ihramcizade tarafından yazılmış tüm yazılar

ICHİMEİ: HARA-KİRİ: BİR SAMURAYIN ÖLÜMÜ (2011)


Yönetmen: Takashi Miike

Ülke: Japonya, İngiltere

Tür: Dram

Vizyon Tarihi: 19 Mayıs 2011 (Fransa)

Süre: 126 dakika

Dil: Japonca

Oyuncular: Kôji Yakusho, Eita, Hikari Mitsushima, Naoto Takenaka

Senaryo: Kikumi Yamagishi | Yasuhiko Takiguchi

Müzik: Ryûichi Sakamoto

Görüntü Yönetmeni: Nobuyasu Kita

Yapımcılar: Toshiaki Nakazawa, Jeremy Thomas

Nam-ı Diğer: Hara-Kiri: Death of a Samurai

Firma: Recorded Picture Company (RPC), Sedic International, Amuse Soft Entertainment

YORUM:

Bu film tahta kılıcın demir kılıca galibiyetini, değersiz görülen insanlardaki gücün, derebeylere karşı zaferini anlatıyor.

Şöhrete kavuşmuş kişilerin göründüğü kadar  itibar sahip olmadıklarını göreceğiniz bu filmde garip ve  onurlu insanın zaferi vardır.

Gerçekten makam sahiblerinin tiksindirici gururları, onları nasıl esir etmiş.

Affetmek ve erdem sahibi olmak kitaplarda yazıldığı gibi değildir. Ancak onu uygulayanların kazancıdır. Göstermelik ve vizyon hayat yaşayanların basitliğini bir daha görmek istiyorsanız, bu filmi izleyin.

Kurallar ve itibarı korumak uğruna düşülen yanlışlar sorgulandığında şunu görürsünüz, mazlumlar her zaman galiptir. Belki, tarih mazlumları sahneden silsede galip olan garipler ve mazlumlardır.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin “ne mutlu o gariplere” dediğini bir kez daha bu filmde gördük.

MİLLETİN BESLENMESİ


Tuz, tuz,…

Şeker, şeker…..

Ekmek, ekmek…

….

Her şey bittiğinde beslenme konusu her zaman milletin  önüne revize edilir. Uzmanlık alanımız değil ama, yemek insanın günlük en az üç defa yaptığı iştir. Biraz da bizde konuşma hakkımızı kullanalım, dedik.

Her şeyde işin görünen ve görünmeyen bir tarafı vardır. Günümüz spekülasyonlarından biri “beyazlar” meselesidir. Yemeği içmeyi seven milletizdir.  Ancak huzursuz edilmekte baş ağrımızdır. Şimdilerde yine iyi niyetli insanlar bile bu işlere alet oluyor.

Önce ekmeği ele alalım.

“Dünyada 1 yılda 220 milyar dolarlık ekmek tüketimi yapılır. Türkiye’de ise 1 yılda 12 milyar dolarlık ekmek tüketimi yapılıyor. Türkiye’nin dünya nüfusunun yüzde 1’ini oluştururken yine dünya nüfusunun 5 katı ekmek tüketiyor demektir.”

Bu bilgiyi veren altına şunu eklemiyor. “Avrupanın en genç nesli Türkiye’de” Beslenmesi yetersiz bir millet nasıl bu kadar üredi. Tabi ki ekmek sayesinde. Ancak yenidünya düzencileri prezervatiflerle başaramadığı işi “ekmek”le deniyor. Ekmek meselesi “gizli nüfus planlamasından” başka bir şey değildir. Hepimiz köylü çocuğuyuz, gariban annelerimizin terleri damlaya damlaya yaptıkları ekmekler çok mu hijyendi, şimdi bayat ekmeği yemeğe zorlanan insana daha az yesin diye plastik içinde haftalık ekmeği yedirmek planı yapılıyor. Öyle ki gariban insanımız bazen evde kalmış son küflü ekmeğini katık ederek yerdi, hastalanmazdı.

Bu millet yalnız ekmek yiyerek “Kurtuluş Savaşını” verdi.

Şimdilerde saflık mı desem, ne desem, bir ekmek furyası aldı gidiyor. Besini yediren lezzettir. Lezzeti olmayan gıdayı yemek zor işlerdendir. Ekmekteki lezzet üzerinde oyunlar oynanmaya başladı. Unutmayın ki Avrupa ekmek yemediği için nesli kurudu. Şimdi sıra bizde mi ne?

Beyaz un, kepekli un,… bunlar fasa fiso sözler. Allah Teâlâ insanlara bu topraktan zararlı bir nesne yaratmadı. Ancak sahtekarlar ekmeği beyazlatmak için kimyasal kullanıyorsa ve buna engel olunmuyorsa suçlu un mu, yoksa hain eller mi? Sanki kepeklide hile yapmıyorlarda…

Demek ki, millete zarar veren ekmek değil kimyasallar. Kimyasallarla uğraşmak kolay mı, ucu dışarıda.  Onlara önlem alınması zor ve tehlikeli ve tröstlerin elinde. İşin ucu devlere, develere varıyor.

Ekmeği az yiyen çabuk hastalanır. Bilmezsiniz, Ekşi hamur mayasındaki çeperden bağışıklık sistemini kuvvetlendirecek ilaçlar üretilir. (internetten araştırın) biraz ipucu vereyim.

β-Glukanlar (beta-glukanlar) β-glikozidik bağlarla birbirine bağlanmış D-glukoz monomerlerinden oluşan polisakkaritlerdir. β-Glukanlar, moleküler kütleleri, çözünürlükleri, viskoziteleri ve üç boyutlu şekilleri bakımından büyük çeşitlilik gösterirler. En yaygın olarak bitkilerde selüloz, tahıl tohumlarında kepek, ekmek mayası’nın hücre duvarı, bazı fungus, mantar ve bakterilerde bulunur. Bazı beta-glukan türleri insan beslenmesi için faydalıdır, suda çözünür lif katkısı olarak ve kıvamlandırıcı olarak kullanılırlar. Ancak biracılıkta beta-glukanlar bir sorun sayılır.

Beta-glukan, yulaf veya ekmek mayasından elde edilen bir liftir.

 Yulaf beta-glukanı, suda çözünür bir liftir, yulaf hücrelerin iç kısmındakı duvarlarından elde edilir. LDL kolesterolünü düşürerek koroner kalp yetmezliği riskini ayrıca şeker atağını ve yüksek tansiyonu azaltır. Hücrelerde bağışıklığı olumlu yönde tetikler.

Ekmek mayasından elde edilen beta-glukan ise bağışıklık sistemini güçlendirdiğini işaret eden birçok araştırmalar mevcuttur.

Tahıl temelli beta-glukanlar suda çözülme özelliklerinden dolayı insan beslenmesinde çözünür lif desteği olarak önemli rol oynarlar. Tahıllar arasında en yoğun miktarada beta-glukanı yulaf içermektedir. Yulaf beta-glukanının, insan sağlığına üç ayrı olumlu etkisi bulunmaktadır: kolesterolü düşürme, kan şekerini dengeleme ve mide ve bağırsak çalışmasını düzenlemeye yardımcı olur.

Suda çözünmeyen, ekmek mayası veya mantardan elde edilen beta-glukanların molekül yapıları suda çözünenlerden farklıdır. Bu nedenle suda çözülen ve çözülmeyen beta-glukanların kullanım alanları, etki mekanizmaları ve genel biyolojik aktiviteleri arasında büyük farklılık vardır. Suda çözünmeyen beta-glukanların bağışıklık sistemi üzerindeki etkisinden faydalanılırken, suda çözünenler, sindirim sisteminde oluşturdukları bal kıvamındaki jel yapısından dolayı kolesterol ve kan şekerini olumlu yönde etkileyerek kalp damar hastalıkları riskini azaltırlar.

Yulaf beta-glukanının kolesterol ve glisemik indeks düşürücü etkisi ile sindirim sistemi üzerindeki olumlu etkileri yüzün üzerinde yayınlanmış bilimsel çalışmada gösterilmiştir.

Beta-glukan’ın sağlık üzerindeki olumlu etkileri ABD’de FDA (Food Drug Administration) ve Avrupa’da EFSA (European Food Safety Administration) gibi gıda denetim kuruluşları tarafından onay almıştır.

[kaynak http://tr.wikipedia.org/wiki/Beta-glukan

Ey milletim ekmeğinize dikkat edin, diyenler, “kabartıcı kullanılmayan ekşi mayalı ekmek yiyin” deselerdi, milletin açlığı da giderdi. Sağlığı da tehlikeye düşmezdi.  Ekmeği az yiyenlere bir uyarı olarak şunu ekleyeyim. “Bir sene sonra kışları çok hasta olacaksınız, zamanla eşinizle az birleşeceksiniz ve kısırlaşacaksınız.”

 Daha neler neler.

Tuz’a gelince sözü uzatmadan diyebiliriz ki;

Sağlık bakanlığı “İYOTLANDIRILARAK SATILAN VE ‘DOĞAL GÖL TUZU’ İFADESİYLE ETİKETLENEN, KİMYASAL YAPISI BOZULMUŞ TUZLARI yasaklamalı, kaya tuzunun insana zararının bahsedildiği kadar çok olmadığı hakkında gerçek bilgileri vermelidir.

Şekere gelince;

İşin kolayına kaçılıyor. “Yapay tatlandırıcıların yurda girişini engellemek” yerine “şekerden uzak durun” deniliyor.

Hiç soruyor musunuz şeker diye yediğiniz tatlılarda “gerçek şeker var mı” veya  “şeker mi”?

Eskiden bir mahallede bir tatlıcı bulursan şanslısın demekti. Şimdi her köşe başında bir tatlıcı ve ucuzdan ucuz mamuller. Bunlar “Nasıl üredi”, “neden çok türedi” diyen yok. Acaba hangi tatlandırıcı hangi devenin cebini dolduruyor, soran yok.

Acı bir gerçek özelleştirme kıskacı içinde olan şeker fabrikalarının, göz açıklar tarafından nasıl tezgaha getirildiğini, yapay tatlandırıcıların ithalat rakamlardan anlayabilirsiniz.

Kimyasal Tatlandırıcıların Net İthalat Rakamları (2000-2008 yılları arası)

2000 162 ton
2001: 155 ton
2002: 352 ton
2003: 771 ton
2004: 1518 ton
2005: 1551 ton
2006: 1196 ton
2007: 1792 ton
2008:* 2190 ton
*Ocak-Temmuz ayları arasında gerçekleşen ithalata ait değerlerdir. (Kaynak: Türk Şeker Kurumu 2008)

Şeker hasta etmez. Sahte şeker hasta eder.

İnsanların yediği tatlı hileli ise az yese çok yese ne kârı olacaktır. Bir tepsi baklavaya 2 buçuk kilogram şeker gerekirken sadece 50 kuruşluk aspartam ile halledersen, iki üç çuval şekerin yerine bir kilo yapay tatlandırıcı koyarsan, bir kamyon şekere denk gelen bir bavul aspartamı gümrükten gözler önünden geçirenler hakkında hiçbir işlem yapılmayıp, millete “şekeri az tüketin” demenin ne kadar samimi bir yaklaşım olduğunu sorguladığımda, uyuz oluyorum.

Eskiden şekeri az tüketen milletimizde uyuz çok olurdu. Araştırmak lazım, uyuz vakaları belki yine artmıştır.

Hülasa işin hakikati, “yapılması gerekeni” yapmaktır. Her şeyde özgürlükten dem vuranlar yemekte esareti istiyorsa bir yanlışın apaçık göstergesidir.

Benim tavsiyem

“Ekmeğide, şekeri de çok yiyin ve tuzuda kullanın. Fakatı var. Hanımlarınız ekmeği evde kendileri annelerinin yaptığı gibi yaparsa, şekeri de ithal olmayandan yerli üretimden alırsanız, tuzuda memleketin çıkardığı tuzunu satan Anadolu’dan alırsanız hiçbir şey olmaz.

Ancak ekmeği marketten, baklavayı pastacıdan yerseniz, tuzu kimyası bozulmuş piyasa üretiminden alırsanız istediğiniz kadar az yiyin” hasta olursunuz.

Anlayana sivri sinek saz, anlamayana davul zurna az.

İhramcızâde İsmail Hakkı

*********************

BİLİNMESİ GEREKEN MUHTELİF BİLGİLERDEN

OSMAN NURİ KOÇTÜRK

FOOD MATTERS (2008)

ROTANIZI DEĞİŞTİRİN

FORKS OVER KNİVES (2011)

MONSANTO KERAMETLERİ

THE CENTURY OF THE SELF         (BEN ASRI) 2. BÖLÜM

HAŞHAŞ VE EMPERYALİZM – Aytunç ALTINDAL

ZEİTGEİST: MOVİNG FORWARD (2011)

Yılmaz DİKBAŞ’tan GÜNÜMÜZE BAKAN YAZILAR


AMERİKAN KÜLTÜRÜNDE “BOK” SÖZCÜĞÜ

BORSA VE AT YARIŞLARI

BUNLAR (Avrupa) MI BİZDEN ÜSTÜN

ÇİLELİ İNSANLAR ÇİNGENELER

ÇOCUKLARIMIZA HANGİ DEMOKRASİYİ ÖĞRETECEĞİZ

GÖZ BOYAMA DOKTORLARI- WAG THE DOG

KIYI BANKACILIĞI

KÖSTEBEK

MAFYA DESTEKİLİ DEVLET BAŞKANI

NE OLURSAN OL, LONDRA’YA KAÇ GEL

NÜKLEER ENERJİ YALANLARI

ÖZEL EMEKLİLİK SİGORTASI TUZAĞI

YURT DIŞI YATIRIMLARINA SEVİNELİM Mİ?

YURT DIŞI YATIRIMLARINA SEVİNELİM Mİ?


Bir Türk sporcusu, bir Türk spor takımı yurt dışında bir başarı kazandığında, haklı olarak seviniyor, göklere uçuyoruz.

Bir Türk bilim adamı yurt dışında uluslararası bir başarıya imza attığında, haklı olarak gururlanıyor, coşuyoruz.

Peki, bir Türk iş adamı. Türkiye’de kazandığı paralarla yurt dışında fabrikalar kurduğunda, yatırımlar yaptığında yine sevinip alkışlamamız gerekiyor mu?

• Toprak Holding’in sahibi Halis Toprak, 100 milyon dolar (bugünkü parayla 50 trilyon Türk Lirası) harcayarak İngiltere’de bir seramik fabrikası kurdu. Fabrikada yer karosu, banyo tesisatı üretilecek. Fabrikada İngiliz işçiler çalışacak, kazanılan paranın vergisi İngiltere’nin kasasına girecek. Net kazancın ne kadarı Türkiye’ye transfer edilebilecek, belli değil. İngiliz gazeteleri ve kamuoyu. Halis Toprak’ı yaptığı bu yatırımdan dolayı övüyor, alkışlıyor.

Peki. bizlerin de Halis Toprak’ı kutlaması gerekiyor mu?

Diyarbakır’ın Lice ilçesinde doğan Halis Toprak, mil­yonlarca işsizi bulunan Anadolu’yu bırakıp İngiltere’de yatırım yapıyorsa, bizlere ne yararı var?

Türkiye ekonomisine, Türk halkına bir katkısı bulunmayan bir yatırımı yurt dışında yapan Halis Toprak’ı, sırf Türk olduğu için mi kutlayacağız?

Sakıp Sabancı’nın bugün İsviçre’de, İngiltere’de, Mısır’da fabrikaları var. Sakıp Sabancı, bugünlerde Arjantin ve Brezilya’da da fabrika­lar kuruyor. Türkiye’de 10 milyondan fazla işsiz var. Türkiye’de yatırımlar durmuş halde. Devletin ekonomiden elini çekmesini isteyen Özel Sektör yatırım yapmıyor, fabrikalar kurmuyor, faizden, borsadan repodan avanta paralar kazanıyor. Ve kazandığı bu paralarla gidip yabancı ülkelerde fabrikalar kuruyor, üretime dönük yatırımlar yapıyor.

Sakıp Sabancıya sorarsanız, yatırımları neden Türkiye’de değil de İngiltere, İsviçre, Mısır, Arjantin, Brezilya ve Ame­rika’da yapıyorsunuz diye. alacağınız cevap şudur: “Globalleşiyoruml”. Globalleşme, yani küreselleşmede, yurt çıkarlarının, ulus çıkarlarının değil, kişisel çıkarların önemli olduğunu böylece bir kez daha çok yakından görmüş ve öğrenmiş oluyoruz.

Peki, yurt ve ulus çıkarlarını en önde tutanlar. Sakıp Sabancı’yı yurt dışı yatırımlarından dolayı niye alkışlasın?

Sabancı, sanki bizlerle alay edercesine şunları söylüyor:

“Bir gün sen, yabancı bir memlekette gezerken, bir yerde Türk bayrağını göreceksin ve ne güzel fabrika diyeceksin… Mesela Kanada’da. Kim gelmiş yapmış diye sorsunlar ve Sabancı yapmış desinler. Bunları göreceğiz. Zaten var. Manchester’e gidersen var. Bunları çoğaltacağız…”

Türk ekonomisi büyük bir depremin beklentisi içindeyken, bizim holdingciler yurt dışındaki yatırımlarını çoğaltacaklarını söylü­yorlar! Bununla övünüyorlar ve bir de bizlerin onlarla gurur duy­masını bekliyorlar!.

• Bir başka holding. Anadolu Grubu, 64 milyon dolar (bugünkü parayla 32 trilyon Türk Lirası) harcayarak Romanya’da bir bira fabrikası kurdu. Fabrikada. 300 Romanyalı işçi çalışıyor.

Türkiye’de, Türk’ün sırtından kazandığı trilyonlarca lirayla yurt dışında fabrika kuran, yabancılara iş imkanı yaratan kişileri, sırf Türk oldukları için övecek, kutlayacak mıyız?

•   Güney Afrika’da bir süre önce kurmuş olduğu Korteks Tekstil Afrika adlı fabrikasına bir yenisini eklemek üzere harekete geçen bir Türk holding şirketi olan Zorlu Grubu, Güney Afrika Hükümeti’nin umudu olmuş! Güney Afrika’da işsizlik oranı yüzde 34 olduğu için. Zorluyu el üstünde tutuyorlar. Zorlu’nun fabrikasın­da 150 Afrikalı işçi çalışıyor. İkinci fabrikanın kurulmasından sonra bu sayının 500’e ulaşması bekleniyor. Batının sanayileşmiş zengin ülkeleri, yayılmacılığın ve sömürgeciliğin sürecinde, hammaddenin ve emeğin ucuz olduğu fakir ülkelerde yatırımlar yaptılar, fabrikalar kurdular.

Peki, Türkiye kendi sanayileşmesini tamamlayıp zengin bir ülke konumuna geldi de, şimdi Afrika, Romanya gibi fakir ülkelere yayılmaya başladı, yatırımlarını bu fakir ülkelere kaydırma aşamasına mı geldi?

Türkye’de halkın yarısı açlık sınırına dayanmışken, üniversite mezunlarının da içinde bulunduğu 10 milyon insan işsiz dolaşırken. Türk iş adamlarının yabancı ülkelerde fabrikalar kurup yatırımlar yapmasını nasıl açıklarsınız? Özelleştirmeyi, Tahkim’i, IMF Reçetelerini destekleyip Türkiye’de avantadan trilyonlar vuran özel sektörcüler, Anadolu’nun toprağından Türk’ün alın terinden ka­zandıkları paralarla yurt dışında fabrikalar kurup yatırımlar yaparak Türk halkıyla alay ediyorlar…

Türk halkı, kendisine on paralık faydası olmayan yurt dışıyatırımlarıyla neden gurur duysun, niçin sevinsin?

•  Yaklaşık 30 yıldır Amerika’da yaşayan bir Türk iş adamı Kenan Şahin, eğitim gördüğü ve öğretim görevlisi olarak çalıştığı bir Amerikan üniversitesine 100 milyon dolar (bugünün parasıyla 50 trilyon lira) bağışta bulunmuş.

Bizim boyalı basın, bu haberi çarşaf çarşaf vererek, bizlerin sevinmesini, gururlanmasını bekliyor!

15 yıllık eğitimini Türkiye’de. Türk halkının verdiği paralar ve sunduğu imkanlarla yapan Kenan Şahin, eğer 50 trilyonu Türk üniversitelerine bağışlasaydı, kendisini kutlardık. Eğer o parayı, fakir fakat yetenekli Türk gençlerine burs olarak dağıtacak bir kuruluşa verseydi, sevinir ve mutlu olurduk.

50 trilyonu bir Amerikan Üniversitesine bağışlayan Kenan Şahin’le neden gurur duyacakmışız?

•    Mehmet Türker adlı Ispartalı bir Türk işçisi, yıllar önce çalışmak üzere İsviçre’ye gider. Orada yirmi yıl kalıp, çalışır, kazanımlarını biriktirir. Yirmi yıl sonra tekrar yurduna döner ve Isparta’nın Gönen ilçesinde, bir milyon dolarını (500 milyar lira) harcayarak bir fabrika kurar. Ürettiklerinin bir kısmını yurt içinde satıp, önemli bir bölümünü de ihraç ederek Türkiye’ye döviz ka­zandırmaya başlar.

İsviçre’de yıllarca çalışıp alnının teriyle kazandığı paraları Türkiye’ye getirip Türkiye’de yatırım yapan Mehmet Türker’le mi gurur duyuyorsunuz, yoksa Türkiye’de kazandığı paralarla ya­bancı ülkelerde fabrikalar kuran avantacı holdingcilerle mi?

Yeni İleri, Antalya. 16.11.1999

Kaynak:

Bkz: Yılmaz DİKBAŞ, Gönüllü Devşirmeler, 2002, İstanbul

NÜKLEER ENERJİ YALANLARI


 

Bir önceki başbakanlığı döneminde, “şimdi çevreyi mevreyi bir kenara bırakıp bu santralları mutlaka devreye sokmalıyız.” diyen Mesut Yılmaz, bu sefer de enerji darboğazı masallarıyla kamuoyunu yanıltıp elektrik kesintisi korkusu yaratarak nükleer enerji santrallarını halkımıza dayatmak istiyor. Nedir bu nükleer enerji santralları?

Uranyum ve plütonyum gibi radyoaktif elementlerin atom çekirdeklerinin parçalanması sırasında ortaya çıkan enerjiye “nükleer enerji” denir. Bu enerji, nükleer bomba yapımında kullanıldığı gibi, elektrik üretiminde de kullanılabilir. İşte nükleer enerji santralları, nükleer enerjinin elektrik üretiminde kullanıldığı işletmelerdir. Peki Türkiye’nin elektrik üretiminde başka seçenekleri yok mu?

Türki­ye’nin yenilenebilir, yani hiç tükenmeyen kendi enerji kaynakları vardır: Güneş enerjisi, rüzgâr enerjisi, jeotermal enerji (yeraltında sıkışmış sıcak su kaynakları ve buhardan elde edilen enerji), biyokütle enerji (hayvansal dışkı kökenli gaz) ve katı atık enerji (çöp yığınlarından elde edilen enerji). Bu öz kaynaklarımızı kullanma olanağı varken, nükleer santrallar kurarak ülkemizi dışa bağımlı hale getirmek isteyen­lere yurtsever denilebilir mi?

Türkiye’nin de aralarında bulunduğu gelişmekte olan ya da geri kalmış birçok ülkede nükleer santral kurmaya çalışan Batının sömürgeci ülkeleri, nükleer santrallerin hem ucuz hem de güvenli elektrik üretimi yaptığı yalanlarını pompalayıp durdular. Şimdi gözümüzü Batıya çevirerek, Batı ülkelerinden örnekler vererek bu yalanları sergileyelim:

• İlk başlangıçta, nükleer enerjinin güvenli ve hiç bitip tüken­meyecek bir kaynak olduğu ve bu kaynak sayesinde Batı ülkelerinin ithal petrol bağımlılığından kurtulacağı sanılıyordu. Nükleer enerjiden üretilecek elektriğin de sudan ucuz olacağına inanılıyordu. İşte bu büyük ümitlerle, Uluslararası Enerji Acentası, 1979-1990 yılları arasında bütçesinin yüzde 60’ını nükleer enerji araştırmalarına harcadı. Varılan sonuç tam bir hayal kırıklığıydı: Nükleer enerji hem pahalı hem de çok tehlikeliydi. Ancak bu gerçekler kamuyoundan gizlendi. Çünkü Batı Avrupa ülkelerinde nükleer enerji santralleri kuran bir endüstri oluşmuştu. Ayakta kalabilmek için bu kuruluşlar, nükleer enerjinin maliyeti ve güvenliği hakkında sürekli yalan haber yaydılar. Bu yalanlara kanarak nükleer enerji santralleri kuran ülkeler, ekonomilerini felç ettiler.
• İngiltere elektriğinin yüzde 27’si nükleer enerji santraların­da üretilmektedir. 1988’de Başbakan Margaret Thatcher bu santralları özelleştirmeye karar verdi. Satış öncesi bu santralların ne kadar kazançlı yatırımlar olduğunu kamuoyuna açıklayan bir rapor hazırlanmasını istedi. Önce parlamentoya sunulan rapor tam bir şok yarattı: Uzun süre, çeşitli muhasebe oyunlarıyla, nükleer enerjinin maliyeti kasıtlı olarak düşük gösterilmişti! Yıllar boyu, nükleer enerji santrallarından elde edilen elektriğin maliyetinin, diğer yöntemlerle elde edileninkinden iki kat fazla olduğu bildiriliyordu. Gerçekler daha fazla gizlenemedi ve 9 Kasım I989’da İngiliz Enerji Bakanı, Parlamentoda yaptığı açıklamayla, nükleer enerji santrallarının özelleştirilmesinden vazgeçildiğini ve yeni santralların kurulmasının beş yıl ertelendiği ilân etti.
• Amerika’da mahkemeler, nükleer enerji endüstrisini köşeye sıkıştırdı ve bu endüstri kuruluşlarının ekonomi, maliyet ve güvenlik gibi ince konularda tüm gizli kalmış bilgileri açıklamasını istedi. Şaşırtıcı sonuç şuydu:

Bu kuruluşlara 1973 yılından beri verilmiş, nükleer santral yapım siparişlerinin hepsi iptal edilmiş ve 1978 yılından beriyeni bir sipariş alınamamıştı! İptallerin başlıca gerekçesi giderek artan santral yapım ve bakım masraflarıydı. Amerika’da; Yankee Rowe, Trojan ve Rancho Seco santralları kapatıldı. On bir santralin de kapatılma çalışmalarına başlandı. Konunun uzmanları tarafından yapılan analizlere göre 1999 yılına kadar Amerika’da şu an çalışan nükleer enerji santrallarının en az üçte biri kesin kapatılmış olacaktı. Nükleer enerji santralları artık ekonomik olmaktan çıkmıştı. Varılan yargı şuydu; nükleer enerji santrallarının artık geleceği kalmamıştı. Bu santrallar ancak sürekli devlet desteği sayesinde ve özgür tartışma ortamının yokluğunda kurulup ayakta kalabilecekti!

• Fransa’da elektriğin yüzde 78’i nükleer enerji santrallarında üretilmektedir.
• Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in nükleer santralları halkı­mıza şirin göstermek için örnek olarak seçtiği Fransa’da, elektriğin maliyetinin düşük olduğu hiç sanılmasın. Nükleer enerji santrallarında üretilen elektriğin dağıtımını yapan kuruluş Fransız Elektrik Kurumu, bir kamu kuruluşudur. (Nedense Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel işin bu tarafını göz ardı etmektedir.) Bu kamu kuruluşunun devletten çeşitli adlar altında aldığı parasal desteklerin boyutunu Fransızlar bile bilmiyor! Fransız elektriğinin fiyatı; Hollanda. Danimarka. İrlanda. Lüksemburg. Almanya. Yunanistan ve İngiltere’de üretilen elektrikten daha pahalıdır. Bu ülkelerden Danimarka, İrlanda. Lüksemburg ve Yunanistan’da hiçbir nükleer santral bulunmamaktadır. Hollanda elektriğinin sadece yüzde 2’sini nükleer enerjiden elde etmektedir. Almanya’da elektriğin yüzde 34’ü, İngiltere’de ise yüzde 27’si nükleer enerjiden elde edilmektedir. Fransız Sanayi Bakanlığı’nın 1993 yılı rakamlarına göre, nükleer enerjiden elde edilen elektriğin maliyeti, kömür yakılarak çalıştırılan buhar türbinlerinden elde edilen elektrikten yüzde 50 daha pahalıdır.
• Fransız nükleer enerji programının babası sayılan çok üst düzey bir bürokrat, 1994 yılındayapılan büyük bir toplantıda, dinleyicilerinin üzerine soğuk duş etkisi yapan şu sözleri söylüyordu: “Geçmişe bakıp şunu anlıyoruz ki; nükleer enerji santrallarının kurulmasıyla ilgili almış olduğumuz kararlar, hem ekonomik açıdan hem de güvenlik açısından yanlışmış!”
• Şimdi bir de nükleer enerji santrallarının ne kadar güvenli olduğuna kısaca bir göz atalım:
• 1986 yılında Ukrayna’nın Çernobil kentindeki nükleer santrallardaki patlama sonucu 11 milyon kişi etkilendi ve kazadan sonraki yedi yıl içinde radyasyondan etkilenmiş 7 bin kişi öldü. Bölgedeki çocukların yüzde 80’i tiroit kanserine yakalandı.
• 31 Mart 1994’te Fransa’da, Cadarache nükleer santralinde patlama oldu. Bir mühendis öldü, dört meslektaşı ciddi şekilde yaralandı.
• Yine Fransa’da Eylül 1991 ‘de Bugey nükleer santralinde radyoaktif sızıntı olduğu ortaya çıktı.
• İsviçre, İsveç ve Belçika’daki nükleer santrallarda da çatlak­lar ve bu çatlaklardan tehlikeli radyoaktif sızıntılar görüldü.

Kim ki Türkiye’de nükleer enerji santrallarının kurulmasını savunur, biliniz ki o kişi ya siyasi bir çıkar peşindedir ya da halkı­mızın sırtından yapılacak çok büyük bir vurgunun içindedir. Tüm yurtseverleri, nükleer enerji santrallarının kurulmasına karşı isyan etmeye çağırıyorum! Bu isyanı başarıyla sonuçlandırabilmemiz için Bergama’nın şanlı köylülerini örnek almamız yeter!

Akdeniz Atılım. Antalya, 24.11. 1997

Kaynak:

Bkz: Yılmaz DİKBAŞ, Gönüllü Devşirmeler, 2002, İstanbul

 

NE OLURSAN OL, LONDRA’YA KAÇ GEL!


Devrimci, soykırımcı, araştırmacı, fanatik dinci, bilim adamı, diktatör eskisi, kara para aklayıcısı, devrik kral, banka soyguncusu, uyuşturucu tüccarı, mafya babası, terörist, ne olursan ol, kaç Londra’ya gel! Tıpkı Mevlana gibi, Londra da uğurlu uğursuz her tipe kucağını açıyor! Bununla ne demek istediğimizi açıklamak için birkaç örnek verelim:

• Yirminci yüzyılın en büyük ekonomisti, komünizmin kuram­cısı Karl Marks, araştırmalarını Londra’da yaptı, ünlü Kapital’i burada yazdı.
• Tarihin en büyük işçi devrimini yapan, Rus Çarlığı’nı yıkıp yetmiş yıl sürecek komünizm rejimini kuran Lenin planlarının çoğunu Londra’nın sakin ortamında hazırladı.
• Fransız Devrimi sırasında kellelerini giyotinden kurtaran Fransız aristokratları kapağı Londra’ya attı.
• Nijerya’nın son diktatörü Sani Abaca, halkından soyduğu milyarlarca doları Londra’daki bankalarda istifledi.
• Geçen yıl Ruanda’da ortaya çıkan soykırımın çete başları, toplu cinayetleri Londra’dan yönettiler.
• Dünyayı kana bulama amacıyla cihat ilan etmiş olan bir grup fanatik İslamcı, bugün Londra’nın kuzeyindeki bir camide üstlenmiş durumdalar.
• Rusya’daki özelleştirme sırasında devleti soyup soğana çevirerek dolar milyarderi olan günümüz Rusya’sının en azılı iki oligarkı, Berezovski ve Gusinski, Rusya’dan kaçıp Londra’ya sığındılar. Londra’nın en pahalı semtinde, şato gibi köşklerde yaşıyorlar.
• Türkiye’de banka soyarak büyük vurgun vuran Sabah gaze­tesinin sahibi Dinç Bilgin ve onun sağ kolu Zafer Mutlunun da Londra’da köşkleri var.
• 1967 yılında askeri darbeyle tahtını ve tacını kaybeden Yunan Kralı Konstantin de otuz yıldır Londra’da.
• Pakistan halkının milyarlarca dolarını çalan devlet adamları ve yüksek bürokratlar da kapağı Londra’ya atmışlar. Şu andaki devlet başkanı General Pervez Müşerref. Londra’nın bu soyguncu­lara yataklık yapmasından şikayetçi.
• Dünya eroin kaçakçılığının en büyük mafya babalarından olduğu yazılıp çizilen beş Türk Mafya Babası da Londra’da konuşlanmış durumda.
• Afrika’daki iki Amerikan büyükelçiliğinin bombalanması başta olmak üzere, dünyanın çeşitli yerlerindeki büyük çaplı terörist olayların planlayıcısı olarak gösterilen Usame Bin Ladinin Londra’da çok sayıda paravan şirketler kurdurduğu ve bu şirketler aracılığıyla büyük paralar topladığı iddia edilmekte.
• Sarıyer Belediye Başkanı iken trilyonlarca lirayı hortumlayan Gülay Aslıtürk ve kendisi gibi vurguncu olan kocası da Türkiye’den kaçıp kapağı Londra’ya atmışlar. Londra’da evleri, işyerleri var. işleri tıkırında.
• Londra, yasal ve yasadışı silah tüccarları için de önemli bir dünya merkezi. Sözde ambargo konulmuş Afrika ve Arap ülkelerine silah sevkiyatları, Londra’dan yönetiliyor.
• Baskıya uğradıklarını iddia ederek Türkiye’den ve Irak’tan kaçak Kürtler de Londra’da siyasi sığınmacı olarak kabul görmüşler. Ekmek elden, su gölden yaşayıp gidiyorlar.
• Sri Lanka’da isyan eden subaylarla ilişkisi olan terörist örgütü Tamil Elam’ın doğu Londra’da resmen büroları bulunmaktadır.
• İran, Yemen ve Suudi Arabistan’dan kaçmayı başaran terörist gruplar da Londra’da ellerini kollarını rahatça sallayıp geçiyorlar.
• Kasım 1997’de Mısır’da fanatik bir İslamcı grup turistik bir yöre olan Luxor’da turistlere ateş açıp çok sayıda yabancıyı öldürdüler. İşte bu teröristler, bir yolunu bulup Mısır’dan kaçarak Londra’ya sığındılar. Mısır Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek, “El­leri kanlı bu teröristlere İngilizler nasıl oluyor da siyasi sığınma hakkı tanıyor, anlayamıyorum!” diyerek öfkesini ve hayretini dile getiriyordu.

Oysa anlaşılamayacak hiçbir şey yok!

İngilizler, eğer bir çıkarları varsa teröriste de, soyguncuya da, hırsıza da kucak açar! Onların insan hakları savunuculuğu ise işin cilasıdır!

 01.12.2000

Kaynak:

Bkz:  2002, İstanbul

MAFYA DESTEKLİ DEVLET BAŞKANI


Yarın Amerika’nın otuz beşinci Başkanı John Kennedy’nin bir suikast sonucu öldürülüşünün otuzyedinciyıl dönümü…

46 yaşındaki Başkan Kennedy’nin 22 Kasım 1963’te Dallas’ta vurularak öldürüldüğü haberi radyo ve televizyonlardan yayıldığında, Türkiye dahil dünyanın çok yerinde milyonlarca sıradan insan gözyaşlarını tutamadı. Sadece üçyıl devlet başkanlığı yapmış olan Kennedy; gençliği, yakışıklılığı ve çok etkili konuşmalarıyla kendisini milyonlarca insana sevdirebilmişti. Peki Kennedy’yi Beyaz Saray’a taşıyan gerçek öykü neydi, öldürülüşünün arkasında ne tür gizli ilişkiler yatıyordu?

Kennedy, dokuz çocuklu geniş bir ailenin ikinci büyük erkek çocuğuydu. Babası, Joseph, Harward Üniversitesi mezunu müthiş zeki ve son derece ihtiraslı bir kişiydi. En büyük ihtirası, çok zengin olmak ve oğlunun Amerika’nın başkanı olarak Beyaz Saray’da görmekti! Joseph, amaçlarına ulaşmak için hiçbir engel tanımadı. Ne ahlak kurallarına uydu, ne de yasalara! Amerika’da kaçak içki üretip satan geniş bir yeraltı örgütünün lideri, yani Mafya Babası olarak korkunç paralar kazandı! Bununla yetinmeyip bankacılığa ve film yapımcılığına da el attı ve bu işlerden de milyonlar vurdu! 1929 yılında Amerikan tarihinin en korkunç borsa çöküşü yaşanırken.

Joseph tek bir dolar kaybetmeden sıyrıldı! Bu büyük ekonomik çöküş sonrasında Amerikan Devlet Başkanı Roosevelt, Borsa ve Kambiyo Komisyonu’nun başına Joseph’i getirince, başkanın yakınlarından biri hayretle, böylesine bir dolandırıcıyı nasıl seçtiğini sorduğunda, Roosevelt şu ilginç yanıtı vermişti: “Hırsızları yakalamak için bir hırsızı görevlendireceksin!”

Joseph, oğlu Kennedy’yi başkan seçtirmek üzere kollan sıvadığında, 500 milyon dolarlık servetiyle dünyanın en zenginlerinden biriydi!

1960 Başkanlık seçimleri yaklaştığında, Kennedy’nin babası Joseph, tüm parasal varlığına, gücüne ve geniş ilişkilerine rağmen oğlunu Demokrat Parti’nin başkan adayı olarak kolayca seçtirmeyeceğini gördü. Yardıma ihtiyacı vardı. Kendisine yardım edebilecek tek kişi, Şikago’nun en ünlü Mafya Babası Sam Giancana idi. Joseph, yakın arkadaşı olan bu Mafya Babasi ile doğrudan ilişki kurmadı. Ünlü şarkıcı Frank Sinatra’yi aracı olarak kullandı. Frank Sinatra, Kennedy’nin babası Joseph ile Mafya Babası Sam Giancana arasında haber getirip götürdü ve en sonunda iki mafya babası arasında anlaşmaya varıldı. Sam Giancana. Kennedy’nin Demokrat Parti’den başkan adayı olmasını sağlayacak, ama buna karşılık da Kennedy eğer başkan seçilirse Mafya Babası’nı koruyup kollayacaktı! Joseph, oğlunun adına söz verdi. Artık racon kesilmişti! Kısa süre sonra Kennedy, Demokrat Parti ön seçimlerinden başkan adayı olarak çıktı. Şimdi karşısında Cumhuriyetçi Parti adayı Nixon bulunmaktaydı. 1960 Başkanlık seçimi, bu iki adayın arasında geçecekti. Amerikan halkı, başkanlarını seçmek için 1960’da sandığa giderken, kamuoyu yoklamaları Kennedy ile Nixon’u başabaş gösteriyordu. Kennedy’nin babası Joseph, işi şansa bırakamazdı! Bir kez daha yeraltı dünyasından arkadaşı Şikagolu ünlü Mafya Babası Sam Giancana’ya başvurdu. Ne gerekiyorsa yapmalı, sandıktan Kennedy’nin çıkmasını sağlamalıydı! Sam Giancana söz verdi. Racon tazelendi! 1960 Başkanlık seçim sonuçları açıklandığında, Kennedy’nin oyların yüzde 49,7 Tini. Nixon’un ise yüzde 49,55’ini almış oldukları görüldü. 69 milyon seçmenin oy kullandığı seçimde Kennedy, rakibi Nixon’dan sadece 113 bin fazla oy almıştı! Seçim günü, birçok eyalette pis işlerin döndüğü, özellikle İliyonis, Missuri, Teksas ve New Jersey eyaletlerinde seçmenlerin tehdit altında Kennedy’den yana oy kullanmaya zorlanmış oldukları, Nixon’a verilmiş oyların da çalındığı haberleri yayıldı. Ancak yapılacak bir şey yoktu. O seçimi kaybeden, ama daha sonraki yıllarda Başkan seçilen Nixon, 1960 seçimlerinin hileyle ve zorbalıkla kazanılmış bir seçim olduğunu ölünceye kadar tekrarlayıp durdu!

Kennedy 1960’da Beyaz Saray’ayerleşince babasının arkadaşı Mafya Babası Sam Giancana da ödüllendirilmeyi bekledi. Bu güçlü Mafya Babası, yakınlarına açıkça böbürleniyordu: “Eğer benim teşkilatım İliyonis’teki seçim sandıklarından zorla Kennedy’yi çıkartmasaydı, bugün o Beyaz Saray’da olamazdı!”

Mafya Babası Sam Giancana’nın beklentileri boşa çıktı. Başkan Kennedy, Adalet Bakanlığı’na kardeşi Robert’i getirdi. Robert de bakan olur olmaz yeraltı dünyasına, yani maryalara karşı savaş açtı! Racon bozulmuştu. Mafya Babası Sam Giancana sözünü tutmuş, ama Kennedy tarafı sözünü tutmamıştı! Mafya dünyasında ihanetin cezası belliydi!

22 Kasım 1963’te Kennedy, Dallas’ta boğazından kurşunlanarak öldürüldü. Tetikçi yakalandı. Adı Lee Oswald olan bu tetikçi de mahkemeye götürülürken öldürüldü! Katili yakalandı. Adı Rubi olan bu katil de hapishanede öldürüldü! Böylece izler silinmiş oluyordu. 1968yılında Amerikan Başkanlığı için bu kez Kennedy’nin kardeşi Robert aday oldu. Adalet Bakanı iken maryaya karşı savaş açan Robert de Los Angeles kentinde bir açık hava konuşması yaparken vurularak öldürüldü! Büyük ihanete uğramış olan Mafya’nın intikamı çok acı olmuştu!

Mafya ile işbirliği yapan. Amerikan Başkanı bile olsa eninde sonunda faturayı ödemek zorunda kalıyor!

Bugün arkasını mafyaya dayamış olan devlet adamları, politikacılar ve iş adamları, bir gün sıranın mutlaka kendilerine de geleceğini iyice bilmelidirler!

Yeni İleri, Antalya  21.11.2000

Kaynak:

Bkz: Yılmaz DİKBAŞ, Gönüllü Devşirmeler, 2002, İstanbul

KIYI BANKACILIĞI


Zenginler yalnız, Türkiye’de değil, Amerika’da da, İngiltere’de de, Al­manya’da da, Fransa’da da, İtalya’da da severek, isteyerek, gönül rızasıy­la vergi vermezler. Büyük iş sahipleri, yani kapitalistler, mümkün olan en az vergiyi vermek için kafa yorar, çeşitli yollar ve yöntemler ararlar. Ve bulurlar.

Zenginler, Amerika ve Avrupa’da vergi verme konusunda iki ayrı ta­nımda bulunurlar:

VERGİ KAÇIRMAK
VERGİDEN KAÇINMAK

Amerika’da da, Avrupa’da da vergi kaçırmak, çok ağır bir suçtur. Hiç kimse, hiçbir nedenle vergi kaçırmayı hoş görmez.

Ancak, kapitalistler diyor ki, her ne kadar vergi kaçırmak suçsa da, vergiden kaçınmak suç değildir. Yani, bir kişi kazancını, servetini vergi ağına sokmamak için elinden geleni yapma hakkına sahiptir.

Amerika’da ve Avrupa’da, vergiden kaçınmak yasaldır, yani suç değil­dir. Peki, vergi vermekten nasıl kaçınacaksınız? Kapitalistler için vergi ver­mekten kaçınmanın binbir tane yolu vardır. Bu yollardan günümüzde en iyisi, en etkilisi “kıyı bankacılığı” dır.

Bir ülkenin deniz kıyısında veya bir ülkeye ait küçük bir adada kuru­lu bankaya, kıyı bankası deniliyor. Kıyı bankasının diğer bankalardan far­kı şu: Bu bankalara yatırılan paralardan hiç vergi alınmıyor. Bir kişi veya bir şirket, ülkesinde vergi vermekten kaçınıyorsa, servetini, kazançlarını bir kıyı bankasında istif ediyor. Yalnız vergi vermemekle kalmıyor. Parayı nereden buldun, nasıl kazandın diye soran da olmuyor. Yani, tam bir cennet. Bu nedenle, kıyı bankalarına “vergi cenneti” deniliyor! Şimdi şu kıyı bankalarının bulunduğu yerlere ve çalışma yöntemlerine kısaca göz atalım:

• İngiltere, bir adadır. İngiltere ile Fransa arasındaki denize, kanal gi­bi dar bir deniz olduğu için İngiliz Kanalı denilir. Bu kanalda, İngiltere’ye ait su küçük adacıklar bulunur: Jersey, Guernsey ve Sark. Bu adacıklara, Kanal Adaları denilir. İste bu adalar, dünyada kıyı bankacılığının önemli merkezlerinden biri olup, vergi cennetidir.
• Bir de, İngiltere ile İrlanda arasındaki İrlanda Denizinde İsle of Man adlı küçük bir ada vardır. Bu ada da kıyı bankalarının bulunduğu bir ver­gi cennetidir.
• İşte, bu kıyı bankalarının ayrıcalıkları:
• Bu bankalara yatırılan paralardan hiçbir vergi alınmaz.
• Bu bankalara para yatıranlara kimsin, nesin, necisin gibi sorular so­rulmaz.
• Hiçbir yabancı ülkenin resmi makamlarına, bu bankaların müşteri­leri ile ilgili bilgi verilmez. Müşterilerle ilgili vergi kaçakçılığı, sahtekârlık, dolandırıcılık gibi ciddi suçlamalar ve soruşturmalar olsa bile, bu adalar­daki kıyı bankalarından bir gram haber dışarı sızmaz.
• Bu adalarda, toplam yaklaşık 10 bin şirket bulunmaktadır. Bu şirket­ler hiçbir denetimden geçirilmez. Bu şirketlerin kurucu ve sahipleri hep gizli tutulur.
• Kıyı bankalarının bulunduğu adaların yerli halkı, vergiden kaçın­mak için kurulmuş binlerce şirkette göstermelik olarak “kurucu’ ve “ge­nel müdür” görevini üstlenirler. Göstermelik bu görevler için bol miktar­da para alırlar.
• Kıyı bankalarının bulunduğu adaların yerlileri. İngiltere’deki İngiliz­lerden yılda ortalama en az yüzde 25 fazla para kazanırlar. Bu adalarda­ki yerlilerin yıllık ortalama kazancı yaklaşık 25 bin dolardır.
• Bu adalarda, aynı kişinin 2400 şirketin birden yönetim kurulu üye­si olduğu tesbit edilmiştir.
• İngiltere İçişleri Bakanlığı tarafından hazırlanan rapora göre. İngil­tere’nin vergi cenneti kıyı bankalarında saklanan paranın miktarı, yakla­şık 350-700 milyar dolar.
• Amerika’nın batı kıyısına yakın, haritalarda zar zor bulabileceğiniz kü­çücük bir ada var. Adı, Montserrat. Eski bir İngiliz dominyonu. Toplam nüfusu 10 bin. Bu adada, isteyen herkes gelip bir banka kurabiliyor. Ban­ka kurmak isteyenlere hiçbir soru sorulmadığını görenler kısa sürede burada toplam 350 banka kurmuş. Uyuşturucu ve silah kaçakçıları, kara-para aklayıcılar dünyanın dört bir yanından koşup buraya gelmiş ve bir kıyı bankası kurmuş.
• Gangsterlerin artık banka soymasına gerek yok. O eskidendi. Şim­di gangsterler banka satın alıyor, kıyı bankası kuruyor.
• Montserrat’taki 350 banka, aslında, “tabela bankası”  Kara para akla­mak, vergiden kaçınmak için birer adres.
• Küba’nın güneyindeki Grand Cayman adlı küçücük bir ada var. Bu küçücük adanın başkenti. 27500 nüfuslu Georgetown. Burada da. top­lam kapitali 400 milyar dolan bulan tam 550 banka var. Yani. her 50 ki­şiye bir banka düşüyor! Bu bankaların çok büyük bir çoğunluğu da “tabela bankası” Yani  bir ev  bir adres, kapıda bankanın adı yazılı bir pirinç levha. İçeride ne kasa var, ne para ne de kasiyer! Her şeyi kağıt üzerinde gerçekleştiren tek bir sekreter! Yani, para giriş-çıkışları hep kağıt üzerinde.

Dünyada, kıyı bankalarında saklanan toplam paranın 6 trilyon dolar olduğu tahmin ediliyor. Yani. dünyanın en zengin kişilerinin toplam ser­vetlerinin ÜÇTE BİRİ. kıyı bankalarında yatıyor. Tek bir kuruş vergi ver­meden. Özellikle 1980 den sonra, yani küreselleşmenin sonucu olarak, vergiden kaçınmak müthiş bir oranda artmıştır. Zenginler artık hiç vergi vermek istemiyorlar. Bu eğilimin giderek yoğunlaşacağı görülmektedir. Özellikle bilgisayarda İNTERNET aracılığıyla ticaret yaygınlaştıkça, devletlerin aldığı KDV vergileri de giderek azalacaktır. Kamu hizmetleri için gerekli kaynaklar, yalnız emekçilerin (isçiler, memurlar, köylüler, küçük esnaf) sırtından çıkarılacaktır.

Çünkü emekçiler “vergiden kaçınma” fırsatına sahip değillerdir. On­ların kıyı bankaları da yoktur, o tür bankalarda paraları da!

Gazete 07. Antalya. 23.10.1998

 Kaynak:

Bkz: Yılmaz DİKBAŞ, Gaflet, Dalalet, Hıyanet, 2003, İstanbul

BUNLAR MI (Avrupa) BİZDEN ÜSTÜN?


Avrupa Birliğinin üyesi, dünyanın en zengin yedi ülkesinden biri ve uygar dünyanın gözbebeği İngiltere, çok kişinin imrendiği bir ülkedir. Özellikle ağzı acık Avrupa hayranları tarafından övüle övüle bitirileme­yen İngiltere’deki toplumsal hayatın bazı sarsıcı gerçeklerine kısaca göz atalım:

• Bugün İngiltere’de 400 binden fazla yaşlı insan ya huzur evlerin­de ya da kendi fakir konutlarında tek başlarına yaşıyor. Peki,  bu yaşlıların çocukları yok mu? Çocukları da var torunları da. Ama bu yaşlılar, çocuk­ları ve torunları tarafından terkedilmişler, yalnız bırakılmışlar. İngilte­re’nin 23 bin huzur evinde yaşayıp hayatlarını tamamlamak zorunda ka­lan bu yaşlılar, öyle sanıldığı gibi yatalak hasta değil. Büyük çoğunluğu­nun yaşlı olmaktan başka bir eksiği yok
• Bir ay önce İngiltere’de yayımlanan bir araştırma raporu duygu sa­hibi her insanı sok etti. Yaşlıların barındığı huzur evlerinde, çok yaygın şe­kilde cinsel tecavüz varmış! Son iki yıl içinde, huzur evlerinde yaşamak zorunda kalan 120 yaşlıya cinsel tecavüzde bulunulmuş. Tecavüzcüler, huzur evi yöneticileri. Cinsel tecüvüze uğrayanların yüzde 85’i, yetmiş beş yasından büyük! Cinsel tecavüzden kurtulan yaşlıların önemli bir bölümü de şiddet olaylarıyla karşılaşıyorlarmış. Sille tokat dayak, bağırıp çağırma, küfür etme, hakaret ve korkutma, gereğinden az veya fazla ilaç içirtme. Huzur evlerindeki yaşlıların mal, mülk ve kıymetli eşyalarının sahte belgelerle veya zorla imzalatılmış yasal belgelerle ellerinden alın­ması da cabası!
• Vicdan sahibi insanlar yukarıdaki raporun sokunu üzerlerinden he­nüz atamadan, yeni bir haberle daha sarsıldılar. İngiltere’de konut fiyat­ları yükselmeye başladığı için çoğu huzurevi sahibi yaşlıları dışarıya at­maya başlamış! Yaşlıları dışarı atıp evleri yüksek fiyata satmak için! Bu nedenle haftada ortalama 18 huzur evi kapanmakta, içindeki yaşlılar ka­pıya konulmakta! Zaten huzur evine bırakılırken manevi bir yıkım yasa­yan yaşlılar, bir de simdi sokağa atılmanın acısını yasamaktadırlar. Bir hafta önce açıklanan bir kamuoyu yoklaması sonuçları İngiliz top­lumunun başka yönlerini de ortaya koydu:

İngiltere’de yılda ortalama 130 bin çocuk evlerinden kaçıyor! Başlı­ca kacış nedenleri, evde hiç söz hakkı sahibi olmamaları, ana-babalarıyla sürekli geçimsizlik, okulda itilip kakılma ve aile içi cinsel tecavüz. Ev­den kaçan çocukların büyük çoğunluğu 13-16 yaş grubunda ve kaçanla­rın çoğunu kız çocukları oluşturuyor. Sanılanın tam tersine, kaçış neden­lerinin basında fakirlik gelmiyor. Zengin evlerden kaçanların sayısı hayli kabarık. Kaçan kız çocuklarının önemli bir bölümü. Üvey baba tarafın­dan cinsel tecavüze uğramış. Bir daha evlerine dönmeyen bu küçük ço­cuklar, sokaklarda uyuşturucu kullanmaya ve fahişeliğe alışıyorlar.
•18-24 yas grubunda, her 5 kişiden biri uyuşturucu kullanmış. Yetiş­kinlerin yüzde I2’si, hayatının bir döneminde, eroin ve kokain gibi en sert uyuşturuculardan kullanmış.
•İngiltere’de her 10 yetişkinden biri marketlerden mal çalmış ama yakalanmamış. Yani yetişkinlerin yüzde 10’u yakalanmamış hırsız!

• Yetişkinlerin yüzde 5’i, yalan beyanda bulunarak devletten yardım almış, vergi kaçakçılığı yapmış, sigorta şirketlerini dolandırmış.

Bir ülkenin ekonomik yönden zengin olması başkadır, örnek bir toplum olarak düşünülmesi ise çok daha başkadır.

Banka hortumlayan gazetenin köse yazarı Çetin Altan. Türk ulusuna aşağılık duygusu aşılayabilmek amacıyla, hemen her yazısında. İngilte­re’nin 150 basamak altındayız. Yunanistan’ın bile 65 basamak altındayız, der durur. Sizlere soruyorum, yukarıda kısa bir portresini çizdiğim İngil­tere bizden 150 değil, bin beş yüz basamak yukarıda olsa ne yazar?

Yu­nanistan’ın başkenti Atina’da. Yunanlılar her gördüğü Çingene’yi sokak ortasıda sille tokat dövmekte, arabalarını taslamakta. Yunanlılar, basta Çingeneler olmak üzere diğer azınlıklara köpek muamelesi yapmakta. Yunanistan’ın kara yobaz papazları, gece gündüz Türklere ve Müslüman­lara kin kusmakta, yeni yetişen kuşağa okullarda. Türklere karsı nefret aşılamakta. Şimdi sizlere soruyorum, böyle bir Yunanistan bizden 65 ba­samak değil bin altmış beş basamak yukarıda sayılsa, ne önemi var?

Avrupa toplumlarını abartılı olarak öven, kusurlu yanlarından hiç söz etmeyen Çetin Altan gibi sözde aydın yazarların yazdıklarına ve söyle­diklerine hiç kulak asmayın.

Ekonomik bağımsızlığını yeniden elde ettikten sonra, Türk halkının başka toplumlardan tek bir basamak bile aşağıda kalması söz konusu ol­mayacaktır.

Yeni İleri. Antalya. 03.04.2001

Kaynak:

Bkz: Yılmaz DİKBAŞ, Gaflet, Dalalet, Hıyanet, 2003, İstanbul

BORSA VE AT YARIŞLARI


Türkiye’de borsanın ne olup olmadığını anlayabilmek için geliniz il­ginç bir yöntem uygulayalım: At yarışlarıyla karşılaştıralım.

•At yarışlarında atlar koşar, atlar üzerine bahse girilir. Borsada hisse senetleri yansır, hisse senetleri üzerine bahse girilir.
•At yarışları kısa mesafeli, örneğin 900 metre olabildiği gibi uzun mesafeli, örneğin 2600 metre de olabilir. Borsada hisse senetlerinin üzerine para “kısa vadeli” yatırı la bildiği gibi. “uzun vadeli” de yatırılabilir.
•At yarışlarıyla ilgili olarak çok sayıda gazete ve dergi yayımlanır, ör­neğin:
Yarış Dünyası, Taraflar, Hipodrom, Fotomaç , Günaydın Doludiz­gin, İstanbul Koşu Bülteni, Güncel Teknik Koşu Bülteni,

Bu gazete ve dergilerde atlarla, at sahibi ve yetiştiricileriyle yarışlarla ilgili ayrıntılı bilgi­ler verilir, tahminler yapılır.

Borsa ile de ilgili günlük gazeteler, gazete ek­leri ve haftalık dergiler vardır. Örneğin: Borsamatik, Paramatik, Borsa, Tüyo, Para, Aksiyon, Para Tüyo,

Bu gazete ve dergilerde de çeşitli hisse senetlerinin durumu ayrıntılarıyla anlatılır, son günlerin kazandıran ve kazandıracağı tahmin edilen hisse senetlerinin adları bildirilir.

At yarışlarına ait özel sözcükler vardır: Ganyan, plase, eküri. son galop. sprinter. kenter. ters kenter. handikap, ikili bahis, çifte bahis, sıralı üç­lü bahis, banko, birinci ayak, aprantis, eşöfe, padok starting box. At yarış­larıyla ilgisi olmayanlar bu sözcüklerden hiçbir şey anlamazlar!

Borsaya da ait sözcükler ve deyimler vardır: İndeks, seans, likidite sıkışıklığı, volailite tahminleri, şort döviz pozisyonu, long döviz pozisyonu, parite riski, hedge etme, spekülatif kağıtlar, tepki alımları, işlem hacmi, kerizleri silkelemek, boğa piyasa, ayı piyasa, psikolojik tepki, içeriden öğrenenler, manipülasyon. Borsada kumar oynamayanlar bu sözcüklerden ve de­yimlerden hiçbir şey anlamazlar!

 • At yarışlarında, yarıştan bir gün önce, bazen de yarış başlamadan yarım saat önce “tüyo”verilir. Tüyo, çok gizli ve özel şekilde elde edilmiş sözde sağlam bilgidir. Yarısı hangi atın kazanacağını bildirir. Borsada da sürekli tüyolar verilir. Bir şirketin hisse senetlerinin aniden değer kazana­cağına dair içeriden bilgi alınmış havası yaratılarak yönlendirme yapılır.

Medyada, at yarısı yorumcu ve tüyoları vardır: Alican Yalaz, Haldun Gü­neş, Fanatik Nedim Balcı, Abdullah Doğan, Sadi, Harmanbası, Engin Özel,

Medyada, borsa yorumcu ve tüyocuları da vardır: Prof. Salih Neft­çi, Fuat Akman, Prof. Savaş Akat. Mahmut Ergül, Ali Kardüz, Nuri Sevin. At yarışlarında da borsada da verilen tüyoların çoğu doğru çıkmaz! Bun­lara inanıp para yatıranlar ütülür!

•At yarışlarında zaman zaman “doping”olur. Yani, verilen özel ilaç­larla ya yarısı kazanma şansı az olan bir atın kazanması sağlanır, ya da ya­nsın kesin favorisinin yarısı kaybetmesine neden olunur. Doping yapan­lar yakalanırsa cezalandırılır. Borsada da hisse senetleri üzerinde manipülatif işlem yapanlar, yani üçkâğıtçılar vardır. Bunlar yakalanınca borsa­da işlem yasağı getirilir.
•At yarışlarında çok büyük paralar kazanma ihtimali az da olsa var­dır. Ancak oynayanların çoğu eninde soyulup soğana çevrilirler ve evle­rine cep delik cepken delik giderler. Borsada da çok büyük paralar ka­zanma ihtimali az da olsa vardır. Ancak, korkunç büyük paraları. Bemie Cornfeld ve Soros gibi uluslararası ünlü kumarbazlar kazanır. Borsada oynayanların çok büyük bir çoğunluğu ise sonunda, elde avuçtakinden de olup dımdızlak ortada kalır.                    
 •At yarışlarında evini barkını satıp perişan olanlara sık sık intihar edenlere arada sırada rastlanır. Borsada da tüm servetini bir anda kaybe­dip pencereden, damdan, köprüden atlayarak intihar etmiş olanlar ya­kın tarihin sayfalarındadır.
•At yarışlarında sürekli para kaybedince çalıştığı is yerinin kasasını soyan ve sonuçta hapsi boylayanlara çok rastlanır. Borsada da halktan topladığı paraları batıran fon yöneticilerine ve bankerlere, sade vatan­daşların sandığından çok rastlanmıştır. 1960’lı yıllarda dünya para piyasa­sının sihirbazı sayılıp dahi olarak ilan edilen Bernie Cornfeld, milyarlarca doları deve yapınca İsviçre’de hapse çıkılmıştı. 1995’de İngilizlerin ünlü bankası Barings’in bir yöneticisi Singapur’da bankanın milyarlarını Ja­ponya borsasında batırınca koskoca banka iflas etmiş, para yöneticisi de kelepçeleri bileklerinde görmüştü.
•At yarışlarında oynanan müşterek bahisler. 2000 yılında Türk eko­nomisine 600 trilyon 936 milyar 294 milyon lira katkıda bulunmuştur. Oysa, borsada hisse senetleri alım-satımından doğan kazanç, vergiden muaf tutulmuştur. Yani, borsada para kazananlar devlete beş kuruş ver­gi vermemektedirler.
•At yarışlarında sadece parasını atlara yatıranlar kazanır veya kaybe­der. Bu kişiler ne kadar kaybederse kaybetsin, bundan ülke ekonomisi hiç mi hiç etkilenmez. Bundan söz eden bile olmaz. Oysa, borsada çok büyük kayıplar yaşandığında ülke ekonomisi etkilenir! Borsa ile hiç ilgisi olmayan vatandaş da parasal sıkıntılara düşebilir. Hatta, bazen yüzbinlerce insan işini bile kaybedebilir!

Köy hikâyelerinin ünlü ismi değerli öğretmen Mahmud Makal 1950’li yıllarda öğretmen olarak gittiği uzak küçük ve soğuk bir Doğu Anadolu köyünden Bakanlığa telgraf çeker, okulda tezek yakarak ısınmaya çalıştıklarını anlatır ve yakacak için çok acele ödenek gönderilme­sini ister. Bakanlık, para göndereceğine soru sorar: “Tezek nedir, kalorisi ne kadardır?” Parası ve sabrı hızla azalan Makal’ın çektiği telgraf kısa ve özdür: “Tezek boktur, kalorisi yoktur!”

Mahmut Makal’ın bu yanıtından esinlenerek söyle diyoruz: Borsa ku­mardır, dönen dolabı çoktur, ülkemiz ekonomisine yararı yoktur!

Akdeniz Atılım. Antalya. 06.10.1997

 Kaynak:

Bkz: Yılmaz DİKBAŞ, Gaflet, Dalalet, Hıyanet, 2003, İstanbul

AMERİKAN KÜLTÜRÜNDE “BOK” SÖZCÜĞÜ…


Devlet başkanından sokaktaki sıradan insanına kadar Amerika­lıların ne kadar küfürbaz olduğu bizim medyada hemen hemen hiç işlenmemiş bir konudur. Hiç abartmadan söylüyorum, Amerikalı­ların konuşurken kullandıkları her üç sözcükten biri mutlaka bir küfür sözcüğüdür ve bu sözcüklerin en hafifi de “bok” sözcüğüdür.

“Bok”un İngilizce karşılığı “shit”dir, şit diye okunur, Ameri­kalıların ağzından “şit” hiç eksik olmaz.

Amerika’da herkes kendisini ya “küçük bok” sanır, ya da “büyük bok”. Böylesi bir ayrımın benimsendiğini çok çabuk fark edersiniz. Yeni tanıştığınız kişiler bile, eleştirdikleri biri için, “O, kendisini büyük bir bok sanıyor!” derler.

Amerika’da toplumsal hiyerarşinin, bok ölçüsüne göre kademelenmesi de, tüm dünyaya yayılıp dayatılan Amerikan kültürünün kalitesi hakkında iyi bir fikir vermeye yeterlidir sanırım.

Eğer New York borsasında o gün hisse senetleri değer kay­bediyor ve yolda karşılaştığı arkadaşı,

-Borsa bugün nasıl gidiyor, diye sorarsa… Amerikalının vereceği yanıt tek hecelidir:

-Bok…

Karşısındakinin fikirlerini benimsemeyen Amerikalı,

-Söylediklerin bir yığın bok! deyip, konuşmayı keser.

Birisi eleştirel sözleriyle Amerikalıyı kızdırmaya başlarsa, ala­cağı yanıt son derece edebi bir benzetmedir:

-Sen, üzerinden dumanları çıkan bir yığın at bokusunl

Amerikalıların dilinde “bok” sade olumsuz anlamlarda kulla­nılmaz, olumlu anlamlarda da kullanılır. Çok zengin bir kişinin para­sal gücünün boyutları konuşulurken:

-Orospu çocuğu, denir, bok gibi zengin…

Amerikalı çok korktuğunu ifade ederken de bok sözcüğüne başvurur:

-Korkudan bokumu yaptım…

İstediğini elde etmek için şiddete başvuran, karşısındakini dayaktan haşat eden Amerikalı da bu olayı sonradan arkadaşlarına anlatırken şöyle der:

-Dayaktan altına bokunu etti…

Amerikalı, herhangi bir konu hakkında umursamazlığını da,

-Bokumda bile değil… diye ifade eder.

Ekonomik veya sosyal problemlerle başı dertte olan bir Ameri­kalı da,

-Gözbebeklerime kadar bokun içindeyim!., diyerek halini anlatır.

Amerika’nın* 23 yaşındaki ünlü kadın besteci ve şarkıcı Nelly Furtado’nun, “Hatırla O Günleri” adlı şarkısının açılış cümlesi şöyledir:

-“Radyodaki bokumu duyuncaya kadar beni sevmiştin.”

Yine aynı şarkıcının, “Hey, Adam!” adlı şarkısının bir yerinde şöyle der:

-“Gökyüzünde gölgeler var, yağmur yağacak gibi ve havada yine boklar uçuşacak.”

Amerikalılar İnternet’te bir site açmışlar, adı “Bok Şehri”. Ve bu siteye girdiğinizde, bok yiyen insanların, bok yiyen genç kızların resimlerini görürsünüz. İnanmayanlara sitenin adresini veri­yorum: www.shitcity.com Yalnız, kusmadan izleyebilmeniz için gerekli önlemleri almanızı da öneriyorum!

Bol “bok”lu Amerikan kültürünün önemli uzantıları olan Amerikan filmlerini İngilizce dilinde seyredenler, en aşağılık küfürlerin yanında çok sık olarak “bok” sözcüğünün kullanıldığını pekiyi bilirler. Ancak, bu filmlerin Türkçe dublajlı olanlarında, galiz küfür­ler ve “bok” sözcüğü Türkçeye. “lanet olsun” diye çevrilmiştir!

Amerikan kültürünü Türk halkına benimsetmek isteyen işbirlikçiler. Amerikan kültürünün “bok”lu yanını gizlemek için olacak, böyle bir hileye başvurmuşlar.

Amerikan kültürünün aşırı bir cömertlikle ürettiği “boklu” deyimler olmasa. Amerikalılar kendilerini ifade etmek için herhalde “bok” gibi ortada kalacaklardı!

Yeni İleri. Antalya. 03.07.2001

Kaynak:

Bkz: Yılmaz DİKBAŞ, Gönüllü Devşirmeler, 2002, İstanbul

ÇOCUKLARIMIZA HANGİ DEMOKRASİYİ ÖĞRETECEĞİZ


Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer. 2000-2001 Eğitim-Öğretim Yılının açılısı ve İlköğretim Haftası ile ilgili olarak 10 Eylül 2000de su mesajı yayınlamıştı:

Yurttaşlığın en önemli sınavının verildiği ilköğretimde, çocuklarımıza her şeyden önce bir hayat biçimi olarak demokrasiyi öğretmeli ve özümsemelerini sağlamalıyız.”

Kendimizi bir an için bu mesajı alan ilköğretim öğretmenlerinden birinin yerine koyalım, öğrencilerimize, her şeyden önce demokrasiyi öğreteceğiz. Peki, bu ise nereden başlayacağız? Cumhurbaşkanı mesajında, dünyada sanki tek tip demokrasi varmış gibi bir izlenim yaratmaktadır. Oysa, dünyada tek bir tip demokrasi yok ki! Dünyada ne kadar demokratik ülke varsa, o kadar da farklı demokrasiler bulunmaktadır. Çocuklarımıza bunlardan hangisini örnek alıp öğreteceğiz? İşimiz gerçekten zordur! Zira, önümüzde çok farklı seçenekler bulunmaktadır. Bunlara çok kısa göz atıp içlerinden birini nasıl tercih edeceğimizi araştıralım. Şimdilerde gündemde Avrupa Birliği olduğu için önce Avrupa Birliğine üye olan ülkelerden başlayalım:

İNGİLTERE

Demokrasinin Beşiği kabul edilen İngiltere’de devletin şekli. “Parlamenter Krallık”tır.

Devletin başında ya Kral ya da Kraliçe bulunur. İngiltere’de egemenlik hakkı halkın değil. Kralındır. Bugün İngiliz hükümetine “Kraliçenin Hükümeti” denilir. Başbakanı atayan Kral veya Kraliçedir. Bugün İngiltere devletinin başında, Kraliçe Elizabeth bulunmaktadır. Eğer, Kraliçenin sadece bir süs olduğunu sanırsanız yanılırsınız. Örneğin, Kral veya Kraliçenin başbakan ataması salt bir formalite değildir. 1923-1963 yılları arasında, tam dört kez. İngiltere Kralı, beklenen parti liderini değil, parlementodan kendi tercih ettiği bir kişiyi başbakan olarak atamıştır! İngiltere’nin yazılı bir anayasası yoktur! Geleneklere, göreneklere, sivil hukuka ve yasalara göre hükümet ülkeyi yönetir. Yasama gücü,  iki meclis tarafından kullanılır: Halk Meclisi ve Lordlar Meclisi. Bunlardan Halk Meclisi, halkın doğrudan oylarıyla seçilmiş 659 milletvekilinden oluşuyor. Lordlar Meclisi ise seçilmişlerin değil, soyluların meclisidir. Lordlar Meclisinin. Halk Meclisi tarafından yapılan yasaları değiştirme, geciktirme ve engelleme yetkileri vardır. 1974-1979 yılları arasında Lordlar Meclisi, tam 362 yasa önerisini reddetmiştir. İngiltere devletinin resmi dini vardır. İngiltere devletinin resmi dini, İngiliz Kilisesi tarafından temsil edilir. İngiltere Kraliçesi, İngiltere Kilisesinin de başıdır!

BELÇİKA

Devletin şekli. “Parlamenter Krallık”. Devletin basında Kral var. Ülke, üç toplumlu üç bölgeye ayrılmıştır. Bu üç bölgenin dilleri ayrı, bayrakları ayrı, hatta ulusal marşları da ayrı! Yasama yetkisini kullanan iki meclis var: Temsilciler Meclisi ve Senato. Temsilciler Meclisi, halkın doğrudan oylarıyla seçilen 150 üyeden oluşuyor. Senatonun ise toplam 71 üyesi bulunmakta. Bunun 40’ını halk seçiyor. 10’unu seçilen senatörler acıyor. 21’i de dilleri ayrı üç toplum tarafından atanıyor. Kralın çocukları. Senatonun doğal üyeleri.

İSVEÇ

Devletin şekli, “Parlamenter Krallık”.

Devletin başında kral var. Pek öyle göstermelik kral değil, yetkileri çok: Başbakanı atıyor, istediği zaman bakanlar kuruluna başkanlık ediyor, her yıl meclisi acıyor, meclis tarafından seçilen Dışişleri Komisyonuna başkanlık ediyor, yabancı ülke elçilerini kabul ediyor. İsveç ordularının başkumandanı unvanını taşıyor. Krallık, babadan en büyük çocuğa geçiyor. Kral yurtdışına çıktığında, yetkileri kral sülalesinden biri tarafından kulanılıyor. Kralın yetkilerini değiştirebilmek için anayasa değişikliği gerekiyor. Bunun için de meclisin bu doğrultuda iki kez karar alması ve bu iki karar arasında parlamentonun bir kez seçimlerle yenilenmesi gerekiyor. Yasama yetkisi, dört yılda bir halkın doğrudan oylarıyla seçilen 349 üyeli Meclis tarafından kullanılıyor. Yürütme erki başbakanın başkanlığındaki hükümetin elinde bulunuyor. İsveç devletinin resmi dini var. Protestan Luter Kilisesi, devletin resmi dininin kurumudur.

HOLLANDA

Devletin şekli. “Parlamenter Krallık”. Yani hem Kral var, hem de parlamento.

Halihazırda devletin basında. Kraliçe bulunmaktadır. Hollanda Kral-Kraliçenin, diğer Avrupa Kral-Kraliçelerinden önemli bir farkı var: Hollanda’da. Kral-Kraliçe, hükümetin içinde yer almaktadır! Anayasaya göre başbakan ve bakanlar parlamentoya karsı sorumlular. Oysa Kral-Kraliçenin öyle bir sorumlulukları yok! Su anda devletin basında bulunan Kraliçe Beatriks göstermelik bir figür değil! Her yıl meclisin açılış konuşmasını yapıyor, o yıl çıkmasını arzu ettiği yasaların dökümünü veriyor. Secimler sonrası oluşacak hükümeti atıyor. Bir koalisyon hükümeti kurulması zorunlu olduğunda, parti liderleri ile görüşmeleri Kraliçe yapıyor ve sonra başbakanı atıyor. 15 bakanlı hükümetin üyeleri. Kraliçe tarafından tek tek göreve getiriliyor. Hollanda Kraliçesi Beatriks’in özel serveti yaklaşık 3 milyar dolar. Bu serveti ile dünyanın en zengin kadınları arasında yer alıyor. Hollanda’da iki meclis bulunmaktadır. 150 üyesi, dört yılda bir doğrudan halk tarafından seçilen Halk Meclisi ve 75 üyesi yerel konseyler tarafından seçilen. Yüksek Meclis.

•             DANİMARKA

Devletin şekli. “Parlamenter Krallık’. Yani hem parlamento var, hem de Kral.

Devletin başında, Kral var. Parlamentonun 179 milletvekili, dört yılda bir doğrudan halkın oylarıyla seçiliyor. Yasama yetkisini. Kral ile Meclis birlikte kullanıyorlar. Protestan Luterizm devletin resmi dini. Halkın büyük çoğunluğu, bu dine bağlı.

•             İSPANYA

Devletin şekli, “Parlamenter Krallık” Devletin basında Kral var. Başbakan ve bakanlar. Kral tarafından görevlendiriliyor. İki meclis bulunmakta. 350 üyesi doğrudan halkın oylarıyla seçilen Halk Meclisi ve 208 üyesi halkın oylarıyla seçilen. 51 üyesi ise atama yoluyla belirlenen 259 üyeli Senato.

             LÜKSEMBURG

Devletin şekli. “Parlamenter Krallık.” Büyük Dük adı verilen Kral, devletin başı.

60 üyesi, beş yılda bir doğrudan halk tarafından seçilen bir Parlamento bulunmaktadır. Kral, anayasal olarak, icranın da başı. Ancak, bu yetkisini hükümete kullandırtıyor.

Buraya kadar. 15 üyeli Avrupa Birliğinin 7 üyesine kısaca göz atmış olduk. Hepsinin de basında Kral veya Kraliçe bulunan bu yedi demokratik ülkeden hangisini öğrencilerimize örnek olarak gösterelim? Kral ve Demokrasi kavramlarının yan yana bulunabileceğini öğrencilerimize nasıl açıklayacağız?

Yeni İleri. Antalya. 06.10.2000

Kaynak:

Bkz: Yılmaz DİKBAŞ, Gaflet, Dalalet, Hıyanet, 2003, İstanbul

ÇİLELİ İNSANLAR ÇİNGENELER


Dünyanın en çok çile çekmiş insanları herhalde Çingenelerdir. Bu­gün dünyanın dört bir yanına dağılmış 12 milyondan fazla Çingene yasa­maktadır. Tam sayıları bilinmemektedir. Çünkü yaşadıkları ülkelerde ya­pılan sayımlarda, insan yerine konulup sayılmamaktadırlar. Tarihçilerin ve dil bilimcilerin kesin olarak bildirdiklerine göre. Çingenelerin ana yur­du Hindistan’dır. Yaklaşık bin yıl önce ana yurtlarından göç etmişlerdir. Çingenelerin ana yurtları Hindistan’dan niçin göç ettikleri kesin olarak bilinmemektedir.

Çingenelerin dili. Sanskrit diliyle akraba olan “Romanes” dilidir. Bu nedenle. Çingenelere “Roman”da denilmektedir. Sürekli göçebe haya­tı yaşadıklarından. Çingenelerin dilinde, konakladıkları yörelerin dillerin­den çok sayıda sözcükler bulunmaktadır.

Dünya tarihinde Çingenelere en büyük eziyeti ve işkenceyi Avrupa­lılar uygulamıştır. Esmer tenli ve farklı dilli olan Çingeneleri. Avrupalılar hep yabancı gözüyle görmüşlerdir. Bu kadarla da kalmamış, her türlü bela ve uğursuzluğun onlardan geldiğini varsaymışlardır. Avrupalıların gözünde asırlarca, veba ve kolera gibi bulaşıcı hastalıkların kaynağı Çin­geneler olmuştur! Çocuk hırsızlığı yapan ve insan eti yiyenler. Çingene­lerdir! Her türlü ahlaksızlığın kaynağı onlardır! Hatta bir zamanlar. Çingenelerin Avrupa’da Türkler ve Tatarlar adına casusluk yaptıkları bile iddia edilmiştir!

Avrupa Kilisesi ve Avrupa Krallıkları, Çingeneleri asırlar boyunca hep aynı sloganlarla suçlayıp durmuşlardır: Çingeneler dinden çıkmış, büyü­cülük yapan, insanları dolandıran ve hırsızlık yapan yaratıklardır! Oysa gerçeğin bu suçlamalarla hiçbir ilgisi yoktur. Çingeneler, yaşadıkları her yerde, her zaman ekmeklerini tastan çıkarırcasına çalışan, üstüne üstlük müzik yaparak çevrelerine sevgi yayan insanlar olmuşlardır. Çingenelere karşı tarihin en vahşi ve en kanlı soykırımlarını uygulayanlar. Almanlar olmuştur. Hitler Almanya’sında 1938-1942 yılları arasın­da Nazi denilen faşistler yalnız Yahudi soykırımı yapmakla kalmamışlar­dır. Çingeneler de tıpkı Yahudiler gibi toplu halde gaz odalarında öldü­rülmüşlerdir. Ama nedense. Yahudi soykırımı tüm korkunç boyutlarıyla tüm dünyaya çok iyi duyurulduğu halde. Çingene soykırımından 1980 yılına kadar tek söz eden çıkmamıştır! Yapılan tahminlere göre. Faşist Al­manya’da 500 bin Çingene öldürülmüştür!

Yahudi soykırımına ait bugüne kadar yüzlerce kitap yazılmış, onlar­ca sinema filmi yapılmış oldukları halde. Çingene soykırımına ait bugü­ne kadar, topu topu iki kitap yazılmıştır!

Yüzyıllarca dünyanın dört bir yanına dağılmış Yahudiler en sonunda 1949 yılında İsrail adı altında hem bir yurda hem de bir devlete sahip olmuşlar, ama onlar gibi dünyanın dört bir yanına dağılıp vahşi bir kıyım­dan geçirilen Çingenelerin ise bugüne kadar ne bir yurdu ne de bir dev­leti olmuştur.

Nazi Almanya’sında faşistler tarafından öldürülen ve esir kampların­da işkence gören Yahudilerin yakınlarına, son iki yılda, milyarlarca dolar tazminat ödendi. Ama, aynı dönemde öldürülen ve işkence gören Çin­genelerin yakınlarına da tazminat ödemek Avrupalıların aklına bile gel­medi!

Çingenelere karsı tarihin en korkunç ve en kanlı soykırımını Alman­lar uygulamışlardır. Peki, diğer Avrupa ülkeleri nasıl davranmışlardır? İşte, bu konuda. Avrupa ülkelerinin sicili:

• 18 Eylül 1947de. Alman işgalindeki Avusturya, tüm Çingenelerin öl­dürülüp yokedilmesini kararlaştırdı. 1943 yılında birkaç hafta içinde yak­laşık 10 bin Çingenenin uğursuz Auschvvitz Esir Kampına gönderilmiş olduğu biliniyor.
• İkinci Dünya Savası sırasında Litvanya ve Estonya’daki tüm Çinge­neler öldürülmüştür.
• I942’de Latviya’da toplam Çingenelerin üçte biri, yani yaklaşık 2 bin kişi, faşistler tarafından öldürülmüştür.
• Çek ve Slovak faşistlerin de en az 3 bin Çingeneyi öldürdükleri bi­linmektedir.
• Mayıs 1944’den sonra. Macaristan’dan 31 bin Çingene ülke dışına sürülmüş, sonraki yıllarda bunların sadece 3 bini geri dönmüştür.
• Romanya’da faşist hükümet. İkinci Dünya Savası sırasında 36 bin Çingeneyi öldürmüştür.
• Yine İkinci Dünya Savası yıllarında. Polonya’da yaklaşık 4 bin Çin­gene kursuna dizilerek öldürülmüş, binlercesi de gaz odalarının bulun­duğu esir kamplarına gönderilmiştir. 1944 yılında. Polonya’da gecekon­dularda yasayan 35 bin Çingenenin tümü yok edilmiştir.
• Sovyetler Birliğinde öldürülen Çingenelerin sayısının yaklaşık 30 bin olduğu tahmin edilmektedir.
• Fransa’da. 1938-42 yıllarında. 30 bin Çingene sürgün edildi ve 18 bi­ne yakın Çingene esir kamplarında öldürüldü.
• İkinci Dünya Savasından önce faşist İtalya. Çingeneleri Adriyatik adalarına ve Sardinya adasına sürmüştü. I943’de Almanların Kuzey İtalyayı işgal etmesiyle Çingene kıyımı başladı. Yaklaşık bin Çingene öldürüldü. Ancak, hem İtalyan yetkililer hem de İtalyan halkı Çingeneleri korudular, çeşitli yollarla onları sakladılar ve büyük bir kıyımı önlediler.
• İkinci Dünya Savası yıllarında. Danimarka ve Finlandiya’da yasayan Çingenelere dokunulmadı. Zira bu ülkelerin hükümetleri faşistlerle iş­birliği yapmayı reddettiler.
Makedonya ve Kosova’da Arnavutların yaşadığı bölgelerde Müslü­man liderlerin karşı koyması sonucu Müslüman Çingeneler toplu kı­yımdan kurtuldu.

Peki, Avrupalıların bugün Çingenelere karşı tavrı nasıl?

Bugün Yuna­nistan’da, Çingenelerin süpermarketlere ve eczanelere girmesi yasak! Çingenelerin çocukları okula gitmeye korkuyor. Çingenelerin sokak or­tasında çevirilip dövülmesi, arabalarının yakılması. Yunanistan’da olağan olaylardan sayılıyor. Daha iki ay önce, Üsküp’te beş Çingenenin evleri yakıldı. Avrupa ülkelerinin birçoğunda bugün hâlâ Çingeneler dışlanı­yor, horlanıyor, baskı altında tutuluyor.

İste bize her fırsatta insan haklarından dem vuran Avrupalıların Çin­genelere karşı tutumu böyle!

Bu kısa araştırma yazımın sonunda, ağzı açık Avrupa budalalarının önüne, tartışılması imkânsız bir gerçeği seriyorum: Dünyada yüzyıllarca, gittikleri her yerde dışlanan, horlanan, baskı altında tutulan, eziyet edilen ve korkunç soykırımlara uğrayan iki halk topluluğuna. Yahudilere ve Çin­genelere kucak açan millet. Türk Milleti olmuştur! Faşist, işkenceci Avru­palının elinden kurtulup kaçan Yahudiler ve Çingeneler. Türklerin yanın­da güvenliğe ve huzura kavuşmuşlardır. Fazla söze hiç gerek yok. Yaşlı tarih, bu gerçeğin tanığıdır.

 

Yeni İleri. Antalya. 11.082000

Kaynak:

Bkz: Yılmaz DİKBAŞ, Gaflet, Dalalet, Hıyanet, 2003, İstanbul

ÖZEL EMEKLİLİK SİGORTASI TUZAĞI


Devletin Sosyal Sigortalar Kurumu (SSK), halkçı (!) Ecevit’in başba­kanlığındaki solcu-milliyetçi koalisyon hükümeti tarafından çökertilince, ortaya özel emeklilik sigortası pazarlayan şirketler çıkmaya başladı. (

Geçen hafta, böyle bir sigorta şirketinin iki temsilcisi, iki genç bayan, bana da özel emeklilik sigortası satmak üzere ziyaretime geldiler. Dersle­rini iyi çalışmışlardı. Eğer ayda yüz dolar öder ve bunu en az on yıl sürdürürsem on yıl sonra ister toplu para alabileceğimi ister düzenli emekli maaşına kavuşabileceğimi ballandıra ballandıra anlattılar. Beni etkilemek için de çok kısa sürede yüzlerce kişiye özel emeklilik sigortasını satmış ol­duklarını vurguladılar. Tatlı dillerinin ve güler yüzlerinin sonuca varmak için yeterli olduğundan o kadar emindiler ki, benimle ilgili formları dol­durmak üzere hemen kaleme sarıldılar. Kendilerini nazikçe durdurdum. Bazı söyleyeceklerimin olduğunu bildirdim. Dikkatle dinlemelerini rica ettim ve özetle şunları anlattım.

Banka-Borsa-Sigorta üçlüsü, kapitalist dünyanın en önemli kurumlarıdır. Kapitalizmin öncüleri. Amerika. İngilte­re ve Batı Avrupa ülkelerinde bu kurumlar, “oturmuş” kurumlardır. Yani, bu kurumları kimler kurabilir, nasıl kurabilir, bu kurumların uyması gere­ken kurallar nelerdir, kurallara uymayan kişi ve kurumlara ne tür cezalar verilir, hepsi yasalarla tek tek belirlenmiştir. Bu kurumlar, devletin dene­tim ve gözetimi altındadırlar. İşte, bütün bu oturmuşluğuna ve devletin sı­kı denetim ve gözetimine rağmen, bu kurumlar aracılığıyla halkın zaman zaman soyulduğu görülmüştür. Amerika, İngiltere ve Batı Avrupa’nın banka, borsa ve sigorta şirketlerinde ne tür dolaplar döndüğünü size onlarca örnek vererek anlatabilirim. Ancak, bugün sizlerle ortak konumuz. “özel emeklilik sigortası” olduğu için, yalnız bu konuda ve sadece bir ör­nek vereceğim:

İngiltere’de 1988 yılında. 2 milyondan fazla insan, özel emeklilik sigortası yapan bir şirketle anlaşma imzaladılar, poliçelerini cep­lerine koydular. Belirlenen pirimleri her ay hiç aksatmadan 1994 yılına ka­dar, yani tam altı yıl sakır sakır sigortaya yatırdılar. 1994 yılına gelindiğinde. 2 milyondan fazla İngilizin bu sigorta şirketinin özel emeklilik fonunda toplam 25 milyar doları (yani, bugünkü kurlardan, 15 katrilyon lira) birikmişti. İşte tam bu aşamada, sigorta şirketinin sahipleri 25 milyar doları ce­be indirip, iflas ettik diyerek şirketi kapattılar!

Ünlü İngiliz emniyet teşkila­tı Scotland Yard ise el koydu, soruşturma açıldı. Ama. soruşturmalar so­nunda, sigorta şirketinin sahipleri değil hapse girmek, mahkemeye bile çıkartılmadılar!

Nedeni şuydu: Finansal Hizmetler Yasasına göre, şirket sahiplerinin ise, kötü niyetle başlamadığı varsayıldığı için. ortada dolandı­rıcılık sayılacak ağır ceza mahkemelik bir dava yoktu! Özel emeklilik si­gortası şirketinin sahipleri yasalardaki bu püf noktayı önceden bildikleri için altı yıl sabırla paraları toplamışlar ve sonunda 2 milyon İngiliz’in toplam 25 milyar dolarını deve etmişlerdi! İngiltere’de. “Özel Emeklilik Fonu” pro­jesini ilk ortaya atan devrin başbakanı MARGARET THATCHER olmuştu. Para­ları ve emeklilik rüyaları tuz buz olan 2 milyon emekçi söyle haykırıyordu:

“Özel Emeklilik Sigorta Şirketlerini yasallastıran Margaret Thatcher, bu­gün utanç duymalıdır! Soyguncuların eline hem silah verdiler hem de on­lara dokunulmazlık hakkı tanıdılar!”

Bu öyküyü anlattıktan sonra, özel emeklilik sigortası şirketinin temsil­cisi iki genç hanıma şunları söyledim: İngiltere gibi yasaların, kuralların ve geleneklerin sağlam olduğu bir ülkede bile 2 milyon emekçinin altı yıllık birikimleri olan 25 milyar dolar hortumlanıp. insanlar ortada bırakılabiliyorsa. Kim bilir Türkiye’de neler olmaz? Türkiye’da hayali ihracattan ceza yemiş olanlar sonra tutup banka kurabiliyor, kurdukları bankada topladıkları parayı cebe atıp toz olabiliyor! Düşünün bir kez. Türkiye’de bugüne kadar kac banka batırıldı? Yirmi yıl önce ortaya çıkan Banker Kastelli skandali hâlâ belleklerimizde taze değil mi?

En son offşorzedelerin hikayesini duymayan kaldı mı?

Yarı-sömürge ülkelerde. Türkiye gibi fakir ülkelerde. Banka-Borsa-Sigorta kurumları, bir avuç kurnazın geniş halk kitlelerini söğüşlemek için kurduğu kurumlardır. Bu kurumlara güvenerek iş yapanlar, er ya da geç hayal kırıklığına uğramaya mahkumdurlar. Hele bu tür kurumlara güve­nip, yıllarca para yatırarak sonunda mutlu bir emeklilik hayatı yasayaca­ğını sanmak, tam bir safdilliktir! Türkiye gibi fakir ülkelerde, emekçilerin sosyal güvenliğini de emekliliğini de ancak güçlü bir devlet sağlayabilir. Devletin yönetim ve denetiminde olmayan bir sosyal güvenlik sistemi­ne, emeklilik sistemine güvenmiyorum! Sözlerimi böyle bitirince, kendi­lerine müşteri olmayacağımı kestiren pazarlamacı hanımların tepkisi çok ilginçti.

“Sizin gibi bilgili, kültürlü bir beyden bunu beklemezdik! Si­zin adınıza üzüldük!” dediler. Özel Emeklilik Sigortası pazarlayan iki ha­nımın gözünde 2 milyon İngilizlerin dolandırılmış olması pek önemli değildi! İki milyon İngiliz’in başına gelenlerin. Türklerin de basına gelebi­leceği tehlikesi onları pek ilgilendirmiyordu! Onların tek bir hedefi vardı, ellerindeki malı allayıp pullayarak satmak ve çabuk tarafından komis­yonları cebe atmak! Yeni Dünya Düzeninin ahlakı işte buydu:

Parayı ka­zan da nasıl kazanırsan kazan! Binlerce kişinin kazıklanmasına aracı ol­mak da dahil! Yetenekli genç hanımlarımızı da bu ahlaksız düzenin ateş­li savunucuları olarak görmek, gerçekten çok üzücüydü.

Yeni İleri. Antalya. 11.07.2000

Kaynak:

Bkz: Yılmaz DİKBAŞ, Gaflet, Dalalet, Hıyanet, 2003, İstanbul

YENİ PARA SİSTEMİ ARAYIŞI

Dünya ekonomisi, 20’inci yüzyılın ortalarında Bretton Woods‘ta ayağa kaldırılmıştı. Reel ekonominin yerini sanal paraya kaptırması dengeli büyümenin sonu oldu.

Şimdi ise yeni bir para sistemi arayışı başladı. Eski Uluslararası Para Fonu Başkanı Michel Camdessus, dünya para sisteminin radikal reformlara ihtiyacı olduğunu söylüyor. 20’ler Grubu Dönem Başkanı Fransa’nın Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’ye danışmanlık yapan Camdessus döviz piyasalarında aşırı dalgalanmaların olduğunu, çoğu zaman para kurlarının ekonomik realiteleri yansıtmadığını ve bu nedenle de dünya paralarının yeni bir sabit çıpaya ihtiyacı olduğunu belirtiyor.

New Hampshire mucizesi

İkinci Dünya Savaşı’nın ardından dünya ekonomisinin yeniden şekillendirildiği yılları hatırlayan iktisatçılar nostaljik bir şekilde iç geçirmeden edemiyorlar. O yıllarda dünyanın düzeni vardı. Sabit döviz kurları, düşük faizler ve bütün dünyada rezerv para birimi ve ödeme aracı olarak kabul görmüş Amerikan doları vardı. Bu nasıl olmuştu? 1944 yılında ABD, savaşın yerle bir ettiği dünya ekonomisini ayağa kaldırmak üzere, Almanya ve Japonya ile savaşan bütün devletleri New Hampshire eyaletindeki Bretton Woods kasabasına davet etmişti. Uluslararası yeniden imar ve kalkınma bankası, kısa adıyla Dünya Bankası ile Uluslararası Para Fonu bu buluşmada kurulmuştu. Dünya Bankası, Avrupa ile Asya, Afrika ve Latin Amerika’daki gelişme halindeki ülkelerin yeniden imarıyla görevlendirilmişti. Para Fonu ise, ekonomik yetersizliklerin baskısı altındaki milli paraları istikrara kavuşturacaktı.

Dolar dünya parasıydı

Bretton Woods’un en önemli sonucu ise, savaş sonrası dünya ekonomik sistemine altın ve Amerikan dolarının baz alınacak olmasıydı. ABD dünya altın rezervinin üçte ikisine sahip olduğundan Amerikan dolarının rezerv para birimi olması kaçınılmazdı. Böylece ABD savaştan sonra siyasi ve askeri olduğu kadar ekonomik bakımdan da dünya liderliğine yükselmişti. Viyana’daki Ekonomik Araştırmalar Enstitüsü’nden Stephan Schulmeister o yılları biraz arar gibi konuşuyor:

1950 ve 60’lı yılların reel kapitalizmi ekonominin motoru olmuştu. Kâr gayesi sistematik şekilde reel ekonomiyle ilgili faaliyetlere odaklandırılmıştı. Döviz kurları sabit, faizler de düşüktü. Borsalar adeta uykudaydı. Hammadde fiyatları istikrarlıydı. Böyle bir ortamda finans piyasasında spekülasyon yapıp zengin olmak mümkün değildi. Bu şartlar altında kâr güdüsü mecburen reel ekonomiye yöneliyordu. Bunun sonucunda ekonomik mucize yaratılmış, tam istihdam sağlanmış ve kamu borçları azalırken, sosyal devleti büyütmek mümkün olmuştu.”

Savaşla gelen bozulma

ZAMANIN ABD BAŞKANI LYNDON B. JOHNSON, VİETNAM’DA KÖŞEYE SIKIŞAN FRANSIZ İŞGAL GÜCÜNE YARDIM ETMEYE KALKIŞINCA İŞLER BOZULDU. Savaş çok pahalıya mal oldu. ABD’nin altın rezervi dolar tahvillerini karşılayamaz duruma geldi. Sabit kur sistemi sallanmaya başladı. Fransa ve diğer devletler ellerindeki doları altına çevirmek isteyince Başkan Richard Nixon dolar-altın paritesini kaldırdı. İktisat profesörü Schulmeister 1971’den sonra sadece döviz kurlarının dalgalanmaya bırakılmadığını ama aynı zamanda ekonomik rejimin de değiştiğini anlatıyor. Schulmeister, şunları kaydediyor:

Zamanın ABD başkanı Lyndon B. Johnson, Vietnam’da köşeye sıkışan Fransız işgal gücüne yardım etmeye kalkışınca işler bozuldu. Savaş çok pahalıya mal oldu. ABD’nin altın rezervi dolar tahvillerini karşılayamaz duruma geldi. Sabit kur sistemi sallanmaya başladı. Fransa ve diğer devletler ellerindeki doları altına çevirmek isteyince Başkan Richard Nixon dolar-altın paritesini kaldırdı. İktisat profesörü Schulmeister 1971’den sonra sadece döviz kurlarının dalgalanmaya bırakılmadığını ama aynı zamanda ekonomik rejimin de değiştiğini anlatıyor. Schulmeister, şunları kaydediyor:

“Son 40 yılın finans kapitalizmi istikrarsız döviz kurlarının, tutarsız faiz oranlarının, bir inip, bir çıkan borsa endekslerinin ve son derece değişken hammadde fiyatlarının müsebbibidir. Bu durum spekülasyona davetiye çıkarıyor, vurgunculuk fiyat istikrarını bozuyor ve şirketler de bu yüzden reel yatırımlarını azaltıp talihini spekülasyonla deniyor.”

Spekülasyon karşılıksız parayı katlıyor

Böylece dünya para sistemi reel değerlerden soyutlanmış oluyordu. Dünya ekonomisi artık genel geçer bir değer kıstasından mahrumdu. Para ancak özel bankaların açtığı kredilerle yaratılabiliyordu ve bu maddi karşılığı olmayan paraydı. Bilgisayar teknolojisi sayesinde sanal para elektrik hızıyla dünyayı dolaşıyor, spekülatif (havadan) döviz ticareti astronomik boyutlara varıyordu. Günümüzde mal ve hizmet mübadelesi döviz ticaretinin sadece yüzde beşini karşılıyor. Döviz alım satımlarının yüzde 95’i spekülatif amaçla yapılıyor. Böyle bir manzara karşısında 1950’lere dönmek daha iyi olmaz mı? Stephan Schulmeister bu soruyu şöyle yanıtlıyor:

“Hayır. Ama önce teşhis doğru konmalı. Krizin sisteme bağlı nedenlerini ortaya çıkaran teşhise göre finans cambazlığı ve spekülasyonun değil işletmeciliğin muteber olması gerekirdi. Ama son otuz yılda bunun tam tersi yapıldı. Hatanın düzelmesi için 1950’lere dönmeye lüzum yok. Ama tedavinin her aşamasında nasıl işletmeciliğin ön plana çıkartılıp mali spekülasyonun önlenebileceğinin düşünülmesi gerekir.”

Onunla da onsuz da olmuyor

Eski Para Fonu Başkanı Michel Camdessus da Bretton Woods’un çökmesiyle para sisteminin reel referanstan mahrum kaldığını belirtiyor. İkilem de burada ortaya çıkıyor. Referans noktası olmadığı için Amerikan doları alternatifsizliği sayesinde anapara birimi olmaya devam ediyor. Çin dolar devrinin kapandığını savunuyor ama doların yerine ne konacağını Pekin yönetimi de bilmiyor. Bu nedenle yenidünya para sistemi hakkında kafa yormanın bir anlamı olmadığını söyleyenlerden biri de, Kiel Dünya Ekonomisi Araştırma Enstitüsü Başkan Vekili Rolf Langhammer:

“Döviz kurları ve dünya ekonomisindeki dengesizliklerin belli bir koridorda dalgalanabileceği bir para sistemi yararlı olmaz. Dünya para sisteminin merkezini oluşturacak bir rezerv birimine ihtiyacımız var. Ama dolardan başka rezerv para birimi de tanımıyoruz. İşte Çinlilerin açmazı da burada yatıyor: En büyük dolar alacaklısı onlar. Doları yeriyorlar ama aynı zamanda da destekliyorlar. Bu ikilem ortadan kalkmadan yeni dünya para sistemini gündeme getirmek nafiledir.”

(Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, 2009 yılında, Çinlilerden ABD Hazinesi bonolarını satın almalarını rica etmişti.)

( ROLF WENKEL)

*****

VAADEDİLMİŞ TOPRAK: TÜRKİYE

ING, BNP Paribas Fortis ve Dexia’dan Sonra Ageas da Boğaz’ın Deniz Kızlarının Cazibesine Kapıldı...

Güçlü büyüme perspektifinin çektiği Batılı büyük mali kurumların çoğu, son yıllarda birbiri ardına Türkiye’ye ayakbastılar. Boğaz’ın cazibesine kapılan sonuncusu Ageas oldu. 162 milyon avro karşılığında Belçika sigorta şirketi, Türkiye’nin hayat sigortası yapmayan dördüncü büyük (piyasa payı yüzde 8) sigortacısı Sabancı grubunun yüzde 31 ‘ini aldığını açıkladı.

Ageas böylece, Türkiye’de bulunan diğer çok sayıdaki Belçikalı aktörün yanında yerini aldı. 2005 yılında Fortis 1 milyar avro karşılığında Dışbank’ı satın almıştı.

Ondan bir yıl sonra Dexia, 2,4 milyar avro karşılığında Denizbank’ı ele geçirdi.

ING ise 2007 yılında 2,7 milyar avro karşılığında Oyak Bank’ı satın aldı.

Satın alınan bu üç kurum şimdi bizim “başlıca” bankalarımızın çok umut bağladıkları bir aracı oldu. Zamanı geldiğinde Denizbank, Dexia’nın büyüme motoru olacak. Dexia’nın Türkiye’deki faaliyetleri, Bankanın gelirinin üçte birini teşkil edecek. BNP Paribas ise, TEB ve eski Fortis‘in mirasının birleşmesi ile ülkenin başlıca bankalarından biri olmaya başladı. ING ise, ING Türkiye’yi iki kat büyültmeye hazırlanıyor.

Türkiye’nin kurumlarını sadece “Belçika” banka ve sigorta şirketleri almadı. İngiliz HSBC 2001 yılında Demirbank’ı satın aldı. Citigroup, Türkiye’nin başlıca bankalarından biri olan Akbank’ın yüzde 20’sini elinde bulunduruyor.

İtalyan UnıCredıt, 2005 yılında Yapı Kredi‘ye el attı.

İspanyol BBVA son olarak Garanti Bank’ı aldı.

İtalyan sigortacı Generali ise Generali Sigorta ile Türkiye’de.

TÜRK PİYASASININ ÇEKİCİLİĞİ NEREDE?

Ekonomi giderek büyüyor. 2000’li yıllardan beri büyüme oranı, dünyanın en yüksek oranlarından biri. Üstelik bankacılığa ve sigortaya alışmamış 75 milyon nüfus. (Onlara göre soyulmaya hazır kitle demek oluyor. Y.) Ayrıca Türkiye’nin, Avrupa ve Asya arasındaki özel coğrafi konumu göz ardı edilemeyecek bir çekicilik sağlıyor.

(SEBASTIEN BURON) (Trends-Tendances – 2 Mart 11)

KAYNAK: TURQUIE DIPLOMATIQUE, Mart-Nisan 2011, SAYI: 26

KÖSTEBEK


 Her ülkenin bir gizli istihbarat örgütü vardır. Örneğin; Amerika’da CIA, İngiltere’de SIS ve M16, İsrail’de Mossad, İran’da Savama ve Türkiye’de MİT (Milli İstihbarat Teşkilatı).

Gizli haber alma örgütleri, her ülkede devlet kuruluşlarıdır. Bu kuruluşlarda görevli herkes devlet memurudur. Bu kuruluşlarda görev alan devlet memurlarına “Gizli istihbarat elemanı” denilir.

Peki “Ajan” ve “Casus” kimlere denilir?

İstihbarat elemanları kendi ülkelerinde her kesimden bazı kişileri haber toplamak amacıyla kullanabilirler. Bu kişiler medyadan, siyasi partilerden, üniversitelerden, işçi sendikalarından, fabrikalardan, işyerlerinden ve yeraltı dünyasından olabilir. Para veya başka bir çıkar karşılığı, bir gizli haber alma örgütüne çalışan bu kişilere “ajan” denilir. 1980 öncesi MİT’e çalışmış olan bugünün tanınmış profesörü Mahir Kaynak bir “ajan” idi.

Devlet memuru olan istihbarat elemanlarına saygı gösterilir, ama hemen hemen hiçbir toplumda ajanlar pek sevilmezler!

Para veya başka bir çıkar için yabancı bir devletin istihbarat örgütüne çalışan kişiye ise “casus” denilir. Casuslar, şerefsiz kişiler olarak nitelendirilirler. Kendi ülkesinde çok önemli bir devlet kuruluşunda çalışmaktayken bir yabancı devlet adına casusluk yapan kişiye ise “köstebek” adı verilmektedir. Köstebek olmak kolay bir iş değildir! Köstebek olacak kişinin çok bilgili, çok yetenekli, ve çok deneyimli ve çok donanımlı olması gerekir. Ayrıca bütün bu niteliklerinin yanında köstebeğin kendi çevresinde sevilen, sayılan, karizmatik, dürüst ve güvenilir bir kişi olması da şarttır! Eğer bir köstebek kendi ülkesine sırf para veya başka kişisel çıkarlar için ihanet ediyorsa kuşkusuz son derece şerefsiz bir kişidir! Peki eğer bir köstebek, kendi ülkesine, kendi devletine, kendi halkına para veya herhangi bir kişisel çıkar için değil de sırf ideolojik neden­lerden dolayı ihanet ediyorsa onu nasıl tanımlayacağız, ona nasıl bir ad takacağız?

Köstebeklerin en tehlikeli olanları, kendi devletlerine, kendi ülkelerine, kendi halklarına ideolojik nedenlerden dolayı ihanet edenlerdir.

İşte bu yazımızın konusu, bu tür köstebeklerdir.

Yirminci yüzyılın en ünlü köstebeklerinin başında hiç kuşkusuz İngiliz köstebeği KİM PHİLBY gelmektedir. Hakkında bugüne kadar İngiltere, Amerika ve Avrupa’da otuzdan fazla kitap yazılmış, çok sayıda makaleler yayımlanmış ve televizyon filmleri yapılmış olan ünlü İngiliz köstebek Kim Philby’nin öyküsünü kısaca kısaca şöyle özetleyebiliriz:

1 Ocak 1912’de doğan Kim Philby, ilkokulu bitirdikten sonra İngiltere Kraliyet Bursu’nu kazanarak orta ve lise eğitimini tamamlar. Bu bursu İngiltere’de o yıl kazanan kırk parlak öğrenciden biridir. Liseyi bitirdikten sonra da ancak çok üstün yetenekli öğrencilerin kazanabileceği bir devlet bursunu kazanarak on yedi yaşında ünlü Camridge Üniversitesi’ne girer. Tarih öğrenimi gördükten sonra Ekonomiye başlar. Bu yıllarda İşçi Partisinin destekçisi olur. Üniversitedeki Sosyalist Öğrenciler Derneği’ne önce üye, sonra sayman olur. Yirminci yaş gününden birkaç ay önce Komünist İdeolojiye bağlı kalacağına dair yemin eder. Bu yeminine hayatı boyunca bağlı kalır. 1933’te Üniversiteyi ikincilikle bitirir. Motosikletle Avrupa turuna çıkar ve Viyana’da tanıştığı komünistlerden çok etkilenip “aktif bir Sovyet ajanı” olmayı kabul eder. Londra’ya dönüşünde Rus gizli servis eleman­larıyla gizlice ilişki kurup ajanlık eğitimi alır.

Anadili İngilizcenin yanında çok iyi Fransızca, Almanca, İtalyanca, İspanyolca, Yunanca ve Arapça bilen Kim Philby, 1934-35’te Londra Üniversitesi’nde Türkçeyi öğrenir. Gazeteci olarak gittiği İspanya’da Franko’ya karşı düzenlenen suikast girişimine karışır.

1940’ta İngiltere Gizli İstihbarat Örgütü SIS’a girer. Almanya’ya karşı propaganda savaşını yönetir.

1941 ‘de İngiltere’nin en üst gizli istihbarat örgütü MI6’nın “Sovyetlere Karşı Casusluk” bölümünün başına getirilir. Artık o. İngiltere başbakanı ile randevusuz görüşen, Kraliçenin sarayına istediği zaman girebilen, ayrıcalıklı birkaç İngilizden biri olmuştur.

1 Ocak 1946’da Kim Philby’e üstün başarılarından ötürü İngiltere Kraliyet Nişanı (OBE) verilir.

MI6’nın İstanbul İstasyon Başkanı olarak Şubat 1947 de İstanbul’a gönderilir. İki yıl Beylerbeyi’nde bir yalıda kalır.

1949’da Washington’daki İngiliz Elçiliği birinci sekreterliğine tayin edilir. Asıl görevi, İngiliz istihbarat örgütü ile CIA ve FBI arasında sürekli bağlantı kurmaktır. Kim Philby bu görevdeyken çok önemli sırları öğrenme olanağına kavuşur ve bunları gizlice Rus istihbarat örgütü KGB’ye aktarır.

195 I ‘de Kim Philby’nin bir Sovyet casusu, bir köstebek olduğuna dair kuşkular İngiltere’de su yüzüne çıkmaya başlar. Zira, batıya sığınan bazı KGB elemanları, Kim Philby’nin adını “köste­bek” olarak İngiliz yetkililerine bildirmişlerdir. Parlamentoda bir milletvekili, Başbakandan hesap sorar. Dışişleri Bakanı Mac Millan, suçlamaları reddeder ve Kim Philby’yi aklar. 1962’de Kim Philby nin bir KGB ajanı olduğuna dairyeni kanıtlar ortaya atılınca İngiliz gizli istihbarat örgütünün bir üst düzey elemanı Beyrut’ta bulunan Kim Philby yi Ocak 1963’te sorguya çeker. İtiraf etmesi durumunda kendisine “dokunulmazlık” tanınacağı sözünü verir. Kim Philby, KGB için casusluk yapmış olduğunu itiraf eder, ancak bu faaliyetlerini 1949’da durdurmuş olduğunu söyler.

23 Ocak 1963’de Kim Philby ortalıktan kaybolur!

27 Ocak 1963’te Kim Philby, Moskova’ya ulaşır.

İngiltere Başbakanı Edvvard Heath, 29 Mart 1963’te Kim Philby’nin kaybolmuş olduğunu duyurur. I Temmuz 1963’te Edvvard Heath, Kim Philby’nin gerçekten bir KGB ajanı olduğunu doğrular ve bu gerçeği kabullenir.

10 Ağustos 1965’de Kim Philby ye. Sovyetler Birliği ‘ne yapmış olduğu üstün hizmetlerden dolayı “Sovyetler Birliği Kızıl Devlet Nişanı” verilir.

I968’de Kim Philby’nin yazmış olduğu “Benim Sessiz Savaşım” adlı anılarını içeren kitap Londra. New York ve Paris’te basılır.

Daha önce üç kez evlenmiş, beş çocuk babası Kim Philby. Aralık 1971 ‘de Moskova’da Rufina adlı bir Rus kadını ile evlenir.

1982’de Komünizme yapmış olduğu üstün hizmetlerden dolayı “Lenin Madalyası” ile ödüllendirilir.

Ünlü İngiliz yazar Graham Greene. Haziran 1985. Eylül 1987 ve Şubat 1988’de Kim Philby’i Moskova’da ziyaret eder.

Yirminci yüzyılın en ünlü “köstebek”‘! Kim Philby, 11 Mayıs 1988’de 76 yaşında Moskova’da ölür.

Kim Philby’nin uzun hayat öyküsünün kısa özetinin özeti şudur:. İngiltere gibi zengin bir kapitalist ülkede olağanüstü olanaklara sahip; şanlı, şerefli, şatafatlı ve çok refah bir hayatı olan Kim Philby, tüm bunları hiçbir parasal veya başka tür kişisel çıkar beklemeden, sırf inandığı bir ideoloji uğruna tepiyor ve devletine, ülkesine, ulusuna ihaneti göze alıp yabancı bir devletin “köstebek”i oluyor! Peki bizde de, yani Türkiye’de de devletin en üst kademelerine yükselmiş köstebekler olmuş mudur? Parasal hiçbir çıkar beklemeden. “Kapitalist ideolojiye bağlı kalacağına” daha gençken yemin edip devletin en üst kademelerine çıktıktan sonra Washington’a “köstebeklik” yapmış olanlar var mıdır?

Bu soruya bir yanıt verebilmek için şöyle sanal bir portre çizelim: Orta ve lise öğrenimini. Amerikan sisteminde ve İngilizce veren Robert Kolej’de yapmış ve daha sonra bir Amerikan bursuyla Amerika’ya gidip Henry Kissinger gibi ünlülerden ders almış bir kişi düşünelim.

Bu kişi bir süre sonra siyasete atılıyor ve “devletçiliği” sa­vunan bir partinin milletvekili olarak Meclis’e giriyor. Gün geliyor, iktidara tırmanan bu kişi Amerika’dan esen özelleştirme rüzgârıyla yelken şişirip “Ben hayatımın hiçbir döneminde devletçi olmadım!” diyor.

Muhalefette iken laikliğin ateşli savunuculuğunu yapıyor ama iktidar koltuğunda. Cumhuriyet düşmanı bir şeriatçının elinden “ödül” alıyor ve faydalı tarikatlardan dem vurarak Amerika’nın “Ilımlı İslam” projesine uyum sağlıyor. Muhalefette iken Amerika’nın Türkiye’de haşhaş ekimini yasaklama girişimine karşı horozlanıp “Türkiye’de nereye ne ekileceğine Türkler karar verir.” diye sert tepki gösteriyor, ama iktidar olur olmaz Türk halkının 75 yıllık birikimleri olan KİT’leri özelleştirme adı altında yabancılara peşkeş çekiyor.

Muhalefette iken ekonomik bağımsızlığı savunuyor, ama ikti­darda Türkiye’nin ekonomisini IMF ve Dünya Bankası deneti­minde Washington’a teslim ediyor. Muhalefette iken Türkiye’nin yeraltı ve yerüstü zenginliklerini öve öve bitiremiyor ve örnek bir çevreci görüntüsü veriyor, ama iktidar olur olmaz Amerika ve tüm Batı Avrupa ülkelerinde “ölmekte olan teknoloji” diye nitelen­dirilen nükleer santralları Türkiye’ye kurdurtmak için seferber oluyor. Muhalefet yıllarında “halkçı” görüntüsü veriyor, ama iktidarda yalnız çalışanların değil, emeklilerin de tek güvencesi olan Sosyal Güvenlik Sistemi’ni Washington’un buyruğuna uyarak yıkıyor.

Muhalefette iken hukuktan yana olduğu imajını veriyor, ama iktidarda Türk Yargı Organlarını Tahkim yasasıyla yabancılara tes­lim ediyor.

Muhalefette söyledikleri ile iktidarda yaptıkları arasında taban taban zıtlıklar bulunan bu kişinin davranışlarını, ancak onun bir “Washington Köstebek” i olduğu varsayımında bulunursak açıklayabiliriz!

Ama Kim Philby örneğinde gördük ki ortaya somut verilerin çıkmasından sonra bile Kim Philby’nin köstebek olduğunun kanıtlanmasıyaklaşık on beşyıl almıştır!

Bizde de eğer varsa köstebeklerin açığa çıkması kimbilir kaçyıl alacaktır!

Yeni İleri. Antalya. 16.05.2000

Kaynak:

Bkz: Yılmaz DİKBAŞ, Gönüllü Devşirmeler, 2002, İstanbul

 

KÂBE’YE BİR SALDIRI TEHDİDİ OLABİLİR Mİ?


“Müslümanların her zaman Allah Teâlâ’ya güveni sonsuzdur. Ancak birileri emellerini tesis için kaosu severler. Bu nedenle 2005 yılında yazılmış olan “Kabe’nin İşgali”[1] ve Av. Yaşar Metahanoğlu’nun yazdığı şiir kitabındaki alıntıları okumanızı ve daha dikkatli, temkinli olmanın ne kadar gerekli olduğunu düşünüyorum. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin bahsettiği Etiyopyalının kime işaret edebileceği hakkında bir daha düşünmenin gerekli olduğu hatırlatıyorum.

Allah Teâlâ Ebâbil kuşlarını gönderir. Fakat Ebabiller Hz. Abdulmuttalip’ler için iner, bizim için inerler mi acaba?”

 

1- ABD’DEN KÂBE’YE BİR SALDIRI TEHDİDİ VE OLASILIKLAR

Zamanımızda El Kaide gibi örgütler şimdiye kadar hiç bir zaman Mescid-i Haramı işgal edeceklerine dair bir sinyal vermedi. Ancak Kâbe’ye yönelik somut bir tehdit bir başka yerden, Amerika Birleşik Devletlerinden geldi. 14 Temmuz 2005 tari­hinde Florida’da yayın yapan bir radyodaki Pat Campbell Radio Show programına konuk olan Cumhuriyetçi Parti Colorado milletvekili Tom Tancredo, El-Kaide teröristlerinin Amerika’ya muhtemel saldırısından önce ABD’nin Kabe’yi nüklüer silahlarla vurması gerektiğini söyledi. Radyo progra­mının sunucusu Campbell’in “ABD’ye pis bir bombayla sal­dırmak için teröristlerin fırsat kolladıkları” şeklindeki ifadesi­ne yanıt veren Tancredo, “önce davranılarak Mekke’ye düzen­lenecek bir saldırının, ABD’yi vurmayı planlayan teröristler için iki defa düşünmelerine yol açacak yeterli bir tehdit oluştu­racağını” savunuyordu.[2]

Tom Tancredo sıradan bir milletvekili değildi. Başkan Reagan’dan itibaren Cumhuriyetçilerin gözde politikacıları arasında yer almıştı. Evanjelist eğilimleri güçlü Presbiteryen[3] bir Protestan olan Tancredo, bir İtalyan göçmeninin torunuy­du. Öğretmenlik yaptığı sırada politikaya atıldı. Partinin yerel organlarında görev yaptıktan sonra ilk defa 1998’de milletve­kili seçildi. En son, çok yüksek bir oran olan % 98.1’lik bir seç­men desteğiyle dördüncü defa Kongre üyeliğine seçilen Tancredo, özgeçmişinde kendisini “Başkan Reagan’ın Ameri­kan yenilenmesi projesinde bir öncü, ilkeli bir muhafazakar düşünür ve Cumhuriyetçi lider” olarak tanıtmaktaydı. “Ak­lından geçenleri konuşmaktan asla korkmayan birisi” olduğu söylenen Tancredo, hep “ben Washington’a koltuk doldurmak için değil, değişiklik yaratmak için gidiyorum” parolasıyla hareket etti.[4] ABD Kongresi’nin uluslararası ilişkiler komitesindeki üyeliği, Tancredo’nun parti içindeki güçlü konumunu göstermekteydi.

Kâbe’yi bombalamak çılgınlığı Tancredo’ya özel bir zihni fantezi miydi? Yoksa, özellikle Amerikalı köktendinci Hıristiyanlar’ın gerçekleşmesini umdukları bir hülya mıydı?

Bu ih­timal, Tancredo’nun demecinden beş yıl önce yayımlanan KAÇAK / RUNAWAY adlı bir kurgusal romanda çarpıcı biçimde yer buluyordu.

“Bir politik entrika ve küresel ısınma romanı” baş­lığıyla sunulan kitapta, 2010’lu yıllardaki nüklüer savaş ve küresel ısınma felaketlerini de içeren bir Armageddon senar­yosu konu ediliyordu. Romanda, General Maxwell’e Suudi Arabistan’daki tüm askeri tesisleri vurmaları talimatını veren ABD başkan yardımcısı, “ben şahsen sizden Riyad ve Mek­ke’yi nüklüerlerle bombalamanızı istiyorum; bu piçlere kimler­le uğraştıklarını göstermemiz lazım” diyor, özellikle Mek­ke’nin vurulmasına itiraz eden danışmanlarına, seslerini kes­memeleri halinde tutuklanacakları tehdidini savuruyordu.[5]İslamiyet’in çok kutsal mekanlarından olan Kerbela’daki Hz. Hüseyin Türbesi ve Necef’deki Hz. Ali Camii önünde çelik miğferleri, sırt çantaları ve ağır otomatik silahlarıyla nöbet bekleyen Amerikan ve İngiliz askerlerini, ya da Mescid-i Aksa kapısında cuma kılmaya gelen müslümanlara üst araması ya­pan israil polisini TV ajanslarında seyreden çoğu müslüman, aynı görüntünün Peygamber Mescidi ve Harem-i Şerif önünde de izlenebileceği kurgusunu mutlaka gözünün önünden geçir­di. “Böyle bir dehşet senaryosu gerçekleşir mi? Daha önemlisi Allah buna müsaade eder mi?” sorularını da kendi kendisine sormadan edemedi.

Gözlerini tarihe çevirerek nostaljik duygularla o günün kahramanlarını bugüne getirmek isteyen müslümanların, Frank haçlılarının Kutsal Topraklara saldırısını 12. yüzyılda olağanüstü bir çabayla önleyen Salahattin Eyyübi benzeri bir öndere özlem duydukları muhakkaktı. Ne Salahattin, ne de Kâbe’yi ele geçirmeğe yeltenen Portekiz haçlılarını Kızıldeniz’de durduran Yavuz Sultan Selim, Abdülmuttalip’inkine benzer bir tevekkülle görünür tehdidi karşılamamıştı. Filleriyle Kâbe’yi yıkmaya Mekke’ye gelen Ebrehe’ye Abdülmuttalip’in söylediği “ben kendi develerimin peşinde­yim, Kabe’yi koruyacak Allah’tır; çünkü onun sahibi O’dur” sözü pek de rasyonel olmayan bir tevekkülün ifadesi olarak görünmekteydi. Hz. Abdülmuttalip bu sözleri belki de çaresizlik­ten söylemişti. Elinde filleri durduracak kuvveti olsaydı, öyle sanıyoruz ki, kendisinden sonra Salahattin ve Yavuz Selim’in yaptığı gibi bu gücü kullanarak düşmanını durdurmaya te­şebbüs edecekti.

Ebabil kuşlarını Allah Teâlâ, geçmişte Ebrehe’nin üzerine gön­derdiği bugün de Amerikalılar üzerine gönderir mi?

En azın­dan Türkiye’de bu soruya evet cevabını veren önemli bir ke­simin olduğunu, ABD’nin Irak işgaliyle ilgili kaleme alman bazı yazılardan çıkarmak mümkün. Amerikan uzay mekiği Columbia’nın atmosferde infilak etmesi üzerine duygularını belirten YENİ ŞAFAK köşe yazarı MEHMET OCAKTAN, “Ebabil Kuş­ları Bush’u da Vurabilir” başlıklı yazısında,

“Columbia’daki 7 astronotun böylesine elim bir faciada hayatlarını kaybetmeleri gerçek­ten yüreğimi yakıyor. Ancak dünyamızı yeni belalara ve felaketlere sürüklemek için ‘şeytani planlar’ yapan Amerikan yönetimi ve özel­likle de Bush’un tepesine bu uzay mekiğinin çakılmasından müthiş bir keyif aldığımı söylemezsem ahdim kalır” demekteydi. Ocaktan, “inanıyorum ki, dünyayı ateşe vermeye hazırlanan Bush’u da bir gün Ebabil kuşları vuracak; biliyorum ve inanıyorum ki, milyonlarca masum bebeğin ve annelerin gözyaşının mutlaka bir bedeli olacak” temennisiyle yazısını tamamlıyordu.[6]

Yeni Asya’dan Mustafa Özcan ise “Allah’ın Görünmez Orduları” başlıklı yazısına baş­larken,

“bu savaşla birlikte çok kişi imanlarını tazeleyecek, münafık­ların da hükmü kalmayacak, kaybedecekler. Amerikalı yetkililer, öyle bir yanlış yaptılar ki bu yanlış ABD’nin dünya hakimiyetinin sonu­nu getirecek … 12 yıllık ‘arizi ve geçici devre bununla sona erecek. Zaten bu savaş, ya İslâm dünyasının sonuna giden yolu ya da İsra­il’in sonuna doğru giden yolu açacak”

cümleleriyle sanki bir Armageddon senaryosuna atıf yapmaktaydı. Irak’daki ABD faaliyetlerinin zaman zaman kum ve yağmur fırtınalarıyla kesintiye uğramasını gündeme getiren Özcan, bu engellerin Ebabil hükmünde olduğunu ileri sürüyordu. ‘Çağdaş Ebrehe’ Bush’un Cumhuriyetçi Parti’sinin ambleminin bir fil olması tesadüf değildi ve Allah doğal afetler yoluyla Bush ve ordusu­nun burnunu sürterek, ‘yeni bir Ebabil vakıasını’ bizlere ya­şatmış oluyordu.[7]

“Filler ve Ebabiller” başlıklı makalesinde ise Mustafa İslamoğlu, Ebrehe’nin Mekke’yi işgal girişimiyle Başkan Bush’un Irak’ı işgali arasında, kendi ifadesiyle ‘tevafuki’, ve oldukça ilgi çekici benzerlikler kuruyordu. Anla­şılan İslamoğlu, gelmesi beklenen helak edici Ebabillerin Fil Suresi’ndeki gibi ayaklarında taşlarla düşmana saldıracaklarını tam olarak düşünmüyordu. Bu nedenle yazışım, cevabını me­rak ettiği “modern Ebrehe’nin sonunu getirecek Ebabiller, ne sure­tinde, ne zaman ve nerede tecelli edecek?” sorusunu okuyuculanna sorarak noktalıyordu.[8]

Hadis-i şeriflere bakarak gelecekteki olaylardan haberdar olacaklarına inanan bazı müslümanlar ise, Kâbe’nin yıkımının Amerikan veya İsrail askerleri eliyle ya da nüklüer bombaların marifetiyle gerçekleşeceğine ihtimal vermiyorlardı. Zira Hz. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem,

“Kabe’yi Etiyopyalılardan bacakları ince bir adamın tahrip edeceğini” haber vermişti. Yine peygamber,

“Kâbe’yi yıkacak olan o ayrık iri ayaklı, güdük kafalı Etiyopyalıyı, Ka­be’ nin taşlarını birer birer söker halde görür gibiyim” buyurmuş­tu. [9] Öyleyse Etiyopyalı ortada yoksa şimdilik korkuya mahal de yoktu. (Yazının yazıldığı tarihte yok fakat şimdi ise…)

Tüm bu ihtimaller bir tarafa, Kâbe işgallerinin bilinmeyen tarihi, Kâbe’nin kutsiyetinin şimdiye kadar gayri müslimler tarafından değil bizzat müslümanlar tarafından ihlal edildiğini gözler önüne sermekteydi. Bu mukaddes mabedi, belki de ilahi bir yardımın da katkısıyla, din düşmanlarından korumayı başaran müslümanlar, malesef kendi içlerinden ona karşı yapı­lan tecavüzleri önlemede başarısız kalmışlardı. Kâbe ve Mekke birkaç defa bu şekildeki çirkin saldırıların hedefi oldu. Yıkıldı ve yakıldı. Bu yerli saldırılara karşı Ebabiller devreye hiç bir zaman girmedi. Yabancı saldırılar için de muhtemelen böyle bir yardım söz konusu olmayacaktı. Bu nedenle Salahattin, Zengi Nureddin ve Sultan Selim donanmalar yaptırmış, ateşli toplan hazır tutmuş, kutsal mekânların etraflarını surlarla donatmıştı. Zira Kâbe’nin tahrip edilmesi ihtimali, Ebabiller ‘in gelmesi ihtimalinden daha büyüktü.

Ya Ebabiller gelmese ne olacaktı? (s.163-167)[10]

******

2-DECCAL BİR ÖNSEZİ

Amerika Suuda da girecek,

Medine’nin yakınma inecek

Üç füzeyle şehri boşalt diyecek..

Bunu da gözleyin aziz kardeşim..

Medine’den kalkıp Şam’ı vuracak..

Peşinden Mısır’ı pat avlayacak..

İran’la bir daha kapışamayacak.

Bunu da akılda tutun kardeşim..

Suriye’ye girip fesat salacak..

Hatay Arabındır deyip çatacak..

Türk kürt oyunuyla çok oynayacak..

Lut kapısı onun sonu kardeşim.

Son cihan savaşı Hatay da olur..

Müslüman milletler tek vücut olur.

Amerika kendi kendini vurur..

Bu dünya felaha çıkar kardeşim.

Ola ki yakında bir deprem ola..

Akdağ, Fırat üzerine yıkıla..

Altında tonlarca altın buluna..

Bu millet refaha çıka kardeşim.

Honkonk diye Çinde bir yer bulunur.,

Arapda Dubai şehri bulunur.,

Batıda da bir yer suya gömülür…

Dünyanın da sonu başlar kardeşim.

Yakın gelecekte deniz yükselir.

Arzın çok yerleri biter silinir.

İngiliz’e gökten taşlar dökülür..

İnsan şekli bozulacak kardeşim

İngiliz bu yurdu bölemeyecek..

Bu kutsal toprağa giremeyecek..

Türk, İran, Suud Pakistan anlaşıp,

Savunmayı başaracak kardeşim..

Sabredin bu yağma biter yakında..

Amerika sulh koymadı dünyada..

P.K.K ve hizbillah emri altında..

Bu ülkeye kan kusturdu kardeşim..

Akşam sabah Ruslar Müslüman olur..

Dünyanın ahvali başka hal alır.

Batıda da iman eden çoğalır..

Bunları da seziyorum kardeşim..

Belki bu Şabanda güneş tutulur.

Ramazan on beşte ay da tutulur..

Bu tutulma takvim hesap dışıdır.

Kıyamet haberi budur kardeşim..

Dabbetülarz petrol bulunmasıydı.

Ye’cüc Me’cüc Cengiz istilasıydı..

Güneşin batıdan doğma olayı..

İcadların keşfi idi kardeşim.

Deccal ikiyüzlü zındık olacak

Hiçbir sözü doğru kullanamayacak.

Dağa taşa fuhuş kavga yayacak..

Amerika budur bilin kardeşim.

Deccalin bineği demir olacak..

Kırk günde dünyayı arşınlayacak..

Irak’a girip de parçalayacak..

Tarif Amerika görün kardeşim..

Irak Kürtleriyle, Yahudi halkı,

Deccala gönüllü asker olacak..

İ.M.F,-C.F.R- Dünya Bankası..,

Cehennemdir dikkat edin kardeşim..

Deccal İMF’yle girer bir yere..

Ardından soygunlar başlar habire..

Halk ayrılır zengin fakir ikiye..

Kötülükler sarar arzı kardeşim.

Amerika rüzgarlara hükmeder..

Meyveyi sebzeyi oynar bin eder.

Film sanayisi kan fuhuş eker..

Deccali izleyin güzel kardeşim.

Amerika insan bile kopyalar..

Newyork’tan Basraya kırk günde koşar,

Bir ayağı şarkta biri garptadır..

Deccal bu ha., unutmayın kardeşim..

Nalet deccal sağ sol fitnesi attı..

Yirmi bin gencimiz toprağa gitti..

Peşinden P.K.K. zulmü başlattı..

Otuz bin insan da öldü kardeşim…

Ne büyük Devletmiş benim Devletim..

P.K.K. harbiyle dünyayı yendi..

Gençlerimiz şehit bütçemiz çöktü..

Şükür ayaktayız güzel kardeşim.

Deccal ömrü toplam yüz sene olur..

Kırk yılıysa ateş dönemi olur..

Sonraları on ikiye bölünür..

Eriye eriye biter kardeşim…

Dünyadaki her kötülük ondandır.

Gıdası da bölme fuhuş ve kandır.

Ashabı Kehf dağa erken koşandır..

Dağlar koruyucu oldu kardeşim..

İbrahim Peygamber Türk kızı aldı..

Cariyeydi adı Kayruka kaldı.

Bir kız oldu yine Türkle evlendi.

Bu nesile kürt diyoruz kardeşim

Bediüzzaman da baba bir diyor..

Müjdesi var deccal ayıramıyor..

Artık kürt deyip de kandıramıyor..

İngiliz oyunu bitti kardeşim.

Korkuyorum her sır dışa vurulmaz..

Bilesiniz İslam dünyadan kalkmaz..

TV hileleri imanı yılmaz..

Biz severek İslam olduk kardeşim.

Amerika yere göğe hakimdir..

Kamera tek gözü onun gözüdür..

Rengi ise patlak üzüm rengidir..

Daha ne işaret olsun kardeşim..

Onun azgın ömrü kırk yıl olacak..

1966 çıkacak..

2006 da doslar kopacak..

Bekleyin de görün güzel kardeşim..

Amerika çöker dünya düzelir.

Kötülükler biter iyilikler gelir..

Yeryüzü insanı selamet bulur..

Bunu da hesaba katın kardeşim..

15 yıl öncesi Rusya bir devdi.

Allah hışım verdi yere serildi.

Dünyadan firavun nemrutlar gitti..

Her zalimin ömrü biter kardeşim..

Bu depremler artık hiç durmayacak..

Yerler yarılıp da hortumlaşacak..

Köy kasaba şehir toptan yutacak..

Kader işte ahir zaman kardeşim..

Öyle yağmur olacak ki felaket..

Bir saat içinde bir yer gidecek..

Yerler yarılıp da ateş bitecek..

Arabın denizi yanar Kardeşim…

Alnında K.F.R. diye yazacak

Okur yazar olan tez anlayacak..

En büyük düşmanı cami olacak..

Onun girmediği yer kalmayacak..

İstisnası Mekke ile Medine..

Onun da dağında karargah kurar..

Arab’ın krala suikast olur.

Deccale bahane çıkar kardeşim…

 13.3.2003/Sultanahmet – İstanbul
Av. Yaşar Metahanoğlu
[11]


[1] Mehmet Ali BÜYÜKKARA, Kâbe’nin İşgali, 2005, İstanbul

[2] Tancredo’nun söz konusu demetiyle ilgili haberler için 18 ve 19 Temmuz 2005 tarihli yerli ve yabancı basın organlarına bakılabilir.

[3] Presbiteryen : Protestan mezhebinin demokratik kurallara göre kurulmuş bir kolu.

[4] Bkz. Toncredo’nun web sitesi, <http://vvwvv.tancredo.org&gt; (05.09.2005).

[5] John A. Topping, Runaıoay: A Novel of Political Intrigue anıl Global Warming, s.339.

[6] Mehmet Ocaktan, “Ebabil Kuşları Bush’u da Vurabilir”, Yeni Şafak: 03 Şubat 2003

[7] Mustafa Özcan, “Allah’ın Görünmez Orduları”, Yeni Asya: 31 Mart 2003

[8] Mustafa İslamoğlu, “Filler ve Ebabiller”, (12 Nisan 2003),.

[9] Buhârî: Hac, 49, Müslim: Fiten, 57

[10] Mehmet Ali BÜYÜKKARA, Kâbe’nin İşgali, 2005, İstanbul

[11] Yaşar METAHANOĞLU, Bizim Köy Konak ve Malatya Destanı, 2006, İstanbul

(Seneler önce tesadüfen karşılaştığım ve bir daha göremediğim Yaşar Beyin hediye ettiği kitabındaki istihraçlarından bir tanesidir.)

“ÖLÜM”Ü ÖLDÜRMEK


-Niye geldin

-Tekrar gideceksin.

-Tekrar ne demek?

-Herşey hayal-i hal mi?

-Kurtulamaz mıyım?

-Ölmeden önce

-Ölmen gerek .

-Bu intihar değil mi?

-Hayır, belki…

-Kutsal ölüm

-Ne demek

-Dediniz

-Dediler.

-Ölenler var mı?

-Döndük diyenler var mı?

-Hani,

-Karıştı gittiler.

-Ölüm gerçek

-Ölmeli mi?

-Evet

-Hayata dönüşte ölmeli?

-Ama kimin elinde?

-Kimin elinde ?

…..

-Hayat ve ölüm

-Kaderin dönen çemberi

-Bu çemberini kıran var mı?

-Yok,

-Var.

……

-Öyle ise….

-Ya öleceksin,

-Ya da ölümü öldüreceksin!

İhramcızâde İsmail Hakkı

Ölüm Dörtlüğü

Ölüm her aklına geldiğinde

Ah edip vah edip inleme

Bu halinle Tanrı’yı incitmiş olacaksın

Ecel kapını çaldığında evi telaşa verme

O geldiği zaman sen gitmiş olacaksın

Ahmet Kaya

DOODSLAG (2012) (KASITSIZ CİNAYET)


Yönetmen: Pieter Kuijpers

Ülke: Hollanda

Tür: Gerilim

Vizyon Tarihi: 03 Ocak 2012 (Hollanda)

Süre: 81 dakika

Dil: Hollandaca

Senaryo: Marcel Lenssen

Müzik: Marc Koppen | Onno Kortland | Timo van Veen |

Görüntü Yönetmeni: Mick Van Rossum

Yapımcılar: Pieter Kuijpers | Iris Otten | Sander van Meurs |

Oyuncular: Theo Maassen, Gijs Scholten van Aschat, Meryem Hassouni ,

 

ÖZET

Max bir ambulans şoförüdür. Max, ilk yardıma gittiği gece kulübünde mesai arkadaşı müslüman hemşire olan Amira ‘ya pespaye eda ile showman tarafından tahrik edici sözlerle yüksek dozda hakaretler edilir. Daha sonra ortama giren Felix isimli meşhur showman bu olayı televizyondaki programlarında bu konuyu ele alır. Tesadüfen televizyonda gereksiz dillendirmelerine şahit olan Max ve Amira psikolojik baskı altına itilmiştir. Görevi gereği genelde tepkisiz kalmayı başaran Max’ın, Felix’in programında tepkisiz kalışı yönünden eleştirilmesi ile kişisel bir baskı altına doğru itilişi bardağı taşıran son damla olmuştur.

İşte bu ruh hali içinde iken, gelen acil anonsu ile doğumunda sorunlar olan bir bebek ve annesine yardıma giderken ambulans, arkadaşı ufak bir kaza geçirmiş bir çete tarafından alıkoyulur. Max, araçtan iner ve ufak bir tartışmadan sonra çeteden birine yumruk atar, yolu açar ve bebek ve annesine yardıma gider. Anne ve bebek hastaneye getirilir ve bebek sağlıklıca doğar ancak bu arada yumruk attığı çocuk aynı hastanenin bir yan odasında ölür.

Bir yıl hapis cezası alan Max’ın hayatı çekilmez olmuştur. Showman Felix olayın sebeplerinden olduğunu kabul edercesine gizli bir savunma kompleksine doğru giderken,  Max’de çözümler arama peşindedir. Her şeyi kullanan Felix Max’i  şoförü olarak alır.

 Felix, bu durumu prestij konumuna getirme peşindedir. Bilindiği gibi showmanler laf cambazı olduklarından alayları, insanlara nasıl karşılık vermeleri gerektiği tarzda soru sorabilmeleri, bel altına inecek kadar aşağılanmaları ile her şeyi söyleyebildikleri, darda kaldıklarında veya işler yolunda gitmezse, mesuliyet kabul etmeyen kimselerdir. Öyleki Felix, Max’i bir kahraman yaparak seyircilerine alkışlatır. Ancak Felix’in alaycı tarzı ve insanları düşünce kaosuna sokmak için Max’a itiraz etmesini ister.  Bu arada Max, Amira’nın işten ayrıldığını duyunca bunalıma girmiştir. Felix bir anda 180 derece dönüş yaparak, daha önceden hak verdiği  Max’i eleştirmeye başlar. İnsanları düşünce kaosuna iterek tweetini artırma ve popülaritesine artırma peşindedir.

Showman Felix mutludur.

Showlar yüzünden ölen çocuğun akrabaları tahrik olup Max’i döverler.

Max’i değişime uğramıştır veya değişimine olaylar sebep olmuştur. Sakin olan Max artık tepkisini pasif eylemden aktif eyleme dönüştürecektir.  Arkadaşından edindiği silahı ele almış ve kaosa dönmüş problemi  eylemsel planda çözme periyoduna girmiştir.

Film boyunca hakaret gördüğü kişilerden silah zoruyla özür dilemelerinin beklentisine girmiştir. Max en son olarak  Amira’nın evlendiği gün Felix’i kaçırır. Ambulansta onu bağlar aralarındaki son konuşmada, Felix kendini şu şekilde savunmaya çalışır.

-Max, ne yapıyorsun? Çöz beni hemen. Hadi. 

- Amira evleniyor.

- Ne güzel. Benimle ne alakası var? 

-İşini bırakıp evleniyor. 

-20 yıldır gördüğüm en iyi hemşireydi.  Ama işini bırakıyor.  Bunun bir kısmı senin hatan.

- Benim mi? Onu tanımıyorum bile. Silahı onun kafasına dayaman gerek, benim değil. Benim elimden ne gelir ki?  Dürüst ol.  Bana ona aşık olduğunu, onu becermek istediğini söylesene.  Ama başka biriyle yatacak.  Gerçeklerle yüzleş. Ben ne yapabilirim? 

-Neden her şeyi edepsiz bir hale sokuyorsun? 

-Gerçeği söylüyorum ve o da edepsiz.  Parmağımı hassas bir noktaya sokuyorum ve o da acıtıyor yani. 

- Neden nazik olamıyorsun?

- İtfaiyeciler yanan eve giderler.  Şayet gitmezlerse, bir şey olmaz. Aptalca bir hareket olur o kadar.  Ne yapmam gerekiyorsa onu yapıyorum. Püf noktasını biliyorum. Hepsi bu.  İyi olduğum ve karşılığında ücret aldığım şey bu. Hayatımı böyle kazanıyorum.  Tanrım Max, ben bir kahraman değilim.  Max, eğer televizyonda sana karşılık vermeni söylediysem bu insanları şaşırtmak içindi.  İnsanların ne düşünmesini gerektiğini söyleyen kişiyim ben. İşler böyle yürüyor.  Ambulans çalışanlarının insanları hırpalaması gerektiğine inandığımı düşünmüyorsun ya? 

Max, öyle düşünmüyorsun değil mi?  İnsanlara her şeyi söyletebilirim. Ne istersem onu bağırabilirler.  “Sen bir kahramansın” ve elbette onlar da senin kahraman olduğunu söyleyecekler.  Ama gerçek bu değil. Gerçek ne biliyor musun? 

Sana yardım ederek bir hata yaptım. Seni o kötü yolda bırakmalıydım.  Değişiklik olsun diye nazik oldum. Tamam mı? 

Boğaz sıkmaktansa nazik olup, sırt sıvazlayayım diye düşündüm.  Senin hakkında gerçekte ne düşündüğümü söyleyeyim mi? 

Sen bir eziksin. Ezikten başka bir şey değilsin. 

Ne yapıyorsun?

Felix kendini savunsada başının belası dilini kesilmekten kurtaramaz.

Max, ambulansı duvara çarptırarak intihar eder.

Sonuç olarak film, dünya gündemindeki Müslümanların, ezilmiş halkların ve insanların nasıl değişime uğrayabileceği anlatılıyor.

Bunun yanı sara Showmanlerinde antisosyal etkilerini görmek açısından önemli olduğunu düşünüyoruz.

İnsana her şey boşlukta duruyor gibi gelir. Ancak bir etkisi veya tepkisi vardır..

İhramcızâde İsmail Hakkı

THE HORSEMAN (2008) Film


Yönetmen: Steven Kastrissios

Ülke: Avustralya

Tür: Suç | Gerilim

Vizyon Tarihi:03 Ağustos 2008 (Avustralya)

Süre:96 dakika

Dil: İngilizce

Senaryo: Steven Kastrissios

Müzik: Ryan Potter

Görüntü Yönetmeni: Mark Broadbent

Yapımcılar: Rebecca Dakin | Steven Kastrissios

Oyuncular: Peter Marshall, Caroline Marohasy, Evert McQueen….

 Babası ile sorunları olan bir genç kız, uyuşturucu yüzünden porno film çeken bir gurubun eline düşmüştür. Bu gurup tarafından yapılan çekimlerin piyasaya dağıtılması ve sonuçta kızının ölümü ile dehşete düşen Baba Christian’ın intikam almak için yollara düşmüştür. Her öldürdüğü kişi karşısında üzüntüsü artacağı yerde daha da kinlenen babayı seyrettikçe hak verecek hale getiren olaylar zinciri ile, kişilerin görünüşlerindeki müsbet taraflarının, arka planda ne kadar çirkinlikler sakladığı sürekli öne çıkıyor..

İnsanların iki kimlikli oluşunu görmekle tedbirli bir hayat yaşamanın ne kadar gerekli olduğu hissederek seyredeceğiniz filmde, Baba Christian’ın yolda karşılaştığı genç kız Alice’in başına gelecek kötü akıbetten kurtarması  ile vicdanen huzur bularak film sona eriyor.

Gençlerin seyretmesi gereken bu film,  anne ve babanın, “gerçek dost” olduğuna dem vurmaktadır. Film, arkadaşları için aileleri ile kötü olan gençlerin gelecek hayatlarında buna benzer olaylarla karışılacağı ve ailelerine sorunlar bırakacağı dersini vermektedir. Ayrıca gençlerin aile ortamına ne kadar muhtaç olduğunu bu filimde daha iyi anlıyoruz.

Sonuç olarak; Gençler!

Gerçek dostlar anne ve babadır. Onun dışındaki her dostluk temelde menfaat ve zorunlu mecburiyetin getirisi olan ilişki seviyesindedir.

Anne ve babanızın sözlerini dinleyin.

İhramcızâde İsmail Hakkı

GERÇEK TANRI’NIN MİTOLOJİK DÖNÜŞÜMÜ


İnsan, varoluşundan bu yana, arayış içindedir. Soru sormaya başladığı andan itibaren, gerekli cevapları kendisine sağlayacak verilere ihtiyaç duymuş ve hayal gücünün eseri olarak uydurduğu şeylere dahi inanma eğiliminde olmuştur. İnsana özgü hayal ürünü öyküler toplamı olan mitoloji, tıpkı ilim gibi insanın kâinatı ve dünyayı algılama, açıklama ve anlamlandırma çabasının bir ürünüdür. Mitoloji ve bilim etkileşimi, tarihinin başlangıcından bu yana varlığını sürdürmektedir. İnsanın ilâhi yönü etkisinde kalan mitoloji, günümüze birçok tahrifatlara uğrayarak gelmiştir.  Bu bozulmalarla içindeki safiyetini kaybetmiş ve doğru ve hak inancın yerini tutmaya çalışmıştır. Ancak Allah Teâlâ tarafından zaman içinde gönderilen peygamberlerle düzeltilmeye çalışılsa da, insanlar yeri gelmiş inanmış veya nefsine uyup inkâr ve tahrif tarafına düşmüştür. Ancak unutmamak gerekir ki her zaman küçük bilgiler, semboller ve kelimeler hak ile batıl arasındaki ilişkiyi ifşa etmekten geri kalmamıştır. Fakat bu bilgilere ulaşmak, kasıtlı veya vehimli kişiler tarafından sürekli engellenmiş ve engellenmektedir.[1]

Son zamanlarda araştırmacılar tarafından bulunan bulgular eski ve tahrif edilmiş literatürü alaşağı ettiği görüldüğü halde insanlardan saklanmaktadır. Ne kadar zaman geçer bilinmez ama daha yetkin araştırmacılar gelene kadar daha birçok yalan üzere kurulmuş,  paganlaştırılmış olan hakiki bilgilere kavuşuruz. Bunun zaman alacağı kesindir.

Aşağıdaki ilk alıntıda geçen Siner, Siz’û ve Mâze kelimelerin, Zeus kelimesiyle ses dizimi sizlere bir çağrışım yapacaktır. İlk anda bunu hemen görebilirsiniz. Bu bilgiyi ileriki zamanlarda gerekli olur diye bir yere kaydetmenize ilgi düşüyorum. Zaman içerisinde görülecek ki, insanlığın yaratılışından beri başıboş bırakılmadığı ve son peygamber Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz gelene kadar birçok defa hak ile bilgilendirildiği halde bozularak batıla daldığını fark edeceksiniz. Bir beklenti ve müjde olarak ileri ki tarihlerde Yunan Tarih uzmanları ulaşacağı bulgular ile paganlaşan “Hakiki Zeus Bilgisi” nin de diğer hakikatler gibi Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemi insanlığa müjdeleyişini mecburen açıklayacaklardır.  Bekleyelim.

Bu açıklamadan sonra “Yunan tanrıları Efsaneleri” de biter. Fakat açığa çıkmış hakikat ile insanlık İslam’a yönelişini tekrarlayışını ummaktayız.

İhramcızâde İsmail Hakkı

HARFLERİN ESRARI- Kitab’ül İbriz

Şeyhim (Allah kendisinden razı olsun) buyurdu ki :

— Bu anlattıklarımız harflerin esrarı mahiyetindedir. Sû­relerin başındaki her harfin yedi esrarı vardır ki onlardan yu­karıda sözünü ettiğimiz manalar çıkmaktadır. Ayrıca bu harf­lerin yedi başka esrarı daha var ki Arapça söz onlara uygun gelmektedir. Söz Arapçadan başka bir söz olursa, ona başka esrar da münasip düşmektedir.

Allah Teâlâ bizi başarıya ulaştırsın ve esrarı bize öğretsin, Efen­dimiz Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin yüce makamı hürmetine bizim bu dileğimizi kabul buyursun!

Ey okuyucu! Allah sana merhamet etsin, başka hiçbir di­vanda buna benzer satırların yazılı olduğunu işittin mi veya gördün mü? (Allah Teâlâ daha iyisini bilir).

Şeyhimle buluştuğum ayda veya o aydan hemen sonra ba­na Süryanice üç kelimeden söz etti ve buyurdu ki:

—Bu kelimelere aklını kullanarak kendini ver, sakın unutayım deme!

Siner, Siz’û ve Mâze (Bu kelimelerin açılımı Allah-Peygamber-Kitap)

Bunun üzerine sordum :   

—Efendim, dedim, bunlar ne dildendir? Cevap verdi:

— Süryanicedir.. Bugün yeryüzünde bunu —pek az ki­şiden başka— bilen yoktur..

— Bu üç kelimenin manası nedir? diye sordum, fakat Şeyhim bunların manasını açıklamadı. Sadece ben bunların Sür­yanice sözler olduğunu anlamış oldum. Ancak Şeyhim bana sanki lisan-i hal ile şöyle diyordu :

— Benim zatımda sakin olan şu nura dikkatle bak, zahi­rimde perde perde yükselen ve bâtınımda iç âlemimi aydınla­tan parıltıları görmüyor musun? Bu büyük hayra bak ki za­tım ona sahip olmuştur ve zatım bu nûr ile kıvamını bulmuş­tur. İşte bu nûr ile varlık âleminin hepsi şeylerden temizlenir; yerde ve göklerde ve diğer âlemlerde bulunan zahirî ve bâtınî hayırlar bu nûr ile vücut bulur. Evet bütün bunlar benim zatımdaki nurdan istimdad etmekteler..

Müellif Ahmed b. Mübarek diyor ki:

«Şeyhimin bu sözlerinden, varlık âleminde kendisinin ta­sarrufa yetkili kılındığını anladım. Allah daha iyisini bilir.» (c:1, sh: 436-437)

Kaynakça:
Abdülaziz Debbağ trc: Celal YILDIRIM Kitab’ül İbriz [Kitap]. – İstanbul: Demir Yayınları, 1979.

ZEUS BRONTON “Gürleyen Zeus”

Ey şimşekler çaktıran, gökleri gümbürdeten, yıldırımlar fırlatan, toprağı yeşerten Zeus!

(Orphei Hymni, 15,9)

Tanrılar tanrısı ve Olympos tanrıların en güçlüsüdür. Gökyüzü tanrısı olan Zeus’ta, gökle ilgili doğal güçlerin hepsi kişileşir. Işık, aydınlık, bulut, gök gürlemesi, şimşek, yıldırım Zeus’un emri altındadır. Gökteki nesnelerin uyumu, yeryüzündeki düzen, bilgelik Zeus’a bağlıdır. Ölümlüler ve ölümsüzler onun buyruğu altındadır.

Zeus Bronton öncelikle bir hava ve gök gürültüsü tanrısıdır. Tanrının, tapınım gördüğü bölge­lerin tarım ülkesi, kendisinin de yağmur ve fırtına tanrısı olmasından dolayı doğal olarak aynı zamanda bir bereket tanrısı olup özellikle kırsal kesiminde çiftçiler tarafından tapınım gör­müştür.

Zeus’un adına her zaman Kronosoğlu ve Olymposlu sıfatları eklenmiştir. Olympos’ta taht kuran tanrılar tanrısı Zeus, demirci tanrı Hephaistos’un yaptığı krallık asasını taşır.

Tasvirlerinde orta yaşlı, güçlü, uzun ve gür saç ve sakalı olan bir görünümdedir. Elinde Kykloplar’dan aldığı yıldırım demetini tutar. Yanında kutsal kuşu olan kartal vardır. Krallık gücünü simgeleyen asasını kime verirse o kral olur. Bütün krallar Zeus’tan doğma ve onun yetiştirmesi olarak kabul edilirler. Bu nedenle güç ve yetkilerini iyi kullanmazlarsa Zeus onları cezalandırır. En sevgili oğlu, geleceği bildiren tanrı Apollon, en sevdiği kızı ise akıl ve savaş tanrıçası Athena’dır.

Zeus iyiliksever ve konukseverdir, zorda kalanlara, gariplere sevgi ve saygı gösterilmesini ister. Bu nedenle adalete dayanan insanca bir düzenin kurucusu ve koruyucusudur. Ulusların bağımsızlığının koruyucusudur.

Antik Dönem’de, kuraklık zamanında, yörenin yüksek bir tepesine çıkılarak dinsel törenler düzenlenip dualar edildiği bilinmektedir. Bunun sebebi, yağmur getiren Zeus‘un orada oturduğuna inanılmasıdır. Bu çok eski çiftçi inancı bugün Anadolu’nun birçok bölgesinde hâlâ yaşamaktadır. Bu bağlamda, bugün Anadolu çiftçisinin yağmuru “rahmet” olarak adlandırması ve yağmadığı zaman yörenin yüksek bir yerinde “yağmur duasına” çıkması oldukça ilginçtir ve yüzlerce yıllık bir gelenektir. Örneğin, Hititler ‘de yağmur kültünün varlığı bilinmektedir. Hava tanrılarına yağmur için dualar edilmekte ve dualar yerine gelip de yağmur yağınca, hava tanrısına yiyecek sunuları yapılmaktaydı. Aşağıdaki Hitit yağmur duası buna güzel bir örnektir:

“Hava Tanrısı, Efendim,
Bol yağmur gönder ve dindir
Şu kara toprağın susuzluğunu.
Dindir ki yetişsin ekmek,
Hava Tanrısı’na sunmak için! [2]

Tahıl tarımı ve bağcılığın yoğun yapıldığı Phrygia ve Bithynia’da tanrıya tarım ürün­lerinin esenliği için adaklar sunulmuştur. Bolluk ve bereket amacıyla sunulmuş adaklara da rastlanmaktadır. Çiftçiler için vazgeçilmez olan hayvanlarının, özellikle de çifte koştuğu öküzlerinin sağlık ve esenliği oldukça önemlidir ve yazıtlarda öküzleri için ifadelerine sık rastlanmaktadır. Adakların sıklıkla, bizzat çiftçilerin kendilerinin ve ailelerinin sağlık ve esenliği için sunulduğu da görülmektedir. Yazıtlarda bu istekleri dile getiren kendisi için, kendileri ve tüm aile üyeleri için, bütün aileri üyeleri için, kendileri ve bütün aileri üyelerinin esenliği için gibi pek çok ifadeye rastlanmaktadır. Çiftçiler köylerinin sağlık ve esenliği için de adaklar sunmuşlardır. Yazıtlarda aileleri ve köylerinin esenliği için veya bütün aile üyelerinin esenliği ve köyün [esenliği] için) gibi ifadelere sık rastlanmaktadır.

Kaynak:

Nalan Eda AKYÜREK ŞAHİN,
Phrygıa’da Çiftçi Tanrısı: “Dıı Brontontı Eukhen”
Akdeniz Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü
-Eskiçağ Dilleri ve Kültürleri Bölümü-
Doktora Tezi-122565- Antalya, 2002


[1] Mesela:

Yahudiler Tora ile birlikte İsrailoğullarının Kutsal Kitabını, Hıristiyanları ise Yeni Ahit’i kasten değiştirmiştir.    “Onlardan bir zümre vardır, aslında Kitap’tan olmayan bir şeyi siz Kitap’tan sanasınız diye, dillerini Kitap’la eğip bükerler. O, Allah katında olmadığı halde, “Bu, Allah katındandır.” derler. Bilip durdukları halde, Allah hakkında yalan söylerler.” (Ali İmran, 78)

“Sonunda, verdikleri mîsakı bozdukları için onları lanetledik de kalplerini kaskatı yaptık. Kelimeleri yerlerinden kaydırıyorlar. Öğütlenmek üzere çağırıldıkları şeyden nasiplenmeyi unuttular. İçlerinden çok azı hariç, sen onlardan hep hainlik görürsün. Bununla birlikte onları affet, ellerini tut. Çünkü Allah güzellik sergileyenleri sever.” (Maide, 13)

“Onlara şöyle denildi: Şu kentte oturun, orada istediğiniz yerden yiyin. ‘Affet!’ diye yalvarın; kapıdan da secde ederek girin ki, hatalarınızı bağışlayalım. Güzel düşünüp güzel iş yapanlara daha fazlasını da vereceğiz. Onların zulme sapanları, bir sözü, kendilerine söylenenin dışında bir sözle değiştirdiler. Bunun üzerine biz de üzerlerine gökten bir pislik azabı saldık; çünkü zulmediyorlardı.” (Araf, 161-2)

[2] Günümüz yağmur duasına ise Nevşehir’den bir örnek verilebilir:

“Yağmur yağmur yağ ister
Koç koyun kurban ister
Teknede hamur
Kuyuda çamur
Ver Allah’ım ver bir sulu yağmur!
 Öksüzler ekmek ister
Çiftçiler yağmur ister
Teknede hamur
Kuyuda çamur
Ver Allahım ver bir sulu yağmur!”

*****************

YUNAN TANRILARININ VE TANRIÇALARININ ÇIKIŞI GERÇEĞİ HAKKINDA

YONGSEONEUN EUPDA- Merhamet Yok (2010)


Yönetmen: Kim Hyeong-Joon

Ülke: Güney Kore

Tür: Korku | Gerilim

Vizyon Tarihi: 07 Ocak 2010 (Güney Kore)

Süre: 125 dakika

Dil: Korece

Senaryo: Kim Hyeong-Joon

Görüntü Yönetmeni: Woo-hyung Kim

Yapımcılar: Woo-Suk Kang

Oyuncular: Seung-beom Ryu, Kyung-gu Sol,Ji-ru Sung

Özet: Adli tıp uzmanı Kang (Seol Kyeong-gu) parçalara ayrılmış cinayet kurbanı bir kadın cesedini incelemek üzere görevlendirilir. Dedektif Min (Han Hye-jin) başlıca şüpheli olarak fanatik çevre gönüllüsü Lee Sung-ho’yu (Ryoo Seung-beom) gösterir. Ne zaman ki Adli tıp uzmanı Kang’ın kızı kaçırılır, cinayet davasıyla ilgili ipuçlarını elinde tutan Lee ve Kang arasında hileli bir oyun başlar.

Film, varlıklı aile çocuklarının toplu tecavüz etmeleri sonucunda intihar etmiş bir liseli kıza ait eski bir dava ile ilişkilidir. Sanıkların aileleri varlıklı olunca rüşvetle ve delil yetersizliğinden serbest kalmışlardır.

Dr. Kang, gaucher hastası (o zaman ancak tedavisi bir tek Amerika’da olan kanamanın durmadığı genetik bir hastalık)  olan kızının tedavisini karşılamak yüzünden aldığı rüşvet teklifi yüzünden prensiplerini terk etmiş ve tereddütlerini gizleyerek sanıkların serbest kalmalarını sağlayacak şekilde ifade vermiştir.

“Cinsel açıdan deneyimi olmayan genç bir kız birden fazla kişiyle cinsel ilişkiye girerse vajinasında ciddi tahrişler meydana gelir. Fakat kurbanın vajinasında böyle bir duruma rastlanmadı. Otopsi sonuçlarına göre söyleyebileceğimiz kurbanın normal bir cinsel birliktelik yaşadığıdır. (-Peki, birlikteliğin zorla olup olmadığını söyleyebilir miyiz?) Kesin olarak söyleyebilmemiz mümkün değil fakat tecavüzden çok kendi rızası ile gerçekleşmiş gibi görünüyor.”

Bir bilimsel analiz sonucu olarak sunulan sonuç ifade karşısında hâkim;

“Görgü tanığı ve adli tıp uzmanının ifadelerine dayanarak sanıkları suçsuz bularak” mahkemenin seyrini değiştirmiştir.

Tecavüze uğramış kız kardeşinin yüzünden Lee Sung-ho, yıllarca kin nefret içinde yoğrulmuştur. Sırayla sanıklardan intikamını almış ve en son Adli tıp uzmanı Kang’tan intikamını çok acı şekilde alır.  Adli tıp uzmanı Kang zincirleme olaylar sonucunda dehşete düşer ve intihar etmekten başka çaresi kalmamıştır ve intihar eder.

****

Filimde şu hususlar ön plana çıkarılıyor.

 “Nefret, bir kanser gibi tüm vücuda yayılır. Ve buna engel olmak mümkün değildir.”

“Kaybedecek bir şeyleri olan insanlar güçsüzdür.”

“Şu an yaptığın şey asla unutulmayacak.”

 “Geçmişini insan unutmaya çalışsa da asla silemez.”

 “Affetmek, ölmekten daha zordur. Affetsen bile acının bıraktığı izler kolay kolay geçmez.”

“Her şeyi bilimsel bir analize dayandırmak hatalıdır. Psikolojinin bilimsel analizini yapmak çok isabetli olamaz.”

“Eden bulur.”

“Herkes yaptığı şeyden sorumlu olduğunu bilmeli.”

“Yapılan hatanın karşılığı bu dünyada çıkar.”

Filimden çıkarılacak yegâne ders insanın zayıf, aldanan ve aldatan olduğunu bilmektir. İnsan isabetli yolu bulamakta her zaman zorlanır. Onun için zor olanda ısrar etmek yerine “yan yol” olan “Af yolunu” seçmek ile bir sonraki felaketlerin önüne geçmek için en iyi çözümdür.

Kaşınan yara kabuk bağlamaz. Bu nedenle ileri görüşlü olmalı ve Allah Teâlâ’nın emirlerini uygulamada gayret göstermeliyiz.

Aşağıdaki kıssayı tekrar hatırlayalım.

ETME BULMA

Bahçesindeki bir fidana çok kıymet veren Hârun Reşid, fidanı iyice sulayıp, gülünü kimseye koparttırmadan kendisine getirmesi için bahçıvanına emreder. Bahçıvan, bu emri yerine getirmek için, gece-gündüz fidanın üzerine titreyip hizmet ederken; bir gün, henüz yeni açılmış olan gülün dalına konan bir bülbülün, gagalayarak gülün yapraklarını uçurup, darmadağın ettiğini korku ile görür. Endişe içinde gidip, padişaha bülbülün yaptıklarını anlatır. Padişah:

-Üzülme efendi, bülbülün bu yaptığı yanına kalmaz! der.

Ferahlayan bahçıvan, tekrar ağaçların arasında işine döner. Bir gün bakar ki, otların arasında dolaşan bir yılan, o bülbülü ağzına almış, dikenlerin arasına doğru kayıp gider. Durumu yine padişaha anlatan bahçıvan, bu sefer de aynı cevabı alır:

-Üzülme efendi, yılanın da ettiği yanına kalmaz!

Bir müddet sonra bahçıvan, yine otlar arasında dolaşırken, işi azıtan azgın yılan, bahçıvanın ayağına dolanmaz mı?

Hemen elindeki kürekle kendini kurtaran bahçıvan, yılanın başını ezer ve yaptığını da Hârun Reşid’e anlatır. Hârun bu defa da:

-Üzülme efendi, senin yaptığın da yanına kalmaz! der.

Nitekim çok sürmez. Bahçıvan, Hârun Reşid’in öfkesini celbedecek bir suç işler. Padişah, cezalandırılması için, onu hâkimin huzuruna sevkeder. Ancak, bahçıvan, hâkimin bütün suallerine:

-Ben ancak Halife Hârun Reşid’e karşı konuşurum. Başka kimse, benden cevap alamaz, diye inad eder.

Nihayet Hârun Reşid’in huzuruna getirilen bahçıvan, şöyle konuşur:

-Padişahım, sen bülbülün yaptığı yanına kalmaz, dedin; onu yılan yuttu. Yılanın da yaptığı yanına kalmaz, dedin; onu da ben öldürdüm. Benim de yaptığımın yanıma kalmayacağını, söyledin; işte o da oldu. Beni zindana attırmaktasın. Acaba bütün edenlerin ettikleri yanına kalmayınca, senin ettiğin yanına kalacak, sana da bir eden bulunmayacak mı? Zât-ı Şahaneniz, benim kusurumu afvedip, hayatımı bağışlayınız. Siz bana etmeyiniz ki, size de bir eden bulunmasın…

Padişah, bahçıvanın bu konuşmasından son derece ibretli bir ders aldığı için, şahsına karşı işlediği kusurunu affederek onu bağışlar. Ona bir şey yapmadığı için, Hârun Reşid’e de başkası bir şey yapmaz…

***************

Affetmek güzel bir şeydir. Ancak affı hakkıyla uygulayan Allah Teâlâ ve Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemdir. Sairler derece derecedir.

Ne yazık ki, günümüz hayatın getirileri yüzünden “af” ancak dilde kalmış mefhumdan öteye gidememektedir.

İhramcızâde İsmail Hakkı

PEYÂM-I SABAH TEFRİKALARINDA “SONUN BAŞLANGICI”NI GÖRMEK


ABDÜLHAMİD’İN RÜYASI VE 31 MART VAK’ASI

İkinci Abdülhamid, bir cuma gecesi bir rüya görür. Ertesi gün se­lâmlıktan sonra Şeyhülislâm Efendi ile Namık Paşayı Yıldız Sarayı’na davet ettirir ve huzuruna kabul ederek der ki:

“Hayırdır inşallah, ben oturuyormuşum, bilmediğim şürefâ’ [1]dan bir zat geldi. Yanımda Nusret Paşa ayakta duruyordu. Elinde bir keman vardı. Şerif bana Estaüzibillâh (Allah’a sığınarak): ” Kulillâhumme mâlikel mulki tû’til mulke men teşâu ve tenziul mulke mimmen teşâ’(teşâu), ve tuizzu men teşâu ve tuzillu men teşâ’(teşâu, bi yedikel hayr(hayru), inneke alâ kulli şey’in kadîr [2] âyeti kerîmesini okudu. Nusret Paşa keman çalmaya başladı.”

Uryanizade Efendi, Nusret Paşa’nın şeriata aykırı bir harekette bulunması ihtimaliyle rüyayı ta’bir etmiş, Namık Paşa ise hayırdır inşallah sözüyle sükût eylemiş.

Bu rüyanın tarihi, adı geçen Nusret Paşanın İran Şahına nişan götürmesinden biraz evvel olup, Paşa’nın vazifesini yaptıktan sonra dönüşü sırasında Bağdat’da ikâmete memur edilişinin de işbu rüya­dan doğduğu söylenmişti. Fakat en garibi şu ki, İkinci Abdülhamid, 31 Mart Vak’asını müteakip hal’ edildiği zaman, “Zaten ben bunun rüyasını görmüştüm” buyurmuş olmasıdır ki bunu, sözüne tam bir güvenimiz olan bir yakınımızdan işitmiştik.(s.238)

GECELİK KAVUĞU HİKÂYESİ

Gecelik Kavuğu Hikâyesi şudur:

Hal ve vakti yerinde, zamanın ileri gelenlerinden bir zat, gayet sevdiği ve saygı duyduğu birini evine davet edip elinden geldiği mertebe izaz ve ikram eder. Yemekten sonra güzel güzel sohbetler ve muhabbetler edilir ve uyku zamanının gelmesi üzerine ev sahibi, misafirini yatak odasına götürür.

Eski usul üzere gecelik entarisi, hırkası, gecelik kavuğu, seccadesi, abdest havlu ve leğeninin tamamen hazırlanmış olduğunu gözden ge­çirdikten sonra misafirine, geceler hayr olsun diyerek veda eder.

Misafir de soyunur, entarisini ve hırkasını giyer, başına gecelik kavuğunu geçirerek yatağa girer. Lâkin kavuk başına büyük gelip çenesine kadar indiği için rahat edemez. Kavuğu yarı yarıya başına geçirmeyi düşünür. Fakat başını oynattıkça kavuk başından düştü­ğünden başı üşür düşüncesiyle yine kavuğu tam olarak başına geçi­rir. Fakat yine kavuk boğazına kadar inerek kendisini boğacak dere­ceye gelir. Fena halde üzülen misafir, yataktan kalkar, biraz dolaşır, biraz düşünür, tekrar yatar ve evvelki tecrübeleri tazeler; yine üzü­lür, öfkelenir, tekrar yataktan fırlar, odanın içinde dolaşmaya başlar, bu durumdan kurtulmak için çareler arar. En sonunda abdest hav­lusu gözüne ilişir ve havlu ile kavuğu ortasından boğarak başına ge­çirir, yatar… Bu sefer de kavuğun tepesi ağır bastığından kavuk yas­tıktan aşağı düşer, başı üşür, yine yataktan çıkar, yine yatar, döner, kalkar, yine yatar elhasıl adam bir elinde havlu ile boğulmuş kavuk, öteki elinde yorgan sabaha kadar odanın içinde çıldırmış gibi dola­şır durur. Ve uyumaklığın artık imkânı olmadığını anladıktan sonra kavuğu odanın ortasına fırlatarak mindere geçer oturur ve uykusuz­luktan kan çanağına dönen gözlerini hasmı olan kavuğa dikip on­dan nasıl intikam alacağını düşünerek sabahı bulur.

Ev sahibi, hizmetçilere itimad etmediğinden muhterem misafiri­nin bütün levazımını bizzat gözden geçirmiş ve noksan bir şey kal­madığına kanaat getirmiş olarak hareme gittiğinden, ertesi sabah dahi mümkün olduğu kadar misafirine uyku uyutmuş olmak için geç vakit haremden çıkıp yavaş yavaş odaya yaklaşır ve misafirin öksü­rüğünü işitip kalkmış olduğunu anlayarak odadan içeri girer ve “Maşallah Efendim, kalktınız mı?” demeğe kalmaz, misafir büyük bir hiddetle

“Yatmadım ki kalkayım” cevabını verir.

Biçare hane sahibi şaşırır, sersem sersem etrafa bakarken ortasın­dan boğulmuş kavuğu yerde görünce, “A, bunu kim boğdu?” diye so­rar ve misafirden, daha ziyade hiddetle ve daha yüksek sesle

“Ben boğdum, çünkü ben onu boğmasa idim o beni boğacaktı” cevabı­nı alır!… (s.248-250)

YENİ OSMANLILAR

Terfika Nu : 38

Tarih ; 25 Nisan 1921, Peyâm-ı Sabah

Mustafa Fazıl Paşa, Avrupa’ya gittikten sonra Yeni Osmanlılar Cemiyeti’ni kurmaya karar verip o vakit gazetelerde muhalif yazılar yazdıklarından dolayı Kıbrıs Mutasarrıflığına tâyin olunan Meclisi Vâlâ Âzasından Şair Ziya Bey ile Erzurum Vali Muavinliğine tâyin edilen Tasviriefkâr Başyazarı Namık Kemal Bey’e gönderdiği davet­namelerde,

“Sizler vatanımızın aydın düşüncelerle şöhret kazanmış kalem sahiplerisiniz. Sizi çekemeyenler, sizi İstanbul’dan uzaklaştırmak istiyorlar. Maksadımızı elde edinceye kadar kalem ve hamiyet erbabını geçindirecek param vardır ve emrinize amadedir.”

yolunda dil kullanıp Kemal Bey’e bir defada on bin frank ve Ziya Bey’e yirmi bini evine bırakılmak üzere otuz bin frank ve yine Paris’e davet ettiği Agâh ve Ali Suavi Efendilere de o nis­pette yol parası göndermiştir.

Sonraları Mısır’da veraset usulünün değişmesi cihetiyle Mustafa Paşa için Mısır Hidivliğine geçmek ihtimali kalmadığından Mısır’da­ki emlâkine karşılık Mısır Hazinesinden beş milyon lira almış, fakat bu parayı ölçüsüz sarf ettiğinden on yılda adetâ tüketmiştir. Ölümüne yakın bir hayli sıkıntı çekmiştir. Hidiv İsmail Paşa’ya bu konuda yapılan bir müracaat üzerine Mısır Hidivi tarafından kendisine iki bin lira aylık bağlanmışsa da Mustafa Fazıl Paşa, o maaşı ya hiç almaksızın veya bir defa aldıktan sonra müptelâ olduğu kalb hastalığından 1292 yılında (M. 1875) Bayezit semtindeki Konağında vefat etmiştir. Eyüp’te Bostan İskelesindeki imaret bahçesinde gömülüdür.

MUSTAFA FAZIL PAŞA, YENİ OSMANLILAR’A VERMEKTE OLDUĞU PARAYI KESİYOR

O vakitler Yeni Osmanlıların Avrupa’daki neşriyatının vatan­perverlikten Fazıl Mustafa Paşanın çıkarı doğrultusunda olduğu id­dia edenler vardı ve Hıdiv İsmail Paşa’nın bunlardan bazılarını tat­min etmeye bile kalkıştığı söylenmişti.

Mustafa Paşa, Sultan Abdülaziz’in 1284 yılındaki (M.1867) Av­rupa seyahatinde, bazı dostların delaletiyle ve rivayete göre Fransa İmparatoriçesi Ojeninin şefaati ve Ali Paşa’nın da reyi ile, Yeni Osmanlı’ların ağızlarının kapatılabilmesi için affa nail olmuştu. Böy­lece Mustafa Fazıl Paşa tarafından Yeni Osmanlı’lara tahsis edilmiş olan akça kesilmiştir. Bunun üzerine Ziya Bey, artık başka bir lisan kullanarak Mustafa Paşa aleyhinde yayına başlamıştır.

Ayrıca gerek Ali Paşa tarafından Hidiv İsmail Paşa hakkında vuku bulan muamele ve kendisine gönderdiği mektup gerekse Av­rupa kabinelerine tebliğ edilmek üzere Osmanlı Sefirlerine yol­lanan tahrîrâtlarda kullanılan lisan, büyük bir önem taşımaktadır. O sırada Ali Paşa’nın İsmail Paşa için, “Ben kendisini Bursa Valisi derecesine indirmeye muktedirim” dediği işitilip bu söz, kuvvetli bir ihtimalle İsmail Paşa’nın da kulağına gitmiş olmalı ki, İsmail Paşa, Avrupa Basınını kendi lehine çevirmek için var kuvveti ile çaba harcamıştır. Ayrıca İstanbul halkını da kendisine ısındırmak için, özellikle ramazanlarda mahalleler fukarasına, müderrislere ve tekkelere külliyetli ianeler göndermiştir. Bunlardan başka da Mısır Hazinesi adına istikraz ettiği yetmişbeş milyon Frankın yirmibeş milyonunun Nubar Paşa marifetiyle Fransa İmparatoru Üçüncü Napolyon’a ve bir haylisini de İstanbul’da Mâbeyn ileri gelenlerine peşkeş çektiği ağızlarda gezmişti.

1869 tarihinde Süveyş Kanalının açılış töreni münasebetiyle Fransa İmparatoriçesi Ojeni ile Avusturya imparatoru Fransua Jozef, İsmail Paşa’nın daveti üzerine Mısır’a gitmişlerdi.

Ebüzziya Tevfik Bey Merhum, Tasviriefkâr’da yayınladığı “Yeni Osmanlılar tefrikasının 139’uncu numarasında (Gazete numarası: 209) der ki:

“Bu tarihte Süveyş Meselesi başka bir şekil almakta idi. Çün­kü Süveyş Kanalının açılışında bizzat hazır bulunmuş olan Imparatoriçe Ojeni’ye ikiyüzelli bin liralık, yani beş milyon Frank­lık gerdanlık bir gün evvel takdim kılınmış ve imparator Fransua Jozef e de Avusturya malları için gayet müsait bir ticaret muahedesi akdine söz verilmişti. Çünkü İsmail Paşa’yı ingiltere Devleti ve ona uyarak Fransa imparatoru Üçüncü Napolyon, Bâb-ı Ali için şikâyet sebebi olacak hallerden sakınmaya davet etmekte idiler. Zira Ali Paşa 8 Eylül 1869’da Avrupa’da bulunan Os­manlı Sefirlerine çıkardığı umumî tahruratla (yazışma) Hidivin özel niyetlerini gerektiği biçimde izah etmiş ve Londra Sefiri Mozoros Paşa’ya ise İngiltere Hariciye Nazırına sunulmak üzere mahrem olarak verilen talimatta, İmparator Napolyon’un İsmail Paşa tarafında hediyelerle tatmin olunması ihtimalinden bahsedilmişti.”

İsmail Paşa’nın Hidiv unvanını alarak bazı imtiyazlara da kavuş­tuktan sonra Mısır’da ıslahat yapacağını ileriye sürüp istikraz ettiği paraları kendi sefaheti uğrunda sarfettiği, Ali Paşa’nın sözü geçen siyasî mektuplarının mütaleasından anlaşılır. (s.261-263)

Kaynak:

Ali Rıza-Mehmed Galib, trc: Turan M. TÜRKMENOĞLU, Sonun Başlangıcı,2002 İstanbul


[1] Şürefâz: Hz. Hüseyin vasıtasıyla Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin soyundan olanlar.

[2] Âli İmrân – 26; (Resûlüm!) De ki: Mülkün gerçek sahibi olan Allah’ım! Sen mülkü dilediğine verirsin ve mülkü dilediğinden geri alırsın. Dilediğini yüceltir, dilediğini de alçaltırsın. Her türlü iyilik senin elindedir. Gerçekten sen her şeye kadirsin.

İHTAR EDEN İHTİYARLATAN HUD SURESİ



11-HUD

1 – Elif-Lâm-Râ. Bu öyle bir kitaptır ki, âyetleri muhkem kılınmış, sonra da herşeyden haberdar olan hikmet sahibi Allah tarafından âyetleri ayrıntılı olarak açıklanmıştır.

2 – (Şöyle ki:) Allah’dan başkasına kulluk etmeyin. Ben size O’nun tarafından müjde vermek ve uyarmak için gönderilmiş gerçek bir peygamberim.

3 – Ve Rabbinizin mağfiretini isteyin, sonra ona tevbe edin ki sizi, belli bir süreye kadar güzel güzel yaşatsın. Ve her fazilet sahibine layık olduğu ihsanı versin. Eğer yüz çevirirseniz, ben sizin için büyük bir günün azabından korkarım.

4 – Dönüşünüz yalnızca Allah’adır. O’nun da herşeye gücü yeter.

5 – Dikkat edin! Görmüyor musunuz, onlar düşmanlıklarını gizlemek için göğüslerini çeviriyorlar. İyi bilin ki, onlar örtülerine bürünürlerken, neyi gizleyip, neyi açığa vurduklarını Allah biliyor. Muhakkak ki Allah, gönülde gizlenenleri de bilir.

6 – Yeryüzünde rızkı Allah’a ait olmayan hiçbir canlı yoktur. O, onların karar kıldıkları yerleri de, emaneten durdukları yerleri de bilir. Onların hepsi apaçık bir kitaptadır.

7 – O, öyle bir Allah’dır ki, hanginizin daha güzel amel işleyeceğini imtihan etmek için gökleri ve yeri altı günde yarattı. Arşı da su üstündeydi. Onlara “öldükten sonra tekrar dirileceksiniz” dersen, o kâfirler de kesinlikle sana: ” Bu apaçık bir sihirden başka birşey değildir.” diyecekler.

8 – Ve eğer bunlardan bir kısmının göreceği azabı belli bir süreye kadar erteleyecek olursak, o zaman da “onu engelleyen nedir ki?” diyecekler. İyi bilin ki, o azap onlara geldiği gün kendilerinden geri çevrilecek değildir. Ve o alay ettikleri şey kendilerini kuşatmış olacaktır.

9 – Ve şayet insana tarafımızdan bir rahmet tattırır, sonra da onu kendisinden geri alırsak, şüphesiz o ümitsiz ve nankör bir kimse olur.

10 – Ve şayet ona dokunan bir sıkıntıdan sonra bir nimet tattırırsak, “Artık benden bütün kötülükler silinip gitti.” der, mutlaka böbürlenir ve şımarır.

11 – Ancak (her iki halde de) sabır gösterip iyi ameller işleyenler müstesnadır. İşte onlara bir mağfiret ve büyük bir mükafat vardır.

12 – (Ey Resulüm!) Şimdi belki sen, “Ona bir hazine indirilse, ya da beraberinde bir melek gezip dolaşsa ya!” diyorlar diye sana vahyolunan vahyin bir kısmını terkedecek olursun ve bundan dolayı da göğsün daralır. Sen yalnızca bir uyarıcısın. Allah ise her şeye vekildir.

13 – Yoksa “onu kendi uydurdu” mu diyorlar? O halde sen de onlara de ki: “Haydi siz de onun gibi uydurulmuş on sûre getirin. Allah’dan başka çağırabileceğiniz kim varsa onları da yardıma çağırın. Eğer doğru söylüyorsanız” (bunu yaparsınız).

14 – Yok eğer bunun üzerine size cevap vermedilerse, artık bilin ki, bu Kur’ân ancak Allah’ın ilmiyle indirilmiştir. O’ndan başka ilâh yoktur. Artık müslüman oluyorsunuz, değil mi?

15 – Her kim dünya hayatını ve güzelliklerini isterse biz onlara amellerinin karşılığını orada tamamen öderiz. Bu hususta kendilerine bir densizlik yapılmaz.

16 – Fakat onlar öyle kimselerdir ki, ahirette kendilerine ateşten başka bir şey yoktur. İşledikleri şeyler orada boşuna gitmiştir. Zaten bütün yaptıkları da batıldır.

17 – O dünyayı isteyenler, hiç Rabbinden açık bir belge üzere olan kimse gibi midir? O belgeyi yine Allah’dan gelen bir şahid olarak Kur’ân izliyor, ondan önce de bir rehber ve rahmet olan kitap, Musa’nın kitabı yine onu destekliyor. Böyle olanlar Kur’ân’a inanırlar. Hangi hizipten olursa olsun kim onu inkâr ederse, ona vaad edilen yer ateştir. İşte bütün bunlardan dolayı sen de bu Kur’ân’dan şüphe içinde olma. Kesinlikle o haktır, Rabbindendir. Fakat insanların çoğu iman etmezler.

18 – Üstelik bir yalanı Allah’a iftira edenden daha zalim kim olabilir? Bunlar Rablerinin huzuruna arzolunacaklar, şahitler de şöyle diyecekler: “İşte bunlar Rablerine karşı yalan söyleyenlerdir”. İyi bilin ki: Allah’ın laneti zalimlerin üzerinedir.

19 – Onlar ki, Allah yolundan döndürmeye çalışırlar ve o yolu eğri büğrü yapmak isterler. Üstelik onlar, evet onlar ahirete de inanmazlar.

20 – Onlar yeryüzünde (herkesi) yıldıracak değillerdir. Kendilerini koruyacak Allah’dan başka kimseleri de yoktur. Onların azabı kat kat olacaktır. Üstelik onlar hakkı işitmeye tahammül edemiyorlardı ve de görmüyorlardı.

21 – Onlar kendilerine yazık etmiş olan kimselerdir. O iftira edip uydurdukları da kendilerinden yüz çevirip gitmişlerdir.

22 – Kesinlikle bunlar ahirette de en ziyade hüsrana uğrayacak olanlardır.

23 – Fakat iman edip salih amel işleyenler ve Rablerine karşı edepli olanlar, güvenen ve itaat edenler var ya, işte bunlar da cennet ehlidirler. Onlar orada ebedi kalırlar.

24 – Bu iki ayrı grubun meseli, kör ve sağır ile gören ve işiten gibidir. Bunlar hiç eşit olabilirler mi? Hâlâ düşünmeyecek misiniz?

25 – Andolsun ki, vaktiyle Nuh’u da kavmine gönderdik, O, onlara şöyle dedi: “Ben sizin için apaçık bir uyarıcıyım.”

26 – “Allah’dan başkasına ibadet etmeyin! Ben, size gelecek acı bir günün azabından korkarım.”

27 – Buna karşılık, kavminin ileri gelen kâfirlerinden bir kısmı dediler ki: “Biz seni bizim gibi insanlardan biri olarak görüyoruz, başka değil. İlk bakışta bizim ayak takımımızdan başkasının senin arkana düştüğünü görmüyoruz. Sizin bizden fazla bir meziyetinizi de görmüyoruz. Aksine sizi yalancılar sanıyoruz.”

28 – Nuh dedi ki; “Ey kavmim! Peki şu söyleyeceğime ne diyeceksiniz? Ben Rabbimden apaçık bir delil üzere isem ve O, bana kendi tarafından bir rahmet bahşetmişse, size de onu görecek göz verilmemişse biz, istemediğiniz halde onu size zorla mı kabul ettireceğiz?”

29 – “Ey kavmim! Ben sizden herhangi bir mal mülk istemiyorum. Benim mükafatım ancak Allah’a aittir. Ve ben ona iman edenleri kovacak değilim. Onlar elbette Rablerine kavuşacaklar. Fakat ben de sizi cahillik eden bir kavim görüyorum.”

30 – “Ey kavmim, ben onları etrafımdan kovacak olursam, Allah’dan beni kim kurtarabilir? Siz hiç düşünmez misiniz?”

31 – Ben size “Allah’ın hazineleri benim yanımdadır.” demiyorum ki. Ben size “Ben bir meleğim.” de demiyorum. O sizin kendinize göre, hor gördükleriniz hakkında “Allah onlara hiçbir hayır vermez.” de demiyorum. Onların içlerindeki niyeti, en iyi Allah bilir. (Bu söylediklerimin aksini iddia etseydim) asıl o zaman zalimlerden olurdum.

32 – Dediler ki; “Ey Nuh! Bizimle didişip durdun, didişmende de çok ileri gittin. Eğer doğru söylüyorsan, bizi tehdit ettiğin şu azabı getir de görelim.”

33- Nuh dedi ki; “Onu ancak Allah dilerse getirir. Ve siz O’nu yıldıracak değilsiniz.”

34 – Ben size öğüt vermek istemiş olsam da, eğer Allah sizi helâk etmeyi murad ediyorsa, zaten öğüt vermemin size bir faydası olmaz. Rabbiniz O’dur ve nihayet O’na döndürüleceksiniz.

35 – Yoksa “Onu uydurdu” mu diyorlar? De ki; “Eğer uydurdumsa vebali benim boynumadır. Bense sizin yüklendiğiniz vebalden uzağım”.

36 – Ayrıca Nuh’a şöyle vahyettik: “Bil ki kavminden şimdiye kadar iman etmiş olanlardan başka artık kimse iman etmeyecektir. Onun için yaptıkları şeylerden dolayı kederlenme.”

37 – Bizim gözetimimiz altında ve vahyimize göre gemiyi yap. Zulüm yapanlar hakkında da bana bir şey söyleme. Çünkü onlar kesinlikle suda boğulacaklardır.

38 – Gemiyi yapıyordu, kavminden bazı ileri gelen gruplar, onun yanından gelip geçtikçe, onunla alay ediyorlardı. Nuh dedi ki: “Bizimle eğleniyorsunuz, biz de sizinle tıpkı bizimle eğlendiğiniz gibi alay edip eğleneceğiz.”

39 – O perişan edici azabın kime geleceğini ve o sürekli azabın kimin başına ineceğini ilerde bileceksiniz.

40 – Nihayet emrimiz geldiği ve tennur (tandır veya geminin kazanı) tutuşup parladığı zaman dedik ki; “Erkeği ve dişisi olan her canlıdan ikişer tane, aleyhlerinde hüküm verilmiş olanların dışında, aileni ve iman etmiş olanları geminin içine yükle”. Zaten beraberinde iman edenler çok az idi.

41 – Nuh dedi ki; “Allah’ın adıyla binin içine. Onun akışı da, duruşu da (O’nun adıyladır). Hiç şüphesiz Rabbim gerçekten çok bağışlayıcı, çok esirgeyicidir.

42 – Gemi içindekilerle birlikte, dağlar gibi dalgalar arasında akıp gidiyordu. Nuh ayrı bir yere çekilmiş olan oğluna bağırdı: “Yavrucuğum, gel, bizimle beraber bin! Kâfirlerle beraber olma!”

43 – O, dedi ki; “Ben, beni sudan koruyacak bir dağa çıkacağım”. Nuh da “Bu gün Allah’ın merhamet ettiğinden başkasını, Allah’ın bu emrinden koruyacak kimse yoktur.” dedi. Derken dalga aralarına giriverdi. O da boğulanlardan oldu.

44 – Allah tarafından denildi ki: “Ey yeryüzü suyunu yut! Ey gökyüzü sen de suyunu kes! Ve sular çekildi. Emir yerine gelmiş oldu. Gemi de Cudi dağı üzerine oturdu. O zalim kavme böylece dünyadan uzak olun denildi.

45 – Nuh Rabbine niyaz edip dedi ki: “Ey Rabbim! Oğlum benim ehlimdendi senin vaadin de elbette haktır ve gerçektir. Ve sen hakimler hakimisin.”

46 – Allah: “Ey Nuh! O kesinlikle senin ehlin (âilen)’den değildir. Çünkü o salih olmayan bir amelin sahibidir. Hakkında bilgin olmayan bir şeyi benden isteme! Ben, seni, cahillerden olmaktan sakındırırım.”

47 – Nuh: “Ey Rabbim! Ben bilmediğim bir şeyi istemiş olmaktan dolayı sana sığınırım. Sen beni bağışlamazsan, bana merhamet etmezsen ben hüsrana uğrayanlardan olurum.

48 – “Ey Nuh!” denildi, ” Bizden bir selâm sana ve seninle birlikte olanlardan gelecek ümmetlere, kutluluk dileğiyle gemiden in. İlerde kendilerini bir çok nimetten faydalandıracağımız, sonra da bu yüzden kendilerine tarafımızdan acıklı bir azap dokunacak nice ümmetler olacaktır.”

49 – İşte bunlar gayb haberlerindendir. Bunları sana vahiyle bildiriyoruz. Bundan önce bunları ne sen bilirdin, ne de kavmin. O halde sabret, akıbet muhakkak muttakilerindir.

50 – Âd kavmine de kardeşleri Hud’u gönderdik. Dedi ki: “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin. Sizin O’ndan başka bir ilâhınız yoktur. Siz sadece iftira edip duruyorsunuz.”

51 – “Ey kavmim! Bu iş için sizden bir ücret istemiyorum. Benim ecrim ancak beni yaratana aittir. Artık akıllanmayacak mısınız?”

52 – “Ey kavmim! Rabbinizden mağfiret isteyin, sonra O’na tevbe edin ki, üzerinize gökten bol bol bereket indirsin ve sizi kuvvetinize kuvvet katarak çoğaltsın. Gelin günahkâr olarak dönüp gitmeyin.”

53 – Dediler ki; “Ey Hud! Sen bize açık bir mucize getirmedin. Biz de senin sözünle tanrılarımızı terk etmeyiz. Ve biz sana inanmayız.”

54 – “Ancak şu kadarını diyebiliriz ki; “tanrılarımızdan bazısı seni fena çarpmış”. O da dedi ki; “Allah’ı şahit tutuyorum, siz de şahid olun ki ben, Allah’a koştuğunuz ortaklardan uzağım.”

55 – “O’ndan başka herşeyden uzağım, artık hepiniz toplanın bana istediğiniz tuzağı kurun, sonra hiç bekletmeyin.

56 – “Ben muhakkak ki, hem benim Rabbim, hem de sizin Rabbiniz olan Allah’a dayanmaktayım. Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki, idaresi ve yönetimi O’nun elinde olmasın. Benim Rabbim, hiç şüphe yok ki, doğru yoldadır.”

57 – “Eğer, yine de yüz çevirirseniz, ben size ne ile gönderilmişsem, işte onu tebliğ ettim. Ayrıca Rabbim, sizin yerinize başka bir kavmi getirir de siz O’na zerrece zarar veremezsiniz. Hiç şüphesiz O, herşeyi koruyup gözetendir.

58 – Ne zaman ki emrimiz geldi, Hud’u ve beraberindeki iman edenleri, tarafımızdan bir rahmet ile kurtardık, ayrıca onları çok ağır bir azaptan da kurtardık.

59 – İşte Âd kavmi buydu. Rablerinin âyetlerini bile bile inkâr ettiler ve peygamberlerine isyan ettiler. Başa geçen her zorbanın emrine uyup arkasından gittiler.

60 – Hem bu dünyada, hem de kıyamet gününde bir lânetle izlendiler. Bilin ki, Âd kavmi, gerçekten Rablerini inkâr ettiler. Yine bilin ki, Hud’un kavmi olan Âd, defolup gittiler.

61 – Semud kavmine de kardeşleri Salih’i gönderdik. Dedi ki, “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin. Sizin O’ndan başka bir tanrınız daha yoktur. Sizi topraktan O meydana getirdi. Sizi orada ömür sürmeye O memur etti. Bu sebepten O’nun mağfiretini isteyin, sonra O’na tevbe edin. Şüphesiz Rabbim yakındır, dualarınızı kabul eder.”

62 – Dediler: “Ey Salih,! Bundan önce sen bizim içimizde ümit beslenir bir zat idin. Şimdi bizi babalarımızın taptıklarına tapmaktan mı engelliyorsun? Biz, doğrusunu istersen bizi davet ettiğin şeyden kuşkulandıran bir şüphe içindeyiz.”

63 – Salih dedi: “Ey kavmim! Eğer ben Rabbimden açık bir mucize üzerinde isem ve o bana tarafından bir rahmet bahşetmiş ise, ben Allah’a isyan ettiğim takdirde beni O’ndan kim kurtarabilir? Demek ki, siz bana zarar vermekten başka bir şey yapmıyorsunuz.”

64 – “Ey kavmim! İşte şu, Allah’ın dişi devesi, size bir mucizedir. Bırakın onu Allah’ın yer yüzünde (otlaklarında) otlasın. Ve ona kötü bir maksatla el sürmeyin, sonra sizi yakın bir azap yakalar.”

65 – Derken, o deveyi kestiler. Bunun üzerine Salih dedi ki: “Yurdunuzda üç gün daha yaşayın. İşte bu, yalan çıkmayacak olan kesin bir vaaddir.”

66 – Ne zaman ki, azap emrimiz geldi, Salih’i ve beraberindeki iman edenleri, tarafımızdan bir rahmet sayesinde kurtardık, üstelik o günün perişanlığından da kurtardık. Hiç şüphesiz Rabbin güçlüdür, mutlak üstündür.

67 – O zalimleri, korkunç bir gürültü yakalayıverdi de oldukları yerde çöküp kaldılar.

68 – Sanki orada güzel güzel yaşayıp durmamışlardı. Bak işte Semud, gerçekten de Rablerine küfretmişlerdi. Bak işte nasıl yok olup gittiler.

69 – Andolsun ki, İbrahim’e de elçilerimiz (melekler) müjde ile geldiler ve “selâm” dediler, o da “selâm” dedi ve hemen gidip onlara kızartılmış bir buzağı getirdi.

70 – Fakat onların o buzağıya el sürmediklerini görünce, tuhafına gitti ve içinde onlara karşı bir korku uyandı. Onlar da “Korkma, biz Lut’un kavmine gönderildik.” dediler.

71 – İbrahim’in karısı ayakta duruyordu bunun üzerine yüzü güldü. Ona İshak’ı ve İshak’ın arkasından da Ya’kub’u müjdeledik.

72 – “Vay başıma gelene!” dedi, “Ben bir kocakarıyım, kocam da yaşlı bir adam. Bu gerçekten çok tuhaf bir şey!”

73 – Dediler: “Sen Allah’ın emrine mi şaşıyorsun? Allah’ın rahmeti ve berekâtı üzerinizdedir. Ey ev halkı! Muhakkak ki O, hamiddir (övülmeye lâyıktır), meciddir (cömertliği boldur).”

74 – İbrahim’den korku iyice geçip gidince, bu müjde de kendisine gelince, bizim (meleklerimiz)le Lut kavmi hakkında tartışmaya girişti:

75 – Çünkü İbrahim, çok yumuşak huylu ve çok yufka yürekli (yanık kalbli) idi.

76 – Melekler: “Ey İbrahim! Bu konuda bizimle tartışmaktan vazgeç. Çünkü Rabbinin emri kesin olarak geldi ve onlara geri çevrilmesi mümkün olmayan bir azap gelecektir.

77 – Ne zaman ki, elçilerimiz Lut’a geldiler, bunların gelişleri yüzünden Lut fenalaştı, eli ayağı birbirine dolaştı ve “Bu gün çetin bir gündür.” dedi.

78 – Daha önceleri çirkin işler yapmış olan kavmi harıl harıl koşup geldiler. Lut onlara: “Ey kavmim! İşte size kızlarım, onlar sizin için daha temizdirler. Gelin Allah’tan korkun, beni misafirlerime rezil rüsvay etmeyin. İçinizde hiç aklı başında bir adam yok mu?” dedi.

79 – Onlar: “Sen de bilirsin ki, bizim senin kızlarınla bir ilgimiz yoktur. Sen bizim ne istediğimizi gayet iyi biliyorsun.” dediler.

80 – Lut dedi: “Ne olurdu size karşı bir kuvvetim olsaydı, ya da çok sarp bir yere sığınabilseydim.”

81 – Melekler dediler: “Ey Lut! Şundan emin ol ki, biz Rabbinin elçileriyiz. Onlar sana asla zarar veremezler. Sen, gecenin bir kısmı olunca ailenle birlikte hemen buradan çık git. İçinizden hiç kimse geri kalmasın, eşin başka. Çünkü ona da onlara gelecek olan musibet gelecektir. Haberin olsun, helâk zamanları sabah vaktidir. Zaten sabah yakın değil mi?”

82 – Ne zaman ki, emrimiz geldi, o ülkenin altını üstüne getirdik ve üzerlerine istif edilip pişirilmiş çamurdan taşlar yağdırdık.

83 – Bu taşlar Rabbinin katında damgalanmışlardı. Bunlar zalimlerden uzak şeyler değildir.

84 – Medyen’e de kardeşleri Şu’ayb’i gönderdik. Dedi ki: “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin. Sizin O’ndan başka ilâhınız yoktur. Ölçeği de, teraziyi de eksik tutmayın. Ben sizi hayır (bolluk) içinde görüyorum. Bununla beraber yine de sizi kuşatacak bir günün azabından korkuyorum.”

85 – “Ey kavmim! Ölçerken ve tartarken adaleti yerine getirin. Halkın malına densizlik etmeyin ve yeryüzünde fesatçılık yaparak fenalık etmeyin.”

86 – Eğer mümin iseniz, Allah’ın helâlinden size ihsan ettiği kâr sizin için daha hayırlıdır. Bununla beraber ben sizin üzerinize gözcü değilim.”

87 – Dediler ki; “Ey Şu’ayb, atalarımızın taptıklarını terketmemizi veya mallarımızda dilediğimizi yapmaktan vazgeçmemizi sana namazın mı emrediyor? Oysa ki sen yumuşak huylusun ve aklı başında bir adamsın.”

88 – Şu’ayb dedi ki: “Ey kavmim! Şayet ben Rabbimden ispat edici bir delil üzerinde bulunuyorsam ve şayet bana, O kendi katından güzel bir rızık ihsan etmişse, söyleyin bakalım ben ne yapmalıyım? Ben size karşı çıkmakla sizi menettiğim şeylere kendim düşmek istemiyorum. Ben sadece gücümün yettiği kadar ıslah etmeye çalışıyorum. Muvaffakiyetim de ancak Allah’ın yardımı ile olacaktır. Ben yalnızca O’na dayandım ve ancak O’na döneceğim.”

89 – “Ey kavmim! Bana karşı gelmeniz sakın sizi, Nuh kavminin veya Hud kavminin veya Salih kavminin başlarına gelen musibetler gibi bir musibete uğratmasın. Lut kavmi de sizden uzak değildir.

90 – Rabbinizden mağfiret dileyin, sonra O’na tevbe ile yönelin. Şüphesiz ki, benim Rabbim çok merhametlidir, çok sevendir.

91 – Dediler ki: “Ey Şu’ayb! Biz senin söylediklerinin çoğundan birşey anlamıyoruz. Ayrıca seni içimizde çok zayıf biri olarak görüyoruz. Eğer akrabaların olmasaydı mutlaka seni recmederdik (taşa tutardık). Senin bize hiçbir üstünlüğün yoktur.”

92 – Şu’ayb dedi: “Ey kavmim! Benim akrabalarım size Allah’dan daha mı değerli ki, Allah’a sırt çevirip, onu unuttunuz? Muhakkak ki, Rabbim bütün yaptıklarınızı çepeçevre kuşatmıştır.”

93 – “Ey kavmim! Var gücünüzle yapacağınız ne varsa yapın! Ben de görevimi yapmaya devam edeceğim. Perişan edecek azabın kime geleceğini ve yalancının kim olduğunu ilerde anlayacaksınız. Bekleyiniz, ben de sizinle beraber bekleyeceğim.”

94 – Ne zaman ki, emrimiz geldi, Şu’ayb ve beraberindeki müminler, tarafımızdan bir rahmet sayesinde kurtuldular. Ve o zalimleri korkunç bir gürültü yakaladı da oldukları yerde çöküp kaldılar.

95 – Sanki orada hiç güzel gün görmemişlerdi. Dikkat edin, Semud kavmi nasıl helâk olup gittiyse Medyen de öyle yok olup gitti.

96 – Andolsun Musa’yı da âyetlerimizle ve apaçık bir belge ile gönderdik.

97 – Firavun’a ve cemaatine. Bunlar Firavun’un emrine uydular. Halbuki Firavun’un emri hak değildir.

98 – Kıyamet günü, kavminin önüne düşer. Artık o bunları ateşe götürmüştür. O varılan yer, ne kötü bir yerdir.

99 – Hem burada, hem de kıyamet gününde lanetle izlendiler. Onlara verilen bu karşı destek ne fena bir destektir!

100 – İşte bu helâk olmuş memleketlerin önemli haberlerindendir. Sana onu kıssa olarak anlatıyoruz. Onlardan yerinde duranlar da var, biçilenler (yok olup gidenler) de.

101 – Biz onlara zulmetmedik, onlar kendi kendilerine zulmettiler. Allah’ı bırakıp da taptıkları tanrılar, Rabbinin emri gelince kendilerine hiçbir fayda sağlayamadılar. Hasarlarını arttırmaktan başka bir şeye yaramadılar.

102 – İşte Rabbin, zalim memleketleri cezalandırdığı zaman böyle cezalandırır. Çünkü O’nun cezası çok acı, çok çetindir.

103 – Ahiret azabından korkanlar için bunda muhakkak ki, bir ibret vardır. O, öyle bir gündür ki, bütün insanlar onun için toplanacaktır ve o, öyle bir gündür ki, mutlaka görülecektir.

104 – Biz onu sadece belli bir süreye kadar geciktiriyoruz.

105 – O gün gelince Allah’ın izni olmadan hiç kimse konuşamaz. Onların kimi bedbaht, kimi de mutludur.

106 – Bedbaht olanlar ateştedirler. Onlar orada başka türlü soluyacak, başka türlü haykıracaklar.

107 – Onlar orada gökler ve yer durdukça duracaklar. Ancak Rabb’inin diledikleri başka. Çünkü Rabbin dilediğini yapandır.

108 – Mutlu olanlar ise cennettedirler. Orada gökler ve yer durdukça duracaklar, ancak Rabbinin diledikleri başka. (Bu) ardı arası kesilmeyen bir ihsan olacak.

109 – O halde sakın şunların ibadet edişlerinden şüpheye düşme. Daha önce ataları nasıl ibadet ediyor idiyseler bunlar da öyle ibadet ediyorlar. Biz de kendilerine nasiplerini elbette eksiksiz olarak öderiz.

110 – Andolsun ki, Musa’ya kitabı verdik, yine de onda ihtilafa düşüldü. Eğer Rabbinden daha önce verilmiş bir karar olmasa idi, elbette haklarında hüküm verilmiş bitmişti. Muhakkak ki onlar, bundan kuşkulu bir şüphe içindedirler.

111 – Gerçekten de onların her biri öyle kimselerdir ki, yaptıklarının karşılığını Rabbin kendilerine hakkiyle ödeyecektir. Çünkü O, onların yaptıkları her şeyden haberdardır.

112 – İşte bundan dolayı emrolunduğun gibi doğru ol! Beraberindeki tevbe edenler de (doğru olsunlar). Aşırı gitmeyin! Muhakkak ki O, bütün yaptıklarınızı görüp durmaktadır.

113 – Ve zulüm yapanlara yakınlık göstermeyin ki, size de ateş dokunmasın. Allah’dan başka yardımcılarınız da yoktur. Sonra yardım da göremezsiniz.

114 – Gündüzün her iki tarafında ve gecenin saçaklarında (gündüze yakın olan saatlerinde) namaz kıl! Muhakkak ki, iyilik kötülükleri giderir. Bu ise, düşünebilenlere bir öğüttür.

115 – Ve sabret! Çünkü Allah iyilik edenlerin mükafatını yitirmez.

116 – Sizden önceki devirlerden bakıyye sahipleri (kitap ehli) yeryüzünde bozgunculuktan vazgeçirmeye çalışsalardı ne iyi olurdu. Fakat onların içinden kurtardığımız pek az kimse bunu yaptı. O zulmedenler ise şımartıldıkları refahın peşine düştüler ve hepsi de suçlu oldular.

117 – Senin Rabbin, halkları iyi ve ıslahatçı iken, o memleketleri haksız yere helak edecek değildir.

118 – Eğer Rabbin dileseydi elbette bütün insanları tek bir ümmet yapardı. Halbuki yine de ihtilaf edip duracaklardı.

119 – Ancak Rabbinin rahmetle yarlığadığı kimseler başka. Onun içindir ki, onları yarattı. Ve Rabbinin “Andolsun ki cehennemi cinlerden ve insanlardan tamamen dolduracağım” sözü böylece tamam oldu.

120 – Peygamberlere ait haberlerden kalbini yatıştıracak olanlardan her türlüsünü sana kıssa olarak anlatıyoruz. Bunda da sana bir hakikat, müminlere de bir öğüt ve ibret gelmiştir.

121 – İmana gelmeyen o kâfirlere de ki: “Elinizden geleni geri koymayın! Biz de yapacağımızı yapacağız.”

122 – Siz bekleyin görün, biz de bekleyip göreceğiz.

123 – Göklerin ve yerin gaybını bilmek yalnızca Allah’a mahsustur. Her iş O’na döndürülür. Sen yalnızca O’na ibadet et ve yalnızca O’na dayan. Rabbin yaptıklarınızın hiçbirinden gafil değildir.

TASAVVUF


Not: İçerik linklerinde kırılmış veya bozulmuş olanlar için uyarı maili atabilirsiniz.

ŞAHSİYETLER