AYN RAND, “We The Living” BİZ İNSANLAR (Yaşamak İstiyorum) ÜZERİNDEN “BEN” –“BİZ” KİMLİĞİ


Ayn Rand, asıl adıyla Alişya Rosenbaum , 2 Şubat 1905’te Rusya’da, St. Petersburg’da doğdu. Altı yaşında kendi kendine okumayı öğrendi ve iki yıl sonra bir Fransız çocuk dergisinde ilk hayâlî kahramanını keşfetti. Bu ona hayatı boyunca örnek olacak başlıca kişiydi. Dokuz yaşında roman yazarı olmaya karar verdi. Mistisizme ve kollektivist Rus kültürüne karşı çıktı ve Walter Scott ve özellikle beğendiği yazar olan Victor Hugo ile tanıştıktan sonra kendisini Avrupalı bir yazar olarak görmeye başladı. Yüksek öğrenim yıllarında desteklediği Kerensky’nin iktidara gelişine ve başından beri yanlış ve tehlikeli gördüğü Bolşevik Devrimi’ne tanık oldu. Savaştan kaçarak ailesiyle birlikte Kırım’a yerleşti ve orada yükseköğrenimini tamamladı. Son komünist zaferi babasının eczanesine haciz getirdi ve yoksulluk dönemi başladı.Ailesi Kırım’dan döndüğünde, o felsefe ve tarih üzerinde araştırma yapmak üzere Petrograd Üniversitesi’ne girdi. 1924’te mezun olurken, hakkında soruşturma başlatıldı, üniversite dağıldı ve komünistler üniversite yönetimini devraldı. Hayatının giderek kötüleşmesine rağmen onun en çok hoşlandığı şey Batı film ve oyunlarıydı. Filmlere olan hayranlığı sebebiyle, 1924’te oyun yazarı olarak Sinema Sanatları Enstitüsü’ne girdi.

1925’lerin sonuna doğru Birleşik Devletleri ziyaret etmek için Sovyet Rusya’dan ayrılmaya karar verdi. Sovyet makamlarına ziyaretinin kısa olacağını söylemesine rağmen Rusya’ya bir daha asla dönmemeye kararlıydı. 1926’nın Şubat ayında New York’a vardı. Şikago’da altı hafta geçirdi, vizesini uzattırıp oyun yazarı olarak kariyerine devam etmek üzere Hollywood’a gitti. Hollywood’daki ikinci gününde DeMill onu stüdyosunun kapısında beklerken gördü ve Kralların Kralı film setindeki işleri yürütmeyi teklif ederek, iş ve avans verdi. Böylece Ayn Rand metin okuyucusu oldu. Bir sonraki hafta stüdyoda 1929 yılında evlendiği aktör Frank O’Connor‘la tanıştı. Frank’ın ölümü ile sona eren evlilikleri 50 yıl sürdü.

Oyun yazarlığı dışında çeşitli işlerde birkaç yıl çalıştıktan sonra bir film stüdyosunda vestiyer olarak çalıştı ve Kırmızı Piyon adlı oyun metnini 1932 yılında Universal Stüdyolarına sattı. İlk romanı olan “We The Living” BİZ İNSANLAR (Yaşamak İstiyorum) 1933’te tamamladı.

Otobiyografik yönü ağır basan romanda baskıcı komünist rejimin bireylerin hak ve hürriyetlerine müdahalesi anlatılır. Rus ihtilali olduktan sonra, yönetim dü­zeninin kötü yanlarını en küçük ayrıntısına ka­dar incelemiştir. Romanda, sürgün cezasına çarptırılanların ölümü, hapishane köşelerinde çürüyen insanla­rın dramı büyük bir ustalıkla anlatılmıştır. Bu­nun yanı sıra diktatörlükle idare edilen ülke­lerde, yaşamın kısıtlı bir şekilde ve zor koşul­lar içinde sürdürülmesini yoğun bir sosyal hayat görüntüsü altında bireyin özel hayatının yok oluşu gözler önüne koyan Ayn Rand, kendine özgü bir anlatımla verir.

(We the Living) (Yaşamak İstiyorum) BİZ İNSANLAR’da Kira ve Leo aşkların en güzelini yaşıyorlar. Soğuk karlı kış günle­rinde mutluluk ateşi onları sanki ısıtıyor, ba­zen de ufacık bir odanın içinde umutsuzlukla. sessiz… saatlerce… birbirlerine bakıyorlardı Amaçları, tedirginlikleri, istedikleri neydi?

Kira küçük bir kızken bile hiç durmadan kan görmüştü… Büyüdü, güzel narin, cazibeli genç kız olmuştu… Ama bembeyaz karların üzerinde ufak kan izleri vardı…

(We the Living) (Yaşamak İstiyorum) BİZ İNSANLAR’ı okurken Kira ve Leo’ nun aşklarından başka hiç bir şey tanımadıklarına sizler de şahit olacaksınız.

Rand’ın bu romanı yayınevleri tarafından reddedildi. Yıllar sonra Amerika’da Macmillian ve İngiltere’de Cassell adlı yayımcılar tarafından (1936) yayınlandı. 

BİZ İNSANLAR, radyoda da oynadı ve bütün yurtta büyük bir ilgi uyandırdı.

 KİTAPTAN ALINTI

Leningrad işçileri kırmızı bayrağa sarılı bir tabutun arka­sında yürümekteydi.

Sıralar, hiç sonu gelmeyen bir merdivenin basamakları gi­bi sıralar dolusu bir sürü insan, bayrak ve pankartlar Nevsky’den Alexander III heykelini takiben Başbakanlık duvarlarının yanına doğru ilerliyordu. Binlerce insan teessürle yürüyor dal­galanan bir sürü bayrak ölüye sanki son tazimini ifa ediyor­du.

Kızıl Ordu askerleri haki kumaştan bir kale duvarı gibi sıralarda bir sürü dik, kaba omuz ve karları ezen çizmeleriyle ilerliyor, bu askerlerin her birinin kasketinin üstünde bir kızıl yıldız var. Başlarında kızıl bir bayrağın üstünde şu harfler ya­zılı:

ÖLMÜŞ BİR YOLDAŞA EBEDÎ HAŞMET

Putilovsky fabrikası işçileri kızıl bir bayrağın altında düz ve bozulmaz sıralar halinde ilerliyordu. Bayrakta şu sözler ya­zılıydı.

“O İŞÇİ SINIFINDAN GELDİ.

HAYATINI DÜNYA İŞÇİLERİNİN REFAHI İÇİN VAK­FETTİ.

DÜNYA PROLETERY AL ARI BU EBEDİYETE İNTİ­KAL ETMİŞ KAHRAMANA ŞÜKRANLARINI ARZEDER.”

Teknoloji Enstitüsü öğrencileri de sıralar halinde korteji takip ediyordu. Siyah kepli erkek talebeler, kırmızı eşarplı kız­lar, omuzları dik, gözleri ciddî ve sakin cenazeyi takip ediyor­lar. Onlar da bir pankart taşıyorlardı.

Parti mensupları siyah deri ceketleriyle sanki birer rahip gibi ciddî ve kederli bir ifadeyle cenazeyi takip ediyorlar, üst­lerinde yürüyüşleri kadar dümdüz bir pankart var. Pankart kırmızı üstüne siyah harflerle yazılmış bir ibare taşıyor:

“KOMÜNİST PARTİSİ HER BİR FERDİNİN HAYATINI DÜNYA İHTİLÂLİ UĞRUNA FEDAYA HAZIRDIR.”

Petrograd şehrindeki her fabrika, her kulüp, her idare her birlik ve en ufak parti hücreleri bile temsilci yollamıştı törene. Kırmızı eşarplar, siyah kepler ve karları ezen binlerce ayak, Nevsky Meydanında üç millik bir kortej meydana getirmişti. Nevsky Meydanının gri renkteki duvarları cenaze törenine iş­tirak eden insan seline sanki bir nehir şeddi vazifesini görüyor ve bu insan şeddi granitleşmiş karların üstünde akıp duruyor­du.

Tabutu askerî bir bando takip ediyor, pirinçden imal edilmiş mızıkalar siyah krepe sarılmıştı ve bando «Bir Şehit Gibi Öldün» şarkısını çalıyordu.

Bundan senelerce evvel çarın jandarmalarından gizli, ka­ranlık ve havasız hapishane hücrelerinde, Sibirya’nın buz tut­muş hapishane yollarında, hürriyet mücadelesi için çarpışan in­sanların hafızasından bir şarkı doğmuştu. İsimsiz kahraman­lar için zincir şakırtılarının eşliğinde fısıltılarla söylenen bir şarkıydı. Ne bir bestekârı ne bir kopyesi basılmamıştı ama her tarafta söyleniyordu. İhtilâl bu şarkıyı şehirlerdeki her müzik dükkânına sokmuş ve her Komünistin cenaze töreninde bando refakatinde söylenilen bir şarkı olmuştu. İhtilâl, yaşayanlara «Enternasyonalle» i ve ölülere de bu şarkıyı getirmişti. Yeni Cumhuriyetin cenaze marşı olmuştu bu.

Leningrad işçileri açık tabutun arkasından giderken şim­di bu şarkıyı söylemekteydi:

Bir şehit gibi öldün

Bizim bu mukadder kavgamızda

Şerefini, hayatını, hürriyetini.

Her şeyinle kendini sevdiğin insanlara verdin

Müzik ümidin bile ötesinde bir ümitsizlikle başlıyor, vecde yakın bir haykırışla yükseliyordu. Fakat bu haykırışta ne bir keder, ne de bir sevinç değil, burada sadece bir askerî selâm vardı.

Ayaklar karda ilerliyor, bando ve mızıkanın sesi gümleyerek toprağı inletiyor, saflar boyunca ilerleyen bu insanlar ke­derli bir hava içinde ilerliyordu.

İstibdat yok olacak insanlar yaşayacak,

Hür, mesut ve bahtiyar

Elveda kardeşimiz

Sen şerefli ve cesur yolculuğunun

Sonuna geldin.

Bütün bu asker, işçi ve talebe teşekküllerinin çok ötesinde hiç bir pankart filân taşımadan törene öylece iştirak etmiş bir sürü insan kalabalığının içinde, gözleri çok uzaktaki tabuta sa­bit nazarlarla bakan genç bir kadın yürüyordu. Bütün üstüne giydiği yünlerin içinde yine de her tarafı buz kesilmişti. Bilek­lerinden ellerine doğru olan kısım mor bir renk almıştı. Genç kadının yüzünde hiç bir ifade yoktu ama gözlerinden şaşırmış bir mâna okumak kabildi.

Yanından yürüyen hiç kimse ona dikkat etmiyordu. Ama törenin başlangıcında biri onun mevcudiyetini fark etmişti. Ka­dın işçilerin saflarını idare eden Yoldaş Sonia yerini almak için hızla yanından geçerken birden durup yüksek sesle «Yoldaş Argounova siz burda ha? Doğrusu burda bulunması lâzım ge­len en sonuncu insan siz olmalıydınız,» demişti.

Kira hiç cevap vermedi.

Yanından kırmızı eşarplı bir kaç kadın geçerken biri di­ğerlerine onu işaret ederek ötekilere bir şeyler fısıldamış, ve diğerleri de kıkırdamaya başlamıştı.

Kira ileriye doğru bakarak ilerliyordu. Etrafındakiler «Bir Şehit Gibi Öldün» şarkısını söylüyordu. Genç kadın ağzını bile açmadı.

Erkek şapkası giymiş buruşuk yüzlü bir kadın yanındaki arkadaşına «Mashka, kooperatifden bu hafta un aldın mı?» di­ye fısıldadı.

«Ya, tabiî, kart başına iki kilo. Bitmeden git al.»

«Yoo, veriyorlar mı?»

Bir kadın çürük dişlerini gıcırdatarak «Allah kahretsin bunları. O Allahın cezası yürüyüşlerinden birini tam da tertip edecek günü seçtiler.» diye mırıldanıyordu.

«… Dün iki saat kuyrukta bekledim ama yine de soğan alamadım.» «Dounka, ay çiçeği yağını unutma kooperatifden almaya sakın…»

«Eğer biri bunları vurmazsa bunlar kendileri intihar edi­yorlar. Bizleri böyle yürütmek için…»

İhtilâl şehitliği Nevanın kıyısında, şehrin göbeğinde yarım mil uzunluğunda bir sahaya yayılmış ve Petrogradın sanki bir keli gibi çıplak bir durum arz ediyordu. Bir kenarını Yaz Sara­yının demir bahçe parmaklıkları çevrelemişti ve bu parmaklık­ların ardında çıplak düz beyaz bir arazide tek tük siyah ağaç­lar yükseliyordu.

İhtilâlden önce burası Mars Arazisi adıyla tanınır ve as­kerî merasimlerde gri üniformalı bir sürü asker bu arazide resmigeçit yaparlardı. Bu arazinin tam ortasına ihtilâlden hemen sonra pembe granitten ufak bir abide dikilmişti. Bu abide bu geniş sahada kaybolmuş gibiydi adeta. Abidenin hemen yakını­na 1917 Şubatında sokaklarda can veren ilk şehitler gömülmüş­tü. -1917 Şubatından bu yana daha bir çok granit lahit bu sa­haya dikilmiş ve buraya gömülenlerin bir çoğu, ihtilâl hüküme­ti için bir gösteri yürüyüşü vesilesi teşkil eden zevat «İhtilâl Şehidi» şerefini alarak buraya gömülmeye başlanmıştı.

Pavel Syrov kırmızı bir granit yığının üstüne çıktı. Ye­ni siyah ceketi ve pantolonuyla, ayağındaki uzun çizmeleriyle gökyüzünün griliği içinde uçuşan sarı saçlarıyla gayet heybet­li bir hali vardı. Hiç hareketsiz kendisine bakmakta olan kala­balığa doğru ellerini uzatarak konuşmaya başladı.

«Yoldaşlar» diye söze başladı. Pavel Syerov’un sesi önün­de duran binlerce kişinin kulaklarında gürledi.

«Bu gün bura­da müşterek bir kederle, şimdi aramızdan ebediyen giden bir kahramana son vazifemizi ifa için toplandık. Çok büyük bir adam kaybettik. Çok büyük bir askerdi o, size esefle bildiririm ki, buraya toplananlar içinde bu acıyı en fazla hissedenlerden biri de benim. Onun en yakın arkadaşıydım ve bu imtiyazımı şimdi sizlerle paylaşmalıyım. Andrei Taganov meşhur bir in­san değildi. Fakat o şeref ve centilmenlikle sade tek bir ünvanı taşıdı. Komünist unvanıydı bu. İşçi kademelerinden gelmiş bir insandı. Çocukluğu Proleteryanın en aşağı kademelerindeki en yorucu işlerle geçti. Onunla ben, ikimiz beraber büyüdük, ve uzun seneler, Putulovsky Fabrikasında birlikte işçi olarak çalıştık. Birlikte Partiye girdik. Bu ihtilâlden çok evvelki bir devreye aittir. O zamanlar parti kartı Sibirya için bir bilet ve­ya Çarın cellâtmın karşısında yer almak için en kolay bir şeydi. Yoldaş Taganov’la ikimiz, o 1917 Ekiminin en civcivli za­manlarında omuz omuza sokaklarda döğüştük. Kızıl Orduda birlikte vazife gördük, ihtilâl sonrası devresindeyse, Taganov bir parti mensubu olarak Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Bir­liğine sakin, mütevazi ve fedakârane yardımlarda bulundu. İş­te bu işinde de şehit düştü. Ölümüyle hissettiğimiz bu keder, ayni zamanda yaptıklarını düşünerek de bir sevince dönebilir. O öldü, ama vazifesi, yâni bizlerin vazifeleri devam ediyor. “İn­sanlar teker teker ölürler ama. Kolektivizm ilelebet yaşıyacaktır.”

[Kolektivizm her insanın bağımlılık vurgulayan herhangi bir felsefi, politik, dinsel, ekonomik ve sosyal bakış açısı. Kolektivizm insan doğasına bireycilik ters (aynı şekilde yüksek bağlamda kültür düşük bağlamda kültür ters olarak var) gibi var olan bir temel kültür öğesidir, ve bireysel hedefler ve uyumun önemi üzerinde olan grubun öncelikli hedeflerini vurgulayan sosyal gruplar (örneğin tanımlandığı ne özel bağlamında bir “grup içi”, gibi). Kolektivistleri genellikle topluluk, toplum ya da ulus odaklanmak. Bu kullanılan ve devlet ve tarih boyunca siyasi, ekonomik ve eğitim felsefeleri çok farklı ve çeşitli türde bir öğe olarak kullanılmıştır. Çoğu toplumlarda kolektivizm ve bireycilik hem elementler içerir.]

 Sovyetlerin ve Komünist Partisinin liderliği altında, hür iş­çilerin hâkim olacağı bir dünyaya doğru cesaret ve güvenle yü­rüyoruz. İşte o zaman işçiler Kapitalist memleketlerde olduğu gibi bir esir muamelesi görmeyecekler. Bu da bizim ehemmiyet­siz kaygılarımızdan, kederlerimizden ve hattâ hayatımızdan da daha önemlidir. Proleterien Cemiyetinin Ebedi Kolektivizmi her şeyin üstündedir. Andrei Taganov öldü, ama bizler yaşıyoruz. Hayat ve zafer bizimdir. İstikbal bizimdir.»

Alkışlar, şehrin ta uzaklardaki evlerinden, yaz sarayının bahçesine kadar yayıldı. Kırmızı bayraklar tutan eller çılgınca alkışlıyordu bu sözleri. Alkışlar kesilip gözler kırmızı granit ta­şa çevrildiği zaman Pavel Syerov’un indiği, onun yerine Victor Dunaev’in kıvırcık siyah saçlarının altında parlayan gözlerit bembeyaz dişlerini gösteren bir gülüşle kalabalığa baktığı gö­rüldü. Genç, dinamik ve kuvvetli bir sesle konuşmasına başladı

«Yoldaşlarım! Bu gün burada bir adam şerefine toplanmış bulunuyoruz. Fakat bu muazzam Proleterya Kolektivizminin, yanında bir insanın mevcudiyeti hiç bir şey değildir. Eğer bu insan ferdiyetin ötesinde daha yüksek bir sembolün temsilcilerinden biri olmasaydı, şu an biz de burada olmazdık. Yoldaşla­rım bu bir cenaze töreni değil, fakat bir doğum gününün tesididir! (kutlama) Bizler şu anda bir yoldaşın ölümünü değil fakat yeni bir insaniyetin doğuşunu tesid (kutlama) ediyoruz. Bu yeni insaniyetin ilk fertlerinden biriydi, Taganov. Yoldaşlarım, Sovyetler yeni bir insan nesli ortaya çıkarıyorlar. Bu yeni nesil eski dünyayı kor­kutuyor. Zira bu yeni neslimizin standardları nelerdir? İlk ve en mühimi bizler lügatimizden bir kelime attık. İNŞER DİLLERİN­DEKİ EN TEHLİKELİ, EN FENA VE EN SİNSİ KELİMESİ OLAN «BEN» İ AT­TIK. ARTIK O BİZE YARAMAZ. İSTİKBALDEKİ SLOGANIMIZ «BİZ» OLA­CAKTIR. Kalblerimizde eski canavar «bencilliğin» yerini kollektivizm almıştır. Şahsî kudret, şahsî gurur ve şahsi servetin üs­tüne çıktık artık. Altın para ve altın madalya hevesinde deği­liz artık. En büyük idealimiz kollektivizme yardım etmektir. Yegâne hedefimiz için çalışmaktır. Bu gün burada öğrenip, sı­nırlarımız dışındaki düşmanlarımıza vereceğimiz ders nedir öy­leyse?

Bir parti yoldaşının Kolletivizm uğruna canını feda et­mesi. Hükmeden bir Partinin kanunları uğruna kendi fertleri­nin feda edilişi. Etrafınızdaki dünyaya bir bakın, yoldaşlarım iktidara geçmek için birbirlerini arkadan bıçaklayan Kapitalist dünyanın o şişman, gözü doymaz vekillerine bir bakın. Sonra da sizleri idare edenlere bir bakın. Proleterya ve Kollektivizm uğruna her türlü fedakârlığı yapmaktan sakınmayan bu insan­ları bir gözünüzün önüne getirin. Eğer bunu yaparsanız benim, Komünist Partisi politika dünyasının en dürüst, korkusuz ve idealistik bir topluluğudur sözümü, haklı bulacaksınız!»

Alkışlar sanki Peter Paul Kalesinin eski topları gibi bir anda koptu. Ve Victor’un siyah saçları kalabalık içinde kaybo­lana kadar da devam etti. Sonra Yoldaş Sonia kürsüye çıkarak Proleterya ve kollektif yaşayışta kadının rolü ve vazifelerin­den bahseden bir konuşma yaptı. Sonra başka biri çıktı. Göz­lüklü soluk dudaklı, öksürükten ne konuştuğu anlaşılmayan bir adamdı bu. Onun arkasından siyah sakalı kalabalığın en arka saflarından bile bariz bir şekilde görülen bir adam konuştu. Daha sonra Komünist partisi gençlik kolundan genç bir çocuk kekeleyerek ve durmadan başını kaşıyarak bir şeyler söyledi. Biraz sonra ihtiyar, zayıf, kuru bir kız sanki dişçinin karşısın­daymış gibi ağzını yarı açarak ve sanki kendisine itaat etmeyen öğrencilere hitap edermiş gibi parmağıyla kalabalığı tehdit eder gibi bir konuşma yaptı. Elleri kalçasında uzun boylu bir denizci çıkarak bir konuşma da o yaptı. Ön sıradakilerin güldüğünü gören arka sıradakiler konuşmaları takip etmedikleri halde onlar da gülmeye başladılar.

Kaynak:

Ayn RAND, Biz İnsanlar, (We the Living), trc : Nazan ŞEBEK, İkinci Baskı-Halk Yayınevi, İstanbul, s446-452

“ATLAS SİLKİNDİ” HAKKINDA ÖNSÖZ-Turgay CİNER


Pek çok insanın onun yaratıcılığı sayesinde hayatını sürdürebildiği yaratıcı sınıf bir gün çalışmaktan vazgeçerse ne olur?

Atlas Silkindi Ayn Rand’ın felsefesinin bütün unsurlarıyla ve en mükemmel şekilde ortaya serildiği felsefi bir romandır.

Rand’ın felsefesinin en önemli ve kurucu unsuru bireyciliktir. Rand, bireyin temel ve esas beşeri varlık olduğuna inanır. Ona göre, birey, akıl sahibi bir varlıktır ve hiçbir kollektivite uğruna feda edilemeyecek, kurban edilemeyecek bir değerdir. Akıl sadece insanın sahip olduğu bir hazinedir ve insanın varlık mücadelesindeki en önemli aracıdır. Akla uygun davranmak insanın tabiatının gereğidir. Ancak, insanlar arasında aklını “gerektiği gibi” kullananlar azınlıktadır. Yani, bütün insanlar değil sadece aklını kullananlar, yani kendi çıkarı için çalışan, işini iyi yapan, hiçbir zaman “biz” demeyen benciller yaratıcı olabilirler, keşfederler, icat ederler, geliştirirler; geriye kalan “biz”ciler ise bu azınlığın, yani yapıp edenlerin yarattığı şeyleri tüketirler, hatta bazen sömürürler… İnsanlar çoğu zaman farkında değildir ama, modern, medeni toplumlar bu yaratıcı azınlık sayesinde sefaletten kurtulur, zenginleşir, özgürleşir… Yaratıcı insanların engellenmesi bütün insanların engellenmesi ve dolayısıyla sefaletin ve barbarlığın yayılması anlamına gelir. Ve insanlık tarihi yaratıcı insanların engellenip onların, onlara rağmen başarmasının tarihidir.

Bir an gözlerinizi kapatın bir azınlığa (ki yaratıcı insanlar, iş adamları oldukça dar bir azınlığı teşkil eder) bu şekilde bir muamele yapılacak olsa kopacak feryadı hayal edin. Örneğin, bir filmde; kadınları, eşcinselleri, etnik veya dinî bir azınlığı aşağılayıcı diyaloglar, sahneler olsaydı, vakit kaybetmeden film “ihbar” edilir, filmin kurgusu yeniden gözden geçirilir, ardından “affedilemez” mahiyetteki bu hata için özür dilenir, dahası film vizyondan kaldırılırdı. Peki ya iş adamları, para kazananlar ve kâr amacı güdenler?

Bunlar aleyhine yapılacak herşey mubahtır, zira onlar affedilemez bir suç işlemekte, her geçen dakika büyük bir günah ile yaşamaktadırlar, çünkü onlar BENCİLdirler.

İnsanlığı modern/hür/müreffeh bir dünyaya doğru getiren; çok uzak değil, günümüzden yalnızca birkaç asır geriye gittiğimizde karşılaşacağımız fakirlik, sefalet ve kölelik ile bugünün dünyasındaki zenginlik ve hürriyet arasında muazzam bir farkın oluşmasını sağlayan dinamiklere baktığımızda sürecin temel bir düstur üzerinde yol aldığını kolayca keşfedebiliriz: Bu, gönüllü ilişkiler ağı olarak tanımlayabileceğimiz “piyasa” (ekonomisinin) yaygınlaşması, yani bireyin kendi özçıkarlarının peşinde koşması önündeki engellerin bertaraf edilmesidir. Bunun pratikteki manası, mevcut kaynakları fakirler arasında dağıtmaktansa, müteşebbislerin kendi çıkarlarının gereklerini takip ederken daha fazlasının üretilmesini mümkün kılmaları, böylece mevcut sınırlı kaynaklarla binlerce insanın ihtiyaçlarının temin edilmesidir. Şüphesiz, sürecin bu şekilde, yani çoğunluğun refahının artmasını sağlayacak biçimde ilerlemesi ve böyle davranmanın bireyler için ahlaki bir ödev haline gelmesi, yaratıcı bireylerin hemcinslerine daha büyük yararlar sağladıklarını kavradıklarından ve bu durumdan duydukları memnuniyetten değil, bu şekilde davranan grup ve toplumlar diğerlerinden daha fazla refaha kavuştukları için gelişmiştir. İnsanların diğer insanların yararına olacak şeyler yapmaları için o insanları tanımaları ve sevmeleri gerekmez. Adam Smith’in Milletlerin Zenginliği adlı eserindeki şu meşhur sözleri anlatmak istediklerimizi açık bir şekilde izah ediyor:

“Akşam yemeğimizi soframızda bulmamış kasap, biracı veya fırıncının cömertliğinden değil, onların kendi menfaatlerine saygılarından ötürüdür… Biz de onların insanlığına değil, özsevgilerine hitap ederiz… Sermaye ve emek harcayan her birey ne kamu menfaatini destekleme niyetindedir, ne de ona ne kadar destek olduğunu bilir. Adeta görünmez bir el vasıtasıyla, kendi menfaati peşinde koşmakla, toplumun da menfaatine destek olmuş olur.”

***

Değerli insanları, yaratıcı bireyleri, iş adamlarını her parçası kendilerine ait ürünleri üretmekten, sahip oldukları şeyleri, çalışkanlıklarını, zekâlarını ve egolarını kendilerinin en çok yararına ait olduklarını düşündükleri şekilde kullanmaktan alıkoymak, insanlığın en kutsal haklarının açık bir ihlalinden başka bir şey olmadığı gibi, insanoğluna yapılacak en büyük kötülüktür… Buna rağmen, bugün dünyanın pek çok yerinde hukuka ve düşüncelere hâkim olan eğilim tam ters istikamettedir. Yani, açık veya örtülü bir şekilde, yetenekli olanın ahlaki görevinin yetenekli olmayana hikmet etmek ve kendini herhangi birinin ihtiyaçları için feda etmek olduğunu öne sürerek, aklı ödüllerinden mahrum bırakmayı talep etmek hâlâ baskın bir eğilim… Oysa, rasyonel bir beyin zorlama altında çalışmaz, bilgisini ve bu yoldaki eylemlerini hiç kimsenin refahına kurban edemez. Yetenekli olanın ahlaki görevi yetenekli olmayana hizmet etmek ve kendini herhangi birinin ihtiyaçları için feda etmek değildir. Bundan şüphe duyuluyorsa, bu tip insanların varlığına müsaade edilmeyen ülkelerin yarattıkları “eser”e, buralardaki yaşama standartlarına göz atılabilir.

Pek çok insanın onun yaratıcılığı sayesinde hayatını sürdürebildiği yaratıcı sınıf bir gün çalışmaktan vazgeçerse ne olur?

Turgay CİNER
Kasım 2005,
İstanbul

Kaynak:

Ayn RAND, Atlas Silkindi / Özgün Adı / Atlas Shrugged, 4. Baskı: İstanbul, Aralık 2010

 

Atlas Shrugged / ATLAS SİLKİNDİ / AYN RAND (Film-2011-2012)


Atlas Shrugged: Part I (2011)

Yönetmen:-  Paul Johansson

Senaryo:-  Ayn Rand-John Aglialoro- Brian Patrick O’Toole

Yapım : – 2011

Ülke : –  Amerika

Tür :-    Dram, Gizem, Bilim-Kurgu

Süre : –  97 dakika

Görüntü Yönetmeni:- Ross Berryman

Müzik: –   Elia Cmiral

 

Oyuncu                                              Rol

Taylor Schilling  –            Dagny Taggart

Edi Gathegi-                     Eddie Willers

Jon Polito-                        Orren Boyle

Patrick Fischler –             Paul Larkin

Armin Shimerman-         Dr. Potter

Matthew Marsden-         James Taggart

Paul Johansson –             John Galt

Michael O’Keefe-            Hugh Akston

Geoffrey Pierson-            Midas Mulligan

Michael Lerner –             Wesley Mouch

Grant Bowler-                 Henry Rearden

Jsu Garcia-                      Francisco D’Anconia

Christina Pickles-           Mother Rearden

Navid Negahban-           Dr. Robert Stadler

Joel McKinnon Miller-   Herbert Mowen

Özet

2016 yılı bilim adamlarının, zengin ve akıllı iş adamlarının kaybolmaya başladığı yıllardır.. Aynı zamanda kendilerini bilim kurulu olarak adlandırmış eski kafalı insanlar vardır.. Bu insanlara kafa tutan ve yaşadıkları beldeleri ileri taşımayı akıllarına koymuş dürüst insanlarda vardır.. Birileri politika ve meclisi arkalarına almış işleri engellemeye çalışırken birileride işlerini onurlu ve dürüst bir şekilde yapmaya çalışmaktadırlar.. Bakalım kim galip gelecektir.

 Atlas Shrugged: Part II (2012)

Yönetmen:-                       John Putch

Senaryo: –                          Duke Sandefur-Brian Patrick O’Toole- Duncan Scott

Görüntü Yönetmeni:      Ross Berryman

Müzik: –                             Chris P. Bacon

Yapım : –                           2012

Ülke :    –                           Amerika

Tür :       –                          Dram, Gizem, Bilim-Kurgu

 

Oyuncu                               Rol

Samantha Mathis-          Dagny Taggart

Jason Beghe-                   Henry Rearden

Esai Morales-                  Francisco d’Anconia

Patrick Fabian-               James Taggart

Kim Rhodes-                   Lillian Rearden

Richard T. Jones-           Eddie Willers

D.B. Sweeney-                 John Galt

Paul McCrane-                Wesley Mouch

John Rubinstein-            Dr. Floyd Ferris

Robert Picardo –              Dr. Robert Stadler

Ray Wise-                         Head of State Thompson

Diedrich Bader-               Quentin Daniels

Bug Hall-                          Leonard Small

Arye Gross-                      Ken Danagger

Rex Linn-                         Kip Chalmers

 Özet:

Küresel ekonomi çökmek üzeredir. İşsizlik %24 oranındadır. Benzinin litresi neredeyse 8 dolardır. Tren yolları ana ulaşım unsurudur. Sanatçılardan sanayicilere kadar zeki yaratıcılar gizemli bir şekilde yok olmaktadır. Taggart Transcontinental’ın Uygulayıcı Genel Müdürü Dagny Taggart gittikçe artan enerji krizine bir çözüm bulmuştur: statik elektrikten enerji alan bir motor prototipi. Ama bu cihaz yaratıcısını bulana kadar faydasız bir aletten başka bir şey değildir. Bu zamana karşı bir yarıştır ve bunu gözetleyen biri vardır.

ATLAS SİLKİNDİ/ AYN RAND

Dünyayı sırtında taşıyanlar bir gün greve gitmeye karar verirlerse, dünya neye benzer?.. Promete ateşi, Edison ampulü, Ford otomobili bulmasaydı ne olurdu? Objektivizm felsefesinin yaratıcısı Ayn Rand tarihte greve gitmeyen tek bir insan türü vardır diyor: Yaratıcı ve üretici insan… Yani ‘Ben’…

Rand, yaratıcı bireye saldıran kalabalıkların ellerindeki silahı iyilik, fedakarlık, hayırseverlik kurşunlarıyla doldurduğunu, yaratılan değerleri üleşmek, bölüşmek, paylaşmak istediklerini söylüyor. “Tüm bunlara rağmen, ‘yaratıcı ve üretici ‘Ben’ler dünyayı ayakta tutup yaşanır hale getirmiştir. Hiçbir zaman insanlığı yalnız bırakmamışlardır” diye konuşuyor. Aristo’dan sonraki en önemli ‘rasyonel filozof’ olan Rand’ın felsefesi ‘objektivizm’son 50 yılın en önemli düşünce sistemlerinden biri olarak milyonları etkiliyor.

20 yy’ın en önemli filozoflarından Ayn Rand objektivizm felsefesini anlattığı en önemli eseri Atlas Shrugged’ta (Atlas Silkindi) şu soruyu sorar: “Dünyayı sırtında taşıyanlar bir gün greve gitmeye karar verirlerse, dünya neye benzer? Böylesi bir grevde dünya üzerindeki tüm yağmacı, çapulcu, avantacı, otlakçı, parazit ve anaforcular ne yapar? Akıl ve her meslekte üretici zekaya sahip insanların, işi bırakarak ortadan kaybolması ile dünya neye benzer?”

Romanda dünyayı sırtında taşıyanlar, yani yaratıcı ve üreticiler olanlar teker teker kaybolmaya başlar ve bir dağ eteğine gizlenerek kendi dünyalarını kurarlar. Bu dünya yenilikçi, üretici, yaratıcı insanların özgürce yaşadığı, birbirlerini sömürmeye, engellemeye çalışmadığı, bürokratik engellerin olmadığı, emeğe ve üretime gerçek değerinin verildiği bir yerdir. Arkalarında aileleriyle birlikte, fabrikalar, çalışanlar ve birikimlerini bırakan insanlar yaptıklarından en ufak bir pişmanlık duymamaktadırlar. Fabrikalarda üretim, demiryollarında ulaşım durma noktasına gelir. Bu grev ortama tam bir kaosun hâkim olmasına yol açar.

Grevin liderliğini mühendisken icat ettiği motor kimse tarafından anlaşılmayan ve 15 yıl boyunca kapatılan bir motor fabrikasında şans eseri bulunan John Galt yapmıştır. Galt, romanda zaman zaman yaratıcı ve üretici kişilerin yardımına koşar ama hiç kimse onun varlığından tam olarak emin olamaz. Ta ki Galt onları ‘zamanı geldiğinde’ alıp, ‘yaratıcı ve üretici insanların’ dünyasına götürene kadar…

Rand, hayatı boyunca sanayiciyi tüm toplumlardaki en değerli organ olarak görür ve sanayicilere karşı duyulan genel kızgınlığı son derece sert bir biçimde eleştirir. Atlas Silkindi romanında toplumun ‘sömürücü’ olarak gördüğü, aşağıladığı ve suçladığı bu idealist, yaratıcı insanların kaçmasıyla Amerikan toplumu ve ekonomisi genel anlamda çöküşe girer. Hükümet sanayi üzerindeki zaten boğucu olan kontrollerini artırarak tepki gösterir.

Bireysel akıl her çağda saldırıya uğradı

Rand, tarihte greve gitmeyen tek bir insan türü olduğunu söyler: Yaratıcı ve üretici insan… Yani “Ben”… Diğer tür ve sınıftaki insanların canları istediği zaman çalışmayı bıraktığını, isteklerini haykırdığını, kendilerinin insanlık için vazgeçilmez olduklarını düşündüklerini belirtir. Promete ateşi hediye ettiği insanlar tarafından yakılmıştır. Edison ampulü bulurken, karısı tarafından, toplum ve ailesi ile ilgilenmeyen bir anti-sosyal olarak suçlanmıştır. Bireysel akıl, kalabalıkların onaylamadığı bir büyük güç her çağda saldırıya uğramıştır.

Rand, yaratıcı bireye saldıran kalabalıkların ellerindeki silahın iyilik, fedakarlık, hayırseverlik kurşunlarıyla doldurulduğunu söyler. Kalabalıklar daima yaratılan değerleri üleşmek, bölüşmek, paylaşmak istemişlerdir. Tüm bunlara rağmen, ‘yaratıcı ve üretici ‘Ben’ler dünyayı ayakta tutup yaşanır hale getirmiştir. Bunun bedelini aforoz edilerek, işkence görerek ödeseler de hiçbir zaman insanlığı yalnız bırakmamışlardır.

Ayn Rand, 20 yy’ın önde gelen filozofları arasında gösteriliyor. Aristo’dan sonra gelmiş en önemli ‘rasyonel filozof’ olarak tanımlanıyor. Felsefesi olan ‘objektivizm’i anlattığı Atlas Silkindi romanı ABD’de İncil’den sonra en çok okunan roman olarak biliniyor. Objektivizm 1960’larda önemli bir entellektüel hareket haline geliyor. Aslında roman, çıktığı dönemde sağ ve sol entelektüel kesim tarafından şiddetli eleştiriler alıyor. Rand, mistisizme karşı aklı savunduğu için ‘sağ’cılar, her türlü devlet baskısına karşı birey haklarını savunduğu için ‘sol’cular tarafından aforoz ediliyor. Ancak ‘düşünce’nin önüne geçilemiyor ve kitap tüm dünyada milyonlarca satıyor. Rand’ın felsefesi 1980’lerden sonra, birkaç üniversite kürsüsünde de incelenmeye başlanıyor.

6 yaşında okudu, 9 yaşında yazar olmaya karar verdi

Rand’ın yaşam öyküsü felsefesinin temelini oluşturuyor. Asıl adı Alissa Zinovievna Rosenbaum olan Ayn Rand, 2 Şubat 1905’te Rusya’da, St. Petersburg’ta doğar. Yahudi bir ailenin 3 kızından en büyüğüdür. 6 yaşında okumayı öğrenir, 7 yaşında hikayeler ve oyunlar yazmaya başlar, 9 yaşında yazar olmaya karar verir. Edebiyat ve sinemaya ilgi duyar. Bolşevik Devrimi nedeniyle ailesiyle birlikte savaştan kaçarak, Kırım’a yerleşir. 13 yaşında Victor Hugo’dan (ve romanlarındaki “gerçekçilikten) etkilenir.

Kırım’dan döndükten sonra Petrograt Üniversitesi’nde felsefe ve tarih eğitimi alır. Anti-Sovyet fikirler içeren bir günlük tutar. 1924’te mezun olurken, hakkında soruşturma başlatılır, üniversite dağıtılır ve komünistler üniversite yönetimini devralır.

Batı filmlerine ve oyunlarına olan hayranlığı nedeniyle, 1924’te oyun yazarı olarak Sinema Sanatları Enstitüsü’ne girer. 1925’te akrabalarını ziyaret etmek için ABD’ye gider ve bir daha da dönmez. 1926’da New York’a, ardından senaryo yazarlığı yapmak için Hollywood’a gider. 1929’da aktör Frank O’Connor’la tanışır. O’Conner’ın ölümü ile sona eren evlilikleri 50 yıl sürer.

‘Yaşamak İstiyorum’ ve ‘Hayatın Kaynağı’

İlk romanı ‘We The Living’i (Yaşamak İstiyorum) 1933’te tamamlar. Romanında, Sovyet Rusya’da komünist rejimin baskılarını ve insanların sıkıntılı yıllarını anlatır. Otobiyografik yönü ağır basan romanda baskıcı komünist rejimin bireylerin hak ve hürriyetlerine müdahalesini ortaya koyar. Yoğun bir sosyal hayat görüntüsü altında bireyin özel hayatının yok oluşu gözler önüne serer.

1935’te ‘The Fountainhead’ (Hayatın Kaynağı) adlı romanını yazmaya başlar. Hikaye genç ve zeki bir mimarın hayatını anlatır. Mimar, geleneksel standartlara karşı olan, hiçbir zaman doğruluktan taviz vermeyen biridir. Şu ana kadar 6 milyondan fazla satılan bu roman her yıl 100 binden fazla okuyucuya ulaşıyor.

Rand, Hayatın Kaynağı’nda, ‘yaratıcı’ insanları ve hayatta nasıl engellendiklerini anlatır. “Sonu ne olursa olsun insanoğlu yaşamının şafağında doğası ve hayat potansiyeliyle ilgili mükemmel vizyonunun peşine düşer. Bu vizyonu bulmak için bir kaç ipucu vardır. Hayatın Kaynağı bunlardan biridir” der. Hayatın Kaynağı 12 yayıncı tarafından reddedildikten sonra 1943’te yayınlanır ve hemen klasik haline gelir. Ayn Rand bu romanla birlikte bireyci felsefenin en önemli ismi olarak tanınır.

1943’te ‘Anthem’ (Ben) hikâyesini yazar. ‘Ben’; bir nükleer savaştan sonra ortaya çıkan totaliter sistemde yaşayan bir kimsenin, sözlüklerden ve toplumsal hayattan silinen, yeri ‘biz’ kelimesi tarafından doldurulan ‘ben’ kelimesini ve kendini keşfedişinin hikayesidir. Rand bu hikayede ‘gerçek özgürlük’ün ne olduğunu en kısa ve en veciz bir şekilde dile getirir.

Ve John Galt dünyanın motorunu durdurur…

1943’te, en büyük romanı olan Atlas Shrugged’ı (Atlas Silkindi) yazmaya başlar. 1957’de yayımlanan Atlas Silkindi en büyük başarısı ve son roman çalışması olur. Bu roman ABD’de entellektüel açıdan bir dönüm noktasıdır (Yayınlanmasından bugüne kadar best-seller). Rand romanda dünyanın motorunu durduracağını söyleyen ve gerçekten durduran John Galt’ın hikâyesini anlatır.

Kitapta yer alan şu sözleri düşüncesini özetler: “Benim felsefem, özünde, hayattaki ahlaki amacı kendi mutluluğunu olan, varlığının yegâne amacı ve en yüce eseri olarak yaratıcı üretkenliğini gören kahramansı bir varlık, bir insan konseptidir.” Atlas Silkindi’nin ana teması ‘insan aklının toplumdaki rolü’dür.

Bu romanın ardından objektivizm hakkında yazmaya ve ders vermeye başlar. Objektivizmin, insanın gerçekliği algılamak ve eylemlerine yol göstermek için tek aracının mantık olduğunu savunur. Rand, objektivist etiğin özünde insanın kendi iyiliği için yaşadığını, kişisel mutluluğunun en yüksek ahlâkî amacı olduğunu ve ne kendini başkaları için ne de başkalarını kendisi için feda etmesi gerektiğini söyler.

Ayn Rand; felsefesinin çeşitli unsurlarını sistematik olarak bir araya toplayan bir felsefe kitabı yazmaz. Felsefesini, romanlardan, gazete makalelerine, spesifik konulardaki felsefi risalelere, televizyon programlarına, düzenli radyo sohbetlerine, yayınladığı dergilere, konferanslara, broşürlere, okuyucularına yazdığı ücretli düzenli mektuplara kadar akla gelebilecek her ortamda anlatır. 1962’den 1976’ya kadar felsefî denemeler yazmaya devam eder. Makaleleri 9 kitapta toplanır. 6 Mart 1982’de New York’daki apartman dairesinde ölür. Hayattayken yayımlanan her kitabı hâlâ basılıyor. Kitapları her yıl 500 bin adet satılıyor. Şimdiye kadar satılan Rand kitaplarının sayısı toplam 20 milyonu aşıyor.

“KİTAPTAN ALINTI”

“JOHN GALT” KİM?

“Oniki yıldır sorup duruyorsunuz: John Galt kim?

Ben John Galt’ım. Hayatını seven adamım. Değerlerine olan sevgisini feda etmeyen adamım. Sizi kurbanlarınızdan mahrum bırakan, böylelikle dünyanızı yıkan adamım. Eğer bilmekten nefret eden sizler, neden yok olmakta olduğunuzu öğrenmek istiyorsanız, şimdi size onu söyleyecek olan adam da benim.”

Tek hareket edebilen başmühendis oldu. Televizyona koşup düğmelerle deli gibi uğraşmaya çalıştı. Ama ekran boş kalmayı sürdürdü. Konuşan, görülmeyi tercih etmemişti. Ülkenin hava akımlarını yalnızca sesi dolduruyordu. Dünyanın da, diye düşünüyordu başmühendis. Şu anda bu odadaymış gibi konuşan ses, bir gruba değil, bir tek insana hitap eder gibiydi. Bir toplantıya seslenmiyor, bir akla sesleniyordu.

Bu çağın manevî kriz çağı olduğu size söylendi. Bunu siz de kendinize söylediniz. Yarı korkuyla, yarı bu sözlerin bir anlam taşımamasını umarak. Dünyayı insanların günahları mahvediyor, diye haykırdınız, insan yapısını suçladınız, talep ettiğiniz sevapları insanların gerçekleştirmemesine kızdınız. Sizin gözünüzde değer demek, fedakârlık demek olduğu için, peşpeşe gelen her felâkette yeni fedakârlıklar istediniz. Ahlâka geri dönüş adına, ıstıraplarınızın nedeni olan kötülükler diye nitelediğiniz şeyleri feda ettiniz. Adaleti acımaya feda ettiniz. Bağımsızlığı birliğe feda ettiniz. Mantığı inanca feda ettiniz. Serveti ihtiyaca feda ettiniz. Öz saygıyı, kendini inkâr etme eğilimlerine feda ettiniz. Mutluluğu da göreve feda ettiniz.

Kötü saydığınız her şeyi feda edip, iyi saydığınız her şeye ulaştınız. O halde, çevrenizdeki dünyaya bakınca neden dehşetle büzülüyorsunuz?

Bugünkü dünya sizin günahlarınızın bir ürünü değil, sevaplarınızın bir ürünü. Sizin manevî idealleriniz gerçekleştirdi bu dünyayı … hem de en nihaî ve en ideal haliyle. O uğurda mücadele ettiniz, hep onun rüyasını gördünüz, onu istediniz, ben de … sizin dileklerinizi gerçekleştiren kişi oldum.

İdealinizde, amansız bir düşman vardı, sizin ahlâkî düsturunuz onu yok etmek üzere tasarımlanmıştı. Ben o düşmanı ortadan çektim. Onu sizin yolunuzun üzerinden ve ulaşabileceğiniz yerlerden çektim. Birer birer feda etmekte olduğunuz tüm o kötülüklerin kaynağını kaldırdım ortadan. Savaşı sona erdirdim. Motorunuzu durdurdum. Dünyanızı insan aklından yoksun bıraktım.

İnsanlar akılla yaşamaz, mı demiştiniz?

Akılla yaşayanları çekip aldım. Akıl yetersizdir, güçsüzdür mü demiştiniz?

Ben güçsüz olmayan akılların sahiplerini çekip aldım. Akıldan üstün değerler de var, mı demiştiniz? Ben yok diyenleri çekip aldım.

“Siz adaleti, bağımsızlığı, mantığı, serveti, özsaygıyı temsil eden insanları kurban sunaklarına sürüklerken, ben sizden hızlı davrandım, onlara sizden önce ulaştım. Oynamakta olduğunuz oyunu onlara anlattım, hangi manevî kurallara bağlı olduğunuzu açıkladım, çünkü onlar masum cömertlikleri nedeniyle bunları kavrayamamışlardı. Onlara başka manevî kurallarla, benim kurallarımla nasıl yaşanabileceğini gösterdim. Onlar da benimkini izlemeyi seçtiler.

“Bütün o ortadan yok olan adamları, nefret ettiğiniz, ama kaybetmekten çok korktuğunuz adamları sizin elinizden alan bendim. Bizi bulmaya çalışmayın. Biz bulunmayı seçmedik. Size hizmet etmenin görevimiz olduğunu haykırıp durmayın. Böyle bir görevi kabul etmiyoruz. Bize ihtiyacınız olduğunu da söylemeye kalkmayın. Biz ihtiyacı haklı bir talep olarak görmüyoruz. Bizim sahibimiz olduğunuzu sakın öne sürmeyin. Sahibimiz değilsiniz. Geri dönmemiz için yalvarmayın. Biz, aklı olan insanlar, grevdeyiz.

“Kendini yok etme kavramına karşı grevdeyiz. Kazanılmamış ödüllere, ödüllendirilmemiş görevlere karşı grevdeyiz. Kişinin kendi mutluluğunun peşinde koşmasını kötü sayan dogmaya karşı grevdeyiz. Hayatın bir suçluluk olduğu doktrinine karşı grevdeyiz.

“Bizim grevimizle, yüzyıllardır gördüğünüz grevler arasında bir fark var. Bizim grevimiz taleplerde bulunmakla değil, talepleri sunmakla ilgili.Sizin ahlâkî kurallarınıza göre biz kötüyüz. Biz de artık size zarar vermeme yolunu seçtik. Sizin ekonominize göre, biz yararsızız. Artık sizi sömürmemeye karar verdik. Politikanıza göre biz tehlikeliyiz, zincire vurulmamız gerek. Biz de sizi tehlikeye sokmamaya karar verdik, artık zincirleri takmayalım dedik. Sizin felsefenize göre biz yalnızca bir hayaliz. Bundan böyle, gözünüzü kamaştırmamaya karar verdik, gerçekleri görebilmeniz için sizi serbest bıraktık … istediğiniz gerçekleri, şimdi gördüğünüz dünyayı, aklı olmayan bir dünyayı.

“Bizden talep ettiğiniz her şeyi verdik size. Esasen vericiler her zaman biz olmuştuk, ama bunu ancak yeni anlayabildik. Size sunacak hiçbir talebimiz yok, pazarlık edecek koşullarımız yok, varılacak bir uzlaşmamız yok. Bize teklif edebileceğiniz hiçbir şey yok. Bizim size ihtiyacımız yok.

“Şimdi de, ‘Hayır, bizim istediğimiz bu değildi,’ diye mi bağıracaksınız?

Amacınız harabelerle dolu koskoca bir dünya değil miydi?

Sizi terk etmemizi istemiyor muydunuz? Siz, maneviyat yamyamlarının, aslında ne istediğinizi baştan beri çok iyi bildiğinizin farkındayım. Ama oyununuz bitti artık, çünkü şimdi ben de biliyorum.

“Yüzyıllar süren âfetler ve felâketler hep sizin manevi standartlannızın sonucuydu. Siz hep, maneviyata ihanet ediliyor, belâlar onun bedeli olarak yaşanıyor,diye haykırdınız. İnsan çok zayıf ve çok bencil olduğu için, belâyı def etmeye yetecek kadar kan dökemiyor, dediniz. İnsanı lânetlediniz, varoluşu lânetlediniz, dünyayı lânetlediniz, ama kendi manevî standartlarınızı sorgulamaya hiçbir zaman cesaret etmediniz. Kurbanlarınız suçu üstlerine aldılar, sizin lanetleriniz altında mücadeleyi sürdürdüler, bu onların ödülü sayıldı. Siz bu arada, kendi manevî kodunuzun çok soylu olduğunu, ama insanoğlu kötü olduğu için, onun uygulanamadığını haykırdınız. Hiç kimse kalkıp da size, iyiyse hangi ölçülere göre iyi, diye sormadı.

“Siz hep John Galt’ın kim olduğunu bilmek istediniz. Ben, işte o soruyu sormuş olan kişiyim.

“Evet, günümüz manevî kriz günü. Evet, sİzler kötülüğünüzden ötürü cezalandırılıyorsunuz. Ama bu sefer yargılanan, insan değil, suçu üstlenecek olan da insan yapısı değil. Bu sefer sonu gelen, sizin manevî kodunuz. Manevî kodunuz, varabileceği doruğu aştı, yolun sonundaki karanlık çıkmaza vardı. Eğer yaşamayı sürdürmek istiyorsani2, ahlâka geri dönmeniz gerek … siz ahlâkı hiçbir zaman tanımadınız, ama şimdi onu keşfetmek zorundasınız.

“Siz ahlâkî kavramları hiç duymadınız, yalnızca mistik ya CIA sosyal kavramları dinlediniz. Size ahlâkın, keyfi olarak empoze edilen bir davranış kodu olduğu söylendi. Kendinizi üstün bir gücün ya da toplumun kaprisine adamak, Tanrı’nın amacına hizmet etmek ya da komşunun refahına katkıda bulunmak, mezarın ötesindeki ya da bitişik evdeki bir otoriteyi memnun etmek … ama ne olursa olsun, kendi hayatınıza ve kendi zevkinize hizmet etmemek olduğu söylendi. Size kendi zevkinizin ancak ahlâksızlıkta bulunabileceği öğretildi. Çıkarlarınıza hizmet edecek şeyin ancak kötülük olduğunu, manevî kodların sizin için değil, size karşı olması gerektiğini ve sizin hayatınızı iyileştirmek için değil, tüketmek için var olduğunu dinlediniz.

“Yüzyıllar boyunca ahlâk savaşı hep, hayatınızın Tanrı’ya ait olduğunu söyleyenlerle, hayatınızın komşularınıza ait olduğunu söyleyenler arasında yer aldı. Bir kesim size kendinizi cennetteki hayaletler için feda etmenin iyi olduğunu söylerken, diğer kesim de size, kendinizi dünyadaki beceriksizler için feda etmenizin iyi olduğunu söyledi. Hiç kimse size hayatınızın kendinize ait olduğunu, iyinin de onu yaşamak olduğunu söylemedi.

“Ahlâkın sizden öz-çıkarlarınızı ve aklınızı teslim etmeyi beklediği konusunda her iki kesim de görüş birliği içindeydi. Ahlâkî olanla pratik olanın birbirinin tersi olduğu, ahlâkın mantık alanında olmadığı, inancın ve gücün alanında olduğu yolunda da görüş birliği içindeydiler. Rasyonel ahlâkın mümkün olmadığını, mantıkta doğru veya yanlış diye bir şey olamayacağını, mantık alanında ahlâklı olmak için bir sebep bulunmadığını her iki taraf da ileri sürüyordu.

“Başka hangi konularda savaşmış olurlarsa olsunlar, tüm ahlâkçılarınızın birleştiği nokta, hep insan aklına karşı savaş açmaktı. Tüm Planları ve sistemleri hep insan aklını saptırmaya ve çökertmeye yönelikti. Şimdi ya yok olmayı seçeceksiniz, ya da anti-akıl kavramının anti-hayat demek olduğunu öğreneceksiniz.

“İnsanın aklı, sağ kalmanın temel aracıdır. İnsana hayat verilmiştir, ama sağ kalma, verilmemiştir. Vücudu ona verilmiştir, ama dayanıklılığı verilmemiştir. Aklı ona verilmiştir, ama içeriği verilmemiştir. Hayatta kalmak için o insanın eyleme geçmesi gerekmektedir, eyleme geçmeden önce de, girişeceği eylemin niteliğini ve amacını bilmek zorundadır. Yiyeceğini elde edebilmesi, ancak yiyecek kavramını bilmesiyle, onu elde etmenin yolunu bilmesiyle mümkündür. Bir hendek kazarken de, bir siklotron yaparken de, bunu kendi amacını bilmeden, nasıl yapılacağını bilmeden başaramaz. Sağ kalabilmek için düşünmek zorundadır.

“Ama düşünmek de bir seçimdir. Sizin hiç düşünmeden ‘insan tabiatı’ dediğiniz şeyin anahtarı, birlikte yaşadığınız, ama adını koymaktan korktuğunuz o açık sır, insanın isteğe bağlı bilince sahip bir varlık olduğudur. Mantık, otomatik olarak çalışmaz. Düşünmek mekanik bir süreç değildir. Mantığın bağlantıları içgüdülerle kurulamaz. Midenizin, akciğerlerinizin, kalbinizin işleyişi otomatiktir, ama aklınız öyle değildir. Hayatınızın her saatinde ve her konusunda, düşünmekte ya da düşünme çabasından kaçınmakta serbestsiniz. Ama kendi tabiatınızdan kaçıp kurtulmakta serbest değilsiniz, mantığın hayatta kalma aracınız olduğu gerçeğinden kaçınmanız mümkün değildir … insan olduğunuza göre sizin için, ‘OLMAK VEYA OLMAMAK’ demek, ‘DÜŞÜNMEK VEYA DÜŞÜNMEMEK’ demektir.

“İsteğe bağlı bilince sahip bir varlığın, otomatik bir davranış rotası yoktur. Eylemlerine rehberlik edecek bir değerler koduna ihtiyacı vardır. ‘Değer’, kişinin kazanmak ve muhafaza etmek için uğrunda eyleme geçtiği şeydir; ‘iyi eylem’ ise, kişinin onu kazanmak ve muhafaza etmek için attığı adımlardır. ‘Değer’, bir soruya verilecek cevabı varsaymak zorundadır: ‘kimin için değer ve ne amaçla değer?’ ‘Değer’ ayrıca bir standardı da varsayar. O da bir amaçtır, bir alternatif karsısında eyleme geçme ihtiyacıdır. Alternatifin olmadığı yerde, hiçbir değer söz konusu olamaz.

“Evrende bir tek temel alternatif vardır: var olmak veya olmamak … bu da bir tek tür kimliği ilgilendirir; canlı organizmaları. Cansız maddelerin varlığı koşulsuzdur, hayatın varlığı öyle değildir. Belli bir eylem rotasına bağlıdır. Madde yok edilemez, biçim değiştirebilir, ama varlığı ortadan kaldırılamaz. Sürekli bir alternatifle, ölüm kalım alternatifiyle karşı karşıya olan yalnızca canlı organizmadır. Hayat, kendi varlığını sürdürme yolunda, kendinin başlattığı bir süreçtir. Bir organizma bu süreçte başarısız olursa, ölür. Kimyasal bileşenleri kalır, ama hayatı yok olur. ‘Değer’ kavramını mümkün kılan yalnızca ‘Hayat’ kavramıdır. Her şey ancak canlı bir varlık için iyi ya da kötü olabilir.

“Bir bitki, yaşayabilmek için kendini beslemek zorundadır; tabiatı onu, güneş ışığını, suyu, ihtiyaç duyduğu kimyasal maddeleri bulmaya yönlendirir; hayatı, eylemlerini yönlendiren değer standardıdır. Ama bitki, eylemleri konusunda bir seçim hakkına sahip değildir. Karşılaştığı koşullar açısından alternatifler vardır, ama işlevi konusunda hiçbir alternatif yoktur: hayatını sürdürmek için otomatik olarak hareket eder, kendini yok etmeye yönelemez.

Hayvan, hayatını sürdürme teçhizatına sahiptir. Duyuları ona otomatik bir eylem kodu verir, neyin iyi, neyin kötü olduğunu da otomatik olarak bilir. Bu bilgiyi çoğaltma ya da bu bilgiden kaçma imkânı yoktur. Bilgisinin yetersiz olduğu durumlarla karşılaşırsa, ölür. Ama yaşadığı süre boyunca, bilgisine dayanarak, otomatik güvenliğe sahip olarak, seçim hakkına sahip olmaksızın hareket eder, kendi çıkarlarını görmezden gelmeye hakkı yoktur, kötülüğü seçip de, kendini yok etmeye karar veremez.

İnsanın otomatik bir sağ kalma kodu yoktur. Tüm diğer canlı türlerinden farkı, alternatifler karşısında isteğe bağlı seçimleriyle hareket edebilmesidir. Kendisi için neyin iyi, neyin kötü olduğu konusunda otomatik bilgilere sahip değildir, hayatının hangi değerlere bağlı olduğunu, ne gibi eylemler gerektirdiğini bilmez. Şu anda sağ kalma içgüdüleri hakkında bir şeyler mi mırıldanıyorsunuz?

Sağ kalma içgüdüsü, tam da insanın sahip olmadığı şeydir. ‘İÇGÜDÜ’ yanılgısız, otomatik bir bilme biçimidir. Bir arzu, içgüdü değildir. Yaşamayı istemek, size yaşamak için gerekli bilgileri getiremez. İnsanın yaşama isteği bile otomatik bir şey değildir: bugün sizdeki gizli kötülük, o arzuya sahip olmayışınızdır. Ölümden korkmanız yaşamı sevmek demek değildir, size sağ kalmak için gerekli olan bilgileri kazandırmaz. İnsanın bilgiyi edinmesi ve eylemlerini seçmesi ancak düşünme süreciyle mümkündür, bunu da doğa ona zorla yaptırmaz. İnsan, kendi kendinin yok edicisi olma gücüne sahiptir … tarihin en büyük bölümü boyunca, da böyle hareket etmiştir.

“Kendi sağ kalma yollarını kötü olarak kabul eden bir canlı varlık, sağ kalamaz. Kendi köklerinde dolaşıklık yaratmaya kalkan bir bitki, kendi kanatlarını kırmaya çalışan bir kuş, karşılaştığı ortamlarda uzun süre dayanamaz. Ama insanlık tarihi, insanın kendi aklını inkâr etmesinin ve onu yok etmeye çalışmasının sürekli mücadelesi olarak tezahür etmiştir.

İnsana mantıklı hayvan denmiştir, ama mantık bir seçim meselesidir. Tabiatının insana sunduğu alternatif de, ya rasyonel bir varlık, ya da intihar eden bir hayvan olmaktır. İnsan kendi seçimiyle insan olmak zorundadır. Hayatına kendi seçimiyle değer vermek zorundadır. Onu devam ettirmeyi, kendi seçimi olarak öğrenmek zorundadır. Kendine gerekli olan değerleri kendi seçimi olarak keşfetmek, iyi eylemleri kendi seçimi olarak uygulamak zorundadır.

“Seçerek kabul edilmiş bir değerler kodu, ahlâk kodudur.

“Şu anda beni dinleyenler, kim olursanız olun, içinizde bozulmadan kalmış canlı varlığa, insanlık kalıntısına, aklınıza sesleniyorum … ve diyorum ki: Mantığın bir ahlâkı vardır, insana uygun bir ahlâk vardır, ve İnsanın Hayatı, kendi değerler standardıdır.

“Rasyonel bir varlığın hayatına uygun her şey iyidir; onu yok edecek her şey kötüdür.

“İnsan tabiatının gerektirdiği hayat, akılsız bir hayvanın hayatı olmadığı gibi, yağmacı bir serserinin, mırıldanıp duran bir mistiğin hayatı da değildir. Düşünen bir varlığın hayatıdır. Güç kullanmakla ya da sahtekârlıkla yaşanan hayat değil, başarılarla yaşanan hayattır; ‘ne pahasına olursa olsun hayat’ değildir, çünkü insanın sağ kalmasının bedelini ödeyebilmesi için tek şey vardır, o da mantıktır.

“İnsanın hayatı, ahlâkın standardıdır, ama kendi hayatınız bunun amacıdır. Eğer hedefiniz dünyada var olmaksa, eylemlerinizi ve değerlerinizi, insana uygun standartlara göre seçmeniz gerekir, hayatınız olan o tek varlığı sürdürme, doyuma erdirme, zevkini çıkarma değerlerine uygun olarak bir seçim yapmanız gerekir.

“Hayat belli bir eylem rotasını gerektirdiğine göre, onun dışındaki tüm rotalar hayatı yok edecektir. Kendi hayatını eylemlerinin amacı ve hedefi olarak kabul etmeyen bir varlık, ölüm amacına ve hedefine yönelik eylemleri seçmiş demektir. Böyle bir varlık, metafizik bir canavardır, kendi varoluşuna başkaldırmak, onu inkâr etmek, onunla çelişkiye düşmek peşindedir, yok olma yolunda körü körüne koşturmaktadır, acıdan başka hiçbir nasibi olamaz.

Mutluluk başarılı bir hayat durumudur, acı ise ölümün unsurudur. Mutluluk, insanın değerlerine ulaşmasından kaynaklanan bilinç durumudur. Eğer bir ahlâk öğretisi size, mutluluğunuzu reddederek mutluluğa varmanızı ve değerlerinizin başarısızlığına değer vermenizi söylüyorsa, o öğreti ahlâkın küstahça inkâr edilmesinden başka bir şey değildir. Bir doktrin size ideal olarak, kurbanlık hayvan olmayı, başkalarının sunağında kesilerek can vermeyi öneriyorsa, size standart olarak ölümü sunuyor demektir. Gerçekliğin ve hayatın yapısı gereği, her insan kendi başına bir amaçtır, kendi hatırı için vardır, en yüksek ahlâkî amacı da kendi mutluluğudur.

“Ama hayat da, mutluluk da, mantıksız kaprislerle elde edilemez. İnsan her rastgele durumda sağ kalmaya çalışmakta özgürdür ama, tabiatının gerektirdiği biçimde yaşamadığı zaman, ölmek zorundadır. Yani mutluluğunu her türlü akılsız sahtekârlıkta arama özgürlüğü vardır, ama o yolda bulabileceği yalnızca işkence ve hınç olur; bunun tek çaresi mutluluğunu insana uygun yollarda aramaktır. Ahlâkın amacı size, acı çekip ölmeyi değil, zevk almayı ve yaşamayı öğretmektir.

“Sübvansiyonlu sınıflarda ders veren, başkalarının aklının kazancıyla yaşayan, insanın ahlâka, değerlere ve davranış koduna ihtiyacı olmadığını söyleyip duran o parazitleri bir kenara itin. Bilim adamı pozuna girip insanın yalnızca bir hayvan olduğunu söyleyeni, en alttaki böceklerin düzeyine lâyık gördükleri varoluşun kanunlarına kanmayın. Her canlı varlığın, kendi tabiatından gelen bir sağ kalma biçimine gereksinimi olduğunu onlar biliyorlar. Balığın suyun dışında yaşayabileceğini, köpeğin koku alma duyusu olmadan sağ kalabileceğini iddia etmiyorlar. Ama varlıkların en karmaşığı olan insana gelince, onun her koşulda var olabileceğini, kimliği, tabiatı olmadığını, sağ kalma yetenekleri yok edilse bile, aklı esir alınıp onlardan gelecek her emri uygulamaya ayarlansa bile, yine de yaşayamaması için hiçbir neden olmadığını iddia ediyorlar.

İnsanlığın dostuymuş havasına giren, insan için en büyük sevabın, kendi hayatını değersiz saymak olduğunu vaaz edip duran o nefret dolu mistikleri de bir kenara itin.Size ahlâk gereği insanın sağ kalma içgüdüsünü frenlemesi gerektiğini mi söylüyorlar?

İnsanın bir ahlâk koduna ihtiyacı olması zaten sağ kalma amacına yöneliktir. Ahlâklı olmak isteyen insan, yaşamak isteyen insandır.

“Hayır, yaşamak zorunda değilsiniz. O sizin temel seçim hakkınızdır. Ama eğer yaşamayı seçiyorsanız, insan gibi yaşamanız gerekir … aklınızın çalışmaları ve yargılarıyla.

“Hayır, insan gibi yaşamak zorunda da değilsiniz. O da bir ahlâkî seçim eylemidir. Ama başka bir şey olarak yaşayamazsınız … bunun tek alternatifi, şu anda kendi içinizde ve çevrenizde gördükleriniz gibi, yaşayan bir ölü olarak, varoluşa lâyık olmayan bir şekilde devam etmek, artık insan olmamak, hayvandan da aşağı olmak, acıdan başka bir şeyi bilmeyen, kalan yıllarını düşünmeksizin bir öz-yıkım eğiliminin acıları içinde sürüklenerek geçiren bir şey haline gelmektir.

“Hayır, düşünmek zorunda değilsiniz; o da sizin ahlâkî seçiminizdir. Ama sizi sağ tutmak için birileri düşünmüştür. Burada ödememe durumuna düşerseniz, varoluşa karşı borçlu duruma düşmüş olursunuz, aradaki açığı bir başka ahlâklı insana yüklemiş olursunuz, sizin kötülüğünüzle yaşayabilmeniz için, onun kendi iyiliğini feda etmesini beklemek zorunda olursunuz.

“Hayır, insan olmak zorunda değilsiniz; ama insan olanlar, bugün artık orada değil. Sağ kalma araçlarınızı, zavallı kurbanlarınızı elinizden aldım.

“Eğer bunu nasıl yaptığımı, her şeyi yüzüstü bırakmaları için onlara neler söylediğimi merak etmişseniz, işte hepsini şimdi dinliyorsunuz. Onlara esas olarak bu akşam söylediklerimi söyledim. Onlar benim standartlarıma göre yaşayan insanlardı, ama bunun ne kadar büyük bir değer olduğunun farkına varamamışlardı. Ben onu görmelerini sağladım. Onlara sunduğum, bir yeniden değerlendirme değil, kendi değerlerinin belirlenmesiydi.

“Biz, aklı olan insanlar, şimdi bir tek aksiyom adına size karşı grevdeyiz. O aksiyom bizim ahlâkî kodumuzun köküdür … tıpkı sizin kodunuzun kökünün de o aksiyomdan kurtulma isteğiniz olduğu gibi. O aksiyom, var oluşun var olduğudur.

“Varoluş vardır … bu gerçeği anlamak, bizi buna bağlı iki aksiyomla karşı karşıya getirir: İnsanın algıladığı şey, var demektir, bu bir ve kişi ancak bir bilince sahip olarak var olur, çünkü bilinç, var olanı algılayabilme gücüdür, bu da iki.

“Eğer hiçbir şey var değilse, bilinç de olamaz: bilinçlendirecek hiçbir şeyi olmayan bir bilinç, içten çelişkili bir kavramdır. Kendinden başka hiçbir şeyin bilincinde olmayan bir bilinç de içten çelişkili bir kavramdır: Kendini bir bilinç olarak kimliklendirmeden önce, bir şeylerin bilincinde olması şarttır. Eğer algılıyorum dediğiniz şey var değilse, sizin sahip olduğunuz o şey de bilinç değildir.

“Bilginizin derecesi ne olursa olsun, bu ikisi … yani varoluşla bilinçlilik, kurtulamayacağınız aksiyomlardır. Bu ikisi, giriştiğiniz her eylemde, bilginizin herhangi bir bölümünde ve hepsinin toplamında, vazgeçilmeyecek birincilliklerdir; bu hayatınızın başlangıcında ilk gördüğünüz ışık hüzmesinden, hayatınızın en sonunda elde edebildiğiniz en geniş bilgi birikimine kadar, hep böyledir. İster bir çakıl taşının biçimini biliyor olun, ister güneş sisteminin yapısını, aksiyomlar hep aynıdır: O vardır … ve siz onu biliyorsunuzdur.

Var olmak bir şey olmaktır, hiçlikten, var olmamaktan farklıdır, belirli özelliklerden oluşan belirli bir kimlik olmaktır. Yüzyıllar önce, kusurları ne olursa olsun en büyük filozoflarınızdan sayılan biri, var oluş kavramını ve tüm bilginin kuralını tanımlayan bir formül ileri sürdü; A, A’dır, dedi. Bir şey, neyse odur. Bu sözün anlamını hiçbir zaman anlayamadınız. Ben onu tamamlamaya geldim: Varoluş, kimliktir, Bilinçlilik de Kimliklendirmedir.

“Neyi ele alırsanız alın, ister bir nesne, ister bir nitelendirme, ister bir eylem olsun, kimlik kanunu hep aynı kalır. Bir yaprak, aynı zamanda bir taş olamaz. Hem tam yeşil, hem de tam kırmızı olamaz. Aynı anda hem donup hem yanamaz. A, A’dır.Ya da daha basit biçimde ifade edilmesini isterseniz: Hem elinizdeki pastayı yiyip hem de pastam olsun diyemezsiniz.

“Dünyanın nesi var diye merak mı ediyorsunuz?

Dünyanızı yıkan tüm felâketler sizin liderlerinizin A, A’dır gerçeğinden kaçınmaya çalışmasının sonucudur, içinizde var olan ve yüzleşmekten korktuğunuz bütün gizli kötülük ve dayanmak zorunda kaldığınız bütün acılar, kendinizin de A, A’dırkavramından kaçınmaya çalışmanızın sonucudur. Size ondan kaçınmayı öğretenlerin amacı, İnsan’ın İnsan olduğunu size unutturmaktı.

“İnsan bilgi kazanamazsa var olmayı sürdüremez, onu kazanması için kullanabileceği tek araç da mantıktır. Mantık, duyularından gelen malzemeyi algılama, tanıma ve birleştirme gücüdür. Duyuların işi, ona var oluşun kanıtlarını toplamaktır, ama onları tanıma işi, o insanın mantığına aittir. Duyuları ona yalnızca bir şeyin var olduğunu söyler, ama o şeyin ne olduğunu öğrenen, akıldır.

“Düşünmenin tümü bir tanıma ve birleştirme sürecidir. İnsan renkli bir balonu algılarken, görme ve dokunma duyularının getirdiği kanıtları birleştirmekte, onu bir katı nesne olarak tanımayı öğrenmektedir. Bir nesneyi masa olarak tanımayı öğrenir, tahtanın hücrelerden oluştuğunu, hücreleri moleküllerin oluşturduğunu, moleküllerin de atomlardan meydana geldiğini öğrenir. Bütün bu süreç boyunca aklının çalışması, bir tek soruya gelen cevaplarla yürür: Bu nedir?

Verdiği cevapların doğruluğunu saptama yolu, mantığıdır, mantık da, var oluşun var olduğu aksiyomuna dayanmaktadır. Mantık denilen şey, çelişkisiz tanıma sanatıdır. Çelişki olamaz. Atom, neyse odur. Evren de öyledir. Hiçbiri kendi kimliğiyle çelişemez, hiçbirinin parçaları da bütünün kendisiyle çelişemez. İnsanın geliştirdiği hiçbir kavram, eğer o insan onu tüm kendi bilgi haznesiyle çelişkisiz biçimde birleştiremiyorsa, geçerli olamaz. Bir çelişkiyle karşılaşmak demek, kişinin kendi düşüncesinde bir hata yaptığını itiraf etmek demektir. Bir çelişkiyi sürdürmek, kişinin aklını devreden çıkarması, kendini de gerçekliğin alanından çıkarması anlamına gelir.

Gerçeklik var olan şeydir; gerçek dışı, var olamaz; gerçek dışı yalnızca, insan bilincinin içeriği olan var oluşun reddidir ve mantığı terk etme girişiminde ortaya çıkar. Doğrular, gerçeğin bilişselleşmesidir; mantık insanın tek bilgi yoludur, onun tek doğrular standardıdır.

Şu anda sorabileceğiniz en yoz soru: “Kimin mantığı?” sorusu olabilir.Bu soruya verilecek cevap: “Sizin mantığınız,” olmak zorundadır. Bilgileriniz ne kadar zengin ya da ne kadar mütevazi olursa olsun, onu ancak sizin kendi aklınız elde edebilir. Ancak kendi bilgilerinizle bir şeyler yapabilirsiniz. Ancak kendi bilgilerinizin sahibi olduğunuzu iddia edebilirsiniz ve başkalarından söylediklerinizi dikkate almalarını buna dayanarak isteyebilirsiniz. Aklınız sizin doğrularla ilgili tek yargıcımızdır. Başkaları sizin verdiğiniz hükümden ayrılıyorsa, son itiraz mahkemesi de gerçekliktir. Düşünme diye adlandırdığımız o karmaşık, duyarlı, hayatî süreci başarabilecek tek şey insan aklıdır. Bu süreci, onun kendi yargılarından başka hiçbir şey yönlendiremez. Yargılarını da, onun ahlâkî dürüstlüğünden başka hiçbir şey yönlendiremez.”

‘”Ahlâkî içgüdüden, sanki mantığın dışında bir başka yetenekmiş gibi söz eden sizler … insanın mantığı, onun ahlâkî yeteneğidir. Bir mantık süreci, ‘DOĞRU MU, YANLIŞ MI?’ sorusuna verilecek cevapla ilgili sürekli bir seçim sürecidir. Tohumun büyüyebilmesi için toprağa ekilmesi mi gereklidir doğru mu, yanlış mı?

İnsanın yarası, hayatının kurtulması için dezenfekte edilmeli midir doğru mu, yanlış mı?

Atmosferdeki elektriğin yapısı, onun kinetik enerjiye dönüştürülmesine uygun mudur doğru mu, yanlış mı?

Elinizdeki her şeyi size veren, işte bu tür sorulara verilen cevaplar olmuştur … o cevaplar da, insanın aklından gelmiştir; doğru olan şeye değişmez biçimde bağlı olan aklın ürünüdür.

“Rasyonel süreç, ahlâkî bir süreçtir. Herhangi bir adımında yanlış yapabilirsiniz, sizi bundan koruyacak tek şey kendi ciddiyetiniz olabilir; ya da hile yapmaya kalkabilir, sahte kanıtlara yönelir, gerekli çabayı göstermekten kaçınabilirsiniz. Ama eğer ahlâkın şaşmaz işareti doğrulara bağlılıksa, o zaman düşünme sorumluluğunu üstlenen insanın eylemi kadar büyük, soylu ve kahramanca bir eylem yoktur.

“Sizin ‘ruhum’ dediğiniz şey, aslında bilincinizdir; ‘serbest irade’ dediğiniz şey de, aklınızın düşünüp düşünmeme özgürlüğüdür. Bu tek özgürlüğünüzdür, tüm seçenekleri kontrol eden, hayatınızı ve karakterinizi saptayacak olan da budur.

“Düşünmek, insanın tek temel ‘iyi eylem’idir, diğer iyi eylemlerin hepsi bundan doğacaktır. İnsanın temel günahına, tüm kötülüklerinin kaynağına gelince, hepinizin uyguladığı, ama asla kabullenmemeye çalıştığı o isimsiz şeydir: Tıkama eylemi, bilinci bilerek askıya alma, düşünmeyi reddetme … körlük değil, ama görmeyi redetme; cahillik değil, ama bilmeyi redetme. Bu aslında, aklınızı netleştirmeyip bulanık bir vizyon geliştirmek, yargılama sorumluluğundan kurtulmak için bir iç sise saklanmaktır … siz tanımayı reddederseniz, o şeyin var olmayabileceği biçimindeki seslendirilmeyen bir varsayıma dayanmakta-dır, siz ‘evet’ demedikçe A’nın A olmayabileceğini esas almaktadır. Düşünmemek bir yok oluş eylemidir, varoluşu reddetmektir, gerçekliği silmeye çalışmaktır. Ama varoluş vardır, gerçeklik silinmez, ancak sileni silebilir. ‘Evet’ demeyi reddetmekle, ‘Ben varım’ demeyi de reddetmiş oluyorsunuz. Yargılarınızı askıya almakla, kimliğinizi reddediyorsunuz. “Ben kim oluyorum ki bileyim!” diyen kişi, aslında “Ben kim oluyorum ki yaşayayım?” demektedir.

“Her saatte ve her konuda temel ahlâkî seçiminiz budur: Düşünmek mi, düşünmemek mi; var olmak mı, olmamak mı; A mı, yoksa A değil mi, kimlik mi, yoksa sıfır mı?

“İnsan rasyonel olabildiği ölçüde, onun eylemlerini yöneten de hayattır. Mantıksız olduğu ölçüde, eylemlerini yönlendiren de ölümdür.

“Siz, ahlâkın sosyal alana ilişkin olduğunu, insanın ıssız adada ahlâka ihtiyacı olmayacağını söyleyip duranlar … asıl ahlâka ihtiyaç duyacağı yer ıssız adadır. Bedelini ödeteceği hiçbir kurban bulamayacağı yerde, bir kayanın ev olduğunu iddia etsin bakalım. Kumun giysi olduğunu, yiyeceklerin hiç çabasız ağzına düşeceğini, bugün tohumlukları yese de yarın yine harman kaldırabileceğini iddia etsin de görelim. Gerçeklik hemen silecektir onu. Hakettiği gibi. Gerçeklik ona hemen, hayatın ancak bedeli ödenerek satın alınabilecek bir değer olduğunu, onu satın alabilecek kadar soylu tek paranın da düşünmek olduğunu gösterecektir.

Eğer ben sizin dilinizi konuşuyor olsaydım, insana yönelik tek ahlâkî emir: ‘Düşüneceksin!’ emridirderdim. Ama ahlâkî emir sözü de içten çelişkilidir. Ahlâk, seçilendir, zorlanan değildir; anlaşılandır, itaat edilen değildir. Ahlâk rasyoneldir ve mantık asla emir kabul etmez.

“Benim ahlâkım, yani mantık ahlâkı, bir tek aksiyom içermektedir: Varoluş vardır ve bir tek seçenek içermektedir: Yaşamak. Geri kalanı oradan doğar.

“İnsan yaşamak için hayatında üç şeyi yönetici değer olarak kabul etmelidir: MANTIK, AMAÇ ÖZSAYGI.

Mantık onun tek bilgi aracıdır

Amaç, o araçla elde edeceği mutluluğun seçimidir

Özsaygı da, kendi aklının düşünebilme ehliyetine sahip, kendi kişiliğinin mutluluğa lâyık olduğundan ihlâl edilmez biçimde emin olmasıdır. Bunun anlamı da, yaşamaya lâyık olmak demektir.

Bu üç değer, insanın tüm iyi eylemleriyle ilişkilidir ve onların hepsini gerekli kılar. O iyi eylemlerin hepsi de varoluşla bilinçlilik arasındaki bağlarla ilgilidir. Bunlar, rasyonellik, bağımsızlık, tutarlılık, dürüstlük, adalet, verimlilik ve gururdur.

“Rasyonellik, varoluşun var olduğu gerçeğinin kabulü, doğruları hiçbir şeyin değiştiremeyeceğinin, ve bunu algılama eyleminden daha öncelikli hiçbir şeyin var olmayacağının kabulüdür. Onu algılamak, düşünmek demektir … akıl kişinin tek değer yargısıdır, tek eylem rehberidir. Rasyonellik hiç ödün kabul etmeyen bir absol (mutlak, salt) üdür. İrrasyonele verilen bir ödün, kişinin bilincini geçersiz kılar, gerçekleri algılamak yerine, gerçeklerin taklidine yönelmesine yol açar. Bilgiye giden kestirme yol olduğu iddia edilen inanç, aklı mahveden bir kısa devreden başka bir şey değildir. Bir mistik icadı kabullenmek, varoluşun yok edilmesini istemektir, dolayısıyla da, kişinin bilincini yok eder.

“Bağımsızlık, yargılama sorumluluğunun size ait olduğunu ve ondan kurtulmanıza hiçbir şeyin yardımcı olamayacağını anlamak demektir. İkame edilecek hiçbir şey sizin yerinize düşünemez, hiç kimse sizin yerinize sizin hayatınızı yaşayamaz. En aşağılık öz-yıkım, kendi aklınızın bir başkasının aklına boyun eğmesine izin vermek, bir yetkinin beyninizin üzerinde olduğunu kabul etmek, onun gerçek diye söylediklerini kabullenmek, doğru saymak, o sözlere bilincinizle varoluşunuz arasında aracı rolünü yüklemektir.

Tutarlılık, bilinciniz konusunda sahteliğe sapmamaktır.Dürüstlük nasıl varoluşu sahteleştirmemekse, tıpkı öyle. İnsan bölünmez bir bütündür; iki parçadan oluşan bir birimdir, bunların biri madde, diğeri bilinçtir, bedeniyle aklı arasında, eylemiyle düşüncesi arasında bir ayrışmaya asla izin veremez, hayatıyla yargılarını ayıramaz; kamuoyundan etkilenmeyen bir yargıç gibidir, kendi yargılarını asla başkalarının isteklerine feda etmez, isterse tüm dünya insanları yakarsın ya da tehditler savursun, yolundan sapmaz. Cesaret ve özgüven pratik gereklerdir, cesaret, varoluşa sadakatin pratik biçimidir, doğruluktan sapmamaktır, özgüven de, kişinin kendi bilincine sadık olmanın pratik biçimidir.

DÜRÜSTLÜK, gerçek dışının gerçek dışı olduğunu, hiçbir değere sahip olamayacağını, sahtekârlıkla elde edilen sevginin de, şöhretin de, paranın da bir değer olamayacağını anlamaktır. Başkalarının aldatmakla bir değer kazanma girişimi, kurbanlarınızı gerçekliğin üzerinde bir mevkie yükseltmek, kendinizi o kurbanın körlüğünün piyonu durumuna indirmek, onun düşünemezliğinin ya da durumu görmekten kaçınmasının kölesi durumuna düşürmek, buna karşılık o kişinin zekâsından, rasyonelliğinden, gözlemciliğinden korkmak ve kaçmak anlamına gelmektedir. Dürüstlük, bağımlı olarak yaşamayı istememektir, özellikle başkalarının aptallığına bağımlı olarak, ya da tek değer kaynağı kandırabildiği aptallar olan biri olarak yaşamayı istememektir. Dürüstlük, bir sosyal görev değildir. Başkalarının hatırı için yapılan bir fedakârlık değildir. Kişinin uygulayabileceği en derinlemesine bencil şeydir: Kendi varlığının gerçekliğini, başkalarının yanılgılı bilincine feda etmeyi reddetmektir.

ADALET, tabiatın karakteri konusunda nasıl numara yapılamazsa, insanın karakteri konusunda da yapılamayacağını anlamaktır. İnsanları da tıpkı cansız objeleri yargılar gibi, gerçeğe aynı saygıyı göstererek, aynı doğru vizyonla, en katıksız ve rasyonel tanımlamalarla yargılamak gerektiğini, her insanın neyse o olarak yargılanması ve ona göre muamele görmesi gerektiğini anlamaktır. Nasıl paslı bir hurda parçasına, pırıl pırıl parlayan bir metale verdiğiniz parayı vermezseniz, aynı şekilde, bir soysuza da bir kahramanın üzerinde değer veremezsiniz. Sizin ahlâkî değerlendirmeniz, insanlara değerleri veya günahları için verdiğiniz değerin ölçüsü olan para birimidir ve bu ödeme de sizden, malî işlemlere gösterdiğiniz dikkati ve şerefli tutumu beklemektedir, insanların günahlarından nefret etmemek ahlâkî bir kalpazanlıktır, değerlere hayranlık yöneltmemek de, bir tür ahlâkî zimmet suçudur. Herhangi bir kavrama adaletten daha yüce bir yer vermek, ahlâkî para biriminizin değerini düşürür, iyiliğe karşı kötülüğü kayırmış olur, çünkü adaletin aksamasından ancak iyilik kaybedecek, kötülük yararlanacaktır. Yolun sonundaki çukurun dibi, yani ahlâkın iflas etmesi, insanları iyilikleri için cezalandırıp günahları için ödüllendirmektir ki, bu da, tam yozlaşmışlığa yuvarlanmaktır, ölüme tapmanın kara kitlesidir, bilincinizi varoluşun mahvedilmesine adamak demektir.

ÜRETKENLİK sizin ahlâkı kabullenişinizdir, yaşamayı seçmiş olduğunuzun bilincine varışınızdır. Verimli çalışma, insan bilincinin, varoluşunu kontrol etmesi sürecidir. Sürekli bilgi edinme, maddeyi amaca göre biçimlendirme, bir fikri bir fiziksel biçime çevirme, dünyayı kişinin kendi değerlerine göre yeniden yapılandırması demektir. Her tür çalışma, düşünen bir zihinle yapılıyorsa, yaratıcı çalışmadır; kişinin başkalarından öğrendiği bir süreci hiç düşünmeden, eleştirmeden, stüpör (uyuşukluk; sarhoşluk.) halinde tekrar tekrar yapması ise, asla yaratıcı olamaz. İşinizi seçmek size aittir, seçenekler de sizin aklınız kadar engindir. Sizin için bundan fazlası mümkün değildir, bundan azı da İnsanî değildir.

Aklınızın başa çıkabileceğinden ileri bir işe hileyle kapağı atmak sizi ödünç alınmış zaman içinde çırpınan ve ödünç alınmış hareketleri tekrarlayan, korkudan paslanmış bir maymun durumuna düşürür, aklınızın tam kapasitesinin altındaki bir işe razı olmak da motorunuzu yavaşlatmak, kendinizi çürümeye mahkûm etmektir. İşiniz sizi değerlerinize ulaştıracak süreçtir, değerlerinize yönelik ihtirasınızı kaybetmek, yaşama isteğinizi kaybetmektir. Vücudunuz bir makinedir, ama aklınız onun sürücüsüdür.Onu, aklınızın sizi götürebileceği yere kadar sürmelisiniz, yolunuzun amacı da başarı olmalıdır. Amacı olmayan insan, yokuş aşağı başıboş inen bir makinedir, karşısına çıkan ilk kayaya çarpıp ilk hendeğe yuvarlanmaya mahkûmdur, aklını gemleyen adamsa yerinde çakılmış, yavaş yavaş paslanmakta olan bir makinedir. ROTASINI BİR LİDERİN ÇİZMESİNE İZİN VEREN ADAM, çekme halatıyla çekilip hurda alanına götürülmekte olan bir enkazdır, bir başka insanı kendi amacı haline getiren adamsa, hiç kimsenin arabasına almaması gereken bir otostopçudur.İşiniz aslında hayatınızın amacıdır, sizi durdurmaya hakkı olduğunu sanan her katilin yanından hızla geçmeniz gerekir, işiniz dışında bulduğunuz her değer, her sadakat veya sevgi, ancak yolculuğunuzu paylaşmayı seçeceğiniz diğer yolcular olabilir ve onların da, kendi güçleriyle aynı yönde ilerliyor olmaları gerekir.

GURUR, kendinizin en yüksek değer olduğunu anlamaktır ve insanın tüm diğer değerleri gibi onun da hak edilmesi gerekir. Ulaşabileceğiniz başarılar arasında bir tanesi, diğerlerinin tümünü mümkün kılacak şeydir; o da, kendi karakterinizi yaratmaktır. Karakteriniz, eylemleriniz, arzularınız, duygularınız hep aklınızın alanı içindedir. İnsan nasıl yaşamını sürdürebilmek için ihtiyaç duyduğu fiziksel değerleri üretmek zorundaysa, aynı şekilde, hayatını sürdürülmeye değer kılmak için de karakter değerlerini edinmek zorundadır. İnsan nasıl kendini yaratmış bir servetse, aynı şekilde, kendini yaratmış bir ruhtur. Yaşamak için bir öz-değer duygusuna ihtiyacı vardır. Ama otomatik değerlere, otomatik özsaygıya sahip değildir; bunları elde edebilmek için ruhunu kendi manevî idealine göre, ‘İnsan’ gibi biçimlendirmesi gerekir, yani oluşturmak üzere doğduğu, ama seçerek oluşturabileceği rasyonel varlık gibi biçimlendirmesi gerekir. Özsaygının ilk şartı, ruhun o ışıklı bencilliğidir … o bencillik her şeyin en iyisini ister. Bu, maddesel değerler için de, ruhsal değerler için de geçerlidir. O ruhun her şeyden çok istediği, kendi manevî mükemmelliğidir, hiçbir şeye kendinden daha yüksek bir değer atfetmez. Özsaygıya ulaşmış olmanın kanıtı da, kurbanlık hayvan durumuna düşme karşısında, sizin bilinciniz gibi benzersiz bir değeri, sizin varlığınız gibi eşsiz bir olguyu kör kaçamaklara, başkalarının durağan çürümüşlüğüne feda etmek gibi hain bir küstahlığa karşı ruhunuzun duyduğu tiksinti, ürperti ve isyandır.

“John Galt’ın kim olduğunu anlamaya başlıyor musunuz?

Ben sizin, uğrunda savaşmayı göze almadığınız şeyi hak edebilmiş olan kişiyim. Sizin reddettiğiniz, ihanet ettiğiniz, yozlaştırdığınız, ama yine de tam anlamıyla yok edemediğiniz, şu anda suçluluk dolu sırrınız olarak saklamaya çalıştığınız, ömrünüzü her profesyonel yamyamdan özür dilemekle geçirdiğiniz, yüreğinizin derinliklerindeki bir yerde benim şu anda tüm insanlığa açıkça söylemekte olduğum şeyleri söylemeyi hala istiyor olduğunuzu zihninizin anlamaması için çırpındığınız şeyi hak etmiş olanım: Ben kendi değerimden ve yaşamak isteyişimden gurur duyuyorum.

“Sizin de paylaştığınız, ama kötü diye saklamaya çalıştığınız bu istek, içinizdeki iyilikten artakalmış tek şeydir, ama o da insanın hak etmeyi öğrenmesi gereken bir istektir. İnsanın tek ahlâkî amacı,kendi mutluluğudur, ama ona ancak kendi değerleri aracılığıyla ulaşabilir. Değerler kendi başına amaç değildir, ödül de değildir, kötülüğün ödülüne bir kurban yemi de değildir. Değerlerin ödülü Hayat’tır, hayatın amacı ve ödülü de mutluluktur.

“Vücudunuzun nasıl zevk ve acı olarak iki temel hissî durumu varsa, bunlar onun rahatının veya rahatsızlığının işaretleriyse ve temel alternatifler olan hayatla ölümün barometresi rolü oynuyorsa, bilincinizin de aynı şekilde iki temel duygusu vardır; bunlar neşe ve ıstıraptır ve yine aynı alternatife cevap vermektedir. Duygularınız, hayatınızı güçlendiren ya da tehdit eden tahminlerdir. Bunlar size toplam kâr ya da zararınızı gösteren hızlı hesap makineleridir. Bir şeyin sizin için iyi ya da kötü olduğunu hissetme konusunda bir seçeneğiniz yoktur, ama neyi iyi ya da kötü sayacağınız, neyin size sevinç ya da acı vereceği, neyi sevip neden nefret edeceğiniz, neyi arzulayıp neden korkacağınız, hep sizin değer standardınıza bağlıdır. Duygular yapınızda vardır, ama içeriklerini aklınız dikte eder. Duygu kapasiteniz boş bir motordur, değerleriniz de, aklınızın oraya doldurduğu yakıttır. Eğer bir çelişkiler karışımını tercih ederseniz, motorunuz tıkanır, transmisyonunuz paslanır, sürücü olarak kendi bozduğunuz bir makineyle yolculuğunuz daha ilk harekette sizi mahveder.

Eğer mantık dışını kendi standart değeriniz, imkânsız olanı kendi ‘iyi eylem’ kavramınız haline getirirseniz, hak etmediğiniz ödüllerin peşine düşer, hak etmediğiniz serveti ya da sevgiyi arzularsanız, sebep-sonuç ilişkisinde bir gedik arar, sizin kaprisinize göre A olmaktan çıkacak bir A ararsanız, var olmanın karşıtını istiyorum derseniz … ona da ulaşırsınız. Oraya vardığınız zaman, hayatın bir çaresizlik olduğunu, mutluluğun insan için mümkün olmadığını haykırarak ağlamayın. Siz kendi yakıtınızı kontrol edin. O yakıt sizi varmak istediğiniz yere ulaştırmıştır.

MUTLULUK, duygusal kaprislerin emriyle elde edilemez. Mutluluk, sizin körü körüne giriştiğiniz mantık dışı isteklerin tatmin edilmesi değildir. Mutluluk çelişkisiz bir neşedir, içinde ceza ya da suçluluk bulunmayan, kendi değerlerinizin hiçbiriyle çatışmayan, sizi mahvetmeye yönlenmiş olmayan, kendi aklınızdan kaçmayıp o aklı sonuna kadar kullanan, gerçeği çarpıtmayıp gerçek değerlere yönelen, bir sarhoşun neşesi olmayıp, bir üreticinin neşesi olan bir duygu durumudur. Mutluluk, ancak rasyonel insan için mümkündür, rasyonel amaçlardan başka hiçbir şey istemeyen, yalnızca rasyonel değerlerin peşinden koşan ve sevincini ancak rasyonel eylemlerde bulabilen insan için mümkündür.

Ben nasıl hayatımı soygunla ya da sadakayla değil, kendi çabamla destekliyorsam, mutluluğumun da başkalarının mutsuzluğundan ya da bana yapacağı iyilikten değil, kendi başarımdan gelmesini isterim.Nasıl başkalarının zevkini kendi hayatımın amacı haline getirmezsem, kendi zevkimi de başkalarının hayatının amacı olarak düşünmem. Nasıl benim değerlerimde hiçbir tezat, arzularımda hiçbir çelişki yoksa, rasyonel insanlar arasında da hiçbir kurbana, hiçbir çıkar çatışmasına yer yoktur. Bunlar hak edilmemişi istemeyen, başkalarına yamyam açlığıyla bakmayan, asla fedakârlık yapmayan ve hiçbir fedakârlığı kabul etmeyen insanlardır.

“Bu tür insanlar arasındaki ilişkilerin sembolü, insana saygının sembolüyle aynıdır, o da alışveriştir. Yağmayla değil, değerlerle yaşayan bizler, hem maddî, hem de manevî anlamda alışverişçiyiz, taciriz. Alışverişçi, aldığını hak eden, hak etmediği bir şeyi almayan ve vermeyen kişidir. Alışverişçi, başarısızlıklarına karşılık bir ödeme istemez, kusurları için sevilmeyi talep etmez. Alışverişçi bedenini yem olarak, ruhunu sadaka olarak sunmaz. Emeğini nasıl ancak maddî değerler karşılığında değiş tokuş ederse, ruhunu da, yani sevgisini, dostluğunu, saygısını da, ancak İnsanî değerler karşılığında verir, yalnızca kendi bencil zevki için verir, onu da ancak saygı duyabileceği insanlardan alabilir. Çağlar boyunca dilencilerle yağmacıları yüceltirken, alışverişçilere kara çalmış, onları aşağılamış olan mistik parazitler, aslında bu davranışlarının gizli amacını çok iyi bilmektedirler: Alışverişçi onların en korktuğu kimliktir adaletin insanıdır.

“İnsan kardeşlerime karşı ne tür bir ahlâkî yükümlülüğüm olduğunu mu soruyorsunuz? Hiç yok … yalnızca kendime karşı, maddesel amaçlara ve varoluşa karşı bir tek borcum var, o da rasyonelliktir. Benim insanlarla ilişkim, kendimin ve onların yapısının gerektirdiği gibidir: Mantık yoluyladır. Girmeyi kendi gönüllü seçimleriyle istedikleri ilişkilerden başka türlü ilişkileri onlardan hiçbir zaman istemem. Ben, onların yalnızca akıllarıyla ilişki kurabilirim, bu ilişkiyi kendi çıkarım için kurarım ve benim çıkarlarımın onların çıkarlarıyla örtüştüğünü gördükleri zaman kurarım. Örtüşmediği zaman, hiçbir ilişkiye girmem; o kişilerin kendi yoluna gitmesine izin veririm, ben de kendi yolumdan sapmam. Kazançlarım yalnızca mantık yoluyladır ve mantıktan başka hiçbir şeye teslim olmam. Mantığımı teslim etmem, eden insanlarla da iş görmem. Budalalarla korkaklardan kazanacağım hiçbir şey yoktur. İnsanların günahları, aptallığı, namussuzluğu ya da korkusu sayesinde edineceğim kazançların peşinde koşmam. İnsanların bana sunabileceği tek değer, akıllarının emeğidir. RASYONEL İNSANLA GÖRÜŞ AYRILIĞINA DÜŞERSEM, HAKEMLİĞİ GERÇEKLİĞE VERİRİM. BEN HAKLIYSAM O ÖĞRENİR, O HAKLIYSA BEN ÖĞRENİRİM; BİRİMİZ KAZANIRIZ, AMA İKİMİZ DE KÂRLI ÇIKMIŞ OLURUZ.

“Anlaşmazlığa açık konular hangileri olursa olsun, bir kötülük eylemi vardır ki, bu asla anlaşmaya açık olamaz, hiçbir insanın bir başkasına bunu yapmasına izin verilemez, hiçbir insan da bunu onaylayamaz, bağışlayamaz. İnsanlar bir arada yaşama isteğini sürdürdüğü sürece hiç kimse, başkalarına yönelik fiziksel güç kullanımını başlatamaz … beni duyuyor musunuz? … başlatamaz!

Bir insanın kendisiyle, o kişinin gerçeklik algısı arasına fiziksel yok etme tehdidini sokmak, o insanın sağ kalma hakkını inkâr etmek, felç etmektir. Onu kendi yargıları dışında davranmaya mecbur etmek, görmeden hareket etmeye zorlamaktır. Güç kullanımını başlatan kim olursa olsun ve bunu hangi amaçla yapmış olursa olsun, ölüm alanında faaliyet gösteren bir katildir, cinayet işleyen kişiden daha suçludur, çünkü bir insanın yaşama kapasitesini yok etmektedir.

“Şimdi sakın ağzınızı açıp bana, aklınızın sizi, benim aklıma karşı güç kullanma hakkına sahip olduğunuz yolunda ikna ettiğini söylemeye kalkışmayın. Güç ve akıl birbirinin tersi olan kavramlardır; silahın girdiği kapıdan ahlâk çıkar. İnsanların mantıksız hayvanlar olduğunu söylediğiniz, onlara öyle davranılması gerektiğini savunduğunuz anda, kendi karakterinizi tanımlamışsınız demektir ve artık mantığın onayına hiçbir hakkınız kalmamış demektir; çünkü çelişkileri savunan hiç kimse öyle bir hak iddia edemez. Tüm hakların kaynağını, doğruyu yanlışı yargılayacak tek aracı, yani aldı yok etmeye yönelik hiçbir ‘hak’ bulunamaz.

Mantığın yerine silahı, kanıtın yerine terörü, son iddia olarak da ölümü koyarak bir insanı kendi aklından vazgeçip sizin iradenizi kabullenmeye zorlamak, gerçekliğe meydan okuyarak var olmaya çalışmaktır. Gerçekliğin insandan beklediği, kendi rasyonel çıkarlarına göre davranmasıdır. Sizin silahınız ise ondan, o çıkarların tam aksine davranmasını istemektedir. Gerçeklik, kendi mantıksal yargılarına göre davranmayan insanı ölümle tehdit ederken, siz de, öyle davrandığı takdirde ölümle tehdit etmektesiniz. O kişiyi, hayatın gerektirdiği tüm değerlerden vazgeçmek zorunda kalacağı bir dünyaya itmektesiniz, oysa kendi sisteminizin sonu ancak yavaş bir ölüm süreci olabilir, çünkü artık yönetici güç ölümdür, öyle bir insan topluluğunda ölüm galip çıkmaktadır.

“Bir haydutun yolcuya, ‘Ya malını, ya canını,’ dediği durumu düşünün. Ya da bir politikacının halk karşısına çıkıp, Ya çocuklarınızın eğitimi ya da canınız,’ dediğini düşünün. Her iki ültimatomun da anlamı aynıdır, Ya aklını, ya canını’ anlamına gelmektedir; oysa bir insan için biri olmadan diğerine sahip olmak mümkün değildir.

“Eğer kötülüğün dereceleri varsa, hangisinin önde geldiğini anlamak zordur: Kendi aklını başkalarına zorla empoze eden zorba mı, yoksa başkalarına kendi aklını yönlendirme hakkı tanıyan ahlâkî dejenere mi?

İşte bu ahlâkî absolü (mutlâk, kesin, tam, salt), tartışmaya açılamaz. Beni mantıktan yoksun bırakmaya kalkışan insanlara mantık koşullarını tanımam. Beni düşünmekten men edeceklerini düşünen komşularla tartışmam. Bir katilin beni öldürme isteğine ahlâkî onay sunamam. Biri benimle güç kullanarak iş görmeye kalkışırsa, ben de ona güç kullanarak cevap veririm.

“Güç kullanımı ancak bir cevap olarak geçerlidir ve ancak güç kullanmayı başlatan kişiye yönelik olarak geçerlidir. Hayır, onun kötülüğünü paylaşıyor değilim, onun ahlâk kavramına kadar alçalıyor da değilim. Ben ona yalnızca seçtiği şeyi kullanma yolunu açıyorum: yok etmeyi! Ve bir tek şeyi yok etmeye hakkı vardır, o da kendisidir. Bir değeri ele geçirmek için mi güç kullanıyor? Ben de ancak yok edişi yok etmek için kullanırım. Bir soyguncu, beni öldürerek servet kazanmaya kalkışıyor. Ama ben onu öldürmekle zenginleşemem. Ben hiçbir kötülükten değer beklemem, kendi değerlerimi de kötülüğe teslim etmem.

“Sizi hayatta tutan ve sizin bunun karşılığında ölüm ültimatomları verdiğiniz tüm üreticiler adına, ben şimdi size bizim tek ültimatomumuzu veriyorum:

Sizin silahlarınıza karşı bizim çalışmalarımız. Birinden birini seçebilirsiniz; ikisine birden sahip olamazsınız. Biz başkalarına karşı güç kullanımını başlatmayız, kendimizi de onların elindeki güce teslim etmeyiz. Eğer gelecekte yine bir sanayi toplumu olarak yaşamayı istiyorsanız, bu ancak, bizim ahlâkî koşullarımıza göre olacaktır. Bizim koşullarımız ve güdücü gücümüz, sizinkinin tam tersidir. Siz silah olarak korkuyu kullanıyor, kendi ahlâkî kurallarınıza uymayanlara ceza olarak ölümü reva görüyordunuz. Biz ise, kendi kurallarımıza uyanlara ödül olarak yaşamı sunuyoruz.

SİZ, SIFIRA TAPANLAR … hayata ulaşmakla ölümden kaçınmanın aynı şey olmadığını sizler hiçbir zaman keşfedemediniz. Neşe, acının yokluğu değildir; zekâ, aptallığın yokluğu değildir, ışık, karanlığın yokluğu değildir; kişilik de kişiliksizliğin yokluğu değildir. İnşa etmek, yıkımdan uzak durmakla sağlanamaz. Siz artık bana, yani bir üreticiye, ‘Senin üretimini yok etmememiz karşılığında, üret ve bizi besle,’ diyemezsiniz. Size tüm kurbanlarınız adına cevap veriyorum: Kendi boşluğunuz içinde yok olup gidin. Var oluş, negatiflerin inkârı değildir. Yokluk ve inkâr, değer değil, kötülüktür. Kötülük güçsüzdür, bizden zorla sızdırdığının dışında bir gücü yoktur. Yok olun, çünkü bizler, sıfırın hayatı ipotek altına alamayacağını artık öğrendik.

“Siz acıdan kurtulmayı istiyorsunuz. Biz başarının mutluluğunu istiyoruz. Siz cezadan kaçınmak için yaşıyorsunuz. Biz ödülleri hak etmek için yaşıyoruz. Tehditler bizi işlev görmeye yöneltemez; korku bizim özendiricimiz değildir. Biz ölümden kaçınmanın değil, hayatı yaşamanın peşindeyiz.

“Siz, farklılık kavramını kaybetmiş olanlar, korkunun ve sevincin eşit güçte özendirici olduğunu iddia edenler ve gizliden gizliye, korkuyu kullanmanın daha pratik olduğuna inananlar … siz, yaşamayı istemeyenler, lânetlediğiniz yaşama ancak ölüm korkusuyla bağlı kalanlar. Şimdi kurduğunuz tuzağa sıkışmış, panik içinde koşturuyor, kapattığınız çıkışı arıyor, adını söylemeye cesaret edemediğiniz bir güçten kaçıp, kabullenmediğiniz bir korkuya koşuyorsunuz, korkunuz ne kadar büyürse, sizi kurtaracak tek eylemden o kadar uzaklaşıyorsunuz … oysa o eylem düşünmektir. Sizin mücadelenizin amacı, benim şimdi size söyleyeceğim şeyi bilmemek, anlamamak, duymamak içindir. Şimdi duyun. Sizin ahlâk düzeniniz, bir ‘Ölüm Ahlâkı’ düzenidir.

“Değerlerinizin standardı ölümdür, seçtiğiniz amaç ölümdür, hep koşmayı sürdürmek zorundasınız, çünkü sizi yok etmek üzere salıverilmiş o kovalayıcıdan kurtulmanıza imkân olmadığı gibi, o kovalayıcının kendiniz olduğu gerçeğinden kurtulmanıza da imkân yoktur. Bir kerelik koşmayı kesin … koşacak bir yeriniz yok … korkunuzu yenip çırılçıplak durun, kendinizi benim gözümle görün, neye ahlâk düzeni deme cesaretini göstermiş olduğunuza bakın.

Düzeninizin başlangıç noktası lânetleme, amacı, yöntemi ve sonucu da yıkım. Sizin düzeniniz insanı kötü diye lânetlemekle başlıyor, sonra ondan, yapılamaz dediği şeyi yapmasını bekliyor. Değerlerin ve sevapların ilki olarak, ondan kendi yozlaşmışlığını kanıtsız olarak kabullenmesini istiyor. İşe bir değer standardıyla değil, bir kötülük standardıyla başlamasını bekliyor. O kötülük, insanın kendisi oluyor, sonra oradan hareketle, iyiliğin ne olduğunu tanımlaması isteniyor; yani iyilik, onun olamadığı şey demek oluyor.

“O halde, bu reddedilen ihtişamdan ve ıstıraplı ruhtan kimin kârlı çıktığının hiçbir önemi yok. İster anlaşılmaz niyetleri olan mistik bir tanrı olsun, ister oradan geçen yara bere içinde, o yaraları belirsiz bir hak iddia etmesine yol açan biri olsun, önemi yok. İyiliği anlamak ona düşmüyor. İnsanın görevi; pişmanlık dolu yıllar boyunca sürünmek, anlaşılmaz nedenlerle borçlu olduğu her serseri tahsildardan varlığı için özür dilemek, değerler konusunda kafasında var olan kavram ise, yalnızca sıfır … yani iyi demek, insan olmayan demek.

“Bu canavarca saçmalığın adı ‘İLK GÜNAH’tır. (Hristiyanlığı Eleştiri)

“Herhangi bir irade kullanmadan günah sahibi olmak, ahlâk kavramına atılmış bir tokat olduğu kadar, kendi içinde de çelişkili bir kavramdır: Seçme imkânının dışında kalan bir şey, ahlâkın alanının da dışında demektir. Eğer insan, doğuştan kötüyse, bunu değiştirecek iradeye, güce de sahip değil demektir. İradesi yoksa iyi de, kötü de olamaz; robotlar amoraldir. İnsanın kendi seçimine açık olmayan bir şeyi günah saymak, ahlâk kavramıyla alay etmektir. İnsanın doğasını günah saymak, doğayla alay etmektir. Onu doğmadan önceki bir günahtan ötürü cezalandırmak, adaletle alay etmektir. Masumiyetin var olmadığı bir konuda onu suçlamak, mantıkla alay etmektir. Ahlâkı, doğayı, adaleti ve mantığı bir tek kavramla yıkmak, eşi zor bulunabilecek bir kötülüktür. Oysa sizin düzeninizin temelinde yatan budur.

İnsanın doğarken serbest iradeye de, kötülük ‘eğilimlerine’ de sahip olduğunu öne sürüp o korkak kaçamaklara sığınmayın. İçine eğilim yüklenmiş bir serbest irade, hileli zarlarla oyun oynamaya benzer. Kişiyi oyun oynamaya, çaba göstermeye, sorumluluğu yüklenmeye, oyunun parasını ödemeye zorlar, ama kararlar her zaman onun kurtulamadığı eğilimden yana çıkacaktır. Eğer seçim ona ait olsaydı, doğarken öyle bir şeye sahip olmazdı. Eğer bu, kendi seçimi değilse, o zaman da, iradesi serbest olamaz.

“Öğretmenlerinizin ‘İlk Günah’ dediği o suçun niteliği nedir? Onların mükemmel saydığı bir ortamdan düşerken insan ne gibi kötülükleri kendine mal etmiştir?

Efsaneye göre insan, yasak ağacın meyvesini yemiş, böylelikle bir akla sahip olmuş, mantıklı bir varlık haline gelmiştir. Bu iyiyle kötüyü ayırt etme yeteneğidir; yani insan, ahlâklı bir varlık haline gelmiştir. Ekmeğini emeğiyle kazanmaya mahkûm edilmiştir … demek ki, üretici bir varlık haline gelmiştir. Arzulara sahip olmaya mahkûm edilmiştir … buradan, cinsel zevk yeteneğini edinmiştir. Kısaca, ona yükledikleri suçlar, mantık, ahlâk, yaratıcılık ve zevktir; yani var oluşunun ana değerleridir. İnsanın cennetten düşüşünü anlatırken ona yüklenen suçlar onun kusurları olmadığı gibi, günahları da değildir. Yaptığı yanlışlar değildir. İnsan tabiatının esaslarıdır. Cennet Bahçesi’nde yaşayan o aklı, değerleri, emeği, sevgisi olmayan robot her ne idiyse, onun kesinlikle insan olmadığı ortadadır.

“İnsanın düşüşü, yine sizin öğretmenlerinize göre, yaşamak için kendisine gereken değerleri edinmesidir. Bu değerler, onların standardına göre ‘Günah’ olmaktadır. Kötülüğü insan oluşunda yatıyor, demektedirler. Kötülüğü, yaşıyor olmasında yatıyor, demektedirler.

“Bunun adına merhamet ahlâkı, insan sevgisi doktrini diyorlar.

“Hayır, biz insanın kötü olduğunu söylemiyoruz, diyorlar. Kötülük yalnızca insana yabancı olan şeyde, onun bedeninde, diyorlar. Yo, biz onu öldürmek istiyor değiliz, yalnızca vücudunu kaybetmesini istiyoruz, diyorlar. Acı duymaması için ona yardım ettiklerini söyleyip, elleriyle onu bağlı tuttukları işkence âletini gösteriyorlar. İki çarktan oluşan o âlet, onu sürekli olarak iki ayrı yöne doğru çekiyor, doktrin çarkı ruhunu vücudundan ayırmaya çalışıyor.

“Evet, insanı ikiye böldüler, her yarıyı öbür yarıya karşı gelmek üzere konumlandırdılar. Ona vücuduyla bilincinin ölümcül bir kavgaya tutuşmuş düşmanlar olduğunu öğrettiler. Birbirine ters yaratılışta iki hasım; istekleri çelişkili, ihtiyaçları uyuşmaz, birine yarayan ötekine zararlı. Ruhunun doğaüstü bir alana ait olduğunu, ama bedeninin, o ruhu bu dünyada hapis tutan bir kafes olduğunu öğrettiler. İyiliğin vücudu yenmek, yıllar süren sabırlı mücadelelerle onu sabote etmek demek olduğunu söyleyip, insanı kafesten kaçmaya, mezarın özgürlüğüne kavuşmaya teşvik ettiler.

İnsana kendisinin, her ikisi de ölümün sembolü olan iki unsurun oluşturduğu umutsuz bir uyumsuz olduğunu öğrettiler. Ruhu olmayan vücut, cesettir; bedeni olmayan ruh da hayalettir … ama onların insan doğası imajında, cesetle hayalet arasındaki mücadele sürerken, ceset kendine özgü bir kötülükle yüklüdür, hayalet de insanın bildiği her şeyin ‘yok’ olduğunun, yalnızca bilinemeyenlerin var olabileceğinin bilincindedir.

“Bu doktrinin hangi İnsanî yeteneği görmezden gelmek üzere tasarımlandığını görebiliyor musunuz? İnsanın aklıydı görmezden gelinen. Ancak onun yok edilmesiyle insanı iki parçaya bölmek mümkün olabilirdi. Mantığını teslim ettiği anda, ölçemediği, kontrol edemediği iki canavarın insafına kalmış olacaktı: Sorumsuz içgüdülerle hareket eden bir vücut ile mistik vahiylere göre hareket eden bir ruh. Bu durumda insan, bir robotla bir diktafon (Bir tür ses alma cihazı) arasındaki savaşın hırpalanmış kurbanı durumuna düşüyordu.

“Şimdi insan, şu enkazın arasında emekler, etrafı kör gibi yoklayıp yaşayabilmenin yollarını ararken, öğretmenleriniz ona ahlâk düzeninin yardımını sunuyor, çözüm bulamayacağını, dünyada tatmin diye bir şey olmadığını söylüyorlar. Gerçek varoluşun, onun algılayamayacağı yerde olduğunu, gerçek bilincin var olmayanı algılayabilmek anlamına geldiğini söylüyor, bunu kavrayamamasını da, onun kendi varoluşunun kötü, bilincinin güçsüz olduğunun kanıtı olarak öne sürüyorlar.

“İnsanın ruhuyla bedeni arasındaki ayrılmanın ürünü olarak, “Ölüm Ahlâkı” öğretmenleriniz de iki türlüdür. Bunlar bedenin mistikleriyle, ruhun mistikleridir. Buna maneviyatçılarla materyalistler denmektedir. BİRİ VAROLUŞSUZ BİLİNÇLİLİĞE, DİĞERİ DE BİLİNÇLENMESİZ VAROLUŞA İNANMAKTADIR. Her ikisi de aklınızı teslim etmenizi ister. Biri aklınızı onların kendi vahiylerine teslim olmaya çağırırken, diğeri de, reflekslere teslim olmaya davet eder. Birbirleriyle hasım olduklarını ne kadar haykırsalar, ne kadar düşmanmış gibi görünmeye çalışsalar da, aslında ikisinin hem ahlâkî kodu hem de nihaî amacı birbirine benzemektedir. Materyalistler insanın vücudunun köleleştirilmesi peşindedir, maneviyatçılar da aklını mahvetmeye çalışmaktadır.

“Maneviyatın mistikleri, iyiliğin Tanrı olduğunu söyler, onun da tek tanımı olarak, insanın algılayamayacağı bir varlıktır derler. Bu tanım, insanın bilincini geçersiz kılmakta, varoluş kavramlarını da hiçe indirmektedir.

Bedenin mistikleri de iyinin, Toplum olduğunu söyler, onu fiziksel biçimi olmayan bir organizma olarak tarif eder, bu süper-varlığın herhangi bir kimsenin içinde olmayıp, genelde sizden başka herkesin içinde olduğunu iddia ederler.

Ruhun mistikleri, insan aklının Tanrı’nın iradesine boyun eğmesini ister. Bedenin mistikleriyse, insan aklının toplumun iradesine boyun eğmesini ister.

Ruh mistiklerine göre, insanın değer standardı Tanrı’yı memnun etmektir, Tanrı’nın standardlarıysa insanın anlama gücünün ötesindedir ve iman gereği kabul edilmek zorundadır.

Bedenin mistiklerine göre, insanın değer standardı Toplum’u memnun etmektir; onun standardlarına gelince, onlar insanın yargılama hakkına sahip olmadığı şeylerdir ve aksiyom olarak kabul edilmek zorundadır.

Her ikisinin bir ağızdan söylediği şey, insanın hayat amacının zombiye dönüşmek, bilmediği bir amaca doğru, sorgulamadığı nedenlerle sürüklenmek olduğudur. Ödülü, ruh mistiklerine göre mezardan sonra verilecektir, beden mistiklerine göreyse dünyadayken ama torunlarının torunlarına verilecektir.

“Yine ikisi bir ağızdan, bencilliğin insandaki en büyük kötülük olduğunu söylemektedir, iyilik için insanın kişisel arzulardan vazgeçmesi, kendini inkâr etmesi, silmesi, teslim olması gerektiğini ileri sürmektedirler, yani insanın iyiliği, yaşamakta olduğu hayattan vazgeçmektir. İkisi bir ağızdan, ahlâkın esasının fedakârlık olduğunu, insanın ulaşabileceği en yüksek değerin bu olduğunu haykırmaktadır.

“Şu anda sesim kimlere ulaşıyorsa, katil adam olmayıp “KURBAN ADAM” olanlara sesleniyorum. Size aklınızın ölüm yatağından, içinde boğulmakta olduğunuz karanlığın kıyısından sesleniyorum. Eğer içinizde hala o zayıf kıvılcımlara sarılıp mücadele edebilecek güç kalmışsa, eski kimliğinizden biraz bir şey kalmışsa, onu şimdi kullanın. Sizi mahveden kelime ‘fedakârlık’ kelimesidir. Son gücünüzü, o kelimenin anlamını kavramaya harcayın.Hala sağsınız. Bir şansınız var.

FEDAKÂRLIK; değersiz şeyleri reddetmek değil, değerli şeyleri reddetmektir. İyinin hatırı için kötüyü reddetmeye fedakârlık denmez; kötünün hatırı için iyiyi reddetmektir fedakârlık. ‘Fedakârlık’ değer verdiğiniz bir şeyi, değer vermediğiniz bir şey için reddetmektir.

Bir sent verip karşılığında bir dolar alırsanız, o fedakârlık değildir, ama doları verip karşılığında sent alırsanız, o fedakârlıktır. Yıllarca mücadele ettikten sonra istediğiniz kariyere başlarsanız, ona fedakârlık denmez, ama o kariyerden, bir rakip için vazgeçerseniz, ona fedakârlık denir. Bir şişe sütünüz varsa, onu açlıktan ölmekte olan çocuğunuza içirirseniz, o fedakârlık değildir, ama sütü komşunun çocuğuna verir, kendi çocuğunuzun ölmesine göz yumarsanız, o fedakârlıktır.

Bir dosta yardım için para verdiğinizde, bu fedakârlık değildir. O parayı değersiz bir yabancıya verirseniz, o fedakârlıktır.Arkadaşınıza gücünüzün yettiği kadar bir para verdiğinizde, o fedakârlık değildir. Ona kendi rahatınızı bozacak kadar bir para verirseniz, o tür ahlâk standardına göre, bu kısmî sevap sayılmaktadır. Başınıza felâket getirecek kadar bir para verirseniz, işte o tam fedakârlık sayılmaktadır.

“Tüm kişisel arzuları reddeder, hayatınızı sevdiklerinize adarsanız, tam bir sevaba erememiş olursunuz; çünkü hala kendinize ait bir değeri koruyor sayılırsınız, o değer de sevgidir. Ama hayatınızı rastgele yabancılara adarsanız, o müthiş bir sevap sayılır. Birde hayatınızı nefret ettiğiniz insanlara hizmet etmeye adarsanız … o varabileceğiniz en büyük sevapları getirir.

“Fedakârlık bir değer teslimi, tam fedakârlıksa tüm değerlerin teslim edilmesidir. Tam sevaba ermek istiyorsanız, fedakârlığınıza karşılık bir minnet beklemeyeceksiniz. Bir övgü, bir sevgi, bir hayranlık, bir özsaygı, hattâ iyilik yapmış olmaktan gelen gururu bile reddedeceksiniz … bunların en hafif bir gölgesi, sevabınızı sulandıracaktır. Eğer hayatınızı hiçbir neşenin lekelemesine izin vermezseniz, hiçbir değer peşinde koşmazsanız, hiçbir manevî değere yönelmez, hiçbir kazanç sağlamaya çalışmaz, hiç kâr etmek istemez, hiçbir ödüle özenmezseniz, yani hayatınızı salt sıfıra indirgerseniz, o zaman ideal ahlâkî mükemmelliğe ulaşmış sayılacaksınız.

“Size manevî mükemmelliğin, insanlar için imkânsız bir şey olduğunu söylüyorlar … standardlar bunlar oldukça, gerçekten imkânsız olmak zorundadır. Ona yaşadığınız sürece ulaşamazsınız, ama hayatınızın ve benliğinizin değeri, o ideal sıfıra ne kadar yaklaştığınıza göre ölçülmek üzere ayarlanmıştır, o sıfır da ölümdür.

“Ama eğer ihtirassız bir boşluk olarak, çiğnenip yutulmayı bekleyen bir zerzevat olarak işe başlarsanız, reddedecek hiçbir değeriniz, feda edecek hiçbir arzunuz olmazsa bile, bu fedakârlık tacını kazanacağınız anlamına gelmez. İstemediğiniz bir şeyden vazgeçmek, fedakârlık değildir. Eğer arzunuz ölmekse, hayatınızı başkaları uğruna feda etmek, fedakârlık sayılmaz. Fedakârlık sevabına erişmek için, yaşamayı istiyor olmalısınız, yaşamak için yanıp tutuşuyor olmalısınız, bu dünyaya ve dünyanın size verebileceği her şeye tutkun olmalısınız … arzularınızı sizden uzaklaştıran her bıçağın içinizdeki bükülüşünü hissedecek, sevginizin vücudunuzdan boşalıp gittiğini an be an yaşayacaksınız. Fedakârlık ahlâkının size ideal olarak sunduğu yalnızca ölmek değildir; yavaş yavaş işkenceyle ölmektir.

“Bana sakın bunların yalnızca bu dünyadaki hayat için geçerli olduğunu söylemeyin, ben başka hayata ilgi duymuyorum. Siz de duymuyorsunuz.

“Eğer onurunuzun son katresini kurtarmak istiyorsanız, en iyi eylemlerinize ‘fedakârlık’ demeyin; o terim sizi ahlâk dışı kategorisine sokar. Bir anne, kendine şapka alacağı yerde, aç çocuğuna yiyecek alırsa, bu fedakârlık değildir. Bu kadının çocuğuna verdiği değer, şapkaya verdiğinden fazladır. Bu ancak, şapkaya daha çok değer veren, çocuğun açlıktan ölmemesini yalnızca görev duygusuyla sağlayan türdeki anne için fedakârlık sayılabilir. Bir insan kendi özgürlüğü için mücadele ederken ölürse, bu da fedakârlık değildir. O kişi, köle olarak yaşamaya razı değildir. Bu hareket de ancak köle olarak yaşamaya razı olan kişi için fedakârlık sayılır.Bir insan inançlarını satmayı reddediyorsa, yaptığı şey fedakârlık değildir, meğer ki zaten inançları olmayan biri olsun.

“Fedakârlık ancak feda edecek bir şeyi olmayanlar için uygun olabilir … değerleri de, standardları da, yargıları da olmayanlar için. Arzuları mantıksız kaprislerden doğan, körü körüne ortaya çıkan ve kolayca vazgeçilen şeylerden oluşanlar için. Ahlâkî seviyeye sahip, arzuları rasyonel değerlerden doğan kişiler için fedakârlık, doğrunun yanlışa teslim olması, iyinin kötüye teslim olması demektir.

Fedakârlık inancı, ahlâk dışının ahlâkıdır … insanlara iyiliklerle ya da değerlerle ilgili kişisel çıkarlarını açıklayamayacağını itiraf ederek zaten kendi iflâsını ilan etmiştir. İnsanların ruhlarının bir yozlaşmışlık lağımı olduğunu, onlara onu feda etmenin öğretilmesi gerektiğini savunmaktadır. İnsanlara iyi olmayı öğretemediğini, onları yalnızca sürekli cezalara mahkûm etmek zorunda kaldığını zaten kendisi itiraf etmektedir.

“Acaba sisli bir stüpor (uyuşukluk) durumunda, ahlâk düzeninin sizden feda etmenizi istediği şeyin yalnızca maddesel değerler olduğunu mu düşünüyorsunuz?

Peki sizce maddesel değerler nedir?

Maddenin kendi başına değeri olamaz, insan, ancak İnsanî arzuları tatmin ettiği ölçüde değer kazanır. Madde yalnızca İnsanî değerlerin bir aracıdır. İyiliklerinizin ürettiği maddesel araçları hangi hizmetlere harcamanız istendi?

Sizin kötü diye nitelediğiniz şeye mi?

Paylaşmadığınız bir ilkeye mi?

Saygı duymadığınız bir insana mı?

Kendi amacınıza ters bir amacın elde edilmesine mi?

Eğer öyle değilse, armağanınız, fedakârlık değeri kazanmayacaktır.

“Ahlâk düzeniniz size, maddesel dünyayı reddetmenizi, değerlerinizi maddelerden ayırmanızı söylüyor. Değerleri maddesel formda ifade bulmayan bir insanın varlığı da ideallerine bağlı değildir. Eylemleri inançlarına ters düşer, o kişi ufacık bir hipokrit olup çıkar … ama sizin ahlâk düzeninize itaat eden odur, değerlerini maddeden ayırmış olan da odur. Bir kadını sevip başka kadınla yatan adam, bir işçinin yeteneklerine hayran kalıp, işe başka işçiyi alan adam, bir davaya inandığını söyleyip, parasını başka bir davayı desteklemek üzere bağışlayan adam, zenaatta yüksek standardları benimseyip, sonra çabasını eften püften ürünler üretmeye harcayan adam … işte maddeyi reddedenler bunlardır. Bunlar ruhlarının değerinin maddesel gerçeğe dönüşemeyeceğine inanan insanlardır.

“Şimdi bana, bu adamların reddettiği şeyin ruh olduğunu mu söyleyeceksiniz?

Evet, tabiî. Biri olmadan öteki olamaz. Hepiniz maddeyle bilincin ayrılmaz bir bileşimisiniz. Bilincinizden vazgeçtiğiniz anda hayvanlaşırsınız, bedeninizden vazgeçtiğiniz anda sahteleşirsiniz. Maddî dünyadan vazgeçen, onu kötülüğe teslim etmiş demektir.

“Zaten sizin ahlâk düzeninizin asıl amacı da budur, o kod sizden bu görevi beklemektedir. Zevk almadığınız şeylere verin, hayranlık duymadığınız şeylere hizmet edin, kötü savdığınız şeylere teslim olun … dünyayı başkalarının değerlerine teslim edin, kendi benliğinizi inkâr edin, reddedin, silin. Benliğiniz sizin aklınızdır. Ondan vazgeçtiğiniz anda bir yumak ete dönüşürsünüz, her yamyamın yalayıp yutmasına hazır olursunuz.

Sizden teslim etmenizi istedikleri şey aklınızdır.Fedakârlık inancını övüp duranlar, mevkileri, niyetleri ne olursa olsun, bunu sizden, ister ruhunuz, ister vücudunuz için istiyor olsun, size ister cennette bir hayatı, ister bu dünyada karnınızı doyurmayı vaadetsin, amaç aynıdır.

Söze, kişinin, ‘KENDİ ARZULARININ PEŞİNDE KOŞMASI BENCİLLİKTİR, ONLARI BAŞKALARININ İSTEKLERİNE FEDA ETMELİSİN,’ diye başlayanlar, sonunda da, ‘İNANÇLARINA BAĞLI KALMAK BENCİLLİKTİR, ONLARI DA BAŞKALARININ İNANÇLARINA FEDA ETMEN GEREK,’ diye bitireceklerdir. (Diyalogçuluk)

“Şu kadarı doğrudur: En bencil şey, özgür bir aklın kendininkinden yüksek bir otorite tanımaması, kendi gerçeklik yargılarından daha yüksek bir değer tanımamasıdır. Sizden entelektüel tutarlılığınızı, mantığınızı, doğruluk standardınızı feda etmeniz, en büyük iyiliği en çok sayıda kişinin yararlanması sayan bir “FAHİŞE HALİNE GELMENİZ” isteniyor.

“Eğer bu düzen içinde yolunuzu ararken, ‘İyi nedir?’ sorusuna cevap bulmaya çalışırsanız, tek bulabileceğiniz cevap, ‘Başkalarının iyiliği’ olacaktır. İyi, başkaları ne istiyorsa odur, siz onların ne istediğini sanıyorsanız odur, ya da onların ne istemesi gerektiğini sanıyorsanız odur. ‘Başkalarının iyiliği’ sihirli bir formüldür, her şeyi altına çevirir. Herhangi bir eylem için fümigatör (dezenfekte aleti) olarak kullanılabilir, hattâ bir kıtayı katletmek için bile bundan yararlanılabilir. Sizin değer standardınız, bir amaç değildir, bir eylem değildir, bir ilke değildir, yalnızca bir niyettir. Hiçbir kanıta, mantığa, başarıya ihtiyacınız yoktur, aslında başkalarının iyiliğini sağlamak zorunda bile değilsiniz. Yalnızca niyetinizin kendi iyiliğiniz değil, başkalarının iyiliği olduğunu bilmeniz yeter. İyinin tek tanımı olarak olumsuzu kullanabilirsiniz: İyi demek, benim için iyi olmayan şey demektir.

“Sizin kodunuz, ebedî, absolü (mutlak), objektif ahlâkî değerleri savunduğunu iddia edip, şartlılığı, izafîliği, sübjektifi reddeddiğini söyleyerek övünür … ama sizin kodunuz, absolü dediği noktada şu ahlâkî davranışı önerir: Kendin istiyorsan, o kötüdür; başkaları istiyorsa, o iyidir; eyleminin niyeti kendi yararınsa, yapma; başkalarının yararıysa, o zaman her şeyi yapabilirsin.

Bu çift eklemli, çifte standardlı ahlâk sizi ikiye bölerken, insanlığı da iki düşman kampa bölmektedir: BİRİ SİZSİNİZ, ÖBÜRÜ DE GERİ KALAN İNSANLAR. İstemeye, yaşamaya hakkı olmayan, tek dışlanan sizsiniz. Tek hizmetkâr sizsiniz, diğerleri hep efendi. Tek verici sizsiniz, diğerleri hep alıcı, siz ebedî borçlusunuz, ötekiler hep alacaklı … ve o borç ödemekle bitmez.Onların sizden fedakârlık isteme hakkını sorgulayamazsınız, isteklerini, ihtiyaçlarını sorgulayamazsınız; o hak onlara yine bir olumsuzla verilmiştir, onların siz olmayışından kaynaklanmaktadır.

“İÇİNİZDEN SORU SORANLAR ÇIKTIĞINDA, DÜZENİNİZ SİZE BİR TESELLİ ÖDÜLÜYLE BİR BUBİ TUZAĞI HAZIRLAMIŞTIR. Sizin kendi mutluluğunuz için, demektedir. Başkalarının mutluluğuna, bu yüzden hizmet etmelisin. Mutlu olmanın tek yolu, onu başkalarının mutluluğuna feda etmektir, refahın tek yolu onu başkalarının servetine teslim etmektir, hayatınızı korumanın tek yolu, sizden başka herkesi korumaktır … eğer bu süreçte mutluluğu bulamıyorsanız, o da sizin kendi suçunuzdur, kötü olduğunuzun kanıtıdır.İyi olsaydınız, başkalarına ziyafet verirken mutlu olurdunuz, gururunuzu da onların size fırlattıklarına razı olacak düzeye indirirdiniz.

“Siz, hiçbir özsaygı standardı olmayanlar, suçu kabul ediyor, soru sorma cesaretini göstermiyorsunuz. Ama aslında kabullenilmeyen cevabı biliyorsunuz. Gördüğünüzü görmemiş gibi yapmak, dünyanızı hangi gizli düzenin yönettiğini bilmezden gelmek. Bunu biliyorsunuz. Açık bir ikrar olarak değil, içinizdeki karanlık bir tedirginlik olarak biliyorsunuz, bu arada suçlu suçlu hileler yaparak, adı anılmayacak kadar kötü bir ilkeyi istemeye istemeye uygulayarak geçip gidiyorsunuz.

“Ben kazanılmamış şeyi kabul etmeyen biri olarak, ne değeri ne de suçluluğu hak etmedikçe kabullenmeyen biri olarak, hep kaçındığınız soruyu size sormak için buradayım.

Neden kendinizin değil de başkalarının mutluluğuna hizmet etmek ahlâka uygun hareket etmek oluyor?

Eğer zevk almak bir değerse, neden başkaları zevk alınca bu ahlâka uygun oluyor da, siz zevk alınca ahlâksızlık oluyor?

Eğer pasta yemek bir değerse, neden sizin midenizdeyken ahlâksızlık oluyor da, başkalarının midesindeyken ahlâklı oluyor?

Neden sizin arzunuz kötü de başkalarınınki iyi?

Ürettiğiniz bir şeyi muhafaza etmek neden kötü de onu başkalarına vermek iyi?

Ayrıca sizin o şeyi saklamanız ahlâksızlıksa, verdiğiniz zaman başkalarının kabul etmesi neden ahlâksızlık olmuyor?

Verirken siz bencillikten, kötülükten uzaklaşıyorsunuz da, onlar alırken bencil ve kötü olmuyorlar mı?

Sevaba girmek, günahlara hizmet anlamına mı gelir?

İyilerin ahlâkî amacı, kendilerini kötüler uğruna yok etmek midir?

“KAÇINDIĞINIZ CEVAP, O CANAVARCA CEVAP BELLİ: Hayır, alanlar kötü değil, yeter ki verdiğiniz şeyi hak etmiş olmasınlar. Eğer onu kendileri üretemiyorlarsa, hak edemiyorlarsa, karşılığında size bir şey veremiyorlarsa, o zaman o verdiğinizi kabul etmekle ahlâksız olmuyorlar. Onu alıp zevkini çıkarabilirler, yeter ki bunu almaya hakları olmasın.

İşte sizin inancınızın gizli çekirdeği bu.

ÇİFTE STANDARDINIZIN ÖBÜR YARISI ŞÖYLE: kendi çabanızla yaşamak ahlâksızlık olurken, başkalarının çabasından geçinmek ahlâklılık oluyor. Kendi ürettiğinizi tüketmek ahlâksızlık, ama başkalarının ürettiğini alıp tüketmek ahlâka uygun. KAZANMAK AHLÂKSIZLIK, AMA ASALAKLIK AHLÂKLI. Üreticilerimizin var oluşunu haklı gösteren şey, asalakların varlığı. Ama asalakların varlığı kendi başına bir amaç. Başarıdan kâr elde eden ahlâksız, ama fedakârlıktan kâr elde eden ahlâklı. Kendi mutluluğunuzu yaratmak kötü, ama başkalarının kanı pahasına keyif sürmek, iyi.

“Sizin kodunuz insanları iki kasta ayırıyor ve onlara zıt kurallarla yaşamalarını emrediyor:

Her şeyi arzu edebilenlerle hiçbir şeyi arzu edemeyenler, seçilmişlerle lanetlenmişler, biniciler ve taşıyıcılar, yutanlar ve yutulanlar.

Sizin kastınızı hangi standart belirliyor?

Sizi ahlâkî seçkinler arasına sokan anahtar nedir?

O ANAHTAR, DEĞERSİZLİKTİR.

“Değer denilen şey neleri içermiş olursa olsun, sizin ona sahip olmayışınız, sahip olanlar üzerinde size bazı haklar sağlıyor. Ödüllerden pay alma hakkınız, ihtiyacınızdan kaynaklanıyor. Eğer kendi ihtiyacınızı kendiniz giderebiliyorsanız, yeteneğiniz o ihtiyaçı tatmin etmenizi yasaklıyor. Ama cevap veremediğiniz bir ihtiyaç, size insanların hayatı üzerinde öncelik hakkı tanıyor.

EĞER BAŞARILIYSANIZ, BAŞARAMAYAN HER KİŞİ SİZİN EFENDİNİZ OLUYOR; BAŞARISIZLIĞA UĞRARSANIZ, BAŞARAN HER KİŞİ SİZİN KÖLENİZDİR.Başarısızlığınız adil olsun ya da olmasın, istekleriniz rasyonel olsun ya da olmasın, uğradığınız bahtsızlıklar hak edilmiş olsun ya da olmasın, size ödüllerde hak tanıyan şey o bahtsızlıklardır. Acıdır … niteliği ve nedeni ne olursa olsun, birinci derecede absolü olan şey acıdır … size varoluş üzerinde ipotek hakkı taşıyan odur.

“Eğer acınızı kendi çabanızla giderirseniz, size hiçbir ahlâkî kredi tanınmaz. Sizin düzeniniz buna bencil çıkar gözüyle bakar. Hangi değeri elde etmeye çalışıyor olursanız olun, o değer ister servet, ister yiyecek, ister aşk, ister hak olsun, onu kendiniz elde edebiliyorsanız, sizin düzeniniz bunu ahlâkî bir edinim saymıyor. Hiç kimsenin kaybına yol açmamışsınız, söz konusu olan bir sadaka değil, bir alışveriştir, bir fedakârlık değil, bir ödemedir. Hak edilmişler bencillik alanına giriyor, karşılıklı kârların ticarî alanında yer alıyor. Ancak hak edilmemişler ahlâkî değiş-tokuş sayılıyor, onun da anlamı, bir taraf kazanırken diğerinin mahvolmasıdır. Değerleriniz için ödül beklemek bencillik ve ahlâksızlık, ama talebinizi ahlâklı bir hak haline dönüştüren şey sizin değersizliğiniz.

“İhtiyacı bir talep olarak gören ahlâk düzeni, kendine standart olarak boşluğu, yokluğu benimsemiş demektir. Bir yokluğu, bir kusuru ödüllendirmektedir. Zaafı, yetersizliği, beceriksizliği, acı çekmeyi, hastalığı, felâketi, hatayı, kusuru; yani sıfırı.

“Bu talepleri ödeyecek hesapları kim sağlıyor? SIFIR OLMADIKLARI İÇİN LÂNETLENENLER. Onların her biri, ileri sürülen idealden ne kadar uzaklarsa, o kadar katkıda bulunuyor hesaba. Tüm değerler iyiliklerin ürünü olduğuna göre, sizin iyi eylemleriniz de cezanıza temel oluşturuyor, buna karşılık kusurlarınız, kazancınızın ölçüsü oluyor. Sizin düzeniniz, rasyonel insanın kendini mantıksızlar uğruna feda etmesini, bağımsızın asalaklara feda edilmesini, dürüstün dürüst olmayana, adil olanın olmayana, üretici insanın hırsız talancılara, tutarlı kişinin kaypaklara, özsaygılı olanın da burnunu çekip duran nörotiklere feda edilmesini talep ediyor.

Çevrenizde gördüklerinizin gaddarlıklarına mı şaşıyorsunuz?

Esas değerlere ulaşmış olan insan sizin ahlâk düzeninizi kabul etmez; düzeni kabul eden de bu değerlere ulaşamaz.

FEDAKÂRLIK AHLÂKINDA İLK FEDA ETTİĞİNİZ ŞEY AHLÂK, İKİNCİSİ DE ÖZSAYGIDIR. İhtiyacı bir standart haline getirince, her insan hem kurban hem de asalak durumuna düşer. Kurban rolünde, çalışıp çabalayıp başkalarının ihtiyaçlarını karşılamak zorundadır, kendini de tüm ihtiyaçları başkaları tarafından karşılanacak bir asalak durumuna düşürmektedir. Diğer insan kardeşlerine ancak iki utanç verici rolde yaklaşabilir, ya dilenci olacaktır ya da kan emici.

“Cebinde sizinkinden bir dolar eksik parası olan adamdan korkarsınız. O dolarınız onun hakkı sayılır. O adam sizin kendinizi ahlâksız gibi hissetmenize yol açar. Sizden bir dolar fazla parası olandan da nefret edersiniz. O dolar sizin hakkınızdır. Bu adam sizin içinizde, ahlâken kandırılmışlık duygusu uyandırır. Altta ki adam sizin suçluluk duygunuzun kaynağı, üsttekiyse çaresizliğinizin nedenidir. Neyi teslim edip neyi isteyeceğinizi, neyi verip neyi kapacağınızı, hangi zevklerin sizin hakkınız olduğunu, hangi borçların hala ödenmemiş olduğunu bilemez duruma düşersiniz. Benimsediğiniz ahlâk standardına göre hayatınızın her anında suçlu olmayı kabul etmiş olduğunuz gerçeğini ‘teori’ diye geçiştirme mücadelesi verirsiniz. Yuttuğunuz her lokmaya sizden daha fazla ihtiyaç duyan biri, dünyanın bir yerlerinde mutlaka vardır. Sonunda sorunu kör bir güceniklik duygusu içinde bir kenara kaldırır, ahlâkî mükemmelliğin mümkün olmadığına, istenmemesi gerektiğine karar verirsiniz, önünüze çıkanı görmezden gelerek yolunuza devam etmeye, gençlerin gözlerine bakmamaya razı olursunuz. O gözlerde, özsaygının var olabileceği umudu sönmemiştir, sizden de bunu bekliyor gibi bakmaktadırlar. Ruhunuzun içinde artakalmış tek şey suçluluktur, yanınızdan geçerken sizin gözlerinize bakamayan diğer insanlar için de durum aynıdır.

Bu ahlâk düzeninin dünyada kardeşliği kuramamasının, insanın insana iyi davranmasını sağlayamamasının sebeplerini mi merak ediyorsunuz?

Sizin düzeninizin savunduğu fedakârlık, gidermeye çalıştığı yozluktan daha yoz. Size fedakârlığınızın amacının sevgi olduğunu söylüyor … yani her insana karşı hissetmeniz gereken sevgi.Manevî değerlerin maddi değerlerden daha yüce olduğunu savunan bu ahlâk, vücudunu her erkeğe ayrımsız veren fahişeyi kınayan bu ahlâk, sizden herkesi ayrımsız sevmenizi talep ediyor.

“Sebepsiz servet nasıl olamazsa, sebepsiz sevgi de, hattâ sebepsiz başka türlü duygu da olamaz. Duygu, bir oluşa, bir gerçeğe cevaptır, sizin standartlarımızı dikte ettiği bir değerlendirmedir. Sevmek, değer vermek demektir. Değer ölçmeden değer vermenin mümkün olduğunu, değersiz bulduğunuzu sevmenin mümkün olduğunu söyleyen adam, size üretmeden tüketerek zenginleşmenin mümkün olduğunu, kâğıt paranın altın kadar değerli olduğunu söyleyen adamın ta kendisidir.

“Bu kişinin size sebepsiz korku hissettirme peşinde olmadığını da gözden kaçırmayın. Onun türündeki insanlar yönetimi ele geçirince, türlü korku ve terör salma yöntemlerine yönelirler, korku duymanız için yeterince sebep yaratırlar, çünkü sizi korkuyla yönetmek isterler. Ama iş sevgiye, duyguların en yücesine geldiğinde, sebepsiz sevgi hissedemiyorsanız sizi ahlâksızlıkla suçlayıp avaz avaz bağırmalarına izin verirsiniz. Bir insan sebepsiz korku hissediyorsa, onu psikiyatriste götürürsünüz; ama sevginin anlamını, doğasını ve gururunu koruma konusunda o kadar dikkatli değilsiniz.

“SEVGİ, kişinin değerlerinin ifadesidir, kişiliğinizde ve karakterinizde edinebildiğiniz ahlâkî niteliklerden ötürü size verilen en büyük ödüldür; kişinin bir başkasının değerleri karşısında duyduğu zevkin duygusal bedelidir. Sizin ahlâk düzeniniz, sevginizi değerlerden ayırmanızı, onu her serseriye sunmanızı, hem de değeri karşılığında değil, ihtiyaçları karşılığında sunmanızı istiyor. Bir ödül olarak değil, bir sadaka olarak, değerlerine karşılık bir ödeme olarak değil, günahlarına karşılık meblâğı yazılmamış bir çek olarak sunmanızı istiyor. Sizin ahlâk düzeniniz, sevginin amacının sizi tüm ahlâkî bağlardan kurtarıp özgürleştirmek olduğunu söylüyor, sevginin ahlâkî yargılamadan azade olduğunu ileri sürüyor, gerçek sevginin bağışlamak olduğunu, her türlü kötülükten daha uzun ömürlü olduğunu, sevgi ne kadar büyükse, aşabildiği ve sevebildiği günahların ve yozlukların da o kadar büyük olabileceğini iddia ediyor. Bir insanı değerleri için sevmek sıradan ve insanîdir, diyor size. Ama onu kusurları için sevmek, İlâhîdir. Sevmeye değecek kişileri sevmek bencil çıkarlar doğrultusunda hareket etmektir, sevmeye değmeyenleri sevmek ise fedakârlıktır, diyor. Hak etmeyenlere sevginizi vermek sizin borcunuz … ne kadar az hak ederlerse, onlara o kadar çok sevgi borçlusunuz. Bir obje ne kadar iğrençse, sizin sevabınız o kadar soylu oluyor. Sevginizi ne kadar ayrımsız ve seçimsiz dağıtıyorsanız, sevabınız o kadar büyüyor. Sonunda ruhunuzu, bir çöp yığını haline dönüştürebilirseniz, manevî değerlere değer vermekten vazgeçebilirseniz, o zaman ahlâkî mükemmellik düzeyine ulaşmış sayılıyorsunuz.

“İşte fedakârlık ahlâkı dediğiniz düzen budur, size sunduğu ikiz idealler de şöyledir: Vücudunuzun yaşamını insan silolarına benzer biçimde yeniden oluşturmanız, ruhunuzun yaşamını çöplük haline dönüştürmeniz.

“Amacınız zaten buydu, artık ona ulaşmış durumdasınız.

Şimdi neden sızlanıyor, insanın yetersizliğinden, İnsanî umutların boşluğundan yakınıyorsunuz?

Yıkım peşinde koşmakla zenginleşemediğinizi gördüğünüz için mi?

Acıya tapmakla zevke ulaşamadığınızı anladığınız için mi?

Ölümü Standart değeriniz haline getirerek yaşayamayacağınızı fark ettiğiniz için mi?

“Yaşayabilme yeteneğinizin derecesi, sizin o ahlâk düzeninizden ayrıldığınız ölçüdedir. Ama yine de, o düzeni vaaz edip duranları, insanlığın dostları saymayı sürdürüyorsunuz, kendinizi lanetliyor, ama onların niyetlerini ve amaçlarını hiç sorgulamıyorsunuz. Şimdi, son fırsatınızla karşı karşıya olduğunuz şu anda, dönüp onlara şöyle bir bakın … ve eğer yok olmaya karar verecekseniz, bunu da bari, düşmanın hayatınıza ne kadar ucuz bir değer biçtiğini bilerek yapın.

“Fedakârlık vaazı veren her iki ekolün mistikleri, yaranıza saldıran mikroplardan farksızdır, o yara da aklınıza güvenmekten korkmanızdır. Onlar size, ellerinde akıldan üstün bir bilgi yolu bulunduğunu, mantıktan üstün bir bilinç modeli bulunduğunu söylüyor … sanki onlara gizli tüyoları veren bir evren bürokratıyla ilişkileri varmış gibi. Maneviyat mistikleri, sizlerde var olmayan bir fazla duyuya sahip olduklarım ileri sürüyor. Bu özel altıncı duyu, ilk beş duyunuzdan gelen tüm bilgileri inkâr etmekten oluşuyor. Bedenin mistikleriyse herhangi bir duyu dışı algıdan söz etmiyor; yalnızca duyularınızın geçerli olmadığını ileri sürüyor, kendi bilgeliklerinin, müphem bir yöntemle sizin körlüğünüzü algılamak olduğunu söylüyorlar. Her iki grup da sizden bilincinizi geçersiz kılıp kendinizi onlara teslim etmenizi istiyor. Kendi üstün bilgilerinin kanıtı olarak size, bildiğiniz her şeyin tersini sunuyorlar, varoluşla başa çıkmadaki üstün yeteneklerinin kanıtı olarak da, sizi sefalete, kendinizi feda etmeye, açlığa ve yıkıma sürüklemiş olduklarını gösteriyorlar.

“Dünyadaki varlığınızdan daha üstün bir varoluşun biçimini bulmuş olduklarını iddia ediyorlar. Maneviyat mistikleri buna ‘ÖTEKİ BOYUT’ deyip diğer boyutları inkâr ediyorlar, bedenin mistikleri ise buna ‘GELECEK’ diyor ve bugünü inkâr ediyorlar.Var olmak, bir kişiliğe sahip olmaktır. Onlar kendi üstün alanlarına hangi kimliği ve kişiliği atfedebiliyorlar?

Sürekli olarak oraya nelerin dahil olmadığını söyleyip duruyorlar, ama aslında nasıl bir şey olduğunu söylemiyorlar. Verdikleri tüm tanımlar olumsuzluklarla dolu. Tanrı, insan aklının bilemeyeceği bir varlıktır diyorlar, sonra da bunu bilgi olarak kabul etmenizi istiyorlar. Tanrı, insan değildir, cennet, dünya değildir, ruh vücutsuzdur, sevap kârın yokluğudur. Yani A, A değildir, algılar duyulardan kaynaklanmaz, bilgi mantığın yokluğudur. Onların tanımları tanımlama değil, silme savılır.

“Sıfırın kimlik standardı olduğu bir evreni ancak bir sülüğün metafiziğinde bulabilirsiniz. Sülük kendi doğasını isimlendirme gereğinden kaçınmak isteyecektir … Kendi özel evrenini üzerine kurguladığı maddenin kan olduğunu bilmek istemeyecektir.

“Peki, uğrunda var olan dünyayı feda etmek istedikleri o üstün dünyanın doğası nedir?

Maneviyat mistikleri maddeye lanetler yağdırıyor; bedenin mistikleri de kâr kavramına.

Birinci grup insanın dünyayı inkâr ederek yararlanmasını isterken, ikinci grup insanın tüm kârları reddederek dünyaya mirasçı olmasını istiyor.

Onların madde-dışı, kâr-dışı dünyaları, süt ve kahve derelerinin aktığı, emredildikçe kayalarından şarapların fışkırdığı, bulutlardan üstlerine pastaların döküldüğü, yalnız ağızlarını açmalarının yeterli olduğu bir dünya. Bugünün materyalist, kâr peşinde koşan dünyasında, insanı bir mil uzağa taşıyabilecek demiryolunu kurabilmek, pek çok zekâyı, tutarlılığı, enerjiyi ve beceriyi gerektirmektedir. Onların materyalist olmayan, kârdışı dünyasındaysa canları istedikçe bir gezegenden ötekine yolculuk yapabileceklerdir. Dürüst biri çıkıp da onlara, ‘Nasıl?’ diye sorarsa, gücenmiş gibi davranır, ‘nasıl’ın banal (sıradan) realistlere göre bir kavram olduğunu, üstün ruhların buna, ‘Bir şekilde’ diye cevap vereceğini söylerler. Maddeyle ve kârla sınırlı olan bir evrende, ödüller düşünceyle kazanılır; bu tür kısıtlamalardan kurtulmuş bir evrendeyse, ödüllere, istemekle ulaşılabilir.

“İşte onların o derme çatma sırrı da bundan ibarettir. Tüm esoterik felsefelerinin, tüm diyalektiklerinin ve süper-duygularının, kaçamak bakışlı gözlerinin ve uğuldayan kelimelerinin sırrı budur. Uğrunda uygarlıkları, lisanları, sanayileri, hayatları yıktıkları, kendi gözlerini, kulak zarlarını deldikleri, duyularını sindirip akıllarını boşalttıkları sır budur. Mantığın, aklın, maddenin, varoluşun ve gerçeğin absolülerini bu uğurda eritmektedirler. Hepsinin amacı, o plastik sisin üzerine bir tek kutsal absolü (Mutlak, salt) dikmektir: KENDİ İSTEKLERİ.

“Kurtulmaya çalıştıkları sınırlama, kimlik kanunudur. Aradıkları özgürlük ise, ne kadar patırtı ederlerse etsinler, A’nın yine de A olarak kalacağı gerçeğinden kurtulmaktır. Yani ne kadar acıkmış olurlarsa olsunlar, dereler onlara süt getirmeyecek, sular tepenin yamacından yukarıya doğru akmayacak ve bundan beklenebilecek yararları sağlamayacak, o suları gökdelenlerin tepesine çıkarmak istiyorlarsa bunu ancak düşünce ve emek sonucu yapabileceklerdir. O sürecin içinde bir santim boyundaki boru bile bir önem taşırken, onların duygularının hiçbir ehemmiyeti yoktur, çünkü duyguları evrendeki bir toz zerresinin bile yerini değiştiremeyeceği gibi, onların yaptığı herhangi bir hareketin niteliğini de değiştiremez.

“Size insanoğlunun duyularını kullandığında gerçeği çarpılmamış biçimde göremeyeceğini söyleyenler, aslında kendilerinin bir gerçeği çarpılmamış biçimde görmeyi istemediklerini söylemektedirler. ‘Olduğu gibi durum’, aklınızla algıladığınızdır; mantığı denklemden çekip çıkardığınızda, ‘canınızın istediğini’ görebilirsiniz.

“Mantığa karşı geçerli bir itiraz olamaz … onların inancının bir bölümünü kabul ettiğiniz anda, mantığınızın yapmanıza izin vermediği bir şeyin yanınıza kâr kalmasını istiyorsunuz demektir. Kurtulmaya çalıştığınız şey, servetinizi çalarak elde ettinizse bir sahtekâr olduğunuz, ne kadar sadaka dağıtıp dualar etseniz de bundan kurtulamayacağınızdır.

EĞER GECEYİ SOKAK KADINLARIYLA YATARAK GEÇİRDİNİZSE, DEĞERLİ BİR KOCA DEĞİLSİNİZ … ERTESİ SABAH KARINIZA NE BÜYÜK SEVGİ HİSSEDERSENİZ HİSSEDİN, BU GERÇEK DEĞİŞMEZ.

Siz bir bütünsünüz, bir kimliksiniz, evrenin içinde dolaşan parçacıkların yapışmaksızın arasıra rastgele biraraya geldiği, hiçbir sorumluluk yüklenemeyecek bir oluşum değilsiniz. Öylesi ancak bir çocuğun kâbusu olurdu, kişilikler değişir, kalleşle kahraman ikide bir rol değiştirirdi. Ama siz insansınız, bir kimliksiniz … varsınız.

“Mistik taleplerinizin esas amacının daha ne kadar yüce bir hayata kavuşmak olduğunu iddia ederseniz edin, kişiliğe karşı isyân, yok oluşu istemektir. HİÇBİR ŞEY OLMAMAYI İSTEMEK, VAR OLMAMAYI İSTEMEKTİR.

“Her iki ekolün mistikleri olan öğretmenleriniz, kafalarında sebep-sonuç ilişkisini tersine çevirmiş oldukları için, varoluşta da aynı şeyi yapmaya çalışmaktadırlar. Kendi duygularını sebep saymakta, akıllarını da pasif etki durumuna indirmektedirler. Duygularını, gerçeği anlamanın amacı savmaktadırlar. İsteklerini birincil duruma yerleştirmekte, tüm gerçeklerin üzerine konumlandırmaktadırlar. Dürüst bir adam, arzulayacağı şeyi tanımlamadan onu istemez. ‘Bu şey böyledir, onu bu yüzden istiyorum,’ der. Onlarsa, ‘İSTİYORUM, O HALDE ÖYLEDİR,’ diyorlar.

“Varoluş ve bilinç aksiyomunu hileyle adatmak istiyorlar, bilinçlerinin varoluşu algılama aracı değil, onu yaratma aracı olmasına çabalıyorlar, varoluş onların bilincinin nesnesi değil, öznesi olsun istiyorlar. Kendilerine benzer yarattıkları o Tanrı olmak istiyorlar … evreni boşluğun içinden, iradesiyle yaratmış olan Tanrı. Ama gerçekliğe hile yapılamaz. Elde ettikleri, arzularının tam tersi olmaktadır. Onlar varoluşun üzerinde, tüm kuvvetleri elinde toplayan bir gücü isterken, bilinçlerinin gücünden de olmaktadırlar. Bilmeyi reddetmekle, kendilerini sürekli bir bilinmezin dehşetine mahkûm etmektedirler.

“Sizi onların inancına doğru çeken o mantık dışı istekler, sizin idol diye taptığınız o içinizdeki duygular, sunağına dünyayı kurban ettiğiniz o karanlık, tutarsız ihtiras, Tanrı’nın sesi ya da salgı bezlerinizin emri diye kabul ettiğiniz o güdü, sizin aklınızın cesedinden başka bir şey değildir. Mantığınızla çelişen bir duygu, açıklayamadığınız ve kontrol edemediğiniz bir duygu, aklınıza onarma izni vermediğiniz o bayat şeyin iskeleti olabilir ancak.

“Ne zaman görmeyi, düşünmeyi reddetme kötülüğünü işlediyseniz, ufacık bir isteğinizi absolü olan gerçeklikten istisna kılmaya çalıştıysanız, ne zaman kendinize, ‘Şu çaldığım bisküvileri ya da Tanrı’nın varlığını mantığın yargısından çıkarayım, bir tek bu kaprisim için mantıksız olayım, ondan sonra başka her şeyde mantıklı olacağım,’ dediyseniz, bilincinizi çarpıtmış, aklınızı yozlaştırmışsınız demektir. Aklınız o zaman, gizli bir yeraltı dünyasından emir alan, komployla düzenlenmiş bir jüri gibi olur, yargıları kanıtları çarpıtıp kendi dokunamadığı bir absolüye uydurmaya çalışır. Sonuçta ortaya SANSÜRLÜ BİR GERÇEKLİK çıkar. Bu bölünmüş gerçeklikte, sizin görmek istediğiniz bazı parçalar, görmedikleriniz arasında yüzer durur, onları birarada tutan da, zihnin düşünceden istisna kılınmış duygularından gelen mumyalayıcı bir sıvı olur.

“Sizin boğmaya çalıştığınız bağlantılar, “SEBEP-SONUÇ İLİŞKİLERİ”dir. Yenmeye çalıştığınız düşman da SEBEP-SONUÇ KANUNUdur. Bu kanun mucizelere yer vermez. SEBEP-SONUÇ KANUNU, kişiliğin eyleme uygulanmışıdır. Tüm eylemleri kimlikler yapar. Eyleme sebep olan ve onu saptayan da, eyleme geçen kişiliklerin doğasıdır. Hiçbir şey kendi doğasıyla çelişkili olamaz. Bir kimlik tarafından girişilmemiş eylem, sıfır tarafından yapılmış olur, bu da sıfırın bir şeyi kontrol etmesi anlamına gelir. Kimlik olmayan bir şeyin, bir kimliği kontrol altına alması, var olmayanın var olanı yönetmesi olur … İşte sizin öğretmenlerinizin istediği evren budur, sebepsiz eylem doktrininin sebebi budur, mantığa isyan etmelerinin mantığı budur, onların ahlâk düzeninin, politikalarının, ekonomilerinin amacı budur, bu, onların uğrunda mücadele ettikleri idealdir: SIFIRIN HÜKÜMRANLIĞI.

KİMLİK KANUNU, hem pastanızı yiyip, hem de pasta sahibi olmanıza izin vermez.

SEBEP-SONUÇ KANUNUda, pastanız olmadan onu yemenize izin vermez.

Ama her iki kanunu aklınızın boşluklarında boğarsanız, o zaman kendi pastanızı bugün, benimkini de yarın yemeye hakkınız olduğunu iddia edebilir, pastaya sahip olmadan önce onu yemek gerektiğini, hattâ pişirmeden önce yemek gerektiğini vaaz edebilir, üretimin yolunun tüketmekle başladığını, isteyen herkesin istediği şey üzerinde eşit hakkı olduğunu, çünkü hiçbir şeyin hiçbir şeyden kaynaklanmadığını ileri sürebilirsiniz. Maddede sebepsizliğin karşılığı, ruh alanında hak edilmeyen’dir.

“Sebep-sonuç kanununa karşı ne zaman isyân etseniz, amacınız sahtelikli bir istektir, o kanundan kurtulmayı değil, daha kötüsü, onu tersyüz etmeyi amaçlıyorsunuz demektir. Hak edilmemiş sevgi istiyorsunuzdur … Sanki bir etki olan sevgi size kişisel değeri, yani sebebi verebilirmiş gibi. Hak edilmemiş hayranlık istiyorsunuzdur … sanki bir etki olan hayranlık, size sebebi, yani değerleri, verebilirmiş gibi. Hak edilmemiş servet istiyorsunuzdur … sanki bir etki olan servet, size sebebi, yani yeteneği verebilirmiş gibi. Hep aman dilersiniz, adalet değil … sanki bağışlanmak, dileğinizin sebebini silebilirmiş gibi. Çirkin küçük oyunlarınızı sürdürür, öğretmenlerinizin doktrinlerini desteklersiniz, onlar da bu arada çığrından çıkar, bir etki olan harcamanın, bir sebep olan zenginliği yaratabileceğini savunur; etki olan makinenin, sebep olan zekâyı yaratabileceğini; etki olan cinsel arzunun, sebep olan felsefi değerlerinizi yaratabileceğini savunurlar.

“Bedelini kim öder bu âlemin?

Sebepsize kim sebep yaratır?

Farkına varılmaksızın, sessizce silinip yok olmaya mahkûm edilmiş kurbanlar kimlerdir?

Sizi rahatsız edebilecek tek etkileri, çektikleri acılarla sizin hiçbir şey yokmuş gibi davranmanızı zorlaştırmak olabilecek o kurbanlar kimlerdir?

“Bizleriz … biz, akıllı insanlarız.

“Sizin kaçındığınız bütün o değerlere sebep sağlayan biziz, düşünme sürecini yerine getiren biziz. O süreç kimliği tanımlama ve sebep-sonuç bağlarını keşfetme sürecidir. Size bilmesini, konuşmasını, üretmesini, arzu etmesini, sevmesini biz öğrettik. Mantığı terk eden sizler … eğer mantığa bağlı kalan bizler olmasaydık, isteklerinize ulaşamaz, hattâ neyi isteyeceğinizi bile bulamazdınız. Yapılmamış giysileri, üretilmemiş otomobili, icat edilmemiş parayı bilip isteyemez, karşılık olarak var olmayan Tanrıları, bir şey yaratmamış insanlarca yaşanmamış hayranlıkları, ancak düşünme kapasitesini koruyanlara ait olan sevgiyi, seçmeyi, değer vermeyi öneremezdiniz.

“Balta girmemiş ormandan fırlayan vahşiler gibi bizim New York’umuzun Beşinci Caddesi’ne sıçrayan, sokak ışıkları kalsın ama jeneratörler gitsin diyen sizler! Bizi yok ederken kullandığınız servet bizim servetimiz, bizi lânetlerken kullandığınız değerler bizim değerlerimiz, aklı inkâr ederken kullandığınız dil bizim dilimiz.

“Manevî mistikleriniz nasıl cenneti dünyaya benzer biçimde yarattı, yalnızca bizim varlığımızı eklemekten kaçtıysa … ve size maddesizlikten mucizeyle oluşacak ödüller vaadettiyse, bedenin çağdaş mistikleri de bizim varlığımızı unuttu, size maddenin sebepsiz olarak kendi kendini biçimlendirdiği bir cennetle, akılsız kafalarınızın arzulayacağı ödülleri vaadetti.

Yüzyıllar boyunca manevî mistikler varlıklarını bir korunma düzeni sayesinde sürdürdüler … o düzen, dünyadaki hayatı dayanılmaz hale getirmek, sonra sizden avuntu ve rahatlama karşılığında para sızdırmak, varoluşu mümkün kılacak tüm değerleri yasaklamak, sonra sizin suçluluğunuza binerek gitmek, üretimi ve zevki günah ilan etmek, sonra günahkârlardan şantaj parası toplamaktı. (Kilise) Biz, akıldan yana olan insanlar, onların inancının isimsiz kurbanları durumuna düştük, oysa biz onların manevî kodunu yıkmaya, mantık günahının lanetini taşımaya istekliydik. Onlar dileklerde bulunur, dualar ederken, biz düşünerek hareket ettik … ahlâkî nedenlerle suçlanıp dışarı itildik. Yaşamak bir suç oldu, biz hayat kaçakçısı sayıldık, bu arada onlar, maddesel açgözlülüğe kaş çatan bir ahlâkî şatafat içinde, yok olanların ürettiği ürünleri fedakâr bir iyilikseverlikle saçıp dağıtmaya yöneldiler.

Şimdi artık bizi zincire vurdular, bize günahkâr kimliği bile tanımadılar, bizim var olmadığımızı iddia eden vahşiler bize ‘ÜRETİN’ diye emir verdiler, üretmediğimiz malları onlara sağlamadığımız takdirde, sahip olmadığımız hayatı elimizden alma tehdidi savurdular. Şimdi bizden, demiryollarını çalıştırmayı sürdürmemiz, kıtayı aşan bir trenin uç noktaya tam hangi dakikada varacağını bilmemiz bekleniyor. Çelik fabrikalarını çalıştırmamız, köprülerinizin kablolarında, sizi havada destekleyen uçaklarınızın gövdelerinde bulunan her damla metalin moleküler yapısını bilmemiz bekleniyor … Bu arada sizin o iğrenç küçük mistikleriniz de dünyanın cesedini paylaşma kavgasına tutuşuyor, lisan sayılamayacak sesler çıkararak ilke diye bir şey olmadığını, absolü diye bir şey olmadığını, bilgi diye, akıl diye bir şey olmadığını haykırıp duruyor.

“Ağzından çıkan sihirli sözler sayesinde gerçeği değiştirebileceğine inanan vahşiden de daha aşağı düzeylere indiler, gerçeği ağızlarından çıkmayan kelimelerin gücüyle değiştirebileceklerini sandılar. Burada kullandıkları sihirli alet de yine silmekti … Onların varlığını kabul etmediği hiçbir şeyin, o büyüyü aşıp var olamayacağı inancına sarıldılar.

Bir yandan çalıntı maddî servetle beslenirken, diğer yandan da çalıntı kavramlarla akıllarını desteklediler, dürüstlüğün, çaldığınızı kabullenmemek olduğunu ilan ettiler. Sebepleri inkâr edip etkileri yüceltirken, bizim kavramlarımızı kullanıp, o kavramların kökünü ve varlığını inkâr ettiler. Sınaî tesisleri inşa etmek yerine devralma yollarını ararlarken, bir yandan da düşünmeyip, İnsanî düşünceyi devralmanın peşine düştüler.

“Bir fabrikayı yönetmek için makinelerin kranklarını çevirmeyi bilmenin yeterli olduğunu savunurken, o fabrikayı kimin yarattığı konusunu sildiler … hiç kimlik yokmuş gibi davrandılar, hareketten başka hiçbir şeyin varlığını istemediler, hareketin aslında hareket edecek bir şeyi gerektirdiğinin üstünde durmadılar, kimlik olmadan hareket diye bir kavramın olamayacağını da anlamadılar. Hak edilmemişi tüketme hakkına sahip olduklarını tekrarlayıp dururken, o üretileni kimin üreteceğini pas geçerken, kimlik kanunu diye bir şey olmadığını, değişimden başka hiçbir şeyin var olmadığını söylediler, ama değişim için de değişecek bir şeyler olması, o şeylerin bir halden bir başka hale geçmesi gerektiğini pas geçtiler. KİMLİK TANIMLANMADIKÇA, DEĞİŞİME DE İMKÂN YOKTUR. Nasıl sanayicileri soyuyor, onların değerini inkâr ediyorlarsa, aynı şekilde tüm varoluş üzerinde kontrol gücünü ele geçirmeye çalışıyor, ama varoluşun varlığını inkâr ediyorlardı.

‘Biz hiçbir şey bilmediğimizi biliyoruz,’ diye gıdaklarlarken, bilme iddiasında bulunduklarını görmezden geldiler. ‘Absolü diye bir şey yoktur,’ derken, bir absolü ilan etmekte olduklarını anlamadılar. ‘Var olduğunu ve bilince sahip olduğunu kanıtlayamazsın,’ diye gıdakladılar, kanıt denilen şeyin ön şartlarının var olmak, bilinçli olmak ve karmaşık bir bilgi zincirine sahip olmak olduğunu unuttular. Burada bilinecek bir şeyin varlığının, onu bilecek bir bilincin ve kanıtlanmışla kanıtlanmamış gibi kavramların arasındaki farkı ayırt edebilen öğrenilmiş bilginin şart olduğunu anlamadılar.

“Konuşmayı öğrenmemiş bir vahşi, varoluşun kanıtlanması gerektiğini ilan ettiğinde, onun var olmayış yoluyla kanıtlanmasını bekliyordun Bilincinizin kanıtlanmasını isterse, sizden varoluş ve bilinç dışındaki boşluğa adım atmanızı, kendisine her ikisinin kanıtını vermenizi istiyordur … yani sizden sıfırın bilgisini kazanmanızı, sıfır olmanızı istiyordur.

“Aksiyomun rastgele bir seçim olduğunu söylüyor ve kendisinin var olduğu aksiyomunu kabul etmeyeceğinde direniyorsa, ağzından çıkan cümleyle onu kabul ettiğini görmezden geliyor, onu reddetmenin tek yolunun ağzını kapatmak, hiçbir teori öne sürmemek ve ölmek olduğunu anlamıyordur.

“Aksiyom, bilginin dayanağını belirleyen ifadedir, o bilgiyle ilgili daha başka bilgileri de ihtiva eder, tüm bu diğer ifadelerin içinde zaten vardır, konuşan onu belirlemeyi seçse de, seçmese de, oradadır. Aksiyom öyle bir önermedir ki, muhaliflerinin bile onu inkâr etme sürecinde önce onu kabullenmesini gerekli kılarak onları alt eder. Kimlik aksiyomunu kabul etmeyen mağara adamı, onu inkâr etmeye kalkışırken kimlik kavramını ve ondan türeyen kavramları kullanmak zorundadır. Dilbilgisinde isim diye bir kavram olduğuna inanmayan bir antropoid (insana benzeyen maymun), savını ifade etmek için isimsiz, sıfatsız ya da fiilsiz bir dil geliştirmek zorundadır.

Duyusal algılamanın geçerliliğine inanmayan sihirbaz doktor, bunu duyusal algılarla topladığı bilgiler olmadan yapabilir mi?

Mantığın varlığını kabullenmek istemeyen bir kafatası avcısı, tezini mantık kullanmadan kanıtlayabilir mi?

Gökdelenlerin ellinci kattan sonraki katlarının temele ihtiyacı olmadığını ileri süren bir pigme, bırakın kendi binasının altındaki dayanağı çeksin, sizinkini değil. İnsan aklının özgürlüğünün bir sanayi uygarlığı yaratmak için gerekli olduğunu, ama şimdi artık buna ihtiyaç kalmadığını söyleyen yamyama, üniversitede ekonomi kürsüsü verileceğine bir ok başıyla bir ayı postu verilsin.

“Sizi gerisingeri karanlık çağlara götürmekte olduklarını mı düşünüyorsunuz?

Onlar sizi tarihin hiç görmediği kadar karanlık bir çağa götürüyorlar. Onların amacı, bilim-öncesi çağa dönmek değil, konuşma öncesi çağa dönmek. İnsanın aklının, hayatının ve kültürünün bağlı olduğu kavramı elinizden almak istiyorlar … o da objektif gerçeklik kavramıdır. İnsan bilincinin gelişmesini izleyin, onların inancının amacını hemen görürsünüz.

“Vahşi adam, A’nın A olduğunu, gerçekliğin gerçek olduğunu kavramamış olan adamdır. Aklını bebek aklı düzeyinde durdurmuştur, bilincin ilk duyusal algılarını derlemeye başladığı aşamada takılıp kalmıştır, henüz katı cisimleri birbirinden ayırt etmeyi öğrenmemiştir. Dünya, ancak bir bebeğin gözüne hareket bulanıklığı gibi görünür, ancak bir bebek hareket eden cisimleri göremez. O bebeğin aklının doğduğu gün de, ikide bir yanından geçip duran şeyin annesi olduğunu, onun arkasındaki hareketin de perde olduğunu, bunların katı cisimler olduğunu, birinin değişip öteki olamayacağını, neyseler o olduklarını ve var olduklarını kavradığı gündür. Maddelerin iradesi olmadığını anladığı gün, kendinin iradesi olduğunu da anlar. İşte o an, onun insan olarak doğduğu andır. Aynada gördüğünün bir hayal olmadığını, gerçek olduğunu, ama kendisi olmadığını, çölde gördüğü serabın da aldatma olmadığını, onu oluşturan havanın ve ışınların gerçek olduğunu, ama bunun kent olmadığını, yalnızca kentin yansıması olduğunu, herhangi bir anda kendisinin bir takım duyguların pasif alıcısı olmadığını, duyularının ona bağlamsız, parça parça bilgiler vermeyip, her şeyi birleştirmeyi aklına öğretmesi gerektiğini öğrendiği gün, duyularının kendisini aldatamayacağını, fiziksel varlıkların sebepsiz harekete geçmeyeceğini, algılama organlarının fiziksel olup kendi iradeleri olmadığını, icat etme ya da çarpıtma gücüne de sahip olmadıklarını, ona verdikleri bilginin absolü olduğunu, ama aklının bunu anlamayı öğrenmesi gerektiğini, aklının doğayı, sebepleri, duyusal algılarından gelen her türlü malzemeyi keşfetmesi gerektiğini, algıladığı şeyleri kimliklendirme işini aklının yapacağını anladığı gün … o artık düşünen bir adam olarak, bir bilim adamı olarak doğmuştur.

“O güne ulaşabilen insanlar bizleriz; siz oraya kısmen ulaşmayı seçenlersiniz; vahşiler ise oraya hiçbir zaman ulaşamazlar.

“Vahşiye göre, dünya, anlaşılmaz mucizelerin diyarıdır, cansız maddelere her şey olabilir, ama kendisi hiçbir şey yapamaz. Dünyası sadece bilinmeyen değildir, aynı zamanda mantıksız bir kâbustur … aslında bilinemeyendir.

Fiziksel objelerde esrarengiz bir irade bulunduğuna inanır, bunların sebepsiz, önceden bilinmez biçimde hareket ettiğine inanır, ama kendini, kontrol edemediği güçlerin elinde çaresiz bir piyon gibi hisseder. Ruhunu gücü her şeye kadir şeytanların yönettiğini sanır, gerçekliği onların kaypak oyunları olarak nitelendirir, onların, istedikleri an elindeki çorba kâsesini yılana, karısını böceğe dönüştürebileceğini düşünür. Onun ömründe hiç tanımadığı A’yı onlar her an, her türlü A olmayan şeye dönüştürebilirler. Tek bir şey bilmektedir, o da bilmeye teşebbüs etmemesi gerektiğidir.

HİÇBİR ŞEYE GÜVENEMEZ, YALNIZCA DİLEYEBİLİR, TÜM HAYATINI DİLEMEKLE GEÇİRİR, O ŞEYTANLARDAN KENDİSİNE İSTEDİKLERİNİ ÖYLESİNE VERMELERİNİ İSTER, VERİLDİĞİNDE BUNU ONLARDAN BİLİR, VERİLMEZSE SUÇU KENDİNDE ARAR, ONLARA MİNNETİ İÇİN DE, GÜNAHLARI İÇİN DE KURBANLAR SUNAR, KORKULAR İÇİNDE, KARNI ÜZERİNDE SÜRÜKLENİR, GÜNEŞE VE AYA, RÜZGÂRA VE YAĞMURA, ÖNÜNE ÇIKABİLECEK OLAN VE KENDİNİ ONLARIN SÖZCÜSÜ OLARAK TANITAN HER ZORBAYA TAPAR VE BUNLARIN HEPSİNDEN KORKAR.

O zorbaya inanması için gerekli olan tek şey, sözlerinin anlaşılmaz, maskesinin korkunç olmasıdır. Dilekte bulunur, yalvarır, sürünür ve ölür, size de bir zamanlar kendisinin var olmuş olduğunun izi olarak çapık çurpuk idol (put) heykellerini bırakır … yarı insan, yarı hayvan, yarı örümcek, kısacası, A olmayan dünyanın simgeleri.

“Onun entelektüel düzeyi, sizin modern öğretmenlerinizinkiyle aynıdır, onların sizi indirgemek istediği düzey de odur.

“Eğer bunu hangi yöntemlerle yapmaya kalkıştıklarını merak ediyorsanız, herhangi bir üniversitenin sınıfına girin. Orada profesörlerin çocuklarınıza, insanın hiçbir şeyden emin olamayacağını söylediğini duyacaksınız. İnsan bilincinin hiçbir geçerliliği olmadığını, hiçbir gerçeği, hiçbir varoluş kanununu öğrenemeyeceğini, objektif gerçeği bilmesine imkân olmadığını söyleyeceklerdir. O zaman, o kişinin gerçeklik bilgisinin standardı nedir?

‘Başkaları neye inanıyorsa ona’ diye cevap vereceklerdir. Öğrettikleri hiçbir bilgi yoktur, yalnızca inanç öğretmektedirler. SİZİN VAR OLDUĞUNUZA İNANMANIZ BİR İNANÇ MESELESİDİR Kİ BU, BİR BAŞKASININ SİZİ ÖLDÜRMEYE HAKKI OLDUĞUNA İNANMASIYLA EŞ DEĞERDEDİR. Bilimsel aksiyomlar birer inançtır, bir mistiğin vahiylere olan inancının ötesinde değildir. Elektrik ışığının jeneratörden gelişi bir inançtır, ayın ilk hilâl gününde duvara dayanmış merdivenin altında bir tavşanayağını öpmekle ışık yanacağı da aynı değerde bir inançtır. Gerçek denilen, insanlar neyi istiyorsa odur, ‘insanlar’ sözü de sizden başka herkesi kapsamaktadır. Gerçeklik, insanların gerçek dediği herhangi bir şeydir, objektif gerçekler yoktur, yalnızca insanların rastgele dilekleri vardır … laboratuvarında, test tüpleri arasında bilgiyi mantığıyla arayan adam, eski moda, bâtıl inançlı bir budaladır. GERÇEK BİLİM ADAMI, ORTALIKTA DOLAŞIP KAMUOYU YOKLAMASI YAPANDIR. Eğer çelik direk üretenlerin bencil açgözlülüğü olmasa, New York kentinin var olmayacağını bile öğrenebilirsiniz, çünkü yapılan anketler, kimsenin öyle bir yerin var olacağına inanmadığını göstermektedir.

YÜZYILLAR BOYUNCA MANEVİYATIN MİSTİKLERİ HEP İNANCIN MANTIKTAN ÜSTÜN OLDUĞUNU TEKRARLAYIP DURMUŞLAR, AMA MANTIĞIN VARLIĞINI YİNE DE REDDETMEYE CESARET EDEMEMİŞLERDİR. Onların mirasçısı ve ürünü olan beden mistikleri, geri kalan işi bitirmiş, eskilerin rüyasını gerçekleştirmiştir. Her şeyin inanç olduğunu ilan edip, bunu inanca karşı bir isyân olarak nitelemişlerdir. Kanıtlanmamış iddialara karşı bir isyân. Hiçbir şeyin kanıtlanamayacağını ileri sürmektedirler. Doğaüstü bilgilere karşı isyân olarak, hiçbir bilgiye ulaşmanın mümkün olmadığını iddia etmektedirler. Bilim düşmanlarına karşı isyân olarak, bilimin bâtıl inanç olduğunu savunmaktadırlar. Aklın esir alınmasına karşı isyân olarak, akıl diye bir şey olmadığını savunmaktadırlar.

“Eğer algılama gücünüzü teslim ederseniz, standardınızın objektiften kollektife kaydırılmasına izin verir de insanların size ne düşüneceğinizi söylemesine razı olursanız, inkâr ettiğiniz gözlerinizin önünde bir değişimin daha yer almakta olduğunu görürsünüz; öğretmenlerinizin kollektifi yönetmeye başladığını anlarsınız. Eğer emirlerini dinlemez, onlara, ‘Siz insanlığın tümü değilsiniz,’ derseniz, onlar da size, ‘olmadığımızı nereden biliyorsun?’ diyeceklerdir. ‘Değil mi, kardeş? Bu demode fikirleri de nereden edindin?’

“Eğer amaçlarının bu olduğundan kuşku duyuyorsanız, beden mistiklerinin size ‘akıl’ diye bir şeyin var olduğunu ne büyük bir ihtirasla unutturmaya çalıştığına bakın. Tanımlanmamış kavramları, lastikli anlamları, bitirilmeyen cümleleri hatırlayıp, sizi düşünme kavramından uzaklaştırmaya çabaladıklarına bakın. Size bilincinizin reflekslerden, tepkilerden, güdülerden ve dürtülerden oluştuğunu söylüyorlar, bu bilgiyi nereden edindiklerini açıklamayı reddediyorlar, bunu söylerken kendilerinin yaptığı şeyi de, dinlerken sizin yaptığınız şeyi de tanımlamaktan kaçınıyorlar. Kelimelerin sizi şartlandırma gücü vardır, diyorlar, kelimelerde neden sizin boşalmış beyninizi değiştirme gücü olduğunu tanımlamıyorlar. Kitap okumakta olan bir öğrenci, onu boş beyniyle anlayacak. Nörotik birine yardım edecek bir ruh hekimi, sorunu boş beyinle çözecek. Sanayici … çizin onun üstünü … öyle biri yok. Fabrika bir doğal kaynaktır. Tıpkı ağaç gibidir, kaya gibidir, çamur birikintisi gibidir..

SİZE ÜRETİM SORUNUNUN ÇÖZÜMLENDİĞİNİ, ARTIK ONU İNCELEMEYE YA DA ONUN İÇİN KAYGILANMAYA GEREK OLMADIĞINI SÖYLÜYORLAR. Sizin ‘reflekslerinizin’ çözmek zorunda olduğu tek sorun, dağıtım sorunu, diyorlar. Kim çözmüş üretim sorununu? Buna, insaniyet diye cevap veriyorlar. Çözüm neymiş? Mallar burada. Nasıl geldiler buraya? Bir şekilde. Hangi sebeple? Hiçbir şeyin sebebi yoktur.

Dünyaya gelmiş herkesin, hiç çalışmadan yaşama hakkı olduğunu söylüyorlar, bunun tersini açıkça gösteren kanunlara aldırmaksızın, her insanın ‘asgari geçim standartlarına sahip olma hakkı olduğunu, kendisine yiyeceğini, giyeceğini, barınağını vermek gerektiğini ileri sürüyorlar. Bunun için hiçbir çaba göstermesi gerekmez, bu onun doğal ve doğuştan hakkıdır, diyorlar. VERMEK … AMA KİMDEN ALINARAK VERİLECEK? Boşluk!Her insan, dünyada yaratılan teknolojik yararlarda eşit hakka sahiptir, diyorlar. Yaratılan … ama kimin tarafından? Boşluk! Sanayicilerin savunucusu pozunda gözükmüş korkaklar şimdi ekonomiyi şöyle tarif ediyorlar: ‘İnsanların sınırsız arzularıyla, sınırlı miktarda sunulan mallar arasında bir ayarlama.’ Sunulan … ama kimin tarafından? Boşluk!Kendilerine profesör süsü veren entelektüel bıçkınlar, geçmişin düşünürlerine omuz silkiyor, onların teorileri insanın rasyonel bir varlık oluşu gibi pratik olmaktan uzak bir varsayıma dayalıydı, diyorlar. Oysa insan rasyonel olmadığına göre, demek ki irrasyonel olarak da yaşayabilmesini sağlayacak bir sistem gerekir, diyorlar. Bunun anlamı da, gerçekliğe karşı gelerek yaşamak demek. Bunu kim mümkün kılacak? Boşluk!Yolunu şaşıran her salak, insanlığın üretimini kontrol altına alma planları yayınlıyor. Verdiği istatistikleri kabullenen ve kabullenmeyenler de, onun o planı silah zoruyla uygulama hakkını hiç sorgulamıyor. Kime uygulanacak? Boşluk.Sebepsiz gelirlere sahip rastgele kadınlar çıkıp dünyayı geziyor, geri döndüklerinde, dünyanın geri halklarının daha yüksek bir yaşam standardı talep ettiğini söylüyorlar. Talep! Kimden? Boşluk.

“Ve balta girmemiş ormandaki köyle New York kenti arasındaki farka ilişkin soruları oyalamak için de, insanın sanayi sürecini ayıplanacakk bir biçimde izah ediyorlar … gökdelenleri, asma köprüleri, elektrik motorlarını, demiryolu trenlerini açıklamak için, insan ‘âlet yapma içgüdüsüne sahip’ bir hayvandır, diyorlar.

“Dünyanın nesi var diye merak mı ediyordunuz?

Sizler şu anda, sebepsizlik ve hak edilmemişlik inancının son perdesini seyrediyorsunuz. Maddenin ya da ruhun mistiklerinden oluşan tüm çeteleriniz, sizi yönetme gücü için birbirleriyle kapışmış durumda, hırlıyorlar, kükrüyorlar, tüm manevi sorunlarınızın çaresinin sevgi, tüm bedensel sorunlarınızın çaresinin kırbaç olduğunu söylüyorlar … aklı olmamayı kabullenen sizler için! İnsana inekten daha az değer veren bu güruhlar, her hayvan eğitmeninin söyleyebileceği şeylere kulak asmıyor, işkence edilen filin artık işkencecinin emriyle çalışmayacağını, yük taşımayacağını, ilk fırsatta işkenceciyi ezeceğini bilmezden geliyor, insanoğlunun hala elektronik tüpleri, süpersonik uçakları, atom parçalayan motorları, gezegenlerarası teleskopları üretmeye devam etmesini bekliyorlar … ödülü önüne atılan bir porsiyon et, özendiricisi de sırtında şaklayan kırbaç olarak.

Mistiklerin karakterini sakın yanlış anlamayın. Sizin bilincinizi sabote etmek onların çağlardan beri temel amacı olmuştur … tek arzuları da gücü ele geçirmek, sizi zorla yönetmek olagelmiştir.

“Balta girmemiş ormanlarda gerçekliği iğrenç saçmalıklara çevirip çarpıtan, kurbanlarının aklını duraklatan, yüzyıllar boyunca onları doğaüstü korkusuyla terörize eden sihirbaz-doktorların rimellerinden, Orta Çağ’ın insanları çamur tabanlı kulübelerde tutan, onsekiz saat çalışma karşılığında bulabildikleri çorbayı önlerinden şeytan çalacak diye korkutan doğaüstü doktrinlerine, beyninizin düşünme kapasitesi olmadığı masalını söyleyen, algı gücünüz olmadığına göre, o doğaüstü gücün, yani ‘Toplumun’ iradesine körü körüne uymanız gerektiğini söyleyen sinsi gülümseyişli profesöre kadar, hepsi aynı amaç uğruna aynı performanstan ibarettir: Sizi bilincinin geçerliliğini teslim etmiş bir tür hamura çevirmek.

“Ama bu da sizin onayınız olmadan yapılamaz. Eğer yapılmasına izin verirseniz, hak etmişsiniz demektir.

“Mistiklerin insan aklının yetersizliği konusundaki gevelemelerini dinleyip de, onun bilincinden kuşkulanacağınız yerde kendi bilincinizden kuşku duymaya başladığınızda, yarı-rasyonel durumunuzun her söze göre tehlikeli şekilde sarsılmasına izin vermiş olursunuz, sonunda, onun üstün gözüken güvenine ve bilgisine teslim olmaya karar verebilirsiniz. Buradaki komik durum hem size hem de ona gülmeyi gerektirir. O mistiğin güveni yalnızca sizin onu onaylamanızdan gelecektir. O mistiğin korktuğu doğaüstü güç, taptığı o bilinmez ruh, çok güçlü saydığı o bilinç, hep sizinkilerdir.

Mistik dediğiniz, başkalarının aklıyla ilk karşılaştığında kendi aklını teslim etmiş olan adamdır. Çocukluğunun derinliklerinde bir yerde, kendisinin gerçeklik anlayışı başkalarının iddialarıyla çatıştığında, karşıdakilerin keyfi emirleri ve çelişkili talepleri karşısında bu kişi bağımsız kalmaktan öylesine büyük bir korkuya kapılmıştır ki, aklî yetenekleri rasyonel yeteneğini hemen teslim etmiştir. ‘BİLİYORUM Kİ’ sözüyle ‘DİYORLAR Kİ’ sözü arasında kalan kavşakta, bu kişi, başkalarının otoritesini seçmiş, anlamak yerine itaat etmeyi, düşünmek yerine inanmayı kabullenmiştir. Doğaüstü korkusu, başkalarının üstünlüğüne inanmakla başlar. Bu kişinin teslim oluşu, anlamayışını saklama yoluna yönelmiştir. Başka herkesin bildiği esrarengiz bir bilgiye sahip olmayan yalnızca kendisiymiş gibi hissetmektedir. Gerçeklik, artık, başkalarının istediğidir ve bu güç kendisi için ebediyen kapanmıştır.

“O andan başlayarak, düşünmekten korkan bu kişi artık belirsiz duyguların insafına kalmış durumdadır. Tek rehberi duygularıdır, o duygular onun son kalan kişisel kimliğidir, onlara müthiş bir sahiplik duygusuyla sarılır … ve elinden hangi düzeyde düşünmek geliyorsa, onu da duygularının aslında korku olduğunu kendinden saklamaya yöneltir.

“Bir mistik size, mantıktan daha güçlü bir şeyin varlığını hissediyorum dediği zaman, bir şey hissettiği doğrudur, ama o hissettiği şey evrenin her şeye kadir süper-ruhu değildir, karşısına çıkan herhangi birinin bilincidir, çünkü kendisi kendi bilincini çoktan teslim etmiştir. Mistik, başkalarının o her gücü içeren bilincini etkilemeye, hile yapmaya, iltifat etmeye, kandırmaya ve zorlamaya yönelmiştir. Onun gözünde gerçeğin tek anahtarı, ‘onlar’dır.

Onların esrarengiz gücünü koşumlayıp kullanamazsa, onların onayını alamazsa, var olamayacağını hissetmektedir. Onlar onun tek algılama yoludur, körü yönlendiren köpek gibidir, yaşayabilmek için onlara tasma takmak zorunda olduğunu hissetmektedir. Başkalarının bilincini kontrol etmek onun tek ihtirası haline gelmiştir; güç hırsı, terk edilmiş zihinlerin boşluğunda yetişen bir yaban otudur.

HER DİKTATÖR BİR MİSTİKTİR, HER MİSTİK DE POTANSİYEL BİR DİKTATÖRDÜR. Mistik, insanlarla anlaşmaya varmayı değil, onların kendisine itaat etmesini ister. Onlardan bilinçlerini kendi emirlerine, isteklerine, kaprislerine teslim etmelerini ister, kendisi de bunun karşılığında kendi bilincini onlara teslim eder. İnsanlarla ilişkilerinde inancı ve gücü kullanır, insanların onayını … eğer gerçeklere ve mantığa dayanarak kazanmak zorundaysa … istemez. Mantık, onun en korktuğu düşmanıdır, aynı zamanda da onu tehlikeli saymaktadır. Onun gözünde mantık, kandırmanın bir yoludur … insanlarda mantıktan daha güçlü bir kuvvetin olduğunu hissetmektedir. Güven duygusunu ancak kendi sebepsiz inançlarından ya da uyguladığı zorlamalı boyunduruktan elde edebilir, ancak o zaman sahip olmadığı mistik güç üzerinde bir kontrol elde ettiğini hisseder. Arzusu emretmektir, ikna etmek değil. İkna etmek bir bağımsızlık eylemi gerektirir ve objektif gerçeklerin absolü niteliğine dayanır. Onun aradığı, gerçeğin üzerinde güç sahibi olmak, insanların gerçeği algılayışını etkilemek, aklını etkilemektir, kendi iradesini varoluşla bilincin arasına sokacak gücü aramaktadır, insanlar onun emrettiği gerçeği sahiden yaratmaya razı olmaları durumunda bunu gerçekleştirmek mümkünmüş gibi davranmaktadır.

Mistik nasıl maddenin asalağıysa, nasıl başkalarının yarattığı servete el koyarak yaşıyorsa … nasıl ruhun da asalağıysa, başkalarının yarattığı fikirleri yağmalıyorsa … aynı şekilde, kendi çarpık gerçeğini yaratan delinin bile düzeyinde değildir, orada da deliliğin asalağıdır, çünkü başkalarının yarattığı çarpıklıkları kullanmaktadır.

Mistiğin sonsuzluğa, sebepsizliğe, kimliksizliğe duyduğu özlemin ancak bir tek cevabı vardır: ÖLÜM. İfadelendirilemeyen hislerinin sebeplerini hangi tür anlaşılmaz gerekçelere atfederse etsin, gerçeği inkâr eden, varoluşu da inkâr etmiş demektir. O andan sonra artık onu güden hisler, insan hayatının tüm değerlerinden nefret etmektir, o değerleri yok eden her kötülüğe de özlem duymaktır. Acı çekmeyi seyretmek mest eder onu. Yoksulluğu, boyun eğmeyi, korkuyu seyretmek de öyle. Bunlar ona bir zafer duygusu verir, bunları, rasyonel gerçeği alt etmiş oluşunun kanıtları sayar. Ama başka bir gerçek de yoktur zaten.

“Kimin refahına hizmet ettiğini iddia ederse etsin, ister Tanrı’ya, ister ‘Halk’ dediği o bedeni ruhundan koparılmış kavrama hizmet ettiğini söylesin, doğaüstü boyutta hangi ideali ileri sürerse sürsün … aslında, gerçekte, onun ideali ölümdür, arzusu öldürmektir, tek tatmin yolu işkencedir.

MİSTİKLERİN İNANCININ TEK BAŞARASI YIKIMDIR. Sizin de bugün ulaştığınız sonucun yine bu olduğu görülmektedir. Ve eğer eylemlerinin getirdiği harap durum onları doktrinlerini sorgulamaya yöneltmiyorsa, eğer hala sevgiden ötürü böyle davrandıklarını söylüyor, biriken ceset yığınlarından etkilenmeksizin yollarına devam ediyorlarsa, bunun nedeni, ruhlarının aslında sizin onlara kullanma izni verdiğiniz o özürden daha karanlık, daha kötü oluşudur … o özür, amacın aracı mazur göstereceğidir, yani sebep oldukları korkunçlukların aslında çok soylu amaçlar uğruna işlendiği özrüdür. Oysa, aslında onların varacağı sonuç, bu korkunçluklardan başka bir şey değildir.

“Sizler, kendini mistik bir diktatöre uyumlandırıp onun emirlerine uyabileceğini düşünecek kadar yozlaşmış olanlar … bilin ki onu memnun etmenin bir yolu yoktur. İtaat ettiğiniz zaman, bu sefer emirlerini tersine çevirecektir. İtaati itaatin hatırı için, yıkımı da yıkımın hatırı için istemektedir. Bir mistiğin isteklerine teslim olarak onu idare edebileceğinizi sanacak kadar saf olanlarınıza söylüyorum … onu caydırmanın bir yolu yoktur. İSTEDİĞİ RÜŞVET SİZİN HAYATINIZDIR. Ne kadar yavaş ya da hızlı teslim etmeye razı olursanız, o kadar yavaş veya hızlı. Onun rüşvetle etkilemeye çalıştığı canavar da kendi beynindeki boşluktur. O boşluk onu öldürmeye yöneltmektedir ki, istediği ölümün kendininki olduğunu öğrenmekten kaçabilsin.

“Sizler, bugün dünyada başıboş kalan güçlerin açgözlülük güdümünde, maddesel yağma amacıyla hareket ettiğine inanacak kadar saf ve masum olanlar … mistiğin yağmalama çabası aslında kendi amaçlarının ne olduğunu kendi zihninden saklamak için bir paravandır. Servet insan hayatıyla ilgilidir, onlar yaşayan canlıları taklit edercesine serveti kapışıyor, kendi kendilerine hayatı istiyormuş gibi numara yapıyorlar. Ama yağma lükslere yönelmeleri, bir keyif almak için değil, bir kaçış ve kurtuluş içindir. Onların istediği sizin servetinizi almak değil … aslında onu sizin kaybetmenizi istiyorlar. Başarılı olmak değil, sizin başarısız olmanızı istiyorlar. Yaşamak istemiyorlar, sizin ölmenizi istiyorlar. İstedikleri hiçbir şey yok, var olmaktan nefret ediyorlar, habire koşuyorlar, esas nefret ettiklerinin kendileri olduğunu öğrenmekten kaçmaya çalışıyorlar.

“Sizler, kötülüğün niteliğini hiçbir zaman anlayamamış olanlar, onları ‘yanılgı içindeki idealistler’ olarak görenler … icat ettiğiniz Tanrı affetsin sizi! Kötülüğün esası onlar zaten. Onlar … o anti-hayat objeler, dünyayı yiyip yutarak kendi ruhlarının boşluğunu doldurmaya yelteniyorlar. İstedikleri sizin servetiniz değil. Onlarınki akla karşı bir komplo … kısaca, hayata ve insana karşı bir komplo.

Bu lideri ve yönü olmayan bir KOMPLO. Şu sıra şu ya da bu diyarın acılarından yararlanan o rastgele küçük kabadayılar, yüzyılların barajı yıkıldığında patlayan selin üstüne binebilmiş lâğım fareleri. Baraj gölü bir mantık nefreti, yetenek nefreti, başarı nefreti, neşe nefreti gölüydü. Onu yüzyıllardan beri oraya biriktiren, kalbin beyinden üstün olduğunu söylemiş tüm anti-insan vaizlerdi.

“Bu komplo, yaşamayı değil, yaşamanın yanlarına kâr kalmasını isteyenlerin komplosu, gerçeğin yalnız bir köşesini kırpmak isteyenlerin, ama hisleri nedeniyle, öbür köşeleri kırpanların yanına sürüklenenlerin komplosu. Sıfırı bir değer olarak kovalayanları birbirine bağlayan ve birleştiren halkaların komplosu. Düşünme yeteneği olmayan, öğrencilerinin zihnini sakatlamaktan zevk alan profesör, kendi durağanlığını koruyabilmek için rakiplerinin yeteneğini zincire vurmaktan zevk alan işadamı, kendine duyduğu nefreti savunabilmek için özsaygısı olan insanları çökertmekten hoşlanan nörotik, başarıyı yıkmayı seven beceriksiz, büyüklüğü yok etmekten zevk alan sıradanlık, tüm zevkleri yok etmeyi arayan hadımlık … ve onlara entelektüel cephane sağlayan herkes, iyiliğin çökertilmesiyle tüm günahların sevaplara dönüşeceğine dair nutuk atanların tümü dahil bu komploya. Bunların teorilerinin kökünde yatan şey ölüm, eylemlerinin pratikteki amacı ölüm … ve siz de onların son kurbanlarısınız.

“Bizler sizin, inancınızla aranızdaki canlı tamponduk. Şimdi artık orada değiliz. Bu nedenle de, sizi kendi seçtiğiniz inançların etkilerinden koruyacak hiçbir şey kalmadı. Artık ömrünüz boyunca biriktirdiğiniz borcu ya da sizden önceki kuşaklar boyunca yığılmış açıkları canımızla ödemeye razı değiliz. Zaten ödünç alınmış bir süreyi yaşıyordunuz … Ben, bu borcun tahsil edilmesi için çağrı yapan adamım.

“Aklınızdaki boşluklar sayesinde varlığını görmezden gelebildiğiniz kişi benim. Ben ölmesini de, yaşamasını da istemediğiniz kişiyim. Yaşamamı istemediniz, çünkü fırlatıp attığınız sorumluluğu benim taşıdığımı, hayatlarınızın bana bağlı olduğunu bilmekten korkuyordunuz; ölmemi de istemiyordunuz, çünkü aslında bilmek istemediğiniz o gerçeği biliyordunuz.

“Oniki yıl önce, sizin dünyanızda çalıştığım sıralarda, ben (John Galt) bir mucittim. İnsanlık tarihinde en son ortaya çıkmış olan ve geriye, insan-altı çağa kayarken de ilk kaybolacak olan meslektendim. MUCİT, evrene ‘Neden?’ diye soran insandır, o cevapla kendi aklı arasına hiçbir engelin girmesine de izin vermez.

“Buharın kullanılmasını keşfeden adam gibi, ya da petrolün kullanılmasını keşfeden adam gibi, ben de bir enerji kaynağı keşfettim. Yerkürenin var oluşundan beri varolmuş bir kaynaktı, ama insanlar onu nasıl kullanacaklarını bilememiş, yalnızca tapınma, korkma ya da kükreyen Tanrı efsaneleri için yararlanma biçiminde kullanmışlardı. Bana ve beni istihdam edenlere servet kazandıracak bir motorun deneysel modelini tamamladım. O motor, enerji kullanan her tesisin etkinliğini yükseltecek, hayatınızı kazanmak için çalışarak geçirdiğiniz her saate daha yüksek verimin armağanını getirecekti.

“Derken bir gece, bir fabrika toplantısında, başarımdan ötürü ölüme mahkûm edilmiş olduğumu kulaklarımla duydum. Üç parazit kalkmış, beynimin ve hayatımın kendi malları olduğunu, benim var olma hakkımın şarta bağlı olduğunu, onların arzularını tatmin etmek zorunda olduğumu söylüyorlardı. Yeteneğimin amacının, daha az yetenekli olanların ihtiyaçlarına hizmet etmek olduğunu söylüyorlardı. Yaşama becerimden ötürü yaşamaya hakkım olmadığını, kendilerinin yaşama hakkının ise beceriksizlikleri nedeniyle şartsız olduğunu söylüyorlardı.

“İşte o zaman dünyada neyin bozuk olduğunu gördüm. İnsanları ve ulusları neyin yok ettiğini, hayat savaşının hangi cephede verilmesi gerektiğini anladım. Düşmanın aslında tersine çevrilmiş bir ahlâk anlayışı olduğunu fark ettim … o anlayışın tek gücünün de benim vereceğim onay olduğunu görebildim. Kötülüğün güçsüz olduğunu … mantıksız olduğunu, kör olduğunu, gerçek dışı olduğunu gördüm. Zaferi kazanmak için bir tek silah kullanabilirdi, o silah da, iyilerin buna hizmet etmeye istekli oluşuydu. Çevremdeki parazitler nasıl kendilerinin benim aklıma çaresizce bağımlı olduklarını ilan ediyor ve benim de, zorlayacak güce sahip olmadıkları bir köleliği gönüllü olarak kabul etmemi bekliyorlarsa, Planlarını başarılı kılmak için nasıl benim kendimi yok etmeme güveniyorlarsa … aynı şekilde, dünyanın her yanında ve insanlık tarihinin her döneminde, her türlü biçime girmiş olarak, serseri akrabaların yükünden, kollektivist ülkelerin saçma uygulamalarına kadar hepsinde, iyiler, yetenekliler, mantıklılar kendi kendilerini yok etmişlerdir.Kendi nitelikli kanlarını kötülere aktarmış, kötülerin de kanlarını onlara aktarmasına izin vermiş, böylelikle kötülere sağ kalma şansı tanımış, kendi değerlerine de ölümün güçsüzlüğünü getirmişlerdir. Her değerli insanın yenilgisi sürecinde, sonunda belli bir noktaya varıldığını, o noktada kötülüğün kazanabilmesi için onun kendisinden onay çıkması gerektiğini gördüm. Eğer o bu onayı vermezse, dışardan ona yapılabilecek hiçbir kötülüğün başarıya ulaşamayacağını gördüm. Sizin haksızlıklarınıza son vermek için aklımdaki bir tek kelimeyi telâffuz etmenin yeterli olduğunu gördüm. Ve o kelimeyi söyledim. ‘Hayır’ dedim.

“Çıktım o fabrikadan. Sizin dünyanızdan çıktım. Kurbanlarınızı uyarmayı, sizinle mücadele etmeleri için gerekli metodu ve silahı onların eline vermeyi kendime iş edindim. Metod, ödülün düşürülmesini reddetmekti. Silah da adaletti.

“Eğer benim terk edip gidişimle neyi kaybettiğinizi, grevcilerim sizin dünyanızdan ayrıldığında nelerden yoksun kaldığınızı bilmek istiyorsanız, insanoğlunun keşfetmediği bir boşluğun kıyısında durup kendinize sorun … düşünmeyi reddedince, size yapılacak hareketleri öğretecek kimseyi bulamayınca, nasıl sağ kalabileceğinizi, ne kadar bir süre sağ kalabileceğinizi kendinize sorun. Ya da eğer düşünmeyi seçerseniz, aklınızın ne kadar keşifte bulunabileceğini sorun … hayatınız boyunca kaç tane bağımsız sonuca vardığınızı, ne kadar bir süreyi başkalarından öğrendiğiniz eylemleri yaparak geçirdiğinizi sorun kendinize …toprağı işleyip kendi yiyeceğinizi elde edebilir miydiniz, sorun … tekerleği icat edebilir miydiniz, bir levye yapabilir miydiniz, bir endüksiyon sistemi, bir jeneratör, bir elektronik tüp yapabilir miydiniz … sonra da, yetenekli insanlar sizin emeğinizin meyvelerini yiyerek yaşayan, sizin ürettiğiniz serveti elinizden alan sömürücüler miymiş, kendinize sorun … onları köleleştirecek güce sahip olduğunuza inanacak cesaretiniz var mıymış, sorun. Kadınlarınız dönsünler, balta girmemiş ormandaki eskimiş suratlı, sarkık memeli kadınlara bir baksınlar, o kadınları yüzyıllar boyunca bir çanakta yiyeceği döve döve ezerken görsünler… ve kendilerine bir sorsunlar, bakalım ‘âlet yapma içgüdüleri’ onlara buzdolaplarını, çamaşır makinelerini, elektrik süpürgelerini sağlayabilecek miymiş, ve eğer sağlayamayacaksa, bütün bunları ‘içgüdü kullanmayarak’ sağlamış olanları yok etmeye istekli iniymişler.

“Fikirleri yaratan şeyin insanların üretimi olduğuna, makinenin insan düşüncesinin ürünü olmayıp, insan düşüncesini yaratan mistik bir güç olduğuna dair bir şeyler geveleyip duran siz vahşiler, çevrenize bir bakın. Sanayi çağını siz keşfetmiş değilsiniz … siz barbarlık çağlarının ahlâkına sarılıyorsunuz. Kölelerin kas gücünü kullanarak ancak sefil bir insan yaşamının sağlanabildiği çağların ahlâkına sığınıyorsunuz. Her mistik, kendisini çok korktuğu maddî gerçeklikten koruyabilmek için kölelerinin olmasını özlemiştir. Ama siz, iğrenç küçük atavistler, çevrenizdeki gökdelenlere, fabrika bacalarına kör gibi bakıyor, maddesel üreticiler olan fizikçi, mucit, sanayici gibi insanları köleleştirmenin hayallerini kuruyorsunuz. Üretim kaynaklarının kamu mülkiyetine geçmesini istemekle, aklın kamu mülkiyetine geçmesini sağlamaya çalışıyorsunuz. Grevcilerime, sizin hak ettiğiniz tek cevabın ne olduğunu öğrettim. O cevap, ‘Gücün yetiyorsa gel de al,’ cevabıdır.

“Cansız maddenin gücünü kontrol altına alma imkânına sahip olmadığınızı ilan ediyorsunuz, sonra kalkıp, çapına erişemeyeceğiniz başarılan gerçekleştiren insanların aklını kontrol altına almaya çalışıyorsunuz. Bizsiz yaşayamayacağınızı söylüyor, ama sağ kalmamızın koşullarını bize dikte etmeye çalışıyorsunuz. Bize ihtiyacınız olduğunu söylüyor, sonra da bizi güç kullanarak yönetme hakkına sahip olduğunuz küstahlığına sığınıyorsunuz. Sizin ödünüzü koparan o fiziksel doğadan hiç korkmayan bizlerin, lafazanlıkla sizi kandırıp oyunuzu almış her sersemin emir vermesi karşısında sineceğimizi sanıyorsunuz.

“Sizin önerdiğiniz sosyal düzenin ana hatları şöyle: kendi hayatınızı yönetmeyi beceremiyorsunuz, ama başkalarının hayatını yönetebilirsiniz … özgürlük ortamına yaşayamazsınız, ama her gücü elinde toplamış yönetici olabilirsiniz … kendi aklınızı kullanarak hayatınızı kazanamazsınız, ama politikacıları değerlendirip onlara oy verebilirsiniz, hiç incelemediğiniz bilimleri, hiç tanımadığınız başarıları, odacısı bile olamayacağınızı itiraf ettiğiniz dev sanayileri yönetecek görevlere onları atayabilirsiniz.

Sıfıra tapan kültünüzün bu idolü, bu güçsüzlük sembolü, bu bağımlılık timsali, sizin değer standardlarıruzın imajıdır … ve ruhunuzu ona bakarak biçimlendirmeye çalışmaktasınız. Herhangi bir yozlaşmışlık karşısında, ‘İnsanlık hali!’ diye çığlıklar atıyor, bu korkunç alçalmayla insanı zayıf, ahmak, sümsük, kötü, yalancı, başarısız, korkak, sahtekâr diye nitelendiriyor, kahramanın, düşünenin, üretenin, mucidin, güçlünün, amaçlının, dürüstün oluşturduğu insan ırkından dışarı sürüyorsunuz … sanki hissetmek insanlıkmış, ama düşünmek değilmiş gibi, başarısız olmak insanlıkmış, başarmak değilmiş gibi, sahtekârlık insanlıkmış, dürüstlük değilmiş gibi … sanki ölümün tarafı insana uyarmış, ama yaşamın alanı uyamazmış gibi.

“Onurumuzu elimizden alıp sonra da servetimizi kapabilmek için, bizi her zaman, ahlâkî saygıyı hiç hak etmeyen köleler olarak gördünüz. Kâr amacı gütmediğini iddia eden her girişimi överek göklere çıkardınız, o girişimi mümkün kılan kârları sağlamış adamları hep lânetlediniz. Para ödemeyenlere hizmet götüren her projeyi ‘KAMU YARARINA’ diye nitelediniz, parayı ödeyenlere götürülen hizmetleri hiç kamu yararına saymadınız. ‘KAMU YARARI’ dediğiniz şey hep sadaka olarak verilen şeyler oldu, ticaret yapmak halka zarar vermek sayıldı. ‘KAMU YARARI’, hak etmemişlerin yararı anlamına geldi, hak edenlerin bir refah düzeyine sahip olması kınandı. Sizin gözünüzde ‘KAMU’, hiçbir değer yaratmamış, hiçbir başarı göstermemiş olanlar demek. Böylece bir şey yaratanlar, size sağ kalmanız için gerekli olan malları sağlayanlar, hemen ‘kamu’ kavramının dışına atıldı, hattâ insan neslinden bile kovuldu.

“Kurbanlarınızın ‘hayır’ demesi tüm Planınızın çökmesine yeterliyken, bu çelişkiler yumağını yutturabileceğinizi sanmanız, bunu ideal toplum olarak Planlamanız, acaba hangi zihinsel boşluk yüzünden ortaya çıktı? Küstah bir dilencinin, yaralarını sergileyerek, kendinden daha nitelikli kişilerden tehdit zoruyla dilenmesine izin veren nedir? Siz de tıpkı o dilenci gibi, bizim acıma duygumuza güvendiğinizi söylüyorsunuz, ama gizli umudunuz aslında bizim suçluluk duygumuza güvenebileceğinizi size öğreten o ahlâk düzeniniz oluyor. Sizin günahlarınız, yaralarınız ve başarısızlıklarınız karşısında, bizim kendi değerlerimizden suçluluk duymamızı bekliyorsunuz. Varoluş yolunda başarılı olmaktan, lânetlediğiniz hayatın zevkini çıkarmaktan suçluluk duymamızı bekliyor, ama yine de sizin yaşamanıza yardım etmemiz için bize yalvarıyorsunuz.

“John Galt’ın kim olduğunu bilmek mi istiyordunuz?

Ben yeteneğini suç olarak görmeyi reddeden ilk insanım.Değerlerim için kefaret ödemeyi, onları yok edilmemde araç olarak kullandırmayı reddeden ilk insanım. Birilerini sağ tutma imtiyazı uğruna kendimi tüketmemi isteyenlerin elinde kurban edilmeyen ilk insanım. Onlara ihtiyaç duymadığımı dile getiren ilk kişiyim. Benimle alışveriş düzeyinde ilişki kurmayı öğrenecekleri güne kadar, değere karşı değer ödemeyi öğrenecekleri güne kadar, bensiz yaşamak zorundalar, ben de onlarsız yaşarım. İhtiyaç kiminmiş, yetenek kiminmiş, öğrenmelerini sağlarım. Eğer standart olan, insanın sağ kalmasıysa, o sağ kalışa giden yolun hangisi olduğunu anlamalarını sağlarım.

“Tarih boyunca hep sessiz çekimserlikle yapılan şeyi, ben Planlayarak yaptım. Greve giden akıllı adamlar her zaman olmuştu. Bunu ya itirazlarını ya da çaresizliklerini göstermek için yapmışlardı. Ama bu eylemlerinin anlamını hiçbir zaman bilememişlerdi. Sosyal yaşamdan çekilip düşüncelerine gömülen, ama düşüncelerini kimseyle paylaşmayan adam, yıllarını bir köşede beden işleri yaparak geçirirken, aklındaki ateşi saklayan, onu hiçbir zaman biçimlendirmeyen, ifade etmeyen, gerçekleştirmeyen, onu nefret ettiği dünyaya sunmayı reddeden adam, tiksinerek vazgeçen, başlamadan pes eden, teslim olmaktansa vazgeçen, kapasitesinin pek azıyla iş gören, bulamadığı idealin özlemiyle kavrulan adam … hep grevdeydi. Mantıksızlığa karşı, sizin dünyanıza, sizin değerlerinize karşı grevdeydi hepsi. Ama kendi değerlerini bilmiyorlardı, o yüzden öğrenme girişimine de kalkışmadılar. Umutsuz güceniklikleri içinde, haklılıklarının hak olduğunu bilmeksizin, gerçekliğin gücünü, akıllarının özendiricilerini size teslim ettiler, isyanlarının hedefini anlamamış âsîler olarak, aşklarını tanıyamamış âşıklar olarak, boş yere silinip gittiler.

Sizin Karanlık Çağ diye bildiğini o kötü dönemler aslında greve giden zekânın çağıydı. Yetenekli insanlar yeraltına girmiş, gizli gizli çalışmış, sonra da akıllarının ürünleriyle birlikte ölüp gitmişlerdi. İnsanoğlunun sağ kalmasını ancak kendini feda eden en cesur birkaç kişi sağlamıştı. Mistiklerin yönetiminde geçen her çağ, duraklama çağıdır, ihtiyaçlar çağıdır, insanların çoğu varoluşa karşı grevdedir, kendilerini sağ tutabilecek değerlerin altında bir ücrete çalışmışlardır, yöneticilere yağmalayabilecekleri şeyler olarak ancak çer çöp bırakmışlardır. Düşünmeyi reddetmiş, girişimde bulunmayı, üretmeyi reddetmişlerdir, çünkü kârlarının son tahsildarı olan, doğruya yanlışa karar verecek olan otoritenin, mantıktan üstün, eli sopalı bir İlâhî güç olarak onay almış yaldızlı bir dejenereden başka bir şey olmadığını görmüşlerdir. İnsanlık tarihinin yolu, ikide bir akıl boşluklarıyla gölgelenen, inancın ve kaba gücün aşındırdığı çorak mesafelerden oluşmakta, yalnızca arada sırada kısa süreli güneş ışınları parıldamaktadır. O kısa süre içinde, akıl sahibi insanların açığa çıkan enerjisi sizi şaşırtan harikalar yaratmakta, hayranlığınızı uyandırmakta, ama sonra hemen yeniden sönüp karanlıklara gömülmektedir.

“Ama bu sefer sönme olmayacaktır. Mistiklerin oyunu artık bitmiştir. Kendi gerçek dışı dünyanızın içinde, kendi gerçek dışı koşullarınız tarafından yok edilip gideceksiniz. Biz, akıl sahibi insanlar, sağ kalacağız.

“Daha önce sizi hiç terk etmemiş türden kurbanları greve çağırdım. Sahip olmadıkları silahı ellerine verdim … o silah, kendi mânevi değerleridir. Onlara dünyanın bizim olduğunu, YAŞAMA AHLÂKI diye nitelendirilmesi gereken düzenimiz nedeniyle onu ne zaman istersek devralabileceğimizi öğrettim.

Onlar, insanlığın kısacık yaz mevsimi sırasında tüm harikaları üretmiş olanlar, sanayiciler, maddeyi fethedenler, aslında kendi haklarının niteliğini keşfetmiş değillerdi. Gücün kendi ellerinde olduğunu biliyorlardı. Ben onlara, şerefin de ellerinde olduğunu öğrettim.

“Sizler, bizi doğaüstü vizyon gördüğünü iddia eden her mistikten aşağıda sayanlar … yağmalanmış bozuk paraları akbabalar gibi kapışırken, servet yaratanlardan çok falcılara değer verenler … işadamlarını ayıplarken her sahtekâr sanatçı özentisini alkışlayanlar … sizin standartlarınızın kökü, ilkel bataklıklardan, ölüm kültünden gelen o mistik miazmadır (havaya yayılan ufak zararlı maddecikler veya mikroplar) … işadamını, sizi sağ tutuyor diye ahlâk dışı saymaktadır.

Bedenin kaba isteklerinin üzerine yükselmek istediğinizi söylüyorsunuz, yalnızca fiziksel ihtiyaçlara cevap vermek istemiyoruz, diyorsunuz … fiziksel ihtiyaçların kıskacına sıkışmış olan kimdir?

Şafaktan guruba kadar bir tas pirinç uğruna kara sabanı süren Hindu mu, yoksa traktörüne binip çalışan Amerikalı mı?

Fiziksel gerçeği fethetmiş olan kimdir?

Çivili yatakta mı, yoksa yaylı şiltede yatan mı?

İnsan ruhunun maddeye galebe çaldığının gerçek anıtı hangisidir?

Ganj nehri kıyılarının mikrop yuvası kulübeleri mi, yoksa New York’un Atlas Okyanusu kıyısındaki kent siluetleri mi?

“Bu soruların cevaplarını öğrenmediğiniz sürece, insanın başarıları karşısında saygı duruşuna geçmeyi öğrenmediğiniz sürece, çok sevdiğimiz ve lânetlemenize izin vermeyeceğimiz bu dünyada fazla uzun süre kalamazsınız. Sinsi yollara yönelip ömrünüzün geri kalanını sürdüremezsiniz. Ben tarihin doğal akış süresini kısalttım, başkalarının sırtına yüklemek niyetinde olduğunuz bedelin keşfedilmesini sağladım. Artık, ölüme tapanlara hak etmedikleri şeyleri sağlayacak olan, sizin son sağ kalma gücünüz olacak, o yolda da tükenecektir. Hain bir gerçeğin sizi yendiğini söyleyerek kendinizi avutmaya kalkmayın … sizi yenen, kendi kaçınmalarınızda Soylu bir ideal uğruna ölüyormuş numarası yapmaya da kalkmayın … siz, insandan nefret edenlere yem olup gidiyorsunuz.

“Ama hala gururundan geriye bir şeyler kalmış olanlara, hayatı sevenlere, bir seçim yapma fırsat daha tanıyorum. Hiçbir zaman inanmadığınız ve uygulamadığınız bir ahlâk düzeni uğruna yok olmayı isteyip istemediğinize karar verin. Kendinizi yok etmenin eşiğinde bir an durun, kendi değerlerinizi, kendi hayatınızı bir inceleyin. Servetinizin envanterini çıkarmayı bilen insanlar olarak, bir de aklınızın envanterini çıkarın.

“Bu ahlâka uymak istemediğinizi, kendinizi yok etmek gibi bir arzunuz olmadığını, bu ahlâk düzeninden ürktüğünüzü ve nefret ettiğinizi, çocukluğunuzdan beri suçluluk dolu bir sır olarak saklıyordunuz, başkalarının ‘biz hissediyoruz’ dedikleri o ahlâkî içgüdülerin sizde hiç bulunmadığını kendinize bile itiraf etmekten çekiniyordunuz. Fedakâr sevgiyi, başkalarına hizmet aşkını ne kadar az hissediyorsanız o kadar yüksek sesle haykırıyor, benliğinizi görmesinler diye, onu vücudunuzun dolabında kilitli bir iskelet olarak keşfedilmesinden korkarak sesinizi giderek yükseltiyordunuz. Aldattığınız, o sizi aldatan kişiler de dinliyor, yüksek sesle onaylıyor, kendi içlerinde de aynı sırrın var olduğunu sizden saklamaya çalışıyorlardı. Varoluş sizin aranızda dev bir roldü. Birbirinize yaptığınız bir gösteriydi. Her biriniz tek suçlu manyağın kendisi olduğunu sanıyor, ancak başkalarının bilebildiği ahlâkî otoriteyi tanımış gibi yapıyor, var olmayan gerçekliği kabullenmiş rolü oynuyor, hiç kimse bu fasit daireyi kırma cesaretini gösteremiyordu.

“Uygulanamaz nitelikteki inancınızla ne türlü şerefsiz bir uzlaşmaya girmiş olursanız olun, hala sürdürmeyi başardığınız ne türlü bir sefil denge, yarı-sinisizm, yarı-bâtıl inanç var olursa olsun, kökte yatan ölümcül paradoks hala yerli yerinde duruyor, ve size, ahlâkî olanla pratik olanın birbirinin tersi olduğunu anlatıyor. Çocukluğunuzdan beri, hiçbir zaman tam olarak ne olduğunu anlamaya cesaret edemediğiniz bir seçimden korkup kaçıyorsunuz: Eğer pratik olan, yani var olmak için uygulamanız gereken, iyi sonuç veren, başarılı olan, amacınıza ulaşmanızı sağlayan, size yiyecek sağlayan, sevinç getiren, sizi kârlı çıkaran her şey kötüyse … ve iyi olanlar, ahlâkî olanlar da yalnızca pratik olmayanlar, başarısız olanlar, yıkanlar, çaresizlik getirenler, size zarar verenler, kayıp ve acı verenlerse … o zaman seçiminiz, ya ahlâklı olmak … ya da yaşamak manasına gelecektir.

Sin: Nanna Sümer mitolojisindeki ay-tanrıdır. Kaderin tanrısı olarak da anılan Nanna, Enlil ve Ninlil’in oğludur. Nanna Sümerce “aydınlatıcı” mânâsına gelir. Kutsal şehri Ur’dur. Babil ve Asur’da ise bu tanrıya Sin denmiş, ve ona Harran’da da tapılmıştır. Kanatlı bir boğayı süren Sin’in lapis lazuliden bir bıyığı vardı.

“O canavarca doktrinin tek sonucu, ahlâkı hayattan silmek olmuştur. Siz, ahlâk kurallarının yaşamakla hiçbir ilgisi olmadığına inanarak büyüdünüz. Ahlâkın hayat üzerindeki tek etkisinin belki bir engel, bir tehdit oluşturmak olduğunu sandınız. İnsanın varoluşunun ahlâk dışı bir jungle (çok sık ağaçlı ve yüksek otlu vahşi orman) ortamından gerçekleştiğine, orada her şeye izin verildiğine, her şeyin sonuç verdiğine inandınız. Donmuş zihinlere inen o çarpıtıcı sis içinde, inancınızın lânetlediği kötülüklerin aslında yaşayabilmek için gerekli olan değerler olduğunu gözden kaçırdınız. Varoluşun pratik çarelerini siz kötülüklerin ta kendisi sandınız. Uygulanamayacak ‘iyiliğin’ kendini feda etmek olacağını unutup, özsaygının uygulanmaz olduğunu kabullendiniz; üretimin ‘kötülük’ olduğuna inanıp, soygunu pratik saydınız.

“Haritalanmamış bir ahlâksızlık çölünde, her esen rüzgâra göre sallanan çaresiz bir dal gibisiniz, ne tam kötü olmaya razısınız, ne de yaşamayı seçebiliyorsunuz. Kendinize karşı dürüst olduğunuz anlarda, kendinizi enayi yerine konmuş gibi hissediyor, bir güceniklik duyuyorsunuz. Hile yaptığınızda, korkuyor, utanıyorsunuz. Mutlu olduğunuz zamanlarda neşenizi bozan bir suçluluk duygusu var. Acı çekerken, acının en doğal durum olduğunu sanmak, ıstırabınızı daha da çok arttırıyor. Hayranlık duyduğunuz adamlara acıyor, onların başarısızlığa mahkûm olduğuna inanıyorsunuz. Nefret ettiğiniz adamlara imreniyor, onları varoluşun ustaları olarak görüyorsunuz. Bir sahtekârla karşılaşınca, kendinizi silahlarınız elinizden alınmış gibi hissediyor, kötülüğün nasılsa kazanacağına inanıyorsunuz, çünkü ahlâk nasılsa güçsüz, nasılsa pratik değil.

“Sizin gözünüzde ahlâkî davranış, görev, sıkıntı, ceza ve acıdan oluşmuş bir korkuluk … geçmişinizin ilk öğretmeniyle bugünün ilk vergi tahsildarı arasında bir melez … çorak arazide kendi başına duran, sopasını sallayıp sizin zevklerinizi kovalamaya, kaçırmaya çalışan bir korkuluk… üstelik zevk de sizin gözünüzde sıvılar içinde boğulmuş bir beyin, akılsız bir yosma, parasını at yarışına yatıran ahmak bir yaratık demek, çünkü zevk hiçbir zaman ahlâkî olamayacağına göre, ancak bunlardan oluşabilir.

Gerçek inancınızı tanımlarsanız, orada üçlü bir lânetleme bulursunuzKENDİNİZE, HAYATINIZA, DEĞERLERİNİZE DÖNÜK BİR LÂNETLEME. Sonunda vardığınız iğrenç sonuç, ahlâkın kaçamayacağınız bir kötülük olduğundan başka bir şey olamaz.

“Neden gurursuz yaşadığınızı, ateşsiz sevdiğinizi, direnmeden öldüğünüzü merak mı ediyorsunuz? Neden her baktığınız yerde cevapsız kalmaya mahkûm sorularla karşılaştığınızı, hayatınızın niçin imkânsız çelişkilerle dolduğunu, neden ‘YA BEDEN YA RUH’ gibi, ‘YA AKIL YA KALP’ gibi, ‘YA GÜVEN YA ÖZGÜRLÜK’ gibi, ‘YA KÂR YA KAMU YARARI’ gibi yapay seçimlerden kaçınmak için tüm ömrünüzü mantıksız kararsızlıklarla geçirdiğinizi bilmek mi istiyorsunuz?

Cevap yok diye çığlıklar mı atıyorsunuz? O cevapları hangi yollarla bulmayı umuyordunuz ki? Algılama âletinizi, aklınızı reddetmişsiniz, ondan sonra da evrenin bir esrarengizlik yumağı olduğundan yakınıyorsunuz. Elinizdeki anahtarı fırlatıp atıyor, sonra tüm kapılar yüzüme kilitlendi diye ağlıyorsunuz. Mantıksızı izleyerek yola koyuluyor, sonra varoluş anlamlı değil diyorsunuz.

“İki saatten beri beni dinlerken çakıldığınız o kararsızlık alanı, bir cümleye sığdırılmış korkaklık formülüdür: Ama biz aşırılıklara kaçmak zorunda değiliz!’ Hep kaçınmaya çalıştığınız aşırılık, gerçekliğin nihaî sonuç olduğunun bilincidir, A’nın A olduğudur, doğrunun doğru olduğudur. Uygulanması imkânsız olan, kusurluluğu ve ölümü talep eden bir ahlâk kodu, size tüm fikirleri sisler içinde boğmayı öğretmiş, hiçbir kesin yargıya varmaya izin vermemeyi, her kavramı yaklaşık saymayı, her davranış kuralını esnek bulmayı, hiçbir ilkeye bağlanmamayı, her değerden taviz vermeyi, her yolun tam ortasından gitmeyi öğretmiş. Doğaüstü absolüleri kabul etme imkânınızı elinizden almakla, doğadaki absolüyü de reddetmeye zorlamış sizi. Ahlâkî kararlan imkânsız kılmakla, rasyonel yargılama yeteneğinizi yok etmiş, ilk taşı atmanızı yasaklayan o ahlâk kodu, taşların niteliğini kabullenmenizi de, ne zaman kendinizin taşlanmakta olduğunuzu anlamanızı da yasaklamış size.

“Yargılamayı reddeden adam, aynı fikirdeyim diyemeyen, ama farklı fikirdeyim de diyemeyen adam, absolü diye bir şey yoktur deyip kendini sorumluluklardan kurtardığını sanan adam, bugün dünyada dökülmekte olan tüm kanların gerçek sorumlusudur. Gerçeklik bir absolüdür, varoluş bir absolüdür, bir toz zerresi de absolüdür … aynı şekilde, insan hayatı da absolüdür. Yaşayacak veya ölecek olmanız da absolüdür. Bir dilim ekmeğiniz olup olmayacağı da absolüdür. O ekmeği kendiniz mi yiyeceksiniz, yoksa bir yağmacının midesine girişini mi seyredeceksiniz, o da absolüdür.

HER KONUNUN İKİ YÖNÜ VARDIR: bir yönü doğru, öteki yanlıştır, ama ortası her zaman kötüdür. Yanlışa giden adam bile doğruya birazcık saygı besler, en azından seçim yapmanın sorumluluğunu kabullenmiş sayılır. Ama ortadaki adam doğruyu görmezden gelir, bu yolla, karşısında bir değerler seçiminin var olmadığı numarasına sığınır. Her savaşı sonuna kadar dışardan seyretmeye hazırdır, masumların kanının dökülmesine, suçlulara doğru karnı üzerinde sürünerek yanaşmaya razıdır, o suçluların mahkemesinde soyanın da, soyulanın da kodese gönderildiğine aldırmaz, orada anlaşmazlıkları çözmek için düşünenle budaladan yarı yolda buluşmalarının istenmesinden rahatsız olmaz. Eğer yiyecekle zehir arasında bir uzlaşma varsa, bu ne tür uzlaşma olursa olsun, sonunda kazanan ancak ölüm olacaktır. İyi ile kötü arasındaki uzlaşmadan da ancak kötü yararlı çıkar. İyinin kanını kötüyü beslemek için aktarıp tüketen o kan nakli işleminde de uzlaştırıcı, nakilde kullanılan elastik tüptür.

“Yarı rasyonel, yarı korkak olan sizler, gerçeklikle bir oyun oynuyordunuz, ama kandırdığınız kurbanlar da kendinizdiniz. İnsanlar kendi değerlerini ‘vasat’a indirgediğinde, bu sefer kötülük eline bir absolü güç geçirir, iyiler ödünsüz bir amaca sadakati elden bırakınca, onu yerden sahtekârlar alır … bunun sonucunda ortaya, büzülen, pazarlık eden, ihanet eğilimli bir iyiyle, kendini haklı gören ve hiç ödün vermeyen bir kötü çıkar.

BEDEN MİSTİKLERİ size cehaletin biliyor gibi yapmak demek olduğunu söylediklerinde nasıl teslim olmuşsanız, şimdi de ahlâksızlığın ahlâkî yargılama olduğunu haykırdıkları zaman yine teslim olursunuz. Kendinizin haklı olduğunuzdan emin olmanın bencillik olduğunu söylediklerinde, onlara hemen, hiçbir şeyden emin olmadığınızı söylersiniz. İnançlarınıza bağlı kalmanın ahlâksızlık olduğunu öne sürdüklerinde, hiçbir inancınız olmadığı konusunda onlara güvence verirsiniz. Avrupa’nın halk devletlerinden gelen kabadayılar, sizin yaşama arzunuzla onların sizi öldürme arzusunu bir görüş ayrılığı olarak değerlendirmiyorsunuz diye sizi hoşgörüsüzlükle suçladıklarında, hemen büzülüyor, hiçbir dehşet karşısında hoşgörüsüz olmadığınızı iddia ediyorsunuz. Asya’nın mikroplu mağaralarında yaşayan yalınayak bir serseri size, ‘Ne hakla zengin olabiliyorsun!’ diye haykırdığında, ondan özür diliyor, sabırlı olması için ona yalvarıyor, her şeyi çabucak bağışlayacağınız konusunda ona güvence veriyorsunuz.

“Var olmaya hakkınız olmadığını kabullendiğiniz anda işlediğiniz ihanetin kör çıkmazına artık varmış bulunuyorsunuz. Bunun ‘bir uzlaşma’ olduğuna inandığınız anda, kendiniz için yaşamanın kötü olduğunu, çocuklarınızın hatırı için yaşamanın ahlâklı olduğunu kabullenmişsiniz demektir. Ardından, çocuklarınız için yaşamanın bencillik, toplum için yaşamanın ahlâklı davranış olduğunu kabullenirsiniz. Ondan sonra, toplumunuz için yaşamanın da bencillik olduğunu, ancak ülkeniz için yaşamanın ahlâklı olduğunu kabullenmeye gelir sıra. Bugün de, dünyanın en büyük ülkesi olan bu ülkeyi, dünyanın her yanından gelen her densizin kemirmesine göz yumuyor, ülkeniz için yaşamanın bencillik olduğunu, tüm yerküre için yaşamak gerektiğini söylüyorsunuz. Yaşamaya hakkı olmayan adamın değerlere sahip olmaya da hakkı olamaz, zaten onları elinde de tutamaz.

“Çeşitli ihanetlerle dolu yolunuzun sonunda, silahlarınız, güveniniz, şerefiniz elinizden alınmış durumda, son ihanetinizi işler, entellektüel iflas dilekçenizi imzalarsınız; bu arada bedenin mistikleri kendilerini mantığın ve bilimin şampiyonu ilan ederler, siz hemen onaylarsınız, en başta gelen ilkenizin inanç olduğunuzu söylersiniz, mantığın düşman taraf olduğunu, ama sizin inançtan yana olduğunu belirtirsiniz. Çocuklarınızın çarpılmış, şaşkın zihinlerinde varlık mücadelesi sürdüren rasyonel dürüstlük kalıntılarına karşılık, bu ülkede yaratılmış fikirleri destekleyecek hiçbir rasyonel görüşünüz olmadığını, özgürlüğün, mülkiyetin, adaletin, hakların varlığının hiçbir rasyonel temele dayanamayacağını, bunların mistik içgörüye dayandığını, ancak inançla kabul edilebileceğini söylersiniz, mantık alanında düşmanın haklı olduğunu, ama aslında inancın mantıktan üstün olduğunu savunursunuz. Çocuklarınıza yağmalamanın, işkence yapmanın, köleleştirmenin, kamulaştırmanın, öldürmenin rasyonel olduğunu, karşılarına çıkan mantık kışkırtmalarına karşı koymaları, irrasyonellik disiplinine bağlı kalmaları gerektiğini söylersiniz; gökdelenlerin, fabrikaların, radyoların, uçakların inanç ürünü olduklarını, mistik sezgilerden doğduklarını, buna karşılık açlıkların, toplama kamplarının, idam mangalarının da hep mantıksal varoluş biçiminin ürünü olduğunu ileri sürersiniz … sanayi devriminin aslında inançlı insanların, Ortaçağ diye bilinen mantık çağına karşı ayaklanması olduğunu savunursunuz. Bir yandan da aynı solukta ve aynı çocuğa, Halk Devletlerini yöneten yağmacıların maddesel üretim konusunda bu ülkeyi geride bırakacaklarını, çünkü onların bilimi temsil ettiğini, ama fiziksel zenginlik peşinde koşmanın kötü olduğunu, insanların maddesel zenginlikten vazgeçmesi gerektiğini söylersiniz … yağmacıların ideallerinin soylu olduğunu, ama onların bunu ciddi uygulamadıklarını, oysa sizin ciddi olduğunuzu, amacınızın yağmacılara karşı mücadele vererek yine onların amaçlarını yerine getirmek olduğunu, onların bunu yapamayacağını ama sizin yapabileceğinizi söylersiniz. Onlarla mücadele etme yolunun onlardan önce davranıp neyiniz varsa bağışlamak olduğunu anlatırsınız. Ondan sonra, çocuklarınızın neden halk kabadayılarına katıldığına, neden yarı deli serseriler haline geldiklerine şaşar, yağmacıların fetihlerinin neden kapınıza giderek yaklaştığını anlayamazsınız … hepsini insanların aptallığına yorar, kitlelerin mantığa açık olmadığını söylersiniz.

“Apaçık gözüken şeyi, yağmacıların akla karşı sürdürdüğü savaşı görmezden gelir, onların en kanlı cezaları hep düşünme suçuna verdikleri gerçeğini inkâr edersiniz. Beden mistiklerinin pek çoğunun aslında işe ruh mistikleri olarak başladığını, habire bir yandan öbür yana geçip durduklarını, materyalist ve maneviyatçı diye ayırdıklarınızın aslında aynı bölünmüş insanın iki yarısı olduğunu, hep birleşme olanağı aradığını, ama bunu da, ya bedenin, ya da ruhun yok edilmesinde aradığını görmezden gelirsiniz. Sizin üniversitelerinizden fırlayıp Avrupa’daki köle yuvalarına koşmakta, oradan Hindistan’ın mistik çamuruna atılmakta, gerçeklikten ve akıldan kaçıp nereye olsa sığınmaya hazır olduklarını fark etmezsiniz.

“Hepsini görmezden gelip kendi ‘inanç’ riyakârlığınıza sarılırsınız ki yağmacıların sizi o ahlâk kodunuz sayesinde kıskaca almış olduğunu görmeyebilesiniz. Yarı itaat edip yarı kaçındığınız o ahlâk düzeninin son ve sürekli uygulayıcısı yağmacılardır, onlar da onu uygulanabileceği tek şekilde uygulamakta, dünyayı bir kurban fırınına çevirerek uygulamaktadırlar. Ahlâk düzeniniz onlara tek çıkar yolla muhalefet etmenizi yasaklamaktadır, o yol, kurbanlık hayvan olmayı reddetmek, var olma hakkınıza gururla sahip çıkmaktır. Onlarla sonuna kadar mücadele etmek için yapılması gereken, kabullendiğiniz bu ahlâk kodunu reddetmektir.

“Bunları görmezden gelirsiniz, çünkü özsaygınız o mistik ‘BENCİL OLMAMA’ kavramına bağlıdır. Böyle bir şeye hiç sahip olmadığınız ve onu hiç uygulamadığınız halde, upuzun yıllar boyunca hep öyle bir şeye sahipmişsiniz gibi gözükmeye çalıştığınız için, ondan vazgeçme fikri içinizi korkuyla doldurur. Hiçbir değer özsaygıdan daha üstün değildir, ama siz yatırımınızı kalp bonolara yapmışsınızdır ve şimdi de ahlâk düsturunuz sizi tuzağa sıkıştırmıştır, özsaygınızı koruyabilmek için kendinizi yok etme inancı safında savaşmanız gerekmektedir. Burada şaka yapılan kişi sizindir. Açıklayamadığınız ve tanımlayamadığınız o özsaygı ihtiyacı aslında benim ahlâk yasamın parçasıdır, sizin değil. O benim yasamın objektif değeridir, sizin ruhunuzun içindedir; ama benim kanıtımdır.

“İnsanoğlu tanımlamayı öğrenmediği, ama ilk varoluş bilincinden, yani seçim yapması gerektiğini keşfettiği ilk andan itibaren elde ettiği bir duyguyla, özsaygıya olan o çaresiz ihtiyacının bir ölüm kalım meselesi olduğunu bilmektedir. Bilinçli bir varlık olarak, hayatını sürdürebilmek için kendi değerini bilmek zorunda olduğunun farkındadır. Doğruyu yapmak zorunda olduğunu bilir; yanlışı seçmek, hayatî tehlikeyle karşı karşıya kalması anlamına gelir. Yanlış kişi olmak, kötü olmak, varoluşa uygun olmamak demektir.

“İnsan hayatının her eylemi iradeyle seçilmek zorundadır. Yiyeceğini elde etmesi ve yemesi bile, koruduğu kişiliğinin korunmaya lâyık olduğunu gösterir.

Bulmaya çalıştığı her zevk, onu arayan kişinin zevk almaya lâyık olduğunun göstergesidir. Özsaygı konusunda hiçbir seçme şansı yoktur, tek seçeneği onu ayarlamakta kullanacağı standartla ilgilidir. Hayatını koruyan o ayarı, kendini yok edişin hizmetine doğru çevirdiği anda, ölümcül bir hata yapmış demektir, çünkü varoluşa ters bir standardı seçmiştir ve kendi özsaygısını gerçekliğe karşı bir durumda konumlandırmıştır.

“Sebepsiz yere kendinden kuşku duyma, hattâ kendini aşağı görme ya da gizliden gizliye kendini değersiz bulma duyguları, aslında insanın varoluşa ulaşamama konusundaki gizli korkularını temsil etmektedir. Ama korkusu ne kadar büyürse, kendisini boğmakta olan o canavarca doktrine de o kadar sıkı sarılır. Kendini geri dönülmez biçimde kötü görme noktasına varan hiç kimse sağ kalamaz. Sağ kalsa bile, bir an sonra deliliğin ve intiharın pençesine düşer. Bundan kurtulmak için … eğer yanlış bir Standard seçmişse … numara yapmak, görmezden gelmek yolunu seçecektir. Sonunda ÖZSAYGISIna hile yapacak, onun yokluğunu keşfetmektense, var olduğu hayaline sarılmayı seçecektir. Bir konuyla yüzleşmekten korkmak, en kötü ihtimalin doğru olduğuna inanmaktır.

“Ruhunuzu kalıcı bir suçluluk duygusuyla dolduran şey, sizin işlediğiniz herhangi bir suç değildir. Başarısızlıklarınız, hatâlarınız ya da kusurlarınız değildir. Onlardan kaçmak için kullandığınız görmezden gelmedir. Asıl sebep herhangi bir ‘İlk Günah’ ya da siz doğmadan önce var olan bilinmez bir eksiklik değildir. Aklınızı askıya alma, düşünmeyi reddetme seçiminizin bilincine varmaktır. Korku ve suçluluk sizin kronik duygularınızdır, ikisi de gerçektir ve ikisini de hak etmişsinizdir, ama bunlar, sizin asıl nedeni saklamak için icat ettiğiniz o yüzeysel nedenlerden kaynaklanmaz; bencilliğin, zaafın ya da cahilliğin sonucu değillerdir. Varoluşunuza yönelik gerçek ve temel bir tehditten kaynaklanmaktadır: sağ kalma silahınızı terk ettiğiniz için korku … ve bunu kendi iradenizle yaptığınızı bilmekten gelen suçluluk.

İHANET ETTİĞİNİZ BENLİK, SİZİN AKLINIZDIR. ÖZSAYGI, İNSANIN KENDİ DÜŞÜNME GÜCÜNE GÜVENMESİDİR. Aradığınız ego, ifade edemediğiniz ve tanımlayamadığınız o esas ‘siz’, duygularınız ya da anlamsız rüyalarınız değil, akıl gücünüzdür, yargılayan yüksek mahkemenizdir … ve siz onu görevden almış, kendinizi ‘duygu’ dediğiniz serseri esintilerin insafına terk etmişsinizdir. Sonunda kendi oluşturduğunuz bir gecenin içinde kendinizi zorla sürükler, bir ara görüp sonra kaybettiğiniz isimsiz bir ateşin solmakta olan vizyonunu aramak için umutsuz bir yolculuğa koyulursunuz.

“İnsanoğlunun mitolojilerinde, insanın bir zamanlar sahip olup sonradan kaybettiği bir cennetin ne kadar ısrarla anlatıldığına bakın. ATLANTİS KENTİ, CENNET BAHÇESİ YA DA MÜKEMMELLİĞİN BİR KRALLIĞI. Bunlar hep geride kalmıştır. Bu efsanelerin kökü, bir ırkın geçmişinde değil, her bir insanın geçmişindedir. Çocukluğunuzun ilk yıllarında, boyun eğmesini, mantıksızlığın korkusuna teslim olmasını, aklınızın değerinden kuşku duymasını öğrenmeden önce, ışıl ışıl bir varoluşu tanımış olduğunuzu, apaçık bir evrene dönük rasyonel bir bilincin bağımsızlığına sahip olduğunuzu, bir anı kadar somut olmasa bile, umutsuz özlemin dağınık acısı biçiminde, hala bilmektesiniz. İşte kaybettiğiniz, aradığınız cennet odur … ve ona kavuşmak istediğiniz anda da sizindir.

“Bazılarınız John Galt’ın kim olduğunu hiçbir zaman bilemeyecek. Ama aranızdan, bir anlık bir varoluş sevgisini, onu sevmenin gururunu tatmış olanlar, şu dünyaya bakıp da bakışınızla onu onaylamış olanlar, insan olmanın ne demek olduğunu tatmışlardır. Ve ben … ben o âna ihanet edilmemesi gerektiğini bilen insanım. Onu neyin mümkün kıldığını bilen, kimin neyi seçerek, uygulayarak, sürekli uygulayarak o âna ulaştığını bilen insanım.

“Seçim sizindir. O seçim … kendinizi en yüksek potansiyelinize adama seçimi … ömrünüzde uyguladığınız en soylu eylemin, iki kere ikinin dört ettiğini aklınızla kavramak olduğunu kabul etmektir.

“Kim olursanız olun … şu anda benim sözlerimle başbaşa olan, o sözleri anlamak için kendi dürüstlüğünüzden başka bir yardımcıya sahip olmayan siz … insan olma seçeneği hala açık bekliyor, ama bedeli sıfırdan başlamak, gerçeğin karşısında çırılçıplak durmak ve çok pahalıya patlamış bir tarihsel hatâdan geri dönerek, ‘Varım, o halde düşüneceğim,’ demektir.

“Hayatınızın aklınıza bağımlı olduğu gerçeğini kabullenin. Tüm mücadelenizin, kuşkularınızın, sahteliklerinizin, kaçınmalarınızın, iradeli bilincin sorumluluğundan kurtulmak için gösterilmiş çaresiz çabalar olduğunu itiraf edin … otomatik bilme, içgüdüsel eylem, sezgisel emin olma çabaları … siz buna meleklerin yaşamına özlem demiş olabilirsiniz, ama aslında aradığınız şey hayvanların hayatı olmuştur. Ahlâkî idealiniz olarak insan olmayı kabullenin.

“ÇOK AZ ŞEY BİLİYORUM, O YÜZDENDE AKLIMA GÜVENMEYE KORKUYORUM” demeyin. Mistiklere teslim olup azıcık bildiğinizden de vazgeçmek daha mı güvenli?

Kendi bilginizin sınırları içinde yaşayın ve o sınırları hayatınızın sınırlarına kadar genişletmeye çalışın. Aklınızı otoritenin etkilerinden temizleyin. Her şeyi bilir durumda olmadığınızı kabullenin, ama zombi rolüne sıvanmanın size her şeyi bilme olanağı getirmeyeceğini görün. Evet, aklınız hatâ yapabilir, ama akılsız kalmak sizi hatasız yapmaz. Kendi kendinize yapacağınız bir yanlış, inanç nedeniyle kabul etmiş olduğunuz on doğrudan daha güvenlidir, çünkü kendi yanlışınızı düzeltme gücünüz vardır, oysa inançla kabul edilen bir şey, sizin doğruyu yanlıştan ayırma kapasitenizi öldürmüş olur. Her şeyi bilen bir otomaton olma rüyanızdan vazgeçip, insanın her bilgiyi kendi iradesi ve çabasıyla edindiği gerçeğini kabul edin, insanın bu evrendeki farklı yanının bu olduğunu, doğasının, ahlâkının, onurunun bu olduğunu anlayan olun.

İnsanın kusurlu olduğunu iddia edip kötülüğe sınırsız lisans çıkaran o vaazı reddedin. Böyle bir iddiada bulunduğunuzda, insanı hangi standarda dayanarak lanetliyorsunuz? Ahlâk alanında, mükemmellikten azının asla yeterli olmayacağını kabul edin. Ama mükemmellik, imkânsızı yapma yolundaki mistik emirlere göre ölçülemez, sizin ahlâkî durumunuz da sizin seçiminize açık olmayan kıstaslara göre değerlendirilemez. İnsanın bir tek temel seçimi vardır: düşünmek ya da düşünmemek … işte iyiliğinin, değerinin ölçüsü de budur. Ahlâkî mükemmellik, ihlâl edilmemiş rasyonelliktir … Zekânızın düzeyi değildir, aklınızın tamamını sonuna kadar kullanmaktır. Bilginizin çokluğu değildir, mantığı bir absolü olarak kabul etmektir.

Bilgi yanlışlarıyla ahlâk ihlâlleri arasındaki farkları ayırt etmeyi öğrenin. BİLGİ YANLIŞI, ahlâkî bir kusur değildir, yeter ki onu düzeltmeye istekli olun. İnsanları imkânsızın standardına göre, otomatik olarak her şeyi bilme kıstasına göre ölçmeye kalkan, ancak bir mistik olabilir. Ama ahlâkın ihlâli, bilinçli bir seçimdir, bunu kendiniz, kötü olduğunu bilerek seçmişsinizdir, bilgiden isteyerek kaçınmışsınız, görüşünüzü ve düşüncenizi bilerek askıya almışsınızdır. Bilmediğiniz şey, size karşı bir ahlâkî suçlama değildir. Ama bilmeyi reddettiğiniz şey, ruhunuzda büyümeye başlayan bir ayıptır. Bilgi yanlışları konusunda her ödünü verin; ama hiçbir ahlâk ihlâlini bağışlamayın, asla kabullenmeyin. Bilmek isteyenlerin iyi niyetli olabileceğini hiç unutmayın, ama sizden taleplerde bulunan, sebep aramak zorunda olmadıklarını iddia eden, ‘içlerine doğduğunu’ ileri süren küstahları, inkâr edilmez bir iddia karşısında, ‘o yalnızca mantık’ diyenleri, bununla, ‘o yalnızca gerçek’ demek isteyenleri, birer potansiyel katil olarak görün. GERÇEKLİK ALANININ KARŞISINDA BİR TEK ALAN VARDIR, O DA ÖLÜMÜN ALANIDIR.

“Mutluluğa ulaşmanın, hayatınızın tek ahlâkî amacı olduğu gerçeğini kabul edin. Ahlâkî dürüstlüğünüzün kanıtının mutluluk olduğunu, acı ya da akılsız şımarmalar olmadığını kabullenin, çünkü bu sizin, değerlerinize ulaşma yolundaki sadakatinizin kanıtıdır. Mutluluk sizin çok korktuğunuz bir sorumluluk olmuştur, çünkü benimseyebilecek kadar değerli olmadığınızı sandığınız türden rasyonel disiplin gerektirmektedir. Günlerinizin o kaygılı bayatlığı, mutluluğun yerine kullanılabilecek bir başka ahlâkî ikame bulunamayacağını bilmekten kaçınmanızın anıtıdır. Bir insanın kendi sevincine, neşesine ulaşma savaşından vazgeçmesi kadar iğrenç, korkak bir eylem olamaz … kendi varoluş hakkını kullanmaktan korkması, bir kuşun, güneşe uzanmaya çalışan bir çiçeğin kendi hayatına gösterdiği sadakatin gerektirdiği cesarete bile sahip olmadığının işaretidir. Sizin sevap savdığınız, adına tevazu dediğiniz o günahın koruyucu paçavralarını üzerinizden atın. KENDİNİZE DEĞER VERMEYİ ÖĞRENİN. Bunun anlamı, kendi mutluluğunuz için mücadele etmektir … gurur denilen şeyin tüm iyilik ve sevapların toplamı olduğunu öğrendiğiniz zaman, insan gibi yaşamayı öğrenmişsiniz demektir.

ÖZSAYGIya doğru temel adım olarak, sizden yardım talep eden insanı bir yamyam gibi görmeyi öğrenin.Bu talep, hayatınızın onun malı olduğunu iddia etmesidir. Böyle bir iddia çok iğrenç olsa da, daha iğrenci vardır, o da sizin buna razı olmanızdır. Bir başkasına yardım etmenin uygun olduğu durumlar yok mu, diye mi soruyorsunuz? Eğer bunu kendi hakkı sayıyor, ya da sizin ona borçlu olduğunuz bir ahlâki görev olarak görüyorsa, yoktur. Ama eğer siz vardım etmeyi, onun kişiliği ve mücadelesi nedeniyle, kendi bencil zevkinize dayalı bir arzu olarak hissediyorsanız, o zaman vardır.

ACI ÇEKMEK BİR DEĞER DEĞİLDİR, YALNIZCA İNSANIN ACIYA KARŞI VERDİĞİ SAVAŞ BİR DEĞERDİR. Eğer acı çeken birine yardım etmeyi seçerseniz, bu kararı onun iyi yanlarına dayanarak verin; durumunu düzeltmek için verdiği mücadeleye, rasyonel siciline, haksız yere acı çekiyor olmasına dayanarak verin. O zaman eyleminiz yine de alışveriş sayılır, onun iyi yanları da o yardıma karşılık bir ödemedir. Ama iyi nitelikleri olmayan birine yardım etmek, ona sırf ihtiyacı var diye, bunu bir hak olarak gördüğü için yardım etmek, kendi değerlerinizin üzerine sıfırın koyduğu ipoteği kabul etmektir.

İyi niteliklere sahip olmayan adam, varoluştan nefret eden, ölüm alanında hareket eden biridir, ona yardım etmek de onun bu kötülüğüne onay vermek, sürdürdüğü yıkım faaliyetini desteklemek demektir. Söz konusu olan, ister sizi etkilemeyecek bir kuruş olsun, ister hak etmediği bir gülümseme olsun, sıfıra verilen saygı, hayata da, hayatı sürdürmeye çalışanların tüm mücadelesine de ihanettir. Sizin dünyanızın sefaleti, o kuruşlarla o gülümsemelerin sonucudur.

“Benim ahlâk anlayışımın, uygulayamayacağınız kadar zor bir şey olduğunu söylemeye kalkışmayın sakın. Böyle bir şeyden, bilinmeyenden korktuğunuz kadar korktuğunuzu ileri sürmeyin. Yaşadığınız hayat dolu anların hepsi, benim düsturumun değerlerine göre yaşanmıştır. Ama siz onu boğdunuz, inkâr ettiniz, ona ihanet ettiniz. Hep sevaplarınızı günahlarınıza feda ettiniz, en değerli insanları en kötüler uğruna harcadınız. Çevrenize bakın bir… topluma neler yapmışsanız, aynı şeyi önce kendi ruhunuza yapmışsınız. Sizin şimdiki dünyanız olan bu sefil enkaz, kendi değerlerinize, dostlarınıza, savunucularınıza, geleceğinize, ülkenize, kendinize karşı işlediğiniz ihanetin fiziksel formudur.

“Şimdi çağırmakta olduğunuz, ama artık cevap vermeyecek olan bizler … sizin aranızda yaşıyorduk, ama siz bizi tanıyamadınız, bizim ne olduğumuzu düşünmeyi ve görmeyi reddettiniz. Benim icat ettiğim motoru takdir edemediniz … o motor sizin dünyanızda bir hurda yığınına dönüştü. Kendi ruhunuzun içindeki kahramanı tanıyamadınız … sokakta yanınızdan geçtiğimde beni de tanıyamadınız. Sonra dünyanızı terk ettiğini hissettiğiniz o ulaşılmaz ruh için ağladığınızda, ona benim adımı verdiniz, ama aslında çağırdığınız şey, ihanet ettiğiniz kendi özsaygınızdı. Biri olmadan ötekini elde edemezsiniz.

“İnsan aklına gerekli takdiri yöneltmeyip insanları kaba kuvvetle yönetmeye kalkıştığınızda … size boyun eğenlerin zaten teslim edecek bir aklı yoktu; aklı olanlar da, onu teslim etmeyenlerdi. Böyle olunca, üretim dâhisi olan adam, sizin dünyanızda kendini bir sosyete çapkını kılığında sakladı, servetin yok edicisi haline dönüştü, servetini silahlara teslim etmektense onu yok etmeyi seçti. Düşünen, mantık sahibi adam, sizin dünyanızda bir korsan rolüne büründü, değerlerini sizin gücünüze karşı kendi gücüyle savunmayı seçti, ama onları kaba kuvvet yönetimine teslim etmedi. Beni duyuyor musunuz, Francisco d’Anconia ile Ragnar Danneskjöld, ilk dostlarım, savaş arkadaşlarım, birlikte toplum dışına itildiğimiz insanlar … sizin adınıza, sizin onurunuzu temel alarak konuşuyorum, beni duyuyor musunuz?

“Şu anda benim tamamlamakta olduğum şeyi biz üç kişi olarak başlatmıştık. Bu ülkenin öcünü almaya, hapsedilmiş ruhunu özgürlüğe kavuşturmaya biz üçümüz karar verdik. Dünya ülkelerinin en büyüğü aslında benim ahlâk düsturumun temelleri üzerine kurulmuştu … insanın o ihlâl edilmez var olma hakkının üstünlüğüne dayalıydı … ama siz bunu kabullenmekten, buna göre yaşamaktan korktunuz. Tarihte benzeri görülmemiş bir başarıya boş boş baktınız, onun etkilerini yağmaladınız, nedenlerini görmezden geldiniz. İnsanın ahlâkî düsturuna dikilmiş o anıtın, o fabrikanın, o otoyolun, o köprünün karşısında, bu ülkeyi ahlâksızlıkla suçladınız, kaydettiği ilerlemeye açgözlülük etiketini taktınız, hep var olan açlıklar karşısında, Avrupa’nın idolü olan o cüzzamlı, mistik serserinin karşısında, bu ülkenin büyüklüğünden ötürü özürler dilediniz.

Mantığın ürünü olarak kurulmuş olan bu ülke, fedakârlık ahlâkına dayanarak yaşayamazdı. Burayı kuranlar, kendilerini yok etme peşinde insanlar olmadığı gibi, sadaka peşinde koşan insanlar da değildi. Bu ülke, insanın ruhunu bedeninden ayıran o mistik ayrıma dayanarak yaşayamazdı. Bu dünyayı kötü diye lânetleyen mistik bir doktrinle yaşayamazdı … dünya üzerinde yozlaşmışlıkla başarılı olanlara dayanarak yaşayamazdı. Başlangıçtan beri bu ülke, mistiklerin o eski yönetimine karşı bir tehdit olmuştur. Gençliğinin o pırıl pırıl patlamasıyla, inanmakta zorluk çeken bir dünyaya, insanın hangi büyüklüklere ulaşabileceğini, dünyada hangi mutlulukların mümkün olduğunu göstermiştir. Ya biri olacaktı, ya da öbürü. Ya Amerika, ya da mistikler. Mistikler bunun farkındaydı, siz değildiniz. İhtiyaca tapma mikrobuyla sizi zehirlemelerine izin verdiniz. Koskoca ülke, ruhu cüceye dönüşmüş bir dev haline geldi, asıl yaşayan ruhu yeraltına girdi, orada sessizce çalışarak sizi beslemeye uğraştı … isimsiz, onursuz, inkâr edilmiş biçimde çabalayan bu ruh, bu kahraman, toplumun sanayicileriydi. Beni duyuyor musun, Hank Rearden, öcünü aldığım kurbanların en büyüğü?

“Bu ülkeyi yeniden imar etmenin yolu açılıncaya kadar, fedakârlık ahlâkının yol açtığı enkaz yolumuzun üzerinden kaldırılıncaya kadar, o da, diğerlerimiz de, geri dönecek değiliz. Bir ülkenin siyasal sistemi, o ülkenin ahlâk düsturuna dayalıdır. Biz Amerika’nın sistemini, kuruluşunda temel olan, ama sizin o mistik ahlâk karşısında bocalarken telaşla elden kaçırdığınız, suçluluk dolu ‘yeraltı’ muamelesine lâyık gördüğünüz ahlâkî düstura dayalı olarak yeniden inşa edeceğiz. O düstur, insanın kendisinin bir amaç olduğunu, başka amaçların aracı olmadığını, bir insanın hayatının, özgürlüğünün, mutluluğunun, onun ihlâl edilmez hakları olduğunu kabul eden düsturdur.

“Hak kavramını unutmuş olan sizler, hakların Tanrı’dan bir armağan olduğu, bu doğaüstü armağanın inançla kabullenilmesi gerektiği iddiasıyla, toplumdan armağan olduğu ve toplum isterse geri alınabileceği iddiası arasındaki kaçamakları yaşıyordunuz. İnsanın haklarının kaynağı ne İlâhî bir yasadır, ne de meclisten çıkma bir yasadır. O haklar kimliğin yasasıdır. A, A’dır, insan da insandır. Haklar, insanın doğası gereği, doğru dürüst var olabilmesi için şart olan koşullardır. Eğer insan dünya yüzünde yaşayacaksa, aklını kullanması, kendi özgür iradesiyle hareket etmesi, kendi değerleri uğruna çalışması ve çalışmasının ürününü kendine saklaması onun haklarıdır. Eğer amacı dünyada yaşamaksa, rasyonel bir insan olarak yaşamaya hakkı vardır, çünkü doğa ona irrasyonel olmayı yasaklamaktadır. İnsanın haklarını inkâr etmeye kalkan herhangi bir grup, çete ya da ulus, yanlışı seçmiştir, yani kötüdür, yani anti-hayat demektir.

“Haklar kavramı ahlâkî bir kavramdır … ahlâk da bir seçim meselesidir, insanlar kendilerine ahlâk standardı, hukuk standardı olarak insan neslinin devamını seçmek zorunda değildir. Ama bunun tersinin bir yamyam toplumu olduğu gerçeğinden kaçamazlar. Öyle bir toplum ancak bir süre var olabilir, kendi içindeki en iyileri yer, sonra sağlamlar yenip bitince, geriye hastalıklılar kalınca, ya da rasyoneller bitip geriye irrasyoneller kalınca, kanserli bir vücut gibi çöker. Tarihteki toplumlarınızın kaderi böyle olmuştur, ama siz bunların nedenini bilmekten kaçınmışsınızdır. Ben bunu size söylemek için buradayım. Bunun çaresi kimlik kanunudur ve ondan kurtulamazsınız. Bir insan nasıl irrasyonelle yaşayamazsa, iki insan da yaşayamaz, iki bin insan da, iki milyar insan da. İnsan nasıl gerçekliğe meydan okuyarak başarılı olamazsa, bir ulus da olamaz, bir ülke de, bir dünya da. A, A’dır. Gerisi zaman meselesidir, kurbanların cömertliğine göre sağlanmaktadır.

“İnsan nasıl kendi vücudu olmadan yaşayamazsa, haklar da, insanın haklarını gerçeğe dönüştürebilme hakkı olmadan var olamazlar … bu hak, insanın düşünme, çalışma, çalışmasının ürünlerini kendine saklama hakkıdır. İşte bu, mülkiyet hakkı demektir. Çağdaş beden mistikleri size, ‘MÜLKİYET HAKKI’ kavramına karşı ‘İNSAN HAKLARI’ alternatifini sunarken, sanki biri olmadan diğeri olabilirmiş gibi davranırken, bedene karşı ruh doktrinini hortlatmak için son iğrenç girişimlerini sergiliyorlar. Maddesel mal varlığından yoksun olarak ancak bir hayalet var olabilir, ancak bir köle, kendi çalışmasının ürününü saklama hakkından yoksun olarak çalışabilir. ‘İNSAN HAKLARI’nın mülkiyet hakkından daha üstün olduğuna ilişkin doktrinin tek anlamı, bazı kimseler diğerlerinin mülkü üzerinden para kazanma hakkına sahip demektir; beceriklilerin beceriksizlerden kazanacağı hiçbir şey olmadığına göre de, beceriksizler kendilerinden daha nitelikli kişilere sahip olacak, onları verimli sığır sürüleri gibi güdecek ve kullanacak demektir. Böyle bir şeyi İnsanî ya da hak sayan her kim olursa olsun, o kişi ‘insan’ sıfatına asla lâyık değildir.

Mülkiyet hakkının kaynağı sebep-sonuç kanunudur. Her mülk ve her türlü servet insan aklının ve emeğinin ürünüdür. Nasıl sebepsiz etki olamazsa, kaynağı olmayan servet de olamaz … ve o kaynak zekâdır. Zekâyı çalışmaya zorlayamazsınız. Düşünme yeteneğine sahip olanlar zorlama altında iş görmez, iş görenler da onları çalıştırmak için kullanılan kırbacın değerinden fazlasını üretmezler. Bir aklın ürününü, ancak o aklın sahibinin koyacağı koşullarla elde edebilirsiniz, alışverişle, irade onayıyla alabilirsiniz. İnsanın mülkiyete yönelik başka her türlü politikası, suçluların politikasıdır, sayıları kaç kişi olursa olsun. Suçlular, oyunu kısa menzilli oynayan, avları tükenince açlıktan ölen insanlardır … tıpkı sizin bugün ölmekte olduğunuz gibi .. .oysa suç işlemenin, hele de hükümetiniz soygunu yasallaştırırsa, soyguna direnmeyi yasa dışı ilan ederse, pekâlâ ‘pratik’ olabileceğine inanmıştınız.

“Bir hükümete düşen tek uygun görev, insanların haklarını korumaktır, bunun anlamı da, insanları fiziksel şiddetten korumak demektir. Doğru dürüst bir hükümet yalnızca polislik eder, insanların öz-savunması görevini üstlenir … ve ancak kuvvet kullanmayı başlatanlara karşı kuvvet kullanır.

DEVLETE UYGUN GÖREVLER YALNIZCA ŞUNLARDIR:

sizi suçlulardan koruyacak polislik; yabancı istilacılardan koruyacak ordu;

bir de malınızı korumak, anlaşmaları başkalarının sahtekârlığından korumak, anlaşmazlıkları rasyonel kurallara göre, rasyonel kanunlara göre çözmek için mahkemeler. Ama kimseye kuvvet kullanmamış insanlara karşı kuvvet kullanmayı başlatan bir hükümet, silahsız kurbanlara karşı silah kullanan bir yönetim, ahlâkı yok etmek üzere tasarımlanmış bir cehennem makinesidir.

Böyle bir hükümet, tek ahlâkî amacını tersyüz etmiş olur, koruyucu rolünden çıkıp insanoğlunun en tehlikeli düşmanı rolüne bürünür, polis olmaktan çıkar, kendini koruma hakkı elinden alınmış insanlara şiddet uygulayan suçluların koruyucusu olur. Böyle bir hükümet, ahlâkın yerine başka türlü bir sosyal sistem getirmiştir: komşuna istediğini yapabilirsin, yeter ki senin çeten, onun çetesinden büyük olsun, demek istemektedir.

“Bu tür koşullar altında yaşamaya razı olan, ya kabadayıdır, ya salaktır, ya da gerçekleri görmemeye çalışan biridir … diğer insanlara kendi hayatı ve kendi aklı konusunda açık çek vermiştir, başkalarının kendisine istediklerini yapma hakkını kabullenen inancı benimsemiştir, çoğunluğun iradesine uyulur, demektedir, fiziksel gücü ve sayı gücünü, adaletin de, gerçekliğin de, doğrunun da yerine koymuştur. Biz, akıldan yana olan insanlar, biz, alışverişçiler, efendi de, köle de olmayan bizler, açık çeklerle iş görmeyiz, böyle şeyleri kimseye vermeyiz. Biz objektif olmayan hiçbir şeyle iş görmeyiz.

Vahşilik çağında insanların objektif gerçek diye bir kavramdan hiç haberi yoktu. Fiziksel doğayı bilinmez şeytanların yönettiğine inanırlardı. Öyle bir dönemde, ne düşünce, ne bilim, ne de üretim mümkündü. İnsanlar ancak doğanın sağlam, önceden kestirilebilir bir absolü olduğunu anladıktan sonra kendi bilgilerine güvenebilmeye başladılar, kendi rotalarını seçtiler, geleceklerini planladılar ve yavaş yavaş mağaradan çıkıp yükselmeye koyuldular. Oysa şimdi sizler, modern sanayiyi, tüm dev karmaşıklığı ve bilimsel presizyonuyla birlikte, yeniden bilinmez şeytanların eline teslim ettiniz, gizlenmiş, çirkin küçük bürokratların önceden kestirilmez kaprislerine peşkeş çektiniz.Bir çiftçi, hasatla ilgili şansının ne kadar olduğunu hesaplayamazsa, bir yaz süren çabalarını bu işe yatırım yapmaya hiç yanaşmaz. Ama siz, onlarca yıllık planlar yapan, doksan dokuz yıllık anlaşmalara giren sanayi devlerinin, hangi bürokratın kafasına ne esip de tüm çabalarını sıfıra indirecek bir adım atacağını bilmeksizin çalışmasını ve üretmesini bekliyorsunuz. Boş gezenlerle, geçici işçiler, planlarını bir günlük yaparlar. Akıl ne kadar nitelikliyse, bu süre o kadar uzar. Vizyonu bir kulübeye kadar uzanabilen adam, belki bataklık üstüne ev kurar, hızlı kârını kapıp ortadan kaybolmayı düşünür. Ama vizyonu gökdelenleri içeren biri öyle yapmaz. Ayrıca çeteler dolusu akılsızların sipere yatmış, türlü yasaları değiştirip ona karşı komplolar kurmakta olduğunu, onu sınırlamayı, başarısızlığa uğratmayı amaçladığını bile bile kalkıp da yeni bir ürün icat etmek için on yıl sürecek araştırmaları başlatmaz, çünkü mücadelesini sürdürür ve başarırsa, hem kazanacağı ödüllere, hem de icadına el koyacaklardır.

“Üstün zekâlı adamlarla rekabet etmekten korkuyoruz diye ağlayan, onların zekâsını kendi ekmek paranıza bir tehdit olarak gören, güçlülerin serbest piyasada zayıflara şans tanımadığından yakınan sizler, dönüp şu andan ilerisine bir bakın.

Çalışmalarınızın maddesel değerini saptayan nedir?

Eğer ıssız adada yaşıyor olsaydınız, o değeri saptayan yalnızca aklınızın üretici çabası olurdu. Beyniniz ne kadar verimsiz düşünürse, fiziksel emekleriniz size o kadar az kazandırırdı … siz de hayatınızı tek bir rutin üzerine yaşar, riskli hasatları toplar ya da ok ve yayla avlanır, daha fazlasını düşünemezdiniz. Ama siz rasyonel bir toplumda yaşıyorsunuz. Orada insanlar ticaret yapmakta serbest. Bu da size, hesaplanması zor bir ikramiye getiriyor. Artık çalışmanızın maddesel değeri yalnız kendi çabanızla ölçülmüyor, çevrenizdeki dünyada var olan en üstün ve en verimli akılların çabaları da devreye giriyor.

“Modern bir fabrikada çalıştığınız zaman size ücretiniz yalnız kendi emeğinize karşılık değil, o fabrikayı mümkün kılan tüm üretici deha için veriliyor … onu kuran sanayicinin çalışması, biriktirdiği parayı yeni ve denenmemiş bir şeye yatırmayı seçen yatırımcının çalışması, levyelerini çektiğin makineleri çizip tasarımlamış olan mühendisin çalışması, zamanını harcayıp ürettiğin ürünü asıl yaratmış olan mucidin çalışması, o ürünün yaratılmasını mümkün kılmış olan fizik kanunlarını keşfetmiş fizikçinin çalışması, insanlara nasıl düşünüleceğini öğreten, sizin lanetleyip durduğunuz filozofun çalışması.

MAKİNE, YAŞAYAN ZEKÂNIN DONMUŞ FORMUDUR.Zamanınızın verimini yükselterek hayatınızın potansiyelini genişletme gücüne sahiptir. Eğer Orta Çağ’ın mistikleri döneminde, demirci dükkânında çalışıyor olsaydınız, tüm geliriniz, günlerce çalışıp sonunda ortaya çıkardığınız bir demir çubuğun değeri kadar olurdu. Hank Rearden’ın fabrikasında çalıştığınızda günde kaç ton ray üretiyorsunuz?

Aldığınız maaş çekinin sırf sizin fiziksel emeğinize karşılık olduğunu, o rayları kaslarınızın gücüyle ürettiğinizi iddia etmeye cesaret edecek misiniz?

Sizin kaslarınızın değeri ancak Orta Çağ’daki o demircinin yaşam standardı kadardır … geri kalanı Hank Rearden’dan size armağandır.

“Her insan, gücü yettiği ya da kendi istediği kadar yükselmekte özgürdür, ama yükseleceği düzeyi saptayan şey ancak ne kadar düşünebildiğidir. Fiziksel emek ancak o zaman bir erime sahip olabilir. Fiziksel emekten başkasını harcamayan adam, üretime kendi getirdiği katkının değerini kendi tüketir, ne kendisi için, ne de başkaları için fazladan bir değer katmamış olur. Ama herhangi bir rasyonel girişim alanında bir fikir üreten adam … yeni bir bilgi keşfeden adam … insanlığa kalıcı katkı sağlamış demektir. Maddesel ürünler paylaşılamaz, onlar her zaman son kullanıcıya aittir. Sınırsız sayıda insanlar arasında paylaşılabilecek tek şey, bir fikrin değeridir, tüm paylaşanları daha zengin kılar, hiç kimse bir şey kaybetmez, yaptıkları iş ne olursa olsun, verim kapasitesi mutlaka yükselir. Güçlü akla sahip olanların zayıflara aktardığı şey, zaman süresinin değeridir. Kendi keşfettiği işlerde onların çalışmasına izin verir, kendisi daha başka keşiflerle uğraşır. İşte bu, ortak çıkarlara dönük ortak alışveriştir. Çalışmayı isteyen, hak edilmemişin peşine düşmeyen insanlar için, zekâlarının düzeyi ne olursa olsun, aklın çıkarları hep aynıdır.

Yeni bir icat yaratan insan, ne tür bir servet kazanmış olursa olsun, kaç milyona sahip olursa olsun, harcadığı zihinsel enerjiye oranlandığında çok düşük bir maddesel karşılık alır.Ama o ürünü üreten fabrikada hademelik yapan adam, işinin gerektirdiği zihinsel çabaya oranla çok yüksek bir meblâğ alır. Aynı şey, aradaki kademelerde çalışan tüm insanlar için geçerlidir, ihtiras ve yetenek düzeyleri ne olursa olsun, bu değişmez. Entelektüel piramidin tepesindeki adam, tüm alttakilere en çok katkıda bulunur, ama karşılığında yalnızca maddesel ödemeyi alır, diğerleri ona, harcadığı zamana katkı olarak hiçbir entelektüel ikramiye ödemez. Piramidin dibinde olan, kendi başına bırakılsa yeteneksizliği nedeniyle açlıktan ölecek olan adamsa, yukardakilere hiçbir katkıda bulunmadığı halde, kendinden üstte bulunanların hepsinin beyninden ikramiye almaktadır. İşte entelektüel güçlülerle entelektüel zayıflar arasındaki ‘REKABET’ böyle bir şeydir. Güçlüleri habire suçladığınız ‘sömürü’nün asıl niteliği budur.

“Bizim size sunduğumuz hizmet buydu, sunmaktan memnunduk ve sürdürmeye de istekliydik. Karşılığında ne istedik?

Yalnızca özgürlük, başka hiçbir şey değil. Bizi çalışabilmemiz için rahat bırakmanızı istedik … düşünmek için, istediğimizi seçip onu yapmak için… kendi risklerimize girmek, kendi kayıplarımızı sineye çekmek için … kendi kârlarımızı kazanmak, kendi servetlerimizi oluşturmak için … sizin rasyonelliğiniz konusunda kumar oynamakta özgür olmak için … ürünlerimizi serbest ticaret ortamında sizin beğeninize sunmak, çalışmamızın objektif değerine güvenmek, sizin aklınızın bunu görebileceğine inanmak için … sizin zekânıza ve dürüstlüğünüze güvenmek, yalnızca sizin aklınızla alışveriş yapmak için. İstediğimiz fiyat buydu, siz de bunu fazla yüksek bulup reddettiniz. HAKSIZLIKtır bu, dediniz. Sizi mağaralardan çıkarıp modern apartmanlara getiren, size radyolar, sinemalar, otomobiller veren bizlerin, saraylarımız, yatlarımız olmasını haksızlık saydınız. Kendinizin ücret kazanmaya hakkınız olduğuna, ama bizim kâr kazanmaya hakkımız olmadığına karar verdiniz. Alışverişimizi sizin aklınızla değil, silahınızla yapmamızı istediniz. Biz de buna cevap olarak, ‘Lânet olsun size!’ dedik. Cevabımız doğru çıktı. İşte oldu.

“Siz zekâ rekabeti istemediniz, şimdi gaddarlık rekabeti ortamında yaşıyorsunuz. Başarılı üretimin ödüllerini kazanmasını istemediniz, şimdi başarılı yağmacıların ödül kazandığı bir düzendesiniz. İnsanların değere karşılık değer vererek alışveriş yapmasını bencil ve zalim buldunuz, şimdi bencil olmayan toplumunuzda, gaspa karşı gaspla yaşıyorsunuz. SİZİN SİSTEMİNİZ YASAL BİR İÇ SAVAŞ. İnsanlar birbirine karşı çeteler, komplolar kuruyor, yasama gücünü ele geçirmeye çalışıyor, onu rakiplerine karşı sopa olarak kullanıyor, ta ki bir başka çete gelip onu ellerinden kapıncaya, kafalarına indirinceye kadar. Hepsi isimlendirilmemiş bir toplumun belirlenmemiş çıkarlarının hizmetinde olduklarını haykırıyor. Siz ekonomik güçle siyasi güç arasında hiçbir fark görmediğinizi söylemiştiniz. Para gücüyle silah gücü aynı şeydir demiştiniz. Ödülle ceza arasında, satın almayla yağmalama arasında, zevkle korku arasında, hayatla ölüm arasında fark yoktur demiştiniz. Şimdi farkları öğreniyorsunuz.

“Bazılarınız cahilliğini, aklının sınırlı olduğunu, görüşünün sınırlı olduğunu özür olarak ileri sürebilir. Ama aranızdaki en suçlu ve en lânetli olanlar, bilme yeteneğine sahip olduğu halde gerçeği görmezden gelenler, zekâlarını güç kullananlara sinik bir tutumla kullandıranlardır. Bunlar iğrenç bir grup olan BİLİM MİSTİKLERİdir, bir tür ‘KATIKSIZ BİLGİ’ye adanmış olduklarını ileri sürerler … katıksız dedikleri, bu tür bilginin dünyada pratik bir kullanımının olmayışı anlamındadır. Bu tür mistikler, insan ilişkilerinin rasyonellik gerektirmediğine inanırlar, parayı aşağılarlar, ruhlarını yağmayla derlenmiş bir laboratuara karşılık satmayı seçerler. ‘Pratik olmayan bilgi’ diye bir şey olmadığı, ‘ilgisiz eylem’ de mümkün olmadığı için, bilimi kâr ve hayat uğruna kullanmayı horladıklarında, onu ölümün hizmetine vermişler demektir. Yağmacılar açısından bilimin pratik amacı ancak bu olabilir. Böylelikle zorbalık ve yıkım silahları icat edilir. Onlar … ahlâkî değerlerden kaçmayı seçen zekâlar … en suçlu onlardır bu dünyada. Onlarınki asla bağışlanmayacak bir suçtur. Beni duyuyor musunuz, Dr. Robert Stadler?

“Ama benim sözlerim ona değil. Benim sözlerim, aranızda bulunan, egemen ruhunun bir parçasını henüz satmamış ve köleleştirmemiş olan, ‘başkalarının emrine vermemiş olan’ insanlaradır. Bu gece size radyoyu açtıran bu amaçlar kaosu içinde, eğer dünyanın derdinin ne olduğunu öğrenme yolunda bir katre dürüst, rasyonel merakınız var idiyse, bu sözlerim sizedir. Benim düsturumun koşullarına göre, ilgi duyanlara ve öğrenmek için çaba gösterenlere rasyonel açıklama yapmak bir borçtur. Sözlerimi anlamamak için çaba sarf edenlere gelince, onlar beni hiç ilgilendirmiyor.

“Ben yaşamak isteyenlere, ruhlarının onurunu geri kazanmak isteyenlere sesleniyorum. Şimdi dünyanız hakkındaki gerçekleri öğrendiğinize göre, sizi mahvedenleri desteklemekten vazgeçin. DÜNYANIN KÖTÜLÜĞÜNÜ MÜMKÜN KILAN YALNIZCA SİZİN ONLARA VERDİĞİNİZ ONAY OLMUŞTUR. O DESTEĞİ ÇEKİN. DÜŞMANLARINIZIN KOŞULLARINA GÖRE YAŞAMAYA, KURALLARIM ONLARIN KOYDUĞU BİR OYUNU OYNAMAYA RAZI OLMAYIN. Sizi köleleştirenlerden iyilik dilemeyin, sizi soyanlardan sadaka istemeyin ne sübvansiyon, ne kredi, ne iş, ne de çetelerine katılıp komşuları soyarak kaybettiğinizi geri almak isteyin. İnsan rüşvet alarak ve kendi mahvına onay vererek hayatını sürdürmeyi umamaz. Kâr, başarı ya da güven kazanmak için varoluşunuza haciz kovdurmayın. Böyle bir haciz’in bedeli asla ödenemez. Ne kadar ödeseniz fazlasını isteyeceklerdir. Aradığınız ya da ulaştığınız değerler ne kadar büyükse, o kadar daha tehlikede sayılırsınız. Onlarınki sizi kanata kanata öldürecek bir beyaz şantaj sistemidir. Günahlarınıza karşılık değil, varoluş sevginize karşılık cezalandırmaktadırlar sizi.

YAĞMACILARIN ŞARTLARIYLA YÜKSELMEYE ÇALIŞMAYIN, İPLERİNİ ONLARIN TUTTUĞU BİR MERDİVENE ASLA TIRMANMAYIN. Ellerinin onları iktidarda tutan tek kaynağa, sizin yaşama ihtirasınıza değmesine izin vermeyin. Siz de benim gibi greve gidin. Aklınızı ve becerilerinizi kendi kendinize kullanın, bilginizi genişletin, yeteneklerinizi geliştirin, ama başarılarınızı başkalarıyla paylaşmayın. Sırtınıza bir yağmacı binmişken servet yapmaya kalkmayın. Onların merdiveninin en alt basamağında kaim, ancak karnınızı doyurmaya yetecek kadar para kazanın, yağmacılar devletini destekleyecek bir kuruş fazla kazanmayın. MADEM TUTSAKSINIZ, TUTSAK GİBİ DAVRANIN, ÖZGÜRMÜŞSÜNÜZ GİBİ NUMARA YAPMALARINA İZİN VERMEYİN. Onların çok korktuğu o sessiz, yıkılmaz düşman olun. Sizi zorladıkları zaman, itaat edin, ama gönüllü olmayın. Onların yönünde bir santim bile gitmeye hiçbir zaman gönüllü olmayın. İstekleri, yakarıları ya da amaçlan için gönüllü olmayın. BİR HAYDUTUN, SİZİN DOSTUNUZMUŞ, DESTEKÇİNİZMİŞ GİBİ ROL YAPMASINA YARDIM ETMEYİN. Kodes gardiyanlarına, o kodesin sizin doğal varoluş yeriniz olduğu numarası yaptırmayın. Gerçeği saptırmalarına yardım etmeyin. O sahtelik onların gizli korkusunu arkasında tutan tek baraj. Yaşamaya, var olmaya lâyık olmadıklarını bilmenin korkusu. O barajı kaldırın, bırakın boğulsunlar. ONLARIN TEK CAN SİMİDİ SİZİN ONAYINIZ.

Eğer onların ulaşamayacağı yerde bir sapa diyara sığınma fırsatı bulabilirseniz, oraya gidip kaybolun, ama haydut olarak yaşamayın, onların soygunuyla rekabete girişecek bir başka çete kurmaya kalkmayın. Sizin ahlâkî düsturunuzu kabul eden, insanın var olması için mücadele vermeye istekli kişilerle birlikte kendinize üretici bir hayat kurun. “Ölüm Ahlâkı” düzeni içinde, inanç ve zorlama düzeni içinde, kazanma şansınız yok. Dürüstlerin Geleceği bayrağını çekin … Hayatın ve Mantığın bayrağını çekin.

“Rasyonel bir varlık olarak hareket edin, dürüstlüğün sesini duymayı özlemiş insanlara bir yarışma hedefi sağlamaya çalışın. Yalnızken de, düşmanlarınız arasındayken de, az sayıda dostunuzla birlikteyken de, insanlığın yeniden doğuşunun eşiğinde, oluşmasına önder olduğunuz yeni bir toplumun lideriyken de, kendi rasyonel değerlerinize göre davranın.

“Yağmacılar devleti çöktüğü zaman, en iyi kölelerinden yoksun kalıp, Doğu’daki mistik dolu ülkeler gibi güçsüz bir kaosa dönüştüğü zaman, birbirini soymaktan başka çaresi kalmamış soygun çeteleri halinde parçalandığı zaman, fedakârlık ahlâkının savunucuları kendi son idealleri içinde boğulduğu zaman … işte o zaman biz geri döneceğiz.

“Fabrika bacalarının, boru hatlarının, meyve bahçelerinin, çarşıların, kutsallığı istilâya uğramamış evlerin yükseldiği kentimizin kapılarını, girmeye lâyık olanlara açacağız. Sizlerin kurmuş olduğunuz gizli sınır yerleşimlerinin merkezi olacağız. Sembolümüz olan dolar işaretiyle … serbest ticaretin ve serbest zihinlerin o simgesiyle, bu ülkeyi yeteneksiz vahşilerden bir kere daha kurtaracağız. Onlar bu ülkenin niteliğini, anlamını, görkemini hiçbir zaman anlayamadılar. Bize katılmayı seçenler, katılacaklardır. Seçmeyenlerin bizi durduracak gücü olmayacaktır. Vahşi sürüler hiçbir zaman aklın bayrağını taşıyanlar için engel oluşturamamıştır.

“O zaman bu ülke bir kere daha, yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalan bir yaşam türüne, rasyonel insana, sığınma ve yaşama yeri haline gelecektir. Bizim kuracağımız siyasal sistemin bir tek ahlâkî düsturu var: hiçbir kimse, bir diğerinden hiçbir değeri fiziksel güç kullanarak alamaz. Her insan, kendi rasyonel yargılarına göre, ya ayakta kalır ya da devrilir, ya yaşar ya da ölür. O yargılarını kullanamaz da devrilirse, tek kurbanı kendisi olur. Eğer yargılarının yetersiz olduğundan korkarsa, o yeteneklerini desteklemesi için eline bir silah verilmeyecektir. Zaman içinde hatâlarını düzeltmek isterse, kendinden üstün olanların örnekleri engelsiz olarak karşısındadır. Düşünmeyi öğrenmek için onları rehber olarak kullanabilir. Ama bir insanın hatâlarının başka bir insanın hayatıyla ödenmesi gibi iğrenç bir uygulama artık son bulacaktır.

“O dünyada, sabah uyandığınız zaman çocukluğunuzdan tanıdığınız ruh hali içinde olabileceksiniz. Rasyonel bir evrenin içinde olmanızdan gelen bir heves, serüven ve güven duygusu içinde olacaksınız. Doğadan hiçbir çocuk korkmaz; kaybolacak olan, sizin insanlara karşı duyduğunuz korku olacaktır. Ruhunuzu sakatlayan korku odur. İnsanların içindeki anlaşılmazla, bilinmezle, çelişkiyle, rastgeleyle, gizliyle, sahteyle, irrasyonelle ilk karşılaştığınızda başlamıştı o korkunuz. Sorumluluk sahibi insanların dünyasında yaşayacaksınız. O insanlar, gerçeklerin ta kendisi kadar tutarlı ve güvenilir olacak. Karakterlerinin garantisi, objektif gerçeğin standart olduğu, yargıç olduğu bir varoluş sistemi olacak. Değerleriniz korunacak, günahlarınız ve zaaflarınız korunmayacak. İyilikleriniz için her fırsat size açık olacak, kötülüklerinize fırsat verilmeyecek. İnsanlardan aldığınız, sadaka olmayacak, acıma olmayacak, merhamet olmayacak, günahların affı olmayacak, bir tek değer olacak, o da adalet. İnsanlara ya da kendinize baktığınızda hissettiğiniz şey tiksinti değil, kuşku değil, suçluluk değil, bir tek değişmez olacak: SAYGI.

“İşte kazanabileceğiniz gelecek böyle bir şey. Bu bir mücadeleyi gerektiriyor. Her İnsanî değer bir mücadeleyi gerektirir. HAYATIN TÜMÜ AMAÇLI BİR MÜCADELEDİR, SİZİN TEK SEÇİMİNİZ DE AMACINIZDIR. Şimdiki savaşınızı sürdürmek mi istiyorsunuz, yoksa benim dünyam için mücadele etmek mi?

Uçurumun kenarında kaygan kayalara sarılarak devam etmek, kayıplarınızın geri dönülmez olduğu, kazançlarınızın sizi mahvınıza daha yaklaştırdığı bu yolu mu seçiyorsunuz?

Yoksa bir kayadan bir kayaya yükselerek tepeye varma mücadelesine başlamayı mı seçiyorsunuz?

Bu mücadeledeki zorluklar, geleceğinize dönük yatırımlardır. Zaferleriniz sizi manevi idealinize yaklaştıracaktır. Güneş ışığına kavuşmadan önce ölseniz bile, yansıyan ışınların değdiği bir düzeyde ölmüş olursunuz. Önünüzdeki seçim budur. Buna aklınız ve varoluş sevginiz karar versin.

“Son sözlerim, hala gizli dünyada saklanmış olabilecek kahramanlara, kaçamakları yüzünden değil de, değerleri ve cesaretleri nedeniyle tutsak alınmışlara yönelik olacak. RUH KARDEŞLERİM, kendi değerlerinizi ve hizmet etmekte olduğunuz düşmanların niteliklerini gözden geçirin. Sizi mahvedecek olanlar, dayanma gücünüz, cömertliğiniz, masumiyetiniz, sevginiz sayesinde size sahip oluyor. Onların yükünü sizin dayanma gücünüz taşıyor, imdat çağrısı attıklarında cömertliğiniz yardıma koşuyor, masumiyetiniz onların kötülüğünü kavramanızı engelliyor, kuşkuya pay tanıyor ve anlamadan onları mahkûm etmenize izin vermiyor. Sevginize gelince, o sizin hayat sevginiz. Onlar da insan olduğuna göre, hayatı onlar da seviyordur, diye düşünmenize yol açıyor. Ama bugünkü dünya, onların istediği dünya, hayat da onların nefret odağı. Bırakın, taptıkları ölüme kavuşsunlar. Sizin bu dünyaya adanmışlığınız adına, bırakın onları. Ruhunuzun büyüklüğünü, onların kötülüklerinin zaferini sağlamak için harcamayın. Beni duyuyor musun … sevgilim?

“içinizdeki en iyi niteliklerin hatırına, bu dünyayı en kötülere feda etmeyin. Sizi sağ tutan değerler adına, insanın vizyonunu, insan denilmeyi hak etmemiş çirkinlerin, korkakların, akılsızların çarpıtmasına izin vermeyin. İnsanın doğal durumunun dik durmak, kafasını çalıştırmak, uzun mesafeleri aşan adımlar atmak olduğunu unutmayın. Ateşinizin kıvılcımlarının o yetersizlik batağı içinde birer birer sönmesine izin vermeyin. Ruhunuzdaki kahramanı öldürmeyin. Hak ettiğiniz, ama hiç ulaşamadığınız hayata yürüyün. Yolunuzu, savaşınızın niteliğini iyi kontrol edin. İstediğiniz dünya pekâlâ elde edilebilir. Gerçekten vardır, mümkündür ve sizindir.

“Ama kazanmak sizin tam adanmışlığınızı gerektiriyor. Geçmişinizin dünyasıyla, insanın başkaları uğruna yaşayan kurbanlık hayvan olduğu doktriniyle bütün bağlarınızı koparmanızı gerektiriyor. Kendi kişiliğinizin değerleri için mücadele edin. Gururunuzun değeri için mücadele edin. İnsan denen varlığın esası olan şey için, egemen rasyonel aklınız için mücadele edin. Seçtiğinizin HAYAT AHLÂKI olduğundan emin olarak, her zaferin bu yoldan kazanıldığını, her görkeme, her iyiliğe, dünyada var olmuş her sevince böyle ulaşıldığını bilerek mücadele edin.

“Savaşımın başlangıcında benim ettiğim yemini etmeye hazır olduğunuz zaman, mücadelenizi kazanmış olacaksınız … Döneceğim günü bilmek isteyenler için şimdi o yemini dünya duysun diye tekrarlıyorum:

“HAYATIM VE HAYATIMA OLAN SEVGİM ADINA YEMİN EDERİM Kİ, HİÇBİR ZAMAN BİR BAŞKA İNSAN İÇİN YAŞAMAYACAĞIM VE HİÇ KİMSEDEN BENİM İÇİN YAŞAMASINI İSTEMEYECEĞİM.”

Kaynak:

Ayn RAND, Atlas Shrugged / Atlas Silkindi , trc : Belkıs Çorakçı Dişbudak,4. Baskı: Eylül 2010

 

ZAMAN ÖTESİ: İKİ YIL SONRA SIK SIK DUYACAĞIMIZ GÜNCEL HABERLERDEN


DURAN SAVAŞ –
SAKARYA 17 Mart 2013

BANKA, 5 KÖYÜN ARAZİSİNE EL KOYDU

Sakarya’da köylüler,  aldıkları banka kredisini ödeyemedikleri için zor günler yaşıyor. Bir banka, 5 köyde ipotek ettiği arazilere el koydu. Borcunu ödeyip toprağını geri almak isteyen köylüler, ya astronomik rakamlarla ya da bankanın ‘satmıyoruz’ cevabıyla karşılaştı. Arazi sahipleri, borcu ödemek istediklerini fakat bankanın makul bir anlaşmaya yanaşmadığını söylüyor.

Sakarya’nın Kocaali ilçesinde genelde fındık üretimi ile geçimini sağlayan Açmabaşı, Görele, Şerbetpınarı, Kestanepınarı ve Hasankaya köylüleri 2006 yılında arazilerini ipotek göstererek bir bankadan kredi çekti. Ancak fındık fiyatı 2007 yılından itibaren düşmeye başladı. Köylüler aldıkları krediyi ödeyemeyince arazilerine el konuldu. Özellikle yüksek kamulaştırma bedeli beklentisiyle baraj sahası içinde kalan arazileri köylülere geri vermek istemeyen banka, toprağını almak isteyenlerden astronomik paralar istedi. Baraj sahası dışındaki arazileri temerrüt faizinin yanında el koyduğu rakamın üzerine yıllık yüzde 15 faizle satışa çıkaran banka, baraj sahası içinde kalanları satışa çıkarmadı. Borcunu ödeyip toprağını geri almak için ısrar edenlerden ise dönümüne 30 bin lira talep etti. Açmabaşı Köyü Muhtarı Alim Hoşgör, yüzlerce dönüm arazinin bankanın elinde olduğunu söylüyor. Hoşgör, borçların yapılandırılması için banka ile masaya oturmak istediklerini ancak özellikle baraj sahası içinde kalan yerlerle ilgili ağır şartların öne sürüldüğünü ifade ediyor. Muhtar, “Köylüler birbirlerine kefil olduğu için bu durum aralarında tatsızlığa sebep oldu. Akraba ve komşuların arası açıldı. Kötü şeyler olmasından korkuyoruz.” diyor.

Açmabaşı’nda fındık üreticisi olan Ali Şirin ise kredi mağdurlarından sadece biri. Şirin 85 bin lira aldığı kredi borcunun kendisine maliyetinin birkaç yıl içinde 224 bin liraya kadar yükseldiğini kaydediyor. 30 dönümlük fındıklığına da bankanın el koyduğunu dile getiren Şirin sözlerini şöyle sürdürüyor: “85 bin liralık kredinin 59 bin lirasını başka yerler satarak ödedim. 26 bin lirayı ise ödeyemedim. Bu sırada borcum temerrüt faizine girdi ve katlanarak arttı. Banka 30 dönüm baraj sahası içinde kalan arazime, dönümü yaklaşık 2 bin 600-2 bin 800 lira fiyat biçerek el koydu. Borçlarımı kapattım. Ayrıca el konulan arazimi geri almak için neyim varsa sattım. Bankaya gidip arazimi geri almak istediğimi söyledim. Ancak banka baraj sahası içinde kalan araziyi geri vermeyeceklerini iletti. Israr edince dönümüne 30 bin lira istediler.” Bankanın 2011 yılında baraj sahası içinde kalan yerler için dönüme 6 bin lira değer biçtiğini, bir yıl sonra ise 30 bin liraya çıkardığını öne süren Şirin, “Baraj sahası içinde kalan köy sakinlerinin yaklaşık 150 dönüm arazi var. Banka buradan 4,5 milyon TL kazanmayı amaçlıyor. Yetkililerin böyle bankalara ‘Ne yapıyorsunuz?’ diye sormasını istiyoruz. 3 yıldır arazimizi geri almak için uğraşıyoruz.” diye konuşuyor.

Kocaali Ziraat Odası Başkanı Tamer Tunca da birçok köyde aynı sorunun yaşandığını anlatarak şu bilgileri veriyor: “2007 yılında fındığın kilosu 7 lira 4 kuruş idi. Buna güvenen üretici traktör, ev ve çeşitli ihtiyacını karşılamak için kredi aldı. Ancak sonraki yıl Fiskobirlik’in devreden çıkması ve Toprak Mahsulleri Ofisi’nin geç devreye girmesiyle fındık 2 liraya kadar düştü. Daha sonraki yıllarda da beklenen yükseliş olmadı. Bu sebeple üretici bankaya olan kredi borcunu ödeyemedi. Çiftçinin borcu temerrüde girdi. Banka şu anda 5 köyde borçlarını ödemeyenlerin arazilerine el koydu. Sadece 2 parsel geri alınabildi. Çiftçi borcunu ödeyecek ama banka makul bir anlaşmaya yanaşmıyor. Birçok yere gittik ancak bugüne kadar bize yardımcı olan olmadı.” Söz konusu banka yetkilileri ise konu ile ilgili açıklama yapacaklarını belirtmelerine rağmen daha sonra bundan vazgeçerek herhangi bir bilgi vermedi.

Erişim:

http://www.zaman.com.tr/gundem_banka-5-koyun-arazisine-el-koydu_2066156.html

http://www.haberdem.com/news_details?id=95943

http://www.habervitrini.com/haber/banka-borcunu-odemeyen-koy-satiliga-cikarildi–578511/

http://ismailhakkialtuntas.com/2011/04/26/lets-make-money-2008-hadi-para-yapalim/

http://ismailhakkialtuntas.com/2012/10/23/the-century-of-the-self-ben-asri-2-bolum-2/

AYN RAND ile ROPORTAJ


Bayan Rand, romanlarınız ve diğer eserleriniz, özellikle çok tartışılan Atlas Shrugged isimli kitabınız dikkatle tasarlan-mış iç tutarlılığı olan bir dünya görüşünü yansıtıyor. Aslında bütün eserleriniz herşeyi kapsayan bir felsefi sistemin anlatımı. Bu yeni felsefe ile neyi başarmayı amaçlıyorsunuz?

İnsanlara veya en azından düşünme zahmetine katlananlara kendi içinde tutarlı, dürüst ve rasyonel bir yaşam tarzı sunmayı amaçlıyorum.

Objektivismin önkabulleri nelerdir? Nereden başlar?

Mevcudiyetin varolduğu aksiyomuyla başlar. Bu aksiyom objektif bir gerçekliğin duygularımızdan, hislerimizden, dilekleri-mizden, umutlarımızdan veya korkuları-mızdan bağımsız olarak varolduğunu belirtir. Objektivizm insanın gerçekliği algılamak ve eylemlerine yol göstermek için tek aracının mantık olduğunu savunur. Mantık derken insanın duyularıyla elde ettiği bilgileri tanımlayan ve düzene sokan işlemi kastediyorum.

Atlas Shrugged’da kahramanınız John Galt “Hayatım ve ona olan sevgim üzerine yemin ederim ki asla başkalarının hatırı için yaşamayacağım, ne de onlardan benim hatrım için yaşamalarını isteyeceğim.” diyor. Bu sizın temel prensiplerinizle nasıl ilişkilendiriliyor?

Galt’ın bu sözü objektivist etiğin dramatize edilmiş bir özetidir. Herhangi bir etik sistem temellerini zımnen veya açıkça metafiziğe dayandırır veya metafizikten alır. Objektivizmin metafizikten aldığı etik temellerine göre mantık insanın hayatta kalmak için en temel aracı ise rasyonalite de en yüksek erdemidir. Aklını kullanmak, gerçekliği algılamak ve ona göre eylemde bulunmak insanın ahlaki zorunluluğudur. Objektivist etiğin değer standardı, insanın insanca vasıflarını muhafaza ederek yaşaması, yani insan hayatı için, ya da diğer bir deyişle rasyonel bir varlığın kendine yakışır şekilde hayatta kalması için gerekli olan neyse odur. Objektivist etik özünde insanın kendi iyiliği için yaşadığını, kişisel mutluluğunun en yüksek ahlaki amacı olduğunu ve ne kendini başkaları için ne de başkalarını kendisi için feda etmemesi gerektiğini savunur. John Galt’ın açıklaması bu son söylediğimin özetlenmiş halidir.

Bu söylediklerinizden nasıl bir kişisel ahlak anlayışı çıkartabiliriz?

Sorunuzun cevabı Atlas Shrugged’da detaylı olarak verilmiştir.

Atlas Shrugged’ın kadın kahramanı sizin kelimelerinizle:”temel bir suçluluk duygusu yaşamaya muktedir değildi”. Herhangi bir ahlaki sistem suçluluk duygusu olmadan varolabilir mi?

Belirttiğiniz cümledeki anahtar kelime “temel”dir. Temel bir suçluluk duygusu burada kişinin kendi davranışlarını değer-lendirme ve yanlışlarından pişman olma anlamında kullanılmıyor. Temel suçluluk duygusu insanın yaradılış itibarıyla kötü ve suçlu olduğu anlamına geliyor.

Ebedi günah gibi mi?

Kesinlikle öyle. Ebedi günah olgusu romandaki kadın kahramanın, benim veya herhangi bir objektivistin kabul edemeyeceği veya duygusal olarak yaşayamayacağı bir histir. Ebedi günah kavramı ahlakı dışlayan bir kavramdır. Eğer insan yaradılış itibarıyla suçlu ise bu konuda tercih hakkı yok demektir. Tercih hakkı yok ise konu ahlakın alanına dahil değildir. Ahlak sadece insanın hür iradesinin hakim olduğu alanda yani onun tercihine açık konularda söz konusu olabilir. İnsanoğlunu yaradılış itibarıyla suçlu kabul etmek kavramsal bir çelişkidir. Kahramanım belirli bir eylemi hakkında suçluluk duyabilir. Ancak kendine saygısı olan yüksek ahlaki değerlere sahip birisi olarak eylemleriyle suçlu olmayı haket-mediğini görmektedir. Tamamıyle ahlaka uygun hareket edecek ve bundan dolayı haketmediği bir suçluluk duygusunu kabul etmeyecektir.

Atlas Shrugged’da ana karakterlerinizden birine “En sefil insan tipi nedir?” diye soruluyor. Cevabı şaşırtıcı. Çünkü bir sadist, katil, seks manyağı veya diktatör demiyor. “Amaçsız biri” diyor. Ancak bir çok insan hayatlarını açıkça tanımladıkları bir amaç-ları olmadan devam ettiriyorlar. Onları da sefil olarak mı tanımlıyorsunuz?

Evet, bir dereceye kadar öyle.

Neden?

Çünkü sorunuzda belirttiğiniz kötülüklerin kökeninde bu yatıyor. Sadizm, diktatörlük ve herhangi bir kötülük insanın gerçeklikten kaçmak istemesi sonucudur. Düşünememesinin sonucu… Amaçsız bir adam gelir geçer duyguların ve tanım-layamadığı dürtülerin etkisiyle oradan oraya savrulan ve kendi hayatının kontrolünü tamamen kaybettiği için her türlü kötülüğü yapmaya muktedir biridir. Hayatınızı kontrol etmeniz için bir amacınız olması gerekir. Üretken bir amaç…

İsim vermek gerekirse iki diktatör olan Hitler ve Stalin kendi hayatlarını kontrol edemiyorlar mıydı? Açık bir amaçları yok muydu?

Tabii ki hayır. Hayatlarının gerçek anlamda birer manyak olarak sona erdiğine dikkatinizi çekerim. Kendilerine saygıları olmadığı için tüm varoluştan nefret etmiş-lerdir. Bu gibilerin psikolojisi Atlas Shrugged’taki James Taggart karakteriyle özetlenebilir. Amacı olmayan fakat bir şeyler yapmak durumunda olan birisi diğerlerine zarar vermek için hareket eder. Bu üretken veya yaratıcı bir amaçla aynı şey değil.

Hayatlarını keskin çizgilerle tanımlanan tek bir hedef etrafında düzenleyenler ufuklarının bir hayli daralması tehlikesiyle karşı karşıya kalmazlar mı?

Tam tersi. Merkezi bir amaç insan hayatındaki bütün diğer ilgileri düzene sokar; değerlerinin hiyerarşi ve görece önemlerini saptar, anlamsız iç çelişkilerden uzak tutar, hayattan daha geniş ölçekte keyif almasını ve bu keyfi aklının hakimiyetine açık olan her alana taşımasını sağlar. Amaçsız birisi ise kaos içinde kaybolur gider. Değerlerinin ne olduğundan habersizdir. Nasıl karar vereceğini bilemez. Kendisi için neyin önemli neyin önemsiz olduğunu saptayamadığı için rastgele etkilerin ve anlık kaprislerin insafına bırakır kendini. Hiçbir şeyden zevk alamaz. Hiçbir zaman bula-mayacağı bir değeri ararken hayatını harcar.

Kaprisleri hayatımızdan tamamen uzak tutmak ve tamamıyla rasyonel bir tarzda yaşamak tatsız, renksiz veya keyifsiz bir yaşam sürmemize sebep olmaz mı?

Samimi olarak neden bahsettiğinizi anlamadığımı söylemeliyim. İlk önce kav-ramlarımızı tanımlayalım. Mantık insan bilgisinin aracıdır. Gerçekliği algılamamızı sağlayan işlevdir. Rasyonel davranmak demek gerçeğe uygun davranmak demektir. Duygular ise algılamanın aracı değildirler. Ne hissettiğiniz size gerçekler hakkında hiç bir şey anlatmaz; sadece gerçekler hakkın-daki tahminlerinize dair bir izlenimdir. Duygular değer yargılarınızın sonucudurlar. Bilinçli veya bilinçsiz olarak kazandığınız, doğru olabileceği kadar yanlış da olabilecek temel önkabullerinizin sonucudurlar. Kapris ise sebebini bilmediğiniz ve öğrenmeye de zahmet etmediğiniz bir duygudur. Peki “kaprislerle hareket etmek” ne demek oluyor? Bu, insanın bir zombi gibi neyle uğraştığını, ne başarmak istediğini veya onu neyin motive ettiğini bilmeden yaşamasıdır. Bu insanın geçici bir delilik hali içinde yaşaması demektir. Renkli veya keyifli dediğiniz bu mu? Bu durumdan alınabilecek yegane keyifin canilerin kan dökerken aldığı keyife benzeyeceğini düşünüyorum. Gerçeği reddederek eylemlerde bulunmak sadece yıkım getirebilir.

O halde duyguların yaşamımızda hiç yeri olmamalı mı?

Tabii ki hayır. Sadece duyguların olması gerektiği yerde durmalarına dikkat etmeliyiz. Duygular insanın değerlerle ilgili ön-kabullerinin otomatik birer tepkisidirler. Sebep değil sonuçturlar. İnsan eğer mantığı ve duyguları arasındaki ilişkiyi doğru kurabiliyorsa bu ikisi arasında mutlaka bir çatışma, ya birini ya öbürünü seçmek zorunda kalacağımız raddede bir çelişki olmak zorunda değildir. Rasyonel insan, duygularının kaynağını, sahip olduğu hangi önkabullerden kaynaklandıklarını bilir veya keşfetmek için çaba harcar. Eğer önkabulleri yanlış ise düzeltir. Asla güvenemeyeceği ve anlamlarını tam kavrayamadığı duyguların esiri olarak hareket etmez. Bir olayı değerlendirirken tepkilerinin nedenini ve haklı olup olmadığını bilir. İç çelişkilere sahip değildir; aklı ve duyguları yekparedir; bilinci mükemmel bir uyum içindedir. Duyguları düşmanı değil hayattan keyif almasını sağlayan araçlardır. Fakat duyguları rehberi değildir; rehber aklıdır. Ne var ki bu ilişki tersine çevrilemez. Eğer kişi duygularını sebep aklını ise duygularının edilgen bir sonucu olarak tasavvur ederse; yani eğer duyguları tarafından kontrol edilir ve aklını duygularını rasyonalize etmek veya meşrulaştırmak için kullanırsa o zaman gayri ahlaki hareket ediyor demektir. Böylelikle kendini zulüme, başarısızlığa, yenilgiye mahkum etmiş olur. Kendinin ve başkalarının mahvolmasından başka hiç bir şey başaramaz.

Sizin felsefenize göre çalışma ve başarı hayattaki en yüksek hedefler. Siz arkadaşlığın ve aile bağlarının sıcaklığında daha fazla tatmin olanları gayri ahlaki olarak mı değerlendiriyorsunuz?

Eğer arkadaşlık ve aile bağları gibi değerleri üretken faaliyetlerinden daha üstün kabul ediyorlarsa, evet o zaman gayri ahlakidirler. Arkadaşlık, aile bağları ve beşeri ilişkiler insan hayatında birincil derece önemi haiz değildir. Beşeri hayatın diğer unsurlarını yaratıcı, üretken çalışmalarının üstünde tutan insan duygusal bir parazittir. Ancak işini en üstün değer olarak görürse işi ve beşeri ilişkilerden aldığı keyif arasında hiç bir çelişki olmayacaktır.

Siz kadınların da erkekler gibi hayatlarını işleri etrafında organize etmeleri gerektiğini mi düşünüyorsunuz? Eğer öyleyse bu ne çeşit işler olmalı?

Tabi ki. Ben kadınların da insan olduklarına inanıyorum. Erkek için uygun olan herşey kadın için de uygundur. İki cinsin de hayatlarıyla ilgili temel prensipler aynıdır. Bir erkeğin ne çeşit işler yapması gerektiğini saptamaya kalkışmayacağım için kadınlar için de ne çeşit işlerin uygun olacağını söyleyemem. Özellikle kadınlara göre veya kadınsı olan hiçbir iş yoktur. Kadınlar da erkekler gibi işlerini kendi amaçları ve değer yargıları doğrultusunda seçmelidirler.

Sizce kendini kariyeri yerine evine ve ailesine adayan bir kadın gayri ahlaki midir?

Gayri ahlaki olduğunu değil ama hayatın gereklerine uymadığını söyleyebilirim. Çünkü ev, çocukların çok küçük olduğu zamanlar hariç, tüm günü kapsayacak bir uğraşı, bir meslek olamaz. Ne var ki, kadın eğer bir aileyi çok ister ve bunu kariyeri haline getirmek isterse, bu işle bir kariyere yakışacak şekilde ilgilenirse, çocuklarını yetiştireceği kuralları ve prensipleri tanım-larsa ve bu işe entellektüel bir tavırla yaklaşırsa, en azından bir süre için ev hanımlığını da bir meslekmiş gibi düşünü-lebilir. Duygusal bir düşkünlük olmaktan çıkarılıp bir bilim olarak düşünülürse bu çok sorumluluk yüklü ve önemli bir görevdir.

Sizce bütün ihtirası çalışmak olan rasyonel insanın hayatında romantik aşkın yeri nedir?

Romantik aşk o insanın en büyük ödülüdür. Romantik aşkı tam manasıyla yaşamaya muktedir olabilecek tek insan bütün ihtirası işi olan adamdır. Çünkü aşk bir erkeğin veya kadının karakterinde sahip olduğu en köklü değerlerden dolayı kendisine karşı duyduğu saygının bir ifadesidir. İnsan bu değerleri paylaştığı kişiye aşık olur. Eğer insanın açıkca tanımlanmış değerleri ve ahlaki bir karakteri yoksa başkasını da takdir edemez. Bu açıdan, Pınar’dan okuyucular tarafından sürekli atıfta bulunulan bir alıntı yapmak istiyorum: ” ‘Seni seviyorum’ diyebilmek için ilk önce ‘ben’ demeyi bilmek gerekir”

Siz kişinin kendi mutluluğunun en yüksek amaç ve fedakarlığın gayri ahlaki olduğunu savunuyorsunuz. Bu işde geçerli olduğu kadar aşkda da geçerli midir?

Başka herhangi bir konuda olduğundan fazla aşkta geçerlidir. Eğer aşıksanız, bu aşık olduğunuz kişinin siz ve hayatınız açısından büyük kişisel ve bencil bir öneme sahip olduğu anlamına gelir. Eğer kişiliğiniz yoksa, birine aşık olmanız o kişiyle beraber olmaktan ve onun varlığından hiç bir kişisel keyif ve mutluluk almadığınız, olsa olsa onun size olan ihtiyacına acıyarak kendinizi onun isteklerine feda ettiğiniz anlamına gelebilir. Hiç kimsenin böyle bir durumdan dolayı gurununun okşanmayacağını veya böyle bir anlayışı kabul etmeyeceğini belirtmeme gerek yok. Aşk kendini bir başkası için feda etmek anlamına gelmez. Aşk kendi ihtiyaç ve değerlerinizin en kapsamlı şekilde dışa vurulmasıdır. Aşık olduğunuz insana kendi mutluluğunuz için ihtiyaç duyarsınız ve bu ona bahşedebileceğiniz en büyük iltifat ve onurdur.

Salt fiziksel aşkın çirkin ve şeytani olduğuna dair püritan anlayışı yerdiniz. Buna rağmen “ayrımcı olmayan arzu ve seçici olmayan düşkünlükler kendilerini ve seksi şeytani olarak görenlere mahsustur” satırları da size ait. Sekste ayrımcı ve seçici düşkünlüklerin ahlaki olduğunu söyleyebilir misiniz?

Seçici ve ayrımcı olan bir seks hayatının düşkünlük olmadığını söyleyebilirim. Düşkünlük hafif ve üstünkörü ele alınan bir eylemi niteler. Ben seksin insan hayatının en önemli unsurlarından biri olduğunu ve hiç bir zaman hafif ve üstünkörü bir tavırla ele alınmaması gerektiğini savunuyorum. Cinsel ilişki insanoğlunun sahip olduğu en yüksek değerlere dayanarak yapıldığı zaman uygundur. Seks karşı tarafın sahip olduğu değerlere verilen bir karşılıktan başka bir şey olmamalıdır. Bu yüzden önüne gelenle girilen ilişkileri ahlaksız olarak nitelendiri-yorum. Seksin kendisi kötü olduğu için değil, tersine seks çok iyi ve önemli olduğu için.

Bu sizin açınızdan seksin sadece evli çiftler arasında yapılması gerektiği anla-mında yorumlanabilir mi?

Şart değil. Seks çok ciddi bir ilişki sonucu ortaya çıkmalıdır. Bu ilişkinin bir evliliğe dönüşüp dönüşemeyeceği duruma ve konu olan iki insanın hayatlarının seyrine bağlıdır. Evliliği, iki taraf da hayatlarının sonuna kadar beraber olmayı isteyebilecekleri insanı buldukları zaman –ki hiç kimse bundan otomatik olarak emin olamaz- çok önemli bir kurum olarak kabul ediyorum. Taraflar nihai tercihlerine ulaştıklarından emin olurlarsa evlilik elbette arzu edilen bir durumdur. Fakat bu, tarif edilen mutlak kesinlikten daha azı üzerine kurulan herhangi bir ilişkinin uygunsuz olduğu anlamına gelmemelidir. Bir ilişki veya evlilik kararı ile ilgili sorunun sadece konuyla ilgili tarafların durumlarına ve bilgilerine bağlı olduğunu ve kararın onlara bırakılması gerektiğini düşünüyorum. Çiftler karşılıklı olarak ilişkilerini ciddiye alıyorlarsa ve ilişkileri ahlaki değerler üzerine kuruluysa her iki durum da ahlakidir.

Aydınlanmış bir kişisel çıkar arayışının liderliğini yapan biri olarak kişinin hayatını hedonistik kişisel haz arayışına vakfetmesi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Hedonistik felsefeye tamamıyla karşıyım. Hedonistik felsefeye göre size haz veren herşey iyidir. Dolayısıyla Keyif ahlaki bir standart olarak değerlendirilir. Objektivizm iyinin rasyonel bir değer standartıyla tanımlanması gerektiğini ve keyif hissinin bir sebep değil sonuç olduğunu savunur. Sadece rasyonel değer yargıları sonucu ortaya çıkan keyif duygusu ahlaki olarak nitelendirilebilir. Hedonistik keyif anlayışı kendi başına eylemlerimizi yönetemez veya bir ahlaki standart olarak kullanılamaz. Zevk hissinin bir ahlaki standart olduğunu söylemek bilinçli veya bilinçsiz, doğru ya da yanlış hangi ahlaki değerleri edinmiş olursanız olun sahip olduğunuz ahlaki değerlerin doğru ve ahlaki olduğunu savunmaktır. Bu aklınız yerine rastgele hislerin, duyguların ve kaprislerin kontrolünde olduğunuz anlamına gelir. Benim felsefem hedonizmin tam tersidir. Ben kişinin mutluluğu tesadüfi, keyfi veya subjektif araçlarla yakalayamayacağını savunuyorum. İnsan ancak rasyonel değerleri referans alarak mutluluğu yakalayabilir. Rasyonel değerler demekle birinin keyfi veya körü körüne rasyonel kabul ettiği herhangi bir değeri kastetmiyorum. İnsan için rasyonel olan ahlaki standartları ve takip edilecek rasyonel değerleri tanımlamak ahlakın ve etik biliminin alanıdır.

Vaktini kadınların peşinden koşarak ziyan eden bir adamın kendini adam yerine koymadığını, hor gördüğünü söylediniz. Bunu biraz açar mısınız?

Bu durumdaki bir erkek seks açısından sebep ve sonuç ilişkisini tersine çeviriyor demektir. Seks insanın kendine olan saygısının ve kendine biçtiği değerin ifadesidir. Fakat kendini değerli bulmayan bir erkek bu ilişkiyi tersine çevirmeye çalışır. Kendine olan saygısını cinsel fetihlerinin ona kazandırmasını bekler; ki bu imkansızdır. Kendi değerini onu değerli bulan kadınların sayısından anlayamaz. Buna rağmen bu umutsuz uğraşıda ısrar eder.

“Seksin mantığa kapalı” olduğu fikrine karşı çıkıyorsunuz. Fakat seks mantık dışı biyolojik bir güdü değil midir?

Hayır. Öncelikle, insanoğlunun güdüleri yoktur. Fiziksel olarak seks sadece bir kapasitedir. Fakat insanın bu kapasiteyi nasıl kullanacağı ve kimi çekici bulacağı kendi ahlaki değer standartlarıyla ilgili bir şeydir. Tercihlerini kontrol eden, bilinçli veya bilinçsiz olarak sahip olduğu önkabullerine bağlıdır. Bu şekilde kişisel felsefesi cinsel hayatını yönlendirir.

İnsan güçlü, mantık dışı biyolojik dürtülere sahip değil midir?

Değildir. Kişi belirli bir tip fiziksel mekanizmaya ve ihtiyaçlara sahiptir. Fakat bunları nasıl, hangi yoldan tatmin edeceğinin bilgisine sahip değildir. Mesela insanın yiyeceğe ihtiyacı vardır. Açlık hissi duyar. Fakat önce bu hissi açlık olarak tanımlayıp sonra yiyeceğe ihtiyacı olduğunu ve nasıl yiyecek elde edebileceğini öğrenene kadar aç kalacaktır. İnsan dünyaya belirli fiziksel ve psikolojik ihtiyaçlarla gelir. Fakat aklını kullanmadan bunları ne keşfedebilir ne de tatmin edebilir. İnsan rasyonel bir varlık olarak kendisi için neyin doğru neyin yanlış olduğunu keşfetmek zorundadır. Sözde dürtüleri ona ne yapması gerektiğini söylemeyecektir.

Atlas Shrugged’da “her meselenin iki yüzü vardır. Bir yüzü yanlış diğeri ise doğrudur. Fakat ikisinin ortası her zaman kötü ve şeytanidir” diye yazmışsınız. Bu bir hayli siyah-beyaz bir bakış açısı değil mi?

Kesinlikle öyle. Bütün gücümle siyah-beyaz bir dünya anlayışını savunuyorum. İzin verirseniz bunu tanımlayalım. Siyah ve beyaz ifadesiyle ne denmek isteniyor? Bu iyi ve kötü demektir. Herhangi bir şeyi gri veya orta yol olarak adlandırmadan önce siyah ve beyazın ne olduğunu tanımlamanız gerekir. Çünkü gri bu ikisinin karşımından başka bir şey değildir. Bir alternatifi iyi diğerini kötü olarak tanımladıktan sonra ikisinin karışımını seçmenin doğru olduğunu savunamazsınız. Bir kısmında kötülük olduğunu bildiğiniz bir şeyi seçmeyi meşrulaştıramazsınız.

Şu halde mutlak doğrulara inanıyorsunuz?

İnanıyorum.

Öyleyse objektivizm bir dogma olarak adlandırılabilir mi?

Hayır. Dogma, rasyonel delillere rağmen ve rasyonel yollarla doğruluğu kanıtlanma-dan iman yoluyla kabul edilen inançlar bütünüdür. Dogma kör bir inancın konu-sudur. Objektivizm bunun tam tersidir. Herhangi bir fikir veya yargıyı doğruluğunu mantık yoluyla ispatlamadan kabul etmeme-niz gerektiğini savunur.

Eğer geniş ölçüde kabul görürse, objektivizm bir dogmaya dönüşmeye zorlanabilir mi?

Hayır. Objektivizmin onu bir dogma olarak kullanmak isteyecek insanlara karşı kendi kendini koruyabileceğini biliyorum. Objektivizm kişinin aklını kullanmasını öngörür. Genel prensipleri ayrım gözetmeden ve düşünmeden kendi yaşamlarında uygu-lamaya kalkanlar bunun yapılamayacağını görürler. Böylelikle objektivizmi ya uygula-maya ya da reddetmeye zorlanırlar. Uygula-mak derken kişinin objektivist prensipleri kendi gündelik yaşamındaki belirli problem-ler karşısında nasıl kullanacağını kendi aklını, düşünme yetisini kullanarak bulmasını kastediyorum.

İmana karşı olduğunuzu söylediniz. Tanrıya inanıyor musunuz?

Kesinlikle hayır.

“Haç işareti zulmün, ideal olanın olmayana feda edilmesinin işaretidir. Dolar işaretini tercih ederim” dediğiniz söyleniyor. Samimi olarak ikibin yıllık hristiyanlık pratiğinin “zulüm” olarak tanımlanabilece-ğini düşünüyor musunuz?

Öncelikle o sözü asla söylemedim. Ne edebi ne de entellektüel alanda bu benim tarzım değil. Dolar işaretini tercih ettiğimi söylemedim ve lütfen bunu yazın, bu ucuz bir saçmalıktır. Bu alıntının nereden yapıldığını bilmiyorum fakat dolar işeretinin anlamı Atlas Shrugged’da açıklanmıştır. Hikayede açıkça anlatıldığı gibi, dolar işareti serbest ticaretin, dolayısıyla hür aklın işaretidir. Hür akıl ve serbest ticaret birbirlerinin önkoşuludurlar. Birisi olmadan diğeri varolamaz. Hür bir ülkenin parasının işareti olan dolar işareti bu yüzden hür bir aklın sembolüdür. Daha da ötesi, dolar işaretinin tarihsel kaynağı ile ilgili olarak hiç bir zaman kanıtlanamayan olası bir hipoteze göre Birleşik Devletlerin de sembolüdür.

Şimdi haç hakkında birşeyler söylememi istiyorsunuz. Samimi olarak haç işaretinin ideal olanın olmayana feda edilmesinin sembolü olarak kabul ediyorum. Anlamı da bu değil midir zaten? Hristiyan felsefesine göre İsa ideal insandır. Kendi benliğinde ne tip insanın varolmaya layık olduğunun örneğini verir. Buna rağmen Hristiyan mitolojisine göre kendi günahları için değil ama ideal olmayan insanların günahları uğruna haçın üzerinde can vermiştir. Diğer bir deyişle kusursuz erdemlere sahip bir insan, kötü ve kendileri için yapılan bu fedakarlığı kabul ettikleri öngörülen veya sanılan insanlar uğruna kurban edilmiştir. Eğer hristiyan olsaydım hiçbir şey beni ideal olanın olmayana, erdemin kötülüğe kurban edilmesi tasavvurundan daha fazla hiddetlendiremezdi. İnsanlardan o işaretin uğruna kendilerinden daha kötü olanlara kurban olmaları beklenmektedir. Sembol aynen bu amaç için kullanılmaktadır ve bu eziyettir.

Size göre herhangi bir din insan hayatına yapıcı bir öge katmış olabilir mi?

Din aracılığıyla –gerçekliğe ve mantığın sonuçlarına aykırı veya bunlar tarafından desteklenmeyen körü körüne bir inanç olarak- hayır. Bu şekliyle iman insan hayatına oldukça zararlıdır çünkü mantığın bastırılmasını gerektirir. Fakat dinin felsefenin ilk formu, insanlar bir felsefe oluşturacak kadar gelişemeden önce kendi hayatlarına ve bir değerler koduna referans olabilecek tutarlı bir çerçeve kazandırma, evreni açıklama çabaları olduğunu hatırlamanız lazım. Ve felsefe olarak bakıldığında bazı dinlerin çok değerli ahlak görüşleri vardır. Olumlu etkileri ve özümsenecek uygun ilkeleri vardır. Fakat bütün bunlar çok çelişkili ve… nasıl demeli, çok tehlikeli ve kötü amaçlar için kullanılmaya elverişli bir zeminde, iman üzerinde sunulmaktadır.

O halde dolar ve haç işareti arasında bir tercihte bulunmanız gerekseydi doları seçeceğinizi söyleyebilir misiniz?

Böyle bir tercih yapmayı kabul etmem. Şöyle diyelim: İman ve mantık arasında bir tercihte bulunmam istenseydi, bu ikilinin birbirine alternatif kabul edilebileceğini düşünmek bile istemezdim. Bir insan olarak tereddütsüz mantığı seçersiniz.

Ford ve Rockefeller aileleri gibi varlıklı işadamlarının servetlerini hayır işlerinde kullandıkları için gayri ahlaki olduğunu söyleyebilir misiniz?

Hayır, hayır işlemek istiyorlarsa bu onlara kalmış bir şeydir. Hayır işleri üzerine olan görüşlerim bir hayli basittir. Hayır işlerini birincil bir erdem olarak ve en önemlisi ahlaki bir ödev olarak görmüyorum. Eğer yardım ettiğinize değiyorsa ve yardım edecek maddi gücünüz varsa başka insanlara yardım etmenin yanlış bir tarafı yok. Hayır faaliyetini marjinal bir konu olarak kabul ediyorum. Karşı olduğum görüş hayır işlerinin ahlaki bir ödev ve büyük bir erdem olduğu tasavvurudur.

Ford ve Rockefeller aileleri gibi varlıklı işadamlarının servetlerini hayır işlerinde kullandıkları için gayri ahlaki olduğunu söyleyebilir misiniz?

Hayır, hayır işlemek istiyorlarsa bu onlara kalmış bir şeydir. Hayır işleri üzerine olan görüşlerim bir hayli basittir. Hayır işlerini birincil bir erdem olarak ve en önemlisi ahlaki bir ödev olarak görmüyorum. Eğer yardım ettiğinize değiyorsa ve yardım edecek maddi gücünüz varsa başka insanlara yardım etmenin yanlış bir tarafı yok. Hayır faaliyetini marjinal bir konu olarak kabul ediyorum. Karşı olduğum görüş hayır işlerinin ahlaki bir ödev ve büyük bir erdem olduğu tasavvurudur.

Felsefi sisteminizde merhametin yeri nedir?

Merhametin ahlaki açıdan suçlu olanlara değil masum kurbanlara karşı gösterilmesi uygundur. İnsan bir toplama kampının kurbanlarına karşı merhamet hissederken onlara işkence edenlere de aynı merhameti gösteremez. Eğer işkencecilere karşı merhamet hissediyorsa, işkence görenleri manevi açıdan aldatıyor demektir.

Başka birini korumak için bir kurşunun önüne atlayıp kendini feda etmek Objektivizmin prensiplerine aykırı mıdır?

Hayır. Bu duruma göre değişir. Eğer kocamı hedeflemişse bir kurşunun önüne atlayabilirim. Eğer bir varlığa veya fikre yeterince değer veriyorsanız onu korurken ölmek kendini feda etmek değildir, çünkü onsuz varolmanın sizin için bir anlamı yoktur.

Bir amaç uğruna ölebilir misiniz? Veya sizin felsefenizin takipçileri bir amaç için kendilerini feda edebilirler mi? Fedakarlık mefhumuna gerçekten karşı olan bir Objektivist için herhangi bir sebep kendini feda etmeye değebilir mi?

Kitabımda bu sorunuzun cevabı açıkça verilmiştir. Atlas Shrugged’da kişinin değerleri için yaşaması, gerekirse de savaşması gerektiğini açıkladım. Çünkü yaşamak ahlaki değerlere ulaşma çabasından ibarettir. İnsanoğlu çaba göstermeden hayatta kalamaz. Rasyonel bir varlık olarak yaşamalı ve daha azını kabul etmemelidir. Bir vahşi olarak hayatta kalamaz. Yiyecek gibi en basit bir değer bile bizzat insan tarafından üretilmelidir. Daha ilgi çekici, daha önemli kazanımlar için de aynı şey geçerlidir. Bütün değerler insan tarafından kazanılmalı ve korunmalı, tehdit altındalarsa -rasyonel bir varlık olarak yaşama hakkını korumak için- onun tarafından savunulmalıdır. Eğer bana Objektivizm uğruna hayatımı feda edip edemeyeceğimi soruyorsanız, ederim. Fakat daha da önemlisi objektivizm için yaşamak istememdir ki bu çok daha zordur.

Mantık üzerine yaptığınız vurgularınızda zamanımızın yazarları, romancıları ve şairleriyle felsefi açıdan çatışıyorsunuz ki bunların bir çoğu kendilerini mistik ve irrasyonel olarak tanımlıyorlar. Sizce bunun sebebi nedir?

Çünkü sanat kaynağını felsefeden alır ve günümüzün baskın felsefi akımı neomistisizimdir. Sanat, sanatçının insan ve varoluş hakkındaki temel görüşlerinin yansımasıdır. Sanatçıların çoğu kendi felsefi anlayışlarını geliştirmedikleri için kendi zamanlarının baskın felsefi akımlarını, bilinçli veya bilinçsizce benimserler. Günümüz edebiyatının büyük bir kısmı günümüz felsefesinin bir yansımasıdır. Ve edebiyatın günümüzdeki haline bir bakın!

Fakat bir yazar zamanını yansıtmamalı mı?

Hayır. Yazar her rüzgarla savrulan, edilgen bir takipçi değil zamanının aktif entellektüel lideri olmalıdır. Yazar kendi kültürünün değerlerini biçimlendirmeli, insan hayatının amaçlarını öngörüp somutlaştırma-lıdır. Edebiyatın günümüzdeki vitrininden silinen romantik akımın özü budur.

Edebi açıdan günümüzün bu anlayışı bizi nereye götürür?

Naturalizmin sonuna götürüyor. Naturalist akıma göre yazar etrafında her ne gözlemlerse gözlemlesin, pasif bir fotoğrafçı, veya eleştirmeden, kendi görüşlerini katma-dan olayları aktaran bir muhabir gibi olmak zorundadır. Romantisizme göre ise yazar etrafındakileri o anda oldukları gibi değil, Aristo’dan bir alıntı yapmak gerekirse, “olabilecekleri veya olmaları gerektiği gibi” sunmalıdır.

Kendinizin romantisiztlerin sonuncusu olduğunu söyleyebilir misiniz?

Ya da, Atlas Shrugged’daki bir karakterimden alıntıyla, “geri dönüşlerinin öncüsü”

Genelde günümüz edebiyatı hakkındaki değerlendirmeniz nedir?

Felsefi açıdan, gayri ahlaki. Estetik açıdan beni sıkıntıdan öldürüyor. Özellikle insan-ların sefaletlerini konu yapan bir pislik çukuruna dönüşüyor. Ve sefalet kadar da sıkıcı bir şey yoktur.

Takdir ettiğiniz bir romancı var mı?

Evet, Victor Hugo.

Günümüz yazarlarından?

Hayır, sözde ciddi olanlarının arasında takdir ettiğimi söyleyebileceğim birisi yok. Romantisizmin günümüzdeki kalıntısı olan çağdaş popüler edebiyatı tercih ediyorum. Favorim Mickey Spillane.

Neden onu beğeniyorsunuz?

Çünkü temelde bir ahlakçı. Basit bir form içinde, mesela bir dedektif romanında, iyi ve kötünün çatışmasını siyah ve beyaz ögelerle sunuyor. İki tarafında rezaletlerini sıkıcı gri bir karışım içinde ortaya atmıyor. Uzlaşamaz bir çelişki sergiliyor. Bir yazar olarak benim en önemli saydığım özellik olan konu yapılandırmasında çok parlak bir uzman.

Faulkner hakkında ne düşünüyorsunuz?

Pek birşey düşünmüyorum. Stili güzel ama pratikte içerik olarak zor okunuyor. Ondan pek az okudum.

Nabokov’a ne dersiniz?

Sadece bir kitabını ve diğerinin yarısını okudum. Yarısını okuduğum kitabı Lolita idi. Bitiremedim. Parlak bir stili var. Fakat seçtiği konular, hayatı algılayışı ve insana bakışı hiçbir sanatsal yeteneğin kapatamayacağı kadar kötü.

Bir romancı olarak felsefenin yazılarınızın ana amacı olduğunu mu düşünüyorsunuz?

Hayır. Benim ana amacım ideal insanı “olabileceği ve olması gerektiği gibi” göstermektir. Felsefe bu amaca ulaşmak için bir araçtır.

Eski romanlarınızdan Anthem (Ben)’de ana karakteriniz “karar veren irademdir ve saygı duyduğum yegane karar da irademin istekleridir”diyor. Bu anarşizim değil mi? Kişinin saygı duyması gereken tek kanun kendi arzusu veya iradesi midir?

Kastedilen “kişinin kendi iradesi” değil “kişinin kendi rasyonel yargısıdır”. Bu iyi ya da kötü şiirsel bir ifadedir ve Anthem’de tüm hikaye içinde iyice açıklanmıştır. Gör-düğünüz üzere hür irade kavramını genellikle anlaşılan manasından tamamen ayrı bir anlam içinde kullanıyorum burada. Hür irade insanın düşünme veya düşünmeyi reddetme kabiliyetinden oluşur. Düşünme eylemi insanın ana tercihidir. Rasyonel insan hiç bir zaman arzuların veya kaprislerin esiri olmaz, rasyonel yargısının doğruluğunu teyid ettiği değerleri ona yol gösterir. Tanıyabileceği tek otorite budur. Bu anarşi değildir. Çünkü insan özgür ve uygar bir toplumda yaşamak isterse mantık icabı o toplumun objektif, rasyonel ve geçerli kanunlarına uymayı tercih edecektir. Bu konuyla ilgili olarak devletin işlevleri ve ona olan ihtiyacımız üzerine The Objectivist Letter’da bir makale yazdım.

Sizce devletin işlevleri nelerdir?

Temelde devletin sadece tek işlevi vardır: Birey haklarını korumak. Haklar sadece fiziksel güç veya onun türevleri kullanılarak ihlal edilebileceğine göre devlete düşen görev fiziksel güç kullanımını başlatanlardan, yani suçlulardan insanları korumaktır. Toplumda güç sadece kendini korumak ve mukabele amacıyla, o da sadece güç kullanı-mını başlatanlara karşı kullanılabilir. Devletin doğru işlevi budur: İnsanları zor kullanmaktan alıkoyarak polis vazifesi görmek…

Eğer güç sadece güce karşı koymak amacıyla kullanılabiliyorsa, devlet asker veya vergi toplamak amacıyla güç kullanmak hakkını haiz midir?

Prensip olarak vergi vermenin, devlete karşı diğer bütün sorumluluklarımızda olduğu gibi, gönüllü yapılmasını uygun buluyorum. Fakat bu yöntemin nasıl uygulanabileceği konusu çok karmaşıktır. Sadece bazı metodlar önerebilirim fakat onların üzerinde mutlak çözümmüşler gibi ısrarlı olamam. Mesela Avrupa’nın bir çok ülkesinde devlet eliyle düzenlenen piyan-golar gönüllü ödenecek vergiler için uygun bir yöntem olabilir. Başka örnekler de verilebilir. Vergiler, devletin sağladığı çeşitli hizmetlere ihtiyaç duydukları için, vatandaş-ların katkıda bulunacakları ve bulunmaları gereken (sigorta ödemeleri gibi) gönüllü faaliyetlerden biridir. Ancak elbette bu uzun vadede, insanlar tam anlamıyla hür bir sosyal sistem kurdukları zaman, gündeme gelebilecek bir problem. Onun içindir ki savunulması gereken ilk değil son reform olmalıdır. Askere almayla ilgili olarak şunu söyleyebilirim ki, kesinlikle haklı veya anayasal bir uygulama değildir. Bireyin kendi hayatı üzerinde tasarrufta bulunma hakkı gibi temel bir özgürlüğünü ihlal etmektedir. Kimsenin başkasını kendi amaçları için ölüme göndermeye hakkı yoktur. Bir ülke vatandaşlarını gönüllü olmadıkları bir hizmeti yapmaya zorlayamaz. Ordular kesinlikle gönüllülük esasına göre oluşturulmalıdır. Askeri otoriteler de gönüllü orduların en iyi ordular olduğunu teyid etmektedir.

Diğer kamusal gereksinimler hakkında ne düşünüyorsunuz? Mesela posta idaresini devletin meşru işlevi olarak görüyor musunuz?

Şimdi şunda anlaşalım: Benim pozisyonum son derece tutarlı. Sadece posta idaresi değil, sokaklar, caddeler ama hepsinin üzerinde okullar özel şahıslar tarafından işletilmeli ve mülkiyetleri özel şahıslara ait olmalı. Devlet ve ekonominin birbirlerinden ayrılmasını savunuyorum. Devletin görevi sadece güç kullanımı ile ilgili konularla sınırlı olmalı. Bu polis, silahlı kuvvetler ve mahkemeler gibi insanlar arasındaki anlaşmazlıkları çözen kurumlardan başka hiçbir alanı kapsamaz. Bunların dışında kalan herşey özel şahıs ve kuruluşlar tarafından yönetilmelidir. Şüphesiz bu çok daha iyi bir yönetim olacaktır.

Yeni devlet kurumları veya kuruluşları kurar mıydınız?

Hayır ve konuları bu yöntemle ele alamam. Bir merkezi planlamacı değilim ve ütopyaları icat etmiyorum. Pratik hayattaki uygulamaları açık olan prensiplerden bahsediyorum. Eğer güç kullanılmasına karşıyım dediysem daha fazla tartışacak ne olabilir?

Uluslararası ilişkilerde güç kullanma unsuru hakkında ne düşünüyorsunuz? Herhangi bir özgür ulusun 2. Dünya Savaşı sırasında Nazi Almanyasını işgal etmeye hakkı olduğunu söylemiştiniz…

Kesinlikle

Günümüzde herhangi bir hür ulus Sovyet Rusya’yı, Küba’yı ya da diğer bir “bağımlı devlet”i işgal etmeyi bir görev değilse de ahlaki bir hak olarak telakki edebilir. Doğru mu?

Doğru. Herhangi bir diktatörlük –vatandaşlarının haklarını ihlal eden bir devlet- kanun dışıdır ve hiçbir hak iddia edemez.

Birleşik Devletlerin Kübayı veya Sovyetler Birliğini işgal etmesi için aktif olarak kampanya açar mısınız?

Şu anda değil. Böyle bir eylemin gerekli olduğunu sanmıyorum. Sovyetler Birliğinin herşeyden çok korktuğu bir eylem olan ekonomik boykotları savunuyorum. Kübanın ambargoya alınmasını ve Sovyetler Birliğine ekonomik boykot uygulanmasını destekliyorum. Böylece tek bir Amerikalının hayatı zarar görmeden iki rejimin de çökeceğini göreceksiniz.

ABD’nin Birleşmiş Milletler’den ayrılmasını tercih edermisiniz?

Evet. Dünya barışı ve insan hakları adına kurulmuş olan bir organizasyonun üyeleri arasında Sovyet Rusya gibi tarihin en saldırgan ve eli kanlı kasabının bulunmasını tasvip etmiyorum. İnsan haklarının korunması kalıbı, koruyucuların arasında Sovyet Rusya’nın da bulunduğu bir ortamda, bu organizasyonu desteklemesi veya onaylaması gereken insanlığın zekasına ve insan hakları kavramına bir hakaret ve saldırı anlamına geliyor. Bireyin canilerle işbirliği yapmasının zorunlu olduğuna nasıl inanmıyorsam, hür ülkelerin diktatörlüklerle işbirliği yapmaları gerektiğine de inanmıyorum.

Rusya ile diplomatik ilişkilerin gerilmesini destekler misiniz?

Evet.

Antikomünist, antisosyalist ve antiliberal olarak adlandırıldınız. Buna rağmen muhafazakar olarak adlandırılmayı da reddediyorsunuz. Aksine en keskin eleştirilerinizden bir kısmını muhafazakarlar için sarfettiniz. Siyasi pozisyonunuz nedir?

Düzeltiyorum. Pozisyonumu asla negatiflerle tanımlamam. Laissez-faire kapitalizminin, bireysel hakların –ki bundan başka bir hak kategorisi yoktur- ve bireysel özgürlüğün savunucusuyum. Komünizm, refah devleti, faşizim, Nazizim ve modern liberalizm (Amerikadaki sosyal demokrasi benzeri fikriyat) gibi bireyi kollektif bir bütüne kurban eden her doktrine bu zemin üzerinde karşı çıkıyorum. Muhafazakarlara da aynı sebeple karşıyım. Muhafazakarlar karma ekonomi ve refah devletinin destekçisidirler. Liberallerle prensipte değil detayda farklılaşırlar.

Amerikanın entellektüel iflasla karşı karşıya kaldığını öne sürdünüz. Bu suçlamanız National Review gibi sağcı yayınları da kapsıyor mu? Söz konusu dergi sizin devletçilik dediğiniz mefhuma karşı çıkan güçlü seslerden biri değil mi?

Natianal Review’ı Amerikanın en kötü ve tehlikeli dergisi olarak kabul ediyorum. Kapitalizmi savunurken kullandıkları yöntem kapitalizmin kötülenmesine ve zarar görmesine yol açıyor. Nedenini anlatmamı ister misiniz?

Evet, lütfen

Çünkü kapitalizmi dinle bağdaştırıyor. National Review’ın ideolojik posizyonu özgürlük ve kapitalizmi kabullenmek için kişinin mutlaka Tanrıya, bir dine veyahut aşkın bir mistisizme inanması gerektiği anlamına geliyor. Bu da kapitalizmi rasyonel bir zeminde savunmanın mümkün olamayacağını düşündürüyor. Öyle ki, mantığın ve aklın kapitalizmin tarafında olmadığını ve esir bir toplumla diktatörlüklerin rasyonel bir sistem olduğunu, insanın ancak mistik bir imanla özgürlüğe inanabileceğini kabullenmek durumunda kalıyorsunuz. Kapitalizmi bundan daha fazla küçültecek bir argüman olamaz ve gerçek bu argümanların söylediğinin tam tersidir. Kapitalizm mantıkla savunulup meşrulaştırılabilecek yegane sistemdir.

Sizin politik hedefleriniz var mı? Seçimlere katılmayı düşündünüz mü hiç?

Kesinlikle hayır. Ve böyle birşeyi dileyecek kadar benden nefret etmediğinizi umuyorum.

Fakat politika ile ilgileniyorsunuz, en azından politik teoriyle değil mi?

Dilerseniz şöyle cevaplayayım: Sovyet Rusya’dan geldiğimde politika ile yalnız bir sebepten ilgilendim; politikayla ilgilenme ihtiyacı duymayacağım günlere ulaşmak için. Kendi ilgi ve amaçlarım için yaşamakta özgür bırakılabileceğim; devletin onları bozmak için müdahale etmeyeceği; hayatımın, emeğimin, geleceğimin devletin veya bir diktatörün kaprislerinin insafına bırakılmayacağından emin olacağım bir toplum yapısını sağlamlaştırmak istiyorum. Tavrım bugünde aynıdır. Sadece günümüzde bunların henüz erişilmemiş birer ideal olduğunu, başkalarının benim amaçlarım için mücadele etmesini bekleyemeyeceğimi ve her sorumlu vatandaş gibi amaçlarım uğruna elimden geleni yapmam gerektiğini biliyorum. Diğer bir deyişle, politikayla özgürlükleri pekiştirmek ve korumak için ilgileniyorum.

Çalışmalarınızın bütününde çağdaş dünyanın organizasyonunun, kapitalist ülkelerde bile bireyi kuşatan ve bireysel insiyatifi boğan bir yapıda olduğunu savunuyorsunuz. Atlas Shrugged’da John Galt “akil adamları” bir greve yönlendirerek etraflarındaki kollektivist toplum yapısının çökmesini sağlıyor. Sizde günümüz sanatçılarının, entellektüellerinin ve sanayicilerinin yeteneklerini toplumsal hayattan bu şekilde çekmelerinin zamanının geldiğini mi düşünüyorsunuz?

Hayır, henüz değil. Fakat açıklamaya başlamadan önce sorunuzun bir kısmını düzeltmeliyim. Bugün içinde yaşamakta olduğumuz sistem kapitalist bir ekonomi değil. Çağımıza da damgasını vuran mevcut sistem karma ekonomidir. Özgürlük ve kısıtlamalarının bir karışımı olan ve diktatörlüğe doğru ilerleyen bir sistemdir bu. Atlas Shrugged’da yeralan eylem toplum diktatörlükle yönetilme safhasına eriştiği zaman yapılmıştır. Eğer biz de o noktaya gelirsek, ve ancak geldiğimiz zaman greve gitme zamanı olacaktır; daha önce değil.

Diktatörlük demekle neyi kastediyor-sunuz? Bir diktatörlüğü nasıl tanımlarsınız?

Diktatörlük insan haklarını tanımayan ve devletin vatandaşları üzerinde sınırsız bir güç uygulama yetkisine sahip olduğu bir sistemdir.

Sizin tanımınızda diktatörlük ve karma ekonomiyi ayıran sınır nerdedir?

Bir diktatörlüğün 4 unsuru vardır: Tek parti yönetimi, politik muhalefete karşı yargısız infaz uygulamaları, özel mülkiyete el konulması veya kamulaştırılması ve sansür uygulaması. Hepsinden daha baskın olanı bu sonuncusudur. İnsanlar serbestçe konuşup yazabildikçe, sansür uygulanmadıkça, herşe-ye rağmen toplumu reforme etmek ve daha iyi bir noktaya sürüklemek ihtimali vardır. Eğer sansür uygulanıyorsa, insanların entellektüel açıdan greve gitmeleri, sosyal sistemle hiçbir şekilde işbirliği yapmamaları gerekir.

Sizin açınızdan arzulanabilir toplumsal değişiklikleri gündeme getirmek için grevden önce neler yapılması gerektiğine inanıyor-sunuz?

Toplumsal akımlara yön veren ve sosyal sistemleri yaratıp yıkabilme gücü fikirlerdedir. Onun için doğru fikirler ve doğru felsefe savunulmalı ve yayılmalıdır. Kapitalizmin tahribini de kapsayan modern dünyanın felaketleri alturist-kollektivist felsefenin sonucudur. İnsanların reddetmeleri gereken alturizmdir (diğergamlık, fedakar-lık).

Altrurizmi nasıl tanımlardınız?

İnsanın kendisi için yaşama hakkının olmadığını, varlığının yegane meşruluk kaynağının başkalarına hizmet etmek olduğunu ve fedakarlığın en büyük ahlaki görev, değer ve erdem olduğunu savunan bir ahlak sistemidir. Bu sistem kollektivizmin ve bütün diktatörlüklerin kendilerine ahlaki açıdan meşruluk kazandırdıkları zemindir. Özgürlük ve kapitalizme ulaşmak için insanlığın mistik, altruristik ve rasyonel bir etik koduna ihtiyaçları var. Öyle bir kod ki insanların birer kurbanlık hayvan olmadık-larını, ne başkaları uğruna kendilerinden fedakarlık ederek ne de başkalarından kendileri için fedakarlık etmelerini bekleyerek, kendi amaçları için yaşamaya hakları olduğunu açıklamalı ve savunmalı. Diğer bir deyişle, bugün dünyanın Objektivist etiklere çok ihtiyacı var.

Peki bu değişimi gerçekleştirmek için kapsamlı eğitim ve propoganda metodları kullanılması gerektiğine katılıyor musunuz?

Evet, tabii ki.

Size muhalif olanlar Objektivizmin ahlaki ve politik prensiplerinin sizi Amerikan düşünce dünyasını kalıplarının dışına attığını söylüyorlar. Bu görüş hakkında ne düşünüyorsunuz?

“Düşünce dünyasının kalıpları” diye bir kavramı tanımıyorum ve aldırmıyorum. Bu kavram ancak düşüncenin kontrol altında olduğu ve düşüncelerden değil kollektivist sloganlardan oluşan “düşünce kalıplarının” varolduğu bir diktatörlüğe veya kollektivist bir topluma uygun olabilir. Amerika’da böyle bir durum söz konusu değildir; hiçbir zaman da olmamıştır. Mamafih bu sözlerin, her muciti, çizginin dışına çıkan ve hayata bir değişiklik sunmaya muktedir herkesi kamuoyundaki tartışmalardan uzak tutmak için söylendiğini duydum. Ben bir mucitim. Bu bir ayrıcalık ve onur nişanıdır, saklanacak ve özür dilenecek bir leke değil. Yeni veya değerli fikirleri olan herkes entellektüel statükonun dışında durur. Ama statüko bir “düşünce” değildir ki düşünce dünyasının yerine geçsin. Statüko durgun bir bataklıktır. İnsanoğlunu ileriye taşıyanlar mucitlerdir.

Objektivizmin bir felsefe olarak dünyaya hakim olacağına inanıyor musunuz?

Hiç kimse böyle bir soruya cevap veremez. İnsanoğlu hür iradeye sahiptir. Belli bir zaman diliminde veya bir kuşakta rasyonel olmayı tercih edeceklerine dair hiçbir garanti verilemez. Ayrıca hiçbir felsefenin de “dünyaya hakim olması” gerekmez. Sorunuzu başka bir şekilde sorarsanız… Mesela “Objektivizm geleceğin felsefesi olacak mı?” derseniz cevabım koşullu bir evet olurdu: Eğer insanlar mantığa dönerlerse, diktatörlükler tarafından yok edilmezlerse veya yeni bir karanlık çağa girmezlerse, eğer düşünmelerine yetecek kadar varolmayı başarabilirlerse Objektivizm kabul edebilecekleri bir felsefe olarak onları bekleyecektir.

Niye?

İnsanoğlunun hür olduğu herhangi bir tarih diliminde kazanan her zaman en rasyonel felsefe olmuştur. Bu açıdan bakınca “evet, Objektivizm kazanacak” diyebiliyorum. Fakat bu temennimin gerçekleşeceğine dair hiç bir garanti veya insanların benimle aynı görüşü paylaşacağına dair önceden belirlenebilecek herhangi bir zorunluluk yok.

Dünyanın bugünkü haline sert eleştiriler yöneltiyorsunuz ve kitaplarınız sadece toplumun yapılanmasını değil, insanların iş, düşünce ve aşk hayatlarını ve bu alanlarda birbirleriyle olan ilişkilerini de değiştirmeye talip. İnsanoğlunun geleceği hakkında umutlu musunuz?

Evet, umutluyum. Entellektüel bir güç ve ahlaki bir ideal olarak kollektivizm bugün ölüdür. Fakat özgürlük ve bireycilik, ve onların siyasi ifadesi olan kapitalizm henüz keşfedilmedi. İnsanoğlunun bu değerleri keşfetmeye zamanı olacağını düşünüyorum. Ölmekte olan günümüz kollektivist felsefesinin bir sefalet, imkansızlıklar ve umutsuzluk kültüründen başka birşey yaratmamış olması dikkate değerdir. Zamanımızın, insanı başarısızlık, tükenmişlik ve yıkımla lanetlenmiş yardıma muhtaç, çaresiz ve akılsız bir varlık olarak yansıtan sanat ve edebiyat dünyasına bir bakın. Bu sunum bir kollektivistin kendi psikolojisinin itirafı olabilir fakat genel bir insan tasviri kesinlikle değildir. Eğer çizilen bu tablo gerçeğe uygun olsaydı mağaralarımızdan asla çıkamazdık. Fakat bugünlere gelmeyi başardık. Etrafınızı ve tarihi gözlemleyin. İnsanoğlunun başarılarını göreceksiniz. İnsanlığın gelişmek için sınırsız bir kabiliyete sahip olduğunu ve bu kabiliyeti mümkün kılan işlevi farkedeceksiniz. O zaman insanın yaradılış itibariyle çaresiz bir mahlukat olmadığını, ancak aklını, o yüce işlevi kullanmayı ihmal ettiğinde o hale düştüğünü anlayacaksınız. Ve büyüklük nedir diye bana sorarsanız; cevabım: “John Galt’ın 3 temel değerini kendinize düstur edinerek yaşayabilme azmi ve kabiliyetidir” olacaktır. Mantık. Amaç. Kendine saygı.

OBJEKTİVİZM


Objektivizm. 1940’lı yıllardan itibaren ABD sağlık çevrelerinde gelişmeye başlamış bir psiko-terapi yöntemi. İlk olarak psikiyatr Alan Blumenthal tarafından, romancı Ayn Rand‘ın kitaplarından alınan ilhamla ortaya atılmıştır. Yöntem temelde, kişinin kendisine üstün yetenekler ve zeka atfetmesine ve böylece mevcut eksikliklerinden doğan olumsuzlukların ortaya koyduğu ruhsal gerginlikten kurtulmasına dayanır. Kişi bu yöntem doğrultusunda, hayatındaki olumsuzlukları, sürekli kişisel telkinlerle başka insanların zeka ve yetenek kusurlarına yükler, ve bu yolla güdülediği özgüvenini sürekli taze tutar.

Yöntem günümüzde eskisi kadar rağbet görmese de kullanılmaya devam etmektedir.

 AYN RAND’dan:

* Bireyin hayatı ve mutluluğu yararına olan “doğru ve iyi”, yararına olmayan herşey “yanlış ve kötü” dür.

* Siyasi yönetimlerin en sevmediği şeylerin başında bireyin bağımsızlığı ve egonun vizyonu gelir.   Egonuzu ve kimliğinizi siyasi yönetimlere karşı koruyun.

* Kolektif beyin diye bir şey yoktur. Hiç kimse kendi ciğerlerini, başkasının yerine solumak için kullanamaz. Hiç kimse kendi beynini, başka   birinin yerine düşünmek için de kullanamaz. Vücudun ve ruhun bütün işlevleri bireysel ve özeldir. Paylaşılamazlar ve devredilemezler.

* Amacım: insanlara veya en azından düşünme zahmetine katlananlara kendi içinde tutarlı, dürüst ve rasyonel bir yaşam tarzı sunmaktır.

* İnsanlar karşılaştıkları tehlikeyi ortadan kaldırmak için herhangi bir cevap bulmayı istememektedirler. Tüm istedikleri, tüm aradıkları bağırmak için bir bahanedir:   “Kendimi tutamadım, ne yaptığımı bilemedim, beni affet tanrım..!”

* İnsan önce Tanrı’nın tutsağıydı. Zincirlerini kırdı. Sonra kralların tutsağı oldu. Yine zincirlerini kırdı. Artık hiç kimsenin tutsağı olmamalı.

* Politika ile yalnız bir sebepten ilgilendim; politikayla ilgilenme ihtiyacı duymayacağım günlere ulaşmak için.

* Objektivistler:   ” muhafazakar ” değil, kapitalizmin radikal savunucularıdır ve asıl amaçları politika veya ekonomi değil, insanın doğasını ve varlık nedenini incelemektir.

* İnsan tabiatından kaçamaz ve eğer insan kendi tabiatının gereksinimlerine aykırı bir sosyal sistem (kendisinin rasyonel, bağımsız bir varlık olarak yaşamasın engelleyen bir sistem) kurarsa, sonuç psikolojik ve fiziksel felakettir.

* Nasıl cebelleşeceğim,   Tanrı’nın ve insanın,   Çileden çıkartan acayiplikeri ile?   Ben, bir yabancı ve bir korkak yaratmadığım bir dünyada?

THE FOUNTAİNHEAD/ Hayatın Kaynağı (1949) Film


Yönetmen: King Vidor 

Ülke: ABD

Tür: Dram

Vizyon Tarihi: 02 Temmuz 1949 (ABD)

Süre: 114 dakika

Dil: İngilizce

Senaryo: Ayn Rand        

Müzik: Max Steiner      

Görüntü Yönetmeni:Robert Burks        

Yapımcılar: Henry Blanke

Oyuncular:Gary Cooper,  Patricia Neal,    Raymond Massey, Kent Smith, Robert Douglas

 

Özet

Ayn Rand’ın aynı adı taşıyan romanından uyarlamadır. Meslektaşlarından çok farklı bir dünya görüşüne ve kariyer anlayışına sahip olan yetenekli ve yaratıcı mimar Howard Roark’un hikayesi konu edilir. Howard Roark, mesleğinde farklı düşünceleri sebebiyle dışlanır, yaratıcılığı meslektaşlarını kıskandırır, giderek iş yapamaz hale gelir. Tüm bu zorluklara rağmen Roark, dünya görüşünden taviz vermezden ayakta durabilecek midir?

Film, Ayn Rand’ın kurucusu ve savunucusu olduğu “objektivist felsefe”nin Howard Roark karakteri üzerinden bir anlatısıdır.

Hayatın kaynağı’nın teması “insanın ruhundaki bireycilik ve kollektivistlik”tir. beş ana karakteri konu alır. Başkahraman Howard Roark, Rand’ın idealidir, yüce ruhlu, kendi fikirlerine ve ideallerine güçlü biçimde bağlı, hiç kimsenin bir başkasının tarzını herhangi bir alanda, özellikte mimaride kopya etmemesi gerektiğini düşünen bir mimar. Romandaki diğer tüm karakterler yoğunluğu değişmekle birlikte ondan değerlerinden feragat etmesini talep ederler ama o kararlılığını muhafaza eder. Roark’ın ilginç bir başka yönü de, bu savaşını alışılagelmiş diğer kahramanlar gibi özgünlüğü ve dünyanın adaletsizliği ile ilgili uzun ve tutkulu monologlara girerek değil, aksine kibirli, neredeyse küçümseyici bir suskunluk ve birkaç küçük söz ile yapar.

ANA KARAKTERLER 
Howard Roark
Peter Keating
Dominique Francon 
Ellsworth Toohey 
Gail Wynand 

HAYATIN KAYNAĞI ÖZET 

Hayatın Kaynağı’nın teması “insanın ruhundaki bireycilik ve kollektivistlik”tir. Beş ana karakteri konu alır. 

Başkahraman Howard Roark, Rand’ın idealidir, yüce ruhlu, kendi fikirlerine ve ideallerine güçlü biçimde bağlı, hiçkimsenin bir başkasının tarzını herhangi bir alanda, özellikte mimaride kopya etmemesi gerektiğini düşünen bir mimar. Romandaki diğer tüm karakterler yoğunluğu değişmekle birlikte ondan değerlerinden feragat etmesini talep ederler ama o kararlılığını muhafaza eder. Roark’ın ilginç bir başka yönü de, bu savaşını alışılagelmiş diğer kahramanlar gibi özgünlüğü ve dünyanın adaletsizliği ile ilgili uzun ve tutkulu monologlara girerek değil, aksine kibirli, neredeyse küçümseyici bir suskunluk ve birkaç küçük söz ile yapar. 

Son derece parlak genç bir mimar olan Howard Roark mimarlık okulundan, hem de son senesine gelmişken kovulur. Gerekçesiyse okulun geleneksel düzenine uygun çizimleri reddetmesidir. 

Roark okuldan kovulmasını engellemek adına hiçbir şey yapmamakla beraber, aklında bir tek istek vardır: Herkesin yüzkarası olarak nitelendirdiği, sıradışı çizimleriyle sadece bir süre halkın ilgisini çekebilmiş, son zamanlardaysa hiç de gözde olmayan, Roark’un hayranlık duyduğu mimar Henry Cameron’un yanına gidip onunla çalışabilmek. 

Roark’un, okulunu birincilikle bitiren okul arkadaşı Peter Keating de New York’a taşınarak prestijli bir mimari firması olan, başındaki ünlü Guy Francon tarafından idare edilen, Francon & Heyer de çalışmaya başlamıştır. Roark ve Cameron güzel eserler ortaya çıkarıyor ama projeleri hemen hemen hiç övgü topluyordu, buna karşın Peter Keating’in yeteneği her fırsatta övgüye değer bulunarak ona sürekli bir başarı getiriyordu. 

Henry Cameron emekliye ayrıldığında ve finansal anlamda çöktüğünde Roark kendine ufak bir ofis açabildi ancak. Kendisinin müşterilerini memnun etmek için uzlaşmaya yanaşmayan tarzı sonunda ofisini kapatıp Connecticut adlı bir yerde granit taşocağında çalışmaya zorlamıştır kendini. 

Connecticutt’a o sıralar Guy Francon’un güzel ve zeki kızı Dominique Francon toplumdan midesi bulanmış ve kendine aile malikanesinde dinlenme süreci tanımıştır. Dominique taşocağındaki işleri seyre geldiği günlerden birinde Roark’u görür görmez onun ellerindeki çevikliği ve kişiliğindeki anlam verilemez çekiciliği hisseder. Roark da aynı şekilde kızdan çok etkilenir. Öyle ki, Roark bir gece Dominique odasına girer ve ona tecavüz eder. 

Dominique karşı gelir ama onu engellemek için çığlık atmaz ve bu ilişki sonucunda ne istediğini anlar ama Roark’u aramaya koyulduğunda, Roark New York’un önde gelen adamlarından birinin binasının dizaynı için taşocağını terketmiş durumdadır. Dominique New York a döndüğünde Howard Roark’un kimliğini öğrenir ve farkeder ki, hayran olduğu binanın mimarı Roark’tur. Dominique ve Roark gizli bir şekilde görüşürler ama toplum içinde Dominique onun amansız bir düşmanıymışçasına hareket eder. 

Mimari eleştirmeni ve sosyalist Ellsworth Toohey yavaşça gücünü yükseltmeye hazırlanır. Engellemeye çalıştığı şey yetenek ve yapabilirliğin büyük bir sonuç olmadığını söyleyerek “ben” bilicini yok etmek ve oluşturmaya çalıştığı şey kişinin kendisini ikinci plana atarak topluma adamasıdır. 

Böylece Toohey Roark’u çok önemli bir tehlike olarak görüp onu yok etmeye çabalamaktadır. Toohey zayıf karakterli bir müşterisini insanlık ruhuna adanacak bir tapınağın mimarı olarak Roark’u seçmeye ikna eder. Ve daha sonra onu tapınak bittiğinde, tapınağı bir küfür gibi algılamasını iddia ederk Roark’u dava etmeye ikna eder. Roark’un duruşmasında Dominique dışında herkes tapınağı ortodoks ve yasal olmamakla suçlar. Dominique ise Roark’un dünyaya verdiği bu hediyeyi haketmediğini söyler. Karşı tarafın duruşmayı kazanmasıyla Roark tekrardan işini kaybetmiş olur. Roark’u arzu ettiği için kendisini cezalandırmak isteyen Dominique, Peter Keating ile evlenir. 

Başarılı bir yayımcı olan, önceki idealizmini kaybetmiş ve şansını halkın tam olarak duymak istediğini onlara veren bir gazetenin yayımcısı olmakta bulan Gail Wynand Dominique ile tanışır ve ona aşık olur. Wynand Peter Keating’e çok önemli bir iş teklifinde bulunarak – ve aynı zamanda sonsuz Wynand gazetelerinin onun adına çalışma fırsatını önererek- karısının kendisine ait olmasını ister ve tabiri caizse Dominique’i satın alır. Dominique evlenme teklifini onun Keating’den daha kötü olduğuna inandığı için kabul eder. Ama şaşırtıcı bir şekilde Wynand’ın bilinmeyen yüzünü görür, o prensipli biridir. Wynand ve Roark, Wynand’ın Dominique için şehir dışı bir yerde inşa ettirmeyi planladığı bir ev için mimar olarak Roark’u seçmesiyle tanışır ve hemen yakın arkadaş olurlar. 

Roark ile Dominique’in geçmişinden habersiz Wynand Roark’a duyduğu hayranlığı Dominique’e her gün anlatmakta ve tabiki kadın onu çok iyi anlayabilmektedir. Bu arada yine başı sıkışmış olan Keating bir halk evi projesi olan Cortland Evleri’nin çizimi için Roark’tan yardım ister. Evlerin ekonomik olması fikri Roark’u cezbeder ve bu çizimi bir tek şartla kabul edeceğini söyler : Kendisinin çizimine hiçbir şekilde müdahale edilmeyecektir, diğer konular olan isim ve paraysa onun için önemli değildir; başka hiçbir talepte bulunmaz. 

Roark Wynand ile yaz boyu çıktığı yat gezisinden dönüşünde, anlaşmanın tersine bir şekilde Cortland evlerinin projelerinde değişiklikler yapıldığını öğrenir. Roark Dominique inşaat alanına gidip bekçinin dikkatini başka yöne çekmesi için yardım ister ve Dominique oraya vardığında Roark kendi planına göre yapılmamış binayı havaya uçurur. Polis geldiğinde hiç itiraz etmeden teslim olur. Tüm komite Roark’u lanetler ama Wynand sonunda Roark’u savunmak ve halkın isteklerine kulak vermemek için gücü bulur ve gazetelerinde Roark’u savunan yazılar yayınlatır. Bunun üzerine Wynand gazetelerinin satışı düşer ve işçiler greve gider. Wynand bir süre daha buna dayansa da sonunda teslim olur ve Roark’un aleyhinde yazılar yazıp halktan özür diler. Duruşma Roark’un kötü sonu gibi görünse de bencillik erdemi ve kendine karşı dürüst kalma ihtiyacından uzun bir şekilde bahsederek jürinin dikkatini toplamıştır. Sonuç itibariyle de jüri onu suçsuz bulur. Roark Dominique ile evlenir. 

ÖNE ÇIKAN TEMALAR

 Yaratıcılık 
Liderlik 
Kendini feda etme 
Tutku 
Ödün vermemek 
Medyanın gücü 
Hayal etme 
Köle olma 
Kararlılık 
Bireycilik 
Kollektivizm 
Bencillik 
Kapitalizm 
Altruizm 
Boyun eğme 
Ego

Kaynak:
http://ayseninkitapkulubu.blogspot.com/2010/01/hayatn-kaynag-ayn-rand-14012010.html

 

 

Kitaptan

Mimar Howard Roark’ın düşünce yapısı

 “İşte benim kurallarım: Bir mad­deyle yapılabilen şey asla başka maddeyle yapılmamalı. İki madde asla birbirinin tıpkısı değildir. Dünyadaki hiçbir yer de bir başka yerin tıpkısı değildir. İki ayrı binanın amacı asla bir değildir. Bi­çimleri; amaç, yer ve malzeme saptar. Bir merkez fikir çevresin­de oluşturulmamış hiçbir şey, mantıklı da, güzel de olamaz; her ayrıntıyı oluşturan da o fikirdir. Bina canlı bir şeydir. İnsan gibi. Onun dürüstlüğü, kendi tek gerçeğine hizmet etmektir. Bir insan asla kendi vücudunun parçalarını ödünç almaz. Bina da kendi ru­hunun parçalarını ödünç almaz. Ona ruhu yaratıcısı verir; her du­varıyla, her penceresiyle, her merdiveniyle de bunu ifade eder.”

 “Diyelim ki benim altmış yıllık bir ömrüm var,”

“Bu sürenin çoğu çalışarak geçecek. Yap­mak istediğim işi seçtim. Eğer o işte hiçbir zevk bulamazsam, o zaman kendimi altmış yıllık bir işkenceye mahkûm etmiş olu­rum. Zevk alabilmem için de işimi bence mümkün olan en iyi şe­kilde yapabilmem gerek. Oysa en iyi demek, bir standartlar me­selesi demek. Ben de kendi standartlarımı koyarım. Bana hiçbir şey miras kalmış değil. Hiçbir geleneğin en uç noktasında du­ruyor değilim. Belki bir geleneğin başlangıç noktasında duruyor olabilirim.”

————-

 “Binlerce yıl önce, birisi ateş yakmasını keşfetti. Herhalde in­san kardeşlerine ateş yakmayı öğretti diye, o ateşte yakmışlardır onu. İnsanların korktuğu bir şeytanla işbirliği yapan kötü biri ola­rak görülmüştür. Ama ondan sonra, insanların ısınmak için, ye­meklerini pişirmek için, mağaralarını aydınlatmak için bir ateşi ol­muştur. O adam onlara, akıllarına gelmeyen bir hediye bırakmış, karanlığı yeryüzünden kaldırmıştır. Yüzyıllar geçmiş, derken biri tekerleği icad etmiştir. Herhalde o da insan kardeşlerine öğretti­ği tekerleğin çarkında parça parça edilmiştir. Yasak şeylerle uğra­şan bir küstah olarak görülmüştür. Ama ondan sonra, insanlar ar­tık ufukları aşarak yolculuk edebilmeye başlamışlardır. Bu adam onlara akıllarına gelmeyen bir hediye bırakmış, dünyanın yolları­nı açmıştır.

“O adam, o boyun eğmeyen ilk adam, insanoğlunun başlan­gıçtan bugüne kadar yarattığı her büyük efsanenin ilk bölümün­de, karşımızdadır. Promete zincirlerle bağlanmış, yırtıcı kuşlara peşkeş çekilmiştir, çünkü tanrıların ateşini çalmıştır. Âdem acı çekmeye mahkûm edilmiştir, çünkü bilgi ağacının meyvesini ye­miştir. Efsane ne olursa olsun, insanlığın belleğinin gölgeleri için­de, bu güzelliğin bir tek kişiyle başladığı, o kişinin de cesaretinin bedelini ödediği bilinir.

“Yüzyıllar boyunca ortaya çıkan bazı adamlar, yepyeni yollara doğru ilk adımları atmışlar, bunu yaparken de kendi vizyonların­dan başka bir silaha sahip olmamışlardır. Amaçlar farklıdır, ama hepsinin bir ortak noktası vardır. Atılan adım ilk adımdır, yol yeni bir yoldur, vizyon kimseden ödünç alınmış değildir, ve bu kişile­re tepki olarak da her zaman nefret yöneltilmiştir. Büyük yaratıcı­lar… düşünürler, sanatçılar, bilim adamları, mucitler… hep çağla­rının insanlarına karşı tek başlanna durmuşlardır. Yeni çıkan her büyük fikre karşı gelinmiştir. Her yeni büyük icat kınanmış, lanet­lenmiştir. Motor saçma bir şey olarak karşılanmış, uçak imkân­sız diye düşünülmüştür. Otomatik tezgâh kötü bir icat sayılmış­tır. Anestezi günah sayılmıştır. Ama ödünç almadıkları vizyonla­ra sahip olan insanlar yine de yollarına devam etmişlerdir. Müca­dele etmiş, acı çekmiş, bedel ödemişlerdir. Ama sonunda kazan­mışlardır.”

“Hiçbir yaratıcı, kardeşlerine hizmet etmek düşüncesiyle ha­rekete geçmiş değildir, çünkü kardeşleri, onun sunduğu hediye­yi reddetmişlerdir ve o hediye, bu kişinin güçlükle sürdürdüğü mücadele dolu hayatını mahvetmişti?

Bu kişinin gerçeği, kendi amacı olmuştur. Kendi gerçeği, onu kendi usulünde yapabilme­si, başarabilmesi. Bir senfoni, bir kitap, bir motor, bir felsefe, bir uçak ya da bir bina… Odur onun hayattaki amacı. Hayatı da odur. Yarattığı şeyi duyanlar, okuyanlar, işleyenler, inananlar, ona binip uçanlar ya da içinde yaşayanlar değildir onun için önemli olan. Mesele yaratılan şeydedir, onu kullananlarda değil. Yaratılan şey­dir önemli olan; ondan yarar sağlayanlar değil. Yaratılan şey, o ki­şinin gerçeğine biçim vermiştir. O da kendi gerçeğini her şeyden ve herkesten üstün tutmuştur.

“O kişinin vizyonu, gücü ve cesareti, kendi ruhundan gel­mektedir. Ama bir insanın ruhu, kendi benliğidir. Bilinci dediği­miz kimliğidir. Düşünmesi, hissetmesi, yargılaması, eyleme geç­mesi, hep ego’nun fonksiyonlarıdır.

“Yaratıcılar benliksiz değildir. Güçlerinin bütün sırrı budur. O gücün kendine yeterli olması, kendiliğinden motive olup hare­kete geçmesi, kendi kendini yaratması bundandır. Bir ilk amaç, bir enerji, bir hayat gücü, bir başlatıcı. Yaratıcılar hiçbir şeye ve hiç kimseye hizmet etmemişlerdir. Kendileri için yaşamışlardır.

“Ve insanlığın şeref tacı olan şeyleri ancak kendileri için yaşa­makla başarmışlardır. Başarının yapısı, doğası böyledir.

“İnsan ancak kendi zihniyle var olabilir. Dünyaya silahsız gelir. Tek silahı, kendi beynidir. Hayvanlar yiyeceklerini fiziksel güçleriyle bulurlar. İnsanın pençeleri, sivri tırnakları, boynuzlan, büyük kas gücü yoktur. Yiyeceğini ya toprağa ekmek, ya da av­lamak zorundadır. Ekebilmek için bir düşünce sürecine ihtiyacı vardır. Avlamak için silahlara, dolayısıyla silah yapmaya ihtiyacı vardır ki o da bir düşünce sürecidir. Bu en basit gereklilikten en yüce dinsel soyutluğa kadar, tekerlekten gökdelene kadar, neysek ve neye sahipsek hepsi insanın bir tek niteliğinden doğmaktadır… o da mantıklı bir zihnin fonksiyonudur.

“Ama zihin, bireyin sahip olduğu bir şeydir. Kolektif beyin diye bir şey yoktur. Kolektif düşünce diye bir şey de yoktur. Bir grup insanın vardığı anlaşma, ya bir uzlaşma, ödün verme süre­cidir, ya da birçok bireysel düşüncelerin bir ortalamasıdır. İkin­cil önem taşıyan bir şeydir. Birincil eylem… yani mantık yürütme süreci… bir tek kişinin tek başına yapması gereken bir şeydir. Ye­mekleri bir sürü insana paylaştırabiliriz. Ama kolektif bir midede sindiremeyiz. Hiç kimse kendi ciğerlerini, başkasının yerine solu­mak için kullanamaz. Hiç kimse kendi beynini, başka birinin yeri­ne düşünmek için de kullanamaz. Vücudun ve ruhun bütün işlev­leri bireysel ve özeldir. Paylaşılamazlar ve devredilemezler.

“Başka insanların düşüncelerini biz miras yoluyla alırız. Te­kerlek de miras kalmıştır bize. Onu alır, araba yaparız. Derken araba değişir, otomobil olur. Otomobil de uçak olur. Ama bu sü­recin tümü yer alırken, bizim diğer kimselerden aldığımız tek şey, onların düşüncelerinin ortaya koyduğu son üründür. Eylem gücü, bu son ürünü alıp malzeme olarak kullanan, oradan bir sonraki adımı ortaya çıkaran yaratıcı güçtür. Bu yaratıcı güç ne verilebi­lir, ne de alınabilir. Paylaşılamaz ve ödünç verilemez. Bir tek kişiye, bir bireye aittir. Yaratılan şey, yaratanın mülküdür. İnsan­lar birbirlerinden öğrenirler. Ama öğrenmenin tümü aslında yal­nızca malzeme değiş tokuşudur. Hiç kimse bir başkasına düşün­me kapasitesini veremez. Oysa o kapasite, bizim sağ kalmak için tek gücümüzdür.

“Bu dünyada hiçbir şey insana hazır verilmiş değildir. İhtiyacı olan her şeyi üretmesi gerekmektedir. İnsan burada kendini temel bir seçimle karşı karşıya bulur. Ancak iki yoldan birini seçerek sağ kalabileceğini görür. Ya kendi zihninin bağımsız çalışmalarıyla, ya da başkalarının zihninden beslenen bir asalak olarak. Yaratıcı başlatır. Asalak ödünç alır. Yaratıcı doğa karşısında kendi başına dikilir. ASALAK DOĞA KARŞISINDA HEP BİR ARACIYI KULLANIR.

“Yaratıcının derdi doğayı fethetmektir. Asalağın derdi ise in­sanları fethetmektir.

“Yaratıcı, kendi işi için yaşar. Başka insanlara ihtiyacı yok­tur. En önemli amacı, kendi içindedir. Asalak elden düşme ya­şar. Başkalarına ihtiyacı vardır. Başkaları onun baş amacı hali­ne gelir.”

“Yaratıcının temel ihtiyacı, bağımsızlıktır. Mantık yürüten zi­hin, herhangi bir türlü zorlama altında çalışamaz. Kısıtlanamaz, feda edilemez, başka amaç ve düşüncelere boyun eğemez. Gerek işlerlikte, gerekse amaçta, tam bir bağımsızlık ister. Bir yaratıcı için, insanlarla olan ilişkilerin tümü ikinci plandadır.

“Elden düşmecinin temel ihtiyacı, beslenebilmek için diğer insanlarla olan bağlarını sağlamlaştırmaktır. İlişkileri birinci sıra­ya koyar. İnsanoğlunun başkalarına hizmet etmek için var oldu­ğunu söyler. Kendini feda etmekten, hizmet ve yardım etmek­ten söz eder.”

“Bu düşünce, insanın başkaları için yaşamasını, başkalarını kendinden ön plana almasını gerektiren bir doktrindir.

“Hiç kimse başkaları için yaşayamaz. Vücudunu paylaşama­dığı gibi, ruhunu da paylaşamaz. Ama elden düşmeci, yardım et­meyi bir sömürü silahı olarak kullanmakta, insanoğlunun ahlâkî ilkelerini değiştirmektedir. İnsanlara yaratıcıyı mahvetmenin bütün yolları öğretilmektedir. Bağımlılığın bir sevap olduğu öğretil­mektedir insanlara.

“Başkaları için yaşamaya kalkan kişi, bir bağımlıdır. Amaç­ları açısından bir asalaktır, hizmet ettiği kimseleri de asalak hali­ne getirir. Bu ilişkiden doğabilecek tek şey, birlikte yozlaşmaktır. Kavram olarak imkânsız bir şeydir bu. Gerçek hayatta buna en yakın olan şey, başkalarına hizmet etmek için yaşayan kişidir ki o da köledir. Eğer fiziksel kölelik bile iğrenç bir kavram gibi gözü­küyorsa, ruhsal kölelik bundan ne kadar daha iğrenç bir kavram olmalıdır! Savaşta ele geçirilen bir kölenin kendine göre bir gu­ruru vardır. Karşı koymuştur ve içinde bulunduğu durumu kötü bir şey olarak görmektedir. Ama kendini kendi isteğiyle köle ha­line getiren, bunu sevgi uğruna yaptığını söyleyen adam, yaratık­ların en aşağılığıdır. İnsanlığın onurunu düşürmekte, sevgi kav­ramını küçültmektedir. Ama hizmet, hayır ve yardım doktrininin altında yatan budur.

“İnsanlara en yüce sevabın, başarmak değil, vermek olduğu öğretilmiştir. Oysa insan yaratılmamış bir şeyi veremez. Yaratma, dağıtımdan önce gelmek zorundadır, yoksa dağıtılacak bir şey bu­lunamaz. Yaratıcının ihtiyaçları, ilerde yararlanacak herkesin ihtiyacından önce gelmek zorundadır. Oysa bize, kendiliği hediyeleri dağıtan adamı, o hediyeleri mümkün kılandan daha çok takdir etmek öğretilmiştir. Bir yardım, bir hayır olayını öve­riz. Bir başarı karşısında, omuz silkip geçeriz.

“insanlara ilk görevlerinin, başkalarının çektiği acılan dindir­mek olduğu öğretilmiştir. Ama acı çekmek bir hastalıktır. İnsa­nın karşısına böyle bir durum çıkarsa, rahadatmaya, yardım et­meye çalışır. Bunu en yüce sevap haline getirmek, acılan hayatın en önemli parçası haline getirmek demektir. Kişi sevapkâr olabil­mek için başkalarının acı çektiğini görmek ister duruma düşmek­tedir. İşte hayırseverliğin yapısı budur. Yaratıcı hastalıkla ilgilen­mez, hayatla ilgilenir. Buna rağmen yaratıcılann çalışmaları saye­sine hastalıklar birer birer ortadan kalkmıştır. İnsanın vücudu­na ve ruhuna ait hastalıkların önüne geçilmiş, bu sayede acı çe­kilmesi de, hayırseverlerin ve yardımseverlerin yapamayacağı ka­dar önlenmiştir.

“İnsana başkalarıyla aynı görüşte olmanın da bir sevap oldu­ğu öğretilmiştir. Oysa yaratıcı, farklı görüşteki adamdır. İnsanlara akıntıyla birlikte yüzmenin iyi olduğu söylenir. Yaratıcı ise akın­tıya karşı yüzen adamdır. İnsanlara bir arada durmanın bir sevap olduğu öğretilir. Ama yaratıcı tek başına duran adamdır.

“İnsanlara ‘ego’nun kötülük demek olduğu öğretilir. Sevabın ideali, benliksizliktir. Oysa yaratıcı, salt anlamda bencil kişidir. Benliksiz kişi, düşünmeyen, hissetmeyen, yargılamayan, eyleme geçmeyen kişidir. Bunların hepsi benliğin fonksiyonlarıdır.

“Bu noktadaki tersine dönüş en korkuncudur. Konu çarpıtıl­mış, insana başka seçenek bırakılmamış, özgürlüğü yok edilmiş­tir. İyilik ve kötülük kutupları açısından, iki kavram sunulmuştur ona. Biri bencillik, öbürü de hayırseverliktir. Bencilliğin anlamı, başkalarını kendisi için feda etmek olarak tarif edilmiştir. Hayır­severlik ise, kendini başkaları için feda etmektir, denilmiştir. Bu durumda insan her iki halde de diğer insanlara bağlanmış, ken­disine iki acıdan birini çekmesi söylenmiştir. Ya başkalarının uğ­runa kendisi acı çekecektir, ya da kendisi uğruna başkalarına acı çektirecektir. Sonunda insanoğlunun kendi acılarından zevk al­ması gerektiği de söylenince, tuzak iyice kapatılmıştır. İnsan artık mazoşizmi kendi ideali olarak kabul etmek zoruna kalmıştır, çün­kü bunun karşısında ancak sadizm vardır. İnsanoğluna oynanan en sahtekârca oyun bu olmuştur.

“Bağımlılık ve acı çekme, bu yolla hayatın temelleri haline ge­tirilmiştir.

“Seçenekler kendini feda etmekle tahakküm etmek arasında değildir. Seçenekler bağımsızlıkla bağımlılık arasındadır. Yaratıcı­nın kuralı ya da elden düşmecinin kuralıdır. Bu temel bir sorun­dur. Bir ölüm kalım sorunudur. Yaratıcının kuralı, insanlığın var olmasını sağlayan mantıklı zihnin ihtiyaçları üzerine kurulmuş­tur. Elden düşmecinin kuralıysa, sağ kalmayı beceremeyecek in­sanların ihtiyaçlarına dayalıdır. İnsanın bağımsız egosundan do­ğan her şey iyidir. İnsanın insana bağımlılığından doğan her şey kötüdür.

“Bencil kişi, salt anlamda bakıldığında başkalarını feda eden kişi değildir. Başkalarını herhangi bir şekilde kullanma ihtiyacının üstüne çıkmış kişidir. Onun işlerliği, diğer insanların kanalıyla de­ğildir. Birincil anlamda onlarla ilgilenmemektedir. Amacı da, dü­şüncesi de, arzuları da, enerjisinin kaynağı da, hep onların dışın­dadır. Bir başka kişi için var olmakta değildir, kimseden de ken­disi için var olmasını istememektedir. İnsanlar arasında oluşabile­cek tek kardeşlik, tek karşılıklı saygı bu yolla olabilir.

“Dereceler ve yetenekler değişebilir, ama ana ilke her zaman aynıdır. Kişinin bağımsızlığının, insiyatifinin ve işine duyduğu ki­şisel sevginin derecesi, onun bir çalışan olarak istidadını ve işinin değerini saptar. Bağımsızlık İnsanî sevapların ve insanlık değerle­rinin tek ölçüsüdür. İnsanın değeri kendinden gelir, başkaları için neler yapıp neler yapmadığından değil. Kişisel gururun yerini ala­bilecek hiçbir şey yoktur. Bağımsızlıktan başka da bir kişisel gu­rur standardı yoktur.

“Doğru dürüst ilişkilerde, hiç kimsenin hiç kimseye feda edil­mesi söz konusu değildir. Mimarın müşterilere ihtiyacı vardır, ama kendi çalışmalarında onların isteklerine boyun eğmez. On­ların da mimara ihtiyacı vardır, ama evi ona sipariş etmeleri, sırf ona bir para vermek için değildir. İnsanlar yaptıkları işleri, özgür ortak rızayla, ortak ve karşılıklı çıkarları doğrultusunda değiş to­kuş ederler, bunu ancak kişisel çıkarları birbirine uyuyorsa, her ikisi de bu değiş tokuşu istiyorsa yaparlar. İstemiyorlarsa, birbirleriyle iş yapmak zorunda değildirler. Gidip başkalarını ararlar. Eşitler arasında ancak bu tür ilişki olabilir. Bunun dışındaki ilişki­ler, efendi-köle ilişkisidir, kurban cellat ilişkisidir.”

“Hiçbir iş hiçbir zaman kolektif olarak yapılmamıştır, çoğun­luk kararıyla yapılmamıştır. Her yaratıcı iş, bir tek bireyin düşün­cesi rehberliğinde başarılmıştır. Bir mimar, binasını dikmek için pek çok sayıda insanlara gereksinim duyar. Ama onlardan, kendi tasarımına oy vermelerini istemez. Birlikte serbest bir anlaşmay­la çalışırlar ve her biri kendi işlevinde özgürdür. Mimar başkaları­nın ürettiği çeliği, camı, betonu kullanır. Ama o malzemeler, mi­mar gelip elini sürünceye kadar, çelik, cam ve beton olarak kalır­lar. Mimarın bunlarla ne yaptığı, kendi bireysel ürünüdür ve ken­di bireysel mülküdür. İnsanlar arasında doğru dürüst işbirliğinin tek yolu budur. “Dünya yüzündeki ilk hak, ego’nun hakkıdır. İn­sanın ilk görevi kendine karşıdır. Ahlâkî yasası; birinci amacını asla başka kimselere bağlamamaktır. Ahlâkî sorumluluğu da, iste­diğini yapmaktır, yeter ki istediği diğer insanlara birinci derecede bağımlı bir şey olmasın. Buna yaratıcı zihnin tümü dâhildir… Dü­şünüşü de, çalışması da. Ama buna bir gangsterin alanı dahil ol­madığı gibi, bir hayırseverin, bir diktatörün alanı da dahil değil­dir. “Kişi tek başına düşünür, tek başına çalışır. Ama kişi tek ba­şına .. hırsızlık edemez, sömüremez, yönetemez. Soygun, sömürü ve yönetme için ona kurbanlar gerekir. Bunlar bağımlılığa işaret eden şeylerdir. Hepsi elden düşmecinin alanına girer.

“İnsanları yönetenler bencil değildir. Onlar hiçbir şey yarat­mazlar. Varlıklarını ancak başkaları kanalıyla sürdürürler. Onların amacı, yönettikleri kişilerde, onların köleleştirilmesinde yatar. Di­lenci kadar bağımlıdırlar onlar da. Sosyal hizmet görevlisi kadar, haydut kadar bağımlıdırlar. Bağımlılığın türünün önemi yoktur.

“Ama insanlara bu elden düşmecileri… zorbaları, impara­torları, diktatörleri… bencilliğin temsilcisi saymaları öğretilmiş­tir. Bu sahtekârlıkla birlikte insanların ego’yu öldürmesi sağlan­mıştır. Hem kendilerinde, hem de başkalarında. Bu sahtekârlığın amacı, aslında yaratıcıları yok etmektir. Ya da zincire vurmaktır.

O da aynı şeydir.

“Tarihin başlangıcından bu yana, iki hasım her zaman karşı karşıyadır. Biri yaratıcı, diğeri de elden düşmecidir. İlk yaratıcı te­kerleği icad ettiği anda, ilk elden düşmeci buna tepki göstermiş­tir. O da hayırseverliği icad etmiştir.

‘‘Yaratıcı, sürekli olarak inkâr edilmesine, saldırılar görmesi­ne, eziyetlere uğramasına, sömürülmesine rağmen yoluna devam etmiş, bütün insanlığı da kendi enerjisiyle peşinden ilerletmiştir. Elden düşmecinin bu sürece engeller çıkarmaktan başka katkısı yoktur. Bu kapışmanın bir başka adı daha vardır… burada birey, kolektife, topluluğa karşıdır.

“Kolektifin, yani bir ırkın, bir sınıfın, bir devletin ‘ortak çı­karı’, insanları baskı altına alan her türlü zorbalık rejiminin altın­da yatan şeydir. Tarihteki her dehşet verici olay, bir hayır uğruna yapılmış görünür. Bencil hareketlerin hiçbiri, hayırseverin dök­tüğü kanla ölçülebilecek bir zarar vermiş midir? Bunun suçu in­sanoğlunun iki yüzlülüğünde mi yatmaktadır, yoksa ilkenin ya­pısında mı? En korkunç kasaplar, genellikle en samimi, en içten inanmış olanlardır. Giyotinle ya da idam mangasıyla, kusursuz bir topluma ulaşacaklarına gerçekten inanmışlardır. Hiç kimse onla­rın öldürme hakkını sorgulamamıştır, çünkü besbelli hayırsever bir amaç uğruna öldürüyorlardır. İnsanların başka insanlar uğru­na feda edilmesi doğal kabul edilmiştir. Aktörler değişmekte, ama trajedinin akışı aynı kalmaktadır. Bir hümanist çıkar, insanlara ne kadar sevgi duyduğunu söyleyerek yola koyulur, sonunda bir kan denizine varır. İnsanlar bir şeyin iyi olabilmesi için bencillikten uzak olması gerektiğine inandığı sürece, bu böyle devam etmek­tedir ve edecektir. Bu durum, hayırseverin eylemine izin vermek­te, kurbanları da buna dayanmak zorunda bırakmaktadır. Kolektivist hareketin liderleri kendileri için hiçbir şey istememektedir­ler. Ama bir de ortadaki sonuçlara bakın.

“Bir insanın diğer bir insana yapabileceği tek iyi şey, o kişiyle doğru dürüst bir ilişki kurabilmesi için tek yol… elini çekmektir!”

“Şimdi bir de bireycilik ilkesi üzerine kurulmuş bir toplumun sonuçlarına bakalım. Burası. Bizim ülkemiz. İnsanlık tarihinde en soylu ülke. En büyük başarıların, en büyük refahın, en büyük öz­gürlüklerin ülkesi. Bu ülke benlikten yoksun hizmete dayalı ola­rak kurulmamıştır. Feda etmeye, razı olmaya ya da herhangi bir hayır ilkesine dayalı olarak kurulmamıştır. Bireyin mutluluğu ara­ma hakkı üzerine kurulmuştur. Kendi mutluluğunu. Başkasının değil. Özel, kişisel ve bencil, bir amaç. Ama sonuçlara bakın. Kendi vicdanınıza bakın.

“Bu eski bir çatışmadır, insanlar gerçeğe çok yaklaşmışlar, fakat her seferinde olay tersine dönmüş, şu ya da bu uygarlığın sonu gelmiştir. Uygarlık, özel hayat toplumuna doğru ilerlemek­tir. Vahşinin tüm hayati halka açıktır, aşiretinin kuralları tarafın­dan yönetilir. Uygarlık insanı insanlardan kurtarma sürecidir.

“Bugün, bizim günümüzde kolektivizm, elden düşmecinin, ikinci derecedeki adamın, o eski canavarın kuramı, tasmasını ko­parmış, başı boş koşturmaktadır. İnsanları daha önce görülme­miş bir zihinsel ahlâksızlık düzeyine düşürmektedir. Emsaline rastlanmamış bir dehşet olayı haline gelmektedir. Her zihni zehirlemiştir. Avrupa’nın çoğunu yutmuştur. Bizim ülkemizi de ku­şatmaktadır.

“Ben mimarım. Bunların dayalı olduğu ilkelerden ortaya ne­ler çıkacağını biliyorum. Kendime yaşama izni veremeyeceğim bir dünyaya doğru yaklaşmaktayız.”

“Cortlandt’ı neden dinamidediğimi artık biliyorsunuz.

“Ben tasarımladım Cortlandt’ı. Size ben verdim. Ve ben yok ettim.

“Yok ettim, çünkü onun var olmasını seçmedim. Çifte cana­vardı o. Biçim olarak da, anlam olarak da. Her ikisini de patlatmak zorundaydım. Biçimi, kendi yaratmadıkları ve yaratamaya­cakları şeyi düzeltme hakkını kendilerinde gören elden düşmeciler tarafından bozulmuştu. Onlara bunu yapma hakkının ve­rilmesi, binanın hayırsever amacının her türlü hakların üstünde önem taşıdığı, benim buna karşı gelme hakkım olmadığı inancın­dan kaynaklanmaktaydı.

“Cortlandt’ı tasarımlamayı kabul edişim, onu kendi tasarım­ladığım gibi yapılmış görmek amacına yönelikti, başka hiçbir ne­deni yoktu. Çalışmam karşılığında bu fiyatı istemiştim. Bu bana ödenmedi.

“Peter Keating’i suçlamıyorum. Çaresiz kaldı. İşverenlerle arasında bir anlaşma bulunmasına rağmen, o anlaşmaya aldırış edilmedi. O anlaşmada kendisine, binanın projeye göre yapılaca­ğı konusunda söz verilmişti. O söz tutulmadı. Bir insanın yaptı­ğı işin dürüstlüğüne ve tutarlığına saygı duyması, bunu koruma­ya çalışması, bugün muğlâk, soyut, önemsiz bir şey olarak tanım­lanıyor. Savcının bu sözleri söylediğini duydunuz. Neden bozul­muştu binanın biçimi? Hiçbir nedeni yoktu. Böyle şeylerin hiç­bir zaman nedeni olmaz. Ancak bir elden düşmecinin, başkasına ait bir şey üzerinde, ruhsal ya da maddesel bir şey üzerinde oyna­ma hakkını kendinde görmesi olabilir. Kim izin verdi bunu yap­malarına? Düzinelerce yetkili arasında tek bir kişi bulamazsınız. Hiç kimsenin izin vermeye de, durdurmaya da önem verdiği yok­tu. Hiç kimse sorumlu değildi. Kimseden hesap sorulamaz. Tüm kolektif eylemlerin yapısı böyledir.

“Bana istediğim ve hakkım olan şey ödenmedi. Ama Cortlandt’ın sahipleri, kendi istedikleri şeyi benden aldılar. Onlar mümkün olduğunca ucuza çıkarılmış bir binalar topluluğu isti­yorlardı. Bunu istedikleri gibi yapabilecek başka hiç kimseyi bu­lamadılar. Ben yapabilirdim ve yaptım. Çalışmamın yararlarını al­dılar, beni de bunu onlara hediye olarak vermeye zorladılar. Ama ben hayırsever değilim. Bu tür hediyeler vermem.

“Yoksulların, çaresizlerin evlerini yıktığım söylendi. Ben ol­masam, bu yoksulların bu evlere zaten kavuşamayacakları unu­tuldu. Yoksullara kaygı duyanlar, istedikleri yardımı sunabilmek için, bu konularla hiç ilgilenmeyen birine, bana gelmek zorunda kaldılar. Gelecekte orada oturacak kiracıların yoksulluğu yüzün­den, bu insanların benim çalışmam üzerinde hak sahibi olduğu­na inanıldı. Onların ihtiyaçları, benim hayatım üzerinde hak sa­hibi olarak görüldü. Benden istenen her katkıyı sunmak, göre­vim sayıldı. Bu da bugün dünyayı yutmakta olan elden düşmeci­nin düsturudur.

“Ben bugün, hayatımın tek bir dakikası üzerinde bile hiç kim­senin hakkı olmadığını söylemeye geldim. Enerjimin de. Başa­rılarımdan herhangi birinin de. Kim böyle bir iddiada bulunur­sa bulunsun, sayıları ne kadar kalabalık, ihtiyaçları ne kadar bü­yük olursa olsun.

“Buraya gelip, başkaları için yaşamayan bir insan olduğumu söylemek istedim.

“Bunun söylenmesi gerekiyordu. Dünya bir fedakârlık âlemi içinde yok oluyor.

“Buraya gelip, kişinin dürüst ve yaratıcı ürünleri, her türlü ha­yırseverlik girişiminden daha önemlidir, demek istedim. Aranızda bunu anlamayanlar, dünyayı mahvedenlerdir.

“Buraya gelip kendi şartlarımı ortaya koymak istedim. Başka şartlarla var olmak istemiyorum.

“İnsanlara karşı, bir tek sorumluluk dışında, başka hiçbir so­rumluluk kabul etmiyorum. O sorumluluk, özgürlüklerine saygı göstermek, köle toplumuna katılmamaktır. Eğer ülkem artık var olmayacaksa, ona hapiste yatacağım on yılı sunabilirim. O on yıl boyunca, ülkemin eskiden nasıl bir yer olduğunu minnetle hatır­larım. Onun yerine gelen yeni düzende yaşamak ve çalışmak iste­meyişim, benim sadakatimdir.

“Gelmiş geçmiş tüm yaratıcılara, dinamitlediğim Cortlandt’dan sorumlu olan güçler tarafından acı çektirilmiş tüm ya­ratıcılara sadakatimdir. O kişilerin yapayalnız ve işkence içinde, inkârla, çaresizlikle, sömürüyle geçirmek zorunda kaldıkları her saate sadakatimdir. Dünyaya gelen, yaşayan, mücadele eden, başaramadan önce, tanınmamış bir kişi olarak ölen tüm yaratıcılara da sadakatimdir. Bedenen veya ruhen yok edilmiş her yaratıcıya sadakatimdir..”

Kaynak:

Ayn RAND, The Fountainhead/ Hayatın Kaynağı, trc : Belkıs Çorakçı Dişbudak,5. Baskı: Eylül 2007

MUHAMMED İKBAL DÜŞÜNCESİNDE MERKEZİ TEMALARIN ANALİZİ (EGO-AŞK-TANRI)


Ego Kavramı

Felsefî, psikolojik bir tanımlama olarak “Ben” (İng. ego; Fr. l’ego), akıl sahibi bilinçli öznenin kendisini başka varlıklardan ayırt edebilmesini sağlayan güç olarak tanımlanmaktadır. Çoğunlukla “Bilinç”, “Zihin”, “Bellek” gibi tanımlamalar her türlü değişim karşısında kendi ferdiyetini muhafaza eden ve kendinin de farkında olan bu özü tanımlamak için kullanıla gelmiştir.

Söz konusu disiplinlerde farklı ben tanımlamaları yapılmıştır. Zihinsel bir arka planda varlığı içsel olarak bilinemeyen, madde ötesi, değişmez bir ruh olan öze, “saf ben” denilirken içsel farkındalığı olan, özneyi diğer varlıklardan ayırt etme imkanını taşıyan tecrübî bene “deneysel” ya da “emprik ben” adı verilmiştir. Bir bilinç birliğince varsayılan öze “transendental ben”, bilinç halinin duyumsanabilir birliğine ise “içebakış beni” denilmekteyken, bilinç sahibinin farkındalık ve duygulanımları ile tüm duyumsama hallerinin şuurunda olması, bu farkındalıklarını bir bilgi konusu yapabilmesi, kendi varlık durumunu dış dünyadan algılandığınca nesnel olarak değerlendirebilmesi haline de “ben bilinci” denilmektedir.[1]

İnsan davranışlarının içinde saklı olan temel nedenleri arayan bir bilim olan psikoloji,[2] söz konusu olan özne ve aynı zamanda onun yönelimlerinin alanıdır. Kişilik kavramı ve onun üzerinde ortaya konulmuş olan “kişilik kuramları”[3], “benlik yaklaşımı” ve “benlik kuramları” [4] gibi tüm tanımlama ve anlama gayretleri hep bu temelin varlık sahasına aittir.

Benin doğasından bahsettiğimizde, ben dediğimiz şeyin insan aklı ve vücudundan ayrı bir şey olup olmadığı konusunda da psikoloji sahasında farklı teoriler öne sürülmüştür. S. Ataur Rahim’e göre bu teorilerden başlıca üç tanesi şöyledir:

1-        Basit tecrübelerimizin tamamıyla nötr olduğunu söyleyen “Sahipsiz Ben Teorisi” (The no-ownership theory of the self).

2-        Benin insan vücudundan farklı olduğunu, ruhani, tarifi zor bir öz olduğunu söyleyen “Tanımsız Ruhani Ben Teorisi” (The inner-elusive the self).

3-        Tüm hareketi yapanın biyolojik ve zihinsel bir algılamadan ziyade bir şahıs olduğuna vurgu yapan “Kişi Olarak Ben Teorisi” (The Self as a person).[5]

Psikoloji alanında görülen bu farklı teorilerden de anlaşıldığına göre benin fiziki ve metafiziki boyutlarla ilişkileri, hangi mahiyette olduğu meselesi ve ontolojisi sorgulanmaktadır. İslâm kültür dünyasına baktığımızda ise genel anlamda İslâm felsefesinde bu öz, nefs olarak tanımlanmıştır.[6] İslâm filozoflarınca bununla ifade edilmek istenilen şey, bedenin yani fiziksel olanın ötesinde bağımsız bir varlığa sahip olan, bedenle geçici beraberliğinin ardından da varlığını sürdürecek olan tinsel bir varlıktır.[7] Kur’an-ı Kerîm’de nefs kelimesi ise sekiz ayrı anlamda kullanılmıştır.[8] Tasavvuf düşüncesinde can, benlik, ruh manalarıyla beraber diğer anlamda kötü huyların merkezi olan ve terbiye edilmesi gereken bir cism-i latîf olarak tanımlanmıştır. Nefs-i emmareden nefs-i kâmileye doğru hayvâni tabiattan en yüksek makama yedi ayrı mertebesi vardır.[9]

Ego kavramı üzerinde durduğumuz bu bölümün ardından İkbal’in ben ve benlik felsefesi üzerinde durulacaktır.

Ben ve Benlik Felsefesi

İkbal, düşüncesinin merkezinde yer alan ben kavramı için Farsça yazılarında “Hodi”, İngilizce yazılarında “Self ve Ego” Arapça karşılık olarak da “Ene” kelimelerini kullanmıştır. Hodi kelimesinin çok olumlu manalara gelmediğinin farkındadır. Ama onun bu kelimeyle anlatmak istediği insanın kendi varlığını bilmesi, kendisinde varolan potansiyel ve olanakları gerçekleştirmesi, kâinatın bir parçası ve seçilmişi olduğunun şuuruna varmasıdır. Yoksa onun kastı bu kelimenin çağrıştırdığı olumsuz, egoist, ben merkezci[10] bir kavramı tanımlamak değildir. Bunu şöyle açıklamıştır:

“Bu kelime istenerek seçilmiş değildir, kelimenin edebi açıdan bir çok zayıf noktası bulunmaktadır. Ahlâki açıdan ise, Farsça ve Urduca’da genellikle menfi anlamda kullanıla gelmiştir. Bildiğim kadarıyla bu iki dilde hodi kelimesinin çağrışımlarını ortadan kaldıran eşanlamlı bir kelime de yoktur. Ben söz konusu kelimeyle insanın kendi varlığını tanımasını, kendi imkan ve kabiliyetlerini ortaya koymasını, bütün bunların insan için, hayat için son derece önemli olduğunu anlatmak istiyorum. Benim kullandığım anlamda hodi kelimesiyle tezahürü bencillik, gurur, öfke vs. olan enâniyet duygusunun hiçbir ilgisi yoktur.”[11]

İkbal’in açık bir şekilde ifade ettiği gibi buradaki ben, şahsiyet sahibi olmaya vurgu yapan bir bendir ki İkbal’in bilhassa Doğu toplumlarının genel davranışsal tabiatları şekline dönüştüğünü düşündüğü durağanlık, taklit ve Batı dünyası karşısındaki kaybetmeye razı bir kadercilik ve tasavvufun yanlış yorumlanması hali karşısında onlara güç verecek, inşası ile Müslüman karakterinin kurulabileceğine inandığı bir anlamı ifade etmektedir.

Yine aynı noktadan devam edersek, Dr. Seyyid Abdullah Sehl, “İkbal” isimli kitabında İkbal’in benlik anlayışı için şöyle demiştir: “Kolay sözcüklerle bunun anlamı kendini, yani kendi zatını, varlığını veya vücudunu hissetme ya da salahiyetlerini bilme vs.dir. Bundan murâd bir kişinin kimin evladı olduğunu veya hangi şehirden geldiğini bilmesi değildir. Burada maksat kişinin Allah’ın kendisine ne gibi kabiliyetler ihsan ettiğini ve bu kabiliyetlerden nasıl yararlanabileceğini ve bunlar yardımıyla kendi ve kendi milleti belki bütün insanlığın gelişimi ve refahı için neler yapılabileceğini bilmesidir. Bütün bunlar insanın kendisini tanıması ve kendisine güvenmesiyle gerçekleşebilir. Allâme İkbal, işte buna benlik demektedir”.[12]

Benliğin yok edilmesini, onun ilahi ummanda kaybolmasını amaçlayan bir geleneğe karşın İkbal, her ne kadar olumlu bir gaye ile benliğe vurgu yapmış ve onu ön plana çıkarmış olsa da kendi benlik felsefesini ortaya koyduğunda Müslüman entellektüeller arasında kıyametler kopmuştur. Nasıl olur da ego gibi imhası gereken negatif bir temayül yüceltilebilir? İkbal, Nietzsche’nin (d.1844-ö.1900) zararlı fikirlerinden etkilenmekle suçlanmıştır.[13]

Doğu ve Batı dünyasının düşünce ve entellektüel birikimine vakıf olan düşünür bütün fikirlerinde olduğu gibi benlik hususunda da bir sentez yapmış, kavramı kendi İslamî düşünce sistemine uygun bir hale getirmiştir. Onun benlik felsefesi İslâm tefekküründe büyük bir aşama olarak kabul edilmektedir.[14]

İkbal’i böyle bir felsefe geliştirmeye iten ana sebep, kendi ülkesi Hindistan başta olmak üzere tüm İslâm dünyasında varolduğunu düşündüğü uyuşukluk halidir. O, şiiri bir vasıta olarak kullanarak beş asırdır uykuda olduğunu söylediği İslâm dünyasını uyandırmak istemiştir.

Felsefe tarihinde benlik ve kişilik tahlilinden hareketle felsefe yapmaya çalışan ilk filozof İkbal değildir.[15] Hele söz konusu olan insandan yola çıkmak onu merkeze almaksa Sokrates’ten Sofistler’e[16], Renaissance Hümanizminden[17] Yirminci yy.da insanla alakalı sorunların Avrupa ve Amerika’da tekrar gündeme geldiği Varoluşçuluk[18] gibi akımlara kadar düşünce tarihinde pek çok örneklerini görmek mümkündür. Özellikle Varoloşçuluğun temsilcileri, S. Kierkegaard[19] (d.1813- ö.1855), M. Heidegger (d.1886-ö.1976), C. Jaspers (d.1883-ö.1969), G. Marcel (d.1889-ö.1973) ve J.P. Sartre (d.1905-ö.1980) gibi düşünürler ile İkbal arasında insan varoluşuna, onun problemlerine yaklaşım arasında önemli benzerlikler bulunması ayrıca incelemeye değerdir.[20]

İkbal, benlik felsefesini şöyle betimlemiştir: “İnsani hayal, istek ve arzularının aydınlığa kavuştuğu vicdanî birlik veya parlak noktadır. Bu, insan fıtratının dağınık ve sayısız gücünü bir araya getiren gizemli şeydir. Bu, çabayla ortaya çıkan şuur veya egodur. Ancak bütün müşâhedâtın yaratıcısı olmakla birlikte hakikati itibariyle saklı kalmıştır.”[21] İkbal’in derin anlamlar yüklediği ben kavramı, Hint mistisizmindeki -her varlığın içindeki ona karakterini veren öz olarak tanımlanan- “Atman” kavramına benzemektedir. Atman, her şeyin iç kuvveti ve esas varlığıdır. Hintli bir düşünür olan İkbal, ego felsefesini geliştirirken tüm farklılıklarına rağmen bu düşünceden de bazı açılardan faydalanmış olabilir.[22]

İkbal’e göre ben dediğimiz şey, sezgisel olarak algıladığımız her türlü faaliyetimizin kaynağıdır.[23] Bu noktada akla modern felsefenin kurucusu olarak kabul edilen Descartes’ın ünlü (d.1591-ö.1650) “cogito” argümanı gelmektedir. Meşhur kuşkuculuğuyla filozof, doğruluğundan emin olunamayan hiçbir şeyi bilgi olarak kabul etmezken her şeyden kuşku duyan özne, ona göre bir tek kendi varlığından kuşku duyamaz. Zira kuşku duyduğu müddetçe kuşku duyan bir şey de var demektir. Bunun bir neticesi olarak “düşünüyorum, öyleyse varım” (cogito, ergo sum) sonucu çıkar. Sezgisel olarak algılanan, açık seçik olarak düşünen bir özdür (res cogitans)

İkbal’in düşünce sisteminde ontolojik ve metafiziksel olarak tanımlanabilecek iki tür benlik anlayışından bahsedebiliriz. İlki, ontolojik olarak en küçük atomlardan âleme, mikrodan makroya her şeyin bir ben olarak küllî sistemde yerini aldığı, insanın her şeyin yaratıcısı Mutlak Ben tarafından seçilmiş ve hür bir ben olarak varolduğu bir sistemin felsefî anlamdaki benidir. İkincisi ise metafiziksel olarak bâtın boyutuyla İkbal felsefesinin çıkış noktası olarak kabul edilen “Kendini bilen Rabbini bilir” sözünden çıkarılan tasavvufî benliktir.[24] Bu benlik, tasavvuf düşüncesindeki insân-ı kâmil[25] kavramına çok benzer.[26] Bu noktada İkbal düşüncesindeki bu bâtıni benliği daha iyi anlayabilmek için, ego psikolojisi ve tasavvuf arasındaki benzerliklere de değinebiliriz.

Psikiyatrist Kemal Sayar, “Geçmişin Bilgeliği Bugünün Psikoterapisiyle Buluşabilir mi? Suf Psikolojisi Örneği” isimli makalesinde söz konusu benzerlikleri şöyle sıralar;

“-Her ikisinin de bir insan gelişimi kuramı vardır.

-Daha fazla kişilik bütünleşmesi için pratik yöntemler önerirler.

-Bilinç, bilinçötesi ve bilinçdışı kavramlarına sahiptirler.

-Bilinçdışını keşfetmeye değer bulurlar.

-İnsan gelişiminin entelektüel yönünden çok yaşantı yönü üzerinde dururlar. -Bütünleşme yolunda farklı evreler olduğu varsayılır”[27]

Görülmektedir ki, insani benlik üzerine yoğunlaşmış iki farklı alan olan tasavvuf ve psikolojide ego ya da nefs kavramları büyük önem arz etmektedir. İkbal de zamanındaki psikoloji ilmini ilgiyle takip eden, tasavvufi eğilimleri olan bir düşünür olarak söz konusu kavrama iki alanın da bakış açılarını taşımıştır.

İkbal’e göre insan, Allah’ın şahsiyet sahibi kıldığı bir bendir. Onu yaratan ise Mutlak Ben’dir. Bu çalışmamızın “Tanrı Kavramı” bölümünde ayrıntılarıyla İkbal’in Tanrı anlayışı üzerinde durulacaktır.[28]

İkbal düşüncesinde en küçük varlıktan Allah’a kadar her şey bir ego sahibidir. Her zerrede egonun kudreti bulunur. Şahsiyetini kemâle erdiren insanın Yüce Yaratıcı Allah karşısında ben diyebilmesi her ne kadar mutasavvıflarca mümkün görülmese de, İkbal bunu mümkün görür.[29] İnsan, Yüce Yaratıcıya benzemeye, Onun kemalâtından hisse almaya bakmalı ve ferdiyetini de asla kaybetmemelidir. Bunu şöyle ifade etmiştir: “Benlik Hak varlığından bir varlıktır. Benlik, Hak tecellîlerinden bir tecellîdir. Bilmiyorum, eğer deniz olmasa idi bu parlak inci nerede bulunurdu.”[30] Ego ve Allah tecrübesi dua ve münacatta kendisini gösterir. Allah’ın kendisine dua edenlere icabet etmesi Onun bir ego oluşunun göstergesidir. Dua ile kader ve takdir değişir, insan ve yaratıcı arasında faal, etkileşimli bir münasebet kurulur.[31]

İkbal için ego, Mutlak Ego olan Allah’a yaklaşabildiği ölçüde hürriyete kavuşur.[32] Ego yeterince kuvvet bulunca Mutlak Ego’yu idrak edebilir ve ölümsüzlüğe kavuşur.[33] En küçük varlıktan Allah’a kadar her şey bir ego sahibidir. Her zerrede egonun kudreti bulunur.

Dünyanın her seviyesinde en küçük atomlardan başlayarak birbirinden bağımsız egolar mevcuttur. Egolar kendilerinden daha yüksek bir varlık formuna yükselme azmindedirler. İkbal’in mürşidi Mevlana’nın da söylediği gibi; “Cemâdâttan öldüm ve nebat oldum, nebattan öldüm ve hayvanlığa geldim, hayvanlıktan öldüm ve insan oldum-şimdi ne diye korkuyorum? Çünkü ölmekten dolayı hiç eksilmem.. ,”[34] Bu yukarıya doğru olan mücadele dâimîdir ve en değerlinin zaferiyle sonuçlanır. Alçak olan madde ise yerinde kalır. İkbal’in fikirlerini önemsediği filozof Nietzsche’nin de dediği gibi “Alçak potentsler tahrip edilir, hiçbir şey öğrenmemiş olan madde tekrar alttan başlamalıdır.”[35]

Mevlana ve Nietzsche gibi çok farklı dünyaların insanlarının değişik boyutlarda ifade ettiği, varlık âleminin bir üstte bulunana doğru olan yükselme azmi, güç istemi kavramının felsefesinde önemli olduğu Nietzsche için tüm insani yönelişlerde de temel dürtü olan güç ve iktidar elde etme arzusuyla alakalı gibi gözükmektedir.[36]

İkbal’e dönersek, her ego ferdîleşme ufkunda yol alır. Bu, insana tehlikelerle dolu ama engin bir vizyon verir. Allah’ın dağlara, yer ve göğe teklif edilmiş ama sadece insan tarafından üstlenilmiş emanetidir bu. Nihayetinde o insan, ölümsüz bir varoluşun mevki sahibidir.

Egonun hakiki gayesi Allah’tır. Onunla ilişki kurma isteği egoyu Allah’ın sıfatlarından hisse almaya ve onunla olmaya sevk eder. Tasavvuf ehlinin; Allah’ın arz ve semaya sığmasa da mümin’in kalbine sığacağını düşünmesi de yine bu bağlantıyı ifade eder. Peyam-ı Maşrıkta geçen “Ne Kâbe’ye sığarsın ne puthaneye gelirsin. Lakin seni yana yana isteyenlere yana yana koşarsın”[37] beyti de ego ile Allah arasındaki derin bağı ifade eder.[38] İkbal’e göre insan, Allah’a kendi benini inkâr ederek değil, geliştirerek ulaşabilir. Hallac’ın söylediği gibi “Ey maksadını fenâda arayan, yokluk hiçbir zaman mevcut olanı bulamaz.[39]

Ego yeteri kadar kuvvetlendirildiği zaman insan, Allah’ı müşahede edebilir ve o, artık ölümü de yaşamayacaktır.[40] Kelime-i Tevhid nice sırlara sahiptir. Varoluşun en önemli farkındalıklarından birisi de gerçek anlamda Allah’tan gayrısının var olmayışıdır:

“Lâ ilâhe illallah’ı benliğine katan insan, ölünün toprağından görüş ve nazar yetiştirir. Böyle insanın eteğini bırakma. Zira güneşi ve ayı onun kemendi içinde gördüm.

Sen ey cahil, uyanık gönül ara, bul. Dedelerin gibi kendine bir yol bul. Müminin gizli sırrı nasıl ifşa ettiğini, ‘Lâ mevcûde illâllah (Allahtan başka var olan yoktur) ’ sözünden anla.”91

İkbal’in burada ifade ettiği gibi, imansız bir hayat, varoluşsal dayanağından yoksun olmaktır. Benliğe istikamet veren Yaratıcıya olan katıksız bir imanî tasdiktir. İnsana kendisine bu yolu gösterecek bir arayış içinde bulunma çağrısı yapmıştır.

İkbal, hemen tüm eserlerinde benlik düşüncesine değişik boyutlarıyla değinmiş ya da atıfta bulunmuştur. Ben üzerinde en kapsamlı olarak “Esrar-ı Hodi” (Benliğin Sırları) isimli eserinde durmuştur. Yine “İslam ’da Dini Düşüncenin Yeniden Teşekkülü” ismiyle kitaplaştırılan konferanslarından birinin konusu “İnsani Benliğin (Ene) Hürriyeti ve Ölmezliği”dir. Bu noktada söz konusu konferansta geçen İkbal’in ben üzerindeki vurguları aşağıda incelenecektir.

İnsani Benliğin (Ene) Hürriyeti ve Ölmezliği

İkbal, bu konferansta felsefesinin temelini oluşturan benlik kavramını tartışmaya ve temellendirmeye çalışır. İnançlı bir Müslüman olan İkbal, insani benliğin çıkış noktası olarak onun Allah’ın yarattığı seçkin, seçilmiş ve hür irade sahibi oluşu noktalarını tesbit etmiştir. Ona göre Kur’an-ı Kerîm’de bu üç nokta çok açık olarak ifade edilmiştir:

1-  İnsan,  Allah’ın seçtiği varlıktır. “Sonra Rabbi onu seçti, tövbesini kabul etti ve ona doğru yolu gösterdi.”[41]

2-  İnsan, bütün kusurlarına rağmen Allah’ın yeryüzündeki temsilcisidir. “Hani, Rabbin meleklere, -Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım- demişti. Onlar, -Orada bozgunculuk yapacak, kan dökecek birini mi yaratacaksın? Oysa biz sana hamdederek daima seni tesbih ve takdis ediyoruz- demişler. Allah da, -Ben sizin bilmediğinizi bilirim- demişti.”[42]

3-  İnsan hayatını riske atarak hür bir varlık olmayı üstlenmiştir. “Şüphesiz biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar onu yüklenmek istemediler, ondan çekindiler. Onu insan yüklendi. Çünkü o çok zalimdir, çok cahildir.”[43]

İkbal, tüm bu ayetleri sıraladıktan sonra hayretle İslam tefekkür tarihinde Kur’an’ın vurguladığı bu insani, hür şahsiyete layıkıyla değer verilmediğini söyler. Ruh hakikatinin değeri, indirgemeci bir tutumla alçaltılmıştır. Kur’an’ın bizlere haber verdiği üç ilim kaynağı; tarih, tabiat ve bâtıni tecrübedir ki bu sonuncusunun değerini bilen sadece tasavvuf olmuştur. İslâm düşünürleri, Yunan felsefesinden etkilenip Kur’an’ın dinamik anlayışından ayrılarak farklı yorumlara sapmışlardır.[44]

İkbal, Doğu’nun kadîm inanç sistemlerinin benlik hakkındaki algı ve konumlandırmalarında pek çok noksanlıklar tespit etmiştir. Budizm, acıyı merkeze alıp insanın benliğini yok ederek bu acıdan kurtulabileceğini söylerken Hristiyanlık akîdesi, aslî günahı esas almış ve insanüstü bir inayetin yardımı olmaksızın kurtuluşu imkansız kılmıştır.[45] Hinduizm, dünyanın reel gerçekliğini inkarla dünyanın içinde bir hapishanede sıkışıp kaldığımızı iddia etmiştir.[46]

İnsan, şuurlu bir ben olarak çeşitli duygulanımları, zihin ve ruh boyutlarında, değişim ve dönüşüm kanunlarına tabi olarak tecrübe eder.[47] İkbal’e göre benlik, kendisini olayların birliği (mental states) şeklinde gerçekleştirir. Birbirinden kopuk zihinsel süreçler şeklinde meydana gelmez ki benliğin ilk özelliği de bu bütün oluşudur.[48] Sonlu olmasına rağmen bağımsız bir nokta merkezli oluş, benin bir başka vasfıdır. Tecrübe açısından her bir ben kendi dünyasına aittir.[49] Ama benlerin bağımsız ve kendine özgü oluşları onların münasebetlerine 17. yüzyıl düşünürlerinden Leibniz’in (d.1646-ö.1716) sistemindeki gibi bir kapalılık getirmez.

İkbal’in benleri ile Leibniz’in monadları arasında şekilsel bir benzerlik söz konusudur. İkbal, bütün düşüncelerinde olduğu gibi bu konuda da Batı dünyasından aldığı bir takım fikirleri kendi anlayışına göre yorumlayabilmiştir.

Leibniz’in monadları sıkı bir determinizme tâbîdir ve kendi aralarında birbirlerine kapalıdırlar. İkbal’in benleri ise birbirleriyle ilişki kuran yaratıcı bir faaliyetin unsurlarıdır. Leibniz’in monadlar hiyerarşisinde en alt basamakta bulunan, pasif ve karışık tasarımdaki maddedir, en üstte ise Tanrı yer alır. Onun tasarımında açıklık vardır ki O, yegane tek olan aktifliğin kendisidir.[50] Onun aşağısında birbirinden ayrı tasarımları olan sonsuz sayıda monad bulunur. İnsanın da içerisinde yer aldığı bu düzende tüm evren organik bir birlik içindedir. İkbal’de de en üstte Mutlak Ego olan Tanrı bulunur. Fakat İkbal’in Yaratıcı, faal Tanrısı, Leibniz düşüncesindeki belirlenmiş bir planın uygulayıcısı Tanrı ile asla aynı değildir.[51]

İkbal’in dinamik hayat anlayışında en küçük atomdan yukarıya doğru tüm bir âlem, içinde sonsuz potansiyeller barındıran mahiyettedir. Bu çerçevede Gazâlî’nin şârihi olduğu İslam ilahiyatçılarının düşüncesinde ene ve benlik zamanın geçmesinden etkilenmeyen, sade, bölünmez ve değişmez rûhani bir cevherdir. İkbal’e göre ise bu bakış açısı meselenin metafizik yanına vurgu yapıp psikolojik yanını açıklamakta yetersiz kalmaktadır.[52] İkbal, Kant’ın (d.1724-ö.1804) “Bir maddenin bölünmezliği onun tahrip olunmazlığını isbat etmez” görüşünü zikretmiş ve cevherin aşama aşama yokluğa gidebileceğini söylemiştir.[53]

İkbal, söz konusu konferansta benin mahiyetini tartışırken modern psikolojinin de incelenmesi gereğini vurgulamıştır. Tanınmış psikolog William James’in (d.1842-ö.1910) görüşlerine değinir. James’e göre şuur halimiz bir “Hayal Irmağı”na (stream of consciousness) benzemektedir. Zihin hayatımızın sürekliliği birbirine eklemlenen çengeller gibi bir zincir oluşturur, İkbal’e göre söz konusu açıklama dikkat çekici olmasına rağmen tam olarak şuur hayatımızı açıklamaya yeterli değildir.[54]

İkbal’e göre enenin faaliyeti onun iç tecrübesini meydana getirirken biz eneyi idrak, muhakeme ve irade fiilerinde anlamlandırırız. Ve şöyle devam etmiştir: “Enenin hayatı, enenin muhiti ve muhitin eneyi istilasından hâsıl olan bir nevi tevatürdür. Ene, bu mütekabil istila sahasının dışında kalmaz. Bilakis, sevk ve idare edici kuvvet sıfatıyla bu sahanın içinde hazırdır ve kendi tecrübesi vasıtasıyla teşekkül edip bir zapturapt altına girer.”[55]

Ona göre, enenin bu sevk ve idare vazifesi hususunu Kur’an şöyle beyan etmiştir: “Sana ruh hakkında soru soruyorlar. De ki: Ruh, Rabbimin bileceği bir şeydir. Size pek az ilim verilmiştir.”[56] İkbal bu ayeti yorumlarken Kur’an-ı Kerîm’deki “Emr” ve “Halk” kelimelerinin anlamlarına dikkat çekmiştir. Kur’an’da buyrulduğu gibi “Halk ve “Emr” ona mahsustur.[57] İkbal şöyle söylemiştir: “Her ne kadar ilahi emrin, ene vahdetleri halinde ne şekilde işlediğini bilmez isek de, yukarıda gördüğümüz âyet-i kerimeden, ruhun hakiki mahiyetinin sevk ve idare edici kudretinden sudûr ettiğini öğreniyoruz”.[58]

İkbal, İsrâ Suresi 84. ayetiyle devam etmiştir; “De ki: Herkes kendi yapısına uygun işler görür. Rabbiniz, en doğru yolda olanı daha iyi bilir.” Ayetteki “ya‘melü” (davranır) kelimesi önemlidir. Şöyle demiştir: “Hakîki şahsiyetimiz bir şey değil, bir ameldir”[59] Benin tecrübesiyse birbiriyle bağlantılı bir vahdeti olan ameller silsilesidir.

Özellikle Esrar-ı Hodi isimli eserinde İkbal, benin karakteristiği ve âlemdeki yansımalarını kapsamlı olarak ortaya koymuş, diğer pek çok eserinde de değişik boyutlarıyla bu konuya değinmiştir. İkbal’in benliğe dair bu tanımlamaları aşağıda açıklanacaktır.

Benliğin Karakteristiği ve Yansımaları

Benliğin niteliklerini tanımak insan için önemlidir. Benliğin özellikleri ve yansımalarını İkbal’den şu şekilde takip mümkündür: Tüm âlemin sırrı olan benlik ezelîdir:

“Benlik, ne zaman başlamıştır, kimse bilmez. Benlik akşam sabah halkası içinde değildir. Hızır’dan şu emsalsiz nükteyi işittim: Deniz, kendi dalgasından daha eski değildir.”[60]

Kendinin farkında olan insan, benini diri ve canlı tutabilen insan, âlemdeki en ulu makama erer. Ona göre gerçek zillet, bundan yoksun oluştur:

“Eğer insanın vücudunda “benlik” dipdiri yaşıyorsa, o fakir değil padişahlar padişahıdır. Fakirin azamet ve saltanatı, Sultan Sencer ve Sultan Tuğrul’dan aşağı değildir.

Eğer benliğimiz diri ise sonsuz deniz, topuğunuza kadar çıkmaz, size yol verir. Yüksek dağlar, ayaklarınızın altında ipekli kumaş haline gelir.

Diri timsah kendi muhitinde hürdür, istediği gibi haraket eder. Ölü timsahı, bir serap dalgası zincire bağlayıp sürükler.”[61]

İkbal’in burada ifade ettiği gibi benliğin canlı tutulması bir gereklilik iken onun için benliğin yokluğu ise ölüme eşdeğerdir. İkbal, bu hakikatin dünyadaki millet ve medeniyetlerde zahir olduğunu düşünmüştür:

“Garbın ruhu benlikten mahrum olduğu için kapkaranlıktır. Şark da aynı sebepten cüzama tutulmuştur.

Arap ruhu, benliği öldüğü için buhranlar içindedir. Irak’ın ve Acem’in bedeninde damar ve kemik kalmamıştır.

Benliği öldüğü için Hind’in kolu kanadı kırılmıştır. Ona kafes helâl, yuva ise haram olmuştur.

Yine benlikten mahrum kaldığı için, “Pir-i Harem” Müslümanın ihramını satıp kendine ekmek parası yapmıştır.”[62]

İkbal’in burada yaptığı tesbitlerden milletlerin de aynı fertler gibi bir şahsiyetlerinin olduğu ve kendi benliklerine sahip çıkmaları gerektiğini söyleyebiliriz. İkbal’e göre âlemdeki nizamın aslı benliktir:

“Varlığın şekli, benliğin eserlerindendir. Her gördüğün şey, benliğin sırlarındandır.

Benlik, kendi kendini uyandırınca bu vehim ve zan âlemini zuhura getirdi. Onun zatında yüzlerce cihan gizlidir. Ondan gayrısı, onun ispatından meydana gelmiştir.”[63]

İkbal’e göre yaratıcı olan Mutlak Ben’in takdiriyle bütün bir âlem vücuda gelmiştir. Varlığın zahir ve bâtınında onun iradesi, benliğinin içinde âlemler içinde âlemler yaratan sayısız potansiyeller vardır:

“Cihana o, düşmanlık tohumu saçmış, kendisini kendinden başkası (gayr) zannetmiştir.”[64]

“Mücadelenin lezzetini tatsın diye kendi kendinden bir gayr vücuda getiriyor.

Onu kendi bazusunun kuvveti ile öldürüyor; kolunun kuvvetini denemek, anlamak istiyor.

Onun kendini aldatmaları, hayatın ta kendisidir. Gül gibi kandan abdest almak hayatın ta kendisidir.

Bir gül için yüz gülistanın kanını döker. Bir nağme uğruna yüzlerce feryad eder.

Bir felek için yüz hilal, bir söz elde etmek için yüzlerce lâf yaratmıştır.

Bu israf ve bu taş yürekliliğin mazereti, manevi güzelliği yaratmak ve tamamlamaktır.”[65]

Ona göre âlemdeki tüm zıtlık gibi gözüken çokluğun ardında varoluşun kendi kendini arayan, tamamlayan, yeniden şekillendiren, kendisiyle tekrar tekrar yüzleşen cilveleri vardır:

“Kendini göstermek benliğin huyudur. Her zerrede uyuyan, gizlenen benlik kudretidir.”[66]

“Mademki âlemin hayatı, benlik kudretindedir; o halde o, ne kadar metin ve muhkem olursa hayat da o derece metin olur.

Katre, benlik sözünü ezber ederse değersiz varlığını inci haline getirir.

Benlik, hayat kudretini bir araya topladı mı hayat ırmağından muazzam bir deniz vücuda getirir.”[67]

Kendini her şeyde izhâr eden benlik, yaratıcı gücüyle âlemi şekillendiren esastır. Onun sağlamlığı ölçüsünde varlıkların hayatı olması gerektiği gibi ideal bir hayat olabilir. Şahsiyetinin farkına varabilen basit bir damla en değerli bir ziynet olur. Dağlar, denizler, nur, çemen, mum, Arz, Ay, Güneş, çınar[68] gibi âlemin sayısız unsuru benliklerinin farkındalığı nisbetinde kemâl bulur ya da değer kaybeder yahut birbirlerine nisbetle fark yaratırlar. Benliğin canlı kudreti, yaşamı şekillendiren, asıl olandır.

İkbal düşüncesinde hayatı bir birlik haline getiren, yaşamı değerli kılan, hayatın motivasyon gücü arzudur. Bilal Sambur, “Iqbal’s Theology Of Life” isimli makalesinde şöyle söylemiştir:

“Arzu, İkbal düşüncesinde anahtar özellikte olan sosyal bir dinamiktir. Marx için arzu, mal ve zenginliktir. Freud için arzu sekstir. Russel için arzu güçtür. Bu düşünürlerin aksine İkbal, arzuyu parçalara bölmez. Fakat bu, hayatın tüm dinamiğidir.”[69]

İkbal düşüncesinde yaşam dediğimiz şey ancak bir hedefi olursa değer kazanır. Hedefsiz hayat boş bir koşuşturmadan ibarettir. Fiziki âlemin manası olan arzunun kalpte yaşatılması diri olmayı sağlar:

“Hayatın bekası, bir maksat ve dâvanın varlığına bağlıdır. Onun kervanının çanı, maksat ve dâvadır. ”[70]

“Hayat, arayıp tarama içinde gizlenmiştir; onun aslı arzu içine gizlenmiştir.

Kalbinde arzuyu yaşat. Ta ki, bir avuç toprak olan bu varlığın bir mezar haline gelmesin.

Arzu, renk ve koku cihanın canıdır, her şeyin yaradılışında arzu mevcuttur.”[71]

İkbal, arzunun benliği var ettiğine inanmıştır. Buna karşılık arzunun olmayışı ise benlik için ölüme eşdeğerdir:

“Arzunun yokluğu, diriyi öldürür. Yanışın eksilmesi alevi söndürür.

Hayatın sermayesi arzudur. Akıl ise ondan doğmuştur.”[72]

Hayatın sermayesi, âleme can veren o arzu, kalpte yaşatılabilirse ondan çıkan aydınlıkla hayat ilahi bir faaliyete sahne olur. Metafiziksel bir rehberlikle arzu, hayatı varması gereken yere ulaştırır:

“Ey hayatın sırrın yabancı olan insan, kalk, bir maksat şarabından sarhoş olarak kalk.

Seherler gibi parlayan bir maksat ve arzu ile yerinden sıçra; o maksat masivayı yakan bir ateş olsun.

Göklerden daha yüksek, gönül alan, insanı teshir eden, güzel olan bir maksat olsun.

Eski bâtılı söküp atan, içinde fitneler, şûrişler gizlenen, baştan aşağı kıyamet olan bir maksat olsun.

Biz, maksatlar yarattığımız için yaşıyoruz. Biz, arzunun ışığı ile aydınlanıyoruz, parlıyoruz.”[73]

 İkbal’e göre, yaşamı aydınlatacak, insanı neftsen, dünyadan geçirecek, varoluşuna layık gayeler yaratmak, kâinatı yeniden nizama koyacak, ideal olmaya layık maksatlarla yeni şeyler söylemek, yaşamımızın gayesine uygun arzularla faaliyet ateşimizi yakmak gerekmektedir. Ona göre, benliğe güç veren aşk ve muhabbettir:

“Adı benlik olan bir nur noktası, bizim bir avuç topraktan başka bir şey olmayan varlığımızın altında hayat kıvılcımıdır.

Onu daha bâki, daha diri, daha yakıcı ve daha parlak hale getiren muhabbettir.

Onun cevheri muhabbetle alev alır. Kalbinde gizli olan imkânlar, alev alev yükselir.

Onun yaradılışı, ateşini aşktan alır. Dünyayı aydınlatmayı aşktan öğrenir.”[74]

Bu bağlamda aşk ve muhabbet, benliği harekete geçiren kaynaklardır. İkbal için aşk, fizikî dünyanın ötesinden gelen bir ruh-i cevherdir ki bu âlemin kuralları onu bağlamaz:

“Aşk, kılıç ve hançerden korkmaz. Zira aşkın aslı (bu âlemi meydana getiren anâsırdan) sudan, rüzgârdan ve topraktan değildir.

Cihanda aşkın hem barışı, hem savaşı vardır. Aşkın cevherli kılıcı âb-ı hayattır.

Aşk bir baktı mı kayalar parçalanır. Hak aşkı sonunda baştan aşağı Hak olur.

Sevmeyi, âşık olmayı öğren. Bir sevgili ara. Nuh gözü, (daima ağlayan, inleyen) Eyüp sabrı iste. ”[75]

Yüce Yaratıcının aşkı, insanı mana âlemine yükselten, Hakla beraber kılandır. Tevhidin kahramanları Peygamberler gibi, insanı aşık olmaya davet etmiştir.

Tasavvufi bir üslupla, muhataplarının ruhunu diriltecek, kişiye kendi sırlarından haber verecek bir mürşide tabi olmayı öğütler, eğer insan içindeki aşk mumunu tutuşturabilirse nice diyarlar onun coşkun alevleriyle yanacaktır:

“Bir avuç topraktan kimya vücuda getir. Bir kâmil mürşidin eşiğini öp!

Mevlana gibi mumunu uyandır; Tebriz ateşi içinde Rum’u yak.”[76]

İkbal, Hz.Muhammed’e olan bağlılığını değişik yerlerde çokça ifade etmiştir. Ona göre aşkın Peygamberi Hz. Muhammed gibi olmak, Onun yolundan gitmek gerekmektedir. Şairane üslupla ifadelendirdiği üzere İslâm Peygamberi’nin devrimler yaratan, intizam veren, ruhlar dirilten, hakka erdiren, sonsuzluk kadar ulaşılmaz, aynı zamanda toprak gibi mütevazi olan izinden gitmek lazımdır:

“Müslümanın kalbinde Mustafa’nın makamı vardır. Siz, onun adı ile şeref kazanırsınız.

Tur (Hazreti Musa’nın Allah ile kelimeleştiği dağ) onun evinin tozundan bir dalgadır. Kâbe’deki Beytülharem onun kâşanesidir.

Ebediyet, onun vakitlerinin bir ânından daha azdır. Ebediyet, onun zatından imtidat kazanır.

Kisra’nın tacı, bir hasır üzerinde rahat bir uykuya dalan onun ümmetinin ayağı altındadır.

Hira (dağ) halvetgâhına çekildi. Orada millet, din ve hükümet yarattı.

Bir millet, Hüsrev’in tahtı üzerine yükselsin, orada rahat bir uykuya varsın diye gecelerce gözlerine uyku girmedi.

Savaş vaktinde kılıcı, demirleri eritir; namaza durunca gözlerinden yaşlar dökülürdü.

Onun kılıcı daima muzaffer duası içinde idi. Onun kılıcı sultanların neslini kesmişti

Cihanda yeni bir usûl, âyin va ’z etti. Eski kavimler in kanunlarını ortadan kaldırdı.”[77]

İkbal, Hz. Muhammed’in mevkisini duygusal bir uslupla ifade ederken tarihi hatıralarla bir hissiyatı yaşar ve hissettirmeye çalışır. İkbal’e göre insan Peygamber’in izinden gidebilirse sonunda Yaratıcının rızasına ulaşacaktır:

“Ta ki, Kâbe’nin Hüdası (Allah) seni taltif etsin. Seni arz üzerinde kendine halifesi yapsın.”[78]

Benlik, başkasından bir şey istemekle, diğere muhtaç olmakla zayıflar. İkbal, insanın minnete düşmemesi için uyarır:

“Ey Arslan’lardan haraç alan, ihtiyaçtan dolayı tilki mizaçlı olmuşsun.

Senin yaraların fakirliktendir. Derdinin aslı, yalnız bu hastalıktır.

Ömer gibi deveden kendin in. Sakın başkasına minnettar olma sakın.”[79]

İnsanın diğer insanlardan menfaat beklemesi onu aciz düşürür. Böyle bir beklenti aynı zamanda bir yanılsamadır. İkbal bu noktada sormuştur:

Ne zamana kadar rütbe ve mansıp dileneceksin; çocuklar gibi sopadan ata bineceksin? ”[80]

İkbal, çokları dervişane bir yaklaşımla dünyayı ve ona ait geçici şeylerin faniliğini vurgulamış ve insanı nihai olarak mutlu edemeyeceklerini dile getirmiştir. Ona göre benlik, aşk ve muhabbetle kuvvet bulunca âlem nizamının açık ve gizli tüm güçlerine etki eder, hakîki mevkisine aşkla kavuşan benlik içinde emanet olarak taşıdığı potansiyeli zahir etmeye başlar:

“Benlik, muhabbetle kuvvet kazanınca, onun kudreti âlemi emri altına alır.

Yıldızlardan nakışlar yapan felek ihtiyarı, goncaları onun dalından kırıp topladı.

Onun pençesi, Hak pençesi olur. Ay, onun bir parmağının işareti ile ikiye bölünür.

Cihanda düşmanlık hadiselerinde o hakem olur. Dara ve Cemşid, onun fermanına boyun eğerler. ”[81]

İkbal düşüncesinde benliği kuvvetlendiren şeyler aşk, fakr, yiğitlik, hoşgörü ve helal kazançtır. İkbal, bu kavramların ayrı ayrı benliği beslediğini düşünürken bu kavramların birbirlerinden bağımsız olmadıklarına da inanmıştır. İdeal olan benliği oluşturma noktasında ilahi aşk helal kazançsız olmayacağı gibi fakr ile terbiye edilmeyen benlik de noksan kalır. Aynı şekilde aşk ve fakr ile beslenen bir benlikte Yiğitlik ve hoşgörünün olmayışı düşünülemez. Bu kavramlara daha geniş olarak bakarsak şunları söyleyebiliriz:

Aşk, benliği kuvvetlendiren, onu geliştiren, onun diğer benlerle irtibat kurmasını sağlayan güçtür.[82]

Fakr, dünyaya kalben bağlanmamak, dünyayı kendi başına değerli görmemektir. Fakr sıfatına sahip kişi, dünya malına ehemmiyet vermez. Geçici olan dünyanın rahatlık ve zevklerinden kendini uzak tutar.[83]

İkbal, eserlerinde çeşitli yönleriyle fakr kavramına değinir. Ona göre fakr, benliği aydınlatan bir kuvvettir:

Kafirin fakr, benliği yok etmedir, Müminin fakr, benliği parlatmadır”[84]

Fakr, her daim Hakla beraber kılandır:

“Ölmeyen, elbet diri, Hak, Hayy olan, Hak’la olmak, mutlak ömründür inan![85]

İkbal için diri insan, Haktan gayrı olan her şeyden elini eteğini çekendir. Onun varlığında kendi benliğinden geçebilendir. Fakr, insanı yücelten, olmazları olduran, Yaratıcıya yaklaştırandır:

“Fakr nedir? Ey killere tapmış olan! Doğru görmek, bir de sağlam kalp inan! Yaptığın iş, ölçülür fakrın ile, durmadan dön gel ne olur tevhide de. Hayber’i, arpayla almış fakr niye? Tutsak etmiş, sultân atmış terkiye!”[86]

“Fakr, verir baskın melekler üstüne, hem cihândan üst olur, kudret yine. İlkbaşından Hak, makam vermiş sana, camdın elbet sürmüş elmastan yana.”[87]

Fakr, İkbal’e göre inançlı insanın gayret kaynağıdır:

“Kafirin fakr, tek yaşanmış bir hayat, Mü’minin fakrdan da titrer kâinat”[88]

Ona göre insan, fakr ile benliğini kuvvetlendirir.[89] Yiğitlik de İkbal’in saydığı, benliği kuvvetlendiren erdemlerdendir.

Yiğitlik, zor anlarda dirayet sahibi olup cesaret gösterebilmektir. İkbal gibi bir aksiyon adamı için bu çok önemlidir. Hayatta cesaret sahibi olanlar, Hakka dayanarak güçlü olurlar. O, benliği kuvvetlendiren bir kuvvet olarak cesareti şöyle anlatmıştır:

Tek var olan Hakk’a inanıp ona bağlanan insan, boynunu her mabudun esaretinden kurtarmıştır. ”[90]

Mü’min Allah’a dayanır ve ondan başka hiçbir şeyden korkmaz, cesaretini ve kuvvetini ondan alır:

“Hürde ezber, ‘Lâ tehaf’tan (Korkma) güç alır, Elde baş gezmiş: Kaçan güçsüz kalır. ”[91]

“İman kuvveti, senin hayatını artırır. Daima ‘Lâ havfun aleyhim ’ âyeti kerimesini oku. Musa, Firavun’un huzuruna çıktığı zaman onun kalbine kuvvet ve cesaret veren ‘Lâ tehaf’ ayeti olmuştu.”[92]

İkbal düşüncesinde benliği kuvvetlendiren diğer bir erdem de hoşgörü olarak zikredilmiştir.[93] Hoşgörü, imanlı insanın vasıflarından birisidir. Kendi benini oldurma yolunda olan insan başka benlere de saygılı olmalıdır. Toplum hayatı böyle teşekkül eder. Allah şöyle buyurur: “(Ey Nebi!) Sen af yolunu tut, iyiliği emret, cahillerden yüz çevir.”[94]

Bir hadiste şöyle buyrulmuştur: “Kim bu dünyada bir kulun ayıbını örterse Allah da onun ayıbını kıyamette örter.”[95]

İkbal, Helal Kazancı da büyük erdemler arasında zikretmiştir. Helal kazanç ile her türlü faaliyetinde insan, kendi emeğinin karşılığını aramalıdır. Tasavvufta da çok önemli görülen helal kazanç, İslâm’ın en önemli düsturlarındandır. Kur’an-ı Kerim de; “Ey İman edenler! Eğer siz ancak Allah’a kulluk ediyorsanız, size verdiğimiz rızıkların iyi ve temizlerinden yiyin ve Allah’a şükredin.”[96] ayetinde, helal kazanç ve rızkı veren Allah’a şükür vurgulanırken, “Ey Peygamberler! Temiz şeylerden yiyiniz ve iyi ameller işleyiniz. Doğrusu ben, sizin yaptığınız şeyleri tamamen bilirim.”[97] ayetiyle de helal rızık ve iyi amel ilişkisine vurgu yapılmıştır.

Hadis-i Şeriflerde de bu hakikat değişik boyutlarıyla ifade edilmiştir: “En faziletli amel helal kazançtır.”[98] hadisinde yine yukarıda verdiğimiz ayette olduğu gibi helal kazanç ile iyi amel ilişkisine değinilirken “En temiz ve üstün kazanç kişinin el emeği ve her türlü dürüst alış-verişten kazandığıdır.”[99] hadisiyle de alın teri ve doğruluğa işaret edilmiştir. “Helali aramak cihaddır”[100] hadisinde helal kazanç, İslâm dininde en büyük ibadetlerden sayılan cihat olarak vurgulanırken “Helalin ne olduğunu öğrenip onu kazanmaya çalışmak her Müslümana vaciptir.”[101] hadisiyle de bütün bu çerçevede her Müslüman için gerekliliği ifade olunmuştur. İkbal, İslam’ın bu temel anlayışını şöyle ifade etmiştir:

“Putların süprüntüsünü Kâbe’den çıkarıp atan (Hz. Muhammed) “Kazanan insan, Allah’ın sevgilisidir dedi.

Dilencilikle deryalar kadar mala sahip olsan, o mal bir ateş selidir. Eğer kendin kazanırsan bir çiğ danesi, güzeldir.”[102]

İslam’ın şartları hakkıyla yerine getirilirse insanın benliği kuvvet kazanır. İmanın ve İslam’ın şartları insanı kötülüklerden alıkoyar, ibadetlerle insan Yaratıcıyla buluşur, nefsini terbiye eder. Sosyal adalet sağlanmış olur:

“Lâ ilâhe … Bir sadeftir ki onun içindeki inci, namazdır. Namaz, Müslüman kalbine küçük bir hac gibidir.”[103]

İkbal’e göre benliği zayıflatan şeyler: Korku, kölelik, dilencilik ve soy-sopla övünmektir. Bu zaaflar benliğin olgunlaşmaya doğru olan yolculuğunda onun ayağını kaydıran ve onu hedefine varmaktan alıkoyan engellerdir. Benliğin Mutlak Ego’ya doğru olan yolculuğunda bu engelleri aşması gerekir. Bu zaaflara daha geniş olarak bakarsak şunları söyleyebiliriz:

Korku, insanın benliğini sarsan, onun imkanlarını kullanmasına engel olan şeylerdendir. İnsanı her daim cesur olmaya çağırır.

“Ümitsizlik seni mezar gibi sıkar. Elvent dağı dahi olsan seni temelinden yıkar.”[104]

“Korku, ölüm memleketinden gelen bir casustur. Ölümün (merg) başındaki (mim) harfi gibi içi kapkaranlıktır.”[105]

Yaratıcının dışındakilerden korkmak batıldır. Korku, insanı düşmanı karşısında rezil eder:

Haktan gayrı bir şeyden korkmak, bir düşmandır ki insanda hayat ve faaliyet kudretine saldırır. Hayat kervanının yolunu kesip onu yağma eden bir eşkiyadır.”[106]

“Düşmanın seni korkak gördü mü, bir bahçeden gül toplar gibi kolaylıkla seni ele geçirir. Düşman kılıcı başına daha kuvvetle iner. Onun bir bakışı, sana hançer gibi korkunç görünür.”[107]

Korkunun tesirinden kurtulan imanlı mümin Hakka dayanır, bu kuvvetle cesaret bulur ve her mucizeyi gerçekleştirebilir:

Eğer Hakk’ı tanıyorsan gamdan kurtul. Şu az, bu çok endişesinden kurtul.”[108]

“İman kuvveti, senin hayatını artırır. Daima ‘Lâ havfun aleyhim ’ âyeti kerimesini oku. Musa, Firavun’un huzuruna çıktığı zaman, onun kalbine kuvvet ve cesaret veren ‘Lâ tehaf’ âyeti olmuştu.”[109]

İkbal’e göre korku, kötülüklerin anahtarıdır:

Eğer dikkat edersen kalbinde gizlenen her şerrin korkudan doğduğunu görürsün. Rec’a, hilekârlık, yalan, hepsi korkudan kuvvet alan kötülüklerdir.”[110]

Benliği zayıflatan diğer bir zaaf olan Kölelik, İslâm dünyasının emperyal güçler karşısında içine düştüğü mağlubiyet felaketini sonuna kadar yaşamış bir zamanın insanı olan İkbal için en acı tecrübelerden birisi olmuştur. Bütün gayreti ümmeti esaret ve benliği zayıflatan kölelikten kurtaracak ateşi tutuşturabilmektir. Milletlerin kronik hale gelmiş olan zaaflarından bahsederken şöyle demiştir:

“Milletlerin dertleri ve hastalıkları vardır. Bunların sebepleri çok ince ve derindir. Eğer izah etmeye kalkarsak, ne kadar söylesek de yine onu kâfi derecede anlatamayız. Kölelerin liderleri arslan dininde dahi ancak tilki felsefesi görürler. Ben inanıyorum ki, gizlice Firavun’un peşinden giden bir Musa dahi olsa, milletinin lânetine müstahaktır.”16

İkbal burada Musa Peygamber’in İsrailoğullarını Firavun’un esaretinden kurtarmasına işaret eder. Musa Peygamber ve kavmi Mısır’dan çıktıktan sonra çölde kırk yıl dolaşmışlar ancak böyle bir süreden sonra kölelik zilletine düşmüş olan o kavimden Musa Peygamber’e itaatkar bir nesil yetişebilmiş ve ilahi irade tecelli etmiştir.

İkbal’e göre ruhunu kaybetmişlerde hayatın tadı kalmaz:

Kölelikte ne aşk ne de mezhep vardır. Hayatın bal gibi lezzeti onlara tatsız gelir.”[111]

“Kölelikte dîdar zevki arama, uyanık bir can arama. Onun gözü,görmenin mihnetine tahammül edemez. O, dünyada sadece yemiş, içmiş, uyumuş ve göçmüştür.”™

“Kölenin yüzü gönlü gibi karadır. Kölenin nağmeleri, tabiatı gibi alçaktır. Onun donmuş gönlünden hararet uçup gitmiştir. Yarın zevki, bugün lezzeti nedir bilmez. Zaten ney’ini dinlersen sırrını öğrenirsin. O’nun sazından bir şehrin ölümünü dinlersin.”111

İkbal’e göre başkalarının esaretine düşende şahsiyet, benlik kalmaz:

Bir mezar toprağından kulağıma geldi ki, yerin altında da yaşamak mümkündür. Başkalarının istediği gibi yaşayan insan, nefes alır, lâkin canı yoktur.

Ne zamana hayat libasını yırtacaksın? Ne vakte kadar karıncalar gibi toprak içinde yuva yapacaksın? Kanatlan, şahinlik öğren; ne zamana kadar çör çöp içindeki danepeşinde koşacaksın?”112

İnsanın şahsiyetini körelten şeylerden kurtulması gereklidir. İkbal felsefesinde esaret, kendi varlığının değerini bilmeyiştir. Ayrıca inanç ise insanı esaretten kurtarır:

“Kölelik, bedendeki gönlü öldürür. Ruh, beden üzerinde bir yük haline gelir.”113,

“Hürde kalp hep, ‘Lâ ilah’tan parlamış, Beylerin sultânların kul olmamış.”[112]

Allah’a kul olan diğer bütün her şeyin esaretinden kurtulur düsturunca bu zilletten kurtuluşun anahtarı “Lâ ilahe İllallah” tır.

İkbal düşüncesinde benliği zayıflatan diğer bir zaaf olan Dilencilik ise, başkalarına el açmak, gayret etmeden sefalete razı olmaktır. İnsanın benliğini başkalarından bir şeyler beklemek de zayıflatır. Bu bir karakter zafiyetine sebep olur. Peygamber’in huzurunda onu küçük düşürür, İkbal şöyle der:

“Ey arslanlardan haraç alan, ihtiyaçtan dolayı tilki mizaçlı olmuşsun.

Rızkını başkasının nimetinden arama, Maşrık çeşmesinden (güneşten) su dalgası arama.

Ta ki, mahşer günü Peygamberin nazarında mahcup mevkiye düşmeyesin. ”[113]

Varlık sahibi olmak, gayretle olursa bir değer taşır:

Dilencilikle deryalar kadar mala sahip olsan, o mal bir ateş selidir. Eğer kendin kazanırsan bir çiğ danesi güzeldir.

Su üzerindeki hava kabarcıkları gibi mertliği elden bırakma; o, deniz içinde dahi kadehini baş aşağı tutar.” (İkbal, Ey Şark Kavimleri …, (Ey Şark Kavimleri), s.41)

 

Soy-sopla övünme, kuru milliyetçilik davası gütmek vatan ve ümmet sevgisini her zaman teşvik eden İkbal için benliği zayıflatan şeylerdendir. Irk davası gütmek Müslüman ahlâkı değildir. Kur’an şöyle buyurmuştur; “Ey insanlar! Şüphe yok ki, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi boylara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız, Ona karşı gelmekten en çok sakınanızdır. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hakkıyla haberdar olandır.”[114]

Konuyla alakalı pek çok hadislerden birisinde “Asabiyet dâvâsına kalkan, onu yaymaya çalışan, bu dâvâ yolunda mücâdeleye girişen bizden değildir.”[115] buyrularak soy-sop ile övünmenin batıl bir iş olduğu vurgulanmıştır. Başka bir hadiste de, “Bir kimseyi ameli geri bırakmışsa, nesebi, soyu onu kurtaramaz, yükseltemez, ilerletemez.”[116] buyrularak Allah katında soy-sopun değil iyi amellerin bir değeri olduğuna dikkat çekilmektedir.

Tüm bu İslamî prensiblere bağlı olmaya çalışan İkbal, kendi ruhunu arayan insana seslenmiştir:

“Ey henüz çocukluktan kurtulmamış insan, sen kendi kendini yetiştir. Müslüman evladı mısın? Nesebini terk et. Eğer Hazret-i Muhammed’in mensup olduğu Arap kavmi, Peygamberin meb ’us olduğu ırk ise, kan, damar ve deri ile gururlanıyorsa Arab’ı terk et.

Ne Afganlıyız, ne Türküz, ne de Tatarız. Biz çemen evladıyız; aynı ormanda yetişmişiz. Renk ve koku ayırmak bize haramdır. Zira bizi aynı ilkbahar yetiştirmiştir.

İkbal’e göre ırkçılık, soy-sop davası güdenler yaradılışın sırrından gafil olanlardır:

“Kendine Türk, Afgan adını vermişsin. Yazık sana ki olduğun yerde kalmışsın; bir adım ileri gidememişsin Müsemmayı isimden kurtar. Kadehlerden geç, küp ile meşgul ol.”[117]

Aynı zamanda İkbal, benliği terbiye etmekte üç aşamadan bahsetmiştir. Bu aşamalar; itaat, nefsin zaptı ve Allah’a halife olmaktır. Ona göre benliğin terbiyesi ile insan, insanlık makamına vasıl olur:

“Bir avuç topraktan cayır cayır yanan ateş vücuda getirmek, ancak benliğin terbiyesi ile mümkündür.

Musa olmanın sırrı, her asırda ancak bu olmuştur. Bu Musaları; çöl havası, Şuayb Peygamber ve gece gündüz çobanlık o hale getirir.”[118]

Esrar-ı Hodi adlı eserinde bu üç aşama şöyle anlatılmıştır. Birinci aşama itaattir:

“Hizmet etmek, mihnet çekmek; devenin şiarıdır. Sabretmek, serâzad olmak devenin işidir.”[119]

İkbal, burada şikayet etmeksizin vazifesini yapan çilekeş deveyi itaatın sembolü olarak örnek gösterir ve insana dönerek onu itaate davet eder.

Sen de Hakk’ın sana emrettiği farizelerden yüksünme, böyle yaparsan “Hüsn-ül-meab….”[120] ayetinin nimetlerinden faydalanırsın.[121]

İtaat, varoluşun ve insani terbiyenin gereğidir.

Gel, ey eski kanunun hürriyet verdiği insan, bu gümüş zincirle ayağını süsle. Usûl ve nizamın sertliğinden şikâyet etme; Mustafa’nın koyduğu şeriat hukukundan dışarı çıkma.”[122]

Nefis terbiyesinde ikinci aşama nefsin zabtıdır. Benin terbiyesinde nefsin – kötü yönelimlerin bir kaynağı manasında- kontrolü çok önemlidir:

“Senin nefsin deve gibidir; benliğini düşünür; benliğine tapar; benliğinin üzerine binmiştir, başına buyruktur.”[123]

Ve devamında İkbal uyarmıştır:

Kendi nefsine hükmünü geçiremeyen insan, başkalarına kul olur.

Mal sevgisi, devlet sevgisi, vatan sevgisi, nefsini, akrabayı, kadını sevmek”[124]

Ona göre tüm bu geçici heveslerin ilacıysa tevhiddir.

“Lâkin, “Lâ ilâhe illallah” asası elinde bulundukça, bütün korku tılsımlarını bozar, parçalarsın.

Lâ ikliminde ruhu mamur olan insan; kadın, evlât kaydından azad olarak yaşar.

Ona göre İslâm’ın şartları olan tevhid, namaz, oruç, hacc, zekat gibi ibadetler nefsin terbiyesinde inşâ edici tesirdedir. Şöyle devam etmiştir:

“Bütün bunlar, seni kuvvetlendirecek sebeplerdir. Eğer Müslümanlığın olgun ve sağlam ise kavi olan Hakk’a bağlanarak kuvvetli ol ki, toprak devesinin üstüne çıkıp oturasın ”[125]

Nefsin terbiyesinde üçüncü aşama Allah’a halife olmaktır. İnsan, Allah’ın seçilmişidir.[126] Emaneti yüklenen insanın mevkisi, hakkını verebilirse tüm varlık hiyerarşisinde en yukarıdadır. İkbal, tüm âlemlerin hasretle beklediği Âdem için şöyle demiştir:

Cihan’da Hakk’a naip olan insan, âlemin canı gibidir. Onun varlığı İsm-i A’zam’ın gölgesidir.[127] Ademiyet sırrı tüm âlemde tecelli edebilir. “Hakk ona ‘Allem’el-esmai ’[128] bahşettiğini haber vermiştir. O, ‘Subhanellezi esra…’[129] sırrına mazhâr olmuştur.”[130]

Eğer insan bu mevkisine layık olursa âleme nizam verecek -kendisinden de beklenilen- bir irade kuvvetine kavuşabilir. Bunun için İkbal insana şöyle çağrıda bulunmuştur:

“Şu birbirine düşmüş milletlerin feryatlarını sustur. Öyle bir nağme vücuda getir ki, o nağme kulaklara cennet zevkini versin.

Kalk, insanlar arasında kardeşlik kanununu tanzim et! İnsanlara tekrar sevgi şarabından kadehler sun.

Alem’e tekrar sulh günlerini getir; çarpışanlara sulh haberini ulaştır.”[131]

İkbal düşüncesinde merkezde yer alan ego kavramından sonra gelen bölümde onun düşüncesinde yer alan diğer önemli bir kavram olan aşk kavramı üzerinde durulacaktır.

SONUÇ

Muhammed İkbal, İslâm düşüncesinin kendisine kadar ulaşan tüm geleneksel birikimini samimiyetle kabul edip, Batı dünyasından derlediği fikirlerle özgün bir sentezde bulunmuştur.

Bir filozof ve şair olmakla beraber aynı zamanda kitleler üzerinde etkili olmuş bir liderdir. Hindistan toprakları üzerinde farklı etnik kökenlerden gelen Müslümanları, milliyetçilik gibi ayrıştırıcı olduğunu düşündüğü fikirlerden uzak tutmak istemiş ve onları İslâm milletinin mensubu olmakla övünmeye çağırmıştır. Müslüman gençliği sürekli bir dinamizm ve cesarete davet etmiştir. İkbal’in en büyük ideali, “Müslüman İnsan’ın İnşa”sı projesidir. Müslüman’ın benliğini, onu tarihin bir aktörü kılacak şekilde yeniden bina ederek, ona şahsiyet kazandırmak gerektiğine inanmıştır.

Bu çalışmada vurgulandığı gibi, İkbal felsefesinin ego kavramı üzerine bina edildiği görülmektedir. Âlemdeki en küçük atomlardan Mutlak Ego olan Allah’a kadar her şey birer benliktir. Bu dinamik âlemde her varlık içerisinde büyük potansiyeller taşımaktadır. Varlıklar içerisinde Mutlak Ego’ya en yakın olan ise insandır.

Mevlana’nın izinden giden İkbal, ondan benlik ve benlikten geçmenin sırlarını, İslâm’ın ve tasavvufun gizli manalarını öğrenmiştir. İkbal’in düşüncesi, İslam’ı temele alır. Onun ben kavramı, kendine güvenmeyi, bir şahsiyet sahibi oluşu ve sorumluluk üstlenmeyi de kapsamaktadır.

İkbal düşüncesinde, aşkın egoyu kuvvetlendiren en önemli unsur olduğu söylenebilir. Onun için aşk, ilahi olanadır. Hak aşkı, insanı gerçek makamına yükseltir, benliği fark ettirir. Hak yoluna insanı götüren en kestirme yol, aşk yoludur. Hayatın kanunu ve âleme ruh bahşeden, tüm zorlukları aştıran, korkusuzluk veren bir kuvvettir.

İkbal, düşünce tarihi boyunca görülen epistemolojik bölünmüşlüğe karşıdır. Kalp ve aklın ayrı kulvarlarda değerlendirilmesi, insanlık âleminin ruhunu körelten bir hata olmuştur. Akıl ve sezgi, bir kuşun iki kanadı gibidirler. Bir kanadı olmadan kuşun uçamayacağı gibi bu iki hakikatten birinin noksanlığı ile insan düşüncesi bir yere varamaz.

Kendini Mevlana’nın manevi müridi sayan İkbal için kalpten uzakta olan akıl, şeytani bir akıldır. Aşk ve muhabbetle, akıl ile gönül vahdetini sağlamak gereklidir. İkbal, akla ve sezgiye kendi hakiki değerlerini, epistemolojik bir dengede vererek Doğu ve Batı âlemini böyle bir senteze davet etmiştir

Ona göre aşk gücünün pratik hayata geçişi Kelime-i Tevhid ile mümkün olur. Peygamber aşkı da Allah’a ulaştırır. Peygamber’e olan muhabbet, dünyevi aşkı ilahi aşka dönüştürür.

İkbal için Allah, dinin temeli olan Mutlak Hakikattir. Onun varlığını ispatta, kurgulanışlarında pek çok problemler olan klasik akli deliller değil, sezgisel olarak tecrübe edebildiğimiz inkar edilemez olan dini tecrübe delili bize yol gösterebilir.

İkbal, süreç felsefesinin de etkisiyle sürekli büyüyen, değişmekte ve oluşmakta olan bir âlem anlayışını kabul etmiştir. Âlemde olup biten hadiseler durağan değil, birbirini takip eden bir süreçte tecelli eder.

Allah ve insan beraberce âlemi şekillendirirler. İnsan ile yaratıcı arasındaki bağ çok güçlü ve dinamik bir mahiyettedir. Benlik şuurunun en yüksek seviyede gerçekleştiği varlık olan insan, bütün yaratılmış varlıklar içinde ona halife olarak seçilmiştir. Âdem’in doğuşuyla tüm bir âlem, içindeki sırlara vakıf olacak bir özneye kavuşmuştur.

İkbal’in felsefesi hayata dönüştür. Hayatın içinde ne varsa onun düşünce âleminde de bunlar görülebilir. Bu, aşkla insana, âleme ve Allah’a bakıştır. Onun dinamik felsefesi, hayata dönüş ekseninde insana, gelişmeye ve yenilenmeye çağrıda bulunurken yaşadığı topraklardan başlayarak tüm İslâm milletlerini uyandırmaya çalışır ve onların bir birlik kurmalarını hayal eder.

 

KAYNAKÇA

Kitaplar:

AFİFİ, EBU’L ÂLA, Muhyiddin İbnü’l-Arabî’de Tasavvuf Felsefesi, Kırkambar Yay., İstanbul, 1999.

AYDIN, MEHMET S., Âlemden Allah’a, Ufuk Kitapları, İstanbul, 2000.

——- , Din Felsefesi, İzmir İlahiyat Fak. Vakfı Yay., İzmir, 1999.

BAYRAKDAR, MEHMET, İslam Felsefesine Giriş, T.D.V. Yay., Ankara, 2001.

BOZKURT, NEJAT, 20.Yüzyıl Düşünce Akımları Yorumlar ve Eleştiriler, Sarmal Yay., İstanbul 1998.

CEVİZCİ, AHMET, Felsefe Sözlüğü, Paradigma yay., İstanbul, 2002.

CÜCELOĞLU, DOĞAN, İnsan ve Davranışı Psikolojinin Temel Kavramları,

Remzi Kitabevi, İstanbul, 2000.

ÇELİK, İSA, Muhammed İkbal’in Tasavvufi Düşüncesi, Kaknüs Yay., İstanbul, 2004.

ELİAÇIK, R.İHSAN, Çağa İz Bırakan Müslüman Önderler, İlke Yay., İstanbul, 2008.

GOETHE, J.W., Faust, Çev. Ali Çankırılı, Lacivert Yay., İstanbul, 2009.

——- , Doğu-Batı Divanı, Çev. Senail Özkan, Ötüken Yay., İstanbul, 2009.

GÖKBERK, MACİT, Felsefe Tarihi, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1996.

GÖLPINARLI, ABDÜLBÂKİ, Mevlana Celaleddin Hayatı, Eserleri, Felsefesi,

İnkılap Yay., İstanbul, 1999.

HACINEBİOĞLU, İSMAİL LATİF, Does God Exist: The Logical Foundation the

Cosmological Argument, Insan Publication, İstanbul 2008.

İKBAL, MUHAMMED, Ey Şark Kavimleri Bundan Sonra Ne Yapmalı, (Ey Şark

Kavimleri-Misafir-Kölelik) Çev. Ahmet Metin Şahin, Irmak Yay., İstanbul, 2007.

——– , Şarktan Haber (Zebur-i Acem-Peyam-i Maşrık), Haz:Ali Nihat Tarlan,

Sufi Kitap, İstanbul, 2006.

——– , Kulluk Kitabı (Hicaz Armağanı, Yeni Gülşen-i Râz, Kulluk Kitabı, Musa

Vuruşu), Haz. Ali Nihat Tarlan, Sufi Kitap, İstanbul, 2006.

——– , Esrar ve Rumuz, (Esrar-ı Hodi, Rumuz-ı bîhodi), Çev. Ali Nihat Tarlan,

Sufi Kitap, İstanbul, 2005.

——– , Mektuplar, Çev. Halil Toker, Kaknüs Yay., İstanbul, 2002

——– , Yansımalar, Çev. Halil Toker, Kaknüs Yay., İstanbul, 2001.

——– , Cavidname, Çev. Annemarie Schimmel, Kırkambar Yay., İstanbul, 1999.

——– , İslam’da Dini Tefekkürün Yeniden Teşekkülü, Çev. Sofi Huri, Kırkambar

Yay., İstanbul, 1999.

——– , Şu Masmavi Gökyüzünü Kendi Yurdum Sanmıştım Ben (Seçme Şiirler),

Çev. Halil Toker, Şûle Yay., İstanbul, 1999.

——– , Esrar-ı Hodi, Çev. Ahmet Metin Şahin, Irmak Yay., Bursa, 1998.

KILIÇ, CEVDET, Muhammed İkbal Hayatı, Şahsiyeti ve Fikirleri, Elazığ, 2007.

MEVLANA, Mesnevi, Çev. Şefik Can, Ötüken Yay., İstanbul, 1999.

——– , Rubailer, Çev. M. Nuri Gençosman, M.E.B. Yay. İstanbul, 1997.

NİETZSCHE, FRIEDRICH, Ve Böyle Buyurdu Zerdüşt, Gün Yay., İstanbul, 2001.

PEARSON, KEITH ANSELL, Kusursuz Nihilist-Politik Bir Düşünür Olarak Nietzsche’ye Giriş, Ayrıntı Yay., İstanbul, 1998.

SCHIMMEL, ANNEMARIE, Peygamberâne Bir Şâir ve Filozof Muhammed İkbal, Çev. Senail Özkan, Ötüken Yay., İstanbul, 2007.

SCHIMMEL, ANNEMARIE, Gabriel’s Wing, Iqbal Academy, Pakistan, Lahore 2003.

T.D.V. (HEYET), İslam İlmihali, T.D.V.Yay., Ankara, 2006.

ULUDAĞ, SÜLEYMAN, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, Kabalcı Yay., İstanbul, 2002.

Makaleler:

AYDIN, MEHMET S., “Süreç (Proses) Felsefesi Işığında Tanrı-Âlem İlişkisi”, A.Ü.İ.F.D., c.XXVII, Ankara, 1989, s.s.31-87.

——– , “İkbal’in Felsefesinde İnsan”, A.Ü.İ.F.D., c.XXIX, Ankara, 1987, s.s.83-95.

BADAIYUNI, ZAMIR ALI, “Nietzsche, Iqbal And Post-Modernism”, Iqbal Review, Journal of The Iqbal Academy, Volume:44, Number:2, April 2003, Iqbal Academy Pakistan, Lahore.

BAWHAB, A. B. A., “Henri Bergson And Muhammad Iqbal”, Iqbal Review, Journal of The Iqbal Academy, Volume:29, Number:3, Special Issue on Iqbal And Mysticism, October- December 1988, Iqbal Academy Pakistan, Lahore, s.s.103-114.

DURRANI, SAEED A., “Sir Thomas Arnold And Iqbal”, Iqbal Review, Journal of The Iqbal Academy, Special Issue on Sir Thomas W. Arnold, Summer 1991, Iqbal Academy Pakistan, Lahore, s.s.13-29.

HOBOHM, M. A. H., “Muhammad Iqbal And Germany”, Iqbal Review, Journal of The Iqbal Academy, Volume:41, Number:4, October 2000, Iqbal Academy Pakistan, Lahore, s.s.131-137.

KAZMI, LATIF HUSEYIN, “İkbal’de İnsan Varlığı Kavramı”, Çev. Hasan Ayık, İkbal’in Düşünce Dünyası, Der.: Ahmet Albayrak, İnsan Yay., İstanbul 2006, s.s.165-181.

——– , “Iqbal and Sartre on Human Freedom and Creativity”, Iqbal Review,

Journal of The Iqbal Academy, Volume:41, Number:2, April 2000, Iqbal Academy Pakistan, Lahore, s.s.59-69.

KHALIQ, ABDUL, “Iqbal’s Doctrine of Egos And The Leibnizian Monads”, Iqbal Review, Journal of The Iqbal Academy, Volume:36, Number:1, April 1995, Iqbal Academy Pakistan, Lahore, s.s.1-19.

KILIÇ, CEVDET, “Muhammed İkbal’in Düşüncesinde Benlik Felsefesi”, Tasavvuf Dergisi, c.I, sy.2, s.s.49-60.

MARUF, MOHAMMED, “Kant And Iqbal; Epistemic View”, Iqbal Review, Journal of The Iqbal Academy, Volume:40, Number:3-4, October 1999, Iqbal Academy Pakistan, Lahore, s.s.11-21.

RAHIM, S.ATAUR, “The Self’, Iqbal Review, Journal of The Iqbal Academy,

Volume:28, Number:1, April-June 1987, Iqbal Academy Pakistan, Lahore, s.s.55-76.

SABIR, GHULAM, “Kierkegaard And Iqbal Startling Resemblances in Life And Thought”, Iqbal Review, Journal of The Iqbal Academy, Volume:40, Number:3-4, October 1999, Iqbal Academy Pakistan, Lahore, s.s.23-48.

SAMBUR, BİLAL, “Iqbal’s Theology of Life”, Iqbal Review, Journal of The Iqbal Academy, Volume:43, Number:2, April 2002, Iqbal Academy Pakistan, Lahore, s.s.25-34.

SIRMA, İHSAN SÜREYYA, “İkbal’in Düşüncesinde “Lâ ve İllâ”nın Analizi”, Muhammed İkbal Kitabı, Uluslararası Muhammed İkbal Sempozyumu Bildirileri, 1-2 Aralık 1995, İ.B.B.K.İ.D.B.Yay. İstanbul, 1997, s.s.99-103.

Kaynak:

Sinan DEDELER, Muhammed İkbal Düşüncesinde Merkezi Temaların Analizi (Ego-Aşk-Tanrı),Süleyman Demirel Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Felsefe Ve Din Bilimleri Anabilim Dalı-263731 Yüksek Lisans Tezi, 2010


[1]   Ahmet Cevizci, Felsefe Sözlüğü, Paradigma Yay., İstanbul 2002, s.142-143

[2]   Doğan Cüceloğlu, İnsan ve Davranışı Psikolojinin Temel Kavramları, Remzi Kitabevi, İstanbul 2000, s.22

[3]   Cüceloğlu, a.g.e, s.403-432

[4]   Cüceloğlu, a.g.e, s.427-432

[5]S.Ataur Rahim, “The Self’, Iqbal Review, Journal of The Iqbal Academy, Volume:28 Number:1, April-June 1987, Iqbal Academy Pakistan, Lahore, s.57

[6]   Mehmet S. Aydın, İkbal ’in Felsefesinde İnsan, A.Ü.İ.F.D., c.XXIX, Ankara 1987, s.83

[7]   Cevizci, a.g.e, s.894

[8]      1. Zâtullah; Taha, 20/41, Al-i İmran, 3/28, En’am, 6/12-54

  1. 2.      İnsan Ruhu; Fecr, 89/27, En’am, 6/93, Zümer, 39/142
  2. 3.      Kalp, Sadr vb. Manalar; Al-i İmran, 3/154, Araf, 7/205, Yusuf, 12/77
  3. 4.      İnsan Bedeni; Al-i İmran, 3/146, Enbiya, 21/35, Ankebut, 29/57
  4. 5.      Bedenle Beraber Ruh; Bakara, 2/286, En’am, 6/152, Yunus, 10/23
  5. 6.      İnsana kötülüğü emreden Kuvvet; Yusuf, 12/18-53, Taha, 20/96, Maide, 5/30
  6. 7.      Zât manasında; Bakara, 2/48, Lokman, 31/28, Müddessir, 74/38
  7. 8.            Cins Manasında; Tevbe, 9/128, Rum, 30/28, Araf, 7/188 (Cevdet Kılıç, Muhammed İkbal’in Düşüncesinde Benlik Felsefesi, Tasavvuf Dergisi, c. I, sy.2, s. 50)

[9]   Süleyman Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, Kabalcı Yay., İstanbul 2002, s. 271

[10] Cevizci, a.g.e., s.337

[11] Aydın, a.g.m., s.83

[12] İkbal, Şu Masmavi Gökyüzünü …, s.28

[13]  Schimmel, a.g.e, s.33; Aynca Nietzsche’nin temel görüşleri için bkz. Friedrich Nietzsche, Ve Böyle Buyurdu Zerdüşt, Gün Yay., İstanbul 2001; İkbal’in etkilendiği iddia edilen Zerdüşt’ün İnsan Öğretisi için bkz., Keith Ansell Pearson, Kusursuz Nihilist-Politik Bir Düşünür Olarak Nietzsche ’ye Giriş, Ayrıntı Yay., İstanbul 1998, s.133-149; Nietzsche-İkbal ve postmodernizm için bkz. Zamir Ali Badaiyuni, “Nietzsche, Iqbal And Post-Modernism”, Iqbal Review, Journal of The Iqbal Academy, Volume:44 Number:2, April 2003, Iqbal Academy Pakistan, Lahore

[14] Aydın, a.g.m., s.83

[15] Aydın, a.g.m, s.86

[16]   Sofistler, M.Ö. V-IV. yy’da, siyasi ve toplumsal koşulların değişmesinin ve doğa felsefesinin ardından insan üzerine felsefenin başlatıcısı olarak ortaya çıkan gezgin felsefe öğretmenleri grubudur. Geniş bilgi için bkz. Cevizci, a.g.e, s. 947

[17] Geniş bilgi için bkz. Cevizci, a.g.e. s. 891

[18]  Geniş bilgi için bkz. Cevizci, a.g.e. s. 1078; Ayrıca bkz. Nejat Bozkurt, 20.Yüzyıl Düşünce Akımları Yorumlar ve Eleştiriler, Sarmal Yay., İstanbul 1998, s.97-142

[19]  İkbal ve Kierkegaard düşüncesindeki benzerlikler için bkz. Ghulam Sabir, “Kierkegaard And Iqbal Startling Resemblances in Life And Thought”, Iqbal Review, Journal of The Iqbal Academy, Volume:40 Number:3-4, October 1999, Iqbal Academy Pakistan, Lahore, s.23-48

[20]   İkbal’in İnsan Kavramı ve Varoluşçu filozoflarla benzerlikleri için bkz. Latif Hüseyin Kazmi, İkbal’de İnsan Varlığı Kavramı (makale), Çev. Hasan Ayık, İkbal’in düşünce dünyası, Der. Ahmet Albayrak, İnsan Yay., İstanbul 2006, s.165-181; Ayrıca bkz: Latif Hussain Kazmi, Iqbal and Sartre on Human Freedom and Creativity, Iqbal Review, Journal of The Iqbal Academy, Volume:41 Number:2, April 2000, Iqbal Academy Pakistan, Lahore, s.59-69

[21]  İkbal, Şu Masmavi Gökyüzünü …, s.27

[22]  Muhammed İkbal, Cavidname, Çev. Annemarie Schimmel, Kırkambar Yay., İstanbul 1999, s.31

[23]  Aydın, a.g.m., s.83

[24]  Kılıç, a.g.m, s.49

[25]  Uludağ, a.g.e, s.186

[26]  Muhammed İkbal, Şu Masmavi Gökyüzünü . , s.27; İkbal’in Tasavvuf anlayışı ve İnsan-ı Kamil görüşü için bkz. İsa Çelik, Muhammedİkbal’in Tasavvufî Düşüncesi, Kaknüs Yay., İstanbul 2004

[27]  İsa Çelik, a.g.e., s.134

[28] Tann Kavramı hakkında geniş bilgi için bu çalışmada bkz. s.62, Ayrıca İslâm’ın esasları ışığında İkbal üzerinde yapılmış kapsamlı bir çalışma için bkz: Annemarie Schimmel, Gabriel’s Wing, Iqbal Academy, Pakistan, Lahore 2003.

[29]  İkbal, Cavidname, s.33

[30] Muhammed İkbal, Kulluk Kitabı (Hicaz Armağanı, Yeni Gülşen-i Râz, Kulluk Kitabı, Musa vuruşu), Haz. Ali Nihat Tarlan, Sufi Kitap, İstanbul 2006, (HicazArmağanı), s.70

[31] İkbal, Cavidname, s.33

[32]  Schimmel, a.g.e, s.75

[33]  Schimmel, a.g.e, s.227

[34]  İkbal, a.g.e, s.32

[35] İkbal, a.g.e, s.31

[36]   Nietzsche’nin “Güç istenci” kavramı ve genel olarak felsefesi için bkz. Cevizci, a.g.e, s.750-753

[37]   Muhammed İkbal, Şarktan Haber (Zebur-i Acem-Peyam-ı Maşrık), Haz. Ali Nihat Tarlan, Sufi Kitap, İstanbul 2006, Peyam-ı Maşrık, s.122

[38]  Schimmel, a.g.e, s.67

[39]  Çelik, a.g.e, s.127

[40]  Schimmel, a.g.e, s.227

[41]  Tahâ, 20/122

[42]  Bakara, 2/30

[43]   Ahzab, 33/72

[44]   Muhammed İkbal, İslâm ’da Dini Tefekkürün …, s.113

[45]   Aydın, a.g.m., s.88

[46]   Eliaçık, a.g.e, s.54

[47]   Aydın, a.g.m., s.84

[48]   Aydın, a.g.m., s.84

[49]   İkbal, a.g.e., s.117

[50]    Macit Gökberk, Felsefe Tarihi, Remzi Kitabevi, İstanbul 1996, s.315; Ayrıca bkz. Abdul Khaliq, Iqbal ’s Doctrine of Egos And The Leibnizian Monads, Iqbal Review, Journal of The Iqbal Academy, Volume:36 Number:1, April 1995, Iqbal Academy Pakistan, Lahore, s.1-19

[51]   İkbal, a.g.e., s.26

[52]   İkbal, İslâm ’da Dini Tefekkürün ., s.118

[53]   İkbal, a.g.e., s.118

[54]   İkbal, a.g.e., s.119

[55]   İkbal, a.g.e., s.120

[56]   İsra, 17/85

[57]    “… Bilmiş olun ki halk da emr de ancak Allah’a aittir. Âlemlerin Rabbi olan Allah ne yücedir.” (Araf, 7/54)

[58]   İkbal, İslâm ’da Dini Tefekkürün …, s.120

[59]   İkbal, a.g.e., s.120

[60] İkbal, Şarktan Haber, (Peyam-ı Maşrık), s.54

[61] İkbal, Kulluk Kitabı, (Musa vuruşu), s.151

[62]   İkbal, a.g.e., s.153

[63]   İkbal, Esrar ve Rumuz, (Esrar-ı Hodî), s.32

[64]   İkbal, a.g.e., s.32

[65]   İkbal, a.g.e., s.33

[66] İkbal, a.g.e., s.33

[67]   İkbal, a.g.e., s.34

[68]   Sayılan bu isimler Esrar-ı Hodi’de zikredilir. İkbal, a.g.e., s.34

[69]   Bilal Sambur, “Iqbal’s Theology of Life”, Iqbal Review, Journal of The Iqbal Academy, Volume:43 Number:2, April 2002, Iqbal Academy Pakistan, Lahore, s.28

[70]   İkbal, a.g.e., s.35

[71]   İkbal, a.g.e., s.35

[72]   İkbal, a.g.e., s.35

[73] İkbal, a.g.e., s.36

[74] İkbal, a.g.e., s.36

[75]    İkbal, a.g.e, s.36

[76]   İkbal, a.g.e, s.37

[77]   İkbal, a.g.e, s.37

[78]   İkbal, a.g.e, s.37

[79]    Hz. Ömer bir gün devesiyle giderken kamçısı yere düşer, devesinden iner ve kamçıyı kendisi alır, hiç kimseye de minneti olmamış olur. (İkbal, a.g.e, s.40)

[80]    İkbal, a.g.e, s.40

[81]    İkbal, a.g.e, s.41

[82]    İkbal düşüncesindeki önemli bir kavram olarak çalışmamızda ayrı bir bölümde detaylı olarak işlenmiştir. bkz. Aşk Kavramı, s.47

[83]   İsa Çelik, a.g.m., s.91

[84]   İkbal, Ey Şark Kavimleri Bundan Sonra Ne Yapmalı, (Ey Şark Kavimleri, Misafir, Kölelik), Çev. Ahmet Metin Şahin, Irmak Yay., İstanbul 2007, s.58

[85] İkbal, a.g.e., s.149

[86]   İkbal, a.g.e, s.55

[87] İkbal, a.g.e., s.55

[88]   İkbal, Ey Şark Kavimleri …, (Ey Şark Kavimleri), s.58

[89]   İkbal’in fakr görüşü için bkz. İsa Çelik, Muhammedİkbal ’in Tasavvufi Düşüncesi, s.246-251

[90]   İkbal, Esrar ve Rumuz, (Rumuz-ı Bîhodî), s. 106

[91]   İkbal, a.g.e., s.63

[92]   İkbal, Esrar ve Rumuz, (Rumuz-ı Bîhodî), s.96

[93]   Aydın, a.g.m., s.96

[94]   A’râf, 7/199

[95]   Müslim, Birr, 12

[96]   Bakara, 2/172

[97]   Mü’minûn, 23/51

[98]   Milnavi, Feyzul-Kadir, 2/26

[99]   Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2/334,357

[100]  Milnavi, Feyzul-Kadir, 4-270

[101]  Heysemi, Mecmauz-Zevaid, 10/291

[102]  İkbal, Esrar ve Rumuz, (Esrar-ı Hodi), s.41

[103]  İkbal, a.g.e., s.53

[104]  İkbal, a.g.e., (Rumuz-ı Bîhodî), s.95

[105]  İkbal, a.g.e., s.97

[106]  İkbal, a.g.e., s.96

[107]  İkbal, a.g.e., s.97

[108]  İkbal, a.g.e., s.96

[109]  İkbal, a.g.e., s.96

[110]  İkbal, a.g.e., s.97

[111]  İkbal, Kulluk Kitabı, (Kulluk Kitabı), s.110

[112] İkbal, a.g.e., s.68

[113]  İkbal, Esrar ve Rumuz, (Esrar-ı Hodî), s.40

[114]  Hucurât, 49/13

[115]  Ebu Dâvud, Edeb 112

[116]  İbn Mâce, Mukaddime 17

[117] İkbal, Esrar ve Rumuz, (Rumuz-ı Bîhodî), s.140

[118] İkbal, Kulluk Kitabı, (Musa Vuruşu), s.150

[119] İkbal, Esrar ve Rumuz, (Esrar-ı Hodî), s.51

[120] “Kadınlar, oğullar, yük yük altın ve gümüş, salma atlar, davarlar ve ekinler gibi nefsin şiddetle arzuladığı şeyler insana süslü gösterildi. Bunlar dünya hayatının geçimliğidir. Oysa asıl varılacak güzel yer ancak Allah’ın katındadır.” (Âl-i İmran, 3/14)

[121]  İkbal, Esrar ve Rumuz, (Esrar-ı Hodî), s.51

[122] İkbal, Esrar ve Rumuz, (Esrar-ı Hodî), s.51

[123]  İkbal, a.g.e, s.52

[124]  İkbal, a.g.e, s.52

[125]  İkbal, a.g.e, s.53

[126]  “Şüphesiz biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar onu yüklenmek istemediler, ondan çekindiler. Onu insan yüklendi. Çünkü o çok zalimdir, çok cahildir.” (Ahzab, 33/72)

[127]  İkbal, Esrar ve Rumuz, (Esrar-ı Hodî), s.53

[128]  “Allah, Adem’e bütün varlıkların isimlerini öğretti. Sonra onları meleklere göstererek, ‘Eğer doğru söyleyenler iseniz, haydi bana bunların isimlerini bildirin’ dedi.” (Bakara, 2/31)

[129]   “Kendisine ayetlerimizden bir kısmını gösterelim diye kulunu (Muhammed’i) bir gece Mescid-i Haram’dan çevresini bereketlendirdiğimiz Mescid-i Aksa’ya götüren Allah’ın şanı yücedir. Hiç şüphesiz O, Hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.” (İsra, 17/1)

[130]  İkbal, a.g.e., s.54

[131]  İkbal, a.g.e, s.55

A. HİTLER ÖRNEĞİ İLE FANATİK LİDERİN ARKAPLANI


Fanatik liderler nereden gelirler?

Çoğunlukla yapı­cı olmayan söz ustaları saflarından gelirler.Söz ustaları arasındaki en önemli ayrım, yapıcı uğraşılarında tatmin bulanlarla bulamayanlar arasındaki ayrımdır. Mevcut dü­zeni ne kadar acı bir dille eleştirirse eleştirsin yapıcı olan söz ustası gerçekte “şimdi” ye bağlı bir kişidir. Onun ih­tirası yıkmak değil, düzeltmektir. Kitle hareketi tama­men onun tutumuna bağlı kaldığı zaman o, kitle hareke­tini yumuşak bir harekete çevirir. Onun ortaya koyduğu reformlar yüzeydedir ve hayat sert değişikliklere uğra­madan akışına devam eder. Fakat böyle bir gelişme, ya eski yönetimin mücadele etmeksizin kendi kendine ikti­dardan çekilmesi veya söz ustalarının, keşmekeş patlak verme eğilimi gösterdiği zaman, güçlü eylem adamlarıy­la anlaşmaya varması sonucu kitlelerin anarşik hareke­te geçmesiyle mümkün olabilir. Eski düzenle mücade­le sert ve keşmekeş içinde olduğu ve zaferin ancak en üst seviyede beraberlik ve fedakârlıkla kazanılabilece­ği zaman, yapıcı söz ustası genellikle bir kenara itilir ve hareketin yönetimi, yapıcı olmayan söz ustalarının yani, “topluma hiçbir zaman uyamayan ve şimdiki zamanı aşı­rı derecede hor görenlerin” eline geçer.

Marat, Robespierre, Lenin, Mussolini ve Hitler, yapı­cı olmayan söz ustaları saflarından gelen aşırı kişilerin iyi tanınan örneklerindendir. Peter Viereck, ileri gelen Nazilerden çoğunun edebiyat ve diğer sanat kollarında eser verme ihtirasında olduklarını fakat bunu gerçekleştireme­diklerine değinmektedir. Hitler ressam ve mimar olmak istemişti; Göebbels senaryo, roman ve şiir yazmak iste­mişti; Rosenberg mimar ve filozof olmak istemişti; Von Schiroch, şair ve Futık müzisyeni; Streicher, ressam olma­yı istemişti. Onların edebiyat ve diğer sanat alanlarındaki ihtirasları “başlangıçta siyasi ihtiraslarından çok daha de­rin ve onların kişiliklerinin bölünmez bir parçasıydı”

Yapıcı bir söz ustası, aktif bir kitle hareketi içinde kendini rahatsız hisseder. Kitle hareketinin hızlı dönen çarkları ve ihtirasları onun yaratıcı enerjisini kırar. Bir kitle hareketinin öncülüğünü söz ustaları, gerçekleştirilmesini fanatikler ve toparlanmasını da eylem adamları yaparlar. O, kendi yeteneğinin farkında olduğu sürece, milyonlara rehber­lik etmekte ve zaferler kazanmakta bir tatmin bulmaz. Bu yüzden, kitle hareketi bir defa yürümeye başladığında o ya kendi isteğiyle bir kenara çekilir ya da bir kenara itilir.Bundan başka, dürüst bir söz ustası kendi içindeki eleş­tirme yeteneğini uzun zaman içine bastıramayacağı için, hain durumuna düşmesi kaçınılmaz olur. Olası sonuç ya sürgüne gönderilmek ya da kurşuna dizilmektir.

İnsan kişiliğinde değişiklik olması elbette ki müm­kündür. Bir söz ustası, gerçek bir fanatiğe, veya ideal bir eylem adamına dönebilir. Fakat böyle başkalaşmala­rın genellikle geçici olduğu ve er geç yeniden başlangıç­taki tipe dönüldüğü konusunda örnekler vardır. Troçki temel itibariyle bir söz ustası ve parlak zekâlı bir birey­ci idi. Bir imparatorluğun dehşetli çöküşü ve Lenin’in ik­tidar azmi onu fanatikler kampına çekmiştir. İç savaşlar sırasında Troçki bir örgütçü ve general olarak eşsiz yete­nek göstermişti. Fakat iç savaşın sonunda gerginlik or­tadan kalkar kalkmaz, o tekrar, merhametsizlikten uzak bir söz ustası oldu ve fanatik Stalin tarafından bir kena­ra itilmeye karşı koymadı.

İngilizlerin Filistin’deki başarısızlıkları da, tipik İngi­liz sömürge yöneticileriyle söz ustaları arasındaki dostça ilişkilerin yokluğundan ileri gelmişti. Gerek Bolşevik gerekse Nazi rejimlerinde devletle söz ustaları arasında tarihi önemde ilişkiler bulunduğu­na dair deliller vardır. Rusya’da okur-yazarlar, sanatçı­lar ve aydınlar iktidar sınıfının imtiyazlarına ortak edil­mektedir. Bunların hepsi üstün birer devlet memurudur. Hitler örneğinde de, bütün kültür sahibi olma imkânla­rının Hitler’in hayalindeki dünya imparatorluğunu yöne­tecek elit sınıfın tekelinde bulunması ve avam halkın an­cak okuyup yazabilecek kadar eğitim görmesi şeklinde şeytani planlar mevcuttu.

Fanatik kişilerinde sükûnete erememeleri, bir kitle ha­reketinin gelişmesi üzerinde tehlike oluşturur.

Zafer ka­zanıldığı ve yeni düzen şekillenmeye başladığı zaman fa­natik kişi, bir gerginlik ve bozuculuk elemanı olmaya başlar. O, henüz keşfedilmemiş gizli kapıları meydana çıkartma hevesi içindedir ve aşırı şeyler aramaya devam eder. Böylece, zaferin eşiğinde birçok kitle hareketi boz­guncuların baskısı altına girmiş olur. Daha dün dış düş­mana karşı bir ölüm-kalım savaşı için harcanan çaba bu defa kendi içindeki anlaşmazlık kavgalarıyla yitirilir. Bir­birlerine karşı duydukları nefret bir alışkanlık haline ge­lir. Artık yok edilecek dış düşmanlar kalmayınca fanatik kişiler kendi içlerinden düşmanlar oluştururlar. Kendisi de bir fanatik olan Hitler, Nasyonal Sosyalist safları için­de kendisine suikast hazırlayan fanatik kişileri yanılmaz bir şekilde teşhis edebilmişti. 1934’ün Röhn temizleme hareketinden sonra SA’ya tayin edilen yeni şefe gönder­diği yazılı emirde, uslanmayan kişilere değinerek şöyle demişti:

“…Onlar farkında olmayarak inançlarının en yüksek ifadesini hiçlikte buldular… Onların huzursuz­luk duyguları, yalnız fesatlık kurmakla ve yapılan işleri bozmak için devamlı planlar yapmakla tatmin olabilir.”

Fanatik dindarın karşıtı dinsizlikte fanatik olan değil, Tanrı’nın varlığı veya yokluğunu umursamayan alaycı ki­şidir. Dinsiz kişi, inanç sahibi kişidir; dinsizlik onun için bir dindir. Aynı şekilde, fanatik vatanseverin karşıtı vatan haini değil, şimdiki düzeni seven ve kahramanlık gösterip şehitlik derecesine ulaşmaktan hoşlanmayan dengeli va­tandaştır. Vatan haini, genellikle, nefret ettiği dünyasının bir an önce yıkılması için düşmanla işbirliği yapan fanatik insandır (radikal veya gerici olabilir). İkinci Dünya Sava­şı sırasında vatan hainliği yapanların çoğu aşın sağcılardı. Harold Ettlinger’e göre: “Terörist fanatik milliyetçilik ile vatan hainliği arasında çok kısa bir mesafe vardır.” Hitler devrini yaşayanların bildiği gibi, gericiler ile radikaller arasındaki ortak yönler, bun­ların liberallerle veya muhafazakârlarla olan ortak yönle­rinden çok daha fazladır. Eğer tutucu kişiler kendi hallerine bırakılırsa, bir kit­le hareketini temelinden sarsacak şekilde hiziplerle ve sapkınlıklarla bölebilirler. Fanatik kişiler, muhalefet tohumlarını geliştirmeseler bile, kitle hareketini, imkânsız girişimlere sürüklemek yoluyla da yıkabilirler. Kitle ha­reketinin zaferleri, ancak tecrübeli bir eylem adamının sahneye çıkmasıyla kurtarılabilir.

Aynı kişi veya kişiler (veya aynı tip kişilik) bir kitle hareketini başından itibaren olgunluk devresi­ne kadar yönetirse, o kitle hareketi başarısızlık felaketiy­le sonuçlanabilir.

İman sahibi kişilere, mantıklarıyla değil, kalpleriy­le mutlak gerçeği aramaları telkin edilir. Rudolph Hess, 1934’te Nazi Partisi önünde yemin ederken dinleyenle­re şöyle bir öğütte bulunmuştu: “Adolph Hitler’i aklınız ile araştırmayın; hepiniz onu kalplerinizin gücüyle bula­caksınız.” Bir kitle hareketi kendi öğretisini haklı kılma­ya ve akla hitap eder duruma getirmeye başladığı zaman, bu onun dinamik aşamasının bitmiş olduğunun bir işare­tidir; bu durumda onun başlıca amacı bir denge kurmak­tır. Çünkü bir reji­min dengesi için aydın kişilerin taraftarlığı gereklidir ve kitlelerin fedakârlığını teşvik yerine, aydınlan kazanmak amacıyladır ki bir öğreti akla hitap eder duruma gelir.

Hitler, Alman Komünistlerine müstakbel Nasyonal Sosyalistler olarak bakmıştır ve: “Orta sınıf Sosyal Demokratlar ve sendika patronları arasından hiçbir zaman bir Nasyonal Sosyalist çıkmayacaktır fakat komünistler arasından dai­ma çıkacaktır,” demiştir. Yüzbaşı Rohm, en kızıl komü­nisti dört haftada parlak bir nasyonal sosyaliste çevirebileceğini söylemekle övünmüştür. Diğer taraftan Karl Radek, kahverengi gömlekli Nazilere müstakbel komü­nist adayları olarak bakmıştır.

Zamanımızın başarı sağlamış kitle hareketi liderleri­nin çoğu tarafından geliştirilen ham fikirler karşısında, insan ister istemez, belirli bir hantallıkta ve olgunlaşma­mış fikirlerin, liderlik için bir değer olduğu düşüncesi­ne kapılıyor. Bununla birlikte, bir Hitler’e veya bir Aimee Mc Pherson’a taraftarlar kazandıran, entelektüel hamlıkları değil, bu liderlerin kendilerine olan sınırsız güvenleriydi. Kendi aklının yolunu takip etme cesareti­ni gösterecek, gerçekten zeki bir lider, aynı derecede ba­şarı imkânına sahip olurdu. Kitle hareketi liderliğinde fi­kir kalitesinin büyük bir rol oynamadığı görülmektedir. Önemli olan, kibirli, hatta küstahça davranmak, başka­larının fikirlerini tamamen önemsiz saymak ve dünyaya toptan meydan okumaktır.

Stalin’in kendisi, fanatik tarafı galip gelmekle bera­ber, hem bir eylem adamı hem de bir fanatikti. Kulak halkının ve onların çocuklarının yok edilmesi, büyük te­mizlik hareketi, Hitler ile yaptığı anlaşma, yazarların, sa­natçıların ve bilim adamlarının işlerine yersiz müdahale­leri gibi korkunç hataları ancak bir fanatiğin yapabileceği hatalardı. Stalin gibi bir aşırı, iktidardayken Rusların ha­yatın zevklerini tatmaları için çok az imkân vardı. Hitler de temel itibariyle bir fanatikti ve onun fana­tikliği, bir eylem adamı olarak elde ettiği başarılarını çü­rütmüştür. Bu rollerin birbirinin ardından gelen başka başka ki­şiler tarafından oynanması, genellikle bir kitle hareke­tinin dayanıklılığı için yararlıdır ve belki de gerekli bir önkoşuldur.

FAŞİST VE NAZİ HAREKETLERİ SÜRESİNCE Lİ­DER DEĞİŞİKLİKLERİ OLMAMIŞA VE HER İKİ HAREKETTE FELAKETLE SONUÇLANDI. Hitler’in fanatikliği, yani uslanarak pratik bir eylem adamı rolü oynamaktaki yeteneksizliği, onun ha­reketini harabeye çevirmiştir. Eğer Hitler 1930’ların or­tasında ölseydi; Georing tipindeki bir eylem adamının liderlik durumuna geçmeyi başaracağı ve hareketi yaşatacağı hemen hemen şüphesizdi.

Elbette, Lincoln, Gandhi hatta F.D. Roosevelt, Churchill ve Nehru gibi nadir liderler de vardır. Bu li­derler, insanların güçlü isteklerini ve korkularını kaynaş­mış bir kitle yaratacak şekilde kullanmaktan ve o kay­naşmış kitleyi kutsal bir amaç uğruna ölümü göze alacak derecede gayretli taraftarlar haline getirmekten çekin­mezler. Fakat bir Hitler ve bir Stalin’in aksine, hatta bir Luther ve bir Calvin’in aksine hayal kırıldığına uğramış kişilerin kalbindeki zehri yeni bir dünyanın harcı olarak kullanma hevesine kapılmazlar. Bu nadir liderlerin ben­liklerine olan güvenleri, insanlığa olan inançlarından gel­mektedir, çünkü bilmektedirler ki insanlığın şerefini ta­nımayanlar, şeref kazanamazlar.

Kitle Hareketine Katılma

Almanya’nın yakın tarihi de, birlik ve beraberlik ha­lindeki kapalı topluluk ile bir kitle hareketinin çağrısına uyma derecesi arasındaki yakın ilişkiyi gösteren ilgi çeki­ci bir örnektir. Wilhelm Almanyası’nda gerçek bir dev­rimci hareketin doğması ihtimal dâhilinde değildi. Al­manlar, merkeziyetçi ve otoriter Kayzer rejimi ile tatmin oluyorlardı ve hatta Birinci Dünya Savaşı’ndaki yenilgi bile bu rejime duydukları sempatiyi yıkmamıştır. 1918 devrimi, halkın çok az desteklediği yapay bir hareketti. Bunun ardından gelen Weimar Anayasası’nın uygulan­dığı yıllar, Almanların çoğunluğu için bir huzursuzluk ve hayal kırıldığı devri olmuştur. Yukarıdan gelen emir­lere itaat etmeye ve otoriteye saygı göstermeye alışmış olan Almanlar gevşek demokratik düzen karşısında şaş­kına dönmüşler ve kendilerini keşmekeş içinde bulmuş­lardı. “Yönetime katılmak, bir partiyi desteklemek ve si­yasi sorunlarda karar vermek mecburiyeti” onlarda şok etkisi yaratmıştı. Bu durumda, değil Kayzer rejimi hat­ta ondan da bağımsız, daha mücadeleci, daha şanlı yeni bir birliğin hasretini duymaya başladılar ve Üçüncü Reich onların hasretini çektiği bu şeyleri fazlasıyla verdi. Hitler’in totaliter rejiminin, bir defa yerleştikten son­ra bir kitle isyanıyla karşılaşma tehlikesi hiç yoktu.

Nazi hiyerarşisi bütün sorumlulukları yüklendiği ve kararları kendisi verdiği sürece halkın ayaklanmasına dair en kü­çük bir ihtimal dahi yoktu. Eğer Nazi disiplini ve otori­ter idaresi gevşemiş olsaydı o zaman tehlikeli bir nokta­ya varılmış olurdu.

De Tocqueville’in bir baskı hükümeti için söyledikleri bütün totaliter rejimler için de doğru­dur:

“BASKI HÜKÜMETLERİ İÇİN EN BÜYÜK TEHLİKE, BİR RE­FORM HAREKETİNE GİRİŞTİKLERİ VEYA ÖZGÜRLÜK EĞİLİMLERİ GÖS­TERMEYE BAŞLADIKLARI ZAMANDIR.”

Etkili liderlikte bir dereceye kadar şarlatanlık gerek­lidir. Gerçekleri kasten yanlış aksettirmeksizin bir kit­le hareketi oluşturmak imkânsızdır. Elle tutulur cinsten menfaatler, bir taraftar grubunda ölümü göze alacak de­recede bağlılık yaratamaz. Lider, pratik ve gerçekçi ol­mak zorundadır, fakat buna rağmen konuşmalarında bir hayalci ve idealistin dilini kullanmalıdır.

Büyük kitle hareketi liderliğinde, yaratıcılık yetene­ğine sahip olmak mutlak gerekli değildir. Başarılı kit­le hareketi liderinin en göze çarpan özelliklerinden biri­si onların gerek dost gerekse düşmanı, gerek geçmişteki gerekse şimdiki örnek kişileri kolayca taklit edebilmele­ridir. Belki de kahramanlığın anahtarı, büyük bir taklit edebilme yeteneğinden gelmektedir; diğer bir deyimle bildiği bir kahraman modele uyarlamaktadır.

Bir ekonomik kriz nedeniyle veya yenilgiyle sonuçla­nan bir savaştan dolayı meşguliyet kapıları iyice kapandı­ğı takdirde, hayal kırıklığı tehlikesi elbette ki her zaman olacaktır. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Almanya’da patlak veren durumun nedenlerinden biri, meşguliyet imkânlarıyla övünen bir halkın hareketsiz kalmaya zor­lanmış olmasıdır. Hitler onlara bir kitle hareketi verdi. Ve daha önemlisi, onların önüne sınırsız şekilde ateşli-ve gösterişti meşguliyet imkânları serdi. Bu nedenle Alman halkının Hitler’i bir kurtarıcı olarak selamlamasına hay­ret edilmemelidir.

İnsanlar kitle hareketlerine katılmaya hazır duruma geldikleri zaman, sadece belirli bir öğretisi veya progra­mı olan bir harekete değil, genellikle etkili olan herhan­gi bir harekete katılabilecek duruma gelmişler demek­tir. Hitler öncesi Almanya’da gençler Komünist partiye mi yoksa Nazi partisine mi katılacaklarına karar vermek için çoğu zaman yazı-tura atmak durumunda kalmışlar­dır. Çarlık Rusyası’nın son sıkışık devresinde Yahudi hal­kı ya Siyonizme ya da Komünist devrime katılmaya hazır durumdaydı. Bir ailenin bazı üyeleri devrimcilere, bazı­ları da Siyonistlere katılıyorlardı. Dr. Hayim Weizmann, annesinin şöyle söylediğinden bahseder: “Her ne olur­sa olsun, sonuç benim için iyidir. Eğer Samuel (devrim­ci oğul) haklıysa Rusya’da hepimiz mutlu yaşayacağız ve eğer Hayim (Siyonist oğul) haklıysa, o zaman Filistin’e gidip orada yerleşeceğiz.”

Sağlam bir kolektif topluluğun, kitle hareketlerinden gelecek tehlikelerden etkilenmeyeceği ve bunun aksine, çöküntü halindeki kolektif bir topluluğun ise kitle hareketlerinin doğuşu ve gelişmesi için en elverişli ortam ol­duğu varsayımının diğer bir örneği de, kolektif bir toplu­luk olarak tanıdığımız ordu ile kitle hareketleri arasındaki ilişkilerde bulunur. Ordudan yeni terhis edilmiş bir kişi, ideal bir potansiyel taraftardır ve bu tip kişileri çağımız­daki bütün kitle hareketlerinin ilk taraftarları arasında görürüz. Bu kişi kendini yalnız kalmış ve sivil hayatın rekabeti içinde kaybolmuş hisseder. Bağımsız kişiliğin­deki sorumluluklar ve güvensizlik bütün ağırlığı ile onun omuzlarına çöker. Bu kişi, güvenliğin, arkadaş samimi­yetinin ve kişisel sorumluluktan kurtulmanın hasretine kapılır ve etrafındaki özgür toplumun rekabetinden ta­mamen değişik bir düzenin hayalini kurmaya başlar ve bütün bu aradıklarını, doğmakta olan bir kitle hareketi­nin kardeşlik ve yeni yaşam vaatleri içinde bulur.

Almanya’da Nasyonal Sosyalist hareket, 1920’lerde gelişmeye başlayan diğer bütün halk hareketlerinin üze­rinde başarı sağlamıştır, çünkü Hitler, gelişmekte olan bir kitle hareketinde kolektif birliği güçlendirme propa­gandasının sınırsız bir yoğunlukla yapılmasında sakınca bulunmadığım kavramıştı. Hitler, hayal kırıklığına uğramışların en büyük açlığının “bir yere ait olma” arzusu olduğunu biliyordu ve bu arzuyu tatmin için bu kişiler arasındaki bağlayıcı etkenler ne kadar çok arttırılırsa artırılsın, yine de aşırı sayılamayacağını anlamıştı.

Kitle hareketlerinin doğuşunda evde kalmış kızların ve orta yaşını geçmiş kadınların büyük rolü olmuştur. Hatta Nazi hareketinin ilk gelişmesinde bazı kadınların büyük rol oynadığını görürüz. Kadınlar için evlenmek, bir kitle hareketine katıl­maya benzer imkânlar yaratır, yani onlara hayatta yeni bir amaç, yeni bir gelecek ve yeni bir isim (kimlik) verir. Evde kalmış kızlarla artık evlilikte bir neşe ve tatmin bu­lamayan kadınların can sıkıntısı, kısırlaşmış ve bozulmuş bir hayatın bunlara kendini hissettirmeye başlamasından doğar. Kutsal bir amaca sarılmak ve enerjilerini bu ama­cın başarısına adamak yoluyla bu kişiler, amaç ve anlam taşıyan yeni bir hayat bulurlar.

Hitler, “macera arayan, boş hayatlarından bıkmış ve artık aşkın tadım çıkaramaz olmuş sosyete kadınlarından” tam anlamıyla yararlan­masını bilmiştir. Bazı büyük sanayicilerin karıları, daha kocaları Hitler’in ismini duymadan önce onu malî yön­den desteklemişlerdi.” İş adamlarının bunalım içindeki eşleri tarafından Büyük Fransız Devriminden önce oy­nanan buna benzer bir rolden Miriam Beard şöyle bah­seder: “Bunlar can sıkıntısından harap olmuşlar ve boş hayallerin pençesine düşmüşlerdi. Yenilik taraftarlarını gönülden alkışladılar.”

Bir de şu konu vardır: kendi özümüzü reddedip ka­palı bir topluluğun bir parçası haline geldiğimiz zaman sadece kişisel menfaatimizi reddetmiş olmayız, aynı za­manda kişisel sorumluluktan da sıyrılmış oluruz. Bir ki­şinin tek başına karar vermede duyduğu tereddütlerden, korkulardan ve şüphelerden kurtarıldığı zaman, zalim­likte ve gaddarlıkta ne kadar aşın noktalara gideceği belli olmaz. Bir kitle hareketinin tek vücut yapısı içinde kişisel bağımsızlığımızı kaybettiğimiz zaman yeni bir özgürlüğe kavuşuruz: Bu, hiç utanmadan ve vicdan azabı çekme­den, nefret etme, yalan söyleme, işkence yapma, adam öldürme ve ihanet etme özgürlüğüdür. Bir kitle hareke­tinin çekiciliği kısmen bu gerçekte yatmaktadır. Orada biz, “başkalarının namusunu lekeleme hakkı” buluruz ki bunun, Dostoyevski’ye göre büyüleyici bir cazibesi var­dır. Hitler, bireyci kişinin acımasız davranışlarını, aşağı­lık davranışlar olarak görüyor ve şöyle diyordu: “Kutsal bir inanca dayanmayan acımasız davranışlar, dengeden ve kararlılıktan yoksundur.”

Nefret Oluşturma ve Düşman Belirleme

Zulme uğrayan kişilerin, hemen hemen her zaman, kendilerine zulmedenlere benzediklerini görmek hay­ret vericidir. “Kötü insanlar kötü insanları yaratır,” sözü, kısmen şu gerçeğe dayanmaktadır: kötüden nefret eden kişiler, kendilerini o kötüye benzetirler ve böylece, kö­tülük devam eder. Bu durumda fanatiklerin hem kendi­lerine benzetme hem de karşıt duruma getirme yoluyla dünyaya kendi benzerlerini yaydıkları açıkça görülmek­tedir. Fanatik Hıristiyanlık eski devirlerde, hem taraftar­lar kazanmak hem de yeni bir gaddarlık örneği vermek yoluyla kendini devam ettirmiştir. Hitler, hem Nazizmi geliştirerek hem de demokrasileri hoşgörüsüz ve insaf­sız olmaya zorlayarak kendini dünyaya kabul ettirdi. Ko­münist Rusya, hem taraftarlarına hem de düşmanlarına kendi şeklini aşılamaktadır.

Hitler, Yahudileri “düşman” olarak seçtiği zaman, Almanya’nın dışında bütün ülkeleri Yahudilerin veya onlara hizmet edenlerin istilasına uğramış olarak gösterdi. Hitler, “İngiltere’nin, Fransa’nın, Ame­rika’nın arkasında İsrail vardır” diye demeç vermişti. Stalin de düşmanını seçerken tek Tanrı prensibine uy­gun hareket etmiştir. Bu düşman önceki faşizm, sonra­dan da Amerikan plütokrasisi olmuştur.

Böylece, “nefret” her ne kadar bir topluluğun kendi­ni savunması için kolayca kullanılacak bir araçsa da, so­nunda bu o topluluk için pahalıya mal olur; çünkü sa­vunmasını yapmış olduğumuz değerlerin birçoğunu böylelikle kaybetmiş oluruz.

Nefret, sadece bir birleşme aracı değildir, aynı zamanda birleşmenin bir sonucudur. Renan, dün­ya kurulduğundan bu yana merhametli bir millet bulun­duğunu hiç kimsenin duymadığım söylemiştir. Buna ek olarak, merhametli bir kilise veya merhametli bir dev­rim partisi bulunduğunun duyulmadığı da söylenebilir. Bencillikten doğan nefret ve zalimlik, benliğini teslim et­mekten doğan nefret ve zalimliğin yanında hafif kalır.

Hitler’in, muhaliflerinin umudunu yok etmesini bilmiş olması onun korkunç gücünün önemli bir özelli­ğiydi. Bin sene yaşayacak olan yeni bir düzen kurmakta olduğuna dair fanatik inancını Hitler hem taraftarlarına hem de muhaliflerine iyice duyurmuştu. Böylece, taraf­tarları, Üçüncü Reich uğruna çarpışmakla ölümsüzlüğe hak kazanmış oldukları duygusuna kapılıyorlar, muha­lifleri ise, Hitler’in yeni düzenine karşı gelmenin kadere karşı gelmek olduğunu düşünüyorlardı.

Hitler Avrupası’nda yok edilmeye boyun eğmiş Yahudilerin, Filistin’e getirildikleri zaman cesaretle çarpış­mış olmaları ilgi çekici bir olaydır. Her ne kadar onların Filistin’de çarpışmaktan başka çareleri olmadığı (yani ya çarpışacakları veya Araplar tarafından boğazlanacakları) söylenmektedir. Filistin’de onlar gerçekten, henüz ol­mayan şehirleri imar etmek ve henüz olmayan bahçeleri meydana getirmek için çarpıştılar ve öldüler.

Nefretin derinliğinde beğenmek gibi ters bir akıntı­nın varlığı, nefret ettiğimiz kişileri taklit etme eğitimimizle kendini gösterir. Böylece, her kitle hareketi zamanla kendini nefret ettiği özel düşmanına benzer duruma ge­tirir. Fransa’da Jakobenler, zulmüne karşı ayaklandıkları yönetimin bütün kötülüklerini kendileri de tekrar etmiş­lerdir. Sovyet Rusya, tekelci kapitalizmin en katıksızını ve büyüğünü gerçekleştirmektedir. Hitler, Sion’un akıl­lı adamlarının mazbatalarını kendine rehber olarak almış ve onları “en küçük ayrıntısına dek” takip etmiştir.

Yahudilerin imha edilmesini arzu edip etmediği sorul­duğu zaman Hitler şöyle cevap vermişti: “Hayır… İmha edersek onları yeniden yaratmamız gerekecektir. Sadece ismen değil, cismen mevcut bir düşmanımızın bulunması esastır.” F. A. Voigt, 1932’de Nasyonal Sosyalist hareke­tini incelemek üzere Berlin’e gelmiş bir Japon heyetinden bahseder. Yoigt heyetin bir üyesine hareket hakkında ne düşündüğünü sorduğu zaman aldığı cevap şöyle olmuş­tur: “Hareket fevkaladedir. Buna benzer bir hareketi, biz de Japonya’da yapmak isterdik fakat maalesef Japonya’da Yahudiler yok.” Bir kitle hareketini fiiliyata götüren veya genişleten liderlerin yetenekleri ve kurnazlıkları sadece seçtikleri öğreti ve programla değil, seçtikleri düşman­la da kendilerini göstermektedir.

Kremlin’in teorisyenleri, demokratik Batı’yı ve özellikle Amerika’yı düşmanları olarak seçmek için İkinci Dünya Savaşı namlularının so­ğumasını büyük bir sabırsızlıkla beklediler. Amerika’nın yapacağı herhangi bir iyi niyet jestinin veya herhangi bir fedakârlığın, Kremlin’den Amerika aleyhine çıkmakta olan iftira zehrini azaltacağı şüphelidir.

Bazı Sonuçları

Birlikte hareket ve fedakârlığa hazır olmak, bir kitle hareketi olayıdır. Normal zamanlarda demokratik bir ulus az çok özgür bireyler­den meydana gelen kurumsallaşmış bir birliktir. Ulusun varlığı tehdit altına girdiği ve halkının azami bir fedakâr­lık ruhu içinde birleşmesi gerektiği zaman demokratik ulus, kendini devrim partisine benzeyen bir duruma ge­tirir.

Kutsallaştırma diyebileceğimiz bu işlem genellikle güç ve yavaş olursa da derin değişiklikleri gerektirmez. Nazilerin kendi ifadelerine göre Almanlar 1920’lerde çökmüş insanlar, 1930’larda ise gerçek anlamda mert in­sanlar olmuşlardır. Milyonlarca insan da böylesine biyo­lojik ve hatta kültürel değişiklik yaratmak için on yıl gibi bir zaman elbette ki çok kısadır. Buna rağmen, on yıllık bir Hitler döneminde çabu­cak bir kitle hareketi yaratabilme yeteneği, bir ulus için hayati önem taşımaktadır. Bir ulusun potansiyel kahramanlığı, o ulusun isteklerinin bir deposu gibidir. Heraclitus’un söy­lemiş olduğu “insanların bütün isteklerine kavuşmuş olmaları, onlar için iyi bir şey değildir” sözü, bireyler için olduğu kadar, uluslar için de doğrudur.

Bir ulusun şid­detli arzuları sona ererse veya bir ulusun arzulan somut ve sınırlı bir ideale yönelirse, onun kahramanlık potan­siyeli azalır. Ancak; devamlı bir ilerlemeye bağlanmış bir amaç, devamlı olarak tatmin edilse dahi, bir ulusun potansiyel kahramanlığını azalmadan devam ettirilebilir. Bu amacın mutlaka yüce bir amaç olması gerekmez. Hayat standardının devamlı yükselmemesinin kaba bir amaç olarak alınması, Amerikan ulusunu, oldukça kahraman bir ulus olarak devam ettirmiştir. Ve tuhaftır ki dünya; bu ruh hastalığına yakalanmakla, toplumları ve ulusları ölümden diriliğe geçiren doğaüstü bir araç kazanmış oldu.

Not: Yazının muhtevası aşağıdaki kitaptan alınmıştır.

Kaynak:

Eric Hoffer/ THE TRUE BELIEVER-
(Kesin İnançlılar / Gerçek İnananlar/Müminler)-
trc: ERKIL GÜNUR, Tur Yayınları; 1978,
(Kitabın sonraki baskıları; Akran Yayıncılık,
1993 ve İm Yayın Tasarım, 1998)

ERİC HOFFER / KESİN İNANÇLILAR
İLGİLİ YORUMLAR

“GERÇEK VE YALAN”IN EŞİĞİNDE


İnsan, yalnız kalamayan, sorgulayan veya sorgulanan, iyi ve kötülük arasında birçok huylar barındıran, meraklı, heyecanlı, sonsuzluğa gözünü dikmiş, gerçekleriyle, hayalleriyle karmaşık bir mahlûk. Bu nedenle iyinin ve kötülüğün temsilcisi olmuş dünyaya yön vermeye çalışmış, bazen de yönlendirilmiştir. Hayatı ise, bu etkilerden azade kalamayarak, en yakın arkadaşı olan düşünce dünyası, birçok etkilere maruz kalarak tarihin bir yerinde, var ve yok arasında durup kalmaktadır.

Hayatı anlamak, “neden ve nasılı” sürekli dizayn etmek ise; insanın vazgeçemediği vasfıdır..

 

“İnsan, ne veya neyin neresinde?”

“Yönetiyoruz mu? Yoksa birileri bizi yönlendiriyor mu?”

“Hayatımız gerçek mi, hayal mi?”

“Eğer gerçek yoksa, var gibi zannediyorsak; daha güzeli için ütopik ‘gerçekleştirilmesi imkânsız tasarı veya düşünce’ içerisinde olmalı mıyız?”

…….

İnsan meraklıdır.  Onun bu merakı, her şeyi ile mükemmel cennet hayatını terk etmeye sebep olmuş olsa da, sevmeyeceği ve katlanılması zor “dünya” ya aşk derecesinde bağlanmasına ve sıkıntılı dünyayı tercih etmesine engel olmamıştır. Herkesin bildiği gibi işin içine bir de şeytan dahil olunca, insan, bir yerine iki meşakkat ile, kötülükle mücadeleye etmeye mecbur kalmıştır.

İnsan, yukarıdakilere benzer birçok sorularla, hayatını incelerken, gerçeklerinin birçok yönüyle yalana karıştığını, hırslara ve egolara yöneldiğini, anlar. Bu ise onunun bir yandan Tanrı’yı sorgulamaya kadar giden bir kaosa düşürür. Onun bu çıkmazlara cevap aramakla geçen her günü daha da zorlaşan sorularına karşı, teslim bayrağını çekmesine veya “terk hayatı”na müptela olmasına neden olur. İnsanın yaratıcısını sorgulaması, O’nu tanımaya çalışması veya O’nun gibi olabilmeyi arzulaması, O’nun tespit ettiği sınırları aşmayı talep etmesi, tabi ki bu arayışın olağan bir durumudur. Öyleyse “Bu hayat gerçek mi, yoksa hayalden ibaret midir?” sorusundan bunalsa da, bu soru insanın düşünce kaynağıdır.

Hayat, insanı kendine bağlı tutarken her zaman ya rasül’ü veya şeytanı gelir ve der ki;

“ Bu gördüğün şeyler yalan, her şey sana yalan söylüyor, lütfen, dinleme.”   

“Bu dünya her şeyiyle  yapay.”

“Her şey senin için.”   

“Bu Gökyüzü ve deniz, her şey dekordan ibaret.”  

“Bu bir gösteri.”  

“Seni seyrediyorlar.”

“Lütfen kimseyi  dinleme.”   

“Yine bu uyarıdan sonra bile gelecek Sana yalan söyleyecekler.”

İyi veya kötü gelip, varlık ve ölümün arasında kalan düşüncelerini istila ederek;

“Dışında olanlar ve senin için yaratılan bu dünyadan daha fazla gerçeklik yok.    Aynı yalanlar, devam edecektir.”

İnsan ise, her şey bir döngüye girmiş ve etrafında dönen hayatı için;

“ Neler oluyor?”  

 “Neler söylüyor?”

“Kimsin ve nesin sen?”   

“Etrafımızdaki her şey bir kurgudan ibaret mi?”

“ O zaman ben kimim?”

Bu soruları sorabilir. Onların karşılığını çok zamanda bulamaz, arar. Bu merakı, cevaplarını çok zaman başkalarından almaya mecbur eder.  Öyle ya bu büyük dünya da küçük insan “kompleks”e nasıl cevap verebilirdi ki. Neticede, insan, cahil ve cesur tabiatıyla korka korka, yaratılışındaki merak yüzünden sorgulamayı terk edemeyecektir.

Sizlere tavsiye edeceğimiz “THE TRUMAN SHOW” filmi de birçok yorumuyla beraber Âdem aleyhisselâmın cennetteki hayatını niye terk ettiğini ve günlük hayatımızda çok özgür olmadığımızın sorgulanmasını dile getirmektedir.

Sonuçta, gördüğünüz ve duyduğunuz şeylerde en gerçek olan sadece “kendiniz” veya “yokluğunuz” olduğunu göreceksiniz. Unutmayın bu kısır döngü ve illüzyon herkesin olduğu gibi “Sizin de Başınıza Gelebilir!” “Endişelenme. İlk değilsin”

İhramcızâde İsmail Hakkı

THE TRUMAN SHOW-Truman Şov (1998)

Yönetmen: Peter Weir

Ülke: ABD

Tür:Komedi , Dram , Bilim-Kurgu

Vizyon Tarihi:16 Ekim 1998 (Türkiye)

Süre:103 dakika

Dil:İngilizce

Senaryo:Andrew Niccol

Müzik:Burkhard von Dallwitz

Görüntü Yönetmeni:Peter Biziou

Yapımcılar:Edward S. Feldman , Andrew Niccol , Lynn Pleshette ,

Oyuncular: Jim Carrey, Laura Linney, Natascha McElhone

Özet:

Dünyanın en güzel adalarından birinde yaşayan halk, imrenilecek derecede ütopik bir hayat sürmektedir. Bu adada yaşayan insanlar her güne mutlu uyanıp herhangi bir sorunla karşılaşmadan günü sonlandırıyorlardır.

Ana karakterimiz Truman da bu şanslı insanlardan biridir. Güzel bir eşe ve mutlu bir hayata sahip olan Truman, öldüğünü zannettiği babasını bir gün caddede gördüğü ana kadar hayatı olduğu gibi yaşar. Babasını gördüğüne emindir ancak adam bir anda ortalıktan kaybolmuştur.

İlerleyen günlerde çeşitli gizemli anlar yaşayan Truman bir şeylerin yolunda gitmediğini fark edecek, sahip olduğu hayatın gerçek olup olmadığını anlamaya çalışacaktır.

Eleştiri

MURAT GÜLSOY

Televizyon sektörü üzerine yapılan en esaslı eleştirilerden biri olan Truman Show sinema tarihinin en yaratıcı senaryolarından birine sahip. Aynı zamanda başrolündeki Jim Carrey’nin olağanüstü performansını da es geçmemek gerekiyor.

Böyle biri daha vardı: Televizyonun ‘içinde’ büyüyen bir çocuk. Truman Show’un zavallı kahramanı. Dev ürün yerleştirme dramasının tek gerçek karakteri. Birbirlerinin negatifi gibiler. Aslında aynı konuyu anlatıyorlar.

Belki de her şey G. Orwell’in 1984′üyle başladı: İzlemek / izlenmek döngüsünün içinde kişinin kurgulanması. Bir daha okumalı…

http://muratgulsoy.wordpress.com/2009/12/25/being-there-vs-truman-show-2/

1984 NİNETEEN EİGHTY-FOUR (1984) FİLM

OKUMAK VEYA OKUMAMAK; TARİHE KAYIT DÜŞMEK VEYA TARİHİN ÇÖPLÜĞÜNE ATILMAK


Metin Murat ARSLAN
Sosyolog

Yine Şahin Alpay’ın üniversiteler Araştırmasına göre “Ders kitabı dışında kitap okuyor musunuz ?” sorusuna olumsuz yanıt verenler % 12 boş zamanlarında kitap okumadıklarını söyleyenler ise ne yazık ki % 35 i bulmaktadır.

Demirtaş Ceyhun “Ah Biz Şu Kara Bıyıklı Türkler” yazısında bu konuyla ilgili

“ %77.6 sı hiç spor yapmamış,  

% 82 si sinema. tiyatro ve konsere gitmek gibi bir alışkanlığı olmayan,  

% 93.8 i kesinlikle dergi ve kitap okumayan; tüm bunların yanısıra futbol maçları üzerinde konuşmayı kültür sayan, sakal traşı olmayı sevmeyen,  sık sık “param olsa çalışmam”

diyen özgürlüğe meraklı ama eşitlikten de pek hoşlanmayan, sorumluluklarını genelde unutan ama verilen buyrukları derhal yerine getiren; kendi karısına ve eşcinsellere karşı hoşgörüsüz, kadın erkek televizyona düşkün, ama % 60 ının kırk yıldır içinde bulunduğumuz NATO’dan bile haberi olmayın, % 65.5 İBM’in adını bile duymamış ve yediden yetmişe sabah akşam fosur fosur sigara içen, son yıllarda da otomobile aşırı düşkün bir toplum olduğumuzdan da doğrusu kuşku duymamak gerekir”

 demektedir. Bu ifadeler 1992 yılına ait ama adeta günümüzü rahatça tarif etmektedir. Bazen bana hangi takımı tutuyorsun diyorlar; fakat benim böyle bir alışkanlığım olmadığı için “hiç birini tutmuyorum ki rahat oynasınlar” ifadesini kullanıyorum. Küçükken oynayacak top bulamamanın;  dolayısıyla oynayacakta yeteneğim olmadığından olacak ki hiç takım tutmadım,  takımlarla ilgili eleştiriler ve tartışmalara katılmadım ve en önemlisi de hafıza dağarcığımı bu konuya tahsis etmeyerek başka alanlarda kullanma fırsatım oldu. Belki bu yönüm bazılarınca eleştirilebilir ve belki zevksiz bir yaşam gibi algılanabilir. Ama şu bilinmelidir ki,  benim en zevk aldığım kitap okumak ve öğrendiklerimi kıskançlık duymadan mutlaka başkalarıyla paylaşma duygusudur. Takım tutanları, takım tuttukları için eleştirmiyorum;  ama takıma ayırdıkları zaman ve hafıza dağarcığı kadar şayet kitaba,  bilgiye ve paylaşıma da ayırırsalar. Elbette ki,  o dalda zevk almaları kendilerinin en tabi hakkıdır;  dengeler çok iyi gözetilmelidir.

“Kitaplar, ömür boyu yanı başımda elimin altındadır. Yalnızlığımda ve yaşlılığımda avuturlar beni. Sıkıntılı bir avareliğin baskısından kurtarır, hoşlanmadığım kişilerin havasından dilediğim zaman ayırırlar beni. Fazla ağır basmadıkları, gücümü aşmadıkları zaman acılarımı törpülerler. Rahatımı kaçıran bir saplantıyı başımdan atmak için  kitaplara başvurmaktan iyisi yoktur;  hemen beni kendilerine çeker, içimdekinden uzaklaştırırlar… İnsan hayatı denen bu yolculukta benim bulduğum en iyi nevale kitaplardır ve onlardan yoksun anlayışta ki insanlara çok acırım.” (Montaigne)

 Peki, tarihe kayıt düşen isimli kahramanlar nasıl kahraman oldular ve onlar kitaplarla ne kadar haşir neşirdi diye baktığımızda:

Sosyolog Prof. Dr. Gündüz Tüfekçi’nin tespitine göre Atatürk 1800 kitap okumuştur. Ömrünün yarısı savaşlarda geçmiş bir kişinin bu kadar kitap okuması olağanüstüdür. Okuduğu kitaplardan tam 200.000 satırın altını da çizmiştir. (Özen, 2001) İşte büyüğümüzü büyük yapan temel nedenlerden biri. O zamanlarda ki çıkan kitap sayısı ve Atatürk’ün aşırı meşguliyetine rağmen bu kadar okuyabilmesi bizleri düşünmeye sevk etmesi gerekmez mi? Hala kim diyebilir ki “ben unumu eledim, eleğimi astım” diye.

İbni Sina 18 yaşındayken devrinin tüm ilimlerini tahsil etmişti. Öyle ki,  genç yaşında Buhara saray kütüphanesi müdürü olmuştu. 100 den fazla dev esere imzasını atmıştır. Doğu ve Batı da 600 yıl boyunca tıp ilmine ışık tutmuştur.

İbnül Cevzi isimli bir alimin okuduğu kitap sayısının 20.000 i geçtiği, neredeyse eser vermediği hiçbir ilim dalı bırakmadığı bazısı 20 cildi bulan 340 tan fazla eser yazdığı; günde 4 defter doldurarak bir yılda yazdıklarının 50-60 cilt bulduğu; yazarlık sırasında kullandığı kalemlerin yontulmasından ortaya çıkan talaşları biriktirerek vefat ettiğinde suyunun ısıtılmasını tavsiye ettiği ve tavsiyesinin yapıldığı tesbit edilmiştir.

Yine ismini çoğumuzun duyduğu Fahreddini Razi’nin yemek yerken bile bir şeyler okumak istediği çare bulamadığı için de üzüldüğü yazdığı kitapları üst üste konulduğunda boyumuzu bile aşacağı yalnızca Tefsir-i Kebir’inin 20.000 sayfa olduğu düşünüldüğünde günde 15-20 sayfa eser yazdığı anlaşılmaktadır.

Yavuz Sultan Selim’in günde 8 saat okuduğu seferlere giderken bile en az 3 katır yükü kitap taşıttırarak okumakta olduğu, günde bir defa yediği bilinmektedir.

Yine İbrahim Hakkı Bursevi (1652-1715) mum ışığında 161 eser yazmış ve Avrupalılar onun için  “bu eserler bir değil beş ömre sığmaz” diyorlardı.

Ahmet Mithat Efendi (1844-1912) ekmek parasını kitaba verir ve çok okurdu; 226 adet kitap yazmıştı.

Lenin,  Karl Marks’ın kitabını 1000 defa okuduğu bilinmektedir.

Hume, İngiltere tarihini yazarken günde 13 saat yazı yazardı.

“Kesin İnançlılar” kitabının yazarı Eric Hoffer okuma alışkanlığı sayesinde hamallıktan üniversite hocalığına terfi etmiştir.

Amerikan Yüksek Mahkemesi emekli üyesi Oliver Wendel Holmes 94 yaşında ölmüştü. 90 yaşında iken kendisini ziyarete giden Başkan Roosvelt Eflatunu okurken görünce “Hâkim Bey, Eflatunu neden okuyorsunuz? “ diye sorduğunda “Kafamı geliştirmek için okuyorum başkanım.” demiştir. (Akgündüz, 2002)

Evet, işte tüm bu bilgiler ve daha nice zikretmediğimiz bilgiler ışığında hala okumamakta ve tarihe isimli veya isimsiz kayıt düşmeyeceksek; kafamızı geliştirmekten kaçınacaksak bu gidişle tarihin çöplüğüne atılmamız söz konusu ise ne yapmalıyız işte bunu hayati olarak incelememiz gerekiyor.

Nurullah Ataç bir yazısında “İlim bize dışı öğretir, onun öğrettikleri bizim dışımızda kalır. Sanat, edebiyat ise öğretmez sezdirir, kavratır, ahlakın istediği de asıl bu sezme,  kavrama gücüdür. Edebiyattan geçmemiş insanın hayali işlemez ki kendisinden başkasının acılarına, dertlerine ortak olabilsin, onlarla hemhal olabilsin. Çocuklara, gençlere şiirler, hikâyeler, romanlar okutun; onları tiyatrolara sinemalara gönderin. O hikâyelerin, romanların, oyunların insanlarıyla tanışsınlar; onların hayatlarını, hayallerinde yaşasınlar. Öğretmenler öğrensinler onların içlerini; böylece gerçekte ki insanları da daha iyi anlarlar. Çocuğumuz büyüyünce ne olacaksa olsun; küçükken siz ona edebiyatı sevdirmeye bakın. İlim bilgi sonradan gelecektir. Önce insanlığı kurma hayalini işletmek gerekir” demektedir.

Prof. Dr. A. Bican Ercilasun “Dünyanın her yanında öğrenciye tatillerde kitap okuması için destek verildiğini” söylüyor ve devam ediyor “Geçen yıl Kosova’daki eğitim yetkilileriyle karşılaştığımda bana, yarıyıl tatillerinde öğrencilerini en az 15 kitap okumaya şartlandırdıklarını söylediler. Biz de ise sadece ödev veriliyor.”

Talat Halman “Uygar toplumlarda, bireyin kendi uğraş alanında ilerlemesi, önemli görevlere yükselmesi, gelişmiş bir okuma yetisi aracılığıyla kazandığı bilgi birikiminin sonucudur. Herhangi bir bilgi alanında okumayı bir alışkanlık, kendi gündelik yaşantısının bir parçası yapmış kimse, basılı sözcüklerin taşıdığı bilgiyi hiçbir zaman olduğu gibi benimseyemez. Okuduğuna kimi yönden katılır, kimi yönden katılmaz; kitaplarda, dergilerde karşılaştığı her yeni görüşle bir kez hesaplaşır, böylece kendi özgün, bağımsız düşüncesini oluşturur. Kulaktan dolma bilgiyle yetinmez. Bu tür bilgilerinde geçerliliğini/geçersizliliğini yazılı kaynakların tanıklığına başvurarak denetler.” demektedir.(Özen, 2001)

“Kitap okuma alışkanlığımız yok, gençler kitap okumuyor, kitap okumayı sevmiyoruz.” Kitap konusu gündeme geldiğinde ilk kullandığımız cümleler bunlar. Ancak “Neden okumuyoruz, neden okuma alışkanlığımız yok ?” sorularının üzerinde yeterince durmuyoruz. Kampanyalar düzenleyip insanlara “kitap oku” demenin, ucuz kitap satmanın, kütüphaneleri kitapla doldurmanın bu alışkanlığı kazandırmada pekte etkili olduğunu söyleyemeyiz. Öyle olsaydı maliyetinin altında fiyatlarla satılan bakanlık yayınları yok satar, kütüphaneler okurla dolar taşardı diyor Yayıncılar Birliği Başkanı Aygören Dirim. Evet, hakikaten dediği gibi olsaydı kültür bakanlığı yayını olan ve % 50 indirimle 1.450.000 TL olan harika bir kitap olan Türkiye’de Neden Okumuyoruz isimli Ferhat Özen’in kitabı yok satardı. Okuma sevgisi ve alışkanlığı okulda kazanılır. Ancak hiç kitap okumayan öğretmenin öğrencisi, yine hiç kitap okumayan ailenin çocuğu bu alışkanlığı nasıl kazanacak derseniz Türkiye’nin bu konuda acınacak tablosu yanıtı vermektedir. O halde iş başa düşüyor ya okuyacağız, ya da okuyacağız istenmeyen bir şıkta tarihin çöplüğüne atılmak.

Yapılan bir araştırmada;  kitap okumayan, eğitim düzeyi düşük insanlar beyinlerinin ancak % 0.5 ini kullanabiliyor. Kitap okuyanlar ise % 2 sini kullanabiliyor. Beyninin % 3 ünü kullanabilenlere de dahi diyoruz. IQ su yüksek, akademik zekâya sahip kişiler eğer ders dışı kitaplar, romanlar, öyküler,  şiirler okumuyorlarsa, duygusal zekâları gelişmemektedir.

Psikiyatrist Nusret Kaya’nın ifadesine göre: ”Gelişmiş alt beyinlere sahip olmayan ve çocuk alt beyinli kalan toplumumuzun beyinsel gelişim yaşının 12 olduğu” dur. “ 12 yaşında bir çocuğu veya toplumu yönetmek daha kolay olduğu için,  iktidar sahipleri toplumun yaşını büyütmek istememektedir. Gelişmiş alt beyinlere sahip olmasa da okuyarak üst beynini geliştirmiş kişilere, bu günkü TV programlarının basit, sığ ve çekilmez gelmesi bundandır.”

Her gün 15 dakika okumanın, gün aşırı 30 dakika okumaktan daha iyi olduğu ve bunu kural haline getirilmesi gerektiği; bunun düzenli uygulama ve alışkanlık oluşturmak için ön şart olduğu belirtilmektedir.(Özen, 2001)

Okuma alışkanlığı kişiye getireceği yararlarda en başta kişinin kendisini yetiştirmesine aracı olmakta bunun yanı sıra sorunlara çözüm bulabilme yeteneğini kazanmasına,  kendine güven duymasına, kendini ve çevresini daha iyi tanımasına, insanlara daha faydalı insan olma isteğinin artmasına ve bu isteğin aksiyona dönüşebilmesi için araştırma yaparak, uygulamasına, bireysel ve toplumsal hataların yapılışının azalmasına, kör dövüşünün terk edilmesine neden olmaktadır. Bu gün Türkiye Cumhuriyeti tarihinde kuruluşundan günümüze devam eden toplumsal sorunlar varise, bir çok sorun üç aşağı beş yukarı aynı devam ediyor ve kör dövüşüne devam ediyorsak bunun en önemli nedenini yukarıdaki rakamlarda görüldüğü gibi okumamaktan kaynaklanıyor. Yunus’un ifadesiyle “Yaradılanı severim Yaradan dan ötürü” diyebilmek için okumak ve okuduğunu aksiyona, icraata dönüştürmekle olabilir. Yoksa ‘…Sormaz ki bilsin,  sorsa bilir. Bilmez ki sorsun,  bilse sorar…’ demeye devam ederiz.

Dünyada bu kadar gelişime rağmen Türk gençliği hala neden tutucu, dünyanın gittiği noktayı ıskalama, toptancı bakış, ideolojik saplantılar gibi dar kalıplardan kurtulamıyor sorusuna bakınız Taha Akyol nasıl cevaplandırıyor.  ‘Bunun çok derin sebepleri var. Biz okuma yazmaya geç intikal etmiş bir milletiz. Okuma yazmayı sindirmedende seyirci olmuşuz. Yazılı kültürümüz, olması gerekenin gerisinde. Tek parti döneminde yaşadığımız kültür devrimi, çağdaşlaşma açısından yeni ufuklar açma yanında kültürel derinlik bilincinin kaybolmasına da sebep olmuştur. Biz bu sebepleri derinliğine düşünme yeteneği elde edemedik. Diğer zaaf eğitim sisteminin çok ezberci olmasıdır. Medrese dönemindeki ezbercilik, Osmanlı modernleşmesi ve Cumhuriyeti de etkiledi. Düşünce biçim değişmedi; ama yönü değişti. Sorgulama, analiz etme, katkıda bulunma gibi noktalarda zihni melekelerimiz yeterince gelişmedi. Okumaktan sıkılan bir insan kitlesi var. Okuması gerektiğini biliyorlar ama sıkılıyorlar. Bir İsrailli bir Türk’ten 6 kat, bir Yunanlı bir Türk’ten 4 kat fazla okuyor. Buradan da açık toplum ve bireysel özgürlükler ortaya çıkmıyor. Yaratıcı düşünce gelişmiyor.“  İşte size bu konuda derin ve isabetli sosyolojik bir tahlil.

Kitap okumanın bu denli milletimizde az oluşu nedeniyledir ki Milli Güç ve Milletleşme Gerçeği isimli makalemizde de ifade ettiğimiz gibi bireysel gelişim tamamlanamadığı; dolayısıyla toplamsal gelişme sağlanamadığı ve bu nedenle toplumsal karışıklıkların oluşmasına, kitle kültürünün hakim olmasına ve milletleşmenin tamamlanamadığına dair dikkatleri çekmiştik.

 Kitle kültürü; gençlik kültürü, yoksulluk kültürü ve zenginlik kültürü gibi problem alanları oluşturmaktadır. Kitle kültürü bir karşıt kültür alanıdır. Bu yüzden, öteki karşıt kültür alanları gibi hâkim kültürü (milli kültürü) tehdit etmektedir. Zevklerde bayağılaşma; demokrasi, gazete ve kitle dergileriyle halkın zihni yaşantısında kitap okuma alışkanlığının atılması; basın-kitle eğitimi ve kitle propagandası yoluyla fertlerin giderek daha az düşünmesi vebasının (TV, radyo ve telekominikasyonun ) sunduğunu giderek daha çabuk kabul etmesi; stadyumlarda ayağın zaferinin aklın zaferinin yerine geçmesi, kitle-toplumun özelliklerini oluşturur. Günümüzde kültürün bir tüketim maddesi  haline geldiğini, çağın insanlarının kullandıkları hayat tarzlarının,  ideolojilerin,  değerlerin ve karizmaların da boş kavramalardan ibaret olduğunu  görülmektedir. Bloom ”Ne suçluluk duygusu, ne haya. Cinsellik konusunda çocuklara daha erginleşmeden her şey ayrıntılı olarak öğretiliyor. Üniversite öğrencileri kızlı erkekli birer şirket oluşturmuşlar. Evlenmiyorlar, ama evliymiş gibi yaşıyorlar.” demektedir. Yaratıcı olan halk kültürü, kitle kültürü tarafından öldürülmüştür.(Arslan, 2002)

 Bu nedenledir ki, BBG (biri bizi gözetliyor) TV programı diye bir program yapılıyor; kitle kültürüne alıştırılan ve hatta emekli öğretmen olduğunu ifade eden kişileri dahi bu programı izlemeye sevk eden bir görüntüyle karşılaşabiliyoruz.

ÖSS 2001 de yayınlanan araştırma sonuçlarına göre104.000 e yakın aday matematikten eksiye düşmüş, 2000 yılı ÖSS sınavında 9322 aday sıfırın altında puan alırken, 1581 lise birincisi üniversiteyi kazanamıyor. Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesine devam eden 458 öğrenci üzerinde yapılan kopya çekme araştırmasına göre % 46.5 inin birkaç kez, % 33.8 inin ara sıra, % 5.5 inin sık sık kopya çektiklerini ifade etmişlerdir. Bunun nedenleri olarak öğretmenin sınavlarda kitaptaki bilgiyi noktası virgülüne kadar aynen istemesi, yüksek not alma isteği, hatırlamak için olduğu anlaşılmıştır. İşte ezberci, mantığa vurmadan şabloncu, okumaktansa dinlemeyi ve izlemeyi tercih edici yönlerimizin bizi millet olarak nerelere götürdüğünü rakamlar yardımıyla varın siz düşünün !.

Okumak neye yarayacak, acaba kullanacağımız kadar okumak yeterlimi,  bu dünyayı benim kurtarmam mümkün mü” gibi sorular benim dahi aklıma gelmezi değil. Fakat sonsuz ilim karşısında biz,  öğrendiklerimizin yeterliliğini tartamıyoruz, çünkü hızla bilgi çoğalması ve değişimi karşısında çağın gerisinde kalmamız söz konusu;  bunun yanı sıra bu hayatta bir kez yaşayacak olan bizler Cüceloğlu’nun ifadesiyle sorumluluk bilinci ile her olay ve durumdan sorumluluk duyarak yaşamamızın gerekliliği bizleri okumaya itmektedir. Kütahya Merkeze bağlı Bölcek beldesinde çiftçilik yapan 46 yaşındaki Mehmet Dilek’in felsefe ve sosyoloji alanında okuduğu 1000 den fazla kitapla,  çevresinde filozof olarak tanınıyor. Filozof çiftçi kendisine “bu kitapları sat, yerine iki inek satın al. Kitap karın doyurmuyor, ama inek karın doyurur.” diyenlere ne de güzel cevap veriyor.

Hayatları iki inek ve bir parça toprak parçası üzerine kurulu onların. Ama benim için bu yeterli değil. 110 kiloluk bir yeğenim var. Ona sadece traktör, inek, yemekten bahset yeter. Bazen Nurettin Topçu’yu anlatayım diyorum ama uyuyup kalıyor. İnek alıp satsın yeter. Düşüncesi bu. Kimine inek, kimine felsefe. “ (Zaman, 2002)

Atatürk’ün öğrenememe hastalığına yakalanmış bireylerden oluşan milletlere seslenişi çok manidardır. “Çalışmadan, yorulmadan, öğrenmeden rahat yaşama yollarını itiyat (alışkanlık) haline getirmiş milletler; evvela haysiyetlerini, sonra hürriyetlerini ve daha sonra istiklallerini kaybetmeye mahkumdur.”  (Varol, 2002) Çalışabilmek için bilmek lazım; bilmek için öğrenmek lazım; öğrenmek için okumak lazım;  okumak için azim,  irade,  sorumluluk duymak lazım. Yemek yerken bile bir irade, bilgi ve enerji gerektiriyor. Elbette ki, okumak içinde bu ve bunlardan ötesi gerekecektir. Armut piş ağzıma düş diye beklenilirse;  hep dinlemek veya izlemekle yetinilirse insanlar koyunlaştırılmış olur. Margo Kaufman “Bir gün babama, diğer insanlar gibi yapamadığım için üzüldüğümü söyledim.” der ve babasının “Margo, koyun olma, insanlar koyunları sevmezler. İnsanlar koyunları yerler.” Şeklinde nasihatte bulunduğunu söyler. Yine Önder Aytaç’ın anlatımıyla “Okuyun ki,  koyunlaşmayasınız. Koyunlaşırsanız adamı meletirler. Onlar yalnız melerler ve yenilmekten de kurtulamazlar. Yapma bebek kendisini tekmelemem, yerlere atmam halinde hala gülümser ve ses çıkarmaz. Çünkü canlı değil ve aklı yok. Siz de yapma bebek olmak istemiyor ve meletilmek istemiyorsanız bol bol okuyun. “ diyerek yerinde tesbiti ile yol göstermektedir.

Bu gün Türk milleti olarak tarihte olmamız gereken yerde değil de hem içerden hem de dışardan darbeler alıyor ve karıştırılabiliyorsak bunun en temel nedeni milletçe aydın kimliğine sahip olacak konuma ulaşamadığımızdandır. Bu çerçevede Ahmet Altan’ın ifadesi bizleri düşünmeye sevk etmektedir. Siz 60 milyon haşlanmış kurbağa gördünüz mü? Ben gördüm. Bakarsanız siz de görürsünüz. İçine her gün biraz saha sıcak su eklenen bir kapta ölüyorsunuz. Hiçbir şey ilginizi çekmiyor. Kendi hayatınızla,  kendi geleceğinizle bile ilgilenmiyorsunuz. Sizi yavaş yavaş öldürüyorlar. Düşünceler ulaşmıyor size. Duygularınız gevşedi. Sizi bir hamur gibi yoğuruyorlar,  hangi şekli almanızı istiyorlarsa o şekli alıyorsunuz,  baskılara karşı hiçbir direnciniz yok,  ağır ağır haşlanan kurbağalar gibi umursamasızca kendi yok oluşunuza doğru kayıyorsunuz. Bu uyuşmayı kırabilirse etiniz ve azgınlığınızla siz kıracaksınız…’ haklı değerlendirmesinde bulunarak,  önemli mesajlar verir. Bu mesaj yüklü değerlendirmelerden sonra açıklama yapmaktansa ‘…anlayana iğne iplik saz … ister çal ister oyna…’ demek kanımızca daha doğru olacaktır. (Aytaç, 1999)

Sonuç olarak ya okuyarak aydınlanacak; tüm haksızlıklara, yolsuzluklara içte ve dışarıda dur diyeceğiz, ya da halimizden şikâyet etmeye hakkımız olmadan mağdur ve mazlum yaşamaya devam edeceğiz. Tabi ki buna da yaşam denilebilirse! Tarihe kayıt düşmek isimli veya isimsiz kahraman olmak elimizde ya aydın sıfatıyla tarihte yer alırız ya da tarihin çöplüğüne atılırız. Ümidimiz hep güzelliklerden yana.

KAYNAKÇA

Alvin ve Heidi TOFFLER,  Yeni Bir Uygarlık Yaratmak Üçüncü Dalganın Politikası,  Çev. Zülfü Dicleli,  Türk Henkel Dergisi Yayınları: 3,  İstanbul.

Arslan Metin Murat. Milli Güç ve Milletleşme Gerçeği. Türk Dünyası Araştırmaları Der. Sayı:138. İstanbul 2002.

Akgündüz Abdülkadir. En Etkili Formüllerle Mutlaka Başarılı Olma Sanatı. Genç Beyin Yay. İstanbul 2002.

Akyol Taha. Bağımsız Bir Kişiliğim; Vida Olmadım !..Zaman Gaz. 26.01.2003.

Aytac Önder. Yirmibirinci Yüzyıl Bilgi Çağında Polisin Vizyonu. 21.Yüzyılda Polis. EGM Yay. Ankara 1999.

Cüceloğlu Doğan. Anlamlı ve Coşkulu Bir Yaşam İçin Savaşçı. Remzi Kit. İstanbul 2001

Okçabol Rıfat. Öğretmen Profili Araştırma Raporu. Eğt.Sen.Yay.

Özdemir Emin. Okuma Sanatı, Nasıl Okumalı, Neler Okumalı. İnkılap Yay.İstanbul 1995

Özen Ferhat. Türkiye’de Okuma alışkanlığı. Kültür Bak.Yay.Ankara 2001.

Varol Metin. Zerdüşt “Yaşamak İstiyorum” dedi. Academyplus Kit. Ankara 2002.

Zaman gazetesi. Annelerimizden Daha Büyük Filozof mu Var ?. 08.09.2002,

Kaynak:

http://www.caginpolisi.com.tr/22/26-27-28-29.htm

ERİC HOFFER / KESİN İNANÇLILAR İSİMLİ ESERLE İLGİLİ YORUMLAR


ERİC HOFFER 1902 yılında New York’da köken olarak Alman Yahudisi, göçmen bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Altı yaşında bilinmeyen bir nedenle görme yeteneğini yitirdi.  Onbeş yaşında yine görmeye başladı. Yeniden kör olabileceği endişesiyle olabildiğince kitap okumaya çalıştı. Hoffer, görme yetisini bir daha yitirmediği gibi, edindiği delicesine okuma alışkanlığını sürdürdü ve bu şekilde kendi kendini eğitti. Birçok şehir kütüphanesinin kartını yanında taşıyan Hoffer, çalışma saatleri dışında kalan vaktinin büyük bölümünü okumakla geçiriyor, yeterli parası olduğu takdirde, okumaya, yazmaya ve düşünmeye daha fazla vakit ayırabilmek için bulunduğu yerin kütüphanesine yakın bir ev tutuyordu. Hoffer, hayatı boyunca hiçbir akademik eğitim almamıştır. Genç bir adamken her iki ebeveynini de kaybetti. Parasızlıkla mücadele eden ve silahlı kuvvetlere başvurusu tıbbi gerekçelerle reddedilen Hoffer; on yıl kadar, işportacılık, tarla ırgatlığı, Nevada yakınlarında altın madeni işçiliği, dok hamallığı gibi düşük statülü işlerde çalıştı. Bir ırgat ve bir altın arayıcısı olarak tecrübe ettiği şeyler, Hoffer’ın sıradan insanlara, kitle hareketlerine ve tarihi şekillendiren ekonomik ve sosyal hareketlere ilgi duymasına yol açtı. Bir madende çalışırken dağda mahsur kaldıklarında okuduğu Montaigne’nin ünlü Denemeler kitabı hayatını değiştirdi ve okuduklarının etkisiyle yazmaya karar verdi. İş ortamlarında karşılaştığı insanları gözlemledi ve tamamı toplum hayatı ile ilgili sosyal psikolojik kitaplarını yazmaya başladı. Kitle hareketlerinin psikolojik temelleri üzerine kaleme aldığı ilk kitabı, “Kesin İnançlılar” (orijinal adı: The True Believer: Thoughts On The Nature Of Mass Movements) 1951 yılında yayımlandı ve kitap milyonlar sattı. 1964 yılında Kaliforniya’da bulunan Berkeley Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi’nde danışmanlık görevine başlayan Hoffer, danışmanlık görevinin yanı sıra üniversitedeki iş arkadaşlarına hiçbir şey bahsetmeden rıhtımdaki hamallık görevine devam etti.

1968 yılından meşhur “Altı Gün Savaşı”ndan sonra yazdığı ve 26 Mayıs 1968 Los Angeles Times gazetesinde yayınlanan bir makalede Türkiye’den mübadele ile uzaklaştırılan Rumları da örnek göstererek İsrail’in işgal ettiği topraklardaki Arabları tehcir etme hakkı olduğunu savundu.

1983 yılında vefat etti.

Türkçe’ye Çevrilen Kitapları:

1. Kesin İnançlılar: Kitle Hareketlerinin Anatomisi, Çev. Erkil Günur, Tur Yayınları; 1978, (Kitabın sonraki baskıları; Akran Yayıncılık, 1993 ve İm Yayın Tasarım, 1998)

2. Aklın Muhteris Çağı; Çeviren: İhsan Durdu, Ayışığı Kitapları, 2000.

3. Değişim Sancısı; Ayışığı Kitapları, 2000. Eric Hoffer bu kitabının en önemli eseri olduğuna inanırdı.

“KESİN İNANÇLILAR” İSİMLİ ESERLE İLGİLİ YORUMLAR

Necat YAZICI

Kitle hareketleri her zaman ilgi uyandırmıştır. Kitle hareketleri yalnızca gerçekleştikleri dönemleri değil, takip eden süreçte pek çok toplumu da derinden etkileyecek sonuçlar ortaya çıkarmışlardır. Hal böyle olunca kitle hareketlerinin nedenleri herkes için bir merak ve araştırma konusu olmaktadır.

Kitle hareketlerinin ortaya çıkmasına neden olan ortam, bu hareketleri idare eden kişilerin karakterleri, harekete katılan kesimlerin içinde bulundukları sosyo-psikolojik durum vb. meselenin doğru anlaşılmasında büyük bir önem arz etmektedir.

Benzer bir durum İslam düşünce ekolleri olan itikadi ve siyasi mezheplerin ele alınmasında da önem arz etmektedir. Bu bağlamda söz konusu mezheplerin anlaşılmasında, siyasi yönü ağır basan mezhebi hareketlerin doğuş, gelişim ve teşekkül süreçlerinin doğru anlaşılmasında, kitle hareketlerinin psikolojisinin bilinmesi faydalı olacaktır.

Eric Hoffer’in kitabı özellikle yıkıcı olarak adlandırmayı tercih ettiği -ki bu adlandırmanın bilinçli olduğu kanısındayım- kitle hareketlerinin arka planına ışık tutma iddiasında olan bir çalışma. İleri sürdüğü bazı hususlar tartışmaya açık olmakla birlikte, örnek olarak vermiş olduğu olaylarla sınırlı tutulması şartıyla kitle hareketlerinin sağlıklı bir anatomisini bize verdiği söylenebilir.

Birinci bölümde kitle hareketlerinin çekici yönleri ele alınıyor.

İkinci bölümde inanç değiştirmeye hazır insanlara ilişkin bir karakter özellikleri ağırlıklı bir sınıflandırma yapılıyor.

Üçüncü bölümde ise kitle hareketlerine ivme kazandıran “birlikte hareket ve nefsinden fedakarlık” konuları irdeleniyor. Bu bağlamda fedakarlığı arttıran etkenler ile kitle hareketlerinde yer alan kişileri hareketi amacına ulaştırma hedefi doğrultusunda safları sıklaştırıcı/birleştirici faktörler analiz ediliyor.

Yazar kitabında ağırlıklı olarak modern zamanlarda ortaya çıkan ve özellikle kıta Avrupası ve yakın çevrede etkili olan devrimci, faşist ve sosyalist devrimler bağlamında kitle hareketlerinin analizi üzerinde yoğunlaşıyor. Sonuçları itibariyle dünya tarihinin temel kırılma noktalarına işaret bu olayların ortaya çıkış sebepleri üzerinde duruluyor.

Her toplumsal hoşnutsuzluğun sonuç alan bir kitle hareketine dönüşmemiş olması, şöyle ya da böyle bir sonuç alınan kitle hareketlerinin özelliklerinin ne olduğuna dair bir merakı da uyandırıyor.

Yazarın kitle hareketlerine katılanlara yönelik tahlili birçok açıdan ayrıca ele alınmalıdır. Yazarın analizlerinin, vermiş olduğu örnekler itibariyle, kısmi doğruluk payı olmakla birlikte kitle hareketlerine katılan insanların toplumla sağlıklı iletişim kuramayan, büyük hayal kırıklıklarına uğramış, kendini anlamlandıracak değerlerden yoksun kişilikler olarak resmedilmesi, kitabın amacına yönelik bir takım kuşkuları besler nitelikte.

Kitle hareketlerine katılan kimselerin neredeyse bir işe yaramayacak derecede düşük toplumsal konumlarının suistimal edilmesi neticesinde ortaya çıkan kitle hareketleri, sırf bu imaj nedeniyle zaten en başından tu kaka edilmesi gereken bir görünüm kazanmaktadır.

Kitabın kitle hareketlerini fanatizmle açıklama gayretleri, toplumsal yapıda değişime kapalı, muhafazakar bir anlayışın ipuçlarını veriyor.

Yazarın genel olarak bilinen bazı kitle hareketlerinden hareketle birtakım tespitler yaptığını söylemek gerekiyor. Yani eser bir yıkıcı kitle hareketi oluşturmak için gerekli materyalden bahsetmekten ziyade, gerçekleşmiş olan kitle hareketlerinin mahiyetinden bize haber verir gibidir.

Elbette insan doğasının hemen her zaman ve yerde sabit olan özellikleri açısından değerlendirildiğinden yazarın kitle hareketlerine katılan insanların sosyo-psikolojik durumlarına ilişkin kimi bazı tespitleri zamanı aşan bir değer de taşımaktadır.

Yazar kitabında dini, sosyal veya milliyetçi hareketlerin ortak özelliklerini incelemektedir. Bu bağlamda bütün kitle hareketlerinin, taraftarlarında, ölümü göze almak ve birlikte yürüyüşe geçmek duygusu yarattığı vurgulanmaktadır. Yine kitle hareketlerinde yer alan kişilerin bir şekilde aynı düşünce tarzına sahip kişilerden oluştuğu belirtilir.

Ancak kitle hareketlerini yönlendirenlerin bu kitleyi aslında manipüle ettiği hususu, satır aralarında ve özellikle de kitabın üçüncü bölümünde ayrıntılı olarak anlatılmaktadır.

Kitabın tamamı bir bütün halinde değerlendirildiğinde, adeta kitle hareketlerine katılanların her durumda aldatıldığı ve aldanmışlıklarının kurbanları olduğu fikri işlenmektedir.

Asosyal, umutsuz, ne yapacağını ve anlamını bilmeyen insanların manipüle edilerek kitlelerin harekete geçirildiği doğrudur. Ama bu bir toplumsal kuraldan ziyade, elde var olan örneklerden yola çıkılarak varılacak bir durum tespiti olabilir.

Bu bağlamda yazarın peygamberlerin kitle hareketlerini de –bir takım övücü ifadeler araya sıkıştırılsa bile- neredeyse bu kategoriye sokma çabası sezinlenmektedir.

Dikkatli bir okuma ile yazarın ifade ettiği bazı hususların İslam tarihi sürecinde kimi kitle hareketlerinin, yani siyasi ve itikadi mezheplerin, davranışları ile örtüştüğü rahatlıkla görülebilir. Ancak tüm kitle hareketlerinin kitle manipülasyonuna dayalı olduğu fikri, bir zorunlu gerçek değildir. Bu iddia ancak verili olayların titiz bir tasnifi ile ileri sürülebilir. Dünyadaki pek çok yıkıcı kitle hareketinin niteliği bu olabilir ancak tüm kitle hareketlerinin yıkıcı olmadığı/olması gerekmediği de bir başka gerçektir.

Kaynak:

http://corumgulder.com/haber_detay.asp?haberID=82

********************************************

KİTLE PSİKOLOJİSİ VE İSLÂM’IN YAYILIŞI

HAYATİ BİCE/ 11 Eylül 2011

atahayati@gmail.com

Bir önceki yazımda “Kesin İnançlılar” adlı kitabında Eric Hoffer’in  İslamiyet’in yayılışını da bir kitle hareketi olarak ele aldığından söz etmiştim. Bu sözlerimi İslâm gibi bir ilahi varoluşun, kitapta yer alan kitle hareketlerinin beşerî örnekleri olan faşizm, komünizm gibi sistemlerle özdeşleştirilmesini –ya da benzeştirilmesini- benim de benimsediğim şeklinde anlayanlar oldu.  Hattâ, daha ileri giderek Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemi, kitabında kendilerine özel yer ayırdığı Adolf Hitler, Joseph Stalin gibi başına geçtikleri hareketleri kitlelere mal eden eli kanlı psikopat isimler ile birlikte anan bir Batılı yazarın kitabını tavsiye etmemin yanlışlığını mail ile iletenler de var.  Gerçekten de İslâm’ın yayılışını ilahi desteği yok sayarak başarılı bir kitle hareketi, Hz. Rasûlullah sallallâhü aleyhi ve sellemi ise kitle psikolojisini kullanarak başarıya ulaşmış bir ajitatör olarak değerlendirmek benim nazarımda da küfre yakın bir yerdedir.

 Tarihte başarıya ulaşmış ve kitlelere mal olmuş fikirleri inceleyen Eric Hoffer, İslâm’ı da bu çerçevede ele alarak,  İslâm’ın inanç, lider, öncü kadrolar, sloganlar yönünden tam bir kitle hareketi haline geldiğini ve tarih içinde yayılışını da bu dinamizmine borçlu olduğunu ileri sürmektedir. Kendi kendini yetiştirmiş bir zekâ olan ve dinler tarihi –özellikle İslâm- hakkındaki bilgisi sadece okuduğu birkaç yanlı kitaba dayanan Eric Hoffer’in İslâm hakkındaki değerlendirmesi, sadece Batı’nın İslâm algısını yansıtması yönüyle bir önem taşıyabilir.

İslâm’ın ortaya çıkış sürecine baktığımızda  bir kitle hareketi olarak başlamadığı için yayılışını kitle psikolojisinin sonucu şeklinde göstermek te yanlıştır. İslâm’ın Mekke’deki ilk yıllarında ilk müslümanların sürekli ezilip horlandığı düşünüldüğünde, hattâ devam eden vahiy süreci uzunca bir süre kesildiğinde müşriklerin  “Muhammed’in Rabb’i O’nu terketti” istihzalarını hatırlarsak konu daha iyi anlaşılacaktır. İslâm’ın indirildiği sürecin ilk 10 yılını teşkil eden sıkıntılı ilk Mekke-i Mükerreme döneminden sonra 622 yılında peygamberliğinin 11. yılında Medine-i Münevvere’ye hicretten sonra İslam devlet haline gelme süreci başlamış; bu süreç içerisinde M.  624 yılındaki Bedir savaşı ve  M.  625 yılında Uhud yenilgisi gibi ağır sınavlar ile de karşılaşılmıştır.

Bedir savaşına katılan -ve isimleri tek tek kaydedilmiş olan- ilk müslümanların sayısının 313, Uhud savaşına katılan müslümanların sayısının ise 1000 civarında oluşuna dikkat çekmek isterim.  Özellikle Uhud savaşı sırasında çok zorlanan müslümanların psikolojisine bakıldığında bile zafere koşan bir kitleye katılarak ganimet paylaşımından nasib alma düşüncesinin var olamayacağı görülür. O günlerde İslâm’ın ve Allah elçisinin yanında yer almak hâlâ ağır bir çileye talib olmaktı. [2]

Eric Hoffer’in bu süreçten haberdâr olduğunu sanmıyorum; dolayısıyla İslâm’ın yayılışını bir kitle psikolojisine kapılan insan topluluğunun faaliyetine bağlaması tamamen isabetsizdir.

Kesin İnançlı Kimdir?

Eric Hoffer’a göre: “Kutsal bir amaca inanç, bir dereceye kadar nefsimize olan inancın kaybolmasından doğan boşluğu doldurmaktır. Bir insanın kendi mükemmelliğine olan inancı ne kadar zayıf ise, ulusunun, dininin, ırkının ve ya inandığı kutsal amacın mükemmelliği yönündeki iddiası o kadar kuvvetlidir.”

 “Kesin inançlı” kendi siyasî, dinî, felsefî inancının “mutlak gerçek” olduğuna, bu inancını başkalarına -zorla da olsa- kabul ettirmek gerektiğine bağnazca inanır. İnancı konusunda en ufak bir şüphesi, hatta doğruluğu konusunda kaygısı bile yoktur. Bu yüzden, kesin inançlı haline gelmiş insanların eğitim almış, okumuşlarında bile içinde yer aldıkları hareketi sorgulamaya boş verme havası egemendir.

Hoffer, tarihte başarılı olmuş lider karakterli insanları şöyle tarif eder: Başarılı bir liderin en önemli işlerinden biri, taraftarlarında muhteşem bir görev yaptıkları hayalini yaratmak suretiyle ölmenin ve öldürmenin acı gerçeğini perdelemektir.”

Kitleye mal olmuş bir harekete katılanların, ölümü dahi göze almalarını ise: “İnsanların bir rozet, bir bayrak, bir namus, bir fikir, bir efsane ve benzeri şeyler uğruna ölmeyi göze almaları tamamen anlamsız bir davranış değildir. Aksine, asıl anlamsız olan şey, bir kimsenin maddi bir kazanç uğruna canını vermesidir.” sözleriyle açıklar.

İslâm’ın ve Türk Tarihinden Birkaç  Kesin İnançlı…  

Hoffer’in bu tarifine göre İslâm’ın ilk müminlerinden ashâbı kirâm’ın Hatice b. Huveylid, Ebubekir es-Sıddîk, Ömer b. Hattab, Ali ibn Ebu Talib, Bilâl-i Habeşî, Sümeyye, Ammâr b. Yasir, Ebuzer Gıfarî radiyallâhü anhüm gibi yıldız isimlerini Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin tebliğini kabul anlamında kesin inançlı olarak kabul etmek gerekir. Türk tarihine bakıldığında da Alp Arslan, Fatih Sultan Mehmed, Yavuz Sultan Selim, Kanunî Sultan Süleyman, Genç Osman gibi isimlerin hayatlarında pek çok kesin inançlılık örneklerini bulabiliriz. Ülkücü hareketin 12 Eylül öncesinin keskin mücadele döneminde, sonrasındaki işkence ve tutsaklık döneminde de birçok ülküdaşımız kesin inançlılık örnekleri sergilemiştir.

Birkaç örnek vermek gerekirse Miraç sonrasında kendisine gelip: “Arkadaşın Muhammed şimdi de yedi kat semâyı geçip Rabbi ile konuştuğunu söylüyor. Buna da mı inanacaksın?” diyen müşriklere: “Bunu Muhammed mi dedi? O dediyse elbette inanırım.” yanıtını veren Ebubekir es-Sıddîk, kesin inançlı değilse kimdir kesin inançlı olan?

 

Ya da Mekke’nin kızgın kumarlı üzerine yatırlıp göğsüne konan ağır kayaların altında inlerken “Lat ve Uzza’yı Rab olarak kabul et”meğe zorlanırken “Allah Ehad, Ehad…” diye inleyen Habeşli Bilâl’in inancını sorgulamak kimin haddine?

Rasûlullah’ın bekâ âlemine geçişinden sonra gördüğü haksızlıklara başkaldırıp çöl ortasındaki Rebeze’de münzevî bir hayatı tercih eden Ebuzer’in imanı kaç deve yükü altın ile değiştirilebilirdi ki?..

 Türk tarihine bakacak olursak da kesin inançlı bir çok ecdâd simasını görebiliriz. Malazgirt ovasında cenk meydanına çıkmadan önce beyaz elbiseler giyip ölürse bu beyaz elbiselerinin kefeni olmasını vasiyet eden Alp Arslan’ın imanında, hicret arifesinde öldürülmesi planlanan Hz. Rasûlullah (s.a.v.)’in yatağına yatan Hz. Ali’nin yiğitliğinden bir nişane yok mudur?

 Ya Bizans surları önünde kuşatma uzayınca: “Ya Ben Bizans’ı alırım, ya da Bizans beni” diyerek atını denize süren Fatih’in azmini nasıl açıklayabiliriz?

 Ya da ilerlemiş yaşında Zigetvar kalesinin fethi için at sırtında, yüzlerce ve yüzlerce kilometrelik sefer yollarına düşerek, şehîd olan Kanunî Sultan Süleyman’ı İstanbul’un incisi Topkapı Sarayı’ndan çıkarıp yetmişinden sonra gazâ yollarına düşüren neyi arzusudur?

 12 Eylül döneminin işkence tezgâhlarından geçen ülkücülerin, sorgucuları çıldırtan ketumluklarını da davaya olan kesin inançlarından başka bir şeyle izah zordur.

 Ashâb-ı Kirâm’ın, azîz ecdâdın yaşadıklarına ve yakın dönemde ülkücü harekete adanmış hayatlara bu nazarla bakıldığında daha pek çok örnek “kesin inançlı” kahraman bulmak mümkündür.

 “İslâm’ın Zaferi Allah’ın Vaadidir”

 Bu açıdan İslâm’ın yayılış ve zafere ulaşma sürecini, “kesin inançlılar”ın müthiş bir zaferi olarak tanımlayan Eric Hoffer, bu  noktada haklıdır. Haksız olduğu konu, Allah Teâlâ’nın ve meleklerin desteği ile kazanıldığını Kur’an-ı Kerîm’in ifade ettiği Bedir, Hendek gibi muharebelerin, Mekke fethinin sadece Muhammed tarafından inandırılmış insanların kahramanlığı ile kazanıldığını sanmasıdır. Bu yanılsamada, kökü taa cahiliyye dönemine kadar giden İslâm’ı ilahi kaynağından soyutlayıp Hz. Rasûlullah’ın kendi çabaları ile ortaya çıkan bir din, Kur’an-ı Azîz’i Hz. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin derlediği “esâtirü’ evvelîn” (=öncekilerin efsaneleri) olarak algılayan Yahudi-Hrıstiyan çarpık zihniyetidir. Aile kökleri Yahudi olan Eric Hoffer’in İslâm’ı değerlendirmesi  de bu çarpıklığı yeterince içermektedir.[3]

 Bu çerçevede İslâm’ın iman esasları kitle hareketinin ideolojisini, Peygamberimiz sallallâhü aleyhi ve sellem kitle hareketinin liderini, Hz. Rasûlullah’ın keremli ashâbı (radiyallâhü anhüm) ise kitlenin öncü kadrosunu temsil etmektedirler. Müslüman olmayan bir fikir adamı olarak Eric Hoffer’in bu tesbitinde İslâmi açıdan çok büyük bir boşluk vardır. Bu büyük handikap, İslâm’ın ilahi kaynaklı bir din olduğunu, iman esaslarının vahiy olarak gelen Kur’an-ı Kerim’e dayandığını göz ardı ederek beşerî bir üretim olduğu yanılgısıdır.  Ayrıca ilk günden bu yana İslâm’a giren her bir kişinin Allah indinde tek-tek sorumlu insanlar olarak “müslümanlar kitlesi”ne  katıldığı ve kitle içindeki her bir ferdin tek başına Allah Teâlâ’ya hesab vereceğinin şuurunda insanlar olarak kendilerini yetiştirmek ve geliştirmek zorunda olduğu gerçeğinden habersiz oluşu da bilmediği bir alanda konuşması nedeniyle ortaya çıkan vahim bir durumdur yanlışlardır.

İslâm’ın Farkı: Yatay Genişleme/Dikey Derinleşme

 “İki günü birbirine denk olduğunda zararda olacağını” bilen insanların kitle içerisinde kendilerini kaybetmeleri ve şahsi yetersizliklerini azaltmağa çalışmadan kendilerini avutmaları mümkün müdür? Yahud Kur’an-ı Hakîm’in ifadesiyle Allah’ın kendisine “şahdamarından daha yakın “ olduğunu bilen bir müslüman, hangi kitle içinde Rabb’ine kulluğu, yaratılış gayesinin gereği olan öz kişiliğini unutabilir ve nefsiyle mücadeleyi ya da murakabeyi bir tarafa bırakabilir?

 İşte bütün bu hususlar sebebiyledir ki, akın akın İslâm’a koşan kitleleri teşkil eden insanlar, her biri tek tek daha iyi müslüman olma yolunda ilerleyerek insani yönden de kemali aramağa başlamışlardır. Bir benzetme ile ifade edilecek olursa İslâm zuhurundan itibaren kitlelere yatay bir düzlemde yayılırken, bünyesine aldığı tek-tek “kul”lar olan insanları dikey düzlemde derinleştiren bir seyir izlemiştir.  İslâm ile tanışarak ruhânî bir eğitim sürecine dâhil olan fertlerin bir araya gelmesi ile oluşacak bir kitle hareketi bir yandan genişleyerek toplumdaki etkinliği artarken bir yandan da tek tek kişiler bazında derinleşerek yoğunluğu artar; yani kitle bir yandan enine büyürken bir yandan derinleşir. Genel müslüman kitle içinde liderinin etrafında belirli bir örgüt disiplini ile dünyaya dair mücadeleye devam eden her bir müslüman, Allah’ın huzurunda tek başına kalacağı o büyük hesab gününde hesabını verebilmek için kendi iç muhasebesini her an yapmak zorundadır.

İslâm tarihi başta Hz. Ömer radiyallâhü anh örneği olmak üzere, “İslâm ile tanışan Allah kulları”nın bu kemale erme cehdinin emsalsiz örnekleriyle doludur. Önceki yazımda işaret ettiğim bir hadiste yer alan İslâm’ın “küçük cihad/büyük cihad “ esprisi de doğrudan olarak bununla ilgilidir. Tek-tek her bir ferdi kendisini bu şekilde geliştiren bir kitle hareketinin dünyada başarıya ulaşması çok muhtemel olduğu gibi, -dünyevi bir başarıya ister ulaşılsın isterse ulaşılmasın- her bir mensubu da büyük hesap gününde Allah’ın huzurunda zelil ve perişan olmaktan kurtulurlar.

Hicretin ikinci asrından itibaren ortaya çıkan sûfîlerin öyküsü ve hicretin beşinci asrından itibaren ortaya çıkan tasavvuf okullarının faaliyetleri de tek-tek müslümanların kaliteli insanlar olarak yetiştirilmesini konu alır.  Türk coğrafyasında İslâm’ın yayılması da yüzyıllar içerisinde bu kemale erme seyrini tanımlar. Başta Yesevîlik olmak üzere Türk yurtlarında faal olan Kübrevîlik, Mevlevîlik, Bektaşîlik, Nakşbendîlik gibi tarikat dergâhlarında da bu kemâl ilminin dersleri okutulmuştur.

 Köhne-Ürgenç kalesini kuşatan Moğol istilacılarına karşı savunulan kalenin bedeninde göğüs göğse bir mücadeleye girerek, oklanarak şehîd edilen Kübreviyye tarikatının kurucu mürşidi Necmeddin Kübra’dan zamanımızda ehl-i tasavvuf olarak pazarlananların, anonim şirket gibi ülkenin her yanında tezgâh açanların alacağı çok ders vardır. [4]

 Tasavvufî eğitim yöntemlerinden birisi olan “halvet der encümen”  (=halk içinde Hakk ile beraber olma) kuralı, müslüman bireyin toplum ile ilişkilerinin nasıl olması gereğine ışık tutan eşsiz bir yöntemdir. Tarihî tasavvufî tecrübeden yararlanılarak birer insan olarak inanç ortaklığını paylaşan bireylerin öz nitelikleirnin gelişiminde ülkücülüğün Dokuz Işık doktrininin Şahsiyetçilik ve Hürriyetçilik ile Gelişmecilik ve Halkçılık kuralları bu çerçevede değerlendirilmesi gereken esaslardandır.

 ————————–

 

[2] Geçen yılın Ağustos ayında yaptığımız umrede hicret sırasında Hz. Rasûlullah (s.a.v.)’in, vefakâr dostu Hz. Ebubekir (r.a.) ile kendilerini izleyen müşriklerden gizlendikleri ve tam üç gün üç gece saklandıkları Mekke yakınındaki Sevr Mağarasını ziyaret ettiğimde bunu çok derinden fark ettim. Medine-i Münevvere’de ise Uhud savaşı esnasında yaralanan ve o sırada 54 yaşlarında olan Hz. Rasûlullah (s.a.v.)’in birkaç sâdık müslüman mücahid ile sığındıkları kaya oyuğunu ziyaret ettiğimizde içeriisnde bulundukları psikolojiyi düşündüm. Ancak 10 kişinin sığabileceği bir iç hacmi olan bu kaya gediğinde  Allah’ın Elçisi (s.a.v.) ve yanındaki ashâbının yaşadıklarını anlamağa çalıştım. Bu vesile ile Hacc veya umre yapacak okurların normal ziyaret programlarında olmayan bu iki mekânı mutlaka ziyaret etmelerini tavsiye edeceğim.

[3] Nurcular başta olmak üzere sağ kesimde yıllardır büyük bir hayranlıkla reklamı yapılan Thomas Carlyle’ın Kahramanlar kitabında Hz. Muhammed, Kur’an-ı Kerim ve İslâm hakkında yazılan akıl almaz iftiralar, küfür cümleleri yanında Eric Hoffer’in yazdıkları çok hafif kalmaktadır.

 [4] Türbesi Türkmenistan’da bulunan Necmeddin Kübra’nın hayat hikâyesi hakkında geçtiğimiz günlerde yayınlanan ve Dr. Süleyman Gökbulut’un yazdığı değerli inceleme eserinde bu şehadetin bütün ayrıntıları yer almaktadır. Tasavvufî kahramanlığın ve gerçek cihadın niteliğini anlamak için okunmasını tavsiye ederim. (Necmeddin Kübra, Dr. Süleyman Gökbulut, İnsan yayınları, İstanbul-2011.)

http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=565188&sa=89531941

[5] Muhyiddin Şekûr’un biyografik eseri “Su Üstüne Yazı Yazmak” hakkında yapılmış ayrıntılı bir inceleme için bkz.  http://www.tasavvuf.info/su.htm

**********************************

 BAĞNAZ, YOBAZ…

Taha AKYOL

Milliyet

       ERCİH Hoffer’in “Kesin İnançlılar” adlı mükemmel kitabının yeni baskısı çıktı. (İm Yayınları, CC 237, Mecidiyeköy 80303 İstanbul)

       Hoffer, “kesin inançlı” kavramını ‘bağnaz, mutaassıp, yobaz, fanatik’ anlamında kullanıyor. “Kesin inançlı” kendi siyasi, dini, felsefi inancının “mutlak gerçek” olduğuna, bunu başkalarına zorla uygulamak gerektiğine bağnazca inanır. Hiç şüphesi, hatta merakı bile yoktur:

       “Öğretinin etkisi onun anlamından değil kesinliğinden doğmaktadır… Artık meçhul ve hayret verici hiç bir şey kalmamış demektir. Akla gelebilecek bütün soruların cevabı hazırdır, bütün kararlar verilmiştir ve bütün ihtimaller önceden görülmüştür. Kesin inançlı kişi şaşırmaz, tereddüt etmez, Onun şaşmaz öğretisi, dünyanın bütün sorunlarının çözüm yolunu bilir…”

       Bu yüzden, okumuşlarında bile”cehalet havası sezilir.” (Sf. 96 – 97)

       Aynı sebeplerle, ‘ödünsüz’dür:

       “O uzlaşmaktan korkar, kutsal amacının doğruluğunu ve kesinliğini değerlendirme (gözden geçirme) tekliflerini kabul etmez.” (Sf. 103)

       ‘Revizyonizm, değişim, yumuşama, uzlaşma’ gibi kavramlara düşmandır.

       Hatta ılımlılık “tehlikeli”dir, “ihanet”tir. (Sf.156)

    …………..

       ‘DÜŞMAN’ onun için bir ihtiyaçtır. Çünkü ancak tehlikeli ve acil bir ‘düşman’ın varlğı onun kafasındaki ak – kara şablonuna uyar. Bağnazlık ve paranoya birbirini tamamlar.

       Hitler’in sözleri:

       “Bütün Yahudileri imha edersek onları yeniden yaratmamız gerekecektir. Sadece ismen değil, cismen de bir düşmanımızın bulunması esastır.” Sf. 110)

       Japon faşistlerinin büyük ızdırabı:

       “Maalesef Japonya’da Yahudi yok!” (Sf.111)

       Öyle bir “düşman” ki, “her şeye kadir ve her yerde hazır” olmalıdır.(Sf. 122)

       Her yere sızan, sinsi planlar yapan, bizleri uyutan, bizden akıllı düşmanlar!

       En heyecan verici iç düşmanlar ‘dış güçler’e ‘emperyalizm’e, ‘beynelmilel Yahudi’ye bağlı olanlardır: “İdeal bir düşmanın yabancı olması gerekir, yerli düşmanın yabancı soydan geldiği iddia edilmelidir…” (Sf,113)

       ‘Kesin inançlı’nın sağcı solcu, dinci laikçi olması farketmez. ‘Aydınlanma Devrimi’ denilen Fransız Devrimi “yeni bir din” olmuş, “orak çekiç, gamalı haç putlaştırılmıştı. (Sf. 20 – 21)

      ……

       ‘KESİN İnançlılar’ espirisiz ve otoriterdir, daima gergindir, sinirlidir. Çünkü her yerde düşman görür, her yerde bozulma ve ihanet kokusu alır. Bu yüzden, “aşırı kişiler sükunete eremezler,” en azından birbirleriyle keskin fraksiyon kavgaları yaparlar. (Sf. 173)

       Şiddet ve tahakküm hırsının sınırı yoktur: “Nefret ettiğimiz kişilere kötülük yapmak, nefretimizin ateşini körüklemek demektir…” (Sf. 115)

       O yüzden ezdikçe, ezme hırsı artar, İşte Fransız Devrimi’de Jakobenler:

       “Onların döktükleri kan arttıkça prensiplerinin tek gerçek olduğuna inanma ihtiyacı da artmaktaydı…” Sf. 129)

       Bir de Nazileri düşünün! Hitler, partisindeki “huzursuzları” bir gecede temizlemişti! (Sf. 173)

       Sovyetlerdeki “hainler” en çok Bolşevik devrimcilerin içinden çıkmamış mıydı?!

       Birbirlerine benzerler. Hoffer, Ernest Renan’ın bir sözünü aktarıyor:

       “Aşırılar ölümden çok özgürlükten korkarlar…” (Sf. 38)

       Bütün bağnazlar, birbirlerinin zıt – benzeridir. “Bir birinden kutuplar kadar uzak olanlar, aşırılarla liberallerdir.” (Sf. 103)

       Çağımızda iç barışı ve toplumsal rasyonelleşmeyi sağlayan asıl faktörün liberal değerler olması bir tesadüf değildir.

 Taha Akyol’un “Kesin İnançlılar” isimli kitabın arka kapağına yazdığı metin

Kesin inançlı- kendi siyasi, dini, felsefi inancının -mutlak gerçek- olduğuna, bunu başkalarına zorla uygulamak gerektiğine bağnazca inanır.

Hiç şüphesi, hatta merakı bile yoktur. Bu yüzden, okumuşlarında bile -cehalet havası sezilir.

-Aynı sebeplerle, ‘ödünsüz’dür: ‘Revizyonizm, değişim, yumuşama, uzlaşma’ gibi kavramlara düşmandır.

Hatta ılımlılık -tehlikeli-dir, -ihanet-tir. ‘DÜŞMAN’ onun için bir ihtiyaçtır.

Çünkü ancak tehlikeli ve acil bir ‘düşman’ın varlığı onun kafasındaki ak – kara şablonuna uyar.

Bağnazlık ve paranoya birbirini tamamlar. Öyle bir -düşman- ki, -her şeye kadir ve her yerde hazır olmalıdır.

Her yere sızan, sinsi planlar yapan, bizleri uyutan, bizden akıllı düşmanlar!

En heyecan verici iç düşmanlar ‘dış güçler’e ‘emperyalizm’e, ‘beynelmilel Yahudi’ye bağlı olanlardır:

-İdeal bir düşmanın yabancı olması gerekir, yerli düşmanın yabancı soydan geldiği iddia edilmelidir…

-‘Kesin inançlı’nın sağcı solcu, dinci laikçi olması fark etmez.

‘Aydınlanma Devrimi’ denilen Fransız Devrimi -yeni bir din- olmuş, -orak çekiç, gamalı haç putlaştırılmıştı.

Bütün bağnazlar, birbirlerinin zıt benzeridir. -Asıl iki zıt kutbu oluşturanlar aşırılarla liberallerdir.-

Çağımızda iç barışı ve toplumsal rasyonelleşmeyi sağlayan asıl faktörün liberal değerler olması bir tesadüf değildir.

**********

ANİMAL FARM / Hayvan Çiftliği (1999) Film


 Yönetmen: John Stephenson  

Ülke: ABD

Tür: Komedi , Dram , Aile

Vizyon Tarihi: 15 Haziran 2001 (Türkiye)

Süre: 91 dakika

Dil: İngilizce

Senaryo: George Orwell , Alan Janes , Martyn Burke ,

Müzik: Richard Harvey

Görüntü Yönetmeni: Mike Brewster   

Oyuncular: Kelsey Grammer, Ian Holm, Paul Scofield

Özet

Filmde bir gün Manor Çiftliği’nde insan sahiplerinin baskısı altında yaşayan hayvanların bir ütopya yaratmak amacıyla bir domuz tarafından kışkırtılmasıyla örgütlenmesi ve direnişe geçmesi beraber yaşamları pahasına ortaya koydukları özgürlük mücadelesi ve bu hakka sahip olduktan sonra da aralarında ne gibi entrikaların döndüğü anlatılmaktadır.

Bu toplumsal harekette başı çeken Kartopu ve Napolyon adlı domuzların, insanlardan kurtulduktan sonra bu kez kendi otorite sevdalarıyla hayvanlara zulmetmesi, sosyalist sisteme yönelik bir eleştiri niteliğinde.

KİTABIN KONUSU:

Hayvan Çiftliği, (orijinal adıyla Animal Farm) George Orwell’in mecazi bir dille yazılmış fabl tarzında siyasi hiciv romanı. Roman ilk olarak 1945’te yayınlandıysa da asıl ününe 1950’lerde kavuştu. 1996’da ise geçmiş tarihler için verilen Retro Hugo Ödülü’nü 1946 senesi için aldı.

Roman, Stalinizmin acı bir eleştirisidir. Totaliter rejimlere karşıt bir solcu olan Orwell, romanında SSCB’nin kuruluşundan itibaren meydana gelen önemli olayları kara mizah kullanarak mecazi bir dille anlatır.

Hayvan Çiftliği çok yankı uyandırmış ve olumlu eleştiriler almıştır. Bir Stalinizm eleştirisi olmakla birlikte, II. Dünya Savaşı yıllarında müttefiklerini kızdırmak istemeyen İngiltere’de sansüre uğramıştır. Romanın çizgi filmi çekilirken konusunun CIA tarafından değiştirildiği iddia edilmektedir. Roman 1999’da bu kez konusuna daha sadık bir senaryoyla filme çekilmiştir.

Hayvan Çiftliği, Pink Floyd’un Animals albümüne ilham kaynağı olmuştur.

“Hayvan Çiftliği” Türkiye’de ilk kez 1954 yılında o zamanki adı Maarif Vekâleti olan Milli Eğitim Bakanlığı tarafından Halide Edip Adıvar’ın Türkçe çevirisiyle bastırtılmıştır. 1966 yılında da kitabın ikinci baskısı yapılmıştır.

Romanın İngilizce versiyonu 1970’li yıllarda Türkiye’de yabancı dille eğitim yapan devlet okullarında (Maarif Bakanlığı Kolejleri) İngilizce derslerinde okutulmuştur.

Romandaki karakterler

  • Koca Reis, domuz, hayvanlara mutluluk ve barış dolu bir dünya vaat eder, insanların çiftlikten kovulmasını ister. Karl Marx veya Vladimir Lenin‘e benzer.
  • Snowball, domuz, hayvanlara okumayı öğretir, bir değirmen yapılması taraftarıdır. Leon Troçki‘yi temsil eder. Napolyon değirmene önce karşı çıkar, Snowball’u çiftlikten kovduktan sonra ise değirmenin yapımını ister. Başa gelen her kötü olaydan Snowball’u sorumlu tutar.
  • Napolyon, domuz, köpekleri eğitir ve bir polis gücü haline getirir, Snowball’u çiftlikten kovar, insanlarınkinden daha baskıcı bir yönetim kurar. Josef Stalin‘i temsil eder. Kitapta Animalizm- Hayvanizm olarak anılan Marksizm ve Leninizm’den kesin olarak dönüş yapar.
  • Bay Jones, insan, çiftliğin eski sahibi. Son Rus çarı II. Nikolay‘ı temsil eder.
  • Bay Frederick, düzenli bakılan komşu çiftliğin sahibi. Adolf Hitler‘e benzemektedir.
  • Bay Pilkington, Winston Churchill‘e benzemektedir. Kitabın sonunda Napolyon’un Bay Pilkington ile anlaştığını görüyoruz. Bu da bize onun Theodore Roosevelt olduğunu gösteriyor.

KİTABIN ÖZETİ:

Olaylar İngiltere’de bir çiftlikte cereyan eder. Hayvanlar, çiftlik sahibi zalim Bay Jones’un boyunduruğu altında köle gibi yaşamaktadırlar. Koca Reis dedikleri, bir zamanlar ödül kazanmış kır yaşlı erkek domuz Koca Reis (yarışmaya Willingdon Gü­zeli adıyla katılmıştı, ama herkes ona Koca Reis di­yordu), buna karşı çıkmak için bir devrim planlar ve hayvanları gizli bir toplantıya çağırır. Toplantıda tüm hayvanlara artık köle gibi yaşamalarının sonunun gelmesi gerektiğinden ve gördüğü bir rüyadan bahseder ve şunları konuşur.

“Evet yoldaşlar, yaşadığımız hayat nasıl bir ha­yattır?

Açıkça söylemekten korkmayalım:

Şu kısa ömrümüz yoksulluk içinde, sabahtan akşama kadar uğraşıp didinmekle geçip gidiyor. Dünyaya geldik­ten sonra yaşamamıza yetecek kadar yiyecek verir­ler; ayakta kalanlarımızı canı çıkana kadar çalıştırır­lar; işlerine yaramaz duruma geldiğimizde de kor­kunç bir acımasızlıkla boğazlarlar. İngiltere’de, bir yaşına geldikten sonra, hiçbir hayvan mutluluk ne­dir bilmez, hiçbir hayvan dinlenip eğlenemez. İngiltere’de hiçbir hayvan özgür değildir. Hayatımız se­fillikten, kölelikten başka nedir ki! İşte, tüm çıplak­lığıyla gerçek budur.

“Peki, bu durum, Doğa’nın bir yasası mıdır?

Ül­kemiz, topraklarında yaşayanlara düzgün bir hayat sunamayacak kadar yoksul mudur?

Hayır, yoldaşlar, asla! İngiltere toprakları bereketlidir; havası suyu iyidir yurdumuzun; bugün bu ülkede yaşayan hay­vanlardan çok daha fazlasına bol bol yiyecek sağla­yabilir. Yalnızca şu bizim çiftlik bile bir düzine atı, yirmi ineği, yüzlerce koyunu besleyebilir; besleyebi­lir ne demek, onlara bugün bizim hayal bile edeme­yeceğimiz kadar rahat ve onurlu bir hayat yaşatabi­lir.

Öyleyse, bu sefilliğe neden boyun eğelim?

İnsan­lar, emeğimizle ürettiklerimizin neredeyse tümünü bizden çalıyorlar, işte, yoldaşlar, tüm sorunlarımızın yanıtı burada. Tek bir sözcükte özetlenebilir: İnsan.

Tek gerçek düşmanımız İnsan’dır. İnsan’ı ortadan kaldırın, açlığın ve köle gibi çalışmanın temelindeki neden de sonsuza dek silinecektir yeryüzünden.

“İnsan, üretmeden tüketen tek yaratıktır. Süt vermez, yumurta yumurtlamaz, sabanı çekecek gü­cü yoktur, tavşan yakalayacak kadar hızlı koşamaz. Gene de, tüm hayvanların efendisidir. Hayvanları çalıştırır, karşılığında onlara açlıktan ölmeyecekleri kadar yiyecek verir, geri kalanını kendine ayırır. Biz­se emeğimizle tarlayı sürer, gübremizle toprağı besle­riz; oysa hiçbirimizin postundan başka bir şeyi yok­tur. Siz, şu karşımda oturan inekler; bu yıl kaç bin lit­re süt verdiniz?

Güçlü kuvvetli danalar yetiştirmek için gerekli olan sütleriniz nereye gitti?

Her bir dam­lası düşmanlarımızın midesine indi. Siz, tavuklar; bu yıl kaç yumurta yumurtladınız, o yumurtaların kaçın­dan civciv çıkarabildiniz?

Tümüne yakını pazarda satıldı, Jones ve adamlarına para kazandırdı. Ve sen, Clover, doğurduğun o dört tay nerede; yaşlandığında sırtını dayayacağın, keyfini süreceğin o taylar nere­de?

Dördü de bir yaşına geldiklerinde satıldı; onları bir daha hiç göremeyeceksin, insanlara verdiğin o dört tay ve tarlalardaki emeğinin karşılığında bir avuç yem ve soğuk bir ahırdan başka ne gördün?

“Kaldı ki, yaşadığımız şu sefil hayatın doğal so­nuna varmasına bile izin vermezler. Ben gene talih­li sayılırım, onun için pek o kadar yakınmıyorum. On iki yaşındayım, dört yüzden fazla çocuğum oldu. Bir domuz için çok doğal. Ama hiçbir hayvan sonun­da o gaddar bıçaktan kaçamaz. Siz, karşımda oturan genç domuzlar; bir yıla kalmaz, bıçağın altında ciyaklaya ciyaklaya can verirsiniz, inekler, domuzlar, tavuklar, koyunlar; bu korkunç son hepimizi bekli­yor, hepimizi. Atların ve köpeklerin yazgısı da bi­zimkinden farklı sayılmaz. Sen, Boxer (at), şu koca kas­ların gücünü yitirmeye görsün, Jones (çiftçi) o saat, sakat ve kocamış adarı alan kasaba satar seni. Kasap da gırtlağını keser, kazanda kaynatıp av köpeklerine ma­ma yapar. Köpeklere gelince; yaşlanıp dişleri dökülmeye görsün, Jones boyunlarına bir taş bağlar, en ya­kın göle atar.

“Öyleyse, yoldaşlar, bu hayatta başımıza gelen tüm kötülüklerin insanların zorbalığından kaynak­landığı gün gibi açık değil mi?

Şu İnsanoğlu’ndan kurtulalım, emeğimizin ürünü bizim olsun, işte o zaman zengin ve özgür olacağız.

Öyleyse, ne yapma­lı?

 Gece gündüz, var gücümüzle insan soyunu alt et­meye çalışmalı! İşte, söylüyorum yoldaşlar:

Ayakla­nın!

Bu Ayaklanma ne zaman gerçekleşir bilemem, bir haftaya kadar da olabilir, yüz yıla kadar da; ama şu ayaklarımın altındaki samanı gördüğüm gibi gö­rüyorum: Hak er geç yerini bulacaktır. Yoldaşlar, şu kısa ömrünüzde bunu aklınızdan çıkarmayın! Ve en önemlisi, bu öğüdümü sizden sonra gelenlere iletin ki, gelecek kuşaklar zafere kadar savaşsın.

“Ve yoldaşlar, kararlılığınız asla, ama asla sarsıl­masın. Hiçbir tartışma sizi yolunuzdan saptırmasın, insan ile hayvanların ortak bir çıkan vardır, birinin dirliği öbürlerinin de dirliğidir, diyenler çıkabilir. Onlara sakın kulak asmayın. Hepsi yalan. İnsanoğ­lu, kendinden başka hiçbir yaratığın çıkarını gözet­mez. Bu savaşımımızda hayvanlar arasında tam bir birlik kurun, kusursuz bir yoldaşlık sağlayın.

Bütün insanlar düşmandır! Bütün hayvanlar yoldaştır!”

Üç gün sonra Koca Reis kazara öldürülür. Kendisinden geriye konuşma esnasında söylediği İngiltere Hayvanları adlı şiiri kalmıştır. Konuşması da çoktan diğer hayvanlarda ufuklar açmaya başlamış ve Adalet şarkısı ve özgürlüklerini tekrar hayvanlar bir ağızdan söylenir olmuştur.

Şarkının coşkulu bir ezgisi vardı, Clementine ile La Cucuracha arası bir şarkıydı. Sözleri şöyleydi:

İngiltere ve İrlanda’nın hayvanları,

Bütün ülkelerin, bütün iklimlerin hayvanları,

Kulak verin müjdelerin en güzeline,

Düşlediğimiz Altın Çağ önümüzde.

Er geç bir gün gelecek,

Zorba İnsan devrilecek,

İngiltere’nin bereketli topraklarında

 

Yalnızca hayvanlar gezinecek.

Burnumuza geçirilen halkalar,

Sırtımıza vurulan semer sökülüp atılacak,

Kamımıza saplanan mahmuz çürüyüp paslanacak,

Acımasız kırbaç bir daha şaklamayacak.

Zenginlikler düşlere sığmayacak,

Buğdayı arpası, yulafı samanı,

Yoncası, baklası, pancarı,

O gün hepsi bizim olacak.

İngiltere’nin çayırları daha yeşil,

Irmakları daha aydınlık olacak,

Rüzgârlar daha tatlı esecek,

Biz özgürlüğümüze kavuşunca.

O günü göremeden ölüp gitsek de,

Herkes bu uğurda savaşmadı,

İneklerle atlar, kazlarla hindiler el ele,

Özgürlük uğruna ter akıtmalı.

İngiltere ve İrlanda’nın hayvanları,

Bütün ülkelerin, bütün iklimlerin hayvanları,

Kulak verin müjdeme, haber salın her yere,

Düşlediğimiz Altın Çağ önümüzde.

Sahipleri Bay Jones’un yem saatlerini unuttuğu bir günde önceden planlanmış olmamasına karşın aniden, isyan patlak verir ve bu devrim umduklarından da kısa bir süre içerisinde tamamlanır.  

Çiftliğin sahibi Bay Jones çiftlikten uzaklaştırılır. Artık en zeki olarak tanımlanan domuzlar diğer hayvanlara önderlik yapmaya başlarlar. İlk işleri çiftliğin adını değiştirmektir. İsim kolayca bulunur. Bu sahibi sadece kendileri olan Manor Çiftliği’nin (Beylik Çiftliği) adı bundan sonra “HAYVAN ÇİFTLİĞİ” dir.

Süreç içerisinde iki domuz öne çıkar: Nopolyon ve Snowball.

Napolyon iri yarı, iyi konuşamayan ancak otorite sahibi; Snowball ise etkili konuşan, parlak zekaya sahip biridir. İkisi birlikte koca Reis’in fikirlerinden yola çıkarak “animalizm” adında bir öğreti ortaya koyarlar. Ardından da kamçıları, gemleri, burun halkalarını, zincirleri yok ederler ve aynı gün “yedi Emir”i yazıp ahırın kapısına asarlar.

Yedi Emir şöyledir:

  • İki ayak üstünde yürüyen herkesi düşman bileceksin.
  • Dört ayak üstünde yürüyen ya da kanatlan olan herkesi dost bileceksin.
  • Hiçbir hayvan giysi giymeyecek.
  • Hiçbir hayvan yatakta yatmayacak.
  • Hiçbir hayvan içki içmeyecek.
  • Hiçbir hayvan başka bir hayvanı öldürme­yecek.
  • Bütün hayvanlar eşittir.

Emirler büyük bir özenle yazılmıştı; ‘dost’un ‘tost’ diye, S’lerden birinin de ters yazılmış olması dışında, hiçbir yazım yanlışı yoktu. Bütün bu kuralar tüm hayvanlar tarafından benimsenmiş ve beklenen devrim gerçekleşmiştir.

Animalizm dersleri verilmektedir. “Dört ayak iyidir, iki ayak kötü” Ancak zamanla Napoleon ve Snowball birbirini çekememeye başlayıp, ikisi de yeni düzenin tek adamı olmak istemektedir.

 Napoleon ve Snowball çiftliğin hakimiyetini ele geçirmiş durumdadırlar. Her şekilde haklılıklarını öne çıkarırlar ve hayvanları ikna ederler. Örnek verilecek olursa  hayvanlar:

“Süt ve elmalar kimde?    Süt ve elmalar kimde?    Süt ve elmalar kimde?    Süt ve elmalar kimde?”    Diye sorduklarında saklayamadıkları gerçeği itiraf ederek “Biz domuzlarda!” cevabını verirlerken gerekçeleri de hazırdır.   Snowball der ki;

“Süt ve elma beyini besler.    Ve eğer beyinlerimiz beslenmezse o zaman Çiftçi Jones geri gelebilir.    İçinizden Jones’u tekrar görmek isteyen var mı? Hayvanlar:

“Hayır. Hayır. Hayır”, derler.

“Öyleyse, o zaman iyiliğimiz için sütü içmeye ve    elmaları yemeye devam edeceğiz.” Derler. Ancak bu arada enikleri çok olan Jessie süt tüketimi yüzünden yavrularından uzaklaştırılır ve yavruları komitenin emrinde çalışan kolluk kuvvetlerine dönüştürülür.

Domuzlar hayvanlara ne yapacağını, ne düşüneceğini söylüyorlardı. Ancak  Snowball çiftlikte elektrik üretimi için bir yeldeğirmeni yapılması gerektiğini söylediğinde Napolyon’un enntrikaları ile köpekleri tarafından çiftlikten sürülür. Ama buna rağmen yeldeğirmeni çalışmalarına başlanır. Burada Napeleon başta savunmadığı bu düşünceyi sonraları ne yapıp edip kendisinin de bunu savunduğu ancak Snowball’u çiftlikten göndermek için böyle söylediğine inandırır.

Bir gün çiftliğe dışarıdan saldırılar olur… Yabancı hayvanlar çiftliğe giriyor, iki sene gibi uzun bir zaman içerisinde bütün hayvanların büyük gayretleri sonucu yaptıkları ve büyük domuzun adının verildiği Yel Değirmenini yıkıp harap ederler.  Çiftlikteki bütün hayvanlar yaralanır, bazıları ölür. Bir müddet sonra bir tüfek sesi duyuluyor. Ağır yaralı bir hayvan yanındaki bir domuza:

“Neden tüfek atılıyor” diye soruyor. Domuz: “Zaferimizi kutlamak için” cevabını veriyor. Yaralı hayvan; “Hangi zafer” diye hayret ediyor. Domuz; “Ne demek hangi zafer, düşmanı topraklarımızdan kovmadık mı” diyor. “Ama iki yıl uğraştığımız değirmeni yok ettiler” karşılığını veriyor. Domuz: “Ne önemi var, bir değirmen daha yaparız, istersek daha fazla yaparız, yapmış olduğumuz muazzam işleri takdir etmiyorsun, şimdi şu bastığın topraklar düşman işgalindeydi, ama liderimiz sayesinde her karışını geri aldık” diyor…Biraz sonra Büyük Domuz, kendisine taktığı bir kaç madalya ve nişanla çıkıp bütün hayvanları, elde ettikleri zaferden dolayı kutluyor, tebrik ediyor. Hayvanların hepsi büyük zafer kazandıklarına böylece inanmış oluyorlar.

Domuzlar insan gibi davranmaya başlamışlar ve hızla şişmanlamaktadırlar. Hatta yatakta yatmakta, içki içmektedirler. Hayvanların eşitliği ilkesine uymayan bu davranışlar zamanla duvardan değiştirilerek domuzlar tarafından kendilerine uygun hale getirilir. Örneğin domuzların yatakta yatmaları ve içki içmeleri konusunda “Hiç bir hayvan yatakta yatmayacaktır” ilkesini hatırlayıp hayrete kapılıyorlar. Hep beraber duvarın yanına gidiyorlar, ancak duvarda: “Hiç bir hayvan çarşaflı yatakta yatmayacaktır” yazısını görüyorlar, hepsi, bu ilkeyi yanlış hatırladıklarını düşünüyor, bu ilkenin sonradan değiştirilmiş olduğunu anlayamıyorlar bile. Tüm hayvanların eşitliği ilkesi Koca Reisle birlikte toprağa gömülmüştür kısacası. Yaşlı Koca Reisin sözlerinin hiç anlamı yoktu artık.    Domuzlar şimdi evde yaşıyorlardı.    Napoleon arada bir görülüyordu ama onuruna bir heykel yapılarak ahır yakınına dikildi.    Napoleon Hayvanları ikna için şunları söylüyordu:

“Bugün bizim için yeni bir yolun başlangıç işaretidir.    Hayvan çiftliği izole edilmiş olarak kalamaz.    Hayatımızın kalitesini arttırmak için,    değirmeni inşa etmek için,    kendimizi beslemek için ticarete ihtiyacımız var.    (Yaşlı Koca Reis asla ticarete bulaşmayın dememişse de)    Lideriniz olarak,    Ticaretin ağır yükünü ben omuzlarıma alacağım.    Devrimimiz devam ediyor ve Koca Reis’e şimdi bütün aksiyonlarımıza inançlarımızın kurucusu olarak bakılacak.”

Devrimin amaçlarından da hızla uzaklaşılmaktadır; başlarda vaadedilen çalışma saatlerinin azalacağı yiyeceklerin artacağı yönündeki sözler gitmiş aksine çalışma saatleri artmış, verilen yiyecekler azalmıştır.

Kış aylarında çiftlikte kıtlık baş gösteriyor. Buğday azalıyor, patatesler soğuktan donuyor ve yenilemeyecek hale geliyor. Açlıktan dolayı ölümler baş-gösteriyor. Büyük domuz, bu haberlerin çiftlik dışında yayılmasını önlemek için önlemler alıyor, çiftliğe gelen ziyaretçilere, erzak depolarının dolu olduğunu söylüyor ve onlara, üzerini buğday ve yiyecekle örttürdüğü kum yığınlarını erzak diye gösteriyor…

Büyük domuz, aldığı bir kararla, tavukların yumurtalarının çiftlik dışında satılacağını, tavukların kuluçkaya yatmalarını yasakladığını ilan ediyor, buna karşı çıkan tavukları, yetiştirdiği köpeklere öldürtüyor… Bunun üzerine hayvanlar; “hiçbir hayvan diğer bir hayvanı öldürmeyecektir” ilkesini hatırlıyorlar. Hemen bu ilkelerin yazılı bulunduğu duvarın yanına gidiyorlar. Ancak duvarda: “Hiç bir hayvan diğer bir hayvanı bir sebep olmadan öldürmeyecektir” yazıldığını görüyorlar, bu ilkeyi de yanlış ezberlemiş olduklarını düşünüyorlar!.

Şarkılar değişmiş Na­poleon Yoldaş için şiirler söylenir olmuştu.

Yetimlerin biricik babası!

Mutluluğumuzun pınarı!

Yem kovalarının sultanı!

Gökyüzündeki güneşi andırırsın,

Dingin ve buyurgan bakışınla Yüreğime coşku salarsın,

Napoleon Yoldaş!

 

Kullarının sevdiği her şeyi

Sensin onlara bağışlayan,

İki öğün yemek, tertemiz saman döşek;

Büyük küçük her hayvan

Rahat uyur her akşam,

Sensin onları koruya ıp kollayan,

Napoleon Yoldaş!

 

Bir gün bir yavrum olursa,

Daha ufacık bir bebekken

Altı karış olmadan boyu

Öğrenmeli senin değerini bilmeyi,

Gözlerini açar açmaz dünyaya

Ciyak ciyak basmalı çığlığı:

“Napoleon Yoldaş!

Büyük domuz, çiftlik içerisindeki hayvanlar arasında: “liderimiz” ,”Hayvanlar babası” , “Koyunlar hâmisi” , “Yavru hayvanların dostu” gibi üstün sıfatlarla anılıyor ve her türlü güzellikler ona atfedilmeye başlanıyor; mesala: genellikle tavuklar, “liderimiz sayesinde altı günde beş yumurta yumurtladım” , havuzdan su içen inekler: “liderimiz sayesinde bu suyun tadı ne kadar güzelmiş” diyorlar…

Yaz ortalarında, üç tavuğun, Napoleon’a karşı bir suikast hazırlığına katıldıklarını itiraf ettiklerini işiten hayvanlar büyük bir korkuya kapıldılar. Ta­vuklar hemen idam edildi ve Napoleon’un güvenliği için yeni önlemler alındı. Geceleri yatağının çevre­sinde köpekler nöbet tutuyor, yediği her yemek ze­hirli mi değil mi diye önceden Pinkeye adlı genç bir domuz tarafından tadılıyordu.

Bir gece çiftlikte bir gürültü oluyor, hayvanlar ahırdan fırlayıp koşuyorlar. Çiftlik ilkelerinin yazılı olduğu duvarın dibinde kırılıp parçalanmış bir merdiven görüyorlar, domuzlardan birinin orada sersem sersem dolaştığını, yanında bir fener, bir boya kutusu ve bir de fırça olduğunu fark ediyorlar.

Hayvanlar, “Bütün hayvanlar eşittir” ilkesini hatırlayıp, “bu nasıl eşitlik” diye kendi kendilerine söylenmeye başlıyorlar. Hemen, ilkelerin yazılı olduğu duvarın yanına gidiyorlar, duvardaki yazıların değiştirilmiş olduğunu, ilk defa, fark ediyorlar, duvardaki bütün yazılar silinmiş, sadece şöyle yazıyor:

“Bütün hayvanlar eşittir Fakat bazı hayvanlar ötekilerden daha fazla eşittir.”

Bu arada çiftlik zenginleşmiş, ama her nedense hayvanların hayat koşulları değişmemişti; tabii do­muzlarla köpekleri saymazsak. Bu, belki biraz da kalabalık olmalarından kaynaklanıyordu. Gerçi on­lar da kendilerince çalışıyorlardı. Squealer’ın bıkıp usanmadan anlattıklarına bakılırsa, çiftliğin dene­tim ve yönetimi, durmamacasına çalışmalarını ge­rektiriyordu. Bu işlerin çoğu, öteki hayvanların bil­gi ve becerisini aşan uğraşlardı. Örneğin, domuzlar her gün sabahtan akşama kadar ‘fişler’, ‘raporlar’, ‘tutanaklar’, ‘dosyalar’ gibi Kimsenin akıl sır erdire­mediği işlere kafa patlatma': zorundaydılar. Bunlar, sık yazılarla doldurulan, doldurulduktan sonra oca­ğa atılıp yakılan çarşaf çarşaf kâğıtlardı. Squealer, bunun, çiftliğin dirlik ve düzeni açısından büyük önem taşıdığını söylüyordu. Ama gene de, domuzla­rın da, köpeklerin de, kendi emekleriyle yiyecek ürettikleri yoktu; üstelik, hem çok kalabalıktılar, hem de iştahları her zaman yerindeydi.

Öteki hayvanlara gelince; gördükleri kadarıyla, hayatlarında pek değişen bir şey yoktu. Çoğu zaman karınları açtı, samanların üstünde yatıyorlar, suları­nı gölcükten içiyorlar, tarlalarda çalışıyorlardı; kışın soğuktan donuyorlar, yazın sineklerin saldırısına uğruyorlardı. Daha yaşlıca olanlar, belleklerini zor­layarak, Jones’un çiftlikten yeni kovulduğu Ayaklanma’nın ilk günlerindeki durumun şimdikinden daha mı iyi, yoksa daha mı kötü olduğunu çıkarma­ya çalışıyorlar, ama pek bir şey anımsayamıyorlardı. Şimdiki hayatlarıyla karşılaştıracak hiçbir şey kalmamıştı ellerinde; önlerinde yalnızca Squealer’ın durumun her geçen gün daha iyiye gittiğini göste­ren rakamlarla dolu listeleri vardı. Bir türlü işin içinden çıkamıyorlardı; kaldı ki, artık bu tür şeylere uzun uzadıya kafa yoracak vakitleri de yoktu.

Boxer (at) az yiyip çok çalışmak dayanılır gibi değildi, ama asla pes etmiyordu. Hastalandı ambulans süsü verilmiş mezbaha arabası ile gönderilirken hayvanlar gerçeği görseler de engel olmadılar. Willingdon’daki hastanede öldüğü haberi geldi. Haberi açıklayan Squealer, son anlarında Boxer’ın yanında bulunduğunu söylüyordu.

Derken, Squealer’ın tavrı ansızın değişiverdi. Bir an durdu, ufacık gözleriyle çevresine kuşkulu bakışlar fırlattıktan sonra başladı anlatmaya. Boxer götürüldükten sonra çiftlikte saçma ve aşağılık bir söylenti yayıldığını duymuştu. Söylenti­ye bakılırsa, bazı hayvanlar Boxer’ı götüren araba­nın üzerinde ‘At Kasabı’ yazdığını görmüşler ve he­men Boxer’ın kesilmeye gönderildiği sonucuna var­mışlardı. Bir hayvanın bu kadar salak olması inanı­lır gibi değildi. Ter ter tepmiyor, öfkeyle bağırıyordu.  Sevgili Önderleri Napoleon Yoldaş’ı hiç mi tanımı­yorlardı?

 Napoleon Yoldaş, hiç böyle bir şeye göz yu­mar mıydı? Oysa işi aslı çok basitti. Eskiden bir at kasabının kullandığı araba, kısa bir süre önce baytar tarafından satın alınmış, ama baytar arabanın üs­tündeki yazıyı silmeye vakit bulamamıştı. Sorun buradan kaynaklanıyordu.

Hayvanlar, işin aslını öğrenince, yüreklerindeki sıkıntıyı biraz olsun atmışlardı. Squealer, ön ayağını kaldırıp gözyaşlarını sile­rek, “Böylesine dokunaklı bir sahne görmemiştim!” dedi. “Son âna kadar başucundaydım. Konuşacak gücü kalmamıştı. Son nefesinde, kulağıma, tek üzüntüsünün yel değirmeninin bittiğini göreme­mek olduğunu fısıldadı. ‘İleri, yoldaşlar!’ dedi güç­lükle. ‘Ayaklanma adına ileri! Yaşasın Hayvan Çiftli­ği! Yaşasın Napoleon Yoldaş! Napoleon her zaman haklıdır!’ Son sözleri bunlar oldu, yoldaşlar.” Diyerek hayvanları kandırdı.

Gene de, hayvanlar umutlannı asla yitirmiyor­lardı. Daha da önemlisi, Hayvan Çiftliği’nin üyesi ol­manın ne kadar onurlu ve saygın bir nitelik olduğu­nu bir an bile akıllarından çıkarmıyorlardı. Hayvan Çiftliği, koca ülkede -tüm İngiltere’de!- hayvanların malı olan ve hayvanlar tarafından yönetilen tek çift­likti hâlâ. En gençleri, dahası yirmi-otuz kilometre uzaklıktaki çiftliklerden yeni getirilmiş olanlar bile bunu bir mucize olarak görüyorlardı. Tüfek sesini duyduklarında, yeşil bayrağın gönderde dalgalandı­ğını gördüklerinde göğüsleri kabarıyor; söz dönüp dolaşıp mutlaka eski kahramanlık günlerine, Jones’ un çiftlikten kovuluşuna, Yedi Emir’in kaleme almı­şına, çiftliği ele geçirmeye kalkan insanların bozgu­na uğratılışına geliyordu. Eski düşlerin hiçbirinden vazgeçmemişlerdi. Koca Reis’in müjdelediği, İngil­tere’nin yemyeşil çayırlarına tek bir insan ayağının basmayacağı Hayvan Cumhuriyeti’ne olan inançla­rını yitirmemişlerdi. Bir gün mutlaka gerçek olacak­tı; belki hemen gerçekleşmeyecekti, belki şimdi ha­yatta olanlar o günleri göremeyeceklerdi, ama düş­leri bir gün mutlaka gerçek olacaktı. İngiltere’nin Hayvanları şarkısının ezgisi bile orada burada gizli­ce mırıldanılıyordu; hiçbiri yüksek sesle söylemeye cesaret edemese de, çiftlikteki her hayvanın şarkıyı ezbere bildiği kesindi. Zor bir hayat yaşıyor olabilir­lerdi, umutlarının tümü gerçekleşmemiş olabilirdi, ama öteki hayvanlardan farklı olduklarının bilincindeydiler. Açlık çekiyorlarsa, zorba insanları doyuralım diye çekmiyorlardı; çok çalışıyorlarsa, hiç değil­se kendileri için çalışıyorlardı. Hiçbir hayvan iki ayaküstünde yürümüyordu. Hiçbir hayvan, hiçbir hayvanın ‘efendisi’ değildi. Bütün hayvanlar eşitti.

Yaz başlarıydı. Bir gün Squealer koyunlara ar­dından gelmelerini emretti ve onları çiftliğin öbür ucunda, körpe huş ağaçlarıyla kaplı bir yere götür­dü. Koyunlar, Squealer’ın gözetiminde, akşama ka­dar ağaçların yapraklarını yediler. Squealer, akşam çiftlik evine dönmeden, koyunlara orada kalmaları­nı tembihledi; hava da sıcaktı zaten. Koyunlar bü­tün bir hafta orada kaldılar; bu süre boyunca öteki hayvanlar koyunlarla hiç karşılaşmadılar. Squealer her gün oraya gidiyor, günün büyük bölümünü ko­yunlarla geçiriyordu. Onlara yeni bir şarkı öğret­mekte olduğunu, rahat çalışabilmeleri için gözler­den uzak olmaları gerektiğini söylüyordu.

Koyunların çiftliğe yeni döndükleri güzel bir akşamüstü, hayvanlar işlerini bitirmişler, çiftlik bi­nalarına yönelmişlerdi. Birden, avlunun oradan, korkunç bir kişneme duyuldu. Hayvanlar ürkerek oldukları yerde kaldılar. Clover’ın sesiydi. Bir kez daha kişneyince, tüm hayvanlar dörtnala avluya dal­dılar. Ve Clover’ın gördüğünü onlar da gördüler:

Arka ayakları üzerinde yürüyen bir domuz.

Squealer’dı bu. Koca gövdesini arka ayaklarının üzerinde taşımaya alışık olmadığından güçlükle ilerliyordu, ama gene de dengesi bozulmadan avlu­nun ortasında gezinebiliyordu. Biraz sonra çiftlik evinin kapısından bir sürü domuz çıktı; hepsi de ar­ka ayaklarının üzerinde yürüyorlardı. Daha beceriklileri de vardı, dengelerini korumakta güçlük çeken­ler de; ama hepsi de avlunun çevresinde yere yıkıl­madan dolanıp duruyorlardı. Sonunda, köpekler ürkünç sesler çıkararak havladılar, kara horoz kulakla­rı sağır edercesine uzun uzun öttü ve kapıda Napoleon belirdi: Olanca görkemiyle dimdik yürüyor, sağına soluna kibirli bakışlar fırlatıyordu; köpekleri de çevresinde sıçrayıp duruyorlardı.

Ön ayaklarından birinde bir kırbaç vardı!

Ortalığı ölüm sessizliği kaplamıştı. Hayvanlar, şaşkınlık ve korku içinde birbirlerine sokulmuşlar, avlunun çevresinde ağır ağır yürüyen domuzları iz­liyorlardı. Sanki dünya tersine dönmüştü. İlk şaş­kınlıkları geçer geçmez, köpeklerden korkmalarına, uzun yıllardır ne olursa olsun hiçbir şeyden yakın­mama, hiçbir şeyi eleştirmeme alışkanlığını edin­miş olmalarına karşın, domuzlara karşı seslerini yükseltmek üzereydiler ki, koyunlar birinden işaret almışçasına hep bir ağızdan melemeye başladılar:

“Dört ayak iyi, iki ayak daha iyi!

Dört ayak iyi, iki ayak daha iyi!

Dört ayak iyi, iki ayak daha iyi!”

 

Meleme aralıksız beş dakika sürdü. Koyunların sesi kesildiğinde, domuzlar çoktan çiftlik evine dönmüşler, protesto etme fırsatı kaçırılmıştı.

Benjamin, birinin burnuyla omzuna dokundu­ğunu fark edince dönüp baktı. Clover’dı. Yaşlı gözle­ri her zamankinden daha donuktu. Hiçbir şey söyle­meden, Benjamin’i usulca yelesinden çekip büyük samanlığın Yedi Emir’in yazılı olduğu duvarına gö­türdü. Bir süre öyle durup katran kaplı duvardaki beyaz yazılara baktılar.

Sonunda, Clover, “Gözlerim artık iyi görmüyor,” dedi. “Gerçi gençken de doğru dürüst okuyamazdım ya. Ama bana öyle geliyor ki, yazılarda bir değişiklik var. Yedi Emir eskisi gibi duruyor mu, Benjamin?”

Benjamin, ilk kez ilkesini bozdu ve duvardaki yazıyı Clover’a okudu. Duvarda tek bir emir yazılıy­dı:

Bütün Hayvanlar Eşittir Ama Bazı Hayvanlar

Öbürlerinden Daha Eşittir

Ertesi gün, çiftlik işlerini denetleyen bütün do­muzların kırbaçlı olmaları kimseye tuhaf gelmedi. Domuzların kendilerine bir radyo aldıkları, telefon bağlatmaya hazırlandıkları, John Bull ve Tit-Bits dergileriyle Daily Mirror gazetesine abone oldukları işitildiğinde, kimse şaşırmadı. Napoleon’un, çiftlik evinin bahçesinde ağzında piposuyla dolaşması, kimsenin garibine gitmedi. Domuzların, Bayan Jones’un giysilerini gardıroptan alıp giymeleri, Na­poleon’un siyah ceket, külot pantolon ve deri tozluk­larla gezinmesi, gözdesi olan dişi domuzun da Ba­yan Jones’un bir vakitler pazar günleri giydiği şan­janlı ipek elbiseyle dolaşması bile hiç kimseyi şaşırt­madı.

Bir hafta kadar sonra, bir öğleden sonra, çiftliğe tek atlı ufak arabalar geldi. Komşu çiftliklerden bir temsilciler kurulu, bir denetleme gezisi için çağrıl­mıştı. Tüm çiftliği gezen çiftçiler, gördükleri her şe­ye, özellikle de yel değirmenine hayran kaldıklarını belirttiler. Hayvanlar, şalgam tarlasındaki ayrıkotlarını yolmaktaydılar. Kendilerini tümüyle işlerine vermişlerdi; daha çok domuzlardan mı, yoksa çiftli­ğe konuk gelen insanlardan mı korkmak gerektiği­ni kestiremediklerinden başlarını bile kaldırmıyor­lardı.

Akşamleyin, çiftlik evinden kahkahalar ve şarkılar yükseldi.

Artık Hayvan Çiftliğinde yılgı ve korku kol gezmektedir. Kitabın başlarında ‘Bütün hayvanlar eşittir’ diyen Koca Reis’in bu sözü garip bir değişikliğe uğramıştır: ‘Bütün hayvanlar’ eşittir, ama bazı hayvanlar öbürlerinden daha eşittir’. Bir baskı biçiminin yerini başka bir baskı biçimi almıştır. Hayvanların eski efendileri insanlar ile yeni efendileri domuzlar, Çiftlik Evi’nde, bir şölen sofrasının başında toplanmışlardır. Çiftliğin ezilen hayvanları, korka korka Çiftlik Evi’ne yaklaşırlar, yüzlerini cama dayayarak içeride olup biteni izlemeye koyulurlar: Tombul yanakları attığı kahkahalardan mosmor kesilen Bay Pilkington, kadehini zafere kaldırır ve ‘espri’yi patlatır:

“Sizler aşağı kesimlerden hayvanlarınızla uğraşmak zorundasınız, bizler de bizim aşağı sınıflarımızla uğraşmak zorundayız!”

Dışarıdaki hayvanlar, tam o sırada, içeridekilerin yüzlerinde bir tuhaflık sezerler. İnsanlarla domuzları birbirlerinden ayırt edememektedirler. İnsanlar domuzlara, domuzlar insanlara dönüşmüşlerdir. Köleleştirilen olmasını sağladıkları ve hayvanları aşırı bolluğa bo­ğarak şımartmadıkları için domuzları bir kez daha kutlamaktan kendini alamadı.

En sonunda, herkesi ayağa kalkmaya ve bardaklarını doldurmaya davet eden Bay Pilkington, “Hay­di, beyler!” dedi. “Şerefe! Hayvan Çiftliği’nin şerefi­ne!”

Herkes coşkuyla bağırıp çağırıyor, ayaklarını ye­re vuruyordu. Napoleon, o kadar keyiflenmişti ki, ye­rinden kalkıp masayı dolandı, Bay Pilkington’la bar­dak tokuşturduktan sonra birasını bir dikişte bitirdi. Bağırıp çağırmalar dinince, hâlâ ayakta olan Na­poleon, kendisinin de birkaç sözü olduğunu belirtti.

Her zaman olduğu gibi, kısa ve öz konuştu. An­laşmazlık dönemi sona erdiği için kendisi de çok mutluydu. Uzun bir süre, kendisinin ve arkadaşlarının tutum ve davranışlarının yıkıcı, dahası devrimci olduğu yolunda söylentiler dolaşmıştı. Bu dediko­dular, kötü yürekli düşmanlarından biri tarafından çıkartılmış olsa gerekti. Komşu çiftliklerdeki hay­vanları ayaklanmaya kışkırttıkları söylenmişti. Ya­lanın böylesi görülmemişti doğrusu! Oysa, onların tek isteği, her zaman komşularıyla barış içinde yaşa­mak, iş ilişkilerini düzgün bir biçimde sürdürmek olmuştu. Yönetmekten onur duyduğu bu çiftlik, bir kooperatif girişimiydi. Elindeki tapu senetlerinin ortak sahipleri domuzlardı.

Gerçi eski kuşkuların hâlâ sürdüğüne asla inan­mıyordu, asla gene de son zamanlarda çiftliğin işle­yişinde kendilerine duyulan güveni daha da artıra­cak bazı değişikliklere gidildiğini belirtmekte yarar görüyordu. Bugüne kadar, çiftlikteki hayvanlar ara­sında, birbirlerine ‘Yoldaş’ demek gibi salakça bir alışkanlık söz konusuydu. Bu alışkanlığa son verile- çekti. Nereden kaynaklandığını bilmedikleri tuhaf bir alışkanlık da, her pazar sabahı, bahçedeki kütü­ğe takılı domuz kafasının önünden tören yürüyü­şüyle geçmeleriydi. Bu alışkanlığa da son verilecek­ti. Domuz kafasını toprağa gömmüşlerdi bile. Ko­nuklar, gönderde dalgalanan yeşil bayrağa dikkatle bakmışlarsa bayrağın üzerindeki beyaz toynak ve boynuzun kaldırılmış olduğunu fark etmiş olmalıy­dılar. Bundan böyle, bayrak, düz yeşil olacaktı.

Yalnız, Bay Pilkington’ın dostluk duygularıyla dolu, olağanüstü konuşmasında küçük bir düzeltme yapmak istiyordu. Bay Pilkington, konuşması bo­yunca, çiftliklerinden ‘Hayvan Çiftliği’ diye söz et­mişti. Hiç kuşku yok ki, ‘Hayvan Çiftliği’ adının kal­dırıldığını bilmesi olanaksızdı, çünkü bunu şimdi orada ilk kez açıklıyordu. Çiftlik bundan böyle yeni­den asıl adıyla, ‘Beylik Çiftlik’ adıyla bilinecekti.

Napoleon, sözlerini bitirirken, “Beyler,” dedi. “Bir kez daha şerefe kaldıracağız bardaklarımızı, ama bu kez Hayvan Çiftliği’nin şerefine değil! Bar­daklarınızı ağzına kadar doldurun. Haydi bakalım, beyler: Beylik Çiftlik’in şerefine!”

Gene yürekten bir coşkuyla, “Şerefe!” diye hay­kırdılar; biralar bir dikişte bitirildi. Ne ki, dışarıdaki hayvanlar bu sahneyi seyrederlerken, bir tuhaflık sezinlediler. Domuzların yüzlerinde değişen bir şey vardı, ama neydi? Clover’ın yaşlı donuk bakışları, yüzler üzerinde bir bir geziniyordu. Domuzlardan bazılarının çeneleri beş kat, bazılarının dört kat, ba­zılarının da üç kat olmuştu. Ama eriyip değişmekte olan şey neydi?

Biraz sonra haykırışlar kesildi, masadakiler kâğıtlarını alıp yarım kalan oyunlarına ye­niden başladılar; hayvanlar da sessizce uzaklaştılar oradan.

Daha yirmi-otuz metre kadar uzaklaşmışlardı ki, oldukları yerde kalakaldılar. Çiftlik evinde bir gürültüdür kopmuştu. Geri dönüp hızla eve koştular ve pencereden içeri baktılar. Evde korkunç bir kav­ga patlak vermişti: bağırıp çağırmalar, masaya vur­malar, kuşkulu sert bakışlar, küfür kıyamet… Anla­şıldığı kadarıyla kavganın nedeni, Napoleon ile Bay Pilkington’ın aynı elde maça ası çıkarmış olmalarıy­dı.

İçeride on ikisi de öfkeyle bağırıyor, on ikisi de birbirine benziyordu. Artık domuzların yüzlerine ne olduğu anlaşılmıştı. Dışarıdaki hayvanlar, bir do­muzların yüzlerine, bir insanların yüzlerine bakıyor, ama birbirlerinden ayırt edemiyorlardı.

 

KİTAPTAKİ ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRMESİ:

Bay Jones (insan): Çiftliğin sahibi olan bay Jones hakkında hayvanlar arasında bir insan ve aynı zamanda hayvan çiftliğinin eski sahibi olması nedeniyle de pek sevilmeyen birisidir. Hayvanlar onun kendilerini sömürdüğünü düşünmektedirler.

(Koca Reis) Koca Major (domuz): Saygın ve sözü dinlenen bir hayvandır. Romanın başında yaptığı konuşmasıyla hayvanların ayaklanmasını sağlamıştır. İyi niyetli bir kişiliğe sahiptir. Şişman ve yaşlıdır çok az ömrü kaldığını söyler.

Napeleon (domuz): Koca Major Öldükten sonra bayrağı onun elinden almış Snowball’I da saf dışı etmeyi başarmıştır. Hain ve sinsidir. Diğer hayvanları kandırmayı çok iyi başarır. Kendisini düşünür ve her zaman iktidar için her türlü kötülüğü yapmaya hazırdır. Başka varlıkların zaaflarından yararlanmayı da çok iyi bilir. Günümüzün, kendisi iyiliği için her türlü kötülüğü yapmaya hazır insanını sembolize eder.

Snowball(domuz): Başlarda Napoleon’un sıkı dostu olan bu domuz sonra Napeleon’un düşüncelerine ters düşer; çünkü onun kişiliğinde olumlu düşünmek ve sadece kendisini değil yanında sorumlu olduğu tüm varlıkları da düşünür. İyi olan bir düşünceyi asla saklamaz ve iyi niyetlidir. Romanda sonraları çiftlikten kovulur ve çiftlikte bundan sonra gelişen her türlü kötü olayda Napeleon tarafından onun bir parmağı olduğu dedikodusu yayılır.

Boxer (araba beygiri): Çalışkan ve itaatkar bir hayvan olup hep çalışmayı seven ve başka hayvanlarında çalışması için ikna etme yoluna gider. Onun için iyiliğinde kötülüğün de kaynağı çalışmaktır. Nitekim iyi niyetlidir ve bu onun sonunun bir kasapta bitmesine neden olur.

Benjamin(Eşek): Asık suratlı ve yaşlı olan bu eşek her şeye olumsuz bir gözle bakar onun için iyi veya kötü diye bir şey yoktur. Her zaman her şey olumsuz ve yararsızdır.

Kitapta bu kahramanların dışında Napeleon’un özel olarak yetiştirdiği ve sonradan özel güç olarak kullandığı 9 tane köpek bunların yanında Jessie ve Pincer adında iki tane daha bu 9 köpeğin ailesi, sonraları Bay Jones ile kaçacak olan Moses –ki bu karga diğer hayvanlar tarafından dedikoducu olduğu için hiç sevilmemektedir- vardır.

Yazılırken istifade edilen kaynak:

George Orwell, Animal Farm: A Fairy Story , Celal Üster, Can Yayınları, 2008, İstanbul

ŞEYTANDAN VE CİNDEN KORUNMA YOLLARINDA BİLİNMESİ GEREKEN HUSUSLAR


  •  Şeytandan Allah Teâlâ’ya Sığınmak

Şeyta­nın insanlardaki en büyüle tasarrufu bedenidir. O da beden silahı­nı kullanarak insanlarda olumsuz davranışları ortaya çıkartır.

Kişi kendini bir beden olarak algılama hatasına düştüğü andan itibaren, şeytanın en büyük aldatmacasıyla karşı karşı­ya kalır. Şeytanın vesveseleriyle birlikte, bedenin tüm ihtiyaç­larını, kendi ihtiyaçları olarak görmek yanlışına düşer. Bede­ninin haz aldığı, zevk duyduğu her şeyin kendine ait olduğu­nu zanneder. Bedenlerimizin yaşayabileceği tek hayat, yaşa­mış olduğumuz bu dünyadır. Kişi kendini bir beden olarak ka­bul ettiği andan itibaren, bu hayata tamah başlar. Kendini be­den olarak kabul ediyorsa, onun yaşayabileceği bu hayat da kendisine cazip gelecektir. Tutkulu bir şekilde bir dünya sev­gisi başlar. Bu dünyanın nimetlerinden uzaklaştıkça kendisi­ni mutsuz hisseder. Müminin korkmaması gereken ölüm ola­yı, onun için ızdırap olmaya başlar. Bunu hatırladıkça gam­lanmaya ve kederlenmeye başlayacaktır. Bedenini sevdiği gibi bu dünyayı da çok sevecektir. Her insan sevdiklerinden ayrı­lırken üzüntü içinde kalır. Bir insanın en çok sevebileceği şey ise canıdır. Yani bedeninin yaşamasıdır. Bundan kopuş fikri, onu buhrana sokmaya yeter de artar bile.

Dünya sevgisi insanı gerçek hayatından uzaklaştırır. Dün­ya sevgisi; gerçekte bu beden olmadığı ve kendisinin başka bir dünyaya ait olduğu, burada kısa bir misafirlik geçireceği fiilleri­nin oluşmasına engel olur. Bu durum İçişinin yaşaması gere­ken hayatı, ortaya koymasına manidir. Bu dünyada kalacağı kısa bir süre için, amansız bir mücadele içine girer. Bütün ha­yatı kaos ve bunalım içinde geçer. Eline geçirdikleriyle sevinir, kaybettikleriyle de üzülür. Tüm yaşantısı bu dünya için, kur­duğu hayaller ve umutlar üzerinedir. Daha bu dünyadayken cenneti de cehennemi de yaşamaya başlar.

İnsanların şeytanın bu etkilerinden uzaklaşıp mutlak yaratı­cıya yönelebilmesi ve henüz bu dünyadayken ebedi saadete ula­şabilmesi için en önemli şart kişinin mümkün olduğu kadar, kendini beden kaydından kurtarmasıdır. Bedenin her ihtiyacım kendi ihtiyacı imiş gibi karşılamaya çalışmaktan ve hayatın onun isteklerinden ibaret olduğu fikirlerinden uzaklaşmalıdır.

İnsan bedeninin en zayıf noktaları, yemek yeme, uyku ve şehvettir. Bu üç isteğin mümkün olan en alt limit düzeye in­dirilmesi gerekir. İnsan denilen bu varlık “yemek için yaşa”fikrini kırmadığı sürece, diğer iki kuralı da yerine getiremez. Kişi, çok yediği takdirde çok da uyuyacaktır. Çok uyuduğu ve yediği takdirde vücut tüm enerjiyi kendisinde depoladığı için ve bunu tüketecek bir yer de bulamadığı için şehvet istekleri artacaktır. Şeytanın da insanı tuzağa düşürebileceği en kolay konulardan birisi şehvettir. Şehvetin önünü kesmediğiniz sü­rece şeytanın taarruzuyla karşı karşıya olursunuz.

Az yemek az uykuyu sağlayacak az uyku ise şehvet dâhil kişiyi birçok fenalıktan uzak tutacaktır. Bunları kontrol ede­bildiğimiz sürece kibir, haset ve dünya sevgisi gibi insanı ke­miren bu kurtlardan uzak kalmış oluruz.

Şeytana karşı önlem almanın ikinci ve en büyük yolu şey­tandan Allah Teâlâ’ya sığınmaktır. Kişi günah işlediğinde ya da işle­me tehlikesinin bulunduğu anlarda ve tüm hayatı boyunca Allah Teâlâ’ya sığınmalı, karşılaşacağı tüm fenalıklardan kurtulmak için ondan yardım istemelidir.

Şeytandan, duaları ya da ayetleri nakarat gibi tekrar ederek kurtulamazsınız. Gerçek bir yöneliş olmadığı sürece sorunları­nızdan asla uzaklaşamazsınız. Dinimizin “adıyla” iman etmeyi öğrenmeliyiz. İslam, kelime manası itibariyle teslim olmak de­mektir. Fakat ne çare ki hiçbirimiz bunu kendi hayatımıza sin­dirmiş durumda değiliz. Allah Teâlâ’dan gerçekten korkanlar ve onu gerçekten sevenler, bu söylediğimiz teslimiyeti gerçekleştirebilir. Bunun oluşması için önce, yaratıcı olarak tanımladığımız varlı­ğın kim olduğunu öğrenmemiz gerekmektedir.

Bu teslimiyet ruhuyla dualarımızı okur, onları Cenab-ı Hakk’la aramızda bir köprü olarak kullanırsak, o zaman sonuç almamız mümkün olur. Aksi takdirde yaptıklarımız nakarat­tan öteye geçmeyecektir.

Şeytandan uzak kılmayla ilgili olarak önerdiğimiz ayetleri aşa­ğıda vermeye çalıştık. Bu ayetleri, karşılarında yazdığımız miktar­ları kadar okumaya gayret gösterirsek olumlu sonuçlar alabiliriz.

Araf suresi ayet 200: “Eğer şeytan sana vesvese vermeye kalkışırsa Allah Teâlâ’ya sığın, şüphe yok ki o her şeyi duyar ve bilir.” (300 defa)

Araf suresi ayet 201: “Allah Teâlâ’dan korkanlar şeytanın vesve­sesine uğrayınca Allah’ı anarlar ve hemen gerçeği görürler.” (100 defa)

En-nahl suresi, ayet 99: “İnananlara ve Rablerine dayanan­lara onun gücü yoktur.” (100 defa)

En-nahl suresi, ayet 100: “Onun gücü sadece kendisini dost tutanlara ve Allah Teâlâ’ya ortak koşanlaradır.” (Şeytanın, inanan ve Rablerine dayananlara tesir etmeyeceği, ancak kendisine uyanla­rı ve onu Allah Teâlâ’ya ortak koşanları etkileyeceği belirtiliyor. Prof. Dr. Süleyman Ateş tefsiri. 3. cilt, sf.1449) (100 defa)

İsra suresi, ayet 65: “Benim gerçek kullarım var ya senin onlar üzerinde hiçbir hakimiyetin yoktur. Rabbin vekil olarak yeter.” (500 defa)

Saffat suresi, ayet 7: “Onu itaatten çıkmış her türlü şeytan­dan koruduk.” (1000 defa)

El-mü’minun suresi, ayet 97: “De ki; Rabbim, şeytanların kışkırtmalarından sana sığınırım.” (500 defa)

El-mü’minun suresi, ayet 98: “Rabbim, onların yanımda bulunmalarından sana sığınırım.” (1000 defa)

Sad suresi, ayet 41: “Kulumuz Eyyub’u da hatırla! O şöyle seslenmişti: Gerçekten şeytan bana çok yorgunluk verdi.” (100 defa)

Sad suresi, ayet 78: “Ve muhakkak hesap gününe kadar la­netim senin üzerinedir.” (1000 defa)

Mücadele suresi, ayet 10: “O kötü gizli konuşmalar, iman et­miş olanları üzüntüye sokmak için sadece şeytandan gelen şey­lerdir. Allah’ın izni olmadıkça müminlere hiçbir zarar veremez. Müminler onun için, Allah Teâlâ’ya tevekkül etsinler.” (100 defa)

  • Cinlerin Tesirinden Kurtulma Yolları

Cinlerin tesirinden kurtulmak ve onların insanlar üzerin­de ortaya koymuş olduğu fizik ötesi birtakım müdahalelere engel olabilmek için, şeytanla mücadelede izlediğimiz yolun ters istikametini seçmeliyiz. Şeytanın, insan üzerindeki etki­sinin kırılabilmesi için, kişinin bedenle ilgili olan şartlanma­larının ortadan kalkması gerektiğini ifade etmiştik. Bunları yaparken ölçüyü biraz kaçırdığımız zaman, beş duyuda, gayb âlemine bir kapı açılır. Bu kapı, ya kişinin ortaya koymuş ol­duğu bir psikolojik travmayla ya da yeme, içme ve uykudan tamamen kendini keserek beş duyu algısının verdiği sınırın ötesine geçmekle açılır.

Bireyin, beş duyu algısının dışında başka bir algı meydana getirmesi, cinlerin bulunduğu boyutla da ilişki kurmasını ko­laylaştırır. Böyle bir durumdaki kişi cinlerin etkisine çok açık bir hale gelir. Cinlerin, insanlar üzerinde tasarrufta bulunabil­meleri için belirli şartların oluşması gerektiğini ifade etmiştik. Bunları tekrar hatırlayalım:

Bu şartlar; ateşli hastalık, ani bir korku, derin bir üzüntü ve tasa durumu, çok yakın birini kaybetmegibi olaylardır. Ki­şi bunlarla karşılaştığında, yemeden içmeden ve uykudan ke­silir. Bu düzenin tamamen bozuluşu ve bu düzensiz duruma karşın İçişinin Allah Teâlâ’ya sığınmaksızın ortaya koyduğu tavır ve davranışlar, onun cinlerin elinde tutsak olmasına yol açar.

Şeytanla mücadelede ortaya konulması gereken davranışlar belirli bir amaca yönelik olmalı ve kişi itidal (orta yol) üzere ol­malıdır. Ancak, yukarıda bahsettiğimiz durumlarda amaçsız, kontrolsüz bir davranış söz konusudur. Hal böyle olunca da ki­şi cinlerin maskarası olmaktan kurtulamaz. Riyazat yöntemiy­le, tasavvuf ehlinden olan birçok insanın sapıtmasının nedeni, işte biraz önce bahsettiğimiz kontrolsüzlük durumudur.

Cinlerin etkisinden kurtulabilmenin ilk yolu, kişinin ye­me, içme, uyku ve sosyal faaliyetlerinin düzenlenmesidir. Bi­reyin, cinlerin dünyasına açılan beş duyudaki algı açılımını kapatması, onların dünyasından gelebilecek etkileri kısıtla­masını sağlar. Bunlar yapılırken diğer taraftan da mistik birta­kım yöntemler kullanılarak bu durum desteklenirse, kısa za­manda sonuç alınır. Ancak burada dikkat edilmesi gereken en önemli husus, İçişinin yeme, içme, uyku ve sosyal faaliyetle­rinin bir an önce normal hale getirilmesidir. Bunlar normal düzeye getirilmediği sürece, ortaya konulan yöntemlerin hep­si geçici olacaktır. Bir süre için cinlerin etkisinden uzaklaşılır. Ancak problem tekrar nükseder.

Beş duyudaki, dış dünyaya açılan pencerenin daraltılması­nın ilk yolu, yemek yeme ve su içmenin normal düzeye çekil­mesidir. Yemek yeme ve su içme normal hale geldiğinde, hat­ta biraz da fazlalaştırıldığında uyku da düzene girmiş olur. Uyku düzene girdiği takdirde de bu rahatsızlığa yakalanmış olan kişilerin sosyal hayattaki faaliyetleri normale dönmeye başlar. Bütün bunlar yapılırken, ayetlerden, dualardan ve uzun yıllar önce bu konuyla uğraşmış olan havas ulemasının ortaya koymuş olduğu tılsımlardan faydalanılabilir.

Bu konuyla ilgili önerilerimizi aşağıda sunmaktayız. Yazı­lan tılsımlar, dualar ve ayet formları çok önceleri yaşamış ha­vas ilmi ulemalarına aittir. Bu konuyla ilgili, bugüne kadar toplayabildiğimiz ve işe yararlılığı test edilmiş bilgileri sunma­ya çalıştık.

Cinlerin Verdiği Rahatsızlıklarda Okunabilecek Sureler:

1. 313 Ayet’el Kürsü             

2.111 Nas   

3. 111 Felak              

4. 41 Cin suresinin ilk üç ayeti         

5. 7 Fatiha Bu sureler 21 gün boyunca, mümkünse rahatsız kişi tara­fından her gün tekrar edilmeli,

6. 101 İhlas

7. 21 Besmele

Hasta kendisi yapamıyorsa Kur’an-ı Kerim’i düzgün okuyan birisi tarafından uygulanma­lı, her okuyuştan sonra sert bir şekilde hastanın yüzüne üflenmelidir. Bazen bu 21 günlük süre de kâfi gelmeyebilir. Böyle bir durumda, sonuç alınıncaya kadar okunma işlemi devam etmelidir. Okunma işleminin başladığı ilk dönemlerde, cine tutulmuş İçişinin sorunlarında artma görülebilir. Bu durum, kısa bir süre sonra hastalığın iyileşeceğine dair bir belirtidir.

Şimdi de bazı havas ulemalarından elde ettiğimiz verileri sunmaya çalışılmış. Bu veriler tamamen orijinaline sadık kalı­narak sizlere iletilmektedir. Üzerinde herhangi bir değişiklik ya da oynama yapılmamıştır. Bu yöntemlerin ne derece işe yaradı­ğı tartışılabilir. Bizim işimiz bunların ne derece işe yaradıkları­nı tespit etmek değil, elde ettiğimiz verileri gizlemeksizin sizlere aktarmaktır. Dileyen itibar eder, dener ve sonucunu görür. Dileyen de, sadece sureleri okuyarak ve yukarıda bahsettiğimiz durumları kendisi de yerine getirerek bu problemi aşmaya çalı­şabilir. İşin bu kısmını sizlerin takdirine bırakıyoruz.

Sureler şu şekilde de faydalı olabilir:

  • Akan mürekkepli kalemle yazılıp tene değecek şekilde taşınmalı.
  • Ağır basan için mürekkepli kalemle yazılıp tene değe­cek şekilde taşınmalı.
  • Cin şerrinden ağzı yüzü eğilenler için mürekkepli ka­lemle yazılıp boyuna ve kola bağlanmalı.
  • Sara’ya benzeyen ancak sara tanısı konmamış nöbet ge­çiren hastalar sabah akşam okumalı.
  • 14 ayrı kâğıda yazılıp yedisi tütsü yapılmalı, diğer yedi­sinin de yedi sabah birer tane suyu içilmeli.
  • Cin şerrinden emin olmak için yazılıp üstte taşınmalı.
  • Cine tutulmuş kimse için mürekkepli kalemle yazılıp ona suyu içirilmeli.
  • Cine tutulmuş bayılan hasta için yazılıp başına ya da boynuna bağlanmalı.
  • Ağır basan kişiler için yazılıp başa takılmalı.
  • Evlerini cinlerin bastığı, tuhaf seslerin ve tuhaf görün­tülerin olduğu kişiler yazıp eve koymalı. Nöbet geçiren hastalar için yazılıp yastıklarına konulmalı.

Burada aktarılan ifadeler bize ait değildir. Daha önce de be­lirttiğimiz gibi havas ilmiyle uğraşmış âlimlerden yıllar ön­ce edindiğimiz verilerden bazılarıdır. Bunların da bilinmesin­de fayda gördüğümüz için aktarmayı uygun bulduk.

 

Kaynak:

Cevat TOPKARA,
Büyü Tutar Cin Çarpar
(Büyücülerin Arka Bahçesi), Popüler Kitaplar, 2004, İstanbul, s.217-223

ŞEYTAN HAKKINDA BİLİNMEYENLER

ŞEYTAN HAKKINDA BİLİNMEYENLER


Şeytan Kimdir?

Diğer din ve inanışlarda şeytan kötü ruh olarak nitelendi­rilmektedir. Aynı şekilde cinler de bu grubun içerisinde zikre­dilmiştir. Şeytanı ve cini, iki ayrı yapı olarak ele alıp insanla­ra tanıtan sadece İslam’dır. Kur’an-ı Kerim’de şeytanla ilgili olarak bizlere aktarılan ayetleri görelim.

4/118.-119.-120. ayetler: “Allah onu rahmetinden kovdu, o da şöyle dedi: ‘Elbette senin kullarından belli bir takımı alıp on­ları saptıracağım, onlara kuruntu kurduracağım, develerin ku­laklarını yarmalarını emredeceğim, Allah Teâlâ’nın yarattığını değiştir­melerini emredeceğim.’ diyen, Allah Teâlâ’nın lanet ettiği azgın şeyta­na taparlar. Allah Teâlâ’yı bırakıp şeytanı dost edinen şüphesiz açıktan açığa kayba uğramıştır. Şeytan onlara vadediyor, onları kurun­tulara düşürüyor, ancak aldatmak için vaatte bulunuyor.”

7/12.-18. ayetler: ‘Sana emrettiğim halde, seni secdeden alı­koyan nedir?’ dedi. ‘Beni ateşten, onu çamurdan yarattın, ben ondan üstünüm’ cevabını verdi. Buyurdu ‘Öyleyse in oradan, orada kibirlenmek senin haddin değildir. Hemen çık git çünkü sen alçaklardansın.’ İblis, ‘İnsanların tekrar dirilecekleri güne kadar beni ertele!’ dedi. Allah; ‘Sen erteye bırakılanlardansın.’ dedi. ‘Beni azdırdığın için, ant olsun ki, senin doğru yolun üze­rinde onlara karşı duracağım sonra önlerinden, ardlarından, sağ ve sollarından onlara sokulacağım; çoğunu sana şükreder bulamayacaksın.’ dedi. Allah, ‘Yerilmiş ve kovulmuşsun, ora­dan defol; ant olsun ki insanlardan sana kim uyarsa, onları ve sizi, hepinizi cehenneme dolduracağım.’ dedi.”

7/27. ayet: “Ey insanoğulları! Şeytan, ayıp yerlerini kendi­lerine göstermek için elbiselerini soyarak ananızı’ babanızı cennetten çıkardığı gibi sizi de şaşırtmasın. Sizin onları gör­mediğiniz yerlerden o ve taraftarları sizi görürler. Biz şeytan­ları, inanmayanlara dost kılarız.”

7/30. ayet: “Allah insanlardan bir takımını doğru yola eriş­tirdi, fakat bir takımı da sapıklığı hak etti, çünkü bunlar Allah Teâlâ’yı bırakıp şeytanları dost edinmiş ve kendilerini doğru yol­da sanmışlardı.”

7/200-201. ayetler: “Şeytan seni dürtecek olursa Allah Teâlâ’ya sı­ğın, doğrusu o işitir ve bilir. Allah Teâlâ’ya karşı gelmekten sakınan­lar, şeytan tarafından bir vesveseye uğrayınca, Allah Teâlâ’yı anarlar ve hemen gerçeği görürler.”

14/22. ayet: “İş olup bitince, şeytan: ‘Doğrusu Allah size gerçeği söz vermişti. Ben de size söz verdim ama, sonra cay­dım,; esasen sizi zorlayacak bir nüfuzum yoktu; sadece çağır­dım, siz de geldiniz. O halde, beni değil kendinizi kınayın. Ar­tık ben sizi kurtaramam, siz de beni kurtaramazsınız. Beni Allah Teâlâ’ya ortak koşmanızı daha önce kabul etmemiştim; doğrusu zalimlere can yakan bir azap vardır.’ der.”

16/98-100. ayetler: “Kur’an okuyacağın zaman, kovulmuş şeytandan Allah Teâlâ’ya sığın. Doğrusu şeytanın, inananlar ve yal­nız Rablerine güvenenler üzerinde bir nüfuzu yoktur.”

17/61. ayet: “Meleklere: ‘Âdem’e secde edin.’ demiştik, ib­listen başka hepsi secde etmiş, o ise: ‘Çamurdan yarattığına mı secde edeceğim?’ demişti.”

17/65. ayet: “Doğrusu benim mümin kullarım üzerinde se­nin bir hâkimiyetin olamaz. Rabbin vekil olarak yeter.”

18/50-51. ayetler: ”Meleklere: ‘Âdem’e secde edin.’ demiş­tik. İblisten başka hepsi secde etmişti. O, cinlerden idi. Rabbinin buyruğu dışına çıktı. Ey insanoğulları! Siz beni bırakıp onu ve soyunu dost mu ediniyorsunuz? Hâlbuki onlar size düşmandır. Kendilerine yazık edenler için bu ne kötü değiş­medir!. Oysa ben onları ne göklerin ve yerin yaratılmasında ve ne de kendilerinin yaratılmasında hazır bulundurdum. Saptı­ranları hiçbir işte asla yardımcı da edinmedim.”

19/68. ayet: “Rabbine and olsun ki biz onları mutlaka uy­dukları şeytanlarla beraber haşredeceğiz. Sonra cehennemin yanında diz çöktürerek hazır bulunduracağız.”

24/21. ayet: “Ey inananlar! Şeytana ayak uydurmayın. Kim şeytanın ardına takılırsa, bilsin ki o, hayasızlığı ve fenalığı emreder. Allah Teâlâ’nın size lütuf ve merhameti bulunmasaydı, hiç­biriniz ebediyen temize çıkamazdı. Fakat Allah dilediğini te­mize çıkarır. Allah işitir ve bilir.”

29/38. ayet: “Ad ve Semud milletlerini de yok ettik. Bunu, oturdukları yerler göstermektedir. Şeytan kendilerine, işledik­lerini güzel gösterdi; onları doğru yoldan alıkoydu. Oysa ken­dileri bunu anlayacak durumda idiler.”

35/6. ayet: “Şeytan şüphesiz sizin düşmanınızdırsiz de onu düşman tutun; o, kendi taraftarlarını, çılgın alevli cehen­nem yareni olmaya çağırır.”

36/62. ayet: “And olsun ki, o sizden nice nesilleri saptır­mıştı, akletmez miydiniz?”

37/6-10. ayet: “Şüphesiz biz, yakın göğü bir süsle, yıldızlar­la süsledik. Onu, inatçı her türlü şeytandan koruduk. Onlar yüce âlemi asla dinleyemezler. Her yönden kovularak atılırlar. Onlara sürekli bir azap vardır.”

38/71-85. ayetler: “Rabbin meleklere şöyle demişti: ‘Ben çamurdan bir insan yaratacağım. Onu yapıp ruhumdan ona üflediğim zaman ona secdeye kapanın.’ İblisten başka bütün melekler secde etmişlerdi. O, büyüklük taslamış ve inkarcılar­dan olmuştu. Allah: ‘Ey iblis, kudretimle yarattığıma secde et­mekten seni alıkoyan nedir? Böbürlendin mi? Yoksa gururlananlardan mısın?’ dedi. İblis: ‘Ben ondan daha üstünüm. Be­ni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın.’ dedi. Allah: ‘De­fol oradan, sen artık kovulmuş birisin. Din gününe kadar la­netim senin üzerinedir.’ dedi. ‘Rabbim! Dirilecekleri güne ka­dar beni ertele.’ dedi. Allah: ‘Sen bilinen güne kadar erteye bı­rakılanlardansın.’ dedi. İblis: ‘Senin kudretine and olsun ki, onlardan, sana içten bağlı olan kulların bir yana, hepsini azdı­racağım.’ dedi. Allah: ‘Doğrudur, işte ben hakikati söylüyo­rum, sen ve sana uyanların hepsiyle cehennemi dolduraca­ğım. ‘ dedi.”

43/36-39. ayetler: “Rahman olan Allah Teâlâ’yı anmayı görme­mezlikten gelene, yanından ayrılmayacak bir şeytanı arkadaş veririz. Şüphesiz onlar bunları yoldan alıkorlar, bunlar da doğ­ru yola eriştiklerini sanırlar. Sonunda bize gelince arkadaşına: ‘Keşke benimle senin aranda doğu ile batı arasındaki kadar uzaklık olsaydı, sen ne kötü arkadaş imişsin!’ der. nedametin bugün size hiç faydası dokunmaz zira haksızlık etmiştiniz, şimdi azapla birleşiniz.”

58/10. ayet: “Gizli toplantılar inananları üzmek için şeyta­nın istediği şeydir; Allah Teâlâ’nın izni olmadıkça şeytan onlara bir zarar veremez. inananlar yalnız Allah Teâlâ’ya güvensinler.”

58/19. ayet: “Şeytan onların başlarına dikilip Allah Teâlâ’yı anma­yı unutturmuştur. İşte onlar şeytanın taraftarlarıdır. İyi bilin ki şeytanın taraftarları elbette hüsrandadırlar.”

Asıl adı “AZAZİL” olan bu varlığın yaşı, dünyamızın yarı ya­şından daha fazladır. Çünkü “AZAZİL”in Cenab-ı Hakk’ın huzu­rundan tard edilişi Âdem aleyhisselâmın yaratıldığı zamandır. Dünyada maddesel anlamda ilk canlının oluşumu üç milyar yıl öncedir. Bu şekilde değerlendirilirse şeytanın yaşı çok uzun bir zaman öncesidir. Şeytanın meleklere imamlık ettiği söylenir. Yapısal olarak gerçekten bir cin mi, yoksa onun dışında bir varlık mı olduğu konusu tartışmaya açık bir durumdur. Ayet-i kerime­de şöyle buyurulur:

18/50. ayet “Meleklere: ‘Âdem’e secde edin.’ demiştik. İb­listen başka hepsi secde etmişti. O, cinlerden idi. Rabb’inin buyruğu dışına çıktı. Ey insanoğulları! Siz beni bırakıp onu ve soyunu dost mu ediniyorsunuz? Hâlbuki onlar size düşman­dır. Kendilerine yazık edenler için bu ne kötü değişmedir!”

Bu ayet-i kerimeyi dikkatli bir şekilde incelediğimizde şu­nu görüyoruz ki şeytan cinlerden bir varlıktır. Ancak burada yoruma açık olan yer ise şeytanın bir cin olmadığını, lafızda “cinlerden idi” kelimesi ile kendini göstermesidir. Bu şunu gösterir, şeytan yapı itibariyle bir cindir. Ancak yaşam süresi içerisinde elde etmiş olduğu bilgiler ve takvasıyla Allah Teâlâ’nın ka­tında mertebe kazanmış bir varlıktır. Biraz daha genişletirsek, şeytanın asıl yapısının bir cin, fakat manevi yapısının bir veli olduğu ortaya çıkmaktadır. Ancak bu velilik durumu şeytan için yine de alt basamaklarda kalmaktadır. Onun, Allah Teâlâ’nın hu­zurundan kovuluncaya kadar geçen son dönemleri, veliliğin de ötesinde bir yerdir. Bunu da şu ayet-i kerimeye dayanarak ortaya koyabiliriz.

17/61. ayet Meleklere: ‘Âdem’e secde edin.’ demiştik, ib­listen başka hepsi secde etmiş, o ise: ‘Çamurdan yarattığına mı secde edeceğim?’ demişti.”

Bu ayet-i kerimenin mealine dikkat edilirse ilginç bir olay­la karşılaşırız. Cenab-ı Hakk meleklere “Âdem’e secde edin” de­diği vakit iblisten başka hepsi secde etmişti denmektedir. Bu ayet bize şeytanın cinin ötesinde bir varlık, bir melek olduğu­nu göstermektedir.

Şeytan öz gerçeklik anlamında meleklere oranla, bilinç yapısı son derece gelişmiş bir varlıktır. Nefis sahibi oluşu nedeniyle, mutlak varlığı anlama ve tanıma konusunda oldukça büyük mertebeler katetmiştir. Melekler nefis sahibi varlıklar değildirler. Şuur sahibidirler, bilinçleri vardır ancak şuurları­nın yüklendiği bedenleri, kendi bedenleri olarak kabul etme­dikleri için nefis duyguları uyanmamıştır. Taşımış oldukları beden yapıları, yeme, içme, uyuma türevinden birtakım hadi­seleri barındırmaz. Yapı itibariyle melekler, içinde hiçbir ato­mik kütleyi barındırmayan saf dalga boyutlarıdır. Ancak me­lekler kendi içlerindeki yapısal özelliklere göre de birtakım farklılıklar içerirler. Kimi, içerisinde enerjiyi dahi barındırma­yan nurdan, kimi de enerjiden (nar) oluşmuştur.

Meleklerin nefis sahibi olmamaları, onları, nefsin ortaya koyabileceği her türlü kötülükten uzaklaştırmıştır. Melekler­de muhakeme, kıyas yapma, duyu verilerinden hareket ederek yeni kararlar verme durumları yoktur. Şuur sahibidirler ancak şuurları sadece kendilerine verilen emri yerine getirecek ölçü­dedir. İnsanla kıyaslandığında, “ben” diye tanımlanabilecek bir yapı ortaya koyulmaz. Ancak şeytanın bulunmuş olduğu nokta, meleklerden çok daha farklıydı. ŞEYTANIN SOYU OLAN CİNLER, KENDİ DÜNYALARININ İNSANLARI GİBİYDİ. Daha önce bah­settiğimiz gibi insanı insan yapan olgu, şuurunun tasarruf sa­hibi olmasıdır. Bu tasarruf, insanda ego denilen benlik yapı­sıyla kendini ortaya koyar. İnsandaki ve cinlerdeki nefsin çı­kış noktası Allah Teâlâ’nın Rububiyet vasfıdır. Bu “dileme” ve “is­teme”sıfatıdır. İşte bu sıfat, varlığa ben şuurunu aşılar ve ira­de sıfatının da açığa çıkmasıyla, benlik dilediği yöne hareket etme özelliği kazanır.  Cinler, insanların sahip olduğu oranda bilinçli değillerdir. Zekâ düzeylerinin ve duygu yapılarının insanlara oranla ol­dukça minimum düzeyde olduğunu ifade etmiştik. İnsan ve cin birbirine kıyaslandığında, sıfatların ortaya çıkışı noktasın­da insanın cine olan üstünlüğü göze çarpar.

Cenab-ı Hak insana kendi ruhundan üflemiştir ve onu “eş­ref-i mahlûkat” olarak yani “yaratılanların en mükemmeli” olarak var etmiştir. Bunun nedeni ise Allah Teâlâ’nın birçok sıfatının insanda hayat bulmasıdır. İnsan, bütün varlıklara göre sahip olmuş olduğu bedeni dilediği gibi kullanmak, muhakeme yap­mak, kıyas yapmak, önceki verilere dayanarak yeni veriler çı­karmak, karar vermek, uygulamak (irade) yani özetle zeka fonksiyonlarım kullanma konusunda üstündür. Bu üstünlüğü Allah Teâlâ şu ayetle ortaya koymaktadır. 38/71-85. ayetler: “Rabbin, meleklere şöyle demişti: ‘Ben çamurdan bir insan ya­ratacağım. Onu yapıp ruhumdan üflediğim zaman ona secde­ye kapanın.”

Burada, secdenin ne manaya geldiği ve insanın gerçekte na­sıl bir varlık olduğu konusunda ayrıntılı bir açıklamaya girme­yeceğiz. Vurgulamak istediğimiz nokta şeytanın Âdem aleyhisselâm ya­ratılmadan önce bulunmuş olduğu konum ve onun insana olan hasedini göstermektir. Cenab-ı Hakk’ın bütün varlıklara Âdem’e secde etmelerini istemesi şeytanın kibirlenmesine yol açmıştı. Şeytanın, melekleri takva yönünden geçmiş olmasına rağmen, nefsi kendisini hakir duruma sokmuştur. İnsana olan hasedi Cenab-ı Hakk’ın insanı överek ve takdir ederek yaratışı, hatta bütün varlıkların ona secde etmesini isteyişin­den kaynaklanmaktadır. Bir an için nefsinin esiri olan şeytan, Allah Teâlâ’ya isyan etmiştir. Bunların hepsi Cenab-ı Hakk’ın takdi­ri gereğidir.

İnsanı diğer varlıklardan ayıran ve onu üstün kılan özellik­lerden bir tanesi de şeytana rağmen Allah Teâlâ’ya olan yakınlaşma­sıdır. Kendisini bu yolda engelleyebilecek birçok sorunla kar­şılaşmasına rağmen, bu gaileleri aşarak Allah Teâlâ’ya ulaşmış olan insan gerçekten eşref-i mahluktur. Ancak buradaki üstün ol­ma durumu kişinin bütün bu engelleri aştıktan sonra Allah Teâlâ’ya yaklaşması halidir. Allah Teâlâ’yı bulamamış, onu idrak edip sistemi çözememiş insan ne kadar bilgi sahibi olursa olsun, zeka an­lamında ne kadar faaliyet ortaya koyarsa koysun şeytandan daha aşağıdır. Çünkü şuur ve akıl, insana Allah Teâlâ’yı bulması ve sistemi çözmesi için verilmiştir. Şeytan her ne kadar Allah Teâlâ’nın huzurundan kovulmuş ve lanetlenmiş bir varlık ise de aklıyla Allah Teâlâ’yı bulmuştur. Tard ediliş gününe kadar Cenab-ı Hakk’a olan yakınlığını korumuştur. Bu itibarla, yaratıcıyı aklıyla bulamamış olan kişi şeytandan çok daha aşağı durumdadır.

Şeytan, nefsi yüzünden bulunmuş olduğu konumdan indi­rildi ve o bunun sebebi olarak da insanı gördü. Yedinci sure­nin 11., 22., 24., 27. ayetlerinde şöyle buyurulmaktadır:

11-  “And olsun ki önce sizi yarattık, sonra da size şekil ver­dik. Sonra da meleklere: Âdem’e secde edin.’ dedik. İblisten başka hepsi secde etti. O secde edenlerden olmadı.”

12-  “Sana emrettiğim halde seni secdeden alıkoyan nedir, dedi. Ben ondan hayırlıyım. Çünkü beni ateşten onu çamur­dan yarattın, cevabını verdi.”

13-   “Buyurdu: Öyleyse in oradan, orada kibirlenmek senin haddin değildir. Hemen çık git çünkü sen alçaklardansın.”

14-  “İblis: Bana tekrar dirilecekleri güne mühlet ver; dedi.”

15-  “Sen mühlet verilmişlerdensin.”

16-  “Öyleyse mademki sen beni azgınlığa mahkûm ettin ben de buna karşılık and olsun ki onlara karşı senin doğru yo­lunda oturacağım.”

17-   “Sonra onlara önlerinden ve arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım. Çoklarını şükredici bulmayacaksın.”

18-  “Buyurdu: Yerilmiş ve kovulmuş olarak çık oradan. And olsun ki insanlardan kim sana uyarsa cehennemi bütün sizle dolduracağım.”

19-“Ey Âdem sen zevcenle birlikte cennete yerleş ve ikiniz de dilediğiniz yerden yiyin. Yalnız şu ağaca yaklaşmayın, son­ra zalimlerden olursunuz.”

20-  “Nihayet şeytan ayıp yerlerini kendilerine göstermek için onlara fısıldadı: Rabbinizin size ağacın meyvasını yasak etmesinin sebebi birer melek haline gelmemeniz yahut bura­da ebedi kalıcılardan olmamanız içindir.”

21-   “Ve yemin ederek: Şüphesiz ki ben size öğüt verenler­denim, dedi.”

22-   “Böylece ikisini de aldatarak onları mevkilerinden dü­şürdü. Ağaçtan tadınca kendilerine ayıp yerleri göründü. Ve cennetteki ağaçların yapraklarını üst üste koyarak örtünmeye başladılar. Rableri onlara şöyle seslendi: Ben ikinize de bu ağacı yasak etmedim mi? Şeytan size apaçık bir düşmandır de­medim mi? “

24 -“Birbirinize düşman olarak inin. Siz yeryüzünde bir sü­re için yerleşip geçineceksiniz.”

27- “Ey Âdemoğulları! Şeytan ayıp yerlerini kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak ana babanızı cennetten çı­kardığı gibi salan size de bir fitne yapmasın. Çünkü şeytan ve ona mensup olanlar sizin onları göremeyeceğiniz yerlerden si­zi görürler. Şüphe yok ki biz şeytanları inanmayanlara dost kılarız.”

Yukarıdaki ayetlerden de anlaşılacağı üzere şeytan, Allah Teâlâ’nın emrine karşı gelişinin sonucu olarak, bulunmuş olduğu mev­kiden indirilmiş ve Âdem aleyhisselâmda kendisine yasak edilen cin­sel ilişki meyvasını tattığı için mertebesi düşürülmüştür. Bu olayların hiçbirisi, dünyanın dışında bir yerde değil, burada gerçekleşmiştir. Âdem aleyhisselâm cenneti dünyadayken yaşamaktay­dı ve şeytan da bulunmuş olduğu konuma, yine dünyadayken erişmişti.

Cennette kişi neyi murat ederse yerine gelir. Uçar, dünya­nın her köşesindeki sesleri duyar. Dünyanın her yerindeki olayı görür ve dilediğinde de ona hükmeder. Şuur neyi isterse o yerine getirilir. Ne zaman ki Âdem aleyhisselâm bu meyvayı tatmış­tır, bundan sonra kendini bir madde beden olarak kabul et­miştir ve kendindeki bütün cennet özelliklerini kaybetmiştir. Yeryüzüne inmekten kasıt, Âdem aleyhisselâmın dünyada yaşayan bir beden olarak var olmasından ibarettir. Şeytan da sahip olmuş olduğu bütün veli özelliklerini, nefsi nedeniyle kaybetmiş ve Allah Teâlâ’ya isyan etmiştir ve Allah Teâlâ’dan ömür isteyip kıyamete ka­dar yaşayacağına dair söz almıştır.

Âdem aleyhisselâm cennetten çıkıp yeryüzünde “beden insan” hüvi­yetine büründü. Ancak şeytanın huzurdan tard edilmesine rağmen, kazanmış olduğu özelliklerin bir kısmı kendisinde kaldı. Bu nedenle cinlerden ayrı bir vasfa sahiptir. Onun kıya­mete kadar yaşayacak olması herhangi bir cin olmayışından kaynaklanmaktadır.

Bizim düşüncemize göre şeytan; cinlerin yaşadığı boyutun bir üst boyutunda yaşayan, insanlar ve cinler tarafından algılanamayan, bütün dünyayı etkileyen negatif enerji alanıdır.Bu negatif enerji alanı, varlığını, dünyadaki cinlerin ve insan­ların ortaya koyduğu kötü fikirler ve kötü düşüncelerle besle­mektedir. Yani, ŞEYTANI KIYAMETE KADAR YAŞATACAK OLAN CİNLER VE İNSANLARDIR. Cinlerden ve insanlardan yayılan negatif ener­ji onu güçlendirir ve hayatının devamını sağlar. O hayatta ol­duğu sürece, cinlerden ve insanlardan kendisine gelen negatif enerjiyi, yine onlara geriye püskürtür. Bu durum bir kleps şek­linde kısır döngüyü içerir. Cinlerin ve insanların kötü fikirle­ri, düşünceleri, davranışları onu besler, büyütür. Onun büyü­yüşü insanları daha fazla etkileyecek ve bu durum kıyamete kadar devam edecektir. Çünkü kıyamete kadar, ne cinlerden ne de insanlardan kötü niyet eksik olmayacaktır.

Cinlerin bir üst boyutunda varlığını devam ettiren bu me­lek yapılı negatif enerji alanı, yani şeytan, insanların ve cinle­rin ortaya koyduğu davranışların büyük bir kısmını etkile­mektedir. Huzurdan tard edildiği gün söylediği şu sözler ol­dukça manidardır. Yedinci surede 16.-17. ayetler: “Beni azdır­dığın için and olsun ki senin doğru yolun üzerinde onlara kar­şı duracağım} sonra önlerinden, ardlarından, sağ ve solların­dan onlara sokulacağım. Çoğunu sana şükreder bulamayacak­sın, dedi.”

Şeytan Cenab-ı Hakk’a verdiği bu vaadi yerine getirmekte­dir. Cinlerin ve insanların büyük bir çoğunluğu sapkınlık ve dalalet içerisindedir. Ayet-i kerimede geçen önlerinden, ardla­rından, sağlarından ve sollarından yaklaşacağım ibaresi bizim görüşümüzü desteklemektedir. Bu negatif enerji alanı bütün dünyayı kapsamıştır ve dünyada yaşayan bütün varlıklara her yönden hücum etmektedir.

ŞEYTAN, ŞU ANDAKİ KONUMU İTİBARİYLE BİR CİN DEĞİLDİR. ASLI CİNDİR ANCAK KONUM DEĞİŞTİRMİŞTİR. Yeni konumu kıyamete kadar yaşayabilecek bir yapıdır. Hızır aleyhisselâm ve İsa aleyhisselâm gibi. Her ikisi de bir beden olarak yaşamalarına rağmen ölmeden önce konum değiştirmişlerdir.

Şeytan, cinleri ve insanları birçok yoldan etkileyebilmektedir. En etkili silahları ise; dünya sevgisi, şehvet, kibir, hasettir. Özellikle Bu yolları kullanarak insanları ve cinleri Cenab-ı Hak’tan uzaklaştırmaktadır. İmam-ı Gazali, Kalplerin keşfi isimli eseri­nin 75. sayfasında şeytan için insanı şerre çağıran hatıranın se­bebidir” demektedir. Bu ifadeden şeytanı besleyen unsurun, kötü fikirler ve kötü düşünceler olduğu anlaşılmaktadır.

Şeytanîn, insanı ve cini Cenab-ı Hak’tan uzaklaştırmasını engellemek için uygulanacak metotlarsa nefsin terbiyesinden geçmektedir. Fert, kendini kibirden, hasetten, dünya sevgisin­den, şehvetten, tokluktan ve çok uykudan muhafaza etmediği sürece, şeytan bu kişiyle birlikte olacaktır.

Şeytanın en büyüle silahı insanların ve cinlerin bedenleridir. Kendisini bir beden olarak addeden bu İki tür, bedenin tüm is­tek ve ihtiyaçlarının da yine kendisine ait olduğunu sanır. Onu doyurmak için elinden ne geliyorsa yapar. Kendini bir beden olarak kabul ettiği için dünyada, elde etmek istediği malın ardı arkası kesilmez. Daha rahat evler, yazlıklar, kışlıklar, arabalar vs. ister. Daha güzel yiyecekler, daha güzel giysiler arzu etmesi, insanın kendini bir beden olarak kabul edişinin ürünüdür. “Baş­kasında neden var da bende yok!” fikrinden yola çıkarak ortaya koyduğu kıskançlık da yine kendini beden olarak algılayışından kaynaklanmaktadır. Bedeninin sahip olduğu imkânları, başkalarına gösteriş olarak kullanma da yine aynı sebepledir. Şehvet de bedenî bir istektir. Şeytanın, insanları ve cinleri en çok avla­dığı noktalar bunlardır. Ama en temel sebep, bu iki türün ken­dilerini beden olarak kabul etmesi ve hayatlarını buna göre bi­çimlendirmesinden kaynaklanmaktadır.

Şeytan, insanlara her zaman kötü bir fikirle yaklaşmaz. Ba­zen çok iyi bir niyet, çok iyi bir düşünceyle yaklaşıp kişiyi av­layabilir. Bir misal vererek bunu açıklamaya çalışalım. Cema­ate vaaz veren bir vaize, şeytan şunları hissettirir:

“Sefalet ve gaflette kalmış şu insanlara balon, hepsi cehennemin yolunu tutmuşlar. Bu kullara acımaz mısın?

 Vaaz ve nasihat ederek bunları doğru yola çağırmaz mısın?

Cenab-ı Hak sana ilim, tatlı dil ve etkili konuşma kabiliyeti vermiştir. Susmak sure­tiyle, sana verilen ilim nimetine karşı nankörlük etmiş olmu­yor ve Allah Teâlâ’nın gazabına uğramaktan korkmuyor musun?”

Bu­nun gibi birçok vesvese ve fikirlerle vaizi insanlara nasihat et­meye çağırır. Bunun arkasından da onu dinleyen insanların üzerinde daha etkili olması için, iyi giyerek ve güzel konuşa­rak insanlar arasında hayırlı bir insan olarak anılması gerek­tiğini düşündürtür. Eğer böyle yapmaz da kendisini derleyip toplamazsa, süslenmeden insanların karşısına çıkarsa, cema­atin üzerinde etkili olmayacağını hissettirir. Vaiz de bunları hüsnü niyetle yapmaya başlar ve böylelikle ilk önce gösteriş tutkunu olur, bunun arkasından gurur gelir. Sonra da insan­ların kendisini takdir etmesi gerektiğine inanır. Bununla bir­likte mevki arzusuna düşer. Çevresindeki insanlara “Sizler da­lalettesiniz, ben ise doğru yolu bulanlardanım” gibi düşünce­lerle bakmaya başlar. Vaiz farkında olmadan başkalarını “adam edeceğim” derken şeytanın vermiş olduğu kötü fikirle­re kapılarak kendisini felakete götürür. Burada niyet iyi olma­sına karşın sonuç hüsrandır.

Günümüzde şeytanın en fazla uğraştığı kişiler genelde ta­rikat liderleridir. Burada “gerçek tasavvuf ehli” olanları tenzih ederiz. Şeytan önce mürşidi aldatır, arzu ve isteklere boğar. Sonra da onun çevresindeki birçok müridini yoldan çıkarır. Bunun örneğini Ahmet Kadiyani’de görmüştük.

“Ahmet Kadiyani, sözde İslam’a bağlı, fakat aslında sapık bir mezhep olan ’Kadiyaniliğin’ kurucusu olarak dünya çapın­da ün salmıştır. Gençlik yıllarından itibaren, şeytanın kullan­dığı cinlerden birisine tâbi olarak yaşamıştır. Bizzat kendisi­nin kaleme aldığı “hal tercümesi”nde anlattığına göre, Hindis­tan’ın Kadiyan kasabasında doğmuştur. Yaratılıştan inzivaya meyilli, hassas yapılı birisidir. Sık sık inzivaya çekilip nefis muhasebesi yaparken, bir gün gizliden bir ses işitir. Sadece kendisinin duyabileceği bu ses ona, babasının akşam ezanın­dan sonra öleceğini söyler. Ahmet Kadiyani bu sesi duyunca çok üzülür ve korkar. Ses devam eder “Allah kuluna yetmez mi?” bu sözlerden sonra babası, sesin söylendiği gibi o akşam vefat eder. Gerisini kendisinden dinleyelim;

“O sesi ondan sonra çok duydum. Bana pek çok şey öğret­ti. Beni dünyaya tanıttı, meşhur yaptı. Fakr u zaruret içinde iken (fakirlik) hayra harcamam için beni servete gark etti. Ku­lağıma gelen seslerin rahmani olduğundan asla şüphe etme­dim. Zira şeytan benimle alay etse, içimdeki fenalıklar dile gelse mutlaka fark ederdim. Bazen o sesleri uzaktan işitiyo­rum, bazen de onlar benim ağzımdan çıkıyor. Fakat söyleyeni ben olmuyorum. O kadar ki bazen hiç bilmediğim lisanları konuştuğum olurdu. Bir ruhun bana zulüm ettiğine, içime girdiğine inanmıyorum. Bu iş bambaşka bir iş. Başkalığım se­ziyorum ya. Bu bana ve bana tabi olanlara yetişir.”

Evet şimdi de şeytanın saptırdığı Ahmet Kadiyani’nin yap­tığı işi görelim. Bir gün ortaya çıkıp şöyle diyecektir:

“Ben Meryem’in oğlu Mesih İsa’yım. Muhammed’den (sallallâhü aleyhi ve sellem) sonra peygamber gelmeyecek. Yalnız bir kişi hilat-i fahiresine bürünecektir. İşte ben oyum. Kadyanlı Ahmet, efendisi Muhammed (sallallâhü aleyhi ve sellem)’in son peygamberliğine halel gelmeden nebi ol­muş, Allah’dan mukaddes vazife almıştır.”

Birinci dünya savaşından sonra ölen, asıl ismi Kadyanlı Mirza Gulam-Ahmet olan kişinin keramet zannedilen birçok halinin de öyle olmadığı anlaşılmıştır.

Binlerce kişinin gördükleri rüyayla kendisine bağlanması­nın yanında, 40 gün kadar kendisiyle kalan kimsenin semavi işaret olarak inkârlarından sıyrılması, kötürümleri birkaç el temasıyla yürütüp, hastaları birkaç söz ile iyileştirmesi hatta kendisiyle tartışmaya giren birinin aniden ölmesi şöhretinin büsbütün artmasına neden olmuştur.

Kendisinin mehdi olduğunu söyleyen ve mehdi ile ahir za­manda yeryüzüne inecek olan İsa aleyhisselâm’nın aynı şahıs olduğunu ve bunun da kendisi olduğunu belirten Mirza Gulam Kadiyani kaba bir görüşle her ne kadar İslamiyet’i genişletmeye çalış­mış ve bunda da kısmen muvaffak olmuşsa da mesele inceden inceye tetkik edildiğinde görülüyor ki, bu olayda şeytan, ilk önce bir kişiyi daha sonra ise bu kişiyi kullanarak binlerce in­sanı kendi kaydı altma almış, bu amaçla İslamiyet’i de koz olarak kullanmıştır.

Muhyiddin Arâbi kaddesellâhü sırrahu’l azîzin beyanına göre, bu gibi kişilerin en büyük özelliği kibir ve gururdur. Şeytan insanlara, şeytan olmadan önceki haliyle görünemez, onun bir bedeni yoktur. İnsanların karşısına bir şekille ortaya çıkışı, kişinin beyninde oluşan hayallerledir. Asıl itiba­riyle, dünyada gezinip duran şeytan diye bir varlık yoktur. Şeytan dünyada bir boyuttur. Ve bu boyutun içindeki negatif enerji alanıdır. Bu alan içindeki her şeyi direkt olarak etkile­mektedir. Bu etkisi, kozmik varlıklar olarak nitelediğimiz me­leklerin yani yıldızların göndermiş olduğu etkilerden çok daha fazladır.

Erzurumlu İbrahim Hakkı hazretlerinin “Marifetname” isimli eserinde, kalpten bahsedilirken “insan kalbine kırk farklı noktadan fikirler gelmiş olsa, bu kırk noktadan otuz do­kuzunun şeytana ait olduğu” ifade edilmiştir.

ŞEYTANIN ETKİSİ, MELEKLERİN ETKİSİNDEN DAHA FAZLADIR. BU NE­DENLEDİR Kİ BİRÇOĞUMUZ FARKINDA OLMAKSIZIN ONA UŞAKLIK EDE­RİZ. Bu dünyada gezen şeytan diye bir varlık aramanıza gerek yok. Cinlerin ve insanların şeytanları, sürekli aramızda dola­şıyor. İnsan aklı, cinlerin sahip olduğu akla göre çok daha üs­tün olduğu için, şeytanla başa çıkabilirler. Ancak cinler, in­sanlara göre bu konuda daha dezavantajlıdırlar. Bu yüzden de onların birçoğu şeytanın askerleri olmuş durumdadır. Asker dendiğinde illa ki sıraya girmiş, üniformalı kişiler aklımıza gelmesin. Asker, bir başkasından aldığı emri yerine getiren ki­şi demektir. Bu düşünceyle baktığımızda cinlerde de, insanlar­da da şeytanın birçok askeri mevcuttur.

ŞEYTANIN VERMİŞ OLDUĞU KÖTÜ FİKİRLERDEN VE NİYETLERDEN KUR­TULUP ALLAH TEÂLÂ’YA YAKLAŞABİLMENİN YOLU NEFİS TERBİYESİNDEN GEÇER. Yukarıda bahsettiğimiz kibir, haset, dünya sevgisi, şehvet gibi hasletlerden uzaklaşmadığımız sürece şeytan bize yakın olma­ya devam edecektir.

Cenab-ı Hakk’ın bizlere orucu emretmesi ve Peygamber efendimizin de ramazan ayı dışında oruç tutmamızı tavsiye etmesi bu sebepledir. Şeytanın vesveselerini engelleyecek en büyük silah açlıktır. Bu nedenle de oruç tutmak Allah katın­da çok değerlidir. Bunun ecrini de Cenab-ı Hakk kendisinin ve­receğini ifade etmektedir. Bunu belirten ikinci surenin 183. ayet-i kerimesinde “Ey müminler fenalıklardan sakınasınız di­ye sizden evvelkilere olduğu gibi size de oruç farz kılındı.” buyurulmuştur. İnsanoğluna ilahi emirlerin geldiği günden beri oruç emri vardır. Oruç insanın şeytandan kurtulup Allah Teâlâ’ya yaklaşmasını sağlayan en büyük silahtır.

Ramazan ayında şeytanların bağlanmasından murad, nefsin açlıkla terbiye edilmesidir. Yoksa, şeytanın eli ve kolu gerçekte bağlanmaz. Şeytan, kötü fikirlerini ramazan ayında da yayma­ya devam eder ve açık kapı bulduğu her yerden girerek insanla­rı avlar. ORUÇ, BUGÜN BİZLERİN TUTMUŞ OLDUĞU ORUÇ DEĞİLDİR. Bü­tün İslam âleminde tutulan oruçlar, bedene yapılan eziyetten başka hiçbir anlam ihtiva etmez. Bütün gün aç kalacağımızı dü­şünerek, sahur vaktinde midemizi tıka basa doldururuz ve ak­şam iftar vaktinde de bütün günün hıncını çıkartırcasına ye­mek yeriz. Vücut kendisi için gerekli bütün besini fazlasıyla al­dığı için, hareketliliğinden hiçbir şey kaybetmez. Sahip olduğu güç, oruç tutmasına rağmen yerindedir. Bu durum kişinin oruç tuttuğu günle tutmadığı gün arasında herhangi bir farkın olma­masını sağlar. Yani şeytan, elleri ve kolları serbest bir şekilde tüm insanları taciz etmeye devam eder.

Ramazan ayındaki bu dengesiz beslenme, vücudu da olum­suz yönde etkiler. Bir süre aç kalıp, daha sonra mideyi tıka ba­sa doldurma, mideyi ve bağırsakları bozar. Kişiye miskinlik verir. Bunun yanında birçok organik rahatsızlıklara da neden olur. Vücudun sıhhati için çok önemli olan oruç, bu şekliyle zararlı bir faaliyettir. Ramazan ayının sonunda kilo alarak bayrama ulaşan birçok Müslüman vardır. Bu tablo orucu ne hale getirdiğimizi açıkça ortaya koymaktadır.

Açlık, nefsin ve şeytanın bütün yollarını tıkar. Gerçek ma­nada oruç tutan kişi, kendisi için tehlikeli bu iki yapıdan uzak kalır. Çünkü açlık kişiyi, eski hareketliliğinden uzak tutar. Ki­şi kendisinde, kötü fiilleri ortaya koyacak gücü bulamaz. Vü­cudun azalan haramla ilgilenemez. Dil, gıybet için güç bula­maz. Oruç aynı zamanda uykuyu ve miskinliği de ortadan kaldırır. Kişiyi, dünyaya tamahından uzaklaştırır. Kibri ve ha­sedi kırar. Uykusuzluk, kişinin kalbini açar ve onu Allah Teâlâ’ya yaklaştırır. Geceler boyunca şeytana uşaklık eden insanlar, uyumayarak Cenab-ı Hak’la olan yakınlıklarını arttırırlar.

Açlığın, şeytanın üzerindeki olumsuz etkisini anlatmakla bitiremeyiz. Açlık dışında, kişiyi şeytandan uzaklaştıracak en önemli olgu Müslümanın tam bir teslimiyet içinde Allah Teâlâ’ya yö­nelmesidir. Allah Teâlâ’ya yöneliş olmadığı sürece, sureleri ne kadar tekrar ederseniz edin şeytandan uzaklaşamazsınız. On altıncı surenin 99. ayetinde “Doğrusu şeytanın, inananlar ve yalnız Rablerine güvenenler üzerinde bir nüfuzu yoktur” buyurulmaktadır. Yine yedinci surenin 201. ayetinde de “Allah Teâlâ’ya kar­şı gelmekten sakınanlar, şeytan tarafından bir vesveseye uğra­yınca Allah Teâlâ’yı anarlar ve hemen gerçeği görürler”buyurulmuştur. Bu ayet-i kerimelerde tam bir teslimiyet içerisinde Allah Teâlâ’ya yönelenlerin, onu anan ve onun kelamını söyleyenlerin şey­tandan uzak kalacakları belirtilmektedir. Yoksa yalnız olarak falan hoca­nın “Şu ayetleri okursan şeytandan uzak olursun.” sözüyle ha­reket ederseniz ve şeytandan uzaklaşmak için savunmayı Allah Teâlâ’ya yönelmekte değil, ayetleri nakarat okur gibi tekrar et­mekte görürseniz hiçbir sonuç elde edemezsiniz. Cenab-ı Hak on yedinci surenin 65. ayetinde “Doğrusu benim mümin kul­larımın üzerinde senin bir hâkimiyetin olamaz. Rabbin vekil olarak yeter” buyurmaktadır. Allah Teâlâ şeytana karşı ken­disinin vekil olunmasını istemektedir. Şeytanın şerrinden Allah Teâlâ’ya sığınmak onun bütün etkisini ortadan kaldırır.

Halis bir Müslüman, Allah Teâlâ’ya teslimiyetiyle birlikte şeytana karşı bir duvar örmüş olur ve bu duvar şeytan tarafından asla aşılamaz. Aksi takdirde, Cenab-ı Hakki vekil tutmaksızın, ona sığınıp onun gücünden korkmaksızın (Allah Teâlâ’yı gerçekten bilip LA İLÂHE İLLALLAH MUHAMMED-ÜR-RASÜLÜLLÂH“ı bütün harfleriyle birlikte kalbine sindirerek korkmayı kastediyorum) ayetleri tekrar etmek, duala­rı okumak hüsranla karşılaşmamanızı sağlar.

Allah Teâlâ’dan uzaklaşıp, hevalarını ve heveslerini yani şeytanları­nı tanrı edinenler sonunda cehennem azabıyla karşı karşıya ka­lacaklardır. Yirmi dördüncü surenin 24. ayetinde “Ey inananlar, şeytana ayak uydurmayın! Kim şeytanın ardına takılırsa bilsin ki, o hayâsızlığı ve fenalığı emreder. Allah Teâlâ’nın size lütuf ve mer­hameti bulunmasaydı hiçbiriniz ebediyen temize çıkamazdı. Fa­kat Allah dilediğini temize çıkarır. Allah işiten ve bilendir” bu­yurulur. Allah Teâlâ yedinci surenin 30. ayetinde “Allah insan­lardan bir takımını doğru yola eriştirdi, fakat bir takımı da sapık­lığı hak etti, çünkü bunlar Allah Teâlâ’yı bırakıp şeytanları dost edinmiş ve kendilerini doğru yolda sanmışlardı” denmektedir.

Dünyadaki kaosun temelinde yatan gerçek bütün insanlı­ğın şeytan tarafından yönlendirilmesidir. Ne yazık ki pek azı­mız ondan kurtulabilmektedir. Ondan nasıl kurtulacağımızı da bilmediğimiz için farklı birtakım yollarla çare aramaktayız. Daha sonraki bahislerimizde, cinlerin insanlar üzerindeki et­kilerini ve bu etkileri ortadan kaldırmak için ne tür yöntem­ler kullanabileceğimizi izah etmeye çalışacağız. İNSANLARIN CİNLERDEN KORUNMASI İÇİN ÇEŞİTLİ AYETLER, TILSIMLAR, VEFKLER, SEMBOLLER İŞE YARAMAKTADIR. ANCAK ŞEYTAN İÇİN AYNI ŞEYLER GE­ÇERLİ DEĞİLDİR. Onu, bunların hiçbirisiyle “def” edemezsiniz. Onun etkisini ortadan kaldırmak için tam bir teslimiyetle Allah Teâlâ’ya yönelmek gerekir. Bunu yapmadığımız sürece bütün ça­lışmalarımız sonuçsuz kalacaktır. Şeytanla mücadelede ne ho­ca, ne cinciler, ne falcılar ne de bir başkası asla yardım ede­mez. Yardım sadece Allah Teâlâ’dandır. Şeytanla mücadelede Rabbi vekil kılmak ve her şeyimizi ona havale etmek zorundayız.

Kaynak:

Cevat TOPKARA,
Büyü Tutar Cin Çarpar (Büyücülerin Arka Bahçesi),
Popüler Kitaplar, 2004, İstanbul, s.199-216

ŞEYTANDAN VE CİNDEN KORUNMA YOLLARINDA
BİLİNMESİ GEREKEN HUSUSLAR

1984 NİNETEEN EİGHTY-FOUR (1984) FİLM


Yönetmen: Michael Radford
Ülke:İngiltere
Tür:Dram | Romantik | Bilim-Kurgu
Vizyon Tarihi: 10 Ekim 1984 (İngiltere)
Süre: 113 dakika
Dil: İngilizce
Senaryo: George Orwell | Michael Radford
Müzik: Dominic Muldowney
Görüntü Yönetmeni: Roger Deakins
Yapımcılar: Al Clark | John Davis | Robert Devereux
Oyuncular: John Hurt, Richard Burton, Suzanna Hamilton

 Özet

Distopik bir evrende geçen film 3. Dünya Savaşı’nın henüz sonlandığı dünyamızda geçer. Dünyanın en büyük devleti olan Okyanusya, günümüz Londra’sının yerine kurulmuştur. Okyanusya deyim yerindeyse tam bir korku imparatorluğudur. Bu ülkede yaşayan herkes, yönetim diktesinin buyurduğu her şeye harfi harfine uymak zorundadır. Bu evrende ne kitap okumak serbesttir ne de aşık olmak… Hükümetin haberleşme ve sansür işlerinin yürütüldüğü bakanlıkta çılan Winston Smith, diğer çalışanlar gibi görevi gereğince halkı farklı yalanlarla uyutmak ve sahte gerçeklikler yaratmak zorundadır. Ancak Okyanusya’ya ait her şeyin kocaman bir yalandan ibaret olduğunu öğrendiği an vatanseverliğini ve hayatını üzerine kurduğu bu sahte dünyayı sorgulamaya başlar.

George Orwell‘ın 1984 klasik romanından beyaz perdeye uyarlanan filmin yönetmen koltuğunda Michael Radford bulunuyor.

BİN DOKUZ YÜZ SEKSEN DÖRT
BİR İNSANLIK KARABASANI

George Orvvell’inBin Dokuz Yüz Seksen Dört adlı roma­nı, birçok kişininhayatının farklı dönemlerinde değişik etkiler, farklı izlenimler uyandırmış kitaplardandır. Orwell’in romanı, Bin Dokuz Yüz Seksen Dört adını taşıdı­ğı için, 1984 yılı, yıllar öncesinden bir söylence olup çıkmıştı. Oysa Orwell, başlangıçta, öykünün geçtiği yıl olarak 1980’i seç­miş, kitabın tamamlanması biraz da hastalığı yüzünden uzadık­ça ilkin 1980’i 1982 olarak değiştirmiş, daha sonra da 1984’te karar kılmıştı. Sonradan, romanına 1984 yılını tarih biçme­sinin nedenini yakın dostu, yazar Julian Symons’a açıklarken, “Kitabın yazımını 1948 yılında tamamladığım için, 1948’in son iki rakamının yerlerini değiştirmeye karar verdim,” diyecekti.

Michael Radford’ın kitabın filmini 1984 yılında çekmeyi seçmesi nasıl bir rastlantı değilse, belli ki Erdal Öz’un romanın Türkçesini Can Yayınlarından ilk kez 1984’te yayımlaması da yalnızca bir rastlantı değildi. Şimdi düşünüyorum da, yazarlı­ğının yanı sıra çok iyi bir yayımcı olan Erdal Öz, Bin Dokuz Yüz Seksen Dört’ü, öykünün geçtiği yıl gelip çattığında basmaktan derin bir haz duymuştu herhalde.

Nasıl yayımlandı?

George Orwell, Hayvan Çiftliği’nin de, Bin Dokuz Yüz Seksen Dört’ün de hem pek çoklarınca yanlış anlaşılabileceği hem de İkinci Dünya Savaşı’nın hemen sonrasında sosyalizmi açık düşürmek isteyen tutucu çevrelerce saptırılıp kullanılaca­ğı konusunda yakınları ve dostlarınca az uyarılmamıştı. Ama bu öngörünün de ötesinde, 1984 yılını bile çoktan geride bı­raktığımız günümüzde, Orvell’ın güncel kaygıları umursama­yan gözüpek seçimini daha da haklı ve değerli kılan bir durum söz konusuydu.

Orvvell, 1943 Kasımı’nda yazmaya başladığı Hayvan Çiftliği’ni üç ayda bitirmişti. Ne ki, kitap, yalnızca OrvveU’ın “Sol”da konuşlanan yayımcısı Victor Gollancz tarafından değil, “Sağ”da yer alan T.S. Eliot’ın yayın yönetmenliğindeki Faber&Faber, dahası Jonathan Cape tarafından da geri çevri­lecekti.

Bin Dokuz Yüz Seksen Dört’ün, Alfred A. Knopf’a bağlı Everyman’s Library’den çıkan 1992 basımına kapsamlı bir ön­söz yazan Julian Symons’ın verdiği bilgiye göre, Gollancz, Hay­van Çiftliği’in okuduktan sonra, “bu nitelikte bir genel saldırı”yı yayımlamasının olanaksız olduğunu söylemişti. Jonathan Cape, kitabı Haberalma Bakanlığındaki bir dostuna göstermiş, o da Sovyetler Birliği’yle ilişkilere zarar verebilecek bir kitabı ya­yımlamamasını “rica etmişti” Cape’ten. Eliot ise, kitabı övmek­le birlikte, Orvvell’ın dönemin siyasal konumunu eleştirmek için “doğru bir bakış açısı seçmediğini” ileri sürmüştü. Sonun­da, kitabı yayımlamayı, daha önce Orvvell’ın Katalonya’ya Selam adlı yapıtını yayımlamış ve pek çoklarından “Troçkici” damgası yemiş olan Secker&YVarburg üstlenecek, ama o da çe­kindiği için kitabın basımını savaşın bitiminden üç ay sonraya erteleyecek, 1945 Ağustosu’na kadar geciktirecekti….

Orvvell, Hayvan Çiftliği’nden kazandığı parayla, İskoçya’nın batı kıyısı açıklarında, Hebridler’deki Jura adasında bir ev almıştı. 1946 yazında Bin Dokuz Yüz Seksen Dört’ü bu evde yazmaya başladığında, bir yandan da verem tedavisi görüyor, sık sık hastaneye yatıyordu. Romanın ilk taslağını 1947 güzü­nün başlarında tamamlamış, sağlığının adamakıllı kötülediği ve acı çektiği 1948’in yaz ve güzü boyunca kitabın tümünü gözden geçirerek yeniden daktiloya çekmişti.

O sıralar, Julian Symons’a yazdığı bir mektupta, “Yeni ki­tabım, roman biçiminde bir ütopya,’’ diyordu. Evet, her şeyin tümüyle devletin denetiminde olduğu, bellekten yoksun bı­rakılmış, her türlü muhalefetin yok edildiği bir toplum tehli­kesine karşı bir uyan niteliğindeki Bin Dokuz Yüz Seksen Dört, en genel anlamıyla bir “ütopya”dır( ama Orvvell’ın bu yapıtı­nı “karşı-ütopyacı bir roman” olarak nitelemek sanırım daha doğru olacaktır. Bilindiği gibi, Platon’un Devlet’inde, Thomas More’un Ütopyasında, Tommaso Campanella’nın Güneş Ülkesi’nde, Francis Bacon’ın Yeni Atlantis’inde toplumsal, ekonomik, felsefi ya da dinsel açıdan “kusursuz bir düzen” betimle­nir. Bin Dokuz Yüz Seksen Dört ise, tıpkı Jack London’ın Demir Ökçesi, Yevgeni Zamyatin’in Biz’i, Aldous Huxley’nin Cesur Yeni Dünyası gibi bir karşı-ütopyadır. Ütopyalarda insanlığa sunulan bir “düş”tür, karşı-ütopyalarda ise bir “karabasan”.

Öte yandan, kimilerince ileri sürüldüğü gibi bir “bilim­kurgu romanı” da, “sosyalizme karşı doğrudan bir saldırı” da değildi Bin Dokuz Yüz Seksen Dört. Daha çok, dönemin toplumunun bağrında yatan olası tehlikelerin bir izdüşümüydü. Nitekim, Orvvell, ABD’deki bir sendikacıya yazdığı mektupta, “[Kitapta] anlattığım toplumun bir gün mutlaka gerçek olaca­ğına inandığımı söyleyemesem de, ona benzer bir toplumun gerçek olabileceğine inandığımı söyleyebilirim,” diyordu.

Büyük gözaltı

Bin Dokuz Yüz Seksen Dört’te anlatılan toplum düzeni, bir “büyük gözaltı” dır. Güç ve iktidarın sınırsızca uygulandığı, bellek, düşünce, dil ve aşkın iğdiş edilerek özgürlüklerin tümden ortadan kaldırıldığı bu “büyük gözaltı”nı en sağlıklı yorumla­yanlardan biri de, kanımca, Erich Fromm’dur:

“George Orvvell’in Bin Dokuz Yüz Seksen Dört’ü, bir ruh halinin dile getirilmesi ve bir uyarıdır. Dile getirilen ruh hali, insanoğlunun geleceğine ilişkin handiyse bir umarsızlık, uyarı ise, tarihin akışı değişmediği sürece dünyanın dört bir ya­nındaki insanların en insani niteliklerini yitirecekleri, ruhsuz otomatlara dönüşecekleri, üstelik bunun farkına bile varma­yacaklarıdır. (…) Orvvell, öteki olumsuz ütopyaların yazarları gibi, bir felaket kâhini değildir. Bizi uyarmak ve uyandırmak ister. Hâlâ umudu vardır; ama Batı toplumunun daha önce­ki evrelerindeki ütopyaların yazarlarının tersine, umarsız bir umuttur bu. Bin Dokuz Yüz Seksen Dört, bize, bu umudun an­cak, bugün tüm insanların karşı karşıya oldukları tehlikenin, bireyselliği, aşkı, eleştirel düşünceyi tümden yitireceği gibi, (…) bunun ayırdına bile varamayacak bir otomatlar toplumu olup çıkma tehlikesinin farkına vararak kavranabileceğini öğretir. Orwell’ın bu yapıtı gibi kitaplar güçlü birer uyarıdır; okuyu­cu, Bin Dokuz Yüz Seksen Dört’ü, yüzeysel bir biçimde Stalinci barbarlığın bir başka tanımlaması olarak yorumlamakla yeti­nir ve bizi de [Batı] kastettiğini görmezse çok yazık olur…”’

Bin Dokuz Yüz Seksen Dört‘le ilgili temel sorulardan bi­rinin yanıtı, belki de Fromm’un bu sözlerinde saklıdır. Kitabı çevirirken de hep sordum kendi kendime: Orvvell, bu yapıtını, salt Stalin’in “sosyalist uygulamalarına, 1930’lar ve 1940’ların Sovyetler Birliği’nde oluşturulan baskı yönetimine karşıt düşüncelerin ürünü olarak kaleme almış olsaydı, Bin Dokuz Yüz Seksen Dört, yazılışından altmış yılı aşkın bir süre sonra, başka bir deyişle sosyalizmin en azından Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa ülkelerinde uygulandığı biçimiyle ortadan kalk­tığı günümüzde, bir modern klasik niteliği kazanarak okurları derinden etkilemeyi sürdürebilir miydi? Kitabın satırları arasında ilerledikçe, bu sorunun ardından bir başka soru daha takıldı kafama: Bin Dokuz Yüz Seksen Dört, yalnızca, gelecekte oluşabilecek totaliter bir otomatlar toplumuna yönelik duyarlı, bilgece bir uyan mıydı, yoksa bu roma­nın betimlediği karabasanlarda, içinde yaşadığımız günümüz toplumlanmn, gerçek dünyanın görünen/görünmeyen, belli/ belirsiz, açık/örtük izleri ile gizlerine mi tanık oluyorduk?

Karanlıkta bir sis çanı

Bana kalırsa, Bin Dokuz Yüz Seksen Dört, kuşkusuz, insan­lığı bekleyen bir “total totalitarizm” tehlikesine karşı edebiya­tın bağrından yükselen bir uyarı çığlığıdır. Ama aynı zaman­da, günümüz toplumlarında gücü elinde tutmak, iktidarı sürdürmek uğruna uygulanan yönetsel, dinsel, dilsel, ulusal, budunsal, ahlaksal, eğitsel baskılar, zorbalıklar, dayatmaların karanlığı içinden kulağımıza çalınan bir sis çanıdır. Orwell’ın romanı, “geniş zaman’’lı ve evrensel olmasının yanı sıra, “şim­diki zaman’’lı ve günceldir de. Miladi 1984 yılı çoktan gelip geçmiş olmasına karşın, Bin Dokuz Yüz Seksen Dört’ün geçtiği 1984 yılı, hem içinde yaşadığımız bir karabasan hem de her an yaşayabileceğimiz olası bir korkulu düş olarak önümüzde durmaktadır. Orwell’ın yapıtını, yayımlandığı günden bu yana elimizden bırakamamamızın nedeni de bu olsa gerektir.

“Çiftdüşün” işlemi

Orwell’ın betimlediği dünyada, gerçekliğin denetim al­tında tutulabilmesi için, bellekten ve geçmişten yoksun bir toplumun yaratılması büyük önem taşır. İktidarı ellerinde tutanlar, kitlelere sürekli hükmedebilmek için, Eskisöylem’de “gerçeklik denetimi”, Yeni söylem’de “çiftdüşün” denen bir iş­lem geliştirmişlerdir:

“… Hem bilmek hem de bilmemek, bir yandan ustaca uy­durulmuş yalanlar söylerken bir yandan da tüm gerçeğin ayırdında olmak, çeliştiklerini bilerek ve her ikisine de inanarak birbirini çürüten iki görüşü aynı anda savunmak, mantığa kar­şı mantığı kullanmak, ahlaka sahip çıktığını söylerken ahlakı yadsımak, hem demokrasinin olanaksızlığına hem de Parti’nin demokrasinin koruyucusu olduğuna inanmak; unutulması ge­rekeni unutmak, gerekli olur olmaz yeniden anımsamak, sonra birden yeniden unutuvermek; en önemlisi de, aynı işlemi işle­min kendisine de uygulamak…”

Bellek deliği

Winston’ın “Gerçek Bakanlığı” ndaki küçük odasında bulu­nan basınçlı boruların birinden eski gazetelerin düzeltilmesi gereken sayıları, birinden de yazılı mesajlar gelir. Mesajlarda, nelerin nasıl düzeltileceği yazılıdır. Örneğin, Times gazetesinin belirli bir sayısında gerekli görülen tüm düzeltmeler bir araya getirilir getirilmez o sayı yeniden basılır, asıl sayı yok edilir ve arşivde asıl sayının yerini düzeltilmiş sayı alır. Üstelik bu değiş­tirme işlemi yalnızca gazeteler için değil, kitaplar, süreli yayın­lar, broşürler, posterler, filmler, ses bantları, karikatürler, fotoğ­raflar, siyasal ya da ideolojik bakımdan önem taşıyabilecek her türlü kitap ve belge için de geçerlidir. Giderek geçmiş, günü gü­nüne, dakikası dakikasına “güncellenir”. Böylece, hem Parti’nin tüm öngörülerinin ne kadar doğru olduğu belgeleriyle kanıtlan­mış olur hem de günün gereksinimleriyle çelişen tüm haber ve görüşler kayıtlardan silinir. Artık tüm tarih, “gerektikçe sık sık kazınan ve yeniden yazılan bir palimpsest’”e dönüşmüştür. Yok edilmesi gereken belgeler ise, bellek deliği denen bir yarıktan içeri atılır ve binanın gizli bir köşesindeki dev fırınları boylar.

İnsan, kendi belleği dışında hiçbir kayıt kalmayınca, en be­lirgin gerçeği bile nasıl kanıtlayabilir ki?

Kaldı ki, belleğinizde kalanlar ve bildikleriniz de 101 Numaralı Oda’daki “işlemler’le tertemiz edilecek, tüm bunların sonucunda toplumun ve bire­yin belleğinden geriye hiçbir şey kalmayacak, tekmil tarih ve geçmiş Parti’nin istemine uygun bir biçime bürünecektir.

Aykırı düşünen buharlaşır!

Kuşkusuz, bir de “düşüncesuçu” vardır. Sözgelimi, günce tutmak bile tehlikeli bir suçtur. Düşünce Polisi sürekli ense­nizdedir. Tutuklamalar her zaman geceleyin yapılır. Ansızın ir­kilerek uyanırsınız, hoyrat bir el omzunuzu sarsar, gözlerinize ışıklar tutulur, yatağınızı acımasız yüzler çevreler. Çoğu zaman ne yargılama olur ne de bir tutuklama raporu tutulur. Ortadan kayboluverirsiniz. Adınız kayıtlardan silinir, yaptığınız her şe­yin kaydı yok edilir, bir zamanlar var olduğunuz bile yadsınır, sonra da tümden unutulur. Kökünüz kazınır, külünüz havaya savrulur; onların deyişiyle “buharlaşırsınız”…

Duvarlara asılı posterlerdeki Büyük Birader’in gözü hep üstünüzdedir. Ama yalnızca posterlerden bakan o yüz değil. Her eve yerleştirilmiş olan tele-ekranlar, aynı anda hem yayın yapabilir hem de görüntü ve sesleri kayda alır. Tele-ekranın gö­rüş alanı içinde bulunduğunuz sürece hem işitilebilir hem de görülebilirsiniz. Gel gör ki, ne zaman izlenip ne zaman izlen­mediğinizi anlamanız olanaksızdır. Düşünce Polisi’nin, kimi ne kadar sıklıkla izlediği bilinemez; alıcıyı istedikleri zaman çalıştırabilirler. Daha da ürküncü, söylediklerinizin her an işiti­lebileceği, karanlıkta olmadığınız sürece her hareketinizin gö­rülebileceği varsayımı içgüdüsel bir alışkanlık olup çıkar, artık hep bu varsayımla yaşamak zorundasınızdır ve yaşarsınız da…

“Çoğunluk ne der?”

Burada ilginç olan, Orwell’in, Büyük Birader’in gözünün hep insanların üstünde olduğu bir toplum düzenini anlatır­ken, bize, bugün yaşadığımız toplumda hep duyduğumuz bir kaygıyı da anımsatmasıdır: İktidarı ellerinde tutanların uygula­dıkları baskıların da ötesinde, “Başkaları ne der?”kaygısı… Dü­şünmenin, yerleşik anlayışa karşı düşüncelerimizi dile getir­menin, alışılmış davranışlara aykırı davranışlarda bulunmanın, dahası egemen ahlaka ters düşen aşklara kapılmanın eşiğine geldiğimizde, “Çoğunluk ne der?” sorusunu aklımıza düşüren kaygı… Okyanusya’da simgeleşen egemen toplum düzeni, bir anlamda, “mahalle baskısı”nın siyasal iktidarı ele geçirmiş bir yansıması, sistemleştirilmiş bir biçimidir belki de…

İnsanların Okyanusya’daki yaşamlarına bir karabasan gibi çöken korku, kaygı ve tedirginlik, benim aklıma hep Franz Kafka’inn Dava adlı romanını getirmiştir. Banka memuru Joseph K.’nın bir sabah tanımadığı kişilerce uyandırılarak bilme­diği bir suçtan tutuklanmasıyla başlayan, gizlerle dolu bir yargı düzeneğinin içinde yitip gitmesiyle süren Datça’nın satırlarında dile getirilen elle tutulmaz, gözle görülmez korkulu düş, Bin Dokuz Yüz Seksen Dört’ün sayfalarında tüm bir toplumun yaşa­mak zorunda kaldığı somut bir düzene dönüşmüştür sanki.

Egemen öğretiye Yenisöylem

Okyanusya’da, düşünmek bile suçtur, ama “düşüncesuçu” işlemeye bile olanak bırakmayacak bir yöntem daha vardır. Okyanusya’nın resmî dili olan Yenisöylem, yönetimin ide­olojik gereksinimlerini karşılama amacıyla oluşturulmuştur. Yenisöylem’in amacı, yalnızca egemen ideoloji İngsos’un (İn­giliz Sosyalizmi) sadık izleyicilerinin dünya görüşü ve düşün­sel alışkanlıklarına uygun düşecek bir anlatım ortamı sağlamak değil, aynı zamanda bütün öteki düşünce biçimlerini olanaksız kılmaktır. İnsanlar sözcüklerle düşündüklerine göre, Yenisöy­lem tümden benimsendiği ve Eskisöylem tümden unutuldu­ğunda, her türlü “sapkın düşünce” olanaksız kılınmış olacaktır.

Yenisöylem’in sözdağarcığı, bir Parti üyesinin dile getir­mek isteyebileceği her anlamı tümüyle doğru ve çoğu zaman da çok ustaca karşılayacak, buna karşılık tüm öteki anlamlan ve onlara dolaylı yöntemlerle ulaşma olasılığını ortadan kaldı­racak biçimde oluşturulmuş; bu da, bir ölçüde yeni sözcükler icat ederek, ama daha çok, istenmeyen sözcükleri ayıklayarak ya da bu tür sözcükleri sapkın anlamlarından ve her türlü ikin­cil anlamlarından elden geldiğince arındırarak gerçekleştiril­miştir.

Örnek vermek gerekirse: “Özgür” sözcüğü Yenisöylem’den çıkarılmış değildir, ama yalnızca “Sokağa çıkmakta özgürsün” ya da “Ormanda özgürce gezebilirsin” gibi deyişlerde kullanılabil­mektedir. Eskiden olduğu gibi “siyasal özgürlük” ya da “düşün­sel özgürlük” anlamında kullanılamamaktadır, çünkü siyasal ve düşünsel özgürlükler artık birer kavram olarak bile kayıplara karışmış, o yüzden de adlandırılmalarına gerek kalmamıştır.

Ama bu kadarla da yetinilmemiş, egemen öğretiden sa­pan sözcüklerin kaldırılması dışında, sözcük sayısını azaltmak başlı başına bir amaç olarak görülmüş, vazgeçilebilecek hiçbir sözcük yaşatılmamıştır. Yenisöylem, insanların düşünce ufkunu genişletecek biçimde değil, daraltacak biçimde düzenlenmiştir.

Erotizm tehlikesi!

Okyanusya’da, insanlara getirilen en ağır baskılardan biri de cinsellik alanındadır. Parti’nin amacı, yalnızca kadınlarla er­kekler arasında sonradan denetleyemeyeceği bağlılıkların oluş­masını önlemek değildir. Asıl amaç, sevişmekten zevk almayı tümden yok etmektir. Erotizm “düşman” olarak görülür. Parti üyeleri arasındaki evliliklerin bir kurul tarafından onaylanması gerekir. Gerçi bu kural hiçbir zaman açıkça dile getirilmez, ama birbirlerini fiziksel olarak çekici buldukları izlenimi uyandıran çiftlerin evlenmesine de izin verilmez. Evliliğin kabul gören tek bir amacı vardır, o da Parti ‘ye hizmet edecek çocuklar dün­yaya getirmektir. O yüzden, cinsel ilişkiye, “lavman yapmaktan farksız, hiç de iç açıcı olmayan sıradan bir işlem” olarak bakılır. Üstelik bu da açıkça dile getirilmez, çocukluklarından başlaya­rak dolaylı bir biçimde Parti üyelerinin beyinlerine işlenir.

Şimdi ve gelecek

Bin Dokuz Yüz Seksen Dört, okuyucuyu, geçmişin, belle­ğin, düşünmenin, dilin, başkaldırının, aşk ve erotizmin yok edildiği bir toplumda yaşanan insanlık karabasanıyla yüz yüze getirdiği içindir ki, yazıldığı ve yayımlandığı dönemin güncel­liklerinin çok ötesinde bir yapıttır. Bu karabasanın ürkünç labirentinde yolumuzu ararken, içinde yaşadığımız gerçek dün­yanın önyargıları, hoşgörüsüzlükleri, bağnazlıkları, baskı ve zorbalıkları, kayıtsızlık ve horgörüleri çıkar karşımıza. Evet, Orvvell’ın bu kitabı yalnızca geleceğe ilişkin değil, günümüze ilişkin de bir uyarıdır. Belki de, gelecek şimdi olduğunda artık çok geç olacağına ilişkin bir uyarı.

CELÂL ÜSTER,
Aralık 2010

“1984” İLE İLGİLİ BİR BAŞKA ELEŞTİRİ

Kitle iletişim araçları ve teknoloji aracılığıyla yönlendirme olgusu, özellikle bilgi çağının temelini oluşturan bilişim teknolojileri göz önüne alındığında çeşitli düşünürler tarafından ihtiyatla karşılanmıştır (Avcı, 1990, s. 132-133). 1984, totaliter yapıdaki liderlerin teknoloji yardımıyla dünyayı kontrol edebilecekleri bir yapıya dönüştürmeleri temasını işler (Batur, 1998, s. 12).

Orwell, devletin her şeyi denetim altında tuttuğu, en küçük bir aykırılığa ve bireyselliğe izin vermediği, resmi ideolojinin bütün tarih ve dili kendine göre kurguladığı bir toplum ütopyasından bahseder. Romanda, insanları sürekli gözetleyip baskı ve denetim altında tutan “Ağabey” adında bir merkezi güç bulunmaktadır. Romanda sürekli denetimin sağlanmasında aracı olan “tele ekran” adlı bir teknoloji de bulunmaktadır. Hatıra defterine farkına varmadan “Kahrolsun Ağabey” yazan Winston, yazmış olduklarını yırtıp bu işten tamamen vazgeçmeyi düşünür, ancak bu artık imkânsızdır (1984, s.22-23):

“…hiç fark etmezdi Düşünce Polisi nasıl olsa yakalayacaktı onu. Çünkü bütün diğer suçları da içine alan en büyük cürmü işlemişti; ‘düşünme suçu’ dedikleri şeyi”.

Orwell sistemin ideal adamı Tom Parsons ve ailesini şöyle tanımlar (1984, s.26-29):

“…Şişmanca, fakat çevik bir adamdı. Son derece aptal, bön, işlerin iç yüzünü katiyen merak etmeyen ve Partiye düşünce polisinden bile daha fazla dayanak teşkil eden sadık kölelerden biri… Bu çocuklar kadıncağıza hayatı zehir ediyor olmalılar, diye düşündü ’ Winston. Birkaç yıl sonra da inançsızlık belirtileri yakalamak için annelerini gece gündüz gözetlemeye başlayacaklardı….”

Bu arada, toplumsal hafızaya sistematik bir şekilde müdahale yapılmaktadır (1984, s.37):

“… Hem ondan başka herkes Partinin yalanlarını kabul ettikten ve bütün kayıtlar da aynı şeyi doğruladıktan sonra yalan tarihe geçiyor ve ‘gerçek’ haline gelmiyor muydu? Parti sloganı ‘geçmişe hükmeden geleceğe de hükmeder; bugüne hükmeden geçmişe de hükmeder’ diyordu. Ama buna rağmen geçmiş hiçbir zaman değişikliğe uğramış değildi. Çünkü bugün doğru olan her zaman için doğruydu zaten. Çok basitti bu: Bütün gereken hafızaya hâkim olmaktan ibaretti. Buna ‘gerçeğe hükmetme’ deniyordu…”

Nitekim Winston da çeşitli zamanlarda istatistikler başkanın yaptığı konuşmaları “düzeltme” ile ilgili bir görevde bulunmaktadır (1984, s.41).

Orwell’in kendi deneyim ve gözlemleri ağırlıklı olarak Stalin Dönemi Sovyetler Birliği ve Mussolini İtalya’sına aittir. 1984’u yazarken sadece bu totaliter rejimleri öne çıkardığı düşünülebilirse de, Hayvan Çiftliği (Orwell, 2004) gibi benzer bir konuyu ele aldığı romanı da dikkate alındığında, kendisinin kapsamı daha geniş tutmayı düşündüğü kuvvetle muhtemeldir. Demokratik ve Liberter bir sosyalist olarak Orwell kapitalist toplumlar içindeki belirli otoriter eğilimlerin farkındaydı. Öngörememiş olduğu şey, demokratik süreçler hâlâ yerinde dururken yeni teknolojilerin sonunda totalitarizme yönelme eğilimindeki gözetime izin verebileceğiydi. Yani kadife eldiven her zaman demir yumruğu saklayabilirdi. Orwell’in zamanından bu yana elektronik teknolojilerin dikkate değer ölçüde artması, Orwell’in yaklaşımının biraz güncelleştirilmeye ihtiyacı olduğu anlamına gelir, ama onu geçersiz kılmaz (Lyon, 1997, s.91).

Kaynak:
Bilim ve Gelecek,
Aylık Bilim, Kültür, Politika Dergisi,
Kasım 2004, s.7-8

KİTAPTAN ALINTILAR

Partinin elemanı Düşünce Polisi ve işkenceci “O’Brien” ile düzene itiraz eden vatandaş “Winston” arasında geçen konuşmalardan.

“Her şeyden önce bilmelisin ki, burada şehit olmak diye bir şey yoktur. Geçmişte din adına yapılan gaddarlık­ları okumuşsundur. Ortaçağ’da Engizisyon diye bir şey vardı. Hiçbir işe yaramadı. Sapkınlığı ortadan kaldırmayı amaçlıyorlardı, güçlendirmekten başka bir şey yapmadı­lar. Engizisyon’un diri diri yaktığı her sapkının yerine binlercesi ortaya çıktı.

Neden?

Çünkü Engizisyon, düş­manlarını meydanlarda, hem de hâlâ nedamet getirme­mişlerken öldürdü; daha doğrusu, onları nedamet getir­medikleri için öldürdü. İnsanlar gerçek inançlarından vazgeçmedikleri için ölüyorlardı. İster istemez, tüm onur kurbanın, tüm utanç da onu diri diri yakan Engizisyoncu’nun oluyordu. Sonraları, yirminci yüzyılda totaliter denenler ortaya çıktı. Alman Nazileri ve Rus Komünist­leri. Ruslar sapkınlığı Engizisyon’dan daha acımasızca bastırdılar. Geçmişteki hatalardan ders çıkarmışlardı; en azından, şehitler yaratmamak gerektiğini öğrenmişlerdi. Kurbanlarını halk mahkemesine çıkarmadan önce onur­larını yerle bir ediyorlardı. İşkence yaparak, hücreye ata­rak dirençlerini kırıp öyle bir sindiriyorlardı ki, acınası, umarsız birer şamar oğlanına dönüyordu hepsi; sonun­da, ne istenirse itiraf ediyorlar, birbirlerini ihbar ederek, suçlayarak paçalarını kurtarmaya çalışıyorlar, merhamet dilenmeye başlıyorlardı. Ama yine de, yalnızca birkaç yıl sonra aynı olayın tekrarlanmasına engel olunamadı. Ölenler birer şehit olup çıkmışlar, gözden düşürülüp saygınlıklarını yitirdikleri unutuluvermişti.

Peki, niçin bir kez daha böyle olmuştu?

Bir kere, işkence altında konuşturuldukdan ve itiraflarının doğru olmadığı açıkça bilindiği için. Oysa biz böyle hatalar yapmayız. Burada ağızlardan çıkan itirafların hepsi doğrudur. Doğru olma­larını sağlarız. En önemlisi de, ölülerin ayağa kalkıp kar­şımıza dikilmelerine izin vermeyiz.  Gelecek kuşakların senin hakkını teslim edeceğini aklından bile geçirme, Winston. Gelecek kuşaklar senin adını bile duymayacak. Tarihten silineceksin. Seni gaza dönüştürüp stratosfere yollayacağız.Geriye hiçbir şey kalmayacak senden; ne nüfus kütüğünde bir ad ne de belleklerde yaşayan bir anı. Geçmişten silindiğin gibi, gelecekten de silineceksin. Hiç var olmamış olacaksın!”

Winston, bir an, öyleyse bana neden işkence yapıyor­lar ki, diye aklından geçirdi.

O’Brien, Winston aklından geçeni yüksek sesle söylemiş gibi, birden durdu. Gözleri­ni kısarak o kocaman, çirkin yüzüyle Winston’ın tepesi­ne dikildi.

“Seni önünde sonunda yok edeceğimize göre, söyle­yeceğin ya da yapacağın hiçbir şeyin bir şey değiştirme­yeceğini düşünüyorsun,” dedi.

“O zaman da, seni neden önce sorgulamaya kalktığımızı merak ediyorsun. Aklın­dan geçen bu, öyle değil mi?”

“Evet,” dedi Winston.

O’Brien hafifçe gülümsedi.

“Sen çürük malsın, Winston. Temizlenmesi gereken bir lekesin. Demin, bi­zim geçmişteki zorbalardan farklı olduğumuzu söyleme­dim mi sana? Biz zoraki boyun eğilmesinden de, kölece boyun eğilmesinden de hoşlanmayız. Bize özgür iraden­le teslim olmalısın. Biz, sapkınları bize direniyor diye yok etmeyiz; direndikleri sürece asla yok etmeyiz. İnanç­larından döndürür, kafalarının içini ele geçirip yeniden biçimlendiririz. İçlerindeki tüm kötülükleri, tüm yanıl­gıları silip atar, lafta değil, canıgönülden saflarımıza katıl­malarını sağlarız. Öldürmeden önce bizden biri yaparız. Ne kadar gizli ve güçsüz olursa olsun hiçbir yanlış dü­şüncenin bu dünyada barınmasına katlanamayız. Ölüm anında bile herhangi bir sapmaya izin veremeyiz. Eski­den sapkın diri diri yakılmaya giderken bile sapkınlığın­dan vazgeçmez, vazgeçmek şöyle dursun, övünerek ilan edermiş sapkınlığını. Rusya’daki temizlik hareketlerinin kurbanları bile kurşuna dizilmeye giderken asi düşünce­lerini kafalarının içinde korurlarmış. Oysa biz beyni tuz­la buz etmeden önce kusursuz bir hale getiririz. Eski des­potluklar, ‘Şunu yapmayacaksın, bunu yapmayacaksın’ diye buyuruyordu. Totaliterler, ‘Şöyle yapacaksın, böyle yapacaksın’ diye dayatıyorlardı. Biz ise, insanlara, ‘Sen as­lında şusun, aslında şöyle düşünüyorsun, şuna inanıyor­sun diye bastırıyoruz. Buraya getirdiğimiz hiç kimse bize karşı koyamaz. Herkes pirüpak edilir. Hani şu ma­sum olduklarına inandığın üç alçak hain vardı ya, Jones, Aaronson ve Rutherford, sonunda onları bile yola ge­tirdik. Sorgulamalarına ben de katılmıştım. Yavaş yavaş çözüldüklerini, yalvarıp yakardıklarını, ağlayıp sızladık­larını gördüm; üstelik acıdan ya da korkudan değil, sırf pişmanlıktan. Onlarla işimiz bittiğinde birer insan müs­veddesine dönmüşlerdi. Yaptıklarına üzülüyor ve Büyük Birader’e sevgi duyuyorlardı, hepsi o kadar. Onu ne ka­dar çok sevdiklerini görmek insanın yüreğine işliyordu. Zihinleri tertemiz olmuşken ölebilmek için, bir an önce kurşuna dizelim diye yalvarıyorlardı.”

” Winston, Yelkenleri suya indirerek paçayı kurtaracağını sanı­yorsan yanılıyorsun, Yoldan çıkanlar hiçbir za­man bağışlanmaz. Yaşamana izin versek bile, bizden asla kurtulamazsın. Bu işin sonu yok. Şimdiden bilesin. Seni öyle bir ezeceğiz ki, geri dönüşün olmayacak. Başına öy­le işler gelecek ki, bin yıl yaşasan düzelemeyeceksin. Bir daha asla normal bir insanın duyumsadıklarını duyumsayamayacaksın. Yüreğindeki her şey ölmüş olacak. Bun­dan sonra sevgi nedir, dostluk nedir bilmeyeceksin; ne yaşama sevinci ne gülüp eğlenmek ne merak ne cesaret ne de dürüstlük, hepsinden yoksun kalacaksın. Bomboş bir adam olacaksın. Sıkıp içini boşalttıktan sonra, içine kendimizi dolduracağız.”

******

O’Brien sol elinin parmaklarını kaldırmış, ama baş­parmağını kapatmıştı.

“Beş parmak var. Beş parmağı görüyor musun?”

“Evet.”

Ve bir an için, zihni yerine gelinceye kadar, gerçek­ten de beş parmak gördü. Tastamam beş parmaktı gördüğü. Sonra her şey yeniden normale döndü, eski korku, nefret ve şaşkınlık doludizgin geri geldi. Ama bir anne kadar olduğunu bilmiyordu, belki otuz saniye kuşkuya yer bırakmayacak kadar açık bir biçimde görmüştü; O’Brien’ın her yeni uyarısı beynindeki boşluğun bir bö­lümünü doldurmuş ve mutlak gerçek olup çıkmıştı; öyle ki, gerekirse iki kere iki beş edebildiği gibi üç de edebi­lirdi. O’Brien daha elini indirmeden her şey silinip git­mişti; gerçi yeniden göremiyordu, ama anımsayabiliyor­du, tıpkı bir insanın çok eskiden, bambaşka biriyken ya­şadığı bir olayı olanca canlılığıyla anımsaması gibi.

‘‘Gördün mü,” dedi O’Brien, “pekâlâ olabiliyormuş

**********

Winston,yorgun bir sesle.

“Kim olduğu­mun farkındayım. Doğdum, öleceğim. Kollarım ve ba­caklarım var. Boşlukta bir yer kaplıyorum. Başka hiçbir somut nesne benimle aynı anda aynı yeri kaplayamaz. Peki, Büyük Birader’in de bu anlamda var olduğu söyle­nebilir mi?”

“Hiç önemli değil. Büyük Birader var.”

“Peki, Büyük Birader bir gün ölecek mi?”

“Tabii ki ölmeyecek. Nasıl ölebilir ki? Başka soru?” “Kardeşlik diye bir örgüt var mı?”

“Bunu asla öğrenemeyeceksin, Winston. Seninle işi­miz bittiğinde seni salıversek de, doksan yaşına kadar da yaşasan, bu sorunun yanıtının Evet mi, yoksa Hayır mı olduğunu asla öğrenemeyeceksin. Ömrün boyunca ka­fanda, çözülmemiş bir bilmece olarak kalacak.”

************

O’Brien “Yeniden bütünlenmen üç aşamadan oluşuyor,” “Öğrenme, kavrama ve kabullenme. Artık ikin­ci aşamaya geçmenin vakti geldi.” dedi

Winston artık Partiye karşı savaşamazdı. Kaldı ki, Parti haklıydı. Haklı olması olağandı: Ölümsüz, kolektif beyin nasıl yanılabi­lirdi ki? Parti’nin kararlarını dışarıdan hangi ölçütlerle değerlendirebilirdiniz? Akıllılık, çoğunluğa bakılarak öl­çülebilirdi. Onların düşündükleri gibi düşünmeyi öğren­mek gerekiyordu. Ancak!..

Kurşunkalem eline kalın gelmeye başlamıştı, par­makları arasında zor tutuyordu. Aklına gelen düşüncele­ri yazmaya koyuldu. İlkin eğri büğrü büyük harflerle şu­nu yazdı:

ÖZGÜRLÜK KÖLELİKTİR.

Sonra hemen altına ekledi:

İKİ KERE İKİ BEŞ EDER.

Ama sonra kendini frenler gibi oldu. Sanki bir şey­den çekiniyormuşçasına, kafasını toplayamıyordu. Ar­dından ne geleceğini bildiğini biliyor, ama bir türlü anımsayamıyordu. Sonunda, kendiliğinden değil de, akıl yürüterek anımsayabildi. Şöyle yazdı:

TANRI İKTİDARDIR.

 

Her şey o kadar ba­sitti ki! Bir kez teslim olmayagör, gerisi kendiliğinden ge­liyordu. Hani, çok güçlü bir akıntıya karşı yüzmeye çalı­şırken birden vazgeçip kendini akıntıya bırakırsın ya, öyle bir şeydi işte. Değişen, yalnızca senin tutumundur: Önceden belirlenmiş olan şey olmuştur, o kadar. Artık neden baş kaldırmış olduğunu bile bilemiyordu. Her şey çok basitti, ancak!..

Her şey doğru olabilirdi. Doğa yasalan dedikleri, tam bir saçmalıktı. Yerçekimi yasası tam bir saçmalıktı. O’Brien, “İstersem bir sabun köpüğü gibi yükselebilirim yerden” demişti.

Winston, bundan şu sonucu çıkarıyor­du: “Eğer o. yerden yükseldiğini düşünüyorsa ve ben de aynı anda onun yerden yükseldiğini gördüğümü düşünü­yorsam, o zaman bu olay gerçekten oluyor demektir.” Ama ansızın, tıpkı batık bir geminin su yüzeyinde belirivermesi gibi, zihninde bir düşünce beliriverdi: “Aslında böyle bir şeyin olduğu yok. Onu hayal ediyoruz. Bu bir sanrı.’’ Ne ki, aklına düşen bu düşünceyi hemen bastırdı. Hile ortadaydı. Böyle bir düşünce, insanın kendisi dışında bir yerde “gerçek” şeylerin olduğu “gerçek” bir dünyanın var olduğunu öngörüyordu. Ama böyle bir dünya nasıl var olabilirdi ki? Herhangi bir şeyle ilgili, kendi zihnimi­zin dışında nasıl bir bilgimiz olabilirdi ki? Her şey zihinde olup biter. Ve zihinlerde olan her şey gerçekte de olur.

Hileyi ortaya koymakta hiçbir güçlük çekmediği gibi, kendini bu hileye kaptırma tehlikesi de yoktu. Yine de, bunun kendisi tarafından düşünülmemiş olması ge­rektiğini fark ediyordu. Tehlikeli bir düşünce belirir be­lirmez, zihin kör bir nokta oluşturmalıydı. İşlem kendili­ğinden, içgüdüsel olmalıydı. Buna Yenisöylem’de suçdur­durum diyorlardı.

Kendini suçdurduruma alıştırmak için çalışmaya başladı. Kendi kendine, “Parti’ye göre, dünya düzdür”, “Parti’ye göre, buz sudan ağırdır’ diye önermelerde bu­lunuyor, sonra da kendini, bu savlara ters düşen görüşle­ri görmezlikten ya da anlamazlıktan gelmeye alıştırıyor­du. Aslında hiç kolay değildi. Akıl yürütme ve doğaçla­ma konusunda çok güçlü olmayı gerektiriyordu. Örne­ğin, “iki kere iki beş eder” gibi bir önermenin ortaya çı­kardığı aritmetik sorunlarını düşünsel olarak kavraması çok zordu. Bir yandan mantığı büyük bir incelikle kulla­nırken, bir yandan da en kaba mantık hatalarının ayırdına varmama konusunda çok yetenekli olmayı gerektiri­yordu. Zekilik kadar aptallık da gerekliydi, ama aptalca davranmak da zekice davranmak kadar zordu.

Bu arada, bir yandan da, kendisini nc zaman kurşuna dizeceklerini merak ediyordu. O’Brien, “Her şey sana bağ­lı,” demişti; ama kendisini kurşuna dizmelerini bilinçli ola­rak hızlandırmayacağını biliyordu. On dakika sonra da olabilirdi, on yıl sonra da. Onu yıllarca hücre hapsinde tu­tabilirler, bir çalışma kampına gönderebilirler ya da bazen yaptıkları gibi, bir süreliğine salıverebilirlerdi. Kurşuna dizmeden önce, tutuklanışı ve sorgulanışı sırasında yapı­lanların baştan sona yeniden uygulanması da pekâlâ müm­kündü. Kesin olan bir tek şey vardı, o da ölümün beklediği bir anda gelmeyeceğiydi. Şimdiye kadarki yapılagelişe ba­kılırsa, arkadan vurdukları anlaşılıyordu; gerçi bundan hiç söz edilmiyordu, açıkça söylendiği hiç duyulmamıştı, ama her nasılsa biliniyordu: Koridorda bir hücreden öbürüne giderken, hiç uyarmadan enseden vuruyorlardı.

SAVAŞ BARIŞTIR

ÖZGÜRLÜK KÖLELİKTİR

CAHİLLİK KUVVETTİR

Piramidin tepesinde Büyük Birader vardır. Büyük Birader yanlışlık yapmaz, tüm güç onun elindedir. Her başarı, her zafer, her buluş, bütün bilgi, bütün mutluluk, bütün erdem onun önderliği altında var olur ve ondan esin alır. Kimse bugüne kadar Büyük Biraderi görmüş değildir. Kendisi posterlerde bir yüz, tele ekranda bir sestir. Ne zaman doğduğu bilinmez, ama asla ölmeyeceği ortadadır. Parti, kendisini Büyük Birader imgesi arkasına gizleyerek dünyaya açılmaktadır. Bu imgenin işlevi, sevgi, korku ve saygı gibi, bir kuruluştan çok bir kişinin üzerinde daha kolaylıkla yoğunlaşabilecek duygular için bir odak noktası oluşturmaktır. Büyük Biraderin altında İç Parti bulunur, Okyanusya nüfusunun yüzde ikisinden az olan, altı milyonluk bir üye sayısı vardır. İç Partiden sonra Dış Parti gelir. İç Parti devletin beyniyse, Dış Parti elleri sayılabilir. Onun altındaysa, ülke nüfusunun yüzde seksen beşini oluşturan aptallar ordusu proleterler bulunmaktadır. Eski sınıflandırmada, proleterler alt sınıfa karşılık gelirler. Sürekli el değiştiren ekvator ülkelerindeki kölelerse, bu yapının sürekli ya da gerekli bir parçası değildirler.

Kaynak:

George ORWELL, İngilizce aslından çeviren Celâl Üster, Can Sanat Yayınları Şubat 2011,İstanbul

t. Nineteen Eighty-Four, George Orwell, Penguin Books, 1990, “A Note on the Text” (Metne ilişkin Bir Not), Peter Davison, s. v.

SÜT AKRABALIĞI


Hzl: Esra PAÇACI

İslam dini, insanın, yaratanıyla, diğer insanlarla ve bütün varlıkla ilişkilerini düzenleyen ilahî kanunlar bütünüdür. Dünya ve ahiret arasında dengeyi kurmuş ve korumuştur.

İslam’da aile, anne-baba hakkı önemli bir yere sahiptir. Birçok ayette anne- babaya itaat, onlara iyilikle muamele etme emredilmiştir. Yine Kur’an-ı Kerim’de çocukları emziren kadınların da onların anneleri olduğu bildirilmiş ve hadislerde de kadının akrabalarının, süt emen çocuk için mahrem olacağı zikredilmiştir.

Önceki toplumlarda da mevcut olan süt emzirme geleneğine İslam dini yeni bir boyut kazandırmıştır.

Toplumumuzda da vakî olan süt akrabalığı müessesenin tarihi ve İslam’daki dayanağı, süt akrabalığının oluşması için gerekli şartlar, süt akrabalığının tesbiti ve sütannenin hakkı gibi konular ele alınarak bu konudaki Nebevî uygulama ve konuyla ilgili nakledilen rivayetler hakkında bilgi verilecektir. Bu konuda nakledilen birbiriyle çelişkili rivayetler mevcuttur. Alimler de, farklı rivayetlerle ihticac ederek veya rivayetleri farklı şekillerde değerlendirerek konuyla ilgili birbirine muhalif hükümler vermişlerdir.

Pratik hayatla ilgili olan ve nikâhın haram olması gibi önemli bir sonuç doğuran süt akrabalığı konusunda böyle çelişkili hükümlerin bulunması halkımızın aklını karıştırmaktadır.

Anne Sütü

Her memelinin sütü kendi yavrusu için ideal bir gıda maddesidir. Tıp teknolojisi bugüne kadar yeni doğmuş çocuk için anne sütünün yerini tutacak sunî bir mama icad edememiştir.[1]

Klasik kitaplarda anne sütünün temiz, mikropsuz, daima uygun ısıda ve çocuğun yanında olması vurgulanır.[2]

Çocuk anne rahminde onun kanı ile beslenir, dünyaya gelince de bu kan süte dönüşür. Süt de kandan hâsıl olan ve ondan ayrılan, besleyici özelliği bulunan pek önemli bir sıvıdır. Anne rahminde çocuk ne gibi yarayışlı maddeler almışsa, doğunca da sütle aynı yarayışlı maddeler vücuda girmeye devam eder.[3]

Anne sütü bebek için protein, yağ, şeker, vitaminler ve madensel maddeler ihtiva eden mükemmel bir gıdadır.[4]

Anne sütündeki proteinler kolay sindirilebilir; biyolojik değerleri yüksek ve enfeksiyonlara karşı koruyucu faktörler içerir.[5]   

Yağ ve şeker de aynı şekilde kolay sindirilir; yağ daha çok doymamış yağ çeşitleri, şeker de laktoz şeklindedir. Laktoz enerjiyi sağlar. Laktozun bir kısmı bazı bakterilerin etkisiyle laktik aside dönüşerek zararlı bakterilerin üremesini önler ve kalsiyum ile bazı madensel maddelerin bağırsaklardan emilimini kolaylaştırır. Anne sütünde kalsiyumdan başka sodyum, potasyum ve fosfor vardır.[6] Vitaminler de bulunmaktadır. Bilhassa D vitamini çok önemlidir.[7]

Çocuklarda doğumu takip eden aylarda teşekkül halinde olan kalıcı dişlerin gelişmesi için anne sütü çok önemlidir. Yine emen çocuklarda yüz, çene ve diş hatta zekâ gelişiminin daha iyi olduğu söylenmiştir.[8] Ayrıca anne sütü, bebeğin gereksiz şişmanlamasını önler ve onun standart kiloda gelişmesine yardımcı olur.[9]

Anne sütü bebekler için yeterli bir besin olmanın yanında, emzirildikleri sürece bebekleri, bakteri, virüs ve mantar enfeksiyonlarına, ishale ve alerjik hastalıklara karşı korur.[10] Aynı zamanda anne sütünde çocukları sakinleştirici maddeler bulunmaktadır ki bu özellikle hasta çocuklar için çok önemlidir.[11]

Ayrıca annelerin geçirdikleri hastalıklara, süt emmekte olan çocuklar, annenin bünyesinin hazırladığı muafiyet cisimleri süt ile çocuğa geçtiği için emdikleri müddetçe yakalanmamaktadır.[12] Anne sütünün yüksek beslenme değeri yanında içerdiği hücreler, hormonlar, enzimler ve immünglobulinler bağışıklık sağlayan koruyucu maddeler yönünden etkileri yeni anlaşılmaya başlamıştır.[13]

Emzirme aynı zamanda anne ile çocuk arasında bir iletişim kurarak çocukta güven duygusunun oluşmasını ve çocuğun psiko-sosyal gelişmesini sağlar.[14]

Anne sütü ile beslenen çocuklar, ruh ve beden bakımından daha sağlıklı, daha dengeli ve başarılı olmaktadır.[15]

Bakara suresi 233. ayette “Emzirmeyi tamam yaptırmak isteyenler için, anneler çocuklarını tam iki yıl emzirirler” buyrulmaktadır. İslam âlimlerinin çoğuna göre, en güzeli annenin çocuğunu emzirmesidir. Eğer emzirmiyorsa, şu üç durumda emzirmeye zorlanabilir:

Çocuğun kendi annesinden başkasının sütünü emmemesi,

Başka bir sütanne bulunamaması,

Babanın emzirenin ücretini ödeyemeyecek durumda olması.[16]

Bu durumlar dışında eğer emzirmiyor veya çeşitli nedenlerle emziremiyorsa babanın bir sütanne tutması gerekir. Buna göre İslam, yeni doğan çocuğun belli bir süre anne sütü ile beslenmesine önem vermiş, öz annenin herhangi bir nedenle çocuğu emzirememesi durumunda, sütanne yoluyla bu beslenmenin yine bir anne sütüyle yapılmasını öngörmüştür.[17]

Çocuğunu bazı sebeplerle emziremeyen annelerin çocuklarına sütannelik tavsiye edilebilir. Böylece çocuk hem anne sütü gibi bir gıdadan mahrum olmayacak, hem de çocuğun sütü doğrudan bir anneden emmesi kişilik gelişimine katkı sağlayacaktır.[18]

Tıptaki gelişmelere bağlı olarak batı ülkelerinde ve ülkemizin bazı hastanelerinde süt bankaları kurulmuştur. Bunun sakıncalarından biri ileride bilmeden süt bakımından mahremi olan biriyle evlenebilmeleridir. Ayrıca sütü biberon yerine doğrudan anneden emmek çocuğun psiko-sosyal gelişmesi bakımından çok önemlidir.[19]

Sütannenin Özellikleri ve Sütün Çocuğa Etkisi

Süt yalnızca çocuğu besleyen, geliştiren bir gıda mıdır, yoksa sütle çocuğa bazı vasıflar geçmekte midir?

Sütle annenin vasıflarının çocuğa geçtiğinin bahis mevzuu edilebileceği, fakat bunun bilimsel açıdan tetkik edilmediği, söylenmiştir. Ataseven, “Ahmak kadınlara çocuğunuzu emzirtmeyiniz”[20] hadisi ile halk arasında söylenen “sütü bozuk” tabirinin süt ile çocuğa karakterlerin geçtiğine işaret ettiğini ifade etmiştir.[21] Bekir Topaloğlu da, “Muhtemeldir ki tıp bir gün, manevî özelliklerin de süt yoluyla çocuğa geçtiğini ispat edecektir” demiştir.[22]

Bilimsel olarak ispatlanmamış olmasına rağmen, bazı âlimler tarafından çocuğu sütanne emzirecekse, önceden bu sütannenin sıhhatinin ve ahlakının incelenmesi gerektiği, sütanne seçiminde dikkatli olunması gerektiği, çünkü sütünün, çocuğun bünyesine, ahlakına ve terbiyesine etki edeceği belirtilmiştir.[23] Bu, şu şekilde izah edilmiştir:

 “Süt o kadının kanından ayrılmakta ve çocuk da onu emmektedir ki, bu süt, çocuk bünyesinde tekrar kana geçmekte ve kemikleri irileşip gelişmektedir. Böylece o süt çocuğun maddesine ve ahlakına etkili olmaktadır. Sütün; emen çocuğun nefsine, aklına, psikolojik davranışlarına tesiri maddi yapısına tesirinden çok daha fazladır. Öyle ki, ses yapısı bile emzirenin sesine daha çok benzemektedir. Böyle bir tesire sahip anne sütü akla, şuura ve psikolojik yapıya nasıl tesir etmez? Pedagoglar ve ahlakçılar bu durumu ancak son zamanlarda anlayabilmişlerdir. Mesela, Rus çarları son asırda çocuklarını bizzat kendileri emzirirlerdi, sütannelerinin emzirmelerini yasaklamışlardı.[24]

Aynı zamanda biyolojik açıdan da sütle, annede bulunan sarılık enfeksiyonu, alerji hastalıkları vs. bazı ağır hastalıklar geçebilmektedir.[25]

Ömer Nasuhi Bilmen de, Fıkıh kitaplarında, bir çocuğun, müşrik, zımmî, fâcir, hamka, kötü ahlak sahibi, zenci, cüzamlı, beresli kadınlardan, behimeden süt emmesinin, tabiatları tağyir ettiği ve sütannedeki â’razın çocuğa tesirinden korkulduğu için mekruh olduğunun zikredildiğini söylemiştir.[26]

İslam âlimleri bazı özelliklere sahip süt annelerin emzirmesiyle mahremiyetin meydana gelip gelmeyeceği konusunda çeşitli yorumlar yapmışlardır:

İbn Hazm, “Ölü, deli veya sarhoş bir kadının sütüyle de, büyük veya küç