HAZRET-İ ALİ kerremallâhü vechenin KASİDE-İ ERCÛZE SEKİNE-İ ÂLİYE’Sİ ve İSM-İ ÂZAM


 Hz. İmam-ı Ali kerrema’llâhü veche tarafından bahr-ı recez vezni üzere yazılan ve istikbalden haber veren meşhur kasidedir. [1]

Bu haberleri hakkında Bediüzzaman kaddese’llâhü sırrahu’l azîz Hazretleri kasidesi için şöyle demektedir.

“O Ercuzenin mevzuu ve içindeki maksad-ı aslî; İsmi A’zamı tazammun eden altı ismin ehemmiyetini beyan etmek, hem o münâsebetle istikbaldeki bir kısım umur-u gaybiyeye ve te’sis-i İslâmiyette bir kısım mücâhedâtını işâret etmektir. Evet, Hz. İmâm Üstâdı olan Habibullah’dan Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemden aldığı dersin bir kısmını işarî bir surette zikrediyor.” [2]

Seneler önce bulduğumuz bir nüsha ile tercümesini yapmaya çalışmıştık. Fakat tercüme yaparken toplu manaya gidilince ister istemez tahrifat ve birçok yanlışlar yapmış olduğumuzu bir zaman sonra gördük. Osmanlıca olarak elime geçen bir tercümeyi incelediğimde yaptığım hataları ve noksanlıkları görünce düzeltmek ve meraklıları için tekrar hazırlamak iştiyakı içimizde doğdu.

Elimize geçen Osmanlıca nüsha tercümesi Mecmuat-ül Ahzab’taki metne sadık olması nedeniyle güzel bir çalışma idi. Tercümeyi Risâle-i Nur Şakirdlerinden biri olduğu yazı üslûbundan anlaşılıyordu. Fakat adını gizlemiş olan bu alim kardeşimiz için duacı olarak istifade edilmiş ve gerekli ilaveler ile zenginleştirilme sağlanarak yeniden hazırlamaya gayret ettik.

Niyetimiz büyüklerimizin bize bu dini emanet ederken geçirdikleri sıkıntıları, fedakârlıkları, ileri görüşleri ile gaybî hadiselere vukûfiyetleri göz önüne sermeleri yönünden bu kıymetli kasideyi bizlere ulaşmasında emeği geçenlere ve başta Hz. Ali kerrema’llâhü veche Efendimizin şefaat ve duaları için Allah Teâlâ arz u niyaz ederiz.

Allah Teâlâ yardımcımız olsun.

Âmin

 İhramcızâde

 

بِسْـــمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ
الحمد لله رب العالمين والصلاة والسلام على رسولنا محمد وعلى اله وصحبه وسلم اجمعين

 BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

 Hamd yüce ve sadık olan Allah Teâlâ’ya mahsustur.
Allah Teâlâ; Vahid, Ferd, Alîm, Râzık,
 
Melik, Kuddus, Celâl sahibi,
Rızıkları ve ecelleri takdir eden,
 
Her şeyi bilen benzersiz olan
Celâli yüce, benzeri olmayan
 
Kaderleri zamanın öncesinde ezelde
Kara, deniz ve dağ şeklinde oluşunu takdir edendir.
 
Onun sıfatları celâl cihetiyle yükseldi
(Allah’ın) Teâlâ (sıfatının) benzeri asla olamaz
 
Nimetleri sayılmakla bitmez
Mahlûkâtı hakkında hükmü ret edilemez.
 
O faziletli ve keremlidir.
“İnsana bilmediğini öğretmiştir.” [3]
 
Bize verilen ilmin en son varıldığı nokta
Bizim yanımızda hak ve kesin olan husus şudur ki;
 
O tek olan Rabb’dir
Mülkünde tek olan, ilmiyle eşsiz olandır.
 
Gaybında dilediği şeye muttali olur.
Bütün hayırları elinde toplamıştır.
 
Âlemden zürriyetleri ve bir takım kavimleri seçmiştir.
Onların saadetleri için kalemleri çalıştırmış (iyi yazmıştır)
 
Onları hakikat vadilerinde dolaştırmıştır.
Sonra onlara en doğru yolu göstermiştir.
 
“Ben sizin Rabbiniz değil miyim”[4] dediği günden beri
Bizi şahit tutmuştur. O halde ahdinize hıyanet etmeyin.
 
Yine hamd o Allah’a mahsustur ki bize hidayet etmiştir.
Şaşkınlığımız halinde (bocalarken) bizi seçmiştir.[5]
 
Sonra salât ve selam sürekli
Değeri yanımızda çok yüce olan O Nebi üzerine olsun
 
Ki hususî şerefe mazhar olan Muhammed [6] dir.
Allah Teâlâ onu kıyamete yakın bize göndermiştir.
 
O semâda Ahmet ismi ile isimlendirilmiştir.
O takvâ hazinesi, cömertlik denizi hidayet nurudur.
 
Mevlâmız[7] vasıflarında kâmil sıfatlıdır.
Nurları bizâtihi kendinden yayılır
 
Levhi mahfuz onun nurundan yazıldı.[8]
O ondaki yazılı olanları haber vermek için (dünyaya) geldi.
 
Levh’de ne varsa hepsine muttali[9] oldu.
Fakat o işittiğinden başkasını söylemedi.[10]
 
Dostu (Allah Teâlâ) ne söylediyse O’nun için
Söyledi. O’ndan (Allah Teâlâ’yı) anlattı.[11]
 
Söylenmesini nehyettiği her ne olursa olsun
Edebinden dolayı mecalsiz kaldı.[12]
 
Olmuş ve olacak şeylerin bilgisi
Göğsünde toplanmış ve sırlanmıştır.
 
Bu sıfatlara sahip olan kimse
Dünyada herhangi bir şeyle nasıl mukayese edilebilir.
 
***
Ben onun feyzinden avuçlayan kimse (Ali) yim
Çünkü O vasf edilemez büyük bir denizdir.
 
Sözü muhtaç olan bir kulun bir âdeti üzere söylerim
Zengin ve muktedir olan mevlâmızın affına sığınırım[13]
 
Ben Hidayet eden zâtın amcasının oğluyum[14]
O Hakk’a davet eden Mustafa’dır.[15]
 
O beni Ali (isminden) sonra Haydar diye de çağırmıştır.
Huneyn’de savaştık. Hayber’in fethi bizimle oldu.
 
Zü’l Kerrâr denilen atın arkasına bindiğimden.
Çarpışırken tozu dumana kattım [16]
 
Ordu Medine’den çıktığından beri[17]  
Zafer ve sekinet ile yardım edilmiş (tir)
 
(Çünkü) İçinde Emin diye çağrılan bir zât vardır ki
Kat’î olarak Allah Teâlâ’nın yardımı O’nunladır.
 
Ne zaman ki ordu vadide konakladılar
İçlerinden Bilâl (Habeşî)[18] kalkıp şöyle dedi
“Kim bizim vardığımızdan geri kalırsa
O kişi Allah Teâlâ’ya verdiği söze muhalefet etmiş olur” [19]
 
İçinde benden başka gaip olan yok idi (herkes gitmişti)
Gözüme bir hastalık isabet etmiş (olduğundan gidemedim) [20]
Damadı Osman’ı[21] da göndermiş
Mustafa aleyhisselâm. Cahil kavmi uyarsın diye.
 
Çünkü onda bir vakar var idi.
Arapların arasında hem bir iftiharı vardı. [22]
 
O zaman Nebi [23] şöyle içten dua ederek
Dedi ki; “Ya Rabbî damadım Ali’yi getir (isterim)
 
Bir gizlice sesle (hasta halimden) uyandım.
Şöyle diyordu: “Yâ Ali korkak bir kimse olma
 
Hâdî zâta[24] yürümekte gayretli ol
Düşmanlara karşı O’na yardım etmen için
 
Yarın sancağı taşıyacaksın[25]
Hemen o an da kalktım ve ayeti okudum.
 
Sonra zırhımı ve miğferimi giydim
Kılıcım Zülfekârı’mı [26] aldım
 
Atıma seri bir şekilde yöneldiğim zaman
Ona bindiğim zaman ağrılar (hastalığım) benden gitti
 
Fakat iki gözümde rahatsızlığım devam ediyordu.
Bu hal benim mutad (alışılmış) bir halim de değildi.
 
Bunun üzerine Fatıma[27] uykudan uyandı
Nerede ise yüzüne (üzüntüden) ellerini vuracaktı.
 
Olanlardan kendisine haber verilmemişti.
Çünkü o biliyordu ki benim iki gözümde elem var.
 
O zaman halimi (O’na) şerh ettim (açıkladım)
Fatıma kendisine dedi ki “Yürü aldırış etme”
 
“Şüphesiz babam ve ordusu mansur olacaktır.”[28]
“Gayretleri meşkûr olacak ve mükâfat görecektir”[29]
 
Sonra Hasaneyn’imi [30] gördüm. İstiyordum ki;
Bir bakışla onlara veda edeyim, olmadı[31]
 
Her ikisini de uykuya dalmışlarken kokladım
Rabbime dua ettim ve oruç tutmaya nezr ettim[32]
 
Allah Teâlâ için eğer selametle dönersem
Velimeyi[33] yemeden ikrâm olarak oruca niyetlendim.
 
O gece sabaha kadar yürüdüm
Kavuşmayı arzulayan birisi olarak Tâhâ’ya [34] yaklaştım
 
Nebi aleyhisselâm beni görene kadar yürüdüm
Selâm verdiğimi (gördü)Kardeşlerime işaret eyledi
 
Buyurduki; “Sancağı Behlül’e[35] verin”
“Allah Teâlâ’yı ve Rasûlüllahı seven kimseye”
 
Sonra; “İki torunumun babası bana yaklaş”
“Allah Teâlâ’dan iki gözüne şifa isteyeyim”
 
Her ikisine şifalı tükürüğünden sürünce
İkisini de iyileştirdi ve ikisi de görür hale geldi.
 
Her ikisinin etrafında elini gezdirdi
Onlardaki elem hemen şifa buldu
 
O anda O’nun[36] her iki elini arka arkaya öptüm
Sora Rabbim Allah Teâlâ’ya şükür olarak hamd ettim
 
Meydanın ortasına gitmek için yürüdüm
Ümmetin savaşmaya hazır bir askeri olarak
 
İlk karşıma çıkanAbîd[37] oldu
Şiddetli savaşçıya merhaba olsun
 
Bana dedi ki “Ey Ebî Tâlib’in oğlu!
Şu savaşmak isteyenin yardımına geldin”
 
Kendi zannınca cehâletle savaşmak isteyen Muhammed’in
Biz ona akıl yoluyla tabi olacakmışız
 
Kendisinden önce gelen dini terk edecekmişiz
O din ki ehline Tevrat hidayet etmiştir.
 
Heyhât! O bizden asla bir şey göremez
Ancak kafaların havada uçtuğu bir vuruşma görür.
 
Yine dedi ki; “Çok şiddetli gücümle karşı karşıya geldin
Nice kahramanları parçalayarak öldürdüm”
 
Hücum ederek bana vurmak istedi
Koluyla, eliyle, beş parmağın hepsiyle
 
Zülfekâr ile vurarak ona hemen karşılık verdim
Ölüme yaklaştıracak bir darbeyle onu yere yıktım.
 
O zaman melekler tekbir getirdiler
Cinler yetişilecek[38] korkusuyla kaçıp gittiler
 
Çünkü o (vuruş) Hâşim’in vuruşu idi
Güçlü bir melek (kuvvet)[39] tarafından yardım edilmiş idi.
 
Savaş ateşi şiddetli alevlendiğinden beri
Sema boşluğundan haykırmalar duydum
 
Muhtâr’a[40] dedim ki; “Ey beşerin en hayırlısı
Bu iş nedir? Buyurdu ki; “Sabitkadem ol, zaferi müjdelerim
 
Allah Teâlâ’nın yardımı geldi bize doğru koşuyor.
Çünkü biz işimizi O’na havale ettik.
 
Cebrâil ve melekler semâda
Dua seslerini yükseltmektedirler
 
Kınanmış kalabalığa galip gelmemiz için
Hayber Kalesinin arkasındaki Yahudilere”[41]
 
O anda yüksek sesle tekbir getirdim
Sevinçten dolayı Müjdeleyicinin[42] zaferiyle
 
İslâm askerleri de tekbir getirdiler
Kınanmışlara hep beraber hücum ettiler
 
Rabbimin izniyle kaçarak hezimete uğradılar
Korku ile doldular daha da korktular
 
Hep beraber kale ehline göründüler
Onlar[43] zannettiler ki zenginlikleri kendilerini korur.
 
Kale kapısına doğru azimle yöneldim
Onu sarstım, civardaki tepelerde (taşlar) sarsıldı
 
(Onlara bağlı olarak) Öyle ki o çok sağlam idi.
Kırmızı renkli bir takım taşlar (dan yapılmıştı)
 
Kale kapısının yıkıldığını gördüklerinde
Her biri hezimete uğradıklarını anladılar.
 
“Onların kaleleri bir koruyucu olmayınca”[44]
Onların asileri bize itaat edici olamazdı
 
Ordu bana doğru toplandı. Tâ ki
İbn-i Mettâ[45] balığının karnını gibi oldum[46]
 
Sonra elimle (kapıyı) köprü gibi uzattım
Tâ ki üzerinden ordu geçe, yürümeye başladı[47]
 
Bu derin hendeğin yarığından
Onun üzeri en kolay (geçilecek) yol halini aldı
 
Allah Teâlâ öyle bir kaleyi bize fetih ettirdi ki;
Tubba’ ve Âd kavmine ait idi.
 
Kerim olan Allah Teâlâ bizim hakkımızda değiştirdi[48]
Korkuyu emniyete, şefkate ve iyiliğe (değiştirdi)
 
Onun (Hayber) fethi Tâhâ’nın[49] mucizelerindendir.
Öyle ki O’nun ne benzeri ne de biriyle kıyas edilebilir.
 
Bundan dolayı iki isim sahibi oldum
Bir de künye ki daha önce hiç duymadım
 
****
 
“Ebâ Türab” [50]künyesini bana vermişti
Adnân’ın Nebi’si Hâdi olan Mustafa [51]
 
Şöyle ki; Fatıma[52] ile bir kırgınlığım olmuştu.
Sonra bu kırgınlığımın ardından (Fatıma) pişman olmuştu.
Ben mescidin köşesine gelmiş (yatmıştım)
Sıkıntılı bir halde uyuyup kolumu yastık yapmıştım
 
Tavandan üzerime toprak dökülmüştü
Bundan dolayı Rabbime yakınlığım arttı.
 
O anda Arâbî Nebi[53] gelmiş
Başıma gelen işi soruşturuyordu
 
Beni yatmış halde uykuda görünce
Kalbi bana acır oldu
 
Bana dedi ki; “Ey Ebâ Türâb uyan!
Sana isabet eden musibet bana ağır geldi”
 
Şerefli elini bana doğru uzattı.
Dedi ki; “Azimet olan rızaya yaklaş”
 
“Yumuşak sözler söyle” diye başladı
(Sonra) Buyurdu ki; “Kalk Fatıma seni(n halini) görsün”
 
“Çünkü Sen kızıp (evden) çıktığından beri
Göz pınarlarının yaşları hala akmaktadır.”
 
O zaman Rasûlüllah’a hürmeten hemen kalktım
Sonra emirlerine uyarak kabul ettim.
 
Mahlûkatın en şereflisi önümde yürüdü
Tâ ki Marziye[54] (Fatıma aleyhisselâm)´ın evine geldik
 
Girdiğimiz zaman şeytan tekbir getirdi (çığlık attı)
Ferahlıktan dolayı, hem de iftirayı teyit etti
 
O anda O’na yöneldim elini öptüm
Dedim ki; “Ey zorlukların kendisine kolay olduğu kimse”
 
Sen Hakk’ın nurusun ey mertebesi yüce olan
Ey gazaplanmış kimseyi kurtaran
 
Cânî bir kul olsam da
Şeytânî bir huya tabi olarak” (hata etmekten kurtardın)
 
Fatıma’da bana doğru yönelerek şöyle dedi
“Ben bu işimde cahillik etmiştim.
 
Ey babamız bizim hepimiz için mağfiret dile
Rabbimiz dua edeni işitir”
 
Sözünü tamamlamıştı ki;
Cebrâil aleyhisselâm Tâhâ’ya[55] geldi, dedi ki;

 

“Ya Muhtar (aleyhisselâm) Yüce Rabbimiz
Sana selam söylüyor, Ali’yi müjdele

Yine tertemiz Seyyide’yi
Kendisinden Marziyye (razı olunmuş) Fatıma Sıddıka’yı
Sonra Allah Teâlâ buyurdu ki: “Ben ikisinde affettim
Aralarında geçen savaşmayı (kaldırıp affettim)
 
Çünkü ben çok affediciyim (yapacaklarına da) aldırmam[56]
Sizde yine hayırlı işler yapmaya yönelin
 
Nebi aleyhisselâm bu güzel ikâle [57] çok sevindi
Ve yalvararak Allah Teâlâ’ya dua etmeye başladı
 
Sonra şöyle buyurdu: “Ey merhametlilerin en merhametlisi
İkram olarak âli beytin[58] günahını affeylemeni,
 
Onların ilmini ve hayırlı amellerini artırmanı
Çünkü Sen her şeye ezeli (devamlı) merhameti olansın”
 
 
****
 
Ey bana soru soran, “Bana ne sorarsan sor
Benim ilmim mirastır [59] ve ledünnidir” [60]
 
İstersen geçmiş zamanlardan sor
İstersen gelecek zamanlardan sor
 
Onların bütün haberleri (bilgileri) benim yanımda açıktır
Fakat bazı zaman onların sırları ifşâ olabilir[61]
 
İşte sana açık bir delili olan bir söz
Sana tafsilatlı olrak gelecekten haber veriyor
 
Dokuz ilmi[62], Farslıların hesabına göre
İsyanların olduğu dokuz karn [63] dan sonra
 
Farslar Araplara galip gelecek
Onları köpeklerin öldürüldüğü gibi öldürecekler [64]
 
Çirkin fitnelerin başlangıcı olacak
Hınzırların (domuzlar) karanlığı gibi bir karanlık (gelecek)
 
O zaman bütün ülkeler (birbiriyle) çarpışır
Kargaşa ve fesat çoğalır
 
Yeryüzü kendi üzerindekiler ile sarsılmaya başlar (deprem)
Tâ ki mutrafları [65] helak olur
 
 
***
Ey dâima necat (kurtuluşu) isteyen kişi
Şu söyleyeceğime kuvvetlice sarıl
 
Tılsımlı[66] bir hakikat olarak yaptığım işe yönel
Kabul edilenlerin hepsi tecrübe edilmiştir.[67]
 
Ben onu “Cünnet-ül Esmâ[68]
Dâiretü’l Celiletü’l Ahfâ[69] (olarak isimlendirdim)
 
Allah Teâlâ’nın bana gönderdiği bir hediyedir
Onu Cebrâil aleyhisselâm Muhtar’a[70] getirdi
 
Bedir gününde bize yardım etmek için, o zaman
Semâların melekleri ile bize imdât (yardım) eyledi
 
Buyurdu ki; “Ya Muhtar! Bil ve idrâk et ki;
Biz bugün Senin yardımına geldik (gece) yürüyoruz
 
Şübhesiz Senin Mevla Teâlâ’n bir ikram olarak
Bize şerefli bir tılsımı hediye etti
 
“Ya Habîballah [71] ömrüne yemin olsun ki
Vasfedilmekten çok yüce oldu
 
Çünkü onda Rabbimin İsm-i âzam-ı vardır
Biz onunla bütün âlemleri resm[72] ederiz”
 
(Bu tılsımı) Kim saadete mazhar ise
Onun boynunda gerdanlık hükmünde olur(sa)[73]
 
Ya da silah üzerine yazılmış hükmünde olur(sa)
Çok keskin ve kan akıtıcı kılıç gibidir
 
O anda Beşir aleyhisselâm beni çağırdı
Ve buyurdu ki; “Senin basîr olan Rabbin şu müjdeyi verdi
 
Sana öyle tılsım hediye etti ki, onunla düşmanlar
Kahr olup zehr olur. Öyleyse o Hâdiye şükür et”
 
Bunun üzerine kucağıma sahife düştü
Onun yazısı şerefli bir dâire şeklinde idi
 
Cebrâil aleyhisselâm dedi ki; “Yâ Ali! Onu al
Çünkü o Yüce Rabbinin sekinesidir.
 
Seni korktuğun kötülükten korur
Düşmanla karşılaşınca onları zayıflatır”
 
Sesini iştim fakat hayalini (kendisini) göremedim
Fakat bana gök kuşağına benzer olarak göründü[74]
 
Sonra benden ayrılıp bir iş yapar oldu[75]
Ve şöyle buyurdu: “Kalk sana Mevlâ’n kâfidir”[76]
 
Bilsinler ki kavmin meydanına indiğiniz (zaman)
“Onların sabahı ne kötüdür”[77] “Sen ise en şerefli”
 
Kâhredici olan Allah Teâlâ’nın isimlerinin sırrı
Onların üzerinde dönen şerlerine karşı (tılsımı kullan)
 
(Bende) Savaşın kızışmasından beri
Kesiyorum ve boyunlarını vuruyorum (koparıyorum)
 
Kavmin elleri zincirlendi
Pişmanlıktan ciğerleri parçalandı
 
İslâm askerleri galip geldi
Puta tapanlar üzerine
 
***
Bu mahlûkatın en hayırlısının davetidir
Muhammed [78] bize sıdkı (doğruluğu) getirdi
 
O bir gün ibadetlerin birinde
Kıbleye dönmüş olarak namazda
 
Lanetli Amr ve onunla beraber
Şeybe, Utbe ve dört kişi (hakkında)
 
Bedir’deki yedi kişinin geride kalanı
(O) [79] Onların zulmünü ve küfrünü almıştı
 
Arka arkaya kalpten darbe yemişlerdi
Ölümün tadını tattılar [80]
 
Alçak kavmin en eşkıyası ortaya çıktı
Çok savaşçı olanların heybeti ile karşılaştı [81]
Heybetinden müteessir oldu ve koşarak döndü
Bütün hüzün ve pişmanlığını ilan ederek[82]
 
Mustafa aleyhisselâm arkasında tarassut[83] ederek (durduk)
Nihayet çeneye kadar secdeye kapandı[84]

 

Onu (ridası ve izarı) kafa ile sırt arasına attı (iyice eğildi)
Çünkü secde için en aşağı şükür idi
 
Nebi aleyhisselâm bir süre öyle kaldı
Arkadaşları müşriklerin çirkin durumları görmeye başladılar
 
Allah O’na[85] şöyle vahyetti: “Eğer dilersen onunla beraber
Eğer iyilikleri olmayacaksa düşmanlarının elleri kurusun [86]
 
Fatıma Betül geldi (deve bağırsaklarını almıştı)
Râsül Mustafa’nın[87] gözünün nuru
 
Kınanmışların hepsine beddua etti
Apaçık bir beddua sonra dönüp gitti
 
****
 
Bunların başına gelen işin sebebi budur
(Bu) İsimlerin zikrini (bilin) ki manaları (olaylar) süslendi[88]
 
Onları (isimleri) güneş gibi daire içinde topladım
Bizzat aydınlatıcı olarak hissi (hayalî) değil
 
Bana onu Allah Teâlâ hediye etti
Onların şerefini artıran kişinin kadrini
 
Onu güzel Kûfe Şehrinde şerh ettim
Hikmetli manzumeler şekline getirdim
 
Onu kim okursa o kimseden şüpheler gider
Çünkü bizim özümüz hâlistir ve şüphe yoktur
 
İlimlerimiz nerede olursa deniz olacaktır
Ona dalan ondan inci çıkarır
 
Her kim bizimle münazara etmek isterse
Büyüklenmekten dolayı helak olmasından korkulur[89]
 
Ey onun (isimlerin) yoluna ulaşmak isteyen
Ârif [90]ol cahil olma
 
Onu ben nasıl yazdı isem o şekilde bırak
Ondan başkasını araştırıcı olma
 
Ey (dâireyi) yapan (koyan) kişi Allah’ın takvasını yerine getir
Şüphesiz onun İsm-i Âzam’da bir yeri vardır[91]
Kâinatın tamamı onunla ayakta durmaktadır
Rabt (bağlanmak) ve çözülmek onunladır.
 
Onun isimleri çok mukaddestir
O Musa aleyhisselâma parlak olarak göründü
 
Açıkça zuhur etmiş olarak görünce
Ailesine dedi ki “Ben bir ateş gördüm”[92]
 
Ona yaklaşınca etrafa yayılmış bir nur gördü
Onu hayrette bıraktı. Baktı. Kaçmaya çalıştı. (Ancak) dinledi.
 
Gördüğü şeye taaccüp ederek geçip gitti
Hicaplı olduğundan dolayı O’nu[93] görmemişti
 
O anda ezelî olan Rabb ona nida etti
Buyurdu ki “Ey Musa ben yüce Allah’ım
 
Korkma! Sen Tûvâ Vadisi’ndesin
Mukaddes kılınmış düzgün bir mekândasın
 
Nalinlerini çıkar, halıya basar gibi bas
Perdemizin asıldığı yer yüksek (makam)[94] dır.
 
Sen konuşmak için en emin bir yerdesin” [95]
Tebliğimi de en iyi dinleyensin
 
Onun ism-i âzamı ile sebat etti (Musa konuşabildi)
Kelîmismi O’nun (Musa) hakkında doğru oldu
 
Ey İsm-i Âzam’ın faydasını arzulayan kişi!
Yıldızlar gibi süslü(parlayan) isimleri hıfz eyle
 
Ey talepte ısrar eden, benim nezrim[96] ile başla
Çünkü onunla muradına edeb üzere hemen kavuşursun
 
Bizim nezrimiz gücünün yeteceği bir şeydir
Musibete uğramış kişiye kolaylık olsun diye
 
Kim bu dediğimizi kabul ederek karşılarsa
İstediğine kavuşmak nasip olacaktır
 
Biz nezrimizi şart kıldık[97]
Bu muhteşem daireye layık olan
 
Celâl ve minnet olan Rabb’imin isimleri
Paha biçilmez bir şeref sahibidir
 
Bu ancak tasdikten dolayıdır.
Onu kısa ve düzenli bir şekle koymak için[98]
 
Cahillik ile maksatlı aleyhinde konuşana deki
Bu maksadından vazgeç inatçı olma
 
Biz ancak yeryüzünün melikleriyiz
Hükmümüz doğu ile batı arasında geçerlidir.[99]
 
Değerli ilimden her bir manayı
Dünyanın başlangıcından kıyamete kadar
 
(Her şey) bize şuhûd derecesinde inkişâf[100] etti
Şüphe edenler zelil olacaktır
 
Onda söylenen her söz ki, o nastır.(Kesin hükümdür)
Bizim haberlerimizi anlatanın ta kendisidir.
 
Bizim virdimiz[101] her almak isteyene tatlıdır.[102]
Mesleğimiz her ârif olana kolaydır
 
Bunlar (isimler) kıymetli mevhibelerdir. (ihsan bağış)[103]
Mevlâ Teâlâ onu mahlûkatına vermiştir.
 
Altı isimdir ki senetle gelmiştir.
Harflerinin sayıları ondokuzdur
 
FERDÜN, HAYYUN, KAYYUMÜN,
HAKEMÜN, ADLÜN, isteyen kişiye
 
Sonra bitiminde onları diyen kişiye (KUDDÛSÜN)de [104]
Onunla nice nefisler temizlendi
 
Ona parlak bir daire ilave etti
Etrafında harfleri yuvarlaktır
 
Her bir harfin yanında kerrûb meleği [105] vardır.
Harf onun etrafında yazılmıştır
 
Allah Teâlâ’nın sanatı yazdığı şeyde yücedir
Sakın sözümü inkâr edici olma
 Onların adedi şerefli ondokuzdur[106]
Kâfirler için şiddetli bir ateş yakmışlardır[107]
 
Onunla her şehirdeki [108] sihri iptal ederim
Başlangıcından on ikisine kadar
 
Düşmanların sana gelirken geri çevrilir
Sana tuzak kurarak ve acele ederek (gelmiş olsalar da)
 
Altı ismi gizlice oku
Peşinden arka arkaya on tekbir getir
 
Onların korku ile hezimete uğradıklarını görürsün
Korkularından titremeye başlarlar
 
Yine bir sultan (devlet yöneticisi) ki zalim ve azgın
Öyle ki işin hakkında şaşkınlık içindesin
 
On defa deki; HAKEMÜN, ADLÜN
YA FERDÜ YA KUDDÛSÜ hemen gözü kör olur[109]
 
Kızgınlığının ardından sana gülecektir
Hem de zorluktan sonra ondan kolaylık göreceksin
 
İsm-i Âzam’ın bazı sırlarına kavuşan herkes
Şunu bilsin ki bu bir kul işi değildir.
 
Gizlenmesini istediğim sözü muhafaza et
Ey irşâd dairesine kavuşmuş olan[110]
 
Çünkü bu şerefli bir dâiredir
Vasıfları açıkça zuhur etmiştir.[111]
 
Onun mekânı gibi hiçbir mekân yoktur.[112]
Faydası hakkında yanımda kesin deliller vardır
 
O keskin vakıalara o bir kalkandır[113]
Hem hasta olan cinlenmişe de şifâ olur
 
Sonra kim durumunun darlığından şikâyet ederse[114]
Kazanç durumunda genişlik olacaktır
 
Aksi (insan)nın silahı için onu saklasın
Nefsi hakkında Allah Teâlâ’dan korksun
 
Ey okuyan sonra dinleyen kişi
Faydalanmak için sözümü muhafaza ederek dinle
 
Geçtiği gibi ondan bir iyilik ile
Manzum olan şerhinden daha önce şunu bil ki;
 
Taun’un[115] büyüklüğü için onu kullanmak fayda verir.
(Ancak) Kabul ederek akd edilen şartı almak gereklidir
 
Kim onu hafife alırsa
Onun izzeti hakkında zayıflığına hükmet[116]
 
Bu isimlerin azîmeti yücedir
Bir cahile verilmesi hususunda Rabb’ime yemin olsun[117]
 
Fakat en azimetlisi ve faziletlisi
Odur ki; kendisine hediye edilir o da kabul eder
 
Bir takım Acem harfleri[118] ki satır satır yazdırılmıştır
Zengin fakir onunla gecelettirilmiştir.
 
De ki gözüktü vakit gözüktü hem yaklaştı.
Deccali bekleyin, kim yalan derse azmıştır.
 
Çünkü o beldelerde dolaşır
Kulları arasında fitne çıkarır
 
Kim ki Allah Teâlâ ona yardım etmek ister
Ona bu sekineyi hediyedir
 
Sonra bilin ey kardeşler cemaati
Şüphesiz ahir zamanın azgınları
 
O âlemlerdeki azgınları zevklendirdiler
Sonra hevâlarına tabi olmaya yöneldiler
 
İlmi sevap isteyerek okumadılar
Ancak dünyada kolaylık için okudular[119]
 
Onların mal ile genişlemiş (zenginleşmiş) görürsün
Ve karınlarını haram ile doldurmuş
 
Bu yüzden insanları zillette görürsün
Zira âlimin (ayak) kayması bin kaymaya bedeldir
 
Zira âlimin musibeti amel etmediği zamandır
İlmiyle. Başkaları ise sormadığı zaman (helak olmakta)dır
 
Ey kullar (insanlar) o fitnenin tamamı
Onu icap ettiren devamlı zinadır
 
Âlemde bu çoğaldığı zaman
Onlara en kötü azap getirilmesinden korkulur
 
Deccal olan şu kâfirin fitnesi
Onu anlatmaya kitaplar yetmez
 
Şanı yüce olan Mevlâ’ndan iste
O zamana yetişen kişi
 
Bu fitnenin şerrinden seni koruması için
Her sıkıntı ve musibetin şerrinden
 
Kim güvende olmayı isterse
Her asır ve zamanda
 
Sözümüzün inceliğini temessük[120] etsin
Bizim emrimizden sapmasın
 
Çünkü biz kat’i (kesin) olarak
Her sıkıntı ve darlığa imdat (yardım) ederiz.
 
Ve Allah Teâlâ’dan isteriz. İsteyende öyle yapsın
Ondan başkasından hiçbir halde istemeyiz.
 
Ömrümüzü Salih ameller ile hitama (bitirmemiz)
Müminler için ölüm anında rahatlıktır
 
Kim fitnesiz ölürse (inancı bozulmadan)
Onun için en güzel iyiliktir
 
Sonra ikinci defa salât ve selâm olsun
Manaları ihtiva eden Nebi[121] üzerine
 
Muhammed [122] mahlûkatın en çok hamd edendir
O zirveye ulaşan en hayırlı kuldur
 
Bütün mahlukâtın aciz kaldığı mucizelerle
Bunda ne şek vardır ey genç ne şüphe
 
Onun âline ashabına [123] Onun arkasından gelen
Bazı kavimler ahdine vefâdan yüz çevirdiler
 
Salât ve selamın en temizi ebedî olarak
Yıldızlar parladıkça sabahın ziyası zuhur ettikçe[124]
 
Bu apaçık bir ercûzedir [125]
İçinde manalar ihtiva etmektedir
 
Acayip kelimeler açıklanmıştır
Altın değerinde nice acayipler bariz olmuştur
 
Onları daha önce hiçbir kitap ihtiva etmemiştir
Nüshaları asla ben derc etmedim [126]
 
Fakat o benim cilâi fikrimin kızıdır [127]
Bakir kafiyelerdir ki hiçbir mihir verilmemiştir[128]
Sonra toplanmış bir kelamdır. Reczinin[129] içindeki
Hazinesinden çıkarılmış cevherler (vardır)
 
Allah Teâlâ hibe ettiği şeyi bildirdi
Sakladığım şeylerden dolayı Allah Teâlâ’ya hamd olsun [130]

 Hz. Ali Kerremallâhü veche aleyhisselâm

 

CÜNNETÜ’L ESMÂ DÂİRETÜ’L AHFÂ

 cennetul esma

[1] Ahmed Ziyâeddin Gümüşhânevî, Mecmuat-ül Ahzab, s. 582. 597

[2] Hz. Ali kerrema’llâhü veche Ercüze Kasidesi’nde istikbâle dair bazı haberler de vermiştir. (18. Lem’a için bkz. Sikke-i Tasdik-i Gaybî, s. 132-141. Osmanlıca esas nüsha)

[3] İkra, 5

[4] Â’raf, 172

[5] “Seni şaşırmış bulup, doğru yola eriştirmedi mi?” Duha, 7

[6] Sallallâhü aleyhi ve sellem

[7] Mevlâ: Efendi, sahip, malik.

[8] Görünmeye başladı.

[9] Muttali: Öğrenmiş, haber almış, bilgi edinmiş.

[10] “O, hevâdan (arzularına göre) konuşmaz. Söyledikleri, kendisine indirilen bir vahiydir” Necm, 3-4

[11] Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem kendinden bahsetmedi.

[12] “Gözü oradan ne kaydı ve ne de onu aştı.” Necm, 17

[13] Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin affına sığınarak

[14] Hz. Ebû Tâlib aleyhisselâmın oğlu Ali’yim.

[15] Sallallâhü aleyhi ve sellem

[16]Haydar-ı Kerrar; Kerrâr, döne döne savaşan demektir. Hz. Ali savaşırken önünde kimse durmazdı.

[17] İslamı yaymak için İslam ordusu cihada çıktığından beri

[18] Radiyallâhü anh

[19] Hayber Seferi için

[20] (Kaside-i Ercuze’de geçen beyitleri daha iyi anlamak için bu kısmı önceden okumak faydalıdır.)

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, bir gün sabah namazını kılıp mescitte ashabıyla oturup sohbet ederken Cebrail aleyhisselâm Hayber Kalesi’ni fethetmesi gerektiği vahyini getirir. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin Cebrail’in getirdiği vahyi ashaba bildirmesinin ardından, ehl-i İslam olan ve din gayreti taşıyan herkes gaza niyetiyle Hayber Kalesi’nin fethine çağırılır. Bu çağrıya kulak veren yirmi bin Müslüman er, savaş tedariki görür. Yapılan bu hazırlıkların ardından İslam dinini sembolize eden alemlerini de omuzlarına alan ashap, Mekke’den Hayber’e doğru Hayber Kalesi’ni fethetme niyeti ile yola çıkar. Müslüman ordusu, Hayber’e varır varmaz Hz. Ömer radiyallâhü anh, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem tarafından Hayber Kale’sine elçi olarak gönderilir. Hz. Ömer, Hayber ehlini imana ve İslam’a davet etmek için kaleye gider fakat burada taş, sopa ve od ile karşılanır. Hz. Ömer’in İslam dinine olan daveti, yedi kapısı olan Hayber Kalesi’nin on iki beyi ve kale içinde yaşayan halk tarafından kabul edilmez. Bu olayın hemen ardından fetih süreci başlar.

İleriki günlerde sırasıyla Hz. Ebubekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman radiyallâhü anhüm İslam sancağını alarak ashap ile birlikte Hayber Kalesi’ne kaleyi fethetmeye gider. Lakin tüm uğraşlara rağmen ashaptan hiç kimse bu konuda bir türlü muvaffakiyet gösteremez. Üstelik ashaptan pek çok kişi şehit olur. Hayber’in yirmi gün geçmesine rağmen fethedilememesi ve pek çok kayıp verilmesi ashabın ve Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin müteessir olmasına sebep olur. Bu sırada Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, ashaba Hz. Ali kerreme’llâhü vecheyi sorar. Hz. Ali’nin gözlerinin hasta olması sebebiyle Hayber Kalesi’nin fethine katılmadığının Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme söylenmesinin ardından Allah Teâlâ’ın izniyle Hz. Ali’nin gözlerinin olağanüstü bir tedavi ile yani Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin ağzından tükürük çıkarıp sürmesiyle tedavi edilir.

“Allah’ın Arslanı” sıfatı ile bilinen Hz. Ali kerreme’llâhü veche, gözlerinin iyileşmesinin ardından hemen silahını kuşanıp Zülfikar’ı takar ve Düldül’e binip Hayber Kalesi’ni fethetme amacıyla tek başına yola çıkar. Hayber Kalesi’nin etrafındaki kırk arşınlık su dolu hendeği bir sıçrayışta sıçrayarak geçen Hz. Ali, bu davranışıyla herkesi şaşırtır. Hendeğin öbür tarafında Hz. Ali, Hayber Kalesi beyinin kardeşi Anter ile savaşmaya başlar. Hz. Ali Anter’i İslam dinine davet eder; ama Anter bu davete icabet etmez. İmana gelmeyen Anter, Hz. Ali’nin Zülfikar’ından eman bulamaz ve tek vuruşta atı ile birlikte iki parçaya ayrılmak suretiyle canını cehenneme ısmarlar. Kardeşinin öldürüldüğünü gören Amr, kısa bir şaşkınlığın ardından iki çuvalı üst üste giyerek kaleden dışarı çıkar ve Hz. Muhammed’i, Hz. Ali’yi öldürmek, ehl-i beyti esir etmek niyetiyle Hz. Ali ile savaşmaya başlar. Hz. Ali kerreme’llâhü veche, Dehhak’ın neslinden gelen ve onun kılıcına sahip olan Amr’ıda imana davet eder; ama Lat-ı Menat’a tapan Amr da kardeşi Anter gibi bu daveti kabul etmez ve Hz. Ali’nin Zülfikar’ının bir hareketiyle atıyla beraber iki parça olup ölür. Hz. Ali’ye hamle yapmak isteyen iki leşkerin de Hz. Ali’nin narası sayesinde sersem olup ölmesinin ardından Hz. Ali, Hayber Kalesi’nin kapısına yapışır ve otuz bin batman ağırlığında olan bu kapıyı yerinden koparır. Sonra bu kapıdan Hayber Kalesi’nin önündeki hendeğin üzerine köprü yapar. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem o sırada kaleden Hz. Ali’nin üzerine atılan olağanüstü ağırlıktaki kaya parçasını mucizevî bir şekilde Hz. Ali’ye haber verir. Hz. Ali de bu taşlardan İsm-i Azam duasını (Sekine Duasını) okuyarak korunur ve taşlara Zülfikar’ı karşı tutarak iki parça eder. Köprü üzerinden geçerek kaleye giren İslam askerleri, Hayber Kalesi’ndeki askerlerinin kimini kırar, kimini Müslüman yapar. Böylece kale fethedilir ve kalenin içindeki mallar, silahlar fethin yirminci gününde Müslüman askerleri tarafından ganimet olarak ele geçirilmiş olur.

BÜLBÜL, E. ( Haziran/2008 ). Hazret-İ Ali Cenkleri Üzerine Bir Tetkik İnceleme-Metin). Sivas: Cumhuriyet Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Lisansüstü Eğitim, Öğretim ve Sınav Yönetmeliğinin Türk Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı Halk Bilimi (Folklor) Bilim Dalı İçin Öngördüğü 221236 Yüksek Lisans Tezi. s. 95-96

[21] Radiyallâhü anh

[22] (Fakat fayda etmedi; Hayber Yahudileri teslim olmadılar)

[23] Sallallâhü aleyhi ve sellem

[24] Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme

[25] Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdular ki:

“Yarın sancağı öyle birisine vereceğim ki, Allah  ve resulünü sever, Allah  ve resulü de onu severler. Allah  kaleyi onun eliyle fethedecektir”

Ertesi gün sancağı Hz. Ali’ye verdi ve Hayber kalesini fethetti.”

(İbn-i  Hasan el-Kilabi’nin “Müsned-i Dimaşk” Hadis no: 27 / Az bir farkla aynı mealde: Siret-i İbn-i  Hişam c.3, s.334 / Müsned-i Ahmed bin Hanbel c.5,s.33 / İbn-i Sa’d’ın “Tabakat” c.3, s.158 / Tarih’üt Tabari c.2, s.93 / Tirmizi Hadis no: 3970)

[26] Zülfekar: (Zülfikâr) Çatal şeklinde iki başlı kılıcının adıdır. “sahip”, fakara “deldi” demektir. Kelimenin tamamı delici anlamına gelir.

Hz Ali kerreme’llâhü vechenin Uhud savaşında Kureyş’in önde gelen savaşçılarından dokuz kişiyi öldürdüğü, bu savaşta bedeninden yetmiş yara alarak son ana kadar peygamberi savunduğu, bu sebeple de Cebrail’in, “Zülfikar’dan başka kılıç, Ali’den başka da yiğit yoktur.”

(“La fata illa Ali, la saif illa Zülfekâr” لا فتى الا على لا سيف الا ذوالفقار) dediği rivayet edilir. Zülfekâr’ın Topkapı Sarayı’nda olduğu iddia edilir. Diğer rivayetlere göre Halife Ali’nin vasiyeti üzerine Necef’te denize atıldığı belirtilmiş ve sonradan Med’den gelen Ebu Müslim Horasani bulmuş.

[27] Aleyhisselâm

[28] “Babam Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ve ordusu zafer kazanacaktır.”

[29]“Gayretleri beğenilmiş olacak ve karşılığını görecektir”

[30] Hasan ve Hüseyin aleyhimesselâm

[31] Vedalaşma zamanı bulamadım.

[32] Oruç tutmayı adadım

[33]Velime: Düğün münasebetiyle verilen yemek. Sevinç ve saadet ifade eden her türlü merasim sebebiyle verilen ziyafetlere de velime dendiğini söyleyen olmuştur (Şevkânî, Neylü’l-Evtar, VI, Mısır t,y., 198) “Savaştan dönüşte verilecek yemeyi bile yemeden önce oruç tutmayı adadım.”

[34] Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme

[35] Behlül: Mizahı seven, Hayır sahibi, çok iyi kişi,

[36] Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem

[37] Anter

[38] Ölüm bizede ulaşacak korkusuyla meydandan kaçtılar

[39] Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin manevi gücü

[40] Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme

[41] Hayber’e sığınmış Yahudilere

[42] Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem

[43] Yahudiler

[44] “Ehl-i kitaptan inkâr edenleri, ilk sürgünde yurtlarından çıkaran O´dur. Siz onların çıkacaklarını sanmamıştınız. Onlar da kalelerinin, kendilerini Allah Teâlâ´dan koruyacağını sanmışlardı. Fakat Allah Teâlâ´nın azabı, onlara beklemedikleri yerden geliverdi. O, yüreklerine korku düşürdü; öyle ki evlerini hem kendi elleriyle, hem de müminlerin elleriyle harap ediyorlardı. Ey akıl sahipleri! İbret alın.” (Haşr,2)

[45] Yunus aleyhisselâm

[46] Kapının altına girerek köprü olması için destek verdim.

[47] Bkz: (BÜLBÜL, Haziran/2008 ), s. 95-96

[48] Bize bu kaleyi onlardan almamızı ihsan etti.

[49] Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin

[50] Toprağın Babası

[51] Sallallâhü aleyhi ve sellem

[52] Aleyhisselâm

[53] Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem

[54]Rızayı kazanmış kadın

[55] Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem

[56] “Allah böylece, senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlar, sana olan nimetini tamamlar, seni doğru yola eriştirir.” Fetih, 2

[57] İkal: İkl, bağ, bend. * Daha ziyade Arabların başlarına koyup sardıkları bağ, agel.

Burada geçmiş ve gelecek olayların birleştirilmesi

[58] Âl: Hz. Fatıma aleyhisselâm, Hz. Ali kerreme’llâhü veche, Hz. Hasan aleyhisselâm, Hz. Hüseyin aleyhisselâm

[59] Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemden direk alınan ilim

[60] Allah Teâlâ’dan ihsan edilen keşfî ilim

[61] Bazı zaman ben açıklayabilirim

[62] Havas kitaplarında kullanılan Dokuz rakamı esas alınarak yapılan cifir hesabı

[63] Karn: “Zaman, devre. * Bir insanın ortalama ömrü olan altmış sene. * Yüz yıllık zaman. Asır. * Boynuz. Hayvanda başın boynuz yerleri, boynuz yerinden sarkan saç. (Karn, iki mânaya gelir. Birisi, zamandan bir müddete mukterin olan ümmet, bir zaman ahalisi olan hey’et-i içtimaiye ki, “”hayrul kuruni karni”” hadis-i şerifi bu mânayadır. Bunda sivrilmek veya mukarenet etmek manası vardır. Bu mukarenet veya efradın yekdiğerine mukareneti veya bir peygamber, bir âlim, bir reis gibi büyük bir şahsiyete mukareneti mülâhaza olunur. Diğeri de müddet-i zamanın kendisine denir ki, asır gibi ekseriyetle yüz sene takdir edilmiştir.)”

[64] Hz. Ali kerreme’llâhü vechenin gelecekle ilgili ilk haberinin meali şu şekilde: “Dokuz karn sonra (Fürs), yani akvam ı Şarkiye, Â’râb üzerine hücum edecek, galebe edip Â’râbı hayvan gibi kesecek. Öyle müthiş fitneler ve karanlıktı musibetler ki: en karanlıklı gecelerden daha ziyade karanlık olacak. İşte Hazret-i Ali Radıyallahü Anh’ın bir keramet-i bahiresi ki kendinden beş yüz sene sonra gelen ve Ar ab Devlet-i Abbasiyesini mahveden ve hadsiz kütüb-i islâmiyeyi nehr-i Fırat’a döken ve Â’râbı gayet zalimane katleden Hülagû vakıa-i meşhuresini haber veriyor. Çünkü meşhur olan kam kırk sene değil o zamanın istilahınca ağleb-i ömür olan altmış seneden ibarettir. Çünki bir devir altmış senede değişir. Bu suretle İmam-ı Ali Radıyallahü Anh’ın hicretten otuz sene sonra Kûfe’de yazdığı bu Ercüze’deki dokuz defa altmış, otuza ilâve edilse beş yüz yetmiş oluyor ki. Cengiz’in ve Hülagû’nun hücum ve tahribat zamanıdır.”

Tarih: Hicrî 570. Yer: Bağdat. Hz. Ali kerreme’llâhü vechenin haber verdiği hâdise bakın nasıl aynen gerçekleşmiş.

“Hülâgû ordusu. Bağdat’ı kuşattı. Neft ateşleri ve mancılık taşları atmaya başladı. Kırk elli gün süren muharebe esnasında. İslâm dünyasının en gözde şehirlerinden olan Bağdat yakıldı, yıkıldı. Başvezir İbn-i Alkamî. barış teklifinde bulunmak üzere halifeden izin aldı ve muhasara ordusuna gitti. Orada diyeceğini dedikten sonra dönüp geldi. ‘Hülâgû. sizi makamınızda alıkoymak, hatta kızını oğlunuza vermek istiyor. Ecdadınızın Deylemlilere ve Selçuklulara tabi olduğu gibi, siz de bunlara itaat ederseniz. Müslümanların canını ve malını kurtarmış olursunuz, bir süre sonra da dilediğinizi yaparsınız’dedi.

Zavallı halife, bu yaldızlı sözlere aldandı. Çocuklarını ve ileri gelen devlet adamlarını yanına alarak Hülagû’nun yanına gitti, fakat soğuk karşılandı. Bir odaya alındı. Sonra İbn-i Alkamî, ‘Hülâgû, kızını halifenin oğluna verecek, siz de nikâh merasiminde bulununuz’ diye Bağdat âlimlerini, ediplerini, fakihlerini, davet etti. Takım takım geldiler. İşte tam bu sırada vahşet başladı. Hepsi halifenin gözünün önünde birer birer öldürüldü. Kendisini de keçeye sardılar. Moğol usulünce tekmelerle hurdaya çevirerek şehit ettiler. Daha sonra Bağdat’a girip katliama başladılar. Kırk gün süren bu vahşet esnasında sayılmaz yahut sayısına inanılmaz derecede insan öldürüldü. Değerli mal ve eşya yağma edildi. Manevi kıymetlerine paha biçilemeyen nefis kitaplar Dicle nehrine atıldı. Hülâgû taş üstünde taş, gövde üstünde baş bırakmadı.” (Ahmed Cevdet Paşa)

[65]Mutraf: Kendisine verilen bol nimetlerle azıp şımaran ileri gelenler.“dünya nimetleri ve şehvani şeyler hususunda geniş bir bolluğa ve nimete sahip kılınan” manasında kullanılır.

Mutrafîn, ise mal ve servet sahibi olmakla böbürlenip kendilerini Allah Teâlâ’dan müstağnî görme hastalığına sürüklenmişlerdir. Ayrıca üstünlük psikolojisi içerisinde kendilerinden başkalarını beğenmeyip küçümsemeleri ve her konuda kendilerini haklı sayarak rasûllerin getirmiş olduğu Allah’ın dinine karşı çıkmışlardır.

Kur’an-ı Kerim onların durumlarını şöyle anlatıyor: “Sizden önceki nesillerden akıllı kimselerin, (insanları) yeryüzünde bozgunculuk yapmaktan alıkoymaları gerekmez miydi? Fakat onlar arasında, ancak kendilerini kurtardığımız pek az kişi böyle yaptı. Zulmedenler ise kendilerine verilen refahın peşine düşüp mutraflaştılar (şımardılar) ve suç işleyen (kimse) ler olup çıktılar” (Hud, 116)

[66] Tılsım: Herkesin bilip çözemediği gizli şey. * Gizli sır. Fevkalâde kuvvet ve te’siri hâiz olan şey. * Definenin bulunmasına mâni olan mevhum şey.

[67] Söylediklerimi ben ve inananlar tecrübe ettiler

[68] Cünnet: Kalkan. Örtü, kadın başörtüsü. * Yağan. Halk arasında Cennet-ül Esma olarak söylenir.

[69] Şerefli Yüce Dâire

[70]Burada Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ve Hz Ali kerreme’llâhü veche işaret ediliyor

[71] Sallallâhü aleyhi ve sellem

[72] Çizeriz, seyrederiz,

[73] Kim değer verip boynunda taşırsa

[74] “Ve o en yüksek ufukta idi” Necm, 7

[75] “Sonra yaklaşmış ve inmiştir.” Necm, 8

[76] “Allah’a güven, Allah, vekil olarak yeter.” Ahzab 3

[77] Kureyş müşrikleri, Bedir’e çıkıp gelmeden önce, Mekke’de Kâbe’nin örtüsüne yapışarak Allah’tan yardım istemişler

“Ey Allah! İki ordudan en azîzine, iki cemaattan en kıymetlisine, iki kabileden en hayırlısına yardım et!” diyerek dua etmişlerdi.

Kureyş müşriklerii ve Müslümanları Bedir’de birbirleriyle karşılaştıkları zaman, Ebu Cehil de:

“Ey Allah’ım! Muhammed hısımlık ilişkilerini bize kestindi ve bize bilinmeyen bir şeyle geldi. Sabahleyin onu helak et!” dedi. Kendisi aleyhinde ilk hüküm veren, kendisi oldu

[78] Sallallâhü aleyhi ve sellem

[79] Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem

[80] Bir defa, Kâbe’de namaz kılarken, Ebû Cehil’in teşviki ile Ebû Muayt oğlu Ukbe, yeni kesilmiş bir devenin bağırsaklarını getirip, secdede iken üzerine koymuş, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem başını secdeden kaldıramamıştı. Kızı Hz. Fâtıma aleyhisselâm yetişerek, üzerini temizlemiş, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem namazını bitirdikten sonra etrafında gülüşen müşrikleri işaret ederek üç defa: 

“Allah’ım Kureyşten şu zümreyi sana havâle ediyorum” dedikten sonra:

“Ebû Cehil’i, Ebû Muayt oğlu Ukbe’yi, Haccâc oğlu Şu’be’yi, Rabîa’nın oğulları Utbe ve Şeybe’yi, Halef’in oğulları Übeyy ve Ümeyye’yi, sana havâle ediyorum.” diye isimlerini birer birer saymıştı. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin isimlerini saydığı bu azılı müşriklerin hepsi de Bedir Savaşı’nda katledilip, leşleri Bedir’deki “Kalîb” denilen kuyuya atılmıştır. (Bkz. el- Buhârî 1/65; Tecrid Tercemesi, 1/161 (Hadis No: 177) ve 2/377 (Hadis No: 314) ve 10/45, (Hadis No: 1544)

[81] Ebu Cehil; müşrikleri Müslümanlarla çarpışmaya kışkırtıyor ve:

“Sürâka b. Cu’şum’un ayrılıp yardımını kesmesi sizi aldatmasın!

O, ancak Muhammed’e ve ashabına vermiş olduğu sözün üzerinde durmuştur.

Kudeyd’e dönünce, onun kavmine ne yapacağımızı biliyoruz!

Utbe b. Rebia’nın, Şeybe b. Rebia’nın ve Velid b. Utbe’nin öldürülmeleri de, sizi korkutmasın!

Onlar çarpışacakları sırada acele ettiler, böbürlendiler.

Allah’a yemin ederim ki; bugün, Muhammed ve ashabını tutup urganlara bağlamadıkça dönmeye­ceğiz!

Sizden her biriniz, onlardan birisini öldürebilirsiniz!

Fakat, onları öldürmeyiniz, yakalayınız!

Dinlerinden ayrılmak için yaptıkları şeylerin, atalarının yapageldikleri ibadetlerinden, Lât ve Uzzâ’dan yüz çevirmelerinin ne demek olduğunu onlara öğreteceğiz!” diyordu. (M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/346-347)

[82] Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem “Yakında o cemaat bozguna uğrayacak, onlar arkalarını dönüp kaçacaklar!” (Kamer 45) âyetini oku­muştu

[83] Tarassut: Gözleme, gözetleme, dikkatle bakma

[84] Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem; Kureyş müşriklerinin harp meydanına geldiklerini görünce:

“Ey Allah’ım! İşte Kureyşliler! Olanca kibir ve gururları, kendilerini beğenmişlikleri ve övünücülükleriyle gelmişler, Sana düşmanlık etmekte ve Senin Resûlünü yalanlamaktalar!

Biz, Senden, onlara karşı bana va’d buyurmuş olduğun yardımını diliyoruz.

Ey Allah’ım! Sabahleyin onları helak et!” diyerek, Allah’a dua ve münâcatta bulundu.

Hz. Ömer der ki:

“Bedir savaşı olduğu gün, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem, ashabına baktı: Onlar 300 küsurdu.

Bir de, müşriklere baktı: onlar 1000’di ve daha da çoktu.

Kıbleye döndü. İki elini uzattı (kaldırdı).

Üzerinde ridası ve izarı vardı.

‘Allah’ım! Bana yaptığın va’dini yerine getir!

Allah’ım! Şu bir avuç İslâm cemaatını helak edersen, artık Sana yeryüzünde ibadet olunmaz!’ diyor, hiç durmadan Rabbinden yardım diliyor ve O’na yalvarıyordu.

Ridası omuzundan kayıp düştü.

Ebu Bekir gelip onu Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem omuzuna koydu ve arkasından ayrılmadı.

Nihayet, Ebu Bekir dayanamadı:

‘Ey Allah’ın Peygamberi! Rabbine niyaz ettiğin yetişir artık!

O, sana olan va’dini muhakkak yerine getirecektir!’ dedi .”

Bunun üzerine Yüce Allah Peygamberimiz Aleyhisselama indirdiği âyette:

“Hani, siz Rabbinizden imdad istiyordunuz da, o da, ‘Muhakkak ki, ben size meleklerden birbiri ardınca bin melekle imdad edeceğim!’ diyerek duanızı kabul etmişti” buyurdu.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem:

“(İnsanları) Müjdele Ey Ebu Bekir! Sana Allah’ın yardımı geldi!

İşte, şu Cebrail’dir. Nak’ yokuşlarının üzerinde, atının gemini tutmuş, harp silahı ve zırhı üzerindedir! Hücuma hazır haldedir!” buyurdu.

Hz. Ali kerreme’llâhü veche der ki:

“Bedir günü, savaş şiddetlendiği zaman, Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme sığınmıştık. O gün, insanların en cesaretlisi ve en kahramanı o idi. Müşriklerin saflarına ondan daha yakın olan kimse yoktu!”

“Bedir günü, biraz çarpıştıktan sonra;

‘Ne yapıyor bir bakayım? diye acele Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellemin yanına geldim.

Peygamberimiz Aleyhisselam, secdeye kapanmış, durmadan:

‘Yâ Hayy yâ Kayyûm! Yâ Hayy yâ Kayyûm!’ diyordu.

Çarpışmak için, savaş meydanına döndüm.

Resûlullahın yanına tekrar dönüp geldiğim zaman, o yine secdeye kapanmış, Hayy Yâ Kayyûm!’ diyordu. Sonra, tekrar çarpışmaya gittim. Tekrar dönüp geldiğim zaman, kendisi yine secdede bunu söylüyordu.

Yüce Allah, ona fetih ve zaferi ihsan etti.” (M. Asım Köksal, İslam Tarihi, Köksal Yayıncılık: 3/349.)

[85] Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem

[86] Önceki dip notta geçen devenin bağırsaklarını koyma meselesi

[87] Sallallâhü aleyhi ve sellem

[88] Bu olaylar bahsedeceğimiz isimlerin manaları içinde gizlidir. İşte bu cesaret bu isimlerin manalarından çıkan zuhurattır.

[89] Bir kimse ki ona itiraz ederse büyük bir helak ile karşılaşmasından korkulur.

[90] Ariflik âlimlikten üstündür. Marifet ilimden üstündür. Çünkü ârifler hikmet sahibidir.

[91] İsm-i âzam “büyük isim” demektir. İsm-i âzam vücudun zikridir. Lisan ile yapılamaz. Bütün vücuttan gelen bir sestir. Bunun zikri yapana ağır gelir. Yani zikir zerrelerden çıkarak yapılır. Hangi ismin İsm-i âzam olduğunu tayin etmekte çok zordur.

Allah Teâlâ’nın isimleri hakkında en büyük ifadesi ile isimlerde derecelendirmek yanlış olabilir. Gerçekte Allah Teâlâ’nın bütün isimleri büyüktür. Öyle ise bu ifâde niçin kullanıldı sorusu aklına gelebilir. Aslında rivayetler incelendiğinde aynı isimde birleşme olmadığı görülmektedir. Değişik ifadeler olması ismin, bir isim olmadığı ve zamanla ve insanlarda farklılıklar göstermesindendir.

Allah Teâlâ´dan başka ‏şeylerden yüz çevirerek, tam bir ihlâsla zikredilen her isim, İsm-i Âzam´dır, zira harflerin birbirine karşı‏‎ farklı bir ‏şerefi yoktur.

Fakat bütün isimler İsm-i Âzâm´ın çerçevesi içinde saklıdır. Şöyle ki, Ulvî ve süflî (dünya) alemde Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve selleme muhtaç olmayan bir nesne olmadığına göre, Hakîkât-ı Muhammediye ve İsm-i Âzâm birdir.

Hakîkât-ı Muhammediye de İnsan-ı kâmil´de tecelli eder.İnsan-ı kamil ise, bulunduğu zamanda İsm-i Âzam´ı görmede kullanacağın aynadır. Eğer bu aynayı bulamazsan bu isme ulaşamazsın. İnsânı Kâmili idrak etmek, İsm-i Âzam-ın göründüğü yer olarak bilmek demektir.

Hz. Âişe radiyallahu anhâ ile Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem arasındaki olan konuşma çok şeyleri açıklar.

“Fahri Âlem Muhammed Mustafa sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz bir gün şöyle yalvardılar:  

“Allah’ım! Ben, senin pak, güzel, mübarek ve yüce katında en sevimli olan, onunla dua edildiği takdirde hemen icabet ettiğin, onunla senden istenince hemen verdiğin, onunla rahmetin talep edilince rahmetini esirgemediğin, onunla kurtuluş talep edilince kurtuluş verdiğin isminle senden istiyorum.”

Başka bir gün Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Hz. Aişeradiyallahuanhâ´ya

“Ey Âişe! Kendisiyle dua edildiği takdirde icabet ettiği ismi, Allah Teâlâ’nın bana gösterdiğini sen biliyor musun?” diye sordu.

Hz. Âişe radiyallahu anhâ der ki:

“Ben: “Ey Allah´ın Resûlü! Annem babam sana feda olsun, onu bana da öğret!” dedim.

“Ey Âişe onu sana öğretmem uygun düşmez!” buyurdu. Bu cevap üzerine ben de oradan uzaklaşıp bir müddet tek başı‎ma oturdum. Sonra kalkıp, başını‎ öptüm ve:

“Ey Allah´ın Rasulü! Onu bana öğret” diye ricada bulundum.

O yine:

“Onu sana öğretmem uygun olmaz, Ey Âişe! Onunla senin dünyevî bir şey talep etmen uygunsuz olur” buyurdu.

“Hz. Aişe radiyallahu anhâ devamla der ki:

“Ben de kalkıp abdest aldım, sonra iki rekât namaz kıldım, sonra:

“Allah’ım! Sana Allah isminle dua ediyorum.

Sana Rahmân isminle dua ediyorum.

Sana Bir´rur-rahîm isminle dua ediyorum.

Sana bildiğim ve bilmediğim güzel isimlerinin hepsiyle dua ediyorum.

Beni mağfiret et, rahmet eyle” diye dua ettim.”

Hz. Âişe radiyallahu anhâ devamla der ki:

“Bu duam üzerine Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efendimiz güldü ve:

“İsm-i Âzam, senin yaptığın şu duanın içinde geçti” buyurdu.

Sonuçta Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem hangi ismin İsm-i Âzam olduğunu kesinlikle belirtmemiştir. Fakat işaretler buyurarak ismin dolandığı çerçeveyi biz acizlere beyan etmiştir.

Allah”,

el-Hayyu´l-Kayyûm”,

La ilahe illallah”,

er-Rahmanu´r-Rahim”,

Allahu´r-Rahmanu´r Rahîm”,

Allahu la ilahe illa huve´l-Hayyu´l-Kayyum”,

Lâ ilahe illa hüve´l-Hayyu´l-Kayyum”,

Rabb”,

Allahu lâ ilahe illâ hüve´l-Ahadü´s-Samedü´llezî lem yelid ve lem yüled ve lem yekün lehü küfüven ahad”,

el-Hannânu´l-Mennânu Bedî´u´s-Semâvat ve´l-ard zü´l-Celâli ve´l-ikram el-Hayyu´l-Kayyum”…

İsm-i âzam burada bulunmayan isimlerden de olabilir. Lakin hepsinde “Allah” kelimesi mevcuttur. Bu durumdan hareketle İsm-i âzam´‎ın “Allah” lafzı olduğuna görüşlerin yönelmesi vardır. Çünkü bu isim sıfat olmayıp, zat isimidir. Bütün isimleri ve sıfatları kendinde toplamıştır.

Bize göre her şahsın İsm-i Âzamı farklıdır. Çünkü böyle olması daha uygundur. İnsan yaratılış yönünden mükemmel yaratılmıştır. Fakat bu mükemmelliğin harekete geçmesi her insanda aynı merkezden olmaz. Çünkü terbiye edilebilecek vasıfta olan insanoğlu, aynı terbiye yolu ile terbiye olmadığı gibi, hepsi aynı manevî makamda olmadığı kesindir.

Büyükler buyurdu ki;

“Senin için uygun olanı biz söyleyebiliriz. Fakat sen kendin bulursan bu isimle tasarruf edebilirsin. Çünkü Allah Teâlâ sevdiklerine bu ismi bağışlar. Bağışladığı zamanda Allah Teâlâ’nın işlerine karışmamaya ve dünya nimetlerine rağbet etmediğin zaman olur ki, o zamanda istek diye bir şeyde sende kalmamış olur. O zamanda bilmek ve bilmemek sende aynı şeyler olmuştur.”

[92]“O, bir ateş görmüştü de, ailesine: “Durun, ben bir ateş gördüm, ya ondan size bir kor getirir, ya da ateşin yanında bir yol gösteren bulurum” demişti.” Tâhâ, 10

[93] “Musa, tayin ettiğimiz vakitte gelip Rabbi onunla konuşunca, Musa: “Rabbim! Bana Kendini göster, Sana bakayım” dedi. Allah: “Sen Beni göremezsin ama dağa bak, eğer o yerinde kalırsa sen de Beni göreceksin” buyurdu. Rabbi dağa tecelli edince onu yerle bir etti ve Musa da baygın düştü; ayılınca: “Yarabbi, münezzehsin, Sana tevbe ettim, ben inananların ilkiyim” dedi.” Â’raf, 143

[94] Kutsal yerlere ayakkabı ile girilmez

[95] “Ben şüphesiz senin Rabbinim; ayağındakileri çıkar; çünkü sen, kutsal bir vadi olan Tuva’dasın.” Tâhâ, 12

[96] Benim koyduğum adak usulü ile

[97]Kim ki; kabul edilen bir isteğe ulaşmak istiyorsa sorumlu olacağı bir adağı olsun. Bu manevi dairenin hediyesi olacaktır.

[98]İsimlerinin kadri o kadar büyüktür ki; onu ölçüye vuramazsın.

[99] “Kim buna kasten cahilane itiraz ederse, kabul ettirmeye çalışma. Biz güneşin battığı ve doğduğu yerler arasında büyük hüküm sahibiyiz.”

[100] İnkişaf: Açılma. Meydana çıkma. * Yetişme. * Terakki etme, ilerleme. * Gizli sırların bilinmesi.

[101] Bu sayacağımız isimler

[102]Bizim virdimiz avuçlayana güzel bir içecek, yaptığımız tasnif arif olana kolay gelir.

[103] Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem ve ehli beyt vasıtasıyla yaratılmışlara ihsan edilmiş en büyük ihsandır.

[104]فرد حى قيوم حكم عدل قدوس

[105] Mukarrebun (mukarrebîn): Büyük meleklerden bir zümre. * Takva ve ubudiyyet ile evliya derecesine gelmiş, Allah Teâlâ’nın indinde çok kıymetli ve mübarek büyük zâtlar. * Yakınlaşmış olanlar.

[106] Üzerinde ondokuz (muhafız melek) vardır. (Müddessir, 30)

[107] “Cehennemin bekçilerini yalnız meleklerden kılmışızdır. Sayılarını bildirmekle de, ancak inkâr edenlerin denenmesini ve kendilerine kitap verilenlerin kesin bilgi edinmesini ve inananların da imanlarının artmasını sağladık. Kendilerine kitap verilenler ve inananlar şüpheye düşmesinler. Kalblerinde hastalık bulunanlar ve inkârcılar: “Allah bu misalle neyi muradetti?” desinler. İşte Allah, böylece, dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola eriştirir. Rabbinin ordularını kendisinden başkası bilmez. Bu, insanoğluna bir öğütten ibarettir.” (Müddessir, 31)

[108] Veya zamandaki

[109] Basireti bağlanır yapmak istediğini yapamaz.

[110] Bu sözlerimizi duyan ve layık olan

[111] Tecrübe edenler görmektedir

[112] Durumu gibi

[113] Öldürücü darbelere

[114] Geçim darlığı, psikolojik durum

[115] Veba hastalığı.

[116] Belanın büyüklüğüne göre ondan faydalanmanın tek şartı inanman ve kabullenmendir. İnancında zayıflık olursa, onun büyüklüğü zayıflığa döner.

[117] Cahillere verilmesin, verilirse (kabul etmelidir, etmeyen cahildir)

[118] “Ucmin” ise o zamanın istılahınca Arabın gayrı Lâtince ve Frengî huruf (harfler) demektir.

[119] Dünya nimetine kavuşmak için okudular

[120] Temessük: tutmak, sarılma. Sıkıca tutma

[121] Sallallâhü aleyhi ve sellem

[122] Sallallâhü aleyhi ve sellem

[123] Salât ve selâm olsun

[124] (devam etsin)

[125] Ercûze: Her mısrası müfret olan,her mısrasında ayrı, ayrı sırları olan kaside

[126] Metinde Matvî: geçmektedir: Bükülü, dürülmüş, kıvrılmış şey.(ben dürülmüş saklı ilim bırakmadım)

[127] Fikir aydınlığımın doğurganlığıdır.

[128] Öyle ki o fikirlere dokunmak için değer verilecek baha ve değer bulunamamıştır

[129] Ercûzenin kısımlarında

[130] Size söylemediğim daha neler vardır.

İNDİR-PDF-2,5 MB

TANRIYI OYNAYANLAR YALAN SÖYLEMEYE MECBUR MUDUR?


The Dark Knight (2008) filminde;

“ şişşt, şişşşt..

 “ Batman’ın, Gotham’ı daha iyi bir yer yaptığını düşünüyor musun?

 Hm?

 “ Bana bak  “ bana bak! “ Batman’ın, Gotham’ı nasıl delice bir yere çevirdiğini gördün mü?

“ Gotham’da düzen mi istiyorsun?

 “o zaman Batman onun maskesini çıkarmalı ve kıskıvrak yakalamalı.

 “ Ve bunu yapmadığı her gün insanlar ölecektir.

 “ Bu akşamdan itibaren.

 “ Ben sözümün eriyim. Peki Joker kim?

 “ Eğer oyun oynayacaksak.. Karşı çıktığın yalan hangisi?

 “ …bir fincan kahveye ihtiyacım olacak.

 “ iyi polis, kötü polis , oyununa devam mı?

 “ Tam olarak değil.

The Dark Knight’da rahatsız edici olan şey, yalanı genel bir prensip düzeyine çıkarması, sosyal ve politik hayatımıza dair başlıca düzenlemelerin içine kadar sokmasıdır. Sanki toplumlarımız ancak bir yalan üstüne kurulu olunca, istikrarlı bir biçimde sürdürülebiliyormuş gibi. Sanki doğruyu söylemek -bu doğru Joker’de somutlaşır-

Doğru Dikkat dağıtıcı bir şeydir. Yani, toplumsal düzenin parçalanması.

 “ asla kafadan başlama.

 “ Yoksa kurbanın kendinden geçer.

 “ sonrakini hissedemez…

Finale doğru elden ele dolaşan Sıcak bir patates gibi işlev görmeye başlar. İlk önce Harvey Dent’dedir.

 “ Peki öyle olsun, Batman’ı içeri atın..

Yalan söyleyen kamu savcısıdır.

 “ Ben Batman’ım.

Kendisinin,- Batman maskesinin ardındaki gerçek Batman olduğunu söyler. Daha sonra, kendi ölümünü taklit eden Batman’ın yakın arkadaşı dürüst polis Gordon’la tanışırız.

 “ Beş ölü. İkisi polis.

 “ Bundan kolayca kurtulamazsın. Sonunda Batman bütün suçu yüklenir,

“ Fakat Joker kazanamaz.

Harvey Dent tarafından işlenen tüm suçları ve cinayetleri.

“ Gotham gerçek kahramanını istiyor.

Halkın savcısı, halkın hukuk sistemine güvenini sağlamak amacıyla bir suçluya dönüşmüştür. Buradaki düşünce şudur: Eğer sıradan halk hukuk sistemimizin özünün nasıl yozlaşmış olduğunu öğrenirse,- her şey yıkıma uğrar ve düzeni sürdürmek için bir yalana ihtiyaç duyarız.

“O bir kahraman “ Hak ettiğiniz bir kahraman değil, İhtiyacınız olan bir kahraman.

 “ Parıldayan bir şövalyeden farksız.

Burada yeni bir şey yok. Bu çok uzun zaman önce özellikle Platon ve daha sonra Immanuel Kant, Edmond Burke gibi filozoflar tarafından ileri sürülen eski kafalı, konservatif bir bilgeliktir. Bu düşünce hakikatin son derece güçlü olduğunu anlatır. Aynı zamanda gerçeğin ne olduğunu bilmesine rağmen, halktan insanlara yalan söyleyen, başka bir deyişle Platon’un “noble fable”(soylu masal) dediği şeyi anlatan poltikacının sinik olması gerektiğini söyler.

 “ ABD, Irak’ta  kitle imha silahları-

“olduğunu biliyor 

“ İngiltere, orada kitle imha silahları

“ olduğunu biliyor.

 “ Dünya üzerinde aktif istihbarat programları kullanan-

“bütün ülkeler  Irak’ın da bu kitle imha silahlarını-

“kullandığını biliyor.

 “ Kendi Şii popülasyonuna karşı 45 dakika içinde

“bunu etkinleştirebiliyor. “Seçim onun ve eğer bunlardan kendi kendine

“kurtulmak istemezse, ABD bir koalisyon yürüterek-

“barış adına  onu silahsızlandıracaktır.

Şimdi dürüst olalım. Muhalif basınıyla, demokratik seçimlerle falan boyun eğen,- sonuna kadar meşru, yalnızca bize hizmet eden halkın iktidarına dayalı bir devlet düşünelim. Fakat yine de, son derece demokratik devletlerde, iktidarın nasıl işlediğine dikkatlice bakarsanız gerçek otoriteyi ve iktidarın otoriteye ihtiyacı- olduğunu görebilirsiniz, o sanki her zaman orada, tüm zamanların en çok söylenen mesajının satırları arasında yer almaktadır:

“evet, evet. Biz legal seçimlerle demokratikleştik.”
“Fakat aslında sizinle ne istersek Onu yaparız.”
“ Çünkü olması  gereken de bu.
 “ Çünkü bazen, hakikat yeteri kadar iyi değil. 
“ Bazen insanlar daha fazlasını hak ediyor.
 “ Bazen insanların inançlarının
“ödüllendirilmesi gerekiyor. 

Bir şiddet eylemiyle karşı karşıya kaldığımızda- Theodore Dostoyevski’nin “Karamazof Kardeş”lerde ki meşhur ifadesiyle bugünlerde  çok popüler olan günümüzün en basmakalıp laflarından birine gönderme yapmak yerinde olur:

“Eğer tanrı yoksa her şey mübahtır.”

Bu ifadedeki en önemli sorun, tabii ki Dostoyevski’nin de en önemli sorunu, bunu yapmış olmasıdır. Dostoyevski’nin öne sürdüğü iddia edilen bu ifadeyi ilk kullanan 43 yılında Jean Paul Sartre olmuştur. Fakat en önemli nokta bu ifadenin yanlış olmasıdır. Bugün bile içinde bulunduğumuz berbat durum tamamen bunu anlatır. Bu ifade kesinlikle şudur:

Eğer Tanrı varsa, her şey mübahtır;

 sadece tanrıya inananlar için değil aynı zamanda Tanrıya inanmayanlar ama kendilerini ilahi iradenin doğrudan bir aracı olarak görenler için de. Eğer kendinizi ilahi iradenin doğrudan bir aracı olarak görür ve meşrulaştırırsanız, sonrasında elbette bütün dar ufuklar ufak tefek ahlaki değerlendirmeler ortadan kaybolacaktır. Hala bu daraltılmış terimlerle doğrudan tanrının aracısı olduğunuzu nasıl söylersiniz?

Bu aynı zamanda aşırı dinci dediğimiz insanlara ait bir düşüncedir de, ama sadece onlara ait değildir. Totalitarizm diye adlandırdığımız konseptin her biçimi kendisini ateist diye göstersin ya da ateist olarak gösterilsin, bu şekilde işler.

Kaynak:
THE PERVERT’S GUİDE TO IDEOLOGY / Normüstü İnsanın  İdeoloji Rehberi (2012)

THE PERVERT’S GUİDE TO IDEOLOGY / Normüstü İnsanın İdeoloji Rehberi (2012)


Yönetmen: Sophie Fiennes      

Senaryo: Slavoj Zizek   

Ülke: İngiltere, İrlanda

Tür: Belgesel

Vizyon Tarihi: 07 Eylül 2012 (Kanada)

Süre: 136 dakika

Dil: İngilizce

Müzik: Magnus Fiennes             

Oyuncular:    Slavoj Zizek

Türkçe Altyazı: Dilek Tunalı&Ceren Tunalı

Özet

İşbirliklerini sürdüren süperstar filozof ve akademisyen Slavoj Zizek ile yönetmen Sophie Fiennes, şimdi de yaratıcı sinema yorumlarını kullanarak psikanalizin ideoloji hakkında neler söyleyebileceğini bizlere gösteriyor. Söz ettiği filmlerden kurulan sahnelerin içinden bize seslenen Zizek, bu parçaları ideolojik yansımaları yönünden incelerken altta yatan gerçek mesajlarını imliyor.

 The Sound of Music / Neşeli Günler´den Full Metal Jacket´a, John Carpenter´ın They Live / Yaşıyorlar´ından The Dark Knight / Kara Şövalye´ye, hatta Titanic´e kült klasiklerin yanı sıra, haber bültenleri ve propaganda filmleri de bu eğlenceli ve kışkırtıcı belgesel çalışmanın “av”ları arasında

Belgesel Metni

They Live / Yaşıyorlar (1988)

Sana bir seçenek sunuyorum:
“ Ya bu gözlükleri tak Ya da şu çöp kovasını yemeye başla

Zaten ben epeydir Bu çöp kovasından yiyiyorum. İşte bu çöp kovasının adı İdeolojidir. Bunun Maddesel gücü- Aslında benim yediğimi görmemi engelliyor. Bizi köleleştiren şey yalnızca gerçekliğimiz değil. İdeolojinin içinde olduğumuz zamanlardaki trajik durumumuz şudur: Ondan kaçarak- rüyalarımıza sığındığımız noktada aslında İdeolojiye yeniden hapsolmamızdır.

1988 yapımı ‘They Live’ kesinlikle Hollywood solunun unutulmuş başyapıtlarından biridir. John Nada’nın hikayesini anlatır. Elbette “Nada” İspanyolca’da “Hiçbir şey” demektir. Fiziksel içeriğinden mahrum bırakılmış Saf bir “özne”. Los Angeles’ta sağda solda sürten evsiz bir işçi Bir gün, terk edilmiş bir kiliseye girer ve orada içi güneş gözlükleriyle dolu tuhaf bir kutu bulur. Bunlardan birini takarak Los Angeles sokaklarında yürürken bir tuhaflık sezer; bu da, gözlüklerin aslında İdeolojiyi-eleştiren-gözlükler olarak çalışmasıdır. Gözlükler, tanıtım, afiş ve benzeri tüm reklam propogandalarının altındaki gerçek mesajı görmeyi sağlar. Büyük bir tanıtım afişi hayatınızın tatilini yapacağınızı vaat ederken- gözlükleri taktığınız anda- beyaz zemindeki- gri görüntüyle karşılaşırsınız.

Söylendiği gibi, Post-ideolojik bir toplumda yaşıyoruz. Anlamımız değiştiriliyor, başka bir deyişle- kendini feda eden, görevini yapan- özneler olarak değil, fakat zevk özneleri olarak irdeleniyoruz. Gerçek potansiyelinizi keşfedin. Kendiniz olun. Tatmin edici bir hayat edinin. Gözlükleri taktığınız zaman- demokrasi içinde bir diktatör göreceksiniz. İşte bu sizin görünür özgürlüğünüzü ayakta tutan görünmez bir buyruktur. Bu tuhaf ideolojik gözlüklerin Varoluşundaki açıklama- “Invasion of the Body Snatcher”(Merih’ten Saldıranlar) filminin bilinen hikâyesidir. İnsanlık halihazırda uzaylıların köntrolü altındadır.

 “ Hey dostum “Bunu ödeyecek misin?

 “ Bak dostum, bugün bela istemiyorum, tamam mı?

 “ Ya öde şunu ya da yerine bırak

Yaygın düşünceye göre ideoloji bizim doğrudan bakışımızı engelleyen, bulanıklaştıran bir şeydir. Ideoloji bakışımızı saptıran gözlükler olmalı- ve ideolojinin eleştirisi de tam tersi bir şey, mesela, gözlükleri çıkarırsınız ve nihayet şeylerin gerçek halini açıkça görebilirsiniz. “They Live” adlı filmin karamsarlığı, burada açıkça, dikkatlice doğrulanmıştır,- bu tamamiyla illüzyonun doruk noktasıdır: Ideoloji bize kolayca dayatılmış bir şey değildir. Ideoloji, bizim sosyal dünyamızla kurduğumuz spontan ilişkidir.

- Her bir anlamı Nasıl algıladığımız gibi. Biz bir şekilde İdeolojimizden zevk alıyoruz.

 “ Pekala

İdeolojinin dışına çıkmak acıtır. Acılı bir deneyimdir. Kendinizi buna zorlamalısınız.Filmde, John Nada’nın, Arkadaşı John Armigate’ye- gözlüğü denemesi konusunda ısrar ettiği sahnede- bu durum mükemmel bir şekilde gösterilmiştir

“ Hadiii, seninle kavga etmek istemiyorum.

 “ Kavga etmek istemiyorum hadi ama! “ Hayır! Kes şunu!

İşte bu sahne filmin en tuhaf sahnesidir. Mücadele sekiz-dokuz dakika sürer.

 “ Tak şu gözlükleri dedim!

Belki çok akıldışı görünebilir ama, neden bu genç adam- gözlükleri takmamak için bu kadar şiddetle karşı koyuyor?

 Kendi yalanında yaşıyor olduğunun gayet farkında gibidir. Gözlükler hakikati görmesini sağlayacaktır fakat,- bu hakikat can yakıcı olabilir. Size ait bir yığın illüzyonu paramparça edebilir. İşte bu, kabul etmemiz gereken bir paradokstur.

“Tak şu gözlükleri! Tak şunları!

Özgürlüğün en şiddetli hali. Özgür olmaya zorlanmanız gerekir. Eğer bu ani mutluluk ve benzeri şeylere kolayca inanırsanız,- hiçbir zaman- özgür olamazsınız.

 “ Bak!

THEY LİVE / Yaşıyorlar (1988)

The Sound of Music (1965)

 Özgürlük acıtır. Psikanalizin temel kavrayışı haz ile basit mutlulukları birbirinden ayırmaktır. Bunlar aynı şeyler değildir. Zevk, kesinlikle rahatsız edilmiş, bozulmuş hazdan alınan zevktir,- hatta acıdaki hazdır. Ve bu aşkın faktör, yükümlülük ve mutluluk arasındaki- belli ki basit olan ilişkiyi rahatsız eder, bozar. Burası aynı zamanda ideolojinin- özellikle de dinsel ideolojinin var olduğu bir alandır.

Bu da aklıma ünlü bir örneği, devasa bir Hollywood klasiği olan ‘The Sound of Music’i getiriyor. Hepimizin bildiği gibi hikaye, hayat dolu, enerjisi dorukta olan bir rahibeyle ilgilidir.

- Nihayetinde seksüel enerjiyle dolu olan bir rahibe. Yani bir bakıma rahibeliğe zorlanmış bir rol.

 “ Oh, saygıdeğer annemiz çok özür dilerim, kendimi tutamadım –

“Kapılar açıktı ve tepeler . “ çağırıyorlardı ve ben de önce…

 “ Maria, buraya özür için çağrıldığını düşünmemiştim.

 “ Oh, lütfen kutsal annemiz lütfen bağışlanmama izin verin.

 “ bir, iki, üç Bir, iki, üç.

 “ bir, iki, üç. Şimdi hep beraber adım atalım…

Böylece Başrahibe onu çocuklarına bakacağı Von Trap ailesinin yanına gönderir-

“ Altında.

 “ Kurt, çalışmamız gerekiyor… bana izin verir misiniz?

 Tabii ki bu arada Baron Von Trap’a- aşık olur. Maria bu durumdan çok rahatsızdır, kendini denetleyemez manastıra geri döner.

“ Birbirimize baktığımız zamanlar oldu…

 “ Ah kutsal annemiz güçlükle nefes alıyorum.

 “ Peki senin ne durumda olduğunu anlamasına izin verdin mi?

 “ Eğer verdiysem bile bilmeden olmuştur,-

“işte beni mahveden de bu, ben orada Tanrının hizmetindeydim. 

Hiç şüphesiz bu filmi ilk kez izlediğim eski Komünist Yugoslavya’da, tam olarak bu sahneyi, ya da daha kesin bir biçimde- bu tuhaf hedonistin ya da bildiğimiz şekilde, başrahibenin nasihatini takip eden sahnede:

“Geri dön ve bu adamı baştan çıkar, bu yolu takip et.” “arzularına ihanet etme…”Yani “gördüğün her dağa tırman”diye başlayan bir şarkı; daha çok Arzunun onaylanması bakımından- utandırıcı da. Filmdeki bu üç dakika sansürlenmişti.

 “ Her dağa tırman.

 “ Yükseğe uç ve aşağıya in.

 “ Tüm gizli yolları yürü.

 “ Bildiğin tüm gizli yolları.

Sanırım sansürcü çok zeki biriydi. Muhtemelen ateist bir Komünist olsa da, Katolik inanıştaki kışkırtıcı gücün nerede olduğunu biliyordu.

 “ ‘Rüyalarına kavuşuncaya kadar.

 Eğer Katolik propogandayı dikkatlice okursanız ve eğer gerçekten anlamaya çalışırsanız, size sundukları şey aslında nedir?

 Bu durumda konu cinsel hazları yasaklamakla ilgili değildir. Bu daha çok, bir kurum olarak kiliseyle ve bu örnekte seksüel arzularıyla, başı dertte olan inanan arasındaki sinik sözleşmedir. İşte bu da size verilen üstü kapalı müstehcen bir onaydır. İlahi bir “Büyük Öteki” tarafından kuşatılmışsınızdır. İstediğiniz her şeyi yapabilirsiniz. Zevk alın.

 “ Bir rüya yetecektir…

Bu müstehcen sözleşme, özünde, Hıristiyanlığa- ait değildir. Bir kurum olarak Katolik Kilisesine aittir. En saf haliyle bir kurum mantığıdır.

 “ Her dağa tırman.

İşte burada yine ideolojinin nasıl işlevselleştiğini görüyoruz. Yalnızca feragat etmek, acı çekmek tarzında açık bir mesaj değil: Ama gerçekten gizli bir mesaj: Feragat ediyormuş gibi görünüp her şeye sahip olduğun bir mesaj.

Coca Cola “hayatın gerçek tadı” Different Dances (2000)

Bu aralar psikanalist arkadaşlarım tipik bir şeyden bahsediyorlar- çözüm bulmak için gelen hastaların- Kendilerini suçlu hissettiklerini söylüyorlar- Ancak aşırı haz nedeniyle ya da kendi moral değerlerinin tersine işleyen- duyguları ve sorumlulukları yüzünden değil. Tersine, tam anlamıyla hazza erişemedikleri için suçluluk duyduklarını söylüyorlar. Mutluluğu yakalayamadıkları için.

Aman tanrım, çölün ortasındasınız ve çok susadınız

- Coca Cola’dan başka içecek bir şey var mı?

 Kusursuz bir meta. Neden mi?

 Marx’ın çok uzun zaman önce söylediği gibi; “bir meta hiçbir zaman satın aldığımız ve tükettiğimiz sıradan bir obje değildir”.

Bir meta, teolojik bir obje hatta bunun da ötesinde metafiziksel hoşlukları olan bir şeydir. Varlığı mutlaka görünmez bir aşkınlığı yansıtır. Ve Coca colanın klasik reklamı namevcut ve gizli bir niceliği işaret eder. Coca cola “hayatın gerçek tadı” ya da ‘İşte Cola budur’-.

 “Bu” veya “Gerçek” olan nedir?

 Bu sadece kimyasal analiz yoluyla tespit edilen veya tanımlanabilen Coca Colanın başka bir olumlu ifadesi değil daha fazlasını istemeye yarayan- bir gizemdir. .

İşte bu benim ‘Arzumun-Nesne- Bağımlı tanımlanamaz aşırılığıdır. Nasıl adlandırdığımızın önem taşımadığı bizim şu post-modern toplumumuzda, bir şeylerden zevk almaya zorlanıyoruz. Keyif almak tuhaf ve sapıkça bir göreve dönüşüyor. Cola’daki paradoks; susamanızdır, içersiniz ve herkesin bildiği gibi , içtikçe daha da susarsınız.

Arzu, hiç bir zaman herhangi bir şeyin arzusu değildir. O her zaman arzunun kendisi için vardır. Arzu, arzuyu sürdürmek içindir. Belki de arzuya ilişkin nihai korku onun içini sonuna kadar doldurmak ve böylece artık daha fazla arzuyla karşılaşmamaktır. Arzunun kendisini yitirmek nihai melankolik bir deneyimdir. Yalnız, önceki dönemlerde bu aşırılığı reddettiğimiz ve sadece gerekli ihtiyaçlar için tüketim yaptığımız, mesela “susadıysan su içersin”gibi doğal geri dönüşlerle de İlgili değildir. Buna asla geri dönemeyiz. Bu aşırılık artık sonsuza dek bizimle.

Hadi o zaman biraz Cola içelim. Hava iyice ısınıyor,

 Bu artık gerçek ‘cola’değil, İşte problem de bu. Biliyorsunuz, bu geçiş dışkısal bir boyutu yüceltmeyle ilgilidir. Mesela Coca Cola soğuk servis edildiğinde, kesinlikle çekici bir şeydir- fakat aniden bir bok’a dönüşebilir.

 İşte şimdi, metanın  o bilinen diyalektiğine sahiptir. Şimdi burada metanın nesnel ya da gerçeklik ilkesine dayalı- özelliklerinden bahsetmiyoruz. Burada sadece üretim fazlası bir kaypaklıktan söz ediyoruz.

Kinder Sürpriz Yumurta

 ‘Kinder Sürpriz Yumurta’. Baştan çıkarıcı bir mal. ‘Sürpriz Yumurta’nın yani bu abartılı nesnenin sürprizi, yani onu arzulamanıza neden olan şey işte burada maddileştirilmiştir. Görünenin altında, yumurta şeklindeki çikolatanın içindeki boşluk- plastik bir oyuncakla doldurulmuştur. Tüm hassas denge işte bu iki boyut arasındadır: Satın aldığınız, yumurtaya benzeyen bir çikolata ve ondan arta kalan, muhtemelen Çin’de çalışma kampı benzeri bir yerde üretilmiş olan ve sizin bedavaya elde ettiğiniz artığı/fazlası. Çikolata tabakasının, sizi çikolatanın içindeki objeyi arzu edilen bir metaya dönüştüren -Platon’un Agalma dediği, sizi değerli bir insan yapan- içsel bir hazineye doğru derin bir yolculuğa çıkarmadığını düşünüyorum. Ben tam tersi olduğunu düşünüyorum. En yüksek hedefe doğru ilerlemeliyiz, dış yüzeyden kusursuz bir şekilde zevk alabilmek için nesnenin tam merkezindeki altın madeni en büyük hedefimiz olmalı. İşte kabullenmekte zorlandığımız, antimetafiziksel ders budur.

‘Ode to Joy’(Mutluluğa Özgü) Dokuzuncu Senfoni-Beethoven

Şu meşhur ‘Ode to Joy’(Mutluluğa Özgü) ne anlama gelir?

 Bu yaygın olarak insanlığın mutluluğuna, tüm insanların kardeşliğine ve özgürlüğüne dair bir övgü olarak algılanır. Bu iyi bilinen melodide gözleri yerinden fırlatan şey evrensel uyumluluktur. Birbirine tümüyle tezat olan bir çok- politik harekette kullanılabilir. Nazi Almanya’sında yoğun olarak büyük toplumsal olayları kutlamak için kullanıldı. Sovyetler Birliği’nde Beethoven çok rağbet görürdü ve Ode to Joy bir nevi komünist propoganda – şarkısı olarak çalınırdı. Çin’deki büyük kültür devrimi sırasında neredeyse batılı müzikler yasaklanmasına rağmen Dokuzuncu Senfoni kabul gördü.

Progresive bir burjuva müziği olarak çalınmasına izin verildi. Zimbabwe’nin önceki hali Güney Rodezya’daki aşırı sağ, ırk ayrımcılığının kaldırılmasını- erteleyebilmek için bağımsızlığını İlan etmişti. Böylece Güney Rodezyanın birkaç yıllık bağımsızlığı ve yine o eski ‘Ode to Joy’ şarkısı tabii ki- sözleri değiştirilerek ülkenin milli marşı olmuştur.

Diğer bir yandan, Abimael Guzman Peru’daki aşırı sol gerilla grubunun ‘Sendero Luminoso’, yani ‘Işıldayan Yol’un lideri olarak Devlet Başkanı Gonzalo olmuştur. Gazetecilerin en çok hangi müzikten hoşlandığını sorduklarında,o Beethoven’ın 9. Senfonisi yani- ‘Ode to Joy’ yanıtını verir. Almanya bölündüğü zaman, Olimpiyatlara her iki Almanyanın da katılması ve bir Alman’ın altın madalya alması durumunda da Doğu ya da Batı Almanya’nın milli marşları yerine yine ‘Ode to Joy’ çalınmıştır.Hatta bugün bile ‘Ode to Joy’ Avrupa Birliğinin gayrı resmi marşıdır. Aslında Osama Bin Laden’in başkan Bush’u kucakladığı, Saddam’ın, Fidel Castro’yu sarmaladığı, beyaz ırkçıların Mao Tse Tung’a sahip çıktığı, ve hep beraber ‘Ode to Joy’u söyledikleri- evrensel kardeşliğe ilişkin sapkın bir sahneyi düşleyebiliriz. Bu herkese uyar. Zaten her ideoloji Böyle işlemek zorundadır. Bu sadece bir yorum değil. Bu tıpkı içinde bütün olası anlamlara açık olan boş bir sandığın her daim çalışması gerektiği gibi bir şeydir. Bu, patetik bir şeyler yaşadığımızda, hepimizin duyduğu içten gelen coşkulu bir histir ve şöyle deriz: “Aman Tanrım, çok etkilendim, burada derin bir şeyler var.”Fakat asla bu derinliğin ne olduğunu bilemezsiniz. Bu bir boşluktur. İşte burada tabii ki bir tuzak var. Buradaki tuzak doğal olarak- çerçevenin tarafsızlığır. O hiçbir zaman göründüğü kadar etkisiz değildir.

Clockwork Orange (1971)

Clockwork Orange’ın giriş sahnesindeki- Alex’in perspektifinden düşünüyorum.

 “ Kendimizi bitkin, yorgun ve tasalı hissediyorduk

“ biraz güç bir akşam olmuştu. Arabayı başımızdan savdık ve Son bir kadeh için durakladık.

Peki, Clocwork Orange’ın sonuna doğru sinik bir suçlu olan kahramanımız, Beethoven’ın ‘Ode to Joy’u söyleyen kadını gördüğünde,- niye böylesine- kendinden geçmiş ve büyülenmiştir?

 “ Ah Kardeşlerim, bir an, büyük bir kuş

“Milkbar’ın içinde süzülüyordu,-

“ve tüm melanki tüylerim diken diken oldu.

“Bir melanki kertenkele gibi bu ürperme vücudumdan yükselip, yukarı, aşağı inip çıkıyordu.

 “ Çünkü Söylediği şarkıyı biliyordum.

 “ Ludwig Van Beethoven’ın anlı şanlı 9. senfonisinden bir parçaydı.

Ne zaman ideolojik bir metin tüm insanlığın”kardeşlik ve mutlulukla” birleştiğini falan söylese,- hemen şunu sormalısınız: “Tamam da tümü derken, gerçekten tümünden mi bahsediyorsunuz?

“yoksa birileri bunun dışında kalmış olabilir mi?”

Clockwork Orange’daki kabahatli Alex’in- bu dışlama alanıyla özdeşleştiğini düşünüyorum. Ve büyük dahi Beethoven kelimenin tam anlamıyla- bu dışlanmışlığı beyan etmektedir. Bir anda bütün bu müzik tonu karnavalesk bir ritme dönüşür. Görkemli güzelliğini kaybetmiştir.

 “ Özür dilerim kardeşim, Bunu iki hafta önce sipariş etmiştim

“gelip gelmediğine Bakabilir misiniz lütfen?

 “ bir dakika.

Bu vulgar müziği Alex mağazadan tam içeriye girdiğinde- duymaya başlarız ve bu andan itibaren hareketlerinden kendini evinde gibi hissettiğini anlarız. Suyun içindeki balık gibidir.

 “ Pardon hanımlar. Beethoven dünyasal kardeşliğin, ya da ne bileyim işte biz özgürlüğü, şan ve şerefi paylaşan mutlu, büyük bir aileyiz , tarzı yakıştırmaların ucuz yollu bir kutsayıcısı değildir.

 “  Sevimli değil mi sevgilim?

 Bugün yanlış bir biçimde kutlanan, ve bütün resmi olaylarda duyduğunuz birinci bölüm,- İdeoloji olarak açıkça Beethoven’la özdeşleşmiştir, ve hemen arkasından, ikinci bölüm resmi ideolojiyi rahatsız eden, resmi ideolojinin hatalarını ortaya çıkarıp buna baskı yapan ve evcilleştiren, gerçek hikayeyi anlatır. İşte Beethoven bu nedenle yapması bu kadar zor- bir şeyi gerçekleştirmiştir. O daima ideolojiyi eleştiren katıksız bir müzik çalışmasının içindeydi. Eğer klasik ideoloji Marx’ın Kapital’inin 1.cildinde hoş bir biçimde formüle ettiği gibi işlem görseydi: “”Sie wissen es nicht, aber sie tun es.” “Ne yaptıklarını bilmiyorlar” “ama yine de yapmaya devam ediyorlar.”

West Side Story (1961)

Sinik (sinmiş-pusmuş) ideoloji fonksiyonları şu şekilde işler: “Ben ne yaptığımı gayet iyi biliyorum” “fakat hala buna rağmen bir şey yapmıyorum.” Fakat bu paradoksal düşünce topluluğu Bernstein ve Sondheim’ın West Side Story’nin ünlü “Officer Krupke”şarkısında bir şekilde gösterilmektedir.

 “ Hey sen! “ Ben mi, memur Krupke?

 Evet sen!! “ seni karakola götürmemem için

“bana bir tek sebep söyle serseri.

 “ Sevgili… “sevgili memur Krupke, anlamalısınız

“bizi bu hale getiren, yetiştirilişimiz.

 “ annelerimiz keş, Babalarımız ayyaş.

 “ Ey Tanrım, doğal olarak serseriyiz! “Memur Krupke, çok sinirlisiniz.

 “ bizler suçlu değiliz, yanlış anlaşıldık…

Birkaç müzik parçasıyla bu suç çetesi, neden suçlu olduklarını, gayet açık bir şekilde anlatır.

 “ …derinlerde, içimizde iyilik var, dokunulmamış iyilik var! “en kötümüz bile, aslında çok iyi! Aslında her şey, orada olmayan polis memuru Krupke’ye anlatılır.

 “ …çok dokunaklı bir hikaye.

 “ Herkese anlatayım! “ Sadece hakime söyle. İçlerinden biri hakim rolünü üstlenir: “ Sayın Hakim,, ailem bana kötü davrandı.

 “ durmadan ot içip, bana bir nefes bile vermezlerdi. Sonra psikolojik açıklamalar başlar: “ …O burada olmamalı.

 “ Bu terapi koltuğuna ihtiyacı yok, onun sadece iyi bir kariyere ihtiyacı var.

 “ Toplum ona berbat bir tuzak kurdu

“ve artık sosyolojik olarak bir hasta! “ Evet hastayım! “ Hepimiz, hepimiz hastayız…

Buradaki paradoks, bütün bunları nasıl biliyor ve neden hala yapıyorsunuzdur?

 İşte bu ideolojinin sinik fonksiyonudur. Bunlar asla göründükleri gibi acımasız suçlular değiller. Belki küçücük mahrem rüyaları vardı. Bu rüyalar bir çok anlama gelebilirdi. Hatta son derece sıradan şeyler bile olabilirdi.

İngiliz ayaklanması Ağustos 2011

Hadi şimdi de 2011 Ağustos’undaki İngiliz ayaklanmasına bakalım. Buradaki ayaklanmaların bilinen, liberal açıklaması gerçekten ‘Memur Krupke’ şarkısının tekrarına benziyor. Bu ayaklanmayı sadece, suçluların vandalist isyanına bağlayamayız. Bu insanların düzenli bir aile yaşantısı içinde olmadan, düzgün bir eğitim almadan toplumdan izole edilmiş şekilde- gettolarda nasıl yaşadıklarını, anlamanız gerekir. Düzenli bir iş beklentileri bile yok. Fakat bu da yeterli değildir, çünkü insanoğlu maddi koşulların sıradan bir ürününe indirgenemez. Şüphesiz bizi belirleyecek olan bu maddi koşulları ya da kendi evrenimizi kurarken etrafta olan şeylere nasıl tepki vereceğimizi değerlendirirken..hepmiz bir miktar özgürlükler çerçevesinde düşünüyoruz. Muhafazakar çözüm, daha çok polise ihtiyacımız olmasıdır. Acımasız yargılamaların üstesinden gelebileceğimiz mahkemelere ihtiyacımız var. Sanırım bu çözüm son derece basit. David Cameron’a kulak verecek olursak,- söyledikleri makul görünmektedir, göstericiler birilerini dövüyorlar, evleri yakıyorlar, fakat daha korkunç olanı- insanların bir takım şeyleri ödeme yapmadan almalarıdır. Hayal edebileceğimiz son şey! Çok sınırlı da olsa, Cameron belki haklıydı,- argümanında ideolojik bir aklama bulunmamaktaydı. Bu bütün insanların predominant ideoloji tarafından yakalandığı fakat farkında olmadıkları bir tepkisellik, ki bu ideoloji onlardan tüketim hakları alanıyla ilgili ideolojiye karşı- hoyrat bir şekilde eyleme geçmelerini talep ediyor. Bu tepki hakim ideolojiye yakalanmış, fakat bu ideolojinin ondan talep ettiği şeyin bu ideolojik tüketim alanında- bir tür vahşi bir role bürünmeyi talep ettiğinin farkına varacak araçlara sahip olmayan insanların tepkisi. Bu eşitlik, adalet vb kavramlarla mücadele eden, büyük parçalara ayrılan ideolojinin yer aldığı, belirlenmiş sosyal ve ideolojik çerçevenin sonucudur. Tek işlevsel ideoloji tam anlamıyla tüketimdir,- sonrasında hangi protesto biçimiyle ne elde ettiğin hiç önemli değil. Her şiddet aslında sizin bir şeyleri kelimelere dökemediğiniz bir eylemi işaret ediyor. Hatta en acımasız eylemlerinde bile sembolik bir tıkanmayı harekete geçiriyor.

Taxi Driver (1976)

Taxi Driver’daki en önemli şey, şiddetli bir taşkınlığı, radikal bir şekilde- intihar boyutuna taşımasıdır. Bu noktada kolayca tarif edilen taksi şöforü Travis’in eciş bücüş kişiliğine ilişkin- çıtkırıldım psikolojilerle, işimiz olmaz. İdeolojiyle işimiz olmalı.

 “ Dinleyin bok kafalılar, “ Burada artık buna daha fazla katlanamayan bir adam var.
 “ Buna izin vermeyecek bir adam…
 “ Dinleyin sik kafalılar, .
 “ Burada artık buna daha fazla katlanamayan bir adam var.
 “ Yüzüne tükürülmesine rağmen ayakta kalmış bir adam
“Yavşaklara, köpeklere, iğrençliklere, boka püsüre karşı durmuş bir adam.
 İşte burada Karşı çıkan biri var.

Taksi Driver’daki, kahramanımız Travis, Judy Foster’ın canlandırdığı genç fahişe tarafından rahatsız edilir. Onu rahatsız eden şey, her zaman olduğu gibi özellikle kendi fantezileridir. Yani kızla ilgili fantezileri. Gizli arzularına kurban ettiği kız… Fanteziler sadece bireylerin özel konuları değildir. Fanteziler, ideolojimizi oluşturan temel dolgulardır.

 “ Bakma şu adama.

Fantezi, psikanalitik perspektifte temel olarak bir yalandır. Bu bakımdan yalan değil, sadece bir fantezidir Ama hakikat değildir; yalnızca bir fantezi manasında bir fantezi değil, daha çok ‘fantezi, süreklilikte önemli bir boşluğu doldurur’ anlamına gelen bir yalan. Bir şeyler bulanıklaşmaya, başladığı zaman, bir şeyleri gerçekten anlamakta zorlandığımız zaman, fantezi kolay bir yanıt temin eder. Fantezinin olağan şekli bir sahne yaratmaktır,- Ama bu, arzu ettiğim şeyi elde ettiğim bir sahneyi değil, kendimi başkaları tarafından arzu edilirken düşlediğim bir sahneyi temsil eder.

The Searchers  (Çöl Aslanı) 1956

‘Taxi Driver’ belki de John For’un olağanüstü geç dönem klasiklerinden ‘The Searchers’ın (Çöl Aslanı) onaylanmamış bir yeniden çevrimidir.

 “ Sürüyle…?

 kafaderisi alıyorum.

Her iki filme de, kahraman, kötü davranıldığı sanılan genç bir kadın kurbanı kurtarmaya çalışır. The Searchers’deki genç bir kadın olan Nathalie Wood kaçırılıp bir Kızılderili şefin karısı olarak yaşamıştır. Taxi Driver’de ise genç Jodie Foster, insafsız bir kadın tüccarı tarafından denetlenmektedir.

 “ Sürüngenlerle, aşağılık heriflerle çıkıp-

“kendini satmak mı istiyorsun?

 “Alçak bir pezevenk için mi?

 “Koridorlarda bekliyorsun?

 “ Geri kafalı olan ben miyim?

“  Gerikafalı sensin.

 “ ben senin yaptığın gibi katillerle,

“serserilerle yatmam .

Buradaki görev, daima kurban olarak kabul edileni kurtarmaktır. Fakat gerçekten kahramanı böylesi bir şiddete iten derin kuşku, kurbanın sıradan bir kurban olmamasıdır. Kurban sapıkça bir şekilde, kendisini kurban konumuna düşüren durumdan hoşlanmakta ve bunu devam ettirmektedir. Kısaca açıklarsak, kadın kurtarılmayı istememekte, karşı koymaktadır.

 “ Hadi eve gidelim Debby.

Ve işte bu büyük bir problemdir. Eğer buradan politik bir boyuta sıçrayacak olursam, bu durum insani müdahle olarak da tanımlanan Amerikan militarizminin en büyük problemidir. Irak’tan, Vietnam’a kadar yarım yüzyıldır, onlara hep yardım etmek isteriz ama gerçekten bunu kabul etmediklerinde ne olacak?

Taxi Driver (1976)

 Bu yorucu tıkanmanın sonucu sadece bir şiddet patlaması olabilir. Filmin sonuna doğru Travis’i bir cinayetler serisi içinde- infilak ederken görürüz. Genç kızın etrafındaki bütün insanları ve pezevenkleri öldürür. Şiddet yalnızca soyut değildir. Bizim kavramsal eşleştirme adını koyduğumuz şeyle ilişkili, belli bir iktidarsızlığı örtmek isteyen- gerçeğe acımasız bir müdahaledir. Ne olup bittiği hakkında berrak bir fotoğrafa sahip olamazsınız.

Neredeyiz?

 Tamamıyla aynısı Oslo’da Anders Behring Breivik’in korkunç şiddet patlamasıyla işlediği cinayetler için de geçerlidir. Oslo başkanlık binasının önüne bir bomba attıktan sonra yine Oslo’ya yakın bir adada sosyal demokrat parti üyesi- bir sürü genci öldürmesidir. Birçok kişi bu durumu kişisel bir cinnet olarak- savuşturma çabasında olmuştur. Fakat Breivik’in manifestosunun okunmaya değer olduğunu düşünüyorum. Açıkça bu şiddetin nasıl ortaya çıktığı, sadece terörize edilmiş değil aynı zamanda kanunlaştırılmış olan- küresel kapitalin belirsizliği ve anlaşılmazlığına karşı bir tepkidir.

Bu tıpkı Taxi Driver’ın sonunda- Travis Bicke’nin katliamına benzer. Orada zar zor, ayakta durabilirken elini sembolik bir silah gibi kendi kafasına doğrultur. Açıkça, tüm bu şiddetin bir intihar olduğunu gösterir. Bir bakıma, Taxi Driver’daki Travis doğru yoldadır. Birdenbire şiddet patlamasının içinde olup bu şiddeti kendinize yöneltebilirsiniz fakat daha spesifik olan şey kendi içinizde sizi yöneten sizi hakim bir ideolojiye bağlayan şeyin ne olduğudur.

Jaws (1975)

 “ Pippin?

 Pippin?

 Steven Spielberg’İn Jaws’ında köpekbalığı, plajda insanlara saldırmaya başlar. Bu saldırı ne anlama gelir?

Köpekbalığı neyi temsil etmektedir?

 Bu noktada bu sorunun farklı,, birbirini dışlayan cevapları vardır. Bir tarafta bazı eleştirilerin ifade ettiği gibi köpekbalığı, sıradan Amerikalıları endişelendiren yabancı tehdidini simgeler. Köpekbalığı aynı zamanda Amerikalı yurttaşları tehdit eden doğal felaketleri, tayfunları ya da- Göçleri de simgelemektedir.

Diğer taraftan, enterasan olan bir şey de filmi çok beğenen, Fidel Castro’nun, Jaws’ı çok açık bir şekilde bir tür- solcu Marksist bir film olarak, köpekbalığını da sıradan Amerikalıları sömüren acımasız sermaye metaforu olduğu yönünde düşünmesidir.

 Peki Doğru yanıt hangisidir?

Ben hem hepsinin, hem de hiçbirinin olduğunu iddia edebilirim. Bütün dünya ülkelerindeki sıradan insanlar gibi Amerikalıların da birçok korkusu vardır. Bir çok şeyden korkarız. Belki de bizden daha düşük düzeyde, olduğunu düşündüğümüz göçmenlerin ve benzeri insanların bize saldırmalarından ve soymalarından, korkabiliriz. Çocuklarımıza tecavüz etmelerinden korkabiliriz. Doğal felaketlerden, kasırgalardan, depremlerden Tsunamilerden ve ahlaksız politikacılardan korkarız. Bize her istediklerini yaptırabilen büyük şirketlerden korkarız. Köpekbalığının fonksiyonu tüm korkularımızı tek bir şeye yönelterek bütün bu korkuları tek bir korkuda birleştirmektir.

 “ Gülümse diyorum sana orospu çocuğu…

Böylece gerçeklikle ilgili deneyimimiz çok daha basitleşir. Şimdi bunu niye söylüyorum?

 Çünkü belki de insanlık tarihindeki ideolojinin en uç örneği olan Anti semitik- Nazi Faşizminin benzer bir yönde yol almış olması- değil midir?

 20’lerin sonu ve 30’ların başında sıradan bir Alman vatandaşını düşünün. Bulunduğu pozisyon, soyut anlamda- tıpkı küçük bir çocukla aynıdır. Tümüyle ambale olmuş durumdadır. Toplumsal otorite, sembolik düzen- onun bir Alman işçi, , banker veya benzeri bir şey olduğunu, ama hiçbir fonksiyona sahip olmadığını söyler. Toplum ondan ne istemektedir?

 Neden hiçbir şey düzgün gitmemektedir?

 Durumu algılamasının yolu ona yalan söyleyen gazetelerden geçer. Enflasyon nedeniyle işinden olmuştur. Bankadaki tüm parasını kaybetmiştir. Morali iyice düşmüştür… Peki tüm bunların anlamı nedir?

 Trıumph Of The Wıll (1935)

Orijinal faşist rüya -tabii ki tüm ideolojilerdeki Rüyalar gibi pastayı almak ve yemektir. Sıklıkla işaret edildiği gibi Faşizm, son derece tutucu bir devrimdir. Evet devrim; ekonomik gelişme, modern endüstri.. Fakat bununla birlikte hiyerarşik toplumu sürdüren hatta yeniden yaratan bir devrim. Modern ve verimli fakat aynı zamanda bir sınıf ya da diğer karşıtlıklar tarafından denetlenemeyen- hiyerarşik değerler tarafından kontrol edilen bir toplum. Şimdi burada, Faşistlerin bir sorunu var, çünkü antogonizm, sınıf mücadelesi ve diğer tehlikeler kapitalizmin özünde bulunan şeyler. Kapitalizmin tarihinden de bildiğimiz, modernleşme ve endüstrileşme, eski değişmez ilişkilerin parçalanması, dağılması anlamına gelmektedir. Bu sosyal çatışma anlamına gelmektedir. İstikrarsızlık kapitalizmin işleyiş şeklidir.

Peki bu konu nasıl çözülür?

 Basit. Toplumda işlerin ne kadar da yanlış gittiğini anlatan İdeolojik bir anlatı kurmamız lazım,- sadece bu toplumun gelişiminin özünde varolan gerilim nedeniyle değil, daha çok zorla içeriye giren davetsiz yabancılarla ilgili olarak. Yahudiler sosyal yapımıza nüfuz edene kadar bir sorun yoktu. Sosyal yapımızı sağlığa kavuşturmanın yolu Yahudileri gözden çıkarmaktı. Jaws’da köpekbalığına yapılan operasyonla aynı şey. Dünya kadar korkunuz vardır ve bu korku yığını kafanızı karıştırır, tıpkı tüm bu kafa karışıklığının ne anlama geldiğini bilmediğiniz gibi. Ve bu karmaşıklık yığınının yerini çok net bir figürle değiştirirsiniz, Yahudilikle: Böylece herşey açıklığa kavuşur.

 John Major, Birleşik Krallığın Başkanı Zamanındaki ideolojik bir kampanya

“ Bekar ebeveynli ailelerin  sosyal güvenlik fonunu kesmenin bir yolu

“bu raporla kısmen teşvik edilmiştir. “sosyal güvenlik departmanı hızla artan bekar annelere ayrılan-

“ve önümüzdeki on yıl sonunda-

“neredeyse 5 milyon pound’a ulaşabilecek-

“sosyal yardım  bütçesinden

“korkmuştur. “Fakat bekar ebeveynlerle ilgili mesele

“ giderek John Major’un temel mücadelesinin altında yatan

“nosyon olarak  görünmektedir.

 Hatırlayın, 20 ya da 30 yıl önce- John Major, Birleşik Krallığın Başkanı olduğu zaman ahlaklılığa dönüş gibi ideolojik bir kampanya vardı. Toplumdaki tüm kötülükler- yalnız ve işsiz annelerle tasvir edilen geleneksel bir- rivayete yüklenmişti. Burada olduğu gibi şiddet acaba varoşlarda mıydı?

Tabii ki yalnız ve işsiz anneler- Çocuklarına bakamazlar, onların eğitimleriyle ilgilenemezlerdi. Tabii ki bütçemizde büyük bir açık var, ve paramız yok, çünkü evli olmayan anneleri desteklemek zorundayız falan filan. İdeolojik bir yapıda hayal dünyanızı sabitleştirecek buna benzer bazı sahte somutluklara- ihtiyacınız vardır ve daha sonra bu imge bizi harekete geçirir. İdeolojinin bir tür filtre olduğunu düşünün. Yani bir tür çerçeve, sıradan gerçekliğe- baktığınızda her şeyin değiştiği- bir çerçeve. Fakat hangi anlamda? Bu durum çerçevenin her şeyi içine dahil ettiği anlamına gelmesin; Bu sadece çerçevenin sonsuz bir kuşku dehlizine açılması anlamına gelir.

The Eternal Jew (1940)

Yahudiliğe Anti-Semitik bir açıdan bakarsak;- Yahudiliğe ait figürün nasıl da önem arz eden bir çelişkiye- sahip olduğunu anlarız.

Film hakkında geniş bilgi bkz:

DER EWİGE JUDE (1940) Sona Kadar Yahudi.

Yahudiler aynı zamanda hem aşırı entelektüeldir

Yahudi matematikçiler, gibi, hem de bayağıdırlar.

Düzenli yıkanmazlar.

Masum kızları daima baştan çıkarırlar falan filan…

İşte bu ırkçılık için son derece tipik bir durumdur. Diğerinin gizli seks partilerinden nasıl zevk aldığını falan hayal edersin, çünkü ırkçılıkta- öteki yalnızca düşman değildir. Öteki genellikle bir tür sapıkça eğlenceden zevk alan ya da tam tersi biçimde- bizim eğlencemizi, mutluluğumuzu çalmaya çalışan biri olarak görülür, her zaman söylediğimiz gibi, bizim yaşam tarzımızı bozmak/rahatsız etmek maksadıyla.

Trıumph Of The Wıll (1935)

Bu noktada Nazi ideoloji yapısının oluşturduğu tüm ögeleri gözden düşüren sıradan, basit tuzağa düşmemeli ve onların hepsini proto-faşist olarak yaftalamamaya dikkat etmeliyiz. Bugün faşizmle ilişkilendirdiğimiz bu unsurların çoğunu işçi hareketinden aldığını unutmamalıyız. Çok sayıda insanın birlikte yürümesi, görevimizin bir parçası olan disiplin; Nazilerin doğrudan doğruya soldan, Sosyal demokrasiden- aldıkları ögelerdir. Şimdi insanların b bu “dayanışmasıyla” ilgili olarak Nazilerin dünya görüşü hakkında birkaç kavramdan bahsedeyim. Tanrım, bu dayanışma kavramında aslında kötü olan hiç birşey yok. Sorun, bu dayanışmanın hangi insanlar için olduğu. Eğer “insanlar” derken, ‘Volksgemeinschaft’ yani, düşmanın otomatik olarak dış mihrak olarak görüldüğü- bir komuniteden bahsediyorsanız, nazizmin, tam ortasındayız demektir.

Cabaret (1972)

Elzem olan şey İdeolojiyi bağlı olduğu yere yerleştirmektir. Daha açık bir örnek verelim. ‘Cabaret’ filminden bilinen bir şarkı ‘Tomorrow Belongs To Me’ (Yarınlar Bana Bağlı).

 “ çayırlardaki güneş yazdan kalma bir sıcaklıkta-

“ormanda geyik özgürce koşuyor…

 Bazı arkadaşlarım Bob Foses’ın ‘Cabaret’ filmini, İzledikten ve- bu şarkıyı duyduktan sonra nihayet bu kadar duygusal etki yaratan bu kadar derin olan şeyin, faşizmin, ne olduğunu anladıklarını sandılar. Fakat bu özellikle kaçınılması gereken bir hatadır. Bu şarkı son derece sıradan, populer bir şarkıdır. Şans eseri, filmi çektikleri sırada Musevi bir çift tarafından bestelenmiştir. Güzel bir ironi. Eğer sadece müziğe değil de, özellikle sözlere dikkat ederek, nasıl bestelendiğine bakarsanız:

“BİR ULUSUN UYANIŞI YARINLAR BANA AİT..”

Kimileri bunu önemsemeden sözcükleri az biraz değiştirerek tamamen radikal solcu ya da, Komünist bir şarkı hayal edebilir.

 “ fakat sonra bir fısıltı; yüksel, yüksel diyor…

Alman Hard Rock grubu ‘Rammstein’ Volkerball 2006

Alman Hard Rock grubu ‘Rammstein’ Sıklıkla Nazilerin askeri ikonografisine, Yakın durduğu ve Bu tip parçalar söylediği yolunda suçlanmıştır. Fakat birisi onların gösterilerini yakından dikkatle gözlerse net bir şekilde, ne yaptıklarını görecektir. ‘Reise Reise’ onların emsal oluşturacak en iyi parçalarıdır.

 “ Reise, reise, Seemann reise

“herkes kendi işini bir şekilde yapar

“insanlara mızrak attılar diğer balıklara attıkları gibi-

“ Der andere zum Fische dann. Der andere zum Fische dann

Remmstein’in oynadığı Nazi ideolojisinin minimal unsurları libidinal yatırımın saf unsurları gibidir. Haz, olması gerektiği, ya da olduğu gibi, kimi tiklere indirgenmiştir: yani, hiçbir ideolojik anlam içermeyen bir takım vücut hareketlerine. Ramstein’ın yaptığı şey ise- bu unsurları Nazi eklemlerinden ayırıp bağımsız bir hale getirmektir. Onlardan ideoloji öncesine ait bir haz almamıza izin verir. Nazizmle mücadele etmenin yolu, Nazilerin atfettiği anlam çerçevesini yok sayarak bu unsurların keyfini çıkarmaktan geçer, geriye kalan göründüğü gibi gülünçtür. Böylelikle, Nazizmi bünyesinden çıkararak onu küçük düşürmüş olursunuz.

Peki, İdeoloji bunu nasıl yapabilir?

 Bu ideoloji öncesi unsurlar nasıl bir araya getirilebilir?

 Bu tür unsurlar bir nevi rüşvet gibi görünebilir. İdeolojinin yöntemi, bizi ayartıp kendi yapısına alarak bize ödeme yapmasıdır. Bu rüşvet, belki zevk almaya kodlanmış tüm hareketlerin, hazla yoğunlaştığı salt libidinal bir ödemedir/rüşvettir. Ya da bunlar kolektif disiplinin dayanışma unsurları, bir grubun kaderi için, mücadele etmesi gibi daldan dala atlayan ucu açık ögelerdir. Tüm bunların hepsi ayrı ayrı kendilerini farklı ideolojik mecralara açan, yerleşik olmayan unsurlardır. Şimdi bizim tüketiciliğimizin en dikkat çekici bölümüne gelelim. İzninizle bir yudum alayım…

 ‘Starbucks’ kahvesi.

İtiraf etmeliyim ki, düzenli olarak içiyorum. Fakat kabul etmeliyiz Sturbucks’tan bir cappucino satın aldığımızda, aynı zamanda bir yığın ideolojiyi de satın alıyorsunuz. Hangi ideolojiyi?

 Bilirsiniz, bir Sturbucks mağazasına girdiğinizde çoğunlukla her zaman şu mesajı içeren, bir takım posterler görürsünüz: Evet, bizim cappucinomuz Diğerlerinden daha pahallı olabilir- Fakat- İşte şimdi hikaye başlıyor:

Biz kazancımızın yüzde birini Guatemala’daki çocukların- sağlığına ayırıyoruz. Sahra’daki çiftçiler için su tedarik ediyoruz, ya da ormanları koruyabiliyoruz, organik kahve yetiştiriyoruz… Falan…falan… Ben bu zeki çözüm karşısında hayran kalıyorum. Saf tüketimciliğin var olduğu eski günlerde, bir ürün alıp sonra kendinizi kötü hissederdiniz. Aman tanrım, Afrika’da insanlar- açlıktan ölürken ben sadece bir yiyiciyim. Buradaki düşünce, saf kafa karıştırıcı tüketimimizi etkisizleştirecek bir şey yapmamız gerektiğiydi. Mesela, herhangi bir, Yardım kuruluşuna katkı yapıp yapmadığınızı bilmiyorum. Burada Sturbucks’ın sizin için kolaylaştırdığı şey- bir tüketici olmak, kötü bir bilinçten arınmış bir tüketici.- çünkü,tüketiciliğe karşı olmanın bedeli, buradan satın aldığınız ürüne dahil. Biraz daha fazla ödeyeceksiniz ve böylelikle sade bir tüketici olmayacak fakat aynı zamanda Afrika’daki açlara- ve çevreye karşı sorumluluğunuzu yerine getireceksiniz. İşte tüketimin en son biçimi budur. Başlıca küçük mutluluklarımız ve sorumluluklarımızdan oluşan- bir yaşama basit bir şekilde karşı çıkmamalıyız. Günümüz kapitalizmini düşünecek olursak: Bir yanda, kar elde etmeye-, büyümeye, sömürüye ve doğanın yıkımına iten sermaye döngüsünün talepleri,- diğer yanda da, hem geleceğimizi hem de hayatımızı sürdürmek için doğayı falan korumamız gerektiğini, söyleyen ekolojik talepler: Gelecek nesillerin hayatta kalması için doğayı koruyalım falan filan.. Acımasızca kapitalist yatırımın peşinden koşma ve çevre farkındalığı arasındaki bu tezatlıkta, bir çok ileri görüşlü analistin not düştüğü gibi kuşkusuz

Kapitalizm tarafında yer alan, acaip ve sapıkça bir sorumluluk var.

Kapitalizmin tuhaf dinsel bir yapısı vardır. Şu mutlak taleple ivme kazanır: Sermaye, kendini büyütmek, çoğaltmak, yeniden üretmek için,- devri-daim etmek zorundadır, bu amaç için de- hayatlarımıza ve doğaya kadar, her şey feda edilebilir.

İşte bu noktada kayıtsız, şartsız tuhaf bir buyrukla karşılaşırız. Gerçek bir kapitalist, bu sapıkça görev için, her şeyini feda etmeye hazır olan bir pintidir. Burada, Mojave Çölü’nde artık dolaşımdan çıkmış uçakların mezarlığı sayılan bu yerde gördüğümüz şey Kapitalist dinamiğin diğer yüzüdür. Kapitalizm her zaman krizdedir. İşte kesinlikle bu nedenle her zaman yıkılmaz görünür. Kriz bir engel değil. Kriz, onu daima kendini devirmeye, genişletilmiş yeniden üretime her zaman yeni ürünlere yönelterek, ileriye doğru İten şeydir. Bunun görünmeyen yanı ise, koca bir çöplüktür. Bu çöp yığınlarını bir şekilde onlardan kurtulmaya çalışarak karşı koymalıyız. Belki ilk yapılması gereken şey bu çöplüğü kabul etmektir. Yani orada hiçbir şeye hizmet etmeyen bir şeyler olduğunu kabul etmek. Onun bu sonsuz döngüsünü kırmak için kabul etmek.

Alman Filozof Walter Benjamin- çok anlamlı bir şey söylemiştir:

Tarihsel varlıklar olmamızın ne anlama geldiğini sadece bir şeylerle meşgul olduğumuz zamanlarda ya da bir şeyler hareket halinde olduğunda değil, bunu yalnızca yarısı doğa tarafından geri alınmış bu kültür kalıntısını gördüğümüz zaman anladığımızı ve tarihi deneyimlediğimizi- söylemiştir.

Bu noktada tarihin bizim için ne anlama geldiğine dair bir sezgimiz olur. Belki bu post-katastrofik filmlerdeki kurtarılma mevzusu için de geçerlidir.

‘I Am Legend’ (Ben Efsaneyim) (2007)

‘I Am Legend'(Ben Efsaneyim)’de olduğu gibi. Filmde, insanlardan arınmış bir dünya, terk edilmiş fabrikalar, çalışmayan makinalar ve boş mağazalar görürüz. Bu noktada gözümüze çarpan şey, psikanalitik bir terimle söyleyecek olursak anlamın ardında duran sessizliğe ilişkin ‘Inertia of Real’ (Gerçeğin Donması)dır.Mojeva Çölünde karşımızda duran bu uçaklar bunun, pasif, otantik bir deneyim olduğuna dair bir şans elde etmemizi sağlar. Belki de otantik pasifliğin tamamıyla sanatsal bu anı, Olmadan, yeni olan hiçbir şey ortaya çıkmayacak. Belki de yeni bir şey ancak bir başarısızlık sonucunda bulunduğumuz yerdeki ağ fonksiyonlarının ertelenmesi ile ortaya çıkacak.

Titanic’deki kazaya sebep olan şey nedir?

 Standart bir okumayla Titanic’in batmasına neden olan şeyin ne olduğunu hepimiz biliyoruz. Sadece filmde değil, gerçekte de bu kaza nedir?

. Bu çarpmanın önemli bir etkisi vardı, çünkü yakın gelecekte kendisini dünya savaşları gibi düşüşlerin beklediğinden haberdar olmayan o dönem halen ışıltılı ve zaferlerle parlayan bir toplumda gerçekleşmişti. Fakat bu anlamlar dünyasında daha da uç noktada olan şey, okyanusun dibinde duran harap haldeki Titaniğin kelimenin tam anlamıyla büyüleyici varlığıdır. James Cameron harap durumdaki Titaniğe bir yolculuk organize ettiği zaman o da benzer bir konuyu- dile getirmiştir. Kaşifler batığa ulaştıklarında müstehcen ve kutsalın üst üste bindiği- yasaklanmış bir bölgeye ulaşmanın- neredeyse metafiziksel deneyimini yaşamışlardır.

 “ evet Roger işte bu. indir onu

“şimdi birinci sınıf salonunun kapısına doğru ilerleyin.

“ I want you guys working with… 

Etkili olan her türlü politik, ideolojik sembol ya da semptom bu başdöndürücü haz boyutunda yer alır. Yani hazzın içinde donmuş ve yüz buruşturan abartılı acının içinde. Burada, okyanusun tam ortasında, donmuş cesetlerle çevrili olan bu botun içinde ne işim var?

Titanic (1997)

 “ Jack?

 Günümüz Hollywood’unun yüce ideolojik alanı olan

“ Jack?

 James Cameron’un Titanic’inin bir sahnesindeyim. Neden?

 Çünkü filmin hikayesinde yaklaşmakta olan gerilim yüzünden.

“– bu dansı bilmiyorum. – ben de bilmiyorum.

“sadece kendini bırak. gerisini düşünme.

Sonuçta üç aşama kaydediyoruz. Birincisi, James Cameron’un alt sınıfa sahte bir sempati saçmalığını yüklediği, ironik biçimde Hollywood Marxism’ine gönderme yapılan kat. Üst katta, egoist ve yüreksiz birinci sınıf yolcular.

“ Bundan hoşlanmıyorum  Rose. 

Bu konum, Kate Winslet’ın nişanlısı rolündeki-

“Billy Zane’e atfedilmiştir. O bunu biliyor. Bütün bir anlatı daha çok gerici bir mit’e teslim olur.

 “ şu adamların  yüzünü gördün mü?

 İlerleyen aşk hikayesinde gemiye çarpan buz kütlesinin nasıl bir role sahip olduğunu sormalıyız?

 “ gemi rıhtıma yanaştığında seninle geleceğim.  “ bu çılgınlık. biliyorum.

Benimse buradaki yorumum son derece sinik. Bu tam anlamıyla gerçek bir felaket olmalı. New York’da iki ya da üç haftalık Şiddetli bir seksten sonra belki bu ateşli aşkın kaybolacağını düşünebiliriz.

 “ para ödeyen bir müşteri olarak-

“istediğimi almalıyım.

Kate Winslet, psikolojik olarak sıkıntıdan dağılmış, egosu darmadağın olmuş, üst sınıfa ait bir genç kızdır. Ve Leonardo di Caprio’nun fonksiyonu da;-

“ Oraya, yatağın yanındaki koltuğa kızın darmadağın olmuş egosunun, benlik saygısının düzelmesine yardımcı olmaktır.

 “ Güzel. Şimdi uzanabilirsin. 

O doğrudan kızın görüntüsünü çizer.

 “ olduğunda söyle

“ kollarını bu şekilde arkaya at.

Favori olan eski emperyalist mitlerden birinin- yeni bir versiyonu. Üst sınıf insanlar yaşama sevinçlerini kaybettiklerinde alt sınıflarla iletişime geçme ihtiyacı duymaları düşüncesi. Aslında insafsız bir şekilde yaşam enerjilerini- bir vampir gibi emerek sömürmek. Yenilendiğinde, münzevi üst sınıf yaşamına yeniden katılabilir.

 “ kalbim durmadan   çarpıyordu. 

“ hayatımın en erotik anıydı en azından 

 “ o zamana kadar..

Hemen seksten sonra değil, çiftimiz açık gökyüzünün altında birlikte yaşamaya karar verdikten sonra, gemi buzdağına çarpar.

 “ evet.

Oratorıo For Prague (1968)

Şuna bak. Bilirsiniz, tarihte eğer bir olay- kıyamet gibi ortaya çıkıyorsa kişileri ya da düşünceleri- korumak adına birer mit mertebesine yükseltilir. 1968’de Çekoslavakya’da Prag Baharı diye bilinen olayın- Bastırılması için Sovyet ordusu ve destek olarak- Varşova askeri gücü tarafından nasıl müdahale edildiğini hatırlayın. Çek demokratik komünistlerinin girişim nedeni- daha insani bir Sosyalizm istemeleriydi.. Biz daha çok bu vahşi Sovyet müdahalesinin- kısa süren Prag Baharını yıktığını düşündük. Belki de onu rüya yapan şey buydu. Çekoslavakya da liberal kapitalist bir pozisyona- evrilebilirdi ya da genellikle reformist komünistlerin talihini belirleyecek tarzda,- yönetimdeki komünistler tarafından- kesin bir sınır çizilmeye mecbur bırakılabilirdi. Tamam, eğlenmenize bakın, bu kadar özgürlük yeter, şimdi yeniden sınırları tanımlayalım. Şimdi buradaki paradoks Sovyet müdahalesinin- başka bir komünizm ihtimalini muhafaza etmesidir.

Titanic (1997)

Burada yine, geçici felaket yoluyla, sonsuzluk adına korunan bu ideale sonradan zorla dahil edilen, bir aşk hikayemiz vardır. Bu sonsuz aşkta illüzyonun korunması adına yapılan umutsuz manevrayı kesinlikle kıyamet olarak okuyabiliriz. İdeolojinin burada nasıl da etkili şekilde işlediğini görebiliriz. İki tane yüzeysel düzeyimiz var. Tüm bu rastlantıların -ve sonrasında da aşk hikayesinin- büyüleyiciliği- fakat bizim ilerici zihinlerimiz tarafından son derece kabul edilebilir olan bu durumlar sadece bir tuzaktır. Her zaman olduğu gibi dikkat eşiğimizin- altında olan şey, fakir insanların yaşam enerjisini- insafsızca kendilerine mal etmeye çalışan zenginlerin gerçek muhafazakar mesajını almaya her zaman hazır olmamızdır.

 “ burada kimse yok efendim.

Her şeyi anlatan mükemmel bir detay var.

 “ geri gel o zaman.

Kate Winslet, Leonardo di Caprio’nun öldüğünü anladığı zaman haykırır:

Seni hiç bırakmayacağım Seni hiç bırakmayacağım, yemin ederim.”

“Dediği sırada – seni hiç bırakmayacağım “söz veriyorum. Onu suyun içine bırakır. O şimdi ironik bir biçimde ortadan yok olan bir arabulucudur. Çiftin sahne aldığı Bu mantığın- Hollywood’da çok uzun bir geçmişi vardır. Hikaye ister dünyanın sonu, ister insanlığı tehdit eden bir göktaşı ya da muazzam bir savaş olsun.

‘The Fall of Berlin’  (Berlin’in Düşüşü) 1949

Bir kural gibi çiftimizi tehdit ederek bağlanmalarını sağlayan büyük bir bela ortaya çıkar ve bu çetin sınav sonucunda çiftimiz bir şekilde mutlu sona ulaşır. Bu mantık sadece Hollywood filmleri için geçerli değildir. kırkların sonuna doğru Sovyetler Birliği’nde tüm zamanların tartışmaları içinde barındıran dönemin en pahallı filmi- ‘The Fall of Berlin’: (Berlin’in Düşüşü) çekildi: İkinci dünya savaşının Sovyet bakış açısından tarihe düşülmesiydi. Son derece inanılmaz olan, filmin aşk ilişkisini- yeniden üreten mantığı yakından takip etmesiydi.

Hikaye, Almanların- Sovyetler Birliğine saldırmasının hemen öncesinde,- kasabalı bir kıza aşık olan ve bunu itiraf edemeyecek kadar çekingen bir işçi modelinin, Moskova’ya, Stalin tarafından madalya verilmek üzere davet edilmesiyle başlar. Stalin onun gerilimi, kafa karşıklığını anlar ve gayet şiirsel bir tavsiye- verir. Bu bölüm ne yazık ki kayıptır Çünkü arka planda Stalin’in ölümünden- sonra bir hiç haline gelen ve vatan haini olarak öldürülen Sovyet politikacı Beria yer almaktadır. Fakat senaryodan neyin ne olduğunu anlıyoruz. Eğer Stalin bir aşk tavsiyesinde bulunursa, bu başarılı olmak zorunda- ve çift kavuşmalıdır. Büyük olasılıkla kıza sevişmek istediğini söylemiştir Tam da bu sırada şiddetli bir patlama buna engel olur: Alman uçakları her yeri bombalamaya başlar. Genç kız esir olarak alınır. Kuşkusuz genç adam da Kızıl Ordu’ya katılır ve onu tüm çarpışmalar boyunca takip ederiz. Filmde bu savaşların, neden yapıldığına ilişkin derin mantık,- çifte yeniden hayat vermek üzerine kuruludur. Genç adam kızı geri almalıdır. Filmin en sonunda tuhaf bir şekilde, Stalin’in ilahi çöpçatan olarak onaylanan rolüyle çiftin birleşmesiyle gerçekleşen de bu olmuştur.Gerçekten yaşanan bir sahne, Stalin, sıradan insanların oluşturduğu kalabalığa girerek kendini gösterir. Stalin uçağa binmekten paranoya derecesinde korkan biriydi. Fakat bu sahneyi gördüğünde en sonunda ağlar. Tahmin ettiğiniz gibi bu bölümleri o yazar. Genç çift birbirleriyle karşılaştıklarında, kız önce Stalin’i görür, sonra arkasını döner ve tüm savaş boyunca beklediği sevgilisini görerek şaşırır. Çiftin yeniden bir araya gelmesi böylelikle Stalin’in varlığıyla gerçekleşmiştir.

İşte bu da ideolojinin nasıl işlediğini açıklar. Sadece filmin sonunda Stalin’in söyledikleri bağlamında açık bir İdeoloji değil: Şimdi özgür insanlar barışın tadını çıkarıyorlar Falan filan..Fakat tam olarak en temel ideoloji. Sözümona kendi içinde önemsiz olan, ikincil durumdaki motif, genç çiftin aşkı, filmi bir arada tutan, dikkatimizi çeken ve sürmesini sağlayan, bu küçük fazlalık, kilit noktada yer almaktadır. İşte ideoloji bu şekilde işler.

Full Metal Jacket (1987)

 “ Güzel.

 “ Her şey temiz.

 “ Cilalı.

 “ Bu yaptığın iş muhteşem.

 “ Harika, Charlene.

Genellikle askeri disiplini emirleri- mantıksızca yerine getirmek olarak algılarız. Emirlere boyun eğmek olarak. Görevinizin ne olduğunu düşünmezsiniz. Ama bu kadar basit değildir. eğer bunu yaparsak bir makine haline geliriz. Daha fazla bir şeyler olmalı. Bu daha fazla olan şeyin iki temel biçimi vardır. Birincisi, daha iyi huylu olanı ironik mesafedir.

TV dizisi MASH (1970)

Çok iyi bilinen TV dizisi MASH’da- güzel bir biçimde örneklenmiştir:

“ Hawkeye?

 Hikayede, askeri doktorların da seks oyunlarına karıştığı ve durmadan bir şeylerle dalga geçtiklerini görürüz. Bazıları Robert Altman’ın MASH filmini- Antimilitarist bir hiciv olarak kabul eder- ama değildir. Bu askerlerin sürekli şakalar yapmalarına- Ciddi konularla dalga geçmelerine rağmen, mükemmel askerler olarak görevlerini yerine getirdiklerini- her zaman aklımızın bir köşesinde tutmalıyız. Onlar da görevlerini yaptılar.

 “ Bu senin için tatlım.

Daha da kaygı verici olan saf militarist disipline – bir parça müstehcen meşumluk katmak. Amerikan silahlı kuvvetleriyle ilgili tüm filmlerde, bu müstehcenliğin bilinen en iyi biçimde cisimleşmesi- marşlardır.

“Saçma sapan bir karışım: Bilmiyorum ama, öyle duydum.

 “ Eskimoların kukusu buz gibidir.

Ve müstehcenlik. Bu askeri disiplinle dalga geçmek, onun altını kazımak değil. Bu onun en temel bileşeni. İşte bu müstehcen fazlalığı attığınız zaman, askeri makine çalışmayı bırakır.

 “ Oooo, olamaz. Bakın burada ne var?

  “ Siktiğimin komedyeni?

 Private Joker. 

“ İçtenliğinize hayranım.

 “ Kahretsin.Hoşlandım senden Bir gün

“bize gel ve kızkardeşimi becer.

 “ Seni pislik torbası!

“ Adını öğrendim. Kıç deliğin bende artık!

“ Gülmek yok. Ağlamak yok.

 “ hepsini tek tek öğreneceksin. sana öğreteceğim.

 “ Şimdi kal ayağa! ayaklarının üzerinde dur!

“ kendi kendini sikmenin ne olduğunu göreceksin ya da

“kafanın ve bokunun vidalarını ben gevşeteceğim.

kendine gel yoksa gözlüklerine sıçarım, dünyayı bombok görürsün.

 “ Efendim, evet, efendim! Private Joker

“söyle bakalım, neden benim kutsal birliğime katılmadın?

 Sanırım Stanley Kubrick’in ‘Full Metal Jacket’ filminde İbretlik olarak gösterilen bu eğitim çavuşu, aslında son derece trajik bir figürdür de. Bu çavuşu daima işini bitirdikten sonra evine giden, son derece nazik biri olarak hayal etmeyi severim.

 “ Bu tüfeğim, Bu da tabancam.

Bütün bu müstehcen yaygara sıradan askerleri baskı altına almayan ve onlara sadece biraz zevk almaları için önlerine yem atan- bir show’dur.. Bu sadece askeri makineyi ayakta tutan müstehcenliği sorgulamak değil; daha genel bir kural olarak askeri toplulukları hatta söylemek gerekirse tüm insan topluluklarını avucunun içinde tutan bir diğer genel kuraldır. Büyük uluslardan, etnik topluluklardan,- küçük üniversite bölümlerine ve daha pek çoğuna kadar bu böyledir. Elinizde yalnızca herkesçe bilinen açık kurallar yok. Bir topluluğun parçası olabilmek için her zaman, bazı kapalı yazılmamış kurallara ihtiyacınız vardır; bunlar hiçbir zaman alenen tanınmamıştır- fakat bir grupla özdeşleşme noktasında Son derece hayati kurallardır.

İf.. (1968)

İngiltere’de devlet okullarında hayatı düzenleyen bu müstehcen yazılmamış ritüelleri herkes bilir “Bu kadar yeter, teşekkür ederim Finchley.

 “ Teneffüsten sonra tüm okul sorumluları odama gelsin.

 “ Peki efendim. Sahi, Hindistan nasıldı?

 Eğlendin mi?

“ Mükemmeldi.

Bridges!

Lindsay Anderson’un klasikleşmiş If’ini düşünün..’. Kamusal hayat demokratiktir, öğrencileriyle iletişimde olan bir öğretmenimiz vardır, iyi bir atmosfer, arkadaşça bir eğitim, birlik ve beraberlik ruhu, fakat daha sonra görünenin altında neler olduğunu anlarız. Yaşları daha büyük olan öğrenciler, genç olanları cinsel anlamda taciz ederler. Bu sadistik bir şiddet ile müstehcenlik karışımı bir şeydir. Yine burada önemli olan nokta- bütün suçu veya bu zevki kolayca yaşça büyük olan öğrencilere atamayız. Kurban durumundakiler bile- bu şeytani müstehcenlik döngüsünün bir parçası durumundadır. Bu durum; “eğer bir topluluğun gerçek bir üyesi olmak isterseniz, ellerinizi kirletmeniz gerekir” tarzında bir şeydir. Amerikan askerlerinin Iraklı mahkumlara özellikle utandırıcı tarzda işkence yaptıkları Abu Gharib skandalının bile bu şekilde Okunabileceğini düşünüyorum. Bu basitçe; “biz burnu havada Amerikalılar, diğer insanları aşağılıyoruz” demek değildir. Burada Iraklı askerlerin yaşadığı şey, Amerikan militarist kültürünün müstehcen alt yüzeyini sahnelemek olmuştur.

ırak 2

ırak 1

REEL BAD ARABS: HOW HOLLYWOOD VİLİFİES A PEOPLE
“Araplar Kötü”dürün Gerçeği:
Hollywood Bir Milleti Nasıl Kötüler (2006)

 ‘Full Metal Jacket’da, ‘Joker’i oynayan Matthew Modine bizim normal asker diye adlandırabileceğimiz tiplemeye daha yakındır. ‘M.A.S.H.’tipi bir asker . İronik bir mesafesi vardır. Sonunda askeri anlamda en verimli asker olduğunu kanıtlar. Bana dönecek olursak. O zaman neden kendimi vurmak istiyorum?

 Burada yanlış giden bir şeyler var. Ama ne?

 “Kolu çek ve mermiyi sür! Sadece bir cinnet geçirmedim.

 “ Hazır ol! “ Bu benim tüfeğim.

 “ burada bunlardan daha çok var, ama bu benimki.

Fakat ben burada direkt olarak bu müstehcen ritüellerle özdeşleştiriliyorum. Mesafeyi kaybettim.. Bunları ciddiye alıyorum.

 “ Tanrı aşkına kafamın içinde ne yapıyorsunuz hayvanlar?

 Eğer buna çok yaklaşıp ona gereğinden fazla anlam atfederseniz eğer gerçekten bir anda bu süper egonun sesini altederseniz, bu bir öz yıkım olur. Etrafınızdaki insanları- öldürürken, bir bakarsınız kendinizi öldürmek üzeresinizdir.

The Dark Knight (2008)

“ şişşt, şişşşt..

 “ Batman’ın, Gotham’ı daha iyi bir yer yaptığını düşünüyor musun?

 Hm?

 “ Bana bak  “ bana bak! “ Batman’ın, Gotham’ı nasıl delice bir yere çevirdiğini gördün mü?

“ Gotham’da düzen mi istiyorsun?

 “o zaman Batman onun maskesini çıkarmalı ve kıskıvrak yakalamalı.

 “ Ve bunu yapmadığı her gün insanlar ölecektir.

 “ Bu akşamdan itibaren.

 “ Ben sözümün eriyim. Peki Joker kim?

 “ Eğer oyun oynayacaksak.. Karşı çıktığın yalan hangisi?

 “ …bir fincan kahveye ihtiyacım olacak.

 “ iyi polis, kötü polis , oyununa devam mı?

 “ Tam olarak değil.

The Dark Knight’da rahatsız edici olan şey, yalanı genel bir prensip düzeyine çıkarması, sosyal ve politik hayatımıza dair başlıca düzenlemelerin içine kadar sokmasıdır. Sanki toplumlarımız ancak bir yalan üstüne kurulu olunca, istikrarlı bir biçimde sürdürülebiliyormuş gibi. Sanki doğruyu söylemek -bu doğru Joker’de somutlaşır-

Doğru dikkat dağıtıcı bir şeydir. Yani, toplumsal düzenin parçalanması.

 “ asla kafadan başlama.

 “ Yoksa kurbanın kendinden geçer.

 “ sonrakini hissedemez…

Finale doğru elden ele dolaşan Sıcak bir patates gibi işlev görmeye başlar. İlk önce Harvey Dent’dedir.

 “ Peki öyle olsun, Batman’ı içeri atın..

Yalan söyleyen kamu savcısıdır.

 “ Ben Batman’ım.

Kendisinin,- Batman maskesinin ardındaki gerçek Batman olduğunu söyler. Daha sonra, kendi ölümünü taklit eden Batman’ın yakın arkadaşı dürüst polis Gordon’la tanışırız.

 “ Beş ölü. İkisi polis.

 “ Bundan kolayca kurtulamazsın. Sonunda Batman bütün suçu yüklenir,

“ Fakat Joker kazanamaz.

Harvey Dent tarafından işlenen tüm suçları ve cinayetleri.

“ Gotham gerçek kahramanını istiyor.

Halkın savcısı, halkın hukuk sistemine güvenini sağlamak amacıyla bir suçluya dönüşmüştür. Buradaki düşünce şudur: Eğer sıradan halk hukuk sistemimizin özünün nasıl yozlaşmış olduğunu öğrenirse,- her şey yıkıma uğrar ve düzeni sürdürmek için bir yalana ihtiyaç duyarız.

“O bir kahraman “ Hak ettiğiniz bir kahraman değil, İhtiyacınız olan bir kahraman.

 “ Parıldayan bir şövalyeden farksız.

Burada yeni bir şey yok. Bu çok uzun zaman önce özellikle Platon ve daha sonra Immanuel Kant, Edmond Burke gibi filozoflar tarafından ileri sürülen eski kafalı, konservatif bir bilgeliktir. Bu düşünce hakikatin son derece güçlü olduğunu anlatır. Aynı zamanda gerçeğin ne olduğunu bilmesine rağmen, halktan insanlara yalan söyleyen, başka bir deyişle Platon’un “noble fable”(soylu masal) dediği şeyi anlatan poltikacının sinik olması gerektiğini söyler.

 “ ABD, Irak’ta  kitle imha silahları-

“olduğunu biliyor 

“ İngiltere, orada kitle imha silahları

“ olduğunu biliyor.

 “ Dünya üzerinde aktif istihbarat programları kullanan-

“bütün ülkeler  Irak’ın da bu kitle imha silahlarını-

“kullandığını biliyor.

 “ Kendi Şii popülasyonuna karşı 45 dakika içinde

“bunu etkinleştirebiliyor. “Seçim onun ve eğer bunlardan kendi kendine

“kurtulmak istemezse, ABD bir koalisyon yürüterek-

“barış adına  onu silahsızlandıracaktır.

Şimdi dürüst olalım. Muhalif basınıyla, demokratik seçimlerle falan boyun eğen,- sonuna kadar meşru, yalnızca bize hizmet eden halkın iktidarına dayalı bir devlet düşünelim. Fakat yine de, son derece demokratik devletlerde, iktidarın nasıl işlediğine dikkatlice bakarsanız gerçek otoriteyi ve iktidarın otoriteye ihtiyacı- olduğunu görebilirsiniz, o sanki her zaman orada, tüm zamanların en çok söylenen mesajının satırları arasında yer almaktadır: “evet, evet. Biz legal seçimlerle demokratikleştik.” “Fakat aslında sizinle ne istersek Onu yaparız.” “ Çünkü olması  gereken de bu.

 “ Çünkü bazen, hakikat yeteri kadar iyi değil.  “ Bazen insanlar daha fazlasını hak ediyor.  “ Bazen insanların inançlarının “ödüllendirilmesi gerekiyor.

Bir şiddet eylemiyle karşı karşıya kaldığımızda- Theodore Dostoyevski’nin “Karamazof Kardeş”lerde ki  meşhur ifadesiyle bugünlerde  çok popüler olan günümüzün en basmakalıp laflarından birine gönderme yapmak yerinde olur: “Eğer tanrı yoksa her şey mübahtır.”Bu ifadedeki en önemli sorun, tabii ki Dostoyevski’nin de en önemli sorunu, bunu yapmış olmasıdır. Dostoyevski’nin öne sürdüğü iddia edilen bu ifadeyi ilk kullanan 43 yılında Jean Paul Sartre olmuştur. Fakat en önemli nokta bu ifadenin yanlış olmasıdır. Bugün bile içinde bulunduğumuz berbat durum tamamen bunu anlatır. Bu ifade kesinlikle şudur: Eğer Tanrı varsa, her şey mübahtır;- sadece tanrıya inananlar için değil aynı zamanda Tanrıya inanmayanlar ama kendilerini ilahi iradenin doğrudan bir aracı olarak görenler için de. Eğer kendinizi ilahi iradenin doğrudan bir aracı olarak görür ve meşrulaştırırsanız, sonrasında elbette bütün dar ufuklar ufak tefek ahlaki değerlendirmeler ortadan kaybolacaktır. Hala bu daraltılmış terimlerle doğrudan tanrının aracısı olduğunuzu nasıl söylersiniz?

 Bu aynı zamanda aşırı dinci dediğimiz insanlara ait bir düşüncedir de, ama sadece onlara ait değildir. Totalitarizm diye adlandırdığımız konseptin her biçimi kendisini ateist diye göstersin ya da ateist olarak gösterilsin, bu şekilde işler.

Stalinizmi ele alalım.

Stalinizm, resmi olarak Ateist Marksist teori üzerine temellenir, fakat Stalinist bir politik öznenin, bir liderin, kişisel deneyimlerine, daha yakından baktığımızda,- bu konumun, her istediğini yapan kibirli bir efendiye ait olmadığını görürüz. Aksine bu pozisyon mükemmel bir köleye aittir. Stalinist evrende kesinlikle psikanalitik kuramda “Büyük Öteki” diye adlandırdığımız bir şey vardır. Stalinist evrendeki bu “Büyük Öteki”nin bir çok ismi vardır. Bunlardan en bilineni Komünizm doğrultusunda- tarihsel ilerleme zorunluluğudur. Yani basitçe, tarih. Tarihin kendisi Büyük Öteki’dir. Tarihsel aşamaların zorunlu bir başarısı olarak tarih. Bir komünist kendisini, işlevini, tarihsel bir zorunluluğu gerçekleştirmek olan bir araç gibi görür. Araçları totaliter liderler, efsanevi kişiler olan insanlar hiçbir zaman basitçe varolmuş bireyler, insan grupları falan değildirler. Bu bir tür, idealize edilmiş, hayali bir referans noktasıdır.

Örneğin; 56 yılında Macaristan’da, direnen büyük çoğunluğun- rejime karşı ayaklanıp, Komünist düzene karşı gerçekleştirdiği ayaklanmalarda bile bunun bahsedildiği gibi işlediğini görürüz. Hala, “Hayır, onlar sadece birey, gerçek insanlar değil” “diyebiliyorlar.

“Aman Tanrım, bütün bu berbat şeyleri “nasıl yapabildin?” diye suçlandığın zaman, bilinen Stalinist bir gerekçe olarak şunu söyleyebilirsiniz: “elbette yüreğim bu zavallı kurbanlar için kanıyor” “fakat bütün bunların tek sorumlusu ben değilim” “ben sadece Büyük Öteki adına hareket ediyordum'”. “Mesela ben, kedileri, çocukları” ” çok severim”, falan, işte bu Stalinist bir lider ikonografisidir. Stalinizm’de Lenin, daima küçük çocukları, kedileri seven bir lider olarak temsil edilir. Lenin birçok insanın öldürülmesi için emir vererek bu işe karışmıştır, ama gönlü bu işlerden yana olmamıştır, bu durum, tarihsel ilerlemenin bir Aracı, enstrümanı olarak onun göreviydi. Stalinizm’i sarsmanın yolu belli bir noktaya kadar toleranslı olabilen liderle, basitçe dalga geçmek değildir. Bu, Stalinist bir lideri meşrulaştıran, efsanevi ve en önemli referansı sarsmak demektir: İnsanları, halkı…

The ‘Loves Of A Blond’ (1965) ve ‘Firemen’s Ball’

Bunu, Milos Forman’ın şimdiye kadarki en iyi işlerinden olan erken dönem Çek filmlerinde de görebiliyorum. ‘Black Peter’, the ‘Loves of a Blond’ ve’Firemen’s Ball’ sıradan insanlarla alay ettiği filmler. Yani günlük konformizmleriyle, aptallıklarıyla, bencilce arzularıyla daha niceleriyle alay ettiği.

Bu belki de son derece haddini bilmezlik olarak görünebilir fakat hayır, bence Stalinist evrenin iç yapısını sarsmanın yolu budur. Liderlerin, lider olmadığını Göstermek için değil, Çünkü liderler daima şunu söylemeye hazırdırlar: “Ah, fakat bizler sadece ” “sizin gibi sıradan insanlarız” Hayır! mutlak bir meşrulaştırmaya hizmet eden efsanevi bir kişi yoktur.

O zaman Büyük Öteki nedir? (Tanrı?)

 Gösterişli ideolojik yapının en temel unsuru mu?

 Bunun son derece çelişkili iki boyutu var. Bir yanda, tabii ki, alınyazısı, ilahi hakikat gibi gizli buyruklarla bizim kaderimizi tayin eden Büyük Öteki. Fakat bu belki de Büyük Öteki’yle ilgili ilginç olan en minimal unsur, özneler olarak yaptığımız şeylerin anlamlarını- güvence altına almasıdır. Daha ilginç olanı ‘Büyük Ötekinin’ tezahürler düzeni olarak ortaya çıkmasıdır. Yasaklanan bir çok şey basitçe bir yasaklama değildir fakat Büyük Öteki uğruna da gerçekleşmemelidir. Büyük Ötekinin tezahürünün temsili olarak ortaya çıktığı- önemli bir örnek David Lean’ın başyapıtı Brief Encounter (Kısa Karşılaşmalar)da gevezelik edem bir işgüzardır. Filmin başında iki aşık, Celia Johnson ve Trevor Howard, küçük bir istasyonun cafesinde- son kez buluşmak üzere sözleşirler.

 “ Laura, bu ne güzel sürpriz.

 “ Ah, Dolly.

 “ canım, buraya gelinceye kadar alışveriş yaptım.

 “ ayaklarımda derman kalmadı ve boğazım kurudu.

 “ Spindles’ta bir çay içeriz diye düşünmüştüm.-

“fakat treni kaçırmaktan da endişeleniyorum.

 “ Tatlım. Bu Dr. Harvey.

 “ Nasılsınız?

 Rica etsem benim için

“bir fincan çay alabilir misiniz?

 yaşlı kemiklerimi “büfeye kadar sürükleyebileceğimi hiç zannetmiyorum. Şimdi bu durum neden bu kadar ilginçtir?

 Bir kere bu sıkıcı kadının yalnızca acımasız bir davetsiz misafir olduğunu görebiliyoruz.

 “ İşte trenin. Evet, biliyorum.

 “ Bizimle  gelmiyor musunuz?

 “ Hayır, ben tam ters yöne gidiyorum.

 “ İşyerim Churly’de. Ah, anladım “ şu sıralar genel hastalıklara bakan bir pratisyen olarak çalışıyorum.

 “ Dr. Harvey haftaya Afrika’ya gidiyor “ Ah, ne kadar heyecanlı.

Çift ayrılmadan önceki son dakikalarını baş başa geçirmek yerine,- aralarında hiçbir şey yokmuş, sadece birbirini tanıyan iki insan görüntüsü, vermek zorunda kalmışlardır.

 “  Gitmek zorunda,, yoksa kaçıracak.

 “ Platformun diğer tarafına geçmesi lazım.

İşte bu tam anlamıyla Büyük Ötekinin işlevidir. Kendi istikrarımız için Büyük Öteki figürünü Sürekli hale getirdiğimiz Bir görünüme ihtiyacımız var.

 “ İstasyona tam yarım dakika önce-

“vardım. Adeta uçtum tatlım. Fakat bazı şeyler bu kadar kolay mı?

 Diğer sahne sevgilisini bir daha göremeyeceği için son derece umutsuz olan Celia Johnson’u izlediğimiz sahnedir.

 “ Harika bir insandır.

 “ Onu uzun zamandır tanıyor musun?

 Hayır, çok değil “ Onu hemen hemen hiç tanımıyorum gerçekten.

 “ Evet tatlım, doktorlar hep merakımı celbetmiştir. Sonra Celia Johnson’un iç sesini duyarız.

 “ Keşke sana güvenebilseydim.

 “ Yıllardır boş yere üstünkörü dedikoducu bir insan değil de

“akıllı nazik

“bir arkadaşım olmanı dilerdim.

Peki Celia Johnson’ın içinde bulunduğu çıkmaz nedir?

 Celia, filmde Büyük Ötekinin iki figürüne bölünmüştür. Bir yanda kocası vardır, İyi bir dinleyicidir, fakat ona bunu itiraf etmesi konu bile edilemez.

 “ Fred.

 “ Fred.

 “ Sevgili Fred.

 “ Sana söylemek istediğim çok şey var.

 “ Sen bu dünyada beni anlayabilecek en nazik-

“ve akıllı insansın “ Beyaz atlar beni evimden  İngiltere’den,

“alıştığım bütün şeylerden sürükleyip götüremeyecek.

 “ Zaten herkesin bir kökü vardır, değil mi?

 “ Evet evet, herkesin kökleri vardır.

Diğer yandan, yanınızda itirafta bulunabileceğiniz budala bir insan var ama ortalıkta en ufak bir güven kırıntısı bile yok.

 “ konuşmasan iyi olacak.

 “ Yalvarmayı ve bir şeyleri  kurcalamayı bıraksan iyi olacak.

 “ Ölmüş olmanı dilerdim. hayır hayır, demek istediğim tam da bu değildi.

 “ Tabii hoş değil ve aptalca

“fakat konuşmayı kesmeni dilerdim. Tatlım, tüm saçları dökülmüş

“ ve sosyal hayatının berbat olduğunu söyledi.

“Taşrayı bilirsin,, herkes son derece sonradan görme.

 “ Ah, Dolly. Ne oldu canım?

 “Yine kendini iyi hissetmiyor musun?

 İşte bizim çıkmazımızın trajikliği budur. Tümden birey olarak varolabilmemiz için Büyük Ötekinin kurgusuna ihtiyaç duyarız. Orada, bir yerlerde çıkmazlarımızı kaydeden- bir temsilci olmalı. Bize ait gerçeğin kabul edildiği ve kayıt altına alındığı bir temsilci.

Peki ya böyle bir temsilci olmasaydı?

 90’ların başında Yugoslavya’daki savaş sonrası- Bosna’da, tecavüze uğrayan kadınların geldiği son noktada olduğu gibi. Onlar içinde bulundukları çıkmazı sürdürürken, onları hayatta tutan tek şey yaşamaları gerektiğiydi. Bu hayatta kalma çabasını verirken, son derece kötü bir şey keşfettiler; onları gerçekten dinleyen biri yoktu. Hatta kimi cahil ve ilgisiz sosyal güvenlik uzmanları veya benzeri tipler bir takım müstehcen imalarla azıcık da olsa tecavüzden zevk alıp almadıklarını sormuşlardı.
 Jacques Lacan’ın Büyük Öteki hakkında ifadelendirdiği şeyi keşfettiler: Büyük Öteki yoktur. belki hiçbir zaman bir şeyi itiraf edemediğin sanal bir Büyük Öteki olabilir. Belki Gerçek Öteki vardır Ama sanal değildir. Yalnızız..

Brazıl (1985)

Sanırım Kafka şunu söylerken haklıydı;- Modern, laik, dinden arınmış biri için,- bürokrasiyle, özellikle devlet bürokrasisiyle arasındaki ilişki, ilahi olanla ilişkisinden geriye kalan tek şeydir. İşte Brazil filmindeki bu sahnede- bürokrasi ile haz arasındaki yakın ilişkiyi görebiliyoruz. Bu önüne geçilmez, Her yerde var olan bürokrasinin beslediği şey- ilahi hazdır.

 “ adım Lowry, Mr. Warren, Sam Lowry.

Bu bürokratik sözleşmenin yoğun telaşı hiçbir şeye hizmet etmez.

 “ Bu birimde olduğuma memnun oldum.

Bu kendini sonsuza kadar yenilemeye hazır olan etkileyici hazzı meydana getiren son derece- büyük bir amaçsızlığın performansıdır.

 “ Seninle benim aramda Lowry, hayır, hayır.. bu bölüm! “…kayıt bölümünde olsan yanmıştın! “…o bölüm yenilenecek..

 “ Ah! “ İşte geldik..

 “ İşte bu sana özel kapının, sana özel numarası.

 “ Ve bu kapının ardında, sana özel bir ofis var.

 “ Tebrikler, DZ-015. “Takıma hoşgeldin “ Evet. Hayır. İptal et. Kopyaları finansa gönder.

Bunun tam tersi, harika bir durum Filmin başında yer alır.

 “ Harry Tuttle, tesisat mühendisi, emrinizdeyim.

Kendi dairesinde bir tesisat sorunu yaşayan kahramanımız sorunun giderilmesi için devlet dairesinden yardım ister.

“Merkezi hizmetlerden misiniz?

 Normalde tabii ki iki kişi gelir, sadece bazı formların doldurulmasını isterler ve hiçbir şey yapmazlar.

 “ Merkezi Hizmetleri aramıştım.

İşte bundan sonra tam anlamıyla huzur bozucu bir figür çıkar gelir; Robert de Niro tarafından oynanan, korsan görünümlü tesisatçı,

“ Bir dakika. Bu silahın ne işi var?

 “ Sadece önlem efendim.

Sadece önlem Tesisatçı ona “bana sadece problemin ne olduğunu söyle” der ve sorunu çabucak halledeceğine söz verir. Bu tabii ki bürokrasiye yapılan en büyük saldırıdır.

 “ bana bunun yasal  olmadığını mı söylüyorsun?

 “ teşekkürler.

 “ Dinle evlat, bu işte hepimiz beraberiz.

 “ Hadi gel

Sıradan tanrısal evrende sadece göreviniz Tanrı, toplum ya da diğer yüksek otoriteler tarafından size empoze edilir, sizin yükümlülüğünüz onu yerine getirmektir.

Fakat radikal ateist bir evrende, sadece görevinizi yapmakla değil görevinizin- ne olduğuna karar vermekle de yükümlüsünüzdür.

Histeri nedir?

Öznelliğimiz, kendi kendimizi deneyimleme biçimimiz her zaman minimum derecede- bir histeri barındırır.

‘The Last Temptation of Christ (1988)

Histeri nedir?

 Sosyal ve sembolik kimliğimizi- sorgulama yöntemimiz.

 “ Bunun Tanrı olduğundan Şeytan olmadığından emin misin?

 “ Emin değilim. Hiçbir şeyden emin değilim.

 “ Eğer bu şeytansa şeytan uzaklaştırılabilir.

 “ Peki ya Tanrıysa?

 “ Tanrıyı uzaklaştıramazsın değil mi?

The Last Temptation Of Christ (1988) (Günaha Son Çağrı)
 Peki temelde histeri nedir?

 Bu, kimliği belirleyen otoriteyi işaret eden- bir sorudur. Bu: “Neden senin ben olduğumu söyleyen” şeydir. Psikanalitik kuramda histeri, sapkınlıktan ziyade yıkıcı bir durumdur. Sapkın biri; histerik durumda uç noktada üretken bir durumun kuşkusu olduğunda kafasında hiç bir belirsizlik yaşamaz. Bütün yeni buluşlar histerik sorgulamalardan çıkar ve Hıristiyanlığın biricik özelliği- bu histerik sorgulamayı bir özne olarak- Tanrının kendisine havale etmesidir.

“ Bu kim?

 Beni kim takip ediyor?

 Sen misin?

  Kazancakis’in romanı ve Scorsese’nin filmi olan- ‘The Last Temptation of Christ’filminde Genç İsa’ya söylenen ve onun çok kolay kabullenmediği, sadece Tanrının oğlu değil, aslında tam olarak tanrının kendisi olduğunu anlatan zeki düşüncedir. Bu genç İsa için travmatik bir düşünce olup,

“Peki Tanrım öyleyse ben niye ölüyüm?

” Gerçekten ölü müyüm?

 Diye sorması gibidir. Peki Hıristiyanlığı istisnai yapan bu emsalsiz noktaya nasıl geldik?

 Tüm bunlar, her şeyin Eyüp için bir anda kötüye gitmeye başladığı anlatılan Eyüp Kitabıyla (Book of Job) başlar. Eyüp her şeyini kaybeder. Evini, ailesini, tüm mal varlığını her şeyini. Üç arkadaşı onu ziyaret eder ve- her biri Eyüp’ün talihsizliğini bulmaya çalışır. Eyüp’ün büyüklüğü onun bu derin anlamı kabul etmemesidir. Kitabın sonuna gelindiğinde, Tanrı ortaya çıkar, ve Eyüp’e hak verir. Tanrı her şeyi açıklar; dindar arkadaşlarının Eyüp için söylediklerinin yalan olduğunu; Eyüp’ün söylediği her şeyin doğru olduğunu. Felakette bir meal yoktur. İşte burada acıyı yasadışı kılmanın ilk aşamasına doğru bir adım atıyoruz.

 “ Tanrım benimle kal, Beni bırakma.

Yahudilikle, Hıristiyanlık arasındaki karşıtlık, anksiyete ve aşk arasındaki karşıtlıktır. Yahudi Tanrı diğerinin arzusunun boşluğunun Tanrısıdır. Kötü şeyler olur, sorumlu Tanrıdır, fakat biz, Büyük Öteki’nin, yani Tanrının, bizden ne istediğini bilmiyoruz.

İlahi arzu nedir?

 Bu travmatik deneyimi belirlemek için Lacan, İtalyanca bir deyimi ‘che voglio’? yu kullanmıştır. “Ne istiyorsun?

” Bu korkunç sorunun anlamı: İyi de benden ne istiyorsun?

dur. Buradaki düşünce şudur: Tıpkı Tanrının enigmatik ve korkunç ötekiyi devam ettirdiği gibi, Yahudiliğin bu anksiyete (korku-gerilim-sıkıntı) de ısrarcı olmasıdır. Sonra da Hıristiyanlık bu gerilimi aşk/sevgi yoluyla yeniden çözümler. Oğlunu kurban ederek, Tanrının bizi sevdiğini- kanıtladığını anlarız. Bu bir tür hayali, duygusal hatta radikal anksiyetenin- çözülme durumudur.

 “ Baba, onları bağışla.

Eğer mesele bu olsaydı, Hıristiyanlık daha çok- Yahudi kavrayışını parçalayan, İdeolojik, ters yüz edici ya da derin olanın kontrol altına alınması- biçiminde olmalıydı. Fakat bana göre birileri, Hıristiyan tutumu çok daha radikal biçimde okuyabilir.

Scorsese’nin filmindeki çarmıha gerilme sahnesi bunu anlatır. Çarmıhın üzerinde ölmekte olan kesinlikle Büyük Öteki’nin garantisidir. Burada Hıristiyanlığa ait mesaj radikal biçimde ateisttir. İsa’nın ölümü, çektiği acının günahlarımızın- ödendiği anlamında ticari bir ilişkinin- kefareti değildir.

Peki kime ödenecek?

 Ve neden?

 Vesaire, vesaire.. Bu durum, basitçe hayatlarımızın anlamını garantiye alan Tanrının parçalanması değildir. Ve bu, şu ünlü cümledeki anlamdır:

“Eli Eli lama sabachthani?

“Tanrım beni neden Terk ediyorsun?

 “ Tanrım, beni neden terk ediyorsun?

 İsa’nın ölümünden hemen önce, psikanalizde “ “subjektif yoksulluk” dediğimiz bir kavrama ulaşırız.

Sembolik özdeşleşme alanının Tamamen dışına çıkmak, sembolik otoritenin tüm alanını (yani Büyük Öteki’ye ait olan sahayı) Fesh etmek veya ondan kuşku duymak. Kuşkusuz tanrının bizden ne istediğini bilemeyiz çünkü Tanrı bulamıyoruz. İşte İsa’nın söylediği bir sürü şeyden biri de şudur: “ben dünyaya barışı getirmedim.” “Eğer annenizden, babanızdan Nefret etmezseniz” “benim takipçim değilsiniz.” demektir.

Tabii ki bu gerçek anlamda ebeveynlerinizden nefret etmek ya da onları öldürmek anlamını taşımaz. Buradaki aile bağlarının hiyerarşik, sosyal bağlar için geçerli olduğunu düşünüyorum. İsa’nın mesajı: Ben ölüyorum ama benim ölümüm müjdeli bir haberdir. Bu sizin yalnız olduğunuz, bağımsızlığınıza, yalnızca inananlar topluluğu tarafından Kutsal Ruh’a terk edildiğiniz anlamına gelir. İsa’nın bir şekilde başka bir figür olarak dönmesini düşünmek yanlıştır.

İsa, inananlar özgürleşimci bir kolektif oluşturduğu zaman hala buradadır. İşte ben bunun için Ateistliğe giden tek yolun Hıristiyan olmaktan geçtiği- konusunda ısrarlıyım. Hıristiyanlık, Tanrının olmadığını falan öne süren Ateizmden çok daha ateisttir.- Fakat yine de Büyük Öteki’ye olan güveni sürdürür, Bu Büyük Öteki, doğal zorunluluk, evrim gibi kavramlarla adlandırılabilir. Biz insanlar yine de evrim, gelişme gibi şeylerin- ahenkli bütünlüğüne indirgendik, fakat güç olan şey, yeniden bir Büyük Öteki’nin- olup/olmadığını kabul etmektir. Meali/anlamı garantileyen bir referans noktamız yok.

 ‘Seconds’ (1966)

John Frankenheimer’ın görmezden gelinmiş bir Hollywood başyapıtı olan 1966 tarihli ‘Seconds’ (İki Yüzlü Adam) Hippi döneminin tam ortasında kontrol edilemez denetimsiz bir hedonizmi salık verir. Düşlerini gerçekleştir, hayatı dolu dolu yaşa. Film, orta yaşlarında sıkıcı, gri, yabancılaşmış bir hayatı olan işadamının bir anda bütün bunlara daha fazla katlanamayacağına karar vermesiyle başlar. Bir arkadaşının aracılığıyla ona ilginç bir teklif sunan gizemli bir ajansla iletişime geçer. Hayatını düzenleyecekler ve o yeniden doğacaktır.

 “ bu işin bedeli otuz bin dolar

“civarında  Evet, epey yüksek bir

“fiyat olduğunu biliyorum fakat yoğun kozmetikler yerine

“sizi yenilemek için plastik cerrahi kullanarak,

“CPS sizin  fiziksel özelliklerinize ve

“tıbbi koşullarınıza uyacak  mükemmel ve

“yepyeni bir vücudu size kazandıracaktır.

 “ CPS?

 “ Ah, Cadaver Procurement Section.(Kadavra Tedarik Etme Temsilciliği)

Cesetleri kullanarak, yaşayan kişinin bedeninin cesedinki gibi görünmesini sağlarlar. Düzmece bir kaza yaratarak polisin o kişinin ölmüş olduğuna inanmasını sağlarlar.

 “ biliyor musunuz Bay Wilson?

 burası için bir çeşit

“dönüm noktasını temsil ediyorsunuz.

Sonra bu şirket, Los Angeles civarındaki hoş bir villada yeni bir hayat sağlayacak, hatta plaj boyunca dolaşırken sendelediği zaman yanında olup ona destek verecek hoş bir kadın da temin edecektir. Böylece kahramanımız yeniden doğmuştur.. Artık bir işadamı değil modernist bir ressamdır

“ Tony Wilson.

Tony Wilson olarak- Bu rolü üstlenen kişi Rock Hudson’dan başkası değildir. Böylece yeni aşkı, hoş bir kadın olan Nora,- onunla ilgilenip, onu, insanların çıplak dansedip- sarhoş olduğu Şarap Orjilerine bile götürür. Her şey yolunda görünmektedir Fakat Tony Wilson eski hayatını özlemeye başlar. Giderek artan bir şekilde eski hayatı onu bir hayalet gibi takip eder. Sonunda pes ederek tekrar şirkete ulaşır- ve eski hayatına dönmek istediğini söyler. Bu gizemli şirketin patronu,

“ Selam evlat. Paternal süper ego figürü nazik bir acımasızlıkla ona hakikati söyler. Yeni hayatına alışamadığı için- onları hayal kırıklığına uğratmıştır.

 “ biliyor musun, kesinlikle başaracağını,

“hayallerini gerçekleştireceğini sanmıştım. “Efendim?

 “ Diyorum ki, kesinlikle başarıp

“hayallerini gerçekleştireceğini umut etmiştim.

 “ Sen buna hüsnükuruntu diyebilirsin evlat ama

“dünya arzu etmek üzerine kurulmuştur.

 “ Bunun için çok çalışmaya devam etmelisin.

 “ Vazgeçemezsin… “Ve asla hataların rüyalarını tehlikeye sokmasına izin veremezsin

Peki burada yanlış giden neydi?

 Problem, geçmişindeki maddi varoluşun- silinmiş olmasıydı.

 “ İşte, naklin için geldiler.

 “ Efendim?

 Estetik ameliyat bayım

Tamamen yeni çevrede, yepyeni arkadaşlar arasında- yaşamış ve yaptığı iş değişmişti. Aynı kalan tek şey Rüyalarıydı,- çünkü şirket onu yeniden doğuma hazırlarken, ona yeni bir varoluş vaadi verirken, takip ettikleri şey onun rüyalarıydı. Rüyaları yanlış kurgulanmıştı, ve bu ideoloji kuramı açısından çok önemli bir derstir.

 “ unutma evlat. Hayallerimiz için çok çalışmayı

“sürdürmeliyiz.

Nasıl olacağını hatalarımız öğretecektir. Boşuna yapılmadılar. “Unutma bunu Kahramanımız ameliyathaneye giden koridorda, korkunç gerçeği fark eder. Hiçbir zaman yeniden doğmayacaktır ancak yeniden doğmak isteyen biri için kadavra olacaktır.

‘Zabriskie Point’ (1970)

Rüyalarımız arasında- ayrım yapabilmeliyiz. Varolan toplumun ötesini gösteren- doğru rüyalarla sadece idealize edilen yanlış rüyalar: Sadece idealize edilen tüketimci yansımaları olan, toplumumuzun ayna imgesi olanlar. Rüyalarımıza kolayca maruz kalmayız,- onlar birtakım anlaşılmaz derinliklerden gelir- ve bu konuda hiçbir şey yapamayız. İşte psikanalizin ve kurmaca sinemanın en temel dersi budur. Rüyalarımızdan biz sorumluyuz. Rüyalarımız, arzularımızı yapılandırır- ve arzularımız somut gerçekler değildir. onları biz yaratırız ve sürdürürüz, ve onlardan sorumluyuzdur.

Burası yaklaşık beş, on milyon yıl öncesine ait- tortulanmış antik bir göl yatağı.

‘Zabriskie Point’daki orji sahnesi,- 1960’daki hippi devriminde yanlış giden şeylerin neler olduğuna dair iyi bir metafor/mecaz oluşturur.

Burada mühim olan konu ‘Zabriskie Point’In 60’ların otantik devrim enerjisinin kaybedildiği 1970’lerde- yapılmış olmasıdır. Bu orji [Grup seksi] , varolan toplumsal düzenin yıkımı ve bu sözde suç teşkil eden aktivitelerin ideolojiyle yeniden birleşiminin- tamamen estetize edilmesi arasında bir yerlerdedir. Yönetmen Antonioni Bu durumdan, varolan baskıların bir nevi aşkınlığı olarak yorumlasa da bu sahnenin, herhangi bir halka açık reklamda yer alabileceğini kolayca düşünebiliriz.

Özgürlüğe giden ilk adım sadece gerçekliği değiştirerek rüyalarınıza uydurmanız değil, rüyalarınızı değiştirmenin bir yolunu bulmanızdır.Ve bu yine acıtıcıdır çünkü elde ettiğimiz bütün doygunluklarımız rüyalarımızdan gelir. Çindeki çocukların rüyasındaki sözler

 “ Büyük kumandan Mao “çok önemli bir çağrıda bulunmaktadır:

“Devlet işleriyle ilgilenmelisiniz ve

“büyük proleter Kültür Devrimini sonuna kadar

“götürmelisiniz.

Son Söz

Rusya, Çin ve Küba gibi 20. yüzyıldaki bütün büyük devrimsel hareketlerin en önemli sorunlarından biri toplumsal yapıyı değiştirdiklerini düşünmek olmuştur,- Fakat eşitlikçi komünist toplum asla hayata geçirilememiştir.

Rüyalar, sadece eski rüyalar olarak kalmış- ve daha sonra tam anlamıyla bir kabusa dönüşmüştür. Şimdi radikal soldan geriye kalan şey- gerçek bir devrimsel temsilcinin uyanacağı o sihirli an’ı beklemektir.

Son on yıldan çıkardığımız en önemli depresif ders Kapitalizmin gerçek devrimsel güç olduğudur.

Sadece kendisine hizmet etse bile.

Dünyanın sonunun ekonomik düzendeki makul bir değişimden değil de dünyaya çarpan bir göktaşı tarafından düşünmek bizim için nasıl olur da daha kolay olur?

Belki de ekonomideki imkansız olanı talep etme biçimimizde gerçekçi olmamız ve elimizdeki olasılıkları düzgünce belirlememizin zamanı gelmiştir.

Occupy Wall Street protestoları, Yunanistan’daki kitle hareketleri,- ve Tahrir Meydanındaki kalabalığın bir anda patlaması,- bunların hepsi, farklı bir gelecek için gizli kalmış bir potansiyele tanık olmuştur.

Bu geleceğin gelip gelmeyeceğinin bir garantisi yok.

Kolayca atlayıp gideceğimiz ve yönünü tayin edeceğimiz bir tarih treni de yok.

Bu bize, bizim irademize bağlı.

Devrim ayaklanmalarında, belli bir enerji ya da daha doğrusu bazı ütopik hayaller bulunmakta ve patlamaktadır.

Toplumsal bir ayaklanmanın güncel sonucu, yalnızca günlük hayatı ticarileştirse bile, sona geldiğimizde kaybolan bu enerji fazlası, gerçeklikte var olmayı sürdürmez fakat tekrar ortaya çıkmak için bizi bir hayalet gibi takip eder.

Bu anlamda, her ne vakit özgürlükçü politikalar tarafından kuşatılsak, Walter Benjamin’in neredeyse bir yüzyıl önce- söylediği- şeyi asla unutmamalıyız;

Her devrim, eğer özgün bir devrimse sadece geleceğe yönelmemeli, fakat aynı zamanda geçmişte başarısız olmuş tüm devrimlerin de hesabını ödemelidir. Bütün hayaletler oradaymışcasına;- geçmiş devrimlerin ortalıkta dolaşan doyuma ulaşmamış tüm zombileri yeni bir özgürlükte kendi evlerini bulacaklardır.

zizek dusuncesi

Slavoj Zizek:

BELKİ BEN DONARAK ÖLMEK ÜZERE OLABİLİRİM
AMA SİZ ASLA BENDEN KURTULAMAYACAKSINIZ.
DÜNYADAKİ TÜM BUZLAR GERÇEK BİR DÜŞÜNCEYİ ÖLDÜREMEZ.

 

TÜRK MİLLETİ, ALLAH’A EMANETTİR


Soma’daki yeşil kuşlar.

Abdullah b. Ebî Yezid, İbn Abbas’ın şöyle dediğini duymuştur: Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem buyurdu ki:  “Şehitlerin ruhları, yeşil renkli kuşların içinde cennet meyvalarından yiyerek dolaşır.”  [1]

Abdullah b. Amr ise: ”Şehitlerin ruhları sığırcık kuşları gibi kuşların içinde birbirleriyle tanışırlar ve cennet meyvelerinden rızıklanırlar.”demiştir. [2]

 **

Ruşen Eşref ÜNAYDIN, “Çanakkale’de Savaşanlar Dediler ki” isimli kitapçığın önsözünde Hüseyin oğlu Mustafa Onbaşı’nın hatırasını şu şekilde aktarıyor.

Ruşen Eşref soruyor:
“— Derler ki muharebede bizim askerlerin gözüne yeşil sarıklı askerler görünürmüş; sizde gördünüz mü onlardan?”
—Hayır efendim, hiç görmedik. Yalnız kuşlar vardı, yeşil yeşil. Ateşin arasında geçerlerdi; sonra zeytin ağaçlarına konarlardı. Başka bir şey görmedik. O zeytin ağaçlarını kurşun, gülle kırmış, yıkmış; dalını, budağını karıştırmış. O yeşil kuşlar oraya konarlardı. Kurşun murşun, Allah tarafından, onlara dokunmuyordu. Sh: 9,15

Kaynak:

Ruşen Eşref ÜNAYDIN, Çanakkale’de Savaşanlar Dediler Ki, 2. Baskı Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1990, Ankara

[1] [Bunu Bakîy b. Mahled rivayet etmektedir. “Kitabu’r-Ruh" da (s:96) da geçtiği gibi senedinde Yahya b. Abdulhamid vardır ki o zayıf ravidir. Fakat "Mişkat"ta (no: 3853) ve "Sahihu’l Cami"de (no:5081) O’ndan merfu olarak gelen hadis bunu kuvvetlendirir]

[2] [Bunu Abdullah b. Mübarek "Zuhd"de (no:446) rivayet etmektedir. Senedi sahihtir] Müslim’deki rivayette: ”Yeşil renkli kuşların içinde” diye geçmektedir.

 

“ŞEVKETLÜ SULTAN MUHAMMED VAHİDEDDİN EFENDİMİZ HAZRETLERİNİN BEYANNAME-I HÜMAYUNLARIDIR”


Refik Halid Karay’ın Bir Ömür Boyunca adını verdiği anılarında anlatıyor.

 Evrakımı karıştırırken —hiç de aklımda kalmamış ve bir kere bile okumaya sıra gelmemiş— fena bir kağıda, kaba Arap harfleriyle yazılmış risale şeklinde bir şey elime geçti: Arapça ve Türkçe bir beyannamedir bu. Evirip çevirerek ötesine berisine göz gezdirince tarihî bir vaka olduğunu anladım: Vahideddin Han’ın firarından sonra davet edildiği “Mekke’’de basılmış ve yayınlanmış olacak. Ne tarih var, ne de matbaa, ne nâşir ismi ve yeri. Türkçe kısmının başlığı şu:

(Şevketlû Sultan Mehmed Vahideddin Efendimiz Hazretlerinin Beyan-nâme-i Hümâyunudur)

Öyle sanıyorum ki bizim matbuatta ve belki de hiçbir tarih eserimizde bahsedilmemiş, vesikalar arasında da böyle bir beyanname yer almamıştır. Bu itibarla meraklılarca okunup bilinmesi —yine tarih bakımından— faydalı olsa gerektir. Ben de zaten şu sayfaya geçirirken ilk defa okumuş olacağım. Hele bir kendimizi sıkıp okuyalım da, sonra bir fikir beyan etmek lâzım gelirse beş, on söz söyleriz.

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

Bidayet-i iştialinde (tutuşmasının başlangıcında) devletimizin iştirakine katiyyen rıza göstermediğim ve bütün müddet-i devamınca elimde bulunan bilcümle vesaitle tahribat ve mazarratını tahdide çalıştığım harb-i umumînin avakıb-ı vahimesi (korkutucu sonuçlan) tamamıyla kendini göstermeye başladığı bir zamanda biraderimin vefat-ı müessifi vukua gelerek Kanun-u Esasî-i Osmanînin bahşettiği hakka istinaden ve ehlü-l hail ve-l akdin (bağlayıp çözenlerin, yani devlet ileri gelenlerinin) biat-ı umumiyyesiyle (genel onayıyla) makam-ı hilâfet ve saltanata câlis olmuştum (tahta çıkmıştım). O günler gözönüne getirilirse, makam-ı hükümdarîyi kabul eylediğim zaman beni karşılayan müşkilâtın derece-i ehemmiyet ve azameti takdir olunur. Bilâhare cephelerimizin birbirini müteakip sukut etmesiyle sabit olduğu üzere hiçbir ümid-i galebeye makrun (yaklaşmış) olmayan harb-i hâilin temadisi (korkunç savaşın sürüp gitmesi) ve usul-ü meşrutiyeti ilan ve tatbik ettirmek nikâbı (örtüsü) altında 324-1908’den beri re’s-i idaremize yerleşmiş bulunan İttihat ve Terakki erkânından müfrit ve müteneffız (aşırı ve ileri gelen) kısmının harpten bilistifade dahil-i memlekette revaç verdiği yağma, ihtikâr [s.3] ve anlaşılmayan maksatlarla bir bir ika’ettikleri gûnagun (renk renk» türlü türlü) yangınlar sebebiyle payitahttan müntehay-ı hududa (sınırın sonuna) kadar memleketin her noktasında milletin varlığı erimekte ve üsare-i hayatiyyesi hevlengiz (cansuyu korkunç) bir surette heder olup gitmekte idi. Bu fecâi karşısında tevcih-i mesâi edilecek hedef ve gaye bittabi sulh ve müsalemetin (barışıklığın) iadesinden başka, bir şey olamazdı. Bu maksadın temini için de hiçbir terâhi tevciz edilmemiş (gecikmeye izin verilmemiş) ve mümkün olan her çareye tevessül olunmuştur. Fakat, harbin devamından müteneffi olmakla (yararlanmakla) beraber, memleketimizde daima daire-i hukuk ve selâhiyetini tecavüze alışmış olan o zamanın hükümeti ile yine o hükûmet-i mütehakkimenin (diktatör yönetimin) etrafında tesis eylediği şebeke-i ihanet, mesâimin semeredâr olmasına hâil (engel) olarak münferiden müzakerat-ı sulhiyyeye girişmekle elde edilecek menâfi (çıkarlar) ve şerait-i müsaideye (uygun koşullara) ve muhterem milletin hun-u mazlumunu (günahsız kanını) bilâsebep heder olmaktan vikâyeye imkân-ı vusul (korumayı sağlama olanağı) bırakmadı ve harp bütün dehşet-i tahripkâranesiyle meş’um (Mondros) mütarekenamesini imlâ mecburiyeti hasıl oluncaya kadar devam eyledi. Bu mütarekenin akdine memur murahhasların, elyevm Ankara’daki heyet-i vekile reisi Rauf Beyin taht-ı riyasetinde, ve o zaman memleketin en mühim kuvve-i askeriyesinin de şimdiki Ankara meclisi [s.4] reisi Mustafa Kemal’in kumandası altında bulunduğu herkesin hatır-nişanıdır.

Asayiş meselesi vesile ittihaz olunarak lüzum görülen herhangi bir mahallin işgali hak ve selâhiyetini düvel-i itilâfiyyeye bahş eden madde-i mahsusasıyla Adana, Musul, Antalya, İstanbul, İzmir işgalleri gibi sonraki bütün felâketlerin menşe ve masdarı (kaynak ve dayanağı) bulunan mezkûr mütarekenamenin akd ü imzası mağlubiyet ve mecburiyet ilcasıyla (zorlamasıyla) vuku bulmuş olduğu halde bilâhare İzmir işgali dolayısıyla beni ithama cüret edenlerin nokta-i nazarına göre, mezkûr işgallere istinatgâh olan Mondros Mütarekenamesini akde bilfiil iştirak eden Rauf, Fethi ve vaziyet-i askeriyyesi ile devlet-i böyle bir mecburiyet-i elimeye düşürmekte cidden zi-medhal (katkısı) bulunan Mustafa Kemal gibi bugünkü rüesayı aliyyenin (yüce başların) mes’ul ve müttehem olması lâzım gelir. Zira gerek bu mütarekenin imzasında ve gerek ondan sonraki bütün mesailde (sorunlarda) Kanun-i Esasî mücibince mes’uliyetten müstesna (sorumsuz) olan makam-ı hükümdarı için hükûmet-i mes’ulenin maruzatını tasdik lüzumu gibi gayr-i kabil-i itiraz bir sebep bulunduğu halde, ne kendi imlâ ve imza ettiği mütarekenin tatbiki demek olan felâketlere [s.5] karşı bilâhare muhalefette önayak olmak küstahlığını gösteren Rauf Bey için, ne de devletin belli başlı kuvâ-yı mevcudesinin kısm-ı küllisini esir vererek zilletle (Toros) eteklerine iltica etmesi yüzünden mütareke akdini gayr-i kabil-i ictinab (kaçınılmaz) bir hale getiren Mustafa Kemal için şayan-ı kabul hiçbir mazeret mevcut değildir. İşte taht-ı Osmaniye cülusundan sonra ilk mühim hatve-i siyasiyyeyi (siyasal adımı) teşkil eyleyen mütarekeye kadar cereyan eden hadisat karşısında benim vaziyetim budur.

Mütarekeden sonra ittihaz ettiğim meslek ise geri alınması mümkün olmayacak bir hatve atmaktan ihtiraz ile beraber bir taraftan dahilde makul ve mutedil ıslahat ve icrata germi (sıcaklık hız) vermek, bir taraftan da hariçte teşebbüsat-ı siyasiyyeye devam eylemek suretiyle aleyhimizdeki gayz-ı umumiyyenin (genel kızgınlığın) bertaraf olunacağı müsait zamanlara intizar edebilmek (bekleyebilmek) için vakit kazanmaktan ibaret idi. İzmir işgali hadidesinin karşısında ittihaz ve takip ettiğim meslek ve gaye de bundan başka bir şey değildi. Çünkü Yunan askeri tarafından derhal icra olunacağı bildirilen bu işgal, düvel-i selâse-i muazzamanın kat’i ve nagehanî (üç büyük devletin kesin ve âni) kararına istinad etmekte olduğu gibi vak’anın bize tebliği de doğrudan doğruya düvel-i selâse-i müşarünileyha (anılan) tarafından vuku bulduğu cihetle düvel-i muazzama [s.6] meselesi şeklinde tecelli etmiş idi. Hadisenin Yunan meselesi haline tahavvülü Yunanistan’daki vaziyet-i siyasiyyenin tebeddülü ile düvel-i muazzama-i müşarünrileyhanın ittifakına haleldârî olduktan (girdikten) sonra husule geldi. Ondan evvel bu mesele, büyük ve galip devletlerce müttefikan ittihaz olunmuş bir kararı kafinin tebliği mahiyetinde bulunduğu cihetle hakkımızdaki gayz-i umumiyyenin zevaline intizaren teşebbüsat-ı siyasiyye ile iktifa mesleğini tercih ettirmekte olduğu gibi, işgalin muvakkat mahiyeti haiz olması da meslek-i mezkûru müeyyed (anılan yolu doğrular) görünüyordu. Mesele Yunan meselesi halini aldıktan sonra harpte mağlûp olmamak şartıyla mukavemete ben de tarafdar idim ve nitekim bu his ile kuva-yı milliyeye mütemayil bir takım kabineleri de mevki-i iktidara getirdim. Şu kadar var ki, o devrelerde Mustafa Kemal devlet-i metbuasına (tâbi olduğu devlete) itaat dairesinden huruç etmiş (çıkmış- başkaldırmış) ve Anadolu’da birçok aksakallı müftilere varıncaya kadar asıp kesmek gibi mezalimiyle vazife-i milliyye hududunu tecavüz ederek milletin başına tahammül olunmaz bir belâ kesilmiş idi.

Tıpkı İzmir hadisesi gibi, “Sevr” muahedesine ait teklif-i düvelî de Yunanistan’da vaziyet-i siyasiyyenin tebeddülünden ve devletlerin aleyhimizdeki ittifak-ı şedidine haleldârî olmadan mukaddem olarak (önce), hiçbir noktasında tadil teklifine müsaade edilmeyerek yirmi [s.7] dört saat zarfında tamamen kabul veya reddine mütedair tazyikat ve tehdidatı ihtiva ettiği cihetle, gayet nazik ve tehlikeli bir şekilde vuku bulmuş idi. Bununla beraber ben “Sevr” müahedesini kesb-i katiyyet etmiş addolunacak surette tasdik etmedim. Meselenin kat’iyet kesbetmesi, Meclis-i Meb’usanın kabulünden sonraki tasdikime mütevakkıf (bağlı) olduğunu ve hak ve adaletle te’lif olunamayacak surette gayr-i tabiî olan böyle bir muahedenin devam ve tekerrür edemeyeceğini (yerleşemeyeceğini) bildiğimden, hakkımızın anlaşılmasına müsait zamanın hululüne kadar vakit kazanmak tarikinde (yolunda) devam ile, muahedenin hükümetçe kabulüne taraftar göründüm.

Mondros mütarekesi, İzmir hadisesi, “Sevr” muahedesi gibi müstesna bir nokta-i nazarla telâkki ettiğim vekâyiden sonra gelen mesailde, daima icabat-ı meşrutiyete tevfik-i hareket eyledim (meşrutiyet gereklerine uygun davrandım) ve bu sebeple, muhtelif kabinelerin muhtelif ve belki mütehalif (çelişen) içtihatlarına riayet ettim. Mustafa Kemal’i Anadolu’ya gönderen ve bilâhare devlet-i metbuasını tanımadığı cihetle tenkili (bastırılması) için kuvve-yi askeriyye şevkine lüzum gösteren kabinelere mümaşaatımda (uymamda) hükûmet-i mes’ule ile makam-ı hükümdarînin münasebet-i mütekabilesine (karşılıklı ilişkisine) ait icabat-ı meşrutiyetten ayrılmamak arzusu ve bazı esbab-ı zaruriyye-i siyasiyye âmil olmuştur. Bundan maada gerek kabine tebeddülâtında, gerek icraat-ı sairede nâzım-ı harekâtım, efkâr-ı hissiyat-ı şahsiyyemden [s.8] ziyade daima efkâr-ı umumiyye veyahut gayr-i kabil-i mukavemet diğer müessirat olmuştur. Bunun en bariz delili; son Tevfik Paşa kabinesini, sırf aleyhinde efkâr-ı umumiyye tezahüratı meşhut olmadığı (gözlemlenmediği) için, şahsım ve makamım hakkında su-i niyetleri zâhir olan (görünen) Kemalcilerin, İstanbul’da tesis-i nüfuz etmelerine müsait bulunmasına rağmen, iki seneyi mütecaviz mevki-i iktidarda tutmaklığımda görülebilir.

Ankara ile İstanbul arasındaki ikiliğin izalesi emrinde bu gibi fedakârlıklardan geri durmamakla beraber, hilâfetin saltanattan tefriki veya tahtın İstanbul’dan Anadolu’ya nakli hakkındaki karar ve tasavvurlarına muvafakat eylemek elimden gelmemiştir. Bunlardan birincisi, ulema-yı İslâmın malûmu olduğu veçhile şer’-i şerife (kutsal şeriate) katiyyen mugayir (aykırı) ve müekkilim bulunan (temsilcisi olduğum, gönderilmişlerin [peygamberlerin] övüncü = Hz. Muhammed) Fahr ül-Mürselîn efendimiz hazretlerinin hukukundan feragati mutazammın olmakla (içermekle) benim için selâhiyet ve imkân haricinde bir şey olduğu gibi, İstanbul’un manen Ruslara teslimi ile Bolşeviklere cemile ibrazı (yaranma) mahiyetinde bulunan ikinci tasavvurları da, hilâfeti İstanbul gibi siyasî ve tarihî bir istinatgâhtarı mahrum eylemek demek olduğu cihetle katiyyen gayr-i kabil-i kabul idi. Bu gibi müfrit ve mecnunane arzularını tebaiyyet etmediğim (uymadığım) için bana hıyanet-i vataniyye izafe ve isnat edenlerle birlikte, her akıl ve iz’an sahibinin bilmesi lâzım gelir ki [s.9] dünyanın en büyük cah ü mansıbı (onuru) olan hilâfet ve saltanat makamını fiilen ve bi’l-irs ve’l-istihkak (babadan kalarak ve lâyığı olarak) haiz bir hükümdarı, hıyanet-i vataniyye gibi bifcürm-ü şenîe (kötü suça) sevk edecek hiçbir emel ve ihtiras mevcut değildir. Ben o makamların ve simâ-i hilâfet makamının şeref ve haysiyetini muhafaza için muvakkaten tahtımdan, vatanımdan ve huzur ve rahatımdan cüda (ayrı) düşmeyi bile göze alırdım. Bu müfarekatim (ayrılığım) bilhassa harb-i umumîden sonra kendi ef’alinin (edimlerinin) hesabını vermek mevkiinde bulunanlara karşı ef’alimin hesabını vermekten korkmak kabilinden olmayıp, belki hiçbir kanuna tâbi olmayan insanlar elinde müdafaa ve hakk-ı kelâmdan memnu bir halde hayatımı göz göre göre tehlikeye teslim etmek gibi emr-i İlahînin ve akl-ı selimin kabul etmeyeceği bir şeyden ictinab eylemek (kaçınmak) ve hem de “Elfiraru mimma la-yutak min sünenil mürselîn” [dayanma takatim aşandan kaçmak, peygamberlerin sünnetindendir.] fehvayı şerifi (kutsal kavramı) üzere müekkil-i zî-şanımın (vekili olduğum şanlı zatın) hicret-i nebeviyyeierine ait olan sünnet-i seniyyeye itba’ etmekten (uymaktan) ibarettir.

Müdafaa-i vatan gibi müstahsen gayelerle hiç münasebeti olmadığı halde Ankara meclisinin ittihaz ettiği mukarrerat-ı âhire (aldığı son kararlar) üzerine, muarızlarımla aramızda tahaddüs eden (ortaya çıkan) ve memleketimiz için hasıl olan vaziyet-i âhireyi telhis ederek (özetleyerek) derim ki:

Ceddim Osman Gazi’den Selim-i Evvel’e kadar Devlet-i Osmaniyye namıyla Türk Saltanatı [s. 10] var idi, Selim-i Evvei’den sonra ise bu saltanat hilâfetin inzimamıyla (eklenmesiyle) Saltanat-ı Muhammediyye haline geçmişti.

Şimdi bana bi-gayr-ı hakkın ihanet-i vataniyye isnat edenler, hilâfeti hukuk ve nüfuzundan tecrid ve tatil ederek bu Saltanat-ı Muhammediyye’yi yıkmışlar ve yalnız vatanlarına değil, bütün âlem-i Islâma ihanet etmişlerdir. Ben, devleti tehlikeden vikaye için, bilhassa harb-ı umumîye iştirakimizdeki ifratların acısını attıktan sonra, siyaset-i hariciyyede muarrızlarımın tâbiri veçhile korkarak, yani itidal ve ihtiyat ile hareket ettim; daha doğrusu, vakit kazanmak için, ıcab eder ise kendimi feda etmeye karar verdim. Bu mutedil ve ihtiyatlı meslek karşısında, muarrızlarımın müfrit ve herçibâd abâd mesleği (aşırı ve her şeyi göze alır yolu) müntec-i isabet ve muvaffakiyet olur (doğruluk ve başarıyla sonuçlanır) ise, şahsen ben kaybedecektim, fakat devlet kazanacaktı; halbuki onlar devlete Saltanat-ı islâmiyyesini kaybettirdiler.

Eğer benim bir hatam var ise, din ve devletin bu derece tahrib ve tagbirine (yıkılmasına ve gücendirilmesine) (bazı müstesna şahsiyetlerden maada) bütün vükelâ ve ulemâ ve ukalâ ve ricâl-i memleket tarafından ses çıkarılmayacağına ve bazı hasis menfaatler mukabilinde gizli ve aşikâr suretlerle yardım edileceğine ihtimal vermemekliğimdedir. Ben, devletin hayat ve mematıyla herkesden ziyade alâkadar olan münevveran-ı [s. 11] milletimin, vazife-i vataniyye ve vicdaniyyelerini bu derece suistimal etmeyecekleri hakkındaki hüsn-i zannıma ait olan hatamı itiraf ediyorum.

Netice-i kelâm olarak şurasını beyan ederim ki, hilâfet meselesinin halli, dini, kavmiyeti, vatanı meşkuk ve mahlût (kuşkulu ve karışık), askerîden ve sünuf-u saireden (diğer sınıflardan) mürekkep bir şirzime-i kalile (küçük bir azınlık) ile, kısmen mükreh ve mücber (korkutulmuş ve zorlanmış) ve kısmen ahvalin ledünniyatından (iç yüzünden) bî-haber olarak mugfel halinde (kandırılmış) bulunan beş altı milyonluk masum Türk kavminin selâhiyeti dâhilinde olmayıp, bu; üçyüz milyonluk âlem-i İslâmın tamamına taallûk edecek bir mesele-i azimedir. Binaenaleyh şimdi ben, hilâfet hakkında Ankara’da ve İstanbul’da verilen fuzulî ve cebrî hükmü kat’iyyen kabul etmeyerek ve hakkımda reva görülen müfteriyatı (iftiraları), isnad edenlere kemal-i nefretle red ve iade ederek, memleketin ve bilâtefrik-i cins ve mezheb bütün ahalinin saadet ve refahından başka bir emeli olmayan, ve adi ü itidalin hâkim olmasını isteyen müsterih bir kalp ve vicdan ve hak ve hakikatin mağlûp edilemeyeceğine dair kavi bir iman ile sevgili vatanıma avdet edinceye kadar hak-i ıtrnâkinin ezelûen müştakı (güzel kokulu toprağının ötedenberi özleyeni) olduğum haremeyn-i şerifeynde ve şimdilik civar beytüllahta ımar-ı evkat ediyorum (vakit geçiriyorum).

Beni ‘‘beldetüllah”a isal eden (Tanrı’nın şehrine ulaştıran) şu maceret-i mucib ül-mefharet (övünülmesi göçme) ile, [s. 12] hilafetin saltanattan tecridi teklifine karşı sebat ve mücahedem, nasibe-i hestîmi ve dehr-i ahiretimi teşkil edecektir.

Misafir olduğum bülâd-ı mukaddese-i Arabiyyenin hükümdar-ı âlîtebarı (yüce soylu) ile ahali-i necîbesi (temiz soylu halkı) taraflarından gerek benim hakkımda ve gerek vatan-cüda diğer hemşehrilerim hakkında gösterilen âsâr-ı mihman-nevaziyi (konukseverlikleri) şükür ve mahmidetle (övgüyle) yad ettiğim gibi, haiz oldukları asalet-i mümtaza ve mutahharaya muvafık (seçkin ve temiz soyluluğa uygun) bir suretle hareket eden müşarünileyh celâlet ül-mülk hazretleriyle aile-i muhteremeleri erkânının teâli-i şan ü şereflerini ve bu sayede bülâd-ı mukaddese-i Arabiyyenin ve sekene-i necibesinin tarihe ziynet veren mazileriyle lâyık oldukları inkişaf-ı mes’uda mazhar olmalarını da cidden temenni ederim.

İstanbul’dan müfarekatimden sonra bu ilk beyanımdır.

Vesselamu ala men itteba’l-Hüda [Tanrı’ya uyanlara (doğru yoldan gidenlere) selâm olsun.]

Muhammed Vahideddin bin es-Sultan Abdülmecid Han.”

Şimdi [yapılacak en doğru iş,] —lisan itibarıyla güçlükle okunup mânâsını kavramakta da epey zorluk çektiğimiz— şu beyanname hakkında söylenecekleri de tarihe bırakmaktır. Ancak tarih inceleyici ilim adamları için bir vazife var: beyanname kimin kaleminden çıkmıştır? Bunu meydana koymak eski padişahla birlikte, Hicaz’a kimlerin gittiğini belirttikten sonra yazılış tarzına bakarak o adamların birini seçmektir.

Fikrimce bu, daha ziyade resmî kitabeye tamamıyla vakıf bir zatın eseridir. Araya o kitabete pek uygun düşmeyen cümleler de karıştırılmışsa da, umumî hitabı değiştirilmemiştir. Tarihçi olmadığıma göre ben bu işin ehli değilim, vaktimi de öldüremem. Ancak padişaha yoldaşlık edenler arasında Rıza [Tevfik] merhumun da bulunduğunu biliyorum, ama üslûp onunki değil.

Zaten hasbıhallerinde Filozof Hicaz seyahatini —hatta lüzumsuz noktalara kadar— birçok kere anlattığı, tekrarladığı halde tizlere bir beyannameden bahsetmedi. Kâbe’yi nasıl süpürdüğünü belki sekiz, on defa dinledik. Mısır’dan Kral Abdullah’ın ısrarıyla heyete katılması, kafileye pek geç ve güç yetişmesi hikâyeleri de çok anlatıldı, daha bir sürü tafsilat… Fakat beyanname lâfı geçmedi.

Böyle olduğuna göre, Rıza Tevfik’in rolü ya hiç yoktur yahut pek siliktir. Beyanname —kim verdi veya kim yolladı? hatırlamıyorum— elime geçtikten sonra, ben de, başka işlere dalarak dosyama attığımdan, unuttuğumdan dolayı olacak kendisinden sormadım. Esasen “dosya” dediğime de bakmayınız; bir gün gelip de vesikalar dolu, tarihî kıymette bir eser yazacağımı hiç düşünmediğim ve hâlâ da öyle bir iddiada bulunmadığım için, sadece kağıtları yırtıp atmaz, bir tarafa koyardım. Artık bunu da yapmıyorum.

Şimdi ihtiyaç hasıl oldu da, mevzu çıkar ve bir şeyler hatırlatır diye gerçekten perişan vaziyette duran o kağıtlara göz atıyorum. Meğerse bir şeyler de varmış aralarında…

Eğer “beyanname” tahminim gibi henüz elde edilmemiş ve yayınlanmamışsa, bir nokta daha aydınlanmış oldu. Tarih çorbasında tuzum var demektir. Yayınlanmışsa okuyucusu artmış olacağı için, yine de bir işe yaramış sayılır.

Tarih zaten birtaraflı olmakta devam edemez. Uzun zaman yaptığımız hep öyle idi; tek taraftan bırakıyorduk, bakmakla da kalmıyor, tek tarafı tutuyorduk, öte tarafa sadece atıp tutuyorduk. Bugün de tarafsız görmemize ve düşünmemize elverişli bir devreye eriştiğimiz, yıllar aştığımız, ciddî mânâsıyla tarih’e girmek çağında bulunduğumuz için her noktayı aydınlatacak vesikaları ortaya koyabiliriz.

Vahideddin de bir şeyler düşünmüş ve yapmış; söylüyor, dinleriz. Bizi kandırması artık bahis konusu değil; zamanı geçmiştir… Ama bunların tarihe geçmesini de yine tarih namına isteriz.

Not: Bu belgeyle ilgili geniş bilgi için, Tarih ve Toplum dergisinin 16. sayısındaki (Nisan 1985), J.-L. Bacque-Grammont ile Hasseine Mammerî’nin “VI. Mehmed’in Sürgündeki Hac Yolculuğu” yazısına bakılabilir.

Refik Halid KARAY

(İstanbul 1888 — İstanbul 1965) Türk romancısı, hikâyecisi ve yazarı. İlk öğrenimini Vezneciler’de ve Göztepe’de tamamlamış, daha sonra Galatasaray’da (1900-1906), bir yılda (1907) Hukuk Mektebi’nde okumuştur. II. Meşrutiyet’in ilanından sonra gazeteciliğe başlayan Karay, 1913’e kadar Tercüman-ı Hakikat gazetesinde yazar ve mütercim olarak çalışmıştır. Bu arada, Kalem ve Cem dergilerinde “Kirpi” takma adı ile mizah, Eşref dergisinde “Yeniler” başlığı altında Şehabeddin Süleyman, Fazıl Ahmet (Aykaç), Hamdullah Suphi (Tanrıöver) vb. üzerine portreler ve tanıtma yazıları yazmıştır. 1909’da Fecr-i Âti adlı edebî topluluğa katılmıştır. Hürriyet ve İtilâf Fırkası yardımı ile 1912’de Beyoğlu Belediye Başkâtibi olan Karay, 1913’te yeniden iktidara gelen İttihatçılar tarafından İstanbul dışına çıkarılmış; Sinop, Çorum, Ankara ve Bilecik’te beş yıl sürgün kalmıştır. Mütareke yıllarında (1918) İstanbul’a dönen Karay, bir süre Robert Kolej’de Türkçe öğretmenliği ve Yeni Mecmua’da yazarlık yapmış, daha sonra Hürriyet ve İtilâf Fırkası’nın Genel Merkezi’nde görev almıştır.

1919’da Posta-Telgraf Genel Müdürlüğü yapan Karay, Alemdar, Peyam-î Sabah gazeteleri ile Aydede dergisinde yayımlanan yazıları ile de Anadolu’da başlayan Millî Mücadele Hareketi’ne aleyhtar olmuş, bu yüzden Millî Hükümet’in yurt dışına sürdüğü Yüzellilikler arasında 9 Kasım 1922’de yurdu terk etmiş, 1938’de af kanunu çıkıncaya kadar 16 yıl Beyrut ve Haleb’de kalmıştır. Yurda dönüşünde, Tan’da, diğer bazı gazete ve dergimde hikâye, roman ve fıkralar yayımlamış, sürgünde kaleme alınmış 19 kitaplık külliyatını çıkarmıştır (1939-1944). Bir ara Aydede dersini de yeniden yayımlamıştır (1948-1949).

Açık, sade, terkipsiz bir dille yazan, roman ve hikâyeleri kadar mizah ve taşlamaları ile de ün kazanan Karay’ın başlıca eserleri şunlardır:

Sakın Aldanma, İnanma, Kanma (1915), Üç Nesil-Üç Hayat (1915-1943), Kirpi’nin Dedikleri (1916), Ago Paşa’nın Hâtırâtı (1918) Ay Peşinde (1918), Memleket Hikâyeleri (1919-1939), İstanbul’un İçyüzü (1920), Guguklu Saat (1922), Tanıdıklarım (1922), Deli (1939), Bir içim Su (1939), Yezid’in Kızı (1939), Çete (1939), Gurbet Hikâyeleri (1940), Bir Avuç Saçma (1940), ilk Adım (1941), Sürgün (1941), Makiyajlı Kadın (1943), Tanrıya Şikâyet (1944), Anahtar (1947), Bu Bizim Hayatımız (1950), Nilgün, 3 cilt (19501961), Yeraltında Dünya Var (1953), Dişi Örümcek (1953), 2000 Yılın Sevgilisi (1954), Bugünün Saraylısı (1954), İki Cisimli Kadın (1955), Kadınlar Tekkesi, 2 cilt (1956), Karlı Dağdaki Ateş (1956), Sonuncu Kadeh (1956), Dört Yapraklı Yonca (1957), Minelbab ilelmihrab (1964), Yerini Seven Fidan (1977), Ayın Ondördü (1980), Yüzen Bahçe (1981), Ekmek Elden, Su Gölden (1985) (Bu bibliyografyaya yazarın ölümünden sonra yayımlanan kitapları da eklenmiştir.)

Bir Ömür Boyunca

Refik Halid Karay’ın Bir Ömür Boyunca adını verdiği anıları, Minelbab İlelmihrab’ın devamıdır. Bu eserin ilk kısmı, 1946 yılında Yeni Tanin gazetesinde (30 Mayıs — 13 Temmuz arası, günlük 45 sayı); üçüncü kısmı ise, 1985 yılı boyunca Tarih ve Toplum dergisinde (aylık 12 sayı) tefrika edilmiştir.

Refik Halid, hiç kuşkusuz, tarihçi değil, gazeteci ve edebiyatçı idi. Ama anılarının önemi, ciddi tarih araştırmalarında kaynak olarak kullanılmasından bellidir.

Bir Ömür Boyunca kronolojik bir sıra takip etmez. Tefrika yapısına uygun olarak kaleme alınmış episodlar, bazan 1918 öncesine, yazarın ta çocukluk günlerine uzanır, bazen 1922-38 arası sürgünlük yıllarına; bazen da Minelbab İlelmihrab’ta anlatılan olayların, orada geçiştirilmiş bir ayrıntısını işler.

Refik Halid, Hürriyet ve itilâf Fırkası’nın bir mensubu olarak Kurtuluş Savaşı’na karşı çıkmış, ama sonradan o dönemde yaptıklarına ve yazdıklarına nedamet duymuş, kefaretini de ödemiştir. Bugünden bakılınca, Refik Halid’in yapıp ettiklerinden, yaşayıp gördüklerinden daha önemlisi, onları nasıl akıcı bir üslûpla hikaye ettiği oluyor.

Bu anıların ikinci bölümü Yeni Tanin’de tefrika edilmeye başlamadan bir gün önce, o gazetede Refik Halid’le yapılmış bir röportaj çıkmıştı. Refik Halid şöyle diyordu:

Ben hayatta her şeye muhalifim, ama benim bu hareket tarzım her zaman yanlış anlaşılmıştır. Ben Atatürk’e hiçbir zaman karşı olmadım. Daha doğrusu, her ikimiz de birbirimizi yanlış anladık. Ben İttihat ve Terakki Fırkası’na muhaliftim. Atatürk’e muhalefetim oradan gelir. İttihat ve Terakki’yle beraber çalıştığı için uzak kaldım. O da bir süre sonra onlardan uzaklaşınca, onun yanma geldim. Bir İmparatorluğu mahvetmiş bir partinin yanında olamazdım. Sonradan anladım ki, o da onları temizlemeye kararı vermiş.

Bundan başka, eskiden de hoşlanmadığı İsmet Paşayı hedef alan bir söz söylüyordu: “Bugün hükümet idare edenler, Atatürk’ün tam zıddıdır. O cesurdu, bugünküler ise korkaktır.” Röportajı yapan gazeteci (Ergin Konuksever), Refik Halid’in şimdi (ölümünden bir yıl önce) tamamıyla Epiküryen bir hayat sürerek günlerini geçirdiğini söylüyor ve onun “Ben güzel yemek ve güzel kadın meraklısıyım” dediğini aktarıyor.

Kaynak:

Refik Halid KARAY,
Bir Ömür Boyunca, İletişim Yayıncılık, 1990, İstanbul sh: 239-248

 

UKLAD ZAMKNİETY / Kapalı Devre (2013)


Yönetmen: Ryszard Bugajski    

Senaryo: Miroslaw Piepka, Michal Pruski          

Ülke: Polonya

Tür: Aksiyon, Suç, Dram

Vizyon Tarihi: 05 Nisan 2013 (Polonya)

Süre: 100 dakika

Dil: Lehçe

Müzik: Shane Harvey   

Çekim Yeri: Gdansk, Pomorskie, Poland

Oyuncular:    Janusz Gajos, Kazimierz Kaczor, Wojciech Zoladkowicz,    Robert Olech,    Przemyslaw Sadowski

Hakkında/Özet

“The Closed Circuit” [Kapalı Devre] – Gerçek olaylardan esinlenerek kurgulanmış merak uyandırıcı ve güçlü oyunculuklara sahip bir siyasi gerilim filmidir.

Film, hırslı yeni üç genç girişimci Navar isimli bir elektronik şirket kurmaları ile şehrin kemikleşmiş güçlerinin entrikalarına kurban gidişleri, Polonya’nın Gdansk şehrindeki hırsları ve yozlaşmaları konu edilmektedir.

Yeni girişimcilerin başarısını kabul edemeyen zenginler kulübü [Offshore Holding] önce Navar firmasını 10 milyon € satın almak isterler. Alamayınca adamları olan Savcı Andrzej Kostrzewa ( Janusz Gajos ) yı kendi emelleri için kullanırlar.

Filmin adından da anlaşılacağı üzere “Kapalı devre” ye dahil olmak için ya köle olmak veya belalara hazırlanmak gerekir. Uydurma ihbarlar ile genç girişimciler aileleri ile mağdur oldukları gibi hapsi boylarlar. Piotr Maj’ın hapishanede tecavüze uğraması ve intihar teşebbüsü, Grzegorz Rybarczyk’in eşininin çocuğunu düşürmesi,  gibi örnekleme olaylar haksızlığın/zülmün boyutunu göstermeye yeterli olur zannediyorum.

 Neticede bir TV muhabirinin yardımı ile girişimciler hakkındaki Navar soruşturması 7 yıl gibi zamandan sonra 2013 yılı sonlarında olumlu şekilde neticelenip suçsuz oldukları ispatlanır.. Tutukluluk dönemleri ve uğradıkları zarara karşı devletten 10 bin tazminat alırlar. (Ama neye yarar ki)

Savcı Andrzej Kostrzewa ( Janusz Gajos ) , kötü bir koca ve baba, açgözlü zengin, avcılık gibi merakları olan bir kötü adam profili çizmesi, polisin bu entrikalarda alet oluşlarını görünce insanın içi burkuluyor. Olayı soruşturan Kamil Slodowski [Wojciech Zoladkowicz]’nin dürüstlük adına işkenceye alet oluşunu da nasıl yorumlarsınız bilemiyorum.

Her şey bir yana kapalı devre içinde hatalı ve yanlı soruşturmanın sebepleri olan Savcı Kamil Slodowski Temyiz Cumhuriyet Savcılığı’na terfi etmesine, Andrzej Kostrzewa’nın hala Bölge Temyiz Cumhuriyet Başsavcılığında Savcısı olmasına ve şirketin üzerine komplo kurulmasına yardım eden Vergi Dairesi başkanı Miroslaw Kaminski’ninde emekli ve bir uzman denetçi olarak çalışmasına şaşırabilirsiniz.

Ayrıca filmde mason kulüplerine ve illuminatiye göndermeler olarak kabul edebileceğimiz anti – Semitizm ve anti – Polonism mevzuları bulunmaktadır.

 

THE UGLY AMERİCAN (1963) “Çirkin Amerikalı”


Yönetmen: George Englund     

Senaryo: William J. Lederer, Eugene Burdick, Stewart Stern    

Ülke: ABD

Tür: Dram

Vizyon Tarihi: 02 Nisan 1963 (ABD)

Süre: 115 dakika

Dil: İngilizce

Müzik: Frank Skinner   

Ödüller: Adaylık; 2 Golden Globes. 1 ödül ve 1 adaylık

Çekim Yeri: Courthouse Square, Backlot, Universal Studios – 100 Universal City Plaza, Universal City, California, USA

Oyuncular:    Marlon Brando,    Eiji Okada,    Sandra Church,    Pat Hingle, Arthur Hill,

Hakkında

“Çirkin Amerikalı”(The Ugly American) filmi Kordelanın en az kitabı kadar büyük tepkiler uyandıracağında şüphe yoktur. Filmde, kitaptaki sert tezlerin gidişatı, halihazır duruma uyabilmek maksadıyla, nisbeten değiştirilmiş; prodüktör-direktör George Englund ile yazar Stewart Stern hikâyeyi, isabetli bir kararla, aşağı yukarı bugün müşahede edilen vaziyete sokmağa çalışarak, bazen yanlış tesirlere kapılan Amerikalı bir elçinin bir Güneydoğu Asya memleketine verilen yardımı nasıl yönelttiğini perdeye aksettirmelerdir.

Bu çalışmaların neticesinde kuvvetli ve düşündürürü bir film ortaya çıkmıştır. «Çirkin Amerikalı- perdede, kalpten ziyade akıla hitap etmektedir. Elçi rolünü oynayan Marlon Brando filme baştan aşağıya hâkim bir durumda bulunuyor. Brando burada kendi şahsını olduğu gibi ortaya koyup hiçbir etki altında kalmıyor. Brando’nun; bu filmdeki mühim özelliklerinden biri de tam manasıyla “Brandovart” bir şekilde hareket etmesidir.

Ünlü aktör şimdiye kadar çıktığı bütün rollerde ve değişik telâffuzlar taklit etmek veya makyaj maskesi arasında gizlenmek mecburiyetinde kalmıştır. Halbuki bu filmde Brando’nun bıyığı hariç olmak üzere hiçbir ağır makyajı veya herhangi bir şahsı taklit ettiğini gösteren bir hareketi yoktur.  Bu film. Brando’nun san’at kabiliyetini bir daha ortaya çıkardığı gibi, genç prodüktör—direktör Englund için, kendisini göstermesi bakımından, çok büyük bir fırsat teşkil etmiştir. Zira Englund. aslında gayet zor bir konuyu, iki vazifeyi birden üzerine alarak, islemesini bilmiş ve başarılı bir eser çıkarmağa muvaffak olmuştur, Hollywood çevreleri şimdi Genç Englund’a yeni bir gözle bakmakta ve adamın parlak bir istikbale sahip olduğunu belirtmektedirler.

«Çirkin Amerikalı» şüphesiz ki Amerikanla dış politikasını metheden veya göklere çıkaran bir eser olmaktan uzak. Aslen İyi niyetli olan elçi  burada, hayali memleketin içişlerine karışmakla kalmıyor, adeta İçişlerinin naııl yürütüleceğine dair talimat veriyor…

«Çirkin Amerikalı» nın Amerikanın dost va düşmanları üzerinde bırakacağı tesir büyük olmuştur. Bunun Brando’nun  Isyan (1969) Queimada filmi gibi büyük bir tesir bırakacağı kesindir. Çünkü burada Amerikalıların kendi hükümetlerini ve dış politikalarını serbestçe tenkid edebilecekleri açıkça ispat edilmiş bulunuyor.

“Çirkin Amerikalı” yı   çevirmekle ünlü aktör Brando  ister istemez politikaya karşı ilgi duymaya başladı. Amerikanın memleket dahilindeki ekalliyete (azınlıklara) karşı tutumuyla dış dünyada vukubulan ıhtilal hareketleri karşısında Amerikanın politikasını tenkid ediyor ve diyor ki:

“Kendimize demokrasinin banisi diyoruz. Bence bu nokta-i nazarı ya tam manasıyla desteklememiz veya bu iddiadan vazgeçmemiz lâzımdır.”

– 

Konu ve Özet

William J. Lederer — George Englund,  ikilisinin Amerika’da büyük yankılar uyandıran ayni addaki romanı Amerikan siyasetinin Güneydoğu Asya’da uğradığı başarı sızlıkların nedenlerini incelemeye çalışmaktaydı.

Yönetmen George Englund bu romanı Güney Vietnam’ ın aktüel durumuna uygulayarak perdeye aktarmak istemiştir. Sinemada alışılan bir geleneğe uyarak olayların geçtiği ülkenin adı verilmemiş, yalnızca cofrafi ve siyâsî durumunun belirtilmesiyle yetinilmiştir. Tabii… Güney Dogu Asya’nın bu ufak ülkesine Amerika ekonomik yardımda bulunuyor. Fakat ülkeyi baştanbaşa kat edecek stratejik bakımdan da önemli bir yol inşa ederek bütün ekonomik problemleri ortadan kaldıracaklarını zanneden Amerikalı siyasetçiler yanlış saplantılarından dolayı halk arasındaki tarafsız milliyetçilerin mukavemet hareketiyle karşılaşıyorlar. Yol inşaatı sabotaja uğradığı gibi, Amerikalılara karşı şiddetli nümayişler/gösteriler baş gösteriyor. Bu arada Mac White adında genç Amerikalı sefir (elçi) (Marlon Brando) ülkenin başkentine gönderiliyor.

 Mac Whilte’ın ilk İşi milliyetçilerin lideri Deong (Eiji Okada) ile konuşmak oluyor. Fakat daha ilk karşılaşmada Mac White İkinci Dünya savaşında silah arkadaşı olan Deong ile şiddetli bir tartışmaya girişiyor. Amerikalılara has tipik davranışlarıyla onu suçlama ya çalışıyor. Amerikalıları ikna edemeyeceğini anlayan Deong bu defa komünistlerle işbirliği yapıyor, özellikle Kızıl Çin’in kışkırtmasıyla ülkede bir İç İsyan çıkarıyor. Önceleri Amerikalılara karşı başlamış olan hareket. Amerikalılarla müttefik olan hükümete karşıda gelişiyor.

Mac White hatasını  anlamak zorunda kaldığı bir sırada Deong koministler tarafından öldürülüyor, isyan hareketi Komünistlerin eline geçmiş oluyor.

Sonuç olarak:

Bir Asya ülkesindeki olan olaylar romanı/filmi ile Amerikalıların “Komünizme karşı mücadele ediyoruz” diyerek, yerel halkı nasıl aşağıladıkları hikâye edilişini görebiliyoruz

Film sinematografik açıdan pek İlginç sayılmasa da Amerikan siyasetinin tarafsızlık karsısındaki fanatik tutumunu, Amerikalıları körü körüne desteklemekten çekinenlere «komünist» diyerek sırt çevirmenin siyasi bir gaf olduğunu düşündürebilmesi bakımından dikkate değer.

 Amerikalıların geri kalımış ülkelere yardım konusunda, o ülkelerin gerçek ekonomik meselelerinden ne kadar uzakta oldukları da detayda kalan, fakat tipik örneklerle açıklanıyor. Öte yandan, sefir Mac White’in Asya’ya gönderilmeden önce Amerikalı senatörlerle yaptığı konuşma, masa başından dünya siyasetini yönetmek tutkusunun fanatik peşin düşüncelerden kendini kurtaramayan Amerikalı siyasetçiler için ne kadar hatalı bir davranış olduğunu gösterebiliyor..   

Marlon Brando diyor ki:
“Çirkin Amerikalı, Amerikanın dış politikasını göklere çıkartmıyor. Ama şuna kaniim ki, Çirkin Amerikalı, birçok Amerikalıları dosta düşmana sempatik kılacaktır.” HOLLYWOOD, A.P

Ayrıca romanda bir gözlem vardır:

“Bizim kendi ülkemizde karşılaştığımız Amerikalılarla, Amerika’da tanıdığımız Amerikalılar sanki başka insanlar. Amerikalılar bir yabancı ülkeye gidince kendilerini toplumdan izole ediyorlar, kabalaşıyorlar, küstahlaşıyorlar.”

 Not: Yazı Milliyet Gazetesi Arşivinden hazırlanmıştır.

Yine üzülerek hatırlatacağım bir konu olarak, bu film hakkında sinema sitelerinin sansürlediklerini bildirmek zorundayım. Sol/sağ görüşlü aydın kesimde bile filmin tenkidi/bilgisi yok. Galiba, ne demek istediğimi biraz anladınız. Her zamanki iddiamız özgür zannettiğimiz sözde aydınların/idealistlerin emperyalist/köle düzeninin insanları olduklarını tekrar hatırlatırız.

***************

QUEİMADA, BURN, THE MERCENARY İSYAN (1969)