bilinen gerçektir. Allah (cc) onları cehenneme ülfet edecekleri şekilde yaratmıştır. Cehennem ehli ateşle ve cehennemle ülfet edip mutlu olacaklardır.

Cehennemde olmak ile, ateşe sunulmak ve azapta olmak ayrı ayrı şeylerdir.

Devamlı azap ne adâlet nede Allah (cc)´ın merhamet sıfatlarına uygun düşmektedir.

Efendim öyle ise şeytan hakkında ne buyurursunuz?

Şeyh´ül Ekber Muhyiddin Ârâbî (ks) Hazretleri Fusus-ul Hikem kitabında şeytan hakkında şu bilgileri sunar.

“Ma´lûm olsun ki, İblîs (Şeytan) mudill (Allah (cc)´ın isimlerinden, dalâlete düşüren) isminin göründüğü yer eksiksiz en mükemmel olan bir rûhtur.

Rûhlar mertebesi ayrılık ve başkalıktan bir tür üzerine Zât´ın dışında ortaya çıkmasından ibârettir. Vahidin (Tekin) ikilik dâiresinde hissetmesi, görmesi bu mertebeden başlar. Binâenaleyh nitekim mudill isminin hükümlerinin, görülmeye başlaması bu mertebedir. “Idlâl” şaşırtmak demektir. Bir vücûdun yekdiğerine uymaz, aykırı olarak iki görülmesi şirk ve şirk ise yoldan sapmadır . Bu çeşit hissedilişler vehim kuvvetinin marifetidir . Mudill isminin görüldüğü yer bu kuvvet olup, hakîkât-i İblîs´tir. Zîrâ şânı “telbîs”tir; yani hile, oyun yapmak, aldatmaktır ve “iblîs” ismi de bundan türemiştir. İblîs bu husûsiyeti, kuvveti ile alemleri ihâta etmiş kuşatmıştır. Onun emri altında sayısız ve hesapsız rûhlar, melekler (kuvvetler) mevcûttur ki, hepsi şaşırtmaya ve baştan çıkartmaya memûrdurlar. Bunlar tabiat aleminde bütün eşyaya bulaşmıştır.

Peygamber (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz, “Her kimse ile berâber bir şeytan doğar ve ben benimle doğan şeytanı İslâm´a getirdim” buyurmaları, insan nefsindeki “vehm”e işârettir. Zîrâ, vehim kuvveti aslâ yalandan sakınmaz . Özelliği bütün meleklerden kendini üstün görmektir. Vehim, varlığından eser olmayan bir şeyi var ve mevcût olan şeyi yok gösterir. Düşünme gücü, tefekkür melekesi aklın hükmüne tâbi´ olursa, ona “düşünce gücüne sahip” ve eğer vehmin hükmüne tâbi´ olursa ona “hayalî görüşe sahip” derler. İblis´in hakikâti insanın hakikâti olan akl-ı külle diğer ilâhi melekler gibi boyun eğmesi, itaat etmesi teklîfine karşı “Ben ondan daha hayırlıyım” (A´râf 12) dedi. Bu cevap, kendisini ayrı görmek demektir. Biri, iki görmek ise vehimdendir.

İşte İblîs, ilâhi isimler ve sıfâtların hepsini kendinde toplamış olan akl-ı külle tâbi´ olmayıp, eşsiz emsâlsiz olma davasında ve üstün çıkma işine kalkıştığı ve biri iki ve varı yok ve yoku var gördüğü için, Allah (cc) onu diğer melekler (kuvvet sahipleri) arasından “haydi çık, çünkü sen alçaklardansın”(A´râf 13) hitâbı ile kovdu .

Vehim gücü, bütün meleklere hükmünü geçirmekle berâber, onlara nazaran kıymetsiz ve küçük bir şeydir. Zîrâ şânı, hakîkate ulaşmaktan men etmektir. İblîs kendilerine yerin esrârını ve göğü keşfetmiş olan sâlikleri şaşırtmak için hayâl olunmuş olarak yer ve gök sûretlerinde görülür . Zati oluşumlara da karışıp, sâliki (bu yolun çalışanı) şaşırtır. Ancak, Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihî)´in sûretine ve onun vârisleri olan kâmilîn sûretlerinde temessül edemez, yani karışamaz . Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihî) ile onların mirasçıları olan kâmiller Hâdî İsmi´nin ve İblîs ve tayfası ise Mudill isminin eksiksiz tam olarak çıktığı yerdir. Allah (cc)´ın tecellilerine de karışması Allah (cc)´ın Hâdî ve Mudill isimlerinin her ikisini de câmi´ bünyesinde toplamış olmasındandır.

İblîs´in hakîkâti ism-i Mudill olduğundan ve kalbi hakikatler mümkün olmadığından, gerek kendi ve gerek tayfası, Hâdî isminin açığa çıktığı, göründüğü beden sûretine giremez. Şeytan hakkında söz çoktur; fakat ehl-i irfân ve zekâya esas olan bu kaideler yeterlidir.”

Şeytanın varlığındaki sırrı çözersen, onun varlığının o kadar dehşet veren bir husus olmadığı insan nefsinin hususiyeti üzerinde durmanın daha önemli olduğu açığa çıkar. Nefis terbiyesinde, Peygamber (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimizin:

“Nefsim kudret elinde olan Zat´a yemin ederim ki, eğer siz hiç günah işlemeseniz, Allah (cc) sizi toptan helak eder; günah işleyen, arkadan da istiğfar eden bir kavim yaratır ve onlar mağfiret ederdi.”

“Nefsim elinde bulunan Zat-ı Zülcelâl´e yemin olsun ki, günah işlemediğiniz takdirde ondan daha büyük olan ucb´e (kendini beğenme günahına) düşeceğinizden korkarı m.” (Müslim) buyurdu. Bu ise hataların çıkış noktası olarak şeytanın varlığından çok nefsin büyük etki ettiği, Allah (cc)´ın ise kulluk vasfının gereği olan hatayı, rabb´lik gereği olan afv ve rahmet ile karşılayacağını göstermektedir.

Günahlarımız kulluğumuzun işaretidir. Sevaplarımızdan bize bir övünme gelecekse öyle sevaptan, şeytan gibi kovulmaktan Allah (cc)´a sığınırız.

Efendim Peygamber (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz “Ümmetim” diye dua ederken ne demek istemektedir?

Bazıları bunu yalnız Efendimiz (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihî)´den sonra gelen insanlar için düşünürler. Aslında bütün insanlık için şefaat isteminde bulunduğu gibi diğer peygamberleri de kapsamaktadır.

Çünkü yaratılışın öncesi Rûh-i Muhammedî, sonu ise insâniyetin yaratılışıdır. Yani bütün kâinâtın yaratılışının başlangıcı ve kökü Fahr-i Âlem Muhammed Mustafa (aleyhissalâtü vesselâm ve ala âlihî) Efendimizdir.

Hz. Peygamber (aleyhissalâtü vesselâm ve ala âlihî) Efendimiz yaratılışta da rûhanî yönü ile her şeyden öncedir. Rûhâni ve cismânî cihetlerin özü ve geldiği yerdir. Nitekim hadîs-i şerifte gelir,”Allah (cc) önce benim ruhumu yarattı.”

Peygamberlerin ve evliyâların ve diğer insanların ruhları da, O´ndan ayrılan tâli unsurlardır. Onun için buyurdu ki,

“Ben peygamber iken, Adem (as) çamur ve su içinde idi.”

Yani yaratılış itibârı ile sonra gelmiş olsa bile Hz. Peygamber (aleyhisselâtü vesselâm ve ala âlihî) Efendimiz mahlûkattan önce yaratılmıştır.

Hz. Peygamber (aleyhisselâtü vesselâm ve ala âlihî) Efendimiz;

“Biz sonradan gelmiş, geçmişleriz” buyurdular.

Bunun üzerine Fahr-i Âlem (aleyhissalâtü vesselâm ve ala âlihî) Efendimiz kendine mahsus unsurları ile öncelik sahibi oldu. Kainâtın yaratılışı bu hakîkat üzere tamam oldu.

Zirâ mübârek ruhları ruh-u câmî olduğu gibi, cisimleri de cism-i kâmil idi. Yaratılmışlardan ve diğer peygamberlerden O´nun şemâil-i ve hilye-i şeriflerini derleyecek, toplayacak, kemâline ulaşacak ve tamamlayacak biri gelmedi ve gelmeyecektir.

Efendim ahirette üzüntü veren şeylerden her kulun nasibi olacak mı?

Peygamber (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz buyurdular ki:

“Ölüp de pişman olmayan yoktur, mutlaka herkes nedamet duyar: İyi yolda olan hayrını daha çok artırmadığı ‎ için pişman olur, nedamet duyar. Kötü yolda olan da nefsini kötülükten çekip almadığına pişman olur, nedamet duyar.” (Tirmizî)

Cennet ehli ve cehennem ehli Allah (cc)´ın karşısında mahcup olurlar. Cennetin amelle kazanılmayacağı, cehenneminde uzak olmadığını yakından görürler.

İnsanlar Allah (cc)´ın rahmetinden başka bir kurtarıcı şeyin bulunmayacağını anlayacaklardır.

Efendim imtihanlarda bir sınır var mıdır?

İmtihanlar küçükten büyüğe doğru gider. Sonsuzdur. Ölene kadar devam eder. Ölünce varacağın son makamı bulana kadar devam eder. Bu imtihanlardan kurtulan kimsede yoktur.

Hz. Süleyman (aleyhisselâm) “Bu Rabb´imin fazlındandır. Beni imtihan etmek içindir. Şükür mü edeceğim, yoksa nankörlük mü yapacağı m?” (Neml 40)

Fakat onlar ve bizler sizlerden farklı olarak imtihanın geliş yönünü çok iyi biliriz. Çünkü bizler sizler için var olduğumuzdan Allah (cc) tarafından bize yardım gelir.

Şunu unutma ki, imtihanlar “Bir imtihan olarak size iyilik ve kötülük veririz” (Enbiya 35) ayetinin sırrından ayrı kalmaz.

Mesela sana birisi gelip bir hakikati anlattığında, onun sana bir iyilik olduğunu sanma, aslında sana gelecek olan imtihan veya belanın habercisidir. Aslında senin hakkında bir hüküm verilmiştir de, onun tecellisinin zahir olmasının ön hazırlığıdır. Bu senin hakkında tecelli edecek hakikatin ne yönden geleceği ve tehlikeyi gösterir.

Eğer Allah (cc) bir kulu hakkında kaybetmesini murat ederse, onun helak olacağını da unutmamak gerekir.

Efendimiz (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihî) “Ahirette kimin hesabı münakaşa edilirse, azaba maruz kalacak demektir!” buyurmuşlard ır.

Hz. Aişe (r.anha) “Nasıl olur?

Allah (cc);”O vakit kimin kitabı sağ eline verilirse; kolay bir hesapla muhasebe edilecek ve ehline sevinçli olarak dönecektir” (İnşikak 7-9) buyurmadı m ı?

Bu hesap münakaşası değil mi?” dedim. “Hayır!”, “bu münakaşa değil arz etmektir” buyurdular.

“Kıyamet günü hesaba çekilen herkes mutlaka helak olmuş demektir!” (Buharî)

Bunları anlamak sana çok feyzler verecektir.

Efendim ne kadar zor bir hayatın içindeyiz ki, yaptığımız doğrular bile yanlış çıkıyor.

“Sadece ve sadece benden korkun.” (Bakara 40) Allah (cc)´tan korkmak lazımdır. Fakat “Korku içinde, aynı zamanda tazarru ve niyazları kabul edilecek ümidiyle Rabb´lerine dua ederler.” (Secde 16) Eğer sen bu korkuyu kalbinde taşırsan hatadan seni korumak için bir özel yardım her zaman gelir. Nasıl geldiğini de bilmende gerekmez.

Onun için “mürşidi olmayanların şeytanlara oyuncak olması” bundandır. Biz bize teslim olanların kapısındaki kediye bile nazar kılarız. Onu hiçbir işinde yalnız bırakmayız. Öyle ki kabirde sorguyu, hesap gününde hesabınızı beraber vereceğiz.

Efendim buna deliliniz nedir?

Bu konuda Bahaeddin Nakşbend (ks) Efendimizin “dervişler öldükten sonra kabirlerinde seyr u sülûklerini tamamlatırız” kelâmı vardır. Ayrıca “Kişi sevdiği ile beraberdir.” Bu beraberlikte çok manalar vardır.

Evliya Allah (cc) ile olan dostluğunda öyle imtiyazlar kazanmıştır ki, naz makamında tasarruf eder. “Nerede olursanız olun O sizinle beraberdir.”(Hadid 4) Allah (cc)´ın olmadığı yer yoktur. Evliya ise Allah (cc)´tan ayrı değildir.

Evliya yanına gelen, yapmadığını yapmış gibi göstermemelidir. Haya etmek lazımdır. Çünkü onlar gerçekten kul hakkında haber sahibidir. Onlardan utanmazsan, bil ki; bir dostun gönlüne giremezsin. Onların gönlüne giremeyen Allah (cc)´ın yanına da varamaz.

“Kim Allah (cc)´ın yeryüzündeki sultanını alçaltırsa, ihanet ederse Allah (cc) onu alçaltır” (Tirmizi)

Bu sultanları maddî alemin sultanları sanma, maneviyat sultanları bu sultanların amirleridir. Onlar alemi yönetenlerdir. Onları tanımazsan görünen sultanların sarhoşluğuna kapılırsın.

Bir devlete padişah olmak bir kuru kavga imiş,

Bir mürşide bent olmak cümleden a´lâ imiş.

Yavuz Sultan Selim

Efendim zamanla bizde yanlış olan şeyleri doğru gibi hissetmeye başlıyoruz.

Eğer kendini bizim etkimizden çıkarırsan bir gün bu hal seni kaplar. Sen kendini kaybettiğini dahi bilemezsin. Öyle zamanlar göreceksin ki yapmadığın işlere müsaade etmeye başlayacaksın. Bunlar öyle zor şeylerdir ki, yapmayacağın şeyler sana arkadaş olur. Sana manevî bir bakışımız olmasa idi, kendini bu fırtınadan sende kurtaramazdın.

Korkular arkadaşın olur, huzurun kaçardı. İşin en acı tarafı günahın insanlar arasında ortak olmasıdır. Bugün öyle günahlar vardır ki, işlemeyeni ayıplıyorlar. Uyarıcıların kalmadığı bir günde, uyarıcı olarak Allah (cc) bulunursa artık korkuların kara bulutlar gibi gelmesini beklemelisin. Çünkü Allah (cc) musibetleri gönderince fasık ile itaatkârı birbirinden ayırmaz. Mesela rüşvet alınan toplum için Fahri âlem Muhammed Mustafa (aleyhissalatü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz;

“Rüşvetin yaygınlaştığı bir cemiyeti korku sarar.”

Başka bir hadisi şerifte ise “Hükümde rüşvet alan ve rüşvet veren ve aracılı k eden kimseyi Allah (cc) lanetlemiştir.” (Tirmizî) buyurdular.

Adaleti kullar ortadan kaldırınca, Allah (cc) adaleti yeniden tesis eder. Bu ise azabın tecelli etmesi ile olur ki, bu ise tehlikeli hallerdendir. Çünkü bu din ve dünya O´nun tarafından her an kontrol edilmektedir. Yeri gelir, bir zalimi kullarını islah için kullanır, daha sonra o zalimden intikamını da acı bir şekilde alır. Fakat bu arada ise binlerce sevdiği kul, elemden uzak kalmaz. Bu meydanda nice başlar kesilir, hesabı da sorulmaz.

Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihî) “günah yapana zarar verdiği gibi karşısına da zarar verir. Korkutsan başına dert olur, razı olsan ortak olursun, söylesen gıybet olur, ayıplasan başına gelir” buyurdular.

Senin iyi olmanın fayda vermediği bir günde yaşamak her şekli ile ziyan getirmektedir. Yani günah işleyeni uyarsan dünyada zarar, uyarmasan ahiret gününde bir zarardasın. Bu ziyandan kurtulmanın çaresi bize tam manası ile bağlanmandır.

Efendim biz insanlar için iyi olan bir şeyi ister iken, niçin onlar bizim gördüklerimize değil de kendi isteklerine meylediyorlar?

Âh oğlum! eğer onlar Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihî)´in dediği gibi “benim bildiklerimi bilse idiniz, çok ağlar az gülerdiniz” sınıfına girenlerdir. Ne yapalım ki elden bir şey gelmemektedir.

Onlar ki, ancak sıkıntı zamanlarında Hakkı hatırlarlar. Bu ise fayda vermeyen şey olacaktır. Bu hal devamlı surette artacaktır.

Bizlerin bu aleme gelmemizden gaye eksik tamamlamak içindir. Bu işteki delilimiz Peygamber Efendimizdir. Bu işin evvelinde Efendimiz (sav) vardır. O´nun zamanında Ashab-ı Kiram, Peygamber (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimizin sohbeti bereketi ile derin bir vecd ve cezbe içinde bulunuyordu. Sonradan o hal dağıldı. Bu yolun manevî varislerine intikal etti. Bu da birçok kollara bölündü.. O kadar bölündü ki, zayıfladı ve dağıldı. Birçoğu suret halinde kaldı. Manası olmayan bir şeyhlik unvanı halini aldı. Bunlar da birçok şubelere ayrıldı; o kadar ayrıldı ki, başı belli olmaz bir hal aldı.

Biz bu işi topladık, lakin sonra yine bize “Bu senin bir imtihanın” ayeti tecelli etti.

Bizi bilenlere yine ışık olup onları kurtarmak için Rabb´im müsaade ederse öbür alemden bu aleme doğru bir tevhit rüzgarı yine esecektir.

Toprak, her zaman doğurgandır. Heykel olduğu gibi, bir bitki, bir can, sığınılacak yurt ve cennete varılacak yolda olur.

Efendim bazı insanları yetiştirmek için çok emek sarf ediyoruz. Lakin sonuçta neden istenilen olmuyor?

Allah (cc)´ın koyduğu bir kanun vardır. Nimet bir külfet ile takdir edilmiştir. Verilen bir mânevi halin tecrübesinden geçirilmeden diğer yola geçirilmezsin. Yani elekten geçirme vardır. Bu elekten geçme bazen ağır tecelli eder. Fakat mükafatı çok büyüktür. Bağlandığın mektep yüce olunca, imtihanlarında unutma ki ağır olur.

Bizim yolumuzda çok tane olur. Çünkü cazibesi vardır. Elekte kalan tane ise bir mi diyelim, iki mi diyelim. Bizim derdimiz tevhidin sırlarını “bilmek”, “bulmak” ve “olmak”´tır.

Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihî)´e sordular. “İnsanlardan kimler en çok belaya uğrar?”

“Peygamberler, sonra büyüklükte onlara ve bunlara yakın olanlar. Kişi dindârlığı nispetinde belası da şiddetli olur. Şayet dininde zayıflık varsa, Allah (cc) onu da dindârlığı nispetinde imtihan eder. Bela kulun peşini bırakmaz. Tâ ki o kul, hatasız olarak yeryüzünde yürüyünceye kadar.” (Tirmizî)

Unutma ki; Allah (cc)´ın kullarında tecelli ettirdiği nimetlerde ve imtihanlarında incelikler vardır. İnsanların hepsine aynı şekilde ihsan ve musibet yoktur. Buna göre kullar da aynı şekilde olmazlar.

Peygamber (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimizin kulların dünya hayatı karşısındaki tutumunu şu hadisinde açıklamıştır:

“İnsanlar dünyalık nimetler karşısında dört kısımdır:

Bir kul vardı r, Allah (cc) ona mal ve ilim vermiştir, o bu mal hususunda Allah (cc)´tan korkar da onu sıla-ı rahimde harcar, malda mevcut olan Allah (cc)´ın hakkını bilir ve yerine getirir. İşte bu en yüce mertebeyi elde eder.

Bir diğer kul vardır, Allah (cc) ona ilim vermiştir fakat mal vermemiştir, ancak iyi niyet sâhibidir, şöyle der: Eğer malım olsaydı falanca gibi hayır yollarında harcayacaktım. Allah (cc) onu niyetiyle kabûl eder ve ecir yönüyle önceki ile eşit olur.

Bir üçüncü kul vardır, mal sahibidir, ancak Allah (cc) ilim vermemiştir, malı şehvet yolunda câhilâne harcar. Ne Rabb´inden korkar ne de onunla sı la-i rahimde bulunur. Malda mevcut Allah (cc)´ı n hakkını da bilmez. Bu en fena bir mertebedir.

Dördüncü bir kimse daha vardır. Allah (cc) ona ne mal ne de ilim nasip etmiştir. Ancak, sefihlere gıpta ile: “Eğer param olsaydı der, falanca gibi harcar onun gibi yaşardı m.” Bu da niyeti ile o sefih gibi olur ve günahta eş it olurlar.”

Bu dördüncü kısım dünya ve ahiret yönünden zararı ve kaybı çok olan kimsedir. Önce kendini hangi sınıfa girdiğini bilmen gerekir. Eğer ki bu sınıflardan hangisinde olduğunu bilirsen takdirin rızasına kavuşmuş olursun. İşte bu sırra erişmez isen yanlış sözler ağzından döküldüğü gibi hata senden ayrıda kalmaz.

Efendim kullar niçin imtihan edilir?

Kur´an-ı Kerim´den anladığımıza göre, imtihan herkes için vardır. İnsanın imtihana tâbi tutulması Allah (cc)´ın bir sünnetidir. Kötüler kadar iyiler de imtihan edilir. Peygamberler bile imtihandan nasiplenmiştir.

Meselâ; Hz. İbrahim (aleyhisselâm), oğlunu kurban etmesi için emredildiği rüyayla imtihan edildi (Saffât 106) ve Hz. Yusuf (aleyhisselâm), Züleyha´nın arzularıyla imtihan edildi (Yûsuf, 23-24).

İmtihan sebebiyle, başaranların imanı daha güçlenir, başaramayanlar ise sapkınlıklarında daha da ileri giderler (Müddessir 31).

Kur´an-ı Kerim´de imtihan ile ilgili bazı ayetler şunlardır.

“O (öyle yüce Allah) ki, hanginizin daha güzel davranacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratmıştır.” (Mülk 2)

“O, hanginizin amel bakımından daha güzel olduğu hususunda sizi imtihan etmek için Arş’ı su üzerinde iken gökleri ve yeri altı günde yaratandır.” (Hûd, 7)

“Her canlı ölümü tadacaktır. Bir deneme olarak sizi hayırla da şerle de imtihan ederiz. Ve siz, ancak Bize döndürüleceksiniz.” (21/Enbiyâ 35)

“İnsanlar, imtihandan geçirilmeden, sadece ‘iman ettik’ demeleriyle bırakılıvereceklerini mi sandılar? Andolsun ki, Biz onlardan öncekileri de imtihandan geçirmişizdir. Elbette Allah, doğruları ortaya çıkaracak, yalancıları da mutlaka ortaya koyacaktır.” (Ankebut 2-3)

“Ey müminler! Yoksa siz, sizden önce gelip geçmiş kavimlerin başlarına gelenler size de gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Yoksulluk ve sıkıntı onlara öylesine dokundu ve öyle sarsıldılar ki Peygamber ve onunla beraber iman edenler nihayet ‘Allah (cc)´ın yardımı ne zaman gelecek?’ dediler. İşte o zaman onlara, ‘Şüphesiz Allah (cc)´ın yardımı yakın’ denildi.” (Bakara, 214)

“Sizi yeryüzünün halifeleri kılan, size verdiği nimetler hususunda sizi denemek için, kiminizi kiminizden derecelerle üstün kılan O’dur.” (Enâm 165)

“Andolsun ki sizi biraz korku, açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz azalma fakirlik ile imtihan eder, deneriz. Ey Peygamber! Sen sabırlı davrananları müjdele. İşte o sabredenler, kendilerine bir belâ geldiği zaman ‘Biz Allah için varız ve biz sonunda O’na döneceğiz’ derler.” (Bakara 155-156)

“İnsan, Rabbi onu imtihan edip de ikramda bulunur ve bol nimet ve zenginlik verirse, ‘Rabb´im bana ikram etti’ der kendisinin bu ikrama ve nimete lâyık olduğunu düşünür. Ama onu imtihan edip rızkını daraltırsa, ‘Rabb´im bana ihanet etti’ der, kendisinin buna lâyık olmadığını sanır.” (89/Fecr, 15-16)

Peygamber (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz “Sevabın çokluğu, belânın büyüklüğüyle beraberdir. Allah, bir toplumu sevdiği zaman şüphesiz onları sıkıntı, musibet ve belâlarla imtihan eder. Artık kim bir imtihan edildiği belâ ve musibetlere rızâ gösterirse, Allah (cc)´ın rızâsı ve sevabı o kimseyedir. Kim de imtihan edildiği belâ ve musibetlere öfkelenir ilâhî hükme rızâ göstermez ise, Allah (cc)’ın gazabı ve azâbı o kimseyedir.” (İbn Mâce) buyurdular.

Ben iyi bir insanım demen senin imtihandan kurtuluşun olmaz. Belki de imtihanının artışına sebep olur. Çünkü dünya hayatında çekilen sıkıntıların ahirette yüksek karşılıkları vardır. Fakat imtihanın da talep edilmesinden sakınmak lazımdır. Allah (cc) bir kulunu imtihana çekmek isterse onun kaybedeceğinin işaretidir. Bir imtihanla karşılaşınca Allah (cc)´a sığınmanın zırhına girip, rahmeti ilâhiyi istemek gereklidir. Eğer dua zırhını giymez ve büyüklerden yardım talep etmezsen helak olma korkusundan emin olma. Bunun yoluda bize yönelmen bizde Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihî)´e, O´da Allah (cc)´a sığınarak bu imtihan geçitinden geçeriz.

Şunuda unutma ki, bir mümin bir şeyden iki defa imtihan edilmez. Eğer edilirse buda onun bir öncekinden ders almadığını gösterir ki, bu halden sığınmak gereklidir. Eğer ki seni üzen bazı hadiseler üstüne gelmiyorsa; onun için Allah (cc)´a yalvarıp sığınmalısın. Bu belayı istemekte değildir. Allah (cc) bazı kullarını kendine seçer. Bu kulu diğer kullarına örnek yapar. Ahiret gününde itiraz edecek kullarına onu göstererek, mazeret kapısını kapar. Musibetlere düşürdüğü kulunu da hiçbir zaman yardımsız bırakmadığı gibi, onun bilmediğin ve senin bilemeyeceğin yönlerden huzur nimetlerini yağmur gibi üstüne yağdırır.

Bazı kulların yüksek ahlak zirvelerine çıkmak arzusu vardır. Bu arzunun ona layık olup olmadığını Allah (cc) o kuluna bildirmek ister. Gerçekten o kul layıksa ona yardım ederek destekler, değilse yalnız bırakır ve zirvenin doruklarına çıkmak şöyle dursun, daha aşağılara düşer. Bunun hikmeti ise yüksek kulların tarafından korunması taahhüdüdür. Allah (cc)´ım layık olmadığımız şeyleri senden istemekten, Yüce Zâtına sığınırız. İnsanın haddini bilmekten yüce bir irfanda olmaz.

“Altın, ateş ile; iyi kul da belâ ve musibet ile imtihan edilir.” Hz. Ali (radiyallahü anh)

Efendim bazı konuları gelip danışmanın sonuçları ağır olmakta mıdır?

Evet. Birisi bize bir konuyu danıştığı zaman artık sorana hüküm kalmaz. Çünkü iş sorana intikal etmiştir.

Allah (cc)´ın bazı kulları hakim sınıfa girer. Eğer bir kul gelip bu kullara şikayetini arz ederse Allah (cc) hükmünü icra eder. Biz bu sınıftanız. Fakat bize sorulan sorunun cevabı, kadere uygun gelir.

Eğer ki aranızda bir mesele zuhur ederse önce aranızda çözün veya af ve iyilik yolunu tercih edin. Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihî) buyurdular ki;

“Suç işleyenlere şefaatinizi, suçlu hâkimin önüne çıkmazdan önce yapın. Dâva hâkime vardıktan sonra şefaatte bulunsanız, o da affetse Allah (cc) hakimi affetmez”

Onun için büyüklere yakın olmak ateşe yakın olmak gibidir. Ateş insana sıcaklık ve rahatlık verir. Fakat yakınlıkta yanmakta vardır. Bazı meselelerde yalnız kalmakta bir hayır olsa gerektir.

Bazı sevenlerimiz bizleri devamlı kendilerine halleri hakkında yakınlık göstermemizi beklerler. Yani rüyalarında müşahedelerinde ve konuları hakkında bizim kararımızı beklerler. Fakat bizler onların isteklerini, kendi isteklerine uygun tecelli ettirmiş olsa idik helak olmaktan başka bir şey tecelli etmezdi. Talebenin isteğine göre öğretmenin öğretim planı uyguladığını, hiç gördün mü?

Eğer cahilin istekleri hemen tecelli etse idi, yeryüzü helak olurdu. Büyüklerin gölgeleri olmasa idi, küçükler yeryüzüne fesadı yayarlardı.

Efendim biz insanları uyarmak için bir gayrette olmamız doğru bir şey midir?

Bizim yolumuzda biri olarak onları uyarman gereklidir. Lakin onları uyarman onlara daha çok vebal yüklemektedir. Bunun sebebi de Allah (cc)´tır. Belki de Allah (cc) onların günahlarının artmasını istemektedir.

Görmedin mi bizim evlatlarımızda öyle ağır günah işleyenler vardı ki, biz onları eğer karşımıza alıp kendilerini terbiye için bir şeyler söylemiş olsaydık, onların hiçbiri iflah olmazdı. Fakat biz Allah (cc)´a sığındık, Allah (cc) onların hallerini yavaş yavaşta olsa düzelmesini sağladı. Uyarmak güzeldir. Uyardığın kişi senin sözünü dinleyeceğini bilirsen, uyar. Dinlemeyeceğini anladığın zaman rumuzla uyar, yada zamanını bekle. Ona rahmet olacak zaman, uyarını yap. Öyle uyarılar vardır ki, insanı ateşe atmaya sebep olur.

Şeyh´ül Ekber Muhyiddin Ârâbî (ks) Hazretleri Fusus-ul Hikem kitabında Nuh aleyhisselam ile ilgili olarak bu sırra şöyle işaret etti.

“Kavmi Nuh aleyhisselama hile yaptığı gibi, kendiside kavmini Allah (cc)´a davetle mekr (hile) yaptı. Şöyle ki bir kavim ve ferdi Allah (cc)´a davet etmek ona yapılan mekirdir.”

Fakat sen merhametli ve yumuşak ol ki; “Mümin yumuşaktır, O kadar ki, yumuşaklığından dolayı kendisini ahmak zannedersin” (Râmuz)

“Ümmetimin alimleri Benî İsrâil´in peygamberleri gibidir” sırrını bu arada fark etmiş oldun.

Efendim bir peygamber kavmini Allah (cc)´a davet için gelmez mi?

Peygamberlik görevi iyiliği emir kötülüğü yasaklamak içindir. Fakat tevhidin sırları Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihî)´de doruk noktasına çıkmıştır. Onun için şeriâtı kıyamete kadar bakidir. Eğer bu sırlara Nuh aleyhisselam vakıf olmuş olsa idi, bir başka nebinin gelmesine gerek kalmazdı. Peygamber (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz “geçmiş ümmetler gibi bana çok soru sormayın” buyurması, Kur´an-ı Kerim´de “Onun sesi, yanında seslerinizi yükseltemeyin” (Hucurat 2) buyrulması diğer ümmetlerde uyarısı olmayan hallerdendir.

Nasihatin fayda vermeyeceğini bilmen, karşındakine faydalı olmandır. Öyle insanlar vardır ki, insanlara acımaz hallerinde ki gerçeği söyler de sonra onları cehenneme doğru bir adım daha attırır.

Efendim ne yapmalıyız?

Bir kişiye nasihat yolunu direk din yolundan değil, ahlak yolundan açmalısın. Yapmadığın bir şeyi söylememelisin. Eğer sendeki halleri fark edip sana yönelirse, o zamanda Allah (cc)´ın dininden onun yapabileceği miktarı anlatmalısın. Eğer gücünü iyi tartmayıp fazla bir şey istersen bu sefer onu kaybettiğin gibi, sende bir kâr etmemiş olursun.

Fakat sen nasihat yolundan ayrılma. Nasihat edeni Allah (cc) çok sever. İnsanlar her zaman uyarılma ihtiyacı içindedir. Allah (cc) bu ihtiyacı seninle giderirse çok şükretmelisin. Bilmediğin şeylerden sorumlu tutulmazsın.

Efendim bu gibi hakîkâtlerin ışığında hep kendinizi gizli tutmaktan gayeniz nedir?

Evliyaullah gözlerden gizlidir. Ancak kutb-ul irşat olan zatla manevî vazifeleri olan meşâyih (şeyhler) halkı irşat ile vazifeli olduklarından kendilerini açığa vurmak mecburiyetinde kalırlar. Eğer ki, şu yazdıklarınızı hayatımızda yazmaya kalksa idin yine râzı olmazdık. Fakat ölümden sonra olan şöhretin kişiye zararı yoktur. Onun için bazı şeyleri açığa vuruyoruz. Eğer ki sırları anlatan bir kitap yazmaya kalksa idik, önceden yazılmamış olanlardan olurdu. Sonra biz kendimizi şöhret afetinden koruduk. Eğer bir şöhret olacaksa yine Fahri âlem Muhammed Mustafa (aleyhissalatü vesselam ve ala âlihi) Efendimize aittir. O´nun olduğu bir yerde şöhret insana mahcupluktan başka bir şey getirmez.

Öyle kendimizi sakladık ki, bize aşırı sevgi besleyenlerin mutedil bir sevgiye kavuşmalarını istedik. Çocuklarımızda bile kötü haller zuhur etti. “Bu dedikleriniz olan şeyh daha çocuklarını yetiştirmekten acizdir” dediler. Bu sözleri diyenlere karşı Allah (cc)´tan bir talepte bulunmadık. Allah (cc)´tan kabul edilmeyen hiçbir duamızda olmadı. Bilmiyorlar ki her işi eden eyleyen Allah (cc)´tır. Biz belki çok yüksek makamların sahibi olmuşsak ta, bir peygamber olmadığımız muhakkaktır. Kemâlatımızda nübüvvet nurları olsa da, aciz bir kul olduğumuzu hiçbir zaman unutmadık. Bu bir farktır. Farkı fark etmek lazımdır.

Şunu da unutma bütün veliler hakîkât bahçesinin çiçekleridir. Hiçbiri birbirine benzemez. Fakat ayrı bir güzellik ve kokuları vardır. Onun için geniş olan güzelliği daraltmak olmak olmaz. Benim şeyhim üstündür sözünü kullanmak, razı olmadığımız şeylerdendir.

Efendim evliyalar kabirleri niçin daha çok ziyaret edilir?

Evliyalar dini yaşarken nefisleri için yaşamazlar. Fakat nice ilim ve şöhret ehli nefisleri için dini yaşadıklarından vefatlarından sonra unutulup gitmişlerdir. Nice meczup kabri bile hala hayatta gibi ziyaret edilir. Sende dini yaşarken kendin için yaşama. Her zaman Allah (cc)´ın kulları için bir menfaat sahibi olmayı düşün. Evliyalar ibadet çokluğu ile değil gönül halleri ile insanların hallerine şifa olmuşlardır.

Mesela mezhep imamları sırf ilim ehli olmayıp velâyet mertebelerinde en yüksek mertebelere erdiklerinden yollarını takip edenler bulunmaktadır. Mezhep imamı olup ta müntesipleri kalmayanların velâyette mertebelerinin durumu ile orantılıdır. Ebû Hanîfe (ks) Hazretleri “Eğer Allah (cc)´ın velileri âlimler değilse, Allah (cc)´ın velileri yoktur” buyurdular.

Onun için içi olmayan dış, makbul olmayan şeylerdendir. Velâyet, ilim ile doğru orantılıdır. Nice ümmî veliler vardır. Sözleri ciltlerce kitapla açıklanır. Demek ki onlar ilim sahibidirler.

Efendim velâyette mertebesi yüksek sandığımız çok kişinin unutulması acaba nedir?

Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem) buyurdu ki;

“Benim ümmetimin âlimleriBeni İsrail´in peygamberleri gibidir.”

Zaman içerisinde terakki eden bazı kutlu kişiler, Ümmet-i Muhammed(sallallâhü aleyhi ve sellem) arasında cemaatlere önder olurlar. Yolları Peygamberimiz Efendimiz (sallallâhü aleyhi ve sellem ve ala âlihi)´nin şeriatı üzeredir. Fakat müntesiplerinin kudretleri ancak o kutlu zatın dairesini aşamayınca, onunla dini hayatı yaşamamışlardır. Bundan dolayıda tabileri ayıplanmazlar. Fakat istenilen mertebe Resûlüllâh (sallallâhü aleyhi ve sellem)´de fena olmaktır.

Tasavvufta Fena-fi´r-resulmakamı ara makamlardan sayılsada Allah (celle celâlühû)´ta fena olma makamı bu makamdan ayrı değildir. Fena-fi´llah makamı ile Fena-fi´r-resul aynîlik ve gayrilikle (başkalık) ile vasıflanmıştır. Eğer ki; müridi O´nun makamına komşu olmazsamanevî yolu noksan olup,kesik kalır.

Mesela; vefatlarından sonra bazı evliya tasarruftan men edilir. Bu onların mertebelerine bağlıdır. Eğer bir veli Muhammedî meşrepte değilse onun tasarrufu devam etmez. Çünkü İslâm dışında bütün dinlerin şeriatı kaldırılmıştır. Yani İsevî, Musevî, İbrahimî vb. meşrepli veliler vefatlarından sonra tasarrufları kesilince ister istemez onların bağlıları da zamanla azalmıştır.

Efendim velileri incitici şekilde tenkitler çok olmaktadır. Ulema kesimi ise bunu aşırıya götürüp tasavvuf erbabını aşağılamaktan kendilerini alamıyorlar.

Ulema kendilerini ahkâmın koruyucusu kabul ederler. Fakat ilmin uygulamasına gelince, edebine riâyet etmedikleri gibi ibadet yönünden de çok zayıf kalırlar. Öyle aşırı giderler ki tasavvufu hurafeler yığını gibi görmeleri yanında, dinin dışında görüp küfür ehline karşı takındıkları tavrı takınırlar.

Ulema bu ilmin koruyucusudur. Fakat ilmin yaşamasını azamî şekilde, irfan ehli olan tarikat ehli yapar. Eğer tarikat ehli olmasa idi, bu dinin doruk noktasındaki ibadetleri belki de hayal olurdu. İbadetteki aşırılık ulema tarafından basite indirgense de, ibadetin olmadığı hayatta muamelatın (uygulamalar) olmayacağı kesindir. Velâyet mertebelerinde öyleleri vardır ki, uykusunda ayağını uzatmaktan haya eder. Bu gibi durumlar Allah (cc) katında makbul olan hakîkâtlerdendir.

Bizim yolun istismarı çoktur. Çünkü gönül işidir. Ulemayı taklit etmek ise zordur. Çünkü sahtesi açığa çabuk çıkar.

Bize göre dinin gülleri evliyalarsa onları koruyanlar da alimlerdir. Fakat bu ayrılık rüzgarı yıllarca esti ve yine esecektir. Çünkü meşrepler farklı olunca, aynı şeylerden tat almakta mümkün olmaz.

Efendim velayet sahiplerinin kendilerini bilmeleri nasıl olur?

Onlar kendilerinde olan şeyi de bilmeleri mümkün değildir. Fakat Allah (cc) ve dostları onu yavaş yavaş alıştırarak hazırlarlar. Bu hazırlama ile varlığa düşürmeden istenilen boyuta getirilirler.

Sonra o hale gelirler ki, Abdulkadir Geylani (ks) den ulaşan sözde bu hakîkât açıkça anlatılmıştır.

“Allah´ın velî kulları, diğer insanlara nispetle sağır ve kördürler; kalpleri Allah (cc)´a yakınlık peydâ edince başkasının sözünü duymaz olurlar, başkasını görmez olurlar. Yakınlık onları mest-u hayran eder, ilâhî heybet onları kendilerinden geçirir. Muhabbet onları mahbublarının yani Allah (cc)´ın huzuruna bağlar.Artık onlar Celâl sıfatiyle Cemâl sıfatının tecellileri arasında bir mevkidedirler, ne sağa, ne de sola meyletmezler. Onların, ötesi olmayan bir yönü var; insanlar, cinler, melekler ve diğer yaratıklar onlara hizmet eder. İlim ve hikmet onların susuzluğunu giderir. Allah (cc)´ın fazl-ü kereminden yerler, dostluk şerbetinden içerler. Halkın sözü onları meşgul etmez. Onlar bir vadide, halk da ayrı bir vâdidedir. Halka, Allah (cc)´ın emrettiğini emrederler Peygamberlere vekâleten, halkı Allah (cc)´ın men ettiği şeylerden men ederler. Hakikat de Peygamberlerin vârisleri bunlardır.

“Allah (cc)´ın velîleri, O´nun huzurunda edep makamındadırlar. Hakk´tan açık bir izin olmadıkça hareket etmezler, bir adım bile atmazlar. Kalplerine açık bir müsaade ilhâmı vâki olmadıkça mubâh şeylerden yemezler, giymezler, nikâh yapmazlar ve hiçbir sebepte tasarrufta bulunmazlar. Onlar Hakk ile beraberdirler; kalpleri ve gözleri evirip çeviren yegâne mutasarrıf ile kaimdirler. Rablerine şu dünyada kalpleriyle, ahirette cisimleriyle kavuşmadıkça hiçbir kararları olmaz. Yani Allah (cc)´a kavuşmadıkları müddetçe gönül rahatlığına erişemezler.”

Efendim isteklerimize kavuşabilecek miyiz?

Bizim yolumuzda istek sahibi olmak diye bir şey yoktur. Peygamber (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz elindeki iki çakı l(dan birini yakına, diğerini uzağa) atarak: “şu ve şu neye delalet ediyor biliyor musunuz?” dedi.

Sahabe-i güzîn Efendilerimiz: “Allah ve Resulü daha iyi bilir” dediler.

Buyurdu ki: “şu uzağa düşen emeldir, bu yakına düşen de eceldir. Kişi emeline ulaşmak için gayret ederken ulaşamadan ölüverir”. (Tirmizî)

Bize göstermiştir hiçbir kimse isteklerine kavuşamayacaktır. Velâyet mertebesindekilerde dahi, istekler bitmez. Çünkü onlar bile Allah (cc) aşkının izdırâbından sükûnet bulamazlar. Hep kavuşma arzuları vardır. Buna ise dünya aleminde bir şekilde kavuşulamaz.

Peygamber (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz en büyük isteğini ahirete bırakması bundandır. Yani şefâat hakkını ahirete bırakarak ikinci bir halin karşısında isteğini zâyi etmemiştir. Biliyordu ki bir isteğin arkasını bir başka istek takip eder. Ahirette ise istekler karşılanmak ile hüküm altına alınmıştır. Basiret sahipleri istek sahibi olmaktan Allah (cc)´a sığınmışlardır. Çünkü istemek, karşısındaki varlığın dilenen için halinden anlamadığı ihtimalini de ortaya çıkarır ki, bu Allah (cc) için olmayacak bir şeydir. Çünkü Allah (cc) istemeden istekleri vermeye mutlak kâdirdir. Veliler onun için Allah (cc)´tan bir şey istemekten haya ederler. Peygamber (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz ise istek olarak gösterdiği dualar yolun başındakiler içindir. Çünkü şeriat avam ile havasa birden inmiştir. Avam daraldığı yerde Allah (cc)´a direkt müracaat ederken, havas beklemeyi tercih ederek Allah (cc)´ın büyüklüğünün zahir olmasını bekler. Çünkü bu bekleyiş, tasdik makamının zirvesidir. Allah (cc) her şeye kâdirdir.

Fakat yine sen istek sahibi ol. Çünkü bu emirle sabittir. Allah (cc)´ım bizi affet.

Efendim istemek konusu gelince bize İsm-i âzam hakkında bilgi verir misiniz?

İsm-i âzam “En büyük” isim demektir. İsm-i âzam vücudun zikridir. Lisan ile yapılamaz. Bütün vücuttan gelen bir sestir. Bunun zikri yapana ağır gelir. Yani zikir zerrelerden çıkarak yapılır. Aşağıda bazı isimler gelecektir. Hangisinin İsm-i âzam olduğunu tayin etmekte çok zordur.

Allah (cc)´ın isimleri hakkında en büyük ifadesi ile isimlerde derecelendirmek yanlış olabilir. Gerçekte Allah (cc)´ın bütün isimleri büyüktür. Öyle ise bu ifâde niçin kullanıldı sorusu aklına gelebilir. Bu ifâde aslında rivayetler incelendiğinde aynı isimde birleşmez. Değişik ifadeler olması ismin, bir isim olmadığı ve zamanla ve insanlarda farklılıklar göstermektedir.

Allah (cc) ´tan başka şeylerden yüz çevirerek, tam bir ihlâsla zikredilen her isim, İsm-i Âzam´dır, zira harflerin birbirine karşı ‏‎ farklı bir şerefi yoktur.

Fakat bütün isimler İsm-i Âzâm´ın çerçevesi içinde saklıdır. Şöyle ki, Ulvî ve süflî (dünya) alemde Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm ve ala âlihî)´e muhtaç olmayan bir nesne olmadığına göre, Hakîkât-ı Muhammediye ve İsm-i Âzâm birdir.

Hakîkât-ı Muhammediye de İnsan-ı kamil´de tecelli eder. İnsan-ı kamil ise, bulunduğu zamanda İsm-i Âzam´ı görmede kullanacağın aynadır. Eğer bu aynayı bulamazsan bu isme ulaşamazsın. İnsânı Kâmili idrak etmek, İsm-i Âzam-ın göründüğü yer olarak bilmek demektir.

Hz. Aişe radiyallahu anhâ ile Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihî) arasındaki olan konuşma sana çok şeylerin haberini verecektir.

“Fahri âlem Muhammed Mustafa (aleyhissalatü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz bir gün şöyle yalvardılar:

“Allah (cc)´ı m! Ben, senin pak, güzel, mübarek ve yüce katında en sevimli olan, onunla dua edildiği taktirde hemen icabet ettiğin, onunla senden istenince hemen verdiğin, onunla rahmetin talep edilince rahmetini esirgemediğin, onunla kurtuluş talep edilince kurtuluş verdiğin isminle senden istiyorum.”

Başka bir gün Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihî) Hz. Aişe radiyallahu anhâ´ya “E y Aişe! Kendisiyle dua edildiği taktirde icabet ettiği ismi, Allah (cc)´ı n bana gösterdiğini sen biliyor musun?” diye sordu.

Hz. Aişe radiyallahu anhâ der ki: “Ben: “Ey Allah (cc)´ ı n Resûlü! Annem babam sana feda olsun, onu bana da öğret!” dedim.

“Ey Aişe onu sana öğretmem uygun düşmez!” buyurdu. Bu cevap üzerine ben de oradan uzaklaşıp bir müddet tek başı ma oturdum. Sonra kalkıp, başını öptüm ve: “Ey Allah (cc)´ ın Resulü! Onu bana öğret” diye ricada bulundum.

O yine: “Onu sana öğretmem uygun olmaz, Ey Aişe! Onunla senin dünyevî bir şey talep etmen uygunsuz olur” buyurdu.

“Hz. Aişe radiyallahu anhâ devamla der ki: “Ben de kalkıp abdest aldım, sonra iki rekat namaz kıldım, sonra: “Allah (cc)´ım! Sana Allah (cc) isminle dua ediyorum. Sana Rahmân isminle dua ediyorum. Sana Bir´rur-rahîm isminle dua ediyorum. Sana bildiğim ve bilmediğim güzel isimlerinin hepsiyle dua ediyorum. Beni mağfiret et, rahmet eyle” diye dua ettim.”

Hz. Aişe radiyallahu anhâ devamla der ki: “Bu duam üzerine Peygamber (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz güldü ve: “İsm-i Âzam, senin yaptığı n şu duanın içinde geçti” buyurdu.

Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihî) hangi ismin İsm-i Âzam olduğunu kesinlikle belirtmemiştir. Fakat işaretler buyurarak ismin dolandığı çerçeveyi biz acizlere beyan etmiştir.

Allah (cc)”, el-Hayyu´l-Kayyûm, “La ilahe illallah”, “er-Rahmanu´r-Rahim”, “Allahu´r-Rahmanu´r Rahîm”, “Allahu la ilahe illa huve´l-Hayyu´l-Kayyum”, “Lâ ilahe illa hüve´l-Hayyu´l-Kayyum”, “Rabb”, “Allahu lâ ilahe illâ hüve´l-Ahadü´s-Samedü´llezî lem yelid ve lem yüled ve lem yekün lehü küfüven ahad”, “el-Hannânu´l-Mennânu Bedî´u´s-Semâvat ve´l-ard zü´l-Celâli ve´l-ikram el-Hayyu´l-Kayyum”…

İsm-i âzam burada bulunmayan isimlerden de olabilir. Lakin hepsinde “Allah” kelimesi mevcuttur. Bu durumdan hareketle İsm-i âzam´ ın “Allah” lafzı olduğuna görüşlerin yönelmesi vardır. Çünkü bu isim sıfat olmayıp, zat isimidir. Bütün isimleri ve sıfatları kendinde toplamıştır.

Bize göre her şahsın İsm-i Âzamı farklıdır. Çünkü böyle olması daha uygundur. İnsan yaratılış yönünden mükemmel yaratılmıştır. Fakat bu mükemmelliğin harekete geçmesi her insanda aynı merkezden olmaz. Çünkü terbiye edilebilecek vasıfta olan insanoğlu, aynı terbiye yolu ile terbiye olmadığı gibi, hepsi aynı manevî makamda olmadığı kesindir. Senin için uygun olanı biz söyleyebiliriz. Fakat sen kendin bulursan bu isimle tasarruf edebilirsin. Çünkü Allah (cc) sevdiklerine bu ismi bağışlar. Bağışladığı zamanda Allah (cc)´ın işlerine karışmamaya ve dünya nimetlerine rağbet etmediğin zaman olur ki, o zamanda istek diye bir şeyde sende kalmamış olur. O zamanda bilmek ve bilmemek sende aynı şeyler olmuştur.

Efendim himmet almak nasıl olur?

Himmet, müridin sadâkati ve söz dinlemesi ile kazanacağı lütuf ve tasarruftur. Şeyhin müritte tasarruf etmesi için bir bağın varlığı şarttır. Eğer bir bağ olmaz ise bu tasarrufta gerçekleşmez ve müritte bir olgunlaşma da olmaz. Bu bağın benzeri, La ilâhe illallah Muhammed´ür-rasûlullah demedikçe yapılan amellerin kabul olmamasıdır.

Himmet beklersen, hizmet etmen lazımdır. Hizmet denilince yardım türü amel etmen değildir. Hizmet gönlün kendini unutup, efendisine kurban edecek hale konulup söz tutmandır. Eğer bu hizmeti yapmazsan senelerce bir kapıda hizmetçi olsan bir menfaat zuhur etmez.

İhvanımız sıkıntı anında bizi unutmazsa biz onu unutmayız. Onun ihtiyacı olan duayı Allah (cc)´a yaparız. Allah (cc) da duamızı kabul eder. Biz sizleri kartalın gökyüzünden bakışı gibi bir an gaflete düşmeden yaparız.

Sizin türlü ihtiyaç ve dualarınız vardır. Öyle ki istekleriniz olmaz. Dualarınız kabul olunmaz. Fakat bizim dualarımız ve isteklerimiz Allah (cc) tarafından muhakkak kabul edilir. Aslında Allah (cc) duaların hiçbirini ret etmez. Lakin isteyen kulun menfaatini devamlı olarak da gözetir. Ama kul bunun farkında değildir.

Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihî) buyurdular ki: “Rabb´iniz ziyade haya sahibidir, kerimdir. Kulu dua ederek kendisine elini kaldırdığı zaman, O, ellerini boş çevirmekten haya eder.” (Tirmizî)

Allah (cc) duaları muhakkak kabul eder. Birde dua eden temiz ağız olursa bu duanın ret edilmeyeceğine kuşkun olmasın.

Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihî) “Allah (cc)´a temiz ağızlarla dua ediniz” buyurmuştur. “Temiz ağızlar” nedir diye sorulunca; “birinizin ağzı, diğerine temizdir” demiştir. Bizim ağzımız sizin ağzınız olmuştur. Önemli olan bu ağza sahip çıkmaktır. Fakat çokları buna sahip olmak şöyle dursun kalpleri buna inanmak istememiştir. İnanırsan böyledir.

Efendim duanın başka kabul olma şartı da var mıdır?

Salih amel duayı yerine ulaştırır. Onun için salih amel işlemen dua etmendir.

Ömer bin Hattab (radiyallahü anh), “Allah (cc)´ın haram kıldığından sakınmakla dua ve tesbih kabul edilir,” Ebu Zer (radiyallahü anh) ise “yemeğe tuzun yettiği gibi duaya da iyilik yeter” dedikleri rivayet edildi.

İsrail oğullarına bir bela geldi, buna bir kurtuluş aradılar. Allah (cc) onların peygamberine şunu haber vermesini vahyetti:

“Siz yüksek yerere pis bedenlerle çıkıyorsunuz, siz kan akıttığınız ve evlerinizi haramlarla doldurduğunuz avuçları bana açıyorsunuz, şimdi benim gazabım sizin üzerinize şiddetli oldu ve benden ancak uzaklaşmanız artacaktır.”

Bizler ise icabetin yolunu günahlarla kapattık. Her sıkıntıda Allah (cc)´a dua ediyoruz sonra sıkıntılar gidince O´nu unutuyoruz. Sonra duaya nasıl icabet ümit ediyoruz, anlayabildin mi?

Efendim ben bu sözlerinize ve diğer sözlerinize her zaman iman ettim.

Allah (cc)´ ın derhal kabul buyuracağı dualardan biri de, mümin kimsenin mümin kardeşi için gıyâbında yapacağı duadır. Sana düşen bir şeye muhtaç olduğunda Allah (cc)´tan değil bizden istemendir. Bizden isteyince senin ihtiyacın için biz duada bulunuruz. Bizimle Allah (cc) arasında perde yoktur.

Fahri âlem Muhammed Mustafa (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz “İcâbete mazhar olmada gâip kimsenin, gâip kimse hakkında yaptığıduadan daha süratli olan yoktur.”(Tirmizî)

“Müslüman kimsenin, kardeşi için gıyâbında yaptığı dua müstecâptır. Dua edenin başucunda ona müvekkel bir melek vardır. Kardeşi için hay r dua yaptıkça bu melek: “Amin, istediğin şeyin bir misli de sana olsun” der.”(Müslim) buyurdular.

Biz bize teslim olan için kendimize istemediğimizi onun için isteriz.

Efendim sizi çok seviyorum.

Kur´an-ı Kerim´de “De ki; herkes kendi kâbiliyetine göre amelde bulunur.” (İsra 84) buyruldu.

Bizi Allah (cc) için sev. Bizdeki kemâlatımıza bakarak seversen bir fayda bulamazsın. Çünkü bunda illaki bir şahsî menfaatin vardır.

Fahri âlem Muhammed Mustafa (aleyhissalatü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz,

“Allah (cc) herkesi sevdiği taife ile haşreder.”

“Bir insan bir taifeyi yaptıkları işten dolayı severse, kıyamet günü onlarla beraber haşreder.” (Kenz-ül İrfan) buyurdular.

Bizi sevmenin karşılığını elbette göreceksin. Bizi seven, işimizi de sever. Bu sevgi ise seni mahrum etmeyecektir. Kişi kendinde olmayanı sevemez. Sen bizim halimiz ile hallendiğin için bu sevgi sana kolay gelecektir. Bu sevgide seni Allah (cc)´a götürür. Allah (cc)´ta bir kulu severse, hiçbir şey ona artık zarar veremez. Günah da zarar veremez. Yani onu günahtan muhafaza eder. Razı olunan makama ulaştırır.

Fahri âlem Muhammed Mustafa (aleyhissalatü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz “İnsan bir şeyi severse daima onu yâd eder” buyurdu. Bizi unutma. Biz seni unutmayız. Bizim unutmadığımızı da Allah (cc) unutmaz.

Allah (cc) bir kulu sevmişse isterse o kul O´ndan yüz çevirmiş olsun. İlâhî sevgiden muhakkak faydalanır. Allah (cc)´ım bizi Sen sev. Çünkü biz Seni nasıl sevebiliriz.

Efendim bazı kişiler ders alınca aklını oynatmaları veya sapıtmaları nedendir?

Zikir dersi veren kişi veli ve arif olmalıdır. Dersi verirken nuru ile birlikte verir. Eğer bu nur olmazsa zikir esnasında şeytan hazır olur. Zikredene zarar vermeye çalışır. Fakat nuru ile alınmışsa; nur ona perde olur. Bu şekilde şeytanın zararından korunur.

Efendim Kur´an-ı Kerim hafızları bu isimleri devamlı zikrederler.

Onların şeyhleri Fahri âlem Muhammed Mustafa (aleyhissalatü vesselam ve ala âlihi) Efendimizdir. Onları devamlı şeytana karşı O muhafaza eder. Akılarını kaybeden hafız-ı kelam yoktur. Bazı aklını yitirenler olması ise, yaşadığı hayatın gafletine keffâret olsun diye olur ki buda rahmettir. Bazılarının da ağır bir zikir olan Kur´an-ı Kerim-i unutmaları ise, manevî hallerinin zayıflığındandır.

Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihî)´in “Kur´an-ı Kerim´i unutmaktan büyük günah görmedim” demesi bu durumu açıklar.

Zikir bir emanettir. “Emaneti ehline veriniz” sırrından zikri tarif eden kadar ve verilecek yerde önemlidir.

Unutma ki her ders alan, ders almamıştır. Her ders almayanda dersi yok, değildir. Bu bir hakîkâttir. Allah (cc) cümlemizi zikir ehlinden kılsın.

Efendim bazı evliyadan olduğu gibi sizden manasını kavrayamadığımız bazı sözler zuhur ediyor.

Bunun sebebi bizim kendi zatımız değildir. Peygamber (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz bazı zamanlar ümmetinden kemâle kavuşmuşlara kendi mânevi giysisini giydirir. Bu giymelerin uzun süreli olanları da vardır. Bu hal üzerimizde iken bu haller zuhur eder. Onun için söylenen sözleri bize değil, Fahri âlem Muhammed Mustafa (aleyhissalatü vesselam ve ala âlihi) Efendimize nispet etmelisin. Bu haller yinede kemal ehlinde zuhur eder. Hakîkât ilmi emanettir zâhiren anlaşılmaz gibi bir rumuzla beyan edilirse, ehil olmayandan korumak içindir.

Bizdeki tasarruflar ve haller ancak Allah (cc)´ın emir ve iradesi ile olur.

Bütün yaptığımız ameller ret edilse de Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihî) ile ilgili olanlar makbul olacaktır. Bu hallerimizden de sorumlu tutulmayacağız. Bizler O´nsuz geçen ömrü yaşanmış saymayız.

Efendim aşktan bahseder misiniz?

Aklın kaybolduğu yerdeki sevgidir. Aşkta günahlar sevap, sevaplar günah olur. Zaman ve mekan mefhumu kalmaz. Sorgu ve sual kalktığı haldir. Eğer bu hal beşerîlikten ilâhî aşka yönelmezse insanı helak eder. Bizim mektepte aşk ilk derstir. Bu dersi bütün ihvanımıza okuturuz. Bu dersi verenler sonunda irfan mektebine talebe olurlar. Aşk´ın geçilmesi zor ve tehlikeli olduğundan çok kaybı olan bir derstir. Bu dersi okuyan ihvanda kurtuluş çaresi teslimiyet bağını bağlanmalıdır. Teslimiyet elbette seni hedefine vardıracaktır.

Aşkın bahisleri muğlak yani kapalıdır. Onun için sözden çok yaşamakla tadılan bir şey olduğunu unutmamak lazımdır.

Efendim güvenmek nasıl olmalıdır?

“Rasûlüllâh (aleyhisselâtü vesselâm ve ala âlihi) vesselâm Beni İsrail´den bin dinar borç para isteyen bir kimseden bahsetmiştir.

Beni İsrail´den borç talep ettiği kimse: “Bana şahitlerini getir, onların huzurunda vereyim, şahit olsunlar!” dedi. İsteyen ise: “Şahit olarak Allah (cc) yeter!” dedi. Öbürü: “Öyleyse buna kefil getir” dedi. Berikisi “Kefil olarak Allah (cc) yeter” dedi. Öbürü: “Doğru söyledin!” dedi ve belli bir vade ile parayı ona verdi.

Adam deniz yolculuğuna çıktı ve ihtiyacını gördü. Sonra borcunu vadesi içinde ödemek maksadıyla geri dönmek üzere bir gemi aradı, ama bulamadı. Bunun üzerine bir odun parçası alıp içini oydu. Bin dinarı sahibine hitabeden bir mektupla birlikte oyuğa yerleştirdi. Sonra oyuğun ağzını kapayıp düzledi. Sonra da denize getirip:

“Ey Allah´ım, biliyorsun ki, ben falandan bin dinar borç almıştım. Benden şahit istediğinde ben: “Şahit olarak Allah (cc) yeter!” demiştim. O da şahit olarak sana razı oldu. Benden kefil isteyince de: “Kefil olarak Allah (cc) yeter!” demiştim. O da kefil olarak sana razı olmuştu. Ben ise şimdi, bir gemi bulmak için gayret ettim, ama bulamadım. Şimdi onu sana emânet ediyorum!” dedi ve odun parçasını denize attı ve odun denize gömüldü.

Sonra oradan ayrılıp, kendini memleketine götürecek bir gemi aramaya başladı. Borç veren kimse de, parasını getirecek gemiyi beklemeye başladı. Gemi yoktu ama, içinde parası bulanan odun parçasını buldu. Onu ailesine odun yapmak üzere aldı. Testere ile parçalayınca parayı ve mektubu buldu.

Bir müddet sonra borç alan kimse geldi. Bin dinarla adama uğradı ve:

“Malını getirmek için aralıksız gemi aradım. Ancak beni getirenden daha önce gelen bir gemi bulamadım” dedi. Alacaklı:

“Sen bana bir şeyler göndermiş miydin?” diye sordu. Öbürü:

“Ben sana, daha önce bir gemi bulamadığımı söyledim” dedi. Alacaklı:

“Allah (cc), senin odun parçası içerisinde gönderdiğin parayı sana bedel ödedi. Bin dinarına kavuşmuş olarak dön” dedi.” (Buhari)

Aklın bu hikayede dona kalacağı muhakkaktır. Şu unutulmamalıdır; “Allah (cc) ne güzel vekil ve ne güzel yardımcıdır”

Güvenmekte asıl olan şey aczin verdiği teminât kuvvetli tarafından kabul edilmesidir. Bunda niyet halis olursa, iki taraf art niyetli olmazsa Allah (cc) kendini aralarında tecelli ettirir. Allah (cc) kullar arasında işleri gizli niyetlerine kadar bilir. Fakat art niyetlerin varlığı işlerin aksine gitmesine sebep olur.

Fahri âlem Muhammed Mustafa (aleyhissalatü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz buyurdular ki: “Borç, Allah (cc)´ın hoşlanmadığı bir şeye ait olmadığı müddetçe, Allah (cc), borcunu ödeyinceye kadar borçlu ile birliktedir.”

Samimi olmak Allah (cc)´ın yardımına kavuşmaktır. Ne zaman ki insanlar birbirlerine art niyetler taşıyınca samimiyet ortadan kalktı. Bu sebeple iyi niyetli insanlar bile iyi hallerini kaybetmeye başladılar. Fakat şu bir gerçek ki sen her zaman yapabileceğin ve zararı dokunmayacak bir iyiliği, yani yaptığın da pişman olmayacağın iyiliği terk etme.

Rasûlüllâh (aleyhisselâtü vesselâm ve ala âlihi), bir adamın “Allah´a yemin olsun ki, Allah (cc) filancayı bağışlamaz” dediğini, Allah (cc)´nın da buna şöyle buyurduğunu bil­dirdi:

“Her kim Benim birisini mağfiret etmeyeceğim üzere yemin edecek olursa, kast ettiği o kimseyi bağışlar ve kendi­sinin amelini de boşa çıkarırım.” (Müslim)

Çünkü insan cennete kendi amellerinden çok başkalarına yaptığı iyilikler ile gidecektir. Çünkü bir mümin kardeşine yapacağın ve düşüneceğin iyilik Rabbânî ahlak ile ilgilidir. Yani ilâhlık sıfatından gelir. Allah (cc) ise bu sınıf iyilikler karşısında, kullarını daha çok rahmet ve iltifatla mükafatlandırır.

“Efendimiz (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihî) buyurdular ki: “Sizden önce yaşayanlardan bir tüccar vardı. Halka borç verirdi. Borçluları arasında fakir görürse hizmetçilerine: “Onun borcundan vazgeçiverin, böylece Allah (cc)´ın da bizim günahlarımızdan vazgeçeceğini umarız” derdi. Allah (cc) da onun günahlarından vazgeçti.” (Buhâri)

Efendim sevgideki temel nedir?

Fedakarlık bu temelin esasıdır. Eğer ki ısrarcı olursan bil ki sevgi kaybolup gider. Eğer kullar kendilerini Allah (cc)´a feda etmezlerse sevgi yolu açılmaz. Burada Allah (cc)´ın fedâkarlığı nedir? dersen; cevabımız şudur.

Allah (cc) kullarına layık olmadıkları nimetleri fazlaca ihsan buyurmasıdır.

Kur´an-ı Kerim´de “Eğer Allah (cc) insanlar ‎ı yaptıklar ‎ı ‏şey yüzünden cezalandıracak olsaydı ‎ , yeryüzünde hiçbir canlı ‎ mahlûk bırakmazdı ‎ . Fakat onlar ‎ belli bir müddete kadar tehir buyuruyor. Nihayet ecelleri gelince haklarında amellerine göre muamele yapılacaktı ‎r. Çünkü Allah (cc) kullarını ‎ hakkıyla görücü bulunmaktadır.” (Fatır45) buyurması; “Ben sizlere fedakarlık etmekteyim, yoksa kul olarak sizler bana, bir şekilde itiraz etmektesiniz” manasına gelmektedir.

Bizlerde ihvanın eğer hatalarını hemen görüp ona göre muamele yapsaydık, etrafımızda hiçbirisi kalmazdı.

Peygamber (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz için şu ayetin inmesi fedâkarlığın karşılıklı olduğu, seven ve sevilen arasında müşterek olduğudur.

“Allah (cc)´tan bir rahmet sebebiyledir ki, onlara yumuşak davrandın, eğer sen çirkin huylu, kat ‎ı yürekli olsaydın, elbette etrafından dağılırlardı. Artı ‎k onlar ‎ı affet, onlar için af talebinde bulun, ve onlar ile emir hususunda müşavere yap. Sonra azmettiğin zaman da Allah (cc)´a tevekkül et. Şüphe yok ki, Allah (cc) tevekkül edenleri sever.” (Al-i İmran 159)

Allah (cc) kullarına sayılmayacak nimetler vermiştir. Fakat onlardan da fedâkarlık istemektedir.

“Şüphe yok ki; Allah (cc) müminlerden nefislerini ve mallarını, ‎ cennet muhakkak onların olması karşılığında satın almıştır. Allah (cc) yolunda savaşacaklar da öldürecekler ve öldürüleceklerdir. Onların öyle cennete konulmaları ‎ , Tevrat´ta, İncil´de ve Kuran´da zikredilmiş, hak olan bir ilâhî va´didir. Sözünü Allah (cc)´tan daha fazla yerine getirebilen kim vardır? Artık yapmış ‎‏ olduğunuz o alışverişten dolayı ‎ size müjdeler olsun ve işte bu, en büyük bir kurtuluştur . (Tevbe 111)

Çokları vardır yanımıza gelirler ´Efendi Hazretleri bu can sana fedâdır´ derler. Fakat biz ona iğne ucu kadar bir dokunsak görürsün ki, canından vazgeçmemiştir. Aşkın ilk sözü ´Fedâkarlık´ tır. Bunun tarifini Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihî) şöyle yapmıştır.

Hz. Ömer (radı yallahu anh):”Ey Allah (cc)´ ın Rasûlü! Sen bana, nefsim hâriç her şeyden daha sevgilisin!” dedi. Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihî) ş u cevabı verdi: “Hayır! Nefsimi elinde tutan Zât-ı Zül-celâl´e yemin ederim, ben sana nefsinden de sevgili olmadıkça iman ın eksiktir!”

Hz. Ömer (radı yallahu anh): “Şimdi, sen bana nefsimden de sevgilisin!” dedi.

Bunun üzerine Peygamber (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz: “İşte şimdi kâmil imâna erdin Ey Ömer!” buyurdular.” (Buhârî)

Şunu da unutma ki; yine en çok fedâkarlık Allah (cc)´ındır. Çünkü aczin ve zayıfın fedâkarlığı kuvvetliye olmadığıdır. Buna göre kuvvetliye düşen, zayıfı af etmesidir. Bizler her zaman Allah (cc)´tan affımızı istemeliyiz. Bizler zayıf ve aciz kullarız. Allah (cc)´tan daha merhametli hiçbir şey yoktur.

Peygamber (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz´in huzurlarına bir takım esirler gelmiştir. Bunların içinde emzikli bir kadın vardı. Çocuğunu kaybetmişti. O, göğsüne biriken sütü sağıyor çocuklara veriyor, emziriyordu. Bu kadın esirler arasında çocuğunu bulunca hemen alıp sînesine bastı ve derin bir ‏şefkatle çocuğunu emzirmeğe başladı. Bu yüksek ‏şefkat levhasını ‎ görünce, Fahri âlem Muhammed Mustafa (aleyhissalatü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz bize:

Şu kadının çocuğunu ateşe atacağını sanı ‎r m ‎ısınız? dedi. Biz de: Hayır, atmamağa muktedir oldukça atmaz, dedik. Peygamber (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz:

“İşte Allah (cc) kullarına, bu kadının çocuğuna şefkatinden daha merhametlidir”, buyurdu .

Efendim sevgideki işareti bize bildirir misiniz?

Bunu sormasaydın iyi olurdu. Buna dayanan fazla olmadı. Çünkü sevgi güzel ve mükâfatı çok olmasına rağmen birazda elemden de uzak değildir. Her güzelliğin bir zahmeti olsa gerektir. Peygamber (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz bize bunu şöyle bildirdi.

“Bir adam gelerek “Ey Allah (cc)´ı n Rasûlü! Ben seni seviyorum” dedi. Rasûlüllah: “Ne söylediğine dikkat et!” diye cevap verdi.

Adam: “Vallâhi ben seni seviyorum!” deyip, bunu üç kere tekrar etti. Rasûlüllâh (aleyhisselâtü vesselâm ve ala âlihi) bunun üzerine adama:

“Eğer beni seviyorsan, fakirlik için bir zırh hazırla. Çünkü beni sevene fakirlik, hedefine koşan selden daha süratli gelir.” (Tirmizî)

“Kişi diyaneti nispetinde belaya maruz kalır. Peygamberler, sonra büyüklükte onlara ve bunlara yakın olanlar. Kim dininde şiddetli ve sağlam olursa onun belası da şiddetli olur. Şayet dininde zayıflık varsa, Allah (cc) onu da diyaneti nispetinde imtihan eder. Bela kulun peşini bırakmaz.

Tâ o kul, hatasız olarak yeryüzünde yürüyünceye kadar.” (Tirmizi)

Şah-ı Nakşibent (ks) Efendimiz bu sırra binâen “Allah (cc)´ım ihvanıma zekat verecek kadar çok mal, zekat alacak kadar fakirlik verme” diye dua ederlerdi. Bunun hikmeti ile ihvan-ı kiramda fazla bir zenginlik zuhur etmedi.

Zenginliğin artmasını malda değil kanaatte arayınız. Eğer ki mal artıyor ve gafletinde bir artış varsa o zaman kendine dikkat etmeni isteriz. Her kolaylığın arkası bir zorluk, her zorluğun arkası da bir kolaylıktır. Fakat “fakirlik neredeyse küfür olacaktı” sırrını da unutmamak lazımdır. Fakat fakirlik yine zenginlikten daha emniyetlidir. Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihî) “Fakirlik benim iftihârımdır” buyurmasına buna delildir.

Allah (cc), sevginin neticesi verdiği bu nimetin sırrını ahirette açacağı malumdur. Çünkü verilen bu nimet takdir edilemeyecek kadar büyüktür.

Fahri âlem Muhammed Mustafa (aleyhissalatü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz “Mirâç sırasında cennetin kapısında durup içeri baktım. Oraya girenlerin büyük çoğunluğunun miskinler olduğunu gördüm. Dünyadaki imkân sâhiplerinin cehennemlikleri ateşe gitmeye emrolunmuşlardı, geri kalanlar da mahpus idiler. Cehennemin kapısında da durdum. Oraya girenlerin büyük çoğunluğu da kadınlardı .” (Buhârî)

“Rasûlüllâh (aleyhisselâtü vesselâm ve ala âlihi) şöyle dua etmiştir: “Allah (cc)´ım, beni miskin olarak, yaşat, miskin olarak ruhumu kabzet, kıyamet günü de miskinler zümresiyle birlikte haşret.” (Tirmizi)

“Bana zayıflarınızı arayın. Zira sizler, zayıflarınız sebebiyle yardıma ve rızka mazhar kılınıyorsunuz.” (Ebü Dâvud)

“Fahri âlem Muhammed Mustafa (aleyhissalatü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz ve ailesi üst üste pek çok geceleri aç geçirirler ve akşam yemeği bulamazlardı. Ekmekleri çoğunlukla arpa ekmeği idi.” (Tirmizi)

Bize örnek olması açısından bu hal gözümüzün önünden hiç kaybolmamalıdır.

“Hz. Ömer (radıyallâhu anh) insanların nail oldukları dünyalıktan söz etti ve dedi ki:

“Gerçekten ben Peygamber (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimizin bütün gün açlıktan kıvrandığı halde, karnını doyurmaya adi hurma bile bulamadığını gördüm.” (Müslim)

Yine, Hz. Ömer (radiyallâhu anh) Peygamber (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimizin evininin, başını dayandığı içerisi lifle doldurulmuş bir yastık, vücudunun ancak bir kısmına kifâyet eden hurma yaprağından örülmüş bir hası r, tepesinin üzerinde asılı ‎ duran işlenmemiş bir kaç deri ve bir miktarda deri işlemede kullanılan ağaç yaprağından olduğundan bahseder.

Hasırın örgülerinin, Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihî) vücûdunun açı k yerlerinde izler yapmış olduğunu gören Hz. Ömer (radiyallahu anh) manzaradan müteessir olarak ağlamaya başlar. Hz. Peygamber (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihi) niçin ağladığını sorunca:

“Nasıl ağlamayayım, şu hasır vücudunda izler bırakmış, odada ise görülenlerden başka bir şey yok. Şu Kisrâ ve Kayser nehirler, meyveler içerisinde altı n tahtlar, ipek ve atlas yataklar üzerinde olsunlar, Sen ise Allah (cc)´ı n Rasûlü ol da böyle yokluk çek, sana da yatak yapsak olmaz mı ? der.

Fahri âlem Muhammed Mustafa (aleyhissalatü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz “Onların nimeti dünyada peşin verilmiştir.” “Benim dünya ile ne alâkam var, ben dünyada kendimi bir ağacın altında gölgelenip, sonra bırakı p giden yolcu gibi görüyorum” cevabını vermiştir.

Fahri âlem Muhammed Mustafa (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz bir gün namazını oturarak kılıyordu. Kıldığı nâfile bir namazdı. Ebû Hüreyre (r.a.), namazdan sonra sordu:

Yâ Rasûlallah! Bir hastalığınız mı var? Namazı oturarak kılıyorsunuz? Verilen cevap cihanı ürpertecek şekildeydi:

“Yâ Ebâ Hüreyre, günlerdir ağzıma götürecek bir şey bulamadım. Açlık tâkatimi kesti, ayakta duracak dermanım kalmadı, onun için namazımı oturarak kılıyorum.”

Ebû Hüreyre diyor ki, bunu duyunca ağlamaya başladım. Allah Rasûlü kendi durumunu unutmuş, bana teselli veriyordu:

“Ağlama Ya Ebâ Hüreyre! Burada çekilen açlık, insanı ahiret azâbından kurtarır.” (Kenzu´l-Ummâl)

Peygamber (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimizin şu halini gözünde bir canlandır.

Gecenin yarısıydı. Açlık Allah Resûlü´nün bütün dermanını tüketmiş ve artık gözüne uyku da girmez olmuştu. Belki biraz uyuyabilseydi, açlığın o şiddetli ıstırabından geçici de olsa kurtulacaktı. Ne var ki açlık, O´nu terk edeceğe benzemiyordu. Evinden çıktı, bir tarafa doğru yürümeye başladı. Biraz sonra da bir karartı hissetti. Gelen biri vardı. Dikkatini oraya çevirdi; tanımıştı… Bu, hayatının hiçbir ânında O´ndan ayrılmayan insandı. Hayatı boyunca hep Onunla beraber olmuştu. Şimdi de gecenin yarısında, Medine´nin bu tenha köşesinde randevulaşmış gibiydiler. Gelen, Hz. Ebû Bekir (r.a.)´di ve Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihî) ona selâm verdi. Ardından da sordu:

“Yâ Ebâ Bekir! Gecenin bu vaktinde seni dışarıya çıkaran nedir?”

Ebû Bekir (r.a.), Fahri âlem Muhammed Mustafa (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimizi görünce derdini unutuvermişti. Zâten o, hep öyle idi. Hani Mekke´de Rasûlüllâh (aleyhissalâtü vesselâm ve ala âlihi)´ı kurtarmak için girdiği kavgada komalık olmuş, bir gün baygın kalmış ve gözlerini ilk açtığında “Allah Resûlü´ne ne oldu?” diye sormuştu. Anası Ümmi Ümâre kızmış: “Ölüyorsun; fakat hâlâ O´nu düşünüyorsun” demişti.

O, bilmiyordu ki, Ebû Bekir (r.a.), O´nu düşünmediği zaman ölürdü. Çünkü Peygamber (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz, onun hayat kaynağıydı. İşte şimdi de O´ndan ayrı kalamamış ve bilemediği bir his, onu buraya kadar sürüklemişti. Sürüklemişti ve Rasûlullah´ın sorusuna “Açlık” diye cevap veriyordu. “Evde yiyecek bir şey bulamadım, gözüme uyku girmedi ve dışarıya çıktım.”

Hemen ardından ekledi: “Anam babam Sana feda olsun Yâ Rasûlüllâh, Sen niye çıktın?”

Cevap aynıydı. Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihî) de açlıktan dolayı çıkmıştı. Tam bu esnâda bir karartı daha belirdi. Belli ki bu uzun boylu, görkemli insan Ömer´di. Zâten, tablonun tamamlanması gerekiyordu. Fahri âlem Muhammed Mustafa (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz sağ tarafına Hz. Ebû Bekir (r.a.)´i almıştı. Gelen Hz. Ömer (r.a.)´di. Karşısında bu iki dostu görünce O da şaşırıp kalmıştı. Selâm verdi, selâmı alındı. Kâinâtın Sultanı (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihi), Ömer (r.a.)´e de niçin çıktığını sordu. O da, aynı cevabı verdi:

“Açlık, Ey Allah´ın Resûlü, açlık beni dışarıya çıkardı” dedi. Efendimizin hatırına Ebu´l-Heysem (r.a.) geldi. Evi o taraflardaydı. İhtimal gündüz de onu bağında görmüştü. Hiç olmazsa onlara hurma ikram eder ve açlıklarını yatıştırırlardı. “Gelin Ebu´l-Heysem´e gidelim” dedi.

Ebu´l-Heysem (r.a.)´in evine vardılar. Ebu´l-Heysem ve hanımı, uyuyordu. Evde, bir de küçük bir çocukları vardı. Yaşı, beş veya altıydı. Önce kapıyı Hz. Ömer (r.a.) çaldı. O gür sesiyle “Ya Ebe´l-Heysem!” diye seslendi. Ebu´l-Heysem de hanımı da sesi duymadı. Fakat, yatağında mışıl, mışıl uyuyan o yavru, birden yatağından fırladı, “Baba! kalk Ömer geldi” dedi. Ebu´l-Heysem (r.a.), çocuğunu rüya görüyor sandı. “Yat oğlum, gecenin yarısı, bu vakitte burada Ömer´in işi ne?!” Çocuk yattı. Kapı açılmayınca, bu defa da o nârin sesli Ebû Bekir (r.a.), gelip seslendi: “Yâ Ebe´l-Heysem!” Çocuk yine fırladı, kalktı ve “Baba! Ebû Bekir geldi” diye bağırdı. Babası onu tekrar yatırdı. Fakat son gelen, sesi soluğu cenâzeleri dahi canlandıran Fahri âlem Muhammed Mustafa (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimizdi. O, “Ya Ebe´l-Heysem!” diye seslenince, çocuk, artık yayından fırlayan bir ok olmuştu. Hem kapıya doğru koşuyor, hem de “Baba kalk, Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihî) geldi!” diyordu.

Ebu´l-Heysem (r.a.), neye uğradığını şaşırmıştı. Hemen kapıya koştu. Gözlerine inanamıyordu. Gecenin bu saatinde, hânesine, Sultanlar Sultanı nüzûl etmişti. Hemen onları içeri aldı. Gidip bir oğlak boğazladı. Bu şeref, insana hayatta belki bir kere nasip olurdu. Hayatının en mutlu ânını yaşıyordu. Canını bile sofraya koysa azdı. Hurma getirdi, süt getirdi, et getirdi ve bu aziz misafirlerine ikram etti. Açlıklarını bastıracak kadar yediler. Ardından da yine Peygamber (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimizin gözleri dolu dolu oldu. Dudaklarından şu sözler döküldü:

“Allah´a kasem ederim, işte şu nimetlerden yarın hesaba çekileceksiniz.” (Müslim)

Ardından da şu âyeti okudu: “O gün, muhakkak bütün nimetlerden hesaba çekileceksiniz” (102/Tekâsür, 8).

Ya Rabb´i sevgilinin halini kazanamayız. Lakin bu sevgi uğruna bizi onun tattığı elemlerden de mahrum etme. Sevgilinin halini kazanmayan aşk ve sevgi yalandan başka bir şey değildir. Yalan müminde olmayacağına göre bizde bu halden ayrı değilizdir. İnşâallah…

Efendim gençlerin evlenmede ağır davranmaları için ne buyurursunuz?

Yukarıdaki konunun devamı olarak aşağıdaki hadisi hatırlamak uygun olacaktır. Bu işte bir güven meselesinden başka bir şey değildir. Evlilik Allah (cc) rızası için olursa sorunlar kökünden çözülmüş olacaktır. Çok gençler maddiyatın elde edilmesinin arkasından izdivaç düşünmeleri imanın noksanlığına işarettir.

“Peygamber (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz buyurdular ki: “Şüphesiz, borç sahibi ödemeden ölünce, borcu Kıyamet günü ondan alınır. Fakat şu üç sebeple borçlanan kimse bu hükmün dışındadır:

1. Adamın gücü Allah (cc) yolunda savaşta zayıflar, o da Allah (cc) düşmanına ve kendi düşmanına karşı kuvvetlenmek için borçlanır.

2. Bir adamın yanında bir Müslüman ölür, onu kefenleyip gömecek parası olmaz, bu maksatla borçlanır.

3. Bir adam, bekarlık sebebiyle nefsinden Allah (cc)´a karşı korku hisseder. Dinine zarar gelir endişesiyle borçlanarak evlenir. Allah (cc), kıyamet günü, bunların borçlarını kendisi öder.”

Allah (cc)´ım doğru olarak bildiğimiz hatalardan sana sığınırız. İnsanlar hayatı kendi kontrollerinden çıkarıp Allah (cc)´a bıraksalardı, çok şeyler kendiliğinden düzelirdi. Fakat her şeyin sahibine karşı bu güvensizlik hepimize üzüntüden başka bir şey getirmemiştir. Allah (cc)´güvenmeyen bir insanın kime güveneceği meçhuldür.

Efendim son zamanlarda yangınların artması nedendir?

Son zamanlarda cemaatın terk edilmesi bu türlü felaketlerin artmasına sebep olur. Çünkü Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihî) “Şu erkekler ya cemaatleri terk etmeye son verirler ya da evlerini tepelerine yıkacağım.” (İbn-i Mace)

“Eğer evlerde kadınlar, çocuklar olmasaydı, yatsı namazına başlar ve gençlere, namaza gelmeyenlerin evlerini yakmaları söylerdim” rivayetleri bu hakîkâtin remzen ifadesi ve olan yangınların asıl sebebini bize bildirmektedir. Biz bu sünneti ömrümüzün sonuna kadar terk etmedik.

Efendim kafirlerin dünyada rahat etmesi nedendir?

Allah (cc) mümin kullarını geçici nimetler ile taltif etmek istemez. Ahiret yurdunda onun üzülmesini istemediği gibi onu dünya nimetlerinden de mahrum etmez. Fakat dünya nimetlerine aldanıp boğulmasına razı da olmaz. Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihî) şöyle buyurdu:

“Allah (cc), mümin kulunun dünyada iken işlediği iyiliğine karşı zulmetmez. Ahirette de onun karşılığını verecektir. Kafire gelince, dünyada yaptığı iyi işlerinden dolayı Allah (cc) dünyada iken ona verir, ta ki âhirete intikal edince de bu iyiliklerinin karşılığı ona orada verilmez.” (Müslim)

Efendim kıyamet alâmetlerinde olaylar rivayetlerdekinin aynı şeklinde mi olacak?

Fahri âlem Muhammed Mustafa (aleyhissalatü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz olayları rumuzlu anlattığı gibi hakîkâtine uygunda buyurmuştur. Fakat sana düşen alemin kıyameti ile meşgul olmayıp, kendi kıyametine bakmandır. Olayları kendin açından incelersin. Bu konulardan hissene düşeni alırsın. İstikametini doğrultup kardeşlerine örnek olabiliyorsan bu senin için bir lütuf olur.

Efendim “Diri diri gömülen kızın hangi suçlarından dolayı öldürüldüğü sorulduğu zaman”(Tekvir 8-9) ayeti hakkında bilgi veriri misiniz?

Bu ayet hakkında cahiliyye dönemi için gelmiş olduğu rivayetler arasındadır. Fakat bu ayetle ilgili Peygamber (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimizin bir hadisinde “Çocukları diri olarak toprağa gömen ve gömülende ateştedir” (Ebû Dâvut) buyurmuştur. Bu hadis hakkında çeşitli yorumlar yapılmıştır. Bize göre bu hal cahiliyye dönemi için olduğu gibi, ahir zaman insanları içinde geçerlidir. Yani çocuklarını öyle yetiştirenler gelecek ki hem çocukları ve hem de kendileri Allah (cc) isyan içinde cehenneme düşeceklerdir. Ahir zamanda kız evlatlarını yetiştirmek zor olacağı açıklanmıştır.

Öyle bir halle hallenir ki, insanlar diri, diri kendilerini toprağa gömerler. Bu gömmenin sırrını çözmek zor olmasa gerektir.

Efendim işlediğimiz günahı anlatmanın zararı nedir?

Bazıları “Allah (cc)´ın bildiğini kuldan niye saklayayım” diyerek günahlarını anlatmayı dürüstlük zannederler. Aslında bu yanlış işlerdendir. Onun için günahın ifşasından sakınmak lazımdır. Allah (cc)´ın gazap ettiği günah haya perdesinden sıyrılmış olandır. Utanmadan yapılan ve cemiyeti alakadar eden günahlar sebebiyle azap tecelli eder. İnsanların günahı temel alan cemiyetler kurması deprem ve benzeri felâketlerin gelmesine sebep olmuştur. Onun içindir ki, fuhşun cemiyette açıktan işlenmesi, azabın gelmesi ve huzursuzlukların sebebidir.

İnsanın hata işleyeceği bilinen bir gerçektir. Fakat her hatanın sonunda Allah (cc)´tan affını istemesi ve tövbe etmesi onun bir şekilde kurtuluşunu sağlar. Allah (cc) günahın saklanmasından hoşlanır. Çünkü saklamakta utanç vardır. Allah (cc) utananları ise çok sever.

“Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihî) buyurdular ki: “Ümmetimin hepsi affa mazhar olacaktır, günah açıktan işleyenler hariç. Kişinin geceleyin işlediği kötü bir ameli Allah (cc) örtmüştür. Ama, sabah olunca o: “Ey falan, bu gece ben ş u şu işleri yaptım!” der. Böylece o, geceleyin Allah (cc) kendini örtmüş olduğu halde, sabahleyin, üzerindeki Allah (cc)´ı n örtüsünü açar. İşte bu, günah açıktan işlemenin bir çeşididir.” (Buharî)

Efendim Allah (cc)´ın bizler için nasihati nedir?

“Peygamber (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz, Azîz ve celil alan Rabb´inden naklen anlattığına göre, Allah (cc) şöyle buyurmuştur:

“Ey kullarım! Ben nefsime zulmü haram ettim, onu sizin aranızda da haram kıldım: Öyleyse birbirinize zulmetmeyin.

Ey kullarım! Hidayet verdiklerim dışında hepiniz doğru yoldan sapmışlarsınız. Öyleyse benden hidayet isteyin de sizi hidayet edeyim!

Ey kullarım! Benim yedirdiklerim hâriç, hepiniz açlarsınız. Öyleyse benden yiyecek isteyin de size yiyecek vereyim!

Ey kullarım! Benim giydirdiklerim hariç hepiniz çıplaklarsınız! Öyleyse benden giyinme talep edin de sizleri giydireyim!

Ey kullarım! Sizler gece ve gündüz hata işliyorsunuz. Ben ise bütün günahları affederim. Öyleyse benden mağfiret talep edin de sizleri bağışlayayım.

Ey kullarım! Bana zarar verme mevkiine ulaşamazsınız ki bana zarar veresiniz! Bana fayda sağlama mertebesine de ulaşamazsınız ki bana menfaat sağlayasınız.

Ey kullarım! Şayet sizlerin öncekileri sonrakileri; insan olanları, cinnî olanları hepsi de sizden en müttakî bir insanın kalbi üzere olsaydınız, bu benim mülkümde hiç bir şeyi zerre miktar artırmazdı.

Ey kullarım! Eğer sizin öncekileriniz ve sonrakileriniz, insan olanlarınız, cinnî olanlarınız sizden en fâcir (kötü) bir kimsenin kalbi üzere olsaydınız, bu benim mülkümden zerre kadar bir eksiklik hâsıl etmezdi.

Ey kullarım! Eğer sizlerin öncekileri ve sonrakileri, insan olanları, cinnî olanları bir düzlükte toplanıp bana talepte bulunsaydınız, ben de her insana istediğini verseydim, bu, benim yanımda olandan, iğnenin denize batırıldığı zaman hasıl ettiği eksilme kadar bir noksanlık ancak meydana getirirdi.

Ey kullarım! Bunlar sizin amelleriniz, onları sizin için sayıyorum. Sonra bunların karşılığını size ödeyeceğim. Öyleyse sizden kim bir hayırla karşılaşırsa Bana şükür etsin. Kim de hayır değil de başka bir şey bulursa, kendinden başka bir şeyi kınamasın, başına geleni kendinden bilsin.” (Müslim)

“Ey Ademoğlu! Sen bana dua edip, affımı ümit ettikçe ben senden her ne sâdır olsa, aldırmam, ben seni affederim.

Ey Ademoğlu! Senin günahın semanın bulutları kadar bile olsa, sonra bana dönüp istiğfar etsen, çok oluşuna bakmam, seni affederim.

Ey ademoğlu! Bana arz dolusu hata ile gelsen, sonunda hiç bir şirk koşmaksızın bana kavuşursan, seni arz dolusu mağfiretimle karşılarım.”(Tirmizi)

“İzzetim ve celalim hakkı için, mağfiret etmek istediğim hiç kimseyi, bedenine bir hastalık, rızkına bir darlık vererek boynundaki günahlarından temizlemeden dünyadan çıkarmayacağım.”

“Sen infak et, ben de sana infak edeyim.” (Buhârî)

“Her kim ki benim kazâma rıza göstermez ve belâma sabır etmezse, Benden başka Rabb arasın.” (Râmuz)

“Hiçbir kul yoktur ki, onun razı olduğu veya olmadığı bir hüküm vereyim de onun için hayırlı olmasın.” (Râmuz)

“Allah (cc) için kızıp, Allah (cc) için razı olmadıkça, kul hakîkât-ı imanı hak etmez.”

“Ey Ademoğlu! Beni zikrettikçe şükürdesin. Unuttukça küfürdesin.” (Râmuz)

“Günah yapıp ta onu affımın yanında büyük görene, gazaplandığım gibi hiç kimseye gazaplanmam. Eğer cezayı acele verici olaydım veya acele etmek şanımdan olaydı, rahmetimden ümit kesenlere cezayı acele verirdim. Eğer kullarıma merhamet etmeseydim bile, benim huzurumda durmak kendilerini korkutanlara bundan dolayı rahmet ederdim. Sevaplarını verirdim, korktuklarından emin ederdim.” (Râmuz)

Oğulcağızım Allah (cc)´ın bu rahmeti ve ihsanı karşısında kullara ve sana düşen insanlığının şükrünü edâ etmendir. Öyle ki Efendimiz (aleyhissalâtü vesselam ve ala âlihî)´in buyurduğu gibi “Allah (cc)´ı öyle zikredin ki size deli desinler” “Her taş ve ağacın altında zikret sana mürâi desinler” (Râmuz) durumuna düşmen lazımdır.

Bizim söylediğimiz meselelerin çoğu keşfe dayanır. Fakat Efendi Hazretlerinin ulaşmadıkları makamları aslâ anlatmadığını çok iyi bilmekteyiz. Kelamlarını da hadisi şerifler ile desteklemeye çalıştık. Konular üzerine çok sözler söylenebilir. Çünkü insanların dilini üzerinden uzak tutamazsın.

Hz. Musa (aleyhisselâm) “Ya Rabb´i insanların dilini benden uzak tut” diye dua etti. Allah (cc) “ben onların dilini katımdan bile uzak tutmadım” buyurdu.

Bu dinlediklerin neticesinde Allah (cc)´tan ayrı düşersen ve unutursan artık sana hiçbir şey fayda vermez. Fakat biliyoruz ki bu kadar müjdenin ve haberlerin sonunda sen, biz ve diğer kardeşlerin Allah (cc)´ı ve Fahri âlem Muhammed Mustafa (aleyhissalatü vesselam ve ala âlihi) Efendimizi çok seveceksiniz.

Allahümme salli âlâ seyyidinâ Muhammedin ve âlâ âli seyyidinâ Muhammed.

Rabbenâ âtina fiddünya haseneten ve filâhireti haseneten ve kınâ azâbennâr. Âmin.

SORULAR

Efendim sayenizde hakîkât sırlarından haber almaktayız. Bunun şükrünü edemeyeceğimizi çok iyi bilmekte ve bu lutfunuzu artırmanızı istemekteyiz.

Efendim yaratılışınız hakkındaki rivayete deliliniz nedir?

Efendim ben buna inandım. Fakat bunu yeni duyanlar nasıl kabul ederler.

Efendim, Seyyid Abdülkadir Geylani (ks) Hazretlerinin, Şah Nakşibend (ks) Hazretlerinin ve sizin İbrahim bin Ethem (ks) hakkında “Yazık, ona çok üzülüyorsunuz değil mi? Eğer zamanımızda olsaydı onu sarayında, tahtından ayırmadan irşat ederdik,” söz söylediği rivayeti vardır.

Efendim bu okul yüce, hocası yüce, fakat talebesini niçin zayıflardan seçer?

Efendim insanın dayanacağı bir dostu olması ne güzel bir nimettir. Bu müjdenizle sevinmeyi çok istiyoruz.

Efendim insanlara yol gösterici olabilir miyiz?

Efendim akıl niçin verildi?

Efendim ben korkuyu kaybedince düzenin bozulup, korkunca düzgün olması bundan mı?

Efendim ben yanlış içerisinde miyim?

Efendim bu şeyleri duyunca üzülüyorum, çaresizliğin acısıyla ölümü istiyorum.

Efendim göreceğimiz ölüm nedir?

Ölüm perde açıp, gerçek açığa çıkınca üzülmek ve sevinmek bir mana vermeyecekse biz neyiz?

Efendim kararınız nedir?

Efendim Sen kimsin?

Efendim ama ben var olduğumu sanıyorum.

Efendim aradan perdeyi çektiler, ben yok oldum. Ben çıkınca Sen yok gibi oldun. Ben ile Senin farkı yoksa bu ayrılık neden oldu? Sonsuz bir hasret duyuyorum. Seni bulmak için geldim. Ben yok olmayınca hasret de bitmedi.

Efendim kuvvetim yoktur.

Efendim nereden bulacağım?

Efendim hangi arzular, yaşamak arzularını mı?

Efendim bu sır her kişide olur mu?

Efendim ben şimdi kaçınılmaz bir gerçek miyim?

Nasıl?

Efendim biz ne yapmalıyız?

Efendim nasıl dua edeyim,

Efendim seni tanımak istiyorum. Çünkü Sensiz bir şeye varamayacağıma göre yakınlığımın artmasını istiyorum

Fakat ben kendimin kötü olduğumu biliyorum. Şimdi Sen, bende olan kötülüklerle örtüşür müsün?

Ben senim, nedir?

Efendim ölüm bize geldiğinde Seni yanımda bulabilir miyim?

Efendim aklım karışıyor, ne demek istiyorsunuz?

Efendim öyle ise ben bir şey yapmadan dursam daha iyi olmaz mı?

Efendim sizin hakîkâtinize ulaşamayacağımıza göre yalnızlık hisseder misiniz?

Efendim siz bu dünyadan öbür dünyaya göçünce sizi çokları terk etmeye ne sebep oldu?

Efendim biz Allah (cc) ile beraber olamaz mıyız?

Efendim aracı gibi bir şey mi?

Efendim her zaman değilde bazen güzel haller hissetmem neden oluyor?

Efendim her zaman her şeyde ben muhtaç mıyım?

Efendim bu şeyleri bilince istediklerime kavuşabilir miyim?

Efendim bunu duyunca çalışmak içimden gelmiyor.

Efendim bazı şeylerde benim sorumluluğum olmasa gerektir.

Efendim bazı zamanlar içimizde büyük bir iştiyak doğar. Bu iştiyak ile kendimize bir gayret gelir. Fakat halimizi bir türlü çeviremiyoruz.

Efendim yanlış olan şeyleri tespit etmek bize mi aittir?

Efendim nasıl?

Efendim ya kavuşamayanlar!

Efendim bu haksızlık gibi bir şey değil mi?

Efendim yanlış düşünceye düşmekten Allah (cc) kulunu korumaz mı?

Efendim dünyaya gelmemizden maksat nedir?

Efendim dünyaya gelmek bir şans mı, yoksa şansızlık mı?

Efendim bu düşmanı nasıl yeneyim?

Efendim dünya için çalışmayalım mı?

Efendim bazıları zengin olunca daha iyi kul olurum, dediler.

Efendim çabalarımız ne için olmalıdır?

Efendim bu anlattıklarınız bizde tembellik meydana getirmez mi?

Efendim rızık daralır ve çoğalır mı?

Efendim olan şeylerdeki hikmeti nasıl anlayacağım.

Efendim her insan hatalı bir iş yapar mı?

Efendim Hakîkât ilmini en güzel bilenlerden biri Hazreti Ali radıyallahu anh´tır. Fakat zamanında büyük fitneler zuhur etmiştir.

Efendim layık olmak benim elimde midir?

Efendim bazen gönlümüzdeki isteklerin olması nedir?

Efendim o zaman düşünceyi de mi terk edeceğiz.?

Efendim Hızır (as) Musa (as)´a nasıl meselelerde üstün oldu?

Efendim bizim Hızır ile bir ilişkimiz olacak mı?

Efendim bu sırların neticesine varabilecek miyiz?

Efendim neden?

Fakat Allah (cc) görüyor, işitiyor vb. sıfatları kullanıyoruz.

Efendim inkarcının inkarını düzeltmek gerekmez mi?

Efendim pes etmek doğru mudur?

Efendim bazen ahireti, bazen de dünyayı seviyorum. İkisini de kalben hissediyorum.

Efendim kuzeyde ve güneyde farklı olarak aynı anda kış ve yaz oluyor.

Efendim anlattıklarınıza göre ben Allah (cc) tan ne istemeliyim?

Efendim bilgilerin hakîkâtini nasıl anlayacağım?

Efendim sonuçların en güzelini bildirir misiniz?

Efendim namaz hususunda titiz durmanız nedendir?

Efendim kul bütün sorgulardan geçse de kul hakkından helalleşmeden geçemeyecek nedir?

Efendim cennette bildiğimiz nimetlerle mi karşılaşacağız?

Efendim Şeyh´ül Ekber Muhyiddin Ârâbî (ks) Hazretleri Fusus-ul Hikem kitabında Firavun´un imanlı göçtüğünü ve bir zaman sonra cehennemin içindekilere azap yerine nimet olacağından bahsediyor.

Efendim öyle ise şeytan hakkında ne buyurursunuz?

Efendim Peygamber (aleyhisselâtü vesselam ve ala âlihi) Efendimiz “Ümmetim” diye dua ederken ne demek istemektedir?

Efendim ahirette üzüntü veren şeylerden her kulun nasibi olacak mı?

Efendim imtihanlarda bir sınır var mıdır?

Efendim ne kadar zor bir hayatın içindeyiz ki, yaptığımız doğrular bile yanlış çıkıyor.

Efendim buna deliliniz nedir?

Efendim zamanla bizde yanlış olan şeyleri doğru gibi hissetmeye başlıyoruz.

Efendim biz insanlar için iyi olan bir şeyi ister iken, niçin onlar bizim gördüklerimize değil de kendi isteklerine meylediyorlar?

Efendim bazı insanları yetiştirmek için çok emek sarf ediyoruz. Lakin sonuçta neden istenilen olmuyor?

Efendim kullar niçin imtihan edilir?

Efendim bazı konuları gelip danışmanın sonuçları ağır olmakta mıdır?

Efendim biz insanları uyarmak için bir gayrette olmamız doğru bir şey midir?

Efendim bir peygamber kavmini Allah (cc)´a davet için gelmez mi?

Efendim ne yapmalıyız?

Efendim bu gibi hakîkâtlerin ışığında hep kendinizi gizli tutmaktan gayeniz nedir?

Efendim evliyalar kabirleri niçin daha çok ziyaret edilir?

Efendim velâyette mertebesi yüksek sandığımız çok kişinin unutulması acaba nedir?

Efendim velileri incitici şekilde tenkitler çok olmaktadır. Ulema kesimi ise bunu aşırıya götürüp tasavvuf erbabını aşağılamaktan kendilerini alamıyorlar.

Efendim velayet sahiplerinin kendilerini bilmeleri nasıl olur?

Efendim isteklerimize kavuşabilecek miyiz?

Efendim istemek konusu gelince bize İsm-i âzam hakkında bilgi verir misiniz?

Efendim himmet almak nasıl olur?

Efendim duanın başka kabul olma şartı da var mıdır?

Efendim ben bu sözlerinize ve diğer sözlerinize her zaman iman ettim.

Efendim sizi çok seviyorum.

Efendim bazı kişiler ders alınca aklını oynatmaları veya sapıtmaları nedendir?

Efendim Kur´an-ı Kerim hafızları bu isimleri devamlı zikrederler.

Efendim bazı evliyadan olduğu gibi sizden manasını kavrayamadığımız bazı sözler zuhur ediyor.

Efendim aşktan bahseder misiniz?

Efendim güvenmek nasıl olmalıdır?

Efendim sevgideki temel nedir?

Efendim sevgideki işareti bize bildirir misiniz?

Efendim gençlerin evlenmede ağır davranmaları için ne buyurursunuz?

Efendim son zamanlarda yangınların artması nedendir?

Efendim kafirlerin dünyada rahat etmesi nedendir?

Efendim kıyamet alâmetlerinde olaylar rivayetlerdekinin aynı şeklinde mi olacak?

Efendim “Diri diri gömülen kızın hangi suçlarından dolayı öldürüldüğü sorulduğu zaman”(Tekvir – ) ayeti hakkında bilgi veriri misiniz?

Efendim işlediğimiz günahı anlatmanın zararı nedir?

Efendim Allah (cc)´ın bizler için nasihati nedir?

 

 

DEMONOLOJİ VE PAGAN DİNİNİN KALINTILARI ÜZERİNE


Demonolojinin kökeni.

[Donuk varlıklardan yansıyan veya şeffaf varlıklardan geçerken kırılan, tek bir düz çizgi veya çok sayıda çizgi halinde, parlak cisimlerin görme organlarında bıraktığı izlenim, Tanrı’nın görme organları verdiği canlılarda, izlenimin kaynaklandığı nesnenin bir tasavvurunu yaratır; buna görme denilir; ve salt bir tasavvur olarak değil, bizim dışımızdaki varlığın kendisi gibi görünür; tıpkı, bir kişi gözüne kuvvetle bastırdığında, gözünün önünde ve onun dışında, kendisinden başka hiç kimsenin algılamadığı bir ışık görünmesi gibi; çünkü gerçekte onun dışında böyle bir şey olmayıp, sadece iç organlarda, onun böyle düşünmesine neden olan, dışarıya doğru bir basınç yapan bir hareket vardır. Ona yol açan nesne ortadan kalktıktan sonra da devam eden bu basıncın neden olduğu harekete imge ve anı deriz; ve uykuda ve bazen hastalık veya şiddet nedeniyle organların büyük bir rahatsızlığında, bir düş deriz;

Görme duyusunun bu niteliği, geçmişte doğanın bilgisine sahip olduğunu iddia edenlerce asla anlaşılmamış olduğu; ve hele, doğanın bilgisi gibi, günlük işlerinden uzak şeyler üzerinde düşünmeyen kişilerce hiç anlaşılmadığı için; muhayyile ve algıdaki bu imgelerin, gerçekten bizim dışımızdaki şeyler olarak kavranmasından başka bir biçimde kavranması zordu: bunlardan bazıları, nereye ve nasıl bilinmeksizin yok olup gittikleri için, tamamen gayrimaddi, yani cisimsiz olarak veya maddesi olmayan varlıklar olarak; herhangi bir renkli veya biçimli varlığı olmayan renk ve biçim olarak düşünülür; ve istediklerinde bizim gözlerimize görünmek için bir kılık olarak havai bedenlere bürünebildiklerine inanılır; başkaları ise, bunların, varlıklar ve yaşayan yaratıklar olduklarına, fakat havadan veya daha ince ve eservari bir maddeden yapıldıklarına ve bu maddenin, göze göründüğü anda, yoğunlaştığına inanır. Fakat her iki durumda da, bunlar aynı şekilde adlandırılır, CİNLER (“DÆMONS”). Sanki hayalini gördükleri ölüler, kendi kafalarının içinde değil, havada veya cennette veya cehennemde yaşıyormuş gibi; ve fantazmalar değil, hortlaklarmış gibi; bu mantıkla insan, kendi hayaletini bir aynada, veya yıldızların hayaletlerini bir ırmakta gördüğünü söyleyebilir; veya güneşin bir ayak kadar olan görünüşünü, görünen bütün dünyayı aydınlatan o büyük güneşin cini veya hayaleti olarak adlandırabilir: ve bu şekilde, kendisine iyilik veya kötülük yapmak için bilinmeyen, yani, sınırsız bir güce sahip şeyler olarak bunlardan korkabilir; ve işte böylelikle, pagan devletlerin yöneticileri, kamusal barışı ve bunun için gerekli olan yurttaşların itaatini sağlamak için, (pagan dininin başlıca rahipleri olan şairlerin özellikle istihdam edildiği ve sayıldığı) DEMONOLO'yi kurarak ve cinlerden bazılarını, itaate teşvik için, iyi cinler ve bazılarını da, yasaların ihlaline karşı caydırıcı olsun diye, kötü cinler ilan ederek, insanların bu korkusunu düzenlemeye çalışmışlardır.

Eski insanların cinleri nelerdi.

Cinler adını verdikleri şeylerin ne tür şeyler olduğu, Greklerin en eski şairlerinden biri olan Hesiodos tarafından yazılmış olan, onların tanrılarının şeceresinde; ve diğer tarihlerde görülmektedir.

Bu inanış nasıl yayıldı.

Grekler, kolonileri ve fetihleri yoluyla, dillerini ve yazılarını Asya ya, Mısır’a ve İtalya’ya yaydılar; ve oralarda, bunun bir sonucu olarak, demonoloji’lerini  veya, Aziz Paulus’un deyişiyle (Timoteos'a Birinci Mektup IV. 1), iblisler hakkındaki fikirlerini de yaydılar. Bu yolla, bu fikirler, hem Yahudiye’nin hem de İskenderiye’nin, ve yaşadıkları diğer yerlerin Yahudilerine de bulaştı.

Bu inanış Yahudiler tarafından ne ölçüde kabul edildi.

Fakat onlar, cin kelimesini, Grekler gibi, hem iyi hem de kötü ruhlar için değil, sadece kötü ruhlar için kullandılar: ve iyi cinlere Tanrı’nın ruhu adını verdiler; ve onların, peygamber olmak için bedenlerine girdikleri kişilere saygı gösterdiler.

Özet olarak, bütün tuhaflıkları, eğer iyi ise, Tanrı’nın ruhuna atfettiler; ve eğer kötü ise, bir cin’e, fakat bir kakodaimona, bir kötü cin’i, yani bir iblis’e atfettiler.

Böylece, bizim çılgın veya deli dediğimiz; veya saralı insanları veya, anlamadıkları için, saçma olduğunu düşündükleri sözler eden insanları cinli, yani iblis tarafından ele geçirilmiş olarak adlandırdılar.

Kötü bir şöhret edinecek derecede pis bir kimse için de, onun pis bir ruha sahip olduğunu; sağır birisi için, onun sağır bir ruha sahip olduğunu; Vaftizci Yahya için (Matta XI. 18), onun oruç tutmasındaki özellik nedeniyle, içinde bir iblis olduğunu söylemişler; ve İsa için, sözlerini tutan bir kimsenin ebediyen ölüm görmeyeceğini (Yuhanna VIII. 52) söylediğinden ötürü, Şimdi biliyoruz ki sende bir iblis vardır; İbrahim öldü ve peygamberler de öldü diye konuşmuşlardır: ve yine, Onu öldürmeye gittiler (Yuhanna VII. 20) dediği için, kavim şöyle cevap vermiştir, Sende bir iblis var; seni öldürmeye kim gider?

Buradan açıkça görülüyor ki, Yahudiler fantazmalar hakkında aynı görüşlere sahiptiler; yani, bunların fantazmalar, beynin yarattığı putlar değil, muhayyileden bağımsız, gerçek şeyler olduklarına inanıyorlardı. ] sh: 468-470]

Melek nedir?

MELEK sözüyle, genel olarak, bir haberci; ve en fazla da, Tanrının bir habercisi anlatılmak istenir, Tanrının bir habercisi sözüyle ise, onun olağanüstü varlığını; yani, onun gücünün olağanüstü tezahürlerini, özellikle bir düş veya rüyet yoluyla bildiren herhangi bir şey anlaşılır.

Meleklerin yaratılışı hakkında, Kutsal Kitaplarda verilmiş hiçbir şey yoktur. Onların ruhlar oldukları sık sık tekrar edilir:fakat ruh sözüyle, hem Kutsal Kitap’ta ve halk arasında, hem de Yahudiler ve Paganlar arasında, bazen, hava, rüzgâr, canlı yaratıkların yaşamsal ruhları; ve bazen de, rüyalar ve rüyetler şeklinde muhayyilede doğan imgeler anlaşılır; ki bu imgeler, gerçek cisimler olmadıkları gibi, içinde yer aldıkları rüya veya rüyetten daha fazla sürmezler; bu görünüşler, gerçek cisimler olmayıp beynin arazlarından ibaret olsalar da, Tanrı iradesini bildirmek için doğaüstü yoldan onları yarattığında, haklı olarak, Tannnın habercileri, yani, onun melekleri olarak adlandırılırlar.

Paganlar, beynin imgelerini, kendi başlarına gerçekten var olan ve imgeleme dayanmayan şeyler olarak düşündüler; ve bunlardan, iyi ve kötü demonlarhakkındaki inançlarını oluşturdular; demonlar,gerçekten var gibi göründükleri için de, onlar tarafından cisimler olarak; ve onları elleriyle hissedemedikleri için, gayri maddi cisimler olarak adlandırıldı: aynı şekilde Yahudiler de, aynı temelde, Eski Ahit’te onları bu inanca mecbur eden hiçbir şey olmadığı halde, Sadukiler mezhebi dışında, Tanrı’nın bazen kendine hizmet için insanların imgeleminde yarattığı ve melekleri adını verdiği görünüşlerin, imgeleme bağlı olmayan, fakat Tanrı’nın kalıcı yaratıkları olan cisimler oldukları şeklinde bir inanca sahiptiler genelde. Bunlardan, kendilerine iyilik ettiklerine inandıklarını Tanrının melekleri olarak saydılar, onlara zarar vereceklerini düşündüklerine ise kötü melekler veya kötü ruhlar dediler; Python’un  ruhu, ve delilerin, çılgınların ve saralıların ruhları işte böyle idi: çünkü onlar, bu hastalıklarla malul olan kişileri, demoniak kabul ederlerdi.

Fakat, Eski Ahit’te meleklerin anıldığı yerleri düşünürsek, bunlardan çoğunda, melek kelimesinden anlaşılabilen tek şey, bir doğaüstü işin yapılmasında Tanrı’nın varlığını belirtmek üzere, imgelemde doğaüstü yoldan oluşmuş bir imgedir; ve dolayısıyla, ne olduklarının belirtilmediği diğer yerlerde de, bu kelime aynı biçimde anlaşılabilir..] sh: 297-299

[Grekler, deliliği, genellikle, Eumenides veya Furia’ların; ve bazen de Ceres, Phoibos ve diğer tanrıların işlerine bağlamışlar; insanlar fantazmalara o kadar çok şey atfettiler ki onları havada yaşayan varlıklar olarak tahayyül ettiler ve onları, genel olarak, ruhlar diye adlandırdılar. Bu konuda, Romalılar ve Yahudiler de, Grekler ile aynı inançtaydılar;

delilere, peygamber veya, ruhların iyi ya da kötü olduklarını düşünmelerine bağlı olarak, demoniacs dediler:
bazıları ise, delileri, hem peygamber hem de demoniacs olarak adlandırdı;
başka bazıları da, aynı kişiyi, hem demorıiac hem de deli olarak.

Ancak, paganlar için bu normaldir. Çünkü hastalıklar ve sağlık, kötülükler ve iyilikler ve pek çok doğal olaylar bu terimlerle nitelenir ve onlara cinler olarak tapındırdı. Öyle ki, cin (demon), bazen bir sıtma nöbeti bazen de bir iblis olarak anlaşılırdı. Ancak, Yahudilerde böyle bir inanışın olmaması bir ölçüde gariptir. Çünkü ne Musa ne de İbrahim, peygamberlik iddialarını, bir ruhun kendilerini ele geçirmiş olduğuna dayamadılar; onlar, iddialarını, Tanrı’nın sesinden veya bir hayal veya rüyadan aldılar: ayrıca, onların kanununda, böyle bir kendinden geçiş veya ruhlarca zapt ediliş olduğunu gösteren ahlaki veya törensel herhangi bir şey de yoktur: Tanrı’nın Musa üzerinde olan ruhtan aldığı ve yetmiş ihtiyarın üzerine koyduğu söylendiğinde (Sayılar, XI. 25), Tanrı’nm ruhu (yani Tanrı’nın özü) bölünmemiştir. Kutsal Kitaplar insandaki Tanrı Ruhu ile, o insanın ruhunun tanrısallığa eğilimli oluşunu kastederler. “Harun a giysiler yapmaları için bilgelik ruhuyla doldurduklarım (Çıkış, XXVIII. 3)29 ifadesiyle, onların içine, giysiler yapabilecek bir ruhun konulması değil, kendi ruhlarının bu tür bir işteki bilgeliği kastedilir.

Aynı anlamda, insan ruhu, kirli işler yaptığında, genellikle, kirli bir ruh olarak adlandırılır. Her zaman olmasa da, öyle tanımlanan iyilik veya kötülüğün olağanüstü ve önemli oluş sıklığında, diğer ruhlar da böyledir. Eski Ahit in diğer peygamberleri de, kendinden geçmişlik veya Tanrı’nın onların içinde konuşmuşluğu iddiasında bulunmamışlar; Tanrının, ses, hayal veya rüya yoluyla onlara hitab ettiğini söylemişlerdir sadece. Tanrının sözü, ruhun ele geçirilmesiyle (“possession”) değil, emirle iletiliyordu.

O halde, nasıl oldu da Yahudiler bu inanca düşebildiler?

Bütün insanlar için ortak olan bir nedenden başka bir neden düşünemiyorum. Yani, doğal nedenler arama merakının olmaması: ve mutluluğu duyuların kaba hazlarının edinilmesinde ve bunlara en kısa yoldan götüren şeylerde aramak. Çünkü, bir insanın kafasında herhangi bir olağandışı yetenek veya kusur görüp de bunun hangi nedenden ileri gelebileceğini düşünemeyenler, bunun doğal bir şey olabileceğine akıl erdiremezler ve onun doğaüstü bir şey olduğuna inanırlar; ve bu, o insanın içindeki Tanrı veya Şeytan’dan başka ne olabilir ki? işte bu yüzden denilmiştir ki, İsa (Markos, III. 21) insanlar tarafından kuşatıldığında, evdekiler onun deli olduğundan şüphe ettiler ve onu tutmaya davrandılar: fakat yazıcılar onda Beelzebub olduğunu ve cinleri bununla çıkardığını söylediler; sanki daha fazla deli olan birisi, daha az deli olan birisinden korkarmış gibi: ve (Yuhanna, X. 20) bazıları da, onda cin vardır, delidir derken, onu peygamber kabul edenler ise, bunlar cine tutulmuş bir adamın sözleri değildediler. Keza, Eski Ahit’te Yeşu’yu takdis etmeye gelen kişi (2. Krallar, IX. 11) bir peygamberdi; fakat onun etrafında bulunanlardan bazıları Yeşu’ya sordu, bu deli buraya neden gelmiş?

Yani, kısaca, her kim olağandışı bir şekilde davranırsa, Yahudiler onun iyi veya kötü bir cin tarafından ele geçirilmiş olduğuna inanırlardı; öbür uçta yanılıp, dolaylı ateizme çok yakın olan cinlere hiç inanmama noktasına kadar giden Sadukiler hariç; bunlar, diğerlerini o derece tahrik ettiler ki böyle insanları, delilerden ziyade cinliler olarak adlandırmaya ittiler onları..] sh: 68-69

 

Paganların saçma inanışları.

Görünmez güçlerin doğası hakkındaki inançlardan oluşan dinlerde, şurada veya burada paganlar tarafından bir tanrı veya şeytan olarak adlandırılmamış; veya şairleri tarafından şu veya bu ruhun harekete geçirdiği, mekân tuttuğu veya tutsak aldığı olarak hayal edilmemiş hiçbir şey yoktur. Dünyanın biçim almamış maddesi, Kaos adıyla anılan bir tanrıidi.

Gökyüzü, okyanus, gezegenler, ateş, yeryüzü, rüzgârlar hep tanrılardı. Erkekler, kadınlar, bir kuş, bir timsah, bir dana, bir köpek, bir yılan, bir soğan, bir pırasa tanrılaştırılırdı. Bunun yanısıra, paganlar hemen her yeri cinler dedikleri ruhlarla doldururlardı: ovaları Pan ile, ve Panisler veya Satyr’ler ile, ormanları Faun’lar ve Nymphalar ile; denizi Tritonlar ve başka Nymphalar ile; her akarsu ve pınarı aynı adda bir ruh ile ve Nymphalar ile, her evi Lares (tanıdıklar) her erkeği kendi Genius uyla, cehennemi ise Kharon, Kerberos ve Furialar olarak hayaletler ve ruhani görevliler ile; ve gece vakti, bütün yerleri larva, lemures, ölmüşlerin ruhları, ve daha çok sayıda periler ve umacılarla.

Ayrıca, zaman, gece, gündüz, barış, uyum, sevgi, rekabet, erdem, onur, sağlık, kir, ateş ve benzeri şeylere tanrısallık atfederler ve bunlar için tapınaklar inşa ederlerdi; sanki bu adların, kafaları üzerinde sallanan ve olması veya olmaması için dua etttikleri iyiliğin veya kötülüğün olmasını veya olmamasını sağlayacak ruhları varmış gibi, bunlara dua ederlerdi.

Ayrıca, kendi zekâlarını Musa’ların adıyla;
bilgisizliklerini Fortuna adıyla;
şehvetlerini Cupido adıyla;
öfkelerini Furia’ların adıyla;
edep yerlerini Priapos adıyla anarlar;
ve kirliliklerini Incubi ve Succubas’ye atfederlerdi:
o kadar ki bir şairin şiirinde bir kişi olarak takdim edebildiği ve bir tanrı veya bir şeytan haline çevirmediği hiçbir şey yoktu.

Paganların dinini kuranlar, dinin ikinci nedeni olan insanların nedenler hakkındaki bilgisizliğini ve dolayısıyla kendi iyi veya kötü talihlerini ilgisiz nedenlere bağlama eğilimlerini gözlemleyerek, bu bilgisizlik üzerine, ikinci nedenlerin bilgisi yerine, bir tür ikincil ve vekil tanrılar koymuşlardır; bereketin nedenini Venüs’e, sanatların nedenini Apollon’a; kurnazlık ve hileyi Merkür’e; fırtına ve kasırgaları Aiolos’a; ve diğer sonuçları ise diğer tanrılara bağlamışlardır; o kadar ki, paganlar arasında, mesleklerin çeşitliliği kadar çok sayıda tanrı vardı.

Doğal olarak insanların tanrılarına yönelik olarak kullanılmasını uygun buldukları ibadetlere, yani adaklar, dualar, şükranlar ve daha önce anılan diğerlerine, paganların aynı yasa koyucuları, hem resim hem heykel olarak bu tanrıların suretlerini eklediler; ki böylece cahiller, yani halkın çoğunluğu veya büyük kısmı, bu resim ve heykellerin kendilerini temsil etmek için yapıldığı tanrıların adeta gerçekten de bunların içinde yaşadıklarına inanarak, onların önünde daha büyük bir korkuyla dursunlar diye:ve bütün diğer insani kullanım alanlarından ayırdıkları toprakları, binaları ve görevlileri tahsis ettiler bu tanrılara; yani, tanrılarına, mağaralar, koruluklar, ormanlar, dağlar ve bütün adaları adadılar ve takdis ettiler; ve onlara, sadece bazen insan, bazen hayvan ve bazen de canavar biçimleri değil, ayrıca algılama, konuşma, cinsiyet, şehvet, üreme gibi insan ve hayvan melekeleri ve duyguları da atfettiler, ve bunu tanrıların türünü çoğaltmak için birini diğeriyle karıştırarak yapmakla kalmadılar;

aynı zamanda, Bakkhos, Herakles ve diğerleri gibi sadece gökyüzünde yaşayan melez tanrılar yaratmak için tanrıları insanlarla karıştırarak da yaptılar; ve, öfke, intikam, ve canlı varlıkların diğer duyguları ve bunlardan kaynaklanan sahtecilik, hırsızlık, zina, oğlancılık gibi hareketleri, ve bir kudret belirtisi veya bir haz nedeni olarak görülebilecek kötülükleri;

ve insanlar arasında, onura karşı olmaktan çok yasaya karşı olduğu kabul edilen bütün bu gibi fenalıkları da tanrılarına atfetmekten geri kalmadılar.

Son olarak, doğal bakımdan geçmiş deneyimlere dayanarak yapılan tahminlerden ibaret olan, doğa üstü olarak da tanrısal vahiy olan gelecek öndeyilerine ise, paganların dininin aynı kurucuları, kısmen uydurma deneyimler kısmen de uydurma vahiyler temelinde, sayısız miktarda diğer abes tanrısallık biçimleri eklediler; ve insanları, Delphoi, Delos, Ammon ve diğer ünlü kehanet ocaklarındaki rahiplerin çift anlamlı (çift anlamlı, çünkü kehanet konusu olay gerçekleşse de gerçekleşmese de haklı çıkılmak amaçlanıyordu) veya gizemli (çünkü bu gizem, kehanet ocağının, kükürtlü mağaralarda sık rastlanan o büyüleyici havasıyla sağlanıyordu) cevaplarından; bazen, belki de Nostradamus unkilere benzeyen (çünkü günümüze kadar gelmiş parçalar sonradan uydurulmuş gibidir) kehanetleri hakkında, Roma cumhuriyeti zamanında ünlü bazı kitaplar bulunan Sybillaların sayfalarından; bazen, tanrısal bir ruh tarafından ele geçirildiği düşünülen, ki buna coşku derlerdi, delilerin saçma konuşmalarından; ki bu falcılık türleri teomansi veya kehanet olarak kabul edilirdi; bazen, yıldız falcılığı denilen ve yasal astrolojinin saygın bir parçası olarak görülen, yıldızların doğum tarihlerindeki durumundan; bazen, hiss-i kabl-el vuku veya önsezi denilen kendi umutlarından ve korkularından; bazen, nekromansi, sihirbazlık veya büyücülük denilen fakat aslında gözboyacılık ve toplu hilekârlıktan başka birşey olmayan, ölülerle haberleştiklerini iddia eden cadıların sözlerinden; bazen, “augury” denilen, kuşların gelişigüzel uçuşu veya beslenmesinden; bazen, aruspicirıa denilen, kurban edilmiş bir hayvanın bağırsaklarından; bazen rüyalardan; bazen kuzgunların bağırışından veya kuşların ötüşünden; bazen metoposkopi denilen yüz çizgilerinden; veya, omina denilen, lastikli laflarla söylenen el fallarından; bazen, portenta ve ostenta dedikleri, güneş ve ay tutulmaları, kuyruklu yıldızlar, göktaşları, depremler, sel basmaları, acayip doğumlar gibi olağanüstü olaylardan (çünkü bu olayların, ileride olacak büyük bir felaketi haber verdikleri veya önceden bildirdiklerine inanırlardı): bazen de, haç ve kazık gibi, basbayağı kura; bir elekteki delikleri saymak;

Homeros ve Vergilius’taki dizeleri karıştırmak; ve bu türden sayısız diğer beyhude fikirler gibi, salt talihten geleceklerini okumalarının mümkün olduğuna inandırdılar,

Sonuç olarak , insanların, güvendikleri kişiler tarafından suhulet ve marifetle, korkuları ve cehaletleri istismar edilerek, herhangi bir şeye inandırılması bu kadar kolaydır.

Paganların dininin kurucularının amaçları.

Bu nedenle, tek amaçları halkı itaat ve barış içinde tutmak olan pagan devletlerinin ilk kurucuları ve yasa koyucuları, her yerde; ilkin, insanlarda, dinle ilgili olarak koydukları hükümlerin kendi icatlarından değil, bir tanrının veya başka bir ruhun buyruklarından kaynaklandığı; veya kendilerinin ölümlülerin üzerinde bir nitelikte oldukları inancını oluşturmaya gayret etmişlerdir, ki böylece koydukları yasaların daha kolayca kabul edilebilmesini amaçlamışlardır:

İşte bu nedenle, Numa Pompilius, Romalılar arasında ihdas ettiği ayinleri Egeria adlı nemften aldığını iddia etmiştir: ve Peru krallığının ilk hükümdarı ve I kurucusu, kendisi ve karısının Güneş’in çocukları olduğunu iddia etmiş;

ikinci olarak, yasalarca yasaklanan şeylerin tanrıların da hoşuna gitmediğine inanılması için uğraştılar.

Üçüncü olarak, törenler, yakarışlar, kurbanlar ve şenlikler düzenleyerek, bunlarla, tanrıların öfkesinin yatıştırılabileceği inancını; ve askeri yenilgilerin, büyük salgın hastalıkların, depremlerin ve bireysel sefaletlerin tanrıların öfkesinden ve bunun da, ibadetin ihmal edilmesinden veya gerekli törenlerin unutulması veya yanlış yapılmasından kaynaklandığı inancını oluşturmaya çalıştılar.

Eski Romalılar arasında, insanların, o devlette büyük otorite ve ağırlık sahibi kişilerce konuşmalarında açıkça alay edilmiş olan, öteki dünyanın acıları ve hazları hakkında şairlerce yazılan şeyleri inkâr etmeleri yasaklanmış olmasa da; bu inanç, çoğunlukla aziz tutulmuştur.

Bunlar ve bu gibi diğer kurumlar sayesinde, toplumun asayişi demek olan amaçlarına varmak için, sıradan insanların, ters giden işlerini, ayinleri ihmal etmelerine veya ayinleri yanlış yapmalarına veya yasalara uymamalarına bağlayarak, yöneticilerine karşı isyan etmeye daha az eğilimli olmalarını; ve tanrıların onuruna yapılan şenlikler ve spor şölenlerinin şatafatı ve eğlencesiyle hoşnut edilerek, onları devlete karşı muhalefetten, fısıldaşmadan ve hareketlilikten alıkoymak için ekmekten başka bir şeye gerek olmamasını sağlamışlardır.

Bu nedenle, o zaman bilinen dünyanın büyük kısmını fethetmiş olan Romalılar, Roma şehrinde herhangi bir dine müsamaha göstermekten geri durmamışlardır; meğerki o dinde, devlet yönetimlerine aykırı bir şey olsun; ayrıca, Tanrı’nın has krallığı oldukları için, ölümlü krallara veya devletlere biat edilmesini gayrimeşru kabul eden Yahudilerin dini dışında, Roma’da herhangi bir dinin yasaklandığını da tarih kitapları yazmaz.

İşte böylece görülmektedir ki paganların dini, onların devlet düzeninin bir parçası idi.]

sh:91-95

Kaynak:

Thomas Hobbes: Leviathan veya Bir Din ve Dünya Devletinin İçeriği, Biçimi ve Kudreti Leviathan; or the Matter, Forme, and Power of a Commonvvealth, Ecclesiasticall and Civil trc: Semih LİM,2013, İstanbul

1 Eumenides ya da Furialar: Grek-Roma mitolojisinde öç tanrıları.
2 Ceres: Roma dininde bereket tanrıçası.
3 Phoibos: Güneş tanrısı Apollon; güneşin kişileştirilmiş biçimi.
4 Eski Ahit/Tevrat.
5 Sybilla (bkz. AnaBritanrıica, Cilt 19, s. 342).
6 Teomansi: Kendini tanrı kabul etme.
7 “Thumomancy
8 Nekromansi: Ölülerle haberleşerek, gaipten haber verme, fal bakma.

YUNAN TANRILARININ VE TANRIÇALARININ ÇIKIŞI GERÇEĞİ HAKKINDA
GERÇEK TANRI’NIN MİTOLOJİK DÖNÜŞÜMÜ

YUNAN TANRILARININ VE TANRIÇALARININ ÇIKIŞI GERÇEĞİ HAKKINDA


[Hemen bütün toplumların kendi kültürel yaşamlarında tarihin her devrinde süregelen  kutsal inançları ve bu kutsalları çerçevesinde oluşturdukları efsaneleri, destanları var  olagelmiştir. Aynı zamanda, insanların kendi milletlerine aidiyet duygularını pekiştiren kendi milletiyle hep gurur duyduracak masallar, hikâyeler ve kahramanlık destanları da  sözlü ya da yazılı bir  şekilde –her ne kadar değişimlere uğrayarak da olsa- daima  toplumlarda önemli bir yer bulmuştur kendine. “Mitoloji” diye tanımladığımız bütün bu söylencelerde kutsallar ve kutsallar içerisinde de tanrı ya da tanrıların rolü hep en önemli konumda bulunmuştur. mitolojininde sıkı bir bağlantısı  olan “Yunan tanrıları” da baş sırayı almaktadır.

Yunanlılar’ın insanın yaratılışı ile ilgili de birçok mitolojik öyküler uydurdukları da bu  çalışmada görülmüştür. Hesiodos’un insanın yaratılışı konusunda ilginç “soylar  efsanesi”aktarılarak o çağın Yunanlılarının insanın yaratılışına ilişkin bakışlarına bir  ayna tutulmuştur.  Yunan mitolojisinde ilk insanın çamurdan yaratılması ve bunun semavi dinlerdeki  yaratılış hikâyesin ile benzerlik göstermesi; Zeus’un, azıp sapıtan Demir çağı insanlarını  tufanla helak etmesi ve bu olayın Hz. Nuh tufanı ile benzerlik göstermesi;Yunan  eskatoloji (dünyanın sonu)  anlayışında da ölümden sonra hayatın devam edeceği, iyilerin ruhlarının  Elyzyon kırlarına (cennet) gönderileceği ve kötülerin ruhlarının da Tartaros’a  (cehennem) atılacağı inancı ile semavi dinlerin eskatoloji inançlarının benzerlik  göstermesi; Yunan tanrılarının (Zeus başta olmak üzere) birçoğunun yüksek Olympos  dağında oturmaları ve bu olayın Hz. Musa’nın Tur dağında Tanrı ile görüşmesi, Hz.  Muhammed sallallâhü aleyhi ve selleme Nur Dağı’nda peygamberlik verilmesi, Hz. Nuh’un gemisinin  Cudi  Dağı’nda demir alması vb. ile dağlara yüceltici bir anlam vermesi bakımından benzerlik  görülmesi ve yine Zeus’un doğumu ve bir mağarada saklanması efsanesi ile Hz. İbrahim  ve Hz. Musa’nın doğumları ve mağarada saklanmalarını anlatan hikayelerin de benzerlik göstermesi oldukça ilginç ve o kadar bağıntılı bir durum arzeder. Bu benzerlikleri çoğaltmak mümkündür.

 [Hesiodos, Yunan didaktik şiiririnin babası diye anılan ünlü ozan.
M.Ö. 8. yüzyılda (700 yılı) dolaylarında yaşadığı düşünülmektedir. Yoksul bir çiftçinin oğludur. Aiolia'nın Kyme şehrinden, Yunanistan'da Boiotia'nın Askra şehrine göç etmiştir. Efsaneye göre, Helikon yamaçlarında koyun güderken musalar, yani ilham perileri ona şairlik bağışlamışlardır. Nerede öldüğü bilinmez.]

 Hesiodos “İşler ve Günler”adlı eserinde insan soylarının geçirdiği evrelerden bahsedelim.  Onun anlatımına göre bugüne kadar beş insan soyu yaşamıştır yeryüzünde. Altıncısı henüz yaşanmamıştır.   

1-Altın Soyu :

Hesiodos’a göre bir kere insan soyunu Olympos’lu tanrılar yaratmıştır. Bu yaratılan ilk ölümlülerin soyu “Altın Soy”dur. O zamanlar göklerin hâkimi Kronos’tur. Henüz, Zeus  doğmamıştır. Yani ilk insan, Titanlar döneminde doğmuş olmaktadır. O dönemde,  insanlar da tanrılar gibi çok rahat, huzurlu, tasasız, acısız ve dertsiz bir hayat sürmekteydiler. Her zaman genç ve güçlü kalıyorlar, hiç ihtiyarlamıyorlardı. Toprak her türlü nimeti zahmetsizce onlara sunuyordu.  İnsanlar ömürlerini yiyip içip eğlenmekle geçiriyor ve sonunda da hiç acı çekmeden uyur gibi ölüyorlardı. Bu ilk insanlar (altın  soy), henüz kadınlar yaratılmadığı ve dolayısıyla evlenip çoğalma olmadığı için  zamanla ölüp toprağa karışırlar ve nesilleri tükenir. Bu arada artık Zeus’un hâkimiyet dönemi başlamıştır. Zeus’un isteğiyle ölen bu altın soylu insanların ruhları, toprağı ve insanı koruyan iyi birer cine dönüşürler.

2-Gümüş Soyu:

 Altın Soy tükenince Olympos tanrıları bir sonraki insan kuşağı olan Gümüş Soyu’nu yaratırlar. Ancak bu soy, boy-bos ve akıl bakımından Altın Soy’dan çok farklıydı.  Bunlar yüz yıl çocuk olarak kalıyorlar, bu süre zarfında analarının dizinin dibinde oynaşıp duruyorlardı. Büyüyüp yetişkin olunca da bin bir türlü çılgınlık ve taşkınlıklar yapıyorlar, saygı nedir bilmiyorlar, hatta tanrılara bile saygı duymuyorlar, tapınaklara da gitmiyorlardı. Halbuki uygar insan böyle olmamalıydı.  Sonunda Zeus bunların yaptıkları saygısızca hareketlere kızar ve hepsini toprağa gömer  (Tartaros’a gönderir). Bunlar da yer altı cinleri olurlar.

3- Tunç Soyu:

 Tanrılar babası Zeus, bunun üzerine üçüncü bir soy daha yaratır. Bu soy, Tunç  Soyu’dur. Bunlar da Gümüş Soyu’na hiç benzemezler. Kaba saba, oldukça güçlüydü bu soy. Yaptıkları tek şey, azıtmak ve saldırıp öldürmekti. Acımasızdılar,  her yana korku salarlardı. Yenilmek nedir bilmezlerdi. Evleri, silahları, aletleri her şeyleri tunçtandı. Bu  soy da kendiliğinden ölüp öbür dünyaya (Hades) gitmiştir.

4-Kahramanlar Soyu:

 Zeus, bir insan kuşağı daha yaratır. Bu soy diğer geçmiş soylardan çok daha doğru, çok  daha bereketli ve çok daha yürekli bir soydur. Bu soy, yarı tanrı kahramanların soyudur.  Hesiodos, bu soya övgüler dizer, kahramanlıklarından söz eder. Bu kahramanların çoğu,  savaşlarda ve kargaşalarda savaşarak ölüp gitmişlerdir. Bu kahramanlardan bazılarına da Zeus, dünyanın bir ucunda, insanlardan uzakta bir yurt ve bir hayat bağışlamıştır.  Şu  anda oralarda mutlu bir hayat sürmektedirler.

5-Demir Soyu:

 Bu soy ise Hesiodos’a göre içinde yaşadığı soydur. Hesiodos, bu soyda dünyaya geldiğine bin pişmandır. “Keşke daha önce ölsem, ya da daha doğmasaydım.”diyerek  bu üzüntüsünü belirtir. Çünkü bu soyun insanları gündüzleri çalışıp didinirler, geceleri de tanrıların yolladığı türlü dertlerle kıvranır dururlar. Yaşamlarında sevincin yeri çok  azdır. Hesiodos’un inancına göre bir gün Tanrı Zeus bu soyu (Demir Soyu) da yok  ediverecektir.

6-Ak Saçlılar Soyu: [3]

 Hesiodos’a göre bu soy henüz gelmemiştir. Demir Soyu sona erince bu soy gelecektir.  O zaman baba evladına, evlat babasına benzemeyecektir. Kadir kıymet bilme, sevgi,  saygı ortadan kalkacak, evlat babasını hor görecek, kardeş kardeşini, dost dostunu bu günkü gibi sevmeyecek, tanrı sevgisinden de yoksun olacaklardır.  İyiliğin, doğruluğun,  yeminin değeri kalmayacaktır. Sadece kötüler ve azgınlar saygı görecek, hak, hak sahibinin değil, güçlünün olacak, acıma duygusu ortadan kalkacaktır, iyiler kötülerin saldırılarına maruz kalacaktır. Yapılan bütün bu kötülüklere karşı çare bulunmaz olacaktır.][1]

Bütün bu benzerlikler birer tesadüf müdür, yoksa birbirlerinden mi etkilenmişlerdir?
Eğer  etkilenmişlerse hangisi hangisinden ne oranda etkilenmiştir..?

gibi soruların cevaplanabilmesi için bu konularda çok daha derin çalışmaların yapılması gerektiği düşünülmektedir.

Canan ÖZKAN’ın konu üzerinde bir çalışmasında şu sonuçlara varmıştır.

[Yunan tanrılarının ve tanrıçalarının sıfatları ile Allah Teâlâ’nın sıfatları arasında bir takım benzerliklerin ve farklılıkların olduğu görülmüştür. Allah Teâlâ’nın bir takım sıfatlarının, bu tanrılarda ve tanrıçalarda benzer karşılıklarının bulunduğu ve Allah Teâlâ’nın bazı sıfatlarının da bu tanrıların ve tanrıçaların sıfatlarıyla örtüşmediği ayırımına varılmıştır. Yunan mitolojisinde, tanrıların ve tanrıçaların sıfatlarında ve onlara atfedilen mitolojik anlatılarda, bu tanrıların ve tanrıçaların belli bir süreçte, toplumun ve tabiatın ihtiyaçlarına göre, Zeus ya da insanlar tarafından çok çeşitli sıfatlarla donatılıp,  somutlaştırıldıkları ve bu çeşitliliğin antropomorfik ve zoomorfik yönünün oldukça  baskın olduğu ifade edilebilir.  Bu durumun en önemli nedeni ise şüphesiz, o dönemdeki insanların soyut kavramları algılamada bir takım güçlükler yaşamaları ve bu sebeple tanrılarına ve tanrıçalarına, insanlarda bulunan bazı somut özellikleri yükleyerek, onları kendi içlerinden biri yapma çabaları ile böylece onları daha iyi anlamak istemeleridir.

Özetle, mitolojik dönemdeki Yunan halkı, aslında tanrılarını ve tanrıçalarını kendi dünyalarına ve algılarına indirgeyerek onlardan korkmamayı ve onları daha iyi anlamayı amaçlamışlardır  denilebilir.

İslam’daki Allah inancı ise insanların soyut algılarına daha çok hitap etmektedir. Bu bağlamda,  İslam’da Allah Teâlâ’nın haberi sıfatlarında kısmi bir antropomorfizm görülse de,  daha ağırlıklı olarak aşkın ve soyut bir tanrı algısı hâkimdir.  Mitolojik tanrıların her bir sıfatı, kendilerinden bağımsız tanrılar olarak algılanmıştır.  Yani insanların ihtiyaçlarına binaen, yine insanlar tarafından oluşturulan bu sıfatlar,  tanrılardan ve tanrıçalardan dışadönük bir şekilde zuhur ederek, başka tanrıları ve tanrıçaları oluşturmuştur. Ancak İslam’da Allah Teâlâ’nın sıfatları yine Allah Teâlâ’nın kendisine dönük olarak meydana gelmiş ve inananlar tarafından sadece Allah Teâlâ’ya has özellikler  olarak algılanmış olup, bu sıfatlar Kur’ân-ı Kerim’in indiriliş sürecinde ve çeşitli olaylar  sonucunda Allah tarafından, kendisinin varlığı ile soyut bir  şekilde birleştirilip,  insanlara ayetler ve hadisler aracılığı ile bildirilmiştir.  Dolayısıyla bu çalışmanın sonucunda, neredeyse Allah Teâlâ’nın her bir sıfatının bir Yunan  tanrısına ya da tanrıçasına denk geldiğini söylemek yanlış olmayacaktır. Çünkü Yunan  mitolojisinde tanrıların ve tanrıçaların sıfatlarının her biri, ayrı ayrı tanrılar ve tanrıçalar  suretinde meydana gelmişken, Allah Teâlâ’nın sahip olduğu benzer ya da farklı sıfatlar ise,  Allah Teâlâ’nın kendi varlığının içinde ve O’ndan ayrı olarak düşünülemeyen sıfatlar olarak,  Allah tarafından kendi Zat’ına atfedilmiştir. Tam da bu noktada aslında insanoğlunun zaman içerisinde, zihinsel anlamda tekâmülüyle birlikte din ve inanç anlayışında aşamalı olarak meydana gelen daha soyut ve monoteist  bir “Tanrı” algısı daha iyi  anlaşılmaktadır.

Bu çalışmanın amacı, din ve mitoloji kavramlarını veya diniya da mitolojik unsurları birbirlerinden tamamen ayırmak ya da onları tamamen birleştirmek değildi. Önemli olan, bu unsurlar arasındaki bazı farklılıklara ve benzerliklere değinebilmekti. Bu bağlamda, çalışmadan elde edilen sonuca göre, dinlerin ve mitolojilerin ne  birbirlerinden tamamen farklı ne de birbirlerine tamamen benzer oldukları kanısına  varılmıştır.Yani dinler ve mitolojiler tarih boyunca birbirlerinden mutlaka etkilenmiş ve  birbirleriyle alışveriş halinde bulunmuşlardır.Dolayısıyla, “ilk din nüveleri” olarak  yorumlanan mitolojik unsurlar ile dinler arasında birçok benzer ya da farklı yönler  mevcuttur.  Son olarak, bu çalışmanın bu alanda yapılacak olan başka araştırmalara bir ışık tutması  ümit edilmekte ve ülkemizde özellikle, “mitoloji ve din” hakkında çok daha fazla  mukayeseli çalışmanın yapılması önemli görülmektedir.] [2]

İnsan tarihinde her bilginin temel kaynağı var olduğunu bildiğimize göre, bazı bilgiler hakikat içinden çıksa da bazı dönemlerde anlayış ve tevil veya eksik bilgi yüzünden tahrifata uğramıştır. Bu tahrifat hakikati gölgelemiştir. Bir dönem sonra tekrar açığa çıksa da başka bir çehre almıştır. Şimdi tanrılar ve tanrıçalar konumuza gelecek olursak; Allah Teâlâ, Kur’ân-ı Kerim’in Cin Suresinde buyurduğu üzere konuya bir bakış eklemek gerekir. Bu ise melekler, cinler ve insanlar arasındaki yakın ilişki. Bu durum bahse konu suredeki 4,5 ve 6. ayetlerinde bir dönem insanların cinler ile olan yakın ilişkisini açığa vurmaktadır. Ancak 9. Ayette ise, İslâm’ın gelişinden sonra çok şeyinde değiştiği haber verilmektedir.

 

1. (Resûlüm!) De ki: Cinlerden bir topluluğun (benim okuduğum Kur’an’ı) dinleyip de şöyle söyledikleri bana vahyolunmuştur: Gerçekten biz, hârikulâde güzel bir Kur’an dinledik .

2. Doğru yola iletiyor, ona iman ettik. (Artık) kimseyi Rabbimize asla ortak koşmayacağız.

3. Hakikat şu ki, Rabbimizin şânı çok yücedir. O, ne eş ne de çocuk edinmiştir.

4. Doğrusu bizim beyinsiz olanımız (iblis veya azgın cinler), Allah hakkında pek aşırı yalanlar uyduruyormuş.

5. Halbuki biz, gerek insanlar gerekse cinler Allah hakkında asla yalan söylemezler, sanmıştık.

6. Şu da gerçek ki, insanlardan bazı kimseler, cinlerden bazı kimselere sığınırlardı da, onların taşkınlıklarını arttırırlardı.

7. Onlar da sizin sandığınız gibi, Allah Teâlâ’nın hiç kimseyi tekrar diriltmeyeceğini sanmışlardı.

8. Doğrusu biz (cinler), göğü yokladık, fakat onu sert bekçilerle, alev huzmeleriyle doldurulmuş bulduk.

9. Halbuki, (daha önce) biz onun bazı kısımlarında (haber) dinlemek için oturacak yerler (bulup) oturuyorduk; fakat şimdi kim dinlemek isterse, kendisini gözetleyen bir alev huzmesi buluyor.

10. Bilmiyoruz, yeryüzündekilere kötülük mü murat edildi, yoksa Rableri onlara bir hayır mı diledi?

11. Gerçekten biz, -kimimiz sâlih kişiler, kimimiz ise bunlardan aşağıda olmak üzere- türlü türlü yollar tutmuştuk.

12. (Artık) şu gerçeği şüphesiz anladık ki, biz yeryüzünde bulunsak da Allah Teâlâ’yı âciz bırakamayacağız, başka yere kaçmakla da elinden kurtulamayacağız.

 

[1] Yusuf ASARKAYA, Hesiodos’a Göre Yunan Tanrıları Ve Sıfatları,  T.C. Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Felsefe ve Din Bilimleri Ana Bilim Dalı Dinler Tarihi Bilim Dalı Yüksek Lisans Tezi  Nisan 2010  Kayseri

[2]Canan ÖZKAN,  Yunan Tanrılarının Ve Tanrıçalarının  Sıfatları İle Allah Teâlâ’nın Sıfatlarının  Karşılaştırılması, T.C.  Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü  Felsefe Ve Din Bilimleri Anabilim Dalı  Dinler Tarihi Bilim Dalı  Danışman  Prof. Dr. Mustafa ÜNAL  Yüksek Lisans Tezi  KAYSERİ–2013

[3] Ak Saçlılar  terimi “Kurtlar Vadisi” Dizisinde ele alınmaktadır.

************************

GERÇEK TANRI’NIN MİTOLOJİK DÖNÜŞÜMÜ

DEMONOLOJİ VE PAGAN  DİNİNİN KALINTILARI ÜZERİNE

MEKTUB-U HÂKÎ


بســـم الله الرحمن الرحيم

الحمدلله رب العالمين والصلاة والسلام على رسولنا محمد وعلى اله وصحبه وسلم اجمعين

 Biz kendimizi aşkın bahçesinde yetişen bir gül olarak bulduğumuz zaman acaba bize inanırlar mı diye iç geçirirdik.  Gördük ki O Sultan isterse her iş nihayete erermiş. Fakr-ı Fahri sırrına Eren-i nasıl Hâkimlere kabul ettirdi ise bizde o kapıdan geçtik.  

Yokluğun sırları sır iken varlık denizine dökülen eşya bizdeki sevda ile birleşince bu manaya geldi.

Ne idi ki,   ne oldu?

Son ne idi.

Ön ne oldu?

Hep bu acının derdini çektim.

Her işi eden eyleyen O ise bizim bu âlemdeki varlığımız neyin icabıdır? Yetmişlerin terkibi bizleri ihata ediyorsa,  bu gayret ve azim nereden gelmektedir? İhtiyacın olmadığı bir şey yok,  yokluğun terkibinde varı görecek halde  bizde kalmadı.

Anlıyoruz ki, O´nun cevr-ü cefâsı varmış ortada.

Söz kar etmedi.

Takdir değişmedi.

Bu hikmetin suali ne idi?

Bildik; âdemin,   âdemliği içinde varlık ve yokluğun savaşını kazanan hep O’muş. O´na itiraz eden ve işine karışan sonunda perişan olurmuş. 

Bilinen, son da,  değişmeyen O’ymuş.

Ne değişecekti ki; 

Varlık ve yokluk,

O ´nun katında hiç biri yoktu.

 

   Aradan iskât edip cümle izâfât-ı hemân

   Hak vücûdu aşikâre gayrısı pinhân gerek

                                                                                 Misri

 

Ey Hakî, ezelde sana  yokluktan pay verildi ise;

Yok, eğer var sayhasından bir nebze sana kaldı ise;

Halin nice olurdu.

Âlem,  “iki”  arasında taksim edildi.   Bizler bu ikiden geçip,   “asıl”da kendimizi bulduk.                                                                             

Ey Hâki,  yine bela burcunda bir bayrak dalgalanırsa; hangi rüzgar bu bayrağı sakin kılar ki;

Yer,  imtihan yurdu,   

Bayrak ise  ise dalgalanmaktan âri değil.

Bu ne iştir?

Ey sultan bize haber verir misin?

Geçilirse serden bir mükâfâtın var mıdır?

Geçmezsek küser misin?

Nedir hikmetin?

Haber verenin yok mu?

düştüğümüz dertten kurtaracak bir Sultan´ımız var diye kendimizi iknaya ediyorduk. Hızır´ımız bizden uzak değil ama, bir ışık bekliyoruz.

   اولمتكونوااقسمتممنقبل [onlar bundan önce yemin etmemişler miydi?]

Bu sözün niye önümüze gelip durdu?

Sözler ki; görmeden konuşanın işidir.

Bilen zaten konuşmaz ki;

Dediler; bildin ise mesele kalmaz,   bilmedin ise,  zaten her yaptığın hatadır.

 

   Kasap elinde koyunum,  ya O beni,   ya ben O´nu

   Cellat önünde boynum,   ya O beni,   ya ben O´nu

                                                                                           Mısrî

Çıkabilir misin işin içinden, gör ki,  Sultan nerdedir?

Sen yurdunu bilmedin,   balı tatmadın;

Aşktan bahsedeni hiç gördün mü?

Bilen gelsin.

Ateşi görmeyen,  suyun içindeki balık, ben sana ne anlatayım.

Yokluk;

Demini bul;

İşretin varsa, seninle içecek bir derbeder elbette bulunur.

Cenneti sordular?

Yapanı ara dedim.

Cennette Zevk olsa idi,  aşıkların bütün gayretler ona olurdu. Görülen o ki cenneti için çabalayan âşık görülmedi.                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                               

Hâki´ye hergün bir acı haber verilir;

Senin başına gelen, onlar için gelmeyecek mi?

Heyhat

Tekrarı olan bir hikâye nasıl unutulur?

İnsan bu; nisyan ve âdemlik terkibi.

Çöksün üzerine kafirlik, onuda bir gün unutacak.

Hâki sen hiç unutamadın.

Unutturmadın.

Adem´i doğuran sen.

Aşığın,  arifin ve evladın senin.

Tahtına göz dikerlerse

Sen hiç etkilenmezsin.

Hâki sen yine asılsın; onlar ise ağacın odunları.

Altın tahta çıksalar da, arşa uçsalar da yine senin koynundan başka yer bulamazlar.

Bilenler çoktu ama yine seni bilemediler.

Ya Rabbi Sana uzanacak eller hala temizlenmeden bir şeyler beklemesi uygun olur mu acaba!

Kendi mahkûm,   yoldaşı mahkum,   ahiri mahkum!

Öyle ise bu körlük nereden gelmektedir?

Eğer ki bir sultan, bu sonun geleceğini bilmez ise bu yola girmesin.

Biz bildik ve inkâr edeceklerini de bilirdik.

Ey kişi bu sonuca razı isen gel.   

Yoktan,  yoğ’a giden bir yolculuk.

Yokluk yoluna varını satmaya gelin de görelim.  

Ey Sevgili imdat kıl; yardımlarını bize inzal eyle.

Sevgili celal yüzünü bize göstersen de; naz mı edelim. yoksa rıza makamına düşelim.

Biz gönüldeki sırrı çözmeye yöneldik, gel sende çözebilirsen çöz dediler.

Bir gün sevgilinin kapısında aşkın namelerini yazarken;

Ey Hâki hâla üzgün durursun.

Gayen bize ulaşmak değil mi idi;

Ben ise bir an durdum,  sonra dedim ki; niye üzülmeyim,   ben çok güvenmiştim. Bir gün gelir iltifat eder diye.

Dediler ki; hayır.

Herkesin bastığı yer başka, senin bastığın ize başka ulaşacak yoktur.

Seni tebdil edemeyiz, dediler.

Sus ve git sen bir tanesin.

Bir seni sevdim.

Yürü meydan senindir; dediler.

Bir gün Ebu-l Hasan Şazeli (kaddesellâhü sırrahu’l azîz) ile karşılaşmıştım.

“Hangi sevgi idi ki,   sevgiline kavuştun.” dediler.

“Benim olmadığım O´nun olduğu,  derdin olduğu dermanın yok denildiği,   isyanın olmadığı yerde durup, günlerce bekleyip ümidin bittiği yeri beklemen lazım” dediler.

Bu sözden hepimize beklemek düştü.

Kapıyı bekleyen sonunda nihayeti bulurmuş derlerse de beklemekten başka bir “Yok olduk”. “Yokluğun daha ilerisini gördük.”

“Yoktan yok olduk.”

“Yok olunca hep O var oldu.”

Ben geldim ve gittim, demek ne kötü. 

Olan fitne perdesini aralamak.

انهيالافتنتك [Bu senin bir imtihanın ] demekten başka çaremiz kalmadı diye söz söylendi.

Ey Sevgili sevmeği bilemeyen bizlere yol göster. Her şey,   Senden yine Sanadır.

Ey Güzellik Sahibi yollarını niçin esrarlı kıldın?

Asıl sevgimiz,   muhtaç olanadır. Olmayana yapılanda belki menfaat gözetilir.  Biz Seni sevmek yarışına düştük,  hem  vefa ve hem de bize bir iştiyakın vardır;

Ey Yüceler Yücesi,   sen yalanla birleşemezsin.

Zıtlar tecelli edince,   Hükmü İlâhin tecelli eder.

Burada Hâki´nin suçu ne olsun. Ancak kendine sözünü geçirebilir.

Bir yanda nefsiniz,   diğer yanda tecell-i ilâhi. Bizler kanatları çıkmış kör karıncaya benzeriz. Uçarda menzili kendi ölçüsüne göre büyük olur.

Gel,   gel denilse sana; atacağın adım mikaysımız kadardır. Köre görmenin menzili ne kadardır?   

Bu da bizim kaderimiz imiş.

 “Her işi eden ve eyleyen O´dur” demekten başka bir söz varmıdır?

Ey Hâki her zaman zorluğu çıkarmaya gerek var mı?

Zor olanı aşanın kolaydan haber vermesi yoktur.

Hevesli isen işte yol denilir;

Biz gördüğümüz yolun talimini yaptırmaktayız.   Bu yolda hep yalnız ve hala yalnız gitmekteyiz.

İlahi niçin içimize bir elem verdin?

Sevdiklerimiz üzüntü içindedir.   biz bu işin senden geldiğini biliriz. Fakat onlar takat getiremezler, zatından latif bir ikram bekliyoruz.

Mülk de senin elinde,   varlıktaki tasarruf sende ise bize انيمغلوب [yenik düştüm] söylemek düşer mi?

Ey Hâki,   her geçitten sen önce geçmese idik,   bu gariplere çıkar yolunu kim gösterirdi.  

Ne güzel bir yol değil mi?

Ey Hâki ezelde Rabbin sana söz verdi.  Sen bir kapı buldun. Senin kapını bulup deryana girenler de bulurlar.

Sevmek yolunun taliplisi Hâki´ne sahip çıkarsın.

Eğer erişmek istiyorsan,   toprağa düşüp, çürümeli ki,  zerren arşa çıksın.

Bir sakiden içtim şarap arştan yüce meyhanesi

                                                                           Yunus

O,   bir kapıdır ki bundan ötesi mektebi irfana müdavim olanlara açılacak.  Bu aleme gelmemizden gaye eksik tamamlamak içindir. Bu işteki delilimiz Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimizdir. Bu işin evvelinde O vardır.

Daldan dala uçan kuş,   seyrimizden bir şey anlamak istersen sakın sağa sola nazar etme.  Bu hali anlamayanlara anlatsan da yine bir şey anlayamaz.

Hâki yine sana sukut etmek gerekti.

Ey söz dinleyen dost,  bu kadarla iktifa ettik; nasib-i ezeli ne ise elbet zuhur eder.

Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem şefkat kanatlarını üzerimize gerdi mi her şey bitmiş demektir.

Biliyoruz ki,   O, şefkâtini, merhametini, nurunu bol,  bol ihsan eden Efendimizdir.  

Elhamdülillah.

Sonuç hep O´nun. Son ve ilk hep O´na kaldı. Bize düşen nedir.

Hiç.

Hiçte ki olan esrara ulaşacak nedir?

Hiç.

Allah´a emanet ol.

والسلام علي من اتبع الهدى

 

NİETZSCHE’NİN ÖLDÜRDÜĞÜ TANRI


MÖ 930′da Yahudilerde Krallık İsrail ve Judah olarak ikiye ayrılmıştı. İsrail’in ilk Kralı Jeroboam’dı (1 Kgs. 14:20) ve Judah’nIN Kralı da Rehoboam’dı(lKgs.l4:21). MÖ 722′de Hosea’nın yönetimi döneminde Samaria’nın düşmesini, MÖ 586′da Zedekiah yönetimindeki Kudüs’ün düşüşü takip eder (2Kgs. 25:18-8).

Kuzey Krallığı, İsrail’de “Elohim’in Dini”olarak tanınırken, IX. yüzyılda Güney Krallığı’nda Judah’da “Jahweh’nin Tarikatı”na dönüştü. Eloist çizginin yerine geçen Jahweist gelenek, yavaş yavaş İbrani İnancı’nı ele geçirdi ve TANRI’yı (GOD) özelleştire­rek Elohim’i “aramızdaki Tanrı (God)”,isim vermek gere­kirse “Yahudiler arasındaki Tanrı (God)”şeklinde ilan etti, Yaratılış’a göre her şeyi yoktan var eden TANRI (GOD), Elohim, artık sadece, onların Tanrı’sı (God) olabilmek için Yahudiler’i Mısır’dan çıkaran Tanrı (God [JHWH]) ha­line gelmişti.

“Adımı zikretmeyin. İsrailliler beni kutsal kabul etmeli. Ben TANRI’yım (LORD), sizi kutsallaştıran ve sizi Tanrı’nız (God) olmak için Mısır’dan çıkaran: Ben TANRI’yım (LORD)”(Lev.22:32). Arkasından Jahvveist ge­leneğin Tanrı’sı (God), çarpıcı bir şekilde, kıskançlık gibi “İnsanî” karakteristiklerle ortaya çıktı (Exo. 34:14) ve Jah­vveist rahiplik tarafından insanlaştırıldı. Elohist geleneğin unutulmuş Tanrı’sı (God) ise tam tersine İnsan’ı, nerede ve nasıl olursa olsun Tanrısallaştırıcı idi. İşte, Jahweist pey­gamberlerin (Amos, Isaiah, Micah) İnsanlaştırılmış, Kişisel­leştirilmiş Kıskanç Tanrı’sidir (God) JHWH.

Nietzsche’nin sürekli inişli çıkışlı bir aşk-nefret ilişkisi yaşadığı ve öldür­mek için acımasız cinayet planları yaptığı Tanrı’dır JHYWH.

Nietzsche’nin saplantılı davranışları, genellikle verim­li olan görüşlerini pusuya düşürüp ruhunu korkularıyla tutsak alıyordu. Kendi kişisel zindanının kalın duvarları arasında “irade gücünü”,kendini tutsak edeni bulmaya adadı. Dipsiz parmaklıklar ardında, rahatsız kafasının kar­maşık labirentleri içinden geçerek, sonunda Kişiselleştiril­miş Tanrı (God) Jahweh’yi, Hıristiyan Tanrı’sı İsa Mesih kılığına girmiş olarak buldu. Ve uzun zamandır beklediği cinayet planını devreye sokarak Roy’u (Mesih’i)öldürdü! Tabii ki İsa, Zavallı Tanrı İsa Mesih, Nietzsche’yi tanımı­yordu! Kendi insanları tarafından o kadar çok kereler öl­dürüldü ki bir kişi eksik ya da fazla onun için fark etmezdi.

“Hıristiyan Tanrı kavramı”diye yazdı Nietzsche, “has­taların Tanrı’sı, örümcek kılığında Tanrı, ruh olarak Tanrı, yeryüzünde ilahi olanın atfedildiği en yozlaşmış haldir.” [Walter Kaufmann, Nietzche, Viking, 1954, s. 585.] Ve kimin Tanrı’ya bu kadar zarar verdiğini de açıkladı: Jahweist Rahiplik. Böylece şunları yazdı:

“Tanrı kavramı asılsızdır, ahlak kavramı asılsızdır; Yahudi rahipliği orada da durmadı. İsrail’in tüm tarihi kullanılamaz halde: bıra­kın yok olsun. Bu rahipler bir asılsızlık mucizesi gerçek­leştirdiler, ve şimdi İncil’in büyük bir kısmı kanıt olarak karşımızda… onlar (rahipler) kendi insanlarının geçmişini dinî olarak tercüme ettiler, yani kurtuluş için bunu Jahweh karşısında aptalca bir suçluluk mekanizmasına, cezalan­dırmaya; Jahweh önünde ödül-ceza sistemine dönüştür­düler. “[ Deccal (Ant-Christ) için bknz. Kaufmann, op. cit., s. 595-6.]

Hıristiyanlar için YHVH ve İsa’nın bir olduğunu unut­mayın. İddialarını, l.Cor.8:6; John 8:24, 8:4-6; Isa.7:14; Titus 2:13; Mat.l2:8; Rev. 2:8; Gen. 1:1; Heb. 1:1, 1:3; Deut. 32:39; Col. 1:15-18 ve 27 gibi İncil metinlerine dayandırdı­lar. Diğer yanda, Mormon Kilisesi’nin kurucuları Joseph Smith ve Bingham Young’a göre, Elohim ve YHVH iki ayrı Tanrı’dır (God) ve ölümlü İsa ise, Tanrı’nın (God) düşmüş meleklerinden bir olan Lucifer’in erkek kardeşidir. [İsa ve JHWH'nin Tek olduğunu gösteren isimler, başlıklar ve atıflarla ilgili Kitab-ı Mukaddes Sözlüğü listesi için bknz. fesus A Biblical Defence of His Deity, Josh McDovvell ve Bart Larson, Campus Crusade for Christ, 1983, s. 62-64 ve Mormon Kilisesi için bknz. s. 118.]

Nietzsche tarafından acımasızca suçlanan rahiplik aslında kendi Tanrıları JHVH’den daha akıllıydı. Don Cupitt’in bahsettiği gibi,

Abraham’dan beri Yahudiler kendi Tanrı’larından daha akıllıdır. Gerçek dinin ciddi an­lamda postmodern bir tarifi: seni kendi Tanrı’ndan daha akıllı hale getiren bir dindir, Musevilik”. [Don Cupitt, After God/The Future ofReligion, Phoenix, 1997, s. 85. ]

Özetle, Jahweist rahiplik kendi insanlaştırılmış Tanrılarından daha akıllıydı. Sezgileriyle –Laban gibi- kendi insanlarını nasıl yönlendirebileceklerini öğrendiler, çünkü okuma yazma biliyorlardı, çünkü onlar elit Yahudileri temsil ediyorlardı. Diğerleri, sözde Öteki’ler, cahildi, eğitimsizdiler, ne oku­yabiliyorlardı ne de yazabiliyorlardı. Bu ayrıcalık sadece peygamberlere ve rahiplere aitti. Ebionit’ler gibi eğitimsiz Yahudilere ve yabancılara Talmud Rahipleri aşağılamak amacıyla minim veya minuth (küçük insancıklar) diyorlardı (Rosh Hashanah 17a-22b).Elohist’ler ve Jahvveist’ler arasındaki bu önemli fark, încil metinlerini anlamak ve yorumlamak açısmdan çok önemli olsa da, bir şekilde bilginler bu konunun üstünde çok durmadılar ve bu mesele kategorik olarak hem teolog­lar hem filozoflar tarafından atlandı.

Kaynak:

Tanrı Neden Fikir Değiştirdi? Yazar: Aytunç Altındal, Kitabın Orijinal Adı: Why Did God Change His Mind? İngilizce Aslından Çeviren: Güldehan Aysan POSTİGA YAYINLARI: 91 Din Felsefesi, Dördüncü Baskı Mart 2013, İstanbul, sh: 61-64

*************

GÜNÜMÜZ HIRİSTİYANLARIN İSÂ’SI, TYANA’LI APOLLONİUS
SYNEDRİA” (TARSUS GİZLİ KONSEYİ)
TANRI İLE BERABERLİĞİMİZ
KIYAMETİN MANZARASI GERÇEKTE BİLİNEN GİBİ Mİ OLACAKTIR?
ÜÇ İSA