“ŞEVKETLÜ SULTAN MUHAMMED VAHİDEDDİN EFENDİMİZ HAZRETLERİNİN BEYANNAME-I HÜMAYUNLARIDIR”


Refik Halid Karay’ın Bir Ömür Boyunca adını verdiği anılarında anlatıyor.

 Evrakımı karıştırırken —hiç de aklımda kalmamış ve bir kere bile okumaya sıra gelmemiş— fena bir kağıda, kaba Arap harfleriyle yazılmış risale şeklinde bir şey elime geçti: Arapça ve Türkçe bir beyannamedir bu. Evirip çevirerek ötesine berisine göz gezdirince tarihî bir vaka olduğunu anladım: Vahideddin Han’ın firarından sonra davet edildiği “Mekke’’de basılmış ve yayınlanmış olacak. Ne tarih var, ne de matbaa, ne nâşir ismi ve yeri. Türkçe kısmının başlığı şu:

(Şevketlû Sultan Mehmed Vahideddin Efendimiz Hazretlerinin Beyan-nâme-i Hümâyunudur)

Öyle sanıyorum ki bizim matbuatta ve belki de hiçbir tarih eserimizde bahsedilmemiş, vesikalar arasında da böyle bir beyanname yer almamıştır. Bu itibarla meraklılarca okunup bilinmesi —yine tarih bakımından— faydalı olsa gerektir. Ben de zaten şu sayfaya geçirirken ilk defa okumuş olacağım. Hele bir kendimizi sıkıp okuyalım da, sonra bir fikir beyan etmek lâzım gelirse beş, on söz söyleriz.

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

Bidayet-i iştialinde (tutuşmasının başlangıcında) devletimizin iştirakine katiyyen rıza göstermediğim ve bütün müddet-i devamınca elimde bulunan bilcümle vesaitle tahribat ve mazarratını tahdide çalıştığım harb-i umumînin avakıb-ı vahimesi (korkutucu sonuçlan) tamamıyla kendini göstermeye başladığı bir zamanda biraderimin vefat-ı müessifi vukua gelerek Kanun-u Esasî-i Osmanînin bahşettiği hakka istinaden ve ehlü-l hail ve-l akdin (bağlayıp çözenlerin, yani devlet ileri gelenlerinin) biat-ı umumiyyesiyle (genel onayıyla) makam-ı hilâfet ve saltanata câlis olmuştum (tahta çıkmıştım). O günler gözönüne getirilirse, makam-ı hükümdarîyi kabul eylediğim zaman beni karşılayan müşkilâtın derece-i ehemmiyet ve azameti takdir olunur. Bilâhare cephelerimizin birbirini müteakip sukut etmesiyle sabit olduğu üzere hiçbir ümid-i galebeye makrun (yaklaşmış) olmayan harb-i hâilin temadisi (korkunç savaşın sürüp gitmesi) ve usul-ü meşrutiyeti ilan ve tatbik ettirmek nikâbı (örtüsü) altında 324-1908’den beri re’s-i idaremize yerleşmiş bulunan İttihat ve Terakki erkânından müfrit ve müteneffız (aşırı ve ileri gelen) kısmının harpten bilistifade dahil-i memlekette revaç verdiği yağma, ihtikâr [s.3] ve anlaşılmayan maksatlarla bir bir ika’ettikleri gûnagun (renk renk» türlü türlü) yangınlar sebebiyle payitahttan müntehay-ı hududa (sınırın sonuna) kadar memleketin her noktasında milletin varlığı erimekte ve üsare-i hayatiyyesi hevlengiz (cansuyu korkunç) bir surette heder olup gitmekte idi. Bu fecâi karşısında tevcih-i mesâi edilecek hedef ve gaye bittabi sulh ve müsalemetin (barışıklığın) iadesinden başka, bir şey olamazdı. Bu maksadın temini için de hiçbir terâhi tevciz edilmemiş (gecikmeye izin verilmemiş) ve mümkün olan her çareye tevessül olunmuştur. Fakat, harbin devamından müteneffi olmakla (yararlanmakla) beraber, memleketimizde daima daire-i hukuk ve selâhiyetini tecavüze alışmış olan o zamanın hükümeti ile yine o hükûmet-i mütehakkimenin (diktatör yönetimin) etrafında tesis eylediği şebeke-i ihanet, mesâimin semeredâr olmasına hâil (engel) olarak münferiden müzakerat-ı sulhiyyeye girişmekle elde edilecek menâfi (çıkarlar) ve şerait-i müsaideye (uygun koşullara) ve muhterem milletin hun-u mazlumunu (günahsız kanını) bilâsebep heder olmaktan vikâyeye imkân-ı vusul (korumayı sağlama olanağı) bırakmadı ve harp bütün dehşet-i tahripkâranesiyle meş’um (Mondros) mütarekenamesini imlâ mecburiyeti hasıl oluncaya kadar devam eyledi. Bu mütarekenin akdine memur murahhasların, elyevm Ankara’daki heyet-i vekile reisi Rauf Beyin taht-ı riyasetinde, ve o zaman memleketin en mühim kuvve-i askeriyesinin de şimdiki Ankara meclisi [s.4] reisi Mustafa Kemal’in kumandası altında bulunduğu herkesin hatır-nişanıdır.

Asayiş meselesi vesile ittihaz olunarak lüzum görülen herhangi bir mahallin işgali hak ve selâhiyetini düvel-i itilâfiyyeye bahş eden madde-i mahsusasıyla Adana, Musul, Antalya, İstanbul, İzmir işgalleri gibi sonraki bütün felâketlerin menşe ve masdarı (kaynak ve dayanağı) bulunan mezkûr mütarekenamenin akd ü imzası mağlubiyet ve mecburiyet ilcasıyla (zorlamasıyla) vuku bulmuş olduğu halde bilâhare İzmir işgali dolayısıyla beni ithama cüret edenlerin nokta-i nazarına göre, mezkûr işgallere istinatgâh olan Mondros Mütarekenamesini akde bilfiil iştirak eden Rauf, Fethi ve vaziyet-i askeriyyesi ile devlet-i böyle bir mecburiyet-i elimeye düşürmekte cidden zi-medhal (katkısı) bulunan Mustafa Kemal gibi bugünkü rüesayı aliyyenin (yüce başların) mes’ul ve müttehem olması lâzım gelir. Zira gerek bu mütarekenin imzasında ve gerek ondan sonraki bütün mesailde (sorunlarda) Kanun-i Esasî mücibince mes’uliyetten müstesna (sorumsuz) olan makam-ı hükümdarı için hükûmet-i mes’ulenin maruzatını tasdik lüzumu gibi gayr-i kabil-i itiraz bir sebep bulunduğu halde, ne kendi imlâ ve imza ettiği mütarekenin tatbiki demek olan felâketlere [s.5] karşı bilâhare muhalefette önayak olmak küstahlığını gösteren Rauf Bey için, ne de devletin belli başlı kuvâ-yı mevcudesinin kısm-ı küllisini esir vererek zilletle (Toros) eteklerine iltica etmesi yüzünden mütareke akdini gayr-i kabil-i ictinab (kaçınılmaz) bir hale getiren Mustafa Kemal için şayan-ı kabul hiçbir mazeret mevcut değildir. İşte taht-ı Osmaniye cülusundan sonra ilk mühim hatve-i siyasiyyeyi (siyasal adımı) teşkil eyleyen mütarekeye kadar cereyan eden hadisat karşısında benim vaziyetim budur.

Mütarekeden sonra ittihaz ettiğim meslek ise geri alınması mümkün olmayacak bir hatve atmaktan ihtiraz ile beraber bir taraftan dahilde makul ve mutedil ıslahat ve icrata germi (sıcaklık hız) vermek, bir taraftan da hariçte teşebbüsat-ı siyasiyyeye devam eylemek suretiyle aleyhimizdeki gayz-ı umumiyyenin (genel kızgınlığın) bertaraf olunacağı müsait zamanlara intizar edebilmek (bekleyebilmek) için vakit kazanmaktan ibaret idi. İzmir işgali hadidesinin karşısında ittihaz ve takip ettiğim meslek ve gaye de bundan başka bir şey değildi. Çünkü Yunan askeri tarafından derhal icra olunacağı bildirilen bu işgal, düvel-i selâse-i muazzamanın kat’i ve nagehanî (üç büyük devletin kesin ve âni) kararına istinad etmekte olduğu gibi vak’anın bize tebliği de doğrudan doğruya düvel-i selâse-i müşarünileyha (anılan) tarafından vuku bulduğu cihetle düvel-i muazzama [s.6] meselesi şeklinde tecelli etmiş idi. Hadisenin Yunan meselesi haline tahavvülü Yunanistan’daki vaziyet-i siyasiyyenin tebeddülü ile düvel-i muazzama-i müşarünrileyhanın ittifakına haleldârî olduktan (girdikten) sonra husule geldi. Ondan evvel bu mesele, büyük ve galip devletlerce müttefikan ittihaz olunmuş bir kararı kafinin tebliği mahiyetinde bulunduğu cihetle hakkımızdaki gayz-i umumiyyenin zevaline intizaren teşebbüsat-ı siyasiyye ile iktifa mesleğini tercih ettirmekte olduğu gibi, işgalin muvakkat mahiyeti haiz olması da meslek-i mezkûru müeyyed (anılan yolu doğrular) görünüyordu. Mesele Yunan meselesi halini aldıktan sonra harpte mağlûp olmamak şartıyla mukavemete ben de tarafdar idim ve nitekim bu his ile kuva-yı milliyeye mütemayil bir takım kabineleri de mevki-i iktidara getirdim. Şu kadar var ki, o devrelerde Mustafa Kemal devlet-i metbuasına (tâbi olduğu devlete) itaat dairesinden huruç etmiş (çıkmış- başkaldırmış) ve Anadolu’da birçok aksakallı müftilere varıncaya kadar asıp kesmek gibi mezalimiyle vazife-i milliyye hududunu tecavüz ederek milletin başına tahammül olunmaz bir belâ kesilmiş idi.

Tıpkı İzmir hadisesi gibi, “Sevr” muahedesine ait teklif-i düvelî de Yunanistan’da vaziyet-i siyasiyyenin tebeddülünden ve devletlerin aleyhimizdeki ittifak-ı şedidine haleldârî olmadan mukaddem olarak (önce), hiçbir noktasında tadil teklifine müsaade edilmeyerek yirmi [s.7] dört saat zarfında tamamen kabul veya reddine mütedair tazyikat ve tehdidatı ihtiva ettiği cihetle, gayet nazik ve tehlikeli bir şekilde vuku bulmuş idi. Bununla beraber ben “Sevr” müahedesini kesb-i katiyyet etmiş addolunacak surette tasdik etmedim. Meselenin kat’iyet kesbetmesi, Meclis-i Meb’usanın kabulünden sonraki tasdikime mütevakkıf (bağlı) olduğunu ve hak ve adaletle te’lif olunamayacak surette gayr-i tabiî olan böyle bir muahedenin devam ve tekerrür edemeyeceğini (yerleşemeyeceğini) bildiğimden, hakkımızın anlaşılmasına müsait zamanın hululüne kadar vakit kazanmak tarikinde (yolunda) devam ile, muahedenin hükümetçe kabulüne taraftar göründüm.

Mondros mütarekesi, İzmir hadisesi, “Sevr” muahedesi gibi müstesna bir nokta-i nazarla telâkki ettiğim vekâyiden sonra gelen mesailde, daima icabat-ı meşrutiyete tevfik-i hareket eyledim (meşrutiyet gereklerine uygun davrandım) ve bu sebeple, muhtelif kabinelerin muhtelif ve belki mütehalif (çelişen) içtihatlarına riayet ettim. Mustafa Kemal’i Anadolu’ya gönderen ve bilâhare devlet-i metbuasını tanımadığı cihetle tenkili (bastırılması) için kuvve-yi askeriyye şevkine lüzum gösteren kabinelere mümaşaatımda (uymamda) hükûmet-i mes’ule ile makam-ı hükümdarînin münasebet-i mütekabilesine (karşılıklı ilişkisine) ait icabat-ı meşrutiyetten ayrılmamak arzusu ve bazı esbab-ı zaruriyye-i siyasiyye âmil olmuştur. Bundan maada gerek kabine tebeddülâtında, gerek icraat-ı sairede nâzım-ı harekâtım, efkâr-ı hissiyat-ı şahsiyyemden [s.8] ziyade daima efkâr-ı umumiyye veyahut gayr-i kabil-i mukavemet diğer müessirat olmuştur. Bunun en bariz delili; son Tevfik Paşa kabinesini, sırf aleyhinde efkâr-ı umumiyye tezahüratı meşhut olmadığı (gözlemlenmediği) için, şahsım ve makamım hakkında su-i niyetleri zâhir olan (görünen) Kemalcilerin, İstanbul’da tesis-i nüfuz etmelerine müsait bulunmasına rağmen, iki seneyi mütecaviz mevki-i iktidarda tutmaklığımda görülebilir.

Ankara ile İstanbul arasındaki ikiliğin izalesi emrinde bu gibi fedakârlıklardan geri durmamakla beraber, hilâfetin saltanattan tefriki veya tahtın İstanbul’dan Anadolu’ya nakli hakkındaki karar ve tasavvurlarına muvafakat eylemek elimden gelmemiştir. Bunlardan birincisi, ulema-yı İslâmın malûmu olduğu veçhile şer’-i şerife (kutsal şeriate) katiyyen mugayir (aykırı) ve müekkilim bulunan (temsilcisi olduğum, gönderilmişlerin [peygamberlerin] övüncü = Hz. Muhammed) Fahr ül-Mürselîn efendimiz hazretlerinin hukukundan feragati mutazammın olmakla (içermekle) benim için selâhiyet ve imkân haricinde bir şey olduğu gibi, İstanbul’un manen Ruslara teslimi ile Bolşeviklere cemile ibrazı (yaranma) mahiyetinde bulunan ikinci tasavvurları da, hilâfeti İstanbul gibi siyasî ve tarihî bir istinatgâhtarı mahrum eylemek demek olduğu cihetle katiyyen gayr-i kabil-i kabul idi. Bu gibi müfrit ve mecnunane arzularını tebaiyyet etmediğim (uymadığım) için bana hıyanet-i vataniyye izafe ve isnat edenlerle birlikte, her akıl ve iz’an sahibinin bilmesi lâzım gelir ki [s.9] dünyanın en büyük cah ü mansıbı (onuru) olan hilâfet ve saltanat makamını fiilen ve bi’l-irs ve’l-istihkak (babadan kalarak ve lâyığı olarak) haiz bir hükümdarı, hıyanet-i vataniyye gibi bifcürm-ü şenîe (kötü suça) sevk edecek hiçbir emel ve ihtiras mevcut değildir. Ben o makamların ve simâ-i hilâfet makamının şeref ve haysiyetini muhafaza için muvakkaten tahtımdan, vatanımdan ve huzur ve rahatımdan cüda (ayrı) düşmeyi bile göze alırdım. Bu müfarekatim (ayrılığım) bilhassa harb-i umumîden sonra kendi ef’alinin (edimlerinin) hesabını vermek mevkiinde bulunanlara karşı ef’alimin hesabını vermekten korkmak kabilinden olmayıp, belki hiçbir kanuna tâbi olmayan insanlar elinde müdafaa ve hakk-ı kelâmdan memnu bir halde hayatımı göz göre göre tehlikeye teslim etmek gibi emr-i İlahînin ve akl-ı selimin kabul etmeyeceği bir şeyden ictinab eylemek (kaçınmak) ve hem de “Elfiraru mimma la-yutak min sünenil mürselîn” [dayanma takatim aşandan kaçmak, peygamberlerin sünnetindendir.] fehvayı şerifi (kutsal kavramı) üzere müekkil-i zî-şanımın (vekili olduğum şanlı zatın) hicret-i nebeviyyeierine ait olan sünnet-i seniyyeye itba’ etmekten (uymaktan) ibarettir.

Müdafaa-i vatan gibi müstahsen gayelerle hiç münasebeti olmadığı halde Ankara meclisinin ittihaz ettiği mukarrerat-ı âhire (aldığı son kararlar) üzerine, muarızlarımla aramızda tahaddüs eden (ortaya çıkan) ve memleketimiz için hasıl olan vaziyet-i âhireyi telhis ederek (özetleyerek) derim ki:

Ceddim Osman Gazi’den Selim-i Evvel’e kadar Devlet-i Osmaniyye namıyla Türk Saltanatı [s. 10] var idi, Selim-i Evvei’den sonra ise bu saltanat hilâfetin inzimamıyla (eklenmesiyle) Saltanat-ı Muhammediyye haline geçmişti.

Şimdi bana bi-gayr-ı hakkın ihanet-i vataniyye isnat edenler, hilâfeti hukuk ve nüfuzundan tecrid ve tatil ederek bu Saltanat-ı Muhammediyye’yi yıkmışlar ve yalnız vatanlarına değil, bütün âlem-i Islâma ihanet etmişlerdir. Ben, devleti tehlikeden vikaye için, bilhassa harb-ı umumîye iştirakimizdeki ifratların acısını attıktan sonra, siyaset-i hariciyyede muarrızlarımın tâbiri veçhile korkarak, yani itidal ve ihtiyat ile hareket ettim; daha doğrusu, vakit kazanmak için, ıcab eder ise kendimi feda etmeye karar verdim. Bu mutedil ve ihtiyatlı meslek karşısında, muarrızlarımın müfrit ve herçibâd abâd mesleği (aşırı ve her şeyi göze alır yolu) müntec-i isabet ve muvaffakiyet olur (doğruluk ve başarıyla sonuçlanır) ise, şahsen ben kaybedecektim, fakat devlet kazanacaktı; halbuki onlar devlete Saltanat-ı islâmiyyesini kaybettirdiler.

Eğer benim bir hatam var ise, din ve devletin bu derece tahrib ve tagbirine (yıkılmasına ve gücendirilmesine) (bazı müstesna şahsiyetlerden maada) bütün vükelâ ve ulemâ ve ukalâ ve ricâl-i memleket tarafından ses çıkarılmayacağına ve bazı hasis menfaatler mukabilinde gizli ve aşikâr suretlerle yardım edileceğine ihtimal vermemekliğimdedir. Ben, devletin hayat ve mematıyla herkesden ziyade alâkadar olan münevveran-ı [s. 11] milletimin, vazife-i vataniyye ve vicdaniyyelerini bu derece suistimal etmeyecekleri hakkındaki hüsn-i zannıma ait olan hatamı itiraf ediyorum.

Netice-i kelâm olarak şurasını beyan ederim ki, hilâfet meselesinin halli, dini, kavmiyeti, vatanı meşkuk ve mahlût (kuşkulu ve karışık), askerîden ve sünuf-u saireden (diğer sınıflardan) mürekkep bir şirzime-i kalile (küçük bir azınlık) ile, kısmen mükreh ve mücber (korkutulmuş ve zorlanmış) ve kısmen ahvalin ledünniyatından (iç yüzünden) bî-haber olarak mugfel halinde (kandırılmış) bulunan beş altı milyonluk masum Türk kavminin selâhiyeti dâhilinde olmayıp, bu; üçyüz milyonluk âlem-i İslâmın tamamına taallûk edecek bir mesele-i azimedir. Binaenaleyh şimdi ben, hilâfet hakkında Ankara’da ve İstanbul’da verilen fuzulî ve cebrî hükmü kat’iyyen kabul etmeyerek ve hakkımda reva görülen müfteriyatı (iftiraları), isnad edenlere kemal-i nefretle red ve iade ederek, memleketin ve bilâtefrik-i cins ve mezheb bütün ahalinin saadet ve refahından başka bir emeli olmayan, ve adi ü itidalin hâkim olmasını isteyen müsterih bir kalp ve vicdan ve hak ve hakikatin mağlûp edilemeyeceğine dair kavi bir iman ile sevgili vatanıma avdet edinceye kadar hak-i ıtrnâkinin ezelûen müştakı (güzel kokulu toprağının ötedenberi özleyeni) olduğum haremeyn-i şerifeynde ve şimdilik civar beytüllahta ımar-ı evkat ediyorum (vakit geçiriyorum).

Beni ‘‘beldetüllah”a isal eden (Tanrı’nın şehrine ulaştıran) şu maceret-i mucib ül-mefharet (övünülmesi göçme) ile, [s. 12] hilafetin saltanattan tecridi teklifine karşı sebat ve mücahedem, nasibe-i hestîmi ve dehr-i ahiretimi teşkil edecektir.

Misafir olduğum bülâd-ı mukaddese-i Arabiyyenin hükümdar-ı âlîtebarı (yüce soylu) ile ahali-i necîbesi (temiz soylu halkı) taraflarından gerek benim hakkımda ve gerek vatan-cüda diğer hemşehrilerim hakkında gösterilen âsâr-ı mihman-nevaziyi (konukseverlikleri) şükür ve mahmidetle (övgüyle) yad ettiğim gibi, haiz oldukları asalet-i mümtaza ve mutahharaya muvafık (seçkin ve temiz soyluluğa uygun) bir suretle hareket eden müşarünileyh celâlet ül-mülk hazretleriyle aile-i muhteremeleri erkânının teâli-i şan ü şereflerini ve bu sayede bülâd-ı mukaddese-i Arabiyyenin ve sekene-i necibesinin tarihe ziynet veren mazileriyle lâyık oldukları inkişaf-ı mes’uda mazhar olmalarını da cidden temenni ederim.

İstanbul’dan müfarekatimden sonra bu ilk beyanımdır.

Vesselamu ala men itteba’l-Hüda [Tanrı’ya uyanlara (doğru yoldan gidenlere) selâm olsun.]

Muhammed Vahideddin bin es-Sultan Abdülmecid Han.”

Şimdi [yapılacak en doğru iş,] —lisan itibarıyla güçlükle okunup mânâsını kavramakta da epey zorluk çektiğimiz— şu beyanname hakkında söylenecekleri de tarihe bırakmaktır. Ancak tarih inceleyici ilim adamları için bir vazife var: beyanname kimin kaleminden çıkmıştır? Bunu meydana koymak eski padişahla birlikte, Hicaz’a kimlerin gittiğini belirttikten sonra yazılış tarzına bakarak o adamların birini seçmektir.

Fikrimce bu, daha ziyade resmî kitabeye tamamıyla vakıf bir zatın eseridir. Araya o kitabete pek uygun düşmeyen cümleler de karıştırılmışsa da, umumî hitabı değiştirilmemiştir. Tarihçi olmadığıma göre ben bu işin ehli değilim, vaktimi de öldüremem. Ancak padişaha yoldaşlık edenler arasında Rıza [Tevfik] merhumun da bulunduğunu biliyorum, ama üslûp onunki değil.

Zaten hasbıhallerinde Filozof Hicaz seyahatini —hatta lüzumsuz noktalara kadar— birçok kere anlattığı, tekrarladığı halde tizlere bir beyannameden bahsetmedi. Kâbe’yi nasıl süpürdüğünü belki sekiz, on defa dinledik. Mısır’dan Kral Abdullah’ın ısrarıyla heyete katılması, kafileye pek geç ve güç yetişmesi hikâyeleri de çok anlatıldı, daha bir sürü tafsilat… Fakat beyanname lâfı geçmedi.

Böyle olduğuna göre, Rıza Tevfik’in rolü ya hiç yoktur yahut pek siliktir. Beyanname —kim verdi veya kim yolladı? hatırlamıyorum— elime geçtikten sonra, ben de, başka işlere dalarak dosyama attığımdan, unuttuğumdan dolayı olacak kendisinden sormadım. Esasen “dosya” dediğime de bakmayınız; bir gün gelip de vesikalar dolu, tarihî kıymette bir eser yazacağımı hiç düşünmediğim ve hâlâ da öyle bir iddiada bulunmadığım için, sadece kağıtları yırtıp atmaz, bir tarafa koyardım. Artık bunu da yapmıyorum.

Şimdi ihtiyaç hasıl oldu da, mevzu çıkar ve bir şeyler hatırlatır diye gerçekten perişan vaziyette duran o kağıtlara göz atıyorum. Meğerse bir şeyler de varmış aralarında…

Eğer “beyanname” tahminim gibi henüz elde edilmemiş ve yayınlanmamışsa, bir nokta daha aydınlanmış oldu. Tarih çorbasında tuzum var demektir. Yayınlanmışsa okuyucusu artmış olacağı için, yine de bir işe yaramış sayılır.

Tarih zaten birtaraflı olmakta devam edemez. Uzun zaman yaptığımız hep öyle idi; tek taraftan bırakıyorduk, bakmakla da kalmıyor, tek tarafı tutuyorduk, öte tarafa sadece atıp tutuyorduk. Bugün de tarafsız görmemize ve düşünmemize elverişli bir devreye eriştiğimiz, yıllar aştığımız, ciddî mânâsıyla tarih’e girmek çağında bulunduğumuz için her noktayı aydınlatacak vesikaları ortaya koyabiliriz.

Vahideddin de bir şeyler düşünmüş ve yapmış; söylüyor, dinleriz. Bizi kandırması artık bahis konusu değil; zamanı geçmiştir… Ama bunların tarihe geçmesini de yine tarih namına isteriz.

Not: Bu belgeyle ilgili geniş bilgi için, Tarih ve Toplum dergisinin 16. sayısındaki (Nisan 1985), J.-L. Bacque-Grammont ile Hasseine Mammerî’nin “VI. Mehmed’in Sürgündeki Hac Yolculuğu” yazısına bakılabilir.

Refik Halid KARAY

(İstanbul 1888 — İstanbul 1965) Türk romancısı, hikâyecisi ve yazarı. İlk öğrenimini Vezneciler’de ve Göztepe’de tamamlamış, daha sonra Galatasaray’da (1900-1906), bir yılda (1907) Hukuk Mektebi’nde okumuştur. II. Meşrutiyet’in ilanından sonra gazeteciliğe başlayan Karay, 1913’e kadar Tercüman-ı Hakikat gazetesinde yazar ve mütercim olarak çalışmıştır. Bu arada, Kalem ve Cem dergilerinde “Kirpi” takma adı ile mizah, Eşref dergisinde “Yeniler” başlığı altında Şehabeddin Süleyman, Fazıl Ahmet (Aykaç), Hamdullah Suphi (Tanrıöver) vb. üzerine portreler ve tanıtma yazıları yazmıştır. 1909’da Fecr-i Âti adlı edebî topluluğa katılmıştır. Hürriyet ve İtilâf Fırkası yardımı ile 1912’de Beyoğlu Belediye Başkâtibi olan Karay, 1913’te yeniden iktidara gelen İttihatçılar tarafından İstanbul dışına çıkarılmış; Sinop, Çorum, Ankara ve Bilecik’te beş yıl sürgün kalmıştır. Mütareke yıllarında (1918) İstanbul’a dönen Karay, bir süre Robert Kolej’de Türkçe öğretmenliği ve Yeni Mecmua’da yazarlık yapmış, daha sonra Hürriyet ve İtilâf Fırkası’nın Genel Merkezi’nde görev almıştır.

1919’da Posta-Telgraf Genel Müdürlüğü yapan Karay, Alemdar, Peyam-î Sabah gazeteleri ile Aydede dergisinde yayımlanan yazıları ile de Anadolu’da başlayan Millî Mücadele Hareketi’ne aleyhtar olmuş, bu yüzden Millî Hükümet’in yurt dışına sürdüğü Yüzellilikler arasında 9 Kasım 1922’de yurdu terk etmiş, 1938’de af kanunu çıkıncaya kadar 16 yıl Beyrut ve Haleb’de kalmıştır. Yurda dönüşünde, Tan’da, diğer bazı gazete ve dergimde hikâye, roman ve fıkralar yayımlamış, sürgünde kaleme alınmış 19 kitaplık külliyatını çıkarmıştır (1939-1944). Bir ara Aydede dersini de yeniden yayımlamıştır (1948-1949).

Açık, sade, terkipsiz bir dille yazan, roman ve hikâyeleri kadar mizah ve taşlamaları ile de ün kazanan Karay’ın başlıca eserleri şunlardır:

Sakın Aldanma, İnanma, Kanma (1915), Üç Nesil-Üç Hayat (1915-1943), Kirpi’nin Dedikleri (1916), Ago Paşa’nın Hâtırâtı (1918) Ay Peşinde (1918), Memleket Hikâyeleri (1919-1939), İstanbul’un İçyüzü (1920), Guguklu Saat (1922), Tanıdıklarım (1922), Deli (1939), Bir içim Su (1939), Yezid’in Kızı (1939), Çete (1939), Gurbet Hikâyeleri (1940), Bir Avuç Saçma (1940), ilk Adım (1941), Sürgün (1941), Makiyajlı Kadın (1943), Tanrıya Şikâyet (1944), Anahtar (1947), Bu Bizim Hayatımız (1950), Nilgün, 3 cilt (19501961), Yeraltında Dünya Var (1953), Dişi Örümcek (1953), 2000 Yılın Sevgilisi (1954), Bugünün Saraylısı (1954), İki Cisimli Kadın (1955), Kadınlar Tekkesi, 2 cilt (1956), Karlı Dağdaki Ateş (1956), Sonuncu Kadeh (1956), Dört Yapraklı Yonca (1957), Minelbab ilelmihrab (1964), Yerini Seven Fidan (1977), Ayın Ondördü (1980), Yüzen Bahçe (1981), Ekmek Elden, Su Gölden (1985) (Bu bibliyografyaya yazarın ölümünden sonra yayımlanan kitapları da eklenmiştir.)

Bir Ömür Boyunca

Refik Halid Karay’ın Bir Ömür Boyunca adını verdiği anıları, Minelbab İlelmihrab’ın devamıdır. Bu eserin ilk kısmı, 1946 yılında Yeni Tanin gazetesinde (30 Mayıs — 13 Temmuz arası, günlük 45 sayı); üçüncü kısmı ise, 1985 yılı boyunca Tarih ve Toplum dergisinde (aylık 12 sayı) tefrika edilmiştir.

Refik Halid, hiç kuşkusuz, tarihçi değil, gazeteci ve edebiyatçı idi. Ama anılarının önemi, ciddi tarih araştırmalarında kaynak olarak kullanılmasından bellidir.

Bir Ömür Boyunca kronolojik bir sıra takip etmez. Tefrika yapısına uygun olarak kaleme alınmış episodlar, bazan 1918 öncesine, yazarın ta çocukluk günlerine uzanır, bazen 1922-38 arası sürgünlük yıllarına; bazen da Minelbab İlelmihrab’ta anlatılan olayların, orada geçiştirilmiş bir ayrıntısını işler.

Refik Halid, Hürriyet ve itilâf Fırkası’nın bir mensubu olarak Kurtuluş Savaşı’na karşı çıkmış, ama sonradan o dönemde yaptıklarına ve yazdıklarına nedamet duymuş, kefaretini de ödemiştir. Bugünden bakılınca, Refik Halid’in yapıp ettiklerinden, yaşayıp gördüklerinden daha önemlisi, onları nasıl akıcı bir üslûpla hikaye ettiği oluyor.

Bu anıların ikinci bölümü Yeni Tanin’de tefrika edilmeye başlamadan bir gün önce, o gazetede Refik Halid’le yapılmış bir röportaj çıkmıştı. Refik Halid şöyle diyordu:

Ben hayatta her şeye muhalifim, ama benim bu hareket tarzım her zaman yanlış anlaşılmıştır. Ben Atatürk’e hiçbir zaman karşı olmadım. Daha doğrusu, her ikimiz de birbirimizi yanlış anladık. Ben İttihat ve Terakki Fırkası’na muhaliftim. Atatürk’e muhalefetim oradan gelir. İttihat ve Terakki’yle beraber çalıştığı için uzak kaldım. O da bir süre sonra onlardan uzaklaşınca, onun yanma geldim. Bir İmparatorluğu mahvetmiş bir partinin yanında olamazdım. Sonradan anladım ki, o da onları temizlemeye kararı vermiş.

Bundan başka, eskiden de hoşlanmadığı İsmet Paşayı hedef alan bir söz söylüyordu: “Bugün hükümet idare edenler, Atatürk’ün tam zıddıdır. O cesurdu, bugünküler ise korkaktır.” Röportajı yapan gazeteci (Ergin Konuksever), Refik Halid’in şimdi (ölümünden bir yıl önce) tamamıyla Epiküryen bir hayat sürerek günlerini geçirdiğini söylüyor ve onun “Ben güzel yemek ve güzel kadın meraklısıyım” dediğini aktarıyor.

Kaynak:

Refik Halid KARAY,
Bir Ömür Boyunca, İletişim Yayıncılık, 1990, İstanbul sh: 239-248

 

UKLAD ZAMKNİETY / Kapalı Devre (2013)


Yönetmen: Ryszard Bugajski    

Senaryo: Miroslaw Piepka, Michal Pruski          

Ülke: Polonya

Tür: Aksiyon, Suç, Dram

Vizyon Tarihi: 05 Nisan 2013 (Polonya)

Süre: 100 dakika

Dil: Lehçe

Müzik: Shane Harvey   

Çekim Yeri: Gdansk, Pomorskie, Poland

Oyuncular:    Janusz Gajos, Kazimierz Kaczor, Wojciech Zoladkowicz,    Robert Olech,    Przemyslaw Sadowski

Hakkında/Özet

“The Closed Circuit” [Kapalı Devre] – Gerçek olaylardan esinlenerek kurgulanmış merak uyandırıcı ve güçlü oyunculuklara sahip bir siyasi gerilim filmidir.

Film, hırslı yeni üç genç girişimci Navar isimli bir elektronik şirket kurmaları ile şehrin kemikleşmiş güçlerinin entrikalarına kurban gidişleri, Polonya’nın Gdansk şehrindeki hırsları ve yozlaşmaları konu edilmektedir.

Yeni girişimcilerin başarısını kabul edemeyen zenginler kulübü [Offshore Holding] önce Navar firmasını 10 milyon € satın almak isterler. Alamayınca adamları olan Savcı Andrzej Kostrzewa ( Janusz Gajos ) yı kendi emelleri için kullanırlar.

Filmin adından da anlaşılacağı üzere “Kapalı devre” ye dahil olmak için ya köle olmak veya belalara hazırlanmak gerekir. Uydurma ihbarlar ile genç girişimciler aileleri ile mağdur oldukları gibi hapsi boylarlar. Piotr Maj’ın hapishanede tecavüze uğraması ve intihar teşebbüsü, Grzegorz Rybarczyk’in eşininin çocuğunu düşürmesi,  gibi örnekleme olaylar haksızlığın/zülmün boyutunu göstermeye yeterli olur zannediyorum.

 Neticede bir TV muhabirinin yardımı ile girişimciler hakkındaki Navar soruşturması 7 yıl gibi zamandan sonra 2013 yılı sonlarında olumlu şekilde neticelenip suçsuz oldukları ispatlanır.. Tutukluluk dönemleri ve uğradıkları zarara karşı devletten 10 bin tazminat alırlar. (Ama neye yarar ki)

Savcı Andrzej Kostrzewa ( Janusz Gajos ) , kötü bir koca ve baba, açgözlü zengin, avcılık gibi merakları olan bir kötü adam profili çizmesi, polisin bu entrikalarda alet oluşlarını görünce insanın içi burkuluyor. Olayı soruşturan Kamil Slodowski [Wojciech Zoladkowicz]’nin dürüstlük adına işkenceye alet oluşunu da nasıl yorumlarsınız bilemiyorum.

Her şey bir yana kapalı devre içinde hatalı ve yanlı soruşturmanın sebepleri olan Savcı Kamil Slodowski Temyiz Cumhuriyet Savcılığı’na terfi etmesine, Andrzej Kostrzewa’nın hala Bölge Temyiz Cumhuriyet Başsavcılığında Savcısı olmasına ve şirketin üzerine komplo kurulmasına yardım eden Vergi Dairesi başkanı Miroslaw Kaminski’ninde emekli ve bir uzman denetçi olarak çalışmasına şaşırabilirsiniz.

Ayrıca filmde mason kulüplerine ve illuminatiye göndermeler olarak kabul edebileceğimiz anti – Semitizm ve anti – Polonism mevzuları bulunmaktadır.

 

THE UGLY AMERİCAN (1963) “Çirkin Amerikalı”


Yönetmen: George Englund     

Senaryo: William J. Lederer, Eugene Burdick, Stewart Stern    

Ülke: ABD

Tür: Dram

Vizyon Tarihi: 02 Nisan 1963 (ABD)

Süre: 115 dakika

Dil: İngilizce

Müzik: Frank Skinner   

Ödüller: Adaylık; 2 Golden Globes. 1 ödül ve 1 adaylık

Çekim Yeri: Courthouse Square, Backlot, Universal Studios – 100 Universal City Plaza, Universal City, California, USA

Oyuncular:    Marlon Brando,    Eiji Okada,    Sandra Church,    Pat Hingle, Arthur Hill,

Hakkında

“Çirkin Amerikalı”(The Ugly American) filmi Kordelanın en az kitabı kadar büyük tepkiler uyandıracağında şüphe yoktur. Filmde, kitaptaki sert tezlerin gidişatı, halihazır duruma uyabilmek maksadıyla, nisbeten değiştirilmiş; prodüktör-direktör George Englund ile yazar Stewart Stern hikâyeyi, isabetli bir kararla, aşağı yukarı bugün müşahede edilen vaziyete sokmağa çalışarak, bazen yanlış tesirlere kapılan Amerikalı bir elçinin bir Güneydoğu Asya memleketine verilen yardımı nasıl yönelttiğini perdeye aksettirmelerdir.

Bu çalışmaların neticesinde kuvvetli ve düşündürürü bir film ortaya çıkmıştır. «Çirkin Amerikalı- perdede, kalpten ziyade akıla hitap etmektedir. Elçi rolünü oynayan Marlon Brando filme baştan aşağıya hâkim bir durumda bulunuyor. Brando burada kendi şahsını olduğu gibi ortaya koyup hiçbir etki altında kalmıyor. Brando’nun; bu filmdeki mühim özelliklerinden biri de tam manasıyla “Brandovart” bir şekilde hareket etmesidir.

Ünlü aktör şimdiye kadar çıktığı bütün rollerde ve değişik telâffuzlar taklit etmek veya makyaj maskesi arasında gizlenmek mecburiyetinde kalmıştır. Halbuki bu filmde Brando’nun bıyığı hariç olmak üzere hiçbir ağır makyajı veya herhangi bir şahsı taklit ettiğini gösteren bir hareketi yoktur.  Bu film. Brando’nun san’at kabiliyetini bir daha ortaya çıkardığı gibi, genç prodüktör—direktör Englund için, kendisini göstermesi bakımından, çok büyük bir fırsat teşkil etmiştir. Zira Englund. aslında gayet zor bir konuyu, iki vazifeyi birden üzerine alarak, islemesini bilmiş ve başarılı bir eser çıkarmağa muvaffak olmuştur, Hollywood çevreleri şimdi Genç Englund’a yeni bir gözle bakmakta ve adamın parlak bir istikbale sahip olduğunu belirtmektedirler.

«Çirkin Amerikalı» şüphesiz ki Amerikanla dış politikasını metheden veya göklere çıkaran bir eser olmaktan uzak. Aslen İyi niyetli olan elçi  burada, hayali memleketin içişlerine karışmakla kalmıyor, adeta İçişlerinin naııl yürütüleceğine dair talimat veriyor…

«Çirkin Amerikalı» nın Amerikanın dost va düşmanları üzerinde bırakacağı tesir büyük olmuştur. Bunun Brando’nun  Isyan (1969) Queimada filmi gibi büyük bir tesir bırakacağı kesindir. Çünkü burada Amerikalıların kendi hükümetlerini ve dış politikalarını serbestçe tenkid edebilecekleri açıkça ispat edilmiş bulunuyor.

“Çirkin Amerikalı” yı   çevirmekle ünlü aktör Brando  ister istemez politikaya karşı ilgi duymaya başladı. Amerikanın memleket dahilindeki ekalliyete (azınlıklara) karşı tutumuyla dış dünyada vukubulan ıhtilal hareketleri karşısında Amerikanın politikasını tenkid ediyor ve diyor ki:

“Kendimize demokrasinin banisi diyoruz. Bence bu nokta-i nazarı ya tam manasıyla desteklememiz veya bu iddiadan vazgeçmemiz lâzımdır.”

– 

Konu ve Özet

William J. Lederer — George Englund,  ikilisinin Amerika’da büyük yankılar uyandıran ayni addaki romanı Amerikan siyasetinin Güneydoğu Asya’da uğradığı başarı sızlıkların nedenlerini incelemeye çalışmaktaydı.

Yönetmen George Englund bu romanı Güney Vietnam’ ın aktüel durumuna uygulayarak perdeye aktarmak istemiştir. Sinemada alışılan bir geleneğe uyarak olayların geçtiği ülkenin adı verilmemiş, yalnızca cofrafi ve siyâsî durumunun belirtilmesiyle yetinilmiştir. Tabii… Güney Dogu Asya’nın bu ufak ülkesine Amerika ekonomik yardımda bulunuyor. Fakat ülkeyi baştanbaşa kat edecek stratejik bakımdan da önemli bir yol inşa ederek bütün ekonomik problemleri ortadan kaldıracaklarını zanneden Amerikalı siyasetçiler yanlış saplantılarından dolayı halk arasındaki tarafsız milliyetçilerin mukavemet hareketiyle karşılaşıyorlar. Yol inşaatı sabotaja uğradığı gibi, Amerikalılara karşı şiddetli nümayişler/gösteriler baş gösteriyor. Bu arada Mac White adında genç Amerikalı sefir (elçi) (Marlon Brando) ülkenin başkentine gönderiliyor.

 Mac Whilte’ın ilk İşi milliyetçilerin lideri Deong (Eiji Okada) ile konuşmak oluyor. Fakat daha ilk karşılaşmada Mac White İkinci Dünya savaşında silah arkadaşı olan Deong ile şiddetli bir tartışmaya girişiyor. Amerikalılara has tipik davranışlarıyla onu suçlama ya çalışıyor. Amerikalıları ikna edemeyeceğini anlayan Deong bu defa komünistlerle işbirliği yapıyor, özellikle Kızıl Çin’in kışkırtmasıyla ülkede bir İç İsyan çıkarıyor. Önceleri Amerikalılara karşı başlamış olan hareket. Amerikalılarla müttefik olan hükümete karşıda gelişiyor.

Mac White hatasını  anlamak zorunda kaldığı bir sırada Deong koministler tarafından öldürülüyor, isyan hareketi Komünistlerin eline geçmiş oluyor.

Sonuç olarak:

Bir Asya ülkesindeki olan olaylar romanı/filmi ile Amerikalıların “Komünizme karşı mücadele ediyoruz” diyerek, yerel halkı nasıl aşağıladıkları hikâye edilişini görebiliyoruz

Film sinematografik açıdan pek İlginç sayılmasa da Amerikan siyasetinin tarafsızlık karsısındaki fanatik tutumunu, Amerikalıları körü körüne desteklemekten çekinenlere «komünist» diyerek sırt çevirmenin siyasi bir gaf olduğunu düşündürebilmesi bakımından dikkate değer.

 Amerikalıların geri kalımış ülkelere yardım konusunda, o ülkelerin gerçek ekonomik meselelerinden ne kadar uzakta oldukları da detayda kalan, fakat tipik örneklerle açıklanıyor. Öte yandan, sefir Mac White’in Asya’ya gönderilmeden önce Amerikalı senatörlerle yaptığı konuşma, masa başından dünya siyasetini yönetmek tutkusunun fanatik peşin düşüncelerden kendini kurtaramayan Amerikalı siyasetçiler için ne kadar hatalı bir davranış olduğunu gösterebiliyor..   

Marlon Brando diyor ki:
“Çirkin Amerikalı, Amerikanın dış politikasını göklere çıkartmıyor. Ama şuna kaniim ki, Çirkin Amerikalı, birçok Amerikalıları dosta düşmana sempatik kılacaktır.” HOLLYWOOD, A.P

Ayrıca romanda bir gözlem vardır:

“Bizim kendi ülkemizde karşılaştığımız Amerikalılarla, Amerika’da tanıdığımız Amerikalılar sanki başka insanlar. Amerikalılar bir yabancı ülkeye gidince kendilerini toplumdan izole ediyorlar, kabalaşıyorlar, küstahlaşıyorlar.”

 Not: Yazı Milliyet Gazetesi Arşivinden hazırlanmıştır.

Yine üzülerek hatırlatacağım bir konu olarak, bu film hakkında sinema sitelerinin sansürlediklerini bildirmek zorundayım. Sol/sağ görüşlü aydın kesimde bile filmin tenkidi/bilgisi yok. Galiba, ne demek istediğimi biraz anladınız. Her zamanki iddiamız özgür zannettiğimiz sözde aydınların/idealistlerin emperyalist/köle düzeninin insanları olduklarını tekrar hatırlatırız.

***************

QUEİMADA, BURN, THE MERCENARY İSYAN (1969)

 

HOUSE OF NUMBERS: ANATOMY OF AN EPİDEMİC (2009) “Bir Salgın Anatomisi”


Yönetmen: Brent Leung             

Senaryo: Llewellyn Chapman  

Ülke: ABD

Tür: Belgesel

Vizyon Tarihi: 19 Nisan 2009 (ABD)

Süre: 90 dakika

Dil: İngilizce

Müzik: Joel Diamond   

Çekim Yeri: Australia

Oyuncular: Luc Montagnier, Francois Barre-Sinnousi, Anthony Fauci, Kenneth Cole,    James Curran

Hakkında

HIV nedir ?
AIDS nedir?
Tedavi için yapılıyor ?

Bu belgeselde, Kanadalı sinemacı Brent Leung AIDS’in gerçeğini araştırmak için  dünya çapında bir yolculuğa çıktı.

Belgeselinde AIDS’in 28 yıldır ön sayfa haberi olmasına rağmen, zar zor anlaşıldığı/anlatıldığı/bilgilerin doğruluklarının ne durumda olduğu  göz önüne sermektedir.

Neden tedavisi yoktur ?

Harcanan büyük emek, zaman ve para rağmen, salgın dorukta ve kesin bir tedavisi görünürde yok.

Ne demek bu?

Neden Alzheimer veya kanser gibi tedavisi yoktur ?

Lütfen BS alarm en az yüz kere çalmadı mı?

“Bu hasta adam bile çaresizlik içinde onun gündemi ile gitti”

“HIV ilacı alan bu adamı videoya kaydettikten sonra bir kaç saniye sonra öldü  ya da ölecek …

Komplo teorisi dünyasında Brent Leung’da ” bilim ” ve ” gazeteciler “e biraz dikkat verdikten sonra belki filmin sonucunu  görmeden veya olanlar hakkında bilgisi olamadan ölecektir.

Bu da bizim sorumuz: En basit filmlerin Türkçe alt yazısı varken bu belgeseli araştırın İngilizce alt yazısı dahi yok.  

Belgeselden Notlar

  Küresel UNAIDS tahminlerine 42 milyon kişide HIV var.  Bu rapora göre her saniye 10 kişi  AIDS’ten ölmektedir.

**

“HIV ve AIDS arasındaki fark nedir ?” diye sorduk:

 Ben tam olarak bilmiyorum!

**

HIV bir virüstür.  AIDS hastalıktır.  Yani tamamen farklı! 

**

 HIV / AIDS konusunda tam bir uzlaşıda yok.

Masumca Uzmanlara da sordum :

HIV ve AIDS arasındaki fark nedir ? 

HIV ve AIDS arasındaki fark  çok kritik bir kavramdır.  Ve ne yazık ki, yeterli bir açıklama hatırlamıyorum. Bazıları ise;

HIV bir virüstür.  AIDS ‘de virüsün neden olduğu bir sendromdur

Büyük sorun  HIV bile  teoridir. 

**

HIV’in var olmadığını söyleyen şüpheci bir grup bile var.

**

HIV varlığını ispat yoktur.

**

Gerçekte bir HIV  vardır ve hatta AIDS neden olur.  HIV, neden  AIDS’e sebep olur.

**

 Her kafadan bir söz.

**

Neredeyse HIV üzerine 30 araştırma var.  Neden hala tartışmalar bitmiyor?

 Neden görünürde hiçbir tedavi şekline karar verilemiyor?

**

Bu soruların yanıtları için 1981 yılına gidelim.

CDC’ye ( Ulusal Salgınlar Merkezi) kontrol için iki vaka bildirmiştir. İki nadir ve ölümcül hastalık ve eşcinsel topluluk keşfedilmiştir.

Ama açıkçası bir sorun var. Çünkü merkezin belirgin bir salgın/hastalık açıklaması yok.

**

GRID !  Gay Related Immune açılımı  (gay bağışıklıkları Eksikliği ile ilgili ) bilgi verilmiyor.
CDC Yeni bir hastalığın bir belirtisi olduğu hakkında bulguları saklıyor.

**

Hemen sonra , Kaposi sarkomu adı verilen nadir bir kanser  olan  bir genç gey tespit edildi . 

Birçok nedenler ile üzerine gidilmedi.

**

AIDS tanımlamak:

  AIDS bir sendrom anlamına gelir mi?

  AIDS kronik  bir hastalık mı?

  AIDS birçok şey anlamına geliyor.

 AIDS var !

Aslında sadece siyasi AIDS vardır  Tıbbi olarak sanmıyorum !  Eğer bir dizi fırsatçılar hastalıkları kullanmasa.

**

 AIDS bir sendrom mudur?

 Kronik bir hastalık mıdır ?

AIDS diye bir hastalık var mı?

Mümkün bilmiyorum.

 AIDS nedir?

 AIDS tanımlamak çok zordur,

Değişiklikler/teorler nedeniyle  her yıl AIDS tanımı zaman içinde değişmiştir .

Bu tanım 1985 yılında revize edildi  Ve 1987 yılında yine yaptım .

Tanımların değişmesi siyasi idi. 

Kaç kere değişti,  bilmiyorum.

**

AIDS, 200 e yakın tanım var. Tanımda en  büyük değişiklik 1993 yılında oldu .

Ve 1993 yılında AIDS te bir düşüş oldu . Tanımının geriye dönük değişiklik  tahminler % 100’ün üzerinde arttı .

AIDS tanımı olarak birçok hastalıklar bu sendroma dahil edildi.

Kesinleşme oldukça   Hastalara daha fazla tedavi olma şansı arttı.

Tanımlamada zamanın uzaması arkasındaki kararlarda siyaset ve  kapitalizm olduğunu unutmayalım. 

Çünkü bu hastalık için sağlanan avantajlar bir kısım insanlar tarafından istismar edilme olasılığı var/dı.

**

Belgesel uzun

“Tüm gerçekler,  üç aşamadan geçer.

Önce alaya alınırlar; sonra kendilerine şiddetle karşı çıkılır;

ve son olarak ise doğruluklarının çok açık olduğu ilan edilir.”

[ Arthur Schopenhauer]

Not: Türkçe Alt yazısının çıkması umuduyla benden bu kadar.

********************************

 “Gerçek şu ki, insan çok zalim ve nankördür.”

Kur’ân-ı Kerim

————————-

DALLAS BUYERS CLUB
Sınırsızlar Kulubü (2013)

 

A CRUDE AWAKENİNG: THE OİL CRASH/ Ham Madde Rüyasının Sonu: Petrolün Çöküşü (2006)


Akıllı Yatırımcılar:  Geri Dönüşümcü Düşüncenin Gelişmesi İçin

Yönetmen: Basil Gelpke, Raymond McCormack, Reto Caduff 

Senaryo: Basil Gelpke, Raymond McCormack  

Ülke:  İsviçre, Almanya Almanya

Tür: Belgesel, Savaş

Vizyon Tarihi:01 Mart 2006 (ABD)

Süre: 84 dakika

Dil: İngilizce

Müzik: Philip Glass, Daniel Schnyder   

Nam-ı Diğer: A Crude Awakening | OilCrash

Oyuncular    Wade Adams, Abdul Samad Al-Awadi, Fadhil J. Al-Chalabi,    Roscoe Bartlett, Robert Bottome

Çeviri: lonelyloner

Belgesel Metni

Petrol şeytan dışkısıdır.
Petrol siyah kandır.
Petrol dinozorların kanıdır.
Dünya ekonomisinin atardamarı budur.
Petrol, Dünya’nın kanıdır.

Ucuz ve bol bir enerji çağından sınırlı, elde edilmesi zor ve pahalı bir enerji çağına geçiyoruz. Aynı zamanda, Dünya’nın hayli buhranlı bölgelerindeki oldukça tutarsız rejimlere kendimizi bağımlı hale getiriyoruz. Dünya’nın petrol bağımlılığını olabildiğince uzatmak önemlidir. Ülkemizdeki insanların 50’de 1’i, hatta 100’de 1’i bile yaşayacağımız muhtemel problemden haberdar değil.İşsizliğin, yoksulluğun, iflasların ve açlığın artması, tüm bunlar bir toplum çöktüğünde ortaya çıkacak olan şeylerdir. Oldukça inanılmaz boyutlardaki yeni bir Dünya’da yaşamaya başlayacağız ve fazla da vaktimiz yok.

Çok Kıymetli ve Yenilenemez

Merhaba arkadaşlar, ben bir karbon atomuyum ve ham petrolün her hidrokarbonunun önemli bir parçası olduğumdan benzin hakkında sizlere bilgi vermeye geldim. Petrol buğday gibi her sene tarlada yetişen bir şey değildir. Petrol, jeolojik tarihin milyonlarca yıllık emeğinin ürünüdür. Dünya petrolünün büyük bölümü, 90 ve 150 milyon yıl önce yaşanan kısa süreli büyük küresel ısınma anlarında oluşmuştur.

Okyanusta ölen hayvan ve bitkiler kum birinkileri altında sıkışmışlar ve yıllar geçtikçe bu kum birikintileri daha fazla baskı uygulamış ve onları ezmişlerdir. Daha sonraki zaman içinde de, şimdi “mutfak” olarak tabir ettiğimiz yerde pişmişlerdir. Organik maddeler 2.000 metrelik bir derinliğe gömüldüğünde, kimyasal reaksiyona girerek petrole dönüşmüşlerdir. Bu dönüşüm, jeolojik zamanda bir kerede olup bitmiştir ve bizler 1 ya da 2 yüzyıldır bu mahsulü tüketip duruyoruz.İşlendiğinde 42 galon benzin elde edilen ve 100 doların biraz üzeri bir paraya satın alınabilen bir varil petrol, bir yıl boyunca sizin için çalışan 12 kişi kadar enerji ve iş üretmektedir. 25.000 saatlik fiziksel emek harcayan sıradan bir insanı ele alırsak, ürettiği toplam enerjinin bir varil petrolün barındırdığı enerji ile aynı olduğunu görürüz. Bu petrol varili, eğer Irak’ta doldurulursa, sadece 1 dolara doldurulabilir. Bu, ortaya 1 dolar koyup, 25.000 saatlik insan emeği almak demektir. Bu enerji kaynağı çok yoğundur ve temelde bedava enerjidir. Tamamen yenilenemeyen, oldukça pahalı sermaye gerektiren ve muhtemelen de şu ana dek keşfedilen en değerli ham madde kaynağıdır.

Her Şeyde Onu Kullanıyoruz!

Daha önce hiç görülmemiş bir şey görüldüğünde yaşanan heyecanı tatmak üzeresiniz. Güzel, heyecan verici, mükemmel bir yeni Dünya’ya ayak basmak üzeresiniz. 1960’ın Dünyası’na. Tarihte ilk kez göreceğiniz şey: Ford’un mükemmel yeni Dünyası.

1960 model Thunderbird!

Petrol Tanrı konumundadır. İsa’ya, Buda’ya, Allah’a ya da başka bir şeye taptığını söyleyen biri, aslında petrole tapmaktadır.

Petrol varillerinin %70’i, ulaşımda kullanılmak için rafine edilmektedir. Ulaşımdan kasıt benzin, mazot, jet yakıtı, tren yakıtı ve gemi yakıtıdır. Ulaşım enerjisinin %98’i petrolden sağlanmaktadır. Ortalama bir arabanın yapımında, 24 ila 54 varil petrole eş değerde enerji kullanılmakta ve bu veriler hangi kaynağı kullandığınıza göre bu değişmektedir. Ortalama bir masaüstü bilgisayarın yapımında kendi ağırlığının 10 katı kadar fosil yakıt kullanılmakta, mikroçip yapımında ise, kendi ağırlığının 630 katı kadar fosil yakıt kullanılmaktadır. Amerika’da ve muhtemelen diğer sanayileşmiş ülkelerde aldığınız her kalori hidrokarbon enerjisinden 10 kalori götürmektedir.Sanırım Dünya üzerinde şu an 6.4 milyar insan yaşamakta ve bu insanların çoğu da oldukça iyi beslenmektedir, bu durum 20. yy.ın ikinci yarısında “Yeşil Devrim” olarak adlandırılan gelişmenin sonucudur.

Yeşil Devrim petrokimyasallarla, yani petrolden elde edilen gübrelerle toprağın oldukça yoğun şekilde gübrelenmesine dayanmaktaydı. Çiftçilik, önceki 1.000 yıla oranla son 50 yıl içinde oldukça değişmiştir. Bugünün çiftçisi babasının sürdüğü tarlayı 5 kat daha fazla sürebilmekte ve buna rağmen babasının hiç sahip olamadığı kadar boş vakte sahip olmaktadır. Bu modern ırgatları çalıştıran petrol gelişimi ve tarla ekip-biçmeyi sınırlandırmamış, çiftçi eşlerinin hayatlarını da kolaylaştırmıştır. İşin özüne inecek olursak, petrol endüstrisi Bayan Martin’i ve onun gibi milyonlarcasını memnun etmelidir. Bugün, daha şimdiden plastik pastırma ambalajı ve süt kutusu da dahil, petrol ürünlerinden 87 tanesini kullandı bile ve gün bitmeden 100’ün üzerine çıkmış olacak.

Petrolün işlenişi ve rafine edilişi sırasında ortaya çıkan sıvılar petrokimyasalların, kimyevi maddelerin, plastiklerin, ilaçların ve daha milyarlarcasının yapımında bir yapı taşı vazifesi görmüştür.

- Lastikler, böcek ilaçları, kozmetikler, otkıranlar, hayatı daha da güzelleştiren milyonlarca çeşit ürün. Daha fazla para kazanmak için birbiriyle yarışanlar sadece petrol şirketleri değildir, aynı durum neredeyse tüm Dünya’daki her başarılı işletme için geçerlidir.

Belki farkındasınız, belki de değilsiniz ama bu güzel kadının tuvalet masasının üzerindeki her bir ürün, giymiş olduğu her şey petrolden etkilenmiştir. Onun da gözlerinin önünde, petrolden üretilen tüm ürünleri alıp götürelim: el aynasını, kozmetiklerini, parfümünü ve plastikten yapılmış manikür takımını, sentetik ipek sabahlığını, ipek iç çamaşır.

 Bilimin de bir sınırı var. Ani Yükselişten İflasa

Hazar Denizi, Dünya’daki ilk petrol kaynaklarından birisiydi. İnsanlar Bakü’de petrol üretmek için basit çukurlar kazıyorlardı, asıl petrol üretimi, 1800’lü yılların sonunda batılı şirketlere ruhsat verilmesiyle tam anlamıyla tavan yapmıştır.

1900’de, Rus petrolünün %95’i Bakü’den sağlanıyordu. Bu petrol alanları, en parlak dönemlerinde günde 5.000 ton ham petrol üretmişlerdir. Bakü o zamanların büyük bir endüstri merkezine ve Dünya’nın en varlıklı şehirlerinden birisine dönüşmüştür.

Babam nerede, anne?

 Jeff, sana şuradan göstereyim. Biz burada, Amerika’dayız ve baban da burada, Venezüella’da. Tam burada, yani Maracaibo petrol sahasında. Babanın çalıştığı yer işte burası, Jeff. Bizim için de bir ev ayarladığında, biz de yanına gideceğiz.

Venezüella petrolü 20. yy.ın başlarında keşfetmiştir. İlk asıl keşif 1914 yıllarına rastlar. Asıl dönüm noktası 16 Aralık 1922’de Cabimas’ta kazılan kuyudan petrolün fışkırmasıyla yaşanmıştır ve bu tarih “kara yağmur” olarak bilinmektedir.

2 ya da 3 gün boyunca fışkıran kuyudan, 150.000 varillik petrol havaya saçılmış, bu durum Venezüella’nın bir anda Dünya Petrol Haritası’ndaki yerini almasını sağlamıştır. Venezüella o zamanlarda, Dünya’daki en büyük ihracatçı konumuna yükselmiştir.

Dünya’nın lider petrol üreticisi Suudi Arabistan değil, Amerika’ydı, ayrıca askeri ve endüstriyel gücümüzün büyük kısmı dev petrol endüstrimizden kaynaklanmıştır.

1950’lere kadar Dünya’nın Suudi Arabistan’ı bizdik. McCamey, Teksas – 1930 McCamey uzun yıllar boyunca kalkınmaya devam etmiştir. Bu durumun sonsuza kadar devam edeceğini düşünüyorlardı ve bence bu insanlar basiretli davranarak Teksas’ın bu kısmındaki petrolün kökünü kurutabileceklerini görememişlerdir. Petrol her yerden çıktığından ve her şeye bulaştığından, tükendiğini fark edememişlerdir.

McCamey, Teksas – Bugün Artık kaynakların er ya da geç, bir şekilde tükeneceğini biliyoruz. Artık binlerce dinozor yapmıyorlar.

Maracaibo, Venezüella – Bugün Bakü, Azerbaycan –

Bugün Savaş Mıknatısı Petrol, bir savaş mıknatısıdır. Petrol yüzünden savaşlar çıkmaktadır.

Örneğin; Sudan’ın Darfur Eyaleti. Herkesin etnik ve dini çatışma olarak düşündüğü olaylar, aslında Güney’deki büyük petrol kaynakları için yapılan çatışmalardır. Bu da demek oluyor ki; farklı bir etnik ve dini görüşe sahip Kuzey’deki hükümet, bu petrolün geliri kendine gelsin diye oradaki insanları tehcir etmekte ve bölgeden çıkartmaktadır. Petrol her zaman savaşlarla ilişkilendirilmiştir. Tarihteki ilk savaşlarda, 1. ve 2. Dünya Savaşı’nda petrol her zaman önemli bir yer tutmuştur, kimi zaman savaşın sebebi, kimi zaman devam ettiricisi olmuş, kimi zaman da levazımı koruma altına almıştır. Makinelerin savaşı olan 2. Dünya Savaşı esnasında, Bakü’den yapılan sürekli yakıt ikmâli Rusların Almanlar karşısındaki zaferini garantilemiştir.

70’li yıllar boyunca Mısır ve İsrail arasında petrol boykotu da dahil, siyasi sorunlar ve bir savaş yaşanmıştır. Humeyni Devrimi, Filistin’le yaşanılan sorunlar, Irak-İran savaşı… Tam anlamıyla petrol yüzünden çıkan ilk savaş; bir petrol sahasını ele geçirmek için Saddam Hüseyin’in Kuveyt’i işgal etmesidir.

Irak, 2003 Ekselansları, bayanlar ve baylar; Irak petrolü uzun yıllardır uykuda olan bir devdir. Söz konusu petrol en az keşfedilmiş, en az geliştirilmiş ve en az üretilmiş olan petroldür. Eğer Washington’u dinleyecek olursanız, yaşanan savaşın petrolle alâkası olmadığını söyleyecek olanların sayısı oldukça yüksektir. Biz de savaştan bahsederken “P” Savaşı diye bahsederdik. Aslına bakılacak olursa, tüm kanıtlar Amerika’nın kitlesel imha silahlarını emniyet altına almadığını ama petrol alanlarını emniyet altına aldığı gerçeğine işaret etmektedir.

A.B.D. daha önce Irak’ta çalışmasına izin verilmeyen Amerikan şirketlerinin Irak’ta çalışmasını sağlayacak planlar yapmıştı. Savaş planlarının arasında petrol sahalarının haritaları da vardı, 1998’de, yani savaştan çok önceleri Amerika’nın enerji kaynaklarını güvence altına almanın bir yolunun bu olduğunu söyleyen insanlar vardı.Irak’la savaşa girme gerekçelerini öğrenmek için akıllarını okuyamam ama orada bulunma sebeplerinden en az birkaçının, Irak’ın jeopolitik konumu olduğuna inanan birçok insan var ve aslına bakarsanız Irak Dünya petrol rezervlerinin tam da ortasında bulunmaktadır. Iraklılar Saddam Hüseyin’den kurtulmak istemişler ve Amerikalılar yardım ettiğinde mutlu olmuşlardı, ama ne olduğuna bir baksanıza. Saddam Hüseyin’den sonra, ortada ne bir kurum, ne devlet, ne ordu, ne de kolluk kuvveti kalmıştır, insanlar kaçırılmakta, öldürülmekte, infaz edilmektedirler. Kanunsuzluk almış başını gitmiş, ülke devletsiz bırakılmıştır. Barış ortamı yaratmak yerine, çatışma ortamı yaratılmaktadır. Gittikçe istikrarsızlaşan, güvenliği azalan ve ilk başlarda petrol vermede sorun çıkaran yerlerden petrol sevkiyatı giderek artacaktır.

Petrol savaşların deposunu doldurur, katalizör vazifesi görür, savaşların süresini uzatır, şiddetlendirir, ortaya da güzel bir resim çıkmaz.

Veriler Çok Akla Yatmıyor

Rezervlerin sınıflandırılması, öyle sanıyorum ki; sınıflandırmayı yapan kişinin motivasyonuna göre değişiyor. İnsanları bir şekilde tahmin etmeye zorlayın ki, dengeleri bozulsun. Bahsettiğimiz bu sonuçlara bizi ulaştıran Dünya genelindeki rakamların çoğu kanıtlanmış artı muhtemel, hatta bazen de kanıtlanmış artı olası verilerin toplamıdır. Aslında, kamusal veriler oldukça yanıltıcıdır ve yanlış algılanmaktadır. OPEC her çeşit politik sebepten ötürü, kalan petrol miktarını şişirmektedir. Orta Doğu rezervlerinin basında yayınlanan miktarı konusunda şaibe çıkartmak, süregelen oyunlardan birisidir.

1985’te, Kuveyt rezervlerini bir gecede %50 arttırmıştır, o zamanlar OPEC kotası, yani OPEC Ülkeleri’nin üretebileceği petrol miktarı rapor edilen rezervlere bağlıydı. Yani daha fazla rapor edince, daha fazla üretebiliyordunuz.

İki yıl sonra Venezüella rezervlerini bir gecede ikiye katladı ve bu durum diğer ülkelerin, en sonunda da Suudi Arabistan’ın üretim kotasını korumak için bir gecede müthiş artışlar duyurmasına sebep oldu. O günden sonra da bu rakamlar hiç değişmedi ve sürekli üretimde kalan kaynaklara ait rakamların aynı kalabileceğini hayal bile etmek imkânsızdır.

Onlara ben de aynı soruyu sordum. “Günde 8 ila 9 milyon varil petrol üretiyorsunuz ama yıl sonundaki rezervler yıl başındakiyle aynı kalıyor, hatta 10 yıl öncekiyle aynı kalıyor.” dediğimde, bana: “Planımız da bu zaten.” dediler. Ayrıca, “Petrolü ürettikten sonra, yıl boyunca ürettiğimiz petrolü dengelemek için rezervleri ayarlıyoruz, böylece gelecek yılın başında rezervlerimiz bir önceki yılla aynı oluyor.” dediler.

Siz inanıyor musunuz bilmiyorum ama dedikleri tam olarak buydu. Planları tam olarak bu şekilde işlemektedir.

OPEC Ülkeleri 20, 30 ya da 40 yıl sonra ne olacağını umursamamaktadırlar, sadece bugün ceplerine ne girdiğiyle ilgilenmektedirler.

Çünkü; onlar politikacıdır ve harcamak için her zaman daha fazla para istemektedirler. Mantıklı olsun ya da olmasın, bir bütçeleri vardır ve bu bütçelerin esiri haline gelmişlerdir. 20 yıl sonra ölmüş olacaklarından ne olabileceği hiç umurlarında değildir.

Zirveden İniş

Korkarım çoğu insanın düşündüğünden daha kısa bir zaman içinde petrol ve benzinimiz bitmiş olacak. Bence üretim zirve yaptığında, yarısından çoğu çoktan yeraltından çıkarılmıştı. Tabii ki, zaman ilerledikçe şu an çıkarılandan daha fazlasını çıkarmanın bir yolunu belki de bulabilirler. Zamana yayarak da çıkarabilirler ama bu ister istemez ekonomik olarak uygun olmayacaktır, çünkü o durumda bir varilin fiyatı 50 doların üzerine çıkabilecektir. Ama öyle bir zaman gelecek ki, hiç petrolümüz kalmayacak. Bu durum petrolcülerin takıntılarından biridir. “Gün gelecek, petrol üretimi daha fazla artmayacak, tersine dönerek inişe geçecek ve yavaş yavaş azalmaya başlayacak.”derler. O noktadayız, yakınız, uzağız, kimse bilmiyor. Amerika’daki petrol üretiminden ders almaya çalışmışlardırlar. Gerçek petrol efsanesi Peru’da, California’da, Teksas’ta, Oklahoma’da, Pennsylvania’da hiç olmadığı süratle devam etmektedir. Milyonlarca işçi, mühendis, jeolog yeni rezervler bulmakta, yeni kuyular açmakta, yeni şaftlar daldırmaktadırlar. Amerika yaklaşık 100 yıl boyunca Dünya’nın en büyük petrol üreticisi konumundaydı ve hiç kimse en üst sınıra ulaşacağımızı düşünmemişti. Pompalar gece gündüz durmadan çalışırlar. Her gün onlar için aynıdır. Sürekli olarak 24 saatlik gelişim sağlarlar. Vatanımızı geliştirir, güvenliğini sağlar, Amerika’nın geleceğini garanti ederler. Hepsi değilse de, çoğu petrol jeologu, bu durumun sonsuza dek süreceğini düşünüyordu. Yarım yüzyıllık süre boyunca, Dr. Hubert enerji kaynakları ve bu kaynakların insan ilişkilerindeki etkileri üzerine çalışmalar yapmaktadır. Dr. Hubbert son 20 yıldır, petrol endüstrisindeki meslektaşlarına; Amerika’nın 10 ila 15 yıl içinde petrol üretiminde muhtemelen en üst noktaya ulaşacağını belirtmektedir. Bu kadar saçma bir tahminde bulunduğu için adeta kendisiyle dalga geçilmiştir. O zamanın iyimserleri, bu fikrin çılgınlık olduğunu, tüketilen her varile karşılık 6 varil çıkarıldığını, hiçbir zaman tükenmeyeceğini, üst sınıra varılmayacağını ya da bunun gibi bir şey olmayacağını söylüyorlardı.

Petrol keşiflerinin 1930’larda zirve yaptığını ve inişe geçtiğini fark etmişti. Ayrıca, ne kadar petrol kaldığını da hesaplayabilmişti. Keşfettiğiniz miktar ilk başlarda hızlı bir şekilde yükselirken, bir süre sonra keşfedilecek miktar azaldığından, yavaşlamaya başlar. Ve en sonunda inişe geçerek, bu şekilde aşağıya inecektir. Petrol üretim, çıkarım ve kullanım oranı ise, ikinci bir çan eğrisi oluşturacak ve üretime geçmeden önce keşfetmek zorunda olduğunuzdan ister istemez bundan sonra gelecektir. Böylece, üretim için bu şekilde ikinci bir eğri olacak ve en sonunda o da sıfıra inecektir. Ve buradaki zirve, yani üretim eğrisindeki zirve, Hubbert Zirvesi olarak adlandırılmaktadır.

100 yılda sadece 50 milyar varil ürettiysek ve hâlâ üreteceğimiz 100 milyar varilimiz daha varsa petrol sıkıntısı yaşamamıza ne kadar kaldığını merak ediyorum. Amerika 10 ila 15 yıl içinde, petrol üretiminde en üst noktaya çıkmış olacaktır. Tarih 1970’i gösterinde, olaylar tam da söylediği şekilde gelişti.

1970’in Aralık ayında, Amerika günde 10.2 milyon varil petrol üreterek en üst noktaya çıktı ve petrol fiyatları tavan yaptı, petrol arama çalışmalarında da müthiş bir artış yaşandı. 10 yıl sonra, zirve yaptığımız zamanlara oranla 4.5 kat daha fazla petrol kuyusu açıyor ve bitiriyorduk ve Alaska hariç tüm eyaletlerden ve kıtalar arası sahanlığın sığ sularından sağlanan yurt içi petrol üretimimiz günlük 10.2 milyon varilden 6.9 milyon varile gerilemişti.

 30 yıl öncesinde bulduğumuza oranla, her sene daha fazla petrol tüketerek yaşıyor oluşumuz tamamen mantıksız değildir. Sanırım er ya da geç, kaçınılmaz olarak bu noktaya ulaşacaktık. Alaska North Slope, Sibirya ve Kuzey Denizi petrolü yeni petrol keşiflerinin son büyük sınır noktası haline gelmiştir ve bu keşifler 1967, 1968 ve 1969 yıllarında gerçekleşmiştir. Kuzey Denizi’nde petrolün bulunması tam bir sürpriz olmuştu, hiç kimse doğal olarak böyle bir şey beklemiyordu.Ünlü Leydimiz Thatcher da iktidara gelip, girişim, yatırım, gayret, rekabet vb. şeyler hakkında nutuklar atınca, siz de tahmin edersiniz, herkes bildiği en hızlı yöntemle petrol üretmeye başladı. Ama bu işle ilgili komik bir ironi söz konusudur, petrol ve gaz çıkarma işini ne kadar iyi yaparsanız, o kadar çabuk işsiz kalırsınız.

İngiliz Hükümeti, gelecek yıl dış ticaret açığı vereceğini ve 2020 yılında petrolün tamamen biteceğini şimdiden kabul etmektedir.

Bu, büyük bir değişikliktir. Yani, Kuzey Denizi kadar büyük herhangi bir kuyunun gözden kaçacağını düşünmek bile abesle iştigaldir. Dünya’daki diğer ülkelere baktığımızda, aynı yapının her ülkede sürekli olarak kendini tekrarladığını görüyoruz. Günümüzde aktif olarak üretim yapan yaklaşık 58 ülkenin geçmişe oranla daha az üretim yaptığı görülmektedir. Petrol endüstrisinin kullanabileceği verimli alanların tümü yeterince keşfedilmiştir. Yüksek verimlilikteki alanların hepsi belirlenmiştir. Keşfedilmemiş yeni bölgelere her zaman bir matkap ucu uzaklığındayız, keşifleri müthiş kılan şey de zaten budur ama gerçeği söyleyecek olursak oldukça uzun bir zamandır kayda değer yeni bir saha bulunamamıştır. Yenilikler ve bilimsel gelişmeler ışığında petrol mühendislerinin petrol bulmaya devam edecekleri konusunda oldukça ümitli ve iyimserim. Ekonomistlerin, “Teknoloji ve yaratıcılık tüm bu değişimleri yapacaktır.” dediklerini duymak çok hoşuma gidiyor, ben de onlara: “Hadi canım siz de!” diyorum. Petrol teknolojisinin çok geliştiğini biliyorum ama ortada bir sonuç yok ve tüm bu müthiş aletleri geliştirmek bile 30 ila 35 yıla mâl olmuştur. Elimizin altında petrol bulmak için müthiş bir teknoloji var. İnanılmaz çözünürlükte sismik araştırmalar yapabilmekte, yer kabuğundaki en ufak oluşumları fark edebilmekteyiz.

Petrol üretiminde çok ileri bir mühendislik bilgisine sahibiz. Gelişmiş üretim tekniklerinin doğmasına yol açan tüm bu müthiş aletler, sadece çıkarılması kolay olan petrolü daha yüksek hızlarda yer altından çeken süper çubuklardı ve belirli bir petrol sahasından üretilebilecek petrol miktarında fark edilir bir artış sağlayamamışlardır. Hepsi tamamen masaldı. Bazı kuyulardan çıkan petrol ucuz, üretimi kolay ve hızlı, bazıları ise tam tersidir.

Orta Doğu’da fışkıran bir kuyudan üretilen petrolle, Kanada’nın katranlı kumunu tıpkı bir maden arar gibi kazarak üretilen petrol arasında dağlar kadar fark vardır. Petrol üretmek için, yağlı şistlerden ve katranlı kumdan elde edilenden daha fazla doğal gaz enerjisi kullanmaktadırlar. Aslına bakarsanız, insanların “Petrollü kumdan petrol üreteceğiz.” demeleri zirveye çok yakın olduğumuzun göstergesidir. Çünkü iyi malzemenin hepsini tüketmeden, bu tip yerlere gitmezsiniz.

Petrol rezervlerinin 3’te 2’si Orta Doğu’da, yani esas olarak Basra Körfezi’ndedir ve burada herhangi bir kaynağın 10 katı kadar petrol bulunmaktadır. Şu anda, Dünya’nın zirve yapmamış tek bölgesi Orta Doğu’dur.

2030’a dair ciddi projelerin çoğu, Orta Doğu’dan günde 50-51 milyon varil petrol çıkarılacağını varsaymaktadır. İran’ın 1978’de günde 6 milyon varille zirve yaptığını ve şu anda günde 3 ila 3.5 milyon varil arasında kalmaya çalıştığını biliyoruz.

Kuveyt günde tam olarak 2.5 milyon varil üretmeye çalışmakta, “Belki günlük üretimi yarım milyon daha arttırabiliriz, belki B.A.E. günlük üretimi yarım milyon daha arttırabilir.” diye düşünmektedirler. Bu noktaya ulaşabilmek için Suudi Arabistan’ın günlük üretimini 20 ila 25 milyon varile, hatta 30 milyon varile çıkarmasını sağlamanız gerekmektedir. O günler biteli çok oldu. Şu an için günde 15 milyon varil rakamı; önümüzdeki 50, 75 hatta 100 yıl için yeni sihirli rakamlarıdır. Suudi Arabistan’dan çıkan güçlü seslere kulak verecek olursak, verdikleri açık mesaj şudur: “Günde 12 milyon varil mi?

 Muhtemelen tamam ama bu rakamdan 1 fazlasını bile düşünmek kesinlikle hayal olur.” Son 35 yıldır yoğun olarak arama yapmışlar ama bir bölge, yani Qatif Bölgesi hariç 1967’den 2005’e kadar dikkate değer bir yer bulma başarısı gösterememişlerdir. Suudi Arabistan sürdürülebilir zirve miktarını arttırabilirse, Dünya’nın sürdürülebilir zirve miktarını attırdığına dair güçlü şüpheler duymaya başlarım.

Zirveye vardığınızda, dağın en üst noktasına varmışsınız demektir. Bazen dağın diğer tarafından iniş oldukça yavaştır ama bazen de oldukça serttir. Asıl önemli olan, dikkat edilmesi gereken şey; zirveye çıktığınızda vadiye giden uzun, acımasız ve amansız meylin zirvenin diğer tarafından nasıl göründüğüdür.

Mesele şudur ki; bu sıradağların sürekli yükselmesine alışmış olan Dünya’nın, madalyonun diğer yüzüyle yüzleşmek zorunda oluşudur. Şu an herkes bir tepe noktası olduğu fikrini kabul etmiş gibi görünmektedir.

M. King Hubbert yeni yüzyılın başlangıcında bunun Dünya genelinde gerçekleşeceğini öngörmüştü. Arap petrol ambargosu yüzünden aniden artan petrol fiyatları ve belirgin bir şekilde petrol talebini azaltan Dünya genelindeki durgunluk yüzünden tarih biraz sapmış ve tepeye çıkışı, çoğu insana göre günümüze kadar ertelemiştir. Petrol çağının birinci yarısının sonuna gelmek üzereyiz. Bu 150 yıl boyunca, her şeyde yaşanan gelişmelere şahit olduk.

Endüstride, ulaşımda, ticarette, tarımda. İnsan nüfusunda patlamalar yaşadık. Bunların hepsi ucuz ve bol olan petrol kaynaklı enerjinin tedarik edilmesiyle gerçekleştirilebilmiştir.

Bitmek Bilmeyen Talep

Talep eğrisi yükselmekte, arz eğrisi ise düşmektedir. Şu an günde 80 milyon varil olan ve 2030 yılında 120 milyon varile çıkacak olan talebi karşılamak istiyorsanız, petrol tedarik etmek zorundasınız demektir. Ama bu profili karşılamak için, günde 200 milyon varil yeni petrol eklemek zorundasınız. Çünkü, bu yeni petrolün büyük kısmı şu an var olan kuyuların açığını kapatacaktır. 70’lerin başlarında, Dünya’nın yarısından fazlası tam anlamıyla petrol kullanmamıştır. Gerçek manada petrol tüketenler; Avrupa, Japonya’nın bir kısmı, Amerika, Kanada ve Eski Sovyetler Birliğiydi. Afrika bir zerre bile petrol kullanmamıştır. Orta Doğu, Asya’nın hiçbir bölümü ve Japonya da hiç petrol kullanmamıştır. Bugün, Papua Yeni Gine çok az petrol kullanmaktadır. Güney Pasifik’te hiç petrol kullanmayan muhtemelen 2 ya da 3 ada vardır. Bunların haricindeki herkes bize benzeyen bir toplum yaratmaya çabalamaktadır. Enerji talebi 5 yıl önce tahmin edilenden daha hızlı bir şekilde yükselmektedir. Dünya’nın her yerindeki insanlar gelişmiş ülkelerin nasıl yaşadığını ve bu bölgelerdeki insanların ne kadar iyi şartlarda yaşadıklarını görmektedirler. Bu yüzden bize özenmekte, güzel arabalara binip, kliması ve buzdolabı olan güzel evlerde yaşamak istemektedirler. Ayrıca neden yaşamasınlar ki?

 Enerji talebi ancak, Hindistan’ın yaşam standartları arttıkça, ekonomisi çeşitlendikçe, dinamikleştikçe yükselecek ve gelişmiş ülkelerle olan fark kapanmaya devam edecektir.

Çin sert bir iniş yaşamak üzere değildir, enerji ihtiyaçları katlanarak artmaktadır ve daha yeni yola çıkmışlardır. Şehirde yaşayan çoğu Çinli, 5 sene içinde kendi arabasına bineceğine inanmaktadır, Çin otomobil pazarının en hızlı geliştiği ülkedir.

Şu anda yaklaşık 3 kişiden 1’inin ehliyet sahibi olduğu Çin’de, gelecekteki petrol ve benzin talebinde tam anlamıyla patlama yaşanacaktır.

Çin geçen yıl petrol ithalatını %25 arttırarak, Dünya’nın 2. büyük ithalatçısı konumuna yükselmiştir. Petrol tüketimlerini arttırdılar, tam nasıl hesapladılar bilmiyorum ama %14.7 gibi bir rakam okumuştum. Ama bu rakam yılda %10 büyüyen bir ekonomi için oldukça tutarlıdır ve yeri gelmişken, %10 büyüme hızıyla 7 yılda 2’ye katlanacak, 14 yılda da 4 kat daha büyük olacak ve çok daha fazla enerjiye ihtiyaç duyacaklar demektir. Çin ve Hindistan deyim yerindeyse, bardak yarıya kadar boşalınca partiye katılmışlardır. Bu yüzden, kalan miktar için bizimle savaşmak zorunda kalacaklardır.

Amerikan Rüyasının Sonu

Bence, Hummer daha çok bir statü göstergesidir. Bilirsiniz işte; “Herkes ama herkes bana baksın. Hummer alacak param var, en iyisini sürüyorum.” Sürüş halinde, sürekli olarak 1 galonla 16 km yol gideceksiniz. Şehir içi ya da dışı olması bir fark yaratmayacaktır. 6.0 litre, 325 beygir ve 380 tork motor. Beğensek de beğenmesek de, biz canlı bir modeliz ve Dünya petrolünün %25’ini kullanmaktayız. Biz 22 kişiden sadece biriyiz ve bilinen petrol rezervlerinden sadece %2’sine sahibiz. Aşırı derecede enerji kullanıyoruz. Biz zengin, enerji de ucuz kaldığı sürece bu durum böyle devam edecektir. İçme suyuna, benzinden daha fazla para ödüyoruz. Benzin Amerika’da satın alabileceğiniz en ucuz sıvıdır, böyle kaldığı sürece, Amerikalıların rahatı hiçbir zaman bozulmayacaktır.

# En kaliteli hizmet ve en temiz benzin. #

# Esso güneşinin sıcaklığı içinize işlesin. #

# E – s – s – o arabanızı şahlandırır.

# Mutlu yolculuklar!

Şu an Amerika’da, insanlar bir galon benzine 3.20 dolar ödediğini düşününce, gözleri yuvalarından çıkacakmış gibi oluyor. Bu, bir fincana 20 sent vermek demektir. Bir fincana ödenen 20 sent az gibi görünebilir ama sıradan bir otomobiliniz varsa, sıradan bir Amerikan otomobili olduğunu düşünelim, bu otomobile 6 kişi binmiş, bagaja da bir şeyler koymuşsanız, 2.5 km.yi 20 dakikada 20 sente gidersiniz. Ama eğer benzininiz yoksa, fayton, bisiklet ya da şanslıysanız çekçek süren bir adamla pazarlık yaparak: “Affedersiniz, beni ve arkadaşlarımı 20 sente 2.5 km uzağa götürebilecek olanınız var mı?” diye sorduğunuzda, o insanları kendinize güldürmüş olursunuz.

Bu yüzden, petrol fiyatlarını yükseltmemiz gerektiğini, örneğin bir fincana 5 dolar gibi, oldukça değerli ve yenilenemeyen birçok şeye ödediğimiz fiyatlarla aradaki farkı kapatacak rakamlar ödememiz gerektiğini düşünüyorum.

3. Dünya Ülkeleri’ndeki insanlar, Avrupalıların çevreyi koruma ve vergilendirmeye bu kadar önem verirken, Amerikalıların neden önem vermediğini anlayamıyorlar. Ülkemizdeki insanların 50’de 1’i, hatta 100’de 1’i bile yaşayacağımız muhtemel problemden haberdar değil. Değişim için petrol fiyatlarının yükselmesini beklersek, bunun çok ciddi ekonomik sonuçları olacaktır.

10 yıl önce bile önlem alınsa, ciddi ekonomik sonuçlar doğacaktır. Herhangi bir ekonomik sonuç olmaması için, 20 yıl önceden önlem almak gerekmektedir.

20 yılımız kalmadığından adım gibi eminim, 10 yılımız kaldığını da düşünmüyorum, bence şu an o noktadayız. Herkese geldiği için teşekkür ederim, lütfen oturun. Açıklayın da, gerçekleri herkes görsün.

Resmi ağızdan topluma açıklama yapan kişilerin, bu sorun hakkında tamamen dürüst olduklarını düşünmüyorum.

Seçimleri kazanacak olan kişi, topluma en inandırıcı şekilde yalan söyleyebilen, toplumun duymak istediklerini söyleyebilen kişidir. Söyleyeceği şey de; “Her şey çok güzel olacak, yeter ki bana oy verin.”dir.

Enerji kaynaklarımız tam olarak geliştirilebilirse, yüzyıllar boyunca, enerji ihtiyacımızı karşılayabilirler. Şu anda ihtiyacımız olan şey; enerji kaynaklarımızı arttıracak kararlı ve güvenilir adımlardır. Bu adımlar, ekonomimizi, çevremizi ve ulusal güvenliğimizi düşünerek atılan adımlar olacaktır.

Antik Yunan’da, kötü haber getiren kişiler infaz edilirdi, günümüzde ise kötü haber veren politikacılar çoğu kez yeniden seçilememektedirler.

 

Siyasal sistemimiz büyük şirketlerin elindedir.

 

Bu durumu makul bir şekilde ifade etmek için radikal bir şekilde atmamız gereken adımlar ölçek küçültme gerektirir. Yani, siz büyük bir şirketin CEO’su olsanız, “Ekonomiyi yavaşlatmak, araba satışlarını düşürmek istiyorum.” diyen bir politikacıya maddi destek verir misiniz?

 Böyle bir durumda, araba süren insan sayısı azalacak, bu da insanları– Arabalar çok fazla bakıma ihtiyaç duymayacaktır. Bu araba üretim sektörüne darbe indirecek, bu da ekonomiyi küçültecektir. Kimse buna oy vermez. Ben bile buna oy verir miyim, vermez miyim, bilmiyorum. Amerika, Dünya’daki tüm ülkelerden daha fazla hareket halindedir. Otomobiller ve ardındaki güç, her zaman ülkemizin gelişimindeki en büyük etkenler olmuşlardır. Eğlence de dâhil her sebeple, istediğimiz her yere, her zaman arabamızla gidebiliriz. Bir bakıma başarımızın kurbanı olduk. Banliyöler başlı başına sorunludur çünkü buralarda oturan herkes işe gidip gelmek için her gün 60, 70 ya da 80 km yol yapmaktadır. Bu durum sadece ucuz benzin bulunabildiği müddetçe mümkündür.Ülkemiz rastgele bu şekilde yayılmamıştır, araba kullanımı için şehirlerimizi bu şekilde geliştirdik. Daha etkili ve kullanılabilir toplu taşıma için şehirleri en baştan yeniden inşa etmemiz gerekecek. Arabanın icat edilmesinden önce yerleşmiş olan Avrupa Şehirleri için durum çok daha farklıdır. Bu yüzden, evet, bu derece sevdiğimiz petrolümüzün bitmesi, Amerika için korkunç bir darbe olacaktır. Uzun zamandır geçiştirdiğimiz ve ihtiyacımız olan 3 şey artık bitmek üzeredir. Onlardan birisi paradır, ki biz bu ülkede para konusunda endişelenmek yerine, çocuklarımızdan ve torunlarımızdan ödünç alarak borçlanmayı tercih ederiz. Fakat diğer 2 şeyi, yani zaman ve enerjiyi çocuklarımızdan ve torunlarımızdan ödünç almamız mümkün değildir. Yatırımda kullanılacak enerji bulmak ve zaman kazanmak için oldukça güçlü bir koruma programı sistemine sahip olmamız gerekmektedir. Amerika, Dünya petrolünün dörtte birini kullandığından, diğerlerine örnek olmalıdır. Amerikalıların büyük bir vatanseverlik ve girişimcilik ruhuna sahip olduklarına inanıyorum, sorunun gerçekten ne kadar büyük olduğunu bilseler, bu savaştan en az yarayla çıkmamız için gerekli olan adımları atmada oldukça sorumlu davranacaklardır.

Eğer Amerikalılara: “Hidrojen motorlu yeni bir araba yapıldı, kendi arabanıza binmek yerine, bir tane ondan alabilirsiniz.” derseniz, onlar da size: “Tamam, harika.” der ve satın alırlar ama onlara bisiklete binmeleri gerektiğini söylerseniz, bu, hayatlarında büyük bir değişime neden olacağından böyle bir şey yapmak istemezler.

20 Temmuz 1969, Pazar. Dünya’dan Ay’a gönderilen ilk insan, ilk adımlarını atmaya hazırlanırken tüm Dünya’da yaklaşık 1 milyar insan da bu anı televizyondan izlemektedir. Amerikan Başkanı J.F. Kennedy’nin 1960’da: “On yıl içinde, Ay’a ilk insanı göndereceğiz.” dediğinde, bunu yapmak büyük teknik zorluklar gerektirdiği halde bunu başarmışsak, yine bir Amerikan Başkanı çıkıp: “On yıl içinde, bilim adamlarımız ve mühendislerimizi fosil yakıt alışkanlığını nasıl bırakabileceğimizi öğretmekle görevlendiriyorum.” derse, sanırım bu şekilde başarabiliriz. Yaşadığımız sorun Ay’a insan göndermekten ziyade, Plüton’u sömürgeleştirmeye çalışmaya benzemektedir. J.F. Kennedy: “On yıl içinde, 100.000 insanı Plüton’da 3 yatak odalı evlerde yaşatacağız.” deseydi, tabii ki böyle bir şeyi başaramayacaktık.

Son 40 yıllık dönem içinde, petrol şirketleriyle en sıkı fıkı olan yönetim Bush iktidarıdır ve enerji güvenliğini, ulusal güvenlik ve Amerikan dış politikasıyla en üst seviyede ilişkilendiren yine aynı iktidardır.

Bilinen rezervlerin %2’sine sahipseniz, Dünya petrolünün %25 kullanıyor ve kullandığınızın 3’te 2’sini de ithal ediyorsanız, bu koşullar, sizin dış politikanızı ister istemez etkileyecektir. Petrol sahalarını koruma altına alma ve aslında bunu Amerikan halkının desteğini alarak yapma ve daha tutarlı bir Dünya yaratma yolunun, Orta Doğu’yu demokratikleştirmeden geçtiğine inanmaktadırlar. Orta Doğu’ya demokrasi getirmenin, petrol sahalarını fiilen koruma altına almanın bir yolu olduğuna inanmaktadırlar. Doğu ve Batı, gelişimde yeni çığırlar açmada öncülük yapmak için güçlerini birleştirdiler.

Suudi Arapların, Amerika’nın amaçlarına hizmet edecek ve Amerikan sisteminin serbest girişim ruhunu gözler önüne serecektir.Bu sistem, bu yeni bölgeden Dünya Petrol Ticareti’ne petrol pompalayarak, modern medeniyetimizin en büyük yapı taşlarından birisi haline gelecektir. Amerika’nın 1945’ten günümüze kadar uyguladığı dış politikanın temelini; güvenli, ucuz, değerli petrolün alınması ve karşılığında da Suudi Arabistan’da hüküm süren düzenin korunması oluşturmaktadır. Aslına bakarsanız, bu değiş-tokuş tehlike altındadır. 10, 15 yıl önce kişi başına düşen milli gelir 28.000 dolar iken, bugün 6.000 dolardır.

Sıradan bir Suudi’nin yaşam standartlarında muazzam bir düşüş söz konusudur.

Suudi Arabistan büyük bir genç nüfusa sahiptir, iş arayan birçok insan kendisine uygun bir iş bulamamakta ve kendisini toplumun bir hissedarı olarak değil, yabancı gibi hissetmektedir.

Ülkeyi yöneten oligarşi düzeniyle, ülkede yaşayan insanlar arasında gerginlikler yaşanmaktadır ve radikal harekete mensup birçok insan yönetimin, yani Suudi Arabistan iktidarının tamamen yozlaştığını, tüm petrolü Batı’ya sattığını, Batı’nın yönetime silah temin ettiğini, yönetimin de bu silahları kendi insanına karşı kullandığını düşünmektedir.

Radikal hareket güçlü ve tehlikelidir. Hiç şüphesiz, Irak’ta sorun çıkaran ve infaz gerçekleştirenlerden bazıları Suudi Arabistanlıdır.

Bu, gerçek bir çatışma düzeni, oldukça tehlikeli yönlere doğru gitmekte olan bir ülke düzenidir. Suudi Arabistan’ın istikrarı uzun vadede tartışmaya açıktır. Eğer Krallık dağılacak olursa, petrol ihraç eden bir ülkeye verilen öneme binaen, Amerika’nın sadece köşesine çekilip krallığın dağılmasını seyretmesi pek muhtemel değildir.

Irak’ta yaşanılan onca soruna, alınan onca derse rağmen, Amerika kesinlikle müdahil olacaktır. Ben de dâhil, birçok insanın korktuğu şey; Krallık dağıldığında, ihtiyacımız olan petrolü gidip, silah zoruyla alacak oluşumuzdur ve bu durum bizi çok farklı bir ülkeye, Dünya’yı da çok farklı bir Dünya’ya dönüştürecektir.

Aslında uzun süredir devam eden, birçok nesli ilgilendiren kaynak savaşlarını seyrediyoruz. Sonuç olarak, ortada 2 seçenek vardır. Birincisi; petrol alımını askerileştirmektir, yani eğer insanlarınız ciplere binmeye, araba sahibi olmaya ve aynı şekilde enerji tüketmeye devam etmek istiyorlarsa, bunun için sürekli savaşmak zorunda kalacaklarını anlamalarını sağlamalısınız. Diğer seçenek ise; kaçınılmaz olanı karşılamaya hazırlanmaktır, yani ucuz petrol dönemi kapanacak, daha temiz, daha güvenli ve petrol ihraç eden ülkelerin politik ve sosyal yapısına daha az zarar veren alternatif enerji teknolojilerine yatırımlar başlayacaktır.

Teknoloji Bizi Kurtarabilecek Mi?

 Petrol ve doğal gazın yerine bir şey koymamız gerekecek mi acaba diye, 100 yıl boyunca hiç ama hiç düşünmedik. Doğal kaynaklar tükenebilir ama insan yaratıcılığı gelişime açıktır. Petrol tükendiğinde, insan zekâsının alternatif beslenme ve yakıt kaynakları bulacağına inanıyorum. Taş bittiği için Taş Devri’nin sona ermemesi gibi, at nesli tükendiği için atlardan inip otomobile binmeye başlamadık. İnsanların pratik zekâsını görmezden gelmiyorum. Günümüzde yaşanan son gelişme; hem yanmalı motoru, hem de elektrik motoru olan elektrikli hibrit otomobillerdir. Ben bir Prius kullanıyorum, bir galonla 72 km gidiyor, bir galon benzin 10 dolar olsaydı, yine de depomu doldurup 800 km gidebilecektim, hiç de fena bir rakam değil. Sihirli bir asanız olsa ve şu an yollarda olan tüm arabaları dönüştürseniz dahi, önümüzdeki 5 ila 7 sene boyunca yine şu an kullandığımız miktarda petrol tüketimi yaşanacaktır. Çünkü; her geçen sene ekonomi büyümekte ve hep daha fazla petrol ihtiyacı oluşmaktadır. Bu yüzyılda oldukça büyük sorunlarla karşılaşacağız. Şu an Dünya üzerinde 6 milyar insan yaşamaktadır ve yüzyıl sonunda bu rakam muhtemelen 9 milyara çıkacaktır.

Sorunumuz çok büyüktür, 2050 yılında 14 teravat enerjiye ihtiyaç duyacağız, bu kadar büyük bir enerji için bize yeni bir kaynak gerekecek. Bu miktar, günde 220 milyon varil petrole eş değerdir. Dünya yollarında hareket eden içten yanmalı motora sahip 700 milyon aracımız var. Yine ölçek hakkında konuşuyoruz ve ulaşımda fosil yakıtların yerini değiştirmenin bize neye mâl olacağını düşünüyoruz. Asıl olay hidrojendedir, işimizi görüp en sonunda petrolün yerini alacak olan odur. Hidrojen kullanımı kavramsal olarak iyi bir fikirdir. İşin özüne bakacak olursanız, karşınıza büyük sorunlar çıkar. Endüstride yaşanacak sorun da bir çeşit kısır döngüdür. İşletmeler yakıt pili teknolojisine yatırım yapmaya pek hevesli değildir, çünkü hidrojeni ucuz şekilde üretecek ve dağıtacak bir hidrojen altyapısı yoktur. Öte yandan, hidrojene talep olmadığından, bu altyapı elverişli de değildir. Bu durumda nereden başlayacaksınız?

 Ve her ikisi de teknolojide, yakıt pili teknolojisinde, hidrojen üretim teknolojisinde, hidrojen sevkiyatı ve stoklanmasında büyük atılımlara ihtiyaç duymaktadır, bunlar henüz çözülememiş temel sorunlardır. Şu anki durum şudur; 1 galon benzinle bir arabanın aldığı mesafeyi almamızı sağlayacak miktarda hidrojen yapmak için 3 ila 6 galona eş miktarda benzin kullanıyoruz.Bu yüzden, hidrojen kullanımı şu an için bir şey ifade etmemektedir. Eğer hidrojenden bahsediyorsanız, kullanımı en az 40 yıl alacaktır. En az 30 ila 50 sene.

Biyoyakıta geçmedeki ana sorun biyoyakıtın genel olarak yetersiz oluşudur.Ülkemizin oldukça saygı duyulan birkaç bilim adamına göre, etanol üretimindeki tüm enerji girdilerine bakılacak olursa, etanol üretimine harcanan fosil yakıt miktarı, elde edilen enerjiden daha fazladır. Etanolden ve biyodizelden elde edilen miktar oldukça küçüktür ve tükettiğimiz petrolün çok az bir kısmının yerini tutabilmektedir. Biyodizel üretimini en üst seviyeye çıkarsanız ve bu üretimi de 10 katına bile çıkarsanız, petrolden elde ettiğimizle kıyasladığınızda elinizdekinin devede kulak olduğunu görürsünüz.

Tarlalarımızın ne kadarını yakıt yetiştirmeye ayıracağız?

 Eğer yakıtı tercih edersek açlığa ne kadar dayanabileceğiz?

 Malzemelerin güvenli bir şekilde muhafazası konusunda son 20, 30, 40 yılda edindiğimiz tecrübelere bakacak olursak NÜKLEER ENERJİ oldukça maliyetli olacaktır. Özellikle Avrupa’da, atıklara ne yapılacağı, nereye atılacağı konusunda çok fazla tartışma yaşanmaktadır. Bu tip enerji kullanımı yeniden düşünülmelidir. Patlama riskinden, bir çeşit nükleer kaza olabileceğinden, hatta terörist bir eylem ihtimali yüzünden insanlar diken üstündeler.

Bugün Dünya genelinde yakılan tüm fosil yakıtların yerine geçecek miktarda, yani 10 teravat nükleer enerji üretmek istiyorsanız, en büyüğünden 10.000 adet nükleer santral yapmanız gerekmektedir. Ve bunu yapsanız ve içlerinde U-235 yaksanız dahi, 10 ila 20 yıl içinde Dünya uranyum rezervleri tükenmiş olacaktır. Bu yüzden, en iyi ihtimalle kısa bir zamanı kurtarmış olacaktır. Rüzgâr enerjisi gitgide daha popüler ve ekonomik olarak uygun hale gelmektedir ama sürekli olmayışı ve düşük güç yoğunluğu yüzünden, enerji ihtiyacımızı karşılamada hiçbir zaman büyük bir yer tutamayacaktır. Rüzgâr ya da güneş enerjisi çok yeterli değildir.

- Evet, çalışmaya başladı.

- Işığı biraz daha açabilir miyiz?

 – İşte çalışıyor.

- Tamam. Bu küçük mekanizma ışığı elektrik enerjisine çevirmektedir, şu an yapay ışık geliyor olsa da, güneş ışığında da aynı olay gerçekleşmektedir. Gelen ışığın %10 ila 12’sini elektrik enerjisine çevirmektedir. Şu an bu teknolojiye sahibiz, nasıl yapıldığını biliyoruz. Yarın sabah güç santralleri inşa edecek değiliz ama nasıl yapılacağını biliyoruz. Çok fazla gelişim gerektirse de, şu an nasıl yapılabileceğini biliyoruz. Gezegenimize ulaşan toplam güneş ışığı, şu an kullandığımız fosil yakıt gücünün 20.000 katıdır. Yani, güneş ışığı denizinde yüzüyoruz, elde edilebilecek çok enerji var ama tam olarak nasıl kullanmamız gerektiğini henüz bilmiyoruz. Güneş ışığından elektrik üretiminin önündeki asıl engel; maliyetidir. Fosil yakıttan elde ettiğimiz gücün aynısını elde etmek için California’nın yarısı büyüklüğünde bir alanı kaplamanız gerekmektedir.

Şu ana kadar tüm Dünya’da üretilmiş tüm güneş pilleri muhtemelen sadece 10 km karelik bir alanı kaplayacaktır, bu çok küçük bir alandır, bu yüzden imkânsız ya da olanaksız değildir ama çok büyük bir teknolojik atılım gerektirmektedir.

Her çeşit enerji kaynağını araştırmak zorundayız ve hepsini bir araya getirsek bile, fosil yatıklardan elde ettiğimiz enerji kalitesi ve miktarını yakalayabilmemiz konusunda çok ama çok iyimser olmak durumundayız.

Dünya genelindeki talep toplamı şu an günlük 25 ila 30 milyar varil arasındadır ve endişe verici şekilde yükselmektedir. Asıl sorun da budur, talep çok fazla ama bu miktarda talebi başka bir kaynakla karşılayabilme durumumuz söz konusu değildir. Çok fazla fikir var ama bu fikirleri birisi deneyip, çalışıp çalışmadığını göstermezse ya da bir yan etkisi olup olmadığı anlaşılmazsa yok olup gitmektedir. Buna araştırma denilir ve biz şu anda böyle bir şey yapmıyoruz.

Zirve Sonrası Yaşam

Olmuş olanı geri çeviremezsiniz. Gelişim hep ileriye doğrudur, geriye doğru gidemeyiz, yani gelişim farklı bir şekilde oldu diye tarlalara geri dönecek değiliz, kısacası yeni koşullara ayak uydurmak zorundayız. Hubbert Zirvesi’nin diğer tarafına bir kez geçince, şu an sürdürdüğümüz hayatları daha fazla sürdürebilecek olmamız mümkün değildir. Petrol çok ucuz, çok kolay işlenebilir olduğundan, bu durumu kullanma ve sürdürülebilirliği imkânsız olan bir hayat şekli kurma tutkusu vardı. Atların, otomobillerde olmayan bir albenisi vardır. At canlı bir şeydir ve bazen atla sahibi arasında duygusal bir yakınlık oluşmaktadır. Şu an saatte 14 km hızla gidiyoruz. Benzin Alınabilecek Azami Miktar: 10 Galon Petrol zirve yaptığında ne olabileceğinin provasını yapmıştık.

- Benzin yok.

- Benzin yok mu?

 – Yok. 1973’te geçici bir zirve yaşanmıştı. Orta Doğu ve OPEC ülkeleri İsrail’deki 1973 Savaşı’ndan dolayı sinirliydiler ve petrole ambargo koydular. Biz de gelecekteki hayat şeklimiz konusunda panik yapmaya başlamış ve benzin istasyonlarında uzun kuyruklar oluşturmuştuk. Gelecekte araba sürmek ya da uçağa binmek sıradan bir insanın karşılayabileceği bir şey olmaktan çıkarak sadece süper elit kesime, yani %1’in %1’ine hitap eden bir şeye dönüşecektir.

Mezun olmak üzere olan bir öğrencim bana: “Torunlarımın uçağa binme şansı olacak mı?” diye sordu. Müthiş bir soru sormuştu, çünkü cevabın “Hayır.” olma ihtimali yüksektir.

Uçak yolculukları son bulacaktır. Çoğu insan Dünya’yı döndüren şeyin para olduğunu düşünmektedir, ama aslında çoğunluğu petrolden sağlanan ucuz temel enerji kaynaklarıdır. En sonunda, “Hangisi daha gerçek, finansal pazar mı, yoksa yer altındaki petrol kaynakları mı?” diye sorarsınız ve herkes yer altındaki petrol kaynaklarının daha gerçek olduğu konusunda birleşecektir.

Finansal sistem, petrol gelirleriyle dönen bir sistemdir ve bu gelirleri çıkaracak olursanız, küçülmeye mahkûmdur.

Borsaya kayıtlı olup da, bir alım satıma üstü kapalı olarak ucuz petrol kaynağı gözüyle bakmayan bir şirket yoktur. Eğer bu durum değişirse, borsadaki hemen hemen her şirkete aşırı değer biçilmiş olacaktır ve mali piyasalar bunu fark ettiği anda da, bu durum aşırı tepkileri tetikleyecek ve borsa çökecektir. Böyle olması çok muhtemeldir.

1930’lardaki Büyük Buhran’a kıyasla daha kötü bir krize davetiye çıkarırsa, şahsen ben şaşırmam, çünkü bu seferki spekülatif bir balondan çok, doğanın zoruyla ortaya çıkacaktır.

Bu zaman çizelgesini 5.000 yıl öncesi ve 5.000 yıl sonrası şekilde hazırladım. Kayıtlı tarih dediğimiz dönem 5.000 yıl önce başlamaktadır. Bu çıkıntı, fosil yakıtların; kömürün, petrolün, doğal gazın ve insanlık tarihindeki tüm fosil yakıtların gösterildiği bölümdür. İnsanlığın başına gelen en sinir bozucu şeydir. Teknolojik toplumun sorumlusudur ve insanlık tarihi açısından bakıldığında da oldukça kısa bir çağdır. İsa zamanında Dünya’da yaklaşık 300 milyon insan yaşamaktaydı, bu rakam 18. yy.ın sonunda ikiye katlanmış, kömür, ardından da kaliteli petrolün devreye girmesiyle nüfus birden 6 katına çıkmıştır. Bırakın 20 ya da 30 yıl sonrasını, Dünya’nın şu anki nüfusunu petrokimyasal kullanmadan devam ettirebileceğimizi sanmıyorum. Bu, petrolden önceki nüfusa yakın bir rakama mı dönmek zorunda kalacağız demek oluyor?

 Dünya fosil yakıtlar olmadan ne kadar insanı besleyebilir?

 Birçok insan bu sayının 1.5 ila 2 milyar insan olduğunu düşünüyor. Genellikle haksız çıkmayı ummayız ama umarım haksız çıkarım, petrol zirvesi konusunda endişelenen tanıdığım herkes haksız çıkmayı ummaktadır. Yanılacağımı ya da onların yanılacaklarını zannetmiyorum. Bir çeşit eşsiz, emsalsiz bir durumla karşı karşıya oluşumuz, kabullenemeyişimizin nedenini bir nebze de olsa açıklıyor, insanlar bir çözüm bulunması gerektiğini düşünüyor. Bu tip şeyleri düşünmek yapımıza terstir, hoşumuza gitmez, kendimizi bildiğimizden beri dolum istasyonlarını kullanmaya alışmışızdır ve herkes “Onlar gelecekte de orada olacaklar.”der. Çok zordur ve daha önce böyle bir şeyin yaşanmaması durumu daha da zorlaştırmaktadır. Yapımıza, tutumlarımıza, tecrübe ve davranışlarımıza ters geldiğinden, oldukça hazırlıksız yakalanmış durumdayız. Petrolün gücüyle yaşayan hidrokarbon memeliler olarak tabir ettiğimiz türün günleri artık sayılıdır. Modern insanoğlu hep birlikte daha farklı, daha basit bir şekilde yaşamanın yolunu bulabilecek mi, bulamayacak mı?

 Bu da başka bir konu.

Şu an sadece Amerika’da değil,
Dünya’nın hiçbir yerinde bizi bu problemden haberdar edecek ve bu konuda bir şeyler yapacak türde bir politik lider bulunmamaktadır.

Bu konuda politikacıların önayak olması çok düşük bir ihtimaldir çünkü iktidardaki insanlar için bir politikacı için bir kriz ortaya çıkmadan önce önlem almak yerine, ortaya çıktığında müdahalede bulunmak çok daha kolaydır.

İş, toplumun vekillerini ve Kongre’yi arayıp: “Bir şeyler yapmalısınız ve alacağınız tüm kararlarda biz sizin arkanızdayız.” demesine bağlıdır. Bugünlerde bu amaçla telefona sarılan kimse dahi bulunmamaktadır.

Not:

Akıllı Yatırımcılar:
Geri Dönüşümcü Düşüncenin Gelişmesi İçin

**************************************************
PETROL PARA VE GÜÇ ÇATIŞMASININ EPİK (Destansı) ÖYKÜSÜ

VÂRİDÂT-İ BEDREDDİN-Mütercimi: Şeyhü’l-İslâm MUSA KÂZIM EFENDİ


Müellifi:
SİMAVNA KADISI OĞLU ŞEYH MAHMUD BEDREDDİN
kaddesellâhü sırrahu’l azîz

Mütercimi:
Dârü’l-Fünûn-i Şahane Muallimlerinden ve Sabık
Şeyhü’l-İslâm MUSA KÂZIM EFENDİ

Neşre Hazırlayan:
MEHMED SERHAN TAYŞİ

 بِسْـــمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ   الحمد لله رب العالمين والصلاة والسلام على رسولنا محمد  وعلى اله وصحبه وسلم اجمعين

 Bismillahirrahmanirrahim

(1/B) ÂHİRET

Ey tâlib! Hak bil ki umûr-i âhiret cühelanın zum ettikleri gibi de­ğildir. Zîrâ: Umûr-i âhiret âlem-i emr, âlem-i gayb, âlem-i melekût-dan, yâni âlem-i ervâhdandır.

Avamın zannettiği gibi âlem-i şehâdetden değildir. Bu umura müteallik olan kelâm-ı enbiyâ doğrudur, enbiyâ o sözlerinde sâdıkdır. Lâkin iş o sözleri anlamaktadır. Hiç şüphe etme ki, âsârda gelmiş ve ahbârda vârid ve şayi’ olmuş olan cennet, hür, kusur, esmâr, enhâr, azâb-ı nâr ve emsali şeyler meâni-i zahiresine münhasır değildir. Bunların diğer manâları dahî vardır ki, o manâları ancak asfiyâ ve evliya bilirler.

HİKMET-İ ‘İBÂDÂT

İbâdât-ı vâzı’dan maksad kulübün o vücûd-ı a’zam ve bâkî-i ak­deme (2/A) teveccüh ve incizâb’dır, binâenaleyh umûr-u dünyâ ile meşgul bir kalb ile bin sene namaz kılmış olsan bile bundan dolayı hiçbir ecr-i hüsn ve sevâb-ı cemileye nâ’il olamazsın!

MA’ÂD-İ CİSMÂNÎ

Bu beden için bekâ olmadığı gibi ba’de’l-fenâ, eczası içün kemâ fî’s-sâbık bir daha terekküb dahî yokdur. Vâki’a Kur anda ihyâ-i mevta meselesi vardır. Fakat oradaki ihyâ-i mevtadan maksad, eczâ-ı uzviyyenin ba’de’l-fenâ bir daha terekkübü ve biaynihi evvelki hâline ifrağı değildir.

Ey gafil, sen nerede! Hakikat nerede! Dünyâ ile meşgul olduğun içün Hakk’ı idrâk idemezsin mevhûmâtı “kemâlât” diye tahayyül eylersin. Hak’dan pek uzak olduğun içün Hakk’ı idrâk ve kemâlâtı tahsile teveccüh ve ikbâl bile etmezsin. Eğer hakîkat-ı hâlî bilirsen asıl kemâlâtın neden ibaret olduğunu anlarsın, şübhe yok ki kemâl-i safvet ve hâlisiyetle Hakka meyi ve teveccüh eylersin. Sen bir çocuk gibisin; çocuğa talîmden (2/B) nefret itmeyüp belki ana rağbet itsün diye ulûm ve fünûn fevâkih ve sâ’ir lezâiz-i mahsûsa ile temsil olunur. Bu suretle çocuk tahsîl-i kemâlâta alıştırılur. İşte enbiyâda evliyâyı etfâl gibi olub, sizi tahsîl-i kemâlâta alıştırmak içün umûr-i âhireti bir takım le’zâiz-i cismâniyye ve suver-i mahsûsa ile temsil ve tasvir eylemişlerdir. Sen bu gâfıl kalbin ile Allah’ı ve enbiyâyı, bildim veyâhûd kıra’at-i kütüb ile “bildim” zannında mı bulunuyorsun. Hiç şübhe yok ki sen, ders ile iştigâl ettikçe o nisbet de idrâk-i Hakk’dan tebâüd idersin!

EVÂMİR-İ İLÂHİYYE VE SÂ’İR BA’ZI ISTILÂHÂT-I KUR’ÂNİYYE

Emr-i ilâhîyi iktizâyı zâtdan ibaret, telaffuz ve hurûf ve lisân-ı Arab’dan münezzehdir. Binâen aleyh “Allah şu şeyi emr etti” dimek “Vücûd-i Mutlak’ın zâtı o şeyi öyle iktizâ eyledi”, dimekdir. “Kalem”de her şeyin hakikatinden ya’ni Vücûd-i Mutlak’dan ibâretdir. Her şeyin hakikati etvârda, ezmânda, kendisine câri olacak şeyleri yazmakda ya’ni te’sîr etmekde olduğu içün “Kalem” nâmını almışdır.

(3/A) Hûr, kusur, enhâr, eşcâr, esmâr ve emsali şeylerin kâffesi de âlem-i hisde değil, âlem-i hayâlde tahakkuk ider, “cinn” de böyle­dir, nitekim “el-cinn” ismi dahî buna delâlet eyler. Zîrâ “cünne ani’l hissi’z-zâhirî” denilir ki hiss-i zahirîden gâib oldu dimekdir. “Cinni müşahede ettik” diyenler ânı hiss-i zahirîyle müşahede itmiş olduk­larını zann iderlerse de, hakîkat-i hâl öyle değildir. Anlar cinni kuvve-i hayâliyyeleriyle müşahede etmişlerdir. Zîrâ eğer hiss-i zâhiriyeleriyle müşahede etmiş olsalar idi, hiss-i zahirede herkes müşterek olmasiyle herkesin dahî cinni müşahede itmeleri lâzım gelür idi!?

“Lâ ya’lemü’l-gaybe illa’llâh ve’r-râsihûne fî’l-‘ilm” ayetinin te­veccüh ve tefsiri:

Cenâb-ı Hakk “Lâ ya’lemü’l-gaybe illallah ver-râsihûne fil-ilm çekülüne âmenna bihi” buyurdu. “El-gayb” daki “Elif lâm” istiğrak İçindir. Her gaybi bilen de ancak O, vâhid-i kahhârdan ‘ibâretdir. Binâen aleyh burada asla işkâl yokdur!?

(3/B) EŞYANIN YEKDİĞERİNDE MEVCÛD OLDUĞU BİNÂENALEYH, “KUNTU KENZEN” HADÎS-İ ŞERİFİNİN SIRRI ZUHUR EYLEDİĞİ

Her şeyde hattâ her zerrede bile bütün ‘avalim mevcûddur. Gö­rülmez mi ki, bir habbede bir ağacın cümlesi bi’l-kuvve mevcûd ve mündemiç olduğu gibi habbe dahî bi-külliyetihi ağacın her cüzünde bi’l-kuvve mevcûd ve mündemicdir, çünki ağaç habbeden, habbe­de ağacın meyvesinden, ve meyve ise ağacın bi’l-cümle eczasından husule gelmekdedir. İşte avalim de böyle olub, bi’l-cümle eczâsiyle kendi aslında ya’nî vücûd-i mutlakda var ve asıl dahî bi’l-külliye ava­limden her birinde mevcûd ve mütehakkakdır.

Öyle ise bütün avalimin her zerrede mevcûd ve mündemiç oldu­ğu şübhesizdir. Burası malûm olunca, Tâlib-ı Hakka “küntü kenzen mahfiyyen feahbebtü en u’rafe fehalaktu’l-halka li-u’rafe” hadîs-i kudsî’sinin sırrı elbetde zuhur eyler, Cenabı Hakk “Bir kenz-i mahfî idi bilinmek istedi bilünsün diye bu mahlûkâtı halk etti, halbuki anı bilen yine kendisidir, başkası değil, kendisi her şeyden münezzeh olmakla beraber herşey ile muttasıfdır!?

(4/A) Beyt: Safâ lî nurun fitîluhu şahmu sîne

Fekeyfe’l-kalbu mahfûfun bi-elfi meş’ale

[Kalb'de mahfî olan şahmden ibaret bir fitilin mücâhede-i Hakk ateşi ile erimesinden bana bir nûr-i musaffa hâsıl oldu, bu nûr nasıl hâsıl olmasın ki kalb, bin meş'ale ile ihata edildi!]

“Ey sâlik!  me’yûs olma ki kat’-ı mehâlik itdikten sonra senin de o nur ile safâyâb olacağın memuldur.”

İNSANLARIN İBÂDETTE HATÂLARI
İnsanlar yekdiğerine yâhûd derâhim veya denânir veya izzet ü mefahire, meâkil ve meşâribe, ibâdet ediyorlar da “ALLÂH’a ibâdet ediyoruz zannında bulunuyorlar!
(4/B) ARZ VE SEMÂYA ‘ARZ OLUNAN EMÂNET

Cenâb-ı Hakk; “İnnâ arazne’l-emânete ales-semâvâti ve’l-ardı ve’l-cibâli fe-ebeyne en yahmilneha ve eşfakne minha ve hamele-hel insânü innehu kâne zalûmen cehûla” buyurdu. Ehl-i tahkik: “Buradaki emânetden maksad marifetullâh’dır.” dedi. Ben derim ki, bu emânetden maksad sûret-i “Hakk” olmak ihtimâli daha kuvvet­lidir. Zira insân sûret-i Hakk üzre halk olunmuşdur. Çünkü sûret-i “Hakk” sûret-i küll olub, bu ise başkasında değil ancak insandadır, binâenaleyh “es-semâvâti ve’l-ard, ve’l-cibâl”, kavillerinde bir ehil lafzı takdirine hacet yokdur, şu hâlde ma’nâ-yı nazm “Biz bizzat se-mâvâta, arza, cibâle, kendi suretimizi arz ettik, ânlar o sureti hami ve kabulden ibâ itti, insân ânı hâmil olub, kabul eyledi, halbuki insân sûret-i Rahmâniyye’yi kabulden evvel maddesi itibariyle zalûm ve cehûl idi, o sureti kabul idince adil ve alim oldu.” dimekdir.

(5/A) MELÂİKE

Seni Hakka tergîb ve teşvik iden her şey bir “melek” ve Rahman, mâsivâya tevcih ve sevk eyleyen her şey dahî “İblîs ve Şeytân’dır. Bu hâlde seni sebîl-i Hakk ve irşada meyi ettiren ya’nî kalbinde o meyli uyandıran kendi kuvâ-yı insâniyyen “Melaike” ve tarik-i fit­ne ve sebîl-i fesada sevk eyliyen şehevât-ı hayvâniyyen kuvâyı veh-miyyen dahî şeyâtîndir. Binâen aleyh sende melâ’ike ve şeyâtîn dolu olup, hükm ise galibindir. “Cinn’de bu iki kuvâ arasında bir takım mu’tedil kuvvetlerden ibâretdir!

MELÂİKE VÂSITASİYLE NÜZÛL-İ MATAR

Katarât-ı matar’dan her katrenin bir sebebi vardır. Bir katre an­cak o sebeple ufk-ı arzdan bir mevkie düşer, bu sebebe “sükût-i kat-re” nin “illet-i tâmmesi” denür. İşte Katreyi o mahalle indiren me­lek o sebebden, o kuvvetden ibâretdir. Kezâlik her katrenin eczâ-i vücûdiyyesinden yani vücûdunu teşkil iden eczadan her bir cüz u (5/B) içün dahî bir sebeb ve bir kuvvet vardır ki, o sebebler, o kuv­vetler vâsıtasiyle katre-i mezkûre teşekkül etmiş ve katre hâline gir-mişdir. Bu hâlde “Her katre içün bir melek vardır” ve “Her katre içün bir takım melâ’ike vardır” kaziyyeleri arasında münâfât yokdur. Zîrâ bu iki kaziyyeden birincisi sükût-i katrenin illet-i tâmmesi, ikincisi dahî esbâb-ı vücûdiyyesi ‘itibariyle bilâ-şekk sâdıkdır. Bunun böyle olması o kuvvetin bir suretle temessül etmesine ve o surete “Melek” tesmiye olunmasına da mâni* değildir. Ya’nî her kuvvet bir suretle temessül idebiliyorve o surete de “Melek” nâmı virilebiliyor!

CENÂB-I HAKKIN MERÂTİB-I MÜTEBÂYİNEDE ZUHURU

‘Ukubet, rahmet, elem, lezzet ve emsali şeylerin cümlesi “Hak Teâlâ’dır. Bunların “Hakk Te’âlâ” dan ibaret olmalarına hiç mâni dahî yokdur. Çünki bunların Cenâb-ı Hakk’ın (6/A) tenezzülâtı mukteziyâtından olub umûr-i nisbiyye kabîlindendir. Hakk Te’âlâ bunların cümlesinden bizzat münezzehdir. Görülmez mi ki insân ve yılandan her birinin ağzındaki lu ab kendisine mülayim ve münâ-sib olduğu hâlde diğerine muzır ve zehrdir. Halbuki hakîkat-i hay-vâniyye hem her ikisinden gayr-i hâlî, ve hem de o zehr ü zarardan bi’l-külliye münezzeh ve arîdir. İşte Hakk Te ‘âlâ da böyle olub, hem merâtib-i mevcûdât-ı mukteziyâtından biri ve hem de o mevcûdâtdan gayr-i hâlidir. Çünki “Hakk Teâlâ” “Külli’l-külliyyât” dır.

HAKK TEÂLÂ HAZRETLERİNİN BİZZAT ZUHURA MEYLİ

Cenâb-ı Hakk’ın zuhûr’a meyl-i zatîsi vardır. Çünki ânın tahak­kuku ancak cüz’iyyâta tebaiyyetledir. “Küntü Kenzen” hadîsinde zikr olunan muhabbet de işte o meyl-i zatî ve iktizâ-yi zatîden ibâ­retdir. İmdi hadîs-i şerifin manâsı: “Ben bir kenz-i mahfî ya’nî her sûretden arî bir vücûd-i mutlak idim. Fakat zuhura meyl-i zâtim olmağla bu mahlûkâtla (6/B) taayyün ve tahakkuk iderek zuhura geldim” dimekdir. Bu ma’nâ ile ba’zı meşâyihin o hadîse virdikleri ve tahayyül eyledikleri ma’nâ arasında mesâfe-i ba’îde vardır. Teneb-büh ve teemmül ile de o gibi cemaat-ı câhile ve seyyi’eden ihtiraz it. Hatîb ve imâm ve sâ’ire gibi bir re’îs-i cema atın maksûdı “Hakk” ol­maz ise o cema atdan uzlet itmek lâzımdır. Meğerki ânları irşâd kasd oluna. Çünki, ibâdetin rükn-i a’zamı maksûdun “Hakk” olmasından ‘ibâretdir. Bir cemâ’atda bu rükn fevt olunca ânların ‘ibâdetleri de fevt olur. Yalnız sû’-i cem’iyyetleri kalır. Sû-i cem’iyyetden ihtiraz ise evlâdır!

LÂ MEVCÛDE İLLÂ HÛ

“Hakk Te’âlâ” dan başka mevcûd yokdur. Asıl “maksûd” dahî ancak O’dur. ‘Urefânın “Yâ mâksûde” ve”yâ mevcûde” sözleri dahî buna delildir. Binâen aleyh Hakk Te’âlâ” bi’l-cümle eşyaya şâmildir. Velevki eşyanın bazısı bazısına zıd olsun. (7/A) Çünki hep eşya “vücûd” mefhûmu tahtında mündericdir, ta’bîr-i diğerle her biri o asl-ı vâhid’in bir sûret-i uhrâsıdır. Tezâd ve tenâfî ancak bu suretler, bu mertebeler i’tibâriyledir. Binâenaleyh Hakk Te’âlâ bu mertebe­lerden münezzeh olmakla beraber ânlardan hâlî de değildir. Öyle ise “Bâtıl” “min haysil-vücûd” “Hakk” olub butlanı ise emr-i nisbîdir!

HER MERTEBENİN ÂLEM-İ ECSÂMDA İNTİVÂSI

Kâffe-i merâtib-i âlem hep ecsâmda muntavî ve mündemicdir. Hattâ alem-i ecsâm bi’l-külliye mahv ü ma’dûm olsa âlem-i ervah ve âlem-i mücerredât bile kalmaz. “Sâhib-i Mirsâd” bir mesel îrâd eylemiş ve o meselde ecsâmı şeker kamışlarına, ervahı da anların ‘usaresine teşbih etmiş ve bu teşbihle ecsâmsız ervahın mevcûd ve bakî olabileceğini îhâm eylemiş ise de ecsâmsız ervahın vücûd ve bekası mümkin değildir. Çünki bu ikisi arasındaki tegayurbir emr-i hakîkî değil belki emr-i i’tibârîdir. Zîrâ hakikat ve nefsü’l-emrde er­vâh ile ecsâm yekdiğerinin aynıdır. (7/B) Ez cümle beden-i insân fî’l-asl rûh idi. Ta’bîr-i diğer ile “Hak” idi. Ya’nî bir cevher-i gayr-i maddî ve bir mevcûd-i gayr-i sûrî idi. Teraküm ve teakub-u suver ile tekâsüf ide ide bir kalıbdan diğer kalıba gire gire nihayet beden-i insân oldu. Hâlbuki şu tekâsüf ve ictimâ’dan hâsıl olan suretler bi­rer birer zail olunca yine talattuf iderek şerîk ve nazîrden münezzeh “Hakk” olur!

İNSÂN DA İKİ CİHET

İnsân, min haysi’t-te’sîr “Hakk” ve min haysi’t-te’essür “Abd, mah­lûk, mahkûm, mecbur, makhûr”dur. Binâenaleyh bi’l-cümle ef al “Hakk” ın olub suretler hep O’nun âletleridir. Ya’nî “Hakk” sûret-i insân’da tecellî itmiş ve o suret ve o âlet vâsıtasiyle faaliyetini icra eylemekde bulunmuşdur. Fakat insân bundan gaflet ederek kendisi­ne mahsûs irâde, ihtiyar, fiil, vücûd olduğunu tahayyül ider. İnsânın bu gaflet ve tahayyülü bir dülgerin kendisinden (8/A) sudur iden bir fi’ili yine varlığı kendisinden husule gelmiş olan bir âletine is-nâd etmesine benzer. Şurasını ihtar iderim ki, insânın bu tasavvuru bu tahayyülü mücerred bir gaflete mebnî olduğu içün mezmûmdur. Amma eğer kendisinin “Hakk”dan ve “Hakk”ında kendisinden baş­ka bir şey olmadığını biliyor da fi’ili, ihtiyarı kendi nefsine Hakk ol­duğu cihetle isnâd eyler ise tahayyül ve tasavvur-i mezkûr mezmûm değildir. Zîrâ abd bu takdirce fiil-i mahsûsun bir sûret-i mahsûsadan sudur etmiş olacağını ve o sûret-i mahsûsanın sahibi ise Hakdan başka bir şey olmadığını bilmiş olduğundan tasavvur ve tahayyül-i mezkûr vâki’ ve nefsû’l-emr’e mutâbıkdır. Bunun içündir ki “Ben yaptım” ve “Ben işledim” gibi sözlere arifler musîb olub câhiller ise muhtîlerdir!

İNSÂN’DA İRÂDE VE İHTİYAR

İnsânda “irâde” ve “ihtiyar” denilen şey kendisinden sudur iden bir fi’ili bir işi isdâr ve îcâd ideni bilmekden ‘ibâretdir. Yoksa (8/B) diler ise işlemek, dilerse terk etmek manâsına değildir. Zîrâ ef alin sudûru meşiyyetle olub, meşiyyetde esbâb-ı hârice ve dâhilenin içtima iyle hâsıl bir takım suvar ve merâtib mukteziyâtından bu­lunmakla, esbâb-ı mezkûre içtimâ’ itdikde meşiyyet bi’z-zarûre ve bi’l-vücûb zuhur ider. Ve bunu müte’âkib ef al dahî bi-tarîki’l-vü-cûb husule gelür. Fî’l-vâki ‘insân kendisinin ef al-i mezkûreyi terke muktedir olduğunu zannider. Fakat bu zan bi’l-külliye yanlışdır. Tu-nih dahi ef al gibidir. Öyle ise ‘inde’t-tahkîk bir fi’ili isdâr ve îcâd idende o fiilin kendisinden sudur ettiğini bilmekden başka bir şey kalmamışdır. “İrâde ve ihtiyâr”ın manâsı ise bundan ibâretdir. Bir hayvandan ef al-ı mütezâdenin sudur etmekde olduğu o hayvanda “diler ise işlemek ve diler ise terk itmek” manâsına bir irâde ve bir ihtiyar bulunduğunu îhâm ediyorsa da hakîkat-i hâl benden istedi­ğin şeydir.

Horozun mezbele de eşinmesinde ve nısfi’l-leylde ötmesinde bir nev’-i garabet (9/A) vardır. Avam zann ider ki, horozun (diler ise işlemek ve diler ise terk etmek) manâsına irâde ve ihtîyârı vardır da horoz o irâde ve ihtiyar ile mezbelede eşiniyor ve nısfü’l-leyl’de ötüyor. Hâlbuki bu bir zann-ı bâtıl ve kavl-i kâzibdir. İşte keşf ve il­hamın bana i’tâ eylediği tahkik bundan ibâretdir. Fakat bu tahkik ‘ukûl-i nâkısa’ya muvafık gelmez!

KIDEM-İ ‘ÂLEM VE HAKK’DAN SUDÛR-İ EZDÂD

Âlem cinsiyle, nev’iyle şahs-ı mutlakiyle kadîm olmakla beraber hudûs ile de muttasıfdır. Fakat bu hudûs, hudûs-i zemânî değil hu-dûs-i zatî ‘dir. Ya’nî âlemin muktezâ-yı vücûd-i Hakk olmasına “Hu­dûs” nâmı verilmiş ve fakat muktezî ile muktezâ arasına bir ân bile girmemişdir. Cenâb-ı Hakk’dan ezdâd sudur ile bunların bazısına razı olur. Diğer ba’zısına da razı olmaz. Hele eşyâ-yı mütezâdenin Hakk’dan sudûru müktezâ-yi Zât olduğundan bunun vukû’u behemehâl lâzımdır. Çünki müktezâ-yi Zât(9/B)’dan tehallüf itmez.

Bazısının marazî ve diğerinin gayr-i marazı olduğuna gelince, bu da doğrudur. Çünki bu eşya ve ef al-î mütezâde iki kısma munkasımdır. Birisi nizâm-ı âleme âid ve diğeri ise bu maksad-ı alî’den hâricdir. Birincisine “marazî” ve ikincisine dâhî “Gayr-i marazî” nâmı viril-mişdir. Cenâb-ı Hakk’dan böyle gayr-i marazî eşya ve ef alin sudûru bir şahsdan hâl-i sükût ve zemân-ı i’tidâlde râzî olmayacağı birtakım ef’âl-i kabîha’nın hasebü’l-gazab bilâ ihtiyar sudur itmesine benzer. Vâkı’a sudûr-i ef al ve eşya meşiyyetledir. Fakat o meşiyyet iktizâ-i zât manasınadır. Ehl-i zahirin zann ettiği manâya değil ânlardan bazıları kabâyih ve fevâhişin Cenâb-ı Hakk’dan sudur ittiğini i’tikâd ile beraber bu sudûrun kendilerince muteber olan ma’nâya göre irâde ve ihtiyar ile husule geldiğini iddi a etmişler ise de Hakk Te’âlâ Hazretleri o misillû irâde ve ihtiyardan müteâlî ve o zâlimlerin de­dikleri şeyden bi’l-külliye beridir!

EMR-İ MÜRŞİDE İTÂ’ATİN LÜZUMU

(10/A) Tâlib-i Hak hastaya, kemâlât-ı matlûbe de sıhhate, cehl ü nâdânî dahî maraza, mürşid ise tabîb-i hazıka benzer, şöyle ki bir hasta kendisini tabibe teslim ider. Tabîb ânı iktizâ itdiği vechle muayene ve tedâvî eyler. Envâ-i edviyyeyi itâ ve birçok mualecâtı icra ider. Hasta bu edviyye’nin merâretine ve mu’âlecâtın âlâm ve ekdârına sabrü tahammül eyler. Kesb-i sıhhat ve i’âde-i afiyet itmek ümidiyle tabibin her emrine imtisal eyler. Halbuki ümîd ettiği sıh­hat ve afiyete bâzan nâ’il olur, ve ba’zan de olamaz.

Ma’a hazihi yine emr-i tabibe imtisal kendisine behemehâl lâzım gelir. Hattâ “Beni şifâyâb itmeyince senin emrine imtisal etmiyeceğim, dediğin şeyleri yapmıyacağım” dise, bu söz kat’iyyen ma’kûl görülemez. Tâlib-i râh-ı hakikat ve sâlik-i tarîk-ı hidâyet olan kim­sede böyle olub, ‘avâ’ık-ı dünyeviyye ve alâ’ik-ı nefsâniyyesini kat’ iderek matlûbuna vuslat içün “şeyh” ve “mürşid”i tarafından ne gibi şeyler tavsiye ve emr olunur ise o emirlere cidden imtisal ve hemânânlar ile gerçekden istifâde (10/B) eylemek kendisine lâzım gelür. Binâen aleyh mürşidine “matlûbum hâsıl olmayınca dediğin şeyle­ri icra edemiyeceğim” dise bu söz emâre-i sefâhet ve delîl-i cehalet addedilir!

Şİ’İR

Beyt:

Velil meri en yes’â bitnâfîhi nefuhu

Veleyse aleyhi en yusaidehu eddehru

Fe innale bissayi el müna temme emruhu

Ve in aradal makdûru kâne lehul ğadru

[Meâlen: İnsân kendisine nâfi 'olan şey'i tahsile sa'y etmeli ve ma'a hazâ dehrin de her husûsda kendisine müsâ'ade etmeyeceğini bilmelidir. Binâ'enaleyh eğer insan sa'ylığı ile matlûbuna nâ'il olur ise temâmen mürur ve eğer bir mâm'-ı makdûr-i zuhur ise bilâ şek ma'zûrdur.]

Meselâ dünya ile iştigâli terk Hakka vusul ve sâ’ilinin a’zam-i usûlüdür. İş bu merkezde iken birçok adamlar vardır ki, hasebü’z-zâhir vuslat-ı Hakk arzusunda bulundukları hâlde kendilerine bu ci­het yani dünyâ ile iştigâli terk ciheti arz ve teklif olundukda: “Mat­lûbuma nâ’il olmayınca dünyâ ile iştigâlimi terk idemem” derler, bu sözün akl’dan ba’îd bir söz olduğunu hiç de düşünmezler.

(11/A) MESÂLİK-İ ENBİYÂ

Enbiyâ, evliya etfâle benzerler. Evliyâ-yı etfâl çocuklarını nefsû’l-emrde mevcûd olmayan bir takım eşya ile itmâ veya ihâfe iderek kesb-i kemâlât’a teşvik ve tergîb ettikleri gibi enbiyâ dahî meb’ûs oldukları akvamı bir takım eşyâ-i maddiyye ve suvar-ı mahsûse ile i’tmâ veya inzâr eyliyerek anları kemâlât-ı Hakka ve maarif-i ilâhiy-yeye teşvik ve tergîb eylemişlerdir.

Şu kadar ki etfâlî kesb-i kemâlâta teşvik içün zikr olunan şeyler ba’zan kizb-i mahz olabilür. Fakat enbiyâ-i i’zâm hazerâtı şâ’ibe-i kizb’den münezzeh olduklarından ânlar tarafından ümmetlerinin ahvâline münâsib olarak serd ve ityân edilen tebşîrât ve tenzîrâtın diğer manâları dahî vardır. O manâları ancak arifler bilirler. Meselâ avamdan birisine “şu işi işler isen sana nurdan iki kuş virilecekdir” denildiği zemân o kimse buradaki “nurdan iki kuş” sözünü beyne’l-‘avâm ma’rûf (11/B) ve meşhur olan manâya hami ider. Hâlbuki kasd ve irâde olunan manâ bu değil belki beyne’l-enbiyâ ve’l-evliyâ mâ’rûf olan manâdır ki, o da o iki kuşun iki mes’ele-i ‘ilmiyye’den ibaret olmasıdır. Rü’yâda bunun nazîri olub, ânda görülen sûret-i za­hirî üzere değildir. Lâkin rü’yâ herkes hakkında kesîrû’l-vuku oldu­ğundan ânın zahirî üzere olmadığını bilürler. Ve binâenaleyh ta’bîri hususunda te emmül ve tefekkür iderek delâlet ideceği şeyi anlarlar. Fakat mesâlik-i enbiyâ, evliyâullâh’dan başkalarına mesdûd olduğu cihetle evliyadan ma’dâ bütün nâs o yollarda a’mâ olub, adetâ ne­reye basdıklarını bilemezler. Amma evliyâullâh nûr-i keşif ve ziyâ-i ilham ile bi-avni hüdâ mesâlik-i mezkûreyi pek güzel görüb anla­dıklarından, oralarda basiret üzre yürüyüb giderler. Nâs’ın “sülük” ettikleri turuku teemmül ider isek bu tarîklar fünûna münkasım ve cümlesinin zünûnuna mübtenî olduğunu görürsün. “Men lem yezuk lâ ya’rif” (Tatmayan bilmez)

 

(12/A) ‘İSÂ ALEYHİ’S-SELÂM

“İsâ” aleyhi’s-selâm ruhi ile “Hayy” ve cesed-i unsurîsiyle “Meyyit”dir. Fakat kendileri “Rûhu’llâh” olduğu ve binâenaleyh ruhâniyyet ânda gâlib bulunduğu ve mevt ise ruha değil ancak ce­sede te’alluk ettiği içün “İsâ ölmedi” denildi. Ve bu söz “el- hükmü li’l-gâlib” hikmetine binâ edildi. Yoksa “İsâ ölmedi” sözünden “İsâ cesed-i unsurîsiyle ölmedi” manâsı kasd edilmedi, zira cesed-i ‘un-surîsinin ölmeyüb el-ân “Hayy” olması kat’iyyen muhaldir. F’efhem sekizyüzsekiz senesinde bir Cuma gicesinde âlem-i manâda serâpâ yeşil elbiseye bürünmüş iki âdem gördüm. Bunlar İsâ aleyhi’s-selâm’ın cesed-i meyyitini iki elleriyle tutarak bana arz ediyorlar. Ve bu vechle mûşârü’n-ileyh’in vefat etmiş olduğuna beni îkâz ve irşâd eyliyorlar idi!

HAŞR-I CİSMÂNÎ

Avamın zu’m itdiği gibi haşr-ı ecsâd mümkün olamaz. Meğer bir zemân gele ki, ânda nev’-i insândan bir şâhs kalmıya ve ba’dehu pe­der ve mâdersiz olarak toprakdan insân tevellüd idûb, (12/B) andan sonra yine tenasüle başlaya.

["Hakka'l-yakîn" mertebesine vâsıl olmayan erbâb-ı sülûk'ün dâima rûhâniyetle meşgul olub, cismâniyâta asla iltifat edemedikleri içün haşr-ı ecsâd'ı şiddetle inkâr iderler. Bunlara '"Urefâ" denir. Hazret-i Şeyh'de bunlardan olduğundan haşr-ı ecsâdı inkâr etmiştir. (Mütercim)]

CENNET VE NÂR VE MELÂ’İKE’YE DÂİR BAHS-İ DİĞER

Cennete, nâra ve bunların tafsilâtına âid lafızlar içün manâlar vardır. Fakat o manâlar ukûl-u cühhâle yerleşmiş olan manâların gayri’dir. Melâ’ikede âlem-i melekûtdandır. Ve bu melek-i mahsûs zımnında mevcûdlardır. Çünki âlem-i melekût bu âlem-i mahsûs’un batınından başka bir şey değildir. El-hâsıl bevâ’is-i hayra “melâ’ike”, bevâ’is-i şerre’de “şeyâtîn” ve “ebalis” tesmiye olunmuştur. Bazı insân bu bevâ’isden birisini tahayyül ve tasavvur ettikde ânı kendi isti’dâdına göre bir şey-i mahsûs suretinde görür. Ve bunun üzerine eşyâ-yı sâ’ire gibi ânın da hakîkaten hâricde mevcûd bir şey oldu­ğunu zan ve i’tikâd ider, hâlbuki bu zan ve bu i’tikâd hilâf-i vâkı’dır. (13/A) Çünki o şey haricde değil ânın kuvve-i hayâliyyesinde mevcûddur. Bu zan ve itikadın sebebi ise müşâhede-i hayâliyye’nin müşâhede-i hissiyye ye ziyadesiyle benzemesidir. Hattâ bir insân bir şey’e bir zemân dikkâtle bakdıktan sonra gözlerini yumdukda o şeyi zahirde olduğu gibi hayâlen müşahede ider, ânın ne şekilde ne va’zîyyetde ne keyfiyyetde olduğunu gözleriyle görür gibi görür.

“Hakk”dan i’râz iden bir recül-i fâsık’a ve bir şâhs-ı mütemerride dahî “Şeytân” tesmiye olunur. Evham ve ebâtıldan hâlî bir kalbe mâ­lik olan bir merd-i sâlih de ba’zân âlem-i menâmda istikbâlde zuhu­ra gelecek şeyleri aynen görür!

HAKÎKAT-I RÜ’YÂ

Hükemâ, hakikat-ı rü’yâyı beyânda “Rûh-i insanî âlem-i mücer-redâta ittîsâl ider de suvar-ı vekâyi’ oradan kendisine mün’akis olur” dediler. Bunun böyle olmak ihtimâli olduğu gibi, görülen şey’in nâ’imden hâriç olmayıb belki ânın kendi hayâlât-ı dimâğiyyesi ve ta-sawurât-ı zihniyyesi olmak ihtimâli dahî vardır. Çünki insân eşyayı (13/B) hâl-i yakazada tasavur ettiği gibi hâl-i nevm’de de tasavvur ider. Şu halde bir nâimin hâl-i nevm de müşahede eylediği şey’in rûhan mücerredâta kesb-i ittisal itmesi ve ânlara mukabele eyle-mesiyle hâsıl olmak bir suret, bir ma’nâ olduğu te’ayyün itmez. Ve binâenaleyh hükemânın rü’yâ hakkındaki sözleri kat’iyyet hükmü­nü alamaz. Hattâ me’mûl iderim ki Hakk benim dediğim gibi olub hükemânın dediği gibi değildir. Zira naim (uyuyan) ancak hâl-i yakazada bildiği veya gördüğü veyahut işittiği veya tasavvur eylediği veyâhud âna münâsib bir şey görebilir. Eğer rü’yâ hükemânın dediği gibi mücerredâta mukabele ve ittisal ile hâsıl olmuş bir şey olmasa idi, na îmin âlem-i ma’nâda gördüğü şeyler meyânında gerek kendisini ve gerek cinsini evvelce hîç de görmediği ve işitmediği veya kalbine hutur eylemediği bir şey dahî bulunabilür idi. Hâlbuki nâ’îm böyle bir şeyi asla göremiyor, âlem-i menâmda gördüğü şeyler hep hâl-i yakazadaki kendi tasavvurâtı ve tahayyûlâtı dâ’iresinde deveran ediyor. Kalb ve dimağ hâl-i yakazada olduğu gibi hâl-i nevm’de de faaliyetini icra iderek tasavvurât ve tehayyülâtından (14/A) asla hâlî kalmaz. Safvet ve hâlisiyyet nisbetinde bu tasavvurât ve tehayyülâtda isabet dahî eyler. El-hâsıl rü’yâ denilen şey’ nâ’îm’in bir ta­kım suretlere temessül etmiş kendi havâtır-ı zihniyyesinden başka bir şey değildir.

HİLKAT-I ÂLEM’E DÂİR BİR KAZİYYENİN MA’NÂ-YI HAKÎKÎSİ

“Cenâb-ı Hakk evvelâ bir ‘cevher’ yaratdı. Ba’dehû o cevherden bu âlemi halk ve îcâd itdi” kaziyesi meşhûr-i enamdır. Ben derim ki, bu “cevher”den maksad sûret-i Hakk en evvel kendisinde zuhur it­miş olan birinci mazhardır. Binâen aleyh “kaziye-i mezkûre Cenâb-ı Hakk evvelâ bir sûret-i basîta’da zuhur eyledi. Ba’de o sûretden diğer suretler teşa’üb ederek nihayet şu mükevvenât husule geldi” demekdir!

DUÂ VE ZİKR

Du alar zikirler, hep kalbin matlûba ya’nî Hakka teveccüh itmesi içündür. Binâenaleyh bunlar rabıta hükmünde olub, asıl müessir ise ancak teveccühdür. Bu meseleye eşyâ-yı kesîre teferru’ ve bunun­la ehl-i gaflete hafi olan şeyler tebeyyün eylerAmelsiz ilm, imansız amele veyâhud (14/B) ruhsuz bedene benzer!

YİNE İRÂDE VE İHTİYAR

Mütekellimîn; “Cenâb-ı Hakk kâdir-i muhtardır” didiler ve bu ihtiyara da “sıhhâtü’l-fi’il ve’t terk” manâsını virdiler. Binâenaleyh ânların bu sözleri Cenâb-ı Hakk’ın kâfir’in küfrünü ve zâlim’in zul­münü irâde ve ihtiyar itmiş olduğunu ifâde eder. Ebu ‘Alî ve emsali de “Allah u Te’âlâ mûcib-i bi’z-zât’dır, ya nî ânın vücûdu âlem’in vü­cûduna mugayir ve ânda bi-tarikil-îcâb muessirdir” reyinde bulun­dular. Bu iki itikadın ikisi de bâtıl olub, cehl-i mahzdan ve Hakka ‘adem-i ıttılâ’dan neş et eylemişdir. Birincisi bâtıldır, zira Hakk’ın irâdesi, meşiyyet-i ihtiyarî hep isti’dâd-i âlem üzre câri ve âna tâbidir. Bir şeyde isti’ dâd olmayınca ânda bir eser zuhur itmek ihtimâli yok-dur. “Yef alullahu mâyeşau ve yahkumu mâyürîd” kavlinin manâsı “Cenâb-ı Hakk ‘şey-i vâhid’de her ne olursa olsun işler’ dimek değil­dir”, belki bunun manâsı “Cenâb-ı Hakk bir şey’in her neye istî’dâdı vâr ise anda anı diler ve ânı işler” dimekdir. Çünki meşiyyet-i ilâhiy-ye istidada tâbi’ ve bütün kâ’inât bi-hasebi’l-isti’dâd (15/A) kendi­lerinden sâdır ve hâsıldır. İşte meşiyyet-i ilâhiyye’nin taalluku ancak böyle olub, bunun hilâfina te’alluk meşiyyet gayr-i mümkindir.

Evet, “Allah” dilediği şeyi işler ve fakat ancak isti’dâdda olan şeyi diler. Hakk Te’âlâ Hazretleri dilediği şeyi nasıl işlemez ki, dileme­si muktezâ-yı Zât ve işlemesi kendi zuhuruna mir’âtdır. İnsandaki irâde ve ihtiyar dahî “Sıhhatü’l fiil ve’t-terk” mânâsına değildir. “İrâde ve ihtiyar” sıhhatu’l-fiil ve’t-terk manasına nasıl olabilir ki in­san ba’zan bilmediği bir sebebden nâşî gam-nâk olur. Hâlbuki eğer o sebebi bilse gam ve kederi derhâl zâ’il olur. Ânı bilemediği içün bâtınen kendisinde bir elem hisseder. Ve bu elemle, bir müddet mâğmûm olur gider. İşte bu gam, batini ve elem vicdanî de bir işdir. O insan bunu da mı, “sıhhâtü’l-fiil ve’t-terk” mâ’nâsınca kendi irâde ve ihtiyariyle yapmışdır. İkincisi, ya’nî hûkemâ’nın kavli de bâtıldır. Çünkü vücûdda te’addüd yokdur!

KELİME-İ TEVHÎD İLE “EL-MELEKÜ LÂ YEDHULÜ İLÂ ÂHİR” HADÎS-İ ŞERÎFİ’NİN MANÂLARI

(15/B) “La ilahe illallah” (Mâ fî’l-kevni gayrullâh) dimekdir. “el-melekü lâ yedhulu beyten fîhi kelb” hadîs-i şerifi de kendisinde sıfât-ı kelbiyyeden bir eser bulunan bir kimsenin kalbinde merâtib-i melekiyye’den bir mertebe ve evsâf-ı kudsiyyeden bir vasıf buluna­maz” me alindedir.

“İNSANLARIN MA’BÛD-İ MEVHÛMEYE İBÂDETLERİ”

İnsanlar zamân-ı cehâletde sanem-i mahsûsa ibâdet ediyorlar idi, bu zamanda da sanem-i mevhuma ‘ibâdet ediyorlar. Ümîd iderim ki, Allah Hakk’ı izhâr ider de nâs ma’bûd-i Hakka bi-hakkın ibâdet iderler!

ALLAH NEDİR?

Allah, Vücûd-ı mutlak’dan ibâretdir. Bi’l cümle ef al o vücûd’dan zuhur ettiği ve binâenaleyh kâffe-i kemâlâtı müctemi’ olduğu ci­hetle âna “Allah” tesmiye olunmuşdur. Şu kadar ki, ef alin, sıfatın, şu’ûnun, kemâlâtın, ândan zuhuru ancak mezâhir vasıtasiyle ol­duğundan ‘umûmiyyeti itibariyle mezâhirin cümlesi kemâlât-ı ilâhîyye’yi itmam etmiş ve ânların (16/A) ihtilâfları hasebiyle her birinden eşyayı muhtelife sudur ve zuhur eylemekde bulunmuş ve bu sebeble kesret-i zahirde değil belki mezâhirde vukû’a gelmişdir.

İmdi Allah Te’âlâ Hazretleri bi’l-cümle mezâhirde tecellî etmiş bir vücûd-i aslî ve bir cevher-i bâtınî olmağla mezâhîrden her biri diğerine bi-hasebi s-sûret mugayir ise de bi-hasebi’l-hakîkat cümle­si birdir. Binâenaleyh mezâhirden birisi “Ben Allah’ım” dise, bu söz bi-hâsebi’l-hakika sahîh ve doğrudur. Çünki fî’l-vâki’ kâffe-i eşya ânın yâ’nî o mazharın asi ve hakikatinden zuhur itmişdir. Bundan te’âddüdu ilâh da lâzım gelmez, zira karîben zikr olunduğu veçhi­le ta’addüd zahirde değil mezâhirdedir. Tâ’bir-i diğerle asılda değil suvardadır. Zahir ve asi hepsinde birdir. Kezâlik mezâhirden birisi “Ben Hakk’ım” dedikde bu söz dahî ale’l-ıtlâk sahîh ve gerçekdir. Zira her şeyde vücûd olub, vücûd ise mutlakiyeti ya’nî birşey ile adem-i tekayyüdü i’tibâriyle “Hakk” tesmiye olunmuştur.

“Bu söz, ale’l-ıtlâk sahîhdir” dimek “İster o mazhardan herşey veyâhud ba’zı şeyi sudur itmiş olsun ve ister ise hiçbir şeyi sudur (16/B) itmemiş bulunsun, kezâlik ister her şeyi ile ittisâf eylemiş olsun ve ister ise eylememiş bulunsun” dimekdir. Şu kadar var ki, bi-i’tibâri’s-sûret herşeyi kendilerinden südûr itmemiş bulunduğun­dan “mezâhirden her biri gayru’llâh’dır” sözü dahî doğrudur.

Bunu biraz da şöyle îzâh edelim; mâsadâk i’tibâriyle cümle eşya birdir. Meselâ “Hâlık” lâfzının sâdık olduğu şey ne ise “Rezzâk” lâfzı­nın sâdık olduğu şey dahî odur. “Abd” ve “Hakk” ve sâ’ireyi de buna kıyâs eyle. Binâenaleyh “Bi-hasebi’z-zât kesret ve tegâyür olmayub bunlar hep hasebi’l-mefhûmât ve hasebi’l-i’tibârâtdandır. Ta’bîr-i vazıh ile kesret ve mugâyeret hep evhâm-ı hayâlât kabilindendir. Nitekim: “Kana’llahu ve lem yekun ma’ahu şey’ün ve Hüve’l-ân alâ mâkân” hadis-i şerîfile; “Kûllî şey’in hâlikün illâ vecheh” âyet-i keri­mesi dahî buna delâlet etmekdedir.

(17/A) LEHV’İN MANÂSI

Kur an-ı Kerîm’de dünyâya “Lehv” ve “La’b” denildi. Burada­ki el-lehv ve el-melha manasınadır ki, insânı Hakka teveccüh ve meyi’den men’ iden şey dimekdir. Dünya dahî insanı Hakka meyi ve teveccühden men’ eylediği içün “Lehv” ve “La’ib” nâmlarını almışdır. Fakat bir şey iki ciheti cami’ olur ve bu iki cihetden birisiyle insânı Hakka diğerleriyle de masivâya sevk eyler ise ânda hem “Hâl” ve “İbâhiyyet” hem de “Hürmet” ve “Kerâhiyyet” i’tibâr olunmak lâzım gelür. İşte dünyâda böyle iki ciheti cami’ olduğundan ânınla iştigâl “Hakk” ile iştigâl olmak itibarıyla mübâh, ve belki de ibadet ve mâsivâ ile iştigâl olmak cihetiyle dahî haram ve kerahetdir. “Semâ” da bu kabildendir. Evkât-ı mahsûsaları hasebiyle fukarâ-i muhlisin haklarında helâldir. Zira esvât-ı haseneyi işitdikleri vakit anların kalbleri Cenâb-ı Hakka tayarân ider. Efkâr-ı dünyâdan kalblerinde bir zerre bile kalmayub kalbleri muhabbet-i (17/B) ilâhiyye ile do­lar. Şimdi insaf idelim şu suretle vuslat-ı Hakka vesile olan bir şey’ tahrîm itmek, âna haramdır, dimekbir müslime nasıl helâl olur!

ASHÂB-I SÜLÛKU SUNÛF-I ADÎDEYE TAKSÎM

Ashab-ı sülük, odun gibi sunûf-i adîde’ye münkasımdır. Odun üç sınıfdır. Birinci “sınıf-i yâbis”dir ki, onu bir ateş ile işti al ider ve bir daha sönmeyub yana yana bil-külliye ateş olur gider. Bir fakir-i muhlis tekemmül itdikte “Allah olur” diyenlerin maksadları dahî bu manâya hami olunur. İkincisi dahî son derece sınıf-ı ratb’dır ki, rutu­beti biraz zâ’il olmadıkça ânı ihrâkda ne kadar ilhâh ve ikdam olunsa iştial etmesi mümkin olamaz.

Üçüncüsü de; sınıf-ı mutavassıtdır ki, ba’zı aksâm-ı onu meşak­katle iştial ider. Ve ba’de’l-işti’âl bir daha sönmeyip bitinceye kadar yanar ise de diğer ba’zı aksâm-ı ziyâde meşakkatle yanar. (18A) Ve bi’l-cümle rutubeti zâ’il oluncaya veya biraz tenakus idünceye değin uğraşmak ve çalışmak iktizâ eder, sâlikîn de böyledir. İşte bu teşbihile ahvâl-i talibin ve etvâr-ı sâlikîni bil de bundan sonra halkın adat ve harekâtına akvâl ve ahvâline ve ef aline ehemmiyet virme!

VAHDET-İ VÜCÛD

“Zât-ı Hakk her şeyden münezzehdir. Bununla beraber her şey ânda ve O her şeyde’dir. Vâcibdir. Hiç bir tavırda vücûdun ândan ayrılmak ihtimâli yoktur. “İmkân” bi-hasebi’s-sûret ve binâen aleyh hayâlidir. Hudûs ve kıdem, hep surete te1 âkub ider. “Allah”, sûretden münezzeh olmakla beraber yine sûretdedir. Çünki O, suretin aslı, hakikati ândan başka bir şey değildir. Bunun içün vücûd-i mümkin bi-hasebi’l-hakîkat “Hakk” ve bi-i’tibâri’s-sûret mahlûkdur. “Sübhâ-ne men merece’l-bahreyni yeltekiyân beynehümâ berzahu’n-lâ yebgiyân”. Buradaki “Bahreyn’den maksad “vücûb” ile “imkân” bahirleridir. Anların yekdiğerine (18/B) mülâki olması da ikisi­nin vücûdda iştirak eylemesidir. Beynlerindeki “berzah” da işte o vücûd’dan ibarettir. “Lâ yebgiyân’dân müstefâd olan ânların “adem-i bağiyleri de birisinin diğerine ‘adem-i iltibasından kinayedir. Hem “vücûd” hem de imkân i’tibâriyle ne “Hakk” bir şey-i mümkin olabi-lür, ne de bir şey-i mümkinden “Hakk” olabilür. Fakat “ayn-i vücûd” i’tibâriyle ikiside birdir. Çünki hakîkatde vâcibde olsun mümkinde olsun ayrı ayrı vücûd yokdur. Bazıları da “her birinin ayrı ayrı vü­cûdu vardır” dimiş ise de bu emr-i i’tibârîden başka bir şey değil­dir!

VÜCÛD-U MUTLAK

“Vücûd-u Mutlak” fi’il ve tesir i’tibâriyle “Allah, İlâh, Hâlık olub, teessür ve infial cihetiyle de abd ve mahlûkdur!

VE DİĞER İBARE

“Vücûd-u Mutlak” mutlakiyyeti i’tibâriyle bi’l-cümle eşyaya sirâ­yt etmiş ve hepsi anınla tezeyyün (19/A) etmiştür. Hâlbuki bu Vucûd-u a’zâm yine mutlakiyyeti cihetiyle cümlesinden münezzeh ulub, “Hisset, şerâfet, zulmet, kedûret,” gibi şeyler hep mezâhirde zuhûr etmekde ve bu tefâvüt yine o mezâhire nisbetle husule gel­mektedir. Yoksa Vücûd-i Mutlaka nisbetle hepsi bir olup hakîkâtde gayr yokdur. O “vücûd-u mutlak” bin sûretde zuhur etse yine şey-i vâhid’dir. Bu matlabı biraz da şöyle izah edelim!

“Vücûd-u Mutlak”, “Hakk”dır. “Hakk” her şeyde ve her şeyi dahi anda zuhur etmekdedir. Binâenaleyh hakikat ve nefsü’l-emr’de za­hir ve mazhar şey-i vâhid olub, beynlerindeki tegâyür ve tehâlüf, bir emr-i i’tibârîdir. Hakk’ın eşyada zuhur etmeside, kendi zâtı i’tibâriyle değil belki mahallin kabiliyet ve isti’dâdı cihetiyledir.

MEŞİYYET VE NEFH-İ RÛH

Hakk’ın meşiyyet ve irâdesi, iktizâ-yı Zât’dan ‘ibâretdir. Yok­sa cühhâl ve ulemâ-i rüsumun zu’m erdikleri gibi değildir. (19/B) Cenâb-ı Hakk’ın “Ve izâ sevveytuhu ve nefehtu fihi min ruhî” kav­li de “esbabın içtimâi ve isti’dâdın husûlu sebebiyle beden-i insan vech-i mahsûs üzere tesviye olundukda yani her azanızı kendi ma-hall-i lâyıkda zuhur iderek bedenin kabûl-u ruha olan isti’dâd ve kabiliyyeti tamâm olundukda ânda nefh ta’bî olunan rûh zuhur ey­ler.” Mealini müîddir. Ruha “nefh” ta’bî olunması beynlerindeki bir münâsebet ve bir müşâhebete mebnîdir. Yoksa bu ta’bî bir ta’bîr-i hakîkî değildir.

HAYÂT

Bedende hâsıl olan hayât, hâsiyet-i terkîb ve faâliyet-i ecza ile hâ­sıldır. Nutk, dıhk gibi şeyler de böyledir.

İnsân ile hayvan arasındaki tefâvütde terkîbden nâşi olup hepsi­nin aslı ise birdir. Bu asl-ı vâhid her mertebede bir zuhûr-ı mahsûs iktizâ itmiş ve o zuhûr-ı mahsûsa mertebe-i hayvâniyyede rûh-ı hay­vânî ve mertebe-i insâniyede nefs-i natıka ünvânı verilmişdir. Yoksa rûh-ı hayvanı başka, rûh-ı insanî de başka bir şey değildir. (20/A) Mertebe-i hayvâniyye’de “Hayvan” olan şey ne ise mertebe-i insâniyyede “insân” olan şey dahî odur. İkisi arasındaki tefâvüt ancak isti’dâd hasebiyledir!

“BA’DE’L-VEFÂT BEDENDEN İFTİRÂK İDEN CEVHER”

Bir beden vefat ettikde ândan iftirâk iden “cevher” o bedende, o sûretde zuhur etmiş olan Vücûd-i Mutlak’dan ibarettir. Vücûd-i Mutlak suretin fesâdiyle fâsid olmaz. Belki ile’l-ebed bakî ve kendi­sine suvar-ı eşya ‘alâ’d-devâm mütevâlîdir. Çünki bu cevherin kendi kendine tâayyünü olmadığından her zemân kendisi içün bir suretin bulunması emr-i zârûrî ve binâenaleyh cevher-i mezkûr la-a’letta’yîn bir sûretden gayr-i hâlidir.

(Ez serima reştenumuden ve bi dest ve o nest ez yaran kuşiden alem-i dil hud bi payanest her zaman bi hasabi vakt rahi bi numayed tacil nemi bayed kerd ki her meyvera vakitest veleykin der ciddi mücahede tacil bayed kerd ki taksir.)

[Bizden ser-reşte gösterib ele virmek yarandan da say ve gayret itmekdir. 'âlem-i dîl ya'ni makâmât-ı kalbiyye bî-pâyândır. Her zaman hasebü'l-vakt bir tecelli gösterir. (.....zahid.....vardır. Hat mücahede ve ta'cîl eden taksir etmemelidir.)]

(20/B) YİNE VÜCÛD-İ MUTLAK

“Vücûd-i Mutlak” li-zâtihî vâcibdir. Mümteni’ olması gayr-i kabildir. Zîrâ vücûd ile ‘adem beyninde münâfât olduğunda birisi diğeri ile ittisâf idemez. Ve hiç bir sebeble vücûd ma’dûm olamaz. Nerede kaldı ki vücûd’un ‘ademi vâcib ola. Vücûd-i Mutlak imkân-ı hâs ile mümkün de olamaz.

[İmkân-ı âmm ile mümkin olmak vücûbe münâfî olmadığı içün Hazret-i Şeyh imkân-ı hâssı tahsis bi'z-zikr etmişdir.]

Zira Vücûd-i Mutlak imkân-ı Hâs ile mümkin olub, ya’nî varlığı da yokluğu da vâcib ve lâzım değil belki her iki tarafı müsavi bulunur ise varlığı mükteseb olmak lâzım gelür. Ve bu hâlde nefsine nazaran fi’l-asl ma’dûm bir şey’ olması iktizâ eder. Hâlbuki Vücûd-i Mutlak fî’l-asl ma’dûm olunca zâtına hakî­katine nazaran âdem ya’nî yokluk ile ittisâf etmiş olması icâb eyler. Vücûd’un ‘adem ile ittisâfi ise karîben beyân olunduğu üzere bilâ şek muhaldir.

Bir de Vücûd-i Mutlak imkân-i hâs ile mümkîn olduğu takdirde varlığı içün bir mucide muhtâc olur. Bu ise kat’iyyen bâtıldır. Zira o mûcid, mevcûd bir şey’ ise Vücûd-i Mutlak’ın (21 /A) behemehâl ânın zımnında tahakkuk etmiş olması lâzım ve lâbüd olduğundan vücûd-i mutlak’ın nefsinden ol tahakkuku ta’bîr-i diğer ile tahak-kukdan evvel tahakkuku lâzım gelür. Bu ise bir şeyin kendi nefsi­ne takaddümü dimek olduğundan kat’iyyen muhaldir. Yok, eğer o mûcid mevcûd değil belki ma’dûm bir şey ise bir şey ma’dûmun di­ğer bir şeyi icâd idemeceği derkârdır. Öyle ise şu iki takdire göre dahî vücûd-i mutlak’ın imkân-ı hâss ile mümkün bir şey olamayaca­ğı taayyün iderekbi’zzât “vâcibü’l-vücûd” olduğu sabit olur.

“Vücûd-i Mutlak” vâcibü’l-vücûd olunca ânın “Allah” olduğu ve her şey’in vücûdu ancak ânınla husule geldiği ve binâenaleyh cümle eşya âna mazhar ve kendisi o eşyada zahir olduğunu tahakkuk ey­ler!…

VÜCÛD-İ MUTLAK’DA İKİ İTİBÂR

Vücûd-i Mutlak ayn-i Hakk’dır. Hakk, her mertebe’de iki i’tibârdan hâlî değildir. Birisi te’sîr, diğeri de teessür ve infi aldir. Hakk birinci i’tibâr ile “İlâh” ve “Allah”. İkinci i’tibâr ile de “Âlem, Halk, Hadis” tesmiye olunmuştur. Fefhem…!

(21/B) VÜCÛD’DA ÜÇ İ’TİBÂR DAHA

Vücûd’da diğer üç i’tibâr daha vardır. “Vücûd-i sırf” “Vücûd-i Mutlak”, “Vücûd-i Mukayyed” ıtlak ve takyîdden hâlî olan vücûd-i sırf “Hakk”dan ibaret olduğu gibi ıtlak ve takyîd ile ittisâf eyleyen vucûd dahi “Hak”dan ibarettir. “Hakk” ıtlak ve takyîdden hâlî bir vücûd-i sırf olmak i’tibâriyle ne küllî ne cüz’îdir. Çünki külliyet ıtlak cüz’iyyet de takyîd itibâriledir.

Ya’nî kendisinin kâffe-i eşyaya şümulü ve eşyanın ânda iştiraki i’tibâr olundukda âna “külli” ünvânı virilür. Eşyâ-yı kesîre’nin ânda iştirakinden kat-ı nazar ânın mezâhirden bir mazhar-ı muayyende zuhuru i’tibâr edildiği sûretde ise “cüz’î” nâmını alur. Binâenaleyh Hakikat sırfe-i ilâhiyye min haysiz-zât külliyet ve cüz’iyyet üzre sa­bık ve bunlar ânınla mesbûkdur. Her ne kadar ıtlak ve takyîd sıfatla­rıyla ittisâf i’tibâriyle iştirak ve âdem-i iştirâkden hâlî değil ise de!

(22/A) HÜVİYYET-İ İLÂHİYYE

Min haysi’z-zât her şeyden mücerred olan vücûd-i sırf, Hüviyyet-i İlâhiyye’dir. Ânın fevkinde bir mertebe daha yokdur. Vücûd-ı sırf, her şey’in fevkinde olduğu cihetle cümle eşya’ ândan sâdır ve ma’a hazâ kendisi cümle eşyada dâhildir. Her şey O ve O her şey’dir. Bu mertebe-i sırfda evveliyet, âhiriyyet, zâhiriyyet, bâtıniyyet’de yok­dur. Evsâf ve usûlde sâ’ireyi de buna kıyâs eyle: Zira bu mertebede vücûd, her şey’den mücerred olub evveliyet, âhiriyyet gibi şeylerin tahakkuku ise vücûdun kâffe-i eşyâ’ya umûm ve şümulü ve ânlarda duhûlü cihetiyledir. Hattâ o mertebe Zât-i sırfda ezel ve ebed dahî yokdur. Ânda ikisi de şey-i vâhidden ibâretdir!

VÜCÛD-İ MUTLAK’DA DİĞER İKİ İ’TİBÂR

“Vücûd-i Mutlak” da diğer iki i’tibâr daha vardır. Birisi “adem-i te’ayyün” diğeri de “Te’ayyün’dür. Birinci i’tibâr ile ânâ “Ehad” tes­miye olunur. Ve celâl sıfatiyle tavsif idilür. İkinci i’tibâr ile de âna “vâhid” tesmiye olunduğu ve celâl sıfatiyle tavsif (22/B) edildiği gibi cemâl sıfatiyle dahî tavsif idilür. Bu iki sıfatdan “yedeyn” lafziyle de ta’bîr idilür. Kezâlik “yedeyn” nâmı zahir, batın, kâbız, bâsıt, gibi sıfât-ı mütekâbile’den her ikisine de ıtlak olunur. Nitekim “Halaka Âdeme bi-yedeyhi” hadis-i şerifiyle de zikr olunan sıfât-ı mütekâbi-leden her iki sıfata işaret olunmuşdur. “Yedeyn” lâfzı sûret-i âlem ile sûret-i “Hakk’a dahî ıtlak olunur!

“İnna’llâhe halakaÂdeme alâ sûretihi” hadisinin manâsı Resûl-ı Ekrem: “Cenâb-ı Hakk, Hazreti Âdem’i kendi sureti üzere halk ildi” buyurdu. Tevrât’da dahî böylece vâki’ oldu. Bunun manâsı: “Cenâb-ı Hakk Âdem’i kendi sûret-i kemâliyyesi üzre halk itdi” dimekdir. Binâenaleyh bu sûretden maksad sûret-i hissiyye değil sûret-i ma’neviyyedir. Çünki Rûbûbiyyet ve ulûhiyet mertebelerinde “Hakk”ın sûret-i hissiyyesi yokdur.

Cenâb-ı Hak bu mertebelerde sûret-i hissiyyenin kâffesinden münezzehdir. Zîrâ sûret-i hissiyye hakâyık-ı âlemden olub sûret-i Hak ise (23/A) o mertebelerde sûret-i bâtıniyye’den ibâretdir. “Mâ mena’ake en tescide limâ halektü bi-yedî”kavl-i şerîfindeki “yedî”den maksad dahî sûret-i hissiyye ile sûret-i ma’neviyye ve bâtıniyye’dir. Hakk Teâ’lâ mertebe-i Rûbûbiyyet ve ulûhiyyetde sûret-i hissiyye’den değil, belki ma’neviyye’den ibaret olduğu içün-dür ki, bir hadîs-i Kudsî’de: “Küntü sem’ahu ve basarahu” denildi: “Küntü üzünehu ve aynehu” denilmedi: “Innâ araznâ emânete” kavl-i şerifındeki “el-Emânete” lâfzı da sûret-i hissiyye ile sûret-i ma’nevviyye’nin beynini cami’ olan sûret-i ilâhiyye’ye işâretdir ki, “Âdem” işte bu suret üzre halk olunmuş ve ânınla rû-yi zeminde “Halîfetu’llâh” olmuşdur.

VEKÂYİ’-İ NEVMİYYE

Âlem-i menâmda görülen vekâyî’ ve suvar hep derecât-i ma’rifet ve hakîkat-i tevhîd’e işâretdir, çünki bundaki hikmet sâlîkini tarîk-i Hakka irşâd ve delâletdir. Tâ ki sâlik’in bu vekâyi’i müşahede itsün, bu vâsıta ile maksad-ı aksa ya ya’ni tevhid-i Hâlî-i zevkî’ye vuslat (23/B) içün nefsiyle mücâhede’ye sa’y ve gayret eylesün. Çünki tevhid-i hâlî-i zevkî, âlem-i menâmdaki vekâyî’ ve suvar-ı mer’iyye ile kendisine işaret idilen tevhîd’e mugayirdir. Bu iki tevhîd arasında mesâfe-i ba’îde vardır. Bunu ancak o mertebeye vâsıl olanlar bikir­ler.

Maksadımızı biraz îzâh idelim! Ba’zân sâlik, hâl-i yakaza’da serr bi-hasebi’l murâkebe oldukda kendi cisminin kesb-i inbisât ve ittisâ’ ittiğini ve hattâ bütün mele-i a’lâ kendisinden ibaret bulunduğunu müşahede ider. Ve nefsinde cibâl, enhâr, eşcâr, besâtin ve sâ’ir bi’l-cümle eşyayı gördüğü gibi kendisinin bu şeylere mugayir değil, belki hep o şeylerin ayni olduğunu dahi görür. Ve öylece hükm eyler. Ba-sar-ı basireti her hangisine ihale eder ise “O ben ve ben O’yum’der. Nefsinden başka bir şey görmez, hattâ şems ile zerreyi yekdiğerinden fark itmez. Zamanın dahî bir olub, ânda evvel ve âhir olmadığında dahî asla tereddüd eylemez. “Şu zamân-ı Âdem’dir. Bu da zamân-ı Muhammed’dir” sözüne ta’accüb eyler. El-hâsıl bu hâletde evveliy-yet ve âhiriyyet olmadığını ve zamân-ı tebeddül itmeyüb hepsinin (24/A) “Ân”-ı vâhidden ibaret bulunduğunu aynen görür. Ba’dehû bu müşâhedât ve hâlâtdan diğer bir hâlete intikâl eyler, bu hâletde de ânın kalbi ba’zan âlemin mevcûdiyyetine, ba’zan de ma’dûmiyyetine hükmeyler! Sonra bi’l-cümle eşyayı hattâ kendisini dahî hayret için­de bulur. Ve bunu müte akiben kendisi dahî dâhil olduğu hâlde bi’l-cümle eşyanın; adem-i sırfdan ibaret olduğunu müşahede eyler bir hâlde ki anı tavsife kendisi dahî muktedir olamaz. Ba’dehû âlem-i kesret’e intikâl iderek, orada eşyanın yekdiğerine zarf ve mazruf ve sebeb ve müsebbib olduğunu görür. Ve o âlemde dahî bir mikdâr tevakkuf ettikden sonra artık Hakk-i zahirisine avdet ider.

Tasvir ettiğim şu hâlât, ba’zı mürîdlerimizin vekâyi’inden olub, te’vîl ve tavzihi de şudur; âlemin, eşyanın; adem-i sırfdan ibaret olması “Mertebe-i Ehâdiyyet’e kalbin, anların ba’zan mevcûdiyye­tine, ve ba’zan de ma’dûmiyyetine hükm eylemesi de “Mertebe-i Vâhidiyyet’e kesret de “Tecellî-i şuhûda” herhangi şeye nazar itdik-de “O ben ve ben O’yum” dimesi dahî “Tevhîd’e işâretdir.

(24/B) Binâenaleyh bunların hepsi “Hakk”dan “Hakk’a bir takım tenbîhâtdır. Halbuki tevhid-i hâlî-i zevkî bundan ibaret de­ğildir. Belki tevhîd-i hâlî-i zevkî hâlât-ı mezkûrenin delâlet eylediği tevhîdin fevkinde diğer bir tevhîd olub, sâlik ânı ancak kendi zevkiy­im bulabilir. Eşyanın cümlesi bu tevhide merbut ve belki de cümle eşya ândan ibaret ise de bu mertebeyi lisân ile ta’bir ve tavsif müm-kin olamaz. Ve ânı zevk itmeyen bilemez!

AKSÂM-I TEVHÎD

Tevhîd üç kısımdır. Kısm-ı evvel tevhîd-i ilmiyyedir ki, efvâh-ı rical ve kütübden me’hûzdur. Kısm-ı sâni tevhîd-i tenbîhdir ki, vekâyi-i nevmiyye ve ilhâmât-i ilâhiyye ile hâsıl ve evvelkine fa ikdir. Kısm-ı sâlis tevhîd-i hâlî-i zevkidir ki, cümlesinden a’lâ olub, matlûb olan tevhîd dahî odur!

TASAVVUF’DA NİFAK

Tasavvuf tamâm oldukda nifaka münkalib olur. Çünkü sûfî-i hakîkî gözlerin görmediği, kulakların işitemediği, bir beşerin kalbi­ne gelmediği bir takım ahvâl ve esrara muttali olur. (25/A) Hâlbuki ahvâl ve esrâr-ı mezkûrenin ekserisini halka söyliyemez. Belki ‘ukûl-i nâsa mülayim geleni ve insanların ahvâline münâsib olanı izhâr ve olmıyanı kalbinde izmâr eyler. Zîrâ her muttali olduğu şeyi izhâr edecek olur ise nâsın kendisini kati ideceklerini kat’iyyen bilür. Bu hâlde bir sûfî-i hakîkî münafık olmaz da yâ ne olur!

“Seriyy-i Sakatî’nin kavli dahî buna delâlet ider. Zira müşârü’n-ileyh: “sûfî-i hakîkî o kimsedir ki nûr-i marifetiyle nûr-i takvasını söndürmez ve zâhir-i kitaba münâkız olan ‘îlm bâtınını izhâr itmez. İzhâr ittiği kerâmât kendisini estâr-i mehârim-i ilâhiyyeyi hetke hâ­mil ve bâ’is olmaz” dimiş ve bu sözleriyle bizim didiğimiz gibi ta­savvuf hakikatin nifak olduğuna işaret eylemişdir. Ma’a hazâ buna “Bir sûfî-i hakîkî izhâr ettiği şey i’tikâd ettiği gibi izhâr eylediği şey de i’tikâd ider ve bu hâlde zahiri bâtınına muvafık olarak münafık olmaz” diye cevâb virmek dahi mümkündür. Bir sûfî-i hakîkînin i’tikâd da iki zıddını fasl-ı cem’ itdiğine veya idebileceğine ta’accüb olunur ise de biraz müteâmmikâne muhakeme (25/B) idülür ise bunda ta’accüb olunacak bir şey olmadığı görülür. Çünkü bu iki i’tikâddan her biri kendi makamında, kendi mahal ve mertebesinde Hakk’dır!

AKSÂM-I YAKÎN

Ey tâlib-i Hakk; Bil ki ehl-i Hakk ilmi üç kısma taksim ettiler. Birincisine “ilme’l-yakîn” ikincisine “ayne’l-yakîn”, üçüncüsüne de “Hakka’l-yakîn” dediler. Ehl-i Hakk bu sözlerini ibârât-i muhtelife ile şerh ve izah eylediler ise de bu bâbda sadra şifâ virebilecek gü­zel bir ibare söyliyemediler. O ibareleri nakl ve hikâyeye mahal ve makam müsa id olmadığından, bu husûsda fakire zuhur ve inkişâf ideni söyliyeyim.

Aksâm-ı mezkûre tevhide mahsûs değildir. Şecaat, sehâvet gibi şeylerde de câridir. Meselâ bir kimse bir adamın sahi veya seci’ oldu­ğunu bi’t-tevâtür işitdikde kendisinde o adamın şecaatine “İlme’l-yakîn” hâsıl olur. Ve o şecâ’at veya sehâveti bi’z-zât kendisi müşahede itdikde anda “Ayne’l-yakîn” vücûde gelir. (26/A) Ve bu sıfât-ı fâzıla kendisinden südûr eyledikde ve ânı bi’z-zât kendisi hâ’iz oldukda anda “Hakka’l-yakîn” denilen ilm mevcûd olur. El-hâsıl “ilme’l-yakîn” müşâhedesiz ve fakat delîl-i kat’î ile hâsıl olan “ayne’l-yakîn” de müşahede ile husule gelen ilm olup, “Hakka’l-yakîn” ise nefsi­nin andan ibaret olduğunu ya’nî kendisiyle meselâ şecaatin başka başka şeyler olmayub ikisinin bir olduğunu idrâkdir. Şimdi bunları tevhîd’e tatbik ve anda tahkik idelim:

Bir sâlik vücûd-i Hakk’dan başka fâ’il ve müessir olmadığını şüb-hesiz bir delîl ile bilür ise bu bilişe “ilme’l-yakîn” tesmiye olunur. Ve bunu bi’z-zât rü’yet ve müşâhade ile idrâk eyler ise anada “ayne’l-yakîn” nâm virülür. Şunu ihtar idelim ki bu aradaki “rü’yet” ve müşa­hede” ve saire gibi elfâzdan maksad, rü’yet-ı basariyye ve müşâhe-de-i ayniyye değildir. Belki bu lafızlar kemâl-i ilm ü ma’rifetden kina­yedir. Çünki Vücûd-i Hakk misâl ve emsalden münezzehdir. Ve eger salike başkası içün vücûd olmadığı ve vücûd ancak(26/B) Hak’dan ibâret bulunduğu tahakkuk ider ise ânın bu bilişine de “Hakka’l- Yakînünvânı verilir. Çünki sâlik bu mertebeye vâsıl oldukda kendisinin hattâ hiçbir şeyin ayrı vücûdu olmayub belki vücûd mâhiyetinin “Hakk’a münhasır olduğu ve kendi vücûdunun ayn-ı vücûd-i Hak‘dan ibaret bulunduğu kendisine bi-hakkın tahakkuk ve taayyun eyler. Sûfiyye’nin “Zikr, zâkir, mezkûr hep birdir” sözleri dâhi Vücûdun Cenâb-ı Hakk’a münhasır olduğunu ve Binâenaleyh şu m, şeyin hakîkat-ı vücûd itibariyle “şey’-i vâhid”den ibaret bulun­duğunu ifâde eyler. Sâlik’in bunu keşf ve müşahede eyleyebilişi de “Ayne’l-yakîn” olub, buradaki “Hakka’l-yakîn” ise, sâlikin şu manâ ile tahakkuk itmesinden ya’ni o manânın ayni olduğunu bi-hakkın bilmesinden ibâretdir. Bu makamda bana zuhur iden şey de ber-vech-i âtidir;

Lisânda cereyan eden zikr-i zahir, zikr-i hakikatin suretidir. Zikr-i hakîkî de kalbin şekl-i zikr ile teşekkülünden ibâretdir. Bu i’tibâr ile kalbe “Zikr” tesmiye olunmuştur. Kalb ise “Hakk”dan (27/A) iba­ret olduğundan “Zikr, zâkir, mezkûr” hepsi birdir. Bunu bir misâl ile îzâh idelim: Rüzgâr şiddetle esdiği zaman “su” bir şekl-i mahsûs ile teşekkül iderek, ana dalga tesmiye olunur. Hâlbuki dalganın o sudan başka bir şey olmadığını her âkil bilür. İşte kalb de tıbkı böyle olub, kendisini “zikr” “ahz u istilâ eyledikde bi’l-külliyye “zâkir” olur; ve bu şekil zikr ile teşekkül eylemesi i’tibâriyle “Zikr-i hakîkî nâmını alur. Lisân üzre câri olan zikr-i zahirîye de ânın sureti dinür. Vâki a zikr-i hakîkî şekilden münezzeh ise de tefhîm-i meram içün bi’l-kül-liye kalbi istilâsından “şekl” ile ta’bîr olunur; şu beyânımızdan iki hâtıranın kalbde defaten içtimâ idemiyeceği dahî bilinür. Çünki her hangi bir hâtıra kalbe hutur ve vürûd ider ise o ânda kalb bi’l-külli-ye ândan ibaret olur, ânınla meşgul bulunur ve bu hâl devam itdiği hengâmda diğer bir hâtıranın ana duhûl ve vurûdu muhal hükmünü alur. Rüzgârın su ile bi’t-temevvüc şekl-i mahsûsu peyda itmiş olan bir denizin o şekli hâiz olduğu esnada diğer bir sûret-i mevc ile te-mevvüc etmesi ve başka bir şekle girmesi (27/B) muhal hükmünü aldığı gibi teşbîhâtıma dikkat eyle! Zira bu bahs gayet dakik olub, bu bâbda beni kimse takaddüm itmemiştir. Allah u a’lem!

MÜŞÂHEDÂT-I KALBİYYE İLE KEŞF-İ HAKÂYIK

Ben bazen kendimi görülmez ve hissolunmaz derecede kesb-i letafet itmiş bir şey gibi görüyor ve binâenaleyh şu sûret-i bede-niyyenin benim mer’î olmaklığıma sebebiyyetden başka bir şey olmadığını biliyor ve bu sebeble hükm ediyorum ki bu sûret-i be-deniyye o latîfe-i insâniyye’nin sûret-i zahiresi olub, âna mübâyin bir şey değildir. O latîfe-i insâniyye bu sûret-i bedeniyye ile zuhura gelmiş ve bu sebeble his ve müşahede olunmuşdur. Bunu bir misâl ile izah idelim! Ma’lûmdur ki ebhire-i mâ’iyye gayet latîf olduğun­dan rü’yet olunmaz. Fakat bi’t-tekâsüf bulut suretine girdikde rü’yet olunur. Binâenaleyh bulutun sûret-i zahire ve sûret-i hissiyyesi sû­ret-i bâtıne-i latifesine mübâyin değil, belki ânın ayni olub, beyn-lerindeki fark yalnız letafet ve kesafet cihetiyledir. Yoksa diğer bir vücûd-i ebhire-i mezkûreye munzam olarak bulut olmuş değildir. İmdi bulutun sûret-i mer’îyesi sûret-i (28/A) latifesinin ayni olduğu ve beynlerindeki fark yalnız letafet ve kesâfetden ibaret kaldığı gibi insanın sûret-i mer’îyesi de sûret-i latifesinin aynı olub, mücerred letafet ve kesafet cihetleriyle yekdiğerinden fark olunmuşdur. Ma’a hazâ bu bir temsil olub, bize zuhur iden şu müşahedeyi bir derece­ye kadar tefhîm içün îrad edilmişdir. Yoksa buhar ile insân arasında min külli’l-vücûh müşabehet yokdur!

DİĞER BİR MÜŞAHEDE

Ba’zen murakabe ile meşgul olduğum bir sırada birden bire kal­bime birisinin sureti tulu ider. O hâlde ki bütün kalbimi istilâ ide-rek, adetâ beni zikr ve murâkebeden men’ eyler, her ne kadar define çalışıyor isem de muktedir olamam, o sureti kalbimden bir dürlüçıkaramam. Ferdası ale’s-sabâh o suretin sahibi beni ziyaret iderek bana kendisini hissen dahi gösterir. Resûl-i Ekrem “Nübüvvet’den ancak mübeşşirât kahır” buyurmuş. Ve bu hadîsle mubeşşirâtın nübüvvetden cüz’ olduğuna işaret eylemişdir. Binâen aleyh tâlib-i râh-ı (28/B) Hakk olan bir mürîd mübeşşirât ve ta’birinden gaflet itmemelidir. Çünki ândan fâide-i kesîre vardır. Ez-cümle mugayye-bâta ve sıhhat ve fesâd cihetiyle ahvâl-i sâlike ve etvâr-ı tâlibe, ancak anınla vukuf hâsıl olur. Zira hâlât-ı mezkûre envâr-ı Hak’dan bir nûr olub, sahibini pür-ziyâ eyler. Bir gice bu nurunu ahz eyledi. Ziya­yı hayret efzâsı her tarafımı istilâ itdi, tarif olunmaz bir hâl-i vecde geldim. Kendimi bi’l-külliye gâ’ib itdim. O sırada nice mugayyebât-ı îlâhiyye ve lezzât-ı azîmeye mazhar olarak şu beytleri min gayri ih­tiyarin söyledim!

Beyt:

“Yâ nefsî seci ebeden
nefsî mevta kemeden
Velâ temenni ehaden
İllâ celîlan sameden”

[Manâsı: Ey nefs ağyardan ebediyyen müfârekat it. Ey nefs zarar ve kederden kibirde celîl ve samed'den başka kimseye arz-ı ihtiyâç itme!]

O gice yanımda fukahâdan bir cema at dahî hazır idiler. Ânlar be­nim bu hâlimden müteessir olmuşlar! Bu şiddet-i ıztırâb ve kesret-i hayretimden havfa düşmüşler! Bunlar içinde Mısır’da Berkûkiyye medresesinin müderrisi Mevlânâ Seyfûddin dahi bulunuyor idi.

(29/A) Sahve geldiğim zaman evvelâ ânı gördüm. Fakat kendi suretinde değil, belki “Şeyhûniyye” medresesinin müderrisi Mevlânâzâde suretinde gördüm. İkinci bir nazarda müşârün ileyhi kendi sûret-i asliyyesinde müşahede ettim. Bu tebeddül-i suret meselesi ya’nî bir şâhsın ba’zan bir şahs-ı âhar suretinde görünmesi dahi garib bir şeydir. Ehlullâha göre bir şahsın şahs-ı âhar suretinde görünmesi o şahsın kendi değil belki o surete münâsib bir manânın maksûdve matlûb olduğuna ya’nî o iki şahs arasında min vechin münâsebet bulunduğuna delâlet itdiği gibi tevhide dahî delâlet eyler!

İNSÂN MAZHAR-I KÂMİLDİR

Cenâb-ı Hakk “Ve aileme Âdeme’l-esmâ’e küllehâ sümme ara-dahum ale’l-melâ’ikeh”buyurdu. Buradaki esmâ’dan maksad semî’, basîr, alîm, vesâ’ire gibi esmâullâh olmağla Cenâb-ı Hakk bu kavl-i şerifi ile melâ’ikenin değil belki insânın esmâ-i mezkûreye mazhar-i kâmil olduğuna işaret olundu. Binâenaleyh kavl-i şerîfde “Cenâb-ı Hak ilm, kudret, semi’, basar, irâde, ihtiyar gibi sıfât-ı kudsiyyesine (29/B) ve bunlardan müştak esmâ-i ilâhiyyesine bi-temâmihâ maz-har olmak üzre mela ikeyi değil belki insânı halk itdi” dimekdir ki, asıl şeref de budur, yoksa mücerred hacer ü şecer gibi bir takım müsemmeyât hizasına mevzu olan elfâz-ı masrufu bilmek değil. Çün-ki elfâz ve hurûf-i mezkûreyi bilmek insân içün mûcib-i mefharet olamaz.

MELÂ’İKE

Semâya, arza, anâsır’a ve sâ’ireye mü’vekkel olan melâ’ike ânlar­daki kuvâ-yı tabi’iyyedir. O kuvâ-yı tabi’iyye ki anlardan da imâ âsâr zuhur itmekdedir. Melâ’ikenin tâ’at-ı Hakk’dan bir ân hâlî kalmama­ları, ezelî ve ebedî teşbihleri dahî âsârın kendülerinden ale’d-devâm sudur ve zuhur itmesinden ibaret ve “Ve in min şey’in illâ yüsebbihu bi-hamdih” kavl-i şerifi de buna işâretdir. Kezâlik insanın damarları­na hulul iden şeyâtin de insânı meşhiyyât-ı hayvâniyyeye sevk iden ve şer’a, Hakka dâ’imâ muhalefet eyliyen kuvâ-yı hayvâniyye ve kuvâ-yi vehmiyyeden ibaret ve Resûl-i Ekrem’in “Eş-şeytânu yecri mecrâ’d-dem” kavl-i şerifi de buna işâretdir.

(30/A) Ey cühela, ey ulemâ-i Rüsum sizlisân-ı Hakk’ı anlamadı­ğınız gibi, lisân-ı enbiyâ ve lisân-ı evliyayı da anlamazsınız. Aklınızın kılleti ile, kalbinizin kedûretiyle, âhiretden gafletiniz ile, dünyâya fark- ı muhabbetiniz ile, ânların kelâmlarından anladığınız şeylerin İm, birisi vâki’ ve nefsü’l emre mutabık değildir. Siz bu bâbda dalâlettesiniz. Lâkin sizden hidâyetiniz dalâlinizdedir. Hâlinizde merhameten şâri’-i Te’âlâ o şeyleri ya’nî maneviyât ve ahvâl-i âhireti size o yollara tasvir itmiş ve sizi cehâletde bırakmıştır. Çünki hidâyetiniz  cehâletinizdedir. Nitekim mes’ele-i kaderde cehaletiniz sizi Hakka luıüyet ve irşâd eylemiş ve halbuki cehliniz sebebiyle kasr-ı basîre-tiniz o meselenin hakikatini görmekden mahrum kalmışdır. Yoksa enbiyâ ve evliya hakikati bilmiyor değillerdir. Anlar hakâyık-ı ahvâ­li şems ile kameri bildikleri gibi bilürler. Ve anları gördükleri gibi görürler. Fakat siz sefele kibr ü hinden ve ukûl-i za’îfe erbabından olduğunuz içün o hakâyıkı size izhâr itmezler. Siz de biraz tasfiyye-i bâtın iderseniz o zaman belki anların sözlerini biraz anlarsınız!

(30/B) TÂLİB-İ HAKKA LÂYIK OLAN ŞEYLER

Tâlib-i Hakka lâyık olan şey ibâdât-ı kesîresini kalîl ve kemâlât-i azîmesini sagîr, zünûb ve uyûb-i sagîresini de kebir görmelidir. Eğer böyle yapmaz ise anda maksûda vuslat ümidinin yokluğuna hükm idilir. Keza tâlib-i Hakk Kûr ana bakarak dünyaya müteallik âyetler ile ahirete dâ’ir âyetleri bi’l-mukâyese beynlerindeki nisbeti bilme ve ana göre evkât-i ömrünü şu’ûn ve fünûn-i dünyeviyye ile ulûm ve umûr-ı uhreviyyeye bi’t-taksîm ol veçhile sarf-ı makderet eyle­melidir.

Kur an otuz cüzden ibâretdir, hâlbuki bu otuz cüzden ancak bir cüz mikdârı dünyâya â’id mütebakisi hep âhirete mü’teallikdir. Kuranın bu nisbet üzre nüzûlu de avamın dünyâ ve âhiretle ulemânın dahî ulûm-i dünyâ ve ulûm-i âhiretle o nisbet üzre iştigâl itmeleri lâzım ve vâcib olduğuna tenbîh ve irşâd içündür. Nüzûl-i Kur an hakkındaki tefekkür, bu mütâlâa dahî vâridât-ı Hak’dan bir varide olub, hâkîkat-ı hâli daha ziyâde bilen ise ancak Allâh’dır!

(31/A) ESMA VE SIFAT VE EF’ÂL-İ İLÂHİYYE’NİN EŞYADA ZUHURU

Esma ve sıfat ve ef al hepsi isti’dâdâta tâbi’dir. Yani ilm, kudret, irâde, semi’, basar gibi sıfatlar ve halk, tekvin, terzîk, ihya, imâte, gibi fi’iller ve bunlardan müştak kılınan isimler eşya ve mezâhirde zuhur itmekde ve fakat bunların zuhuru kendi kendilerine değil bu mezâhirdeki isti’dâdât sebebiyle husule gelmektedir. Eğer isti’dâdât olmasa idi, bunların birisi zuhur etmez idi. Sırr-ı kader de buna mübtenîdir. Hamd olsun Cenâb-ı Hakka ki, beni şu umûr-î daki­kaya muttali’ eyledi. Çünki bu dekâyıkın bana zuhuru ne bir kitâb mütâla’asiyle, ne de bir muallim sûrîden ahz suretiyledir!

YİNE CENNET VE ÂDEM

Cennet, âlem-i melekûtden ibaret olduğu gibi, Âdem aleyhi’s-selâm’ın andan hurucu da bi’t-tedrîc tekâsüf iderek, nihayet şu sure­ti ihraz eylemesinden ibâretdir!

(31/B) ULEMÂ-İ ÂHİRET’İN KİTÂB [VE] SÜNNET’DEN AHKÂM-İ UHREVİYYEYİ İSTİNBÂT EYLEMELERİ

Fukahâ şu’ûnât ve muamelât-ı dünyeviyyeye müteallik mesâ’il-i fıkhiyye’yi kitâb ve sünnet’den istinbât eyledikleri gibi ulemâ-i âhiret de âhirete müteallik umur ve vekâyii kitâb [ve] sünnetden ahz ü istinbât eylemişlerdir. Binâenaleyh tarîk-i âhiret ve tefâsiline muttali’ olmak ve ahvâl-i âhireti bi-hakkın bilmek arzusunda olan bir kimseye ehl-i âhiretin musannafât ve müellefâtını mütâlâa be­hemehal lâzımdır. Mesâ’il-i fıkhiyyeyi bilmek talebinde bulunan bir kimseye her hâlde kütûb-i fıkhiyyeyi mütâlâa lâzım olub “Ben de anlar gibi bir insanım, anlar kitâb ve sünnetden ahkâm istinbât et­tikleri gibi ben dahî iderim, anların kitâblarını mütâlâa ya hîç de mecbur değilim” dimek lâyık olmadığı gibi ahkâm ve ahvâl-i âhireti bilmek arzusunda bulunan bir âdem’de ehl-i âhiretin musannafât ve müellefâtını mütâlâa lâzım olub, (32/A) “Hümü’r-rical nahnu’r-ri­câl” [onlar da adam biz de adamız] da iyyesine düşmek lâyık değil­dir. Çünkü ba’zı kümmelîn müstesna olduğu hâlde bu fikr tazyî’-i ömrden ibâretdir?

İDRÂK “HAKK”IN TARÎK-İ ESLEMİ

Zât-ı Hakk-ı, hüviyyet ilâhiyyeyi göz ile idrâk mümkün değildir. Vâkı’a muhabbet-i ilâhiyye ile alûde olmak bir arife bazen Cenâb-ı Hakk gayr-i ma’rûf olan bir suretle tecelli ider. Fakat bu pek nâdirdir. Binâen aleyh bu bâbda i’timâd olunacak şey tasfiyye-i kalbdir. Çün-ki kalb safî oldukda hâsıl eylediği nûr-i marifet sayesinde kendisine “Hakk” sûret-i mahsûsa ile değil belki sûret-i hakîkıyyesi ile tecellî eyler. Ve bu hâlde hakikat zahir ve reyb ve şekk bi’l-külliye zâ’il olur gider!

BİR KİMSENİN “ENA’LLÂH” DEMESİ SAHİH MİDİR?

Şecer’in “İnnî ena’llâh” dimesi, bir insân bu sözü söyledikde istib’âr olunmayacağına bir tenbîh ve belki de bu sözün insândan kabûlu evlâ bi’t-tarîk olacağına bir delildir. (32/B) mademki bütün âlem sûret-i Hakk’dan ibâretdir, bu hâlde her kim ve hangi şey “ben Oyum”dir ise bu söz bilâ şekk sâdıkdır. Çünkü buradaki “ben” lafzı cüz’-i âlem olan ve mazhar-ı nutk-i insanî bulunan şahsa, zâta değil belki sûret-i âlemin sahibi olan “Hakka işâretdir. Bunu bir misâl ile tavzih idelim. Zeyd tekellüm idüb “Ben Zeyd’im” dediği zaman bu söz sâdıkdır. Hâlbuki buradaki “ben” lafzı bir kıt a lahmden ibaret bulunan lisâna değil belki Zât-ı Hüviyyet-i Zeyd’e işâretdir. İşte bir insanın “bir şey’in” “ena’llâh” demesi dahî bu kabildendir. Ya’nî bu söz dahî bilâ-şekk sâdıkdır. Zîrâ buradaki “ene” lafzı şecere veyâhûd o insâna değil belki o suretlerin sahibi olan Cenâb-ı Hakka işâret­dir. İşte bu i’tibâr ile şecer’in, insanın değil hattâ her zerrenin bile “ena’llâh” dimesi bilâ şekk sâdıkdır. Şurasını da ihtar idelim ki lisân “Ben Zeyd’im” cümlesini tekellüm etdikde bu söz sâdık olduğu hal­de başka bir kimsenin “bu lisân-ı Zeyd’dir” veyâhud “Zeyd o lisân­dır” dimesi sahih olmadığı gibi bir şecer veyahûd bir insân (33/A) veya başka bir şey dahî “Ena’llâh” dedikde bu söz dahî sâdık olduğu hâlde diğer bir kimsenin o insana ve yâhûd o ağaca veyâhûd o şey’e “İşte O Allâh’dır” ve yâhud “Allah” odur; demesi dahi sahîh olmaz. Resûl-i Ekrem’in: “Kâna’llahü velem yekûn mâ’ahu şey’ün” ilâh “kavli” de mertebe-i vâhidiyyet’e “Allah” ıtlak olunacağına delâlet ider. Zîrâ bi’l-cümle eşya o mertebeden i’tibâr olunabilür!

KEVN Ü FESÂD

Kevn ü fesâd maddeden bir suretin zevâliyle yerine diğer bir su­retin hudûs ve arazından ibaret olub bu da ezelî ve ebedîdir. Binâen aleyh dünyâ ve âhiret bir emr-i i’tibârî olub süver-i zahire dünyâ-i fâniyye, süver-i bâtına da âhiret ve ukbâdir. Dünyâ ve âhiret ikisi de ezelen ve ebeden mevcûddur. Fakat i’tibâr-ı galibe olduğundan dünyâya fâniyye âhirete de bâkiyye nâmı virilmişdir?

HÛR VE KUSUR VE CİNÂN

(33/B) Kümmelîne [kamiller] hâsıl olan lezâ’iz-i akliyye ve kemâliyye lezzât-ı hûr ve kusur ve cinân’a teşbih olunarak bunların isimleri lezâ’iz-i mezkûre içün isti are idilmiş ve bu da mücerred ol lezzetleri fehm ve idrâkden kasır olan ukûl-i nâkısa-i câhiliyye’ye bir dereceye kadar tefhîm-i hikmete binâ kılınmıştır. Zira eğer bu lezâ’iz doğrudan doğruya tasrîh idilse idi, ukûl-i kâsıra erbabı ânlardan i’râz iderek lezâ’iz-i dünyeviyyeyi tahsile koyulacaklar ve bu hâllere o ma’bûd-i azamı bi’l-külliye unutacaklar idi. İmdi lezâ’iz-i kemâli-yeden hûr ve kusur ve cinân ile ta’bîr buyuruldu. Tâki ukûl-i kâsıra ashabı ânlara iştiyak itsünler de Hakka vuslat içün baliğ hükmüne girince ya’ni hakikati anlayıncaya kadar ibâdât ve ta at ile iştigâl ide­rek bu tarîkle “Hakk”ı idrâk eylesünler. Eğer böyle yapılmamış olsa idi tarîk-i Hak ihmâl idilmiş olur idi. Fi’l-vâki’ Hak vuslat içün ev­velemirde bundan başka bir sebeb ve bir delîl yokdur. Zira ukûl-i kâsıra erbabı ancak lezâ’iz-i hissiyeyi idrâk idebildiklerinden ibâdât ve Uata terettüb eyleyecek (34/A) olan lezâ’iz-i akliyyeden hûr ve kusur gibi şeyler ile tabir olunur ise ânlar ol lezâ’iz-i hissiyeye neyl-i Ümid ile ibâdât ve mücâhedât ile uğraşa uğraşa bi’t-tedrîc kesb-i ke-mâlât idereknihayet min gayr-i kasdin Hakka vâsıl olurlar!

Cenâb-ı Hakk hakkı söyler ve halkı tarîk-i Hakka hidâyet eyler. Resûl-i Ekrem’in “-İnsanların mâlik oldukları şeyden ictinâb it ki inde’n-nâs makbul olasın ve Allah’a mahsûs olan kibriyâ ve azamet sıfatlarından ihraz eyle ki inda’llâh mahbûb olasın” diye buyurduk­ları hadis-i şerifleri de beyân-ı hidâyete işaretdir.

El-hâsıl taraf-ı ilâhîden beyân olunan va’d ve va’îdin cümlesi hak-dır. Fakat iş anları anlamakdadır.

“MÛTÛ KABLE EN TEMÛTÛ” HADÎSİNE DÂİR BAZI MUTÂLA’AT

“Ölmezden evvel öl ki ebedî Hayy olasın” buyuruldu. Bu kelâm ber-vech-i âtî vücûh ile tefsir ve tevcih olunur. Evvelen: ölmezden evvel ölmekden maksad, lezâ’iz-i dünyeviyye ve şehevât-i hayvâniy-yeden ictinâb olub hadis-i şerif “Lezâ’iz-i dünyeviyye ve şehevât-ı hayvâniyyenden (34/B) ictinâb it ki ezelen ve ebeden vücûd-i hakîkî mevcûd ve hayât-i ebediyye ile Hayy olasın” meâlindedir. Lâkin insanlar hayât-ı dünyeviyyeyi ziyâde sevdikleri içün o misül-lü hayâta rızâ ve rağbet göstermezler. Saniyen: “Ölmezden evvel öl dimek” Ahlâk-ı ilâhiyye ile tehalluk it” dimekdir. Bu halde hadîs-i şerif “Ahlâk-ı İlâhiyye ile tehalluk it ki ba’de’l-mevt evsâf-ı cemilen ile’l-ebed yâd olunarak Hayy-ı daimî hükmünde olasın” mealini müfîddir. Sâlisen: Ölmezden evvel ölmekden maksûd “Fena fî’llâh mertebesi’ne vâsıl olmak ve Allâh’dan başka bir şeye vücûd isnâd itmemekdir. Binâenaleyh hadîs-i şerif “Kendi varlığını selb idüb se­nin yenâbi-i vücûd-i ilâhî’den bir yenbu’ olduğunu bil ve Hakka bilâ isneyniyet kesb-i ittisal eyliye ki ebediyyen Hayy olasın” müfâdındadır. Fî’l-hakîka bu mertebeye vâsıl olan bir sâlik nazarında ancak bir vücud kulûb bu vücûdun adem ile ittisâfı ise muhaldir!

EBVÂB-I CENNET

Cennetin sekiz kapısı olduğuna dâ’ir ba’zı ahbâr vârid olmuş (35/A) ve bunun vechi dahî bize şu yolda zuhur eylemişdir. Arş-ı Cennet felek-i sevâbitde zemîn-i Cennetdir. Felek-i sevâbitin maka-dı da sakf-ı nârdır. Binâenaleyh ikisinin tahtında bulunan eflâkdan her biri bir bâbdır. Bu hâlde cennetin sekiz ve cehennemin yedi ka-pusu olduğu şübhesizdir. Çünkü felek-i atlasın ya’nî arşın tahtında sekiz felek vardır ki felek-i sevâbit, felek-i zuhâl, felek-i müşteri, fe­lek-i merîh, felek-i şems, felek-i zühre, felek-i utarid, felek-i kamerdir. İmdi felek-i sevâbitin: makadı sakf-ı nâr olunca ânın tahtında yedi felek bakî kalır ve binâen-aleyh her felek bir bâb i’tibâr olunur. Ve bu hâlde cennetin sekiz, nârın da yedi kapusu olduğu tezahür ider.

Bu bahsi yazdığım sırada tefe ul içün mushaf-ı şerifi elime aldım, keyfe ma ittefâk açdım: “İnne’llezîne kezzebû bi-âyâtinâ v’estekberû anhâ lâ tufettahu lehüm ebvâbü’s-semâ’i ve lâ yedhulûne’l-cenneteh” âyet-i kerîmesi zuhur eyledi. Bu âyet “âyetlerimizi tekzîb ve ânlar ile amel ü i’tikâdda istikbâr idenlere ebvâb-ı cennet olan semâvât açıl­maz” me alini (35/B) müfîd olduğundan bizim dediğimiz şeye dahi bi’l-işâre delâlet ider;

A’MÂL-İ ZAHİREDEN MAKSAD-I ASLÎ

Tertîb-i fevâ’id hakkında muhtelif sûretde bir takım ahbâr vâ­rid oldu. Bunların bazıları tertîb-i mezkûrun vücûbuna, bazıları da adem-i vücûbuna delâlet itdi. Birinciye Ebû Hanîfe, ikinciye de Şâfi’î zâhib oldu. Kezâlik teşehhüd duası hakkında da muhtelif eserler vürûd eyledi. Bu eserlerin teşehhüdde kelâm-ı nâsa müşabih sözler ile duanın cevazına bazıları da adem-i cevazına delâlet itdi. Ve bu burada da birinciye Şâfi’î, ikinciye de Hanefî kâ’il oldu. İşte bu minval üzre sa ir bir takım a’mâl-ı zahire hakkında dahi birçok âsâr-ı muhtelife vürûd eyledi.

Böyle bir takım a’mâl-ı zahire hakkında âsâr ve ahbâr-ı muhte-lifenin sudur eylemesi ise asıl matlûb ve maksûdun a’mâl-i zahire değil belki anlar vâsıtasiyle husule gelecek olan tasfiyye-i bâtın ve tehzib-i ahlâk olduğuna ve bu bâbda asıl dikkat ve ihtimamın ancak bunlara ma’tûf olması lâzım geldiğine delâlet ider.

(36/A) Çünkü a’mâl-i zahire maksûd bi’z-zât olsa idi, amel-i vâhid hakkında muhtelif sûretde eserler vürûd itmez idi. Fakat asıl maksad tasfîyye-yi bâtın ve tehzîb-i ahlâk olub, bunlar ise her ne su­retle olur ise olsun ale’l-ıtlâk ibâdet-i bedeniyye ve a’mâl-i zahire ile husule geleceğinden tertîb-i fevâ’id ve sâ’ire gibi bir çok ibâdât ve a’mâl-i zahire hakkında muhtelif sûretde âsâr ve ahbâr şeref vurûd ve BÜnûheylemişdir. Lâkin ulemâ-yı zahir “aslaha umuru’llahi Te’âlâ”, hâtını terk idüb kışra itimâd itdiler. Hattâ ekserisinin bâtınları şakk edilse hubb-i dünyâ ve hubb-i riyâsetden başka bir şey bulunmaz. Hazzelehumu’llâh!

KIYAMET

“Yes’elûneke ani’l-cibâli fekul yensefuhâ Rabbî nesfen feyeze-ruha hâ kâ an safsafân lâ terâ fîhâ ivecen emtâ” kavl-i şerifi âhir za­manda “Hakk” zahir olub, tevhîd şüyu’ bulacağına ve binâ’en-aleyh ândan sonra hükm ancakzât-ı vâhid içün (36/B) olacağına işâretdir. Çünki Resulü Ekrem halkı tevhîd-i sırf’a davet itdi. Sırr-ı tevhîdde ahkâm-ı sıfata hacet bırakmadı. İbâdât ve tâ’at ise “Allah’a ve “Rah­man” isimleriyle müsemmâ olan zâtın ahkâmını kabule isti’dâd hâsıl itmek hikmetine mebnî idi, halbuki enbiyâ-yı sâlife’nin şerâyi’i ah-kâm-ı sıfâtdan hâli değiller idi. El-hâsıl bu âyet-i kerîme âhir zaman­da ahkâm-ı sıfat artık bâtıl olub, yerine ahkâmı-ı Zât kâ’im olacağına tenbîh ve işâretdir ki, kıyâmet-i kübrânın manâsı dahî budur. Hakk Te’âlâ bu âyette ahkâm-ı sıfatı cibâle, anların mahv ve izâlede cibâlin kum gibi olarak savurulmasına teşbih itmiş ve ba’dehu müşebbehün bihe mevzu’ olan elfâz-ı müşebbihete isti’mâl eylemişdir!

SEMÂ VE ARZ

Hakk Te’âlâ Hazretleri sûre-i Enbiyâ’da: “Evelem yerallezîne ke­ferû enne s-semâvâti ve’l-ardi kâneta retkan fe feteknâ hümâ” buyur­du. Müfessirîn bunu tefsirde “Evvelce semâ ile arz bitişik idi. (37/A) Ba’dehu biz anları yekdiğerinden ayırdık” diye tefsir eylediler. Ben derim ki semâvât Âlem-i Melekûte, arz da Âlem-i mülke işaret olub, insanlar ise bu ikisini dahî cami’ olduğundan bu âyetdeki semâ ile arzdan maksad insandır. Binâ’en-aleyh âyet-i kerime nutfede, ra­himde âlem-i melekût ile âlem-i mülkte muttasıl idi. Ba’dehû biz o mazhara nefh-i rûh iderek ânları yek diğerinden tefrik ve o mazhar-da âsâr-ı Mülk ve melekûti izhâr eyledik” mealini müfîddir!

VELAYET

Velayet, muhâbbet-i İlâhiyyenin kalbe cidden hulûliyle kalbin hubb-i dünyâdan bi’l-külliye hâli olmasından ibâretdir!

İHYÂ-İ ULÛM VE KİMYÂ-YI SA’ÂDET GİBİ BAZI KİTAPLAR

“İhyâ-i Ulûm” ve “Kimyâ-yı Se’âdet” gibi bazı kitâblar ilm-i tah­kiki ile ilm-i taklîdî arasında birer berzahdır. Bu tarîk-i berzah irşâd-ı âlem içün güzel bir tarîkdir. Zira halkın ibtidâ-yı emirde tahkîk-i mahza kâbiliyyeti yoktur. Binâ’en-aleyh eğer ibtidâ ânlara (37/B) hakâyık tasrîh idilür ise tabiatları kabûl-u Hakk’dan imtina iderek yâ dalâletde kalırlar veyâhud bu hakâyık erbabını tekfire kadar va­rırlar. Halbuki bu tarîk berzah mümtezic bir tarik olub, min vechin muvafık min vechin de muhalif olduğundan ibtidâ-yi emr’de bu tarîke sülük iderler ise bu sayede kesb-i isti’dâd iderek, yavaş yavaş Hakk’ı kabul iderler. Ve o zaman tarîk-i mezkûrun bir âlet-i sayd ol­duğunu anlarlar!

EL-CİNNET

“El-cinnet”ü ta’bîr-i Kur anîsi melâ’ikeye, şeyâtîn ve iblise şâmil bir tabirdir. Bunların kâffesi de âlem-i ecsâmdan değil, âlem-i er-vâhdan olub, âlem-i ervah ise ecsâmdaki kuvâ-yı külliyye ve kuvâ-yı cüz’iyyeden ibâretdir. İnsanı Allâh’u Te ala ya takrîb eden kuvâ­ya Melâ’ike ve Allâh’dan teb’îd ve dünyâya takrîb eyleyen kuvâ ‘ya da şeyâtîn tesmiye olunmuşdur. Bizim “el-cinnet” lâfzı melâ’ike ve şeyâtîne şâmildir” sözümüze delil ise “Ve ce’alû bi niyyete ve beyne’l-cinneti nesebâ” kavl-i şerifidir. Çünkü bu âyet “küffâr, Al­lah ile cinn arasında neseb isbât ettiler, (38/A) cinler Allah’ın kızları olduklarına kâil oldular” dimek olub, küffâr ise “Allah’ın kızları” nâ­mını cinn ve şeyâtîne değil belki melâ’ikeye virdiklerinden, şu âyet: “el-cinnet” lafzının melâ’ikeye dahi ıtlak olunduğunu ta’bîr-i diğerle Melâ’ikenin “el-cinnet” lâfzının medlûlâtı cümlesinden bulunduğu­nu kat’iyyen ifâde ider!

ME’ÂD

“Me’âd” hakkında şerefnüzûl iden “Feenzelnâ bihi’l mâ’e ve ah-recnâ bihi min küllî’s-semerâtı kezâlike nahrucu’l-mevtâ le’alleküm tezzekkerûn” âyet-i kerimesi, semerât-ı zahire ve keennehu semerât-i fâniyye’nin misli olub, aynı olmadığı gibi ebdân-ı hâdise’de ebdân-ı fâside’nin misi ü müşabihi olub, aynı olmadığına delâlet itmekde-dir!”

VAHDET-İ VÜCÛDA DİĞER BİR BURHAN DAHA

“Mâ halkuküm ve lâ ba’süküm illâ kenefsin vahide (tin) kavl-i şeri­fi a’lâsiyle, ednâsiyle, gaybiyle, şehâdetiyle, el-hâsıl her işiyle bütün âlemin şahs-i vâhid gibi olduğuna ve binâ’en-aleyh te’addüd-i eşya te’addüd-i a’zâ gibi olub, a’zânın te’addüdü şahsın vahdetine (38/B) gayri mâni’ olduğu misillü, eşyanın taaddüdü de Haklan vahdetine gayr-i münâfî bulunduğuna işaretdir.

HAKÂYIK-I EŞYAYA KESB-İ ITTILA

Hakâyık-ı eşyaya vukuf ve riyâzât-ı bedeniyye ve mücâhede-i mutlakayye ile hâsıl olur. Ve fakat ezminenin, emkinenin ihtilâfı ha­sebiyle envâ’-i mücâhedâtin tesiri dahî ihtilâf ider. İşte bunun içün şerâyi’de ihtilâf görülür. Enbiyâ ve rüsül-i kiram hazerâtının ahvâl-i seniyyeleri de buna delâlet ider. Çünki ânların şeri’atleri fürû’ cihe-tiyle yekdiğerinden muhalif olduğu hâlde, usûl cihetiyle beynlerin-de asla farkyokdur! Binâ’en-aleyh cümlesi “Hakk”dan Hakk üzerine bas ve irsal buyurulmuşlardır!

“MEN KALE ‘LÂ İLAHE İLLALLAH’ DAHALE’L-CENNETE”

Resulü Ekrem (sallalâhû aleyhi ve sellem)’in (“Lâ ilahe illa’llâh” diyen cennete girer.) kavli vücûh-i âti ile tevcih ve tefsir olunur. Evvelan: Buradaki (39/A) cennetden maksad hûr ve kusur ve sâ’ire ile müzeyyen olan Dârü’s-sevâb’chr ki, cennetin ma’nâ-yı meşhuru dahi budur. Saniyen: Bu­radaki cennet hısn-ı emân hâletden kinayedir, küffâr, kati ve esaret ve nehb ve gârât ve darb ve mukâtelât ile ta’zîb olundukları ve islâm olanlar ise bu azâbdan halâs buldukları içün Resül-i Ekrem (sallallâhû aleyhi ve sellem) “Men kale ilâh….” buyurub, kelime-i tevhidi ityân eyliyenin bu azâb­dan bi’t-tahallu hısn-ı emân cennete dâhil olacağına imâ ve bağçe dimek olan “cennet”i o hısn haletinden kinaye kılmıştır. Sâlisen: Bu­radaki cennet “setr ü seyr” manâsına olub Hadîs-i Şerif: “Kelime-i Tevhîd’i ityân iden kimse kendisini bi’l-cümle gavâ’il ve mesâibden himâyet ve siyânet itmiş olur,” me alini müfîddir. Râbi’an: Buradaki, cennet, cennet-i vechiyye, yani “Zâtiyye”den ibaret olub, Hadîs-i şerif: “Kevneyn-i âlemeyn’de Allâh’dan başka bir mevcûd olmadı­ğını bilen kimse cennet vechiyye-i Sübhâniyye ve Zât-ı İlâhiyeye’ye dâhil ve vâsıl olur” dimekdir. Hâmisen; Buradaki Cennetden mak­sad Vücûd-i Bâkî-i Firdevsî (39/B) olub, Hadîs-i şerif: “Fena fî’llâh mertebesine vâsıl olarak vücûd-i zulmânî cehenneminden bi’t-ta-hallus Vücûd-u Bâkî-i Firdevsî’ye dâhil olur” meâlindedir. Sâdisen: Buradaki cennet, merâtib-i şerife ve makâmât-ı Âliyye manâsına olub, Hadîs-i mezkûr: “Kelime-i Tevhîd’i ityân iden kimse, kemâlât-ı şerife ve merâtib-ı Aliyye’ye nail olur” ma’nâsını müfîddir. Zîrâ her hâlet-i hasîse ve deniyye’ye “Cehennem” tesmiye olunduğu gibi, her hâlet-i şerife ve mertebe-i âliyyeye dahi “Cennet” tesmiye olunur. Hâlet-i Tevhîd bir hâlet-i şerife ve hâlet-i işrâk’da bir hâlet-i hasîse ve deniyye olduğundan “La ilahe illa’llâh” diyen bir âdem bilâ-şekk hâlet-i hasîse’den bi’l-hurûc, hâlet-i şerîfeye duhûl itmiş olur. El-hâ-sıl dünyada olsun âhiretde olsun, her hâlet-i şerîfeye “Cennet” ıtlâ-kı sahîh olduğu gibi her hâlet-i kerîhe ve rezîleye de “Cehennem” (nâr) ıtlâkı sahîhdir. Binâ’en-aleyh kütüb-ü semâviyyede vasf olu­nan “hûr”, “kusur” ve sâ’ire hep bu dediğimiz şeylerin suretlerine hami idilür. Buna rü’yâ-yı sâdıka dahî delâlet iden (40/A) Bir âdem âlem-i manâda kendisinin müzeyyen bir bağ-çede yâhud âlî bir köşkde bulunduğunu görür ve bu hâl ânın bir mertebe-i âliyye ve bir hâlet-i şerîfe’ye vâsıl olduğuna delâlet ider. Ve fî’l-vâki’ biraz zaman sonra o âdem mutlaka bir hâlet-i şerîfeye ve mertebe-i âliyyeye vâsıl olur. O zaman mukaddemen görmüş oldu­ğu bağçenin veya köşk’ün işte bu hâletden bu mertebeden ibaret bu­lunduğunu anlar. “Nevm” denilen şey de bir “Mevt-i sagîr”den iba­ret olduğundan müşâhedât-ı nevmiyyenin, müşâhedât-i uhreviyye cinsinden olmasını iktizâ ider. İmdi makâmât ve hâlât-i mezkûreye mütenâsib olan suver-i nevmiyye süver-i uhreviyye cinsinden oldu­ğu sabit olunca kütüb-ü semâviyyede zikr ve vasf olunan cennet hûr, kusur nâr azâb ve sâ’ire gibi şeylerin herbiri kendisine münâsib bir makam ve bir hâlete işaret olduğu bilâ şek taayyün ider. Bu didi-ğim şeyden tenebbüh it de âhiretin, cennetin, nârın, hûrun, kusurun neden ibaret olduklarını bil, gaflet itme (40/B) fakat bu hakâyıkı bi’l-mütâla’a vâkıf-ı esrâr-ı hakikat ve mu’tekıd-ı Hakk-ı hakkâniy-yet olduğun zaman dahî zinhar ibâdât ve tâ’ati terk eyleme, zîrâ ma arif-i hakîkiyyenin mükâşefât-ı yakîniyyenin kemâlât-ı aliyyenin makâmât-ı şerîfenin menşe’î ancak riyazet ve ancak ibâdetdir. Öyle ise sakın aldanub da “Dünyâ ve âhiret ve huri ve cennet bunlardan ibaret olunca ibâdât ve riyâzâta hacet yokdur” dime, zira bu sözle­ri söyliyen bir âdem hem dâl hem de mudil olub, katli mübâhdır. Sâbi’an: Buradaki “Cennet” mestur manâsına olub, hadîs-i mezkûr “Kelime-i tevhidi ityân iden kimse mahsûsda bi’l-hurûc gayr-i mah­sûsa duhûl eyler. Ya’ni hiss-i zahiri ile hiss olunan asnâma ibâdetden fariğ olarak hissen idrâk olunmıyan Zât-ı Hakka ibâdetle meşgul olur” mealindedir. Şol zikr olunan vücûh ile Resûl-i Ekrem’in “İnne li’l-Kur ane zahren ve batnan ve libatnihi batnan ilâ seb’ati ebtunin” kavl-i şerîfiyle beyân buyurduğu bütûn-ı seb’a tamâm oldu.

Çünki Resulü Ekrem “Bütûn-i Seb’anın Kuran hakkında câri olduğunu (41/A) ihbar buyurmuş ise de kendileri mazhar-ı cevâmi’ül-kelim olduklarından ânın her kelâmı hikmet nisabında ve ale’l-husûs kendilerine vahy olunan ve binâ’en-aleyh Kuran hük­münde bulunan şu hadîs-i şerif de bütûn-i mezkûrenin tahakkuku şübhesizdir. Hattâ bu hadîs-i şerîf “Cevâmi’ü’l-kelim”den olduğu içündir ki avam ândan vukû’u mümkün olmayan bir takım şeyler anlamış ve bu da “Allah” ile “Râsihûne fî’l-‘ilm”den ma adâ kimsenin bilemiyeceği bir hikmete binâ kılınmıştır ki, bütün umûma karşı şe­ref vârid olan bir şeri’atin de böyle olması muktezâ’-yi maslahatdır. Ba’zı kimseler vahiyde, şeri’atde i’vicâc görüyorlar ise de bu i’vicâc vahiyde, şeri’atde değil kendi his ve idrâklerindedir. Her nebiye ge­len vahiy bi’l-cümle muhtemilâtiyle zahiriyle bâtınıyla maksûddur.

DECCÂL VE KIYAMET VE DABBETÜ’L-ARD

Zamân-ı Resul aleyh’is-selâm’da ba’zı nâs, Kur andan hadîsden anlamış oldukları “Deccâl”, “Kıyamet”, “Dâbbetü’l-ard” ve sa ire gibi şeylerin kendi zamanlarında zuhuruna muntazır (41/B) oluyorlar idi. Nitekim anların bu intizârları meşhur ve kütüb-i mufassalada mesturdur.

Sonra müte’ahhirîn dahî kendi zamanlarında bunların zuhuruna muntazır oldular hattâ, bu bâbda bir çok kitâblar dahî tasnif ve te’lîf eylediler. Bunlardan bazıları o şeylerin hicretin üç yüz senesinde bazıları da zamân-ı Mehdî de zuhur ideceğini ve zuhûr-i Mehdî’nin de yediyüz ile sekizyüz arasında vukû’a geleceğini tevkît ve ta’yîn itdiler.

Hâlbuki hicret-i seniyye’nin sekizinci asrının nısfına doğru te­karrüb etmiş olduğumuz hâlde anların tahayyül etmiş bulundukları şeylerden hiç birisi zuhur etmediği gibi bundan sonra daha nice bin seneler dahî mürur idecek ve yine o şeylerden hiç birisi zuhur eylemiyecek. Kezâlik anların zu’m itdikleri gibi haşr-ı ecsâd dahî asla vuku a gelmiyecekdir!

Beyt:

Sevfe tera izâ incelel-gubâru

Eferesi tuhibbuke em hımâru

[Toz duman ortadan kalkınca, altındakinin at mı yoksa eşek mi olduğunu anlayacaksın.]

Ya Rab kelimât-i tâmmen ve nüfûs-i kamilen hürmetine nâr-ı cehen­nemden sana sığınıyorum.

(42/A) ALLAH MUHÎT-İ ÂLEMDİR

“Va’llâhu min veraihim muhît” kavl-i şerifi Hakk Te’âlânın bi’z-zât bütün kâ’inâtı muhît olduğunu ifâde etmiş ve hakikat ve nefsü’l-emr de bundan ‘ibaret bulunmuşdur!

Cenâb-ı Hakk’ın bu âlemi muhît olması Zeydin kendi azasını muhît olmasına benzer. İmdî a’zâ-yı Zeyd’den bir uzuv hareket it-dikde veya bir iş yapdıkda o hareketin o fi’ilin fâ’ili o uzuv değil belki o uzvun sahibi olan Zeyd olduğu ve binâenaleyh a’zâ mezâhir-i âsâr ve ef alden ibaret kaldığı gibi ecza ve efrâd âlemden bir cüz ve bir ferd dahî hareket itdikde veya bir iş yapdıkda o hareketin o fi’ilin fâ’ili dahî o cüz veya o ferd değil belki Allah olub, ecza ve efrâd hep mezâhir-i asardan ibaret kalmışdır.

Kezâlik a’zânın taaddüdü ile taaddüd-i Zeyd lâzım gelmediği gibi ecza ve efradın taaddüdü ile de Allah’ın ta’addüdi lâzım gel­mez ve bu hâlde Allâh’dan başka fâ’il-i sâmi müteharrike olmadı­ğından (42/B) hiç şübhe edilmez bunu birazda şöyle îzâh idelim. Zeyd a’zâsından ibaret değildir. Belki a’zâ Zeyd’in mezâhiridir. Zeyd her uzuvda o uzvun isti’dâdına göre zuhur ider. Ve anda bir eser izhâr eyler. Meselâ elde “batş” bir şey’i şiddet ve kuvvetle ahz itmek ayakda “Meşy” lisânda tekellüm, kulakda “sem”‘ zuhura gelir. Binâ’en-aleyh mâşî, sâmî’ ne ise mütekellim-i batş dahî odur. Yoksa bunları beyân kendilerinin mahall-i zuhurları olan a’zâlar değiller­dir. Görülmez mi ki Zeyd bir şahsı darb ettiği vakit o şahs-i madrûb “beni Zeyd darb itdi” der. “Zeyd’in eli” ve yâhûd “ayağı darb etti” dimez. Binâenaleyh asıl Zeyd tecezzi ve inkisâmı gayr-i kabil bir şey olub, tecezzi ve inkısamı kabul iden şey ancak beden ve a’zâdır. Fa­kat tecezzi ve inkisâmı kabul iden beden-i mahsûs da zuhur etmiş ve halbuki hissen beynlerinde fark olmadığı içün o bedene “Zeyd” denilmişdir. Yoksa hakikat ve nefsü’l-emr’de Zeyd beden değil bel­ki bizim dediğimiz şeyden ibaretdir, bunun (43/A) içün der ki bir uzuv tekellüm veya birisini darb yahud bir sadâ istimâ’ eyledikde veya bir mahalden diğer mahalle gitdikde bunların hepsi şey’-i vâhid olan hakîkat-i Zeyd’e isnâd olunur. Herhangi bir uzuv tekellüm idüb “Ene Zeyd” dise bu söz sâdık olur. Ve bundan “Zeyd”in taaddüdü lâzım gelmez.

İşte Hakk Te’âlâ dahî mahlûkâta nisbetle böyle olub o mezâhir-de zuhur itmiş ve her mazhardan sudur iden eserin müessiri dahî o mazhar değil belki anda hasebü’l-isti’dâd zuhur itmiş bulunan Hakk Celle ve Alâ Hazretlerinden ibaret bulunmuş ve mezâhirin taaddü­dü ile Cenâb-ı Hakk’ın taaddüdü lâzım gelmiyeceği dahî kat’iyyet hükmünü almışdır. Öyle ise bu âlemde Allâh’dan başka ka’il, fâ’il, sâni’, mâşî, yokdur. Benim bu hakâyıka vukufumu istib’âd itme. Zîrâ Hakk Te’âlâ “Velev enne ehle’l-kurâ âmenû vettekû le-fetehnâ aleyhim berekâtin mine’s-semâ’i ve’l-ard” buyurmuş ve buradaki (43/B) “Semâ” âlem-i melekûte, “arz” âlem-i mülke işaret olmağla nazm-ı kerîm vücûd-i hakîkî erbabı riyazet ve ibâdetle bize teveccüh eyler ise kendilerine âlem-i mülk ve melekût yollarını feth ider. Ve iki âlem’in hakâyıkını kâşif olan ilhâmât-ı ilâhiyye ve vârîdât-ı kal-biyye-yi müyesser kılarız” mealini ifâde etmiştir.

ENBİYÂ VE EVLİYA

Bir “Nebi” veya “Velî”ye kendi zamanında pek az kimseler meyl-i muhabbet ider ve vefatından sonra ise nâsın ana meyi ü muhabbeti yavaş yavaş artmağa başlar. Nihayet herkes anın nebi veya velî olduğunu tasdik eyler bu da ber-vech-i âti esbâb dan neşet ider. Evvelen bir nebi veya velînin kendi zamanında hasûdları bulunur. Ve ekseriya bu hasûdlar erbâb-ı nüfuzdan olur. Bunlar ânın hakkında şurada burada âna mukabele iderler. Halkın ândan nefretini mûcib bir takım sözler söylerler. Halk da bunların sözlerine inanarak o nebi veyâhûd o velîye lâyık olduğu ehemmiyeti virmezler. (44/A) Halbuki O nebî veya velî vefat edince bi’t-tabi’î hasûdlar dâhî bi­rer birer vefat iderek ânın hakkında mûcib-i nefret olan sözler dahî (ecrîcen ortadan zâ’îl ve ânların yerine menâkıb-ı sırfakâ olur. İşte bunun üzerine nâs dahî âna muhabbet ve i’tikâd itmeğe başlıyarak nihayet cümlesi ânın nebî veya velî olduğunu tasdik eyler. Sâniyyen: kesret-i mülakat taklîl-i muhabbete bâdî olduğundan bir nebî veya velî ile kavminin dâima yekdiğerini müşahede etmesi ve birbi­riyle muhâdara ve muhavere eylemesi ânın hakkında muhabbet ve i’tikâdı taklîl ider. Ve bu cihetle zamân-ı hayâtında kendisine pek az kimseler ittibâ’ eyler, vefatından sonra ise bu hâl zâ’il olarak gittikçe kavminin âna muhabbeti, hüsn-i zannı tezâyüd eyler.

Sâlisen: Bir nebî veya velînin meziyyet ve fazileti tedricen zahir olur. Râbi’an: Avâm-ı nâs nübüvvetde, velâyetde vâki’ ve nefsü’l-em-re muhalif birçok şeyler tevehhüm eyler. Nitekim Kitâb-i Mübîn’in delâlet ettiği üzre münkirler Peygamber olan (44/B) Zâtın eki ü şürb itmiyeceğini ve sokaklarda meşy hareket eyliyemeyeceğini ve insândan değil meleklerden olacağını, vukû’u muhal olan bir takım havârıkı izhâr ve icada muktedir olabileceğini tevehhüm eylemişler ve Resulü Ekrem (sallallâhû aleyhi ve sellem) ise bunların zu’m ettikleri gibi olmadığın­dan “Muhammed” de bizim gibi bir insandır, yiyib içiyor, sokaklar­da geziyor, bununla beraber istediğimiz havârikı de izhâr idemiyor, halbuki Enbiyâ-i sâlife böyle değil idiler. Bizim ândan taleb ettiği­miz şeylerin emsalini ânlar ityân ve izhâr ediyorlar idi. Binâ’en-aleyh Muhammed nebi değildir” diye tan itmişler idi. İşte avâm-ı nâs Enbiyâ’nın bu gibi evsâf-ı muhâliyye’yi hâ’iz olmalarını tevehhüm ve tahayyül itdikleri cihetiyle içlerinden zuhur iden bir nebi veya bir velînin evsâf-ı mezkûreyi hâ’iz olmadığını görünce “Enbiyâ-i sâlife şöyle idi böyle idi. Bu ise ânlar gibi değil” diye hemen ânı inkâra müsâra’at iderlerde Enbiyâ-i sâlife’nin dahî o nebî gibi olduklarını bilmezler ve hattâ o ciheti hatır ü hayâllerine bile getirmezler.

(45/A) Halbuki bu münkirler Enbiyâ-i sâlife zamanlarında gel­miş olsalar idi bilâ şekk ânları da inkâr idecekler idi. Nitekim ol za­manlar mevcûd olan avam dahî bunlar gibi olub, şu zu’m-u faside binâen içlerinden zuhur iden Enbiyâ-i izâm Hazarâtını inkâr etmiş­ler idi, el-Hâsıl her kâmilin zamanı mürur ettikde ukûl-i nakısa er­babı ânlara bir takım kemâlât-i muhâliye isnâd ve ânların o evsâf-ı muhâliye’yi hâ’iz olduklarını i’tikâd itmekde olduklarından asırla­rında zuhur iden kâmillerde evsâf-ı mezkûreyi bulamayınca hemân anları inkâra müsâra’at iderler. Ma’a hazâ eğer ânlar kâmilîn-i sâlifeyi görmüş olsalar idi. Ânları dahî inkâr idecekler idi.

Çünki zu’mlarınca enbiyâ ve evliyada bulunması lâzım gelen ke-mâlâtın ekserisini anlarda bulamayacaklar idi. Nasıl bulabiliyorlar ki bu gibi kemâlât o zamanlarda vâki’ olmadığı gibi gerek şimdi ve gerek ilerüde dahî vâki’ olmak sânında değildir. İşte ekseriya avâm-ı nâsın kâmilîn-i hâzırayı inkâr (45/B) ettikleri hâlde kâmilîn-i mâ-ziyye yi i’tikâd eylemeleri bu zikr olunan sebebden nâşîdir. Allah ü a’lem!

TAKSÎM-İ İBÂDÂT

Avâm’ın ibâdâtı âdete, ehl-i sülûkden olan mübtedîlerin ibâdâtı da havf ü recâya, mutavassitînin ibâdâtı da meyl-i makâmât ve vus-lat-ı kerâmâta, müntehîlerinki ise hudûd-i şer’iyye’yi hıfz ü siyânete mebnîdir. Fakat riyâzet-i ciddiyye ve mücâhede-i hakîkîyye’nin nihayeti yokdur. Çünki riyazet ve mücâhede maarif-i ilâhiyyeyi ve “seyr-i fî’Hâh’ı tahsil içün olub, bunlar ise namütenahi olduğundan riyazet ve mücâhede dahî namütenahidir. Binâen-aleyh kelâm ve taksîm-i sabıkımız ibâdât-ı mahsûsa ve tâ’at-ı mukannene hakkında olub, mücâhede-i hakkında değildir!

İNKITA’ İLA’LLÂH

“İnkita İla’llâh” ta’bîri ıstılâh-ı ehl-i tasavvufda tefekkür ve teyak­kuz manâsında müsta’meldir. Bunun da hâsılı tahsîl-i ma’rifetu’llâh içün ala ik-i dünyeviyyeden bi’l-inkıtâ’ garîk-i lücce-i (46/A) tefek-kürât ve teyakkuzât olmakdan ibâretdir. Vâki a ma’rifetu’llâh ancak bu yolda tahsil olunabilür. Şu kadar ki insanlar Allah’ı bi-hakkın bi­lecek olurlar ise içlerinden pek az kimseler ibâdât ve tâ’at ile iştigâl idüb ekserisi ise bunlardan âzâde kalacaklarından Hakk Te’âlâ Haz­retleri anların kalblerini mühürleyerek kendisini ânlara bildirmemiş ve hevâ ve heveslerini kendilerine ilâh, ittihâz itdirerek ululara ânları tâ’at ve ibâdete sevk eylemişdir ki bundaki hikmet ve menfaati an­cak arifin takdir iderler.

SAVM-I VİSAL

“Savm-ı Visal” mekruh değildir. Vâki’a ânın hakkında bir nehiy vârid olmuşdur. Fakat bu nehiy bizim aleyhimize değil lehimizedir. Bu gibi nehiy ise tahrîm ve kerahet içün olmayub belki terfih ve şef­kat içündür. Nitekim usûl-i fıkıhda dahî böylece tasrîh idilmişdir. Binâen-aleyh savm-ı visali terk câ’iz olduğu gibi (46/B) bilâ kerahet fi’il dahî câ’izdir. Eşhâd hakkında nazil olan “Veşhedû zeviy adlin minküm” kavl-i şerifındeki “Veşhedû” emri vücûb içün olmayub, belki terfih ve şefkat içün olduğu ve binâenaleyh terk-i işhâd ile ism ve kerahet lâzım gelmediği gibi savm-ı visal hakkında vârid olan ne­hiy de tahrîm veya kerahet içün değil belki terfih ve şefkat içün olub, gerek fi’iliyle ve gerek terkiyle ism ve kerahet lâzım gelmez.

İmâm Müslim’in silsile-i rivayetini Enes İbn Mâlik Radiyâllahu anh’e ısâl eylediği “Vâsale’n-Nebi Aleyhi’s-selâm fi âhiri şehr-i Ra­mazân fevâsala nâsun mine’l-müslimîn febelagahu zâlike. Fekâle lev-muddelenâ eş-şehru levasalnâ visâlen hattâ yede’ul-mute’ammikûne te’ammukahum.” Hadîs-i şerifi de şu müddeâmızın hakikatine delâ­let ider. Zîrâ bu hadîs-i şerif mantûkunca Hazret-i Resul aleyhi’s-selâm bir Ramazânın âhirinde savm-ı visal itmiş ya’nî iftar etmek­sizin ertesi günün orucuna niyyet eylemişler müslümânlardan bir takım kimselerde bu husûsda kendilerine peyrev olmuşlardır. Bu hâl Cenâb-ı (47/A) Resulü Ekrem’e baliğ oldukda Resulü Ekrem ânların bu fi’illerini takbih itmeyüb belki ekser şehr-i Ramazân’da bizim içün biraz daha uzadılmış olsa idi “Müte’ammikûn” terk-i visal idinceye kadar biz visalimizde devam ider idik” demişdir. Eğer savm-ı visal haram olsa idi, Hazret-i Resul anların bu visallerini tak­bih ider ve “Bir daha böyle şey yapmayınız” diye ânları o fi’ilden men’ eyler idi.

İmdî işte bu hadîs delaletiyle anlaşıldı ki mukaddemen taraf-ı Risâletpenâhî’den “Savm-i Visal” hakkında vârid olan nehiy, nehy-i tahrîm değil belki ehl-i imân ve islâm’ın düçâr-ı külfet olmamaları içün vârid olmuş bir nehy-i terfih ve şefkatdir.

Öyle ise bugünkü orucunu iftar itmeksizin yarınki orucuna vasi itmek isteyen bir kimse içün savm-i visal haram değildir, belki men-dûbdur. Hazret-i Sıddîk’in altı gün, Abdullah bin Zübeyr’in yedi gün ba’zı selefin de üçer gün savm-i visal eylemiş oldukları dahî mervîdir ki, (47/B) bunlar hep o gibi savmın mendûb olduğuna delâlet ider. Ba’zı muttakîlerin de “kırk gün savm-ı visal” ettiği rivayet olunmuş ve hattâ sulehâ “Her kim giceli gündüzlü kırk gün sâ’im olur ise ana âlem-i melekût’dan bir nev’î kudret zuhur iderek, o kimse ba’zı es-râr-ı ilâhiyye’ye vâkıf olur” dimişlerdir!

RÜ’YETÜ’N-NEBÎ
Ba’zı kimseler âlem-i menâmda Resûl-i Ekrem’i görürler ve gör­dükleri suretin hakîkaten Resulü Ekrem’in sureti olduğunu zann iderler. Fakat bu zann bâtıldır. Sâhib-i rü’yâ’nın gördüğü şey’ yine kendisidir. O günlerde Resulü Ekrem’e peyda itmiş olduğu bir münâsebet üzre kendi ruhu Resulü Ekrem’in suretine temessül iderek âlem-i menâmda kendisine görünmüşdür.

Nâ’imin âlem-i rü’yâda gördüğü sair suretler dahî hep bu ka­bildendir. Bir adam hâl-i yakaza’da her kime münâsebet peyda ider veya hangi şey ile iştigâl eyler ise hâl-i nevm’de ânın ruhu (48/A) o kimse veya o şey suretine temessül iderek kendisine görünür. Âlem-i manâdaba’zan sâhib-i rü’yânınba’zan da sâhib-i suretin hâli sâhib-i rü’yâya münkeşif olur. Ve bu bâbda arif ile gayr-i arif arasında min vücûhin fark bulunur. Ez-cümle arif “Ba’de’r-Rab” gayr-i arif ise “Kable’r Rab”dır. Ya’nî arif olanlar bir fı’ilî evvela ve bi’z-zât kendi­lerine isnâd ettikleri hâlde arif olmayanlar her fi’ili evvelen bi’z-zât Rablerine ve ba’de kendilerine isnâd nisbet iderler!

YİNE VAHDET-İ VÜCÛD’A DÂİR BİR KEŞİF

Bir gün hücremde oturmuş ve ser-be-ceyb murakabe olmuş idim. Bu sırada kendimi muztarib bir hâlde gördüm. Nefsimin hâl-i ihtirâk ve işti aide bulunan bir odun parçasında zuhur iden alevin sadâsına müşabih bir sadâ virdiğini işitdim bunu müte akib karşum-da kırmızıya mail bir levn-i ebyaz müşahede itdim. Ba’dehu hiss-i zahirîye avdet ile karşımdaki ocakda (48/B) bir odun parçasının iştial etmekde ve muztarib olmakda ve kendisinden kırmızıya mâ’il beyaz renkde bir ‘alev çıkmakda bulunduğunu ve o alevin rü’yâda gördüğüm alev gibi bir alev olduğunu ve işittiğim sadâ gibi bir sadâ virdiğini gördüm. Bunun üzerine hâl-i murâkebede nefsimde vâki’ olan şey’in işte bundan ibaret bulunduğunu bildim ve hükm ittim ki ocaktaki odun benden ve ben de ândan ibaret olub, ânın savtı benim ve benim savtımda anındır. Kezâlik ânın iştial ve ıztırâbı benim ve benim iştial ve ıztırâbım da ânındır. O gördüğüm üzre işte bu odun­dan zuhur iden alevin levni olub, başka bir levn değildir.

Hazret-i Sıddîk Radiya’llâhü anhü “Her neye bakar isem evvelâ Allâhı görürüm. Hattâ kalbimin nefsimin dahî mezâhir-i ilâhiyye-den birer mazhar olduklarını yakînen bilürüm” dimiş ve bu sözüyle her gördüği şeyde evvelen nefsini müşahede itmekde olduğunu ve ânın da Allâh’dan ibaret bulunduğunu i’tirâf eylemişdir.

(49/A) Zîrâ kuvve-i bâsıra ve kuvâ-yı sâ’ire hep ândan ibaret olmağla kendisi de bilâ şekk ânın aynıdır. Fakat Hazret-i Osman Radiya’llâhü ânhu her ne şeye nazar ider ise evvelen o şeyi ba’dehu Allah’ı müşahede itmekde olduğunu söylemişdir!

BA’ZI HALATIN ZUHURİYLE VAHDET-İ VÜCÛD’A İSTİDLAL

Hava gayet bulutlu olduğu ve şems o kesîf bulutlar altında kalmış bulunduğunu bir gün hücremde oturuyor ve vaktini bir dürlü ta’yîn idemiyor idim. Birdenbire kalbime “Şimdi ikindi ezanı okunacak” hatırası tulü’ itdi. Ve bu hâtıra birkaç kerre tekerrür iderek zihnimde karargîr oldu.

O anda vakt-i asrın hulul itmiş olduğunu bildim. Ve hemen ezan sadâsını dahî işitdim, gaybı biliş ise ancak o ya’ni “Allah” olduğun­dan kendimin Allâh’dan başka bir şey’ olmadığını işte bu hâdise ile de bi’l-istidlâl anladım bir de ahyânen nefsimde vâki’ oluyormuş gibi bir hareket-i kaviyye (49/B) ve bir meşiyyet-i serî’a hissederim, hem de bunu yalnız kuvve-i sâmi’am ile değil bi’l-cümle kuvvetlerim ile duyarım işte bu da vahdet-i vücûd’un hakikatine delâlet ider.

Bu esrarın tarafımdan dermiyân idilmesi bir fi’il-i ilâhî’den baş­ka bir şey’ değildir. Zîrâ Hakk Te’âlâ “Mâyaftehu’llâhu li’n-nâsi min rahmetin felâ mümsike lehâ ve mâ yümsikü felâ mürsile lehû min ba’dehu min rahmetini” buyurmuşdur ki, bunun cümleten me anîsinden biri de Hakk Te’âlâ bir nebî veya velî vâsıtasiyle nâsın hidâyetini irâde itdikte ânın menine kimse kadir olamayub ânın be­hemehal vukû’a geleceğinden ibâretdir. “Va’llâhu mütimmü nûrihi velev kerihe’l-kâfirûn”

RÛH

Eczâ-i ferdiyet-i bedeniyye’nin te’essürâtiyle bedende zahir ve âlât-ı bedeniyye vâsıtasiyle ef al ve harekât-ı mahsûsanın bedenden sudûruna bais olan keyfiyet “Ruh” ıtlak olunur. Bazı hükemâ ve mütekellimînin didikleri gibi “ruh” ba’de’l-beden hâdisdir. Kezâlik âlem-i misâl vâsıtasiyle beden (50/A) suretine temessül etmiş olan şeye de “Ki bir cevher-i nûrânîdir” rûh ıtlak olunur. Rûh bu cevher­den ibaret olduğuna göre hudûs-i bedene iki mertebe takaddüm etmiş olur.

Zîrâ âlem-i misâl bedenden bir mertebe, âlem-i ervah da âlem-i misâlden bir mertebe mukaddem olduğundan cevher-i nûrânîden ibaret olan ruhun bedenden iki mertebe mukaddem olması iktizâ ider. Resulü Ekrem Efendimizin “Hulika’l ervâhu kable’l-ecsâdi bi elfey âmin” hadîs-i şerifleri dahî buna işâretdir. Zîrâ buradaki “elfey” lafzı “mertebeteyn” mânâsına olub, hadîs-i şerîf “Ervah, ecsâddan iki mertebe evvel halk olundu” me alini müfîddir. Bundan ervahın hudûs-ı zamânî ile hadis olması da lâzım gelmez.

Resulü Ekrem (sallallâhû aleyhi ve sellem) Efendimize şu iki mertebeden her biri bin yıl suretine temessül itmiş olduğundan kendisine zuhur ve inkişâf eylediği gibi haber vermiş, ta’bîri ve tavzihi ise bizim dediğimiz şey­den ibaret bulunmuşdur.

(50/B) Bu tabirden gaflet itme zîrâ bu ta’bîr ile Resulü Ekrem’e zuhur idüb, cühelânın ta’bîrinden âciz ve gafil kalarak zahiri üzre hami itdikleri pek çok şeyler sana münkeşif olur. Ma’a hazâ hikmet ve maslahat yine ânları zahirleri üzre terkdedir. Ehlu’llâhdan “Küm-melîn” (kâmiller) bunu da pek a’lâ bilürler. El-hâsıl Resûl-i Ekrem’e zuhur iden manâlar hep suver-i mahsûsâtda zuhur itmiş ve halbu­ki böyle suver-i mahsûsâtda zuhur iden manâlar ekseriya ta’bîr ve tevile muhtâc bulunmuşdur. Resûl-i Ekrem bunları niçün ta’bîr ve te’vîl itmedi de zahirleri üzre bırakdı” diye suâl olunur ise diriz ki hasebü’z-zamân bir nev’î hikmete binâen Resûl-i Ekrem ânları ta’bîr ve tevile me’zûn değil idi. Bir ma’zeret-i meşru’aya binâen o zaman Resûl-i Ekrem ânları ta’bîr ve tevîl itmedi. Bu zamanda ise o mazeret mevcûd olmadığından artık şimdi ânları ta’bîr ve te’vîlde hiçbir mahzur yokdur. Bu sözlerimizden Nusûs-u Kur’aniye ve Ehâdis-i Nebeviyye’nin ma’ânî-i zahiresi nefy ve inkâr itmiş (51/A) olduğumuz anlaşılmasın zîrâ Resul ü Ekrem “İnne li’l-Kur ani zah-ran batnan ve li-batnihi batnan ilâ seb’ati ebtunin” buyurmuşdur. Binaenaleyh biz bir âyetin ve yâhûd bir hadîsin ma’nâ-yı zahirisine mugayir bir ma’nâ-yı bâtınîsi hakkında bir şey söyler isek maksadı­mız, zahiri nefy değildir. Belki biz zahire de, bâtına da hem de ye­dinci batna kadar bâtına da kâ’il ve zahir ile bâtın beynini câmî’yiz. İndimizde Kuran olsun, hadis olsun zahiren ve bâtınen Hakk’dır. Meğer ki zahirden mâni’ bir mecaz taayyün itmiş ola!

UMÛR-İ GAYBİYYE’NİN SUVER MAHSÛSÂT İLE TECELLÎSİ

Bir gün beyne’n-nevm ve’l-yakaza hâlinde bulunduğum bir sıra­da karşımda bir suret zuhur etti, bana birçok sözler söyledi. Ezcüm­le birisi “Bana meyi ideni ve beni tahsil eyleyeni Allâh’dan teb’îd ide-rim” kaziyyesi idi. Gözümü açub bunun rü’yâ olduğunu anlayınca o gördüğüm sureti dünyâ ile ta’bîr ve te’vîl eyledim. (51/B) Yine ayn-i hâlde bulunduğum bir zamanda ruhum bana tecellî itdi, et­rafıma şemsden daha ziyâde nurlar ziyalar saçıyor idi. Bir hâldeki ânın nuruna haddü pâyân tasavvuru bile mümkin değil idi. Bunun üzerine bana nâ-kâbil-i ta’rîf bir vecd ve bir bükâ arız oldu. Ve bu sırada birisi bana âhiret ile dünyâ arasındaki tağayyür ihtiyarlık ile gençlik arasındaki tagayyür gibidir” diye hitâb eyledi. Ve yâhûd bu söz kendi kendine kalbime tulü’ itdi.

Yine bir gün bir yerde oturuyor idim. Bana bir nevm-i hafif arız oldu. Âlem-i menâmda bütün mevcudatın Allâh’dan ibaret oldu­ğunu müşahede itdim. Ve bu sırada Hakk Te ala nın benim lisânım üzre “Ya Allah” diye nida eylediğini işitdim. Çünkü bütün âlem an­dan ibaret ve lisânım da ânın lisânı idi. Bu hengâmda bende bir vecd husule geldi ki ândan aldığım lezzet hâlâ beni gaşiy eylemekdedir!

İNSÂN’IN HEM BEDENİ HEM DE RUHU İTİBÂRI İLE GIDAYA İHTİYÂCI

(52/A) İnsân nefs-i natıka ile bedenden ibâretdir. Hâlbuki bun­lardan her ikisi içün de, rızk, rıfk, gıda, tenâ’um lâzımdır. Binâen aleyh insân agziyye-i bedeniyyesini tahsil içün sa’y eylediği gibi ag-ziyye-i rûhiyyesini tedârik içün dahî sa’y itmelidir.

Hattâ âkil olan kimse ağziyye-i rûhiyyesini tedârik içün daha ziyâde gayret eylemelidir. Çünki insân, bedeniyle değil asıl ruhiy­le insân olduğundan ağziyye-i bedeniyyesini tahsile sa’y idüb de ağziyye-i rûhiyyesini tedârike sa’y etmeyen hâ’ib ve hasır ve mevta a’dâdına dâhildir.

MEŞÂYİH-I İ’ZÂM’A MEYL-İ MUHABBETİN LÜZUMU

Resul ü Ekrem Efendimiz “İnne lillâhe fi eyyâmi dehrikûm ne-fehâtün elâ fete’eradu en-nefehâte” buyurmuş ve buradaki “nefehât” lafziyle mürşîdîn-i kâmiline işaret eylemiş ve diğer bir hadîsinde de “Men ehâbbe kavmen fehüve minhüm” buyurmuştur. Zîrâ birşeyi bir şeye takrîb eyledikde ânın hükmünü ahz ider. (52/B) Muhib de mahbûba kalben karîb ve mukbil olduğundan mazmûn-u hadîs bilâ şekk Hakk ve savâbdır. Hattâ görülmez mi ki gice ile gündüz yekdiğerine tekarrüb itdikde birbirinin hükmünü ahz idiyorlar. Ve bu cihetle “İhvan” nâmını alıyorlar.

SÛFÎ İBNÜ’Z-ZAMÂN’DIR

Sûfî ahvâl-i mâzîyeyi tefekkür ve ânın içün teessüf etmediği gibi ahvâl-i müstakbeleyi de teemmül itmez, belki vaktini teveccühe, tasfiyyeye, hâl-i hâzırda kendisine lâyık olan şeyleri tefekküre sarf eyler. Sûfî bir tarîk-i ibâdet dahî iltizâm itmez, her vakit Hakka tâbi’ olur. Hakk’dan başka bir şeye nazar eylemez. Ba’zan tatyîb-i hatır içün halk ile meşgul olur ise de bu sırada ve belki her nev’i iştigâlin­de ve her hâl ü kârında Hakka mukârindir. Her ne kadar şu iki iştigâl beyninde hasebe’z-zâhir tebâyün ve tezâd bulunur ise de. Zira a’mâl niyyât iledir. El-hâsıl sûfî “İbnü’z-Zamân’dır.

(53/A) SÂLİK-İ TARİKAT OLANLARA ZUHUR İDEN BİR HÂLET-İ MÜDHİŞE

Bir sâlik mertebe-i küfre vâsıl olub, o mertebeyi kat’ itmeyince tam müslümân olamaz. Bu mertebe iki islâm arasında bir berzah ol­duğundan orada tevakkuf iden sâlik tezânduk ider. Bu tevakkufdan Allah’a sığınırız. Ben dahî o mertebeye vâsıl oldum ve orada birçok zamanlar kaldım ise de lehü’l-hamd ve’l-minne inâyet-i ezeliyye im-dâdiyle oradan kat’-ı mesafe iderek sâhil-i selâmete çıkdım!

SÜLÛK’UN BA’ZI MUKTEZİYÂTI

Mürîdlerimizden bazılarını bizim bağın muhafazasına me’mûr itmiş idim. Bir gün ânlardan birisi yanıma gelüb ber-vech-i âtî ifâde de bulundu. Ve geçenlerde bir çocuğun bizim bağa girdiğini ve bir ağaçdan meyve koparmak üzere bulunduğunu gördük. Arkadaşları­mızdan filân derhâl (53/B) çocuğun yanına koşarak çocuğa bir tokat vurdu. Ben ise karşudan bu hâli seyr idiyor idim. Gayet müte essir ol­dum. Hattâ teessürümden ayakda duramayub, derhâl yere düşdüm. Çocuk ise düşmedi. Tokadı yiyen o çocuk olduğu hâlde benim ân­dan daha ziyâde müte’essir oluşuma ta’accüb ittim ve hâlâ idiyorum: “Bizim mürîd kendisine zuhur iden bu vakayı garâ’ibden add eyledi ise de bu gibi şeyler müntehilere ve hattâ mutavassıtlara göre muk-teziyât-ı sülûkden olub, ânlarda asla garabet yokdur. Kezâlik ara sıra bizi ziyaret iden ve muhibbân-ı sülehâdan bulunan bir genç tüccara zuhur itmiş olan vak’a-i âtiye dahî bu kabildendir. Mümâ’ileyh bir gün yanıma gelüb şu yolda ifâdede bulundu.

Bir gice odamda uyuyor idim. Birisi beni uyandırdı. Yatağımın üzerine oturdum, uyandıran adamın yüzüne bakdım, yüzünden leme an iden nurlar derûn-u hücreyi (54/A) tenvir eyliyor ve bu nûr gayet latif ve gayet dilgarîb (gönle yakın) bir nûr olmağla bence ma’rûf ve ma’lûm olan nurların, ziyaların hiç birisine benzemiyor idi. Bu zât karşumda bir zaman durdu ise de bu müddet zarfında bana hiç bir şey söylemediği gibi “Ben” de ana hiç bir şey söyleyemedim. Badehu birden bire gâ’ib olub gitti. Zulmetde yine avdet iderek derûn-i hücreyi istilâ eyledi. İkinci, üçüncü giceleri dahi ayn-i hâl vuku’ buldu. Fakat üçüncü gicede o zâtın yanında diğer bir zât daha bulunuyor idi. O gice sabah oldukda bu vakayı ehibbâmdan ba’zılarına hikâye itdim. Ve bunun üzerine gerek o zâtı ve gerek refi­kini bir daha göremedim. Birkaç gün sonra şiddetli bir hastalığa tu­tuldum az kaldı ki ölüyordum!

İNSÂN HER ŞEYDEN KÂMİLDİR

Nev-i insânda olan idrâkât, ıttılâât, tasarrufât, gerek mücerre-dâtda ve gerek ânların mafevklerinde bulunmak ihtimâli yokdur. (54/B) Yani şu mertebe-i nev’-i insânî’de “Vücûd-i Mutlak” içün hâsıl olan kemâlât merâtib-i sâ’ire’nin hiç birisinde hâsıl olmak mümkin değildir. Çünki Vücûdun mir’ât-ı mücellâ-yı uzmâsı an­cak insandır. Bunun içündür ki bir hadîs-i kudsî ‘de “Levlâke levlâk lemmâ halaktü’l-eflâk” buyurulmuş ve melâ’ike dahî insâna secde ve inkıyada me’mûr olmuşdur.

Akl-ı küll, Nefs-i küll ve bunların fevkindeki merâtib vücûdu insânda zuhur itmedikçe insân gibi bir şeyi idrâk ve ilm ânlar içün gayr-i kabildir. Çünki nefsî vücûd herşeyden ârî olduğundan vücûd’un bir şeyi insân gibi idrâk etmesi kendisine ancak mertebe-i insâniyyede mümkin olabilür. Vâki’a âlemde zuhura gelmekde olan eşyâ-yı acîbe ve âsâr-ı garibenin fâ’ili, mutasarrıfı müdriki hep vücûddur. Fakat merâyâ (aynalar) ve mezâhir vâsıtasıyle vücûd’dur. Eğer bu tahkiki anlar isen rüşde baliğ olarak hidâyeti kabul itmiş olursun!

HER ŞEY’İN VÜCÛD-İ MUTLAK OLDUĞU

(55/A) Bilmelisin ki, akıl, nefis, rûh, kalb hep “Allah” ismiy­le müsemmâ olan Vücûd-i Mutlakdan ‘ibâretdir. Bunlara “Vücûd” nâmı virilmesi her birinin merâtib-i vücûd’dan bir mertebe ve mezâhirinden bir mazhar olması i’tibâriyledir. “Vücûd-i Mutlak” o şeydir ki etvâra sirayet eder. Ve bir mertebeden diğer bir mertebeye intikâl eyler ba’zan felek ba’zan melek, ba’zan unsur, ba’zan me adin, ba’zan nebat, ba’zan hayvan, ba’zan insân suretinde zuhur ider. El­hâsıl esfel-i sâfilîn ândan ibaret olduğu gibi a’lâ-i illiyyîn de andan ibâretdir.

“Vücûd-i Mutlak” o şeydir ki, evvelâ sûret-i anâsır da zuhur it­miş ba’dehu sûret-i me’âdinde zuhura gelmiş sonra ândan sûret-i nebâtiyye’ye ve ba’dehu sûret-i hayvâniyye ye andan sonra dahî sû­ret-i insâniyyeye intikâl eylemişdir.

Binâen aleyh bu suretlerin sahibi heb o “Vücûd-u Mutlak” olub, o da Hakk Te’âlâ Hazretlerinden ibâretdir! (55/B) Hattâ bu suret­ler za il olsa vücûddan başka bir şey kalmaz. Nitekim bir koyun eki olundukda (yenildiğinde) insân olur ve bu da nefsin bedende tedbi­riyle husule gelir. Çünki bedende hâsıl olan şeylerin müdebbiri hep nefs olub, iktizâsına göre orada envâ’-i tedbîrâti icra ider.

Me’kûlât-ı sâ’ireyi de buna kıyâs eyle işte Vücûd-i Mutlak’ın bir nev’inden diğer nev’e ve bir mertebeden diğer mertebeye intikâli buna benzer. Bütün merâtibde intikâl iden vücûd-i mutlak olduğu içündir ki, Hazret-i Alî( kerremâllahu veche)’den “Ene’l-kalem”, “Ene’l-levh”, “Ene’l-arş”, “Ene’l-kürsî” sözleri südûr itmişdir.

RÜ’YETU’LLÂH

Cenâb-ı Hakk’ın suver-i mahsûsâtdan bir nev’-i sûrede kendisi­ni evliya kullarına göstermesi ve bu tarîk ile anların Cenâb-ı Hakk’ı görmesi mümkindir. Bu da ânlara taraf-ı İlâhîden bir nevi atıfet ve bir nevi keramet olmak hikmetine mebnîdir. Çünki Hakk Te’âlâ bir abd-i muhlisine bu veçhile görünmeğe kadirdir.

(56/A) “Risâle-i Kuşeyriyye”de bâb-ı keramet fasıllarında bu nev’ rüyet hakkında iki kavil zikr olunmuşdur.

EVLİYÂ’ULLÂH’DAN BA’ZI HAVÂRIKIN ZUHURU

Bir gice hücremde oturuyor idim, bir pervane geldi, sirâcin et­rafında uçmağa başladı, kendisini birkaç kere sirâca çarpdı, nihayet yere düşdü. Vefat idüb itmediğini anlamak içün pervaneyi elime aldım, cisminin her tarafını nazar-ı tedkîkden geçirdim. Zavallıda hayâtdan bir eser kalmadığını görünce artık vefat itmiş olduğu­na kat’iyyen hükm itdim. Ba’dehu Bâyezid-i Bistâmî Hazretlerinin vefat itmiş bir karıncaya nefh-i rûh iderek diriltmiş olduğu meseleyi tahattur idüb ben de bu pervaneyi ol vech ile diriltmek istedim ve hemân safî bir kalb, hâlis bir yürek ile üfürüb bi-izni’llâh anı ihya eyledim. Pervane dirildikden sonra kemâ fî’s-sâbık uçmağa başladı.

Güya ki evvelce âteşe düşmemiş ve bi’l-ihtirâk vefat itmemiş idi.

(56/B) Zinhar bunu inkâr itme. Zîrâ ârifde Allah mütecellî olub, Allah ise her şeye kadirdir. Nitekim gaybi de ancak o bildiği hâlde ekmel-i mezâhir olan insanda zuhur etmesi ve bu suretle arifin an­dan ibaret bulunması sebebine binâen arif dahî mugayyebâta mutta­li olmakdadır. İşte bir arifin ihyâ-i mevta itmesi de bu kabildendir!

AHVÂL-İ ENBİYÂ

Enbiyâ, hâl-i nevmde (uykuda) olduğu gibi hâl-i yakazada da bu âlemden âlem-i misâle ruhen intikâl iderek, orada bir takım eşya müşahede iderler. Bunun içün ânların müşahede ettikleri şeylerin bazıları te’vîl ve ta’bîre muhtâc olurlar. Nitekim, Resulü Ekrem sallalâhû aleyhi ve sellem Efendimiz Hazretleri bir gün yakaza hâlinde iken âlem-i misâle ruhen intikâl itmiş ve orada kadın suretinde bir suret müşahede eylemiş idi de ba’dehu o sureti dünyâ ile tabir bu­yurmuşlar idi. İmdi âlem-i misâlde görünen o sureti dünyâ ile ta’bîr itmek lâzım gelince bir nebiye yine o âlemde görünen cennet, hür, kusur, (57/A) gibi eşyanın suretlerini kendilerine münâsib birer manâ ile ta’bîr itmek ve ânların muhtemelâtından olan me’ânî-i uh-râya hami itmek ve ol bâbda şeref-nüzûl iden âyetleri de ol veçhile te’vîl ve tefsir itmek dahî mümkin olur. Bunun içündür ki Resulü Ekrem “İnne li’l Kur’âni zahran ve batnan ve li-batnihi batnan ilâ seb’ati ebtunin” buyurmuşdur!

SIFÂT-IİLÂHİYYE

Cenâb-ı Hakk’ın sem’, basar, kudret, hayât, ve sâ’ire gibi bir çok sıfatları vardır. Bunların cümlesi mezâhire zuhur itmekde bu vâsıta ile his ve idrâk olunmakdadır. Mezâhirden nazarî kat’ ile Cenâb-ı Hak bi’z-zât kendisi dahî bu sıfatları hâ’izdir. Ve bu i’tibâr ile sıfât-ı mezkûre sıfât-ı zâhiriyye ye teşbîhden beri aklın, vehmin hayâlin, id­râkinden müte’âlîdir. Sıfât-ı Hak rûhâniyye olsun cismâniyye olsun hayvâniyye olsun, cemâdiyye olsun, semâviyye olsun, arziyye olsun, nebâtiyye olsun, hulâsa her ne olur ise olsun (57/B) bi’l-cümle eş­yada sabit ve mevcûddur. Ezcümle hayât sıfatiyle cümle eşya hayât bulmakda kelâm sıfatiyla da her şey ânı tesbîh ve takdîs eylemekde-dir!

KUVÂ-Yİ İNSÂNİYYE HEP HAKK’DAN İBÂRETDİR

İnsânın sem’i, basarı ve sa ir kuvâ-yı zâhiriyye ve bâtıniyyesi hep “Hak’dan ibâretdir. Bunu nevâfil ile kesb-i kurbet idenlere tahfife sebeb ise ma’rifet-i kâmilenin ânlarda husulüdür. Ya’nî envâ’-i nevâfil ile bi’l-iştigâl Cenâb-ı Hakka tekarrüb idenler kendi kuvâ-yi zahi­re ve batmalarının hep Hakk’dan ibaret olduklarına ilm ve ma’rifet hâsıl ettikleri ve nevâfil ile iştigâl itmiyenlar ise bu hakîkatden gafil bulundukları içün hadîs-i kudsîde: “Envâ’-i nevâfil ile bana takarrüb idenin sem’i, basarı, eli, hep ben olurum” buyurulmuş ve başkaları bu hükümden istisna idilmişdir. ‘İlmiyle âmil olmayan câhil addolu­narak, zümre-i cühelaya ilhak olunduğu gibi!

TE’SÎR-İ ME’ÂSÎ DE İHTİLÂF

İ’tikâdın ihtilâfıyle te’sîr-i me’âsî dahî ihtilâf iderek (58/A) bir âsî kendi itikadına göre muamele olunur. Nitekim “Ene inde zanne abdî bî” hadîs-i kudsîsi dahi buna delâlet ider. İşte elem, tenâ’um, azâb, derekât, lezzât, derecât hep bu asla teferru’ eyler.

Binâenaleyh ba’zı şahsın mu’azzeb ve müte ellim olmasına sebeb olan bir fiil diğer şahsın mütena’îm ve mütelezziz olmasına sebeb olur. Kezâlik te’sîr-i rü’yâ dahî bi-hasebi’l-i’tikâd tefâvüt ve ihtilâf ey­ler. Ayn-i rü’yâ hasebe’l-i’tikâd bir müslim hakkında sû-i te’sîr itdiği halde bir Nasrânî hakkında hüsn-i te’sîr ider. Aks-i kaziyyede bunu îcâb eyler!

CENÂB-I HAKK İLE MÜKÂLEME

“Sekiz yüz on” senesinde saferü’l-hayr’in bir gicesinde idi. Şid­detli bir hastalığa dûçâr oldum. O derece ki hayâtumdan kat-i ümîd itdim. Ve hemân mâsivâdan bi’l-külliye sarf-ı nazar iderek Hakka teveccüh eyledim. Derûn-i dilden: “-Yâ Rab! Bu hastalıklarını ala­cak mısın?” deyü niyaz itdim. Bunun üzerine hiçbir suret müşahede itmeksizin Hakk Teâlâ’nın: (58/B) “-Ben seni bu hastalıkdan halâs ideceğim” dediğini işitdim. Ve hemân kendime gelüb vücûdumda âlâm ve ıstırâbdan eser kalmadığını hisseyledim, derhâl kemâl-i beşâşetle kalkub oturdum! Allah şâfi-i hakîkîdir.

İSTİDLÂLÂT-I AKLİYYE

Akıl ve nazar tarikiyle iştigâl insân içün bir ikâl ve bir hicâbdır. Zîrâ kuvve-i müfekkire vehim ve hayâl ile mahlut ve memzûc oldu­ğundan bir insân fikir ve nazar tarikiyle uğraşdıkça bu iki kuvvetin kendisine tasallutundan halâs olamaz. Ve binâenaleyh bu tarîk ile eşyayı bi-hakkın bilemez. Mütekellimînin mesâilden bir meseleye fikir ve nazar tarikiyle ilim hâsıl ve ânın üzerine karar verdikden bir müddet sonra kendisine o meselenin hilafı zuhur iderek ândan rücû itmeleri dahî müdde amızı isbât ider! Hâsılı nazar ve fikriyle iştigâl i’tibâriyle akla i’timâd yokdur. Çünki karîban beyân olundu­ğu veçhile vehim ve hayâl ana tasallut (59/A) itdiğinden bu hâl anı idrâkât-ı sâfiyye’den ve bir şeyin hakikatini lâyikıyle keşf ve izhârdan men ider. Bu maksadı birazda şöyle îzâh idelim. Akılda iki cihet var­dır:

Birisi “Fikir” ve “Nazar” tarikiyle eşyayı idrâk; diğeri de “Tasfiy-ye-i bâtın” ile bir şeyi “keşf” ve “izhâr “dır. Aklın bi-tarîki’l-keşf bir şeyi idrâki etemm ve hatâdan eb’ad (uzak) olub, bi-tarîki’n-nazar id­râki ise hâyâlât-ı vefîre (çok) ve hatâyâ-yı kesîre ile mahlut (karışık) ve memzûcdur. Halbuki tarîk-i keşf ancak tasfiyye ve teveccüh ve enbiyâya ittiba ile hâsıldır. Binâenaleyh bunlardan hâli olan fikir ve nazar tarîki insân içün mûcib-i hacâlet ve dalâletdir.

Öyle ise riyâzetde mücâhede de hep enbiyâya ittibâ itmek fikir ve nazar ile iştigâli i’tibâriyle akla ittibâ’ı terk eylemek her âkile ve her sâlike evlâ ve elyakdır. Tâ ki hakikat kendisine tecellî eylesün de hakâyık-ı eşyayı Hakkıyle bi’l-idrâk, aklı kedürât ve evham ve hayâlâtdan masun ve mahfuz kalub Cenâb-ı Hakk’ı lâyık olduğu ve­çhile bilsün!

(59/B)YİNE BİR RÜ’YÂ

Birgün âlem-i manâda semâdan bir iki yıldızı elimle mess ede­rek ânların eczâ-i semâdan birer cüz gibi olub başlı başlarına birer şey olmadıklarını müşahede itdim. O ânda hatırıma şu geldi; tavus kuşunun kanadındaki altun gibi şeyler başlı başına birer cüz olma-yub belki o kanad eczasından oldukları ve şu kadar ki, bu cihetle bunların eczâ-i saireye mugayir bulundukları gibi bu kevkeblerde ayrı ayrı birer şey değil belki eczâ-i semâdan olub yalnız beyazlık gibi kırmızılık gibi bir takım elvân-ı muhtelife ile eczâ-i sâ’ireden temeyyüz etmişlerdir. Kevâkibin hadd-i zâtında böyle olmalarıda muhtemeldir. Bu hâl bazı elmalarda dahî müşahede olunur. Zîrâ bir elmanın bazı mahalleri kırmızı ve diğer mahalleri ise bu renkden hâli olduğu kesîrü’l-vukû’dur. Halbuki kırmızı rengi ha iz olan cüz başlı başına bir şey değil belki eczâ-i sâ’ire gibi o elmadan bir cüzdür. Şu kadarki haiz olduğu kırmızı renk ile eczâ-i sâ’ireden temeyyüz eylemişdir. İşte kevâkibin de (60/A) semâya nisbetle böyle olması­na hîç bir ma’nî yokdur!

ÂHİRETİN BİR MA’NÂSI DAHA

Herşey’in evveline “dünyâ” ve akıbetine de “âhiret” tesmiye olu­nur. Meselâ zinâ, şarâb ve hamr gibi şeyler ile evvelâ bir nev-i lezzet husule gelîr ba’dehu bu lezzet ve meserreti bir fezâhat, bir nedamet ta’kîb ider ki işte o lezzete “Dünyâ” ve o nedamet ve fezâhata da “Âhiret” nâmı virilür. Halbuki bunların her ikisi de şu âlemde vâki’ olur. Bi’l-cümle ef’âli ve ânları ta’kîb iden âsâr ve netâyic-i sâ’ireyi de buna kıyâs eyle!

ÂLEM-İ MANÂDA ZUHUR İDEN BAZI KEŞFİYÂT

“Sekiz yüz on sekiz” senesinde cemâziye’l-âhîr’in aşr-ı evvelinde Perşembe gicesinde âlem-i manâda Muhyiddîn-i Arabi’yi gördüm. Bana didi ki; “Şeytânı bu âlemden atmak istedim ve atdım. Şimdi bu âlemde şeytân kalmadı (60/B) yalnız ba’zı âsârı kaldı. Ba’dehu bu rü’yâyı ashabımdan bazılarına hikâye itdim ve bunu hıfz idüb suâl ettiğim zaman bana hikâye eylemelerini kendilerine ekîden tenbîh eyledim. Allâh’ü a’lem bunun te’vîli şudur. Şeytân insandaki kuvve-i vâhimeye; Muhyiddîn’in ânı bu âlemden atmış olması da tesânîf ve te’lîfât-ı kesîresiyle o kuvvetin hemân bi’l-külliye denilecek kadar hükmünü izâle ve yerine tevhîd-i sırfî ikâme eylemiş olmasına ve ândan bazı âsârın bekası da o kuvvetin bazı kimselerde hâlâ hüküm-fermâ olmasına işâretdir.

Bu rü’yânın bana zuhuru da o günlerde “Fusûs” müzakeresiyle meşgul bulunduğuma mebnî’dir. Yine bir gün âlem-i manâda biri­sinin bir bağçede zikrullâh ile meşgul olduğunu gördüm. Uykudan uyanınca yanımda bir müridin Allah‘ı zikr eylediğini müşahede it-dim ve bunun üzerine: “Men ehabbe en yertâdâ riyâda’l-cenneti fel yüksur zikrullâhi Te’âlâ” hadîs-i şerifinin hakikatine kat’iyyen hükm eyledim. Çünki bu hadisin meali Allâhı çok zikr iden bir kimsenin (61/A) cennet bağçelerinden bir bağçeye mâlik olacağını ifâdeden ibaret olub zuhur iden şu vak’a-i nevmiyye ise bu hakikati bana ay­nen gösterdi!

MENÂFİ-İ ZİKRULLÂH

Allah Teâlâ Hazretlerini çok zikr itmek miftâh-ı cümle-i kemâlât-dır. Zîrâ bi’l-cümle kemâlât Allâh’dan olub âna takarrüb ise ancak devâm-ı zikr ile hâsıldır. Çünki “Men ehâbbe şey’en eksere zikrâ” hadîs-i şerifi mantûk-i âlîsince zikr-i kesîr muhabbeti, muhabbet de kurbeti îrâs ider. Fi’l-vâki muhâbbetu’llâh zikirden başka bir şeyle hâsıl olmaz. Zîrâ Hak Te’âlâ rü’yet-i basar ile idrâk idilemez ki gö­zümüz ile anı görelim de o vâsıta ile âna muhabbet idelim, bâtında başka bir şey ile meşgul olur ise bu hâlde ayn-i basiret ile de idrâk idilemez. Ve binâen aleyh artık ana muhabbete imkân bulunamaz. Bunun içündür ki ibtidâ-yi emr de sâlik ile Allah arasında ülfet ve münâsibet gayet suûbetlidir (zordur). Celb-i ülfet ve tahsîl-i münâ­sebet (61/B) içün Allah’ı tezekkür ve tahayyül lâzım gelür. Ve bu da ancak “Zikr-i da imî” ile husûl-pezîr olur. İşte buna binâen Hakk Te’âlâ Hazretleri “Üzküru İlahe zikran kesîrâ” “Ve kezikriküm âbâ uküm” âyetleriyle ibâdete tarîk-i zikri talîm itmiş ve bunla dahî anlara re’fet ve şefkatini izhâr eylemişdir.

Fî’l-vâki’ bir sâlik zikre devam ettikde bu zikr ânın bâtınına sirayet eyler. Ba’dehu kalbe vâsıl olur. Ve işte o zaman matlûb olan muhâb-betullâh dahi husule gelerek ânınla telezzüz itmeğe başlar, ândan sonra da isti’dâdına göre kendisine ebvâb-ı rahmet feth olunur.

Zikr-i dâ’imî ile telezzüz muhâbbetullâh’ın husulüne alâmet ve bu da cennetin infitâhına ve se adet-i ma’neviyyenin husulüne bir emaredir. Nitekim “Mektubun alâ bâbü’l-cennet lâ ilahe illa’llâh” hadîs-i şerifi dahî zikirsiz Allah idrâk olunamayacağına ve ebvâb-ı Cenneti feth idilemeyeceğine işâretdir!

ECZÂ-İ ÂLEM’İN YEKDİĞERİNE OLAN ŞİDDET-İ İRTİBATI

(62/A) Bütün âlem a’lâsiyle esfeliyle sahîhu’l mizâc bir insân gibi olub, cevf-i âlemde ve şu fezâ-yı nâ-mütenâhîde bulunan bil­cümle eşya ve ecsâmın yekdiğerine şiddet-i irtibat ve te’sîri vardır. İşte bu âlemin nizâmına sebeb olan şey ânın şu evzâ üzerine bulun­masıdır. Ve bunun içün “Eflâk bulundukları hayizlerden biraz irtifa veyâhud bir mikdâr inhitat itseler nizâm-ı âlem bilâ şek muhtel olur” dimişler!

HER ŞEYDE İKİ CİHET

Bu âlemde her şeyde iki cihet vardır. Birisi cihet-i hüsn diğeri de cihet-i kubhdur. İmdi Hakk Teâlâ bir kuluna bir işi işletmek ister ise âna o işin o fi’ilin cihet-i hüsnünü irâ’e ider. Ve bunun üzerine o kullar da o işi işler. Kezâlik eğer Hakk Teâlâ bir kuluna bir şey terk ittirmek diler ise âna da o şey’in cihet-i kubhunu irâ’e eyler. O kulda o işi terk eyler. İşte bu hâl esbâb-ı kemâlâtda dahi carî olduğundan Hakk Tealâ bir insânı derece-i kemâle îsâl itmek (62/B) ister ise âna esbâb-ı kemâlde ki cihet-i hüsnü ve ezdâdındaki cihet-i kubhu irâ’e ider. Ve bunun üzerine o insân dahî esbâb-ı mezkûre ile iştigâl ve ezdâdını terk iderek maksûduna nail olur. Meselâ Zikr-i dâ’imî esbâb-ı kemâlât cümlesindendir.

İmdi Hakk Tealâ herhangi bir kimseyi kemâlât-i ekâbir ve derecât-i ebrâra îsâl itmek ister ise zikr-i dâ’imîdeki cihet-i hüsnü ve terkindeki cihet-i kubhu ana göstererek bu zikri kendisine sevdirir. Bunun üzerine o da zikr-i dâ’imî’ye mülâzemet ide ide nihayet bi-mennihi’l-kerîm matlûbuna vâsıl olur. Vesa il-î sâ’ireyi dahi buna kıyâs eyle herşeyin böyle iki ciheti cami olması hiç de istib’âd olu­namaz. Çünki Allah buna kadir bu da büyük bir asla müsteniddir ki o da zerrât-ı âlemden her zerrenin câmi’üezdâd olmasıdır. Zîrâ Hakk Te’âlâ Cemâl ve Celâl sıfatlarıyla her zerrede tecellî itmiş ve binâenaleyh her zerre ve her şey bu iki sıfatın eserini haiz olmuşdur. Meâsî ve seyyiât dahî böyle olub, ânlardaki cihet-i hüsnü görenler anları fı’ile ve cihet-i kubhu görenler dahi anları terke müsâra at ey­lerler.

İntiha.

HAKKINDA

Şeyh Bedreddin bir takım kaynaklara göre Edirne civarında eski bir kaza merkezi olan Simavnada dünyaya gelmiştir. Babası Selçuklu kadıla­rından İsrail b. Abdülaziz’dir. Dedesi Abdülaziz Selçuklu Sultanı III. Ala-addin Keykubat’ın kardeşinin oğlu ve aynı zamanda veziridir.

Babası Simavna’da kadı iken h. 760 / m. 1359 yılında Bedreddin Mah-mud dünyaya gelir. İlk derslerini babasından alan Şeyh Bedreddin, babası­nın yanında hafız olur. Daha sonra babasının izniyle Edirne’ye gidip Kap­lıca Medresesinde tedrisatına devam eder. Mevlana Yusuf’tan sarf, nahiv; Şâhidî’den fıkıh dersleri alır. Bu iki zattan bir süre ders aldıktan sonra tah­sile devam etmek için Mısır’a gitmek üzere yola çıkar. Bir süre Konya’da kalır. Mevlana Feyzullah’tan sarf, nahiv ve ilm-i nücûm dersleri alır. Bu zat vefat edince Halep ve Şam üzerinden Kudüs’e gider. Memlüklülerin Ku­düs emiri Ebû Ali el-Keşmirî ile karşılaşır. Bedreddin’in zekâsına ve ilmine hayran kalan emir, ona çok iltifat eder. Bir müddet burada kalan Bedred­din, Mescid-i Aksa’daki âlimlerin ders halkalarına katılır.

Bundan sonra Mısır’a geçer. O devirde Ezher en şaşaalı dönemlerini yaşamaktadır. Seyyid Şerif Cürcânî, Kutbuddin Râzî, Bedreddin-i Aynî gibi âlimler orada bulunmaktadır.

Şeyh Bedreddin orada ilim tahsiline devam Seyyid Şerif-i Cürcânî ve Mübarekşah Mantıkîden mantık tahsil eder. Bu esnada hacca gider. Mekkede Zeylaîden fıkıh dersleri alır. Burada el-Keşmiri ile buluşur ve Kudüs’e giderler. Tekrar Mısır’a döner. Mısır’da Hacı Paşa ile buluşur ve Şeyh Ekmeleddin ile tanışır.

Zekâsı ve ilimlerdeki ustalığı dolayısıyla Sultan Berkok’un oğluna öğ­retmen tayin edilir. Bu dönemde Bedreddin kitap telifine başlar. Ukûdu’l-Cevâhir adlı esere şerh yazar. Letâifü’l-İşârât isimli fıkıh kitabını kaleme alır. Bu sırada tasavvufa temayül gösterir ve Şeyh Hüseyin Ahlatı ile tanı­şır.

Onun ölümü üzerine posta geçer; ancak itirazlarla karşılaşınca Mısır’ı terk eder. Kudüs, Halep ve Şam yoluyla Konya’ya gelir. Burada Somuncu Baba lakabıyla meşhur olan Hamîdüddin Aksarayî onu ziyaret eder. Ora­dan Germiyan ülkesine, ardından Aydın ve Tire’ye geçer. İzmir’e gelince Sakız’dan bir çok papaz gelir, elinden müslüman olur.

Şeyh Bedreddin, Aydın ve Tire yolu Edirne’ye dönmek ister. Ancak beyler arasındaki çatışmalardan dolayı Kütahya’ya ve Domaniç’e gider. Bursa’dan Gelibolu yoluyla Malkara’ya gelir, oradan Edirne’ye geçer.

Fetret devrinde Musa Çelebi Edirne’de sultanlığını ilan edip, Şeyh Bedreddin’i kazaskerliğe getirir. Bedreddin, Câmiü’l-Fusûleyn adlı eserini burada kaleme alır. Üç buçuk yıl boyunca vazifesini sürdüren Şeyh bu es­nada Teshîl’i yazmaya başlar.

Musa Çelebi, yenilip hayatını kaybedince, Mehmet Çelebi, Şeyh Bedreddin’e aylık bağlayarak İzmir’e sürgüne gönderir. Teshîl’i burada ta­mamlar. Padişaha sunar ve Hacca gitmek için izin ister.

Sultan, buna müsade etmez. Bunun üzerine Şeyh gizlice İznik’ten ka­çar, İsfendiyar Beyine gider. Ancak Bey, Çelebi Mehmed’den korktuğu için ülkeyi terk etmesini ister ve Zağra’ya gönderir.

İran tarafına gitmek isteyen Şeyh Bedreddin’in bu isteği reddedilir. Bey razı olmaz. Kırım Hanına gemiyle yollar. Şeyh gemiye binerek Kırım’a doğru yol alır. Ancak oradaki deniz yolu Cenevizliler tarfından tutulduğu için, kaptan gemiyi Eflâk sahillerine yanaştırır. Şeyh’i burada bırakarak, gemiyi hareket ettirir.

Şeyh Bedreddin, karaya çıkınca bazı Eflâklılarca şehre götürülür.

Padişah Şeyhin geldiğini işitince, Elvan Bey ve adamlarını, üzerine gönderir. Onlar da Şeyhi alıp Serez’e getirirler ve bir eve hapsederler.

Selanik üzerine sefer için yola çıkan, Sultan, haberi işitince Serez’e ge­lir.

Serez’de Sultanın karşısına çıkarılan Şeyhe saltanat ve nebilik davasın­da bulunduğu şeklinde ithamlar vardı. Şeyh bunları reddeder.

Şeyhin torunu Hafız Halil, Sultanın, Şeyhin faziletini bilmesine rağ­men, onun etrafına çok mürit toplanmasından ürktüğünden, Şeyhi orta­dan kaldırma kararında olduğunu yazar.

Bir kısım tarihçiler, Şeyh’in kendi fetvasını kendisi vererek kendi ida­mına fetvayı verdiğini, diğer bir kısım tarihçiler ise, diğer alimlerin Şeyh Bedreddin’in ilim ve tasavvuftaki ululuğu karşısında aciz kalıp onun hak­kında fetva vermekten çekindikleri ve Haydar-ı Acemi adlı bilginden fetva aldığını söylerler. Ancak verilen ceza şer’î olmaktan ziyade örfî olmalıdır. Hafız Halil de şer’an Haydar-ı Aceminin fetva vermediğini, bu sebeple insaf sahibi biri olduğunu yazmaktadır.

Neticede h. 818’de idam edilmiştir.

Eserleri:

  1. Letâifü’l-İşârât
  2. Teshil
  3. Câmiû’l-Fusûleyn
  4. Varidat
  5. Ukûdül-Cevahir Şerhi

Şeyhe en fazla hücum, Varidat adlı eserden dolayıdır. Ancak eldeki mevcut Varidat nüshalarının Şeyhe aidiyeti son derece tartışmalıdır. Zira eldeki Varidat nüshaları düzenli ve tertipli olarak kaleme alınmış bir eser manzarasını göstermemektedir. Ders notları ve şifahî olarak söylenmiş bir takım sözlerin birileri tarafından rastgele, düzensizce yazıya geçiril­mesi tarzındadır, birbirinden kopuk musahabeler şeklindedir. Söylenen sözlerde konu bütünlüğü olmadığı gibi, çelişkileri de barındırmaktadır. Daha çok vecize tarzındadır. Zaten mevcut Vâridât’ın ortaya çıkışı 16. yy

başlandır. Sohbetler şeklinde olup mukaddime ve hatimesi yoktur. Bazı kimselerce notlar şeklinde derlenip tasnif edilmiş olduğu görülmektedir. Mevcut nüshanın onun kaleminden çıkmadığı anlaşılmaktadır. Belki de farklı bir Varidat nüshası bile olabilir. (M. Yüksel, s. 104)

Varidat gözönüne alınırsa, Şeyh’in ibahîliğe açık meşrepli hatta batini olduğu iddiaları vardır. Bu görüşü, Aziz Mahmud Hudayî ve Sofyalı Bâlî dile getirmişlerdir. Ancak bu görüşler Şeriata aykırı inançlardır. Câmiû’l-Fusûleyn ve Teshil gibi eserlerin sahibinin, kazaskerlik yapmış birisinin bunlara inanması beklenemez.

Vâridât’ın birçok şerhi vardır. Muslihiddin Yavsî ve Muhammed Nuru’l-Arabî Şerhleri, meşhurlarındandır.

Elimizdeki eser de son Osmanlı Şeyhülislamlarından Musa Kazım Efendi’nin şerhidir. Dinî makamların en üst derecesine çıkmış bir zâtın şerhinin okuyuculara ufuk açacak bir eser olduğunu düşünmekteyiz.

M. Serhan Tayşi

***********************************************

VÂRİDÂT-İ BEDREDDİN

Günümüz Türkçesiyle

Prof. Dr. Bilal Dindar’ın Tenkidli Basımından Tercüme Eden:

Dr. Cengiz KETENE

 Yayımlar Dairesi Başkanlığı’nın 6.12.1990 tarih ve TERED 928  5  1  2845 sayılı makam onayı ile birinci defa olarak 5000 adet bastırılmıştır. Kamer Matbaacılık  ANKARA

 Bu kitapta, okuyucu Osmanlı Devleti’nin ilk dönemlerinde yetişen, felsefe, fıkıh ve tasavvuf bilgini Simavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin’in bilinen “Varidat” adlı Arapça eserinin tercümesi sunulmaktadır.

Bu ünlü eser Türkçe’ye tercüme edilirken, hiç bir yorum yapılmamış ve mümkün olduğu ölçüde her kesimin anlayabileceği bir dil kullanılmaya çalışılmıştır.

Yaklaşık altı yüzyıl önce Arapça olarak kaleme alınan Varidat, son derece ağır bir dil ve üslupla yazılmıştır. Felsefî, dinî ve tasavvufî konuların ele alındığı bu eserin, Türkçe’ye tercüme edilmesi de birtakım güçlükleri beraberinde getirmiştir. Ancak, elden geldiğince güçlüklerin giderilmesine çalışılmış ve iyi bir tercüme olması için gayret sarf edilmiştir.

Kitabın yazan Şeyh Bedreddin’in öldürüldüğü tarih hakkında değişik bilgiler verilmektedir. Muhtemelen 1414 ile 1420 yılları arasında öldürülmüştür.

Bu kitapta, yazarın sadece “Varidat” adlı eserinin tercümesi okuyucuya sunulması amaçlandığından, Şeyh Bedreddin’in hayatı ve diğer eserleri konusunda ayrıca bilgi verilmemiştir. Çeşitli kaynaklarda bu hususta yeterli bilgi bulunmaktadır.

Tercümenin amacına ulaşması ve faydalı olmasını dilerim.

12 Aralık 1990

Dr. Cengiz KETENE

Can  kuşun her zamân ezkârıdır vâridât,
Akl u hayâlin hemân efkârıdır vâridât.
İşidicek Hakk adını duydu cânım hub dadını,
Bildim kamu âriflerin esrârıdır vâridât.
Sıdk ile gönlüm sever görmeğe hem cânım iver,
Anın içün kim Hakk’ın envârıdır vâridât.
 Ol dürr-i yekdânenin kadri bilinmez anın,
Bu dil-i vîrânenin mi’mârıdır vâridât.
 Gerçi kütüp çok yazar ilm-i ledünden haber,
Cümlesi bir bahçedir gülzârıdır vâridât.
 İlm-i Füsûs’la tamu odları söyünür kamu
Anın yerinde biten ezhârıdır vâridât
 Muhyiddin ü Bedreddin ettiler ihyâ-yi din,
Deryâ Niyâzî Füsûs enhârıdır vâridât.
 Niyâzî-i Mısrî kaddese’llâhü sırrahu’l azîz

************

بِسْـــمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ

الحمد لله رب العالمين    والصلاة والسلام على رسولنا محمد  وعلى اله وصحبه وسلم اجمعين

 Bismillahirrahmanirrahim

Allah’ın adıyla

(Not: Şeyhü’l-İslâm MUSA KÂZIM EFENDİ’nin metni içerisinde bulunmakla beraber kısmî eksiklikleri vardır.)

  Âhiret işlerinin, câhillerin iddia ettiği gibi olmadığını bil. O işler buyruk, bilinmeyen gayb ve meleklerin dünyasıyla ilgili olup, câhil halk tabakasının iddia ettiği gibi, gözle görülen dünyayla ilgili değildir.

Peygamberler ve halis kişilerin söyledikleri doğrudur. Fakat temel nokta onları anlamamadır. Bunu iyi bil ve hiç şüphelenme ki, cennet, köşkler, ağaçlar, huriler, mallar, ırmaklar, meyvalar, azap, ateş ve benzerleri rivayetlerde söylendiği ve eserlerde anlatıldığı gibi, sadece görüntülerle izah edilemez; onların başka anlamlan da vardır. Bu anlamları, velilerin hâlisleri bilmektedirler.

İbâdetlerin amacı, gönülleri ölümlü varlıklardan sıyırıp, ebedî ve yüce varlığa yöneltmektir. Fâni varlıklara bağlı bir gönülle bin yıl namaz kılsan dahi, hiç bir sevap elde edemezsin.

Bu beden baki kalmayacağı gibi, ölümden sonra dağdan bölümlerinin yeniden birleşmesi de, mümkün değildir. Ölülerin diriltilmesindeki amaç, bu değildir.

Sen nerdesin ey gafil!

Dünyaya daldığın için, Allah’ı anlama yolundaki çabaların azalmıştır. Bu nesneler ve olgunluklar, senin düşündüğün gibi değildir. Fakat sen Hak’tan uzaklaştığın için, onlara yönetmiyorsun. Şayet bunları anlayabilirsen, onları kendine amaç edinip, gönlünü Allah’a yöneltebilirsin.

Sen, meyvelerle ve başka şeylerle aldatılan çocuğa benzersin. Çocuğa dersten ürkmesin diye, hoşuna gidecek şeylerle benzetmeler yapılır. Sen bu gafil gönlünle Allah ve peygamberleri tanıdığını ve kitaplar okuyarak, ne istediklerini anladığını mı sanıyorsun?

Dersle uğraştığın sürece, Hakk’ı idrak etmekten daha da uzaklaştığını bilmelisin!

Allah’ın buyruğu, kendi zatının gereğidir. Sözle, harflerle, Arapça veya başka bir dille izahtan münezzehtir. Kalem her şeyin gerçeğidir, kendine dair ne hal meydana gelirse yazmaktadır. Huriler, köşkler, ırmaklar, ağaçlar, meyvalar ve benzerlerinin tümü, hayal âleminde gerçekleşir, duyu âleminde gerçekleşmez; bunu anla!

  Cin de aynı şekildedir, adı da bunu gösterir; zira görünen duyulardan gizlidir. Onu gören kişi zahirde gördüğünü sanır, gerçek öyle değildir. O, ancak hayal gücüyle kavranabilir.

Allah Teâlâ Kur’ân’da buyurmuştur ki:

“Gaybı bilinmeyeni, Allah’tan başka kimse bilmez. İlimde ilerlemiş olanlar ise, O’na inandık derler.” Bunu ancak akıl sahipleri düşünebilirler.

“Elif ve lam, ismi umûmî hale sokma belirtisidir. Gerçekte bilen yalnız bir ve kahhar olan Allah’tır. Bütünün bütünde olmasında şüphe yoktur. Yani, varlıklar her nesnede ve hatta her zerrede vardır. Görmüyor musun tohumda bütün ağacın var olduğunu ve bütünün ağacın her bölümünde oluştuğunu?

  Ağacın bütünü meyvada mevcuttur. Her bölümünde bir tohum vardır, böylece bütün buradadır ve ondan oluşmaktadır. Aynı şekilde bütün âlemler, kâinat “özden” meydana gelmektedir ve asıl da bütünden gerçekleşmektedir. Bütün kâinat bir zerrede vardır ve buradan imân sahibi kişiler gizli sırrı anlarlar. Bütün alemler insanda bulunduğu, ancak gizli olduğu ve bu gizlilik örtüsü kalktıkça, o zaman “Ben gizli bir hazineydim, bilinmeyi istedim; beni bilsinler diye insanları yarattım” sözünün sırrı ortaya çıkar. Bilen yine Allah’tır, ondan başkası değildir. Bütünde münezzehtir ve yine nitelikleriyle nitelenmiştir.

 Bir nurla mumun fitili yanar, o halde binlerce alevle yanan gönül ışığı nasıl olacaktır.

Ey gerçek peşinde koşan yolcu!

Sen de ümitsizliğe düşme, tehlikeleri aştıktan sonra, ışığa kavuşabilirsin.

Bazı insanlar birbirilerine ibâdet ederler veya dirhem ve dinarlara,  paralara, yiyeceklere, övünç ve kibirliliğe bilmeden ibâdet edip, Allah’a ibâdet ettiklerini sanırlar. Allah Teâlâ âyeti kerimede buyurmuştur ki:

“Doğrusu biz emaneti göklere, yeryüzüne ve dağlara sunduk”. Bilgi sahibi kişiler bu emanetin Allah’ı anlamak olduğunu söylemişler. Ben, bu sözle, Allah’ın sureti anlamına geldiği düşüncesindeyim, çünkü Âdem, Allah’ın sureti biçiminde yaratılmıştır. Onun sureti bütünün suretidir ve yalnız insanda bulunur, başka varlıklarda bulunmaz. Böylece de göklerdeki ve diğerlerindeki aslın yorumuna gerek kalmaz. Onlar kendileri bunu yüklenmekten kaçındılar, insan, madde olarak bunu yüklendi ve yüce Rahman’ın suretini kabullendi; daha önceleri zâlim ve bilgisiz iken, sonradan âdil ve bilgili oldu.

Seni Allah’a yaklaştıran her şey, melektir, rahmandır, ondan başkasına yaklaştıranlar ise iblistir, şeytandır. Seni Allah Teâlâ’ya yönlendiren güçlerin, meleklerdir, bedenî şehvetlere yönlendiren güçlerin ise, şeytanlardır.

Ey kişi!

İçin melekler ve şeytanlarla doludur; galip gelen kararı verir. Cinler ise, ikisinin arasındadır

Yeryüzüne düşen her yağmur damlasının bir sebebi vardır. O bölgeye yağmuru yağdıran sebep, melektir. Kendisi melekten oluştuğu gibi, sebeplerin her biri de, melekten ibarettir. Her damlaya melek dersen, damlayı sağlayan sebep dolayısıyla doğru söylemiş olursun?

Her damla içinde, melekler vardır dersen, yine doğruyu söylemiş olursun, çünkü, bölümlerden dolayı, melekler vardır. Bu da, melek adı verilen bir suretin yansıtılmasını engelleyemez.

Şunu bil ki, ceza, rahmet, acı, lezzet ve benzerleri bütünden oluşur. Fakat Allah, bütün bunlardan münezzehtir, zîrâ bunlar izafidir ve inişinin gereğidir.

Görmüyor musun?

Gerek insan ve gerekse yılanın ağzındaki tükürük su, kendisi için uygun olup, başkasına zehirdir. Her ikisindeki hayat gerçeği, onlardan kopmamışsa da, onlardan arındırılmıştır. Doğru olan şudur ki, Allah kâinatın bütünüdür.

Bil ki, Allah’ın ortaya çıkmada, zâtî bir eğilimi vardır. Bunun da gerçekleşmesi, ancak küçük nesnelerle ortaya çıkışı ile olur. Sevgi de, bu zatî eğilim ve özün gereğinden ibarettir. Yüce Allah,

“Ben gizli bir hazineydim bilinmeyi istedim; beni bilsinler diye insanları yarattım” sözleriyle buna işaret etmektedir. Diğer bir izahla

“Gerçekleşmesi için yarattım, tesbit ettim ve ortaya çıkardım” denilmektedir. Bu anlamla, bazı şeyhlerin tahayyül ettikleri sevgiyi öğrenme anlamı arasında büyük fark vardır.

Dikkatli ol.

Bir toplumun başları olan hatip, imam ve diğerlerinin amaçları, Hakk’a yönelik olmayabilir. Bu durum, onlardan uzaklaşman için yeterlidir. Şayet amaç onları doğru yola yönlendirmek ise, ibâdetin temeli, hedeflerinin Allah olduğu yönündedir. Bu temel yok olursa, ibâdetleri de yok olur ve toplulukları kötülükler içinde kalır. Kötü topluluklardan uzaklaşmak yeğdir.

Var olanın Allah olduğunu O’ndan başkası olmadığını bil; amaç da, yine Allah’tır; O’ndan başkası değildir. Ya MAKSÛD, ya da MEVCÛD demeleri, bunu gösterir. Birbirileriyle ters düşseler bile, Allah bütün nesnelerde vardır. Çünkü aşamalar bakımından hepsi varlık ve tezat içine girmektedir. Allah, onlardan münezzehtir. Batıl da bir varlık olarak, Hak’tır ve batıl oluşu nisbidir. Bütün varlık aşamaları, cisimler âleminin içindedir. Bu cisimler yok olunca, ruhlar ve diğer mücerredâttan başka her şey yok olur. “Mirsâdü’l-İbâd” adlı eserin yazarı bir örnekle cisimleri katar ve ruhları da aşamalarına göre şeker kamışı, beyaz şeker, bitki ve küp şekerlere benzetmiş; bu arada ruhları cisimlerden ayırma yanılgısına düşmüştür. Hâlbuki gerçek öyle değildir insanın bedeni ruhtur, Hak’tır; suretlerin birikmesiyle yoğunlaşmıştır. Suretler ortadan kalksa da, ortağı olmayan, bir olan Allah kalır.

Hak etki yönünden Allah’tır. Etkilenme yönünden ise, kul ve mahlûktur, mahkûm ve yeniktir. Bundan dolayı bütün işler Allah’a aittir; suretler ise, araçlarıdır. Kulun suretinde görünümünde  Hak’tan başka bir şey yoktur. Fakat kul yanılgıya düşüp, kendisinde Hak’tan başka özgün bir varlığın işi ve seçimi bulunduğunu sanmış tır. Bu yanılgı, onun gafletinden ileri gelmektedir. Tıpkı iş yapan sanatkârın, iş yaparken kendisinin ve âletinin ayrı birer varlık olduğunu sandığı yanılgısı gibi. O âletin esas işi yaptığım sanırsa, bu düşüncesi beğenilmez; çünkü gafletinden gerçekleşmektedir. Gerçeği bilip, işi ve seçimi kendisine bağlayıp ve bunların Allah’tan geldiğini anlarsa, bunda yerilecek bir husus yoktur. Zira mahsûs iş mahsûs suretten çıkmıştır ve böylece o fiilin faili odur. Bu aşamadaki iş, görünüşte insanın fakat gerçekte Allah’ındır. Doğru olanı da, bu şekilde olanıdır. Bilgin kişi, düşünüp, yaptım derse, gerçeği söylemiş olur. Câhil bunu söylerse inandırıcı olmaz. Araştırıp, gerçeği ortaya çıkarmak için, işi yapanın işini hissetmesi ve seçmesi gerekir. Zira istediğini yapar, istemediğini bırakır; çünkü işler, Allah’ın isteğiyle tahakkuk eder; iç ve dış sebeplerden dolayı, aşamalar ve örneklerin gereklerindendir. Bunlar birleşip ortaya çıkınca, istek de zorunlu olarak ortaya çıkar ve sonuçta işler de gerçekleşir. İnsan, işleri bırakmaya muktedir olduğunu sanır; hâlbuki durum öyle değildir. İşleri yapmamak da, aynı şekildedir. Böylece yapanın gerçekleşme sırasında elinde hissinden başka bir şey yoktur. Hayvanların yaptıkları çelişkili işler, onları seçim yapma yanılgısına düşürebilir; hâlbuki gerçek, duyduklarındır. Kargaların çöplükleri eşmesi, horozların gece yarılarında ötmesi ve diğerleri, basit halk tabakasına bilinen anlamda seçim yapma hakkı düşüncesini uyandırır. Bu sadece sözlerin yanlış olanıdır. Aklı yetmeyen karşı gelse bile, keşfin verdiği budur.

Kâinat cinsi türü ve özü yönünden kesin olarak kadîmdir ve onun ortaya çıkışı zamanla ilgili değil. zâtidir. Karşıtlıklar Hak’tan doğar. Hak bunların bir kısmından hoşlanır, bir kısmından hoşlanmaz. Doğuş, öz ve aşamalar gereğidir. Buna karşı çıkılmaz. Eylemlerin düzene, kendisine yakınlaşmaya, olgunluklar edinmeye yarayanlarına razı olur; aksine razı olmaz. Bu durum, bir adamın, sakin iken yapmayı istemediği bir işi, kızınca yapmasına benzer. Allah’ın iradesi zatın ve aşamaların gereği anlamındadır. Zahirde düşünen kişilerin sandığı gibi suçlar ve fevâhişler ahlâksızlıklar, Allah’ın emriyle ortaya çıkmaz.

Allah Teâlâ zâlimlerin söylediklerinden münezzehtir. Allah’ı arayan, hastaya benzer; aranan olgunluklar, sağlığa; cahillik ile Hak’tan uzak kalma da hastalığa benzer. Nasıl ki, bir hasta kendini doktora teslim edip, bir gün yeniden sağlığına kavuşmak ümidiyle, istediğini yapmasına izin verir, emirlerini yerine getirir, ilaçların acılarına karşı sabır gösterir ve tedavideki türlü acılara dayanıklı olmaya çalışıp, gayret harcıyorsa ki bu gerçekleşmeyebilir de, işte arayan kişi de böyledir. Zira sağlığın temel şartı doktorun söylediklerine uymaktır; çünkü bu bir araçtır; türlü acılar sonunda sağlık elde edilir veya edilmez. Ama çaba göstermesi gerekir ve doğru olan da budur. Hasta doktoruna, beni sağlığıma kavuşturuncaya kadar senin emirlerine riayet etmeyeceğim derse, bu akla uygun düşmez. Hakikati arayan kişi de, engelleri aşmak için çaba göstermeli ve ben istediğim gerçekleşinceye kadar şeyhlerin söylediklerine uymayacağım dememelidir. Zira böyle bir durum bilgi istememenin belirtisidir.

Kişi kendi menfaati için uğraşmalıdır; zamandan medet ummamalıdır. Uğraşma yolu ile amacına kavuşursa, isteği yerine gelmiş olur. Kader istediğini elde etmesini engellerse, mazur sayılır.

Allah’a ulaşmanın en iyi yolu, dünya işlerini bir yana bırakmaktır. Allah’a ulaşma isteğinde bulunan birçok kişiye bu yol önerilince, der ki isteğim yerine gelmeyinceye kadar dünyayı bırakmam. Bu da gerçekleşmesi mümkün olmayan bir durumdur. Bunlar ve peygamberler tıpkı çocuk sahipleri gibidirler. Zira onlar çocuklarına olgunluk kazandırmak için, gerçekte var olmayan bazı nesnelerle korkutup, umutlandırmaktadırlar. Fakat çocuklara söylenenler masum yalanlar olabilir. Şüphesiz ki peygamberlerin söylediklerinin bunlarla alakası yoktur. Peygamberlerin söylediklerinin gerçek diğer anlamlarını dinleyenler bilgi derecelerine göre düşünebilirler. Arifler gerçeği bilirler. Mesela bir kişiye şunu yaparsan, sana nurdan iki kuş verilecektir dendiğinde, arifler bu iki kuşla ilim ve hünerin kastedildiğini bilirler. Hâlbuki dinleyenler alelade kişilerin bildiği anlama geldiğini sanırlar. Bu da doğru değildir. Burada söylenenler peygamberlerin bilgisi dahilindedir. Benzeri rüyada da görülür. Zira rüyada görülen görüntü gerçekte başkadır. Fakat birçok kişinin karşılaştığı bir durum olduğu için, görüldüğü gibi olmadığı anlaşılmış; izahına çalışılmış ve anlamları bilinmiştir. Peygamberlerin yolunda başkalarına yol yoktur. Başkaları basiretsizliği devam ettirirken, veliler erenler keşif yolu ile bunu anladılar.

Şöyle bir düşün!

Halk bu hususta ne gibi sanılar içindedir?

Allah’a varmanın yolları çeşitlidir; onu tatmayan bilmez.

Allah selamet versin Hazreti İsa aleyhisselâm, ruhuyla diri, cesediyle ölüdür. Ancak o Allah’ın ruhu olduğundan dolayı ve ruhanî yanının üstünlüğü dolayısıyla ölmemiştir. Ruh ölümsüzdür; ondan dolayı ölmemiştir, dediler. Karar üstün olanındır; bu da cesedi ölmedi anlamına gelmez; çünkü bu imkânsızdır; bunu anla!

(Hicri) Sekiz yüz sekiz yılı Cuma gününde yeşiller giyinmiş iki kişi gördüm. Birinin elinde, Allah’ın selamı ona olsun İsa’nın ölüsü vardı. O iki kişi, sanki bana İsa’nın bedeninin öldüğünü ima ediyorlardı. Allah daha iyi bilir. Halk tabakasının iddia ettiği gibi ölü bedenlerin yeniden dirilmesi, doğru değildir. Fakat öyle bir zaman gelebilir ki, insanlardan kimse kalmazsa, yeniden topraktan babasız anasız insan doğar ve daha sonra evlenmeyle çoğalır.

Cennet ve cehennem ile ayrıntılarının anlamlarının, cahillerinin akıllarından geçen anlamlarla ilgisi yoktur. Melekler ise melekût âlemindendir. Görülmeleri ancak varlık içinde olabilir; zîrâ melekût varlığın batınındadır. Öyle ki, iyiliğe yol açanlara melekler, kötülüğe yol açanlara ise, şeytanlar ve iblisler denir. Belki de kişiliğe bürünüp, insanların istidadına göre görüntü şekliyle ortaya çıkabilir ve insan onu diğer sair varlıklardan sanabilir. Hâlbuki gerçek öyle değildir; o kişinin gördüğü görüntü iç görüntüdür ve onun içindir ki, gören gözünü kapatsa bile, görüntüyü görebilir. Hak’tan yüz çeviren, hisleri cüz’i olan kişi şeytandır. Gönlü yasaklardan arınmış uyuyan bir kişinin rüyaları sonuna kadar gerçekleşebilir.

Bilginler ruhun soyut varlıklarla bağlantılı olduğunu ve onda olayların yansıdığını söylerler. Bu durum öyle olabilir. Belki de gördüğü onun dışında değildir; fakat uyanık iken düşündükleri rüya olabilir. Halk tabakasının iddia ettiği gibi rüyada görülenler ayrı şeyler değildir. Kişi uyanıkken tasavvur ettiğini uykudayken de görebilir. Dileğim onların söyledikleri değil, benim söylediklerimin doğru olmasıdır. Uyuyan kişi uyanıkken gördüğü, işittiği ve tasavvur ettiğinin dışında bir nesneyi görmez. Kendisine uygun düşeni görür. Şayet gördükleri karşılaştırma ve soyutlarla bağlantı sonucunda tahakkuk etseydi, kişi o halde, daha önce hiç görmediği, duymadığı ve gerek kendisi, gerekse de kendi soyundan olanların gönlünden, hatırından geçirmediği çok güzel şeyler görebilirdi Fakat gerçek böyle değildir. Zira gördükleri, düşüncesi sonucunda oluşturduğu nesnelerdi. Gönül tasavvur yapmaktan hiç bir zaman boş kalmaz. Düşünceler dâima uyanıkken ve uyurken insanın aklından geçer. Düşüncelerin arınma ve hallerine göre rüyaya da doğru aktarılması ve hatırlanması mümkündür. Sözün kısası rüya, uyuyan kişinin düşündüklerinden ibaret olup, görüntülere dönüşür. Söylendiğine göre “Allah Teâlâ, ilk önce bir cevher yarattı ve daha sonra kâinatı o cevherden var etti”. Buradaki cevherden maksat, ilk varlığın Hak suretiyle ortaya çıkmasıdır. Allah Teâlâ söylediklerinden daha yücedir ve herşeyi daha iyi bilir.

Şunu bil ki, zikirler ve dualar gönlü matluba Allah’a  yönlendirmek içindir ve bir bağlantıdan başka bir şey değildir. Etki yapan yöneliştir. Yönelişten birçok nesne ortaya çıktığı gibi, gaflet ehline saklı kalan hususlar da aydınlanır. Amelsiz iklim, tıpkı imansız bir amel  iş  ve bedensiz ruh gibidir.

Mütekellimler  kelamcılar, Allah her şeye muktedirdir ve istediğini yapabilir derler. Bu da, Allah’ın kâfire küfrü ve zâlime zulmü istediği anlamına gelir ve bir anlamda da, küfür ile zulmün onun iradesi ve seçimi ile ortaya çıktığı demektir.

Ebu Ali İbni Sînâ ve benzerleri Allah’ın varlığının kendini gerektirdiğini zatı vacibdir  söylerler. Yani onun varlığı kâinatın varlığından değişiktir; fakat kâinata etki yapmıştır demektedirler. Hâlbuki ikisi birbirinden ayrı ve farklıdır; tıpta ateşle su gibi arasında ters etki vardır.

Bu inançların ikisi de yanlıştır ve sırf cehalet ile bilgisizlikten ileri gelmiştir. Allah zâlimlerin söylediklerinden münezzehtir. Allah’ın isteği ve seçimi kâinatın isti’dâdına göredir. Allah Teâlâ’nın buyurduğu “Allah istediğini yapar ve dilediğini hükmeder” sözleri, bir şey için ne dilerse, onu yapar anlamına gelmez. Yani tasavvur ve tahayyül edilen, birbirine zıt olan İslâm, küfür, zulüm, adalet, taş, ağaç ve diğerlerinde istediğini gerçekleştirir anlamını taşımaz. Buradan çıkarılan anlam şudur:

Allah’ın isteği ve dileği, o nesnenin isti’dadı doğrultusundadır. İsti’dâdında bulunmayanı istemez ve dilek isti’dada bağlıdır. Kâinatın tümü isti’dâdına göre ortaya çıkmıştır. İrade bu şekilde olup, bunun karşıtı ile ilişkisi yoktur. Allah istediğinden başka bir şey yapmaz ve istediği de isti’dâdın dışına çıkmaz. İstediğini yaparken, nasıl olur da özde ortaya çıkanı yapmasın?

 İnsan bazen üzüntüye kapılabilir ve bu üzüntünün sebebini de bilmeyebilir. Hâlbuki bunun bir sebebi olmalıdır, onu bilse üzülmezdi. Fakat onu içinde duyar ve üzülür. Allah daha iyi bilir.

“Allah’tan başka ilâh yoktur” sözü, kâinatta ondan başka tapılacak yoktur anlamındadır.

“Melek, köpeği bulunan eve girmez” hadisi, sahibinin gönlünde köpek niteliği bulunan kişinin meleklik aşamalarından hiç birinde şansı bulunmadığı anlamındadır. Allah bilir.

Câhiliye döneminde insanlar görülen putlara tapıyorlardı. Bu çağda ise kuruntuya dayalı putlara tapıyorlar. Umulur ki Allah gerçeği ortaya çıkarır ve ona taparlar; tıpkı mutlak varlığa ibâdet etmenin gerekli olduğu gibi.

Allah adı, bütün işlerin kendinden çıktığı ve bütün olgunluklarla nitelendiği için yüce varlığa verilmiştir.

İşler, sıfatlar, durumlar ve olgunluklar görüntüler olmadan ortaya çıkmaz. Bütün görüntüler bütün olgunlukları gerçekleştirir. Görüntülerin değişikliğine göre, nesneleri değişik gösteren görüntüler meydana gelir. Bunlardaki çokluk görüntüdedir; bir olan ise Allah’tır ve bütün görüntülerde tecelli eder. Görüntülerin her biri, şekil bakımından diğeriyle çelişkilidir; ama gerçekte ise aynıdır. Görüntülerin her birinde şekil itibarı ile kendine özgü vaziyetler ortaya çıkar. Gerçekte ise bütün durumlar birdir.

Bir kişi, “Ben Allah’ım” derse, mutlaka doğrudur; çünkü varlık koşulsuz olarak Hakk diye adlandırılır ve bu ister bütün nesneler, isterse bir kısım nesneler ondan ortaya çıksın veya çıkmasın, ister vasıflandırılabilsin veya vasıflandırılmasın durum aynıdır.  Görünüş bakımından her nesneye Allah’tan ayrıdır denebilir, çünkü şekil bakımından bütün ondan çıkmıştır”.

Gerçekten de bütün birdir. Yaratıcı dendiğinin doğruluğu gibi, Rezzak demek de doğrudur. Başkaları da tıpkı bunun gibi, Allah ve kul da öyledir. Çoklukta aykırılık yoktur. Esasında değişiklik sadece anlam ve değerlere göredir. Değerlerle tahakkuk yapılmaz. Çokluk sadece hayallerden ibarettir. Hadisi şerifte işaret edildiği gibi

“Allah vardı ve onunla başka hiç bir nesne yoktu” ve Bestami’nin söylediğine göre

“O şimdi de, tıpkı daha önce olduğu gibidir.” Âyeti kerimede de

“Her şey yok olacak ancak o bakidir” sözleri bunu gösterir. Allah’ın buyurduğu gibi

“Dünya hayatı bir oyun ve oyalanmadır.” Yani yaşamda insanları Hak’tan alıkoyan uğraşılar vardır ve bu da oyalanma anlamındadır. Hak’tan başka hiç bir nesneyle uğraşmayan ve Hak’tan ayrı nesnelerden başka bir meşgalesi bulunmayan, iki yönü olan insanın saygı ve kiniyle yasak ve mübahını iyi değerlendirmesi gerekir. Hakk’a götüren ve başkasına yönlendiren iki yöndeki uygun olanını ifâ etmek ve olmayanını ikbah (kötü görme)  ve yasak etmesi lazımdır. Sema’da böyledir. Samimi fakirler vakitleri elverdikçe sema’ yapabilirler. Zira onlar güzel bir ses duyunca, gönüllerini Allah’a yönlendirir ve dünyayı tamamıyla bir tarafı bırakarak Allah sevgisiyle doldururlar. Allah’a ulaşmayı gerçekleştiren işi bir Müslümanın yasaklaması helâl midir?

 Duyduğuma göre tarikat erbabı birkaç sınıfa ayrılan odunlar gibidirler. Bir sınıfı kuru olup, ateşle yapılan en ufak temasla tutuşur ve kül oluncaya kadar sönmez; yanınca da ateş olur. Bu durumun şu sözlerle bağlantısı mümkündür; “Fakirlik tahakkuk edince, baki olan Allah’tır.” Diğer bir sınıfı ise o kadar nemlidir ki, nemi gidip kuruyuncaya kadar uğraşırsan tutuşmaz. Orta sınıfa gelince, her iki sınıftan oluşup hiç uğraşmadan tutuşur ve tamamlanıncaya kadar sönmez sınıfın yanısıra, zorlu bir uğraşıdan soma tutuşup ihmal edildikçe ve nemi tükeninceye kadar sönen sınıfları içine alır. Bu yolda istekli olanların örneği de böyledir; “Adetleri çiğneyen olağanüstü sonuçlar elde eder.”

Bölüm:

Allah bütünden münezzehtir, bütün ondadır ve o da bütündedir. Bütün hallerde gereğinden ayrı kalınmayan bir gerektir. Görünüşe göre bu bir hayal olup gerçekleşmesi imkânsızdır. Fakat oluş ve ortaya çıkış ard arda görünüşte ortaya çıkar. Her ne kadar o bunun içinde bulunsa da, o bundan münezzehtir. Gerçeğe göre oluşun var olması Hak’tır. Varlığın da görünüş itibariyle olması mümkündür ve somadan tahakkuk etmiştir. Yüce Allah “Acı ve tatlı sulu iki denizi birbirine kavuşmamak üzre salıvermiştir. Aralarında bir engel vardır; birbirinin sınırını aşamazlar.” diye buyurmuştur. Mümkün Hakk olmayacağı gibi, Hakk’ın da mümkün olması imkânsızdır. Fakat görünüş itibariyle her ikisi birdir ve gerçekte Allah’ tır. Gerçeğin dışında bir varlık söz konusu olamaz. Başka nesne ancak itibari sayılır. Diğer bir deyişle bütünle yürüyüp damgasıyla damgalanmıştır. Fakat o bütünden münezzehtir. Şeref  zulmet ve keder görünüşlerle ortaya çıkar ve onlara göre orantılı aykırılık gösterir. Allah’a göre bütün nesneler aynıdır. Hakikatta ondan başka varlık yoktur. Bin suretle ortaya çıksa da, yine o birdir. Allah Teâlâ bütünde, bütün de onda ortaya çıkar. Gerçeğine bakılırsa görünüş ve görülen aynıdır ve aradaki farklar itibarîdir. Allah yerine göre bütün varlıklarda ortaya çıkar ve bu çıkış varlıkların isteğine göre değildir. Allah’ın isteği ve iradesi, zatının gereğidir. Bu husus câhillerin ve medrese âlimlerinin iddia ettiği gibi değildir.

Allah Teâlâ’nın “Onu yapıp, ruhumdan üfledim” buyurması, O aşamaya getirilmesi anlamındadır. Bu aşamada beden istenilen şekle göre düzeltilir ve bu durum sebepler doğrultusundaki maddenin istidâdıyla hâsıl olur. Kabiliyeti yerine getirilirse, üfürmekle dile getirilen ruh ikisinin ilgisiyle ortaya çıkar. Üfürmek sözü, bedenin yaşantısıyla izah edilirse, bu doğru olmaz. Sadece terkip olarak söylenebilir. Söz, gülüş ve insanlarla hayvanlar arasındaki farklar da böyledir. Fakat bu farklar özde değil, bileşimdedir ve her aşamada özel bir görünüşle ortaya çıkar. Hayvan aşamasında ruh olarak görülen bu öz, insan aşamasında konuşan nefis olarak görülür ve dışarıdan hiç bir şey değildir. Hayvanda hayvan olan öz, insanda insan olmuştur. Farklar ise, istidada göredir. Bedenden ayrılan öz, bu şekilde, surette ortaya çıkmıştır. Bu öz suretin bozulması ile bozulmaz. Öz bakidir; değişmez ve ortaya çıkması için bir şekle ihtiyacı vardır.

Bizim görevimiz yol göstermektir; dostların görevi ise, çalışıp çabalamaktır. Sonsuz olan gönül evreni, zamanla değişir. Acele etmeye gerek yoktur. Her yemişin bir mevsimi vardır. Fakat boş oturmamak, çalışmak gerekir.

Şunu bil ki, göklerdeki güçlerle, öğeler ve benzerlerinin güçleri meleklerdir. Peygamberlerin bu husustaki sözleri de, benim sözlerim anlamına gelmektedir ve câhillerin iddia ettiği gibi değildir.

Allah Teâlâ’nın zatının aslıyla bilinmez demenin anlamı, bu âlemdeki bütün şekillerde vardır; bunu bil!

Allah, bu şekillerle ortaya çıkar ve sonsuza kadar devam eder. Allah’ın zatının aslına varan bir kimse ortaya çıkar ve hakikata varmış olur.

Anlamalısın ki, mutlak varlık, zatının varlığı için gereklidir. Zira birbiriyle ters düşen varlıkla yokluğun gereği yoktur denilirse, doğru değildir. Biri diğeriyle nitelendirilemez. Varlığın yok olması mümkün değildir ve yokluğun da var olması mümkün olamaz, ikisi de birbirinden vazgeçemez. Özel bir imkânla var olması imkânsız olan mutlak varlığın başka bir varlıktan oluşunu kazanması gerekir. Böylece de kendi varlığında yokluk olur ve varlığından kati nazar edilir. Zatına dayanarak yoklukla vasıflandırılabilir ve yukarı da geçtiği gibi bu imkânsızdır. Keza aynı şekilde başka sayılan varlığın da mevcudiyeti imkânsızdır. Zira tahakkuk olmadan önce varlığın tahakkuk etmesi gerekir. Buradaki amaç, mutlak varlıktadır ve bu da imkânsızdır. Mutlak yokluk diye bir şey yoktur. Mutlak varlığın var olması gereği tespit edildi. Bütün varlıklar onda var olur. O da yüce Allah’tır. Yine bütün varlıklar onun görünüşüdür ve görünen odur. Ayrıca görünüş de ondadır.

Şunu bil ki mutlak varlık olan yüce Allah’ın her aşamada iki özelliği vardır.

Biri etki ve fiildir; diğeri ise etkilenmektir.

İlkinde varlık Allah’tır ikincisinde de âlemdir, yaratılmıştır ve meydana gelen olaydır; bunu anla!

Mutlak varlık olan Allah Teâlâ her ikisinin arasındaki mutlak oluş ve birleşimle bağımlılıktan dolayı mutlak varlıktır. Allah Teâlâ ne bütündür, ne de parçadır. Zira bütün ve parçanın başka bir anlamı vardır. Gerçek var olma ve yok olmadan önce gelmektedir. Gerçeğe başka varlıklardan soyutlanmış olarak bakıldığında parça görülüyorsa da, her iki yönü içine almaktadır. Adı geçen mutlak varlık bütünden bir niteliktir, ondan daha üstün bir aşama yoktur, o her şeyin üstündedir ve bütün ondadır; o da bütündür ve bütün odur. Bu aşamada varlığın ne başlangıcı, ne sonu, ne görünüşü ve ne de görünmeyişi aşamaları yoktur. Diğer aşamaları da buna göre değerlendir!

   Zîrâ, O bütünden arınmış mutlak bir varlık sayılıp, bütün onda tahakkuk etmiştir. Diğer bir deyişle, özel ve ebed diye bir olay yok, her ikisi birdir.

Yüce Allah’a dair iki değerlendirme vardır:

Biri belirtilmemiş olan değerlendirmedir ve buna göre ona birdir ve uludur denir.

Diğeri ise, belirtilmiş olanıdır; buna göre de, ona bir ve güzel denilir. Bu iki değer “iki el” ile izah edilir. Aynı zamanda iki elle, Allah’ın karşılıklı her iki niteliği görünmeyen görünen, alan  veren ve bunun benzeri olan bütün karşıt nitelikler de açıklanır. Allah Teâlâ ‘nın Adem’i iki eliyle yarattığını Hz. Peygamber hadisi şerifte belirterek buna işaret etti. Allah ve kâinatın görüntüsü de böyledir. Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem “Allah Teâlâ’nın Adem’i kendi suretinde yarattığını” söylemiştir. Kur’ân’da da böyledir. Bunun anlamı şudur ki:

Allah Âdem’i kendi olgun suretinde yarattı.

Buradaki suret manevidir; hissi değildir. Zira Hak teâlanın Rabb ve İlah aşamasında görünür bir sureti olamaz. Allah bundan münezzehtir. Onun görülen sureti kâinatın gerçeklerinde ortaya çıkmaktadır. Manevi görülmeyen sureti ise, Allah Teâlâ suretinde tecelli etmektedir. Bu ikisi insanları yaratan iki el anlamındadır. Âyeti kerimede de

“Elimle yarattığıma secde etmeni engelleyen nedir? sözleri bunu belirtir. Bundan dolayı da “Duyuşu ve görüşü idin, demiş, fakat kulağı ve gözü idim denmemiştir.” Allah Teâlâ

“Biz emâneti sunduk” âyeti kerimesiyle, bütün varlıkları birleştiren ilâhî görünüşü, bu görünüşte yaratılan ve yeryüzünde halifelik mertebesine ulaşan inşam işaret etmektedir.

Uykuda görülen rüyalarla olaylar ve açıkça görülen diğer şekiller, esasında bilgi ve birlik aşamasının belirtileridir. Bunlar Allah yolunda kendim adayan kişiye birer uyarı olup, yüce amacına ulaşması için savaşması gerektiğini gösterir. Bu da işin tadına varma ve birliğin gerçekleşmesidir. Bunlar rüyada gördükleriyle farklıdır ve bunların benzerleri birliğin belirtileridir ve aralarında büyük aykırılık vardır. Bunları ancak ermiş kişi bilir.

Mesela kendini Allah yoluna adayan kişi kendinden geçmiş ve uyumuş değilken, bedeninin yayılıp, bütün dünyayı kapsayacak kadar genişlediğini görür. Yine bu kişi yeryüzündeki dağları, ağaçları, ırmakları, bahçeleri ve bütün varlıkları da kendinde görür. Ayrıca bütün varlıkları kendinde gördüğünü sanır ve gördüğü her nesneye bu benim der. Kendi nefsinden başka hiç bir nesne görmez. Gördüğünü kendi nefsiyle karşılaştırır. Yine özünde zerre ile güneşi eşit görür ve aralarındaki farkı anlayamaz. Zamanı da bir bütün olarak görür; başlangıç ile sonu ve ebedle ezeli de göremez. Bu Âdem zamanıdır ve bu da Hazreti Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin zamanıdır demekten de tuhaflık hissediyor. Zira başlangıçta sonun bir olduğunu ve sanki zamanın değişmediğini gördüğünü zannetmiştir. Daha sonra bu görünüş ve çokluktan da uzaklaşıp, yeni bir ruh haletine bürünür. Bazen dünyanın varlığına, bazen da yokluğuna inanır ve bu yokluğun içinden bütün nesneleri görür ve şaşa kalır. Daha sonra bütün nesnelerin yok olduğunu görür ve bunu anlatmaya gücü yetmez. Bundan soma çokluk alemini içice görür ve burada bir saat durur ve ardından kendine gelir. Bu söylediklerim bazı arkadaşlarımın başından geçen olaylardır. Nesneler için söylenenler, birliğin belirtisidir. Gönlün bazen varlığa bazen yokluğa yönelmesine dair sözler de, esasında birlik aşamasının göstergesidir. Çokluk için söylenenler ise, açıkça ortaya çıkan olayların işaretidir. Her gördüğü nesne için bu benim demesiyle ilgili sözler ise birliğin belirtisidir. Bütün bunlar Hak’tan gelen uyarılardır. Amaçlanan birlik, hali hazırdaki tatlı görünen birlik değildir. Gerçek amaçlanan birlik bunun çok üstündedir. Allah yoluna kendini adayan kişi, bu birlikle bütün nesnelerin kendine bağlı olduğunu ve bu nesnelerin kendi kişiliğinde bulunduğunu hisseder. Bu aşamayı izah etmek mümkün değildir ve bunu tatmayan tadını bilmez. Bundan dolayıdır ki, birlik üç kısımdan meydana gelmiştir:

İlmi Birlik: Bu birlik, ağızdan ağıza dolaşarak ve kitaplardan okuyarak elde edilir.

Uyarıcı Birlik: Bu birlik Allah Teâlâ tarafından verilen birliktir. Uyurken rüyalarla, gerçek olaylarla veya ilham yolu ile sunulan birliktir. Bu birlik birincisinden üstündür.

Eğlenme ve Coşkulu Birlik: Bu birlik hepsinden üstün olup, amaçlanandır.

Tasavvuf gerçekleşince münafıklık başlar. Gerçek sofi, gözlerin görmediği, kulakların duymadığı ve hiçbir insan gönlünün hatırlamadığı olayları görür. İnsanlara akıllarının alabildiği ve onlara uygun olanları anlatıp, söylediği halde öldürülmesine neden olabilecekleri ise, gönlünde saklı tutar. Bu durumda nasıl münafık sayılmaz?

  Seriyyis Sakatî’nin sözlerinde de buna işaret edilmektedir: Allah rahmet etsin Seriyy, bu hususta şöyle der:

Tasavvuf üç anlamın adıdır. Mutasavvıf bilgi ve hünerinin aydınlığı hiç sönmeyen, kitapta açıkça izah edilen ilme dair çelişkili üstü kapalı bilgi vermeyen ve Allah’ın bilinmesini istemediği hususları kerâmetleriyle ifşa etmeyen kimsedir.

Burada söylenebilir ki, gerçeğe varan kişi bildiklerini izah etmelidir. Bunda münafıklık yoktur. Şaşılacak husus ise şudur, inançta iki karşıt olan düşünceyi bir araya getirdi. Hâlbuki bunda da şaşılacak bir husus olmaması gerekir. Zira her biri yerine göre gerçektir.

Allah’ı bilen kişilerin, ilme’lyakin, ayne’lyakin ve hakka’lyakin anlamlarına dair değişik görüşleri vardır; bunu bil!

Bunları buraya aktarmama bir faydası olacağını sanmıyorum. Bu fakirin aklına gelen ve yalnız birlikte değil, aynı zamanda yiğitlik ve cömertlikle de ilgisi bulunan bazı söylenenleri zikredelim.

Buna örnek olarak sadece kulaktan kulağa duyulan ve görülmeyene ilme’l yakin denir.

Görerek öğrendiği ise, ayne’l yakindir.

Kendi yaptığı bir iş ise de, hakka’l yakindir.

Böylece ilme’l yakin şüphe götürmeyen bilgidir. Fakat görülmemiştir. Ayne’l yakin ise, görerek bilmektir. Hakka’l yakin ise de, kendisidir. Birlikte gerçekleşmesi için şunlar söylenir:

Kişi Hakk Teâlâ’nın varlığını başka bir etken olmadan ve şüphe kanıtı aramadan bilirse, ilme’l yakindir.

Bunu tanık, kanıt ve gözle görüp anlamaya çalışırsa, bu duruma da ayne’l yakin denir. Bu sözler esasında rüya ve gözle görmeyi değil, hünerin olgunluğunu ifade eder. Zira Allah benzerden ve benzetilmeden münezzehtir.

Kişi Allah’tan başka bir varlığın bulunmadığım ve bütün varlığın Allah olduğunu bilirse, buna hakka’l yakin denir. Zira bu Hakk’la gerçekleşmiştir. Bu durumda varlık kalmaz; bütün varide Allah Teâlâ’nındır. Allah’ı anma, anan ve andan birdir ve bu da Allah’tan başka bir varlığın bulunmadığı anlamındadır. Allah varlığın gerçeği dolayısıyla anma, anılma ve anılan üçüde birdir. Bu da ilme’l yakindir. Hakke’l yakin ise, kendini Allah yoluna adayan kişinin bunda tahakkuk etmesi anlamına gelir. Ben bu aşamada dilde dolaşan ve görülen anısın gerçek anısın sureti olduğunu gördüm. Gerçek anısın da gönülde oluştuğunu gördüm ve bundan dolayı gönüle anış adı verilmiştir. Gönüle aynı zamanda Hakk adı da verilir. Bütün, bir olmuştur. Bu tıpkı suyun rüzgâr estiği zaman dalgaya dönüştüğü hale benzer. Hâlbuki gerçekte dalga sudan başka bir şey değildir. Gönül ve anışta da durum aynıdır; anış, bütün gönlü kaplar ve böylece gönül bütünüyle anışa dönüşür. Dildeki anış gönüldeki anısın suretidir ve aynı şekildedir. Fakat gönül şekilden münezzehtir. Ama aşama, kesinlikle bunu böylece yüklenmemi gerektiriyor. Bundan da şu anlaşılıyor ki: Gönülde iki düşünce birden birleşemez. Çünkü gönüle gelen düşün ce, o aşamada başka bir düşünceye yer bırakmayacak kadar onu kaplar. Bu da tıpkı deniz suyu gibidir; esen rüzgârın etkisiyle dalgalanır ve bu dalga şeklim rüzgâr esip dalga devam ettikçe başka bir biçimde düşünmek imkânsızdır. Bunu iyi anla!

Öyle sanıyorum ki, bu ince konuyu benden önce kimse ele almamıştır. Allah daha iyi bilir.

Bazen kendimi gayet latif olarak görürüm; bu görünümün sebebi ise, bedenimin şeklidir. İşte bu letafet de, bedenî şekille ilgilidir. Ortada görülen nesne bu latif görüntüdür. Latif olan buharın da, letafeti yoğunlaşmadan görünmez; yoğunlaşınca, bulut olup görünür. Bulutun bu biçimi buhardan farklı bir nesne değildir; buharın ta kendisidir; yoğunlaşmış ve ona başka hiçbir varlık eklenmemiştir. Şahıslarda görülen letafet de aynıdır; yoğunlaşınca görünen bir biçim kazanır. Bu sadece bir örnek olup, gözlemlere dair söylediklerimize işarettir. İnsanla buhar arasında hiç bir yönden benzerlik yoktur.

Bazı zamanlar okumaya dalmış meşgul olduğumda, gönlüme sanki pırıl pırıl parlayan bir takım kişilerin görüntüsü düşer. Düşüncelere dalar ve bu kişilerin görüntüsü beni meşgul eder. Her ne kadar bu düşünceyi gönlümden atmaya çalışırsam da, atamam. Bir de bakıyorum ki, ertesi gün o kişi beni ziyaret etmeye geliyor ve böylece onu bilfiil görüyorum. Hazreti Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurmuştur ki:

“Peygamberlikten sadece müjdeli sözler geriye kaldı.” Yine Hazreti Peygamber buyurmuştur ki:

 “İyi rüyalar peygamberliğin kırk altı bölümünden biridir.” Böylece Peygamber, rüyaları peygamberliğin ayrıntı kısımlarından biri saymıştır. Bundan dolayı Allah’a ulaşmak isteyen kişi rüyalardan vazgeçmemeli ve yorumlarını da takip etmelidir. Zira onları bilmede büyük faydalar vardır. Onlarla birçok bilinmeyen olay aydınlatılabilir. Kendini Allah yoluna adayan kişinin sağlığı ve kötü halleriyle iyi rüya sahibinin de hal ve durumları rüyalarla anlaşılabilir. İyi rüyalar gören kişinin aydınlanması için gösterilen Allah’ın ışıklarından bir ışık parçasıdır. Bir gece bu ışıklı rüya beni de bağladı, kendimden geçtim; şaştım; ızdırap ve büyük haz duydum ve o esnada aşağıdaki beyti dile getirdim:

Ey nefs göz daima Allah’ın adını an ve kederden ölüver

Yüce Allah’tan başka hiç kimseye ihtiyaç elini açma

O esnada etrafımda bir grup fakih öğrenci de vardı; durumumdan etkilenip, benim için korktular. Bu öğrenciler arasında Mısır’daki Barkukiye Medresesi müderrislerinden olan Mevlana Seyfeddin vardı. İlk başta Şeyhuniye müderrisi Mevlana Zâde’yi gördüm. Fakat ikinci defa baktığımda yerine yukarıda adı geçen Seyfeddin’i gördüm.

Şunu bil ki, görünüşün değişmesi, yani bir kişinin görünüşünün başka kişinin görünüşüne geçmesi tek bir nesne gibidir. Bazen bir kişiyi başka bir kişi gibi görür. Bu da dileğini anlam olduğuna dair bir belirtidir ve o gruba uygun olup, özel kişiyle ilgili değildir. Görüntü de o kişiyle ilgili değil, başka biçimde uyarılmak için gösterilen ve birliğe delalet eden ayrı bir durumdur.

Allah Teâlâ buyurmuştur ki:

“Âdem’e bütün isimleri öğretti, sonra eşyayı meleklere gösterdi.” Buradaki isimler Allah’ın isimleridir. Allah’ın isimlerinin olgun görüntüsü, meleklerin değil, olgun insanın belirtisidir. Bundan dolayıdır ki, bütün bu isimleri olgun insana öğretti ve onu bu adlarla şekillendirdi. Bu bir şereftir; taş gibi eşyayı belirten harfleri bilmek bir hüner değildir. Çünkü bunları bilmek kolay bir iştir ve gerek insanoğlu gerekse melekler arasında herhangi bir övünç kaynağı sayılmaz.

Gökler, yeryüzü, öğeler ve benzerlerine vekil kılman melekler, bunların içindeki Allah’ın iradesiyle ortaya çıkan güçlerdir. Onlar göz açıp kapayıncaya kadar süren kısacık süre içerisinde bile Allah’a itaat etmekten geri kalmazlar. Meleklerin başlangıçtan sonsuza kadar Allah’ın adını andıklarını Yüce Allah âyeti kerimede şöyle belirtmiştir:

“Onu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur, fakat siz onların tesbihlerini anlamazsınız.” Şeytanlar ise, insanın kanı içinde akan ve nefsin hayvani şehvetlerini gösteren içindeki güçlerdir. Bu güçler insanı Allah ve şeriata karşı gelmeye sürükler. Allah’ın selamı üzerine olsun Peygamber hazretleri buna şu sözleri ile değinir:

“Şeytan kanla birlikte dolaşıyor”.

Ey câhiller!

Sizler Allah’ın, Peygamberlerin ve velilerin söylediklerim anlamıyorsunuz. Akıllarınızın eksikliği, gönüllerinizin bulanıklığı, âhiretle ilgili gafletiniz ve aşırı derecede dünyaya bağlılığınız, sizi gerçeklerden uzaklaştırmıştır ve gerçeği öğrenmenizi engellemiştir. Fakat doğruluğunuz da yanlış yola sapmanız içinde yer almaktadır. Bundan dolayı şeriat düzenleyicisi de bunu size acıdığı için böyle tesbit etti. Çünkü sizin doğruluğunuz cehaletinizde yer almaktadır. Aynı zamanda kader meselesi hakkındaki en bilgiliniz, en cahilinizdir. Gözleriniz bunu görmemiştir, bunun sebebi Peygamber ve bütün velilerin bilmemesinden değil; onlar bunu güneş bildikleri gibi bilirler. Fakat akıllarınızın eksikliğinden dolayı, size ve aşağılık kimselere izah etmiyorlar. Sana gelince, eğer sen de içini temiz tutarsan belki söylediklerini anlayabilirsin.

Hidâyeti dileyen kişi büyük iyilik ve olgunluklarını küçük, ufacık suçlar, kusur ve zararlarını büyük görmelidir; yoksa ondan da ümit yoktur. Bilmelisin ki, kulun Kur’ân’daki dünya, yaşantı ve âhiret işleriyle ilgili konuları bilmesi gerekir ve böylece zamanını orantılı olarak dünya işleriyle âhiret işleri arasında ayarlamasını bilmelidir.

Kur’ân otuz Cüzdür. Dünya işleriyle ilgili cüz, birden biraz daha fazladır. Hâlbuki âhiret işlerine dair cüzler, geriye kalan yirmi dokuz cüzdür. Kur’ân’ın bu şekilde düzenlenmesi, esasında insanlara bir uyarıdır. Bu uyarı insanlara ve âlimlere dünya ve âhiret işlerine ne oranda süre ayırmalarını göstermektedir. Allah daha iyi bilir. Allah’tan gelen emirlerden biri de budur.

Şunu bil ki, isimler, nitelikler ve işlerin hepsi kabiliyetlere bağlıdır. Bunlar olmayınca, onlardan da bir şey ortada kalmaz. Bu sırra dair haberi de kaderin sırrı bana bildirmektedir. Allah daha iyi bilir. Allah’a hamdolsun bu konulardaki bilgileri Yüce Allah bana bildirdi. Bu bilgiler kitap okuyarak ve öğrenim görerek elde edilemez.

Cennet, esasında melekût âleminden ibarettir. Âdem aleyhisselam buradan çıkıp, yoğunlaşarak yeryüzüne aldığı şekille inmiştir. Âhiret işleriyle ilgilenen bilginler, âhiret yolu için gerekli olan bilgileri kitap ve sünnetten öğrendiler. Fıkıhla uğraşan bilginler de, dünya işlerine dair bilgileri ve alım satımlara dair meseleleri yine, o kitaplar ve sünnetten elde ettiler. Kişi, âhiret yoluna dair bilgileri elde etmek isterse, âhiret konularını ele alan kitapları incelemelidir. Fıkıh konularına dair bilgileri elde etmek istiyorsa, o halde, fıkıh kitaplarını okumalı ve incelemelidir. Biri kalkıp, ben de kitap ve sünnetten yararlanarak bu bilgileri, âhiret ve fıkıh işleriyle ilgilenen bilgilerin eserlerini gözden geçirmeden elde edebilirim; onlar insandı, ben de insanım derse, doğru olmaz ve bu düşünce ömrü boşa harcamaktan başka bir işe yaramaz. Âhiret yolu da böyledir. İnsan ancak duygularla ilgisini kesip, Hakk’ı gözle göremeyeceğini idrak ettikten sonra ve Allah’ın sevgisiyle coşunca, Allah ona görünüş olarak görünebilir. Fakat bu çok az tahakkuk eden bir olaydır. Buradaki esas nokta gönlün saf bir şekilde Allah’a yönelmesidir. Bu gerçekleşirse, Allah görünüş olarak değil, anlayış şekliyle ve duyularla tecelli eder ve şüphe ortadan kalkar.

Ağacın,(Musa aleyhisselâma) “Ben Allah’ım” demesi, insanın bunu söylemesinin doğru olduğuna dair bir uyarıdır. Birinci şekilde belirttiğimiz gibiyse, doğrudur. Dünya Allah’ın görünüşü olduğundan dolayı, “Ben Allah’ım” diyen herkesin sözü de doğrudur. Çünkü bununla bütün  Allah  kastediliyor; bölümle hiç bir alakası yoktur ve konuşan insan değil, Allah’tır. Keza aynı şekilde insan konuşmaya başlayıp, “ben Zeyd’im” derse, bu sözleri doğrudur. Çünkü bu sözler Zeyd’in özüyle alakalıdır ve konuşan dil ile kıpırdayan ve etten oluşan bedenle yalandan uzaktan hiç bir ilgisi yoktur. Sözü söyleyen dil değil, Zeyd’in zatıdır. Bundan dolayı ağaç veya insan “ben Allah’ım” derse doğrudur. Bu itibarla her zerre de, “Ben Allah’ım” derse doğrudur. Ancak başka bir kişi “O veya sen Allah’sın” derse, doğru değildir. Aynı şekilde dil ben Zeyd’im diyebilir. Fakat bir başkası dile, o, veya sen Zeyd’sin diyemez.”

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin; “Allah vardı ve onunla başka hiç bir nesne yoktu” sözleri, Allah’ın birlik aşamasından daha üstün bir aşamaya denildiğine dair bir göstergedir. Bütün nesneler de, bu aşamada ortaya çıkmaktadır.

Şunu bil ki, varoluş ile yok oluş ezelî ve ebedîdir ve dünya ile âhiret ise izafîdir. Görünen dünya fâni ve görünmeyen âhirete baki denmiştir. İkisi de ezelî ve ebedîdir. Ancak diğer ebedî olan âhirete verdir. Kişilerin elde ettikleri olgunlukların tatlan, huriler, köşkler ve cennetlere benzetilmiştir. Bunlara verilen adlar takma adlardır. Çünkü eksik, câhil ve kıt akılları bulunan kişilere gerçek bu vesile ile anlatılabilir. Onlara açıkça anlatılsa bile, dünya işleri ve lezzetlerinden geri kalmazlar. Bundan dolayıdır ki, bu yollara başvurulmuş ve bununla bu kişilerin şevkinin arttırılması amaçlanmıştır. Böylece bunlar Allah’a ulaşmak için ibâdetlere yönelirler ve büyük bir çalışmaya girişirler ve sonuçta Hakk’ı idrak ederler. Allah yoluna girenlere başlangıçta böyle yapılmamış ve böylece dikkatleri çekilmemiş olsaydı, bilmedikleri yollara saparlardı. Allah gerçeği söyler ve doğru yolu gösterir.

Allah’ın selamı ona olsun Peygamber, hadisi şerifinde buyurmuştur ki, “İnsanların ellerinde bulunanlardan uzak dur; insanlar seni sever ve Allah’ın katında bulunanlardan uzak dur; Allah seni sever.” Mükâfat ve tehditler doğrudur ve bunlar Hakk’tan Hakk’a ve Hakk’la Hakk içindir.

Ölmeden önce öl, ta ki ölümsüz kalasın. Zira dünyadan, dünyanın tatlarından ve şehvetlerinden uzak duran kişi, başlangıcı ve sonu olmayan gerçek varlığa kavuşur. Bu tür hayatta ölüm yoktur; sonsuza kadar devam eder. Fakat insanlar bu yaşantıyı değil, dünya yaşantısını istemektedirler. Diğer bir şık ise, ölmeden önce ölen ilahî ahlakı elde eder ve adı sonsuza kadar kahr. Adı sonsuza kadar kalan kişi ebediyen yaşar. Ayrıca üçüncü bir anlamı da şöyle: Geçici ve mecazı varlıktan vazgeçen, kendi varlığının Allah’ın varlık kaynaklarından bir kaynak olduğunu bilen ve ikilikten kurtulan kişi, sonsuza kadar diridir. Zira varlıktan başka bir şey geride kalmaz ve varlığın da yok olması imkânsızdır.

 Hadiste cennetin sekiz, cehennemin ise yedi kapısı bulunduğu belirtilmiştir. Bundan da şu anlaşılır ki, arş cennetin tavanıdır ve burçların göğü de cennetin yeridir. Burçların göğünün içbükeyi cehennemin tavanıdır ve bunların altındaki göklerin her biri de, bir kapıdır. Böylece cennetin sekiz kapısı vardır. Zira atlas adı verilen göğün altında sekiz gök vardır ve bu gökler şunlardır: Burçların göğü, Zühal göğü, Müşteri göğü, Merih göğü, Güneş, Zühre, Utarit ve Ay. Ay göklerin sonuncusudur. Yıldızlara ait göğün içbükeyi cehennemin tavanım oluşturuyorsa, altında yedi gök kalır. Her göğü bir kapı sayarsan, cennetin sekiz ve cehennemin yedi kapısı olur. Bunu yazınca Kur’ân’dan birkaç âyet okuyayım diye mushafi açtım ve şu âyetle karşılaştım: “âyetlerimizi yalan sayıp, onlara karşı büyüklük taslayanlara, göğün kapıları açılmaz ve cennete giremezler”. Bu da, göklerin cennetin kapıları olduğuna dair söylediklerimize bir işarettir. Diğer bir deyişle, cennetin kapıları olan gökler onlara açılmayacaktır.

Şafiî mezhebi ve diğer bazı kişilere göre kaza namazlarının düzenli bir şekilde kılınması vacib değildir. Hâlbuki diğer bazı kişilere göre ise bu vacibdir.

Durum namazın selamında da böyledir. Hanefî mezhebi ve bazıları, selamın namaz kılan kişi tarafından başını iki yana çevirip vermesi gereği üzerinde durmuşlar. Malikî mezhebi ve diğer bazıları ise, selamın öne doğru verilmesi düşüncesini savunmuşlardır. Tahiyyât duasında da durum böyledir. Şafiî mezhebinde olduğu gibi, bazıları bu duanın tıpkı normal halk konuşması türünde yapılabileceğini savunurlar. Bu duaya misal olarak da, evlenme duası gösterilebilir. Hanefî mezhebinde de olduğu gibi, diğer bazı kimseler ise, bunun caiz olmadığı düşüncesindedirler. Bu tür söylentiler birçok kez dışa dönük işler için yayılmıştır. Bu ve buna benzerleri hakkında düşünen kişiler, bütün dikkatlerini iç âlemin düzeltilmesi, arıtılması, ahlakın tehzip (süsleme) edilmesi yönüne çevirirler. Dışa dönük çabalar da, bunun bir aracı sayılır. Çabalar harcanacaksa, ne türde yapılacaktır ki, istenilen elde edilsin. Bundan dolayıdır ki, bu ve buna benzer durumlarda bunu gerçekleştirmek imkânsızdır.

Dışa dönük görünüşlerle uğraşan bilginleri Allah Teâlâ işlerini ıslah etmiş ve onları içi bırakıp, kabuklarla uğraşmaya yönlendirmiştir. Bu bilginlerin çoğunun içi yarılıp, bakıldığında, dünya sevgisi ve başkanlık hırsından başka, dinle ilgili hiç bir ize rastlanmaz. Allah onları rezil etsin.

Allah Teâlâ, Taha suresinde

“Ey Muhammed! Sana dağları sorarlar; de ki; Rabbim onları ufalayıp savuracak, yerlerini düz, kuru bir toprak haline getirecek; orada ne çukur, ne tümsek göreceksin” diye duyurmuştur. Bu sözlerle kıyamette Allah varlığının ortaya çıkışı ve bir olan Allah’ın her yeri kaplaması anlamı çıkarılabilir. Bu durumda eğikliği bulunmayan ve bir olan Allah karar sahibi olur ve böylece dağların özellikleri ortadan kalkar. Bu zamanda ise, sadece birlik görünecek ve halk da bu birliğe davet edilecektir. Allah eğim ve eğiklikleri açıklayacak ve gönülleri yumuşatacaktır. Allah ve Rahman adları ile adlandırılan özün kararlarının kabulü için nitelikler belirlenecek ve böylece özün kararları ortaya çıkarken, niteliklere dair kararlar ortadan kaybolacaktır, izi kalmayacaktır. Yüce Allah, Enbiya suresinde şöyle buyurmuştur:

“İnkar edenler, gökler ve yer yapışıkken onları ayırdığımızı görmediler mi? “.

Bu âyetin tefsirinde şöyle deniyor: Göklerle yeryüzü yapışıktı. Ben de derim ki, bununla insan kasdediliyordur her halde. Gökler de, melekût âlemine dair bir işarettir ve yeryüzü ise mülk aleminin belirtisidir ve insan her ikisinin karışımıdır. Rahimde bir damla ve sıvı iken, onları yarıp ruhu üfürdük ve böylece mülk ve melekût izleri onda belirmeye başladı.

Gerçek sevgi odur ki, gönlün Allah Teâlâ’nın sevgisiyle dolsun ve dünya sevgisinden uzak dursun.

İhyâ-ül Ulûm, Kimyâü’s Sa’âde ve benzerleri, gerçek  Tahkik  ilmi ile özenme  Taklit  ilmi arasında bir mesafe oluşturur. Bu da, dünyayı doğru yola götürme ve gerçeği arayan kişilere görünmüş güzel bir yoldur. Zira bunlar, gerçeği ararken neyin kendilerine uygun, neyin ters düştüğünü anlayacak kabiliyette değiller ve bilmeden tıpkı av köpekleri gibi boşuna çaba harcarlar. Şunu bil ki:

Cinler, meleklerden, şeytandan ve iblisten daha yaygındır ve bunların hepsi ruhlar âlemindendirler; cisimler âlemiyle hiç bir ilgileri yoktur. Bunlar bütün ve bölümden oluşan güçlerdendir. Allah’a yakınlaşmayı gerçekleştiren araç ve sebeplerden meydana gelen güçlere, melekler adı verilir. Allah’tan uzaklaştırıp, dünyaya yaklaştıran güçlere ise, şeytan adı verilir. Allah Teâlâ’nın âyeti kerimede “Allah’la cinler arasında da bir soy bağı icad ettiler” sözleri, bizim cinler meleklerden daha geneldir sözümüze dair bir kanıttır. Kâfirler, melekler Allah’ın kızlarıdır dediler. Fakat cinler ve şeytanlar Allah’ın kızlarıdır demediler. Yüce Allah bunlardan münezzehtir. Bu söylenenler, meleklerin de, cinler kavramı içinde yer aldığı anlamına gelmektedir.

Allah Teâlâ, Kur’ân’da buyurmuştur ki:

“Yağmur suyunu indirir ve onunla her türlü ürünü yemişleri  yetiştiririz; ölüleri de bunun gibi diriltip, çıkarırız; belki bundan ibret alırsınız.” Bu da iki çıkış arasında fark bulunmadığım gösterir. Kıyamet günü dirilen cesetle çürüyen vücut arasında hiç bir bağlantı bulunmadığına işarettir. Keza aynı şekilde yerde çürüyen ürünlerle yeni yetişen ürünler arasında bir bağlantı yoktur; sadece benzerlik vardır.

Yüce Allah kitabında:

“Ey insanlar!   Sizin yaratılmanız ve tekrar dirilmeniz tek bir nefsin yaratılması ve tekrar diriltilmesi gibidir,” buyurmuştur. Bu âyet, dünyanın üst ile altı ve görünen ile görünmeyeni bir kişiye benzediğine işaret ediyor. Nesnelerin çeşitli olması, tıpkı inşam oluşturan üyeler gibidir. Nasıl ki üyelerin çeşitli olması insanın birliğini bozmuyorsa, nesnelerin çeşitli olması da dünyanın birliğini bozmaz. Zira dünya Hakk’ın görüntüsüdür. Bu işin temeli spor ve uğraşıya bağlıdır; sabit tutkularla ilgisi yoktur. Tutkulardan kurtulmak için harcanan çabalar çağ ve zamanlara göre değişebilir. Bundan dolayı da şer’î hükümler  yasalar  de değişebilir. Peygamberlerin hal ve tavırları bunun isbatıdır. Bütün peygamberler hak yolundadırlar; aralarındaki yolların farklı olması onları haksız gösteremez.

“Allah’tan başka tapılacak yoktur” diyen cennete girer. Bu sözü söylemenin birkaç anlamı vardır:

1- Genel olarak bilinen huri, köşkler ve benzerleri anlamındadır.

2- Savaş sırasında esir alman kâfirlerin malları ve canları alındığı için, bu sözleri dile getiren kâfir bu durumlardan kurtulur ve güvenliğe kavuşur. İşte bu durum cennet sözüyle ifade edilmiştir.

 3-Burada kişi, bu sözlerle kendini, malını ve ailesini korumak için kullanmış ve böylece cennete girmiştir.

4-Her iki dünyada ve kâinatta da Allah’tan başka bir varlık bulunmadığını bilen kişi, duyulan varlıklardan kurtulmuş olup, cennete girmiş sayılır.

5-Kendi kendine gerçekleşen ve varlığından kurtulan kişi, karanlık ve cehennemi varlığından kurtulmuş sayılır ve ebedî olan cennete girmiş olur ve orada korunur.

6-Her iyi duruma cennet ve her kötü duruma cehennem adı verilir. Birlik durumu iyi  ulu  bir durumdur. Allah’a şirk koşma durumu ise, kötü bir durumdur. “Allah’tan başka tapılacak varlık yoktur” diyen kişi, kötü durumdan iyi duruma geçer.

7-“Allah’tan başka tapılacak yoktur” diyen ve açıkça görülen, duyulan putlara tapmaktan vazgeçip, duyularla ilgisi bulunmayan ve görülmeyen Allah’a yönelen kişi, duyularla ifade edilemeyen Allah’a ulaşır. Bu durum cennet ile ifade edilmiştir.

İşte bu içle ilgili yedi durum böylece tamamlanmıştır. Kur’ân’ın da içi ve dışı vardır ve iç kısmının da yedi izahı vardır.

Allah’ın selamları onlara olsun Peygamberlere de kelimelerin anlamları bildirilmiştir. Şunu bilesin ki, hem dünya hem de âhiretle ilgili her iyi ve yüce duruma cennet denilir ve aynı şekilde de, ateş, yılanlar, akrepler ve zakkumdaki durumlara kötü ve alçak dur tunlar denilir. Kitaplarda nitelendirilenler ve sözü edilen hurilerle köşkler ve diğerleri söylediklerimizin örnekleridir  görüntüleridir. Bunların görüntü olduğunun deliline gelince, şöyle izah edilebilir: Kişi rüyasında kendini bir bağ veya yüksek bir köşkte görürse, bundan yücelik elde edeceği ve amacına ulaşacağı anlamı çıkarılır. Rüyalarda görülen görüntüler, âhiretteki görüntülerin cinslerindendir. Zira uyku, kısa ölüm gibidir ve uykuda görülen rüyalar, âhiret görüntüleri cinsindendir. Böylece âhiret, cennet, hurilet ve köşkleri iyi tam ve dikkatli ol, aldanma!

Bundan böyle okuyup, anlayıp ve inandıktan sonra salon ciddiyetini, harcamış olduğun çabaları ve çalışmalarını bırakma. Zira bilimler, buluşlar, olgunluklar, yükseltici durumlar ve üstün mertebelerin menşe’i bu çalışmalara bağlıdır. Herhangi bir kişi yanılıp “Dünya, âhiret, huriler, köşkler ve cennet böyleyse, gereği yoktur” derse, katli mubahtır. Çünkü o delalete düşmüştür.

Şunu bil ki, kıyamet ekâbirler nezdinde(büyükler yanında)  zatın ortaya çıkışın ve nitelikler saltanatının son bulması anlamına gelmektedir. Dilersen, ölen kişi için, kıyameti başlamıştır diyebilirsin. Yeniden dirilme aynısının tekrarıdır. Allah sözlerin de tam olarak belirtildiği gibi, ateş ve cahillikten sakınınız. Her peygambere vahiy yolu ile gelen bilgilerin tümü doğrudur ve her yönüyle amaçlananı içine alır.

Peygamber efendimizin döneminde bazı kişiler, bilmen kıymetin gerçekleşeceğini, Deccal’in ve Dabbetü’larz’ın ortaya çıkacağını bekliyorlardı ve bunların zamanlarında gerçekleşeceğini zannediyorlardı. Bu beklentileri kitaplarda da belirtilmiştir. Daha soma gelenler bu durumların kendi dönemlerinde gerçekleşeceğini sandılar ve bu hususta kitaplar yazanları da oldu. Bazıları bu olayların üçyüzüncü yıl içinde cereyan edeceğini, bazıları ise, Mehdi’nin ve Hâtemül-vilâye’nin çıkışıyla birlikte yedi yüzyıl ile sekiz yüzyıl arasında gerçekleşeceğini ileri sürdüler. Hâlbuki peygamber efendimizin zamanından bugüne dek sekiz yüz yıl gelip geçtiği halde, onların söyledikleri ve câhil halk tabakasının tahayyül ettiği gibi herhangi bir olay gerçekleşmedi. Bunların söylediklerinden hiç biri yıllar geçse de gerçekleşmeyecek ve iddia ettikleri gibi ölü cesetler dirilmeyecektir. Toz duman ortadan kalkınca, altındakinin eşek mi yoksa at mı olduğunu göreceksin.

Allah Teâlâ, “Oysa Allah onları ardlarından çevirmiştir” buyurmuştur. Benzetmek gibi olmasın, Zeyd nasıl bütün yönleriyle gövdesindeki üyeleri kaplıyorsa, Allah da bütün dünyayı kaplamaktadır. Zeyd’in gövdesinin her üyesi, onun isteğiyle kıpırdar ve iş yapar. Bu üyeler Zeyd’in açık görünüşüdür, O istediği biçimde her üye ortaya çıkar. Mesela elde tutmak, ayakta yürümek, dilde konuşmak ve kulakta dinlemek gibi işler, bu türlerdendir. Buna dayanarak konuşan duyandır, yürüyendir, tutandır ve bu kişi Zeyd’dir. Zeyd bütün bu işleri bir bütün olarak yerine getirmekte; çünkü o, bölünmeyi kabul edemez. Görmüyor musun?

  Zeyd birini dövdüğü zaman, dövülen kişi, beni Zeyd dövdü der. Fakat Zeyd’in eli dövdü diyemez. Zira Zeyd bölünemez bir bütündür. Fakat el gövdede görünüş alanına çıkmıştır. Bu bedene Zeyd denmiştir, çünkü duygu yönünden arada fark yoktur. Yoksa gerçek Zeyd sözünü ettiğimizdir. Zeyd’in bütün üyeleri konuşur, döver, duyar veya yürürse, işler bölümlere ait değil, bütüne aittir. Mesela her bölüm bir bütün olarak ben Zeyd’im dese, bu durum Zeyd’in çokluk halinde bulunmasını gerektirmez. Yüce Allah’ın da böyledir. Benzetmek gibi olmasın, beden nasıl Zeyd’in görüntüsü ise, dünya da Allah’ın görüntüsüdür. Bundan dolayıdır ki, bütün işler ona isnat edilir. Allah’tan başka söyleyen, duyan, hareket eden ve iş yapan yoktur.

Yüce Allah “Eğer kasabaların halkı inanmış ve bize karşı gelmekten sakınmış olsalardı, onlara göğün ve yerin bolluklarım verirdik. Ama yalanladılar, bu yüzden onları, yaptıklarına karşılık yakalayıverdik,” buyurmuştur. Bu da şu demektir: Varlığı duyulanlar yolumuzda uğraşıp, çaba harcasaydılar onlara mülk ve melekût âlemlerinin yollarını açardık; her iki âlemin gerçeklerini aydınlatan ilâhi ilham ve bilgileri kolayca verirdik. Gökler melekutün ve yeryüzü de mülkün belirtileridir. İnsan konuşan nefis ve bedenden ibarettir ve her birinin rızkı ve gıdası vardır. İnsan nasd bedeninin bölümleri için uğraşıyorsa, aynı biçimde ruhunun bölümleri için de uğraşmalıdır. Akıllı kişi odur ki, ruhunun rızkı için koşar. Bunun aksini yapan hüsrana uğrar.

Hazreti Peygamber, “Çağınızın günlerinde Allah’ın solukları vardır; çalışın ve onları kazanmaya balan” demiştir. Bunların anlamlarıyla olgun kişilere dair belirtiler bulunduğunu anladım. Hazreti Peygamber, “Kişi sevdiği toplumdan sayılır”, demiştir. Zira nesneye yaklaşan nesne ile belirlenir.

Buraya kadar yazılanlar, Allah rahmet etsin Şeyh Bedreddin Simavnalı’nın “Varidat” adlı eserinden yazılmıştır.

Her Peygamber ve veliye yaşadığı çağda karşı çıkılır, inkâr edilir ve ona pek az kişi inanır. Fakat ölümünden sonra ismi ebedileşir, insanların çoğu ona inanmaya başlar ve sevmeye yönelirler. Acaba bunun sırrı nedir?

  Buna cevap olarak şunları söylüyorum:

İlk olarak onu kıskananlar, ona karşı çıkar, etrafa hakkında kötü dedikodular yaymaya başlarlar. Bu dedikodular halkın fikrini karıştırır ve inançlarını azaltır. Ölümle birlikte ceset ölür; fakat gerçek olağanüstü anlamlar kalır ve böylece sevilir ve ona inananlar artar.

İkincisi ise, peygamber veya veli onlarla birlikte yaşarken onu görür, konuşur ve içli dışlı olurlar. Bundan dolayı da, aradaki sevgi ye inanç özelliği zayıflar.

Üçüncüsüne gelince, Gerçek aşamalı olarak ortaya çıkar.

Dördüncüsü de, daha önceki hususlardan güçlü olup, insanlar peygamber ve velilerin normalin dışında oldukları kanısında yanılıyorlar. Onları yemek yerken ve çarşılarda yürürken gördükleri için şaşırıyorlar ve o da bizim gibi insandır diyorlar. Onlar peygamberin yemek yememesi, çarşıda yürümemesi ve bizim gibi in san olmaması düşüncesindeydiler. Böyle sandıklar için âyetlere de dil uzattılar. Onların düşüncesine göre Kur’ân’da peygamberin olağanüstü işler yapabileceğini söylüyor. Onlar ayrıca peygamberin istediklerini yerine getirebileceğini de talep etmektedirler; onu böyle görmeyince, tıpkı daha önceki çağlarda yaşayan benzerleri gibi, peygamberleri inkar etmeye başlarlar. Onların bu tutumları çürük iddialara dayanıyordu. Belli bir zaman geçtikten sonra, akılları eksik olanlar, çağlarındaki olgun kişileri inkâr ederler; hâlbuki daha önceki olgun kişileri de görselerdi, yine inkâr edeceklerdi. Şimdi yaşayanlar da, onlar gibidir. Bu tür olağanüstü niteliklerin peygamber ve velilerde bulunmasına dair beyinlerinde yerleşen düşünce sahipleri bu düşüncelerden vazgeçemiyorlar. Hâlbuki bu düşünceler şimdi olmayacağı gibi, gelecekte de gerçekleşemez. Onların şimdiki veliler inkâr edip, geçmiştekilere inanmaları bundandır.

Allah daha iyi bilir, sıradan kişilerin ibâdeti bir alışkanlıktır; henüz yolun başlangıcında olanların ibâdeti ise, bir korku ve temennidir; yolunu ortasındakilerin ise, yüce makamlara ve kerametlere erişmektir. Yolun sonuna varmış olanlara gelince, onlarınki şeriatın sınırlarını korumaktır. Allah’a varmak için sarfedilen çaba ve çalışmalarla ona yönelmenin sonu yoktur. Zira Allah’a dair bilgilerin ve Allah yolunda yürümenin sonu gelmez ve o yolda yürümenin de sonu yoktur. Daha önce söylenenler Allah yolundaki çaba ve uğraşılara dair değildi. O söylenenler sadece bazı ibadetler ve lüzumsuz işler için geçerlidir. Sırf Allah’a yönelmek, zihin açıklığı ve düşünmeyi gerektirir. İnsanlar Allah’ı tam anlamıyla bilselerdi, ona sadece sayılı kişiler ibadet etmezdi. Fakat Allah gönüllerini mühürledi, onlar da kendi istek ve tahayyüllerine göre nesnelere ibâdet ettiler. Aslında gerçek bu değildir; fakat bunda bir hikmet vardır ve böyle olması gerekir.

Savm-i visal  hiç iftar etmeden birkaç gün oruç tutmak  mekruh değildir; yasaklanması ise, haram olmasından ileri gelmemiştir; fakat bu yasaklama bir yumuşatma ve koruma içindir. Bu yasak lehimizedir, aleyhimize değildir. Böylece yasak, haram değil; ama insanları korumayı amaçlamaktadır. Fıkıh usulünde de belirtildiği gibi, bu oruç tutulabilir ve bırakılabilir. Zorlama yoktur. Allah buyurmuştur ki, “İçinizden adalet sahibi kişileri şahit gösterin”. Fakat bununla kesin bir emir yoktur; sadece korumak ve şefkat anlamını taşır. Şahit göstermeyen kişi ne suç işlemiş sayılır, ne de Allah’ın emrine karşı gelmiş olarak gösterilir. Savmi visal da böyledir; tutan kişi için mekruh sayılmaz. Müslim, Enes ibn Mâlik’ten aktardığı hadisi şerifte de bu hususu belirtilir. Allah’ın selamı ona olsun Peygamber’e, bazı Müslümanların İbn Mâlik gibi Ramazan bittiği halde oruçlarına devam ettikleri haberi gelmiş; o da, bunun üzerine “Ramazan uzasaydı da, iftar etmeyip oruçlarını uzatan kişiler bundan vazgeçseydiler”; diye buyurmuştur. Bu da fazla orucun haram veya mekruh olmadığını gösterir. Zîrâ eğer böyle bir durum olsaydı, Peygamber bunu yasaklardı ve hoş karşılamazdı. Peygamberin yasaklamayışı, bu orucun tutulabileceğini gösterir. Kendisinde bu orucu tutabilecek güç bulan kişi tutabilir ve sevap elde eder. Nitekim Hazreti Ebu Bekr’in altı gün, Abdullah bin Zübeyr’in yedi gün, geçmişteki salih kişilerin kimisi üç, kimisi yirmi beş ve kimisi de kırk gün iftar etmeden oruç tuttukları söylenmiştir. Kork gün aralıksız oruç tutanlar için, melekût âleminden bir güç onlara görünür ve bazı ilâhi sırları keşfeder demişler.

İnsan gayet Hazreti Peygamber’i rüyasında görürse kendi ruhunu peygamber görüntüsüne bürünmüş olarak görüyor,  demektir.

Bu olay, o sırada rüya gören insanın peygamberle bir ilgisi olduğundan gerçekleşir. Bu durum rüyada kişinin gördüğü insan ve diğer nesneler için de geçerlidir. İnsanın gördüğü rüya, belli bir durumu veya gördüğü kendisine ait bir olayı ortaya çıkarabilir. Arifle arif olmayan kişi arasındaki farklardan biri şudur; Arif olan Allah’tan sonra görür, arif olmayan ise, Allah’tan önce görür. Aslında ilk görüş Allah’a aittir.

Kıyametin gerçeğinde insanla hayvan arasında hiç bir fark yoktur. Bir gece sırtımı dayamışken, ruhumun içimde coştuğunu gördüm ve ondan, yanan bir odundan çıkan alevin sesi gibi bir ses duydum. Ayrıca karşımda ala yakın beyaz bir renk gördüm. Kendime geldiğimde, yanımdaki ocakta odunun tıpkı gördüğüm gibi yandığını, alev saldığım ve rüyamda gördüğüm şekilde ses çıkardığını farkettim. Şunu anladım ki, meydana gelen olay içimdekinin aynısıdır ve gönlümün varlık birliğinin etkisiyle tahakkuk ettiğini anladım. Böylece o benim; ben de, o olmuşum; sesi sesim, sesim de onun sesi ve coşkularım onun coşkusu, onun da coşkulan benim coşkum halini almıştır. Gördüğüm renk de, alevin rengi imiş. Hazreti Ebu Bekr Sıddık radiyallâhü anh,

“Hiç bir şey görmedim ki, onda Allah’ı görmeyeyim”, demiştir. Diğer bir deyişle gönlünde ve nefsinin içindeki her görüntünün Allah’ın görüntüsü olduğu ve her şeyden önce nefsini gördüğünü belirtir. Böylece her şeyden önce Allah’ı gördüğünü belirtmesi doğrudur. Zîrâ Allah onun görüşü ve bütün gücü olmuştur ve söylenenler haktır. Hazreti Osman radiyallâhü anh  “Ben bir nesneyi gördüğümde, ondan sonra muhakkak Allah’ı görürüm,” demiştir.

Bir gün ikindiye yalan evimde oturuyordum; güneş de yoktu, birdenbire aklıma ikindi ezanı okunacak ve onu duyacağım fikri aklıma geldi. Daha sonra bu düşünce birkaç kez aklımdan yine geçti ve gönlüme yerleşti. Bunun gerçekleşeceğini anladım ve o anda ben daha bunu düşünürken, ezanın sesini duydum. Gaybı  bilinmeyeni  ancak Allah bilir. Bazı anlarda hızlı  güçlü  yürüyüş yapmak içime doğar, yürüyorum gibi gelir bana ve bu durumu hem dokunma hem de işitme duyumla öğrenmeye çalışırım. Sadece işitmeyle yetinmem.

Allah Teâlâ, “Allah’ın insanlara verdiği rahmeti önleyebilecek yoktur. O’nun önlediğini de ardından salıverecek yoktur.” buyurmuştur. Bu ayetin anlamlarından birisi de şöyledir: Allah, insanları bir peygamber veya veli yardımıyla hidayete  doğru yola  götürmeyi isterse, O’nu önleyecek hiç kimse yoktur ve istediği şüphesiz gerçekleştirilecektir. “Allah kâfirler istemeseler dahi, nurunu muhakkak tamamlar.”

Ruh, araçlar yoluyla ortaya çıkan bedene mahsus fiil ve hareketlere verilen addır. Bazı bilgin ve mütekellimlerin de söylediği gibi, bu olay bedenden soma ortaya çıkar. Misâl âlemi aracılığıyla ortaya çıkan nesneye de, ruh adı verilir. Ruh bedenin meydana gelmesinden iki aşama öncedir; çünkü misâl âlemi bedenden bir aşama öncedir ve görüntüsüdür. Ruhlar âlemi de, misâl âleminden bir aşama öncedir ve böylece ruh bedenden iki aşama öncedir. Belki de Hazreti Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem; “ruhlar bedenlerden iki bin yıl önce yaratıldı” hadisiyle bunu belirtmiştir. Burada iki bin yılla iki aşama kastedilmiştir. Bununla ruhların belli bir zaman süreci içerisinde ortaya çıkması gerekliliği yoktur. Allah’ın selamı ona olsun Peygamber, her aşamayı bin yıl olarak düşünmüş ve gönlüne nasıl gelmişse, öyle bildirmiştir. Bu durumun izahı belirttiğimiz gibidir; bunu ihmal etme, çünkü birçok olay bu şekilde ortaya çıkar. Peygamber’in bu düşüncesine göre tahakkuk eden halleri, câhiller izâh etmekten aciz kalmışlar ve onları olduğu gibi bırakmışlar. En uygunu budur ve onları Allah’ın ehli ve kâmiller bilirler. Hazreti Peygamber’e görünen hallerin çoğu, duyular şekliyle kimsenin bulunmadığı durumlarda gerçekleşmiştir. Bu durumlarda ortaya çıkan haller, genellikle izah edilmesi gereken görüntü içinde olurlar, tıpkı Allah ehlinin katında olduğu gibi. Şayet,

“Neden Peygamber bunları açıklamadı ve olduğu gibi bıraktı? “ denirse, cevabı şöyledir:

İzâh etme yetkisi yoktu ve o zaman gerekli olan şimdi gereksizdir. Şu gafillere ne denebilir. Çalışıp hakikatleri öğrenme yolunda bir çabaları olmadığı gibi, olgun kişilerin söylediklerim anlamak kabiliyetine de sahip değiller. Bu câhillerin yüzünden sıkıntıya düşen olgunlara acımak gereklidir. Zira bunları bu dalaletten kurtarmak için ellerinden hiç bir iş gelmez. Buradan kurtulanlar olsa dahi, başka bir dalalet vadisine yönelirler.

Ey kör ve mutsuz kişiler!

Niçin öğüt verenlere inanmıyorsunuz?

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, “Kur’ân’ın dış ve iç anlamlan bulunduğunu ve iç anlamlarının da kendi içinde yedi iç anlamı daha içerdiğini” belirtmiştir. Dış anlamla çelişkiye düşen bir izah yaparsak, dış anlamı inkâr ettiğimiz anlamına gelmez. Biz dış ve iç anlamın da içten yediye ayrıldığını söylüyoruz. Biz sekiz anlamı da bir araya toplamışız. Kur’ân ve hadis dış ve iç anlamlarıyla haktır. Ancak mecazi  gerçek olmayan  bir anlam çıkarılırsa, uygun olmayabilir. Tıpta dünya gibi, ben uyurken veya uyku ile uyanıklık arasında iken, bana hitaben bir şeyler söyledi ve bu söyledikleri arasında, beni Allah’tan uzaklaştır sözleri de vardı. Sanki bu sözleri, ona söylemek istiyordu. Yine bir an uyku ile uyanıklık arasında iken, ruhumun bana göründüğünü ve bir ışık ve güneş parıltısı gibi vücudumu sardığını hissettim. Bu ışığın bir amacı yoktu. Sevinçten içimi heyecan ve ağlama kapladı ve sanki birisi bana ahiretle dünya arasındaki farkın, yaşlılıkla gençlik arasındaki farka benzediğini söylüyor gibiydi, veya benim gönlüme öyle geliyordu. Diğer bir deyişle genç olan bir kişiye belli bir durumdayken genç deniyor, belli bir süre sonra değişip, ona yaşlı dendiği gibi, dünyaya da bir zaman gelir âhiret adı verilir. Fakat diğer bir zamanda yine değişir. Bir gün sırtı mı dayamış, hafif bir uykuya dalmıştım, bütün varlığı Allah olarak görüyordum. Allah Teâlâ benim dilimle “Ya Allah” diye seslendi, bütün dünya sanki oydu ve dilim diliydi. O dille “Ya Allah” derken heyecandan kendimden geçtim.

Seven sevilene doğru gitmekte ve yaklaşmaktadır. Görmüyor musun, gündüz yaklaşınca, tan vakti gündüzden, gece yaklaşınca da şafak kaderin yerini alır. Biri diğerini tamamladığından dolayı ikisi kardeştir. Böylece sabreden kişi, nesneyi olduğu gibi yansıtmamıştır. Bu vakit sabahtan gündüze kadar sabr ile geçer ve şu hükmü alır “Akşamdan geceye kadar sabredip, hikmetler elde eder.” Hazreti Peygamber, şöyle buyurmuştur:

“Kim ki sabah edip bütün derdi dünya işleri ise, Allah’la hiç bir ilgisi yoktur ve Allah onun gönlüne dört özellik verir:

Sonsuza kadar peşini bırakmayacak üzüntü,

ebediyen bitiremeyeceği bir iş,

keza sonsuza dek zenginliğe kavuşmayacağı yoksulluk ve

hiç sonu gelmeyecek bir beklenti.”

Sofi vaktin oğludur; o, vaktini tasalanmayla ve geçmişi düşünmekle boşa harcamadığı gibi geleceği de fazla düşünmez. Çünkü uzun bir ümitle vaktini Allah’a yönelmekle, kendini arındırmakla ve o zaman içerisinde Allah için gerekli olanları düşünmekle geçirir. Sofinin tanımları şöyle yapılabilir: O, sadece bir yolu ve bir geleneği seçmemiştir. Her zaman ve ne şekilde olursa olsun Allah’la birliktedir. O, Allah’tan başkasına bakmaz. Bazen insanlarla alakadar olup, gönüllerinin Allah’a bağlanması için çaba harcar; bazen da kendisi Allah’la alakadar olur ve bu iki alakadarlık arasındaki farkın önemli olmadığını görür. Her ne kadar iki durum arasında fark varsa da, ikisi de Hak’tır. İşler niyetlere bağlıdır ve sofi kişi de vaktin oğludur.

Gerçeği arayan kişi küfür aşamasına varıp, geçmezse, imanını tamamlamış sayılmaz. Şunun bilinmesi gerekir ki, küfür iki Müslümanlık arasında yer alan bir aşamadır ve bu aşamada duran kişi münafık olmuştur. Bu aşamada durmamak için Allah’a sığınırız. Allah’a ham d ve şükürler olsun ki, biz bir süre o aşamada kaldıktan sonra, geçmeyi başardık.

Bazı arkadaşlarımı üzüm bağımı kollamakla görevlendirmiştim. Onlardan birkaçı bana bir halk çocuğunun bağa girip, üzüm yemek istediğini, onlardan birinin çocuğu tokatladığını anlattı ve ilave etti ki, çocuk tokatı yiyince yere düşmedi, ancak kendisi tokatın etkisiyle yere düştü. O şurada kendisiyle çocuk arasında epey bir uzaklık varmış, ancak çocuk ona, gözünün aynası gibi görünmüş ve kendisi tokattan daha çok etkilenmiştir ve yere düşmüştür. Hâlbuki çocuğa hiç bir etki yapmamıştır. Bu çok tuhaf bir durum zira tokadı yiyen çocuk olduğu halde yere düşen, o kişi olmuştur.

Tüccar kesiminden bir genç ara sıra bize uğruyordu. Bu genç doğru insanları seviyordu. Bana şu olayı anlattı:

 Bir gece uyuyorken, bir erkek gelip, onu uyandırmış. Uyanınca adama bakmış, bir de ne görsün yüzü pırıl pırıl bir ışık saçıyor ve bu ışık evi aydınlatıyor. Fakat saçtığı ışık lambadan çıkan ışıklara benzemediği gibi, diğer hiç bir enerji kaynağından çıkan ışıklara da benzemiyordu. Diğer ışıkların vermediği alışılagelmiş parıltısından ayrı bir tadı varmış. Adam bir süre hiç bir şey söylemeden beklemiş, daha soma ortadan kaybolmuştur. Onun gidişiyle ev kapkaranlık olmuş. İkinci gece de gelip, uyandırmış. Daha sonra üçüncü gece gelip, uyandırdığında yanında tıpkı kendisi gibi ışık saçan diğer bir kişiyi de getirmiş. Bunun üzerine gördüklerim üçüncü günün ertesi gününde bazı arkadaşlarına anlatmış. Bundan soma gözüne görünmez olmuş ve aradan iki üç gün geçtikten soma hastalanmış. Hastalığı o kadar ağırmış ki öleceğini sanmış.

İnsanlarda bulunan anlayış, görüş ve fiiller, soyut varlıklarda ve bu varlıklardan daha üstün olanlarda da yoktur. İnsan aşamasındaki varlıkta görülen olgunluklar diğer aşamalarda gerçekleşmiyor. Çünkü insan yüce Allah’ın göründüğü aşamadır. Bundan dolayıdır ki, Allah şöyle buyurmuştur:

“Sen olmasaydın gökleri yaratmaz ve meleklere insana secde edin emrini vermezdim”. Akli külli, nefsi külli ve onların üstündeki varlık aşamalarında, insanda bulunan anlayış bu şekilde görülmez. Ancak insan aşamasında görülür. Varlık esasında bütünden arındırılmıştır. İlimdeki olağanüstü işleri, görüş ve anlayışları idrâkeden varlıktır. Fakat bu durum imkânsız ve görünüşlerle tahakkuk ediyor. Sen de bunu anla ve kılavuz gibi izle.

Akıl, nefs, ruh ve gönlün varlık olduğunu bil. Bunlar aşamaları dolayısıyla varlığın birer aşamasıdır. Allah bu aşamalarda değişik şekillerde tecelli eder ve bir aşamadan diğerine geçer. Kimi zaman gök, kimi zaman melek, bazen öğe, bazen da maden, bitki, hayvan veya insan şekliyle ortaya çıkar. Bazen en aşağıdakilere kadar iner, bazen da en üsttekilere kadar çıkar. Öğeler şekline giren, daha sonra madenler şeklini alan ve sonra sırasıyla bitkiler, hayvan ile insan şeklide de bürünen odur,  Allah’tır . Bütün bu şekilleri alan mutlak varlık olan Allah’tır. Farzı mahal şekil ortadan kalksa bile, yalnız varlık kalır  Allah kalır. Mesela insan keçiyi yiyince, keçi insan olur. Bütünü düzenleyen ve bütündeki nefs de odur. Şekilden sekile geçen odur. Buna dayanarak diğer bütün görünüşleri ölçebilirsin. Buna dair Allah’ın salat u selamı ona olsun ve Allah yüzünü şereflendirsin Hazreti Ali ibn Ebi Tâlib kerremallâhü veçhe şöyle buyurmuştur:

“Levh benim, Kalem benim, arş ve kürsi ile diğerleri de benim.” Bugün de Allah, varlık şekline bürünüp, velilere görünebilir. Çünkü Allah kulun şeklini almaya muktedirdir. Bu hususa dair “Risâletü’lKuşeyriyye”‘deki kerametler bölümünde iki sözün yer aldığı belirtilmiştir. Geceleyin otururken bir kelebek kandilin etrafında dönmeye başladı ve daha soma birkaç kez kendini kandilin ateşine çarptı; soma yanmış gibi yere düştü ve cansız olarak öyle kaldı. Belli bir süre öyle izledim, fakat kelebekte hiç bir yaşantı belirtisi yoktu. Gönlüm öldüğüne karar kıldı. Ancak o andan Ebâyezid’in nasıl bir karıncayı alıp, üfürerek dirilttiği aklıma geldi. Ben de kelebeği alıp, diriltmek üzre içimden gelen samimî bir şekilde üflemeye başladım. Kelebek üflemeden soma anında dirildi ve tıpkı daha önce uçtuğu gibi uçmaya başladı, sanki hiç ateşe düşmemiş gibiydi.

Allah Teâlâ her şeye muktedirdir ve Gaybı görünmeyeni  ancak o bilir. Böylece de görünmeyenleri bilen Allah Teâlâ dır. Çünkü amaçlanan varlık Allah’tır. Allah’ın selamı onlara olsun peygamberler uyanıkken dünya ile ilişkileri kesilip, duyuüstü âlemindeki varlıkları tıpkı rüyalardaki gibi görürlermiş; bunu bil. Gördüklerinin bir kısmının açıklanması gerekiyordu. Mesela dünya Peygamber’e değişik güzel bir şekilde görünüyordu ve dünyanın görüntüsünden çok değişikti. Peygamber bu görüntüyü yine dünya olarak açıklardı. Bundan dolayı, ona cennet, huri ve ateş şekliyle görünenleri de başka anlamları olabileceği gibi, aynı anlamlarda da olabilir. Peygamber’e seslenen âyetlerin de böyle açıklanması gerekiyor. Bundan dolayı Hazreti Peygamber şöyle buyurmuştur:

“Kur’ân’ın dışı ve içi vardır. İçinin de içten içe yedi anlamı vardır.”

Öz varlığın işitmek, görmek, güçlü ve yeterli olmak gibi sıfatları vardır. Bunlar görünüşler halindeyken ortaya çıkar. Öze olduğu gibi bu görünüşlerden ayrı bir şekilde bakıldığında da, sıfatlar yine vardır. Bu sıfatlarla Allah’ın sıfatları arasında ilişki yoktur. Allah’ın sıfatlan bu sıfatlara benzetilmekten münezzehtir. Akıl, kuruntu ve hayal de, bunları idrak edemez. Bu sıfatlar ruh, beden, cansız, bitki, hayvan, gök veya yerdeki bütün varlıklarda görülür. Yeri göğü kaplayan yüce Allah, bu varlıklarda vardır ve diridir. Haşa Allah bu varlıklardaki eksikliklerden münezzehtir. Bu sözlerle bütün nesneler, ona benzetildi;

Bilmelisin ki, Allah her insanın kulağıdır, gözüdür, dilidir, elidir ve diğer bütün görünen ve görünmeyen güçleridir. İbâdetleri devam ettirenler, bunu Allah’a daha yaklaşmak ve onu anlamak için yapmaktadırlar. Zîrâ arif olmayan kişi gaflet içindedir; fakat kendisini böyle bilmez. Tıpkı ilimle uğraşmayan âlimler gibidir. Bu âlim de câhil saydır.

Allah’a karşı gelme suçlarının etkileri inançlardaki farklılıklara göre değişir, bunu bil. Kul inancından dolayı sorumlu tutulur. Hadisi kutside de “Ben, kulumun düşündüğü gibiyim.” denmiştir. Buna dayanarak keder, azap, aşağılayıcı haller, tat, nimet ve aşamalar ortaya çıkar. Bir insanı inciten ve onu cehenneme gidecek kişiler arasına sokan durumdan, başka bir kişi haz duyabilir ve onun sayesinde cennetlikler arasına girebilir. Rüyalar da inançlara göre değişik anlamlar taşıyabilir.

Mesela, uyuyan kişi kendini rüyasında çırılçıplak ve sesli bir şekilde yelleniyor görüyorsa ve Müslümansa, bu onun kabahat işlemiş olduğuna delalettir. Bu rüya Hıristiyan kişi için uygun olabilir ve dinine ters düşmeyebilir. Şayet bu rüyayı Hıristiyan birisi görmüş olsaydı aksi yönde açıklanabilirdi.

Hicri sekiz yüz on yılının Safer ayı gecelerinden birinde hastalandım ve hastalığım o kadar şiddetlendi ki, yaşantımdan ümidimi kestim. Bunun üzerine diğer bütün varlıkları bir yana iterek Allah’a yöneldim ve gönlümden geldiği gibi,

 “Ya ilâhi!   Bu hastalık sonumu mu getirecek? “ diye seslendim. Allah Teâlâ görünmeden bana,

“Seni bu hastalıktan kurtaracağım” dedi. Bu arada kendime geldim; sevinçli ve gönlüm rahattı. Şifayı veren Allah’tır.

Ahiret âleminin emir, gayb ve melekût âlemi; dünyanın ise yaratıcı, melek ve şehadet  gözle görülen  âlemi olduğunu bil. Bundan dolayıdır ki, biz cennet, köşkler, meyvalar, huriler ve benzerlerinin alelade halk tabakasının iddia ettiği gibi olmadığım söyledik. Bazı câhil ve görünürde âlim bilinen kişiler, bunların şehadet aleminde olduğunu sanıyorlar. Bunlar orada bühtanların tıpkı dünyadaki ağaçlar, nehirler, köşkler ve hurilere benzediğini iddia ediyorlar. Bu tür iddialarda bulunan kişiler Müslüman sayılmaz.

Şunu bil ki, akıl görüş, düşünüş, buluş, açık şekilde seçiş ve anlama için bir araçtır. Sofiler düşünce ve görüş yönlerinden dolayı akla, ayak bağı ve örtü demişlerdir. Zira düşünen güçlerin içinde hayal ve kuruntu unsurları da yer alabilir ve inşam yanılgıya sürükleyebilir. Böylece de nesneleri iyi kavramayabilir. Bundan dolayıdır ki, kelam alanında çalışan bilginler, akla dayanan bir konuyu izah ederlerken, düşünce ve görüşlerine başvururlar ve bu düşüncelerini uzun bir süre için savunurlar. Daha sonra bunun aksi görüşlerine yansımaya başlarsa, yıllar soma bu görüşlerinden vazgeçerler. Görülüyor ki sırf akla dayanıp ve onu düşünce ve görüşle oyalamak, gönlün amaca varmasını engeller ve konu aydınlanmaz. Her akim iki yönü bulunur. Biri düşünce ve görüşle kavrama, diğer ise, gönlün temizliği ile bulma yönündedir. İkinci yön, yani buluş yoluyla anlamak daha doğrudur ve yanlış yapılma ihtimali daha azdır. Düşünce ve görüşe dayanan yöne, hayaller ve birçok yanlışlıklar karışır. Buluş yoluyla gerçekleşen yönde ise akıl, gönül temizliği, peygamberlerin izlenmesi ve onlara uyulmasını sağlar. Düşünceye dayanan yönde, gönül temizliği bulunamaz. Akıllı kişinin peygamberlerin izinden gitmesi, yaptıkları çalışma ve çabaları taklit etmesi gerekir. Ayrıca gerçeği anlayabilmesi için, aklına takılan çürük düşünceyi bırakması lazımdır. Akla takılan bulanıklıklar bir yana bırakılınca, gerçek ortaya çıkar.

Başlı başına bir bölüm oluşturmayan, fakat göklerin bir bölümü sayılan, bir veya iki yıldızı gökten aldığımı gördüm ve o anda aklıma gelen düşünce şöyleydi: Tavusun kanadında bulunan ve göze benzeyen renk, her ne kadar ayrı bir biçim oluşturuyorsa da, o da kanadın bir bölümüdür ve ondan ayrı tutulamaz. İşte gökteki yıldız, böyledir; göklerin bir bölümünü meydana getirir. Özel rengi, parlaklığı, saf ve beyazlığı onu bütünden ayıramıyor. Elmanın da bazı yerleri diğer yerlerine göre, daha kırmızı olabiliyor.

Bazı hallerde, konunun ilgisine göre âhiret denebiliyor. Mesela kötülük yapmak ve içki içmenin başlangıcı tatlıdır. Fakat neticesi rezil olmak ve pişmanlıktır. Bu durumların ikisi de, bu dünyadadır. Pişmanlık ve rezil olmak tada oranla âhiret sayılabilir.

Sekiz yüz on yılı Cemaziyülahir ayının ilk on gecesinin bir perşembe gecesinin sabahına yakın Şeyh Muhyiddîn’i gördüm. Şeyh bana şunları söylüyordu:

Ben şeytanı başka bir dünyaya göndermek istedim ve bunu yaptım. Şeytandan bu dünyada pek az iz kaldı ve bu dünyayı bırakıp gitti.

Bu rüyayı o sıralarda bazı arkadaşlarıma anlattım. Onlara bunu ezberleyip, ihmal etmemelerini ve sorduğum zaman bana izahı ile birlikte hatırlatmalarım istedim. Rüyanın tabirine gelince, Allah daha iyi bilir, şöyledir:

Şeytan uzaklığın belirtisidir. Şeyh ise yakınlığın işaretidir. Şeyh, birliği eserlerini de ve özellikle de “Fusus” adlı eserinde açıklamıştır. Ben de, o şuralarda bu eseri okuyordum, rüya bu hususta bir uyarıcıydı.

Bir gün uyurken, onu bahçesinde zikrederken gördüm. Uyanınca bir kişinin Allah’ın adını zikrettiğini duydum ve beni içten etkiledi. O anda içime Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin:

“Cennet bahçesinde gönül ferahlandırmak isteyen Allah’ı zikretsin” sözü doğdu.

“Allah’ın Elçisi doğru söylemiş. Bütün olgunlukların anahtarı Allah’tadır. Çünkü olgunluklar ondadır ve bu olgunluklar ancak ona yakın olmakla meydana gelir. Yakınlık da cennettir ve cennet de, Allah’ın daima zikredilmesiyle elde edilir. Allah’ın selamı ona olsun peygamber buyurmuştur ki:

“Kişi birşeyi seviyorsa, onun zikrini arttırır.”

 Zikrin çoğalması Allah’ın sevgisini gönüllere yerleştirir. Yüce Allah’ı idrak etmek için, gönlün başka konularla meşgul olmaması gerekir. Daha başlangıçta iken, gönül bağı bulunmazsa, Allah’la gerçeği arayan kişi arasında sevginin oluşması zorlaşır. Allah’ı hatırlamak ve zikretmek sevgiyi getirir ve bu sevgi Allah’ın zikredilmesiyle ilgilidir. Bundan dolayıdır ki Allah şöyle buyurmuştur:

“Allah’ı atalarınızı andığınız kadar anın”.

Bunlar kula yol göstermek ve merhamet kazandırmak içindir. Kul Allah’ı zikretmeye devam ederse, içine işler, gönlüne varır ve Allah’ı sevmeye başlar. Allah’ı zikretmekten zevk duymaya başlayınca, Allah ona rahmetinin kapılarım açar ve sevgisinin karşılığını verir. Kişi daima Allah’ı anmakla zevk duymalıdır. Çünkü bu durum mutluluğun belirtisidir. Rivayet edilir ki, Hazreti Peygamber şöyle buyurmuştur:

“Cennetin kapısı üzerinde Allah’tan başka ibâdet edilecek yoktur yazılıdır.” Bu da, cennet kapılarının Allah’ın adı zikrolunmadan açılmayacağına işarettir. Dünyadaki her varlığın iyi ve kötü birer yönü muhakkak vardır. Allah insana bir işi yapmak istediği zaman iyi yönünü gösterir, insan da o işi yapar. Yine Allah bir insana yaptırmak istemediği bir işin kötü yönünü gösterir ve onu, bu işi yapmaktan alıkoyar. Olgunluklar ve sebepleri de böyledir. Allah olgunluk aşamasını kazandırmak istediği kişiye, olgunluğun iyi yönlerini gösterir ve sebeplerini de sergiler. Böylece kişi onlarla ilgilenmeye başlar. Bu arada kötü yönlerini de gösterir, bırakmasını sağlar. Sadece yüce Allah’ın zikri kalır. Mesela Allah’ı zikretmek en büyük olgunluklara varma sebeplerinden biridir. Bunların iyi yönlerini gösterir, olgunluklara eriştirir, kötü yönlerini gösterir, onlardan uzak durmasını gerçekleştirir. Allah’ın yardımıyla en büyük olgunlukları elde etmek hiç de zor değildir. Diğer vesileler de böyledir. Dünyayı terk etmede olduğu gibi. Her nesnenin iki yönü olduğuna şüpheyle bakmamalı; çünkü Allah bunu yapmaya muktedirdir. Bunun gerçeğinde de önemli bir neden yatar. O da şudur;

Dünyadaki her zerreciğin içinde iki zıt yön vardır. Cemâl ve Celâl sahibi Hak  Allah , her zerrede tecelli eder ve hepsinde vardır. Bu zerreciklerde bütün sıfatlarının izleri, suç ve aşağılayıcı durumlar da vardır. Kötü yön suçları gizler ve iyi yön gibi görünür, ta ki oraya yönelesin.

Dünya üstü ve altıyla iyi amaçlı bir insan niteliğindedir. Dünyanın en üstü en alta etki yaptığı gibi, içinde bulunanların da birbirilerine etkisi ve bağlantısı vardır. Dünyadaki bu düzen, göklerin kendi özel durumlarında uzaklık ve yakınlık içinde bulunmasının sebebidir. Zira buradaki herhangi bir değişiklik göklerdeki değişiklik, dünya düzeninin değişmesine ve başka bir düzene girmesine neden olur. Bundan dolayıdır ki, gökler yükselir veya alçalırsa hâlihazırdaki vaziyeti değişirse, dünya düzeni bozulacaktır demişlerdir.

Bütün bunlar Allah’ın rahmeti ona olsun, Şeyh’in sağladığı faydalı sözlerinden ibarettir. Allah’a hamdolsun.

PDF İNDİR

***

Osmanlı Devletinin İlk Eğitim Mazlumu Ve Şehidi
MOLLA LUTFÎ
radiyallâhü anh

1929: THE GREAT CRASH (2009) BÜYÜK ÇÖKÜŞ/ Kara Perşembe


Son günlerde TV de artan maket binalardan daire satışı ve süper yeni otoların reklam taarruzuna uğrayan milletimize uyarı olacak belgesel.

“ŞİMDİ AL, SONRA ÖDE”
Parası olan alır. Olmayan kredi çeksin.
Bu mantık yanlış mantıktır.

Refah yaşayacağım diye düşülen hırs hastalığından  kurtulmanız ve bir zamanlar bankerlerden kazıklanan milletimizin bu tür reklamlar ile çok aldatıldığını hatırlatırız.

Paul Warburg’u rahmetle anıyoruz.

Ülke: İngiltere

Tür:Belgesel

Vizyon Tarihi: 24 Ocak 2009 (İngiltere)

Süre: 58 dakika

Dil: İngilizce

Oyuncular:    Ray Lonnen, Jimmy Durante, Al Jolson

Çeviri: shield1963

Özet

New York Borsası 1928 yılının başından 29 yılı Ekim ayının başına kadar olan süreçte gittikçe yükseliyor ve yüksek fiyat/kazanç oranı getiriyordu. Ancak 3 Ekim 1929 tarihine gelindiğinde, yukarıda sayılan sebepler doğrultusunda borsanın ilerlemesi durmuş hatta birkaç büyük holdingin hisse senetleri düşmüştü. Bu düşüş 21 Ekim günü yabancı yatırımcıların kâğıtlarını ellerinden çıkarmalarıyla hızlandı ve “Kara Perşembe” olarak anılan 24 Ekim 1929 Perşembe günü borsa dibe vurdu. 1929 yılının fiyatlarıyla 4.2 milyar dolar yok oldu. 29 Ekim 1929 gününün fiyatlarına bakıldığında bir yıl öncesinin karının bile sıfırlandığı görülür. 21-29 Ekim 1929 tarihleri arasındaki fark Dow Jones sanayi ortalamasının 328’den 230’a düştüğünü gösterir. Bu süreçte 4.000 kadar banka batmış, binlerce insanın mal varlığı yok olmuştur.

Belgesel Metni

1929’da, hızla ilerleyen refah yılları bir felaketle son buldu. Bu, kayıtlara geçen en büyük borsa çöküşüydü. Yaşanan şoku ve güvensizlik duygusunu hafife almak mümkün değil. İlk dönem yatırımcıları, borsada spekülasyon yaratmak için çok büyük miktarlarda borç para almışlardı. Borsa çok sert bir şekilde dibe vurdu ve birçok insan da onunla birlikte battı. Bu çok acı verici bir durumdu. Sonrasında, binlerce banka iflas etti. Milyonlarca insan her şeyini kaybetti. Yoksulluk her yanımızı sarmıştı. Gerçekten çok, ama çok acı dolu günlerdi. Bu krizi on yıl süren, dünya çapında bir bunalım takip etti ve bu da savaşın başlangıcı oldu. Bu, bir daha asla başımıza gelmemesini ümit ettiğimiz finansal bir felaketin hikayesidir.

23 Ekim 1929 Çarşamba günü, New York Borsası’nda hisse senedi fiyatları hiç bir uyarı vermeden, aniden düştü. Yatırımcılar şaşkındı. Çünkü son beş yıldır borsa sadece yükselmişti. Bir saat içinde, sarsıcı bir şekilde 2.5 milyon hisse senedi satıldı. Bu sarmal düşüş ertesi gün de devam etti.

24 Ekim tarihinde, hisse senedi ticareti yapanlarda bir şeylerin değişmiş olabileceği duygusu hakimdi. Ama aniden tüm alıcılar yok olmuştu. İnsanlar hisse senedi satmak istiyorlardı ama satın alacak kimseyi bulamıyorlardı. Hisse senedi fiyatları 2 dolar, 4 dolar, 10 dolar düşmeye başladı. Dehşet vericiydi. O sabah borsada öylesine büyük ve keskin bir düşüş vardı ki hisse senetleri bir anda 10, 20, 30 puan değer kaybetti.

New York Menkul Değerler Borsası’nda soluksuzluk ve feryat hakimdi. İnsanlar bu olay karşısında serseme dönmüş ve dehşete kapılmıştı. Binlerce insan, hep birlikte borsanın önünde toplanmaya başladı. 10,000 kişi. Broadway’den East River’a kadar tüm sokakları doldurdular. Neler olup bittiğini öğrenmek isteyen insanlar oraya gidiyordu. Borsa binasının etrafında, heykelin etrafında, merdivenlerin üstünde çok büyük bir kalabalık toplandı. İçerden çıkan birinden herhangi bir haber alabileceklerini umuyorlardı. Hisse senedi alıp satanların haykırışlarını duyabiliyorlardı ama neler olduğunu bilmiyorlardı. Öğrenene kadar toplanmaya ve beklemeye devam ettiler. Bekleyen binlerce kişiden pek azı açıklanmak üzere olan felaketin boyutunu kavrayabilmişti. Hiç kimse büyük bir mali felaketin, beş gün içinde Amerika’nın refah dayanaklarını silip süpüreceğini tahmin edemezdi.Ancak, bu krizi tetikleyen nedeni anlamak için on yıl geri gitmemiz gerekiyor. Amerika’nın kendine olan güveninin hızla yükseldiği ve sonsuza kadar o şekilde süreceği sanılan bir zamana.

1919 yılında ABD, 1. Dünya Savaşı’ndan zaferle çıkmıştı. Her tarafta iyimserlik havası hakimdi. Savaş, İngiltere’yi ve Avrupalı müttefiklerini mali açıdan tüketmişti. Ama Amerika’nın ekonomisi gelişiyordu ve tüm dünya Amerikan ezgileriyle dans ediyordu. Belirsizlikler son bulmuştu. Olanlar hakkında çok az kuşku kalmış gibiydi. Amerika, tarihteki en büyük çılgınlığı yaşamaya devam ediyordu ve bu konuda söylenecek çok şey vardı.

1920’lerde günlük yaşam değişti. Elektriğin kullanılmaya başlanması Amerika’yı değiştirdi.Kentler elektrik şebekesine bağlandı. Yeni teknolojiler ortaya çıktı. Uçaklar, radyolar. Başlangıçta lüks kabul edilen ev eşyaları artık sıradan ihtiyaç haline gelmişti. Otomotiv endüstrisinde de patlama yaşandı. Tıpkı yeni bir Ford veya Chrysler marka otomobil satın almak için akın eden insanlarda olduğu gibi. Sonsuz bir refah devri başlamış gibi görünüyordu.Bu şimdiye kadar görülmemiş boyutta bir tüketim kültürünün ve kitlesel tüketimin gelişmesidir. Ayrıca, insanları pahalı eşyalar satın almaya teşvik etmek için taksitle satışlar da söz konusu.Böylece bu eşyaları krediyle satın alabilirler. Bu tür tüketici kredisi 1920’lerin getirdiği başka bir yenilikti. İlk başlarda “şimdi al, sonra öde” fikri çok popüler oldu.Burada, tüketim kültürüyle birlikte gelişen bir tür eğlence kültürü de var. Ana fikir… “Biz artık anlık zevklere inanıyoruz. Bugüne bak. Gelecek için endişelenme. Anı yaşa.” Tüm düşünce tarzı şuydu: Biz yeni bir ekonomik çağın başındayız ve her onurlu Amerikalının zengin olmaya hakkı vardır. Daha kullanılabilir gelir için alınan kolay kredi sayesinde Amerikalılar daha da zengin olmak için yeni yollar arıyorlardı. Birinci Dünya Savaşı’ndan bu yana, Amerikan hükümeti savaşın faturasını ödemek için Özgürlük Tahvilleri olarak de bilinen tahvilleri satıyordu.Bu, halktan borç para almanın bir yoluydu. Geri ödemede, tahvil değeri üstünden faiz geliri elde edeceklerdi.

Charlie Chaplin ve Douglas Fairbanks gibi ünlüler devasa toplantılarda onlara önayak olmak için görevlendirilmişlerdi.Özgürlük tahvilleri bir çok insanın ilk kez güvenli bir şekilde yatırımcı olmasına neden oldu. Hayatlarında ilk kez, her altı ayda bir faiz ödemesi alıyorlardı ve tahvil öyle bir şeydi ki, borsada alım satım yapabiliyorlardı. Yani gazeteye bakıp, tahvillerinin değeri o gün ne oldu, görebiliyorlardı. Özgürlük tahvilleri bir yatırım kültürü yaratmıştı. Birçok insan daha önce hiç tahvil satın almamıştı ve sıradan insanları tahvil satın almaya alışık hale getirdi. Artık bu yeni yatırım kültüründen çıkar sağlayabileceğini düşünen başka bir insan topluluğu vardı. Wall Street bankacıları.

Amerika’nın finans merkezi olan Wall Street, yıllardan beri genel halka kapalı bir çevrede, birbirleriyle iş yapan bir grup seçkin bankacıdan oluşuyordu. Ama bir adam finans dünyasının çehresini değiştirecek bir fırsat gördü. National City Bank’ın başkanıCharles Mitchellpiyasada kârlı bir boşluk farketti.

Mitchell, Birinci Dünya Savaşı sırasında yatırımcıların büyük miktarda devlet tahvili satın aldığını gördü ve dedi ki… “Elimizde yatırım yapan bir halk var.” “Tüm yapmamız gereken şey şirket tahvilleri, hisse senedi gibi diğer ürünleri de pazarlamak ve halka bunların hatırı sayılır yatırımlar olduğunu söylemek.”

Mitchell doğuştan pazarlamacıydı ve çok hırslıydı. Eğer insanlar devlet sermayesini arttırmak için tahvil almaya gönüllü idiyseler elbette New York Borsası’nda adı geçen özel şirketlerin de sermayesini arttırmak için hisse senedi satın almaya teşvik edilebilirlerdi. Ve onlar da bu süreçte kâr elde edebilirlerdi. Hisse senedine yatırım yapmayı hayal bile edemeyen insanlar yavaş yavaş bu işe giriştiler ve borsa kötü etkilerinden kurtuldu. Tarihsel olarak, hisse senetlerinin sıradan insanlar için çok riskli olduğu kabul edilir. Oysa 1920’lerde, hisse senedine yatırım yapmak sadece güvenilir değil aynı zamanda çok saygın bir iş olarak algılanıyordu. Fikir büyük rağbet gördü ve bu yeni, kârlı pazarı sömürmek için Mitchell, ülke genelinde aracı şirketler kurdu. Böylece, parası olan ama yatırım konusunda bilgisi olmayan insanlar da borsada oynayabileceklerdi.

Bu spekülatif çılgınlık sadece profesyonelleri değil her türden insanı sarmıştı. Görülmemiş sayıda sıradan insan hissedar olmaya başladı. Ülke çapında, sadece New York’ta değil, tüm şehir ve kasabalarda tüm Amerika’da halk borsayla aşk yaşıyordu. Teknoloji her şeyi mümkün kılıyordu. Wall Street’ten gelen anlık hisse senedi fiyatları, telgraf bağlantılı kağıt şerit makineleriyle dakikalar içinde tüm Amerika’da yayınlanabiliyordu. Kağıt şerit makinelerini gece kulüplerinde, tren istasyonlarında güzellik salonlarında, okyanus aşırı yolcu gemilerinde bulabilirdiniz.

1920’lerde borsa, Amerikan kumar kültürünün yaygın bir parçası haline geldi. Yerim, uyurum, rüya görürüm, hisse senetlerini konuşurum. Para kazanmak için tek yolun bu olduğuna inanıyorum. Heyecan verici bir şey. Bunu seviyorum.

 3,500 dolar sermayeyle 17,000 dolar kâr. Hiç fena değil! Her tür hisse senedi için çılgın spekülasyonlar yapılıyordu. Film şirketi hisseleri, havacılık hisseleri, tüm otomobil şirketi hisseleri.

1920’lerde büyük rağbet gören hisselerden biri de Radio Corporation of America hisseleriydi. Günümüz Google’ına çok benziyordu. Bilirsiniz, çok yenilikçi bir teknolojiydi.Arabalara bile radyo konabileceğine inanıyorlardı. Düşünün artık. Amerikalı yatırımcılar, Amerikan şirketlerinin ürettiği ve kendi kullandıkları ürünlerle aralarında ilgi kurmaya başladılar. Fikirleri şuydu, “hey, beğendiğim o ürünü yapan şirketin hisselerine sahip olabilirdim.”

20’lerin ortalarında, 3 milyon civarında Amerikalı borsadaydı ve Wall Street, halkın hayal gücüne hakim olmuştu. Bir gecede servet sahibi olma hikayeleriyle birlikte hisse senedi değerlerinin yükselmesi için yatırımcıların sadece satın alması fikri tavan yaptı. Her popüler dergi, her gazete, her radyo istasyonu borsada olan bitenle yakından ilgileniyordu.

İnsanlar, Charlie Chaplin, Groucho Marx gibi ünlülerin etkinliklerini izliyor ve onların hangi hisselerle borsada oynadıklarını merak ediyorlardı.

Genç komedyen Groucho Marx, tüm birikimini borsaya yatırmıştı ve elde ettiği kârdan o kadar memnundu ki erkek kardeşlerini de yatırım yapmaya ikna etti. Ne kolay bir iş. RCA hisseleri bu sabahtan itibaren yedi puan yükseldi. Bizzat kendim 7,000 dolar kazandım. Ne var ki spekülatör olanlar sadece ünlüler değildi. Büyük Wall Street spekülatörleri, kendileri ünlü olmaya başlamışlardı. Onların yaratıcı, girişimci ve Amerika’ya zenginlik getiren insanlar oldukları düşünülüyordu.

Geleceğin başkanı Kennedy’nin babası Joseph Kennedy bu yeni türeyen, zeki mali süperstarlardan biriydi.Halk hayran kalmıştı, çünkü Joseph Kennedy gibi adamlar sıradan insanlardı. Onlar herhangi bir yerden gelmiş adamlardı ve piyasadaki hızlı yükselişleri sıradan halk için bir tür ilham kaynağı olmuştu. Bunun bir gün kendileri için bile mümkün olabileceğini düşünüyorlardı. Her yerde, komilerden berberlere kadar herkesin borsada kolay para kazanabildiği hikayeleri dolaşıyordu.

Pat Bologna

Wall Street’te ayakkabı boyacılığı yapan Pat Bologna da bu zengin olma hikayelerinden ilham alanlardan biriydi.

Herkes zengin olmaya gidiyordu. Eğer New York’ta yaşıyor olsaydınız, borsa kraldı.

Willam Bologna: Babam muhtemelen 17 veya 18 yaşlarındaydı. Her gün olduğu gibi, kelimenin tam anlamıyla Amerika’nın büyük adamlarının ayakkabılarını parlatacaktı. Joseph Kennedy gibi kişilerin, Mitchell gibi yöneticilerin ayakkabılarını. Birazcık uzmanlaşmak için onlarla Amerikan Merkez Bankası hakkında ve bir ayakkabı boyacısının uzmanlaşabileceğini düşünmeyeceğiniz şeyler hakkında sohbet edecekti. Ama o, Wall Street’in büyük beyinleri ile her gün konuşuyordu. Ve böylece, babam borsaya yatırım yapmaya başladı. Doğruyu söylemek gerekirse, hisse senedi sayfalarının nasıl okunacağını ve yorumlanacağını öğrenmiştim. Çünkü babamın yaptığı şey buydu. Yani biz borsayla büyüdük. Sabah kahvaltıda borsa, akşam eve geldiğinde, yemekte yine borsa vardı. Borsa, dünya demekti. Ben 1928’de başladım. Çünkü birçok genç insan gibi ben de herkesin tüm bu paraları kazandığı yere gitmek istedim.

**

İrving Khan

İrving Khan:  İlk işim kambiyo katında haberci çocuk olarak çalışmak oldu. İnsanların çoğu zaman aç gözlü olduklarını anlamam bir veya iki haftamı aldı. İnsanların borsaya olan inançları o kadar büyüktü ki yükselen hisse senedi fiyatları üstünde spekülasyon yapmak için giderek artan miktarlarda borç para alıyorlardı. Bu şekilde yapılan hisse senedi alımları “ihtiyat akçesiyle satın alma”olarak biliniyordu. Yatırımcı sadece paranın bir bölümünü koymak için gerekliydi. Aracıları geriye kalanı finanse ediyorlardı. “Şimdi al, sonra öde” kültürü borsaya da sıçramıştı.İhtiyat akçesiyle hisse senedi satın almak, aslında borç parayla satın almak demektir.

1920’lerin sonlarında, hisse senedi bedellerinin %90’ı borç parayla ödenmiştir. Ne kadar borç alabileceğinize dair hiç bir kural yoktu ve insanlar hisse senedi satın almak için inanılmaz miktarlarda borçlanıyorlardı.

25 dolara 100 dolarlık hisse senedi satın alabilirdiniz ve aracı kurum diğer 75 doları size borç verirdi.Eğer hisse senedinin değeri yükselirse, ki 20’lerin sonlarında her şey sürekli yükselecek gibi görünüyordu, 25 dolarınız 200 veya 300 dolarlık bir yatırıma dönüşebilirdi.

Bu yüzden, borsa için ödünç para vermek Amerikan ekonomisinin büyük bir parçası oldu. Aslında, 1920’lerin sonlarında her bir doların yaklaşık 40 senti hisse senetleri için borç alınmıştı. Borsadaki bu büyük ödünç para akışı hisse senetlerine olan talebi arttırdı ve fiyatları sürekli yukarı çekti.

1928 yılında, sadece 12 ay içinde, borsa yaklaşık %50 yükseldi. Ve hisse senetleri yükselmeye devam etti daha da fazla yatırımcı bu hareketten bir parça elde etmek için borç para aldı. Onlardan biri de ayakkabı boyacısı Pat Bologna idi. Babamın borsada çok fazla parası yoktu. Bana o zaman yaklaşık 6,000 dolar nakiti olduğunu söylemişti. Ama unutmayın, 6,000 dolar nakit, oldukça fazla hisse senedine dönüştü. Çünkü o yıllarda paranın sadece %10’unu ihtiyat akçesi olarak yatırmak zorundaydınız. Yani 6,000 dolarla 60,000 dolarlık hisse senedine sahip olabilirdiniz.

Wall Street yeni bahisçilerin açlığını çekiyordu. Street’in her zaman göz ardı ettiği yatırımcı olabilecek bir grup vardı. Ama şimdi onların da parasını istiyordu.

1920’lere kadar kadınlar borsada çok küçük bir rol oynamıştı. İşin bu kısmı basitçe cinsiyet önyargısıydı. Kadınlar soğukkanlılık konusunda yeteneksiz kabul ediliyorlardı. Piyasada spekülasyon yapmak için bu gerekliydi. Fakat 1920’lerde borsanın popülerleşmesinde muazzam sayıda kadının payı büyüktü. 20’ler, kadınlar için her yönden önemli yıllardı. Gerçek anlamda kabuklarından sıyrıldılar. Kendi paralarını yönetmeye başladılar 1920’lerde rekor düzeyde üniversiteye gittiler aynı zamanda borsayla ilgilendiler ve bu da kendi servetlerini oluşturmanın bir yolu oldu. Bu tip yatırımcılardan biri de, New Yorklu öncü bir fotografçı olan Alice Austen’di.

Alice Austen

Wall Street suyunun diğer yakasında bulunan Staten Island’da yaşıyordu. Birkaç ay deneyim kazandıktan sonra bu eve taşınmıştı. Zeki ve maceraperest bir kadındı. 11 yaşına geldiğinde o zamanların yeni buluşu olan bir fotoğraf makinesi almıştı. Ve ona hemen alışmıştı. Yıllar içinde 8,000 cam negatif çekti. Bu da onu, Amerika’nın en eski ve en üretken fotografçılarından biri yaptı. Büyükbabasından kalan miras Alice’e rahat bir yaşam için kaynak sağlıyordu. Ama 1920’lerde parası azalınca Wall Street’in çabuk para kazanma vaadi onu da cezbetti. Alice Austen, biraz yavaş koştuğunu farketti ve kafasında şu soru oluştu, “Ne yapmalıyım?”Arkadaşları tutumlu olması için ona baskı yapıyorlardı. Bazı harcamaları kısacaktı. Belki Avrupa’ya gitmeyecekti, belki araba almayacaktı. Onun yerine, Alice, tüm bunlara hayır diyen bir borsa aracısı buldu.

Hisse senedi alın, çabucak zengin olun. Biliyor musunuz?  Ödünç para alabilirsiniz. Böylece daha fazla hisse senedi satın alabilirsiniz.Ve Alice Austen şöyle düşündü, “Hey, bu bana iyi bir fikir gibi geldi.”

Borsanın tırmandığı 1920’lerde Cumhuriyetçi Parti iktidardaydı ve Amerika’nın yükselen refahının arkasındaydı.

Calvin Coolidge 1923 yılında Devlet Başkanı oldu.Kendisi de bir yatırımcıydı. Wall Street’i saran spekülatif çılgınlığa özellikle sessiz kaldı. Calvin Coolidge, 1920’lerin boşvermişliğinin, pervasızlığının bir simgesidir. “İş iştir” sözüyle ünlüdür.Refah dolu bir dönemdi. İş para kazandırıyordu. Wall Street para kazandırıyordu. Politikacılar sanırım şöyle diyordu, “Güzel, her şey yolunda. Ekonomi büyüyor.” “Piyasa işini biliyor. Hükümetin görevi buna engel teşkil etmemektir.”

Coolidge’in başkanlığı döneminde Wall Street’in gücü kontrolsüz bir şekilde büyümeye devam etti. Hükümetinin bir grup seçkin bankacı ve finansörle yakın ilişkisi vardı. Wall Street’in iç çevresi. Onların zenginliklerinin ve bağlantılarının, hükümetin mali politikası üzerinde muazzam bir etkisi vardı. Orada küçük, seçkin ve özel bir ortaklık vardı. Bu gerçekten Wall Street’in hükümdarlığıydı. Buraları çok esrarengiz ve gizli yerlerdi. Onlar sınırlı sermayeyle kurulmuş küçük şirketlerdi ama gerçekten çok büyük güçleri vardı. Bu seçkin şirketlerin en prestijli olanı JP Morgan Bank‘tı.Stratejik olarak borsa binasının tam karşısındaydı ve gelişecek olaylarda kilit rol oynayacaktı.

Thomas Lamont‘un kıdemli ortağı JP Morgan, Wall Street’in en güçlü adamıydı.Onun nüfuzu New York’u bile aşıyordu. Lamont ve JP Morgan’nın diğer ortakları art arda gelen tüm başkanlarla düzenli olarak görüşüyorlardı.

Edward Lamont: Büyükbabam çok meşgul bir adamdı. Diğer büyükbabaların yaptığı gibi torununu beysbol maçına veya balık tutmaya götürmek gibi şeyler yapmaya bile zamanı yoktu. Büyükbabamın yaşam tarzı kesinlikle etkileyici bir yaşam tarzıydı. Bundan hiç şüpheniz olmasın. Reynard adını verdiği, 22 metre uzunluğunda çok hoş bir yatı vardı. Sık sık Palisades’deki evinden teknesiyle ayrılır, Hudson Nehri’ni geçerek Wall Street’e ulaşır ve oradan da bankaya kadar yürürdü.

Lamont’un liderliğinde, JP Morgan, piyasanın aşırılıklarından uzak durdu. Fakat seçkin bankacılarla politikacılar arasındaki yakın ilişki Wall Street’e uygulanan düzenlemeleri en az seviyede tutmaya yardımcı oldu.

Amatör spekülatörler, yatırımlarının kazandığı değer karşısında donup kalmışken Wall Street’in gerçekte nasıl çalıştığından umutsuzca habersizdiler.

Biraz hükümet denetimiyle piyasa kendi başına bir yasa oldu ve içerden alım satımlar yaygınlaştı.

Ortalıkta bir sürü piyasa spekülasyonu vardı ve her tarafa yayılmıştı.

Hiçbir şekilde açığa vurulmuyordu.

Wall Street’in çok küçük olduğu ve kendi kendine yettiği zamanlarda muhtemelen bu pek önemli değildi.

Ama senin benim gibi insanlar binbir zorlukla kazandıkları paraları borsaya yatırıyorlarsa, gerçekten önemliydi.

1920’lerin borsası ne dürüst, ne de demokratik değildi. Büyük bir kumarhaneydi ve profesyonel spekülatörler tarafından hile ile yönetiliyordu. Küçük yatırımcılar tüm tasarruflarını kumara yatırdılar ama karşılarına yığılmış olan eşitsizliği farketmede başarısız oldular.

Joseph Kennedy gibi adamlar servetlerini basitçe doğru hisseleri seçerek yapmadılar. İşin gerçeği, onlar, yeni gelen ahmakların saflıklarını paraya çevirdiler.

Bir grup açıkgöz spekülatör bir araya gelecekti ve koordineli bir şekilde sessizce ama acımasızca, bireysel hisseleri satın almaya başlayacaklardı.

Yapacakları şey, bireysel hisse senedinin düzmece reklamını yapacaklar onu kendileri satın alacaklar, sonra da borsaya yığacaklardı.

Böylece bu hisselere para yatıran sıradan yatırımcılar kaybederken onlar kâr edeceklerdi.

Wall Street’teki bazı seçkin yatırım şirketleri bile bu tip piyasa manipülasyonuyla uğraşıyorlardı. 1929’un Mart ayında, yeni bir Cumhuriyetçi Başkan olan Herbert Hoover, törenle göreve başladı  ve yaptığı konuşmada Amerikalılara güvence verdi.

“Biz, konfor ve güvencede bugüne kadar dünya tarihinde var olandan daha da yüksek bir dereceye ulaştık.”

Ama perde arkasında bundan o kadar da emin değildi. Hoover aslında, genel olarak, Wall Street’in gidişatından ve ekonomiden şüpheliydi. Ama görüşlerini ortaya koyacak siyasi cesareti yoktu ve bu nedenle, Başkan olduğu zaman bu vahşi spekülatif coşkuyu dizginleyecek hiçbir şey yapmadı. Borsadaki spekülasyon sınırını daraltmak için Amerikan Merkez Bankası’na veya Maliye Bakanlığı’na destek vermek adına hiçbir şey yapmadı.

Özel hayatında, Hoover, bir spekülasyon aleminden söz ediyordu ama tıpkı selefi Coolidge gibi, o da piyasanın düzenlenmesi konusunda isteksizdi. Ancak Hoover, borsa balonunun her an patlayabileceği hakkındaki endişelerinde yalnız değildi.

Günler sonra, seçkin ve çok saygın bir bankacı olan Paul Warburg, açılış konuşmasında Wall Street aristokrasisini bir kenara atıp hiç de iç açıcı olmayan bir uyarıda bulundu.

“Eğer bu dizginlenmemiş spekülasyon çılgınlığının daha da ileri gitmesine izin verilirse nihai çöküşün tüm ülkeyi saran bir bunalıma yol açacağı kesindir.

Katharine Weber: Büyük büyükbabam, 1929’un Mart ayında bir uyarı yayınladı. Aslında “bunalım” kelimesini kullanmıştı. Ve onu susturdular. O, önemsenecek biri değildi. Bilirsiniz, o bir oyunbozandı. Sanırım şöyle dediler, “Hayır, hayır! Her şey yolunda.” Herkes para kazanıyor ve eğlencelerde iyi vakit geçiriyordu. O kadar ki, borsanın iyi gittiği dönemlerde, birisi… “Bunun değeri şişirilmiş olabilir, dikkatli olsan iyi olur” derse işinden oluyordu.

Warburg’un öngörüsüne kimse kulak asmadı. 1929’un Mayıs ve Eylül ayları arasında 60 yeni şirket New York Borsası’na girdi piyasaya 100 milyondan fazla hisse senedi sürüldü ve yatırım coşkusu körüklendi. Her göz boyamacılıkta aynı şeyi duyarsınız: Bu sefer farklı, bu farklı bir finans dünyası, yeni bir finans dünyası. Aslında, Groucho Marx komisyoncusuna gitti ve…

Pat Bologna: “Bu fiyatların nasıl yükselmeye devam ettiğini anlamıyorum” dedi.

Komisyoncusu da ona, “Bunun küresel bir ekonomi olduğunu anlayın artık” dedi.

Bu 1928, 1929 yılıydı! Vay be, o günden beri bunu arada bir duydum sanırım. Bazı profesyonel spekülatörler piyasanın aşırı ısındığını hissettiler. En zeki olanı, o yaz borsadan çekildi.

Bir gün, anılarından anladığımıza göre, Joe Kennedy, şöyle dedi:

“Eğer ayakkabı boyacısı bile borsadan benim kadar anlıyorsa belki de benim için gitme vakti geldi.”

Eylül ayında piyasa giderek daha da istikrarsız hale gelmişti. Kapalı kapılar ardında, Başkan Hoover’ın tedirginliği büyüyordu. Herbert Hoover Wall Street’teki arkadaşları arasında bir araştırma yaptı ilgilenmesi gereken bir durum var mı diye sordu ve JP Morgan’ın en büyük ortağı olan Thomas W Lamont’tan kısa bir mektup aldı.

Büyükbabam mektubunda, piyasanın kendi kendine düzeleceğini ve herhangi bir hükümet müdahalesine gerek olmadığını yazmıştı.

JP Morgan’ın en büyük ortağı olan Thomas W Lamont, Hoover’a kesinlikle endişelenecek bir durum olmadığına dair güvence veriyordu ve mektup şu satırla son buluyordu,

“Gelecek çok parlak görünüyor. “

BEŞ GÜN SONRA BORSA BATTI.

23 EKİM 1929, ÇARŞAMBA

Ani güven kaybını neyin tetiklediğini kimse bilmiyor. 23 Ekim Çarşamba günü oldu ve bitti. Ama ortada hiçbir şey yokken, otomobil hisselerindeki keskin düşüş hummalı bir akşam pazarı mantığında alışverişi tahrik etti. Aniden milyonlarca hisse senedi satıldı. Ertesi gün 1929’un büyük krizi başladı.

4 EKİM 1929, PERŞEMBE 24 Ekim 1929, Kara Perşembe, çoğu kez krizin başlangıcı olarak kabul edilir.

Gerçekten pek çok insanı korkutan muazzam bir düşüş vardı. Yaşanan şoku hafife almak mümkün değil. Bu, insanı serseme çeviren bir güvensizlik duygusudur. Borsanın sürekli düştüğünü gören insanlar paniğe kapıldılar. Haberlerin umutsuzluğu binlerce insanı borsanın dışına topladı. Korkunç bir kalabalık, gaddar bir ifade ve sabit bakışlarla bekliyordu. Hepsi de batmış adamlardı. Kent yetkilileri bu durumdan çok rahatsız oldular ve 400 atlı polis gönderdiler. Bastille saldırısına benzer bir olayın borsada da gerçekleşmesinden korkuyorlardı. Havada garip bir homurtu vardı. Çok çok garip, rahatsız edici bir sesti. Bu muhtemelen kaygılarını paylaşan tüm bu insanların çıkardığı toplu ses olmalı. En popüler tepkilerden biri de “Böyle bir şey olamaz” idi.

İngiltere’den gelen bir ziyaretçi de o gün oradaydı. Winston Churchill, şahsi parasının büyük bölümünü Amerika borsasına yatırmıştı ve ziyaret etmeye karar vermişti. Yaşanan paniğin en kötü anında tesadüfen Wall Street’te yürüyordum ve hiç tanımadığım beni tanıdı ve beni Menkul Kıymetler Borsası’na davet etti. Bir kargaşayla karşılaşacağımı umuyordum. Ama gözlerimin gördüğü şey şaşırtıcı bir sakinlik ve düzenlilikti. Menkul Kıymetler Borsası’nın 1200 üyesi, rahatsız edilmiş bir karınca kümesinin ağır çekim görüntüleri gibi bir ileri bir geri yürüyor… birbirlerine eski fiyatlarının üçte birine inanılmaz miktarlarda hisse senedi lotları teklif ediyorlardı. Churchill, borsanın battığı o gün bir servet kaybetti.

Dışarıda ise, toplanan kalabalık hâlâ bir haber bekliyordu. Söylentiler tırmanan paniği körüklüyordu. Bir kez kriz başlarsa, gerçek sorunlardan biri de güven olur. Eğer iyinin ve kötünün birlikte battığı bir ekonomiye karşı tüm güveninizi yitirirseniz ve baş yatırımcı olan seçkin tabaka bu güveni tazelemek ve halkı ikna etmek için canla başla çalışıyorsa o ekonomi ve borsa sağlam demektir. Bankacılar mevcut mali erimeyi gidermek için bir şeyler yapmaları gerektiğini biliyorlardı. Bir Times muhabiri, gelişen olayları izledi. Kalabalık, yoğun ve gürültülü bir şekilde büyüdü. Birden ortasında bir girdap oluştu. Gömlekli bir adam, Morgan’ın ofisine doğru gitmeye çalışıyordu. O, National City Bank’ın yönetim kurulu başkanı Charles E. Mitchell’di.Morgan’ın ofislerinin bulunduğu binaya kadar gitmeyi başardı. Ve kısa bir süre sonra oraya neden gittiğini öğrendik. Charles Mitchell, JP Morgan’ın ofisine bir toplantı için çağırılmıştı. Masanın etrafında dört ileri gelen bankacı daha vardı. Onlardan biri de New York Borsası Başkanı Richard Whitney‘di. Bunlar, altı milyon dolar civarında mal varlıkları olan Amerika’daki zengin iş adamlarından bazılarıydı. Başkan Thomas Lamont’tu.

Sanırım büyükbabam için büyük bir şok oldu. Bu tür ekonomik kriz gibi bir şeyin olacağını önceden görememişti. Büyükbabam şehrin bazı ileri gelen bankacılarıyla Wall Street 23 numaradaki ofisinde bir toplantı yaptı ve dibe vurmuş olan borsayı desteklemek için neler yapabileceklerini bulmaya çalıştılar. Buldukları çözüm, hep birlikte 250 milyon dolarlık bir havuz oluşturma planıydı. Ve bu birikim, anahtar listedeki hisse senetlerini desteklemek için kullanılacaktı. Öğlen vakti, Richard Whitney caddenin karşısındaki Menkul Kıymetler Borsası’nın alım satım katına gitti. Bankacıların devasa nakit enjeksiyonu sayesinde Whitney, piyasanın tekrar hareketleneceğini umuyordu.

Whitney, Amerikan Çelik hisselerinin satıldığı masaya gitti ve en yüksek satış bedelinden 25,000 Amerikan Çelik hissesi aldı sonra, diğer değerli hisse senetlerine de benzer bir gezinti yaptı ve benzer alımlar yaptı.Amacı, piyasaya olan güveni herkese tekrar kazandıracaklarını belli etmekti. Zamanın diğer finansal devleri de, John D Rockefellerda dahil olmak üzere bu sembolik davranışın her şeyi düzelteceğini umarak benzer alımlar yaptılar. Ve işe yaradı.

Whitney ve Morgan adının öylesine sihirli bir gücü vardı ki borsa geri döndü ve hisse senetleri aniden değer kazanmaya başladı.

Toplantının haberleri çoktan dışarı sızmıştı ve gazeteciler bilgi alma konusunda umutsuzdu. Büyükbabam Wall Street’te, banka ofisinin dışında toplanan bir grup gazeteciyle bir araya geldi. Her zaman sakin bir tarzı vardı ve borsada insanların güveninin sarsılmasına neden olacak bir şey asla söylemedi. Kır saçlı Bay Lamont, son derece güven veren bir tavırla bizi kabul etti. Yanan bir tiyatroda sahneye çıkıyor gibiydi. Herkese soğukkanlılıklarını korumalarını telaşlanmak için hiç bir neden olmadığını söyledi. Borsadaki satışlarda biraz sıkıntı yaşadık ve durumu değerlendirmek için bir toplantı yaptık. Hiç bir şirketin zorluk içinde olmadığını tespit ettik ve teminatlar tatmin edici bir şekilde korunmaktadır. Büyükbabam ve diğerleri, en kötü durumun atlatıldığını zannettiler. Ama çok yanılmışlardı. Hafta sonu süresince, bankacıların müdahalesi işe yaramış gibi görünüyordu. Cuma ve cumartesi günleri alım satımlar sakin ve olaysız geçti. Başkan Hoover ayrıca, o güne kadar yaşanan tüm piyasa krizlerinde kullanılan bir mantrayı tekrarlayarak sinirlerini sağlam tutmayı denedi. Ülkenin temel konusu olan üretim ve malların dağıtımı ise sağlam ve başarılı temellere dayanmaktadır. Ne var ki finansal ofislerde tam bir kaos yaşanıyordu. Unuttuğumuz şeylerden biri de teknolojinin ne kadar ilkel olduğuydu. 24 Ekim’de pek çok hisse senedi işlem gördü ve hepsinin fiyatlarının şeride kaydedilmesi piyasa kapandıktan sonra tam dört saat sürdü. Şerit yazma makinesi, umutsuzca suya gömüldü güncel ticaretin saatlerce gerisinde kaldı ve tamamen anlamını yitirdi. Gece boyunca, teminat katiplerinin ve muhasebecilerin ertesi gün tekrar başlamadan önce o günü umutsuzca kurtarmaya çalıştıkları abartılı ofis binalarının ışıkları hiç sönmedi. Onlar masalarının başında bitkin düştüler. Yorgun koşucu bankaların mermer zemini üstünde tükendi ve uyudu.

28 EKİM 1929, PAZARTESİ

Pazartesi günü, yazıcıların şeritlerinin tükenmesiyle birlikte paniğe kapılan yatırımcılar, son hisse senedi fiyatları için her şeyi göze alıp New York ve diğer büyük kentler arasındaki telefon hatlarını kilitlediler. İlk kez birçok spekülatör, kolay kredi ve teminatla satın almanın dezavantajını keşfediyordu.

1920’lerde hisse senedi satın alanların çok önemli bir bölümü onu borç parayla satın alıyordu. Tabii ki borç parayla hisse senedi satın almanın en büyüleyici yanı işler yolundayken, kazancın çok hızlı ve büyük olmasıdır. İşler ters gittiğinde de, doğal olarak tüm mekanizma ters işlemeye başlar ve kayıplar da aynı oranda büyük olur. Hisse senedi satın almak için borçlanan tüm bu insanlar artık teminat göstermek zorundaydılar ve bu da borsanın sürekli yükselmesi gibi hiç olmamış bir şeydi. Eskiden 25 dolarla 100 dolarlık hisse alabilirdiniz. Ama şimdi, eğer hisse senedinin değeri düşerse alabilirsiniz. Aracı kurumlar verdikleri ödünç paraların geri ödenmeyeceğinden çok endişeliydiler. Bu nedenle insanlar, daha fazla nakit para getirmezlerse hisse senetlerinin satılacağına dair çağırılar aldılar. Hesabınızın 600 dolara ihtiyacı var. Bu miktarın Salı günü saat 13’ten önce elimize geçmemesi halinde hesabınızdaki tüm hisseler satılacaktır. Bu doğrultuda uyarımızı dikkate alın. Bu, yapılması çok zor bir şeydi. Bazılarının ödeyecek fazladan parası yoktu veya bunu yapmaları bazen biraz zaman alırdı. Ne var ki, aracılar bekleyemeyecek kadar huzursuzlardı. Böylece Pazartesi günü borsa düşmeye başladı. Üstelik Perşembe günkü düşüşten çok daha sert bir şekilde. Aslında bu, Birleşik Devletler borsası tarihinin en kötü günlerinden biri olarak sonuçlanacaktı.

1929’da borsa çöktüğü zaman, yedi yaşında, çok küçük bir kızdım. Yine de o güne dair bölük pörçük de olsa bazı şeyleri çok net hatırlıyorum. Fazla İletişim imkanlarımız yoktu ve gazetelerde sıradışı bir şey olursa, “yazıyor” diye duyurulurdu. Öyle denirdi. Yazıyor. İki sent için. Küçük çocuklar, kafalarında kasketleriyle cadde boyunca koşarlar “Yazıyor, yazıyor, her şeyi okuyun!” diye bağırırlardı. Her zaman birileri evden iner ve iki sent karşılığında günlük gazeteden bir tane alırdı ve neler olduğunu öğrenirdik. Piyasadaki çöküşü de bu şekilde öğrendik. O sırada Vera, bir aile dostlarının yanındaydı. Ama arkadaşının halasının her şeyini kaybettiği haberi geldi. Genç kadın sessizce ağlıyordu. Sessizce ağlıyor, ellerini sıkıyor ve odadan odaya dolaşıp duruyordu. Bu, o güne dair yaşadığım gerçek bir anıydı.

29 EKİM 1929, SALI

Salı sabahı,  Amerika’da kurumsallaşmış bazı ünlü isimler hisselerinin dimdik düştüğünü gördü. Amerikan Çelik, Radyo General Motors hisseleri, refah yıllarının sembolleri olmuştu. Salı günü, sadece muazzam bir satış dalgası vardı, devam ediyordu. Bu kez satışlar o kadar güçlü ve acımasızdı ki öğlen vakti JP Morgan’la toplantı yapacak zaman bile yoktu. Açıkçası, satışların hacmi, bankacıların her türlü piyasadaki dalgalanmayı engelleme çabalarını bozguna uğratmıştı. Pazartesi sabahı borsanın açılışından Salı akşamına kadar tüm Amerikan hisseleri yaklaşık %22 değer kaybetti.36 saat içinde Amerikan endüstrisi %22 değer kaybetti. Başkan, Hoover’dı. O ve Hazine Bakanı Andrew Mellon doğru bir yol izlediklerini ve bunun hükümetin müdahale edeceği bir iş olmadığını düşünüyorlardı. Onlar, saf ve özgür kapitalizme inanıyorlardı ve dolayısıyla, krizi hafifletecek çok az şey yaptılar veya hiçbir şey yapmadılar. Kendi başına çözümlenir diyorlardı. Borsa çok sert bir şekilde dibe vurdu ve birçok insan da onunla birlikte battı. Bu çok acı verici bir durumdu. Hemen hemen herkes para kaybetti. Tıpkı şimdi olduğu gibi.

Hatıralar: Oh, piyasa bugün pek iyi değil “Hisselerin keyifsiz görünüyor Aslında yazıcının her tıkırtısında hepsinin değeri düştü. Sadece beş işgünü sonunda ortalama 25 milyon dolarlık kişisel servet basitçe yok olmuştu. Borsa durmaksızın düşmeye devam etti. Her şeyi satmak için talimat vardı. Eğer şansım varsa, yaklaşık 500 dolarımın kalacağını tahmin ediyorum. Halbuki dört aydan daha kısa bir süre önce olası kâr oranı en düşük ihtimalle yaklaşık 100,000’di. En azından kendi kendime, “her şeyimi tarihin en büyük paniğinde kaybettim” diyorum.

W. Khan: İşimi asla kaybetmediğim için çok şanslıydım. Maaşım kesintiye uğradı. Neyse ki işverenlerim varlıklı insanlardı ve bu konuyu konuşurken bana “Neden gülümsüyorsun?” dediler. Ben de “Beni işten atacağınızı sanmıştım.” dedim.

Bir başkası: Maddi gücü yerinde olanlar ise kayıplarını kara mizahla karşılıyorlardı. Ben Wall Street’in kırptığı kuzulardan biriyim. Ben henüz küçük bir kızken bir sanat patronu, müzik eğitimim için bana bir milyon dolar bıraktı. Ama ben, bir milyon doların getirisiyle yaşayamayacağımı düşündüm ve bu yüzden borsa hakkında tüyo almak için tüm zengin arkadaşlarıma danıştım. Onlar da bana verdiler ve bir milyonumu kaybettim. Şimdi ise elimde kalan tek şey, bu kürk mantom. Bundan böyle, ellerim borsa için değil piyano tuşları için var. Ama, bir milyon dolara sahip olmak için yeteri kadar şanslıysanız her şeyinizi koruyun ve borsada oynamayın.

Borsada oynayıp kaybeden bir başka sanatçı da Groucho Marx’tı.Onun pervasız spekülasyonu kazandığı her şeye mal oldu.

Staten Island’dan fotografçı Alice Austen’ın kaderi de riskleri kavramadan piyasanın cazibesine kapılanlarla aynı oldu. Temel olarak, her şeyini kaybetti. 1929, 1930 yıllarında tüm hesabı silindi ve bu, Alice Austen için bir şok oldu. Birçok insan gibi, onun da bu duruma inandığını sanmıyorum.

İnanamazsınız. Herkes, “Tüm yapmam gereken, biraz beklemek. Borsa yeniden yükselecek.”diye düşündü ve sanki zenginmiş gibi yaşamına devam etti. Alice, ayrıca evini de ipotek etmişti. Faturalarını ödemek için değil, bir kez daha fantazi bir Avrupa seyahati yapmak istemişti.

Babam her şeyini kaybetti. Her şeyini kaybediyordu ama 22 yaşındaydı. Bunu cömertçe karşıladı. 22 yaşındaysanız, bu durum size hiç dramatik gelmez. Onun etrafındaki insanlar daha çok 50, 60 yaşlarındaydılar ve tüm tasarruflarını kaybediyorlardı. Tam bir panik içindeydiler. Herkes kayıplarının üstesinden gelemedi. İntihar edenlerin sayısı abartılmış olmasına rağmen bazıları onu tek çıkış yolu olarak gördü. İnsanların Wall Street’teki ofislerinin penceresinden kendilerini atanlarla ilgili hikayeler okuduklarını biliyorum. Bu bir şehir efsanesi değil. Gerçekten oldu.

İnsanlar intihar ettiler. Onlar, 30-40 yıl Wall Street’te çalışıp kendilerine bir servet edinmiş ve günler içinde her şeylerini kaybetmiş insanlardı.

Henüz iki kitabı iade edemediğim için üzgünüm. Mali çevredeki keyifsiz durum, bizi çalışmaya zorladı gibi. Dün bir kadın, 44 katlı binamızın çatısından atladı. Tam penceremizin önüne. Sokakta yatan vücudunu gördüm. Çok asap bozucu bir görüntüydü. Beni hasta etti. Wall Street’teki korkunç çöküşün etkileri dalga dalga tüm Amerika’ya yayıldı. Hatta hisse senedi sahibi olmayanlar ve borsanın yükselişinden hiç bir çıkarı olmayanlar bile mağdur duruma düştüler. Kriz, Amerikalıların kırılgan bankacılık sistemlerine olan güvenini sarstı. Bu sistem, müşterilerini paralarının güvence altında olduğuna ikna edecek çap veya itibardan yoksun binlerce kasaba bankasından oluşuyordu. Ekonomide güvenin batması domino etkisi yarattı. 1931’de, 2000’den fazla banka battı.

Vera Pillitier: Krizden sonra bankalar kapandı. Sanırım bu bizi biraz daha ciddi etkiledi. Biz derken, benim konumumdaki insanları kastediyorum. Birçok insanın bankada parası vardı. Çok az bir para, birkaç yüz dolar. Bilirsiniz, belki 1000 dolar. Hiçbir altyapı oktu. İnsanların birikimlerini güvence altına alacak hiçbir Federal Mevduat Sigortası Şirketi yoktu.

Bankaları destekleyecek hiçbir yol yoktu. Yani eğer bankalar kötü seçimler yaptılarsa siz de bir mudi olarak paranızı ona yatırdıysanız, paranızın yerinde yeller esiyordu. Sonra, insanların duydukları, caddenin aşağısındaki bankanın durumunun iyi olmadığıydı… Herkes kendi bankası için endişelendi ve oraya koştu ve bu, korkunç bir kısır döngü haline geldi. Bu olayı takip eden birkaç yıl içinde yaklaşık 3000 banka kapandı ve tüm finansal sistemin sadece kararsız değil aynı zamanda işe yaramaz olduğu da görüldü. Ondan sonra, insanlar para biriktirdikleri zaman bankalara kuşkuyla baktılar ve paralar yastık altına gitti. 1929 yılında borsanın çöküşü Büyük Buhran’ı yaratmadı ancak daha sonra Büyük Buhran’la sonuçlanacak bir dizi olayın başlamasına neden oldu.

Bilirsiniz, görünen köye kılavuz istemez. Bankalar borsa için ödünç para verdi, şirketler ödünç para verdi aracı kurumlar ödünç para verdi ve hisselerin değeri düştüğünde tüm bu paralar yok oldu. Şirketler, sermaye sahibi olmamanın ve para kaybetmenin acısını hemen hissettiler ve insanları işten çıkarmaya üretimi durdurmaya başladılar. Kitlesel bir iflas vardı. Bu, tam olarak bugün yaşadığımıza benzer bir tür likidite kriziydi. Başka bir deyişle, hangi firma olursa olsun ayakta kalmak için tamamen ödeyecek gücü olsa bile, bundan böyle borç alamazdı. Çalışanlarının maaşını ödemek için, yeni demirbaş satın almak için tedarikçilerine ödeme yapmak için kısa vadeli ticari kredi alamazdı. Bu nedenle iflas etmeye başladılar. İflas edince, insanları işten çıkardılar. İnsanları işten çıkarınca da yıkıldılar.

Tüm topluma travmatik zarar veren şey de bu. O kadar travmatik ki, Amerikan tarihinde trajik bir an olmasına rağmen Amerikalıların belleğinde tek ikinci iç savaş olarak yer etmiştir.

Babamın mütevazı bir sigorta acentesi vardı. Bir akşam, yemekte, babam bir çalışanını işten çıkarmak zorunda olduğunu söyledi. Ben de ukalaca dedim ki, “İyi. Kendine bir iş bulabilir, değil mi?” Ve babam ” Hayır, o yaşlı ve çok yetenekli olmayan bir adam. Bunu yapabileceğini sanmıyorum.” dedi Ve babam bunu söylerken gözyaşlarına boğuldu. O gece babamı ilk kez ağlarken gördüm.

Vera Pillitier: İflastan sonra hayatımızda ve çevremdeki tüm insanlarda çok büyük değişiklikler olmuştu. Kız arkadaşlarımdan çoğunun babası işini kaybetti ve kiralarını ödeyemedikleri için evlerinden çıkarıldılar. Yoksulluk gerçekten her yanımızdaydı. Erkeklerin giyecek hiç bir şeyleri yoktu. Üstlerinde paçavralar vardı. Ayaklarını gazete kağıdıyla sararak ve kartonları kullanarak yolda yürümek için kendilerine geçici ayakkabılar yapıyorlardı. Ve eğer Central Park’ta bir yürüyüş yapsaydınız, o büyük alanı terkedilmiş ve suyu çekilmiş rezervuarı görürdünüz. Onlar, mukavva kutulardan kulübeler yaparlar ve geceyi orada geçirirlerdi. Oraya Hoover Şehri diyorlardı.Çünkü o, zamanın Başkan’ının adıydı ve tabii ki tüm bu krizin ve yoksulluğun faturası ona kesiliyordu. Gerçekten çok acıklı bir durumdu.

Pek çokları gibi, fotografçı Alice Austen da Büyük Buhran’ın etkisi altına aldığı ipotek bedellerini ödeme mücadelesi veriyordu. Birkaç yıl içinde Alice Austen’ın parası tükenmişti. Hiçbir şeyi kalmamıştı. Evinden çıkardılar. Onu bir düşkünler evine koydular ki, Dickens’ın romanındakine benzemeyen bir evdi birkaç yılını orada geçirdi. Mucizevi bir şekilde fotoğrafları keşfedildi. Birkaç fotoğrafı Time’a ve Life Magazine’e satıldı ve bu da onun düşkünler evinden çıkıp nezih bir huzurevine yerleşmesi için yeterli parayı sağladı. Bir bakıma, fotoğrafları onu kurtardı ve birkaç yıl içinde yoksulluktan çıkarıp nezih bir hayata taşıdı.

Borsanın çöküşünü ve Buhran’ı doğru tahmin eden Paul Warburg bankayı tam zamanında piyasadan çekerek bir felaketten kurtardı.Ama bu onun için küçük bir teselliydi.

Katharine Weber: Büyük büyükbabam muhtemelen borsanın çöküşünden sonra kişisel dengesini asla toparlayamadı. Wall Street’e Cassandra denmesi sanırım ona çok acı veriyordu. Hepimizin hatırlayacağı gibi, Cassandra geleceği göremiyordu ve ayrıca önemsenmemeye mahkum edilmişti. Bu durumun onu depresyona soktuğunu düşünüyorum. “Size söylemiştim” dediğinden emin değilim. Onun dünya çapındaki bu bunalımın önlenememiş olmasını ya da en azından etkisinin azaltılmamış olmasını trajik bulduğunu düşünüyorum. Ve muhtemelen, bu onun erken ölümüne neden oldu. Öldüğü zaman, Hoover’ın başkanlıktaki son yılıydı ve görünürde hiç bir çözüm ümidi yoktu. Fakat 1932’de, Cumhuriyetçilerin 12 yıllık iktidarı sona erdi.

Ben, Franklin Delano Roosevelt, ABD Başkanlığı görevimi sadakatle yürüteceğime şerefim üzerine ant içerim.

Democrat, Franklin Roosevelt, ezici bir zaferle Başkan seçildi. İlk görevi, güveni tekrar oluşturmaktı.

ROOSEVELT:

Korkmamız gereken tek şey korkunun kendisidir.

Kurtarıcı gözüyle bakılan Roosevelt, Amerikalılara yeni bir düzen ve finansal sistemi düzenleme sözü verdi. Tüm bankacılık, kredi ve yatırım alanında sıkı bir denetim olmalıdır. Başka insanların parasıyla yapılan spekülasyona bir son verilmesi gerekiyor. Yeni Başkan hızlı davrandı. Banka birikimlerini teminat altına aldı ve bankacıları hükümet denetimi altında çalışmaya zorlayacak yasaları ortaya koydu.Senato Bankacılık Komitesi tarafından krizle ilgili soruşturma başlatıldı. Soruşturma üç yıldan fazla sürecek ve tanıkların 10,000 sayfalık ifadesi Wall Street’in itibarını lekeleyecekti.

Komitenin hırslı avukatı Ferdinand Pecora seçkin bankacılara davranışlarının nedenlerini açıklamaları için meydan okudu.Bankacıları ifade vermeye çağırdı ve ne öğrendi dersiniz?

 National City Corp’tan Charlie Mitchell’ın vergi kaçırmak için karısına hisse sattığını öğrendi. Richard Whitney, Kara Perşembe günü çılgınca satın aldığı hisse senetleri yüzünden para kaybedince, kardeşinden boç almaya başlamıştı. O da işe yaramayınca müşterilerinden çalmıştı. Zamanında yaptıklarını, hapse girerek ödedi. Ayrıca, Amerika’nın en prestijli bankası JP Morgan, suçsuz bulundu.

Soruşturmalar, yüksek mevkideki dostlara ayrıcalıklı şartlarla hisse senedi teklif edildiğini kanıtlayan bir liste ortaya çıkardı. Bir önceki Başkan da dahil olmak üzere. Listede sadece Morgan ortakları ve Morgan aile üyeleri değil, aynı zamanda önde gelen şirket yöneticileri, hatta bazı politikacılar bile vardı. Örneğin Calvin Coolidge, öncelikli hisse senedi listesindeydi.

Bu, birçok insanın yanlış olduğunu hissettiği bir uygulamaydı. Ferdinand Pecora, büyük bir alıntı yaptı. “Ayakların baş olduğunun sarsıcı bir açıklamasıydı” dedi. Bunu seviyorum , çünkü bugün de aynı şeyleri söylemek mümkün.

Bankacıların kirli ilişkileriyle yarattıkları rezalete cevap olarak Başkan Roosevelt, Menkul Kıymetler Ve Borsa Komisyonu’nu kurdu. Komisyonun görevi, Wall Street’i toparlamaktı. Başına da, etik olmayan yöntemler hakkında pek çoğundan daha fazla bilgisi olan bir adam getirdi.

Başkan Roosevelt, Wall Street’i düzenlemek için Menkul Kıymetler Ve Borsa Komisyonu’nu tanıttığı zaman, eski dostu ve destekçisi Joe Kennedy’yi birinci başkan olarak atadı. Bu, tavuk kümesine tilki sokmak demekti.

Roosevelt’in bankacılık sistemine olan güveni yeniden kurmasına rağmen Büyük Buhran, II. Dünya Savaşı’nın patlak vermesine kadar sürecekti. Bugün olduğu gibi, küreselleşen ekonomi, tüm dünyaya dalga dalga yayılan ekonomik kriz ve devamında da bunalım anlamına geliyordu. İngiltere’de üretimde ani bir düşüş yaşandı ve milyonlarca insan işini kaybetti. Almanya… Hâlâ Birinci Dünya Savaşı’nda uğradığı yenilginin acısını yaşıyordu daha da fazla sarsıldı. Pek çok insan tüm birikimini Büyük Buhran sürecinde kaybetmişti. Bu da, birçok ülkede onları ve ekonomiyi kurtaracak otoriter bir hükümet arzusu yarattı. Hiç şüphe yok ki, ekonomik çöküş ve bunalım, kapitalizm karşıtı hareketleri güçlendirdi. Rusya’da komünistler yönetimi ele geçirdi ve faşist hareketlerde artış söz konusuydu. Mussolini zaten İtalya’da iktidardaydı ve Hitler’in siyasi tabanı Almanya’da gitgide büyüyordu.

Amerikan tarzı serbest piyasa kapitalizminin Wall Street’in batması yüzünden kıvranması ve onu takip eden bunalım, daha iyi bir yol var demek isteyen bu insanları güçlendirdi.Komünizm ve faşizm başarılı olurken birçok ülke serbest ticareti önlemek için engeller koydular ve ekonomilerini kurtarmak adına içe döndüler.

Ekonomik milliyetçilik önce ticari savaşa,

sonra da dünya savaşına neden oldu.

80 yaş üstü olup, 20’lerin hayalini ve onu izleyen krizi hatırlayanlar tüm bunları daha önce gördüklerini düşünürler.

 

Bu olaydan ders aldığımızı sanmıyorum.

İnsan hafızasının çok kıt olduğunu keşfettim. Hâlâ riskleri görmeden kesin kararlar veriyorlar.

1920’lerde bolca ucuz krediniz vardı. Bugün de ucuz kredimiz vardı ve insanlar konut üstüne spekülasyon yaptılar. …ve şimdi, konut edindirme fasafisosu da suya düştü.

Aşırı yüklenilmiş bir Amerikalı tüketiciniz var. Gırtlağına kadar borca batmış durumda ve bu borcu karşılayamaz.

Sub-prime mortgage krizi bunun bir belirtisidir. 80’li ve 90’lı yıllarda, serbest piyasada güven yeniden canlandı iyimserlik geri geldiği gibi, Roosevelt’in ortaya koyduğu mali düzenlemelerin birçoğunun geçerliliğini yitirdiği anlaşıldı ve yavaşça yürürlükten kaldırıldı.

Bir kez daha, önem verilmeden yapılan piyasa düzenlemesi spekülasyonun kontrolsüz bir şekilde büyümesine olanak sağladı.

Biz şimdi o denetimsizliğin yarattığı kasırganın ceremesini çekiyoruz ve 1929’da hükümetin finans dünyasında olanları görmezden geldiği dönemdeki insanlarla aynı konumda ve aynı duygudayız.

Benim umudum ve düşüncem, hükümetin bundan bir ders çıkarmış olduğu ve 1930’larda acıyı ve çöküşü engellemek için atılan adımlardan daha aktif ve çok daha agresif adımlar atmaya çalışacağı yönündedir.

Umarız atılacak bu adımlar işe yarar.

 

Ne var ki, 1929 krizinden çıkarılması gereken ders, tarihin tekerrürden ibaret olduğu insan aptallığının ve açgözlülüğünün mali işlerde sağduyu ve itidalden çok daha büyük bir güç olduğudur.

PAUL WARBURG’UN ANISINA

***

“…Kapitalist, iplikçiye işgücünün gündelik ya da haftalık değerini ödemekle, bu işgücünü bütün bir gün ya da bütün bir hafta boyunca kullanma hakkını elde etmişti. Şu halde onu, diyelim ki, günde on iki saat çalıştıracaktır.

İplikçi kendisine ücretinin, yani kendi işgücünün değerinin eşdeğerini üretmek için gerekli olan altı saatin üzerinde, artı-emek saatleri diye adlandıracağım bir altı saat daha çalışmak zorunda olacaktır ki bu artı-emek, bir artı-değer ve bir artı-ürün olarak gerçekleşecektir.

Eğer iplikçimiz örneğin altı saatlik gündelik çalışması ile pamuğa, kendi ücretinin tam eşdeğerini oluşturan 3 şilinlik bir değer katıyorsa, on iki saatte pamuğa 6 şilinlik bir değer katacak ve bu değere orantılı bir iplik fazlası üretecektir.

İşgücünü kapitaliste satmış olduğundan, yarattığı tüm değer ya da ürün, kapitaliste, belirli bir zaman için onun işgücünün sahibi olan kapitaliste aittir. Demek ki, kapitalist 3 şilin ödemekle, 6 şilinlik bir değer gerçekleştirecektir, çünkü içerisinde altı saatlik emek bulunan bir değer ödemekle, bunun karşılığında içerisinde on iki saatlik emek bulunan bir değer elde edecektir.

Bu süreci her gün yineleyerek, kapitalist, her gün cepten 3 şilin çıkaracak ve altı şilin de cebe indirecektir ki bu 6 şilinin yarısı, yeniden ücretleri ödemek için kullanılacak, öteki yarısı ise, kapitalistin karşılığında hiç bir eşdeğer ödemediği artı-değeri oluşturacaktır.

Ve işte kapitalist üretim, yani ücret sistemi, sermaye ile emek arasındaki bu tarz bir değişim üzerine kuruludur ve durmadan, işçiyi işçi olarak, kapitalisti de kapitalist olarak yeniden üretmek zorundadır.”

(Karl Marks, “Ücret, Fiyat ve Kâr”, Marks-Engels: Seçme Yapıtlar, Cilt: II, Sol Yayınları, Ankara, 1977, s. 69-70)