LA HORA DE LOS HORNOS: NOTAS Y TESTİMONİOS SOBRE EL NEOCOLONİALİSMO, LA VİOLENCİA Y LA LİBERACİÓN/ KIZGIN FIRINLAR SAATİ (1968)


Emperyalistlerin zulümlerine şahit olmak ve ibret alıp  “(Her konuda) Kendi devrimimizi icat etmek” için seyredilmesi gereken belgesel.

Yönetmen: Octavio Getino, Fernando E. Solanas
Senaryo: Octavio Getino, Fernando E. Solanas
Ülke:  Arjantin
Tür: Belgesel, Tarihi, Savaş
Vizyon Tarihi: 06 Aralık 1968 (İtalya)
Süre: 260 dakika
Dil: İspanyolca, İngilizce, Portekizce
Müzik: Roberto Lar, Fernando E. Solanas
Nam-ı Diğer: The Hour of the Furnaces
Oyuncular María de la Paz, Fernando E. Solanas,    Edgardo Suárez,    Fidel Castro, Ernesto ‘Che’ Guevara

Özet

Bir kolaj (kesyap) şeklindeki bu çığır açan belgesel, Solanas’ın ilk filmi, Hollywood ve Avrupa auteur sinemasına karşı siyasal, Üçüncü Sinema’nın başlangıcıdır. Bu, millî-devrimci eylem üç bölümden oluşuyor: [Yeni Sömürgecilik ve şiddet], [Kurtuluş için eylem] ve [Şiddet ve kurtuluş]

Irkçılık, toplumsal başkaldırı, yerlilerin katliamı ve siyasal durumları, Amerikan emperyalizmi ve Arjantin aristokrasisini acımasızca eleştirerek anlatan film, Arjantin’de Devrimci Peronist ve  Sosyalist devrimin önemli simgelerinden biri oldu.

Bu filmden kendimiz ve milletimiz açısından birçok hisseler çıkarmalıyız. Arjantin Millî Devriminde sonucunda görülen en önemli unsurlar, devrimci hareketin maneviyat/ahlak çizgisinde boşluk içermesi nedeniyle sürekli sukuta ermesi ve başarısına gölge düşürmesidir. Eğer bu çeşit millî hareketler doğu milletlerinde olmuş olsaydı, dünya tarihini günümüzde daha değişik algılayabilirdik. Unutmayalım ki sosyal refah ve eşitlik düzeyi, korunaklılığını idâme edişinde sürekli zorluklarla karşılaşmaktadır. Bu hususun en büyük destekçisi maneviyatın hakikatine sadık olanların varlığıdır.  Buna “Özü sözüne uygun her çeşit insan/fikir grubu”diyebiliriz. Kurtuluş savaşı döneminde yurdumuzun emperyalistler elinden kurtuluşunda Gazi Mustafa Kemal’e yardım edenler arasında maneviyat liderlerinin varlığını/gerekliliğini bu belgeselle daha iyi anlamış olacağız.  Ayrıca her unsurun kendi başına yeterli olmadığı gibi, bir ötekisinin varlığına muhtaç olmasının  gereği ilede açıklayabiliriz.

Dünya ihtiyaç/muhtaçlık düzeni üzerine kurulmuştur. İslam tarihine geçen “Şa’rat-u Muaviye/Muaviye’nin ipi” diye geçen bir Muaviye’nin siyaset ilkesi vardır. Muhaliflerimle hiçbir zaman aradaki ipi koparmam; onlar ipliği gerdikçe ben gevşetirim, onlar gevşettikçe ben gererim, bırakmam ve koparmam.” 

Sonuç: Manevî cephesi olmayan bütün eylemci hareketlerin sonu başarısızlık ile sonuçlanmaktadır. Emevi hanedânı,  Hz. Ali kerremallâhü vechenin elinden entrikalarla gasbettikleri iktidarı maneviyat gerçekliğinin yoksunluğu nedeniyle yüz sene gibi kısa bir zaman sonra kaybettiler. Yine burada Emevi halifesi Muaviye’nin siyasî bir sözünü hatırlayalım.

 “Sopamın yettiği yere kılıcımı koymam. Dilimin yettiği yere sopamı koymam…Bizim iktidarımıza uzanmadıkları sürece insanların konuşmasını engellemem” 

Belgesel Metni

KIZGIN FIRINLAR SAATİ

ARJANTİN 1966-67 Yeni-kolonyalizm, şiddet ve özgürleşme üzerine notlar ve tanıklıklar

1. BÖLÜM YENİ-KOLONYALİZM (Sömürü Düzeni) VE ŞİDDET

Bu film köylülerin, işçilerin, öğrencilerin, aydınların ve devrimcilerin katkılarıyla gerçekleştirilmiştir. Katkıda bulunanların tümüne teşekkürlerimizi sunuyoruz. Arjantinlilerin millî bilincini kuran Peronist proletaryaya adanmıştır.

PERONİZM (İspanyolca; Peronismo), Arjantin’de 1946-1955 arasında ve 1973-1974’te devlet başkanlığı görevinde bulunan Juan Peron‘un popülist ve milliyetçi politikalarına verilen ad. Bu politikayı savunanlara da peronist denmektedir.
Juan Peron devlet başkanlığı döneminde kentlerdeki sanayi işçileri ve sendikaları yanı sıra alt ve orta sınıflar ile sanayicilerin de desteğini kazandı. 1955’te, General Aramburu önderliğindeki bir askeri darbeyle devrilerek sürgüne gönderilmesine karşın,
Adaletçi Millî Hareket adı altında toplanan peronistler 1973’teki askeri yönetimin izin verdiği ilk genel seçimlerde büyük bir zafer kazandılar. Sürgünden dönerek başkanlığı üstlenen Peron’un kısa süre sonra ölmesi üzerine yerine karısı İsabel Peron geçti. Bu dönemde peronistlerin sağ ve sol kanatları arasında şiddetli çatışmalar baş gösterdi. Peronistler 1983 başkanlık seçimlerinde başarılı olamadılarsa da 1989’da Peronistlerin adayı Carlos Menem başkanlığa seçildi.

Verilerin alındığı yerler: C.G.T.; Havana İkinci Deklarasyonu; UNESCO; Millî Planlama Örgütü ve çağdaş yayınlar.

Sahneler şu filmlerden alınmıştır: “Tire Die” – Fernando Birri, “Mayoria Absoluta” – Leon Hirxmann “El cielo y la tierra” – Joris lvens,

Özet görüntüler: “Faena” – Humberto Rios; Frankestein Tiyatrosu

Arger film’e katkılarından dolayı teşekkür ederiz.

Bu film, Arajantin ve Latin Amerika’da henüz özgürlüklerine kavuşmamış ülkelerdeki yeni-kolonyalizm ve şiddet üzerinedir. Bundan dolayı, Amerika’daki ilk özgür bölge olan Küba’yı ele almıyor. Bu film, Che Guevara ve Latin Amerika’nın özgürleşmesi mücadelesinde hayatını kaybedenlere adanmıştır.

BÜYÜK ÜLKE LATİN AMERİKA
BÜYÜK TAMAMLANMAMIŞ MİLLET

İlk adım: KURBAN

Soy adım: KÜÇÜK DÜŞÜRÜLMÜŞ

Durumum: İSYANCI Aime Cesaire

Ortak Geçmiş Ortak Düşman Ortak Olanak Açlığın Coğrafyası Mülksüz, Engellenmiş, Lanetlenmiş Bize Yanlış Bir Tarih Öğretildi Yanlış Umutlar Ve Yanlış Zenginlik Yanlış Bir Milletler Arası Bakış Açısı Yanlış Ekonomik Düşünceler Yanlış Bir Özgürlük. Scalabrini Ortiz

İlk Adımımız İlk Kelimemiz Özgürleşmek Arjantin’in Temel Sorunu Siyasidir. Sömürge Olmamak İçin Tek Seçenek Millet İktidarıdır. Peron

İdeoloji Yaratmak Devrimimizi Organize Etmek Devrimcinin Görevi Devrimi Yapmaktır. Fidel Castro

Hiç Bir Sosyal Düzen İntihar Etmez, Uzun Bir Savaş Acımasız Bir Savaş Cezasız Kalmaz. İnsan Olmanın Bedeli, Nefret Duymayan Bir Millet Zafere Ulaşamaz. Sömürgeleşmiş Olan Şiddet Yoluyla Özgürleşir. Fanon

Medenileşmemiş, Medenileşmiş Olana Öğretecek. Hernandez Arregui

Güç Özgürleştirir. Tüm Yaptıklarımız Emperyalizme Karşı Bir Çığlıktır Ve Büyük Düşman Abd’ye Karşı Birleşmeye Çağırmaktır. Che Guevara

“Çok fazla sevdiğimiz için “
Latin Amerika savaş halindeki bir kıtadır:
Yönetici sınıf için bu savaş, baskılama savaşı baskı altındaki millet içinse, özgürleşim savaşıdır.

1. TARİH

Latin Amerika ülkelerinin bağımsızlığı daha başında ihanete uğradı. İhanet edenler, liman şehirlerindeki ihracatçı elit kesimlerdi. Aynı yıl Bolivar, Ayacucho’da bağımsızlığı pekiştirdi. Rivadavia, Buenos Aires’de Baring Brothers bankasıyla hileli bir kredi anlaşması imzaladı. İngiliz tacirler, ülkenin parasını basan bankayı devraldı ve serbest ticaret adına onların imalatçıları, iç pazarı işgal ettiler. Bu andan itibaren, neredeyse tüm kıtayı ele geçirmede İngiltere İspanya’nın yerini aldı. Daha önce istediklerini ordularıyla alamayanlar şimdi verdikleri borçlarla istediklerini aldılar. Ülke, yün ihracat ediyor, tekstil ürünleri ithal ediyordu. Et ve deri ihracat ediyor ve büyük piyanolar ithal ediyordu. İhracat yapan zırai burjuvazi bu yüzden, Avrupa endüstrilerine zırai açıdan muhtaç duruma geldi. Tarihte ilk defa burada, Latin Amerika’da tahakkümün yeni bir biçimi uygulanmaya başlandı: Yerel burjuvazi aracılığıyla kolonyal [SÖMÜRGE] ticaretin sömürüsü. Böylece yeni-kolonyalizm doğdu.

Yeni-kolonyalizmi empoze etmek için kıtayı bölmek gerekiyordu. Amerika’nın birliği yıkıldı. Canning’in diplomasisi, kıtanın güneyini birbirine düşman ufak ülkelere böldü. Sonrasında Yanki imparatorluğu, işini kıtanın kuzey ve ortasında tamamladı. İki büyük imparatorluğun kolonyal ihtirasları Latin Amerikalı kanından tatmin olmuşlardı.  Meksika’dan Plate ırmağına kadar. Bir millet diğerine karşı bir eyalet diğerine karşı mücadeleye girişti. Bir yüz yıldan kısa bir sürede, dört naiplikten 20 millet ortaya çıkarıldı. Monroe Doktrini ve savaş tehtidi kıtaya karşı açık saldırıları legalleştirdi. Bir yüz yıldan kısa bir süre içinde, Birleşik Devletler Latin Amerika’da, 41 adet silahlı müdahalede bulundu. Bugün, bu tarz saldırıların cezasız kalmasını  O.A.S (Amerikan Ülkeleri Organizasyonu) örgütü garanti ediyor. Önce balkanlaştırma, günümüzde ise pan-Amerikanizm her ikisi de yeni-kolonyalizm politikasının görünüşleridir.

2. ÜLKE

Arjantin:4 milyon kilometre kare yüz ölçüm ve kıtasal yüz ölçüm 2,800,000. İspanya, İtalya, İngiltere, Fransa, Almanya, Belçika, Polonya, Hollanda, Çekoslavakya, Avusturya, Danimarka, Bulgaristan, Macaris’tan’ı içerebilecek uzun bir üçgen. Antarktik’ten torpikal ormanlara kadar, tüm iklimler var. Kullanılmamış geniş doğal kaynaklar. Bir milyon kilometre kare ormanlık alan. Dört bin kilometre uzunluğunda okyanus kıyısı. Bir milyon kilometre kare kayalık. La Pampa, dünyanın en ünlü ovası. Kişi başına 9 milyon kalori üreten fakat 10 milyon tüketen ve daha fazlasına ihtiyaç duyan su gücünün neredeyse sadece yüzde 3’ünü ve tarıma elverişli topraklarının yüzde 10’unu kullanan bir ülke. Uçsuz bucaksız bir ülke, pratik olarak çölleştirilmiş. 23 milyon nüfus, yüzde 70’i şehirlerde toplanmış. Nüfusun yüzde 45’i, 23 elayet içerisinde sadece birisinde, Buenos Aires’te yaşıyor. Burada endüstrinin ve işçi sınıfının yüzde 60’ı yer alıyor. Federal başkette, kilometre kare başına 24 binden fazla kişi düşüyor. Bu arada Patagonya’da, bu oran kilometre kare başına 2’nin altında. Sosyo ekonomik yapı olarak, Arjantin Latin Amerika’nın geri kalanına en az benzeyen, oransal olarak en çok endüstrileşmiş bir ülkedir. Kırsal popülasyon en düşük oranda, orta sınıf vatandaşların oranı ve yaşam standardı en yüksekler arasında bulunmaktadır. İşçi sınıfı sendikalaşmış durumda. Entelektüelleri bolca var ve bunlar yetenekli ama belki de kıtadaki en az Latin Amerikalı olanlardır. Ülkeye çoğu zaman “Pays Estancia” denmektedir. “Çiftlik Evi”, “Konserve Fabrikası”, “Dünyanın Ekmek Sepeti”oligarşi için üç faktör demek: İngiliz altını İtalyan mülkiyeti, Fransız kültürü.

3. GÜNLÜK ŞİDDET

Latin Amerika Milletlerinin Maruz Kaldığı Şiddet Düzenli, Planlı, Sistematik Bir Şiddettir.

Ben bir işçiyim, fedakarlık yapanlardan. Her zaman çallıştım, Pazar günleri bile. Şimdi pek iş yok  Birçok fabrika kapanıyor  Hükümet polise binayı çevirmelerini söyledi  Benim bir sendika üyesi olduğumu anladıklarında

GÜNLÜK ŞİDDET İNSANLARI BASKILAMAK İÇİN, NAPALM VE ZEHİRLİ GAZ HENÜZ GEREKMİYOR

ŞİDDETİN EKONOMİK, POLİTİK VE KÜLTÜREL TÜRLERİ VAR

BUNLAR SİLAHLAR KADAR ETKİLİ

Elbette, işimi kaybetmekten korkuyorum. Kendi aileni düşün, benim gibi. Polis arkadşlarımızdan üçünü öldürdü  Beni işten attılar, çünkü Peron gittiğinde tüm personeli değiştirdiler. Havaya değil, üzerimize ateş ediyorlardı! Polis kapılara bekçiler yerleştirdi. Fabrikada işkence

YENİ-KOLONYAL ŞİDDET UYGULANMAK ZORUNDA DEĞİLDİR.
ŞİDDETİN POTANSİYEL OLARAK VAR OLMASI YETERLİDİR.
BİZİM SAVAŞIMIZ BARIŞ, DÜZEN, SİSTEMİN NORMALLEŞMESİ İÇİNDİR.

 Arjantinlilerin yüzde 75’i kazandıklarıyla temel ihtiyaçlarını karşıamaktan uzaklar.

Milletin satın alma gücü son yıllarda yüzde 40 oranında düştü.

Çalışma saatleri günde 11 saate çıktı. Ülkemizde bir milyon tarım işçisi var fakat bunların sadece yarısının düzenli bir işi var.

Latin Amerika’da, 20 milyon kilometre karenin sadece yüzde 6’sı tarım yapılabilen alanlar.

Toprağın yüzde 50’si arazi sahiplerinin yüzde 1.5’inin elinde bu arada nüfusun yüzde 80’inin bir toprağı yok.

Kırsal nüfusun yüzde 90’ı baraka ve küçük kulübelerde yaşıyor. Bunlar, eski zamanlardan farklı değil. Elektrik, içme suyu eksik, sağlık hizmetleri de yetersiz. Bunlar, yetersiz beslenme, hastalık ve açlığın yetiştiği yerler.

Arjantin’de, 900 bin terk edilmiş çocuk var. Kırsal kesimde, 100 bebekten, 70’i gayri meşru.

Doğan 10 bebekten 4’ü ölüyor. Brezilya’da, bebeklerin yüzde 43’ü açlıktan ölüyor. Bu, yılda 300 bin ölüm demek.

Her yıl, Hiroshima ve Nagasaki’den daha fazla çocuk yetersiz beslenmeden ölüyor. Kent nüfusunun yüzde 40’ı karışık cinsel ilişkiler yaşıyor.

Buenos Aires ve çevresinde 800 bin kişi standart altı evlerde yaşıyor. 45 milyon Latin Amerikalı sefalete teslim olarak gecekondularda ve baraka şehirlerde, teneke mahallelerde (favela) yaşıyor. Arjantin’de bir milyon frengi vakası bir buçuk milyon tüberküloz vakası iki milyon “chagas hastalığı” (tropik parazit ısırması) vakası görülüyor.

Latin Amerika’da, işçilerin ortalama maaşı üst sınıflarınkinden 20 kat daha aşağıda. 110 milyon kişi için (nüfusun yarısı) yıllık gelir 120 doları aylık on doları, günlük 30 cent’i bulmuyor.

Eğer günümüzdeki gelişme hızı devam ederse, Arjantinliler bir Fransızın gelirine ulaşmak için 70 yıl ve bir Amerikalı’nın gelirine ulaşmak için 200 yıl bekleyecekler.

“Cennetin yükseklerinde”

“Savaşçı bir kartal”

“Cesurca yukarı kanatlanıyor”

“zafer uçuşuyla”

“Kanadındaki mavi”

“Denizin rengi”

“Diğer mavi kanat”

“Gök yüzünün rengi”

“Yukarılarda süzülüyor”

“Işıldayan şafak vakti”

“Okların gösterdiği”

“Altın yüzü andırıyor”

“Ve mor gök yüzünde bir girdap oluşturuyor”

“Kanat terastır”

“Kartal da bayrak”

“Ülkemin”

“Bayrağıdır”

“Güneşten doğmuş”

“Tanrı’nın bana verdiği”

4. LİMAN ŞEHRİ

Buenos Aires yeni kolonyal politikaların merkezidir.

Beyaz ve melez Amerika şehri. Tüm ülke pahasına kurulmuş bir şehir. 7 milyon nüfus. 1 milyon yabancı. Latin Amerika’daki en büyük şehir. Dünyanınsa beşincisi.

Buenos Aires: Büyük metropollerin askıntısı. Burada bir “gaucho” (Latin Amerika kovboyu) Paris, Londra ya da New York’taki kadar egzotiktir.

Yeni-kolonyal çıkarların muhafızlığını yapan göçmenlere göz kulak olan yöneticiler ve profesyoneller şehri. Bir zamanlar oligarşinin kullandığı ve koruduğu büyük orta sınıfların beşiği. Günümüzde, hiç olmadığı kadar savunmasız bir şekilde çırpınıyor. Küçük burjuvazi: Dünya üzerine sızlanıyor.

Onlar için, ülke toleranssız, ama değişmez. Değişim gerekiyor, ama olanaksız. Kendi statüsüne ve prestijine derin bir şekilde bağlı ama en son Avrupa modasını izlemek için hazır en son Avrupa modasını.

Psikologların öğretici nutuklarından ve ahlakçı TV programlarından memnun. Buenos Aires: Sırtını ülkeye dönen şehir. Büyük Rio de la Plata’da heykeller saygı uyandırmaktan çok güvensizlik hissi veriyor. Mahkeme heyetinin basının, ordu merkezlerinin ve ülkenin gangsterlerinin yüzde 80’inin mekanı. Burası milletin çıkarlarının yoğunlaştığı yer.

Burası,
“Bu eyaletler,  yasalarına uymak ve hükümetine bağlı olmak için İngiltere’ye ait olmak istiyor”
diyen anıtların yeri.
“Onun güçlü etkisi altında yaşayın.”
CARLOS MARIA DE ALVEAR

(Not: İstanbul’a ne kadar benziyor)

5. OLİGARŞİ

2 milyon 500 bin, 2 milyon 500 bin  Ödüllü ve iki yaşında  Mükemmel kalitede, güzel ifadeli  Erkek, güçlü, kuvvetli  San Juan tipinde bir boğa, tüm kalitesiyle birlikte. Modern zamana ait bir boğa. Satılık, Pareira’nın ödüllü ve iki yaşındaki boğası  2 milyon pezo teklif edildi.

Tarımsal Arjantin sosyetesi  Oligarşimizin geleneksel merkezi. Buradalar, on milyon dönümden fazla toprağın sahibi olan Buenos Aires’in 50 ailesi. Tek bir aile, Braum Menendez Behetys’ler, 15 milyon dönüm toprağa sahip. İşte onlar. Sığır yetiştirenlerin yüzde 2’si, toplam stoğun yüzde 40’ına sahip. Çalışan nüfusun yaklaşık yüzde 5’i. Bunlar, her yıl millî gelirin yüzde 42’sini alıyor. Ülkenin sahipleri!

Geçmişte tek ürünlü ve İngiliz sermayesine sadık olan kişiler bugün endüstriyel burjuvazi ve Amerikan finans kapital ile ilişkili durumda. Yabancı şirketlerin elinde 87 milyon dönüm toprak var.Atalarımız ülkenin büyüklüğünü inşaa etti. Ayrıca, aristokrasimizi görüyorsunuz. Birçok açıdan Avrupalılara benziyorlar. Hatırlıyorum da bir keresinde, Londra’da Lord Grifford ile aristokrasimiz üzerine konuşuyorduk. Bizimkini Polonyalıların asaletiyle kıyaslamıştı. Örneğin Carcano kızlarından birisi Lord Astor ile evlendi. Diğer kız, Janita Diaz sokağa bırakılan ve evlat edinilen kız, Luin Dükü ile evlenmişti. Gerçekten pek paramız yok. Bugün giyim eşyası satan bir iş adamı kadar değersiziz. Ve hala “espinillo” ya da “tala” ağacından fincanlarla içkilerimizi içiyoruz. Bir zamanlar askerlerimiz vardı, onlar gerçek birer sivildiler. Bilmenizi isterim ki General Mitre, Dante’yi çevirdi şiir yazdı ve “La Nacion”u kuran ünlü bir gazeteciydi. General Rocca da yüksek eğitimli bir kişiydi. Ve, şimdi çok az kişi onu hatırlar, General Augustin P. Justo ülkede Arjantin tarihi ile ilgili en iyi kütüphaneye sahipti. Bu modern haklar ne biliyor ki?

 Bir yıl öncesine kadar Punta del Est’e gidebilirdiniz.

Pekiyi ya şimdi?

 Geçen yıl neredeyse dayanılmazdı. Her köşede sonradan görmeler!

Birleşik Devletler’de yaşamak isterdim. Orada, gidilecek, görülecek çok yer var. Örneğin, Paris’te yürürken, gerçekten Eğer Fransızlar yaptıysa, bu zaten yeterli. Ve Klee’yi, Miller’in üç yapıtını ve Saint-John Perse ve Antonio Artaud ve soyut ve somut sanatları, Pop ve operayı bilmek 

Gerçekten inanılmaz. Şu köylüleri evinde çalıştırıyor. Ve geçen defa kardeşimin yatağını onlara verdi. İki gün içinde onu yaktılar. Şimdi onları yerde yatırıyor. Bugünlerde, hükümet işleri yoluna koymak istiyor. İnsanlara gereken de bu. Yıllar boyunca, Genel Emek Konfederasyonu çok şey vaad etti ve para topladı. Genel Emek Konfederasyonu, büyük bir işletme. Aslında güçlü bir banka. Fakat tüm o paralarla ne yapıyor?

 Hiç bir şey! Sendika delegeleri etrafta arabaları ve ipek giyleri ile dolaşıyor. Ve sokakta bu şekilde giyinmiş birisini görürseniz, sadece köylüye benziyorlar. Onları, iyi bir ailenin oğluyla karşılaştıramazsınız. Örneğin, Saint George okulunda okuyan bir çocukla  İnsan çevreleriyle ilişkili. Daha doğrusu etik çevrelerler. Evet, doğru kelime bu, etik! Ailenin ve toplumun hıristiyanlık anlayışıyla yetişiyor. Bu tarz birini diğerleriyle kıyaslayamazsınız. Tamamen kültürsüz bireyler. Cahiller. Genelde, söylevlerini ne yazabiliyor ne de yazması için başkasını buluyorlar. Kendi ülkelerinde yabancı gibi hissediyorlar. Altın çağlarını arıyorlar. La Belle Époque! İşte buradalar. Geçmişte İspanyol atalarıyla övünüyorlardı. Günümüzde ise övündükleri Avrupa ve Birleşik Devlerler’le olan bağları. İşte buradalar. Liberalizm adına yerel milleti imha ettiler. Ülkeyi birçok kez kan banyosuna çevirdiler. İşte buradalar. Milletin üzerine uygulanan günlük şiddetten suçlular. Birçok Arjantin neslinin hayal kırıklığından suçlular. Bu, onların mezarlığıda ayrıdır.. Tarihi kristalize etmek için. Zamanı durdurmak için. Geçmişi gelecek yapmak için. İşte oligarşinin rüyası.

6. SİSTEM

Vietnamlılar, düşmanı görmek için sadece başlarını kaldırmalı. Bizim için, bu daha zor. Yeni-kolonyalizm bizimle aynı dili konuşuyor bizim deri rengimize ve milliyetimize sahip bizimle dindaş. Düşmanı tanımak o kadar kolay değil.

Arjantin’de, en geniş manevra alanıyla çalışıyorlar. Eğer iç güçler olanaklı kılmasaydı yeni-kolonyalizm varolamazdı. Ülkemizde, bu faktörler tarımsal oligarşi ve büyük endüstriyel burjuvazidir. Silahlı güçler bu politikayı koordine ediyor ve legalleştiriyor.

Herkesin çıkarı tek bir yerde toplanıyor: Sistem.

Sistem ülkenin kapılarını yeni-kolonyal nüfuza açık tutan iç düşman. Her şehirde izin verilen görevler. Yüzlerce “Barış Heyeti” organizasyonları kırsal kesime sızıyor. Tüm dinlerden misyonerler her ülkenin en ücra köşesinde cirit atıyor. Burslar ve krediler, üniversitelere, sendikalara ve entelektüellere yapılan destekler özendiriliyor.

Bu sızmaları ortak bir amaç birleştiriyor:

Millî bilincin yok edilerek ülkenin baskılanmasını kolaylaştırmak.

Askeri varlıklarını sürdürmek doların stabilizasyonu için benzersiz hizmetler sağlamak deniz aşırı yatırımlarımızı genişletmek Asya ve Afrika’da yardım ve işbirliği programlarımızı sunmak ve yarım küremizin gelişimi için müttefiklerimizden gelen vaatlere koşulsuz şartsız saygı duymalıyız.

7. POLİTİK ŞİDDET

Latin Amerika milletlerinin, burjuva demokrasisinin kurumlarıyla kendi kaderlerini değiştirme şansları bulunmuyor. 20 hükümetten 17’si ya hileli seçimlerin ya da askeri darbelerin sonucunda ortaya çıktı. 12 yıldır, Arajantin milleti, politik olarak yasa dışı yaşadı. Çoğunluğun hareketi olan Peronizm, yasa dışı ilan edildi. Lideri sürgün edildi. Latin Amerikalıların özgürleşim savaşında peşinde koştuğu insanlığının iade edilmesidir. Bu insanlık, yeni-kolonyalizm tarafından sürekli olarak inkar ediliyor.

8.YENİ-IRKÇILIK

Bağımlı bir ülkenin insanı, baskın milletler için her zaman farklı, az gelişmiş alt-insan olarak kalacaktır. Sömürgeleştirilmiş bir ülke ırkçılığın doğrudan biçimlerini gerektirir. Bağımlı, yeni-kolonyal ülkelerde ayrımcılık biçimleri hemen göze çarpmasa da oldukça etkilidir.

Arjantin oligarşisi, ayrımcılığı, değişik zamanlarda tarih boyunca kullanıma sokmuştur. Sarmiiento’nun mottosu olan “Barbarlığın sivilizasyonu”nu izleyerek “Monorena” katliamında, ilk millî direniş biçimi yok edildi.

Hemen ardından, anti-millî, yabancı sivilizasyon empoze edildi. Geçmişin “gauchos” ya da “montoneros”ları “crilleros” ya da “chusmas”ları bugünün “descaminados” ya da “grasa”ları ve bir yere kadar da “mersa”ları. Şüpheye yer yok.

Milletin insanlık itibarı her zaman inkar edildi. Ülkenin belirli kırsal yerlerinde ırkçılık, şehirlerde kullandığı incelikleri kullanmaz ve açıkça işini görür.

Kızıl derililer beş para etmez, derler. Ve hepimiz aynı kandan geldiğimiz için bu böyle değil. Aynı kana sahibiz, ama farklı bir dil kullanıyoruz. Bu yüzden beni çıplak olarak görüyorsunuz. Bizim için, “criollos” lar için, yıllar önce kendilerini sıkmadılar. Kimse bize yardım etmedi bugüne kadar. Çevrede köpeklerimizle ayakta kalmak için gerekli şeyleri aramayı giderdik. Ya da boş bir konserve kutusu bulur, nehre balık avlamaya giderdik. Tüm hayatımız buydu. Kimse bize yardım etmedi çünkü kızıl derililer beş para etmezdi. Sadece hıristiyanların değeri vardı. Şimdi bize kardeşleri gibi davrandıklarını düşünüyorlar çünkü kendi dinlerini kabul etmeleri gerekti. Bizimle baş edebileceklerini kızıl derililerin beş para etmediğini düşündüler. İşte böyle, nedeni yok. Şimdi onlarla aynı kana sahibiz ve onlar gibi yürüyoruz. Fakat sömürgeci sömürgeleştirdiği insanın kanının kendisiyle aynı olduğunu kabul edecek mi?

 Burada, ülkenin büyük bir kısmında erkekler, kadınlar, bireyler var olmuyorlar. Sadece eski kızıl derili kabilelerinden “mataco”lar, “coya”lar, “chulupie”lerden hayatta kalanlar var. Bu isimler, sahiplerin ağızlarında, sömürgeciliğin kurbanlarını reddediyor. Arjantin yerli milletinin yüzde 80’inde tüberküloz ve frengi var. “Criollo” ya da beyaz adamın gazabına uğramamak için film kamerasından kaçarak insan ya da potansiyel insan kalabiliyorlar. Benimsemişler, ama daha aşağıda olduklarına ikna değiller. Neredeyse konuşmayan, şarkı söyleyemeyen insanlar.

9. BAĞIMLILIK

Kırsal Kesimde Yaşayanlar Sonsuz Altının Olduğu Dağlardan Bahsediyorlar.

Latin Amerika ülkelerini karakterize eden şeylerden birisi de onların bağımlılığı. Ekonomik, politik, kültürel bağımlılık. Önce İspanya, sonra İngiltere şimdi de Birleşik Devletler. Ülkelerimizin tarihi, sonsuz bir sömürgesel yağmadır. Politik bağımsızlık, ekonomik bağımsızlık olmadan var olamaz.

Jose Marti şöyle demişti:
“ÖZGÜR OLMAK İSTEYEN BİR MİLLET, ÖNCE İŞTE ÖZGÜR OLMAK ZORUNDADIR.
BAĞIMLILIK HERHANGİ BİR GELİŞMEYE İZİN VERMEZ.”

Buenos Aires gibi birkaç şehrin görünüşteki gelişimi ekonomimizdeki büyük güçlerin genişlemesinin sonucu. Geçmişte Mitre, Pellegrini, Pinedo  Günümüzde Prebisch, Prigerio, Alsogray. Krediler ve yatırımlar her zaman aynı bağımlılık politikasının parçası oldu. Emperyalist yardımların onu alanlara onu verenlerden daha fazla maliyeti vardır. Latin Amerika’ya yatırım olarak gelen her bir dolar emperyalistlere dört kat kazandırıyor. Altın ve kahve, et ve petrol tahıl ve teneke: Milletin emeği, ucuz iş gücüne dönüştürüldü. Bu sayede, büyük güçlerin zenginliği oluşturuldu. Bu sömürüde geri kalmışlık yoksulluk ve baskı yatıyor. Bu sayede finansman ve zengin milletlerin zenginliği garanti altına alınıyor. Bunun altında yatan ise, emperyalizmin ne olduğu belirsiz şu kelime bulunuyor: Az gelişmişlik.

HER GÜN DAHA FAZLA İHRAÇ ETTİĞİMİZDE, AYNISINI GER ALIYORUZ.
HER GÜN DAHA FAZLA ÇALIŞTIĞIMIZDA, AYNISINI GERİ ALIYORUZ.
ARJANTİN’İN DIŞ BORCU ALTI MİLYAR DOLAR.
YABANCI TEKELLER VE ONLARIN YEREL TEMSİLCİLERİ NEREDEYSE TÜM MİLLÎ EKONOMİYİ KONTROL EDİYOR.

Tüm et endüstrisi, enerji, petrol hububat ticareti, kimya endüstrisi, selüloz üretimi tungstenin yüzde 70’i, kurşunun yüzde 92’si, çinkonun yüzde 98’i para, altın ayrıca basın kuruluşları ve kitle iletişim araçları

10. KÜLTÜREL ŞİDDET

Brezilya’daki, Bolivya’daki Peru’daki, Venezüella’daki Guatemala’daki, Nikaragua’daki Haiti’deki, Dominik Cumhuriyeti’ndeki milletin büyük çoğunluğu okur-yazar değil. 70 milyon insan, Latin Amerika nüfusunun üçte biri okuma ve yazma bilmiyor. Cehalet ve eğitimin sömürgeleştirilmesi, el ele ilerliyor. Açık bir şekilde sömürgeleştirilmiş bir ülkede ideolojik sızma gerekli değildir. Ama yarı-sömürge bir ülkede ideolojik sızma temel bir işleve sahiptir. İnsanların kafasında millet olma düşüncesini yok ediyor ve bağımlılığı kurumsallaştırıyor ve normalleştiriyor. İdeolojik sızmanın temel işlevi insanların kendi yeni-kolonyal konumlarını anlamalarını ve bunu değiştirmek istemelerini engellemektir.Bu biçimde, eğitimde sömürgeleştirme etkili bir şekilde kolonyal polisin işini devralmaktadır.

Nüfusun orta sınıfı yeni-kolonyal ideolojinin taşıyıcısıdır.

Üniversiteler, bu kolonyalizasyonun temel aracı durumundadır.

Akademik özgürlük mitinin arkasında öğrenciler, baskı altındaki bir millette üniversitenin bir demokrasi adası olduğuna inandırılır. Üniversiteler var olan  politik iktidarın bir aracı konumundadır. Bunlar, sisteme uygun akılların üretimini sağlar. Akademik özgürlük safsatası ardında bağımlılığı legalize eden liberalizmin felsefesi ticaret, yeni-kolonyal gelişme, teknoratizm ideolojileri yatmaktadır. Tüm yerel düşünceler sansürlenir ya da görmezden gelinir. Bu yüzden, ülkenin gerçekleriyle  ve halkla bağı olmayan bir entelijentsiya yetişmiştir.

Şimdi Pepsi Cola salonunu ziyaret edelim. Burada Arjantin Yazarlar Akademisi Güzel Sanatlar Millî Akademisi üyesi olan Manuel Mujica Lainezson kitabını imzalıyor: “Kraliyet Günlükleri”Mujica Latinez son olarak “Kennedy” ödülü almıştı. Ve bundan önce Millî Edebiyat ödülü Belediye Ödülü, Gerchunoff ödülü ve Pen Kulübü ödülü ona verilmişti. Ayrıca en önemli ödül olan Yazarlar Derneği ödülü İtalyan hükümetinin altın madalyası Fransız yazarları nişanı ve hatırlamadığım “Gerchunhoff” tipi diğer ödüller de kazandı. Avrupa kültüründen etkilendiniz mi?

 Evet. Ben Avrupa formasyonu almış birisiyim. Hatta çocukken bile klasik bir formasyon aldım. Bunun için bazı çeviriler yaptım. Bunları, bu hazırlıklar olmadan yapamazdım. İş sadece İngilizce bilmekle bitmiyor. Önemli olan Elizabetyen ruhu yakalamaktır. – Nerede yaşamak isterdiniz?

 – Venedik’te, her zaman son anıma kadar orada yaşamak isterdim. Burada her şey çok karmaşık. Orada daha basit. Çocuklar tatillerinde trene biniyor ve Venedik’e, Madrid’e, Paris’e canları nereye isterse, oraya gidiyor. Her yere çok yakınlar! Biz çok uzağız. Yani yakışık değil!

Bu seçenek yeni-kolonyal güce tabi olmuş olan bir entelijensiya tarafından paylaşılıyor. Bu elit kesit, baskıcı ülkelerin ideolojilerini küçük burjuva entelektüelleri için İspanyolcaya aktarıyor. Melez, şahsiyetsiz bir elit. Her zaman apolitizm ya da nesnellik farksızlık ya da bilgiye dayanıyor.

11. MODELLER-YABANCILAŞMA

” BİZİM İÇİN IRKÇI BİR HÜMANİZDEN DAHA MANTIKLISI YOK.
AVRUPALILAR KÖLE VE CANAVARLAR YARATARAK İNSAN OLDULAR.”
J.P. Sartre
“YOLDAŞLAR!
DEVLETLER, KURUMLAR VE TOPLUMLAR YARATARAK AVRUPA’YI ONURLANDIRMAYALIM.
İNSANLIK, BİZDEN, BU KARİKATÜRSÜ VE İĞRENÇ İMİTASYONDAN (Taklit) DAHA FAZLASINI BEKLİYOR.”
Frantz Fanon

Bağımlı ülkenin bir çocuğu, okumayı öğrenir öğrenmez sivilizasyonun tüm modellerinin saldırısına uğrar.

Çocuk, bunları, tek ve evrensel bir değer olarak kabul etmeye zorlanır. Burjuvazi ve emperyalizmin bir sınıf ve sistem olarak kendilerini yaygınlaştırmaları onların baskınlığını destekleyen kültürün de yaygınlaşmasına neden olur. Evrensel kültür mitinin ardında Latin Amerika’da, kolonyal bir sınıf olarak çıkarlarını gizlediler.

Hegel şöyle demişti:
“ÇOCUĞUN OYUNCAĞI İLE YAPABİLECEĞİ EN İYİ ŞEY, ONU KIRMAKTIR.”

Çocukluktan beri inanılmış olan bu değerlerin yıkılması sonucunda yeni-kolonyalizm, varlığını sürdürmek için insanları, aşağılık olduklarına inandırmak zorundadır. Er ya da geç, aşağılık insan büyük harfle yazılan İnsan’ı tanıyacaktır. Ve bu tanışma tüm savunma mekanizmalarının yıkılması demektir. Baskıcı, eğer gerçekten insan olmak istiyorsanız benim gibi olmalısınız, benim dilimi konuşmalısınız kendi özünüzü inkâr etmeli, kendinizi benim içinde yabancılaştırmalısınız der.

Yeni-kolonyal insan, entelektüel, sanatçı sadece metropoller tarafından tanınıyorsa, bir değere sahiptir. Avrupa kültürünün babacılığı kolonyal güçte derin bir şekilde kökleşmiş olan ırkçılığı örtbas etmeye yarar. 17. yüzyıl misyonerleri, Avrupa sanatını kopye etmede yerlilerin olağanüstü yetenekleri olduğunu söylerler. Kopyacı, çevirici, yorumcu en iyisinden bir izleyici. Yeni-kolonyal insan, her zaman için kendi yaratıcı yeteneklerini kullanmamaya yöneltilmektedir. Kendi kültürünü yaratmak için diğer kültürlerin değerlerini almak ve dönüştürmekten uzaklaşmada tüm araştırmaları ve buluşlarından vaz geçiyor.

Sonuç: Kısıtlama, köklerinden uzaklaşma kaçışçılık, kültürel kozmopolitizm sanatçı imitasyonu, ülkeye ihanet.

Evrensel değerlere, evrensel kültüre sahip evrensel insan modeli her zaman tarihsel ve sınıf değerlerine karşı galip gelecektir. “Evrensel seviyede, emperyalizmi ve sınıflı toplumu yok ettiğimizde insanın tam özgürleşmesini evrenselleştirdiğimizde işte o zaman, kültür, insanlığın hizmetinde evrensel bir gerçeğe dönüşecektir.”

İsa, hasta adama dokundu körün ölü gözlerine dokundu ve onun yeniden görmesini sağladı. Sağırın kulaklarına dokundu ve yeniden duymasını sağladı. Ellerini kötürümün üstüne koydu ve onlar ayağa kalktı ve yürüdüler. Ölü canlı oldu. Kudüs’ün güzel insanı ellerindeki çivileri sök güçlü, bağışlayan insanlığın tüm acılarını anlayan Veronicas gibi sen de anlayacaksın!

**

Oradaki beyfendinin parmağında bir yüzük olduğunu görüyorum. Metal bir yüzük. Pekiyi ya kravatı?

 Yeşil. Ona istediğiniz soruyu sorun. Sizi özel olarak dinleyecek. Çünkü, doğal olarak, herkesin içinde sorulamayacak sorular vardır. Madam Diana on soruya bedava olarak yanıt verecek. Şimdi ona bedeva soru sorabilirsiniz. Para, aşk, sağlık ile ilgili sorunu olan herhangi biri  Eğer paranız yoksa, ona sorun. Madam Diana bedava olarak yanıtlayacak.

Size tek gereken inanç ve umut.

Beyfendinin maça 7’yi çektiğini gördüm. Maça 7, iyi olmadığı anlamına geliyor, depresif durumda. Tek yapması gereken, bana bununla ilgili soru sormak. “Soledad! Nihayet Pepito’nun itiraf etmesini sağladım.” “Şimdi polise gidiyorum. Masum olduğumu öğrenecekler.” “Anne! Nihayet şansım döndü!”

PAPAZLAR, FALCILAR, İNANÇ TAZELEYİCİLERİ, AVUKATLAR ASTROLOGLAR, AHLAK PROFESÖRLERİ  SİSTEMLE İNSANLAR ARASINDA GÖREVLERİ KAFA KARIŞIKLIĞI YAYMAK OLAN İNSANLARDAN OLUŞAN BİR AĞ VAR.

YENİ-KOLONYAL ŞİDDET, BU SAYEDE, İNCELTİLMİŞ BİÇİMLER DE ALIR. TANRI, KADER, ALIN YAZISI, ÖLÜMSÜZLÜK YÖNETİCİ SINIF TARAFINDAN YARATILMIŞ DURUMLAR İÇİN SORUMLUDUR.

12. İDEOLOJİK SAVAŞ HALİ

Latin Amerika’da, temel olarak, savaş insanların zihninde sürdürülmektedir. İdeolojik cepheler, konvansiyonel olanlarla yer değiştirir.

Kitle iletişim araçları, konvansiyonel silahların yerini alır.

Yeni-kolonyalizm için, kitle iletişim araçları napalmden daha etkilidir.

Psikologlardan, sosyologlardan motivasyon analizcilerinden oluşan bir ordu sendikaları, politik ve öğrenci organizasyonlarını bölmeye ve ele geçirmeye çalışır.

Millet hareketleri, nefessiz bırakılır ya da kötülenir liderleri lekelenir.

Filmler, dergiler, radyo ve periyodik yayınlar insanları depolitize etmeye şüpheciliği ve kaçışçılığı yaymaya çalışır.

Yerli olan her şeye karşı, önyargılar ve karmaşıklık yaratılır. İnsanlara İngilizce düşünmeleri öğretilir.

TÜM KİTLE İLETİŞİM ARAÇLARI CIA TARAFINDAN KONTROL EDİLİR.
SANSÜR VE İDEOLOJİK BASKI GERÇEKLİKTİR HAKİKİDİR MANTIKTIR İNSANLAR GİBİ KANUNUN KILICINDADIR.
SANATÇI VE ENTELEKTÜELLER, SİSTEME ENTEGRE EDİLİR.
ŞİDDET SUÇ YIKIM BARIŞA DÜZENE NORMALLİĞE DÖNÜŞÜR.

Ben Avrupa formasyonu almış birisiyim.
Evrensel ve sınırsız.
Bizler bir ülkenin değil, dünyanın vatandaşlarıyız.
İnsanlık, barış, aşk.
Maça 7’li iyi değil.
Etik, evet, doğru kelime bu, etik.
Soyut sanat, pop.

CANAVARLIK, GÜZELLİĞİN YERİNE GEÇER.

13. SEÇENEK

Latin Amerikalılar mahkum edilmiş milletlerdir.

Yeni-kolonyalizm, kendi yaşamlarını ya da kendi ölümlerini seçmelerine izin vermez.

Yaşam ve ölüm, her ikisi de, günlük şiddetle karşı karşıyadır.

Bu bizim savaşımız.

Açlıktan, tedavi edilebilir hastalıklardan, prematüre yaşlarda Latin Amerika’da dakikada 4 kişi ölüyor günde 5,500, yılda 2 milyon eder.

Bu bizim savaşımız! 15 yılda, Birinci Dünya Savaşı’ndaki soy kırım rakamına ulaşılacak.

Latin Amerikalılar için geriye sadece tek bir şey kalıyor.

İsyan ederek, kendi yaşamlarını ve ölümlerini seçmek. Özgürleşim mücadelesinde ölenler için ölüm artık bir son değildir.

Özgürleşmenin, zaferin adıdır. Kendi ölümünü seçen insan aynı zamanda kendi yaşamını da seçer.

Yaşar ve kendini özgürleştirir  Bu devrimci harekette, Latin Amerikalılar kendi varlıklarının farkına varırlar.

*****************************************

2. BÖLÜM KIZGIN FIRINLAR SAATİ

27 TEMMUZ 1819 /GENEL EMİRLER

And Dağları’ndaki ordunun yoldaşlarına:
Elimizden geldiğince savaşmak zorundayız.
Paramız olmayabilir, ama et ve tütünümüz olacaktır.
Kıyafetlerimiz eskidiğinde, kadınlarımızın bize diktiği kıyafetleri giyeceğiz ya da atalarımız olan kızıl derililer gibi, çıplak savaşacağız.
Özgür olacağız.
Bundan daha önemli bir şey yok.
Ülke tamamen özgürleşinceye kadar savaşacağımıza yemin edelim ya da cesur adamlar gibi savaşarak ölelim.

**

Yoldaşlar!
Üç Kıtadaki Kardeşlerimiz Devrimci Şiddet, Emperyalist Suçlara Bir Son Verecektir.
Özgürleşme Ya Da Ölüm!
“Emperyalizmin Doğasında, İnsanı Canavara Dönüştürmek Vardır.”
Emperyalizm Milletler Arasıdır Ve Bu Yüzden Milletler Arası Mücadele Gerektirir.
Üçüncü Dünya! Latin Amerika Afrika – Asya
“Millet Haklarını Savunuyor. Ne Wessın Ne Amerikalılar Ne De Ölüm Bizi Durdurabilir.”
Emperyalizm İle “Bir Arada Yaşamak” Onun Barbarlığını Legalleştirir.
Birlik!
Saldırıya Uğramış Milletle Aktif Dayanışma! “
Birden Fazla Vietnam Yaratmak, Görev Budur. İki  Ve Daha Çok.
” Savaşın Köklerinde, Yaşasın Enternasyonalizm! Devrim En Büyük Kültürel Manifestomuzdur.
Baskı Altındaki Ülkelerin Millîliği Baskı Kuranların Millîliğinı Boşa Çıkartır.
Anavatan Ya Da Ölüm! Emperyalizmin Yıkılması İnsanı Özgürleştirecek.
ABD Emperyalizmine Ölüm!
Ya Sosyalist Devrim Ya Da Sahte Devrim.
Yeni İnsan Üçüncü Dünya Ülkelerinin Zaferi Tüm İnsanlık İçin Bir Zaferdir.

Yoldaşlar, bu sadece bir film gösterisi değildir. Bir gösteri hiç değildir. Her şeyden önce, Arjantin ve Latin Amerika’nın özgürleşmesi için bir eylemdir. Anti-emperyalist birliğin eylemidir. Bu mücadeleye katılmak isteyen herkes için yer vardır. Burası izleyiciler ya da düşmanın suç ortakları için bir yer değildir. Bu filmin belgelemeye ve açıklamaya çalıştığı sürecin yazarları ve aktörleri için bir yerdir. Bu film, farklı isteklerin araştırıldığı diyaloğun başlangıcıdır. Dikkatinize sunduğumuz, film gösteriminden sonra tartışacağımız açık bir rapordur. En önemlisi bu birlik alanını yaratmak özgürleşme için diyaloğu başlatmaktır. Bizim görüşlerimiz, sizinkiler kadar değerlidir ve bu eyleme özgürleşme sürecini zenginleştirecek görüş ve deneyiminizi ekleyebilirsiniz. Bitirmek için, konuşmacı yoldaşımız söze başlayacak. Güncel koşullara göre, bu eylemin doğasını güncelleştirecektir. Sizden istediğimiz, birleşik iradenin ilk eylemi olarak şiddetli bir biçimde emperyalizm ve kolonyalizme karşı savaşan tüm insanlar ve silahlı birlikler için saygıda bulunmaktır. Politize olmak demek, ruhu açmak, uyandırmak ve doğurmaktır. Cesaire’in dediği gibi, ruhları yaratmaktır. Birim ve komite toplantıları dinsel eylemlerdir. Bunlar duymak ve konuşmak isteyen insanlar için ayrıcalıklı fırsatlardır.

“Genel kurtuluş mücadelesinde, eğer herkes riske atılmak zorundaysa saf eller, izleyiciler ya da masumlar olmaz. Hepimiz ülkemizin bataklıklarında beyinlerimizin boş alanlarında ellerimizi kirletiriz. Her izleyici ya da bir korkak ya da haindir.” Frantz Fanon.

PERONİZM GÜNLÜKLERİ

1945-1955 Birçok Latin Amerika ülkesinin tarihinde, millî ve millet hareketleri ilk görülenler oldu. Bunlar, yeni-kolonyal derebeyliklerin yıkılması için ilk formülleri barındırır.

17 EKİM

17 Ekim 1045’de Arjantin milleti, ilk defa olmak üzere millî politika sahnesine çıktı. Ebedi mülksüzler, marjinalleşmişler tarihimizde büyük aktörlere dönüştü. 17 Ekim, günümüzdeki sürecin Arjantin’in özgürleşmesinin başlangıcı oldu. Binlerce işçi kendiliğinden bir şekilde, çelik ve taş şehrine saldırdı. Yasak çeşmelere ayaklarını daldırdılar sivil uşaklar ve koloni yöneticilerinin korkulu bakışları altında. Kendiliğinden, Buenos Aires’in sokaklarını işgal eden “gömleksizler” San Martin’i And Dağları’nda izleyen Varela ya da El Chacho ile birlikte giden “Montoneras”ların çocuklarından başkaları değildi. Millet o günü, liderlerinin özgürlük günü olarak kabul etti. Ekim’in 17’si Perón’un doğum günü oldu. Perón, bağımsızlıklarını kazanmak isteyen milletin millî sözcüsü oldu. Evita, en alttaki ve en çok sömürülen tabakaların bayrağı oldu. Çalışan millet, ana vatanın alçak gönüllü insanlarıdır.

Perón, kurtuluş ve çalışan kitleler için adalet bayrağını yükseltirken onlar burada duruyor ve tüm ülkede onu izliyorlar. Onu, iç ve dış hainlerin baskılarına karşı durabilmek için izliyorlar. Çünkü milletimin bilmesini istiyorum ki hepimiz Perón için ölmeye hazırız. Ve hainler bilsinler ki Perón’un 28 Eylül’de yaptığı gibi bizler onlara selam durmayacağız. Adaleti kendi ellerimize alırken öleceğiz. Düşman gizlenmiş hiç bir zaman affetmez. Ve ülkeyi birkaç dolara satmak için bekleyenler de onlar da gizlenmişler uygun anı bekliyorlar. Ama biz milletimiz ve biliyorum ki, eğer millet açık gözlü davranırsa bizler yenilmeyiz çünkü bizler ana vatanın kendisiyiz.

Peronizm kötü şöhretli bir çağa son vermek üzere iş başına geldi. Bu çağ, 1930’da Irigoyen’i deviren oligarşik askeri dikatatörlük ile başlar. Millî yozlaşma ve aş ocakları aşağılık dolandırıcılar ve komitenin idamları çağı. Arjantin politikalarının, İngiliz elçiliği ve ordu arasında yönetildiği bir dönem. Millî zenginlikler, utanmazca el değiştirdi.

ENTELEKTÜELİZM, “SÖZDE-SOL”  VE PERONİZM

1945’de dünya nasıldı?

 Emperyalistler arasındaki savaş bitmek üzereydi. Dünyanın yeni bölüşümü başlamıştı. Çin Devrimi varlığını sürdüremedi aynı şekilde millet demokrasileri de var olamadı. Arap ülkeleri özgürleşemediler. Hindistan henüz bir cumhuriyet olmamıştı. Asya ve Afrika’nın büyük bir kısmında kolonyalizm iş başındaydı. Marksizm adına Sovyet ve ABD ordularının birlikte hareket ederek, tüm insanları özgürleştireceği fikri savunuluyordu. Üçüncü Dünya, henüz aktif bir proje olmaktan uzaktı.

O zamanlar, Peronizmin yükselişinin anlamı neydi?

 Peronizm önde bulunan ve ülkemiz için yeni bir gerçekti. Arjantinli entelektüeller “Montoneras” ve Irigoyenism’de olduğu gibi yine yönlerini şaşıracaktı. “Justicialist”devrim, onların ön yargılarını sınamak üzereydi. Karşılarında, açık bir liderlik yoktu bir grup askerden oluşuyordu. Kızıl bayraklar değil mavi ve beyaz Arjantin bayrakları sallanıyordu. Avrupalı devrim modellerine bağlı olan bir entelektüel sınıf nasıl endişelenmesindi?

 1945’de, entelektüeller millî gereksinimlere karşılık veremediler. O günlerde, üniversite federasyonu Roosevelt’in ölümüne yas tuttu ve Borges müttefikleri övdü. Birileri ya müttefiklerin yanında, ya da Nazi’ydi ama Arjantinli değildi. “Millî” olan herhangi bir şey alarm ve şüphecilik demekti. Entelektüeller ve yeni-kolonyal düşüncelerden etkilenmiş olan orta sınıflar Peronizmde sadece Nazi-faşist-falanjist komplo gördü. Komünist Parti liderleri onu “sınıfsız”ların, fahişe ve serseriler topluluğu olarak gördü. Demokratik Birlik Cephesi altında anti-millî gruplarla birleştiler. “Demokratik Birlik’in oluşumuna tanıklık etmeye gidiyoruz. Şimdi, Komünist Parti lideri Rodolfo Guioldi konuşacak.”

“Millet, Demokratik Birlik’e oy verecek, çünkü öncelikle bu birlik, anayasal bir normalizasyon ve Arjantin için demokratik bir barış süreci demektir. İkinci olarak, birliğin programı, milletin ilerlemesini ve milletin refahını garanti ediyor. Bu birliğe oy veren millet, Arjantin Cumhuriyeti’ndeki Nazi-faşist ekseni yenecektir.”

“İlerici Demokratik Parti’den Dr. Díaz Arana:”

“İlerici demokratik Parti uzun zamandır demokratik güçlerin birleşmesini ortak eylemle ilerlemeyi anayasal normalleşmeyi ve tam demokratik dikatatörlüğün yıkamayacağı bir rejimi savundu.”

Yazı yazabilenlerin söyleyecek bir şeyi yoktu. ABD elçisi Braden’in tezahürati altında kol kola yürüdüler. Okur-yazar olmayanlar ise eylemle, Millî Özgürleşme‘yi savundular. Eski bir şarkı olan “evet ayakkabılara, kitaplara değil” yabancıların etkisindeki entelektüellere karşı milletin haklı bir yanıtı oldu. Hareket gittikçe güçleniyordu ama Millî Devrimci entelektüelizm eksikti. Bağımlı entelektüelizm, Arjantin’de hem solda hem de sağda görülüyordu.

Sosyalist parti, Avrupa sosyal demokrasilerinin liberal modelleri ile uyumluydu.
Komünist Parti, sağlıksız milletler arası talimatları izliyordu.
“Millet Cepheleri” ise, burjuvazi “merkeziyetçilik” ve Browderizm ile Stanilizmin politik ifadeleriydi.

J. Abelardo Ramos şöyle diyor:

“Stalinizm Latin Amerika’da hiç bir zaman gerçek anlamda millî hareketleri desteklemedi, daha çok anti-millî koalisyonlara destek verdi.
Bu politika yüzünden, 1945’den itibaren Arjantin’de komünizm, Marksizm ve sosyalizm kelimeleri gerçek komünizm, Marksizm ve sosyalizmin suçu olmadan proletarya için ihanet demekti.”

PERONİZM İKTİDARDA

Peronizm, oligarşi ve emperyalizme ülke tarihinde ilk büyük yenilgiyi tattırarak, onlardan iktidarı devraldı. Bir kaç ay içerisinde iyice güçlenen kitle hareketi çok özel millî ve milletler arası koşullardan kaynaklanıyordu.

Endüstriyel gelişmenin yarattığı güçlü işçi sınıfı ve burjuvazi geleneksel partiler tarafından temsil edilmediklerini hissediyordu.

Millî ordu ve bir lider Perón, bu iki yeni gücü bir araya getirdi üstelik Arjantin ekonomisi için olabilecek en iyi zamanda.

Millî Cephe, ordu endüstriyel burjuvazinin bazı sektörleri kilise, iç bölgelerdeki orta sınıflar tarım işçileri ve genç proletaryanın tümü tarafından oluşuyordu. Bu hareketi üç bayrak birleştirdi: Ekonomik bağımsızlık, politik egemenlik ve sosyal adalet.

Peronizm, yarı-koloni çobanlardan bağımsız bir millete geçiş denemesidir. Bu deneme, ekseninde proletaryanın ve 1945 devriminde derin bir anti-emperyalist anlam bulan hareketler tarafından yürütüldü.

Perón bir Marksist olarak değil politika ve bir parti kurmaya zorlanan millî bir politikacı olarak iktidarı aldı. O, kitlelerin gücünün somutlaşmasıydı. Bu kitleler, hala millî bir hareket ve onun liderinden farklı olamayacak kadar olgunlaşmış değildi. Hareketin millî ve milliyetçiliği 1945’de serbest kalan, o zamanın ülkemizde olabilecek en gelişkin özgürleşme süreciydi.

1945-1955: MİLLÎ DEMOKRASİNİN 10 YILI

İlk defa olarak, tüm dış borçlar, ülkeye geri çağrıldı ve emperyalist ülkelerle hiç bir anlaşma imzalanmadı. Dış ticaret merkezileştirildi endüstri korundu. Yüksek maaşlar. İşsizlik yok. Merkez bankası kamulaştırıldı, aynı şekilde demiryolları, gaz ve telefon kamu hizmetleri ve banka kredileri. Kadınlar ilk defa oy kullandı. İşçilerin Birliği ve endüstriyel sendikalar kuruldu. 76,000 kamu işi açıldı. Millî tarihin bir buçuk yüz yılda yaptığı okul sayısından çok daha fazlası 10 yılda kuruldu.

MİLLÎ HAREKETİN ÇELİŞKİLERİ

Millî ve milliyetçi bir hareketin iktidarda olması derin çelişkiler yaratır: Emperyalizm ve oligarşi ile savaşımda bazı dışsal birçok farklı sosyal sınıfların dahil olması dolayısıyla içsel çelişkiler.

 1945’de hareketin gücü olan, birden fazla sınıfa dayanma sonrasında hareketin en güçsüz yanı olacaktı. Endüstriyel burjuvazi uyumluydu ve millî bilinci yoktu. Emperyalizme itaat etmekten çok proletaryanın isteklerinden korkmuştu.

Peronizm iktidarı oligarşiden devralmıştı, fakat içerisinde oligarşik müttefikler vardı. Bu yüzden, oligarşik ekonomik güç aynen devam etti. Eski rejimin kurumları büyük ölçüde değiştirilmemişti.

Düşmanla olan temel çelişkilerini ortadan kaldıramayan bir millî devrim iç çelişkileri tarafından zayıf düşürülür. Politikaları kararsızlaşır. Oligarşiye saldırır fakat, onun dayanaklarını ortadan kaldıramaz. Sosyal devrimi ister ancak millî devrimi tam olarak gerçekleştiremez. Millet demokrasisi ile bürokratik diktatörlük arasında gider gelir.

PERONİST DÖNEMDE KRİZLER

1950’den itibaren Millî Cephe’yi olanaklı kılan koşullar ortadan kalkmıştı. Politik ve sendika liderlikleri açık bir bürokratizm sürecine girmişlerdi. Evita öldükten sonra hareket en savaşçı figürünü kaybetti. Proletarya tek  başına sorunlarla yüzleşmeye istekli değildi. Bir süredir frenlenen sınıf savaşımı hareket içerisinde görünmeye başlamıştı.

1955’de, Millî Cephe, sonunda, tamamen bölündü. Kilise, ordunun bazı kesimleri ve oligarşiye teslim olmuş olan burjuvazinin tümü devrimin düşmanı oldu.Parti bürokratik bir yapıya dönüşmüştü. Devrimci organizasyon ve liderlik eksikliği hareketin en zayıf tarafıydı. Bu olmadan, her kitle örgütlenmesi düşman için kolay bir hedeftir.

16 Haziran 1955

16 Haziran 1955’te bazı donanma birimleri tarafından desteklenen uçaklar hükümet konağına ve şehir merkezine saldırdı. 1945’deki gibi, işçiler aniden fabrikaları terk ettiler ve şehre dağılıp Perón’u desteklediler. Ülke tarihinde ilk defa siviller kitlesel bombalamaların hedefi oluyordu. Ordudan silah istediler, ancak işe yaramadı. Eski silahlar, coplar ve taşlar ile Donanma Bakanı’nı öldürmek istediler ancak makineli tüfeklerle karşılandılar. İşçiler, birkaç saat öncesine kadar orduyla yan yana savaşmıştı. Hareket ilk kanını dökmüştü. Zafer, 300’den fazla sivilin ölümüne mal oldu.

Birkaç gün sonra Perón, düşmandan silah bırakmasını istedi.

” Koşullar ve gerçeklerden dehşete düşmüş olarak iyi niyetle karşılığını görmeyi umarak, elimizi düşmana uzatıyoruz. İyi niyetimizi ve parti içindeki disiplini kanıtlamak için tüm üyelerimizden politik bir ateşkes talep ediyoruz. Bu samimi isteğin sonucunu bekleyeceğiz bu sırada ise sakin bir şekilde duracağız. Geçmişteki sıkıntılarda olduğu gibi atılacak adımlar bellidir: Evden işe ve işten eve gideceğiz. Her zaman tetikte ve gözümüz açık olarak.”

31 Ağustos 1955

 Fakat ikiye bölünmüş bir ülke, ateşkesi kabul etmez. 31 Ağustos’ta Perón istifasını başkanlığa sundu. Millet yeniden sokaklara döküldü ve onu istifasını geri almaya zorladı. Bu arada, oligarşi kendi grevini hazırlamıştı. Solun önemli bölmeleri, Peronizme katıldı ama iş işten geçmişti.Perón, düşmanla anlaşma yapmış en aşağılık bir bürokrasi tarafından izole edilmişti  Ordu onu yalnızlaştırdı. Hükümet  konağının balkonlarından Perón, hareketi oligarşiye karşı savaşmaya çağırdı. Bu, onun millete dönük son söylevi oldu.

Mayo Meydanı, en son ne zaman millet düşmanlarının aşağılık tavırlarına tanıklık etti?

 Sonsuz özgürler, özgürlük, adalet, din peşindeler ama tek istekleri şey 1943 öncesi duruma geri dönmek. Şiddete karşı, daha güçlü bir şiddetle karşı koymalıyız. Her Peronist için doğru eylem ister izole edilmiş, isterse de bir organizasyon içinde olsun şiddet eylemlerine, daha güçlü bir şiddetle karşı durmaktır. Ve bizden birisi ölürse onlardan beşi ölecek. Ya yarattıklarımızı korumak için savaşacağız ya da oligarşi ülkeyi yok edecek. Hepiniz şunu hatırlamalısınız: Şimdi “savaşmak” zamanı ve her yerde savaşacağız! Bitirirken, size hatırlatmak isterim bugün bizim için yeni bir silahlı teyakkuz dönemi başlıyor. Hepimiz milletin savaşının bizim omuzlarımızda olduğunu bilmeliyiz ve her gün her eylemimizle milletin savaşını kazanacak olan iradeyi göstermeliyiz.”

MİLLÎ YENİLGİ

Birkaç gün sonra, ordu, Perón’u iktidardan uzaklaştırdı. Hareketin kalan dayanağı organize işçi sınıfı ve bazı orta sınıf kesimleriydi. Peronizm kavgasız bir şekilde yenildi. İşçileri milis kuvveti kurmaya çağıran Genel Emek Konfederasyonu şimdi barış için anonslar yapıyordu. Peronist yüksek konsey de aynı şekilde davrandı. Bazı işçi mahallerinde meydana gelen direnişler ordu tarafından kolayca bastırıldı. Gri ve boş bir günde önceden millî olan ordu şehri işgal etti.

Peron iktidarı neden bıraktı?
Milletin üçte ikisinin oyunu alan bir hükümet kavgasız-dövüşsüz nasıl alaşağı oldu?
Milletini silahlandırmamak Peron’un hatası mıydı?
Bunu yapabilirdi.
Hareket bir iç savaşa hazır mıydı?
Hangi yönde?
Hangi organizasyonla?

 Gerisi günlüklerden ibaret.

GORİLLER PARTİSİ

Taş ve demir şehri kutlamalara hazırdı. Kırsal kesim, zaferlerini sokaklarda kutladı. Dükkanlar kapandı. Bayrakların asılması kiliselerden istendi. Liberaler Mayo Meydanı’nda Vatikan’ın bayrağını dalgalandırdılar. Yine, Arjantin entelektüelleri, düşmana hizmet ediyorlardı. Arjantin Yazarlar Derneği, Peron’un düşüşünü kutladı.

Üniversite Federasyonu şu açıklamayı yaptı: “Bugünün sevinci ve endişesi sorumluluğumuzun boyutunu bize gösteriyor.”

Sosyalist Partişöyle dedi: Arjantin milletinin gerçekleştirdiği özgürleşme çabalarını selamlıyoruz.”

Komünist Parti‘nin lideri Victorio Codovila  “Bu devrim, faşist diktörlük rejimini yıktığı için olumludur.”dedi.

Daha önce milleti zoolojik topluluk ile kıyaslayan radikal lider Ernesto San Martinoşöyle dedi: “İnanıyorum ki, Parti birlik içinde savaşmalıdır. Radikalizm, bu derin politik, sosyal ve ahlaki krizden sonra ülkenin beklediği tek organik, ciddi ve sorumlu çözüm radikalizmdir.”

ÖZGÜRLEŞENİN ŞİDDETİ

Bu arada, sistem şiddetini planlıyor. Kongre dağıtılacak. Peronizme eziyet edilecek ve onun sembollerinden bahsetmek, onları yayımlamak ya da teşhir etmek yasaklanacak. Milletin hafızasından 10 yıllık tarih parçası silinmeye çalışılacak.

150,000 sendika lideri yasaklanacak. Binlerce kişi tutuklanacak. Bunların birçoğu Patagonya’ya gönderilecek.

Sendikalar, ordu ve sivil komandolar tarafından yok edildi.

4,000 öğretmen ve üniversite çalışanı mahkemeye çıkarılamadan, görevlerinden uzaklaştırılacak.

Raul Previs serbest pazara dayalı bir ekonomik planın temelini oluşturacak. Peron’un uzaklaştırılması sırasında dış borcumuz yoktu.

10 YIL SONRA, DIŞ BORÇ 6,000 MİLYON DOLARA ÇIKACAKTI.
IMF MİLLÎ EKONOMİYE MÜDAHALEYE BAŞLAYACAK.

Ekonomide millîleştirme karşıtı politikalar izlenecek işçilerin, ailenin, yaşlıların, eğitimin ve kültürün haklarını koruyan 1949 anayasası yürürlükten kaldırılacak.
Şiddet çağı başlamak üzereydi.

BİR DİYALOG İÇİN YANSIMALAR

1955 yenilgisi, Arjantin’de millî çok sınıflı bir cephe için girişilen en gelişkin denemenin yenilgiye uğraması demekti. Burjuvazinin özgürleşme sürecini taşıyamaması aşikardı. 1955 yenilgisi bir kez daha, millî özgürleşme savaşımının sınıf mücadelesinden ayrılamayacağını göstermiş oldu. Eğer ortada bir sosyal devrim yok ise millî bir devrimin kazanılamayacağını gösterdi. Geçmişe dönüp, eleştirel sonuçlar çıkarmak günümüzdeki mücadeleyi güçlendirmek için gereklidir. Sadece savaşın içindekiler kaybedecek ya da kazanacaklar. Millî bir hareketin sınırlılıkları, sadece içeriden millî ve sosyal devrim mücadelesi aracılığıyla anlaşılabilir.İktidardayken Peronizm, hatalar yaptığı için suçlanabilir ama bunlar sadece verili bir tarihsel anın sınırlılıkları içerisinde değerlendirilebilir.

Eylül 1955’de Amerikan paralı askerlerinin Guatemala’yı işgal etmeleri ve milletin seçtiği hükümeti devirmeleri üzerinden bir yıl geçmişti. Vargas, emperyalizmi suçlayarak Brezilya’da intihar etti. Bir yıl sonra, Playa Giron’da çıkarmaya başladı. İki yıl sonra, Cezayir’deki savaş herkesi sarstı. Beş yıl sonra Lumumba Afrika’da kıtasal düzeyde bir önem kazandı. Beş yıl sonra Küba’nın Amerika’nın ilk özgür ülkesi oldu. “Justicialist” devrim kıtasal devrimin sadece ek bir ifadesi oldu. Aynı devrimler Meksika, Bolivya, Guatemala’da gerçekleşti ve emperyalizme karşı ilk büyük zafer Küba’da gerçekleşti.

DİRENİŞ

Yoldaşlar bu filmi yaparken, niyetimiz, 1955’den sonra insanlarımızın yürüttükleri mücadeleler hakkında bilgi toplamaktı. Bu bilgilerin sistem tarafından karartıldığını ve resmi arşivlerde kütüphanelerde ve sine-klüplerde yer almayacağını biliyorduk. Fakat milliyetçi örgütlerin kendilerinde, sendikalar hatta politik örgütlerde bile, gerekli bilgilerin olmadığını gördük.

Bu, nasıl olabilirdi?

 Örgütlerden mi kaynaklanıyordu?

 Az sayıdaki millî aydınlar yüzünden miydi?

 Belli ki, evet. Henüz özgür olmayanlar henüz tanımlanmamış bir mücadele hakkında kesinleşmemiş fikirler bilgiler ya da sonuçlar toplayamazlar. Güncel mücadelenin acilliği savaşın önemi konusunda milleti bilinçlendirmez. Tarih, kolektif bilinç altında varolmayı sürdürür. Bu yüzden bizler araştırmamızı bu kolektif hafızaya yönelttik. Bunu, işçilerle, sendikal eylemcilerle politik liderlerle köylülerle, öğrenci ve çalışanlarla konuşurken dikkate alıyoruz. Bu deneyim bize entelektüeller ile milletin arasındaki mesafeyi gösterdi. Birçok yoldaşımız, sistemin misilleme yapmasından korktukları kadar doğal bir güvensizlikten dolayı da bunu açıkça dillendirmiyor. Ülkede millî bir entelektüel temelin olduğunu göstermek zorundaydık. Ayrıca, başkaları da bu doğrultuda ilerliyor. Gizli çalışmak elbette bilgilere ulaşmayı zorlaştırdı. Buna rağmen, burada sizlere unsurları, notları, deneyimleri sunuyoruz ki bunları değerlendirebilesiniz. Bu derlemenin amacı film gösteriminde sonra, bugünkü savaşı en etkili şekilde sürdürmenin yollarına dikkatinizi çekmektir.

KENDİLİĞİNDEN OLUŞ

Peronizm hakkındaki bölümde söylediğimiz gibi Eylül 1955 özgürleşmenin uzun savaşında sadece taktiksel bir yenilgidir. Kendiliğinden bir şekilde, işçi sınıfı yenilmediğini göstermek için sokaklara döküldü. Sevinç gösterisi yaptıklarını düşünenlerin bayrakları parçalandı. Genç insanlar duvarlara tırmanarak balkonlardaki bayrakları kaldırdılar. İnsanlarla dolu kamyonlar geldi. Bazı liderler arabayla geldiler.

“Arkadaşlar, köprünün oraya gitmeyin, orada ordu var” dediler. Ama kimse dinlemedi. Coşku en üst seviyedeydi. Aniden atlar üzerinde insanlar belirdi. Tekstil sendikası üyesi yoldaşımız Eylül 1955’de, oligarşinin iktidarı aldığı aynı gün Buenos Aires’te kendiliğinden meydana gelen gösteri hakkında konuşuyor.  Köprüye doğru ilerledik ve bağırmaya başladık: Mayo Meydanı! Mayo Meydanı!

Sanki 17 Ekim 1945’i yeniden yaşıyorduk. Köprüye ulaştık, ama ordu oradaydı. Askerleri görünce, millet durdu ve ordu ateş açmaya başladı. İnsanlar kaçtılar  Sonra bazıları  “Kuru sıkı atıyorlar. Haydi ilerleyelim. “Hep birlikte bağıralım: Viva Perón!”dedi. Coşku doruk noktasındaydı. Aslında kuru sıkı atmıyorlardı. Gerçek mermi kullanıyorlardı. Duvarda ve asfaltta delikler açılmıştı! Olay ciddileşti  Bazıları düştü  Önümde birisi vardı. Ona ne olduğunu bilmiyorum, ama yere düştü ve bir daha ayağa kalkamadı. Sonra arbede başladı. Yaklaşık bin kişiydik. Coşkumuz doruk noktasındaydı, ama yalnızdı. Çünkü ne yapmak istediğimizi bilmiyorduk. Herkes gösteriyi izledi. Sayıca çoktuk, bir şeyler yapmak istiyorduk. Ama herhangi bir emir almamıştık. Nasıl saldırılacağını bilmiyorduk. Ayrıca, nasıl savaşılacağını da bilmiyorduk. Bize liderlik yapacak kimse yoktu. Her şey kendiliğinden oldu. İnsanlar her tarafa kaçmaya başladı.

- Herhangi bir organizasyon olmadan insanlar kendiliğinden direnişe katıldı.

Peronizm, bu hareketliliğe millî bir uyum, bir görev verdi. Son yıllarda bu kendiliğinden hareket, Arjantin kitlelerinin üstünlüğüne dönüştü. Sistemi düzeltmeye değil, yıkmaya çalışıyordu.

Politik mücadelenin ve sendikaların amacı millet için iktidarı yeniden ele geçirmekti. Eylemler, teorik formülasyonlardan önce gerçekleşti. Saygısızcaydı. Devrimin eski teorisyenleri tarafından görmezden gelindi. Sabit bir ideoloji yerine, bir ideoloji yaratma, araştırma avantajı vardı.

YER ALTI

İki otomobil sendikası lideri olan yoldaş Martiniano Martin’in deneyimi tüm Arjantin işçi sınıfının bir örneği oldu. 1955’den bugüne çok temel değişiklikler oldu. 1955’de kimse iş kanunlarını bilmiyordu. Sendikaya gider, şikayette bulunurdunuz. Eğer bir problem varsa görevliler, “ona hakkını verin” derdi. Sadece bu kadar. Ama 1955’den sonra, istediğimiz gibi bir şikayette bulunabilirdik ama ortada bir heyet yoktu başınıza gelecek olan kovuşturma ve tutuklama olurdu. Birçok yoldaşımız ülkeyi terk etti ve komşu ülkelerde mülteci konumunda. Yoldaşlarımız, sürekli devam eden işkenceden korkmuşlardı. Hatta birbirlerine sır vermekten dahi korkmaya başlamışlardı. Diğeri onu gammazlayabilirdi. Personel müdürü, zulüm demekti. Yani, gece yarısı yatağınızdan alınabilir ve çocuklarınızla birlikte kendinizi sokakta bulabilirdiniz. Sonra gizli bir direniş örgütlemeye başladık. Kahvehanelerde ya da yoldaşların evlerinde buluşmaya başladık. Polis tarafından yakalanma riski her zaman vardı. Sıklıkla, hapisteyken direnişler örgütledik. Yoldaşlarımız tutuklandığında aracılarla eylemlerimize bir şekilde devam ettik. Her türlü şekilde . Birçok yoldaşımız hapiste öldü. Birçoğu polis tarafından dövüldü. Ama iki yıl içinde, Genel Emek Konfederasyonu‘nu yeniden hayata geçirdik. Angel Taborda, sendikacı. Metalurji sektöründe çalışıyordum. Her gün devriyeler gelir ve müdürlere yönetimdeki yoldaşımıza ya da şirketin delegesine ders verirdi. Ve denediler  Onları aldılar, onları cezalandırdılar. Çünkü orada bir Peronist direniş grubu olduğu söylenmiş. Polislerin şey yaptıklarını hatırlıyorum  Orada Evita’nın bir büstü vardı  Direniş, millî mücadelenin yeni bir evresine girdi. Bu evre ilk yer altı hareketi olacaktı. Bu savaşım sırasında, işçi sınıfı, daha önce hiç uygulamadığı bazı direniş biçimleri buldu ya da keşfetti.

1955-1959 GÜNLÜKLERİ

Peronizm, politik sistem için lanetli bir olgudur. Sendikaların desteğiyle son on yılda demokratik-liberal kurumlar için en ciddi kriz kaynağı olacaktı. Dünya çapında, Arjantin işçi sınıfı en büyük politik-sendikal savaşımı veriyor olarak görüldü. 1955 darbesinden sonra ülke işgalci bir ordu tarafından zaptedilmiş gibiydi. Tanklar, askerler, jandarmalar sokakları işgal ediyor, fabrikaları tahliye ediyor sendikalara karşı harekete geçiyor. Yer altında, işçi sınıfı, ilk grevleri organize ediyor. Genel Emek Konfederasyonu, Kasım 1955’de ülke çapında bir greve çağrı yapıyor. Daha sonra, metal işçilerinin grevi, 50 gün sürecek ve 30.000 işçinin işten atılmasıyla ve 2.000 eylemci ve delegenin tutuklanmasıyla sonuçlanacaktı. İşçi sınıfının her harekete geçişi, baskının daha da sıkılaştırılmasına neden oluyordu. Haziran 1956’da, Léon Suarez meydanında yasal olmayan bir şekilde, birçok millî yurtsever öldürüldü. Baskıya rağmen  1957’de, 252 sendikal grev organize edildi. Bunların çoğu millî grevlerdi. 1959’da ise 397 grev yapıldı. Gorilla Devrimi, yeni seçime çağırıyor. Yasaklı Peronistler, oylama kartlarını boş olarak veriyorlar ve oyların çoğunluğunu elde ediyorlar. Sendikalar her mitingde, hareketin temel kaleleri oluyor.

1958’de, Peronistler, Frondizi’nin kazanmasını sağlıyorlar. Aynı yıl, petrol endüstrisi greve gidiyor ve sendika konfederasyonu, Frondizi’nin emperyalistlerle imzaladığı antlaşmaya karşı direniş örgütlüyor. Bundan önce, Genel Emek Konfederasyonu’nun arabuluculuğuyla ortaya çıkan 62 organizasyon Cordoba’daki “Falda” programını onayladı.Bu program yabancı tekellerin tasfiyesini büyük taşınmazların kamulaştırılmasını millî ekonomiye zarar veren antlaşmaların iptal edilmesini temel ekonomik kaynakların millîleştirilmesi işçilerin üretim ve ticareti kontrol etmelerini öneriyordu.

SENDİKALAR

1955’de, Arjantinli sendikalar yarı-kamu kurumlar olmaktan çıktı ve direnişin itici gücüne dönüştürüldü. Bunlar, işçi sınıfının okulu, üniversitesi oldu. Birçok yolda, mücadeleye katıldı ama kendimizi kandırmamalıyız. Peron’un düşüşünden sonra işçi sınıfının partisi kalmamıştı.Bahsettiğim, yasal bir partidir. Sendikalar, sadece sınırlı bir eylemlilik yarattılar. Delegeler, sendika liderleri hareketin yararlanabileceği tek ileri görüşlü entelektüellerdi. Arjantin gibi yeni-kolonyal bir ülkede, son dönemde sendikaların ikili bir işlevi vardı: Örgütlülük ve politik parti.

Victor Guilder,milliyetçi yurtsever:  en az istenenin tüm sistemi sarsmak ve ekonomik, sosyal ve politik dengeyi rahatsız etmek olan bir yerde. Gelişmiş, bağımsız ülkelerden çok farklı. Buralarda, politik savaşımında farklı sektörler bağımsız olarak, kendi talepleriyle ortaya çıkabilir. Bunlar iktidarı elinde bulunduranlarla uyumlu olabilir. Burada durum böyle değil. Tam tersi. Bir çoğu durumumuzu gelişmiş ülkelerdeki ile eşitlemeye çalıştı. Bunu yaparken, işçi hareketinin gerçek hedeflerini gizledi, bizleri bağımsız bir ülkede olduğumuza inandırmaya çalıştı. Aslında bizler az gelişmiş, bağımlı ve sömürge bir ülkedeyiz. Sendikalar kendilerini, işçi sınıfının ekonomik koşulları dolayısıyla imkansız olan bir reformizmle sınırlandırmak istediler. Arjantin’deki sol ve sözde milliyetçi partilerin başarısızlığı sendikaların geniş işçi kesimleriyle dayanışmasını olanaklı kıldı.

Angel Perelman,metal işçileri sendikasının kurucularından. Arjantin sendikal hareketi sadece maaşlar için savaşmaz. Bizler büyük bir millî sosyal devrim hayali kuruyor ve buna inanıyoruz. Bu, işçi sınıfının ve bağımsızlıktan beri uğruna savaştığımız ülkenin hayrınadır. Binlerce yıl önce  Bir piskopos şunu demişti: “Militia est vita hominis super terram” yani, “dünyadaki insanların yaşamı sürekli bir savaş halidir”.

Raimondo Ongaro,Mart 1969’da yeni Genel Emek Konfederasyonu’nun (CGT) genel sekreterliğine getirildi. Sadece sendikaların izleyecekleri yollardan konuşamayız. Çünkü savaşın hareket ettiği, olağanüstü koşullardaki bir devlette yaşıyoruz. Zengin ve özelikli sendikalara sahip olmak için ve belli sektördeki işçilerin doğru yaşam koşullarından yararlandıkları fakir bir ülkede bağımlı bir ülkede insanları fakir olan bir millette medeniyetin yaşam için zorunluluk olarak adlandırdıklarına erişmek için ne yapacağız?

 Bu yüzden, tüm Arjantin’i düşünen sadece sendikanın belli bir alanını kapsamayan, tüm ülkeyi içeren bir sendikal hareket fikrini kalbimizde taşıyoruz. Bunun dışındakiler eskide kaldı. Kendi gelişemeyen bir ülkede hiç kimse kendisini geliştiremez ne bir grup ne de bir insan olarak. Tarih yapmaya hazır olanlarımızda aynı ruh hali var: Yer altındaki mezarlarında yatan insanlar, hükümete karşı geldiklerinde iktidarı karşılarında buldular. Baskının silahları ve yöntemleri modernize oldu. Değerli Arjantinlilerin kanı tüm baskılara karşı dökülmeye hazır durumda.  bize diz çöktüremeyecekler. Bizi vurmak isteyenlerin silahları bizi ıskalayacak, buna inanıyoruz. Çünkü, Arjantinlilerin istediklerine ulaşmak için her zaman savaşmaya gönüllü olacaktır.

GELİŞİM ÇAĞI

1955’de oligarşik hegemonyayı kabul eden aynı orta sınıf 3 yıl sonra Frondizi ile, işçi sınıfını yeni endüstriyel sektörlerde kullanmayı amaçlayan orta yol bir politika denedi. Sadece emperyalizmle ilişkili orta-sınıfın çıkarlarına hizmet eden bir entegrasyona Peronizmin bazı kesimleri sokulmak istendi. Frondizi, burjuva oportünizminin en açık örneği oldu. Naif bir şekilde, gelişim politikası yeni bir sponsör bulmayı umdu: ABD. Aynı, eski oligarşinin İngiltere’yi bulduğu gibi. Bu politikanın sonucu özel girişmciliğin özendirilmesi ve yabancı sermayeye tüm kapıların açılması kamu şirketlerinin özelleştirilmesi küçük ölçekli endüstrinin ortadan kaldırılması IMF’ye itaat ve millete karşı baskı oldu. Yatırımcıların çıkarları ile uyumlu bir sonuç. Milliyetçi direniş varsayımsal Kennedyen gelişme tarafından ön görülmüştü.

Ocak 1959’da, mezbaha işçileri greve gitti ve özel yönetime geçmesini engellemek için mezbahayı işgal etti. Polis güçleri, silahlı araçlarla binaları boşalttı, direnişi kırdı. Altı ay sonra, banka memurları, 60 günlük bir greve başladılar. Çalışanlardan 100’ü, tutuklandı. Öğrenciler de mücadelede yerlerini aldı. O yıl boyunca, 250 öğrenci protestosu oldu.

1959 yılındaki kadar, hiç bir zaman, işçi sınıfı kendi gücüne bu kadar güvenmiyordu. Bu yıl, daha önce olmadığı kadar politik sendikal eylemlerin sınırlılıkları açıkça ortaya çıktı.

1959’da, millet iktidarı savaşı oldukça şiddetlendi. Peronizm, sendikal mücadele ile terörizmi sabotajı ve askeri eylemleri birleştirdi. İlk gerillalar, Uturunco’nun komutasında Tucuman’da eyleme geçti. General Iniguez Rosario’daki isyanı destekledi. Bir tank ve Cordoba’daki Shell şirketine ait bir benzinlik havaya uçuruldu ve 300 milyon litreden fazla benzin yandı. “Plan Canintes”in doğuşunu duyuran polis baskısı vahşi işkencelere ve cinayetlere neden oldu. Sistemin kolluk kuvvetlerine karşı yapılan direniş kaybolmadı.

1959 ile 1964 arasında 1400 civarı terör ve sabotaj eylemi gerçekleştirildi. Peronist terörist taktikleri, iktidarın ele geçirilmesinde başarılı olamadı. Ama 1959 ile 1962 yılları arasında belli millî hareketlerin dahil olduğu Frondizi’nin entegrasyon tuzaklarını engelledi. Betancourt, Haya de la Torre, Figueres ve birçokları gibi Frondizi, Latin Amerikan burjuvazisinin strelliğini ve onların tarihsel olarak ölümünü sembolize eder.

ORTA SINIF VE ENTELEKTÜELLER

Kitle hareketlerinin savaşımı ondan güç almış olan anti-millî cephenin zayıflamasını başlattı. Oligarşi orta sınıf üzerindeki geleneksel etkisini kaybetti. Enetelktüeller arasında Arjantin’i bir millet olarak anlamaya çalışan fikirler gelişti ve gittikçe güçlendi. Arjantin’de, özellikle de sol entelektüellerin rolünü açıklamak bana önemli geliyor.

Franco Moni,yazar ve gazeteci. Bugüne kadar Arjantin’de, sol entelektüeller ciddi bir role sahip değillerdir. Sol ya da devrimci hareket ile uyumlu değillerdi. Onlar, sistemin çok zarif bir gerekçesiydi, sistemin onlara biçtiği kendi rollerini oynuyorlardı. Arjantin milletinin en parlak anlarını neden anlamamışlardı?

 Sol entelijensiya, örneğin Peronist süreç ile neden bağ kurmamıştı?

 Çünkü onlar her zaman eski Avrupa’nın etkisinde kaldılar ellerin pis ya da temizliğine buna göre karar verdiler. İnanıyorum ki, bilinç, saflık, Oedipus kompleksi gibi bu eski sorunu da çözmenin zamanı gelmiştir. Avrupa tarafından yaratılmış bu gölgeyle işlev gördüğü sürece Arjantin solu sistem ve liberal eğitim sistemi tarafından çoğalmak dışında amaçsız olacaktır.

ORDU

1962 eyalet seçimleri, orduyu şaşırtır. Tekstil sendikası genel sekreteri Andres Framiniülkenin en önemli eyaleti olan Buenos Aires valisi seçildi. Ordu müdahele eder ve seçimleri iptal eder Frondizi’yi devirir, millî kongreyi fesheder ve bir asistanı başkan yapar: Guido. Millî hareket, milletin iradesini idame etmeyi beceremez. Hareketin büyük bölümü, tamamen hileli bir seçim oyununa alet olmak dışında bir şey yapamaz. Burjuvazi cephesi, çoktan parçalanmaya başlamıştı. Sadece 1916 ve 1946’da hükümet millet tarafından seçildiğinde askeri darbe ile terse çevrilmişti.

Peronizmin sürekli eylemliliği, iktidarı 1962 yılında kadar zor bir krize sürükler. Hükümetin en büyük derdi hareketi etkisizleştirecek en iyi yolu bulmaktır. 1962’den sonra, sendikalar, yeni bir direniş biçimine başlar: Fabrikaların işgali. Snedikaların konfederasyonu, 1964 yılında eylemleri şiddetlendirir adına “Çelişki Planı” denilen plan devreye girer. Latin Amerika tarihinde ilk defa binden fazla bina aynı anda işgal edilir. Bu işgalde, üç milyondan fazla işçi yer alır.

1964 yılı, aynı zamanda Peron’un geri dönmeye çalıştığı yıldır. Brezilya ordusu, Pentagon’un direktiflerine uyarak, onu sürgünden geri dönmesi için zorlar.

1964 yılında yeni gerilla grupları ortaya çıkar. Ancak, bunlar, eyleme geçmeden katledilir. Bu zamanın en yoğun savaşımları, işçi sınıfının grevleri, işgalleri ve açlık grevleridir.

1965’deki Peronist zafer sistemi sarsar. Başka bir Peronist başarı tehtidine karşı çıkmak için, 1967’de ordu, onların önüne geçmek için hükümetin bir parçası olur. Hükümetin kendisi olur. Komünist ve sosyalit partilerin yapabildiği tek şey demokratik-sivil kurumların sürdürülmesini istemektir.

Peronizmin merkezi umutlarını ordu içindeki sözde millî sektörlere dayar. Ama adına Arjantin devrimi denilen şeyin amaçları çok kısa bir süre sonra ortaya çıkar. Politik partileri yasaklayarak sivil partilerin memnun kaldıkları özgürlüğü sadece sınırlandırmak istemezler bunu Peronist hareketi boğmak için kullanırlar. Üniversitlerin özerkliğini parçalayarak orta sınıfın önemli kısımlarının radikalleşmesini engellemek isterler. Müdahele tehditini sürekli kılarak sendika konfederasyonları karşısında onları sistem ile açık bir işbirliğine itmek ve zaferi yeni-kolonyalizme (Yeni Sömürü Düzeni) vermek isterler.

ÖĞRENCİ HAREKETİ

Yeni reform hareketinin lideri. Son on yılda öğrenci hareketinin en önemli eylemleri nelerdi?

 İlk olarak  Öğrenci hareketinin seferber edilmesini sağlayacak güç kurulabilir. Ayrıca, bu mücadelenin tek bir politik doğrultuya yönlendirildiğini de görmek önemlidir. Liberal amaçlarla gerçeklerin kurduğu 1955 örneğin milliyetçi hareketi boğmak için oligarşi tarafından kandırıldılar. 1958’in büyük grevinde 100.000 öğrenci vardı. O zamanki soru “liberal ya da millî”sorusuydu. Frondizi Arjantin’in zenginliklerini emperyalist Yankilere satıyordu. Yakın zamanlardaki savaşlarda, 1964/65’te öğrenci hareketi yeni bir gerçekliğin farkına vardı. Eski konumundan uzaklaştığını anladı ve o anın en önemli sorusunu sordu: Anti-emperyalizm ya da kolonyal bağımlılık. Octavio Getino, son askeri darbeden sonra öğrenci hareketini nasıl değerlendirdiğini öğrenci olan Julio Barbarao’ya soruyor. Askeri darbe, sağın denediği tüm yollar gibi tarihsel gelişmenin ve son kertede devrimci sürecin yavaşlamasına neden oldu. Bu, biz öğrencileri, içinde yaşadıkları adalarından uzaklaşmaya zorladı. Hıristiyan bir arka plandan gelen çoğumuz için kalıpları kırıyor ve başlangıç noktasına dönüyoruz. Bu durum bizim için önemli ve ilginç görünümlere sahiptir. Tarihin ekseni olarak kabul edilen Marksizmden, ortodoks marksizmden gelen kişiler ile eski değerlere önem verenlerle..  ve peronist devrimci gruplarla işbirliği yapıyoruz. Bu üç akım millî özgürleşme adına millet ile birlikte savaşacak.

Roberto Grabois,öğrenci millî cephesi lideri öğrenci hareketinin güncel politik konumu hakkında konuşuyor. Belki de, öğrenci hareketini karakterize eden şeyin üniversitelerin doğasından geldiğini söyleyebiliriz. Diğer bir deyişle, büyük idealler için mücadeleden gelir. Bunlar öğrenciler için dar, özel bir beklenti yaratan ve millet hareketi ile kıyaslandığında onların hareketi ile birlikte millî bilince yönelen düşüncelerdir. Özgürleşmiş bir ata yurdu, sosyalist bir ata yurdu savaşımı kaçınılmaz olarak bizi Arjantin devriminin temel ekseni olan işçi sınıfı ile kaynaştırıyor. İşçi sınıfını soyut olarak almıyoruz onu savaşları ve duygularıyla anlıyoruz. Bu temel noktadan, millî bilinçlilik süreci Peronizmin anlaşılması, yeniden değerlendirilmesi ve onun Arjantin işçi sınıfı için değeri bizim işimiz, kendi işimiz oluyor. Önemli olan bürokratların Peronizmi değildir. Müzakere eden ve teslim olan değil, kitlelerin Peronizmi anti-emperyalist ve devrimci savaşımı sosyalizme yönlendirecektir. Bu anlamda, Küba devrimi millî ve anti-emperyalist bir devrim olarak büyük bir etkiye sahiptir. Onun dayanağı bizim için, Marksizm-Leninizm’dir. Bu rehber, işçi sınıfımızın tarihle, yaşamla bağını kurmakta ve millî özgürlük, sosyalizmin kuruluşu, milletle birlik doğrultusunda yolu açmaktadır.

FABRİKALARIN İŞGALİ

 Son on yılda direnişin ulaştığı en yüksek nokta ne oldu?

Direniş Lideri İşçi konuşuyor:  Genelleme yaparsak birçok yoldaşımızın bize söylediği millî bilincin gösterimi  Baskılara, işkenceler, sistemin tuzaklarına rağmen direnmeye muktedir olmak  Bir örnek vermek gerekirse bu gösterilerin en önemlisi fabrikaların işgaliydi. Cirillo Ramallo, ilk fabrika işgallerinden olan metalurji fabrikası Siam de Montechingolo’nun işgalini anlatıyor. İşgal, 300 yoldaşımızın işten atılmasıyla sonuçlandı. Fabrikayı savunmak için ne gibi önelmler alındı?

 Alınan tüm önlemler polisin fabrikayı boşaltmayacağı ve aynı zamanda düzensizliği önlemek için fabrikanın normalliğini sağlama üzerineydi. Benzin bidonlarını değişik yerlere dağıttık. Aynı şekilde yangın söndürücüler polisin saldırması sonucunda kullanılacaktı. Fabrikanın savunmasından ben ve komisyondan yoldaşlarım sorumluydu. Kişisel olarak grev gözcülerinin fabrikada ve çevrede dolaşmasını sağladım. Çevredekiler bize hep destek olmuştu. Polisin bizi dışarı çıkaracağından korktuk.

Rudy Taborda dokuma fabrikası “La Barnalesa” işgalini anlatıyor.

Ülkede, bizimki gibi birçok fabrika işgali yaşandı. Tarihsel bir olaydı benzersizdi. Çünkü, ilk defa bir fabrikayı işçiler yönetiyordu. İlk defa olarak kendimizi fabrikanın gerçek sahipleri olarak hissettik. Daha önce 30 yıl boyunca yoldaşlarımız sömürülmüş ve yönetici sınıf tarafından ezilmişti. İkili sorumluluğumuz vardı: Yönetici sınıfa üretimi sürdürebileceğimizi ve aynı zamanda üretimi yönetebileceğimizi göstermekti. Üretimi gerçekleştireceğimizi gösteriyorduk. İki şeyi aynı anda yapmayı başarmak zorundaydık. Bana kalırsa, başardık. Örneğin, stokta bulunan ürünler ile kıyaslandığında 13 günün sonunda bizim ürettiklerimizin kalitesi, kesinlikle mükemmeldi. Bahsedilmesi gereken bir başka nokta da çalışanların katılımıydı. Oy birliğiyle bize katıldılar. Gerçekten sıradışı bir durumdu. İlk defa olmak üzere iki bin işçi işlerinde özerk oldular. İlk defa, onlardan faydalananlara göre onlar kadar, hatta daha değerli, olduklarını keşfettiler. Kendi yeteneklerinin olanaklarının farkına vardılar. İşçiler, o zaman, işgali çok ciddiye aldılar. Daha önceki işgallerde insanlar el radyolarıyla gelirdi işçiler barbeküler organize eder yoldaşlar kart ya da fabrikanın sınırlarındaki sokaklarda futbol oynardı. O sefer, tam tersi, çok farklıydı.

Direniş Lideri İşçi konuşuyor: Gerçek olan, çoğumuzun okuma yazma bilmemesi. Tam bir sefalet içinde büyüdük çocukluktan beri çalışıyoruz okuma yazma oğrenmedik. Ben, bir lokma ekmek için, çok değişik yerlerde çalıştım. Ekmek için dilendiğimi söylemekten utanmıyorum. 17 yaşında, geleceğim için Buenos Aires’e geldim. Tüm bunlar 17 Ekim’den önce oluyor. Sonra General Peron geldi. Taşradan gelen sadece ben değildim. Sosyal yasalar bizi yok sayıyordu. Gerçekte, taşrada, herhangi bir korumadan yararlanamıyorduk. Tam bir sefalet içinde yaşarken diğer Arjantinliler gibi, başkente geldim. Fakat sendikalar henüz yeterince organize değildi ve hala bazı zorluklar vardı. Ama ne olursa olsun, taşrada fakirlik içinde yaşamaktan iyiydi. Bir öğleden sonra, Adalet Bakanı geldi. Onu kapıda karşıladık. Fabrikayı boşaltmak zorunda olduğumuzu söyledi. Çünkü özel bir mülkü işgal ediyorduk. Ona şöyle dedim: Sen Adalet Bakanı mısın?

 Ve senin adaletin 300 işçiyi işten çıkarmak mı?

 Bana, Çalışma Bakanı olmadığını ve sorunun sendikal sorun olduğunu söyledi. O zaman, bu fabrikayla hiç işi olmadığını ona söyledim. Fakat, fabrikayı boşaltmak zorunda olduğumuzu tekrarladı. Güç kullanmaya hazır 150 polis bekliyordu. Ona 150 polisin yetmeyeceğini söyledim. Orduyu çağırmalıydı. Tamamen şaşırmıştı. Ve bizi zorla buradan çıkartacak olurlarsa fabrikayı havaya uçuracağımızı söyledim. Ona, bir saldırı için hazır tuttuğumuz benzin bidonlarını gösterdim. Hükümetin temsilcisi olarak polis ve fabrika sahipleri elinin altındaydı. Ben, bir saldırıya karşı koymak için tüm yoldaşlarımın desteğine sahiptim.

İşgaller, işçilerin hafızasından mitlerden, yalanlardan ve baskıdan doğan şiddetli ve sarsıcı eylemlerdir. İşgaller aracılığıyla, işçiler kendi dekolonizasyonlarını hızlandırır kendi işlerinin bilincine varır insanlıklarına yeniden hakim olurlar.

KENDİLİĞİNDENLİĞİN SINIRLARI

Sistemin içinde kalarak, üretim için savaşım hangi noktaya kadar yükseltilebilir?

 Baskın sınıflar iktidarın tüm güçlerini kontrol eder.Kendiliğinden oluşan direniş bugün kritik bir noktaya ulaşmıştır. Eğer, düne kadar, sendikalar, direnişin ekseni idiylerse de bugün politik etkinliklerini yitirmiş durumdalar. Devrimci mücadelenin bir enstrümanı olarak olanaklarının sınırlarına ulaştılar. Kendiliğindenlik Arjantin kitlelerin büyük erdemidir. Fakat bu aynı zamanda onların sınırını teşkil eder. Arjantin işçi sınıfının en hatırlı günleri kendiliğindenlikten kaynaklanır. Ama aynı zamanda en büyük yenilgileri de bundan kaynaklıdır.

17 Eylül 1955 tarihinde direnişin şiddeti ve kahramanlığı düşmanı yenmek için yeterli değildi. Kendiliğindelik ve kitlelerin girişimi iktidarın ele geçirilmesini hedeflemiyorsa her şey kavgaya, direnmeye, kişisel müdafaaya indirgenir. Bu durumda, inisiyatif düşmana geçer.

BUGÜNKÜ SAVAŞ

Eğer savaş, kısmi çarpışmaların toplamıysa bazılarını kaybettik, fakat bilinç yaratmak açısından birçoklarını da kazandık. Emperyalizmin de deneyimleri vardır. Küba devriminden bu yana, devrimle savaşmanın daha doğru yollarını öğrendi. Üstelik, devrimcilerin öğrenmediklerini öğrendi. Bu bir “miguelito“dur. Uzunluğu yaklaşık bir inç olan demir bir çubuk. Uçları keskinleştirilir ve bu şekilde bükülür. Böylece devrilmeden duran bir taban yaratılır. Daha önce, bir santimetre kalınlığında daha büyük bir model yapacaktık. O zamanlar o tip malzemeyi bulamadık. Şimdi bunları bulabildiğimiz çubuklardan yapıyoruz. Kesiyorum ve keskinleştiriyorum. Biliyorum ki bunlardan insanlar yararlanabilir. Nerede?

 Sokaklarda. Elimizden geldiğince bunları çöp yığınlarında, su birikintilerinde saklıyoruz. Motorlar, bunları görmeden geçiyor ve tekerlekleri patlıyor. Bunları özellikle grevlerde kullanıyoruz. Şafak zamanı ayrılıp bunları yerleştiriyoruz. 1963 ile 1966 arasında, Pentagon Panama’daki merkezinde 19.000 Latin Amerikalı askere özel eğitim verdi. Kıtanın orduları, işgalci kuvvetler gibi davranıyor ve duruma kolayca uyum sağlayabiliyorlar. Bunlar Perulu “avcı komando”lar. Bolivyalı “komandolar”, Arjantin jandarmaları

ODECA, Amerikan savunma Konsülü askeri birlikler  tümüPentagon tarafından yönetiliyor. Latin Amerika soykırıma bağlı sessiz bir gerginlik tırmanışının tiyatro alanı sanki.

Direnişçi bir kadın anlatıyor: 5 Kasım’da, Peron’un düşüşünden sonra bir gösteri hatırlıyorum. Bir yoldaşımla, polisin insafsız bir şiddet uyguladığı Avellaneda’daki Plaza Alsina’ya gitmek zorundaydık. Kalabılığı dağıtmak için atlılar kullanıyorlardı. Bir bankta bir yoldaşımız oturuyordu. Polis arkadan geldi ve onu yere savurdu ve neredeyse atıyla üzerinden geçecekti. Öyle bir öfke duydum ki eskiden aklımda kalmış bir numarayı hatırladım. Dükkana gittim ve bir paket kara biber aldım. Rüzgarın yönüne göre kara biberi havaya boşalttım. Atlar, biberi soluduklarında hapşırmaya ve şaha kalkmaya başladılar. Bu, polisi daha da kızdırdı. Atlar için üzgündük, ama, kardeşlerimize yaptıklarını görünce aynı şeyi polisler için hissetmedik. Kara biber etkilidir! İşe yarayacağını biliyorduk. Daha önce taşrada denemiştik! Ama polis güçlerini durdurabilir mi?

 Bu, biraz daha zor! İyi eğitilmiş, modern teçhizatlı ve paralı askerlerden oluşan bir orduya karşı sendikalar günümüzde ne yapabilir?

 Bu ordu gerçekten yenilmez mi?

 Cezayir Küba, Vietnam tersini kanıtladı. Kendilerini özgürleştirmeye kararlı insanlar yenilmezdir. Bu ordulara karşı zafer sadece milletin iradesi ile mümkündür. İktidar, özellikle silahlara sahip olanlar ya da onu elde etmek isteyenler tarafından ele geçirilir. Silahların dili, günümüzde en etkili politik dildir.Bu yüzden insanlara bu dili öğretmek gerekli midir?

 Bu, uzun ve acılı bir savaş mı demek?

 Özgürleşme için başka seçenekler var mı?

 TARTIŞMAYA GİRİŞ

Yoldaşlar üzerine konuştuğumuz bu konular güncel millî durumdan ve direniş yılları boyunca biriktirilen deneyimlerden ortaya çıkıyor. Gerçeklere dikkat çekelim. Askeri hükümet 1966’dan beri yerinde Tucuman’daki şeker fabrikalarını kapatan liman işçileri gibi farklı sendikaların direnişini kırıyor. Enerji kaynaklarını başkalarına tahsis ederek, millete hiç bir hak tanımadılar ve karşılarında, onları engelleyebilecek bir muhalefet görmediler. Bu birinci belirtidir. Aynı zamanda, belli işçi sınıfı eğilimleri kendi köklerinden uzaklaşmaya bürokratik ve düşman tarafından kafası karışıklaştırılmış dolayısıyla ona yakınlaşan bir yapıya gitmektedir. Bu eğilimler daha önce de vardı ama bu derece sinsi bir yolda ilerlemiyorlardı. Bu da bir başka belirtidir. Bu tartışmaya katkı yapan düşünce ve yansımalar film çekme sürecinde yaşanan deneyimlere dayanmaktadır.

Rudy Taborda, en aktif yoldaşlarıyla birlikte geçenlerde işten çıkartıldı.

Cirillo Ramallo da işten çıkartıldı ve çalıştığı fabrika kapandı.

Angel Taborda tutuklandı ve sendika ilişkisi dolayısıyla işten çıkartıldı.

Martiniano Martin araba fabrikasındaki komitede artık bulunmuyor. Patronlar onu kara listeye aldılar ve artık iş bulamıyor.

Tucuman’da, sendikanın en savaşçı liderlerinden biriyle konuştuk. Tucuman işçilerinin yürüttüğü mücadele hakkında konuşabilir misin?

 Ben Leandro Foté. San José’deki sendikanın genel sekreteriyim. Söylememe izin verin, hapisten çıkalı sadece dört saat oldu. Şeker işçilerinin mücadelesini örgütlemekten tutuklandım. Ama bunun bir önemi yok. Önemli olan Tucuman’da değerli savaş deneyimimiz var. Fabrikaları işgal ettik sokaklarda savaştık kurbanlar verdik. Yakın zamanda Bella Vista’da bir yoldaşımızı kaybettik.

Bu savaşlar bizi bir çözüme ulaştırdı mı?

 Yoldaş, bu savaşlar bir sonuç vermedi. Şeker işçilerine de vermedi. Bu yüzden işçilerin savaşımının farklı olması gerektiğini düşünüyorum. Sadece maaş artışı için değil aynı zamanda hükümet ve baskıya karşı da savaşmalıyız. İşçiler, milliyetçi bir hükümete sahip olmaları gerektiğini anlamak zorunda. Ülkenin ve işçilerin geleceği işçi sınıfı için, bu tek çıkar yoldur. Şimdi, yoldaş, bugün Tucuman işçilerinin durumu felaket. Kapatılan fabrikalar yüzünden 24.000 işsiz var. Diğer eyaletlere göç durumunda diğer yerlerdeki işsizlik de artacak geçen yıl Tucuman’da olduğu gibi. Direniş ve kendini savunma doruk noktasına ulaştığında insanlarda bitkinlik ve yorgunluk yaratıyor. Savunmanın her noktası, düşman tarafından adresleniyor, izole ediliyor ve bertaraf ediliyor. Ama milletin hafızası deneyimleri özümsüyor.

Bir gün  “Baba, Tanrı nerede?” diye sordum.
Babam ciddileşti ama yanıt vermedi.
Babam madende öldü. Galerinin en altında.
Madenin rengi kan rengi.
Patronun altınının biriktiği yer.
Bir gün  “Kardeşim, Tanrı hakkında ne biliyorsun?” diye sordum.
Kardeşim gözlerini yere dikti ama yanıt vermedi.
Kardeşim, çiçeklerin açmadığı  dağda yaşıyor.
Ter, sıtma, yılanlar. Kerestecinin hayatı bu.
Ve hiç kimse ona Tanrı’yı bilip bilmediğini ya da bulup bulmadığını sormuyor.
Bir başka önemli kişi ben, sokaklarda şarkı söylüyorum.
Ve hapisteyken benden daha iyi şarkı söyleyen insanları dinliyorum.
Yoksullar Tanrı’nın umrunda mı?
Belki evet, belki de hayır.
Bildiğim Tanrı’nın patronların masasında oturduğudur.
Eğer bu dünyada Tanrı’dan daha önemli bir şey varsa o da, başkalarının daha iyi yaşaması için kimsenin kan dökmek zorunda kalmamasıdır
.

Ben, Andina Lizarraga Peronist Tucuman Gençliği’nin şefiyim.“Tucuman milletinin 1955’den sonraki deneyimleri değersiz olmasına rağmen seferberlik, sokak savaşları, fabrika işgalleri ve baskıya karşı savaşlar tarihsel ilerleme için inanıyorum ki bugün çok uygun değiller ve bunları tekrar etmek çok büyük bir hata olurdu. İnsanlar bu savaşları artık istemiyor. Başka bir tür eylem istiyorlar. Politik iktidarın ele geçirilmesi için sadece silahlı mücadeleyle mümkün olan bir eylem istiyorlar. Ama, silahlı mücadele Arjantin milletinin bugüne kadar yapageldiği gibi kendini feda eden ve hayatlarını riske atan devrimci bir örgüt olmaksızın mümkün değil. Bürokratların devri geçti. Bu tarz bir devrimci örgütün oluşumuna katkıda bulunmak sadece bizlere bağlı. Aksi halde zamanımızı boşa geçirmiş olacağız.”

Ülkenin büyük çoğunluğunu dolaştık ve bir çok eyalette benzer bir durum gördük. Tucuman gibi güney illerinde durum daha da dramatik. Ama, işçi sınıfı kendini yenilmiş olarak görünüyor. Zaman içerisinde birçok değişik mücadele yöntemi denendi ama gerçek şu ki, işçi sınıfını zafere ulaştıracak olan hiç bir örgüt hiç bir yön ufukta gözükmüyor. Bu arada dinamik bir bekleme süreci yaşıyoruz. Araştırmalar devam ediyor.

Yoldaşlar  Şimdi önemli olan bunlardan çıkaracağınız sonuçlardır. Bu öykünün gerçek aktörleri ve kahramanları olarak. Burada aktardığımız deneyim ve çıkarımlarımız, belli bir dereceye kadar değerlidir. Bunların özgürleşme mücadelesinde günümüzde ve gelecek ne kadar kullanışlı olacaklarına bağlı olarak değerlidir. Temsil ettiğiniz özgürleşimde önemli olan bu sonuçları izleyecek eylemlerdir. Burada, gerçeklere dayalı bir anlaşma gösterildi. İşte bu yüzden filmimizin bu bölümü burada bitiyor.

******************

3. BÖLÜM: ŞİDDET VE ÖZGÜRLEŞME

BU ÖZGÜRLEŞME SAVAŞI SIRASINDA DOĞACAK OLAN YENİ İNSANA HAZIRLANDI

“İNSAN ÖLÜMÜNDEN DOĞAR VE HAYATINI YAŞAMAK İÇİN,
ONU RİSKE ATACAK KADAR YAŞAMI SEVMEYE BAŞLAR.”

Che

“ŞİDDETİN İZLERİ İYİ NİYETLE SİLİNMEZ.
SADECE ŞİDDET ONLARI YOK EDER.”
J.P. Sartre
ANNE: “Annesinin gözlerini kapatan bir oğul düşlüyorum.
İSYANCI: “Oğlumun gözlerini bir başka güneş altında açmaya karar verdim.”

Aimé Césaire

BİR ŞİDDET TARİHİ

Patagonya Katliamı

Köylü ve İşçi olan bir Arjantinli anlatıyor: Benim kelimelerimi, ifadelerimi bağışlayacaksın çünkü hiç üniversiteye gitmedim. Ama sana çok önemli bir şeyler söylemek zorundayım çektiğim acılar hakkında.

Patagonya’daki ilk ayaklanmaya şahit oldum. Maaşlarımızın artmasını istiyorduk. O zamanlar, ülkenin güneyinden sorumlu olan İngilizler ayaklanmayı bastırmak için destek güç istediler. Müklere zarar veren Şilili ve Arjantinli haydutlar olduğumuzu inandırdırlar. Ordunun başına Albay Varela’yı gönderdiler. Silahlarımızı teslim etmek zorunda kaldık. Siperler kazmamıza izin verdiler ve geldiklerinde ateş etmeye başladılar, binlerce köylüyü işçiyi, babayı, gerçek Arjantinlileri öldürdüler. Patagonya’da yaşananlar işte buydu.

Köylülerin Katliamı

Chaco ayaklanması 1920’de oldu. Korkunç, dramatik  Polislerin kurşunlarından kaçan kucaklarında çocuklarıyla anneler gördüm. Villa Guillermina, Villa Angela isyan etti. O zamanlar ne yaptıklarını tanımlayacak kelime bulamıyorum!

İşçilerin Ezilmesi

“Trajik Hafta” gerçekten kahramanca bir andı. İnsanlar, işçiler barikatların arkasındaydı ayrıca kadın ve gençler de  Polisle savaşıyorlardı. Askeri bir alayı ele geçirmişlerdi ve polis karakolunu  Hatta tek bir tüfeğe dokunmamış itfaiyecileri.

Yurtseverler Savaşının Öyküsü

Yoldaşlar  Size söyleyeceğim yurtsever bir işçi olarak, sendikadaki savaşımının bir özetidir. Şimdi sizden öğreneceğim. Ve coşku ile devam etmenizi isterim. Çünkü kapitalizmin çöküşüne birkaç yıl kaldı.

SAVAŞÇILARIN MEKTUPLARI

Bu filmin çekimi sırasında birçok yoldaşa şiddet ve özgürleşme üzerine ne düşündüklerini sorduk. Ve işte ilk yanıt:

YASALLIĞIN TUZAĞI

Yoldaş Y.M:Bana, iktidarı yeniden ele geçirmek için neyin eksik olduğunu sordun. Bilmiyorum. Ama sahip olduğumuz şeyi biliyorum: Saflık.

 1956’nın başında kıyıdaki evinde Suarez’i aramaya gittiğimizi hatırlıyorum ölü olan bir bölgeyi yeniden canlandırmaya çalışıyorduk. Suarez’in güçsüzlüğünü ve korkusunu nasıl gizlemeye çalıştığını hatırlıyorum. Suarez’i suçladık, ama tamamen onun suçu değildi. 10 yıl boyunca, onun arkasında hükümeti destekledik. Ve aniden kendisini elinde hiç bir şey olmadan buluverdi. Uzlaşma için eğitilmişti savaşmak için değil. Onun yapabileceklerinden daha fazlasını ondan nasıl isteyebilirdik?

 Geçmişte kaç adet savaşta bulunduk?

 Bu filmde anlattığınız öykü yaklaşık bir fikir verebilir. Her bir hareketlenmenin ardından, Peron’un geri geleceğini ve yeniden iktidarı alacağına inandık. Bugün, bu sorunun yanıtını düşünürken Suarez’in görüntüsü birçoğumuza yansıyor. Yeni bir saflık düşüncem vardı milletin iradesinin yeni bir 17 Ekim yaratılmasında yeterli olduğunu düşünüyordum. Aynı saflık hepimizin inanmasına ve yasal yolu düşünmesine neden oldu. Yasal yolu kabul ediyor muyuz?

 Bu, yasallaşmış şiddeti kabul ettiğimiz anlamına mı geliyor?

 Bu, arkasında hapsedildiğimiz kölelik ve millî küçük düşürme sosyal barış değil mi?

 Suarez anlamıştı. kendi ve milletin yasallığının yenilgiye uğratıldığını ve bu yüzden savaştan çekildi. Yasallığı bir soyutlama ve mit olarak görmeyi sürdürdük. En iyi işçilerdik ve yoldaşlarımızı bu ruh doğrultusunda eğittik. Her yenilgiye, gerçek bir devrimci politika olmayan bir savaşla yanıt verdik. Fakat etkileri geçici oldu. Güçsüzlüklerini ve korkularını gizleyen dünün Suarez’leri bugün büyük sayılarla geri dönüyor. 10 yıl önce olduğu gibi, değişim gereksinimini hissedebilirsin. Görevi bizi yok etmek olan düşmanla nasıl diyalog başlatabilirsin?

 Onun mantığı, yolları bizi niye ilgilendirsin eğer sadece onu daha iyi tanımak ve niyetlerini yok etmek onu yok etmek demekse?

 Bize doğrudan kölelik getiren bir yasayı bizler, millet, işçiler, Peronistler kabul etmeye hazır mıyız?

 Bizler, San Martin, Quiroga, Penalozza ve Varela ile savaşmış onların soyundan gelenler olarak hafızalarımızdan onları silmeyeceğiz bu kadar çok fedakârlık yapanların emirlerinden çıkmayacağız. Yoldaşınız, Y.M.

CEZASIZ KALMA

Millet politik iktidardan dışlandığında yeni-kolonyalizmin cinayetleri sadece cezasız kalıyor
çünkü yasa koyucu onlar.
Sistem, şiddetin tek sahibi ve mutlak uygulayıcısı oluyor.
Şiddet, sokakları işgal ediyor, evlere ve insanların aklına yerleşiyor.
Ve eğer insan direnirse, zarar görecek ya da öldürülecek.
Eğer teslim olursa, artık insan olmaktan çıkacak.
Sistem’in şiddeti sindirme ve terörize etmek için kullanılıyor.
İnsanı, pasifize ediyor o insan artık tarih yapamaz.
Onu tarihten acı çeken bir nesneye dönüştürmeye çalışıyor.
Sistem’in şiddeti baskı değil ondan korkudur.
Her insanın takip edilme, marjinalleşme korkususu ona yeniden insanlığını kazandıracak eylemlerde korkma.

“Devrimci şiddet tarafından yenilgiyi uğratılana kadar reaksiyoner şiddet olacaktır. Ya imtiyazlıların diktatörlüğü ya da millî özgürleşme.”

 J.W. Cooke

16 HAZİRAN 1956 KATLİAMI

Ulusal-katolik eğilimli bir askeri kesim “goriller devrimi”ne karşı isyan ediyor. Baskı araçları, kargaşalıktan beslenerek, isyancıları bekliyor ve onları yeniyor. O gece, Leon Suarez’de birçok mahkumu vurdular, suçlu ya da değil. Yoldaş Troxler onlardan biri.

Ben Julio Troxler.10 Haziran şafak vakti buraya vurulmak üzere getirilenlerden biriyim. Şanslıydım bir kamyon kazası imdadıma yetişti ve gecenin karanlığında, zarar görmeden kaldım. Bu deneyim hakkında ne düşüyorsun?

 Neyin olacağını kimse bilemezdi. Bizi hapse götürdüklerini düşündük çünkü Mayo Meydanı’n yürümek istemiştik. Amacımız Peron’u ve devrimin zaferini desteklemekti. En kötüsünü düşündük. Birkaç gün hapse tıkılacağımızı  Ama buraya geldiğimizde ve bizleri kamyondan dışarı çıkardıklarında ışıkları arkamıza çevirdiklerinde işlerin kötüye gideceğini anlamaya başladım. Ve aniden, kazayla aynı anda ilk ateş açıldı. Yani  hayatta kalma isteği  ve kaos beş yoldaşımızın ölümüne ve birisinin yaralanmasına ve birçoğumuzun kaçmasına neden oldu. Hiç kolay değildi. Bu katliamdan sonra ne yaptın?

 Burada bekledim, yakın bir yerde kamyon ve onu izleyen araç gidene kadar. Oraya geri döndüm ve insanların hayatta olup olmadığına, yaralılara bakmaya gittim. Hepsi ölmüştü, katledilmişlerdi. Polis onları yolda bırakmıştı. Carlos Lizazo ve diğer üçü kurşunlarla dolu dört ceset Alman Kulübü’ne giden yol üzerindeydi. Katliamdan sonra hapse girdin mi?

 Kasım 1957’de hapisteydim çünkü birisi beni ihbar etmişti. San Martin sorgu yerine beni götürdüler. Ve orada  Lanus sorgusunda olduğu gibi, burada da işkence gördüm. İşkencelere adalet üyeleri Hakim Biglione ve Suarez gibi, askerler Genel Sekreter San Emeterio ve birçok polis katılıyordu. Sana nasıl işkence yaptılar?

 Üzerimi soyduktan sonra gözlerim kapalıydı, işkencecileri göremedim masanın üzerine yatırıp el ve ayak bileklerimden bağladılar. Sonra elektrik şokları başladı  Cinsel organlarımızla kendilerini meşgul ediyorlardı. Benimki sonunda kana bulanmıştı ağzım da kanla dolmuştu. Elbette bunlar anlatmak pek eğlenceli değil ama yaşamak daha da kötü. Benim için önemli olan anlaşılmaktır. Sıradan bir vatandaştım bir ideali ve anayasayı savunuyordum böyle bir muameleye maruz kaldım. Troxler, eklemek istediğin başka bir şey var mı?

 Elbette, katliamlara ve işkencelere rağmen bizler, Peronistler sonuna kadar savaşacağız. Bu şekilde, Latin Amerikalı Asyalı ve Afrikalı dostalarımızla dayanışıyoruz. Asya ve Afikalılar emperyazlimden özgürleşmede sonuç almaya başladılar. Ve biz de azimle devam edersek, başaracağız. Bunun için, Asya ve Afrikalıların yaptıklarına bakıp onları başarılı bir şekilde uygulamalıyız. Vietnam örneğin, az sayıdaki insanın dünyanın en güçlü ordusuna karşı savaşması  Başaracağımızı biliyoruz çocuklarımıza daha iyi bir dünya bırakacağız.

ENTELEKTÜELİN GÖREVİ

Yoldaşınız, A.M diyor ki:

 Arkadaşlar  İçimizde pinekleyen sömürgeleşmiş insanı öldürmeden devrim başlamayacak. Her şeyden önce bizimle başlayacak. Risk almadıkça tanımlanmayacak, kelimeler ve fikirler yetmez eylemler gereklidir. Greve giden ve işlerini ve yaşamlarını riske atan işçiler Kariyerlerini tehlikeye atan öğrenciler. İşkence gören yurtseverler. Ve belirsiz bir dayanışmadan daha önemli olan birçok örnek dayanışmadan genel olarak anlaşılan acınacak bir iyilikseverlik ki alanı değil daha çok vereni tatmin eder. Guevara, “Sadece saldırının zaferini istememeliyiz daha çok onu ölüm ve zaferde kendi kaderiyle birleştirmeliyiz.” demişti. Latin Amerika’da, pasifliğe ve masumiyete yer yok. Millî entelektüeller olarak görevimiz büyük şehirdeki entelektüellerden daha farklıdır. Millî özgürleşme gibi daha  önemli bir mesele çözüm beklerken kendimizi evrensel kültüre adayamayız Özgürleşme meselesine bağlı olmayan sistemi eleştirmekten uzak her şeyi başkalarına bırakın. Rejim, ona karşı doğrudan savaşmayanları suçlarında içerir. Bu kıtayı, ülkeyi, Latin Amerika’yı özgürleştirmek için çalışmalıyız. Ya bizdensiniz ya da düşmanın tarafında. Ortası yok. Yoldaşınız, A.M.

Eğer günlük şiddet yetmediyse sistem, kendi barışını, düzenini, normlarını korumak için daha açık ve affedilmez biçimler arar.

KURBANLAR

Özgürleşme savaşında milletimiz birçok şehit verdi. Son yıllarda yüzlerce yurtsever öldürüldü. 16 Haziran 1955’in kurbanları  1956 katliamlarının kurbanları  Salta savaşçıları  Kitlesel protestolara katılanlar  Bazıları habersiz bir şekilde gömüldü diğerleri, millet tarafından bayraklaştırıldı. Bazı isimler  Musy, Retamar, Mendoza  Isla de Molina, Santiago Pontillon  Felipe Vallesse  Bu şiddetin sembolleridir.

“Bizler, herkesten çok, bu gayri insanileştirme sürecini anlamak zorundayız. Herkesten fazla, insanlığımızı yeniden kazanmada bedelleri bilmek zorundayız.”

S. Carmichael

 İSİMSİZ ŞEHİTLER

16 Haziran 1955’de gorillerin uçakları Buenos Aires sokaklarını terörize ediyor.
Kişisel düzeyde işkenceler ya da kitlesel ölümler günlük şiddetin doğal sonuçları.
Bu şiddeti reddetmiyorlar, tam tersine onaylıyorlar.
Bu şiddet en açık halinde.
Sistem, gücünü sadece şiddetle sürdürüyor 

Fanon, “Tecavüz etme, yıkma, öldürme gereksinimi olmadan ”  yeni-kolonyalizmi anlamak imkansızdır.” demişti.

Fakat, Sistem’in şiddeti aynı zamanda onun kendi kendini yok etmesidir. İnsanları insanllıktan çıkarmak için, önce kendisinin insanlıktan çıkması gerek. Aşırı şiddet kullanarak eziyet edilecek ilk şey Sistem olacaktır.

“Şiddet kullanma hakkı, sadece kendilerini özgürleştirmek isteyen milletindir. Bu şiddet, milletin ellerinde, şiddet değil, adalettir.”
 Perón.

EYLEM VE DEVRİM

 “Kendinizi savaşa hazırlayın  Silahınızı hazırlayın  Savaş için bedeninizi hazırlayın.” Uruguay hareketi Tupamaro üyesi bir yoldaş bir belgeselde şöyle diyor: Devrimci eylemin kendisi kendini silahlandırma eylemi burjuvaziye karşı eylemi kabul etmek bilinçlilik, örgütlülük ve devrimci koşullar gerektirir. Küba gibi ülkelerde, sosyalist devrimin. prensipleri bulunmakta ve tartışmaya mahal vermeden onaylanmaktadır. İsyan etme yolunu ve uygulamayı göstermek az zaman alır. Silahlı mücadele, kitle hareketliliğini ivmelendirir.Küba ve Çin’de, kitle partisi savaş sırasında ortaya çıkmıştır. Birçok Vietnam yaratmak! Eski bir Perulu metal işçisi emperyalistlerden kurtulmak Che’nin dediği gibi, onların kolonyal bölgelerine saldırmak ve onları silahlı güçlerini dağıtmaya zorlamaktır, demişti. “İki, üç Vietnam yaratmak” emri bugün insanlığın son umudunu özetlemektedir. Pentagon ve onun uşakları ciddi bir çelişki ile karşı karşı kalacaklar: Ya izleyip, Latin Amerika devrimine müdahale etmeyecekler ya da askeri güçlerle müdahale edecekler Küba’da, Dominik Cumhuriyeti’nde olduğu gibi. Kolonyal savaş için hazırlanmak ve birleşmek zorundayız. Venezüela’nın, Kolombiya’nın, Guatemala’nın gerillaları işçilerin hareketliliği, köylüler ve öğrenciler bu kıtada görülecek olan büyük destanın başlangıcıdır. Che’nin dediği gibi, Latin Amerika yeni çağın Vietnam’ı olacaktır.

BARIŞ İÇİNDE BİR ARADA YAŞAMAK?

 Devrimci Peronist Cephe, Vietnam milletiyle dayanışma içerisinde olduğunu gösterir ve deklare eder: Barış içerisinde bir arada yaşama bir ayfondur. Böylece emperyalizm cezasını çekmeden isanları sömürür. Ölümcül saldırganlığa sahip Yanki sisteminin tekeli ile bir arada barış içinde yaşamak mümkün değildir. Çünkü onun en büyük karakteristiği, savaş ve cinayeti desteklemektir. Az gelişmişliği, yoksulluğu ve sömürüyü sonlandırmak isteyen Üçüncü Dünya’nın milletleri olan bizler için tek yol devrimci savaştır. Emperyalistlere karşı ölümüne savaş ve dünyadaki sonsuz barış için. Fakat düşmanın birçok cinayet sahnesinden kaçtığının altını çizmek zorundayız. Sadece kazanan tarafta olduğu için değil tam tersine, milliyetçi hareketlere karşı kaybettiği için.

Domuzlar Körfezi’nde yenildiler ve Vietnam’da da yenilecekler.

Amerikan ordusunun en elit sınıfı olan 500.000 denizci eğer az sayıdaki kahraman Vietnam milletini yenemiyorsa o zaman dünyanın üçte ikisine 700 milyon Çinli’ye Kübalılara, Korelilere, Latin Amerikalılara, sosyalist ülkelere Afrikalılara, Araplara, Afro- Amerikalılara ve gelişmiş ülkelerin ilerici güçlerine karşı kaç milyon askere ihtiyaç duyacak?

Emperyalizmin hiç şansı yok. Ellerinde sadece nükleer şantaj kaldı. Mao’nun dediği gibi, “Kağıttan kaplan.”

MİLİTAN ENTERNASYONALİZM

Fidel Castroaçıkça söylemişti:

“Bu neslin bu savaşı değil bir sonrakini kazanacağı teorisi yenilgici, insanlık dışı ve korkakça bir teoridir.”

Marksist-Leninist ve enternasyonel ilke baskı gören ülkenin son yurttaşına kadar değil sosyalist kampın son yurttaşına kadar savaşmamızı ister. Latin Amerika milletinin yurtsever dayanışması Bolivar devriminde, San Martin ve Sucre destanlarında gösterildi.”

ÖZGÜRLEŞME İÇİN HİPOTEZ

Son olarak, her ülkenin özgürleşmesi her zaman biricik bir olay, bir buluştur. Küba, belki de bizim için, Arjantin ve Latin Amerikalılar için en iyi örnektir. Küba devrimi, eğer onun devrimci liderleri elit kesmi milletin tarihinde taraf tutarsa milletin kendisini özgürleştirebileceğini bize gösterdi. Küba, Vietnam ve üçüncü dünyanın diğer milletleri sosyal devrimin eşlik etmediği hiçbir millî devrimin mümkün olamayacağını gösterdi. Diğer bir deyimle, bugün, hiç olmadığı kadar ilk bağımsızlığın millîliği ikincinin sosyalizmini entegre eder ve enternayonalizm arayışı emperyalizmin toptan yıkılmasını olanaklı kılar.

GÜNÜMÜZDE ARJANTİN

Bu yorumların yazarları olarak filmin ilk bölümünde gösterdiklerimizi yineliyoruz. Arjantin ve bu kıtanın birçok ülkesi kendisini sözde-normallik ve sözde-barış ardına gizlemiş bir savaş içerisinde yaşıyor. Öyle bir savaş ki, kendisini günlük şiddetle açığa vurmaktadır.Latin Amerika’da her bir dakikada dört kişi ölmektedir. Bu, yılda iki milyon eder. Önemli olan bu savaş halinin farkına varmak ve devrimci enerji ve eylemle tüm hipotezleri denemektir.

Kısaca: Kendi devrimimizi icat etmek.

Bu araştırmanın kahramanları hepimiziz. Ama herşeyden çok sizsiniz. Bu görüntüleri tartışma olanağınız var ayrıca günlük eylemleriniz aracılığıyla henüz çözülmemiş bu sorunu geliştirmenin tek yoludur.Film ve içeriği, şiddet ve özgürleşme için diğer yorumlar, tanıklıklar ve mektuplar için açık bırakılmıştır.

Bu film köylülerin, işçilerin, öğrencilerin, aydınların ve devrimcilerin katkılarıyla gerçekleştirilmiştir. Katkıda bulunanların tümüne teşekkürlerimizi sunuyoruz.

********************

Ezilmişin ve sömürülenin yanında olmakla beraber, aynı zamanda doğruyu bulmak çok zor olduğu görünüyor.

THE SHOCK DOCTRİNE (2009) Felaket / Vandal Kapitalizm


 Yönetmen: Mat Whitecross, Michael Winterbottom  

Senaryo: Naomi Klein  

Ülke: İngiltere

Tür: Belgesel

Vizyon Tarihi: 09 Şubat 2009 (Almanya)

Süre: 79 dakika

Dil: İngilizce

Oyuncular Ewen Cameron, Janine Huard , Naomi Klein, Franklin D. Roosevelt, Milton Friedman

Çeviri: Deniz KOCATÜRK ve Murat KOCAMAN

Özet

ŞOK DOKTRİNİ Naomi Klein’in kitabından uyarlanmıştır.

Yazarın tanımı şöyle:
ŞOK DOKTRİNİ:
Felaketlerden planlı bir şekilde yararlanarak bunlarla kombine edilmiş ekonomik fırsatların kullanımına felaket kapitalizmi diyor.

Sosyalist sistemin çökmesinden sonra neo-liberalizmin argümanı, serbest pazar ekonomisinin ancak özgür ortamlarda kurulup, yeşerebildiği, bu bağlamda da, demokrasinin daha fazla ülkeye götürülmesi gerektiği üzerinde temellendi. Ancak sorun bunun nasıl başarılacağıydı. Diğer bir deyişle, ABD ‘nin güdümünde “demokrasi”lerin nasıl kurulacağıydı.

Bu amaçla, demokrasinin ihraç edilmesi gereken ‘aday’ ülkeler sıralandı. 2001’den sonra bu ülkelerin bir kısmı “şeytan ekseni” altında gösterilirken, diğerleri, “kifayetsiz” ülkeler listesine layık görüldü. Sonuç olarak, bu ülkeler başta olmak üzere, dünya, liberal ekonomiyi temel alarak özgürleştirilmeliydi, neo-con’ların teorisyenlerine göre.

Kapitalizmin, böyle bir ekonomik projeye uygun, toplumsal yapılanma ve ruh halini tetikleyecek politik olayları, eğer kendiliğinden ortaya çıkmazsa bizzat yaratmaya çalıştığı yeni bir olgu değil. Yine de, ister doğal, ister toplumsal felaket olsun tüm ülkeyi kapsayan ‘şok anları’nın bu tür fundamental dönüşümleri hızlandırdığı bir gerçek. Naomi Klein, “Şok Doktrini: Felaket Kapitalizminin Yükselişi”adlı son kitabında işte bu ‘şok anları’nı, bunları hazırlayan etmenleri ve sonrasında hayata geçirilen sistemi ayrıntılı bir şekilde analiz ediyor.

Anti-global hareketin ‘Das Kapital’i olan görülen “No Logo”nun (2000) yazarı, gazeteci ve aktivist Klein “Şok Doktrini” kitabında, ABD emperyalizminin, bir avuç küresel şirketin (corporate) çıkarı için doğal felaketler, savaşlar ve her türlü ulusal krizi, söz konusu ülkenin doğal kaynakları ve kamu kuruluşlarını özelleştirerek serbest pazar ekonomisini dayatmak için nasıl kullandığını yüzlerce belge ve örnekle ortaya koyuyor.

Bu stratejinin kökünü ise, Chicago Üniversitesi’ni bu konudaki görüşleri ve yetiştirdiği öğrencileriyle “Chicago Okulu”na dönüştüren Milton Friedman’a dayandırıyor. Prof. Cameron’un geliştirdiği psikiyatride tedavi amaçlı kullanılan şok terapi’nin nasıl tutukluların sorgulamalarında kullanıldığından başlayarak, elli yıl önce Chicago Üniversitesinin iktisat bölümünün Milton Friedmanın yönetiminde ekonomiye uyarlanışını ve günümüze kadar uzanan hikâyesini Naomi Klein’nin üniversitelerde verdiği seminerlerden kesitler, CIA tarafından işkence görmüş biriyle yaptığı röportaj ve CIA belgeleriyle birleştirerek yorumluyor.

Friedmanın ve Chicago Okulu iktisadının görüşleri doğrultusunda, ekonomik politikalar, şok ve dehşet salan savaşlar ile 1950lerde CIAin finanse ettiği üstü örtülü elektroşok ve duyusal yoksunlaştırma deneyleri arasında doğrudan bir bağ vardır ve bu bağ günümüzde Guantanamo Körfezindeki hukukdışı hapishanelere kadar devam ettirilmiştir.

Şilideki 1973 Pinochet darbesinden Brezilya’ya, Uruguay’dan Arjantin’e ve 1989’da Çin’de Tiananmen Meydanı katliamına kadar dünyanın manzarasını değiştiren olaylarda şok doktrini yönteminin nasıl uygulandığını ve büyük şirketlerin çıkarlarını kollayan yeni kapitalizm modelinin dünya halkları adına nasıl bir yıkım ve yoksulluğa yol açtığını takip ederek arşiv görüntüleri eşliğinde sunmaktadır.

Belgesel Metni

Bir şok devleti Bu, kötü bir şey olduğunda bize ne olacağıyla ilgili değil. Bu, hikâyemizi bitirdiğimiz zaman bize ne olacağıyla ilgili Geçmişimizi kaybettiğimizde, şaşırmış hâle geldiğimizde. Odaklanmamızı sağlayan, uyaran, ve şoktan çıkmamızı sağlayan Geçmişimizdir Kriz dönemleri, şuan içerisinde bulunduğumuz kriz gibi geçmişimiz hakkında düşünmek için çok iyi bir zaman. sürekliliği düşünmek için, köklerimizi düşünmek için. Kendimizi insanlığın uzun mücadele hikâyesine yerleştirmek için çok iyi bir zaman.

Dr. Donald Hebb: Hikâyemiz 1 Haziran 1951’de başIıyor. BatıIı haber alma ajanslarının temsilcileri gizlice Montreal’s Ritz-Carlton’daki otelde akademisyenlerle bir araya geldi. Toplantı, askeri finansman ile desteklenen McGill Üniversitesi’ndeki duygusal yoksunluk çalışmalarını araştırmak için yapıImıştı. Duygusal yoksunluk, aşırı monotonluğu üretmenin bir yoludur. Kritik kapasite kaybının ana nedenlerindendir düşünceler daha az belirginleşir ve denekler, hayal edememekten bile şikâyetçidirler. Hayalleri olmayan üniversite öğrencileriniz varsa, kötü bir yoldasınızdır.

Fiziksel rahatsızlık ve ağrıların bile yoksunluk koşullarından daha katlanılabilir olduğu üzerinde çalışmalar yaparken ilk kez düşünmeye başlamıştım.

Hebb araştırmayı durdurmaya karar verdi. Kısır bir silahın, acımasız bir potansiyel silah olabileceğini önerdiğim zaman hiç bir fikrim yoktu. Ancak, McGill’deki deneyler devam etti hem de Dr. Ewan Cameron gibi iddialı bir psikiyatrın elinde. Cameron, bizim yaptıklarımızdan daha fazlasını yaptı. Biz çalışmaları, deneği istediğimiz zaman eskiye döndürebileceğimiz anlayış ile yapmıştık ve bazılarında da başarılı olduk. Cameron’ın hastaları o kadar şanslı değillerdi. Çalıştığı Allan Memorial Enstitüsü ürkütücü bir hapishaneye benzemeye başlamıştı. Cameron, psikiyatri hastaları üzerinde tuhaf deneyler icra ediyordu. Cameron, hastalarının hafızalarını silerek tekrar yazılabilir boş yazı tahtası yapmak istedi.

Janine Huard dört çocuğa sahip bir anneydi doğum sonrası depresyon yaşıyordu.

Janine Huard: “Yarın bir şok tedavisine alınacaksın. ” dendiğin zaman titremeye başlıyordum. Öyle korkmuştum ki, çok titriyordum. Başka bir odada uyandım kafam çok karmaşık ve üzgündüm daha sonra da beni çok üzgün hâle getirmişti. Etrafta dolaşan zombi gibi oluyorsunuz.

Cameron, şok terapisi ve uyku terapisini bir araya getirdi. Ve arka arkaya tekrarlanan kaset kayıtları. Diyor ki: “Janine, Janine sorumluluklarından uzaklaşıyorsun. ” “Sen çocuklarını ve kocanı korumak istemiyorsun. “ Hep aynı şey. Kulağa sorgu ediliyormuşsunuz gibi geliyor.

Evet, sogulama, ama hangi amaçla?

 Bu, CIA’in Camero’nun araştırmasını pratiğe dökmesinden çok önceydi. KUBARK olarak bilinen “karşı sorgulama klavuzunda” bu teknikler yer almaktadır. Bunlar kılavuzda yer alan sözlerdir: Bu el kitabındaki temel bir hipotezi tekniklerin bir kişilik regresyonu üretme yöntemleri üzerine kuruludur. Bazı olumsuz şeyler arasında son derece kısa bir zaman aralığı vardır. Psikolojik şok ve felç gibi. Deneyimli sorgulayıcılar görünür gerçeğin farkındadırlar. Ve “kaynağın” telkine ne zaman açık olduklarını bilirler. “Kaynağın” şoka gireceği anı anlarlar.

**

Bir Diğer Dr. Shock Aynı zamanda, Dr. Ewen Cameron’un gerçekleştirdiği deneylerinden ayrı bir başka şok türü çok uzakta değildi. Milton Friedman Chicago Üniversitesi’nde ekonomi dersleri veriyordu. Friedman, ekonomik şok terapisinin, toplumun yeniden düzenlenmiş kapitalizmin en saf hâlini kabul ettireceğine inanıyordu.

Ekim 2008’de 1929’daki krizden beri görülmüş en büyük finansal krizin ortasında Naomi Klein, Milton Friedman hakkında konuşmak için Chicago Üniversitesi’ne gitti.

Naomi Klein: Milton Friedman 90 yaşına geldiğinde Bush, Beyaz Saray’da onun adına doğum günü partisi düzenledi. O gün Geoerge Bush dahil herkes konuşma yaptı. Ama Donald Rumsfeld tarafından yapıIan konuşma gerçekten etkileyiciydi. Rumsfeld’in konuşmasındaki benim en sevdiğim alıntı şu: “Milton, fikirlerin sonuçları olduğu gerçeğiyle şekillenmiş bir kişidir. “Benim burada tartışmak istediğim şey Wall Street’te gördüğümüz ekonomik kaos ve Main Street’te, ve Washington’da tabii ki, pek çok faktörün meyvesidir, ama bunların arasında Milton Friedman’ın fikirleri de vardır.

**

Wall Street’te yaşanan 1929’daki çöküş, 1930’daki Büyük Buhran’a yol açtı. Friedman’ın tezi, Roosevelt’in bir konuşmayla duyurduğu “Yeni Anlaşma”ya muhalefet oldu. Bizim en büyük birincil görevimiz, insanları işe yerleştirmek. Akıllıca ve cesurca yüzleştiğimiz zaman aşılamayacak sorun değildir. Bu inancımı savunmam için bana izin verin. Korkmamız gereken tek şey korkunun kendisidir. Ekonomist John Maynard Keynes’in etkisiyle Roosevelt, insanların tekrar iş sahibi olabilmeleri için kamu istihdam politikasını uygulamaya başladı. Bugün yaşadığımız durgunluk hafızanın gerilemesidir. Milyonlarca erkek ve kadına istihdam sağladık ve böylece güven ve umut geri gelecektir. Bu o kadar basit değildi. Buhran, İkinci Dünya Savaşı’nın sonlarına kadar devam etti. Ancak savaştan sonra, Marshall kapsamına giren Keynes modeli Avrupa’da yayılmaya başladı. Onun ilkeleri yaygın bir şekilde kabul edildi. Ancak, Chicago Üniversitesi’nin Ekonomik Bölümü öyle düşünmüyordu.

Naomi Klein: Milton Friedman, üniversiteden, “Yeni Anlaşma”ya karşı bir savaş başlattı. Friedman, Mount Pellerin Society adlı bir grubun üyesiydi. Bu grup Avusturyalı Ekonomist Friederich von Hayektarafından kurulmuştu. Grup, hükümetin hizmet vermeyi ve piyasalara müdahale etmeyi durdurduktan sonra ekonominin kendisini düzelteceğine inanıyordu. 50’li yıllarda çılgın olarak görülüyorlardı Ancak, son 30 yılda ekonomik doktrinleri baskın hâle gelmeye başlamıştı. “Şok Doktrini” adlı tez bu dünya politikaları bize anlatıldığı zaman bir peri masalı olarak anlatıldı. Özgürlükleri ve demokrasileriyle dünyanın ilgisini çekmediler ama şoka, krize ve olağanüstü hâle ihtiyaçları vardı. Milton Friedman, krizin yararlarını anladı. Sadece gerçek ya da algısal kriz, gerçek bir değişimi üretir. Bir kriz oluştuğunda eylemler, etrafa yayılmış düşüncelere bağlıdır.

İIk Test: Şili

Bu okulun ilk projesi olarak da, demokratik bir seçimle başa gelen Salvador Allende’nin ABD destekli askeri bir darbeyle devirilmesinden sonra ülkeye gelen “okul” öğrencilerinin  ülke kaynaklarını özelleştirdiği Şili’yi örnek gösteriyor. Faşist Pinochet’in çok sayıda ekonomi uzmanı Friedman’ın öğrencisi olduğu için ‘Chicago Okulu Devrimi’ olarak adlandırılan Şili darbesinden sonra Friedman’ın oğlanları her türlü kesinti ve pürüzden arınmış, saf bir kapitalizm yaratmak, Friedman’ın ilk defa kullandığı deyimle, “ekonomik şok tedaviyi uygulamak amacıyla Arjantin, Uruguay, Bolivya’ya geçip, devlet ekonomilerini paramparça etme taktiklerini örneklerle irdeliyor.

Friedman’ın öğrencileri büyük bir şok ve krizden yararlanmayı ilk olarak Şili’de öğrendiler. Şili Üniversitesi Genellikle, neoliberalizmin resmi hikâyecileri, resmi gazetecileri Şili’den bahsetmezler. Onlar, Thatcher ve Reagan’ı anlatırlar, bu şekilde daha fazla takdir edilirler. 50’li ve 60’lı yıllarda Şili’nin ileriye dönük kalkınma politikaları bölgedeki bir etkiydi. Hükümet sağlık, eğitim ve endüstriye yatırım yapıyordu. Amerikan şirketleri, çıkarları için endişeleniyordu. Buna karşıIık, ABD Dış İşleri Bakanlığı Şili ve Güney Amerika’nın diğer ülkelerindeki öğrencilere Friedman’ın serbest ekonomi çalışmalarına katıImaları için sponsor oldu. Chicago Üniversitesi, Şili Katolik Üniversitesi ile bir anlaşma yaptı. Bu anlaşma gereği, pek çok öğrenci Chicago Üniversitesi’ne geldi bizim tarafımızdan eğitildiler ve doktora aldılar. Bu öğrencilerin Şili’ye geri döndüğü düşünülmektedir.Santiago’daki Katolik Üniversitesi Ekonomi Bölümü küçük bir Chicago Okulu oldu. Programın sorumlu ekonomisti Arnold Harberger kendisini ciddi bir misyoner olarak nitelendirdi. 1970 yılında, Salvador Allende’nin Halk Birliği hükümeti ekonomideki büyük sektörlerin millileştirilmesi üzerine bir seçim kazandı. Şili’nin telefon şirketinin çoğunluğu Birleşik Devletler şirketi ITT’ye aitti. ITT başkanı Allende’nin başkan seçilmesini engelleme girişimine başladı ve Beyaz Saray başkanı Richard Nixon da onu destekliyordu. Ben orada değildim, ama şimdi bildiğimiz bir gerçeği size söyleyebilirim. Nixon, CIA’e talimat verdi ve Allende’nin başkan seçilmesinin önlenmesini emretti. Aslında, Allende seçildikten hemen sonra benim Şili askeri üzerinde baskı yapmamı sağlamaya çalıştı. CIA’in tüm çabalarına rağmen, Allende, başkan olarak yemini etti. Richard Nixon, ekonomik bir kriz yaratması için CIA’e emir verdi.Bay Nixon, Amerika Birleşik Devetleri ve Şili başkanı değil. Bay Nixon’a karşı aşağılayıcı bir terimim var: Bay Nixon, Şili başkanına ne zaman saygı gösterdi?

 Askeri darbe için hazırlıklar başladı. Kendilerine “Chicago Boys” diyen Şilili’ler 500 sayfalık “Tuğla” adlı bir ekonomi planı hazırladı. Birleşik Devlet fonları ile ekonomiyi istikrarsızlaştırmak için her şeyi yaptılar. Kamyon sürücüleri greve gitti, fabrikalar ve mağazalar durma noktasına geldi. 29 Haziran 1973’te başarısız bir darbe girişimi oldu. 11 Eylül’de, ordunun liderlerinden General Pinochet önderliğinde Başkanlık Sarayı’nda saldırı başaldı. Savaş Şoku Şili, 41 yıl boyunca huzurlu demokrasi kuralı ile yaşıyordu ama artık devrildi. Pinochet ve destekçileri darbeyi bir savaş olarak nitelendirdi. Kesinlikle bir savaş gibi tasarlanmıştı. Bir Şilili şok ve dehşet için öncü oldu. Salvador Allende Sadece, vatansever ve kolcu güçlerin ilhamı ile ülkeyi kaostan çıkarıp Salvador Allende’nin Marksist Hükümeti’ni yıktık. Chicago Boys, TUĞLA adlı ekonomik planı Pinochet’e teslim etti. Daha sonraki günlerde 13 binden fazla aleyhtar tutuklandı ve hapsedildi. Binlerce esir Ulusal Stadyum’da yollandı ve işkence edildi. Şili, dünya çapında ünlü olmaya başlamıştı.

- Kaç kişi var? 10 bin.

**

Kasım başında, 5 bin tutuklu serbest bırakıldı. Geride kalan 900 kişi diğer gözaltı merkezlerine gönderildi. Bir aydan az süre sonra FIFA Şili’ye izin verdi ve Dünya Kupası elemeleri aynı stadyumda yapıldı. Rakipleri Sovyet Rusya’ydı ve orada oynamayı reddettiler. Sonrasında, Şili boş kaleye gol atarak puan aldı ve 1974’teki Dünya Kupası finallerine kadar çıktı.

Ekonomik Şok

Pinochet, şoktaki nüfusa Chicago Boys’un önerdiği politikaları empoze etti. Bu politika, fiyat kontrollerinin kaldırılması, devlet şirketlerinin satılışı, ithalat engellerinin kaldırılması ve devlet harcamalarının kesimleriydi. Sonrasında, Friedman, açıkça Şili deneyimlerinin önemini kabul etti. Komünizm’e karşı yapılan ilk hareketimiz bu olmuştu ve serbest piyasa hareketi tarafından değiştirildi. Bu işe yaramadı. Bir yıl sonra enflasyon yılda %375 oranına çıktı. Dünyanın en yüksek enflasyonuydu. Mart 1957 yılında, Arnold Harbenger ve Milton Friedman Santiago’ya gitti. O, gerçek ekonomik krizde kimsenin kullanmadığı bir ifade kullandı. O, buna “Şok Tedavisi” diyordu. O, salgında acı çeken bir ülkeye yardım edecek bir doktor olduğunu söylüyordu. Ve reçetede sadece o ilaç vardı: Şok tedavisi. Friedman, General Pinochet şok tedavisi fikrini çekici bulduğunu yazdı. Sadece geçici işsizliğin biraz sıkıntıIı olacağını söyledi. Hızla belli oldu ki, Friedman’ın ekonomik politikaları fakirlere kötü sonuçlar doğururken, zenginlerin yararına oluyordu.Ortalama gelire sahip bir ailenin yaşamını sürdürebilmesi için harcamalarının %74’ünü gıdaya yöneltmeleri gerekiyordu. Otobüs ücretleri ve süt gibi öğeler lüks sayılıyordu. Böylece Pinochet daha sonra yakın arkadaş olacağı bir İngiliz bakanının okulda süt dağıtımı hareketinden kurtulmuş oldu. Bu ekonomik politikaları uygulamak için korkulacak bir düşmanın olması gerekiyordu. Bunun Marksizm üzerinde gerçek bir zafer olduğuna inanmıyorum. Marksizm hayalet gibidir onu yakalamak çok zor, hatta imkânsızdır. Friedman ve Harberger özgürlük ve demokrasi ile el ele giden serbest piyasa ekonomilerini savundu. Ama Şili’de bu fikirler, askeri diktatörlük kapsamında uygulandı. Yani, tam tersi geçerliydi. Latin Amerika’da yaşayan insanların çoğu, milyonlarca kişiyi etkileyen ekonomik şoklar ile başka türden bir topluma inananlar üzerinde yaygın hale gelen işkence arasında direkt bir bağlantı olduğuna inanıyor. Onlardan birisi Orlando Letelier idi. Letelier, Washington’da Allende’in büyükelçisiydi. Leteiler, Amerika’ya sürgün edilmeden önce Pinochet’in cezaevlerinin birinde tam bir yıl geçirdi. Bu görüntüler kaynak dosyadandır. Letelier, 1976’da şöyle yazdı: “Ekonomik plan yürürlükte kalmak zorundaydı ve sadece Şilili’ler bağlamında, yüzlerce kişi öldürüldü. Tüm ülke çapında toplama kampları kuruldu ve 3 yıl içerisinde 100 binlerce kişi hapsedildi. “ Bir aydan az bir süre sonra, Letelie, otomobiline konan bir bombayla öldürüldü. Bugün, güçIü bir bomba genellikle sessiz olarak bilinen elçilik yolunda güçIü bir bomba otomobili parçaladı. Şilili Orlando Letelier Salvador Allende’nin Marksist rejiminin son aylarında dışişleri bakanı olmuştu. Pinochet’in gizli polis üyesi Michael Townley bombalamanın arkasındaki isimdi. CIA bilgisi dahilinde Birleşik Devletlere sahte bir pasaport ile girmişti. Şili’nin adalet sistemine güveni var mı?

 Bir vatansever olarak, bir anti-Marksist savaşçı olarak ve bir cunta destekçisi olarak benim tam güvenim var. Onun güvenine rağmen, Townley Birleşik Devlet’lere iade edildi ve Letelier cinayetinin sorumlusu olarak mahkum edildi. Pinochet, Şili’yi 17 yıl boyunca askeri diktatörlük ile yönetti. Ancak, röportajda Harberger ile görüşmeyi reddetti. Uzun bir serbest ekonomi sistemi içerisinde uzun süreli baskıcı bir hükümet olarak kalamazsınız. Orlando Letelier cinayetinin gerçekleştiği yıl Milton Friedman, Nobel Ekonomi Ödülü’ne lâyık görüldü. Sizin neler olduğuna dair çarpık fikirleriniz var. Size bazı gerçekleri söyleyeyim: İlk olarak, Şili’ye gitmeden önce oradaki üniversiteler tarafından iki onursal derece teklif edildi. Onları reddettim, çünkü bu üniversiteler kısmen de olsa, kamu fonları tarafından destekleniyordu. Ben, Şili’deki herhangi bir politik sistemden destek alıyormuşum gibi görünmek istemedim. Ben Şili’nin bir temsilcisi değilim, danışmanı da değilim. Şili hükümetiyle hiçbir bağlantım da yok. Ve şimdi Profesör Milton Friedman 1976, İsveç Nobel Ödül Töreni

“Friedman evine dön!” Bu olay için çok üzgünüm. Daha kötüsü olabilirdi. Devrim Yayılıyor Neden Şok Doktrini üzerine çalışıyorum?

 Bu saf kapitalizmin vahşi geçmişine dair bir hikâye anlatmak için mi?

 Kapitalizm, kontrolsüz bir şekilde dünyaya hakim oldu. Şili, Chicago Okul politikalarını destekleyen Güney Amerika’daki tek ülke değildi. Friedman’ın destekçileri Brezilya’daki önemli bölgelere ve Uruguay hükümetine önemli tavsiyeler veriyordu. Daha sonra, 26 Mart 1976’da Arjantin’deki bir askeri darbe Isabel Perón hükümetini devirmek istiyordu. General Videla önderliğindeki ordu Arjantin’deki üç bölgede kontrolü ele aldı. Chicago Boys, askeri yönetime önemli mesajlar verdi. Büyük bir ekonomik sistem ve sosyal mühendislik için fırsat ele geçirdi. Darbe bir yıl içerisinde, %40’Iık bir ücret düşüşüne sebep oldu. Fabrikalar kapandı ve yoksulluk arttı. Bu ekonomik politikaların kabulü için Şili’deki gibi halkın terörize edilmesi gerekiyordu. Videla, Pinochet’in deneyimlerini öğrendi. O, insanları yok etme taktiğini uyguladı. Kamu ve özel korku arasında bir denge sağlandı. Ortadan kaldırma güpegündüz yapılıyordu ve her zamanki gibi inkâr ediliyordu. Biz, Arjantin toplumunu savunuyoruz Bu oyunun kuralları sıradışıdır. Biz aramadık ve provoke etmedik. Şili ve Arjantin ordusunun kullandığı pek çok teknik Birleşik Devletler’in etkisi altındaki Amerikan Okulları’nda öğreniliyordu. İşkence teknikleri öğretildi. Tecavüz için soyundurma, sivri nesnelerle işkence, el ve ayak kırma, gözleri dışarı çıkarma, dağlama Latin Amerika’da insan haklarını ihlal eden pek çok rejim var. Siyasi cinayetler, işkence, sürgün, yargısız infaz, bunların hepsi o okullarda öğrendiklerin tekniklerden bazılarını içine alıyor. Haklı olabilirsin. Eğer burada uyguladığımız teknikleri kullandığımızı söylersen bunu inkâr edemem. Bilinen bir askeri düşmana yapılan işkence askeri bir avantaj elde etmek için uygulanır. Ben, doğru ve akıllıca olduğunu düşünüyorum. Ama bunların ötesinde, işkence tekniklerinin insanları korkutmak için kullanılması tamamen yanlış. Etik dışı ve ahlâksızlıktır. Ama Arjantin ve Şili’de bu teknikler sadece asker ve teröristler üzerinde kullanıImamıştır. Öğrenci ve sendika üyeleri üzerinde de kullanıIdı. Serbest piyasa ekonomisine muhalifler bu işkence tekniklerine maruz kaldı. 1978 yıIında, Arjantin, Dünya Kupası’na ev sahipliği yaptı. Final maçı, binlerce mahkûmun işkence gördüğü dünyadaki en büyük toplama kampından 2 km ötedeki stadyumda oynandı. “GOL! GOL!” haykırışlarının tutsakların seslerini bastırdığı bir gerçekti. Dünya Kupası’ndaki şimdiye kadar yapılmış en iyi ve olağanüstü bir organizasyon. Binlerce bayrak, .. binlerce kısılmış ses, Açık mavi ve beyaz renginin arkasında 25 milyon Arjantinli var. Futbol ülkemiz için bir mucizedir. ÜIkemiz muhteşem olduğu için başkaları tarafından eleştirilmektedir. Arjantin, terörist rejimi Şili’den bir adım daha öteye götürdü. Kaybolanlar arasında yüzlerce hamile kadın vardı. Kadınların öldürülmeden önce doğum yapmalarına izin verildi. Tüm hamile kadınlara cezaevinde doğum yapmaları için izin verildi. Böylece, onlar öldükten sonra çocukları çalabileceklerdi. Bu 500 çocuk için yapıldı. O 500 çocuktan birisi de benim. Bu çocukların bir çoğu askere bağIı aileler tarafından büyütüldü. Cunta projesinin bir hatırlatıcısı olmak ve ütün bir topluma değişklik yapmak için alıkonmuşlardı. Cunta hâlâ iktidardayken Kaybolanların bir grup anne ve büyükannesi Plaza de Mayo’da protesto yaptı. Kayıp çocukları için dedektifler tuttular. Cunta çökertildikten sonra, bir kısmı bulundu ve ailelerine geri verildi. Bazılarının sadece kalıntıları bulunmuştu. Ama çoğunluk hiçbir şey bulamamıştı. General Videla, cinayet, alıkoyma ve işkenceden suçlu bulundu. Ben bir ifade kullanmak istiyorum, bu benim için değil ama Arjantinliler, “Bir daha asla onurunuz olmayacak!” Videla, ömür boyu hapse mahkûm edildi.

**

Latin Amerika’daki bu ilk deneyler Friedman ve yandaşlarına ciddi bir ideolojik sorun sundu. Friedman’ın söz verdiği bu politikalar elit kesimi daha zengin yapmayacaktı, ama mümkün olduğunca daha özgür toplumlar yaratacaktı. Bu zulme karşı bir savaş oldu. Kapitalizm ve özgürlük el ele ilerledi. Ancak, görüyoruz ki, 70’li yıllarda bu politikayı uygulayan ülkeler askeri diktatörlüklerdi. Nixon, bu askeri diktatörlerin hükümetlerinin serbest piyasa ekonomilerini ciddi anlamda desteklemişti. Ancak, Birleşik Devletler’in iç ekonomi politikalarına geldiğimiz zaman Nixon yeniden seçilme endişesine girdi. Bu çok farklı bir hikâyeydi.

Chicago Okulu ve İngilizce Konuşan Dünya

Friedman’ın Nixon ile dostça bir ilişkisi vardı. Chicago Okul Kolejleri ve öğrencileri çeşitli hükümet çalışmalarına dahil edildi. Donald Rumsfeld onlardan biriydi. Ama 1971 yılında, ekonominin çöküşüyle Nixon, Friedman’ın fikirlerine sırtını döndü. ve ücret-fiyat politikası uygulamaya başladı. Sorumlu olarak Rumsfeld seçildi. Ben, uzun süre ücret ve fiyat politikasına karşı çıktım. İçerdiği devlet müdahalesinin özgür bireyler için sıkıntı yarattığına inanıyorum. Keynesyen politikası başarılı oldu.. ve Nixon elde ettiği bölgesel çoğunluk sayesinde ikinci dönemi kazandı. Bu, Friedman için bir darbe oldu. Daha sonra 1979 yılında, Margaret Thatcher Büyük Britanya başbakanı seçildi. Thatcher’ın akıl hocası ise Friedman’ın eski hocası Friederich von Hayek oldu. Ve bir yıl sonra, Ronald Reagan Birleşik Devletler başkanı seçildi. Şimdi Britanya ve Amerika, Friedman’cılar tarafından yönetiliyordu. Margaret Thatcher’ın programı hükümet harcamalarında kısıtlama, vergi oranlarında indirim, devlet mülkiyetini azaltmak, sanayi veya sanayi düzenlemesi çalışmalarını azaltmak, ve ılımlı, istikrarlı bir para politikasını ve enflasyonu düşürmeyi destekliyordu. Görevindeki ilk 3 yıl içerisinde işsizlik mesajları ekonomide iki katına çıktı ve bu da bir grev dalgasına yol açtı. Thatchers’ın kişisel onay oranları %25’lerde seyrediyordu. İngiltere’nin büyük şehirlerinde ayaklanmalar baş gösterdi. Hatta Margaret Thatcher hayranlarının bile kuşkuları vardı. Thatcher’ın hükümeti ve ekonomik performanslar birbirine girmiştir. Medyanın “U dönüşü” söylemini duymak için nefeslerini tutmuş bekleyenlere söyleyeceğim tek bir şey var:

Sen dönmek istiyorsan dön “Leydi” dönmeyecek.

Friederich von Hayek, Thatcher’ı baskı yaparak Pinochet’in ekonomik şok terapisi politikalarını uygulamasını istedi. Thatcher’ın cevabı şöyle oldu: İngiltere’de demoktratik enstitülerimiz var ve Şili’deli yüksek derecede uzlaşma gerektiren bazı olaylara karşı alınan önlemler kabul edilemez Thatcher’ın derin şöhreti bir kez daha derinlemesine araştırılmış gibi görünüyordu. Diktatörlüklerden ziyade, demokratik ülkelerde uygulanan serbest piyasadaki aşırı tutuculuğunu devam ettirmesi insanların zararına olacaktır ve bunun devam ettirilmesi imkânsızdır. Peki, Thatcher’ı uçurumun kenarından çekip kurtaran neydi?

 Kriz. Kesinlikle. Nihai kriz oldu. Bu bir savaştı. Çok uzun yıllardır biz buradayız. İngiliz toprakları yabancı bir güç tarafından işgal edilmiştir. Hükümet, büyük bir görev kuvvetinin denize açıImasına karar verdi. En kısa sürede tüm hazırlıklar tamamlandıktan sonra yenilmez HMS bu kuvvete öncü olacak. İngiltere’de yaşayan insanların birçoğu Falkland’dan bile habersizdi. Ama Arjantin, güneydoğusunda yüzlerce metre ötedeki Falkland Adaları’nın işgal ettiğinde Thatcher, “Demir Leydi” olduğunu kanıtlamak için şans yakaladı. Savaş 3 ay içerisinde bitti. Askerler İngiltere’ye döndüğü gibi vatansever kutlama dalgaları ülkeyi sardı.Thatcher, büyük bir çoğunluk sayesinde 1983 seçimlerini kazandı. O, şimdi Şili’de tanık olduğu ekonomik şok terapisinin benzerini uygulamaya aldı. İngiltere’deki en güçlü sendika Madem İşçileri Ulusal Birliği oldu. National Carbon, çukurları kapatmaya başladığında, madenciler greve gitti. Londra’nın merkezi, binlerce madenciye ve onların grevlerine destek verenlerle doldu. Bu, 1926’dan bu yana İngiltere’deki en uzun, en acı, ve en pahalı grev oldu. Grev neredeyse 1 yıl sürdü. Thatcher, sendikaları yok etmek için her aracı kullandı. Sonunda, yenilen madenciler oldu. Thatcher, bu zaferi İngiltere’ye Chicago Okulu devrimini getirmek için kullandı. Parlak reklam dizileri özelleştirmenin büyük ölçüde reklamını yaptı. Thatcher, çelik endüstrisini, suyu, elektriği, benzini, telekominikasyonu, havayollarını, ve yağı sattı. Toplu konut satıldı. Konsey hizmetleri azaltıIdı. 1986 yılında, banka ve finans hizmetleri serbest bırakıIdı. Buna Büyük Patlama dendi.Bu gece burada, bunun bir “Büyük Patlama” olduğunu hatırlatmam gereken kimse yok.

1982 Falkland savaşı

Margaret Thatcher İngiltere’de 1982 yılında Falkland savaşını benzer amaçlarla kullandı. Savaş nedeniyle oluşan karışıklık ve milli duyguların uyanması sayesinde grev yapan madencileri büyük bir şiddet kullanarak bastırdı ve batı demokrasisindeki ilk özelleştirme dalgasını(rage) başlattı.

Ve Özelleştirme, kapitalizmin var oluşunun en temel öğelerinden biridir. Bu anlamda yeni değildir. Klein bu kitabında, kapitalizmin bunu başarabilmek için geliştirdiği taktiklerin giderek radikalleşmesine dikkat çekiyor. Kabaca, bu taktikler, sel, su basması, deprem gibi doğal felaketler, savaş, darbe ya da terörist saldırılar arkasından yaşanan ‘kolektif şok’la birlikte halkın şaşırması sonucu, normalde hiç de popüler olmayan, hatta halkın karşı çıtığı ekonomik önlemlerin ve toplumsal yasaların hızlı bir şekilde gündeme getirilip, yürürlüğe konmasını içeriyor.

İngiltere’de Thatcher’dan önce, bir CEO bir işçiden ortalama on kat daha fazla kazanırken 2007 yılına gelindiğinde, 100 katı kazanmaya başladı. Birleşik Devletler’de, Reagan’dan önce CEO’lar ortalama bir işçiden 43 kat daha fazla kazanıyordu. 2005 yılına gelindiğinde, 400 kat daha fazla kazanmaya başladılar.

Friedman, açıkça Chicago Okulu politikalarının dünyada yayılmasında Thatcher ve Reagan’ın önemini kabul etti. Thatcher ve Reagan’ın aynı dönemde göreve başlamaları ekonomik ve parasal politika için farklı bir yaklaşımın dünya çapında genel kabul görmesi için çok önemliydi. Şimdi tarif ediyorum ki, uzun vadede özgürlük ve demokrasi yürüşü için umut planı Marksizm ve Leninizm’i tarihin üzerine bir kül gibi serpecek. Tıpkı diğer zulüm edenlerin özgürlüğü ve demokrasiyi kısıtladığı gibi kısıtlayacak.

1989 Göklerin Barışı Meydanı

1989’da Çin, Göklerin Barışı meydanında kan döküldü ve on binlerce kimse tevkif edildi. Bu şok sayesinde komunist partisinin önünde büyük export bölgeleri kurmak için bir engel kalmadı.

Demir Perde Ötesinde

Her yerde, komünizmin düşüşü hakkında hikâyeler duyuyoruz. Reagan ve Thatcher’ın ülkelerini refah içinde gören eski komünist bloğu insanları serbest piyasa ekonomileri için talepte bulundular. Bu tamamen bir masaldan ibaret. Otoriter komünizm altında yaşayan insanlar gerçekten demokrasi istedikleri doğru mu? ve gidip blue jean satın almak istiyorlar, Big Mac yemek istiyorlar, bu doğru. Ama bu, vahşi batı kapitalizminin sosyal güvencesiz olmayı istediği anlamına gelmez. Pek çok doğu ülkesi yıkıIdı ve bu güne dek acınası bir şekilde yaşadılar. Thatcher, İngiltere’deki sendikaların gücünü kırmak için her şeyi yapmıştı. Ama 1988 yılında, Thatcher Polonya’ya gitti ve buradaki amacı işçi sendikalarıyla “Dayanışma” içerisinde olduğunu göstermekti. Şimdi sürece ve nerede olduğunuza bakın, olmak istediğiniz yere.Polonya’daki grevler Haziran 1989’daki genel seçimlerde itiraz hakkı tanınmasını sağladı. Bu durum, Doğu Avrupa boyunca süren gösteri dalgalarını tetikledi. Geçmişte, Sovyetler Birliği, demokratik hareketleri önlemek amacıyla askeri gücünü kullanmıştı. Ama Sovyetler Birliği yeni bir lider modeli edinmişti, Mihail Gorbaçov. Glasnost ve Perestroika’yı öneren kişi. Gorbaçov, üçüncü bir yoldan bahsediyordu, İskandinav stili sosyal demokrasiye aşamalı bir geçişi. Serbest pazar kapitalizmi ile komünizm arası bir işleyiş. Gorbaçov Batı’nın kamusal ve politik işleyişini cazip hale getiriyordu. O cesur ve kararlı bir liderdi. Gorbaçov’un iktidara geldikten sonra, eski komünist rejimlerin bir bir çöküşünü izledi. Yıl sonunda Avrupa’nın bölünüşünün en ünlü sembolü altüst oldu ve sona erdi. Friedman ve Chicago Boys için yeni bir dünyanın kapıları açıIdı. Sovyetler Birliği’nde Gorbaçov, ekonominin aşamalı olarak reformunu umut ediyordu.

1991’de Gorbaçov Londra’daki G7 zirvesine davet edildi. Kademeli ekonomik reformları için finansal destek umut ediyordu. Bunun yerine radikal şok terapisi benimsenmedikçe başarının gelmeyeceğini düşündüğü konuşuluyordu. Bir ay sonra ona karşı bir darbe girişiminde bulunuldu. Komünist tarafın etkin isimlerinden oluşan bir grup Gorbaçovu Kırım’daki tatil evinde hapsetti. Tanklar Rus Parlemontosu’nun Beyaz Saray’ını çevreledi.Sokak çatışmaları başladı. Fanatiklerin pozisyonlarını sağlamlaştırmak için şiddete başvuracağı belliydi. İnsanlar ve güvenlik güçleri arasında çıkan çatışmalar Rus devriminin ilk zamanlarından beri karşılaşıImamış kadar ağırdı. Sabah şafak vakti geldiğinde bir enkaz yığını ortaya çıktı. Darbe ağır şekilde etki etmeye başlamıştı. Rus parlamento binası etkilenmemişti. Askeri kuvvet hamlesini yapmamıştı, ve Boris Yeltsin içeride her zamankinden daha güçIüydü. Bu Yeltsin’in en iyi durumuydu. Gorbaçov serbest bırakıldı ve Moskova’ya geri döndü. Ancak gücünü büyük ölçüde kaybetmişti. Kasım 1991’de, Sovyetler Birliği dağıIdı. Rus halkı derin bir şok yaşamıştı. Yeltsin artık Rusya federasyonu ekonomik politikasının başındaydı. Böylece serbest piyasa Rusya’ya gelmiş oldu. Kaos oluşmuştu. Rusya’da Chicago Okul politikaları benimsendi.Serbest piyasa, Haçlı Seferleri’nde yeni bir başlangıca işaret ediyordu. Bu tamamıyla şoktu, terapi değildi.

Popüler kapitalizmin teşviki için kamunun tüm çabalarına rağmen gerçekte bir avuç iş adamı büyük servetlerin sahibi oldu. Devlet endüstrileri pazarlıkla satıIdı. Rus basını Yeltsin’in reklamını yapıyordu. Chicago Boys. 1992’de Yeltsin’in şok terapisiyle Rusya 1991’e oranla %40 oranında küçüldü.

Rusya’nın 3’te 1’i yoksulluk sınırının altına düştü. Maaşlar aylarca ödenmedi. Bugün uzmanlar yaklaşık 140 milyon Rus’un çok yakında yoksulluk sınırının altında yaşayacağına inanıyor. Yoksulluk yaygınlaştı ve organize suçlarda patlama yaşandı. Moskova yeni vahşi batı olmuştu. Rusların büyük çoğunluğu Chicago Boys’un radikal vizyonuna karşı koydu. Mart 1993’te parlamento önemli bir karar aldı. Yeltsin’e verilen özel güçlerin kalkması için oylama yapıldı. Yeltsin olağanüstü hâl ilan etti. Anayasa Mahkemesi, bunun yasadışı olduğuna karar verdi. 21 Eylül’de Yeltsin, Pinochet seçeneği olarak bilinen sıfatı aldı ve parlamento’yu dağıttı. Batı Yeltsin’i destekledi. Biz Boris Yeltsin’in Rusya’daki en büyük umut olduğunu düşünüyoruz.

2 gün sonra, parlamento Yeltsin’in görevden alınması için oylama yaptı ve sonucu 636’ya 2 oydu. Beyaz Saray etrafında toplanan binlerce destekçisi televizyon istasyonunda yürüyüş yaptı. Görünüşe göre parlamento destekçileri kazanıyordu. Yeltsin tatil evinden Moskova’ya geri döndü. O gece 100 gösterici Yeltsin güçlerinin karşı atağıyla öldürüldü. 4 Ekim’de Beyaz Saray’ı durdurmak için askeri birlik oluşturdu. 2 sene önce korumuş olduğu yapıyı bombaladılar. Birleşmiş Milletler eyalet sekreteri şöyle diyordu: Amerika, parlamentonun eylemini desteklemiyor. ama bunlar olağanüstü zamanlardır. Yeltsin artık çok güçIüydü. Chicago Boys’un tavsiyesiyle kapitalizm formunu yönetiyordu. Ayrıca, devlet sektörleri satıIdı. Devasa bir politik etkileşimle, yeni bir milyarder iş adamları sınıfı oluştu. Oligarşi. 1998’de Rus çiftliklerinin %80’i iflas etti ve 70.000 devlet fabrikası kapatıIdı. 8 yıIda açlık sınırında yaşayanların sayıları 72 milyon arttı. Bu sırada Moskova, dünyanın hiç bir yerinde olmadığı kadar çok milyardere sahip olacaktı. Yeni Düşman İyi günler. Geldiğiniz için teşekkür ederim. Bugün sizlere Donald Rumsfeld’in adını sunmaktan onur duyarım. Yeni Savunma Bakanı olarak. Ülkemize yeniden hizmet etmeyi bekliyorum. Rumsfeld, Gerald Ford’un altında savunma bakanı olmuştu. Şimdi korkulması gereken Sovyet Rusya’ydı. Rusların geldiğini kesin olarak söylemiyorum. Diyorum ki, koşullar bu. Ruslar 3 metre uzunluğunda demiyorum. Diyorum ki, 5.3 milyondular, 5.9 oldular. Büyümeye devam ediyorlar. Şimdi evin çok yakınında yeni bir düşman vardı. 10 Eylül 2001’de, Rumsfeld planlarını açıklayan bir konuşma yaptı. Birleşik Devletler ordusunun büyük ölçüde özelleştirilmesiyle ilgili bir açıklama. Milton Friedman bununla gurur duyacaktı. Şöyle dedi: Bugünkü konu tehlikeli, bir düşmanla ilgili, Birleşik Devlet’in güvenliğini tehdit eden ciddi bir tehlike. Bu düşman, 5 yıllık bir diktatörlük planı dayatan, merkezi planlamada son kalelerden birisidir. Belki de, bu düşman eski Sovyetler Birliği olarak söylenebilir, ama o düşman ortadan kalktı. Bu düşman evimizin çok yakınında. Pentagon bürokrasisi. Bugün, bürokrasiye savaş ilan ediyoruz. Ertesi gün, Amerikan Hava Yolları 77 nolu uçağı, Pentagon’a çarparak 184 kişinin ölümüne yol açtı.

9/11 Şoku

Bu saldırılardan sonraki hisleri düşünün. Kim bu insanlar?

 Nereden geliyorlar?

 Bize neden kızgınlar?

 Toplu anlatımda büyük bir kayıp var. Yaşadığımızı düşündüğümüz dünyada yaşamıyorduk. Ve de politik liderlerimizden saldırılardan önceki, düşündüklerimiz ve anladıklarımız geçerli değildi. Yeni kavramımız vardı:

9/11 öncesi düşünce.. Ve her ne olduysa aniden yeni hikayeler sihirli bir şekilde ortaya çıktı. Biz bir medeniyetler çatışması içindeydik ve içinde yaşadığımız dünya bu hâle gelmişti. Bir kötülük ekseni vardı ve biz teröre karşı savaşıyorduk. Bu kazanılamaz savaşın özeti çok büyük ekonomik sonuçlar getirdi.

 2001’den önce, Homeland Security zar zor bir endüstri olarak elde edildi. Bugün bu, Hollywood ve müzik endüstrisinin birleşiminden daha büyük hâl aldı.

11 Eylül 2001 ve 2006 arasında Homeland Security departmanı özel taşeronlara 130 milyar dolar dağıttı. Bu, kapitalizm karmaşasının felaketidir. Yeni bir ekonomik korku üzerine kuruldu.

Teröre Karşı Savaş – Bölüm 1

İyinin kötüye karşı gerçekleştirdiği bu muazzam çatışma elbette olacaktı.

G.Bush: Teröre karşı en iyi savunma, teröre karşı küresel bir saldırıdır. Bu her yerde olabilir.

Bu savaşın ilk evresi Afganistan’ın bombalanmasıdır. Taliban hükümeti hızla devrildi. Savaş sonrası daha da karmaşıktı. Terörizme karşı kavgamız Afganistan’da başladı, ama burada bitmeyecek. Şu anda istihbarat toplayabileceğimiz tutuklulara bakıyoruz. Guantanamo, KUBARK kılavuzu teknikleri Amerikan güçleri tarafından açıkça ve alenen ilk kullanılan tekniklerdi. Resmi olarak Beyaz Saray tarafından kullanılan bir yayın tarafından dünyada açıkça yayınlanıyordu. Fiziksel ve psikolojik yalıtımlar yakalanma anından itibaren muhafaza edilmelidir. Direnç kapasitesi kaybolarak azalır. Mahkumlar her zaman sessizliklerini korumalıdır. Hiçbirinin diğeriyle konuşmasına izin verilmemelidir.

Mahkumlardan üçü Asif Iqbal, Rhuhel Ahmed ve Shafiq Rasul Tipton İngiltere’dendi. BırakıImadan önce Guantanamo’da 2 yıldan fazla zaman geçirdiler.

Mantıken doğru. Konuşmamalısınız, bir şey yapmamalısınız, doğrulamazsınız. Oturduğunuz yerde düşünmelisiniz: Neler oluyor?

 Neredeyim ben?

 Hayatımızın geri kalanını burada mı geçireceğiz?

 Eve dönecek miyiz?

 Ailelerimizi bir daha görecek miyiz?

 Guantanamo’daki 779 mahkumdan sadece üçü herhangi bir suçtan mahkûm oldu.

G. Bush: Şu anda, kesin emin olduğum tek şey bunların kötü insanlar olduğudur.
Tüm dünya için bir mesajdı, mesaj açıktı: Eğer bizim yolumuza girersen böyle olur.

Teröre Karşı Savaş – Bölüm 2

Terörle savaş, tek bir adama ve tek bir ülkeye yönelik değildir. Irak’ın işgalinin gerçekleşmesi için birçok neden vardı. Birleşik Devletler, El-Kaide liderinin gerçekten gizlendiği bir ülkeye saldırmak isteseydi, nükleer silahları olan ve diğer ülkelere nükleer silah satan Pakistan açık bir seçim olurdu. Pakistan’ın taliban ile bağlantısı vardı ve diktatörlük ile yönetiliyordu. George Bush, Pakistan yerine dünyanın üçüncü büyük petrol rezervlerine sahip Irak’ı seçti.

Toplu İşkence Benzeri Savaş

Şimdi, Savunma Bakanlığı’nın savaş planı Bir önceki Körfez Savaşı benzemiyor. Daha çok 1989’daki Panama İşgali’ndeki plana benzeyecek. CBS’in haberine göre, savaş “A-günü” başlayacak. Buradaki A “hava saldırısı”, Saddam’ın askerlerini bu oyunu oynamak için mümkün oldukça isteksiz ve aciz bırakacak. Fikir tahmin edilemeyecek düzeyde gök gürültüsü gibi yağacak: “Şok ve dehşet”.Eğer, Pentagon bir gün savaş planını sunduğu zaman, Hava ve Deniz Kuvvetleri, Irak hedeflerine günde 300 ile 400 kadar seyir füzesi gönderecek. Bu, 40 günlük ilk Körfez Savaşı’nda gönderilenlerden daha fazlasını oluşturuyor. Bu büyüklükteki bir saldırı daha önce ne görüldü, ne de düşünüldü. Halla Ullman şok ve dehşet konseptini oluşturanlardan birisi, ve bu çok sayıda hassas güdümlü silahlara dayanmaktadır. Yani, günlük veya haftalık değil, Hiroşima’daki anlık bir etkiye eş değerdir. Şehir düşüyor. Güçlerini kırıyorsun. Onları yıpratacak acımasız bir kampanya başlatıyorsun. Yani onları 2, 3, 4 ve 5 gün içerisinde fiziksel, duygusal ve fiziksel olarak yoruyorsun. Dün gece, Bağdat’ta 2 km’lik alan cehennem gibi görünüyordu. Bombalamanın ilk dalgasında Bağdat halkı, KUBARK klavuzunda yer alan duygusal yoksunluğu yaşıyordu. Saddam Hüseyin’in devrilmesinden sonra Birleşik Devlet’ler yağmanın durdurulması için hiçbir şey yapmadı.Bazı Birleşik Devletler yetkilileri bunları Irak’ın parçalanması için başlangıç olarak gördü. Yüksek öğretimde yeniden yapılanma müdürü John Agresto, okul yağmalarının, temiz bir başlangıç için fırsat olduğunu söylüyordu. Aslında, yaptırımlardan önce Irak, bölgedeki en iyi eğitim sistemine sahipti. Iraklı’ların %89’u okur-yazardı. Buna karşılık, John Agresto’nun devletinde, New Mexico’da, okuma-yazma bilmeyen kişi sayısı %46’larda seyrediyordu.

Irak’taki şokun üç farklı biçimi vardı.

Bunlar eş zamanlı olarak birlikte işliyordu.

İIk önce savaş şoku gerçekleşti, hemen ardından Paul Bremer tarafından empoze edilen ekonomik şok tedavisi bunu izliyordu. Hızlıca gelişen bu ekonomik şokun sağladığı ekonomik dönüşüme karşılık direnci kırmak için işkence şoku dahil, zorlama şoku vardı.

3 çeşit şok vardır.

Ekonomik Şok

2003 yıIında, Paul Bremer, Irak’a Birleşik Devletler elçisi olarak atandı. İki hafta sonra, Irak’ı ticari işlere açık ülke olarak ilan etti. Irak ekonomisine yön vermek için koalisyonun geniş bir yetkisi olduğuna inanıyoruz. Bremer, Irak hakkında az şey biliyordu ama felaket kapitalizmini çok iyi biliyordu. Bremer, Homeland Security patlamasının başlarında Kriz Danışmanlık Uygulaması’nı başlattı. Bugün, Bağdat için çok önemli bir gün. Bremer, ilk 4 ayı Chicago Okulu yasalarını uygulayarak geçirdi. Rumsfeld, özgür dünyadaki bası aydınlara Irak’ı vergi ve yatırım kanunlarına sahip bir yer olarak tarif etti. Bremer’in ilk icraatlarından biri 500 bin devlet işçisini kovmak oldu. Bu, hükümetleri tahrip etmek için kısmen başarılı oldu, aynı zamanda Friedman için de bir avantajdı. ÜIkenin yeniden inşası para vaad edildi.

G. Bush: Afganistan ve Irak’ın geleceğine yaptığımız yatırım Marshall planından bu yana en büyük yatırım olacak.

Ama tam tersi oldu. Marshall planının, Avrupa’daki sanayii gelişimini amaçlanmışken, Irak’taki Amerikan paraları, Amerikan şirketlere aktarıldı. Eğer bir Irak’lı iş için gelirse taşeron listesinin sonuna yazılıyordu.

Bu arada kültür ve tarih de unutulmuyor. Tam bir kaos içindeki ülkede müzeler, tarihi kalıntılar, kültür değerleri yağmalanıyor. ABD askerleri ya buna göz yumuyor ya da kendileri de yağmacılara katılıyor. Klein’a göre, ABD’nin kültürel değerlere karşı sorumsuz davranışı plansızlığın ya da yabancı bir kültüre karşı duyulan kayıtsızlık değil, bilinçli bir politikanın sonucudur. Böylece, sadece yeni bir  ekonomik sistem yerleştirmek için ‘terra nullius’, yani boş topraklar yaratılmıyor, ayrıca bunun gelecekteki temellerini atmak amacıyla yaratılan kültürel bir holokostla birlikte ‘boş bir sayfa’ yaratılıyor.

Creative Associates yeni müfredata uygun eğitim sistemi ve yeni kitapların yazımı için 100 milyon dolarlık sözleşme imzaladı. Yönetim ve teknoloji danışmanı Bearing Point Irak’ta pazar odaklı bir sistem oluşturmak için 240 milyon dolar karşılığında sözleşmeleri aldı. Merkezi Kuzey Karolina’da bulunan RTI Irak’a demokrasi getireceği düşünülen fikirleri 466 milyon dolarlık sözleşmeyle satın aldı. Irak’taki sözleşmelerin değeri arttı, Halliburton’a 20 milyar dolar kazandırdı. Parsons’a, Irak’ta 142 sağIık kliniği inşa etmesi için 186 milyon dolar verildi. Sadece 6 tanesi tamamlanabildi. İIk 4 yıl içerisinde harcanan milyar dolarlara rağmen elektrik ve su kaynakları çok gelişmemişti.

Paul Bremer: Burada başarılı olacaktık. Başarılı olduğumuz zaman, önemli bir şey yapmış olacaktık. Sadece Irak halkı için değil tüm bölgede batı çıkarlarına hizmet etmek için önemli bir şey yapacaktık. Hatta, yeni Irak para birimi yurtdışında basıldı. Size bu paralardan birini göstermem için bana izin verin.

Birleşik Devletler, sözleşmeleri kazanan özel taşeronları izleyebilmek için onlara para ödüyordu.

İŞ İSTİYORUZ!

Naomi Klein: 2004 yıIında Bağdat’taydım bu dönemde patlama olayları, düzenli olarak gerçekleşiyordu. Bağdat’a vardığım gece, kaldığım otelin hemen yanında bir bomba patladı. Ama bu dönemde kaosa ve şiddete rağmen bana çarpıcı gelen şey ertesi gün oldu. Iraklı’lar sokaklara döküldü ve protestoya başladılar. Necef’de 19 ölü ve 100 yaralı vardı. Onların talep ettikleri, seçimlerin yapılmasıydı. Onlar, Saddam sonrası dönemde söz hakkı sahibi olmak istiyorlardı. İşgalin ilk yıllarındaki protesto barışçıldı. Ama zaman geçtikçe anlaşıldı ki, bu protestoların bir etkisi yoktu. Daha fazla Irak’lı silahlı direnişe katıIdı.

Şiddet kontrolden çıktı.30 yıI önce Güney Amerika’da olduğu gibi başkalarına bir uyarı niteliğinde yol kenarlarına bırakıIıyordu. Iraklı’ların hepsi kayboldu.

Şok Enformasyon

Muhalefeti bastırmak için son derece agresif yöntemlere ihtiyaç vardı. İşgalin ilk 3 buçuk yılında 61.500 Irak’Iı ele geçirildi. 2007 baharında, 19.000 kişi gözaltında tutuldu. Hapishanede uygulanan sorgulama tekniklerin birçoğu CIA tarafından gelişitirilen 1950’lerde Ewan Cameron’ın geliştirdiği tekniklerden oluşuyordu.

KızıI Haç’a göre, Birleşik Devletler askeri yetkilileri, Irak’taki tutuklamaların %70 ile %90’ında hata olduğunu kabul etti.

Irak’taki kaos, şok tedavisinin bir yenilgisi gibi görünse de felaket kapitalizmi devam etti. Şimdi felaket, kendisi için bir kâr sağIıyordu.

Savaştan İstifade

Birleşik Devletler askeri harcamaları 2001 yıIından bu yana iki katına çıkmıştı. YıIda 700 milyar dolara yaklaşmıştı. 1961 yıIında olduğu gibi, başkan Eisenhower, tanınmış bir liberal değilken güçIü bir askeri tehlike konusunda uyarmıştı.

Başkan Eisenhower: Muazzam bir askeri kuruluş .. ve büyük bir silah sanayisi, Amerika için yeni bir deneyimdir. Böylece, biz, istenmeyen etkilere karşı korunuyoruz. Askeri sanayii tarafından aranmış ya da aranmamış olsun bu ağırlıkların özgürlük ve demokrasi süreçlerine ağırlık koymasına asla izin vermemeliyiz.

Irak Savaşı, modern tarihin en özelleştirilmiş savaşıdır. Bağdat’taki yeşil bölge olarak adlandırıIan yer dünyada ne olup bittiğinin örneğidir. Özelleştirilmiş, güvenli olarak adlandırıIan dünya bu kaostan korunmaktadır.

1991 yıIında, ilk Körfez Savaşı’nda 100 asker içinde 1 taşeron (özel güvenlik) vardı. 2003 yıIında, Irak Savaşı’nın başında her 100 asker içinde 10 taşeron vardı. 2006 yıIı itibariyle, her 100 asker içinde 33 taşeron vardı. Bir yıI sonra, her 100 asker için 70 taşeron vardı. Haziran 2007’de, Irak’ta askerden çok taşeron vardı.

Bu, Milton Friedman’ın cesaretle umut ettiklerinin de ötesine gidiyordu.

Milton Friedman: Sadece, ordu güçleri, mahkemeler ve bazı yollar ve otoyollar özelleştirilemez.

En yüksek mertebedeki komutalardan biri de: “Karadeniz Birleşik Devletler’in” diyordu.

Nisan 2004’teki Necef ayaklanması süresince Karadeniz üzerinden Birleşik Devletler’in gemileri komuta ediliyordu. Düzinelerce Irak’lı operasyonlar sırasında öldürüldü. Birleşik Devletler, Irak yasalarına karşı özel taşeron tazmin ediyordu. Sonuç olarak küçük bir Guantanamo gibi bir serbest baloncukla yönetiliyorlardı.

Gazeteci: Birkaç ay önce savunma bakanınıza da sordum Onları hangi kanunlar yönetiyordu?

 G. Bush: Ona soracaktım. Devam et. Yardım edin!

**

Cameron’un şok terapisi hastalarını şaşkın ve zarar görmüş halde bırakıyordu. Böylece Irak çoklu şoka maruz bırakıIdı. ÜIke kanunsuzluğa, şiddete ve mezhep ayrımına terkedildi. Saddam Hüseyin’in 2006’daki idamıyla beraber her hafta 1000 Irak’lı öldürülüyordu.

Nisan 2007’de, Birleşmiş Milletler Mülteci Yüksek Komisyonu, yaklaşık olarak 4 milyon kişinin evlerini terketmek zorunda kaldığını, ve yüzbinlerce Iraklı’nın öldüğünü açıkladı.

Paul Bremer: Bence tarihçiler bizim burada yapmış olduğumuz büyük asil şeyleri yazacaklar.

**

New Orleans

Aynı yöntemin ABD’yi vuran Katrina fırtınası sonrası New Orleans’a da uygulandığını anlatıyor Klein. Sular çekildikten sonra, tüm devlet okulları özelleştirilmiş, yıkılan evlerini yeniden inşa edemediği için geri dönemeyenlerin, ki bunlar çoğunlukla siyahlardı, arsaları yine Halliburton gibi şirketlerin eline geçmişti.

New Orleans şehrinde de benzer bir durum yaşanır. New Orleans deniz seviyesinden alçakta kurulmuş bir şehirdir. Denizle şehri ayıran setin zayıflığı son on yıldır sürekli olarak ikaz edilmiş, ancak bu konuda hiç bir girişim yapılmamıştı.

 

Ağustos 2005’te, Katrina Kasırgası New Orleans’ı vurduğunda tüm dünya bir ırkçıIık felaketine tanık olmanın şokunu yaşadı.Ekonomik açıdan güvenli şehir dışı sürüşü on binlerin savunmasız olarak mahsur kaldığı zaman eyaletten çok az ya da hiç yardım olmadan gerçekleşiyordu. Hâlâ sular altındayken New Orleans’a gittim ve gördüğüm şey Irak’ta tanık olduğum olayların tekrar ediyor olduğuydu. Bir savaş sonu olmasa da muazzam bir doğa olayının sonucuydu.

2006 yıIında, Milton Friedman öldü Verdiği en son teklif önerisi Wall street gazetesi için yazdığı yazıydı. Katrina Kasırgası’dan 3 ay sonra yazıImıştı. “Miltie Amca”Şöyle diyordu: “Kalıntılar arasındaki New Orleans okullarında orada kalmış çocukların evleri vardır. Çocuklar ülkenin her yerine dağıImış haldedirler. Bu bir trajedi, ama aynı zamanda eğitim sisteminin radikal olarak değişmesi için bir fırsattır. “

O, bu şehrin okul sistemine delik açmak için özelleştirme uygulaması yapıyordu. Bu bir nevi onun Kuğu Şarkısı idi.

**

Naomi Klein: 26 Aralık 2004 Ben 2004’te Tsunami sonrasında benzer bir olaya tanık oldum. Yıllarca kumsallarda yaşamış olan insanlar geri dönüşü engelliyordu. Böylece tüm bölgeler özelleştirilebilecek ve Iüks otellere satılacaktı. İşte Şok Doktrin’den kastım tam olarak, bir felaket sonrası kamudaki sistematik yükseliştir. İnsanlar gündelik aciliyetlerine fazlasıyla yoğunlaşmışken ilgilendikleri şeyleri korumak için. Belki de direnişin ilk sahnesi toplanan hafızaların silinmesine engel olmaktır.

Sri Lanka, Thailand ve Endenozya

2006 yılına bir hafta kala Sri Lanka, Tayland, Endonezya kıyılarını vuran deprem ve sonrasında da tsunaminin yarattığı felaket hala belleklerdedir. 250 bin kişi yaşamını yitirmiş, milyonlarcası evsiz ve aç kalmıştı. Bu felaket yöre halkı için tam bir yıkım getirirken, Friedman’cılar için bulunmaz bir fırsattı. Sri Lanka kıyıları doğal güzellikleriyle çok önceleri küresel şirketlerin dikkatini çekmişti. Zengin turistlerin tatil yapabileceği otellerle doldurmak istiyorlardı, tropik ormanların binlerce kilometrelik altın kumsalla birleştiği yerleri. Ancak yöre halkı bu projeye yığınsal protestolarla, şiddetle karşı çıktı. Yapılan referandumda da projeye ezici bir çoğunlukla hayır dedi. Sonra, depremle gelen tsunami kıyı boyunca yer alan köyleri silip süpürdü. Sri Lanka hükümetinin elbette halkın yaralarını saracak, yeniden yapılandırmayı sağlayabilecek ekonomik gücü yoktu. Dünya Bankası ve IMF imdada yetişti. Biz size borç para veririz dediler. Ancak kıyılardaki “yeniden yapılandırma programı”na da evet demesi gerekiyordu hükümetin. Yani halkın daha önce ‘hayır’ dediği her şeye evet demek zorunda kaldı hükümet. Daha depremin şokundan kurtulmamış olan halk daha ne olup bittiğini anlamadan hükümet anlaşmayı imzaladı, yöre halkının kıyılara geri dönmesi yasaklandı. “Yeniden inşa”başladı.

**

2008 yılında, Naomi Klein, Isabel Morel’le beraber Villa Grimaldi’yi ziyaret etti. İşte orada. Villa Grimaldi, Pinochet rejiminin pisliğine dair en çok hatırlanan ve aynı zamanda, kaçınıImaz sonuyla da akıllarda yer etmiş bir isimdi. Villa Gramaldi, ekonomik şok zamanı ana işkence merkeziydi. Bu, kitapta söz edebileceğin şeylerden biri.

Bu tecrit hücresi, hapsedilebileceğin bir yerdi. Pinochet’i sevdiğim söylenemez ama bana göre o pek çok açıdan bizim öğretmenimizdi. Kötülüğü öğrenmiş olduk.

1998 yıIında, Pinochet Londra’dayken yakalandı. Eski müttefiki Margaret Thatcer onun safında yerini aldı. Size ne kadar borcum olduğunu biliyorum. Ekonomik deneyimler 30 yıl sürdü. Irak’a dayatıIan dünyanın test sürüşü Pinochet’e nasip oldu. Ama geçmişte ve şu anda olanlar arasındaki benzerlikler endişe vericiydi. Pinochet’in konsantrasyon kamplarıyla, Bush’un Guantánamo’daki tutuklu kampları arasındaki gibi. Şili’de ortadan kaybolanlar ve Irak’takiler kaybolanlar arasındaki gibi. Abu Ghraib tutuklularına yapıIan işkencelerin arasında Ewen Cameron deney fikirleri de yer alıyordu. Tüm geçmişi sildi ve bunun için elektro şok verdi hastaların tüm geçmişi sildi ve yeni fikirler ortaya koydu.Ama Janine reddetti. CIA, 1998’de Janine’e ve Ewan Cameron deneylerinin diğer kurbanlarına tazminat ödemeyi kabul etti. Janine, seni yolundan saptırmaya çalışmandan ve bu kadar şiddetle savaşmanla gurur duyuyor musun?

 Gittiğim yol, benim yolumdur. Çünkü içimde tohumlanan güce sahip olmalıyım. Hükümetle savaşmak aşırı zordur. İnsanlar bana şöyle diyecekti: “Janine, hükümetle savaşma. Senin sorunun nedir?

 Çok büyükler. Ancak kazanacağımız umudunu taşıyordum.

**

Düzensiz piyasaların doğasında olan şey geçici olmaktır. Baloncuklar şişirilmeye başladı ve ardından kaçınılmaz patlama gerçekleşti. Big Bang’in 80’lerdeki serbestleşmesinden beri.. pek çok piyasa şoku ortaya çıktı.

1987’nin meşhur Kara Pazartesi’si. Piyasalarda olağanüstü bir düşüş görüldü. Bu, stok piyasası tarihindeki en büyük tek günlük düşüştü. 1992’nin Kara Çarşamba’sı. Piyasa spekülatörlerinin Pound’a karşı bahis yarışına girdikleri zaman. 1997’de Asya’da bir küçülme gerçekleşmişti. Bir yıIda, Asya piyasası stoklarından 600 milyar dolar uçtu gitti. Ve 2008’e gelindiğinde ekonomi piyasası çöktü.

G. Bush: Piyasa doğru bir şekilde işlemiyordu. Geniş çaplı güven kaybı gerçekleşti.

15 Eylül’de “Lehman Kardeşler” bölüm 11 iflas koruması açtı. Henüz 1 hafta geçmişti. New York ofisindeki işçiler ikramiyelerinden 2.5 milyar doları paylaşacaklardı. Geçtiğimiz yıl, Wall Street’in 18.4 milyar dolar ödediği tahmin ediliyor. Çarpışma yılı.

Naomi Klein: Şişman kedilerin sorumluluğu ya da küçük adam için duruşumuzu sergilemek ve küçük insanlar dahil Main Street’i kurtarmak için aya kalkmalıyız. Wall Street için değil. Dipsiz bir sağlık transferinin tanıklığını yapıyoruz. Bu, para transferi halkın elinden hükümetin elinden, normal insanlardan ve vergilerden toplanıp, dünyadaki zengin şirket ve bireylerin eline verildi. Belirtmek gerekir ki, sıradan bireyler ve şirketler bu krizin sorumlusudur.

**

Alan Greenspan – Eski Birleşik Devletler Fon Başkanı: Yüzyılın kredi tsunamisinin tam ortasındayız. Bir pürüz buldum ve bunun ne kadar önemli ya da kalıcı olduğu hakkında bir fikrim yok. Ancak, bu sonuçtan dolayı oldukça üzüntülüyüm.

 Birleşmiş Milletler’de Obama’nın zaferini koruyan bir mali kriz gerçekleşti. Amerikalılar tabii ki bir değişim istiyordu. Bu kriz açık şekilde hemen hemen herkesin ortaya çıkan serbest özelleşme ideolojisinin doğrudan sonucu olarak yer alması şeklinde anlaşıIdı. Kriz ölçeği değişimi vadediyor. Bir strateji olarak Şok Doktrini işlevselliğini devam ettirmek için bizim hiç bir şey bilmediğimizden emin olarak hareket ediyor. Varolan ekonomik krizlerle ilgili en umut verici bulduğum şey.. mevcut taktiklerin işlevini kaybediyor oluşu. Çünkü artık sürpriz faktörü ortadan kalktı. Şu an onlarlayız ve bu hiç bir işe yaramıyor. Şoka dayanıklı hale geliyoruz.

1933’de, insanlar Yeni Anlaşma’nın ürünü olan Keynesyan politikalarına yöneldi. Korkmamız gereken tek şeyle ilgili inancını belirteyim Korkunun ta kendisi. 2 milyondan fazla kişi Washington’a Obama’nın açıIış konuşmasını.. dinlemek için geldi. Pek çok gazeteci FDR ile kıyaslama yapıyordu. Son zamanlarda Obama’nın, Franklin Delano Roosevelt’le kıyaslanması en çok konuşulan konulardan birisiydi. Şimdi birazcık da muhteşem bir hikayesi olan FDR’den bahsetmek istiyorum.

Yenilikçi bazı organizasyon ya da birlikler tarafından ziyaret edildiğinde yeni bir takım anlaşmaların parçası olmaları istenen Yeni Anlaşma önerilecekti. O onları duyabiliyordu, onları dinliyordu ve sonunda şöyle dedi: “Şimdi oradan çık ve bana bunu yaptır. ” Ve yaptılar. 1937 yılı, Yeni Anlaşma’nın yılı oldu.

Bu ülkede kaç tane grev yapıIdığını biliyor musunuz?

 20 günlük bir sürede 4.740 grev gerçekleşti.

2007’de kaç grev gerçekleştirdiklerini biliyor musunuz?

 21.

Şimdi, bu çatışma tarihini hatırlamamız için bir neden de bize çok önemli bir gerçeği gösteriyor olmasıdır. Şu anda pek çoğu tehlikedeyken, hatırlamamız gereken bir şeyi.. Eğer, ekonomik krizin karşısında durmak istiyorsak, daha barışçıl, sağlıklı ve adil bir dünya istiyorsak, oraya giderek bunları yaptırmalıyız.

NAOMİ KLEİN, “ŞOK DOKTRİNİ” ve FELAKET KAPİTALİZMİ -(1)- Ahmet Yıldırım

ABD GİZLİ SERVİSLERİ VE ORDUSUNUN GİZLİ İSKENCE DÖKÜMANI:
K U B A R K!

İşkence Üzerine KUBARK

Bu günümüzde hemen her devleti resmi olarak kabul edilmese de uyguladığı bir yöntemdir. İşkence sistematiktir ve bunu bilimsel olarak uygulanışı vardır. Her devlet kendine özel işkenceciler yetiştirirler ve istihbarat elde etmek için ele geçirilen kişiler üzerinde uygulanırlar. Geçerliliği tespit edilmiş bir gerçektir. Fakat bu aynı zamanda işkence uygulanacak kişinin konumuna, üye olduğu örgütün sosyolojik yapısına uygun olarak yapılırlar. Bu konuda size Amerikan yamyamlarından örnek vereceğim.

CIA’de KUBARK kod adı ile bilinen bir sorgulama talimatnamesi vardır. KUBARK ilk olarak 1963 yılında oluşturuldu ve 1983 yılında şimdiki uyguladıkları yöntem kabul edildi. Bunun adı “Human Resource Exploitation Training Manual (İnsan Kaynaklarının İstismarı Talimatnamesi)”. Bu talimatı oluşturanlar bugün de görevlerinin başında bulunmaktadır, yani kim ne derse desin bir devlet politikasıdır. Şimdi bu talimatnamenin bölümlerine bir göz atalım.

1.  Bölüm: Baskı Teorisi;

Bu bölümdeki temel amaç suçlunun psikolojik olarak direnmesini devre dışı bırakacak normalin çok üstünde baskı ve güç uygulanmasına dayanıyor. Böylece suçlu psikolojik olarak zayıflayacak ve kırlma yaşamasına yol açacak. Bu kırılmanın üstüne daha fazla baskı ve güç uygulanarak yaratıcılığını kullanmasını, yalan söylemesini engellemek yolu ile bilgi aktarırken yalan söyleyemeyecek ve stres ile baş edemeyerek çökecek ve istenen noktaya getirilecektir.

2. Bölüm: Zorlayıcı Teknikler;

Burada olay ilk olarak “tutuklama” sırasında başlatılıyor. Tutuklanma şekli ve zamanlaması o kadar iyi ayarlanır ki hiç düşünemeyeceği kadar ani olduğundan bir sinir harbi yaşar. Tutuklama anı öyle bir ayarlanır ki suçlu fiziksel ve zihinsel olarak bu tutuklama sonucunda bilgi verecek şekilde kısa zamanda gelebileceği zaman özellikle seçilir.

Zamanlama olarak sabahın erken saatleri seçilir. İnsanların genel olarak uykuda olduğu bu vakitler şok yaşamalarına, sinir sisteminin felç olmasına, ani tepki vermekte, yaratıcı zekâyı kullanmakta zorlanırlar.

Bundan sonra “alıkoyma” aşamasına geçiliyor. Bu aşamanın özelliği insanın normal yaşamında kişiliğinin oluşmasında etkisi olan sosyal eşya ve çevreden koparılması ve tamamen arıtılması esas alınır. İnsanlar kimliklerini oluştururken alışkanlıkları yolu ile geliştirirler ve bu insanın bir parçası olur. Doğal olarak bunlardan koparıldığınızda kendinizi güvende hissedemez ve psikolojik ve fiziksel olarak zorlanmaya ve konuşturulmaya hazır hale gelirsiniz.

3. Bölüm: Duyu Organlarından Yoksun Bırakmak;

Bu bölümde suçlu tamamen normal yaşamdan soyutlanır ve stres oranı yükseltilir. Bu gibi durumlarda insanların inançlarında bozulmalar meydana gelir ve saçma inanç sistematikleri geliştirirler. Burada suçlu halüsinasyonlar görmeye başlar. Hatta bazı suçlular sorgulayıcılarına bile sevgi besleyecek duruma gelebilmektedir.

4. Bölüm: Tehdit ve Korku;

Suçlu kişilerin özelliğine bağlı olmakla birlikte genel olarak şiddeti direk uygulamak yerine dolaylı olarak şiddetle korkutmak daha fazla verim verdiği bir gerçektir. Bu bölüm asıl direnci kıran kısımdır. Diğer bölümlerde yıpratılan kişi bu bölümde artık konuşmaya hazır hale getirilir. Dava adamları genelde çözülmekte zorlanılır, bu gibi adamlara fiziksel işkence yapılmasının hiçbir sonuç vermediği ortaya çıkmıştır. Herhangi bir uyuşturucu satıcısı ya da adi suç işleyen kişi fiziksel işkence ile çözülürken örneği din temelli sağlam bir dava adamı bu yolla çözülmemektedir. Bu yüzden bu tür kişiler için psikolojilerinin ve inançlarının ellerinden alınması daha ciddi sonuçlar vermektedir.

Fakat bu kısımda öldürülme korkusu yaşatılmaz. Çünkü ölüm ile tehdit edilen adam için durum umutsuz olduğundan konuşmayı reddeder. Buna karşın yapılacak işkencenin o konuşana kadar sürekli devam edeceği hissi verilmesi daha caydırıcı bir özellik olur. Tabi bir de suçlu kişinin bilgi edinmek için tek kişi olması durumu söz konusu ise bu durumu avantaj olarak gören kişinin konuşması daha da zor olur, yapılanların çoğu blöf olarak görülür. Bunun için yapılan tehdit ve korkutma teknikleri inandırıcı ve ciddi anlamlar içermelidir. Mesela Guantanamo da Kur’an üzerine işeme, kadın sorgu memurlarının cinsel olarak taciz etmesi gibi konular birçok kişinin dinden çıkmak korkusu ile çözülmesine neden olmuştur.

5. Bölüm: Acı;

İşkence uygulanan kişinin yapısal özellikleri burada önem kazanır. Çünkü yanlış bir acı verici teknik suçlunun çözülmesini engeller. Bunun için çekilen acıların kendisinin neden olduğu hissini yaratacak şekilde uygulanır ve bu hisse kapılan kişinin çözülmesi gerçekleşir. Aşırı derecede şiddet uygulamak fayda vermez, önemli olan hedefi buna hazır hale getirebilecek uzun ve sabırla sürecek bir bölümdür. Uzun zaman gerektirir ama genelde ilk itiraflar sahte kurgular üstüne olduğu yönündedir. Bunun için suçlu sürekli olarak ciddi bir şekilde yapısına uygun şekilde zorlanır.

6. Bölüm: Hipnoz ve Yüksek Derecede Telkine Açık Olmak;

Buradaki strateji hedefin direk hipnoza girmesi değildir, hipnoz edilmiş düşünmesini sağlamak yolu ile sorgulamaktır. Bunun nedeni hipnoz altında alınan ifadelerin doğru sonuçlar vermediği ve hipnozcunun yönlendirmesine dayandığı için gerçeği yansıtmadığından yola çıkılmıştır. Hedef, hipnoz baskısı ile konuşturulmaya çalışılır. Bu kısımda en çok kullanılan teknik ise sihirli oda adı verilen yöntemdir.

Sihirli oda için örnek vermek gerekirse kişiye hipnoza girdikçe ellerindeki ısının artacağı söylenir. Bu ısının asıl nedeni ise diatermal bir cihazdır. Ya da hedefe içeceği sigaranın acı geleceği söylenir ve kendisine verilen sigara bu hissi yaratacak şekilde hazırlanır. Bu duruma inanan kişi yüksek ihtimalle konuşmamak için direnme mekanizmalarını tamamen yitirecek ve çözülecektir.

7. Bölüm: Narkoz;

Bilinenin aksine insanların konuşmasını sağlayacak hiçbir ilaç bulunmamaktadır. Bunun için kullanılan yöntem sahte ilaçlar kullanılması yolu ile hedefin buna inandırılması esasına dayanır. Birçok hasta üzerinde yapılan araştırmada inancın iyileşmesi imkânsız hastalıkların bile iyileşmesi gerçeğine dayanarak hedefin konuşmasına yol açacağı tasarlanmıştır. Çünkü burada kişi kendine uygulanan ilaçtan dolayı konuştuğuna inandığı için vicdani olarak da bir sıkıntı yaşamayacaktır.

Evet, genel olarak bu durumda sonra hedef konuşur. Artık tüm dayanaklarını yitirmiştir. Bu kısımda hedefe vicdani telkinler verilir. Bunun sadece kendisine ait değil herkesin aynı şeyi yapacağı yönünde telkinler verilerek konuşması için daha fazla rahatlaması sağlanır. Bu uygulamalar konusunda uzman bir psikolog veya psikiyatrist gözetiminde yapılır. Çünkü yöntemlerin aşırılığa kaçmaması önemlidir, dozu ayarlanmazsa hedefin konuşturulması imkânsızlaşır.

Gördüğünüz gibi bu konuda ciddi olarak düşünülüp taşınılmış ve ince ince hesaplanmıştır. Bilimsel olarak uygulanmakta ve başarı oranı oldukça yüksektir. Bu yüzden işkenceyi tartışmak anlamsızdır. İtiraf edilmese de bu her devletin sistematiğinde yer alır.

Bakınız:

Bir psikolojik savaş aracı olarak Amerikan Sineması’nda işkencenin meşrulaştırılması…(1)
 Bir psikolojik savaş aracı olarak Amerikan Sineması’nda işkencenin meşrulaştırılması… (2)
Bir psikolojik savaş aracı olarak Amerikan Sineması’nda işkencenin meşrulaştırılması-(3)
Bir psikolojik savaş aracı olarak Amerikan Sineması’nda işkencenin meşrulaştırılması… (4)

 

 

BİG BAD WOLVES / Büyük Pis Canavarlar (2013)


Yönetmen: Aharon Keshales, Navot Papushado
Senaryo: Aharon Keshales, Navot Papushado
Ülke:  İsrail
Tür: Komedi, Suç, Gerilim
Vizyon Tarihi: 21 Nisan 2013 (ABD)
Süre: 110 dakika
Dil: İbranice, Arapça
Müzik: Haim Frank Ilfman
Oyuncular Guy Adler,    Lior Ashkenazi,    Dvir Benedek,    Gur Bentwich, Doval’e Glickman

Özet

Bir dizi vahşi cinayet, üç adamın yollarının kesişmesine sebep olur. Son kurbanın babası bir polistir ve intikam almak için yemin eder. Cinayetlerin baş şüphelisi olan bir din öğretmeni, önce tutuklanır, ancak bir polis hatası yüzünden serbest bırakılır. Kanun dışı metotlarla yoluna devam etme kararı alan intikamcı polis, şüphelinin peşine düşer.

Film, işkencenin sorun çözücülüğünü masaya yatırırken, gerçek duyguların/niyetlerin örtbas edilebileceğinin üzerinde durması açısından önem taşımaktadır.

Bilginin ve tecrübenin bittiği yerde kalmanın acısını hissedeceksiniz.

Filmden

 “Yahudilere göre, bir insan doğduğu gibi tüm organları yerindeyse gömülmeli.” Başı olmayan ceset sorunu nasıl çözülecek.

**

Kurt Kurtan Korkmaz

**

Manyaklar silahlardan korkmaz.

- Korkmaz ha?

 Neyden korkarlar öyleyse?

 Manyaklar manyaklardan korkar.

**

Birisine sonuna kadar işkence edersen her şeyi anlatacak mı?

 Peki ya ben yapmadıysam?

 Peki ya korkunç bir hata yapıyorsan?

**

BÜYÜK YAZAR NE YAZAR


uckurlu poturTürkiye’de sağ kesimin tabanı, Batı dünyasına gavur alemi der. Zirvesi ise tabanının aksine sermaye birikim modeli ile zevk ve estetikte, ‘gavur alemi’ ile bütünleşir. Politikadaki kitle particiliğinin zaruri bir neticesidir bu tabanla-tavanın çelişkisi. Bu çelişki, kendine göre bir “Büyük Yazar” tipi üretmiştir. Bu büyük yazarı sağ kesimin tabanı tutar, tavanı ise besler. Büyük yazar, sağ kesimin tabanı ile zirvesi arasındaki bu çelişkiyi maskelemek için, köprü görevi üstlenir. Dolayısıyla, “Büyük yazar” işbirlikçidir, muvazaacıdır, işi idare edicidir, daha doğrusu, “münafıktır”…

Büyük yazar ‘Ayasofya’ meselesini iyi bilmelidir. Zaman zaman Ayasofya üzerinde şahane iç gıcıklayıcı, gönül hoplatıcı ve okuyana “helal olsun” dedirtici yazılar yazar, yazmalıdır. Mehteri göklere çıkartır. Büyük yazarın baş düşmanı “yahudidir”. Komünistlerin Allah belalarını vermelidir.  Zaman zaman çaktırmadan kapitalizme de “kahrolsun” çeker. Sular mı akmıyor, elektrikler mi sık sık kesiliyor? işin içerisine ya siyonist parmağı ya da komünist parmağı girmiştir. Anneler günü kör bir Batı taklitçiliğidir ve opera ile bale için yapılan masraflar, düpedüz israftır, falan filan gibi…

Türkiye’de sağ kesimin tabanına hitap eden gazeteleri yine o sağ kesimin tavanı çıkartır. Tabanda emek, tavanda ise sermaye vardır. Amma beri yandan Türkiye’deki sermaye birikiminde de, baştan sona üçkağıtçılık mevcuttur. Teknik tabirle konuşursak, sermaye birikiminde artık değerin nisbi payı çok yüksektir… Çoğu kez, yüzde elliyi bile aşmaktadır.

Sermaye birikimini, biraz kabaca fakat, “anlaşılabilirce” tarif edelim… Fahişe bedenini satıyor, ücretini ise aradaki komisyoncu alıyor. Halk ağzıyla bu komisyoncuya pezevenk deniliyor. Komisyoncu üç tane beş tane sermaye çalıştırır. Toplam birikimin, hasılatın yarısını işçilerine verir. Diğer yarısına ise kendisi sahiplenir. Kapitalizmin sermaye birikimi de tıpkı bu örnekte görüldüğü gibi pezevenkçedir. Bilhassa işsizliğin yaygın ve yoğun olduğu kriz dönemlerinde, işçiye gerçek ücretinin “hak ettiğinin üçte biri verilir”. İtirazı olana da yol gösterilir.

“Büyük Yazar”, kendini besleyen tavanın arzusu doğrultusunda sermaye birikimindeki çirkefliklere kalemini bulaştırmaz. Kendini büyük kabul eden, büyük sayıp alkışlayan tabanı hoşnut etmek içinse ha bire Ayasofya’ya yüklenir. Şanlı tarihin büyük kahramanlıklarından sahifeler çevirir. Hamasi edebiyatın bir numaralı Pir’i kesilir. Tavan ile taban arasında denge kurar. Dengeyi bozduğu an “hain” damgasını yer. Ayağının altındaki toprak zemin kayar, balon patlar, efsane yıkılır ve “büyük yazar” ihanetinin enkazı altında ezilip kalır. Büyük yazar, fukaralığın sebebini, insanlar arasında Allah korkusunun kalmayışında görür. İnsanlarda Allah (c.c.) korkusu kaybolmamış ve din cevheri insanların yüreğindeki varlığını koruyabilmiş olsaydı; binalardaki zinalar böylesine yol ortalarına kadar yayılmazdı. Baksanıza şu dünyanın manzarasına. Başımıza taş yağmadığına şükür. Üçlerin, Yedilerin ve Kırkların yüzleri suyu hürmetine yaşıyoruz. Büyük yazar’a göre, Allah korkusunun insanların yüreklerinden kayboluşunun belirtisi otobüslerde gençlerin ihtiyarlara yer vermeyip koltuklarda fütursuzca oturuşlarıyla kendini gösterir. Fakat, “emek-sermaye” ilişkilerine sıra geldi mi, Allah korkusunun burada yeri yoktur. İşveren, Allah korkusundan muaftır.

Sağ kesimin tavanında da, tabanında görüldüğü gibi çeşitli meşrep ve ekol havaları esmektedir. Bu havalar, hem tavanı hem de tabanı heterojen kılar. Amma iş emek-sermaye ilişkilerine, sermaye birikiminin pezevenksel temerküz metoduna ve usulüne gizli-açık bir tehdide dünüştü mü, sağ kesimin tavanı kendi arasında derekap birleşir. Operacılar ile Ayasofyacılar birbirleriyle kucaklaşarak emeğin hak istemine karşı çelikten bir koruyucu duvar örerler.Bu durum sermayenin doğal tabiatındandır. İşte sermayenin bu doğal tabiatı, Büyük Yazar’a, kendisine ihanet imkan ve fırsatını vermez. Bu fırsatı bulamadığı, cesareti de kendinde göremediği için büyük yazar, işçi meseleleriyle, ücretlerdeki adaletsizliklerle uğraşmaya yanaşmaz. Bu sebeple ki, cemiyetimizdeki sosyal adaletsizlikler solun inhisarına terk edilmiştir. Aşırısı olsun ılımlısı olsun, işçinin dertlerine sahiplenmiştir. Emr-i bil maruf a aykırı da gelse, Nehyi anil münkerin ihlali dahi olsa, “büyük yazar” vazifesi gereği, sağ kesimin tabanını mehter marşıyla Ayasofya’nın gölgesinde uyutur. Sh:59-61

FARELER KEMİRDİKLERİ YERE ÜFLERLER

Dünyaya geliş sebebinin unutulması gelir dağılımını olumsuz yönde etkiliyor. İnsanların kendi görevlerinin kul mu yoksa vatandaş mı olmak noktasında tereddüt göstermeleriyle de gelir dağılımı, adil ve dengeli olma vasfını tüketiyor. Dağılımda sivri uçlu zirveler ve sert cidarlı kuyular baş gösteriyor.

Türkiye’de kulluk ihtiyaridir. İyi vatandaşlık ise mecburi bir mükellefiyettir.Resmi görüş, kulluğu insanın ihtiyarına, özel tercihine bırakmaktadır… Öncelikle iyi vatandaş olmayı öğütleyip istemektedir. İyi vatandaş olabilmenin vazgeçilmez ilk şartı ise, fiil ve davranışları kanun ve nizamlara uydurmaktır. İyi vatandaşlık, düşünce ve davranışlarda kanunilik gerektirmektedir. İyi vatandaş, emredilen biçimde düşünendir.

Türkiye’nin kendine özgü kanun ve nizamlarından bugüne kadar insanımızın bir kısmı, kantara vurulamaz, hesaba kitaba getirilemez ve rakamların diline sığdırılamaz cesamette, irilikte ve büyüklükte rant kazançları iktisap etmiştir… Kamu İktisadi Teşebbüslerinin tahsisli satışları büyük rant gelirleri sağlamıştır, tahsis sahiplerine… Demir, çelik, çimento, kağıt, gübre vs. gibi ara mallarını cari piyasa fiyatının altında bir fiyatla satın alan tahsis sahipleri, bunları cari fiyatların üzerinde gerçek ihtiyaç sahiplerine tek kalemde devredince, milyonluk ve milyarlık rantların üzerine oturuvermiştir tahsis sahipleri.

Rant gelirleri özü itibariyle risksizdir ve emeksizdir ve bu bakımdan haksız bir iktisaptır. Fakat idari mekanizmanın emir ve direktifleri doğrultusunda kanuni oluştuklarından, meşru kazanç sayılmaktadır…

Kârhane/semaye patronlarının, başkalarının sırtlarından emeksiz ve risksiz temin ettikleri kendi sektörlerine has gelirleri de, özleri itibarıyla haksız iktisap olmakla birlikte, idari mekanizmanın emir ve direktifleri doğrultusunda kanunlara uygun biçimde oluştuklarından, meşru sayılmaktadır. Gözlenen odur ki, kârhane patronları ile Rant ekonomisinin tahsisi sahipleri arasında kazançlarının meşruiyetleri bakımından fark yoktur. Sadece rantların oluşum kaynaklan değişiktir. Kimisinin fuhuştan, kimisinin kağıt tahsisinden ve kiminin de devalüasyondandır.

Rant ekonomisinde rant gelirlerinin paydaşlar ile, kişileri rant gelirlerinde paydaş kılan idari karar mercilerinde bulunanlar arasında bir çıkar ilişkisinin bulunmuş olması, bulunması doğaldır.Kağıt tevzi edenler ile kağıt tevziatından tahsis kopartacak olanların aynı pota içerisinde erimiş ve eritilmiş olmaları eşyanın tabiatı gereğidir. İşte bu pota Rotaryenlik potasıdır. Lionizm potasıdır. Yuvarlak Masa Şövalyeliğinin potasıdır. Ve bunların hepsini de içerisine alan büyük potadır Masonik localar. Rotaryenlere, Lionlara ve Masonlar ile Şövalyelere bakıldığında bunların hepsinin, ya da çok büyük bir çoğunluğunun ülkemizde rant ekonomisinden büyük pay kopartan kişiler oldukları görülebilecektir.

(Lavvazye)’nin bir enerjinin sakımı kanunu vardır. Hiç bir şey var olmaz, hiç bir şey de yok olmazmış. Bunun doğruluğu-yanlışlığı bir başka mesele.. Doğru ise, söz konusu rantların kaynağı nerededir? Madem ki hiç bir şey var olmaz, Rant ekonomisinde sözünü ettiğimiz akıl almaz rant gelirleri nereden çıkar…?

Geniş halk yığınlarından parça parça, dirhem dirhem onların kanlarından, damarlarından ve iliklerinden iğne ile santim santim çekilerek toplanmaktadır. Şu halde rantlar, gerçekte yığınları yoksullaştıran en önemli faktördür. Küçük azınlıkların, büyük halk yığınlarını yoksullaştırması ise, insanın dünyaya geliş sebebini unutmasının neticesidir. Dünyaya geliş sebebini unutan, ona göz ve kulak tıkayan insan ise, artık insan değildir fakat faredir… Fareler, kurbanlarının kulaklarını kemirirlerken, kurbanları canlarınımn yandığını farketmesinler diye, kemirdikleri noktaya üfürürler.Aynen rant ekonomisinin egemen olduğu düzenlerde de rantiye sahipleri, yoksullaştırdıkları geniş halk yığınlarının işin gerçeğini, püf noktasını fark etmesinler diyerek onları zaman zaman uyuşturucu üfürüklerle efsunlarlar… Lionlar/aslanlar ile

Rotaryenlerin zaman zaman sefaletlerine ve fukaralıklarına bizzat sebep oldukları halk tabakalarının kenar semtlerine sırf iş olsun kabilinden seferler düzenleyerek bir takım atraksiyonlara girişmeleri bu kabilden birer üfürükçülüktür…

Devlet adına işlem tesis eden hükümetler bugüne dek rant ekonomisi yerine, milli geliri daha adil ve dengeli dağıtabilecek bir başka politika uygulayabilmiş olsalardı, laboratuvarları araç ve gereçsiz kalmayacak olan hastaneler ile okullarda rant ekonomisine bağlı eksikliklerin giderilmesi maksadıyla davul zurna eşliğinde ve umuma ilan edilerek yapılan yardım gösterileri de hep bu kabilden birer üfürükçülük gösterileridir. Resmi görüş, vatandaşın iyisini kanun ve nizamlara uygunlukta arar. Oysa ki, vatandaşın iyisi uyanık olandır. Gözünü açandır, kanun ve nizamların çarpıklıklarının altlarını eşeleyendir. Kendini yoksullaştıranları, fukaralaştıranları başına taç etmeyendir. Farelere kulaklarını kemirtmek istemiyenler, gözlerini ve idraklerini dört açmalıdırlar. Sh:143-146 [Eskiden böyle idi….]

***

Çağımızda kalkınmadan anlaşılmak istenen mana sanayileşmek oluyor. Ödemeler dengeleri açık veren ülkeler, sanayileşerek ürettikleri endüstri mallarının ihracı yolundan bu açıklarını kapatmak istiyorlar.

Türkiye’nin şu anda benimsediği yolda, şu andaki yaşayan nesillerinin kalbur üstü kesimleri, “Gelecek nesillerin üreteceklerini daha bugünden ipotek altına bağlamış bulunuyor.” İşte sistemdeki çarpıklık buradadır…

Türkiye insanına ille de velakin batı ölçülerine uygun bir tüketim hayatı yaşatılacak ise, bugünün insanına düşen görev “Uçkurlu Potur”ile iktifa etmektir. “Uçkurlu potur” ile kendisi arasında insani bir irtibat ve telif köprüsü kurmak tevazuunu gösteremeyen günümüzün ve yakın geçmişimizin elit kesimi, Türkiye insanının ayağına “Sanko” yu şimdiden sokuşturmuşsa da, eline tutuşturduğu bira şişesiyle karşısına geçirdiği TV serisinin en heyecanlı yerinde, aniden zuhur eden voltaj kesilmelerinin hâsıl ettiği karanlığın, onun sosyal bir ine gelmesine de mani olmamıştır…

 Doğan her bir Türk çocuğu boynuna borç ipoteği bağlı olarak doğmaktadır… Hayat mı bu ?…(Ön Kapak Yazısı)

Kaynak:

Atilla ÖZDÜR Uçkurlu Potur,  Çizgi Yayınları, 1990-İstanbul

“HER ŞEYLERİ TERS”


17 Ağustos 1989

Yaklaşık iki bin beş yüz yıl önce Mısır’ı gezen Herodotos, başka yerlerde gözlemleme imkânı bulduğu alışkanlıkların tam tersine rastlayınca şaşkınlığa düşecek ve Mısırlıların her hususta diğer halkların tersi davranışlar gösterdiğini yazacaktı. Kadınlar ticaretle uğraşırken erkekler evde kalıp halı veya kumaş dokuyorlar; ama dokumada da, atkı atmaya başka ülkelerdeki gibi yukarıdan değil aşağıdan başlanıyor. Kadınlar küçük hacetlerini ayakta, erkeklerse çömelerek yapıyorlar. Listeye devam etmiyorum.

Bize daha yakın bir zamanda, 19. yüzyılın sonunda, Tokyo Üniversitesi’nde uzun süre profesörlük yapmış olan bir İngiliz, Basil Hail Chamberlain, sözlük biçimli Things Japonese (Japon İşi) adlı kitabındaki bir maddeye Topsy-Turvidom, yani “Tersine Dünya”başlığını koymuştur; nedenini şöyle izah ediyor: “Japonlar birçok şeyi Avrupalıların doğal ve münasip bulduklarının tam tersi şekilde yapıyorlar; benim davranışlarım da Japonlara aykırı geliyor.”Bunun peşinden, yirmi dört asır önce, kendi yurttaşlarına egzotik görünen bir başka ülke hakkında Herodotos’tan zikrettiklerimize benzer bir dizi örnek gelmektedir.

Kuşkusuz Chamberlain’in verdiği örnekler aynı derecede ikna edici değildir. Japon yazısı dünyada sağdan sola yazılan tek yazı değildir. Bir mektubun adresini yazarken önce şehir isminin, sonra sokağın ve kapı numarasının, en son olarak gönderildiği kişinin isminin yazılması da Japonya’ya özgü değildir. Avrupai tarzdaki kadın elbiselerine süsleme yerleştirme zorluklarıyla şaşkına dönen Meiji dönemi terzilerinin, ille de ulusal bir karakteri yansıttığı söylenemez. Buna karşılık, aynı terzilerin ipliği iğnenin deliğinden geçirmek yerine, iğnenin deliğini sabit tutulan ipliğe doğru götürmeleri; aynı şekilde, dikiş dikerken de, bizim yaptığımız gibi iğneyi kumaşa batırmak yerine, kumaşı iğneye bastırmaları çok şaşırtıcıdır. Keza eski Japonya’da ata sağdan binilir ve hayvan ahıra gerisingeri sokulurdu.

Yabancı ziyaretçiler, Japon marangozun testereyi bizim gibi iterek değil de kendine doğru çekerek tahta biçtiğini daima şaşkınlıkla kaydeder; “iki saplı bıçak”da denen planyayı yine aynı şekilde kullanmaktadır. Japonya’da çömlekçi, aletini sol ayağıyla iterek saat yönünde döndürür; Avrupalı ya da Çinli çömlekçi ise aleti sağ ayağıyla iterek çalıştırır, bunun sonucunda da ters yönde döndürür.

Zira bu alışkanlıklar Japonya’yı sadece Avrupa’ya zıt kılmaz: Sınır çizgisi Japon adaları ile Asya kıtası arasından geçer. Japonya, kültürünün birçok başka unsuruyla birlikte, her yerde kullanılan, itince kesen testereyi de Çin’den almıştır; ama 14. yüzyıldan itibaren, bu modelin yerine yerel olarak icat edilen bir başka model geçmiştir: Çekince kesen testere. Aynı şekilde, 16. yüzyılda Çin’den gelmiş olan itmeli planya, yüz yıl sonra yerini çekmeli modellere bırakmıştır. Bu yeniliklerdeki ortak özelliği nasıl açıklamalı?

Tek tek vakalar ele alınarak sorun çözülmeye çalışılabilir belki. Japonya demir filizi bakımından yoksuldur ve çekmeli testere diğer testereye nazaran daha ince metal kullanımına müsaittir: Demek ki tasarruf nedeniyledir. Ama bu gerekçe planya için de geçerli midir? Ve yine aynı ilkeden kaynaklanan, iğneye iplik geçirme ve dikiş dikme konusundaki farklara nasıl uygulanabilir? Her seferinde özel bir açıklama bulmak için derin hayallere dalmak gerekir; işin içinden bu şekilde çıkılamaz.

O zaman insanın aklına genel bir açıklama gelir. Japonların çalışma hareketlerini kendilerine doğru, dışarı değil içeri doğru icra etmeleri, mobilyayı asgariye indirme olanağı veren çömelme, dizini kırıp oturma, bağdaş kurma gibi duruşları yeğlemelerinden ötürü değil midir? Atölyede mobilya bulunmadığında, zanaatkâr sadece kendisinden destek alabilir. Bu açıklama o kadar basit görünür ki, sadece Japonya için değil, dünyada benzer gözlemlerin yapıldığı başka bölgeler için de kullanılır.

19. yüzyılın ortasında, uzaklardaki ilkel yalınlığa kavuşmak için —ileride Gauguin’in yapacağı gibi— bir gün ailesini terk etme kararı alan Bostonlu müreffeh tüccar J. G. Swann, ABD’nin kuzeybatısında daha o zamanda öz kültürlerini yitirmekte olan yerlilerin, bir şey keserken, “bizim [yazı için] kaz tüyü yontarken yaptığımız gibi”, bıçağı sadece kendilerine doğru çekerek kullandıklarını ve her fırsatta toprağa çömelerek çalıştıklarını not düşüyordu. Çalışma esnasındaki duruş ile aletin kullanılış şeklinin birbirine bağlı olduğuna kimse karşı çıkmaz herhalde. Birinin diğerini açıklayıp açıklamadığı (ayrıca açıklıyorsa, hangisinin hangisini açıkladığı) ya da aynı olgunun bu iki veçhesinin aramaya değer bir kökeni olup olmadığı ise meçhul.

Yolculuklara çok meraklı bir Japon hanım arkadaşım, bir gün bana, gittikleri her şehirde kocasının gömleğinin yakasına bakarak oradaki hava kirliliği hakkında hüküm verebildiğini söylemişti. Bana öyle geliyor ki hiçbir Batılı kadın bu şekilde akıl yürütmez: Bizim kadınlarımız daha ziyade kocalarının boynunun temiz olmadığını düşünürler. Dışarıdan gelen bir etkiyi içsel bir nedene bağlarlar: Akıl yürütmeleri içeriden dışarıya doğru ilerler. Japon hanım arkadaşım ise dışarıdan içeriye doğru akıl yürütüyordu; Japon uygulamasında bir dikişçinin iğneye iplik geçirmesi, marangozun tahta biçmesi ya da düzleştirmesindeki hareketin aynısını düşüncede gerçekleştiriyordu.

Dikkatimizi yöneltmemiz gerektiğini söylediğim küçük olgulardaki ortak nedenleri, bundan daha iyi aydınlatacak bir örnek yok. Batı düşüncesi merkezkaçsa Japonya’daki düşünce merkezcildir. Kızartma yaparken bizim gibi “daldırmak” demeyip, kızartma yağının dışına “çıkarmak”, “kaldırmak”, “çekmek” (ageru) diyen aşçının dilinden de anlaşılmaktadır bu zaten; daha genel olarak da, Japon dilinin genelden özele art arda belirlemelerle giderek cümleler oluşturan ve özneye en sonda yer veren sözdiziminden anlaşılmaktadır. Bir Japon evinden çıktığında çoğu zaman şöyle bir şey söyler: İtte mairimasu, “gidip geliyorum”; bu deyişte ikimasu fiilinin zarf-fiili itte, çıkış olgusunu esasen dönüş niyetinin vurgulandığı bir duruma indirger. Eski Japon edebiyatında yolculuğun acılı bir tecrübe gibi; hep dönülmek istenen o “iç”ten, uçi’den koparılma gibi göründüğü bir gerçektir.

Batılı filozoflar, özne mefhumu bakımından farklı bir tavrı olduğu için Uzakdoğu düşüncesi ile kendi düşünceleri arasında karşıtlık kurarlar. Batı için temel bir apaçıklık olan benliği, bunun yanılsamalı olduğunu göstermeye önem veren Hinduizm, Taoculuk ve Budizm yadsır. Onlar için her varlık, kaçınılmaz biçimde çözülüp dağılmaya yazgılıdır; basit bir görünüş olan “benlik” kalıcı unsurdan yoksun, biyolojik ve ruhsal olguların eğreti bir düzenlemesinden ibarettir.

Fakat daima özgün olan Japon düşüncesi, bizim felsefemiz kadar diğer Uzakdoğu felsefelerinden de ayrılır. Uzakdoğu felsefelerinden farklı olarak, özneyi ortadan kaldırmaz. Bizim felsefemizden farkı ise şudur: Özneyi her tür felsefi düşünüşün, düşünce yoluyla dünyayı her tür yeniden inşa girişiminin mecburi çıkış noktası haline getirmeyi reddeder. Japonca gibi kişi zamiri kullanmaktan tiksinen bir dile, Descartes’ın “Düşünüyorum, öyleyse varım”ı kesinlikle tercüme edilemez…

Japon düşüncesi özneyi bizim gibi bir neden haline getirmek yerine, onu daha ziyade bir sonuç olarak görür. Batı’daki özne düşüncesi merkezkaçtır; merkezcil olan Japon düşüncesi ise özneyi yolun sonuna koyar. Zihinsel tavırlar arasındaki bu farklılık, alet kullanımındaki zıt biçimlerde kendini gösteren farklılığın aynısıdır: Zanaatkârın daima kendine doğru ifa ettiği hareketler gibi, Japon toplumu da benlik bilincini bir varış noktası haline getirir. Gitgide daralan toplumsal ve mesleki grupların iç içe geçmesinin sonucudur. Batılı bireyin özerklik önyargısına, Japonya uçi kelimesiyle ifade edilen, bireyin sürekli olarak kendini ait olduğu grup ya da gruplara göre tanımlama ihtiyacıyla karşılık verir; uçi “ev” anlamına geldiği gibi, evde de en iç oda anlamına gelir.

Kendisine yönelinen ve özlenen o merkezi, Japon düşüncesinin benliğe verdiği ikincil ve türemiş gerçeklik sunamaz. Bu şekilde tasarlanmış bir toplumsal ve manevi sistemin bağrında, Çin’deki atalara örgütlü tapınma ya da ana-baba sevgisinin temin edebildiği gibi mutlak bir düzen yoktur. Japonya’da yaşlılar tüm otoritelerini yitirir, aile reisliği bittiği andan itibaren de dikkate alınmazlar. Bu alanda da göreli olan mutlak olana baskın çıkar: Ailenin ve toplumun merkezi sürekli yeni baştan belirlenir.Teoriye (tatemae) güvensizlik ve pratiğe (honne) tanınan öncelik de bu derin eğilime bağlanabilir.

Fakat Japon yaşantısına görelilik ve süreksizlik anlayışı hâkimse, muayyen bir mutlağın bireysel bilinç çevresinde kendine bir yer bulması, böylelikle de bu bilince kendi içinde noksan olan temel bir çatıyı vermesi icap etmez mi?

İmparatorluk erkinin tanrısal kökeniyle ilgili dogma, ırksal arılık inancı, Japon kültürünün diğer ulusların kültürleri açısından özgüllüğünün vurgulanması… — bütün bunların modern Japonya tarihinde oynadığı rol de belki buradan gelmektedir. Her sistem, yaşayabilmek için, kendini oluşturan unsurların içinde ya da dışında muayyen bir katılığa ihtiyaç duyar. Japonya, 19 ve 20. yüzyıllarda maruz kaldığı badireleri atlatabilmesini ve günümüzde kaydettiği başarıların anahtarını bireysel bilinçlerde korunmuş esneklikte bulabilmesini, biraz da bu dışsal katılığa borçlu değil midir?

Hani bireyle çevresi arasındaki ilişkiyi kendi tasavvurlarının tam tersine çevirdiği için Batılıları bu kadar rahatsız eden şu katılığa? [sh:35-40]

Kaynak:
Claude Levi-STRAUSS, Hepimiz Yamyamız, Fransızca Basımı: Nous sommes tous des cannibales âditions du Seuil, trc: Haldun BAYRI, Metis Yayınları, 2014, İstanbul

http://www.metiskitap.com/catalog/book/5820

BORGMAN / Bela (2013)


Yönetmen: Alex van Warmerdam

Ülke: Hollanda, Belçika

Tür: Gerilim

Vizyon Tarihi: 04 Nisan 2014 (Türkiye)

Süre: 113 dakika

Dil: Hollandaca, İngilizce

Müzik: Vincent van Warmerdam

Oyuncular: Jan Bijvoet, Hadewych Minis, Jeroen Perceval ,Alex van Warmerdam, Tom Dewispelaere

Özet/Hakkında

Borgman’ın açılış sekansından bile ne kadar tuhaf bir şeyle karşı karşıya olduğumuzu anlayabiliriz. Biri rahip üç adam, ellerinde çeşitli silahlarla adeta cadı avına çıkar. Ormanın derinliklerinde, yerin altındaki sığınağında yaşayan Borgman’ı öldürmek için gelirler fakat uzun saçlı ve sakallı, pis, belli ki medeniyetten uzak bir adam olan Borgman kaçmayı başarır. Kendisininki gibi yerin altında gizlenmiş yerleşkelerindeki iki arkadaşını da kaçmaları için uyarır. Sonrasında banliyödeki lüks evlerin kapısını çalmaya başlayan adam, kapıyı açanlardan pis olduğu için evlerinde duş alma izni ister. Kapının suratına kapatıldığı bir evin erkeği tarafından ölümüne dövüldükten sonra evin hanımı Borgman’a acıyarak kocasından gizli şekilde banyonun kapılarını açar. Söz konusu kadın Marina, Borgman’ın yaralı olduğunu bildiğinden evin bahçesinin uç köşesindeki kulübede bir süre kalmasına izin verir. İyileştiği zaman gitmeye hazırlanan Borgman’ın kalmasını ister, evinde misafir edebilmek için de kılık değiştirip bahçıvan olarak işe girmesini  teklif eder.

Sinopsisi böyle anlatınca Borgman’ın hikâyesi kulağa oldukça normalmiş gibi geliyor. Esasında Van Warmerdam’ın kurguladığı hikaye, yukarıda bahsettiğim şekilde başlayıp çok farklı sularda gezinen, normal bir zihnin ürünü olduğu konusunda bahislerin kabul edilebileceği bir formada bürünüyor. Gerçeklikten kopup gerçeküstü anlatımın hüküm sürdüğü Borgman, bu iki olguyu zaman zaman bir arada seyircisinin önüne koyarak zihin bulanıklığına sebep oluyor. Aslında iki saat boyunca seyrettiğimiz filmin neredeyse her anı böyle bir etkiye sahip. Karakterlerin neyi niçin yaptığını, eylemlerinin sonuçlarını bir türlü belli kalıplara sokamıyoruz.

Sanki yönetmen, filmine dâhil ettiği her şeyi seyircinin kafasında soru işaretleri kalsın ve asla silinmesin mantığıyla yapmış gibi bir hava var. Borgman ve arkadaşlarının bir inanışa göre melekleri temsil ettiği (ki İncil’de Borgman’ın ön adı olan Camiel’den tanrının yanında bulunabilen yedi melekten biri olarak bahsedildiği düşünüldüğünde çok da uçuk bir fikir değil) ve modern, varlıklı, hayatta şikayet ettikleri şeyler başkaları için hayal dahi olamayacakken elindekinin kıymetini bilmeyen insanlar için ölüm meleği rolüne büründükleri söyleniyor. Öte yandan söz konusu arkadaşların masumları da göz göre göre katlettiklerine film boyunca pek çok kez tanık oluyoruz. Evin sahibi Marina’nın birer köpek kılığında gördüğüne de tanıklık ettiğimiz bu insanların ortak noktalarından biri de sırtlarında yer alan, filmin diğer pek çok mesele gibi açıklama zahmetine girmediği yara izleri. Aynı izleri sonlara doğru evin üç küçük çocuğunda da gördüğümüzde acaba Borgman ve arkadaşlarının masum ruhları, yetişkinlerin günahkâr dünyasından çekip almak için böyle bir oyun oynayıp oynamadığı sorusu zihinlerimizi kurcalamaya başlıyor. Eh, tahmin edeceğiniz üzere van Warmerdam bu gibi bir iddia hakkında da filminde bir ipucu vermekten kaçınıyor. Fakat filmin başında kara ekranda beliren “ve onlar sınıf atlamak için dünyaya indiler…”cümlesi söz konusu suallerin en azından bir adım ileriye gitmesine yardımcı oluyor. Bu kalıbın bir ayet olmaması da ayrı bir mesele. Karakterlerin kimliklerinin ne olduğu soruları bir yana, bir de yaptıkları eylemlerin ne olduğu soruları kafaları bulandırıyor. Girdikleri evde özel metotlarla muhatap oldukları herkesin ruh halini, davranışlarını ve bakış açılarını değiştiren Borgman ve ekibinin psikolojiyle oynayan büyücüler gibi gözükmesi de bundan kaynaklanıyor.

Ek olarak ahir zamanda Deccalin uyanışına , dabbetü’arzın çıkışı  ve yeryüzünün fesada uğrayışı  akla gelirken  Camiel Borgman’ın  [Jan Bijvoet] Charles Manson  ve ailesini hatırlatıcı  durumunu da fark edebilirsiniz. Cinselliğin karmaşasıda işin muğlak tarafı olarak filmde görülürken, ruhanî /sanal durumlardaki cinsel ilişki boyutunada çeşitli yorumlar düşünülebilir. “Farklı boyutlardaki varlıkların ilişki durumu nasıldır”a da çözüm getirilmeye çalışılmış.

Erişim: http://www.sinematopya.com/2014/02/borgman-2013-bela.html

 

FERİSİLER, TIPKI YOKSULLAR GİBİ HEP VAR OLACAKLARDIR.


Hristiyanlığın ortaya çıkmasına yakın zamanlarda ,Yahudiler dinsel olarak bir çok değişik topluluklara ayrılmışlardı. bu dönemde bilebildiğimiz en önemli topluluklar Saddukiler, Ferisiler , Zelotlar ve Esseniler’dir.

Bunlar içinde en radikal grup ferisiler olup dogmayı en katı biçimiyle kabul ve uygulamadan yana olan onlardı. Ancak öte yandan ferisiler en varlıklı Yahudi kabilelerinden olmakla İbrahim Tapınağı’nın ekonomik gücünü de sonuna kadar kullanan gruptular. Bu nedenle İsa’nın başkaldırısından menfaatler açısında en fazla etkilenenler de onlardı. Hz. İsa’nın ferisilere söylediği söz:

“Ey ferisiler, ey engerek soyları, ey din tüccarları! Allah’ın evini ticarethane ettiniz!” Kısaca Ferisi, “dini rant ve ticaret malzemesi yapandır.” Sadece Hz. İsa’ya karşı çıkmamıştır. Tüm zamanların musibetidir. Bugünün en elim saldırı merkezidir. Dinin “egemenlerin silahına” dönüştürülmesini tesis edenlerin tümü ferisilerdir.

Hz. İsa’nın Ferisilerle çatışması kalıcı öneme sahiptir çünkü her çağ ve kültürde Ferisiler mevcuttur. Ferisiler, tıpkı yoksullar gibi hep var olacaklardır.İktidarı nadiren ele geçirir ya da iktidarı destekleyen ideolojiyi nadiren belirlerler ama her türlü rejime hizmet eder ve her türlü planı uygularlar. Yahudi vatandaşlarını Nazilere teslim eden Fransız kamu görevlileri, komşularını gizli polise ihbar eden komünist aparatçikleri, 20. yüzyılın sonunda politik doğruculuğu toplumun tepesine bindiren sağduyu fanatikleri ve her toplantıda upuzun, eleştirel bağımsızlık iması yaratan özgüvenli yüksek tonlarla konuşup resmi çizgiden aslında hiç sapmayan insanlar, hepsi birer Ferisidir.

Ferisiler kültürel ölçütlerin en önemli aktarıcılarındandır ve yeni değerlere, geçişlerini fark etmeden dahi, çaba harcamadan geçiverirler. Yüzyıllar boyu asık suratlı, ciddi kalmış Ferisiler, espriden aslında hiç anlamamalarına rağmen bugün meslekî neşelidirler. Ve Hz. İsa’nın anladığı üzere, iktidarı ellerinde tuttuklarından, resmi görüşü pompaladıklarından ve resmi prosedürü izlediklerinden asla yenilmezler. Hz. İsa’nın öğüdü “Caesar’ın Hakkını Caesar’a Vermek”  yani iktidarı sadece gerekli azınlığa vermek, ötesine tanımamaktı.

Ferisiler, E. Fromm’un “otoriter karakter”diye tanımladığı, iktidara iktidar hayrına tapan, gücün önünde yaltaklanan ve yoksulu aşağılayan tiplerdir. Bir başka deyişle sado-mazoşisttirler: Yukarıdakinin kıçını yalayıp aşağıdakinin üstüne işerler. Bu tipler Hz. İsa gibi otorite sahibi olan ve iktidar peşinde koşmayan veya iktidara ihtiyaç duymayanlardan korkar, nefret eder ve böyle kimseleri baskı altına almaya çabalarlar. Bu fikirler, yani kaçınılmaz zorluklardan hayır çıkarmaya dair Stoacı inanış, Hz. İsa’nın reçeteden çok ilkeleri temel alan ahlakta ısrarı ve iktidarın sado-mazoşist doğasına yönelik Freudçu kavrayış 20. yüzyılda, benlikle dünya ilişkisine tam anlamıyla el atan nadir felsefi akımlardan varoluşçulukta bir araya geldi. Anahtar kavram, kişisel sorumluluktu. Sartre’ın dediği gibi, “İnsan kendi doğası ve seçimlerinden tamamıyla sorumludur.”Ama bu durum, içe kapanma ve inzivaya çekilme bahanesi değildir. Aksine kişisel ilişkilerden grup aidiyetine kadar her seviyede yükümlülüğü gerekli kılar. Çünkü sorumluluk, sıklıkla ıstırap vermekle birlikte şartları ve kendini aşmanın tek yolu olan sürekli seçim yapmayı gerektirir. Ama her seçim sonludur ve bu yüzden sürekli beklenti içinde yaşamak söz konusu değildir. Varoluşçuluğun önceli Soren Kierkegaard şöyle diyor: “Bu, olabilirliğin çaresizliğidir. Bundan sonra olabilirlik benliğe gittikçe daha büyük görünür, gittikçe daha fazla şey olabilirlik kazanır çünkü hiçbir şey gerçekleşmemektedir. İnsana sanki her şey mümkünmüş gibi gelir.”Kierkegaard benliğin gereklilik ile olabilirlik arasında bir dengeye ihtiyaç duyduğunu öne sürmüştür. Benlik fazla gereklilikte boğulacak, fazla olabilirlikteyse buharlaşıp gidecektir. Tarih boyunca ezici gereklilikler sorun olmuştur ama bugünün benliği sonsuz olabilirlikler yüzünden delirmektedir. Gerekliliğin reddi çağımızın hastalığıdır.

Sartre potansiyeli değil, sonluluğu özgürlüğün özü olarak tanımlamıştı: “Sonlu olmak (…) kendi seçmektir (…) bir olabilirliğe gitmek suretiyle diğerlerini dışladığını kendine bildirmektir. Dolayısıyla özgürlük eylemi, sonluluğu varsaymak ve yaratmaktır.” Ama seçilen sonluluk mutlaka tümüyle kabullenilmeli, girişilenin sonu mutlaka getirilmelidir.Ve bu sorumluluk uygulaması sıkıntıyı devre dışı bırakacaktır: “Dolayısıyla, ne hissetliğimize, ne yaşadığımıza veya ne olduğumuza dair kararı yabancı, dış bir unsur vermeyeceğinden yakınmanın anlamı kalmayacaktır.”

Böylece olanlardan fayda çıkarmaya yönelik Stoacı tavır bir çekirdek inanç seviyesine yükselmiştir: İnsan kendine ettiği her şeyden bir şey çıkarabilir. Hatta bu “çıkarma” bir zorunluluktur. Sartre toplumsal rollerin edilgen kabullenilişi ve kültürel şartlandırmayı “kötü inanç”, “otantiklik” eksikliği ve “ben böyleyim” yollu uyduruk bahane olarak aşağılamıştır. Sartre a göre benlik sürekli yeniden yaratılmalıdır ve bu yaratma, kendini aşmanın yoludur. Yaşamak biteviye aşma halidir.

Başkalarıyla ilişkideyse bireyin özgürlüğü can alıcı etmendir. Haliyle aşkta teslimiyet veya teslimiyet talebi, yani mazoşizm ve sadizme yer yoktur. İçinde bir miktar iktidar mücadelesi öğesi barındırmayan bir ilişki kurmak zordur ama sonu ebedi mutluluk değil, edebi çatışma olmasına rağmen ideali, eşin özerkliğine daima saygı gösterilmesidir. Tehlike ve risk kaçınılmazdır ama ilişkiye yoğunluk katar ve varoluşçu amaç, huzur ve sükunet değil, yoğunluktur.

Aynı şekilde grup ilişkilerinde de ne grubun değerler sistemine veya Sartre’ın tanımıyla “biz-bilincine” teslim olunmalı ne de başkalarının özgürlüğünü kısıtlayacak herhangi bir güç kullanılmalıdır. Grup yapısında güç kullanımı, aşktaki gibi genellikle sado-mazoşisttir. Otoriter kişiliğin, Ferisinin talebi genelde hiyerarşiye, kurallara ve izleklere uyum göstermektir ama esas derdi içsel özgürlüğün teslim alınmasıdır. Haliyle sadece dışsal uyumu elde etmekten rahatsızlık duyacaktır. Gizli benliğin ve kişisel özgürlüğün, sadece Caesar’ın hakkının Caesar’a verilmesi suretiyle korunması, varoluşçu zaferdir.

Derleme yapılan Kaynak:
Michael Foley, SAÇMALIKLAR ÇAĞI, Modern Hayat Neden Mutlu Olmayı Zorlaştırıyor? Özgün ismi: The Age of Absurdity, trc: Algan SEZGİNTÜREDİ, Domingo, Aralık 2012, İstanbul

 

**************************

KAPİTALİZMİN YANILSAMASI
[Yanlış algılama ve duyu yanılması]

SORUN YALNIZ BENDE Mİ?

PANDOKSİST OLMAK YETER Mİ?

BAŞARIYA GİDEN YOL, BAŞARISIZLIKTAN GEÇER

“BEN”İ AŞMAK

BERABER YÜRÜDÜK BİZ BU YOLLARDA

“ZEST”DEN “KOAN”A

ÜÇÜNCÜ CİNSİYET

SEVGİLİ ROBOTUM

GÜNAYDIN TÜRBÜLANS ÇAĞI?