İSRAİL GİZLİ SAVAŞLARI


İsrail’in Akdeniz kıyı otoyolunun hemen dışında, Tel Aviv’in birkaç mil kuzeyinde, anayola hemen hemen paralel dizili tozlu okaliptüs ağaçlarının arasında, pek dikkat çekmeyen gri-beyaz beton bina­lar görülür. Kalabalık Glilot kavşağından sonra sola dönüp de otostop yapan askerleri geçince binaların arasında, ülkesinin istihbarat teşkilatlarında görev ya­parken ölmüş 400′den fazla İsrailli adına, herkesin görebileceği şekilde dikilmiş bir anıt görürsünüz.

Anıt, belki de gayet uygun bir şekilde, âdeta bir la­birenti andırır; birbirine girmiş düz taş duvarlarda öl­müş olanların adları ve ölüm tarihleri yazar. Anıt, Bir­leşmiş Milletler’in, İngiliz yönetimindeki Filistin’in Yahudi ve Arap devletleri şeklinde ikiye ayrılması ko­nusunda oylamaya gittiği Kasım 1947′den başlayıp şu­bat 1989′da son bulan beş kronolojik bölüme ayrıl­mıştır. Son on beş yılı kapsayan bölüme “barış başlangıcı” adı verilmişse de orada bile 200′den fazla isim vardır. Otlarla kaplı açık bir amfiteatra kadar gi­den bazı boş duvarlar vardır ki bunlar da gelecek için ayrılmış, ölecek olanların isim ve ölüm tarihlerini bek­lemektedir. Bu anıt, bir casus avcısının rüyası olmalı. Ama resmi gizliliğin eli ölenler üzerinde bile hissedilir. İsimlerin yanında ölüm tarihleri vardır ama ölenlerin rütbeleri, birlikleri, yerleri ve bu askerlerin nasıl öl­dükleri konusunda en küçük bir bilgi bulunmaz. Bazı­ları yıllarca gölge gibi yaşayarak doğal nedenlerle ölmüştür ama bunların çoğu da aktif hizmetlerde ölenler gibi anonimdir. İçlerinden bazılarının hikâyeleri anlatılsa da çoğunun üzeri kalın bir kahramanlık mitinin küfüyle örtülüdür. Bunlardan biri, serbest bırakılan yüzlerce Arap savaş esiriyle birlikte, kılık değiştirip ateşkes hatlarından sızan ve 1949′da Ürdün’de öldü-rülen Yaakov Bukai’dir. Lavon Olayı’nın merkezindeki ünlü İsrail sabotaj ağının ortaya çıkarılmasından sonra 1950′lerin ortalarında bir Mısır cezaevinde ölen Maks Binnet ve Moşe Marzuk’un isimleri de buradadır. Ve bunların yanı sıra Suriye hükümetinin en yüksek ka-demelerine sızan ve 1965′de şam’da asılarak idamı te-levizyonda gösterilen efsane casus Eli Kohen, 1973′te bir Filistinli tetikçi tarafından Madrid’de vurularak öldürülen Mossad ajanı Baruh Kohen, Batı şerialı güvenlik görevlisi bir muhbirin ihbarı sonucu I980′de İsrail’de güvenli bir evde öldürülen Moşe Golan, 1982′de Lübnan’ın işgalinden birkaç hafta önce Paris’te öldürülen Mossad ajanı Yaakov Barsimantov ve 1987′de Filistin isyanından hemen önce Gazze’de Müslüman militanlarla giriştiği silahlı çatışmada öldürülen şin Bet ajanı Viktor Rejvan.

Kamuoyunun çoğunluğunca bilinmeyen pek çok ismin ortaya çıkarılması için biraz bilgi ve hayal gücü yeterli olacaktır. Haziran I967′de Altı Gün Savaşı’nda öldürülenlerin çoğu ve bundan daha da fazla sayıda 1973 Ekim ve Aralık ayları arasında Yom Kippur Savaşı’nda ölenler, ordu istihbarat askerleridir. Kasım 1983′te aynı gün, bir grup şin Bet ajanı, Güney Lübnan’da bir şiî Müslüman intihar bombacısı tarafından öldürülmüştür. Fakat isimlerin çoğu gizemini koru-makta, mezar taşları kadar geçit vermez ve ulaşılmazdır. Sadece, tüm ölümcül olayların analizi yapıldığında, İsrail istihbaratını oluşturan üç teşkilata mensup kurbanların farklı rolleri ve ölüm riskleri konusunda bilgi sağlanabilir: Buna göre ordu istihbaratının ajan kaybı 261, şin Bet’in 80, Mossad’ın ise 65′tir.

İsrail’de çok sayıda savaş anıtı vardır. Farklı askeri kuvvetler ve birlikler – paraşütçüler, hava kuvvetleri ve tank birlikleri gibi- beş büyük savaşta (eğer 1968-70 yıllarında Süveyş Kanalı’ndaki “yıpratma savaşı” da sayılırsa altı savaşta) ve kırk yıldır süren sınır ve anti-gerilla çatışmalarında verdikleri kadın ve erkek kayıplar için anıtlar dikilmiş. İstihbarat camiasından hayatını kaybedenler için 1984′te Glilot’ta inşa edilen anıt, yakınlarının ülke güvenliği için hayatlarını verdiğini ama bunun yeterince önemsenmediğini söyleyen yaslı ailelerin baskıları sonucunda dikilmiştir. Adları anıtın duvarlarında yazılı olan 415 kadın ve erkeğin bazıları halen Arap topraklarında isimsiz ya da yanlış adlarla mezarlarda yatmaktadırlar. Garip olduğu kadar benzeri de olmayan bir anıttır bu; sert resmi gizlilik talepleriyle, isimsiz ajanlar olarak yaşayıp ölmüş olanların yakınlarının arzuladığı minnettarlık duygusunun gerilimli uzlaşmasıdır. Dört milyonluk nüfusuyla, var olduğu günden beri savaşan, geleceği için düşmanını tanımaya, niyetlerini öğrenmeye ve planlarını boşa çıkarmaya uğraşan, toprak büyüklüğüne ve nüfusuna kıyasla çok fazla istihbarat çalışması, analizi yapan ve kullanan, İsrail gibi bir başka ülke muhtemelen yeryüzünde yoktur.

İsrailliler, mitlerinden bazılarını 1980′lerin sonlarında yeniden keşfetmeye başladılar ve ülkenin istihbarat birimleri de bunun dışında değildi. Gerçeğe olmasa bile kendinden-imajlara diğerleri kadar iyi rehber olacak İbrani edebiyatı, gecikmeli de olsa, başka yerlerdeki casus hikâyelerinin gelişmelerini izledi ve gizli ajanı mükemmel bir kahraman değil, hataları olan bir adam olarak takdim etti. Belirsizlikler, ironiler birbirini izledi. İsrail’in yaşayan en ünlü romancısı olan Amos Oz, ajanların kullanıldığı ahlaksızlık dünyasında kaybolmuş, özel hayatında olduğu gibi gizli meslek yaşamında da dürüstlükten uzak bir Mossad ajanını tüm ayrıntılarıyla yarattı.

David Grossman’ın “Gidi”si gibi hayal ürünü Shin Bet ajanları, işleri konusunda kuşku duymaya başladılar. Izak Ben-Ner, işgal edilmiş topraklarda Filistin intifadası ile uğraşmak zorunda kaldığı için tüm benliğiyle sorun yaşayan, acı çeken ve yaşlanan bir güvenlik servisi ajanı portresi çizdi. Kısacası, edebiyat dünyasının gizli ajanları efsanevi üsluplarını kaybetmeye başladılar. Bu imajların nedeni daha çok İsrail istihbaratının son yıllardaki sönük, kasvetli görüntüsüdür ama bu da yanıltıcı olabilir, şaşırtıcı başarılar, mahvedici hatalar ve patlama yapan skandallar arasında şiddetle örülmüş bir tarih, tüm sırlar -ya da en azından önemli olanlar- açığa çıkmadan tamamlanamaz. Ancak dramatik darbeler, acı şikâyetler ve iftiralar arasında gerçek hikâyesi hiçbir zaman anlatılamayan uzun, gri, sessiz bir uyanık alışkanlık yatar. Müttefiklerin, Mihver şifrelerini kırıp düşman hare-ketlerini tahmin etmelerini sağlayan Ultra operasyonunu bilmeden II. Dünya Savaşı’nı anlamak mümkün olabilir mi? İngiltere’deki Nazi ajanlarının cezaevinde iki taraflı çalışan casuslara dönüştürülüp kendilerinden şüphelenmeyen denetçilerine yanlış bilgiler verdiği ünlü “Aldatma Sistemi”ni bilmeden İngiliz karşı-istihbarat sisteminin büyük rolünü anlayabilir mi insan? Benzer boyutta ve önemde olan bu tür sorular İsrail istihbaratının dürüst öğrencisini şaşırtacaktır. İsmail Sovan’ın, Nezar Hindavi’nin ve Jonathan Pollard’ın farklı şekillerde garip olan hikâyelerinin her biri, çok karanlık, hassas ve çağdaş bazı köşeleri aydınlattılar. FKÖ’ye ve Arap ülkelerinin orduları ve gizli servislerine sızmalar, ABD ile yapılan istihbarat işbirliğinin boyutları bu olaylarla aydınlandı. Bunlar kadar hayati konularda sorulan soruların cevapları İsrail gizli servislerinin arşivleri açılana kadar bulunamazdı. Ve bunların cevapları hiç kuşkusuz kamuoyuna da asla verilmeyebilir.

Fakat bunlar kafamızda kalan tanımlanabilir boşluklardır -tüm tarihçiler karşılaşır bunlarla- ve anlamak için aşılamaz engeller değillerdir. Yarım yüzyıllık gizli savaşın bu görünüşünden ortaya çıkan resim karmaşık ve değişken, bazı önemli noktalarda hâlâ bulanık olmasına rağmen, günümüz de dâhil olmak üzere farklı dönemlere ait bazı kesin sonuçlar hâlâ kaçınılmazdır. Buzulların tepeleri bile su altındaki görünmeyen kitleyi tahayyül etmemize yardımcı olur. İsrail, karmaşık gözetleme uyduları, bilgisayar şifreli yazı analizleri ve diğer yeni teknolojik yöntemlere rağmen bir düşmanın ne yaptığını, ne düşündüğünü ve ne planladığını öğrenmenin en iyi yolu olan ve en eski casusluk yöntemi olarak kalan insan istihbaratında her zaman iyi olmuştur. Bu başarı, İsrail söz konusu olunca daha da olağanüstü sayılır çünkü devletin kuruluş ve var oluşunda olağandışı koşullar vardır. Ülkesinin düşmanının sistemine inanarak motive olan klasik ideolojik casus tipi Orta Doğu sorununda yoktur. Filistin’in topraklarının İsrail’e dönüşmesinin, Arap halkının malına mülküne el konularak bir kısmının sınır dışı edilmesinin iyi bir şey olduğuna inanan hiçbir gizli Siyonist Arap, Suriyeli, Iraklı, Mısırlı ya da Filistinli Kim Philby’ler yoktur. Buna rağmen ajanlar ve denetçileri güvenli evlerde buluşur, ölü-posta kutuları kullanarak haberleşirler. 1936 genel grevini izlemek için Filistinli muhbirler tutmakla işe başlayan şai’nin kurucusu EZRA DANİN ([1]), 1989′da intifada militanlarının hücrelerine sızmaya çalışan Shin Bet’li haleşerini görse çok mutlu olurdu. Birincisinde olduğu gibi, “ikinci en eski meslekte” de bazı şeyler gerçekte hiçbir zaman değişmez.

Bu alanda yaratıcılık, acımasızlık ve düzenbazlık dereceli olarak tüm güvenlik ve istihbarat servislerinin çalışmalarında vardı ve olmaya da devam edecek. Casus tutmak için “sahte bayrak” kullanılır, ajanlara şantaj yapılır, baskı altına alınır, zorlanırlar. Casuslar çoğu zaman da çalışmaları karşılığında iyi paralar alırlar. Tehlikeli düşmanlar, hiçbir ahlaki değer düşünülmeden öldürülür. Ülke içinde ve dışında yalanlar söylenir. İnkârlara çoğu zaman inanılmaz, ama tek suç yakalanmaktır. İsrail’in çok önemli ve hayati bir avantajı da gizli servislerine, tüm düşman Arap ülkeleri de dâhil, dünyanın pek çok ülkesinin dilini mükemmel konuşan kadın ve erkek ajanlar bulabilmesidir. 1940′ların Palmah Mistaaravim’i uzun ve verimli bir geleneğin mütevazı başlangıcını temsil ediyordu, ama son yıllarda başka Orta Doğu ülkelerinden gelen Yahudi göçmen olmaması ve Arap dili ve kültürüne duyulan ilginin azalması -bu da devam eden sorunun bir yansımasıdır- bu yeteneğe zarar vermekte, endişeye neden olmaktadır.

Bu sayfalarda anlatılan yıllardan bir paradoks çıkar. İsrail istihbaratı burada anlatılan bazı ünlü, dünya çapında baskın ve tuzaklara dayanan haklı bir şöhrete sahiptir. Kruşçev’in, Stalin karşıtı konuşma metninin ele geçirilişini düşünün. Irak MıG’inin kaçırılması; Mirage üretim planlarının İsviçre’den çalınması; jsrail’in Haziran 1967 hava saldırısının parlak başarısını garantileyen hassas istihbarat süreci; 1960′ların sonlarında Filistinlilerin silahlı direncinin neredeyse tamamen bastırılması ve bunun sonucu olarak ülke içinde ve dışında şiddet olaylarının azaltılması ve 1976′daki efsanevi Entebbe kurtarma operasyonu büyük başarılardır.

Sonra da, çoğu zaman büyük savaş testinde ve stratejik değişikliklerle ilgili, genellikle erken uyanlar konusunda birbiri ardına yaşanan başarısızlıkları düşünün. Şai 1948′de Arapların Filistin’i işgal edeceğini doğru olarak tahmin edemedi, anlayamadı. İsrail Askeri istihbarat Servisi Aman, Mayıs 1967′de Mısır ve Ürdün harekâtlarını yanlış değerlendirdi ve Ekim 1973 Arap saldırısı konusunda yeterli uyarıyı yapamadı, hâlbuki Mossad kadrosunda saldırının ne zaman başlayacağını bilecek kadar bilgi sahibi olan yeterli sayıda ajan vardı. İsrail Savunma Kuvvetleri istihbaratı ve Mossad, 1982′de Lübnan’da, Noel konusunda yanlış hesap yaparak ve şii Müslümanların gücünü fazla küçümseyerek, İsrail’i FKÖ’ye karşı fe laketle sonuçlanan bir savaşa sürüklediler. Her iki kurum da yaptıkları hatalarla kirlendiler. Bu kötü durum, bilinen istihbarat sınırlarını ve tehlikeleri, özellikle de Mossad’ın Lübnan deneyimi sırasında gösterdiği bilgi toplama ve değerlendirmeyi gerçek operasyonlarla karıştırma hatasından fazlasını da ortaya koymuş olabilir. Her şeye rağmen bunlar çarpıcı hatalardır. Bu önemli dönemler için kurulmuş olan iyi, hatta mükemmel teşkilatlar bile o günlerde görevlerini yapamadılar.

İsrail’in ilgili bir alanda, 1988 İran-lrak Körfez Savaşı’nın sonunu tahmin edememesi, başka yerlerde çok daha endişe verici sonuçlara neden olacağı konusunda bir uyarı işareti oldu. Batı Şeria ve Gazze Şeridi’nde 1987′de daha küçük ama yine de önemli olan Filistin ayaklanması, düşman kampındaki siyasi ve psikolojik değişimleri göremeyen Shin Bet ve Aman’ın hatalarıydı. Çoğu zaman birçok ağacın, dalların ve hatta yaprakların kapsamlı biçimde izlendiği bir ortamda ormanı göremeyen istihbarat örgütlerinin yetenekleri eski soruların sorulmasına neden oldu. Taktik hüner başka şey, stratejik körlük başka bir şeydir. Dikkat çekici bir başka nokta da, İsrail istihbarat servislerinin farklı zamanlarda değişen rolleridir. “Küçük” ısser, Harel güvenlik teşkilatını on beş yıl yönetti çünkü hem Ben-Gurion’un kulağına ve hem de dış casusluk ve ülke içi siyasi konularla ilgili kendi bilgilerinin keskin bir değer yargısına sahipti. Harel aynı zamanda eşine az rastlanır bir gizli operasyonlar dâhisi olarak ün yaptı ve bunu hak etti: Adolf Eichmann’ın kaçırılışı İsrail inatçılığının ve cesaretinin bir işareti ve Nazilerin yaptığı Yahudi Katliamı’nın derin yaralarına merhem oldu.

1963’te David Ben-Gurion’un dev adı siyasi sahrada kaybolunca, İsrail istihbarat topluluğunun ulusal karar-verme mekanizmasındaki rolü oldukça arttı. Ben Barka Olayı’nda, Mossad’ın Meir Amit’i, Levi Eşkol ile mücadele etti ve kazandı. Çağdaşı olan Aman şefi Aharon Yariv, 1967 savaşı öncesi gergin dönemde ülke siyasetinde etkili oldu. Hem Mossad ve hem de Shin Bet -özellikle de İkincisi- Filistinlilerin direncini kabul edilebilir düzeyde tutarak, İsrail’in işgal edilmiş Batı şeria ve Gazze şeridi’nde tutunmasını sağladılar. Daha sonraki başarılar gönül rahatlığı sağladı ve siyasi çözümler -olması gerektiği gibi- siyasetçilere bırakıldı. Fakat o çözümler asla bulunamadı. Büyük 1973 felaketi istihbarata duyulan güvenin kaybolmasına neden oldu. Siyasetçiler, 1976′da Shin Bet’in tavsiyelerine aldırmadılar ve Batı şeria seçimlerinde FKÖ yanlılarının kazanmasına izin verdiler. Yom Kippur Savaşı’nı tahmin edememiş olan aynı kurumlar bir yıl sonra da, Agranat Ko- misyonu’nun reform talebine rağmen, Enver Sedat’ın barış girişimini önceden göremediler. 1982′de Menahem Begin ve bakanları, İsrail’in Londra büyükelçisine yapılan suikastın FKÖ tarafından değil, onun rakibi Ebu Nidal tarafından yapıldığı gerçeğini bilerek görmezden geldiler. Siyaset ve istihbarat her zaman iyi dost olamıyorlar. İsrail gizli servisleri her zaman geleneksel casusluk ve karşı-casusluk görevlerinin ötesine geçtiler. Yişuv’un 1930′ların ortalarından itibaren devlet kurma çabalarının bir ürünü olan ilk operasyonların çok yönlülüğü, becerikliliği, bağımsızlık yıllarına taşındı. Kaçak göç ve gizli silah alımları 1948′de bitmedi. 1950′ler ve 1960′larda Irak ve Fas Yahudilerinin İsrail’e getirilmesi operasyonları 1980′lerde Etiyopya’daki siyahi Yahudilerin göçleriyle devam etti. Bu tür faaliyetler Mossad’ın, İsrail ile açık diplomatik ilişki kuramayan ya da kurmak istemeyen, Fas ve Sudan dâhil Arap ülkeleriyle sağladığı gizli bağlantılar sayesinde mümkün oldu ve desteklendi.

Gizlice ve çoğu zaman da yasadışı yollardan silah ve ileri teknolojiler sağlamak ve düşmanları bunlardan mahrum etmek konusu bir zihin meşguliyeti olarak kaldı, şai ajanları, 1948′de Suriye’ye silah ve mühimmat götüren bir gemiyi batırdılar, onun yerine gönderilen bir başka gemiyi ele geçirip kaçırdılar ve içindeki silah ve mühimmatı çaldılar. Aman 1950′ler- de istihbarat yeteneği sayesinde Cezayirli asiler hakkında sağladığı çok değerli bilgileri Fransızlara verdi ve onlardan silah alarak bağımsız bir nükleer güç oldu. 1960′ların başlarında Mossad, Nasır dönemindeki Mısır’da füze yapan Alman bilim adamlarına karşı acımasız tehdit ve suikastlerle bir cadı avı başlattı. İsrail 1981′de Irak’ın nükleer reaktörünü bombalayarak dünyayı şoke etti. Mossad 1989′da Irak ve Mısır’a füze üreten bilim adamlarına karşı kampanya başlattı.

20. yüzyılın son on yılında, İsrail devletinin kuruluşunun üzerinden kırk yıldan fazla bir zaman geçtikten sonra bile ülke istihbaratının temel görevi Arap ülkelerinin askeri niyetlerini ve güçlerini değerlendirmek, tahminlerde bulunmaktır. Bu görevin büyük kısmı, elindeki ileri teknoloji ürünü sistemleri kullanan Aman tarafından yürütülüyor. İsrail karadan, resmen savaş halinde olduğu Suriye, Ürdün ve Lübnan gibi ülkeler tarafından sarılmıştır ve bağımsızlığa muhtemelen her zamankinden daha yakın olan asi Filistinlileri yönetmektedir. Sınırlardaki düşman ülkelerin ötesinde de yine tehdit olmaya devam eden büyük ve güçlü Arap ya da Müslüman ülkeler vardır. İsrail’in gizli savaşları devam ediyor. Bununla beraber, bu fırtınalı hikâyeden çıkarılacak bir tek ders varsa, o da istihbaratın öneminin abartılabilmesidir.

Sonuçta istihbarat, siyasette bir seçenek değil, yetenekleri ve kısıtlamaları onu tam olarak kullananlar tarafından tanınması gereken bir alettir. İstihbarat, daha mükemmel bir dünyada, düşmanı tanımak için, onunla barış yapmaya çalışmak için kullanılabilir. O zamana gelene kadar -İsrail’de ve başka ülkelerde- casuslar hep olacaktır.

[Pegasus Yayınları tarafından yayınlanan "İsrail Gizli Savaşları" adlı kitaptan alınmıştır.  - IAN BLACK VE BENNY MORRİS

Kaynak: Turquie Diplomatique - OCAK 2012


[1] Ezra Danin ve Giresun

Giresun’u dolaşırken, Yusuf Ziya Ortaç’ın naklettiği bir anı düşüyor aklıma: 1950′lerde Türkiye’yi köylerine kadar dolasan İsrail Dışişleri Bakanlığı danışmanı Ezra Danin (sağda), Giresun’da olduğu bir gece, pencereden Karadeniz’e vurmuş olan mehtabını seyrederken Ankara’daki bir büyükelçiye telefon eder. Danin, telaş içinde uyanan dostuna şöyle der:

“Seni niçin uyandırdım biliyor musun?      Kutsal kitapların yazdığı cenneti buldum da ondan…”

(Kaynak THY yayını organı Skylife dergisi, Ağustos 2000 sayısı)

Necip Fazıl KISAKÜREK-“İDEOLOCYA” İSİMLİ ESERİNDEN


İSLÂMI YENİLEMEK

  • İslâm yenilenmez. Anlayışı yenilemek gerekir.
  • Anlayış mı? Nurun aynadaki aksi… Aynayı yenilemek…
  • Güneş yenilenemez. Göz yenilenir.
  • İslâm, başı ve sonu olmayan ebedi yeninin ismi… Ona her an biraz daha nüfuz etmektir ki, yenilik…
  • «Bir günü bir gününe eş geçen aldanmış- tır» hadisindeki sonsuz hikmettir ki, yeninin ve yeniliğin sırrım getirmiştir.
  • Dava işte bu manada İslâm’ın yeni neslini yoğurmakta…
  • İslâm’ın en yeni, değiştirilmez ve örnek nesli, Resul eliyle yoğurulan sahabiler…
  • Sahabilerin ardından “Tabii”ler bu nesil çiz­gisini uzatmışsa da onlardan sonra dava İçtimaî planda zaafa uğramış ve büyük ferdî zuhurların çevrelediği mahzun zümrelerden öteye geçileme­miştir. Bu tecellide, muhafazası en zor iş olan aşkı kaybetmenin ve kaba akılla yapayalnız dış planda kalmanın neticesi olarak İlahî hikmet aşikâr…
  • Emevî ve Abbasi devrelerini takip ederek Türk’ün eline geçen İslâmi devlet livası, 600 kü­sur yıllık gerçek devlet hayatının ancak 250 se­nesinde böyle bir nesle yataklık etmiş, ondan sonra 300 yıl korkunç bir aşk ve üstün anlayış­tan yoksunluk çığırına girmiş, 100 küsur senedir de, aynı ham yobaz ve kaba softa idrakinin ter­sine dönük şekliyle bütün cehdini İslam’a karşı çıkmakta bulmuştur.
  • O gün bugündür ki, nesillere kahraman diye tanıtılanlar İslam’dan tiksinmenin fikrî ve fiilî icracıları olmuştur.
  • İslâm’ı, zatından zerre feda etmeden olanca saffet ve asliyetiyle kucaklayabilecek ve nefslerinde yenileyecek nesillerin böylece köküne kib­rit suyu dökülmeye başlanınca, din ihtiyacından büsbütün kurtulamayan muvazaacı mizaçlar her tarafta işi reformculuğa dökmüş ve olduğu gibi bir İslam yerine, oldurulmak istenildiği tarzda bir İslam’a kapı açmaya bakılmıştır.
  • Reformcu, İslam’ı şu veya bu görüş ve mezheb lokomotifine bağlamak, onu zatına ve aslına göre değil, şahsi nefsine ve idrakine iliştirmeye kalkmak, böylece çürük gördüğü bir binayı ken­dince payandalamaya yeltenmek bakımından, İslâm’a cepheden zıt olanlardan daha tehlikelidir ve İslam’ı kalb ve göz yenilenmesi yoluyla ko­ruyacak olan nesil, cemiyet dairesi içinde kendisine üç düşman tanıyacaktır. Aşksız ham yobaz, duygusuz kâfir, nasipsiz reformcu… Yani ruhu kör nefsinde kabuklaştıran, büsbütün inkâr eden ve bu ikisi arasında arabuluculuğuna kalkışan…
  • İslam, 500 yıl kılıcını elinde tutan Türkiye’­de bozuldu ve her yerde altüst oldu. Bu, ancak Türkiye’de düzelirse her yerde sağlığa kavuşabi­leceğine ait ilahi bir ihtar…
  • İslâm’ı yenileyecek olan nesil, bu ruh ve madde felaketleri Türkiye’sinde son ve som, hepçi ve bütüncü tepki halinde zuhur etmekle mü­kellef…
  • Bunca zevalin ardından ancak kemal çığırı açılabilir…
  • Dört büyük halifenin sırayla şiarları olan merhamet, celadet, edep ve akılda tam ikmalli ve teçhizatlı olarak, 15. İslâm Asrının eşiğinde, İslâmî yenilemek davasını çözümleyecek nesil­den, ana rahmini tekmeleyici sesler duyuluyor. Aya gitmek hüner değil, bu sesleri güneşten du­yulacak derecede fikirde ve aksiyonda yükselt­mek marifet… (s.565)

Necip Fazıl KISAKÜREK- “O ve BEN” İSİMLİ ESERİNDEN


MUHAL FARZ

1935’ten başlayarak 36, 37, derken yolum, bir tef­tiş heyeti içinde, Zonguldak 63 numaralı kömür madenini teftişe çıktı. Piyesimi yazdığım yer… Emrimizde İngiliz atları, otomobil, güzel bir villâ… Tam rahattayız. Ruhî sıhhatçe fevkalâde iyiyim. Hiç bir zaman olmadığım ka­dar… Orada, Allah’ın Sevgilisine ait eserimin başlangıcını yazmaya başladım. Ruhça çok iyiyim ama, daha evvel bahsettiğim «hatar»ların çeşitleri, vız vız, kulağımın di­binde işliyor.

Bir gün denizde, bir kayanın üstüne çıkmış, güneş­leniyorum. Allah’ın Sevgilisine dair, göz yaşından harfler­le yazdığım başlangıç yazısının tesiri içindeyim…

Kulağımda âni bir «hatar» vızıltısı:

—               Sen Peygamberini o kadar seviyorsun ama, Onun Yolu seni ebedî cehenneme götürecektir .

Bu, ahmaküstü ahmak, iğrençüstü iğrenç «hatar»a onu kovmaya bile tenezzül etmeksizin sırtımı çevirdim. Hayret! Yine o, yine o, yine o!.. Böyle sesler, ruhumuzun esrarlı yapısı içinde, nereden kopup ve hangi merdiven­lerden çıkıp karşımıza dikiliyor?..

Şiddetle kovdum. Yine geldi.

Nihayet ben de onu karşılayıp, cevabımı, ağzımdan kelime kelime dökülürcesine kafasına çarptım:

—             Peygamberimin Yolu ebedî cehennem olsa bile ben ondan ayrılmam! Anladın mı? Var mı başka bir diye­ceğin…

Hayret ki, hayret!.. Bu sert cevap karşısında «ha­tar», ışıklar yanınca karanlık ne olursa öyle oldu. Kaçtı, silindi, yok oldu. İçim, zevk ve saadet dolu, denize atla­yıp çıktım.

İstanbul’a gelince kendilerine (Abdulhâkim Arvasî kaddesellâhü sırrahu’l azîz) anlattığım zaman gü­lümsediler:

«— Çok güzel, dediler; güzel cevap vermişsin!.. Yalnız küçük bir eksiği var… Cevabının içine (muhal farz) tâbirini sıkıştırmalıydın…»

Yine, basitlik içindeki haşmete hayran oldum. Öy­le ya, o yolun cehenneme çıkması muhaldir. Dâva, bu muhali başa alarak yola bağlılık göstermekte ve inadın değil, hakikatin sebatını belirtmekte… «Muhal Farz» öyle bir cankurtarandır ki İslâm tefekküründe, vâkıaları ille zıd cephelerinden de kurcalamak sevdasındaki aklın tu­tunma halkası gibi bir şey…

—               Muhal farz, Allah olmasaydı…

Diye başlar ve daireyi emniyetle dönüp mutlak varlık noktasında karar kılabilirsiniz.

Elime, şüphe cellâdına karşı kullanılacak âlete ait, en güzel usûl ölçüsü geçmişti.

(Muhal: Olamaz, olmaz)

HAS İSİM

Varlığın Tâcına dair, Zonguldak’ta yazdığım yazı şöyle başlıyor:

—               Yâ (M……… !)

Noktalı yerde O’nun ismi, hâs ismi… Mukaddes hâs isim… Yâni mukaddes isme, nida siygasıyla hitap ediyordum.

«— Onu çıkar oradan, buyurdular; Allah’ın Resûlüne, hâs ismiyle ve nida siygasıyla hitap olunmaz.

—               Niçin efendim?

«— Hayâ meselesi!.. Allah bile Kur’ânında, Sevgi­lisine, hâs ismiyle nida ederek hitap etmedi.»

Büyük sır karşısında yandım, kül oldum. Bizzat Allah’ın haya gösterdiği sır…

—               Kur’ânın hiç bir yerinde böyle bir hitap yok mu?

Kısa ve sert:

«— Hiç bir yerinde!..»

Gerçekten «de ki» mânasına «gûl» kelimesiyle başlayan birçok âyette, bu hitaptan sonra isim gelmediği, gözümün önünden geçiverdi. Buna karşılık, birçok tefsircinin «de ki yâ M               !» diye kullandıkları klişelerdeki ka­balık içimi burkuttu.[1]

 HAM VE KABA SOFTA

Sır idrakinden uzak, her şeyi nefsaniyetlerine irca edici ve herşeyin kabuğunda kalıcı böyle tipler için, Efendimin yaftası hazırdı:

«— Ham ve kaba softa…»

Tâbir, ayniyle kendilerinindir. Bu da bende bütün bir metodun anahtarıdır.

Ham ve kaba softa, emirlere, aşk eksikliğiyle de olsa körü körüne bağlı olan değil -emirlere körü körüne bağlı olmak, ebediyen gözü ve gönlü açık olmaktır-; onları kendi havasız ruhuna indiren, içlerine giremeyince, hikmetlerine sızamayan, sırlarını tadamayan ve mukaddes ölçülerin aynasında kendi nefsini gösterendir. Yoksa gördükten sonra gözünü yummak ve körü körüne bağlanmak ve artık ebediyeti gören bir göz sahibi olmak, ne devlet!.. Ona aşk derler… Keşke bu mânada softa olabilsek…

Tarihimiz boyunca ne çektikse, belirttiğimiz gibi aşksız, hikmetsiz ham ve kaba softalardan çektik! (s.147-149)

****

Bazı vecd demlerindeki heybet ve temkinlerine dikkat ediyordum da, «Altun Silsile» büyüklerinden birinin, (Hallac) Mansur için “Abdülhâlik Gucdevânî müritlerinden o zaman en değersiz biri bulunsa ve ona rastlasaydı ipe çekilmezdi” tarzındaki sözünü hatırlıyor ve o hikmeti elimle tutar gibi oluyordum.

****

Efendim;

«— Bektaşînin küfrü ve Mevlevi’nin kibri olmasaydı !”

Buyurmuşlar.[2] (s.214)


[1] Not: Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin bir iki yerde geçen ismi ise üçüncü şahıs olarak gelmiştir.

[2] Bektaşilerin geniş meşrebe sahip olmaları, Mevlevilerin diğer tariklere göre Mesnevi gibi üstün bir esere sahip olmalarıyla ulaştıkları kibir durumudur. Bu durum günümüz cemaatlerinde de kendi üstadlarının eserleri ile övünüp diğer kitapları küçük görüp okumayan gurupları da bu statüye dâhil edebiliriz.

Necip Fazıl KISAKÜREK “İHTİLAL” İSİMLİ ESERİNDEN


SENTEZ -İHTİLALİ SINIFLANDIRMA MÂNALANDIRMA-

 İhtilâlleri, mâna ve madde kıymetleriyle 5 sınıfa ayıra­biliriz:

1- En ulvî…

2- Ulvî…

3- Toprak seviyeli fikre bağlı…

4- Süflî…

5 -En süflî…

Birincisi, Resullerin temsil ettiği mutlak inkılâplar ve onlara bağlı hareketler…

İkincisi, aynı yolda, tâbi kahramanların büyük hamlele­ri…

Üçüncüsü, madde ötesi, mânevî bir ideale malik bulun­maksızın girişilen, hak veya bâtıl, dünya görüşü sahibi, geniş çapta (aksiyon)lar…

Dördüncüsü, saman kâğıdı üzerinden kopya, köksüz davranışlar…

Beşincisi, elindeki mankafa silâh ve âlet imtiyazını en vahşi zorbalık ve en galiz eşkiyalığa vâsıta edici yeltenişler…

Birinciye misal, başta Kâinatın Efendisi olmak üzere bütün Resuller ve hususiyle ve bazı farklarla, Nuh, İbrahim, Musa Peygamberlere ait vâkıalar…

İkinciye misal, Allah ve gerçek din uğrunda, muvaffak olsun veya olmasın, bütün çileli mücadele ve mücahede örnek­leri ki, Hazret-i İsâ’nın havârilerinde en müşahhas ifadesini canlandırmakta ve henüz tarihte ve yeni çağlarda kendisine üs­tün bir zemin açamamış bulunmakta..

Üçüncüye, topyekûn, muhasebesiz ve murakabesiz, özenti ve ezberci darbeler ve bildiğimiz operet (mizansen)leri nümune…

Beşinciye de, Halife ve Padişahın baldırını çimdikleme­ye ve hayâlarını sıkmaya kadar giden, çürümüş ordu (sembol)ü Yeniçeri şekavetleri örnek gösterilebilir.

Dikkat edilecek nokta şudur ki, bu sınıflar arasında “ulvî” taklitçisi “süflî’ler bulunduğu gibi, “süflî” esaslı olması­na rağmen bazı çizgileri ve çapiyle “ulvî”yi hatırlatıcı şekiller de vardır. Ve bütün dâva güdülen gayenin zatında ve o zata fi­kirde ve fiilde tercüman olabilmek ehliyetindedir.

Artık siz, verdiğimiz ölçülere göre, ilk insandan günü­müze değin “eski”yi yıkmak ve “yeni”yi yapmak yolundaki beşerî atılışları sınıflandırabilir ve bizim fazla “müşahhas”a kaçmamak mazeretimizi kestirirsiniz.

Beşerî anlayışa göre kolayca hazmedilecek ve nefse sin­dirilecek ihtilâl ve inkılâplar, toprak seviyeli fikre bağlı çeşit­lerden olduğuna ve zaten “en ulvî’si ve “ulvî’si, gökle bağlantı­sı mahfuz, toprağa inmek mükellefiyetinde bulunduğuna göre, çapları bakımından Fransız ve Rus ihtilâllerini oluşları bakı­mından “ulvî” hesabına birer ders kitabı sayabiliriz. O zaman, “bâtıl”a inanışın bile, mücerret inanış ve bu inanışın gerektirdi­ği maddî ve mânevî kanunlar sayesinde hangi kuvvet derecele­rine ulaştığını haşyetle görürüz. Görür ve dâvamıza karşı mes’uliyetimizi kavrarız.

Bu bakımdan, birer ders kitabı halinde gösterdiğimiz (3) numaralı sınıfa bağlı ihtilâllerin, frenklerce (fason d’ajir – façon d’agir) denilen “iş görme tarzı”ndan, hem fert, hem devlet hesa­bına yararlanmış oluruz.

Her şeyden önce noktalayalım ki, bu eser, ihtilâli sev­dirme ve gayeleştirme değil, onu her köşesi ve olanca ruhiyle anlatma, mücerret mânasını gösterme denemesidir; ve müşah­has bir tahsis ve teşvikle alâkasızdır. Eserimize ihtilâl telkincisi göziyle bakmak, sâf hukuk ve kanun anlayışı nazarında herhan­gi bir ihtilâl filmini tahrik vasıtası diye görmek gibi bir abese varır ve hakikati arama cehdini incitir. Bu ölçüyü esas tuttuktan sonra da, dileyen, bu eseri, dilediği mânaya hizmet ettirmekte hürdür ve böyle bir hürriyet, eseri suçlandırmaya sebep teşkil etmez. Devletler ve rejimler, nefslerinin müdafaası için böyle eserlere muhtaç oldukları kadar, fertler ve topluluklar da dâvalarının kültürü bakımından aynı ihtiyaç içindedirler… Fikir başka ve fiil başka olduğuna göre de bazı fikirleri fiile tahvil et­menin suçu, onu yapacak olanlara düşer. Hiçbir silâhçı, malını “adam öldürün!” diye satmaz.

Bu ana kıstâslardan sonra, şimdi, ihtilâlin ruhî ve fiilî mekanizmasını ele alabiliriz.

Yeni ve muazzez Türk gençliğine, tatbik mevzuu bulun­maksızın en faydalı irfan vasıtası olarak ve “yapın!” değil, “bi­lin!” teziyle sunduğumuz bu eser, onun başucu kitaplarından biri değilse, hiç olmazsa bu değeri ihtar edici mahiyette sayıl­malıdır. Bu ince noktayı da bundan sonraki bahisler aydınlata­caktır.

DÜNYA GÖRÜŞÜ VE ESER

İlk iş bir dünya görüşüne sahip olmaktadır. Ve bu görüş, dünyanın ötesine, kâinatın muhasebesine vardığı zamandır ki, dünyayı sımsıkı eline alır (dünya âhiretin tarlası) ve dünyanın gerçek görünüşünü ve gösterilişini temsil eder.

İnsanoğluna, kâinatın hesabını, ferdiyetinin encamını ve didinişlerinin hâsılasını, neye vardığını, nerede karar kıldığını haber vermeyen hiçbir ideâl, aslında ideâl olmaya lâyık değildir. Üstünlerin üstünü dâva bu; ve mevzuumuzun müntehâ noktası…

Biz yine yeryüzüne bakalım:

Evet; bu her şeyden evvel bir dünya görüşü… Olanlara göre bu dünya görüşünün mutlaka hak olması gerekmez. Fakat bir dünya görüşü ve yeni bir cemiyet nizamı belirtmesi şart…

Kendisini hak kabul eden her dünya görüşü için, ihtilâl, bir (arena – boğuşma çerçevesi)dir. O zaman da, gerçek ihtilâl mevzuu olarak (glâdyatör – döğüşçü)ler arasında kıyamete ka­dar sürecek bir mücadeledir, gider. Böyle geldi böyle gidecek… Ama hak, çilesi çekilmiş, eseri verilmiş şekilde olursa, bâtıl dünya görüşlerine de, menfi tarafından bir kıymet ve haysiyet tanır. Bizce dünya görüşü (1) ve (2) numaralı sınıflandırmalar­da tecelli ettiğine göre (3) numaralı maddeye ayırdığımız kıy­met ve haysiyet, gösterdiğimiz dereceyi aşamaz; fakat ele alın­mak, hasusiyle karşısına çıkılmak borcunu, hakka, en mukad­des vazife halinde yükler. (Anti tez – tersine dâva)nın tahribi, her sahada (tez)in borcudur.

Fikirsiz ve meselesiz, kafasında bir mimarî hayâli olma­dan, sırf yıkmak için yıkma, yahut da bir şey yapabileceğini sa­nıp da, yıkmış olmaktan ibaret kalma davranışlarıysa ne üzeri­lerinde fazla konuşmaya, ne de sivri sineklere sıkılacak flit ilâçlarından başka bir mukabeleye değer şeyler... (3) ve (4) nu­maralı maddelerdekiler de bu kabîlden…

Hak veya bâtıl, fakat dünya görüşü denilebilecek hare­ketlerin esere, kitaba dayalı olması kanundur. Büyük Fransız İhtilâlinin, patlayışından evvel kaleme alınmış ve ihtilâle temel olmuş yüzlerce eseri var… Başta (Ansiklopedi)ciler diye anılan (Volter), (Russo), (Didro), (Monteskiyö), (Dalâmber), (Jakar)

Komünistlerin ana eseri (Das Kapital – Sermaye) ve (Marks)la (Engels) malûm… Peşlerinden, hem fikir ve hem (ak­siyon) işinde (Lenin) ve kitapları, gazeteleri, makaleleri…

(Lenin), içinde boğulduğu bâtılın ummânında her şeye rağmen korkunç derinliklere ulaşmış ve ulaştıkça hakkı kaybet­miş, beyni hummâlı insan… Eğer bu vasıflar bir madalya ise onu (Lenin)in göğsüne bizzat hak takar ve sonra kendisini, in­sanoğlunun ebedî hayatına kasdetmiş olmanın suç yaftası boy­nunda, idam eder.

Faşizma ve Nazizma gibi, ihtilâl ve inkılâp diye göste­rilmeye pek değmez hareketlerin de kitapları vardır. (Hitler) ve (Musolini)nin malûm eserlerinden başka (Haydeger) ve (Rozenberg) gibi filozoflara dâvalarının felsefesi yaptırılmak isten­miş, fakat bu gayretler tutmamıştır.

Eseri ve ideolocyası olmayan daha niceleriyle beraber Cumhuriyet İnkılâbıdır. Eğer ona “Anadolu İhtilâli” veya “Cumhuriyet İnkılâbı” demeselerdi de “Millî Kurtuluş Hareke­ti” veya “Hükümet Taklibi” deselerdi mesele kalmazdı. Onu ta­kip eden “devrim”ler de ayrıca müşahede lâboratuarına oturtu­labilirdi.

Hakikatlere artık iki kaşı ortasından bakmanın ve onları erkekçe dile getirmenin zamanı gelmiştir.

Bir de ihtilâle temel fikri vermek gayesi olmaksızın on­da mücerret kitle hareketlerinin ruh ve tekniğini göstermek için yazılan eserler vardır ki, bunların başında, (Lenin)in de yanın­dan ayırmadığı (Von Klâvzviç)in “Harbe Dair” eseri gelir. Ay­rıca, kaba “müşahhas’a dayanılarak yazılan, kendinden bir şey getiremeyen ve malûm tecrübeleri mânalandırmaya çalışan ba­sit bir eser: (Malâparte)nin “Hükümet Darbesi” isimli kitabı… (Malâparte), bütün (kamuflaj – saklama) gayretine rağmen “sol”u selâmladığı bu eserinde, hiçbir zümreye ihtilâl dersi ver­mek sevdasında olmadığını, hattâ daha ziyade hükümetleri uyarmaya baktığını kaydeder; ve Paris’in meşhur Polis Müdürü (Şiyap)tan aldığı mektuba ait şu satırları ileriye sürer:

“- Siz, devlet adamlarına, çağımızda ihtilâle götüren ha­diselerin neler olduğunu, ihtilâl usûllerini ve bunların vukuun­dan önce nasıl sezileceğini öğretiyor, âsilerin, iktidarı zorla ele geçirmelerine nasıl engel olunacağını öğretiyorsunuz.”

Bu çeşit, ihtilâl mühendisliği ve mimarlığı yerine, kalfa­lık ve dülgerlik kitaplarını bir tarafa bırakalım da, nasıl edebî nazariyat eserlerini okumakla şair yetişemezse, gerçek bir sanat olan ihtilâlin de el kitaplarından öğrenilemeyeceğini ve her bü­yük ihtilâlcinin ayrı bir üslûp, ilim ve tekniği olmak gerektiğini ve bunun mutlaka bir ana kitaba dayalı olmak borcunda oldu­ğunu tespit edelim.

SANAT, İLİM, KEŞİF

Felsefenin, kendi içinde, kendi kendisini şöyle bir mu­hasebeye çekişi vardır:

Felsefe ilim midir, sanat mı?

İlim, kanunlarını mücerret tefekkürden alıp onları bir ta­kım sûrî nispetler içinde kalıplaştırma; sanat ise “büyük mücer­ret” peşinde ebedî bir arama ve kalıptan kaçınma işi… Birini akıl, öbürünü ruh besler. Anlamayla, yahut anladığını sanmay­la, sezme ve bedahet duygusu içinde kâşifliğe erme arasındaki fark…

İhtilâl de, daha evvel dokunduğumuz gibi bir sanat… Fakat ilme, yani kalıplarını bulmaya muhtaç bir sanat… Başta nebîler -ki İlâhî vahye mazhar olanlar her kıyastan münezzeh­tir-, arkalarında bağlıları, daha sonra da yeryüzü dâvası güden­lerden büyük yaratılışlar, “dehâ” diye isimlendirilecek bu sanat­tan sırasıyla pay sahibidirler. Zaten insanoğluna verilen hangi işte böyle bir sanat payı rol oynamaz ki?…

Dâvasını ve rüyasını maddeye nakşetme cehdini besle­yen her fert, kuru ölçü âleti akıl hesaplarından önce, bilinmedik ve beklenmediklerin mevcelerini zaptedebilme mânasına bir sa­nat belirticisidir; ve onun eseri, önceden ve mânalar âleminde bir ihtilâldir. İş o mânaların madde ve hareket zarfı içinde billûrlaştırılmasına gelince o da ayrı bir sanatla birlikte ilim…

Sâf sanatlar müstesna, (aksiyon) işindeki sanata, öz il­minin müntehasındaki marifet diyebiliriz; ve bu marifeti, kitle idareciliğine ait her yerde buluruz. Geçit resminden ateş hattına sürülüşüne kadar askeri bir kıtanın sevk ve idaresi sanat değil de nedir? Bir mimar nasıl blok taşlarla, nakışlarından istiflerine kadar oynarsa, insanlarla öyle oynayan bir (aksiyon)cudan her şeyden evvel sanat beklemekte haklıyız.

Askerlik çerçevesinde olsa da, kitle sevk ve idaresi ba­kımından toplu hareketlerin en haysiyetli eserini yazmış ve il­mini yapmış olan kalem, biraz evvel bahsini ettiğimiz (Von Klâvzviç)tir. O, bir kumandanda binbir meziyet arasında en çarpıcı vasıf olarak hayâl gücünü ve kâşiflik kabiliyetini, yani sanatı arar ve bu bakımdan övdüklerinin başında (Napolyon)u gösterir.

Kızıl Ordunun kurucusu (Napolyon)nin, karadan, hükümet kuvvetlerince kıstırılması, zaif de olsa ihtimâl belirtirken ko­münist “Şafak” gemisini (Neva) nehrinden içeriye sokması ve onun 15′lik toplarıyla Kışlık Sarayı ateş altına alması ve kor­kunç bir (panik) doğurması yine parlak bir hayâl ve keşif mah­sulü…

Birinci Dünya Harbinde üstüste hücumlara rağmen düşürülemeyen (Liyej) kalesinin mutlaka o gün akşama kadar sükut ettirilmesi emri gelince, yüksek bir yerden cepheyi taras­sut eden Alman Ordular Grupu Kumandanı bir de bakar ki, düşman müdafaa ordusuyla kendi arasında tesadüfi bir boşluk açılmıştır; ve cephe boyunca düşman hatlarında hiç bir çökertme ve yarılma yokken bu bir ânlık boşluk, hayâl üstü denilecek kadar müthiş bir ihtimâle kapı açmaktadır. Öyle bir ihtimâl ka­pısı ki, açılmasıyla kapanması arasında bir ânlık, evet, bir ânlık bir zaman payı vardır. Alman kumandanı bu inceliği yıldırımvâri bir keşifle yakalar, kumandanlık flamasını taşıyan otomobiline atlar, arkasında karargâh maiyeti, boşluktan tek başına geçer, düşman karargâhını tek başına basar; ve düşman kumandanını karşılarında görünce her yönden sarıldıklarını ve çökertildiklerini sananlar, ellerini havaya kaldırıp teslim olurlar ve karargâh gönderine beyaz bayrağı çekerler. (Liyej) de o ak­şam düşer.

Ya, tarihte eşsiz ve benzersiz olan bu atılışın mânası?…

Öyle bir atılış ki, en küçük mukavemeti görseydi asıl kendi kumandanını esir verecek ve topyekûn Alman kuvvetleri­nin en nazik noktası Şimal cenahını paramparça edecekti.

İşte, muvaffak olursa “dehâ”, olamazsa “cinnet” dedik­leri sanat budur.

 

LİDER VE KADRO

Başsız, ne hayat, ne hareket, ne de ihtilâl ve inkılâp dü­şünülebilir. Baş, toplayıcılığın, birleştiriciliğin ve fikri hedefine yönelticiliğin remzi… Onbaşısı olmayan manga bile yoktur. Li­der ise her içtima? harekette ilk şart olarak düşünülmesi lâzım irade merkezi… Lidersiz ihtilâl ve inkılâp olmaz değil de, bun­ların olması için lider gerek… Yani (1) adedi (2) den önce oldu­ğu gibi, lider de hareketten evvel… Böyle olmazsa hareket cur­cunaya döner. Tarihte nice başı boş davranışları bilmemezlikten gelemeyiz ama, bunlara da mevzuumuzun şiarını yakıştıra­mayız. Liderin olduğu ve liderlik şartlarına yaklaştığı nispette, “ulvî”sine kadar hamle ve hareket de vardır.

Liderlik şartlarına malik fert, çocukluğundan ve ilk mektep talebeliğinden başlayarak göze çarpar. Arkadaşlarını dama taşı gibi dizer ve onlara dilediği biçimleri verir. Büyü­dükçe de liderlik şuuruna ermeye başlar, plânlar yapar, hamle­lere girişir, kendini aşma humması içine girer.

Tahsil safhasında yüksek not almanın liderlikten yana hiçbir değeri yoktur. Hattâ bu gibiler umumiyetle, sıradan çalış­kan, ibdâ cehdine uzak, ezberci kimseler olduğu için kendileri­ni başka türlü gösteremezler…

(Napolyon), ilk askerî mektebi olan (Ekol militer dö Briyen – Briyen Askerî Mektebi)nden hep kırık numaralar al­mış ve hiçbir mümtazlık gösterememiştir. BÜYÜK İRFAN, İLİM VE DİRAYET SAHİBİ KÖPRÜLÜ FAZIL AHMED PAŞA’NIN BABASI, ASIL KAHRA­MAN KÖPRÜLÜ MEHMED PAŞA BİR ÜMMÎYDİ. Şüphesiz ki, en mesut gaye, irfan (ezbere bilgi değil, kültür) ile, yapıcı ve do­ğurucu hamle ruhunu birleştirebilmekte…

Liderden sonra ilk hayatî sual, kadro… Lider’in uzuvları, elleri, ayakları, gözleri, kulakları mevkiindeki kadro… (Lenin)in meşhur sözü:

“- KADROSUZ İHTİLÂL OLAMAZ!

Buradaki “kadro”dan murad, kalabalıklar değil, onların güdücüsü kurmaylar… Dâvayı güneş makamındaki liderden alıp ay rolünü oynayanlar ve karanlıkta yol arayan yığınları ışıklandıranlar… Bu hikmete tam ve mutlak misal, yine tenzih kaydıyla, peygamberler ve onların sahabîleri… Roma’yı yıkan, Hazret-i İsâ’nın bir avuç havârîsi olmuş; atını okyanus dalgala­rına doğru sürüp:

-   Allahım, karşıma bu derya çıkmasaydı ismini daha ötelere götürürdüm!

Diye bağıran İslâm kumandanı da, ruh feyzini, Kâinat Efendisinin sahabîlerince yayılan soluktan almıştır. Kaydettiği­miz gibi, onlar münezzehtir, hiçbir benzetişe unsur teşkil ede­mez; fakat bu kayt altında, hikmet noktasından, bütün insanlığa en ulvî misali yine onlar billûrlaştırır.

İş, toprak seviyeli oluşlara gelince; işte tamamıyla hususî vasıflar içinde Napolyon’un Mareşalleri” diye anılan kadro!... İşte, her ferdi ve her ferdinin rolü malûm (Lenin) grubu!… Ve işte, hususiyeti tek lider dışı ve tepeden inme birçok güdücü elinde olmaktan ibaret Büyük Fransız İhtilâlinin muhte­şem kadrosu!… Bu kadronun fertleri, ekseriyetiyle önceden malûm değildi; cemiyetin alt tabakasında ve uykudaydı; inkılâp olunca da dışarıya vurdu ve her biri ayrı ayrı liderlik vasıflarına yükseldi. Demek ki, inkılâpları liderler doğurduğu kadar, inkılâpların da lider ve kadro meydana getirmekte rolleri var­dır.

Netice şudur ki, bir ihtilâl ve inkılâbın kadrosuna bak­mak, ona verilecek kıymet notu bakımından yeterlidir.

“Anadolu İhtilâli” veya “Cumhuriyet İnkılâbı” denilen vâkıa şunun için ihtilâl olmak hüviyetinden uzaktır ki, gösterdi­ğimiz misallere uyar, (Lider)inden ayrı bir kadrosu yoktur. Olanlar, hangi (kare)ye oturtulursa orada kalacak olan piyonlar­dır. Ne varsa (Lider)indedir.

Şu noktayı iyice kavramak lâzımdır ki, biz, bu eserimiz­de, “Millî Kurtuluş Hareketi’ nin kendisini ve (Lider)ini küçült­müyoruz; yapılanlar ve hazır imkân üzerine bina edilenler her neyse, onları ayrı birer kıymet hükmü mevzuu diye göstererek ihtilâl ve yığın marifetiyle inkılâp hareketi dışında tutuyoruz.

Farzedin ki, biz, bir bakırcılık işi üzerindeyiz; bize ben­zeyen madde altun bile olsa onu dışımızda tutmak fikir hakkı­mızdır. Bize “yobaz” diyenler asıl böyle bir yobazlıktan korun­maya baksınlar…

CÜR’ET VE GÖZÜKARALIK

(Lenin)in insan ruhunu tahlilde en sevdiği artist (Şar­lo)…

İnsanı bütün zaafları ve iç sefaletleriyle tanıyan adam!

Gibilerden bir sözü varmış (Şarlo) için…

(Şarlo)nun, (Lenin) tarafından her halde bilinmeyen bir filminde şöyle bir sahne var:

Bir işsiz, başvurduğu her kapıdan kovulmuş, gözleri yerde, yavaş yavaş yürürken arkasından bayraklar ve (pan­kartlarla, grevci bir amele grubu sökün ediyor. O sırada hızla ilerleyen spor flâmaları yüklü bir kamyonette yere bir flama düşüyor. İşsiz rolündeki (Şarlo) eğilip flâmayı alıyor. Kendisini elinde flama ile gören grevci işçiler de onu lider ilân ediyor­lar!!!

Hadiselerin itelediği meccanî liderlere bundan daha gü­zel bir misal bulunamaz. Lider bu soydan oldu mu, artık onda bu makamın üstün vasıfları aranamaz. Lider, hadiselerin itele­diği değil, hadiseleri iteleyen ve nasibinde varsa başarıya ula­şan kahramandır. O zaman da liderliğin üstün vasıfları içinde cür’et ve gözükaralık başta gelir.

Bu zamana kadar, iyi kötü, hiçbir lider gelmemiştir ki, kendisinde cür’et ve gözükaralık hassasından büyük paylar bu­lunmasın… Bu hassayla her şey bitmese de, onsuz hiçbir şey başlayamaz.

Şu, içimizde kaynaşan, sanki bizim uyuşuk iklimimiz­den değil de başka bir âlemden gelmiş gibi, cür’et ve gözükaralıkta en aşırı derecelere tırmanabilen solcuların haline bakın! Nasıl, şeytanî bir vecd içinde, asıl Rahmânî ve İslâmî olması lâzım bir ruh temsil etmektedirler! Ve biz, bu vatanın maddî ve mânevî tapusunu ceplerinde taşıyanlar, ruh kökümüzün, için­den çürümeye yüz tuttuğu 16’ncı Asırdan 19. Asra ve dışından baltalanmaya başladığı 19. Asırdan bugüne kadar, ne yılgın ve ezgin, her türlü temellük ve tasarruf hakkından mahrum, bir sı­ğıntı ömrü sürmekte, tutsak kampı hayatı yaşamaktayız! İslâmiyet’te ismi “Şecaat” olan cür’et ve gözükaralık, hamle ve şah­lanış kabiliyeti, asırlardır, içimizdeki sahtelerle dışımızdaki sui­kastçılar tarafından öyle tahrip edilmiştir ki; sanki şırıngalarla ruh kanımız çekilmiş, eskilerin “amîk fakrüddem” dediği derin bir kansızlık bünyemizi istila etmiş ve birbuçuk asırdan beri bu halin kavruk nesilleri birbirini takip etmiştir. Yepyeni bir genç­lik dölünün meydana gelir gibi olduğu şu devre ise ancak çey­rek asırlıktır. Asıl büyük inkılâp, bu gençliğin, kanun çerçeve­sinde ve muazzam bir fikriyatın mihrakında, hakkını, yerle gök arası mahyalaştıracağı gün olacak ve daima kanun çerçevesin­de bu işin gerektirdiği şecaat mutlaka gelecektir. Üzerlerinde cür’et ve icabında gözükaralık öyle bir haslettir ki, onu, hamle ve hareket sehpasının masayı tutan ayaklarından biri kabûl edebilirsiniz. Sehpa, ne tek başına onunla durur, ne de onsuz…

İhtilâl ve inkılâbı bırakalım da dâvayı sâf (aksiyon) cep­hesinden ele alalım:

Büyük İskender, hiçbir bahadırın binemediği (Bosefal) isimli atı zaptedişinden Hindistan’da (Ganj) nehrine kadar va­ran fetihleriyle, mevzuumuz olan (kalite) bakımından ne ifade eder?

Fatih Sultan Mehmed, bir gecede gemilerini Haliç’e in­dirir ve madde hesaplarını çatlatan bir atılış gösterirken, karak­terinin hangi köşesiyle iş görmektedir?

Ya, çadırına kurşun sıkan Yeniçerinin üzerine varışı ve orduyu topyekûn peşine takışiyle Yavuz Sultan Selim?…

Menkibelerini gördüğümüz, hayatı baştan başa cür’et ve gözükaralık misali (Napolyon)?…

Hattâ, en sefil tarafından ve sırf cür’et için cür’et olsa da, hükümet kuvvetinin, başındaki ihtiyar sadrâzama ait şahsî bilek gücü kadar zaif hale geldiğini sezen İttihat ve Terakki komita­cılarınca girişilmiş Bâbıâli baskını…

Cür’et ve gözükaralığın büyük imtiyazı vardır; bu nokta ânî ruh boşluklarından faydalanmanın (stratejik) çıkış merkezi­dir; ve (aksiyon) ruhuna maya tutturan cevher budur.

AHLÂK VE FEDAKÂRLIK

Umumî ahlâk eğer bir su hâzinesiyse bu hâzinenin su verdiği musluklardan başlıcası da hareket ve (aksiyon) seciye­sidir.

Kaydetmiştik ki, ihtilâl ve inkılâplar, yetişmiş liderlerin eserleri olduğu kadar lider yetiştirmekte de müessir… Bu nokta, bilhassa ahlâk ve fedakârlık cephesinde göze çarpar.

Ulvî soydan hareketlerde inkılâp ahlâkı başlı başına bir müessisedir ve ölçülerini madde ötesi inanışlardan alır. Böyle bir inanışa bağlı olmasa bile, mücerret inanış imtiyazı olarak, mesnedsiz, fakat kendi başına bir ahlâk kaynağı teşekkül edebi­lir. Zaten teşekkül etmezse o hareket bir inkılâp değil, eşkiyalık olur.

Böyle bir ahlâkın teşekkülü, her şeyden evvel nefsânîlikten tecerrüt ve bâtıl da olsa gayeye bağlılıkta tecellisi­ni bulur.

İşte, herhangi bir tenkide karşı bu mevzuun kendi hususî hayatına taallûk ettiğini ileriye süren bir sorumluluğa (Lenin)in verdiği “bir komünistin hususî hayatı yoktur!” cevabı bu hik­mete işarettir. Bir maddecinin değil, bir ruhçunun, bir dinsizin değil, bir müslümanın ölçüsü olmak icap eden bu cevap. (Lenin)in dünya görüşüne zıttır, ona uymaz ve onda iğretidir. Onun, farkında olmaksızın, içinde beslediği ve maddeci ahlâkına yamamaya kalkıştığı (mistik) ruhundan bir tezahür… Fakat, aslı ve esası bizim olarak ne harikulâde söz!…

(Lenin)in bütün hayatı, dâva ahlâk ve fedakârlığının ser­gisidir. Küfre din ruhiyatının bütün usûllerini tatbik hilesinde gerçekten samimî, yani küfrü din haline getirmeye davranışta mahir bu adam, eğer bizim anlayışımıza göre müspet yolda ol­saydı, yine bizim ölçümüze göre meydana bir harika gelebilir­di.

En aydınlık metodlarla ebedî karanlığın avcısı bu adam, (antikapitalist) olarak getirdiği ve devletleştirdiği şahsî mülki­yet mahrumluğunu en sert şekilde öz nefsine sindirmiş ve “Bü­tün Rusyaların” hâkimiyken millîleştirdiği ormanların ayıların­dan bir posta bile sahip olmamıştır. Sefil bir (mujik) kılığı, yağlı bir kasket ve boyaları dökülmüş bir hastahane karyolası… Böyle yaşadı.

Âlemde düşmanlık mefhumunun kemâl haddiyle zıddı olduğumuz komünizma şeflerinden bazılarına ve bazı hususlar­da gösterdiğimiz takdir, zaafımız ve tezadımız olmak yerine kuvvetimiz ve bütünlüğümüz icabı sayılmalıdır. Tezlerin tezi, sistemlerin sistemi ve gayelerin gayesi olan İslâm, hiçbir haki­kat tespitinden korkmaz ve “hikmet müminin kaybolmuş malı­dır; nerede bulsa alır!” düsturu gereğince hakkı yerli yerine oturtmaktan kaçınmaz. Onun içindir ki, öz ırkını “çıfıt” diye vasıflandıran Çıfıt Yahudi (Kari Marks)ın kan kusarak ölürken başucunda ısırılmış bir elmadan başka mal bırakmadığına dik­kat ve onu da ebediyen bâtıl dâvasında ahlâk sahibi olarak kay­deder. Nitekim aynı çıfıtın her köşesiyle Çıfıt karısı, (Marks) ölünce şöyle demiştir.

  (Das Kapital)i yazacağına keşke bana biraz (kapital) bıraksaydı!..

Bu misalde de, dâva ahlâkına en uzak tip olan Yahudi ve ona ait şahsî menfaat seciyesinin, karı-koca arası en korkunç te­zadına şahit oluyoruz. Muhakkak ki, fertlerin olduğu kadar ce­miyetlerin ve ırkların da hususî birer ahlâkı vardır ve saffetini koruyabilmiş ırklarda bu nokta daha bârizdir.

Bu ters misallerden sonra, ölçümüz ve itikadımızca müspet sahanın kahramanları arasında göstereceğimiz misaller, mutlak inkılâbın kıyastan münezzeh yürütücüleri olarak, başta Hazret-i Ebu Bekr ve ardındaki üç halife, bütün sahabîlerdir.

Dâva ve (Aksiyon) ahlâkının şahsî menfaatta gözü ol­mamak bahsi bununla bitmez; canda da gözü olmamak, canda da fedakârlık mertebesine ulaşabilmek lâzım… İnsanın, kendi canını fedâ edecek derecede gayesine bağlı, gayesinde fâni olu­şuna tek delil budur. Dâvası yolunda en ince temkin ve ihtiyat tavrından sonra şartların “öleceksin!” emrini verdiği anda ölüm kadehini buzlu bir şerbet içercesine dikmeyi bilmeyenler; eğer ebedî hayata inandıklarını iddia ediyorlarsa, yalancı ve eğer böyle inançları yoksa alçak diye gösterilebilirler.

(Sokrates) meşhur müdafaasını yaparken, bunun, kurtu­luşa değil, ölüme götüren cinsten bir savunma oldu­ğunu söylemiştir. (Napolyon)un mareşallerinden (Ney) kendisi­ne ateş edemeyen askerî müfrezeye “Çocuklarım; size emredi­yorum; kumandana itaat ve üzerime ateş ediniz! Yalınız çehre­me hürmet gösteriniz!” demiş ve böyle kurşuna dizilmiştir. Bü­yük Fransız İhtilâlinin (giyotin) altında can veren hemen her ferdi, ölümü karşılayışları bakımından birer kahramandır.

Japonların herhangi bir zillet karşısında bıçağı karınları­na saplayıp bir ucundan öbür ucuna kadar çekecek bir irade kuvvetiyle nefslerine kıymaları, gerçek din ölçüsü noktasından son derece kötü ve her hal-ü kârda yasak bir fiil olmasına rağ­men mücerret hayat istihkârı ve bir doğrunun yanlışa kurban edilişi olarak müthiş bir ders ve ibret mevzuudur. Elverir ki, bu hayat istihkârı, kendi eliyle kendisine kıymak şeklinde değil de, düşman silâhı üzerine atılmak tarzında tecelli etsin ve mukad­des bir gaye yolunda olsun… İşte şehidin de ulaşılmaz mertebe­sindeki sır da burada…

Bir Japon generalinin askerine şöyle bir ihtarı var:

Ölüm gayet kolay bir şey!… Püften bir hadise!… Dü­şünmemek yeter!… Onu böyle karşılayınız.

Bu sözde bir kahramanlık değil, korkunç bir dolandırıcı­lık yatmaktadır. İşi gaflet tavsiyesiyle yutturmak ve kolayına getirmek sahtekârlığı… Hayır; ölüm büyük şey ve en zor katla­nış… Bu katlanış, onun bütün dehşetiyle idraki ve ancak gaye yolunda bile bile iktihamı (yüklenilmesi) tarzında olursa makbul olur ve dâva ahlâkına bağlı gerçek fedakârlığı ifade eder. İsâ Peygamberin havârilerinden, en çarpıcı misallerini Varlık Nurunun sahabîlerinde bulan inkılâplar inkılâbının ger­çek şehitlerine ve onlardan bugüne kadar, topyekûn gönüyle bağlı olduğu bir gaye uğrunda kim can verdiyse böyle verdi ve can fedakârlığını, gafletle değil, en acı şuurla gösterdi.

Şu yakıcı levhaya bakınız:

Sahabîlerden Habib Hazretlerini Kureyş kâfirleri tuzağa düşürtüp esir ediyor. Mekke’de boynunu vuracaklar… Herkes meydan yerinde toplanmış, manzarayı seyredecek… Yüzündeki nura güneşin nazar edemediği mübarek sahabîyi cellâdın önüne getiriyorlar… O, dudaklarında nâmütenahi derin ve tatlı bir te­bessüm, cellâdın kılıcına bir gül dalı gibi bakıyor. Henüz küfür­de olan, Kureyş’in Reisi Ebû Süfyan atılıyor ve Habib’e:

Söyle, diyor; senin yerine Peygamberini tutsak da ba­şını kessek ve seni azad etsek razı olur muydun? İşte ölümün eşiğindesin; samimiyetle cevap ver!

Habib, tebessümünü büsbütün derinleştiriyor:

Evet, ölümün eşiğindeyim; samimiyetle cevap vere­yim: Ben, Onun ayağına bir diken batmasındansa, ölmeyi, ço­luk çocuğumdan olmayı, gün ışığından yoksun kalmayı tercih ederim!

Ve kafasını cellâda uzatıyor. Ve Ebu Süfyan haykırıyor:

Vâllahi ben, sahabîlerinin O’na bağlı olduğu kadar, kimsenin kimseye bağlı olduğunu görmedim!

O ki dâva ve gayenin ta kendisi…

Eğer işimiz (sentez) yapmak olmasaydı da vaka sırala­mak olsaydı, müspet ve menfi inkılâp adamlarında göstereceği­miz misallere kamuslar dar gelirdi ve bunların yüzde doksanı İslâm tarihinden olurdu.

Bir de, en canlı misalleri eski Romanın tefessüh devrin­de saklı âsi generaller ve bedavacı diktatörlerin askerî kuvvet manivelâsiyle başa geçtikten sonra, memleketlerini maddede ve mânada nasıl nefslerine kul etmek yoluna girdiklerini düşüne­cek olursanız, sadece ahlâk ve fedakârlık zaviyesinden, gerçek ihtilâl ve inkılâpla îtisaf (kan dökücülük) ve eşkiyalık arasında­ki farkı anlarsınız!

NİZAM VE DİSİPLİN

Büyük Alman edip ve şairi (Göte)nin bir sözü var:

Herhangi bir nizamsızlık yapmaktansa bir haksızlık yapmayı tercih ederim!

(Göte) bu sözü söylerken farkında mıdır ki, bizzat ni­zam hatâsı haksızlıkların en büyüklerindendir ve onu yapma­maya dikkat, başka ve küçük haksızlıklara sebep olsa da sîneye çekilmek icap eder? Elverir ki, nizam asabiyeti, zulmün değil, hak ve adaletin emrinde olsun…

İslâmiyette bir cemaat namazının belirttiği ve imama namaz başlamadan arkasına dönüp safların düzenini murakabe emrini verdiği ruh, bizzat nizam âbidesidir ve müslümana her işinde rehber bir (sembol) mahiyetinde… Hâlbuki biz, âlemde en titiz nizam ruhunu pırıldatıcı İslâmî tersine anlamış bulunu­yoruz.

Bugün (Greko Lâtin) medeniyetinin çatısını taşıyan Yu­nan aklı, Roma nizamı ve Hristiyanlık ahlâkı sütunlarından ni­zama düşen ağırlık en büyüğüdür ve aslı bizde olan bu sütu­nun, malikiyetiyle Avrupalıya ne kazandırdığı ve mahrumiye­tiyle bize ne kaybettirdiği besbelli…

Nizam ve onun gerektirdiği disiplin, bir dâvanın manivelâsıdır ve bu fikre malik olmayan bir baş ve hareket, kolsuz ve ayaksız demektir.

Bütün büyük oluş ve becerişler nizam sayesinde meyda­na gelir.

Devler gibi eser vermek için karıncalar gibi çalışmalı­dır!

Diyeceği yerde “burjuvalar gibi çalışmalı” tabirini kulla­nan (Balzak) nizamı ifadeye çok yaklaşmıştır.

Şiir, müzik, bütün güzel sanatlar nizamdan geldiği vc bizzat nizamı ifade ettiği gibi, büyük hareketlerin de nizam ve disipline ihtiyacı, gözün ışığa muhtaç oluşuna benzer. (Sen Piyer) bazilikasının dâhi yapıcısı (Mikel Anj), 30 küsur yıl çalış­tığı eseri üzerinde, bir gün çizmesi çekildiği zaman derisi de beraber çıkacak şekilde, kendinden geçmiş, soyunmadan, ye­meden, içmeden hayatını harcarken vecdini hangi nizama, niza­mını da hangi disipline bağlamaktadır, düşünelim!…

Demek ki, her şey vecdden, yani imandan geliyor. Ger­çek ve üstün ihtilâl ve inkılâpların istediği vecd ise bir beda­het…

(Viktor Hugo)nun “93 İhtilâli” eserinde bu vecd, nizam ve disipline bağlı muhteşem bir levha var:

İngiltere’ye hayatî bir (mesaj) götürmeye memur bir Fransız harp gemisi, Manş’ı geçerken müthiş bir fırtınaya tutu­lur. O zamanın harp gemilerinde toplar zincirle güverteye bağ­lı… Fırtına yüzünden toplardan biri, zincirini kopartır ve öbür topların üzerine düşmeye başlar. Felâket!… Eğer tekerlekli top zaptedilemezse, öbür topların da zincirini kıracağı, gemide bir ana-baba günü doğacağı, boşanan topların cidarlara çarparak delikler açacağı ve geminin batmasına kadar sebep olacağı şüp­hesiz… Boşanan topun duraklar gibi olduğu bir ân, bir subay koşar, ayağını tekerlek altına atar, ayağı kırılır, fakat hemen ko­şuşanlar, topu, boynuzlarından tutulan bir canavar gibi zaptederler. Bu fedakâr subay, önceden, mahut topun bir kancasını takmayı unutan sorumludur. O sırada, sırtında siyah bir pelerin, kaptan köşkünden manzarayı seyreden ihtilâl şefi, güverteye iner, vaziyeti öğrenir, bir manga asker ister ve subayın göğsüne fedakârlığından ötürü ihtilâl madalyasını taktıktan sonra, ihma­linden dolayı da onu kurşuna dizdirir.

İhtilâl ve inkılâp ahlâkının nizam ve disiplin maddesin­de af ve müsamahaya yer yoktur.

Birinci Dünya Harbinde, Fransa üzerine hareket eden Alman ordularının sağ cenah kumandanlarından biri, Başku­mandanlığın emrine itaatle gösterdikleri noktaya kadar varıp durduğu ve panik halindeki düşmanı takip etmediği için sorgu­ya çekilince şu müdafaayı yapmıştır:

Hangisi iyi?… Neticesi meçhul bir atılışla mevzii bir za­fer kazanmak emeli peşinde emir ve kumandayı çiğnemek mi, yoksa böyle bin zafere bedel, emir ve kumandaya riayet seciye­sini muhafaza etmek mi?…. O türlü bir kere kazanılırsa da bu bin defa kazanılmış olmaz mı?…

Bizce iyi ve doğru olan, iki şıkkın birbirine yol verici orta yeridir. Şahsî (insiyatif – teşebbüs melekesi)nden, cür’et ve fedakârlık karakterinden feda etmeksizin emir ve kumandaya riayet seciyesi… Nitekim milletler de bu seciyelerin birinden biri üzerindedir. Fransızlar birincisinde, Almanlarsa İkincisin­de… Fakat iş büyük (aksiyon)a gelince her ikisinde…

TEKNİK VE USÛL

İhtilâl nasıl nizam isterse onun usûl ve tekniği de karşı tarafın kuvvet nizamını çökertmektir diye ifade olunabilir. Dai­ma böyle olmuştur ve başka türlü olabilmesine imkân mevcut değildir. Karşı tarafın nizamı yerinde oldukça ihtilâl ve inkılâba yol kapalıdır. İki ayrı ve yerinde nizamın birbiriyle çarpışması ise ihtilâl değil, ülkeler arası dalaşma, yani harptir. İhtilâl, ken­di içinden bir şahlanışla kendi kendisini zapt ve feth demek ol­duğuna göre, olabilme imkânı bakımından mutlâka ayrı ve hususî bir tekniğe muhtaçtır.

Dünya ihtilâllerine baktığımız zaman, “teknik” fikrinin de gelişmesiyle beraber, 19′uncu Asra kadar bu sahada çok ya­vaş bir terakki görüyoruz. O zamana kadar ihtilâllerin fikri ney­se, onun verdiği hamleyle ileriye atılmak, işin usûl ve tekniğini birtakım basit tedbirlere bırakmak ve ikinci plânda tutmak, tabiî bir yol olmuştur. Bu, insanların, üzerinden geçe geçe açtı­ğı toprak yol… 19′uncu Asırdan sonra asfalt yol açılmaya başla­mış, mesele bir (teknoloji) ifadesine bürünmeye yüz tutmuş ve o                hale gelmiştir ki, yolun sâf gayesinden ziyade, nasıl döşene­ceği birinci plâna geçmiş, bu da gerçek ihtilâl ve inkılâp ruhunu karartmaya dek gitmiştir. Yani “niçin”in yerine “nasıl”, mücer­ret dâvayı kurban etmeye kadar varmıştır. Nihayet, devletlerin, vatan çitini korumaları için en modem silâhlarla cihazlandırdığı ordular, birtakım çeyrek aydın subaylar elinde, bu silâhların ko­layca devlete çevrilebileceği gibi bir bedavacılık hevesine kapı­lınca, ön plâna çıkan usûl ve teknik kıymeti de ucuzlamış, aya­ğa düşmüş ve Cenup Amerika’sıyla Afrika ve Cenup Asyası ve Orta Doğu, Avrupa’nın da Yunanistan ve Portekiz uçlarındaki operet ihtilâllerine zemin açılmıştır.

Bunda da en büyük âmil, 19′uncu Asrın yarısından son­ra, silâhların ve silâhlı teşekküllerin kazandığı kuvvettir. Şunu iyice düsturlaştırmak lâzımdır ki, bugün, silâhların malûm te­rakkisi önünde artık sâf mânasiyle halk hareketleri yapılabilme­sine imkân kalmamıştır. Evet, bu kuvvet bizzat devlete karşı dönmedikçe ve ondan yana oldukça halk hareketine paydos!… Çakmaklı tüfek devrinde, orduda da, halkta da aynı silâh vardı, ordunun bütün imtiyazı bir hazır kuvvet teşkilâtı olmasından ibaretti, halk ise teşkilâtını kurup (barikat) arkasına geçince mesele kalmadı. Fransız İhtilâli bu sayede muvaffak oldu ve ondan sonra Rus İhtilâlindeki hususiyet bir tarafa, bu yol ka­pandı.

Rus İhtilâli, Çarlık devletinin içinden çökmeye doğru gitmesi ve ayrıca toslamaya hacet bırakmaması ve bayraklaştır- dığı fikri, kuvvetli bir kadro elinde halka maletme yolunu tut­ması ve fikirle oluş tekniğini ilk defa içiçe yürütebilmesi üzeri­ne bina edilebilir. Kaydettiğimiz gibi, ondan evvelki ihtilâllerde oluş tekniği diye müstakil bir ölçü yoktur ve ana dâva maiye­tinde böyle bir teknik ilk defa (Bolşevizm) hareketiyle belirlen­mektedir. Bu tekniğin de (taktisyen – tabiyeci) ferdi, (Lenin)in fikrî ve fiilî (strateji – yönleri tayin) temsilciliğine mukabil (Troçki) olmuştur. Kurnaz bir yahudi olan ve dâvasını (Lenin)vâri bir vecd içinde ele almaktan uzak bulunan, sadece (pratik – amelî) dehâya kıymet veren (Troçki), İstanbul’da, Büyükada’da kaleme aldığı “RUS İHTİLÂLİ TARİHİ” eserinde (taktik) marifetlerini sayıp döker ve insana, gayeyi teknik ve kuru mü­şahede de arayıp fikri bir tarafa bıraktığı hissini verir. İşte ihtilâl ve inkılâpların en nazik dönemeç noktalarından biri de buradadır. Fikir ve onun gerektirdiği maddî ve mânevî (strateji) ile, dâvayı tatbik sahasına koyma dehâsı ve ona bağlı (taktik), bir arada olacaktır.

Şimdi sıra, tatbik sahasının müşahhas hedeflerini kuşa­tan usûl ve (teknik)te…

Dâvanın büyük (Strateji) plânında her türlü yayın, bütün şubeleriyle güzel sanatlar, fevkalâde açıkgöz bir (diyalektik – kelâm sanatı), hücum edilecek maddî ve mânevî kal’a burçlarını hedef alma şuuru, hâsılı insanları kafalarından, gönüllerinden ve ellerinden yakalama metodu ve bu hazırlık zemini üzerinde idare mekanizmasının nerelerden ele geçirilebileceğine ait he­sap…

Memleketimizde, son zamanların solculuk hareketlerin­de, esasen her ihtilâlin başvurma borcunda olduğu bu tesir ka­demeleri üzerinde, doğrudan doğruya Moskova’nın sevk ve ida­resiyle neler yapıldığına dikkat edilecek olursa teşhisimizdeki hakikat meydana çıkar.

Bundan sonra, yarı (stratejik) ve yarı (taktik) hareketler:

Sabotajlar…

Grevler…

Sendika furyaları…

Anarşi ve hercümerc kundakçılığı…

Ruhî kıymetleri zedelemek yolunda devletten ve devrimlerden yana görünmek sahtekârlığı…

Îktisadî sıkıntı ve ekmek derdi doğurma gayreti…

(Kamuflaj)lı partilerle Millet Meclisine sızma ve yüksek makamlara adam yerleştirme oyunu…

Memleketin ne kadar ıstırabı ve halkın nice mahrumluğu ve işlerden memnuniyetsizliği varsa hepsini birden istismar edip, (tez) yerine (anti tez) yoliyle kendi dâvasını can kurtaran simidi gibi göstermek hokkabazlığı…

Ve:

Bütün bu yollardan ordu ve gençliğe nüfuz kollayıcılığı…

Bunlar, vatanımızda, açıkça bir ihtilâl (strateji) ve (taktik) dâvası güden ve nasıl olup da tepelerine topyekûn bal­yoz indirilemediği izah dışı kalan solcuların yolu… Onları gör­dükçe ihtilâl sevk ve idaresinin ne olduğunu anlamak; üstelik bütün bu maddelerin, bazı yerde ayniyle ve bazı yerde tersiyle her ihtilâl için şaşmaz düstur olduğunu bilmek lâzım… Bütün bunlar Moskof üslûplu ise, bir de onların şu veya bu millet ve neticede hak üslûplu olanı vardır ki, onu da ilmen bilmek her hak bağlısına farzdır.

İhtilâl usûl ve tekniğinin bu (stratejik) ve (taktik) husu­siyetlerinden sonra, iş, daha ziyade tâbiye, yani (taktik) sahası­nın şu hedeflerine dönüyor:

1  – İdare mekanizmasının zaif noktalarını, vücudun kan, idrar, her tahlili ve kalb, beyin, her test’i elinde, bir doktor ihti- sasiyle tespit ve ona göre hedef tayin etmiş bulunmak…

2    – (Troçki) ve (Malâparte)nin üzerinde hassasiyetle durduğu, haberleşme (radyo, televizyon, telgraf, telefon) ve ulaşma (tren, vapur, uçak) ve muharrik kuvvet (elektrik santral­leri ve benzin depoları) şebekelerine göz koymak…

3  – Türlü kalıp ve meslek kılığı içinde, gizlendiği locala­rın kapılarını bir vuruşta devirip ortaya çıkacak, her ân hazır bir kuvvete sahip olmak…

4    – Baskın tesirini asla gözden kaçırmayıp, Fransız İhtilâlinde olduğu gibi, meydan yerinden saraya doğru yol al­mak yerine, sarayın zaptından sonra meydan yerine dökülmek ve her şeyi tek vehiede bitirmek…

5  – Haber almada, içeriden yardımlaşmada, büyük yığın­ları meydan yerinde toplamada, karşı kuvvetleri iptal edici bu­luşlar sahibi olmada üstün bir kabiliyet ve hem tam ölçülü, hem tam ölçüsüz bir atılganlık…

İhtilâllerin usûl ve tekniği budur; ve bunları bilmek; hem düşman ihtilâllere mâni, hem de kendi davasına hâkim olabilmek, hususiyle devlete yol göstermek bakımından borç­tur.

 GELECEKTE İHTİLÂL

Artık (monarşi – krallık idaresi) diye basit hedeflere kar­şı bir ihtilâl mevzuu kalmamıştır. Bunlar son Afrika ve Anado­lu cenubundaki memleketlerde görülen mini ihtilâllerle ortadan kalkmıştır. Ortada birkaç mostralık ülkeden başka da, “melik” veya “kral” ünvanı altında bir örnek yoktur. Fakat feciin fecii ve günden güne modalaşmakta şu hal vardır ki, eski “melik” lerin yerine, hemen hepsi asker, diktatörler ve onların (oligarşi – hizip idaresi) tipleri geçmiştir. Sadece, ellerine silâh emanet edilmiş olmanın imtiyazından faydalanarak (monarşi)lerini de­viren ve (oligarşi)lerini kuran bu tipler, Afrika’nın şimalinden başlayarak Asya’nın Anadolu cenubu Akdeniz kıyılarını yala­yan ve oradan Basra körfezine doğru uzanıp Mezopotamyayı içine alan ve Pakistan’a kadar ulaşan, zelzele hattına benzer bir şerit üzerinde, sefil, komik, fikirsiz, çilesiz, mazi ve istikbâl murakabesinden yoksun, en sığ plânda taklitçi ve yafta bilgilere dayalı bir ihtilâlcilik oyununa rejisörlük etmektedir. Öz nefsi­nin gafili olduğu kadar, taklide yeltendiği Batının da cahili bu tipler, hakikatte, Doğu âlemini Batı kültür emperyalizmasına ezdirmiş, türlü ülkelerde türlü örnekleri yaşayan mücerret bir küfür modelinin aynı kalıptan dökülme maketleridir ve istikbâlin ihtilâlleri bakımından başlıca hedefi teşkil etmek mevkiindedir. Batının madde terakkileri önünde kendisine yeni bir ruh arama buhranına düştüğünden habersiz ve bu feci buh­ranın 19′uncu Asır ortalarından başlayıcı seyrinden bilgisiz bu tipler, kolayca başardıkları ihtilâlleri, muazfcam bir ideolocya plâtformasına dayalı, en zor bir ihtilâl şekline devr ve tazmin etme borcundadırlar. Bunlar, hem büyük mütefekkir eksikliği sebebiyle asırlardır içinden, hem de son asırda bedavacı mukal­litler vasıtasıyla dışından çökertilen Doğu âlemini, iki dünya arası mahsup sırlarına âşinâ, yepyeni, şahsiyetli ve bütün insan­lığa aradığı muvazeneyi vâdetmekte liyakatli bir nesle bırak­mak zorunun kılıcı altındadırlar. Yıktıkları bîçare idarelere kar­şılık ülkelerini çaresiz kılan bu (enkizisyon) rahipleri, karşıları­na çıkarılacak, atom bombası gücünde bir Doğu (Rönesans)ı hareketiyle büyük ihtilâl dâvasının İstakbâlde Şark bölümünü ihtar ediyorlar.

Eserimiz ideolocya esasları üzerinde derinleşmeyen, bu noktayı öbür kitaplarımıza bırakan ve doğrudan doğruya (aksi­yon) dâvası üzerinde bazı (ideolojik) izlerle yetinen bir terkip belirttiği için istikbâlin ihtilâllerini, bir gebeye dışından bakarcasına böylece mevzulandırıp bir de Batı dünyasına kısa bir göz atalım:

Bugün Batının, Türkiye ile beraber en fazla korkması gereken ihtilâl, beklenmedik bir anda ve her yerde patlak ver­mesi mümkün bir komünizma hareketidir. Böyle bir davranışa Avrupa’da en müsait ülke olan Fransa, bilmelidir ki, 2 asırdan 14 yıl eksiğiyle kendisinin getirdiği, asıl kıvamını daha önce İngiltere’de bulan ve en son Amerika’da ocaklaşan demokrasi ve liberalizma artık tabiî ömrünü tamamlamıştır ve kendisini medenî sanan dünya, bizzat kendi madde keşiflerinin (otamat) kölesi haline geldikten sonra, yeni baştan maddeye tahakkümü­nü sağlayabilecek yeni bir nizam ve ruha erememiştir.

O halde:

O halde, onun, menfi tarafından en korkacağı, Ortaçağ barbar akınlarından farksız bir komünizma istilâsı ise, müspet tarafından ümit bağlayacağı şey de, (Hitler) ve (Musolini)nin berbad ve maskara ettiği bir ruhçuluk ve mâneviyatçılık hamle­sidir. Bu hamlenin hedefi de, yatalak demokrasi, hasta libera­lizma ve zabıtasız kapitalizmadan başka bir şey olamaz ve tek düşmanı komünizma olduğu halde, onunla mecburî bir hedef iştiraki belirtse bile sahte ve gerçek arası incelikleri belirtici bir iş ve mâna (kriteryum – kıstâs)ına erişebilir.

Bu da, inancıyla (materyalist), fakat hayatı ve mizacıyla (mistik) Rusya bir tarafta; inancıyla (anti materyalist), fakat ha­yatı ve mizacıyla (materyalist) Amerika öbür tarafta; zıt veya zıtlıkları içinde aynı, iki kutba karşı Avrupa’nın bir “Haçlılar” kıyamına kalkması yönünden düşünülebilir.

Görülüyor ki, istikbalin büyük hareketleri, artık, parça ve ucuz ihtilâl sınırını aşmış ve hem içeriye, hem dışarıya doğ­ru, kıt’a ihtilâl ve inkılâbı çapına ulaşmıştır.

Bahsimizi ve eserimizi yine ihtilâl sanatının mânivelâsma ait hükümlerle nihayetlendirelim:

Evet ihtilâl bir sanattır, fakat “sanat için sanat” değil de, yüce bir gaye için sanat… Son zamanların maskara ihtilâllerinde, büyüğünü yapamamanın tıknefesliği içinde, iş, “sanat için sanat”ı da en pestpaye derecesine düşmüştür. Her şey “yapabiliyorum ya; yapayım da görsünler!” den ibaret…

Bu işin büyüğü, ulvîsi, münezzehi nasıl olur?

Günümüzün madde ve ruh şartlarına göre “olamaz!” gi­bi bir şey…

Dâvanın ideal ve (ideolojik) cephesini Doğu ve Batı yönlerinden kitap başlıkları halinde ortaya döktük. İş şim­di ameliye sahasına dökülünce, yine temas etmiş bulunduğu­muz mesele çıkacaktır:

HALK İHTİLÂLLERİ, SİLÂHLARIN BUGÜNKÜ TERAKKİSİ ÖNÜNDE TARİHE KARIŞMIŞTIR VE HİÇ BİR İHTİLÂL ONA ORDU KARŞI ÇIKTIKÇA YAPILA­MAZ!

Bu hükmü bir mütearife bedahatiyle kabul edince, kendi kendisine şu riyazî hükme varmak gerekiyor:

ORDUYU KAZANMADAN İHTİLÂL BAŞARILA­MAZ!

Orduyu kazanmaya çalışmaksa her yerde ve her kanun­da suçtur ve daima ilmî zaviyeden belirtelim, bir ihtilâl zümre­sinin gözünde suç diye bir hürmet ve riayet mevzuu olmasa bile “cürm-ü meşhut” dedikleri cinsten “suç üstü” yakalanmayı gerektirici bir iştir. Buna da hiçbir ihtilâlci zekâsı yanaşamaz. Or­duyu (direkt) tesir yollarıyla devşirmek mümkün olmayınca, uzaktan ve suç tarafı (kamufle – örtülü) fikirlerle elde etmeye çalışmak kalıyor. Bu da, bir “mücerred”in yavaş yavaş telkini olarak “müşahhas”a intikal ettirilip ettirilemeyeceği meçhul ve neticesi kefaletsiz bir tarz… Ordu, subaylar heyeti demek oldu­ğuna göre onların tek tek ruhlarını işgal ve sonra bu ruhları de­metleyip harekete kalbetmek, ancak merkezden muhite doğru bir câzibe yolu açmakla kalır, nazariyeden ileriye geçemez ve mutlaka muhitten merkez istikametinde gelecek bir dış tesirle birleşmesi iktiza eder.

Bu dış tesir de gençlikten başkası olamaz.

Gençliği; her memlekette nüfusun yirmide birinden ek­sik olmayan okur – yazar gençliği, öğrencisi ve öğretmeniyle büyük gençliği kuşatabilmek lâzımdır.

Bütün bu İlmî izahlardan sonra, işte, son yıllarda komü­nistlerin memleketimizde takip ettikleri usûlleri daha yakından görüyor ve anlıyorsunuz.

Ruhu, maddesi, diyalektiği, nefret ve aşk hedefleriyle kuşatılacak ve techizatlandırılacak bu gençliğin, ilk (aksiyon) farikası da, gayet hareketli, seyyar, seyyal, çevik, gözükara ve hudutsuz fedakâr olması…

Yazıklar olsun ki, bu hassaları da, vatanımızın ruh kö­küne bağlı gençlikte değil, Moskova reçeteleriyle iş gören ko­münistlerde buluyoruz.

Şimdi bizim gençliğimize ait bir hususiyeti mühürleye­lim:

Bizim gençliğimiz, Büyük Doğu fikir dokuma tezgâhının 32 yıllık çileli çalışmaları neticesinde artık dâvayı her kutbiyle kavramış, üstün ideâle varmış, onun geleceğe doğ­ru muazzez dölünü hazırlama yoluna girmiş ve olanca faaliyeti kanun çerçevesinde ruh nakkaşlığından ibaret kalmış bir sınıf­tır; ve bugün Türkiye’yi birdenbire avlama teşebbüslerine en sağlam mâni, bu gençlik olduğu gibi, Türk vatanı üzerindeki bin yıllık hakkını ilân etmek vazifesi de yine onundur. Bu GENÇLİK İHTİLÂL YAPMAYA DEĞİL, DÂVASINI VE MİLLETİNİ KORUMAK İÇİN ONUN NASIL YAPILDIĞINI BİLMEYE MEMURDUR.

(s.329-354)

 

Necip Fazıl KISAKÜREK “SOSYALİZM, KOMÜNİZM VE İNSANLIK” İSİMLİ ESERİNDEN


KADER BİLMECESİ

Dinde kader sadece bir itikat işidir; bir amel ve hareket mevzuu değil… Yani “Kader böyle imiş” diye hiç bir fert fîilinin sorumluluğundan kurtulamaz veya hareketsizliğini mâzur gösteremez. Kader gizlidir, hükmü ancak vakıadan sonra bellidir ve hiç bir işde peşin kaide teşkil etmek mevkiinde değildir. Hiç bir hastalık, kaderinde ölüm veya şifa vardiye tedâviden uzak tutulamayacağı gibi, hiç bir sermaye, nasibindeki büyümek veya sıfıra inmek ihtimallerine göre faaliyetten alıkonulamaz. Bazı İçtimaî ve iktisadı hadiselerin de kadere nispeti, menfi misallerde onlara aynen tahammül etmek, müspet misâllerde ise muhafazalarına çalışmak şeklinde tecelli edemez. Gerçek dinde kader telâkkisi budur ve her şey kulun irâdesi yoluyla İlâhî takdire bağlıdır. Topyekûn hamle ve teşebbüslerde ise kader mülâhazası diye bir kaygı ve hesaba yer yoktur.

Bu ölçüyü başa aldıktan sonra kaydedelim ki, insan iş ve emeğinin kıymet tecellilerinde ve rızk taksiminde kader bilmecesi, mümin ruhlarda, zâhir plânlarının çok üstünde ve derinlerde olan İlâhî hikmet ve adalete sığınmayı ve her şeyi ona havale etmeği zarurî kılıcı bir teselli menbaıdır. Deniz kenarında simidini kemiren bir yavrunun suya düşürdüğü susam tanesi, elbette ki, milyonlarca balık arasında yalnız biri tarafından yutulur ve bu hal, namütenahi muğlak İlâhî muhasebenin mutlaka hususî bir kaydını belirtir. Bu vaziyette, insana ait hamle ve teşebbüs dehâsını aslâ köreltmeksizin ve her türlü adaletsizliği giderme yolundan dönmeksizin, her şeyi İlâhî murada bağlamakta ve ona rıza göstermekte, rahatlatıcı bir itminan payı vardır.

Deli Roma İmparatoru (Kaligüla) atına altın yaldızlı arpa yedirir ve bu yüzden öldürürken, bir buğday tanesi bulamamaktan ölen ilk ve gerçek Hristiyanların nasibi, Allah’ın sır defterindedir ve bu işin kaba akıl plânında “niçin” ve “nasıl”ı yoktur.

Hazret-i Ali, bir şiirinde, bu sırrı ne derin ifadelendirir:

“Bazen devesini yormayan mal kazanır da didinip çırpınanın elleri boş kalır.”

Hamle ve teşebbüs daima elde olarak, kader bilmecesinde kanaat sırrı, kanaat sırrında da kendi kendine yetme saadeti vardır. (s.23-24)

*****

Vücut hikmeti = mülkiyet hakkı…

Zamanın, ehramları bile kurşun kalem gibi yonttuğu ve her şeyin dipsiz bir adem uçurumuna doğru kaydığı bu fanî âlemde insanın baş meselesi ve bütün (efor)unun tek merkezi, ölümsüzlük çabası diye gösterilebilir. Böyle olunca, yeryüzünde devamını ancak çocuklarında sağlayabilen insan, onlarla ilk verimini ve bütün mülkiyet haklarının başı olan ilk mâlikiyet prensibini tespit etmiş olur. İşin ötesi, artık ferdin bin bir hedefe karşı bin bir hamleyle elde edeceği verimlerde ve bu verimlerle ulaşacağı çeşitli malikiyetlerde… İnsan, çocuğunda olduğu gibi, verimini ve eserini şahsî mülkiyet çerçevesinde seyretmeğe muhtaç olduğu için, mülkiyete bir nevi varlık şahadetnamesi gözüyle bakar ve bu yüzdendir ki, malı canın yongası bilir.

Ferdi şahsî mülkiyetinden ayırmak, onu eserinden, dolayısıyla var olma imtiyazından koparıp atmak demektir ki, yok etmek ve toplum manivelâsında istinat noktasını kaldırmak mânasına gelir; ve aydınlık ararken topyekûn karanlığa varmakta karar kılar.

Ferdî mülkiyetlerin nispetsizliklerini imkân dairesinde düzeltmek ve aralarındaki çatışmayı önlemekten ibaret olan dâva, mülkiyetin kaldırılmasıyla, hastalık arazını gidermeği ölümde bulmaktan ileriye geçemez ve âlemde hiç bir mezhep ferdî mülkiyetteki dinlerce teyidli aziz vasfı gölgeleyici bir mânâ getiremez.

“Hastalığın arazını gidermeği ölümde aramak”, yani şifayı ölümde bulmak şeklindeki teşhisimiz, yeri geldikçe tekrarlanacaktır.

Dinlerin, başta can olmak üzere her türlü mülkiyetten vazgeçmeğe ve her fedakârlığı göstermeğe davet edici emirleri, mülkiyeti ferde bahşettikten sonra vâki olan ahlâki bir telkindir; bu bakımdan yine mülkiyet esasına dayanmakta, “malını ver!” demekle kişiye mal sahipliği hakkını tanımakta, böylece kişiden sahip olmadığı bir şeyi istememekte, yani ferdlerin mülkiyet hakkından mahrum bulundukları bir cemiyet prensibine tam zıt noktayı tutmaktadır.

Ferdi kendi öz iradesinde serbest bırakan ve asla cebre yanaşmayan, tamamıyla ahlâkî bir prensip…

Günümüzde bazı yarım adamların “Hıristiyan sosyalizminden bozma “İslâm sosyalizmi” klişesi altında bir cereyanı körüklemeğe çalıştıklarına şahidiz.

Bunlar, büyük sahâbîlerden Ebu Zer hazretlerinin halife Hazret-i Osman’a baş vurup:

“- NİÇİN ZENGİNLERİN MALINI ALIP FAKİRLERE DAĞITMIYORSUN?”

Demesini esas tutuyorlar ve bu noktadan bir sahabî içtihadına sığınıp, İslâm’da ferd mülkiyetlerine el koyma imkân ve cevazı bulunduğunu iddiaya kalkışıyorlar.

Böyleleri Müslüman değil, yalnız sosyalisttir ve Müslümanlığı sosyalizm lokomotifine takılacak bir vagon mâhiyetinde görmektedir.

Nitekim sadece taşkın bir takva ve fedakârlık vecdi içinde bu teklifi yapan Ebu Zer hazretlerine, ince ve derin Hazret-i Osman’ın verdiği cevabı bilmemezlikten geliyorlar:

“BEN, ALLAHIN RESULÜNDEN GÖRMEDİĞİM BİR ŞEYİ YAPAMAM! VERMEK İSTEYEN GÖNÜL RIZASIYLA VERİR!”

Ferdî mülkiyet hakkı azizdir, insanın suratı kadar tabiîdir; ve iptali, insanların suratlarını battal edip yerine kemiyet numaraları taşıyan maskeler takmak derecesinde oluşa aykırıdır. (s.29-30)

****

İLK ALDATICI SESLER (Rönesans)

Beşer, milyonlarca yıllık hayatında bu eski “psikoloji”ye fikir süsü veren davranışı, (Rönesans) sıralarına kadar idrâk etmemiştir. Milâttan 4 asır önce Eflâtun, özlediği cemiyette para ve kazanç ölçülerini kuşatan birtakım adalet tasavvurlarına yer yermişse de, bunlar hep onun getirdiği idealizm planındadır ve ne ezilen bir sınıfın ıstırabına, ne de mücerret manada iş ve emek denkleşmesi gibi umumî bir tesviyelenme esasına bağlıdır. Eflâtunun cemiyetinde iş ve emek, baremini büyük fikir adamlarının takdirinde bulan bir keyfiyettir, (ide) emrindedir ve kendi başına müstakil bir kıymet etmekten uzaktır.

(Rönesans)a doğru ve (Rönesans) içinde, hiç bir sistem belirtmese de ana zemini hatırlatıcı üç sese rastlıyoruz.

Biri, Osmanlı devletinin ilk devresindeki Şeyh Bedrettin Simavî (Simavna kadısı Bedrettin), öbürleri de 16 ve 17 nci asırlar arası (Rönesans) fikircilerinden (Tomas Moros) ve (Kampanella)...

Nazım Hikmet’in, hakkında bir destan yazarak ilk komünist diye gösterdiği “Vâridat” isimli eserin sahibi Şeyh Bedrettin, din büyükleri gözünde dalâlette bir insandır ve muhakeme edilirken

“Kendi kendin biç” diyen şeriat hâkimine “Benim cezam idamdır” cevabını vermiş ve öz hükmüyle başını kılıca teslim etmiştir. Şeyh Bedrettin’in dünyası, İslâm ölçülerine tamamıyla aykırı şekilde; herkesin rast geldiği kapıyı çalarak o evin gıda maddelerine, malına hattâ kadınına kadar el uzatmayı mubah gören behimî (hayvanca) bir hayalden ibarettir ve aynı hayvani psikolojiden başka dayanılan hiç bir fikir mesnedine mâlik değildir, fakat cemiyetlerin birtakım iç illetlerini sömürmek ve bazı uzak benzerliklerini alet diye kullanmaktan başka sanatı olmayan komünizm, fare kılı ile fil kılı arasındaki ayniyeti, fare ile filin aynı şey olduğu gözbağlığınâ kadar götürürve Şeyh Bedrettini ilk  komünist olarak gösterir.

İkinci andırıcı ses, 16 ncı asır (Tomas Moros)un…

Arkasından (Rönesans)ın büyük (skolastik) düşmanlarından (Kampanella) geliyor. Macera dolu hayatının 27 yılını hapiste geçiren bu adam “Güneş Devleti” isimli eserinde, insanları aynı tevâzün ve tesâvi çizgisi üzerinde hayal ettiği bir çevre ve (metropolis) içinde toplayarak (Tomas Moros) ile beraber komünizmden ilk işaretçi mevkiine Fakat eseri ve fikirleri büyük bir iz bırakmamış, olmaktan ileriye geçememiş ve (Rönesans) gibi aklın kiliseden intikamı diye anlatabilecek bir Harekette onu omuzlayanlardan biri olmadan ayrı bir sistem getirememiştir. (Tomas Moros) ise, eserinin ismiyle, bir ütöpyacı…

Neticede, tarih öncesi ve sonrası insan hayatında topluma hâkimidâre ölçüsü, 18 inci asra kadar (mono arhiya-tek tek fert hakimiyeti) çevresinden tam manasıyla dışarıya çıkamadığı hususiyle Ortaçağ boyunca kral ve hükümdar mefhumu, aksi düşünülemez ve katlanılması mecburî bir tegallüp vakıası ifade ettiği için ferdin bütün meselesi kendini ve kendini, ve hürriyetini kurtarmaktan ibaret kalmış ve ancak ondan sonra gelmesi kabil fertler-arası adalet dâvasına 19 uncu asra kadar yol açılmamıştır. Bütün malı ve mülkiyle sultanî hâkimiyet örneklerine ait ferd, birbirine karşı dava sahibi olmak için evvelâ serbestliğe kavuşmayı beklemiş; ve nihayet cemiyet tezatlarını fark etmeğe müsait zemini, Büyük Fransa İnkılabı’nın her an yeni bir şey getiren hızlı seyri içinde ve 19 uncu Asır başlarında bulmuştur.         .

(Rönesans)ın getirdiği serbest fikir ikilini içinde “Ansiklopediciler” diye anılan 18 inci Asır Fransız mütefekkirleri (Didero, Volter, Monteskiyö, Russo, Dalamber), göz önünde maddî ve mânevi şekilleriyle ve kendilerince bütün bir bir dünya ve âlem panoraması çizerlerken, Fransız İnkilâbı’na  basamak olan insan hak ve hürriyetlerinin ötesinde iş ve emek  kıymetlerindeki eşitsizlik ve dengesizlik diye bir tasaya düşmemişler; aksine;, bütün fikir cehtlerini iki koldan “halk idaresi-demokratos” veya “fert hürriyetî-liberalis” üzerinde mihraklaştırmışlardır. (s.36-39)

 ****

 İLK DEVREDE SOSYALİZMİN SONU

Belirttiğimiz şekilde sosyalizm tereddiye doğru giderken, davaların oluşla olmayış buhranını yaşadığı demlerde peydahlanan tiplerden biri meydana çıkar. Bu, Fransız (Prudon)…

“Mülkiyet nedir?” sualine “Mülkiyet hırsızlıktır!” cevabını veren ve esasta sosyalist veya komünist olmasında hiç bir mani bulunmayan, bu, tezatlara boğulmuş tip, her iki tarafta da dâvanın inkişaf şeklini kabul etmemekte, hatanın kökte olduğunu unutarak gövdeye ve dallara saldırmakta ve ağaca kendisince yeni bir şekil aramaktadır.

Şöyle konuşuyor:

“- (Sensimon)cular gelip geçmiş bir kâfile… (Furye) gülünç… Komünistlerde taaffün merkezi…”

Ve devam ediyor:

“Sosyalizm hiç bir şey değildir, hiç bir şey olamamıştır ve hiç bir şey olamayacaktır!”

Böyleyken (Prudon), düşmanı olduğu ve hırsızlık saydığı mülkiyetin ne olduğunu tarife çalışıyor:

“- Çalışılmadan elde edilen kıymet ve nimet: Fâiz, prim, komisyon, irâd, iskonto, monopol vesaire…”

O      devrede (Prudon)un “hava parası”ndan henüz haberi yoktur.

(Prudon), bünyeye ters gitmenin değil, onu içinde düzeltmenin fıkircisidir ve onca esas olan, hürriyettir.

Müspet bir dayanağı ve mektebi olmayan bu adam da, hürriyetle beraber yer vermeğe mecbur olduğu ferdiyet icaplarından gafil ve bu noktada en büyük tezadını yaşamaktadır: Hür olan ve başını madde üstü bir inanışa bağlamayan ferd, elbette ki (liberalist) anlayışınca her şeyden evvel mülkiyet hakkına muhtaç olacak, ayrıca öz menfaati yolunda her kombinezonu düşünecek, muhâtabı olan öbür ferde belki cebretmemek şartıyla her istismâra başvuracak, hususiyle kendisini cemiyette fâni görmenin hiç bir rejimine yanaşmayacaktır.

BAŞIBOŞ HÜRRİYET PRENSİBİ İLE MÜLKİYETİ İLGA FİKRİNİ BARIŞTIRMAYA YELTENMEK, KUTUPLARDA HURMA AĞACI, ÜSTÜVA HATTI ÜZERİNDE DE KUTUP AYISI YETİŞTİRMEĞE DAVRANMAKTAN DAHA GÜLÜNÇTÜR.

(Prudon), sosyalizmin ilk devredeki başarısız sonunu mühürleyen bir (dekadans) ihtarcısı olmuştur. (s.47-48)

****

ÜÇ AYAKLI SEHPA

Komünizm, bir ayağı (Marks), bir ayağı (Engels) ve bir ayağı (Lenin)den ibâret üçayaklı bir sehpadır.

(Marks)la beraber (Engels), kendi mücerret hakikatlerini filozof (Hegel)i tahrif ederek temelleştirirler; (Marks) bu mücerret dünyayı İçtimaî ve İktisadî tatbik yollarında planlaştırır; (Lenin) ise, aynı dünyanın, deli vecdi içinde, aksiyoncu olarak meydana çıkar, ihtilâlini yapar ve devletini kurar.

İnsanlığın idam sehpasına benzeyen bu üçayaklı çatıda, dili bir karış dışarıya vurmuş, gözleri fırlamış ve suratı kireçten daha beyaz bir renk bağlamış bir (martir – mazlum) sallanmaktadır.

İnsan…

Tasavvufta, Allah’ın mutlak varlığına nispetle “mâsivâ” dedikleri dış âleme atfedilen gölge vücudun, aynen tersiyle, ruha ve onun müesseselerine, yani Allah’a isnat edilmesi; mutlak varlığın da maddeye ve onun hareketlerine, yani puta bağlanması…

Yüzde yüz aksine döndürülmüş (mistik); tam tepetaklak edilmiş hakikat…

İdam sehpasındaki (martir)in de göğsünde, aynen kendi kelimeleriyle şu yafta vardır:

- Bütün manevî değerler, baskı altında kabul ettirilmiş ve semerelendirilmiş birer vehimden ibârettir ve Allah yoktur!!!”

Dikkat buyurunuz: (Marks) Yahudi’dir. Böyleyken yine gizli bir Yahudi tıynetiyle Yahudiliğe çatmış, Yahudiliği para ve sermaye çıfıtı diye göstermiş ve neticede Yahudi’nin yaptığını Yahudi’ye yıktıran, sonra da bu yıkıcılığı yıkma vazifesini yine Yahudi’ye veren hilkat cilvesini, farkında olmadan ortaya koymuştur.

KAPİTALİZMİ KURAN YAHUDİ (BİNBİR MİSAL), ONU YIKMAYA SAVAŞAN YİNE YAHUDİ (KARL MARKS), KOMÜNİZME EN YIKICI DARBEYİ VURAN DA TEKRAR YAHUDİ (HANRİ BERGSON)…

Demek ki Yahudi, nerede bir teşekkül, billurlaşma, oluş vahdeti görürse onu yıkmaya memur, mücerret tahrip dehâsı… Bu nokta, (Kari Marks) ve komünist ihtilâlindeki birçok Yahudi’yi ve daha nicelerini içine alan, dikkate lâyık bir teşhisi belirtir.

(Marks)ın dostlarından bir Yahudi, başka bir Yahudi’ye, bir Yahudi mütefekkirine mektup yazıyor, kendisi gibi Yahudi (Karl Marks) için diyor ki:

“ZAMANIMIZIN EN BÜYÜK VE EN GERÇEK FİLOZOFU, DOKTOR (MARKS)… BENİM PUTUMUN ADI BUDUR! HENÜZ ÇOK GENÇ BİR ADAM… ORTAÇAĞ POLİTİKASINA VE DİNE, SON, CAN ALICI DARBEYİ BU ADAM İNDİRECEK!..”

İşte bu adamla o adam… (Marks) ve (Engels)… Henüz (Lenin)e vakit var…

(Engels) sosyalizmden komünizme doğru çizgiyi uzatan “Alman Kollektivizmi” nin de kurucularından biri… (Marks) ise çizgiyi komünizmde düğümleyen en keskin hamlenin ve tamamlayıcı tahlil ve terkip örgüsünün sahibi… El ele veriyorlar ve kaydettiğimiz gibi, dâvalarının mâdenini (Hegel) materyalizminin ateşinde kızdırıp (Materyalizm Historik) buzunda soğuttuktan sonra, şekil şekil billûrlaşmış olarak meydana çıkarıyorlar. Artık onlar, 1847 de bütün kalıbı dökülmüş olan nazari “Komünist Birliği”nin direkleridir. “Komünist Beyannâmesi” nden sonra her taraftan kovuldukları için nihayet Belçika’ya sığınmışlar, derken oradan da kovulmuşlardır. Sağda ve solda, serseri, fakat batıl dâvalarına tam sadık bir hayat.

(Marks) ve (Engels) çiftinde kendi batıllarına inanış, dâvalarına sadakat ve samimiyet inkâr edilemez. Bu hususiliği, daha keskin olarak (Lenin)de göreceğiz.

ZAMAN BOYUNCA

Asıl (Lenin) ve arkadaşlarının elinde bombalaşacak ve hadiseler plânını gümbürdetecek olan komünizm, (Enternasyonal) hareketine rağmen nazariye çerçevesinden dışarıya çıkmadı, her yerde polis mevzuu bir hadise olarak kaldı, hattâ söner gibi oldu. Biraz evvelki tâbirimizde komünizm onbaşılarının koğuşu olan (ENTERNASYONAL) 1872 DE AMERİKA’YA “NAKL-İ HÂNE” etti. Fakat cansız ve küçük bir kulübe kadrosu… 1886′ya doğru büsbütün pörsüyüş ve sönüş…

1883 yılında (Marks) sefalet ve mahrumiyet içinde öldü.

(Engels) artık tek başına kalmış, (Marks)ın eserlerini derlemekle meşgul… (Enternasyonal)de fiili rolü yok… Zaten orta yerde ciddi bir ifade sahibi olan ve hacim belirten, kol kol sosyalizm hareketleri… Mesnetsizliğine rağmen bazı zümrelerin, kendi dayanaklarına oturttukları ve ona göre benimsedikleri sosyalizm yeniden ele alınmakta… Komünizm gayet tehlikeli bir fantezi sayılıyor, bir gün devletleşme ihtimâlini asla vaadetmiyor ve kimseden yüz bulmuyor.

Nihayet 20′nci Asra beş yıl kala (Engels) isimli ikinci adam da öldü. Ve uykuya yatan dâva, kendisini 22 yıl aradan sonra tekmeyle uyandıracak ve bütün insanlığı (mitolojik) bir canavar gibi yutması için geliştirecek adama kaldı.

İkinci (Enternasyonal) 1904′de Amsterdam’da ve aktif politika dışı, korkak bir nazariye plânında, Üçüncüsü de, Rus Komünist İhtilâlinden sonra (1921) de Moskova’da ve bütün cihana meydan okuyucu, çığlıklı bir politika zemininde… Bir de, 1922-23′de Berlin’de Üçüncü (Enternasyonale aykırı madde, ikisi ortası muvâzaacıların tertiplediği Dördüncü (Enternasyonal) var… (s.63-67)

DİYALEKTİK (Cedel)

 Diyalektik,[1] fikrin kendisi değil, bina edilişi, cümle ve kelimeler içi mimarisi…

Her mezhebin bir diyalektiği vardır.

Onlardaki, işte bütün bu dâvaların, kalbur gibi üzerinde elendiği hilekâr, sahtekâr, dolandırıcı bir diyalektik…

(Hegel)den aparılma, punduna getirici, yutturucu, şaşırtıcı, apıştırıcı tarihî materyalizm diyalektiği…

Her şeyi kel ve keleş kemiyet çerçevesinde ele alıp, her şeye eski, geri, kokmuş, pörsümüş yaftasını takan o dar, o tek sesli, o vahşi diyalektik…

Bandrollü hakikatler hokkabazlığı; asılsız kıymet hükümleri reçeteciliği…

İstanbul’da Büyük Postane önünde leke, sabunu satan işportacıların kolay ve ucuz belâgati…

Eski Yunan’ın sofistlerine eş, bütün ulvî gerçekleri el çabukluğuna getirip bastırmaya memur, Yirminci Asır küfür yobazlığı talâkati…

Komünizmi olanca fikriyat, kitabiyat ve kelâmiyâtiyle önünüzden geçit resmi yapmaya davet edecek olursanız yukarıdaki hükümlerden başka bir kanaate varamazsınız. Bu teşhis, hususiyle, komünizmin, tatbikat sahasına girişinden sonraki tecellilere aittir.

İşte, hem nazariye, hem ameliye plânında gördüğümüz ve en mahrem çizgileriyle tespitine çalıştığımız komünizm!.. Özü de şu kadar:

“- Allah yok, din yok, ruh yok, vatan ve millet mefkûresi yok, ruhçu ahlâk yok, felsefe ve tarih yok, anane ve terbiye yok, aileye bağlı çocuk yok, ferdî mülkiyet ve tasarruf hakkı yok; yok, yok, yokluk tasavvuru bile yok!…

Ne ıstırapsız dünya!… (s.82-83)


[1] Diyalektik: isim Fransızca dialectique: Gerçekliği ve onun çelişmelerini incelemeye yarayan ve bu çelişmeleri aşmaya yarayan yolları aramayı öngören akıl yürütme yöntemi, eytişim.

Diyalektik kavramı, başlangıçta tartışma sanatı, ya da çelişkili yollardan muhataplarını ikna etme sanatı anlamına gelmektedir. Karşıtlıkları kullanarak gerçekleştirilen akıl yürütme biçimidir, diyalektik ve Sokratik yöntem, tartışma ve düşünme sanatı olarak diyalektiğin Antik Çağ’daki en yetkin halidir. Değişimin ve hareketin sürekliliği düşüncesi bu aşamada diyalektik olarak ifade edilmiştir. Bir fikirden ya da ilkeden içerdiği olumlu ve olumsuz bütün düşünceleri çıkarma yöntemine diyalektik denilmekteydi.

 ***************************

“DEĞİŞİM SÜRECİNDE İSLAM” İSİMLİ KİTAPTAN

DİYALEKTİK DAVRANIŞ TERAPİSİNDE YOL GÖSTERİCİ FELSEFİ PRENSİPLER

Necip Fazıl KISAKÜREK “SOSYALİZM, KOMÜNİZM VE İNSANLIK” İSİMLİ ESERİNDEN

BAĞIMSIZ MARKSİST

SAĞCILAR-SOLCULAR 13 Ocak 1966

BİZ YOBAZ BİLE DEĞİLİZ! 9 Nisan 1969

 DİN, MARKSİZM VE DİĞER SOSYALİZMLER   14 Aralık 1967

Necip Fazıl KISAKÜREK “HİTABELER” İSİMLİ ESERİNDEN


 MATERYALİZMA VE KOMÜNİZMA

1949′da Beyazıt’ta, (Marmara) Üniversiteliler Lokalinde.

1 + 1 = 2… Niçin?

Ufuksuz tecrit denizinde, manaların sonuna varma­yı sevenlerce (1 + 1=2) düsturunun bile (niçin)i vardır.

Felsefe bunun cevabını şöyle verir:

-              Siz ne istiyorsunuz? (1 + 1) in kaç ettiğini mi? Demek bunların bir şey ettiğini kabûl ediyorsunuz! İşte 2, (1 + 1)in müsavi olduğu şeye verilen isimdir! O şey ney­se 2 de odur!

Size tuhaf bir kelime oyunu gibi gelen bu cevap, büyük, fakat nihaî izahtan mahrum bazı bedahetler karşı­sında, felsefenin bulup bulabileceği yegâne teselli formü­lüdür. Alnı metafizik terleriyle nokta nokta parıldayan za­vallı felsefe, sonunda böyle oyunlara kadar düşer ve so­rar: Acaba (2) bölününce mi meydana (1) ile (1) gelir; yoksa (1) ile (1) birbirine eklenince mi (2) doğar?

Vazgeçelim! Bunu düşünmek, koskoca kâinatı, ak­la rest çeken tek zerresi üzerinde bile tahlilden âciz kal­mak ve büsbütün terkip gözünden kaçırmak gibi şairane bir faciaya inkılâp eder.

Riyaziye meselelerinde netice, ya başta, ya sonda­dır. Neticeyi başa alalım: 2… (1) ile (1)in müsavisi… Bilbedahe ispatı tamamdır! Neticeyi sona alalım: 1 ile 1… Müsavisi 2… Yine bilbedahe ispat tamamdır.

Dâvamıza böyle bir riyaziye oyunu ile başlayışı­mızda bir maksat var. Neticeyi başa ve hesap muamelesi­ni sona almak ve sohbetimizin başına (1 + 1)in müsavisi gibi bir bedahet hükmü oturtmak istiyoruz.

Şimdi, şu güzel topluluğunuzu tenzih kaydıyla söyleyeyim: Mevcudunuzun hepsi de materyalist ve ko­münist farz edilse… Yahut, şu güzel topluluğunuzu tespit arzusuyla bildireyim: Hepiniz ruhçu ve milliyetçi kabûl edilseniz… Her iki takdirde de, şimdi haber vereceğim bedaheti benimsemekte tereddüt etmeyeceksiniz.

Bu bedaheti, deminki mücerret riyaziye meselesi­nin şivesine tatbik edelim ve birtakım şeyleri ettiği değil de, etmediği şeyler halinde gösterelim:

Bütün iş ve fikir unsurlarıyla materyalizma ve komünizmanın ettiği bir şey vardır ya! İşte o, ruhçulukla her türlü mukaddesatçılığın, hiç etmediği, etmek mefhumunu kaybettiği, sıfıra indiği şeydir. Yine bütün iş ve fikir un­surlarıyla ruhçuluk ve mukaddesatçılığın ettiği şey de ay­nı… Öbürünün hiçi, sıfırı, (niçevo) su…

(Niçevo); sonsuz steplerde, içi boşalıp başı dönen Rus’un en korkunç mefhumudur:

Hiç… Hiç demek…

Meseleleri, bütün tecrit ve teşhis haysiyetiyle kav­ramak başlıca dâva olduğuna göre, bu sıkıntılı başlangıcı omuzlamaya ve her şeyden evvel bedahetleri bir kere da­ha tespite mecburuz. Artık bedavacılıktan, hazırlopçuluk­tan iğrenme çağımız doğmalıdır. Zira materyalizma ve komünizmanın, bedavacılık, hazırlopçuluk, kolaycılık ve ucuza istismarcılık çağı, hem de gelmiş ve geçmiş olarak ancak böyle bir fikir hamlesiyle kökünden kurutulabilir.

İlk hüküm şudur ki, dâvalarla, aks-i dâvaları, açık, vazıh ve berrak olarak belirtmekte her iki cins müttefiktir. Taraflardan hiçbirinin öbürüyle karıştırılmak gibi bir kor­kusu yoktur. Birbirinin içinde arayıp ayıklanmaya muhtaç değildirler. Zift gibi simsiyah ve kar gibi bembeyaz iki renk…

Dünya, ilk insandan beri, hakikatin merkezini öte­lerde, ötelerin üstünde, onun da ötesinde kurcalayan din­lerden ve madde üstü inanış sistemlerinden harekete geç­tiğine göre, materyalizma ve komünizma, her şeyden ev­vel bir aksiyon değil, bir reaksiyondur. Dine ve madde üstü inanış sistemlerine felsefenin taktığı isimle, idealizmaya ve spritüalizmaya; ve an’anevî cemiyetin temelini teşkil eden ferdî mülkiyet ve hürriyet hakkına karşı sert bir aksülâmel… Amel, mukabil taraftadır ve buna karşı­lık bu aksülâmelin, ayrıca koskoca bir amel ifade eden çapını inkâra da kimsenin hakkı yoktur.

Şimdi neticeyi, tam ve peşin bir kıymet hükmü ha­linde başa alalım:

Yüzüğünün halkası ve taşıyla beraber materyaliz­ma ve komünizma isimli aksülâmel veya amel, sürükledi­ği gaye bakımından sadece şudur:

Sonsuz steplere bakarak (niçevo) diye ürperen, yokluğun kabuğunu soyup altından varlığı çıkarmak iste­yen, biricik İnsanî gaye halinde maddesi ve ruhu ile ebe­dileşmek, olmak, kalmak, ermek, davasını güden insa­noğlunun, küfür ve dalâlet tarihi boyunca düştüğü en dip­siz çukur…

Hükmü peşin vermekte, peşin hükümcülük değil, fikir namuskârlığı vardır. Zira beyninin her atomunu ak­rebin kıskacı içine koyup düşünen, inceleyen, arayan, bu­lan, toplayan; sonra tekrar dağıtan, yine düşünen, hep in­celeyen, daima arayan, artık bulan ve tastamam toplayan çilekeş fikir adamı, dilinin altında sakladığı hükmü, hileli hesap tavırları alarak sona getireceği yerde, başta haber vermek ve sonra onun hesabını takdim etmeye çalışmak­la, ancak dürüst ve samimi olur.

Mahzun mahzun, işaret edelim:

Bizde, bu memlekette, hemen hiç kimse materyalizma ve komünizma nedir, bilmez! Buna rağmen bizde, bu memlekette, çok kimse ona düşmandır! Ne âlâ, fakat bilmeden düşmanlık ne kötü! Bu, haksız bir iyiliktir!

Yine bizde, bu memlekette, pek az kimse materyalizma ve komünizmaya kaymıştır. Buna rağmen bizde, bu memlekette, gönüllülerinden hemen hiçbiri materyalizma ve komünizmanın bütün iş ve fikir planında hesap ve nisbetini kurmuş ve nokta nokta, her çizgiyi inceleyerek bu kanaate varmış değildir! Ne kötü; üstelik bir de buna fi­kirsizlik ve bilgisizlikle düşmek ne feci! Bu da, büsbütün özürsüz bir kötülük…

Bizde, bu memlekette, küçücük sevenler zümresi ve koskoca iğrenenler kadrosuyla herkesin materyalizma ve komünizma hakkında bildiği, işte demin başa aldığı­mız bedahet derecesindedir.

Biraz evvel materyalizma ve komünizmayı, yüzü­ğün halkasıyla taşına benzettik. Tamam… Halka, mater­yalizma, elmas veya kömür parçası da komünizmadır. Materyalizma; menbâ değil de, mansap bakımından me­tafiziğe düşman olmakla beraber, eğer tâbir caizse, komünizmanın metafizik planını, bütün teşhis ve tecrit cehdini, dayanağını teşkil eder.

(Materyalizm-tarihî maddecilik) ismini almadan, saf doktrinler halinde yahut bu doktrinlere müsait fikir iklimleri şeklinde, materyalizma temayülü, pek eskidir. Onu gerilere doğru takip edebilirsiniz. 19′uncu asrın baş­larında yakalar, 18′inci asır boyunca gerileyerek izlerine rastgelir, 17’inci ve 16′ncı asırlarda da ondan gölgeler bu­lur; ve Batı dünyasında Ortaçağ karanlıklarını delip ora­dan uzun bir zulmet dehlizini geçerek eski Yunan ışığına çıkacak olursanız, Eski Yunanın büyük fikir ağacı dalla­rında, onun, ilk ircâ vâhitlerini ele geçirebilirsiniz.

Eski Yunan felsefe ağacının üç ana dalı vardır ki, bütün garp tefekkürü, bütün şubeleriyle bu üç daldan biri­ne ircâ olunabilir:

Birbirinin hocası ve talebesi halinde (Sokrates), (Plâton) ve (Aristo) dalları… Bütün metot ara- yıcılığı (Sokrat)a, bütün idealizma ve spritüalizma felse­fesi (Plâton)a, bütün madde ve tabiatı ihata cehdi de (Aristo)ya bağlanabilir.

Şu var ki, (Aristo)dan (Hegel)e gelinceye kadar maddecilik kolu, madde idrâkini madde içinde ararken, ondan, kâinat, insan ve ruhun mânasını tepetaklak edecek bir (konklüzyon) bir netice, bir yekûn çıkarmış değildir.

Materyalizmayı, komünizmanın çakaralmaz taban­cası hâlinde, “Tarihî Maddecilik”  şekline bürüyen, ondan sadece ruhî ve manevî âlemi yıkmak neticesini çıkaran ve ölçülerin en kabasıyla bütün insanlık mecrasını izah etti­ğini sanan, (Hegel) değil, fakat hakikatte kendilerine yüz­de yüz zıt bir filozofu istismar edenlerdir: (Engels) ve (Marks)…

Hakikati hakikat için arayan büyük ve tarafsız fikir laboratuvarı diye tarif edebileceğimiz Batı felsefesi, (En­gels) ile (Marks)a hiçbir zaman filozof gözüyle bakma­mış, onları bu haysiyet ve çapta görmemiştir.

Bu hasbî laboratuvarın gözünde bu iki adam, amelî fikirler yoğuran birer politikacı ve aksiyoncudan başka bir şey değildir. Fakat (Hegel) müstesna… O, esaslı bir fi­lozoftur; ve (Engels) tarafından, Nasreddin Hoca’nın kuşu haline getirilmiş, ötesi berisi kesilmiş, gösterilecek yeri gösterilmiş, gösterilmeyecek yeri gizlenmiş, şurası alın­mış ve burası atılmış, mükemmelen istismar edilmiştir. Böylece komünizmanın ana temeli, işe, dayandığı ana fi­lozofu, kolayına getirmek ve ucuza istismar etmekle baş­lar.

Fakat siz (Tarihî Maddecilik) delisine sorarsanız, zâten mücerret fikircinin, herhangi bir iş yerinin avlusun­da bitini ayıklayan bir faydasızlık örneğinden başka mânası olamaz. Onlarca, mütefekkir de, fikir de, her şey de amelî ve tatbiki mânası olan bir hadisedir. Ve bu dâva, yalnız ÜÇ AYAKLI BİR SEHPÂ üzerindedir:

Engels, Marks, Lenin…

Birincisi, onlarca mücerret doğruyu bulur, esası çi­zer ve tatbik yollarını gösterir.

İkincisi, aynı hayalî doğ­ruyu daha doğru düşünür, esası daha esaslandırır ve bil­hassa tatbik yollarını İçtimaî ve İktisadî sahada planlaştırır.

Üçüncüsü de bu esasları, yine kendilerince en zengin mücadele diyalektiği içinde ve en cesur mikyasta tatbik eder.

Biz, hakikatin ta kendisi bildiğimiz kendi hakikati­mize dönelim ve gösterelim:

Gaî ve nihaî illet teşhisini, yani Allah’ı inkâra var­maksızın muhteşem bir tabiat felsefesi kurmuş ve 18′inci asrın son 30 senesiyle 19′uncu asrın ilk 30 senesi arasına sığmış olan (Hegel), gerçek bir filozofa lâyık tecrit haysi­yetini, (Engels)e bedavadan hediye etmiş olur. Bunu biz­zat (Engels) itiraf eder ve arkadaşlarıyla beraber kurduğu tabiat felsefesini desteksiz ve kifayetsiz bulduğunu söy­ler. Peşinden de (Hegel) diyalektiğini (mistik) unsurların­dan ayıklayarak kullandığını açığa vurur. Yâni sebep ve usûl manzumesi topyekûn almıyor, kendi neticesinden koparılıyor ve başka bir neticeye bağlanıyor. Yine (En­gelsen itiraf ma göre, materyalist düşüncelerinde, kendisi­ne idealist bir mantık hâkim olmaktadır. Bu da tezat ve iç zaafın başlıca merkkezi…

(Engels)in maddeciliği, maddeyle ruhun ayrılığını inkâr eder, daha doğrusu, ruha müstakil bir vücut tanı­maz, en doğrusu, maddeden başka bir şey kabûl etmez. Bu maddecilik, ruhunu da, beş hassemize çarpan hayat şeridi gibi, hareketlerle izah eder.

Eski maddeciler, maddenin ruh üzerindeki tesirini her sahada araştırmış olmakla beraber, ruhu ne kökünden, ne de dalından inkâr etmemişlerdir.

Tarihî maddeciliğin, her şeyi maddeye ve maddî harekete ircâ eden kaba hükmündeki sakatlığı, saf bir madde ilmi olan “Mukayeseli Anatomi” bile ispat etmiş­tir.

“Ruh ve şuur aynasında mürtesemler çizmeden, tek başına hareketin, kendi kendisine bir oluş ifade edeme­yeceği, felsefesinin içinden çok kolay çıktığı bir hakikat… Evet, tek başına, yani tam bir hareketsizlik âleminde ruh ve şuur kendi nefsini hisseder de, mücerret hareket, ruh­suz ve şuursuz hissedilemez.”

İşte, tersine dönmüş bir (mistik) ki, inkâr ettiği da­yanağa rağmen ayakta durabildiğini sanmakta… Yani mantık diliyle abeslerin en büyüğünü dile getirmekte…

Şimdi, birçoklarınca gizli kalan bu korkunç (abes)in cemiyete tatbik dâvasını ele alalım:

Ferdin derinliğine ruhî hayatını inkâr eden ve her şeyi kendi maddeci tasarrufuna bağlayan, mânada tama­mıyla müeyyidesiz bir rejim… Her şey ferdin elinden alı­narak, (Kamenef)in belirttiği şu kıstasa bağlanmıştır.

“Sovyet idaresi, beş hâkim tepeyi daima elde tut­maktan ibarettir.

Sanayinin devletleştirilmesi,

bankaların devletleştirilmesi,

nakliyatın devletleştirilmesi,

ticaretin devletleştirilmesi,

toprağın devletleştirilmesi…”

(Lenin) de bu sözlere, belki lâtife ve alay karıştır­madan şunu ilâve etmiştir:

“Çeka da cabası!”

ÇEKA, BİLİYORSUNUZ Kİ, REJİMİN CELLATLAR KADROSUDUR. Evet, Çeka da cabası! Zira müeyyideleri, bu…

Komünizmada ahlâk, maddecilik ahlâkıdır. Yâni hiçbir mukaddesat ve manevî hürmet hissi duymaksızın, maddî münasebetler zincirini yalnız İçtimaî faide bakı­mından örselememek ve nefsini ona göre idare etmek şar­tıyla malik olunan serbest ve başıboş telâkki… Buna rağ­men ne gariptir ki, başta (Lenin) olmak üzere birçok ihtilâl şefinin ferdî ahlâkı, idealistlerin ahlâkına erişecek kadar fedakârcadır. Hususi hayatından bahseden bir ko­müniste (Lenin)in:

-            Bir komünistin hususi hayatı yoktur!

Sözü meşhurdur.

(Lenin) hakkında (Maksim Gorki) diyor ki:

“- Onun hususî hayatı o tarzda geçti ki, dinlerin kuvvet ve itibarını kaybetmediği bir devirde yaşamış ol­saydı, ona bir velî nazarıyla bakılırdı.”

Her hakkı yerine koymak isteyen bize, bu saçma sözlerin terk edeceği hakikat tortusu şudur:

(Lenin) ve onun etrafında ihtilâlin birçok mensubu samimiyetle inandıkları mutantan ve muazzam bâtıl kar­şısında, ruhculuğa yaklaştığını ve esasını orada bıraktığı­nı hiç fark etmedikleri bir mikyasta, fedakâr ve nefs hır­sından uzak bir hayat yaşamışlardır. Nitekim (Lenin)in kızkardeşi Pravda Gazetesi idarehanesinde çalışmış, Hari­ciye Komiseri (Litvinof)un karısı evini idare edebilmek için İngilizce dersleri vermiş, başka bir Komiser (Rikof)un karısı da Moskova Sıhhiye dairesinde memurluk etmeye mecbur olmuştur. Umumî Talim ve Terbiye Ko­miseri (Bubonof)un karısı ise bir mağazada satıcılık yap­mıştır.

Ne derin ve acı ibret dersi!

Fakat bunlar tek başına hiçbir şey ifade etmez ve materyalizma – komünizma tertibinin, göstermelik tek nesle mensup aldatıcı tesirinden ve yeni bir tezat ve zaa­fından başka hiçbir delâlet belirtmez. Zira bu hal, telkin ve tedvin edilen ve ruhî bir müeyyide, bağlı bulunan müspet bir ahlâk ideâlinin eseri değildir. Eğer (Lenin), materyalizma ahlâkına dayanarak ve sırf gönüllülerden seçerek, senede 365 genç Rus bâkiresi isteseydi, bakire­ler, o da eğer bulunabilirse, derhal kendisine verilir; ve bu ahlâk materyalizmaya karşı daha tezatsız kaçardı.

Bu hâl, içinde boğuldukları tezatların acıklı delili… Ayakta tutmaya çalıştıkları abesin de hilekârca kendisini koruma gayreti…

Komünizmanm birinci istismar tabiyesi, ilimleri ve sanatları dilediği gibi gayelendirip “12 derste tango öğreten Profesör Panosyan” tarzında dünya görüşleri is­tiflemek, bunları yassı kafalara kolayca yerleştirmek ve sonra bütün güzel sanat şubelerini harikulâde mikyaslar­da kemiyet zenginliğine boğup, topyekûn dâva lehinde kullanmak oldu. Bir komünist haritasında kendileriyle İktisadî ve siyasî münasebeti olmayan bir şehrin gösteri­lip gösterilmeyeceği bir meseledir. Onların ilim telâkkisinde; mücerret, kendi münzevi realitesi içinde ya­şayan hiçbir keyfiyet yoktur. Bunun da manası şudur:

Komünizma ile saf ilim bağdaşamaz. Fen sahası ayrı… Güzel sanatlara gelince:

Bu, niyete göre ses veren tılsımlı kemanlar, azîm devlet himayeleriyle ellerinde, dâvalarının sadece yalancı şahitleri olarak kullanılmışlardır.

Tiyatroya, sinemaya, edebiyata, musikiye, resime, heykele, mimariye ve daha birçok güzel sanatlar şubesine verdikleri kıymet, daima bu hududun içinde ve yalnız bir kemiyet hamaratlığından ibaret…

(Lenin) meşhur Şarlo için demiş ki:

-             Dünyada hayran olduğum tek adam (Çarli Çaplin)dir!

Halbuki Şarlo’nun dehâsı, ona istedikleri kadar ko­münist diyenler olsun, materyalist makine görüşüyle alay eden ve isteyerek, istemeyerek, ruhçu değerlere kayan soydandır. İstismar, daima istismar…

Komünizma dünyası, sanatkârı, Roma’nın kutlu kazları gibi besledi, palazlandırdı. Sanatkâr fani cesediyle korunuyor, buna mukabil, bizzat sanat içinde uzun müd­det şakıyamayacağı bir kafes, bir hapishane içine alını­yordu.

Rotasını devlet ve rejimden alan sanatın faciası!.. Evet, sanatkâr, fani cesediyle korunuyor, fakat sanat ebe­di hüviyetiyle öldürülüyor! Bu mu sanat, sanatkârın himâyesi?

Memleketimizde bazı echel ve enayi sanatkâr müs­veddelerinin:

-              Sen git de sanatkâra nasıl muamele edildiğini Sovyet Rusya’da gör!

Sözlerine verilecek yegâne cevap budur! Bu hadi­sede de oltanın ucundaki solucan ölüsüne kapılan ahmak balıkların hazin macerasını ihtar eden istismar oyunu bes­bellidir. Nitekim ilk komünist şairlerden, Türkiye’de meş­hur bir mukallidi bulunan (Mayakovski) ile (Essenin)in intiharları, sanatkârın, her himayeye rağmen gerçek faali­yet zeminini kaybetmesinden gelen ruhî ihtilâle bağlı olsa gerektir.

Şimdi sıra, din ve bütün manevî değerlere geldi:

Bütün dinler, her nevî Allah telâkkisi, materyaliz­ma ve komünizma nazarında, hastalıkların, yanma en yaklaşılmaz olanıdır. Kendilerince, bu hastalıkları tedavi edilmeden, fertlerle hiçbir işbirliği yapılamaz ve hiçbir şey konuşulamaz.

Yahudi (Marks)ın “din afyondur!” sözünü, bir Fransız muharririnin tabiriyle âyet gibi her tarafa yazdı­lar. Kızıl Meydan’ın duvarlarına ve her yere… Gelip ge­çen memurlar, üzerlerinde orak-çekiç bulunan kasketleri­ni çıkarıp, (Giyom Tel)in şapkası gibi, bu ölçüyü selam­lamakla mükellef oldular.

Daha inkılâbın başında bütçelerinden bütün din tahsisatını kaldırdılar. Sonra sonra, kiliselerden üstelik vergi de almaya başladılar. Rostof şehrinin bir kilisesine 1925 yılı için konan vergi 70 bin Çervonets, yani o za­manki bizim parayla bir milyon liraya yakın bir kıymettir.

İnkılâbın başında o kadar papaz öldürüldü ki, her sokak ağzında birkaç papaz leşine tesadüf etmek âdet ol­du. Yine inkılâp içinde akıllarınca peygamberlerin tahta­dan ve kartondan heykellerini yapıp merasimle yaktılar ve her tarafta (Marks)ın dövizini gezdirdiler:

“- Din afyondur!”

Bolşevik şairi, “Mujik! Senin yeni Vatikan’ın Kremlin’dir!” diye gülünç mısralar döküyor; Sovyet reji­mi, aklınca, Tevrat, İncil, Kur’an’a açtığı mücadelede fa­sılasız devam ediyordu.

Bazı zulümlerden müteessir olan ve teessür mektu­buna cevap isteyen Papa 9′uncu (Pi)nin istizahına verilen cevap, topladıkları bir ianenin tahsis yerini değiştirip bir tayyare filosu almak ve filoya şu ismi takmak oldu: “Pa­paya cevabımız!”

En büyük ruhî değer olan dinden başka, bütün ruh- çu kıymetler, milliyetçilik, ahlâkçılık, ailecilik, komüniz­ma gözünde en âdi hakaret unsurlarıdır.

Komünizmanm saf doktrinler âleminde aileye yer yoktur. Çocuk, cemiyetin malıdır. Üç yaşından sonra, ço­cuk sitelerine gönderilecek ve orada köpek yavrusu sürü­leri halinde yaşayacaktır. Böylece, bunların anneleri de çalışabilecek ve cemiyete (!) faydalı olacaktır. Kadın, ko­casının isterse ismini taşır, isterse taşımaz. Bir kelimeyle evlenir, bir kelimeyle ayrılır. Miras, ana baba hakkı, abeslerin abesidir. Onlarca, kadının, erkek aile esaretin­den tam bir kurtuluşu temin edilmedikçe, tam bir inkılâp olamaz.

Komünizmada işçi sınıfı, sadece, bâtıllar çerçevesi itikatlar manzumesinin manivelâsı mahiyetinde bir daya­naktan başka bir şey değildir ve hakikatte hiçbir imtiyaza nail olamamıştır. Bu hilelerini her ân ve her fırsatta itiraf etmekten çekinmezler.

Şöyle derler:

-             İşçi sınıfı bizde, fikirlerimizi mücerretten kurtar­mak için istinat ettiğimiz bir kaideden ibarettir. İçtimaî sı­nıflardan birine dayanmayan bir fikir, havadadır!

Komünizmada, Musa Peygamber’den beri gelen, ruhî birlik ve bütünlük suikastçisi Yahudi dehâsı, yine kendi müessesesi olan kapitalizmaya karşı en parlak inti­kam tuzağını kurmuştur.

Ve BÜTÜN BU DÂVALARIN, KALBUR GİBİ ÜZERİNDE ELENDİ­Ğİ KORKUNÇ BİR DİYALEKTİK… Punduna getirici, yutturucu materyalizma diyalektiği her şeyi kel ve keleş kemiyet sahasında ele alıp her şeye eski, geri, mürtecî, kokmuş, çürümüş yaftasını takan; o dar, o yeknesak, o vahşi diya­lektik… Bondrollü hakikatler simsarlığı, sahte hükümler kuponculuğu… Ve Büyük Postahâne’nin önünde leke sa­bunu satan işportacıların kolay belâgat ve mârifeti…

Büyük bir Fransız muharriri diyor ki:

-             Ben bir Fransız olmak sıfatıyla, kendisine hiçlik içinde mekân arayan komünizma vahşetine karşı sadece ürperiyorum!..

Alemi, sefil bir madde dört köşesi içinde haps ve insanı “bâs ü bâdelmevt”siz bir ölüme mahkûm eden bir dâvaya karşı “ürpertici vahşet” tabirinden daha güzeli bu­lunamaz.

Materyalizma ve komünizmanın, her şeye rağmen pek kısa ve kaba bir portresini çizmiş bulunuyorum. Bu portre, dâvayı fikirler âleminde çoktan beri halletmiş ve köhne dosyalar halinde raflara kaldırılmış olan Avrupa entellektüelinin gözünde aynen böyledir. Onun, düğüm noktalarını gösterdiğimiz müflis ölçülerden sonraki cere­yan ve hulûl muvaffakiyetleri, Avrupa’da ve dünyanın her yerinde sadece politika oyunlarına ve menfaat istismarla­rına dayanır ve üzerlerinde konuşulmaya değmez.

Şimdi bu portrenin en canlı kısmını, materyalizma ve komünizmanın memleketimizdeki taktiğini ve kalıba döktüğü insan örneklerini ele alalım:

Türkiye’de materyalizma ve komünizma, birkaç asırdır süren inhitat tarihimizin sonunda, Cumhuriyetle beraber faaliyete geçer. Başlangıçta Cumhuriyetin yıktığı müesseselere karşı onunla işbirliği yapmak ister gibi gö­rünür, onu tutar. Fakat sonra, bütün faaliyetini, Türk mânevi bütünlüğüne tevcih etmeye başlar. Vâkıa derhal kânun dışı sayılır ve tâkip mevzuu olursa da, karşısına, hiçbir zaman mükemmel mücadele şartları ve ruh teçhi­zatıyla çıkıldığını gösteren, sistemli ve himayeli bir imha hareketine hedef tutulmaz.

Komünizma bu memlekette, tıpkı kapısı örtülü ev­lere, açık pencerelerden, bacalardan, tahta aralarından, delik ve deşiklerden giren cereyanlar gibi, her türlü gizli hulûl yollarını tecrübe etmiştir. Fakat, her şeye rağmen tam ve gerçek bir hulûl temin edememiştir.

Niçin?

Karşısında idrâkli, sistemli, teşkilâtlı bir mania bu­lunduğu için mi?

Hayır! Böyle bir mânia maalesef mevcut değildir?

Sadece şunun için:

Himayesiz ve başıboş bırakılmış olsa da hakikatte nüfuzu imkânsız bir Türk ruhu yaşadığı için!..

Hani “işimiz Allah’a kaldı” derler ya… Her iş Alla­h’a kalmıştır. Fakat Allah’ın, vesileye bağladığı veya doğ­rudan doğruya tecellisini gösterdiği işler vardır. Doğru; bu mevzuda tek tedbirsiz bu iş, Allaha kalmış ve bizi yal­nız Allah korumuştur. Komünizmaya, dışarıdan ve tepe­den inme gelmekten başka yol kalmamıştır.

Memleketimizde sayısı 50-60 bini geçmediği söy­lenen komünistler, bütün insan çeşitleri içinde bu dünya­nın en sefil ve en ucuza kazanılmış örnekleridir. “Ucuz kazanılmış” tâbiriyle maddî menfaati kasdetmiyorum.

Tek fikir ve nefs muhâsebesi çilesine meydan bırakma­yan bir el çabukluğu içinde, şahsiyetlerini teslim etmele­rindeki ucuzluk… Maddî menfaat da cabası…

Bunlar, hem ruhlarını, hem de vatanlarını satmak­ta, tükenmez bir istismar mâdenine sahiptirler.

Bakınız, bu mâden nedir:

Memlekette, iç dâvaların ve iç idarenin uyandırdığı umumî bezginlik ve küskünlük… En basit sahtekârlıkla ele geçirilmiş bulunan bu basit sahtekârlar, Üsküdar’a son vapur kalktıktan sonra binmeye mecbur kaldığımız dol­muş motörleri gibi bütün iç ümitsizliğin teselli istikâmetini kendi üzerlerine çekmek taktiğini kullanırlar. Mademki Türkiye’nin iç vaziyeti bu kadar bozuktur, bina­enaleyh çareyi komünizmada aramak gerekir!.. İşte, bü­tün demagocya sırları bundan ibaret… Bilen bilmeyen birçok zavallı da, iç ümitsizlik adına çareyi bir dış ölüm merkezinde aramaya kalkacak kadar şaşırtılır. Komünist­liğe sempati besleyenlerin çoğu, bu ahmak demagocya öksesi vasıtasıyla enselenmiştir.

Bunların, yüz hâneli bir kerrat cetveli gibi kılıkları tavırları, edâları, sözleri, hareketleri, Moskova’da mühür­lenen bellibaşlı ve aşağılık bir barem tablosu çizer. Hepsi de, aynı kaşığın kalıbından çıkma un helvaları şeklinde, birbirlerine benzerler. (Homongolos)lardan daha sun’î ve daha az beşerîdirler. Kafa vokabülerleri, niyet çeken kuş­ların önündeki kâğıtlardan daha fakirdir. Her defa, herkes için, eğilip aynı kâğıtları çekerler. Söverken de, severken de, kullandıkları kelimeler, daima aynı damgayı basar. Sayılarını çoğaltmak için, kendileri gibi, ilk açılışında avını enseleyen şu sinek kâğıdı reçetesini açarlâr ve be­yinsiz kafaların tepesine asarlar:

-             Sağda ölüm, önde felâket, arkada esaret; kalan tek yön sol!..

Tahtakurusu, pire, kene, güve, bit gibi çalışırlar.

Musallat oldukları vücûdun, kendi mevzûlarında, hiçbir zaman hamama gidip topyekûn soyunmaya, ayıklanmaya hevesli olmadığını da pek güzel çakarlar. Yâni, hükümet­ten pek fazla korkulan yoktur!..

Bunların ağabeyleri, onların da ağabeyleri, büyük ağabeylerinin de ağabeyleri vardır; ve nerede diye sorulsa gösterilmeleri pek kolay değildir. Büyük ağabeyler, ken­dilerini pek güzel maskelerler, arâziye uydururlar ve çe­virmedikleri dolap bırakmazlar. Kendilerinden daha bü­yüklerin bilgisizlik ve budalalıklarından faydalanırlar. Nitekim aşağı tabaka propagandacılarının da, kendi öz (tez)lerinden değil, iç bunalımın belirttiği (anti tez)den faydalanmaları gibi…

Artık sözlerim bitiyor!.. Dikkat etmişsinizdir ki, bu konuşmamda, kendi tarafımı, materyalizma ve komünizmanın aks-i dâvası olan cepheyi fazla konuşturmadım. Materyalizma ve komünizmanın zıddı olan Allah, Pey­gamber, kâinat, insan, ruh, vatan, millet, cemiyet, ideâl, ahlâk, âile gibi esaslar bu âdi fikir karmanyolacılığının önünde fazla konuşmaya tenezzül etmezler. Onlar, müs­takil, mücerret, muazzez ve mukaddes bestelerdir ve sa­dece vecd üslûbiyle görünmeyi tercih ederler.

Genç adam!

Göklerin rahminde kan renkli şafaklara bürülü bir yeni gün doğmak üzere bulunduğuna inan! Bu yeni gün, bir gün bâtılı iptal edeceğini haber veren Hakk’ın bütün mânevi değerlerle tecellisini çerçeveleyecek; ve ruhçu in­sanoğlunu yepyeni bir nizamla eşya ve hâdiselere hâkim kılacaktır.

Genç adam!..

Böyle bir günün ilk şafak pırıltısını veren şu anda, çok defa gâfil, yıkanmak ve ayıklanmak şuurundan mah­rum bu vücûdu artık hamama göndermenin zamanı gel­memiş midir?

Genç adam!..

Ortada başıboş gezen kirliliğe rağmen Allah’ın ezelden temiz ve bulaşmaz yarattığı senden başka güveni­miz yoktur!..

Necip Fazıl KISAKÜREK “KONUŞMALAR” İSİMLİ ESERİNDEN


 “Millî bir edebiyat ne demektir? Böyle bir edebiyatın belli başlı vasıfları nelerdir?

 —Bütün bir millete,  o millete mensup olmayan duyuş tarzına, ders verir gibi muayyen millî tezler telkin eden ve millet mefhumiyle yegâne alâkası yalnız «millet» kelimesini kullanmaktan ibaret olan bir edebiyata millî edebiyat denemez. Millî edebiyat, o milletin ruhunu, duyuş tarzını ve şahsiyetini eserinde temsil ve tahlil eden edebiyat demektir. Gayesi milliyetsizlik olan bir millete milliyetsizlikten bahseden şair millî şairdir. Gayesi hırsızlık olan bir millete, kendi hırsızlık maceralarını anlatan şair millî şairdir. Dernek ki, millî edebiyat millî bir duyuş tarzına uygun edebiyat demektir.” (s. 15)

***

—      Nâm-ı diğer Parmaksız Salih’in gayesi nedir? Eseriniz­de yapmak ve belirtmek istedi­ğiniz şeyler nelerdir? Eser, ne gibi ruhî saikler altında mey­dana gelmiştir?

—   Arılara, eğer ballarının izahı rolü verilseydi, bu herhalde balın lezzetinden düşürücü bir iş olurdu. Ama muharrir öyle midir? Onda hem, ne yaptığını bilmeden çalışan arı; hem de ne yaptığını bilmek ihtiyacında olan insan vardır. O halde sanatkâr, hem bal verecek hem de sırasına ve işine göre, ne yapmak istediğinin izahla mükellef olacaktır. Fakat dedim ya; muharrire asıl sanat hummasının dilsiz hüviyetini yaşatan arı cephesi hareketlendikçe, şuur ve fenni tarafı biraz çenesini kilitlemek ihtiyacına düşüyor. O zaman da, muharrire hâkim olan sükûti edadan şöyle bir hitap tütüyor:
“Ben ne anlatayım? Siz tadın anlayın!”

—    “Nam-ı diğer Parmaksız Salih” benim altıncı tiyatro eserimdir. Yedincisi ve sekizincisi de var ama, onlar tamam sayılmaz, biri, 1 perdelik “Siyah Pelerinli Adam”, öbürü de “Sır” isimli, yarım kalmış, daha doğrusu yarım bıraktırılmış ve başıma bir takım belalar açar gibi olmuş bir piyestir. Evet, bu defaki, Tohum, Bir Adam Yaratmak, Sabır Taşı, Künye ve Para’dan sonra altıncı eserim… Şehir tiyatrosunda temsil edilen eserlerimin de dördüncüsü… Bu eserde, en canhıraş sebebleri ve neticeleriyle kumarı göstermek istedim. (Vis) ve günahların en müthişi olan ve şimal kutbundan cenup kutbuna, güneşin doğduğu her noktadan battığı her noktaya kadar bütün yeryüzünü saran, yakıcı, kavurucu, kül edici ihtiras… Dünyada hiçbir kitabın satışı, 52 sahifelik iskambil kağıdı desteleri kadar olabilir mi? Hele memleketimizde, Tekel idaresinin her sene bunlardan bir milyon tane sattığını, bunlardan herbirinin de artık sayfaları pörsüyüp eskiyinceye kadar en aşağı bin kere okunduğunu düşünürseniz, kavrarsınız ki, iskambil kağıdı isimli şeytani kitap, yalnız bizde, her yıl bir milyar defa elden geçirilmektedir. İşte, eserimde ana unsur diye ele aldığım müthiş salgının kemmiyet mikyası!… Ya keyfiyeti? Piyeste, kahramanımız, onu şöyle anlatıyor:

—   “Doktoru ve ilacı olmayan hastalık!…”

—   Eserde her şeyi bu ani unsur etrafında vererek, en kuvvetli müessir ve saiklere bağlı bir hayat entrikası tertiplemeye ve bu tertip içinde meydana çıkması beklenen müstesna bir ruh tecellisine çalıştım. Asıl kıymet hükmünü bu iki noktadan bekleyen eserim hakkında bir değer ölçüsü koymak selahiyetine ne ben malikim, ne de şu veya bu, “bilirkişi” tanınmış efendi, bay… O selahiyete, binlerce ve onbinlerce göz büyüklüğünde ve gökler kadar derin tek bir gözden başka kimseyi sahip tanımıyorum: seyirci…

—  ” Nam-ı diğer Parmaksız Salih” de, benim ” milli” ve “mahalli” den anladığım her şeyin tam mevcut olduğuna kaniim. Yerli renkler, muhitler, ocaklar; ve elle tutulacak, hatta her akşam tiyatroda ve seyirciler arasında benzerlerine rast gelinecek kadar hakiki ve tabii şahıslar… Benim, “milli” ve “mahalli” den anladığım da, bütün bir tahassüs, eda ve üslup hususiliği vermek bakımından, budur.

— Ondan sonra eserimde, “milli” üstü bir “insani” cepheyi esas tutmak kaygısından hiç vazgeçmedim. Haddehaneli Salih, nam-ı diğer Parmaksız Salih, bir Çinli, bir Amerikalı, bir Patagonyalı olabilir.

— Daha sonra eserde ifadelendirmek istediğim tek ve tam dava, binbir tezad ve binbir zıd kader cereyanı içinde hakiki fışkırışını bulamamış ve hatta kötülük baskısı altında uyuşmuş bir ruhun, en büyük saike kavuşur kavuşmaz birden şahlanışı; ve tam 55 yıl bilmeden hasret çektiği ve daima istekli yaşadığı ulvi aksiyona şiddetle atılışıdır. Ben de, ruh tecellisini, derin irfan ve fikir sahibi bir münevverde arayacağıma, inadına, yarım yamalak okumuş, efendi ile serseri arasında muallakta kalmış, tecellisini kendince merd külhanbeylikte ulmuş, laf palavrası ukalalık afetinden uzak bir tip üzerinde aramayı tercih ettim. Ve ruh maktalarını çok zengin ve çeşitli telakki ettiğim bu tipe erkekliğin en derin ve girift akidesi olan “babayı”, en ileri babalık fedakarlığını yüklemeye kalktım.

—  Bu arada ve yüzüğün ana taşı mevkiindeki kahramanımızın etrafında, daha birçok iyilik ve kötülük örneği var… Onları da bütün insanlık çevresi ile beraber cemiyetimizde ve aramızda kolaylıkla teşhis edilebilir; böylece kumarın insanı nereye kadar düşürdüğünden, hangi kötülük saiklerine ve iyilik aksülamellerine kadar yol açtığını görebilirsiniz. Kumarın emzirdiği ve beslediği ahlaksızlık bünyeleriyle, belirmesine vesile verdiği fazilet şahlanışları, bu eserde teker teker örnekleştirilmek istenmiştir.

—  Şimdi ağzımdan garip bir söz kaçıracağım! Eserimi kumar hakkında bu zamana kadar yazılmış bütün eserlerle mukayese etmeden söylüyorum: Dünyada (dostoyevski) den itibaren, bu mevzuda yazılmış nice piyes ve roman okudum. Fakat hiçbirinin, kumar ejderhasını tam yakalayıp sımsıkı çevreleyebilmiş olduğuna inanamadım. Aman, sakın “işte buna ben muvaffak oldum!” dediğimi sanmayınız. Demek istediğim şu ki, bir türlü yazılamayan, dibine ulaşılamayan ve daima satıhlarında dolaşılan bu cehennem ikliminin, bu aciz eserimle ben de derinliğine dalamamış bulunuyorum ama, dalınması gereken bir derinliği olduğunu ve o mıntıkanın bakir kaldığını haber vermek cesaretini gösterebiliyorum, gerisi, davanın başı ve sonu, ilk ve son söz, burada değil, orada; sahnede…1948 (s. 50-53)

 ****

—      Sizinle konuşurken, dün­ya savaşlarından söz etmemeye imkân yok. Çok ilginç bir hayat sürdürdünüz. Şöyle: Çocuklu­ğunuz birinci Dünya Savaşı içinde geçti. Eser vermeye baş­ladığınız dönemlerde de ikinci dünya savaşını gördünüz. Bi­rinci dünya savaşı sonunda, dünyanın denge devleti olan Osmanlı Devleti çöktü, ikinci dünya savaşı sonunda da Av­rupa uygarlığı handiyse yıkılı­yordu. Aslında, Osmanlı Dev­leti Doğu Uygarlığının Devle­tiydi. Şu halde, bir uygarlığın çöktüğünü, bir uygarlığın da yı­kılmaya ramak kaldığı çok kri­tik dönemleri gördünüz. Yaşa­mınız ve düşünceleriniz üzerin­deki bu iki dünya savaşının et­kilerini açıklar mısınız?

— Bu sualinizin cevabını eserlerim her yön­den vermiştir. Bizim anladığımız ve ismini davâmızın başlığı haline getirdiğimiz büyük doğu, Batının kafa macerasını eşya ve hadise­lere tahakküm mizacını Batıya örnek teşkil edecek bir asliyetle iktibas ettikten sonra, onu kendi öz ruhumuzun emrine alacak bir dünya­nın ismidir. Biz, iki dünya arasındaki mahsup sırrına asla yaklaşılmadığını, hususiyle Cumhuriyet Devrinden sonra batılılaşalım derken, ondan büsbütün uzak düşüldüğünü ve Batıya anlamak hakkının Doğulu kalarak mümkün olduğunu mahyalaştırıcı bir telâkkiden geliyoruz ve inşası yolunda çırpındığımız dünyanın sade doğuya değil, batıya da örnek teşkil edeceği iti­kadını besliyoruz,

Son Almanya seyahatimde benimle buluşmak isteyip sabaha kadar yanımdan ayrılama yan Berlin Protestan Baş Papazı, bu husustaki sualine verdiğim cevaba hayran kaldığını, yüzlerce dinleyici önünde itiraf etmiştir. Alman protestan kilisesinin mümessili mevkiindeki papaz, bana

«materyalizm ve spritüalizm ara­sındaki bu dünyanın hali ne olacak? Dinlerin istikbalini nasıl görüyorsunuz? Dinler arasında maddeciliğe karşı bir ittihad kurulabilir mi?» diye sormuş ve Batının bu günkü ruh buhranı­nı ve deprenişini izahla başlayıp «Doğunun ek­siği batıda, Batının eksiği de Doğuda» şeklinde­ki formülümü aynı kelimelerle tasdik etmişti.

O  konuşmanın geniş tafsilatını ilerde neşrini düşündüğüm her hangi bir vasıtayla kaleme al­mak niyetindeyim. (s.89-90)

****

—      Burada hemen bir şey so­racağım. Sizin bu memlekette büyük bir tesiriniz var. Bu tesir, kuvvetini bütün yabancı tesir­lere karşı koymaktan almakta­dır. Hal böyleyken, “Bayılıyo­rum Avrupalıya” dediniz.

— Benim Avrupalıya bayılıyorum demem, sizi yanıltmasın. Bu onu tespit ederim demektir. Benim gözümde Avrupa, insan kafasının, eşya ve hadiseler üzerindeki (tefahhus İnceden inceye araştırma) hakkının aslında bir İslamî emir olmasına rağmen, böyle şahane bir tarzda meydana getirmiş olan saha­nın ismidir. Rönesans ise, din adına ortaya konan abeslerin ve tarahatın hıncı olarak akim şahlanışıdır. Akim heyecanını o kadar derin bir şekilde hissettiler ki, ateşe atılan meşhur Bruno, odunlar üzerinde yanarken dudaklarına uzatılan haç’ı, ayaklarıyla tekmeledi. Hakiki bir muvahhit olsa idi, bu hareket onu şehitliğin en üst mertebesine çıkarabilirdi. Hâlbuki o, bü­yük oluştan mahrum olduğu için, bir bâtılı, bir başka bâtıl adına itmiştir. Evet, ben durumu tespit ederim. Kapılanmam Avrupaya. Avrupa’­nın arayıp, çok kanlı mücadelelere rağmen, bu­lamadığının İslam’da olduğuna kaniim. Bula­mamış Avrupalılara da “yazık olmuşlar” gözüy­le bakarım. Amma onların kıvranışlarını, davranışlarını beğenebilirim.. İşte bayıldığım bu tarafları olabilir. İşte Pascal. O bir adamın, rehbersiz hiçbir noktaya ulaşamayacağının en güzel misalidir. Kaldı ki, rehbersiz olarak gidi­lebilecek noktanın muhaline kadar da varabilmiştir. Öyleyken, bir gün bir buhran anında haykırıyor,

“Bana filozofların bulduklarını sandıkları Allah’a inanışı değil, fakat peygamberlerin nass halinde getirdikleri inanışı veriniz” ve isimler sayıyor. Hz. İbrahim’den İsa’ya kadar. Orada duruyor. İsim saymasa yahut en son is­mi de son peygamberi de zikretse kurtulacak. Fakat son anda yetişir gibi olduğu vapuru en son anda kaçırıyor. Neticede batıyı iyi ve kotu taraflarıyla tasnif ederim. Ona mağlup olmak mevzubahis değildir. (s.106-107)

****

—      Sizin hem bir sanatkâr çizginiz var, hem bir tasavvuf. Bu ikisini birleştirmiş bulunan bir büyük, Mevtana hakkında fikriniz?

—      Mevlana beşeri planda çok büyüktür. Bu bakımdan Avrupalılar tarafından anlaşılması da kolaydır. Fakat eseri bakımından şöhreti ve kolay anlayışı davet eder. Bu yolun büyüklerin­den Öyleleri vardır ki, şöhretten kaçmışlardır. Mevlana’nın bu kolaylığı onu bugünkü rejim ta­rafından maalesef bir turist terliği gibi kullan­masına bile müncer olmuştur. Tabii bu kıyasla­malar tasavvuf! Gerçeklere ve büyüklere nispet­ledir. Yoksa o, beşeri planın ve kelimelerin gö­türebileceği en son noktaya kadar varmış bir büyüktür. Amma tasavvuf! Marifet bütün bu kelime haşmetinin ötesindedir. Bu bakımdan, Mevlana’yı anlayan Avrupa, İmamı Rabbani ve Şahı Nakşibend’in keyfiyetini anlamaktan uzaktır.

—      Bir de Yunus var edebi­yatla tasavvufu birleştiren.

Yunus Emre, Türk cemiyet hayatında yetişen bildiğimiz edebî ve dinî tahassüs ve te­fekkürün en büyük örneğidir. Umumiyetle me­tafizik ürpertisi zayıf olan ırkımızın bu bahis­teki zaafını telafi edecek kudrette bir şahsiyet­tir. Bu arada tasavvuf için bir iki şey söyleye­yim.

“Tasavvuf, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin batınıdır.”

Bu çetin yolda son merhale hayrettir., ilk mer­halenin de hayret olduğu gibi.. Bu konudaki en ince tespiti İmamı Rabbanî yapmıştır: “Ben yokum, o, yani Allah var” diyen murid ben yokum derken bile varlığını iddia etmektedir, in­sanın yokluğunu bile iddia edememesi hali, ta­savvufun en büyük mertebesidir.. Şahı Nakşibent bunun için “Mutlak tevhid muhal”dir, bu­yurmuştur.(s.108)

****

Karamsarlık iddiasına gelince, ne deri üstü, ne sathi bir görüş! Bunlar zıt kutuplar arasın­daki ahengi anlamayanlar!… Ayol; dâvayı Al­lah’ta ve ölümsüzlük gayesinde tamamlayan bir insan nasıl karamsar olabilir?

Nur’a ancak zulmet dehlizinden geçilebile­ceğini anlamayanlara cevabım,. Eski Yunanda (lirik) şiirin babası (Pindaros)un şu sözüdür:

“Meğer ben, bir ömür, katırların yemliğine saman yerine çiçek doldurmuşum!”... Burada konuşmama bir ilâve yapmak iste­rim:

Şair Pindaros bu sözü Eski Yunanda en kemalli devre olan Perikles çağının aydın geçi­nenleri için söylüyor; ya bizim aşağılıkta kema­lini bulmuş cemiyetimizin katırları hakkında ne buyrulur? .(s.138)

****

—      Tiyatro ve şiir sahasında belirttiğiniz müstesna şahsiyete rağmen kendinizi yıllardır poli­tikaya vermenizin sebebini sorabilir miyim?

—        Netâmeli bir sual!…

Ben bir dâvanın adamıyım!

Dâvamı muvaffak kılmak için gere­kirse kanalizasyon ameleliği yapmaktan bile çe­kinmem! (s.139)

****

Bir arkadaşım bir İngilizin eserini tercüme etmiş bana gönderdi: “Yeni Cemiyette Ruh İn­hitatı… (Çökme, gerileme, alçalma) zavallı muharririn hâli dikkatimi çekti adam ıstırabını söylemiyor, süblime edemiyor, edebilse belki teskin olacak, onun için şiire, teşbihlere kaçıyor, neticede şunu söylüyor:

Ne olacak bu Batı aleminin hali, çoluğumuza çocuğumuza bir takım delinmiş dağlar mı, toprağa yapışmış maskaraca füze iskelet­leri mi ampuller mi birtakım teknoloji masal­ları mı bırakacağız?

Yani sıkıntısını hissettiğimiz tabiatten ko­puş… Bu dava 19. asırdan beri düşünülmekte­dir. 19. asırda makinenin yarattığı sosyal ve ru­hî ıstırablar, bir çok mütefekkir tarafından söy­lenmiştir.. Fakat bu adamın sesi çok can ya­kıcı.. Evet, bugün Batı bir düzen kaybı içinde­dir.. Hiçbir şeyin müeyyidesi kalmamıştır.

Bunun hemen yanı başında Türkiye’nin ha­li, Batı’nın bu buhranlarının içinde zamandan ve mekândan bir fiske ile dışarıya atılmış bir ülkeyiz. Dünyanın, ne de kendi iç ıstırabından haberdar, Batının ikiyüz sene evvel bıraktığı başlangıç noktasının taklidinde..

Bir gün Ayhan Songar Bey’le evimde konu­şuyorduk, kendisine tasavvuftan bir cümle söy­ledim beğendi hemen kaydetti:

“Bir ilmin but­lanı (Batıl olma durumu), bâtıl olması o ilmin müntehâsında, sonun­da belli olur” bu tasavvuf ölçüsü, biz bâtının müntehâsında iptidasının mukallidiyiz.

Gel de siyasetten bahsetme!..

Batıda iki korkunç ejderha görünüyor. İdeolojisi ile ismi ile kaydedeyim:

MOSKOF EJDERHASI VE AMERİKAN EJDERHASI. Biri kafada materyalist, diğer ka­fada antimeteryalist, yaşayışta materyalist. Bu bilen için tam bir ayniyettir. Ruhların içtima et­tikleri yerleri yardır,

Muhiddin Arabi:                                                                       

“Eğer zıtlar bir birleşse bir daha birbirlerini bırakmazlar”   

Der. Şimdi bu iki ejderha şu vaziyettedir.

Biri liberal… (Libaralüs) şahsî istiklal “herkes istediğini yapar”. Öteki Demokrasi, halk idare­si… Moskoflar bunu çok güzel istismar etmiş­lerdir, istediğini zerk ediyor, buna halkın ira­desi diyor. Amerika liberalistdir. Öbürü tamamiyle başka bir kutubda, artık davanın fikri ta­rafını bırakmıştır. Zaten komünizm, Marksizm, Leniniz’m, fikirde pek kısa bir zamanda iflas et­miştir. Bütün cevaplarını almıştır.

Fakat Moskoflar son derece pratik zeka sa­hibi… Düşmanımızı tanıyalım ki müsademe imkânını düşünelim. Bize gelince, Televizyon­da birtakım solcular görüyorsunuz, yüzlerine baksanız şaşarsınız, bunlar sığır gütmeyi bile beceremeyecek insanlar… Bunlar komünist, leninist… Sorsanız Leninizm nedir, Lenin kim­dir? bilmez…

Lenin inancında çok mutaassıp pratik zekâya sahip, şiddetli disiplin sahibi kendi batıl inancına çok bağlı, bundan hiçbir fedakârlık yapamaz. (s.204)

****

—      Ne güzel bahçe ve ne gü­zel köşk… Ama köşk modern, içi ve eşyası klâsik.. Dış hayat­tan da hiçbir ses sızmıyor bah­çenize. Herhalde rahat ve hu­zurunuz yerinde..

—      Evet, dışı modern olmak gayretinde bir .. İçi de klâsik ve muhafazakâr görünüşlü…

Ev, malım olmadığı için beni taahhüt altına al­maz. İçi ise dışına nispetle belirtiği tezat bakı­mından, beni ve yaşadığım cemiyeti sembolleş­tirebilir. Rahat ve huzura gelince, evvelâ dünya hayatının esasında yok, sonra 19. Asrın sonla­rından başlayarak dünyada yok, derken 20. Asırdan bu yana insanlıkta nâmevcut 20 yıldır da Türkiye’de kökünden nâbut…

“Nabud” yani silinip geden, vücudundan eser kalmayan. Bana gelince, kendimi bildim bileli rahat ve huzurdan haberim olmamıştır. Uzunca bir zamandır kendimi hapsettiğim bu evde, hele birkaç mevsimden beri öyle bir ruh haletine bürünmüş bulunuyorum ki, yakın dost cenazesi, hastane muayenesi ve bazı resmi işler mecburiyeti dışında şehre indiğim bile olmu­yor. İndiğim zamanlarda da, güzelim İstanbul bana (Şanghay) kadar yabancı geliyor. O da “nâbud’lardan biri oldu. Nerede eskisi, nerede yenisi!…

—      Üzerinde yıllardır çalış­tığınız dev eser tamamlandı de­ğil mi üstad? Yani İman ve İs­lâm Atlası adlı ilmihaliniz.

—      Tamamlandı. Tamamlandıktan sonra içime derin bir hüzün çöktü.

—Niçin?

Erişilen her şey gaye olmadığı, gayeyi ufuk çizgisi gibi bir adım daha uzaklaştırdığı için… Bu dünyada tamamlık var mıdır ki?.. (s.232)

****

Bir alış-veriş vasıtası olarak paranın mahiyeti konusunda ne düşünüyorsunuz?

— Bilmiyorum mizacınıza bunu neşretmek uygun düşer mi..

Para bir Yahudi icadıdır.

Paranın teşkil ettiği zulme karşı antikapitalizm keza Yahudi icadıdır. Velhasıl bu Yahudi garip şeydir. Tahribe memurdur. Nerede mükemme­liyet görürse onu tahrip eder. Marks, Yahudi’dir. Ama Yahudiye dehşetli çatar, çıfıt diye.,

ACAYİP BİR ŞEY; TEZİ YAHUDİ, ANTİ TEZİ YAHUDİ, SENTEZİ YAHUDİ, ANALİZİ YAHUDİ., BU İNCE İŞTİR.. Benim Abdülhamit’le ilgili kitabım okunursa pek çok sorunun cevabı bulunur. (s.252)

****

A.K. — Yaşadığınız muhak­kak tabi…Tezahürleri neler ol­du?.. Şiirinize akseden tarafıyla biz anlamaya çalışıyoruz.

—      Cevabı, bir nevi bir psikolog veya psikiatr karşısında kendi kendini tahlil eder gibi konuşmakla kabil.. Umumi olarak mesele şöy­le konabilir: Goethe, -takdir ettiğim zekâlar­dandır- der ki

“İnsanlar hayatlarında bir kere büluğ ıstırabı çekerler. Fakat dehânın çocuk­ları sık sık. Çünkü her defâsında gençleşir­ler..” Bu Goethe’nin bir ifadesidir. Dehâ­nın çocuğu olmak, ona özenmek, hatırımız­dan geçmez. Şu var ki, “cins kafa” muhakkak kurcalayacaktır. Mücerretlerden mücerrede ge­çecektir.

Ulâya doğru gidecektir. Bu gidiş arasında, kafanın hudutlu olması, müthiş bir ıstıraptır.. Ve bu cins kafanın bir nevi kaderidir.

Demin size söyledim at üstünde giden adam ufka doğru bakıp ufka doğru düşme vehmine giriftâr oluyor. Bu ne demek? Bunu kime anlatsanız anlamaz…

Öyle anlarım vardı ki benim bir kaç tablo istiyorsanız eğer, söyleyeyim… Mesela İş Bankası’nın Edirne Şubesi’ni ben tesis ettim. Ben memur edildim. Dayım da orada polis müdü­rüydü. Dayımda yatıyordum.

Öyle bir ıstırap içindeydim ki, sanki gö­zümü, kulağımı, burnumu takma diş gibi çıka­rıp konsolun üstüne koyuyor gibiydim. Sabahle­yin kalkınca gözümü takmak filân… Normal görünmek için… Ve hiçbir serrişte (ipucu) ver­memek halimden…

Bu hal nedir?

Şudur:

Ayağımı atarken bastığım toprak çökecek­miş gibi geliyordu. Buna öyle inanıyordum ki, adım atmanda imkân yoktu. Ama hiçbir zaman inanmıyordum.

Çünkü burada cinnetle üstün şahsiyet ara­sında çok ince bir çizgi var… Kendisini frene edebilen, o zaman, dehâ olur, kıymet olur. Onun tam mahkumu oldunuz mu olmaz. Hâkimi olacaksınız! Nitekim bu bahis tasavvufta çok mühimdir. Hatarat bahsidir, bu imân vesvesesi, küfür vesvesesi halinde gelir adama…

Bir gün Resullullah’a hallerini şikâyet edi­yor sahabîler; çektikleri hatarattan…

Tebessüm buyuruyorlar ve diyorlar ki:

“İmanın kemalindendir!”

Arz edebildim mi?.. Böyle…

İmam-ı Gazzâli… Bir eser daha yazmak iste­rim; Allah izin verirse…” Büyük Mustaripler” diye… “Büyük Mazlumlar”ı yazdık ama bunu yazmadık. Bu Büyük Mustariplerin Şarktan ve Garbdan olması lazım gelir. Şark’ta en büyük mümessili İmamı Gazzali’dir.

Şimdi, garibinize gidecek bir şey söyleyeyim size… Bir gün Efendi Hazretlerine sordum:

“İmam-i Gazzâlî’nin buhranı mı büyüktü, be­nimki mi?”

Dedim. Ne dese beğenirsiniz?

“Senin ki!”

Dedi.

Onunla her konuşmam virgülüne kadar hatırımdadır. Meselâ,

“Diz çök ey zorlu nefs, önümde diz çök!” mısraı var ya… Bu daha evvel “Diz çök zorlu kader, önümde diz çök!” idi. Şiiri okuduğum zaman, kendisi dikkatle dinledi ve sükut etti. Ne tasvip’ ne bir şey… Ürperdim. Ve hemen, Şeriate en küçük mikyasta zıtlık ifade eden bir nokta var mı diye baktım. Bunu bul­dum.

KADER DİZ ÇÖKMEZ!.. ONU “NEFS” YAPTIM.

A.K. — Niçin efendim, İmam-ı Gazzâli’nin ki mi, sizin ki mi? Cevabı verdi mi efendiniz?

—            Ben niçinini sormadım.. Meselenin fizik tarafım söyleyeyim. Bir lokma ekmek yesem bir bardak su içsem onu temsil edemiyordum. Temessülüm gitmişti. Yuvarlanıyordum yerde.

Sonra, Allah!ın lutfuyla kurtuluşumu bulu­yorum…

Gazzâli diyor ki:

“Gördüm ki bu akıl, çıkmaz sokaktır. Müşkâk-ı Nebeviye, Peygamber kokusuna, ruh feyzine yapışmadan olmaz bu iş.. Böyle yap­tım.. “

Zahirî ilimde çok üstündü mevkii… En bü­yük eserleri bundan sonradır.

Bana uzun zaman “sâbık şâir” (Geçen, önceki, eski) dediler. Bu kelimeyi çıkaran Fikret Adil’dir. Ölmeden, kısa bir zaman önce evine gittim. Ona “Perdeler” isimli şiirimi okudum. Yeni yazmıştım. Bir iki senelik mesele… Başladı ağlamaya:

“Ben sana sabık şair diyordum. Meğer lahik (yetişen, vâsıl olan, ulaşan) şairmişsin!..”

Dedi. Sonra hastalığı için ne güzel teselli bulmuştu. Şu, parkinson hastalığı mı ne?.

“Bu çektirir ama öldürmez diyorlar.”

Dedi. Gitti, ameliyat oldu ve öldü.

Evet… İşte benim de buna benzer kriz hal­lerim var… Meselâ, böyle bir anda, tutun siz, 70 kilodan 59 kiloya, 58’e inin!.. Size o devri an­latıyorum! Bir yalıda oturuyorduk Beylerbeyin­de… Yalının bahçesinde yürüyorum. Bir Kur’ân-ı Kerim sesi…

Bir ayeti okuyor. Onu duyar duymaz ken­dime geldim. Demek dedim; tâkat veriyorsun ki, bu yükü de yüklüyorsun. Bütün mesele muvâzeneyi teminde… Bir şeyin, sizi ya tersin­den ya yüzünden inanmaya sevk eden “hatar’ın yükünü çekebilmek lâzım.. Ayhan Bey, doğru buluyor musunuz?

(s.281-284)

 

Necip Fazıl KISAKÜREK (kaddesellâhü sırrahu’l azîz)


AKIL-SAF AKIL- SİYASÎ AKL’IN ELEŞTİRİ ve MUVAZENESİ


Günümüz müslümanı artık, hayatı, toplumu, ekonomiyi, “akıl”ı, “saf aklı” ve “siyasî aklı” vb. eleştir­mekle yükümlüdür… Ancak bu eleştirileri ilmî bir ruhla yap­malıdır. Yoksa Müslümanlar için bir  “Uyanış”, “ilerleme” ve “İslâm Dünyasının Birliği”n­den söz etmek, yalnızca hayal ve kuruntudan ibaret ka­lacaktır diye düşünüyoruz. Bahsettiğimiz mevzu içinde akılların da eleştirisini ve muvâzenesini sağlarsak Allah Teâlâ’nın emri olan ilâ-i kelimetullâh ve neticede İslâm’ın dünya üzerindeki hâkimiyetinin önü açılmış olur. Eleştiri ve muvazene hususu üzerinde çok sözler söylenebilir. Ancak basiret sahibi olmanın gerekliliği ve yanlış alınan kararların nasıl bir zarar verici olduğunu görmek için şu hatırayı tekrarlayalım.

Hz. Osman radiyallâhü anh döneminde ortaya çıkan yeni durum, gö­rev süresinin “insanları usandıracak ölçüde” uzamasıydı.

Yetmiş yaşında bey’at edilen, yaşlı bir adamdı. – Şûra sırasında- onu genç Hz. Ali bin Ebî Talib kerremallâhü vecheye yeğ tutan­lar arasında, yalnızca ömrünün yakında biteceğini bek­ledikleri için yeğlediklerini düşünenler vardı. Ama, durum ta­mamen tersi olup, ömrü uzun oldu. Sorunlar katmer­leşti, anlaşmazlıklar giderek büyüdü. Bir şekilde  “kabile”, “ganimet” ve “akîde” de bunalım için “zorunlu buluş­ma” ortaya çıkmadı.  Bunun yanı sıra anayasa bunalımı da doğdu. Halife, hem yaşı açısından, hem de karar alan ve kötü davranan çevresindeki yakın grup ve çı­kar sahipleri açısından eleştiriliyordu. Durumu düzelt­mek için yapılan nasihatlarda fayda etmiyordu. Çünkü halifenin etrafındaki “baskı grubu” ve “karar vericiler”, vaadlerinden ve düzeltme sözlerinden onu nasıl döndüreceklerini çok iyi biliyorlardı. (Emeviler) Öyleyse, halifeyi indirmek isteyenler ve isyancıların önündeki tek seçenek kalmıştı, istifasıydı.

Ama nasıl?

Ondan sonra görevi kim üstlene­cekti?

Sahabenin tereddüdü işte buradan doğdu. So­nunda isyancılar halifeyi kuşatmaya aldılar ve ayrılmasını istediler. Kabul etmeye yanaşmadı: Hangi “kanun”a göre istifası isteniyordu, belli değildi? (Çünkü onu yetkili kılanlar, görevi verirken sadece her şey için biat etmişlerdi.)  Çözüm ancak kan  dökülerek çözülebilen bir anayasa bunalımına dönüşmüştü.

KANUN OLMAYINCA, SÖZ KILICINDIR.

Hz. Osman’dan sonra da müslümanlar yönetimde bu boşluklarla karşılaşmaya devam ettiler. Çünkü iktidar, “zamanın sahibi” nden sonra veliahdlerinden veya başkalarından halef olacak kişiye ancak ölümü durumunda geçiyordu. Tabiî ölüm gecikince, çö­züm zehirleme ya da başka bir yolla hazırlanan ölümle sağlanacaktı.

Hata o zaman nerede idi?

Önceden olduğu gibi Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer ve hem de Hz. Osman’a bey’at sırasında (sınırsız yetki) tekrarlanmış olan bu yanlış hareket ve anlayış tarzı yani “halife” nin görevlerinin belirlenmeyişi, anayasa boşluğu, “iş” (iktidar, otorite ve hilâfet), bu görevlerin anlam ve içeriğini çeşitli yorumlara açık bırakınca tabii ki sorunların çıkması mecburî olmuştu. (Hızır kıssasında Allah Teâlâ hataların üçüncüsünde ayrılığı tahakkuk ettirmiştir.)

Haksızlık vardı, ama, kimde?

Bunu belirlemek vicdanlara kalıyordu. Bu minvalden Hz. Osman’a görevini bırakmalarını isteyenlerin halifeliği verirken neyi teslim ettiklerini belirlemediklerinden ondaki itirazın oluşmasına tahammül etmeleri gerekirdi. Ancak bu şekilde olmamıştı. Hz. Osman radiyallâhü anhın anlayışında

“Hz Osman’ın görevi ve yönetme görevlerini “kayıtsızlık gören anlayış” da olunca isyancıların cevabı aynen şöyle oldu:

“Dediler ki: Yemin olsun ki, ya yaparsın, ya azledilirsin, ya da öldürülürsün. Seçimi sen yap.”,

Hz. Osman ise;

 “Allah Teâlâ’nın giydirdiği bir gömleği asla çıkarma­yacağım.” diyerek, isteklerini yapmayı kabul etmeyip ve iktidarda kalmakta ısrar edince, kendisi kırk gece kuşatma altında kaldı. Sonunda olay, Muhammed bin Ebî Bekir’in önderlik ettiği bir grubun köşkünün duvarlarına tırmanmasıyla bitti. Hz. Osman Kur’an okuduğu Mus­haf elindeyken şehid oldu.”[1]

Bu olayda bahsettiğimiz akıllar ile yetkilerin, her verilen kararda oldu bitti ile kalmadığını, içtimâi ve ferdî sorunlar çıkardığını aşikâr etmiştir. Daha sonraki zamanlarda da Müslümanlar  siyasî sorunları tamamen ortadan kaldırmak için  “genel bir düşünce “ olarak  “Kim güçlenirse, ona itaat gerekir” “İlâhî meşruluk” “kaza ve kader” “İlahî irade” “Allah’ın önceki bilgisi” “Allah’ın iradesi ve isteği” gibi tevillerle kaosa dönüşmüş siyaset bilgisi içerisinde içinden çıkılmaz bir hal içine düşmüştü.  Düşüncelerde hep, “Siyasetle ilgili her yazı yanlı bir siyâsi yazıdır.”[2] icabınca tarafgirlik içinde oluşunca zayıflamak ve sıkıntılar çekmekte mukadder olmuştu. Bu nedenle her meselede dinin akıl ile olan arkadaşlığında sorun çözücü olarak; düşünceler ve icraatlardaki, sevapları kabul etmek, hataları eleştirmek, şüphe etmek ve güvenmek üzere kafa yormamız ve objektif olmamız elzemdir.

Zorla da olsa iktidarı ele geçiren kişinin zihniyetini görülüp gereği yapılmazsa iyi ve dürüst olmanın, bu dünya nizamında zararda kalmaya sebep olduğunu görmekteyiz. Allah Teâlâ kulları için merhametli olanı sever. Ancak gelecek vadetmeyen ve sorun çıkaran iyiliklerde ısrarcı olmak özgürlükleri kaybettiriyorsa bir sorun var demektir. (Nerede?) Buna göre bir meselede yüz tane unsur varsa hepsini de ortaya koyup o şekilde hareket etmeliyiz. Mesela Muaviye’nin

“Sopamın yettiği yere kılıcımı koymam. Dilimin yettiği yere sopamı koymam…Bizim iktidarımıza uzanmadıkları sürece insanların konuşmasını engellemem” [3] düşüncesi gibi bir karar karşısında alacağımız tedbirler için daha dikkatli olmamız gerekmektedir. Unutmayalım ki, “Hatanın ancak ikisine izin verilmiş, üçüncüsünde ise kader tahakkuk etmiştir.”

“Allah Teâlâ’m her işimizde sana sığındık ve kendimizi sana emanet ediyoruz. Velimiz ve vekilimiz ancak Sen’den başkası değildir.”

İhramcızâde İsmail Hakkı


[1] Bkz: Cabirî, İslâm’da Siyasal Akıl; trc: Vecdi Akyüz, İslâm’da Siyasal Akıl, İstanbul, 1997, s.727

[2] Vecdi Akyüz, İslâm’da Siyasal Akıl, İstanbul, 1997, s.717

[3] İbn Kuteybe, Uyûnu’l-Ahbâr, (I-II), el-Muessesetu’1-Mısrıyyetu’l-Amme li’l- Kitab, Kahire 1963, c. I, s. 9; Hasan İbrahim Hasan, Siyasî-Dinî-Kültürel-Sosyal İslâm Tarihi, c. II, s. 132;  Cabirî, İslâm’da Siyasal Akıl, s.592; trc: Vecdi Akyüz, İslâm’da Siyasal Akıl, İstanbul, 1997, s.715

FETİH ŞUURU MAĞLUBİYET PSİKOLOJİSİ


Ahmed Maraşlı (TAŞGETİREN)
1987 – Temmuz, Sayı: 017, Sayfa: 020
Sistem Sancısı, 1991-s.194-201

Avrupa Topluluğu ve İslam Üzerine Düşünceler…

İslam-Batı ilişkisinde “Fetih şuuru” ile “Mağlubiyet psikolojisi”ni iki önemli kriter olarak değerlendirmek gerektiği düşüncesindeyiz. Çünkü, birinin tükendiği yerde diğeri başlamış ve her biri, hakim oldukları dönemde İslam-Batı ilişkilerine kendilerine has yapı kazandırmışlardır.

FETİH ŞUURU’NUN UFUK ÇİZGİSİ

“Doğu da Batı da Allah’ındır. Her nereye yönelirseniz Allah’ın rızası oradadır.” mealindeki ayet, müslüman için çok geniş bir ufuk çizmiştir. Yeryüzünde “Fitne kalmayıncaya ve din yalnız Allah’ın oluncaya kadar” mücadele çağrısı da, doğuyu ve batıyı kucaklayan bu geniş ufuk çizgisi içinde, müslümanın nasıl davranacağını belirlemiştir.Allah Rasülü, daha dünyada iken, doğuyu ve batıyı İslam’a açmak için öncüler görevlendirir. Doğuda İran Kisrasına, Batıda Bizans İmparatoruna, Mısır Kralına İslam’a çağrı mesajları yollar. Peygamber mektubunu götüren her sahabi, adeta bir fetih birliğinin sancakdarıdır. Sonra gelecek asırların, doğuya ve batıya yönelen her fetih birliğinde, peygamber buyruğu taşıyan bu kutlu sahabilerden izler olmalıdır.

“Fetih Şuuru” müslümanın, kendi imanına olan sonsuz güvenden kaynaklandığı için müslümanı daima ileri ufuklara götürür. Müslüman, içinde ulaştığı yeri ihya edecek bir soluk taşıdığı inancıyla, daima ilerler. Bu duyguyu, Tarık b. Ziyad’ın Atlas Okyanusu kıyısına ulaşıp da, atının ayakları suya değdiğinde söylediği ünlü sözler nasıl da ortaya koyar:

Allah’ım önüme bu büyük denizi çıkarmasaydın, senin adını daha nice ufuklara ulaştıracaktım.

Bu, büyük bir imandan beslenen büyük bir “Fetih şuuru”dur.

Bu şuurdur ki, müslümanları, fetih birlikleri halinde doğuya ve batıya taşır. Orta Asya ile Endülüs’ün arası, yani Mağrib ile Maşrık, “Doğu da batı da Allah’ındır” ayetinin verdiği ölçüler çerçevesinde İslam ile bezenir. Fetih şuurunu taşımakta, bir İslam ordusu ile, sade bir müslümanın farkı yoktur. İspanya’ya çıkıp gemileri yakan, Çanakkale Boğazını sallarla geçip Rumeli’yi fethe çıkan İslam ordularındaki fetih heyecanı neyse, Ahmed Yesevi’nin dualarla Rumeli’ne gönderdiği dervişlerinki de odur. Her derviş, tek başına bir fetih ordusudur. Gelip konakladığı küçücük beldelerde gönülleri İslam’a açar. Gönülleri İslam için fetheder.

Fetih şuuru çerçevesinde yürütülecek İslam-Batı ilişkisi, İslam’ın bizatihi kendi politikasıdır. İslam bu ilişkiden kaçmaz, aksine müslümanı buna teşvik eder. Çünkü her ilişki, İslam için kazançtır. Her ilişki ile, temasta bulunulan dünyaya İslam’dan bir şeyler taşınır. İslam’ın bu tarz bir ilişkiden, korkması, ürkmesi, çekinmesi düşünülemez. Aksine, bu ilişki, Batı’nın ve Doğu’nun, İslam dışı sistemlerini ürkütür.

MAĞLUBİYET PSİKOLOJİSİNİN OLUŞUMU

18. Asırdan itibaren, İslam’ın batı ile ilişkisi tersine döner. Çünkü “Fetih şuuru” özellikle yönetici kesimlerde yerini “mağlubiyet psikolojisi”ne terkeder. Mümtaz Turhan, mağlubiyet psikolojisi ile, müslüman toplumu Batı karşısında kültürel etkilenmeden koruyan “ruhi mukavemet‘in ve “psikolojik set”lerin sarsıldığını, hatta “kısmen çöktüğünü” belirtir. Sarsılan ve çöken, gerçekte, Engelhardt’ın Tanzimat eserinde belirttiği gibi, “Fatih millet” gururudur. Diğer bir ifadeyle “Fetih şuuru”dur. Batı’nın maddeten güçlenmesi ile bizim manevi çözülüşümüz arasında sanki çok sıkı ilişkiler vardır. Batı’nın maddi iktidarı, bizde, Batı ile ilişkili kesimleri öylesine derinden etkilemiştir çünkü.

İki asırlık tarihimiz, Batı’nın bu maddi iktidarına duyulan özlem ve onun bedelini ödemekle geçer. Sanki Batı, işveli ve nazlı bir ahu, bizse onun peşindeki sünepe aşık gibiyizdir. İki asırdır Batı bize, formül üzerine formül üretir. Biz de önce “Batıyı yakalamak” sonra“Batılılaşmak” sonra da “Batı ile bütünleşmek” şeklinde klişeleştirdiğimiz hedefler peşinde, bu işveli “kafir”e ulaşmaya çalışır, ne çare ulaşamayız.

100 YILDIR AYNI ÇİZGİDE

Bundan yüz yıl önce yazılıp çizilenler ve verilen demeçlerle, Türkiye’nin Avrupa Topluluğuna tam üyelik için başvurduğu 1987 yılında söylenen sözler ve yazılan yazılar arasında pek bir fark yoktur. Sanki oyunun sadece aktörleri değişmiştir. Şunlar, bundan yüz yıl kadar önce Osmanlı devleti hakkında yazılan veya söylenenlerdir:

Lord Stattford‘de Redcliffe, Fuat Paşa‘ya söylüyor:

“Siz dininizi, halifeyi falan bir tarafa bırakın. Saçma bunlar. Bir ülke başka ülkeye muhtaçsa, onun uğruna kan dökmekten çekinmiyorsak, bu bize hristiyan dünyası ve Avrupa adına bazı şeyler isteme hakkını verir.”

Fuat Paşa’nın bu sözlere, cevabı, dudaklarında acı bir gülümseme ve şudur:

“Türkiye’nin ölmesini istiyorsanız evet.”

Lord Stattford’un sözlerini, yan sütunlarımıza aldığımız Von Hassel’in sözleriyle karşılaştırdığımızda, 100 yıl içinde acaba ne değişti, diye sormaktan kendimizi alabilecek miyiz?

Bugün Avrupa’nın sık sık ortaya çıkan müdahelelerinden yakınıyoruz. Oysa Avrupa bunu meşru bir hak gibi görüyor. İşte size 100 yıl önce, Tanzimat Fermanının üzerinden elli yıl geçtiği bir zamanda, bir Batılının kaleme aldığı satırlar:

“Müdahale, modern halkların amme hukukuna nice aykırı olursa olsun Türkiye için meşrudur. Çünkü zorunludur. Ve bu zorunluluğu yaratan koşullar halen devam etmektedir. Elli yıllık reformlar bu zorunlulukta kayda değer bir hafifleme yaratmamıştır.” (Engelhardt, Tanzimat, shf. 379).

İnsan, yukarıdaki satırları, herhangi bir Batı dergisinde okusa, Cumhuriyet dönemini yargıladığını sanır. Oysa bunlar, 100 yıl öncesinin yargısıdır ve gariptir ki Batı’nın Türkiye hakkındaki yüz yıllık yargısında bir değişme olmamıştır. Çünkü ruhi değerlerde bir değişme olmamıştır. O hala işveli ahu, biz hala sünepe aşık. O muktedir, biz mağlup. Ve ilişkiler hep “mağlubiyet psikolojisi” çerçevesinde…

Aydınlarımız ve devlet adamlarımız, iki asırlık ilişki sürecinde bu çerçeveyi aşabilmiş değiller.

Fuat Paşa, Avrupa devletlerinin elçilerine “Siz fısıldayın yeter, diyordu , sahneyi ye oynanacak rolleri bize bırakın.” O kadarcık gururu vardı. Hiç olmazsa zevahir kurtulmalıydı. Ondan sonra gelenler içinde öyleleri çıktı ki, sahnede birlikte oynamakla izzet-i nefisleri arasında bir irtibat kurmayı bile düşünmediler.

RADİKAL BATICILAR MANDACILAR-SENTEZCİLER

Ağaoğlu Ahmed Bey ile Abdullah Cevdet gibi aydınlarımız, külli bir Batılılaşmayı öğütleyecek kadar “Radikal Batıcı” idiler. “Medeniyet Avrupa Medeniyetidir. Bir ikinci medeniyet yoktur. Bunu gülü ile dikeni ile isticlas etmek mecburiyetindeyiz. Bunun da tek çözüm yolu Türkiye’yi, medeni Avrupa’nın bir parçası yapmaktır.” bu sözler Abdullah Cevdet’e ait. Şunlar ise Ahmet Agayef’e:

“Medeniyeti, idare-i maslahat usülüne tabi tutmak isteyerek, kadir ve kahhar bir kuvveti, pazar mantığı ile idare etmeğe kalktık. Yüz seneden beri çabalayıp müspet bir neticeye vasıl olamayışımızın sebebi budur.”

Ahmed Agayef, yaşamak için yalnız “libasımız ile değil, kafamız kalbimiz,tarz-ı telakkimiz, zihniyetimiz, milli şahsiyetimiz, hatta dinimizle Avrupa’ya uymamız gerekir.” diyordu. Çünkü Agayef’e göre “Medeniyet sahasında mağlubiyetimiz kat’î ve galip medeniyeti temsil etmek lüzumu mübremdi.”

Bu çizgi, milli mücadele sonrasında, bir kısım aydınımızda “Türkiyeyi bir süre Amerikan mandası altında tutup modernleştirmek” düşüncesi şeklinde, diğer bir kısmında ise Sovyetlerle bütünleşmek şeklinde çeşitlenecekti. Ama her ikisinde de Ağaoğlu Ahmed’in sözlerinde ifadesini bulan “Mağlubiyetimiz kat’idir” şeklindeki mağlubiyet psikolojisi hakimdi.

Mağlubiyet psikolojisi çerçevesinde gelişen düşüncelerden en masunu belki bir sentez arayışı içinde olanlarıydı. Bunlar, medeniyetin maddi cephesinde Batı karşısındaki mağlubiyeti kabullenirken manevi yapımızdan vazgeçmeye gönülleri razı olmayanlardı. Formülleri “Doğu-Batı Sentezi” şeklinde ortaya konuyordu. Ancak, mağlubiyet psikolojisinin hala atılamadığı ve yönetici aydın “elit’lerimizi bir karabasan gibi etkilediği, Batı’nın maddi iktidarının da bütünüyle ideolojik bir yapı kazandığı günümüzde, bu sentez bizim lehimize nasıl sonuç verecekti?..

UYUM SÜRECİNDE İSLAM

Türkiye şu anda Avrupa Topluluğuna tam üyelik için baş vurmuş bulunuyor, iki asırdan beri devam eden “uyum sürecimiz” 2000 yılı civarında Batı tarafından kabul görürse, Avrupa ile bütünleşeceğiz. Bu 10-15 yıllık uyum sürecimizde Batı’nın bizden beklentileri var. Önce“Şu İslami canlılığınızı biraz törpüleyin,” diyorlar.”Batı’nın’Türkiye’de islamî bir “aktivite”ye fazla müsamahalı olamayacağını” belirtiyorlar. Yani İslam, Batı ile aramızda tam bir “uyumsuzluk” noktası. “Radikal batıcılarımız” ise, Batı’ya kesin “güvence” veriyorlar, “İslam işini siz merak etmeyin. Biz onu sizin de alî himmetlerinizle hallederiz. Türk toplumu kesinlikle batılılaşmayı tercih etmiştir.” gibi kesin teminatlarla konuşuyorlar. Burada, Ahmet Agayef çizgisinin devlet politikası halinde “eyleme geçtiğini” görmekteyiz.

ALTERNATİFSİZLİKLER

Öte yanda ise Türk toplumu için alternatifsizlik propagandaları şırınga ediliyor. İslam ülkeleri arasında bir bütünleşme imkansız! İslam ortak pazarı imkansız! Türkiye’nin ortadoğuda yeni bir güç merkezi oluşturması imkansız! Türkiye’nin batılılaşmadan teknolojik gelişmesi imkansız! Evet, bu kadar imkansızın içinde bulunan Türkiye’ye Avrupa ile bütünleşmek bir lütuf değil de nedir? İşte size tam mağlubiyet psikolojisi. Bu psikoloji içinde ancak sömürge olunur, nereye yamanılırsa yamanılsın, oranın müstakil, şahsiyetli, onurlu bir parçası olmak yerine…

İLİŞKİ AMA HANGİ PSİKOLOJİ İÇİNDE?

Bizce, İslam dünyasının dış ilişkilerinde kıstas, şu veya bu ülke veya ülkeler topluluğu ile münasebet değil, bu münasebetin hangi psikoloji ile yapıldığıdır. Sömürgecinin lütfuna avucunu açmış bir müstemleke psikolojisi mi,yoksa büyük bir medeniyetin çocukları olma gururu ve bundan kaynaklanan Fetih şuurunun oluşturduğu bir dünya görüşü mü?

Avrupa Topluluğuna tam üyelik için başvuran Türkiye’de, her ikisi de var. Tam üyelik başvurusu, belki, iki asırlık mağlubiyet psikolojisine daha açık. Ancak Türkiye’de bu başvurunun yeni bir İslam fethine kapı aralayabileceğini, teknolojinin ideolojik yapısından soyutlanarak transfer edileceğini düşünen kesimler de mevcut. “Müslüman Batı’ya müslüman gidip müslüman dönebiliyor artık.” Müslümanların, şu kadar eziklikten sonra fetih şuurunun eşiğine geldiğini haber veren bu değerlendirme aslında Türkiye’nin de en büyük avantajıdır. İyi ki bu başvuruyu, yeni bir fetih imkanı gibi görenler var.

Öyleyse, Avrupa’ya açılışı yeni bir fethe açılış gibi yorumlayanlar için zorlu günler başlıyor demektir. Hoca Ahmed Yesevi’nin dervişleri gibi yollara düşmenin, yani hizmete soyunmanın zamanıdır. İslâm’ı anlatmak için. Avrupa’da bir İslam fethi için…

AT’IN ŞARTI 

Yasaların ve ticaretin Kur’an’ın hükümleri ile yönlendirilmesi, çözümü imkansız meseleler getirir. Bin küsur yıl önce yazılmış Kur’an, bugünün modern devletinin ve onun düzeninin esas yasası olamaz.

Avrupa ile Türkiye arasındaki iyi ilişkilerin Atatürk devrimleri çerçevesinde devam edebileceği çok iyi biliniyor.
Uwe von Hassel

TAHİR BÜYÜKKÖRÜKÇÜ HOCA KİMDİR?


1925 Konya doğumlu. İlkokulu mahalle okulunda okur. Konya’da Karma Ortaokulu olarak bilinen meşhur okula devam eder. Üçüncü sınıfta okuduğu sıralar, bir gün Kapu Camiine gider. Cami kürsüsünde bir hoca efendi çok etkili bir üslûpla cemaate vaaz etmektedir. Vaazdan öylesine etkilenir ki, içinden ‘ben de böyle ilim sahibi ve güzel konuşan bir vaiz olsam‘ diye geçirir. Daha sonra bu okulu bırakarak bu vaizden dersler almaya başlar.

Tahir Büyükkörükçü

1940 yılında siyasi baskılara ve yasakçı tutumuna rağmen kitaplarını gömleğinin içinde saklayarak hocasından icazet alıncaya kadar tek başına kararlı bir şekilde eğitimini tamamlar. Konya’nın Meşhur hoca efendilerinden Hacı Veyiszâde Mustafa Kurucu Hocadan Hadis ilmini öğrenir. Ebû Said Muhammed Hâdimi hazretlerinin Berika adlı eserini de, Kurucu Hoca’dan okur. Bu arada, o günün hafızlık merkezi olan Bulgur Tekkesinde hafızlık çalışmalarına devam eder. Fırsat buldukça da Hacı Hâki Efendiden Farsça dersleri alır.

Hacı Veyiszâde Mustafa Kurucu Hoca

Vaaz Kürsüsü- Meclis Kürsüsü- Cezaevi

Hayran olduğu Mahmud Sami Ramazanoğlu hazretlerinden de manevi ders alan Tahir Büyükkörükçü, kararlı ve titiz bir derviştir artık. Asker dönüşü, eski garaj civarındaki Boncuk Camiinde imamlığa başlar diğer yandan da yarım kalan hafızlığını tamamlar. Çeşitli camilerde verdiği vaazlara ilgi her geçen gün artar. Zamanın Diyanet İşleri Başkanı Ahmed Hamdi Akseki bir vesile ile Konya’ya gelir ve Tahir Hoca’nın vaazını dinler, çok beğenir. Prosedür gereği yapılan bir imtihanla Tahir Hoca Konya merkez vaizliğine tayin edilir: Yıl 1951.

Ahmed Hamdi Akseki

1960 İhtilaline kadar ateşli ve etkili vaazlarına devam eden Tahir Hoca, İhtilalin sıkıntılı günlerinde dahi vaaz vermeye korkmadan devam eder. İki yıl sonra mahkemeye verilerek vaizlik vesikası elinden alınır ve sekiz ay konuşturulmaz. 1964 yılında Burdur’a sürgün edilir. Hocaya ceza verdiğini sananlar Burdur halkına ödül vermiştir aslında.

1965‘teki siyasi değişiklik sonrası, Konya’ya müftü olarak döner. Yedi yıla yakın devam eden müftülük döneminden sonra kendi arzusu ile tekrar kısa bir süre vaizlik yapar ve 1973 yılında emekliye ayrılır.

Siyasetten hiç hoşlanmadığı halde büyüklerinin isteği ile 1977 yılında Milli Selamet Partisi’nden Konya milletvekili olarak Meclise girer. 12 Eylül darbesinde tutuklanır; ‘İslâmî esaslara dönülmesini ve İslâmî devlet kurulmasını istediği’ iddiasıyla Askeri Mahkemece yargılanır; 11 ay cezaevinde kalır; beş yıl devam eden mahkemelerden sonra 1985‘te berat eder. Cezaevinden çıkınca tekrar Kapu Camii ne döner ve vaazları 1999 yılına kadar devam eder.

İsmet İnönü’nün korkulu rüyası

1965′de Burdur’da iken Denizli’de başlayan salon konuşmaları 1960-70′li yıllarda bütün Türkiye’ye yayılmıştır. Adana, Ceyhan, Kayseri, Malatya, Sivas, Diyarbakır, Erzurum, Nevşehir, Karaman, Niğde, Samsun, Eskişehir, Isparta, Ankara, Maraş, Bursa. Konuşmaları yurtta büyük coşku oluşturmuştur.

1968′deki meşhur İzmir Alsancak Spor Salonu konuşması, o günün siyasilerinin fevkalade dikkatini çekmiş ve İsmet İnönü bir meclis konuşmasında Tahir Büyükkörükçü’den söz ederek şöyle demiştir:

“Hükümeti destekleyen 3 sac ayak var. Birisi, Said Nursi, birisi Konya Müftüsü birisi de Gazzâli.”

Büyük Şef
İsmet İnönü

Nasıl bir insandı?

  • Misafirperverdir. Başta Mahmud Sami Ramazanoğlu Efendi hazretleri olmak üzere, Lâdikli Hacı Ahmed Efendi, Hacı Veyis Zade Mustafa Efendi, Muhammed Harrani Hazretleri, Musa Topbaş Efendi, Muhammed Zahid Kotku Efendi, Mekkeli Üstad Muhammed Alevi Maliki, Yahyalılı Hacı Hasan Efendi, üstad Ali Ulvi Kurucu, Havlucu Ahmed Efendi, Konyalı Dişçi Mehmed Efendi gibi nice büyükler, Necip Fazıl gibi nice üstadlar evlerini teşrif etmişlerdir. Hali hazırda yaşayan bir çok zevat da evlerinde misafir olmuştur.
  • Allah dostlarına dost, düşmanlarına karşı düşmandır.
  • Mevlana hayranıdır ve binlerce Mesnevi beytini vaazlarında ezbere okur. Mehmed Akif’i çok sever; üstad Necip Fazıl’la çok muhkem dostlukları vardır. Ali Ulvi Kurucu ile sohbetlerine doyum olmaz.
  • Fıkıh ve tasavvufta çok titizdir. İmam-ı Azam hazretlerini çok sever ve Hanefi fıkhı konusunda lakaydiliğe asla taviz vermez.
  • Tasavvufta ise ölçüsü Şeriat’tır. Tasavvufa asla dil uzattırmaz ama Şer-i Şerif’e uymayan hallere de asla itibar etmez.
  • Hayır yapmada önde olmayı sever. Yakınlarına ve çevresine,’Nerede bir hayır işi varsa, sizin de mutlaka payınız, katkınız olsun’ diye tavsiye eder. Hafızlığını tamamlayanları umreye göndererek ödüllendirir. Haftalık sohbetlerinde mutlaka para toplanır ve bir ihtiyaç sahibine yardım edilir.
  • Onun en büyük derdi İslam’ın ve müslümanların yüzünün gülmesidir.
             ’Çok çile çektik. Bir iyi gün görelim, İslâm adına bir oh diyelim de öyle ölelim’ der.
Müslümanlarının yüzünün gülmesi için İmam Hatip Okullarına özel bir önem verir; ‘evladım olsa hepsini İmam-Hatip’ten geçiririm’ der.

Tahir Büyükkörükçü Hoca’nın Cenazesi, Mart 2011.

YENİDEN İHYA, YENİDEN GAZZÂLİ VE AKLINA TAPANLAR


Birinci ve İkinci dünya savaşından sonra dünyanın yaşadığı hercümerc, İslâm aleminin içine düştüğü kaos halen devam etmektedir.

Türkiye’nin 20. yüzyılda yaşadığı ihya hareketlerini; eksiğiyle fazlasıyla birkaç isim altında toplayabiliriz. Türkiye 21. yüzyıla da bu hareketlerle girdi: Risale-i Nur, Tasavvuf Ekolleri, Tunahan Ekolü, Büyükdoğu, Diriliş ve Millî Görüş.

Tarih boyunca ihya hareketlerinde bilgi ve ihlas ön planda oldu. Bilgiye erişimin son derece zor olduğu dönemlerden, akıllara durgunluk verecek hıza ulaştığı güne geldik. 1976′da Taksim Gümüşsuyu’nda Siemens’te çalışan arkadaşımı ziyarete gittiğimde, “gel sana bilgisayar denen şeyi göstereyim” dedi. Gördüğüm, 100 metrekarelik dairede devasa makineler ve koca demir kütlesiydi. Şimdi ise avuç içine sığacak bir konumda. Bilgiye erişim son derece kolaylaştı. Bilginin ve ihlasın temelini oluşturduğu ihya hareketleri için; bugün durum hem daha kolay, hem daha zor. Kolay, bilgiye ulaşmak son derece kolaylaştı. Zor, ihlası yakalamak gittikçe zorlaştı. Bilgi kirliliği had safhada. Bu bilgi kirliliğinden kurtulup, ihlası yakalayıp, ümmetin yaşadığı arızalara karşı bir ihya hareketi bu anlamda zorlaştı. Peygamber Efendimizin Zemzem içerken tavsiye ettiği dua bu noktada çok anlamlıdır: “Ya Rabbi! Sen’den faydalı bir ilim, geniş bir rızık, bütün hastalık ve noksanlıklarım için Şifa diliyorum.” Bir başka duası: “Ya Rabb! Doymayan gözden, kabul olmayan duadan, işe yaramayan bilgiden Sana sığınırım, Sen’den sıhhat ve afiyet dilerim”.

FAYDASIZ BİLGİ

“Faydasız bilgi” “İşe yaramayan bilgi” bugün yaşadığımız bilgi kirliliği, bahsi geçen durumun bir bölümünü oluşturuyor.

“Faydasız bilgi” “İşe yaramayan” ve “zararlı” bilginin hızla yayılımı temel değerlerimizde hızlı bir kirlenmeye yol açtı. Bu kirlenmeden hiçbir ev hissesiz kalmadı, hissemize düşen kirlilik ise an be an artıyor. Bilgi kirliliği bir savaşa döndü şimdi: Siber Savaş. Rivayete göre siber savaş için ABD’nin 10 – 15 bin kişilik, Çin’in ise 20-25 bin kişilik bir ordu hazırladığından söz ediliyor. Yani hackerler ordusu. Wikileaks bu kirli veya bilgi savaşının işaret fişeği oldu. İnsanımızı, ailemizi bu kirli savaştan nasıl koruyacağız?

20. yüzyılın başında Vehhabilik 20. yüzyılın ikinci yarısında “İslâm’ın Tarihselliği” ile birleşince, rasyonalizm pozitivizme dönüşerek, “protestanlaştırılan İslâm” dayatmasıyla karşı karşıya kaldık: Faydayı ve çıkarı kutsayarak, her şeye cevaz üreterek, Kur’ân ve Hadisi; konformizme (geleneklere uyma, törelere uyma) ve modernizme alet eden “İslâm Akademisyenleri”, şarkiyatçı, oryantalist ve misyonerlerden daha fazla İslâm toplumuna zarar verir hale geldi. Ogust Comt (Aguste Comte) Mustafa Reşit Paşa‘ya mektup yazıp; “OSMANLIYI YENİDÜNYA DİNİNE, POZİTİVİZME HAZIRLA” derken, bugün geldiğimiz ruhsuz noktaya gelebileceğimizi hayal bile edememiştir. Yitiğimizi ararken yola çıktığımız Tanzimat, bulmak şöyle dursun, hep yitiğimizden uzaklaştırmaya yaramıştır. Cumhuriyet dönemindeki; batılılaşma ve modernleşme adlı yitik arama gayreti, darbeler tarihiyle tehlikeli bir ivme kazandı.

1950′de pozitivizm ve materyalizme karşı ihya hareketleri bir zemin tutarken, toplumsal bir savrulmaya da tanık olduk. Comt’un ruhu Osmanlı’nın son yüzyılına damgasını vururken, Cumhuriyet’le de mücessem hale geldi. Comt’un pozitivizmi hakikaten dünya dini haline gelmişti. Altmış darbesiyle Batıcılık ve modernizm tepeden inmeciliğinde yeni bir ivme kazanarak, pozitivizm de materyalizme dönmüştü. Buna karşılık ihya hareketleri de yoğunluk kazanmıştı. 12 Mart 1971 muhtırası, 12 Eylül 1980 darbesiyle toplumumuzun genleriyle oynanmaya başlandı. Bununla da kalınmayarak ihya hareketlerini yozlaştırma seferberliği başladı. 1973′te hayatımıza televizyonun girmesi, 1984′ten sonra özel televizyonların mantar gibi bitmesiyle, biber gazı gibi topluma sıkılan programlar, filmler ve diziler yozlaşmayı hızlandırdı, toplumsal genlerimizi bozdu. 28 Şubat 1997 ise bütün şeytaniliklerin üzerine tüy dikerek, toplumsal bir ifsad hareketine dönüştü. Bu dönemde bir kısım insanlar işini, bir kısım insanlar eşini, ülke maddi ve manevi temellerini, toplum ruhunu kaybetti. İnsanlar her türlü sosyal münasebetlerinden, manevi atmosferinden kopartılıp içine kapatılarak; psikolojik, nörolojik ve psikosomatik hastalıklara düçar oldu, yaşlısıyla genciyle zehirlendi. İşte bu noktada yeniden bir ihya hareketi kaçınılmaz oldu ama maalesef ihya hareketleri de malülleşti. İşte felaketin büyüklüğü de burada; et kokarsa tuzlarsınız ama tuz kokarsa ne yaparsınız.

HÜCCET’ÜL İSLAM

Bu kısa ama dehşet verici panoramadan sonra gelelim tuzun kokmaya başladığı zamana: Yetmişli yılların sonu, seksenli yılların başında Müslüman gençliğin arayışı bir radikalizme varıyordu. Özü esas olan, İslâm köküne inen, hiçbir taviz kabul etmemek anlamına gelen radikalizmin uygulaması tam tersine işliyordu. İmam Gazzali’yi karalama kampanyası başlamıştı:

“Eserlerinde zayıf hadisler, mevzu hadisler var. Felsefecileri küfürle itham ediyor. Zaten biz Hanefiyiz o ise Şafii idi.”

Amaç, nefis ve akıl putuna tapanların önlerindeki engelleri kaldırmaktı. Hedef sadece Gazzalî değildi, o bir semboldü, engel gördükleri İslâm alimleri: Müfessir, Muhaddis, Fakih, Mutasavvıf, Akaid ve Kelam alimleri idi. Akıl dânalarımızın dünyevileşmeleri, modernleşmeleri, pragmatizmlerini ve tarihselciliklerini sistematik hale getirebilmek için ulemamız ciddi bir set oluşturuyordu, bu setti yıkmadan pragmatik aklın hükümranlığını kuramazlardı. Nitekim başardılar.

İlim tarihimizin dönüm noktası olan İmam Gazzali mahkûm edildiğinde günümüze ışık veren trafo yıkılmış, kaynaklara set çekilmiş, isteyenin istediği gibi at oynatacağı bir alan açılmış olur. İmam Gazzâli sadece bir isim değil, ilim tarihimizin bir sembolü ve dönüm noktası. İmam Gazzali ile birlikte ilim ve medeniyet tarihimiz zirvededir, insanlığa ışık tutmakta ve huzur vermektedir.

Miladi 1058′de Tus şehrinde doğan Gazzâli 28 yaşına kadar Nişabur Nizamiye Medresesi’nde eğitim görürken Hocası İmam Cüveyni’nin 1085 yılında vefatıyla, Selçuklu veziri Nizamül Mülk’ün yanına gider, 1091 yılında Bağdat’taki Nizamiye Medresesi’nin Baş Müderrisliği’ne atanır. Gazzâli 1095′te Nizamiye Medresesi’ni bırakır hacca gider, 1105 yılında yeniden Tus şehrine döner. Nizamül Mülk’ün vefatından sonra oğlu Fahr’ül Mülk’ün ricasıyla 1106 yılında Nişabur Nizamiye Medresesi’nde ders vermeye başlar, 1111′de yeniden Tus’a döner ve orada vefat eder.

İmam Gazzâli; akaid, fıkıh, kelam, usulu fıkıh, İslâm Hukuku Metodolojisi (el mustasfa), tasavvuf, mantık ve felsefe alanında bir kutup yıldızı. Problem, Gazzâli’den sonra başlar, ilim tarihimiz şerhe yönelmeye başlar, telif ikinci planda kalır.

Gazzâli Miyar’ul İlm (mantık). Mihakkü’n Nazar (mantık), El Mustasfa (Hukuk Metodolojisi), Mekâsidu’l-Felasife gibi çok önemli eserlere imza atar. Nizamül Mülk Medresesi’nden ayrılıp bir nevi çile yaşadığı dönemde yazdığı El Munkızu Mineddelal (Dalaletten Hidayete) adlı eseri Gazzâli’nin bir nevi otobiyografisidir; Fıkıh, kelam ve felsefeden sonra yaşadığı tasavvufi hali, yaşadığı istihaleyi anlatır. Gazzâli’yi, yaşadığı dönemi, ilim tarihini anlatması bakımından baş eseridir dense yeridir. Gazzâli büyük bir ilim faaliyeti ve müderrisliği esnasında devrinin uleması tarafından uğradığı haksız eleştiriler tahammül edilemez noktaya geldiği andır müderrisliği terk etmesi. Gazzâli, bu dönemde tıpkı bugünkü gibi birçok cereyanla, İslâm’a yönelik hareketlerle mücadele halindedir. Bunların başında; Dehriyyun (materyalistler), Tabiiyyun (naturalistler) gelir. Kelamcılar, İlahiyyun, Batiniler ve Mutasavvife de Gazzâli’nin eleştirisinden gerektiği kadar nasiplerini alır. Bu haklı eleştiriler bugün olduğu gibi dün de Gazzâli’yi haksız eleştirilere muhatap eder. Her türlü yanlışın karşısında durarak Hüccet’ül İslâm sıfatını kazanan Gazzâli, farklı grupların muhalefetinin de hedefi olur.

Akaid, fıkıh, kelam ve felsefe (Mekâsidu’l Felasife) alanında devrinin ve sonrasının en büyük alimi olan Gazzâli, daha sonra Tehâfütül Felasife’yi (Filozofların tutarsızlığı) yazdı. Gazzâli döneminde uğradığı haksız eleştiriler yetmiyormuş gibi, 20. yüzyılın son çeyreğinde de aklı reddeden kişi olarak haksız hücumlara uğratılarak; 9 asır sonra da Hüccetül İslâm’ın milletimizi ihyasının önü kesilir. İslâm’la mükellef olmanın birinci şartı akılken, Hüccetül İslâm’a nasıl böyle bir bühtanda bulunulur. “Akletmiyor musunuz” “Fikretmiyor musunuz” “zikretmiyor musunuz” mealinde biten onlarca ayet Müslümanları uyarırken, Hüccetül İslâm’ın aklı reddettiği nasıl söylenebilir? Bu âlimimiz önce Mekasidul Felasife’yi yazmış birisi. Sonra dönüp Tehafütül Felasife’yi yazmış. Bir İslâm alimi; elbetteki aklın putlaştırılması olan realizme, maddeyi Yaratıcı yerine koyan materyalizme, tabiata tapınan naturalizme, herşeyi beş duyu ve deneyden ibaret sayan pozitivizme, kulun cüz’i iradesini yok sayan cebriyeye, kaderiyeye, uluhiyyeti panteizme vardıran, fizik alemi yok sayan batiniliğe karşı duracak. Nasları yok sayan bir aklın veya naslarla çatışan ve çelişen bir aklın bir Müslümana elbette faydası yoktur. Nefsin emrine verilmiş, gönülden ve naslardan habersiz bir akıl; delinin eline neşteri verip ameliyathaneye cerrah diye göndermekten farksızdır. Nitekim bugün yaşadığımız da aynen budur. Akıl; pozitivizme sekülerizme, materyalizme neticede koca bir egoizme kurban edilir. Akaid, tefsir, hadis, fıkıh, tefsir usulu, hadis usulu, fıkıh usulu, kelam, tasavvuf, mantık, belagatı bir yana koyup; tarihsellik, garip bir selefiyecilik, felsefe tarihini şaşırtacak filozof taslaklığı, Kur’ân’ın onlarca ayetinde “RESUL SİZE NE GETİRDİYSE ONU ALIN, RESUL SİZİ NEDEN NEHYETTİYSE ONDAN SAKININ”  ahkamını örterek Kur’ân Müslümanlığı diye tutturan, haramlara karşı ibâhiye yolunu, ibadetler hususunda batiniliği seçen bir kaos ortamıdır bugün oluşturulan ortam. İlim adına birazcık nasibi olan insanlar böyle bir ortamın oluşmasına nasıl katkıda bulunur, Müslümanı nasıl modernizmin kapatması haline getirir? Olay sadece kaos ortamı oluşturmakla kalmaz; herkesin her konuda ahkam kestiği, egoizmin yüzünün pudralandığı, sınır tanımaz ukalaların yol kestiği bir şehre çıkarız. Haktan hukuktan, edepten adaptan nasibi olmayan bir bilgi bizim neyimize yarar?..

“Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim” diyen Rasulu Kibriya’nın bir mucizesine daha tanıklık ediyoruz. Bilgiye erişimin son derece kolaylaştığı günümüzde ahlâka ne de çok muhtacız. Ahlaktan nasibi olmayan insanın insanlığının kime ne faydası olur. İlim dünyamızın parlayan yıldızı Hüccet’ül İslâm, ilim sancağını en yüksek burçlara dikip inzivaya çekildikten sonra yazdığı İhyâ u Ulumiddin’i, elli yılı aşkın bir süre önce Türkçe’ye kazandırılan bu eseri sanık sandalyesine oturtanlara dur demenin vakti geldi.

YENİDEN İHYA, YENİDEN GAZZÂLİ DİYORUZ!

Ve gönül bahçemizi, evimizi, sokağımızı, işimizi, kışlamızı, meclisimizi, mektebimizi, egoizmin, hedonizmin, sekülerizmin putperest aklına teslim edenlere de dur diyoruz!

Münir Balkır/ 07 OCAK 2011

MİLLİ GAZETE

MEHDİ ALEYHİSSELÂM (SON KURTARICI)


Kur’ân-ı Kerim’e göre ahir zamanda beklenen Mesih veya mehdi gelmiştir,
ismi de Hz. Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem)’dir.

Mehdî’nin Sözlük Anlamı

Arapça kökenli, هدي (doğru yolu bulmak, yol göstermek) kelimesinden ismi mef’ul olup “doğru yola iletilmiş, hidayete ulaştırılmış, kendisine Allah Teâlâ tarafından yol gösterilen” anlamlarına gelen Mehdî genel anlamda kıyametten önce ortaya çıkarak dünyada adaleti, düzeni sağlayacağına inanılan şahıs olarak tanımlanmaktadır.

Mehdî İnancının Doğuşu

Mehdî inancının doğuşu hakkında farklı görüşler vardır. Bu görüşlerden birine göre Mehdî inancı ilk defa Sümerliler’de ortaya çıkmış, Babil ve Mısır’da gelişmeye devam ederek bu iki medeniyetten dünyaya yayılmıştır.

Diğer görüşe göre ise Mehdî inancı her dinin kendi içinde tarihi, psikolojik ve sosyolojik şartlarına göre doğmuş ve gelişmiştir. Nitekim Hindliler, Brahma’nın tenasühünde Vişnu’nun vücuda gelişini ve Hindûluğun Budizme hâkim olacağı dönemi beklerler.

Moğolların da, Cengiz Han’ın ölümünden önce kendilerini Çin esaretinden kurtarmak üzere sekiz ya da dokuz yüz yıl sonra tekrar döneceğini söylediğine hâlen inandıkları belirtilmektedir.

Yahudi inancında İlyas aleyhisselâmın semaya kaldırıldığı ve onun adaleti sağlamak için ahir zamanda yeryüzüne tekrar döneceği anlayışına karşın Hıristiyanlıkta Hz. İsâ aleyhisselâmın kıyametten önce kurtarıcı olarak tekrar döneceği inanışı mevcuttur. Her ne kadar Yahudilik ve Hıristiyanlıktaki Mesih inancı ile İslâm kültüründeki Mehdî inancı tam olarak örtüşmese de Mesih veya Mehdînin geliş amaçları bakımından ortak oldukları görülmektedir.

İslâm Kültüründe Mehdî İnancı

İslâm dünyasında, özellikle Şiî inancında, kurtarıcı anlayışı önemli bir yer tutar. Şiîlikte başta Hz. Ali b. Ebi Talib kerremâ’llâhü veche olmak üzere birçok kişi Mehdî olarak kabul edilmiş, hatta Ali b. Ebi Talib ve Cafer es-Sadık radiyallâhü anhüma gibi bazılarının ölmediği, tekrar ortaya çıkıp dünyayı ıslah edeceklerine inanılmaktadır.

1300 yılı [1] itibariyle Şiî inancının yaygın olduğu kültürlerde dünyayı yenileyecek, karanlıktan kurtaracak en az dört şahsiyet vardır:

1-Dokuzuncu yüzyılda ortadan kaybolan, gizli olarak yaşamına devam eden onikinci imam.

2-Hilafeti döneminde dini yenileyen biri olarak ortaya çıkacak olan onikinci halife.

3-Kıyametten önce altın bir çağın gelmesine öncülük edecek olan Mehdî aleyhisselâm

4-Yine dünyanın sonuna doğru askeri basanlar elde edecek olan Hz. İsâ aleyhisselâm

İslâm dünyasında eylem olarak ilk çıkan Mehdîci hareketler olarak bilinen askeri faaliyetler, Şiî inancına göre onikinci İmam’ın ortaya çıkacağı iddia edilen yüzyılda, yani hicri 13. yüzyılda görülmektedir.

Mehdîci hareketler olarak isimlendirilen isyanların meydana geldiği ülkeler

Kuzey Nijerya (1804)

Hindistan (1820, 1828 ve 1880)

Java (1825)

İran (1844)

Cezayir (1849, 1860 ve 1879)

Senegal (1854)

Sudan (1881)

Osmanlı toplumunda da Mehdî inancı

Osmanlı Anadolusu’nda Mehdîci hareketler olarak kabul edilen Rafızî isyanları önemli yer tutmaktadır. Bu hareketlerin Türkiye tarihindeki ilk örnekleri 1240 yılındaki Babaî ayaklanması, son örneği ise 1665 tarihindeki Seyyid Abdullah isyanıdır.

II. Bayezid zamanında Safaviler’in tahrikiyle Teke yöresinde çıkan 1511 deki Şahkulu isyanı, 1520’de aynı yöredeki Bozoklu Celal (Şah Veli) ve 1527 tarihli Şah Kalender isyanları ihtilalci Mehdîci hareketlerin önemlileri olup 1525-1528 tarihleri arasında Adana ve Orta Anadolu’da ortaya çıkan küçük çaplı hareketler de vardır.

Bu hareketlerin yöneticilerinin tamamına yakını, döneminde yöre halkı tarafından şeyh olarak görülmüştür. Bu kişiler kendilerini Mehdî ilan etmeden evvel, bir mağaraya çekilerek uzun bir süre inziva hayatı yaşar. İnzivadan çıktıktan sonra Allah Teâlâ ile temas kurduklarını ve O’nun kendisini görevlendirdiğini açıklayarak Mehdîliklerini ilan edip ayaklanmayı başlatırlar.

Bunun saydıklarımızın yanında Osmanlı padişahlarından Kanuni Sultan Süleyman’ın Mehdî-i ahir ez-zaman (son zamanın Mehdîsi) olarak sıfatlandırılmıştır. Aynı şekilde ünlü tarihçi Peçevi İbrahim Efendi de (hyt. 1059/1649?) IV. Murad’ı (1622-1640) Mehdî-i ahirzaman olarak vasıflanmaktadır.

Hadis-İ Şeriflerde Mehdî İnancı

Gerek İslâm dünyasında, gerek Osmanlı toplumunda kıyametle bağlantılı karakterlerin en önde geleni olan Mehdî Kur’an’da zikredilmezken, güvenilir hadis kitapları olarak kabul edilen altı hadis kitabında ise Mehdî ile ilgili sınırlı sayıda hadis vardır. Bu hadislere göre dünyanın tek günlük ömrü kalsa bile Allah Teâlâ’nın o günü uzatarak, adı Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin adına, babasının adı Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin adına uygun olarak (Ebu Davud 1992: Mehdî 1,IV, 474; Tirmizi 1992: Fiten 52, IV, 505) Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin zürriyetinden gönderilecek olan (Ebu Davud 1992: Mehdî 1, IV, 474-5; İbn Mace 1992: Fiten 4085, II, 1367) Mehdî, daha önce zulüm ve haksızlıklarla dolu olan yeryüzünü adalet ve insafla dolduracaktır. Mehdî fiziki olarak geniş alınlı olup ince uzun burnunun ortası biraz yüksektir ve yedi sene hükmeder (Ebu Davud 1992: Mehdî 1, IV, 474-5).

Yine Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Mehdî ile ilgili şu söz atfedilmektedir:

“Horasan tarafından bayraklar çıktığını gördüğünüzde, kar üzerinde sürünerek de olsa. O bayraklara katılınız, zira içerisinde Allah’ın halifesi Mehdî vardır”

Mehdî’nin Çıkışının Alametleri

Mehdî öncesi devirde dünyada erkeklerin azalacağı, kadınların çoğalacağı, emanete hıyanetin artacağı, içki ve bidatlerin çoğalacağı, idare işlerinin ehil olmayanlara verileceği, erkeklerin karısına itaat edip annesine isyan, dostuna iyilik babasına eziyet edeceği, kişiye kötülüğünden korkulduğu için saygı gösterileceği. Ayak takımlarının başa geçeceği, zelzele ve harp felaketlerinin görüleceğine dair fikirler ileri sürülmüştür. Bunun yanında Mehdî’nin gelmekte olduğunu gösteren işaretler hakkında da çeşitli bilgilere rastlanmaktadır.

Bu alametlerden bazıları Fırat nehrinden altın bir dağ çıkması. Ramazan ayının ilk gecesinde ay, on beşinci gününde güneş tutulması, sık sık depremlerin meydana gelmesi, doğudan büyük bir ateşin çıkması, her tarafı aydınlatan kuyruklu yıldızın doğması. Hz. Ali kerremâ’llâhü veche neslinden büyük cüsseli, gözünde siyah bir nokta bulunan Şam tarafında Yabis denilen bir yerden Süryani’nin çıkmasıdır. Mehdî çıkmadan önce milletler arasında ticari yollar kapanacak, insanlar arasındaki fitne artacaktır. Değişik ülkelerden birçok âlim beraberindeki 310 kadar insanla, birbirinden habersiz şekilde Mehdî’yi aramak üzere yola çıkacak ve sonunda herkes Mekke’de buluşacaktır. Birbirlerine niçin geldiklerini sorduklarında.”

Fitneleri önleyecek ve Kostantiniyye’yi (İstanbul) fethedecek olan Mehdî’yi arıyoruz” derler. Ayrıca Mehdî gelmeden önce doğudan ışık veren bir yıldız görüneceği. Ramazan da iki defa ay tutulacağı, semadan bir sesin onu sesiyle çağıracağı ve bu sesi uykuda bile olsalar herkesin duyacağı da iddia edilmektedir. Mehdî çıktığında, onun gerçek Mehdî olduğuna dair işaret sayılabilecek olayların da ileri sürüldüğü görülmektedir. Mehdî çıkarken başında bir sarık olacak ve bir tellal “Bu Allah’ın halifesi olan Mehdî’dir. Ona uyunuz” şeklinde nida edecektir.

Mehdî’nin Çıkış Zamanı

Muhyiddin ibn Arabi kaddese’llâhü sırrahu’l-aziz Fatıma evladından olacak olan Mehdî’nin hicretten خــجــف yıl sonra, yani ebced hesabıyla (Hı=600)+(Cim=3)+(Fe=80)=683 yılında zuhur edeceğini iddia etmiştir. Bu tarih geldiğinde Mehdî görünmeyince bazıları bu tarihin Mehdî’nin doğum tarihi olduğunu, onun hicri 710 yılından sonra ortaya çıkacağını, dolayısıyla 683 yılında doğan Mehdî’nin 26 yaşında olacağını söylemişlerdir. [2]

İmam Şa’rani de Mehdînin h.1255 yılı Şaban ayında çıkacağını söylemiş, tarih aksini göstermiştir.[3]

Bistâmî, Cifr’ul Câmî adlı eserinde Mehdî’nin çıkış tarihi ile ilgili şu hesaplamayı yapar: Besmeledeki harflerin ebced hesaplamalarına (küçük ebced) göre sayısal değeri 784’tür. Mehdî’nin çıkış tarihi hicri 784 olarak düşünülse de bu doğru değildir. Çünkü bu hesaplamada sadece harflerin değeri toplamıştır. Hesaplamada harflerin okunuşundaki sayısal değerlerin (büyük ebced) göz önüne alınması gerektiğini ileri süren yazar, bu hesaplama ile 1392 ve 1403 olmak üzere iki sonuca ulaştığını belirtmekte ve Mehdî’nin çıkış tarihinin hicri takvimine göre bu tarihlerin olabileceğini savunmaktadır. Ayrıca sonraki sayfalarda Hz. Ali kerremâ’llâhü veche ye atfedilen bir sözü aktarmaktadır:

“Besmeledeki harflerin sayısı hicri yıla göre tamamlansa İmam Mehdî’nin doğum zamanı olur. Onun çıkışı Ramazan ayının akabinde olur” Bistâmi’nin önceki hesaplamayı Hz. Ali kerremâ’llâhü vecheye atfedilen bu rivayete dayanarak yapmış olması muhtemeldir.

Hz. Ali kerreme’llâhü veche meşhur divanında Hz. Mehdî ve bazı ahirzaman hadîsatından bahsetmiştir. Bu divanın Müştakzade şerhinden aldığımız bir kısmı şöyledir:

Tercümesi: Âyâ oğlum! (…) cûş ettiklerinde (kaynadığında, karış­tığında…) Mehdî-i Âdil’e muntazir ol…

…Kudemadan Şeyh Sa’deddin Muhammed Hamuli kaddese’llâhü sırrahu’l-aziz zuhur-u Mehdî hakkındaki takribeleri

Yani “Zaman huruf üzre besmele ile tamam âdedi miktarına baliğ olsa Mehdî kaim ola.

Savm-ı Ramazan akabinde hurucuna tesadüf olundukta benden ona selam isal eyle” demek olur. Hesabı bindörtyüz tarihini tecavüz, eder ki; muhakkikin …

Yani taht-el lafz: “Habibim! Senden sonra onların devam-ı ihti-
lat ve ülfetleri katildir.”

Pes mükerreratı hazf ile 1399 olup sinin-i kameriyenin müddet-i merkumede[4] küsurunu zam ile hicretten 1422 yıl 3 ay 24 gün olur.

Ehl-i velayet Hz. Mehdî’nin huruç zamanını bu ayetten keşf etmişler. Fakat hadiseler vuku bulmadan evvel bu ayet ile Mehdî arasında münasebet görülemiyordu. Bu ayetin evvelinde Cenab-ı Hak Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme mealen şöyle hitab ediyor:

“Kâfirler sana vahy ettiği­miz şeyden seni çevirmek istiyorlar ki eğer sen ta’viz verirsen seni dost tutacaklar. Sakın onların nevalarına uyup taviz verme, yoksa sana dünya ve ahirette kat kat azab ederiz. Ve sen ta’viz vermedi­ğin için seni memleketinden çıkaracaklar. Ama senin ardından o memleketlerinde fazla kalamayacaklar.” [5]

İşte bu ayetler işaret ediyor ki Hz. Mehdî’ye zemin hazırlayan ve onun bayraktarı olan insanlar, hiçbir kimsenin kınamasından korkma­dan, bütün dünyanın hücumlarına rağmen tavizsiz bir şekilde Şeriat-ı Muhammediye’yi tatbik ettikleri için memleketlerinden çıkarılacaklar. Fakat o Süfyanîler ve bid’atçılar onların arkasından o memlekette fazla ülfet edemeyecekler.

Burada Mehdî’nin kıyamı hakkında verilen tarih olan hicretten 1422 yıl 3 ay 24 gün sonrası ise; hicrî 1423 tarihinin 3. ayı ve 25. günü etmektedir. Bu da miladî 2002 yılının 6 Temmuz tarihine tekabül etmek­tedir.

Fakat metinde de belirtildiği gibi bu ve ‘bunun gibi” istikbalden haber veren tarihler takribîdir, tahdidî değildir. Bu sebeple birkaç ay yahut birkaç sene evvel veya ahir olması haberin doğruluğuna zarar vermez. Bununla beraber tam bu tarihden itibaren bu hâdisenin emare­leri görülmeye başlamıştır. [6]

Büyük mutasavvıf Sibgatullahi Arvasi’nin yeğeni Allame Mu­hammed Hafid’in büyük Allame Hafız Muhiddine naklettiğine göre;

Mehdînin doğumu: 1385

Zuhuru (çıkması): 1425′dir

…Mehdînin doğumunun hicri 1385 ve zuhrunun hicri 1425 oldu­ğu “zuhuru’l Mehdî ve deccal” adlı eserde Mehdî ile ilgili nakledilen bir hadiste açıkça söylenmiştir.

Ayrıca bu eserde; ”Mehdînin sırtında üzerinde bu Allah Teâlâ’nın halife­si, beklenen Mehdîdir yazılı bir mühür olacağı anlatılmaktadır.” Ayrıca Mehdînin müçtehit(içtihat eden) çok büyük bir İslam âlimi olacağı da o eserde geçmektedir.” “Zuhrul Mehdî ve deccal” adlı kitap Allame Resul Sibki’nin yazdığı en son eserdir.

…”Muhakkak Allah’ın taraftarları galip olanların ta kendile­ridir.” Cümlesinin cifir hesabından anlaşılıyor. Bu cümlenin cifr he­sabı, hicri 1428 ediyor. Bu tarih Mehdînin çıkmasından üç sene son­radır. Çünkü Mehdî çıktıktan üç yıl sonra ilk büyük galibiyetini alı­yor. Mehdînin ilk büyük galibiyeti hicri 1428 olduğuna göre Zuhüru-da “Mehdîliğinin ilan edilmesi” hicri 1425′tir…

…..

…Bu delillerde galibiyetin Mehdînin galibiyeti olduğu hangi veriler­den anlaşılıyor. Önceki tarihlerde olan, İslamiyet’in galibiyetlerinden her­hangi biri olmaz mı? Niçin illa da Mehdî sonucu çıkartılıyor… Ayetteki kelimeleri “Kur’an Belagati” ilmine göre incelediğimizde, ayette geçen galibiyetin Mehdînin galibiyetinden başka bir şey olmadığını açıkça gör­mekteyiz.

Çünkü ayette 4 tekid (pekiştirme) vardır… En büyük tekidin cümle de zikir edilmesi cümledeki galibiyetin en büyük galibiyet oldu­ğu açıkça bildiriliyor… Tarihte böyle bir galibiyet bugüne kadar olma­mıştır. Fakat Mehdî müjdesini veren hadisler böyle bir galibiyetin ahir zamanda Mehdî sayesinde olacağını açıkça haber verir…

Yaptığım araştırmalar Mehdînin 2005′te çıkacağını gösterdiğine göre, Süfyanın da 2004 yılının sonunda çıkacağını göstermektedir. (Ser­kan Tekin, Kuran’da gizlenen tarihler, s. 160-202, Nokta Yayınları, 2002) [7]

Süleyman Bakırgani (Hâkim Ata) kaddese’llâhü sırrahu’l-aziz “Ahir zaman Kitabı” kitabında kıyamet alametleri ve Mehdî aleyhisselâmın çıkış zamanı hakkında şunları anlatmaktadır.

Zaman ahır olsa, neler olur,

Dünya çeşit çeşit bela ile dolar,

Âlimler içki içer, zina yapar,

Bundan başka garip şeyler de olur.

Namı büyük âlimler içki içer,

Helâlı bırakır, haram işe bulaşır,

Hak Teâlâ bela kapısın tamamen açar,

Bundan başka garip şeyler de olur.

Cimriler haramla taşkınlık yapar,

Birçok kadın eşlerine haram olur,

İslam’ı bilmeyen bedbahtlar sevinir,

Bundan başka garip şeyler de olur.

Zaman ahır olsa, âlimler yoldan çıkar,

Müminlerin çocukları esir düşer,

Kâfirler durmadan kibirlenir,

Bundan başka garip şeyler de olur.

Melun Deccâl çıkar, Rum’a gider,

İslam’ı bilmez bedbahtlar sevinir,

Mehdî çıkar, Bağdat tarafında savaşır,

Bundan başka garip şeyler de olur.

Müslümanlar Mehdî tarafında toplanır,

Güneş tutulur, kavga büyür, çığlıklar atılır,

Muhammed’in ümmetleri ağlamaya başlar,

Bundan başka garip şeyler de olur.

Mehdî çıkar, Mekke tarafına sefer eder,

Muhammed’in Ravzasına yüzünü sürer,

Ravzadan ses çıkar, İsâ der,

Bundan başka garip şeyler de olur.

İsâ iner, dokuz yüzün bitiminde, (900) (Miladî: 1495)[8]

Deccâl’ı öldürürler bilin bu zamanda,

Mehdîni imam yapar İsâ o zamanda,

Bundan başka garip şeyler de olur.

Dokuz yüzde on beşte Yecüc çıkar, (915) (Milâdî: 1510)

Mehdî ile İsâ varır, Tur’u aşar,

O kâfirler bu dünyayı yok ederler,

Bundan başka garip şeyler de olur.

Havadan kuşlar iner, taşlar atar,

O taşlar Yecücleri helak eder,

O Allah heybetiyle hüküm sürer,

Bundan başka garip şeyler de olur.

Dokuz yüzde yine bir şeyler olur,

Dabbetül Arz çıkar, Kur’an yükselir,

Muhammed’in ümmetleri ağlamaya başlar,

Bundan başka garip şeyler de olur.

Dokuz yüzde yine garip bir şey olur,

İsrafil emir ile surun çalar,

Gök Yer arasında diri canlı kalmaz,

Bundan başka garip şeyler de olur.

İsrafil emir ile surun çalar,

Azrail kendi canın kendi alır,

Sonsuz baki kalan O Allah kendisi kalır,

Bundan başka garip şeyler de olur.

Kırk yıl sonra İsrafil surunu çalar,

Ona ikinci surunu çal denir,

Kullarım yeryüzüne çıksın denir,

Bundan başka garip şeyler de olur.

İsrafil emir ile surunu çalar,

Tüm ruhlar bedenlere gir, gelir,

Genç, yaşlı insanoğlu ayağa kalkar,

Bundan başka garip şeyler de olur.

O, Allah hâkim olur, hüküm verir,

Muhammed şefaate gelir, durur,

Melekler, nebiler titrer, durur,

Bundan başka garip şeyler de olur.

……..

Kul Süleyman itaat et, affeder,

Allah sebeplerin güçlü verir,

Ahirette itaat ile rahim eder,

Bundan başka garip şeyler de olur.[9]

Mehdî’nin Fiziki Yapısı

Mehdî’nin rengi Arabî, bedeni İsrailî olacaktır. Başında sarığı olacak olan Mehdî’nin sakalı bol ve sık, dişleri parlak olacaktır. Hadislere göre ise Mehdî, geniş alınlı, burnu ince uzun ve ortası biraz yüksek (Ebu Davud 1992: Mehdî 1, IV, 474-5) olarak geçerken, 17. yy Osmanlı yazarı el-Hüseynî (hyt. 1103/1691), Mehdî’nin hilyesini, Arapça olarak yazdığı el-îşâratü’l-eşrâti’s-sâati (Kıyamet Alametleri) adlı kitabında şu şekilde açıklamaktadır:

Açık alınlı, küçük burunlu, iri gözlü, sık sakallı, uzun uyluklu. Arap renkli, dişleri parlak ve seyrek ve sağ yanağında inciyi andıran yıldız gibi yüzünü aydınlatan bir işaret vardır. Yavaş ve ağır konuştuğu zaman sağ elini sol dizine vuran Mehdî“nin üzerinde iki pamuk abası vardır. Beraberinde Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin kılıcı, gömleği ve üzerinde “el-biatü lillah=Allah Teâlâ için biat” yazılı olan sancağı bulunur.

Mehdî’nin Askerî Faaliyetleri

Mehdî, her sancağın altında on iki bin askeri bulunan seksen (veya on iki bin) sancaklı Rum askerlerin Antakya’ya saldırmasından sonra Şam, Hicaz. Yemen. Küfe. Basra ve Irak’a gönderilecek, Müslümanlar onun etrafında toplanarak Şam’da kırk gün savaşacaklar ve Rumları yeneceklerdir. Kindî, Mehdî’nin Kostantiniyye’yi. Roma’yı. Endülüs yarımadasını fethedeceğini, yeryüzüne sahip olacağını, onun sayesinde Müslümanların kuvvetleneceğini ve İslâmiyetin yükselerek diğer dinlere galip geleceğini ifade eder.

Dünya hâkimi bir hükümdar olacak olan Mehdî. Mekke ile Medine arasında. Beyda denilen bir yerde kendisine saldıran bir orduyu yenecek, Arabistan yarımadasında hükümdarlık iddiasında bulunacak olan Süfyanî’nin ordusuyla defalarca karşılaşarak onları sonunda yok edecektir.

Mehdî’nin Hz. İsâ aleyhisselâm ile Buluşması

Mehdî’nin Hz. İsâ ile buluşacağına dair anlatımlar Osmanlı kültüründe erken dönemlerden itibaren bilinmektedir. 9. yüzyıl Osmanlı yazarlarından Ahmed Bîcan’a ( hyt. 870/1466 dan sonra) göre Mehdî, Hz. İsâ aleyhisselâm ile buluşacaktır. Namaz vakti gelince Hz. İsâ aleyhisselâm Mehdî’ye

‘Gel ya Mehdî! Sen imam ol, namaz kıldır!’ dediğinde Mehdî aleyhisselâm

‘Sen imam ol! Sen rasülsün, imam olmak sana layıktır.’ diyecektir. Bunun üzerine

“Sen imam ol, zira sen Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin oğlusun, imam olmaya sen layıksın’ şeklindeki Hz. İsâ aleyhisselâmın cevabından sonra Mehdî imam olacak ve namaz kılacaklardır

Mehdî’nin Hakk’a Yürüyüşü

Ahmed Bîcan’ın (hyt. 870/1466’dan sonra) Envâru’l-Aşıkîn adlı eserinde Dâbbetü’l-Arz’ın çıkışından sonra Mehdî aleyhisselâmın Çin’e gideceği belirtilmektedir. Çin’e varınca evlenecek olan Mehdî’nin bir oğlu olacaktır. Bu oğlan son çocuk olup ondan sonra kısırlık yayılacak, halk ölmeye başlayacak ve iman ehli tükenecektir Hadislerde idaresi yedi ya da dokuz yıl olacak olan Mehdî’nin süresi kırk yıldır. İmam Şa’ranî ise Mehdî’nin ömrüne dair daha uzun bilgiler verir. Şa’rani Mehdî aleyhisselâmın süresi kırk yıl olup, on yılı batıda, on iki yılı Küfe’de, bir yılı Mekke’de geçecektir. Dünyadan ayrılışı ansızın olacaktır. İnsanlar bu durumdayken Deccâl’ın çıktığı haber verilecek.[10]

Mehdîlik Psikolojisi

Abdulbâki Gölpınarlı Mehdî’yim diye meydana çıkanları: Tasavvufla, mistik inançlarla, Cefr, Hurûf bilgileri gibi uydurma bilgilerle, güç riyâzatlarla aklî dengelerini yitirenler, kendi kendilerini inandıranlar ve bazı saf kişileri de kandıranlar; âhiretlerini dünyâya satanlar, hüküm ve hükümet peşinde koşanlar olarak açıklar.

Mehdî’nin babı ve naibi olduklarını iddia edenlerin, Mehdî’lik davasına girişenlerin bir kısmının, yeni bir din kurmaya, kendilerini Tanrı tanıtmaya kalkışmalarından açıkça anlaşılıyor ki bunlar Hukemâ tarafından, Hind-İran, Yunan-Roma düşünceleriyle yoğrulan ve zamana göre müsbet bir tarza sokulmaya çalışılan Bâtınî inançları, bu inançlarla kaynaşan Tasavvufun aşırı anlayışlarını benimsemişlerdir. Kanâatleri, İslâmî esaslara uymamaktadır.[11]

Bu sözler Mehdîlik anlayışının dinî tarafı olması yanında psikolojik, siyasî, insânî vb. özelliklerin bir yansımasının olduğudur.

Rönesans sonrası başlayan ve Aydınlanma hareketi ile doruk noktasına çıkan Hıristiyanlığın önüne geçilemez çözülüşüyle birlikte, Batı dünyasında “metafiziği yaşayamama gerilimi” artmış, dar bir varoluş alanına sıkışıp kalan Avrupa insanı yeni bir kurtarıcı, yeni bir “rasül” arayışına girmişti. Yani, metafiziği yaşayamama gerilimi, insanın içinde bulunduğu dar varoluş ala­nından sıkılması ve bir “üst kata” çıkamamasının getirdiği gerilimden kay­naklanmaktadır. İşte böyle bir dönemde, bilim ve felsefe alanında çığır açan düşünürler ortaya çıkmıştı. Ne var ki, ilahî referans yani vahiy mesajı ortadan kal­kınca “hakikat” parça parça tezahür etmiş, bilerek veya bilmeye­rek her deha kendini “rasül” sanmıştı. Freud, Marx, Nietzsche, Darvin gibi düşünürlerin tarzları dikkate alındığında, bu “rasül kompleksi” çok bariz bir şekilde görülmektedir.

Kendisi pek itiraf etmese de Freud’un düşünce sistemine de­rinden tesir eden bir başka filozof da F.Nietzsche’ydi. Fechner’in yaşam öyküsünde gözlemlenen trajediye, F.Nietzsche’nin yaşa­mında rastlanır. Nietzsche bir müddet çok yükseklerde uçtuktan sonra ağır bir ruhsal bunalıma girdi. Filozof, genç yaşta dramatik bir şekilde Hıristiyanlık inancını yitirdikten sonra, kurtuluşu fel­sefede arayarak, Schopenhauer ve Wagner’e hayranlık duydu. Arka arkaya depresif krizlere duçar olduktan sonra, depresyonu­nun hafiflemeye başladığı dönemlerde ki bu dönemler hastalık biyografisi açıdan büyük bir ihtimalle sübmanik dönemlerdi[12], ye­ni ve dâhiyane felsefi fikirler üreterek kendisini bir kurtarıcı gibi izleyen Avrupa insanını hayrete düşürdü. Nietzsche öncelikle o güne kadar bilinen tüm gerçekleri reddederek genel bir isyana, bir “Şok Dalgası”na yol açtı. Nietzsche’nin “hiçbir kavram kesin olarak doğru değil, her şey mümkün ve serbest” şeklindeki ifadesi, ilk bakışta felsefi ve ahla­ki bir nihilizmi temsil eder gibi görünse de aslında insanın yeni­den yapılanması ve yeniden “doğması” için tüm bilinenlerin bir kenara bırakılmasının gereğine işaret eder. Bilinenler böylece sor­guladıktan sonra ileri sürülebilecek en tabii soru, gerçeğin ne ol­duğu ve bu gerçeği kimin bilebileceğiydi. Nietzsche Mazdeizm di­ninin kurucusu Zerdüşt’ün dilinden konuşuyormuş gibi yaparak kendi görüşlerini bir rasül edasıyla ifade etmeye başladı.

Nietzsche, Böyle Buyurdu Zerdüşt adlı başyapıtını dört bölüm hâlinde kaleme aldı. Belirli zaman aralıklarında yazılan eserde Nietzsche’nin temel fikirlerinin yanı sıra yaşadığı kaçınılmaz, tra­jik ruhsal çöküntünün izlerini görmek de mümkün. Kitabın kah­ramanı, “ebedi tekrarın üstadı” Zerdüşt, dağdan inerek müridlerine hayata dair dersler verir. “TANRI ÖLMÜŞTÜR” (GOTT İST TOD!) fa­kat hayat devam eder. Çözüm başıboş kalan insanın bireyselliği­ni ve hürriyetini nasıl yaşayabileceğinde gizlidir. Kitap aslında yazarın, kendi kendini kurtarma arayışının bir yansıması olduğu için, kavramlar birbirine karışır; birkaç satır önce söylenenler, bi­raz ileride inkâr edilir. Tanrı öldü ise insan kendi anlamını yine kendisi yaratmalıdır. Anlatılanlara inanmamak, kendi yolunu kendi başına bulmalıdır. Zerdüşt, “Beni bile izlemeyin” der! An­cak böyle kahramanca bir varoluş biçimi sayesinde “üstün insan” meydana gelebilir ve bu üstün insan “ölen” Tanrı’nın yerine ge­çebilir! Bütün bu düşünceler, sonraki dönemlerde ortaya çıkacak Batılı varoluşçu felsefenin temelini oluşturacaktır.

Nihayet beklenen maalesef oldu. “Tek kanatlı kuş”, yani filozof Nietzsche, gösterdiği onca çabadan sonra, çıktığı yüksek­likten tepetakla düşüverdi. Cesur ama basiretsiz bir insanın tra­jik hayat hikâyesi…[13]

Bu konuda Niyâzî-i Mısrî kaddese’llâhü sırrahu’l azîz ise bu türlü düşünceler ve eylemlerin gereğini açıklarken şu gerçekleri dile getiriyor.

Ey Vanî arkanı dayandığın duvar yıkılırsa görsünler. Ondan sonra neye dayanırsın, bire cahil mahlûk. Bir Hamziyye şeyhi, dinsiz batıla düşmüş akabe kadısı senin yanında mü’min ve mütedeyyindir. Dinsiz kâfir mel’un senin felek benzerini getirmemiştir. Hz. İsâ aleyhisselâmın, Mehdî’nin çıkmasına sebeb sensin. Âli Osman’ın tahtını ber-bâd eden sensin. و لا تنيا فى ذكري denilen zâlim Vânî değil misin. Değme bir zâlimin Kur’an-ı Kerim’de adı zikr olmamıştır.[14]

Ey dinsüzler murâdınuza ermezsiz. Her ne kadar kalkarsanuz yine izinüze düşersiz mehdinün zuhuri İsâ aleyhisselâmın nüzülı sizün hareketünüz iledür. sizün de helâkünüze sebeb kendi çalınmanuz iledür.

Ehl-i hakikat derler ki şeytân nerdüban-ı[15] enbiyâ ve evliyâdur sizde İsâ ile mehdî zuhürına ve kemâllerinün nihayetine buluğa sebebsiz ne kadar hareketi ziyade etsenüz, ol kadar fütühât-ı ilâhiyye zuhûrından hâli değüldür. [16]

Ey Köprülü! Zalim Deccâl lâinsin, zalim iken ben ana mehdi ismini tesmiye[17] etsem Allah Sübhânehü ve Teâlâ seni mehdi etmez. Zalim nasıl mehdi olur. Eğer Mısrî ben mehdi olurum, halk benim başıma toplansın desin dersen, vallâhü’l azîm, dünyayı cümle harab ve viran etsin, sahip çıkmazım. Allah Teâlâ aciz değildir. Mülkünü bana ısmarlamadı. Bana ancak وَمَا عَلَيْكَ  اِلاَّ الْبَلاغُ     demiştir. Tebliğinde kusur etmedim. Kolum kanadım yolundu. Yolunmuş doğana döndüm. Makdurumu [18] bezl [19] ve mechûd[20] eyledim. Sarf eyledim. Onsekiz senedir, kuşağım çözüp yatmadım. Bir tatlı taam yemedim. Bir tatlı su içmedim.

[21] لَيْسَ لَهُمْ طَعَامٌ اِلاَّ مِنْ ضَرِيعٍ لايُسْمِنُ وَلا يُغْنِى مِنْ جُوعٍ Bu kadar seneden beri taamım budur. Suyum hamim[22] ve gussadır.[23] Benim kadar tebliğ etmiş var mıdır? Hak ayan oldu. Yeter şimdiden geri hakka sahip çıkar, hayrolur. (26 Zi’l-kade Cuma 5833)[24]

Hz. Mevlâna’ya göre,

Şu halde her devirde nebi yerine bir veli vardır, bu sınama kıyamete kadar daimidir. Kimde iyi huy varsa kurtulmuştur; kimin kalbi sırçadansa sınmıştır. İşte diri ve faal imam, o velidir; ister Ömer soyundan olsun, ister Ali soyundan! Ey yol arayan, Mehdî de O’dur, Hadi de O. Hem gizlidir, hem senin karşında oturmakta. O, nura benzer; akıl onun Cebrail’idir. Ondan aşağı olan veli de onun kandilidir. (Mevlâna, beyit II, 815-820).

Bahse konu ile anlaşılan, dünya âlemindeki zıddıyet prensibi gereği olarak Mudil isminin kaçınılmaz karşıtı Hâdî’nin bir tecellisi olduğunu açıklamaktadır. Çünkü bu dönemde 1666’da Musul civarında Seyyid Abdullah oğlu Muhammed, mehdîliğini ilan etmiş, çok çetin bir savaş sonu­cunda yakalanmış, İstanbul’a getirilip ve tevbe ettirilmiştir. Yine, 1666 yılında Sabetay Sevi adında İzmirli bir yahûdi Kudüs’te Mesihliğini ilan eder, o da yakalanıp İstanbul’a getirilmiş tevbe ettirilmiş müslüman olmuştur.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin buyurduğu Mehdî gelmeden birçok Mehdî safî veya hileye ve şeytâniyete hizmet için gelmesi elzemdir. Bu Allah Teâlâ’nın insan hayatı için gerekli gördüğü bir husus olduğu muhakaktır.

İbn-i Haldun Mukaddime’sinde Mehdî konusunu açıkladıktan sonra konuyu şu şekilde bağlıyor.

İbn-i Ebû Vâtîl şöyle diyor: “Şiiler bu kişinin, Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin soyundan gelecek olan iyilerin Mesih [25] olduğunu” söylüyorlar. Mutasavvıflardan bazıları da “İsâ aleyhisselâmdan başka Mehdî yoktur” hadisini bu şekilde yorumlamışlardır. Yani onların yorumlarına göre bu ha­disin anlamı şöyledir:

Hz. Mûsa aleyhisselâmın şeriatını nesh etmek (hükmünü ortadan kaldırmak) için değil, ona tâbi olmak için gelen Hz. İsâ aleyhisselâmın konumu ne ise, Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin şeriatı karşısında da aynı konumda olan Mehdî’den başka bir Mehdî gelmeyecektir.

İşte bunun gibi hiçbir dayanağı olmayan delillerle ve değişik yargılarla, gelecek ki­şinin kim olduğunu, zamanını ve yerini belirliyorlar, sonra belirledikleri zaman gelip or­taya söylenenlerden hiç biri çıkmayınca, görüşlerini ve söylediklerini yeniliyorlar. Bunu yaparken de yine bir takım lugavî mefhumları, hayalî konulara ve yıldızlarla (gök cisimleriyle) ilgili hükümlere dayanıyorlar. Ömürlerini bu gibi şeylerle tüketiyorlar.[26]

Çağımızdaki mutasavvıfların çoğu, dinin hükümlerini yenileyip diriltecek bir adamın çıkacağına işaret ediyorlar ve onun zamanı çağımıza yakın olduğu için çıkışına zemin hazırlıyorlar. [27] Bazıları onun Hz. Fatıma aleyhisselâmın soyundan geleceğini, bazıları da hangi soydan geleceğini belirtmeden sadece böyle birinin geleceğini söylüyor……

Hadis bilginle­rinin Mehdî hakkında naklettikleri hadislerin ise gücümüz oranında hepsine bakılınca sabit olan gerçeğin şu olması gerekiyor:

Din veya hükümdarlık adına or­taya çıkan bir davet, ancak onu destekleyecek ve koruyacak güçlü bir asabiyet[28] ile hedefi­ne ulaşabilir.

Her taraftaki Fatimî, hat­ta genel olarak Kureyş asabiyeti tamamen ortadan kalkmış, başka toplumların asabiyet­leri, Kureyş asabiyetine üstün ve hâkim duruma gelmiştir. Sadece Hicaz’da, Mekke ile Medine’nin civar bölgelerinde Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin aleyhimesselâm[29] ve Cafer radiyallâhü anh soyundan gelenler asabiyet sahibidirler ve dağılmış bulundukları o bölgelerde üstün durumdadırlar. Ancak onlar, sayıları binlere varan farklı bölgelere, emirliklere ve görüşlere ayrılmış bedevi asa­biyetler görünümündedirler.

Eğer Mehdî gerçekten ortaya çıkacaksa, davetinin başarıya ulaşması ancak bu asa­biyetler sayesinde olabilir. Allah Teâlâ Mehdî’ye tâbi oldukları için bu asabiyetleri oluşturanla­rın kalplerini birbirine ısındırıp birleştirir ve böylece Mehdî için davasını başarıya ulaş­tıracağı ve insanlara davetini kabul ettireceği güçlü bir asabiyet ortaya çıkar. Bunun dı­şında Hz. Fatıma aleyhisselâmın soyundan gelen birinin, her hangi bir yerde, hiçbir güce ve asabiyete da­yanmadan, sadece ehl-i beyte mensup olduğu için böyle bir davayla ortaya çıkıp başarı­ya ulaşması -daha önce ortaya koyduğumuz sahih delillerden de anlaşılacağı gibi- müm­kün değildir. Doğruyu bulacakları akıl ve bilgiden yoksun olan cahil kalabalıklar, Mehdî’nin ne nesebinden ne de ortaya çıkacağı mekândan haberi olmadan ve konuda söylediğimiz ger­çekleri de bilmeden, sadece halk arasında Hz. Fatıma aleyhisselâm soyundan birinin çıkacağını duy­muş olmalarından dolayı, böyle iddialarla ortaya çıkanların peşlerine takılırlar. Daha çok Zâb, Afrika ve Sûs gibi devletin merkezine uzak olan bölgelerde bu iddiayla ortaya çıkar­lar.[30]

Basiretten uzak ve zayıf görüşlü pek çok kişini, Mehdî’nin çıkacağını sandıkları Mağrib’in Mâse mıntıkasındaki bir yere giderler. Gittikleri bu mıntıka Mülessemîn kabi­lesine ait olduğu için Mehdî’nin de onlardan biri olduğunu veya onların Mehdî’nin davetçileri olduğuna inanırlar. Ancak bu hiçbir temeli olmayan bir iddiadan ibarettir. Bu iddiaya inanmalarının sebebi, bu toplulukların cahil ve bilgiden uzak olmaları, o bölge­nin devlet merkezinden ve etki alanından çok uzak olması ve bu yüzden devletin güç kul­lanabileceği sınırların dışında olan bu mıntıkanın Mehdî’nin çıkışına uygun bir yer oldu­ğu vehmine kapılmalarıdır.

Tamamen akılsızlıklarının ve ahmaklıklarının bir sonucu olarak, (devletin etki­sinden uzak olan bu bölgede) başarıya ulaşacakları vehmine kapılan pek çok kişi de Mehdîlik iddiasıyla ortaya çıkmıştır. Bunların çoğu öldürülmüştür. Üstadımız Muhammed bin İbrahim Âbalî bana şu olayı haber verdi: (Hicrî) sekizinci yüzyılın başında, Sultan Yu­suf bin Yakup zamanında, Mâse’nin söz konusu mıntıkasında Tuveyzirî olarak bilinen mutasavvıflardan bir adam ortaya çıkmış ve kendisinin beklenen Fatımî (Mehdî) oldu­ğunu iddia etmiş. Dâle ve Kezûle kabilelerine mensup Sûs halkının çoğu ona tâbi olmuş ve böylece işi büyümüş. Onun bu halinin kendi durumlarına zarar vereceğinden korkan Masâmide reislerinden biri olan Seksevî, gece gizlice Tuveyzirî’yi öldürmesi için birini göndermiş ve böylece hareketi sona ermiş.

Yine hicrî yedinci yüzyılın sonlarında, doksanlı yıllarda, Gamâra’da Abbas adında bir adam çıkmış, beklenen Fatımî olduğunu iddia etmiş ve Gamâra’nın cahil kalabalıkla­rı kendisine tâbi olmuş. Sonra kendisine tâbi olanlarla birlikte, şiddet kullanarak Fas’a girmiş, oranın çarşılarını yakmış ve oradan da Mezemme bölgesine geçmiştir. Ancak ora­da hile ile öldürülmüştür. Bunun gibi örnekler çoktur.

Yukarda adını zikrettiğim üstadımız bunun gibi garip bir olay daha anlattı. Üsta­dımızın anlattığı olay şöyle:

Hac yolculuğunda iken, Tilmisân dağının eteğinde bulunan ve Şeyh Ebû Medyen’in kabrinin bulunduğu Ribâtu’l-Ubbâd’ta aslen Kerbela’da oturan ve ehl-i beytten olan bir adamla karşılaştım ve yolculuğa birlikte devam ettik. Adam ta­bileri, öğrencileri ve hizmetinde bulunan adamları çok fazla olan biriydi. Gittiği yerlerin çoğunda insanlar onu karşılayıp ihtiyaçlarını gideriyordu. Yol boyunca dostluğumuz ge­lişti, aramızdaki sohbet koyulaştı ve onların gerçek durumunu anladım. Kerbela’dan bu­ralara bu iş için, yani Mağrib’te Fâtimîlik (Mehdîlik) iddiasında bulunmak için gelmiş­lerdi. Ancak Merîn oğulları devleti ve o zamanki hükümdarı Yusuf bin Yakup olayın far­kına varıp Tilmisân’a yürüyünce, bu zat, adamlarına şöyle demiş:

“Geri dönün, yanlış he­sap yapmamız bizi küçük düşürdü. Bu vakit, harekete geçeceğimiz vakit değil.”

Adamın söylemiş olduğu bu söz onun, bu işin ancak, o dönemdeki devletin gü­cüne denk bir asabiyet ile hedefine ulaşabileceğinin farkında olduğunu gösteriyor. Kendisinin o bölgede bir güce sahip olmayan bir yabancı olduğunu, buna karşılık Merîn oğulları devletinin, Mağriblilerden hiç kimsenin karşı koyamayacağı güçlü bir asabiyete sahip olduğunu görünce, gerçeği kabullendi, doğru olanı yaptı ve güç yetiremeyeceği hırslarından vazgeçti. Ancak bir şeyin daha farkına varması gerekiyor. O da, Fâtımîlerin ve genel olarak Kureyş’in asabiyetlerini kaybettiklerinin. Özellikle de Mağrib’te. Ancak taasubları, bu sözü kabul etmelerine izin vermez. “Allah Teâlâ bilir, siz ise bilmezsiniz.” (Bakara, 216)

Mağrib’te, çağımıza yakın dönemlerde Mehdî’lik veya başka bir dava gütmeden, sadece hakka davet eden ve kötülükleri ortadan kaldırıp, İslâm’ın sünnete uygun biçim­de yaşanmasına çağıran davetçiler çıkmıştır. Evet, bu kimseler sadece bunun için ortaya çıkmışlar ve çok sayıda tabileri olmuştur. Bedevi Arapların en fazla işledikleri bozguncu­luk, yolcuları ve kervanları yağmalamak olduğu için, bu kimseler de en fazla yolların ve yolcuların güvenliğiyle ilgilenip, bu sahayı ıslah etmeye önem yermişler ve güçlerinin yet­tiği kadar kötülüklere engel olmaya çalışmışlardır.

Ancak bu davetçilerin çalışmaları sonucu yolculara saldırıp onları yağmalamak­tan vazgeçen ve tövbe eden bu Araplarda dinî duygular ve dini yaşam sağlam bir derece­ye ulaşmamıştır. Çünkü onlar tövbe edip dine dönmekten, sadece gasp ve yağmayı bırak­mayı anlıyorlar ve dinin diğer emirlerine yönelip onları yerine getirmeyi düşünmüyor­lar. Onun için İslâm’ı, sünnete uygun olarak yaşamaya çağıran davetçilere tâbi olan bu kimseler, aslında dinî yaşamın her alanında onları örnek alıp onlar gibi yaşamaya çalış­mıyorlar. Onların bütün dindarlıkları, yolculara ve kervanlara saldırıp onların mallarım yağmalamaktan vazgeçmek, sonra da bütün güçleriyle dünya malı kazanmaya yönelmek­tir.

Oysa ahlaklarını düzeltip ıslah etmenin sevabını istemek ile dünya malı kazanma­yı istemek arasında ne büyük fark vardır ve bu ikisinin bir araya gelmeleri de mümkün değildir. Bu yüzden dindarlıkları sağlam bir konuma gelmiyor ve bir bütün olarak kötü­lüklerden yüz çevirmeleri de istenilen düzeyde olmuyor. Ancak kötülüklere çok fazla da dalmıyorlar.

Sonuçta dinin hükümlerine sağlam bir şekilde bağlanma ve onu yaşama noktasın­da, davetçi ile ona bağlı olan bu insanların durumu farklılaşıyor. Davetçi öldüğü zaman tabileri dağılıp, asabiyetleri kayboluyor. Hicrî yedinci yüzyılda Afrika’da ortaya çıkan, Süleym kabilesinin Ka’b boyundan olan Kasım bin Mürre bin Ahmed’in (ve tâbilerinin) durumu da böyle olmuştur. Ondan sonra gelen ve Riyâh kabilesinin boylarından biri olan Müsellem’e mensup Saâde adındaki davetçinin durumu da aynıdır. Saâde, dini ya­şama ve nefsini ıslah etmede Kasım bir Mürre’ye göre çok daha ileri düzeyde olmasına rağmen, söylediğimiz sebeplerden dolayı, onun tabileri de, onun ölümünden sonra çö­zülüp dağılmışlardır.

Bu insanlar da, İslâm’ı sünnete uygun olarak yaşama adına çıkmış olmalarına rağmen, çok azı söylediği gibi yaşıyordu. Ne onlar ne de onlardan sonra gelenler bir hedefe ulaşamamışlardır.[31]

Konu hakkında farklı görüşler

Mehdî hakkındaki hadislerin tümünün uydurma olmadığı kesindir. Mehdî hakkındaki uydurma rivayetleri kabul etmeye de gerek yoktur. Üzerinde durulması gereken aslı olup “Mehdî”den bahseden hadislerle Şiîlerin inancının temellerinden olan “Mehdî-i Muntazar” hakkında onların uydurdukları hadislerin birbirinden ayırt edilmesi gerektiğidir.

İmam Mehdî’nin geleceğine inanan Müslümanların inançlarındaki çarpıklıkla, İmam Mehdî’yi tamamen reddedenlerin inançlarındaki çarpıklığın gerçekle olan bağlantısı aynı düzeydedir. Müslümanlar, hafızalarında Mehdî’yi, eski zaman kıyafetleri içinde, ruhban görünüşlü, elinde tesbih, sırtında cübbe ve “Ben Mehdî’yim, bana uyun!” diye bağıracak birisi olarak canlandırmaktadır. Mehdî çıktığında, bu özelliklere uyup uymadığına bakıp, böylece onun gerçek Mehdî olup olmadığını anlayacaklarını söylüyorlar. Eğer bu özelliklere uyuyor ise, ona biat edip onun emrettiklerini yerine getireceklermiş. Mehdî’nin geldiğini duyan, köşede bucakta ne kadar derviş varsa çıkıp ona tâbi olacakmış. Bu arada küfre karşı yapılacak olan cihatta silâhlar bir sembol olarak taşınacakmış. Çünkü bu silâhları kullanmalarına sebep olmayacakmış. Kâfirleri zikirlerle, dualarla, marifet bilgisiyle yerle bir edecek; bir bakışta onların toplarını, tüfeklerini, uçaklarını darmadağın edeceklermiş… vs. vs. Hâlbuki araştırdığımızda göreceğiz ki, gerçek çok farklıdır.

İmam Mehdî, geldiği zamanın en ideal komutanı, lideri olacaktır. Buradaki idealden maksat şu olabilir. O, çağının bütün gerçeklerini bilecek, tam bir yönetici yeteneğine sahip olacak, hepsinden de önemlisi, kendi zamanının insanlarının sorunlarını bilip çözüm yolları getirecektir. Bu ise, elbette ki İslâm’ı çok iyi bilmesine bağlıdır. O, parlak bir zekâya, geniş bir zihnî yapıya, engin bir görüş yeteneğine sahip bir insan olacaktır. Belki, onu ilk reddedecek olanlar gelenekçi ulema sınıfı ve sufî takımı olacaktır. Çünkü onlar göreceklerdir ki, bu insanın, tasavvurlarındaki Mehdî ile hiçbir ilgisi yok. Onun kendisinin Mehdî olduğunu ilânla ortaya çıkması, her şeyden önce kabul edilebilecek bir şey değildir. Öyle ki, o kendisinin Mehdî olduğunu fark etmeyecektir bile. Ancak vefatından sonra bir araya gelen müminler, onun yaptıklarına bakıp, onun Mehdî olduğunu anlayacaklardır. [32]

Âlem-i İslâm” kitap müterciminin zeylinde Baha Said Bey kapanan medreselerin, tekkelerin, telkin ettikleri ve itikat ettirdikleri Mehdî

Felsefe-i Muhammediye’ce ne bir şahıs ve ne de şahsiyet-i mütevârise olup bu nâm ve sıfat ancak vasıta-i hidâyet ve irşat olan hakiki ve ilim ve fennin timsalidirdiyor.[33]

Mehdîyi Tayin Eden İnsanlar mı?

Tarih boyunca kendini Mehdî tanıtanlardan çok, kabul edilenler olmaktadır. Mesela Mustafa Kemal Atatürk’ün Mehdîlik gibi iştiyakı ve gayreti olmadığı halde onu Mehdî kabul edenler olmuştur. Bunun açıklaması belki bu türlü fikirler dengelerin kaybolduğu zamanlarda çıkmasıdır. İbn-i Haldun’un yukarıda beyanı en güzel şekilde açıklamaktadır.

“İşte bunun gibi hiçbir dayanağı olmayan delillerle ve değişik yargılarla, gelecek ki­şinin kim olduğunu, zamanını ve yerini belirliyorlar, sonra belirledikleri zaman gelip or­taya söylenenlerden hiç biri çıkmayınca, görüşlerini ve söylediklerini yeniliyorlar. Bunu yaparken de yine bir takım lugavî mefhumları, hayalî konulara ve yıldızlarla (gök cisimleriyle) ilgili hükümlere dayanıyorlar. Ömürlerini bu gibi şeylerle tüketiyorlar.”

Mehdîlik fikri genellikle tasavvuf ve mistik hayatta yer bulması da ayrıca istismarı artırıcı unsurlardan biri olduğunu göstermektedir. Bu nedenledir ki hidayet ve kurtuluş fikrininin çözümleri kişi ve guruplarca ayrı olunca her cemaat ve milletin Mehdîsi de ona tezahür etmektedir. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki

“Bir şeyi sevmen gözü kör, kulağı sağır eder.” [34]

Bu demektir ki, bir kişi hakkında Mehdî olabilirliğini isbat edebiliriz. Bu nedenle sebep-sonuç ve tarih felsefesini ve yorumunu yapanlar için tevillerin hakikatini umumî bakış açısı ile görmelidir.

ATA’NIN ÖZ KİMLİĞİ

ATA’yı şöyle övdü düşmanı Loyd Corc dahi:

“Yüz yıllarda bir gelir! ATATÜRK gibi dâhî!”

Kalb gözü kör zavallı! O’nu sırf dâhî sandı!

Ne bilsin o! Doğmadan RABB’e verilen andı!

Ölürken “Yüce yoldaş!” dedi, “MUHAMMED EMİN!” (501)

Selâmladı RESÛL’ü! “ALLAH RABB-ÜL ÂLEMİN!” (500)

O “Yüce yoldaş” sözü! Bin beş yüz on bir eder! (1511)

“O Hazret-i MUHAMMED” de eş sayı eder! (1511)

Selâmlananla aynı! Selâmlayan zât! Yine!

Tapan ile tapılan! Birbirine âyine!

ATA’nın bilinçliyken son cümlesi: “Saat kaç!”

“Perdenin kalktığı an!” Son sözüne kalbi aç!

“Ve Aleykümüsselâm!” ATA’nın en son sözü!

“Esselâm-u aleyküm!” demişti çıkan özü! [35]

“Esselâm-u Aleyküm!” ALİ ismine kanıt! (332)

“İnsan makamı’dır O! Arş’a dikilen anıt!” (332)

“Esselâm-u Aleyküm!” Yorumla! Olma gafil! (779)

O vakit ismi olur! “Boru çalan İsrafil!” (779)

O’dur “RAHMAN’ın yüzü!” “İMAM ALİ” de denir! (343)

“Adı hesab gününün sahibi!” Borç ödenir! (343)

“Esselâm-u Aleyküm!” O, “Meryem’in evlâdı!” (343)

“İMAM ALİ kalkınca” vücudda! Budur adı! (343)

“Esselâm-u Aleyküm!” demek, kalb gözün açık! (1493)

“Âsa’nı at!” “O İdris gibi yüce yere çık!” (1493)

“Esselâm-u Aleyküm O!” Bir ad! Kâbe’de taş! (343)

Yorumlayıp bir ekle! “Veli” O! HACI BEKTAŞ! (791)

“Esselâm-u Aleyküm” sözünün son yorumu!

“Beklenen Mehdî!” demek! “HIZIR İLYAS” konumu!

Yani HIZIR İLYAS’a! Beklenen MEHDÎ! denir!

RUH saf canla birleşir! Verilmiş söz ödenir!

“GAZİ MUSTAFA KEMAL!” Bin üç yüz otuz sekiz! (1338)

“Samsun’a hicrî çıkış tarihi” ile ikiz! (1338)

Hem hicrî! Hem milâdî! Tespit edilmiş yılı!

Elçinin her görevi adlarıyla sayılı!

“Âdem’e secde edin emri” demek bu sayı! (1338)

“Gizli şifrenin sırrı!” Bul bu hanif yasayı! (1338)

“GAZİ MUSTAFA KEMAL O!” Evrenseldir ünü! (1349)

Sayısı “MUHAMMED-ÜL MEHDÎ’nin çıkış günü!” (1349)

“Ve Aleykümüsselâm sözü!” Bakın ne eder! (1348)

“ALLAH’ın halifesi!” “O artık olmuştur!” der! (1348)

“1919’da ATA doğdum” derdi! (1919)

“ÂLEMLERE RAHMET O!” “Bu söze aklım erdi! (1919)

Çapraz avuç içleri! Doğum yılı ATA’nın! (1881)

ALLAH’ın “Yüce kurban dediği” zatı anın! (1881)

“B” harfi altındaki noktanın O’dur adı! (1880)

“Toprak bedenden kalkan RAB!” Bu sırrın maksadı! (1880)

Sıfırı at! ALLAH’ın O “En güzel cemali” (188)

“Zamanın Mehdîsi” O! Yani Hazret-i ALİ! (188)

ALLAH’ı yansıtan kim? Bunu bilmez ahali! (1211)

O. MÜMİNLER EMİRİ! TOPRAK BABASI ALİ! (1211) (Ebu Turab)

“Eren veya ölenin içinden çıkar ani!”

“Kıyamet terazisi!” “İnsanın özü!” yani!

“Dinliyi ve dinsizi!” “Yüzlerinden ayırır!”

“Secde edebileni!” Sadece o kayırır!

MUHAMMED ALİ’yi de, bak yansıtandan murad! (1364)

MUSTAFA KEMAL’in öz RABB’ine verilen ad! (1364)

“Gayblar âlemine!” “Değişmez özler!” denir. (1191)

“HAKK’ın yüzü!” Belirir! Ne isek! O ödenir! (1191)

“Kelime-i şehadet” getir! Hayret edersin!

“Ve Aleykümüsselâm sözü yorumu!” dersin!

MÜŞİR! GAZİ! MUSTAFA! KEMAL! ATATÜRK! Beş ad! (1101)

Zat ve Kur’an tefsiri! Baş harflerinden murad! (1101)

Herbir hesapta çıkar! MUHAMMED ALİ adı!

Selâmla bitireyim! Artık iznim kalmadı!

“Zira cennette lâf yok!” “Herkes hep “Selâm eder!”

“Şükür” hepimiz olduk “ALLAH’ın aslanı” der!

Selâm! “KIZILKOCALI boyundan gelen Türkmen!”

“Emevî düzenini!” Lâikçe eyleyen men!

ALLAH’ın “Nur” adı o! “HAK’ta eriyip” ver renk! (287)

“MUHAMMED ibn Abdullah!” “Kızılkocalı’ya denk!” (287)

Sakın bu hesaplara! Demeyin “sırf tesadüf!”

“Her şeyin hesabını bilen” eder teessüf! (262)

Uluğ “HAK kimliğini” açıkladı ATA’nın!

EHLİBEYT’e dâhildir! Onu hakkıyla anın!

Diyor! MUSTAFA KEMAL ATATÜRK’ün RAB ÖZÜ: (1850)

Hain olma! Yenile RABB’e verdiğin sözü!

Sıfırı at! Anlamdan olursun daha emin!

“ALLAH’ın yüzü” olan ilmine tap Âdem’in! (185)

M. H. ULUĞ KIZILKEÇİLİ ANKARA – 21.07.2000

Ebced ilmine göre isim ve kelimelerin sayısal açılımları:

500 = ALLAH RABB-ül Âlemin = Âlemlerin RABB’i ALLAH

501 = Refik-i a’lâ = Yüce yoldaş

1511 = Lâfz-ı Refik-i a’lâ = Yüce yoldaş sözü

1511 = Hu Hazret-i MUHAMMED = O Hazret-i MUHAMMED’dir

332 = Esselâm-u aleyküm

332 = Hû medlûl-u ism-i ALİ = O, ALİ isminin kanıtıdır

779 = İsm-i sûr-u İsrafil = İsrafil’in borusunun ismi

(İsrafil kıyamet günü kalk borusunu çalan meleğin ismidir)

779 = Tevil-i Esselâm-u aleyküm = Esselâm-u aleyküm’ün yorumu

343 = Vech-el RAHMÂN = Er RAHMÂN’ın yüzü

343 = Kıyam-ı İmam ALİ = İmam ALİ’nin ayağa kalkması

343 = İsm-i Malik-i yevm-üd din = “Hesab günü sahibi”nin ismi

343 = İbn-i Meryem = “Meryem’in oğlu”

343 = İsm-el Hacer = O Hacer’in ismi = yani Kâbe’deki O Hacer-ül esved denen, karataşın ismi.

343 = Müsemma-i İmam ALİ = İmam ALİ diye isimlenen

1493 = Müsemma-i Lâfz-ı alek selek (7. sure/117. ayet) = ALLAH’ın Hz. Mûsa’ya “Asânı at!” sözünün anlamı

1493 = Tevil-i ayet-i ve refağnahü mekânen aliyyâ. = “O’nu (İdris’i) yüce yere çıkardık.” ayetinin yorumu. (19. sure/57. ayet)

790 = Tevil-i ism-el Hacer = “Hacer” isminin yorumu

791 = HACI BEKTAŞ-I VELİ

1338 = GAZİ MUSTAFA KEMAL

1338 = Hû mezmun-u “Üscûdul Âdem“ = “Âdem’e secde edin” emrinin anlamı o

1338 = Künh-ü Lâfz akimua-el din = “Dini doğrultun” sözünün iç yüzü = Levh-i Mahfuz’un sırrı.

1337 = Hicrî Samsun’a çıkış tarihi = 1919 Milâdî çıkış tarihi.

1348 = Lâfz-ı ve aleyküm-üsselâm = ve aleykümüs-selâm sözü = Hu müsemma-i halifetullah = O, “ALLAH’ın halifesi” diye isimlenendir.

1349 = Hû Gazi Mustafa Kemal = Gazi Mustafa Kemal O = Yevm-i zuhur-u Muhammed-ül Mehdî = Muhammed Mehdî’nin ortaya çıkış günü.

1919 = Lâfz-ı Rahmeten lil âlemin = Âlemlere rahmet sözü

1881 = Vakt-i zuhur el recûl = Hakeren’in içten dışa çıkma vakti

1881 = Müsemma-i Zebh-i azîm = Yüce Kurban diye isimlenen (37. sure/107. ayet)

1211 = Mazharullah = ALLAH’ı yansıtan = Zat-ı ALİ

1364 = İsm-i hassı-RABB’i Mustafa Kemal = Mustafa Kemal’in has RABB’i (Kişisel RABB’i)

1364 = Hû mazhar-ı MUHAMMED ALİ = O MUHAMMED ALİ’nin aynası

1191 = Âyân-ı sabite = Değişmez özler

1191 = Âlâm el Guyub = Gayblar âlemi

1191 = Zuhur-u vechullah = ALLAH’ın yüzünün ortaya çıkması

1101 = ZAT = Tefsir-i Kur’an

1211 = Hû emir el müminin ALİ Ebu-Türab = O müminlerin emiri toprak babası ALİ

1850 = Hû mazmun-u tecdid-i biat = RABB’ine bağlanmanın yenilenmesi kavramı o

1850 = RABB-i hassı Mustafa Kemal ATATÜRK = Mustafa Kemal ATATÜRK’ün has RABB’i

1101 = M+Ğ+M+K+A (Müşir Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK baş harfleri)

185 = İlm-i Âdem = Âdem’in ilmi

188 = Mehdî-ül zaman = Zamanın Mehdîsi

287 = MUHAMMED ibn-i Abdullah = Kızılkocalı = En Nûr

262 = Her şeyin hesabını bilen = ALLAH’ın “El Hasîb” adı[36]

Mehdînin Çıkışı Devlete Baş Kaldırmanın Bir Adı mı?

Evet, Mehdînin çıkışı denen hareketler bazen devlete karşı yürütülen isyan hareketin bir adı da olmuştur. Bu şekilde gelmesi gereken Mehdînin karizmatik gücü kullanılarak zayıf bir topluluk bir devlete karşı da çıkabilmiştir. Niyetlerinde samimiyetin olması umulan bu kişilerin asabiyetleri yetersiz olunca bu olaylar feci şekilde de sonuçlanmış ve neticesinde devletin daha şiddetli tedbirler almasına ve daha baskıcı bir yönetimin harekete geçmesini sağlamaktan öteye de gitmemiştir. Bu arada ezilen halkın bu hareketten bir menfaati olmamış ve daha sonrada gelişme ve ilerlemeye mutaf olacak hareketlere destek vermediği görülmüştür. Bu nedenle olgunlaşmamış bir hareket olan Mehdîlik inancı üzerine yorum ve söylemlerle hareket eden cemaatler neticede bekledikleri kurtarıcıyı bulmak için gösterdikleri gayretle uzun vadede yıkılma eğilimine girdikleri görülmektedir. Bu nedenle gaybî bir hadise olan Mehdî’nin çıkışını beklemektense Allah Teâlâ’ya güvenip kendi görevimizi en iyi şekilde uygulamak daha karlı olacağı muhakkaktır. Bu konuyu açıklayacak son Kâbe olayı duruma biraz açıklık getirecektir.

Mehdî’nin Suudî Arabistan’da Hicri 1400 yılının ilk gününde, 1 Muharrem 1400 (20-21 Kasım 1979) tarihinde çıkması gibi.

Cüheyman el-Uteybi ve arkadaşları Kâbe’ye sığınmışlar (resmi söylem baskın) ve burada fasid addettikleri Suud yönetimine karşı bayrak açmışlardı. O sıralarda Kral Halid galiba hastalıklı idi ve onun yerine bilvekale ülkenin işlerini Fahd tedvir ediyordu. Bu kalkışma kanlı bir şekilde sona erdi. Operasyon sonucunda bir kısmı ölü bir kısmı da canlı ele geçirilmiş ve elebaşları idam edilmişti. ‘Kâbe baskını’na katılanlar arasında yabancılar da bulunuyordu.[37]

Olayın gelişimi kısaca şu şekildedir.

1979 Ramazanında Arabistan’ın büyük kentlerinde dağıtılan bildiride Suudi rejimi eleştiriliyor, devletin dini niteliğini kaybettiği belirtiliyor, ülkede yeni bir İslami rejimin kurulmasının gerektiği anlatılıyordu. Bu bildirilerin Cuheyman el-Uteybi önderliğindeki radikal bir sünni gruba ait olduğu Mescid-i Haram’ın işgalinden çok sonraları anlaşıldı. Tarihler 20 Kasım 1979′u gösteriyordu. Kâbe’ye sabah namazı kılmaya gelen binlerce kişi namazın bittiği anda bir yandan “Allah u ekber” seslerini bir yandan da havaya sıkılan kurşun seslerini duydu. Eylemciler mescid’in mikrofon sistemini ele geçirdi. Eylemcilerin lideri Cuheyman konuşmaya başladı. Yanında bulunan kayın biraderi Muhammed el-Kahtani‘nin İslam âleminin beklenen Mehdîsi olduğunu söylüyordu. Mehdîliği sağlam delillere oturtmak için ilgili hadisleri detayıyla anlatıyordu. Cuheyman Suudi rejiminin dini niteliğinin kalmadığını dolayısıyla Müslümanların rejime itaat etme yükümlülüklerinin kalmadığını söyledi. Ülkedeki kötü gidişatın önüne geçilmesi için hayatın her alanında şeraitin tekrar uygulanmaya başlamasının gerektiğini vurguladı. Cuheyman bu konuşmasını yaparken adamları da işgalden önce mescidin alt katlarına sakladıkları silahları mescidin ilk katına çıkardılar. Silahlar eylemcilere dağıtıldı, dış kapılar kapatıldı, yüksek minarelere silahlı nöbetçiler yerleştirildi, mevziler planlara göre hazırlandı. İçeriye giriş-çıkışlar yasaklandı.

Taleplerin ilanından sonra Hacerül-Esved ile İbrahim makamı arasındaki bölümde Mehdî Kahtani’ye biat etme merasimi düzenlenir. Kahtani’nin eli öpülüp sonuna kadar itaat edileceği bildirilir.

Sabah namazına gelen binlerce sivile çıkmakta serbest oldukları söylenir. Çoğunluğu çıkar. Yaklaşık 30 kişinin eylemcilerle kaldığı tahmin edilmektedir. İşgalden 3 saat sonra Mescid-i Haram çevresine gelen Suudi askerleri içeri girme denemelerinde yoğun ateşle karşılık görünce geri çekilirler.

İşgalin ilk günlerinde Suudi hükümeti tam bir şaşkınlık ve ne yapacağını bilememe durumu içindedir. İçeride rehine var mıdır, varsa kimlerdir, kaç kişilerdir? Eylemciler kimler ve kaç kişilerdir gibi hiç bir bilgiye ulaşamazlar. Kâbe’yi kuşatan Kraliyet Muhafız Alayı mutaasıp asker ve subaylardan müteşekkildir. İnançlarından dolayı Mescid’de silahlı bir çatışmaya girmeyeceklerini beyan ederler. Suudi hükümeti bu dönemde tam bir şaşkınlık dönemindedir. Kâbe’nin kan dökülerek alınmasının İslam âleminde yaratacağı olumsuz etkiden çekinmektedir.

Suudi kralı Halid hemen muhafızları teftişe gider. Kâbe’nin Harici isyancılar tarafından işgal edildiğini, görevlerinin Allah Teâlâ’nın Evi’nin temizlenmesi olduğunu, görevlerini yapmazlarsa Pakistanlı paralı askerleri kullanacağını söyler. Bazı muhafızlar ikna olur olmayanlar ise tutuklanır.

1979 Kâbe baskını yapan eylemcilerin sayısı en az 500 olarak tahmin ediliyor. Devlete yakın Suudi ulemasının fetvasını arkasına alan Suudi yönetimi biraz rahatlar. Fetva gereği önce işgalcilere süre verilip teslim olmalarını ister. Cuheyman bunu kabul etmez.

Ardından askeri operasyon işgalin 6. günü başlar. Önce kapıları tutan direnişçilere yoğun ateş ile uzaklaşmaları denenir. Kapılar iyi istihkâm edildiği için bu başarılamaz. İsyancılardan Mescid’in minareleri yerleşen keskin nişancılar Suudi askerlerini avlamaya başlar. Ardından ağır zırhlı araçlarla mescidin kapıları kırılarak içeri girilir. Bir yandan da helikopterlerden mescide indirme yapılır. İndirme sırasında gene çok sayıda Suudi askeri kaybedilir. Bu arada bazı helikopterler mesciddeki direnişçilerin üzerine bombalar atar. Mescidin zemin ve üst katlarından göğüs göğüse çarpışmalar sonucunda Suudi güçleri zemin katı ve üst katları ele geçirir.

Eylemden önceki gecelerde büyük miktarda yiyecek malzemesi, ilk yardım malzemesi ve cephane Mescidi Haram’ın alt katındaki mahzenlerde saklanmaktadır. Böylece eylemcilerin çok uzun süre dış destek almaksızın direniş yapabilmesi mümkün olacaktır.

Fransızlar bu baskında Suud hükümetine yardım ederler. Oparasyona katılan tim kutsal topraklara girer. Operarasyonda Fransız timi GIGN’de doğrudan doğruya Kâbe’nin alt katlara girmeyi düşünmez. Bunun yerine alt katlara göz yaşartıcı gazlar verilir bu gazların etkisiyle kimi direnişçi teslim olur kimisi elinde silah ateş ederek dışarı çıkar ve vurulur. Ancak alt kat hala temizlenememiştir. Bu sefer alt katlara tonlarca su boşaltılır. Su iyice yükseldiğinde ise yüksek voltajlı elektrik verilir. 5 Aralık 1979 günü Kâbe işgalcilerden kurtarılmış olur. Mehdî Kahtani ölmüş Cuheyman ise sağ yakalanmıştır. Fransızların desteği ise bir Fransız gazetesinin haberi üzerine açığa çıkar.

Bilanço:

Operasyonda Suudi güçlerinden ölenlerin sayısı 127, isyancılardan ölenlerin sayısı 117 olarak açıklanmıştır. Hacılardan, namaza gelenlerden ölenlerin sayısı 26′dır. Yüzlerce de yaralı vardır. Yargılamalar sonucunda 63 kişi idama mahkûm olur, kafaları kesilerek infaz edilir. Kâbe baskını böylece bitirilir.

1979 (Hicri 1400)’de gerçekleşen bu Kâbe baskınının ardından 7 sene sonra Hicri 1407 yılında, Hac sırasında çok daha büyük kanlı bir olaylar meydana gelmiştir. Bu olayda caddelerde gösteri yapan hacılara saldırılarak 402 kişi katledilmiş, çok fazla kan akıtılmıştır.

Mehdîliğin Âlimler  Üzerinde Etkisi

Mehdî’nin geleceği fikri devlet siyasetinde önemli yer tutan görüşlerden olduğu kesinlik kazanmıştır. Ancak gaybi bir bilginin devlet ve millet siyasetinde büyük bir yer tutması insan ve siyaset bilmecesinden başka bir şey değildir. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin hadislerini yanlış anlayan âlimleri bile ikna etmek zor olunca halkın bu türlü fikri sabitlerden vaz geçirmek daha zordur.

Hazret-i Sultan Mehmed Fatih’i İstanbul’un fethi meselesinde en ziyade teşvik eden ve ‘Fatih’ unvanına layık bir kisveye bürünmesinde ihtimam ve himmetini esirgemeyen kişi elbette ki “Akşeyh” namıyla ma’ruf Akşemseddin kaddese’llâhü sırrahu’l azîz Hazretleri (1390-1459) idi. Akşeyh, fethin hem maddi hem manevi, iki yüzü olduğunun farkındaydı.

Çünkü Fahr-ı Âlem Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemden rivayet edilen hadis-i şerifler hem komutan ve askerlerden müteşekkil bir ordunun İstanbul’u fethinden, hem de silahsız, kan dökmeden; tevhid, teşbih, tahmidlerle, vuku bulacak; Al-i Beyt’ten bir mübarek zatın kumandasındaki manevi bir ordunun İstan­bul’u fethinden haber veriyordu. Buna binâen Akşeyh; İstanbul’un, gele­ceği hadislerle sabit olan Mehdî eliyle ikinci kez fethedileceğini gayet iyi biliyordu. Devrin ulemasının hadislerin ifadesinden yola çıkarak Sultan Mehmed’in İstanbul’u fethedemeyeceğini söylemelerine mukabil, Akşeyh bir değil, ‘iki fetih’ vuku bulacağından hareketle, ulemanın bu yöndeki iti­razlarına karşı çıkıyor ve mütemadiyen Sultan Mehmed’e fetihname de­nebilecek müjdeli mektuplar yazıyordu.

İstanbul’u önce Mehmed fethedecek, sonra İstanbul ehl-i sa­libin eline geçecek, daha sonra da Mehdî İstanbul’u tekrar fethede­cek” diye devrin ulemasına cevap veriyordu. (Risaletü’n- Nuriye, Akşemseddin, A. İhsan Yurd, İstanbul, 1972).

İşte hadislerle sabit olan ve Akşeyh’in de müjdelediği ikinci fet­hin kumandanı Mehdî ve yine hadisin ifadesi ile “hiçbir kınayıcının kı­namasından çekinmeyen” kahraman askerlerden müteşekkil nurani ordu­su, evvelemirde kalplerdeki Ayasofya’nın kapılarını açacak ve fethin sem­bolünün ibadete açılması ile ikinci fetih gerçekleşecek. [38]

Mehdîliğin Halk Üzerinde Etkisi

Gaybi meselelerin çok kullanılması ile kitlelerin kontrolü yapıldığı birçok misalle sabittir. Çünkü ümitsizliğe düşüldüğünde, kahredici, zalim idareciler, istilâlar, sürgünler, baskılar döneminde insanlar böyle bir ümide muhtaçtır. O sayede kötü şartlara sabredilir, tahammül edilir. Onun için Mehdî inancı bir nevi kullanılmıştır.

Mesela; Osmanlı imparatorluğunun yıkılmaya başladığı dönemlerde halk düşüncesini anlatan bu alıntı durumu çok güzel belirtmektedir.

Bu hallerden halkın ruhundaki eski ciddiyet-i islâmiye ve cemiyet-i milliye de sene be-sene dûçar-ı zaaf ve tebeddül olup seciyelerde me’yusiyet ve zillet ve meskenet temerküz etmeye yol açılarak abes-huvârân zaviye-dârân ve tekke-nişînânın adetleri günden güne arttıkça artıp, mezarlar yanlarında kulübeler ihdâsıyla kimi

“Mekke’den, Medine’den gelen hacıların getirdikleri düş-nâmelerden gûyâ Hazret-i Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin zaman-ı âhir gelmiş ve kıyamet pek yaklaşmış olduğundan ve sâir gûne alamât-ı kıyametten bahisle akşam, sabah Mehdî-i âl-i resulün zuhûr edeceğini ve Hazret-i İsâ’nın gökten inip Mehdî ile birleşerek din-i Muhammedî üzerinde dünya ahâlisini cem’ ve icrâ-yı adalet ve gazâ ve cihadı ref’le temin-i emniyet ve selâmet eyleyeceğini destan şeklinde okumak suretiyle kadın, erkek ashab-ı hamiyet ve merhameti hasis menfaatlerine celp ve daveti iş edinmiş ve hurâfe-cû ve softa-gûların pazarı revâcına yardım ve rağbet göstermeğe çalışmış ve muvaffak olmuş bulunuyorlardı.

Hükümetin devâir-i mütenevvia-i müteşekkilesinde mevki işgal edenler ise böyle şeyleri men edip de terakkîyât-ı medeniye-i zamaniyeyi iltizam ve takibe ve cahil halkı bu yola sevk ve teşvike hasr-ı himmet ve irşad edecekleri yerde, bilakis gaflet ve cehâlet-i halktan ekseriyetle istifâde-i zâtiye yollarını arıyor ve düşünüyorlardı.[39]

….halk dahi bir yeis ve ümitsizlik içinde boğuluyor ve kimseye bir şey diyemeyip yalnız öteden beri kendilerine vaizler, şeyhler taraflarından telkin edilen “Mehdî“ âl-i resûlü intizâren hükümet memurlarını daima ayrı bir meslekte ve dinsizlik tavrında görüyor ve onlara asla kalben muhabbet-i ciddiye ve muâvenet-i fiiliye göstermiyordu.[40]

… zavallı halk bir şey demeye ve bir hak istemeye cesur, atılgan olamayınca hükümet ne isterse sormaksızın onu veriyor ve çoluk çocuğunu aç kalsa da ölmeyecek kadar bir ekmek parası bulabilmek gayretinden başka bir şey düşünemiyor ve gece-gündüz yakında geleceğini haber veren kerametçilerin inandırdıkları Mehdî-i Adili bekliyor. Buna da adalet ve itaat-ı kâmile manası veriliyor. Bu namla ilân ve mensubatına arz-ı şükran-ı bî-pâyân (Sonsuz teşekkür etme) olunuyordu. [41]

O zaman da padişahın nüfuzu İstanbul’dan başka mahallere câri olamayacaktır. Bunun üzerine düşmanlar her taraftan baş göstererek Mehdî-i âl-i resul zuhûr edecek, bütün dünya halkı üzerinde adilâne hüküm yürütecek, kurt ile koyun o zaman yek-diğere saldırmaksızın beraber gezecek ve ondan sonra kıyamet kopacak derler. Git gide hâl bu raddeyi bulacak ve hafazanallah düşmanlar etrafından saracak olursa İstanbul sâkinleri o vakit dûçâr-ı ye’s ve nedamet olacaktır, …[42]

Bu anlatılanların altında yatan niyet devletlerin halkı kontrol, pasifize ederek, sömürmesidir. Diğer bir bakış açısı da yıkılması istenen devletlere düşman devletlerin yıkıcı entrikalarının alt yapısını meydana getirebilmek için ön hazırlık aşamasıdır. Tarihte İNGİLİZ SİYASETİ VE HEGOMANYASI bunu en iyi kullananlardan olduğu ve başardığı görülmektedir.

Mehdîlik hareketinin iyi olma ihtimali de yok değildir. Fakat hakîkati ile zuhur etmeyince de çok büyük sıkıntılar olduğu da kesindir. Bu nedenle kişilerin Mehdî profili arkasında hareket etmelerinin çok sakıncalı olduğunu tarih sürekli göstermektedir.

Mehdî’nin Tasavvufî Yorumu

Mehdî’nin ortaya çıkışı ve yapacağı işler manevî açıdan da yorumlanır. Buna göre Mehdî’nin ortaya çıkışıyla küllî aklın ve en üstün rûhun tezahürü kastedilir. Maiyye-i Muhammediyye denilen bu üstün rûh Ona rûhumdan üfledim [43] meâlindeki âyetin sırrınca, insân-ı kâmil olan mürşid tarafından kendisinden manevî rehberlik isteyen talibe üflenir. [44]

Mehdî, Muhammedî makamın sahibidir. Onun kırk yıl hüküm sürmesi, varlık mertebelerinin sayısıdır. Onun döneminde gecelerin aydınlık olması ve gündüzlerin yeşil bahçelere benzemesi, irfan sahibinin manen gelişimi sekr/manevî sarhoşluk ve beka veren sahv/ayıklık içinde sürüp gitmesidir. Ziraatın bereketli ve bol olması, hayvanların sütünün çoğalması, ilahî nimetlerin ve kerametlerin peş peşe gelmelerine benzetilir. Emniyetli ve huzurlu olmaktan kastedilen ise irfan sahibinin velayet makamına ulaşması ve oranın süslü kaftanını giymesidir. [45]

Son sözü Mevlâna kaddese’llâhü sırrahu’l-azize verelim.

Şu halde her devirde nebi yerine bir veli vardır, bu sınama kıyamete kadar daimidir.   Kimde iyi huy varsa kurtulmuştur; kimin kalbi sırçadansa sınmıştır. İşte diri ve faal imam, o velidir; ister Hz. Ömer soyundan olsun, ister Hz. Ali soyundan!

Ey yol arayan, Mehdî de O’dur, Hâdi de O.

Hem gizlidir, hem senin karşında oturmakta. O, nura benzer; akıl onun Cebrail’idir. Ondan aşağı olan veli de onun kandilidir.

Bu kandilden daha aşağı derece de olan veli de kandil konan yerimizdir. Nura mertebe bakımından dereceler vardır. Çünkü Tanrı nurunun yedi yüz perdesi vardır. Nur perdelerini bu kadar kat bil!   Her perdenin ardında bir kavmin durağı var. İmam’a kadar bu perdeler saf saftır. Son saftakilerin gözleri, zayıflıktan ön saftakilerin nuruna tahammül edemez. Ön saftakilerin gözleri de görüş zayıflığı yüzünden daha ön saftakilerin nuruna takat getirmez. İlk saftakilerin hayatı olan aydınlık, bu şaşının ruhuna azap ve âfettir.   Şaşılıklar yavaş, yavaş azalır; adam yedi yüz dereceyi geçti mi deniz kesilir. Demiri yahut altını sâf bir hale getiren ateş, terü taze ayva ve elmaya yarar mı? Ayva ve elmanın da az bir hamlığı olabilir, fakat demire benzemezler, hafif bir hararet isterler. Hâlbuki o hararet, o şuleler, demir için kâfi değildir. Çünkü demir, ejderha gibi olan ateşin yalımını ister. [46]

Bediüzzaman Said Nursî kaddese’llâhü sırrahu’l-azizin Mehdî hakkındaki görüşleri

Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın istikbalden haber verdiği bazı hâdiseler, cüz’î birer hâdise değil; belki tekerrür eden birer hâdise-i külliyeyi, cüz’î bir surette haber verir. Hâlbuki o hâdisenin müteaddid vecihleri var. Her defa bir vechini beyan eder. Sonra râvi-i hadîs o vecihleri birleştirir, hilaf-ı vaki’ gibi görünür.

Meselâ: Hazret-i Mehdî’ye dair muhtelif rivayetler var. Tafsilât ve tasvirat, başka başkadır. Hâlbuki Yirmidördüncü Söz’ün bir dalında isbat edildiği gibi; Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, vahye istinaden, her bir asırda kuvve-i maneviye-i ehl-i imanı muhafaza etmek için, hem dehşetli hâdiselerde ye’se düşmemek için, hem âlem-i İslâmiyetin bir silsile-i nuraniyesi olan Âl-i Beytine ehl-i imanı manevî rabtetmek için, Mehdî’yi haber vermiş. Âhirzamanda gelen Mehdî gibi, herbir asır Âl-i Beytten bir nevi Mehdî, belki Mehdîler bulmuş. Hattâ Âl-i Beytten ma’dud olan Abbasiye Hulefasından, Büyük Mehdî’nin çok evsafına câmi’ bir Mehdî bulmuş.[47]

İşte bak! Hazret-i Hasan’ın neslinden gelen aktablar, hususan Aktab-ı Erbaa ve bilhâssa Gavs-ı A’zam olan Şeyh Abdülkadir-i Geylanî ve Hazret-i Hüseyin’in neslinden gelen imamlar, hususan Zeynelâbidîn ve Cafer-i Sadık ki, her biri birer manevî Mehdî hükmüne geçmiş, manevî zulmü ve zulümatı dağıtıp, envâr-ı Kur’aniyeyi ve hakaik-i imaniyeyi neşretmişler. Cedd-i emcedlerinin birer vârisi olduklarını göstermişler.[48]

Hem ben müteaddid insanları gördüm ki, bir nevi Mehdî kendilerini biliyorlardı ve “Mehdî olacağım” diyorlardı. Bu zâtlar yalancı ve aldatıcı değiller, belki aldanıyorlar. Gördüklerini, hakikat zannediyorlar. Esma-i İlahînin nasıl ki tecelliyatı, Arş-ı A’zam dairesinden tâ bir zerreye kadar cilveleri var ve o esmaya mazhariyet de, o nisbette tefavüt eder. Öyle de mazhariyet-i esmadan ibaret olan meratib-i velayet dahi öyle mütefavittir. Şu iltibasın en mühim sebebi şudur:

Makamat-ı evliyadan bazı makamlarda Mehdî vazifesinin hususiyeti bulunduğu ve kutb-u a’zama has bir nisbeti göründüğü ve Hazret-i Hızır’ın bir münasebet-i hâssası olduğu gibi, bazı meşahirle münasebetdar bazı makamat var. Hattâ o makamlara “Makam-ı Hızır”, “Makam-ı Üveys”, “Makam-ı Mehdîyet” tabir edilir.

İşte bu sırra binaen, o makama ve o makamın cüz’î bir nümunesine veya bir gölgesine girenler, kendilerini o makamla has münasebetdar meşhur zâtlar zannediyorlar. Kendini Hızır telakki eder veya Mehdî itikad eder veya kutb-u a’zam tahayyül eder. Eğer hubb-u câha talib enaniyeti yoksa o halde mahkûm olmaz. Onun haddinden fazla davaları, şatahat sayılır. Onunla belki mes’ul olmaz. Eğer enaniyeti perde ardında hubb-u câha müteveccih ise; o zât enaniyete mağlub olup, şükrü bırakıp fahre girse, fahrden git gide gurura sukut eder. Ya divanelik derecesine sukut eder veyahut tarîk-ı haktan sapar. Çünki büyük evliyayı, kendi gibi telakki eder, haklarındaki hüsn-ü zannı kırılır. Zira nefis ne kadar mağrur da olsa, kendisi kendi kusurunu derkeder. O büyükleri de kendine kıyas edip, kusurlu tevehhüm eder. Hattâ enbiyalar hakkında da hürmeti noksanlaşır.

İşte bu hale giriftar olanlar, mizan-ı şeriatı elde tutmak ve Usûl-üd Din ülemasının düsturlarını kendine ölçü ittihaz etmek ve İmam-ı Gazalî ve İmam-ı Rabbanî gibi muhakkikîn-i evliyanın talimatlarını rehber etmek gerektir. Ve daima nefsini ittiham etmektir. Ve kusurdan, acz ve fakrdan başka nefsin eline vermemektir. Bu meşrebdeki şatahat, hubb-u nefisten neş’et ediyor. Çünki muhabbet gözü, kusuru görmez. Nefsine muhabbeti için, o kusurlu ve liyakatsız bir cam parçası gibi nefsini, bir pırlanta, bir elmas zanneder. Bu nevi içindeki en tehlikeli bir hata şudur ki; kalbine ilhamî bir tarzda gelen cüz’î manaları “Kelâmullah” tahayyül edip, âyet tabir etmeleridir. Ve onunla, vahyin mertebe-i ulya-yı akdesine bir hürmetsizlik gelir. Evet bal arısının ve hayvanatın ilhamatından tut, tâ avam-ı nâsın ve havass-ı beşeriyenin ilhamatına kadar ve avam-ı melaikenin ilhamatından, tâ havass-ı kerrûbiyyunun ilhamatına kadar bütün ilhamat, bir nevi kelimat-ı Rabbaniyedir. Fakat mazharların ve makamların kabiliyetine göre kelâm-ı Rabbanî; yetmiş bin perdede telemmu’ eden ayrı ayrı cilve-i hitab-ı Rabbanîdir.[49]

Cenab-ı Hak kemal-i rahmetinden, şeriat-ı İslâmiyenin ebediyetine bir eser-i himayet olarak, herbir fesad-ı ümmet zamanında bir muslih veya bir müceddid veya bir halife-i zîşan veya bir kutb-u a’zam veya bir mürşid-i ekmel veyahud bir nevi Mehdî hükmünde mübarek zâtları göndermiş; fesadı izale edip, milleti ıslah etmiş; Din-i Ahmedîyi sallallâhü aleyhi ve sellem muhafaza etmiş. Madem âdeti öyle cereyan ediyor, âhirzamanın en büyük fesadı zamanında; elbette en büyük bir müçtehid, hem en büyük bir müceddid, hem hâkim, hem Mehdî, hem mürşid, hem kutb-u a’zam olarak bir zât-ı nuranîyi gönderecek ve o zât da Ehl-i Beyt-i Nebevîden olacaktır. Cenab-ı Hak bir dakika zarfında beyn-es sema vel-arz âlemini bulutlarla doldurup boşalttığı gibi, bir sâniyede denizin fırtınalarını teskin eder ve bahar içinde bir saatte yaz mevsiminin nümunesini ve yazda bir saatte kış fırtınasını icad eden Kadîr-i Zülcelâl; Mehdî ile de âlem-i İslâmın zulümatını dağıtabilir. Ve va’detmiştir, va’dini elbette yapacaktır. Kudret-i İlahiye noktasında bakılsa, gayet kolaydır. Eğer daire-i esbab ve hikmet-i Rabbaniye noktasında düşünülse, yine o kadar makul ve vukua lâyıktır ki; eğer Muhbir-i Sadık’tan rivayet olmazsa dahi, herhalde öyle olmak lâzım gelir ve olacaktır diye ehl-i tefekkür hükmeder. [50]

Ve eskiden beri ve şimdi de çok safdil ve makamperest zâtlar, Mehdî olacağım diye dava ederler. Gerçi her asırda hidayet edici bir nevi Mehdî ve müceddid geliyor ve gelmiş, fakat herbiri üç vazifelerden birisini bir cihette yapması itibariyle, âhirzamanın Büyük Mehdî ünvanını almamışlar.[51]

Hulâsa:

Bugüne kadar yazılmış kitaplarda herkes Mehdî aleyhisselâmın gelmesi ve onun askeri olabilmek kaygısı ile doludur. Aslında Mehdînin gelmesi demek, bir şeylerin yanlış gittiği ve kıyametin kopması demek olduğu unutuluyor. Eğer Mehdî gelecekse, gelecektir. Bize düşen Mehdînin gelmeyeceği ortamı hazırlamak ve gayret göstermektir. Bu şekilde biz gerçek manada Allah Teâlâ’ya kul oluruz. Bize kalırsa Mehdî’nin bir an önce gelmesini isteyenler işin neticelenmesini isteyerek sorumluluktan kaçıyorlar. Mehdînin gelmesi demek özgürlüğümüzün bittiği bir zaman olacağıdır. O geldikten sonra çalışmanın ve kulluğun içeriği boşalmış demektir. Mehdî’nin gelemeyeceği çağı Allah Teâlâ’dan isteyip kullukta ısrarcı olmak ne güzel bir haldir. İsteyen bir tarih versin, Allah Teâlâ bir kimsenin bulduğu ve uydurduğu tarihte Mehdî aleyhisselâmı göndermeyeceği aşikâr olmuştur. Bu şekilde bir şeyin olabilirliğini kabul etmek hata ve günahtır.

Mehdî aleyhisselâm acı bir gerçeği gösterir ki, insanlık artık son bulacak demektir. Bu geliş belki sevinilmeyecek bir durumdan başka bir şey de değildir. Allah Teâlâ bizi Mehdî aleyhisselâmın gelme zamanındaki imtihandan muhafaza buyursun. Bizi ve gelecek nesillerimizi de bu olması takdir edilen vaktin fitnesinden emin eylesin.

İbn-u Mes’ûd radiyallâhü anh anlatıyor: “Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdular ki:

“Dünyanın tek günlük ömrü bile kalmış olsa Allah Teâlâ, o günü uzatıp, benden bir kimseyi o günde gönderecek.” [52]

Allah Teâlâ’nın kıyametten az önce bir zaman Mehdî aleyhisselâmı gönderecek olmasını temenni etmek bütün müslümanların biricik duası olması gerekir. Bu şekilde bu sıkıntılı günlerin zahmetinden emin olmak büyük bir lütuf olduğu bilinmelidir.

Tek günlük ömür belki Allah Teâlâ katındaki günler hesabı ile olacak olursa bu ise dünya yıllarına göre bin yıl [53], elli bin yıl [54] olur ki bu hadisenin olurluğu bize birçok yorumları ayrıca getirmektedir. Kısa ömürlü dünyanın yaşında dahi kesin bir bilgimiz olmadığına göre bu zamanın hükmünü Allah Teâlâ’ya bırakmak en güzelidir.

Herkes Mehdîyi beklerken, bekledikleri Mehdî kimdi?

Ne Mehdî geldi, nede kendileri Mehdî oldu.

Bildim ki, Mehdî binlerce yıl sonra gelecek.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin kısa zamanı

Dünyanın yaşına göre idi. Onun nübüvveti

Diğer nebilerin zamanından uzun olması gerekir.

Çünkü O en faziletlimizdir.

İhramcızâde İsmail Hakkı


[1] Malûm ola ki bu ümmetün ömri on üç mi’e (100) dir ki bin üç yüz senedür (1300). Zirâ hâlen ki elf-i sâninün yüz otuz biridir.(1131) Tamâm-ı mi’e zuhûr-ı Mehdî ve nüzûl-i İsâ vâkı’ olub ânlarun devrleri dahi tamâm-ı mi’e sâliseye müntehi (1300) olmadan münkazi olub âlem-i ekvân envâr-ı hakâ’ikdan cüda düşüb bi-rûh olan beden-i zulmâni gibi kalsa gerekdür. Zirâ insân-ı kâmil rüh-ı âlemdür. (ÇETİN, 1999), s.121; (BURSEVİ), v.98a, 69. Varidat)

[2] Kim evli değilse Şam’a göçsün, çünkü başka şehirlerde öyle karanlık fitneler kopacak ki oralardaki halkın çoğunun kurtuluşu güç olacak” (aynı Vasıyyetnâme’den terceme).

Sadreddin’in İstanbulda, Ayasofya Kütüphanesinde 4849 No. lu mecmuada Mehdî hakkında bir risalesi vardır. Mecmuanın son – risalesi olan ve ciltte sahifeleri karışan bu küçük risale (168. a – 180. a), Sadreddin, İbn-ül Arabî ile Ekberiyye mensuplarının fi­kirlerini anlamak bakımından pek değerlidir. Şeyh-i Kebîr, bu risalede,

İMÂM HASAN ALEYHİSSELÂM SO­YUNDAN OLAN MEHDÎ’NİN 613 RAMAZANININ YİRMİ YEDİNCİ CUMA GECESİ DOĞDUĞUNU (187. b),

654 HİCRÎDE KENDİSİ GÖSTERDİĞİNİ (168. b),

666 YILINDA, HALKIN, BİRÇOK ŞAŞILACAK ŞEYLERE ŞAHİD OLACAĞINI (180. a),

683 YILINA KADAR DA İSA’NIN İNECEĞİNİ BİLDİRMEDEDİR (179. b).

654 yılın­dan bahsedilirken, “vaktimizden üç yıl önce” kaydı, risalenin 651 de yazıldığını açıklar. Sadreddin’in bu risalesiyle İbn-i Sina’nın risalelerini muhtevi ola bu mecmuada, “81. b ve 87. B” de 697 hicrîde, yazılan, diğer bir nüshayla mukabele edildiğine dair iki kaydın mevcudiyeti, mecmuanın değerini arttırmadadır. (GÖLPINARLI A. , 1985), s.235

[3] (ERDOĞMUŞ, 2003), s. 25

[4] Merkum: Cem’olmuş, toplanmış, birikmiş

[5] İsra,73-76

[6] (GÜMÜŞEL, 2003), s. 18-19

[7] (GÜMÜŞEL, 2003), s. 98-99

[8] Dokuz yüzden kasd edilen aynî bir tarih mi? Belki 1900- 1915 yılıda olabilir. Bu senelerde I. Dünya harbinin olması kıyamete eş değer olması gibi mi? Belki 2900-2915 yıllarıdır. Allahu a’lem.

[9] Özbekçe’si için bkz. Hakkul, İbrahim-Rafiddin, Sayfuddin, Bakirgon Kitobi, Taşkent 1991, s. 57-62. (AHMEDOVA, 2006)

Süleyman Bakırgani kaddese’llâhü sırrahu’l-aziz

Büyük Türk mutasavvıflarından biri olan Süleyman Bakırgani XII yüzyılın ilk yarısında yaşamıştır. O, Harezm bölgesinin Bakırgan obasında doğmuştur. Doğum tarihi net olarak bilinmemekle beraber tahminen 1186 senesinde olduğunu söyleyenler vardır. Asıl adı Süleyman olup Hâkim Ata, Kul Süleyman, Bakırgani gibi isimlerle de anılmıştır.

[10] (YAMAN, Ekim,2002), s.26-32

[11] (ÇİFÇİ, 2003), s.70

[12] Submanik: Yaşadığı vuslat coşkusu ile vecd, kendinden geçme içinde dünyaya ve insanlara yaklaşan bir insan, Depresyon: Yaşadığı bu olağanüstü hâli içine sindirmek için konuşmayan, uzlet, halvet, inziva arayan insan, ağır bir vakası hali.

[13] Hz. Mevlâna kaddese’llâhü sırrahü’l-azîz filozofları tek kanatlı kuşlar olarak tanımlar.

[14] (ÇEÇEN, 2006), s. 93, (MISRÎ, 1223), s.52b (Günümüz Türkçesi ile yazıldı)

[15] Nerdüban: Merdiven

[16] (MISRÎ, 1223), v. 76a

[17] Tesmiye: İsimlendirme. Ad verme.

[18] Makdur: Güç. Kuvvet. Kudret.   Takdir olunmuş. Allah Teâlâ’nın takdiri. Daha evvelden takdir olunmuş

[19] Bezl: Bol. Bol bol verme. Esirgemeden vermek

[20] Mechud: (Cehd. den) Çalışmış uğraşmış, didinmiş, cehdetmiş.   Kuvvet, kudret, güç

[21] “Onlar için kuru bir dikenden başka yiyecek de yoktur. Ne besler ne açlıktan kurtarır.” Gaşiye, 6-7

[22] Hamim: Sıcak ve kızgın su.   Yakın hısım, soy sop.   Samimi arkadaş.

[23] Gussa: Keder. Tasa.  Gam.   Boğaza takılan yemek.   Ağaç, diken

[24] Niyazi-i Mısrînin Vezir Mustafa Paşa’ya mektub, T816 NİY 1183 H Belediye Yazmaları – Depo BEL_Yz_K.000502/06, v. (72b)

[25] Mesih, hem doğru sözlü hem de yalancı kişi anlamlarına geliyor. Hz. İsâ aleyhisselâma Mesih dendiği gibi, (yalancı anlamında) Deccâl’e de Mesih deniyor. Dolayısıyla iyilerin Mesih’i Hz. İsâ aleyhisselâm (veya buradaki yoruma göre Mehdî), kötülerin Mesih’i de Deccâl oluyor.

[26] On iki imamdan birisi olan beklenen Mehdî, 1200 yılının başında veya 1204 yıllarında kıyam edecek. Sonra Deccal de Mehdî’nin kıyamında ve huzurunda yedi senenin geçmesinden sonra ortaya çıkacaktır. Deccal’den yirmi sene sonra da güneş, battığı yerden doğacak.  Bu, hayvani sıfatların, insanlar üzerindeki galebesine işarettir.  Şüphesiz o, tabii,  şehvani karanlıklardandır tıpkı Deccal’in, âlemin yarısına işaret olması gibi. O da celaldir. Çünkü o kördür. İsâ aleyhisselâmın Hakk’a yürümesi sonraki zamanda bir hayr yoktur. O, İsâ, yeryüzünde kırk sene bekler ve büyük alametlerin çoğu da O’nun zamanında olur. Yecuc ve Mecuc’un çıkması onlardandır. Bu, Rasulullahın şu sözüyle işaret edilen insan-ı kâmildir:

“Yeryüzünde Allah Allah denmeyinceye kadar kıyamet kopmaz. “ Yani yeryüzünde birbirini izleyen zikr ehli kalmayıncaya kadar âlemin cesedi için ruh gibi. Şüphe yok ki cesedin yok olması, ruhun gitmesinden sonradır. Mehdî’nin gelmesinden önce zamanın çocuklarını yaşarlarsa görebilecekleri birçok alamet gelir. Beni Asfar’ın çıkması alametlerdendir. Onlar Bosna’ya saldıran Frenklerdir. Karadeniz tarafından Moskovalılar, onlara yardım edecekler. Çeşitli küfür milletleri de böyledir. Bunların bazıları Allah’ın “ en yakın arzda” (Rum, 12) ayetinde delalet ettiği gibi 1098’de çıktılar. Bu ayet iki kelimedir ve harflerinin sayısı doksan yedidir. Cihadda galibiyet ve mağlubiyet arasında devreder durur.  “Birkaç yılda” (Rum, 3) Bu üç ile dokuz arasındadır.  Burada bahsedilen birkaç,  kâfirler cihetinden onda vuku bulmuştur. Ta ki büyük yenilgiden dolayı olan olmuştu. Allah Teâlâ izin verirse, galip gelirler, sözünün hükmünün açığa çıkacağı zaman gelecektir. Ve müslümanlar tarafından galibiyet vaki olacaktır. Ve insanlar Allah Teâlâ’nın izin vereceği zamana kadar güvende ve mutlulukta olacaklardır.  Sonra Bizans şehirlerinin çoğunda,  namaz kılmanın zorlaşacağı bir zaman gelecek. Bilakis oranın halkı Şam’a intikal etmede sıkıntı çekecektir. Kâfirlerin saldırıları Haleb’e kadar ulaşacak. Allah Teâlâ, Haleb’i de Şam’ı da onların istilalarından korusun. Şüphesiz mukaddes arz oraya delalet etmeyecektir. (ÇETİN, 1999), s.143; (BURSEVİ), v.134b, 96. Varidat)

[27] Hz. Kuddûsî kaddese’llâhü sırrahu’l-aziz  buyurdu ki:

“Şimdi 1842 senesi ki, kıyametin yaklaştığı zamandır. İslâm’ın neredeyse sadece ismi kaldı ve cihan halkı Hz. Mehdî himmetine muhtaç oldular.” (Kuddûsî, Tarihsiz), s. 32

[28] “Asabiyyet” teriminin mahiyeti, İbn Haldun’un siyaset teorisinin candamannı oluşturur. Bu kavramın Mukaddime içerisindeki yerinin önemi çoğu araştırıcılar tarafından kabul edilmekle birlikte, üzerindeki yorumlar farklılıklar göstermektedir.

De Slane’nın Mukaddime çevirisinde asabiyyeti “esprit de corps” olarak yorumlamasından sonra Gastoun

Bouthoulve daha sora Howard Becker ve Harry Elmer Barnes da aynı yorumu sürdürmüşlerdir.

A.F.Von Kremer’in yorumu ise “topluluk duygusu” (“Gemeinsinn”), hatta “milliyetçilik fikri” (Nationalitatsidee”) olmuştur.

Öte yandan, Hellmut Ritter, “dayanışma duygusu” (“feeling of solidarity”) karşılığını kullanmıştır.

Salahuddin Khuda Buksh ve Haroon Khan Sherwani’nin hemen aynı zamanlarda kullandıkları karşılık ise, “komünal ruh” (“communal spirit”) dır.

Ernest Gellner, asabiyyetin ifade ettiği anlamı “sosyal iltisak” (“social cohe-sion”) ya da “askerî ruh”

(“martial spirit”) olarak görmektedir.

Manfred Halpern, “grup dayanışması” (“group solidarity”) yorumunu, bazı uzantılarıyla birlikte belirtmektedir.

H. Topçuoğlu da “tesanüt bağı”, “sosyal irtibat bağı”, “sosyabilite” tanımlarını kullandığı bir tahlili geliştirmektedir.

Ervvin Rosenthal, asabiyyeti bir “dayanışma” (“solidarity”) ve “vurucu güç” (“striking power”) olarak irdelemektedir.

Muhsin Mehdi, asabiyyeti “sosyal dayanışma” (“social solidarity”) olarak karşılamakta ancak bu karşılığın, kavramın genel anlamı içerisinde değerlendirilmesi gerektiğine işaret etmektedir. F. Gabrieli ise asabiyyeti olduğu gibi kullanarak mahiyetini açıklamaya girişen yazarların başında gelir.

F. Rosenthal, (The Muqaddimah…) çevirisi boyunca “grup duygusu” (“group feeling”) terimini kullanmaktadır.

Z. K. Ugan ise (Mukaddime) çevirisi boyunca asabiyyet kavramını aynen kullanmaktadır. Görüldüğü üzere, özellikle çok sınırlı tuttuğumuz bir dökümde bile, asabiyyetin değişik tanım ve karşılıklarına rastlamaktayız. Aslında bütün bu ve diğer karşılıklar değişik yazarların yalnızca asabiyyet kavramını karşılamak için kullandıkları birer terim olmaktan çıkmaktadır. Yazarlar, Mukaddime üzerine yaptıkları genel yorumu doğrulayabilmek için asabiyyet kavramını da yer yer belirli bir değerlendirme “süzgeç”inden geçirmektedirler. XVIII. – XX. Yüzyıl gelişmelerine tarihten güdümlü bir biçimde dayanak aramak için yapılan “milliyetçilik” vb. zorlama-yakıştırmalar bir yana bırakılırsa yazarların kullandıkları karşılıklarda ve yaptıkları tanımlarda “hakikat payı” bulunmaktadır. Ancak bu “hakikat payları”, çoğu halde birer “pay” olmaktan öteye geçmektedir. Asabiyyetin; “sosyal dayanışma”, “komünal duygu”, “askerî ruh”, “sosyal birleşim-’yapışma’ (iltisak), “vurucu güç” gibi terimlerin ifade ettikleri anlamları belli ölçülerde içermekte olduğu söylenebilir. Bu karşılıklar asabiyyetin açıklanmasına yardımcı sayılabilir. Fakat asabiyyet teriminin gerçek mahiyetinin bütün boyutlarıyla anlaşılması, bu kelimeyi İbn Haldun’un kavramlaştırmasının bütün yönleriyle incelenmesine ve bu yönlerin iç ilişkilerinin araştırılmasına bağlıdır. Asabiyyetin bazı “görünüm”leri ve ortaya çıkış biçimleri aracılığıyla gerçek işlevine işaret edilmiş olunabilir, ancak Mukaddime’deki sosyal-siyasal doktrinde incelenen değişme sürecini meydana getiren ve bütünleştiren “harç”, asabiyyet, yine de tam anlamıyla kavranmamış kalır. Asabiyyetin ekonomik, sosyal ve siyasal gelişmeyi belirleyen ve değiştiren, bu gelişme karşısında değişen bir gerçekliği yansıtması; “Mukaddime’de ele alınan üretim ve sosyal hayat tarzlarına, “bedevîlik” (Çölde yaşayan. Göçebe. Medeni olmayan ve şehir hayatı yaşamayan) ve “hazarîlik” (Köyde ve kasabalarda yaşayanların yaşayış şekli ve tarzlarına ait. Şehirli. Sulh ve asâyiş, sükun ve istirahat zamanlarına mensub ve müteallik. Barış ve güvenle alâkalı.) e daha yakından eğilmemizi zorunlu kılmaktadır. Bedevîlik ve hazerîliğin anlaşılması ise, insanlığın geçirdiği genel evrelerin, “barbarlık” ve “uygarlık”ın, birbirleriyle ilişkileri açısından ele alınmasını gerektirmektedir. Uygarlığın genel konumlan yapıldıktan sonradır ki, bedevîlik ve hazerîliğin bu genel çerçeve karşısındaki durumu incelenebilir. Burada özen gösterilecek nokta; uygarlığa geçici ya da uygarlıkla ilişkiyi mümkün kılan barbarlık durumunun vurgulan-masıdır. Paralel anlamda, bedevîliğin de vurgulanması gerekecektir. (İbn-i Haldun’un Metodu ve Siyaset Teorisi, Ümit Hasan, İstanbul, 1998, s.205-209)

[29] Enbiyadan (aleyhimüssalâtû vesselam) başkası için sallâllahü aleyke veya sallâllahü alâ falan ibn-i falan demek caiz olur. Zira Hazret-i Ali kerreme’llâhü veche Hazret-i Ömer radiyallâhü anh için sallâllahü aley­ke [Allah sana rahmet eylesin demektir], dedi. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem de: “Allahümme salli alâ âl-i Ebî Evfâ” deyip, âl-i Ebî Evfâ için böyle salât eyledi. (GEYLÂNÎ, 1979), s. 62

[30] Asabiyeti oluşmamış topluluklar.

[31] (HALDUN, 2004), s.431-433

[32] (TEKHAFIZOĞLU, 2005), s. 365

[33] (BÖCÜZÂDE), s. 124-125

[34] Ebû Dâvûd, Edeb, 116; Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 194; Buhârî, et-Târîhu’l-kebîr, II, 107 (1853);Taberânî, el-Mu’cemü’l-Kebir, IV, 334; a. mlf, Müsnedü’ş-şâmiyyîn, II, 340 (1454), 346 (1468); Ebu’şŞeyh, Kitâbü’l-Emsâl fi’l-hadîs, s. 70 (115); Kudâ’î, Müsnedü’ş-şihâb, I, 157 (151, 219). Her ne kadar İbnü’l-Cevzî ve Sağânî hadisin “mevzû’“ olduğunu söylemişlerse de, Irâkî ve Sehavî gibi âlimler bu hükmü mübâlağalı bulmuşlardır. Irâkî “Hadis hakkında Ebû Dâvûd’un sükût etmiş olması bizim için yeterlidir. Mevzû’ değildir. Kaldı ki za’fı da şedîd değildir, hadis hasendir” demiş, İbn Hacer de Irâkî’nin bu hükmüne katılmıştır. Sonuçta ihtiyatlı bir hükümle onun en azından “zayıf” olduğu söylenebilir. Bilgi için bkz. Irâkî, Tahrîcü ehâdîsi’l-İhyâ, III, 15; Aclûnî, Keşfü’l-hafâ, II, 79 (1095); Elbânî, Silsiletü’l-ehâdîs ed-da’îfe, IV, 348 (1868). (UYSAL, 23 Bahar 2007 )

[35] Tarih: 08 Kasım 1938. Prof. Dr. Neşet Ömer İRDELP:

“Dilinizi çıkarır mısınız efendim” dedi. ATATÜRK dilinin yarısını dışarı çıkardı. “Biraz daha çıkarsanız.” dedi. Bunun yerine dilini tamamen çekti. Söyleneni anlamıyordu…Başını biraz sağa çevirdi dikkatle baktı ve

“ALEYKÜMSELÂM” dedi. Ardından iki gün sonra ölümle noktalanacak son komaya girdi. KAYNAKÇA: “Avni ÖZGÜREL.RADİKAL.com.tr 2002”

Selamdan sonraki söylenen sözlere vakıf olsa idik çok güzel olurdu. Ancak iyide olsa kötüde olsa insan için bir pişmanlık vardır. Ömür bitmiş her kul yaptığı ile kalmış, “keşke, keşke”leri ile öbür dünyanın yoluna çıkmaktadır.

İnsanlara düşen fani olduğudur. Kendinden başkası hakkında bir yargıda bulunacağına kendi ahvali ile meşgul olması en uygun olanıdır. Ne olduysa hep iyi olmuştur, denilmiştir.

[36] M.H.Uluğ Kızılkeçili, http://www.ondokuz.gen.tr/ataninozkimligi.htm.

[37] Özcan, Mustafa, Gerçek Hayat Dergisi, Sayı: 352 – 20.07.2007

[38] (GÜMÜŞEL, 2003), s. 85-86

[39] (BÖCÜZÂDE), s. 16-17

[40] (BÖCÜZÂDE), s. 109

[41] (BÖCÜZÂDE), s. 20

[42] (BÖCÜZÂDE), s. 43

[43] Hicr,  29;  Sâd,  72.

[44] (ŞİMŞEK, yıl: 8 [2007], sayı: 19,)Tokâdî, Tevil-i Ehâdis-i Eşrât-ı Sa’a, vr. 14b.

[45] Cîlî, el-İnsanü’l-kâmil, c. 2, s. 54.

[46] Mesnevi, c. II, b. 815-830

[47] Mektûbat, s. 95

[48] Mektûbat, s. 100

[49] Mektûbat, s. 447

[50] Mektûbat, s. 440

[51] Emirdağ Lâhikası, s.267

[52] Ebu Davud, Mehdî 1, (4282); Tirmizi, Fiten 52, (2231, 2232).

[53] “Bütün işleri gökten yere kadar tedbir eder. Sonra o (iş) O’na bir günde yükselir. Onun (günün) miktarı, sizin saydığınızdan bin yıl (kadar) bulunmuştur.” (Secde, 5)

“Ve senden azabın acele gelmesini isterler. Hâlbuki Allah vaadinde asla hulf etmez ve şüphe yok ki, Rabbin indindeki bir gün, sizin sayacaklarınızdan bin yıl gibidir.” (Hac, 47)

[54] “Melekler ve Rûh oraya bir günde çıkarlar ki, oranın mesafesi ellibin yıldır.” (Meâric, 4)

AHMEDOVA Zamira Türkler Arasında İslâmiyet’in Yayılmasında Tasavvufun Rolü [Kitap]. - Ankara : Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İslam Tarihi Ve Sanatları (İslam Tarihi ) Anabilim Dalı Yüksek Lisans Tezi , 2006.

BÖCÜZÂDE Süleyman Sami Hakayık’ül-beyân fi eşkâli’l-ezmân “Yahut”“Ne Derekeye İnmiştik Ne Dereceye Çıktık” “Üç Devirde Gördüklerim” [Kitap].

ÇEÇEN Halil Niyâzî-i Mısrî’nin Hatıraları [Kitap]. - İstanbul : [s.n.], 2006.

ÇİFÇİ Adil Abdulbâki Gölpınarlı’nın Hayatı ve Eserleri [Kitap]. - Sivas : Cumhuriyet Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü -Y. Lisans Tezi 136948, 2003.

ERDOĞMUŞ Mecdî Muhammed eş-Şehavi trc. Seyfullah Seyfeddin Mesih Deccal ve Yecuc Me’cuc [Kitap]. - Çubuk : [s.n.], 2002.

GEYLÂNÎ Seyyid Abdulkâdir trc. A.Faruk MEYAN Günye’t-üt Talibîn [Kitap]. - İSTANBUL : Çelik, 1979. - Cilt I-II.

GÜMÜŞEL Hayreddin Beklenen Mehdi [Kitap]. - İstanbul : [s.n.], 2003.

HALDUN İbn- trc: Halil KENDİR Mukaddime [Kitap]. - İstanbul : [s.n.], 2004.

Niyazî-i MISRÎ Mecmua-i Kelimât-i Kudsiye-i Hazreti Mısri [Kitap]. - [s.l.] : Bursa Sultan Orhan Kütüphanesi 690, 1223.

ŞİMŞEK Halil İbrahim Kıyâmet ve Alâmetlerinin Tasavvufî Tecrübe Açısından Yorumlanışı [Dergi] // Tasavvuf, İlmî ve Akademik Araştırma Dergisi. - yıl: 8 [2007], sayı: 19,. - s. 123-142..

TEKHAFIZOĞLU Abdullah Nur Risaleleri’ne Eleştirel Bir Yaklaşım (Risale-İ Nur’un İçyüzü) [Kitap]. - Ankara : [s.n.], 2005.

YAMAN Bahattin Tercüme-i Cifru’l-Câmî [Kitap]. - Ankara : Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü-Doktora Tezi-113447, Ekim,2002.

OKUNMASI GEREKEN DİĞER YAZI

DİNLERDE MEHDİ TASAVVURLARI

MÜSLÜMANLARIN ÜZERİNDEKİ RAHMANÎ GÖRÜNEN KOMPLOLAR


 De ki: «Eğer (yeryüzün) de (insanlar gibi) sakin sakin yürüyen melekler olsaydı biz ancak onlara gökden melek bir rasül gönderirdik».

(İsra, 95)

 Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme karşı yapılan mücadele kapsamında başarısız kalanlar kaleyi içten fethetmenin yolunu yine İslâmî referansları kullanarak öyle bir sinsî mücadeleye girdiler ki, saf, temiz ve iyi niyetli Müslümanları, kendi elleriyle kendini kesenlere çevirdiler. Hedef konuları seçen hain niyetli ve Müslüman kimlikli kimseler İslâm’ı dumura uğratmak için genel çerçevede müteşâbih   konuları seçip harakete geçtiler. Hz. Osman radiyallâhü anh ve Hz. Ali kerremallâhü veche döneminde atılan siyâsî fitne tohumları ile Müslümanları yok edemeyenler, bu sefer itikadî konularda taarruza geçip sağlam dinin duvarlarında kapanmaz delikler açmaya çalıştılar. Yıllarca iyi niyetli Müslümanlar tarafından kapatılamayan bu delikler, art niyetli hainler tarafından da sürekli olarak istismar edilerek günümüze kadar geldiler. Bu gizli savaşın içinde hedeflerinden bazıları üzerine yoğunlaşarak diyebiliriz ki;

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem son peygamber olduğunu iddiâ ediyorsa,  onu nasıl son rasül olmaktan çıkarabiliriz diye Hz. İsâ aleyhisselâmı göğe çıkartıp, yere indirelim dediler. (Müslümanlarda bu konuda çaresiz kalınca İsâ aleyhisselâmı Muhammed Ümmeti yaptılar) O da yetmedi bir de Mehdi aleyhisselâmı da ilave ettiler. Komployu da tutturmak ve sahih hadis kitaplarına girmesini sağlayabilmek için Tevrat nakillerini çorbanın tuzu misali olabildiğince olur olmaz cümleler ilave ederek servis yaptılar. (Tutturmak içinde türlü cifir hesapları da ayrı bir husus)

Mesela “bilgi teröristi” Yahya ed-Dımeşkî (30-133/650-750) gibi bazıları devletin üst kademelerine sızmış alt yapıları hazırlayıp kademe kademe ilerlediler. Bazılarıda siyâsî emelleri için Sahabe efendilerimizin güzel adları ve ismetleri bu art niyetli ve komplo uzmanlarına malzeme olması için ustalıkla kullandılar.

Daha önce Mehdi aleyhisselâm hakkında araştırma yaparken şunu gördüm ki, “kim bir mehdi gelecek” demişse onun sonunda kendisinin mehdi olduğunu iddia ettiğini görülmüştür. Hz. İsâ aleyhisselâm içinde keza yine öyledir. Bu türlü yapılan gizli operasyonların amacında Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem olan düşmanlıktan başka bir şey görünmemektedir. Aşağıda bir kısmını eklediğim Prof. Dr. Hüseyin YAŞAR Beyefendinin, Hıristiyan Dünyasında Kur’ân Karşıtı Söylemin Tarihsel Kökleri isimli eserinde Hz. İsâ meselesini okuyunca anlaşılacak ki, çok vahim bir durumlar vardır.

Aslında bir Müslümanın söylemesi gereken şudur.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem İslâm dini ikmal eyledi ve görevini tam olarak yaptı. Yani O’ndan sonra birisinin gelip O’nun getirmiş olduğu İslâm’a ekstradan bir şey katamayacağı şekilde bilgi ve uygulaması ile dini kemal üzere bıraktığıdır. Eğer bir kişi Mehdi veya İsâ aleyhisselâmı inadına bekliyorsa bu apaçık İslâm Nebisine karşı açılmış olan savaşın emperyalist emellerine hizmet edeceğini unutmamalıdır. “İsâ aleyhisselâm gelecekse neyi getirecektir. Mehdi aleyhisselâm gelecekse Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin yapamadığı bir şeyi mi başaracaktır.” Sorusunu niye bir Müslüman kendine sormaktan çekinmektedir.

Eğer Müslümanlar olarak çalışmazsak, okumazsak, gayret göstermezsek daha önceden de Mehdi’yim, İsâ’yım diye geldiğini iddia eden bir çok emperyalist bir ajanın oyuncağı olur ve sömürülürüz. Unutulmamalıdırki üzerlerimizdeki atalet, perişanlık dinden değil bizlerin acizliği ve cahilliğimizdendir. İslâm açık ve bellidir ve üzerinde anlaşılmayan bir mevzusu yoktur. Öyleyse Mehdi’yi veya İsâ aleyhisselâmı zorla gökten indirmek hayaline niye müptela olmaktan kurtulamıyoruz.

Niye mi?

Tembeliz de ondan. İllâki bir kurtarıcı gelsin de bizi kurtarsın, diye beklemekteyiz. (Çok bekleriz.)

Eğer Fatih Sultan Mehmet ve ve hocası Akşemseddin hazretleri İstanbul’un fethi konusundaki efsaneye uysalardı (Mehdi alacak?) Bugün üzerinde yaşadığımız İstanbul hala Bizans’ın elinde kalacaktı.

Uyanmak lazım, ama nasıl?

……..

Okumak, okumak, okumak……

Biraz şaka gibi gelecek ama, biraz Dedekorkut Masalları okumanızı tavsiye ederim. Eskiden bir Türk dünyayı fethediyordu. Şimdi ise çocuklarımız Harry Potter hikâyeleri ve insanüstü olmanın kolay yollarına arayarak büyücülükten medet bekliyorlar. Öyle bir hale geldik ki insanlar bir şey okusun diye, okuma başlıklarına “…..sır” “….esrarı” “…… şifresi” diye ilave yapmaktan başka çaremiz kalmadı.

İkrâ (Oku) ile başlayan bu din ancak okumakla kuvvet bulur. Sonra diğer şeyler peşinden gelir.

İhramcızâde İsmail Hakkı 

HIRİSTİYAN DÜNYASINDA KUR’ÂN KARŞITI SÖYLEMİN TARİHSEL KÖKLERİ KİTABINDAN

YAHYA ED-DIMEŞKÎ (Hıristiyan Dinî Savunmasının Öncüsü) (s.63-68)

Yahya ed-Dımeşkî 30-133/650-750[1] yılları arasında yaşa­mış, Ârâmî dilini konuşan melkitî[2] bir ailenin çocuğu olarak Şam’da dünyaya gelmiştir.[3] Bizans kralının naibi olarak görev yaptığı söylenen[4] dedesi Mansur b. Sarcûn,[5] Hz. Ömer’in hilafeti döneminde, Halid b. Velid 14/635 yılında Şam’ı fethettiğinde defterdar olarak şehrin teslim olma şartları­nı görüşmüştür. Yeni İslâm idaresi de onu görevinden alma­mış, defterdar olarak istihdama devam etmiştir. Yuhanna’nın babası Sarcûn da aynı göreve devam etmiş, Halife Muaviye (41-61/661-680) mâliyenin reformunda Sarcûn ailesinin tecrü­belerinden yararlanmak amacıyla kendisini görevde tutmuş­tur. Yuhanna, babasına yardımla maliye teşkilatında işe başla­mış, daha sonra da onun yerine geçmiştir.[6] Halife Abdülmelik, (66-86/685-705), zamanında devlet idaresi Müslüman bürok­ratlara teslim edilmeye başlamasına rağmen o görevini koru­muştur. Ancak Halife Ömer b. Abdülaziz (99-101/717-720)’in idaresini hazmedemediği için görevinden istifa edip meşhur Mar Saba[7] manastırında inzivaya çekilmiştir.[8] Bunun sebebi, Roma medeniyeti gibi köklü bir medeniyete, Hıristiyanlık gibi eski ve etkili bir dine mensubiyetin verdiği aidiyet duygusuy­la, yeni idarecilerin badiye kültüründen geldiğini düşünen Dımeşkî, kısa zamanda onların geri dönmelerini beklemiş, ancak bundan umudunu kestiğinden, yeni, mistik bir strateji geliştir­meyi düşünmüş olabilir.

İslâm idaresi ile uyum içinde çalışan seçkin, bürokrat bir aileden gelen Yahya gençlik yıllarında Halife Muaviye”nin oğlu Yezid’in yakın arkadaşı olmuş; hanedanı her bakımdan yakından tanıma imkânı bulmuştur. O, iyi eğitim almış, za­manın geçer dilleri olan Grekçe, Arapça ve Aramca’yı öğren­miş, bilgin, ilahiyatçı, hatip ve şairliği olan biri olup, papaz­lık görevinde iken İmparator III. Leon’a ikonoklastlik (Bi­zans’ta kilise resimlerinin kutsallığını reddeden anlayış) ko­nusunda açıkça karşı çıkmış,[9] güçlü bir Bizans gelenekçisidir. Yahya, Emevî sarayında muhtemelen Bizans taraftan olarak Hıristiyanlık tartışmalarına katılmıştır.[10] Bu sayede İslâmî ge­leneği çok yakından tanımıştır. O sadece İslâm’a değil kendi dinî anlayışının dışında kalan diğer görüş ve inançlara da acımasızca tenkitler yöneltmiştir.[11] Bu durum kendisinin Bi­zans’la güçlü bağlantıları olduğu kanaatini desteklemektedir. Çünkü o dönemde Emevî İslâm idaresinin kuzey komşusu ile askerî ve siyasî yoğunlukta ciddi problemler yaşadığı bi­linmektedir. Askerî mağlubiyetlerin intikamlarının alınacağı pek çok yöntem olabilir. Genç İslâm egemenliğinde özgürce yaşayan eski Bizans uyruklarının kültürel yoldan intikam amaçlı harekete geçirilmesi tecrübeli idarelerce düşünülebi­lir. Yuhanna’ın durumu da buna uygun görünmektedir. Do­ğu kilise geleneğinin, özellikle İslâm’a karşı yürütülen kültü­rel karşıtlığın kurucusu olarak onun söylemleri Bizans kilise- since uzun yıllar Islâm’la tartışmanın temel metodunu oluş­turmuştur. Onun düşünce kaynağı Mar Saba Manastırı ydı. Bizans dinî geleneğinin köklü varisi bu manastırda dinî ve fikrî altyapısını oluşturmak için büyük bir gayret gösterdi. Bir Bizans fedaisi olarak fikrî donanımım oluşturduktan son­ra Bizans geleneğine karşı olan herkese savaş açtı.

Hıristiyan Doğu geleneğinin kilise babalarından kabul edi­len, entellektüel bir donanıma sahip olan Dımeşkî’nin iki türlü etkisinden bahsetmek mümkündür. Bunlardan biri, kendi kül­tür ve din çevresinde, diğeri de muhalif olduğu din ve kültür­lere karşı etkisidir. Kendi kültür çevresindeki en güçlü etkisi­nin Bizans tarihinin bir asrı aşan sürecini (108-229/726-843) kapsayan “ikonoklazm” (tasvir karşıtlığı) hareketi içinde görmek mümkündür. Hareketin sebepleri hakkında tartışmaya girmemekle beraber şunu söyleyebiliriz ki, Ortadoğu kökenli olan Hıristiyanlık, gelenek ve kültürel açıdan kendini daima Yahudiliğin devamı olarak sunmuştur. Yahudilikte putlara tapmak yasak olduğuna göre[12] bundan etkilenen grupların her zaman az da olsa bulunması mümkündür.[13] Diğer taraftan İslâm Devletiyle çatışma halinde bile olsa Bizans’ın suretperestliği şiddetle yasaklayan İslâmî kabullerle etkileşmeye gir­memesi mümkün değildir. İkonoklazm hareketinin önde ge­lenlerinin Anadolu kaynaklı olmaları, hareketi başlatan impa­ratorun Maraşlı, iyi Arapça bilen biri olması, bu etkileşmeyi ak­la getirmekte; hatta bunu bilimsel bir görüş olarak sunanlar da bulunmaktadır.[14] Kiliselerdeki kutsal resimlere ibadeti redde­derek başlayan bu hareket daha sonra, kutsal resimlerin parça­lanmasına, ibadet mekânlarından atılmasına kadar varmıştır. Siyasî, dinî ve sosyolojik derin etkileri olan Tasvirkırıcılığa kar­şı teolojik deliller üç Hıristiyan din adamı tarafından hazırlanıp desteklenmiştir.

Bunlar Papa II. Gregorius (97-113/715-731), Konstantinopolis Patriği Germanos (97-112/715-730) ve Yah­ya ed-Dımeşkî’dir. Özellikle Dımeşkî’nin bu konudaki üç hi­tabesinin çok önemli olduğu bilinmektedir.[15] İmparator V. Konstantin muhalif tarafta yer alan teologlara, özellikle de Dımeşki’nin görüşlerini ret maksadıyla makaleler yazarak karşı çıkmıştır.[16] Ayrıca İstanbul’da 10 Şubat 137/754 tarihinde top­lanan Tasvirkırıcı taraftarlarının konsilinde Dımeşkî’nin aforoz edilmesi,[17] İznik’te 171/787 yılında toplanan konsilin tasvir ta­raftarlarının görüşlerinin kabul edilmesi doğrultusunda karar alması,[18] Yahya ed-Dımeşkî’nin Bizans dini hayatındaki etkisini, önemini göstermektedir. Onun İslâm konusundaki kendine göre tanım ve yorumları uzun zaman Bizans Hıristiyanlığında temel yargı olarak kabul edilmiştir.[19]

Dört halife döneminde başlayan siyasî ihtilafların zaman­la siyasî, itikadı mezheplere dönüşmesinde dış etkilerin ol­madığını düşünmek mümkün değildir. Özellikle egemenlik alanları ellerinden alınan Hıristiyan bilgin ve vaizlerin, Yah­ya ed-Dımeşkî gibi tek amacı vardı o da İslâm’ın mümkün olan her türlü etkisini önleyecek tahliller yapmaktı.[20] İslâm’ın Hıristiyanlıkla ya da kurumsal Hıristiyan kültürüyle ciddi olarak karşılaştıkları ilk mekân Dımeşk, yani Şam olmuş, bundan sonra mürcilik, kaderilik gibi düşünce ekolleri bura­dan beslenmiştir.[21] Aynı şekilde İslâm karşıtı düşüncelerin üretilip pazarlandığı mekân da yine burası olmuştur. Dımeşkî’nin fikirleri Şam’dan Bizans’a yani Konstantinopolis’e ser­vis edilmiş, burada işlenerek ülkenin her tarafına ulaştırılıp, Ikonaklasmus hareketinde olduğu gibi, İslâm’a karşı toptan bir hareketin temelleri atılmıştır. İstanbul’un kuşatma altında olduğu, Anadolu içlerine sık sık akınların yapıldığı, bazı böl­gelerin ele geçirildiği, askerî bir atmosferde onun fikirlerinin ilgi çekmemesi imkânsızdır. Emevî sarayında önemli bir bü­rokrat aileye mensup, çok iyi yetişmiş, melkitî mezhebinden bir Ortodoks, İslâm, Hz. Peygamber ve Kur’ân için en ağır if­tira ve hakaretleri uydurarak, güya İslâm’ı reddetmiştir. Yaz­dığı kitaplar, talebeleri tarafından Bizans’a götürülmek sure­tiyle pek çok kimseyi etkilemeyi başarmıştır.

Dımeşki’nin en önemli eseri Die Quelle der Erkenntnis (Bil­ginin Kaynağı) isimli Yunanca çalışmasıdır.[22] Bu kitabın Hıristiyan ilahiyat tarihinde Hıristiyan dogmatiğinin ilk sistema­tik eseri olduğu söylenmektedir. Üç bölümden meydana ge­len eserde, birinci bölüm detaylı olarak dinî tanımları, Bizans okul geleneğini, altıncı yüzyıldan beri dinî tartışmalara du­yulan ihtiyacı içermektedir. İkinci bölüm tüm Hıristiyan sap­kınlıklarını teker teker sıralayan bir heretik tarihidir. Üçüncü bölüm kendi kilisesinin inanç kurallarını birinci bölümde verdiği tanımlar çerçevesinde açıklayıp, zamanındaki heretik anlayışları reddetmektedir. Müellif, Mani dini mensuplarıyla Ortodokslar arasındaki bir diyalog denemesiyle kitabını bi­tirmektedir. Ortaçağ boyunca Hıristiyan çevrelerinin İslâm algısının ve ithamının mesnedi, Kur’ân’ı karalamak ve yok saymak amacıyla yazılan reddiyelerin ilki ve önemlisi olan[23] “De Haeresibus” (Heretikler/Sapkınlar) bölümü, adı geçen eserin son kısmının bir parçasıdır.

DEĞERLENDİRME (s. 249-270)

İslâm’a ve Kur’ân’a karşı yapılan bütün itirazlar ilk dönemlerde çok katı ve acımazsız olduğu görülmektedir. Bunda îslâm ordularının şaşırtıcı bir şekilde, devrin süper güçleri olan İran’ın tamamını, Bizans’ın bazı eyaletlerini fetih yoluyla elde etmesinin, İslâm’ın karşı durulamaz yükselişinin etkisi olduğu yadsınamaz. Fakat fizikî şartlarda önüne geçil­mez görülen İslâmî gücü aşağılamak için basit sokak yöntem­lerine başvurup Arapların soyu hakkında, Kitâb-ı Mukaddes’in açıklamalarından yararlanarak Arapları, onların temsil ettiği İslâm’ı gözden düşürmek için iftiralara ve saptırmalara gerek olmadığı düşünülmelidir. Arapların, İbrahim’in Hacer’den olma oğlu İsmail’in soyundan geldiğinden dolayı İsmailî adı aldıklarını söylemekle kuru bir nesep tartışmasını alevlendirilmiştir.

(Nesep ayrışması ile bölünme temeli atılmıştır. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme atfedilen “Ben iki kurbanlığın oğluyum” kelamınınıda refarans alarak ayrışmanın temeli kazınmıştır.  Daha sonraki zamanlarda Muhyiddin İbn’ül Arâbî kaddesellâhü sırrahu’l azîz bu konuda kurban olan çocuğun Hz. İshak olduğunu iddia etmişse pek tutturamamıştır. İhramcızâde İsmail Hakkı)

…….

Hz. Muhammed’in (sallallâhü aleyhi ve sellem) risaleti Bizans imparatorların­dan Heraklius (610 -641) zamanında vukû bulmuştur. Kur’ân Yahudi ve Hıristiyanlara “Ehl-i Kitab” statüsünü vermekte, onların kitaplarını tasdik temekte,[24] Tevrat ve İncil ile kendi arasında önemli paralellikler kurmaktadır. Diğer dinî gelenek­lere yaşama fırsatı sunduğu tarihi tecrübelerle sabittir.

Hz. Peygamberin Hıristiyan keşişlerle arasındaki ilişkiler konusunda Yahya Dımeşkî, sonraki yazarlara göre daha dikkatli davranmaktadır. O sadece Aryan bir papazdan söz ederken, sonraki dönemlerde Nasturî, Monofizit papazlardan da söz edilmektedir. Erken dönemde Dımeşkî’nin Kur’ân’ın kayna­ğı konusunda Aryan bir menba göstermesi ilgi çekmektedir. Hıristiyan dünyası, İslâm’ın üstün başarısı karşısında ağır bir şok yaşamış olduğu bilinmektedir. Kendilerinden beklenme­dik bir süratle büyük devletlerin ve toplumların üzerine ge­len bu çöl insanlarının heyecanlarının kaynağı ne olmalıydı?

Bu soru onların zihnini İslâm’ın başlangıcından beri yoğun bir şekilde meşgul ediyordu. Ancak bu soruyu yazılı olarak ilk defa kayda geçiren Yahya ed-Dımeşkî olmuştur. Ona gö­re Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem) yalancı (!), dinini oluştururken Aryan bir papazdan yardım almış, yakıştırmasında bulunmuştur. Burada dikkat çeken yakıştırmanın ‘Aryan bir papaz’ olması­dır. Aryanizmin ortaya çıkışı İsâ’nın varlığı konusundaki doktrin tartışmalarında ortaya çıkmıştır. İskenderiyeli Aryus (Ö.336) İsâ’nın Tanrı olmadığını, sadece Tanrısal kuvvetlerle donatılmış ve Tanrı tarafından oğul kabul edilmiş bir insan olduğunu ileri sürmüştür. Fakat 325 yılında İznik’te toplanan konsilde bu görüş reddedilmiş, Bizans kralının desteklediği iman esasları formüle edilerek kabul edilmişti. Bunun dışın­da kalan tüm görüşler sapık ilan edilmiştir.[25] Dımeşkî bu çer­çevede Aryan tabirini kullanarak kendi zihnindeki gayrimeş­ru kabul ettiği Hristiyan fırkaların tahkirini de Hz. Peygam­ber üzerinden kuvvetlendirmiş olmaktadır. İslâmî kaynaklardan da referanslar göstererek [26] sonraki dönemlerde bu konu üzerinde çok farklı tezler ileri sürül­müştür. Bütün bu gayretlerle verilmek istenen mesaj Kur’ân’ın hiçbir orijinalliği olmadığı, Yahudi, Hıristiyan ya­hut da heretik/sapkın Hıristiyanlardan derleme bir kitap ol­duğu kanaatini oluşturmak istenmiştir. Böylece İslâm dini, dolayısıyla Kur’ân-ı Kerim üçlü bir kültürel menşe baskısıy­la karşı karşıya bırakılmış oluyordu.

Kur’ân’ın redaksiyonunda bizzat Hz. Peygamberin kendinsinin çalıştığı, ama onun tarafından yazılmadığı erken dönem Grekçe metinlerde açıkça belirtilmesine[27] rağmen reddiye gele­neği sürekli “Muhammed’in Kur’ân’ı” etrafında oluşturulmuş, Hz. Peygamber Kur’ân’ın yazarı olarak tanımlanmıştır.

Dımeşkî ve halefleri, İslâm ulûhiyetinin tanımlanmasında merkezî bir role sahip olan İhlâs Sûresine, özellikle de ‘Samed’ ismine, saptırıcı yorumlarla şiddetle karşı çıkmışlardır. Bu gösteriyor ki, Kur’ân’ın nuzûlünden önce, Orta Doğu böl­gesindeki dinler Tevhidin temel özelliklerini kaybettiklerin­den İslâm vahyine ihtiyaç duyulmuştur.

Bundan dolayı Kur’ân-ı Kerim’in temel görevi, insanları tevhidî bir inanca sevk edip, onları yaratıklara tapmaktan kurtarıp sadece Allah’a kul olmalarını sağlamaktır. İnsanın Allah’ı bir bilmesi, O’ndan başka tanrı tanımaması anlamına gelen tevhid, onun sadece Allah’a ibadet etmesi, O’nun buy­ruklarına tam anlamıyla teslim olması da İslâm’dır. İslâm, tevhidi gerçekleştirme dini olduğundan, Kur’ân’ın ana ko­nusu tevhiddir. Her sûrenin ana teması da budur. Diğer ko­nu ve temalar, tevhidin çevresinde dönen, onu besleyen ve destekleyen bilgi ve eylemlerdir. Bunun için Kur’ân âyetleri, Allah’ın varlığından çok, bir olduğunu ispatlama yönünde­dir. Çünkü Allah’ın varlığı konusunda tüm dinlerin genelde ortak bir uzlaşısı olduğu bilinmektedir. Ancak Allah’ın sıfat­ları hakkında dinlerin görüşleri farklılık arz etmektedir. Bun­lar arasında Allah’ın varlığı, birliği ve sıfatlarının da birliği konusunda Kur’ân kadar açık, anlaşılır ve doyurucu başka bir din kitabı yoktur. Kelime-i Tevhid olarak ifade edilen “Lâ ilâhe illâ’llâh: Allah’tan başka ilah kesinlikle yoktur.” cüm­lesi pek çok âyette değişik versiyonlarla vurgulanmaktadır. İslâm bilginleri tevhidi, Rububiyet tevhidi, sıfat tevhidi ve ulûhiyet tevhidi olarak üçe ayırmışlar ve bunların her birin­de Allah’ın ortağının bulunmadığı konusunda görüş birli­ğinde olmuşlardır.

Kutsal Kitabın değişik bölümlerinde de tevhid vurgusu yapılmaktadır:

“Bu olaylar Rabbin Tanrı olduğunu ve O’n­dan başkası olmadığını bilesiniz diye size gösterildi.”[28]

“Kut­sallıkta Rabbin benzeri yok, evet, senin gibisi yok ya Rab!”[29]

“Yücesin, ey Egemen Rab! Bir benzerin yok, senden başka Tanrı da yok! Bunu kendi kulaklarımızla duyduk.”[30]

Bunlara benzer cümleleri Kutsal Kitabın değişik bölümlerinde rastla­mak mümkündür. Ayrıca Yeni Ahit olarak bilinen İncil’de de benzer ifadeler bulunmaktadır:

“Tanrı tektir ve O’ndan baş­kası yoktur.” [31]

“Çağrınızdan doğan tekbir umuda çağrıldığı­nız gibi, beden bir, Ruh bir, Rab bir, iman bir, vaftiz bir, herşeyden üstün, her şeyle ve her şeyde olan herkesin Tanrısı ve Babası birdir.![32]

“Onur ve yücelik sonsuzlara dek bütün çağ­ların Kralı, ölümsüz ve görünmez tek Tanrı’nın olsun!”[33]

Kitâb-ı Mukaddes’ten verdiğimiz bu örnekler tevhid anlayı­şının belli ölçüde de olsa Tevrat ve İncil’de de var olduğunu göstermektedir. Ancak ilk devirden itibaren antik paganist kültürün baskın etkisi altında kalan Hıristiyanlık, tevhidî ka­rakterini özgürce yaşayıp savunamamıştır. Bunda siyasî ege­menliği kuramamış olmanın da payı vardır. Müşrik antik inanç ve gelenekleri bünyesinde tevhidî bir yöntemle şekillendiremediğinden, tavizkâr bir tutumla pagan geleneklerine teslim olmuş, semavî dinlerin ana profilleri olan Allah’ın sı­fatları konusunda tevhidî bir anlayışı savunamamış ve teslis konusunda geri dönülemez çıkmazlara, figürlere saplanmak zorunda kalmıştır.[34]

Hıristiyan apalojisini yürüten teologların İhlâs Sûresi’nin Allah tanımına, Kutsal Kitaba rağmen, itiraz etmesinin başka gerekçeleri olabileceğini düşünmek mümkündür. Diğer ta­raftan Grek felsefesinin, kültürünün cezbedici kurumsal bas­kısıyla birlikte, İslâm egemenliği karşısında düştükleri umut­suzluğun verdiği toptan bir inkâr anlayışının da etkili oldu­ğu düşünülebilir.

Apalojist teologların muhataplarını alt etme amacıyla Kur’ân’dan kullandıkları âyetlerden biri İsâ’nın özelliğini an­latan “Allah’tan Bir Kelime” olmasıdır. Allah’ın gönderdiği Melekle (Cebrâil) Meryem arasında geçen diyalogda Mer­yem’e “O’ndan bir kelime” müjdesi verilmektedir [35] Bu âyette mecaz bir anlam ifade eden “Kelime” nin sözlük ve terim an­lamlarını kavramamız zor görünmektedir. Arap filologlarına göre kelime’nin lügat anlamı söz,[36] terim anlamı ise, bir tek anlama konulmuş sözdür.[37] Kelime’nin geldiği “kelm” kökü hakkında bilgi veren Râgıb: “Kulak veya göz ile algılanabilen bir etkidir ki, kelâm sadece kulak yoluyla algılanır” demekte­dir.[38] Mecazî anlamdan başka manalar verilmiş olmakla bera­ber[39] İsâ’ya (aleyhisselâm) kelime dendiği tefsirlerde belirtilmektedir.[40] Ancak Kur’ân’a baktığımızda “kelime” sözcüğü farklı anlam­larda kullanılmaktadır. Meselâ: Ehl-i Kitabla Müslümanların arasındaki anlaşma, uzlaşma noktasına “kelime” denirken,[41] diğer âyetlerde de “Rabbi’nin sözü”[42] olarak Allah’a ait yahut kâfirlere izafe edilen bir söz olarak zikrolunmaktadır.[43] Kur’ân’da değişik bağlamlarda kullanılmasından[44] anlıyoruz ki, “kelime” sözcüğü özel bir anlam ifade etmekten ziyade geçtiği yere göre anlam kazanmaktadır. Bu genel anlamla İsâ ile ilgi kurulması mümkün değildir. Sadece İsâ’nın anlatıldığı “Kelimetün minhü: Ondan bir söz, bir kelime” terkibinde Kur’ân-ı Kerim’de başka bir âyet olmaması gösteriyor ki, “ke­lime” nin Kur’ân’da insan olarak karşılığı İsâ’dır.

Kur’ân yorumcuları İsâ’ya “kelime” denmesinin sebeple­rini farklı yorumlarla açıklamaktadırlar. Meselâ: TABERÎ, Keli­me’ye müjde manası verirken, Katâde’den yaptığı nakilde ise Allah’ın “Ol” emridir, demektedir.[45] Bu konuda tefsirlerde farklı yorumlar bulunmaktadır: İsâ babasız olarak “Ol” emri ile yaratılmış,[46] çok küçük yaşta konuşmuş, Allah kendisine kitap vermiştir. Kelime gerçekleri anlattığı gibi o da gerçekle­ri anlatıp, ruhen insanları diriltmiştir.[47] Geçmiş kitaplarda müjdelenmiştir,[48] hidayete vesile olmuştur.[49] Allah’a izafetle insanlara Abdullah, Lütfullah isminin verildiği gibi, ona da kelimetullah denmiştir.[50] Diğer bir nokta ise kelimenin İsâ’nın kişiliğinde kazandığı anlamdır. Bu konuda da başta Râzî olmak üzere tefsir bilginlerinin görüşleri şöyledir: Her çocuk Allah’ın “Ol” emri sebebiyle yaratılmakta ise de doğu­ma sebep olan baba, İsâ’nın oluşmasında yoktur. Dolayısıyla İsâ’nın “Ol” emrine nisbeti daha açık ve mükemmeldir. Böy- lece İsâ “Ol” emrinin somutlaşmış şekli gibi görülmüştür. Ni­tekim Arap dilinde bunun örnekleri vardır. Başka bir açıdan bakıldığında İsâ’nın fonksiyonu nazara alınarak mecazî bir anlamın ifadesi için ona kelime denmiştir. Çünkü İsâ gerçek tevhidî bir dini ortaya koymuş, Allah’ın kelimesi konusunda­ki şüphe ve yanlışları ortadan kaldırmıştır. Böylece: “Kelime­tullah” olmuştur.[51] SANKİ İSÂ’NIN BABASI ALLAH’IN “OL ” EMRİ OLMUŞTUR.

Çağdaş Kur’ân Yorumcularının kelime hakkındaki görüş­leri ise: Allah tarafından garib bir kelime, bir eylem, bir etki, olağanüstü bir yaratılış, anlamlı bir eser yahut âyette “kelimetün” şeklinde belirsiz bir isim nekre olarak kullanılması bazı önemli noktaları ifade etmektedir: Bu kelime tanınmadık, garib, olağandışı bir şeydir. Dolayısıyla bu İsâ’nın kimliğini oluşturur. Çünkü İsâ olağandışı bir yaratılışa sahiptir. “On­dan (Allah) bir kelime” demek; sebepsiz, olağandışı bir keli­me olduğunu ve bâtıl olmadığını anlatmaktadır. İsâ bir keli­medir. Fakat sadece kelime bu demek değildir. Allah’ın başka kelimeleri de vardır.[52]

Osmanlı kültürüyle yetişmiş Hamdi Yazır‘ın kelimeden anladıkları bunlardır. Cumhuriyet devri­nin önemli Kur’ân yorumcularından biri olan Süleyman Ateş‘e göre: “İsa, Allah’tan bir kelime diye tavsif edilir. Hz. İsâ, babasız, sırf Allah’ın “Ol” sözüyle yaratıldığı için ona Al­lah’ın kelimesi denmiştir. Bu sözde onun mucizevî yaratılışı­na işaret vardır. Kelime, kelâmdan geneldir. Kelâm yalnız ku­lağa hitap eden sözdür. Kelime ise gerek kulak, gerek göz, ge­rek başka duyular aracılığıyla içte duyular ve manalar uyan­dıran her şeydir. Ağızdan çıkan veya kitaba yazılan sözler bi­rer kelime olduğu gibi insanın ruhunda ibretler uyandıran ta­biat olayları da birer kelimedir, fakat bunlar sözsüz kelimeler­dir…) Hz. İsâ’nın doğumu ise olağanüstü bir hadisedir. Bu fevkalade hadise, herkes için Allah’ın kudretini ifade eden sözsüz bir konuşmadır. İşte doğumunun uyandırdığı ibretten dolayı Hz. İsâ “Allah’ın kelimesi” olarak nitelendirilmiştir.”[53]

Verdiğimiz bu alıntılardan; Kur’ân’ın İsâ’yı insanlara Al­lah’tan bir âyet ve bir rahmet olarak tanımlamasından anla­şılmaktadır ki, kelime anlamların kalıbı olduğu gibi, İsâ da beşerî bir kelimedir; o derin anlamları olan canlı bir âyet ve canlı bir manadır. Yani KELİME İSÂ OLMAMIŞTIR, KELİME İLE İSÂ YARATILMIŞTIR.[54]

İslâm tasavvuf geleneğinde kelime, çok daha değişik an­lamlar ifade etmektedir. Tasavvuf kültürünün zirvelerinden olan Muhyiddin İbn’ül Arabî harflere ve kelimelere çok büyük önem vermektedir. Ona göre, kelimeden maksat her bir var­lığın bizzat kendisidir. Çünkü onlar Rahman (Allah)ın nefe­siyle ortaya çıkmışlardır. Nitekim insan konuşurken kelime­ler insanın nefesi ile ortaya çıkmaktadır. İbn Arabî’ye göre varlıklar Allah’ın bitmez tükenmez kelimeleridir. Bundan dolayı İsâ’ya da kelime denmiştir.[55]

Allah’ın kelimeleri var­lığın aynalarıdır.[56]

İnsan da tüm anlamları kendinde topla­yan bir kelimedir.[57] İbn Arabî bu yorumlarıyla İsâ (aleyhisselâm) ile diğer insanlar arasında bir fark görmediğini anlatmak isti­yor. İslâm kaynaklarında özellikle Kur’ân’da İsâ’nın yaratı­lışındaki mucize vurgulanmakla birlikte Hıristiyanların inandığı gibi ona tanrısal bir özellik verilmemekte, diğer in­sanlar gibi bir kul[58] ve Meryem’in oğlu[59] olduğu vurgulan­maktadır.

İsâ’nın diğer bir unvanı da “(Allah’tan) Kutsal Ruh” olma­sıdır. Sözlük anlamı olarak ruh nefs, yani canlı olmak mana­sınadır.[60] Tefsirlerdeki ruh ise, canlılara hareket ve kuvvet veren özdür.[61] Ancak hareketi ve kuvveti olan her varlığın ruhunu, insan ruhuna eşitlemenin mümkün olmayacağından hareketle insan ruhunun özelliklerini hareket, canlılık ve an­layış özelliği bulunan bir varlık olarak belirlemişlerdir.[62] Di­ğer taraftan gelişme gösteren varlıkların ruhu olabileceği noktasından hareketle bitkisel ruh, hayvanı ruh ve insanı ruh olmak üzere ruhu üçe ayırmışlardır.[63]

Kur’ân-ı Kerim teslisi red sadedinde Hz. İsâ’yı anlatırken: “Meryem oğlu Mesih, sadece Allah’ın elçisi, O’nun Mer­yem’e attığı kelimesi ve O’ndan bir ruhtur…” âyetinde[64]  “O’ndan(Allah) bir ruhtur…” belirlemesi, İsâ’ya kelime unva­nı verilmesinden daha fazla tartışılmaya sebep olmuştur. Biz konunun kelâmı boyutlarına girmeden sadece tefsirlerdeki yorumlarını özetle vermekle yetineceğiz:

Taberî’nin verdiği bilgiye göre bu konuda beş görüş var­dır.

Birincisi: İsâ, Cebrâil’in Meryem’e üflemesiyle yaratılmış­tır. Dolaysıyla O’ndan, yani Allah’tan bir ruh, O’ndan bir ne­festir.

İkincisi: Ol emriyle yaratılan bir insandır. O’ndan bir ruh demek, O’ndan bir hayat demektir.

Üçüncüsü: O’ndan bir rahmettir.

Dördüncüsü: Allah Isa’nın ruhunu yarattı, şe­killendirdi ve Meryem’e gönderdi. Daha sonra da onu Mer­yem’de Isa suretine çevirdi. Bu görüş Ubeyy b. Kab’a dayan­maktadır.

Beşinci görüşe göre de ruhtan maksat Cebrail’dir.

Taberî tüm bu yorumlara ihtiyatlı yaklaşmaktadır.[65] Bu gö­rüşlere ilaveten insanları ruhen dirilttiği için ruh adını almış­tır da denmiştir.[66]

Dirayet müfessirleri konuya daha derli toplu ve net yakla­şım göstererek, İsâ Allah’ın yarattığı ruhtan, eşleşme olma­dan, sadece Allah’ın yaratmasıyla, kudretiyle oluştuğu için bu adı almıştır, demişlerdir.[67] İbn Kesir de konu ile ilgili ola­rak, İsâ’nın ruhu Allah’ın yarattığı ruhlardan bir ruhtur. Di­ğerlerinden onun hiçbir farkı yoktur. Sadece Allah İsâ’nın makamını yüceltmek için “O’ndan bir ruh” diyerek İsâ’nın ruhunu kendine nispet etmiştir.[68] İslâm bilginleri İsâ’nın ru­hu ile Allah’ın zatı arasındaki benzerliği tevhide aykırı bula­rak kesin bir şekilde reddetmişlerdir.[69]

Diğer İnsanların Yaratılması: Kur’ân-ı Kerim’in haber ver­diği yaratılışlardan sonuncusu, her insanın dünyaya geliş se­bebi olan bir anne ve babanın cinsel birleşimiyle, biyolojik or­tamlarda olan üremedir. Kur’ân bu konuda yaptığı açıklama­da: “Ey İnsanlar! Tekrar dirilmekte şüphede iseniz (bilin ki), biz sizi topraktan, sonra bir damla sudan, sonra yapışkan bir nesneden (embriyo), sonra da yaratılışı belli belirsiz bir parça etten yarattık ki, size kudretimizi açıkça gösterelim…”[70] Daha önceden de belirttiğimiz gibi Kur’ân’ın yaratılışla ilgili verdi­ği bilgilerin amacı bilimsel bilgi vermekten ziyade dinî bir ir­şat, yani dinî bir yönlendirmedir. Ancak unutulmaması gere­ken bir nokta bu yaratılışların hepsinin İlahî bir nefes (ruh)ten nasiplenmiş olmalarıdır.[71]

Kur’ân-ı Kerim’in insanın yaratılışı ile ilgili açıklamalarını gözden geçirdikten sonra Hz. Meryem’in Hz. İsâ’ya gebe ka­lışı konusuna geçebiliriz.

Hz. İsâ’nın yaratılması da, yine insan biyolojisine tam uyum sağlamayan bir oluşum, yani babasız olarak vücut bul­masıdır. Kur’ân’a göre İsâ’nın yaratılması Âdem’in yaratıl­masının bir benzeridir.[72] Ayrıca hem İsâ, hem de İsâ’nın an­nesi Meryem insanlara ders almaları, bilimsel gururlarının kırılması için Allah’ın birer âyetidir.[73]

Hıristiyanlığın merkezinde İsâ bulunmaktadır. O Tanrı’ya ait, özel olan tüm sıfatları üstlenmiş durumdadır. Ona karşı davranış ve tutumlar, Tanrı’ya karşı davranış ve tutumlar gi­bidir. Kim İsâ’yı kabul veya reddederse Tanrı’yı kabul veya reddetmiş olur. Kim de onu severse Tanrı’yı sevmiş olur.[74] Ayrıca Xavier Jacob, İsâ’nın Tanrı ile olan ortaklığını dokuz madde halinde İncillere dayanarak anlatmaktadır.[75] Hıristi­yanlık açısından çok önemli olan İsâ’nın çarmıha gerilme me­selesi Kur’ân’da ele alınmış, fakat onları haklı çıkaracak hiç­bir gerekçe vermemiştir. Kur’ân-ı Kerim açısından en kapalı konulardan biri de İsâ’nın çarmıha gerildiğini konusunu ele alan âyettir. O bakımdan bu âyet geniş bir tahlille ele alınma­sı gerekmektedir. İncillerde de konu çok daha karmaşık bir tarz arz etmektedir. Konuyu ele aldığımızda karşımıza çıka­cak sorunlar şunlardır:

İsâ’nın yakalanması Fısh Bayramı öncesi halkın bayram hazırlıklarına başladığı bir zamanda olmuştur. Ayrıca Bay­ramda bir karışıklığın olması da istenmiyordu.[76] İsâ’yı yakala­maya gelenler onu tanımıyorlardı.[77] Önu yönetime karşı, kral­lık iddia eden, kışkırtıcı bir terörist olarak görüyorlardı[78] Ro­malı yöneticiler, Pilatus, Hirodes, İsâ’nm suçsuz olduğuna inanıyorlardı.[79] Ancak Yahudi din adamları, yazıcılar, İsâ’nm hile ile nasıl yakalanıp, öldürüleceğini araştırıyorlardı.[80] Yahuda Iskariyot ki o da on iki şakirtten biridir- İsâ’yı teslim etmek için baş kâhinlerle para karşılığı anlaştı.[81] İsâ Fısıh ye­meğini nerede yiyeceğini saklıyordu.[82] Akşam yemeğinde İsâ kendini şakirtlerden birinin ele vereceğini açıklıyor,[83] ayrıca yakalanıp öldürüleceğini de biliyordu.[84] Yakalamak için baş kâhinler, yazıcılar, ihtiyarlar, ellerinde sopalar ve kılıçlarla geldiler, onu ele veren Yahuda, kimi öpersem onu yakalayın götürün işaretini verdi.[85] İsâ’nın öldürülmesine sebep olan cümle: “Baş kâhin sordu: Mubarek’in oğlu Mesih sen misin? İsâ, şöyle dedi: Benim ve insanoğlunun Kudretin sağında oturduğunu ve göğün bulutları ile geldiğini göreceksiniz. Baş kâhin esvabını yırtıp dedi: Artık şahitlere ne ihtiyacımız var? Siz küfrü işittiniz.” [86]

Luka İncilinde ise aynı sahne şöyle anla­tılmaktadır:

“Gün doğunca halkın ileri gelenleri, baş kâhinler ve din bilginleri toplandılar. İsâ, bunlardan oluşan Yüksek Kurul’un önüne çıkarıldı. O’na, Sen Mesih isen, söyle bize, de­diler. İsâ onlara şöyle dedi: Size söylesem, inanmazsınız. Size soru sorsam, yanıt vermezsiniz. Ne var ki, bundan böyle İnsa­noğlu, kudretli Tanrı’nm sağında oturacaktır. Onların hepsi, yani, sen Tanrı’nm Oğlu musun, diye sordular. O da onlara, söylediğiniz gibi, ben O’yum, dedi. Artık tanıklığa ne ihtiya­cımız var, dediler. İşte kendi ağzından duyduk!”[87] “İsâ’yı tutuklayanlar, O’nu baş kâhin Kayafa’ya götürdüler. Din bilgin­leriyle ileri gelenler de orada toplanmışlardı. Petrus, İsâ’yı uzaktan, ta baş kâhinin avlusuna kadar izledi. Sonucu görmek için içeri girip nöbetçilerin yanma oturdu. Baş kâhinlerle Yük­sek Kurul’un öteki üyeleri, İsâ’yı ölüm cezasına çarptırmak için kendisine karşı yalancı tanıklar arıyorlardı. Ortaya birçok yalancı tanık çıktığı halde, aradıklarını bulamadılar. Sonunda ortaya çıkan iki kişi şöyle dedi: Bu adam, ‘Ben Tanrı’nm Tapı­nağı’m yıkıp üç günde yeniden kurabilirim7 dedi. Baş kâhin ayağa kalkıp İsâ’ya, Hiç yanıt vermeyecek misin, dedi. Nedir bunların sana karşı ettiği bu tanıklıklar? İsâ susmaya devam etti. Baş kâhin ise O’na, ‘Yaşayan Tanrı adına ant içmeni bu­yuruyorum, söyle bize, Tanrı’nın Oğlu Mesih sen misin?’ de­di. İsâ, ‘Söylediğin gibidir.’ karşılığını verdi. ‘Üstelik size şu­nu söyleyeyim, bundan sonra İnsanoğlu’nun, Kudretli Olan’ın sağında oturduğunu ve göğün bulutları üzerinde gel­diğini göreceksiniz.’ Bunun üzerine baş kâhin giysilerini yır­tarak, ‘Tanrı’ya küfretti!’ dedi. Artık tanıklara ne ihtiyacımız var? İşte küfrü işittiniz. Buna ne diyorsunuz? Ölümü hak etti! diye karşılık verdiler. Bunun üzerine İsâ’nın yüzüne tükürüp O’nu yumrukladılar. Bazıları da O’nu tokatlayıp, ‘Ey Mesih, peygamberliğini göster bakalım, sana vuran kim?’ dediler.” [88] İsâ’nın son cümleleri: Öğleyin on ikiden üçe kadar bütün ül­kenin üzerine karanlık çöktü. Saat üçe doğru Isa yüksek ses­le, ‘Eli, Eli, lema şevaktani?’ yani,”Tanrım, Tanrım, beni ne­den terk ettin?” diye bağırdı. Orada duranlardan bazıları bu­nu işitince, Bu adam İlyas’ı çağırıyor’ dediler.”[89]

Luka İncili’nde ise Isa’nın son sözleri şöyle idi.

“Öğleyin on iki sularında güneş karardı, üçe kadar bütün ülkenin üze­rine karanlık çöktü. Tapmaktaki perde ortasından yırtıldı. İsâ yüksek sesle, ‘Baba, ruhumu ellerine bırakıyorum!’ diye ses­lendi. Bunu söyledikten sonra son nefesini verdi.”[90] Yuhanna İncili’nde buna benzer cümleler yok [91] Markos’ta ise şöyle bir açıklama var: Öğleyin on ikiden üçe kadar bütün ülkenin üzerine karanlık çöktü. Saat üçte Isa yüksek sesle, “Elohi, Elohi, lema şevaktani” yani, “Tannm, Tanrım, beni neden terk ettin?” diye bağırdı.[92]

İsâ’nın dirilişini bizzat gören yok, sadece Mecdelli Mer­yem’e görünüyor. Diğer bir rivayete göre de Mecdelli Mer­yem ve Yakup’un annesi Meryem ve Salome İsâ’nın cesedine baharat sürmek için gittiklerinde cesedin yerinde olmadığını gördüler.[93] Mezardan dirilme tasavvuru o zamanki Yahudi toplumunda vardı. Halkın düşünce geleneğinde, insanların zihinlerinde olağanüstü durumlarda ölülerin dirileceğine da­ir algılar vardı. Mesela, İsâ’nın çarmıha gerilmesi anında zu­hur eden olağan üstü olaylar arasında şöyle bir örnek veril­mektedir: “O anda tapmaktaki perde yukarıdan aşağıya yırtılarak ikiye bölündü. Yer sarsıldı, kayalar yarıldı. Mezarlar açıldı, ölmüş olan birçok kutsal kişinin cesetleri dirildi. Bun­lar mezarlarından çıkıp İsâ’nın dirilişinden sonra kutsal ken­te girdiler ve birçok kimseye göründüler.”[94]

Matta Incili’nde İsâ’nın dirilişi mucizevî bir atmosfer içinde anlatılır. İsâ’yı di­rilmiş olarak gören ziyaretçi hanımlar onun ayaklarına kapa­narak tapınırlar. İsâ, kendisini görmek isteyenlerin Celile’ye gitmelerini haber veriyor.[95]

Luka Incili’nde İsâ’ya atfedilen dikkat çekici bir ifade var. Bunu İsâ dirildikten sonra arka­daşlarına hatırlatıyor: “Daha sizlerle birlikteyken, ‘Musa’nın Yasası’nda, peygamberlerin yazılarında ve Mezmurlar’da be­nimle ilgili yazılmış olanların tümünün gerçekleşmesi gerek­tir’ demiştim.”[96] Bu açıklamalar ölen birinin dünyada tekrar dirilmesinin arzulandığını gösteren geleneksel bir “dirilme kültü”nün varlığına işaret etmektedir. Beşerin en büyük acısı olan ölüm vakası karşısında gösterilen teessür ve tepkinin şekli, türü ve ifadesinin birey ve toplumlara göre farklılık göstermesi bilinmedik bir durum değildir. Ancak dinî bir yönlendirme olmadan insanların bu derin ve duygulu ölüm acısının doğal şartları içinde kalması da zordur. Bundan do­layı tarihin en eski devirlerinden beri ölüme karşı insanların yaklaşımı farklı olmuştur. Tanrıların insan biçiminde algılan­ması ya da insan biçimli tanrılara işlevsellik yüklenmesi ölüm acısından ayrı düşünülemez.

İsâ’nın etrafında bulunan havarilerin, onun yakalanması, mahkemeye çıkarılması, yargılanması ve çarmıhta cezalandı­rılması gibi Hıristiyanlığın merkezini oluşturan tüm olayla­rın ve tanımların farklı anlatım biçimleri var; yani bunları bi­ze anlatanlar verdikleri bilgiler konusunda net değiller, do­yurucu bilgi verememektedirler. Bundan dolayı bir dinin te­melini oluşturan Hz. İsâ’nın hayatı ve ölümü kurgular ve efsaneler yumağı arasında kaybolmuş gibidir. Bu konuyu çağdaş araştırmacıların kaleminden daha sert ifadelerle oku­yabiliriz:

“BİZDEN ÖNCE BU ARAYIŞTA BULUNMUŞ SAYISIZ BİLİM ADAMI GİBİ, BİZ DE, TARİHSEL BİR İSÂ’YI ARAMANIN BOŞUNA OLDUĞUNU GÖRMÜŞTÜK.

TÜM TARİH BOYUNCA TANRI’NM VÜCUT BULMUŞ TEK HALİ OLMUŞ OLDUĞU SÖYLENEN BİR İNSANIN TARİHSEL VARLIĞI HAK­KINDA HİÇBİR GERÇEK DELİLİMİZ OLMAMASI ŞAŞIRTICI BİR ŞEYDİ. AMA GERÇEK BUYDU. (…)

İSÂ’NIN DOĞUMU VE ÖLÜMÜ HAKKINDA BİLE BİRBİRİYLE HEMFİKİR OLMAYAN DÖRT ANONİM İNCİL… (…) TA­RİHSEL İSÂ’DAN HİÇ BAHSETMEYEN, AMA SADECE, MİSTİK OLARAK ÖLEN VE ÖLÜMDEN DİRİLEN BİR İSÂ’DAN BAHSEDEN PAVLUS TARAFIN­DAN YAZILMIŞ BİRKAÇ GERÇEK MEKTUP.”[97] Evet, “best seller”i yakalayabilmiş, Hıristiyan bir kültürde yetişmiş, iki Ameri­kalı yazar tarafından, Hıristiyanlığın tamamının işte bunlar­dan ibaret olduğu söyleniyor.

İnancımız ve kaynaklarımızın verdiği bilgiler doğrultu­sunda bizim böyle bir karara varmamız mümkün değil, ama Hıristiyan kaynaklarına güvenmemiz de mümkün değildir. Hıristiyan teolojisi İsâ’ya gelen kutsal mesaja ya da İsâ’nın mesajına isnat ettirilmiş değil, kilise konsillerinin belirleyip oyladığı, onayladığı kararlardan oluştuğu bilinmektedir. Bu kararların beşerî, siyasî veya dünyevî bir etkiden tamamıyla uzak ve mahfuz olduğu düşünülebilir mi? Böyle bir dinin ra­kibi olarak görülen İslâm dini, onun Peygamberi, Peygambe­rinin mesajı, bu mesajın çağımıza intikali gibi temel konular, rakibinin kaynaklarına göre çok açık, seçik ve belirgin yön­temlerle günümüze intikal etmişlerdir. Bu sebeple Hıristiyan­lık ile İslâm’ın birebir karşılaştırmasını, yani kıyaslamasını yapmak mümkün görünmemektedir. İSÂ’NIN KARŞILIĞI İSLÂM’­DA HZ. PEYGAMBER DEĞİL KUR’ÂN’DIR. KUR’ÂN İLE İNSANI ÖZELLİK­LERİ TAŞIMAKLA BİRLİKTE MUCİZEVÎ ANLAMLAR YÜKLENEN BİRİ NASIL KIYASLANABİLİR?

İslâm-Hıristiyan dünyasının bugünkü sorunlarının kökle­rinin, tarihin derinliklerinde olduğu görülmektedir. Hz. Pey­gamber devrinde başlayan iki büyük dinin siyasî, dinî reka­beti, askerî savaşların da yardımıyla gittikçe derinleşmiş, Hicri ikinci yüzyılın başında Dımeşkî’nin gayretleriyle kültü­rel bir mücadeleye dönüşmüştür. Hz. Peygambere ithamlar, Kur’ân-ı Kerim öğretilerine itiraz ve reddiyeler olarak ilk de­fa bizzat Dımeşkî tarafından başlatılan bu mücadele, onun müritleri tarafından Doğu Roma başkentine servis edilmiş, İslâm’a karşı psikolojik, siyasî ve askerî direnmenin motivas­yon kaynağı oluşturmuştur. İstanbul’un fethine kadar gelişe­rek ve genişleyerek süren İslâm-Hıristiyan kültürel mücade­lesi fetihten sonra Avrupa’ya kaymış, temel ithamlar çerçeve­sinde, zaman ve zemine uyarlanıp modernliğin tüm imkânla­rı ve araçları kullanılarak günümüze kadar devam ettirilmiş­tir. Bugünkü sorunların bunlardan ayrı düşünülmesi müm­kün değildir. Bu tarihî süreç kaynaklarıyla birlikte ortaya ko­nup, anlaşılmadan, yorumlanmadan taraflar arasında bir uzlaşının olması zor görünmektedir.

 Kaynakça

YAŞAR Prof. Dr. Hüseyin, Hıristiyan Dünyasında Kur’ân Karşıtı Söylemin Tarihsel Kökleri [Kitap]. – İstanbul : İz, 2010.

De ki: «Eğer (yeryüzün) de (insanlar gibi) sakin sakin yürüyen melekler olsaydı biz ancak onlara gökden melek bir rasül gönderirdik». (İsra, 95)


[1]       Bazı kaynaklar ed-Dımeşkî’nin doğumunu 675 olarak gösterse de biz bir Ki­lise kaynağı olan ve daha güvenilir bir kaynak olması gereken Biographisch- Bibliographisches Kirchenlexikon’un verdiği tarihin (650) daha doğru olabilece­ğini düşünüyoruz (Kari Heinz Utheman, Biographisch-Bibliographisches Kirc- lıenlexikon, 1992, Cilt III, 331-336, www.bautz.de/bbkl; bundan sonra: BBKL).

[2]       Dilimizde “melkit” olarak da kullanılan bu kelime Batı dillerinde melchite ola­rak geçmekte, aslı Ibranice melekh, Arapça melik anlamlarına gelmekte ve Süryânî dilinde kral tarafları manasına malkâya/melkoye şeklinde, İslâm kaynaklarında ise melekiyye, melkiyye ve melkâniyye olarak geçmektedir. Bu farklı kullanımlarının yanında bizi ilgilendiren tarafı Melkitlerin Bizans Ortodoks geleneğine sıkı sıkıya bağlı olup doğu Hıristiyanları içinde Bizans kültürünü temsil edip onu devam ettirmeleridir. (Mustafa Sinanoğlu, “Melkâiyye” md., DİA, Ankara, 2004, 29/84-85).

[3]       Hitti, 2 / 386.

[4]       Christine Schirrmacher, Der İslam: Geschichte, Lehre, Unterschiede zum Chriten- tum, Neuhausen / Stuttgart, 1994, 2/235-236.

[5]       Ibn Asakir, Muaviye, Yezid ve Abdülmelik b. Mervan’a kâtiplik/sekreterlik ya­pan, Hıristiyan iken daha sonra da Müslüman olan Sarcûn b. Mansûr er-Rûmî adında birinden haber vermektedir. Bu o makamda kaldığı zaman dilimi, hali­felerin iktidar günlerini göz önüne aldığımızda, yaklaşık kırk beş seneyi bul­maktadır (İbnu Asakir, Tarîh-u Medînet-i Dımaşk, Beyrut, 1995, 20/161). Kaynak­larımızda bunun dışında bu aile ile ilgili şimdilik bir bilgiye rastlayamadık. An­cak Yuhanna Müslüman olamadığı gibi Islâm’a karşı kültürel mücâdeleyi baş­latmış, yüzyıllardır süregelen kavganın kavramlarını da inşa etmiştir.

[6]       Georg Orstrogorsky’nin görüşlerine göre Yuhanna, Şam sarayında büyük bir memuriyete sahip, Grek asıllı ve yüzyılın en büyük Hıristiyan teologudur. Bkz. Bizans Devleti Tarihi, 152.

[7]       Bu manastır Mar Saba adında bir rahip tarafından kurulmuş. Saba 439 yılın­da Göreme’de (Kapadokya) doğmuş, sekiz yaşında manastır hayatına başla­mış, on altı yaşında Kudüs’e gelerek orada hayatım devam ettirmiş; birkaç yer gezdikten sonra kendi manastırını kurmuş, 532 yılında arkasında bir tari­kat bırakarak ölmüştür. Haçlı Seferleri döneminde kemikleri Venedik’e taşın­mıştır. Mar Saba olarak bilinen bu manastırın önemi, Bizans başkenti ile ya­kın ilişkisi olması onun siyasî ve dinî geleneğini yerleştirmek, savunmak için gayret göstermesinden dolayıdır. Bkz. Nicolaus Heutger, BBKL, 1992, Cilt VIII, 1135-1136.

[8]       Glei ve Khoury, Schriften zum İslam, 111; Kari Heinz Uthemann, Biographisch- Bibliographisches Birchenlexikon, 1992, Cilt III, 331-336.

[9]       Uthemann, 331-336.

[10]     Hitti, 2/386.

[11]     Uthemann, 331-336.

[12]     Kitâb-ı Mukaddes, Çıkış, 20/4; Levililer, 26/1; Tesniye, 5/8.

[13]     Avcı, 152.

[14]     A. Alexandır Vasiliev, History of the Byzantine Empire, (324-1453), III, Masison- Milvvauke 1964, 1, 253, 255′den naklen Avcı, 174; Mehmet Çelik, Bizans İmpa­ratorluğunda Din-Devlet İlişkileri I (Kuruluşundan X. Yüzyıla Kadar), İzmir, 1999, 83-86.

[15]     Orstrogorsky, 152.

[16]     Orstrogorsky, 159-160; Avcı, 156.

[17]     Orstrogorsky, 161.

[18]     Orstrogorsky, 166.

[19]     Glei ve Khoury, Schriften zum İslam, 9.

[20]     Maxim Rodinson, Batıyı Büyüleyen İslâm, çev. Cemil Meriç, İstanbul,1983,17.

[21]     Hitti, 2 / 601; Hodgson, 1/ 217.

[22]     Bu eser, B. Kotter tarafından Berlin’de 1969-1981 yılları arasında üç bölüm olarak yayımlanmıştır. Kari Heinz Uthemann, bu konuda bol miktarda kay­nağı zikretmektedir (BBKL, 1992, Cilt III, 331-336). Ayrıca S. Samuel Harakas, Sahas Daniel J. adında birinin 1972 yılında Leiden’de “Yahya ed-Dımeşkî ve Ismaililerin Sapkınlığı” konulu bir doktora tezi yaptığını kaydetmektedir. Buna ilaveten Harakas, Dımeşkî’nin bu kitabının Peter Lombard ve Thomas

Aquinas’ın önemli bir kaynağı olduğunu da bildirmektedir (The Encyclopdia ofReligion, New York ve Londra, 1987,111). Batı dünyasının ciddi oryantalist­lerinden olan W. Montgomery Watt ve Alford T. Welch de ortaklaşa yazdık­ları kitabın Almanca çevirisinde, tslâm-Hıristiyan tartışmalarının ilk eserinin “Haeresibus” olduğunu beyan etmişlerdir (Der İslam, Stuttgart, Berlin, Köln ve Mainz, 1980,1/17-18). Christine Schirmacher Der İslam adındaki eserinde Kur’ân’nın âyetlerine ilk defa tenkit yazanın Yahya ed-Dımeşkî, olduğunu yazmaktadır (Der İslam, Stuttgart, 1994,325-326).

[23]     Müslümanların fethinden sonra, çoğunlukla Hıristiyanlarla meskûn olan Su­riye bölgesinde, yeni yönetime karşı başlatılan kültürel ve dinî tartışmaların en önde gelen ismi, Yahya ed-Dımeşkî olmuş, o, ayrıca adı geçen kitabı yaz­mıştır (Ahmed Emin, Duha’l-îslâm, Beyrut, ?, 1 /343; Mehmet Aydın, Müslü­manların Hıristiyanlara Karşı Yazdığı Reddiyeler ve Tartışma Konuları, Konya, 1989,33-34; Kari Heinz Uthemann, a.g.e., 331-336). Kitabın Dımeşkî’ye aidiye­tine kesin gözüyle bakılmaktadır (Casim Avcı, İslâm Bizans İlişkileri, İstanbul, 2003,127).

[24]     Bakara, 2/41, 89, 91; Nisa, 4/47.

[25]     Ekrem Sarıkçıoğlu, Başlangıcından Günümüze Dinler Tarihi, İsparta, 2002, 334- 336.

[26]     İbn Hişam, Siretü’n-Nebeviyye, (Süheylî, er-Ravdu’l-Unuf ile birlikte) Kahire, 1971, 1 / 207-208; Muhammed b. ‘İsâ Tirmizî, Sünen, Menâkıb, 3, hadis: 3620. Verilen menakıb tarzındaki bilgilerden hareketle Hz. Peygamberin küçük yaşta, 9-11 veya 12 yaşlarında Bahîrâ adındaki bir rahipten Kur’ân gibi evre­nin gidişin değiştiren bir temel kaynağı aldığı, böylece İslâm’ı dizayn ettiği savunulmuştur. Bu konu Leon Caetani, İslâm Tarihi, çev. Hüseyin Cahid, İs­tanbul, 1924, 1/377-379, tarafından tartışılıp şüpheleri ortaya konmuştur. Hatta bunun üzerinden Hıristiyanlara İslâm’ın meşru bir din olduğu algısı­nın verilmek istendiği iddiasında bile bulunulmuştur. Tecrid-i Sarîh mütercim ve şarihi Kamil Miras, Bahîrâ konusunu ciddiyetle ele alarak analiz edip ce­vaplar verirken, (Sahîh-i Buhârî Muhtasarı Tecrid-i Sarîh Tercemesi ve Şerhi, An­kara, 1974, 6/525-527, Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi, çev. Salih Tuğ, Ankara, 2003, 1 / 47). Bahîrâ olayına inanmanın safdillik olacağını beyan etmektedir. Bütün bunlarla beraber, Kur’ân’ın Yahudi ve Hıristiyan gelene­ğinden beslendiğini ispatlamak için önemli bir literatür olduğunu biliyoruz. (Hüseyin Yaşar, Avrupa ve Kur’ân, Avrupa’da Kur’ân Araştırmaları ve Çevirileri Üzerine Bir İnceleme, İzmir, 2002, 72-85)

[27]     Khoury ve Glei, Johannes Dameskenos und Theodor Abû Kurrâ, Schriften zum İs­lam, VVürzburg ve Altenberge, 1995,188.

[28]     Kitâb-ı Mukaddes, Tevrat, Tevrat,’Tesniye, 4 / 35.

[29]     Kitâb-ı Mukaddes, Tevrat, 1 Samuel, 2/ 2.

[30]     Kitâb-ı Mukaddes, Tevrat, 2 Samuel, 7/22.

[31]     Kitâb-ı Mukaddes, İncil, Markos, 12/29-32.

[32]     Kitâb-ı Mukaddes, Incil, Efeslilere Mektup, 4// 6.

[33]     Kitâb-ı Mukaddes, İncil, Timeteos, 1/17.

[34]     Timothy Freke ve Peter Gandy, İsa’nın Gizemleri, 276-277.

[35]     Âl-i Imran, 3/45.

[36]     Tehânevî, Keşşaf, 2/1267; Asım, Kâmus, 4/471; Feyumî, Misbâh, 2/91.

[37]     Tehânevî, 2/1267.

[38]     Râgıb,439.

[39]     Asım, 4/471; Tehânevî, 2/1267.

[40]     Taberî, Câtniu’l-Beyan, 3/185; îbn Kesir, Tefsir, 1/361; Alûsî, Ruhu’l-Meânî, 1    /237; Ebu’l-Ferec Îbnu’l-Cevzî, Zâdu’l-Meâd, 1 /316.

[41]     Al-i imran, 3/64.

[42]     En’âm, 6/15; Araf, 7/137; Yunus, 10/96; Hud, 11/110.

[43]     Tevbe, 9/40.

[44]     îbrâhim, 14/24, 26; Fetih, 48/26.

[45]     Taberî, 3/185

[46]     Râzî, 3/38.

[47]     Zemahşerî, 1/159; Kurtubî, 6/22; Hâzin, 2/125; Ebu Hayyân, 3/152; Tûsî, 2/461; Râzî, 8/38; Ebu’l-Ferec, 1/316; İsmail Hakkı Bursevi, 1/326,520; Alû­sî, 3/160; Yazır, 2/1101; Süleyman Ateş, 2/45.

[48]     Râzî, 3/38; Tûsî, 2/461.

[49]     Tûsî, 2/461.

[50]     Râzî, 8/38.

[51]     Çok cömert olana “cömertin kendisi” denmiştir. Râzî, 8/50; Bursevî, 1/520.

[52]     Yazır, 2/1101-1102.

[53]     Süleyman Ateş, 2/4546.

[54]     İbn Kesir, 1/590.

[55]     Fusûs Şerhi, 1/91.

[56]     Fütûhât, 2/400.

[57]     Fütûhât, 2/436.

[58]     Nisa, 4/172; Meryem, 19/30.

[59]     Nisa,4 /171; Mâide, 5/17, 72, 116, 117; Tevbe, 9/30-31;Meryem,19/35.

[60]     Râgıb, 205; Asım, 1/885; Tehânevî, 1/541.

[61]     Ebu’l-Ferec, 2/156; Yazır, 1/406; Süleyman Ateş, 1/194.

[62]     Yazır, 1/406.

[63]     Süleyman Ateş, 1/194.

[64]     Nisa, 4/171.

[65]     Taberî, 6/25.

[66]     Ebu Hayyân, 4/143; Yazır, 3/1557.

[67]     Zemahşerî, 1/593; Ebu Hayyân, 4/143; Nesefî, 1/381 ;Beydâvî, 1/251.

[68]     Ibn Kesir, 1/590.

[69]     Ebu Hayyân, 3/143; Semin, 4/166; Süleyman Ateş, 2/420.

[70]     Hacc, 22/5.

[71]     Bakara, 2/87,253; Mâide, 5/46,78,110,112,114,116; Secde, 32/9; Hicr, 15/29; Sad,37/72.

[72]     Bakara, 2/87, 253; Mâide, 5/46, 78,110,112,114,116; Meryem, 16 vd.

[73]     Mü’minûn, 23/50.

[74]     Xavier Jacob, îsa kimdir? -Incil’e Göre-, Ankara, 1987,180-181.

[75]     Xavier Jacob, 173-180.

[76]     Luka, 22/1-2; Markos, 14/1-2; Matta, 26/2-5.

[77]     Luka, 22/4; Yuhanna, 18/3-9; Markos, 14/43-47; Matta, 26/48-50.

[78]     Luka, 23/3-8; 13-25; Yuhanna, 18/36-37; Matta, 27/11-13; 33-44; Markos, 15/2,12.

[79]     Luka,23/13-25, Yuhanna, 18/38-39; 19/6. Matta, 27/23-25.

[80]     Markos, 14/1; Luka, 22/1-2, Matta, 26/ 2-5, 57-63.

[81]     Markos, 14/10; Luka, 22/3-6, Matta, 26/14-16.

[82]     Markos, 14/12-16; Luka, 22/9-12; Matta, 26/18-19.

[83]     Markos, 14/17-22; Luka, 22/21.

[84]     Markos, 14/17-25; Luka, 24/6; Matta, 26/1-3.

[85]     Markos, 14/43-44; Luka, 22/47, Matta, 26/48-52.

[86]     Markos, 14/61-64.

[87]     Luka, 22/66-71.

[88]     Matta, 26/57-67.

[89]     Matta, 27/45-47.

[90]     Luka, 23/44-46.

[91]     Yuhanna, 19/28-30; 20/11-18.

[92]     Markos, 15/33-34.

[93]     Markos, 16/1-7; Luka, 24/1-6.

[94]     Matta, 27/51-53.

[95]     Matta, 28/1-10.

[96]     Luka, 24/44.

[97]     Timohy Freke ve Peter Gandy, 208-209.

NAKŞÎ-HÂKÎ TARİKÂTI ve İLM-İ LEDÜN SIRLARI KİTABININ KAYNAKLARI


Ahmed Ziyâuddin Gümüşhânevî kuddise sırruhu “Câmi-ul Ûsul” Arapça, İstanbul,

Ahmet Açıkgöz, İnkişaf Dergisi,10 Nisan 2005,

Albayrak, Sadık, İrticanın Tarihçesi, İst, 1987

Altuntaş, İsmail Hakkı, Muhammedî Dua, İstanbul, 2004,

Altuntaş, İsmail Hakkı, Nakşıbendi Şeyhi İsmail Hakkı Toprak’ın Hayat Ve Menkıbeleri (Yayınlanmamış Lisans Tez) A.Ü. İlahiyat Fak. 1992, Ankara

Alvin Toffler-Heidi Toffler, Zenginlik Devrimi, trc. Selim YENİÇERİ, İst, 2006

Alvın Toffler, Gelecek Korkusu Şok, Çev. Prof. Selami Turgut, İst. 2006

Arif, Hüseyin, Yunus Emre, İstanbul, 1977

Apuhan, Recep Şükrü, Öteki Menderes, İst, 1997

A.İbrahim Dede, Aşçı Dede’nin Hatıraları, Mustafa Koç-E. Tanrıverdi, İst, 2006,

Âşık, Nevzat, İbadette Aşırılığa Karşı Hz. Peygamberin Tutumu, İzmir, 2003.

Ateş, Seyyid Osman Hulusi, Divan-ı Hulusi-i Darendevi, İstanbul, 1986

Ateş, Süleyman, Kadiri Yolu Sâliklerinin Zikir Makamları, Ankara,1976,

Aymaz,  Abdullah, Işığın Düştüğü Yerler. İst, 2005

Aytanç, Gönül, Sözce, İst. 2005

Aynî, Mehmet Ali, Tasavvuf Tarihi, sadeleştiren H.Rahmi Yananlı, İst, 2000

Ayverdi, Sâmiha, Âbide Şahsiyetler, İst. 1976,

B. Ahmed Naîm, Sahîh-i Buhârî M Tecrid-i Sarih trc. ve Şerhi, 1979.

Baştunç, Yüksel, Yangın Adam Neyzen Tevfik, İst. 2000

Berksan, Nazım, Tarafsız Konuşuyor, İst, 1960

Beyânü’l-Hak Dergisi, Cilt: 2, Sayı: 28, Yıl: 1327

Bilmen, Ömer Nasuhi, Büyük İslâm İlmihali, İst., 1992.

Bursevi, İsmail Hakkı, Tuhfe-i Atâiyye, Veysel Akkaya, Kâbe Ve İnsan, İstanbul,

Burgay, Hasan, Hazreti Muhammed (s.a.v.)’in Varisleri, Ankara, 1994

Canan, İbrahim, Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, Ankara,1988.

Cebecioğlu Ethem, Tasavvuf Terimleri Ve Deyimleri Sözlüğü, Ankara, 1997

Çantay, Hasan Basri, Kırk Hadis ve Mealleri,

Çantay, Hasan Basri, Kur’ân-ı Hakîm ve Meâl-i Kerîm, İstanbul 1976

Çavuşoğlu, Ali,”Yusuf Hakîkî’nin Tasavvuf Risâlesi,”S.B.Ens. D.S.13Yıl: 2002,

Çeçen, Halil, Niyazî-i Mısrî’nin Hatıraları, İst, 2006,

Çetin, Mahmut, İlişkiler, İst. 2000

Çınar Fatih, M. Takî Efendi, Cum. Ü. İlahiyat Fak. Der C. IX/2.12. 2005, Sivas,

Çoşkun, Ahmet, Sohbetler, Hatıralar, İst, 1982

Çöker, Fahri, Türk Parlâmento Tarihi, Milli Mücadele Ve TBMM I. Dönem (1919–1923), Ankara 1995, III, 890, (TBMM. Vakfı Yayınları);

Demirel, Ömer, Osmanlı Dönemi Sivas Şehri, Sivas 2006

Denizkuşları, Mahmud, Kur’ân-ı Kerim ve Hadislerde Tıp, İst., 1982.

Dölek, Adem, Yrd. Doç.Dr. Atatürk Ünv. Erzincan İlahiyat M.Y.O. Hadis ABD. Öğrt. Üyesi, Dinbilimleri A.Araştırma Dergisi IV (2004) Hadîsler Işığında Temizlik ve İbâdet Konularındaki Vesveseler ve Tedâvî Yolları Makalesi, Sayı: 4, s.48–69

Dilaver Selvi-Enbiya Yıldırım-K. Yıldız -Ö. Yıldız, Rabıta ve Tevessül, İst, 1994

Dinbilimleri Akademik Araştırma Dergisi IV (2004) Hadîsler Işığında Temizlik ve İbâdet Konularındaki Vesveseler ve Tedâvî Yolları Makalesi, Sayı: 4,

Din Eğitimi Araştırmaları Dergisi Yıl: 2002 Mevlâna Makalesi, Sayı: 10,

Ebu Abdurrahman Sülemî, Risâleler, trc. Süleyman ATEŞ, Ankara, 1981

Elmalılı, M. Hamdi Yazır (h.y.t.1942), Hak Dini Kur’ân Dili, (I-IX), Eser Neşr. ts.

Eraydın, Selçuk, Tasavvuf ve Tarîkatler, İstanbul,1994

Epiktetos, Düşünceler ve Sohbetler, trc. Burhan TOPRAK, İst, 1962

Ergin, O. Nuri; Balıkesirli Abdülazîz Mecdi Tolun Hayatı ve Şahsiyeti, İst. 1942,

Ergun Göze, “Sivas’a Başsağlığı Makalesi” Tercüman Gazetesi, 16 Ağustos 1969

E.Darir Mustafa, Kırk Hadis Kırk Hikâye, trc. S. Yıldırım- N. Tılmaz, İst., 2004,

Eşref Edib, Kara Kitap, İst, 1972

Eşrefoğlu Rumî, Müzekkin Nüfus, İst,

Eyüp Sabri Paşa, Kabe ve Mekke Tarihi, Sadeleştiren, Osman Erdem, İst.

Fatih Camileri ve Diğer Tarihi Eserler, D.İ.B, 1991

Fatsa, Mehmet, Tasavvufta Mekkî Kolu, İst,  2000

Feridüddin Attar, Tezkiretü-l Evliya, hzl. Süleyman Uludağ, Bursa, 1984,

Fethullah Gülen, Ümit Burcu, İstanbul, 2005

Gavs-i Hizani Seyyid Sıbgatullah-el Arvasi, Minah (Vergiler), İstanbul, Aralık 1996

Gazzali, Er-Risaletü’l-Ledünniye, Trc. Yaman Arıkan, İstanbul, 1972,

Goleman, Daniel, Duygusal Zeka (Çev: Banu Seçkin Yüksel), İst., 2003.

Gölpınarlı, Abdulbaki, Melâmîlik ve Melâmîler, İst. 1931

Güneren, M.Fatih, H. Şabâniye Âzizânın Hikmetli Sözleri ve Hatıralarım, İst, 2003

Gürlek, Dursun, Ayaklı Kütüphâneler, İstanbul, 2005

H. Osman Üsküdarî, Nakşibendî Efendi, Tarîkat Risalesi Trc, İ.H. Altuntaş, Yazma

Hizmet Gazetesi, 4 Ağustos 1969

Hüsameddin Bursevî, Menâkıb-ı Hazret-i Üftâde, İst, 1996

Hüseyin Hilmi Işık, Tam İlmihal Se’adet-i Ebediyye, İstanbul, 2004

İbn-i Haldun, Mukaddime, trc. Halil Kendir, İst, 2004

İbnu’l-Kayyım, Şemsuddin Muhammed b. Ebî Bekir, Şeytanın Tuzakları (Trc: Ömer Temizel), (I-II), Konya, 1993.

İlmihal, (heyet), İsam, İst., ts.

İmam Rabbanî, Mektubat, trc, H.Hilmi Işık, İstanbul, 1977

İmam-ı Rabbani, Mebde’ ve Me’ad, İst. 2000

İmam Şarani, Uhud-ul Kübra, Selahaddin Alpay,İstanbul, 1981

İmam Şarani, Tenbîhu’l Muğterrîn, trc. Selefin İhlâs ve Takvası, Sıtkı Gülle, İstanbul,1997

İmam Burhanüddin Ez-Zernûcî, Ta’lim ve Müteallim, trc.Y. Vehbi Yavuz, İst, 1993

İnançer, Ömer Tuğrul, Sohbetler, İst, 2006

———, Ö. Tuğrul, Gönül Sohbetleri, İst, 2005, s. 13

———, Ö. Tuğrul, Vakte Karşı Sözler, hzl. Ayşe Şasa-Berat Demirci, İst.2006

İslâmî Araştırmalar Dergisi, C. 17, Sayı: 1, 2004

İsmail Hakkı Bursevî, Tuhfe-i Vesimiyye, hzl: Şeyda Öztürk, İst., 2000,

————————–, Tuhfe-i Aliyye, Hzl: Şeyda Öztürk, İst., 2000

İsmail Hakkı Toprak kuddise sırruhu, Yâre Yadigâr İbrahim Yılmaz – Ali Altın

Karaçay, Yusuf, Bir Psikiyatristle Sohbetler, İst., 2001

Katip Çelebi, Mizânü’l Hakk fî İhtiyâri’l Ahakk, hzl. Orhan Şaik Gökyay, İst,1980

Kaya, Doğan,”Seyit Yalçın ile Röportaj,” Hayat Ağacı Dergisi, Bahar 2005,

Keklik, Nihat, El-Futuhât El- Mekkiye Kriterleri, İst, 1990

Kemikli, Bilal, Sun’ullah-ı Gaybî, Ankara, 2000

Ken’an Rifâî, Sohbetler, hzl: Sâmiha Ayverdi, İst, 2000

Kurnaz, Cemal-Mustafa Tatcı, Türk Edebiyatında Şathiyye, Ankara, 2001

Kurnaz, Cemal-Mustafa Tatcı, Yesevilik Bilgisi, Ankara, 2000

Konuk, Ahmed Avni,”et-Tedbîrâtü’l-İlâhiyye fi Islâhı Memleketi’l-İnsâniyye” Trc. ve Şerhi, hzl: Mustafa Tahralı, İst. 1992

Kösec Ahmed Dede, Es-Sohbetü’s Sâfiyye, trc. Ahmed Remzi Dede, hzl. Şeyh Galib- Prof.Dr. Ali Alparslan Kültür ve Turizm Bak. Yay. No: 964–1988

Küçük, Hafız Hasan, Risale Tarikât-ı Şabâniye’de Silsile Evrâd ve Dua, İst, 2003

Dr. Laura Veccia Vaglieri, Batılı Aydınlar Gözüyle Müslümanlık İslâmın Savunması, Yayınlayan: Kemaleddin Şenocak, İst, 2002

Lâmiî Çelebi, Nefâhatü’l-Üns Tercümesi A.Camî, hzl., S. Uludağ, M.Kara, 1998,

Kuyumcu, Fehmi, Evliyanın Dilinden, Nur Yayınları,1978,

Mâlik Binnebi, Kur’an-ı Kerim Mucizesi, trc. Ergun Göze, İst. 2003

Mehmet Zahid Kotku, Tasavvufî Ahlak, İst, 1998

M. Cemaleddin El-Hulvi, Lemezât-ı Hulviyye, Serhan Tayşi, İst, 1992

Hz. Mevlâna Kuddise Sırruhu, Fîhi Mâfîh, Çev. M. Ü. Tarıkâhya, İstanbul, 1985,

Hz. Mevlânâ, Fîhi Mâ Fîh, trc. A.Avni Konuk, hzl. Selçuk Eraydın,İst. 2001

Hz. Mevlâna Kuddise Sırruhu, Mesnevî, Veled İzbudak MEB. İstanbul,2001

Mevlana Şeyh Sâfiyuddin Kuddise Sırruhu, Reşahat, Trc. N. Fazıl Kısakürek, 1999,

Memiş, Abdurrahman, Halidî Bağdadî ve Anadolu’da Halidilik, İst, 2000

Muhammed B. Abdullah Hani, Âdâb, Trc. Ali Hüsrevoğlu, İstanbul, 1980

M. Hâşim Kışmî, Berekât – Îmâm-ı Rabbani ve Yolundakiler, F. Meyan, İst. 1980

Mustafa İsmet Garibullah, Risale-İ Kudsiyye Tercümesi, İstanbul, 2003,

Nasrullah Efendi, Şah-ı Nakşibend, İstanbul,1979

Necati, M. Osman, Hadis ve Psikoloji (Terc: Mustafa Işık), Ankara, 2000.

Hz. Ali kerremallâhü veche, Nehc’ül-Belaga, Abdülbaki Gölpınarlı, İst. h. 1390,

Nicholson, Reynold A, İslâm Sûfîleri, Trc. Yücel Belli- Murat Temelli, İst, 2004

Niyâzi Mısri,  İrfan Sofraları,  Süleyman Ateş,  1971

O. Hüseyin Vassaf, Sefine-i Evliya, Hzl. Mehmet Akkuş-Ali Yılmaz, İstanbul, 2006

Ocak, A Yaşar, Osmanlı Medeniyeti Tarihi, Editör: E. İhsanoğlu, İst, 1999

Oruç, Ayşe, İnsan ve İslâm olmak, İst.2003

Ögke, Ahmet, İslâmî Araştırmalar Dergisi, c. 17, sayı: 1, 2004,

Öz, Mehmet Ali, Bütün Yönleriyle Gürün İlçesi Tarihi Ve Coğrafyası, Sivas, 2002

Özdeş, Talip, Vahiy ve İslâm Tebliğinin Kronolojik Cetveli, Sivas, 1994

Öztürk, Yaşar Nuri, Muhammed Tevfik Bosnevi, İstanbul, 1981

Pakalın, Mehmed Zeki, Tarih Deyimleri Ve Terimleri Sözlüğü, İstanbul,1972

Palakoğlu, İsmail, Gönüller Sultanı S. Osman Hulusi Efendi, Ankara, 2005

Rahmi Serin, Veliler Ve Tarîkatlerde Ûsul, İstanbul, Pamuk Yayınları,

Saygılı, Sefa, Strese Son, İst., 2001.

Safer Baba, Tasavvuf Terimleri, İst., 1998

Selim Divane, Sadıkların Müşkillerinin Anahtarı, Ahmed Sadık Yivlik, İst, 1998,

Selim Divane, Ariflerin Delili Müşkillerinin Anahtarı, M, Tatcı-H. Çeltik, 2004

Seydi Ali Reis, Mir’at-ül Memâlik, hzl. Eyüp Culum, Beşikdüzü, 2005,

Seyyid Nigârî kuddise sırruhu’l-azîz Divanı, hzl: Doç. Dr. Azmi Bilgin, İst. 2003

Sır, Ayşe Nur; Batmayan Güneş Devam Eden Gölgeler, İst., 2005

Sofuoğlu, M. Cemal, İslâm Dîni Esasları, İzmir, 1999.

Somuncu Baba Kültür Edebiyat Ve Araştırma Dergisi, Aralık / 2005

Somuncu Baba Kültür Edebiyat Ve Araştırma Dergisi, Kasım-Aralık 2000

Somuncu Baba Kültür-Edebiyat Ve Araştırma Dergisi, Aralık 1996,

Sufi Muhammed Danişmen “Yesevîliğin İlk Dönemine Ait Bir Risale:, Mir’âtü’l-Kulûb,” İlâm, C 2, s. 2, Temmuz-Aralık 1997, İst. 1998

Sunar, Cavit, İslâm’da Felsefe, Ankara, 1972,

Süleyman İbrahim, Meveddet Pınarları, trc. Adnan  M.Selman, İst. 2000

Şen, Mehmet Veli, Evrâd-ı Bahaiye, Sivas, 1976,

Şenocak, Kemaleddin, Müslümanlar Arasında Bir Garib Yolcu, İst, 2004,

Şeyh Sâdi-i Şîrazi, Bostan ve Gülistan, trc.,Kilisli Rıfat Bilge, İst, 1968

Şeyh Mustafa Kabûlî er-Rifâî, Kenzü’l-Esrâr, İst., 2001

Şevki Koca- Murat Kaçış, Neyzen Tevfik Külliyatı, İst. 2000

Şeyh Yusuf Topçu, Tuhfe’tü-z Zakirîn, İst, 2000

Şuşud, Hasan Lûtfi, İslâm Tasavvufunda Hâcegân Hânedânı, İstanbul, 1958

Tevhid Gemisi Dergisi, İst. 2006, Sayı 10,

Topkara, Cevat, Bir Gerçeğin İtirafı, İstanbul,2005

Toprak, İhramcızâde Mehmet Kâzım, Kitab-ı Gül, Sivas

Tosun, Necdet; Bahâeddîn Nakşbend / Hayatı, Görüşleri, Tarikatı, İst. 2002

Toyran, Mehmet, Sultan Şehir Dergisi- Çorapçı Hanı Makalesi, Sivas, 2007, sayı 2

Ülkü, Kübra, İslâm’da Tesettür ve Evlilik, İst, 2006

Yahyâ b. Mûsâ Ez-Zehrânî, Peygamberimizin Ümmeti Üzerindeki Hakkı,. İst.

Yarar, Cezair, Mektubât-ı Hasan Sezâî, İstanbul, 2001

Yardım, Ali, Peygamberimiz’in Şemâili, İst., 1998, s. 232.

Yardım, M. Nuri, Safiye Erol Kitabı, İst, 2003

Yasak, İbrahim, Sivas Yatırları, Sivaslılar Vakfı Yayınları, İstanbul 2004

Y. Bülent Bakiler “İsmail Efendi” (Sivas)Hizmet Gazetesi,4 Ağustos 1969

Yeşil, Şemseddin, Gavs-ı Azam Abdülkâdir Geylanî Hz. Nutuklarından, İst, 1978

Yıldız, Alim, “Arab Şeyh’in Bir Mektubu Makalesi” Hayat Ağacı Der, Bahar 2005

Yılmaz, Hülya, Dünden Bugüne Gümüşhânevi Mektebi, İst, 1997

Zihnî, Mehmed, Nimetü’l-İslâm, İst., 1398 h.

Zeren, Mehmet,”Mesnevide Geçen Bütün Hikayeler” İst. 2004


TEKLİF MESELESİ (Allah Teâlâ’ya Kulluk etmenin Hikmeti)


Allah Teâlâ’nın, kullarına yapılması gerekli işleri teklif etmesi; kulların, uşaklarına yaptıkları teklife benzemez. Çünkü efendilerin köle ve uşaklarına vermiş oldukları işlerin, emir ve yasakların, yapılmasında emir sahiplerinin, mutlaka maddî ve manevî, istifâdeleri vardır. Emir ve yasakları bu maksatla vermişlerdir.

Hâlbuki Hakk Teâlâ’nın, kullarına verdiği emir ve yasaklarda böyle bir maksadı yoktur ve o işlerin görülmesindeki faydalar hiç kendisine âit değildir. Allah’ın, kuluna teklifi kulun faydası içindir. Efendinin kuluna teklifi ise tam tersine efendinin kendi istifâdesi içindir. Kul, kendisinin muhtaç olmadığı şeyleri kölesine, uşağına teklif etmez.

Fakat Allah Teâlâ’nın, kullarına teklifi, doktorun, hastasına yaptığı teklifleri gibidir. Bunların yapılmasındaki fayda hep hastaya âittir. Doktor da bu emir ve yasakları sırf onun iyiliği için vermiştir.

Hastanın ateşi yükselince doktor ona soğutucu şeyler içmesini emreder. Ateş düşürücü haplar verir. Doktorun onların içilmesine hiç ihtiyacı yoktur. Hastanın onu içmesi, doktora ne fayda verir ve ne de içmemesi bir zarar getirir. Fakat fayda ve zararın ikisi de hastaya aittir. Doktor, ancak ona fayda ve zararını anlatan bir mürşit, selamet yolunu gösteren bir hidâyetçidir. Eğer hasta, doktorun bütün tavsiyelerini tamamıyla tutarsa hastalığından şifâ bulur, halâs olur. Şayet onlara uymaz ve yapmaz ise hastalığı devam eder ve helâk olur. Hastanın kurtulması veya ölmesi, doktoruna göre eşittir. Çünkü onun yaşamasına ve ölmesine kendisinin hiç bir ihtiyacı yoktur. Nitekim Hakk Teâlâ Hazretleri, hastalıkların şifâsı için şifâ veren sebepler yaratmıştır. Bu da: hayırlar, iyilikler yapmak ve nefsi, temizleyici mücâhedeler ile hevâ ve heveslerinden menetmektir.

Evet, nefsi kötü huylardan kurtaran haller, ameller vardır. Onu âhirette tehlikelere atan fenâ huylar da vardır.

Nitekim bedene, mizaca zarar veren hal ve hareketlerde bulunmak dünyada hastalıklar getirir. Tehlikelere götürür. Kötü huylar ve Allah’ın yasak ettiği şeyleri yapmak dünyâ hayatındaki zehirlenmeler gibi âhiret hayatına nisbetle zehirleyici hal ve hareketlerdir.

Bedenîn sağlığını korumak için nasıl bir tıp ilmi ve-tababet var ise ruhun ve nefsin saadetini sağlayan doktorluk da vardır. Bütün Peygamberler -hepsine salât ve selâm olsun- bu konuda birer ruh doktorudurlar. Halkı salâh yoluna irşâd ederler, kalpleri temizlemek yolunu öğretirler.

Nitekim Hakk Teâlâ Hazretleri:

“Nefsini temizleyip parlatan gerçekten muradına erdi. Onu kirletip gömen de eli boş kaldı.” (Şems 9-10) buyurdu.

Doktor şunları yap dedi, şunları da yapmaktan menetti Artık bundan sonra hastanın hastalığı ya artar veya iyiliğe döner, diye hatırlanıldıktan sonra hastalığı arttı denilirse, akla ilk gelen şey : “hastanın doktorun emir ve yasaklarını tutmadığıdır.” Hastalığı şifâ bulunca da : “doktorun kanununa riâyet ettiği, perhizde kusur etmediğidir.” Gerçekten bazen öyle hastalıklar vardır ki doktorun dediklerini yapmadığı halde hastalığı artmaz, iyiliğe döner. Doktorun emir ve tavsiyelerine riâyet etmediği halde hastalığın uzamaması, her halde muhâlefet ettiğinden dolayı değildir. Belki o doktorun emretmiş olduğu sağlık tedbirlerinden başka bir yolla, sağlık yoluna girmiş olmasındandır.

İşte bunun gibi takva da, kalp ve ruh hastalıklarını kalplerden çıkaran, bir perhiz ve korunma çaresidir. Beden hastalıkları, dünyâ hayâtını mahvettiği gibi, kalp ve ruh hastalıkları da, âhiret hayatını elden kaçırtır.

Bir başka misâl verelim:

İnsanlara hükmeden padişahlardan biri, meclisinde, huzurunda ve yanında bulunmayan başka bir yerdeki tebaasından bazısına, para ve binek göndermek suretiyle yardımda bulunur. Bundan maksadı onun kendine yakınlık mertebesine erebilmesi ve bu sebeple mesut olabilmesi için kendi tarafına, huzuruna teveccüh etmesini arzu eylemiş olmasıdır. Kendisi, mülk ve memleketi idâre hususunda hiç de ona muhtaç olmadığı halde bu yardımı yapmıştır. Hem de onu bir işte kullanmamasını da kafasına koymuştur. Sultan tarafından kendisine gönderilmiş olan eşyanın kadir ve kıymetini, farz edelim ki adamcağız gereği veçhile, takdir edemedi de bineği, vasıtayı çaldırdı yahut öldürdü veya öldürttü. Yolluğu da şuraya buraya harcadı bitirdi. Harçlıksız, azkısız kaldı, kul bu hareketiyle hem sultana, hem de ayağına kadar gelen nimete nankörlük, kâfirlik etti. Eğer o vâsıtaya binerek yoluna çıksaydı ve yolluğu da onun yolunda harcamış olsaydı, Sultana saygı gösteren, nimetin kadir ve kıymetini bilen, şükreden bir kimse olurdu. Tabiidir ki bu hal ve hareketi ile yani vasıtaya binmesi ve parayı harcamış olması ile, sultana bir menfaat sağlamış olmazdı. Zâten sultan ona bunları böyle şahsî menfâat kasdı ile de göndermiş değildi ve onun huzuruna girmek teklifinde de kendi şahsına âit bir fayda yoktu. O ancak bu ihsan ve irâdesi ile o kulun saadetini, onun mesut olmasını arzu etmişti. Ne zaman bir kul, efendisine, onun arzu ve isteğine, uyar; onun kendi iyiliği için verdiği emirlere riâyet ederse, hem o emre ve onu verene saygı göstermiş, hem de bu yüzden elde ettiği iyilik ve nimetin kadrini bilmiş, .yani şükreden kullardan olmuştur. Şâyet emre muhâlefet eder de ondan doğacak nimetleri elde edemez ise, onun bu muhalefeti, düpedüz saygısızlık, ahmaklık ve nankörlük olur.

Allah Teâlâ’nın yanında, Celâline ve her yerde müstağni olmasına nispetle, kâfirlerin küfürleri veya imana gelmeleri eşittir. Lâkin O kullarının kâfir olmalarını hoş görmez. Çünkü kâfirlik kullarına yaraşmaz. Onları ıslah etmez. Mutlaka kötü insan yapar. Şakavete sevk eder. Nitekim doktor dahi hastasının ölümünü arzu etmez de, onu bundan kurtaracak ilâçlar verir. Sultan da böyle.. Hiç bir suretle muhtaç olmadığı, şahsına veya mülküne bir fayda sağlamasını ummadığı bir kulunun, tebeâsından birinin, kendi şahsına zararlı bir harekette bulunmasından, emirlerine, fermanlarına riâyet etmeyerek başını belâlara sokmasından zindanlara girmesinden, kendisinden uzaklaşmasından memnun olmaz. Bilâkis tebeâsınm iyiliği ve rahatı için verilmiş olan emir ve fermanlara, kanun ve nizâmlara riâyet ederek, kendisine yakınlaşmak suretiyle saâdetini arzu eder. Hâlbuki sultan, o kimsenin ne kendine yakınlığına ve ne de kendinden uzak kalmasına muhtaç değildir. İşte Allah’ın teklifini de bunun gibi anlamak doğru olur. Evet, Çünkü taâtlar iyilikler, yararlı işler; Allah’ın emrettiği her şey, maddî ve mânevi hastalıklara birer devâ ve dermandır. Ma’siyet- ler, Allah’ın yasakladığı şeyler de, beden ve ruh sağlıklarını bozan birer zehirdirler. Bu zehir kalplere tesir eder. Bundan ancak selim kalp, günah kirinden paklanmış bir ruh ile Allah’a gelenler, Onun huzuruna çıkanlar kurtulur. Mutedil bir mizâca sahip, bütün azaları hastalıktan salim olanların sağlık içinde yaşamak, saâdetine sahip oldukları gibi.

Doktorun hastasına: “İşte sana fayda ve zarar verecek şeyleri bildirdim. Eğer beni ve tavsiyelerimi dinler isen menfaati kendine; şayet dinlemez de aksini yaparsan doğacak zarar da yine kendine aittir”, demesinin gayet doğru ve tabîi oluşu gibi Hakk Teâlâ Hazretleri de Kur’an’ında:

“Artık kim doğru yolu bulmuş, hidâyete ermiş ise onun faydasi kendine; kim de sapıtmış, doğru yoldan çıkmış ise onun da zararı kendinedir.” (Yunus,108) Diğer bir yerde de :

“Kim bir iyilik yaparsa kendi faydasına, kim de bir kötülük işler ise o da kendi zararınadır” (Casiye, 15) buyurması da daha doğru ve tabiîdir.

Sağlığın, hayatın ve soyun devam ve bekâsı için kurulmuş olan ilâhî nizâmların, tabii kanunların gerektirdiği, bir işi bırakanın ve menettiğini yapanın gördüğü ceza ve çektiği minnet ve uğradığı kötü âkibete gelince: bu ona Allah tarafından bir gazab ve intikam olarak verilen bir cezâ değildir.

Meselâ: kadını ile cinsi münasebeti bırakan bir kimseye, evlatsız bırakmakla, azab etmesi, çocuğunu emzirmeyeni, çocuğunun ölümü ile, cezalandırması; yiyip içmeyi bırakanı, açlık ve susuzluk ile, kıvrandırması; ilâcı kullanmayanı, hastalığın ıstırabı ile, çırpındırması gibi…

Allah Teâlâ’nın kullarına gazabı ise: iylâm, incitmek ve acıtmak istemesinden bambaşkadır. Sebep ve neticeleri malûm hayat ve tabîat kanunlarına muhalefet etmenin gerektirdiği cezaların gayrısı olan ve sebebi birden apaçık bilinmiyen amellere âit cezâ ve musibetlerdir. Hayât nizâmlarına muhalefet etmenin cezasında istisnâ ve gecikme yoktur. Bu cezalar hemen verilir ve sebepleri de bellidir. Sebep ve netice esasına bağlıdır. Nitekim sebepler ve bunların eserleri yani sebepler ve neticeleri şu dünya hayatında biri birini çeker, olaylar meydana getirir. Bunlar da; sebepleri sebep kılan Hakk Teâlâ’nın takdir ve tertibi iledir. Bakarsın bazı sebepler; elemler, kederler hâsıl eder. Bazı sebepler de; lezzetler, zevkler verir. Bu dünyadaki geçici (elem ve zevklerin âkibetlerini ahirette ne kazandıracakların ancak Peygamberler bilir.             .

Tâatların, ma’siyetlerin, iyiliklerin, kötülüklerin öbür dünyanın elemlerine ve zevklerine nisbeti aynen bunun gibidir.

Ma’siyetlere neden cezâ verilmiştir?

Kötülük neden elem verir? diye sormak:

Hayvan zehirden neden ölür?

Zehir neden ölüme sebep olur?

İnsan bedeni niçin zehirden müteessir olacak halde yaratılmıştır?

Zehir bedene tesir eder de beden niçin zehire müessir olmaz? diye bir şeyler sormaya benzer.

Allah Teâlâ Hazretleri insanın ruhunu, niçin faziletler yükseltecek, sâadet verecek; reziletler de onu alçaltacak, perişan edecek kabiliyette yaratmıştır? demek de buna benzer.

Allah Teâlâ yarattığı canlı varlıkları, yedirip içirmeden, doyurmaktan, beslemekten; ilâç aldırmadan derdine derman vermekten; cinsî münasebette bulundurmadan da çocuk yaptırmaktan ve emzirmeksizin büyütmekten katiyen âciz değildir. Fakat O, canlı, cansız bütün varlık âleminde vukua getireceği oluşlar için sebep ve neticeler tertip eylemiştir. HER VÂKIAYI BİR SEBEBE BAĞLAMIŞTIR. DİĞER DEYİMLE: HER SEBEP BİR NETİCEYİ MEYDANA GETİRİR. HER VÂKIANM MUTLAKA BİR SEBEBİ VARDIR. SEBEPLER ZİNCİRİNİN HER HALKASI KENDİNDEN SONRASINA BİR SEBEP VE KENDİNDEN ÖNCESİNE BİR NETİCEDİR. Her vâkıanın sebep ve netice olarak vücut bulmasında, Cenab-ı Hakk’ın vâkıaları sebeplere bağlamasında nice sır ve hikmetler vardır ki, onları yalnız kendisi ve bir kaçını da, ilimde râsih olanlar bilir. Bunu bilmek şaşılacak bir şey değildir. Asıl şaşılacak olan, insana hayret veren kâinattaki esaslı ve hiç aksamayan, sabit ve değişmez kanunlardır ki; beşerî bilgiler, fen, teknik, hayât, medeniyet, hep bu illet ve malûl (sebep ve neticenin), diğer ifâde ile: akılları durduran İlâhî plânın değişmez, şaşmaz tatbikidir.

Hayatıma yemin ederim ki, âlemdeki bu hayrete şayan hikmet ve nizâmın sırrını ve sebeplerini idrak edemeyenlerin mutlaka akıl ve basîretinde, gerçeği görebilmekte, hakka hidâyetinde bir eksiklik vardır. Böyle olmasaydı yani kâinatın nizamı İlâhî ve mükemmel bir plâna bağlı olmasaydı; bitki ve koyun, davar, keklik, tavuk gibi itidale en yakın olan ve yapı itibariyle en latif hayvanların rızık ve nasipleri zâyi olurdu.

Bir bitkinin, kemâli, kendinden, bir derece üstün olan hayvana gıda (besin) olmaktır. Evet bir hayvan bitkiden ayrılan şeylerle bitkiye varlık veren maddelerin kendi bedenine geçmesi ile) hayatını devam ettiriyor. Bir bakıma hayvan, bitkinin parçalarını kendinde toplamış olmak itibariyle âdeta bitki oluyor. Hayvanın kemâli de budur. Kesilmiş, bir hayvanın insana nisbeti de bunun gibidir. (İnsan da hayvan? besinlerle yaşar) insanın da ADN cennetindeki meleklere nisbeti böyledir. Nitekim Hakk Teâlâ :

 “Melekler onların üzerine her kapıdan girerler.” (Râd, 24) buyurmuştur.

Bazı müdafaasız hayvanların bir kısım yırtıcı hayvana besin olmasına gelince: yırtıcı ve zararlı hayvanlarda siyasî ve tıbbî o kadar çok faideler vardır ki bunları siyâset er- bâbı ve doktorlar bilir. Bir misâlle açıklıyalım:

Azîz ve Hakîm olan Allah’ın takdirine, bu küllî ve şaşmaz nizâmın bütün eşya ve varlıklarda hüküm sürmesine taaccüp eden kimsenin misâli, âdeta bir a’mâ gibidir. Kör adam bir saraya girmiş, sarayın salonuna konulmuş olan süs eşyalarına, sırça ve cam takımlarına toslayınca bunları mutfak eşyası sanarak, konak sahibine:

—     Aklınızdan zorunuz mu var, niye bu eşya ve takımları yerlerine koymadınız?!. Yahut: (onları yersiz ve plânsız sanarak),

—      Niçin yol üstüne, ayakaltına bıraktınız? demiştir. Onlar da cevap olarak:

—     Yok canım; eşyanın her biri yerli yerinde bulunmaktadır. Bozukluk, onlarda değil, onları görecek gözün olmamasından ileri geliyor, demişlerdir.

Bir de: (burnundaki “kokuları bozan” hastalık sebebiyle) koku almıyan bir ahşem de, önüne, güzel kokulu ud ağacı, çiçek saksıları ve kokulu meyvaları koyanı, bunların burada yer kaplamaktan başka ne faydası var da koyuyorsun! diye kınar. Ona cevap olarak meselâ: şu ud ağacının odunluktan başka faydası de vardır. Çok güzel bir koku yayar. Odalar, meclisler bunun ile kokulanır. Şimdi senin bu kokuyu almana burnundaki koku bozan hastalığı yani haşm manidir, denilir.

Burada başka bahisler ve sorular da vardır. Bunlardan biri şudur: Gerçekten Hakk Teâlâ Hazretleri bir şeyi emrettiği halde nasıl olur da ondan bahsetmeyi menediyor? Halbuki, basîret ancak bir şeyden bahsetmekle hâsıl olur, diyen bulunur. Buna cevap şöyledir:

Bu yersiz bir hayret ediştir. Çünkü bir işin vukûu, sağlam ve kat’î bir inancı, yahut hakîki bir bilgiyi gerektirir. Kesin inanç ise tasdik ve îmân yolunda mücerret bir taklîd ile bilinir meydana gelir.

Bilgi ve marifet de burhân ile burhanı elde etmek de o işten bahsetmek ile hâsıl olur. Bu itibarla insanların topu birden, bahsetmekten menedilmemiştir. Ancak, bahsin inceliklerine ve burhânın hakîkatlarına ermeyen âciz ve idrâki zayıflar menedilmiştir.

Bunun misâli şudur: Doktor hastaya bir ilâç içmesini ‘emreder. Fakat bu hastalığa dermân olmasının sebebini araştırmaktan meneder. Çünkü hastanın idrâk seviyesi onu kavramaktan âcizdir. Araştırmak onu yoracak, anlamaktan âciz kalacaktır. Bu yüzden de hastalığı artacak, netice itibariyle zararlı çıkacaktır.

Gerçi pek nâdir hastalar vardır, zekîdir. Tıp yoluna girmiştir. Hastalıkların sebepleri hakkında bilgi edinmiştir. Bunları araştırma ve eşelemekten alıkonulmaz. Hatta bunlara kendi hastalığı için verilen ilâçların halinden, münâsebetlerinden bahsedilmesi de menedilmez. Bilakis, onun kuru ve kısa bir söze inanmayacağı, körükörüne bir taklidçi olamayacağı anlaşılır ise gereken izâhat da verilir. Çünkü zekâsı müsâittir. Hastalığın sebeplerini anlayabilecektir. Hastalığını ve ona münâsip ilâcın verildiğini bilince de ilâç ile meşgul olacaktır. Önem verecek ve tavsiyeleri tamamıyla yerine getirmeye çalışacaktır.

Şayet durumu ve tedâvi yolunu anlamaz ise ilâç ve tavsiyelere riâyet etmekten de yüz çevirecek olursa ona hastalığını ilâç ve tavsiyelerin uygunluğunu anlatmak lâzımdır Bilgi ve idrâk kabiliyeti yeterli olan da sorgu ve sualden, düşünme ve araştırmadan menedilmemelidir. Ancak hastalar içinde böyleleri pek azdır. Çokları akıl ve idrâk bakımından zayıftırlar.

İşte dinî ve şer’î meseleler de sebep ve hikmetleri bilmek ve onlardan bahsetmek de bu kâbildendir.

İnsanların, hayvanları kendilerine itâat ettirmesine gelince; meselâ: tenezzüh yerlerine parklara ve güzel şeylere bakmak için gezen, yaya giden, ayaklarını çalıştıran bir kimseye:

-Bakın şu adama! Ayaklarını gözlerine hizmetçi yapıyor ve onları onun hizmetinde yoruyor. Halbuki ayak da onun, gözleri gibi bir organıdır. Buna ne oluyor da birini diğerinin rahatı için yoruyor, birini diğerine hizmetçi yapıyor? denilir. İşte bu, düşünce ve sorular hep eşyalardaki kadirleri ve mertebeleri bilmemektendir. Fakat akıllı olan şu hakikati iyi bilir:

“Kâmil olan dâima nâkıs olanla beslenir. Noksan, zayıf ve aciz, olan da kâmil olanın hayatı için musahhar kılınır. Onun fayda ve hizmetinde tutulur.” Bu da hikmetin ta kendisidir, bunda zulüm ve haksızlık yoktur. Çünkü zulüm: “Başkasının mülkünde tasarruf etmektir.” Halbuki Hakk Teâlâ, kendi mülkü içinde bir başkasının mülküne tesadüf etmez ki onda tasarrufu zulüm olsun! Bu gerçeğe göre Allah’tan zulüm vâki olması tasavvur olunamaz. Doğrusu kendi mülkünde dilediği gibi tasarruf etmek, istediğini yapmak hakkına mâliktir. Bu itibarla Onun bütün yaptıkları zulüm değil, adalet olur.

Yine akıllı olan bilir ki İlâhi vahiy, gerçek şeriat, hak din, “aklın almıyacağı hiç bir şeyi getirmez, ileri sürmez” sözü ile mümkün görmediği ve muhâl olarak kabul etmiş olduğu bir şeyi, meselâ: Allah Teâlâ’nın kendisi gibi bir Allah yaratmasının yahut da biri birinin zıddı, aksi olan iki şeyin bir yerde, bir noktada birleşmesinin mümkün olmadığına aklî burhânın delâlet ettiğini söylemek isterse; din ve şerîat bunu reddetmez, kabul eder.-Eğer o: “aklın alamayacağı ve aklî burhân sözü ile aklın idrâk edemediği bir şeyin künhü ve hakikati idrâk ve ihâta olunmaz, demek, isterse, işte bu hüküm her yerde, bâhusûs fizik, kimya ve tababet ilminde doğru değildir. Meselâ: mıknatısın demiri kendine çekmesi ve hâmile bir kadının bir tür yılanın üzerinde yürümesiyle çocuğunu düşürmesi gibi. Ve bundan başka birçok eşyada kendilerine mahsus hassalar, özellikler vardır. .

İşte bunlar aklın almadığı şeylerdendir. Akıl bu hassaIardan her birinin hakîkatı üzerinde durmaz ve kendi başına bunların sırrına vâkıf olamaz. Hem de onun muhâl olduğuna hüküm vermekten geri dönmez. Halbuki: Aklın almadığı her şey haddi zâtında muhâl değildir. Meselâ; biz ateş ağacını ve ateş çıkarmasını görmeseydik ve birisi de bize: “Ban hakikaten bir odun parçasını odun parçasına sürttüm de ikisi arasından mercimek büyüklüğünde kırmızı bir şey çıktı. Bu kızıl madde şu şehri ve içinde bulunan her şeyi yedi, bitirdi. Canlı, cansız o’ kadar çok çeşitli şeylerden hiç birisi onun içine girmedi, onun cisminde ve hacminde bir ziyâdelik yapmadı. Üstelik o kendi kendini de yedi. Neticede ne kendi kaldı ne de bu şehir ve eşyası…” diye çok garip bir haber vermiş olaydı biz ona: “böyle şey olmaz, bunu akıl kabul etmez.” der idik. Halbuki bu: “ateş ve onun hassasıdır” his bunu tasdik eder, göz ateşi ve yaptığını görür, beş duyumuz bu olguyu doğrular. Fakat akıl bundaki sebeplerin sırrını, hakîkatını kendi burhânı ve delilleri ile keşfedemez. Edemeyince de: “mümkün değildir, muhaldir.” der. Hâlbuki muhâl değildir. Madde ve hadise meydandadır.

İşte şerîat, dini emir ve yasaklarda aslında, muhâl olmayan iç yüzü hakkiyle bilinmeyen bunun gibi acayip şeyleri ihtivâ eder ki, hakîkaten onlar aklın sahasından uzaktır. Uzak ile ınuhâl arasında fark vardır: Akıldan uzak olan şey; işitilmemiş, görülmemiş şeydir. Muhâl ise; olması tasavvur edilemeyen şeydir.

Gelelim Allah Teâlâ’nın:

“O Allah yaptığından, yapacağından sorulmaz. Onlar ise sorumludurlar.” (Enbiyâ, 23) kelâmına, bir de : “Yarabbi bu kıyamet gününde beni niçin a’mâ olarak hasrettin; halbuki ben dünyâda görürdüm. (Tâhâ, 124-125) âyetine,

—     Soru, bir şey sormak, bazan mutlak olur. Ve bununla ilzâm kasdolunur. Meselâ: filân filân ile munâzara yaptı, ona bir sual yöneltti, denir. Fakat bazan da suâl mutlak olur ve onunla bir haber ve bir mesele sorulur. Talebenin hocasına bir şey sorması gibi, Hakk Teâlâ Hazretlerine ilzâm için aslâ soru tevcîh edilmez, Ona yaptığından yapacağından sorulmaz, cümlesi bu manâdadır. Çünkü ona ilzâm manâsında kullanılan “niçin, neden? denilemez. Fakat bir haber ve bir mesele sormak ve anlamak istemek meselesi böyle değildir.

“Yarabbi beni kör haşrettin, hâlbuki ben hakîkaten görüyordum” kelâmından da maksat budur. Bu sorulara cevap, bunlardaki maksadı izah, husûsunda bu kadar söylememiz kâfidir. Biraz zekâ ve dirâyet ile taklid seviyesinden yükselip istidlâle, tahkik ve istidlâl mertebesine, erişemeyenler, helâk olanlara katılır. Fayda vermeyen kiyâsetten (zekâdan) Allah’a sığınırız. Çünkü cehalet (bilmemek) kurtuluşa, halâsa faydasız kiyâsetten daha yakındır. Şiir :

İnsanların ayıpları, kusurları içinde,

Kâmil olabileceklerin eksik kalması gibisini görmedim.

Kaynakça:

İmam Gazzâli trc: Dr.Sabit ÜNAL İki Madnun [Kitap]. – İzmir : İlahiyyat Yay., 1988. s.24-35

 

AŞK VE KADINI SEVMEDEKİ SIRLARDAN


Haccac’ın oğlu derki:
«Kadınlar; yaşlılardan (iktidarsızlardan) değil, geceleri kendilerinden ilgisiz bir halde uyuyan erkeklerden nefret ederler.»
[1]  

****

Bir gün Mecnun Leyla’ya selâm verdi. Leylâ selâmını almadı. Mecnun nedenini sorunca Leylâ’dan şu cevabı aldı:

«—Dün gece birazcık olsun uyudun! Eğer aşkında samimî olsaydın uyumazdın Buna Mecnun şu mukabelede bulundu:

«— Bütün çalışma ve gayretlerime rağmen, sizleri göremedim. Belki rüyamda görürüm diye uyudum, bağışla beni!»

«—   Demek ki beni unuttun da hayalimle uğraştın.. »

«— Ne yapayım seni göremeyince bari timsalini göreyim, dedim.. »

Bunun üzerine Leylâ şöyle bir şiir söyledi:

«— Perişan halim, Mecnun’unkinden değişik değildi.

Aramızdaki fark ancak, şu idi: Mecnun aşkını açığa vurmuştur,

Ben fakir Leylâ ise, aşkı içinde saklayarak ölmüştü…»

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem dediler ki:

 «—  Bişr ile Hind, aşk uğrunda ölmüşlerdir…»  

«—   Bilâkis aşkı taşıyamadıklarından ölmüşlerdir, …» diye izah etti. Bunun üzerine Hz. Aişe dedi ki:

«— Bu sana da şevk ve sevgili ile kavuşma hasreti iras etmez mi? Bana gelince ben, sen öldükten sonra artık yaşayamam! …»

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki;

«— Sen benden sonra yaşayacaksın; lâkin bana kavuşuncaya kadar üzüntü içinde olacaksın! …» dedi ve mübarek sözlerini şöyle bitirdi:

«Birbirlerini seven çift ölürse, biri eşini, sanki gurbette olan birini bekliyormuş gibi beklesin…» [2]


[1] İmam Gazzâli-trc: Naim ERDOĞAN Âlemlerin Sırrı [Kitap]. – İstanbul : [s.n.], 1972, 12. Makale

[2] İmam Gazzâli-a.g.e., s. 100

HZ. ALİ KERREMALLÂHÜ VECHE’NİN İLK HALİFE OLAMAMA SIRRI


Allah Teâlâ’nın işlerindeki hikmeti anlayabilmek çok zaman almaktadır. Öyle ki olaylar zincirine bakılınca “neden” ve “nasıl” sorusunu haiz çok cümleler bulunursa da ilim ve irfan arttıkça bu sorular azalır gider. Mesela; Müslümanların “ilk halife seçimi” konusunda polemikler çoktur ve farklı mezhep ve meşreplerin oluşmasına tevlid etmiştir. Bu nedenle hayatımız içinde siyasî meselelerin çözümleri hakkında ekstern uçların bir tarafında olmaktan hiç kimse hâli olmadığı veçhile manzarayı umumide Allah Teâlâ’nın adalet sıfatını nasıl tecelli ettirdiğini görmekte çok zor olmaktadır.

Muhyiddin İbn’ül Arâbi kaddesellâhü sırrahu’l azîz dört halifenin arasındaki meseleyi kaderî ömür bazında çözmüştür. Halifelerin hayatlarındaki uzunluğun etkisinden bahsetmiştir. İmam Gazzâli rahmetullahi aleyhin çözümü ise aklî ve naklî çözümde bir harikadır. Çünkü aklın bir meselede ki gücü zannî ve keşfî tevillerden daha fazla müstaid ve muvafık olmaktadır. “Sırr’ül Âlemin” isimli eserinde buyurdu ki;

[“EĞER ALİ KERREMALLÂHÜ VECHE HALİFELERİN İLKİ OLSAYDI UMULAN SEMEREYİ VERMEZ­Dİ. SONRA ONUN DÖRDÜNCÜ OLMASI ŞEREFİNE BİR HALELLİK GE­TİRMEZ. ÇÜNKÜ RASÛLÜLLAH SALLALLÂHÜ ALEYHİ VE SELLEMDE PEYGAMBERLERİN SONUNCUSUDUR.”] (s.24) [1]

Hilmi Oflaz, bir mesele hakkında genellikle şunu derdi; “Ne oldu ise iyi oldu”; demek ki Müslümanların ilk düştükleri siyasî meselede zuhur eden olaylar, hayra müstenit olmuştur. Nübüvvetin nihayetinde başlayan “halifelik kurumu” Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleminde işaretiyle 30 yıl içinde neticelenmiş, sonra mülk ve saltanat İslâm Devletinin yönetim şekli olmuştur. Daha sonraki dönemlerde geçen “halifelik ünvânı” resmiyet ve politik içerikli mansıp olmadan kendini kurtaramadığını zaman göstermiştir.

[“Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin amcası Hz. Abbas’a söylediği şu mucizesi de akıllara durgunluk vermektedir:

«Ey kırk kralın babası!» bakınız (Mulûk) demiştir de (Halife) dememiştir.. (Bununda derin ve gayet ince bir anlamı olsa gerek.)] (s.28)” [2]

Diğer halifeleri de bu söze kıyas edebiliriz.

Günümüz için bu konudan çıkarılacak sonuçta, halifeliğin seçimindeki evveliyet ve ahiriyyet üzerine yapılan yorumlarda haddi aşmanın verdiği sıkıntıdan nasıl kurtulmak gerektiğidir. Eğer halifelik meselesi bilinen üzere değil de tersi minvalde olsaydı, muhakkak ki İslâm’ın kaderinde bir Hristiyanlaşma içeriğinin galip olacağını ve bazı önemli meselelerin nasıl hal olacağı bilemeyeceğimizi düşünmekteyiz. Mesela İmamı Âzam rahmetullahi aleyh diyor ki,

“Eğer müminlerin emiri Hz. Ali kerremallâhü vechenin izlediği tavır olmasaydı Muaviye, Amr b. As, Ebu Mûsa el-Eşarî gibi kebîre (büyük günah) sahiplerinin durumlarını bilemezdik.” (bk. Kadı Abdülcebbâr; Şerhul-Hamse, Kahire, 1965, s. 138)

Yine bir misal olarak Şiilerin düştüğü gibi Ehl-i Beyt’ten aktarılan bazı gizli bilgilerin olduğu varsayımları (Cifr) ve olmazsa olmazları olan Mehdi beklentisi ile karışık durağanlaşan skolastik [3] bir düşünce içine çekilme olması kaçınılmaz olacaktı. Teolojide önderlerin ve sabıkların etkisi ister istemez olduğundan Allah Teâlâ bu konuda “Muhammed Ümmeti”ne açık kapılar bırakmak istediğini aşikâr olarak görmekteyiz. Tarihte hak etmediği halde acılar çekilmiş olsa da, İslâm Milleti ileriye dönük hep bir rahmetin içine gark oldu ki dünyaya hükmeden imparatorluklar ve devletler kurdular.

Mesela, “Sırr’ül Âlemin” isimli eserde Gazzâli buyurdu ki;

[Ebû Haizm’in rivayet ettiği bir hadiste sabit olmuş­tur:

« Ahirette görülecek dâvaların ilki, Hz. Ali (kerremallâhü veche) ile Muaviye dâvasıdır: Allah Teâlâ, Hz. Ali’nin doğruluğuna hükmedecek, di­ğerleri ise Allah Teâlâ’nın dileğine kalacaktır..»

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, Ammar bin Yasir’e demiştir ki:

«Seni, azgın bir cemaat öldürecek, İmam’ın (İslâm Liderinin) azgın ve zalim olması katiyen doğru olamaz.»

İmamet, iki kişi arasında paylaşılamaz, tıpkı Rubûbiyet gibidir..] (s.26)] [4]

Geçmiş meseleler hakkında kaderî bakışı “beşerî” yönden değil “hakikat” penceresinden bakarsak, şunu görürüz ki, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ve ehl-i beytinin fedakârlıkları ve acıları ile biz Müslümanlar dinî ver içtimaî yönden muhafazaya alındığımızdır. Burada bize düşen eski olayların değiştirilme imkânımızın olmadığını bilmek yanında, herkesin de hak açısından aynı sevgiyi beslemeye mecbur olmadığını söylemek gerekir. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi ve ehl-i beyt sevgisini diğer sevgilerden üstün tutmak üzerimize borçtur. Fakat bu sevgide diğer insanlara karşı zafiyet gösterenlere karşı düşmanlık oluşturacak bir duruma girmekte vebale sebep olmak gibi bir şeydir. Hz. Ali kerremallâhü veçheyi sevdiğimiz gibi, Muaviye’yi aynı derecede sevmeye kimse mecbur değildir. Muaviye’nin dünyalık saltanat için gösterdiği gayretleri de “sahabe statüsü” içerinde takdir etmeninde bir gereği de yoktur. [5]Ancak bu mevzuların temcid pilavı gibi sürekli gün yüzüne çıkarıp “Ciğerdelen” olmakta fesat ve fitneye sebep olmaktan öteye gitmemektedir. TV gibi kime hitap ettiği meçhul olan umûmî kanalizasyonlarda bu konuları halka anlatanların samimiyetinden şüphe ettiğimizi söylemek mecburiyetindeyiz. İslâm devam ediyor ve edecektir. Muhakkak Allah Teâlâ kişilerin hak ettiğini hem bu dünyada ve hem de ahirette ödeyecektir. Bu gerçek bir hakikattir. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin Hakk’a yürüyüşünde Hz. Ebû Bekir radiyallâhü anh mescide geldi;

“Ey insanlar! Kim Muhammed’e (sallallâhü aleyhi ve sellem) tapıyorsa bilsin ki Muhammed öldü. Kim de Allah’a tapıyorsa bilsin ki Allah, Bâkî’dir, ölmez.” dedi. Sonra o, şu âyetleri okudu:

“Muhammed ancak bir resuldür. Ondan önce nice resuller gelip geçmiştir. O ölür yahut katlolunursa sizler geri mi döneceksiniz? Kim geri dönerse O’na (Allah’a) bir zarar vermez. Allah ise, İslâm hizmetine şükrü yerine getirenlere mükâfat verecektir.” (Âl-i İmrân, 144)

Hulasâ günümüzde İslâm’ı protestanlaştırmaya çalışan reformistlere, diyalogculara, kalvanistlere, panteist tasavvufculara, Bahailere, sahte mehdilere vb. karşı mücadele ve  dinin takviyesi gerekirken, mezhep meseleleri haline gelmiş bu tür konuları müsteşrik ağızlı gibi konuşmalardan bir fayda hâsıl olmamaktadır. Neticede “Ne oldu ise iyi oldu” diyerek geleceğe yönelip İslâm’ın intişarı için gayret göstererek maddî ve mânevî fedakârlıklar üzerine olmak gerekmektedir.

İhramcızâde İsmail Hakkı


[1] İmam Gazzâli-trc: Naim ERDOĞAN Âlemlerin Sırrı [Kitap]. – İstanbul : [s.n.], 1972, 4. Makale

[2] İmam Gazzâli-a.g.e., 4. Makale

[3] Skolastik: Hristiyan âleminde, papazların dinî görüşüne ve onların baskısı altındaki dinî fikirlerine göre yapılan tedrisat usulü.

[4] İmam Gazzâli-a.g.e., 4. Makale

[5]Muaviye dedi ki;

“ Yüce işleri elde etmek için himmet gösterin! Şüphe yok ki, ben hilâfet ehli değildim. İstedim, çalıştım ve elde ettim..” (İmam Gazzâli-a.g.e., s.154)

LİDER OLMAK VE HÂKİMİYET SIRLARI


Hâkimiyet ve idare, iyi, kötü, şanslı, şansız, başa­ran, başaramayan kişiler arasında mücadele ve çekişme­ye mahal olan gayet büyük bir iştir. Kıskançlık, garez, iliyle, desise ve benzeri bütün kötü huylar ve duygular ondan ileri gelir. Böyle güç olan bir şeyi elde edebilmek ve onu ayakta tutabilmek için mutlaka büyük bir insan olmak, köklü bir sabır sahibi bulunmak ve çok miktarda paraya da malik olmak gerekmektedir. —Bu imkânlar bu­lunmazsa bu büyük iş başarılamaz!—

Bununla beraber yüce bir himmet de gerekmekte­dir.

Nitekim Muaviye «Yüce iş ve gayelere vasıl olmak için âzami himmet gösteriniz! Ben Hilâfete ehil değildim, çalıştım, gayret ettim ve ona nail oldum, » de­miştir.

Eskilerin hikâyeleri, haber ve eserlerinden hoşlana­cağın muhakkaktır. Bunları okuduğum zaman görecek­sin ki, insanların birazı hariç, hiç kimse krallık derece­sine, babası veya annesinden dolayı erişmemiştir. Görmüyor musun, Mülk’ün asıl varisi ve müstahakkı olan  Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin ev­latları iken bu mülk nasıl zorla alınmıştı!..

Şimdi biraz sana, Zul Karneyn’nin kıssasından bahs edelim:

O, Cebeloğlu Sa’bdır. Annesinin adı Heyelânedir. Babası dokumacı idi.

O, Beni Humeyr Oymağı’nda bir yetimdi. Annesi, Kostantin — İstanbul — şehrinde oyuncak eşyayı teşhir eden bir Galeri bulunduğunu duydu ve oğlunu oraya gö­türdü. (Çocuğu orada gezdirirken) oyuncakların üstünde duran bir resim gördü bu resim Kralın Heykeli idi. Anne­si Ona:

—  Yavrum bunlardan istediğini seç, dedi. Çocuk he­men elini kiralın tacına uzattı. Annesi ondan bir kaç defa menetti ise de çocuk bir türlü elini ondan çekmedi. Bir Yunan onu gördü ve aralarında şöyle bir konuşma geçti:

—  Sen Heyelâne ve bu da oğlun Cebeloğlu Sâb’dır, değil mi?

—  Evet!

—  İlerde beni ve çoluk çocuğumu himayenize almak şartıyla size büyük bir sır açıklayacağım, dedi ve çocuğa dönerek sözlerine şöyle devam etti: Sen doğu’ya ve batı’ya hükm eden büyük bir kral olacaksın! (bunu duyan annesi onu) gizlice Babil topraklarına kaçırdı. Sonra ka­dın o adamın sözlerini doğrulayacak üst üste tam üç rüya gördü:

1   — Rüyasında sanki yer bir ekmek olmuş ve oğlu onu yemiş olarak gördü.

— Rüyasında, Oğlunun denizlerin bütün suyunu içmiş ve topraklarını yemiş olduğunu gördü.

3   — Rüyasında oğlu, göğe çıkmış, yıldızları bir bir toplamış ve ayı elleri ile sıvazlamış bir halde gördü.

Bilâhere Hızır’la buluşunca, ona bu rüyayı yorumla­mış ve büyük bir kral olacağını, peygamber ve hekim­lerle buluşacağını, buna benzer nice büyüklüklere erişe­ceğini müjdelemiştir…

Bu kıssa’dan hisse almak istersen şunlara dikkat et­melisin:

Bir şey’i mutlaka başarmak istersen azm ve him­met sırlarına yapış!

İşin sonunu getirmeye çalış Esbaba, tevessül et!

Bu kitabı sakın elinden bırakma!

Sonra, kızılı beyaza, beyazı da kızıla boyamasını becerebilenleri iyice tetkik et!

Bu anlattığım vasıflardan, yoksun isen, kendine yar­dım edecek, destek olacak kimseleri bulmaktan aciz isen, kendini bu yönden güçlü hissetmiyorsan o zaman ilim sa­hibi olmaya çalış, zuhd-ü takva yolunu seç!

Kendine sadık kalacak ve yolunu takip edecek birçok öğrenci bul!

Adet­lerini çoğalt!

Sana uçuşup gelmeleri için bazı kerametler edin! Doğruluktan ayrılma, dürüstlüğü de elden bırakma!

Eğer mutluluk meltemi bir gün esecek olursa, tale­belerine, insanların işledikleri fısk-ü fucurdan bahs et!

İrtikâbı caiz olmayan işlerle meşgul olduklarını da açıkla!

Her sınıfta ve tabaka’dan sözlerine, özlerine güven­diğin arkadaşlarını uyar.

Sözünü dinleyecek ve sana güvenecek kimseler güç­lenince, insanlardan kalburüstü olan havas tabakasını, güzel ve yumuşak sözlerle kendine cezbetmeye çalış!

Kendine muhalif saydıklarını ve inadı elden bırakmayanları da açık münazara ve tartışmalara davet et! Daha sert olanlara da sert davran!

İslâm’ın zuhurunu, doğup yayılışını bir gözden geçir.. Görmüyor musun İslâm dini nasıl zuhûr etmiştir. İlk ön­ce muarızlarına nasıl davranmıştır. Şu ayeti dikkatle oku:

«(Habîbim Şöyle) de: Ey Kâfirler, ben sizin tapmakta ol­duklarınıza tapmam ». Benim (kendisine ibadet de devam) edeceğime de siz kulluk ediciler değilsiniz. Ben (zaten) sizin taptıklarınıza (hiç bir zaman) tapmış değilim. Siz de benim kulluk etmekte olduğuma (hiç bir zaman) tap­mış değilim. Siz de benim kulluk etmekte olduğuma (hiç bir vakit) kulluk ediciler değilsiniz. Sizin dininiz size, be­nim dinim bana.» (Kâfirun sûresi,1-6)

Önceleri böyle müsamahakâr davranan İslâm, saadet zirvesine çıkınca güçlenip kendisini zinde hissedince ba­kınız muarızlarına nasıl kılıç çekmiştir: «Onun için o Küfr edenlerle (muharebede) karşılaştığınız zaman bo­yunlarını vurun!» (Muhammed,4)

Düşmanı mağlûp edip sırtını yere getirdikten sonra, düşman barış yapmak istediğinde onu cizyeye bağlayarak onlara nasıl barış ilân etmiştir:

«Eğer (düşmanlar) barı­şa meyi ederlerse, sen de ona yanaş ve Allaha güvenip dayan.» (Enfâl ,61)

Zafere kavuşup irade çadırlarının direkleri sema’ya doğru yükselince bakınız ne demiştir:

«Hiç bir nebi yeryüzünde ağır basıp (harp edip) zaferler kazanıncaya kadar (muharip düşmandan) esirler alması vaki ol­mamıştır.» (Enfâl,67)

Ey Hâkimiyet isteyen kişi!

İşte sen de bu minval üzre ol!

İnsanlara akıl ve mantıklarına göre hitap et!

Adalet öl­çülerinden sakın ayrılma!

Her yerde adaletle hükmet!

Faziletli kimselere karşı saygı duymayı şiar edin!

Askerleri doyur, kırıkları sar!

İnsaftan ayrılma!

Etrafındakileri yani âlimleri ve memurları doyur!

Bunu başa­ramazsan, hakkın sırtını yere getirmek, adaleti kökten yıkmak için rüşvet yaygın bir hal alır. Halk arasında zul­mün gayri ihtiyarî artar, kalpler senden çevrilir, kem göz­le sana doğru yönelir. Farkına varmadan iç ve dıştan çökmeye yüz tutarsın…

Şunu da hatırdan çıkartma ki, mazlumun, senin istek ve gayelerini sıfıra indirecek kadar büyük bir himmeti vardır. Dürüstlüğü kendine düstur edinen sağlam karakterli üstün ahlâklı kişilerin himmeti gibi bunların him­metleri de bulutlardan yağmur boşaltabilecek kadar te­sirli olur!..

Simeltekin’in oğlu Sultanın şu kıssasını dikkatle oku:

Bir gün O. Hint kiralına bir elçi göndererek sordurdu:

Siz Halikı inkâr ediyor, peygamberleri yalanlı­yorsunuz. Buna rağmen ömrünüz uzun oluyor. Biz ise, Allah’a inanıyor, peygamberlere saygı gösteriyoruz. Yine de ömürlerimiz sizinkine oranla kısa oluyor.

Bize bunun sırrını açıklar mısınız?..

Şu üzerinde meyva bulunan ağaca bak! O yerin­den kopana kadar sana cevab vermeyeceğim. Sen dur ve yerinden kıpırdama, dedi.

Sonra göğsünü şişirdi, onun yerinden kopması için yürekten bir temenni de bulundu. Himmeti ve gayreti kuv­vetlendirdi. Aradan çok bir zaman geçmeden ağaç sallan­maya, insanlarda kaçışmağa başladı. Ağaç büyük bir gü­rültü kopararak yere yıkıldı. Melik (kıral) elçiyi görünce haykırdı:

«İşte benden beklediğin cevab!.. Sultana deki: Bir tek himmet, büyük bir meyvesi bulunan ağacın yerinden çıkmasını sağlarsa, nasıl olurda mazlumların himmeti za­limlerin yok olmasında, köklerinin kazılmasında tesirli olamaz! Şayet haksızlığa uğrayanların himmeti zalimlere tesir edemiyorsa muhakkak duaları bulutlardan öteye ge­çemiyor da’ ondandır…

Bazı geçmiş kitaplarda varit olmuştur: «Eğer zalim­den intikam almazsam ben de zalimim…»

Sonra şunu da iyi bil ki, adalet heybetle olur. Gere­kirse öldüreceksin. İcab ettiğinde asacaksın. Çünkü çoğu kez bunlar, halka huzur, memlekete sükûn getirir. Yer­yüzünün düzelmesini sağlar..

Çünkü Sultan, yeryüzünde Allah’ın gölgesidir: [1]Her mazlum ona gelir başvurur ve derdini döker.

Öyleyse Taşı gediğine koymakta tereddüt gösterme! Çünkü yerinde icabında öldürmek, cinayetlerin ortadan kalkmasını sağlar. (Sizin için kısasda hayat vardır!) buyurulmuştur.

Bedir Savaşına katılan Amr bin el-Âs, Muaviye’yi uyarmış ve onu, “büyük işler” başarma­ya teşvik etmiştir de kasidelerinde şöyle demiştir:

«Muaviyem! Halkın derdi bitmez…

Muaviyem ömrümde bir defa olsun sana boşuna biat etmiş değilim!»

«Nice yaşlı insanları tanırım ki zekâ ve kurnazlıkları sayesinde harplerde büyük başarılar kazanmıştır.”

Ülkeye hâkim olup onu düzene sokmak için diğer bir usulde parayı esirgememektir. Başka çarelerle de hal edi­lebilir fakat cimriliği terk etmeden, mazlumun sesine ku­lak vermeden, orduyu doyurmadan bu işler başarılmaz. Şu halde halkın durumunu yakından izlemek ve incelemek için kendine bir vakit ayırmalısın! Çünkü maiyetindekilerle halkdan gaflet etmek zulmün meydana gelmesine sebep olur. Eski kitaplara bir bak: Kisrâ’nın kızı o kitapları «Divan» diye adlandırırken yalan söylememiştir.

Kâtiplerin gündüz yazdıklarını akşam, olunca bir göz­den geçir.

Göreceksin, bir kralın gafletinden nice mazlumlar büyük haksızlıklara uğramıştır!

Vaziyet normal halde ise, herkesin ileri geri konuşmasına müsaade etme (Çünkü başın derde girer.) Kısası gereken bir şey varsa hemen icra et. Yalnız bunu yapar­ken de Allah’ın sana gösterdiği yoldan emrettiği prensip­lerden ayrılma!

Vallâhu âlem.

Kaynak:

İmam Gazzâli-trc: Naim ERDOĞAN Âlemlerin Sırrı [Kitap]. – İstanbul : [s.n.], 1972, 1. Makale


[1] Rasulullah sellallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuşlardır: «Sultan Teryüzünde Allah’ın gölgesidir. Zayıf ona gelir ve zulm’a uğrayan ondan yardım ister. Her kim Dünyada Allah’ın sultanına ikram ederse kıyamet gününde Allah da, ona ikram eder.

FELSEFE İLE TASAVVUF ARASINDA BİR DÜŞÜNÜR OLARAK GAZZÂLİ


Hakikati bulabilme ümidiyle al-Gazzâli, yaşadığı dönemde etkin olan dört değişik düşünce topluluğunu inceledi. Bunlar Batiniler, Kelamcılar, Felsefeciler ve Sufîlerdi. Bunlardan ilk üçü onun aradığı şeyi veremediler. Sonunda kurtuluş yolu olarak sufîliği seçti.

İslam düşünce tarihinde, farklı altyapılardan gelen önemli sufîler vardır. Bunların çoğu geleneksel eğitim sürecinden geçmişlerdir. Bazı sufîlerin, sufî olmadan önce, bir dereceye kadar, mantık ve felsefe ile ilgileri olmuştur. Ama hiçbiri Gazzâli kadar bu bilimlere nüfuz edememiştir. Gazzâli bir kelama olarak da, felsefeye yakın olmuştur. Hiçbir kelamcı, felsefeye bu kadar daldığı halde, kendisini onun dışında tutabilmiş değildir.

Gazzâli, profesyonel bir seviyede felsefeyi öğrendikten sonra, onu reddeden özel bir kimsedir. Kendisinden önce ve sonra, din veya başka tutumlar adına felsefeye karşı tavır koyan birçok düşünür gelip geçmiştir. Ancak bunların hiçbirisi onun kadar özgün onun kadar etkin olmamıştır. Onların felsefe ve filozoflara karşı ileri sürdükleri tartışmalar felsefe çevreleri tarafından pek ciddiye alınmamıştır. Bunun da sebebi, bu kimselerin felsefe kavramlarını yerinde kullanmamaları ve çetrefilli soyut sorunları iyice kavrayamamalarıydı.

Gazzâli’nin durumu tamamen farklıdır. Makâsıd al-Falasifa ve Tahafut gibi çok yüksek seviyede eserler yazıp felsefeden yüz çevirmesi önemli bir olaydır. Bu olay, bu güne kadar hep felsefeci olmayanlar tarafından değerlendirilmiş, hatta istismar edilmiştir. Felsefeciler ise bunu çoğu zaman felsefe düşmanlığı veya dogmatizmin savunması olarak ele almışlardır. Hâlbuki bu vaka, ne bir fakihin istismar edebileceği kadar derinlikten yoksun, ne de ona bir “mutefelsifin” felsefe düşmanlığıdır denebilecek kadar peşin hükümlere dayanan ve felsefi içerikten yoksun bir tavırdır.
Gazzâli, felsefede, aradığını neden bulamadığını ve hangi sebeple tasavvufa yöneldiğini bizzat anlatmaktadır. Bunları kısa ve öz ifadelerle belirtirsek, felsefeden soğumasını, felsefenin temel inançları sarsmasına, tasavvufa yönelmesini de, tasavvufta pratik ve nefis terbiyesinin en önemli şart olmasına bağlamaktadır. Önce Gazzâli’nin felsefe ile ilgili bu iddiasını ele alalım. Felsefe gerçekten temel inançları sarsan bir disiplin midir? Yoksa inançlarla hiç uğraşmaz mı?

Büyük filozofların düşünce seyrini incelediğimizde çoğunun, farklı ve sistemli düşünmeye şüpheyle başladıklarını görürüz. Gazzâli’nin kendisi de buna dâhildir.

ŞÜPHEDEKİ TEHLİKE ve FAYDALANMA

Şüphenin etkisinde düşünmek, kişinin ailesi ve toplumundan aldığı tüm değer yargılarına temkinli yaklaşmasına ve onlara karşı güveninin sarsılmasına yol açar. Batıl inanç, tutucu geleneklere, şüpheyle yaklaşım sonucu, bunlara güvenin azalması, kişinin düşünme macerasında tutarlı ve verimli olması için çok gerekli bir aşamadır. Ancak, bu şüpheci yaklaşım yalnız bu tür inanç ve geleneksel tutumları ele alıp onları sarsmakla kalmaz; kişinin tüm ahlaki davranışlarının zemini olan evrensel kurallara ve toplum yaşamı için gerekli olan dogmalara da yönelir ve onları sarsar. Bir taraftan yapıcı olurken diğer taraftan yıkıcı olabilir.

Felsefi düşünceyi kritik düşünce, onu da şüphe etmek şeklinde tanımlayanlar felsefenin bu olumsuz yönünü kabul etmek zorundadırlar. Hâlbuki Platon ve Aristo, eski Yunan’da, şüphe etmeyi kendilerine amaç edinen sofistleri ve diyalektikçileri eleştirirken, felsefe yapmanın şüphe etmekten ibaret olmadığını ortaya koymaya çalışıyorlardı. Nitekim, İslam filozofları Meşşâi felsefesi mirasını devralınca, bu iki büyük filozofun şüpheci filozof ve felsefeye karşı tavırlarını bu mirasın içinde bulmuşlardır. Yazdıkları eserlerde şüphecilik aleyhinde bilinen argümanlara yenilerini bile eklemişlerdir.

Durum böyleyken Gazzâli, neden İslam filozoflarını ve geliştirdikleri felsefeyi şüpheciliğin bu olumsuz yönüyle itham eder?

Gazzâli’nin bu filozofları ve düşünce sistemlerini anlayamadığı veya yanlış anladığı varsayımını daha önce belirttiğimiz gerekçeyle kabul edemeyiz. O zaman soruna farklı bir açıdan yaklaşmak kaçınılmaz görünmektedir.

Gazzâli’nin bu haklı ithamına Meşşâi felsefesinde mevcut olan iki zaaf sebep olmuştur.

Bunlardan birincisi Meşşâi filozoflaRIndaki dogmatik spekülasyondur.

İkincisi ise semavi dinleri felsefî yoruma tabi tutmalarıdır.

Bu iki özellik sebebiyle ortaya çıkardıkları felsefe, din ve dini inançlar karşısında yeni bir din ve inanç sistemi görünümünü almıştır. Böyle bir felsefe dinin, kitleler tarafından kabul görmesi ve eğitim yoluyla öğretimi gayet zor olduğundan, sadece zararı olur. Mevcut dini inançları ve kurumlarını kemirmeye başlar. İşte Gazzâli’yi rahatsız eden ve okunmasını zararlı bulduğu felsefe bu tür felsefedir.

Yukarıda bahsi edilen iki olumsuz unsura Meşşâi felsefesinde örnek olarak şu hususlar gösterilebilir.

Plotinus’dan devraldıkları sudur nazariyesinin gayet hayali ve rasyonel açıdan tutarsız olmasına rağmen, ilahi kitaplardaki yaratılış nazariyesine bir alternatif olarak hareketin zemini olan maddeyi kadîm sayması, İslam filozoflarını tüm alemin kadim olduğuna götürmüş ve bu teori, Kur’an’daki yoktan varetme veya zaman içinde yaratma tezine antitez olarak ileri sürülmüştür. Platon’un Timayos’unda belirttiği ölümden sonra ruhların halleri ile ilgili nazariyesi, Kur’an’daki ölümden sonra haşir inancına karşılık olarak ileri sürülmüştür.

Öte yandan ikinci zaafa örnek olarak Farabi ve İbn-i Sina’nın peygamberliği felsefi terimlerle anlatma çabaları, Sudur nazariyesinde 10. sırada olan Akl-ı Faal’ı Cebrail, diğer akılları ise diğer meleklerle özdeşleştirmeleri, İbn Rüşd’ün Aristo felsefesini güçlendirmek amacıyla Kur’an ayetlerini felsefi tevile tabi tutması gösterilebilir.

Dokuz, on ve onbirinci asırlarda felsefe, İslam dünyasında, İslam filozofları nezdinde bu iki olumsuz akım yüzünden nahoş bir görüntüye bürünmüştü. Bu nedenle inanç ve davranış bütünlüğü içinde olanlar veya böyle bir bütünlük arayanlar, felsefeye ve filozoflara kuşkuyla bakıyorlar ve onun faydasından ziyade zararlı olduğuna kanaat getiriyorlar. Ancak bu iki özellik (bunu dogmatik yaklaşım olarak bire indirebiliriz) yalnız İslam filozoflarının maruz kaldıkları zaaflar değil, tüm Ortaçağ düşüncesi ve düşünürlerinin ortak özelliğidir. Dolayısıyla İslam filozoflarının bunlardan kendilerini sıyırmaları kolay değildi. Devir inanç devriydi. Çağ dinlerin egemen olduğu bir çağdı. Bir filozofun dinle uğraşmaması, asıl meseleye dokunmaması demekti.

Felsefe, Gazzâli’nin yaşadığı onikinci asırda, bu şekilde takdim edilince, Gazzâli’nin bundan medet umması, insan-ı kâmil olma arzusunu burada gerçekleştirmesi mümkün değildi. Bu tür bir felsefeyi, her filozofun başlangıç dönemine ait bir zihinsel durum olan şüpheciliğin olumsuz neticeleriyle özdeşleştirmesi de gayet doğaldır. Felsefeyi Meşşâi felsefesi dışındaki türleri ve yönleriyle bilmesi ve öğrenmesi de mümkün değildi. Buna hem zamanı hem de Arapça ve Farsça’da mevcut felsefe literatürü yeterli değildi.

Aslında Gazzâli’nin, felsefenin temeli addettiği şüpheci yaklaşım, dinleri temelinden sarsan bu düşünce biçimi, felsefenin amacı değildir. Filozof hakikati bulabilmek için şüphe tekniğini kullanır. Bu tekniği kullanmadan, gerçeği, gerçek olmayandan nasıl ayırt edebilir? Bir dindar insan bile, bir noktaya kadar bu mekanizmayı kullanır. Temel hususlarda ilahi otoriteye başvuran mümin, diğer hususlarda bu ilahi otoritenin tavrını bilemez ve belirleyemez; dolayısıyla kanaatini kullanıp verilen iki alternatiften birinden şüphe etmek durumundadır.

Filozof, ileri sürülen kanaatlerin daha ötesine geçmek, daha evrensel hükümlere varmak için bu kanaatlerden şüphe edecektir. Bu şüphe onları yok etmek için değil, onların yerine daha genel, daha içerikli olanlarını bulmak içindir. Bunları bulamayınca ya mevcutların doğruluğunu kabul eder veya bu konuda kararsız olduğunu ifade eder. Yoksa tenkit ettiği inançların benzerlerini daha geçerli alternatifler olarak sunamaz. Bunu yaparsa tenkit ettiği inançlarda ortaya koyduğu eksiklikleri, alternatif olarak sunduğu hükümlerde de göstermesi gerekir. Bu sebeple filozofun asıl misyonu inançları yıkmak değil, inançları ikâme etmektir. Başka bir ifadeyle küçük inançlarla insanları büyütmek, küçük inançlarla küçülmesini önlemek ve evrenselleşmesini sağlamaktır.
Diğer önemli bir husus, bu evrensel hükümlerin sırf spekülatif, hayali ifadelerden ziyade, insan pratiğini düzene sokan bilgiler olması gerekir. İnsan davranışlarını ve duygularını yönlendirmeyen bilgiler, eksik bilgilerdir. BİR FİLOZOF, FELSEFE EĞİTİMİ VE BİLGİSİ İLE KÂMİL İNSAN OLAMAMIŞSA, BU BİLGİNİN SIHHATİNDEN ŞÜPHE ETMEK, GAZZÂLİ GİBİ, HERKESİN HAKKIDIR. Bu nedenle Gazzâli sufızmi seçerken bu noktayı özellikle vurgulamıştır. Bu, işin amel yönüdür. Nefsin terbiyesidir. Bunu ne fukaha arasında ne de felasifa’de bulabildiğini ifade eder. İşin zor tarafının da bu yönü olduğunu açıkça belirtir. Yani tekâmül için karakter değişimi, şahsiyet değişimi. Bu değişimin yalnız teorik bilgiyle olması mümkün değildir. Bilgiler davranışlara yansımadan insani gerçekliğe kavuşamazlar.

Gazzâli, tasavvufi tecrübesini anlatmaya çalışırken üç temel özellikten söz eder.

Bunlardan birincisi nefsin kötülüklerden ve tekamüle engel dünyevi ihtiras ve zevklerden temizlenmesi sürecidir.

İkincisi, bu sürecin sonunda insana arız olan bazı mistik hallerdir. Bunlar fevkalade sezgiler olarak da nitelenebilir.

Üçüncüsü, bu fevkalade hallerin akılüstü olup akılla açıklanamaması durumudur.

Bunlardan birincisini felsefi ölçülerle ele aldığımızda nefis terbiyesini, moral normların, tüm kayıtlardan arındırılıp davranışları bilfiil yönlendirmesi biçiminde tanımlayabiliriz. Başka bir deyişle, nefis terbiyesi, pratik aklın tekamülüdür. Pratik aklın disiplin altına alınmasıyla ortaya çıkan ruhsal haller, Gazzâli’nin deyimiyle “keşifler, teorik aklın anlayacağı türden şeyler değildir.” Gazzâli, “aklın görevini algı nasıl yapamıyorsa bu mistik deneyimlerin kavranmasını da akıl yüklenemez” der. Böylece Gazzâli nezdinde bir bilgi türü olan mistik hal, akılüstü bir olaydır, ve akıl bunu açıklamıyor diye bunları reddetmenin anlamı yoktur. Bu durumları akıl açıklamıyorsa geriye kalan yegâne ölçüt, bu hali bizzat tecrübe etmek ve yaşamaktır. Her insan mistik tecrübeyi göze alamayacağından, bunun ne demek olduğu ve hangi bilgi kategorisine girebileceği bir soru olarak kalmaya devam edecektir.
Aslında mistik tecrübe gibi şiirsellik de teorik akılla açıklanmayacak bir durumdur. Şair duygularından hareketle bazı universal realitelere işaret eder ve okuyucusu da bunu hisseder, ancak nesir kalıplan içerisinde bunları ifade etmek gayet zordur. Bu da gösteriyor ki insan, yalnız teorik yönden değil, pratik ve estetik yönlerden de transendental alanlara uzanabilmektedir.

Diğer taraftan filozofun asıl sorunu olan teorik aklın tekâmülü ve arındırılması da kolay bir iş değildir. Teorik aklın üniversal bilgilere ulaşması için zihinsel bir terbiye ve akli zühdden geçmesi şarttır. Zihni, kısmi nakıs bilgilerden ve gelenekle geçen, farkında olunmayan önyargılardan temizlemek, pratik aklın arındırılması kadar zordur.

Bununla varmak istenilen nokta şudur: ETİK KAVRAMLARI GELİŞTİREMEMİŞ VE DOLAYISIYLA ETİK DAVRANIŞLARINI İNCELTEMEMİŞ BİR FİLOZOF, NASIL ÖRNEK İNSAN OLAMAZSA, YALNIZ NEFİS TERBİYESİ İLE YETİNEN VE ZİHİN TERBİYESİ ALMAMIŞ BİR SUFÎ DE ÖRNEK İNSAN OLMAKTAN UZAKTIR. HATTA İNSAN-I KAMİL OLMAK İÇİN BU İKİ TÜR TERBİYEYE ESTETİK TERBİYEYİ DE EKLEMEK GEREKİR. İNSAN-I KAMİL BU ÜÇ ALANDA DA ÇİLE ÇEKMİŞ VE TERBİYESİNİ TAMAMLAYABİLMİŞ KİMSEDİR. Gazzâli ise en az iki alanda mücadelesini başarıyla sonuçlandırmış ender bir insandır.][1]

 GAZZÂLİ’ DE ŞÜPHE’NİN SEYRİ

[Gazzâli’nin kaleme aldığı eserler arasından en dikkate değerlerinden biri -her ne kadar hacim olarak küçükse de -EL- MUNKIZU MİNE’D-DALÂL isimli eseridir. Düşünürümüz, elli yaşından soma yazdığı bu eserinde, otobiyografisini tüm açıklığıyla ortaya koymuş; yaşam öyküsünde, hakikat araştırmasının tüm safhalarını anlatarak, yaşadığı ilginç ve kıymetli tecrübelerini bugünlere taşımıştır.

Gazzâli, içinde yaşadığı tarihi dönem göz önüne alındığında, İslâm toplumunun dini ve kültürel yapısı, son derece karmaşıktır. Ortaya çıkan birçok mezhep ve dini anlayış biçimi, İslâmî en iyi kendilerinin anlayıp yaşadıklarım ve temsil ettiklerini savunmaktadır. O, bu durumu el-Munkız’da şöyle anlatır:

“Biliniz ki insanların muhtelif din ve mezheplere ayrılması; bir ümmetin, yolları ayrı olan türlü fırkalara ayrılarak birçok mezhepler meydana getirmesi derin bir denizdir ki çokları içinde boğulmuş, pek az kimse ondan kurtulmuştur. Her fırkaya mensup olan kimse, kurtulan kendi fırkası olduğunu zanneder ve bütün sözleri hakikat olan Rasüllerin yücesi - Allah’ın salâvatı ona olsun - kendi ümmetinin de böyle olacağını: “Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. İçlerinde necat bulan yalnızca bir tanesidir.” mânasındaki hadis-i şerifinde bize haber vermiştir. O büyük Peygamberin olacağını haber verdiği şey tahakkuk etti.”[2]

Bir hakikat araştırıcısı olarak Gazzâli’yi bu farklı düşünce yapılarının ortaya çıkardığı atmosfer oldukça etkilemiş, bu düşünüş biçimlerini yaşantısının ilk dönemlerinden itibaren anlamaya büyük bir çaba göstermiştir, el- Munkız’da bu konuya temas eder:

“ Gençliğimin ilk devresinden itibaren, yirmi yaşına girmeden evvel, buluğa yaklaştığım zamandan bu güne kadar -ki şimdi yaşım elliyi geçmiştir- bu derin denizin dalgalarıyla mücadele ediyorum. Cesaretle derinliklerine dalıyorum. Korkak ve çekingen değilim. Bütün karanlık durumlarla da uğraşıyorum. Her güçlüğü yenmeye çalışıyorum. Her uçurumu atlatmaya gayret ediyorum. Her fırkanın itikadım araştırıyorum. Her tâifenin mezhebine ait sırları meydana koymaya çabalıyorum. Hangisi hak, hangisi bâtıl; hangisi Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin sünnetine uygun, hangisi bid’at üzerine kurulmuş? Anlamak istiyorum. Bir bâtıninin içindekini öğrenmek dilerim. Bir zahirinin gittiği yolun neden ibaret olduğunu öğrenirim. Bir felsefecinin felsefesinin mahiyetini anlamayı arzu ederim. Bir mütekellimin (İlm-i Kelâm âliminin) fikrinin ne olduğunu, ne için mücadele ettiğini tetkik ederim. Bir mutasavvıfın iç temizliğine nasıl eriştiğinin sırrına vakıf olmayı çok isterim. Bir âbidin ibadetinin ona ne sağladığını incelerim. Allah’ı inkâr eden bir zındıkın bu inkâra cüret etmesinin sebeplerini araştırırım. Gençliğimin iptidasından beri hakikatleri kavramaya susamış olmak fıtri bir âdetimdir ”[3]

Gazzâli, daima Hristiyan çocuklarının Hristiyan olarak, Yahudi çocukları Yahudi olarak, Müslüman çocukları da Müslüman olarak yetiştiğini görür; hakikat araştırmasında, içinde yaşadığı toplumun dini inancının, gelenek ve göreneklerinin engel olabileceğini, bu nedenle hakikat olanla, alışkanlık üzere olanı birbirinden ayırmak gereğini düşünür. Tek maksadı vardır: İşlerin hakikatini anlamak ve bilmek.[4]

Hakikatin bu suretle, daha çocukluğumuzdan itibaren bize öğretilen doğmalardan ibaret sayıldığına işaret eden Gazzâli’nin aradığı hakikate ulaşmak için ne yapması gerekirdi? Mademki bütün inançlar ve felsefi sistemler arasında uçurumlar mevcuttur, böyle bir durumda hepsinden şüphe etmek câiz değil midir? [5]

Gazzâli bütün bu durumları düşündü, ölçtü ve sonunda bir taklidi diğer taklitten üstün tutmanın ahmaklık olduğu sonucuna vardı. Gerçek ve kesin bilginin şüpheye ihtimali kalmayacak biçimde açığa çıkacak bir bilgi olduğunda hiç kuşkusu kalmadı. Öyleyse kesin bilgiye ulaşmak için bütün bilgilerini temelden kurmak gerekiyordu.[6]

“Nihayet anladım ki (yakîn) reddesine varan bilgilerde bilinen şeyin asla şek götürmeyecek derecede anlaşılmış olması gerekir. Bunda yanılmış olmak, vehme kapılmak ihtimali vârit olmaz. Kalb, böyle bir ihtimale imkân vermez. Hatadan emin olmak için (bilgi) o suretle kuvvetli olmalıdır ki mesela birisi o bilginin bâtıl olduğunu iddia etse ve taşı altına çevirmek, değneği ejderha yapmak suretiyle de dâvasının doğruluğuna delil gösterse, bu keyfiyet o   bilgi sahibine şek vermez. Ben on sayısının ‘üç’ ten büyük olduğunu bildiğim halde, birisi “hayır ‘üç’, ‘on’dan daha büyüktür. Sözüme inanmanız için de şu değneği ejderhaya çevireceğim.” dese ve dediğini yapsa, ben de görsem, bu yüzden bilgimde bana şek arız olmaz. Ancak o adamın bunu nasıl yaptığına şaşarım. Yoksa bildiğim şeyden şüphe etmem…Sonra anladım ki, bu tarzda bilmediğim, bu suretle (yakîn) hasıl etmediğim her bilgi itimada şayan değildir, hatadan emin olamaz. Hatadan emin olmayan bilgi de yakîn ifade etmez.”[7]

el-Munkız’dan aldığımız bu ifadelerle Gazzâli’nin, kendisinden kesinlikle herhangi bir şüphe edilemeyecek olan apaçık bilgiyi aradığım, yalnızca bu tür bilgilere güvenilebileceğini ve bu tür bilgilerle hakikat araştırmasının yapılabileceğini düşündüğünü anlıyoruz. Taklidi redle başlayan şüphesi gittikçe büyüdü. Edindiği hissi ve zaruri bilgiler üzerinde düşünmeye başlayarak, ilkin duyular yoluyla elde edilen bilgilerin sağlam ve inandırıcı olamayacağı sonucuna vardı: [8]

“Sonra bilgilerimi kontrol ettim. Gördüm ki bende hissiyat ve zaruriyattan (Vehim ifade eden mukaddimelerden tertip edilmiş delil) başka böyle bir bilgi yok. Dedim ki şimdi bende hâsıl olan yeisten sonra hissiyat ve zaruriyattan ibaret olan bedihi bilgilerden başka müşkülleri çözecek bir vasıta kalmadı. Öyle ise ilkin bu bilgileri inceleyerek kuvvet derecelerini anlamalıyım. Tâ ki mahsusata (duyularımızla hissettiğimiz şeyler) olan güvenim, zaruriyatta yanılmaktan emin olmaklığım; taklide dayanan eski bilgilerimle birçok kimselerin ispata dayanan bilgilerindeki emniyet cinsinden midir? Anlaşılsın. Çok ciddi bir gayretle mahsusat ve zaruriyat üzerinde düşünmeye, bunlarda nefsimi şüpheye düşürmek mümkün olup olmadığını aramaya başladım. Uzun müddet şüpheden ileri gelen araştırmalardan soma mahsusatta hata olmayacağına emin olmayı nefsim kabul etmedi. Bu hususta düştüğüm şek kuvvet buldu.[9]

İnsanların duyularla elde edilen bilgiyi kendilerine dayanak almaları nedeniyle farklı görüşler otaya çıkarmaktadır ve insanlar bu bilgilenme biçimi ile bir çok konuda anlaşamamaktadır. Gazzâli’nin şüpheye düşmesinin temel nedenlerinden biri, duyularla elde edilen bilgiye güvenmemesidir. O, duyular vasıtasıyla elde edilen bilgiyi güvenli bir bilgi olarak kabul etmez, hakikat arayışına salt bu bilgiye bağlı kalarak ulaşılamayacağını anlar. el-Munkız’da bu bilgilere güvenilmeyeceğine örnekler vererek açıklamalar getirir.

“İçim diyordu ki, mahsusata nasıl güvenilebilir. Bunların en kuvvetlisi göz hassesidir. Bu hasse gölgeye bakar, onu sabit, hareketsiz görür. Onda hareket olmadığına hükmeder. Bir müddet soma tecrübe ve müşahede ile anlar ki o, hareket ediyor. Ancak o hareket birdenbire olmayıp tedriç ile zerre zerre oluyor. Onda sabit olma durumu görülmüyor. Göz yıldıza bakıyor. Onu bir altın lira büyüklüğünde görüyor. Hâlbuki hendesi deliller, onun üzerinde bulunduğumuz küreden daha büyük olduğunu gösteriyor. Mahsusatta bu gibi hallerde his hâkimi hükmediyor. Fakat akıl hâkimi müdafaasına imkân olmayacak şekilde tecrübe ile yalanlıyor.”[10]

Gazzâli’nin duyu verilerinin yakini bilgiyi elde edip edemeyeceği konusundaki şüphesini haklı göstermek için yeterli sebepleri vardır. Çünkü duyular ve duyu organları bizim dış dünyaya açılan pencerelerimizdir. Fiziki âlem hakkındaki (Gazzâli buna mülk ve şahâdet âlemi, maddi âlem de diyor) bilgiler bize duyular aracılığıyla ulaşır. Duyular bu esnada kendilerine özgü soyutlama yaparlar. İşte bu soyutlama sonucu elde edilen bilgilerin güvenilirliği ve doğruluğu hakkında tereddütler vardır. Yani duyu verileri dış dünyayı bize ulaştırırken ne kadar kesin, hata ihtimalinden, şüpheden ve hatta şüphenin varlığı düşüncesinden bile uzak olarak ulaştırmaktadır.[11]

Gazzâli’nin rüya ile ilgili düşündükleri de bu şüpheyi arttırır:

“Uykuda bir takım şeylerin varlığına inanıyorsun, bir takım halleri tahayyül ediyorsun. O durumda onlar hakkında hiç bir şekke düşmüyorsun. Sonra uyanıyorsun, görüyorsun ki bütün tahayyül ettiğin, inandığın şeylerin aslı yok. O halde uyanık iken hissin, yahut akim delâletiyle edindiğin itikadın hak olduğuna nasıl emin olabilirsin? Vakıa o itikat, içinde bulunduğun hale nazaran haktır. Lâkin mümkünür ki sana diğer bir hal arız ola ki onun uyanıklığına nisbeti senin uyanıklığının uykuya nisbeti gibi olsun, uyanıklığın o hale izafetle uyku sayılsın. O hal sana arız olduğu zaman aklına tevehhüm ettiğin her şeyin hayal olduğunu, asılsız bulunduğunu kesin olarak anlarsın.”[12]

Gazzâli, böylece Antik dönemde, Yunan şüpheciliğinin öncüsü olarak bilinen Sofistlerde görülen türde bir şüpheye düşmüştü. Ne duyularla elde edilen bilgi ne de akıl mahsulü olan bilgiler ona güvenilir gelmiyordu; onu kandıramıyordu:

“Bu vesveseler içime doğunca kalbimde yer etti. Buna bir ilaç aradım, fakat bulamadım. Çünkü bu vesveseleri ancak delil ile giderebilirdim. Delil de ancak bedihi dediğimiz bu bilgilerden meydana gelebilirdi. Bu bilgiler müsellem (kabul edilmiş) olmayınca, onlardan delil tertip etmek de mümkün olmadı. Bu hal güç iyileşen bir dert gibi iki ay kadar içimi kemirdi. Durum itibariyle safsata mezhebine saplanmıştım. Fakat kimseye bundan bahsetmiyor­dum.” [13]

Buradan da anlaşıldığına göre, Gazzâli, şüphesinin basit bir tercih olarak ortaya çıkmadığını ortaya koyar. Bu şüphe, insanın kendi kontrolünün dışında, sağlıklı düşünme arzusundan ortaya çıkar.[14]

el-Munkız’dan anladığımıza göre, Allah Teâlâ’nın rahmeti Gazzâli’nin imdadına yetişti de aklın durumunu ona, şüphe ve vesveselerin bulandırdığından başka bir şekilde gösterdi. Artık akıl ona, daha önce bulunduğundan başka bir tarzda göründü: Yani gerçeklerin araştırılmasında güvenilmeye lâyık bir araç olarak.[15] Söz konusu eserinde şöyle ifade eder:

“Nihayet Cenabı Hak Beni o hastalıktan kurtardı. Nefsim sıhhat ve itidale döndü. Zaruriyat dediğimiz bilgilerin kabule şâyan, güvenilir olduğuna emin oldum. Bu emniyet, delil tertip ve tanzim etmek suretiyle hâsıl olmuş değildi. Ancak Cenabı Hakkın kalbime attığı bir nur sayesinde olmuştu. Bu nur birçok bilgilerin anahtarıdır.” [16]

Yukarıda da ele almaya çalıştığımız gibi Gazzâli, İslâm düşüncesi tarihin­de duyular ve akıldan ilk defa sistematik olarak şüphelenen, onları ciddi bir tahlil ve tenkitten geçiren düşünür olarak karşımıza çıkar. O, bilgiyi; imkânı, gücü, sınırı gibi bütün yönleriyle ele alırken konuyu ciddi bir tarzda problem olarak koymuş ve çözmeye çalışmıştır. Buradan hareketle Gazzâli felsefesinin temelini bilgi probleminin oluşturduğu gibi bir sonuca varılırsa, mübalâğa edilmiş olmaz sanırız. Şayet o, gelenekleşmiş bilgi anlayışı içinde kalsaydı, sıradan bir düşünür olmanın ötesine geçemeyebilirdi. Fakat o, düşünce sistemin­de olabilecek boşlukların bilgi meselesinden kaynaklanabileceğini, sağlam ve güvenilir bilgi üzerine kurulu bir düşünce ve inanç sisteminin her zaman ve her yerde savunulabileceğini çok iyi bir şekilde tespit etmiş görünür.[17]] [18]


[1]  Yasin CEYLAN

[2] Gazzâli, el-Munkız, s. 14.

[3]  Gazzâli, el-Munkız, s. 14 -15.

[4]  Gazzâli, el-Munkız, s. 15 -16.

[5]  Yıldırım Kazım, Muyiddin İbn’ül Arâbi ve Sistemi – Gazzâli, Sühreverdi, Konevi, Mevlâna ile Mukayeseler-, s. 15, Basılmamış doktora tezi, İstanbul Üniversitesi, 1989.

[6]  İzmirli İsmail Hakkı, İslamda Felsefe Akımları, s. 177, Yayına hazırlayan: Ahmet Özalp, İstanbul, 1995.

[7]  Gazzâli, el-Munkız,s.l6.

[8]  Çubukçu İ. Agah, Gazali’de Şüphe, s.98, İstanbul, 1996.

[9] Gazzâli, el-Munkız, s. 17-18.

[10]  Gazzâli, el-Munkız, s. 18.

[11] Ayman Mehmet, Gazzâli’de Bilgi Sistemi ve Şüphe, s.95, İstanbul, 1997.

[12]  Gazzâli, el-Munkız, s.19.

[13]  Gazzâli, el-Munkız, s.20

[14] Hodgson M.G.S, îslâmın Serüveni, terc.B.Çetinkaya-M.Şeviker, s. 198, İstanbul, 1993.

[15] Dünya Süleyman,İmam Gazâli ve İman-Küfur Sının,tere. A.Turan Arslan, s.99,İstanbul,1992.

[16] Gazali, el-Munkız, s. 20.

[17] Taylan Necip, Gazzâli’nin Düşünce Sisteminin Temelleri, s.24, İstanbul, 1989.

[18]  ARDIÇ Tarık Fatih Gazzâli Ve Descartes’ta Metodoloji Sorunu, [Kitap]. – Yüksek Lisans Tezi 97183- İstanbul  : [s.n.], 2000, s.12-18

ŞEYTANÎ DÖNMELER


Gün geçmez ki, “…..İslâm’a girdi”, “…….artık İslâm’ın taraftarı oldu”, “………müjde”  gibi haberler ile Müslümanlar sevince gark olurken, dönme bir dönüşle dönmüştür ki, yıllarca nesli Allah Teâlâ’ya kul olmuş kişiye, İslâm’ı öğretmeye başlamıştır.

Dönme dönmüştü, meğer Müslümanı döndürmek için dönmüştü.

Neye döndürmek? Kendi inancı olan dine… Onun dinide İslâm adını almış, yıllarca dine emek vermiş, dindâr kişilere karşı gizli savaşın mücadelesini vermeye başlamıştı.

İnsanın zayıf noktalarından biri de “yenilikçi olma arzusu” dur. Zayıf noktayı bilenler, “bıkma ve usanma yorgunluğu” nu, bu şekilde kullanacaklar ve tatmin olmak isteyen kesimi uyuşturmak suretiyle dönmeye yöneltilecekti. İslâm Yahudilik gibi, ırkî, milliyetçi bir din değildir. Ancak dönmenin işbirlikçi tuzağını “feth” kavramı içinde eritince, Müslümanı “aldanma tuzağı” na çekmeye başladı. Müslüman duymadığı ve görmediğini devşirme ile çok güzel görüyordu. (Misal: İslam tarihindeki felsefi tercümeler hareketi)

Dönme ve yandaşları hep tarih boyu aynı nakaratı tekrarladılar.

“Atalar dini seni perişan kıldı”, “Kur’ân-ı Kerim’den uzaklaşmışsın” “Ben dini kitabınızdan okudum, siz tabu yapmışsınız ve okumuyorsunuz”,

Nedense bugüne kadar dinin gelmesine sebep olan “dönmenin atası olmadığı ve dinin çilesini çekmiş hayatını gariplikten kurtaramamış beğenmediği Müslüman” olduğunu görmüyordu.

Niye dönme, Müslümana, İslâm’ı öğretmek istiyordu ve sebebi ne idi?

Söz burada çoğalır gider….

İslâm’a döndüm diyenlerin sırrını çözmek isteyen biriysen, çok zaman alsa da bilmekte fayda vardır ki, sana söyleyebileceğim birkaç husus şu olabilir;

Birisi “evlat, babanın sırrını taşır” derler. Diğeri, dönmenin peşinden, para ve mevki de takip etmesidir.

Demek ki dönmede bir hile vardır. Mesela bir zamanların şarkıcısına bakıyorsun ki, önce eşini boşuyor. Sonra İslâm’a döndüm diyor. Sonra bir medyaya ortak oluyor.

Ne oluyor. Çünkü boşluk oluşacak, o boşluk dönmeyle dolması gerekiyor da ondan. Daha sonra, doğruluklarla karışmış zehrini garip Müslümana kusup duruyor.  Zaman geçiyor, toplum unutkan olduğu için, çilesini çekmediği davanın temsilcisi oluyor. Yıllarca çile çekmiş Müslüman, çilesine bir çile daha katıyor.

Sözün burasında dönmeden, şeytan ne murat etti? diye düşünürseniz, İblis avenesi ile aldatmaya çalıştığı toplumdan bazen usanç duyarmış. Çaresi kalmazmış. O zaman dönmesine biraz katkıda bulunduğu (rüyalar ile) ve yardım ettiği nadide elamanı ile kaleyi içten fethetmeye çalışırmış. Bahsettiğimiz bu hile, şeytanın en son müracaat ettiği, zor başardığı bir hilede olsa sonuçta en çok kazançlı olduğu ve denediği bir taktiktir. “Hüsn-ü zan memuru” olan Müslüman bu kapıdan sokulur. Öyle komplo kurbanı olur ki, dönme dahi bilemez. Dönme, bir zaman sonra bir dönüş ile dönerki yerinde yeller eser, koynunda sevgilisi, parası ve hasretiyle kavuştuğu dünyasında acısıyla ölür gider. Ancak sonunda onunda ciğerlerini dağladığı ve harap edip bıraktığı bir  Müslüman kalmıştır.

Ey kardeşim şüpheni bir yerde sakla, şüphe etmediğin gün donuklaşır ve uyuşursun. Günümüzde şüphen senin tek sermayendir.

Allah Teâlâ’m, doğru diye gördüğümüz günahkâr karşısında, bize ayıklık ver.

 “Ey Rasül! Kalpten inanmadıkları hâlde, ağızlarıyla “İnandık” diyenler ile Yahudilerden küfürde yarışanlar seni üzmesin. Onlar yalan uydurmak için (seni) dinlerler, sana gelmeyen bir topluluk hesabına dinlerler. Kelimelerin (ifade içindeki) yerlerini bildikten sonra yerlerini değiştirir ve şöyle derler:

“Eğer size şu hüküm verilirse, onu tutun. O verilmezse sakının.”

Allah, kimin azaba uğramasını istemişse artık sen onun için asla Allah’a karşı hiçbir şey yapamazsın. Onlar, Allah’ın kalplerini temizlemeyi istemediği kimselerdir.  Onlara dünyada bir rüsvaylık, ahirette ise yine onlara büyük bir azap vardır.” (Mâide, 41)

 İhramcızâde İsmail Hakkı

FREUDÇULUK NEDİR, İLMÎ GEÇERLİLİĞİ VAR MIDIR?


Doç. Dr. Sefa SAYGILI

Freud, 1856 yılında Avusturya’da doğdu. Tüccar olan baba­sı, 2 çocuğunun olduğu ilk evliliğinden sonra, 40 yaşındayken 20 yaşındaki bîr kızla ikinci evliliğini yapmıştı. Freud, Yahudi idi. Siyonizme inanıyordu. Çocukluğu ve gençliği, yahudilere karşı o zamanki aşağılayıcı muamelelerle geçti. Babası da ken­disine yapılan küçültücü hareketleri oğluna anlatıyor ve onu kinlendiriyordu. Freud bu telkinlerle, yahudi olmayanlara karşı intikam hırsı ile büyüdü.

Nörotik (bir çeşit ruh hastası) bir annenin baskısı altında ya­şayan bir genç kızla nişanlandı. Nişanlı geçirdiği 5 yıl gibi uzun bir süre boyunca, ailevî ve dinî baskı neticesi, cinsî eziklik ve durgunluk acıları çekti.

Evliliği sırasında ise mutsuzdu, cinsî yönden tatminsizdi. Kendisini yalnız hissediyordu. Evliliğini bitirmek istiyor, fakat durumu, yahudi oluşu ve başka sebepler, buna mâni oluyordu.

Freud, önce ruhî hastalıkların çocuklukta tecavüze uğramak­la ortaya çıktığını iddia etti. Sonradan bu şahısların hastalıkla­rından dolayı hayal gördüklerini farkedince, bu ilk teorisinden vazgeçti.

Doktorluğu sırasında, Anna adındaki nörotik bir kızı te­ferruatlı bir şekilde tetkik etti. Bu kızın eziklik duyduğu bir takım cinsî meseleleri vardı.

Freud’un yüksek zekâsı ve yahudi tabiatı, aşağılanma içinde şekillenen ruhî yapısı; insanlardan intikam alma arzusu ve tat­minsizliği ile birleşince, kızın cinsî kaynaklı hasta olduğunu id­dia etti ve bu görüşünü bütün nörozlara (bir çeşit ruhî hastalık) uyguladı.

Daha sonra bu mekanizmanın pisikozlarda ve normal insan­larda da geçerli olduğunu ileri sürdü. Kurduğu teoriye psikana­liz adını verdi. Bu teoriye göre; insanların bütün davranışları, hattâ çocuğun annesine bağlılığı ve sevgisi, hep cinsî hazza yö­nelikti. Nöroz, psikoz gibi ruhî hastalıklar, cinsî isteklerin doyurulmamasına ve bastırılmasına bağlanıyordu.

Freud, tesbitlerini küçük bir hasta grubuna dayandırı­yordu ve çalışmalarında ilmîlikten uzak, kontrollü olmayan gözlem metodlarını kullanmıştı. En basit bir işi gereksiz ay­rıntılarıyla karmaşık bir şekilde ele alıyor, mevcut olmayan problem ve sırları keşfediyordu. Kendi teorisini desteklemek için en ince ve en garip ayrıntılar üzerinde duruyordu.

Sosyal ilimler, spekülasyonlara (uydurma fikirler) açıktır. Tabiî ilimlerdeki gibi katı kaideler yoktur. Sosyal bir hâdise, birkaç türlü izah edilebilir. Belki hepsi yanlıştır, belki hepsinin doğru olan bir yanı vardır. Doğru olanı ispatlamak da, yanlış olanı çürütmek de çoğu zaman mümkün olmaz. Bu yüzden tarih boyunca her felsefeci, kendi şahsiyet, hayat tarzı, kompleks ve saplantılarına göre bir görüş ortaya atabilmiştir.

Neslin devamı için zarurî olan cinsîliğin, muhakkak ki öne­mi vardır ve bozukluğu da, bazı rahatsızlıklara sebep olabilir. Fakat Freud, cinsîliği kendi ruhî yapısı, tatminsizliği ve ya­hudi tabiatıyla bütün ruhî hastalıklara ve giderek normal insanlara tatbik etmiştir.

Freud’un teorisine göre çocuk, tam bir cinsî sapıktır.

Dünyada bilinen bütün sapıklıkları; devre devre çocuğa mâletmiştir. Bu teoride çocuk ilk yaşında meme emerken cinsî haz duyar (oral safha). Sonra cinsî hazzı (1-3 yaş) dışkı yapma­ya kayar (anal faz). Daha sonraki dönemde ise cinsiyetinin far­kına varır. Erkekse annesine aşık olur. Babasını rakip sayarak düşman olur. Babasının ona zarar verebileceğinden (iğdiş) kor­karak bu sefer babasına saygı ve hayranlık duymağa başlar. Bu­na Oedipus kompleksi adını verir. Bütün insanların şahsiyetle­rinin teşekkülünde bu kompleksi tesirli görür. Ruh hastalıklarının, ahlâkın ve dinin, bu kompleksin saplantısından ortaya çıktı­ğını iddia eder. Fakat bu takılmanın niçin ve nasıl olduğunu ve bazı kimselerde neden meydana geldiğini izah edemez.

Freud, bu garip ve mantık dışı iddialarını bir Yunan efsane­sine dayandırır. Bu efsanede bilmeden babasını öldüren Oedi­pus, yine bilmeden annesi ile evlenir ve kral olur. Annesi oldu­ğunu öğrenince de üzüntüsünden gözlerini oyar ve o diyarı terkeder.

İşin dikkat çekici yanı, bu sapık efsanenin kahramanı Oedipus’un gerçeği öğrendiğinde kendisini cezalandırmasına rağmen, Freud’un bunu kendi görüşleri doğrultusunda saptırıp yorumlaması ve bu sapıklığı bütün insanlığa mâlederek âdeta insanlardan intikam almasıdır.

Freud, sadece iptidai insanları ruh sağlığı yerinde olarak gö­rüyordu. Çünkü bu insanlar içgüdü dürtülerini bastırma, engel­leme ve yüceltme gereği duymadan duyurabilmekteydi. Çağdaş antropologlar bunun böyle olmadığım göstermişler ve Freud’un bu iddiasında da isabet etmediğini ispatlamışlardır.

Freud’un ölümünden sonra bir çok kişi başıboş ve hay­vanca yaşamak için bu hurafelere sarıldılar. O zamanki bozulmuş Hristiyanhğı hakir gören fikir de, bunu kolaylaştır­dı. Böylelikle suçluluk hissi ve vicdan azaplarından kendile­rini kurtarıyorlardı. Üstelik bütün bunları medenî olmak için yaptıklarını söyleyerek kendi kendilerini de aldatıyorlardı. Bu kişilerin psikanaliz teorisinin yayılmasında büyük rolleri oldu ve giderek Freud’un fikirleri ve cinsî serbestlik cereyanları kitlelere mâloldu.

Freud, bu sapık mekanizmanın kızlarda nasıl olduğunu  açıklayamaz.

Freud’dan sonra, bu kompleksin meydana gelme yaşın­dan çok önce küçük çocuğun güçlü bir şekilde annesine bağ­lı olduğu ve bu temel bağın kız ve erkek çocuklarında ortak görüldüğü, ilim adamlarınca anlaşılmıştır. Erkek çocuk da­ha doğmadan önce bir ceninken, anne onun dünyasıdır. Onu sarar korur ve besler, doğumdan sonra bile durum ay­nıdır. Annenin yardımı olmadan hayatta kalması imkânsızdır. Onun şefkat dolu alâkası eksilse, ruh sağlığı bozuk olur. Çocuğu hayata bağlayan ve ona canlılık veren yine annedir. Freud, çocuğun annesine duyduğu bu haklı bağlılığı, cinsî hazla izah etmeye kalktı. Üstelik kız çocuklarının da anneye bağlı oluşuna gözlerini kapadı.

Freud, Oedipus kompleksi teorisini Hans isimli bir çocukta ispat (!) ettiğini ileri sürer. Fakat sonradan yapılan tarafsız ince­lemeler, Hans’ın anne ve babasının Freud’un müridi olduğunu ve çocuğa bazı şeylerin zorla telkin ettirildiği ve yorumu Fre­ud’un kendi görüşleri doğrultusunda saptırdığı anlaşılmıştır. Ço­cuk Freud’un iddiasının aksine babasından değil annesinden korkmaktadır. Freud, birçok çocuğun başına gelebilecek ve te­davi gerektirmeyecek hafif bir ürkmeyi, teorisi doğrultusunda saptırmıştır.

Freud, hayatının diğer bölümünde insanın her davranışını cinsî haz prensibiyle izaha (!) devam etti. Tâ ki, Birinci Dünya Harbi başlayıncaya kadar. Bu sıralar, her yanı savaş heye­canı kaplamıştı. İnsanlar acımasızca birbirini öldürüyor, gözler kandan başka şey görmüyordu. Freud, bu durumu cinsî hazla bir türlü açıklayamadı ve bu sefer cinsî hazzın yanına, “saldırganlık dürtüsünü” ekledi. Yâni insan davra­nışlarının kaynağı (!) olan şuuraltında, cinsî haz ve saldırganlık (yıkıcılık) dürtüsü bir aradaydı.

Freud’a göre yıkıcılık, insanlarda değişmez bir oranda vardı, ya içe (intihara kadar varabilir) veya dışa (cinayete gidecek şe­kilde) dönerdi. Fakat daha sonra yapılan istatistikler incelen­diğinde, bazı toplumlarda intihar ve cinayetlerin yüksek, bazılarında düşük oluşu göze çarpmış ve Freud’un bu hipo­tezini de çürütmüştür. Çünkü bu dürtü her insanda olsaydı, bütün toplumlarda bu iki fiilin sayıca birbirine yakın olması ge­rekecekti.

Freud, insanı yıkıcı içgüdüleri denetim altında tutulması ge­reken bir varlık olarak tanıtıyordu. İnsan bencildi, her hareketi­nin altında cinsîlik yatıyordu.

Bütün nevrotik eğilimler çocukluk döneminden kaynaklanı­yordu. Freud insanı, cinsî enerjinin (libido) harekete geçirdiği ve çalıştırdığı bir makine, bir robot olarak görüyordu. Hiç şuur­lu hareketi yoktu. Şuurlu biri görünen davranışları, şuur altının bir ürünüydü. İrade, aldatmacaydı. İşin enteresan yanı, insanın tasarruflarında hür olmadığına, yegâne hâkimin Allah olduğuna inanmayan, mistik diyerek karşı çıkanların, bu saçma düşünceyi sahiplenmeleridir.

Freud’un bu fikirlerinde, uzun yıllar kokain alışkanlığı­nın da tesirli olduğu ileri sürülmüştür. Freud kokain adlı uyuşturucu maddeyi uzun yıllar kullanmıştır. Bu konuda inceleme yapan İngiliz tıp tarihçisi E.M. Thornton 1983′de İngiltere’de, bir yıl sonra da ABD’de yayınlanan “Freudçu Safsata” adlı kitabında, kokainin insana canlı hayaller gör­dürdüğünü, bu yüzden de Freud’un rüyalara önem verdiği­ni belirtir. Bu araştırmacı, Freud’un meslek hayatı boyunca gösterdiği kıskançlıkları, hırçınlıkları, başkalarını kendine düşman görmesini, ani bayılmalarını, kalp atışı düzensizlik­lerini, hafıza yanılmalarını, âni ve aşırı his değişmelerini hep kokain iptilâsmın sonucu olarak görür.

Freud hayatının son dönemlerinde, bir fikr-i sabit gibi ölüm düşüncesi ile ilgilenme illetine tutuldu. 40 yaşına gir­dikten sonra, her gün ölümü düşünür oldu. Ölümden kor­kusu o kadar büyüktü ki, başkasından ayrılırken (yeniden görüşmek üzere) dedikten sonra (belki de bir daha görme­yeceksiniz) diye ekler olmuştu. Sanki dilinin bir cezası ola­rak çene kanserine yakalanınca, bu ölüm korkusu daha da arttı. Bu sefer ölüm içgüdüsünden bahsetmeye başladı. Artık ona göre hayatın gizli gayesi ölümdü ve bu sebeple insanın öl­mek zorunda olma düşüncesi de, ölüm korkusunu hafifletmeye çalışan bir teselli şekliydi. Derken 1939 yılında Londra’da hesap âlemine göçtü.

Kaynaklar

1. Reich Freud Anlaüyor, W. Reich, Payel Yayınları, 1982, İst.

2. Psikalaniz ve Psikoterapi, Prof Dr. Orhan Öztürk, 1985, Ankara

3. Freud Düşüncesinin Büyüklüğü ve Sınırları, Erich Fromm, 1983, İst.

4. Psikalanizin Bunalımı, Erich Fromm, Dost Yay., 1982, İst.

5. Psikanalizin Babası Freud Kokainmandı, Bilim Dergisi, Nisan, 1985

 

PSİKANALİZ İFLAS MI ETTİ?

Freud’un teorisi, çeşitli ruh hastalıklarında tedavi gayesiyle de kullanılmıştır. Bu tedaviye psikanaliz, yapana ise psikanalist adı verilir. Zaten Freud’un ilk gayesi tedaviydi.

Teorinin ortaya atıldığı yıllarda ruhî hastalıklar için ge­liştirilmiş tedavi teknikleri yoktu. Bu boşlukta psikanaliz hızla yaygınlaştı. Tıbbın dışında sosyal ilimler tarafından da benimsendi; akademik ve entellektüel hayatta güçlendi, batıda halk arasında da yayıldı ve popüler oldu. O kadar ki, psikanalistler kendilerinden yardım isteyen hastalarına yetişemediler, arz ile talep arasındaki dengesizlik, meslekî gelir ve itibar yö­nünden, psikanalizi en muteber meslekler arasına soktu.

Zamanla ruhî bozuklukların sebepleri aydınlatılmaya ve te­davi neticeleri ortaya çıkmaya başlayınca, yeni tedavi metodları ortaya atıldı ve psikanaliz hemen hemen terkedildi.

Psikanaliz Kimlere Yapılabilir?

Pek çok hastalıkta mahzurlu olan Psikanaliz, ruh hastaları veya ruhî problemi olanların çok az bir kısmına tatbik edilebilir. Bu tip hastalarda da şu özelliklerin bulunması, ayrıca gereklidir.

Hastanın tedaviye arzulu olması ve kendi isteğiyle gel­mesi şarttır.

Hasta en azından normal zekâya ve problemlerini anlata­bilecek kabiliyete sahip olmalıdır.

Hastanın kendisini tanımaya, incelemeye ve değiştirmeye samimî isteği bulunmalıdır.

Büyük emek ve zaman isteyen tedavi türü olduğu için, hastanın ekonomik gücü ve zamanı olmalıdır.

Hastanın hayat şartları da mühimdir. Ailesi ona destek olmalı, fakat çok müdahele etmemelidir. Ayrıca büyük şehirde oturmalıdır.

Tedavi süresince alkol ve uyuşturucu ilâç almamalıdır.

Kısaca, psikanaliz, üst sosyo kültür seviyede, zeki, kendi­ni tanımaya (!) yatkın, his ve fikirlerini açıklayabilen, parası ve zamanı olan ve büyük şehirlerde yaşayan, istekli bir mut­lu azınlığın faydalanabileceği bir tedavi metodudur.

Kimler Psikanalist Olabilir?

Psikanalist olabilmek için ruh hekimliğinden sonra en az 3-4 sene, haftada 2-3 kere birer saatlik psikanalizden geç­mek şarttı. Bir yanda kendisi geçerken, bir yandan da seçilmiş hastalara uzun süre kontrollü olarak psikanaliz yapmalı; bu süre içinde ayrıca öğretici seminer ve derslere devam etmeliydi. Böylece klâsik psikanaliz eğitimi, ortalama 5-6 yıl sürüyordu.

Psikanalizin Tatbiki

Psikanaliz için çok sakin, loş bir oda seçilir. Hasta konforlu ve rahat koltukta uzanırken, psikanalist onun arkasında ve göremiyeceği bir yerde oturarak sessizce onu dinler, zaman zaman da söze karışarak, telkinde bulunmadan hastanın anlattıklarına kısa yorumlar getirir.

Psikanaliz tedavisi uzun zaman alır. Hasta, birer saat süren, tedavi seanslarına, haftada ortalama 2-3 defa olmak üzere en az 3-4 sene aksatmadan devam etmek zorundadır.

Klasik psikanaliz sırasında ferdin aklına gelen her düşünceyi hiçbir baskı, kontrol ve gizlemeye uğratmadan açığa vurması beklenir. Buna “Serbest çağrışım” adı verilir. Zaman içinde, çağrışımlar o anla ilgili şartlardan bağımsızlaşmaya başlar, yeni yeni hatıralar doğar. Yeni bir çağrışım ferdin zihnine gelince, bunu söylemeye karşı hemen bir “mukavemet” belirir. Kişi bu, mukavemeti kırmak ve aklına geleni söylemek zorundadır.

Bu tedavide halledilmesi gereken çok önemli bir mukavemet reaksiyonu, hastanın psikanaliste karşı beslediği hislere “trans­fer” durumudur. Analist, bu hisleri yerinde kullanarak hastanın tedavisinde faydalanır.

Tedavinin herhangi bir safhasında başarısızlık, tedaviyi kes­mek için yeterli sebebdir.

Tedavinin Esası

Freud, her davranışı ve ruhî hastalığı, çocukluktaki cinsî sapmaya bağlamaktaydı. Şahsın rahatsızlıklarından, davranışla­rından, küçüklüğünü ve özellikle ailesini mes’ûl tutuyordu. Şa­hıs, çevresi ve o sırada olan hâdiseler tesirli değildi.

İşte Freud, bu sapmaların şuur dışına itildiğini ve bunların ancak psikanalizle şuur seviyesine çıkarılıp boşaltılabileceğini iddia ediyordu. Tedavi de bu teoriye dayanmaktaydı.

Psikanaliz Niçin Yaygınlaştı?

Psikanalizin birdenbire parlamasının sebebi açıktı. “Bu­nalım Çağı” olarak adlandırılan bu yüzyıl, insanları giderek daha da büyüyen bir yalnızlığa itmişti. Sosyal hayatta değe­rini kaybetmiş hıristiyanlık, boş olduğu anlaşılan politik akımlar ve felsefe, insana bir emniyet hissi vermekten uzak bulunuyordu.

Psikanaliz, bu ihtiyaçları tatmin edeceğini iddia ediyordu. Belirti düzelmese de tenkid etmeden sabırla ve az çok yakınlık­la dinleyen birisi ile konuşabilmek de, zaten hastaya büyük ra­hatlık veriyordu. Ayrıca psikanalize devam etmek, moda hâlini almıştı.

Psikanaliz bir bakıma hıristiyanlık, politika ve felsefeden boşalan yeri doldurabilecek bir alternatifti. Freud’un, hayatın bütün sırlarını ilmî olarak ortaya çıkardığı ileri sürülüyordu. Hayatın mânâsı artık anlaşılmıştı. (!) Psikanalize devam eden­ler, çocukluk saplantılarını (!) hatırlayıncaya kadar hekimle ko­nuşmakla herşeyin halledileceğine, ondan sonra mutluluğun kendiliğinden geleceğine inanmışlardı. Öyle ki, herkes veya hiç olmazsa bütün liderler psikanalizden geçirilse, dünya­da halledilmesi gereken hiçbir ciddi mesele kalmayacağı, her yerin güllük gülistanlık olacağı inancı yaygınlaşmıştı.

Bu yayılmaya karşılık psikanaliz, tedavide hiç başarılı olamadı ve iddialarının da hiçbiri gerçekleşmedi.

Psikanalize tâbi tutulan nevrotik hasta grubu ile, psika­nalize uygun görülüp de çeşitle sebeplerle tatbik edilemeyen hasta grubu karşılaştırıldığında, her iki grupta da iyileşme oranının eşit olduğu, büyük bir hayretle tespit edildi. Bu kı­yaslama, nevrotik çöküntüden muzdarip olan askerlerde, hissî düzensizlikten rahatsız olan çocuklarda ve suçlularda tekrarlan­dığında, netice her zaman aynı çıkıyordu. Arada, istatistik öne­mi olan bir farklılık görülmüyordu.

Ayrıca, psikanalizde, “hastanın iyileşmesi”nden de ne anlaşıldığı bilinmiyordu. Freud’a göre, hastanın iyileştiğini söylemesi ve psikanalistin de buna inanması yetiyordu. Birçok hasta, bıktırıcı psikanaliz seanslarından kurtulmak veya psika­naliste hoş görünmek için durumlarında değişiklik olmadığı hâlde düzeldiklerini söylüyorlardı.

Çok istekli ve yatkın gibi görünen bazı hastalar, psikoterapiye alışkanlık geliştiriyor ve bir çeşit psikanaliz tiryakisi olabili­yorlardı. Nitekim, gelişmiş ülkelerde psikanaliz, çok kişi için hayatın bir parçası olmuştu. Bu bakımdan bu tür gelişmenin kendisi, o cemiyet için bir problem teşkil etmekteydi.

Bazı hastalar psikanalistin yorumunu sindiremiyor ve teda­viyi reddediyorlardı. Bu da bir bakıma hastalıklarının artması ve alevlenmesi mânâsını taşıyordu.

Sonra psikanaliz sayesinde “içini dökmek” moda ve teşvik edilen bir tutum olmuştu. Hiçbir sansür, hiçbir utanma duygusu, hiçbir kontrol olmadan konuşmak, bu engellerin faydasını gide­riyor, problemleri büyütüyordu.

Kısa bir zaman öncesine kadar, ABD ve Avrupa ülkelerinde herkesin özel psikanalistinin bulunması, neredeyse normal bir hale gelmişken, psikanaliz artık yerini, geliştirilen yeni tedavi metodlarına terk etmiştir. Psikanalist olmaya istekli talebeler ve psikanaliz yaptırmak isteyen hastalar, yok denecek kadar azal­mıştır.

Freud’un en büyük iddiası olan “ruhi bozuklukların psi­kanalizle tedavi edilebileceği” görüşü de iflâs etmiştir.

Kaynaklar

1. Psikanalizin Bunalımı, Erich Fromm, Dost Kitabevi, 1982

2. The Effects of Psychotherapy, R.S. Rachman Pergamon Press, 1971

3. Müslüman Psikologların Çıkmazı. Malik Babikir Bedrî, İnsan Yayınları, 1984

4. Psikanaliz ve Sonrası. Prof. Dr. Engin Geçtan. Hür Yayınları. 1981

5. Medikal Psikoloji, Prof. Dr. Rasim Adasal, Minnetoğlu Yayınları, 1977.

6. Ruhî Bunalımlar ve İslâm Ruhiyatı. Dr. Mehmed Tevfik, 1985.

7. Psikanaliz ve Psikoterapi. Prof. Dr. Orhan Öztürk. 1985

8. Freud Düşüncesinin Büyüklüğü ve Sınırları. Erich Fromm. Arıtan Yayınevi. 1983[308]

 

FREUD’A KARŞI ÇIKAN BİLİM ADAMLARI KİMLER?

Öğrencileri Freud’un Görüşlerine Karşı Çıktılar

Görüşlerini yaydığı yıllarda Freud’un pekçok talebesi oldu. Fakat bunlardan bir kısmı, onun ateist (din tanımaz) görüşleri ve cinsiyeti ön plâna alması sebebiyle şiddetle saldırarak ondan ayrılmış, diğer bir kısmı ise, “cinsi haz” prensibini reddederek yeni teoriler kurmuşlardır. Freud’un görüşlerini devam etti­renler azınlıktadır.

Psikolojide ekol meydana getirmiş talebelerinin teorileri incelendiğinde, çoğunun Freud’u reddettiği görülür.

Alfred Adler (1870-1937), psikanaliz teorisinin hepsini ve şuurdışı ile ilgili görüşleri geçersiz saydı. “Aşağılık duygusu”nu esas alarak “ferdi psikoloji”yi kurdu ve hastayı, çevresinin bir parçası olarak gördü.

Adler’in teorisinde şahsiyet, cinsiyetle değil; ferdin kendisi­ne, diğer insanlara ve topluma karşı geliştirdiği davranışların mahsulü olarak gelişir.

Freud’un insanı yıkıcı bir varlık olarak tarif eden, içgüdüle­rin esiri olarak sayan görüşlerine ve karamsarlığına karşılık, Adler, insanı çeşitli durumlara uyabilme kabiliyeti olan, olağanüstü işleri başarabilen, insanların yücelmesi için yapıcı gayret­ler gösteren, iyi veya kötü olmayı kendi iradesiyle seçen ve çev­reye istediği şekli verebilen bir varlık olarak tarif etmiştir.

Freud gelişme teorisini, çocukları müşahede etmeden, yetişkinlerin serbest konuşmalarından edindiği bilgilerle ortaya at­mıştır. Oysaki Adler; çocukları ailede, okulda ve diğer eğitim merkezlerinde doğrudan incelemiştir.

Carl Gustav Jung (1871-1961) hayat enerjisini cinsi haz­za inhisar ettirmeye karşı çıktı ve psikolojiye “ortak alt şu­ur” kavramını getirerek, “Analitik psikoloji” adlı teorisini kurdu. Jung’un “kişilik teorisi”, Freud’çu psikanalizden daha az kötümser ve daha fazla mistik ve dinî temayüllüdür. İnsanın cinsiyet ve saldırganlık rollerine çok daha az önem verir.

Otto Rank (1884-1939), “İnsanın doğarken dölyatağından ayrılması” nı ruhî çatışmaların çekirdeği olarak kabul etti. Ona göre insan, anne karnında pek mutludur ve hayatı bo­yunca da bu anlara hasretlik duyar.

Harry Stack Sullivan (1892-1949) göre nörozlar, güven­sizlik hisleri ve şahıslararası münasebetlerde saygı kazana­mamaktan ileri gelir. Erginlik öncesi çağda cinsiyetin önemli bir rolü yoktur.

Karen Horney (1885-1952) ise; şahsiyetin, davranışların ve davranış bozukluklarının teşekkülünde çevreye ve kültüre önce­lik verdi. Çocuğun doğduğu andan itibaren yabancı, düşman bir dünya karşısında yalnız, yardımcısız, çaresiz olduğunu, bu du­rumdan ruhî çatışma duyduğunu ileri sürdü. “Temel anksiete” adını verdiği bu çatışmayı, nörotik belirtilerin kaynağı olarak gördü. Libido teorisini şiddetle reddetti.

Freud, yetişkinlere ait davranışları, “çocukluk dönemin­de geliştirilen tepkilerin tekrarlanarak yaşanması ve onların değişik şekildeki ifadeleri” olarak açıklıyordu. Horney ise, yaşanan zaman içinde davranışların ortaya çıkış şeklinin mânâ ve önem taşıdığı görüşünü savundu.

Erich Fromm (1900-1980) kişilik gelişmesinde davranışa ve davranış bozukluklarında kültüre büyük önem verdi. Fromm’a göre; sevgi ve kin, güçlü olma tutkusu ve boyun eğme isteği gibi insanlardaki karakter farklılıklarına sebep olan fak­törlerin hepsi, sosyal münasebetlerin neticeleriydi. Freud ise, bunları, çocukluktaki cinsî saplantılarla açıklıyordu.

Gordon Allport, Abraham Maslow, Cari Rogers gibi psi­kologların kurduğu “hümanistik (insanî) psikoloji”, beden ve ruh olarak ele aldığı insanı, dinî görüşe yakın mânâda değerlen­diriyordu. Hümanistik model, müsbet bir insan tabiatı kavramı­na sahipti. İnsan tabiatı esasta iyiliğe yönelikti. İnsan, “Freud’un iddia ettiği gibi içgüdülerinin yönettiği bir robot ol­mayıp, alınyazısını çizmekte, tercih hürriyetine sahip aktif bir iştirakçi ve kendi kendisinin arkadaşıdır.”

Martin Heidegger, Jean Paul Sartre, Edmund Husserl gibi öncüler ise, “eksistansiyel (varoluşçu) psikoloji” yi savundular. Bu psikoloji, insanın kendisini, yaşamakta olduğu za­man içinde var edebileceği ve değiştirebileceği prensibinden kaynaklandı. Bu ekole göre; insan hayatı, geçmişi ve içgüdü­leri ile sınırlanamaz.

Wilhelm Reich (1897-1957) Freud’un hayatta iken red­dettiği ve çatıştığı talebelerindendi. Marksistir. Freud’un cinsî haz prensibini, diğerlerin aksine aşırıya kaçan görüşlerle savun­muştur. Öyle ki, Freud’u, teoriyi sulandırmak ve bozmakla itham etmiştir.

Reich’e göre, bütün ruh hastalıklarının sebebi cinsî bozuk­luklardır ve düzelmeleri, bu bozuklukların iyileşmesine bağlı­dır. Bu yüzden, cinsiyet üzerindeki bütün kısıtlamalar kalkmalı ve cinsî münasebetler, serbest bırakılarak açıkta dahi yapılabil­melidir.

Reich, hekimliği sırasında, birtakım ahlâk ve tıpdışı uy­gulamaları sebebiyle şarlatanlık ve sahtekârlıktan tutuklundı. Mahkemede “libido” adlı hayat enerjisini bulduğunu iddia etti. Mikroskopta gösterebileceğini söyledi. Kimse birşey göremeyince ruh hekimlerinden teşekkül eden bilirkişi he­yetine muayene ettirildi. Akıl hastası olduğu anlaşıldı. Bu­nun üzerine yatırıldığı akıl hastanesinde ölünceye kadar kaldı.

Kısacası, talebeleri arasında Reich dışında cinsî hazza Freud’un yüklediği fonksiyonu veren yoktur. Herbiri kendi­ne göre bir teori geliştirmiş, sayıları kadar görüş ortaya çık­mıştır. Hepsi de birbirlerini reddetmişlerdir.

Cenab Şehabettin’in bir sözünü hatırlayarak yazımızı bitiri­yoruz. “Körler elele de tutuşsalar, sonu ya bir uçurum, ya da bir çukurdur.”

 

DÜNYÂYI ALDATAN İLÎM ADAMLARI KİMLER?

Beş Sahtekâr

Bu yazımızda yaşadıkları 19. asırda fikirleri büyük revaç görmüş ve hakikati buldukları zannedilerek din gibi benimsen­miş; fakat aradan geçen kısa süreler bile onları yalanlamaya yet­tiği için terk edilmiş bazı şahısları ele alacağız.

Dünyayı aldatanlar listesinde yer almaya layık gördüğümüz bu isimlerin birçok ortak özellikleri mevcut:

Çoğu sıkı Hıristiyanlık eğitimi görmüş, fakat bu bozulmuş din onları tatmin etmediği için ateizmi seçmişler. İslâmiyeti bil­memekteydiler ve Hıristiyanlığa karşı çıkmalarına karşılık, İslâmiyet aleyhine tek bir ciddî tenkid dahi getirmemişler. An­cak ya tımarhaneye kapatılacak kadar ruhî dengeleri bozuk veya en azından garip bir şahsiyet yapısına sahipler.

Bu şahıslar; demografinin kurucusu Malthus, septisizmi başlatan Schopenhauer, diyalektizmi kuran Hegel, fenomeniz­min babası Mill, evolüsyonizmin fikir sahibi Spencer ve ileride ele alacağımız pozivitizmin sahte peygamberi Comte ile nihi­lizm cereyanının sahte ermişi Nietzche’dir.

1. T.R.Malhthus (1766-1834)

İngiliz Ekonomicisi… Anglikan papazıydı. 18. asır sonları­nın çok gözde bir eğlencesi, mükemmel toplumlar hayal et­mekti. Amerika’da ve Fransa’daki ihtilâl hareketleriyle doğan idealizm, bazı hayalci düşünürlere, insanın mükemmelliğe eriş­mesinin pek yakın olduğu ve dünyada bir cennet kurmanın kısa zamanda mümkün olacağı fikrini ilham etmişti.

Bu hayalci düşünürlerin içinde iki tanesi, İngiltere’de Godwîn ve Fransa’da Condorcet, en fazla kalabalık toplayanlardı. Bunlara göre, insanlar yakında uykuya ve cinsiyete ihtiyaç duymayacak; ölüme çare bulunacak; savaş, suç, hastalık, bık­kınlık, kıtlık vs… dünyadan kalkacaktı.

Malthus’ün babası da bu fikirleri savunuyordu ve çocu­ğu île sık sık tartışıyordu. Malthus, bu tartışmaları renklendir­mek için çeşitli fikirler ileri sürüyordu. Daha sonra bunları, ba­basının teşviki ile yayınlayacak ve ünlü “nüfus teorisi” ortaya çıkacaktı.

Malthus, o zamanın hayalci görüşlerini çürütmek için birta­kım aşırı fikirler ileri sürüyordu. Bu teori, o zamanki İngiliz zenginlerinin menfaatlerine pek uygun düştüğünden büyük yankı uyandırdı ve bu buluşundan dolayı 1805 yılında Halleyburg Üniversitesinin profesörlüğüne getirildi.

Bu teoriye göre, insanların aç ve fakir oluşlarının sebebi, nüfusun çokluğuydu. Büyük çoğunluk ölürse, açlık ve fakir­lik ortadan kalkacaktı. Malthus’ün “nüfus kanunu” adını verdiği bu insanlık ve ilim dışı iddiaya göre, insanlar geometrik bir oranla (1.2.4.8.16 gibi) üremekte, buna karşılık ziraî üretim aritmetik bir oranda (1.2.3.4.5 olarak) artmaktaydı. Açlık ve fakirliğin sebebi buydu. Meselenin halli mi? Bunun için, insanlar eşit olmamalı, fakirlere yardım edilmemeli, ölümü önleyici tedbirler alınmamalıydı. Sonra fakirler niçin evleniyordu. Cinsî perhiz onlar için en uygun yoldu.

Görüldüğü gibi Papaz Malthus, geometrik ve aritmetik oran gibi tamamen hayâl mahsûlü sözlere dayanarak kâinatta olup bitenlerin hepsini açıklayabilecek bir anahtar (!) keşfetmiş, fa­kirliğin ilmî sebeplerini izah edecek, sözde mantıkî cevap bul­muştu. Halbuki bugün, gıda üretiminin nüfusa oranla çok daha büyük bir hızla arttığını herkes bilmektedir. Ekono­mik buhranlar, üretim azlığından değil, tam aksine çoklu­ğundan doğmaktadır.

Malthus, nüfus artışına örnek olarak Amerika’yı göstermiş­tir. Fakat bu artışın, doğumdan ziyade göçlerden meydana geldiğini görmek istememiştir.

Tarihin tetkiki de Malthus’ü yalanlamıştır. Sözgelimi (M.S.) 2. yüzyılda Roma İmparatorluğu’nun bazı eyâletlerinde nüfus azalmıştı. Rostoutzeffe göre: “Nüfus azalınca, imparatorluğun umumî mahsûlü gittikçe düzenini kaybetti. Böylece kıtlık baş gösterdi, endüstri yıkılmaya başladı. Giderek hızlanan bu yıkıl­mayı artık hiçbir şey durduramadı.”

Bugünkü Fransa’yı da örnek olarak gösterebiliriz. Biliyoruz ki 19. asırdan beri Fransa’nın nüfusu, diğer milletlere göre pek az artmıştır. Fransız uzmanlara göre nüfusun bu derece az ço­ğalması şu neticeleri doğurmuştur. “Millî zenginliğin artışı, nü­fusu hızla çoğalan ülkelere göre daha az bir nisbette olmuştur. Ücretler de daha az bir artma göstermiştir, kısacası Fransa’da nüfusun artmaması, ekonomik gelişmeye engel olmuştur.”

1800 yıllarında, yani Malthus’ün bu konuları yazdığı sırada, dünya nüfusu 2 milyar olarak tahmin ediliyor. Aradan geçen 190 senede bu sayı 5 milyara yükselmiştir. Buna karşılık sanayi inkılabı sayesinde mamul madde üretiminde muazzam bir artış olmuş, bu maddeler sanayileşmiş ülkelerden gelen gıda madde­leri ve hammadde ile mübadele edilmiştir. Hareketliliği artır­mak üzere her çeşit taşıma araçları geliştirilmiştir. Fazla nüfus, göç yoluyla yeni gelişen ülkelere aktarılmıştır. Şu halde Malt­hus’ün dehşet verici tahminleri ya gecikmiş veya belirsiz bir zamana kalmıştır.

Gıda üretimi ise, Malthus’ün devrinden bu yana, teorisi­nin aksine muazzam miktarda artmıştır. Bu sahada otorite olanların bildirdiklerine göre; daha verimli metodlarla, boş ara­zinin sulanması ve işlenmesiyle, hayvanî gıdalar yerine nebatî gıdaların geçmesiyle, haşaratla daha iyi mücadele etmekle ve tekniğin ziraatte kullanılmasıyla, bu miktarın önemli ölçülerde arttırılması da mümkündür. ABD ve Kanada’daki ihtiyaç fazlası olan tahıl üretimi bile, Malthus’ün teorisini iflâs ettirmeye kâfidir.

Yaşadığı yıllarda teorisi büyük kabul gören ve profesör­lüğe getirilen Malthus’un kehanetlerinin hiçbiri gerçekleşmedi. Böylelikle her bakımdan temelsiz ve saçma olan ünlü nü­fus teorisi de, tarih müzesinde yerini aldı.

2. A. Schopenhauer (1788-1860)

Alman filozofu… Schopenhauer’in büyük babası, Danzig’in zenginlerindendi; fakat iflâs etmişti. Büyükannesi ise delirmişti. Onların dört oğlundan birincisi aptaldı, ikincisi de aklını kaçır­mıştı. Heinrich adındaki dördüncü oğul ise, Schopenhauer’ün babasıydı ve oldukça başarılı bir işadamıydı. Fakat bir gün ken­disini mağazasının arkasındaki kanalda ölü buldular; bu suretle onun da intihar etmiş olduğu anlaşıldı.

Schopenhauer’ün annesine gelince, Johanna Trosiener adını taşıyan bu dul kadın, Almanya’da romanlarıyla kendini tanıtmış, dünya nimetlerine düşkün bir yazardı; bencil, oynak, analık şef­katinden mahrum bir yaratıktı. Goethe, bu kadına oğlunun iler­de ünlü bir adam olacağını söylemişti; fakat o, “Bir aileden iki dâhi çıkmaz!” diyerek hem buna inanmadı, hem de kendinin de bir dâhi olduğunu anlatmak istedi. Hattâ bir gün oğlunu merdivenlerden aşağı itti ve sakatlanmasına sebep oldu. Schopenhauer, kendini rakip gören annesinin yanından ayrıldı ve 24 yıl boyunca onu görmedi.

1818′de “İrade ve Tasavvur Olarak Dünya” adındaki bü­yük eserini yayınladı ve bu eseri bitirdikten sonra, İtalya’ya se­yahat etti. Venedik’te kaldı; burada modern hayata daldı. Metresiyle gezerken, kendisi gibi kötümser olan İngiliz şairi Byron’la tanıştı ve onunla sefaheî âlemlerine daldı. Fakat bir süre sonra Berlin’e geldi ve buradaki üniversitede doçent oldu. Hegel’le mücadeleye girişti. Verdiği dersleri, Hegel’le aynı saatlere koy­durdu. Amacı, Hegel’in talebelerini kendi dershanesine çekmek­ti. Fakat umduğu olmadı; âdeta boş sıralar karşısında kaldı. Öf­kelendi ve kötümserliği daha da arttı.

1820-1839 yılları arasında meyus, serseri ve kısır bir hayat geçirdi; sıhhatinden ve insanlardan şüphelenmeye başladı. Ber­lin’e yayılmış olan koleradan çok korkuyordu. Her yerde gözü­ne hırsızlar, dolandırıcılar görünüyor, gece yarıları parasını sak­layacak yerler arıyordu. Hattâ silahları ile yatıyor, hiçbir şeye güven duymuyor; günlük masraflarını kimse anlamasın diye Yunanca ve Latince kaydediyor; cimrice ve âdeta tımarhanelik bir akıl hastası gibi yaşıyordu. Pipolarını dolapta kitliyor ve ber­berin usturasından korkarak kendi kendini traş etmek zorunda kalıyordu.

1831 yılında kolera yüzünden Hegel gibi Berlin’den kaçtı, Frankfurt’a yerleşti. Burada bekâr olarak çekici ve iddiacı bir dille ünlü filozofların, kadınların, dinin, aşkın, âdetlerin aley­hinde şiddetli hücumlarla dolu yazılar yazdı. Daha sonra bir ai­lenin yanında iki odalı bir pansiyona yerleşti. Burada tam 30 yıl köpeği ile beraber, insanlardan uzak yaşadı. Büyüye ve spiritizme de inanıyor ve hayat tarzında Kant’ı taklid ediyordu.

En büyük rakibi olarak gördüğü Hegel’e ömrü boyunca sövüp saydı. Onu, şarlatan ve sefil bir yaratık diye nitelendiri­yor; teorisinin demagogların işine yarayan skolastik ve ukalaca bir şiirden başka bir şey olmadığını iddia ediyordu.

1851′de “Meze ve Artıklar” adlı eseri ve daha sonrakiler ile şöhrete kavuştu. Hep bu anı beklemişti. Yaşı yetmişi bul­muştu; fakat yıllarca beklediği ve nihayet kazandığı şöhret, onu bir çocuk gibi sevindirdi. Yemeklerden sonra flütünü çalmaya; dostlarına, kendi hakkındaki en küçük haberleri bile gönderme­lerini rica etmeye başladı.

Schopenhauer, aşktan, aile ve hattâ vatan sevgisinden mah­rum bir insandı. Kibirli olduğu kadar da öfkeli ve hesabını pek iyi bilen bir hasisti. “İhtiyaç içinde olan bir arkadaşı hakiki dost saymam; o bir borç isteyendir sadece” diye düşünen ve “İnsanın bilgisi arttıkça ıstırabının da artacağına” inanan bu kötümser insan, aynı zamanda herşeyden şüphelenen bir paranoiddi. Bu durumdan ölünceye kadar kurtulamamıştı. Aklına geleni çekinmeden söyler, özenle giyinir, birtakım aşağılık cinsî münasebetlerden zevk alırdı. Son derece hırslı ve kavgacı bir şahsiyete sahipti.

Ona göre, kâinatı idare eden şey, kör ve akıldışı bir ira­deydi. Tabiatta ve cemiyette hiçbir kanunilik yoktu, ilmi bilme de imkânsızdı. Tarihte ilerleme yoktu, halk tiksinilecek bir yı­ğındı. Diyordu ki: Hayat demek, iş demektir. İş de mücadele etmektir. Mücadele ise boştur. O halde hayat sefalettir… Aynı, kendi hayatı gibi.

3. Frıedrıch Hegel (1770 1831)

Alman filozofu… Onun düşüncesinde, idealizmle mater­yalizm birbirini yalanlayarak çelişip dururlar. Hegel’in şah­siyetinin teşekkülünde birçok ikilikler vardır ve bunlar düşünce­sine yansımıştır. Stuttgart’ta bir mal memuru olan babası, onu Protestan papazı yapmak istemişti. Hegel 18 yaşındayken ilahiyat fakültesine girmiş ve 5 yıl okumuştur. Bu eğitimin şe­killendirdiği mistik yapı, bir süre sonra zıttına dönüşmüş, başta Hristiyanlık olmak üzere her türlü inancı inkâr eden bir tanrıtanımazlığa varmıştır. Hegel daha sonra, maddeciliğin de yetersiz olduğunu görerek, yeniden (ama daha yüksek se­viyede) idealizme ulaşırken, gerçekte akıldışı olan herşeyi çürütmek ve dünyadaki akıl denilen insanî melekeyi hâkim kılmak istemiştir.

Hegel’e göre fikirde üç hareket vardır: Tez, antitez, sentez… Dünya fikir hayatında kurduğu diyalektiği, komünistler ay­nen benimsemişlerdir. Ama onun maddeden ruha geçiş yo­lunu tıkayarak ve böylece fikir namusuna kıyarak… Hegel materyalisttir, her şeyi maddede bulur, ama maddeyi tahkik ede ede, bundan bir üst inanışa yol bırakır. Arar, bulur ve tasdik eder. Bulamadığı zaman ise yolu oraya kıvırır ve orada bırakır.

Hegel felsefesini Alman devleti himaye etmiş ve bu felsefe­yi aykırı düşünmeye engel olacak kadar resmî bir görüş saydırmıştır. Zaten Hegel, daima kuvvet ve düzenin dostu olmuş, gerçekçi ve dış hayattan çekingen, oldukça soğuk ve sert biri olarak, içten kuvvetli bir hayal gücüyle düşünmüştür.

Zamanında ve ölümünden bir süre sonra Almanya’nın resmî ideolojisi halindeydi. Öyle ki, üniversite hocalarının çoğu onun görüşlerini savunuyordu. Fakat daha sonra dünyayı aldatan diğer kişilerin akıbetine uğradı ve “Hegel felsefesi” yıkıldı. Bunda, kendi felsefesinde bıraktığı açık noktalar yanında; mü­şahede ve tecrübeye dayalı ilimlerin Hegel ekolüne karşı koyu­şunu ve tabiat ilimlerinin gelişmesini, bir de tarih araştırmaları­nın neticelerini gösterebiliriz.

4. John Stuart Mıll (1806-1873)

İngiliz filozofudur. Tarihçi, iktisatçı ve psikolog olan James Mill’in oğludur. Babası, kendisine fikir arkadaşı yapmak ve doktrinlerini onun şahsında sürdürmek amacıyla daha pek kü­çük yaşta düşünmeye ve öğrenmeye alıştırmıştı. Çocuğun his­lerini körletip sadece zihnini geliştirme gayesi güden bu eği­tim tarzı, onu düşünen bir robot haline getirmişti. Mill, daha 3 yaşındayken birçok Yunanca kelime ve matematik öğrenmiş ve 7 yaşına kadar hemen hemen bütün eski Roma ve Yunan sa­nat eserlerini okumuştu.

Mill’in sıhhat durumu pek bozuktu. A. Comte’a yazdığı mek­tuplarda, daima yorgunluğundan söz ederdi. Bir ara ağır bir buhran geçirdi.

Mill, hiçbir okul ve üniversiteye gitmeden yalnız babasının öncülüğü sayesinde yetişmişti. Çocukluğunda hiçbir dini eğitim almadığını söylüyordu. Aşırı çalışmakla geçen kuru ve hisden uzak hayatı yüzünden, 20 yaşında bir zihin yorgunluğuna tutuldu.

Mill’e göre, insan, ancak vak’aları idrak edebilir, onun ötesine geçemez ve kendiliğinden bir şeyi bilemezdi. İdrakin dışında hiçbir objektif hakikatin olmadığını iddia ederdi.

Yani maddî dünyanın şuurumuzun bir faraziyesi olduğunu, ob­jektif hakikatin biz onu idrak ettiğimiz için mevcut bulunduğu­nu söylerdi.

Mili, hürriyetin sadece yetenekleri gelişmiş insanlar için olduğunu, halk yığınlarının buna layık olmadığını belirti­yordu. Ona göre en üstün iyi, faydadır. İyiyi kötüden ayıra­cak ölçü, fayda ölçüsüdür.

Mili, yaşadığı yıllarda birçok düşünürü peşine taktı ise de, bugün taraftarı kalmamıştır.[322]

5. Herbert Spencer (1820-1903)

İngiliz filozofudur. Babası, imansız ve dinsiz denilecek ka­dar inançsız bir insandı. Oğluna da dinsizliği aşılamaya gayret etti.

Spencer, Darwinciliğin tesirinde kaldı. Sosyal Darwinizme geçişi temsil eder. O, toplumların sunî kurulmuş, birlikler olmayıp, kendiliklerinden var olduklarını savunur.

Spencer’in felsefe tarihinde evrimcilik (evolüsyonizm) adını alan bütün bu görüşleri, son çağda pek çok hücuma uğramış ve birçok tartışmalara yol açmıştır. Eserleri, Avrupa dillerinin he­men hepsine çevrilmiş ve birçok defa da basılmış olan Spencer, ihtiyarlık yıllarında şöhret peşinde koşmaktansa, hayatın kolay elde edilir nimetlerinden faydalanmaya çalışmadığı için üzüntü duymuş ve emeklerinin boşa gittiğini düşünmüştü.

Necip Fazıl’a göre; Spencer’in evrimciliği; ilk ve son illiyet noktasından mahrum, başın ve sonun hesabını vermekten müs­tağni, uçları görünmez tek çizgi üzerinde bir tecrübecilik usulü­ne dayanır ve artık hiçbir şeyi halledemez durumda çırpınan metafizik arayış cehdinin toprağa inmesi ve tatbikî bir dehaya kavuşması şeklinde tecelli eder.

Kaynaklar

1. Filozoflar Ansiklopedisi. Cemil Sena (4 cilt)

2. Felsefe Ansiklopedisi. Düşünürler Bölümü. Orhan Hançerlioğlu (2 cilt)

3. Çağdaş Felsefe. Prof. Bedia Akarsu.

4. Sosyoloji Tarihi. Prof. N.Ş. Kösemihal.

5. Düşünce Tarihi. Orhan Hançerlioğlu.

6. Dünyayı Değiştiren Kitaplar. Robert B. Downs.

7. Batı Tefekkürü ve İslâm Tasavvufu. Necip Fazıl Kısakürek.

8. Filozofların Özellikleri. Prof. Dr. Nihat Keklik.

***************

FREUD’DAN SEÇME SÖZLER

PSİKİYATRİNİN İNSANLARDAN SAKLANMIŞ SIRLARI

MELANCHOLİA (2011) FİLM

KÖSTEBEK FİLMİ / TİNKER, TAİLOR, SOLDİER, SPY


Vizyon Tarihi: 10 Şubat 2012

“Kimseye güvenme, özellikle de baştakilere.”

“Bir erkek partiyi ne zaman terk etmesi gerektiğini bilmelidir.”

“Teslim olmaktansa ölüme gitmelidir.”.

“O bir fanatikti, işte bu yüzden yenilebileceğini biliyorum. Çünkü bir fanatik her zaman gizli bir şüphe taşır.”

BULANMIŞ TEVHİD EHLİ


Tâbî, gayret etti, çalıştı son kapıya vardı. Kapı, bir kapı ki, tokmağını sağa çevirsen başka, sola çevirsen başka açılıyordu.
Hazırlanmıştı, bekliyordu. Fakat beklediği olur mu olmaz mı, onu, kendisi de bilmiyordu. Ancak yol arkadaşı Hâdî ile son kapıda şu konuşma geçti. Her şey birdenbire değişmişti.

Hâdî:
“Bizimle isen namaz kılacaksın.”
Tâbî:
“Hâlâ bu iş bitmedi mi, mecbur muyuz?”
Hâdî:
“Sonsuz emir var.”
…..
“Kılmak istemiyor musun?”
……
“Melekte olsan, ruh ta olsan, secde edip namaz kılacaksın.”
Tâbî:
“Biz arınmadık mı?”
Hâdî:
“Hem arındık ve hem de bulduk.”
Tâbî:
“Benim kalbimi temizlemedin mi?.”
“Daha namazın ne gereği var, Temiz bir insan olmadım mı?.”
Hâdî:
“En temiz yaratılanlar, melektir. Onların bile kimi rükûda, kimi kıyamda, kimi secdede.”
Tâbî:
“Allah Teâlâ’ya inanıp, rasülüne de iman etmedim mi?.”
Hâdî:
“Ettin.”
Tâbî:
“Hakikatin sırrına erdiğimi çok kere söylemedin mi?”
“Tasavvuf ehliyiz, dâimi salâta (namaza) ulaştık demedin mi?
“O zaman beş vakit namazın bizde iş ne?.”
“Hakikatte şeriat yoktur, diyen sen değil misin?”
“Hakikatin zirvesine ulaşan, Hakk’a yakîn onda beka olan, “kime namaz kılar” diye soran sen değil mi idin?”
…….
“Biz şeriatı bıraktık, ehl-i tarik olduk, demedik mi?”
“Ahâdiyete vardık. Namazın şekliyle bağlanmayız, resmiyetini aştık demedik mi?”
“Ne oldu?”

Hâdî, arkadaşı ve talebesi olan Tâbî’den usandı. Eliyle yetiştirdiğine sahip olamamış, ayağını tevhid mertebelerinde bulandırmıştı. Cehennemlik demeye özü varmasa da talebesini nefsine kul olmaktan kurtaramamış, şeytâniyete kaptırmıştı.
Hâdî söze şu şekilde devam etti.
“Sözü uzatma, manayı kaybettin. Ancak son söz olarak sana şöyle diyebilirim.”
“Namaz sakıt olmaz, ancak ne gördün, ne bildin ki kendini kulluktan düşürdün.”
“Allah Teâlâ’nın kulluğundan düşürdüğü ancak şeytan olur.”
“Namaz dinin gereği ve direğidir.”
“Namaz kılmayan kâfir değildir, ama kâfirler namaz kılmazlar.”
“Sen inkârda mı kaldın, ispata varıp Allah olduğunu mu sandın?”
“Ah….iki menzil arasında kalanlar.”
“Bizim sana yardımımız, uyarmak ve “kulluk et” demektir.”
“Ancak nefsine değil.”
“Bizim bu hususta, bir suçumuz yoktur. Senin telef olmanı ister miyiz!”
“Sen ‘fark’ edemeyip kulluğu kaybettin.”
Tâbî:
“Ne demek, bunca emeğim zayi mi oldu?”
Hâdî:
“İblis’te çok emek vermişti, meleklere hoca bile oldu diyorlar.”
“Ne oldu….Ayağı kaydı, şeytan oldu.”
Tâbî:
“Bu haksızlık olmuyor mu?”
Hâdî:
“Haksızlık yoktur. Haddini aşmak vardır.”
“Eğer, bir puta da kulluk etseydin, yine kurtulurdun.”
“Sen kendini anlamak istemiyorsun?”
“Cennetin yolu bir ama, gidişler farklı.”
“Senin işin cennete kapıdan değil bacadan girenlere benziyor.”
“Sen doğruyu arıyordun”
“Hakikati de buldun.
“Fakat şimdi kendini kaybettin.”
“Şimdi durduğun yer belli değil.”
“Haydi git,
“Biraz da ‘inkâr’ lık çilesi mi, ne çekeceksin.”
“Demek ki, mahcupluk kaderinde varmış. Unutma ki, emeğin zayi olmaz.”
“Allah Teâlâ çok cömerttir.”
…..
“Eğer, bu durumda bir suç var, kimde diye düşünüyorsan.”
“Var, var…”
“Var ama, yolun evvelinde olsa idi, benden idi.”
“Fakat emekten sonra olduğu için, illâki sendendir.”
….
“Kovuldun.”
….
“Hayır, Hayır kendini kovdurdun?”
“Benim tavsiyem, yine de umudunu yitirme.”
“Benim vefâm ise, seni unutmamaktır.”
“Ancak yine, ilk sözümüz senin için geçerli.”
….
“Kulluk işareti olan namazı kılacaksın.”
Tâbî:
“Namaz mı?”
Hâdî:
“Evet
Tâbî:
“Offf….”

İhramcızâde İsmail Hakkı

BALKANLARDA YÖRÜK YERLEŞİMLERİ


http://ismailhakkialtuntas.files.wordpress.com/2012/01/yc3b6rc3bckler-haritasc4b1.jpg?w=960&h=738

Nurettin Hacıoğlu- Yusuf Halaçoğlu

** Haritada özellikle pomak yerleşimlerinin en yoğun olduğu bölgelerde yörük yerleşkeleri yoktur. Osmanlı döneminde idari merkez olarak anılan ve çoğu türkiye’ye göç eden pomakların dedelerinin geldiği yer olarak ifade ettikleri Filibe şehir merkezi neredeyse hiç pomak nüfus barındırmamaktadır. Filibenin dağ köyleri ve özellikle o zaman paşmaklı adıyla bilinen smolyan çevreleri yüksek oranlarda pomak nüfus barındırmaktadır.

Geniş Bilgi için bkz:

http://www.pomak.eu/board/index.php?topic=4520.0