GUY DEBORD, GÖSTERİ TOPLUMU VE YORUMLAR KİTABINDAN


Kaynak:

Guy DEBORD, Gösteri Toplumu ve Yorumlar, trc: Ayşen Ekmekçi & Okşan Taşkent, Ayrıntı Yay. 4.Baskı, 2012, İstanbul, Çeviride Kullanılan Metinler La Societe du Spectacle, Editions Gallimard, 1992; Commentaires sur la societe du Spectacle, 1988 Preface â la quatrieme edition İtalienne de “La Societe du Spectacle”, 1979 Editions Gallimard, 1992; Society of the spectacle, Çev. Kolektif, Black & Red, Detroit, 1977 Comments on the Society of the Spectacle, trc. Malcolm Imrie, Verso, 1990

ŞEHİRLERİ İMÂR ETMENİN GÖSTERİLMEYEN CEPHESİ


Şehircilik, sınıf iktidarını savunan kesintisiz görevin modern icrasıdır:Kentsel üretim koşullarının tehlikeli bir şekilde bir araya getirdiği işçilerin en küçük parçalarına dek bölünmesinin sürdürülmesi. Bu bir araya gelme olasılığının her biçimine karşı yürütülmesi gereken sürekli mücadele en uygun zeminini şehircilikte bulur. Fransız Devrimi’nde edinilen deneyimlerden bu yana, bütün yerleşik iktidarların sokaktaki düzeni sağlama araçlarını artırma çabası, sonunda sokağın ortadan kaldırılmasıyla doruk noktasına ulaşır. Lewis Mumford, The City in History de [Tarihte Kent]“artık tekdüze olan dünyayı” anlatırken “uzun mesafeye yönelik kitle iletişim araçlarıyla birlikte, halkın tecridinde çok daha etkili bir denetim aracı ortaya çıkmıştır”diye belirtir. Ama şehirciliğin gerçekliğini oluşturan genel tecrit hareketi, planlanabilir üretim ve tüketim ihtiyaçlarına göre işçilerin denetimli bir şekilde yeniden sisteme dahil edilmelerini de sağlamak zorundadır. Sisteme dahil olmak, tecrit edilmiş bireylerin birlikte tecrit edilmişbireyler olarak yeniden ele geçirilmelerini gerektirir: Fabrikalar ve kültür evleri, tatil köyleri ve “toplu konutlar” tecrit edilmiş bireyi aile yuvasına kadar izleyen bu sahte kolektiviteye hizmet etmek amacıyla özellikle düzenlenmiştir.Gösteri mesajı alıcılarının yaygın olarak kullanımı bireyin tecridinin egemen imajlarla, bütün güçlerini sadece bu tecritten alan imajlarla dolu olmasını mümkün kılar.

Önceki her dönemde egemen sınıfların tatmin edilmesine adanmışken, ilk defa yeni bir mimari doğrudan doğruya yoksullara yönelmiştir. Bu yeni konut örneğinin biçimsel sefilliği ve devasa yaygınlığı, onun hem amacından hem modern inşaat koşullarından kaynaklanan kitleselkarakterinden ileri gelir.

Toprağı, soyut bir şekilde tecrit toprağı olarak düzenleyen otoriter karar hiç kuşku yok ki modern inşaat koşullarının özünde yer alır.

Bu açıdan geri kalmış ülkelerde sanayileşmenin başladığı her yerde, yerleştirilmesi düşünülen yeni toplumsal yaşam tarzına uygun uzam olarak, aynı mimari ortaya çıkar. Toplumun maddi gücünün gelişmesinde kaydedilen aşama ve bu güce bilinçli bir şekilde hâkim olma konusundaki gecikme, tıpkı termonükleer silahlanma ya da doğum kontrolü (kalıtımın manipüle edilme imkânı zaten elde edilmiştir) sorunlarındaki kadar açık bir şekilde şehircilikte de görülmektedir.

Şimdiki zaman, şehir ortamının daha şimdiden öz-yıkım zamanıdır. “Şehir artıklarının biçimsiz yığınlarıyla” (Lewis Mumford) kaplı kırsal kesimde görülen şehir patlaması doğrudan doğruya tüketimin buyrukları doğrultusunda düzenlenmiştir.

İlk meta bolluğu aşamasının pilot-malı olan otomobilin diktatörlüğü, eski şehir merkezlerini yerinden eden ve giderek genişleyen bir yayılmaya yol açan otoyolların hâkimiyetiyle çevreye damgasını vurmuştur.

Aynı zamanda, şehir dokusuna dair tamamlanmamış yeni düzenleme dönemleri, bir otopark platformu üzerindeki çıplak arazilerde kurulu dev süpermarketler olan “dağıtım fabrikaları” etrafında geçici olarak yoğunlaşır; bu çılgın TÜKETİM TAPINAKLARI, kısmi bir kalabalığın yeniden oluşmasına yol açtıklarından aşırı kalabalık ikincil merkezler haline gelir gelmez onları dışlayan merkezkaç hareket içinde uzaklaşırlar. Ama tüketimin teknik örgütlenmesi, ilk planda şehrin kendi kendini tüketmesine yol açmış olan genel çözülmenin örgütlenmesinden başka bir şey değildir.

Tümüyle kent-kır çatışması etrafında gelişen iktisadi tarih, her iki terimi de ortadan kaldıran bir başarıya ulaşmıştır. Toplu tarihsel gelişmenin günümüzde bağımsız ekonomi hareketinin sürdürülmesi adına felce uğraması, kent ve kırın yok olmaya başladığı dönemin olgusudur, kentle kırın farklılıkları aşılmamakta, her ikisi de aynı anda çökmektedir. Varolan şehir gerçekliğinin aşılmasına katkıda bulunması gereken tarihsel devinimin başarısızlığa uğramasından kaynaklanan kent ve kırın karşılıklı yıpranması, en ileri sanayileşmiş bölgeleri kapsayan ayrışmış unsurlarının bu eklektik karışımında görülebilir.

Evrensel tarih kentlerde doğmuş ve kentin kır üzerindeki kesin zaferiyle birlikte olgunlaşmıştır. Marx’a göre burjuvazinin en önemli devrimci faziletlerinden biri, “kır”ı havası bile insanı özgürleştiren “kente boyun eğdirmesi” olgusudur. Ama eğer kentin tarihi özgürlüğün tarihi ise, aynı zamanda zorbalığın ve hem kırı hem kenti denetleyen devlet yönetiminin de tarihidir. Kent sadece tarihsel özgürlüğün mücadele alanı olabilmiştir, özgürlüğe sahip olamamıştır. Kent, tarih ortamıdır; çünkü o, hem tarihsel girişimi mümkün kılan toplumsal iktidarın yoğunlaşması hem geçmişin bilincidir. Kenti tasfiye etmeye yönelik mevcut eğilim, ekonominin tarihsel bilince boyun eğmesindeki ve kendisinden alınmış güçleri yeniden ele geçiren toplumun birleşmesindeki gecikmenin bir başka şekilde ifade edilmesinden ibarettir.

“Kır tam tersi bir olgu sergiler: tecrit ve ayrılık”(Alman ideolojisi).

Kentleri yok eden şehircilik, eski kır yaşantısına özgü doğal ilişkiler kadar doğrudan doğruya tarihsel kent tarafından sorgulanan dolaysız toplumsal ilişkilerin de kaybolduğu sahte bir kırı yeniden kurar.

Bu, günümüzün “düzenlenmiş toprağı”nda barınma ve gösterisel denetim koşullarının yeniden yarattığı yeni bir yapay köylülüktür: Köylülüğün bağımsız bir eyleme kalkışmasını ve yaratıcı bir tarihsel güç olarak ortaya çıkmasını her zaman engellemiş olan coğrafi dağınıklık ve dar kafalılık bugün yeniden üreticilerin özelliği haline gelmiştir; nasıl ki işlerin doğal ritmi tarım toplumunun eriminin ötesinde kalıyorsa, bizzat kendilerinin ürettiği dünyanın devinimi de köylülerin erimlerinin ötesinde kalır. Ama “Doğu despotizminin sarsılmaz temeli olan ve dağılması bürokratik merkeziyetçiliğe yol açan bu köylülük, modern devlet bürokrasisinin gelişme koşullarının ürünü olarak yeniden ortaya çıktığında, duyarsızlığı artık tarihsel olarak üretilmek ve korunmak zorundaydı; doğal kayıtsızlığın yerini, hatanın örgütlü gösterisi almıştı. Teknolojik sahte-köylülüğün “yeni kentleri”,üzerine inşa edildikleri tarihsel zamandan kopuşlarını bulundukları alana açıkça kaydederler; sloganları şu olabilir: “Bu noktada artık hiçbir şey olmayacaktır ve asla hiçbir şey olmamıştır.”Kentlerde özgürleştirilmek zorunda olan tarih henüz özgürleştirilmediği içindir ki tarihin yokluğunda ortaya çıkan güçler, kendi özel alanlarını oluşturmaya başlar.

**

Bu alacakaranlıktaki dünyayı tehdit eden tarih, aynı zamanda mekânı yaşanmış zamana boyun eğdirebilen güçtür. Proleter devrimi, beşeri coğrafyanın eleştirisidir, bu eleştiri dolayısıyla bireyler ve topluluklar, sadece emeklerine değil bütün tarihlerine de sahip olmalarına elverişli yer ve olayları yaratmak zorundadır. Bu değişen oyun alanında ve özgürce seçilmiş oyun kurallarının farklılıklarında, yer özerkliği, toprağa zorunlu bir bağlanmayı yeniden devreye sokmadan ve böylelikle seyahatin ve bütün anlamı içinde saklı olan bir seyahat gibi anlaşılan yaşamın gerçekliğini gündeme getirerek yeniden keşfedilebilir. (sh:131-136)

EKÜMENOPOLİS: UCU OLMAYAN ŞEHİR

 

 YENİ ANAYASALAR NEDEN YAPILIR?

Sicilya mafyasının kullandığı ve tüm İtalya’da kabul gören bu formülün derin hakikati şu noktada yatar: “Eğer paran ve dostların varsa hukukla dalga geçersin.” Bütünleşmiş gösteride yasalar uyku halindedir;çünkü yeni üretim teknikleri için hazırlanmamışlardır ve ayrıca malların dağıtımı sırasında yeni tür anlaşmalar sayesinde bu yasalardan uzak durulmuştur. Kamuoyunun ne düşündüğünün ya da neyi tercih ettiğinin artık hiçbir önemi kalmamıştır. Gösterinin kamuoyu araştırmaları, seçimler ve modernleşmeye yönelik yeniden yapılanmalarla gizlediği şey budur. Kazananlar kim olursa olsun kibar müşteriler en kötü malı edineceklerdir:Çünkü bu tamamen onlar için üretilmiş olandır.

“Hukuk devleti”kavramı, modern ve sözde demokratik devletin genelde bu özelliklerinden vazgeçmesiyle birlikte yaygın bir şekilde kullanılmaya başlanmıştır.

Bu ifadenin 1970 yılından kısa bir süre sonra ve tam anlamıyla öncelikle İtalya’da popülerlik kazanması kesinlikle tesadüfi değildir. Birçok alanda, yasalar adeta çeşitli boşluklar kalacak şekilde özenle hazırlanmıştır; tabii ki bu boşluklar, yararlanabilecek olanlar için geçerlidir.Bazı koşullarda -örneğin dünyadaki her türlü silah ticareti, özellikle de daha yüksek teknoloji ürünleri çevresinde- yasadışılık, kendisi sayesinde daha da kârlı hale gelen iktisadi işlemlere destek sağlayan bir güçten başka bir şey değildir. Günümüzde birçok iş ilişkisi kaçınılmaz olarak en azından bu yüzyıl kadar namussuzdur; bu durum eskiden, sadece namussuzluk yolunu seçmiş sınırlı sayıdaki insan arasında söz konusuydu.(sh: 222-223)

GÖZETİM VE MANİPÜLASYON

Gözetim, eğer her şeyin mutlak denetimi sırasında kendi gelişmesinden kaynaklanan zorluklarla karşılaşma aşamasına gelmemiş olsaydı, çok daha tehlikeli olabilirdi. Sayıları giderek artan bireyler hakkında toplanan bilgi yığını ile bu yığının tahlil edilmesi için gereken zaman ve zekâ arasında ya da daha basit olarak söylemek gerekirse olası çıkarları arasında bir çelişki vardır. Malzemenin bolluğu her aşamada kısaltma yapılmasını zorunlu kılar: Bu sırada birçok bilgi kaybolur ve geriye kalanlar ise okunamayacak kadar fazladır. Gözetim ve manipülasyonun yönetimi birleşmemiştir. Aslında her yerde kârların bölüştürülmesi üzerine bir çıkar çatışması vardır; dolayısıyla da mevcut toplum içindeki şu ya da bu potansiyelin -aynı hamurdan gelmeleri nedeniyle hepsi aynı derecede saygın kabul edilen— diğer potansiyellerin aleyhine öncelikli olarak gelişmesi için bir mücadele vardır.

Bu mücadele aynı zamanda bir oyundur.Her istihbarat amiri kendi ajanlarını ve ilgi alanındaki hasımlarını gözünde büyütür. Çok sayıda uluslarüstü ittifakın yanı sıra, günümüzde her ülkenin hem devlet nezdinde hem devlet ötesinde sınırsız sayıda polisi ya da karşı-casusluk servisi ve gizli servisi vardır. Bunun yanı sıra gözetim, koruma ve istihbarat işleriyle ilgilenen çok sayıda özel şirket vardır. Çokuluslu büyük şirketlerin de doğal olarak kendi özel servisleri vardır; aynı şekilde orta büyüklükte de olsalar, ulusal ve bazen de uluslararası düzeyde bağımsız politikalar izlemeyi sürdüren kamulaştırılmış şirketlerin de özel servisleri vardır. Her ikisi de aynı devlete ait olan ve üstelik dünya pazarında petrol fiyatlarını yüksek tutma konusundaki ortak çıkarları açısından diyalektik birlik içinde olan bir nükleer endüstri grubu ile bir petrol grubunun çatıştığı görülebilir. Özel bir sanayi dalındaki her güvenlik servisi, kendi bünyesine yönelik sabotajlarla mücadele eder ve gerektiğinde rakiplerine sabotaj düzenler: Denizaltı tünellerine önemli yatırımlar yapan bir şirket, feribotların güvensizliğinden yana olur ve mali güçlükler içindeki gazeteleri, feribotların güvensizliğiyle ilgili haberleri ilk fırsatta ve üzerinde çok fazla düşünmeden manşet yapmaları için maaşa bağlar;Sandoz’la rekabet eden bir şirket Ren Vadisi’ndeki yeraltı sularına karşı kayıtsız kalır. Gizli olan gizlice gözetlenir. Öyle ki hikmeti hükümetin yönetimi etrafında kurnazca toplanmış bu organizmaların her biri, kendi özel anlam hegemonyasının peşindedir. Zira anlam, anlaşılabilir bir merkezle birlikte kaybolmuştur.

1968’e kadar başarıdan başarıya koşan ve sevildiğine inandırılmış olan modern toplum, bu tarihten itibaren bu sevdadan vazgeçmek zorunda kalmıştı; artık kendisinden korkulmasını tercih etmektedir. “O masum halinin artık geri gelmeyeceğini” gayet iyi bilir.

Böylece kurulu düzenden yana binlerce komplo, şebekelerin ve meselelerin ya da gizli faaliyetlerin giderek üst üste gelmesi ve bunların her türlü ekonomi, politika ve kültür dalma hızla entegrasyon süreciyle birlikte, birbirine karışır ve hemen hemen her yerde birbiriyle çarpışır. Toplumsal yaşamın her alanında, gözetim, dezenformasyon ve güvenlik faaliyetlerinin iç içe girme oranı sürekli bir artış gösterir. Komplo neredeyse alenen görülecek kadar yoğunlaştığında, komplonun her bir bölümü diğerini rahatsız etmeye ya da kaygılandırmaya başlar; çünkü bütün bu profesyonel komplocular tam olarak nedenini bilmeksizin birbirlerini gözetlemeye ya da birbirlerini kesin olarak teşhis edemeden tesadüfen karşılaşmaya başlarlar.

Kim kimi gözetlemek ister?

Bu görünüşte kimin yararınadır?

Ya gerçekte?

 Hakiki etkiler gizli kalır ve nihai hedeflerden güçlükle şüphe duyulabilir ve bunlar hemen hemen asla anlaşılmazlar. Böylece aldatılmadığı ya da manipüle edilmediğinden kimse emin olamazken, manipüle eden de başarılı olup olmadığını nadiren bilir. Aslında manipülasyonun başarılı tarafında yer almak, doğru stratejik perspektifin seçildiği anlamına gelmez. Taktik başarılar böylece büyük güçleri tehlikeli yollara sürükleyebilir.

Görünüşte aynı hedefin peşinde olan aynı şebekede, bu şebekenin sadece bir parçasını oluşturanlar, diğer bölümlerin ve her şeyden önemlisi çekirdek kadronun bütün varsayımlarım ve sonuçlarını kaale almamak zorundadırlar. İncelenen herhangi bir konu hakkındaki tüm bilgilerin pekâlâ tamamen hayali ya da ciddi bir şekilde tahrif edilmiş ya da oldukça yanlış bir şekilde yorumlanmış olabilme ihtimali -ki bu gayet iyi bilinen bir olgudur— soruşturmayı yürütenlerin hesaplarını önemli ölçüde karıştırır ve çürütür; çünkü birini mahkûm etmek için yeterli olan şey, onu tanımak ya da kullanmak gerektiğinde o kadar yeterli olmaz. Bilgi kaynakları rekabet içinde olduğundan tahrifler de rekabet içindedir.

Ancak bu uygulama koşullarından yola çıkarak, toplumsal alanın tamamına yayıldığı ve bunun sonucunda personel ve araç-gereç sayısını artırdığı ölçüde, denetimin verimliliğinin azalması eğilimi göstermesinden söz edilebilir. Çünkü burada her araç bir amaç haline gelmenin peşindedir ve bunun için çaba gösterir.

Gözetim kendi kendini gözetler ve kendine karşı komplo düzenler.

Sonuç olarak, gözetimin bugünkü temel çelişkisi, olmayan bir varlığı yani, toplumsal düzeni bozmaya çalıştığı düşünülen varlığı gözetlemesi, içine sızması ve etkilemesidir. Ama bu varlığın işbaşında olduğu nerede görülmüştür? Çünkü, koşullar asla bu kadar devrimci olmamıştır ve durumun bu kadar ciddi olduğunu düşünen sadece hükümetlerdir. Yadsıma, kendi düşüncesinden o kadar başarılı bir şekilde yoksun bırakılmıştır ki uzun zamandan beri dağılmış bir haldedir. Bu nedenle, sadece muğlak ama hâlâ yeterince rahatsızlık veren bir tehdit olmayı sürdürmektedir ve neticede gözetim en gözde etkinlik alanından mahrum bırakılmıştır. Bu gözetim ve müdahale gücü tamamen mevcut gerekliliklerle yönetilmektedir ki bu gereklilikler, bu tehditle peşinen mücadele etmek amacıyla bizzat tehdidin alanına yönelen anlaşma koşullarını belirler. Bu nedenle gözetimin, bu sefer teröristleri değil teorileri etkilemek amacıyla, gözden düşmüş gösteri araçlarının dışında bilgilendireceği yadsımanın kutuplarını düzenlemede bir çıkarı olacaktır.

Tarihsel zaman konusunda büyük otorite olan Baltasar Graciân L’homme de courda [Saray Adamı] son derece isabetli bir şekilde şunları söyler:

[İster eylem ister söylem olsun, her şey zamanla ölçülmelidir.

Bir şey yapılabileceği sırada istenmelidir; zira ne mevsimler ne de zaman kimseyi bekler.]

Ama Ömer Hayyam daha az iyimserdi:

[Açık seçik ve meselsiz konuşmak gerekirse

-BizlerTanrı’nın elinde birer oyuncağız;

—Kulluk yarışında bizimle dalga geçilir, —

Sonra da teker teker hiçlik kutusuna geri döneriz.] (sh: 230-235)

 

Kaynak:

Guy DEBORD, Gösteri Toplumu ve Yorumlar, trc: Ayşen Ekmekçi & Okşan Taşkent, Ayrıntı Yay. 4.Baskı, 2012, İstanbul, Çeviride Kullanılan Metinler La Societe du Spectacle, Editions Gallimard, 1992; Commentaires sur la societe du Spectacle, 1988 Preface â la quatrieme edition İtalienne de “La Societe du Spectacle”, 1979 Editions Gallimard, 1992; Society of the spectacle, Çev. Kolektif, Black & Red, Detroit, 1977 Comments on the Society of the Spectacle, trc. Malcolm Imrie, Verso, 1990

*******************

EKÜMENOPOLİS: UCU OLMAYAN ŞEHİR

BİLİM VE EKONOMİ


Zaman zaman bilimin, günümüzde ekonomik kârlılığın dayattığı zorunluluklara boyun eğdiği söylenir, aslında bu her zaman için doğruydu.Yeni olan, ekonominin insanlığa karşı açık savaş ilan etmesidir; bu sadece yaşam koşullarına değil, ayakta kalma koşullarına karşı da açılmış bir savaştır. Böylece bilimsel düşünce, geçmişinin büyük bir bölümünde köleliğe karşı olmasına rağmen, kendisini gösteri hâkimiyetinin hizmetine adamayı tercih eder. Bu noktaya gelmeden önce bilim göreceli bir özerkliğe sahipti. Kendi payına düşen gerçekliği düşünmeyi bilirdi; bu nedenle de ekonomik kaynakların artmasında geniş katkıları olabilmişti. Her şeye kadir bir ekonomi çığrından çıktığında —gösteri çağı bundan başka bir şey değildir— hem yöntembilimsel açıdan hem “araştırmacıların” pratik çalışma koşulları açısından en son bilimsel özerklik kırıntıları da ortadan kalkmıştır.Artık bilimden dünyayı anlaması ya da herhangi bir şeyi iyileştirmesi beklenmemektedir. Bilimden beklenen tekşey, sadece olup biten her şeyi anında doğrulamasıdır. Gösteri hâkimiyeti, oldukça tahripkâr bir düşüncesizlikle sömürdüğü bu alanda da en az diğer alanlardaki kadar budalaca davranarak sadece kendisine bir sopa yapmak amacıyla bilimsel bilginin dev ağacını kesmiştir. Açıkça olanaksız bir doğrulamaya yönelik bu nihai toplumsal talebe boyun eğmek için çok fazla düşünmemek, gösteri dilinin kolaylıklarına iyice alışmak daha iyi olur. Bu utanç verici dönemde kötü yola düşürülmüş bilim en son uzmanlaşmasını çok iyi niyetli bir şekilde bu meslek alanında gerçekleştirmiştir.

Yalana dayalı doğrulamaların bilimi, doğal olarak burjuva toplumunda görülen ilk çöküş belirtileriyle, şu “beşeri” denilen sahte bilimlerin kanserli hücre gibi çoğalmasıyla birlikte ortaya çıkmıştır; yine de örneğin modern tıp bir ara kendini işe yarıyormuş gibi gösterebilmişti ve çiçek ya da cüzam hastalığının çaresini bulanlar nükleer ışınlar ya da tarımsal gıda kimyası karşısında alçakça teslim olanlardan oldukça farklıydı. Doğal olarak bugünkü tıbbın hastalıklı çevre karşısında artık toplum sağlığını savunma hakkının olmadığı kolaylıkla görülebilir; çünkü bu, devlete ya da en azından ilaç sanayiine meydan okumak anlamına gelir.

Mevcut bilimsel etkinliğin, düştüğü durumu kabul etmesi sadece sessiz kalma zorunluluğundan ileri gelmemektedir. Bu durum, sık ve dobra dobra yaptığı açıklamalardan da kaynaklanmaktadır. Kasım 1985’te Laennec Hastanesi profesörleri Even ve Andrieu, dört hasta üzerinde sekiz gün süren bir deneyden sonra belki de AIDS’e etkili bir çare bulduklarını açıklamışlardı. İki gün sonra hastalar ölünce, kendi araştırmaları o kadar ileri safhada olmayan, belki de kıskançlık duyan birçok doktor, hastaların durumu kötüleşmeden birkaç saat önce, profesörlerin, yanıltıcı başarı belirtilerinden başka bir şey olmayan sonuçları yayımlamakta aceleci davrandıklarına dair şüphelerini dile getirdiler. Even ve Andrieu, “her şeye rağmen yanlış umut tamamen umutsuz olmaktan daha iyidir” diyerek kendilerini büyük bir soğukkanlılıkla savunmuşlardır. Tek başına bu açıklamanın bile bilimsel ruhun tamamen reddedilmesi anlamına geldiğini anlayamayacak kadar büyük bir gaflet içindeydiler; bilimsel ruhun reddedilmesi şarlatanların ve büyücülerin henüz hastanelerin yönetimine getirilmediği dönemlerde tarihsel olarak bu tür insanların kâr hayallerini her zaman için desteklemiştir.

Tıpkı toplumsal gösterinin, maddi olarak modernleşmiş ve zenginleşmiş bir sunuş altında aslında çok eski panayır şarlatanlarının —illüzyonistler, çığırtkanlar ve halkı gaza getirenler tekniklerini yeniden canlandırmaktan başka bir şey yapmayan geri kalan kısmı gibi resmi bilim de bu hale gelmek zorunda kalınca, müneccimlerin ve mezheplerin, vakumlanmış ZEN ya da MORMON TEOLOJİSİnin de buna paralel olarak her yerde söz sahibi olmasına şaşırmamak gerekir. Yerleşik güçlere iyi hizmet vermiş olan cehalet, yasadışı davranan becerikli şirketler tarafından da sürekli olarak sömürülmüştür.

Hangi dönem okuma yazma bilmemenin bu kadar yaygınlaştığı günümüzden daha elverişli olabilirdi ki?

Ancak bu gerçeklik de neticede bir başka büyücülük gösterisiyle yadsınmıştır. UNESCO, geri kalmış ülkelerde mücadele etme görevini üstlendiği okuma yazma bilmemeyle ilgili çok kesin bir bilimsel tanımı kuruluşundan itibaren benimsemişti. Aynı olay beklenmedik bir şekilde ama bu defa gelişmiş diye adlandırılan ülkelerde yeniden hortlayınca, -tıpkı savaş sırasında karşısında Grouchy’yi beklerken Blücher’i bulan kişinin yaptığı gibi uzmanlar ordusunu göreve çağırmak yeterli olmuştu ve bu uzmanlar “okuma yazma bilmeme” yerine dil sorunu ifadesini kullanarak derhal zafere ulaşmışlardı: Tıpkı esaslı bir ulusal davayı destekleme fırsatını zaman zaman yakalayan “sahte bir yurtsever gibi”. Anlamsız sözler uydurmanın akla yatkınlığını sağlam temeller üzerine kurmak için pedagoglar arasında sanki uzun zamandır kabul edilen bir tanımmış gibi hemen yeni bir tanım ortaya atılır;buna göre okur yazar olmayan kişi, bizim bildiğimiz asla okumayı öğrenmemiş kişiyken, bunun tersine, modern tabirle dil sorunları olan kişi, (pedagoji dalının daha yetenekli olan resmi teorisyenleri ve tarihçileri soğukkanlılıkla bu insanların eskisinden çok daha iyi düzeyde öğrendiklerini öne sürmüşlerdir), öğrendiği dili tesadüfen hemen unutmuş olan kişidir. Bu şaşırtıcı açıklama, eğer, meselenin özünü kasten göz ardı ederek, daha bilimsel dönemlerde herkesin aklına gelebilecek ilk sonucu -yani, açıklamadaki çöküşün pratikteki çöküşe aynı adımlarla eşlik ettiği, kokuşmuş düşüncede görülen son gelişmelerden önce hiçbir yerde asla gözlemlenmemiş ve hayal edilmemiş olan bu yeni fenomenin de açıklanması ve uğrunda mücadele edilmesi gerektiğinin tanınması- büyük bir ustalıkla atlamasaydı rahatlatıcı olmaktan ziyade rahatsız edici olabilirdi.

**

Yüz yıldan fazla bir zaman önce, A.-L. Sardou’nun Fransızca Eşanlamlı Kelimeler Sözlüğü şu kelimeler arasında ayırt edilmesi gereken nüansları tanımlamıştı:

Aldatıcı, yanıltıcı, sahtekâr, baştan çıkarıcı, kurnaz, dalavereci;bu kelimelerin tamamı birleştirildiğinde bugün gösteri toplumunun portresini yaparken kullanılabilecek bir renk paleti meydana gelir. Kendilerini bozgunculuğa adamış bütün grupların normal olarak karşılaşması beklenen tehlikelerin birbirinden çok farklı yan anlamlarını bu kadar açık bir şekilde göstermek, onun dönemini ve uzmanlık deneyimini aşmaktaydı; bu bozgunculuk, örneğin şu aşamaları izlemektedir: Yolunu şaşırmış, kışkırtılmış, nüfuz edilmiş, manipüle edilmiş, ele geçirilmiş, bozguna uğramış.

Aldatıcı, (Fransızca’da aldatıcı anlamına gelen fallacieux kelimesi Latince fallaciousustan gelmektedir) yanıltma ustası ya da yanıltmaya alışık, düzenbaz: Bu sıfatın tanımı yanıltıcı kelimesinin üstünlük derecesiyle eşittir. Yanıltan ya da herhangi bir şekilde hataya sürükleyen yanıltıcıdır: Yanıltmak, suiistimal etmek, oyunla ve suiistimal etmek için en elverişli araçla yanıltmak niyetiyle bir hataya sürüklemek için yapılan şey aldatıcıdır.

Yanıltıcı cinsil ve muğlak bir kelimedir; bütün belirsiz işaret ve görünüş biçimleri yanıltıcıdır.

Aldatıcı, hilekârlığı, düzenbazlığı, üzerinde çalışılmış sahtekârlığı belirtir; karmaşık konuşmalar, protestolar ve akıl yürütmeler aldatıcıdır. Bu kelimenin sahtekâr; baştan çıkarıcı, kurnaz, dalavereci kelimeleriyle bir ilişkisi vardır, ama eşdeğer değillerdir.

Sahtekâr, tüm sahte görünüş türlerini ya da suiistimal etmeye veya zarar vermeye yönelik tasarlanmış entrikaları belirtir; örneğin ikiyüzlülük, iftira vb. Baştan çıkarıcı, birisini ele geçirmeyi, onu ustalıkla ve hissettirmeden yoldan çıkarmayı ifade eder.

Kurnaz, sadece ustalıkla tuzaklar kurma ve tuzağa düşürme edimini belirtir.

Dalavereci ise birisini şaşırtmakla ve onu hataya düşürme kurnazlığıyla yetinir. Aldatıcı, bu tanımların çoğunu kapsar. (sh:197-201)

Kaynak:

Guy DEBORD, Gösteri Toplumu ve Yorumlar, trc: Ayşen Ekmekçi & Okşan Taşkent, Ayrıntı Yay. 4.Baskı, 2012, İstanbul, Çeviride Kullanılan Metinler La Societe du Spectacle, Editions Gallimard, 1992; Commentaires sur la societe du Spectacle, 1988 Preface â la quatrieme edition İtalienne de “La Societe du Spectacle”, 1979 Editions Gallimard, 1992; Society of the spectacle, Çev. Kolektif, Black & Red, Detroit, 1977 Comments on the Society of the Spectacle, trc. Malcolm Imrie, Verso, 1990

İNTİHAL HAKKINDA


Düşünceler gelişir. Kelimelerin anlamı gelişmeye katılır. Aşırmacılık zorunludur. İlerleme bunu gerektirir. Bir yazarın cümlesine sıkı sıkıya sarılınır, onun ifadelerinden yararlanılır, yanlış bir düşünce silinir ve yerine doğrusu konulur.

**

Çalıp değiştirme, alıntının, sırf bir alıntı haline geldiği için sürekli tahrif edilen teorik otoritenin karşıtıdır; bağlamından, deviniminden ve de topyekûn referans olarak döneminden ve bu referans içindeki —ister bilerek isterse yanlışlıkla olsun- ku­sursuz tercihten koparılmış bir bölümdür. Çalıp değiştirme, anti-ideolojinin akıcı dilidir. O, hiçbir şeyi kesin olarak ve kendi içinde güvenceye almaya kalkışamayacağını bilen iletişimde or­taya çıkar. Çalıp değiştirme, en yüksek aşamada, hiçbir eski ve eleştiri-üstü referansın onaylayamayacağı dildir. Buna karşılık, hem kendi içindeki hem uygulanabilir olgularla olan tutarlılığı, ortaya çıkardığı hakikatin eski çekirdeğini onaylayabilir. Çalıp değiştirme, nedenini, şimdiki eleştiri gibi, kendi hakikatinin dı­şında kalan bir şey üzerine oturtmamıştır.

**

İfade edilmiş teori alanının bütün sarsılmaz özerkliğini ya­lanlayarak, mevcut düzeni rahatsız eden ve bozan eylemi bu şiddet aracılığıyla buraya sokan, teorik formülasyonda kendini açıkça çalınıp değiştirilmiş olarak sunan şey, bize, teorik olanın bu varoluşunun kendi içinde bir hiç olduğunu ve ancak tarihsel eylem aracılığıyla ve kendisinin hakiki benzeri olan tarihsel dü­zeltmeyle tanınabileceğini hatırlatır. (sh:152-153)

 

Kaynak:

Guy DEBORD, Gösteri Toplumu ve Yorumlar, trc: Ayşen Ekmekçi & Okşan Taşkent, Ayrıntı Yay. 4.Baskı, 2012, İstanbul, Çeviride Kullanılan Metinler La Societe du Spectacle, Editions Gallimard, 1992; Commentaires sur la societe du Spectacle, 1988 Preface â la quatrieme edition İtalienne de “La Societe du Spectacle”, 1979 Editions Gallimard, 1992; Society of the spectacle, Çev. Kolektif, Black & Red, Detroit, 1977 Comments on the Society of the Spectacle, trc. Malcolm Imrie, Verso, 1990

GÖSTERİ ZAMANI


“Zamandan başka bize ait hiçbir şey yok; zamanın tadını tam da yeri yurdu olmayanlar çıkarır zaten.”  (Baltasar Graciân, L’Homme de Cour)

Üretim zamanı, yani meta-zamanı, eşit aralıkların sonsuz birikimidir. Bu, geri dönüşsüz zamanın soyutlanmasıdır; bütün dilimler, kronometre üzerinde sadece nicel eşitliklerini kanıtlamak zorundadır. Bu zaman, bütün fiili gerçekliği içinde, aslında tamamen değişebilir özellikte olan şeydir. Meta-zamanının bu toplumsal hâkimiyetinde “zaman her şey, insan ise hiçbir şeydir; insan olsa olsa zamanın çatısıdır” (Felsefenin Sefaleti). Bu, değersizleştirilmiş zamandır, zamanın “insanlığın gelişme alanı” olarak tamamen tersyüz edilmesidir.

**

İnsanlığın gelişmemesinin genel zamanı da, bu belirli üretim temelinde kurulu olan toplumun gündelik yaşantısına sahte-döngüsel bir zaman olarak geri dönen tüketilebilir zamanın tamamlayıcı biçimi görünümünde mevcuttur.

**

Sahte-döngüsel zaman aslında üretimin meta-zamanının tüketilebilir kılığa girmesinden başka bir şey değildir. Sahte-döngüsel zamanın temel özelliklerini, bilhassa da değişim değeri olan homojen birimleri ve nitel boyutun yok edilmesini kapsar. Ama somut gündelik yaşamın geri kalmasını ve bu geriliği sürdürmeyi hedefleyen bu zamanın yan ürünü olduğundan sahte-değerlendirmelerle yüklü olmak ve gerçeğe aykırı olarak tekilleştirilmiş bir anlar serisi olarak görünmek zorundadır.

**

Sahte-döngüsel zaman, modern iktisadın ayakta kalmasının, giderek şiddetlenen ayakta kalma mücadelesinin tüketim zamanıdır ve bu mücadelede gündelik yaşam hâlâ karar vermekten mahrumdur ve artık doğanın düzenine değil, yabancılaşmış emekle gelişen sahte-doğaya boyun eğer; böylece bu zaman, doğal olarak, sanayi-öncesi toplumların ayakta kalma mücadelesini düzenlemiş olan eski döngüsel ritmine yeniden kavuşur. Sahte-döngüsel zaman döngüsel zamanın doğal kalıntılarına dayanır ve aynı zamanda yeni türdeş bileşimler oluşturmak için onu kullanır: Gündüz ve gece, çalışma ve hafta sonu tatili, tatil dönemlerinin tekerrürü.

**

Sahte-döngüsel zaman endüstrinin dönüştürdüğü zamandır. Temeli metaların üretimine dayanan zamanın kendisi de bir tüketim metasıdır; bu meta eski birleşmiş toplumun çözülmesi aşamasında özel yaşam, iktisadi yaşam, politik yaşam olarak ayrılmış her şeyi bir araya getirir. Modern toplumun tüketilebilen bütün zamanı, kendilerini toplumsal olarak örgütlenmiş zamanın kullanımları olarak pazarda dayatan çeşitli yeni ürünlerin hammaddesi olarak ele alınma noktasına varır. “Zaten tüketilmeye uygun bir halde varolan bir ürün, yine de bir başka ürünün hammaddesi haline gelebilir.”(Kapital).

**

Temerküz etmiş kapitalizm, en ileri sektöründe, “tamamen donanımlı” zaman blokları satışına yönelir; bunların her biri, belli sayıdaki meta çeşidini bir araya getiren bütünleştirilmiş tek bir meta oluşturur. Yaygınlaşan “hizmet” ve eğlence ekonomisinde, bu, “her şeyin dahil olduğu” hesaplanmış ödeme formülünün ortaya çıkmasına yol açmıştır: Gösteri ortamı, tatillerdeki kolektif sözüm ona yer değiştirmeler, kültürel tüketime abone olma, “tutkulu sohbetler” ve “önemli kişilerle karşılaşma” şeklindeki toplumsallık satışı. Sadece birbiriyle ilişkili gerçekliklerin giderek artan sefaleti nedeniyle geçerlilik kazanan bu tür gösteri metası, krediyle ödenerek aslında modernleştirilmiş satış tekniklerinin pilot-malları arasında açıkça yerini alır.           

**

Tüketilebilir sahte-döngüsel zaman, gösteri zamanıdır: Hem dar anlamıyla imajların tüketim zamanı olarak hem geniş anlamıyla zamanın tüketiminin imajı olarak. Bütün metaların aracısı olan imajların tüketim zamanı, ayrılmaz bir şekilde, gösteri araçlarının tam kapasiteyle çalıştığı bir alandır ve bu araçların kendilerini global olarak her türlü özel tüketimin yeri ve asıl biçimi olarak sundukları amaçtır: Modern toplumun —ister ulaşımın hızlanması ister hazır çorba şeklinde olsun- sürekli elde etmeye çalıştığı zaman tasarrufunun Amerika Birleşik Devletleri halkı için, kesin olarak, sadece televizyon seyretmenin günde ortalama üç ila altı saati işgal, etmesi anlamına geldiği bilinir.Diğer yandan, zaman tüketiminin toplumsal imajı ise tamamen eğlence ve tatil anlarının hâkimiyeti altındadır ve bu anlar her gösteri malı gibi uzaktan tanıtılırlar ve tanımları gereği caziptirler. Bu meta burada açıkça gerçek yaşam anı olarak sunulmuştur ve mesele onun döngüsel geri dönüşünü beklemektir. Fakat yaşama adanmış olan bu anlarda bile daha da yoğun bir hale gelerek görülen ve yeniden üretilen şey yine gösteridir. Gerçek yaşam olarak temsil edilen şey, aslında sadece daha gerçekçi bir hale gelmiş gösteri yaşamı olarak ortaya çıkar.

**

Kendi zamanım sanki aslında çok sayıda eğlencenin ani geri dönüşüymüş gibi kendine gösteren bu çağ, aynı zamanda şenliksiz bir çağdır. Döngüsel zamanda, bir topluluğun lüks yaşam harcamasına katılım anı olan şey, cemaati ve hiçbir lüksü olmayan toplum için olanaksızdır. Sıradanlaşmış sahte şenlikler, diyalog ve bağış parodileri iktisadi harcamada bir fazlalığa yol açtığında, bunlar, sürekli olarak yeni bir hayal kırıklığı vaadiyle telafi edilen bir hayal kırıklığından başka bir şey doğurmaz. Gösteride, modern ayakta kalma zamanının kullanım değeri ne kadar azalırsa kıymeti de o kadar artar. Zamanın gerçekliğinin yerini zamanın reklamı alır.

**

Eski toplumların döngüsel zaman tüketimi, bu toplumların gerçek emeğiyle uyum içinde olurken, gelişmiş ekonominin sahte-döngüsel tüketimi de üretimin geri dönüşsüz soyut zamanıyla çelişkiye düşer. Döngüsel zaman gerçekten yaşanmış hareketsiz yanılsamanın zamanı olurken, gösteri zamanı ise yanılsamalı olarak yaşanmış, kendi kendine değişen gerçekliğin zamanıdır.

**

Şeylerin üretim sürecinde her zaman yeni olan şey, aynı olanın yaygın ekran olarak kalan tüketimde yer almaz. Ölü emek canlı emeğe hâkim olmayı sürdürdüğü için gösteri zamanında geçmiş bugüne hükmeder.

**

Genel tarihsel yaşamın yetersizliğinin bir diğer yüzü de bireysel yaşamın bir tarihinin hâlâ olmamasıdır. Gösteri sahnelenirken hızla gelip geçen sahte-olaylar, bu olaylara ilişkin bilgi sahibi olanlar tarafından yaşanmamıştı; üstelik bu kişiler gösteri makinesinin her itkisinde, alelacele gerçekleştirilen ikamelerin bolluğunda kendilerini kaybederler.Diğer yandan, gerçekten yaşanmış olan şey, toplumun resmi geri dönüşsüz zamanıyla ilişkili değildir ve bu zamana ait tüketilebilir yan ürünün sahte-döngüsel ritmine doğrudan doğruya zıt durumdadır. Ayrılmış gündelik yaşama dair bu bireysel deneyim, dilsiz, kavramsız kalır ve hiçbir yerde kayıtlı olmayan kendi geçmişine eleştirel yaklaşım olanağından yoksundur. İletişim kurmaz. Hatırlanmayanın sahte gösteri hafızası adına unutulur ve anlaşılmaz.

**

Tarihin ve hafızanın felce uğramasının, tarihsel zaman temeli üzerinde kurulu olan tarihin terk edilmesinin mevcut toplumsal örgütlenmesi olan gösteri, zamanın yanlış bilincidir.

**

İşçilere, meta-zamanının “özgür” üretici ve tüketicileri statüsünü kazandırmak için gereken öncelikli koşul, onların kendi zamanının vahşice ellerinden alınmasıydı. Zamanın gösterisel geri dönüşü ancak üreticinin bu ilk mahrumiyetinden sonra mümkün olabilmiştir.

**

Hem uyanma ve uykunun doğal döngüsüne bağımlılıkta hem bireysel geri dönüşsüz zamanın bir yaşamın yıpranmasındaki varlığında olduğu gibi, emekte yer alan kaçınılmaz biyolojik unsur, modern üretim açısından sadece tali bir öneme sahiptir; bunun sonucu olarak da bu unsurlar üretim hareketinin resmi bildirilerinde ve bu kesintisiz zaferin elle tutulabilir ifadesi olan tüketilebilir ganimetlerinde önemsenmezler. Kendi dünyasının tahrif edilmiş hareket merkezinde hareketsiz bırakılmış olan seyircinin bilinci, artık yaşamını kendini gerçekleştirmeye ve ölüme yönelik bir geçiş olarak sürdüremez.Yaşamı üzerindeki tasarruf hakkından vazgeçen kişi artık ölümünü kabul edemez. Hayat sigortası reklamlarının yaptığı tek şey, bu iktisadi kayıptan sonra, sistemin düzenini sağlama almadan ölmenin suç olduğunu ileri sürmektir; American way of death reklamları, bu karşılaşmada yaşam görünüşlerinin en büyük bölümünü elinde tutma kapasitesini vurgularlar. REKLAM BOMBARDIMANLARININ GERİ KALAN BÜTÜN CEPHELERİNDE İSE YAŞLANMAK KESİNLİKLE YASAKTIR. Tek tek herkes için tasarlanan ve en sıradan kullanıma sunulan bir “gençlik sermayesi” bile mali sermayenin sağlam ve biriken gerçekliğine asla ulaşamazdı. Ölümün bu toplumsal yokluğu yaşamın toplumsal yokluğuyla özdeştir. (Sağlık adına yapılan TV ve medya programların altında sigorta şirketleri yatmaktadır. Bu şekilde bir taşla iki kuş vururlar. Uzun ömür hayalleri kurdururken diğer taraftan insanları hayat sigortası adı altında paralarını toplarlar.)

**

Seyredilen sahte-döngüsel zamanın önemsiz yüzeyinde kaybolan ve yeniden ortaya çıkan görünüşteki modaların altında çağın asıl üslubu, her zaman için açık ve gizli devrim gerekliliğinin yönlendirdiği şeyin içindedir. (sh:120-128)

Kaynak:

Guy DEBORD, Gösteri Toplumu ve Yorumlar, trc: Ayşen Ekmekçi & Okşan Taşkent, Ayrıntı Yay. 4.Baskı, 2012, İstanbul, Çeviride Kullanılan Metinler La Societe du Spectacle, Editions Gallimard, 1992; Commentaires sur la societe du Spectacle, 1988 Preface â la quatrieme edition İtalienne de “La Societe du Spectacle”, 1979 Editions Gallimard, 1992; Society of the spectacle, Çev. Kolektif, Black & Red, Detroit, 1977 Comments on the Society of the Spectacle, trc. Malcolm Imrie, Verso, 1990

 

 

GERİ DÖNÜŞSÜZ ZAMAN (SONSUZLUK)


Tektanrılı dinler, mit ile tarih arasındaki, halen üretime hükmeden döngüsel zaman ile halkların karşı karşıya geldiği ve yeniden birleştiği geri dönüşsüz zaman arasındaki bir uzlaşmaydı. Yahudilikten doğan dinler, demokratikleşmiş, her şeye açık; ama yanılsama içinde olan geri dönüşsüz zamanın soyut anlamda evrensel kabulüdür. Zaman tamamen tek bir nihai olaya doğru yönlendirilir: “Tanrı’nın krallığı pek yakında gerçekleşecektir.” Bu dinler, tarih zemininde ortaya çıkmış ve bu zemine yerleşmişlerdir. Ancak, hâlâ tarihle radikal karşıtlık içinde dururlar. Yarı-tarihsel din, zaman içinde niteliksel bir başlangıç noktası oluşturur, (Hz.İsa’nın doğumu, Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin hicreti) fakat geri dönüşsüz zaman -İslam’da fetih biçimini, Hıristiyanlığın Reform döneminde ise sermaye artışı biçimini alabilen gerçek birikimi işin içine katarak— aslında tıpkı bir geriye sayış gibi dini düşüncede tersyüz edilmiştir: zaman sona ermeden hakiki öteki dünyaya ulaşma umudu, kıyamet beklentisi.

Sonsuzluk döngüsel zamandan doğmuş ve onu aşmıştır. Sonsuzluk, döngüsel zamanın ötesidir. Sonsuzluk zamanın geri dönüşsüzlüğünü geçersiz kılan, döngüsel zamanın geri döndüğü ve kendini feshettiği, dakik bir katıksız unsur olarak geri dönüşsüz zamanın öbür tarafına yerleşerek, tarihi tarih içinde silen unsurdur.Bossuet de şunu söyleyecektir: “Ve geçip giden zaman sayesinde, geçmeyen sonsuzluğa dahil oluruz.” (sh:112-113)

MESİHÇİLER KAYBETMEYE MAHKÛMDUR

Ortaçağın çöküşü sırasında toplumu istila eden geri dönüşsüz zaman, eski düzene bağlı bilinç tarafından bir ölüm takıntısı biçiminde yaşanmıştır.Bu, bir dünyanın çözülüşünün, yani bir mit güvenliğinin tarihi hâlâ dengeleyebildiği son dünyanın çözülüşünün melankolisidir; bu melankoliye göre, her türlü dünyevi şey sadece kendi çürümesine doğru yol almaktadır. Avrupa’daki büyük köylü isyanları, aynı zamanda, köylülerin feodal vesayetlerini garanti altına almış olan ataerkil uykudan kendilerini şiddetli bir şekilde koparan tarihe cevapverme girişimleriydi. Yahudi Mesihçiliğinden doğan Hıristiyan toplulukları çağın sorunlarına ve mutsuzluklarına Tanrı Krallığı’nın pek yakında gerçekleşmesini bekleyerek cevap verdiğinde ve eski topluma huzur bozucu ve yıkıcı bir unsur soktuğunda, yarı-tarihsel dinin kökeninde yatan şeyi yeniden canlandıran, yeryüzü cennetinin kurulacağına dair bu Mesihçi ütopyadır. Hıristiyanlık, imparatorluk içinde iktidarı paylaşma noktasına geldiğinde bu umuttan arta kalan şeyin basit bir batıl inançtan ibaret olduğunu ortaya çıkardı: Modern ideolojinin bütün takdirnamelerinin ilk örneği olan Augustinusçu sava göre sözü edilen krallık uzun süreden beri kurulu olan Kiliseden başka bir şey değildi. Mesihçi köylülüğün toplumsal isyanı, doğal olarak, öncelikle Kiliseyi ortadan kaldırma isteği olarak tanımlanır. Fakat Mesihçilik, mit alanında değil tarihsel dünyada yayılır. Modern devrimci beklentiler, Norman Cohn’un Milenyum Peşinde’de kanıtladığına inandığı gibi, dinsel Mesihçi tutkunun akıldışı devamı değildir. Tam tersine, Mesihçilik, dini dili son kez kullanan devrimci sınıf mücadelesidir, sadece tarihsel olan bilinçten hâlâ yoksun olmasına rağmen yine de modern bir devrimci eğilimdir.Mesihçiler kaybetmeye mahkûmdu, çünkü onlar devrimi kendi eylemleri olarak kabul edememişti. Tanrı iradesinden gelen harici bir işarete dayanarak hareket etmeyi beklemeleri, ayaklanmış köylülerin kendi dışlarından gelen liderlerin peşinden gittiği bir pratiğin düşünceye dökülmesidir. Köylü sınıfı, toplumun işleyişi ve kendi mücadelesini sürdürme tarzıyla ilgili doğru bir bilince ulaşamaz; eyleminde ve bilincinde bu birlik koşullarından mahrum olduğu için tasarısını ifade etmesi ve savaşlarını sürdürmesi dünyevi bir cennet hayaline göre gerçekleşir. (sh:114-115)

 

Kaynak:

Guy DEBORD, Gösteri Toplumu ve Yorumlar, trc: Ayşen Ekmekçi & Okşan Taşkent, Ayrıntı Yay. 4.Baskı, 2012, İstanbul, Çeviride Kullanılan Metinler La Societe du Spectacle, Editions Gallimard, 1992; Commentaires sur la societe du Spectacle, 1988 Preface â la quatrieme edition İtalienne de “La Societe du Spectacle”, 1979 Editions Gallimard, 1992; Society of the spectacle, Çev. Kolektif, Black & Red, Detroit, 1977 Comments on the Society of the Spectacle, trc. Malcolm Imrie, Verso, 1990

REKLAMLARIN İHANETİ


Alelade ürünün büyüleyici özelliği ancak toplumsal yaşamın merkezine bir an yerleştiğinde ortaya çıkar, tıpkı üretimin nihai amacının açığa çıkan gizemi gibi. Gösteride büyüleyici olan nesne, tüketicisinin ve bütün diğer tüketicilerin evine girer girmez bayağılaşır. Doğal olarak üretimindeki sefaletten kaynaklanan temel zavallılığını çok geç açığa vurur. Fakat o ana kadar sistemin doğrulanmasını bir başka nesne üstlenmiştir bile; tanınmayı talep etmektedir.

Tatmin aldatmacası, yer değiştirerek, ürünlerin ve genel üretim koşullarının değişimini izleyerek kendini ortaya koymak zorundadır. Kendi şaşmaz mükemmelliğini büyük bir yüzsüzlükle ileri sürmüş olan şey, hem yaygın hem temerküz etmiş gösteride yine de değişir; devam etmesi gereken sadece sistemdir: Modası geçmiş bir ürünün geçersizliğini ilan edenler tam da bunları dayatmış olanlardır. Reklamın her yeni yalanı aynı zamanda bir önceki yalanın ikrarıdır.Totaliter iktidarın gözden düşen her figürü, onu oybirliğiyle onaylamış olan ve yanılsamasız bir yalnızlar yığınından başka bir şey olmayan aldatıcı cemaati açığa çıkarır. (sh: 66-67)

Kaynak:

Guy DEBORD, Gösteri Toplumu ve Yorumlar, trc: Ayşen Ekmekçi & Okşan Taşkent, Ayrıntı Yay. 4.Baskı, 2012, İstanbul, Çeviride Kullanılan Metinler La Societe du Spectacle, Editions Gallimard, 1992; Commentaires sur la societe du Spectacle, 1988 Preface â la quatrieme edition İtalienne de “La Societe du Spectacle”, 1979 Editions Gallimard, 1992; Society of the spectacle, Çev. Kolektif, Black & Red, Detroit, 1977 Comments on the Society of the Spectacle, trc. Malcolm Imrie, Verso, 1990

 

BEYNİN GİZLİ HAYATI (INCOGNITO) İSİMLİ ESERDEN


“Geleceğimizin Öngörüsüne Sahip Olmak İsteyenlerin Kitabı”

İki türlü insan vardır.

Beynini geliştirenler ve koruyanlar; Vücudunu geliştirenler ve koruyanlar.

Ne yazık ki ölümsüzlük ve tanrısal dürtüleri dizginleyemeyen insanoğlu her kapıdan kendine yol bulmaya çalışmaktadır. Ancak beynin gizemi çözülene kadar çok şeylerin farkına varılamayacağı kesin gibi görünüyor.

“Can”, “ruh”, “nefis” gibi maneviyat araştırmaların ileri seviyeye çıkması için “beyin bilgisi dopingi” ne ihtiyacımız olduğu kesindir.  Aşağıda çok az bir kısmını paylaşacağım David EAGLEMAN tarafından hazırlanmış olduğu  INCOGNITO (İnkognito) isimli eserde, güncel konuları anlamada ve geleceği önceden görmeye; ayrıca “farkı fark eden” olmaya çalışan gayretli kardeşlerimiz başarılarına eklemeler yapabileceklerdir.

Okuyucularda “yorum” ve “içerik kalınlaşması”nda faydalı olabileceğinden öncelikle  tavsiye ediyorum.

İhramcızâde İsmail Hakkı

İKTİBASLAR

Alıntılara konulan başlıklar ilginizi çeksin diye tarafımdan konulmuştur.

Çizgi Filmlerdeki Karakterlerin Gözleri Neden Normalinden Büyük Olarak Çizildi

Yakın geçmişte yapılan bir deneyde katılımcı erkeklerden, kendi­lerine gösterilen farklı kadın yüzü fotoğraflarını çekicilik bakımın­dan değerlendirmeleri istenmişti. 20 cm x 25 cm boyutlarındaki fotoğraflarda kadınların yüzleri ya kameraya doğrudan dönüktü ya da kameradan dörtte üçlük bir dönüş yapmış durumdaydı.

Erkeklerin farkında olmadığı gerçek ise, fotoğraflarında gözbebeklerinin büyümüş, diğer yarısında büyümemiş olduğuydu. Katılımcılar tutarlı biçimde gözbebeği büyümüş kadınları yeğle­mişlerdi; ama şaşırtıcıdır ki, kendi kararlarıyla ilgili herhangi bir içgörüye sahip değillerdi. “Bu fotoğraftaki kadının gözbebekleri­nin diğer fotoğraftakinden 2 milimetre daha büyük olduğunu fark ettim”diyen çıkmamıştı içlerinde. Üzerine parmak basamadıkları bir nedenden dolayı, bazı kadınlar onlara diğerlerinden daha çeki­ci gelmişti yalnızca. (sh.5)

Göz Görmez, Beyin Görür

1960’lı yıllarda Wisconsin Üniversitesinde bir nörobilimci olan Paul Bach-y-Rita, görme engellileri yeniden görüşe kavuşturmanın yolları üzerinde kafa yormaya başladı. Babası geçirdiği inmeden sonra yakın geçmişte mucizevi bir iyileşme göstermiş, Paul ise bey­nin dinamik biçimde yeniden düzenlenme potansiyeli karşısında büyülenmişti.

Kafasında giderek büyüyen bir soru vardı:Beyin, bir duyunun yerine yenisini koyabilir miydi?

Bach-y-Rita sonunda görme engel­lilere dokunsal bir “gösterim” sunmaya karar verdi. Düzeneğin işleyiş ilkesi şöyle açıklanabilir:

Kişinin alın bölgesine yerleştirilmiş bir video kameraya gelen video bilgisi, sırtta yer alan ve ufacık titreştiricilerden oluşan bir dizgeye girdi olacak şekilde dönüştürülür. Böyle bir aygıtı takıp gözleriniz bağlı halde odada yürüdüğünüzü düşünün. Önce sırtınızın bir bölümünde tuhaf bir örüntüyle kendini gösteren titreşimler hissedeceksiniz. Titreşimler sizin kendi hareketinize doğrudan bağlı olarak değişim gösterdiği halde neler olup bittiğini anlamak size oldukça zor gelecek. Bacağınızı sehpaya vurduktan sonra ise “bunun görmeyle uzaktan yakından ilgisi yok” diye düşüneceksiniz. Ama acaba öyle midir gerçekten?

Gözleri görmeyen deney katılımcıları bu görsel-dokunsal değişim gözlüklerini takıp bir haf­ta kadar ortalıkta dolaştıktan sonra, yeni bir ortamda yönlerini bulmada oldukça başarılı hale gelirler. Sırtlarında hissettiklerini, yönelecekleri doğrultunun bilgisine çevirebiliyorlardır artık. Ama işin asıl şaşırtıcı yönü bu değildir. Asıl şaşırtıcı olan, dokunsal gir­dileri algılamaya; onlar aracılığıyla görmeye başlamalarıdır. Yete­rince uygulama yaptıktan sonra bu dokunsal girdiler, çevrilmeye ihtiyaç duyan bilişsel bir bilmece olmanın ötesine geçerek, dolaysız bir duyum haline gelir.

Sırttan gelen sinirsel uyarıların görmeyi temsil edebildiğine inanmak size güç geliyorsa, kendi görme duyunuzun da aslında tıpkı bunlar gibi, yalnızca farklı kablolardan geçmeyi seçmiş bu­lunan milyonlarca sinirsel uyarıyla taşındığını hatırlayın, yeter. Beyniniz, kafatasının içindeki sığınağında mutlak bir karanlıkla çevrelenmiştir. Hiçbir şey görmez. Tek bildiği, bu küçücük sinyal­lerden ibarettir. Ama siz buna rağmen dünyayı ışık ve rengin bütün farklı dereceleri ve tonlarıyla algılarsınız. Beyniniz karanlıktadır, ama zihniniz ışığı kurgulayabilir.

İster gözlerden, ister kulaklardan, ister bambaşka yerlerden olsun, uyarıların nereden geldiği, beyni hiç mi hiç ilgilendirmez. Uyarılar, siz nesneleri itip, yerden yere vurup, onlara tekmeler atarken yaptığınız hareketlerle tutarlı biçimde ilişkilendirilebilir olduğu sürece beyniniz de görme adını verdiğimiz dolaysız algıyı inşa edebilir.

Bu türden başka duyusal değiş-tokuşlar da etkin biçimde incelenmektedir.Kaya tırmanıcısı Eric Weihenmayer’i düşünün: Vücudunu hamlelerle ileri itip, son derece tehlikeli ve küçük kaya basamaklarına tutunmasını sağlayan konumlar alarak dimdik ka­yalıklarda kademe kademe ilerliyor. Kör olması ise başarısını kat­layan bir etken. Weihenmayer, kendisini 13 yaşında kör bırakan ve retinoşizis adı verilen ender bir göz hastalığıyla dünyaya gelmişti. Bu durumun dağcı olma düşünü yıkmasına izin vermeyerek 2001 yılında Everest Dağı’na tırmanan ilk (ve kitabın yayımlandığı tarih itibariyle de tek) görme engelli dağcı oldu. Artık tırmanışlarını 600 ufacık elektrot içeren ve Brain-Port olarak bilinen küçük bir levha parçasını ağzında taşıyarak gerçekleştiriyor. Bu, onun tırmanır­ken dili aracılığıyla görmesinisağlıyor. Dil, normalde bir tat alma organı olduğu halde, taşıdığı nem ve yarattığı kimyasal ortam, yü­zeyine karıncalanma duygusu veren bir elektrot levhası yerleşti­rildiğinde onu kusursuz bir beyin-makine arayüzü haline getirir. Levha, video girdisini bir elektriksel uyarı örüntüsüne çevirerek di­lin normalde görme duyusuna atfedilen özellikleri (uzaklık, biçim, hareket doğrultusu ve boyut gibi) algılamasını sağlar. Bu düzenek, bize gözümüzden çok beynimizle gördüğümüzü hatırlatır nitelik­tedir. Başlangıçta Eric gibi görme engellilere yardımcı olmak üzere geliştirilen tekniğin yeni uygulamalarında dil levhasına kızılötesi ve sonar girdileri de verilmekte ve böylece dalgıçların bulanık su­larda görmesi, askerlerin de karanlıkta 360 derecelik görüşe sahip olması sağlanmaktadır.

Eric, dilin bu şekildeki uyarımını başlangıçta tanımlanamaz kenarlar ve şekiller olarak algıladığını, ancak uyarımı daha derin bir düzeyde tanımayı hızla öğrendiğini ifade etmişti. Kendisi artık kahve fincanını rahatlıkla eline alabiliyor, bir futbol topuna vurup kızıyla karşılıklı paslaşabiliyor. (sh:40-42)

Geleceğin Hava Yollarını “Beyin+Cihaz” larla Olacaktır.

Motor sinyaller ve duyu sinyallerinin zamanlamasını yorumlama işi, beynin ortaya sürdüğü bir parti oyunu değildir elbet; nedensellik sorununun çözülmesinde de çok önemli bir rol oynar. Nedensellik, aslında ta temelinde zamansal sıralama değerlendirmesine gereksinim duyar: Yaptığım motor hareket, duyusal uyarıdan önce mi, sonra mı geldi?

Çoklu duyulara açık bir beyinde bu sorunun doğru biçimde yanıtlanmasının tek yolu, sinyallerle ilgili zamanla­ma beklentilerini iyi ayarlanmış biçimde tutmaktır; böylelikle, farklı hızlarla işleyen farklı duyusal yolların varlığında bile “öncelik” ve “sonralık” kesin biçimde belirlenebilir.

Zaman algılaması, gerek benim laboratuvarımda gerekse baş­kalarında, üzerinde etkin biçimde çalışılan bir alandır; ama burada vurgulamak istediğim kapsayıcı husus, zaman duygusunun (neyin ne zaman gerçekleştiği ve ne kadar sürdüğü) beynimiz tarafından oluşturulduğu ve üzerinde kolaylıkla oynanabildiğidir; tıpkı gör­mede olduğu gibi.

Öyleyse duyularınıza güvenmek konusunda alacağınız ilk ders oluşudur:

Siz siz olun, güvenmeyin.

Bir şeyin doğru olduğuna inanmanız ya da doğru olduğunu bilmeniz, onun gerçekten doğru olduğu  anlamına gelmez.

Savaş pilotlarının akıldan çıkarmamaya çalıştığı en önemli ders “cihazlarınıza güvenin” dir. Çünkü duyularınız size en alçakça yalanları söyleyebilir ve siz kokpit kadranları yerine bunlara güvenmeyi yeğlerseniz, yere çakılırsınız. Sonuç olarak, biri size bir daha “Kime inanıyorsun, bana mı, yoksa gözünün gör­düğüne mi?” sorusunu sorduğu zaman, yanıt vermeden önce iyice düşünün.

Ne de olsa “oralarda” olan bitenin çok azının farkındayız. Be­yin, zaman ve kaynaktan tasarruf sağlayan varsayımlarda bulu­narak, dünyayı yalnızca ihtiyacı olduğu kadarıyla görmeye çalışır. Kendimize onlarla ilgili sorular sormaya başlayana kadar çoğu şeyin bilincine varmadığımızı anlamaya başladığımız anda, ken­di derinlerimize inme yolunda yaptığımız yolculuğun ilk adımını da atmış sayılırız. Bu noktada, dış dünyada algıladığımız şeylerin, beynin erişme olanağı bulamadığımız bölgelerince üretildiğini an­larız.

Bu erişilmez düzenek ve yaşadığımız zengin yanılsama çeşitlili­ğiyle ilgili ilkeler, yalnızca görme ve zamana ilişkin temel algılara değil, birazdan göreceğimiz üzere daha üst düzeydeki işleyişlere de (düşüncelerimiz, duygularımız ve inançlarımız) uygulanabilir. (sh:54-55)

“Bilginin Sabitleşmesi/Kalıtsallaşması”

Tavuk Seksörlerinin Ve Uçak Gözcülerinin Esrarı

Dünyanın en iyi tavuk seksörleri Japonlardır. (Seksör: Hayvanlarda cinsiyet tayini yapan kişi) Civcivler yumur­tadan çıktığında genellikle büyük ticari kuluçkahanelerde hızla erkek-dişi olarak ayrılır. Cinsler birbirinden farklı beslenme prog­ramlarına tabi tutulduklarından, zorunlu bir uygulamadır bu: Sonunda yumurta üretecek olan dişiler bir programa, yumurta üre­timi sektöründe değer taşımayan ve etlerinden yararlanmak üzere ayrılıp semirtilen küçük bir bölümü dışında genellikle imha edi­len erkekler de başka bir programa göre beslenir. Sonuçta tavuk seksörünün işi her bir civcivi eline alıp, konulacağı bölmeyi be­lirlemek üzere hızla cinsiyetini saptamaktır. Ancak bu iş, bilindiği üzere olağanüstü zordur, çünkü erkek ve dişi civcivler birbirinden farksız görünürler.

Yani neredeyse. Japonların icadı olan ve civcivin arka kısmındaki açıklığın özelliklerine bakarak cinsiyetini tayin eden uzman tavuk seksörleri, bir günlük civcivlerin cinsiyetini hızla belirleyebiliyorlardı. 1930’lu yıllardan başlayarak dünyanın dört bir yanındaki kümes hayvanı üreticileri, tekniği öğrenmek için Japonya’daki Zen-Nippon Civciv Cinsiyet Tayini Okulu’na seyahat eder olmuştu.

İşin gizemli yanı, kimsenin tekniğin işleyişini tam olarak açıklayamamasıydı. Yöntem nasıl oluyorsa belli belirsiz görsel ipuçları­na dayanıyor, ama profesyoneller bile bu ipuçlarının ne olduğunu söyleyemiyordu. Görünüşe göre, civcivin gerisindeki deliğe bakar bakmaz hayvanı atacakları doğru bölmeyi biliyorlardı.Profesyonellerin öğrencileri eğitme yöntemleri de bundan ibaretti. Usta, çırağının yanı başında dikilir ve onu seyrederdi. Öğren­ci ise eline bir civciv alır, hayvanın gerisini inceler ve bölmelerden birine atıverirdi. Ustanın tek yaptığı geribildirimde bulunmaktı: Evet ya da hayır diyerek. Bu etkinlikle geçen haftalar sonunda öğ­rencinin beyni de ustasınınkinin düzeyine erişirdi; tabii bilinçsizce.

Bu arada okyanuslar ötesinde benzer bir hikâye daha gelişmek­teydi. İkinci Dünya Savaşı sırasında sürekli bombalanma tehdidi altında yaşayan İngilizler için, gelen uçakları hızlı ve doğru biçim­de ayırt etme gereksinimi doğmuştu. Hangi uçaklar eve dönen İn­giliz uçakları, hangileri bomba atmaya gelen Alman uçaklarıydı?

Bu alanda kusursuz birer “gözcü” olduklarını ispatlayan bazı uçak meraklıları ordu tarafından hızla görevlendirildi. Bu kişiler öyle­sine değerliydi ki, hükümet kısa sürede sayılarını artırabilmek için kolları sıvadı; ancak sayıları çok az, bulunmaları da çok zordu. Hükümet bunun üzerine “gözcüleri” diğerlerini eğitmekle görev­lendirdi. Zorlu bir girişimdi bu. Gözcüler izledikleri stratejiyi an­latmaya çalışıyor ancak başarısız oluyorlardı. Kimse bir şey an­lamıyordu; gözcülerin kendileri bile. Tıpkı tavuk seksörleri gibi, gözcülerin de ne yaptıkları hakkında pek fikirleri yoktu; doğru yanıtı bir şekilde buluyorlardı, o kadar.

İşe biraz yaratıcılık katan İngilizler, nihayet yeni gözcüleri ba­şarıyla eğitmenin yolunu buldular: deneme-yanılma geribildirimi. Acemi gelişigüzel bir tahminde bulunuyor, uzman da evet ya da hayır demekle yetiniyordu. Sonunda acemiler de, tıpkı akıl hocala­rı gibi bu gizemli ve tarifsiz uzmanlıktan nasibini alıyordu. (sh:58-59)

TV Programı Hilelerinden

Kavramlar arasında yapılan basit bir eşleştirme, bir bilinçdışı ilişkilendirmeyi tetiklemek için yeterlidir. Bunun sonucu, eşleştir­menin doğru ve tanıdık bir şeyler içerdiği duygusudur. Belirli bir ürünün çekici, güler yüzlü ve cinsel cazibeye sahip insanlarla eşleştirildiği bütün reklamların temelinde yatan ilke budur. Aynı ilke George W. Bush’un reklam ekibinin 2000 yılında Al Gore’a karşı yürüttüğü kampanyanın da temelini oluşturmuştu. Bush’un 2,5 milyon dolarlık televizyon reklamında, ekranda görülen “Gore’un reçete-ilaç programı” yazısı ile birlikte RATS sözcüğü ekranda bir anda parlayıp sönüyor ve hemen ardından bunun aslında BUREAUCRATS [bürokratlar]sözcüğünün devamı olduğu anlaşılıyordu. Reklam yapımcılarının peşinde oldukları -ve hatırlanmasını um­dukları etki ortadaydı. (sh: 66)

Başarıda En Yüksek Seviye Robotik Düzeneğe Erişmek Midir?

Sporcular hata yaptıklarında antrenörleri genelde “Biraz kafanı kullan diye bağırır. Buradaki ironi, profesyonel sporcuların he­definin aslında düşünmemek olmasıdır. Binlerce saatlik çalışma ve eğitim yatırımının amacı, mücadele alevlendiği sırada doğru ma­nevraların otomatik biçimde, bilincin katkısı olmaksızın yapılabil­mesidir. İlgili becerilerin, oyuncunun devrelerine kazınmak üzere zorlanması gerekmektedir. Sporcular “sahaya çıktığında” ipleri ele alan, oyunu hız ve verimle sürükleyen, sahip oldukları iyi eğitimli bilinçdışı düzenektir. Kalabalık, dikkat dağıtmak için bağırır, ayak­larını gümbürtüyle yere vurur. Sporcuyu bu arada yönlendiren şey bilinçli düzenekse, hamlesini mutlaka yanlış yapacaktır. Eğer topu potadan geçirmeyi umuyorsa tek dayanağı ve tek güvencesi, aşırı eğitimli robotik düzenektir.

Artık bu bölümde edindiğiniz bilgileri, teniste her zaman kaza­nacak biçimde kendi yararınıza kullanabilirsiniz. Baktınız ki kay­bediyorsunuz, rakibinize bu kadar başarılı bir servis atmak için ne yaptığını sorun, yeter. Servisinin mekaniklerine dalıp size anlatma­ya çalıştığı an, batmış demektir.

Böylece anlıyoruz ki, işler otomatikleştikçe, eylemlerimizin özüne bilinç düzeyinde erişme olanağımız da o ölçüde azalıyor. Ama daha yeni başlıyoruz. Bir sonraki bölümde, bilginin daha da derin­lere nasıl gömülebildiğini göreceğiz. (sh: 74)

Sporculara yakından baktığınızda, kendilerini havaya sokmak için bazı fiziksel rutinlerden yararlandıklarını görürsünüz. Sözgelimi, basketbolcular, genellikle topu potaya atmadan önce üç kez zıplatır ve boyunlarını sola kıvırırlar. Bu ritüeller bir anlamda öngörülebilirlik sağlayarak kişiyi daha az bilinçli bir duruma getirmek yoluyla rahatlatıcı etkide bulunur. Tekrarlamalı ve öngörülebilir nitelikteki ritüeller, bazı dinsel uygulamalarda da aynı amaca hizmet eder. Sözgelimi ezbere dua okumak, tespih çekmek ya da ilahi söylemek, bilinçli zihnin gürültüsünü azaltmada yardımcıdır. (sh:214)

Basit Problemler Daha Zor Çözülür.

Beynimize en köklü biçimde kazınmış içgüdüler, psikologların yalnızca insana özgü durumları (yüksek bilişsel beceriler gibi) ya da sorunları (zihinsel bozukluklar gibi) anlamaya daha fazla yö­nelmeleri nedeniyle spotlardan uzağa itilmiştir genellikle. Ama en otomatik ve en az çaba gerektiren (yani özelleşmişlik ve karma­şıklık bakımından en üst düzeydeki nöral devreleri gerekli kılan) davranışlar, aslında ta başından beri gözümüzün önündedir: cin­sel çekim, karanlık korkusu, empati, tartışma becerisi, kıskançlık, adalet arayışı, çözüm bulma, ensestten kaçınma, yüz ifadelerini tanıma… Bu tür davranış ve eylemlerin altında yatan geniş nöral ağlar öylesine ince bir ayardan geçmiştir ki, gündelik işleyişlerinin farkına bile varmayız. Ve tıpkı tavuk seksörleri örneğinde olduğu gibi, bu devrelere kazınan programlara erişmek için iç gözlemden yararlanmaya çalışmak da boşunadır. Herhangi bir eylemin bilincimizce “kolay” ya da “doğal” olarak değerlendirilmesi, bu eylemi olanaklı kılan devrelerin karmaşıklığını ciddi biçimde azımsama­mıza neden olabilir. Kolay işler, güçtür aslında: Kanıksama sonucu doğal saydığımız şeylerin çoğu, sinirsel açıdan karmaşıktır.

Buna bir örnek vermek gerekirse, yapay zekâ alanında olup bi­tenleri bir düşünün. Bu alan, 1960’lı yıllarda gerçeğe dayalı bilgiy­le (“at, bir memeli hayvan cinsidir” gibi) baş edebilen program­larda hızlı ilerlemelere sahne olmuş, ancak bu ilerleme daha sonra yavaşlayarak neredeyse durma noktasına gelmiştir. Kaldırım kena­rında düşmeden yürümek, yemekhanenin yerini hatırlamak, uzun bir vücudu küçücük iki ayak üzerinde taşımak, bir dostu tanımak ya da bir espriyi anlamak gibi “basit” problemleri çözmenin çok daha zor olduğu anlaşılmıştır.Gerçekten de hızlı, etkili ve bilinçsiz biçimde yaptığımız şeyleri modellemek öylesine zordur ki, bunlar çözülememiş problemler olarak yerlerini korumaktadırlar.

Herhangi bir durum bize ne kadar bariz ve zahmetsiz görünür­se, yalnızca altta yatan engin devreler ağından dolayı öyle görün­düğünden de o kadar kuşku duymamız gerekir. 2. Bölüm’de gör­düğümüz üzere, görme eyleminin bunca kolay ve hızlı olmasının en geçerli nedeni, karmaşık ve adanmış bir düzenekçe destekleni­yor olmasıdır. Bir şey ne kadar doğal ve kolay görünürse, gerçekte durum o kadar tersidir”

Şehvet devrelerimiz çıplak kurbağa gö­rüntüsüyle harekete geçmez çünkü onlarla çiftleşemediğimiz gibi, genetik geleceğimiz ile de pek alakaları olduğu söylenemez. Ama buna karşılık, ilk bölümde gördüğümüz üzere bir kadının gözbe­beklerinin büyümesi bizi pekâlâ ilgilendirir çünkü bu tepki cinsel ilgi konusunda önemli bir bilgi yaymaktadır. Sonuçta, kendi içgü­dülerimizden oluşan bir umvvelt içinde yaşar ama onlarla ilgili pek az şey algılarız; bir balık, içinde yüzdüğü suyu ne kadar algılayabiliyorsa o kadar. (sh: 90-91)

Kadınların En Başarılı Ve Güzel Olduğu Zamanlar

Cinsel cazibe ya da çekim duygusu sabit bir kavram olmayıp, durumun gereklerine göre ayarlamalardan geçer. Hayvanlardaki kızışma dönemini ele alalım. Neredeyse bütün dişi memeliler, kı­zışma döneminde açık sinyaller verirler. Sözgelimi, dişi babunların gerisi parlak pembeye döner ki bu değişim, şanslı bir erkek babun için yadsınamaz ve karşı konulamaz bir davettir. Buna karşılık in­san türünün dişileri, bütün yıl boyunca çiftleşebilme konusunda benzersiz olup doğurgan dönemlerini herkese ilan edecek özel bir sinyal de üretmezler.

Acaba?Kadınların en güzel olduğu dönemin, âdet döngüsü içinde en doğurgan oldukları döneme, kanamadan yaklaşık on gün kadar öncesine karşılık geldiği ortaya çıkmıştır..

Bu değer­lendirmeyi yapan ister kadın ister erkek olsun, sonuç her durumda aynıdır; üstelik bu dönemde nasıl davrandıklarının da konuyla pek ilgisi yoktur çünkü aradaki fark, yalnızca fotoğrafa bakmakla bile algılanabilir. Bu dönemdeki bir kadının verdiği sinyaller, babunun gerisiyle verdiği sinyal kadar bariz değildir elbette, ama sinyalin biraz olsun okunabilir olması, onunla aynı odadaki erkeklerin gü­dümlü bilinçdışı mekanizmalarını harekete geçirmeye yeter de ar­tar bile. Sinyaller bu devrelere ulaşabiliyorsa, görev tamamlanmış demektir. Sinyaller, başka kadınların devrelerine de ulaşabilir bu arada: Kadınlar, belki de eş bulmak için girişilen kavgada rakiple­rinin durumunu değerlendirmeye olanak sağladığı için, diğer ka­dınların döngülerine karşı epeyce duyarlıdır. Doğurganlığın ipuç­larının neler olduğu henüz açıklık kazanmış değildir. Kulakların ve memelerin yumurtlamaya yakın günlerde daha simetrik hale gelişi ve bazı ten özelliklerinin (cilt tonu yumurtlama döneminde bi­raz açılır) bu ipuçları arasında yer aldığı düşünülmektedir. Ama ipuçları ne olursa olsun, bilinçli zihnin hiçbirine erişimi olmasa da, beynimiz bunları kavramaya programlanmıştır. Zihin, yalnızca arzunun güçlü ve açıklanamaz çekim gücünü hisseder.

Yumurtlama ve güzelliğin etkileri, yalnızca laboratuvarda değil, gündelik yaşam içinde de ölçülebilir. New Mexico’da yakın geçmişte yapılan bir çalışmada, yerel striptiz kulüplerindeki dansçıla­rın aldıkları bahşişin kadınların âdet döngüleriyle ilişkili olup ol­madığı değerlendirilmişti.

 Doğurganlığın zirveye çıktığı günlerde dansçılar saatte ortalama 68 dolar bahşiş kazanırken, bu ortala­ma kanama dönemlerinde 35 dolara düşmüştü. Aradaki günlerin ortalaması ise 52 dolardı. Bu kadınlar büyük olasılıkla bütün ay boyunca flört davranışları sergilemişken, doğurganlık durumların­daki değişim, beklentiyle dolu müşterilerine vücut kokusu, ten ren­gi, bel/kalça oranı, hatta özgüven değişimi biçiminde yansımak­taydı. İlginçtir ki, doğum kontrol hapı kullanan striptizcilerde bu açıdan herhangi bir zirve değer saptanmamış, bu kadınların aylık kazancının saatte ortalama 37 dolarla kaldığı ortaya çıkmıştı (hap kullanmayanlardaki ortalama 53 dolara karşılık). Daha az kazan­malarının nedeni tahminen, hapların erken gebelik dönemine özgü hormonal değişimlere, dolayısıyla da dışa vuran göstergelerde de­ğişimlere neden olması ve bu tür kulüplerin müdavim Kazanovalarına artık o kadar da ilginç gelmemeleri olabilir.

Peki, bu araştırma bize ne anlatıyor?

Öncelikle, mali yönden endişe duyan striptizcilerin doğum kontrol haplarından kaçınıp yumurtlamanın hemen öncesinde mesai saatlerini ikiye katlama­ları gerektiğini. Ama asıl önemlisi, kadın (ya da erkek) güzelliği­nin beyin devreleri tarafından önceden düzenlenmiş olduğudur. Bu programlara bilinçli olarak erişemez ve onları ancak dikkatle ta­sarlanmış çalışmalarla ortaya çıkarabiliriz. Bu arada beynin, dev­reye giren ipuçlarını algılamada oldukça başarılı olduğunu da not edelim. Tanıdığınız en güzel insana geri dönecek olursak da, farz edin ki, iki gözü arasındaki mesafeyi, burun uzunluğunu, dudak kalınlığını, çene biçimini vb. belirlediniz. Bunları çekicilik bakı­mından ortalama bir insanın değerleriyle karşılaştırsaydınız, ara­daki farkın belli belirsiz olduğunu görürdünüz. Bu iki insan, bir uzaylıya ya da Alman kurduna bu açıdan ayırt edilemez gelir; nasıl ki uzaylılar ya da Alman kurtlarının çekici olan ve olmayanları size ayırt edilemez geliyorsa. Ancak kendi türünüzün bireylerinde görülen ufak tefek farkların beyniniz üzerindeki etkisi büyüktür. Sözgelimi, kimileri kısa şort giymiş bir kadının görüntüsünü büyü­leyici bulurken, kısa şort giymiş bir erkek, onlara itici gelir; oysa geometrik bakımdan iki görüntünün birbirinden farkı pek azdır.

Üstü kapalı ya da incelikli ayrıntılar temelinde ayrım yapabilme becerimiz son derece gelişkindir, çünkü beynimiz eş bulma ve eş seçimi gibi keskin tanımlı işleri yerine getirmek üzere düzenlenmiş­tir. Bütün bunlar, bilinçli farkındalık yüzeyinin altında gerçekleşir, bizler yalnızca yüzeyin üzerine ulaşmayı başarabilen o tatlı duygu­ların keyfine varmakla kalırız. (sh:95-97)

Koku Deyip Geçmeyin (Kötü Parfüm Kullanmayın!!!!)

Bunun yanıtını kimse bilmese de yakın geçmişte yapılan bazı çalışmalar, insan burnunun iç yüzeyini döşeyen dokuda, farelerin feromonlar aracılığıyla ger­çekleştirdikleri haberleşmede rol oynayan reseptörlerin benzerleri­nin bulunduğunu ortaya koymuştur. Reseptörlerin işlevsel olup olmadığı kesinlik kazanmış değilse de, davranışa odaklı araştır­malar olumlu yönde ipuçları vermektedir. Bern Üniversitesinde yapılan bir çalışmada kız ve erkek öğrencilerde MHC ölçümleri yapıldıktan sonra erkeklere ter emici pamuklu tişörtler dağıtıldı. Daha sonra laboratuvara dönen kız öğrenciler, burunlarını tişört­lerin koltukaltı bölgesine daldırarak hangi vücut kokusunu yeğle­diklerini belirttiler. Sonuç: Onlar da, tıpkı fareler gibi MHC’leri kendininkilere benzemeyen erkekleri tercih etmişlerdi. Açık ki, burnumuz da tercihlerimizi etkilemekte ve yine üreme görevini bi­lincin radarına yakalanmaksızın yerine getirmektedir.

İnsan feromonları, üreme dışındaki durumlarda da görünmez sinyaller taşıyor olabilir. Örneğin, yenidoğanların temiz bezlerden çok, annelerinin memelerine sürülmüş bezlere yönelmeleri, ola­sılıkla algıladıkları feromonal işaretlerden kaynaklanmaktadır. Kadınlarda âdet döngüsü süresinin de bir başka kadının koltukaltı terini kokladıktan sonra değişebildiği düşünülmektedir.

Feromonların sinyal taşıdığı açık olmakla birlikte, insan davra­nışlarını ne ölçüde etkileyebildiği bilinmiyor. Bilişsel durumumuz öylesine çok katmanlıdır ki, bu tür işaretlerin oynadığı rol önemini iyiden iyiye yitirmiştir. Ama oynadıkları rol ne olursa olsun, en azından beynin sürekli bir evrime tabi olduğunu hatırlatırlar bize. Çünkü bu moleküller miadını doldurmuş miras yazılımların varlı­ğını gözler önüne serer. (sh:98)

İçkinin Yasaklanması İnsanı Korumak İçindir

Yunan şairi Mytileneli Alcaeus’un popüler deyişi En oino âletheia (Şarapta gerçeklik vardır), Romalı âlim Yaşlı Plinius tara­fından In vino veritas biçiminde tekrarlanmıştı. Babil’in Talmud metinleri de benzeri bir ifade içerir: “Şarap içeri girince, sırlar dı­şarı çıktı.” İzleyen bölümlerde ise “Bir insan üç şeyle ele verir ken­dini: şarap kadehi, cüzdanı ve gazabıyla”sözleri çıkar karşımıza. Romalı tarihçi Tacitus, yalanı önlemek amacıyla Germen halkları­nın konsey toplantıları sırasında mutlaka alkol aldığını yazar. (sh:105) (Bazı Siyasi partilerin kamp uygulamaları altında milletvekillerini etkilemeleri ve bu şekilde sırlarını çözmeleri, veya daha değişik uygulamalar, ilaçlar ve gizli sinyallerle mankurtlaştırıldığı düşünmekten kendimizi alamıyoruz.)

 

Politikacıların Yorumlarındaki Matematik Hesabının Doğrusunu Nasıl Anlarız?

Matematiğin de, öldürmenin de bir zamanı var

Akılcı ve duygusal sistemler arasındaki çatışma, felsefecilerin “va­gon açmazı”(“trolley dilemma”) olarak adlandırdıkları durumla açıklanabilir. Şöyle bir senaryo düşünün: Bir tren vagonu, kontrol­den çıkmış, raylarda hızla ilerliyor, epeyce aşağıda ise beş işçi ray onaranıyla uğraşmakta. Sizse yakından geçiyorsunuz ve hepsinin öleceğini hemen anlıyor ama bu arada yanı başınızdaki makasa müdahale ederek vagonu tek bir kişinin öleceği biçimde yönlendi­rebileceğinizi de fark ediyorsunuz. Ne yaparsınız? (Soruda herhan­gi bir tuzak ya da gizli bilgi olmadığını varsayın.)

Eğer siz de çoğu insan gibiyseniz, müdahalede bir an bile tered­düt etmezsiniz: Bir kişinin ölmesi, beş kişinin ölmesinden iyidir nasılsa, değil mi? Evet, doğru bir seçim.

Şimdi açmaza ilginç bir ekleme yapıyoruz: Aynı vagon yine aynı raylardan geçiyor ve yine aynı beş kişi tehlikede. Ancak bu sefer siz, rayların üzerinden uzanan köprüde bir izleyicisiniz ve yakın­larınızda da çok şişman bir adam var. Fark ediyorsunuz ki eğer onu aşağı iterseniz, vücudu treni durdurup o beş işçiyi kurtarmaya yetecek irilikte. Peki onu iter misiniz?

Eğer çoğu insan gibiyseniz, masum bir insanı öldürmek fikri sizin de tüylerinizi diken diken edecektir. Ama durun bir dakika. Bunu, bir önceki seçiminizden farklı kılan nedir ki? Yaptığınız şey, yine beş yaşama karşılık bir yaşamı feda etmek değil mi? İşin arit­metiği, iki durumda da aynı değil mi?

Bu iki olgu arasındaki fark tam olarak nedir? Kant geleneğini izleyen felsefeciler, farkın, insanların nasıl kullanıldığında yattığını savunur. Birinci senaryoda yaptığınız, kötü bir durumu (beş kişi­nin ölümü) daha az kötü bir duruma (tek kişinin ölümü) indirge­mekten ibarettir. İkincisinde ise, köprüdeki adamı belirli bir amaca hizmet eden bir araç olarak kullanmaktasınızdır. Bu, felsefe litera­türünde popülerlik kazanmış bir açıklamadır. Ama ilginç biçimde, insanların seçimlerinde yaptıkları bu dönüşü anlamaya yarayacak, daha beyin merkezli bir yaklaşım da olabilir.

Joshua Greene ve Jonathan Cohen adlı nörobilimciler tarafın­dan önerilen alternatif yoruma göre iki senaryo arasındaki fark, bir insana “dokunmak”, yani onunla yakın mesafeden etkileşim kurmakla ilgilidir. Aynı soru, köprüdeki adamın, bir düğmeye bastığınızda açılan bir kapak yoluyla aşağı düşmesini olası kılacak biçimde kurulduğunda, oyunu adamın düşmesi yönünde kullanan epeyce kişi çıkar. Adamla yakın temasta bulunma düşüncesi, bir nedenle insanları onu ölüme itmekten caydırmaktadır.

Neden mi?

Çünkü bu tür bir kişisel etkileşim, duygusal ağları harekete geçi­rir; problemi soyut, kişiler üstü bir matematik problemi olmaktan çıkarıp kişisel ve duygusal bir karara dönüştürür.

Beyin görüntüleme teknikleri, vagon problemini düşünen insan­larda şu bulguları ortaya çıkarmıştır: Köprü senaryosunda, motor (hareketle ilgili) planlama ve duygularla ilgili alanlar etkinleşirken, makas senaryosunda etkinleşen beyin bölgeleri, akılcı düşünmede rol oynayan bölgelerden ibarettir. İnsan, birini itmek zorunda kal­dığında duygusal bakımdan hareketlenir ama yalnızca bir kaldıra­cı hareket ettirmek durumunda kaldığında beyni Uzay Yolu‘ndaki Mr. Spock’ınkinden farksız çalışır.

Beyindeki duygusal ve akılcı ağlar arasındaki çekişme, Alacaka­ranlık Kuşağı dizisinin eski bölümlerinden birinde oldukça iyi bi­çimde gözler önüne serilir. Hatırladığım kadarıyla öykü şöyleydi:

Kutu (2009)
The Box

Paltolu bir yabancı, bir adamın kapısında belirir ve ona bir tek­lifte bulunur: “İşte üzerinde tek bir düğme bulunan bir kutu. Tek yapman gereken, bu düğmeye basmak. Bunu yaparsan sana bin dolar vereceğim.”

“Peki, düğmeye bastığımda ne olacak?” diye so­rar adam. Yabancı yanıtlar:

“Düğmeye bastığında çok uzaklarda, hiç tanımadığın biri ölecek.” Adam bütün gece, içine düştüğü bu ahlaki açmazdan dolayı kıvranır. Düğmeli kutu mutfak masasının üzerinde öylece durmaktadır. Kutuya uzun uzun bakar, çevresinde döner durur. Alın ter içinde kalmıştır.

Nihayet, içinde bulunduğu berbat mali durumu da değerlendir­meye kattıktan sonra kutuya doğru atılır ve düğmeye basar. Hiçbir şey olmaz. Ortalık sessizdir, sıradan bir hava hüküm sürmektedir.

Derken biri kapıya vurur. Paltolu yabancıdır gelen. Adama pa­rasını verir ve kutuyu alır. “Bekle” diye bağırır adam arkasından. “Şimdi ne olacak?”

Yabancı yanıtlar: “Kutuyu alacağım ve sıradaki kişiye verece­ğim. Çok uzaklarda, hiç tanımadığın birine.”

“Şimdi Al” ile “Sonra Alın” Farkı ile Kurulan Düzen

Öykümüz, kişisellik taşımayan bir tavırla düğmeye basmanın kolaylığını vurgular. Adamdan istenen, eğer birine elleriyle saldır seçimini o anda alabileceği 100 dolar yönünde yapmayı yeğlemişti. Bir on dolar fazlası için koca bir hafta daha beklemeye değmezdi.

Araştırmacılar, daha sonra soruda küçük bir değişiklik yaptı­lar: Size bundan 52 hafta sonra 100 dolar ya da 53 hafta sonra 110 dolar vermeyi teklif etsem, hangisini seçerdiniz? Katılımcıların çoğu bu sefer seçimlerini 53 haftalık bekleme süresi lehine değiş­tirdi. Burada dikkat edilecek nokta, her iki senaryoda da fazladan bir haftalık bekleme süresinin fazladan bir 10 dolar kazandırıyor olması. Öyleyse seçimlerin tersine dönerek önce bir tanesinde, son­ra diğerinde yoğunlaşmasının nedeni ne olabilir?

Bu durum, Sam McClure ve Jonathan Cohen adlı nörobilimciler ile meslektaşlarına yeni bir fikir verdi. Seçimlerin tersinmesi problemini, beyindeki çoklu rakip sistemler ışığında yeniden ele alan araştırmacılar, gönüllülerden, bir beyin görüntüleme cihazıy­la tarandıkları sırada “ya hemen şimdi al ya da daha sonra daha fazlasını al” türünden ekonomik kararlar vermelerini istediler. Amaçları, biri ânında ödüllendirilmeyle, diğeri daha uzun dönemli akılcılıkla işleyen iki sistem bulmaktı. Bu iki sistem birbirinden bağımsız olarak çalışıyor ve birbiriyle çarpışıyor idiyse, bu durum verileri pekâlâ açıklayabilirdi. Sonuçlar, anlık ya da kısa dönemli ödüllerin seçilmesinin gerçekten de duygularla ilgili bazı beyin böl­gelerini ciddi biçimde etkinleştirdiğini göstermekteydi. Bu alanlar, alkol bağımlılığı gibi dürtüsel davranışlarla ilişkiliydi. Buna karşı­lık, daha büyük getirisi olan, daha uzun dönemli ödüllerin seçildiği durumlarda etkinleşen alanlar, korteksin üst düzey bilişsel işlevler ve düşünmeyle ilgili yan (lateral) bölgeleriydi. Bu yan alanlardaki etkinlik ne kadar fazlaysa, katılımcı da ödülü ertelemeye o kadar niyetliydi.

2005 ile 2006 yılları arasına karşılık gelen bir dönemde, ABD’de emlak sektöründe büyük bir kriz patlak vermişti. Sorun, son zamanlardaki ipotek işlemlerinin yüzde 80’inin değişken oran­lı krediye bağlanmış olmasıydı. Bu yüksek risk faizli kredilere imza atan borçlular, daha yüksek ödeme oranları karşısında kendilerini bir anda köşeye sıkışmış bulmuşlardı. Borçlarını ödeyemeyenlerin sayısı hızla artıyordu. 2007’nin sonlarıyla 2008 arasında ABD’de f haciz yoluyla el konulan evlerin sayısı bir milyona yaklaşmış, ipo­tek teminatlı menkul değerler, büyük oranda ve hızla değer kay­betmişti. Tüm dünyada kredi almak güçleşmişti artık. Ekonomik çöküş yaşanıyordu.

Tüm bunların beyindeki rakip sistemlerle ne ilgisi var? Yüksek risk faizli ipotek teklifleri, aslında “şimdi istiyorum” sisteminden faydalanmaya son derece uygun hale getirilmişti: Bu muhteşem evi, çok düşük geri ödeme oranlarıyla şimdi alın, arkadaşlarınızı ve ailenizi etkileyin, düşünebileceğinizden çok daha rahat yaşayın. Değişken oranlı ipotek faizi bir ara yükselecektir, doğru, ama bi­linmeyen bir gelecekte ve buna daha çok zaman var. Kredi veren bankalar, anlık ödül devrelerine böylece doğrudan bağlanarak, Amerikan ekonomisini neredeyse tümüyle hortumlamayı başardı­lar. Ekonomist Robert Shiller’in bu ipotek krizinin başlangıcında söylediği gibi bu tür tartışmalı mali balonların nedeni “en çok da fiyatların yükselişe geçtiği dönemde ortaya çıkan, gerçeklere bağı­şık, bulaşıcı bir iyimserlik” idi. “Bu balonlar aslında temelde top­lumsal olgulardır” diye sürdürüyordu sözlerini Shiller; “ve bunla­ra yakıt sağlayan psikolojiyi anlayıp onunla baş etmeye çalışana kadar da oluşmaya devam edeceklerdir.”

“Şimdi istiyorum”a dayalı pazarlıklara ilişkin örnekler arama­ya başladığınızda, bunları her yerde görmeye başlarsınız. Kısa süre önce tanıştığım bir adama, öldükten sonra vücudunu bir üniver­sitenin tıp fakültesine bağışlaması karşılığında üniversitesi öğrencisiyken 500 dolar para ödenmişti. Anlaşmayı kabul eden öğren­cilerin hepsinin ayak bileğine, ilgili hastaneyi belirten bir dövme yapılmıştı. Tıp fakültesi için kolay bir satış olmuştu bu: 500 dolanın üzerinde şöyle yazıyordu: “Noel Kulübü’müze Katılın, Paranız Ona En Çok Gereksinim Duyduğunuz An Elinizde Olsun.”)

Peki ama Noel kulüpleri neden bu kadar tuttu?

Müşteriler ken­di paralarını yıl boyunca kendileri kontrol etseler daha iyi faiz kazanabilir ya da ortaya çıkan fırsatlara yatırım yapabilirlerdi. Herhangi bir ekonomist, onlara kendi sermayelerini elde tutmaları tavsiyesinde bulunabilirdi. Öyleyse bu insanlar neden bile isteye bir bankadan paralarını almasını talep ettiler; hele de bu kadar kısıtlama ve parayı erken çekmeleri halinde ödenecek bir tutar da varken?

Sorunun yanıtı açık: İnsanlar istiyordu ki, birileri onları para harcamaktan alıkoysun.

Para kendilerinde kalırsa, kısa sü­rede yiyip bitirmeleri olasılığının yüksek olduğunu biliyorlardı. Birçok kişi artık Noel kulüplerinin yerine ABD Gelir İdaresi’ni (Internal Revenue Service) kullanıyor: Maaşlarında yapılan daha fazla kesinti sayesinde, Gelir İdaresi yıl boyunca paralarının daha büyük bir oranını elinde tutabiliyor ve bu insanlar bir sonraki Ni­san ayında posta kutularında bir çek bulmanın mutluluğunu ya­şıyorlar. Havadan gelivermiş gibi görünen bu para, aslında kendi paraları. Yine de, fazla paranın yıl içinde ceplerinde delik açaca­ğı sezgisine kapılanlar, bu yolu seçer. Çünkü kendilerini dürtüsel kararlardan koruma sorumluluğunu başkasına devretmek, daha cazip bir seçenektir onlar için.  (sh:118-122)

Suçlu Kim?

Kuledeki Adamla Gelen Sorular

Charles Whitman, 1966 Ağustosunun sıcak ve nemli ilk gününde, kendisini Austin’deki Teksas Üniversitesi kulesinin en üst katına götürecek olan asansöre bindi. Yirmi beş yaşındaki genç, daha sonra bir bavul dolusu silah ve cephaneyi de peşinden sürükleye­rek üç kat merdiven çıktı ve gözlem alanına ulaştı. Burada önce silahın dipçiğiyle danışma görevlisini öldürdü, ardından merdiven aralığından çıkmakta olan iki turist ailesine ateş açtı, en sonunda da aşağıdaki insanlara gelişigüzel ateş etmeye başladı. Vurduğu ilk kadın hamileydi. Ona yardım etmek için koşanlar da Whitman’ın silahından nasibini aldı. Ve sonra da sokaktaki yayalar ve onları kurtarmaya gelen ambulans şoförleri.

Whitman, bir gece öncesinde daktilonun başına geçmiş ve bir intihar notu yazmıştı:

Kendimi şu günlerde tam olarak anlayamıyorum. Aklı başında ve zeki bir genç olarak tanınmaktayım. Ama son zamanlarda (ne zaman başladığını hatırlayamıyorum) birçok sıra dışı ve mantık­sız düşüncenin kurbanı olmuş durumdayım.

Saldırının haberi yayılırken Austin’deki bütün polis memurları da yerleşkeye yönlendirildi. Birkaç saat sonra üç memur ve hızla görevlendirilen bir vatandaş merdivenleri çıkmayı ve Whitman’ı gözlem alanında öldürmeyi başardı. Whitman hariç on üç kişi öl­dürülmüş, otuz üç kişi de yaralanmıştı.

Ertesi gün bütün manşetlerde Whitman’ın saldırısı vardı. Polis, ipucu bulmak için evine gittiğinde ise, tablonun göründüğünden de ağır olduğu ortaya çıktı: Whitman, saldırı gününün çok daha erken saatlerinde önce annesini, ardından da uykusunda bıçakla­mak suretiyle karısını öldürmüştü. Bu ilk cinayetlerden sonra in­tihar notuna geri dönmüş ve bu sefer el yazısıyla devam etmişti.

Karım Kathy’yi bu gece öldürmeye, ancak üzerinde çok uzun süre düşündükten sonra karar verdim. … Onu çok seviyorum, ayrıca her erkeğin düşlediği türden, çok iyi bir eş de oldu bana.

Bunu yapmama neden olacak mantıklı hiçbir neden gelmiyor aklıma. …

Cinayetlerin yarattığı şokun yanında, daha gizli, yeni bir sürpriz de vardı: sapkınca davranışlarıyla sıradan kişisel hayatının üst üste binmişliği. Eski bir izci olan Whitman, deniz piyadesi olarak ça­lışmış, ardından da banka memurluğu yapmıştı. Austin İzcileri 5. Grup izci başılığı için gönüllü de olan Whitman’ın çocukluğunda Stanford Binet zekâ testinden aldığı 138 puan ise, onu ilk yüzde 0,1’lik dilime yerleştirmişti. Bu nedenle Teksas Üniversitesi kule­sinde ayrım gözetmeksizin gerçekleştirdiği kanlı saldırının ardın­dan, herkes bir açıklama bekler olmuştu.

Aslına bakılırsa, Whitman’ın da beklediği buydu. İntihar no­tunda, beyninde bir şeylerin değişikliğe uğrayıp uğramadığını be­lirlemek üzere kendisine otopsi yapılması isteğinde bulunmuştu; çünkü kendisi de bundan kuşkulanmaktaydı. Saldırıdan birkaç ay önce günlüğüne şöyle yazmıştı:

Bir keresinde bir doktorla iki saat kadar konuşup, ona çok güçlü biçimde hissettiğim şiddet duygusunun altında ezildiği­mi anlatmaya çalıştım. O seanstan sonra Doktor’u bir daha görmedim. O zamandan beri bu zihinsel çalkantıyla tek başı­ma mücadele etmekteyim ve görünen o ki, hiçbir yararı yok.

Whitman’ın cesedi morga götürüldü, kafatası kemik testeresiyle açıldı ve beyin çıkarıldı. Otopsi incelemesini yapan doktor, beyinde bozuk para büyüklüğünde bir tümör buldu. Gliyoblastom adı verilen bu tümör, talamus denilen yapının alt kısmından çıkıp hipotalamusa uzanıyor ve amigdala olarak bilinen üçüncü bir ya­pıyı sıkıştırıyordu. Amigdala, özellikle de korku ve saldırganlık, merkezinde olmak üzere, duygu mekanizmasının düzenlenmesin­den sorumludur. 1800’lerin sonlarına gelindiğinde, araştırmacı­lar amigdalanın hasar görmesiyle duygusal ve toplumsal rahat­sızlıklar yaşandığını keşfetmişlerdi. 1930’lu yıllarda ise Heinrich Klüver ve Paul Bucy adlı biyologlar, amigdalası zarar gören may­munlarda korkusuzluk, duygusal körelme ve aşırı tepki gibi bir dizi belirti ortaya çıktığını gösterdiler. Amigdalası hasarlı dişi maymunların annelik davranışları bile bozuluyor, bu maymunlar sıklıkla yavrularını ihmal ediyor ya da onlara fiziksel tacizde bu­lunuyorlardı. Sağlıklı insanlarda ise amigdalanın etkinliği, özel­likle ürkütücü yüzler gördüklerinde, korkulu anlar ya da toplum­sal fobiler yaşadıklarında artar.

Sonuçta Whitman’ın kendisiyle ilgili sezgileri -beynindeki bir şeylerin davranışlarını değiştirdiğigerçekten de son derece isa­betliydi.

Çok sevdiğim bu iki insanı da vahşice öldürmüş gibi göründüğü­mü tahmin ediyorum. Ama ben işi hızlı ve tam biçimde yapmaya çalıştım yalnızca…. Eğer yaşam sigortası poliçem hâlâ geçerliyse lütfen borçlarımı ödeyin … geri kalanını da ismimi vermeden bir akıl sağlığı kuruluşuna bağışlayın. Bu tür trajediler, belki de araştırmalar sonucunda önlenebilir.

Whitman’daki değişimi fark eden başkaları da vardı. Yakın arka­daşı Elaine Fuess “Tümüyle normal göründüğünde bile, içindeki bir şeyleri denetlemeye çalıştığı izlenimini veriyordu” diye anlat­mıştı. O “bir şeyler” tahminen Whitman’ın içindeki öfkeli, saldır­gan zombi programlar topluluğuydu. Daha sakin ve akılcı olan taraflar, tepkisel, şiddete eğilimli taraflarla mücadeleyi sürdürse de tümörle gelen hasar dengeyi öyle bozmuştu ki, savaş artık adil ol­maktan çıkmıştı.

Peki, Whitman’da beyin tümörü bulunmuş olması, onun acı­masız cinayetleriyle ilgili duygularınızı değiştiriyor mu?

Kendisi o gün ölmemiş olsaydı, onun için normalde uygun göreceğiniz cezaya bir etkisi olur muydu?

 Bu tümör, onu ne ölçüde “suç­lu” bulduğunuzu etkiliyor mu?

Beyninde bir tümör geliştiği için davranışların kontrolden çıkan kadersiz kişi, belki de siz olamaz mıydınız?

Öte yandan, tümörlü kişilerin baştan suçsuz sayılması ya da işledikleri suçlardan aklanmaları gerektiği sonucuna varmak da tehlikeli olmaz mıydı?

Kuledeki beyin tümörlü adam, bizi aslında suçtan “sorumlu tutulabilirlik” sorununun tam kalbine götürmektedir.

Adli bir ifade kullanacak olursak, bu adam yaptıklarından sorumlu tutulabilir miydi? Kendisine hiç seçim hakkı tanımayan yollarla beyni hasar görmüş bir kişi, ne ölçüde kabahatlidir?

Ne de olsa, biyolojimiz­den bağımsız davranamıyoruz, öyle değil mi? (sh:153-156)

Gelecekte Lobotomi Ameliyatı Gerekli mi Olacak?

Lobotomi, ön loptan beyne giden sinir yollarının birinin veya daha fazlasının alındığı frontal cerrahi ayırma (eskiden bazı zihinsel hastalıkların tedavisinde yapılan)

Lobotominin suçlu konumunda olmayan hastalarda başarılı bir uygulama olarak görülmesinin nedeni, büyük ölçüde ailelerden gelen parlak raporlardı. Kaynakların ne kadar yanlı olduğu başlangıçta anlaşılmamıştı. Ailelerinin kliniğe getirdiği sıkıntılı, gürültücü, sorunlu çocuklar, ameliyattan sonra çok kolay baş edilir hale geliyorlardı. Zihinsel sorunların yerini uysallık almıştı ve geribildirim de bu nedenle hep olumluydu. Bir kadın, annesinin geçirdiği lobotomi ameliyatından sonra durumu şöyle açıklamıştı:

“Öncesinde çok ciddi biçimde intihara eğilimliydi. Transorbital lobotomi ameliyatından sonra bir şeyi kalmadı. Bu davranış biçimi aniden sona erdi. Ortalık sakinledi. Bunu size nasıl anlatabileceğimi bilmiyorum; göz açıp kapayıncaya kadar değişmişti her şey. O kadar çabuk. Sonuçta [Dr. Freeman’ın] yaptığı şey her ne idiyse, kesinlikle doğru bir şeydi.”

Ameliyatın popülerliği arttıkça, kabul edilen yaş sınırı da giderek düşüyordu. Tedaviye alman en genç kişi, Howard Dully adında, on iki yaşındaki bir çocuktu. Üvey annesi, ameliyatı onun açısından zorunlu kılan durumu şöyle anlatmıştı: “Gece yatağa gitmemekte direniyor ama yatınca da iyi uyuyor. Gündüzleri epeyce hayal kuruyor ve ne düşündüğü sorulunca ‘bilmiyorum’ yanıtını veriyor. Dışarısı apaydınlıkken odanın ışığını açıyor.” Ve Howard, bu gerekçelerle bıçak altına yatmıştı. (sh:254)

Ama elimizde biyolojik bir sorunu saptamaya yetecek tekno­loji yoksa, pekâlâ suçlayabiliriz o kişiyi. Bu da bizi tartışmanın kalbine; sorumlu tutulabilirliğin, özünde yanlış bir soru olduğuna götürecektir.

şizofreni ve depresyon gibi artık yardım aranan ve yardım edilen başka tıbbi sorunlara baktığımız gözle bakılmasını sağlayacaktır. Beyinle ilgili bu ve benzeri bozukluklar, artık suçluluk çizgisinin diğer tarafında yerini almış ve şeytani değil, biyolojik olgu konu­muna kavuşmuşlardır. Peki ama ya diğer davranış biçimleri? Söz­gelimi suça giren davranışlar? Yasa yapıcı mercilerin ve oy hakkı olan vatandaşların çoğu, suçluları tıka basa dolmuş durumdaki cezaevlerine yığmak yerine onları rehabilite etmekten yana olsa da sorun, rehabilitasyonun nasıl gerçekleştirilmesi gerektiği yönünde­ki yeni fikirlerin eksikliğidir.

Ortak bilinç içinde hâlâ yaşamakta olan bir korkuyu da unut­mamak gerekir bu arada: “frontal lobotomi”. Başlangıçta “lökotomi” adı verilen lobotomi ameliyatlarının mucidi, beynin alın (frontal) loblarını bir neşterle devre dışı bırakarak suçlulara yar­dım edilebileceği düşüncesiyle yola çıkan Egas Moniz idi. Prefrontal korteksin (ön-alın korteksi) bağlantılarının kesilmesinden iba­ret olan bu basit sayılabilecek ameliyatın sonucu, önemli düzeyde kişilik değişimi ve olası zihinsel gerilikti.

Ameliyatı bazı suçlular üzerinde deneyen Moniz memnuniyet­le fark etti ki, yöntem gerçekten de onları sakinleştiriyordu. Hat­ta sakinleştirmekle kalmayıp kişiliklerini tümüyle sıfırlıyordu da. Moniz’in takipçisi Walter Freeman ise, psikiyatrik hasta bakımını üstlenen kuruluşların etkili tedavi yöntemlerinden yoksun olduğunu fark etmiş ve lobotomiyi, büyük grupları tedaviden kurtarıp gündelik yaşamlarına kavuşturmanın elverişli bir yolu olarak görmüştü.

Ancak yöntem, ne yazık ki insanları temel biyolojik haklarından etmekteydi. Sorun, asi bakımevi hastası Randle McMurphy’nin yetkililere başkaldırdığı için cezalandırıldığı, Ken Kesey’nin Guguk Kuşu (One Flew Over the Cuckoo’s Nest) romanında uç noktaya taşınmıştı. Romanda McMurphy, sonunda bir lobotomi ameliya­tı geçirme talihsizliğini yaşar. Canlı ve neşeli kişiliğiyle koğuştaki başka hastaların yaşamlarına vurulan kilidi açmayı başarmış olan adam, artık bir sebzeye dönüşmüştür. McMurphy’nin bu yeni du­rumuna tanık olan yumuşak başlı arkadaşı “Şef” Bromden, di­ğer koğuş üyelerinin, liderlerinin düştüğü bu aşağılayıcı durumu görmesine izin vermeden onu bir yastıkla boğma iyiliğini yapar. Moniz’e Nobel Ödülü kazandıran frontal lobotomi, suçlu davranışlarımn düzeltilmesinde artık doğru bir yaklaşım olarak görül­memektedir.

Guguk Kuşu (1975)
One Flew Over the Cuckoo’s Nest

İyi ama lobotomi suça engel oluyorsa, neden uygulanmasın?

Bu noktadaki etik sorun, bir devletin, vatandaşını ne ölçüde değiştir­mesine izin vermek gerektiğidir. Bana sorarsanız, modern nörobilimin karşı karşıya olduğu belirleyici sorunlardan bir tanesi de budur: Beyni giderek daha fazla anladıkça, hükümetlerin de onun­la ilgili her şeye burunlarını sokmasını nasıl önleyebiliriz?

Bu so­runun, karşımıza yalnızca lobotomi gibi fiziksel biçimleriyle değil, daha incelikli biçimlerle de (sözgelimi, ikinci kez cinsel suç işleyen kişilerin, şu anda California ve Florida’da yapıldığı gibi kimyasal kısırlaştırmaya zorlanmaları gerekip gerekmediği) çıkabileceğinin altını çizelim.

Ancak bu noktada, etik kaygılar gütmemizi gerektirmeyecek bir rehabilitasyon yöntemini gündeme getiren yeni bir çözüm önerebi­liriz. Buna prefrontal egzersiz adını veriyoruz. (sh:184-185)

 

Parkinson hastaları neden kumar düşkünü oluyor?

Davranış değişikliklerinin beyinsel değişiklikleri izlemesine bir başka örnek olarak, Parkinson hastalığının tedavisindeki ge­lişmeleri ele alalım. 2001 yılında Parkinson hastalarının aileleri ve bakıcıları, bir tuhaflık olduğunun farkına varmaya başladılar. Pramipeksol adlı ilacın verildiği hastalardan bir kısmı kumarbaza dönüşüyordu; üstelik öylesine kumar oynayanlara değil, hasta­lıklı kumarbazlara. Daha önce kumara herhangi bir eğilim gös­termemiş olan bu hastalar, artık düzenli biçimde Vegas’a uçar ol­muşlardı. Altmış sekiz yaşındaki bir adam, ziyaret ettiği bir dizi kumarhanede altı ay içinde toplam 200 bin dolar tutarında para kaybetmişti. İnternet pokerine takılıp kalan kimi hastalar ise öde­yemeyecekleri kredi kartı borçlarının altında ezilmişti. Hastaların çoğu, bu kayıpları ailelerinden gizlemek için ellerinden geleni yapı­yordu. Bu yeni bağımlılık, bazıları için kumarın da ötesine geçerek “zorlanımlı” (kompülsif) yeme alışkanlıklarına, alkol tüketimine ve aşırı cinselliğe kadar varmıştı. (sh:158)

Dövmek Tedavi Edici Metod Değildir

Suçlamadan biyolojiye yapılan geçişin açıklaması ne olabilir? Bu konudaki en büyük itici güç, belki de ilaç tedavilerinin etkililiği olmuştur. Hastayı ne kadar döverseniz dövün, depresyonu berta­raf edemezsiniz, ama fluoksetin içeren küçücük bir hap çoğunlukla işinizi görecektir. Şizofreni belirtileri şeytan çıkarma ayiniyle yok olmaz ama risperidon adlı ilaçla denetim altına alınabilir.Maniler ikna ya da sürgüne değil, lityuma yanıt verir. Çoğu geçtiğimiz alt­mış yıl içinde kaydedilen bu başarılar, bazı bozuklukların beyne, bazılarının da betimlenemez nitelikteki bir ruhsal âleme atfedilmesinin anlamlı bir yaklaşım olmadığı görüşünün altını çizmektedir. Zihinsel sorunlara, artık kırık bir bacağa yaklaşıldığı gibi yaklaşıl­maya başlanmıştır. Nörobilimci Robert Sapolsky, bizi bu kavram­sal dönüşümü birkaç soru eşliğinde düşünmeye davet ediyor:

Artık normal biçimde yaşamasına izin vermeyecek ölçüde derin bir depresyona girmiş bir yakınınız, biyokimyasal temeli, diyelim ki şe­ker hastalığınınki kadar “gerçek” olan bir hastalığın mı kurbanıdır, yoksa yalnızca kendini yiyip bitirmekte midir?

Okulda sürekli ba­şarısız olan bir çocuğun bu başarısızlığının nedeni, motivasyonsuz ve yavaş olması mıdır, yoksa nörobiyolojik temelli bir öğrenme bozukluğu mu?

Madde istismarı ciddi boyutlara varan dostunuz, basit bir disiplinsizlik örneği mi sergilemekte, yoksa ödül mekaniz­masının nörokimyasıyla ilgili sorunlar mı yaşamaktadır? (sh:175)

Erdemli Kişi Aslında Çok İyi Bir Kimse midir, Yoksa  Motor-Fren Düzeneğini İyi Kullanandır?

Erdem kavramını ele alalım. Felsefeciler, binlerce yıldır erdemin ne olduğuna ve nasıl güçlendirileceğine ilişkin sorular soruyorlar. Rakipler takımı çerçevesi, bu konuda da yeni kapılar açar bize. Beyinde birbirine rakip unsurları genellikle motor ve fren benzetmesiyle yorumlarız:

Bazı birimler sizi belli bir davranışa yönlendirirken diğerleri sizi durdurmaya çalışır. İlk bakışta, erdemin “kötü bir şey yapmayı istememek”ten ibaret olduğunu düşünebilsek de daha incelikli bir çerçeveden baktığımızda, erdemli bir insanın da güçlü ahlak dışı dürtülere pekâlâ sahip olabileceğini, ancak bunları aşmak için yeterli fren gücünü de harekete geçirebildiğini görürüz.

(Erdemli kişinin çok az sayıda “şeytani” düşünceye sahip olduğu ve bu nedenle de sağlam frenlere ihtiyaç duymadığı durumlar da olabilir. Ama böyle baktığımızda, şeytana uymamak için daha büyük bir savaş veren kişinin, ondan daha erdemli olduğunu söylemek de yanlış olmasa gerek.)

Bu türden bir yaklaşım, insanların tek bir zihne (mens rea, “suçlu zihin” kavramında olduğu gibi) sahip olduğuna inandığımızda değil, perde arkasındaki rekabeti açıkça gördüğümüzde mümkün hale gelir. Elimizdeki yeni gereçlerle, artık farklı beyin bölgeleri arasındaki çarpışmayı ve bu çarpışmanın sonucunu daha ayrıntılı şekilde gözleyebiliriz. Bu ise adalet sistemi içindeki rehabilitasyon uygulamaları için yeni kapılar açacaktır: Beynin gerçekte nasıl çalıştığını ve bazı insanların dürtülerini denetlemekte neden başarısız olduklarını anladıktan sonra, uzun dönemli karar verme süreçlerini güçlendirip, çarpışmayı bu süreçler lehine çevirmede işe yarayacak dolaysız ve yeni stratejiler geliştirebiliriz.

Beyni anlamak, bunun da ötesinde bizi cezalandırma sistemleri konusunda daha üst seviyeye taşıyacaktır. Bir önceki bölümde gördüğümüz gibi, “suçtan sorumlu tutulabilirlik” ile özetlenen sorunlu kavramın yerine, geriye dönük (Suçtaki payı neydi?) değil, ileriye yönelik (Bundan sonra nasıl bir tutum izleyecek olabilir) ve uygulanabilir bir ceza sistemi getirebiliriz sözgelimi. Ve hukuk sistemi, günün birinde sinirsel ve davranışsal sorunlara, tıbbın akciğer ya da kemik sorunlarına yaklaştığı gibi yaklaşabilir. Böylesi bir biyolojik gerçeklik suçluları ortadan kaldırmayacak ama geriye değil, ileriye yönelik bir yaklaşımla akılcı bir ceza sisteminin yanında özelleşmiş bir rehabilitasyon sistemini de mümkün kılacaktır.

Nörobiyolojiyle ilgili daha iyi bir anlayışa kavuşmak, daha iyi toplumsal politikaları da beraberinde getirecektir. İyi de bu, kendi yaşamımızı anlamamızla ilgili ne söyleyecektir bize?

Kendini Bilmek nedir?

“Bil öyleyse kendini ve bırakma işini Tanrı’ya. İnsansa üze­rinde çalışacağın, bakacağın da yine insandır, unutma.” -Alexander Pope

Fransız deneme yazarı Michel de Montaigne otuz sekizinci yaş günü olan 28 Şubat 1571’de, hayatında kökten bir değişime gitme kararı aldı. Toplumsal hayattan elini eteğini çekti, büyük malikânesinin arkasındaki kuleye bin kitaplık bir kütüphane kur­du ve yaşamının geri kalanını onu en çok ilgilendiren karmaşık, uçucu ve çok yönlü konu hakkında denemeler yazarak geçirdi. Bu konu, kendisi idi. Vardığı ilk sonuç, insanın kendini bilme arayışı­nın abesle iştigalden öte bir şey olmadığıydı; çünkü sürekli değişim geçiren özbenlik, tanımın önüne geçmeye mahkûmdu. Ama bu, onu yine de aramaktan alıkoyamadı. Sorduğu soru ise yüzyıllar boyunca kulaklarda çınladı: Que sais-je?(Ne biliyorum?)

Bu, o zamanlarda olduğu kadar, günümüzde de iyi bir sorudur. İçsel evrenle ilgili gözlemlerimiz, kendimizi bilmek konusunda var­mış olduğumuz o ilk yalın ve sezgisel görüşlerden kurtarır bizi. Görürüz ki kendimizi tanımak, içeriden olduğu kadar (iç gözlem yoluyla) dışarıdan da (bilim yoluyla) çalışmayı gerektirir. Bu, iç gözlem konusunda kendimizi geliştiremeyeceğimiz anlamına gel­mez. Ne de olsa, orada gerçekten ne gördüğümüze tıpkı bir ressam gibi dikkat etmeyi öğrenebilir, iç sinyallerimizle de tıpkı bir yogi gibi daha yakından ilgilenebiliriz. Ama iç gözlemin de sınırları var­dır. Şu kadarını düşünün yeter: Çevresel sinir sisteminiz, bağırsak­larınızda gerçekleşen etkinliklerin denetimi için tam yüz milyon nöronu görevlendirmiştir (buna “enterik” [bağırsak ile ilgili] sinir sistemi adı verilir). Yüz milyon nörondan bahsediyoruz burada. Ve istediğiniz kadar iç gözlemde bulunun, bu işleyişi değiştirecek hiçbir şey yapamazsınız. Gerçi yapmak da istemezsiniz olasılıkla. Sistemin bu şekliyle, yani otomatik ve optimize düzenekler halinde işleyerek yiyecekleri bağırsaklarınızda yönlendirmesi, fikrinizi sor­madan sindirim fabrikasını denetleyecek kimyasal sinyalleri sağla­ması sizin için çok daha hayırlı olacaktır.

Bırakın erişim yokluğunu, erişim yasağı bile söz konusu olabi­lir böyle bir durumda. Meslektaşım Read Montague bir keresinde bizi kendimizden koruyan algoritmalara sahip olabileceğimiz dü­şüncesini dile getirmişti. Bilgisayarlar, işletim sistemince erişilmez olan önyükleme kesimine (boot sector) sahiptir. Önyükleme kesi­mi, bilgisayarın çalışması için, üst düzeyde başka sistemlerin, eri­şebilecekleri iç yollar bulmalarına izin verilemeyecek ölçüde önem­lidir. Montague, kendimiz üzerinde ne zaman çok fazla düşünsek, bir anda “boşluğa düşme” eğilimine girdiğimizi söylemişti. Bunun nedeni, belki de önyükleme kesimine fazla yaklaşmamızdı. Ralph Waldo Emerson ise bir yüzyılı aşkın süre önce şöyle yazmıştı: “Her şey, kendimize ulaştığımız yolu keser.”

Bizi biz yapan şeyin büyük bölümü, görüşlerimizin ya da seçim­lerimizin dışında kalır. Güzellik ya da cazibe anlayışınızı değiştir­meye çalıştırdığınızı varsayın. Toplum sizden, şu anda tercih etme­diğiniz cinse karşı bir eğilim geliştirip bunu sürdürmenizi isteseydi ne olurdu?

 Ya da cazip bulduğunuz yaş aralığının çok dışındaki bir kişiye ilgi göstermenizi bekleseydi?

Ya da başka bir türe? Bunu yapabilir miydiniz? Çok kuşkulu. En temel güdüleriniz, nöral dev­relerinizin dokusuna sıkıca kaynamış durumdadır ve bunlar sizin için erişilmezdir. Bazı şeyleri diğerlerinden daha çekici bulsanız da nedenini bilmezsiniz.

Enterik sinir sisteminiz ve kendi cazibe anlayışınız size ne kadar yabancıysa, iç evreninizin neredeyse tümü de o kadar yabancıdır. Aklınıza birden gelen yeni fikirler, hayaller âlemine daldığınız za­manki düşünceleriniz, rüyalarınızın tuhaf içeriği… Bütün bunlar, size gözden ırak kafa-içi mağaraların sunduğu şeylerdir.

Öyleyse bütün bunlar, Didim’deki Apollon Tapınağı’nın girişin­de belirgin harflerle yazılmış Yunanca “kendini bili” fadesi açısından ne anlam taşır?

Nörobiyolojimizi inceleyerek kendimizi daha iyi tanımamız mümkün müdür?

Evet ama yalnızca belirli koşullarda. Fizikçi Niels Bohr, kuantum fiziğinin sunduğu büyük gizemler karşısında, atomun yapısını anlamanın tek yolu­nun, “anlamak” fiilinin tanımını değiştirmek olduğunu söylemiş­ti. Artık atomun resmi çizilemiyordu, doğru, ama bunun yerine “davranışlarını” on dört ondalık basamağa ulaşabilen ayrıntıyla açıklayacak deneyler tasarlanabiliyordu. Kaybedilen varsayımla­rın yerini çok daha zengin başka şeyler almıştı artık.

Tıpkı bunun gibi, insanın kendisini bilmesi de “bilmek” fiilinin tanımını değiştirmekten geçiyor olabilir. Kendinizi bilmek, artık bilinçli sizin beynin dev malikânesinde yalnızca küçücük bir oda­da oturduğu ve sizin için kurulan gerçekliğin üzerinde çok az söz hakkı olduğu anlayışını gerektirmektedir. Bu kavram, artık yeni yollarla ele alınmak zorundadır.

Diyelim ki, kendini bilme fikrinin Yunan kökenleri hakkında daha fazla şey öğrenmek için benden onu biraz daha açıklamamı istediniz. Eğer size “Bilmek istediğiniz her şey, harflerinde gizli” şeklinde bir yanıt verirsem, bu işinize fazla yara­mayacaktır. Eğer Yunanca okumayı bilmiyorsanız, bu harfler sizin için gelişigüzel birtakım şekiller olmaktan öteye gitmez. Yunanca okumayı bilseniz bile ifadenin altında yatan fikir, harflerden çok daha fazlasını içermektedir. Bu nedenle, ifadenin köken aldığı kül­türü, iç gözleme yapılan vurguyu ve aydınlanmaya götürecek bir yol olarak neden önerildiğini bilmek istersiniz. Sonuçta bu deyişi anlamak, harfleri öğrenmekten fazlasını gerektirir. İşte trilyonlar­ca nörona ve bunların oradan oraya giden seksilyonlarca protein ve biyokimyasallarına baktığımızda da durum farksızdır. O halde, bize hiç de aşina gelmeyen bu perspektiften bakıldığında ne anla­ma gelir kendimizi bilmek? Birazdan göreceğimiz gibi, nörobiyolojik verilere ihtiyacımız var ve ayrıca bundan epeyce fazlasına da.

Biyoloji muhteşem bir yaklaşımdır ama sınırlıdır da. Sevgiliniz size şiir okurken, bir tıbbi skopi cihazının borusunu boğazından aşağı doğru ittiğinizi düşünün. Spazmlar halinde kasılıp gevşeyen sümüksü ve parlak ses tellerini böylelikle yakından iyice görebilir­siniz. Mideniz bulanana kadar incelemeye devam etseniz de -ki, bi­yolojinin sunduğu bu görüntüye ne kadar tahammül edebileceğinize bağlı olarak, incelemeniz o kadar da uzun sürmeyebilir gördükleri­niz size sevgilinizle yaptığınız gece sohbetlerini neden bu kadar sev­diğinizi daha iyi anlatmayacaktır. Biyoloji ham haliyle ancak kısmi bir bakış sunar size. Şu anda yapabileceğimiz en iyi şey biyolojiden destek almak olsa da, eksiksiz olmaktan çok uzak bir tabloyla karşı karşıyayız. (sh:202-205)

Şakak Lobundaki Değişikler Neleri Etkiler?

Zihinsel yaşamımız üzerindeki etkilerin sıralı olduğu uzun listenin kimyasalların ötesine de uzanarak, devrelerdeki ayrıntıları da içerdiğini unutmamak gerekir. Sara örneğini ele alalım. Sara nöbeti eğer şakak lobundaki (temporal lob) belirli bir noktada odaklanıyorsa kişi motor nöbetler geçirmeyecek, daha üstü kapak; bir deneyim yaşayacaktır.

Bir tür bilişsel nöbet olarak tanımlana bilecek bu etki, kişilik değişimleri, aşırı dinsellik (din saplantısı ve din konusunda kendinden aşırı emin olma), hipergrafi (genellikle de din olmak üzere belirli bir konuda aşırı derecede yazma isteği duyma), çevrede bir dışsal varlık olduğu yanılgısı ve sıklıkla da, tanrıya atfedilen sesler duyma gibi durumlarla kendini gösterir. Tarihte ortaya çıkmış peygamberler, kahramanlar ve liderlerin bir bölümünün şakak lobu odaklı sara hastaları olduğu düşünül­mektedir.Baş melek Mikail’in, İskenderiyeli Azize Katerina’nın, Azize Margaret’in ve Cebrail’in seslerini duyduğu konusunda hem kendisini hem de Fransız askerlerini ikna ederek on altı yaşın­dayken Yüz Yıl Savaşları’nın gidişatını değiştirmeyi başaran Jean D’Arc’ı düşünün. Kendisi, bu deneyimini şöyle anlatmıştı:

“On üç yaşımdayken, Tanrı’nın, kendimi yönlendirmemde bana yardım­cı olan sesini duydum. İlk seferinde çok korkmuştum. Ses bana öğle vakti duyurmuştu kendini. Mevsimlerden yazdı ve o sırada babamın bahçesindeydim.” Şöyle devam ediyordu:

“Tanrı bana gitmemi emrettiğine göre gitmeliydim. Ve bu emri bana veren Tan­rı olduğu için, yüz babaya ve yüz anneye sahip olsaydım ya da bir kralın kızı olsaydım bile giderdim yine de.”

Geriye dönük kesin tanı koymak bu durumda olanaksız olsa da Jean D’Arc’ın sundu­ğu veriler, artan dindarlığı, süregiden sesler, şakak lobu sarasıyla kesinlikle uyumludur. Beyin doğru noktada uyarıldığında, insan sesler duyar. Doktor, sara etkilerine karşı koyacak ilaçlar yazdığın­daysa nöbetler ortadan kalkar, sesler kaybolur. Sonuçta gerçekliği­miz, biyolojimizin ne işler karıştırdığına bağlıdır.

Bilişsel yaşamınızı etkileyen faktörler arasında insan dışı mini­cik yaratıklar da yer alır: Virüs ve bakteri gibi mikroorganizma­lar, içimizde göze görünmeyen savaşlara yol açarak davranışı son derece özgül biçimde yönlendirebilir. Mikroskopik ölçekteki bir organizmanın dev bir makinenin davranışına nasıl hükmedebildiğine ilişkin en sevdiğim örnek, kuduz virüsüdür.Bir memeliden diğerine ısırıkla geçen bu mermi biçimli küçücük virüs, yol olarak kullandığı sinirler üzerinden beynin şakak lobuna varır.Burada ye­rel nöronlara kendisini sinsice kabul ettirir ve yine yerel düzeydeki etkinlik örüntülerini değiştirerek bulaştığı canlıda saldırganlık ve şiddetli öfke nöbetlerinin yanında, ısırma dürtüsüne de neden olur. Virüsün tükürük bezlerine de yerleşebiliyor olması, ısırıkla birlikte bir sonraki canlıya geçişini sağlar. Sonuçta, hayvanın davranışla­rını yönlendirerek, başka hayvanlara yayılımını da garanti altına almıştır. Bunu bir düşünün: Boyutları metrenin yetmiş beş milyar­da birini aşmayan küçücük bir virüs, kendisinden yirmi beş milyon kat büyük bir hayvanın devasa vücuduna komuta ederek hayat­ta kalmayı başarıyor. 45.000 kilometre uzunluğunda bir canlının davranışlarını kendi istediğiniz yöne çekmenin akıllıca bir yolu­nu bulmanıza eşdeğer bir durumdur bu. Bundan alınacak kritik önemdeki ders, beyin içinde gerçekleşen gözle görülemeyecek ölçüdeki küçük değişimlerin bile, davranışta çok büyük değişimlere neden olabileceğidir. Seçimlerimiz, içimizdeki düzeneğin en küçük ayrıntılarına bile ayrılmaz biçimde bağlanmış durumdadır.

Biyolojiye olan bağımlılığımıza son örnek olarak, tek bir gende­ki küçük bir mutasyonun da davranışı belirleyip değiştirebileceğini söyleyelim. Alın korteksinde (frontal korteks) ilerleyerek gelişen bazı hasarların kişilik değişimlerine yol açtığı Huntington hasta­lığında saldırganlık, sekse aşırı düşkünlük (hiperseksüalite), dürtüsel ve toplumsal kuralları hiçe sayan davranışlar vb. belirtiler, fark edilmesi daha kolay spastik kol bacak hareketlerinden yıllar önce ortaya çıkar. Burada konumuz açısından asıl önemli nokta, Huntington hastalığının tek bir gende gerçekleşen bir mutasyonla ortaya çıktığıdır. Robert Sapolsky’nin özetlediği gibi “On binlerce gen arasından tek bir tanesindeki bir değişiklik, ömrün ortaların­da bir yerde dramatik bir kişilik değişimiyle sonuçlanacaktır.” Bu tür örnekler karşısında kimliğimizin özünün, biyolojimizin ayrıntılarına bağımlı olduğu dışında bir sonuca varabilir miyiz?

Bir Huntington hastasına, özgür iradesini kullanıp böyle tuhaf dav­ranmaktan vazgeçmesini söyleyebilir miyiz?

Böylece anlıyoruz ki narkotik, sinirsel iletici, hormon, virüs ve gen olarak adlandırdığımız görünmez moleküller, küçücük ellerini davranışlarımıza yön veren dümenin üzerine yerleştirebiliyorlar. Ne zaman ki içeceğinize biraz alkol katılır, sandviçinizin üzerine hapşırılır ya da genomunuzda bir mutasyon gerçekleşir, işte tekne­nin rotası da o zaman sapar. İstediğiniz kadar direnin, içinizdeki düzenekte gerçekleşen değişiklikler sizi de değiştirecektir. Bütün bu gerçeklerin ışığında, nasıl biri olmak istediğimizi “seçme” şansı­na sahip olup olmadığımız bile belli olmaktan çok uzaktır. Nöroetik uzmanı Martha Farah’ın ifadesiyle, bir antidepresan tableti “günlük sorunlarımızı mesele yapmamamıza, bir uyarıcı ilaç da işyerindeki işleri zamanında yetiştirmemize ve görevlerimizi yerine getirmemize yardımcı olabiliyorsa, temkinli ve ölçülü bir ruh hali de insan vücudunun bir niteliği olamaz mı? Yanıt eğer evetse, in­sanlarla ilgili olup da onların vücutlarının bir özelliği olmayan bir şey var mıdır o zaman?” (sh:211-213)

İNCOGNİTO (k.dili) incog) (i.), (s.), (z.) kıyafet değiştiren kimse; değiştirilmiş kıyafet;“kendini tanıtmadan; takma adla ”  (s.) kim olduğunu belli etmeyen; tebdili kıyafet etmiş; (z.) takma bir isimle, kıyafet değiştirerek;kimliğini gizleyen kimse, kılık değiştirme, tebdili kıyafet, takma ad, sahte kimlik

Kaynak:
INCOGNITO, DAVID EAGLEMAN, trc: Zeynep Arık Tozar, Domingo, I. ve II. Baskı: Nisan 2013

**************************

Bu kitabı beğenenler bu diziyi de seyretmelidirler

LİE TO ME (2009-2011)  Üç Sezon

Yönetmen: Daniel Sackheim,Adam Davidson,Lesli Linka Glatter,James Hayman,Vahan Moosekian

Senaryo: Samuel Baum, Josh Singer, Alexander Cary

Ülke: ABD

Görüntü Yönetmeni: Joseph Gallagher, Jerry Sidell

Müzik: Doug DeAngelis, Robert Duncan

Tür: Suç , Dram , Gizem

Vizyon Tarihi: 21 Ocak 2009 (ABD)

Süre: 43 dakika

Dil: İngilizce

Firma: Imagine Television , Samuel Baum Productions , MiddKid Productions

Bilgi:

Sıradan bir insan 10 dakikalık bir konuşmada 3 yalan söyler!

Lost, Shark ve 24 dizilerinin yapımcılarından Davranış Bilimcisi Paul Ekman’ın hayatından esinlenen ve başrolünde Pulp Fiction, Rezervoir Dogs gibi en iyi Tarantino filmlerinin vazgeçilmez oyuncusu Tim Roth’un oynadığı drama.

İnsanların yüzlerinden, vücut duruşlarından, ses tonlarından ve konuşma şekillerinden doğru mu yoksa yalan mı söylediklerini analiz ederek FBI başta olmak üzere, polise, hukuk firmalarına, özel şirketlere, askeri birimlere en zor vakaları çözmede yardımcı olan Dr.Lightman ve ekibini konu alıyor.

ANİMAL FARM / Hayvan Çiftliği (1999) Film


 Yönetmen: John Stephenson  

Ülke: ABD

Tür: Komedi , Dram , Aile

Vizyon Tarihi: 15 Haziran 2001 (Türkiye)

Süre: 91 dakika

Dil: İngilizce

Senaryo: George Orwell , Alan Janes , Martyn Burke ,

Müzik: Richard Harvey

Görüntü Yönetmeni: Mike Brewster   

Oyuncular: Kelsey Grammer, Ian Holm, Paul Scofield

Özet

Filmde bir gün Manor Çiftliği’nde insan sahiplerinin baskısı altında yaşayan hayvanların bir ütopya yaratmak amacıyla bir domuz tarafından kışkırtılmasıyla örgütlenmesi ve direnişe geçmesi beraber yaşamları pahasına ortaya koydukları özgürlük mücadelesi ve bu hakka sahip olduktan sonra da aralarında ne gibi entrikaların döndüğü anlatılmaktadır.

Bu toplumsal harekette başı çeken Kartopu ve Napolyon adlı domuzların, insanlardan kurtulduktan sonra bu kez kendi otorite sevdalarıyla hayvanlara zulmetmesi, sosyalist sisteme yönelik bir eleştiri niteliğinde.

KİTABIN KONUSU:

Hayvan Çiftliği, (orijinal adıyla Animal Farm) George Orwell’in mecazi bir dille yazılmış fabl tarzında siyasi hiciv romanı. Roman ilk olarak 1945′te yayınlandıysa da asıl ününe 1950′lerde kavuştu. 1996′da ise geçmiş tarihler için verilen Retro Hugo Ödülü’nü 1946 senesi için aldı.

Roman, Stalinizmin acı bir eleştirisidir. Totaliter rejimlere karşıt bir solcu olan Orwell, romanında SSCB’nin kuruluşundan itibaren meydana gelen önemli olayları kara mizah kullanarak mecazi bir dille anlatır.

Hayvan Çiftliği çok yankı uyandırmış ve olumlu eleştiriler almıştır. Bir Stalinizm eleştirisi olmakla birlikte, II. Dünya Savaşı yıllarında müttefiklerini kızdırmak istemeyen İngiltere’de sansüre uğramıştır. Romanın çizgi filmi çekilirken konusunun CIA tarafından değiştirildiği iddia edilmektedir. Roman 1999′da bu kez konusuna daha sadık bir senaryoyla filme çekilmiştir.

Hayvan Çiftliği, Pink Floyd’un Animals albümüne ilham kaynağı olmuştur.

“Hayvan Çiftliği” Türkiye’de ilk kez 1954 yılında o zamanki adı Maarif Vekâleti olan Milli Eğitim Bakanlığı tarafından Halide Edip Adıvar’ın Türkçe çevirisiyle bastırtılmıştır. 1966 yılında da kitabın ikinci baskısı yapılmıştır.

Romanın İngilizce versiyonu 1970′li yıllarda Türkiye’de yabancı dille eğitim yapan devlet okullarında (Maarif Bakanlığı Kolejleri) İngilizce derslerinde okutulmuştur.

Romandaki karakterler

  • Koca Reis, domuz, hayvanlara mutluluk ve barış dolu bir dünya vaat eder, insanların çiftlikten kovulmasını ister. Karl Marx veya Vladimir Lenin‘e benzer.
  • Snowball, domuz, hayvanlara okumayı öğretir, bir değirmen yapılması taraftarıdır. Leon Troçki‘yi temsil eder. Napolyon değirmene önce karşı çıkar, Snowball’u çiftlikten kovduktan sonra ise değirmenin yapımını ister. Başa gelen her kötü olaydan Snowball’u sorumlu tutar.
  • Napolyon, domuz, köpekleri eğitir ve bir polis gücü haline getirir, Snowball’u çiftlikten kovar, insanlarınkinden daha baskıcı bir yönetim kurar. Josef Stalin‘i temsil eder. Kitapta Animalizm- Hayvanizm olarak anılan Marksizm ve Leninizm’den kesin olarak dönüş yapar.
  • Bay Jones, insan, çiftliğin eski sahibi. Son Rus çarı II. Nikolay‘ı temsil eder.
  • Bay Frederick, düzenli bakılan komşu çiftliğin sahibi. Adolf Hitler‘e benzemektedir.
  • Bay Pilkington, Winston Churchill‘e benzemektedir. Kitabın sonunda Napolyon’un Bay Pilkington ile anlaştığını görüyoruz. Bu da bize onun Theodore Roosevelt olduğunu gösteriyor.

KİTABIN ÖZETİ:

Olaylar İngiltere’de bir çiftlikte cereyan eder. Hayvanlar, çiftlik sahibi zalim Bay Jones’un boyunduruğu altında köle gibi yaşamaktadırlar. Koca Reis dedikleri, bir zamanlar ödül kazanmış kır yaşlı erkek domuz Koca Reis (yarışmaya Willingdon Gü­zeli adıyla katılmıştı, ama herkes ona Koca Reis di­yordu), buna karşı çıkmak için bir devrim planlar ve hayvanları gizli bir toplantıya çağırır. Toplantıda tüm hayvanlara artık köle gibi yaşamalarının sonunun gelmesi gerektiğinden ve gördüğü bir rüyadan bahseder ve şunları konuşur.

“Evet yoldaşlar, yaşadığımız hayat nasıl bir ha­yattır?

Açıkça söylemekten korkmayalım:

Şu kısa ömrümüz yoksulluk içinde, sabahtan akşama kadar uğraşıp didinmekle geçip gidiyor. Dünyaya geldik­ten sonra yaşamamıza yetecek kadar yiyecek verir­ler; ayakta kalanlarımızı canı çıkana kadar çalıştırır­lar; işlerine yaramaz duruma geldiğimizde de kor­kunç bir acımasızlıkla boğazlarlar. İngiltere’de, bir yaşına geldikten sonra, hiçbir hayvan mutluluk ne­dir bilmez, hiçbir hayvan dinlenip eğlenemez. İngiltere’de hiçbir hayvan özgür değildir. Hayatımız se­fillikten, kölelikten başka nedir ki! İşte, tüm çıplak­lığıyla gerçek budur.

“Peki, bu durum, Doğa’nın bir yasası mıdır?

Ül­kemiz, topraklarında yaşayanlara düzgün bir hayat sunamayacak kadar yoksul mudur?

Hayır, yoldaşlar, asla! İngiltere toprakları bereketlidir; havası suyu iyidir yurdumuzun; bugün bu ülkede yaşayan hay­vanlardan çok daha fazlasına bol bol yiyecek sağla­yabilir. Yalnızca şu bizim çiftlik bile bir düzine atı, yirmi ineği, yüzlerce koyunu besleyebilir; besleyebi­lir ne demek, onlara bugün bizim hayal bile edeme­yeceğimiz kadar rahat ve onurlu bir hayat yaşatabi­lir.

Öyleyse, bu sefilliğe neden boyun eğelim?

İnsan­lar, emeğimizle ürettiklerimizin neredeyse tümünü bizden çalıyorlar, işte, yoldaşlar, tüm sorunlarımızın yanıtı burada. Tek bir sözcükte özetlenebilir: İnsan.

Tek gerçek düşmanımız İnsan’dır. İnsan’ı ortadan kaldırın, açlığın ve köle gibi çalışmanın temelindeki neden de sonsuza dek silinecektir yeryüzünden.

“İnsan, üretmeden tüketen tek yaratıktır. Süt vermez, yumurta yumurtlamaz, sabanı çekecek gü­cü yoktur, tavşan yakalayacak kadar hızlı koşamaz. Gene de, tüm hayvanların efendisidir. Hayvanları çalıştırır, karşılığında onlara açlıktan ölmeyecekleri kadar yiyecek verir, geri kalanını kendine ayırır. Biz­se emeğimizle tarlayı sürer, gübremizle toprağı besle­riz; oysa hiçbirimizin postundan başka bir şeyi yok­tur. Siz, şu karşımda oturan inekler; bu yıl kaç bin lit­re süt verdiniz?

Güçlü kuvvetli danalar yetiştirmek için gerekli olan sütleriniz nereye gitti?

Her bir dam­lası düşmanlarımızın midesine indi. Siz, tavuklar; bu yıl kaç yumurta yumurtladınız, o yumurtaların kaçın­dan civciv çıkarabildiniz?

Tümüne yakını pazarda satıldı, Jones ve adamlarına para kazandırdı. Ve sen, Clover, doğurduğun o dört tay nerede; yaşlandığında sırtını dayayacağın, keyfini süreceğin o taylar nere­de?

Dördü de bir yaşına geldiklerinde satıldı; onları bir daha hiç göremeyeceksin, insanlara verdiğin o dört tay ve tarlalardaki emeğinin karşılığında bir avuç yem ve soğuk bir ahırdan başka ne gördün?

“Kaldı ki, yaşadığımız şu sefil hayatın doğal so­nuna varmasına bile izin vermezler. Ben gene talih­li sayılırım, onun için pek o kadar yakınmıyorum. On iki yaşındayım, dört yüzden fazla çocuğum oldu. Bir domuz için çok doğal. Ama hiçbir hayvan sonun­da o gaddar bıçaktan kaçamaz. Siz, karşımda oturan genç domuzlar; bir yıla kalmaz, bıçağın altında ciyaklaya ciyaklaya can verirsiniz, inekler, domuzlar, tavuklar, koyunlar; bu korkunç son hepimizi bekli­yor, hepimizi. Atların ve köpeklerin yazgısı da bi­zimkinden farklı sayılmaz. Sen, Boxer (at), şu koca kas­ların gücünü yitirmeye görsün, Jones (çiftçi) o saat, sakat ve kocamış adarı alan kasaba satar seni. Kasap da gırtlağını keser, kazanda kaynatıp av köpeklerine ma­ma yapar. Köpeklere gelince; yaşlanıp dişleri dökülmeye görsün, Jones boyunlarına bir taş bağlar, en ya­kın göle atar.

“Öyleyse, yoldaşlar, bu hayatta başımıza gelen tüm kötülüklerin insanların zorbalığından kaynak­landığı gün gibi açık değil mi?

Şu İnsanoğlu’ndan kurtulalım, emeğimizin ürünü bizim olsun, işte o zaman zengin ve özgür olacağız.

Öyleyse, ne yapma­lı?

 Gece gündüz, var gücümüzle insan soyunu alt et­meye çalışmalı! İşte, söylüyorum yoldaşlar:

Ayakla­nın!

Bu Ayaklanma ne zaman gerçekleşir bilemem, bir haftaya kadar da olabilir, yüz yıla kadar da; ama şu ayaklarımın altındaki samanı gördüğüm gibi gö­rüyorum: Hak er geç yerini bulacaktır. Yoldaşlar, şu kısa ömrünüzde bunu aklınızdan çıkarmayın! Ve en önemlisi, bu öğüdümü sizden sonra gelenlere iletin ki, gelecek kuşaklar zafere kadar savaşsın.

“Ve yoldaşlar, kararlılığınız asla, ama asla sarsıl­masın. Hiçbir tartışma sizi yolunuzdan saptırmasın, insan ile hayvanların ortak bir çıkan vardır, birinin dirliği öbürlerinin de dirliğidir, diyenler çıkabilir. Onlara sakın kulak asmayın. Hepsi yalan. İnsanoğ­lu, kendinden başka hiçbir yaratığın çıkarını gözet­mez. Bu savaşımımızda hayvanlar arasında tam bir birlik kurun, kusursuz bir yoldaşlık sağlayın.

Bütün insanlar düşmandır! Bütün hayvanlar yoldaştır!”

Üç gün sonra Koca Reis kazara öldürülür. Kendisinden geriye konuşma esnasında söylediği İngiltere Hayvanları adlı şiiri kalmıştır. Konuşması da çoktan diğer hayvanlarda ufuklar açmaya başlamış ve Adalet şarkısı ve özgürlüklerini tekrar hayvanlar bir ağızdan söylenir olmuştur.

Şarkının coşkulu bir ezgisi vardı, Clementine ile La Cucuracha arası bir şarkıydı. Sözleri şöyleydi:

İngiltere ve İrlanda’nın hayvanları,

Bütün ülkelerin, bütün iklimlerin hayvanları,

Kulak verin müjdelerin en güzeline,

Düşlediğimiz Altın Çağ önümüzde.

Er geç bir gün gelecek,

Zorba İnsan devrilecek,

İngiltere’nin bereketli topraklarında

 

Yalnızca hayvanlar gezinecek.

Burnumuza geçirilen halkalar,

Sırtımıza vurulan semer sökülüp atılacak,

Kamımıza saplanan mahmuz çürüyüp paslanacak,

Acımasız kırbaç bir daha şaklamayacak.

Zenginlikler düşlere sığmayacak,

Buğdayı arpası, yulafı samanı,

Yoncası, baklası, pancarı,

O gün hepsi bizim olacak.

İngiltere’nin çayırları daha yeşil,

Irmakları daha aydınlık olacak,

Rüzgârlar daha tatlı esecek,

Biz özgürlüğümüze kavuşunca.

O günü göremeden ölüp gitsek de,

Herkes bu uğurda savaşmadı,

İneklerle atlar, kazlarla hindiler el ele,

Özgürlük uğruna ter akıtmalı.

İngiltere ve İrlanda’nın hayvanları,

Bütün ülkelerin, bütün iklimlerin hayvanları,

Kulak verin müjdeme, haber salın her yere,

Düşlediğimiz Altın Çağ önümüzde.

Sahipleri Bay Jones’un yem saatlerini unuttuğu bir günde önceden planlanmış olmamasına karşın aniden, isyan patlak verir ve bu devrim umduklarından da kısa bir süre içerisinde tamamlanır.  

Çiftliğin sahibi Bay Jones çiftlikten uzaklaştırılır. Artık en zeki olarak tanımlanan domuzlar diğer hayvanlara önderlik yapmaya başlarlar. İlk işleri çiftliğin adını değiştirmektir. İsim kolayca bulunur. Bu sahibi sadece kendileri olan Manor Çiftliği’nin (Beylik Çiftliği) adı bundan sonra “HAYVAN ÇİFTLİĞİ” dir.

Süreç içerisinde iki domuz öne çıkar: Nopolyon ve Snowball.

Napolyon iri yarı, iyi konuşamayan ancak otorite sahibi; Snowball ise etkili konuşan, parlak zekaya sahip biridir. İkisi birlikte koca Reis’in fikirlerinden yola çıkarak “animalizm” adında bir öğreti ortaya koyarlar. Ardından da kamçıları, gemleri, burun halkalarını, zincirleri yok ederler ve aynı gün “yedi Emir”i yazıp ahırın kapısına asarlar.

Yedi Emir şöyledir:

  • İki ayak üstünde yürüyen herkesi düşman bileceksin.
  • Dört ayak üstünde yürüyen ya da kanatlan olan herkesi dost bileceksin.
  • Hiçbir hayvan giysi giymeyecek.
  • Hiçbir hayvan yatakta yatmayacak.
  • Hiçbir hayvan içki içmeyecek.
  • Hiçbir hayvan başka bir hayvanı öldürme­yecek.
  • Bütün hayvanlar eşittir.

Emirler büyük bir özenle yazılmıştı; ‘dost’un ‘tost’ diye, S’lerden birinin de ters yazılmış olması dışında, hiçbir yazım yanlışı yoktu. Bütün bu kuralar tüm hayvanlar tarafından benimsenmiş ve beklenen devrim gerçekleşmiştir.

Animalizm dersleri verilmektedir. “Dört ayak iyidir, iki ayak kötü” Ancak zamanla Napoleon ve Snowball birbirini çekememeye başlayıp, ikisi de yeni düzenin tek adamı olmak istemektedir.

 Napoleon ve Snowball çiftliğin hakimiyetini ele geçirmiş durumdadırlar. Her şekilde haklılıklarını öne çıkarırlar ve hayvanları ikna ederler. Örnek verilecek olursa  hayvanlar:

“Süt ve elmalar kimde?    Süt ve elmalar kimde?    Süt ve elmalar kimde?    Süt ve elmalar kimde?”    Diye sorduklarında saklayamadıkları gerçeği itiraf ederek “Biz domuzlarda!” cevabını verirlerken gerekçeleri de hazırdır.   Snowball der ki;

“Süt ve elma beyini besler.    Ve eğer beyinlerimiz beslenmezse o zaman Çiftçi Jones geri gelebilir.    İçinizden Jones’u tekrar görmek isteyen var mı? Hayvanlar:

“Hayır. Hayır. Hayır”, derler.

“Öyleyse, o zaman iyiliğimiz için sütü içmeye ve    elmaları yemeye devam edeceğiz.” Derler. Ancak bu arada enikleri çok olan Jessie süt tüketimi yüzünden yavrularından uzaklaştırılır ve yavruları komitenin emrinde çalışan kolluk kuvvetlerine dönüştürülür.

Domuzlar hayvanlara ne yapacağını, ne düşüneceğini söylüyorlardı. Ancak  Snowball çiftlikte elektrik üretimi için bir yeldeğirmeni yapılması gerektiğini söylediğinde Napolyon’un enntrikaları ile köpekleri tarafından çiftlikten sürülür. Ama buna rağmen yeldeğirmeni çalışmalarına başlanır. Burada Napeleon başta savunmadığı bu düşünceyi sonraları ne yapıp edip kendisinin de bunu savunduğu ancak Snowball’u çiftlikten göndermek için böyle söylediğine inandırır.

Bir gün çiftliğe dışarıdan saldırılar olur… Yabancı hayvanlar çiftliğe giriyor, iki sene gibi uzun bir zaman içerisinde bütün hayvanların büyük gayretleri sonucu yaptıkları ve büyük domuzun adının verildiği Yel Değirmenini yıkıp harap ederler.  Çiftlikteki bütün hayvanlar yaralanır, bazıları ölür. Bir müddet sonra bir tüfek sesi duyuluyor. Ağır yaralı bir hayvan yanındaki bir domuza:

“Neden tüfek atılıyor” diye soruyor. Domuz: “Zaferimizi kutlamak için” cevabını veriyor. Yaralı hayvan; “Hangi zafer” diye hayret ediyor. Domuz; “Ne demek hangi zafer, düşmanı topraklarımızdan kovmadık mı” diyor. “Ama iki yıl uğraştığımız değirmeni yok ettiler” karşılığını veriyor. Domuz: “Ne önemi var, bir değirmen daha yaparız, istersek daha fazla yaparız, yapmış olduğumuz muazzam işleri takdir etmiyorsun, şimdi şu bastığın topraklar düşman işgalindeydi, ama liderimiz sayesinde her karışını geri aldık” diyor…Biraz sonra Büyük Domuz, kendisine taktığı bir kaç madalya ve nişanla çıkıp bütün hayvanları, elde ettikleri zaferden dolayı kutluyor, tebrik ediyor. Hayvanların hepsi büyük zafer kazandıklarına böylece inanmış oluyorlar.

Domuzlar insan gibi davranmaya başlamışlar ve hızla şişmanlamaktadırlar. Hatta yatakta yatmakta, içki içmektedirler. Hayvanların eşitliği ilkesine uymayan bu davranışlar zamanla duvardan değiştirilerek domuzlar tarafından kendilerine uygun hale getirilir. Örneğin domuzların yatakta yatmaları ve içki içmeleri konusunda “Hiç bir hayvan yatakta yatmayacaktır” ilkesini hatırlayıp hayrete kapılıyorlar. Hep beraber duvarın yanına gidiyorlar, ancak duvarda: “Hiç bir hayvan çarşaflı yatakta yatmayacaktır” yazısını görüyorlar, hepsi, bu ilkeyi yanlış hatırladıklarını düşünüyor, bu ilkenin sonradan değiştirilmiş olduğunu anlayamıyorlar bile. Tüm hayvanların eşitliği ilkesi Koca Reisle birlikte toprağa gömülmüştür kısacası. Yaşlı Koca Reisin sözlerinin hiç anlamı yoktu artık.    Domuzlar şimdi evde yaşıyorlardı.    Napoleon arada bir görülüyordu ama onuruna bir heykel yapılarak ahır yakınına dikildi.    Napoleon Hayvanları ikna için şunları söylüyordu:

“Bugün bizim için yeni bir yolun başlangıç işaretidir.    Hayvan çiftliği izole edilmiş olarak kalamaz.    Hayatımızın kalitesini arttırmak için,    değirmeni inşa etmek için,    kendimizi beslemek için ticarete ihtiyacımız var.    (Yaşlı Koca Reis asla ticarete bulaşmayın dememişse de)    Lideriniz olarak,    Ticaretin ağır yükünü ben omuzlarıma alacağım.    Devrimimiz devam ediyor ve Koca Reis’e şimdi bütün aksiyonlarımıza inançlarımızın kurucusu olarak bakılacak.”

Devrimin amaçlarından da hızla uzaklaşılmaktadır; başlarda vaadedilen çalışma saatlerinin azalacağı yiyeceklerin artacağı yönündeki sözler gitmiş aksine çalışma saatleri artmış, verilen yiyecekler azalmıştır.

Kış aylarında çiftlikte kıtlık baş gösteriyor. Buğday azalıyor, patatesler soğuktan donuyor ve yenilemeyecek hale geliyor. Açlıktan dolayı ölümler baş-gösteriyor. Büyük domuz, bu haberlerin çiftlik dışında yayılmasını önlemek için önlemler alıyor, çiftliğe gelen ziyaretçilere, erzak depolarının dolu olduğunu söylüyor ve onlara, üzerini buğday ve yiyecekle örttürdüğü kum yığınlarını erzak diye gösteriyor…

Büyük domuz, aldığı bir kararla, tavukların yumurtalarının çiftlik dışında satılacağını, tavukların kuluçkaya yatmalarını yasakladığını ilan ediyor, buna karşı çıkan tavukları, yetiştirdiği köpeklere öldürtüyor… Bunun üzerine hayvanlar; “hiçbir hayvan diğer bir hayvanı öldürmeyecektir” ilkesini hatırlıyorlar. Hemen bu ilkelerin yazılı bulunduğu duvarın yanına gidiyorlar. Ancak duvarda: “Hiç bir hayvan diğer bir hayvanı bir sebep olmadan öldürmeyecektir” yazıldığını görüyorlar, bu ilkeyi de yanlış ezberlemiş olduklarını düşünüyorlar!.

Şarkılar değişmiş Na­poleon Yoldaş için şiirler söylenir olmuştu.

Yetimlerin biricik babası!

Mutluluğumuzun pınarı!

Yem kovalarının sultanı!

Gökyüzündeki güneşi andırırsın,

Dingin ve buyurgan bakışınla Yüreğime coşku salarsın,

Napoleon Yoldaş!

 

Kullarının sevdiği her şeyi

Sensin onlara bağışlayan,

İki öğün yemek, tertemiz saman döşek;

Büyük küçük her hayvan

Rahat uyur her akşam,

Sensin onları koruya ıp kollayan,

Napoleon Yoldaş!

 

Bir gün bir yavrum olursa,

Daha ufacık bir bebekken

Altı karış olmadan boyu

Öğrenmeli senin değerini bilmeyi,

Gözlerini açar açmaz dünyaya

Ciyak ciyak basmalı çığlığı:

“Napoleon Yoldaş!

Büyük domuz, çiftlik içerisindeki hayvanlar arasında: “liderimiz” ,”Hayvanlar babası” , “Koyunlar hâmisi” , “Yavru hayvanların dostu” gibi üstün sıfatlarla anılıyor ve her türlü güzellikler ona atfedilmeye başlanıyor; mesala: genellikle tavuklar, “liderimiz sayesinde altı günde beş yumurta yumurtladım” , havuzdan su içen inekler: “liderimiz sayesinde bu suyun tadı ne kadar güzelmiş” diyorlar…

Yaz ortalarında, üç tavuğun, Napoleon’a karşı bir suikast hazırlığına katıldıklarını itiraf ettiklerini işiten hayvanlar büyük bir korkuya kapıldılar. Ta­vuklar hemen idam edildi ve Napoleon’un güvenliği için yeni önlemler alındı. Geceleri yatağının çevre­sinde köpekler nöbet tutuyor, yediği her yemek ze­hirli mi değil mi diye önceden Pinkeye adlı genç bir domuz tarafından tadılıyordu.

Bir gece çiftlikte bir gürültü oluyor, hayvanlar ahırdan fırlayıp koşuyorlar. Çiftlik ilkelerinin yazılı olduğu duvarın dibinde kırılıp parçalanmış bir merdiven görüyorlar, domuzlardan birinin orada sersem sersem dolaştığını, yanında bir fener, bir boya kutusu ve bir de fırça olduğunu fark ediyorlar.

Hayvanlar, “Bütün hayvanlar eşittir” ilkesini hatırlayıp, “bu nasıl eşitlik” diye kendi kendilerine söylenmeye başlıyorlar. Hemen, ilkelerin yazılı olduğu duvarın yanına gidiyorlar, duvardaki yazıların değiştirilmiş olduğunu, ilk defa, fark ediyorlar, duvardaki bütün yazılar silinmiş, sadece şöyle yazıyor:

“Bütün hayvanlar eşittir Fakat bazı hayvanlar ötekilerden daha fazla eşittir.”

Bu arada çiftlik zenginleşmiş, ama her nedense hayvanların hayat koşulları değişmemişti; tabii do­muzlarla köpekleri saymazsak. Bu, belki biraz da kalabalık olmalarından kaynaklanıyordu. Gerçi on­lar da kendilerince çalışıyorlardı. Squealer’ın bıkıp usanmadan anlattıklarına bakılırsa, çiftliğin dene­tim ve yönetimi, durmamacasına çalışmalarını ge­rektiriyordu. Bu işlerin çoğu, öteki hayvanların bil­gi ve becerisini aşan uğraşlardı. Örneğin, domuzlar her gün sabahtan akşama kadar ‘fişler’, ‘raporlar’, ‘tutanaklar’, ‘dosyalar’ gibi Kimsenin akıl sır erdire­mediği işlere kafa patlatma’: zorundaydılar. Bunlar, sık yazılarla doldurulan, doldurulduktan sonra oca­ğa atılıp yakılan çarşaf çarşaf kâğıtlardı. Squealer, bunun, çiftliğin dirlik ve düzeni açısından büyük önem taşıdığını söylüyordu. Ama gene de, domuzla­rın da, köpeklerin de, kendi emekleriyle yiyecek ürettikleri yoktu; üstelik, hem çok kalabalıktılar, hem de iştahları her zaman yerindeydi.

Öteki hayvanlara gelince; gördükleri kadarıyla, hayatlarında pek değişen bir şey yoktu. Çoğu zaman karınları açtı, samanların üstünde yatıyorlar, suları­nı gölcükten içiyorlar, tarlalarda çalışıyorlardı; kışın soğuktan donuyorlar, yazın sineklerin saldırısına uğruyorlardı. Daha yaşlıca olanlar, belleklerini zor­layarak, Jones’un çiftlikten yeni kovulduğu Ayaklanma’nın ilk günlerindeki durumun şimdikinden daha mı iyi, yoksa daha mı kötü olduğunu çıkarma­ya çalışıyorlar, ama pek bir şey anımsayamıyorlardı. Şimdiki hayatlarıyla karşılaştıracak hiçbir şey kalmamıştı ellerinde; önlerinde yalnızca Squealer’ın durumun her geçen gün daha iyiye gittiğini göste­ren rakamlarla dolu listeleri vardı. Bir türlü işin içinden çıkamıyorlardı; kaldı ki, artık bu tür şeylere uzun uzadıya kafa yoracak vakitleri de yoktu.

Boxer (at) az yiyip çok çalışmak dayanılır gibi değildi, ama asla pes etmiyordu. Hastalandı ambulans süsü verilmiş mezbaha arabası ile gönderilirken hayvanlar gerçeği görseler de engel olmadılar. Willingdon’daki hastanede öldüğü haberi geldi. Haberi açıklayan Squealer, son anlarında Boxer’ın yanında bulunduğunu söylüyordu.

Derken, Squealer’ın tavrı ansızın değişiverdi. Bir an durdu, ufacık gözleriyle çevresine kuşkulu bakışlar fırlattıktan sonra başladı anlatmaya. Boxer götürüldükten sonra çiftlikte saçma ve aşağılık bir söylenti yayıldığını duymuştu. Söylenti­ye bakılırsa, bazı hayvanlar Boxer’ı götüren araba­nın üzerinde ‘At Kasabı’ yazdığını görmüşler ve he­men Boxer’ın kesilmeye gönderildiği sonucuna var­mışlardı. Bir hayvanın bu kadar salak olması inanı­lır gibi değildi. Ter ter tepmiyor, öfkeyle bağırıyordu.  Sevgili Önderleri Napoleon Yoldaş’ı hiç mi tanımı­yorlardı?

 Napoleon Yoldaş, hiç böyle bir şeye göz yu­mar mıydı? Oysa işi aslı çok basitti. Eskiden bir at kasabının kullandığı araba, kısa bir süre önce baytar tarafından satın alınmış, ama baytar arabanın üs­tündeki yazıyı silmeye vakit bulamamıştı. Sorun buradan kaynaklanıyordu.

Hayvanlar, işin aslını öğrenince, yüreklerindeki sıkıntıyı biraz olsun atmışlardı. Squealer, ön ayağını kaldırıp gözyaşlarını sile­rek, “Böylesine dokunaklı bir sahne görmemiştim!” dedi. “Son âna kadar başucundaydım. Konuşacak gücü kalmamıştı. Son nefesinde, kulağıma, tek üzüntüsünün yel değirmeninin bittiğini göreme­mek olduğunu fısıldadı. ‘İleri, yoldaşlar!’ dedi güç­lükle. ‘Ayaklanma adına ileri! Yaşasın Hayvan Çiftli­ği! Yaşasın Napoleon Yoldaş! Napoleon her zaman haklıdır!’ Son sözleri bunlar oldu, yoldaşlar.” Diyerek hayvanları kandırdı.

Gene de, hayvanlar umutlannı asla yitirmiyor­lardı. Daha da önemlisi, Hayvan Çiftliği’nin üyesi ol­manın ne kadar onurlu ve saygın bir nitelik olduğu­nu bir an bile akıllarından çıkarmıyorlardı. Hayvan Çiftliği, koca ülkede -tüm İngiltere’de!- hayvanların malı olan ve hayvanlar tarafından yönetilen tek çift­likti hâlâ. En gençleri, dahası yirmi-otuz kilometre uzaklıktaki çiftliklerden yeni getirilmiş olanlar bile bunu bir mucize olarak görüyorlardı. Tüfek sesini duyduklarında, yeşil bayrağın gönderde dalgalandı­ğını gördüklerinde göğüsleri kabarıyor; söz dönüp dolaşıp mutlaka eski kahramanlık günlerine, Jones’ un çiftlikten kovuluşuna, Yedi Emir’in kaleme almı­şına, çiftliği ele geçirmeye kalkan insanların bozgu­na uğratılışına geliyordu. Eski düşlerin hiçbirinden vazgeçmemişlerdi. Koca Reis’in müjdelediği, İngil­tere’nin yemyeşil çayırlarına tek bir insan ayağının basmayacağı Hayvan Cumhuriyeti’ne olan inançla­rını yitirmemişlerdi. Bir gün mutlaka gerçek olacak­tı; belki hemen gerçekleşmeyecekti, belki şimdi ha­yatta olanlar o günleri göremeyeceklerdi, ama düş­leri bir gün mutlaka gerçek olacaktı. İngiltere’nin Hayvanları şarkısının ezgisi bile orada burada gizli­ce mırıldanılıyordu; hiçbiri yüksek sesle söylemeye cesaret edemese de, çiftlikteki her hayvanın şarkıyı ezbere bildiği kesindi. Zor bir hayat yaşıyor olabilir­lerdi, umutlarının tümü gerçekleşmemiş olabilirdi, ama öteki hayvanlardan farklı olduklarının bilincindeydiler. Açlık çekiyorlarsa, zorba insanları doyuralım diye çekmiyorlardı; çok çalışıyorlarsa, hiç değil­se kendileri için çalışıyorlardı. Hiçbir hayvan iki ayaküstünde yürümüyordu. Hiçbir hayvan, hiçbir hayvanın ‘efendisi’ değildi. Bütün hayvanlar eşitti.

Yaz başlarıydı. Bir gün Squealer koyunlara ar­dından gelmelerini emretti ve onları çiftliğin öbür ucunda, körpe huş ağaçlarıyla kaplı bir yere götür­dü. Koyunlar, Squealer’ın gözetiminde, akşama ka­dar ağaçların yapraklarını yediler. Squealer, akşam çiftlik evine dönmeden, koyunlara orada kalmaları­nı tembihledi; hava da sıcaktı zaten. Koyunlar bü­tün bir hafta orada kaldılar; bu süre boyunca öteki hayvanlar koyunlarla hiç karşılaşmadılar. Squealer her gün oraya gidiyor, günün büyük bölümünü ko­yunlarla geçiriyordu. Onlara yeni bir şarkı öğret­mekte olduğunu, rahat çalışabilmeleri için gözler­den uzak olmaları gerektiğini söylüyordu.

Koyunların çiftliğe yeni döndükleri güzel bir akşamüstü, hayvanlar işlerini bitirmişler, çiftlik bi­nalarına yönelmişlerdi. Birden, avlunun oradan, korkunç bir kişneme duyuldu. Hayvanlar ürkerek oldukları yerde kaldılar. Clover’ın sesiydi. Bir kez daha kişneyince, tüm hayvanlar dörtnala avluya dal­dılar. Ve Clover’ın gördüğünü onlar da gördüler:

Arka ayakları üzerinde yürüyen bir domuz.

Squealer’dı bu. Koca gövdesini arka ayaklarının üzerinde taşımaya alışık olmadığından güçlükle ilerliyordu, ama gene de dengesi bozulmadan avlu­nun ortasında gezinebiliyordu. Biraz sonra çiftlik evinin kapısından bir sürü domuz çıktı; hepsi de ar­ka ayaklarının üzerinde yürüyorlardı. Daha beceriklileri de vardı, dengelerini korumakta güçlük çeken­ler de; ama hepsi de avlunun çevresinde yere yıkıl­madan dolanıp duruyorlardı. Sonunda, köpekler ürkünç sesler çıkararak havladılar, kara horoz kulakla­rı sağır edercesine uzun uzun öttü ve kapıda Napoleon belirdi: Olanca görkemiyle dimdik yürüyor, sağına soluna kibirli bakışlar fırlatıyordu; köpekleri de çevresinde sıçrayıp duruyorlardı.

Ön ayaklarından birinde bir kırbaç vardı!

Ortalığı ölüm sessizliği kaplamıştı. Hayvanlar, şaşkınlık ve korku içinde birbirlerine sokulmuşlar, avlunun çevresinde ağır ağır yürüyen domuzları iz­liyorlardı. Sanki dünya tersine dönmüştü. İlk şaş­kınlıkları geçer geçmez, köpeklerden korkmalarına, uzun yıllardır ne olursa olsun hiçbir şeyden yakın­mama, hiçbir şeyi eleştirmeme alışkanlığını edin­miş olmalarına karşın, domuzlara karşı seslerini yükseltmek üzereydiler ki, koyunlar birinden işaret almışçasına hep bir ağızdan melemeye başladılar:

“Dört ayak iyi, iki ayak daha iyi!

Dört ayak iyi, iki ayak daha iyi!

Dört ayak iyi, iki ayak daha iyi!”

 

Meleme aralıksız beş dakika sürdü. Koyunların sesi kesildiğinde, domuzlar çoktan çiftlik evine dönmüşler, protesto etme fırsatı kaçırılmıştı.

Benjamin, birinin burnuyla omzuna dokundu­ğunu fark edince dönüp baktı. Clover’dı. Yaşlı gözle­ri her zamankinden daha donuktu. Hiçbir şey söyle­meden, Benjamin’i usulca yelesinden çekip büyük samanlığın Yedi Emir’in yazılı olduğu duvarına gö­türdü. Bir süre öyle durup katran kaplı duvardaki beyaz yazılara baktılar.

Sonunda, Clover, “Gözlerim artık iyi görmüyor,” dedi. “Gerçi gençken de doğru dürüst okuyamazdım ya. Ama bana öyle geliyor ki, yazılarda bir değişiklik var. Yedi Emir eskisi gibi duruyor mu, Benjamin?”

Benjamin, ilk kez ilkesini bozdu ve duvardaki yazıyı Clover’a okudu. Duvarda tek bir emir yazılıy­dı:

Bütün Hayvanlar Eşittir Ama Bazı Hayvanlar

Öbürlerinden Daha Eşittir

Ertesi gün, çiftlik işlerini denetleyen bütün do­muzların kırbaçlı olmaları kimseye tuhaf gelmedi. Domuzların kendilerine bir radyo aldıkları, telefon bağlatmaya hazırlandıkları, John Bull ve Tit-Bits dergileriyle Daily Mirror gazetesine abone oldukları işitildiğinde, kimse şaşırmadı. Napoleon’un, çiftlik evinin bahçesinde ağzında piposuyla dolaşması, kimsenin garibine gitmedi. Domuzların, Bayan Jones’un giysilerini gardıroptan alıp giymeleri, Na­poleon’un siyah ceket, külot pantolon ve deri tozluk­larla gezinmesi, gözdesi olan dişi domuzun da Ba­yan Jones’un bir vakitler pazar günleri giydiği şan­janlı ipek elbiseyle dolaşması bile hiç kimseyi şaşırt­madı.

Bir hafta kadar sonra, bir öğleden sonra, çiftliğe tek atlı ufak arabalar geldi. Komşu çiftliklerden bir temsilciler kurulu, bir denetleme gezisi için çağrıl­mıştı. Tüm çiftliği gezen çiftçiler, gördükleri her şe­ye, özellikle de yel değirmenine hayran kaldıklarını belirttiler. Hayvanlar, şalgam tarlasındaki ayrıkotlarını yolmaktaydılar. Kendilerini tümüyle işlerine vermişlerdi; daha çok domuzlardan mı, yoksa çiftli­ğe konuk gelen insanlardan mı korkmak gerektiği­ni kestiremediklerinden başlarını bile kaldırmıyor­lardı.

Akşamleyin, çiftlik evinden kahkahalar ve şarkılar yükseldi.

Artık Hayvan Çiftliğinde yılgı ve korku kol gezmektedir. Kitabın başlarında ‘Bütün hayvanlar eşittir’ diyen Koca Reis’in bu sözü garip bir değişikliğe uğramıştır: ‘Bütün hayvanlar’ eşittir, ama bazı hayvanlar öbürlerinden daha eşittir’. Bir baskı biçiminin yerini başka bir baskı biçimi almıştır. Hayvanların eski efendileri insanlar ile yeni efendileri domuzlar, Çiftlik Evi’nde, bir şölen sofrasının başında toplanmışlardır. Çiftliğin ezilen hayvanları, korka korka Çiftlik Evi’ne yaklaşırlar, yüzlerini cama dayayarak içeride olup biteni izlemeye koyulurlar: Tombul yanakları attığı kahkahalardan mosmor kesilen Bay Pilkington, kadehini zafere kaldırır ve ‘espri’yi patlatır:

“Sizler aşağı kesimlerden hayvanlarınızla uğraşmak zorundasınız, bizler de bizim aşağı sınıflarımızla uğraşmak zorundayız!”

Dışarıdaki hayvanlar, tam o sırada, içeridekilerin yüzlerinde bir tuhaflık sezerler. İnsanlarla domuzları birbirlerinden ayırt edememektedirler. İnsanlar domuzlara, domuzlar insanlara dönüşmüşlerdir. Köleleştirilen olmasını sağladıkları ve hayvanları aşırı bolluğa bo­ğarak şımartmadıkları için domuzları bir kez daha kutlamaktan kendini alamadı.

En sonunda, herkesi ayağa kalkmaya ve bardaklarını doldurmaya davet eden Bay Pilkington, “Hay­di, beyler!” dedi. “Şerefe! Hayvan Çiftliği’nin şerefi­ne!”

Herkes coşkuyla bağırıp çağırıyor, ayaklarını ye­re vuruyordu. Napoleon, o kadar keyiflenmişti ki, ye­rinden kalkıp masayı dolandı, Bay Pilkington’la bar­dak tokuşturduktan sonra birasını bir dikişte bitirdi. Bağırıp çağırmalar dinince, hâlâ ayakta olan Na­poleon, kendisinin de birkaç sözü olduğunu belirtti.

Her zaman olduğu gibi, kısa ve öz konuştu. An­laşmazlık dönemi sona erdiği için kendisi de çok mutluydu. Uzun bir süre, kendisinin ve arkadaşlarının tutum ve davranışlarının yıkıcı, dahası devrimci olduğu yolunda söylentiler dolaşmıştı. Bu dediko­dular, kötü yürekli düşmanlarından biri tarafından çıkartılmış olsa gerekti. Komşu çiftliklerdeki hay­vanları ayaklanmaya kışkırttıkları söylenmişti. Ya­lanın böylesi görülmemişti doğrusu! Oysa, onların tek isteği, her zaman komşularıyla barış içinde yaşa­mak, iş ilişkilerini düzgün bir biçimde sürdürmek olmuştu. Yönetmekten onur duyduğu bu çiftlik, bir kooperatif girişimiydi. Elindeki tapu senetlerinin ortak sahipleri domuzlardı.

Gerçi eski kuşkuların hâlâ sürdüğüne asla inan­mıyordu, asla gene de son zamanlarda çiftliğin işle­yişinde kendilerine duyulan güveni daha da artıra­cak bazı değişikliklere gidildiğini belirtmekte yarar görüyordu. Bugüne kadar, çiftlikteki hayvanlar ara­sında, birbirlerine ‘Yoldaş’ demek gibi salakça bir alışkanlık söz konusuydu. Bu alışkanlığa son verile- çekti. Nereden kaynaklandığını bilmedikleri tuhaf bir alışkanlık da, her pazar sabahı, bahçedeki kütü­ğe takılı domuz kafasının önünden tören yürüyü­şüyle geçmeleriydi. Bu alışkanlığa da son verilecek­ti. Domuz kafasını toprağa gömmüşlerdi bile. Ko­nuklar, gönderde dalgalanan yeşil bayrağa dikkatle bakmışlarsa bayrağın üzerindeki beyaz toynak ve boynuzun kaldırılmış olduğunu fark etmiş olmalıy­dılar. Bundan böyle, bayrak, düz yeşil olacaktı.

Yalnız, Bay Pilkington’ın dostluk duygularıyla dolu, olağanüstü konuşmasında küçük bir düzeltme yapmak istiyordu. Bay Pilkington, konuşması bo­yunca, çiftliklerinden ‘Hayvan Çiftliği’ diye söz et­mişti. Hiç kuşku yok ki, ‘Hayvan Çiftliği’ adının kal­dırıldığını bilmesi olanaksızdı, çünkü bunu şimdi orada ilk kez açıklıyordu. Çiftlik bundan böyle yeni­den asıl adıyla, ‘Beylik Çiftlik’ adıyla bilinecekti.

Napoleon, sözlerini bitirirken, “Beyler,” dedi. “Bir kez daha şerefe kaldıracağız bardaklarımızı, ama bu kez Hayvan Çiftliği’nin şerefine değil! Bar­daklarınızı ağzına kadar doldurun. Haydi bakalım, beyler: Beylik Çiftlik’in şerefine!”

Gene yürekten bir coşkuyla, “Şerefe!” diye hay­kırdılar; biralar bir dikişte bitirildi. Ne ki, dışarıdaki hayvanlar bu sahneyi seyrederlerken, bir tuhaflık sezinlediler. Domuzların yüzlerinde değişen bir şey vardı, ama neydi? Clover’ın yaşlı donuk bakışları, yüzler üzerinde bir bir geziniyordu. Domuzlardan bazılarının çeneleri beş kat, bazılarının dört kat, ba­zılarının da üç kat olmuştu. Ama eriyip değişmekte olan şey neydi?

Biraz sonra haykırışlar kesildi, masadakiler kâğıtlarını alıp yarım kalan oyunlarına ye­niden başladılar; hayvanlar da sessizce uzaklaştılar oradan.

Daha yirmi-otuz metre kadar uzaklaşmışlardı ki, oldukları yerde kalakaldılar. Çiftlik evinde bir gürültüdür kopmuştu. Geri dönüp hızla eve koştular ve pencereden içeri baktılar. Evde korkunç bir kav­ga patlak vermişti: bağırıp çağırmalar, masaya vur­malar, kuşkulu sert bakışlar, küfür kıyamet… Anla­şıldığı kadarıyla kavganın nedeni, Napoleon ile Bay Pilkington’ın aynı elde maça ası çıkarmış olmalarıy­dı.

İçeride on ikisi de öfkeyle bağırıyor, on ikisi de birbirine benziyordu. Artık domuzların yüzlerine ne olduğu anlaşılmıştı. Dışarıdaki hayvanlar, bir do­muzların yüzlerine, bir insanların yüzlerine bakıyor, ama birbirlerinden ayırt edemiyorlardı.

 

KİTAPTAKİ ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRMESİ:

Bay Jones (insan): Çiftliğin sahibi olan bay Jones hakkında hayvanlar arasında bir insan ve aynı zamanda hayvan çiftliğinin eski sahibi olması nedeniyle de pek sevilmeyen birisidir. Hayvanlar onun kendilerini sömürdüğünü düşünmektedirler.

(Koca Reis) Koca Major (domuz): Saygın ve sözü dinlenen bir hayvandır. Romanın başında yaptığı konuşmasıyla hayvanların ayaklanmasını sağlamıştır. İyi niyetli bir kişiliğe sahiptir. Şişman ve yaşlıdır çok az ömrü kaldığını söyler.

Napeleon (domuz): Koca Major Öldükten sonra bayrağı onun elinden almış Snowball’I da saf dışı etmeyi başarmıştır. Hain ve sinsidir. Diğer hayvanları kandırmayı çok iyi başarır. Kendisini düşünür ve her zaman iktidar için her türlü kötülüğü yapmaya hazırdır. Başka varlıkların zaaflarından yararlanmayı da çok iyi bilir. Günümüzün, kendisi iyiliği için her türlü kötülüğü yapmaya hazır insanını sembolize eder.

Snowball(domuz): Başlarda Napoleon’un sıkı dostu olan bu domuz sonra Napeleon’un düşüncelerine ters düşer; çünkü onun kişiliğinde olumlu düşünmek ve sadece kendisini değil yanında sorumlu olduğu tüm varlıkları da düşünür. İyi olan bir düşünceyi asla saklamaz ve iyi niyetlidir. Romanda sonraları çiftlikten kovulur ve çiftlikte bundan sonra gelişen her türlü kötü olayda Napeleon tarafından onun bir parmağı olduğu dedikodusu yayılır.

Boxer (araba beygiri): Çalışkan ve itaatkar bir hayvan olup hep çalışmayı seven ve başka hayvanlarında çalışması için ikna etme yoluna gider. Onun için iyiliğinde kötülüğün de kaynağı çalışmaktır. Nitekim iyi niyetlidir ve bu onun sonunun bir kasapta bitmesine neden olur.

Benjamin(Eşek): Asık suratlı ve yaşlı olan bu eşek her şeye olumsuz bir gözle bakar onun için iyi veya kötü diye bir şey yoktur. Her zaman her şey olumsuz ve yararsızdır.

Kitapta bu kahramanların dışında Napeleon’un özel olarak yetiştirdiği ve sonradan özel güç olarak kullandığı 9 tane köpek bunların yanında Jessie ve Pincer adında iki tane daha bu 9 köpeğin ailesi, sonraları Bay Jones ile kaçacak olan Moses –ki bu karga diğer hayvanlar tarafından dedikoducu olduğu için hiç sevilmemektedir- vardır.

Yazılırken istifade edilen kaynak:

George Orwell, Animal Farm: A Fairy Story , Celal Üster, Can Yayınları, 2008, İstanbul

PÎRÎ REİS HARİTASI VE KÎTAB-I BAHRİYE İLE İLGİLİ ARAŞTIRMA- İNCELEME


Pîrî Reis, (1465-70, Gelibolu – 1554, Kahire), Türk-Osmanlı denizci ve kartografı. Asıl adı Muhyiddin Pîrî Bey’dir. Künyesi Ahmet ibn-i el-Hac Mehmet El Karamani’dir. Amerika’yı gösteren Dünya haritaları ve Kitab-ı Bahriye adlı denizcilik kitabıyla tanınmıştır. Akdeniz de korsan iken daha sonraları Osmanlı donanmasına katılıp Amiralliğe kadar yükselip birçok savaşa katılmıştır. Denizcilikte en yüksek seviyeye ulaşsa da Mısır Beylerbeyi Mehmet Paşa’nın politik hırsı hakkındaki verdiği olumsuz raporu yüzünden dönemin padişahı Kanuni Sultan Süleyman’ın fermanı üzerine 1554′te boynu vurularak idam edildi. İdam edildiğinde 80 yaşının üzerinde olan Pîrî Reis’in terekesine devletçe el konuldu. Allah Teâlâ rahmet eylesin. Âmin.

Asıl konumuz olan Metin Soylu Beyefendinin “Pîrî Reis Projesi” ile ilgili olarak 1998 tarihinde başladığı,  Temmuz 2005 tarihinde bitirip yayımladığı “Pîrî Reis Haritası’nın Şifresi” adlı bir kitapta yayınladığı bulguların büyük bir öneme haiz olmasıdır.

Kilitbahir Kalesi olarak bilinen yer 7 kubbeden oluşan, fakat şu an sadece 1 kubbesi günümüze kadar ayakta durabildiği yerde Pîrî Reis’in kendi iddiasına göre her biri 2000′er sayfadan oluşan 4 ciltlik Kitab-ı Bahriye isimli kitabında haritayı çizmenin ancak ermişlerin işi olduğunu beyan etmesidir. Ayrıca Pîrî Reis’in 1513 yılında çizdiği haritasında o zamana kadar elde ettiği bilgileri ve kazandığı hazinesinin yerini hakkında bilgiler vermiştir. Bu nedenle Soylu, hazinenin Kilitbahir Kalesi’nin altında saklı olduğunu düşünerek bunu Valiliğe bildirip o yerlerin koruma altına alınmasını da sağlamıştır.

Bu konuda önemli olan daha dünyada Amerika kıtası bile henüz bulunmuşken 1500′lü yıllarda nasıl oluyor da bu kadar doğru bir kuşbakışı harita çizilebiliyor gerçekten inanılmaz bir durum olması üzerinde duran Metin Soylu, bunun aslında bir harita gibi değil de fotoğraf gibi olduğunu söylemesi ve ispatlamasıdır. Yani bu harita biri tarafından sanki uzaydan çekilmiş uydu fotoğrafı gibi çizilmiş olmasıdır.

Metin Soylu’nun asıl can alıcı iddiası, Pîrî Reis haritayı Hz. Süleyman aleyhisselâmın yardımıyla çizmiş olmasıdır. Hz. Süleyman aleyhisselâm, hayvanlarla konuşabilmesi ile bilinir ve harita üzerindeki hayvan figürleri de buna bir atıf olarak çizilmiş olmasına dikkat çekmiştir.

Metin Soylu’nun dikkat çektiği bu husus yanında bir başka husus da dünyanın şekli ile alakalı. Pîrî Reis’in 16 parçadan oluşan haritasının bulunmuş olan 1 parçasına bakarak, üzerindeki noktaların 22.5 derecelik açı yaptığını ve diğer kısımlarında tamamlandığında bir 16 gen oluştuğunu söylüyor. Bu konuya Pîrî Reis kitabında da değişmiş ve içte bir 16 gen ve dışta daha büyük başka bir 16 gen olduğunu ve ikisinin toplamda 32 gen olduğunu belirtmiş. Dünya tabiki köşeli değil fakat Soylu’nun belirttiği nokta, bu köşeler kara merkezli bir yapı ile düşünüldüğünde ortaya çıkıyor. Yani okyanusları yok sayarsak sadece kara parçasının 16 gen şeklinde olduğunu söylüyor ve okyanuslarla beraber dışta da bir 16 gen olduğu ve toplamda 32 gen gibi bir yapı oluştuğunu belirtiyor. Ayrıca NASA’nın yaptığı araştırmalarda ve Pîrî Reis’in kendisinin sonradan tamamladığı haritasına göre dünyanın merkezinde Kahire’nin yer alması gerçekten dikkat çekiyor. NASA da yaptığı ince hesaplarla uzaydan bakıldığında dünyanın merkezinin Kahire olduğunu söylemiş.

Haritanın Çiziliş Aşamaları

Metin Soylu’nun ifadesine göre şu anda haritanın çiziliş aşamaları hakkında iki farklı iddia bulunmaktadır:

1-            Şu anda orijinali İstanbul Topkapı Sarayı Kütüphanesi’nde bul iman Pîrî Reis’in 1513 tarihli Dünya Haritası üzerindeki Osmanlıca-Arapça notta şu bilgi yer almaktadır:

“Bu bölüm, Bu Harita’nın Hangi Yolla Yapıldığını Anlatır:

Bu harita benzeri bir harita, o dönemde kimsede yoktur. Benim tarafımdan yapılmış olup, şimdi temel kaynak oldu. Dünya’nın yerleşim bölgelerini gösterir. Özellikle yirmi kadar harita ile Arapların Caferiye (coğrafya) dedikleri ve kara parçalarını da içine alan İskender-i Zulkarneyn zamanında yapılmış olan sekiz dünya haritasından, bir Arabi Hint haritasından yeni yapılan ve Sind, Hind ve Çin ülkerini de geometri yöntemiyle gösteren dört Portekiz haritası ile Koiomb’un Batı tarafında yaptığı haritadan, karşılaştırma yolu ile çıkarılıp bu şekil ortaya kondu. Şöyle ki; bu ülkelerin haritası (Kolomb’un Haritası) denizciler için nasıl doğru ve geçerli ise, adı geçen bu harita da diğer yedi deniz için öyle doğru ve geçerlidir. ”

Bugün başta Türk tarihçileri olmak üzere tüm Dünya bilim adamları Pîrî Reis’in bu haritasının nasıl çizdiğini bu Osmanlıca-Arapça nottan öğrendiği şekliyle kabul etmiştir.

2-            Ancak ikinci bir beyan daha vardır. Şöyle ki; Pîrî Reis’in Kitab-ül Bahriye adlı denizcilik kitabının 76.sayfasında Haritanın Beyanı adlı Osmanlıca yazıda ise Pîrî Reis şu ifadeleri yer almaktadır:

“Hem pusulayı, hem de haritayı gerçekten bil.”

Pîrî Reis’in bu mısrada dile getirmek istediği gerçek: Haritanın ve pusulanın doğru ve gerçek olarak anlaşılması halinde parçadan bütüne gitme ilkesinin daha iyi anlaşılacağını, birini inkâr etmenin hepsini hiçe saymak anlamına geleceğini birinin kabulünün ise hepsini kabul etmek anlamına geleceği gerçeğini ölümsüzleştirerek ifade etmiştir.

Tâ Süleymanu’n-nebî itdi tasîh

Çünkü Onu Süleyman Peygamber doğruladı (gerçekleştirdi).

Ben şu gerçeği dile getirmek istiyorum ki; bu haritayı günümüzde kim çizerse çizsin ve o çizen kişiye ilahi bir güç yardım etsin, bunu biz insanlarla paylaşırken hiçbir zaman şöhretine ve şanına gelecek eleştirilerden dolayı ilahi gerçekten bahsetmez ve “ben çizdim” der. Pîrî Reis’in de elinde böylesi bir imkânı varken, o gelecek her türlü eleştiriyi, inanıp inanmama durumunu bir kenara itip bütün gerçekliğiyle kendisindeki imanın ne kadar büyük olduğunu gösterir nitelikteki itirafıdır. (Tâ Süleymanu’n- nebi itdi tasîh) Osmanlıca okunuşundan hareketle “tasih” kelimesinin iki anlamı vardır: Bunlardan biri, “düzeltmek” anlamı diğeri ise, “doğrulamaktır”. Buradan çıkan diğer bir gerçek ise, dini Müslüman olan Pîrî Reis’e Hz. Davud aleyhisselâmın oğlu olan Hz. Süleyman aleyhisselâm ki, günümüzde Yahudilerin peygamberi olarak bilinir ve Müslüman olan Pîrî Reis’e ışık tutmasıdır. Pîrî Reis’te bunu bütün samimiyetiyle itiraf etmiştir. Son olarak “Haritacılığın Pîrî Hz. Süleyman aleyhisselâmdır.”şeklide bir anlamı da araştırdım. Ancak ne Kur’an-ı Kerim’de, ne İncil’de ne de Tevrat’ta böyle bir bilgi yoktur. Yani Haritacılığın Pîrî Hz. Süleyman’dır şeklinde bir anlam çıkmamaktadır. O yüzden olay ilginçtir. Bugün ne kutsal kitaplarda, ne de başka bir yerde Haritacılığın Pîrî Hz. Süleyman’dır şeklinde bir kaynak yoktur.)

Zira, ona, insanlar, cinler, vahşi hayvanlar,

Kuşlar ve karıncalar tabi olmuştu.

Rüzgarlar da ona tabi olmuştu.

Pîrî Reis, Hz.Süleyman aleyhisselâmın yardımı ile bu haritayı çizerken, Hz. Süleyman aleyhisselâmın Allah Teâlâ tarafından kendisine verilen üstün niteliklerden yararlandığını açıklamakta hiçbir tereddüte düşmemiş, günümüzde de kimsenin tereddüte düşmemesi için “Budur” mantığıyla ifade etmiş, haritasında da bu gerçekleri hem yazı hem de sembollerle bu haritanın Hz. Süleyman aleyhisselâm tarafından kendisine çizdirildiğini resmen ispatlamıştır. Bu yorum tamamen açıktır. İnanmak ya da inanmamak kişiye bağlıdır.

Bu Hakk’ın emridir, bu sözü yabana atma.

Bu mısranm kesinlikle yoruma ihtiyacı yoktur. Tamamen açık ve anlaşılır bir dille Pîrî Reis, bunun Allah’ın emriyle gerçekleştirilmiş olduğunu apaçık vurgulamıştır.

Şüphesiz, deniz ilmi de ötekiler gibi onun emrinde idi.

Denizler ona mil mil ma’lüm oldu

Ve şimdi bu hayrın ondan kaldığı söylenir.

Hz. Süleyman aleyhisselâma denizin üzerindeki ve altındaki tüm gerçekleri bilmesi gayet normaldir. Pîrî Reis’in de bu gerçekleri anlamakta zorluk çekmemesinin nedeni ise, onun denizci olmasıdır.

Zira, harita, irtifa almakla ve mum aramakla çizilemez.

Haritanın bu kadar kısa zamanda ve o çağda bulunan hiçbir araç, gereç ve teknikle çizilemeyeceği anlatılırken verilmek istenen mesaj: Hem tepeden, hem de karadan çizilemeyeceği gerçeği dile getirilmiştir.

İrtifalar haritadaki, sığları ve taşlan göstermez,

Mühendisler bundan hiç yararlanamazlar.

Zira, yüz mil içinde denizde pek çok taş vardır ki,

Onları açıkça kim bilebilir.

Özellikle bunların hiçbiri görünmez,

Çoğunun üzeri dört veya beş kulaçtır.

Onların bazıları da on kulaç vardır.

Bunlara usturlab olsa bile çare olmaz.

Onları şimdi, kimler aradı ve buldu.

Denizlerin ortasındakileri kim bildi.

Bilgili kişiler bunların bazılarını buldularsa,

Ancak o gün oradan geçerken mümkün olmuştur.

Onun üzerinde hemen irtifa aldılar,

Sen onu, arayarak buldular zannetme.

Pîrî Reis, yüksek tepelerden bakarak, harita çizmede taşlıkları normal denizci, haritacı bunu tam anlamıyla göremeyeceğini ve çizemeyeceğini, yüz mil denizin altındaki taşları ve görüntüleri bile kimsenin göremeyeceğinden, bunun normal bir haritacının ya da mühendisin yapamayacağını anlatıyor. Ayrıca, usturlap olsa bile yine de başarılamayacağından bahsediyor

Üzerinde iken irtifa aldılarsa ve Eğer bunda kıl kadar noksanı oldu ise.

O harita ile hiçbir iş görülmez:

Bundaki meramı ise dinle de gör!

Bir yerin ortası deniz olsun,

Arada da beş altı mil su bulunsun!

Ey dost, bu denizin çevresi, kıyıları, nice yüz mil diyardır.

Şimdi onun karşı kıyılarının birbirine olan uzaklığını,

yerli yerine göre mühendisler yazamaz.

Onu pusulaya almalı ve

hiç görünmeyen yerlerini bir araya getirerek yazmalı.

Ey yiğit bil ki, eğer irtifa alıp yazsa ve kılca yanlışlığı olsa.

Yani, bilenler kılca yanılmış olsalar, şöyle bil ki, bütün burunlar yanlış olur.

Bir tepeden bakıp hatalı çizdikleri takdirde o haritanın tamamen hatalı olacağı gibi, hiçbir işe yaramayacağını ifade eden Pîrî Reis, bir örnek verip bir yerin ortası deniz olsun ve beş-altı mil su bulunsun diyerek, o yerin karşı kıyılarının birbirlerine olan uzaklığını mühendislerin yazamayacağından bahsetmektedir. Ayrıca pusulanın bile doğru kullanılması gerektiğinden bahsediyor. Bu haritanın gezerek çizildiği takdirde kıl kadar noksan olup hata vereceğini anlatarak haritanın bir işe yaramayacağını söylüyor Pîrî Reis…

O, aynı zamanda pergele de gelmez,

Eğer onu öylece ele alırsa, yanlış olur.

Bu haritanın pergelle çizilmediğini ve eğer böyle sanılırsa yanlış anlaşılacağım söylüyor Pîrî Reis.

Bir kere onun bir yanlışını bulsalar,

O gemicinin hiçbir zaman sözünü dinlemezlerdi.

Şimdi bilinmelidir ki, harita ermişlerin işidir.

Bunun değme kişinin işi olduğunu söylemeyeniz

Zira haritada gösterilenler gerçektir

Onlar ki kadar fark etmez bilesiniz

Haritanın yapılısını size anlattım.

Pîrî Reis, aslını hiçe sayarak bütün samimiyeti ile kendi kimliğini ve kişiliğini bir kenara bırakıp, “Bu haritayı ben çizdim!”diyeceği yerde tarihe ve Türk milletine çok büyük bir ders vererek gerçeği bütün içtenliği ile açıklamış bize de bu gerçeklere inanmak, inanmak istemeyenlerin ise, Pîrî Reis’e saygı duymaktan başka yapacakları hiçbir şey yoktur. Bunun aksini ispat etmek istiyorlarsa, 1500’lü yıllara ve o yılların tekniğine bağlı kalarak kısacası yokluklara bağlı kalarak aynı haritayı çizmelerini ve Pîrî Reis de böyle çizdi demeye davet ediyorum. Aksi takdirde onlarda bu gerçeği kabul etmiş sayılacaklardır.

Ayrıca “ermiş” kelimesi bazı okuyucuların kafasında “üstad” şeklinde değerlendirilebilir. Ancak, Pîrî Reis “ermiş” kelimesi ile “üstad” kelimesini ayırt etmesini bilmiştir. Bunun da ispatı şudur: (Kitab-ı Bahriye, Cilt-1, s. 55)

“Ey Dost, üstadlarla sohbetlerde bulun, çünkü bilinmeyenlere her zaman öğreten üstadlardır. Eğer senin kalbinde has cevher varsa, o zaman mesleğin üzerinde üstad olursun.”Kitab-ı Bahriye, Cilt-1, s. 57’de

“Eğer kendi özü ile iş yapmazsa ve başkasının sözü ile hareket ederse, üstad olmaz.”Kitab-ı Bahriye, Cilt-1, s. 145,

“Üstad sözü ile bir arşındır o, sözün kısası uzunluğu, iyi usul.”

Kitab-ı Bahriye’de daha fazla “üstad” kelimesi olmasına rağmen, sadece birkaç örnekle açıklamaya çalıştım. Ancak “ermiş” kelimesinin manası farklıdır. Pîrî Reis, bu kelimeyi özel bir anlam teşkil ettiği için yazmıştır. Eğer bu iki kelime Pîrî Reis’in gözünde aynı olsaydı, bütün “üstad” yazıların “ermiş” olması gerekirdi, ya da “ermiş” kelimesi bu üç örnekte de “üstad” yerine kullanılması gerekirdi. [Kitab-ı Bahriye, cilt 1, s. 79-81.]

Yukarıdaki tüm bilgiler Pîrî Reis tarafından yazılmış olup ortaya açıklanması gereken bir soru çıkmaktadır:

Haritadaki notta diğer haritalardan faydalandığını söyleyen Pîrî Reis, Kitab-ı Bahriye adlı kitabında daha farklı bir açıklama yapıyor… Neden?

Metin Soylu, diyor ki;

“O halde Pîrî Reis’in orijinal haritası üzerindeki Osmanlıca not ile Kitab-ül Bahriye’deki Osmanlıca not aynı elden çıkıp çıkmadığı araştırılmalıdır. Ya da iki yazıdan birinin Pîrî Reis’e ait olmadığı sonucu ortaya çıkmaktadır, özellikle incelendiği takdirde Kitab-ı Bahriye yaklaşık 4 ciltlik bir eser olduğundan bu tüm Osmanlıca-Arapça yazılar birbirinin aynısı olmasına rağmen harita üzerindeki yazı stili Kitab-ül Bahriye’deki yazı ile benzerlik göstermemektedir. Öyle ise konu hakkında yapılması gereken hizmetin haritanın nasıl çizildiğine dair çelişkinin ortadan kaldırılması ve gerçeğin ortaya çıkarılmasıdır”, [Kitab-ı Bahriye, cilt 1, s. 79-81.]

Kaynak:
Pîrî Reis’in Hazineleri, Metin SOYLU, 2006, İstanbul  

 

BLACK MİRROR (Kara Ayna)


Yapımı : 2012 – İngiltere

Tür : Dram ,  Komedi ,  Korku

Süre: 22 Dak.

Yönetmen : Brian Welsh,  Euros Lyn,  Otto Bathurst

Oyuncular : Toby Kebbell ,  Hayley Atwell ,  Rupert Everett ,  Domhnall Gleeson ,  Jimi Mistry

Senaryo : Charlie Brooker ,  Konnie Huq ,  Jesse Armstrong

 

Film Özeti

Black Mirror, İngiliz Channel 4 kanalında 4 Aralık’ta yayınlanmaya başladı ve 3 haftada sona erdi, zira 3 adet birbirinden bağımsız kısa film gibi bölümü var. Öyle ki her biri farklı yazar, yönetmen ve oyunculara sahip. Üstelik süreleri bile farklı. Üçlemenin ortak paydası ise hayatımızı kolaylaştırması beklenen teknolojinin, bizi nasıl avucuna aldığı ve sosyal yaşantımızı nasıl da alt üst ettiğini görebilirsiniz. Charlie Brooker, Black Mirror’ın temasını kısaca şu sözlerle açıklamaktadır:

Teknoloji bir ilaçsa -ki bir ilaca benziyor- yan etkileri tam olarak nelerdir? Black Mirror (Kara Ayna) dizisi, (teknolojiden kaynaklı) keyif ile huzursuzluk arasındaki bu alanda kurgulanıyor. Başlıktaki kara aynayı dizideki her duvarda, her masada, herkesin avucunda göreceksiniz : Televizyon, monitör, akıllı telefonların soğuk, parlak ekranı.

Eleştiri

Devin Bahçeci 

Bilimkurgu sever misiniz?

 Peki; distopya izler misiniz?

 Ya ingiliz mizah anlaşını sever misiniz? 

Bunların hepsini seviyorsanız, Black Mirror izleyin! 

Black Mirror, bir İngiliz distopya dizisi. Bence böyle.  Tüketim toplumuna kara ayna tutuyor!  Sanata, mizaha kara ayna tutuyor! 

Sisteme kara ayna tutuyor! 

Giderek, yabancılaşan, teknoloji ile özgürleştiğini zanneden herkese diyeceği var bu dizinin. 

Adalet sistemine diyecekleri var.  Üçer bölümlük sezonları olan mini bir dizi Black Mirror. 2. Sezonu yeni bitti. Bu Şubat’ta yayınlandı. 

Her bölümde ayrı bir hikaye anlatılıyor. Diziden öte, her sezonu üç kısa filmden oluşan bir televizyon programı. 

Ne ararsanız var! 

Devlet eleştiriliyor.

Devleti oluşturan bireyler: toplum eleştiriliyor. 

Katılım tartışması var. Adalet anlayışımıza dair eleştiri var. 

Temsili demokrasi eleştirisi var.  Var da var. 

Şu anda yaşadığımız toplumun, düzenin nereye gittiğini  gösteriyor. 

Ayna tutuyor bize.  Her birimize.  Kara bir ayna bu.  Dizinin her bölümü, kendi başına, birer akademik tez konusu olur. 

Dizinin içeriğinden detay vermemek için, yazı yazarken zorlanıyorum. Ancak izleyince göreceksiniz, ne demek istediğimi anlayacaksınızdır. 

Gittiğimiz yol yol değil diyor Black Mirror. Distopyaya gidiyoruz diyor.

Kötü bir gelecek bizi bekliyor diyor.  Bunun dışında da harekete geçin, birşeyleri değiştirin de demiyor. Sadece karanlık yüzümüzü gösteren ayna tutuyor bize. 

Aynadaki görüntümüz ile ne yapacağımız ise bize kalmış. 

GÜNCEL BİR KARA-ÜTOPYA: BLACK MİRROR

Emre Tansu Keten (Spot dergisinin birinci sayısında yayınlanmıştır.)

“Çağımızın,… tasviri nesneye, kopyayı aslına, temsili gerçekliğe, dış görünüşü öze tercih ettiğinden kuşku yoktur… Çağımız için kutsal olan tek şey yanılsama, kutsal olmayan tek şey ise hakikattir. Dahası, hakikat azaldıkça ve yanılsama çoğaldıkça çağımızın gözünde kutsal olanın değeri artar, öyle ki bu çağ açısından yanılsamanın had safhası, kutsal olanın da had safhasıdır.”(Feuerbach, Hıristiyanlığın Özü)

Sosyal medya araçlarının “devrimler yaptığı”, iletişim teknolojilerinin küresel bir köy yarattığı, Irak’taki savaşı bile kanlı canlı izleme şansına sahip olduğumuz bir dönemdeyiz, ne kadar şanslıyız değil mi?

 Anlaşılan insanlığın çoğu bu konuda şanslı olduğuna inanıyor. Son yıllarda bu konuda yazan yazarların çoğu bilgi toplumunun nimetlerini anlata anlata bitiremiyor. Akademik çalışmalar sosyal medyanın kitle iletişiminde yarattığı devrimden söz ediyor. Yüzyıllardır aranan gerçek demokrasinin Twitter’la ortaya çıktığı savunuluyor. Kısacası genel kanı “iyi şeyler” olduğu/olacağı yönünde.

Ancak yine de bu iyimser ortamı eleştiryenler yok değil. İngiliz yazar ve senarist Charlie Brooker onlardan biri. Brooker, The Guardian gazetesinde yazdığı yeni medya düzeni eleştirileriyle, BBC için hazırladığı “How TV Ruined Your Life” (Televizyon Hayatınızı Nasıl Bozar”) türü programlarla tanınıyor. Teknoloji bağımlılığı, aygıt (İphone vb.) bağımlılığı, televizyonun manipülasyon etkisi gibi konularda yazan Brooker’ın son projesi Black Mirror (Kara Ayna) isimli bir televizyon dizisi. İngiltere’de Channel 4′da yayınlanan Black Mirror, 45 dakikalık üç ayrı bölümden oluşuyor. Üç bölümün de yönetmeni farklıyken, ilk iki bölümün senaryosunu Brooker, son bölümü ise Jesse Armstrong yazmış. Üç bölüm de, aynı derdi paylaşan ancak bambaşka hikâyeler anlatan bölümler, bu da daha başta genel dizi algısını dağıtan bir yöntem.

Black Mirror S01E01

The National Anthem (Milli Marş)

Black Mirror’un The National Anthem (Milli Marş) ismini taşıyan ilk bölümü, belki de en sarsıcı bölüm diyebiliriz. Bölümün başında İngiltere Başbakanı, İngiltere Prensesi’nin kaçırıldığı haberiyle uykusundan uyandırılıyor. Başbakan henüz ne olup bittiğini anlamadan, prensesi kaçıran kişinin çektiği videoyu Youtube’a koyduğu, bütün engellemelere rağmen videoyu bir milyondan fazla insanın izlediği anlaşılıyor. Youtube’da yayınlanması engellenen video bu sefer de Twitter ve Facebook’ta yüzbinlerce insan tarafından konuşuluyor. Videoda, prensesi kaçıran kişi, başbakanın bir televizyon kanalında canlı yayında bir domuzla ilişkiye girmesini talep ediyor, aksi halde (yanında duran ve ağlayıp, yalvaran) prensesi öldüreceğini söylüyor.

Bu saçma talep ilk etapta, Twitter ve Facebook ahalisi tarafından yerine getirilmesi mümkün olmayan bir talep olarak görülüyor ve başbakan destekleniyor. Bu kanıyı devam ettirmek için, televizyon kanalları hükümet tarafından kullanılıyor. Sahte videolar hazırlanıyor, manipülatif haberler yayınlanıyor. Bunu haber alan “terörist”, prensesin parmağını kestiği bir videoyu daha yayınlıyor. Televizyonlarda yayınlanan canlı Twitter ve Facebook oylamaları, “toplumun” giderek başbakanın arkasından çekildiğini gösteriyor. “Başbakanın bir kere domuzla ilişkiye girmesi, prensesin ölmesinden daha mı kötü” şeklinde düşünenler, anlamsız, hayatta karşılığı olmayan bir etik tartışmanın tam ortasında buluyorlar kendilerini. Dizinin sonunda başbakan, “teröristin” talebini kabul edip, kamera karşısına geçtiğinde, çoktan serbest kalmış, boş sokaklarda dolaşan (ve parmakları yerinde olan) prensesi, ekranların başında hazır ola geçmiş milyonlarca insan doğal olarak göremiyor. Nihayetinde “terörist”in ise ünlü bir oyuncu olduğu, bu eylemi de bir sanat performansı olarak kurguladığı anlaşılıyor.

Sanat performansı olarak ortaya konulan bu eylem, amacına ulaşıyor. Gerçek hayatta bir karşılığı olmayan etik tartışmalar, hayatı esir alıyor. Sanal bir aksiyon, insanların gerçekle bağını biraz daha kopartıyor. Bu performans, izleyicilerini bir mekâna sığdıran diğer performanslardan ayrılıyor, üstelik izleyicilerinin de bir taraf olduğu bir bağlam yaratıyor. Brooker, bu bölümle bize, ekranlar aracılığıyla yaşamanın, ileride hiç tahmin edemeyeceğimiz ikilemler doğuracağını, sosyal medyayla (sonuçta bilgisayar da, İphone da birer ekran) gelişen ortamın herkese söz söyleme olanağının yanında manipülasyon şansı da tanıdığını anlatmak istiyor. Bu bölümde anlatılan, bağlamlar tam olarak aynı olmasa da, Orson Welles’in “Dünyalar Savaşı” eserinin radyo sunumunun ardından, binlerce insanın Marslıların dünyayı gerçekten istila ettiğine inanıp, sokaklara fırlamasına benziyor. Ancak “kara aynaların” radyodan daha etkili olduğu açık.

Black Mirror S01E02:

15 Million Merits

Black Mirror’un ikinci bölümü bambaşka bir ortamda açılıyor. Zamanı belirsiz bir ortamda başlayan dizi, mekan olarak “Yeni Cesur Dünya”daki betimlemeleri akla getiriyor. Tamamen kapalı bir mekanda geçen bu bölümde, onlarca insan, dört yüzeyi de ekrandan oluşan küçücük odalarda uyuyup, uyanıyorlar. Uyku dışındaki zamanlarını ise, bisiklet pedalı çevirerek geçiriyorlar. Pedal çevirerek enerji üreten bu insanlar, kat ettikleri (sanal) mesafe kadar puan (para) kazanıyorlar. Odalarında ekranlarla çevrelendikleri gibi, pedal çevirirken de önlerindeki ekrana bakmak zorundalar. Kazandıkları puanları da, bu ekranlardan zorla izledikleri erotik şovlara, eğlence programlarına ve oyunlara veriyorlar (burada Brooker, sanal metalara yönelik büyük harcamalara gönderme yapıyor).

Böyle çıkışsız bir hayatın tek kurtuluş yolu ise şarkıcı ya da erotik şovlar için oyuncu olmak. “Yetenek Sizsiniz” tarzı bir yarışmaya (15 milyon puan karşılığında) katılıp, şarkıcı veya oyuncu olma hakkını kazandığınızda, pedal çevirmek zorunda kalmıyorsunuz. Tek kurtuluşları, her gün zorla izledikleri programların nesnesi olmak olan ve bunun için çabalayan bir esirler dünyası anlatılan. Dizideki ana kahraman da bu sistemin bir dişlisi olarak “hayatını yaşarken”, kampa yeni gelen bir kadına (Hot Shots) aşık olmasıyla dünyası değişiyor. Abisinden kalan 15 milyonluk puanı, sesinden etkilendiği kadının yarışmaya katılması için ona veriyor. Yarışma sahnesine çıkan Hot Shots şarkısını söyleyip, söz jüriye kaldığında (jüri üyelerinin tavırları Türkiye’deki yarışma jürilerinden ne eksik ne fazla), jüri üyelerinden birisi sesi güzel birçok insan olduğunu, bu nedenle şarkıcı olmasının gereksiz olduğunu, ama erotik şov yıldızı olmak için uygun olduğunu belirtiyor. Aklında hiçbir zaman böyle bir seçenek olmayan Hot Shots, (sanal) seyircilerin “yap, yap” sesleri eşliğinde teklifi kabul etmek zorunda kalıyor. Yani bir şekilde, insanlar kendi arzuladıkları rollere değil sistemin arzuladığı rollere büründürülüyor.

Âşık olduğu kadının erotik şovlarda oynaması ve bu şovların kendisine zorla izletilmesi, ana kahramanımızı çileden çıkartıyor. İntikam almak için yarışmaya bu kez de kendisi katılıyor. Jüri önünde boğazına kesik cam parçası dayayan kahramanımız, sistemin rezilliğini teşhir ediyor, jüri üyelerine hakaret ediyor, sistem içindeki hiç kimsenin duymak istemediği şeyler söylüyor. Bu esnada, dizi izleyicileri ne olacak diye düşünürken, bir isyan dalgasının sistemi kasıp kavuracağını beklerken, jüri üyeleri birden alkışlamaya başlıyorlar kahramanımızı, yaptığı “şov”dan çok etkilendiklerini söylüyorlar. Bir jüri üyesi bu şovu ayda bir tekrarlamasını, yani bir şov yıldızı olmasını istiyor. Bunun karşılığında pedal çevirmekten kurtulacağını belirtiyor, arkadan yükselen “yap, yap” sesleri eşliğinde kahramanımız teklifi kabul ediyor ve her ay boğazına dayadığı cam parçasıyla hayata, sisteme, insanlara olan nefretini kusuyor.

Bu bölümün, günümüz hakkında çok şey söylediğini vurgulamak gereksiz. Gününün büyük kısmını ekranların karşısında geçiren, en büyük hedefi bir gün o ekranlarda kendisinin görünmesi olan çağımız insanı, bu bölümün esas konusu. Bu bölüm bize, Yetenek Sizsiniz yarışmasına katılıp kendini rezil eden, jüri üyelerinin aşağılamalarına tebessümle cevap veren ya da sosyal medya fenomeni olmak adına saçma sapan videolar çekip, mesajlar yazan insanları ve bu insanların eylemlerinin nedenlerini gösteriyor. İçine doğduğumuz ideolojik iklimin, kendisine karşı gelişen isyanları bile nasıl kendi malzemesi yaptığını anlatıyor. Satılan her lisanslı V maskesinden büyük şirketlerin para kazandığı, çatışmayı sevenler için politik gezi paketlerinin pazarlandığı bir dünya, tam da böyle bir dünya değil mi? (Cüneyt Özdemir’in Black Mirror’ı Radikal’deki köşesinde, son dönem popüler kültürün yarattığı bir klişe olan “Uvvv Çok Sert” başlığıyla tanıtması tam olarak bunu kanıtlamıyor mu?)

Ayrıca Bakınız:
God Bless America “TANRI AMERİKA’YI KORUSUN” (2011)

Black Mirror S01E03:

The Entire History of You

Gözlerinizin, bütün gördüğü şeyleri kaydettiğini, istediğiniz zaman, istediğiniz bir geçmişi anında izleyebildiğinizi düşünün. Hayat uzun bir film gibi olurdu muhtemelen. Black Mirror’ın üçüncü bölümü, özellikle son on yılda gelişen teknolojiyle insanlığın kapıldığı görüntü kaydetme hastalığından hareketle böyle bir kurgu yaratmış. Bu bölümdeki insanlar, kulaklarının arkasına yerleştirilen “Grain” denilen cihazla, bütün gördüklerini kaydediyorlar. Bu kaydetme video kameradaki gibi isteğe bağlı bir anla sınırlı değil, grain insanların uyanık olduğu her saniyeyi kaydediyor. Sonrasında ise, istenilen geçmiş bir tarihin, ister gözde, ister televizyon ekranında izlemesini sağlıyor.

Bu bölümün ilk sahnesinde kahramanımız bir iş görüşmesinde gösteriliyor. Karşılıklı yoklamaların yapıldığı bu görüşmenin ardından, kahramanımız toplantı anını tekrar tekrar izleyerek, görüntüyü şirket yöneticilerinin yüzlerine yakınlaştırarak, mimiklerini tek tek değerlendirerek, işe alınıp alınmayacağını anlamaya çalışıyor. Dizinin sonrası ise, kahramanımızın karısıyla yaşadığı sorunlar üzerine kurulmuş. Geçmiş görüntüleri tekrar tekrar izleyerek, karısının, eski sevgilisine kaçamak bakışlarının hesabını soruyor. Geçmiş sevişme görüntüleriyle, geçmiş sevişmeleri tekrarlamaktan sıkıldığını söylüyor (ki herkes böyle yapıyor), son olarak da, karısının grain’inde kayıtlı görüntüleri zorla izleyerek, şüphelerinin haklı olup olmadığını kontrol ediyor.

Dizinin bu bölümü tam bir teknolojik distopya. Görüntü kaydetme furyasının, yaşamı, bütün ilişkilerin saçmalaştığı, her şeyin kanıtlanabilirlik üzerinden tartışıldığı ve insanların sürekli geçmişi yeniden yaşamak zorunda olduğu bir noktaya götürebileceğini gösteriyor. Otantik yaşamın yok olduğu bir ortamda, kara aynaların üzerinden kurulan bir yaşam.

Ekranlar üzerine kurulmuş bir toplum

Black Mirror, farklı kurguları içeren bu üç bölümüyle izleyenleri sarsıyor. Ne gerçekleşmesi çok uzak bir gelecekten bahsediyor, ne de gerçekleşmesi imkansız kabuslardan. Teknolojiyle, özellikle iletişim aygıtlarının gelişimiyle birlikte, insanlığın edindiği kaygılardan, benimsediği reflekslerden ve yaşam tarzından yola çıkarak, bir sonuç kestirmeye çalışıyor. Dizi, teknolojik “atılımların”, birinci bölümde ahlaki, ikinci bölümde ideolojik, üçüncü bölümde ise ontolojik (varoluş) olarak olası etkilerini sergiliyor. Aslında belki de, en önemli sorun epistemolojik alanda. Televizyonun ortaya çıkışıyla, “anlam”ın uğradığı erozyon, internet ve Web 2.0′la daha büyüyor. Baudrillard’ın dediği gibi “Kitleler bu akılcı iletişim zorlamasına insanı aptallaştıracak bir biçimde karşı koymaktadırlar. Onlar anlam yerine gösteri istemektedirler (…), içinde bir gösteri olması koşuluyla tüm içeriklere tapmaktadırlar” (Sessiz Yığınların Gölgesinde ya da Toplumsalın Sonu). Ekranlardan topluma bir saat içinde milyarlarca imaj akıyor, gösterilerin tek sahnesini bugün ekranlar oluşturuyor. İktidar sahiplerinin dışında imaj üreten “bağımsız” kullanıcıların ezici bir çoğunluğu ise egemen akışa ürün üretmekten başka bir şey yapmıyor. Özetle, Black Mirror, ilkeli övmeden yapılan bir modernlik eleştirisi. Yazımızı, özellikle dizinin ikinci bölümünü izleme şansı olsaydı mutlu olacağını düşündüğüm Guy Debord’un sözleriyle bitirelim:

“Gerçek dünyanın basit imajlara dönüştüğü yerde, basit imajlar gerçek varlıklar ve hipnotik bir davranışın etkili motivasyonları haline gelir. Artık doğrudan doğruya algılanamayan dünyayı uzmanlaşmış farklı dolayımlarla gösterme eğilimi olarak gösteri, görmeyi doğal olarak insanın ayrıcalıklı duyusu -ki eski dönemlerde bu ayrıcalık dokunma duyusunundu- kabul eder; en soyut ve en aldanabilir duyu olan görme güncel toplumun genelleştirilmiş soyutlamasına denk düşer. Fakat gösteri, sadece bakışla özdeşleştirilemez; bakış, duymayla birlikte olsa bile. Gösteri, insanların etkinliklerine tabi olmayan, insanların yapıp ettikleri tarafından yeniden ele alınamayan ve düzeltilemeyen şeydir. O, diyaloğun karşıtıdır. Bağımsız temsilin olduğu yerde gösteri kendini yeniden yaratır.” (Gösteri Toplumu)

kaynak:
http://ulmterzisi.blogspot.com/2012/08/guncel-bir-kara-utopya-black-mirror.html

****************************

Black Mirror S02E01

| Yakın Takip

Damla Sertbarut

Be Right Back

Devamı düşünülmediği halde, ilki başarılı olduktan sonra serinin devamını getirmeye karar veren her yapımda bir hayal kırıklığı şüphesi olmaya başladı bende. Ancak iyi ki Black Mirror sahalara böyle dönmedi, hayal kırıklığı şöyle dursun beklentilerimin çok üzerinde olan bir bölümle geri döndü. Her ne kadar bir dizi bölümü demek istemesem de. Önceden de değindiğimiz gibi her bölümün yönetmen ve yazarı farklı; ancak kendi içinde gittikçe gelişen teknolojiye ve sosyal ağlara bir eleştiri, aynı zamanda distopya olmaları bakımından ortak noktalarda buluşuyorlar. Bu anlamda sinemayı aratmayan kalitede bir yapım izleme imkânımız oluyor.

 Sevdiği adamı(Ash) trafik kazasında kaybeden Martha’ya arkadaşı Sarah bir servisten bahsediyor. Bu sistem aracılığıyla ölen kişinin facebook, twitter gibi online profillerindeki bilgiler, maillerindeki özel yazışmalar, ses kayıtları kullanılarak yakınına onunla yazışma ve konuşma imkanı sunuluyor. Bu açılardan tüm sosyal platformlara, teknolojiye eleştirisini yeniden yapıyor dizi. Aynı zamanda devlet veya şirketler bizim kayıtlarımızı, online bilgilerimizi ne yapacak sorusuna farklı bir komplo teorisiyle cevap veriyor. Tabi Person of Interest dizisinde yer aldığı gibi herkesin kaydını tutan bir sistemin var olabilmesi kadar teknolojinin gelişmiş olması lazım bunun için. Dizide verilen küçük ayrıntılardaki aletlerden anladığım kadarıyla bölümde teknoloji o noktayı da aşmış.

 Aslında onun sevdiği adam olmadığının, bunun ahlaki açılardan da yanlış olduğunun farkında olan Martha, hamileliğinin ve kendisini kırsal yaşamda izole etmesinin etkisiyle kendini Ash’le yazışırken, sonrasında telefonda konuşurken buluyor. Klon robotunu isteyecek kadar da ileri gidiyor. İlginç bir ayrıntı olarak, bir Türk filmi olan Kemal Sunal ve Fatma Girik’in oynadığı Japon İşi böyle bir konuyu yıllar öncesinden işlemişti. Tabi robotun Ash’in tepkilerini çok gerçekçi vermesi ve insana daha çok benzemesi bakımından bir ileriye taşımış yapım bunu. Her ne kadar benzese de o kişi değil ve bir robot elbette. Bunun bilincinde olan Martha, Robot Ash’in kayıt altında olmayan olaylarla karşılaştığı vakit falso vermesiyle de bunun sonlanması gerektiğini anlıyor. Sonuçta sevdiği adamdan bir parça olduğundan bunu da yapamayıp yıllar sonra tavan arasına hapsettiğini görüyoruz. Tüm bunlar ne kadar doğru, ne kadar yanlış sorularının kesin bir cevabı yok bence. Bu noktada ben olsaydım ne yapardım sorusunu kendimize sorarsak vereceğimiz cevap da ne kadar dürüst olurdu bilemiyorum. Son olarak yine de ben Robot Ash’i daha çok sevdim, en azından iki muhabbet ediyor. Merhum olansa kafasını telefonundan kaldırmıyordu. Ki bu klonunun ona bu kadar çok benzemesinin baş nedenidir herhalde.

Black Mirror S02E02

White Bear

Sonu şaşırtmacalı demek tam olarak bu oluyor. Biz izleyiciler senaryoların ve konuların benzer versiyonlarıyla karşılaştıkça tahminimizden fazla zekileştik. Dolayısıyla ortaya çıkan herhangi bir yapımda ne olacağını kolayca bilebilir hale geldik. Black Mirror’ın bu bölümünde bunun pek kimse için mümkün olabileceğini sanmıyorum.

Dizinin en gerilimli bölümü açık ara buydu bence. İlk başta karşılaştığımız durumlar yeterince korkutucuydu: verilen bir sinyal aracılığıyla tek ilgi alanı ellerine yapışık durumda olan telefonlarıyla her şeyi izlemek, çekmek, paylaşmak haline gelmiş bir insanlık; geriye kalan aklı başında birkaç insanınsa garip kıyafetler içinde korku salması. Herkesin durup sadece izlemesi. Çok tanıdık olmayan bir durum da değil bu gerçi. Sonrasında ortaya çıkan manzara ise daha da korkutucu bence. Tüm bunların aslında insanların eğlencesini sağlamak için bir ceza sistemi olması. Eğlencelik bir park alanında bunun tekrar ve her gün gerçekleşmesi.

 Her ne kadar ortada işlenmiş büyük bir ceza olsa da (bir çocuğu kaçırma ve öldürme) bu cezanın karşılığı tam bir sapkınlık, karşıdaki kişinin suçluluğundan dolayı böyle bir ceza sistemi ne kadar akla yatkın o tartışılabilir ancak bundan insanların zevk alması tartışılmaz. Bu da maalesef günümüzde çok sık karşılaştığımız bir durum. Aradaki farkı göz ardı ediyoruz çoğunlukla, bir canavarın toplumdan uzaklaştırılması mı yoksa sinirlerimize hakim olamayıp bizim de onun gibi olmamız mı? Bu bölümü izleyenler suç işleyen kadına sempati duyarsa bunda bir yanlışlık yok o yüzden. Bizi suç işleyenlere sempati duyacak hale getiren toplumun suçu bu. En azından benim ulaştığım sonuç bu.

Aytaç Kara

 İtiraf edeyim, ben başta The Walking Dead’ten hallice bir şey izlediğimizi düşünüyordum. Bence düşünülmemesi mümkün de değil. Ellerinde kamera ve telefon, yüzlerinde insanın bir süre sonra sinirini bozan gülümsemeleriyle zombi gibi dolanan bir grup insan bir kadının peşinden dolanıyor. Üstelik insaları ele geçiren bir salgın gibi bir kurgusu var, ki bana göre ikna olunası olmuş. Ben o kadın olsam ben de yutardım.

 Bölümün son 1/3′lük kısmında öyle bir yere geldiler ki ağız açık bırakırdı. Fikri bulan ve kuran senaristin beynini sipariş edesim geldi. Ama yine de o sona bir şeyler söylemeden olmaz. Geçenkine de sitem etmiştim, buna da edeceğim. Kurgunun insanı ahlaki ikilemde bıraktığı aşikar, tamam. Orijinal, tamam. Zaten kadının yaptığını da savunmuyorum, ama verilen ceza, hele hele bunun bir oyun parkı kurulup “her gün” tekrarlanması, insanların da katılarak eğlenmesi zalimlik. Diğerlerinin o kadından ne farkı kaldı ben anlamadım. İnsanlık ölmüş hakim bey, şikayetçiyim. Yediği halta rağmen kadına acıdım, ki bu bölümü de galiba en çok bu yüzden sevdim.

Bir de bu dizi teknolojinin verdiği zararlar üzerine kurulu güya ama sanırım dizi tarihinde buna dokunmayan bölüm buydu. Herkesin telefonla deliymiş gibi bir kadının peşinden koşması ya da o şovun temayla alakasını kuramadım. Peki şikayetçi miyim? Tabii ki hayır. Bölüm, izlerken o kısmı düşünmeye zaman bırakmadı zaten. Velhasıl, izleyiniz izlettiriniz adlı 2. bölümden sonra son bölümde ne göreceğiz daha bir merak etmeye başladım.

Ayrıca: Bölümü sevdiyseniz ve Agatha Christie’nin “Doğu Ekspresi Cinayeti” kitabını okumadıysanız, tavsiye ederim. Sonunun benzediğini düşünmeyin ama tahmin edilemezliği bu bölümden kesinlikle aşağı değil. Okuduysanız ya da okursanız bu kadar kitap içinden onu neden seçtiğimi anlarsınız zaten.

Black Mirror S02E03

The Waldo Moment

Damla Sertbarut

Bir çizgi karakter olan Waldo’nun arkasındaki komedyen, Jamie’nin politikacı Liam Monroe’ ya karşı eleştirileri onu baş tacı yapıyor. Ki hiç anormal bir durum değil, insanların söylemek istediklerini çıkıp söyleyebilen biri baş tacı yapılır. Böylece twitterda fenomen olan Waldo’nun seçimlere katılmasına karar veriliyor. (Hatırlarsanız ilk sezonun 1. bölümünde yine politikaya eleştiri ve yine twitter’da yapılan yorumlarla şekillenen bir olay vardı.)  Jamie’nin karakteri, çok derin işlenmediyse de, anladığımız kadarıyla biraz içine kapanık ve sorunlu. Uzun zamandır bir ilişki yaşamamış ve Liam’ın lider olduğu partideki Gwendolyn’e ilgi duyuyor. Ancak onun kendisiyle görüşmemesini yanlış yorumlamasının ve Liam’ın onun “bir çizgi karakterin ardına saklanıp yorum yapabilme” eleştirilerinin ardından bölüme adını veren “The Waldo Moment” patlak veriyor.  (Burada nedense sözlük yazarlarını “bir nickin ardına saklanıp(?) istediği gibi yazan” şeklinde eleştiren ünlüler geldi aklıma. Bu noktada dikkatimi çekense bu insanların o nickin –mesela The Waldo Moment’ta izlenen bir programdaki çizgi karakterin- ardında olmadığı sürece gerçekte dikkate alınmamaları.)

Bundan sonra olaylar ise bambaşka bir şekle bürünüyor. Waldo için amaçları farklı olan hırslı program yapımcısı ipleri eline alıyor ve yozlaşmayı başlatıyor. Ardındaki kişinin yüzü de bilinmediğinden bunu yapmak son derece kolay oluyor. Son sahnede ise Waldo’nun dünya çapında bir diktatörlük kurduğunu görüyoruz.

Bu bölümü eleştirmek istediği noktalar açısından beğendiysem de genel olarak Black Mirror’ın şimdiye kadarki en başarısız bölümü buldum. Son sahneleri dışında etki bırakmaması, çok tahmin edilebilir gelişmesi ve özellikle en vurucu olması gereken yerin bile vurucu olmaması –tabii ki bana göre- bunları söylememde etken. Ancak dediğim gibi, siyasette yozlaşmaya karşı bir uyarı sunduysa da Black Mirror keşke böyle veda etmeseydi diyorum.

Kaynak:

http://www.birdizihaber.com/2013/02/black-mirror-s02e01-yakin-takip/

http://www.birdizihaber.com/2013/02/black-mirror-s02e02-yakin-takip/

http://www.birdizihaber.com/2013/03/black-mirror-s02e03-yakin-takip-2/

 

İNSANLARI ŞEKİLLENDİR / YÖNLENDİR, ÇÖZÜM OLDU DESİN


İnsan bir birey olduğu gibi kendi başına da bir toplumdur. İnsan bağıntısız olmadığı gibi, yalnız yaşaması da pek mümkün değildir. Bu meyanda insan “ferdî cemaatini”  veya “içtimâi cemaatini” oluştururken, varsayılan bir “yönlendirme” nin içinde olabileceği kesinleşmiş mevzulardandır. Ancak “yönledirme” deki hassasiyetin ve iyiliğin temel çatısını kim/kimler tayin edecek sorunsalı vardır.

İyilik düşüncesi, ne / kim elinde olursa olsun, bu hususta samimi olanların az / azaldığı bir zamanları yaşamaktayız. “Her bir yönlendirme bilinçli veya bilinçsiz bir görünüm arz eder.”  

Öyle ise, çözüm bulmak için ne yapmalıyız, diye düşünebilirsiniz. Bir şey yapmanıza gerek yok, ben dahi bu yazıyı yazarken, sizin bir yöne yönlenmenizi sağlamış bulunuyorum.  Aslında çözüm, Allah Teâlâ’nın insanın varlığındaki cevhere ihsan ettiği fıtrat/irade ve göndermiş olduğu rasüller/ilâhî kitaplarda bulunmaktadır. İlâhî kitaplar hususunda milletler ayrı ayrı düşünse de sonuçta ilâhîliğinde birer hakikat gizli olduğu kesindir. Allah Teâlâ’nın “Ruhumuzdan üfledik” buyurması, “o şey/şeylerin varlığına bir hakikatimizi ihsan buyurduk” la eş anlama gelebilmektedir.  Bu nispet  iddia sahiplerinin düzeyine karşı gelen yüzdelik oranıdır. Onda kabul edilen limitte her insan/varlık için farklı boyuttadır. Yine Allah Teâlâ’nın “dinde zorlama yoktur” demesi bu manaya gelmektedir. Eğer varsaydığımız ilâhî boyut ve hikmet olmasaydı birçok cemaat yıllarca peygamberliği olmadığı halde bazı kişilerin eserlerini yıllarca mütalaa edemezlerdi.

Asıl mevzuya gelecek olursak, tarih boyunca “yönetmek”, “muktedir olmak”,  “atalar yolunun sahibi/lideri olmak” “kalmak/ anılmak”egosunda birçok şahsiyet var olmuştur. İleriye çıkmış olan bu insanların hataları ise “madenler seviyesinde olan insanları” kendi “kutsal çemberi”ne dahil etmek için uğraşıp durmalarıdır.  Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin “Beni kul Rasül” diye anın kelâmı boşuna söylenmemiştir. Neticede mahlûkat yaptığı/ulaşamadığı hayallerin sonunda, ihtiyar dünyayı sahibi olan “Kahhar Allah Teâlâ’ya” bırakıp gittiler. İnsanlar, her ne kadar kendi için büyük olduğu zannetse  “Gerçekten insan üzerinden öyle uzun bir süre gelip geçti ki o anılmaya değer bir şey bile değildi?!” (Kur’ân-ı Kerim, Dehr, 1. Ayet)

Gurur, kibir, hırs, zulüm…. gibi vahşiyatı çağrıştıran cahiliye huylarını dizginleyemeyen insanoğlunun maddî kazancı bu dünyadan gözünün çukurunu dolduracağı bir karış topraktır. Başkası da değildir. Ancak duymak ve bilmenin değersiz olduğu, sosyal hayatın ahtapotlaştığı bir çağda yaşıyoruz.  Öyle ki bir mecliste doğru ve yanlış mefaat için beraberce saf tutabilir, Dorian Gray’i aratmayacak şeytânî hallerimizle hayatımız blumia nevrozuna düşmüş durumdadır. Bu sıkıntı her kesim için geçerlidir. Yaz/çiz/söyle boşuna gibi oldu. Mesela; Michael Moore’un hazırladığı THE CORPORATİON-Şirket (2003) belgeselindeki sözleri bu durumu çok iyi açıklıyor:

“Bu anlattıklarımızın çok ironik olduğunu düşünmüşümdür” yani tüm bunları yapabiliyorum ve yine neredeyim? Görsel medyadayım. Büyük şirketlerin sahipleri olduğu stüdyolar tarafından yayınlanıyorum. Şimdi ben, temsil ettikleri her şeye karşıyken beni neden yayınlıyorlar?

Ve ben onların parasıyla onların inandıklarına karşı çıkıyorum. Tamam mı? Evet çünkü onlar hiç bir şeye inanmazlar. Beni yayınlarlar çünkü bilirler ki benim filmimi veya TV gösterimi izlemek isteyen milyonlarca insan var ve böylece para kazanacaklar. Ve ben de düşüncelerimi ortaya koyabiliyorum çünkü kamuoyunun kapitalizmdeki bu inanılmaz kusur boyunca sürüyorum açgözlülük kusuru. Anlatıldığı gibi zengin adam sana ipi satar onu asacağın ipi eğer bundan para kazanacağını düşünürse evet ben ipim.

Umarım. İpin bir kısmı. Ve yine inanırlar ki insanlar beni izlediğinde “veya belki bu filmi veya herneyse izlediğinde” sanırlar ki yani evet yani bilirsiniz bunu izlerler ve bir şey yapmazlar çünkü onların beynini uyuşturup onları aptallaştırmada öyle başarılı olmuşuzdur ki “yani hiç etkilenmeyeceklerdir…” “İnsanlar divanlarından kalkmayacaklar” ve gidip politik bir şey yapmayacaklardır. Buna inanıyorlar. Ben aksine inanıyorum. İnanıyorum ki bir kaç insan bu sinemadan çıkacak veya divanından kalkacak gidip bir şeyler yapacak bu dünyayı tekrar elimize geçirmek için herhangi bir şey.

Hulasa; insanları yönlendirmede kullanılan kuvvetlerin varlığı bilinci hepimizde oluşmuştur. Bu etkenlerin en yücesi ise “iletişim ve medya” dır.  Öyle ki bazıları tarafından “Deccal” diye anılması boşuna değildir. Bahsedilenlerin özyapılarında “kazancın her türü mubahtır” mantığı ile hareket ettiklerini de düşünürsek, insanlık kaybeden konumunda kalacak gibi görünüyor.  Bu hususa devlet yönetimleri mantığı da dahil olmuştur…………….

 “Ericksoncu Psikoterapi, Temel Yapılar I” isimli dört ciltlik eserin birinci kitabından bazı şeyleri sizlerle paylaşarak sözü burada bırakmak istiyorum. Alıntılarda bazı hususları daha iyi anlamakta zorlanmayacağınızı umarım.

İhramcızâde İsmail Hakkı

****************

TRANSSIZ HİPNOTERAPİ

Paul Watzlawick

Psikoterapiyle ilgili tezim, psikoterapinin birçok yönünün belirsiz, tartışmalı ve çelişkili olduğudur. Özellikle de psikote­rapinin asıl aracının -dilinyeterli derecede anlaşılmadığını düşünüyorum.

Bu kısımda dilin bu özelliklerinin kendi içinde terapötik olarak adlandırabileceğini, sadece içeriği değil, yapısı dolayısıy­la da kişide davranış değişikliği sağlayabileceğini göstermek istiyorum. Dilin bu özellikleri hipnozda uzun bir süre kullanı­lırken garip bir şekilde psikoterapide çok az ilgi görmüştür.

Bu konuda detaya girmeden önce bahsedeceğim hiçbir konunun insan davranışıyla ilgili ilkel; etkileşimsel ve sistemik görüşün temellerini görmezden gelen bir bakış açısını (insan­ların soyutlanmış bireyler olarak yaşadığını ve bu yüzden tek hücreliler gibi davranılabileceğini öngören geleneksel görüşü) ima etmediğimi vurgulamak istiyorum. Herkesin bildiği gibi bu temeller, geleneksel terapi okullarından farklı olarak dilin bir açıklama, yüzleşme, yorumlama ve dolaylı olarak çoğu zaman iç görü yapma aracı olduğu görüşü üzerinedir.

Fakat dil çok daha büyük bir potansiyele sahiptir. Mesela 13. yüzyılda İmparator II. Frederick tarafından gerçekleştirilen deneyi göz önüne alalım. Bu deneyi imparatorun tarihçisi Fra Salimbene di Parma rapor etmiştir, imparator, doğumdan itibaren insan diliyle hiç tanışmamış, hayattan soyutlanmış bebeklerin aynı anda Yunanca, Latince ve İbranice konuşmaya başlayıp başlamayacağını merale etmiş ve bunun üzerine bu deneyi gerçekleştirmiştir. Maalesef, deneklerin hepsi ölmüş­lerdir.Yedi yüzyıl sonra Rene Spitz (1945, s. 53-74) denekle­rin ölümüyle sonuçlanan bu deneyin açıklamasını hastanecilik ve marasmus (son derecede zayıflık; bedenen kuvvetten düşme; marazm) üzerine yaptığı çalışmalarla elde etmiştir.

Dilin insanları etkileyebilmesi konusu tabii ki daha uzun bir süreden beri çalışma konusudur. Bu konu en az M.Ö. 5. yüzyılda yani retorik bilimi insanları ikna etme (yani gerçekli­ğe bakışlarını değiştirme) yolu olarak Yunan filozoflar tara­fından ortaya atıldığından beri çalışma konusudur.

Tüm bu bahsettiklerim “Transsız Hipnoterapi” başlığı al­tında açıklamaya çalıştığım konu, dilin bu yönde kullanımıyla ilgilidir. Genel anlamda attığım bu başlık dilbilimsel yapılarla veya Wittgenstein’ın da dediği gibi dil oyunlarıyla ilgilidir. Bu dil oyunları, öncesinde herhangi bir hipnotik endüksiyon ol­mamasına rağmen gerçekten inanılmaz bir etkiye sahiptirler. Milton Erickson özellikle uzmanlık hayatının ikinci yarısında bu gibi yapıları gittikçe artan bir sıklıkla kullanmıştır. Dilin bu yöndeki kullanımı Zihinsel Araştırmalar Enstitüsündeki çalışmalarımızda da önemli bir yer edinmiştir

Öyleyse transsız hipnoterapi, kökleri hipnozda olan (ya da en azından ağırlıklı olarak onda kullanılan) bu dil oyunlarını içeriyor demektir. Fakat daha fazlasını karşılayabilir ve daha geniş genel psikoterapi bağlamında uygulanabilir. Akla ilk ge­len teknik ve müdahalelerin listesi aşağıdaki gibi olabilir. Fa­kat bu listenin tüm teknikleri içerdiği düşünülmemelidir:

 

  1. Hastanın “dilini” öğrenmek ve bu dili kullanmak;
  2. “Olumsuz” ifadelerden ve genelde olumsuz yapılardan ka­çınmak;
  3. Kelime oyunları, özetlemeler, dolaylamalar vb.;
  4. Erken önlem alma;
  5. Çözümlenmemiş kalıntılar;
  6. (Hastanın) direncinden faydalanmak (hatta daha sonra yarar­lanmak için bu direncin ortaya çıkması için kasıtlı bir uğraş verilebilir.);
  7. Hikâye anlatma ve metafor tekniğinin çeşitlerini kullanmak;
  8. Kafa karıştırma tekniği;
  9. “En kötü fantezi” tekniği

 

Beyinsel asimetri teorisinin terminolojisini kullanan bir ki­şi yukarıda listelediğimiz bu müdahale şekillerinin hepsinin beynin “sağ tarafına yönelik” olduğunu düşünebilir. Fakat böyle bir fikir, beynin sağ tarafındaki fonksiyonlardan yarar­lanmak istendiği takdirde dikkate alınmalıdır. Ayrıca böyle bir fikrin dikkate alınması için uygulayıcı kişinin daha önce bah­settiğimiz psikoterapi dilini bırakmış olması gerekmektedir. Bu iki dil arasındaki fark ille olarak Galen (1974) tarafından şu şekilde ifade edilmiştir:

Senfoni orkestrası konserinde bulunma deneyimi kelimelerle ifade edilmez. Aynı şekilde “Demokrasi bilinçli katılımı ge­rektirir”sözünü de şekiller aracılığıyla ifade etmek hayli zor­dur.

……………….

KURGULAMA -MANİPULASYON

Bizler kendi kurgu veya gerçeklik dünyamızda mahkûmuzdur. Factum (İngilizce fact=gerçek) kelimesi jacere (üretmek, yapmak) kelimesinden türemiştir. Bu yüzden bu­lunmuş anlamını değil yapılmış anlamını taşır. İlle bakışta böylesine kurgusal bir dünyada var olmamız imkânsız gibi gö­rünmektedir. Fakat tıpkı zifiri karanlık bir odadan hiçbir şeye çarpmadan geçen insanlar gibi biz de sonunda somut sonuçla­ra ulaşırız.

Tüm bu bahsettiklerimiz yeni şeyler değildir. Alman filo­zof Hans Vaihinger (1924) doğal bilimlerin bile kurgusal ve hayali kavramlardan ve pratik sonuca ulaşıldığında saf dışı bı­rakılan unsurlardan yola çıkarak nasıl somut sonuçlara ulaştı­ğını anlatabilmek için sekiz yüz sayfalık bir açıklama yazmış­tır. Bu anlattıklarımıza örnek olarak geometride dairenin çok köşeli bir yüzeymiş gibi kabul edilmesini gösterebiliriz. Bu kurgu sayesinde doğrusal geometri dairenin herhangi bir ye­rindeki eğimine uygulanabilir. Böylece geometrici istediği so­nuçlara ulaşabilir. Bu sonuçlara ulaştıktan sonra da yararlanı­lan kurgu önemsizleşir. Vaihinger bu konuda birçok örnek vermiştir. Şimdi bahsedeceğimiz örnek biraz önceki örnekten daha önemli ve daha geneldir. Örneğimiz insanların özgür iradeye sahip olmasıyla ilgili kurgudur. Bu kurgunun varlığı ispat edilmemiştir ve ispat edilemez. Başka bir deyişle tüm in­sanlar sanki herkes özgürmüş gibi davranır ve dünyayı öyle görürler. Bunun sonucunda ise insan ilişkilerinde her zaman için sağlıklı bir sıralama ortaya çıkar. Vaihinger bu fikir etra­fında arayışını sürdürürken, hüküm verirken bu özgürlük kurgusunu baz alan yargıçların esasında özgürlük kurgusunu incelemediklerine dikkat çekmiştir. Kanunlar olmadan sosyal düzen olmayacağı için yargıçlar sanki bu kurgu gerçekten varmış gibi davranırlar. Sosyal düzeni sağlamak için de özgür­lük kurgusu icat edilmiştir.

Bu kurgulama süreci şu şekildedir: 1) Pratik çözüm gerek­tiren bir durum ortaya çıkar; 2) Kurgusal, “sanki öyleymiş gibi” bir varsayım yapılır; 3) Kurgusal varsayım somut bir gerçek­miş gibi duruma uyarlanır, böylece kurgusal olmayan, kullanı­labilir bir çözüm elde edilir; 4) Bu aşamadan sonra kurgu saf dışı bırakılabilir. Zaten somut bir çözüm yarattığı için artık bu kurguya ihtiyaç duyulmamaktadır. Bir yerde Vaihinger bu süreci kısaca şöyle özetlemiştir: Mantığa giden yol mantıksız­lıktan geçer.

Okul günlerimden hayali rakam i’nin (-1in karekökü) il­ginç özelliklerini hatırlıyorum. Bu matematiksel bir işlemdi. Rakamı karekökten çıkartmak için bu hayali rakam, hayali ra­kamın bu işleme uygulamanın mümkün olmadığı açıkça bel­liyken, sanki uyarlanabilirmiş gibi uyarlanırdı. Fakat isayısının sosyal bilimlerdeki dengi olan paradoksun felsefede ve (bize daha yakın olan) insan ilişkileri sahalarında sebep olduğu yı­kım ile ilgili kitaplar yazıldığında ne matematikçiler ne fizikçi­ler ne de mühendisler bu durumdan etkilendi. Onlar isayısı­nın kullanılabilir sonuçlar üretebilmek için çok önemli bir araç olduğu konusunda ısrar ettiler. Bugünkü fikir dünyasın­da da i sayısı gizemini koruyor ve i sayısının bu gizemini Avusturyalı romancı Robert Musil (1958) Genç Törless (Young Törless) isimli kitabında çok güzel bir şekilde ifade ediyor. Genç adam hayatında ilk defa bu hayali sayının neredeyse bü­yülü özellikleriyle karşılaşır ve şöyle der:

Nasıl anlatacağımı bilmiyorum. Şimdi şöyle düşün: Uzun­luk, ağırlık veya somut bir şeyleri ifade eden normal tam sayı­larla yani reel sayılarla bir hesaplama yapıyorsun. Sonuç ola­rak da reel (gerçek) sayılar buluyorsun. Fakat bu iki reel sayı­lar kümesi arasındaki bağ aslında var olmayan bir şeylerle ku­ruluyor. Bu sadece başlangıcında ve bitişinde kazıklarla yere çakılı olan bir köprüye benzemiyor mu? Yine de insan sanki köprü baştanbaşa kazıklarla yere çakılıymış gibi güvenle kar­şıya geçebiliyor. İşin bu kısmı yani ayrı yerlerde duran şeyle­rin bu şekilde yollarını bulması beni biraz sersemletiyor. Bu­nun nasıl olduğunu ancak Tanrı bilir. Bu gibi bir problemin altında yatan gücün, insana karşıya güvenli bir şekilde geçe­ceği konusunda bu kadar nüfuz etmesi bana çok gizemli geli­yor.(s. 106)

Bu ilginç işleme verilebilecek en eğlenceli ve en ikna edici örnek, mirasını paylaştırmak için oğullarını toplayan babayla ilgili doğuda anlatılan hikâyedir.

Hikâyede baba, 17 deveden oluşan mirasını paylaştırmak için evlatlarını toplar ve büyük oğluna mirasının 1/2′sini, ortanca oğluna 1/3′ünü ve küçük oğ­luna da 1/9′unu bırakır. Adam ölür ama evlatları bir türlü mi­rası babalarının dediği gibi paylaşamazlar. Aslında siz de uğ­raşsanız siz de işin içinden çıkamazsınız. Sonunda devesiyle bir molla çıkagelir. Evlatlar ondan yardım isterler. “Bundan kolay ne var” der molla ve devam eder:

“Benim devemi de ek­leyince on sekiz deve yapar. En büyük, sana 1/2′sini vereceksek bu dokuz deve eder. Ortanca oğlan, 1/3 altı deve eder. Senin hakkın altı devedir. Küçük oğlan, 1/9 da iki deve eder. Dışarı­da bir deve kalıyor bu da benim devem.” Sözünü bitirince molla, devesine biner ve yoluna devam eder.

Muhtemelen “kurgu teknolojisi”nin ve terapötik bir araç ola­rak hikâye anlatmanın faydasını göstermek için daha iyi ör­nekler bulmak hayli zor olurdu.

Bunlarla beraber henüz tüm bu zekice fikirlerle nereye va­racağımızdan bahsetmedim. Cevap şudur; bu fikirler hipnoza yeni bir ışık tutmaktadır. Genellikle hipnozun verilen bir du­rumla ilgili kişinin görüşüne gerçeküstü ve mantık dışı geçici bir unsur katarak gerçekleştirildiği düşünülür (bu noktada hi­potezler yumuşak yapılarından çıkıp kabuklaşmaya başlarlar). Biraz önce sıraladığımız fikirlerin ışığında diyebiliriz ki bu bir kuraldır ve bizim gerçeklik deneyimimizle ilgili olduğu müd­detçe bir tür istisna değildir. Başka bir deyişle sürekli öyleymiş gibi yaptığımız hileli (bu terimin alakalı olduğu kandırmacalı ve samimiyetsiz anlamlarını taşıdığı anlaşılmadığı sürece) bir dünyada yaşıyoruz.Sadece hipnoterapi değil genel anlamda terapi de öyleymiş gibi kandırmacasının birini daha az acı ve­ren diğeriyle değiştirme teşebbüsü içindedir.Yeniden şekillen­dirmeişleminin özü budur. Cloe Madanes hastalarına hayatla­rındaki şeyler sanki zannettikleri gibi değilmiş de düzgün gi­diyormuş gibi davranmalarını söylerken hayatlarımızın “sanki öyleymiş”gibi farz etmeye dayalı yönünden yararlanmaktadır. Kendi tecrübelerime göre Madanes bazı terapistler tarafından “sahte manipülasyonlar” yaptığı gerekçesiyle de eleştirilere maruz kalmaktadır. Bu terapistlerin kurgusu sadece nihai ger­çekliğin kişiyi iyileştirdiği düşüncesidir.

Hatta hepimizin her zaman için trans halinde olduğumuzu söyleyecek kadar bile ileri gidebilirim. Tıpkı Calderon de la Barca’nın oyunlarından birisinde ustaca gösterdiği gibi hayat rüyadır, rüya hayattır. Başka bir deyişle Hint felsefesindeki gibi maya dünyasında yani görüntülerden oluşan bir dünyada yaşamaktayız.

Hayatlarımızın sanki öyleymiş gibi farz etmeye dayalı do­ğası, kendi kendini besleyen tahmin mekanizmalarından başka hiçbir yerde daha açık bir şekilde görülemez. Bu tahmin me­kanizmalarının klinik önemini daha yeni yeni anlamaya başla­dık. Bir şey öyleymiş gibi davranarak bir gerçekliğe dönüş­türme kurgusu yaratılır veya bu kurgu kendi gerçekliğini ken­disi yaratır. Gerçeklik anlayışımızın temel ilkeleri de böylece ters düz olmuş olur. Hayali etki somut sebebi ortaya çıkarır; gelecek şu anı belirler; olayın tahmin edilmesi, tahmin edile­nin gerçekleşen olay olmasını sağlar. Kendi kendisini besleyen tahminlerin sahip olduğu zihin dağıtma potansiyeli, Gordon Allport’un (1964) anlattığı şu olayda açıkça görülmektedir:

Avusturya’da yerel bir hastanede bir adam ölüm döşeğin­de yatmaktadır. Doktorlar adama açıkça hastalığını teşhis edemediklerini fakat edebilmiş olsalardı muhtemelen hastalığı tedavi edebileceklerini söylerler. Birkaç gün sonra hastaneye ünlü bir doktorun geleceğini ve belki hastalığı teşhis edebile­ceğini ifade ederler.

Birkaç gün içinde beklenen doktor gelir ve hastaneyi do­laşmaya başlar. Ölüm döşeğindeki hastanın yanına geldiğinde hastaya bakar ve “MORİBUNDUS” diye mırıldar, sonra hastane­deki turuna devam eder.

Birkaç yıl sonra ölüm döşeğindeki o hasta doktoru arar ve şöyle der: “Teşhisiniz için teşekkür etmeyi istiyorum. Hasta­lığımı teşhis edebilirseniz iyileşeceğimi söylemişlerdi. Bu yüz­den “moribundus” dediğiniz andan itibaren iyileşeceğimi bi­liyordum.(sh. 7)

[ (sh.19-31)]

ÖNVARSAYIM VE TEPKİ KÖRÜ YAPMAK

(Günümüzde haber kanalları bu hususta uzmanlaştılar)

Teknik tanımlarda göz ardı edilen bir nokta da tekniğin temelindeki önvarsayımlar dır. Önvarsayım derken bir insanın dünyayı değerlendirirken ve algılarken standart olarak kabul ettiği, doğru saydığı inançları-varsayımları-eğilimleri (bilinçli veya değil) kastediyorum. Nasıl ki renkli bir camdan dünyaya baktığınızda kimi şeyler filtrelenir ve farklı görünür ise ön ko­şullanmalar da yaşadığımız deneyimleri bu şekilde etkiler. Ön koşullanmalar, önyargılarımıza uyan algısal ve bilişsel dene­yimlerimizi öne çıkarırken uymayanları bozar veya yok eder. Erickson bu noktayı bir grup öğrenciye konferans verirken şöyle açıklamıştır:

Tıp öğrencilerine ders verirken onlara alanları dışında okumalar yapmaları gerektiğini söyleyip bir kitaplığa yönlen­dirirdim. Onlara kitaplığı işaret edip orada “İnsanların Taraf­lılığı” üzerine bir kitap olduğunu söylerdim ve birinden gidip bu kitabı bulmasını isterdim. Bu öğrenciye aradığı kitabın üzerinde açık bir şekilde “İnsan Taraflılığı başlığının yer aldı­ğını ve kitabın parlak kırmızı renkte, kalın bir kapağı” oldu­ğunu söylerdim. Daha sonra kitabı bulması için onun kitaplı­ğa gitmesine izin verirdim ve sınıf da onu izlerdi. Bu sırada gözleri iyi olan bazı öğrenciler kitabın kitaplıktaki yerini fark eder ve arkadaşlarının kitabı nasıl da fark etmeden geçtiğini hayretle görürlerdi. Öğrenci, parlak kırmızı kapaklı, İnsan Taraflılığı başlıklı kitabı bulacağını umarak tekrar tekrar ki­taplığı aradıktan sonra ona: “Kitaplığın sol üst köşesinden başla ve kitapların isimlerini kırmızı kaplı İnsan Taraflılığı’ isimli kitabı bulana kadar oku.” derdim. Öğrencim, İnsan Ta­raflılığı da dâhil olmak üzere tüm başlıkları tek tek okurdu. Aradığı kitabın ismini okuduğunu fark etmeden diğer kitaba geçer ve tek tek her kitabın ismini iki kez okurdu. Daha sonra sınıftan başka bir öğrenciyi kaldırır, “’İnsan Taraflılığı’ isimli mavi kapaklı kitabı bul, kitap mavi” derdim. O da hemen bu­lurdu. Diğer öğrenci ise kafasında parlak kırmızı kapaklı, ‘İn­san Taraflılığı’ isimli bir kitap kriterini taşıdığı için bu kitabı bulamazdı. Bu sebeple başlığın İnsan Taraflılığı olması ye­terli değildir. Başlık, sadece aradığı özelliklerden birisidir. Bu yanılgıya hepimiz her zaman düşeriz. Bu yüzden de bazı şey­lere kör ve sağır kalır, onları hissedemeyiz, koklayanlayız, ta­danlayız ve hareketlerini fark etmeyiz. Bu da yaşamın bir par­çasıdır. Yaşamımızda belli şeyleri seçeriz ve geri kalana kayıt­sız kalırız.(Gordon 8c Anderson, 1981, s. 183)

Erickson’un bu açıklamasının önemi şudur; (Erickson’un talimatıyla oluşturulan) görmesi gereken şeylere dair önceden belirlenmiş tasvirlere (algısal şablonlar) sahip olmak, öğrenci­yi algısal şablonları göremeyen bir “tepki körü”haline getirdi. Onun için sadece başlığı bulmak yeterli olmamıştır; bu yüz­den istediği kitabın başlığını okuduğunun bile farkına var­mamıştır. Muhakkak herkes kendi hayatından buna benzer bir örnek bulabilir. Her birimizin dünyaya bakışını etkileyen, de­neyimlerimizi zora sokan, aslında mavi olan bir kitabı kırmızı diye aramakta olduğu gibi birçok önvarsayımı vardır.

Bir insanın içsel tepkileri ve gösterdiği davranışlar önvarsayımlar tarafından fazlasıyla etkilenmektedir. Her şeyin eşit ol­duğu bir durumda farklı önvarsayımlara sahip iki insan, aynı konu hakkında farklı tepkiler vereceklerdir. Bizim buradaki amacımız Erickson’un psikoterapiye yaklaşımının doğasını an­lamak olduğu için ve önvarsayımlar tebliğin etkinliğini etki­lediği için Erickson’un yaklaşımlarını oluştururken bilişsel ve algısal filtre olarak (belki de bilinçsizce) gördüğü önvarsayımları belirlememiz önemlidir. Bu önvarsayımlardan özellikle beşi çok önemlidir:

 [ (sh.19-31)]

DEĞİŞTİRİLEMEYENLERDEN OLMAK

Erickson’un insan doğası, terapötik ilişkiler ve değişimin doğasıyla ilgili görüşleri göz önünde bulundurulunca birçok insanın onun herkesi başarılı bir şekilde tedavi edebileceğine inandığını söylemek şaşırtıcı olmayacaktır. Bu yüzden bana bir seferinde terapist ne yaparsa yapsın asla değişmeyen bazı kişiler olduğunu söylediğinde bir hayli şaşırmıştım.Söyledik­lerine ve daha sonrasında Erickson’un bazı kişileri kabul et­mediğini, geri yolladığını ve onlara gelmemelerini söylediğini fark ettiğimde onun kendi sınırlarını bildiğine inanmakta zor­luk çekmiştim. Fakat bununla beraber yine de herkesin uygun yaklaşım bulunduktan sonra değişebileceğini zannediyordum.

Tesadüfi bir olay benim bu inançlarımı değiştirdi. Başka bir terapist bir bayan hastasını bana yönlendirmişti. Terapistle bir diyalogum olmamıştı, bana yönlendirildiğini bu bayan söylüyordu. İlk seansta beni görmek için onca yolu geldiğini görmek beni çok etkilemişti. Ayrıca değişmeyi ne kadar çok istediğini anlatması da beni etkilemişti. Fakat daha sonra gör­düm ki her konuda olumsuz fikirleri vardı ve konuşmak için çok zor fırsat buluyordum. Daha önce bir sürü terapiste git­mişti fakat hiçbirisi ona yardım edememişti. Başka terapist­lerden yardım istemiş, beni konuşturmayan, olumsuz bakış açısına sahip hastaları daha önce görmüştüm. Fakat hiçbir hastamda bu özelliklerin hepsinin de yoğun bir şekilde buluş­tuğunu görmemiştim. Bu bayan acaba Erickson’un beni uyarmaya çalıştığı değiştirilemeyen kişilerden miydi? Bayan sadece bir kere daha geldi ve hiçbir açıklamada bulunmadan tedaviyi bıraktı.

En sonunda bu bayanı bana yönlendiren terapiste ulaştım o da bana bu bayana kendisini Richard Bandler’in yönlendir­diğini söyledi. Bandler bu bayanın daha önce Erickson’dan yardım talep ettiğini fakat Erickson’un bunu kabul etmediğini aktardı. Erickson onu tedavi edilemezler grubundan saymıştı.

Erickson, terapötik değişimin terapist ve hasta arasındaki bir ilişki içerisinde yer aldığını biliyordu. Hastamın etkileşim anlayışı aramızda işbirliği oluşturacak bir ilişkiye izin vermi­yordu. Bununla beraber bazı insanların problemlerinden vaz­geçmek istemediklerini de biliyordu. Erickson bana, kilo ver­mek için kendisine başvuran aşırı şişman bir adamdan bah­setmişti (kişisel iletişim, 1977). Fakat adam Erickson’dan gün­lük olarak tükettiği ekmek miktarına ve tedaviye gelirken ya­nında getirdiği bir çanta dolusu yiyeceğe karışmamasını iste­mişti. Özetleyecek olursak Erickson o gün o adamı ofisinden yollamış ve yardım talebini de reddetmişti. Bunun yanında Erickson bir seferinde sürekli kötü şakalar yapan, susmak bil­meyen bir hastasına uyguladığı tedaviden bahsetmişti. Tedavi aylarca başarılı bir şekilde devam etmişti fakat hasta bir anda sebepsiz yere eski davranışına geri dönmüş ve bu konuda çok kaygısız görünmüştü. Bunun üzerine Erickson bile kaybını kabul etmiş ve bunu hastanın şiddetli bir patolojik rahatsızlığı olmamasına rağmen “Başarısızlıkla Sonuçlanan Başarılı Hipnoterapi” olarak açıklamıştı. (Rossi, 1980, 4. Cilt, s. 139-143)

[ (sh.122-123)]

DAHA KÖTÜ BİR ALTERNATİF SUNMAK

Bu müdahale şeklinde semptomun bazı detayları uygunsuz hale getirilir ve hastadan semptomu devam ettirmesi istenerek semptom bozulur. Bu yönüyle bu müdahale şekli çelişkili formül oluşturma yönteminin özel bir versiyonu olarak kabul edilebilir. Örneğin Erickson uykusuzluktan şikâyet eden bir adamı tedavi etmişti (Zeig, 1980, s. 193).

Erickson bu adam­dan ne kadar saçma veya absürt olursa olsun verilen her tavsi­yeye uyacağına dair söz aldı. Daha sonra adama uykusuzluk çektiği zamanlarda yataktan kalkmasını ve yerleri fırçalamasını söyledi. Adamın uykusuzluk problemi aynı zamanda sona er­di.  

Benzer şekilde endişelendiği zamanlarda parmak emme alışkanlığı geliştiren bir çocuğa da Erickson parmak emmek­ten aldığı tatmini yaşamak için devam etmesini söyledi. Ayrı­ca çocuktan parmaklarını daha demokratik bir şekilde emme­sini ısrarla istedi. Yani çocuktan sadece sol baş parmağını de­ğil tüm parmaklarını emmesini istedi. Bunun yanı sıra çocuğa parmaklarını rast gele değil her parmağına eşit zaman ayırarak sistematik bir şekilde emmesini söylemişti.

Bir seferinde de Erickson çok sigara içen kadın hastasını (Zeig, 1980, s. 185) canının istediği kadar çok sigara içmesi konusunda teşvik et­miş fakat sigaraları tavan arasına kibritleri ise bodruma koy­masını istemiştir. Erickson’daıı örnek verdiğimiz bu vakaların her birinde hastalarla üzerinde anlaşılan formül o kadar sıkıcı hale gelmiştir ki alışkanlık veya semptom tümüyle ortadan kaldırılmıştır.

Bu tip müdahaleler yeme veya uyku bozulduğu gibi hasta­nın sağlığına zararlı semptomların acilen çözümlenmesi için özellikle faydalıdır. Terapistin yönlendirmesine karşı çıkmayıp bunları uygulayan ve bu yüzden durumdan açıkça şikâyetçi olan hastalarda bu müdahaleler çok daha etkili olmaktadır. Tabii böyle müdahalelerin uygulanmasında samimi ve uyum­lu olan terapistler muhakkak ki en çok etkiyi sağlamayı başa­racaklardır. Bu tip müdahalelerde hastanın yapılan yönlen­dirmeleri umursamaması ihtimalini ortadan kaldırmak için yaptığınız yönlendirmeleri en azından mantıklı görünen bir temele oturtun. Elbette bu teknik karşı koyan ve söylenenlere direnen hastalarda çok az etkilidir.

(Ölümü gösterip sıtmaya razı etmek.)

[ (sh.148-149)]

İTAAT Mİ? /KANDIRILMA MI ?/ İKNA MI?

Diğer uzman öğreticiler gibi Zen ustaları da metaforlardan ve anekdotlardan yararlanırlar. Aşağıdaki konunun başlığı, “İtaat”tir:

Bankei Ustanın konuşmaları sadece Zen öğrencileri tara­fından değil her mezhepten ve her zümreden insan tarafından dinlenirdi. Usta hiçbir zaman Kutsal Kitaplardan alıntı yap­maz veya skolastik incelemelerin etkisi altında kalmazdı. Onun kullandığı kelimeler kalbinden gelir ve dinleyicilerinin kalbine aktarılırdı.

Fakat ustanın geniş dinleyici kitlesi Nişiren mezhebinden bir rahibi rahatsız ediyordu; çünkü kendi taraftarları Zen ile ilgili şeyler öğrenmek için kendisini terk etmişti. Bankei ile tartışmaya kararlı bir şekilde bencil Nişiren rahip, tapınağa geldi.

“Hey! Zen hocası!” diye seslendi. “Bir dakika! Sana saygı duyan herkes dediklerine itaat edecektir. Ama benim gibi bir adam sana saygı duymuyor. Benim sana itaat etmemi de sağ­layabilir misin?”

Bankei: “Yanıma gel. Sana bunu nasıl yapacağımı göstere­ceğim.”

Rahip gururlu bir yürüyüşle kalabalığı yararak Bankei’in yanına gitti.

Bankei gülümsedi ve şöyle dedi: “Sol tarafıma gel.”

Rahip Bankei’in söylediklerine itaat etti.

“Hayır” dedi Bankei, “sağ tarafıma geçersen daha rahat konuşuruz. Bu tarafa geç.”

Rahip gururlu bir şekilde sağ tarafa geçti.

“Gördün mü” dedi Bankei, “bana itaat ediyorsun ve bence sen gayet kibar bir insansın. Şimdi otur ve dinle.” (Reps, tarihsiz, s. 8-9)

[ (sh.338-339)]

NEYİ, NASIL GÖRÜYORSUN?

direnme illüzyonugercek

ÇÖZÜM TUZAĞINA DÜŞÜRME İLLÜZYONU

Bir aile grubuyla veya bir karı kocayla veya bir anne ve oğulla mülakat yaparken yaptığım belli şeyler vardır.

İnsanlar ben­den yardım almak için gelirler fakat bir yandan da sahip ol­dukları eğilimlerin doğrulanmasını ve yüzlerinin aklanmasını isterler.

Ben buna dikkat ederim ve onlarla benim kendileri­nin tarafında olduğumu düşündürecek bir lisanla konuşurum. Sonra asıl konudan ayrı başka bir konuya geçerim. Bu konu onların kabul edebileceği bir konu olur. Fakat bu durum onları nasıl bir beklenti içinde olmaları gerektiği konusunda kararsız bırakmaktadır. Benim konu dışı konuşmamı etmek zorundadırlar; konuşulan konu tamamen doğruluğu olan bir konudur fakat benden bunu yapmamı beklememiş­lerdir. Bununla beraber beklentiler konusunda kararsız kal­mak da rahatsız edici bir durumdur. Temelini atma noktasına getirdiğim asıl konuyla ilgili bir çözüm isterler. Çözüm iste­dikleri için de söylediklerimi kabul etmeye daha meyillidirler. Kararlı bir duruma gelmek için çok istekli olurlar. Eğer yön­lendirmenizi hemen verirseniz konuyu bu yönlendirmeyle ele alabilirler. Fakat eğer konu dışına çıkarsanız asıl konuya geri döneceğinizi umarlar ve sizin sağlayacağınız kararlı bir duru­mu hoşnutlukla karşılarlar. (Haley, 1973, s. 206)

[ (sh.340-341)]

Kaynak:
Ericksoncu Psikoterapi, Temel Yapılar I,
Editör: Jeffrey K. ZEIG, Ph.D.
Özgün Adı: Ericksonian Psychotherapy, Volüme I: Structures,
trc: Hayrünnisa Sayı KELPETİN, İstanbul-2008

A MAN FOR ALL SEASONS / Her Devrin Adamı (1966) Film


[Thomas More,  seni rahmetle anıyoruz.
Üç kuruşluk dünyaya kendini satmadın]

Yönetmen: Fred Zinnemann

Ülke: İngiltere

Tür:Biyografi | Dram

Vizyon Tarihi:10 Kasım 1969 (Türkiye)

Süre:120 dakika

Dil:İngilizce, Latin, İspanyolca, Fransızca

Senaryo:Robert Bolt | Robert Bolt

Müzik:Georges Delerue

Görüntü Yönetmeni:Ted Moore

Yapımcılar:William N. Graf | Fred Zinnemann

Oyuncular:  Paul Scofield, Wendy Hiller, Leo McKern, Robert Shaw, Orson Welles, Susannah York, Nigel Davenport, John Hurt, Corin Redgrave, Colin Blakely, Cyril Luckham, Jack Gwillim, Thomas Heathcote, Yootha Joyce, Anthony Nicholls, John Nettleton, Eira Heath, Molly Urquhart, Paul Hardwick, Michael Latimer, Philip Brack, Martin Boddey, Eric Mason, Matt Zimmerman, Vanessa Redgrave, Raymond Adamson, Trevor Baxter, Sylvia Bidmead, Jack Bligh, Bridget Brice, Jan Carey, Gladys Dawson, Edwin Finn, Laura Graham, Raymond Graham, Gay Hamilton, Fiona Hartford, Drewe Henley, Walter Horsbrugh, Ross Hutchinson, Donald Layne-Smith, Graham Leaman, Patrick Marley, Julie Martin, Robert Mill, Robert Morris, Arnold Peters, Christine Pollon, Arnold Ridley, Iain Sinclair, Nick Tate, Michael Wade, Gina Warwick

Özet

Film 8 dalda oskara aday gösterilip bunun altısını almıştır. Çekildiği 1966 yılı ve de günümüz itibariyle tartışmasız bir başyapıttır.

Filmde İngiltere kralı 8. Henry ile Thomas More’un başta dinde reform olmak üzere bazı konularda ihtilafa düşmelere ana konuyu oluşturuyor. Şansölye wolsey’in ölümünün ardından onun yerine gelen Thomas More, zamanının en önemli düşünürlerinden biridir. Ayrıca kralı da çocukluğundan beri düşünceleriyle etkilemiştir. Kral onu çok sever ama bir konuda ihtilafa düşeceklerdir, o da kralın Katolik inancını reddetmesi ve yeni bir din ortaya çıkarmasıdır. Bildiğiniz üzere bu kral 8. Henry, karıya kıza düşkün bir adamdır. Bunun ilk evliliği Aragonlu Catherine iledir ki kendisi İspanyol sarayından gelmiş olup koyu bir katoliktir. Ama kral gönlünü bir gün Anne Boleyn’e kaptırır, bazı bahaneler uydurarak ilk evliliğini iptal etmek ister ama hem ispanya kralı hem de papa bu duruma karşı çıkar. Zaten geçmişte papa bu herif için bazı tavizler vermişti (ilk karısı, ölen abisinin hanımıydı, papa yasak olan bu evliliği onaylamıştı). Bu evliliği  Katolik kilisesi inançları yasaklıyor o zaman bende yeni bir din kurayım diyen kral Henry’ye başta Thomas More olmak üzere herkes karşı çıkar ama nafile, kral kafayı boleyn kızıyla bozmuştur.

Kral kendi kafasından uydurduğu kuralları bir din haline getirmiş ve anglikanizmi çıkarmıştır. Thomas Cranmer isimli devlet adamının da sayesinde yeni din ülkede hızlıca yayılmış ve Katolik inanışını benimseyenler krala karşı gelmek suçundan idam ettirilmiştir. Şu an dünyada angkilanizmi benimseyen ülkeler arasında birleşik krallığa ait ülkeler ve Amerika yer almaktadır (Amerika’da nüfusun neredeyse yarısının Protestan olduğu düşünülmekte). Tabi bu arada papa da İngiltere yi kutsal ittifaktan atmış ve Fransa ile İspanyayı sürekli İngiltere’ye karşı kışkırtmıştır. Gerçi baya bir sonra başka bir papa aforozu kaldırıp barışı sağlayacaktır.

Kral sadece evlenebilmek uğruna yeni bir din ortaya atmış ve bu dinde şuan en güçlülerin devletlerinde yaşanmakta. Bu İngiltere’nin dini masonlara çok uygun o yüzden onlar çıkarmış diyenler var, şimdi tamam din masonlara çok uygun niye, hiç bir ibadet yapmana gerek yok ayrıca bu dinde muhafazakar olan ile olmayan arasında da fazla bir fark yok, doğru düzgün kilise inanışları olduğu da söylenemez ama olayın masonlarla alakası olduğunu düşünmüyorum. Biraz evlenebilmek, biraz papanın himayesinden kurtulabilmek, biraz da milli bir din yapabilmek için verilen mücadelelerin sonucudur bu din.

Kralın tüm Katolik dünyasını karşısına almasına sebep olan Anne Boleyn de krala erkek çocuk veremez ve akabinde o da idam ettirilir, kralın bundan sonra 4 evliliği, yüzlerce metresi olacaktır ama asla huzura kavuşamayacaktır. Ancak bu adamın Anne Boleyn’den olan kızı 1. Elizabeth İngiltere tarihinin en başarılı hükümdarı olacaktır, onun zamanında en parlak devirlerini yaşayıp dünyanın süper gücü olacaklardır. (İspanyollara ait altın dolu gemilerin soyulması da buna katkı sağlayacaktır). Kralın ilk evliliğinden olan çocuğu Mary, her ne kadar Elizabeth’ten önce tahta geçip tüm Katolik karşıtlarını yaktırsa da bu İngiltere’nin dinini değiştirmeyecektir. Elizabethle de birlikte Anglikanizm iyice ülkeye yayılır. Hatta hanedan değiştiğinde bile din değişmez. İngiltere’yi bir 10 dan fazla hanedan sırayla yönetmiş. Bunlardan biri de Tudors hanedanı idi. Tudorslardan 8. Henry ile 1. Elizabeth İngiltere’nin en popüler iki hükümdarı olabilmişler ve getirdikleri kurallar onlar öldükten sonra bile devam ediyor.

Filmde daha çok Thomas More’un kendi mücadelesini görüyoruz. O koyu bir katoliktir ve kralın yanlış yaptığını anlatmaya çalışmaktadır ama nafile, kralın yeni sürüm adamları onu hiç sevmemektedirler. Thomas More, onurlu bir adam olduğundan şansölye görevinden istifa edip kendi izbe mekanına çekilir ama kral onun gibi sadık bir adamın kendisine (yeni dine) inanmamasını kabullenemez, ona şu teklif yapılır canın mı yoksa yeni din mi? Thomas More da inancından taviz vermez ve idam ettirilir. Kralın ölümüne en çok üzüldüğü adam bu Thomas More’dur.

Kaynak:

http://johncazale.blogspot.com/2011/08/man-for-all-seasons.html

Filmden

KANUNLAR İYİYİDE KÖTÜYÜDE KORUMAK İÇİN VARDIR.

Tutuklat onu!

-Niçin?

-O tehlikeli biri!

-İftiracı bir casus!

-Kötü bir adam!

-Buna karşı bir kanun yok.

-Tanrı’nın var!

-O halde onu Tanrı tutuklar.

-Sen konuşurken gitti! Kanunları çiğnemediği sürece Şeytan da olsa gitmekte serbest.

-Demek Şeytan da kanunların korumasında!

-Evet, sence olmamalı mı?

Şeytanı yakalamak için kanunları mı çiğneyelim? Tabii. Ben olsam bu uğurda bütün kanunları çiğnerdim. Peki son kanun da çiğnenip Şeytan peşine düşünce kanunlar ortadan kalktığına göre nereye sığınırdın Roper?

Bu ülke baştan başa kanunlarla kuruldu. İlahi değil, insani kanunlar. Bunları çiğnersen  ki sen bunu yapacak adamsın  o zaman rüzgar bizi oradan oraya savururken ayakta durabileceğini mi sanıyorsun?

Evet. Kendi güvenliğim uğruna Şeytanı da kanunların korumasına alıyorum.

 

DOĞRULUK BEDEL ÖDEMEK MİDİR?

-Sir Thomas Paget görevinden ayrılıyor. Yerine ben geçeceğim. Divan Mühürdarlığına mı?

 Siz mi?

 Çok şaşırtıcı, değil mi?

 Aslında mantıklı olan buydu. Otur Rich. Törene, nezakete gerek yok  Majestelerinin de dediği gibi. Gördüğün gibi sana çok güveniyorum. Böyle bir şeyi asla bir başkasına söylemem. Nasıl bir şeyi bir başkasına söylersin?

 Dost meclisinde konuşulanları söylemem. Buna inanıyor musun?

-Evet, tabii ki.

-Aslında hayır. İnanıyorum. Doğruyu söyle Rich. Bu, bana ne teklif edildiğine bağlı. Bana yaranmak için böyle deme. Ama bu doğru. Bana ne teklif edildiğine bağlı. Açıkta bir memuriyet var. York Bölgesi Vergi Tahsildarlığı. Bu bana hediyeniz mi?

 Kesinlikle. Karşılığında ne yapmam gerekiyor?

 Karısını değiştirmek isteyen bir adam tanıyorum. Aslında bu önemsiz bir meseledir, ama söz konusu kişi  Lord Henry, bu adı taşıyan sekizinci hükümdarımız. Bu da demek oluyor ki, karısını değiştirmek istiyorsa değiştirecektir. Memurlar olarak bizim görevimiz de  bu olayın sebep olacağı tatsızlıkları asgariye indirmek. Tatsızlıkları asgariye indirmek bizim tek görevimizdir Rich. Sana zararsız bir uğraş gibi gelebilir, ama değildir. Biz memurları kimse sevmez Rich. Bizler sevilmeyiz. Sana teklif ettiğim York’taki memuriyeti kabul edeceğini düşünerek “biz” diyorum. Evet. Talihi dönmüş insanların canının sıkkın olması kötüye işarettir.

-Canım sıkkın değil.

-Öyle görünüyorsun. Yas tutuyorum. Ne de olsa masumiyetimi yitirdim. Masumiyetini yitireli çok oluyor. Yeni mi fark ettin?

 Dostun, yani şu andaki Basmabeyincimiz, işte o masum bir adam. İşin tuhafı, gerçekten de öyle. Evet, kesinlikle öyle. Maalesef  bu meselede masumiyeti ayağımıza dolanacak. Mesele şu: Boşanmadan karını değiştiremezsin. Papa izin vermeden de boşanamazsın. Bu anlamsız durumun sonucunda da bence biraz

-Tatsızlık mı çıkacak?

 

DOĞRULUK NEDİR?

Pekala Thomas, şu işi bana açıkla. Çünkü bana bu korkaklık gibi görünüyor! Açıklayayım. Bu reform değil, Kilise’ye karşı açılan bir savaş. Kralımız Papaya karşı savaş açtı, çünkü Papa

-Kraliçenin, onun karısı olmadığını söylemiyor.

-Karısı mı peki?

 Karısı mı?

 Söyleyeceklerimin aramızda kalacağına söz verir misin?

 Veririm. Kral, konuştuklarımızı ona söylemeni emretse bile mi?

 Sana verdiğim söze sadık kalırım. Peki Krala sadakat yeminine ne olacak?

 Bana tuzak kuruyorsun! Hayır, içinde bulunduğumuz devir böyle. Papaya karşı savaş açtık. Çünkü Papa bir prens, değil mi?

 Evet. Ayrıca Aziz Petrus’un soyundan, İsa ile tek bağımız. Sen buna inanıyorsun. Peki bir inanç uğruna her şeyini  hatta ülkene duyduğun saygıyı silip atmayı mı göze aldın?

 Çünkü asıl önemlisi buna inanıyor olmam, daha doğrusu, hayır  buna inanıyor olmam değil, buna “benim” inanıyor olmam.

-Bilmece gibi konuşuyorum galiba.

-Kesinlikle. Bu hukukçu ağzıyla niye bana hakaret ediyorsun?

 Çünkü korkuyorum. Sen hastasın. Burası İspanya değil. Burası İngiltere.

İnan bana  sessiz kalmak benim hukuki güvenliğimi sağlıyor. Ayrıca sessizliğim tam olmalı, sana da bir şey söylememeliyim. Kısacası bana güvenmiyorsun. Diyelim ki ben Başhakimim, Cromwell’im, Londra Kulesi’nin gardiyanıyım. Elini aldım  İncil’e ve kutsal haça bastım ve sordum  “kadın, kocan bu meseleler hakkında sana bir şey söyledi mi?

 Doğru cevap vermezsen ruhun alevlerde yanar, cevabın nedir?

” Söylemedi. Bu durum değişmemeli. Meg’e bir şey söyledin mi?

 Sana söylemediğim şeyi Meg’e söyler miyim?

 Sen Meg’i çok seversin. Bunu iyi bilirim. Meg’e bir şey söylemediysen  demek ki bu tehlikeli bir durum. Sanmıyorum. Hayır. Sessiz kaldığımı görünce  beni sessizliğimle kendi halime bırakacaklardır.

 

SUÇ ÜRETİMİ

Sir Thomas’ın hakimlik yaparken rüşvet aldığına dair kanıtım var. Ne?

 Lanet olsun! Cato’dan bu yana rüşvet almayan tek hakim o! Sorarım size, hangi Basmabeyincinin mal varlığı üç yılın sonunda  100 sterlin ve bir altın zincirden ibaret kalmış?

 Dediğiniz gibi bu yaygın bir şey  ama bir şey hem yaygın olup hem de suç teşkil edebilir. Bu suç da adamı Londra Kulesi’ne götürebilir. Buraya gel. Bu kadının adi Averil Machin. Leicester’dan geliyor.

-Bir davası varmış

-Mülk davasıydı. Kapa çeneni. 1528 Nisanında Halk Mahkemesinde mülk davası. Yanlış karar verilmişti! O da Sir Thomas’a başvurup kararı düzelttirmiş.

-Hayır efendim, öyle olmadı!

-Beye anlat. Hani hakime bir hediye vermiştin. Ona bir kupa verdim efendim. Leicester’da 100 şiline aldığım İtalyan gümüşünden bir kupa. Sir Thomas kupayı kabul etti mi?

 Evet efendim, etti. Kupayı kabul etmiş. Bunu teyit edebiliriz. Sen gidebilirsin.

-Benim fikrimce

-Git dedim!

-Tanığınız bu mu?

 -Hayır. Tuhaf bir rastlantı sonucu o kupa sonradan Bay Rich’in eline geçmiş. Nasıl?

-Onu bana verdi efendim.

-Sana mı verdi?

 Niye?

 Hediye olarak. Evet, sen onun dostuydun, değil mi?

 Thomas onu sana ne zaman verdi?

 Tam olarak hatırlayamıyorum. Peki onu ne yaptığını hatırlıyor musun?

 -Sattım.

-Nereye?

-Bir dükkana.

-Kupa hala dükkanda mı?

 Hayır. İzini kaybetmişler. Aman ne güzel. Bay Rich’in sözlerinden şüpheniz mi var?

 Nedense evet. İşte satış makbuzu. O davanın nisan ayında görüldüğünü söylemiştiniz. Bu makbuzun tarihi mayıs. Yani Thomas kupanın bir rüşvet olduğunu anlar anlamaz onu önüne çıkan ilk lağım çukuruna atmış. Sanırım gerçekler de bu yorumu destekleyecektir. Mühürdar, bu deliller yeterli değil. Henüz işin başındayız. Daha iyilerini de buluruz.

-Bu işe bulaşmak istemem.

-Başka seçeneğiniz yok. Ne dediniz?

 Kral, Sir Thomas davasıyla ilgilenmenizi özellikle istedi. Bana öyle bir şey söylemedi. Sahi mi?

 Bana söyledi. Bakın Cromwell  bütün bunların amacı nedir?

 Beni yakaladınız. Bu bir vicdan meselesi sanırım. Kral, Sir Thomas’ın evliliğini onaylamasını istiyor. Sir Thomas düğün törenine katılsa, bizi pek çok zahmetten kurtarabilir. Törene katılmayacaktır. Yerinizde olsam, onu ikna etmeye çalışırım. Yerinizde olsam, gerçekten çaba gösteririm. Cromwell, beni tehdit mi ediyorsunuz?

 Sevgili Norfolk, burası İspanya değil. Burası İngiltere.

 

TUZAK

Artık şu suçlamaları öğrensem.

-Suçlamaları mı?

 -Sanırım bana bazı suçlamalar yöneltilmiş. Suçlamadan ziyade, açıklığa kavuşturulması gereken belirsiz davranışlar. Bunu kayda geçir, olur mu Bay Rich?

 Suçlama falan yok. Kral sizden memnun değil. Çok üzüldüm. Farkında mısınız bilmem, şimdi bile Kilise’yle, üniversitelerle  Lordlar ve Avam Kamaralarıyla fikir birliğine varsanız  Majesteleri sizden hiçbir şerefi esirgemez. Majestelerinin cömertliğini bilirim. Pekala. Kralın aleyhine kehanetlerde bulunduğu için idam edilen  sözde “Kent’li Kutsal Bakire”yi duydunuz mu?

 -Evet, onunla tanışmıştım.

-Demek tanıştınız. Ama Majestelerini bu hain hakkında uyarmadınız. Nasıl oldu bu?

 Söylediklerinde bir hainlik yoktu. Siyasi konular hakkında konuşmadık. Ama kötü bir şöhreti vardı. Buna inanmamı mı bekliyorsunuz?

-Neyse ki tanıklarımız var.

-Ona bir mektup yazmışsınız. Evet. Ona bir mektup yazarak devlet işlerine karışmamasını tavsiye ettim. Bu mektubun bir kopyası bende. Tanıklarım da var.

-Çok ihtiyatlı davranmışsınız.

-Titiz çalışmayı severim. 1521 Haziran’ında Kral bir kitap yayımladı. İlahiyatla ilgili bir eser. Eserin adı, Yedi Ayinin Savunusu idi. Bu sayede Papa Hazretleri Krala “İmanın Savunucusu” unvanını verdi. Roma Piskoposu. Yoksa “Papa” demekte ısrarlı mısınız?

 Hayır. İsterseniz “Roma Piskoposu” olsun. Bu onun yetkisini değiştirmez. Teşekkürler. Hemen konuya girdiniz. Nedir bu yetki?

 Mesela İngiltere Kilisesi üzerinde  Roma Piskoposunun yetkisi tam olarak nedir?

 Mühürdar Bey, Kralın kitabında bunun açıkça ortaya konup  savunulduğunu göreceksiniz. Kralın adıyla yayımlanan kitap demek daha doğru olur.

-O kitabi siz yazdınız.

-Kesinlikle ben yazmadım. Sizin kaleminizden çıktı demedim. Kralın bana sorduğu hukukla ilgili bazı soruları  görevim gereği elimden geldiğince cevapladım. Onu yazmaya teşvik ettiniz. Bu kitap, başından sonuna Kralın kendi tasarısıydı. Kral öyle demiyor. Kral işin aslını biliyor. Ayrıca size her ne söylemiş olursa olsun  bu suçlamayı destekleyecek bir ifade vermeyecektir. Neden?

 Çünkü yemin ederek ifade verilir, o da yalan yere yemin etmez. Bunu bilmiyorsanız, onu henüz tanımıyorsunuz demektir. Sir Thomas More. Kralın  Kraliçe Anne ile evlenmesine ne diyorsunuz?

 Bana bir daha bunun sorulmayacağını sanmıştım. O halde yanılmışsınız. Bu suçlamalar  Bunlar ancak çocukları korkutur Mühürdar Bey, beni değil! O zaman bilesiniz, Kral sizi kendi adına  nankörlükle suçlamamı buyurdu! Ayrıca sizin kadar kötü niyetli bir kulu, hain bir uyruğu olmadığını da  size söylememi istedi. Demek  sonunda bana bu layık görüldü. Layık mı görüldü?

 Bunu siz kendiniz istediniz. Gidebilirsiniz. Şimdilik.

Konuşmamı daha sonra tamamlayacağım. Avam Kamarasının bu tasarıyı hızla kanunlaştıracağından şüphem yok. Zira tasarı, hem Kralın yeni unvanıyla, hem de Kraliçe Anne’le evliliğiyle ilgili. Her iki mesele de sadık bir uyruğu yakından ilgilendiriyor. Yalnız dikkat edin efendiler. Aramızda çok ihtiyatlı davranan Bazı hainler var  ki Kral buna artık müsamaha göstermeyecek. Ve onun sadık avcıları olan bizler, artık bu kurnaz tilkileri yuvalarından çıkarmalıyız.

 

HER İNSAN YALAN YERE YEMİN EDEMEZ

Kralın evliliğini onaylamak için  yemin etme zorunluluğu getiriliyor. Yemini etmemenin cezası ne?

 -Vatana ihanet.

-Yeminin mahiyeti ne?

 Sözcüklerin ne önemi var?

 Anlamını biliyoruz. Sözcükleri söyle. Yemin, sözcüklerden oluşur. Belki bu yemini edebiliriz. Nasıl?

 Eğer mümkünse, sen de yemin etmelisin. Olmaz! Bak Meg. Tanrı, melekleri ihtişamın tezahürü olarak yarattı. Hayvanları masumiyetleri için, bitkileri de basitlikleri için yarattı. Ama insanları, akıllarını kullanarak kendisine hizmet etsinler diye yarattı. Tanrı, kaçışı olmayan bir durum yaratarak bize acı çektiriyorsa  o zaman elimizden geldiğince ilkelerimize asılabiliriz. Ve evet Meg, o zaman tükürüğümüz yeterse savaşçılar gibi bağırabiliriz. Ama kendimizi böyle bir çıkmaza sokmak bizim değil, Tanrı’nın işidir. Bizim doğal vazifemiz kaçmaktır. Bu yemini edebileceksem, ederim.

 

ŞUÇ BULMAK KOLAYDIR

Oturun. Majestelerinin Divani tarafından görevlendirilen  Yedinci Komisyon, Sir Thomas More’u sorguya çekecektir. Söylemek istediğiniz bir şey var mi?

 Yok.

-Bu belgeyi gördünüz mü?

 -Pek çok kez. Vekalet Kanunu. Bunlar da yemin edenlerin isimleri.

-Dediğim gibi önceden görmüştüm.

-Siz de yemin eder misiniz?

 Hayır. Thomas, bize cevap ver  Açıkça cevap verin, Kraliçe Anne’in çocuklarını tahtın varisi olarak  kabul ediyor musunuz?

 Kralın parlamentodan geçen kararı böyle.

-Elbette kabul ederim.

-Buna yemin eder misiniz?

-Evet.

-O zaman niye kanun için yemin etmiyor?

 Çünkü kanunda bundan fazlası var. Doğru. Kanunun önsözünde dendiğine göre, Kralın Leydi Catherine’le olan  önceki evliliği yasadışıdır  çünkü o ağabeyinin dul eşidir ve Papanın bunu tasvip etme yetkisi yoktur. Karşı çıktığınız şey bu mu?

 Kınadığınız şey bu mu?

 Şüphe ettiğiniz şey bu mu?

 Başpiskoposun şahsında Majestelerine ve Divana hakaret ediyorsunuz! Hakaret etmiyorum. Bu yemini etmeyeceğim. Bunun nedenini de size söylemeyeceğim.

-O halde nedeni hıyanetle ilgili olmalı!

-”Olmalı” değil, olabilir. Bu makul bir varsayım! Hukuk varsayımdan fazlasına ihtiyaç duyar, hukuk gerçekleri arar. Elbette bu davayla ilgili yasal dayanaklarınızı bilemem  ama itirazınızın sebebini öğrenemezsem  ruhani dayanaklarınızı da ancak tahmin edebilirim. Eğer bunu tahmin etmeye razıysanız, itirazlarımı tahmin etmek de kolay olmalı. O halde kanuna itirazınız var. Bunu zaten biliyoruz Cromwell! Hayır, bilmiyorsunuz. Bazı itirazlarım olduğunu varsayabilirsiniz, ama tek bildiğiniz yemin etmeyeceğim. Bunun için de hukuken bana daha fazla bir şey yapamazsınız. Ama itirazlarım olduğunu varsaymakta haklı olsaydınız ve yine itirazlarımın  hıyanet olduğunu varsaymakta haklı olsaydınız  kanunlara göre boynum vurulurdu. Öyle mi?

 Tebrikler Sir Thomas. Epey zamandır bunu hazretlerine anlatmaya çalışıyordum. Her neyse! Ben alim değilim. Evlilik yasal mı değil mi bilemem  ama lanet olsun Thomas, şu isimlere baksana. Sen de benim yaptığımı yapıp cemaat ruhuyla bize katılsan olmaz mi?

 Peki öldüğümüzde, sen vicdanına uyduğun için cennete gittiğinde  bense vicdanıma uymadığım için cehenneme gittiğimde, cemaat ruhuyla bana katılır mısın?

 Yani isimleri burada bulunan bizler lanetlendik mi Sir Thomas?

 Başkalarının vicdanını görebileceğim bir pencere yok. Kimseyi yargılamam.

-Demek bu mesele tartışmaya açık.

-Elbette. Ama Krala sadakat göstermek zorunda olduğunuz tartışma götürmez. Mutlak bir şey, şüpheden ağır basmalı, hadi imzalayın. Kimileri dünya yuvarlak diyor, kimileri düz diyor. Tartışmaya açık bir mesele. Ama eğer düzse, Kralın buyruğuyla yuvarlak olur mu?

 Ya da eğer yuvarlaksa, Kralın buyruğuyla düz olur mu?

 Hayır, bunu imzalamayacağım. Demek Kralın buyruğundan çok kendi şüphenize değer veriyorsunuz.

-Kendi adıma şüphem yok.

-Neden şüpheniz yok?

 Bu yemini etmeyeceğimden şüphem yok. Ama neden etmeyeceğimi ağzımdan alamazsınız Mühürdar Bey. Bunu size söyletmenin başka yolları da var. Bir sokak zorbası gibi tehdit ediyorsunuz. Nasıl tehdit edeyim?

 Bir devlet bakanı gibi, adaletle! Zaten adaletle tehdit ediliyorsunuz. O halde tehdit edilmiyorum. Beyler, yatağıma dönebilir miyim?

 Evet. Tutuklu istediği zaman çekilebilir.

-Tabii eğer siz

-Bu işi uzatmaya gerek görmüyorum. O halde iyi geceler Thomas. Bir iki kitap daha alabilir miyim?

 Kitaplarınız mı var?

 Evet. Bilmiyordum, buna izin yok. Ailemi görebilir miyim?

 Hayır.

 

KÖTÜ GÜNDE TEK DOST AİLEDİR

-Ziyarete geldiler.

-Kısa kesin Sir Thomas.

-Günaydın kocacığım.

-Günaydın. Günaydın Will. Burası berbat bir yer! Sizden uzak kalmamı saymazsak, o kadar da kötü değil. Başka yerlerden farkı yok.

-Su sızıntısı var!

-Evet. Nehre çok yakın. Ne var?

 Baba, çık buradan dışarı! Şu yemini et ve dışarı çık! Bu yüzden mi gelmenize izin verdiler?

 Evet. Meg sizi ikna etmek için yemin etti. Aptallık etmişsin Meg. Beni nasıl ikna edeceksin peki?

 Baba. “Tanrı, ağızdan çıkan kelimelerden çok düşüncelere değer verir.”

-Bana hep öyle derdin ya.

-Evet. Yeminin sözlerini telaffuz et, içten içe de öteki türlü düşün. Ama yemin dediğin Tanrı’ya söylediğimiz sözler değil midir?

 Dinle beni Meg. İnsan yemin ettiğinde kendi ruhunu bir avuç su gibi  ellerinde tutar. O sırada parmaklarını aralayacak olursa, bir daha kendini bulmayı umamaz. Kimileri bunu umursamaz, ama babanın öyle biri olduğunu düşünmeni istemem.

-Bir de şöyle düşün.

-Ah Meg. Buranın yarısı kadar iyi bir ülkede, şimdiye kadar yaptıkların için, burada değil

-çok daha yüksek bir konumda olurdun.

-Pekala. Bu devletin dörtte üçü kötüyse bu senin suçun değil. Değil. Bu yüzden acı çekmek, kahramanlık etmek olur. Çok doğru. Ama dinle. Erdemin yarar sağladığı bir ülkede yaşıyor olsaydık  sağduyulu davranarak aziz olurduk. Ama etrafımızda pintiliğin, öfkenin, gurur ve aptallığın  cömertlik, tevazu, adalet ve düşünceden çok daha fazla yarar sağladığını görüyorsak  belki biraz kendimizi zorlayıp dayanmalıyız. Hatta kahraman olmak pahasına. Ama makul ol biraz! Tanrı’nın makul oranda istediği kadarını yapmadın mı zaten?

 Bu makul olup olmama meselesi değil. Nihayetinde bu bir sevgi meselesi. Yani evde bizimle olacağın yerde burada fare ve sıçanlarla

-kapalı olmaktan memnun musun?

 -Memnun mu?

 Su genişlikte bir delik açsalardı, kuş gibi içinden geçer, Chelsea’ye dönerdim. Evin sensiz neye benzediğini anlatmadım daha. Anlatma Meg.

-Akşamları sensiz neler yaptığımızı.

-Meg, kapat bu konuyu. Kitap okumuyoruz, çünkü mumumuz yok. Konuşmuyoruz, çünkü senin için endişeleniyoruz. Kral senden çok daha insaflı. O işkence etmiyor. İki dakikanız kaldı efendim.

-Bir haber vereyim dedim.

-İki dakika mı?

 -Gardiyan!

-Afedersiniz. İki dakika kaldı. Bakın, ülkeden ayrılmalısınız. Hep birlikte ülkeden ayrılın.

-Sizi terk mi edelim?

 -Hiç fark etmez. Bir daha görüşemeyeceğiz zaten. Hepiniz ayni gün gitmelisiniz, ama ayni gemiyle gitmeyin.

-Farklı limanlardan farklı gemilere binin.

-Mahkemeden sonra. Mahkeme olmayacak, ortada bir dava yok. Yalvarırım size, bunu benim için yapın.

-Will?

 -Peki efendim.

-Margaret?

 -Peki. Alice?

 -Alice, sana emrediyorum!

-Peki. Bu harika.

-Bunu kimin paketlediğini anladım.

-Ben paketledim. Evet. Yaptığın çörekler hala enfes Alice. Sahi mi?

 Üstündeki elbise de çok güzel. En azından rengi çok hoş. Tanrım, beni küçümsüyorsun! Belki aptalım. Ama elbiselerimin haline üzülüp  çöreklerimin methedilmesine sevinecek kadar değil. Ağzımın payını aldım.

-Alice

-Hayır! Bana yapabilecekleri en kötü şeyleri düşündüğümde korkuyla titriyorum. Ama bundan da kötüsü, neden böyle yaptığımı senin anlamaman olur. Anlamıyorum ki. Beni anladığını söyleyebilirsen, gerekince içim rahat ölebilirim.

-Senin ölmenin bana ne yararı var?

 -Bana anladığını söylemelisin. Anlamıyorum ki! Böyle olması gerektiğine inanmıyorum! Sen böyle dersen, ölümü nasıl göğüslerim?

 Ama gerçek bu!

-Çok dürüst bir kadınsın.

-Bana hiçbir yararı olmadı. Ben neden korkuyorum biliyor musun?

 Ölüp gittiğinde bu yüzden senden nefret edeceğim. Etmemelisin Alice. Etmemelisin. Anlama meselesine gelince, karşima çıkan en iyi adam olduğunu anlıyorum. Ve eğer öleceksen, Tanrı bunun nedenini biliyordur herhalde, ama inan olsun  Tanrı bu konuda çok sessiz kaldı. Ayrıca Kral ve Divanı hakkındaki fikrimi merak eden varsa da  bana sorması yeter! Bir aslanla evlenmişim meğer. Bir aslan. Tam bir aslan. Güzel. Çok güzel. Özür dilerim Sir Thomas!

-Tanrı aşkına!

-Zamanınız doldu efendim.

-Bir dakikacık daha.

-Çok şey istiyorsunuz.

-Bizimle gelin bayan.

-Tanrı aşkına. Yapmayın efendim. Madam, sorun çıkarmayın. Lütfen bizimle gelin Leydi Alice. Çek şu pis ellerini üstümden! Pis, lağımcı kılıklı gardiyan! Bunun cezasını çekeceksin! Hoşçakal.

 

MAHKEME

Sir Thomas More, Kral Hazretlerine ağır hakarette bulunmuş olsanız da  şimdi bile hala tekrar düşünüp inatçı fikirlerinizden döneceğinizi umuyoruz. Böylece Majesteleri sizi bağışlayabilir. Lordlarım, size teşekkür ederim. Bana yöneltebileceğiniz suçlamalara gelince  maalesef çok zayıf düştüğüm için, ne zihnim  ne de hafızam  gerekli cevabı verecek durumda değil. Mümkünse oturmak istiyorum. Tutukluya bir sandalye getirin. Mühürdar Cromwell, ilam yanınızda mı?

 -Yanımda lordum.

-O halde suçlamayı okuyun. “Hükümdarımız Lord Henry’nin şüphesiz ve mutlak unvanını  “İngiltere Kilisesi’nin Başı olmasını  kasten ve kötü niyetle inkar ettiniz.” Ama ben bu unvanı asla inkar etmedim ki. Westminster Manastırı’nda, Lambeth’te ve sonra Richmond’da  yemin etmeyi inatla reddettiniz. Bu inkar değil midir?

 Hayır, bu sessiz kalmaktır. Sessizliğim için de hapse atılarak cezalandırıldım.

-Tekrar çağrılmamın sebebi nedir?

 -Vatana ihanet suçlaması Sir Thomas. Bunun cezası da hapis değildir. Ölüm  hepimizin kapısını çalacak lordlarım. Evet, krallar bile ölür. Söz konusu olan kralların ölümü değil Sir Thomas. Suçlu olduğum kanıtlanana kadar benimki de değil. Hayatın ta başından beri senin ellerinde Thomas! Öyle mi lordum?

 O halde onu sıkı sıkı tutayım. Demek Sir Thomas  sessiz kalmakta ısrar ediyorsunuz. Evet. Ama sayın jüri  sessizliğin pek çok türü vardır. Öncelikle ölmüs bir adamın sessizliğini düşünün. Diyelim ki onun yattığı odaya girdik ve kulak kabarttık. Ne duyarız?

 Sessizlik. Bu sessizlik neyi gösterir?

 Hiçbir şeyi. Bu saf ve sade sessizliktir. Ama bir başka örneği ele alalım. Diyelim ki belimden bir hançer çıkardım  ve tutukluyu öldürmek üzere yaklaştım. Buradaki lordlar da beni durdurmak için bağıracakları yerde, sessizliklerini korudular. Bu bir şeyi gösterir işte! Bu işi yapmamı istediklerini gösterir. Kanunlara göre benim kadar onlar da suçludur. Demek ki bazı durumlarda sessizlik  konuşabilir. Şimdi tutuklunun sessizliğini ele alalım. Ülkenin her yanındaki sadık uyruklar bu yemini etti. Hepsi Majestelerinin unvanını hakli buldu. Ama sıra tutukluya gelince, o reddetti! O buna “sessizlik” diyor. Fakat bu mahkemede  bu koca ülkede bir kişi var mi ki  Sir Thomas More’un bu unvan hakkındaki fikrini bilmesin?

 Ama bu nasıl olabilir?

 Çünkü bu sessizlik bir şeyler anlatıyordu. Hayır, bu sessizlik falan değil, düpedüz inkardır! Hayır. Bu doğru değil Mühürdar Bey. Hukukta bir düstur vardır. Yani, “sessizlik, kabul etmek demektir.” Sessizliğimin anlamını yorumlamak istiyorsanız  inkar ettiğim değil, kabul ettiğim sonucuna varmalısınız. İnsanların bundan çıkardığı sonuç bu mu gerçekten?

 İnsanların varmasını istediğiniz sonuç bu muydu?

 İnsanlar akıllarını kullanıp bir sonuca varmalı. Bu mahkeme de kanunlara göre bir sonuca varmalı. Lordlarım, tanık olarak Sir Richard Rich’i çağıracağım! Richard Rich, mahkemeye buyurun. “Mahkemede vereceğim ifadede gerçekleri ve doğruyu  yalnızca doğruyu söyleyeceğime yemin ederim.” “Tanrı yardımcım olsun” deyin. Tanrı yardımcım olsun. Pekala Rich, 12 Mayıs’ta Londra Kulesi’ne gittiniz mi?

 -Evet.

-Ne amaçla?

 Tutuklunun kitaplarını almak için gitmiştim.

-Tutukluyla konuştunuz mu?

-Evet. Kralın Kilise’den üstünlüğü hakkında da konuştunuz mu?

 Evet. Ne söylediniz?

 Ona şöyle dedim: “Diyelim ki parlamentodan bir kanun geçti. Buna göre ben, Richard Rich, Kralım. O zaman beni kral olarak kabul etmez miydiniz Bay More?

” “Ederdim” dedi. “Çünkü o zaman kral olurdun.” Evet?

 Sonra şöyle dedi: “Ama sana daha zor bir örnek vereyim. “Tanrı’nın Tanrı olmadığını belirten bir parlamento kararı çıksaydı ne olurdu?”

-Bu doğru, sen de dedin ki

-Susun! Devam edin. Ben de şöyle dedim: “Size ikisinin arasında bir örnek vereyim. “Parlamento Kralımızı Kilise’nin başı yaptı. “Neden bunu kabul etmiyorsunuz?

” Evet?

 O da şöyle dedi: “Parlamentonun bunu yapmaya gücü yoktu.” Tutuklunun sözlerini birebir söyleyin. Dedi ki  “Parlamentonun buna yetkisi yoktu.” Ya da bu anlama gelecek bir şeyler. Unvanı reddetmiş! Evet. İnan bana Rich, başıma geleceklerden çok senin yalan yere yemin etmen üzdü beni.

-Bunu inkar mi ediyorsunuz?

 -Evet! Biliyorsunuz ki yeminleri ciddiye almayan bir adam olsaydım  burada olmazdım. Şimdi bir yemin edeceğim. Bay Rich’in söyledikleri doğruysa eğer  Tanrı’nın yüzünü asla görmeyeyim. Durum gerektirmeseydi, böyle bir yemini hiçbir şey için etmezdim!

-Bu bir kanıt değil.

-Bu mümkün mü?

 Bir düşünün, beni bu kadar zorladıkları halde  bu konuda bunca zaman sustuktan sonra  düşüncelerimi böyle bir adama açmam mümkün mü?

 Sir Richard, ifadenizi değiştirmek istiyor musunuz?

 Hayır lordum. Geri almak istediğiniz bir söz var mı?

 Yok lordum. Ekleyeceğiniz bir şey var mı?

 Yok lordum.

-Ya sizin Sir Thomas?

-Ne gerek var ki?

 Ben artık ölü bir adamım. Sizin istediğiniz oldu. O halde tanık çekilebilir. Tanığa sormak istediğim bir şey var. Şu boynunuzdaki bir memuriyet nişanı. Bakabilir miyim?

 Kızıl Ejder. Nedir bu?

 Sir Richard, Galler Adalet Vekilliğine atandı. Galler demek. Ah Richard, insanın ruhunu satması kar getirmez, koca dünyayı verseler bile. Hele Galler için. Lordlarım! Sorgulamamı tamamladım. Jüri çekilip kanıtları değerlendirecek. Kanıtlar ortada olduğuna göre, çekilmelerine lüzum olmasa gerek. Lüzum var mı?

 O halde tutuklu suçlu mu, suçsuz mu?

 Suçlu lordum! Sir Thomas More, vatana ihanetten suçlu bulundunuz.

-Mahkemenin kararı

-Lordlarım! Ben hukukla uğraşırken, kararı açıklamadan önce tutukluya  söyleyeceği bir şey olup olmadığını sormak mahkeme adabındandı. Söyleyeceğiniz bir şey var mı?

 Evet. Mahkeme beni cezalandırmaya karar verdiğine göre  Nasıl olduğunu da Tanrı bilir  ben de şimdi suç ilamı  ve Kralın unvanı hakkında düşüncelerimi açıklamaya karar verdim. Suç ilamı, bir parlamento kararına dayandırılmış  ki bu karar, Tanrı’nın kanunlarına  ve Kutsal Kilise’sine tamamen aykırı. Çünkü Yüce Kilise’nin idaresini, fani bir insan  bir yasa çikarıp kendi üstüne alamaz. Bu yetki  bizzat  kurtarıcımız Isa tarafından  henüz kendisi yaşarken, dünyada şahsen varolduğu sırada  Aziz Petrus’a ve Roma piskoposlarına  verilmişti. O halde bir Hıristiyan’ı buna riayet ettiği için  suçlamak kanuna sığmaz. Üstüne üstlük  Kilise’nin dokunulmazlığı, hem Magna Carta’da  hem de Kralın kendi taç giyme yemininde güvenceye alınır. Şimdi gerçekten kötü niyetli olduğunuzu görüyoruz! Kesinlikle hayır. Ben Kralın sadık bir uyruğuyum  ve onun için, ülkem için dua ediyorum. Bir kötülük yapmadım. Kötü bir şey söylemedim. Kötü bir şey düşünmedim. Eğer bunlar bir adamı yaşatmaya yetmiyorsa  o zaman inanın, artık yasamak istemiyorum. Fakat  başımı istemenizin nedeni Kralın Kilise’den üstünlüğü meselesi değil  aslında ikinci evliliğine rıza göstermemem! Vatana ihanetten suçlu bulundunuz. Mahkemenin kararına göre  Londra Kulesi’ne götürülecek  ve günü geldiği zaman  infaz edileceksiniz!

İDAM İYİLER İÇİN KURTULUŞTUR

Kral bana lafı uzatmamamı emretti. Ben de Kralın sadık uyruğu olduğum için  lafımı uzatmayacağım. Majestelerinin sadık bir kulu olarak ölüyorum. Ama önce Tanrı’nın kuluyum. Seni şimdiden bağışlıyorum. Görevin seni korkutmasın. Beni Tanrı katına yolluyorsun. Bundan emin misiniz Sir Thomas?

 Böyle güle oynaya ona koşan birini Tanrı reddetmez. Thomas More’un başı, Hainler Kapısı’nda bir ay asılı kaldı. Sonra kızı Margaret onu oradan aldı ve ölene kadar sakladı.

More’un infazından beş yıl sonra, vatana ihanetten Cromwell’in boynu vuruldu. Başpiskopos kazıkta yakıldı. Norfolk Dükü de vatana ihanet suçundan idam edilecekti  ama infazdan bir gece önce Kral frengiden öldü. Richard Rich, İngiltere Basmabeyincisi oldu ve yatağında öldü.

**************

ÜTOPYA

İngilizleri hiç sevmem, sokakta görsem selam vermem belki de döverim ama bu Thomas More beni çok etkilemiştir. Özellikle ütopya isimli eseri yazıldığı tarih itibariyle bir başyapıt bir zekâ abidesi. İlk ütopyayı kendisi yazmamıştır, yunan düşünürlerin eserlerinde ütopya görülmüştür, özellikle Platon’un devleti buna en uygunudur ama ütopya isminden ilk defa bahseden(kitap ismi olarak) kendisidir. Ütopya isimli kitapta ; More, Antwerp’te elçilik görevindedir. Peter Giles adında bir arkadaş edinir, bu adamda onu Raphael Hythladay adlı yenidünyada ütopya adası diye bilinen bir yerde yaşayan ve oradan yeni dönmüş yanık tenli bir denizci ile tanıştırır. More, Giles ve Hythladay; More’un evindeki bahçede bulunan bir yeşilliğe otururlar ve Hythladay’ın yolculuğundan bahsederler. Kitaptaki bu hayali konuşmalarda ütopyadan şu şekilde bahsedilir;

“Ütopyada kimse özel mülk nedir bilmemektedir. Herkes aynı kıyafetleri giymektedir, yaşadıkları şehirler ve evler birbirine benzemektedir. Öyle bir düzen var ki çalışma ve dinlenme saatleri bile programlanmıştır. Hiçbir zaman aylaklık yapmazlar, boş vakitlerinde bile kendilerini geliştirirler. Kumar oynamazlar sadece iki çeşit oyun bilirler. Birinde sayılarla kavga ederler ki; bu kapitalizmin kritiği gibidir. İkinci oyunda ise iyilikle, kötülük savaşır. Her iki oyunda eğiticidir. Ütopyalılar zamanlarını olabildiğince toplum içinde hep birlikte geçirirler. Yemekler büyük halk evlerinde beraber yenir. Devlet politikası hakkında uluorta, yerli yersiz konuşmak yasaktır, cezası idamdır; zira kimsenin kimseyi galeyana getirmesine müsaade edilmez. Hastalıklı fikirlerin ne kadar çabuk yayılabileceğinin farkındadırlar. Genelde saat sekizde yatıp, sabah gün doğmadan kalkarlar. Her yurttaş çeşitli görevlerle uğraşır. Kimisi bilim dersleri alırken, kimisi çeşitli zanaatler ile uğraşırlar, ancak halkın çoğu tarımla ilgilenir.

Ütopyalılar pasif insanlardır, sadece savaşmak zorunda olduklarında savaşırlar. Kendi yurttaşlarından ziyade paralı asker kullanırlar, bazen de özel yetişmiş katiller tutarak düşman liderlerine suikast düzenlerler. Bu bütün orduyu yok etmektense ki çoğunun hiçbir günahı yoktur; belanın kökü olan lideri yok etmek daha mantıklıdır. İlk bakışta ütopya gibi bir yerde kölelik insana barbarca gelebilir ama onlar köleliği disiplin altına almış ve yararlı işlerle uğraşan; bir gün özgür olabilecek insanlardan oluşan bir kurum haline getirmişlerdir. Ütopyalıların zevk anlayışları Avrupalılar ile bağdaşmaz. Ütopyalıların zevkleri daha basit ve tatmin edicidir. Onlar Avrupa’da zevk diye bilinen şeylerin insanların ruhlarını öldürdüğüne inanırlar.”

More, ütopyayı öylesine ironik yazmıştır ki, sonunda ütopyayı güzel bulmaktan ziyade Avrupa ve İngiltere’yi kötü bir yer olarak görürsünüz. Okurlar yaklaşık 400 yıldır ütopyayı nükteli bulmuşlardır; ayrıca More’un da kitabı yazarken oldukça eğlendiği şüphesizdir; zira isimler yunancadan gelmektedir. Hythladay’ın anlamı yunanca saçmalama ustasıdır. Ütopya, Yunancada hem hiçbir yer hem de güzel bir yer manasına gelmektedir.

Kitabı iyi okumuş bir okuyucu için belirgin not: “Hıristiyan Avrupa’sı için iyilikler” şeklinde olacaktır. More, bu manayı verirken her zaman ütopyada mükemmel işleyen bir sistemden bahsetmiştir. More’un niyeti Avrupa’da komünizmi falan görmek değildir; fakat Hıristiyan Avrupa’sının daha iyi noktalara geldiğini görmektir. Kitabın sonunda More, Hythladay’ın anlattıklarını kritize eder. Bu, Rönesans zamanında bütün yazarlarca kullanılan iyi bir taktiktir. Amacı bütün kitap boyunca doğru şeyleri anlatıp sonunda bunlar yanlış ve saçma şeylerdir diyerek kilisenin hışmından korunmaktır. Filmin bir başyapıt olduğunu söyledik ama bu 8. Henry, Thomas More ve Tudors hanedanlığıyla ilgili daha fazla bilgiye ulaşmak isterseniz  “The Tudors” dizisini izleyebilirsiniz.

Kaynak:

http://johncazale.blogspot.com/2011/08/man-for-all-seasons.html

ÖLECEKLERİNİ UNUTMUŞLAR İÇİN TEKRAR [Bab’Aziz/Baba Aziz Film]


Filmin Yönetmeni: Nacer Khemir

Filmin Türü: Dram

IMDB Puanı: 7.0

Yapım Yılı: 2005

Ülke: Almanya, Fransa, İngiltere, İran, İsviçre, Macaristan, Tunus

Yayınlanan Tarih: 11 Mayıs 2006

Senaryo yazarı: Tonino Guerra, Nacer Khemir

Oyuncular: Parviz Shahinkhou, Maryam Hamid, Golshifteh Farahani, Mohamed Graïaa, Hossein Panahi, Nessim Khaloul, Hessam Hassanipour, Hamed Hassanipour, Morteza Zare, Mohsen Ghazi Moradi, Ali Asghar Nejat, Kaveh Khodashenas, Jahan Souz Fouladi, Abdelmajid Lakhal, Razi Amiri, Soren Mehrabiar, Shahab Tabrizian, Pouria Bahremano, Salimeh Mobakkari, Khazir Moavizadeh, Emnanaoui, Intidhar Kamarti, Hayet Trabelsi, Lilia Gharsallah, Nouridine Chiba, Ramona Shah, Alireza Wasibi, Reza Najifi, Negar Atash Afrouz, Naim Shahmovad Khan

Özet

Yaşı ilerlemiş ve kör bir derviş olan Baba Aziz, çölde sufilerin her otuz yılda bir gerçekleştirdikleri toplantının bilinmeyen yerini aramaktadır. Küçük torunu Isthar da, ona yardım ve eşlik etmektedir. Hayat dolu olan ve dedesini çok seven Isthar, dervişlerin toplantı yerini asla bulamayacaklarından korkmaktadır. Çıktıkları uzun çöl yolculuğunda ilginç insanlarla karşılaşırlar ve Baba Aziz torununa hikâyeler anlatır. Derviş olmak için tahtından feragat eden prensin hikâyesi Aziz Baba’nın yol boyunca anlattığı hikâyeler arasındadır. Dervişlerin toplantı yerini bulduklarında ise, bu uzun yolculuk Baba Aziz için son bulmuştur…

Yazar, şair, ressam ve yönetmen Nacer Khemir’in son filmi Baba Aziz, zamana bağlı olmayan ve görsel açıdan etkileyici yepyeni bir masalla yine sinemaseverleri büyülemeye devam ediyor. Bu yalın ve mistik yol hikâyesi, müziği ve eşsiz görüntülerinin yanı sıra, tasavvufi öğelerle bezenmiş ve Mevlana’dan esinlenmiş diyaloglarıyla da dikkatleri çekiyor

 ‘Bab Aziz Film Eleştirisi’

Bab’Aziz “Herkesin cenneti, diğerininkinden farklıdır”

Yönetmen Nacer Khemir “dinime atılan çamuru temizlemek için bu filmi çektim” diyor Bab Aziz için. Bab’Aziz’in yere düşen Ishtar’ın yüzünde ki kumları temizlediği sahnede bu sözü hatırlattı bana. Khemir ‘in düşüncesi, çabası takdire şayan gerçekten. Ve mükemmelde bir eser vermiş bizlere. Filme geçersek..

     Filmin başında okunan ayetler Ali İmran suresi 33-34-35-36 Ayetler. Meallerini yazının sonuna ekledim, filmin hikâyesi de bu ayetlerle benzer kanaatimce.

     Bab’Aziz; daha masalın başında (masal diyeceğim çünkü bir şark masalı bence bu film) torunun Ishtar’ın bir diriliş mucizesi gibi kumların altından çıkışı, cahiliyede gömülen kız çocuklarını hatırlattı bana. Diğer bir diriliş mucizesini de o mahşer şehrine varmadan hemen önce Bab’Aziz’in selamı ile kumlardan doğrulan dervişler gösterdi bize. Allah Teâlâ’nın Selamı onları sura üflenmiş gibi doğrulttu ve mahşer şehrine yöneltti. Ishtar, çıkar çıkmaz yegane arkadaşın ve koruyucun dedeni aradı gözlerin. Kumun altından secde etmiş vaziyette çıktı bu bilge insanda. Söyle Ishtar, dedenin senin için anlamı nedir. Hani o hasta olduğunda elini yüzünde gezdirip sana dualar eden deden. Öyle değil midir bizim içinde hayatta, somut bir açıklaması yoktur ama hepimizin ihtiyacı vardır üzerimizde gezinecek bir ele. Masalın başına şu bilge sözler damgasını vurur, “Dünyada ki ruhlar kadar Allah’a giden yol vardır” Aslında bu sözü Ali İmran 37’de Meryem’in Zekeriya (as)’a “Muhakkak ki Allah dilediğine sayısız rızıklar verir” sözüyle de ilişkilendirebiliriz. Masal boyunca çölde oradan oraya savruluşun, aynı hedefe gitmenize rağmen diğer yolculardan ayrı yollara gidişin ve nihayetinde aynı yere gelişinde bunu söylemiyor mu zaten. “İnancı olan kişi asla kaybolmaz” dedin ve yürüdün Bab’Aziz, “yürümek yeterli, davet edilenler yolu bulacaktır” deyip yoluna devam ettin o görmeyen ama hep gökleri süzen gözlerinle. “Herkes yolunu bulmak için en değerli hediyesini kullanır, senin ki sesindir” dedin Zeyd’e. Peki senin hediyen neydi Bab’Aziz Rabbine giden yolda. Ishtar’dı değil mi? Sen güzel torununu hediye ettin bu yolculukta. Belkide Ali İmran suresinin masalın başında verilişinin bir sırrı da buydu. Torunun Ishtar, İmran’ın hanımı tarafından Allah’a bir armağan sunulan Meryem gibi senin bu yolda ki hediyendi.Çölde o muhteşem müzik eşliğinde Ishtar’ın “ama kaybolursan” uyarısıyla arkanda izler bırakarak gözden kayboluşun zihnimden gitmiyor.

Bab aziz

     Sonra masallar başlıyor bize dair. Bize ama unuttuğumuz, kaybettiğimiz bize dair masallar. Sen ey prens, eğlence rahat ve rehavetin içinden, gözlerinin güzelliğini aldığın bir ceylanın peşine sürüklendin. Halkın seni kandillerle aramaya koyuldu bir çöl gecesinde. Bulduklarında Leyla’sını yitirmiş bir Mecnun misali dalmıştı gözlerin suya. O ahu gözlerin ne görüyordu suda prensim. Kendin mi yoksa kendinden özge bir can mıydı gördüğün? Hangi dünyalarda geziyordun?

Hangi âlemeydi yolculuğun İbrahim Ethem misali. Anlat prensim, bir dünya güzeli miydi gördüğün yoksa bir ukba terennümü müydü sudan dinlediğin?

“Sadece âşık olmayanlar kendi yansımalarını görürler” sözü de senin orada neleri temaşa ettiğini söylüyor aslında. Bir tek dervişin unutmadı, terk etmedi seni Rabbinden başka. Kıyafetlerini ve asasını miras bırakır sana ve senin deyişinle “kaybettiklerini bulma zamanına” Hz. Mevlana’nın deyişiyle “Şebi Aruz” vaktine kadar sürecek yolculuğun başlar. Prensim, yoksa Bab’Aziz mi demeliyim artık, zira daha masalımızın başında o ceylanı severken Ishtar’a “biz uzun zamandır tanıyoruz birbirimizi” deyişinle anlamalıydım o prensin senden başkası olamayacağını.

     Sen Osman. Kum taşıyıcılığı yaparak bu baba mesleğini bırakıp uzak, kumların olmadığı diyarlara gitmek için para biriktiren Osman. Sen yasak aşkın elçisi Osman. Gözlerinde şehveti gördüm o mektubu okurken. Kadının kocasının gelmesiyle kuyuya düşen, kendini bir rüya âleminde sevgilin Zehra’nın yanında bulan Osman. Sevgilini kaybettikten sonra bir damla suyun peşinde dolanıp duran Osman. Senin hikâyen nerede bitti? Buldun mu sevgilini, ya da vardın mı Bab’Aziz’in seni davet ettiği nehre.

     Ve sen Zeyd. Aslında bu senin değil, seninle birlikte birde Nur’un hikâyesi. Nur’un önünde babasının şiirini okuyunca bunu bir işaret bilip kendini sana sundu Nur. Senin aşkın bir kızaydı Zeyd. Çünkü herkesin bahtına ilahi sevda düşmez. Bab’Aziz kaybettiği Mevla’sını ararken, sen Nur’un peşinde koştun. Pervanelik herkesin nasibi değildi çünkü.

     Mevla’sının peşinde koşturan Hüseyin’in, meyhanede zevk eden kardeşi Hasan. Hüseyin dervişin yardımıyla ölmeden evvel ölmüştür. Sonra sen çıkarsın sahneye Hasan. Çöllere düşersin kardeşinin intikamı için. Onsuz sen bir hiçsindir çünkü. Arka planda okunan dizeler sizin bütünlüğünüzü anlatır bize; “Zaman neşelidir/Biz ikimiz vuslata erince/Sen ve Ben/Sen ve Benden kayıtsız/Aynı neşenin sevinci.” Siz ruh ve nefssiniz Hasan, kardeşinle. Ruh elden gidince sen çaresizlik ve ölüm korkusuyla dolu çöllere düştün. İkiniz tek bir candınız. Seni çölde bulup motosikletine alan yolcu bir söz eder; “Allah beni seni kurtarmam için gönderdi” Sonrasında ise seni soyar. Çıplak kaldıktan sonra iyice Mecnun’a dönüp yalınayak çöllerde dolaştın ta ki bayılana ve kızıl saçlı derviş tarafından bulunana kadar. Senin kıyafetlerini çalmamıştı aslında değil mi o yolcu? Sadece sana yeni bir yol açmıştı zira senin asıl kıyafetlerin Bab’Aziz’inkilerdi ve esas yolculuğun O’ndan sonra başlayacaktı. Gerçekten Allah onu sana yardım etmesi için göndermişti bu yolculukta. Bab’Aziz’in hikâyesinin bitmesiyle Senin hikâyen başlar Hasan, O’nun kıyafetleriyle..

     Kızıl saçlı derviş. Ah sen Mecnun musun dervişim. Nasıl bir aşktır senin ki, bir tarif et bize. Daha masalın başında o kubbenin altında ayetlerin müthiş ahengiyle dönüp dururken bir elindede süpürgen, sanki kainatı süpürüyordun o tertemiz kalbinle. Kendini “Canınla süpür Cananın eşiğini, ancak o zaman aşka erersin” diyerek sevgilinin kapısında bir kıtmir eylemişsin. Kainatta o Sevgilinin kapısının bir önü değil midir zaten. Canından Canan için vazgeçmiş, çölde bir caminin bahçesinde ki kumları temizliyorsun. Bitmez o kumlar çekmekle dervişim ama senin umurunda bile değil bu. Aramakla bulunmaz lakin bulanlar yine de arayanlardır sözüne muhatap sensin belkide. Aşk’ınlığınla teksin Sen bu masalda.

     Sona gelinirken o muhteşem diyalog geçiyor Hasan’la Bab’Aziz arasında;

     “Hasan… Seni bekliyordum.”

     “Beni mi bekliyordun?”

     “Ölümüme şahit olman için.”

     “Neden ben? Ben ölümden çok korkarım…”

     “Biliyorum. Anne karnında karanlıktaki bebeğe denseydi ki:

“Dışarıda aydınlık bir dünya var, yüksek dağlarla dolu, büyük denizleri olan, dalgalanan düzlükleri olan, çiçekleri açmış güzel bahçeleri olan, dereleri olan, yıldızlarla dolu bir gökyüzü ve alevli güneşi olan… Ve sen, bu mucizelerle yüzleşmek yerine, karanlıkla çevrilmiş oturuyorsun… ”

Doğmamış çocuk, bu mucizeler hakkında hiçbir şey bilmediği için, hiçbirine inanmayacaktır. Tıpkı ölümü karşılarken bizim gibi. İşte bu yüzden korkarız. Ölüm nasıl olur da son olur Hasan oğlum, benim düğün gecemde mutsuz olma. Sonsuzlukla olan evliliğimin artık zamanı geldi.”

   “Ölüm nasıl olur da başlangıcı olmayan bir şeyin sonu”

     Bab’Aziz’in şu sözleriyle bitirelim;

     Ishtar, “ama o bir derviş değil ki” diye itiraz eder Bab’Aziz’e.. Zeyd’i göstererek. Bab’Aziz ise;

“Kim bilir, bu dünyada herkesin tamamlaması gereken bir görevi vardır. Bunu unutmadığın sürece diğerleri çok da önemli değildir. Ama bundan başka her şeyi hatırlıyorsan, hiç bir şey bilmiyorsun demektir.”

diye cevap verir. Herkes kendi hikâyesini anlattı bu masalda aslında. Sonrası ise yolcuların birer birer geldikleri o mahşer şehri…

Ali İmran Suresi 33-34-35-36

“Gerçek şu ki Allah Âdem’i, Nûh’u, İbrâhim ailesi ile İmran ailesini, birbirinden gelen tek zürriyet halinde bütün insanlardan süzüp onlara üstün kılmıştır. Allah semî’dir, alimdir (her şeyi hakkıyla işitir, mükemmel tarzda bilir). Hani bir vakit İmran’ın hanımı şöyle demişti:

“Ya Rabbî, karnımda taşıdığım çocuğumu sana adadım, her türlü bağdan âzade olarak seninyoluna hizmet edecektir. Adağımı lütfen kabul buyur. Şüphesiz(duaları işiten, niyetleri bilen) semî ve alîm yalnız Sen’sin!” Derken onu doğurunca da:

“Ya Rabbî, dedi, ben bir kız doğurdum. -Zaten Allah ne doğurduğunu pek iyi biliyordu-, erkek evlat, elbette kız gibi değildir. Ben onun adını Meryem koydum. Onu da, onun neslinden gelecekleri de o mel’un şeytanın şerrinden korumanı niyaz ediyorum.”

Kaynak Alıntı
http://justwerther.wordpress.com/tag/bab-aziz-film-elestirisi/
http://www.createhane.com/search/label/Bab’Aziz

Filmden

Ey gün, yüksel! Zerreler raks etmede…

Ona şükretmek için kâinat raks etmede.

Ruhlar raks ediyor, vecde geliyorlar.

Kulağına fısıldayacağım,  Rakslarının onları götürdüğü yeri

Semadaki ve sahradaki tüm zerreler

İyi bil ki, onlar mecnûn gibi görünürler.

Mutlu yâhut sefil her zerre,  her sözü kifayetsiz bırakan,

Şems’in aşığı olurlar. Hepsi ayrıldı Yalnızca o ve ben, başbaşa kaldık

***

Canınla süpür, cananının eşiğini.  ancak o zaman gerçek âşık olursun

Canınla süpür, cananının eşiğini.  ancak o zaman olursun   gerçek bir âşık.

Zaman seviniyor  İkimiz birleştiğimizde.

Sen ve ben,  iki farklı beden,  tek ruh!,  sen ve ben  Hüseyin!

Canınla süpür, cananının eşiğini.  ancak o zaman gerçek âşık olursun

***

Bu dünyadaki insanlar bir mum alevinin önündeki  üç pervane gibidirler.  

İlki aleve yaklaşır ve şöyle der: Ben aşkı biliyorum.  

İkincisinin kanatları yaklaşarak aleve değdi ve o dedi:  en aşkın ateşinin nasıl yaktığını bilirim.  

Üçüncüsü kendini hiç tereddüt etmeden ateşin kalbine attı  ve ateş onu eritti.  Yalnızca o bildi:

***

Zaman seviniyor,  İkimiz bir araya gelince.

Sen ve ben   iki farklı beden,  tek ruhuz,  Sen ve ben.

Sen ve benden müstesna,  aynı neşenin sevinci.

Nafile sözcüklerden dingin ve hür,  Sen ve ben.

***

NAMAZ KILAN ADAMLA KÖPEK


Mescidin birinde iyi bir adam konaklamıştı. Din yolunda birazcık derdi vardı, bir miktar derdi azık edinmişti.

O âşık adam, o gece sabaha kadar namazdan başka bir şeyle meşgul olmamak üzere mescide gitmişti.

Gece olup etraf kararınca bir ses duyuldu. Sanki birisi mescide girmişti. Namaz kılan, bir kemal sahibi gelmiş, mescide konuklamış sandı. Gönlünden, böyle bir yere bu çeşit adam, ancak Allah Teâlâ’ya ibadet etmek üzere gelir. Bu iyi adam bana dikkat eder, namazımı görür, ibadetimi duyar, dedi.

Bütün gece sabaha dek ibadette bulundu. Bir an bile ibadeti bırakıp dinlenmedi. Bir hayli duada bulundu, ağlayıp inledi. Gah tövbe etti, gah istiğfar etti.

Edep ve sünnetlerini yerine getirdi. Kendisini adamakıllı iyi göstermişti.

Tan yeri ışıyıp etraf ağarınca mescit de aydınlandı. Adam bir baktı ki mescidin bir bucağında bir köpek yatıp uyumuş.

Bu dertle canı yandı, kanı kurudu. Yağmur gibi gözyaş­ları kirpiklerinden damlamaya başladı…

Gönlü utanç ateşiyle öyle bir yandı ki içinden çıkan ahtan dili de yandı, damağı da.

Dilini açtı da kendisine dedi ki:

“ A edepsiz herif, Allah seni bu gece şu köpekle terbiye etti. Bütün gece köpek görsün diye ve köpek için ibadette bulundun. N’olurdu, bir gececik de Allah için uyanık kalsaydın. Senin bir gece bile Allah için riyasızca ibadet ettiğini görmedim gitti.”

“Ey riyâkâr! Nice köpek var ki senden daha iyi, bir bak hele. Köpek nerde, sen neredesin?

“Utanmazlığın yüzünden riyalara gark oldun. Allah’tan utanmaz mısın sen? Öndeki perde düştü mü Allah Teâlâ’ya ne diyebileceksin ki?

“Kendi kadrimi, mevki ve derecemi şimdicek gördüm ya. Artık bir iş başaracağımdan tamamıyla ümidimi kestim.”

“Âlemde benim elimden bir iş gelmez. Gelse bile ancak köpeklere lâyık bir iş olur o.

Kaynak:

Feridüddin ATTÂR, İlâhinâme, çev: Abdülbâki Gölpınarlı, MEB, İst. 1993, 291s. (s.121-123)

(Birçok kişi Allah Teâlâ’ya ve kullarına layık bir iş yapıyorum diye zannederken ,
köpeklere dahi yaraşmayacak işlerde bulunur.
Bu da yetmezmiş gibi
Hakk Divanından silinmesine müncer olurda haberi olmaz.”

AKBABA İLE ÇAYLAK


Akbaba bir çaylağa:

“Uzağı görmekte benden üstün mahlûk yoktur.” demişti. Çaylak:

“Bunu söylemek yetmez. Gel bakalım ovanın etrafında ne görüyorsun?” diye karşılık verdi. Akbaba bir günlük yol tutan bir yükseklikten aşağılara baktı:

“inanırsan, dedi, ovada bir buğday tanesi görüyorum.”

Çaylak, hayretinden sabredemedi. Yukarıdan aşağı doğ­ru süzülmeye başladılar; fakat akbaba o tanenin yanına gelir gelmez, ayağına uzun bir tuzağın ipliği düğüm­leniverdi. Zavallı, taneyi yemek düşüncesiyle boynuna feleğin kement attığını bilememişti.

Her sedef inciye gebe değildir; nişancı her zaman hedefe vuramaz, değil mi?

Çaylak:

“Sen düşmanın tuzağını fark edemedikten sonra taneyi görmüşsün, ne faydası var?” dedi.

İşittim; akbaba, boynu kemendin içinde, söyleniyor:

“Mukadderattan kaçmanın imkânı yok ki….” diyordu.

Sözün kısası ecel, akbabanın kanına kastetmiş, kaza da onun keskin gözünü bağlamıştı. Kıyısı görünmeyen bir suda, yüzücünün gururu işe yaramaz.

Kaynak:

Sa’dî-i Şirâzi, Bostân, çev:Hikmet İlaydın, MEB, İst.1997, 485s. (s.226-227)

 

(Blöfü görmede kabiliyeti olmayan, neden kumarbazla masaya oturur ki.
Tarih üteceğim derken, ütülen insanlar ve milletlerle doludur.)

ŞARK KLASİKLERİNDEN “HİKÂYELER”


DEVECİ İLE KARAYILAN

AKBABA İLE ÇAYLAK

NAMAZ KILAN ADAMLA KÖPEK

ULÂİKE KEL-EN’ÂMİ BEL HUM EDALL(U)?


(İşte bunlar hayvanlar gibi, hatta daha sapıktırlar.)

               “And olsun ki, cehennem için de birçok cin ve insan yarattık; onların kalpleri vardır ama anlamazlar; gözleri vardır ama görmezler; kulakları vardır ama işitmezler. İşte bunlar hayvanlar gibi, hatta daha sapıktırlar. İşte bunlar gafillerdir.” (Kur’ân-ı Kerim: Araf, 179)

Hakikatte insan, ne kadar özgür?

Hayatın şartları altında inleyen insanlar, istedikleri/istemedikleri şeyleri yaparken neden zorlanmaları mı gerekiyor?

İnsan hayatı, hayvanlar kadar bireysel, özgür veya sosyalleşme imkânları var mıdır? Veya olmalı mıdır?

………….

Özgürlük dediğimiz unsur nedir?

İçeriği boşaltılmış düşünce ve fiili dünyamızda, “Kontrol sende!” diyerek algılarımızı kaybettiğimiz bulamadığımız insânî kimliğimiz nerededir?

Her yeni günümüz birilerine mahkûm olmamak için, gerçeklerimizden kaçındığımız, yapmacık hareketler, sevgiler ve eylemler içinde, planlar üreterek mi geçmeli?

Hayatımız gerçek mi / gerçekte var mı?

 Paylaşamadığımız dünyada neler hangimizin/kimin, yaşam/özgün hakkıdır ?

Yoksa, fıtraten getirdiğimiz hâkimiyet/iktidar arzularımız veya “Alıcılar” [Zorla hükmedenler/gasp edenler] tarafından ele geçirilmiş köleleştirilmiş varlığımız mıdır?

……

İnsanlığın iyiliği adına hırslarımızla, dünya bataklığının çamurundan, heykeller ve putlarımızın sayısı neden artıyor?

Bu soruların cevabı yok mu?

Gerçek tarihte var.

“Uydurması yok, yalanı yok, olan insanlığın gerçek tarihinde var. İki milyon yıI önce, insanlar Afrika’daydı. Teknoloji denen bir şey de yoktu. Sonra taşındılar. Göç ettiler. 10.000 yıI önce ki Uygarlığı kurdular. Kabile toplumları, avcılar, toplayıcılar, çiftçiler.

Onlar yaşamaları için sadece gerektiği kadar hayvan öldürdüler. İhtiyaçlarından fazla toprak sürmediler. Mücadele ettiler ama hiç savaşmadılar. Soykırım yapmadılar.

Onların Dünyada bir yerleri vardı. Onun parçasıydılar ve paylaştılar. Fakat günümüzde modern denilen bizler bütün bunları nasıl değiştirdik?

Ne için değiştirdik?

Tabii ki, “Hakimiyet” için.

Sonra kan ve zulüm her yeri sardı.

Daha sonra “Ne oldu?”

Bir şey olmadı.

Dünyanın sahibi olamadık.

Kral da olamadık; Tanrı değiliz.

Fakat hırsımız/hırslarımız oluştu!

“Hâkimiyet ve kontrol etmek”

Kontrol çok mu değerli/ yeryüzü Tanrısı olmak çok mu cazip?

Cevap yok, olumsuz..

Öyleyse bu yanlışlardan neden vazgeçmek istemiyoruz?

Cevabı var.

 “Oyun”

 “Dünya hayatı ancak bir oyun ve bir eğlencedir. Elbette ki ahiret yurdu Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için daha hayırlıdır. Hâlâ akıllanmayacak mısınız?” (Kur’ân-ı Kerim, Enâm, 32)

Allah Teâlâ dünya hayatı için “oyun” diyor.

Evet, insanlar, her gün oyunun dışında kalmamak/yer almak için yalan / doğru olsun kendilerini zorluyorlar. Hayvanlarda dahi bulunmayan bir düzen/sistem/hayat içinde kendilerini korumak/hâkim olmak için komplolar düzenleyip insanları birbirine düşürüyorlar.

Unuttuğumuz bir şey var. “Hepimizi bir ölüm beklemektedir.”

“Her can ölümü tadacaktır. Bir imtihan olarak size iyilik ve kötülük veririz. Sonunda Bize dönersiniz.” (Kur’ân-ı Kerim: Enbiya, 35)

Bazı gerçekleri anlamak için bu filmi seyretmenizi istirham ediyoruz.

INSTİNCT “Içgüdü” (1999)

Yönetmen:     Jon Turteltaub

Vizyon Tarihi:     12 Kasım 1999 (2s 3dk)

Tür:    Macera , Gerilim

Ülke:    ABD

Senaryo: Gerald Di Pego, Daniel Quinn

Görüntü Yönetmeni: Philippe Rousselot

Müzik: Danny Elfman

Oyuncu                          Rol

Anthony Hopkins            Ethan Powell

Cuba Gooding Jr.             Theo Caulder

Donald Sutherland         Ben Hillard

Maura Tierney                 Lynn Powell

George Dzundza             Dr. John Murray

John Ashton                      Guard Dacks

John Aylward                    Warden Keefer

Thomas Q. Morris           Pete

Doug Spinuzza                  Nicko

Paul Bates                          Bluto

Rex Linn                              Guard Alan

Rod McLachlan                 Guard Anderson

Kurt Smildsin                     Guard

Jim R. Coleman                 Guard

Tracey Ellis                          Annie

Özet:

Dr. Theo Calder saygıdeğer bir psikologdur. Uzmanlık alanı ise akıl hastalarıyla kurduğu ilişkidir. Onları çok iyi anlamakta ve onlarla anlaşabilmektedir. Bir gün eski dostu Ethan Powell’ın cinayet nedeniyle yattığı bir Afrika hapishanesinden çıktığını öğrenir. Konu ilgisini çeker zira Ethan birkaç sene önce goriller ile ilgili bir araştırma yaparken aniden ortadan kaybolmuştur. Theo fark eder ki Powell yaptığı araştırmalar esnasında insanî içgüdülerini kaybettiğini zannetmektedir. Görünüşte tıpkı bir hayvanlaşmış gibi reaksiyon göstermektedir. Aslında Powell, hayvanların yaşamındaki gerçekleri görmüştür.Powell beraber çalışacağı kız kardeşiyle beraber bu vakayı derinlemesine incelemeye karar verir.

Nicholas Cage’in başrolünü üstlendiği National Tresure serisinin de yönetmeni olarak tanıdığımız Jon Turteltaub’un yönetmenliğini üstlendiği Instinct’in başrolünde Anthony Hopkins‘i görmek mümkün.

FAUST (2011) Film


Yönetmen: Aleksandr Sokurov
Ülke: Rusya Rusya
Tür: Dram | Fantastik
Vizyon Tarihi:29 Haziran 2012 (Türkiye)
Süre:140 dakika
Dil: Almanca
Senaryo: Aleksandr Sokurov
Müzik: Alexander Zlamal
Görüntü Yönetmeni: Bruno Delbonnel
Yapımcılar: Andrey Sigle |
Vizyon Tarihi:    29 Haziran 2012 (2s 14dk)
Oyuncular:    Johannes Zeiler, Anton Adasinskiy, Isolda Dychauk
Özet:

Efsanevi bir klasiğin etkileyici yorumu olan Altın Ayı ödüllü Faust, usta Rus yönetmen Sokurov’un “gücün yozlaşması” nı inceleyen dizisinin Moloch, Boğa ve Güneş’i takip eden son filmi. Goethe’nin bilginin arayışı hakkındaki trajedisinden esinlenen Faust 19. yüzyılda geçiyor ve yapıta adını veren, ruhunu şeytana satan kahramanını izliyor. O bir düşünürdür, fikirlerin sözcüsü, haberleri yayan kişidir; entrikacıdır, hayalperesttir. Açlık, açgözlülük, şehvet gibi temel güdülerin yönlendirdiği adsız bir adamdır. Goethe’nin Faust’una meydan okuyan mutsuz, peşine düşülmüş bir varlıktır. İlerlemek mümkünse neden olduğun yerde durasın ki?

Filmden Alıntı cümleler ve soru/cevaplar

Şeytanla  Doktor Faust’un diyalogları

(Not: Sorular/cevaplar bazen şeytan, bazen Doktor Faust tarafından soruluyor.
Ayrıca veciz mana taşıyan cümleler, diyaloglarda geçiyor.)

Ruh nerede?

Bize insan vücudunun yapısıyla ilgili çok şey anlattın fakat insan ruhuyla ilgili tek söz etmedin.

Onu bulamadım.

Ruhu nerede aramalıyız?

 Tenimizin altında olabilir, yahut ciğerlerimizin hava keseciklerinde

Ruhumuz  ve hayat  O nereye saklanmış?

 Kafamızın içine mi?

 Orada yalnızca çöplük vardır! Yoksa kalbimizde mi?

 Bazen onun ayaklarımda olduğunu hissediyorum.

- Ne demek istedin?

- Eğer biri korkarsa birden ayaklarında tüm hayatı hisseder.

****

Ruh nedir ve nerede ikamet eder?

 -Bunu yalnızca Tanrı bilir. Bir de tüm insanlığın hasmı(Şeytan).

-Peki bu iki beyefendiyi nerede bulabilirim?

- Tanrı her yerdedir.

- Öyleyse hiçbir yerde.

- Ve dediklerine göre para neredeyse, Şeytan da orada bulunurmuş.

****

Şeytan nerede?

-Dediklerine göre para neredeyse, Şeytan da orada bulunurmuş.

- Benim hiç param yok.

- Öyleyse sen Şeytan değilsin.

- Peki kim bu Şeytan?

 - Kimse bilmiyor. Dediklerine göre, meydandaki şişman adammış. Gerçekten mi?

Şeytandan ne dilemek isterdin?

İki şey. Öncelikle, kendimi tüm bu dünyadan kurtarmayı, Sonra da seni daha sık görebilmeyi. Eğer bu dünya yok olacaksa beni nasıl daha sık göreceksin?

 Basit. Sen ve ben hariç, dünyada geri kalan her şey yok olursa. Başka biriyle uğraş. Ben insanlıktan umudu kestim. Hepimizin iyiliği için.

****

“Her şey yaşar ve ölür, doğanın kanunu budur”
“Kader içinde bocalayıp duran yalnızca kararan insan hayatıdır;

****

Tanrı kim?

Şu göğsümde ikamet eden ruhumun derinliklerini titreten  tüm güçlerimin üstünde olan  benimle olmadıkça güçsüz olan Tanrı’dır.

****

Amaç:

- Biri olmadan diğeri olmaz.

- Emin olduğum tek bir şey varsa

- Nedir o?

- O da yaptıklarımın bir anlamı olmasıdır.

****

Para  nedir.

Yalnızca kendi mütevazi kaderini yazandır.

Kendi mütevazi kaderini. İnsan çalışmalı ve asla dilenmemelidir. “

****

Ruh:

 Delikte Siyah, bir cisim.

- Kimse ruhu olmadan yapamaz.

Neden işleri zorlaştırıyorsun?

Mutluluğu, öfkeyi şefkati hissetmiyorum.

Eğer ruhum bir boşluktan ibaretse bunun neresi iyi?

****

Şeytanın hayatın anlamını ve verecek hiç parası yoktur.

****

İyi Adam

Senin baban iyi bir adamdı. İyi bir adam, en karanlık arzularda  “ kaybolmuş bile olsa   doğru yolu bulur.

“Onsuz yapmalısın. Onsuz yapmalısın.” Bu ebedi müzik.

*****
“Ebedi müzik.” “Ebedi müzik.” “Ebedi müzik”

****

Takdire şayan bir ikili

Siyah. Sanki bir ölü gibi. “Ya da Ölü gibi gri?”

****

Takdire şayan bir ikili  “Ölüm ve bir rahip. “

****

Ruhlar ağır mı?

 - Hayır, bir bozukluktan daha ağır değil.

****

Felsefe taşı!

Doğada olan şeyleri açıklar.

- Öyleyse değerli bir şey olmalı

- Aksine. Beş para etmez. Hayatın değeri düşüyor ölümden bahsetmeye bile değmez.

-Anlayamadım.

-Bunun hiç değeri yok mu yani?

****

Zaman  ve  Sanat  yerlerde sürünendir.

****

“Sözcükler kalemi terk etmeden evvel can verir.”

****

Şeytanın kalbini insanlığın bu berbat yolları beni tüketti.

****

Şeytana verdiği Rehin:

-Beş para etmez çöp,  hayatın anlamı hakkında bir kitapçık, devir daim makinesi, Aziz Sebastian’ın yazıtları, zaman, para,

****

İşte böyle (insan) büyük bir iştahla, hepsini silip süpürecektir Hepsi tükenir!

Zaman da! Para da yok!

****

Her şey koku gibi uçucudur!

“Hukuk, Tıp, Felsefe  ve ne yazık ki teolojiyi   büyük bir azimle ve tutkuyla okusan da tam bir aptal gibi yerdesin. Eskisinden daha bilge değilsin.

****

Ölü insan ve domuz karşılaşırsa

“Domuzların geçmesine izin verin!”

****

Söz ve düşünce (irade)

İlk önce Söz vardı

İlk önce Söz vardı  ve Söz, Tanrı ile birlikteydi.

- Belki başka bir şekilde çevirmelisin. Belki de “Düşünce” olmalı?

İlk önce her şeyi yaratan ve olduran Düşünce vardı.

****

İlk Önce Ben vardı.

- “Ben” kim?

 - Ben işte.

****

Baldıran Otu!

Şeytanın içeceği

****

Şeytanıın kim olduğunu bilmek!

Bilseydim bile bunun sana yararı olur muydu?

****

Ebedi İkilem

****

Bilgi

Bildiğimizin bize hiç faydası yoktur. Ya da: Bize yarayacak olanı bilmiyoruz.

****

“İnkâr eden ruhlar bu dünyada hayatta kalabilir.”

****

Şeytan Fitnesini nereye bırakır?

Doğrusu kilisenin içi daha uygundur, kilisenin dibine olmaz!

****

Şeytanla her anlaşmaya gelir?

Saygın bir adamın saygın imzası bir anlaşmada elzemdir.

****

Şeytana tapanın mantığında

İyilik yok, kötülük vardır!

Öyle ise; Eğer iyilik yoksa kötülük de yoktur.

****

İlk önce Eylem vardı?

- Eylem!  İlginç bir çözüm yolu

-Ben onu Anlam olarak varsaymıştım. Ya da Güç.

-Hayır. Anlam, Eylemlerin sonucunda meydana gelir.

****

İstekler

İnsan soğuk sudan başka hiçbir şeyleri olmamasına rağmen, hala çalışır gece gündüz mutluluğu ister

****

Şeytanın Önü nerededir?

Yaşlı keçi ve maymun götlü gibi arkasındadır.

****

Bir Profesör olmuş, ama hala bir oğlan çocuğu gibi dolaşıp duruyor!

****

Ölüm Sebebi

Yanlış bir tedavi insanı öldürse de insanlar “ tanrı vadesi dolanı alır”, derler

****

Neden herkes gençliği arzular ki?

****

Şeytanın Barış teranesi

Domuz ahırında söylenen şarkılar ve şaraptır.

****

Astroloji bilgisi cahil için nedir?

Herkes Kuyruklu yıldız hakkında konuşuyor, anlamı ne olabilir?

 -Hiçbir şey.

-Hiç mi?  -Bir gaz topu.

Bir gaz topu mu? Evet gökyüzü osurunca kuyruklu yıldız oluşur. Öyleyse kuyruklu yıldız osuruk gibi bir gaz topudur.

****

Şarap

Şarabı, şeytan insanlara dünyanın kanı der, Meryem adına içerir, ancak  eşek sidiğidir..

****

Yardım

Birilerinin yardıma ihtiyacı varsa, ortadan kaybolma zamanı geldi demektir. Unutma ki Yardıma ihtiyacı olan sensin başkası değil.

****

Şeytan sevdiklerine ve anlaşma yaptıklarına yardımı, kaosla ve ölümle öder veya ödetir.

****

Günah şeytan ile yeni yapılmış bir anlaşma ve hayattır.

Yeni hayatınızı tebrik ederim! Ne yaptın sen?

- Öyle yapmak istememiştim. Bir anda oldu. Bu çatalı oraya Şeytan’ın kendisi koymuş olmalı!

Bu ölümcül bir günah!

Eğer kendi ruhuna dikkat etmiyorsan, en azından benimkine minnettar olmalısın. O kadarcık yaradan kimse ölmez! (Musa aleyhisselâmda öyle söylemişti)

Sen öyle san, zavallı oğlan. Neredeyse ölüyordu. Bakıyorum hâlâ çok soğukkanlısın.

****

Günahı şeytan başlatır görünmez.

Kim başlattı bunları?

 Sen mi yoksa ben mi?

 Bunu sen kendi ağzınla söyledin. Öyleyse sorumuz hâlâ cevaplanmadı.

****

Hakaret şeytanın gıdasıdır.

Sen bir soytarısın! Soytarı?

*****

Şeytanla olan arkadaşlık dönüşü olmayan yoldur.

- Sence senin için bu gülüşümden vaz mı geçmeliyim? Söyle bana, her şeyi nasıl düzeltebilirim?

****

Günah borcunu ödemek için ikinci günahı işlemek

 - Onun (kişinin)yarasını iyileştirebilir misin?

 - Hayır.

Akrabalarına bakabilir misin?

 Hayır.

Ailesi kaç kişi ki?

 Yalnızca iki kişi, annesi ve kız kardeşi.

Ne zavallı bir soy.

Her şeylerini kaybettiler.

****

Güven  şeytanın silahıdır.

Güvenemediğin şeyin, doğru olduğuna da inanamazsın.

 ****

Şeytan hazinesini ve “Altın” nasıl kokar?

Hazinesinin kokusu döküntü ve sefalet gibidir. Altının kokusu pasta kreması. Kremalı kek gibi kokar

****

Şeytan tedavisini altınla yapar.

Parlak bir altın iyi bir tedavidir.

****

Tanrı’nın verdiğini yine Tanrı alır.

****

İnsanın iki eli var: Biri almak, bir diğeri vermek içindir.

****

Şehvet bir asalet maskesinin arkasında saklıdır.

****

Ölü ve Ölüm

Ölüm hoş karşılanan bir misafir değildir. Mezara giderken bile, ölüden hemen kurtulmak için acele ediyorlar.

****

Bazıları  Dünya’nın kendi etrafında döndüğünü sanıyor.

****

Cehennem

Kimse cehenneme gitmek istemez. Herkes cehennemin iyiler için değil sadece kötüler için olduğunu varsayıyor. Ve bu yanlış. Bir insanı cehenneme doğru götüren bilgisini şehvetine bağlı kılandır.

****

“Kadınlar her koşula dayanıklıdır: Onları bu özelliğinden dolayı takdir etmek gerekir.

****

“Bütün yollar şehire çıkar.

****

Şeytana göre eşitlik Cehennemdedir.

Şeytan: “Yanacağım o günün hayalini kuruyorum. Bütün insanların, cinsiyet yaş, sınıf, meziyet  ayırmaksızın yanacağı o gün. Eşitlik diye buna derim.”

****

Ölüm insana ne yapar?

 O gerçekten öldü mü?

 Bilim, ölümün var olduğunu iddia ediyor.

- Ama hayat da bize aynı cevabı veriyor.

- Evet, doğru.

****

Öyleyse senin bilimine ne ihtiyacımız var?

 Bilim, eksikleri gidermek için yapılan şeylerdir. Muhtemelen boş zamanlarında örgü örmek gibidir. Bilim de örgü örmek gibidir muazzam şeyleri beni cezbeder. bana göre değil. Bilimi bir sürü arkadaşa ve  dünyevi sadelike  değişmemeyiz..

****

Yaşam ve ölüm

Ölüm ölümdür.

Evet, ölüm hâlâ var. Fakat yakın bir zamanda yok olacak.

- O ne demek?

- Gelecekten bahsediyorum. Ama bazı insanlar zaten doğru yoldalar.

****

“Öbür dünyada hiç mutsuz insan olmayacak mı?

 “Hayır. Mutsuzluk tehlikelidir. Çok tehlikeli.

****

Kadınlarla dalga geçmemek gerekir.

****

Bir kadını bir erkeğe bağlayan nedir?

Gülünç bir döngü, Üç şey para şehvet ve ortak bir ev,

****

Yabancı kadınla uzun süre kalmak onu baştan çıkarmak içindir.

****

Kızların hoşlandığı şeyler

Aklını okuyamasan bile bir kızı etkilemen için ona, aklını okuyabildiğini söyle.

****

Şeytanın en çok kullandığı oyuncaklar din adamlarıdır.

****

Din adamlarının ayaklarının kaydığı yerde Hayırseverlerin bağışları vardır.

****

Şeytan Tanrıya inanıyor mu?

 Bugünlerde “Tanrıya inanıyorum” diyen kaç kişi doğruyu söylüyor ki?

- Ben.(şeytan inanıyormuş)

****

“Tanrı aşktır. Ama aşk kural tanımaz.”

****

Hayatın kitabını da okuyabilir misin?

- Hayatın kitabı değil ama belki belirli birinin kitabını(aklını) okuyabiliyorumdur.

****

Şeytanın anlaşma şartı nedir?

İnsanın ruhunu satın almaktır.

****

Şeytanın ambarında neler vardır?

Korkak ruhlar vardır. bütün genç ruhların acı çektiklerinde geldiği yerdir.

****

Bütün katillerin suçları affedilmez. Bunu haketmek gerekir.

****

Biz insanların kaderinde büyük şeyler yapmak vardır.

Hiç doğmamış olmayı dilerdim. Hiç doğmamış olmak en iyisi olurdu, dostum!

****

Bir talih olarak görünen ölmekten çok daha iyidir. Hayır, yaşamalısın.

****

- Hep aynı şey İnsan daha baş dönmesini kontrol edemeden uçmayı ister.
Sen bir erkeksin. Bir asker.

****

Neyim ben?

 Nihayetinde, neysen “O”sundur.

****

Buradaki hiçbir şeyi tanıyamıyorum.

Ama durduk yere, onlar  yok oldu.

- Çok basit.

-   Anlamıyorum.

****

Ne demek, yok oldu?

 ****

Şeytanın isimlerinden Mauricius? (Morisyus) Ne anlama geliyor?

Ender bir isimdir,  “Karanlık olan” demektir.  Bazen bu, bir şehidin veya bir tüccarın ismi de olabilir.

****

Zaferi sen mi elde etmek istiyorsun?

 “Eylem” her şeydir. “Zafer” değil.

****

Ebedi yalnızlık ve kurtuluş için umut yok.

****

Her şeye kendim karar verme hakkım var.
Kaynak, senin değil ki karar veriyorsun!

****

Şeytan insana kendi kanınla imzalattığı anlaşmasını bozmaz.

 “Ruhun artık ona ait olur.”

****

“Bitti”, ne aptalca bir kelime!

****

“Nereye gidiyorsun?
 Oraya! Oraya! Uzağa ve daha uzağa!

****

—————————-

Eleştiri/Kaan Karsan

Sinema değişiyor, sinema dönüşüyor… Günümüz sinemasının en tuhaf, en yaratıcı ve en büyüleyici yönetmenlerinden biri olan Alexandr Sokurov ise bu karşı konulamaz dönüşümün alevini iyiden iyiye körüklüyor. Goethe‘nin üzerinde elli yıldan fazla çalıştığı manzumesi, sanatı kökünden etkilemeye, varoluşun tüm dünyasını sorgulamaya, değişmeye, değiştirmeye ve yepyeni evrenler yaratmaya devam ediyor.

Baştan söyleyelim. Alexander Sokurov’un Faust‘u kolay takip edilebilen, hatta müthiş bir yoğunlaşma ile izlenilse bile, sizi içine çeken ve kolayca anlaşılabilen akıcılıkta bir eser değil. Hatta tam olarak bahsetmek gerekirse, bilindik kalıpların tamamen dışında seyir eden, sinemanın klasik formüllerinden sadece öyküsel olarak değil görsel olarak da uzak duran ve yepyeni yollar arayan bir film. İşin ilginci bu aradığı yolları buluyor da…

Goethe’nin klasik metnindeki “ruhunu şeytana satan” ve “lanetlenen” insan çıkış noktasından hareketle günden güne daha fazla yitip giden varoluşsal mânaya ve buna karşılık derin bir arayışa sürüklenen insanoğluna doğru yol alıyor. Yitip giden anlam ve bunun peşindeki zavallı insan Sokurov’un kendine has dünyasında, bugüne kadar pek de aşina olmadığımız fotoğraflarla görselleşiyorlar.

Sokurov’un Faust’unda bulanık olmayan tek yargı, her şeyin bulanık olduğu yargısı. Zira Sokurov, kimi anlarda diyalogları, edebiyattaki bilinç akışı tekniğine yakın seyir ederek takdim ediyor ve seyircisi bu diyalogların içerisinde mantıklı bir çıkış yolu arıyor. Yanınızda ya da zihninizde varoluşa ve yok oluşa dair bir el kitabı olmadan, bu filmden düzenli bir anlam silsilesi çıkarmak neredeyse imkânsız gibi. Bu da Sokurov’un Goethe’nin Faust’unu tekrar yaratırken ana metni ne denli iyi anladığının ve olan biteni ne kadar iyi özümsediğinin net bir kanıtı.

Sokurov’un aynı anda hem çekici hem de ürkütücü olabilen görsel evreni ise sinemada nadiren tadabileceğimiz bir yabancılaşma efektini, arı bir büyülenmeyle birlikte, beraberinde getiriyor. Filmin sinema perdesini farklı bir şekilde kullanan görüntü formatından tutun da, başından sonuna sanki hiç kesilmeyen bir tiyatro oyunu izliyormuşuz hissini yaratan tavrı gerçekten sinemada daha önce rastlamadığımız türden. Tamamen özgün bir görsel yaratı ile seyircisini her an güzelce pataklayan Sokurov, aynı anda hayata dair her şeyi çağrıştırabilen bu eseri en tuhaf yollardan, en özgün biçemle peliküle döküyor.

Sanatı ve sinemayı, bu işin ortalama yönelimine göre çok daha farklı bir algıyla ele alan Sokurov, beklendiği gibi oldukça sabırlı bir seyirci bekliyor salonlara. Faust, salonda yaşayacağınız saniyelik bir kopmayla büsbütün uzaklaşabileceğiniz bir deneyim. Zaten olay şu ki: Faust bir filmden çok, bir deneyim. Öyle bir deneyim ki ortada her kişinin farklı şekillerde zihninde tekrar tekrar canlandıracağı ve yepyeni sonuçlara varacağı bir anı vaat ediyor. Bu da içinde bulunduğumuz on yılın en akılda kalıcı sinema olaylarından biriyle yüzleşmemizi sağlıyor.kaankarsan@gmail.com

Faust (Goethe)1808

1749-1832 yılları arasında yaşamış olan ünlü Alman ozanı, oyun yazarı Johann Wolfgang von Goethe‘nin Faust adlı şiirsel oyunu dünya klasikleri arasında önemli bir yer tutar. Faust, Goethe’nin bütün eserlerinin bir birleşimi olarak kabul edilir

Faust, Goethe’nin neredeyse tüm yaşamı boyunca yazarak tamamladığı bir yapıttır. Urfaustadıyla onsekiz yaşında başladığı oyunu, 1806de Faust I ve 1832de Faust II adıyla iki büyük bölüm halinde yazarak seksen üç yaşında ölümünden kısa bir süre önce bitirebilmiştir.

Goethe, Faust’un konusunu çok eski bir öyküden almıştır. Şeytanla bahse giren insanoğlu teması önceki yüzyıllarda da birçok öyküye ve oyuna konu olmuştur. Goethe’den önce birçok yazar tarafından defalarca işlenmiş bir konu olan Faust, daha önce de usta bir İngiliz yazarı olan Christopher Marlowe (1564-1593) tarafından Doktor Faustus adıyla işlenmiştir. Aynı konudan hareket etmelerine karşın iki oyunun olay örgüsü çok farklı biçimde gelişir ve sonuçlanır. Marlowe, Faust’u şeytanla girdiği anlaşmayı kaybeden biri olarak ele almıştır. Oysa Goethe Faust karakterini Şeytan Mefistofeles’e yenilmeyen bir insan olarak incelemiştir. Goethe, Faust’unda evrensel bir insan tragedyası ortaya koymuştur.

Goethe’nin Faust I eseri bir oyun şeklinde görülmekle beraber çok derin ve karmaşık içeriği dolayısıyla genellikle okumak için hazırlandığı ve sahnelenme istenmediği kabul edilebilir. Buna rağmen, Goethe’nin Faust’u içeriğinin çok zengin felsefi derinliği nedeniyle pek çok farklı yorumla yüzlerce kez yeniden incelenmiş, dünyanın birçok ülkelerinde çok farklı yorumlarla sahnelenmiştir.

Faust’un ilk bölümü ya da Faust I olarak bilinen “Faust. Eine Tragödie”, Johann Wolfgang von Goethe’nin 1808 yılında yayımladığı bir trajedisidir. Alman Edebiyatı ve Faust geleneğinin en önemli ve çok alıntılamalı eserlerinden biridir. Drama, birçok kez tarihi Doktor Faustus hikâyelerini oluşturan diğer yazarlar tarafından ele alınmakta ve bu hikâyeleri, insanlığın temsili konusunda Faust II’ de genişletmektedir.

Konu

Olay, tarihi Faust’un yaşadığı dönemleri, yani Ortaçağ‘dan Yeni Çağa geçiş dönemini kapsamaktadır. Bugünkü Almanya’da, Leipzig ya da Harz bölgesinde geçmektedir.

Oyunun baş kahramanı Faust, felsefeyi, tıbbı, doğa bilimlerini, teolojiyi araştırmış, gençlik ve olgunluk çağını yeryüzünün sırlarını çözmek için tüketmiştir. Yeni Çağ’ın başlarında tarihi Faust (1480–1538) gibi itibarlı bir araştırmacı ve öğretmen olan Heinrich Faust, hayatının bilançosunu çıkarır ve oldukça sarsıcı bir sonuçla karşı karşıya kalır: Bir bilim adamı olarak derin bir araştırmadan ve gerekli çıkarımlardan yoksun kaldığını ve hayatını dolu bir şekilde yaşamayı beceremediğini anlar. Bu ikilem arasında sıkışıp kalırken, memnuniyetsizlik ve huzursuzluktan kendini kurtarmayı başarırsa, ruhunu şeytana satacağına dair ona söz verir.

Faust’u tekrar hayata bağlayacağına, kendisinin, yani Faust’un beşeri zevk ve hazlarda anlam bulacağına dair bir antlaşmaya varırlar, şeytan Faust’u gençleştirerek dünyayı gezmek üzere onu yanında götürür. Ve Gretchen olarak adlandırılan genç Margarete ile olan aşkı için Faust’a yardım eder. Faust’un bu arayışı Şeytan‘ı (Mefistofeles) rahatsız etmektedir. Çünkü pek çok insanı felaketlerle yok etmesine, pek çok insanı dünyasal hazlarla uçuruma düşürmesine karşın, yeryüzündeki Faust adındaki doktor, akıl ve bilgi ile kendisine direnmektedir. Tanrı’dan Faust’u doğru yoldan çıkarmak için izin isteyen Mefistofeles, onun bunalımlar içinde olduğu bir gece karşısına çıkar ve Faust’a dünya hazlarını vaad eder. Bir iddiaya girerler. Mefistofeles, onun bilgi hastalığından kalbini kurtaracak, yaşatacağı en güzel hazlar karşısında Faust “Dur ey zaman, ne güzelsin!” diyecek olursa iddiayı Mefistofeles kazanmış olacaktır.Mefistofeles, Faust’u gençleştirir ve ona aşk duygusunu tattırır. Faust, bu duyguyu sadece Gretchen adlı genç bir kızdan çok ötede Helene idealine kadar hissedecek, ama her şeye karşın Mefistofeles’e beklediği cevabı vermemekte diretecektir.

Oluşum tarihi

Johann Faust’un hayatı, kişiliği ve kaderi çerçevesindeki efsaneler, 1587 yılında hikâyelerin oluşumundan bu yana, birçok kez ele alınan, ünlü bir edebi kaynak olmuştur.

Urfaust

Goethe, çocuk katili Susanna Margaretha karşı açılan dava sürecinden etkilenerek, 1770 yılında Faust çalışmasına başlamıştır (idamı Goethe’yi muhtemelen etkilemiştir.), bu yüzden Urfaust’da arka planda Gretchen çevresinde gelişen aşk trajedisi bulunmaktadır. Urfaust, çalışma odasında Faust’un monoloğu ile başlamaktadır. Mefisto ortaya çıkmaktadır; fakat şeytanla antlaşma yoktur. Auerbachs Keller’daki sahneden sonra, Gretchen trajedisi onun yerini alır; Büyücü mutfağı (Hexenküche) ve Cadılar Bayram (Walpurgisnacht) yer almaktadır. Bu versiyon, Goethe’nin eserinin tümünün ve özellikle Faust’un önemi vurgulandığında, bir el yazısı örneğinin ardından ilk olarak 1887 yılında basılmıştır.

Faust Bir Fragman

Goethe Urfaust’dan yola çıkarak, 1788 yılında tamamlamış ve 1790 yılında basılmış olan Faust. Bir Fragman (Faust. Eine Fragment)’ı oluşturmuştur. Faust fragmanı Urfaust’un aksine, içeriğinde şeytanla antlaşmanın üstü kapalı kaldığı, Mefisto ile geçen bir diyalog şeklinde genişletilmiştir. Büyücü Mutfağı (Hexenküche) sahnesi yeni eklenmekte, bu yüzden Gretchen’in zindandaki sonu yer almamaktadır. Gretchen’e olan aşk trajedisinin yanı sıra ikircimli ve çekingen bilim adamının trajedisi de kendini göstermektedir.

Faust Bir Trajedi

Goethe 1797 yılında fragmana, ithaf, tiyatroda ön gösteri ve gökyüzünde konuşma sahnelerini eklemiştir. Urfaust ve Fragmanda kesinleşmiş olan metin birçok sahne içermektedir, bununla birlikte 1806 yılına kadar olan zaman diliminde Cadılar Bayramı (Walpurgisnacht) sahneye koyulmuştur. Eser 1808 yılında, sergiler için Faust. Eine Trajedi olarak basılmıştır. Mutsuz bir kızın ve ikircimli bir bilim adamının hikâyesinden, gökyüzü ve cehennem arasında geçen bir insanlık dramı ortaya çıkmıştır.

Goethe, 21 yaşından 57 yaşına kadar, Faust’un ilk bölümü üzerinde çalışmıştır. Bu üç versiyon, içeriksel bir gelişmenin yanı sıra önemli bir stilistik gelişmeyi de belgelemektedir. Goethe, bu projenin gerçekleşebileceğine inanmamasına rağmen, Faust I’in çalışmasında oluşturduğu taslak ve sahneleri, Faust’un ikinci bölümüne de aksettirmiştir.

THRİVE “Gelişim” (2011) Belgesel


thrive(f.) (-d, -d; veya throve, thriven) işi iyi gitmek, muvaffak olmak; kuvvet bularak büyümek; zenginleşmek, refah bulmak; mamur olmak, bayındır olmak. thriv’ingly (z.) başanyla.

Yönetmen:  Stephen Gagne , Kimberly Carter Gamble

Ülke: ABD

Tür: Belgesel

Vizyon Tarihi:11 Kasım 2011 (ABD)

Süre:132 dakika

Dil: İngilizce

Senaryo: Mary Earle Chase , Foster Gamble , Kimberly Carter Gamble ,

Müzik: Dan Alvarez , Gary Malkin

Görüntü Yönetmeni: Stephen Gagne

Yapımcılar: Claire Darling , Foster Gamble , Kimberly Carter Gamble

Özet

Gelişim.. Tüm Dünya gelişseydi ne olurdu?

İnsanların ne kadar kazanacağına, ne yiyeceğine ve ne giyineceğine kim karar veriyor?

Aslında bunların hepsine parasız sahip olunabilir mi?

Bu güç hangi insanların elinde?

Aklınıza takılan bir çok sorunun cevabını bulabileceğiniz güzel bir belgesel.

BELGESELİN  METNİ

Bu filmdeki bütün olaylar bağımsız olarak değerlendirilmiştir.
Kaynaklar thrivemovement.com’da belgelenmiştir.
Belgeler Özgür İnsanlık Eylemcileri tarafından deşifre edilmiştir:

http://freehumanity.net/

Sevgili gezegenimizde yaşayan her sistem Evren’in mükemmel dengeye ulaşması ve hayatın yapması gerekenin güzel bir sözle ifadesidir: THRİVE Gelişmek.

Gelişmek hayatın doğal akışıdır. Harikaların en büyüğü olan küçücük bir yumurta ve zapt edilemez derecede cesur bir spermin başlattığı süreçle yeni bir bireyi oluşturmasını düşünün. Bu sürecin, muazzam yetenekleri ve sınırsız potansiyeli olan karmaşık ve kendisini sorgulayabilen bir beyni dans edebilen ve koşabilen bacakları sepet örebilecek, keman çalabilecek bir yüzü okşayabilecek kıvrak parmakları oluşturmasını düşünün. Eğer doğa bize bir şey öğrettiyse o da hayatın amacının iş yapmak olduğu ve diğer yaşayan şeyler gibi, bizim amacımız da gelişmek. Buna rağmen, gezegendeki çoğu insana göre hayat gelişmekle alakalı değil hayatta kalmakla ve dayanmaya çalışmakla alakalıdır. Gerçekten de yapabileceğimizin en iyisi bu mu?

 Evren 14 milyar yıldır hayatın kendisine ve kendi evine düşman olacak bir tür ortaya çıkarmak için mi çalıştı?

 Hiç sanmıyorum!

 “Benim adım Foster Gamble”ve ben neredeyse hayatımın tamamını, ne olduğunu anlamak gezegendeki bu büyük mutsuzluğun ve yoksunluğun nedenlerine bir açıklama getirmek için çalıştım. Genç bir adam olarak gördüğüm o sefaletten hareketle hayatta kalma mücadelemiz için duyduğum endişeden dolayı bazı cevaplar aramak için bir yolculuğa koyuldum. İnsanlar için gelişmek mümkün müdür?

Eğer öyleyse, neden gelişemedik?

 Yaptığım araştırma, beni gitmeyi düşünmediğim yerlere yönlendirdi. Başta alakasız görünen, ama sonra ciddi bir şekilde birbirine bağlı oldukları anlaşılan sizin de birazdan göreceğiniz şaşırtıcı keşifler açığa çıkardı.

Bir Şifre buldum. Yüzyıllar boyunca sanat ve simgelerde gömülü olan bir şekil. Bu şifrenin insanların yaşama şeklinde devrim yaratacak temiz, sürdürülebilir yeni bir enerji kaynağının anahtarı olduğuna inanıyorum. Ekonomik sistemimizin hileyle nasıl yönetildiğini anladım ve bu konuda ne yapabileceğimizi buldum. Yolculuğum, dünyanın her yerinde özgür sağlık sistemi yaratmak için gücümüzü nasıl geri kazanabileceğimizin yollarını gösterecek. Birer hata olmadığımızı fark ettim sadece hataya düşürüldük!

 Kendi dehamıza karşı körleştirildik. Gücümüzü garantiye almadık, kendi zekamızdan bihaberdik ve gerçek gücümüzün ve saltanatımızın farkında değildik. Ama bütün bunlar değişmek üzere!

 Sizi alışılmadık yolculuğumun önemli noktalarını paylaşmaya davet ediyorum. Bizi zaman ve uzayın içinde gezdirecek bir navigasyon cihazı yarattım. Size onları tanıtayım!

 Bu ekrandan, “yaşam değerlerimiz” dediğim kurumsal medyadan alamadığımız kritik verilere ulaşabiliyoruz. Bu kurumsal medya, Amerika’da 25 sene içinde 50 şirketin birleşmesiyle 5′e düştü. Bunu, gerçekte durumun nasıl olduğunu kontrol etmek için kullanacağız. Sağdaki ekran, Dünya’nın herhangi bir yerinde yaşamak için sağlıklı sürdürülebilir bir yolu nasıl bulabileceğimizi kaydediyor. Ben bunlara “navigasyon öngörüsü” diyorum. Ve bu bizim pusulamız olacak. İğnenin, dünyamızın manyetik alanında kuzeyi araması yerine bizim pusulamız manyetik alanın şeklinde. Bu şekil, yakında göreceğiniz gibi şaşırtıcı teknolojik ve sosyal dallanmalara sahip. Yaşam boyu bir arayışın ardından bu şeklin aslında herkes için ideal olan bir dünyaya anahtar olduğu sonucuna vardım. Öyleyse başlayalım!

 Öncelik ve güç dünyasında büyüdüm seçkin özel okullarda ve sonrasında da Princeton Üniversitesi’nde okudum. Procter & Gamble kurucularından birinin doğrudan soyundan gelmiş biri olarak Procter & Gamble’da bir lider olmak için yetiştirildim ama ben farklı bir yol seçtim.

“Şifre’yi çözmek” 

İlkokuldayken duruma uyanmaya başladım. Yetişkinler, nükleer patlamadan kendimi korumamın tek yolunun masanın altına girip, kafamı korumam olduğunu öğretiyorlardı. Ciddi sorgulamalarım o zaman başladı. Birkaç sene sonra, evrensel enerjiyle doğrudan tecrübem oldu. Bu bir gün, okul otobüsünden dışarıya bakarken oldu. Dünya havuzu şeklinde görüşüm vardır ve gördüğüm enerjinin akışının atomunkiyle ve Güneş Sistemi’nin tamamıyla aynı olduğunu anladım. Kalbimin derinliklerinde, benim de aynı şekilden yapıldığımı hissettim. Bu görüş, benim bilime başlama sebebimdir. Evrenin nasıl çalıştığını anlama ve bizim, bütün bu yaşam enerjisi şekline nasıl uyum sağladığımızı anlamaya çalışma sebebimdir. Yıllar sonra, gördüğüm bu şeklin bilim dünyasından bazı insanlar tarafından bilindiğini öğrendim.

torus 44

1921′de Albert Einstein Evren’de enerji açığa çıktığında küçük desteler halinde bütünlüğün belirdiğini keşfederek Nobel ödülü almış. Bu şekil bize, hayatın aslında nasıl evrildiğiyle ilgili çok şey söylüyor. Evren üzerindeki yaratılışın kalıcı harikalarını ve insan sistemlerinin pek çoğunun ne kadar sürdürülemez oluşunu düşününce evrenin hayatı nasıl yaratıp sürdürdüğünü öğrenmenin aslında oldukça yararlı olacağına karar verdim. Einstein’in keşfettiği, bütünün her bir küçük destesine kuantum denir. Tıpkı suyun içindeki girdap gibi etrafındakilerden yapılır ama kendi içinde onlardan farklıdır. Büyüklüğü ne olursa olsun, bu paketler her zaman aynı şekildedir ve şaşırtıcı şekilde, birbirine bağlı olmayan olaylarla örneğin, Orta Doğu’daki savaşlarla, küresel mali çöküşle ve herkes için adaleti nasıl sağladığımızla bağlantılıdır. Nasıl olduğunu keşfetmek üzereyiz.

V=2π²Rr²

Matematikçiler, bu şekle Torus derler.

Torusun içindeki enerji bir uca akar merkezin etrafında daireler çizer ve diğer uçtan çıkar. Dengelidir, kendini ayarlar ve her zaman tamdır. Torusla ilk resmi tanışmam bilim adamı ve mucit Arthur Young sayesinde oldu. Gelecekçi Duane Elgin doğanın, Torusu her boyutta nasıl ilk şekil olarak kullandığını açıklıyor. Evrim, katları açmak ve büyük resmi göstermek demektir. Sorumuz şu, Evren neyin büyük resmini gösteriyor?

 Evren’in büyük resmini gösterdiği şey “kendinden organize” olan sistemlerdir ve onları her boyutta görebilirsiniz. “Kendinden organize” sistem teknik terimdir ve anlamı sistemin kendine tutunması özünde, sistemin kendini bilmesidir. Eğer doğaya bakarsak bu “kendinden organize” formları her yerde görebiliriz. Onu, bir portakalın kesitinde bir elmanın kesitinde görebiliriz. Kasırganın dinamik doğasında görebiliriz. Dünyanın etrafındaki manyetik alanda benzer bir manyetik alan olan, bir bireyin etrafında görebiliriz. Onu Girdap Gökadası yapısının tamamında görebiliriz. Küçük bir atomun yapısında görebiliriz. Tarih boyuca, bütün boyutlarda Evren’in tek bir projesi oldu. Büyüyen Torusları!

Evren, bir Torus büyütme fabrikası. Bu Toroidal dinamikler çeşitli boyutlarda gözle görülür. Bunlardan biri Galaksi boyutudur. Galaksi, içinde milyarlarca yıldızla dönen büyük yapıdır. Galaksilerin büyük kolları kendi etrafında döndükçe merkezde girdap oluşturur bu da kendisini çevreleyen galaksi halesinin merkezinden kıyısına gidiyor gibi görünür. Yıldızlar, bu Galaksi diskinden harekete başlayıp halenin dışına çıkarlar girdaba girip, geri çıkarlar. Mesela, Arcturus gibi yıldızların bu yoldan geçtiklerini biliyoruz. Kendi gezegenimizin atmosferi için bile en uygun tanım budur. Hava, Kuzey Kutbundan Ekvatora doğru aşağı hareket eder ve sonra yükselir ve Güney Kutbundan Ekvatora doğru yukarı hareket eder ve sonra alçalır. Güneş’in yüzeyindeki dinamik bile buna çok benzer. Tabii burada, duruma dışarıdan küçük boyutta bir modelden bakıyoruz. Galaksiye gömülü olan kümelere gömülü süper kümelere gömülü olan Güneş Sistemi’ne bakarsak sonsuz Torus akıntısının içinde gezmiş oluruz. Torus, Evren’in nefesi gibi her boyuttaki var oluşun enerji akışının formudur. Bir de, olayın altında yatan bir yapı vardır ki bu, akıntıların birbirine uyumudur tıpkı iskelete benzer. Buna vektör eşitliği denir. Bu terim, 20. Yüzyıl’ın büyük düşünürlerinden Buckminster Fuller tarafından icat edilmiştir.

untitled

Fuller’ın göze hitap eden çalışmasından esinlenip yıllarımı vektör eşitliği dinamiği ve Torus üzerine araştırma yapmaya harcadım. Torodial enerji formunun potansiyelinden o kadar etkilendim ki onun şeklini çalışmak ve uygulamalarını keşfetmek için 1997 yılında, adı “Sequoia Sempozyumu” olan çok disiplinli düşünme havuzunu kurduk. Bu birlikte çalışmamız, beni Torus ve vektör eşitliğinin ilk şekiller olduğuna ve ve Evren’in her boyuttaki yaratılışının özü olduğuna inandırdı. “Sequoia Sempozyumu” buluşmalarında makine yapımında Torus dinamiğini temel alarak yanmasız enerji oluşturduklarını iddia eden mucitler olduğunu öğrendim. Bu devrimsel gelişme sıfır noktası, radyan ya da serbest enerji olarak bilinen şimdi kısaca yeni enerji teknolojisi diye bildiğimiz yerlere ulaşır.

science-torus

Dünyamızdaki acının çoğunun enerjiye ulaşamamaktan kaynaklandığını düşününce serbest, limitsiz, temiz enerjinin dünya tarihinin en önemli buluşlarından biri olabileceğini anladım. Bu, gezegendeki hayatın kalitesini sadece geliştirmekle kalmaz, dönüştürür de. Ben de, bu şekli bu güçlü potansiyel enerji kaynağını başka kimin bildiğini merak etmeye başladım. Sempozyumdaki bazı bilim adamları, bana Torusun binlerce yıldır değişik kültürler tarafından nasıl kodlandığını gösterdi. Görünen o ki, eski kültürler bu kodu en kalıcı formlara gömmüş, sonra da mümkün olan hikayelere, simgelere alfabelere, yapılara.

Dünyanın en eski kutsal yerlerinden birindeyiz. Abydos, Mısır’daki Osiris Tapınağı. Osiris Tapınağı’nda çok az yazılı kaynak bulundu. Fakat, bu tapınakta çok önemli bir bilgi var. Zar zor görünen, ama temiz ve kesin bir çizim. Bir kayanın kıyısında değil, oyulmamış kayanın atomik yapısına sıra dışı bir şekilde kaydedilmiş.

VectorEquilibrium7

Nassim, bu Osiris sembolünü üç boyutlu olarak çözdü. Dünyamız iki boyutlu olmadığından dünyamız hakkında bilgi taşıyan bu şifrenin yassı tasarımla kısıtlandırılamaz oluşu mantıklı. Nassim’in üç boyutlu Osiris sembolü 12 eşit enerji hattıyla mükemmel şekilde dengelenmiş bir güç alanının yayılmasıyla başlar. Bunlar, tıpkı bir tekerin 12 parmaklığı gibi, merkezi sabitleştirir. Dengelenmiş enerjinin bu yapı etrafından akan ilk şekil, Torusdur. Şimdi, 64 piramidin birleşmesiyle oluşan adı dört yüzlü olan, daha büyük bir boyuta geçiyoruz.

 Toroidal enerji alanlarını temsilen her piramide bir küre eklersek ve piramitleri tek tek çıkartırsak elimizde bir matris kalır. Bu da, şaşırtıcı bir şekilde, Osiris simgesinin birebir aynısıdır. Binlerce yıl önce Mısır tapınağının duvarına kaydedilen aynı şeklin üç boyutlu hali. Şimdi, kıta aşıyoruz ve Mısır’dan Çin’e geçiyoruz. 1420 yılında başka bir kutsal alanda… Güneş Tanrıları’nın bulundukları ve eski “Foo Köpeklerini”, yani bilginin bekçilerini bulabileceğiniz yer olan Yasak Şehir’e gidersiniz. Foo Köpekleri bilgiyi patilerinin altında korurlar.

Aynı şekil, 64 enerji ünitesi buraya da kodlanmış. Merak etmeye başladım, birebir aynı tasarımın iki farklı kıtada, önemli yerlerde görülmesi acaba sadece bir tesadüf mü?

 Sonra Nassim bana, bu 64′lü şeklin zamanı kodladığını ve yüzyıllar boyunca dünya çapındaki kültürlerde göründüğünü gösterdi. Yahudi Kabala Hayat Ağacı her seviyesinde gömülü olan vektör eşitliği ile gördüğümüz şeklin aynısını oluşturur. I-Ching diye bilinen, eski bir Çin Bilge Sistemi bir sette bazıları devamlı bazıları kırık olan 6 çizgiyi sembolize eden 64 tane altı köşeli yıldıza dayalıdır. Bunları bir dörtyüzlünün 6 köşesi olarak yerleştirerek 64 çokyüzlü kristali oluşturabiliriz.

sihler

 Efes, Türkiye Sihlerin Altın Tapınağı, Amristar, Punjab, Hindistan, XVI. Yüzyıl Aynı şekil, modern bilimsel araştırmada da görülür. Çift sarmalın, 64 kodondan oluşan bir alfabesi vardır bu da insan DNA’sını kodlamak için kullanılır.

sarmal

Evren’in yaşayan şekliyle ilgili ileri bilginin binlerce yıl önce var olduğunu gördüm. Ama onlar bunu nasıl öğrendiler?

Eski Mısır, Maya ve İnka hikayeleri Dünya’ya gelen Güneş Tanrıları’ndan ve Tanrıların onlara mühendislik, yazarlık ve bilimlerini öğrettiklerinden bahseder. Merak etmeye başladım acaba bu Güneş Tanrıları Galaksimizin başka bir yerinden gelen ileri medeniyetler olabilir miydi?

 Bütün bu metinler ve eski kültürler onları, uçan gemilerle ya da Vedik geleneğine göre, uçan makinelerle gelenler olarak tanımlıyor. Zaman içinde Güneş Tanrıları’nın geldiklerinden pek çok yerde bahsedilir. Acaba Şifrenin bilgisini paylaşmanın sorumlusu dünyamızın dışından gelen bu pilotlar olabilir miydi?

Kendilerini kâinatta gezdirmek için güç bağlantısı yapıyor olabilirler miydi?

Araştırmamın beni buraya getireceğini hiç düşünmemiştim ve bu bulgular dünyamı sarsıyordu. Nassim’in, etkileyici kanıtları, teorilerini destekler nitelikteydi. Ve 3000 yıl önce ileri matematik ve fizik kavramlarının kaydedilmiş olmasını mantığım almıyordu. Bu konuyu en bilgili araştırmacılardan biriyle tartıştım. Dünya Dışı Zekâ Çalışmaları Merkezinin kurucusu Dr. Steven Greer. Kendisi üst düzey devletler ve askerlerden oluşan görgü tanıklarıyla yüzlerce röportaj düzenledi. Dünya dışı zekâdan bahsediyorsak medeniyetten bahsediyoruz demektir. En az bizim kadar bilinç düzeyine sahip ama teknolojileri ve sosyal yetenekleri onları yıldızlar arası ya da gezegenler arası düzeye ulaştırmış olan medeniyetlerden bahsediyoruz. Ve Samanyolu Gökadası’na baktığımızda en azından 10.000′e yakın üzerinde zeki hayat olan dünya benzeri gezegen olduğunu ve bunların en azından yarısının bizim kadar gelişmiş ya da bizden daha ileri akıllı yaşam formları olduğunu tahmin ediyoruz. Orada zeki bir hayat olduğu neredeyse kesin ve onlar Evren’in kurallarına hâkimler. Şu anda MIT ve Caltech’de öğretilenin ötesinde onlar, zaman ve mekân içinde gerçek zaman diliminde gezerek yıldızlar arası engin mesafelerde hareket ediyorlar. Bu cisimlerin yeryüzüne indiğini ve fiziksel kanıt bıraktığını gösteren 4,000′den fazla vaka var. 3,500′den fazla rehber vakamız var. FAA’nın yüksek rütbeli araştırmacılarından John Callahan’ın operasyonlarlarının da içinde bulunduğu sayısız diğer operasyonlarla, bu cisimlerin saatte on binlerce km hızla radara takılması ya da maddesellikten çıkıp sonra gökyüzünün başka bir yerinde tekrar göründüğünü gösteren binlerce vakamız var. Evet, dünya dışından ziyaretçilerimiz geldi uçaklar kırıldı malzeme ve parçalar ortaya çıkarıldı. Yabancılarla iletişimimiz oldu başka bir ülkeden değil başka bir Güneş Sistemi’nden gelen yabancılarla. Ve ben buna şahidim. USS Roosevelt’in, özellikle nükleer silahları kabul ettikten sonra birkaç UFO olayına bulaştığından bahseden bazı belgeler gördüm. Ve CEO’m günlüğündeki bu olayın hiç yaşanmadığını söyledi. Görev başı yapan mürettebat da görevini bitiren mürettebat da UFO’nun havada asılı kaldığını gördü. Metalden, daire şeklinde bir cisimdi ve benim anladığım kadarıyla füzelerin hepsi durdurulmuştu. Füzeler işlevini yitirmişti. Bir şeyler füzeleri durdurmuştu. Hatırlayın, bütün set saatte birkaç bin km hızla uçuyordu. Yani, bu şey savaş başlığına ışın yollayıp onu vuruyor ve uçuyor bu sırada biz böyle gidiyoruz, başka bir ışın yolluyor ve buraya geçiyor, biz de böyle gidiyoruz, başka bir ışın yolluyor o da buraya geçiyor, bir ışın daha yolluyor ve geldiği yönde uzaklaşıyor. Ve savaş başlığı uzayda yuvarlanıyor. O an hissedilen duygu, dünya dışı olmalı. Filmi alıp UFO’lu kısmını sildiler bir makas alıp o kısmı kestiler onu ayrı bir makaraya sarıp çantaya koydular filmin geri kalanını Binbaşı Mansmann’a teslim ettiler ve “Güvenlik ihlalinin ciddiyetini size hatırlatmama gerek yok, Binbaşı Mansmann. Bu dosyayı kapanmış sayıyoruz” dediler. Kimse sana deliymişsin gibi bakmadan bir UFO olayına karıştığını kime söylersin?

 Meksika Askerisi sözde UFO fotoğrafları yayınladı.  Fransızlar, ulusun UFO dosyalarına baktılar.

Vatikan, uzaylı hayatı olabilir dedi. UFO’ların olduğuna dair olan bütün bu kanıtların içinde bir sıradışı olay beni şaşırtmaya ve bana esin kaynağı olmaya devam eder: Dünya’nın her yerinde görünen “Hasat Çemberleri”.

nasa3

Bu ayrıntılı tasarımlar, gizemli bir şekilde girdap şeklinde bükülmüş tahıl hasatları şeklindeler öyle ki, bu hammaddeler eğiliyor, buna rağmen canlı kalıyor. 5,000′den fazla olan bu şekiller, çoğu İngiltere’de olmak üzere 30′dan fazla ülkede görüldü. Medya, başta beni olmak üzere, birçok kişiyi bu hasat şekillerini bir oyunmuş gibi birkaç oyuncunun gece yaptığı bir işmiş gibi yazmaya yöneltti. Elbette, sahte olanları da var ama insan eliyle yapılmış olanlar büyük çoğunlukta olan bu zarif eserlerin yanında ilkel kalıyor. Bu oyuncular bütün bu 5,000 şekli yapmış olabilirler mi?

 Birkaç insan, halatlarla ve tahtalarla bunun gibi karmaşık ve güzel bir şeyi gecenin bir yarısı, şiddetli yağmurun altında toprakta hiçbir ayak izi bırakmadan yapmış olabilir mi?

 Hasatların yarattığı simgenin üstündeki bölgenin elektromanyetik alanı genellikle elektrostatik olarak yüklü. Bu alanların bazılarında manyetik ilginç parçalar var. Bu çok ilginç hasat tasarılarından birisi daire değil, dikdörtgen şeklindedir. Bu mesaj, 1974 yılında uzaya gönderilen bir mesaja gönderilen bir cevaba benziyor. Bu mesaj gezegenimizin Güneş Sistemi’ndeki yerini ve Dünyalıları gösteren ve bir dünya dışı akıl tarafından görülüp anlaşılmasını umduğumuz bir radyo dalgasıydı. 27 yıl sonra, 2001′de bu hasat tasarısı gönderenin portresi olabilecek bir resimle birilikte İngiltere’de gözüktü. Bu mesaj NASA sinyalindeki formatla uyumluydu ve bizimkinden farklı bir Güneş Sistemini tarif ediyordu mesajda, gönderenin bir resmi, insana ait olmayan DNA ve bizim kullandığımız radyo anteninden farklı olarak onların iletişim için kullandıkları belli olan bir mikrodalga anteni vardı. Anten sembolü, bir yıl önce, aynı alanda tıpkı NASA’nın ilk sinyali gönderirken yaptığı gibi çalışan bir radyo dalgası anteninin tam yanında gözüktü.

nasa1

NASA, dünya dışı irtibatı resmi olarak sürekli reddediyor. Buna rağmen, sürekli bu olağanüstü eserler gözüküyor.

 Öyleyse, bu müthiş tasarımların anlamı ne olabilir?

l

 İşte, Torusu üç boyutlu olarak gösterdiği anlaşılan iki boyutlu versiyonlardan bazıları. Ve bu da vektör eşitliği. Ve sanata ve pek çok eski kültüre kodlanmış olarak gördüğümüz 64′lü şeklin bir benzeri. Hasat çemberleri ve eski kodlananlar arasındaki tutarlılığı görünce onları kimin yarattığı ya da yaratanların nereden geldiklerini değil bu tasarımların önemli bir sebebi olmalı diye düşündüm. Birbirlerine o kadar uyumlular ki!

hasat 33

 Torus ve vektör eşitliği şeklinin özellikle de 64 adet dörtyüzlü formundaki kristalin Evren’de enerjinin nasıl işlediğini bize gösterdiğini sanıyorum. Böylece biz de onunla uyumlu olmayı öğrenebileceğiz.

 Temiz, güvenli ve limitsiz enerjiye ulaşabilmemiz için bize bir model ve yeni sevk şekilleri gösteriyor olduklarını düşünüyorum. Bize ulaştıracakları daha önemli nasıl bir mesaj olabilir!

 Özellikle, onların gözünden gezegenimizin ötesine uzanmaya başlamışken?

 Dr. Jack Kasher’la tanıştığımda bu kavram üzerine bir tasdik daha aldım kendisi Nebraska Üniversitesinde görevli eski bir fizik profesörüdür ve UFO olayını araştırmıştır. Sequoia Sempozyumundaki sunumunda Dr. Kosher, dünya dışı uzay gemisine davet edildiğini iddia eden Lane Andrews adında bir kadının olağanüstü çizimler serisini gösterdi. Toroidal enerji alanının detaylı çizimlerini görünce irkildim dediğine göre, Toroidal enerji alanı aracı ilerletip yolcuları koruyordu. Bunun ardından, James Gilliland’la görüştüm. James’in, Washington Adams Dağı’nın yakınlarındaki çiftlik evinden çekilmiş saatlerce uzunlukta UFO görüntüleri var. Ayrıca, kendisi uzay gemisine bindiğini de iddia etti. Aklımı başımdan alan ise James’in, Lane Andrewsla hiç ama hiç tanışmadığı ve Lane’in deneyimini bilmediği halde olayı çok benzer bir şekilde anlatmasıydı: Dönen daire ışıklarıyla çok sayıda gemi. James ve Lane’in aynı Torus dinamiğini tasvir etmeleri ve ikisinin de devlet ve askeri ajanlar tarafından sürekli taciz edilmesi basit bir tesadüf olabilir mi?

UFO düşüncesi bazılarına çılgınca gelebilir ama başka bir açıdan tamamen akla yatkın. Dünya yaklaşık 4,5 milyar yaşında yani 4,500 milyon yaşında. Ya 4,501 milyar yaşında olan neredeyse bizimki gibi, başka bir gezegen varsa?

 Bizden bir milyon yıl öndeler ve Galaksi boyutunda onlar neredeyse bizim ikiz kardeşlerimiz. Bir milyon yıl sonra olacağımız yerdeler. Bütün bu problemleri çözüp başka bir yol bulacağımız yerdeler bu yer solucan deliği de olsa, eğri boşluk da olsa. Enerji üretmek için bir yol olmalı böylece onu havasız yerden çekebileceğiz. Ve onlar burada, bize bu yolu bulduklarını gösteriyorlar. Bu, insan sistemi için büyük bir şok ve şu anda bu şoku yaşıyoruz. Bizim neslimizden insanların neden politik liderlik gibi pozisyonlara hevesli olduğunu ve o soruya asla yaklaşmadığını anlayabiliyorum çünkü bu bir dünya görüşü mücadelesi önemli bir dünya görüşü mücadelesi. İşte biz, görece olgunlaşmamış bir tür olarak kendimize zarar vermekle mücadele ediyoruz!

 Torusla uyumlu olursak temiz, güvenli enerjinin yeni formuna ulaşmamızın anahtarını tutmuş olacağız. Olabilecekleri siz düşünün!

 Bu, çağımızın en önemli teknolojik buluşu olabilir!

 Bu durumda, kim limitsiz ve her yerde bulunabilen bir enerji kaynağı istemez ki?

 Bu, hem anahtar sorumuz hem de beni bir diğer çıkmaza yönlendiren soru oldu. Meğer bilim adamları 1900′lerin başından beri yanmayan elektriğe ulaşmak için alternatif yöntemler geliştiriyorlarmış.

Nikola Tesla “ışıyan enerji” dediği enerjiden faydalandığına inanıyordu. Pek çok bilim adamı Tesla’nın, şimdilerde “serbest enerji” denen enerjiye ulaşmış olduğuna inanıyor. Ama Tesla, projesini bitiremeden finansçısı ve bankacı JP Morgan kendisi elektrik hatları için bakır kullanımının tekeliydi Tesla’nın icadının kablo kullanmadan nasıl elektrik iletebildiğini fark etti ve Tesla’nın fonunu kesti. Tesla’nın laboratuvarı yakıldı ve herkes için limitsiz enerji görüşünü hayata geçirmeye çalıştığı için Tesla dernekten çıkarıldı. Günümüz mucitlerinden Adam Trombly, Tesla’nın yaptığı işten ve Torusla yapabileceklerinden esinlendi. Trombly havadaki elektrik enerjisine erişerek doğrudan akım üretebilen bir dinamo kurdu. Gezegendeki manyetik alanı taklit ederek ve bu makineyi döndürerek çalışabilecek bir dinamo yaratabildiğimizi göstermeye çalışıyoruz. Ve çalıştı, çalışıyor. Doğayı veya Jüpiter’i ya da uzayda dünya gibi dönen bir dinamoyu düşündüğümüzde aslında uzayda manyetik alanı Torodial şekilde olan dönen bir mıknatısımız ve mıknatısın altından ve etrafından geçen akış çizgilerimiz olduğunu görürüz. Hem de genişliyor ve kasılıyor. Nefes alıyor. Uzayın enerjisini gerçek anlamda alıyor ve dönüştürüyor. Burada, bu Toroid’de, Dünya’yı değiştirecek yeterli enerji var. Ve bu sadece teorik bir açıklama değil, gerçekten doğru!

 Bunun olası sonuçlarını ele alacak olursak, şu demek olur: Dünya’nın her parçasının bir gücü var. Dünya üzerindeki her insanın bir gücü var. Evrensel bolluğumuz var!

 Trombly, güç üreticilerinden birini göstermesi için BM’ye ve Birleşik Devletler Senatosu’na davet edildi ama bu üreticiler 1. Bush hükümetince küçük görüldü sonra da bu makineye devlet el koydu. Trombly‘nin başına gelenler eşi benzeri görülmemiş şeyler değildi. Tanıştığım serbest enerji konusunda geleceği olan yeni bir teknoloji bulan neredeyse her mucit bastırılmaları konusunda benzer bir hikaye anlatıyor. Mucit John Bedini yıllar önce Tesla’nın yayılan enerji teorisini çalışmaya başladı ve çalışırken harcadığından daha fazla enerji üreten pil şarj eden bir makine tasarladı. Bunları düşük ücretle satışa sunacağını açıkladı. Bir süre sonra laboratuvarında saldırıya uğradı ve başka makine üretmeyeceğine yemin etti. Kendi güvenliği için, serbest enerjiyi piyasaya sürmekten vazgeçmek zorundaydı. Bunlar şahsen ziyaret ettiğim laboratuvarlardaki makineler.

enerji makineleri

Çekimler çok kötü olduğundan bunların sizi inandırmasını beklemiyorum. Anlatmak istediğim, mucitlerle orada olmak ve ustaların bize eşlik etmesi yeni enerji makinelerini işler halde görmek beni, böyle bir teknolojinin olduğuna inandırdı. Ve olabilecekleri düşünmek benim için çok heyecanlandırıcı. Kanadalı John Hutchison sadece serbest enerji pilleri üretmekle kalmadı ayrıca, yer çekimine karşı gelmek yani, cisimleri havada tutmak için Tesla’nın teorisini kullandı. Bu, kuvvet alanında devrim yaratabilir. Hutchison’ın laboratuarına dağıtıldı ve makineleri, hükümet görevlileri ve polis tarafından 1978 yılında 1989′de, ve 2000′de toplandı. Bu film için röportaj yapacak olan bir başka bilim adamı Dr. Eugene Mallove olacaktı. Kendisi MIT ve Harvard’da bir mühendis ve yeni enerji alanları üzerine teorik ve teknolojik gelişmeleri içeren “Sonsuz Enerji” dergisinin editörüydü. 2004 yılında Dr. Mallove gizemli bir şekilde dövülerek öldürüldü.

dr. mallove

Eğer bu mucitlerin hepsi birer oyuncu ve şarlatansa neden sürekli ve sert bir şekilde bu kadar bastırılıyorlar, merak ederim. Serbest enerji mucidi Adam Trombly’ye bu teknolojinin neden engellendiğini düşünüyor olduğunu ve UFO olayının bununla bir ilgisi olup olmadığını sordum. Askeriyede önemli kişilerimiz var büyük bir risk alarak, evet, o şeyler gerçek diyorlar. Sizce neden askeri-sanayi kompleksi bu açıklamayı yapmak istemiyor?

 Çünkü bunun arkasında nasıl bir teknoloji olabilir diye düşünmeye başlarsınız. Uzun lafın kısası bu. UFO olayının bastırılması ve serbest enerjinin bastırılması birlikte anılır. Enerji etrafımızdaki havadan yapılı kumaştan çıkarılır yani ölçülemez. Bu da, dünyanın tek en büyük sanayisine yani, enerjiye doğrudan tehdit oluşturur. Bu, Exxon Mobil’e güle güle demektir güle güle petrol, güle güle kömür güle güle elektriğin güç hatlarıyla doğrudan iletimi. Hepsi gider!

 Ne yazık ki bu, bir başkasının kumbarasındaki 200 trilyon dolar. Bilinen petrol, gaz ve kömür rezervleri 200 trilyon dolardan daha pahalıya mal olur. Bu bilginin ortaya çıkması jeopolitik gücü kayıtlı insanlık tarihindeki her şeyden daha fazla değiştirir. Ve bu değişiklik sadece bir nesil zamanında olur!

 Buluşların çözümlerini incelemeye başladım ve olay karşısında şaşırdığım şey, bu kavramların dünya çapında yüzlerce laboratuar tarafından kanıtlanmış olmasıydı. Buna rağmen, gün ışığına çıkmamışlar. Ortalığı mahvetmek ve patlamayı kontrol altına almak yerine bu yeni teknolojiler, uyum sağlamaya doğal olanla dans etmeye yönelikti. Gördüğüm serbest enerji makinelerinin ortak özelliği bir şekilde Torus enerjisinin şeklini taklit ediyor olmalarıydı.

enerji makineleri2

Fikirlerin ve buluşların bastırılması hakkında endişelenmek için serbest enerji teknolojisine inanmak zorunda değilsiniz. Kendimi, petrole, kömüre, nükleere ve diğer zararlı ve kirli teknolojilere olan bağlılığımızı daha iyi nasıl ispat ederiz ve başka, daha iyi, ucuz alternatifler olmadığını nasıl iddia ederiz düşünürken buldum. Çok sevdiğim eşim ve yaratıcı partnerim Kimberly sürekli bilimsel araştırmama birilerini dâhil etmemi söyledi. Toruslar, dünya dışı yaşamlar ve serbest enerji ne kadar merakımı uyandırsa da en zor soru… “Bunları anlamak birisinin acısının gerçekten hafiflemesine yardım eder mi?” oldu. Görünüşe göre, edebiliyormuş!

Gezegendeki acının çoğu enerjiye ulaşamamakla alakalı. Isınabiliyor musunuz?

 Yiyecek ve su alabiliyor musunuz?

Hastane ihtiyaçlarınızı karşılayabiliyor musunuz?

Bunların hepsi enerjiye ulaşmakla alakalı. Temelde bir düzen varsa ki evrim bu yönde yeterli olmalı. Problemleri çözecek ve bu sosyal tabu konularına beynimizi yormaya değecek yeni teknolojiler yaratmak için bu düzenle uyumlu olmalıyız. Eğer yeni enerji teknolojileri dünya çapında başlatılırsa değişim çok büyük olur. Bu herkesi etkiler ve her yerde kullanılabilir. Bu teknolojiler, kesinlikle dünya tarihindeki en önemli buluşlar. Tehlikesi bilinirken, sormak istiyorum: “Bilimsel araştırmaları bastırmak kimin işine yarıyor?

Kimin zenginliği ve gücü, temiz ve serbest enerjiye ulaşabilmekle tehlike altına giriyor?

 Kimin, çok az kişinin çok malı varken çoğunun az malı olan bir dünya kurmaya niyeti vardır?

 Bağımsız bir araştırmacı olarak araştırmacı gazeteciliğin önemli kurallardan birini takip ettim. Eğer hikâye anlamsızsa, parayı takip et!

 “Parayı Takip Etmek”

 Petrole bağlılığımız enerji şirketlerinin çok büyük kâr etmesini sağlıyor. Enerji şirketlerinin, alternatif enerjileri baltalayarak küresel rezervleri kontrol ederek ve petrol fiyatlarını yüksek tutarak kendilerine büyük kaynaklar ayırdıklarını gördüm. Tekellerini tehdit edebilecek her şeyi bastırabilecek yeterli paraları ve etkileri var. Öyleyse, bu büyük enerji şirketlerinin arkasında kim var?

 Rockefeller petrol krallığı 1870′de John D. Rockefeller Standard Oil‘i kurduğunda ve Amerika’nın ilk milyarderi olduğunda başladı. Standard Oil, o zamanlarda Exxon Mobil ve diğerlerine benzemeye başlamıştı. Rockefeller’lar yiyeceğimizi de kontrol ediyor!

 Küresel anlamda her yerde petrol kaynaklı tarıma geçilmesinin de ilk sorumlusu onlar. 60′lı ve 70′li yıllarda sözde “Yeşil Devrim” olduğunu hatırlıyorum. Pek çok insan gibi, ben de bunun harika bir şey olduğunu düşünmüştüm. Hâlbuki bu yüksek oranda petrol kaynaklı gübreler, herbisitler ve pestisidler kullanarak büyük arsalara tek çeşit ürün ekmeye dayalıydı. Yeşil Devrim, büyük tarım şirketleri ortaklığında Rockefeller Kuruluşunun Doğal Bilim Bölümünün parlak buluşuydu. Petrol bazlı tarım petrol sanayisine çok büyük kârlar sağladı ama verdiği sözü tutarak ne açlığı bitirdi ne de sağlığı iyileştirdi. Evet, Yeşil Devrim verimi başta artırdı çünkü her bir toprak parçası acil üretim için kullanıldı ama olayın gerçek maliyetini şimdilerde görüyoruz. Vergi ödeyenler ödenek olarak büyük tarım şirketlerine milyarlar ödüyor. Küçük aile çiftliklerinin bir tek yok olmadığı kaldı. Biyolojik çeşitlilik yok edildi. Zararlı kimyasallar çiftçileri zehirledi toprağı, suyu ve yiyeceğimizi kirleterek hepimizin sağlığını tehlikeye attı. 2010 yılında, dünya çapında ortalama olarak yedi kişiden birinin yeterli yiyeceği yoktu. Büyük şirketler, kimyasal sanayi tarımı için bizi kimyasallarla tanıştırdılar. Ve bize besin zincirini birleştirecek üç yoldan bahsettiler. Birincisi, kontrol yolu olarak genetik mühendisliği. İkincisi, kontrol yolu olarak tohumu ve hayatı patentlemek. Tohumları özel mal ilan etmek ve sakladıkları tohumlar için çiftçilere suçlu gibi fikir hakkı hırsızıymış gibi davranmak. Ve üçüncüsü, sözde “Serbest Ticaret Antlaşmaları”. Sıradan insanları, çiftçileri ve yetiştiricileri, özgürlüklerini bırakıp tohum korumaya yönlendiriyor. “Sonlandırıcı” teknolojinin amacı bizi, sayıca az olan şirketlere daha bağımlı hale getirmek için kısır tohum üretmektir, bu da bu iş için atılacak son adımdır. Bizler, tohumlarla ne yapıyorsak oyuz. Gerçekten, ilk defa sömürgeleştirme yaratılıyor, ben buna geleceğin sömürgeleştirmesi diyorum.

Yiyeceği kontrol eden, insanları kontrol eder, enerjiyi kontrol eden, bütün kıtaları kontrol edebilir, parayı kontrol eden, bütün dünyayı kontrol edebilir.

Henry Kissinger

1973 Enerji ve yiyecek gibi iki önemli alanda kontrol, aynı elit bankacı aileler ve onların şirketlerinin elinde ve sonuç çarpıcı. Böyle bir etki tekelini keşfetmek ilk başta, benim için fazlaydı; ama bunun önemli olduğunu biliyordum. Tıpkı zor, ama tedavi edilebilir bir hastalığınız olduğunu öğrenmek gibi. Amaç iyileşmekse, ona neyin sebep olduğunu ve hastalığın nasıl ilerlediğini öğrenmek yardımcı olur. Böylece, araştırmama devam ettim. Petrol ve yiyecek, büyük bankacı aileler tarafından kontrol ediliyorsa bu ailelerin etkileri başka nerede gözükebilirdi?

wall-st-follow-the-money

Parayı takip ettikçe, hayatımızın neredeyse her alanında aynı kontrol şeklini görmeye başladım. Hep aynı ailelerin, ya doğrudan bankaları ve şirketleri aracılığıyla ya da dolaylı yoldan büyük kurumlarıyla bu işin sorumluluğunda olduğunu gördüm. Önce Carnegie Kurumunun, sonra Ford Kurumunun yardımıyla Ulusal Eğitim Birliğinin yaratıcısı yine Rockefellerlardı. Sanayinin kaptanlarının, okullarımızdan istediği idare edilebilir işçiler ve istekli tüketiciler olmaya yatkın itaatkâr ve uslu iş gücüydü. Okullar, Otorite’ye belli bir cevap vermek için alışkanlıklar oluşturmaya yönelik kurulmuşlardır. Bu yüzden size ne yapacağınızı söylerken yöneten kişiye hemen cevap verebilmeniz 12 yıl sürüyor. Eğitim gibi sağlık da büyük para ve şirketlerin egemenliği altındaki başka bir alan. Amerikan Sağlık Derneği (ASD)’nin hisselerinin büyük kısmı hisselerini ASD araştırmalarını ve fikir üretimini etkilemek için kullanan Rockefellerlara aittir. Ortalama bir doktor, tıp fakültesinde 4 sene okur aldığı derslerden biri beslenmedir bu da, genellikle 2.5 saattir. Ders kaynakları olarak kullanılan kaynaklar Ulusal Süt Ürünleri Konseyi Ulusal Hayvancılık ve Et Komitesi ve Şeker Birliğini de içeren diğer sanayiler tarafından sağlanır. Bu ürünler, sağlığımız için zaten zararlı olan ürünlerdir. Maalesef, tıp sisteminin kuruluşunda tıp eğitim fonunun çoğunun ilâç şirketleri tarafından sağlanmış olması var. Bu da mümkün olduğu kadar fazla ilâç yapma ve satma niyetinin göstergesidir. Bu ayrıca, doktor, ilâç şirketi ve bütün tıp işletmesi için zaman tasarruflu bir para kazanma şeklidir. Ama bu, hafifletmesi gereken sorunu sürekli kılıyor.

Yan etkileri mide bulantısı, ağız kuruluğu ve kabızlık içerebilir.

Beyaz kan hücreleri artırır ve bu ciddi olabilir…

Cinsel yan etkiler, ishal, kusma ve uyku hali.

Komaya ya da ölüme neden olabilir. Bu güçler kâr yapmak için daha ne kadar ileri gidecekler?

 Serbest enerji teknolojisini bastırdıkları gibi hastalıkların tedavilerini de gerçekten bastırıyor olabilirler mi?

 Kanser Tedavisi’nde saklanan gerçekler

Ne yazık ki, araştırmam gösterdi ki, cevap: Evet. Dr. Royal Rife’ın durumu bu konuda iyi belgelemiş bir örnek. Dr. Rife, 1920′li yıllarda zamanın en ileri mikroskoplarından birini icat etti. Kendisi, kanserli tümörleri ve virüsleri yok edebilen “Düzenli Rezonans”dediği yeni bir teknik de geliştirdi. 1934′te Güney Kaliforniya Üniversitesi’yle yapılan klinik denemelerde Rife’ın tedavisi 16 ölümcül kanser hastası üzerinde denendi. Üç ay içinde, bütün hastalar başarılı bir şekilde tedavi oldu. Çok geçmeden, Rife’ın teknolojisini test eden bir laboratuar yakıldı ve ona saçma bir dava açıldı. American Medical Association dergisinin başkanı Morris Fishbein’in gayretleriyle Rife kapatıldı ve rezil edildi ama onun parlak ve umut veren işi unutulmadı. Benim için, birilerinin gerçekten tedaviyi engellediğini düşünmek çok zor. Kanser, benim ailemde öfkeli bir nehir gibi aktarılır. Bütün bunların patentlerle ilgili olduğunu öğrendim. Eğer bir ilâç firması tedaviyi patentleyebiliyorsa özellikle de kullanmaya devam etmek zorunda olduğumuz tedaviden para kazanıyorsa, o zaman, eldeki tek tedavi bu. Başka türlü, adını bile duymayız. Yaptığı durdurulan tek kişi Rife değil. Rene Caisse’nin, etkili olan Hindistan’lı ojibva formulü vardı. Harry Hoxsey ve Max Gerson işe yarayan doğal ilâçlar yapmışlardı. Ama bunu biliyorsanız ve onları araştırmışsanız ASD’nin onlardan tam bir dolandırıcı olarak bahsettiğini görürsünüz.

Parayı takip et’in yardımcı olduğu konu bu. Çünkü ASD’yi onların araştırmalarını ve fonlarını kontrol eden aynı güçler ilâçları da kontrol ediyor. Bu da patentlenemeyen tedaviyi engellemek için multitrilyon dolarlık finansal teşviktir. Tedavinin olduğunu bilmek sevdiğim birçok insanı kansere kaybetmemin acısını ortadan kaldırmıyor. Bu, acımla baş etmek için bana gerçekten tatmin edici bir şey veriyor. İnanıyorum ki, ölen ve gereksiz bir şekilde ölecek olanlara karşı hissettiğimiz aşk ve fedakarlığımızı alıp bu duyguları geliştirmeye ve bu tedavileri, ihtiyaç sahiplerinin almasına yöneltince bu kanser mirasını kırıp iyileşeceğiz. Benim için ne kadar zor olsa da kaçınılmaz ve son derece rahatsız edici bir sonuca vardım. Elit kişiler grubunun ve işlettikleri şirketlerin sadece enerji, yiyecek, eğitim ve sağlık hizmetleri üstüne değil hayatımızın, resmen her alanında da kontrole sahip olduklarına inanıyorum. Ve bunu, dünya ekonomisini kontrol ederek yapıyorlar daha fazla değer oluşturarak değil sadece paranın kaynağını kontrol ederek. Parayı takip ettiğimde, beni piramidin seviyelerine getirdiğini gördüm. Burada, en aşağıdayız ve günlük hayatımızı yaşıyoruz!

 Üstümüzde devlet ve tekele güç veren insanlar var ve devlet, parayı, istesek de istemesek de bize vergi kesmek ve bizi kontrol etmek için kullanıyorlar.

Ama onları kim kontrol ediyor?

 Bir sonraki seviyede kurumlar var. Çoğu kişi, bugün dünyayı yönetenin ulus devlet değil, kurumlar olduğunu söyler. Buna “kurumsal demokrasi” diyorlar. Dünyanın kaynağını elde edip pazarları kontrol edebilecek bu kurumsal demokrasi’nin ucuz paraya erişimi olmalı. Büyük kurumlar, kredilerini büyük bankalardan özel tarifeyle alırlar bu da demektir ki, büyük bankaları kontrol edenler yani paralı elitler esasında kurumları kontrol ediyorlar. Parayı takip ettikçe, öğrendim ki bir zamanlar para ile ilgili inandığım neredeyse hiçbir şey doğru değilmiş. Gariptir, her gün karşımıza çıkanlarla alakalı çok az sorumuz var.

Mesela, bankaya gittiğimizde ve bankadan 50,000 dolar ya da 50,000 pound kredi istediğimizde gerçekte ne oluyor?

 

Çok kişi, hayatını ne olduğunu bilmediği bir görüntüye dayanarak yaşar. Aslında, siz 50,000 pound istediğinizde onlar sizin hesabınıza 50,000 pound yazarlar. Tek yaptıkları bu!

 Bozuk para da kağıt para da basmıyorlar değerli bir metali bir yerden bir yere taşımıyorlar sadece bilgisayar ekranından hesabınıza 50,000 pound yazıyorlar. O andan itibaren hiç olmamış ve hiç olmayacak olan paranızın faizini ödemeye başlıyorsunuz. Meğer, bankalar kredi olarak verdikleri paranın 9 katını kasalarında bulunduruyorlarmış. “Kısmi Rezerv Borcu” diye bilinen şey yüzünden bu mümkün. Şöyle işliyor, Federal Rezerv ya da herhangi bir ülkedeki Merkez Bankası kasasında olması gereken miktar için karar vermek konusunda yasal olarak izinli. Amerika’da bu miktar şu anda %10 civarı. Yani, eğer bankaya 10,000 dolar yatırırsanız banka %10′unu, yani 1,000 dolarını kendine ayırır ve geri kalan paranızı kredi olarak başkasına verir. İşleyiş şekli şöyle, diyelim ki biri bankaya geldi ve taşıt kredisi olarak 9,000 dolar istedi. O anda, banka sizin yatırdığınız 9,000 doları kredi olarak ona verir. Paranız artık orada değil!

 Parayı alan kişi arabayı satan kişiye ödeme yapar ve arabayı satan kişi de, bu parayı aynı Merkez Bankası sisteminin bir parçası olan başka bir bankaya yatırır. Bu 9,000 dolar, yeni yatırım olarak değerlendirilir ve işlem devam eder. Para yeniden yatırılır ve yeniden kredi olarak verilir ta ki ilk başta yatırılan 10,000 dolar 100,000 dolar olana kadar. Banka sistemi, sizin paranızı kredi olarak vererek 90,000 dolar kazandı. Bu iş, 17. yüzyılda, insanlar altın ticareti yaparken kuyumcularla başladı. Altın, taşınmak için çok ağır olduğundan insanlar gerçek metali kasalarda tutuyor onun yerine, makbuz ticareti yapıyorlardı. Bu makbuzlar ilk kağıt paraydı. Pek çok kişi altınını hemen geri çekemeyeceği için kasa sahipleri, yani o zamanların yeni bankacıları elindekilerde olmayan altınlar için makbuzlar yazmaya başladılar. Bu makbuzları kredi olarak verip ellerinde olmayan altının faizini para olarak kesiyorlardı. İşte, Kısmi Rezerv Sistemi böyle doğdu. Bu sistemde, bankacı elinde olmayandan para kazanıyorken geri kalanımız, para kazanmak için çok çalışmak zorundayız. Bu, modern köleliği yarattı bu sistemde, toplumun çoğu bankaya borcunu ödemek için çalışıyor.

“Ulusumuzdaki insanların banka ve parasal sistemimizi pek anlamaması çok iyi eğer anlasalardı, inanıyorum ki, yarın sabahtan önce bir devrim olurdu.”

Henry Ford

1922″ Bu Kısmi Rezerv dolabı altında finansal elit yönetici sınıfının zorunlu borç köleleri oluyoruz. Herkesten daha iyi ya da zeki olduklarından değil gezegendeki çok insanın pahasına kendilerine yarar sağlayarak sisteme hile karıştırmaları yüzünden. Catherine Austin Fitts bu konuda bir uzman. Başbakan George Bush’un Ev ve Kentsel Gelişme konusunda Asistan Sekreteriydi sonrasında da Clinton yönetiminde bir danışman oldu. Bir Monopoly oyunu kuralım ve sen bir yer almak istiyor ol. Burada benim sürekli yapabileceğim sadece para basarak kendime daha çok para vermek ve senin paranın değerini, daha çok para basarak azaltmak. Ne kadar sıkı çalışıyor olursan ol ne kadar başarılı olursan ol sonunda, senin mallarını her zaman bedavaya alabiliyorum. Yani, nasıl biz para kazanırsak, buna sahtekârlık deniyor da bankalar yapınca para arzını artıyor?

 Bankalar bu gücü nasıl buluyor?

 Burası Jekyll Adası. 1910′da, Rockefeller ailesinin, Rothschildlar’in Morganlar’ın ve diğer özel bankacıların temsilcilerinin Federal Rezerv’ü yaratan yasa taslağını hazırlamak için gizlice toplandıkları yer. Ed Griffin, Jekyll adasında ne olduğunu anlatan kitap yazdı. Merkez bankaları itibarlı devletlerle, onların olduğu yerde çalışarak, ortaklık yapmak ve onlara ulusların para arzının yaratılması üzerine tekelcilik gücü veren bankacılık kartelleridir. Politikacılar bankalara, ortaklıkları için hediye olarak bunu verdiler. Peki, bunun karşılığında, bankacılar politikacılar için ne yaptılar?

 Bankacılar, bunu yapacak yasal güçleri olduğu için devlet ne zaman isterse yoktan para yaratacaklarına söz verdiler. Ve 2008 yılından başlayarak yazılı tarihin en büyük sahte para basma olayına şahit olduk. Bu finansal aldatmaca eli, fiyatı maskeliyor kimin suçlu olduğunu saklıyor ve bizi borcumuzu ödemek için çalışan borç köleleri yapıyor. Federal Rezerv‘in kurulduğu yıl olan 1913′te aynı yıl milli gelir servisinin de kurulmuş olması çok açıklayıcıydı. Gelen vergi artırılıyor böylece, biz politikacılara borç ve bankacılara faiz ödeyeceğiz. Problem, Amerika’da devletin sahip olduğu sistem olarak gösterilen özel sahipli bir Merkez Bankası Sistemimizin olması. Eğer Washington’daki telefon defterine bakarsanız Federal Rezerv’i mavi devlet sayfalarında ararsınız ama orada olmadığını görürsünüz. Beyaz sayfalarda Federal Express’ten sonradır. Federal Rezerv özel sahipli bir Merkez Bankası. Tam ilişki ne… Federasyon başkanı ve Amerikan Başkanı arasındaki ilişki tam olarak nasıl olmalıdır?

 İlk olarak, Federal Rezerv bağımsız bir kuruluş. Ve bu aslında, şu demek başka bir devlet bürosu bizim eylemlerimizi geçersiz kılamaz. Başka bir devlet bürosu bizim eylemlerimizi geçersiz kılamaz. Hazine adına para basan özel bir bankamız var. Federal Rezerv borca dayalı sisteme para basıyor bu da yokluğu doğuruyor ve içeriden birileri biz ulaşamazken iktisat hakkındaki her veriye ulaşabiliyor. İktisatta paranın nasıl işlediğini bilen ve para basmanın hakkını verebilecek küçük bir grup bankacılarınız var öyle ki, içeridekiler korunacak ve geri kalan herkesin parası tükenecek. Catherine sağlıklı ekonomiyi şimdiki ekonomide olanın aksine dengeli, özgürce akan ve içten dışa enerjik bir Torusla karşılaştırıyor. Dinamik bir sistemimiz var ve bu sistem mükemmelliğe ulaşmaya çalışıyor. Bu sistemin çekirdeğine sarılmış bir tenya var. Tenya vücudunuza kimyasal salar böylece, tenyaya iyi, size kötü gelecek bir şeye muhtaç duruma gelirsiniz. Bir parazitimiz var ve bütünün zararına kendini fazlasıyla kandırarak oburca kanımızı emiyor.Biz, finansal elitlerin tenya olduğu ve bizim üzerimizden beslendiği bir tenya ekonomisinde yaşıyoruz ve birileri onların kim olduğunu açığa çıkardığında bundan hiç hoşlanmıyorlar. Catherine, devletin yüksek seviyede yolsuzluğunu açığa çıkarmaya başladığında FBI, Catherine’in şirketine el koydu ve şirketin varlıklarını durdurdu. 10 yıl boyunca suçsuz olduğu anlaşılana kadar mahkemelerde süründü. Elimizde, para yaratmanın tekelini elinde tutan ama sayılabilirliği olmayan tekel iktidarına sahip bir devlet tarafından arka çıkılan özel sahipli bir şirket olan Federal Rezerv var. Devlet, Federal’in ekonomiyi sabit tutmaya yardım edecek bir enstitü olduğuna ve Federal’in politikadan bağımsız kalacağına inandı. Ama aslında yaşanabilir bir yüzyıla çok yakınken Federal Rezerv tam tersini yaptı. Başa onlar geçtiklerinden, enflasyon yoluyla soyulduk ve dolar satın alma gücümüz %96′dan fazla azaldı. Ayrıca varlık aralığı açıkça gösteriyor ki paranın çoğu, çok az insana gidiyor. Federal Rezerv’ün yalnızca 16 yıl iktidarda kalması sonucu Amerika, Ekonomik Bunalım günlerini gördü. Araştırmam gösterdi ki, 1929′daki büyük düşüş öncesi elit bankacılar borsadan paralarını çekmişler. Düşüş sonrası bu parayla ucuz sermayeler ve küçük batan bankaları çok az parayla satın almışlardı. Varlıklarını bu şekilde birleştiren bankacıların arasında Rothschildlar, Rockefellerlar ve Morganlar vardı. 2008′deki finansal çöküşte de yine aynı bankacıların yarar gördüğü aynı senaryo oynandı. Düşüşe giden yıllarda Bank of America, City Group ve Chase’ide içeren büyük bankalar Rothschildlar, Rockefellerlar ve Morganlartarafından kontrol ediliyordu. Sonunda batacağını bildikleri kredileri paketleyip kötü bir ticaret yaptılar. Bu, tıpkı kutulara çürük portakallar koymak ve onları A sınıfı diye satmaya benzer. Borç paketlerini üretenler, birinin o kutuyu açıp içindekilerin değersiz olduğunu görmesinin an meselesi olduğunu biliyordu. Zaten kutuları en başta paketleyen onlardı. Bu çürük portakallar sağlam olmayan krediler, türevleri ve kredi temerrüt takasları sonunda keşfedildi ve bundan herkes etkilendi. Herkes evlerinden, işlerinden, iş yerlerinden ve emekliliklerinden oldu. O sırada, en büyük bankalar, yani, problemin yaratıcıları ilk kaçanlar oldu. Bu neden oluyor?

 Amerikalıların çoğu onların kaçmasına karşıyken neden Federal Rezerv bankalara trilyonlar verdi?

 Ve neden finansal çöküşün faillerindense yardıma ihtiyacı olana yardım etmiyoruz?

 Araştırmam Federal Rezerv’in yaratıcılarının yani, Rothschildlar, Rockefellerlar ve Morganlar‘ın hâlâ Federal Rezerv’ün kontrolünde olduklarına ve bizim zararımıza bu dolabı kaçmak için kullanıyor olduklarına inanmama sebep oldu.

“[Bankalar] hâlâ Capitol Hill’in en güçlü lobileri ve onlar, oranın resmi sahibi.”

Senatör Dick Durbin

WJJG Radio 15:30, Nisan 2009 Çok güzel düzenlenmiş “dum tıs” dolandırıcılığıyla sonuçlanan neredeyse gerçekleşecek olan 2008 ekonomik çöküşünün büyük bankacılar tarafından varlık ve gücü birleştirmek için tasarlanıp uygulandığına eminim. David Icke, Federal Rezerv’ün sözde “iş döngüsü”ne hile karıştırılmasını nasıl gördüğünü açıklıyor. Sahne Bir, olta atmak gibi. Sahne Bir’de paranın çoğunu, yani değişim birimlerini sirkülasyona koyarsın. Bunu faiz oranını aşağı çekerek ve çok borca girerek yaparsın. Bu, döngünün “ani artış” dediğimiz parçasıdır. Çünkü, sirkülasyonda çok fazla değişim birimi olduğundan çok fazla para el değiştiriyor. Bu da çok fazla ekonomik aktivite olmasını sağlıyor, yani daha fazla iş oluyor daha fazla para harcandıkça, talep de artar. Bundan dolayı, şirketler üretimlerini artırmak için daha çok borç ve temiz hava parası verir. İnsanlar, günlük hayatlarında güven kazandılar. “Hey, biliyor musun, bu şirket için çalışıyorum, şirket çok sipariş aldı gerçekten çok iyi gidiyor, işim güvende, bence daha büyük bir ev alabiliriz.” Sonra, işi değiştirmeye başlıyorlar!

 Yaptıkları şey oltayı kendilerine çekmek. Faiz oranlarını yükseltiyorlar!

 Böylece, çok daha az insan kredi çekiyor yine de bankadan kredi alma kriterini güçlü tutuyorlar. Ayrıca, şimdi, faiz oranları yükseldikçe insanlar gelirinin büyük kısmıyla ekstra faiz ödeyecek ve bir şeyler almak için sirkülasyona para sokamayacaklar. Böylece sirkülasyonda para benzeri bir şey kalmadı ve birkaç şey getirildi. Şirketler, kârları açısından batmaya insanları işten çıkarmaya ve iflas etmeye başladılar. İnsanlar işlerinden oldu iyi zamanda aldıkları büyük evin ipoteklerini ödeyemez hale geldi. Şimdi, bankaların yaptığı, oltayı kendilerine çekmek çünkü, şirketler ve kişiler iflas ettikçe bankalar kredi çekenlerin haciz olarak belirttikleri gerçek varlıklarını, mülklerini, arazi ve kaynaklarını yani bankanın ipoteklediği şeyleri alıyorlar. Bu olta ekonomik döngüsü yani, değişim birimleri çok olunca, oltayı kendine çekme sistemi yıllardır süregeliyor. Ve yapılan dünyanın çalınan ve biriktirilen gerçek varlığının birkaç insanın elinde olması.

” Bana ulusun para kontrolünü verin ben de, onun kanunu kimin yaptığını umursamayım.”

Baron Mayor Amschel

Rothschild Merkez Bankacılar uluslararası seviyede daha fazla para kazanmak için Dünya Bankası’nı ve Uluslararası Para Fonu’nu kullanarak borç verdikleri ülkelerin kaynaklarını sömürürler bu sırada da, o ülkeleri iflas ettirirler. Merkez Bankası’nın Merkez Bankası Rothschild tarafından kurulmuş olan Uluslararası Ödemeler Bankası’dır.Elitler, yaşamak için ihtiyacımız olan neredeyse her şeye ulaşımımızı kontrol etmek için gerekli olanı yapıyorlar. Dünya üzerinde nereye giderseniz gidin para, bankacılık sistemiyle kontrol ediliyor. Birilerinin yemek yiyip yemeyeceğine kimin milyarder olup kimin bir dolardan az parayla yaşayacağına bankacılar karar veriyor. Parayı kontrol eden, dünyayı kontrol eder ve çok az kişi parayı kontrol ediyor. Bu noktada, dünya görüşüm tepe taklak oldu. Birçok insanın, başarısızlık ve acısının aslında birkaçının başarı ve icrası olmasının farkındalığıyla mücadele ediyorum. Elit merkez bankacıları onlara para kazandırması için dünyayı kandırıyordu. Zaten uçsuz bucaksız servetleri var. Öyleyse, son hamleleri ne?

 Esas gündemleri ne?  “Küresel Egemenlik Gündemini Ortaya Çıkarmak

“Dürüst biri hata yaptığını fark ederse ya hata yapmayı bırakır ya da dürüst olmayı.” Anonim

 Bankacılık elitlerinin gizli gündeminin tam küresel egemenlikten daha azı olmadığını söyleyen inandırıcı kanıtlara ve güvenilir ustalarla hep karşılaştım. Başta, bu fikre direndim ama beni nereye yönlendirirse yönlendirsin kendimi, bizi gelişmekten alıkoyanın ne olduğunu bulmaya adamıştım. Bir gece saat 3′te çözüm bekleyen bir soruyla uyandım. Bu küçük grup, bütün dünyaya hükmedecek olsa başarmak için neyi kontrol etmeleri gerekir?

 Yataktan fırladım ve bir liste yapmaya başladım. İlk ve en önemlisi, parayı kontrol etmeleri gerekir. Ve ediyorlar!

 Parayı kontrol etmeleri, diğer her şeyi yapabilmelerine olanak sağlıyor. Enerjiyi kontrol etmeleri lazım. Ve ediyorlar!

 Büyük tarım ve dünya ticaretini zaten kontrol ediyorlar ve dünyadaki bütün su rezervlerini satın alıyorlar. Sağlık ceplerinde ve doğal seçenekleri engellemeye çalışıyorlar. Aslında, hangi bilgileri aldığımızı ve bu bilgilere nasıl tepki verdiğimizi kontrol ediyorlar. Amerika’da internet en büyük iletişim aracıdır ve halkı düzene sokar. İnternet bugünler kontrol edilip sansürlenmiyor ama internetin bu açık durumu her yönden saldırı alıyor. Devletler, şirketler ve Birleşmiş Milletler kontrolü almaya teşebbüs ediyorlar. Tam bir egemenlik için kontrol edilmesi gereken karşı fikirlerdir. Haklarımızı elimizden almaları, sıradan vatandaşları gizlice takip etmeleri ve hayatımızın her anını izlemeleri gerekir. Gün ağarırken güçlü bir elitin dünyayı yönetmek için çoğu şeyi hazır ettiğini biliyordum. Ve Büyük Kardeş‘in sadece gelmediğine dair korkunç bir farkındalık yaşadım Büyük Kardeş (Büyük Birader) buradaydı!

(Bin Dokuz Yüz Seksen Dört, George Orwell tarafından kaleme alınmış alegorik bir politik romandır. Hikayesi distopik bir dünyada geçer. Distopya romanlarının ünlülerindendir. Özellikle kitapta tanımlanan Big Brother (Büyük Birader) kavramı günümüzde de sıklıkla kullanılmaktadır. Aynı zamanda kitapta geçen düsünce polisi gibi kavramları da George Orwell günümüze kazandırmıştır.)

thrive1

Zaten bu matrisin içindeyiz. Peki, nasıl çıkacağız?

 Bunu planlamak için onların yönetim şeklinin neye benzediğini ve nasıl işlediğini anlamak zorundaydım. Görece küçük aile grupları özellikle Rothschildlar, Rockefellerlar, Morganlar ve Carnegieler Harrimanlar, Schiffler ve Warburglarla birlikte nesiller boyu batıdaki kontrolcü elitlerin öncüsüydüler. Bu ailelerdeki her bireyin küresel egemenlik gündeminden haberi olduğunu ya da bu konuda aktif olduğunu ima etmiyorum. Ama, bu hanedanlıkların başlarının pek çok hayatı mahveden fesat dolaplar çevirerek şirket ve bankacılık faizlerini kontrol ediyor olduklarından eminim. Gündemi gizlice yönetenler pek çok isimle bilinirler. Son raporlar, onların dünyanın her yerinde kapalı kapılar ardında gündemlerini tartıştıklarını onaylıyor.

pramid - manipilasyon

Sonra, tıpkı saat mekanizması gibi, planları medyada, ekonomide, şirketlerde, devlet ve askeri alanlarda gözükmeye başladı. Tabii ki, bu gruplardaki herkes karar verme aşamasına karışmıyor. Bunun için, bilgi ve katılım hiyerarşisi var. Elitlerin kontrolünün temel sembollerinden biri her şeyi gören gözdür. Dolar banknotunun üzerinde önceden “Tam Bilgi Farkındalığı”olarak bilinen Amerikan kitle izleme sisteminde İngiliz istihbarat bürosu MI-5′de ve Rothschildlar’ın tasarlayıp parasını sağladığı deniz aşırı İsrail En Üst Mahkeme Kompleksinin üzerinde bu göz vardır. Görkemli Khufu piramidinin ve onun efsanevi metalik kapak taşının görüntüsünü aldıklarını sanıyorum.

göz1

Bunun anlamını değiştirerek yukarıdakileri temsil etmek ve altlarındakileri izleyerek kontrol etmek için kullanıldıklarına inanıyorum. Anti-semitizm’i geliştirmek isteyenler tarafından kullanılmış olması bu bilginin kullanımının acı şekillerinden biridir. Onlar buna, yanlış bir düşünceyle “Yahudi gündemi” diyerek pek çok hayatı önemsiz görüp yok eden bir ırkçılığı sürdürmektedirler. Açık konuşayım, bu kesinlikle bir Yahudi gündemi değil. Merkez bankacılarının, 2. Dünya Savaşı’nın iki cephesine de Hitler’in Yahudilere karşı acımasızlığıyla ilişkilendirilmiş bazı şirketlere de para sağladığı belgelenmiştir. Bu kişilerin ailelerinin nesiller boyu ihtiyacı olacağından daha fazla parası olduğundan ve para yaratacak güçleri olduğundan son hamlelerinin zenginlik olduğunu düşünmüyorum. Maddiyatınızı sağladıktan sonra, hayattan başka ne isteyebilirsiniz sizi heyecanlandıracak başka ne kalır?

 Pek çok insan için cevap güçtür!

 Küresel güç!

 Onlar akılları ile elit oluyorlar ve herkesin planından daha iyi planları olduğunu düşünmeye başlıyorlar. Özgürlüğün zararlı olduğu fikrindeler. Eğer insanlara özgürlük verirsen, ne olur düşünebiliyor musun?

 Muhtemelen akıllarını beklediğimiz kadar akıllı bir şekilde kullanmayacaklar. Onlardan daha akıllıyız ve onların iyiliği için onları biz yönetmeliyiz. Yöneten elit sınıfın tam küresel egemenliği planladığı fikrini kabul etmemle bu kişilerin, daha cesurca ve açık açık konuştuklarını duymaya başladım ama onlar buna “yeni dünya düzeni” diyorlardı.

Başardığımız zaman ve başaracağız yeni dünya düzeninde gerçek bir şansımız var.

Bu, ciddi anlamda farklı ve kökten yeni mücadeleleriyle yeni dünya düzeni.

Yeni dünya düzeni yaratılabilir, bu büyük bir fırsat!

” Gerçek bir dünya politik yetkilisine acil ihtiyaç var.”

16. Papa Benedict

Dünyamızın durumunu ele alınca yeni dünya düzeni harika bir fikir gibi geliyor. Fakat küresel egemenlik hakkında keşfettiklerim yani, tek dünya devletinin birkaç elit tarafından yönetilmesi ve küresel olarak birleşmişliğimiz arasındaki farkı ayırt etmeliydim. Bu, önemli ve ruhsal seviyede farkındalık ayrı değil birbirimize bağlı olduğumuzdur. Ama küresel egemenlik gündemi bunun tam olarak zıttı. Bu, “böl ve fethet” stratejisi hepimizi birbirimize karşı getirecek. Aslında iki parti de aynı nihai plana hizmet ederken bizlere, sorunun Demokratlarda ya da Cumhuriyetçilerde liberallerde ya da muhafazakârlarda olduğunu düşündürecek. Bence bütün güce sahip ve bütün kuralları yapan küçük bir elit sınıfın yöneteceği tek partili dünya yönetimine, yani askeri diktatörlüğe doğru gidiyoruz. Eğer başarılı olurlarsa, kaçacak veya saklanacak hiçbir yer olmaz.

Düşünün bir! Komplo kavramı, o kadar dalga geçilir vaziyette ki onu düşünmek bile toplumsal mücadele olmuş durumda. Ve her bir olayı, tek tek açıklamak için her zaman mantıklı gelen bir hikâye var. Eskiden, nasıl olur da hep aynı kişi daha fazla para ve kontrol kazanır anlamaya çalışırdım. “Durumun avantajından faydalanıyor ama buna sebep olmuyorlardır” diye düşünürdüm. Ama neredeyse 10 yıl sorunları ve kanıtları birleştirdim ve bunun rastgele olmadığından ve birkaç çok güçlü bankacı elit ailenin ve onların politikacı ve şirket iş ortaklarının üzerimizde egemenlik kurmak ve hepimizi kontrol etmenin onların gündemleri olduğundan eminim. Gündemin gerçekliğini ve kapsamını anlayınca bunu bilmeyi ne kadar istediğimi düşündüm. İnsanların en kötü ne yapabileceklerine odaklanmak istiyor muyum?

Baskı Nasıl Oluşturuluyor?

 Bu insanların kim olduğunu ve organizasyonlarının nasıl çalıştığını bilmeye değer diye düşündüm. Çünkü, gazap ve üzüntünün diğer tarafında belirginlik ve güç var. Sahip olduğumuz güç, çabamızı etkili bir şekilde odaklamamızı sağladı özellikle de şimdi, sorunun ne olduğunu anlamışken. Yaşadığımız, en büyük hapishane diğer insanların, hakkımızda ne düşündüğü korkusudur. İçine düştüğüm komik bir durum sonucunda diğer insanların hakkımda ne düşündüğü korkumu yendim. Ve yalnızca, bunu yaptığınız zaman önceden içinde yaşadığınız hapishaneyi fark ediyorsunuz. Bu bana az kişinin çoğunluğu kontrol etmesinin ne kadar kolay olduğu kişisel anlayışını kazandırdı. Yapmanız gereken tek şey, toplumdaki doğru ve yanlış, ahlaklı ve ahlaksız, iyi ve kötü mantıklı ve mantıksız, imkanlı ve imkansız olarak değerlendirilen standartları zorla kabul ettirmek. Benim “itip kakma olmayan alan” dediğim alanı kurarak yaşamınızı bu inanç algısı alanında yaşarsanız söylediğiniz ve düşündüğünüz şeylerden dolayı insanlar normalsiniz diye sizi rahat bırakacaklardır. O alandan bir kere çıktığınızda farklı olduğunuzu göstermeye başladığınızda Illuminati’nin yarattığı bütün insanların oluşturduğu hapishane müdürleri topluluğu standardın dışına çıkan kişilerin üstüne atlar. Ve ilginçtir, eğer söylediğinle ya da düşündüğünle itip kakma olmayan bu alanın kenarına gelirsen “Bunu yaparsam Dünya Bankası’nın başkanı ne diyecek?” diye düşünmezsin. Hayır!

 “Annen ne düşünecek?” diye düşünürsün. Ya da bardaki çocuklar, iş yerindekiler, onlar ne der?

 Ve Illuminati, bu standartları yaratarak onları birbirine zorla benimseten bir insan ordusu oluşturdu. Küresel Egemenlik konusundaki muhteşem taktikler zaten uygulanıyor.Dünyayı, ulusal sınırları aşacak süper devletlere ayırıyorlar böylece bizi yönetmeleri daha kolay olacak. Avrupa Birliği ve Afrika Birliğini zaten kurdular. A.B. Kanada ve Meksika’dan politikacılar Güvenlik ve Refah Ortaklığı başlığı altında toplanarak kuzey bölgede Amerika Birliği planları denebilecek bir şey üzerinde çalışıyorlar. Bu olay, vatandaşın veya kongre üyelerinin rızası alınmadan yıllardır süregeliyor. Pasifik Birliği şu anda işlemde.

Bu, küresel zorbalık örgütsel grafiğinin tam kontrol yapısı. Avrupa’nın iki önemli kişisi tek dünya devleti olmakla ilgili konuşuyor.

küresel zorbalık

Bu yeni küresel devletlere sahiplik hali özellikle, Atlantik’in iki tarafında aynı kurallar, aynı şekilde uygulanıyorken son derece önemli. 2009, ekonomik krizin ortasında G20′nin kurulmasıyla birlikte küresel teşkilâtlanmanın da ilk yılıydı. Merkez bankacılık elitleri, uluslararası seviyede kendi politikalarını uygulamak için Dünya Ticaret Örgütü, Dünya Sağlık Örgütü Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu’nu da içeren büyük organizasyonları kurdu. John Perkins nam-ı diğer “ekonomik kiralık katil” bankaların, şirketlerin ve devletlerin gizli anlaşmalarının devletleri dünya çapında nasıl ele geçirdiğini onlarca yıldır biriktirdiği tecrübeden biliyor. Bir çok teknik kullandık ama yaygın olarak petrol gibi kaynakları şirketler tarafından kullanılan ülkelere dünya bankasından veya onun kardeş kuruluşlarından büyük miktarlar kredi sağladık. Ama neredeyse bütün para o ülkeye değil Bechtel and Halliburton General Motors, General Electric gibi Amerikan şirketlerine gidiyor. Onlar bu ülkede, çok zenginlere hizmet verecek ve fakirlere nadiren ulaşabilecek santraller, otoyollar, limanlar, sanayi bölgeleri gibi büyük altyapı projeleri inşa ediyorlar. Hatta fakirler bu durumdan zarar görecek; çünkü onlar borçlarını ödemek zorunda ve bu büyük borçları ve ödemeleri yüzünden eğitim, sağlık ve diğer sosyal hizmetlerini karşılayamayacaklar. Buna rağmen, devlet bile bile büyük borçlar bekleyecek.

 Ülkenin ekonomik katiline geri dönüyor ve diyoruz ki “BAK, BİZE ÇOK BORCUN VAR, BORÇLARINI ÖDEYEMİYORSUN ÖYLEYSE BİZE CEZANI BAŞKA ŞEKİLDE ÖDE”.Anti-Amerikan Başbakanlarından biri seçildiğinde birimiz çıkıp “Tebrikler Sayın Başbakan!

 Şimdi, siz başbakan olduğunuza göre sizi ve ailenizi çok zengin edebileceğimi söylemek istiyorum. Eğer oyunu bizim kurallarımızla oynarsan cebimdeki yüzlerce dolar senin. Eğer bizim kurallarımızla oynamazsan kampanya sözlerini tutup bizi dışarı atmaya karar verirsen bu cebimde sizin için ayrılmış bir kurşun var. Petrolümüzü, yani senin petrolünü çok ucuza sat ya da bir sonraki BM oylamasında bizimle oy kullan veya dünyanın bir yerine, mesela Irak’a asker ve yardımlarımızı gönder.” diyeceğiz.

Bir dünya krallığı kurmayı başardık, hem de bunu aslında bizim yaptığımızı sadece birkaç kişi biliyordu. Pek çok kişi gibi ben de, insanların çok yetenekli olmamasından dolayı küresel egemenlik komplosunun aslında işe yaramayacağını düşünürdüm. Gerekli seviyede kontrol ve gizlilikle böyle bir dolap çevirebileceklerini hiç düşünmemiştim. Boş umutlarımızdan biri, bütün bunların devlet yetersiz olduğu için gerçekleştiği ve devletin yetersizliği büyük bir hata, ama kimse bunun farkında değil. Ve tabii ki, devletin nereye gittiğini çok iyi bilmesi ve istediği yere giderek bu konuda başarılı olması harika bir hava koruması. Bu kadar büyük ve yozlaşmış bir şeyin nasıl olup da bir sır olarak tutulabildiğini yine de merak ediyorum?

 Bu basit bir yapı basit olmasaydı işlemezdi. Bu bölümlendirilmiş bir piramide benzetilebilir. Günümüzde uluslararası şirket, üniversite devlet, gizli topluluk gibi herhangi bir örgüte bakarsanız hepsi piramidin yapılarıdır. Bu örgütlerin, CIA ve diğer istihbarat bürolarının bahsettikleri gibi “yeterli bilgiyi sağlama” sistemleri vardır. SADECE İNSANLARIN KATKISINI ALACAK KADAR BİLGİ VERİR, DAHA FAZLASINI DEĞİL. Diyelim ki, kişisel bir banka aldınız, böyle bir şey yok aslında. En altta, bankada gişeden makbuzu uzatırken gördüğünüz insanlar var. Onlar, banka müdürünün ne bildiğini veya arkalarından ne konuştuğunu bilmiyor. Sadece, işlerini yapmak için ne yapmaları gerektiğini biliyorlar. Arkalarındaki ofisteki banka müdürü, bir sonraki seviyede ne olduğunu bilmiyor ve onlar da bir sonraki seviyede ne olduğunu bilmiyor ve sonunda bankacılık sistemi piramidinin tepesindeki birkaç insan bankanın gerçek gündemini gideceği yönü ve nedenini biliyor. Bu bölümlendirilmişlik, çalışan 130,000 kişilik bir ekibi olmasına rağmen 2. Dünya Savaşı’nda atom bombasının geliştirildiği Manhattan Projesi’nin nasıl olup da sır kaldığını açıklar. Gündemin boyutunu ve niyetlerini ilk öğrendiğimde iki haftadır gripmişim gibi hissettim. Ama sonra anladım!

 Elimizde güzel planlanmış, güzel düzenlenmiş potansiyelimizi ezen bir girişim var buna rağmen, ihtişamımız parlıyor. Ne kadar dikkatimizi dağıtmış ve bizi engellenmiş olsalar da yüzleştiğimiz problemler için yenilikçi ve zeki çözümler bulundu. Oynanan oyunun ne kadar düzenli ve kasıtlı olduğunu fark edemememiz bizim suçumuz değil. Bu bizim mücadelemiz!

 Kontrolcü elitlerin bize verdiği dünyaya baktım ve “Herkes ve her yer üzerinde mutlak ve tam egemenlik olsaydı yaşadığımız dünya nasıl bir yer olurdu? ” diye sordum. Onların yeni dünya düzeninde çok az insan herkesin hayatı üzerinde, izinsiz izleme sistemiyle karşı fikirde olanlara şiddet uygulayarak ve onları borç kölesi yaparak engelleme yoluyla tam kontrole sahip. Askeriyenin görevinin, her şeye sahip olanları hiçbir şeye sahip olmayandan korumak olduğu küçük bir “varlık” adası ve etrafında mutsuzluk denizi olduğunu düşünün. Son hamlelerinin tamamen uğursuzluk olduğuna ve planlarını uygulamayı hiçbir şekilde bırakmayacaklarına inanmaya başladım. Amerikalılar için bunu kabullenmek ne kadar zor olsa da küresel elitlerin gündeminin Amerika’nın ekonomik gücünü ve bağımsızlığını yok etmek olduğuna ikna oldum. Amerika, konuşma özgürlüğü ve silahlı başkaldırı tarihiyle küresel güç takviyesine en büyük engeli temsil eder. Bu ülkeyi devirmeyi başarırlarsa David Icke’ın “sessizce gelen bütünleştiricilik” dediği gibi uluslararası elitlerin niyetinin hayatlarımızı yavaşça ele geçirerek Amerikalıların güç ve verimliliğini tek dünya diktatörlüğüne aktarmak olduğuna inanıyorum.

Bir düşünün!

 Bizi ödeyemeyeceğiz borca batırdılar doları düşürüyorlar ve doları küresel IMF para birimiyle değiştirmeye niyetliler. Dünyanın her yerinde uygulanan parasız elektronik para birimi merkezi yönetimden birisinin herhangi birini ya da bir grubu ekonomik olarak kullanılamaz hale getirmesine olanak sağlar. Şimdi, tarihte ilk defa iklim değişikliğine hitaben gibi gösterilen uluslararası vergiler önerildi. Tıpkı Truva atı olayı gibi.. …önerilen antlaşmayla 2008 Kopenhag İklim Konferansı çevre için endişemize hitap ederken bizi Dünya Bankasına ödeyeceğimiz ve polis tarafından zorunlu tutulacak olan benzeri görülmemiş karbon vergisi gerçeğinden uzaklaştırdı. Hava kirliliğini azaltma ihtiyaçlarımızla zorbalığa dayalı vergi yaratmadan ilgilenmenin başka yolları da var. Bir topluluğu öyle bir değiştirmek istiyorsunuz ki bunu açıkça yaparsanız, ters tepki alacağınızı biliyorsunuz. Böylece, bunu açıkça yapmıyor, problem-reaksiyon-çözüm oyunu oynuyorsunuz. Sahne 1: Bir problem yaratın. Bu problem terörist bombası, 11 Eylül, para birimini değiştirmek borsanın ya da hükümetin çökmesi olabilir. İnsanlara bunu kimin ve neden yaptığını kendi versiyonunuzla söyleyeceksiniz. Bu noktada gazetecilikle uzaktan yakından alakalı bir basınımız olsaydı problem-reaksiyon-çözüm çökebilirdi. Onun yerine, yaygın medya, olayların resmi versiyonunun halkla ilişkiler ofisidir.

Sesi açın, George W. Bush Saddam Hüseyin’in kitle imha silahlarını sakladığı konusunda haklıydı. Tam anlamıyla, olaylar hakkında halkın sahip olduğu bilginin tek yolu ve kaynağı yaygın medyadır. Ve onlar problem-reaksiyon-çözüm oyununun sahne 2′sinde nefretin reaksiyonunun anahtarına korkuya yol açıyorlar ve halkın, devlete şunu demesini istiyorlar “Bir şeyler yapılmalı. Bu iş böyle gidemez. Bunun için ne yapacaksınız?“. Böylece, Sahne 3 başlıyor problemin yaratıcıları düzmece bir hikayeyle halkın tepkisini ortadan kaldırıp kendi yarattıkları probleme açıkça çözüm öneriyorlar.

Üretilmiş ya da basitçe yararlanılmış olması fark etmez trajedi kullanma fikri bu insanların, amacına ulaşmak için ne kadar ileri gideceklerini anlamam konusunda son derece önemlidir.VİETNAM SAVAŞI’NA SAHTE İDDİALARLA GİRDİĞİMİZ BELGELENMİŞ BİR GERÇEKTİR. Eski Savunma Bakanı Robert McNamara Tonkin Körfezi’ne gemilere saldırılmadığı onayladı. O gün, bize saldırdıklarını söylememiz yanlıştı.

Bu önemli!

 Yakın geçmişte, eski Başbakan Bush var olmayan kitle imha silahlarıyla Irak’ı sözde istila etti.Böyle taktiklerden “SAHTE BAYRAK” operasyonu olarak bahsedilir. Pek çok insan, 11 Eylül olayının Orta Doğu’nun benzinlerini ele geçirmek ve Amerika anayasal korumasını parçalamak amacıyla küresel elitler tarafından hazırlanmış bir “sahte bayrak” operasyonu olduğuna inanıyor. Polis devleti için gerekenlerin birçoğu şimdiden mevcut. Şu anda Amerika devleti, yaptığımız şeyi kendi planları için tehdit olarak görürse herhangi birimizi uyarmadan ya da sebepsiz yere hapsedebilir kaçırabilir, yasal olarak katledebilir veya bize işkence edebilir. Tek yapmaları gereken sözde terör savaşlarında bize şüpheli demeleri. Her gün daha fazla izleniyoruz. 2010′da sadece Amerika’da bizi kaydeden 30 milyon güvenlik kamerası vardı. Gösteri yaptığımızda üstü örtülü olarak “konuşma özgürlüğü alanları” denen yerlere gönderiliyoruz.

Özgürce konuşabileceğimiz alanlar mı?

 Her telefon görüşmemiz ve gönderdiğimiz her e-posta toplanıp, arşivleniyor ve istenildiğinde incelenebiliyor. Her hareketimizi takip edebilmeleri için ehliyetlerimize ve pasaportlarımıza yerleştirilmiş bilgisayar çipleri var. Ve şimdi, hastaların derilerinin altına da aynı çipler yerleştiriliyor. Aslında, bu çipleri başta kendi ürünlerini takip etmek için geliştirenler Procter ve Gamble’dır. Bu, hep bir yardım şekli olarak önerilmişti. Ama CIA’in Müdür Yardımcısı bile hepimizi çiplemenin, daha iyi takip ve kontrol için ilk adım olduğunu kabul etti. Bunlar, Amerika Uzay Komutanlığının tasarladığı “tam yelpaze egemenliği” planı olarak bilinen denetleyiciler olabilir. Karmaşık uydu gözetimi ve çoktan geliştirilmiş olan yöneltilmiş enerji ve lazer silahları Dünya’nın her yerinden karşıt görüşlü kişileri hedef alabilecek özelliktedir. Ayrıca, bence her direnci etkili bir şekilde idare etmeye çalışıyorlar. Geçtiğimiz günlerde yetkililerin “Yaygın ve halk rahatsızlığı zamanı” dedikleri şey için Amerika’nın her yerindeki FEMA engelleme kampları ve zincirli demiryolu araçları kullanılmak üzere yapıldı ve yenilendi.

“Başkan Mao’nun liderliğindeki Çin’deki sosyal deney insanlık tarihinin en önemli başarılılardan biri oldu.”

David Rockefeller, 1973

O “sosyal deney” 70 milyondan fazla Çinli’yi “barış zamanında” öldürdü.

Küresel egemenlik gündemi hakkında paylaşmam gereken acımasız bir gerçek daha var. Bunu anlamak benim için korkunçtu ama o olmadan, ne bu araştırma ne de çözüm stratejilerimiz tam olacaktı. Araştırmamda, planlarının aslında dünya nüfusunun büyük bölümünü ortadan kaldırmak olduğu gerçeğiyle karşılaştım. Kulağa ne kadar hastalıklı gelse de tam kontrol arayışları üzerine, yönetilmek için daha azımız varken başarmaları çok daha mantıklı. “Bunu yapmazlar” diye her düşündüğümde hatalı olduğumu anladım. Irk ıslahının, planlarının en önemli parçalarından biri olduğuna dair endişelendirici belgeler buldum. Irk ıslahı çalışmasında kim üremeye değer, kim değmez, buna karar veriyorlar. Kısırlaştırma, bu gizli planın sinsi uygulanma yollarından sadece birisidir.

Kısırlık Sun’i Olarak Oluşturuluyor

1904′te Carnegieler, ilk ırk ıslahı laboratuarını Cold Spring Harbor, Long Island’da kurdu. Rockefellerlar insanları istekleri dışında renklerine göre kısırlaştırmak için ırk ıslahı programları kurdular.

Daha sonra Hitler’in de uyguladığı üstün ırk gündemlerini daha ileri götürmek için Almanya’da Kaiser Wilhelm Enstitüsüne para yatırdılar. 2007′de, ABD Tarım Bakanlığı ve Kamu Güvenlik Teşkilatı Kuzey Kaliforniya’nın kentsel alanlarındaki 7 milyondan fazla insana havadan sprey püskürtülmesi projesine para sağladı. Vatandaşlar bu plana karşı örgütlendikten sonra yetkililer spreyin birçok zararlı madde içerdiğini ve bu maddelerin hastalığa sebep olup üreme sistemlerini etkileyeceğini açıklamak zorunda kaldı. Neyse ki, vatandaşların direnci projeyi durdurdu. Amerika hükümeti, 30′dan fazla seferdir zararlı kimyasalları gizlice askerlerden, mahkumlara kendi vatandaşlarının üstünde Amerikan Yerlisi yaşam alanlarında bütün kasaba ve ülkelerinde denerken yakalandı. Kadınlar ve kızlar genellikle aşılara eklenen gizli maddelerle Brazilya’da Puerto Rico’da, Nikaragua’da Meksika ve Filipinler’de gizli kitle kısırlaştırılmasına maruz kaldı. Bunlar, şu programların himayesi altında çalışır.

 John D. Rockefeller’in Popülasyon Konsey’i Nelson Rockefeller müsteşarken Amerika Sağlık, Eğitim ve Refah Bakanlığı ve Rockefellerlar’ın kurduğu Dünya Sağlık Örgütü. Novartis ve Syngenta Amerika Tarım Bakanlığı ve Savunma Bakanlığı işbirliğiyle erkek tüketicileri kısırlaştıracak spermatisid GDO ürünü mısır suşu arazi deneyi yaptı. BU, SESSİZCE “DÜNYA NÜFUS YOĞUNLUĞU PROBLEMİNE KATKI” DİYE DUYURULDU.

Liste uzar gider. Şimdi, küresel insan doğurganlığı yok oluyor. Bunun bir kaza olmadığından eminim. Bana göre doğrudan nüfus azaltılması gündemini değerlendirmek. ve onun araştırmasını yapmak, resmin tamamını görebilmem ve karşılaştığımız bu plana yeterli tepki üretmemiz açısından çok kritikti. Biliyorum, kulağa çılgınca gelebilir ama 1932 yılında, Almanya’da olduğumuzu hayal edin. Size önümüzdeki on yılda milyonlarca insanın öldürüleceğini söyleseydim “Bu imkânsız, kimse böyle bir şey yapmaz” derdiniz. Bugün, nüfus azaltılması böyle gözüküyor. Bu durumu abartmadığımdan eminim. Yanılıyor olabilir miyim? Mümkün. Ama ya yanılmıyorsam?

 İnsan evrimi yolunun kritik çatalındayız. Yolların biri zorbalık ve olası kendine zarar vermeye çıkıyor. Diğeri ise huzurlu, sağlıklı gezegen üzerindeki herkesin, hak ve özgürlüklerini gözetmeye dayalı bir medeniyete çıkıyor. Bu yeni yönde başlamak için bu yolu temizlemek bize düştü. “Yeter” deme zamanı geldi. “Başka bir yol var!” İnanıyorum ki elimizdeki bilgiyle, kaynaklar ve çözümlerle bu mücadeleyi hep beraber kazanabiliriz.

“Çözümler Yaratmak”

 Bu süreci, insanlık ruhu için savaştan daha azı olarak görmüyorum. Bu süreç dünya görüşünde bir değişmeyle ve “BİZ GERÇEKTE KİMİZ?” sorusunu yanıtlamakla başlar. İnsanın doğal hali nedir?

 Biz insanlar, elitlerin bizi inandırdığı gibi aptal, açgözlü yaratıklar mıyız makinelerimizi bırakırsak, şiddet ve kaosa doğru mu evrileceğiz?

 Öyleyse, kendi iyiliğimiz için kendi kendini tayin etmiş bir elit tarafından mı yönetilmeliyiz?

 Yoksa, doğuştan şefkatli ve yaratıcı mıyız?

 İnanıyorum ki, sağlıklıyken ve ihtiyacımız olana sahipken bütünlüğe özgürlüğe ve şefkate dayalı bir dünya yaratabiliriz. Herkesin içinde yaşayabileceği bir dünya yaratabiliriz. Bu iki görüntüden hangisi geleceğimizi şekillendirecek?

 Bu bizim seçimimiz, şimdi!

 Yöneten elit kesimin gündemi hiçbir şeyin bütün insanlara yetmeyeceği ve bazıların diğerlerinden daha fazlasını hak ettiği yıkıcı dünya görüşünün bir ürünüdür. Ve onların güvenliği, üzerinde kurdukları kesin hakimiyete dayanır.

Kısaca, onların dünya görüşü yokluk ve korkuya dayalı.Ama yeni dünya düzeni mimarları ne kadar güçlü olurlarsa olsunlar, bizim yardımımız olmadan istedikleri tehdit dolu dünyayı yaratamazlar.

Onları durdurmak için ve onların gündemini kullanılamaz hale getirmek için uyanmalı ve harekete geçmeliyiz. Bu, tıpkı medeniyetin belli bir evresinin son çabası gibi olacak. Bu, onun gerçekten de son nefesi.

Sömürme Mantığı

Ve ben sık sık tırtılın kelebeğe dönüşmesi benzetmesini kullanırım. Çünkü tırtıl, ekosistemde kendi yolunu yapar ki bu gerçekten çok yıkıcı bir süreçtir. Tırtıl bir günde ağırlığının 300 katı yer ve o kadar şişer ki, kendisini asar ve uyur sonra da vücudu kozaya dönüşür. Sonra vücudunda Biyolojicilerin hayali hücreler dedikleri hücreler oluşur. Tırtılın vücudu bu hücreler için gerçek bir vitamin çorbası gibidir. Bu benzetmede önemli olan şey yeni ve eskinin bir süre birlikte var olmasıdır. Tırtılın işi, kendi hayatını korumaktır. Şu anda sahip olduğumuz umutsuz devlet Orta Doğudaki petrolü ve nükleer enerjiyi iyileştirmeye ve daha iyi bildikleri diğer şeyleri kontrol etmeye çalışıyor ama kendilerini tahmin etmek rolünü oynamak zorundalar. Onların işi bu. EĞER KELEBEKLERİ SEVİYORSANIZ, TIRTILLARA BASMAZSINIZ. Yani tırtırlardan faydalı olmadıkları için nefret edemeyiz. Fakat alternatif enerji istiyorsanız petrol ekonomi yönetiminden o enerjiyi üretmesini isteyemezsiniz. Biz üretmeliyiz ve hayali hücreler olarak, alternatif enerjinin daha ucuz, daha verimli ve daha etkili olduğunu göstermek zorundayız. Bizim işimiz yeni dünyayı kurmak.

“Krizimiz bir doğumdu”diyen görüşümüz ve dünya görüşümüz varsa herkes ihtiyacı olana ve gerçekten istediğinden daha fazlasına sahip olabilir. Bu umutsuz dünyayı insan yaratıcılığı ve sevgisi olan bir dünyaya çevirebiliriz. Bütün kartlar kontrolcü elitlerin elinde gibi gözükebilir ama bizim de avantajlı olduğumuz durumlar var. İlk önce rakamlardan konuşalım. Egemenlik gündemini bilinçli bir şekilde kurcalayanlar sayıca çok az. Planın uygulanmasına yardım eden pek çok kişi kendilerinin de parçası olduğu büyük olayı anlamıyor. Hesaplarıma göre, sadece Amerika’da 1 milyondan fazla vatandaşa 1 tane planın gerçek mimarı oranıyla sayıca onlardan fazlayız.

Girişimci ve çevreci Paul Hawken sosyal ve çevreci adalete yönelik çalışan bir milyondan fazla organizasyon olduğunu tahmin ediyor. Bu da insanlık tarihinin en büyük sosyal hareketini oluşturuyor. Bu hareket, destekleyicilerini elektronik ortamda birleştirdiğinde değişim için şimdiye kadarki en büyük eylem gücü haline dönüşebilir. Dünyayı güzelleştirmeyle zararı durdurmayla hasara karşı durmayla değişimi sağlamakla ilgilenen ve insan olmanın ne demek olduğunu yeniden düşündüren insanlara bakın. Ve eğer iyimser biri değilseniz, kalbinizi kontrol ettirmelisiniz çünkü bu dünyada, bu sorumluluğu üstlenen sıradışı, güzel, muhteşem ve kızgın bir insan grubu var ve onlar bu işin sorumluluğunu üstlenmiş durumdalar.

BİZİM İÇİN İKİNCİ ÖNEMLİ AVANTAJ ELİTLERİN KONTROL ETTİĞİ BÜTÜN GÜÇ MERKEZLERİNİN BİZİM KATILIMIZA İHTİYACI OLMASI. Eğer yeteri kadarımız desteğimizi geri çekersek planları işleyemez. Bu, merkez bankaları, askeriye kurumsal medya, devlet ve diğerleri için geçerli.

Mahatma Gandhi ve Martin Luther King Jr’ın modelleri gibi bizim de şiddet uygulamadan katılmama gücümüz var. Diğerlerinin hayatına egemen olmak için fazlaca enerji, kaynak ve oyun gerekir. Diğer taraftan, özgürlüğe doğru yürürken bizim tarafımızda evrimsel hayat gücü ve GANDHİ’NİN “SATYAGRAHA” [ pasif direniş programı] DEDİĞİ DOĞRUNUN BASİT GÜCÜ VAR. Hindistan’da şu anda binlerce köy özgürlük alanları diye adlandırılıyor. Patenti kabul etmeyeceğiz ve tıpkı Gandhi gibi yöneticilerle işbirliği kurmayacağız. Biyoçeşitliliği tehdit ettiği için kimyasalların ve genetiği değiştirilmiş ürünlerin ekosistemimize girmesine izin vermeyeceğiz. Sadece insanlar için değil bütün türler için geçerli olan bu özgürlük hareketi o kadar hızlı ki Avrupa’da GDO olmayan alanlar için olan harekette bunun etkileri görüldü. Arkamı döndüm ve başka bin tane GDO olmayan alan vardı. İtalya’nın %90′ı ve Avusturya’nın %90′ı GDO ürünü ekilmeyen alandır. Tohum ve yiyecek için olan özgürlük alanları büyük değişikliğe sebep oluyor. Bolivya’da, halk hareketi kap kaçakları vura vura sokaklara taştı ve yabancı kurumların halkın su kaynaklarına el koyması durumunu durdurdu. Kurumsal medyada çok azı gösterilmesine rağmen dünyanın her yerinde, her gün, sayısız başarı öyküsü yaşanıyor.

  • Hawaii halkı, zorla aşılanmamaya kararlı.

  • Biri plastiği petrole dönüştüren makine icat etti.

  • Harvard Tıp Fakültesi öğrencileri Big Pharma ilişkisine isyan etti.

  • Küçük çiftçi, Monsanto’ya karşı manevi savaşı kazandı.

  • AB; Fransa ve Yunanistan’ın GDO’ya izin vermesini engelledi.

  • Bayer’e, Amerika pirinç olayı için 136.8 milyon dolar ceza kesildi.

Organik oluyoruz:

Pek çok yetiştirici klasik sütçülük metotlarını değiştiriyor Kriz yaratacak kadar tepki olduğunu bilene kadar bu filmi yapmayı pek istemiyordum. Ve şimdi, internetin gücü bu araştırmanın genişlik ve derinliğini paylaşmamızı sağlıyor. Geniş bir web sayfası oluşturmak için yıllar harcadık. http://www.thrivemovement.com Bu site, her şeyi bir arada tutuyor bilgiyi getiriyor ve onunla yapabileceklerimizi gösteriyor ve bilgiye herkesin ulaşılabilmesini sağlıyor. Burada size ait bir navigasyon modülü var onunla, filmin kapsadığı ana konularda daha derine inebileceksiniz:

Şifre, problem ve çözüm.

Burada stratejileri ve taktikleri görebilir ve yüksek seviyede harekete geçmek için diğerleriyle bağlantı kurabilirsiniz. Bu filmdeki bütün olaylar bağımsız olarak onaylanmıştır ve referansları web sitemizde bulunabilir. Bu bölge navigatörü, sistemi bir bütün olarak düşünmeyi kolaylaştırır ve bir alandaki hareketin diğerlerini etkileyeceğini gösterir. Bölge navigatörün merkezinde dünya görüşü vardır çünkü o, içimizde ve etrafımızda olan şeyleri nasıl tecrübe ettiğimizi belirler.

torus sarmal

Her bölümde gerçek değişimi barışsallıkla ve üretkenlikle etkileyen kritik konuları, kaynakları, grup stratejilerini ve kişisel eylemleri bulacaksınız. Kaynak ağacımız, sizi insanlara organizasyonlara ve en eğitimli olup işe hâkim olmanızı sağlayacak medyaya bağlayacak. Birlikte çalışarak, yapılabileceklerin en azını bulmak istedim tabii eğer yapılacakların bir sonu varsa. Büyük resmi görünce bu durumun üstesinden gelmek için, her birimizin ne yapabileceğine bakacağız. Onların ekonomik egemenliğine karşı izleyebileceğimiz stratejilere bakalım. Banka ve şirketlerin kaçma teşebbüslerini durdurmalı ve Federal Rezerv’i kaldırmalıyız. IMF ve Dünya Bankası gibi bankalardan ve merkez bankacılık ajentalarından vergi ödeme desteğimizi geri çekmeliyiz. Alternatif para birimlerinin ve bağımsız bankaların gelişimine izin vermeli ve uluslararası vergiyi reddetmeliyiz. Asıl vurgumu Amerika için çözümler üzerinde yaptım çünkü en iyi bildiğim bu. Ama nasıl ki durum küreselse çözüm stratejilerinin dayandığı prensipler de öyle. Daha fazla zamanımızdan veya paramızdan olmadan gerçek fark yaratabileceğimiz birey olarak uygulayabileceğimiz bazı eylem taktikleri. Ne yapabilirim?

 Bilgilen, sesini yükselt ve diğerleriyle bağlantı kur!  Yerel bankacılık yap!

 Paramızı büyük merkez bankalarından çekip yerel bankalara veya kredi kooperatiflerine yatırdığımızda tek bir hareketle, problemi geri çevirip çözümü sunmuş oluruz. Satın alırken ve yatırım yaparken sorumlu davran!

 Harcadığınız her dolar, bir mesaj gönderir. Denetim eylemine katıl ve Federal Rezerv’in sonunu getir!

 Bizi soyuyorlar!

 İnterneti adil ve açık tutacak birleşmeye katıl!

 Kimsenin interneti kontrol etmesine izin verme!

 Bağımsız medyayı destekle!

 Bilgini çeşitli kaynaklardan al ve izlediğin haberlerin finansını kimin sağladığını düşün!

 Organik, yani GDO olmayan çiftçiliği destekle!

Seçimlerin dürüst olması için takip edilebilir gizli oylamayı içeren ve mali reform için mücadele veren eyleme katıl. Meclis, sadece şirketlerin para yardımını kesmesiyle bize bağlı kalabilir.

Yenilenebilir ve yeni enerji teknolojilerini savun!

Serbest enerji konuşmalarını gün yüzüne çıkar!

Bu, gezegendeki güç dinamiğini kayıtlı tarihteki her şeyden daha hızlı değiştirecek. Kritik kitle eylemine kaydol!

Bu, eyleme geçmeden önce çoğunluğun katılımını bekleyerek gücümüzü koz olarak kullanma stratejisidir. Bir milyon kişinin tek bir kişiymiş gibi davrandığını düşünün!

Sonra, daha da fazlasını düşünün!

 Kesin çözümlerin sayıca çok fazla oluşundan ve problem çözen kişilerin aramızda oluşundan çok etkilendim. Aqeela Sherills, işi beni etkileyen kişilerden biri. Crips ve Bloods borsacı ekibi arasındaki ateşkese yardım etti. O civardaki barışı sürdürme sırasında keşfettiğim şeylerden biri çelişkinin yararlı bir şey olduğuydu. Çözümlenmemiş çelişki şiddete yol açar. Barış antlaşmasını ilk kurduğumuzda başarının çoğunu ilk yılımızda yakaladık. Yakın çevremizdeki çete cinayetleri, eylemimizin ardından %44 oranında azaldı. Aqeela, rakip çete liderlerinin ateşkesin ardından yaptıkları görüşmede neler yaşandığını tarif ediyor. İki kardeş buraya geldiler, biri diğerine

“Biliyorum, bana kırgınsın belki ben de sana kızgınımdır ama bu ateşkes sayesinde bunların hepsini bir kenara bırakmaya razıyım” dedi.

Ve biri, elini uzatıp ona sarılıp bunları söyledi. O gözlerini kapadı, çünkü kardeşini sırtından bıçaklamak için keskin bıçağını hazırlıyordu. Diğeri, karnından vurulmak için bir kurşun bekliyordu. Ama birkaç dakika sonra fark etti ki… Bu çok samimiydi. İnanıyorum ki, potansiyelimizin farkında olmak potansiyelimizi engelleyen şeyi ortaya çıkarmak kadar önemlidir. Geleceğin olası bir dünyasına sizi götürmek istiyorum. Elitlerin, sizi imkânsız hayal diye inandırdığı ama sonunda sıkı sıkı kavrayacağımıza inandığım bir dünya. İnsanların yaşayabileceği, kendilerini emniyette ve güvenli hissedecekleri bir dünya yaratabiliriz. Hava, su ve yiyeceklerin temiz olduğu bir dünya. Toplulukların kendi enerji ve yiyeceğini üretebileceği ve ticaretin açık ve adil olduğu bir dünya. Cezaya odaklanmaktansa adaletin hayatları ve kayıpları yerine koyan. Sigortanın, insanların sağlığını korumak için doktorlara para ödediği bir dünya. Eğitimin gönüllü olduğu ve şirketlerin değil kişilerin ihtiyaçlarına hizmet ettiği bir dünya. Gerçekleri, bağımsız medyadan öğrendiğimiz bir dünya. Devlet desteği ve kaçma teşebbüsü yok. Düşünün, dürüst para sistemiyle, az vergi ödeyerek veya hiç ödemeyerek düşük elektrik ve yakıt ücretleriyle paranız ev ve araba harcamalarına birikim ve yatırım yapmaya kalacak. Daha çok varlığın, özgürlüğün ve güvenliğin keyfini sürebilirsiniz. Hepsine, aynı oranda belki de daha az çalışarak sahip olabileceğiz. Diyelim ki, yakın çevrem için karşılıklı sermaye başlattım ve çevremdeki herkes para sahibi.

Çevreyi iyileştirdikleri için paralarının değeri arttı. Yani, para kaybetmek şöyle dursun, para kazanıyorlar.

Çocuklarını güvende tutacak şeylerden para kazanıyorlar ve gezegeni ölmekten kurtarıyorlar. Yani, ne yardan vazgeçiyorsunuz, ne serden. Para kazanmak için bütün hafta çalışıp eve gelince de hafta sonu gezegeni korumaya çalışmaktansa Pazartesiden Cumaya hem para kazanıp hem gezegeni koruyabilir sonra plaja falan gidebilirsiniz. İçinde yaşayabileceğimiz dünya görüşü görüş serbestliği dediğimiz şeye dayanır. Bu yaklaşımın basit bir ilkesi var, o da şiddetsizlik. Kimse, size ya da mülkünüze şiddet uygulayamayacak siz de kimseye samimi bir kendini koruma haricinde şiddet uygulamayacaksınız. Herkesin, en azından kendisi için katıldığı benim bulduğum bir prensip bu. Şiddete başvurmadan yaşamanın insanlığın manevi pusulasının gerçek kuzeyi ve navigasyon görüşümüzün çekirdeği olduğuna inanıyorum. Bu öngörü, gönüllü ve kendinden organize sistemleri kurdukça bizi yönlendirir ve herkesi korur. Bütün kalbimle ve çekinmeden söylüyorum ki, bu bir yaşam şekli.

Avusturyalı iktisatçı Ludwig von Mises’in işinden oldukça etkilendim kendisi felsefe ve ekonomi sistemini şiddetsiz çekirdek etiğine dayandırarak geliştiren kişidir. Avrupa’daki komünizm ve faşizmin yıkıcı etkilerine şahit olmasından dolayı hayatını adil bir gidişat bulmaya adadı. Kendisi bu sistemlerde yani Sosyalizmde hatta Demokraside bile kolektiflerin ya da grupların haklarının, yanlış bir şekilde kişilerden daha önemliymiş gibi düşünüldüğünü fark etmiş. Eğer grubun ihtiyacını kişininkinin üstünde tutarsak her zaman daha çok insanın mutlu olacağı fikrini destekledim ama daha yakından baktığımda o işin aslında öyle yürümediğini gördüm.Grup için en iyisi adına devletler, savaşların çoğundan gezegenin ölümü ve yıkımından sorumludurlar. Sadece 20. Yüzyılda, 200 milyondan fazla kişi öldürüldü. Şiddetsizlik ilkesini uygulamak bu dinamiği nasıl mı değiştirecek?

 Bizi temelden kusurlu ve git gide değişen sistemden alıp bazısının ya da büyük çoğunluğun değil herkesin gerçek anlamda yetişmeye fırsat bulacağı tam dönüşüme götürecek. Şiddetsizlik ilkesini uygulayabilmek için geçmişimizi bir daha incelemek bana mantıklı geliyor çünkü sağlıksız olanın üstüne sağlıklı olabilecek yaşam sistemi inşa etmek işe yaramaz. Devletin üzerine kurulduğu, adaletsizliğin en temel hallerine bir daha bakmamız lazım. Birilerinin, topraklarına el konulması kadınlarının ve çocuklarının katledilmesi ve yakınlarının kalıntılarından mahrum bırakılmaları o kadar yanlış ki. Bizse bununla baş etmek zorunda olduğumuzu aslında, bu duruma hâkim olduğumuzu düşünüyoruz. 150 sene önce yaptıklarımızın ve olanların yanlış olmadığını düşünüyoruz. Olanlar yanlıştı, buna rağmen her gün devam etti. Kuzey Amerika ve Amerika tarihiyle her biri şu anda katledilmiş olan yerlilerle imzalanan 500′den fazla antlaşma var. Aslında, muazzam varlığımız yerlilerin topraklarından ve kaynaklarından oluşuyor. Ve her yıl, yerlilerin topraklarını ve kaynaklarını sürekli sömürme yoluyla Avrupa ulusları şirketlerinde milyarlarca dolar kazanılıyor. Büyük şirketlerimiz ve batı devletlerimiz olmasaydı aramızdaki ilişki nasıl olurdu şimdi, Kuzey Amerika’da nasıl birlikte yaşardık nasıl bir ilişkimiz olurdu ve nasıl bir fark yaratabilirdik. Bilinci değiştirmek ve görevi yerine getirmek zaman ve cesaret gerektirecek. Bu da bizi, bahsettiğim dünyaya yaklaştıracak. Buna rağmen biliyorum ki, gelecek nesillere bırakabileceğimiz bundan daha büyük bir hediye olamaz. Her şeyi bir kerede yapamayız. Çözüm süreci için üst üste üç evre öngördüm.

Birinci evrede, şimdiki sistemlerimize mümkün olduğu kadar sağlamlık getireceğiz. AMERİKA’NIN ASKERİ BÜTÇESİNİ İKİYE BÖLSEK BİLE DÜNYANIN GERİ KALANININ SAVUNMAYA HARCADIĞI PARAYA NEREDEYSE EŞİT OLUR. Bundan ve Federal Rezervden kurtulmakla yılda bir trilyon doların üstünde para kurtarılır. Bu, gezegendeki herkesi beslemek sosyal sorunlarla uğraşmak ve çevremizi iyileştirmek için yeterli paradır. Pek çok kişi, açlık ve fakirliğin yaygın oluşunun kaçınılmaz olduğunu düşünür ama savaşla karşılaştırıldığında, fakirliği yok etmek ve çevreyi yeniden düzenlemek daha ucuzdur.

Lester Brown’ın Dünya Politika Enstitüsüne göre dünyayı yeniden düzenlemek ve küresel sosyal amaçlarımızı yerine getirmek yılda 200 bin dolardan daha aza mal olur. Ama bu evre, özgürlükçü bakış açısının asıl amacı değildir.

Evre Bir’de Liberal Demokratik gündemle ilişkili çok fazla şefkat varken Evre İki geleneksel muhafazakâr dünya bakışının bilgeliğini yansıtıyor.

Evre İki’de kişisel özgürlüğü korumak için devletin rolünü küçültüyoruz ve hepimizin paylaştığı şeyleri devam ettiriyoruz mesela, ekosistemler ve iletişim için kullandığımız radyo dalgaları. Sistem bütünlük kazandıkça ve herkes gerçek paraya yöneldikçe insanların, elitleri etkileyen şeyler üstünde daha fazla kontrol sağlamak için yeterli paraları olacak.

Evre Üç artık daha fazla parası ve zamanı olan insanların Evre Bir ve İki’den kazandıkları özgürlükten oluşacak. İsteksiz vergi de, bunun sonucu olarak isteksiz devlet de yok. İktidarda hiçbir tekel yok. Kurallar var, hükümdarlar yok. Meğer, kişisel haklarımızın dikkatlice korunuyor olması bağımsızlığımız için şereflendirici bir anahtar öğeymiş. Hem farklı hem de bir arada olabiliriz.

Başta ütopik gelse de sağlık hizmetleri, suç ve eğitim gibi önemli konularda bu kadar çok düşünülmüş olması benim için çok heyecanlandırıcıydı. Bu üç evre uzun zamandır bizi bölmüş olan Liberal ve Muhafazakâr bakış açılarının en iyisini onaylar ve bunları, yeni bir seviyede şiddetsizlik çerçevesinde yani, hepimizin paylaştığı ahlâkın çekirdeğinde uzlaştırır.

Evre Üç, insan güdüsünü şereflendirir ve sonunda, pek çok kişinin değil çoğunluğun değil, herkesin hakkını savunur. Torus, bütünlük ve tamlığa dayalı bir topluluk için şablon sağlar. Çalışanı korur. Geribildirimlerle yapılanır, böylece denge sağlamak için kendini düzeltebilir ve yenileyebilir. Torus dinamiğinin bu ve diğer özelliklerini insan sosyal sistemine uygulayabiliriz. İçten inanıyorum ki temel hayat enerjisi şablonuna fiziksel, duygusal akılsal, insanlar arası ve çevresel düzeyde uyum sağlamak sanat, bilim ve aşkın kutlamasıdır. İşte, bunu öğrenmek için buradayız!

 Birbirimize bağlılığımızın en önemli sezgisi her şeye yaklaşımımı değiştirdi. Kendi hayatımda, bu felsefenin pratik açıklamalarını modern ve şiddetsiz bir dövüş sporu olan Aikido’da buldum. Aikido, küresel egemenlik gündemine etkili bir şekilde ve saldırganlık yapmadan nasıl cevap verilebileceği konusunda güçlü bir yol göstericidir.

Aikido’nun kurucusu Morihei Ueshiba birinin, Aikido deneyimi için atomların ve galaksilerin hareketlerini taklit etmesi gerektiğini söyledi. Limitsiz güce ulaşmak için, serbest enerji teknolojisi nasıl Toroidal şekille karışıyorsa Aikido, yani uyumun şekli saldırganın enerjisiyle karışır ve onu barışçıl bir çözüme yönlendirir.

Aikido, kavga ve düşmanı yenme tekniği değildir. Dünyayı birleştirme ve insanları tek aile yapmanın bir şeklidir.  Aikido’nun kurucusu Morihei Ueshiba Gandhi ve King bu saldırgan olmayan güç ilkelerini ekonomik ve sosyal seviyede uyguladı.

Eğer egemenlik gündemine kendini korumak yerine saldırarak cevap verirsek bu ancak eskiden kalma “bize karşı onlar” olayını devam ettirir ve polis devleti tedbiri için daha fazla bahane yaratır. Hem manevi hem stratejik olarak, saldırgan olmayan yolu seçmenin gerekli olduğuna inanıyorum.

birleşme

Torusun başka bir bakış açısı önümüzdeki mücadelelere karşı nasıl tepki vereceğimiz konusunda derin anlamlar taşımasıdır. Bu, bütün toroidal sistemlerin merkezinde bulunan mutlak durgunluk, yani sıfır noktasıdır. Bizim de, diğer herkes gibi Torus enerji alanlarından oluştuğumuza inanıyorum. Merkezimizde durgunluk var ve yaşayan evrenin sınırsız bilinci içinde birbirimize bağlıyız. Burada navigatör öngörülerinde altı çizildiği gibi diğerlerinin tecrübelerinden faydalansam da ve hayat değerlerinde gördüğümüz gibi dünyada gerçekten ne olduğuyla ilgili günlük geribildirimler ne kadar önemli olsa da kendi içsel rehberimizin, bizim pusulamız olduğunu fark ettim.

Kompass

Paraziti kesmeyi ve içsel sinyali artırmayı öğrendikçe doğal olarak bilen ve bilgece yön gösteren sesi daha iyi duyabiliriz. Enerjik ve canlı olan içsel hayatımız var. Bu, aldığımız gerçek yolun dışarıdaki navigatörü. Eğer içsel hayatımız sizin dünyaya göründüğünüz sürücünüzse ve gideceğiniz yöne siz karar veriyorsanız bu mantıklı o içsel hayatınızla, o sürücüyle ilişki içinde olmalısınız demektir. Sürücü koltuğundakiyle ilişki geliştirdikçe orada birlikte çalışma, bir ortak yaşam ilişkisi olur. İçsel hayatımız, bizi hem gideceğimiz yere yönlendirir hem de oraya varmamızı daha olası yapar. Yarattığımız etkide, düşündüğümüz kadar önemsiz değiliz. Dünyayı iyileştirmek için, kendimize farklı bir hikâye anlatmaya ve diğerlerinin hikâyesine katılmaya başlamalıyız. Bu, adı dünya olan ortaklaşa bir hikayedir. İnsanlık, şu anda evrimin çok ilginç bir aşamasındadır. Genç türlerin doğası olan düşmanca ve saldırgan yarıştan birleşme ve işbirliği oluşturma biçimine doğru olgunlaşıyoruz. Bu ülkede pek azının elinde daha fazla bulunan para ve sermaye bilinen bir gerçek. Daha da güçlü olanlarda, bu para daha da fazlalaşıyor ama daha güçlü bir kudret var ki, o da insanların kudreti. Krize baktığımızda hayatı artık sevmemek karamsar ve umutsuz olmak çok kolay. Ama benim bakış açımdan kriz öyle bir noktaya geldi ki bu, kitlelerin uyanması için gereken eşik değeridir.Ve içimdeki bu duygu bana bilmenin canlılığını veriyor. Yaptığım şey bana bu büyük problemlerin önünde ne kadar küçük gözükse de evrimin nabzının küçük olmadığını gösterdi. Ve bu, uyanan herkesin içindeyse, çok önemlidir. Ve daha çoğumuz uyandıkça birleştikçe ve konuşmaya cesaret ettikçe küresel egemenlik dolabı açığa çıkacak ve hak ederek kazandığımız dünyayı yaratabilecek çözümler keşfedeceğiz.

Tarih boyunca tekrar tekrar insanlar antlaşma tanıdıkça ve bu iş çözülmesi gereken acımasız bir problem haline geldikçe onlar bir araya gelip özgürlük için ayaklanacaklar. İleride bu döneme bakıldığında, eminim ki görüp eyleme geçmiş oluşumuzdan gururlanacak.

Bizimle, bu yolculuğa çıktığınız için teşekkür ederim!

Gelişmek için ne gerekiyorsa sahibiz, eminim.

Haydi bunu gerçekleştirelim!

Çeviren:
Jennifer Özgür İnsanlık Eylemcileri tarafından çoğaltılmıştır:

http://freehumanity.net/

Hayatın engellenemez gelişmeye sevk etmesinin şerefine;

Eziyet gören ve öldürülenlerin anısına;

Gerçeğe ve adalete bağlılıkları içinve hayatlarımızı savunmak için toplanmışken onların cesaretine sahip olmayı diliyoruz.

Görüşülen kişilerin, bu filmde sunulan sonuçların hepsine katıldıkları ya da bizim onlarla aynı görüşte olmamız söz konusu değildir.

Her biri, anlayışımıza büyük katkıda bulundu ve biz onlara minnettarız.

Foster ve Kimberly Gamble

Kaynaklar thrivemovement.com’da belgelenmiştir.

DÜNYA İNSANLARININ BAŞINA DERT OLSUN DİYE ZORLA KURDURULAN İSRAİL DEVLETİ


Kısa Bir Açıklama

Yahudiler, tarih boyu kendilerine has özellikleri ve dünyaya aşırı meyilleri yüzünden kullanılmaya müsait durumları ile sürekli mağdur duruma düşmüşlerdir. Bunun sonucu olarak ileri seviyede, Hristiyanların antisemitizm durumlarının gizli bir yüzü olarak, Yahudileri Müslümanlara karşı bir koz olarak kullanıldılar. Tarihe bir bütün olarak baktığımızda, İslâm dünyasına en çok zarar verenlerin Hristiyanlar olmasına rağmen, Yahudilerin, bahsedilen durumları ile ön planda olmaları ve ateşlenmiş kavgalarda ileri sürülmüş maşa vaziyetleri dikkatli bakılınca görülecektir. Yani, İslâm’ın öz planında içeriğine yapılan saldırıların asıl merkezi tarih boyunca hep Hristiyanlar olduğu halde, görünürde Yahudiler olmuştur. Bu husus Hristiyanların,  Müslümanlardan gelecek olağan tepkiyi Yahudilere yönlendirmemelerinde ki başarılarıdır. En son olarak yüzyıllık proje olarak uygulamaya konan emperyalist komitenin aldığı karalar ile Theodor Herzl tarafından başlatılan Yahudi devleti kurma fikri ve zamanlamasının arkaplanında Yahudileri Ortadoğu’da çıbanbaşı haline getirilişi, Arap, Türk ve Müslüman yapının parçalanmasında kullanılmış olmasıdır. Günümüz ve daha sonraki dönemlere doğru, Yahudiler başlarına sardığı bu belayı ister istemez kabullenmişler, huzursuz hayatlarını da zamanımıza kadar devam ede getirmişlerdir. Yahudiler, Ortodoks (Sünni) Yahudi çizgisi üzerinden hareket etme imkânlarını bulmuş olsalardı, belki hem dünya ve hem ahiret için daha verimli bir düzeyde olacaklar, uzay çağı dediğimiz çağı yakalama imkânına, dünya daha erken kavuşma imkânı bulacaktı. Hala sınırlarını çizilemeyen İsrâil devleti bu gidişle, çok rahat yüzü geremeyeceği gibi, dönülmez siyasî düşüncesiyle insanlığa da rahat yüzü vermeyecektir. Global dünya devleri emperyalist emellerine hizmet için kullanadıkları Yahudiler, bir ileri gitseler de beş geri giden pozisyonları ile evin içinde olsalar da huzursuz hayatlarıyla her geçen gün daha mağdur olacaklardır. Bu gidişe dur demenin onlar için olabilme imkânı da, her geçen gün azalmaktadır. Aslında Yahudilerin Hristiyan gizli ittifaklarına karşı Müslümanlar ile birleşmesi ile Osmanlı dönemindeki muhteşem hayatlarına geri dönebilme imkânı vardır. Ancak emperyalist gizli komite onlara bu fırsatı vermemekte ve Yahudiler bu durumu bildikleri halde geri dönüş için gayret etmemekte direnmektedirler. Gizli Hristiyan İttifakı, destekçileri olarak “Müslüman İseviler” diye oluşturdukları guruplara yardım etmeleri, bir yandan İslâm dünyasını ve Yahudileri yok etme planlarının gerçek yüzüdür. Dünyanın Müslümanlardan arındırılması projesinde bir taşla iki kuş vurulması hedeflendiği gözlemlenmektedir. Ne zamanki Yahudiler “ütopik” masaların etkisinden kurtulup “Ultra-ortodoks” yolu benimseye başladıklarında dünya ve kendileri için en güzel etkinliğe ulaşmalarıyla, dünya insanlarına yardımcı oldukları gibi, kendileri de refah hayat seviyesine ulaşacakları düşünülmektedir. Bu açıklamaya söylenecek bir söz kalıyor, o da Yahudilerin kendilerine verdikleri zararı kimse vermemiştir. Ayrıca uyanma zamanları da gelmiştir.

Aşağıdaki yazılar okununca ne demek istediğimiz daha iyi anlaşılacaktır.

 

İsrail Devleti, modern çağda kurulmuş tek Yahudi Devleti olarak karmaşık bir fikri ve demografik yapıya sahiptir. Son yüz yıl içerisinde Filistin bölgesine dünyanın çeşitli coğrafyalarından, farklı siyasi ideolojilerle ve dünya görüşleriyle göç eden Yahudilerin oluşturduğu İsrail, bu karmaşık fikir ve demografik yapıya rağmen sorunlarla çevrili bir coğrafyada doğmayı ve hayatta kalmayı başarmıştır.

Siyasî Arkaplan

İsrail iç siyasi yapısının anlaşılabilmesi büyük ölçüde Siyonizm tarihinin bilinmesini gerektirmektedir. Şüphesiz İsrail Devleti’nin var oluşunun fikri ve siyasi temellerini oluşturan Siyonizm akımı bu gün de İsrail’de mevcut partilerin fikri temelleri üzerinde önemli etkilere sahiptir. Siyonizm akımının zaman içerisinde doğurduğu farklı yorumlar ve yaklaşımlar neticesinde bu gün de İsrail iç siyasi yapısında geniş bir fikri yelpazenin yer aldığı görülmektedir. Bugünkü İsrail iç politik düzende kutupları ve cepheleri belirleyen başlıca etken, 19. yüzyılda ortaya çıkan Siyonizm akımı merkezli olmak üzere, bu akımın kendi içinde doğan farklı yaklaşımları ve Siyonizm karşıtı düşüncelerin mücadelesinin bir özetidir.

Siyonizm’in Kısa Tarihi

Siyonizm’in herkes tarafından genel kabul gören bir tanımını yapmak çok zor olsa da en genel anlamda Filistin topraklarında bir Yahudi Devleti kurulmasını amaçlayan ve 19. yüzyılda ortaya çıkan siyasal bir akım olarak ifade edilebilir. İsrail topraklarına ve Kudüs’e Tevrat’ta verilen ismi ile Siyon’a dönmeyi, bu topraklarda bir Yahudi Devlet kurmayı amaçlayan milliyetçi bir harekettir.

16. ve 17. yüzyıllarda Mesih olduklarını ilan ederek Yahudileri kutsal topraklara (Filistin) dönmeleri konusunda ikna etmeye çalışan din merkezli denemelerden farklı olarak modern Siyonizm, Fransız Devrimi (1789) sonrası ortaya çıkan milliyetçilik akımının bir sonucu ve Avrupa kıtasında artan anti- semitik (Yahudi karşıtı) uygulamalara bir tepki olarak ortaya çıkmıştır. Fikri önderliğini Macaristan doğumlu bir Yahudi gazeteci olan Theodor HERZL yapmıştır.

Viyana’da yayın yapan bir gazetenin (Neue Frei Presse) muhabiri olarak Dreyfus Davasını [1] izlemek üzere Fransa’ya giden Theodor HERZL, Yahudilere karşı bu ülkede gelişen anti-semitik uygulamaları ve önyargıları, Dreyfus Davası özelinde gördükten sonra Yahudilerin Avrupa kültürü içinde asimile olması ve kaynaşması yoluyla “Yahudi Meselesi”nin halledilebileceği fikrini terk etmiş ve kendi günlüğünde yazdığı ifadeleri ile “Avrupa’da Yahudi karşıtlığı ile mücadele etmenin boş ve faydasız” olduğuna karar verdiği söylenebilir.(?) Theodor HERZL bu tespitinden sonra “Yahudi Meselesi” için tek çözüm yolunun Yahudilerin kendilerine ait bir devlete sahip olmalarından geçtiğine inanmıştır.Bu yönde çalışmalarına başlayan HERZL, 1896 yılında “Yahudi Devleti” (Der Judenstaat) isimli kitabını yayınlamış ve 1897 yılında İsviçre’nin Basel kentinde Birinci Dünya Yahudi Kongresinin toplanmasını sağlamıştır.

Şüphesiz bu yıllarda özellikle ABD’de yaşayan Yahudiler arasında bir Yahudi Devleti’nin gerekli olup olmadığı tartışılmış, Yahudiliğin bir millet mi yoksa dini bir topluluk mu olduğu tartışmaya açılmıştır. Ancak I. Dünya Yahudi Kongresi Yahudi Devleti’nin kurulmasına yönelik organlar ve Filistin’e Yahudi göçünün organizasyonuna yönelik teşkilatların kurulmasıyla İsrail Devleti tarihinde önemli bir mihenk taşını oluşturmuştur.

Siyonizm tam bir fikri birlik içinde olmamasına rağmen büyük oranda laik karakterlidir. Diğer devletlerin topraklarında ne kadar özgür yaşarlarsa yaşasınlar, kendi topraklarına kavuşmadan bir devlet olamayacakları gerçeği ile Filistin toprakları Yahudi siyasi varlığının kurulabileceği bir yer olarak seçilmiştir. Bu seçim 19. yüzyılın sonlarında çöküş dönemini yaşayan Osmanlı İmparatorluğunun paylaşımı kapsamında yaratacağı fırsatlar ve özellikle dindar Yahudilerin “Vaat Edilmiş Topraklar” söylemleriyle uyuşması nedeniyle de uygun düşmüştür.

Siyonistlere göre, Yahudi varlığının Avrupa’da geleceği yoktur. Yahudilerin de diğer uluslar gibi hakları vardı ve ulus olmak istiyorlarsa bu ancak kendi topraklarına sahip olmalarıyla gerçekleşebilir.

Ancak 1930’lu yıllara kadar Siyonistler, Yahudi toplumun genelinde azınlıkta kalmıştır. Avrupa’da gelecek göremeyen ve yükselen Yahudi karşıtlığı tehdidini hisseden bazı Yahudiler, Siyon (Filistin) yerine Kanada veya Amerika’ya göç etmeyi tercih etmişlerdir. Oysa Siyonizm 19. yüzyılda tek çözümün Filistin’e göç olduğunu savunmuştur. Siyonistler, içinde bulundukları yüzyılın temel akımlarına da uygun olarak dinsel bir topluluk değil “ulus” olmayı hedeflemişlerdir. Ancak binlerce yıl önce dağılmış bir ulusun uzak bir coğrafyada yeniden toplamasını ön görmesi nedeniyle Siyonizm başlangıçta Yahudiler arasında da bir ütopya olarak görülmüş ve azınlıkta kalmıştır. Siyonizm’in Yahudi toplumu içerisinde güç kazanmasının en önemli etkenleri Avrupa’da Yahudi karşıtlığının artması, ABD’nin göçe sınırlama getirmesi ve II. Dünya Savaşı’nda yaşanan “Yahudi Soykırımı” olmuştur. Kıskaca alınan Yahudiler için “Ya öleceksin, ya öleceksin”arasında bırakıldılar.

“Kötü insanlar kötü insanları yaratır,” sözü, kısmen şu gerçeğe dayanmaktadır: kötüden nefret eden kişiler, kendilerini o kötüye benzetirler ve böylece, kö­tülük devam eder. Bu durumda fanatiklerin hem kendi­lerine benzetme hem de karşıt duruma getirme yoluyla dünyaya kendi benzerlerini yaydıkları açıkça görülmek­tedir. Fanatik Hıristiyanlık eski devirlerde, hem taraftar­lar kazanmak hem de yeni bir gaddarlık örneği vermek yoluyla kendini devam ettirmiştir. Mesela Hitler, hem Nazizmi geliştirerek hem de demokrasileri hoşgörüsüz ve insaf­sız olmaya zorlayarak kendini dünyaya kabul ettirdi.

Hitler, Yahudileri “düşman” olarak seçtiği zaman, Almanya’nın dışında bütün ülkeleri Yahudilerin veya onlara hizmet edenlerin istilasına uğramış olarak gösterdi. Hitler, “İngiltere’nin, Fransa’nın, Ame­rika’nın arkasında İsrail vardır” diye demeç vermişti. Stalin de düşmanını seçerken tek Tanrı prensibine uy­gun hareket etmiştir. Bu düşman önceki faşizm, sonra­dan da Amerikan plütokrasisi olmuştur.

Hitler Avrupası’nda yok edilmeye boyun eğmiş Yahudilerin, Filistin’e getirildikleri zaman cesaretle çarpış­mış olmaları ilgi çekici bir olaydır. Her ne kadar onların Filistin’de çarpışmaktan başka çareleri olmadığı (yani ya çarpışacakları veya Araplar tarafından boğazlanacakları) söylenmektedir. Filistin’de onlar gerçekten, henüz ol­mayan şehirleri imar etmek ve henüz olmayan bahçeleri meydana getirmek için çarpıştılar ve öldüler. [Eric Hoffer/ THE TRUE BELIEVER-(Kesin İnançlılar / Gerçek İnananlar/Müminler)-trc: ERKIL GÜNUR, Tur Yayınları; 1978, (Kitabın sonraki baskıları; Akran Yayıncılık, 1993 ve İm Yayın Tasarım, 1998)]

Yukarıda da belirtildiği gibi, Siyonizm içinde de farklı görüşleri ve yöntemleri savunan gruplar oluşmuştur. Özellikle Siyonist örgütlenmenin tamamlandığı 1920’li yıllardan sonra bu görüş ayrılıkları daha da belirginleşmiştir. Bu görüş ayrılıkları Filistin’e Yahudi göçünün kapsam ve boyutlarından başlayarak, İngiliz Manda Yönetimi ve yerli Araplara karşı izlenecek politikalar, İsrail Devleti’nin sınırları gibi geniş bir yelpazeye yayılmıştır.

1948 yılında İsrail Devleti ilan edilip Geleneksel Siyonistler (İşçi Partisi) iktidara geçince, Avrupa’da yaşanan Soykırımın da etkisiyle bu iki farklı görüş bazı noktalarda uzlaşmaya varmıştır. İşçi Partisi iktidar olup devlet sorumluluğunu aldıktan sonra; Yahudi göçünün serbest olması, Arapların Yahudilerin göç hakkına karşı çıkamamaları ve Yahudilerin kesinlikle kendi devletlerinde azınlık olarak yaşayamayacakları konularında revizyonistlerle aynı çizgiye gelmiştir.

SİYASAL DÜŞÜNCE AKIMLARI

Siyasi Siyonizm

Siyasi Siyonizm; Filistin topraklarında Yahudi egemenliğinin tekrar tesis edilebilmesi için siyasi bir eylem yürütülmesi gerekliliğini savunan, modern anlamda Theodor HERZL ile bağdaştırılan bir kavramdır. Yahudi meselesinin uluslararası alanda çözülmesi gereken siyasi bir mesele olduğunu savunmuştur. Birinci Siyonist Kongre (1897) sonucunda oluşturulan “Basel Programı” çerçevesinde Yahudi halkı için, Filistin topraklarında, kanunlarla düzenlenmiş güvenli bir ülke yaratmayı hedeflemiştir. Bu hedefe ulaşmak için Dünya Siyonist Organizasyonu, Yahudi Ulusal Fonu, Yahudi Koloni Kredisi gibi politik ve ekonomik teşkilatlar oluşturulmuştur.

Siyasi Siyonizmin temelinde, Theodor HERZL’in uluslararası hukuka göre tanınmış, zamanın büyük devletlerinin himayesini kazanmış bir Yahudi Devleti kurulması çabaları vardır. Yöntemi Filistin topraklarında bir Yahudi Devleti tesisi amacına uluslararası politika araçlarını kullanarak ulaşmaktır. Bu kapsamda Theodor HERZL önce Osmanlı İmparatorluğu Padişahı II. Abdulhamit sonra Almanya İmparatorluğu Kayzeri ve son olarak da Büyük Britanya İmparatorluğu nezdinde girişimlerde bulunmuştur. Tüm bu çabalar Balfour Deklerasyonu (1917) ile sonuçlanmıştır. [2] Siyonizm kavramını siyasi gerekçeler yerine Yahudi halkının dili, kültürü ve tarihsel köklerinin yeniden güçlendirilmesi üzerine kuran bir düşünce akımıdır. Bu düşünce akımının kurucusu Ahad HAAM olarak bilinen Asher GINSBERG (1856-1927)’dir. 1889 yılında yayınladığı “Yanlış Yol” isimli makalesi ile Filistin’e ilk fırsatta göç edilmesi fikrini eleştirerek, öncelikle Yahudi kültürel eğitimine ağırlık verilmesi, sağlam ve kaliteli bir Yahudi kuşağının oluşturulmasını müteakip göçün gerçekleşmesi gerektiğini savunmaktadır.

HAAM, Yahudi ulusal hareketini, Yahudi halkı ile Musevi dinini birbirine tekrar bağlamak için bir araç olarak görmüştür. Theodor HERZL ve Siyasi Siyonizmden farklı olarak çözümün bir Yahudi Devleti kurulmasından önce, Yahudiliğin manevi değerlerini yeniden kazanmasından geçtiğine inanmaktadır.

Filistin’in tüm Yahudi halkına toprak sağlamakta yeterli olmadığı düşüncesiyle, orada kurulacak bir Yahudi Devleti’nin dünya Yahudilerinin sosyal ve ekonomik problemlerini çözemeyeceğini savunmaktadır. Bu nedenle Filistin’de kurulacak devletin sadece çok yüksek kalitede Yahudi yaşam tarzı ve kültürünü yaşatmaya yetecek çapta, elit bir Yahudi toplumunu ihtiva etmesi gerektiği, burada hayata geçirilecek örnek Yahudi yaşam tarzının ve kültürünün de diasporada yaşayan tüm Yahudiler için bir örnek teşkil etmesi gerektiğini savunmaktadır. Burada oluşturulacak yüksek kalitedeki ve elit Yahudi yaşamı çevresinde dünya genelindeki Yahudilerin problemlerine çözüm üretilebileceğini düşünmektedir.

[Diaspora veya diyaspora, (Eski Yunanca: διασπορά – "saçılma, tohum saçma, zerreler halinde dağılma"; İng: diaspora) bir kavim veya ulusun anavatanından çıkarak başka ülkelere dağılmasına verilen addır. Sözcük hem dağılma eylemini hem de dağılmış olarak yaşayan toplulukları ifade eder.]

HAAM tarafından en doğru hareket tarzı olarak Filistin’e yoğun bir göç yapılması yerine, göç dalgasının kısıtlı tutularak bunun yerine tüm gayretlerin yoğun ve sürekli bir Yahudi kültürel eğitimine yönlendirilmesi görülmektedir.

Siyonist hareketin kurucularının ve önemli liderlerinin laik fikirli olduğu hatta bazılarının sosyalist karakterleri nedeniyle din karşıtı olduğu göz önüne alındığında, Dini Siyonizm akımının bir çelişki olduğu düşünülebilir. Ancak Siyonist hareket doğduğunda, dindar Yahudiler yaşadıkları ikilem karşısında genel olarak izleyebilecekleri üç yol belirlemişlerdir. Bunlar;

  1. Siyonist hareketin tamamen reddi ve bu hareketin karşısında yer almak,
  2. Siyonist hareketi mevcut durumda herhangi bir dini karakteri olmasa da Yahudileri “selamet”in gelişine yaklaştıran gerekli ve faydalı bir politik hareket olarak görmek,
  3. Siyonist hareketi ve bu hareketin içerisinde yer alan kişileri, kendileri farkında olmamalarına rağmen “selamet süreci”nin bir parçası olarak kabul etmektir.

Yukarıda listelenen seçeneklerden birincisi genel olarak Torah’ı takip eden Yahudiler tarafından II. Dünya Savaşı sonuna kadar savunulmuştur. Ancak soykırım sonucunda milyonlarca Yahudi’nin Avrupa’nın göbeğinde katledilmesinin Yahudi toplumu üzerinde yarattığı etki, birçok dindar Yahudi’nin Siyonizm’e sıcak bakmasına yol açmıştır. Günümüzde sadece ultra-Ortodoks ya da Haredi diye adlandırılan dindar Yahudiler bu görüşü savunmaya devam etmektedir.Siyonizm karşıtı bu gruplar Anti-Siyonist Dinci Akımlar başlığı altında müteakip maddelerde incelenmiştir.

İkinci ve üçüncü seçenekler ise Dini Siyonizm’in temeli ve asıl dayanak noktalarını oluşturmaktadır. [3]

Siyonist Yahudiler ile Dindar Yahudiler arasında fikri köprü kuran, uzlaşma ortamı yaratan ve Dini Siyonizmin ideolojik temellerini atan kişi Haham Abraham Isaac KOOK (1864-1935) olmuştur. Letonya doğumlu olan ve 1904 yılında Filistin’e göç eden KOOK, 1921 yılında Ashkenazi topluluğunun Hahambaşısı olmuş ve Filistin ile Siyonizmin, Yahudi dininin bir parçası olduğunu savunan yazı ve kitaplarıyla toplulukları etkilemiştir. KOOK’un öğretilerine göre Filistin’de bir Yahudi Devleti kurmakta olan laik Siyonistler, farkında olmadan Tanrıya hizmet etmekte ve selamet sürecinin bir parçası olmaktadırlar. Bu nedenle KOOK’a göre, laik Siyonistler desteklenmeli veya en azından dindar Yahudiler tarafından engellenmemeleri gerekmektedir.

Dini Siyonizmin temelleri ile ilgili diğer önemli bir kuruluş da 1902 yılında kurulan “Mizrachi” (Merkaz Ruchani – Dini Merkez) dir. Mirzachi’ye göre Siyonizm “Torah” merkezli olmalı ve Yahudi milliyetçiliği dini amaçlara ulaşmak için bir araç olarak görülmelidir.

Mirzrachi, İsrail’deki ilk dini Siyonist parti olup, İsrail Din Bakanlığının kurulması, “Koşer”[4] kurallarının uygulanması ve “sabath”ın [5] tanınması konularında önemli rol oynamıştır. Mirzachi Partisi ile diğer dinci Siyonist grupların birleşmesi ile 1956 yılında Ulusal Dinci Parti (Mafdal) doğmuştur.

Mirzachililere tepki olarak 1912 yılında Agudat Israel (İsrailliler Birliği) Hareketi oluşturulmuş ve bu harekette 1923 yılında siyasi bir partiye dönüşmüştür. Parti, 2. Dünya Savaşı ve soykırıma kadar Siyonist karşıtı olarak kalır, ancak Hitler’in iktidara gelmesinin ve müteakiben de soykırımın yarattığı panik sırasında Agudat prensiplerini gözden geçirir.

Siyonizmle, İsrail’i bir din devleti yapmak maksadıyla işbirliği yapan Agudat Israel, İsrail Devleti kurulurken devletin Tevrat’a dayalı olmasını ister, bu reddedilir. BM tarafından tanınabilmesi için devletin laik olması gerekmektedir. Dış politika ve güvenlik konularında fikir beyan etmeyen parti bugün de bütün enerjisini İsrail’i bir din devletine dönüştürmeye ve ayrı eğitim sistemini başarıyla sürdürmeye harcamaktadır.

1984’te Agudat Israel’den ultra-ortodoks Safardilerin eşit olarak temsil edilmediği gerekçesiyle ayrılan Safardiler, Şa’as (Tevrat’ın Safardi Koruyucuları) partisini kurmuşlardır. Siyasi konularda Agudat Israel’in aksine açıkça görüş beyan eden Şa’as, İsrail’in seçim sisteminin özelliklerinden de yardımıyla pek çok koalisyonda kilit parti rolünü oynamışlardır. [6]

Pratik Siyonizm

Pratik Siyonizm; siyasi koşullara bakmaksızın Filistin’e göç (aliyah) etmek, kırsal alanlarda Yahudi yerleşim yerleri kurmak, eğitim kurumları tesis etmek gibi Siyonist hedefleri fiili olarak uygulamayı öngören bir akımdır. Kökleri, Siyasi Siyonizmden çok daha öncelere dayanan Pratik Siyonizm akımı, 1880 yıllarında ortaya çıkan Hovevei Zion (Hibbat Zion) teşkilatı ile hayata geçmiştir. [7] 1882 yılında Filistin topraklarındaki ilk Yahudi yerleşim birimini kurmuş olan bu teşkilat, siyasi parti ve gruplardan uzak durmuş, fiili durumla ilgilenmişlerdir. Osmanlı İmparatorluğu yönetimi altında olan bölgeye Yahudi göçüne kısıtlı izin verildiğinden faaliyetleri çok kısıtlı olmuştur. Siyasi Siyonizmin ortaya çıkması ve gelişmesi neticesinde Dünya Siyonist Teşkilatı ile birlikte çalışmaya başlamışlardır.

Sentetik Siyonizm

Sentetik Siyonizm; Chaim Azriel WEIZMAN tarafından 8. Siyonist Kongrede (1907) üretilen bir tanımdır. Siyasi ve Pratik Siyonizmin birleştirilmesi ile Yahudilerin Filistin’de bir devlet kurmaları amacıyla somut siyasi hedefler belirlemelerinin yanı sıra uygulamada Yahudi yerleşim birimlerinin tesisine yönelik eylem planları yapılmasını öngörmektedir.  [8] Siyasi hedeflerin, fiili adımlarla desteklenmesi olarak özetlenebilir.

 Klasik (Sosyalist) Siyonizm

Siyonist hareketin sol kanadını oluşturan bu grup Yahudi İşçi Hareketi temellidir. Theodor HERZL tarafından oluşturulan Siyasi Siyonizmin uluslararası kamuoyunu ikna yoluyla veya büyük güçlerin desteğiyle bir Yahudi Devleti kurulmasının mümkün olmadığını savunmuşlardır. Bunun yerine Yahudi Devleti’nin tesisinin ancak Filistin kırsal kesiminde Kibbutzlar kuracak Yahudi işçileri ve şehirlerdeki Yahudi proletaryası tarafından sınıf mücadelesinin bir sonucu olarak kurulmasının mümkün olduğuna inanmışlardır.

Klasik Siyonizm gerek destekçilerinin miktarı gerek Yahudi toplumu üzerindeki etkileri açısından 1930’larda çok güçlenmiş ve hatta Siyasi Siyonizmi gölgede bırakmıştır. Klasik Siyonizmin güçlenmesindeki en önemli nedenlerden biri Filistin’e 1903-1914 yılları arasında ağırlıklı olarak Rusya’dan gerçekleşen ikinci Yahudi göç dalgasının çoğunlukla sosyalist ve anarşist düşünceden etkilenmiş topluluklardan oluşmasıdır. Bu tarihten sonra gerek uluslararası arenada gerekse Filistin’de Klasik Siyonistlerin hakimiyeti başlamış, Yishuv ve Histadrut gibi önemli kurumlarda başat güç konumuna geçmişlerdir.

Değişimci (Revizyonist) Siyonizm

Revizyonist Siyonizm, Siyasi Siyonizm içinde milliyetçi ve sağ görüşlü bir akım olarak Ze’ev Jabotinsky (1880-1940) liderliğinde kurulmuştur. Esas olarak bu görüş, David Ben-Gurion ve Chaim Weizmann’ın Filistin’e bağımsız yerleşim birimleri kurulması yönündeki Pratik Siyonizm görüşlerinin revize edilerek Siyasi Siyonizm merkezli olarak, İngiliz Manda Yönetimi ile işbirliği içerisinde yürütülmesi gerektiğini belirtmiştir.

Jabotinsky liderliğindeki Revizyonist hareket, I. Dünya Savaşı sırasında İngilizlerin yanında yer almış, Joseph Trumpeldor ile birlikte Yahudi gönüllülerden oluşan Siyon Katır Birliklerinin kurulmasında rol oynayarak İngilizlerin yanında Gelibolu ve Ürdün’de Türklere karşı savaşmıştır.

Savaştan sonra İngiliz ordusundan ayrılmış ve Filistin’deki Yahudilerin silahlanarak Araplara karşı kendilerini savunmaları maksadıyla gizlice eğitilmelerini savunmuştur.

1921 yılında Dünya Siyonist Kongresi İcra Komitesine seçilen Jabotinsky, başkan Chaim Weizmann ile aralarındaki görüş ayrılığı nedeniyle 1923 yılında bu görevinden istifa etmiş ve Değişimci Siyonist İttifakını kurmuştur. Bu ittifak, İngilizlerin desteği ile Ürdün nehrinin her iki tarafını da ihtiva eden, modern ve İngiltere’ye sadık bir Yahudi Devletinin kurulmasının hedef olarak alınması gerektiğini savunmuştur.

1920’lerin sonuna geldiğinde, Revizyonist hareket içerisinde oluşan ve İngilizlerden bağımsız bir şekilde hareket edilmesi gerektiğini düşünen gruplar Araplara, İngiliz idaresine ve Klasik Siyonistlere karşı mücadeleye başlamışlardır. Bu kapsamda 16. Siyonist Kongreye katılmak üzere (1929) Filistin’den ayrılan Revizyonist lider Jabotinsky’nin bir daha Filistin’e girmesine İngilizler tarafından izin verilmemiştir.

Anti-Siyonist Dinci Akımlar

19.yüzyılda ve 20. yüzyılın başlarında birçok dindar Yahudi, laik ve dini karakteri olmayan bir sosyalist Yahudi Devletinin Filistin’de kurulması fikrine karşı çıkmıştır. Ortodoks Yahudilerden [9]  oluşan bu grubun Siyonizm karşıtlığı iki farklı karakterde görülmüştür. Bunlar;

  1. Filistin’de bir Yahudi Devletinin kurulmasını desteklemekle birlikte yeni devletin Yahudi kültürü, Musevi dini ve bu dinin kuralları gereğince şekillenmesi ve yönetilmesi gerekliliğini savunan, Siyonizmin dini liderler önderliğinde yürütülmesini savunan Ortodoks Yahudi görüşü,
  2. Kutsal kitapta ve dini metinlerde geleceği müjdelenen Yahudi Mesih gelmeden, Filistin’e toplu göçe ve bir Yahudi Devletinin kurulmasına karşı çıkan, dolayısıyla Siyonizmi tümüyle ret eden Ortodoks Yahudi görüşüdür.

Daha önce de belirtildiği gibi Siyonizm, 1930’lara kadar Yahudi toplumu arasında azınlıkta kalmış bir görüştür. İkinci Dünya Savaşı öncesindeki dönemde Avrupa’da artan Yahudi karşıtı görüş ve politik hareketler ve bunların neticesinde savaş sırasında yaşanan soykırım, laik karakterli olsun, dini görüşlü olsun, birçok Yahudi’yi bağımsız bir Yahudi Devleti’nin gerekliliği konusunda birleştirmiştir.

Ancak her şeye rağmen Yahudi toplumu arasında politik ve dini nedenlerle Siyonizm’e karşıtı pozisyonlarını koruyan azınlık durumunda gruplar mevcuttur.

Bu gruplardan en radikal olanı “Neturei Karta” (Şehrin Muhafızları) isimli ultra-ortodoks Yahudi gruptur. Küçük bir grup olmasına rağmen Siyonizme ve İsrail Devleti’nin varlığına aktif bir şekilde karşı çıkmaktadırlar. [10]

Ultra-ortodoks Yahudiler arasındaki en önemli Siyonizm karşıtı grup yaklaşık 100,000 üyesi bulunduğu tahmin edilen “Satmar Hasidism” grubudur. Bu grubun manevi liderliği Haham Joel TEITELBAUM (1887-1979) tarafından yürütülmüştür. TEITELBAUM’a göre Talmud öğretilerinde belirtildiği gibi Tanrı ile Yahudi halkı arasında Yahudilerin eski çağlardaki sürgünleri sırasında verilen karşılıklı sözler vardır. Bu sözlere göre;

  1. Yahudi halkı kutsal topraklara toplu olarak ve zor kullanarak gelmeyecektir.
  2. Yahudi halkı yaşadıkları ülkelerdeki hükümetlere karşı isyan etmeyecektir.
  3. Yahudi halkı günahları ile Yahudi Mesih’in gelişini geciktirmemelidir.

Yukarıda listelenen ve Yahudilerin dini öğretilerinde yer alan Tanrıyla yapılmış bu anlaşma 2. Dünya Savaşı ve Yahudi soykırımı gerçekleşene kadar hemen hemen bütün dindar Yahudilerin Siyonizme karşı soğuk durmalarının nedenini oluşturmuştur. Bu gün bile bir çok Ortodoks Yahudi grubu -Agudat Partisi dahil- İsrail hükümetlerinin koalisyonlarında yer almış olmalarına rağmen bu yemine sadakatlerini korumaktadır.

Siyonizm karşıtı dini Yahudi gruplar Yahudilerin bireysel olarak Filistin’e göç etmelerine karşı (baskılar yüzünden karşı) çıkmamakla beraber, Filistin topraklarında bir Yahudi Devleti fikrine karşı çıkmaktadırlar.

Etkin ve söz sahibi Yahudilerin son elli yıl içinde suikastlar sonucunda öldürülmesinde bu hususların olduğu, uzlaşmacı olanların ölümlerinde “dindar oluşlarını” hatırlamak gerekir.

AVENJELİZMİN YAHUDİLERİ KULLANMASININ ARKAPLANI

Aslında bu muhafazakâr grup Evanjelistlerin Yahudileri kollamalarının arkasında dünyanın Hıristiyanlaştırılması ideali yatmaktadır.

Ortadoğu’ya Yahudilerin yerleştirilmesi planlanarak o bölgedeki kaos ve kargaşadan da faydalanarak Hıristiyanların dünya misyonerlik faaliyetlerini rahatça yapmalarına katkı sağlanmak istenmiştir.

Evanjelik Hıristiyanların esas amacı, Yahudilerin dünya hakimiyetini gerçekleştirmek değil, bilakis Hıristiyanlığın ve Amerikalıların dünyaya tamamen hakim olabilmesi için Yahudilerden yararlanmaktır. Bunu Yahudiler biliyorlardı ama Yahudiler de Büyük İsrail’i gerçekleştirmek İçin Amerika’lıların desteğinden güç kazanıyorlardı. Bu sebeple Evanjeliklerle devamlı irtibat halinde oldular.

EVANJELİSTLER VE FUNDEMENTALİST GRUBLAR İÇİN ÖNEMLİ OLAN TEK ŞEY, BİR AN ÖNCE İSÂ MESİH’İN YERYÜZÜNE GELİŞİNİ GERÇEKLEŞTİRMEKTİR. Mesih’in yeryüzüne gelmesi ve “Bin Yıllık Tanrısal Krallığın” kurulması için ise dünyanın bir an önce Hıristiyanlaştırılması gerekmektedir. Onlara göre dünya Hıristiyanlığının önündeki en büyük engeli Müslümanlar oluşturmaktaydı. Yahudilerin arz-ı mev’udu üzerinde bulunan Müslümanlarla en iyi mücadeleyi verecek olan da hiç şüphesiz Yahudiler olacaktır.Kutsal Kitaba dayalı yenidünya düzeninin kurulması, İsâ Mesih’in dünyaya gelişi anlamına geleceği gibi beklenen kıyametin de kopuşu olacaktır. Dolayısıyla bu zannedildiği gibi “Yahudi Kıyameti” değil, bilakis bir Hıristiyan “Armegedonu” (kıyameti) olacaktır

11 Eylül 2001 tarihindeki ABD’ye yapılan terörist saldırılarından sonra yapılan istatistiklere göre Amerikan halkının % 50′si kıyametin kendileri hayattayken kopacağına inanmaya başlamıştır. Eskiden sadece marjinal gruplar bu arzu ve beklenti içerisindeyken, artık günümüzde dünyanın bilhassa da Amerika’nın yaşadığı bazı felaketler, insanları kıyametin kopacağına inandırmaya başlamıştır. Zaten Amerika Halkı devletin güttüğü siyaset yüzünden şu anda büyük bir kaos ve korku ortamı yaşamaktadırlar.

Hıristiyan yayılmasının önündeki en büyük engelin Müslümanlar, Müslümanlar içinde de Türkler olduğu düşünülmektedir.

Oysa bu dönemde Hz. İsâ’nın yeryüzüne gelebilmesi için dünyanın hızla Hıristiyanlaştırılması gerekmektedir. Zira dünyanın Hıristiyanlaşmasını sağlamadan İsâ Mesih’in gelişini beklemek hayal olacaktır. Bundan dolayı fundamentalist gruplar, Anadolu’nun parçalanmasını Armegedon (Kıyamet alameti) olarak algılamışlar ve bu düşüncelerini kutsal metinleri olan Yeni Ahit’in Vahiy Kitabı’nın 9. ve 16. bablarına dayandırmışlardır:

“Altıncı melek borazanını çaldı. Tanrının önündeki altın sunağın dört boynuzundan gelen bir ses işittim. Ses, ‘elinde borazan olan altıncı meleğe, Büyük Fırat Irmağı’nın yanında bağlı duran dört meleği çöz’ dedi. Tam o saat, gün, ay ve yıl için hazır tutulan dört melek, insanların üçte birini öldürmek üzere çözüldü “, “Altıncı melek tasını Büyük Fırat Irmağını boşalttı. Gündoğusundan gelen kralların yolu açılsın diye Fırat Irmağı kurudu… “

Buradaki İncil ifadelerinden anlaşılan mana şudur ki, Tanrının bizzat meleklerini kıyametin kopmasında görevlendirmiş olmasıdır.

Dicle ve Fırat ırmaklarının görevli melekler tarafından kurutulması ve bu bölgedeki kaosun ve savaşların ortaya çıkartılması ise kıyametin başlaması olarak algılanmaktadır. Türklerin Anadolu’yu fethi, İncil ifadelerinin kaleme alınışından bin yıl sonraya denk düşmektedir. Dolayısıyla bu ifadelerden, doğrudan Türkiye’nin parçalanması gibi bir mana çıkarmak zordur.

Ancak İncil’e göre kıyametin zuhurunda vuku bulacak hadiseler Anadolu topraklarında başlayacaktır. Anadolu’nun şu anki sakinleri Türklerdir. Günümüzde bazı Evanjeliklerin kıyametin kopmasını hızlandırmak için çırpınmalarının ülkemize zarar verme ihtimali vardır.

Büyük Ortadoğu Projesi, Evanjelik yenidünya düzenini gerçekleştirmede, Evanjelik Hıristiyanlarının Mesih planının en önemli sacayaklarından biridir.

Malum olduğu üzere Ortadoğu, büyük oranda Müslüman ülkelerden oluşmaktadır. Evanjelik Hıristiyanlara göre yenidünya düzeni kurabilmenin yolu Ortadoğu’dan geçmektedir. Çünkü İslam ülkelerinin gücü tamamen kırılmadan, güçsüz ve yetersiz hale getirilmeden, dünyaya şekil vermenin zor olduğu düşünülmektedir. Günümüzde Müslüman ülkelerin görünürde çok fazla güçlü olduklarını da söylemek zordur. Ancak Evanjelik kurguya göre, Müslüman ülkelerin İslam’dan aldıkları ilhamla kendilerine yeniden çeki düzen verebilmesi ve güç birliği yapmaları da ihtimal dâhilindedir; Yenidünya düzeni kurma arzusundaki Evanjelikler, bu ve buna benzer pek çok ihtimali de hesaplamaktadırlar, ince eleyip sık dokumaktadırlar.

Irakla başlayan sözde demokratikleştirme hareketi, dalgalar halinde bölge ülkelerine de kaydırılmaya çalışılmaktadır. Unutmamak gerekir ki Türkiye de bu ülkelerden birisidir. Dolayısıyla gönlümüz hiçbir zaman arzu etmese de Türkiye de, komşularının kaderini paylaşmak durumunda kalabilir. Temennimiz ülkemizin başına asla bir belanın gelmemesidir; ancak temenniler olacakları önlemeye yeterli de olmayabilir. Yani çok dikkatli ve tedbirli olmalıyız., böyle bir tehlike ile karşı karşıya kalmamamız için bütün alanlarda çalışmaya devam etmeliyiz.

Büyük ülkelerin tek bir sebep ve gerekçeyle Ortadoğu’ya çeki düzen vermeye çalışmaları da düşünülemez ve bu girişimi tek bir sebebe bağlamak da gerçeklerle bağdaşmaz. Dini gerekçeler de bu sebeplerden biridir. Ancak emperyalist emeller, dini arzuların önünde engel teşkil etmez. Siyasi, ekonomik, kültürel yatırım ve yaptırımları da dini dizaynlarına paralel olarak pekâlâ işleyebilirler. Nitekim tarihte emperyalizmin, bazı zamanlarda misyonerizmin öncü kolu olarak çalıştığını söylemek mümkündür. Hatta bu projede dinden ziyade Emperyalist emeller birinci sıradadır. Ortadoğunun petrol havzası olması, Ortadoğu’nun enerji kaynakları, bunları küresel pazarlara açan ulaştırma hatları, Ortadoğu’nun su kaynakları, bölgedeki insan kaynakları, Amerika’nın iştahını kabartmaktadır. Ayrıca üç kıtaya yakınlığı bulunan Ortadoğuda Amerika üssü olması Amerika’nın dünyanın jandarmalığını yapması açısından önemlidir.

11 Eylül süreci, daha çok imparatorluk iştahını kabartan bir rol oynamış; stratejinin siyasete dönüşmesini mümkün kılmıştır. Küresel kapitalizmin kutsal mabetlerini hedef alan eylemin çapı ve faillerinin “radikal İslâmcı” bir kimlikle ilişkilendirilmesi, Ortaçağ’ın karabasanı olan “Haçlı ruhu”nun çağrılması için yeterli olmuştur. [11]

Bu sebeple tekrar hortlayan Haçlı zihniyetine yem olmamak için tüm Müslümanların birlik beraberlik içerisinde olmaları gerekmektedir.Unutulmamalıdır ki Haçlı zihniyetinin, istedikleri ortamı oluşturabilmeleri için Müslümanların özelliklede Türklerin ilerlememesi gerektiğini düşünmektedirler. Daha doğrusu Türklerin yok olması gerekmektedir. Bunu gerçekleştirmeleri için de Misyonerlik, Ilımlı ve Radikal İslam, İnsan Hakları, Kürt sorunu …. vb kavramlar altında sinsi planlar yapmaktadırlar.. [12]

 —————-

  [1] Dreyfus Davası: Yahudi asıllı bir Fransız topçu subayı olan Alfred Dreyfus’un Almanya lehine casusluk yaptığı iddiası ile yargılanması ve mahkûm edilmesi (1894) ile başlayan, müteakiben yargılamanın usulüne uygun yapılmadığının ve Dreyfus’un masum olduğunun anlaşılması ile sonuçlanan (1899) dava. Bu olay Fransız kamuoyunda geniş yankı uyandırmış ve dava sürecinde yapılan usulsüzlükler Fransa’daki Yahudi karşıtlığı ile yakından ilişkilendirilmiştir.

  [2]  Balfour Deklarasyonu: İngiltere Dışişleri Bakanı Arthur Balfour’un Yahudi iş adamı Lord Rothschild’a hitaben yazdığı ve İngiltere Hükümetinin Filistin’de bir Yahudi Devletinin kurulmasına sıcak baktığı, bu amaca ulaşmak için de gereken kolaylıkların gösterileceğini ifade ettiği mektup (1917). Söz konusu mektup, Filistin’de bir Yahudi Devleti kurulması yönünde yapılan hazırlıklar ve gösterilen çabalar kapsamında önemli bir tarihi belge olarak kabul edilmektedir.

[3]  MICHMAN Dan, “A Historical Look at Religious Zionism”, Bar Ilan Üniversitesi web sitesi, http://www.biu.ac.il/Spokesman/Tolerance/michman.htm

[4]   Koşer : Dini kurallara uygun yemek/yiyecek kuralları.

[5]  Sabath : Yahudilerin Cuma günbatımından başlayarak cumartesi günbatımına kadar süren ve bu süre zarfında iş yapılmasını yasaklayan dini tatil/kurallar.

[6]  ÇAĞLAYAN Selin, İsrail Sözlüğü, İletişim Yayıncılık, İstanbul, 2004, s.385

[7] http ://www.jewishvirtuallibrary. org/j source/Zionism/Practical_Zionism.html

[8]   ÇAĞLAYAN Selin, İsrail Sözlüğü, İletişim Yayıncılık, İstanbul, 2004, s.386

[9] Ortodoks nedir?
yunanca “orthos” sözcüğünün karşılığı “ doğru”, “doksa” ise “inanç” demektir. böylece “orthodoks”un karşılığı da “ doğru inanç” anlamına gelmektedir.
batı dillerinde sünnî müslümanlar için de doğru inanç sahibi anlamında “ortodoks” terimi kullanılır. hristiyan dünyasında hatalı olduğunu ve doğru görüşten saptığını kabul etmeyen hemen her kilise, bir bakıma kendisini “ortodoks” diye tanıtır (bertholet, wörterbuch der religionen, stuttgart 1962, s. 202).

[10]Ozan YALÇIN, İsrail Devletinin Dış Politik Tercihlerinin İç Politik Dinamikler Çerçevesinde İncelenmesi, T.C.Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Uluslar Arası İlişkiler Anabilim Dalı, ,Yüksek Lisans Tezi, Ankara-2007

[11]Esat ÖZ : “Küresel İmparatorluk Stratejisinin Bir Aracı Olarak Din ve “Ilımlı İslâm” Projesi” 2023 dergisi 06 / 04/ 2005.

[12] Mehmet AKBEN; Hz İsâ’nın Nüzulü Meselesi: Dini Ve Politik Yaklaşımlar, T.C. Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Temel İslam Bilimleri Anabilim Dalı, Master Tezi, Ankara – 2007

HZ İSÂ ALEYHİSSELÂMIN NÜZULÜ MESELESİ: DİNİ VE POLİTİK YAKLAŞIMLAR


Hz. İsâ aleyhisselâmın Nüzulü meselesi, İslam öncesinde dinlerde, kültürlerde, Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam geleneğinde bulunduğu gibi, genel manada “Kurtarıcı Mesih” anlayışı bazında her din, toplum ve kültürde isimleri farklı olmakla birlikte olduğu görülmektedir.

İlâhî dinlerde “Yahudilikteki Kurtarıcı” Davut soyundan gelecek ve Yahudileri Mutluluğa ulaştıracak Tanrı Krallığını kuracaktır.

“Hristiyanlıktaki Kurtarıcı” ise Mesih İsâ’dır. Ve ahir zamanda gelip Tanrı Krallığını Deccal’i yok ederek kuracak Milenyumu başlatacaktır.

İslamiyet’te ise “Nüzulü İsâ” meselesi ile ilgili Kur’ân-ı Kerimde ise bilgi bulunmamaktadır. Hadis külliyatında ise bu konuda rivayetler olsa da, bu rivayetlerin hem sened hem de metin açısından birçok zayıf yönleri olduğu bulunmaktadır.

“Kur’ân-ı Kerim ve hadis birbirine muhalif olmaz” kuralından hareketle Kur’ân-ı Kerim son rasülün ve nebinin Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem olduğu, O’ndan sonra nebi ve rasül gelmeyeceği ve her canlının fani olduğu ilkelerinden hareketle Nüzulü İsâ meselesinin olmayacağı belirtilmiştir. Bu nedenle İslam geleneğine bu meselenin daha çok diğer din ve kültürlerden geçtiği şüphesini uyandırmakta ve bu konudaki ortaklıklar bu şüpheyi kuvvetlendirmektedir.

Nüzulü İsâ Meselesini Siyasi ve politik olarak kullanan günümüz Hristiyan cemaatlerinden Evanjelizm, bu teolojiyi Küresel amaçlar için Bush’un önderliğinde Evanjelistlerin ve Fundementalist Hristiyanların Mesih’i Söylemini kullanmaları birçok amaçlara müstenit olduğu görülmüş ve şu sonuçlara ulaşılmıştır.

Aslında bu muhafazakâr grup Evanjelistlerin Yahudileri kollamalarının arkasında dünyanın Hıristiyanlaştırılması ideali yatmaktadır.

Ortadoğu’ya Yahudilerin yerleştirilmesi planlanarak o bölgedeki kaos ve kargaşadan da faydalanarak Hıristiyanların dünya misyonerlik faaliyetlerini rahatça yapmalarına katkı sağlanmak istenmiştir.

Evanjelik Hıristiyanların esas amacı, Yahudilerin dünya hakimiyetini gerçekleştirmek değil, bilakis Hıristiyanlığın ve Amerikalıların dünyaya tamamen hakim olabilmesi için Yahudilerden yararlanmaktır. Bunu Yahudiler biliyorlardı ama Yahudiler de Büyük İsrail’i gerçekleştirmek İçin Amerika’lıların desteğinden güç kazanıyorlardı. Bu sebeple Evanjeliklerle devamlı irtibat halinde oldular.

EVANJELİSTLER VE FUNDEMENTALİST GRUBLAR İÇİN ÖNEMLİ OLAN TEK ŞEY, BİR AN ÖNCE İSÂ MESİH’İN YERYÜZÜNE GELİŞİNİ GERÇEKLEŞTİRMEKTİR. Mesih’in yeryüzüne gelmesi ve “Bin Yıllık Tanrısal Krallığın” kurulması için ise dünyanın bir an önce Hıristiyanlaştırılması gerekmektedir. Onlara göre dünya Hıristiyanlığının önündeki en büyük engeli Müslümanlar oluşturmaktaydı. Yahudilerin arz-ı mev’udu üzerinde bulunan Müslümanlarla en iyi mücadeleyi verecek olan da hiç şüphesiz Yahudiler olacaktır.Kutsal Kitaba dayalı yenidünya düzeninin kurulması, İsâ Mesih’in dünyaya gelişi anlamına geleceği gibi beklenen kıyametin de kopuşu olacaktır. Dolayısıyla bu zannedildiği gibi “Yahudi Kıyameti” değil, bilakis bir Hıristiyan “Armegedonu” (kıyameti) olacaktır

11 Eylül 2001 tarihindeki ABD’ye yapılan terörist saldırılarından sonra yapılan istatistiklere göre Amerikan halkının % 50′si kıyametin kendileri hayattayken kopacağına inanmaya başlamıştır. Eskiden sadece marjinal gruplar bu arzu ve beklenti içerisindeyken, artık günümüzde dünyanın bilhassa da Amerika’nın yaşadığı bazı felaketler, insanları kıyametin kopacağına inandırmaya başlamıştır. Zaten Amerika Halkı devletin güttüğü siyaset yüzünden şu anda büyük bir kaos ve korku ortamı yaşamaktadırlar.

Hıristiyan yayılmasının önündeki en büyük engelin Müslümanlar, Müslümanlar içinde de Türkler olduğu düşünülmektedir.

Oysa bu dönemde Hz. İsâ’nın yeryüzüne gelebilmesi için dünyanın hızla Hıristiyanlaştırılması gerekmektedir. Zira dünyanın Hıristiyanlaşmasını sağlamadan İsâ Mesih’in gelişini beklemek hayal olacaktır. Bundan dolayı fundamentalist gruplar, Anadolu’nun parçalanmasını Armegedon (Kıyamet alameti) olarak algılamışlar ve bu düşüncelerini kutsal metinleri olan Yeni Ahit’in Vahiy Kitabı’nın 9. ve 16. bablarına dayandırmışlardır:

“Altıncı melek borazanını çaldı. Tanrının önündeki altın sunağın dört boynuzundan gelen bir ses işittim. Ses, ‘elinde borazan olan altıncı meleğe, Büyük Fırat Irmağı’nın yanında bağlı duran dört meleği çöz’ dedi. Tam o saat, gün, ay ve yıl için hazır tutulan dört melek, insanların üçte birini öldürmek üzere çözüldü “, “Altıncı melek tasını Büyük Fırat Irmağını boşalttı. Gündoğusundan gelen kralların yolu açılsın diye Fırat Irmağı kurudu… “

Buradaki İncil ifadelerinden anlaşılan mana şudur ki, Tanrının bizzat meleklerini kıyametin kopmasında görevlendirmiş olmasıdır.

Dicle ve Fırat ırmaklarının görevli melekler tarafından kurutulması ve bu bölgedeki kaosun ve savaşların ortaya çıkartılması ise kıyametin başlaması olarak algılanmaktadır. Türklerin Anadolu’yu fethi, İncil ifadelerinin kaleme alınışından bin yıl sonraya denk düşmektedir. Dolayısıyla bu ifadelerden, doğrudan Türkiye’nin parçalanması gibi bir mana çıkarmak zordur.

Ancak İncil’e göre kıyametin zuhurunda vuku bulacak hadiseler Anadolu topraklarında başlayacaktır. Anadolu’nun şu anki sakinleri Türklerdir. Günümüzde bazı Evanjeliklerin kıyametin kopmasını hızlandırmak için çırpınmalarının ülkemize zarar verme ihtimali vardır.

Büyük Ortadoğu Projesi, Evanjelik yenidünya düzenini gerçekleştirmede, Evanjelik Hıristiyanlarının Mesih planının en önemli sacayaklarından biridir.

Malum olduğu üzere Ortadoğu, büyük oranda Müslüman ülkelerden oluşmaktadır. Evanjelik Hıristiyanlara göre yenidünya düzeni kurabilmenin yolu Ortadoğu’dan geçmektedir. Çünkü İslam ülkelerinin gücü tamamen kırılmadan, güçsüz ve yetersiz hale getirilmeden, dünyaya şekil vermenin zor olduğu düşünülmektedir. Günümüzde Müslüman ülkelerin görünürde çok fazla güçlü olduklarını da söylemek zordur. Ancak Evanjelik kurguya göre, Müslüman ülkelerin İslam’dan aldıkları ilhamla kendilerine yeniden çeki düzen verebilmesi ve güç birliği yapmaları da ihtimal dâhilindedir; Yenidünya düzeni kurma arzusundaki Evanjelikler, bu ve buna benzer pek çok ihtimali de hesaplamaktadırlar, ince eleyip sık dokumaktadırlar.

Irakla başlayan sözde demokratikleştirme hareketi, dalgalar halinde bölge ülkelerine de kaydırılmaya çalışılmaktadır. Unutmamak gerekir ki Türkiye de bu ülkelerden birisidir. Dolayısıyla gönlümüz hiçbir zaman arzu etmese de Türkiye de, komşularının kaderini paylaşmak durumunda kalabilir. Temennimiz ülkemizin başına asla bir belanın gelmemesidir; ancak temenniler olacakları önlemeye yeterli de olmayabilir. Yani çok dikkatli ve tedbirli olmalıyız., böyle bir tehlike ile karşı karşıya kalmamamız için bütün alanlarda çalışmaya devam etmeliyiz.

Büyük ülkelerin tek bir sebep ve gerekçeyle Ortadoğu’ya çeki düzen vermeye çalışmaları da düşünülemez ve bu girişimi tek bir sebebe bağlamak da gerçeklerle bağdaşmaz. Dini gerekçeler de bu sebeplerden biridir. Ancak emperyalist emeller, dini arzuların önünde engel teşkil etmez. Siyasi, ekonomik, kültürel yatırım ve yaptırımları da dini dizaynlarına paralel olarak pekâlâ işleyebilirler. Nitekim tarihte emperyalizmin, bazı zamanlarda misyonerizmin öncü kolu olarak çalıştığını söylemek mümkündür. Hatta bu projede dinden ziyade Emperyalist emeller birinci sıradadır. Ortadoğunun petrol havzası olması, Ortadoğu’nun enerji kaynakları, bunları küresel pazarlara açan ulaştırma hatları, Ortadoğu’nun su kaynakları, bölgedeki insan kaynakları, Amerika’nın iştahını kabartmaktadır. Ayrıca üç kıtaya yakınlığı bulunan Ortadoğuda Amerika üssü olması Amerika’nın dünyanın jandarmalığını yapması açısından önemlidir.

11 Eylül süreci, daha çok imparatorluk iştahını kabartan bir rol oynamış; stratejinin siyasete dönüşmesini mümkün kılmıştır. Küresel kapitalizmin kutsal mabetlerini hedef alan eylemin çapı ve faillerinin “radikal İslâmcı” bir kimlikle ilişkilendirilmesi, Ortaçağ’ın karabasanı olan “Haçlı ruhu”nun çağrılması için yeterli olmuştur. [Esat ÖZ : “Küresel İmparatorluk Stratejisinin Bir Aracı Olarak Din ve “Ilımlı İslâm” Projesi” 2023 dergisi 06 / 04/ 2005.]

Bu sebeple tekrar hortlayan Haçlı zihniyetine yem olmamak için tüm Müslümanların birlik beraberlik içerisinde olmaları gerekmektedir.Unutulmamalıdır ki Haçlı zihniyetinin, istedikleri ortamı oluşturabilmeleri için Müslümanların özelliklede Türklerin ilerlememesi gerektiğini düşünmektedirler. Daha doğrusu Türklerin yok olması gerekmektedir. Bunu gerçekleştirmeleri için de Misyonerlik, Ilımlı ve Radikal İslam, İnsan Hakları, Kürt sorunu …. vb kavramlar altında sinsi planlar yapmaktadırlar. Bu sinsi planlara karşı uyanık olmak lazımdır. Ve kendimize ait değerlere sahip çıkarak küresel güçlerin oyunlarına gelmemeliyiz.

Kaynak:

Mehmet AKBEN; Hz İsâ’nın Nüzulü Meselesi: Dini Ve Politik Yaklaşımlar, T.C. Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Temel İslam Bilimleri Anabilim Dalı, Master Tezi, Ankara – 2007