ÜÇ ÇEŞİT ÇATIŞMA- Bertrand Russell


 

Bir şeylerle çatışma halinde olmak insanın yaradılışı gereğidir. Bu çatışmada, insanların kimi yener, kimi yenilir. Genel olarak, yenilenlerin soyu azalır ya da tükenir. Bunun sonucu şudur ki, insandan insana geçen psikoloji, yenenlerin psikolojisidir. Yenme şansının yüzde elli olduğu her yerde, insan iyimserliği bu şansı olduğundan fazla görür. Bunun böyle olması, yaşayanlar için mutlu bir şeydir. Yenilenin görüşü ise unutulup gider.

İnsanların, ister istemez giriştiği çatışmalar üç çeşittir: Bunlar:

1.            İnsanın tabiatla,

2.            İnsanın insanla,

3.            İnsanın kendisiyle olan çatışmalarıdır.

Bu çatışmalar, özleri bakımından birbirinden çok ayrıdır ve tarih boyunca bunların görece önemi durmadan değişir. Bu üç çatışmayı yöneten yollar birbirinden apayrıdır. Tabiatla olan çatışmayı, fizik bilimleri ve teknik ustalık yürütür. İnsanla olan çatışma, politika ve savaşla yürür. İnsanın iç savaşım da, bugüne kadar din yönetmiştir. Bugün, bu çatışmayı psikanaliz metotlarıyla, bilimsel olarak yürütebileceklerini ileri sürenler vardır. Ama, bu metotların bütün ihtiyaçları karşılayacağını sanmıyorum.

Tabiatla olan çatışma, bir anlamda, en ağır basanıdır. Çünkü, bu çatışmada yenmek yaşıyabilmenin koşuludur. Buzlar çağında ya da bereketli topraklar kuruyunca, ya da depremler bütün vadileri altüst edince yok olan insanlar, tabiatla olan çatışmada yenilmişlerdir. Bütün kıtlıklarda ve hastalık salgınlarında ölenler gibi. Tabiata karşı elde edilen her zafer, insan soyunun sayıca artmasını mümkün kılmış ve başlıca da bu uğurda kullanılmıştır.

Ama, insan çevresini dizginledikçe, benzerleriyle olan ilişkileri önem kazanmaya başlıyor. Çünkü, tabiatı dizginleme, en ilkel insan gruplarından daha tutarlı toplumsal toplulukları gerektiriyor, bir de, günlük ekmek gittikçe daha kolay kazanılınca, arta kalan insan gücü düşmanları öldürmek üzere biriktirilebiliyor. İnsanın gelişmesinde, bir an gelir ki, teknik sayesinde insan, düşmanlarını öldürmekten çok, rakipleriyle anlaşma yoluyla zenginleşir. Bu döneme gelince, tekniğin gerekleri insanın insanla çatışmasının durmasını, ya da, hiç olmazsa, gevşemesini gerektirir. Bu dönemde (ki insanlık bugün ona ulaşmıştır) çözümlenmesi en önemli sorun, insanın kendisiyle olan çatışmasıdır. Öbür iki çeşit çatışma çağlar boyunca insan tabiatını, eskiden benimsenmiş ama, bugün teknik bakımdan eskimiş kalıplara sokmuştur. Dış savaş çağları, ruhundaki bir iç savaşta yansıdılar. Bu ruhtaki iç savaşta bir taraf öbür tarafa «günah» adını veriyor ve onu yenmeğe çalışıyor. Ama, bu savaşta, zafer hiç bir zaman dış çatışmadaki kadar tam olmuyor, ve her bozgundan sonra, günah çirkin başını kaldırıyor. Başlangıçta dış savaşın bir yankısı olan bu sonsuz iç savaş, sonradan, tam tersine, bir dış savaşın kaynağı oluyor. Günah, tabiatın sadece bir yanıdır ama, düşmanlarımın bütün tabiatıdır. Eski ahlâkçıların inancı buydu. Böyle olunca, kendi ile barış halinde olmayan ruh, dış dünya ile de olamaz. Ve dış davranışlar, insanın kendi içindeki savaşı gizlemek için sürüp gitmek zorundadırlar. Bunun içindir ki, insanın kendi ile savaşı, insanın gelişmesi sonunda en büyük önemi kazanmaktadır.

Her çeşit savaşın bir uzlaşma ile bitmesi gerekir. Tabiatla çatışma bir uzlaşma ile bitmiştir. Çünkü, insan tabiatın sırlarını öğrendiği için onunla işbirliği yapabilecek duruma gelmiştir. İnsanın insanla çatışmasının, herkese yetecek kadar besin bulunmadıkça, bir görevi vardır. Ama, tabiatın dizginlenmesiyle herkesi beslemek olanağı kazanılınca ve gelişen teknik işbirliğini geniş ölçüde yararlı hale getirince, insanın insanla çatışması bir «anachronisme» oluyor. Bu çatışmanın, dünya devleti istiyenlerin düşündüğü gibi, politik ve ekonomik bir birleşmeyle sona ermesi gerekir. Bu yoldan insanla insan arasında bir dış uzlaşma kurulabilir. Ama, insan kendi kendisiyle uzlaşmaya varmadıkça, (kendi içinin bir yanını yenilmesi gereken bir düşman saymaktan vaz geçemedikçe) bu dış uzlaşma temelli olmayacaktır. İşte, insanların tarihi, geçmişi ve umarım, yarını, kısaca budur.

Sh:205-207

Kaynak: Bertrand Russell ,ÇAĞIMIZIN SORUNLARI ÜSTÜNE DÜŞÜNCELER Türkçesi: Sabahattin Eyüboğlu- Vedat Günyol  ,1972 İstanbul

 

 

FELSEFE NEDİR- Bertrand Russell


Türkçesi: Sabahattin Eyüboğlu-Vedat Günyol

 

Wyatt

Lord Russell, felsefe nedir?

Russell

Çok tartışma götürür bir sorun bu. Öyle sanıyorum ki, iki filozoftan bile aynı karşılığı alamazsınız. Benim görüşüme göre, henüz kesin olarak bilinmeyen konular üstünde kafa yormaktır.Bu, yalnız bana göre böyledir, başkalarına göre değil.

Wyatt

Felsefeyle bilim arasındaki ayrılık nedir?

Russell

Kabaca, şu. Bilim bildiğimiz şeyler, felsefe de bilmediğimiz şeylerdir. Onun için de, insan bilgisi ilerledikçe, sorunlar felsefe alanından bilim alanına geçer.

Wyatt

Demek, bir şey bulunup açıkça ortaya kondu mu, felsefe olmaktan çıkıp bilim olur, öyle mi?

Russell

Evet. Nitekim felsefe diye ele aldığımız nice sorunlar artık felsefe olmaktan çıkmıştır.

Wyatt

Felsefe neye yarar?

Russell

İki şeye yarar bence. Bunlardan biri, henüz bilimin çözemediği şeyler üzerinde düşüncemizi işletmektir. İnsanı ilgilendirmesi gereken şeylerin de pek azı henüz bilimce çözümlenmiştir. Pek önemli nice şeyler vardır ki, bilim, şimdilik hiç değilse, bunlar üstüne pek az şey biliyor. İnsanların düşüncesi niçin bir sınırda kalsın ve yalnız bugün bilinenin içine kapansın. Bence, varsayım yoluyla dünya görüşümüzü genişletmek felsefenin sağladığı yararlardan biridir. Aynı ölçüde bir başka önemli yararı daha vardır bence. O da, bize, bildiğimizi sandığımız şeyleri bilmediğimizi göstermesidir. Bir yandan felsefe bizi günün birinde bileceğimiz şeyler üzerinde düşündürmek, öbür yandan da, bilgiye benzeyen nice şeylerin bilgi olmadığını alçak gönülle, göstermektir.

Wyatt

Felsefenin üzerinde düşünüp de de sonradan elle tutulur sonuçlar vermiş olan konulara bir kaç örnek gösterebilir misiniz?

Russell

Gösterebilirim. Bu örnekler en kolay da Yunan felsefesinde bulunur. Yunanlıların ileri sürdükleri ve kendi zamanlarında denenmemiş olan birçok varsayımlar sonradan değer kazanmışlardır. Örneğin, atom varsayımını alalım. Demokritos maddenin küçük parçacıklarından kurulu olduğunu ileri süren atom varsayımını bulmuştu. 2000 yılı aşkın bir zaman sonra, bunun bilimsel bir görüş olduğu anlaşıldı. O zamansa bu, sadece bir düşünceydi. Aristarkhos’u alalım. Güneşin dünyanın çevresinde değil, dünyanın güneşin çevresinde döndüğü ve gökteki değişikliklerin dünyanın dönmesinden ileri geldiği düşüncesini ortaya atan ilk insan o olmuştur. Bu, bir bir yana atılıp unutulmuş olan varsayım, 2000 yıl sonra Copernicus ile yeniden ele alındı. Ama, Aristarkhos bunu düşünmemiş olsaydı, Copernicus belki de hiç üstünde durmayacaktı.

Wyatt

Nasıl oluyor bu, bir çeşit sezgiyle mi?

Russell

Yo, hayır. Bu varsayımları ilkin düşünenler, «doğrusu budur» diyemezler; sadece «doğru bu olabilir» diyebilirler. İyi bir bilimsel hayal gücünüz varsa, birçok şeyin doğru olabileceğini düşünebilirsiniz. İşte, bilimin özü de budur. Önce, bir şeyin doğru olabileceğini düşünür, sonra doğru olup olmadığını yoklarsınız, çok kez de doğru olmadığını görürsünüz.

Wyatt

Platon’a göre, Demokritos teorisi, Teokritos’un atom teorisi saçma sapan bir şeydi, değil mi?

Russell

Platon’u ürkütmüştü bu düşünce. Demokritos’un bütün kitaplarının yakılmasını istemişti. Çünkü, Platon bilimi sevmiyordu. Matematiği seviyordu ama, bilimsel olan başka hiç bir şey sevmiyordu.

Wyatt

Demek, size göre felsefe, bir anlamda, bilimin hizmetindedir.

Russell

Eh, bir bakıma öyledir. Ama, tabiî, bilimin bir uşağı değildir sadece. Çünkü, bir çok şeyler vardır ki, bilim uğraşamaz onlarla. Örneğin, bütün değer sorunları. Bilim, bir araç olarak değil, amaç olarak neyin iyi, neyin kötü olduğunu söyleyemez size.

Wyatt

Zamanla filozofların ve halkın felsefeye karşı davranışlarında nasıl bir değişiklik oldu dersiniz?

Russell

Düşündüğünüz felsefe okuluna göre değişir bu. Platon ve Aristoteles’de, en önemli şey dünyayı anlamaktı; bence de felsefenin yapması gereken şey budur. Onlardan sonra gelen stoacılarda, ahlâk önem kazanıyor. Kahraman olmanız, felâketlere sabırla katlanmanız gerekiyor bu felsefeye göre. Halk arasında da «filozof» bu anlamı kazandı.

Wyatt

Sizce Marx’a bir filozof denir mi?

Russell

Bir bakıma filozoftur, şüphesiz. Ama bugün filozoflar arasında önemli bir ayırma var. Kimi filozoflar dünyanın düzenini sürdürmek, korumak; kimi filozoflar da dünyanın düzenini değiştirmek istiyorlar. Marx, tabiî, İkinciler arasında. Bana kalırsa, her ikisi de, filozofun asıl yapacağı iş değildir. Bence, filozofun işi, dünyayı değiştirmek değil, anlamaktır, oysa Marx bunun tam tersini söyler.

Wyatt

Siz kendinize nasıl bir filozof dersiniz?

Russell

Ben şimdiye kadar kendime sadece mantıksal atomist demişimdir. Ama, bu isim takmalarına pek meraklı değilim, kaçınırım bundan.

Wyatt

Mantıksal atomist ne demektir?

Russell

Şu demektir bence: Ele aldığınız her hangi bir konunun özüne varmak için, tutulacak yol çözümlemedir. Her şeyi çözümliye çözümliye, öyle bir yere gelirsiniz ki, orada artık çözümlenemez şeyler çıkar karşınıza. İşte, bunlar mantıksal atomlardır. Bunlara mantıksal atomlar diyorum, çünkü, onlar artık madde değildir. Bunlara, nesneleri meydana getiren idea (kalıplar) diyebiliriz.

Wyatt

Felsefenin bugünkü başlıca yönü nedir?

Russell

Bu konuda İngilizce konuşan memleketlerle Avrupa memleketlerini ayırmak gerekir. Yönler eskisinden çok daha ayrı birbirinden, çok daha ayrı. İngilizce konuşulan memleketlerde ve hele İngiltere’de yeni bir felsefe akımı var. Bence, bu akım, felsefeye ayrı bir alan bulmak isteğinden doğmuştur. Biraz önce söylediğime göre, felsefe sadece yarım bir bilimdir. Bu görüşten yana olmayanlar var. Onlar, felsefenin kendi dünyası olmasını istiyorlar. Bu istek, dilci felsefe diyebileceğimiz bir yola götürdü. Bu yolda, filozofun önemli işi, soruları cevaplandırmak değil, soruların anlamını iyice açmaktır. Ben, bu görüşe katılmıyorum. Ama, size bunu bir örnekle anlatabilirim. Bir gün bisikletle Wincester’e gidiyordum. Yolumu kaybettim. Bir köy dükkânına gittim. Bana Wincester’e giden en kısa yolu gösterir misiniz, dedim. Bunu sorduğum adam dükkânın arkasında benim görmediğim birisine seslendi: «Bir bay Wincester’e giden en kısa yolu soruyor» dedi. İçeriden bir ses geldi:

«Wincester’e mi?»

« Evet.»

«Wincester’e giden yol mu?»

«Evet.»

«En kısa yol mu?»

«Evet.»

«Bilmiyorum.»

Böylece, sorduğuma cevap alamadan ayrıldım ordan. İşte Oxford felsefesi bunu yapmamızı istiyor.

Wyatt

Yâni, soru doğru olacak, cevabın önemi yok, öyle mi?

Russell

Evet, cevap vermek başkalarına düşüyor.

Wyatt

Avrupa felsefesinden ne bakımdan ayrılıyor bu?

Russell

Avrupa’da felsefe, daha kanlı canlı. Ben onunla da anlaşamıyorum, ama, bir bakıma daha gürbüz bir felsefe, ilk çağ felsefelerine daha yakın. Kierkegaard’ın varoluşçuluk görüşünden gelen değişik birçok felsefe var. Bir de, gelenekçi din üzerine polemikler çıkarmakla uğraşan felsefeler. Buna benzer birçok şeyler. Bana sorarsanız, pek önemli bir şey yok bütün bunlarda.

Wyatt

Peki ama, nasıl davranması gerektiğini öğrenmek istiyen birisine sizin felsefe yolunuz nasıl yararlı olabilir?

Russell

Bir çokları bana mektuplar yazıp, nasıl davranacaklarını bilmediklerini, şaşkına döndüklerini, çünkü, eski yolları bıraktıklarını, bunların yerine ne koyacaklarını bilmediklerini söylüyorlar. Benim inandığım felsefenin şu bakımdan bir yararı olabilir. Bu felsefe, insanlara yaptıkları işin doğruluğundan kesinlikle emin olmadıkları zaman güçlü davranmalarını sağlar. Bence, kimse hiç bir şeyden kesinlikle emin olamaz. Olursa, muhakkak aldanır. Çünkü, hiç kendinliğe ulaşamaz. Onun için, insan bütün inançları bir şüphe ile karşılamak ve şüpheye rağmen de, güçlü davranabilmek zorundadır. Savaş plânını hazırlayan bir general de böyle davranır nihayet, düşmanın ne yapacağını pek kesin olarak bilmez ama, iyi bir komutansa yanılmaz, kötü komutansa yanılır. Ama, gündelik hayatta insan olasılıklara dayanarak iş görmek zorundadır. Felsefenin yapacağı şey de, onlara tam bir kesinlik içinde olmaksızın güçlü davranma cesaretini vermektir.

Wyatt

Peki, insanları, güvendikleri şeyler üzerinde şüpheye düşürmek doğru bir şey midir, sizce? Rahatlarını kaçırmaz mı onların?

Russell

Bir zaman için kaçırır, tabiî. Ve bence, biraz rahatı kaçmak kafa eğitiminin önemli bir yanıdır. Ama, bir bilim yükü edinirlerse, duydukları şüpheyle altüst olmamalarını sağlayacak bir safra yüklenmiş olurlar.

Wyatt

Felsefenin geleceği için ne düşünüyorsunuz?

Russell

Felsefenin gelecekte Yunanlılar zamanındaki ya da ortaçağdaki yerini tutacağını sanmıyorum. Bilimin yükselişi felsefenin önemini ister istemez azaltacaktır.

Wyatt

Felsefenin bugünkü dünyada ve gelecek yıllardaki değerini özetler misiniz?

Russell

Bizim zamanımızda önemli bir yeri olduğunu sanmıyorum. Önce şundan ötürü: Demin söylediğim gibi, birçok önemli sorunlar vardır ki, bilim, hiç değilse, bugün, bunlarla uğraşamaz ve bunlar bilimsel bir davranışla ele alınamaz. İkinci olarak da şundan dolayı: felsefe insanların düşünce bakımından biraz daha alçak gönüllü olmalarına, kesin olarak bildiğimizi sandığımız şeylerin doğru çıkmadığını ve bilime kestirme yoldan varılamayacağını anlamasına yarıyor. Bence, her filozofun her zamanki işi dünyayı anlamaktır, bu anlama da kestirip atmaya gelmeyen uzun ve zor bir iştir.

Sh:35-41

Kaynak: Bertrand Russell ,ÇAĞIMIZIN SORUNLARI ÜSTÜNE DÜŞÜNCELER Türkçesi: Sabahattin Eyüboğlu- Vedat Günyol  ,1972, İstanbul

 

 

BERTRAND ARTHUR WİLLİAM RUSSELL


TARİHÇE-İ HAYAT

1872 — Bertrand Arthur William Russell, 18 Mayısta doğuyor. Whig’lere (Muhafazakâr Partiye (Tory) karşı olan, demokratik hakları savunan, sonraları Liberal Parti haline gelen parti.) bağlı ünlü bir aileden gelmektedir. Atalarından Lord William Russell, kralı tahttan uzaklaştırmayı amaç edinen bir komploya karıştığı suçlamasıyla 1683’de, idam edilmiştir. Büyükbabası Lord John Russell, parlâmento reformunda rol oynamış, başbakanlık yapmış, 1861’de Earl (Dük ve Marki’den sonra en yüksek soyluluk sırası ) ünvanını almıştır. Bertrand Russell, üçüncü Earl Russell olacaktır.

John Stuart Mili, Russell’in vaftiz babalığını yapıyor. Sonraları Russell’ı, vaftiz babası ve Voltaire ile karşılaştıranlar çıkacaktır.

1875 — Bertrand Russell üç yaşında iken, onu bir agnostik (bilinemezci) olarak yetiştirmek isteyen babası Lord Amberley ölüyor. Russell, büyükannesinin yanında büyüyor ve eğitiliyor. Özel öğretmenlerden ders alıyor. Çok iyi Fransızca, Almanca öğreniyor.

1890 — On sekiz yaşında, utangaç bir öğrenci olarak Cambridge’de Trinity College’e giriyor. Matematik ve felsefede çok üstün yetenekli bir öğrenci olarak kendini gösterip hayranlık uyandırıyor. Okul öğretim kadrosunda kendisine yer verilmek isteniyorsa da kabul etmiyor.

1894 — Paris’te, İngiliz Büyükelçiliğinde, ataşe olarak birkaç ay çalışıyor. Aynı yıl, Alys Pearsall Smith ile evleniyor.

189596 — Almanya’da, önce Berlin’de sosyal demokrasi üzerinde çalışıyor ve «Alman Sosyal Demokrasisi »’ni yazıyor. Sonra, Haslemere’de felsefe çalışmaları yapıyor.

1900 — Almanya çalışmaları ilk ürününü veriyor: «A Critical Exposition of the Philosophy of Leibniz» (Leibniz Felsefesinin Eleştirel Açıklaması).

1903 — «Matematiğin ilkeleri»’ni yayınlıyor. Sonra, arkadaşı Whitehead ile matematik mantığı üzerinde çalışıyor. Ortak eserleri «Principia Mathematica» 1910, 1912 ve 1913’de çıkıyor. Bütün bu yıllarda Russell çok sade bir hayat yaşıyor, durmadan çalışıyor.

1908 — «Royal Society»’ye üye seçiliyor.

1910 — Eski koleji ona onursal öğretim üyeliği, payesini veriyor. Aynı yıl «Felsefe Denemeleri»’ni yayınlıyor.

191415 — Birinci Dünya Savaşı patlayınca, savaş düşmanlığı kampanyasında etken rol oynuyor. Bir yazısından dolayı 100 Sterlin para cezasına çarptırılıyor. Bu, o günlerde küçük bir servet demektir. Cezayı ödeyemeyince kitaplığı haczediliyor. Bir arkadaşı kitaplığını satın alarak haraç mezat gitmesini önlüyorsa da birçok değerli kitabın bu arada kaybolduğu görülüyor. Savaş düşmanlığı yüzünden eski koleji onursal öğretmenlik payesini geri alıyor. Harvard Üniversitesi ona bir kürsü vermek istiyor ama pasaport alamıyor. Konferanslar vermek teşebbüsü de askerî makamlarca önleniyor.

1918 — Konferans olarak hazırladığı fakat yayınlayamadığı yazıları Birleşik Amerika’da «Siyasal Ülküler» adı altında çıkıyor. «Tribunal» Gazetesindeki savaşa karşıt bir yazısı yüzünden altı ay hapse hüküm giyiyor. En iyi eserlerinden biri sayılan «Matematik Felsefeye Giriş»’i cezaevinde yazıyor (1919).

1920    — Sovyetler Birliği’ni kısa bir ziyaretten sonra «Bolşevizm’in Teori ve Pratiği »’ni yazıyor. Sonbaharda Çin’e giderek Pekin Üniversitesinde felsefe dersleri veriyor.

1921    — Bir yıl kaldıktan sonra Çin’den dönüyor. Eşinden ayrılıp Dora Black’la ikinci evliliğini yapıyor. «Zihnin Analizi »’ni yazıyor. Konferanslar veriyor.

192330 — «Atomların Alfabesi», «Göreceliğin Alfabesi», «Eğitim Üzerine» (1926), «Felsefenin Anahatları» adlı eserleri yayınlanıyor. 1929’da eşiyle beraber, çocuklar için bir okul açıyor. Bu okulla ilgili çalışmaları üç yıl sürüyor. Yine 1929’da «Evlilik ve Ahlâk»’ı yazıyor.

193035 — «The Conquest of Happiness» (Mutluluğun Ele geçirilmesi), «The Scientific Outlook» (Bilimsel Bakış), «Education and the Social Order» (Eğitim ve Toplumsal Düzen), «Freedom and Organisation, 18141914» (Özgürlük ve Örgüt, 18141914) adlı eserlerini yayınlıyor. 1935’te ikinci eşinden ayrılıyor. Ertesi yıl Patricia Helen Spence ile üçüncü evliliğini yapacak ve bu eşi ile «The Amberley Papers»’ı yayınlıyacaktır.

1938 — «Power: A New Social Analysis» (İktidar: Yeni Bir Toplumsal Çözümleme) adlı eseri çıkıyor. Birleşik Amerika’ya giderek başlıca üniversitelerde dersler veriyor.

1940 — New York College’inde felsefe dersleri verirken, ahlâkla ilgili görüşlerini beğenmeyen üniversite yönetimi işine son veriyor. Aynı yıl «An Inquiry into Meaning and Truth» (Doğrunun ve Anlamın Araştırılması) adlı eseri yayınlanıyor. Beş yıllık bir anlaşma ile Barnes Vakfına öğretim üyesi oluyorsa da üç yıl sonra, görüşleri beğenilmediği için görevinden uzaklaştırılıyor.

1944 — İngiltere’ye dönüyor. Hayatının diğer yıllarım burada geçirecektir. Batı Felsefesi Tarihini yazmağa devam ediyor. Bir yıl sonra tamamlıyor.

1948 — «Human Knowledge, Its Scope and Limits» İnsan Bilgisi, Kapsamı ve Sınırları) çıkıyor.

1950 — Nobel Edebiyat Ödülünü alıyor. Aynı yıl «Unpopular Essays» (Tutulmayan Denemeler)’i çıkarıyor. Ertesi yıl da «New Hopes for a Changing World» (Değişen Bir Dünya İçin Yeni Umutlar) yayınlanıyor.

1952 — Boşanıyor ve dördüncü kez Edith Finch ile evleniyor. Beş hikâyelik bir hikâye kitabı «Satan in the Suburbs» (Kenar Mahallelerdeki Şeytan) yazıyor. (Basılışı 1953).

1954 — «Human Society in Ethics and Politics» (Politika ve Ahlâk Bakımından İnsan Topluluğu) adlı eseri çıkıyor.

1960 ve sonrası — Gazetelere yazılar yazıyor, konferanslar veriyor. Eserlerinin yeni baskıları ile uğraşıyor. Savaş düşmanlığı, özellikle nükleer bombaların kullanılmaması için etken rol oynuyor. Bu amaçla yapılan yürüyüşlere katılıyor. Vietnam Savaşma şiddetle cephe alıyor.

1970 — Yirminci Yüzyılın en büyük filozofu dünyaya gözlerini kapıyor.

DÜNYA AYDINLARINA MEKTUP

1984 yılında Bertrand Russell, birçok aydına mektup göndererek, nükleer silâhların yasaklanması için yapılacak bir konferansa katılmalarını istemişti. S. Eyuboğlu ile V. Günyol da bu konferansa çağrılmışlardı:

BERTRAND RUSSELL

PEACE FOUNDATION   8 Ekim 1964

Sayın Bay Günyol,

Akdeniz bölgesinin nükleer silâhlardan arınması için bundan kısa bir süre önce Cezayir’de toplanan konferansa bir temsilci göndermiştim. Bundan son derece olumlu bir sonuç elde edildi. Nükleer silâhların daha da geliştirilmesi ve yayılması tehlikesine karşı, uluslararası kamuoyunu harekete geçirebilme konusunda umutluyum. Cezayir konferansının bir devamı olarak, Bertrand Russell Barış Kurumu, Ortadoğu bölgesinin nükleer silâhlardan arınması için yakın bir gelecekte bir konferans toplamaya hazırlanmaktadır. Bu konferansa delege olarak, dünyanın birçok kesiminden seçkin kişileri ve barış adına çalışanları çağıracağız. Arap dünyasından hükümet dışı en seçkin kişilerin de bu konferansta sesini duyuracağını umut ediyorum.

Bu arada şunu da belirteyim ki, Arap halkları ve Arap dâvası ile bir anlayışa varılması konusundaki istekleri ve hükümet politikasına karşı tutumlarıyla bilinen İsrail solcularından bazılarını da bu konferansa çağırmayı amaçlıyorum. Konferans, ya İsviçre’de yada İsveç’te toplanacak. Bu iki ülkeden hangisinin konferans yeri olacağı konusunda size çok yakında bilgi vereceğim. Ortadoğu’nun nükleer silâhlardan arınmasına ve tasarlamakta olduğumuz bu konferansa büyük önem veriyorum. Ortadoğu’da nükleer silâh yarışının kesin olarak önlenmesi yada nükleer silâhların gelişmesinin engellenmesi mutlaka gereklidir. Sizin de bu konferansa bir delege olarak katılma olanağı bulacağınızı yürekten umut ediyorum. Bu konferansa katılmanız özellikle önemlidir. Cevabınızı ilgiyle bekliyor ve konferansın planlanmasına büyük ölçüde yardımcı olacak kararınızı öğrenmekte sabırsızlanıyorum.

En iyi dileklerle, İçtenlikle sizin

Bertrand Russell

Sh:247

Kaynak: Bertrand Russell ,ÇAĞIMIZIN SORUNLARI ÜSTÜNE DÜŞÜNCELER Türkçesi: Sabahattin Eyüboğlu- Vedat Günyol  ,1972 İstanbul

 

 

TABU AHLAKI- Bertrand Russell


Wyatt

Tabu ahlâkı, sözüyle ne demek istiyorsunuz, Lord Russell?

Russell

Bununla anlatmak istediğim ahlâk, en çok yapılmaması gereken şeyler üstüne bir sürü kurallar koyan ve bu kuralların nedenlerini vermeyen ahlâktır. Nedenleri kimi zaman bulunmaz, kimi zaman bulunur, ama bu kurallar her zaman kesin sayılır ve yapma dediği şeyleri yapmamak zorundasınız.

Wyatt

Ne türlü şeyler bunlar?

Russell

Uygarlığın bulunduğu düzeye bağlı şeyler. Asıl tabu ahlâkı ilkel kafanın özelliğidir. İlkel topluluklarda ondan başka türlüsü de yoktur, sanırım. Bu topluluklarda, örneğin, reisin yemek yediği kaptan yemek yiyemezsiniz. Yerseniz, ölürsünüz, derler. Bir çok kuralları vardır buna benzer. Hatırladığıma göre Dahomey kralı gözlerini belli bir yere uzun zaman dikemezmiş, dikerse, memleketinin orasında fırtına koparmış. Onun için, kural gereği gözlerini hiç durmadan bir bu yana bir o yana çevirmek zorundaymış.

Wyatt

Peki, ama bunlar yalnız ilkel topluluklarda görülebilen tabular olsa gerek. Bizimkiler ne oluyor?

Russell

Bizim ahlâkımız da, onun gibi tabularla doludur. En yüce şeylerde bile türlü türlüsü var. Günah diye kesilip atılmış öyle bir günah var ki, ben öylesini hiç işlemedim: «Komşunun öküzüne göz dikmiyeceksin» derler. Ben hiç dikmiş değilim.

Wyatt

Evet ama, gündelik yaşayışımızda rastlanan başka kurallar yok mu? Tabu ahlâkından bize vereceğiniz örnekler yok mu?

Russell

Var, tabiî. Tabu ahlâkının birçok yanları akla dayanan ahlâkla güzelce uzlaşıyor. Örneğin, çalmayacaksın, öldürmeyeceksin, diyoruz. Bunlar, akla uygun kurallardır ama, tabu olarak ortaya konurlar. Olmaması gereken sonuçlar doğururlar. Örneğin, bir katilin acı duymadan öldürülmesi yasaktır; oysa aklı başında bir insan bunu hoş görebilir.

Wyatt

Sizce Hintlilerin sığır eti yememeleri, yedirtmemeleri tabu ahlâkına girer mi?

Russell

Evet. Hint ahlâkının tipik özelliğidir sığır eti yememek. Müslüman ve Yahudiler de domuz eti yemeyeceksin, derler. Ama neden yemeyeceksin, belli değil. Bu, bir tabudur sadece.

Wyatt

Peki, bu tabuların yararlı iş gördükleri olmaz mı?

Russell

Kimisinin olur, kimisinin olmaz, yerine göre. Demek istiyorum ki, ahlâkınız akla dayanıyorsa, tabuları gözden geçirir ve hangilerinin yararlı olduğunu araştırabilirsiniz. Örneğin, ben kendi hesabıma, sığır eti yasağının bir şeye dayandığını sanmıyorum.

Wyatt

Siz dine inanmıyorsanız, ki inanmıyorsunuz, tabu ahlâkının akla sığmıyan bir çok kurallarını da hiçe sayıyorsunuz. Sizin inandığınız bir ahlâk sistemi yok mu?

Russell

Var. Ama, ahlâkı politikadan ayırmak çok güçtür. Bana göre ahlâk şu yoldan ortaya çıkıyor. Bir insan kendi için yararlı, komşuları için zararlı bir şey yapmak istiyor. Komşularının çoğu bundan zarar görecek olursa, birleşir, derler ki: «Biz bu türlü işleri sevmiyoruz, bunlardan başkasına zarar gelmesini önleyeceğiz.» ve işte, akla pek uygun olan bu davranış ceza yasalarına yol açıyor. Özel ve genel çıkarları uzlaştırma yoludur bu.

Wyatt

Herkesin genel bir ahlâka uyacak yerde kendi özel ahlâk sistemine uyması sakıncalı bir şey sayılmaz mı?

Russell

Sayılır öyle olursa ama, ahlâk pek o kadar özel olamaz. Çünkü, demin de söylediğim gibi, ceza yasalarıyla karşılaşır. Ayrıca halkın tutup tutmaması da var. Kimse halkın gözünde kötü olmak istemez. Böyle olunca da, herkesin kabul ettiği ahlâk çok güçlü bir, şey olur.

Wyatt

Günah diye bir şey var mıdır?

Russell

Hayır. Günah, tanımlanması zor bir şeydir. İstenmiyen işler demek istiyorsanız, vardır böyle işler. «İstenmiyen« iyilikten çok, kötülük getiren demektir. Böylesi işler de vardır. Ama, günahın işe yarar bir kavram olduğunu sanmıyorum. Bir cinayeti günah saydınız mı, onu cezalandırırken sadece cinayeti önlemeği değil, katilin azap çekmesi gerektiğini düşünürsünüz.

Wyatt

Günah düşüncesi, kimi zaman işkence yapmaya hak kazandırıyor mu demek istiyorsunuz?

Russell

Bence böyle oluyor geniş ölçüde. Demek istiyorum ki, cehennemi ancak katı yürekli insanlar uydurmuş olabilir. İnsanca duyguları olanlar, yaşadığı toplum ahlâkının cezalandırdığı suçları işleyenlerin öldükten sonra bile sonsuz işkenceler çekmesine razı olamazlar. Kendini bilen hiç kimse böyle bir görüşü kabul edemez.

Wyatt

Demek ki, sizce günah kavramı, sadece insandaki saldırgan duyguları ortaya çıkarıyor?

Russell

Evet, öyle sanıyorum. Günah, katı yürekli diyebileceğimiz bir ahlâkın özüdür. Sizi vicdan azabı çekmeden başkalarına işkence etme yoluna götürüyor. Buysa kötü bir şeydir.

Wyatt

Günah diye bir şey olmadığını kabul edersek, bâzı şeyleri nasıl kötü görebiliriz?

Russell

Bütün yapabileceğimiz, bence kötü görmeği ceza yasalarıyla bir arada düşünmektir. Sizde bir çeşit kamuoyu olması gerektir. Bunun ne kadar önemli olduğunu İtalyan Rönesans tarihini okurken anlarsınız. Bu tarih Machiavelli teorilerini doğurmuştur. O günlerde, kamuoyu, çoğu zaman, çok kez kamuoyunun hoş göremeyeceği şeyleri hoş görmüştür.

Wyatt

Özünde bozuk olan bir şeyler var mıdır sizce?

Russell

Bu kelimeyi pek kullanmak istemem. İyilikten çok kötülük getiren şeyler demek daha iyi. Bir şeyin iyilikten çok kötülük getireceğini gördünüz mü, onu yapmamakla daha iyi edersiniz. Özü bozuk sözünü kullanmak istiyorsanız, kullanın. Ama, ben bunun bir işe yarayacağını sanmıyorum.

Wyatt

Tabu ahlâkında cinsel ilişkiler büyük bir yer tutar. Siz, yazılarınızda da bu ilişkilere büyük bir yer ayırdınız. Cinsel bakımdan akıllıca davranmak isteyen insanlara ne öğüt verirsiniz?

Russell

Önce şunu söyleyeyim ki, benim yazılarımda cinsel konular yüzde bir ölçüdedir. Ama, okurlarımın çoğu öylesine bir cinsel saplantı içindedirler ki, yazılarımın geri kalan yüzde doksan dokuzunu fark etmemişlerdir. Bence insanların bu konu ile ilgisinin akla uygun ölçüsü yüzde biri geçmez. Başka şeyler için nasıl düşünüyorsam, cinsel ahlâk için de öyle düşünmem gerekir. Bu konuda da, yaptığınız şey başkasına zarar vermediği sürece, kötülenemez. Bir cinsel ilişkiyi, sadece eski bir tabu kötülüyor diye kötülememeli. Zarar verip vermediğine bakmalısınız. Başka her konu gibi, cinsel ahlâkın da temeli budur.

Wyatt

Demek ki, sizce kadını zorla elde etme ceza görmelidir de, uygunsuz cinsellik işi başkasına zarar vermiyor diye, görmemelidir.

Russell

Evet. Bir kadını zorla elde etme, insana karşı her hangi bir zor kullanmadan farksızdır. Uygunsuz cinsel ilişkiye gelince, koşullara bakmanız, buna karşı koymakta haklı bir sebep olup olmadığını araştırmanız gerekir. Bütün koşullar içinde, toptan bir kötüleme yoluna gidilmemeli.

Wyatt

Bir şeyin yapılıp yapılmaması üstüne kurallar koymak doğru mudur, sizce?

Russell

Bu konuda ben biraz aşırı düşünüyorum. Korkarım, böyle düşünmekte benden yana olacaklar pek azdır. Bence, uygunsuz yayınları yasak eden kurallar olmamalıdır. Öyle düşünmem, biraz da şundan: Bâzı dar kafalı yargıçlar, gerçekten değerli bir eseri, hoşuna gitmedi diye suçlandırabilirler. Ama bu, nedenlerden biri, sadece. Bir başka neden de şu: Bence yasaklar halkın, her şeyde olduğu gibi, açık saçıklıkla ilgisini büyük ölçüde arttırıyor. İçki yasağı döneminde Amerika’ya sık sık giderdim. Bu yasak ayyaşlığı eskisinden çok, hem de çok daha fazla arttırmıştı. Pornografi yasağı da aynı sonucu verir sanırım. Yasaklar üstüne ne düşündüğümü açıklamak için bir örnek vereyim size. Filozof Empedokles defne yaprağı çiğnemenin büyük, çok büyük bir ruh bozukluğu olduğuna inanıyor, defne yaprağı çiğnediği için de kendisinin on bin yıl karanlıklarda kalacağına yakınıyor. Kimse bana defne yaprağı çiğneme demedi. Ben de çiğnemiş değilim zaten. Ama, Empedokles’e çiğneme dediler, çiğnedi. Pornografi için de aynı şeyi söyleyebiliriz.

Wyatt

Sizce, herkesin, yazdığı müstehcen her şey yayınlanırsa, halkın ilgisini hiç arttırmaz mı bunlar?

Russell

Bence azaltır. Aşağılık, açık saçık posta kartlarına izin verildiğini düşünelim. Bence, ilk bir iki yıl bunlar kapış kapış alınır, sonra, herkes kanıksar ve kimse yüzlerine bakmaz olur.

Wyatt

Yazılar ve başka şeyler için de böyle midir?

Russell

Böyledir, sanıyorum, aklın sınırları dışına çıkmamak şartıyla. Ortaya konan güzel bir sanat eseriyse, halk bunu okur yine, ama pornografik olduğu için değil.

Wyatt

Şimdi konuşmamızın temeline, yâni, tabu ahlâkının düşüncesiz kurallarına gelelim. Bunların zararları ne oluyor sizce bugün?

Russell

Türlü türlü zararları oluyor. Zararın bir çeşidi bu kuralların eski olmasından, içinde yaşadığımızdan ayrı bir toplumdan kalmış olmalarından geliyor. O topluma uyan ahlâk bizim zamanımıza uymuyor çok kez. Suni insan yetiştirme, bu eski kurallara uymuyor örneğin. Geçmişin ahlâkçıları bunun üzerinde düşünmemişler. Bunun bir zararı oluyor. Bir başka zarar, tabu ahlâkının eski işkenceleri sürdürmesidir. Buna birçok örnek verebilirim. Tanrılara insan kurban etme işini alın. Yunanlılar, tarihlerinin ilk günlerinden beri insan kurban edilmesine karşıkoydular. Bunu bir zamanlar yapmışlardı. Ama, artık kaldırmak istiyorlardı ortadan. Gel gelelim, bir kurum vardı ki bunun ortadan kalkmasını istemiyorlardı. Ona yapışıp kalmışlardı. Bu kurum Delphoi kâhinliğiydi. Kör inançlarla yaşıyordu bu kurum. Onun için de kör inançların azalmasını istemiyordu. Başka Yunanlılar da çok sonralara kadar insan kurban edilmesinde dayattı. Önemli bir başka örnek daha vereyim. Bir cesedi kesip biçmek ötedenberi çok kötü bir şey sayılmıştır ve imparator Karl V zamanında Vesalius adında pek büyük bir hekim cesetleri kesip bakmadan hekimlikte önemli olarak fazla iş görülemeyeceğini anladı ve kesip biçmeğe başladı. Kari V hastalıklı bir adamdı ve yalnız bu hekim onu iyi edebiliyordu. Onun için korudu kendisini. Ama imparator tahtından ayrıldıktan sonra Vesalius’ü koruyan kalmadı ve bir insanın bedenini iyice ölmeden kesip biçti diye suçlandırıldı. Ceza olarak Kudüs’e günahlarını temizlemeğe yollandı. Yolda gemisi battı ve kendisi de türlü eziyetler içinde öldü gitti. Bütün bunlar ceset kesmek yasak (tabu) olduğu için geldi başına. Tabu ahlâkından bugün de kötülük geliyor. Örneğin, doğum kontrolünü alalım. İnsan topluluklarının çoğunda, bu konuda, aşılmaz bir tabu vardır, bu yüzden de bir çok kötülükler doğuyor, çok büyük kötülükler. Yoksulluk ve savaş doğuyor bundan, birçok toplum sorunları da çözülemez oluyor. En önemlisi bu, zararların. Daha bir çokları da vardır her halde. Boşanma yasağı hiç şüphesiz zararlı bir şeydir. Bu yasak, sadece, eski geleneklere dayanır ve bugünkü koşulları hesaba katmaz. 

Sh:68-75

Kaynak: Bertrand Russell ,ÇAĞIMIZIN SORUNLARI ÜSTÜNE DÜŞÜNCELER Türkçesi: Sabahattin Eyüboğlu- Vedat Günyol  ,1972 İstanbul

 

 

ZARARLI DÜŞÜNCELER- Bertrand Russell


İnsanların başına gelen belâlar ikiye ayrılır. Birinciler insana dış çevreden gelir, İkincilerse, insanların insanlara ettikleridir. İnsanlar bilgide ve teknikte ilerledikçe, ikinci belâların yüzdesi durmadan artmaktadır. Eski zamanlarda açlık doğal nedenlerden ileri geliyordu ve insanlar bununla ne kadar savaşırlarsa savaşsınlar, birçokları yiyecek kıtlığından ölüyordu. Bugün dünyanın bir çok yerleri kıtlık tehlikesiyle karşı karşıyadır ama, bunda doğal nedenlerin payı olsa da, asıl nedenler insanlardan gelmektedir. Altı yıl dünyanın uygar milletleri bütün güçlerini birbirlerini öldürmeğe harcadılar ve birden bire, birbirlerini sağ bırakmanın zorlaştığını gördüler. Ekinleri yok ettikten, tarım makinelerini parçaladıktan, gemileri yollarından ettikten sonra, gördüler ki, bir yerdeki bollukla başka bir yerdeki kıtlığı gidermek hiç de kolay bir iş değil. Oysa, ekonomik düzen yolunda gitse, bu iş hiç de güç olmayacak. Bununla görüyoruz ki, insan bugün insanın en büyük düşmanıdır. Gerçi, tabiat gereği yine de ölüyoruz. Ama, hekimliğin ilerlemesi sayesinde, insanın yaşayabildiği kadar yaşaması gittikçe daha olağan bir hal alıyor. Bundan öteye yaşamak, cennetin sonsuz hazlarını tatmak istiyoruz. Nedense bu biteviye yaşamak isteğinin hiç sonu gelmiyor. Ama, yaşını başını almış, saf bir insana sorarsanız, bu dünyadaki hayatı tattıktan sonra, başka bir dünyada çocuk olmayı istemem diyecektir, size. Onun için gelecekte insanların üstünde duracakları en önemli kötülükler ya budalalıkları, ya kötü niyetleri ya da her ikisi yüzünden birbirlerine ettikleri kötülükler olacaktır.

İnsanların birbirlerine, dolayısıyla, kendi kendilerine ettikleri kötülüklerin kaynağı, bence, düşünceler ya da inançlardan çok tutkulardır. Ama, zararlı düşünceler ve ilkeler, her zaman değilse bile, genel olarak, kötü tutkuları perdelemişlerdir. Lizbon’da dinsizlerin ulu orta yakıldığı zamanlar, bâzı kurbanlar hak yoluna döndüklerini söylemekle ateşe atılmazdan önce boğularak ölmek mutluluğuna erebiliyorlardı. Kurbanların işkenceler içinde kıvrandıklarını görmek, tatsız bir hayat içinde yaşayan halkın görüp göreceği başlıca zevklerden biri oluyordu. Dinsizleri yakmanın doğru bir şey olduğuna inanmanın da elbette bu zevkte bir payı olacaktı. Aynı şeyi savaş için de söyleyebiliriz. Güçlü kuvvetli ve hoyrat insanlar savaşta bir tat bulurlar, elverir ki savaşı kazansınlar, karıları kızları kaçırılmasın, malları ellerinden gitmesin. Bu zevkin, halkı savaşların doğruluğuna inandırmakta büyük bir payı vardır. «Tom Browne’s Schcoldays» adlı kitabın kahramanı ve halk okullarının ünlü reformcusu Dr. Arnold çocukları kırbaçlamanın yanlış olduğunu düşünen kafasız bir kaç kişiyle karşılaşır. Bu düşünceye karşı nasıl bir öfkeye kapıldığını okuyan herkes, onun kırbaçlamaktan zevk aldığını ve bu zevkin elinden alınmasını istemediğini görür. İşkenceyi haklı çıkaran düşüncelerin insanın içindeki hoyratlık güdülerinden geldiği görüşünü destekleyecek örnekler boldur. Saçmalığı meydana çıkmamış eski zaman düşüncelerini gözden geçirirsek, görürüz ki, bunların onda dokuzu acı çektirmeyi haklı gösteren düşüncelerdir. Örneğin, hekimlik mesleğini alalım. Acı duymayı önleyen bayıltıcı ilâçlar bulunduğu zaman, bunu günah sayanlar, Tanrının isteğine aykırı görenler oldu. Delilik, insanın şeytanın eline düşmesi sayılıyordu ve bir deliyi döğmekle içindeki şeytanların kaçırılacağına, rahatsız edileceğine inanılıyordu. Bu düşünce ile deliler, yıllar yılı, sistemli ve bilinçli olarak döğülüyordu…

Ahlâk eğitimine de bakın. Vezin ve kâfiye ile nasıl haklı çıkarıldığını görürsünüz:

Bir ceviz ağacını, bir kadını ve bir köpeği

Ne kadar döğersen o kadar iyi.

Ceviz ağacını döğmekle nasıl bir ahlâk elde edildiğini bilemem. Ama, hiç bir uygar insan kadınları döğmeyi haklı çıkaramaz. Cezanın iyileştirici bir etkisi olduğu inancı kolay kolay ortadan kalkmıyorsa, bunun başlıca nedeni bence, cezanın sadik güdülerimize hoş gelmesidir.

İnsan hayatındaki kötülüklerde, inançlardan çok tutkuların payı olmakla beraber, inançlar, özellikle, eski ve sistemli oldukları ve bir çok kurumlan içine aldıkları zaman, istenen görüş değişmelerini geciktirmese de belirli duyguları olmayanların yanlış yola sapmasında bir hayli ağır basar. Benim konum «İnsanlığa zararlı düşünceler» olduğuna göre, zararlı inanç sistemlerini ele alacağım.

Geçmiş zamanın tarihi bakımından, en açık örnek, herkesin kendi açısına göre, din ya da hurafe dediğimiz inançlardır. İnsan kurban etmenin ekinleri geliştireceğine inanılırdı; bu inanç ilkin sadece büyülere dayanıyordu, sonra, kurban kanının Tanrıların hoşuna gittiğine inanıldı. Tanrılar da kendilerine tapanlara benzetilmişti. Zaten Kutsal Kitapta fethedilen bir yerin halkını öldürmek dinsel bir ödev sayılıyordu. Sığırlarını, koyunlarını öldürmemek bile günah. Mısırlılar ve Etrüskler gelecek hayatın karanlık ve belâlı korkuları içinde yaşadılar. Ama, bu korkular Hıristiyanlığın getireceği korkular yanında hiç kalır. Nice dertli ermişler beden hazlarından kaçarak çöllerde tek başlarına yaşadılar. Etten, şaraptan, kadından yoksun bıraktılar kendilerini, hem de buna hiç zorlanmadıkları halde. Ruhun hazları bedenin hazlarına üstün sayıldı. Bu hazlar arasında da paganların ve dinsizlerin cehennemde çekecekleri sonsuz işkenceleri düşünmek büyük bir yer tutuyordu. Keşişliğin zararlı yanlarından biri şu ki, beden hazlarından başka hiç bir yerde kötülük görmüyor. Oysa, hazların yalnız en iyileri değil, en kötüleri de ruhumuzdan gelir. Milton’da, şeytanın insana ettiği eziyetleri seyrederken duyduğu zevkleri bilirsiniz. Milton şöyle dedirtiyor ona:

Ruh azabın kendi yeridir ve kendiliğinden

Cenneti cehennem yapabilir, cehennemi cennet.

Ve şeytanın psikolojisi Tertullian’ınkinden pek ayrılmıyor, o da, cennetten lânetlilerin çekecekleri azapları seyredebilme düşüncesiyle coşup taşıyor. Beden hazlarının küçümsenmesi ne iyilik getirdi, ne hoşgörü, ne de kör inançlardan sıyrılmış bir insan hayatının bizi götürebileceği erdemlerden hiç birini. Tam tersine, bir insan kendi kendine işkence etti mi, başkalarına işkence etmek hakkını da bulur kendinde ve bu, o hakkı destekleyecek her dogmatik sistemi kabul etmeğe götürür.
Keşişçe zalimlik, ne yazık ki, yalnız Hıristiyan dogmasının en azgın biçimleri içinde kalmıyor yalnız. İlk azgın inançlar gevşiye dursun, dünya aynı psikolojinin yeni ve korkunç başka biçimlerini yarattı. Nazi’ler başa geçmeden önce, çalışmalar, didinmeler içinde yaşadılar, güçlüğe ve Nietzsche’nin zor hayat düsturuna olan inançlarıyla, rahatlarından, zevklerinden çoğunu hiçe saydılar. Devletin başına geldiklerinden sonra bile. «Tereyağı yerine silâh» sloganı, yine gelecek zaferin mânevi hazlarına, beden hazlarını feda etmeyi gerektiriyordu. Milton’un şeytanı da cehennem ateşlerinde yanarken aynı umutla avutuyordu kendini.

Politik bakımdan zararlı yanlış inançlar doğuran bir başka tutku da gururdur millet, ırk, cins, sınıf ve inanç gururu. Ben gençken, Fransa’ya, İngiltere’nin gelenekten düşmanı gözüyle bakılırdı. Bir İngilizin üç Fransızı tepeliyebileceği su götürmez bir gerçek sayılıyordu. Düşman Almanya olunca, bu inanç değişti ve İngiliz halkı artık Fransızların kurbağa yeme merakları ile alay etmez oldu. Ama, hükümetin bütün çabasına rağmen, yine de pek az İngiliz’in, Fransızlara eşit gözüyle baktıklarını sanıyorum. Amerikalılarla, İngilizler Balkanları yakından tanıyınca, Bulgarlarla Sırpların, Macarlarla Romanyalıların düşmanlıkları karşısında hayretle karışık bir nefret duymuşlardır. Bu düşmanlıkların saçma olduğu ve bu küçük milletlerin her birinin kendi üstünlüklerine olan inançlarının nesnel hiç bir temeli bulunmadığı onlarca apaçıktı. Ama, Amerikalılarla İngilizlerin çoğu, bir türlü anlamıyorlar ki, büyük bir devletin millî gururu, küçük bir Balkan memleketininki kadar savunulur şey değildir.

Irkıyla öğünmek, milletiyle öğünmekten çok daha zararlıdır. Ben Çin’deyken, okumuş Çinlilerin, tanımak mutluluğuna erdiğim birçok başka insanlardan belki çok daha uygar olduğunu hayretle görmüştüm. Oysa, nice kaba ve bilgisiz beyaz insan bilirim ki, sırf derileri sarı diye, en iyi Çinlileri bile aşağı görmüşlerdir. Genel olarak, bu bakımdan İngilizleri Amerikalılardan daha çok kınayabiliriz ama, her zaman değil… Yalnız geleneksel Çin bakımından değil, bizim batı üniversitelerimiz bakımından da geniş bilgileri olan bir Çinliyle tanıştım. Benim de bu kadar geniş kültürüm olmasını isterdim doğrusu. Birlikte bir garaja bir otomobil kiralamağa gittik. Garajın sahibi kötü cinsten bir Amerikalıydı. Çinli dostumuza çok kötü davrandı, onu Japon diye tersledi ve bilgisiz hoyratlığıyla kanımı beynime çıkarttı. Politik güçlerine dayanarak İngilizlerin Hindistan’daki davranışları da buna benzer. İngilizlerle okuryazar Hintliler arasındaki çatışmaların başlıca nedeni bu davranıştı…

Erkek cinsinin üstün olduğu inancı, ki bugün batı milletleri arasında resmen ortadan kalkmıştır, garip ve bir kötü böbürlenme örneğidir. Erkeğin doğuştan üstünlüğüne inanmak için hiç bir sebep yoktu bence. Bu üstünlük beden bakımından olurdu yalnız. Bir sürü cins boğaların beslendiği bir yere gittiğimi hatırlıyorum. Orada, bir boğanın soyluluğu dişi atalarının süt verme değerlerine bağlanıyordu. Şecereyi boğalar yapmış olsaydı, iş değişirdi. Dişi ataların sözü bile geçmezdi, sadece uslu, namuslu oldukları söylenirdi. Oysa, erkek atalar savaş üstünlükleriyle övülürdü. Sığır konusunda cinslerin değer bakımından göreceliğini kabul ederiz de, kendimize gelince, aynı tarafsızlığı göstermek gücümüze gider. Eski zamanlarda erkeğin üstünlüğüne kolay inanılırdı. Çünkü, bir kadın ağzını açar açmaz kocası onu döğebilirdi. Bu güç üstünlüğün ardından başkaları da gelirdi. Erkekler kadınlardan akıllıdır, daha yaratıcıdır, daha az heyecana kapılırlar, falan filân… Kadınlar oy hakkı alıncaya kadar, anatomistler beyin incelemesinden, erkeğin düşünce gücünün kadınınkinden fazla olduğunu gösterecek bir takım kurnazca kanıtlar koyarlardı ortaya. Bu kanıtların hepsinin aldatıcı olduğu anlaşıldı sonradan. Ama, her seferinde bunların yerini, aynı sonuçlara varan kanıtlar aldı…

Erkek eğemenliğinin bir hayli zararları oldu. İnsan ilişkilerinin en mahremi olan evlenmeyi bir efendi . köle ilişkisi haline soktu. Bir erkeğin kadın edinmesi için hoşa gitmesi gereğini ortadan kaldırdı. Kadına hoş görünme hakkının evlenme dışında kalmasına sebep oldu. Dürüst kadınların evlerinde kapalı kalarak aptal ve tatsız kimseler olmalarına yol açtı. Hoşa giden, merak uyandıran kadınlar yalnız serbest yaşayan kadınlar oldu. Ev hanımlarının tatsızlığı yüzünden, en uygar memleketlerin en uygar insanları cinsel sapıklıklara kaydılar. Evlenmede eşitlik olmaması yüzünden erkekler, zorbaca alışkanlıklar edindiler. Bütün bunlar, bugün uygar memleketlerde az çok ortadan kalktı. Ama, kadınların ve erkeklerin yeni duruma alışmaları için daha çok zaman ister. Kadının kölelikten kurtulması, ilkin her yerde kötü sonuçlar veriyor. Eski ezenleri acılığa, eski ezilenleri de üstünlük hevesine götürüyor. Ama, başka konularda olduğu gibi, bunda da zamanla bir ayarlama olabileceğini umabiliriz…

Mutlu olabilmek için kendimizi büyük görmeğe, kendi gururumuza türlü dayanaklar aramaya kalkıyoruz. Biz insanız diyoruz, onun için de, yaradılışın amacı insanlardır. Biz Amerikalıyız, onun için de Tanrının öz yurdu Amerika’dır. Biz beyaz ırktanız, onun için de, siyah soydan olan Ham’ı ve evlâtlarını Tanrı lânetlemiştir. Biz katoliksek, protestan olmak bir felâkettir, ya da tersine. Biz erkeğiz, onun için de kadınların aklı yoktur. Biz dişiyiz, onun için de erkekler kabadır. Biz doğuluyuz, onun için de batılı yabandır, kıllıdır. Biz batılıyız, onun için doğu sönmüş bir yerdir. Biz kafamızla çalışıyoruz, onun için de, yalnız okur yazar sınıflar önemlidir. Biz kolumuzla çalışıyoruz, onun için de, insanı insan eden kol gücüdür. Son olarak ve hepsinden önemlisi de, her birimizde kimsede olmayan bir değer vardır: Biz KENDİMİZİZ.

İçimizi rahat ettiren bu düşüncelerle dışarı çıkar, dünya ile savaşırız. Bunlar olmasa, cesaretimizi yitirebiliriz. Bunlar olmasa, kendimizi küçük görürüz. Çünkü, bize eşitlik duygusunu vermediler. Kendimizi, içten gelen bir duyguyla başkalarına eşit sayarsak, ne onlardan iyi, ne onlardan kötü bilirsek, belki o zaman hayat, bir savaşa daha az benzeyecek, büyüklük efsaneleriyle daha az zehirleneceğiz.

İnsanların düştüğü en ilginç ve en zararlı ham hayallerden biri de kendini Tanrı dileğinin özel aracı saymalarıdır. Biliyoruz ki, İsrail oğulları Adanmış Toprak’a geldikleri zaman, Tanrının buyruğunu kendileri yerine getiriyorlardı, Hitit’ler, Amorit’ler, Kenanlılar, şunlar bunlar değil. Belki bu ötekiler de uzun tarih kitapları yazmış olsalardı, bu iş biraz başka türlü olurdu. Hitit’lerden kalan yazıtların hiç birinde de, kendilerini Tanrıların hor gördüğü berbat insanlar saymazlar her halde. Roma Roma olduktan sonra, Tanrıların dünyayı fethetmek üzere Romalıları seçmiş olduğu meydana kondu. Müslümanların inandıklarına göre, gerçek iman uğrunda ölen her asker dosdoğru cennete gider. Bu cennetse, Hıristiyanlarınkinden çok daha çekicidir. Çünkü, huriler, harp çalan meleklerden daha hoştur… Tanrıyı bizden yana bilmek iyi bir şey ama, düşmanımızın da Tanrıyı kendinden yana saydığını gördük mü, iş karışıyor biraz. Birinci Dünya Savaşı sırasında ozan şöyle diyordu:

Allah İngiltere’yi batırsın, Allah İngiltere’yi korusun

Allah şunu yapsın, Allah bunu yapsın!

«Allah Allah» dedi Allah «Gel de çık bu işin içinden».

Bugün, dünyanın iki şeye ihtiyacı var: Biri düzen, savaşları önleyecek düzen, insanların daha verimli çalışmasını sağlıyacak ekonomik düzen, özellikle, savaşın yıktığı memleketlerde, sağlam uluslararası işbirliğini sağlıyacak bir eğitim düzeni. Öteki de, bir takım ahlâk değerleri; çağlar boyunca, ahlâkçıların savuna geldikleri, ama, az dinletebildikleri, değerler. En çok muhtaç olduğumuz değerler, anlayış ve hoşgörüdür. Bir çok azgın bir sürü «izm»lerin istediği yobazca inançlar değil. Bence, bu iki amaç, düzen ve ahlâk, birbirine sıkı sıkıya bağlıdır. Birine kavuşuldu mu, öbürü de ardından gelir. Ama, dünya gerçekten doğru yola girmek istiyorsa, her ikisine birden yönelmelidir. Böylece, savaşın tabiî meyvaları olan kötü tutkular yavaş yavaş azalacak ve insanların birbirine yardım etmesini sağlayacak düzenler gittikçe çoğalacaktır. Bir düşünce ve ahlâk gerçeği olarak hemen şunu ortaya koymalıyız ki, hepimiz bir ailedeniz ve bu ailenin bir kolunun mutluluğu başka kolunun yıkımı üstüne sağlamca kurulamaz. Bugün, ahlâk bozukluğu açık düşünceye engel oluyor, bulanık düşüncelerse ahlâk bozukluğunu besliyor. Pek ummuyorum ama, belki hidrojen bombası insanları korkutup ahlâk temizliğine götürecektir. Bu olursa, bu bombayı bulanlara ne kadar teşekkür etsek azdır.

Sh:133-141

Kaynak: Bertrand Russell ,ÇAĞIMIZIN SORUNLARI ÜSTÜNE DÜŞÜNCELER Türkçesi: Sabahattin Eyüboğlu- Vedat Günyol  ,1972 İstanbul

 

 

SOFTALIK VE HOŞGÖRÜ- Bertrand Russell


Woodrow Wyatt

Softalığı nasıl anlatırsınız, Lord Russell?

Lord Russell

Bir adam bir konuya başka her şeyi hiçe sayacak kadar aşırı bir önem verirse, o adama softa demek yerinde olur sanıyorum. Bir örnek vereyim. Her aklı başında adam köpeklere eziyet edilmesinden hoşlanmaz. Ama, siz tutup köpeklere eziyet etmenin, başka hiç bir eziyetle ölçülemeyecek kadar korkunç olduğunu ileri sürerseniz, bir softa olursunuz.

Wyatt

İnsanlık tarihinde, büyük halk topluluklarının sık sık softalığa kapıldığı olmuş mudur?

Russell

Evet, çok yerde, çok kez olmuştur. İnsan topluluklarının yakalandığı kafa hastalıklarından biridir bu.

Wyatt

Bunların en kötü örnekleri hangileridir sizce?

Russell

Çok değişik örnekler verebilirim, sanıyorum. Yahudi düşmanlığını alalım. Bu, en kötülerinden biridir, çünkü çok yakın zamanlarda en kötü örneğini gördük. Korkunçluğunu düşünmeğe bile zor dayanır insan. Söylenmesi doğru değil söylenmesi doğru sayılmaz, biliyorum ama Yahudi düşmanlığı Hıristiyanlıktan doğmuştur. Hıristiyanlıktan önce varsa bile çok azdı bu düşmanlık. Roma devleti Hıristiyan olur olmaz, Yahudi düşmanı da olmaya başladı.

Wyatt

Neden acaba?

Russell

Çünkü İsa’yı Yahudiler öldürdü dediler ve Yahudi düşmanlığını bu bakımdan haklı gösterdiler. Elbette ekonomik nedenleri vardı bu işin ama, öne sürdükleri İsa’nın öldürülmesi oldu.

Wyatt

Halkın sürü halinde softalığa tutulduğu olur mu dersiniz? Tutulması nedendir sizce?

Russell

Bunda beraberlik duygusunun payı olsa gerek. Softalar topluluğunda birbiriyle dost olmanın verdiği bir rahatlık duygusu vardır. Aynı şey hepsini birden coşturur. Bunu herhangi politika partisinde de görebilirsiniz. Her partide, her zaman bir softalar grubu vardır. Bunlar birbirlerine pek bağlıdırlar ve bu bağlılık bir başka gruba düşmanlık eğilimi ile birleşip yayılırsa softalık kolayca gelişir.

Wyatt

Ama, softalık, zaman zaman iyi işler görmekte bir çeşit güç kaynağı olabilir mi?

Russell

Softalığın güç kaynağı olduğu su götürmez ama, tarihte softalığın iyi işlere kaynak olduğu görülmemiştir. Bence her zaman kötü işlere yol açmıştır. Çünkü, tek yanlıdır, çünkü işe kin karıştırmaması hemen hemen imkânsızdır. Softalığınızı paylaşmıyan insanlara ister istemez düşman olursunuz. Bunu önlemek çok güç.

Wyatt

Ama softalık ekonomik amaçlar gözetince, örneğin, Haçlı Seferlerinde olduğu gibi, softalık olmaktan, belki zararlı olmaktan da çıkmıyor mu?

Russell

Orasını bilmem… Haçlı Seferlerinden bir hayır geldiğini sanmıyorum. Bu seferlerde iki akım vardı: Bir, softalık akımı, bir de ekonomik akım. Ekonomik akım, gerçekten çok güçlüydü. Ama, softalık olmadan işe yaramazdı. Softalık orduları sağladı, ekonomik neden ise kumandanları diyebiliriz kabaca.

Wyatt

Peki, softalıkta büyücülüğün nasıl bir yeri olmuştur, dersiniz?

Russell

A… büyücülüğün korkunç, çok korkunç bir yeri oldu. En çok da… 1450 ile 1600 aralarında. Korkunçtu o yıllarda büyücülük. Ünlü bir kilise adamı The Hammer of Female malefactors adlı, büyücü kadınlarla ilgili bir kitap yazdı. Bu kitap, halkın da inandığı büyücülerin avlanıp yakılmasına büyük ölçüde yol açtı. Öyle sanıyorum ki, Jeanne d’Arc’ın kendisi bile büyücü olduğuna inanıyordu. Her halde, halkın büyücü diye suçlandırdığı kimselerin çoğu büyücü olduklarına inanmışlardı ve bu, korkunç işkencelere yol açtı. Sir Thomas Browne’ı okuduğunuz zaman onu iyi yürekli, bilgili bir insan sanırsınız. Ama gerçekte, büyücü yargılandırmalarında suçlandıranlardan yana oldu. Önce, büyücülüğü inkâr etme bir çeşit tanrısızlıktı. Çünkü, Kutsal Kitap «Bir cadının yaşamasına göz yummayacaksın!» diyor. Büyücülerin yakılmasının doğru olduğuna inanmadınız mı, Kutsal Kitab’a inanmıyorsunuz demekti, öyleyse, Tanrınız yoktu.

Wyatt

Neden, hiç değilse görünüşte, sağlam kafalı olan bir çok insan böylesine softa oluyor?

Russell

Sağlam kafa görece bir deyimdir. Çok çok az insan tam anlamıyla sağlam kafalıdır. Hemen her insanın deliliğe kaçan yanları vardır. Hiç unutmam. California’da, yağmurlu bir günde, otomobille geziyorduk. Yolda, sırsıklam bir yayayı arabamıza aldık. Bu adam, her çeşit ırk düşmanlığına karşıydı. Bunun korkunç bir şey olduğunu söyledi. Ben de, kendisine hak verdim. Sonra, içimizden biri Filipinlerden söz açar açmaz, bu adam, bütün Filipinlilerin aşağılık kişiler olduğunu söyledi. Gördünüz mü, onun kafasında da bir sakatlık varmış, demek.

Wyatt

Softalık konusuna neden bu kadar önem veriyorsunuz?

Russell

Çünkü, dünyanın uğradığı kötülükler, çok büyük ölçüde softalıktan gelir.

Wyatt

Ama, Roma Katolik kilisesi, her halde, bazı dogma’lara inanmanın, bunlara inanmaksızın yaşamaktan daha önemli olduğunu düşünüyordu. Onun görüşü ile bizimki arasında bir ayrılık var mı?

Russell

Var, hem de çok büyük. Roma Katolik kilisesi dünya ölçüsünde değildir. Bir çok ulusları avucuna alamıyordu. Hidrojen bombasıyla hepsini alabilir.

Wyatt

Bunu biraz açıklar mısınız?

Russell

Evet. Elbette açıklamaya değer. Bence, hepimizin başında korkunç bir tehlike olan Doğu Batı gerginliği, en çok ya softaca bir komünizmden, ya da softaca bir komünizm düşmanlığından doğuyor yerine göre. Her iki yan da, inançlarına aşırıca bağlanıyorlar. İnançları softalık diye anlattığım şeye benziyor. Yani demek istiyorum ki, birinin öte yanda kötü gördüğü şeyin önlenmesini, insan soyunun dünyada kalmasından daha önemli saymak softalıktır. Hepimizin başındaki tehlike, bu softalıktır, her iki yanda da bulunan bu softalık.

Wyatt

Peki, hoşgörü sizce nedir?

Russell

Düşüncenizin yönüne göre değişir bu. Düşünüşte hoşgörü, gerçekten hoşgörüyse, her hangi bir suç olmadıkça, hiç bir düşüncenin cezalandırılmaması demektir.

Wyatt

Tarihte hoşgörüsü olan çağlara örnek gösterebilir misiniz?

Russell

Evet. Otuz Yıl Savaşı’ndan sonra. İngiltere’de hemen arkasından başlamadı, çünkü o sırada biz bir içsavaş içindeydik: Ama, bu savaştan biraz sonra. İlk hoşgörür devlet Hollanda oldu. XVII. yüzyılın bütün ileri aydınları hayatlarının bir çok yıllarında Hollanda’ ya sığınmışlardır: sığınmamış olsalar, silinip giderlerdi. İngiltere başka memleketlerden daha iyi değildi, o günlerde. Parlamento Hobbes’un bozuk, hem de çok bozuk kafalı olduğu sonucuna varmış ve İngiltere’de kitap yayımlamasını yasak etmişti. Bu yasak uzun, hem de çok uzun bir süre devam etti.

Wyatt

Eski Atina için hoşgörür bir devlet diyebilir misiniz?

Russell

Az çok hoşgörürdü. XVIII. yüzyıla kadarki yeni devletlerden daha hoşgörürdü. Ama, tam bir hoşgörürlük değildi onunki de. Sokrates’in nasıl öldürüldüğünü herkes bilir. Ondan sonra da baskı görenler oldu. İskender’in ölümünden sonra Anaxagoras da, Aristoteles de kaçmak zorunda kaldılar.

Wyatt

Peki, insan yaşadığı dönemin hoşgörür olduğunu nasıl bilir? Nerden anlaşılır bu?

Russell

Özgür kurumlardan anlarsınız. Basın özgürlüğü olur, düşünce özgürlüğü olur, propaganda özgürlüğü olur. Dilediğinizi okumakta özgür, dilediğiniz dine girip çıkmakta özgür olursunuz.

Wyatt

Ama bugün Batı’da bütün bu özgürlükler var, yine de siz biraz önce softalığın hiç bir zaman bugünkü kadar koyu olmadığını söyler gibiydiniz.

Russell

Batı’da bu özgürlüklerin gerçekten var olduğunu sanmıyorum. Amerika’yı alın örneğin. Ne yaptılar orda? Bütün kitaplıklara gittiler, Rusya üstüne bilgi veren ne varsa yok ettiler. Buna tam bir hoşgörü diyemezsiniz.

Wyatt

Coşkun olmazsak iş yapamıyoruz. Fazla coşarsak softalığa düşüyoruz. Doğru yolda olduğumuzu, softalığa kaymadığımızı nasıl kestirebiliriz?

Russell

Kesin olarak bilemezsiniz, ama şu yapılabilir bence: Yalnız doğru olduğuna inandığınız bir işi yapmakla kalmayıp, doğru görünenden başka bir yola girmemeği ilke edinirsiniz. Aldanabilip de bir yıkıma sebep olacağınız işten kaçınırsınız. Bu davranışı insanları diri diri yakma işinde deneyelim, örneğin. Ortaçağın işkenceler döneminde din adamlarının bildikleri tam anlamıyla doğru olsaydı, dinsizlerin yakılması iyi bir iş olurdu. Ama bildiklerinizin doğru olmadığına en küçük bir ihtimal de olsa kötü bir iştir yaptığınız. Bence böyle bir ilkeye uymalısınız.

Wyatt

Bu ilkeyi politika partilerine ve hükümetlere de uygulayabilir misiniz?

Russell

Elbette. Bir politika partisinde olan öteki partinin doğru yolda olmadığına inanır, ama gidip o partideki insanları öldürmeğe hakkı olduğunu söyleyemez.

Wyatt

Hoşgörünün sınırları nedir? Ne zaman hoşgörü başıboşluğa ve kargaşalığa götürür?

Russell

Buna verilecek orta halli bir cevap şu olabilir: Gerekli yasaya uygun olarak düşünceleri savunma tam bir hoşgörü ile karşılanmalı. Ama, yasa değişinceye kadar suç sayılan işlerin savunulması karşısında tam bir hoşgörü istenemez. Bir örnek alacak olursak, ölüm cezasının olmadığı bir yerde, bu cezanın konması düşüncesinde olabilirsiniz. Ama, sizce ölümü hakketmiş bir insanı gidip öldürmekte serbest olamazsınız.

Wyatt

Softalık dünyaya dalga dalga yayılır mı, dersiniz? Bizim dünyamız böyle bir dalga içindeyse, bu dalga nasıl sona erebilir?

Russell

Dünya düzelince dalga da durur ama, sürekli bir dengeye ulaşmadıkça da bu dalga durmaz. Kararsız bir durum sürüp gittikçe, softalığı besliyen koşullar var demektir. Onun için, softalığı yenmek istiyorsanız, dünyada bir çeşit durulma sağlamak zorundasınız.

Wyatt

Dünyada softalığın azalacağını umuyor musunuz?

Russell

Evet, umuyorum, hem de çok. Bu iş, politikalara bağlı bence. Dünya savaşını büyük bir tehlike olmaktan çıkaran bir politika sistemimiz olursa, Doğuda da Batıda da hoşgörünün ve anlayışın çarçabuk gelişebileceğini sanıyorum. Ama, bu gerginlik kaldıkça bunun gerçekleşmesi çok zordur.

Sh:27-34

Kaynak: Bertrand Russell ,ÇAĞIMIZIN SORUNLARI ÜSTÜNE DÜŞÜNCELER Türkçesi: Sabahattin Eyüboğlu- Vedat Günyol  ,1972 İstanbul

 

 

İNSANLIĞIN GELECEĞİ NE OLABİLİR?- Bertrand Russell


Woodrow Wyatt

Lord Russell, bu konuşmalarımızda çok değişik konulara değindik. Bütün bunların özü olarak, insanların umutları ve korkuları üzerine ne düşünüyorsunuz?

Lord Russell

Çok zor bir som bu. Gelecekte olabilecek şeyleri görüyorum, kimi karanlık, kimi umut dolu şeyler. Ama, …

Wyatt

Peki, karanlık olanlardan başlayalım. Bu konuda ne umutlarımız olabilir?

Russell

İnsan soyunun büyük bir savaşla kendini yok etmeyeceğini farzedersek ki öyle umuyoruz benim gördüğüm en büyük tehlike, insanlığın bir kışla düzenine girmesidir. Bilimsel buluşlar, yönetim olanakları ve örgütlenmelerin etkisi ile dünya öylesine sıkı bir düzene girer ki, hiçbir yerde yaşamanın tadı kalmayabilir.

Wyatt

Yönetici insan tipinin ağır basacağı düşüncesinde misiniz?

Russell

Ağır basabilir, sanırım. Bir çeşit bilimsel etkinlikle birleşen yönetici insan tipi. Çünkü, yönetici tipi,

bugün daha önce hiç yapmadığı şeyleri yapabilecek güçtedir. Bu yapabileceği şeylerin kimisi iyi ama, bir çoğu da değildir.

Wyatt

Bu yönetici insan tipi, kötü olacak neleri yapabilir?

Russell

En başta şunu yapabilir: Ana okulundan başlayıp daha yukarısına da el atarak, insanların inanç ve düşünceleri üzerinde çok büyük bir güç kazanabilir. O kadar ki, bir insanın düşündüğü, umduğu ve korktuğu her şey, eğitimin başlarınca belirlenmiş olur. İnsan ancak, onların dilediklerini umacak, onların dilediklerinden korkacak. Böyle bir eğitimin temellerinden biri şu olacak ki, her zaman hiç de iyi olmayan hükümetin hep iyi olduğunu düşünecek.

Wyatt

Böyle bir eğitimi kötüleyebilecek sizin gibi güçlü ve bağımsız düşünceli insanlar olmayacak mı her zaman?

Russell

Hayır, sanmıyorum. Benim de içinde olduğum tipteki insan, modası geçmiş bir dünyada yetişmiştir, demek istiyorum. Gelecek için düşündüğüm dünyaya göre, çok daha rastlantılara bağlı bir dünya idi bu. Dünyada, çok daha fazla kaçamaklar, istisnalar vardı ve insanlar orada, gelecekte olacağım düşündüğüm gibi, aynı kalıptan çıkma değillerdi.

Wyatt

Yönetici tipinin baskısı altında, insanın kişisel bir hayatı olamayacağı üstünde durdunuz, bunu biraz daha açıklar mısınız?

Russell

Olur, peki… Bütün bu işin çok, çok önemli olan bir yanını, genetik bilimini alalım. Diyelim ki, bilimci bir hükümet, bizimkinden daha iyi olmasını istedikleri bir insan soyu yetiştirmek olanaklarını iş ediniyor kendine. Salt bilimsel bakımdan pek açıkça ortaya konabilir ki, yetiştirilecek yeni insan soyunun, diyelim, erkeklerin yüzde beşinden, kadınların da yüzde otuzundan üretilmesi; bunu sağlama bağlamak için, geri kalanların kısırlaştırılması gerekiyor. Hiç de hoş bir şey olmaz bu, tabii. Ama, ileride bu yola gidilmesi bence hiç de olmayacak birşey değildir.

Wyatt

Ama bilimin böylesi şeyleri yaptıracak kadar insanların kafasını sarabilmesi ciddî olarak düşünülebilir mi sizce?

Russell

Evet, insanlar savaşta zafer kazanmak kaygısıyla bu yola gidebilirler. Çünkü, buna elverişli bir soy yetiştirileceği açıkça bellidir. Böylesi bir soy, savaşta, gelişi güzel yetiştirilen insanlardan çok daha etkin olabilir elbette. Halkı kolayca inandırabilirsiniz ki, bilimsel yoldan insan yetiştirme gereklidir. Çünkü, bu işi karşı taraf nasıl olsa yapacaktır, nasıl şimdi karşı taraf atom silâhları yapıyor diye, bizim de yapmamız gerekiyorsa.

Wystt

Bütün bunlar Orwel’in 1984 ve A. Huxley’in Yeni Dünya adlı romanlarında düşünülen şeyler. Ama, sizce komünist dünya dışında geçerli mi? Örneğin, konformist düşünce v.b.’nın pek ileri gitmesi demek istiyorum?

Russell

Bence bu tehlike Batı’da, komünist dünyada olduğundan bir parça daha azdır. Ama orada pek korkulur derecede var… pek korkulur derecede.

Wyatt

Sizce, konformist inanç ve giysiler, alışkanlıklar, düşünceler filân neler olabilir?

Russell

Sanatı alalım. Özellikle, Amerika’daki gezilerim sırasında tekrar tekrar gördüm ki, sanata çok büyük bir saygı gösteriyorlar, Avrupalı sanatçıları yüceltiyorlar ve avuç dolusu dolar veriyorlar onlara. Ama, hiçbir Amerikalı çocuğun sanatçı olabilmesi için gerekli özel bir çeşit kafayı edinmesine olanak bırakmıyorlar. Onun için, beğendikleri büyük sanatçılar Amerikalı değil, Avrupalıdır.

Wyatt

Sizce, sanat Rusya’da zarar gördü mü?

Russell

A, orasını bilmem. Çünkü, 1920’den bu yana gitmedim oraya. Ama, zarar görmüştür elbet diyebilirim. Doktor Jivago adlı romana rağmen, öyle sanıyorum ki, edebiyat orada bir hayli zarar görmüştür. Demek istiyorum ki, Çarlık Rusya’sında edebiyat pek üstün bir durumdaydı. Bugün öyle olduğunu kimse söyleyemez sanırım.

Wyatt

Rusya’daki bale sanatı üstüne ne dersiniz?

Russell

Bale çarlık zamanından kalma bir sanattır. 1920 de Rusya balesini gördüğüm zaman, bende vazoya konmuş kesik çiçekler izlenimi bıraktı. Çok güzeldi, çok hoştu. Ama, topraktan çıkma bir tazeliği ve canlılığı yoktu. Şimdi artık sadece müzelik bir sanat bence.

Wyatt

Sizce bütün bunlar hiçbir yeniliğin doğmayacağı genel bir kemikleşmeye götürür mü?

Russell

Evet, bu tehlikenin çok büyük olduğunu sanıyorum. Bir çeşit durağan Bizans toplumu ki, kuşaklar boyunca hepsi ayni kalıyor, sonunda öylesine kalıplaşıyor ki, halk dayanamıyor ona ve sıkıp atıyor bir yana.

Wyatt

İnsanların karşılaşabilecekleri zorluklardan biri, hiçbir şeyi ölçüyü kaçırmadan yapamamasıdır. Bir şeye çok iyi başlıyor, sonra aşırılığa götürüyorlar. İnsanlar günün birinde ılımlı olmasını öğrenebilecekler mi dersiniz?

Russell

Öğrenmelerini dilerim, umarım elbet. Çok zorunlu bir şey bu. Hem hiç de olmayacak birşey değil. Gelecek üstüne giriştiğimiz karanlık tahminleri bir kutsal kitap gerçeği saymıyorum. Büyük umudum, bütün bunların gerçekleşmemesidir.

Wyatt

Şimdi daha iç açıcı şeylere dönebilir miyiz?

Russell

Bence, gerekli olan ilk şey, dünyadaki kötülüklerin, şimdiye kadar önlenememiş kötülüklerle birlikte, önlenebilmesidir. Kötülükler hâlâ yaşıyor. Çünkü, insanların yüreklerinde kötülüğe giden ve başkalarım mutlu kılma isteğine yanaştırmayan tutkular var. Modern tekniğin güçlükleri ile birlikte yeni dünyanın bütün derdi bence, insan tekinin psikolojisinden, insan tekinin kötü tutkularından gelmektedir. Yeni ve iyice bütünleşmiş bir dünyada mutlu olabilmek için, ne kadar nefret de etseniz, komşumuzun da mutlu olmasına katlanmanız gerçekleşirse, daha da iyi gerçekleşirse… Bütün bunlar gerçekleşirse, şimdiye kadar var olmamış daha mutlu bir dünya kurulabilir.

Wyatt

İnsanlar tutkularını sizin önerdiğiniz yola yöneltirlerse, hangi çeşit kötülüklerin ortadan kaldırılabileceğini düşünüyorsunuz?

Russell

Eh, hepsinden önce savaş, sonra yoksulluk. Eskiden yoksulluk halkın çoğunluğu için önlenemez bilseydi. Bugün öyle değil. Dünya isterse, kırk yıl içinde yoksulluğu ortadan kaldırabilir. Hastalık bir hayli azaldı elbet. Daha da azalabilir. İnsanların daha sık sevinçli günleri olmaması için hiçbir neden yoktur.

Wyatt

Peki, şimdi, öyle sanıyorum ki, olumlu iyiliklerin yaratılması konusuna geldik. İnsan ileride daha hangi olumlu iyilikler sağlayabilir?

Russell

Bence bunların birçoğu eğitime bağlıdır. İnsan soyunun ortak çıkarlı bir aile olduğunu eğitim yoluyla durmadan aşılamak gerekir. Bundan ötürü, işbirliği yapmak yarışmaktan daha önemlidir ve komşumuzu sevmek, sadece kiliselerin sözle aşıladıkları bir ahlâk ödevi değil, kendi mutluluğunuz bakımından en akıllıca bir davranıştır.

Wyatt

Bilimin insanlara getirebileceği iyiliklerden biri, oldukça kısa zamanda, haftalık çalışma süresinin on saate kadar indirilmesidir. Geri kalan boş saatlerinde ne yapacak insanlar?

Russell

Mutlu olduğum zamanlarda hayal ettiğim dünya gerçekleşirse, insanlar eskiden varlıklı ve kültürlü insanların yaptıklarını yapacaklardır. Bir XVIII. yüzyıl aristokratını alın örneğin. Çok kez, pek kültürlü bir insandı o. Bir hayli boş vakti vardı ve, bir çoklarının yapılmayacak şeyleri yapmış olmalarına rağmen, boş vakitlerinde, ne yapacakların; biliyorlardı. Birçokları hayli güzel işler başardılar, sanatı yüreklendirerek, güzel parklar, güzel evler, özlenmeye değer şeyler yaparak. Sevinçli günlerimde kurduğum dünyada, boş vakitlerini değerlendirmek herkesin elinde olacak. Çünkü, herkes yeterli bir kültür düzeyine erişmiş olacak.

Wyatt

Serüven isteğinin yeri ne olacak bu konuda?

Russell

Serüven isteğini baştakiler bir yola koymalıdır. Bu demektir ki, baştakiler, fazla para ve zaman harcamalarına gitmeksizin, gürbüz gençlerin hoşlandığı gerçekten serüvenli ve gerekirse tehlikeli girişimlere olanak hazırlamalıdırlar. Yüksek dağlara tırmanmak elinizde olmalıdır. Uzay gezileri yapılırsa, uzay gezilerine düşkün olabilmelisiniz. Böylesi şeyler sağlanmalı; böylece bugün büyük ölçüde savaşa yönelen itiler daha iyi bir yola konmuş olur.

Wyatt

Geleceğin insanlarına son olarak başka hangi öğütü vermek istersiniz?

Russell

Şunu demek isterim ki, bilgileriniz insanın hiçbir zaman elde etmediği güçler veriyor size. Bu güçleri iyiye de kullanabilirsiniz, kötüye de. İnsanlığın bir aile olduğunu, hep birlikte mutlu, ya da hep birlikte mutsuz olacağını aklınıza koyarsanız, bu gücünüzü iyiye kullanabilirsiniz. Büyük yığınların yoksulluğu üstüne kurulmuş bir azınlık mutluluğu sağlayabileceğiniz günler geçmiştir. O zamanlar geçmişte kaldı. İnsanlar katlanamaz artık buna ve mutlu olmak isterseniz, başkalarının da mutlu olduklarını öğrenmeğe alışmak zorundasınız. Eğer insanlar akıllıca eğitilirlerse, daha anlayışlı olurlarsa, kendi mutlulukları için başkalarının da mutlu olmasını kaçınılmaz bir koşul saymakta güçlük çekmezler. Zaman zaman hayalimde, hepsi gürbüz, hepsi akıllı, hiçbiri ezmeyen, hiçbiri ezilmeyen bir mutlu insanlar dünyası gördüğüm oluyor. Bir dünya ki, orada insanlar, ortak çıkarlarının kendi çıkar çabalarından daha az ağır bastığı bilincine varmışlardır, insan zekâsının ve hayal gücünün yarattığı gerçekten parlak olanakları gerçekleştirme çabasındadırlar. Böylesi bir dünya, insanlar olmasını isterlerse olabilir ve eğer olursa gerçekten olursa çok daha şerefli, çok daha mutlu, bundan önce görülmedik hayaller ve mutlu coşkularla dolu bir dünya olur bu.

Sh:122-129

Kaynak: Bertrand Russell ,ÇAĞIMIZIN SORUNLARI ÜSTÜNE DÜŞÜNCELER Türkçesi: Sabahattin Eyüboğlu- Vedat Günyol  ,1972 İstanbul