BÜYÜK YAZAR NE YAZAR


uckurlu poturTürkiye’de sağ kesimin tabanı, Batı dünyasına gavur alemi der. Zirvesi ise tabanının aksine sermaye birikim modeli ile zevk ve estetikte, ‘gavur alemi’ ile bütünleşir. Politikadaki kitle particiliğinin zaruri bir neticesidir bu tabanla-tavanın çelişkisi. Bu çelişki, kendine göre bir “Büyük Yazar” tipi üretmiştir. Bu büyük yazarı sağ kesimin tabanı tutar, tavanı ise besler. Büyük yazar, sağ kesimin tabanı ile zirvesi arasındaki bu çelişkiyi maskelemek için, köprü görevi üstlenir. Dolayısıyla, “Büyük yazar” işbirlikçidir, muvazaacıdır, işi idare edicidir, daha doğrusu, “münafıktır”…

Büyük yazar ‘Ayasofya’ meselesini iyi bilmelidir. Zaman zaman Ayasofya üzerinde şahane iç gıcıklayıcı, gönül hoplatıcı ve okuyana “helal olsun” dedirtici yazılar yazar, yazmalıdır. Mehteri göklere çıkartır. Büyük yazarın baş düşmanı “yahudidir”. Komünistlerin Allah belalarını vermelidir.  Zaman zaman çaktırmadan kapitalizme de “kahrolsun” çeker. Sular mı akmıyor, elektrikler mi sık sık kesiliyor? işin içerisine ya siyonist parmağı ya da komünist parmağı girmiştir. Anneler günü kör bir Batı taklitçiliğidir ve opera ile bale için yapılan masraflar, düpedüz israftır, falan filan gibi…

Türkiye’de sağ kesimin tabanına hitap eden gazeteleri yine o sağ kesimin tavanı çıkartır. Tabanda emek, tavanda ise sermaye vardır. Amma beri yandan Türkiye’deki sermaye birikiminde de, baştan sona üçkağıtçılık mevcuttur. Teknik tabirle konuşursak, sermaye birikiminde artık değerin nisbi payı çok yüksektir… Çoğu kez, yüzde elliyi bile aşmaktadır.

Sermaye birikimini, biraz kabaca fakat, “anlaşılabilirce” tarif edelim… Fahişe bedenini satıyor, ücretini ise aradaki komisyoncu alıyor. Halk ağzıyla bu komisyoncuya pezevenk deniliyor. Komisyoncu üç tane beş tane sermaye çalıştırır. Toplam birikimin, hasılatın yarısını işçilerine verir. Diğer yarısına ise kendisi sahiplenir. Kapitalizmin sermaye birikimi de tıpkı bu örnekte görüldüğü gibi pezevenkçedir. Bilhassa işsizliğin yaygın ve yoğun olduğu kriz dönemlerinde, işçiye gerçek ücretinin “hak ettiğinin üçte biri verilir”. İtirazı olana da yol gösterilir.

“Büyük Yazar”, kendini besleyen tavanın arzusu doğrultusunda sermaye birikimindeki çirkefliklere kalemini bulaştırmaz. Kendini büyük kabul eden, büyük sayıp alkışlayan tabanı hoşnut etmek içinse ha bire Ayasofya’ya yüklenir. Şanlı tarihin büyük kahramanlıklarından sahifeler çevirir. Hamasi edebiyatın bir numaralı Pir’i kesilir. Tavan ile taban arasında denge kurar. Dengeyi bozduğu an “hain” damgasını yer. Ayağının altındaki toprak zemin kayar, balon patlar, efsane yıkılır ve “büyük yazar” ihanetinin enkazı altında ezilip kalır. Büyük yazar, fukaralığın sebebini, insanlar arasında Allah korkusunun kalmayışında görür. İnsanlarda Allah (c.c.) korkusu kaybolmamış ve din cevheri insanların yüreğindeki varlığını koruyabilmiş olsaydı; binalardaki zinalar böylesine yol ortalarına kadar yayılmazdı. Baksanıza şu dünyanın manzarasına. Başımıza taş yağmadığına şükür. Üçlerin, Yedilerin ve Kırkların yüzleri suyu hürmetine yaşıyoruz. Büyük yazar’a göre, Allah korkusunun insanların yüreklerinden kayboluşunun belirtisi otobüslerde gençlerin ihtiyarlara yer vermeyip koltuklarda fütursuzca oturuşlarıyla kendini gösterir. Fakat, “emek-sermaye” ilişkilerine sıra geldi mi, Allah korkusunun burada yeri yoktur. İşveren, Allah korkusundan muaftır.

Sağ kesimin tavanında da, tabanında görüldüğü gibi çeşitli meşrep ve ekol havaları esmektedir. Bu havalar, hem tavanı hem de tabanı heterojen kılar. Amma iş emek-sermaye ilişkilerine, sermaye birikiminin pezevenksel temerküz metoduna ve usulüne gizli-açık bir tehdide dünüştü mü, sağ kesimin tavanı kendi arasında derekap birleşir. Operacılar ile Ayasofyacılar birbirleriyle kucaklaşarak emeğin hak istemine karşı çelikten bir koruyucu duvar örerler.Bu durum sermayenin doğal tabiatındandır. İşte sermayenin bu doğal tabiatı, Büyük Yazar’a, kendisine ihanet imkan ve fırsatını vermez. Bu fırsatı bulamadığı, cesareti de kendinde göremediği için büyük yazar, işçi meseleleriyle, ücretlerdeki adaletsizliklerle uğraşmaya yanaşmaz. Bu sebeple ki, cemiyetimizdeki sosyal adaletsizlikler solun inhisarına terk edilmiştir. Aşırısı olsun ılımlısı olsun, işçinin dertlerine sahiplenmiştir. Emr-i bil maruf a aykırı da gelse, Nehyi anil münkerin ihlali dahi olsa, “büyük yazar” vazifesi gereği, sağ kesimin tabanını mehter marşıyla Ayasofya’nın gölgesinde uyutur. Sh:59-61

FARELER KEMİRDİKLERİ YERE ÜFLERLER

Dünyaya geliş sebebinin unutulması gelir dağılımını olumsuz yönde etkiliyor. İnsanların kendi görevlerinin kul mu yoksa vatandaş mı olmak noktasında tereddüt göstermeleriyle de gelir dağılımı, adil ve dengeli olma vasfını tüketiyor. Dağılımda sivri uçlu zirveler ve sert cidarlı kuyular baş gösteriyor.

Türkiye’de kulluk ihtiyaridir. İyi vatandaşlık ise mecburi bir mükellefiyettir.Resmi görüş, kulluğu insanın ihtiyarına, özel tercihine bırakmaktadır… Öncelikle iyi vatandaş olmayı öğütleyip istemektedir. İyi vatandaş olabilmenin vazgeçilmez ilk şartı ise, fiil ve davranışları kanun ve nizamlara uydurmaktır. İyi vatandaşlık, düşünce ve davranışlarda kanunilik gerektirmektedir. İyi vatandaş, emredilen biçimde düşünendir.

Türkiye’nin kendine özgü kanun ve nizamlarından bugüne kadar insanımızın bir kısmı, kantara vurulamaz, hesaba kitaba getirilemez ve rakamların diline sığdırılamaz cesamette, irilikte ve büyüklükte rant kazançları iktisap etmiştir… Kamu İktisadi Teşebbüslerinin tahsisli satışları büyük rant gelirleri sağlamıştır, tahsis sahiplerine… Demir, çelik, çimento, kağıt, gübre vs. gibi ara mallarını cari piyasa fiyatının altında bir fiyatla satın alan tahsis sahipleri, bunları cari fiyatların üzerinde gerçek ihtiyaç sahiplerine tek kalemde devredince, milyonluk ve milyarlık rantların üzerine oturuvermiştir tahsis sahipleri.

Rant gelirleri özü itibariyle risksizdir ve emeksizdir ve bu bakımdan haksız bir iktisaptır. Fakat idari mekanizmanın emir ve direktifleri doğrultusunda kanuni oluştuklarından, meşru kazanç sayılmaktadır…

Kârhane/semaye patronlarının, başkalarının sırtlarından emeksiz ve risksiz temin ettikleri kendi sektörlerine has gelirleri de, özleri itibarıyla haksız iktisap olmakla birlikte, idari mekanizmanın emir ve direktifleri doğrultusunda kanunlara uygun biçimde oluştuklarından, meşru sayılmaktadır. Gözlenen odur ki, kârhane patronları ile Rant ekonomisinin tahsisi sahipleri arasında kazançlarının meşruiyetleri bakımından fark yoktur. Sadece rantların oluşum kaynaklan değişiktir. Kimisinin fuhuştan, kimisinin kağıt tahsisinden ve kiminin de devalüasyondandır.

Rant ekonomisinde rant gelirlerinin paydaşlar ile, kişileri rant gelirlerinde paydaş kılan idari karar mercilerinde bulunanlar arasında bir çıkar ilişkisinin bulunmuş olması, bulunması doğaldır.Kağıt tevzi edenler ile kağıt tevziatından tahsis kopartacak olanların aynı pota içerisinde erimiş ve eritilmiş olmaları eşyanın tabiatı gereğidir. İşte bu pota Rotaryenlik potasıdır. Lionizm potasıdır. Yuvarlak Masa Şövalyeliğinin potasıdır. Ve bunların hepsini de içerisine alan büyük potadır Masonik localar. Rotaryenlere, Lionlara ve Masonlar ile Şövalyelere bakıldığında bunların hepsinin, ya da çok büyük bir çoğunluğunun ülkemizde rant ekonomisinden büyük pay kopartan kişiler oldukları görülebilecektir.

(Lavvazye)’nin bir enerjinin sakımı kanunu vardır. Hiç bir şey var olmaz, hiç bir şey de yok olmazmış. Bunun doğruluğu-yanlışlığı bir başka mesele.. Doğru ise, söz konusu rantların kaynağı nerededir? Madem ki hiç bir şey var olmaz, Rant ekonomisinde sözünü ettiğimiz akıl almaz rant gelirleri nereden çıkar…?

Geniş halk yığınlarından parça parça, dirhem dirhem onların kanlarından, damarlarından ve iliklerinden iğne ile santim santim çekilerek toplanmaktadır. Şu halde rantlar, gerçekte yığınları yoksullaştıran en önemli faktördür. Küçük azınlıkların, büyük halk yığınlarını yoksullaştırması ise, insanın dünyaya geliş sebebini unutmasının neticesidir. Dünyaya geliş sebebini unutan, ona göz ve kulak tıkayan insan ise, artık insan değildir fakat faredir… Fareler, kurbanlarının kulaklarını kemirirlerken, kurbanları canlarınımn yandığını farketmesinler diye, kemirdikleri noktaya üfürürler.Aynen rant ekonomisinin egemen olduğu düzenlerde de rantiye sahipleri, yoksullaştırdıkları geniş halk yığınlarının işin gerçeğini, püf noktasını fark etmesinler diyerek onları zaman zaman uyuşturucu üfürüklerle efsunlarlar… Lionlar/aslanlar ile

Rotaryenlerin zaman zaman sefaletlerine ve fukaralıklarına bizzat sebep oldukları halk tabakalarının kenar semtlerine sırf iş olsun kabilinden seferler düzenleyerek bir takım atraksiyonlara girişmeleri bu kabilden birer üfürükçülüktür…

Devlet adına işlem tesis eden hükümetler bugüne dek rant ekonomisi yerine, milli geliri daha adil ve dengeli dağıtabilecek bir başka politika uygulayabilmiş olsalardı, laboratuvarları araç ve gereçsiz kalmayacak olan hastaneler ile okullarda rant ekonomisine bağlı eksikliklerin giderilmesi maksadıyla davul zurna eşliğinde ve umuma ilan edilerek yapılan yardım gösterileri de hep bu kabilden birer üfürükçülük gösterileridir. Resmi görüş, vatandaşın iyisini kanun ve nizamlara uygunlukta arar. Oysa ki, vatandaşın iyisi uyanık olandır. Gözünü açandır, kanun ve nizamların çarpıklıklarının altlarını eşeleyendir. Kendini yoksullaştıranları, fukaralaştıranları başına taç etmeyendir. Farelere kulaklarını kemirtmek istemiyenler, gözlerini ve idraklerini dört açmalıdırlar. Sh:143-146 [Eskiden böyle idi….]

***

Çağımızda kalkınmadan anlaşılmak istenen mana sanayileşmek oluyor. Ödemeler dengeleri açık veren ülkeler, sanayileşerek ürettikleri endüstri mallarının ihracı yolundan bu açıklarını kapatmak istiyorlar.

Türkiye’nin şu anda benimsediği yolda, şu andaki yaşayan nesillerinin kalbur üstü kesimleri, “Gelecek nesillerin üreteceklerini daha bugünden ipotek altına bağlamış bulunuyor.” İşte sistemdeki çarpıklık buradadır…

Türkiye insanına ille de velakin batı ölçülerine uygun bir tüketim hayatı yaşatılacak ise, bugünün insanına düşen görev “Uçkurlu Potur”ile iktifa etmektir. “Uçkurlu potur” ile kendisi arasında insani bir irtibat ve telif köprüsü kurmak tevazuunu gösteremeyen günümüzün ve yakın geçmişimizin elit kesimi, Türkiye insanının ayağına “Sanko” yu şimdiden sokuşturmuşsa da, eline tutuşturduğu bira şişesiyle karşısına geçirdiği TV serisinin en heyecanlı yerinde, aniden zuhur eden voltaj kesilmelerinin hâsıl ettiği karanlığın, onun sosyal bir ine gelmesine de mani olmamıştır…

 Doğan her bir Türk çocuğu boynuna borç ipoteği bağlı olarak doğmaktadır… Hayat mı bu ?…(Ön Kapak Yazısı)

Kaynak:

Atilla ÖZDÜR Uçkurlu Potur,  Çizgi Yayınları, 1990-İstanbul

“HER ŞEYLERİ TERS”


17 Ağustos 1989

Yaklaşık iki bin beş yüz yıl önce Mısır’ı gezen Herodotos, başka yerlerde gözlemleme imkânı bulduğu alışkanlıkların tam tersine rastlayınca şaşkınlığa düşecek ve Mısırlıların her hususta diğer halkların tersi davranışlar gösterdiğini yazacaktı. Kadınlar ticaretle uğraşırken erkekler evde kalıp halı veya kumaş dokuyorlar; ama dokumada da, atkı atmaya başka ülkelerdeki gibi yukarıdan değil aşağıdan başlanıyor. Kadınlar küçük hacetlerini ayakta, erkeklerse çömelerek yapıyorlar. Listeye devam etmiyorum.

Bize daha yakın bir zamanda, 19. yüzyılın sonunda, Tokyo Üniversitesi’nde uzun süre profesörlük yapmış olan bir İngiliz, Basil Hail Chamberlain, sözlük biçimli Things Japonese (Japon İşi) adlı kitabındaki bir maddeye Topsy-Turvidom, yani “Tersine Dünya”başlığını koymuştur; nedenini şöyle izah ediyor: “Japonlar birçok şeyi Avrupalıların doğal ve münasip bulduklarının tam tersi şekilde yapıyorlar; benim davranışlarım da Japonlara aykırı geliyor.”Bunun peşinden, yirmi dört asır önce, kendi yurttaşlarına egzotik görünen bir başka ülke hakkında Herodotos’tan zikrettiklerimize benzer bir dizi örnek gelmektedir.

Kuşkusuz Chamberlain’in verdiği örnekler aynı derecede ikna edici değildir. Japon yazısı dünyada sağdan sola yazılan tek yazı değildir. Bir mektubun adresini yazarken önce şehir isminin, sonra sokağın ve kapı numarasının, en son olarak gönderildiği kişinin isminin yazılması da Japonya’ya özgü değildir. Avrupai tarzdaki kadın elbiselerine süsleme yerleştirme zorluklarıyla şaşkına dönen Meiji dönemi terzilerinin, ille de ulusal bir karakteri yansıttığı söylenemez. Buna karşılık, aynı terzilerin ipliği iğnenin deliğinden geçirmek yerine, iğnenin deliğini sabit tutulan ipliğe doğru götürmeleri; aynı şekilde, dikiş dikerken de, bizim yaptığımız gibi iğneyi kumaşa batırmak yerine, kumaşı iğneye bastırmaları çok şaşırtıcıdır. Keza eski Japonya’da ata sağdan binilir ve hayvan ahıra gerisingeri sokulurdu.

Yabancı ziyaretçiler, Japon marangozun testereyi bizim gibi iterek değil de kendine doğru çekerek tahta biçtiğini daima şaşkınlıkla kaydeder; “iki saplı bıçak”da denen planyayı yine aynı şekilde kullanmaktadır. Japonya’da çömlekçi, aletini sol ayağıyla iterek saat yönünde döndürür; Avrupalı ya da Çinli çömlekçi ise aleti sağ ayağıyla iterek çalıştırır, bunun sonucunda da ters yönde döndürür.

Zira bu alışkanlıklar Japonya’yı sadece Avrupa’ya zıt kılmaz: Sınır çizgisi Japon adaları ile Asya kıtası arasından geçer. Japonya, kültürünün birçok başka unsuruyla birlikte, her yerde kullanılan, itince kesen testereyi de Çin’den almıştır; ama 14. yüzyıldan itibaren, bu modelin yerine yerel olarak icat edilen bir başka model geçmiştir: Çekince kesen testere. Aynı şekilde, 16. yüzyılda Çin’den gelmiş olan itmeli planya, yüz yıl sonra yerini çekmeli modellere bırakmıştır. Bu yeniliklerdeki ortak özelliği nasıl açıklamalı?

Tek tek vakalar ele alınarak sorun çözülmeye çalışılabilir belki. Japonya demir filizi bakımından yoksuldur ve çekmeli testere diğer testereye nazaran daha ince metal kullanımına müsaittir: Demek ki tasarruf nedeniyledir. Ama bu gerekçe planya için de geçerli midir? Ve yine aynı ilkeden kaynaklanan, iğneye iplik geçirme ve dikiş dikme konusundaki farklara nasıl uygulanabilir? Her seferinde özel bir açıklama bulmak için derin hayallere dalmak gerekir; işin içinden bu şekilde çıkılamaz.

O zaman insanın aklına genel bir açıklama gelir. Japonların çalışma hareketlerini kendilerine doğru, dışarı değil içeri doğru icra etmeleri, mobilyayı asgariye indirme olanağı veren çömelme, dizini kırıp oturma, bağdaş kurma gibi duruşları yeğlemelerinden ötürü değil midir? Atölyede mobilya bulunmadığında, zanaatkâr sadece kendisinden destek alabilir. Bu açıklama o kadar basit görünür ki, sadece Japonya için değil, dünyada benzer gözlemlerin yapıldığı başka bölgeler için de kullanılır.

19. yüzyılın ortasında, uzaklardaki ilkel yalınlığa kavuşmak için —ileride Gauguin’in yapacağı gibi— bir gün ailesini terk etme kararı alan Bostonlu müreffeh tüccar J. G. Swann, ABD’nin kuzeybatısında daha o zamanda öz kültürlerini yitirmekte olan yerlilerin, bir şey keserken, “bizim [yazı için] kaz tüyü yontarken yaptığımız gibi”, bıçağı sadece kendilerine doğru çekerek kullandıklarını ve her fırsatta toprağa çömelerek çalıştıklarını not düşüyordu. Çalışma esnasındaki duruş ile aletin kullanılış şeklinin birbirine bağlı olduğuna kimse karşı çıkmaz herhalde. Birinin diğerini açıklayıp açıklamadığı (ayrıca açıklıyorsa, hangisinin hangisini açıkladığı) ya da aynı olgunun bu iki veçhesinin aramaya değer bir kökeni olup olmadığı ise meçhul.

Yolculuklara çok meraklı bir Japon hanım arkadaşım, bir gün bana, gittikleri her şehirde kocasının gömleğinin yakasına bakarak oradaki hava kirliliği hakkında hüküm verebildiğini söylemişti. Bana öyle geliyor ki hiçbir Batılı kadın bu şekilde akıl yürütmez: Bizim kadınlarımız daha ziyade kocalarının boynunun temiz olmadığını düşünürler. Dışarıdan gelen bir etkiyi içsel bir nedene bağlarlar: Akıl yürütmeleri içeriden dışarıya doğru ilerler. Japon hanım arkadaşım ise dışarıdan içeriye doğru akıl yürütüyordu; Japon uygulamasında bir dikişçinin iğneye iplik geçirmesi, marangozun tahta biçmesi ya da düzleştirmesindeki hareketin aynısını düşüncede gerçekleştiriyordu.

Dikkatimizi yöneltmemiz gerektiğini söylediğim küçük olgulardaki ortak nedenleri, bundan daha iyi aydınlatacak bir örnek yok. Batı düşüncesi merkezkaçsa Japonya’daki düşünce merkezcildir. Kızartma yaparken bizim gibi “daldırmak” demeyip, kızartma yağının dışına “çıkarmak”, “kaldırmak”, “çekmek” (ageru) diyen aşçının dilinden de anlaşılmaktadır bu zaten; daha genel olarak da, Japon dilinin genelden özele art arda belirlemelerle giderek cümleler oluşturan ve özneye en sonda yer veren sözdiziminden anlaşılmaktadır. Bir Japon evinden çıktığında çoğu zaman şöyle bir şey söyler: İtte mairimasu, “gidip geliyorum”; bu deyişte ikimasu fiilinin zarf-fiili itte, çıkış olgusunu esasen dönüş niyetinin vurgulandığı bir duruma indirger. Eski Japon edebiyatında yolculuğun acılı bir tecrübe gibi; hep dönülmek istenen o “iç”ten, uçi’den koparılma gibi göründüğü bir gerçektir.

Batılı filozoflar, özne mefhumu bakımından farklı bir tavrı olduğu için Uzakdoğu düşüncesi ile kendi düşünceleri arasında karşıtlık kurarlar. Batı için temel bir apaçıklık olan benliği, bunun yanılsamalı olduğunu göstermeye önem veren Hinduizm, Taoculuk ve Budizm yadsır. Onlar için her varlık, kaçınılmaz biçimde çözülüp dağılmaya yazgılıdır; basit bir görünüş olan “benlik” kalıcı unsurdan yoksun, biyolojik ve ruhsal olguların eğreti bir düzenlemesinden ibarettir.

Fakat daima özgün olan Japon düşüncesi, bizim felsefemiz kadar diğer Uzakdoğu felsefelerinden de ayrılır. Uzakdoğu felsefelerinden farklı olarak, özneyi ortadan kaldırmaz. Bizim felsefemizden farkı ise şudur: Özneyi her tür felsefi düşünüşün, düşünce yoluyla dünyayı her tür yeniden inşa girişiminin mecburi çıkış noktası haline getirmeyi reddeder. Japonca gibi kişi zamiri kullanmaktan tiksinen bir dile, Descartes’ın “Düşünüyorum, öyleyse varım”ı kesinlikle tercüme edilemez…

Japon düşüncesi özneyi bizim gibi bir neden haline getirmek yerine, onu daha ziyade bir sonuç olarak görür. Batı’daki özne düşüncesi merkezkaçtır; merkezcil olan Japon düşüncesi ise özneyi yolun sonuna koyar. Zihinsel tavırlar arasındaki bu farklılık, alet kullanımındaki zıt biçimlerde kendini gösteren farklılığın aynısıdır: Zanaatkârın daima kendine doğru ifa ettiği hareketler gibi, Japon toplumu da benlik bilincini bir varış noktası haline getirir. Gitgide daralan toplumsal ve mesleki grupların iç içe geçmesinin sonucudur. Batılı bireyin özerklik önyargısına, Japonya uçi kelimesiyle ifade edilen, bireyin sürekli olarak kendini ait olduğu grup ya da gruplara göre tanımlama ihtiyacıyla karşılık verir; uçi “ev” anlamına geldiği gibi, evde de en iç oda anlamına gelir.

Kendisine yönelinen ve özlenen o merkezi, Japon düşüncesinin benliğe verdiği ikincil ve türemiş gerçeklik sunamaz. Bu şekilde tasarlanmış bir toplumsal ve manevi sistemin bağrında, Çin’deki atalara örgütlü tapınma ya da ana-baba sevgisinin temin edebildiği gibi mutlak bir düzen yoktur. Japonya’da yaşlılar tüm otoritelerini yitirir, aile reisliği bittiği andan itibaren de dikkate alınmazlar. Bu alanda da göreli olan mutlak olana baskın çıkar: Ailenin ve toplumun merkezi sürekli yeni baştan belirlenir.Teoriye (tatemae) güvensizlik ve pratiğe (honne) tanınan öncelik de bu derin eğilime bağlanabilir.

Fakat Japon yaşantısına görelilik ve süreksizlik anlayışı hâkimse, muayyen bir mutlağın bireysel bilinç çevresinde kendine bir yer bulması, böylelikle de bu bilince kendi içinde noksan olan temel bir çatıyı vermesi icap etmez mi?

İmparatorluk erkinin tanrısal kökeniyle ilgili dogma, ırksal arılık inancı, Japon kültürünün diğer ulusların kültürleri açısından özgüllüğünün vurgulanması… — bütün bunların modern Japonya tarihinde oynadığı rol de belki buradan gelmektedir. Her sistem, yaşayabilmek için, kendini oluşturan unsurların içinde ya da dışında muayyen bir katılığa ihtiyaç duyar. Japonya, 19 ve 20. yüzyıllarda maruz kaldığı badireleri atlatabilmesini ve günümüzde kaydettiği başarıların anahtarını bireysel bilinçlerde korunmuş esneklikte bulabilmesini, biraz da bu dışsal katılığa borçlu değil midir?

Hani bireyle çevresi arasındaki ilişkiyi kendi tasavvurlarının tam tersine çevirdiği için Batılıları bu kadar rahatsız eden şu katılığa? [sh:35-40]

Kaynak:
Claude Levi-STRAUSS, Hepimiz Yamyamız, Fransızca Basımı: Nous sommes tous des cannibales âditions du Seuil, trc: Haldun BAYRI, Metis Yayınları, 2014, İstanbul

http://www.metiskitap.com/catalog/book/5820

BORGMAN / Bela (2013)


Yönetmen: Alex van Warmerdam

Ülke: Hollanda, Belçika

Tür: Gerilim

Vizyon Tarihi: 04 Nisan 2014 (Türkiye)

Süre: 113 dakika

Dil: Hollandaca, İngilizce

Müzik: Vincent van Warmerdam

Oyuncular: Jan Bijvoet, Hadewych Minis, Jeroen Perceval ,Alex van Warmerdam, Tom Dewispelaere

Özet/Hakkında

Borgman’ın açılış sekansından bile ne kadar tuhaf bir şeyle karşı karşıya olduğumuzu anlayabiliriz. Biri rahip üç adam, ellerinde çeşitli silahlarla adeta cadı avına çıkar. Ormanın derinliklerinde, yerin altındaki sığınağında yaşayan Borgman’ı öldürmek için gelirler fakat uzun saçlı ve sakallı, pis, belli ki medeniyetten uzak bir adam olan Borgman kaçmayı başarır. Kendisininki gibi yerin altında gizlenmiş yerleşkelerindeki iki arkadaşını da kaçmaları için uyarır. Sonrasında banliyödeki lüks evlerin kapısını çalmaya başlayan adam, kapıyı açanlardan pis olduğu için evlerinde duş alma izni ister. Kapının suratına kapatıldığı bir evin erkeği tarafından ölümüne dövüldükten sonra evin hanımı Borgman’a acıyarak kocasından gizli şekilde banyonun kapılarını açar. Söz konusu kadın Marina, Borgman’ın yaralı olduğunu bildiğinden evin bahçesinin uç köşesindeki kulübede bir süre kalmasına izin verir. İyileştiği zaman gitmeye hazırlanan Borgman’ın kalmasını ister, evinde misafir edebilmek için de kılık değiştirip bahçıvan olarak işe girmesini  teklif eder.

Sinopsisi böyle anlatınca Borgman’ın hikâyesi kulağa oldukça normalmiş gibi geliyor. Esasında Van Warmerdam’ın kurguladığı hikaye, yukarıda bahsettiğim şekilde başlayıp çok farklı sularda gezinen, normal bir zihnin ürünü olduğu konusunda bahislerin kabul edilebileceği bir formada bürünüyor. Gerçeklikten kopup gerçeküstü anlatımın hüküm sürdüğü Borgman, bu iki olguyu zaman zaman bir arada seyircisinin önüne koyarak zihin bulanıklığına sebep oluyor. Aslında iki saat boyunca seyrettiğimiz filmin neredeyse her anı böyle bir etkiye sahip. Karakterlerin neyi niçin yaptığını, eylemlerinin sonuçlarını bir türlü belli kalıplara sokamıyoruz.

Sanki yönetmen, filmine dâhil ettiği her şeyi seyircinin kafasında soru işaretleri kalsın ve asla silinmesin mantığıyla yapmış gibi bir hava var. Borgman ve arkadaşlarının bir inanışa göre melekleri temsil ettiği (ki İncil’de Borgman’ın ön adı olan Camiel’den tanrının yanında bulunabilen yedi melekten biri olarak bahsedildiği düşünüldüğünde çok da uçuk bir fikir değil) ve modern, varlıklı, hayatta şikayet ettikleri şeyler başkaları için hayal dahi olamayacakken elindekinin kıymetini bilmeyen insanlar için ölüm meleği rolüne büründükleri söyleniyor. Öte yandan söz konusu arkadaşların masumları da göz göre göre katlettiklerine film boyunca pek çok kez tanık oluyoruz. Evin sahibi Marina’nın birer köpek kılığında gördüğüne de tanıklık ettiğimiz bu insanların ortak noktalarından biri de sırtlarında yer alan, filmin diğer pek çok mesele gibi açıklama zahmetine girmediği yara izleri. Aynı izleri sonlara doğru evin üç küçük çocuğunda da gördüğümüzde acaba Borgman ve arkadaşlarının masum ruhları, yetişkinlerin günahkâr dünyasından çekip almak için böyle bir oyun oynayıp oynamadığı sorusu zihinlerimizi kurcalamaya başlıyor. Eh, tahmin edeceğiniz üzere van Warmerdam bu gibi bir iddia hakkında da filminde bir ipucu vermekten kaçınıyor. Fakat filmin başında kara ekranda beliren “ve onlar sınıf atlamak için dünyaya indiler…”cümlesi söz konusu suallerin en azından bir adım ileriye gitmesine yardımcı oluyor. Bu kalıbın bir ayet olmaması da ayrı bir mesele. Karakterlerin kimliklerinin ne olduğu soruları bir yana, bir de yaptıkları eylemlerin ne olduğu soruları kafaları bulandırıyor. Girdikleri evde özel metotlarla muhatap oldukları herkesin ruh halini, davranışlarını ve bakış açılarını değiştiren Borgman ve ekibinin psikolojiyle oynayan büyücüler gibi gözükmesi de bundan kaynaklanıyor.

Ek olarak ahir zamanda Deccalin uyanışına , dabbetü’arzın çıkışı  ve yeryüzünün fesada uğrayışı  akla gelirken  Camiel Borgman’ın  [Jan Bijvoet] Charles Manson  ve ailesini hatırlatıcı  durumunu da fark edebilirsiniz. Cinselliğin karmaşasıda işin muğlak tarafı olarak filmde görülürken, ruhanî /sanal durumlardaki cinsel ilişki boyutunada çeşitli yorumlar düşünülebilir. “Farklı boyutlardaki varlıkların ilişki durumu nasıldır”a da çözüm getirilmeye çalışılmış.

Erişim: http://www.sinematopya.com/2014/02/borgman-2013-bela.html

 

FERİSİLER, TIPKI YOKSULLAR GİBİ HEP VAR OLACAKLARDIR.


Hristiyanlığın ortaya çıkmasına yakın zamanlarda ,Yahudiler dinsel olarak bir çok değişik topluluklara ayrılmışlardı. bu dönemde bilebildiğimiz en önemli topluluklar Saddukiler, Ferisiler , Zelotlar ve Esseniler’dir.

Bunlar içinde en radikal grup ferisiler olup dogmayı en katı biçimiyle kabul ve uygulamadan yana olan onlardı. Ancak öte yandan ferisiler en varlıklı Yahudi kabilelerinden olmakla İbrahim Tapınağı’nın ekonomik gücünü de sonuna kadar kullanan gruptular. Bu nedenle İsa’nın başkaldırısından menfaatler açısında en fazla etkilenenler de onlardı. Hz. İsa’nın ferisilere söylediği söz:

“Ey ferisiler, ey engerek soyları, ey din tüccarları! Allah’ın evini ticarethane ettiniz!” Kısaca Ferisi, “dini rant ve ticaret malzemesi yapandır.” Sadece Hz. İsa’ya karşı çıkmamıştır. Tüm zamanların musibetidir. Bugünün en elim saldırı merkezidir. Dinin “egemenlerin silahına” dönüştürülmesini tesis edenlerin tümü ferisilerdir.

Hz. İsa’nın Ferisilerle çatışması kalıcı öneme sahiptir çünkü her çağ ve kültürde Ferisiler mevcuttur. Ferisiler, tıpkı yoksullar gibi hep var olacaklardır.İktidarı nadiren ele geçirir ya da iktidarı destekleyen ideolojiyi nadiren belirlerler ama her türlü rejime hizmet eder ve her türlü planı uygularlar. Yahudi vatandaşlarını Nazilere teslim eden Fransız kamu görevlileri, komşularını gizli polise ihbar eden komünist aparatçikleri, 20. yüzyılın sonunda politik doğruculuğu toplumun tepesine bindiren sağduyu fanatikleri ve her toplantıda upuzun, eleştirel bağımsızlık iması yaratan özgüvenli yüksek tonlarla konuşup resmi çizgiden aslında hiç sapmayan insanlar, hepsi birer Ferisidir.

Ferisiler kültürel ölçütlerin en önemli aktarıcılarındandır ve yeni değerlere, geçişlerini fark etmeden dahi, çaba harcamadan geçiverirler. Yüzyıllar boyu asık suratlı, ciddi kalmış Ferisiler, espriden aslında hiç anlamamalarına rağmen bugün meslekî neşelidirler. Ve Hz. İsa’nın anladığı üzere, iktidarı ellerinde tuttuklarından, resmi görüşü pompaladıklarından ve resmi prosedürü izlediklerinden asla yenilmezler. Hz. İsa’nın öğüdü “Caesar’ın Hakkını Caesar’a Vermek”  yani iktidarı sadece gerekli azınlığa vermek, ötesine tanımamaktı.

Ferisiler, E. Fromm’un “otoriter karakter”diye tanımladığı, iktidara iktidar hayrına tapan, gücün önünde yaltaklanan ve yoksulu aşağılayan tiplerdir. Bir başka deyişle sado-mazoşisttirler: Yukarıdakinin kıçını yalayıp aşağıdakinin üstüne işerler. Bu tipler Hz. İsa gibi otorite sahibi olan ve iktidar peşinde koşmayan veya iktidara ihtiyaç duymayanlardan korkar, nefret eder ve böyle kimseleri baskı altına almaya çabalarlar. Bu fikirler, yani kaçınılmaz zorluklardan hayır çıkarmaya dair Stoacı inanış, Hz. İsa’nın reçeteden çok ilkeleri temel alan ahlakta ısrarı ve iktidarın sado-mazoşist doğasına yönelik Freudçu kavrayış 20. yüzyılda, benlikle dünya ilişkisine tam anlamıyla el atan nadir felsefi akımlardan varoluşçulukta bir araya geldi. Anahtar kavram, kişisel sorumluluktu. Sartre’ın dediği gibi, “İnsan kendi doğası ve seçimlerinden tamamıyla sorumludur.”Ama bu durum, içe kapanma ve inzivaya çekilme bahanesi değildir. Aksine kişisel ilişkilerden grup aidiyetine kadar her seviyede yükümlülüğü gerekli kılar. Çünkü sorumluluk, sıklıkla ıstırap vermekle birlikte şartları ve kendini aşmanın tek yolu olan sürekli seçim yapmayı gerektirir. Ama her seçim sonludur ve bu yüzden sürekli beklenti içinde yaşamak söz konusu değildir. Varoluşçuluğun önceli Soren Kierkegaard şöyle diyor: “Bu, olabilirliğin çaresizliğidir. Bundan sonra olabilirlik benliğe gittikçe daha büyük görünür, gittikçe daha fazla şey olabilirlik kazanır çünkü hiçbir şey gerçekleşmemektedir. İnsana sanki her şey mümkünmüş gibi gelir.”Kierkegaard benliğin gereklilik ile olabilirlik arasında bir dengeye ihtiyaç duyduğunu öne sürmüştür. Benlik fazla gereklilikte boğulacak, fazla olabilirlikteyse buharlaşıp gidecektir. Tarih boyunca ezici gereklilikler sorun olmuştur ama bugünün benliği sonsuz olabilirlikler yüzünden delirmektedir. Gerekliliğin reddi çağımızın hastalığıdır.

Sartre potansiyeli değil, sonluluğu özgürlüğün özü olarak tanımlamıştı: “Sonlu olmak (…) kendi seçmektir (…) bir olabilirliğe gitmek suretiyle diğerlerini dışladığını kendine bildirmektir. Dolayısıyla özgürlük eylemi, sonluluğu varsaymak ve yaratmaktır.” Ama seçilen sonluluk mutlaka tümüyle kabullenilmeli, girişilenin sonu mutlaka getirilmelidir.Ve bu sorumluluk uygulaması sıkıntıyı devre dışı bırakacaktır: “Dolayısıyla, ne hissetliğimize, ne yaşadığımıza veya ne olduğumuza dair kararı yabancı, dış bir unsur vermeyeceğinden yakınmanın anlamı kalmayacaktır.”

Böylece olanlardan fayda çıkarmaya yönelik Stoacı tavır bir çekirdek inanç seviyesine yükselmiştir: İnsan kendine ettiği her şeyden bir şey çıkarabilir. Hatta bu “çıkarma” bir zorunluluktur. Sartre toplumsal rollerin edilgen kabullenilişi ve kültürel şartlandırmayı “kötü inanç”, “otantiklik” eksikliği ve “ben böyleyim” yollu uyduruk bahane olarak aşağılamıştır. Sartre a göre benlik sürekli yeniden yaratılmalıdır ve bu yaratma, kendini aşmanın yoludur. Yaşamak biteviye aşma halidir.

Başkalarıyla ilişkideyse bireyin özgürlüğü can alıcı etmendir. Haliyle aşkta teslimiyet veya teslimiyet talebi, yani mazoşizm ve sadizme yer yoktur. İçinde bir miktar iktidar mücadelesi öğesi barındırmayan bir ilişki kurmak zordur ama sonu ebedi mutluluk değil, edebi çatışma olmasına rağmen ideali, eşin özerkliğine daima saygı gösterilmesidir. Tehlike ve risk kaçınılmazdır ama ilişkiye yoğunluk katar ve varoluşçu amaç, huzur ve sükunet değil, yoğunluktur.

Aynı şekilde grup ilişkilerinde de ne grubun değerler sistemine veya Sartre’ın tanımıyla “biz-bilincine” teslim olunmalı ne de başkalarının özgürlüğünü kısıtlayacak herhangi bir güç kullanılmalıdır. Grup yapısında güç kullanımı, aşktaki gibi genellikle sado-mazoşisttir. Otoriter kişiliğin, Ferisinin talebi genelde hiyerarşiye, kurallara ve izleklere uyum göstermektir ama esas derdi içsel özgürlüğün teslim alınmasıdır. Haliyle sadece dışsal uyumu elde etmekten rahatsızlık duyacaktır. Gizli benliğin ve kişisel özgürlüğün, sadece Caesar’ın hakkının Caesar’a verilmesi suretiyle korunması, varoluşçu zaferdir.

Derleme yapılan Kaynak:
Michael Foley, SAÇMALIKLAR ÇAĞI, Modern Hayat Neden Mutlu Olmayı Zorlaştırıyor? Özgün ismi: The Age of Absurdity, trc: Algan SEZGİNTÜREDİ, Domingo, Aralık 2012, İstanbul

 

**************************

KAPİTALİZMİN YANILSAMASI
[Yanlış algılama ve duyu yanılması]

SORUN YALNIZ BENDE Mİ?

PANDOKSİST OLMAK YETER Mİ?

BAŞARIYA GİDEN YOL, BAŞARISIZLIKTAN GEÇER

“BEN”İ AŞMAK

BERABER YÜRÜDÜK BİZ BU YOLLARDA

“ZEST”DEN “KOAN”A

ÜÇÜNCÜ CİNSİYET

SEVGİLİ ROBOTUM

GÜNAYDIN TÜRBÜLANS ÇAĞI?

KAPİTALİZMİN YANILSAMASI [Yanlış algılama ve duyu yanılması]


Kapitalizmin en başarılı güven numaralarından biri herkesin milyoner olabileceği yanılsamasını yayabilmesidir. Oysa zirvede sadece birkaç kişiye yer vardır ve zirvede yer alabilecek beceriye çok az kişi sahiptir.

Bir de yanılsamalar içinde keyifle yaşayan mutlu düşçüler var. Hem kendini iyi hissetmenin en uygun ve zararsız yolu bu, değil mi?

Fakat hayat, yanılsamaları paramparça etmekten müthiş haz duyar ve bu tür deneyimler yanılsamaları reddetmekten veya daha en başta oluşmalarını engellemekten çok daha ıstıraplıdır ve çok daha pahalıya patlar.

Yanılsamalar ancak hepten hezeyanlara dönüşmeleri halinde gerçeklikten bağışıktır. Kısacası, gerçekten Napolyon olduğunuza inanmanız gerekir.

Yani sonuçta iş dönüp dolaşıp bir kez daha dünyayı, benliği ve ikisinin nasıl etkileştiğini kavramaya gelmektedir.

Derleme yapılan Kaynak:

Michael Foley, SAÇMALIKLAR ÇAĞI, Modern Hayat Neden Mutlu Olmayı Zorlaştırıyor? Özgün ismi: The Age of Absurdity, trc: Algan SEZGİNTÜREDİ, Domingo, Aralık 2012, İstanbul

“SORUN YALNIZ BENDE Mİ?”


–>

Öğrenci projesini zamanında teslim etmeyi başaramaz, ardından gözetmeniyle sorunu görüşeceği randevuyu da kaçırır. Üniversite öğrenciye projesinden sıfır aldığını bildiren bir yazı yollar. Öğrenci bu sefer gözetmenine gitmekle kalmaz, odasına randevusuz çat kapı dalıverir.

“Projemin geç teslimi kabul edilmeli!”
“Niyeymiş?”
“Çünkü bende KZB var.’ Ό ne o?”
“Kısıtlı-Zaman Bozukluğu. Teslim tarihlerine yetişemediğim ve randevulara vaktinde gidemediğim anlamına gelen beyindeki kimyasal bir dengesizlik.”

KZB’yi, çağdaş dünyada hicve yer kalmadığını unutarak sırf şaka olsun diye uydurmuştum ama daha sonra DePaul Üniversitesi’nden Profesör Joseph Ferrari diye birisinin ağırdan alma veya geciktirmenin klinik bozuklukolarak tanınmasını ve akıl sağlığıyla uğraşanların standart referans çalışması Akli Bozukluklarla İlgili Tanı ve İstatistikler Kılavuzuna (DSM)alınmasını cidden önerdiğini öğrendim.

DSM her birinde, 297 si DSM IV’te tanımlanmış yeni bozukluklarla dolu dört cilde ulaşmış durumdadır ve daha birçok yenisi DSM Ve girmeyi beklemektedir. Mesela bunlar arasında “haklara aldırmama ve hakları ihlale yönelik, çocukluktan veya ergenlikten başlayıp yetişkinlikte devam eden yaygın davranış şablonu”diye tanımlanan Antisosyal Kişilik Bozukluğu (APD)vardır ki bu eski adıyla düpedüz bencillik diye bildiğimiz kusurdur. Kısacası ahlaki kusura teslimiyetin anahtarı, Bozukluk sıfatıyla yeniden tanımlayıp şöyle tınlayan bir kısaltma verivermektir. Bundan sonra davranışınıza laf eden çıkarsa öfkeyle kalkıp “Rahatsızlığım var… Bozukluk benimkisi”diyebilirsiniz. İnternet başında aşırı zaman harcayanlar, internette sörfün Oregon Sağlık ve Bilim Üniversitesinden Dr. Jerald Block tarafından daha yeni bir bozukluk olarak tanımlandığını öğrenmekten memnuniyet duyacaklardır: “İnternet bağımlılığı DSM Ve alınmayı hak eden yaygın bir bozukluk gibi görünmektedir.”

Ben de DSM V için kendi bozukluk adayımı sunuyorum: istenmeyen tüm insani davranışları Bozukluk olarak sınıflandırmaya yönelik kontrol edilemez itki, Bozukluk Bağımlılığı Bozukluğu (DAD).

Bu yeni “Bozukluklar” elbette İlaç Devleri tarafından memnuniyetle karşılanmaktadır çünkü bu sayede mustaripler daha fazla ilaç almaya teşvik edilmektedir. Ama ortaya kültürel şartlandırmanın klasik bir örneği çıkmakta, ilaç firmaları aynı zamanda normal bilinen halleri yeniden tanımlayarak kendi Bozukluklarını da yaratmaktadır (bu uygulama “hastalık markalandırma” adıyla biliniyor). Yani eskiden utangaçlık diye bilinen huy bugün artık Toplumsal Kaygı Bozukluğu adıyla anılan bir “rahatsızlıktır” ve tedavisi için GlaxoSmithKlinemilacı Paxil veya Pfizer’ın ilacı Zoloft’un alınması gerekmektedir. Paxil ve Zoloft, üreticileri tarafından Toplumsal Kaygı Bozukluğuna deva diye gösterildikleri geniş çaplı reklam kampanyaları başlatılana kadar sıradan iki anti-depresandı. Tabii satışlar derhal tavana vurdu.Bunun üzerine İlaç Endüstrisi, bozuklukları tedaviye yönelik ilaçlar geliştirmek yerine ilaçlara uygun bozukluklar geliştirmenin daha akıllıca olacağını fark etti. Yani büyük firmalardan biri Kısıtlı- Zaman Bozukluğunu(KZB) görüp pek satılmayan ürünlerinden birini beynin ivedilik merkezlerini coşturan mucize ilaç diye satmaya kalkabilir.

Ama Bozukluk meselesi çağdaş kişisel sorumluluktan kaçma arzusunun sonuçlarından sadece biri. Günümüzde artık kimse kabahatini kabullenmek istemiyor, herkes kurban görülmek istiyor ve bunu sıklıkla, en olmayacak şartlarda dahi başarıyor. Doğu Londra’da Newham Konseyi bir dizi park cezası için Z-Un Noon’un peşine düştüğünde Noon öyle öfkelendi ki Konsey’i kendisinde “duygusal ıstırap”yaratmaktan mahkemeye verdi. Dahası, davayı kazandı ve çektiği duygusal ıstırap için park cezası başına 5.000 Sterlin, yani toplamda 20.000 Sterlin tazminatla ödüllendirildi. Daha da dahası, gördüklerine inanamayan Konsey, mahkeme kararına aldırmayınca icra memurları ellerinde “icra celbiyle” Konsey bürolarına dalıp bilgisayarları sökmeye giriştiler. Toptan felç tehlikesiyle karşı karşıya kalan Konsey boyun eğdi ve ödemeyi yaptı.

En son kimden “Kabahat bende” lafını duyduk?

Sartre’ın “İnsan, doğası ve seçimlerinden tümüyle sorumludur” demesinin üzerinden yüzlerce yıl geçmiş sanki. Bugün tam tersi geçerli. İnsanlar ne doğalarından ne de seçimlerinden sorumlular.

Nasıl gelindi bu noktaya?

 Sorumluluk kavramı, yani kendi kaderlerimizi kendimizin tayin edebileceği ve etmesi gerektiği görüşü, modern toplumun tam göbeğindedir ve çoğunluk tarafından aksiyom kabul edilir. Buna rağmen bu kavram dört bir yandan, kültürün hem altından hem üstünden (rollerini reddeden bilimciler, filozof ve yazarlar ile zorunluluğu reddeden kendinde hak görme çağı tarafından) baltalanmaktadır. Bilimde bugün Determinizmin Kutsal Üçlüsü, genetik (davranış, genler tarafından belirlenir), evrimci psikoloji (davranış, evrim görmüş hayatta kalma mekanizmalarınca belirlenir) ve sinirbilim (davranış, fiziksel bağlantılı beynin parçalarınca belirlenir) var. Elbette birçok bilimci çekincelerini ve nitelendirmelerini ifade etmiştir ama ince farklar minik yazılarda belirtilme eğilimindedir ve depresyonu, aşırı şişmanlığı, suç eğilimini, eşcinselliği ve en son, kaygıyla erkek sadakatsizliğiniyaratan genlerin keşiflerini duyuran manşetleri hatırlamak çok daha kolaydır.

Yakın döneme kadar London School of Economics’te Avrupa Düşüncesi Profesörlüğüyapan çekincesiz John Grayekulak veriyoruz:

“Serbest irade fikrini reddetmek için bazıları belirleyici, birçok neden mevcuttur. Eğer eylemlerimizin nedenleri varsa, başka türlü hareket edemeyiz demektir. Bu durumda eylemlerimizden sorumlu da olamayız. Sadece eylemlerimizin failleriysek özgür sayılabiliriz. Ama bizler şans ve gerekliliklerin ürünleriyiz. Ne olarak doğacağımızı seçemeyiz. Bu durumda yaptıklarımızdan da sorumlu tutulamayız.”

Gray aynı zamanda ilerleme fikrine de saldırıyor, ahlak, adalet ve doğruluk kavramlarını asılsız diyerek reddediyor, dünyanın sorunlarıyla hesaplaşmaya yönelik her türlü olasılığı yok sayıyor ve dünyanın değişmez şekilde zorbalığa, anarşiye, açlığa, salgınlara ve doğuştan kusurlu insan-hayvanın soyunun tükenmesine mahkûm olduğunu öne sürüyor. Bu tavrı, malum “ilk günah”ın aşırı uçta Maniheist biçime sokulmuş çağdaş bir çeşitlemesidir. Görüş, insanın ölümcül kusurluluğunu ve dünyanın kaçınılmaz mahvoluşa hızla koştuğunu söylemektedir. Tek değişen kusurun doğasıdır.Eskiden Tanrı tarafından ceza diye verilen kusurlu doğamız, bugünün görüşüne göre atalarımızdan miras hayvansal doğadır. Yeni ilk günah, genlerimizdeki programdır.

Determinizm toplumsal terazinin her iki kefesindeki pek çok kişiye çekici geliyor. Otoriter seçkinler için bu anlayış “özünde-kötü”insanlar üstünde sıkı kontrolü, birey içinse kusurlu, cennetten kovulmuş bir yaratık için zaten kaçınılmaz olacağından zırvalamayı meşru kılıyor. Her iki taraf da sorumluluklarından, mecburiyetlerinden azat ediliyor. Toplumsal şartları veya kişisel davranışları düzeltmeye çalışmak aynı ölçüde nafile görünüyor.

İyi ama kimse çıkıp iyi davranmak da belirlenmiştir diyor mu peki?

Kimse çıkıp, “Benim doğam böyle, iyi olmak dışında bir şey yapamam”diye itiraz ediyor mu? Hayır. Determinizm sadece kötü davranışlara bahane ediliyor.Bir yerlerde, bir suçlunun genetik determinizmi mahkemede savunma diye öne sürdüğünü okuduğumu hatırlıyorum. Yaşlı bilge yargıç kibarca kafa sallamış, “Yasayı çiğnemenin genlerinizde yazılı olduğunu kabul ediyorum. Benim genlerimde de yasayı uygulamak yazıyor”demiş ve gülümseyerek eklemişti: “O yüzden size en ağır cezayı kesmekten başka seçeneğim yok.”

John Gray teoride eylemin bilinçsiz olmasından dolayı kişisel sorumluluğu reddedişini, eylemin beynin eyleme geçme kararını alışından yarım saniye önce gerçekleştiğini keşfettiğini iddia eden sinirbilimci Benjamin Libet’ın çalışmalarına dayandırmaktadır. Yaptıklarımızın önemli kısmının hatta belki çoğunun bilinçli düşünceye dayanmadığı kesinlikle doğrudur. Hatta bu durum bilinçli kontrolün elzem varsayıldığı karar alma için bile doğru olabilir.

Michael Foley: Yıllar yılı bir sonucun karmaşık etkenler dizisinin etkilerini tartmaya yönelik matematiksel teknikleri anlatılan  Karar Teorisiadlı bir ders verdim. Ama meslektaş veya öğrencilerimle hiç paylaşmadığım, batıl zırvalardan ibaret, bir başka fizik kıskançlığı gördüğüm bir kuşku içime peyderpey düştü. Sonunda sırf hiçbir yöneticinin bu teknikleri kullanmadığı değil, karar alma işinin hiç ama hiç rasyonel olmadığı fikrine kaydım. Onayını ise uygulamada karar alma konusunda nadir yaşanan bir deneyimde buldum. Veritabanı teorisi öğretmeni sıfatımla, üniversite için tüm veritabanı eğitiminde ve okulun kendi bilişim sistemlerinde kullanılacak yeni bir Veritabanı Yönetim Sistemi seçmekten sorumlu bir ekibe alınmıştım. Üç büyük veritabanı adayı vardı; ekip halinde üç şirketi de ziyarete gidip uzun sunumlar izledik ve bir sürü soru sorduk. Ama sonunda, hiçbirimiz açıkça itiraf etmesek de, teknik ayrıntılardan hepimize gına geldi ve en çok hoşumuza giden sunuculardan yana oy kullandık. Onların veritabanı pazarda önder konuma yükselirken diğer ikisi yok olup gitti. Yeni teknik harikaydı: Ürün değil, satıcı değerlendiriliyordu.

Karar almada bu duygusal temel, 1990’larda bazı beyin hasarlı hastaların, akıl ve mantık yürütme beceri ve zekâlarında herhangi bir aksaklık olmamasına rağmen heyecan hissedemediklerini keşfeden sinirbilimci Antonio Damasiotarafından kanıtlandı. Duyguların girdabından kurtarılmış bu insanların mantıklı seçenekler analizi temelinde berrak, rasyonel kararlar alabilmeleri gerekiyordu. Ama tam tersi söz konusuydu. En basit kararları bile alamıyorlardı. Olasılıkların artı ve eksilerini hesaplayabiliyorlardı ama duygular olmadan seçim yapamıyorlardı. Kısacası sezgi veya “içte hissetme”, sürecin sadece bir parçası değil, elzem bir özelliğiydi.

Ve eski “Ben böyleyim işte”bahanesini haklı çıkaracak bir şey yoktur. Genetik miras, ailesel etkiler ve kültürel etkenlerin bireşiminden meydana gelen mizacın; tavırları, davranışları ve ruh hallerini kesinlikle teşvik ettiği ve devre dışı bırakılmasının had safhada zor olduğu, kalıcı değişimin söz konusu bile edilemeyeceği doğrudur. Ama mizaç kadar, bir de karakter vardır. Mizaç ne olduğunuz, karakterse ne yaptığınızdır. Mizaç belirlenmiştir ama karakter oluşturulabilirdir. Mizacın buyruklarına karşı çıkmayı seçebiliriz ve belli bir şekilde, yeterince uzun süre farklı hareket edebilirsek yeni davranışlar kendi beyinsel bağlantılarını kuracaklardır. Hamlet’in annesine dediği gibi, “Tabiatı bile değiştirir neredeyse alışkanlık.” Buradaki “neredeyse” sözü, cümleye dehanın elinin değişidir. Shakespeare doğuran mı büyüten mi tartışmasını kavramıştır ve taraf tutmaktan her daim kaçınmıştır.

Sırf tatmin edici zorluğu uğruna… Sırf yaşatacağı cehennem uğruna… Flaubert’in öğüdünü hatırlayalım: “Madem tüm seçenekler saçma, o zaman gelin en asilini seçelim.”

 

Derleme yapılan Kaynak:

Michael Foley, SAÇMALIKLAR ÇAĞI, Modern Hayat Neden Mutlu Olmayı Zorlaştırıyor? Özgün ismi: The Age of Absurdity, trc: Algan SEZGİNTÜREDİ, Domingo, Aralık 2012, İstanbul

PANDOKSİST OLMAK YETER Mİ?


Kültürel şartlandırma yerine bugün evrensel açıklayıcı, evrimci psikolojidir. Teorilerin sorunu da budur zaten. Her Büyük Fikir, dünya egemenliğine hevesli bir megalomanidir.Marksistler her şeyi sınıf, Freudçular çocukluk, feministler­se cinsiyet zemininde yorumlamıştır. Sonunda her yeni bakış açısı, yeni at gözlüklerine dönüşmüştür. Bu üç büyük fikrin de modası geçmiştir ama entelektüel emperyalizmde başa güre­şen yeni adaylar her daim mevcuttur.

Ayrıca eski adayların birçoğu egemenlik için hâlâ mücadele ediyor. Entelektüel emperyalistlerin en ateşlileri dinlerdir. Her din, tanımı icabı, mutlak marka sadakatine hazır olanlara her türlü entelektüel ve ruhani gereksinimleri sağlayan tek mağaza­yı sunan (tek istisnası Budizm’dir) bir Büyük Birleştirici Her Şey Teorisi’dir. Her sorunun açıklanmasına sahip olmak ve önüne hazır çözümler sunulmak ne büyük lükstür!

Bir sisteme teslimiyet son derece çekicidir ve bağımsızlık olasılığı gayet ürkütücü olabilir. Üstelik inananların daha mutlu olduklarına dair kanıtlar da mevcut. Öyleyse neden inanılma­sın? Saçmalığını bilerek inanmak bile mümkün. Kierkegaard’ın ünlü inanç sıçraması, aslında saçmalığa bilinçli bir sıçramaydı.

Ama bu tür sıçramaları yapamayacaklar için ortada fikir­leri seçip karıştırma sorumluluğu durmaktadır. Freud’a göre: “Herkes kendi kurtuluşunun hangi şekilde olabileceğini bul­mak zorundadır.”İngiliz filozof John Armstrong bu yaklaşı­mı “pandoksi” adıyla tanımlamıştır(Yunancadan etkileyici bir terim daha). Yani inancınız sorulduğunda omuz silkerek, “Pandoksistim elbette” (Evrensel/her şeyle eşit seviyede olmak) diyebilmek tatmin edicidir. Ama bu durum neyin seçileceği, seçilenlerin nasıl karıştırılacağı hatta daha kafa bulandırıcısı, elde edilen karışımın gündelik hayata nasıl uygulanacağı sorunlarına fayda etmemektedir.

Derleme yapılan Kaynak:

Michael Foley, SAÇMALIKLAR ÇAĞI,
Modern Hayat Neden Mutlu Olmayı Zorlaştırıyor?
Özgün ismi: The Age of Absurdity,
trc: Algan SEZGİNTÜREDİ, Domingo, Aralık 2012, İstanbul