Updates from Eylül, 2014 Toggle Comment Threads | Klavye Kısayolları

  • ihramcizade 17:54 on 23 September 2014 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Tags: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,   

    SEÇKİ-8 


    HAYAL MERTEBESİ VE ETKİLERİ

    İnsanların köpek sahibi olmasının niçin çocuk sevgisi yerine geçtiğini, görsel medya etkilerinin nerelere vardığı hakkında bilgi sahibi olmak için önemli bir bilgi.

    Muhyiddin İbn Arabî kaddesellâhü sırrahu’l azîz, Futuhât-ı Mekkiyye’sinde buyurdu ki;

    Hayal mertebesinin değerini ve otoritesinin gücünü ancak Allah Teâlâ, sonra o bilgiye ehil kıldığı peygamber ve veliler bilebilir. Bu iki sınıfın dışındakiler onun değerini bilemez. Hayal mertebesini bilmek, nübüvvet makamlarının birincisidir. Bu nedenle Hz. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem sabahladığında sahabesiyle oturur, onlara şöyle sorardı:

    ‘Aranızda rüya gören var mıdır?’ Böyle demesindeki maksat, Allah Teâlâ’nın âlemde ertesi gün veya gelecekte var edeceği şeyleri görme arzusudur. Allah rüyayı görene uykusunda ya açık bir vahiy (ilham) veya görenin aşina olduğu suretteki vahiyle onları bildirir; bununla birlikte rüyayı gören kişi o surede neyin kastedildiğini anlayamaz ve bu nedenle Hz. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellem Allah Teâlâ’nın o suretle neyi irade ettiğini bildirmek üzere rüyayı tabir ederdi. Hz. Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin âlimlerin nezdinde meçhul kalan bu mertebeye ilgi göstermesinin nedeni buydu. Allah Teâlâ kulları arasından derin akıl sahipleri ve ibrede düşünenlerin dikkatlerini şu ayete ne güzel çekmiştir:

    ‘O sizi rahimlerde dilediği şekilde tasvir edendir.’ (Al-i İmrân,6)

    Rahimlerin bir türü de hayal olan (rahimlerdir). Söz konusu rahimlerde hayali şeyler manevi bir yüklemeyle tasvir edilir ve Allah Teâlâ o rahimlerde manaları dilediği suretlerde terkip eder. Bu bağlamda Allah Teâlâ hayalde İslam’ı ve Kuran’ı yağ, bal şeklinde; bağı ise dinde sebatkârlık şeklinde; dini, renkli gömlek veya güçlü bir kale veya kir veya bilinmeyen bir şey şeklinde gösterir. Rüyadaki bu suretler rüyayı görenin veya rüyanın adına görüldüğü kimsenin dinle ilişkisine göre gerçekleşir.

    Dımeşk (Şam) kadısı Şemseddin Ahmed b. Mühezzibiiddin Halil el-Cüveynî’yi –Allah Teâlâ onu başarıya erdirsin ve melekleriyle desteklesin, verdiği hükümlerde masum kılsın- kadı olarak görevlendirildiğinde rüyamda görmüştüm. Birisi ona şöyle diyordu:

    ‘Allah sana temiz ve renkli bir elbise giydirdi. Onu kirletme ve rengini bozma!’ Uyandım ve rüyayı kendisine anlattım. Allah onu ilahi tavsiyeyi muhafaza edenlerden etsin.

    Hayal suretlerin kendisinde tezahür ettiği rahimlerden birisidir. Hayali mertebe suretleri kabul ettiği için Allah Teâlâ onlar hakkında şöyle demiştir:

    ‘İnsanlara şehvetlerden kadınlar sevdirildi.’ (Al-i İmran, 14)

    Yani kadınlarda sevdirilmiştir. Öyleyse sevgi suretleri, Allah Teâlâ’nın dilediği kullarına süslü gösterdiği bir surettir ve kişi onu -başkası nedeniyle değil- kendisi nedeniyle sever. Çünkü Allah Teâlâ ona ancak belirttiği hususta şehvet sevgisini süslemiştir. Binaenaleyh Allah Teâlâ salt sevgiyi insana sevdirmiş, sonra da onu zikrettiği hususlarda şehvete bağlamış, ardından da dilediği kimseler için şehvette başka bir duruma bağlamıştır. Allah Teâlâ ayette şehveti zikretmiştir, çünkü şehvet, doğal bir surettir ve hayali doğa sınırlar, sonra da hayal onun üzerinde hüküm verir ve dilediğinde onu bedenlendirir. Bu yönüyle hayal aslı üzerinde hüküm veren bir ferdir, çünkü hayal, saygın ve kerim bir ferdir. Allah Teâlâ hayalden daha yüce menzili olan bir şey yaratmadığı gibi ondan daha genel hükme sahip bir şey de yaratmamıştır. Hayalin hükmü, bütün var olanlara ve aralarında imkânsızın vb. bulunduğu var olmayanlara yayılmıştır. Binaenaleyh var ettiği şeyler içinde ilahi kudretin en yüce varlığı hayalde bulunur. Hayal vasıtasıyla ilahi kudret ve iktidar ortaya çıktığı gibi Allah onun vasıtasıyla kendi üzerine rahmeti vb. yazmış ve herkese vacip kılmıştır. Hayal kıyamette ve inançlardaki tecellinin gerçekleştiği bir yerdir. Bu yönüyle hayal, Allah Teâlâ’nın en büyük şiarı ve delilidir.

    Hayalin otoritesinin ve gücünün bir tezahürü, hâkimlerin hayal hakkında tespit ettiği bir husustur. Bununla birlikte onlar ne söylediklerini anlamamış veya hayale hakkını vermemişlerdir: Hayal doğanın bir parçası olsa bile Allah Teâlâ’nın ihsan ettiği ilahi gücü nedeniyle doğa üzerinde büyük otoriteye sahiptir. (Onlar demişlerdir ki) ‘Çocuğunun asil bir evlat olmasını isteyen bir insan eşiyle cinsel ilişkiye girerken büyük âlimlerden birisini zihninde canlandırmalıdır.’ Bu işin etkisini göstermesini istiyorsa, o zaman gördüğü sureti (hayal âleminde) nakledildiği surette veya tasavvur sahibinin kendisini gördüğü surette görüp eşine de o suretin sahip olduğu güzelliği söylemelidir. Öyle bir kâmil insan tasavvur edildiğinde, onu bilgi ve ahlakının güzelliğini dikkate alarak tasavvur etmelidir. Bedensel sureti çirkin bile olsa, bilgi ve ahlakının güzelliğine göre güzel bir şekilde tasavvur eder. Bu esnada erkek söz konusu manaları bedenlendirir ve o sureti eşinin ve kendi gözünün önünde canlandırır, İkisi birlikte kendilerini o suretin güzelliğine teksif ederler. Birleşmeyle kadın hamile kalırsa, tahayyül ettiği suret çocuğuna etki eder ve doğan çocuk (tahayyül edilen kâmile ait) menzille doğar. Bunun böyle olması zorunludur. Çocuk böyle doğmazsa, bunun sebebi, meninin rahme düşmesi esnasında anne ve babadan birinin – kendileri farkından değilken- nefsinin maruz kalıp o sureti tahayyül etmekten uzaklaştıran bir durum olabilir. Sıradan insanlar bu durumu ‘kadının iştahı’ diye ifade ederler. Bazen cinsel birleşme esnasında karı kocadan birisi veya her ikisi de hayallerinde köpek, aslan veya herhangi bir hayvanın sureti canlandırabilirler. Böyle bir birleşmeden doğan çocuk, ebeveynin tahayyül ettiği hayvanın ahlakı üzere doğar. Birbirlerinden farklı sureti tahayyül ederlerse, çocukta annenin ve babanın tahayyül ettikleri suret ortaya çıkar. Öyle ki dış surete veya çirkinliğe bile etki eder. (Bunlar filozofların hayal gücü hakkındaki görüşleridir).

    Filozoflar hayalin bu otoritesini bilmiş olsalar bile, ilahi ilimleri elde etmek üzere onu müstakil bir bilgi aracı saymazlar. Çünkü onlar bilgisizlikleri nedeniyle talep edilmeyen bir işin peşinden Onların peşinden koştukları ise maddelerden soyutlanmaktır. Hâlbuki böyle bir hal ne dünyada ne de ahirette mümkündür. Binaenaleyh maddelerden soyutlanmak düşünülür, fakat görülemez. Teorik düşünce sahiplerinin böyle bir düşünceden daha büyük bir hataları yoktur. Üstelik bu hatanın farkına varmadan başardıklarını zannederler, hâlbuki zarardadırlar! Ömürlerini elde edemeyecekleri bir işi elde etme uğrunda harcarlar. Bu nedenle akıl, velimin veya hayalin etkisinden ve hükmünden kurtulamaz. Hayal melekler ve ruhlar âleminde ‘imkân’ şeklinde tezahür eder. Dolayısıyla ruh veya Allah Teâlâ’yı bilen bir kimse, müşahede ettiği her şeyde ‘imkân’ hükmünden uzak kalamaz, çünkü Allah Teâlâ’nın dışındaki her şeyin hakikati, kendisi itibarıyla ‘imkândır.’ Bir şey kendi hakikatinin dışına çıkmaz. Herhangi bir varlık kadim veya hâdis bir şeyi ancak kendi nefsiyle gördüğüne göre, sürekli olarak ‘imkân’ hükmü görene eşlik eder. Bunun farkına ancak gerçeği olduğu hal üzere bilenler varabilir. Böyle bir insan soyutlanmanın ancak vehimde mümkün olduğunu bilir, yoksa gerçekte ona güç yetiremez, çünkü böyle bir şey yoktur! Allah ehlinin seçkinlerinin dışında pek çok kimsenin ayakları burada kayar. Allah ehli ise bu meseleyi Allah Teâlâ’nın bildirmesiyle öğrenmiştir.

    ‘Allah Teâlâ, hakkı söyler ve doğru yola ulaştırır.’

     Kaynak:

    Muhyiddin İbn Arabî-Futuhât-ı Mekkiyye [Kitap]. [ÜÇ YÜZ SEKSEN BİRİNCİ BÖLÜM, Tevhit ve Cem' Menzilinin Bilinmesi]- hzl:Ekrem Demirli, 2011,İstanbul

    ********
    ALLAH TEÂLÂ’NIN MEKRİ (ALDATMASI) SIRRI

    Muhyiddin İbn Arabî kaddesellâhü sırrahu’l azîz, Futuhât-ı Mekkiyye’sinde buyurdu ki;

    Bilmelisin ki, Allah Teâlâ ehli mekr’i (tuzak) günah işlerken nimetlerin art arda gelmesi, edepsizlik yapmakla birlikte halin kalması, emir ve tanım olmaksızın kerametleri göstermek karşılığında kullanırlar.

    Bilmelisin ki, bize göre kulun aldatılması, ameli gerektiren bir bilgiyle rızıklandığı halde bilgiyle amelden mahrumiyeti demektir. Bazen bilgiyle amel yapabilir, fakat bu kez, ihlastan yoksun kalır. Böyle bir durumu kendinden gördüğünde veya başkasında öğrendiğinde, böyle bir insanın ‘aldatılmış’ olduğunu bilmelisin.

    Altı yüz sekiz yılında Bağdat’ta bir vakıa görmüştüm:

    Göklerin kapılarını açmış, sağanak yağmura benzeyen ilahi mekrin (Hakkın aldatması) hâzinelerine girmiştim. Bir meleğin şöyle dediğini duydum:

    ‘Bu gece hangi tuzak ve mekr inmiştir?’

    Korkuyla uyandım. Ondan kurtulacak bir çare aradım. Bu çareyi ancak meşru ölçüye göre bilgide bulabildim. Allah İçime iyilik dileyerek, mekrin ve aldatmanın sıkıntılarından kendisini kurtarırsa, elinden şeriat terazisini bırakmamalı ve sürekli halini gözlemelidir. İşte korunmuş ve sakınılmış kimsenin hali budur.

    Günah işlerken nimetlerin peş peşe gelmesi, günümüzde genellikle Allah Teâlâ yoluna yönelenlerde vardır. Onların arasından aldatılmış pek çok kimse gördüm. Onların sayısını sadece Allah bilir ve bu yaygın bir duruma dönmüştür. Edepsizlik yaparken halin sürmesi ise himmet sahiplerinde görülür ve sayıları azdır. Onlardan bir grubu Mağrib’te ve bu şehirlerde görmüştüm. Onlar, kurallarının dışına çıkarak Hak karşısında saygısızlık yapmalarına rağmen, -Allah Teâlâ’nın bir tuzağı olarak- âlemde etkin olan halleri devam etmekteydi. Bu nedenle, hakikat üzere olmasalardı hallerinin değişeceğini zannederlerdi. Allah Teâlâ’nın gizli aldatmasından O’na sığınırız! Allah Teâla şöyle buyurur:

    ‘Bilmedikleri yönden onları aldatırız.’ (Araf, 182)

    Başka bir ayette ise ‘Onlara mühlet veririm, benim aldatmam sağlamdır.’ (Araf, 183)

    Başka bir ayette ise ‘Biz bir hile yaptık, onlar ise farkında değildir.’ (Neml, 50) ve ‘Onlar bir tuzak kuruyor, ben de tuzak kuruyorum’ (Tarık, 15-16) buyrulmuştur. Burada (tuzak kurmak anlamındaki) kâde, yekîdu yalanlık anlamı taşıyan fiillerden biridir. Bunun anlamı, Hak niteliğiyle zuhur ettiği için, hak olmaya yakın olmasıdır. Öyleyse bu kelime (kade-yekidu, tuzak kurdu), bir yönü geceye bir yönü gündüze dönük olan seher kelimesinden türetilmiş sihir gibidir. Böylelikle aldatılana, (sihirden) ‘gündüz’e bakan kısım görünür ve onun gerçek olduğunu zanneder. Bilgisizlikten Allah Teâlâ’ya sığınırız!

    Bilmelisin ki, Allah Teâlâ tuzağını bilhassa aldanandan gizlenmiştir, yoksa başkalarından gizlenmemiştir. Bu nedenle ‘onların farkında olmadığı yönden’(Araf, 182) demiştir. Burada zamiri ‘onlara aldatacağız’ (Araf, 182) ayetine döndürmüş ve şöyle demiştir. ‘Onlar bir tuzak kurdu, biz de tuzak kurduk onlar farkında değildir.’ (Neml, 50) buyurdu. Burada ‘onlar’ zamiri, ‘tuzak kurdular’ fiilindeki zamirdir. Böylece Allah onlara olan tuzağı, farkında değiller ilçen, kendisiyle nitelendikleri tuzağın ta kendisi olmuştur. Sonra onları kendi tuzaklarına ilave bir durum aldatmıştır. Bazen Hakk’ın tuzağı ve aldatması, aldatılan bazı insanları bedbaht yapar ki, bu, genel hakkında böyledir. Bazen payın eksilmesine yol açabilir. Bu ise, ilahi bir hikmet nedeniyle, seçkinlerde ve seçkinlerin seçkinlerindeki ilahi tuzaktır. Buradaki hikmet, kimsenin Allah Teâlâ’nın aldatma ve tuzağından güvende olmamasıdır. Çünkü Allah Teâlâ’nın tuzağından güvende olmak bir ayette kınanmış ve şöyle buyrulmuştur: ‘Allah’ın tuzağından sadece hüsrana uğrayan bir topluluk güvende kalabilir. (Araf, 99) ‘Hüsrana uğrayanların ise ‘ticaretleri kendilerine kar vermez, doğruyu da bulamazlar.’ (Bakara, 16)

    En gizli ve örtülü ilahi tuzak, tevil yapanlarda, özellikle de bütün müçtehitlerin isabet ettiğini kabul eden içtihat ehlinde bulunur. Onlara göre basiret üzere ve kesin bilgiye dayanarak Allah Teâlâ’ya davet etmeyen kimsenin tabileri olamaz. Çünkü müçtehit, hüküm koyandır, yoksa uyan değildir. Bizim görüşümüz ise farklıdır. Çünkü bize göre müçtehit, hüküm vermek üzere delil ararken ‘içtihat’ eder, yoksa kast edilenin kendisinin zıddı olabileceği bir teville hükmü haberden çıkartmak üzere içtihat etmez. Böyle bir şey mümkün ise, bu içtihat sahibi basiret sahibi değildir. Tevil ederek gerçeğe ulaşan müçtehit ise, (gerçeğe ulaşması) tesadüf yoluyla (olduğu için) -yoksa kasıtlı olarak değil- iki sevap kazanır. Çünkü müçtehit, (hükmü verirken) basirete sahip değildir. Hakikate ulaşamazsa, sadece doğruyu arama sevabı kazanır ve payı eksilir. İşte bu, tevil yapan bu bilgine dönük Hakk’ın gizli aldatmasıdır. Çünkü o, takva sahibi olduğunda, -kendisine Allah Teâlâ öğrettiğinde- basiret üzere Allah Teâlâ’ya davet edebilecek kimselerdendir.

    Öyleyse genel hakkında ilahi aldatma, günahların ardından nimetlerin peş peşe gelmesi ve ibadetlerle birlikte ise kesilmesi ve dolayısıyla günahlar nedeniyle (dünyada) ceza görmemektir. Böyle bir insan Allah yolunun genel âlimlerinden biri ise, bu durumun insanın üzerinde yaratıldığı (ilahi) suretin gücünden kaynaklandığım görür, ilahi hükümde tesir ve kahır sahibi olmayı iddia eder. Böyle biri, genel hikmetin ilahi isimlere hakkını vermek olduğunu görür.

    Söz gelişi el-Gaffar, el-Gafur ve kardeşlerinin günahlarda etkisinin olabileceğini görür. Günah işlemezse, dünya hayatında söz konusu isimlere hakkını vermemiş olacağını düşünür ve ‘Ey kendilerine haksızlık yapan kullarım, Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin, Allah bütün günahları bağışlar.’ (Zümer, 53) ayetinde delil getirir. Nitekim o da böyle yapar. Bütün bu bakış açısı, günah esnasında aklına gelmez, günah işledikten sonra gelir. Günahtan önce düşünseydi, bu düşünce kendisini günahtan alıkoyardı. Çünkü bu bir müşahededir ve müşahede dince yasaklanan bir işe dalmaktan insanı engeller. Bir rivayette şöyle denilir:

    ‘Allah kaza ve kaderini uygulamak istediğinde, akıl sahiplerinden akıllarını çekip alır. Kaza ve kaderini uyguladıktan sonra ise, akıllarını iade eder.’ Artık bir kısmı ibret alır (ve tövbe eder), bir kısmı ibret almaz.

    Nitekim Allah şöyle buyurur: ‘İnsanları ve cinleri bana ibadet etsinler diye yarattım.(Zariyat, 56)

    Bir kısmı Allah Teâlâ’ya ibadet ederken bir kısmı ortak koşar. Nedenin hükmünün bütün nedenlilere işlemesi zorunlu değildir. Dolayısıyla akılları kendilerinde bırakılmış olsaydı, işledikleri günahları işlemezlerdi. Günah işlemeye niyetlendiklerinde gördükleri şey ilahi isimler olsaydı, (onlardan) utanma duygusu, yükümlülük diyarında haram diye isimlendirilen bir işi işlemekten engellerdi. Öyleyse günahkâr ilahi kahra karşı direnen kimsedir. İlahi kahra direnen ise helak olur. Bu haldeki bir insana nimetler art arda gelirse, bunun nefsinin gücü, himmetinin etkisi ve Allah Teâlâ’nın kendisine yönelik inayetinden kaynaklandığını zanneder. Allah Teâlâ’nın kendisine eş-Şedidü’l-ikab (şiddetle cezalandıran) ismine etki edebileceği bir güç verdiğini zanneder ve el-Halim (gücü yettiği halde bağışlayan) isminden, -ihmal değil- mühlet vermekten habersiz kalır. Sahip olduğu ilahi ismin hükmünün gücü nedeniyle, söz gelişi sıradan günahkârlar gibi harama düşmek istemeyen kimse aldatılmış değildir. Sıradan insanların arasından günahkârlar, gaflet nedeniyle günah işler, günah işledikten sonra ise pişmanlık duyar. Öyleyse içerdikleri ilahi aldatma nedeniyle nimetlerin sürekli gelişine karşı sabırlı davranmak, belalar ve sıkıntılar karşısında sabırlı davranmaktan daha büyük bir iştir. Çünkü Allah kuluna şöyle der: ‘Hastalandım, beni ziyaret etmedin.’ Bunu açıklarken de şöyle der: ‘Falan kulum hastalanmıştı, sen ise onun ziyaretine gitmedin. Gitseydin, beni orada bulurdun.’ Nitekim çölde susuz kalan insan da, serabın su olmadığı ortaya çıktığında, (su zannettiği şeyin yanında) O’nu bulur. Böylelikle Hakk’a döner. Nimetler ise böyle değildir. Çünkü nimetler, Allah Teâlâ’nın kendisini razı olduğu işlere ulaştırdığı kimselerin dışındakiler için, Allah Teâlâ’dan perdeleyen en büyük perdelerdir.

    Allah Teâlâ’nın seçkinleri (Havass) aldatmasına gelirsek bu aldatma kendisinden meydana gelen edepsizliğe rağmen halinin korunmasında gizlidir.

    Bu, halden haz almak, onunla durmak, halin sahibinde meydana getirdiği naz, Allah Teâlâ’ya karşı şımarıklık ve halden ayrılmayı istememektir. Allah Teala’nın peygamberine ‘De ki Rabbim! Bilgimi artır’(Ta-Ha, 114) diye emredip de bunu bize duyurmasının yegane nedeni, biz de onu söyleyelim ve Allah Teâlâ’dan kendisini talep edelim diye, bir uyarıdır. Bu emir peygambere özgü olsaydı, onu bize duyurmaz veya kendisine özgü olduğunu belirtirdi. Nitekim hibe evliliğinde bunu belirtmiştir.

    Halin nefiste bir hazzı ve tadı vardır. Bazı nefislere bu halin meydana getirdiği hazdan ayrılmak çetin gelir. Aksine sadece bu durumun artmasını ister ve hallerin vergi olduğunu bilmez.

    (Havas-sül Havas) Seçkinlerin seçkinlerindeki aldatmaya gelirsek, herhangi bir emir veya sınırlama -ki sınır onların ölçüsüdür- olmaksızın, kerametleri ve olağanüstü işleri göstermede gizlidir.

    Çünkü nebilerin mucizelerini göstermesi zorunlu iken velilerin de kerametlerini gizlemesi zorunludur. Bir veliye keramet gösterme ve âlemde etkili olma imkânı verildiğinde, aldatılan kimsenin derecesi başkasının derecesinden bir derece eksilir. Hak bu dereceyi onun adına diler. Bunun üzerine Allah Teâlâ, onlarda kerametleri gösterme yolunu istemeyi yaratır.

    Hâlbuki bunun payın eksilmesine yol açan ilahi bir tuzak olduğunu fark edemezler. Bunun üzerine gönüllerine onların elinde gerçekleşecek kerametlerin insanların Allah Teâlâ’ya itaat edeceğini, yok edici günah denizlerinde boğulanları kurtaracağını, onları alışkanlıklarından kurtaracağını belirten bir ilham doğar. Bu ilhama göre, keramet göstermek, kendisiyle Allah Teâlâ’ya davet edilebilecek en büyük işlerden biridir ve bu nedenle de nebilerin ve velilerin bir özelliği olmuştur. Sonra, içinden kendisini varislerden sayarak bu davranışın hallerin sonucu olduğunu düşünür. Bütün bu durumlar, gösterme güçleri olsa bile, Allah Teâlâ’nın velilere kerametleri gizlemeyi farz kıldığından kendisini perdelediği gibi kendiliğinden Allah Teâlâ’ya çağırmakla memur oldukları için peygamberlere mucizelerini göstermeyi emrettiğinden habersiz kılar. Veli ise böyle değildir. O, sadece peygamberin davetini aktarmakla veya onun diliyle Allah Teâlâ’ya davet eder. Yoksa Allah Teâlâ’nın herhangi bir peygamber adına meydana getirdiği bir dille insanları Allah Teâlâ’ya davet etmez.

    Şeriat, kendisini bilen âlimler nezdinde, onaylayıcıdır. Öyleyse peygamber, Allah Teâlâ’nın bildirdiği meşru hükümlere göre Allah Teâlâ’ya davet ederken bir basirete sahiptir, Veli ise peygamberin hükmüne göre davranır. Bu konuda ona uyulmadığı gibi aynı zamanda (kendiliğinden) basirete de sahip değildir. Öyleyse keramet göstermenin bir yararı da yoktur. Peygamber ise, öyle değildir, çünkü peygamber, şeriat getirir ve daha önce başka peygamberlerin eliyle ortaya konulan bazı hükümlerin hükmünü kaldırır. Dolayısıyla onun Allah Teâlâ’dan haber verdiği (iddiasında) doğru sözlülüğüne delil teşkil edecek bir mucize ve alamet göstermesi kaçınılmazdır. Bu sayede peygamber, süresinin dolması nedeniyle, başka bir peygamberin diliyle ortaya konulan hükmü ortadan kaldırır. Keramet göstermeye kalktığında veli, kendi özelliğiyle birlikte, bir vacibi terk etmiş olur. Böyle davranmak ise, (kerameti gizleme emrini) yerine getirdiğinde ve ona göre davrandığında elde edeceği mertebeyi eksiltir. Öyleyse kula tevilden daha zararlı bir iş yoktur. Allah bizi işimiz hakkında basiret sahibi etsin ve bize makamımızın gerektirdiği durumu aşırmasın.

    Allah Teâlâ’dan istediğim şey, katında en üstün veli adına gerçekleşen en üstün makamla bizi rızıklandırmasıdır. Çünkü risalet ve nübüvvet kapısı kapalıdır. Âlim kişinin imkânsızı istememesi gerekir.

    İlahi bildirimden sonra ise, bu kapı kapanır ve ona dair bir istemek uygun değildir. Çünkü bu konuda bir şey isteyen kimse ‘soğuk demiri döver.’ Çünkü böyle bir talep, bu konuyu bilen bir müminden kesinlikle meydana gelmez. Yeli için velilik makamının ve (peygambere) uymanın gerektirdiği şekilde basiret üzere Allah Teâlâ’ya davet etmek yeterlidir. Nitekim peygamber de risalet ve teşri makamının gereği yönünden basiret üzere Allah Teâlâ’ya davet eder.

    Allah Teâlâ bizi tuzağından korusun ve bizi eksik kimselerden etmesin. Allah bize dünya ve ahirette sürekli artış nasip etsin.

    ‘Allah Teâlâ, hakkı söyler ve doğru yola ulaştırır.’

    Kaynak:

    Muhyiddin İbn Arabî-Futuhât-ı Mekkiyye [Kitap]. [İKİ YÜZ OTUZ BİRİNCİ BÖLÜM Mekr (Aldatma)]- hzl:Ekrem Demirli, 2011,İstanbul

    ****************

    BİLİNMEYEN SIRLARDAN

    Hz. Ali kerremallâhü veche buyurdu ki;

    “Doğru yolu gösteren Hak Teâlâ’ya yönelmeyen ve onun çizdiği yolda yürümeyen bir insana vaizler etki edip, onun kalbinin hastalığına devâ bulamazlar.”

    Bahaüddin Nakşbendî Hazretlerine gelerek ondan şifâ dile­yen bir hastaya tövbe ve istiğfar etmesini emir buyurmuşlar. Bu­nun nedenini soranlara Şah-ı Nakşibend:

    “Önce hasta kendi sıh­hatina talip olmalı ve ondan sonra Cenâb-ı Hak’tan iyileşmesi için niyazda bulunmalıdır ki biz de onun duâsının kabulü için Allah’a yalvaralım. Kendisinin istemiş olduğu şeyin meydana gelmesi için önce kendisi duâ etmelidir. Henüz hastanın isteme­diği bir durumun olması için duânın kabulü çok uzak bir ihti­mâldir,” demiştir.

    Kaynakça
    Hz. Ali Divanı.
    (trc: Müstakimzade Süleyman Sadettin,
    hzl: Şakir DİCLEHAN 1981). İstanbul, s.225

    ************
    GERÇEKLER

    “Gerçekçiliğin bir sınırı vardır; ama budalalığın asla!”

    Napoleon Bonaparte

    “İnsanoğlu gerçeklerden hoşlan­maz.”

    T. S. Eliot

    “Önemli konularda gerçekten cid­di olmak, genelde ciddi görünüm­lü olmaktan çok daha önemlidir.”

    Robert M. Hutchins

    “Çağımızın en önemli aksaklıkla­rından birisi de, tamahlarımızla gerçek gereksinimlerimizi birbirin­den ayırabilmekteki beceriksizliğimizdir.”

    Don Robinson

    “Acaba dünyamız budala görün­meyi yeğ tutan akıllılarla mı, yok­sa gerçek budalalarla mı dolu; bunu bir türlü çözememenin sıkın­tısı içindeyim.”

    Morric Brickman

    “‘Her şeyin sonu iyiye varır’ diyen Pollyanna görüşünden nefret ede­rim.”

    F. P. Adams

    “Günümüzün inancı nedir? Her şeyden önce uyumlu olmak, Ame­rika’yı sorgusuz sualsiz, eleştirisiz, olduğu gibi benimsemektir.”

    Henry Steele Conunager

    “Bir dönemin çözümleri, bir son­raki dönemin sorunlarıdır.”

    R. H. Tawney

    “İnsan hedefe varınca bir de bakar ki, hedefin yerinde yeller esiyor!”

    Gertrude S tein

    “Çeşitli seçeneklerin göz alıcı ha­lısı önümüze karış karış serilirken, ardımızdan arşın arşın toplanıyor.”

    Ezra J. Mishan

    “Bu Ülke, kurumlarıyla birlikte burada ‘oturup duranlar’ındır.”

    Edgar A. Shoaff

    “Mutsuzluk arkadaş arasaydı, SSCB ile ABD’nin aralarından su sızmazdı.”

    James F. Magary

    “Zararlı tutkular çabuk gelişirler.”

    Lillian Hellman

    “Bir insan bir kaplanı öldürürse spor, bir kaplan bir insanı öldü­rürse yırtıcılık olur.”

    G.B. Shaw

    “Banliyö yolcusu koşturup durur Arasında yuvasıyla işinin, Her sabah gözünü açmadan trene atlar

    Akşama yeniden gözlerini yum­mak için!”

    E. B. White

    “İnsanların size karşı olmaları diye bir şey yoktur. Onlar ken­dilerinden yanadırlar, o kadar.”

    Gene Fowler

    “Ortalama bir doktora tezi, ke­miklerin bir mezardan öbürüne taşınmasıdır.”

    J. Frank Dobie

    “Sanatçının işlevi, bizim bakıp da görmeyen gözlerimize görüş ka­zandırmaktır.”

    Garret Hardin

    “Evren, kendilerini anlayacak ol­gunluğa erişmemizi sabırla bekle­yen binlerce sırla doludur.”

    Eden Philpotts

    “Tutkusuz kişilerde eylem hevesi de olmaz.”

    Claude Adrien Helvetius

    “Şehitler iyi örnek sayılmamalı­dırlar.”

    David Russel

    “İnsanı, kendinden daha az akıllı olduğu halde daha fazla sağduyu­lu biriyle karşılaşmaktan çok rahatsız eden şey yoktur.”

    Don Herold

    “Yersiz özentiler, zararlı sonuçlar doğurur.”

    Thomas Fuller

    “Hepimiz kendi çapımızda bir şey­ler yapabiliriz.”

    Samuel Johnson

    “Zararlı dediğimiz otlar, yararları henüz bilinemeyen bitkilerdir.”

    Ralph Waldo Emerson

    “Gelişmeleri durmuş ulusların ya­şanıları da durmuş demektir.”

    Edmund Burke

    “Bolluk değil, nitelik önemlidir.”

    Seneka

    “Dürüstlükten çok güvenceye, iş yapmaktan çok uydurmaya, yarat­maktan çok taklide önem veren pısırık bir kuşak yetiştiriyoruz.”

    Thomas J. Watson

    “Kendiniz yapabilirsiniz, ya da hazin satın alabilirsiniz. Ama yok edileni geri getiremezsiniz.”

    Reis Manda Kaplan

    “Çabaların değeri, onlar için har­canan emek ve özveriyle ölçülür.”

    Julian Huxley

    “Her çağda, dünyayı yepyeni bir bakış açısıyla değerlendiren bir dönüm noktası vardır.”

    J. Boronowski

    “Hepimiz biraz daha fazla ilgi ve biraz daha fazla çaba gösterirsek, dünyamız cennet olur.”

    Rosalind Welcher

    “Bırakın, düzen kendini düzeltsin.”

    E. Cantuıi

    “Yalnızca kalabalığın bile, çekiş­meleri, kavgaları arttırdığı yo­lunda elde kesin kanıtlar vardır.”

    Harwey Wheeler

    “Her zırvanın bir tevilcisi vardır.”

    Oliver Goldsmith

    “Araştırmacılık herkesin daha ön­ce gördüklerini görüp; bunlardan kimsenin düşünmediklerini bulup çıkarmaktır. “

    Albert Szent-Gyorgyi

    “Akıllıya tek söz yeter; ama o tek sözün boş söz olmaması şartıy­la…”

    James Thurber

    “Her an kulağı yerde bir şeyler dinleyen önderi, ilk bakışta gör­mek kolay değildir.”

    James H. Boren

    “Tilki kümesi iyi tanır diye kümes bekçisi yapılır mı?”

    Harry S. Trunıan

    “Eğer otomobilleri geliştirmekteki çaba ve becerimizi at türünü ge­liştirmekte kullansaydık, şimdi çok daha iyi durumda olurduk.”

    Joe Gould

    “O, gerçeği anlaşılır duruma getiri­yor.”

    James Bone

    Kaynak:

    DR. LAURENCE J. PETER, Peter’in Görüşleri, Türkçesi : Melih Ölçer, Birinci Basım Ağustos 1985, İstanbul

     
  • ihramcizade 16:47 on 19 September 2014 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Tags: , , , , , , , , , , , , , , , Alper Turgut, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , BEYAZPERDE ELEŞTİRİSİ, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , Jeff Pope, , , Judi Dench, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , Mare Winningham, , , , Martin Sixsmith, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , Sophie Kennedy Clark, Steve Coogan, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,   

    PHİLOMENA / Umudun Peşinde (2013) 


    Yönetmen: Stephen Frears         

    Senaryo: Steve Coogan, Jeff Pope, Martin Sixsmith  

    Ülke: İngiltere, ABD ABD, Fransa Fransa

    Tür:Biyografi, Dram

    Vizyon Tarihi: 09 Mayıs 2014 (Türkiye)

    Süre: 98 dakika

    Dil: İngilizce

    Müzik: Alexandre Desplat

    Oyuncular Judi Dench, Steve Coogan,    Sophie Kennedy Clark, Mare Winningham, Barbara Jefford

    Özet

    Filmde evlilik dışı doğduğuna inanılan ve bu nedenle evlatlık verilen bir çocuğun annesi olan Philomena Lee’nin çabaları anlatılıyor. Kilisenin doktrinine uygun olarak, kadın oğlunun nerede olduğunu araştırmayacağına dair bir sözleşme imzalamıştır. Yıllar sonra İngiltere’de bir aile kurduktan sonra, Philomena uzun zamandır kayıp olan oğlunu birlikte bulmaya karar vereceği bir BBC muhabiriyle tanışır.

    Yorumlar

    Doğumumdan birkaç ay sonra annemle babam ayrılmış. Ne hikmetse üç dört aylık bebeği anneme vermemiş mahkeme. Babaannem büyüttü beni. Babam da zorunlu görev sebebiyle uzaktaydı. 15 yaşına kadar annemi hiç görmedim. Annemin yanımda olmadığını hissettiğim ilk andan itibaren bütün olanlardan annemi sorumlu tuttum. Bir anne yaşına değmeyen evladını nasıl bırakıp giderdi ki, nasıl boşanırdı. Ve nihayetinde Philomena’yı izlerken yeniden hatırladım onunla ilk karşılaşmamızı, suçlayışımı, yüzüme bakarken ki hıçkırışını, gözyaşları içinde bana sarılışını. Ne kadar zordu kim bilir onun için. Yıllarca izin verilmemişti oğlunu kucaklamasına. Okula gittiğim zamanlarda yolun köşesinde beklerdi bir kadın beni, oğlum ben annenim derdi. beni kaçıracak sanır, korkar kaçardım. Bir anne için bunu yaşamak zorunda kalmanın ona nasıl acı çektirdiğini çok sonra anladım.

    Peki aslında ne oldu?

    Suçlu kim?

    bir suçlu varsa ortada bu durumdan sorumlu. Ne yapabilirim? İşte Philomena’da bu sorulara cevap arıyor ve Buldum dediği an, başladığı noktaya geri dönüyor.

    Philomena gibi affedebilmek isterdim. Öylesine derin bir hoşgörüyü içimde taşıyabilmek. Kim bilir belki birgün o da olur.

    Philomena’nın çektiği acıyı hissediyorum. Annemi daha iyi anlıyorum. . İzleyin bu filmi. ve annenizi çok ama çok sevin.

    **

    harika bir film, gerçek bir hikaye… aşırı duygusal olmasına rağmen film kendine has tatlı bir anlatımla sizi gözyaşlarına boğmuyor bir yandan da tanrının varlığı, din, dini kullanarak insanlara eziyet edenler, onları kullananlar, siyaset ve onun iki yüzlülüğü (bir partide üst düzey bir çalışan bir gay ama parti politikasında eşcinsellere yer yok) gibi her zaman karşımıza çıkan olgulara atıfta bulunuyor ayrıca empati ve onun yoksunluğu aynı anda anlatılıyor ben filmi çok çok beğendim herkese tavsiye ederim son birkaç yıldır gerçek hikayelerden alınma,esinlenilme harika filmler izledik umarım devam eder böyle…

    **

    Philomena, bu yıl Nebraska ile birlikte izlediğim en iyi biyografiydi. Karşılaştırılacak filmler değiller tabi ki. Birisi amaç arzusunu diğeri ise geçmişte kaybedilenler için bir arayışı odak noktasına alıyor.

    Oscar’ı ben verseydim eğer ‘en iyi uyarlama senaryo’ dalında 12 Yıllık Esaret’i değil Philomena’yı tercih ederdim.

    **

    Philomena, 60’ların ortasında yaşlı bir bayandır. Gençliğinde anlık bir ilişki sonucu hamile kalmıştır. Bağlı olduğu kilise çocuğunu ondan ayırmış ve evlatlık vermiştir. 50 yıl sonra Philomena, gazeteci Martin Sixsmith ile birlikte çocuğunu bulmaya karar veriyor. Ateist ve olabildiğince realist olan Martin’in iyi bir hikaye umuduyla Philomena ile birlikte hareket ederken, istemese de onun durumuna acır ve onunla duygusal bir bağ kurar. Ayrıca film boyunca aralarında tanrının varlığına dair tartışmalar geçer.

    Hiç kuşku yok ki bir nevi dedektiflik hikayesi kıvamında ilerleyen filmin en can alıcı noktası, Philomena’nın olanlara karşı kayıtsız(belkide fazlasıyla kayıtlı ama sakin) tutumu ve sadece hikaye için bunu yaptığını zanneden Martin’in öfkelendiği sahne.

    Bu sahne öyle muhteşem bir diyalogla süslenmiş ki kalitesini saniyeler içerisinde izleyiciye gösteriyor. Seyirci olarak kendinizi duygusal yönden Martin’e yakın hissediyorsunuz ve Philomena’nın tavrı karşısında ne kadar aciz olduğunuzu fark ediyorsunuz.

    Tabi seçimler dünyasındayız. Aciz de olsan, yanlış da olsan bir şeyi seçiyorsun. Filmin bu seçiminizi size sorgulatacağından şüpheniz olmasın! Yılın en iyilerinden bu filmi kaçırmayın!

    http://www.turkcealtyazi.org/mov/2431286/philomena.html

    BEYAZPERDE ELEŞTİRİSİ Alper Turgut

    Tehlikeli İlişkiler, Sensiz Olmaz ve Kraliçe gibi iyi filmleri dışında, vasat yapıtlara da imza atan, yani ayarı pek tutturamayan İngiliz yönetmen Stephen Frears, bu kez kariyerinin en sağlam işlerinden biriyle geri dönüyor. Dört dalda Oscar için yarışan, pek çok ödül kazanan ve İstanbul Film Festivali’nin de en çok izlenen filmi olan “Umudun Peşinde” (Philomena), gerçek bir hayat hikâyesinden uyarlanan, hüzünle tebessümü buluşturan, din odaklı bağnazlık, merhametsizlik ve vicdansızlık hakkında kafa yorduran bir yapım bu, bahtsız analar ve onlardan kopartılan çocuklarına dair.

    Filmin başrollerini 80 yaşındaki büyük aktris Judi Dench ile bir dramı bile hafifletecek yetenekteki komik adam Steve Coogan sırtlıyor. Özellikle filme de adını veren Philomena rolündeki Judi Dench, resmen döktürüyor. Kibirli, öfkeli ama iyi niyetli bir entelektüeli ustalıkla canlandıran Steve Coogan, filmin aynı zamanda senaristlerinden biri, belirtelim. 50 yıl sonra ondan çalınan oğlunun peşine, işsiz kalmış bir gazeteciyle düşen bir annenin yaşadıkları, filmin ana ekseni, inanan ve inanmayan arasındaki çatışma ise, filmin tali meselesi… Ancak bu çatışma, tartışma sert ve keskin köşeli değil, esprilerle rahatlatılıyor, akıcı bir hale dönüştürülüyor. Hâlihazırda mevcut olan ağır bir dramı kanırtarak, aman ağlatayım, acilen mendil aratayım kolaycılığına kaçmıyor film, istismardan medet ummuyor. Devamında bu bir yol filmi ve bu yolculuk, aynı zamanda içsel de… Zaten ötesi; güzel bir müzik, naif bir işçilik ve insana dair güzellik…

    Umudun Peşinde’yi seyrederken 2002 tarihli ve benzer içerikli  “Günahkar Rahibeler” (The Magdalene Sisters) filmini hatırladım, Katolik Kuzey İrlanda’nın, en karanlık yüzü, tekrar karşıma çıktı. Al şehvetin büyüsüne kapıldı, bak çok büyük bir günah işledi, şimdi tövbe etmeyi öğrenmeli diyerek, çamaşırhanelere, bakımevlerine tıkıştırılan, ‘kutsal’ kilisenin gözetimine, hayli muhafazakâr ve harbiden gaddar tiplerin insafına bırakılan genç kızlarının gerçek öyküsüdür bu, sayıları 30 bini aşan bu mağdurlar, asri zamanların mezhep köleleridir, ne yazık ki…

    Hamile kaldığı için toplumca aşağılanan, ailesince dışlanan, ziyadesiyle yoksul ve gencecik anne adayları, yaşamadıkları cinselliği, yaşayan hemcinslerine nefret olarak kusan, kalbinin attığı yeri unutan rahibeler… Kötü ve zor şartlarda doğurmak zorunda kalanlar, bebeğini veya kendi canını kaybetmediyse, asıl zulüm başlamak üzeredir, kilise para kazansın diye, çocuklar, zenginlere evlatlık olarak verilir. Sonrası çaresizlik, haksızlık, insanlık adına utanç hissi, kadının tükenmişlik hali… İnsanın insana ettiğine, bitmeyen zulmüne, işkencesine, kinine, öfkesine, nefretine, Allah’ı karıştırmak istemesi, yaratan adına ceza kesmeye yeltenmesi, en büyük günah olsa gerek. İnanıyorsan, bağışlanacağın makam bellidir, inanmıyorsan, affedilmek gibi bir ihtiyaç da duymuyorsun demektir. Peki, sevişmeyi yasak, zevki yasak, kadını meta, kadını düşkün, kadını günahkâr gören, ahlak bekçisi erkekler ve erkekleşmiş kadınlar, bu var olmayan hakkı nerede buluyorlar?  Haftanın en iyi filmi, kesinlikle seyretmeli.

    Filmden

    Tanrı bize neden cinselliği arzulamamızı sonra da bu arzuya karşı koymamızı ister ki?

     Her şeye gücü yettiğinden canı sıkılıp bunu hafifletmek için mi böyle garip bir oyun uydurdu?

     Kafamı karıştırır hep. Oldukça zeki olduğumu sanırım, üstelik.

    Belki de değilsin.

    **

    . Günah çıkarmak istiyorum. Yolun üstünde bir kiliseyi geçtik.

    Neden günah çıkarmak istiyorsun?

     – Günahlarımı çıkartmak için tabii ki .

    - Ne günahları?

     Asıl Katolik kilisesi günah çıkartmalı, senin değil. “İşlediğim günahlar için beni affet peder.” “Bir sürü genç kadını istememelerine rağmen hapsettim.” “Onları köle gibi çalıştırdım ve bebeklerini en yüksek fiyat verenlere sattım.”

    - Umarım tanrı seni şu an dinlemiyordur .

    - Böyle bir Tanrıya inanmıyorum .

    **

    - Bak, şimşek-mimşek yok .

    - Neyi kanıtlamaya çalışıyorsun. Hiçbir şeyi. Sadece mutlu ve huzurlu bir hayat için dine ihtiyacın yoktur. Mutlu ve huzurlusun, değil mi?

     Ben gazeteciyim Philomena. Bizler soru sorarız Bize doğru denildi diye ona inanmayız. İncil ne der peki?

     “Görmeden inananlara ne mutlu” .

    - Yaşasın körü körüne inanç ve cehalet!

    - Peki sen neye inanıyorsun?

     Herkesi eleştirmeye ve ukala olmaya mı?

     İstediğinde fotoğraf çekmeye mi?

     Geçen gün Türkiye’deki deprem hakkında hicivci bir gazetede komik bir başlık gördüm. “Tanrı yine teröristleri geçti.” Tanrı beni bırakıp, neden binlerce masum insanı aniden temizleme ihtiyacı duydu ki?

     Oradayken bunu sormalısın. Muhtemelen “Gizemli bir şekilde hareket ediyorum” diyecektir. Hayır, sanırım senin tam bir embesil olduğunu söyleyecektir.

    **

    - Merhaba, Sally .

    - Elindekileri dök bakalım?

     – Bil bakalım ne oldu. Hem Reagan hem de Bush yönetiminin kodaman hukukçusuymuş.  Dalga geçiyorsun?

     Bu inanılmaz. Aynı zamanda, AIDS’ten ölen gizli bir eşcinselmiş.  Hafta sonu baskısı için mükemmel! Ve… onunla tanışmışım .

    - Onu tanıyor musun?

     – Evet. O halde kişisel bir bakış açısı var. Evet, açılardan biri o. Ancak insanlar ona ne olduğunu öğrenmeli .

    - Ortada büyük bir adaletsizlik var .

    - Kötü rahibelerden ne haber?

     Onlara ne olmuş?

     Hala oradalar, bir yere gitmemişler. Sadece, biraz daha şeytanlar. Bu çok iyi, Martin. Seni birazdan arayacağım.

    **

    Buraya girmeniz yasak!

    Öylece içeri giriverdi. Bu tamamen uygunsuz bir davranış.

    Rahibe Hildegarde, sana zarar vermeyeceğim. Sadece birkaç soru sormak istiyorum.

    Philomena Lee’nin arkadaşıyım. Oğluyla seni bir filmde gördüm.

    Birbirlerini aradıklarını biliyordun. Neden onları ayrı tuttun?

     Derhal buradan ayrılıyorsun, yoksa güvenliği çağıracağım. Sorumu cevaplamadan buradan ayrılmam. Ne?

     Bu tavırların son derece iğrenç. Asıl iğrençlik ölen bir adama yalan söylemektir. Ölmeden önce annesiyle geçirebileceği çok değerli zamanı verebilirdiniz. Ama siz vermemeyi seçtiniz. Asıl iğrençlik budur.

    Gidelim Rahibe Hildegarde, bunları dinlemek zorunda değilsiniz .

    - Hıristiyanlığa pek uymadı, değil mi?

     – Dur biraz! Sana şunu söyleyeyim cinsel ilişkiye girmeme yeminimi tuttum, ömrüm boyunca tuttum. Nefsine hakim olmak ve bedensel isteklerden utanç bizi bunlar tanrıya yaklaştırır. Bu kızların kendilerinden ve şehvetlerine hakim olamamaktan başka kimseyi suçlamaya hakları yok.

    Rahibe Hildegarde, lütfen. Seks yaptıklarını mı kastediyorsunuz?

     Olan olmuş. Bu konuda şu an ne yapmamızı bekliyorsun?

     Hiçbir şey. Yapılacak ya da söylenecek hiçbir şey yok. Oğlumu bulduğum için buraya geldim .

    - Martin .

    - Dur biraz. Ne yapabileceğini söyleyeyim. Özür dilemeye ne dersin?

     Af dile ve olanları örtbas etmeyi bırak. Çık ve doğumda ölen anne ve bebeklerin mezarlarındaki bütün çöpleri ve yabani otları temizle.

    Istırapları günahlarının kefaretiydi. Onlardan birinin annesi 14 yaşındaydı!

    Martin, bu kadarı yeterli!

    Yargılayanım yüce tanrı olacak, senin gibiler değil. Gerçekten mi?

     Bence şu an burada olsaydı, şu lanet tekerlekli sandalyeni tekmeler.. .

    -  kalkıp yürüyemezdin.

    - Yeter artık! Özür dilerim. Böyle bir rezalet çıkarmamasını istemiştim.

    Neden özür diliyorsun ki?

     Anthony ölürken ona senden söz etmediler bile. Olanlar benim başıma geldi, senin değil. Yaptıklarım benim isteklerimdi. Olanlar benim seçimimdi! Bir şey yapmayacak mısın o zaman?

     Hayır. Rahibe Hildegarde sizi affettiğimi bilmenizi isterim. Bu kadar basit mi?

     Bu kadar basit. Olanlar acı verici, benim için çok acı verici. Ama ben insanlardan nefret etmek istemiyorum. Senin gibi olmak istemiyorum. Şu haline bak. Ben kızgınım. Çok yorucu olmalı.

    Rahibe Claire, beni oğlumun mezarına götürme lütfunda bulunur musun?

     Pekala ben sizi affedemeyeceğim.

    **

    Martin Sixsmith 2009 yılında “Philomena Lee’nin kayıp çocuğu” kitabını yayınladı. Binlerce evlatlık İrlandalı çocuk ve onların “utanmış” anneleri birbirlerini aramaya devam ediyor. Philomena Lee Güney İngiltere’de çocukları ve torunlarıyla yaşıyor. Roscrea’daki oğlunun mezarını ziyaret etmeye devam ediyor. Martin Sixsmith, şu an yazar ve radyo-televizyon yayımcısı olarak çalışıyor. Rus tarihiyle ilgili birkaç kitap yayınladı.

    **************

    İzledim / Philomena

    “12 Yıllık Esaret”, Düzenbaz” ve “Sınırsızlar Kulübü”nden sonra, yine gerçek ve çarpıcı bir film ile karşı karşıyayız. Adını başrol karakterinden alan “Philomena” aralarında  “En İyi Film” ve “En İyi Kadın Oyuncu”nun da bulunduğu tam 4 dalda Oscar adayı.

    “Philomena” öncelikle bir anne-oğul hikayesi. Sevgi, hasret, çaba gibi insanı acıtan pek çok duygunun yoğun olarak işlendiği bir film. Ama en baskın duygu -izleyene de yoğun olarak geçen- “çaresizlik”

    İrlanda’nın küçük  bir kasabasında Philomena,  panayırda tanıştığı bir yabancıdan hamile kalır.

    O zamanların tutucu İrlanda’sında evlilik dışı hamilelikler oldukça kötü karşılanmaktadır. Anne ve babasını küçükken kaybeden genç kadının çaresizce başvuracağı tek yer Roscrea kasabasındaki bir manastırdır.

    Burada kendine ve çocuğuna bakılacağı duygusuyla yerleşen Philomena, bir süre sonra bu manastırda hiçbir şeyin düşündüğü gibi olmadığını fark eder. Buraya sığınan genç kadınların bebeklerini, manastıra yüklü bağışta bulunan ailelere satan evlatlık veren bu adanmış insanlar, böylece günahkar annelere de gereken cezanın verildiğini düşünüyorlar.

    Oğluna ait elinde sadece küçücük bir fotoğraf bulunan Philomena, bir politika muhabiri sayesinde arayışına başlar. Gazeteci Martin Sixsmith için, bu acı hikaye kariyerinin yeniden canlanması demektir.

    İrlanda’dan Amerika’ya uzanan bu arayışta, Sixsmith giderek bu hikayeye duygusal açıdan bağlanmaya başlar ve artık bu çaresiz kadının oğlunu bulmak tek amacı haline gelir.

    Aslında konu itibarıyla film, kilise (ve dolayısıyla din) kavramına ciddi bir eleştiri getiriyor. Din adı altında insanlara reva görülen eziyetler, acımasız rahibeler, insan hayatından daha kutsal kabul edilen sıkı kurallar, izlerken gerçekten canınızı acıtıyor.

    Ama Philomena’nın kendisine bunca acıyı çektiren bu insanlara karşı hala kin ve nefret duymaması “Her inançlıyım diyen iyi bir insan mıdır?” sorusunun cevabı olarak da kabul edilebilir. Özellikle filmin son sahnelerini izlerken kendinizi benim gibi sinir küpü içinde bulabilirsiniz :-s

    Bu filmdeki rolüyle İngiliz oyuncu Judi Dench “En İyi Kadın Oyuncu” Oscar adayı. Kendisi Meryl Streep ve Helen Mirren gibi zamansız oyuculardan biri. Bu rolüyle Oscar alır mı bilinmez ama onu izlemek her daim keyifli.

    Gazeteci rolünde “Lies and Alibis” filminden de hatırlayacağınız Steve Coogan soğuk tiplemesiyle, İngiliz espri anlayışının güzel örneklerini sergiliyor! Bu iki isim dışında diğer rollerde Barbara Jefford, Sophie Kennedy Clark, Peter Hermann ve Sean Hess yer alıyor.

     

    Martin Sixsmith’in “Philomena Lee’nin Kayıp Çocuğu” (The Lost Child of Philomena Lee) kitabından sinemaya uyarlanan filmin yönetmeni ise “Benim Küçük Çamaşırhanem” (My Beautiful Laundrette), “Sensiz Olmaz” (High Fidelity) ve “Kraliçe” (The Queen) gibi pek çok başarılı filmde imzası olan Stephen Frears.

    Mücadele dolu, gerçek bir yaşam öyküsüne tanık olmak isterseniz şayet, “Philomena” tüm saflığı ve duygusallığıyla sizleri bekliyor olacak…

    Erişim: http://mor-rimel.blogspot.com.tr/2014/02/izledim-philomena.html

     

     

     

     
  • ihramcizade 09:07 on 19 September 2014 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Tags: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,   

    “YİTİK OĞUL KISSASI” 


    “‘Bir adamın iki oğlu vardı, küçük oğlun isteği üzerine babaları, onlara mallarını bölüştürdü. Çok geçmeden küçüğü kendi payını alıp uzak bir yere gitti, orada bir sefahat hayatı sürerek servetini yiyip bitirdi. Elinde avcunda bir şey kalmayınca, üstelik bulunduğu yerde kıtlık da baş gösterdiği için, yoksulluk çekmeye, sonunda birinin yanına kapılanıp domuz gütmeye başladı. Açlıktan helak olacağını anlayınca pişmanlık getirip yurduna dönmeyi akıl etti. Babası, onu hiçbir şey olmamış gibi karşıladı; kendisine ikramda bulunulmasını, şenlik yapılmasını emretti. Büyük oğul tarladan dönüp de gülüp eğlenildiğini görünce uşaklardan birine bunun anlamını sordu; kardeşinin döndüğü, bunun için ziyafet ve eğlence düzenlendiği cevabını aldı. Gücenip içeri girmediği için, babası dışarı çıkmak zorunda kaldı, oğlundan içeri gelmesini rica etti. Oğlu şöyle dedi:

    - Bunca yıldır sana hizmet ediyorum, her dediğini yaptım. Bir kez olsun dostlarımla eğlenmem için bana bir oğlak bile vermedin. Ama senin mallarını fahişelerle yiyen bir oğlun geri döndü diye ona besili buzağıyı kestin! . Babası şu cevabı verdi:

    - Ey oğlum, sen daima benimlesin. Her şeyim senindir. Ama sevinmem gerekiyordu, çünkü bu kardeşin ölmüş idi, dirildi; kaybolmuş idi bulundu !’“

    [Rilke, Malte Laurids Brigge’nin Notları s.165. ]
    Kaynak: Cumali YEŞİL, RAINER MARIA RILKE’ NİN “MALTE LAURIDS BRIGGE’NİN NOTLARI“ ADLI ESERİNDE RUHBİYOGRAFİSİ Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Alman Dili Ve Edebiyatı Anabilim Dalı, Doktora Tezi, Erzurum-2010

     

     
  • ihramcizade 22:43 on 18 September 2014 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Tags: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,   

    RAINER MARIA RILKE’ NİN “MALTE LAURIDS BRIGGE’NİN NOTLARI“ ADLI ESERİNDE RUHBİYOGRAFİSİ 


    Hzl: Cumali YEŞİL
    Kısaltılmış Alıntı

    ÖNSÖZ

    Çalışmamızda Rainer Maria Rilke’nin “Malte Laurids Brigge’nin Notları” adlı eserinin ruhbiyografisi incelenmiştir.

    20. yüzyılın en önemli yapıtlarından biri olan “Malte Laurids Brigge’nin Notları” adlı eserin Freudiyen bakış açısıyla arkaik kazılar yaparak bilinçaltına inmeye çalıştık. Eseri yazar Rainer Maria Rilke ve Malte adlı kahramanının yaşadıkları dönemi, aile yapılarını, ekonomik düzeylerini de göz önünde bulundurarak psikanalitik yaklaşımla inceledik. Bu konuyla ilgili olarak gözden geçirdiğimiz çalışmalarda daha çok karakter analizlerinin yapıldığını okuduk. Bu çalışmalarda amacın karakter analizi olduğunu gördük. Biz de çalışmamızda karakter analizinde bulunduk, fakat karakter analizini amaç değil araç olarak algıladık. Çalışmamızda yer yer yakın okuma yöntemini kullandık. Öncelikle Rilke’nin biyografik eserlerini irdeledik. Sonra Selçuk Budak, O.A.Gürün gibi yazarların Psikoloji sözlüklerini taradık ve bu konuyla ilgili dağarcığımızı genişletmeye çalıştık. Lisans döneminde tanıştığımız Sigmund Freud, Carl Gustav Jung, E. Fromm gibi yazarların kuramsal boyuttaki eserlerini yeniden okuduk. Özellikle Freud’un “Olgu Öyküleri” ile “Rüya Yorumları”, Normann N. Holland’ ın “Psikanaliz ve Shakespeare” ile Yılmaz Özbek’ in “Edebiyat ve Psikanaliz” gibi eserlerini okuduk ve analizin nasıl yapıldığı hususunda bilgi edindik. Eseri okuyup belirgin bir şablon elde ettik. Sonra yazarla ilgili araştırmalarımızı derinleştirdik ve literatürtaraması yaptık. Bu araştırmaları Malte’de elde ettiğimiz bulguları Rilke’nin yaşamıyla karşılaştırarak yaptık. Anı ve mektupları öncelikli olmak üzere ikincil eserleri de gözden geçirdik. Çalışmamızda da görüleceğe üzere yazarın özellikle Lou Andreas Salome ile mektuplaşmaları bize faydalı oldu. Neredeyse tüm biyografik unsurları bu mektuplaşmalardan elde ettik. Özellikle anı ve mektuplardan yararlanmamızın sebebi kurmaca olmamalarıydı. Amacımız yazarla ilgili somut donelere erişmekti. Yazarın toplumdaki yeri, davranışları, okuduğu ve hayran olduğu sanatçılar başta olmak üzere yazarın özel hayatını yakından okuduk. Bu arada eserle ilgili daha önceden yapılan Erich Simenauer’in “Legende und Mythos” adlı eseri ile Peter Priskil’in “Freuds Schlüssel zur Dichtung Drei Beispiele: Rilke, Lovecraft, Bernd” gibi eserleriyle karşılaştık ve bunları okuduk. Özellikle Erich Simenauer’in eseri çalışmamıza ışık tutmuştur. Simenauer’in (Prof.Dr.med.Erich Simenauer) asıl mesleğinin uzman doktorluk olması ve alanının psikiyatri olması Malte romanındaki bulgularımızı güçlendirmiştir. Eserde irdelediğimiz ve açımlamaya çalıştığımız birçok paragraf ve cümlelerde semptomlarıbelirlemede ve ad koymakta Simenauer’den faydalandık. Simenauer ayrıca Rilke’nin biyografik özelliklerine de yer verdiğinden bu ikincil kaynak bizim için rehber olmuştur. Priskil’in çalışması da “Malte Laurids Brigge’nin Notları”nı yakından ele aldığından bizim için çok faydalı oldu. Söz konusu olan eser bazı bulgularımıza dayanak ya da yol gösterici oldu. Bazı durumlarda Priskil’in yazdıklarıyla ters düştük. Örneğin çalışmamızda yer verdiğimiz ve Malte’nin masa altında gerçekleştirdiği olayı Priskil “mastürbasyon” eylemi olarak algılamıştır. Fakat biz bunun salt mastürbasyon eylemi olmadığını mastürbasyona fantezilerin değil gerçek görüntülerin eşlik ettiğini belirttik ve bunu elde ettiğimiz bulgulardan yola çıkarak “seyir” olayı olarak sunduk. Bulgularımıza aynı zamanda Freud’un “Da Vinci” ile ilgili yazısında ön plana çıkan ve derin psikoloji jargonunda yer alan, Simenauer’in de sıklıkla değindiği “gerileme, yüceltme” gibi kavramlar da rehberlik etmişlerdir. Freud’ un söz konusu yazısında ön plana çıkan bu kavramlarla yakından ilgi kurduk ve zorunlu olmasa da bu kavramların çalışmamıza uyduğunu bulguladık. Çalışmamızda ön gördüğümüz ve ilginç bulduğumuz husus ise eserden hareketle yazarla kahraman arasındaki ilişkinin ve benzerliklerin belirginleşmesi olmuştur.

    “Giriş” bölümünde açıklamaya çalıştığımız “rubiyografisi” kavramına Yılmaz Özbek’in “Psikanaliz ve Edebiyat” adlı eserinde rastladık. Doktora öğrenimi ders aşamasında danışman hocamla bulunduğumuz istişarelerde konuyla ilgili olarak olgunlaşma süreci de başlamış oldu. Saptamalarımız daha çok bu alanda kuramsal çalışmaların yapılmış olmasıydı. Bizim çalışmamız ise kuramsal olan ile kılgısal olanı bir potada buluşturdu.Genellikle üstünkörü geçilen unsurlara odaklandık.

    Erzurum-2010

    Cumali YEŞİL

    GİRİŞ

    Edebiyat ile psikanaliz konusunda ciddi bir biçimde ilgilenen bilim adamı hiç kuşkusuz Sigmund Freud’dur. Ruhçözümcünün sanatla, yazınsal yapıtlarla uğraşması ilk defa Sigmund Freud’un Sanat ve Sanatçılar Üzerine isimli yapıtı ile başlamıştır.[1] Freud’un bilinçaltı başta olmak üzere cinsellikle ve dışavurum kuramlarıyla ortaya koyduğu düşünceler yine bizzat Freud’un önderliğinde edebiyata uygulanmıştır. Freud, düşüncelerini geliştirirken Antik Yunan Edebiyatı ve mitolojiden de beslenmiş ve ortaya koyduğu düşünceleri mitolojideki birçok örnek olayla bağdaştırarak dile getirmiştir. Oedipus ve Elektra kompleksleri, narsizm Freud’un mitolojik anlatılardan yola çıkarak açıkladığı birkaç örnektir.

    Freud’un ortaya koyduğu düşünceler başta William Shakespeare olmak üzere Kafka, Dostoyevski, Robert Musil, Flaubert, Thomas Mann, Albert Camus, Proust gibi yazarlar ve eserleriyle birlikte Leonardo Da Vinci, Michelangelo, Picasso ve Dali gibi ressam ve diğer birçok sanatçılarla ilgili çok ilginç sonuçlara varılmış ve bu sanatçı ile eserleri yeniden ama psikanalitik bir gözle okunmaya çalışılmıştır. Bu alanlarda birçok araştırma yapılmış ve günümüze kadar oldukça ilginç sonuçlar elde edilmiştir. Bu konu Erich Fromm, Karen Horney, Carl Gustav Jung, Jacques Lacan gibi yetkin insanlar başta olmak üzere birçok bilim adamını yakından etkilemiştir.

    Çoğu insan Freud’un salt yapıtı ele alarak yazara soğuk yaklaşmış olduğu düşüncesini ortaya atmıştır. Bu Freud’un ürünü çok ciddiye alıp yazarın yaratım sürecinin inceliklerine yabancı kaldığı düşüncesinden kaynaklanmıştır. Oysa durum bundan çok farklı olmuş ve savunulanların aksine Freud yazarı salt psikopatolojik bir travma içerisinde görmeyip yaratıcılığın psikopatolojinin dışında da ele alınabileceğini ve bunun genel anlamda psikodinamik ile yakından ilgili olduğunu savunmuştur. İnsanın bedeniyle ruhu arasındaki ilişkiyi, ruhunun gizem dolu yanlarını, bilinçdışını tanımaya yönelik bu çalışmalar karanlıkta kalmış noktaları açığa çıkarma bakımından da ayrıca bir öneme sahiptir.

    Prof.Dr. Yılmaz Özbek “Edebiyat ve Psikanaliz” adlı eserinin sunuş kısmında bu alanın neden bu kadar çekici olduğunu, bu konuya neden ürkek yaklaşıldığını ve bu alanla ilgili zorlukları açıklar: ”Kuram olarak varlığından hep söz edilen, ancak yapıt çözümlemesinde pek kullanılmayan psikanalitik yaklaşım yöntemine araştırmacıların ilgisini çekmek istiyoruz. Uygulamaya yönelik bir eğilim yaratmak doğal olarak akşamdan sabaha oluşturulacak birikimle sağlanamaz. Psikoloji bilim dalında bir ölçüde derinleşmek, Freud’un savlarını yazın alanında çözümlemeler yapacak düzeyde birikim beklenir araştırmacıdan. Bu da ikinci bir uzmanlık alanında donanımlı olmak demektir. Bu yüzden de bu alana ürkek yaklaşılması doğal karşılanmalıdır.”[2] Çok önemli bir alan olmasına rağmen pek az çalışmanın olduğu bu konuyu gündeme getiren Özbek’in eseri bizim çalışmamızın da ana izleği olmuştur. Kuramın kılgısal düzlemde görünür hale geldiği bu alandaki çalışmaları pozitif dayanağı olmadığı gerekçesiyle eleştiren kesimlere bu konuda en iyi cevabı Prof.Dr. Gürsel Aytaç verir: ”Edebiyata psikolojiyle yaklaşımda bir anlamda Pozivitizmle yeniden bağ kurulmuş olmaktadır”[3] Edebiyat sosyoloji, felsefe ya da dilbilim gibi alanlarla sınırlanamayacak kadar geniş bir alanı kapsar. Edebiyata felsefeyle, sosyolojiyle, tarihle, teolojiyle ya da fen bilimleri, fizik ve matematikle bakmak kadar psikolojiyle de bakmak bu alanın zenginliğini gösteren bir olgudur. Nitekim psikoloji de Sigmund Freud gibi bir bilim adamı ile onun fikirlerinden hareket eden ya da ona zıt fikirler ortaya atan bilim adamlarının ortak paydada buluştuğu bir bilim dalıdır. Freud’un yaptığı çalışmalardan ötürü Almanya’da saygın bir yeri olan “Goethe Ödülü” nü alması, edebiyat ile psikanaliz konusunda ayrıca bir önem taşır: “1930’da, Freud’a, Frankfurt şehri tarafından Goethe Ödülü verildi. Freud, 2.500 dolarlık para ödülünün 250 dolarını, artık yaşlanmış olan arkadaşı Lou Andreas- Salome’ye verdi. Bu ödül onda karışık duygular uyandırmıştı: geniş bir kesimin dikkatini çekmek ve en eski idollerinden Goethe’yle birlikte anılmak hoşuna gitmişti(…) “[4]

    Sigmund Freud insanı merkeze almıştır. Durmaksızın onu ve bilinçaltını anlamaya çalışmıştır. Bunu yaparken de insanın yalnızca patolojik yönüyle kendini sınırlamamış aksine normal olarak kabul edilebilecek olguları da mercek altına almıştır. Sanat ve sanatsal yaratıcılık bunlar arasında en önemli yeri alır. Freud ortaya yeni bir yöntem koymuştur. O yalnızca ruhsal hastalıkları tedavi etmek için ortaya fikirler atmamış, aynı zamanda da insan ruhunun nasıl yapılandığını ve ne tür bir işlevliliğinin olduğunu da merak konusu yapmıştır. Böylece bilinçdışı farklı çevrelerce merak edilmiş araştırılmaya başlanmıştır.

    Freud’un edebiyatla alakası psikanaliz yöntemiyle ilgili ortaya koyduğu fikirlerle sınırlı olmayıp, o aynı zamanda da edebiyatı da etkileyerek ona yön vermiştir. Nesnel dünyayı, insan ve onun ruhunu, biyografik unsurları vb. dillendiren edebiyat Sigmund Freud’u keşfettikten sonra onu olumlu ya da olumsuz bir biçimde eleştirerek kendisinde var olan ama daha önce farkında olmadığı bilinçaltını tanıma fırsatını elde etti. İnsana yeniden bakan edebiyat, onun bilinçaltı ile bilinçaltının derinliklerine inme ve orada bulunan karanlık odaların kilitli kapılarını aralamanın yollarını geliştirmeye başladı. Bunda da epeyce yol aldı. Berna Moran yazar ve onun kişiliğine psikanalizle birlikte farklı bir biçimde yaklaşıldığını belirtir: “Yazarın yaşamına ve kişiliğine gösterilen ilgi yirminci yüzyılda Freud’un etkisiyle yeni ve daha teknik bir biçim almış, psikanalize dayanan yeni bir eleştri yöntemi, sanat eleştirisinde büyük bir yer tutmuştur.”[5] Moran, Freud’un düşüncelerinin farklı yaklaşımlar doğurduğunu ve sanata, edebiyata nasıl yaklaşıldığını şu sözlerle açıklar: ”Freud’un bilinçaltıyla ilgili buluşlarına dayanan bu yöntemi, bazıları sanatçının psikolojisini, bilinçaltı dünyasını, cinsel komplekslerini v.b. ortaya çıkartmak için; bazıları aynı zamanda bu buluşları eserlerini yorumlamak için kullanmış, yine bazıları da eserlerindeki kişilerin psikolojisini, davranışlarını açıklamak amacıyla bu kişilere uygulamışlardır.”[6] Psikanaliz yöntem tüm bunlarla birlikte sanat ile sanatçıyı da sorgulamış ve sanatın varlığını, sanatçının neden yarattığını merak konusu etmiştir.

    Sigmund Freud’un E.T.A. Hoffmann’nın “der Sandmann”ı, Goethe’nin eserleriyle ilgili çalışmaları ve Jensen’nin ”Gradiva” sıyla ilgili çalışmaları ile ”Rüya Yorumu” adlı yapıtları edebiyat bilimi için ayrıca bir öneme sahiptir. Bu alanla ilgili birçok edebi eserle ilgilenen Freud insan piskozu, bilinçaltı ve psikolojik metodlar üzerine yoğunlaşmış ve bu alanda kült eserler ortaya koymuştur.Sigmund Freud sanat ve onun yaratısıyla alakalı insanların kafasında soruların oluştuğunu kendisine problem yapmış ve bu sorulara cevaplar aramıştır: “Şu sanatçı denen acayip kişinin, bir Kardinalin Aristo’ya sorduğu gibi konularını nereden aldığını, bu konularla bizi etkileyip duygulandırmanın nasıl üstesinden geldiğini, ruhumuzda uyanabileceğine belki hiç ihtimal vermediğimiz heyecanların içimizde doğmasını nasıl sakladığını bilme isteğiyle biz sanatçı olmayan kişiler hep yanıp tutuşmuşuzdur. Sanatçının kendisine sorduğumuzda bize bir yanıt bulup veremeyişi ya da verdiği yanıtın yetersizliği bu yoldaki merakımızı daha da güçlendirmiş, konu seçimini belirleyen koşulları çok iyi tanımamızın, sanatsal yaratı sürecindeki özün derinliklerine enikonu girmemizin bizleri sanatçı yapmada hiçbir rol oynamayacağını bilmemiz de duyduğumuz merakı asla azaltmamıştır.”[7] Freud’un edebiyat ile psikanalizi buluşturduğu en önemli çalışmalarından birisi de Dostoyevski ile ilgili olan yazısıdır. Sigmund Freud, Dostoyevski’nin eserlerinden yola çıkarak yazarın ruhbiyografisine ulaşmaya çalışmıştır. Bunu yaparken sade sorular sorarak işe başlamıştır: “Dostoyevski’yi suçlular arasına katmaya bizi götüren nedir? Yanıt: Bir kez yapıtları için zorba, cani, bencil tiplerin özellikle yer aldığı konular seçmesi; böyle bir tutum, söz konusu tiplerdeki eğilimleri Dostoyevski’nin kendi ruhunda da barındırdığını kanıtlar.”[8] Freud yazısında Dostoyevski’nin ahlakını sorgular, onun mazoşist yönlerini bulgular. Annesiyle olan ilginç ilişkisine değinir. Dostoyevski’nin biyografik yapısını incelemiş ve çeşitli kaynaklardan onun bilinç kayıpları, kasılmalar ile sara ve depresyondan muzdarip biri olduğunu bulgulamıştır. Freud, baba katilinden Oedipus kavramına ulaşmış yine Dostoyevski’nin eserlerinde kahramanın çocukluk yılları ile onun kökensel fantezilerinde kazılar yaparak ilgi çekici sonuçlar elde etmiştir. Freud, Dostoyevski’nin açıkça ifade edemediklerini bastırdığını ve bunları kılık değiştirerek eserinde verdiğini bulgulamıştır. Bundan ötürü bir sanat eserine, yazarın bilinçaltında kalmış isteklerin, arzu ve korkuların sembollerini taşıyan bir belge gibi bakabiliriz.[9]

    Sanatı bir dışavurum olarak gören Freud sanatla ilgili kafalarda oluşan bu soruların çözümünü bir soruyla aralamaya çalışır: “Acaba sanatsal etkinliğin ilk dışavurumlarını daha çocuklarda aramaya kalkmakla doğru bir iş yapmış olmaz mıyız?”[10] Freud bu sorusuyla birlikte çocuğun üzerine eğilir ve çocuğun en sevdiği uğraşın oyun olduğunu düşünür. Çocuk ile oyun bağıntısını inceleyen Freud bu ilişkiye yakından bakar: “Oyun oynayan bütün çocuklar, oynadıkları oyunlarla kendilerine özgü bir dünya yaratır; daha yerinde bir deyişle, yaşadığı dünyanın nesnelerini kendi beğenisine uygun olarak kurduğu yeni bir düzen içine yerleştirir, böylece tıpkı bir sanatçı gibi davranır.”[11] Freud, sanatçı ile çocuk arasındaki bu benzerlikten ötürü fantazya ve gerçeklik arasındaki ilişkinin de sorgulanması gerektiği görüşünü savunur. Freud’un bu düşüncesinden hareketle sanatçının da tıpkı bir çocuk gibi davrandığı açıktır. Nitekim Freud bu konuyla ilgili daha belirgin bir betimlemede bulunur: “(…); o da kendine bir hayal dünyası yaratarak bu dünyayı pek ciddiye alır, yani zengin bir duygu hazinesiyle donatarak realite’den kesin sınırlarla ayırır onu.”[12] Freud’un bu düşüncelerinden hareketle sanatçının özde bir fantezi aleminde dolaştığını rahatlıkla görebiliriz. Aynı zamanda sanatçının çocukluk dönemindeki izlenimleri onun isteklerini, arzularını da yönlendirebilmektedir. Holland, Freud’un sanatsal yaratımıyla ilgili düşüncelerini şu biçimde açıklar: ”Yazara özel bazı nitelikleri, poeta nascitur non fit (ç.n. şair olunmaz şair doğulur) olgusunu ya da onun sanatsal teknikleri kullanımını ekleyecek olursak Freud’un sanatsal yaratımın bir tür eşitleme olduğu görüşünü dile getirebiliriz: sanatta yerine getirilen iş, dört “değişken” in bir işlevidir: (a)sanatçının kendisinden gelen doğal yetisi; (b)bir birey olarak bilinçdışında varlığını sürdüren, kendisine özgü ve tüm insanlarla paylaştığı, doğuştan gelme dürtüleri ve bebeklik çağına ait istekleri; (c)yazarın dolaysız yaşantıları ve izlenimleri; (d)kişisel yaşantılarına yeniden işlerlik kazandırıcı, sanatsal teknikleri.”[13] Freud’un düşünceleri sanat, edebiyat başta olmak üzere birçok alanda psikanalitik bir devrim yapmıştır. Freud ortaya koyduğu düşüncelerle kendisinden önce tanımlanmış sanat tanımını yeniden betimlemiştir: “Freud’a göre sanat ’(birincil planda yaratıcı sanatçının kendisindeki ve ikinci planda onun izleyicilerindeki ve dinleyicilerindeki) doyrulmamış istekleri hafifletmeye yönelik bir etkinliktir.’(10)”[14] Psikanaliz böylece edebiyatın metin vasıtasıyla yazardan okuyucuya ve seyirciye uzanan bir süreç olduğunu da göstermiştir. Edebi metinlerle haşır neşir olan eleştirmen de bundan dolayı rotasını yalnızca metne değil metin, okuyucu, seyirci ve imgesel olaylara ve bunlar arasındaki komplike etkileşimlere yöneltmiştir. Eleştirmen metin ile onun karakterinin ve yazarının iç çatışmalarını, mutluluğunu, aşkını, nefretini kısaca tüm zihinsel faaliyet ve duygulanımlarını mikroskobik gözüyle yakından okur. Norman N. Holland psikanalitik eleştirmenin bu tutumunu şu biçimde açıklar: ”Psikanalitik eleştirmen, kendi disiplinine ait bakış açılarının, sıradan eleştirel çözümlemenin bakış açılarını iç yaşamımızın diline nasıl çevirdiğini göstererek, bu sürekliliği vurgulamak zorundadır. Psikanalitik eleştirmen, bu çeviri aracılığıyla yazarın (ve okuyucunun/seyircinin) yapıtın çocukluk çağına ilişkin malzemesini, moral ve düşünsel temalara ve kendi estetik formuna ulaşacak şekilde nasıl yücelttiğini özetlemiş olmaktadır.”[15] Edebiyatla sürekli bir etkileşim içerisinde olan psikanalizin var olanın bilinçdışına, bilinçaltına yaptığı dikey geçişle cesaret, onur, şeref, sevgi, aşk, erdem gibi terimleri de eseri irdelerken yeniden keşfettiği ve tanımladığı su götürmez bir gerçektir. Freud rüyalar ile yazarı ve metnini bir araya getirmeye de çalışmıştır. Rüyalarda görülen birçok varlığın yorumunu yapmış, onlara farklı ama kökensel anlamlar yüklemiştir. Ona göre her rüya gizli arzular içerir. Rüyada olduğu gibi edebi metin de bastırılmış duyguları ortaya koyar. Geriye dönük libido kaynaklı arzular edebi metinlerde dile gelirler. Freud yazarın biz okuyuculara suçluluk duygusu ve utanç duymadan kendi fantezilerini özgürce yaşama fırsatını verdiğine inanır.[16]

    Çalışmamızda Sigmund Freud’un id, ego ve süperego gibi kavramlarının yanı sıra derinlik psikolojisinin düşlem, libido, narsizm, gerileme, Oedipus kompleksi, yüceltme, hadım edilme kompleksi, saplantı nevrozu ve travma gibi temel kavramlarını Rainer Maria Rilke’nin “Malte Laurids Brigge’nin Notları” adlı romanında biyografik yöntemi kullanarak yeniden okumaya çalışacağız. Metnin ardında yatanları metnin bilinçaltı olarak görmekteyiz ve bu nedenle de metni açımlarken onun bilinçaltını da açımlamış olacağız. Tüm bunları araştırırken de özellikle Rilke’nin biyografik özellikleri başta olmak üzere eserinde kullandığı imge ve sembolleri ile kahramanının özelliklerini göz önünde bulundurarak yapacağız. Yılmaz Özbek’in biyografik yöntemle ilgili olmazsa olmaz ölçütler olarak gördüğümüz açıklamalarını kılavuz olarak almayı uygun gördük: “1.Yazarın yaşadığı zaman 2.Yazarın yaşadığı çevre 3.Yazarın aldığı eğitim 4.Yazarın yaşadığı dönemin sosyal ve siyasi tarihi 5.Yazarın psikolojisi (ruhbiyografisi) 6.Yazarı yazmaya götüren etmenler”[17]

    Bu çalışmada asıl amacımız metni tanımak, yorumlamak ve açımlamaktır. Bunu yapmak içinde Freud’cu yaklaşımı uygun gördük. Ayrıca Özbek’in yukarıda sıraladığımız maddelerini ölçüt olarak almanın sağlıklı olacağını düşünmekteyiz.

    Araştırmamızda görünenin içine dalıp görünmeyenleri eserin bilinçaltında kazılar yaparak çözümlemeye çalışacağız. Özbek’in “Yazar farkında olmayarak bilinçaltından da beslenerek yapıtına ruh verebilir.”[18] sözü çalışmamızda ne kadar dikkatli olmamız gerektiğini de göstermektedir. Eseri yer yer satır satır, sözcük sözcük irdelemenin doğru sonuca ulaşmamız için şart olduğunu düşünmekteyiz. Bu yazar Rilke’den dolayı daha da önemlidir, çünkü Ranier Maria Rilke eserlerinin tümünde yoğun semboller kullanan biridir. Eseri anlamak ve ruhbiyografisini çıkartmak için yazarın biyografik unsurlarını merkeze alıp yazardan yapıta ulaşmanın yollarını aramaya çalışacağız. Bütün bunların üzerinde çalışırken sosyolojik olgular ile tarihi belge ve olayları da göz önünde bulundurmamız gerektiğini, çünkü sosyoloji ve tarihi devre dışı tutarak bir yapıtı çözümlemenin ve yorumlamanın bir takım eksiklikler doğuracağını düşündük.[19] Yazarın kullandığı sözcüklerin rastgele olmadığını, her seferinde göz önünde bulundurmamız gerektiğini düşünmekteyiz. Yine yazarın eserde birtakım sanatçı isimlerine yer vermesini, tarihi yer ve olayları anmasını, dini motifler ve karakterlerin isimleri ile daha birçok ufak ayrıntıları mercek altına almamızın da önemli olduğunu düşünmekteyiz. Yazarın anı kitaplarından, mektuplarından ve ortaya koyduğu şiir, öykü ve tiyatro eserlerinden de yer yer faydalanacağız. Özbek’in “Bir yapıtın çözümlenişi için uygulanacak yöntemi yapıtın kendisi dayatır.”[20] sözünden hareketle Rainer Maria Rilke’nin “Malte Laurids Brigge’nin Notları” adlı eserinin ruhbiyografisini çıkartmayı uygun bulduk. Bunu yaparken de eserin doğası gereği psikolojiyi kullanmanın gerekliliğine inanmaktayız. Çalışmamızı özellikle Rilke’nin eseri başta olmak üzere mektupları, anıları yönlendirecektir. Eserin anlatım biçiminin alışılmışın dışında olmasından ötürü bataklığı andıran cümlelerin içinde yok olmamak için öncelikle eser ve yazarla ilgili belli sayıda noktaların konumunu kesin olarak tespit etmek için bu noktaları tepe olarak kabul etmeyi uygun gördük ve her bir noktadan hareketle bir bütüne ulaşmayı düşünmekteyiz. Çalışmamız tüm bunların yanı sıra metnin okura neler kazandırdığı sorusuna cevap verirken aynı zamanda okurun metni nasıl değerlendirebileceğinin de bir göstergesidir. Yazarın bilinçsizce yapmış olduğu edim hatalarının, cümlede kullandığı noktalama işaretlerinin sürekliliğinin nedenleri ile onlara yüklenen anlamlar yazarla birlikte aynı zamanda okuyucunun da bakışının sınırlarını betimlemediğini ortaya koyan çalışmamız bu anlamda okuyucuya da kuşbakışı bakmamıza aracılık etmektedir.

    Eserde yaptığımız saptamalardan hareketle çoğu bölümde ayrıca Hegel’in köle- efendi diyalektiğine de göndermede bulunacağız, çünkü elde ettiğimiz veriler bunu zorunlu kılmıştır. Hegel “mutsuz bilinç”i “Mutsuz bilincin kendisi, bir öz-bilincin ötekine bakışıdır ve her ikisi de kendisidir.”[21] olarak betimler. Hegel’in bu tanımını Rilke ve Malte ile ilgili birçok bulgumuzda da saptadık ve yeri geldiğinde bu konuya da değindik.

    Uygun olması nedeniyle de özellikle Lou Andreas Salome ile Rilke’nin sayısız mektuplarından faydalanacağız. Çalışmamızla birlikte okuyucunun Rilke’nin adeta sırdaşı, arkadaşı olacağına ve onu daha yakından tanıyacağını umuyoruz. Ahmet Sarı, “Sanat Ve Normaldışılık” adlı eserinin önsözüne başlarken “Yaratı eylemini, hoyrat bir ruhun titreşimleri olarak değerlendirecek olursak, sanatçı ruhunu, normaldışılıkla akıllılık arasında gidip gelen bir sarkaç olarak da algılayabiliriz.”[22] diye belirtiyor. Amacımız bu doğrultuda 20. yüzyılın en önemli söz virtüözlerinden, şairlerinden olan Rainer Maria Rilke’nin duygularını olabildiğince birlikte yaşamak ve onun ruh yapısının derin ve karanlık dehlizlerine inerek ortaya koyduğu ve bir başyapıt özelliği taşıyan “Malte Laurids Brigge’nin Notları” adlı eserinin ruhbiyografisini çıkartmaktır.

    RAINER MARIA RILKE VE MALTE LAURIDS BRIGGE

    Rainer Maria Rilke 4 Aralık 1875 yılında Prag’da doğmuştur. Rene Karl Wilhelm Johann Josef Maria olarak vaftiz edilen Rainer Maria Rilke, Sophia ve Josef Rilke’nin tek çocuğudur. Ailenin Rilke’den önce bir kız çocukları olmuş fakat kısa süre sonra ölmüştür. Yedi aylıkken dünyaya gelen Rainer Maria Rilke 1882 ile 1886 yılları arasında ilkokula gitti ve 1884 yılında hayatında önemli bir dönüm noktası olan anne ve babasının ayrılıklarını yaşadı. Ortaokulun alt kısmını bitirdikten sonra Mahrisch- Weisskirchen’de askeri ortaokulun üst kısmını okumaya başlayan Rainer Maria Rilke 1891 yılında hastalık nedeniyle askeri okulu bitiremeden ayrıldı ve Linz’de ticaret akademisine girdi. Fakat çok az bir süre sonra bu okuldan da ayrılmak zorunda kaldı. Lise olgunluk sınavına hazırlanan Rainer Maria Rilke 1893 yılında Valerie von David- Rhonfeld’le tanışır ve ikilinin arasında sıkı bir dostluk kurulur. Rilke ilk şiir kitabı olan “Leben und Lieder”i 1894 yılında yayımlatır. Bu arada olgunluk sınavına yapmış olduğu hazırlığın meyvesini almaya başlar ve 1895 yılında olgunluk sınavını vererek Prag’daki üniversiteye girer. Üniversitede edebiyat tarihi ve felsefe okur. Bu dönemde yine bir şiir kitabı olan “Larenopfer” yayınlanır. 1896 yılında München Üniversite’sinde sanat tarihi, estetik okudu. Bu dönemlerde Darwin ve onun kuramıyla yakından ilgilendi. 1897 yılında ise hayatında önemli bir dönüm noktası olan Lou Andreas Salome ile tanışır. Bu arada “Traumgekrönt” adlı şiir kitabı yayınlanır ve “Im Frühfrost” adlı oyunu sahnelenir. 1898 yılında ise Floransa ve Viareggio’ya geziler yapar. Aynı yıl ”Florenzer Tagebuch”u kaleme alır ve “Das Schmargendorfer Tagebuch”u yazmaya başlar.Yine bu dönemde “Advent” adlı şiir kitabı, öykü ve taslaklardan oluşan “Am Leben hin” adlı öykü kitabı ile “Ohne Gegenwart” adlı oyunu yayınlanır. Rilke bu arada sık sık seyahatlere çıkar ve bunlardan en önemlisi de Rusya gezisidir. Bu gezide yanında Salome de vardır. 1901 yılına kadar sırasıyla “Stundenbuch”, ”Zwei Prager Geschichten”, ”Mir zur Feier” ve “Die weisse Fürstin”, “Gescichten von lieben Gott” adlı eserleri yayınlanır. 1901 yılına gelindiğinde ise beklenmedik bir biçimde Rilke aniden Clara Westhoffla Bremen’de evlenir ve çok geçmeden çiftin aynı yılın Aralık ayında Ruth adlı bir kız çocukları olur. Rilke ile Clara evliliklerinde başarılı olamazlar. Gürsel Aytaç Rilke ile Clara’nın evliliklerini şu biçimde özetler: ”Clara ile evlenmeye karar verdiklerinde bu evliliğin bir beraberlik (Miteinander) değil, iki yalnızlık’tan (zwei Einsamkeiten) kurulu olacağını kesinlikle saptamışlardı.”[23] Rilke’nin esasen bir kadınla ömür boyu sabit bir yerde yaşamaya tahammülü yoktur. Bu onun varlığına ters düşen bir durumdur. Salome’nin tüm itirazlarına rağmen bu evliliği yapması ve üstelik bir çocuk dünyaya getirmesi yakın dostları başta olmak üzere herkesi şaşkınlığa uğratır. Ama bu durum uzun sürmez ve Rilke sık sık seyahatlere çıkar. Gerçi ailesini geçindirmek için bu dönemde yoğun bir biçimde çalışır fakat ruhu bu durumdan çok büyük darbeler alır. Ruth anne ve babasının bu ruhsal durumları ile onların varoluş kaygıları, kariyer peşinde koşmaları arasında gelip gider ve sonunda üç dört yaşlarında anneannesi ile sonra da yatılı okullarda yaşamını sürdürür. Bu arada Rilke “Die Letzten”, ”Das Tagliche Leben” adlı eserleri ile “Das Buch der Bilder”, “Das Stunden- Buch” adlı eserlerini yayımlatır.1905 yılında Meudon’da Rodin’in yanındadır. Asistanı olarak bir müddet Rodin’in yanında kalır. 1906 yılında ise babası Josef Rilke ölür. Babasının ölümünün ardından 1907 yılında “Neue Gedichte” adlı eseri yayınlanır. Provance, Avignon, Paris ve Kuzey Afrika’ya geziler yapar. 1912 yılında Duino şatosuna kapatır kendini ve burada ilk Ağılar ile Marien-Leben‘i yazar. Bir yıl sonra Ispanya’ya seyahat eder. 1916 yılında askerlik görevini yapar ve Savaş Arşivinde çalışmaya başlar. 1926 yılında ise kan kanserinden hayatını kaybeder ve Raron’da toprağa verilir. Rusya gezisinde ağır bunalımlardan dolayı tedavi görmüş ve kan kanserinden sonrada yine uzun yıllar sanatoryumlarda kalmış olan Rainer Maria Rilke hastanelere, hastalıklara pek uzak olmayan konumu gereğince ölümü devamlı olarak yakınında hissetmiştir. Onun psişik hayatında önemli bir yere sahip olan annesi Sophie Rilke kendisinden beş yıl sonra 1931 yılında ölür. Eşi Clara Rilke-Westhoff ise 1954 yılında hayata gözlerini yumar.

    Rainer Maria Rilke mutsuz bir evliliğin ürünü olarak dünyaya gelmiş bir çocuktur. Rilke son nefesine kadar çocuk olarak yaşama tutunmaya çalışmış bir insan portresi olarak çıkar karşımıza: “Rilke günlük hayatında da başkalarının devamlı olarak ilgilenmek zorunda olduğu bir çocuk olarak kalır.”[24] Engellenmiş olan bu çocukluğunu şiirlerinde ve düzyazılarında devamlı olarak dile getirmiştir. Korkuyla örülü çocukluğuna çeşitli ruhsal rahatsızlıklar, fiziksel zayıflık ve yine fizyolojik rahatsızlıklar eklenmiştir. Onun üzerindeki tüm bu yük sıkılan bir çıbandan dışarı fışkıran irin misali sanatçı duygulanım ve yaratısının bir göstergesi olmuştur. Rilke’nin eserlerinin genelinde hakim olan çocukluk, korku, kaygı, ölüm, melankoli, cinsellik gibi konular onun gerçek dünyadaki yaşantısından izlerdir. Eserlerinin genelinde lirik bir ton hakimdir. Empresyonist izlerin de yer yer görüldüğü eserlerinin başarısı kendisini devamlı olarak yenileyen yapısına bağlıdır. Rilke’nin eserlerinde empresyonist izlere rastlamak mümkün olmakla birlikte genelde yekpare olan ve adeta nefes verilmiş görüntüler hâkimdir. Gürsel Aytaç Rilke’nin insanın önünde üç alanın uzandığını kabul ettiğini belirtir: ”Hayat, din ve sanat. Ona göre hayatın en özlü temsilcisi anneliktir. Annelikle sanatçılık birbirine çok benzer. Sanatçı kendini bulmaya çabalar, kadın da çocuktagerçekleşir…Sanatçı olan bir kadın eğer anne olmuşsa, eser yaratmayı bırakmalı. Amacını kendi içinden ortaya çıkarmıştır artık ve en derin anlamda sanatı yaşamayı hak etmiştir.”[25] Rilke din anlayışını ise şu biçimde betimler: “Din, yaratıcı olmayanların sanatıdır. Onlar dualarda verimli olurlar: Sevgilerini, şükranlarını ve özlemlerini böylece biçimlendirir ve rahatlatır.”[26] Düşünce ve duygularını çoklukla sembollere yüklediği anlamla dile getiren Rilke modern insanın hayatına bir sanatçı gözüyle dalmış ve onun problemlerini yine kendine özgü üslubuyla kaleme almıştır. Mitsel düşüncelerden de beslenmiş olan yazar ortaya koyduğu eserleri, günlükleri ve on binlere varan mektuplarıyla durup dinlenmeden yazmış varoluşunu yazarak kutsamış bir yazar portresiyle çıkar karşımıza.

    Rilke’nin sanatsal etkinliğini, kısaca yaşamının tümünü etkileyen ve hayatında dönüm noktalarını oluşturan olay ve şahsiyetleri şu biçimde özetlemek mümkündür:

    -Çocukluk dönemi. Özellikle annesiyle olan ilginç yaşantısı. Kız elbiseleriyle dolaştırılması ve histerik bir annenin katı ve bir o kadar da garip din anlayışı altında ezilmesi.

    -Anne ve babasının ayrılması.

    -Askeri okula gitmesi ve orada yaşadığı olumsuzluklar.

    -Zayıf bedeninin ruhsal ve fizyolojik rahatsızlıklar altında ezilmesi.

    -Lou Andreas Salome’yle tanışması.

    -Başarısızlıkla sonuçlanan ani evliliği.

    -Yoğun bir biçimde yaşanan maddi sıkıntılar.

    -Rodin, Tolstoy gibi ünlü sanatçılarla iletişim içerisinde olması.

    -Prenses Marie von Thurn und Taxis-Hohenlohe, Ellen Key, Anton Kippenberg ve onun eşi Katharina Kippenberg, Arthur Schnitzler ile olan arkadaşlıkları.

    -Özellikle Hölderlin ve Goethe okumaları.

    -Rusya, İsveç, İtalya, İspanya, Paris ve Afrika gezileri.

    -Hastalıklarından ötürü sanatoryumlarda geçirdiği acılı günler.

    Nesneleri, hayvanları ve özneleri alışılagelmişin dışında, bildik olanları alaşağı ederek ezberbozan bir üslupla dile getiren Rilke bu haliyle sanki gündelik hayatımızda her gün çiğneyip geçtiğimiz bu şeylerin her birinin kendinde, içkin olan ve bizim bilmediğimiz bir değerlerinin olduğunu anlatmak ister. Rilke eserlerinde tanrısal nefese ve onun meleklerine, her türlü resmin çeşit çeşit renklerine ve bunların sembolik anlamlarına, müzikal, liriksel ses tonlarına, köpek, panter, flamingo gibi hayvanların kendilerine özgü devinimsel hareketlerine, sokak kenarlarındaki ağızları leş gibi kokan üst başları yırtık fahişelere, dilencilere, durmadan seyehat eden nomadlar gibi yaşayan insanlara, seyhat etmekten adeta cinsel haz alan yaşamlara, doktorlara, hastane köşeleri ile oralarda doktorlarca garip aletlerle tedavi edilen hastalara, dualarla, ibadet ve itiraflarla Tanrı’ya ulaşma çabasını gösteren rahiplere, aşka, ölüme, doğaya ve tüm bunlara giydirilen ruh ile sapkınlara, katillere, öz bebeğini öldürürüp cesedini kukla oyununda sergileyen annelere, derileri zamanla aşınmış ve yaşlanmış kokusunu etrafına saçan, yağlı ve kır saçlı olan ve elleri – yüzleri kırışıklıklardan tanınmaz hale gelmiş yaşlı insanlar ile iğretiye rağmen onlara duyulan erotik arzulara, zenginlik, şaşalı hayat tarzı ile fallusa yapılan övgüler -Rilke’nin “Fallusa Övgüler”[27] adlı yedi şiiri kastedilmektedir.- görüngü dünyasındaki nesneler, katedraller, kilise ve şatolara giydirilen ve fallusu, kadını andıran sembollere sıklıkla yer yer suskun ama cesaretini yine de yitirmeksizin yer verir. Döneminin yazarları gibi o da naturalizmden yorgun düşmüş bu duygulardan kendini yavaş yavaş sıyırmak isteyen bir yazardır. Politik olaylardan ve toplumdan kendisini soyutlamış ve kendi kabuğuna çekilmiş olan yazar bu hali ile kökensel olan çocukluk dönemi fantezilerini de konu edindiği için bir anti naturalist görüntü çizer. Ölüm ve aşk gibi konuları eserinde işlemesi başta olmak üzere Rilke’nin daha çok empresyonistlere yakın bir duruş sergilediği görülür.

    Rainer Maria Rilke bir günce romanı olan ama kendisinin bir roman olarak görmediği “Malte Laurids Brigge’nin Notları” adlı eserini 8 Şubat 1904‘de Roma’da yazmaya başlamıştır. Eser Priskil’e göre Rilke’nin Paris’te geçirdiği günlerin bir özetidir.[28] Klasik okuyucuları şaşkınlığa düşürmüş bir eserdir “Malte Laurids Brigge’nin Notları”. Eser bir olayın anlatılmasını bekleyen fakat herhangi bir olayın olmadığını gören klasik okuyuculara epeyce uzak bir duruş sergiler. Kurmaca olan ama özde şehir, sokak, hastane isimlerinin bildik olması, şahısların isimlerinin yine toplumun tanınmış gerçek karakterlerinden seçilmiş olması, yaşanmış anılardan örülü olması bakımından kurmacayla gerçek olanı iç içe geçirmiş bir eserdir. Rilke, eserine başlarkenki ruh halini ilk olarak Lou Andreas Salome’ye yazdığı 15 Nisan 1904 yılındaki mektubunda belirtir: ”Son zamanlarda çok rahatsız edildim ve bunların arkasının kesilmeyeceğini sekiz Şubat’ta yeni çalışmama başlarken tahmin ettim.”[29] Rilke yetmiş iki nottan oluşan, günce ve fragman özellikleri taşıyan “Malte Laurids Brigge’nin Notları” adlı eserini 1910 yılında yayımlatır. Yazar eserin fragman ve notları andıran hali ile ilgili olarak Helen von Nostitz’e yazdığı mektupta şunları belirtir: ”Her iki mektubunuzda da Malte’yi anmanız, hele Karl der Künhe ile ilgili sayfaları okutmayı düşünmeniz beni çok duygulandırdı. Bu kitap benim için olağanüstü değer taşıyan bir yapıt haline geldi. Oturup, bir yabancının eseriymiş gibi, onun hakkında yazılar yazabilir, güzelliğini övebilirim. Sınırsız çocukluğumun tüm birikimi onda yatıyor. En büyük acıları çekerek, en derin mutluluklara vararak onyıllar geçirseniz de, bunca birikimi bir araya getiremezsiniz.”[30]

    Eser notlardan oluşması ve sonunun muğlak olması bakımından sanki hiç bitmeyecekmiş gibi yazılmış olup adeta arkasından başka notların da geleceği görüntüsünü verir. Notlar kesintiye uğramasına rağmen sayfalar sonra bir sözcükle ya da bir durakla dahi birbirinden bağımsız ama birbirlerini anımsatır şekilde inşa edilmişlerdir. Bunlara rağmen eseri oluşturan notları bir tarih sırasına ya da anlatım sırasına oturtmak mümkün gözükmemektedir. Bu haliyle eser enstantanelerden örülü bir yumağı andırır. Bir nedeni açıklamaz anlatıcı. Yalnızca nesnel dünyada algıladıklarını açıklama yapmadan birbirinden kopuk bir biçimde aktarmakla yetinir. Bunu yaparken de eserde sıklıkla isimleştirilmiş sıfatlara ve fiillere yer verir, bildik sözcükleri alaşağı eder. Anlatıcı bu yönüyle endişeli bir ruh portresi çizer; adeta iç dünyasında cereyan eden ve kılcal damarlarından tüm bedenine kadar yayılan bütün titreşimleri dış dünyaya bir an önce kusmak niyetinde gözükür. Bu onun tek kaygısıymış gibi davranır.

    Rilke biyografik özellikler taşıdığını söylediği eserini ilginç bir anlatım tekniğiyle kaleme almıştır. Eser anlatış tekniği bakımından 20. yüzyıla kadar yazılanlar arasında bir dönüm noktası olmuştur. Geleneksel olandan farklı anlatış tekniğiyle örüntülenmiş olması bakımından eser bir mihenk taşıdır. Konunun bir başlangıcı ve sonu yoktur. Anlatımın belirgin bir sırası da görülmez. Olaylar iç içe girmiş, çağrışım yollarıyla bir araya getirilmiştir. Gürsel Aytaç bu konuyla ilgili olarak Rilke’nin bir mektubundan şu alıntıyı yapar: ”Sanki bir çekmecede darmadağın kağıtlar bulunmuş da ilk anda başka bir şey bulunmadığı için onlarla yetinilmek gerekiyormuş gibi bir durum bu. Sanatçı gözüyle, kötü bir birim, ama insan açısından mümkün. Bunların ardında ortaya çıkan şey, birbiriyle bağıntılı güçlerin hayal meyal ilişkisi ve bir çeşit hayat eskizi.”[31]

    1904 yılına bakıldığında bu tarihe en yakın önemli olaylar kuşkusuz modernleşme alanında kendini göstermiştir. Sanayileşme ve kentleşmenin yoğun yaşandığı bir dönemde yazılmıştır eser. Bu özellikler göz önünde bulundurulduğunda eser anlatım tekniği bakımından adeta bir makinenin yürüyen bandını andırır. Rilke’nin eserindeki anlatım tarzında hızla işleyen, yürüyen bir bandın varlığı sezilir fakat bu band diğerlerinin aksine varoluş kaygısından, korkulardan, ölümden, sıkıntılardan v.b. dolayı üzerinde taşıdığı ağırlıkları üst üstüne, karmaşık, komplike bir biçimde rastgele yığar. Eser bu bakımdan yoldan çıkmış sözcüklerin, imgelerin yığınını anımsatır. Gerçi bu o dönemin genel ruh halini yansıtan bir durumdur. Bu, Pablo Picasso’nun kübizminin duyulduğu bir dönemdir ya da doğayı kendince gören ve doğayı objektif bir gerçek olarak değil, kendilerinde yarattığı izlenimi resmeden ekspresyonistlerin tek tek yuvalarından fışkırdıkları bir dönemdir. “Malte Laurids Brigge’nin Notları” adlı eser klasikten ırak çağının yansıması olarak sürükleyici bir anlatımda olmayıp klasik bir eserin doğrusal, simetrik yapısının aksine okuyucuyu devamlı olarak tetikte beklemesini, düşünmesini salık verir. Çok sayıda farklı perspektiflerden oluşmuş, zamanda çatlakların, iniş ve çıkışların olduğu eserde sıklıkla kullanılan geriye dönüş tekniği de klasik anlamının dışına taşmıştır. Geriye dönüşlerin içinde yeniden geriye dönüş yapılmış ve en son noktadan notların yazıldığı ana sıklıkla sıçramalar yapılmıştır. Bu durum suya taş atılmasıyla suyun üzerinde oluşan halkaları andırır. Halkaların her biri tek başına bir halka olması bakımından kendince bağımsız bir anlam taşır. İstenildiğinde bağımsız değerlendirilebilinir. Ama bulunduğu platform yine de sudur. Bu durum okuyucunun eserin içeriği hakkında karmaşık fikirlere saplanıp kalmasına yol açar özelliktedir. Okuyucu okuduğu sahneyi unutmamak için çaba gösterir ve onun bu hali bataklıkta batmamak için yüzüne konmuş sineğe rağmen hiç kıpırdayamayan ve yalnızca başı dışarıda olan bir insanı andırır.

    “Ben” anlatıcı konumundaki Malte başından geçenleri, yazdığı “an” ı anlatırken okuyucu da onunla birlikte yeniden yaşar olayları. Ama okuyucu aynı zamanda Malte’nin geçmişine dönerken bunları nasıl yazdığını, yazarkenki “an” ını da öğrenir. Bu yönüyle okuyucu Malte’ye kuşbakışı bakma fırsatını bulur, fakat okuyucu Malte’nin anlattıklarının dışına çıkmaz ve bunlarla yetinmek zorunda kalır. Okuyucu dış dünyada neler gördüğünü, anlatıcının nesnel dünyayı nasıl irdelediğini yine onun bakışıyla tanıma fırsatını bulmakla birlikte onun bilinçaltına inme fırsatını da elde eder. Görünmeyeni görünür kılan Malte bu yönüyle okuyucunun da gözü olur ve eserde Paris’in planını büyüterek sokak aralarında, evlerin köşelerinde ve hatta insanların ayak parmaklarının arasındaki pişiklere dahi odaklanır ve okuyucu da onunla birlikte görür tüm bunları. Çağrışıma oldukça açık bir eserdir. Tek bir gönderge dahi okuyucunun zihninin bulanmasına yeterlidir.

    Malte bunları anlatırken dili baştan sona kadar kopuk bir biçimde seyir eder. Şizoid bir dildir onunkisi. Baştan çıkmış, kışkırtıcı bir haldedir. Malte’nin dili yer yer cesaretini yitirmiş, kendini sarp dağlara vurmuş görünümündedir. Yorgun bir biçimde ilerler. Ama bu haldeyken dahi kendi bildiğini okuyan bir tarzdadır. Sonra birden coşar ve okuyucu sanki dik bir yamaçtan aşağıya hızla kayarken bulur kendini. Yorum yapmaktan kaçmaz. Dili yine birden örtük hale gelir ve açık söylenmemiş olan ya da söylenemeyenleri sembolik bir biçimde ifade eden bir dile dönüşür. Cevabını bildiği sorular sorar. Yer yer anlatımıyla karamsar havayı katmerler biçimde davranır. Sıklıkla narsist ve erotik bir ses işitilir. Malte sözlerinin sonuna (-) kısa çizgi koyar. Kısa çizgi genelde cümle içerisinde açıklama ihtiyacı duyulan sözcüklerden sonra kullanılmaktadır. O, ruh haline uygun olarak cümlelerin sonuna kısa çizgileri koyarak bir kopukluk, düşüncelerinde bir es koyma niyeti gütmüştür. Şizoid dili, uzun ve çok ayrıntılı anlatım tarzı, anlatımının belli belirsiz olması eseri ilginç hale getirir. Anlamsız muğlak bir anlatım, aşırı soyut, genellikle kendi kendine gerçekleşen ve abartılı olan eksantrik, garip bir dil kullanması Malte’nin ruhbiyografisini çıkartmakta yardımcı olan ana etmendir. Onun karışık, sürekli hayalimsi dili ve metaforik anlatımı geçirdiği travmatik hayatın panoramasını gözler önüne serer. Zaman etmenini kaygan bir zemine oturtmuş olan Malte’nin dili de bu yönüyle paralellik taşır.

    Deşifre edilmeyi bekleyen bir biçimde yazılmıştır “Malte Laurids Brigge’nin Notları”. Bu bakımdan eser okuyucusuna meydan okuyan bir tarzda kurgulanmıştır. Rilke geçmişini sık sık yeniden yaşar Malte’yi her anımsadığında. Bu nedenle bu eserden pek memnun değildir. Onu rahatsız eden bir şeylerin varlığını sezinler eserde. Rilke bu durumdan Prenses Marie von Thurn und Taxis-Hohenlohe’ye yazdığı 6 Eylül 1915 tarihli mektubunda bahseder: ”Durumumun iç yüzüne gelince: önceki gün öğrendiğime göre, Paris’teki eşyamın tümünü, yani aşağı yukarı, yaşamda edindiğim her şeyi yitirmişim: Nisan ayında yapılan bir açık artırmada, evimde bıraktığım her şey satılmış! Buna çok üzüldüm, diyemem; çünkü Paris’te 12 yıl süresince çevremde biriken bu şeylere M.L. Brigge’nin kalıtı gözüyle bakıyordum. Benimle yaşamış bu kitap ve benzerlerini, aile yadigarı birkaç küçük parçayı dağıtıp, kendimden uzaklaştırmayı, zaten aklıma koymuştum. Böylece M.L. Briggekompleksinden kendimi kurtarmış olacaktım.”[32] Rilke’nin geçmişinden, çocukluk ve gençlik yıllarından izler taşır Malte Laurids Brigge’nin Notlar’ı. Prag’daki çocukluk yılları ve ailesiyle yaşadıkları mutlu ya da hüzünlü günleri, Lou Andreas Salome’yle yaptığı Rusya gezisi başta olmak üzere İskandinavya’da bulunduğu yıllar ya da yine o yıllarda hayran olduğu, okuduğu Beethoven, Kierkegaard, Jacobsen gibi şahsiyetlere de yer vermiştir. Rilke eserinde en çok Paris ve onun sınırsız, uçsuz bucaksız gerçeklerinden bahseder. Yine bu betimlemeler onun gençlik dönemlerinden kalma anılardan oluşmuştur. Rilke ne yaparsa yapsın Malte kompleksinden ölümüne kadar kurtulamaz ve ona yakın insanlar devamlı olarak Malte’yi anımsatırlar. Bu dostlarından biri de Ellen Key’dir. Rilke “Malte Laurids Brigge’nin Notları” adlı eserini yazdıktan yaklaşık bir yıl sonra Lou Andreas Salome’ye yazdığı 28 Aralık 1911 tarihli mektubunda Ellen Key’in kendisini Malte’ye benzettiğinden bahseder: ”İyi kalpli Ellen Key doğal olarak beni hemen Malte’yle karıştırdı ve (…)” [33] Rilke Malte’yle karıştırılır. Bu konuda birçok arkadaşı ve dostu aynı şeyi düşünür ama o yer yer kendisinin de itiraf etmesine rağmen bundan kaçınmak ister.

    Rainer Maria Rilke’nin tek romanı olan Malte Laurids Brigge ozan kişiliği olan biri tarafından kaleme alınmış olması bakımından ayrıca anlaşılması güç eserlerden biri olarak günümüze kadar gelmiştir. Rilke’ye hayran bir bilim adamı olan Traugott Fuchs’un “Onun anlaşılması biz Almanlar için de zordur.”[34] sözünde de belirttiği gibi Rilke’nin başta “Malte Laurids Brigge’nin Notları” adlı eseri olmak üzere birçok şiiri ve yazıları insan zekasının sınırlarını zorlayan bir boyutta olup okunmaları da bir o kadar zevk veren eserlerdir.

    MALTE LAURİDS BRİGGE’NİN NOTLARI

    Roman kahramanı Malte Laurids Brigge 28 yaşındadır. Malte Danimarkalı soylu bir aileden gelir. Annesi soylu bir aile olan Brahe ailesinden babası ise yine soylu olan ve Ulsgaard şatosunun sahipleri Brigge ailesinden gelmektedir. Malte Laurids Brigge Paris’e gelir ve buraya yerleşir. Elinde bir planla durmadan sokaklarda dolaşır. Büyük maddi zorluklar çekmektedir. Bir şair olan Malte Laurids Brigge Paris’i ve sokaklarda, hastanelerde yatan insanları betimler. Yirminci yüzyıl başında büyük kent Paris ve onun büyük problemleri dillendirilir eserde. Sanayileşmiş kentlerin ve onların fakir insanları anlatılır. Hızla dönen sanayi çarkının arasında bu insanların kokan solukları ile sefaletten soluklaşmış yüzlerinin portresi çizilir. Sonra yine sokağa çıktığında faşing zamanında bu insanların garip eğlence biçimlerine dalar.

    Malte’nin Paris’te anıları depreşir. Çocukluk yıllarını anımsar. Ölmüş olan annesini başkalarından dinler. On iki yaşlarına geri dönen Malte başta annesi ve babası olmak üzere dedesi Kont Brahe ve eşini, ailesiyle gezmeye gittikleri Schulinler’i ve kuzeni Erik’i sık sık anar. Uzun betimlemelerde bulunur Malte. Özellikle teyzesi Abelone ile aralarında geçen duygusal yoğunluktan bahseder. Tüm bunları durmadan yazan Malte ara sıra dışarı çıkar ve Paris sokaklarını dolaşır. Kendisini buruşturulup bir kenara atılmış boş bir kağıt gibi hisseder. Bazen bir adamın peşine takılıp onu takip eder ya da sokak kenarındaki kızlardan birinin peşi sıra yürür. Bilgiye aç olduğunda ise soluğu Paris’teki ulusal kütüphanede alır.

    Malte babasının ölmesi nedeniyle cenazesini görmeğe gittiğini fakat yetişemediğini yazar. Babasının vasiyeti olan ve öldükten sonra ölümden emin olmak için uygulanan kalbin delinmesi sahnesini izlediğini ve bunun nasıl gerçekleştiğini uzunca betimler. Malte Tanrı’dan bahseder. Ermişlerden, azizlerden ve ünlü rahibelerden bahseder. Aşkı anar. Çocukluk yıllarının korkularını ve kaygılarını dillendirir. Ölüm ve ölümden korkma olgusunu sorgular hiç durmadan. Özellikle daha fazlasını görmek isteyen Malte her defasında görmeyi öğrendiğini belirtir. Bunun içinde Paris’teki bir müzede bulunan halıların görüntüsünün büyüsüne kapılır.Her bir halıyı tüm ayrıntısıyla durmaksızın betimlemeye çalışır. Sıklıkla duyulmayan çiçeklerden bahseder. Kokular ve renkler sık sık anılır.

    Fransa Kralı IV.Charles, skolastik filozoflardan Pierre Abelard, yazar Betine von Arnim, Ibsen ve şair Gaspara Stampa ile Felix Arvers, Baudelaire, müzisyen Beethoven, Saint Antonius gibi birçok ünlü isim Malte’nin uzunca betimlemelerinde yer alır. Kaldığı yerdeki komşularından bahseden Malte onları bir yaratık olarak anar ve durmadan iştahla neler yaptıklarından bahseder.

    İncil’de yer alan “Yitik Oğul Kıssası”sından da bahseden Malte Laurids Brigge sonu olmayan notlarına nokta koyar ve ardından büyük bir soru işareti bırakarak gözlerden kaybolur.

    MALTE’DE MASTÜRBASYON VE KORKU

    “Korku” kavramı Rilke’nin şiir ve nesirlerinde sıkça karşılaştığımız bir kavramdır. Birçok araştırmacı ”Rilke’de Korku” yu felsefik ve sosyolojik bakış açıları altında irdelemiş olup bu konuda oldukça ilginç ve bir o kadar da çarpıcı sonuçlar elde etmişlerdir. Çalışmamızın bu bölümünde Malte’de ve Rilke’de korkuya farklı bir açıdan bakmaya çalışacağız. Peter Priskil’e göre Malte’nin yazarının korkularının kökenleri onun çocukluk anılarında saklıdır.[35] Korku, Rilke’de tek bir nedenle açıklanamayacak olan bir olgudur. Bu bölümde mastürbasyon eyleminden doğan korkunun Malte’nin gelişim evresinde nasıl bir anlam taşıdığını, nereden kaynaklandığını, Malte’nin ne gibi değişimler yaşadığını ve bunun onun ileriki yaşantısını ne derecede etkilediğini irdelemeye çalışacağız. Tüm bunları Malte’nin ve Rilke’nin notları ile anılarını temel alarak yapmaya çalışacağız.

    Malte eserde ”Korkuyorum” diyerek insanın bir korkusu varsa buna bir çözüm araması gerektiğini belirtiyor ve aslında kendisinin korktuğunu ve bunun üstesinden gelmenin yollarını aradığını anlatmaya çalışıyor. Rilke de Malte’de olduğu gibi şiirlerinde, düzyazılarında, anı ve mektuplarında sık sık korkularından bahsediyor. Lou

    Andreas Salome’ye yazdığı bir mektubunda “Sen sevgili Lou, korkmamam gerektiğini söylüyorsun ve bu sebeple de korkusuz olmayı istiyorum”[36]

    “Korku” Rilke’yle bütünleşmiş onun bir parçası olmuştur. Eserde sık sık korktuğunu söyleyen Malte de korkunun kendisi üzerinde bıraktığı etkiden dolayı sözlerini sakin bir bireyin anlatımından uzak daha çok korkudan paniklemiş bir insanın sözlerini sıraladığı biçimde anlatmaya çalışıyor. Birbirinden kopuk ve yer yer anlaşılması zor cümlelerden oluşan bir dil kullanıyor. Eserde belli bir kronolojik sıralamanın olmaması, düşüncelerin birbirlerini çağrı ştırırcasına anlatılması Malte’nin ne tür bir ruh halinde olduğunu göstermektedir. Eserin daha ilk satırlarında korkunun yoğun bir biçimde vurgulandığını fark etmekteyiz. Malte ”korku” konusunda o kadar etkilenmiştir ki kısaca ”duyum ikiliği” ya da ”sinestezi” olarak adlandırabileceğimiz bir algılama türüyle korkuyu koklayarak dahi duyumsamaktadır: ”İyodoform, pommes frites yağı ve korku kokuyordu”[37] Malte sürekli olarak onunla birlikte nefes alan korkuya karşı her zaman tetiktedir. Her an yeniden karşılaşacağı korkuya karşı hiç durmadan savunmalara başvurur: ”Korkuya karşı şunu yaptım: Bütün gece oturup yazı yazdım;”[38] Malte bu örnekte olduğu gibi psikosomatik davranışa başvurmaktadır ve bunun nedeni de içindeki korkuyu dindirmektir. Onun bir türlü peşini bırakmayan korku, libidosunu dindirme arzusuna karşın süperegosuna olan sorumluluğundan kaynaklanır. Malte korkuyu her dile getirişinde bir savunmaya, hesaplaşmaya geçen bir insan profilini sergiler ya da yukarıda örneğini vermeye çalıştığımız gibi psikosomatik davranışlara baş vurur. Korkunun, bireyin gelişim aşamasında farklı nedenleri vardır. Eserin genelinde Malte’nin sıklıkla dile getirdiği korkularının kökenlerinden birinde de “mastürbasyon” eyleminin yatmakta olduğunu görmekteyiz.

    Mastürbasyon Andre Green’e göre ”Çocuk cinselliğinin ve özellikle de fallik evrenin en belirgin ifadesidir.“[39] Mastürbasyon eylemini gerçekleştiren çocuklarda ebeveynlerin baskısıyla bir korku gelişmektedir. Freud’a göre bunun yasak olduğunu, pis bir şey olduğunu, yapmaması gerektiğini öğrenen çocuk anne ve babanın bu sözlerinden dolayı bir iç baba ve anne rolünü üstlenir. Böylece Freud’un ”Üst Ben” dediği kavram ortaya çıkar. Çocuk bu aşamada ahlak, yasak gibi kendi kontrol mekanizmalarını geliştirirken bu aşamanın ağır geçmesi, yasakların ağır olması nedeniyle ileride Malte’de olduğu gibi büyük problemler yaşar.

    Psikolojide ”Özgün anlamıyla, cinsel haz amacıyla cinsel organların genellikle erotik fanteziler eşliğinde elle orgazm noktasına kadar uyarılması.”[40] olarak tanımlanan ”Mastürbasyon“ eylemi insanın psikoseksüel gelişiminde önemli bir yere sahip olmasına karşın neredeyse tüm toplumlar tarafından tarih boyunca kötü karşılanmış, hor görülmüştür. ”Mastürbasyon” Latince kökenli bir sözcük olup sözcüğün kökeni ayıp, ahlaksızlık, elle kendini küçük düşürmek gibi anlamları ifade eder: “Masturbasyon” sözcüğü Latince’de manus (el) ve stuprum (tecavüz etme,ahlaksız) anlamına gelen sözcüklerden oluşmuştur.”[41] Mastürbasyon sözcüğü kökeninden de anlaşılacağı üzere tarihten bu yana olumsuz bir izlenim taşımaktadır.

    Mastürbasyon normal insanların hayatında kaçınılmaz, gerekli olan bir eylemdir. Buna rağmen toplumlar tarafından kötü bir eylem olarak görülen mastürbasyon bu kötü imajı nedeniyle ailelerin bu konuda çocukları üzerinde baskıcı olmalarını diretmiştir. Yanlış anlaşılmalar da bu noktada devreye girer, çünkü tartışılan mesele toplumların dini ve ahlaki öğretilerinin içeriklerinden çok ebeveynlerin çocukları üzerinde bu öğretileri yanlış uygulamalarından kaynaklanmaktadır. Korkutma ve baskıyla alınmak istenen önlemler gelişim evresindeki bireyin psikolojisini olumsuz yönde derinden etkilemektedir. Prof.Dr. Yılmaz Özbek, baskı ve korkunun gençler üzerindeki olumsuz etkinin onların kendilerini gerçekleştirmelerinde en büyük engel olduğunu belirtiyor: “Baskı, korku ve şiddet gençlerin içine kapanmasına, dış dünyaya güvenmemesine neden olur. İçine dönük gençler toplumla sağlıklı ilişkiler kuramazlar; bu da onların kendilerini gerçekleştirme yolunda en büyük engellerden biridir.”[42]

    Mastürbasyon eylemi o kadar abartılmış ve tehlikeli olarak görülmüştür ki 19. yüzyılın başlarında doktorlar neredeyse tüm fiziksel ve ruhsal rahatsızlıkların kökeninde bu eylemin yattığını savunmuşlardır: “19. yüzyılın başlarında doktorlar neredeyse tüm bedensel ve ruhsal rahatsızlıkların kökeninde mastürbasyonun yattığına inanmaya başlamışlardı.”[43]

    “İnsanın kendisini lekelemesi” olarak görülen mastürbasyon eylemini engellemek için ebeveynler doktorların bu hastalığa karşı tutumlarından dolayı kendilerine verdikleri direktifler doğrultusunda çocukların sağlıklı gelişimlerini kötü yönde etkileyecek alışık olunmadık, garip önlemler almışlardır: ”Ebeveynler çocuklarının ellerinden yatağa bağlanmaları ya da onlara eldiven giydirmeleri hususunda talimat almışlardı.”[44] Doktorların bu önlemlerle de yetinmediklerini ” Sexualitat, Störungen – Abweichungen – Transsexualitat” adlı eserinde yazan Brigitte Vetter, bu eylemi önlemek için doktorların cerrahi müdahalelerde dahi bulunduklarını, örneğin kadınların klitorislerinin kesildiğini ya da erkek çocuklarının yatmadan hemen önce cinsel organlarının etrafına demirden halkalar takıldığını böylece ereksiyonu önlemek istediklerini belirtir. 20. yüzyılın başlarında ise bu eyleme karşı olan bakış açısı bir nebze de olsa değişmeye başlar fakat yaklaşık bir elli yıl kadar yine de bu konuya insanlar temkinli yaklaşırlar. Brigitte Vetter’in eserinde de belirttiği gibi insanlar ancak 20. yüzyılın ortalarında mastürbasyon eyleminin fiziksel ya da ruhsal rahatsızlıklara sebep teşkil etmediğini ciddi bir biçimde idrak etmeye başlarlar.

    Rilke’nin eserlerinde sıklıkla karşılaştığımız bir eylemdir ”Mastürbasyon”. Bu da yazarın bu konudan ne kadar etkilendiğinin bir göstergesidir. Rilke, “Mastürbasyon” edimini elinden geldiği kadar eserlerinde simgeleştirir. Ancak ayrıntılarda yatan ipuçlarını bir araya getirdiğimizde bu konudaki tablo netlik kazanmaktadır. Bu da yazarın sembolist üslubundan kaynaklanır.

    ”Malte Laurids Brigge’nin Notları” adlı eserde geçen ve Malte’nin libidosunun doyuma ulaştığını ifade eden ”Sonra da sen boşalırdın ey köpüren sel, kimseler duymadan; yalnızca evrenin katlanabileceği şeyi evrene geri vererek.”[45] cümlesi çalışmamızın ilerleyen bölümlerinde açıklayacağımız yazarın ”Kocaman” ile ”Korkunç” olarak nitelendirdiği olgular zincirinin son halkasını oluşturmaktadır. Priskil de eserinde “kocaman”, ”korkunç” ile Beethoven sahnesi ile diğer birçok sahneye değinir ve bunları mastürbasyonla ilişkilendirir. Duyulan korkunun mastürbasyon yasağından kaynaklandığı bulgusu Priskil’in açıklamalarına şekil verir. Onan sahnesini de işleyen Priskil bu konuya eserinde genişçe yer verir ve Malte’nin korkularını mastürbasyonla özdeşleştirir.[46]

    Yukarıdaki cümleyi çok katmanlı olarak ele aldığımızda örtük olmayan anlamın Behçet Necatigil’in çevirmen notunda da belirttiği gibi müzisyen Beethoven’in müziğinin Malte tarafından tasviri olduğu anlaşılmaktadır. Malte Beethoven’in müziğinin coşkunluğundan bahseder. Malte bu cümleden önce yer alan üç paragrafta yine müzisyen Beethoven ile onun müziğine atıfta bulunur. Bu cümlenin yer aldığı paragraftan hemen bir önceki paragrafta Beethoven’e duyduğu hayranlığı ve ona uygun gördüğü mevkiiyi şu biçimde betimler:

    “Senin müziğin: Yalnızca dünyanın çevresini sarmalıydı; bizi değil. Sana Thebai’de bir piyano yapmalıydılar ve seni bir melek, kralların, fahişelerin, keşişlerin gömülü yattıkları çöl sıradağlardan geçirerek bu ıssız çalgının önüne götürmeliydi. O zaman melek, kendini yükseklere fırlatıp giderdi, çalmaya başlayacaksın korkusuyla. ”[47]

    Asıl irdelemeye ve örtük anlamını açıklamaya çalışacağımız cümlenin bu ve bundan önceki benzer cümlelerden hemen sonra gelmesi yazılanların Beethoven’i betimlediği düşüncesini güçlendirmektedir. Fakat birbirinden kopuk, gelişigüzelmiş gibi gözüken anlatım tarzının özde birbirinden kopuk olguların bir başka olguları çağrıştırmasıyla kurulu bir düzenekten ibaret olduğunu görmekteyiz. Dolaysıyla bu cümle yüzeysel anlamda Beethoven’i betimlerken derin anlamda ”mastürbasyon” eylemine göndermede bulunmaktadır. Bu cümle aynı zamanda yazar Rilke’nin eserinde yer verdiği şehir isimleri, tarihte iz bırakmış olaylar ya da Beethoven gibi besteci ve müzisyen adları ile İbsen ve Betine von Arnim gibi birçok yazar adlarını da tesadüfen seçmediğinin bir göstergesidir.

    Malte’nin, örtük anlamını açımlamaya çalıştığımız cümlesinde Beethoven’in doğadan esinlenerek aldığını büyük bir coşkuyla ve inanılmaz ustalıkla yeniden doğaya vermesinin betimlenmesini okumaktayız. Bu bağlamda değerlendirildiğinde masum bir coşku betimlemesi söz konusudur. Fakat sözcükler diğer paragrafları da bir araya getirerek genel bir bağlamda değerlendirildiklerinde ortaya mastürbasyon eyleminin örtük anlatımı çıkmaktadır. Malte, Beethoven’nin müziğiyle ilgili betimlemesinde yer verdiği ”boşalırdın, kimseler duymadan” cümlesiyle mastürbasyon eyleminin herkesten gizli bir biçimde yapıldığını ifade etmek istemektedir. O, herkesten uzak, fantazileriyle baş başa kalmış bir haz duygusunu yaşar. Priskil bu sahnede mastürbasyonu vurgulamakta ve yere döküleni spermayla özdeşleştirmektedir.[48]

    Ebeveynlerinden özenle gizlenir Malte. Kapalı kapıların arkasındadır. Geçekleştirilmek istenen eylem mümkün oldukça gizli ve bir o kadar da sessiz olmalıdır:

    ”Ey eşyasız gece. Ey dışarıya bakan kör pencereler, ey dikkatle kapanmış kapılar; öteden beri gelenekle gelmiş, kabul edilmiş, asla tamamen anlaşılamamış tertibat. Ey merdivenlerdeki sessizlik, yan odalardan gelen sessizlik, ta yukarda tavandaki sessizlik. ”[49]

    Malte daha önce de belirttiğimiz toplumun, doktorların ve ebeveynlerin kendilerince aldıkları gelenekselleşmiş önlemlerden ve tertibatlardan olumsuz bir tonla bahseder. O daha çok küçükken bunlardan muzdarip olmuş biridir ve bu durumu anılarında sıkça dillendirir. Muzdarip olduğu bu gelenekselleşmiş tertibatlar, yukarıda daha önce değindiğimiz Brigitte Vetter’in o dönem doktorları ve onların sözlerini dinleyip çocuklarına türlü uygulamalarda bulunan ebeveynlerin olumsuz davranışlarıyla bire bir örtüşmektedir. Malte annesi ve babasına yakalanmaktan korkar. Merdivenler, yan odalar ve tavan eserde sıklıkla tekrar edilen ”leitmotif”lerdir. Eserin genelinde yer alan bu ve buna benzer diğer sözcükler genellikle libidonun doyuma ulaşmak için seçtiğimekanlardır. Malte eserin tümünde yaptığı gibi merdivenlerin, yan odaların ve tavanın masumca betimlemesini yapar. Malte’nin sessizliğin üstünü vurgulayarak tekrar etmesi aslında etrafın ne kadar sessiz olduğundan çok kendisinin çevresine ne kadar özenle kulak kabarttığını gösterir. Bunu yaptığından Malte’de habersizdir. Bilinçsizce yapar bunu. Eseri okuyan okuyucu da yüzeysel anlamda bir çocuğun, etrafındaki sessizliği betimlediğini görür. Ama cümleler yakından okunduğunda Malte’nin kulağının merdivenler, yan odalar ve tavandaki en kuytu köşelerden dahi haberdar olduğunu görecektir. Malte’nin eylemini gerçekleştirmeden önce çevresinde aldığı önlemlerden bahsetmesi bu konuda oldukça dikkatli davrandığının da belirtisidir. Evin en uzak köşelerine dahi kulak kabartmıştır. Kendince aldığı bir önlemdir bu. Gerçekleştireceği eylem için ön hazırlık çalışmasıdır. Her şey gizli olmalıdır. Ebeveynler ve evde yaşayan hizmetçilerin Malte’nin yapacaklarından haberleri olmamalıdır. Bu haliyle Malte’de bir sıkıntı sendromu baş gösterir. Sıkıntı sendromu Malte’nin ötekilere karşı aldığı tedbirlerden doğmaktadır. Ama bir çelişki de söz konusudur aynı zamanda, çünkü içinde sürekli olarak kabaran duygu yemek yeme ve su içme gibi bir açlık giderme duygusudur. Bu açıdan bakıldığında bir an doğal gözükür bütün bunlar ona. Sıkıntısı bu sebeple azıcıkta olsa kristalize olur. Hissettiği şüphe sendromu kendisini soru sormaya iter. Çevresinin baskılarıyla kurulmuş, yasakların katılığı ile örülmüş bu çelişki dolu şüphe sendromu Malte’nin kendine ve çevresine karşı önlemler almak zorunluluğunu doğurmuştur. Tüm bu önlemlerden sonra her şeye rağmen “ boşalırdın, kimseler duymadan“ diye haykırarak hazzın bittiğinden bahseder.

    Hazzın bittiği yerde ise kendisince anlamsız olan korkuları ve suçluluk duygusu baş gösterir. Tekrar tekrar arzulanan nesnenin radikal çift değerliliğinin kompleks diyalektiği ortaya çıkar. Malte bu sahnenin ardından “ Bedeviler uzaktan hızlı hızlı geçerlerdi, korku içinde …”207 der ve korkusunu bedevilere yansıtarak dillendirir. Mastürbasyon eyleminin bitiminde kendini kuşbakışı görür. Sıkılır, utanır, suçluluk hisseder ve korkar. Malte bir tür korku ritüeli yaşar, çünkü eserin bütününde mastürbasyon sonrası hep aynı duygulara hakimdir. Malte enerji kaynaklarının bütünüyle ”id”in elinde olduğundan habersizdir. O egosunun tercihlerinin, kararlarının ve hedeflerinin ”id” ve ”süperego” su tarafından belirlendiğinin henüz bilincinde olmayan genç bir insan portresi çizer. Bu nedenle de dış dünyayla veya süperegosuyla aşırı tehlike yaratan bir gerilim yaşar. Suçluluk duygusunun vermiş olduğu korku ve kaygılara karşı bir savunma geliştirir ve ”yüceltme”ye başvurur. Beethoven’in müziğinden bahsederek de yüceltme eylemini gerçekleştirir.

    Malte’nin mastürbasyon eylemini gerçekleştirirken kendinden dahi bu olayı gizlemeye çalıştığını okumaktayız. Açımlamaya çalıştığımız cümlenin yer aldığı paragraftan önceki paragraflarda Malte’nin, Beethoven’nin coşkulu ve romantik müziğini sanki kulaklarında işitiyormuşçasına yaptığı betimlemeler, coşkunluğun vermiş olduğu sarhoşluğa kapılmış genç bir insanın ritmik soluk alıp verişlerini anımsatır. Özellikle kaynak dilde eseri okuduğumuzda eserin bütününde olduğu gibi bu cümlede de melodik bir tınının varlığı sezilir. Bu cümlede de Beethoven’in üslubuyla kurgulanmış melodik bir anlatım söz konusudur. Mastürbasyonun sonunda, coşkunluğun doruğa ulaştığı anda Malte evrenden geleni evrene geri verir. Açımlamaya çalıştığımız cümlenin belkemiğini, özünü oluşturan ise burada yatmaktadır. Malte bu cümlede topraktan yaratılan âdemoğlunun tohumunu yine toprağa akıtmasından bahseder. Bu da söz konusu paragrafın örtük anlamında mastürbasyon eyleminin yattığının kanıtlarından birisidir yalnızca. Bu sahneden hemen sonra yer alan paragrafta bu konuyla ilgili olup ayrıca verilen bilgilerin tesadüf olmadığının da bir göstergesidir:

    “Çünkü seni şehvetli kulaklardan kim atabilir şimdi? Kısır kulakları, zinaya rağmen asla gebe kalmayan satılıkları, müzik salonlarından kim dışarı sürebilir? Orada tohum saçılmaktadır, onlarsa fahişeler gibi bu serpintinin altına girmişlerdir ve tohumla oynaşırlar ya da henüz tatmin edilmemiş hırslarıyla yatmaktayken tohum, Onan ’ın tohumu gibi aralarına saçılıp akmaktadır. ”

    Malte’nin mastürbasyon eylemi sırasında Beethoven’in müziğini kulaklarında hissetmesini bu cümlede yine coşkuyla anlatışından çıkarmaktayız. Malte’nin kullandığı sözcükler müzikteki notaları hatırlatır. Notaların yerini sözcükler almış gibidir. İlk cümlenin soru işaretiyle bitmesi bir durak, es işaretinin varlığını hissettirmektedir, çünkü bu duraktan sonra bir dönüm noktası başlar. Soru işaretiyle bitirdiği cümlede diğerlerinden bağımız olarak şehvet vardır. Bu cümlenin hemen ardından gelen cümlelerde ise bir durgunluk, iğreti ve korku söz konusudur. Şehvetin boşalmasıyla bir durgunluk ardından da suçluluk ve iğreti baş gösterir. İğreti vardır, çünkü fahişe”, ”zina”, ”satılıklar” ve ”oynaşmak” gibi iğreti uyandıran, kulakları tırmalayan sözcükler Malte’nin melodik anlatımıyla ardı ardına gelir. Malte mastürbasyon eyleminden sonra hızla bu sözcükleri sıralar. İçinde yaşadığı toplum, kültür, din ve ahlak anlayışına karşı kendini suçlu hisseder. fahişe - zina – satılık “ gibi sözcükler yakından okunduklarında bu üç sözcüğün de ortak özelliklerinin olduğu görülecektir. Toplum – ahlak ve din gibi otoriteler tarafından kendileri gibi olmayan, kendilerinden özellikle ahlaken düşük olan ve günah işlemiş insanlar için uygun görülen sıfatlardır bunlar. O bu sözcüklerle mastürbasyon eylemi sonucunda yaşanılan utanma ve iğreti duygularını anlatmak istemektedir. Malte kendini suçlu hisseder, çünkü toplumu, ahlakı ve dini temsil eden süperegosu karşısında bir suçludur o.

    Suçluluk duygusu mastürbasyon sonrası, insanlarda sıklıkla görülen bir duygudur. Bunun nedeni yine insanların bu konuda yanlış bilgilere sahip olmaları, din ve ahlak açısından bunun olumsuz bir şey, bir günah olduğuna inanmalarından kaynaklanmaktadır. Bu, bireyin ileriki dönemlerinde o kadar karmaşık bir hal alır ve davranışlarını o kadar derinden etkiler ki bazı saplantı nevrozlarının oluşmasına dahi sebep olabilir. Peter Kutter bu konuyla ilgili olarak iki farklı hasta üzerinde gözlemlerde bulunur. Kutter, suçluluk duygusu ile mastürbasyondan kaynaklanan saplantı nevrozları ile ilgili olarak iki hasta hakkında yaptığı gözlemlerini şu biçimde açıklar: ”Genç yaşlarda yıllarca mastürbasyondan şikayetçi olan hasta o zamanlar şanslıydı: Katolik bir pedere denk geldi. İtirafından sonra peder ona şunları söyledi: ’Evladım, bu bir günah değil; bunu herkes yapıyor bu sebeple de kendini suçlamamalısın ‘Bir başka hasta daha az şanslıydı: Temizliğin en temel kanun olduğu çok katı olan dindar bir ailede yetişmişti. Gençliğinde bir türlü vazgeçemediği mastürbasyon eyleminden ötürü kendini kirli hissediyordu. Bundan dolayı da süreklilik arz eden ve defalarca elbisesinin kirli olup olmadığını kontrol eden zorlanımlı bir davranış geliştirmişti.”[50] Petter Kutter’ in de belirttiği gibi birey, din – ahlak konusunda etrafından duyduklarından dolayı kendini suçlu hisseder. Burada esasen klasik psikanalizde ruhsal aygıtın üç ana parçasından biri olan süperego söz konusudur. İd’in dürtüleri, özellikle de toplumca yasaklanan ve birey için tehdit oluşturabileceği düşünülen cinsellik dürtüsü, ahlak normları ve toplumsal değer yargıları tarafından bastırılmaya çalışılmaktadır. Burada toplum ise ebeveynlerdir, çünkü çocukluk döneminde toplumu temsil eden onun ahlak ve din anlayışıyla, değer yargılarıyla özdeşim kurmuş, çocuğun en yakınındakiler olan ebeveynlerdir. Priskil de Salome’den yaptığı alıntıdan hareketle Rilke’nin de bu gibi baskılar altında yetiştiğini ve babasının Rilke’nin yataktayken ellerini kontrol ettiğini vurgular.[51] Malte’nin suçluluk duyması süperegosunun yaptırım gücünden kaynaklanmaktadır. Suçluluk duygusunun kendisi ise burada süperegonun bir yaptırımıdır. Kutter’in hastalarını betimlerken özellikle ikinci hastası için söyledikleri Malte ve onun yazarını hatırlatır bize. Malte’nin ve Rilke’nin anneleri de koyu bir din anlayışından doğan baskıyı aileleri üzerinde yoğun biçimde hissettirmişlerdir.

    Bu paragrafta dikkatleri üstüne çeken diğer bir sözcük de ”Onan” dır. Onan, bu paragraftan bir önceki paragraflarda anlatılanları çağrıştıran mastürbasyon faaliyetiyle ilgili bir simge olarak kullanılmıştır. Yakup oğlu Yahuda’nın ikinci oğlu Onan, babasının isteği üzerine ölen kardeşinin eşini hamile bırakmakla görevlendirilmiş ama bunu ret etmiş biri olarak bilinmektedir: ”Tevrat’ ta ki kıssaya göre Yahuda’nın ilk oğlu ölünce karısı dul kaldı ve Yahuda, ikinci oğlu Onan’a dedi: Kardeşinin karısının koynuna gir ve ona kayınbiraderlik görevini yap ve kendi kardeşine zürriyet yetiştir.Ve Onan, o zürriyet kendisinin olmayacağını bildi; ve vaki oldu ki, Onan, kardeşinin karısının koynuna girdiği zaman, kardeşine zürriyet vermesin diye yere dökerdi;”[52] Onan’nın ”yere dökme ” eylemi mastürbasyon eylemiyle eşdeğerdedir. Onan’ ın ”yere dökme” eylemi ile daha önce yukarıda verdiğimiz Malte’nin ”yalnızca evrenin katlanabileceği şeyi evrene geri vererek.” sözü eşdeğer anlamda kullanılmıştır. Onan olumsuz bir karakter olarak çıkar karşımıza, çünkü başta babasına ihanet etmiş ve onun yolunu izlememiştir. Onan ayrıca zürriyet vermek yerine kendisine bahşedilmiş olanı yere dökmüştür. Tüm bunlardan dolayı o olumsuz olup yanlış yola sapmış bir karakterdir. Onan’nın Malte’nin mastürbasyon eyleminin hemen ardından anılarında canlanması da bu yüzdendir. Malte Onan’ın yaptıklarının din ve toplum tarafından bir günah olarak kabul edildiğinin bilincindedir. Onan Malte için günahı simgeleyen bir karakterdir. Bu sahnede Malte’nin Onan’ı anması da bu yüzdendir.

    Onan’ın bu kıssada bir başka göndergesi daha vardır. Onan babasının sözünü bütünüyle ret etmiş değildir. Kardeşinin eşinin koynuna girer. Bir şehvet yaşar. Fakat zürriyet vermemesi için yere döker. Ama sonuçta o kardeşinin eşiyle birlikte olur. Kıssada yazılanlara göre o hazdan vazgeçmemiştir. Tıpkı Malte gibi. Malte’de özde mastürbasyon eylemini kabul etmez. Süperegosu karşısında bir utanç duyar. Haz sonrası çileci tutumunu sürdürür. Yaptıklarından dolayı bir rahatsızlık hisseder, fakat yine de her defasında bu davranışı yaparken yakalar kendisini.

    Almanca’da mastürbasyon sözcüğü ”Masturbation”[53], ”kendi kendini tatmin etme” anlamına gelen ”Selbstbefriedigung”[54] ve ”Onanie”[55] sözcükleriyle ifade edilir. Eş anlamlı olan bu sözcüklerden ”Onanie” sözcüğünü köken olarak irdelediğimizde, sözcüğün yukarıda vermeye çalıştığımız Yahuda’nın oğlunun adı ”Onan” dan geldiğini görmekteyiz.Sabine Grenz eserinde ”Onanie” sözcüğünün ”Onan” dan geldiğini belirterek Onan’ın yapmış olduğu eylemin soyunu sürdürmeme anlamına geldiğini ve bu nedenle de ölümcül bir günah olduğunu belirtir: ”Mastürbasyonun o zamanlardaki kötü karşılığı olan onani İncil’de yer alan ölmüş ağabeyinin karısını hamile bırakmayı ret eden Onan’dan gelmektedir. Bu gün ‘coitus interruptus’ olarak adlandırdığımız davranışta bulunuyor ve dölünü yere akıtıyordu. Fakat bu davranışıyla soyunu sürdürmesine engel oluyordu. Soyad ruhun taşıyıcısı olarak görüldüğünden dolayı böyle yapmakla ölümcül bir günah işlemiş oluyordu.(.)İşte tam da bu nedenle onani ilahiyatçılar için üremeye karşı olan ölümcül bir günah sayılıyordu.”[56]

    Malte mastürbasyon sonrasında bir suç ve günah işlediğinden dolayı kaygılanır ve Onan’dan bahseder. Onan’dan söz etmesi yapmış olduğu eylemle yakından ilintilidir. Malte’nin mastürbasyon eylemi bilinçsizce onda Onan’ı çağrı ştırmıştır. O, Onan’dan söz ettikten bir süre sonra sakinleşir ve yaptığı davranışın haklılığını bir tür zihinsel mastürbasyon coşkunluğuyla dile getirir:

    ”Ama ey Tanrım, kulağı henüz kız oğlan kız bakir biri, senin ahenginle yatsaydı, mutluluktan ölür ya da Sonsuz’a gebe kalır ve döllenmiş beyni, doğacakların çokluğundan çatlardı. ”[57]

    Malte adeta süperegosuna seslenir ve çocukluğum sırasında içimde duyduğum şehveti akıtacak, paylaşabilecek biri olmadığından dolayı daha bakir biri olarak buna mecburdum diye haykırır ve bir tür savunma yapar. ”döllenmiş beyni” aklından cinsellikle ilgili şeyleri koparıp atamayacağına işarettir. Tohumunu dışarıya atmasaydı bu onda inanılmaz bir şehvet yaratacak ve ölümüne neden olacaktı. Bu sebeple tohumunu dışarıya akıtmak zorundaydı aksi halde çatlayarak öleceğine inanmaktadır Malte. Süperegosuna yaptığı davranışı anlatır. Ona, yaptıklarında haklı olduğunu söylemek istercesine seslenir. İd onun diğerlerinde olduğu gibi doğasında vardır, onun bir parçasıdır. Malte süperegosuyla adeta tartışır, hesaplaşır. Aslında bunu yapması normaldir, çünkü o yakın çevresinde bulunan ebeveynlerinin ve sonra da içinde yaşadığı toplumun bunu bir sapma olarak nitelendirdiğinin farkındadır. Bu eylemin kapalı kapılar ardında gizli olarak gerçekleştirmesinin sebebi de bu farkındalıktan kaynaklanmaktadır. Ama buna rağmen libidosunun buyruğu altına girmekten kaçamaz.

    Çocuğun cinsel etkinliklerinin sapmayla özdeşleştirilmesi normal bir durumdur. Çocuğun ilk başta sapma olarak görülen bu davranışını üreme alıştırmaları olarak değerlendirmekte aslında fayda vardır. Freud bu konuda şunları belirtir: ”Ama bu kendi içinde açık bir gerçek: eğer çocuğun cinsel bir yaşamı varsa, bu mutlaka sapma yapısında olacaktır, çünkü birkaç belirsiz ipucu dışında çocuklar, cinselliği üreme işlevine dönüştüren şeyden yoksundur. Aslında üreme amacından uzaklaşan ve üremeden bağımsız olarak haz almayı kendi içinde bir amaç gören türden cinsel etkinliği sapma olarak değerlendiririz. Dolaysıyla göreceğiniz üzere cinsel yaşamın gelişimindeki kopma da, dönüm noktası da, üreme amacının hizmetine girmesinde yatmaktadır.”217 Dolaysıyla çocuğun yaptıkları esasen normal, olağan ve gerekli bir davranıştır. Fakat toplum, ahlaki kurallar ve dince biçimlenmiş yetişkin olarak adlandırdığımız otorite olan ebeveynlerin onlar üzerinde gerçekleştirdikleri yanlış önlemler çocukların bu olguyu travmatik bir hale getirmelerine neden olmaktadır. Bu durumda Malte ve Rilke’nin ebeveynleri şüpheleri üzerlerine çekmektedir.

    Malte, Beethoven’i anlattığı ve özde mastürbasyon eylemi sırasındaki coşkusunu ve sonrasındaki suçluluk duygusundan dolayı süperegosuyla hesaplaşmasını betimlediği bu sahnenin iki paragraf öncesinde ”korkunç”tan söz eder:

    ” Havanın her zerresinde Korkunç ’un varlığı. Korkunç’u sen Saydam’ la teneffüs ediyorsun. Korkunç, senin içinde tortulanıyor, katılaşıyor, organların arasında sivri geometrik şekiller alıyor; çünkü idam yerlerinde, işkence odalarında, tımarhanelerde, ameliyat salonlarında, sonbahar sonraları köprü altlarında geçmiş olan bütün eza ve dehşetler, çetin bir direnme gösterirler; bütün bunlar yaşamalarında ısrar ederler, bütün gerçekleri kıskanarak korkunç gerçeklerine sarılırlar. İnsanlar, onların çoğunu unutmayı pek isterler; uykular, beyindeki bu pürüzleri hafif ve yumuşakça törpüler; ama rüyalar daha ağır basar ve tabloların silik çizgilerini yeniden çizerler.

    Sonra insanlar uyanır, solumaktadırlar ve karanlıkta bir mum ışığı eritirler ve loş huzuru bir şurup gibi içerler. Ama, ah bu emniyetin tutunduğu kenar. Ufacık bir dönüş yeterlidir, bakış yeniden aşina ve dost olanı aşar, o an, az önce teselli veren çizginin, bir dehşet kenarı olduğu görülür. Çevreyi oyuklaştıran ışıktan sakın; arkana bakma, yatakta doğrul, arkanda bir gölgenin efendin gibi dikilmediğini nereden biliyorsun? Karanlıkta kalsaydın, sınır tanımayan kalbin, bütün bu seçilmeyen şeylerin üzüntüsünü emmeye çalışsaydı, daha iyiydi kısmen iradene bağlı damarlarda ya da daha kayıtsız organlarının lenfasında değil, kılcal damarlarda büyür; sayısız dallara ayrılmış varlığının en son ayrımlarına kadar borulara bölünerek yukarı emilir. Orada yükselir, orada seni aşar, son barınak gibi çıkıp sığındığın nefesini de geçer. Ah, şimdi nereye kaçacaksın, nereye kaçacaksın? Kalbin, seni içinden dışarı atmakta, kalbin peşinden gelmektedir senin ve artık adeta kendinden dışarıdasındır, geri dönmen mümkün değildir. Çiğnenen bir böcek gibi içinden dışarı taşarsın, üstündeki azıcık sertlik, kaldı ki uyum sağlamanın da bir anlamı kalmamıştır.

    Bu sahneyi Priskil de çocukluk dönemi kaygıları olarak adlandırır ve genel anlamda masturbasyonla ilişkilendirir.[58] Paragrafın girişinde “Korkunç”u tanımlamak oldukça zordur. İlk başlarda belirsizdir “korkunç”. Onun “Korkunç“ olarak nitelendirdiği şey her yerdedir. İnsanla soluk alıp verir, onun peşini bir türlü bırakmaz ve havanın her zerresine kadar işlemiştir. Nerede olursa olsun ister son nefesi verirken ölümün uçurumuna ramak kala (idam sehpası) isterse acıyla kıvranırken (işkence odalarında) olsun o her yerdedir. İster bizim gibi düşünmeyip fenomen dünyasını farklı algılayan delileri kapattıkları ve Foulcault’un ”Deliliğin Tarihi”[59] adlı kitabında yabancılaşmanın yaratıcısı olarak gördüğü ve ıslah etme çabalarının gerçekleştirildiği yerler olan tımarhanelerde isterse can çekişirken (ameliyat salonları) olsun, ”Korkunç” her yerde varlığını hissettirir. Malte ”Korkunç” tan korktuğunu ve onun bulunduğu yerlerde, onu görenlerle birlikte olmak istemediğini daha kitabın ilk sayfalarında belirtir:

    ”Burada hasta olmak çok fena; biri alsa da beni Hotel -Dieu ’ye götürse, orada kesinlikle ölürdüm. Hoş bir hotel orası, müthiş müşterisi var.

    Paragrafta yer alan ”idam sehpası”, ”işkence odaları” ve nihayetinde ”tımarhane” sözcükleri ile örnek verdiğimiz bu son cümle arasında örtük bir bağ vardır. Malte, yazımızın gelişen bölümlerinde de ele alacağımız gibi ”Korkunç” u örtük anlamda ”id” i olarak tanımlamaktadır. Bu bağlamda son verdiğimiz cümlede yer alan ve yine tesadüf olmayan ”Hotel Dieu” yü yakından ele almakta fayda vardır.

    Söz konusu otel Paris’te oldukça eski, tarihi bir otel olup Michel Foulcault’un ”Deliliğin Tarihi” adlı eserinde de geçmektedir: ”Cinsel hastalıklara yakalananlara başlangıçta, diğer afetlerin kurbanları olanlara – ”açlık, veba ve diğer belalara” av olanlar gibi – gösterilenden farklı bir muamele yapılmamıştır, Maximilien 1495 Worms Diyetinde, Tanrının bunları insanlar tarafından cezalandırmaları için gönderdiğini söylemekteydi. Ancak evrensel nitelikte olabilen ve hiçbir özel ahlak düşkünlüğüne özel bir yaptırım uygulamayan ceza. “ Napoli hastalığı” na yakalananlar Paris’te Hotel Dieu tarafından kabul edilmekteydiler; ve Katolik aleminin diğer bütün hastanelerinde olduğu gibi, basit bir günah çıkartmadan geçmeleriyle yetinilmekteydi;”[60] Michel Foulcault’un ”Cinsel hastalık” olarak nitelendirdiği şey aslında on beşinci yüzyılda insanların cinselliğe bakış açısının da genel bir panoramasını çizmektedir. Dolaysıyla Hotel Dieu o zamanın Paris halkının ve hükümetinin cinsel hastalıklara kapılan ve deli olarak nitelendirdikleri insanları kapattıkları bir yer olarak kullanılmaktaydı. Foulcault XVIII. yüzyılın sonunda kendi deyimiyle Marquis de Sade’nin ki gibi bazı ”ahlaksız” düşünce biçimlerinin saçma davranışlar göstermekle ve delilikle ilişkilendirildiğini vurgulayarak cinselliğin delilik ve bir hastalık olarak görüldüğünü belirtir: ”… bazı cinsellik biçimlerinin akıldan yoksun olmayla ve zihin hastalıklarıyla doğrudan bağlantılı olduğu da aynı kolaylıkla kabul edilecektir. Bütün bunlar deliliğin başlıca işaretleri arasında sayılacak ve onun en önde gelen dışavurumları olarak görülecektir.”[61] Fransa’da ki “Genel Hastane Büro” su dahi bu konuda 1670 yılında yaptığı bir müzakere sonrasında şu kararı alır: “Cinsel hastalıklara yakalanan herkes buraya, ancak her şeyden önce ıslah edilecekse kabul edilecek ve kamçılanacaktır,…[62] Bu tür hastalıkları taşıyanların hepsinin Foucault’un eserinde Hotel Dieu’ya gönderildiği yazmaktadır. Malte’nin tımarhane olan bu yerden korkmasının altında da bu yatmaktadır. Çünkü “Korkunç” herkes tarafından konmuş bir sıfattır. “Korkunç” a boyun eğenler gibi olmak istemiyor. Bununla mücadele etmek istemektedir. Çünkü ona boyun eğenlerin başlarına gelenlerin farkındadır. O geçmişte delilerin içine kötü ruh girdiğine inanmış insanların bu ruhu onların içlerinden çıkarmak için yüzlerce defa işkenceler yaptıklarını bilmektedir. İdam sehpasına yatırıldıklarını, işkence gördüklerini ve kamçılandıklarından haberdardır. Böylece toplumun bir bireyi olarak “id” ini hakimiyeti altına alması gerektiğine inanır, aksi halde o da diğerleri gibi Hotel Dieu’ya gitmek zorundadır. Bu sebeple de Malte, Hotel Dieu’ya gittiğinde öleceğinden bahseder.

    Malte’nin “hava” yı ince bir biçimde vurgulaması da ilginçtir. Paris’teki Hotel Dieu’nün bu amaçla kullanıldığı yıllarda Paris’te buna benzer bir hastanenin yanması halkta paniğe yol açar, çünkü halk ölülerin yanması sonucu onlardan çıkan kokuyu solumaları halinde bu delilik denilen rahatsızlığın kendilerine de bulaşacağından korkar. Büyük bir korku yaşanır o dönem Paris’inde. Focault o dönemde havanın incelendiğini ve bu haliyle havanın solunum konusunda ortaya çıkan kimya ve hijyen sorunlarıyla bağlantılı olduğuna dair eserlerin verildiğini belirterek insanların, havanın kötülük ve çürüme olarak görülen bu hastalıkla işbirliğinin olduğuna inandıklarını ifade eder: “Bu salgının zararlı ajanı havadır, şu ”günahkar” denilen hava; bu terimden havanın doğasını kendi saflığına uygun olmadığı ve kötülüğün aktarılmasına hizmet ettiği anlaşılmaktadır.”[63]

    Malte “Korkunç”u betimlediği paragrafın gelişen bölümlerinde cinsel hastalığa kapılmışların direnme gösterdiklerini fakat sonunda kendi gerçeklerine dönmek zorunda kaldıklarını belirtir. Freud’un sembolizm bilgisine dayalı yorumlar konusunda yazdığı “Bu sadece çağrışımı destekleyen ve sadece birleştirildiği zaman yararlı sonuçlar veren bir şeydir.”[64] sözlerini göz önünde bulundurduğumuzda Malte’nin sözlerinin altında yatan örtük anlamı daha iyi anlayabileceğimizi ve onun “damarlarda akan“ sözcükleri ile şehveti anlatmak istediğini göreceğiz. Şehvet tortulanıyor, katılaşıyor ve nihayetinde sivri geometrik şekiller alıyor. “sivri” sözcüğü bu paragrafta fallik bir sembol olarak kullanılmıştır. Freud, erkek örgenlerin “ayrıca bedene girme ve yaralama gibi ortak bir özelliğe sahip nesnelerle – her türden keskin, kesici …”[65] şeklinde belirttiği gibi nesnelerle sembolleştirildiklerini yazar. “sivri” sözcüğü Freud’un tanımında da belirttiği gibi bu anlamda Malte’nin fallusu (penis) ile örtüşmektedir.

    Bir an “id” in unutulması ve ondan kaçmak için uyku çare olarak görülür. Fakat “id” rüyalarda istediğini yeniden elde eder. Yeniden bir korkunun belirdiğinden bahseder Malte, çünkü insanların uyanıp ışık yakmaları ve her şeyi görebilmeleri onda rahatsızlık uyandırmıştır. Bunu dehşet verici bulur. Arkasında dikilen efendinin varlığıyla ürperir. Hakim olamadığı “id”i yüzünden sürekli hesap vermek zorunda kaldığı süperegosu yine arkasında belirmiştir. O Malte’nin deyimiyle bir “efendi“dir. “Efendi” sinin onda uyandırdığı ürpertiden dolayı şehvet bir an içine geri çekilir ve damarlarıyla yukarı doğru emilmeye başlar. Çareyi kaçmakta bulur yine. Kalbi, duygusal yanı onu bu yaptıklarından dolayı affetmeyecektir. Sonunda ezilmiş bir böcek katılığında dışarı akıtılır. Malte yaptığı davranışı bir hastalık olarak nitelendirir. Yaptıklarından dolayı hiç durmadan suçlar kendisini:

    “Okul çağında, zavallı, sert çocuk ellerinin aldatılmış sırdaşlığında, çaresiz günahları denemiş olan erkekler, kendilerini tekrar o günahları işlerken yakalarlar ya da çocukken yendikleri bir hastalık teper yeniden ya da kaybolmuş bir alışkanlık, yıllar önce yapmakta oldukları çekingen bir baş hareketi yine ortaya çıkmıştır.

    Beliren şeyle birlikte, batmış bir eşya etrafındaki ıslak yosunlar gibi, ona yapışık, şaşkın anılar kargaşalığı baş kaldırır.

    Malte’nin “Aldatılmış sırdaşlık” olarak nitelendirdiği mastürbasyon davranışıdır. Priskil de bu sahnede mastürbasyon olduğunu ve bundan dolayı konulan yasaklar ile korku kavramlarına değinir.[66] Bu bir aldatmadır, çünkü gerçekleştirilen eylem günümüz diliyle tıpkı bir simülasyon gibidir. Bu bir sırdaşlıktır, çünkü kendinden dahi gizlenmek istenen, kimselerin haberdar olması istenmeyen bir davranıştır. Okul çocuklarına yansıttığı bu davranıştan kendisi muzdariptir. Malte bu sahnede kendini betimlemektedir. Bunları çaresiz günah olarak tanımlar. Bu sebeple de olayı elinden geldiğince kendinden uzaklaştırmaya çalışır ve bu sahnede olduğu gibi okul çocuklarına yansıtır. Eserin tümünde sıklıkla karşılaştığımız gibi burada da fallik semboller kullanır. “yosun” sözcüğü Freud’a göre fallik bir semboldür ve etek kıllarını sembolize eder: “‘kadife’ ve’ yosun’ çağrışımları, etek kıllarına yapılan göndermenin açık bir göstergesiydi.”[67] Malte burada açıkça belirtmediği fantezilerle beslenen simülasyonun sona ermesinin hemen ardından iğreti uyandıran yosun etrafındaki ıslaklıkla baş başa kaldığını dillendirir. Gözleri bu ıslaklığa odaklanmış ve dalmıştır. Onu şaşırtan anılar ise simülasyonunu besleyen fantezilerinde yer alan figürlerdir.

    Malte çaresizdir, çünkü içinden gelen ve kendisini hakimiyeti altına almak isteyen “id” in karşısında kendini güçsüz hisseder. Yaptıkları günahtır, çünkü histerik ve saplantılı nevroz kişiliği olan ve kendini koyu dindar olarak gören annesinin, onun üzerinde bir türlü kurtulamadığı etki ve baskısı vardır. Tüm bunlar ve Malte’de görülen abartılı savunma davranışları onda bir suçluluk duygusu geliştirmiştir. Suç işlediğinden yakınır. Suç işlemeseydi yaptığı davranışı açıkça tanımlardı ama bunu yapmak yerine elinden geldiğince bu konuyu gizlemeye çalışmaktadır. İşlediği suç karşısında başta ailesine ve topluma karşı kendinde bir suçluluk duygusu gelişir. Prof. Dr. Dursun Gökdağ bu konuda “Aileler çocukları desteklerse sorumluluk ve görev bilinci gelişir. Çocuktan çok fazla öz denetim istenmesi durumunda ise çocukta suçluluk duygusu gelişebilir. Kısıtlamalar, çocuğun, ailenin ve toplumun korunması amacıyla yapılmalıdır. Gelişigüzel ve kınayıcı olmamalıdır.”[68] diye belirterek ailelerin çocukları üzerinde kurmaya çalıştıkları otorite ve kontrol mekanizmalarının dikkatlice ve özenli bir biçimde yapılmasını önerir. Malte’nin korku ve kaygılarını göz önünde bulundurduğumuzda Gökdağ’ın bahsettiği hususlara Malte’nin ailesinin dikkat etmediği görülecektir.

    Malte yine de bu hareketi yapmaktan kendini alıkoyamaz ve tekrar o günah olarak adlandırdığı eylemi işlerken yakalar kendisini. Bu nedenle mastürbasyonu çaresiz bir hastalık gibi görür. Malte bu sahnelerde ve eserinin tümünde genel anlamda bir “gerileme” yaşar ve genç bir adam olduğunda da bu konuyla alakalı olan ve onu rahatsız eden, ruhsal çatışmalar yaşatan anıları onun peşini bir türlü bırakmaz. Ruhu üzerine aşırı bir yükün bindiğini düşünür ve çocuksal davranışları geri döner. Süperegosu, onu bir ”engellenme”a zorunlu kılar. Onun içgüdüsel isteklerinin doyurulmasını engeller. Bu davranışın yerine geçebilecek, ama onu bu konuda doyuma ulaştırabilecek başka bir davranış bulmak zorunluluğunu duyumsar. Cinsel içgüdüsünün ahlakın, dinin ve genel anlamda toplumun değerlerine uygun olması zorunluluğunun farkına varır. Bunun da sonucunda bir ”yüceltme” gerçekleşir. Bunları sanatçı kimliğiyle yatıştırmaya çalışır. Psikosomatik davranış biçimlerine başvurur. Paris’teki “Milli Kütüphane” ye gider ve kitap okur ya da anılarını yazar. Ama tüm çabalarına rağmen libidosuyla yine baş başa kalır. Bu onda kendi deyimiyle çocukluğundan kalma bir hastalıktır. Bu hastalık uzun yıllar geçse de Malte’nin deyimiyle hep yeniden belirir:

    “ İşte ötede böyle yapışkan pelte pelte sesler çıkarken: uzun ama çok uzun yıllardan beri ilk olarak o yeniden gelmişti. Çocukken ateşler içinde yattığım zamanlar, içime ilk derin dehşeti almış olan o: Kocaman. Evet, herkes yatağımın çevresinde toplandığı, nabzıma baktıkları ve neden korktuklarımı sordukları zaman hep böyle derdim: Kocaman. Kaldı ki doktor getirirlerse ya da doktor yanımdaysa ve beni yatıştırmaya çalışırsa ne yapıp edip Kocaman ’ ı kovmasını rica ederdim, gerisi hiçti. Ama doktor da öbürleri gibiydi tıpkı. Gerçi ben o zamanlar küçüktüm ve bana yardım etmek kolaydı; ama onu yanımdan alıp atamazdı doktor. îşte o şimdi yeniden karşımdaydı. Sonraları nasılsa görünmemişti, ateşimin yükseldiği gecelerde de gelmemişti, ateşim yoktu şimdi, ama o gelmişti. Gelmişti işte. Şimdi bende tıpkı bir şiş gibi, ikinci bir kafa gibi çıkıyor, büyüyordu ve benim bir parçamdı; ama bana ait olamazdı, büyüktü o kadar. Bir zamanlar, sağken, elim ya da kolum olan, büyük, ölü bir hayvan gibi duruyordu. Kanım ise bende ve onda, bir ve aynı vücutta dolaşır gibi dolaşıyordu. Kalbim de kanı Kocaman’a göndermek için kendini haddinden fazla zorlamak zorunda kalıyordu: Sanki yeterince kan yoktu ortada. Sonra kan, Kocaman ’a istemeyerek giriyor, hasta pis çıkıyordu. Oysa Kocaman şişiyor, yüzümün önünde sıcak,mor bir çıban gibi büyüyor ve ağzımın önünde çıkıyor ve nihayet gözümün üstüne artık kenarın gölgesi düşüyordu.

    Bu paragrafta da fallik sembollerin yoğunluğu kendini açık bir biçimde hissettirir. Priskil bu sahnede Malte’nin ateşlenmesini mastürbasyon yasağından kaynaklandığını belirtir ve olayı ceza ihtimalinden dolayı kaygı nöbetlerine benzetir ve tüm bunları “Fieberphantasien”(Ateşlenme fantezileri) olarak adlandırır.[69] “Kocaman” onda o kadar büyük bir korku salar ki yersiz yurtsuz, nomad bir insan oluverir. Paniklemiş bir biçimde kendini sokağa atar. Durmadan yürür. Nerede olduğunu bilmez:

    O avlulardan geçerek dışarı nasıl çıktığımı hatırlayamıyorum. Akşamdı ve ücra yerlerde yolumu, izimi kaybettim; duvarları uzayıp giden bulvarlar boyunca yürüdüm ve sonu gelmedi mi, herhangi bir meydana çıkıncaya kadar, ters yönde ilerledim.

    Kocamanın rahatlaması üzerine sergilediği bu histerik davranışlar bastırma eyleminden kaynaklanmaktadır. Seksüel olguları bilinçten çıkarıp atmak ister ve güvenlik önlemi alarak o ruhsal akışı kesintiye uğratır. Histerik görünüşte sanki bir şey olmamış gibi davranmak ister. Nerede olduğunu bilmeyen, geçtiği yerleri hatırlayamayan bilinci yarı kapalı bir insan olup çıkar. Unutma, bilinçsizlik ve ilgisizlik canlanır içinde. Cinselliğin tüm sembollerini ve onun yerine geçebilecek olan olguları vücutta dindirmek, sağıltmak amacıyla vücudun bilincini kırmak için çaba gösterir. Histerik tavır sergilemesi aslında tesadüfi değildir, çünkü Malte bu paragraftan hemen önce “Salpetriere” hastanesinden bahseder: “Güzel, bana bir pusula verdiler, saat birde Salpetriere’de olacaktım.”[70] Malte’de “Kocaman” nın yeniden belirmesi Behçet Necatigil’in çevirmen notunda “Paris’te yaşlı kadınlar için hastane” olarak not düştüğü “Salpetriere” hastanesinde gerçekleşmektedir. Bir hastane olan “Salpetriere” Michel Foucault’un “Deliliğin Tarihi” adlı eserinde XIII. Louis’den bir önceki kralın esasen silahhane binası olarak yaptırmış olduğu ve XIII. Louis’den sonra da hastane olarak kullanılan bir bina olduğu yazılmaktadır. Foucault’un kayıtlarına göre burası bir akıl hastanesidir. Bu hastane yıllarca bu amaçla kullanılmıştır. “Salpetriere” hastanesi özellikle histerik kadın hastalarının yattığı bir hastanedir. Üstelik bu hastaneye histeri konusunda söz sahibi olan Jean Martin Charcot’da başhekimlik yapmıştır: ”Jean Martin Charcot,1825-1893 yılları arasında Paris’teki Salpetiere Ruh Ve Sinir Hastalıkları kliniğinin yöneticisiydi ve dünyaca tanınmış biriydi.”[71] Malte örtük bir biçimde rahatsız olduğunun mesajını ”Salpetriere” hastanesinden bahsederek verir. Onun için “Salpetiere” sözcüğü ”histeri” sözcüğünü çağrıştırmaktadır.

    Malte’de ”mastürbasyon” eylemi diğer insanlarda geliştiği gibi normal bir akışta gelişmemiştir. Onun mastürbasyon sonrası libidosunda diğer insanların aksine bir rahatlama ve gevşeme yerine tedirginlik, ürperti gibi duygular baş gösterir. Mastürbasyon eylemi sonrasında kayıp olmak istercesine kendisini dışarı atar. Mastürbasyon onda saplantılara neden olmuştur. Anne kompleksi, iğdiş edilme ve Oedipus kompleksleri, kaygılar vs. hepsi her insanda görülen psişik olgulardır, fakat bunlar onda farklı bir biçimde gelişmiştir. Bütün bunlar Malte’de travmatik bir hal almıştır. Hesaplaşmaları ve bunların üzerine yeniden eğilmesi de bu yüzdendir. O diğer insanlardan farklı olarak yirmi sekiz yaşında halen “Kocaman” dan korkar. Annesi gibi o da saplantı nevrozundan muzdariptir. Çalışmamızın “ Hadım Edilme Kompleksi” adlı bölümünde ele aldığımız “saplantılı uyku töreni” nin ardından dışarıdan gelen cam şangırtılarını andıran sesler ile tramvayların çıkardıkları sesler bu sahnenin sonrasında da yaşanır: “Bazen sert, şangırtılı çan sesleriyle, pırıl pırıl, yaklaşıp uzaklaşıyordu tramvaylar.”[72] “sert” ve ”şangırtılı” gibi sıfatlar ile tramvayların çıkardığı sesler ve insanın gözünü kamaştıran ışıklar kaotik bir duygunun sembolize edilmiş halidir. Bir panik havası ile duygu karmaşasının betimlenmesi söz konusudur. Ayrıca burada baskıdan doğan duygusal bir boşalım vardır. Baskı Malte’yi izole olma yoluna itmiştir. Çatışma heyecanı başka nesnelerin sıralandığı bir betimlemeye dönüşmüştür. Malte baskıdan duyduğu korkusunu gerçek içerik ile görünür bir ilişkisi olmayan sembollerle ifade etmeye çalışmaktadır. Birbirleriyle çatışma halinde olan güçler katı ve saçma güdü dolu davranış biçimlerinin başka türlü uyum sağlamış bir davranış altında ani bir boşalmaya neden olmuştur.

    Malte ”Kocaman” dan korkar. Almanca’da ”gross” sözcüğü tür olarak bir sıfattır. Malte bu sıfatı “das GroBe” biçiminde kullanarak onu isimleştirmiştir. Behçet Necatigil de çevirisinde bu konuya özenle yaklaşarak ”Kocaman”ı büyük yazmış ve onu isimleştirmiştir. Dolaysıyla buradaki ”Kocaman” sözcüğü yapılan bazı yorumların aksine bir kaygı değil korku veren, soyut olmayıp somut olan bir şeydir. Malte’nin ”Kocaman” olarak nitelendirdiği fallik bir sembol olup onun “ereksiyon halindeki fallus“ unu sembolize eder. Malte, doktorun onu kendisinden söküp atamayacağını, onun vücudunun bir parçası olduğunu belirterek ”Kocaman” ın kendisinin kolu gibi bir organı olduğunu vurgular. Malte “Kocaman” ı kastederek “Benim bir parçam olamazdı” derken şaşkınlığını ve korkusunu ifade etmeye çalışmaktadır. Ayrıca “ bu haliyle, bu büyümüş haliyle benim bir parçam olamazdı” demek istemiştir, çünkü Malte yirmi sekiz yaşında olan ve bunu kabullenen diğer normal erkeklerin aksine ”Kocaman” ı kabullenmekte halen zorluk çekmektedir. Bunun sebeplerinin kökeni ise çocuksal cinsel dürtülerinin, etrafındaki yetişkin insanlarca hor görülmesidir. Ebeveynleri ona yanlış yaklaşımlarda bulunmuşlardır. Malte de Rilke gibi beş altı yaşlarına kadar kız elbiseleri içerisinde büyütülmüş bir çocukluk yaşamıştır. Eserin birçok farklı yerlerinde erkek çocuklara temkinli yaklaşır. Onlardan uzak durur. Yaptıklarını günah ve büyük yaramazlıklar olarak adlandırır. ”Günah” ve ”ayıp” gibi kavramları ilk olarak büyüklerinden duymuştur. Kendi üretimi olmayan bu sözcükleri söylerken büyüklerinin sözcüklerini kullanır. Bu haliyle o üzerinde yaşadığı dünyanın büyüklerin dünyası olduğunu bilir gibidir.

    “Kocaman” tiksindirici, korkunç bir varlık olarak algılanır. Bunun sebebi ise yalnızca “Kocaman” değildir. Malte sık sık fanteziler, hayaller kuran, gördüğü kabuslardan dolayı ateşlenen bir kişiliktir: “Ateş ruhumu allak bullak ediyor, ta derinlerden hiç bilmediğim sahneler, hayaller, olaylar bulup çıkarıyordu;”238

    “Kocaman” ı tiksindirici yapan tek neden onun büyüklüğü ve içinden akan irin değildir – Malte’nin spermlerini irin olarak nitelendirmesi de ilginçtir- onun Malte tarafından bu biçimde betimlenmesinin nedenlerinden birisi de bu fanteziler, hayaller ve kabuslarıdır. Başkalarının inandığına inanan biri olarak sosyal gerçeklik ölçütünün onun üzerinde etkili olması da bunun nedenlerinden biridir. Değer yargıları ve inanç da bu etmenler arasında yer almaktadırlar. Gördüğü fanteziler, halüsinasyonlar annesinin patolojik inanç alanının Malte üzerindeki baskısından kaynaklanmaktadır. O bu dünyada sadece sembollerin, fantazmaların ve duyum ikiliğine (sinestezi) örnek teşkil eden ”İyodoform, pommes frites yağı ve korku kokuyordu”[73] cümlesinde olduğu gibi koku veren hareketlerin girmesine izin verir. Başkalarının bakışının olmadığı Malte’nin bu dünyasında halüsinasyonlar ve çılgınca korkular göz önüne getirilmiş, tasavvur edilmiştir. Bu haliyle Malte patolojik fenomenler içinde inancın arkaik biçimlerine saplanıp kalmış, gerçeğin ölçütünü başka insanlarla dayanışma içinde bulamayan bir kişilik sergilemektedir. Bu kişiliği nedeniyle de arzularını ve korkularını hala içinde gerçeğin, rüyanın ve Onan’da olduğu gibi mitosun çözülemez yumağı ile örülü fantazmalar biçimine dönüştüren biri olarak çıkar karşımıza. Notlarını dillendirirken seçtiği sözcükler ve üslup bütünüyle ele alındığında sarmal yapının içerisinde dingin bir devingenliğin iç içe girmiş ama yer yer kopuk fakat birbirlerini çağrıştıran melodik tınısı olan örgenlerden oluştuğu görülecektir. Kullandığı fallik unsurların sembolik bir dille aktarılması bunların yalnızca mistik ya da temsili ifade biçimleri olmadığını aksine gerçeğe yönelik, gerçekliğin bir türevi olduğunu da göstermektedir. Bu Malte’ye biçilmiş bir dildir. Libidosunun serbest kaldığı, özgürleştiği anın ifade ediliş biçimidir. Yazar tarafından Malte’nin ruh haline uygun bir dil kullanılmıştır. Malte’ye biçilmiş olan bu dil yazarın özgün üslubudur. Rilke bu üslubu Malte’ye uygun bulmakla kalmaz tüm eserlerinde benzer bir üslup kullanır.

    Simenauer Malte’nin yukarıda alıntıladığımız paragrafta yer alan çocukluk anılarına Rilke’de de rastlandığını yazar ve Rilke’nin Lou Andreas Salome’ye yazdığı mektubu işaret eder[74]: ”Çocukluğumun ilk zamanlarında ateşli geçen rahatsızlıklarımdan ötürü büyük korkular uyanmıştı. Bunlar hatırladığım kadarıyla sanki Kocamandan, Sert olan ve Yakından ötürü duyulan derin ve ifadesi imkansız korkulardı; işte bu aynı korkular birden bire yine ortaya çıkmıştı, fakat şimdi bu korkuların gece ve ateşlenme bahanesine ihtiyaçları yoktu….[75] Mektupta yer alan ”işte bu aynı korkular birden bire yine ortaya çıkmıştı” cümlesi ile paragrafta yer verdiğimiz Malte’nin ”uzun yıllardan beri ilk olarak o yeniden gelmişti” sözü neredeyse bire bir örtüşmektedir. ”Kocaman” sözcüğü bize Malte’nin korktuğu “Kocaman” sözcüğünü anımsatır. Rilke de Malte gibi “Kocaman”ı büyük yazarak isimleştirmiştir. O da Malte’de olduğu gibi ateşlenir ve kabuslar görür. Benzerlikler bunlarla da sınırlı kalmaz. Rilke bu mektubu Lou Andreas Salome’ye 1903 yılında yazar. Rilke’nin 1875 yılında doğduğunu göz önünde bulundurursak bu mektubu yazdığında Malte gibi 28 yaşında olduğunu görürüz. İki genç adam da aynı yaşta çocukluk anılarındaki korkularından muzdariptirler. İkisi de fallik unsurların yaşamlarındaki olumsuzlukları dillendirir. Yirmi sekiz yaşında olmalarına rağmen fallik unsurlara anormal bir biçimde saplanıp kalmaları ikisinin de psişik yapılarında yolunda gitmeyen bir şeylerin olduğunu gösterir. Söz konusu olan bir anomalidir. Malte ve Rilke’nin ”Kocaman”dan 28 yaşlarında olmalarına rağmen korkmaları onlarda psikolojide ”Penisten, özellikle de dikleşmiş penisten korkma”[76] anlamına gelen ve bir tür fobi olan “fallofobi” olduğunu göstermektedir. Korkular haddini aşar. Tüm yaşamlarına yayılarak her yerde kendini gösterirler:

    “Yorgan kenarından çıkmış küçük bir yün ipliğinin sert, sert ve bir çelik gibi sivri olduğu korkusu; geceliğimdeki şu ufacık düğmenin başımdan büyük ve ağır olduğu korkusu; şimdi yatağımdan düşen şu ekmek kırıntısının yerde cam gibi kırılacağı korkusu ve böylelikle her şeyin, her şeyin sonsuza kadar parçalanacağı telaşı…

    Priskil sahneyle ilgili şu açıklmamada bulunur: “Bunlar gerçekte daha önce anılan korkulardır: ereksiyon fark edilebilir, mastürbasyon arkasında iz bırakabilir, tüm bunlardan duyduğu heycan başkalarınca işitebilinir ve yakalanabilinir”[77] Yorganın kenarından çıkmış küçük yün ipliğinin sert ve bir çelik gibi olmasıyla “Kocaman” ve ondan duyulan korku kastedilmektedir. Ekmek Hıristiyanlık’ta dini bir sembol olup ekmek ve şarap İsa’nın kan ve etini simgeler. Psikanalitik bakış açısıyla irdelendiğinde ise ”ekmek” fallik bir semboldür: ”Ocak dişil fonksiyonu simgeler: İçinde hamur kabarır (tıpkı ana rahmindeki çocuk gibi).”[78] Ekmek ettir. Ekmek annenin karnında büyüyen cenindir. Ekmek kırıntıları ise bu sahnede Malte’nin yere dökülen spermlerini betimler.

    Malte Kocaman, Korkunç ve Beethoven’i betimlediği sahnelerde bilinçdışı içerik ve onun türevlerinden korktuğu için düşlemlerini serbest çağrışım yerine sembolleştirir. Malte’nin bilinci sürekli yasak olan mastürbasyon eylemiyle meşguldür. Bu onda akut bir hal almıştır. Çocukluğundan itibaren saf ve masum bir çocuk olarak yetiştirilmek istenmiş ve onda cinselliğe karşı aşırı bir baskı uygulanmıştır. Malte’nin annesini ”Anne Gölgesindeki Oğul” bölümünde ayrıntılarıyla ele almıştık. Anne kendince geliştirdiği alışık olmayan ritüeller gerçekleştiren bir kadındır. Annede görülen sapmalardan Malte’nin etkilendiği açıktır.

    Açıklamaya çalıştığımız tüm bu örneklerde Malte’de mastürbasyon eyleminin normalin tersine patolojik bir durum sergilediğini saptadık. Malte yirmi sekiz yaşında olmasına rağmen aklından bir türlü söküp atamadığı mastürbasyon olgusuna saplanıp kalmış bir insanın ruh portresini çizmektedir. Malte’nin parça parça vermeye çalıştığımız düşünceleri histerik nöbetlerinden başka bir şey değildir. Narsizm ile ilgili bölümde ele aldığımız gibi Malte’nin ayna karşısında bedenine karşı olan yaklaşımları esasen bu konuyla da yakından ilgilidir. İlk erotik eylemleri arasında, aynada kendini tanıma da yer almaktadır. O kendi vücut deneyimlerini öğrenmektedir. Bu esnada diğer çocukların aksine o rafineleştirilmiş reaksiyonlar sergilemekten uzaktır. Fakat yine de vücutsal bütünlük talebini geliştirir. Bu yönüyle de narsizm onda seksualitenin bir yapısı olmuştur. Malte’nin vücudu bu şekliyle tercih edilen bir cinsel objeye dönüşür. Bu olağan gelişimlerde sık sık kırılmalar meydana gelmiştir. Bu kırılmaların Malte’de akut hale gelmesi ebeveynlerinin baskı ve tehditlerinden oluşmuştur. Mastürbasyon karşısındaki anormal tavırları bunu göstermektedir. Malte mastürbasyonla ilgili verdiğimiz örneklerde geriye dönük anılarını canlandırmaktadır. Sürekli olarak simgesel tekrarlar yaşar. Malte’nin “öteki ben”i ile hesaplaşması da bundandır. Onun kabul ettiği ve sevilmek istediği yönleri zaten süperegosunda iyi anılar olarak kalmıştır. O mastürbasyon ile ilgili korkularını içselleştirmiştir. İçselleştirilen bu obje onun sevmediği ve hatta yok etmek istediği kötü bölüm olarak egosunun bir parçası haline gelmiştir. Bu yüzdendir ki ”öteki ben”iyle döngüsel hesaplaşmalar yaşamaktadır. Böylece Malte’nin benliğinde bir iç uyumu ve bütünlüğü görmemiz mümkün değildir. Bir başka deyişle Malte’nin mastürbasyon eylemi dürtü- güdümlü olmaktan yoksundur. Sağlıklı bir insanın haz arayan, sağlam kendiliğinin enerjik eyleminden yoksundur Malte’nin eylemi. Onda sağlıklı insanlarda olduğu gibi neşe dolu büyüme ve bağımsız olma yoktur. Bunun tersine devamlı olarak korku, kaygı ile bağımsız olamamaktan şikayet vardır. O yalnızca haz almak için mastürbasyon yapmaz. Teselliyi, yalnız olan bedenini sonu gelmeyecekmiş gibi uzattığı mastürbasyon etkinliklerinde yeniden keşfeder. Mastürbasyon bu haliyle onda bir tesellidir. Eserin bütününü ele aldığımızda Malte’nin tek arkadaşının anıları ve kendisi olduğunu görmekteyiz. Eser boyunca kimseyle bağlantıya geçmez. Simenauer de Rilke ile Malte arasında benzerlik konusuna değinirken Malte’nin hiç arkadaşının olmadığını yazar.246 Yirmi sekiz yaşında anılarını yazarkenki anda dahi yalnızca dinler, gözlemler ve yazar. Tek faaliyeti bunlardır. Eser boyunca iletişime girmez. Bu yüzden de yalnızdır. Anne ile ilgili olan “Annenin Gölgesindeki Oğul” bölümünde ele aldığımız ”anne” şiirinde de mastürbasyon eylemini çağrıştıran fallik unsurlar vardır. ”Annenin Gölgesindeki Oğul” bölümünde de yer verdiğimiz ”Annem” adlı şiiri bu bölümde yeniden okumaya çalışacağız. İlk okumamızda şairin annesinin kendisinin büyüdüğünü görmek istememesinden, varoluş çabalarının annesi tarafından görmezlikten gelindiğinden yakındığını çıkarsamıştık. Bu okumamızda ise daha çok “mastürbasyon eylemi” üzerinde durmaya çalışacağız.

    Şiiri yapısal olarak ele aldığımızda ikinci kıtanın yine ikinci mısrasında yer alan ”Görmüyor, orada birinin inşaa ettiğini.” cümlesi orada birinin bir şeyler inşa ettiğini,bir şeyleri oluşturmaya çalıştığını ya da yalnızca eylem halinde olduğunu anlatmaktadır. Bu cümle söz konusu olan kişinin erkek olduğu izlenimini vermektedir. Şair bu kullanım yerine ”sie sieht nicht, daB da jemand baut” diye yazsaydı cinsiyet konusunda kati bir sonuç elde etmek mümkün olmazdı, çünkü “einer” sözcüğü “jemand” sözcüğüne göre cinsel kimlik bakımından daha açıklayıcı ve belirleyici olup maskulin yapıya uygun düşmektedir. Şiirin üçüncü kıtasının ikinci mısrasında yer alan “die fremden Hunde wissen: der ist der.” cümlesi de erkil anlama göndermede bulunmaktadır. Sözcükleri anlamsal açıdan değerlendirdiğimizde ise “inşaa etmek“ fiili ilk örnek olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu fiil daha çok erkeklerin uğraş alanlarına girmektedir. Sözcükleri yine anlamsal olarak ele aldığımızda “Bilmiyor, yavaş yavaş çok olmuş çehremi.” ile yüzde meydana gelen değişikliklerin anlatılmak istendiğini görmekteyiz. Bu değişimler artış yönündedir. “mehr werden” kullanımı değişimin ”büyüme“ eyleminin yanı sıra miktarı konusuna daha çok vurgu yapmaktadır. Cinsel kimlik açısından değerlendirdiğimizde erkeklerin yüzünde meydana gelen kıl artışına karşın kadınlarınkinde belirgin bir artış söz konusu değildir. Dolaysıyla şiirdeki ses bir erkeğe aittir.

    “inşaa etmek” eylemi şiirde daha bitmemiş bir eylem olarak yer almaktadır. Bu yönden düşünüldüğünde yıkma eyleminin dünden bugüne kadar halen devam etmekte olduğu anlamı çıkmaktadır. İlginç olan annenin yıkma eylemini nasıl gerçekleştirdiğidir. Şair annesinin bunu ”gelmek” ve ”bakmak” eylemiyle gerçekleştirdiğini belirtiyor. Gelişim süreci içerisinde çocukluktan ergenliğe geçilen dönemde bedende ve ruh halinde meydana gelen dönüşümlerden dolayı yaşanılan sıkıntılar arasında ergen olanda ebeveynlerinden ya da çevreden “utanma” duygusu ortaya çıkmaktadır. Parman psikanalizde ”utanma” duygusuna ilk olarak ergenlikte değinildiğini vurgulayarak ”utanma” ile ”varoluş” arasındaki bağı şu biçimde açıklamaktadır: ”Utanç böylece değerliliğin yanı sıra kimlik duygusuna da gönderme yapar “

    “gelmek” ve ”bakmak” eylemlerinin yıkıcı olması varoluş aşamasındaki bu gerçeklerin neler olduğunu bilmek için yakından okumayı zorunlu kılmaktadır. Buraya kadar olan kısımda ”gelmek”, ”bakmak” ve ”yıkmak” eylemlerini gördük. Bunlarla ”yavaşça gelişmekte olan çehre” ifadesini bir araya getirdiğimizde verilmek istenen örtük mesaj az da olsa su yüzüne çıkmaktadır. ”gelmek” ve ”bakmak” eylemleri sonradan ”yıkmak” eylemiyle bağlandığından dolayı olumsuz bir anlam taşımaktadır. Yavaşça gelişen yüz ise ”ergen olma süreci” dir. Rilke, bir yandan anne tarafından yavaşça gelişmekte olan yüzün görmezlikten gelinmesinden yakınırken öbür yandan ”gelmek” ve ”bakmak” eylemlerinin yıkıcılığından bahsetmektedir. Dolaysıyla burada kontrast bir yapı vardır. “Gelmesiyle ve bakmasıyla parçalıyor beni. Görmüyor, orada birinin inşaa ettiğini.” cümlesinin noktayla sonlandırılması ikinci mısrayla bağıntısına da mesafe koymaktadır. Bu hem o mısrayla ilintilendirilebileceğini hem de bağımsız olarak ele alınabileceğinin bir göstergesidir. İkinci mısrayla birlikte ele alındığında annenin onun büyümesini kabul etmediğine, onu halen bir çocuk olarak görmesine, cinsel kimlik olarak değerlendirildiğinde ise onun “erkek çocuğu” olduğunu kabul etmemesine işarettir. Şair annenin onun cinsel kimliğini yadsımasından yakınmaktadır yine. Daha önce ”Annenin Gölgesindeki Oğul” nda bahsettiğimiz ve annesinin ölen kızıyla oğlunu özdeşleştirme problematiği bu açıdan değerlendirildiğinde şiirde de kendini hissettirmektedir. Anne oğlunun yüzündeki kıllanmaları görmezden gelir. Oğlunun taş üstüne taş koyma, inşa etme, taştan duvar gibi erkekliğin gücünü simgeleyen tüm motifleri hiçe sayıp cinsel kimliğini yadsımaktadır.

    “Gelmesiyle ve bakmasıyla parçalıyor beni. Görmüyor, orada birinin inşaa ettiğini.” cümlesi yapısal anlamda şairin sonuna nokta koymasından dolayı ikinci mısradan bağımsız olarak ele alınabilir. Anlamsal boyutta düşünüldüğünde ise söz konusu olan cümle ile üçüncü kıtanın üçüncü mısrası birbirleriyle kontrast bir yapı oluşturmaktadır, çünkü şair bir yandan annesinin kendini görmesinin verdiği korku ve endişeden şikayet ederken öbür yandan neden kendisini görmediğinden yakınmaktadır.

    Yapısal olarak değerlendirildiğinde cümlenin bir eylem cümlesi olduğu göze çarpan ilk özelliğidir. Bir edim gerçekleşmektedir. Bir şeyler inşaa edilmektedir. Tüm bunlar ise başka bir göz tarafından görülmesiyle yıkılmaktadır. Cümlede yer alan “indem” sözcüğü cümleyi ikinci mısradan ayırmaktadır yine, çünkü annesinin kendisini yıkmasının sebebi gelmesi ve bakmasıdır. Ergenlik bir inşa edimidir. Çocukluğu yıkarak yeni bir aşamanın inşasıdır bu. Mısrada yalnızca “bakmak” eylemi olsaydı anlam değişir ve yalnızca ”beni görmezlikten geldi ya da küçümsedi, aşağıladı” gibi bir anlam çıkardı. ”gelmek” ile bir arada kullanıldığında ise ”geldi ve yıktı” anlamı doğmaktadır. Şair bu mısradan önce şiirin birinci kıtasında ”küçük bir ev misali orada duruyordum, üstelik yalnızdım” diyerek ”inşa” eylemini gerçekleştirirken yalnız olduğunu belirtiyor. ”Yalnız olmak” gençlik döneminde görülen en belirgin anti sosyal davranışlar arasında yer alır. Parman, çocukluktan kalma bedenin yitirilmesi, ergenlikle birlikte yeni bedenle tanışılması o bedenin yeniden keşfedilmesini, adlandırılmasını zorunlu kıldığını, bu dönemde bedende ağır acılar ve ağrılarla birlikte sızlanmaların görüldüğünü belirterek ergenliğin aslında bir yalnızlaşma dönemi olduğunu da şu sözleriyle belirtiyor: “Ergenlik özgürleşen, bağımsızlaşan ama aynı zamanda yalnızlaşan dönem değil midir?”248

    Şiirin bütününde yer alan erkeksi örgenler ile annenin erotik ılık nefesini bir araya getirdiğimizde ortaya şairin çocukluktan kalma egosunun depreştiğini ve cinselliğin haz veren unsurlarından mastürbasyonun ön plana çıktığını görmekteyiz. Freud’un “Cinsiyet Üzerine” adlı kitabında bahsettiği ve psişik setler arasında adlandırdığı “utanma” duygusunu da bunlara eklediğimizde “gelmek” ve “bakma” nın etkisi daha belirginleşmektedir. “Gelmek” eylemi gizli kalması gereken bir başka eylem sırasında gerçekleştiği için bu sahnede hoş karşılanmamaktadır. Gelmek ile bakmak bu anlamda düşünüldüğünde eylemi yapanın kendisine bakılmasından rahatsız olduğu ve bunu yıkıcı olarak adlandırdığı ortaya çıkmaktadır. Bu örnekte de yine Rilke’nin cinsel gelişim aşamasında sağlıklı olmayan sahnelerinden birini betimlemeye çalıştığını görmekteyiz.

    Mastürbasyon eylemi Rilke’yi fazlaca meşgul etmiştir. O bundan çocukluğundan ölümüne kadar muzdarip olmuş biridir. Bunu Ekim 1925’de yani ellinci doğum gününde Lou Andreas Salome’ye yazdığı mektubunda da görmekteyiz: ”Nedir bu? Salome, iki yıldır günbegün artan bir korkunun ortasındayım.(.)kendimde, bedenimde meydana gelen bir uyarılma bu. (,..)Bu şekilde yaşamımı nasıl sürdürebileceğimi bilmiyorum.”[79] Rilke’nin bu yazdıklarını Gunnar Decker mastürbasyon olarak yorumlar: “Burada söz konusu olan mastürbasyondur.”[80] Burada bir mastürbasyon eyleminin anlatımı vardır, çünkü mektup satırlarının devamında koyu Katolik bir annenin esaretinden ölümünün son anına kadar kurtulamamış olan bir oğlun günah çıkarması anlatılır. O esnek bir yay gibi yetiştirilmemiştir. Kırılmaya hazır ince uzun bir cam gibidir. Rilke her an bunun kırılabileceğinin sancısını yaşar. Oğul mastürbasyonun tutkusuna kaptırmıştır kendisini. Ne bundan ne de annesinin dinsel öğretilerinden vazgeçebilmektedir. Bu yüzden yaptıklarını mektubun sonunda korkunç, şeytani ve cehennemlik olarak adlandırır.

    Muzdarip olduğu açıktır. Daha önceleri de bundan kurtulmak istemiş ve soluğu Valmont’daki bir sanatoryumda almıştır: ”Her uyarımı gerçekleştirmek anlamına gelen bu iğrenç eğilimin irademi nasıl aştığını bizzat yaşarken bu sorunumla ilgili doktor tavsiyesi için Montreux’taki Valmont sanatoryumuna gittim.”[81] Rilke de Malte gibi korkar mastürbasyon ediminden. Buna çareler bulmaya çalışır. Her seferinde bu konuda kendisiyle dertleşecek insanlar arar. Bunlardan birisi de Nanny Wunderly-Volkart‘dır. Volkart’a yazdığı mektubunda bu konudan bahseder: ”…,öyle yabancı ki uzun süre özde ‘ben‘ olmam gereken benim dışımda, öteki bir ‘ben’e bırakıyorum kendimi.”[82] Rilke burada esasen mastürbasyon edimi sırasında insanın nasıl bir davranış biçimine büründüğünü de açıklamaktadır. ”Ben” mastürbasyon eylemi esnasında ailede, toplumda birlikte oturulan, sohbet edilen alışılmış olan o bildik ”ben” değildir artık. O sınırları zorlayan hatta aşandır. Ahlak kurallarını hiçe saymış, süperegonun esaretinin zincirlerinden kendini boşandırmış ”id” in dışa yansımış halidir. Tutkunun, arzunun ve şehvetin en üst düzeyde yaşandığı bu an, sınırları olmayan fantazmaların yaşandığı andır. Çekicidir. Albenisi olandır. Kaçınılmazdır. ”Ben” tüm bunların etkisiyle bir anda sarmal cazibenin içinde bulur kendisini. Birden anne, baba, kardeş, öğretmen, komşu ya da sokaktaki herhangi biri anlamlarını yitirirler. Tümü ”id” in amacına uygun tek bir anlam kazanır. ”id” asla eylem sırasındayken ”ben” in yanaklarının kızarmasına izin vermez. Şehvetin dışarıya akıtılmasıyla ”id” yeniden bastırılır ve ”ben” yeniden bildik, alışılmış ”ben” e dönüşür. Kızarır yanakları. ”Ben” az önce yaptıklarından dolayı utanır, sıkılır ve az önce düşündüklerini şeytani, ahlaksız olan cehennemlik düşünceler olarak tanımlar. ”Ben” tüm o fantazmaların dışında kendiyle de sevişmiş, kendi gibi görmediği öteki “ben” inin tenine temas etmiştir.

    Malte başta kendini özgürleştirmiştir. Fütursuzca davranıp fantezilerini özgür bırakmıştır. Baştan çıkmış daha doğrusu kendini yoldan çıkarmıştır. Bu olayda ‘id’in rolü de en büyük etken olmuştur. Fakat baştan çıkan özne kendiyle özdeş olup yine aynı doğrultuda başı dönen özne olmuştur. Kendini baştan çıkaran bilinç diğer yandan kendine acıyan,korkan bilince dönüşmüştür.Malte’nin yoğun mastürbasyon eyleminde yine Hegel’in “mutsuz bilinç” kavramı ön plana çıkmıştır.

    Rilke ve Malte’nin mastürbasyon edimleri, içeriği, yapılış biçimi ve sonuçları bakımından histerik özellikler taşır. Etrafında onlarca kadın olmasına rağmen onlar mastürbasyondan vazgeçemezler. Mastürbasyona karşı bir savaş verirler. Ama sonuç kaçınılmaz olarak hep trajiktir. Onları bu kadar korkutan eylemin kendisinden çok içeriğidir. Mastürbasyon aynı zamanda onlar için bir kaçıştır. Nesnel dünyada gerçekleştirilemeyen fantezilerin buluşma noktasıdır. Varlıklarını bir an olsun simulasyon içerisinde kayıp ederler. Ama her defasında yeniden döner ve acıyı hep yeniden yaşarlar tıpkı kayıp oğul gibi.

    RİLKE VE MALTE’DE NARSİZM

    “Yalnız başına dağlarda ve mağaralar önünde dolaşan Ekho, bir gün geyiklerin peşinde koşan bir avcı ile karşılaştı. Bu avcının adı ‘Narkissos’ idi. Hiçbir delikanlı, bunun kadar güzel olamazdı. Ekho, bu güzel avcıyı görür görmez, gönlü tutuştu. (.)Bir gün artık dayanamadı, Narkissos’un üzerine atıldı,onu kollarının arasına aldı, fakat delikanlı kendisini kurtardı, hızla koşarak koruluğa girdi kayboldu. Aşkına karşılık görmeyen ‘Ekho’ ümitsiz, kaldı kırık bir halde bir mağaranın içine gizlenerek,yenilgisini herkesten sakladı. Artık o dağlarda görünmez oldu.(.) Bu zavallı kızın felaketine sebep olan kalpsiz Narkissos’un başına gelenleri biliyor musunuz ? Tanrılar onun duygusuzluğunu, vahşi gururunu affetmediler, onun taşlaşmış gönlünde, tuhaf, yakıcı ve kavurucu bir aşkın ateşini yaktılar. Bir yaz günü, av peşinde koşmaktan yorulan, terleyen Narkissos; berrak ve sakin bir kaynağın başında durdu. Dinlenmek ve susuzluğunu gidermek istedi. (…) Narkissos oraya, çimenlerin üzerine yüzükoyun uzandı ve su içmek için kaynağa eğildi, durdu. Suyun içine düşen kendi hayalini gördü. Bu hayalin esiri olan avcı hayretten dondu, kaldı. Büyük aşk heyecanları içinde kendi kendini, kendi güzelliğini seyrediyordu. O böylece kendi kendinin bağrı yanık bir aşığı oldu. Kendine tapmakta o kadar ileri gitti ki, gördüğü hayalden gözünü biran dahi ayırmak istemiyordu.”[83]Narsisizmin özelliklerinin çoğunu bir Yunan miti olan Narkissos’un bu öyküsünde bulmak mümkündür. Bu özellikler arasında ben merkezcilik, kendini beğenmişlik, kendi dışındakilere karşı duyarsızlık gibi olgular en belirgin olanlarıdır. Narsizmi Selçuk Budak şu biçimde açıklar: ”Adını, Yunan mitolojisinde su birikintisinden yansıyan kendi görüntüsüne aşık olan Narcissus’tan alan ve aşırı öz-sevgi, kendini olduğundan büyük görme, benmerkezcilik anlamına gelen bu terim başlıca dört çerçevede tanımlanabilir.1.)Cinsel bir sapma olarak, kişinin cinsel nesne olarak kendi vücudunu seçmesi, kendi vücudundan zevk alması anlamına gelir. Bu bağlamda^ otoerotizm, mastürbasyon. 2.)Nesnelerle ilişki kurma modu olarak narsizm, yani a) çevreyle, nesne ilişkilerinin nisbi yokluğuyla, yani çevredeki nesnelerle açık, gözlenebilir ilişkilerden uzaklaşmayla tanımlanan bir ilişki kurma modu; b)Nesne seçiminde kişinin kendine benzerliği referans alması. (…) Freud’a göre libido miktarı sabit olduğu için, libidonun ağırlıklı olarak dış nesnelere bağlanması, egonun kendi amaçları için kullanabileceği enerji miktarını azaltacaktır, bu da ego işlevlerini tehlikeye sokacaktır. Buna karşılık libidonun ağırlıklı olarak egoya bağlanması ise dış dünyayla gerekli ilgilerin kurulmasını güçlendirecektir.”[84] Erich Fromm, narsizmin Sigmund Freud’un en önemli kavramlarından biri olduğunu vurgulayarak narsizmin ne ölçüde geniş bir kapsama alanının olduğunu şu biçimde açıklar: ”Freud kendisi de bu kavramı en önemli bulgularından biri saymış, psikoz (narsist nevroz), sevgi, hadım edilme korkusu, kıskançlık, sadizm gibi önemli olgularla ezilen sınıfların yöneticilerine boyuneğmeye hazır olmaları gibi kitlesel olguların anlaşılmasında bu kavramdan yararlanmıştır.”[85] Erich Simenauer, Rilke ve Malte’de narsist kişiliği bulgulamıştır. Simenauer’in tespiti bizim de narsizm ile diğer olguları birleştirmemizde, ilişkilendirmemizde yardımcı olmuştur. Simenauer narsizm-hipokondri, narsizm- mastürbasyon, narsizm ve eşcinsellik arasında sıkı bağların olduğunu belirtmiştir.[86]

    Malte’de narsist kişilik özellikleri öncelikle dilde kendini gösterir. Malte’nin eserdeki konuşma biçimi narsist ayrıntılar içerir. O diğerlerinden farklı olduğunu açıkça ortaya koyar. Gerçeği alaşağı eder. Dikkat çekici bir dil takınır. Bildik sözcükleri değiştirir: ”Aber es giebt hier etwas, was furchtbarer ist(…)”[87], “DaB es mir zum Beispiel niemals zum BewuBtsein gekommen ist, wieviel Gesichter es giebt. Es giebt eine Menge Menschen, aber noch viel mehr Gesichter, denn jeder hat mehrere.”[88] ya da “Wer giebt heute noch etwas für einen gut ausgearbeiteten Tod?“[89] Öncelikle bu cümleleri Almanca olarak vermemizin nedeni irdelemek istediğimiz sözcüklerin çeviri metinde eşdeğerliliğinin olmamasıdır. Örnek verdiğimiz bu cümlelerde yer alan “giebt” sözcüğü esasen Almanca’da “geben” fiilinden gelmekte olup üçüncü tekil hali “gibt” biçiminde yazılmaktadır. Yine ” Und sie zeigen einander nach einer Woche die beiden Messer, und es ergiebt sich, daB sie sich nur noch ganz entfernt ahnlich sehen,–so verschieden haben sie sich in verschiedenen Handen entwickelt. ”cümlesinde yer alan “ergiebt” sözcüğü Almanca aslında “ergibt” biçiminde yazılmaktadır. Bu gibi örnekler eserde bolca yer almaktadır. Bunlar Malte’nin konuşma biçimine, ses tonunun ayrıntılarına örnektir. Bu örnek cümlelerde yer alan sözcüklerin yazılış biçimleri sert, kaba okunuşun aksine daha yumuşak bir hava katar Malte’nin konuşmasına. Farklı olduğunu, elit bir ortamın insanı olduğunu gösterir. Sözcükler yabancı olup anlaşılmasalar dahi yüzlerce insanın bulunduğu bir salonda birden tüm gözlerin ona yönelmesini sağlayacak etkiyi yaratacak özelliktedir. Tüm bu ayrıntıların yanı sıra Malte’nin notları kendine dönük olup bir iletişim kurma amacı gütmez. Kopuk anlatım tarzı, kendine has sözcükler tıpkı sözleri ve bakışı kendine dönük olan narsistin anlatımı gibidir. Malte diğerlerine benzemediğini yalnızca sözcüklere farklı bir okunuş getirmekle yetinmez. O kültürlü bir insandır. Bunu saklamaz. Fransızca’ sını eserin hemen hemen tüm sayfalarında her fırsatta dile getirir: “Bir kızın cırlak sesi: Ah tais-toi, je ne veux plus”[90] Malte’nin notlarında Fransızca sözlere bolca yer vermesinin nedenlerinden biri de yine kendine dönük olan içkin anlatım tarzıdır.

    Malte tipik narsist kişiliğinin özelliklerini daha eserin ilk paragrafında belli eder: ”Elimdeki planda aradım: Maison d’Accouchement. İyidir.” Bu cümlede Malte’nin ölçülü, hesapçı biri olduğunu ve oldukça kontrollü bir kişilik sergilediğini okuruz. Malte zaten Paris’i bilen bir kişidir. Onun esasen elinde bir şehir planıyla dolaşmasına gerek yoktur. Ayrıca bir plana ihtiyaç duyacak bir neden, özellikle de aradığı ya da gitmesi gereken bir adres de yoktur. Bu durum onun spontan davranışlardan uzak durduğunun ipucunu verir bizlere. Şehri bildiği halde elinde planla dolaşması yolunda gitmeyen bir şeylerin olduğunu gösteren en önemli kanıtlardan da birisidir. Bu davranışından ötürü Malte’nin içsel özgürlüğünün de olmadığını çıkarsayabiliriz. Malte elindeki plana bakmak yerine diğer insanların yaptığı gibi sorarak aradığı yeri bulabilir ya da gitmek istediği yerde dolaşabilirdi. Bunun için bolca vakti olduğu eserde yine kendisi tarafından vurgulanır. Ama o bunu yapmaz, çünkü narsist yapısı onu böyle bir davranışta bulunursa gözden düşeceğinden, kusurlu ve yaralı benliğinin ortaya çıkacağından ve bundan ötürü ağır bir travma yaşayacağından ötürü engeller. Zaten Malte’de yapısı gereği içkin bir ruh hali vardır. O diğer insanlar gibi her önüne gelenle iletişim kurabilecek biri değildir. Malte’nin bu kontrollü hali aileden gelir, çünkü ailesi zamana çok önem verir: ”Bana öyle geliyor ki, kalbimde haliyle duran tek şey, akşamları saat yedide yemek yemek için toplandığımız salondur.”[91] Malte’nin ailesinden aldığı bu miras onun narsist yapısının inşasında önemli rol oynar. O özbenliğini her defasında bastırma eğilimi göstermiş bu nedenle de kendi gibi asla olamamış ya da spontan davranmaktan yoksun kalmıştır. Özbenliğini yaşamaktan yoksun olan Malte bu sebeple kendini olgun bir insan, yetişkin biri olarak algılayamaz. Bu yüzden de kendini devamlı olarak çocuksu hisseder. Her defasında çocukluğuna dönme arzusu içerisindedir: ”Çocukluğum için Tanrı’ya yakardım, işte geri geldi çocukluğum.”[92]

    Çocukluğu geri geldiğinde ise o dönemi yeniden yaşar: ”(…)ve öyle hissediyorum ki, çocukluk, eskiden nasılsa yine öyle ağır ve hiçbir şeye yaramamış yaşlanmak.”[93] Malte narsist insanlara özgü o tatminsiz ve hiçbir şeyden memnun olamama duygusunu yaşamaktadır. Kendisi olamamanın, tatminsiz olmaktan dolayı da çocukluğuna dönmenin kısırdöngüsü içerisindedir. Bu bir kısırdöngüdür, çünkü Malte her doyumsuzluğun ardından çocukluğuyla sahte tatmin yaşar. O çocukluğunun bir dayanak oluşturduğunu onsuz olamayacağının saplantısı içerisindedir: “Onu kaybettiğimi kavrarken, bir yandan da, hiçbir zaman, dayanacak başka şeyim olmayacağını anlıyordum.”[94] Fakat bu sahte, sığ duygular geçici olup onu yalnızca bir müddet oyalamaktan öteye gidemezler. İçerisinde çocukluk dönemi ile ilgili olan ve diğer konuların da yer aldığı düşlemler Malte için vazgeçilmezdir.

    Malte diğer narsist kişiliklerde olduğu gibi yaşamının merkezinde kronikleşmiş kaygılandırıcı bir boşluk, anlamsızlık ve can sıkıntısı hisseder. Bunlardan ötürü içsel bir boşluk duygusuna kapılır ve bu boşluğu doldurmak için de çeşitli dışavurum davranışlarına yönelir. Malte’nin yöneldiği bu yollardan ilki yoğun bir seyahat tutkusudur. O notlarını yazdığı an ile anılarını kaleme aldığı notlarında sabit bir yerde asla duramaz:

    ”Sobamın yine tütmesi ve sokağa çıkmak zorunda kalışım, bir felaket değil canım. Kendimi yorgun ve üşütmüş hissetsem, ne çıkar.

    Gün boyunca sokaklarda taban tepmem, kendi kusurum. ”

    Malte bir yerden ayrılamamaktan, uzun bir seyahate çıkamamaktan dolayı endişelenir ve bu endişesini çoklukla şehir içi gezintilerle tatmin etmeye çalışır:

    ”Hemen ayrılıp gidemeyeceğim diye kuruntu ettiğimi biliyorum İlkin her şeyi düzene koymalı, diye tekrarlıyor, ama düzene koyacağım şey nedir, doğru dürüst bilmiyordum. Yapılacak bir şey yoktu hemen hemen. Kenti dolaşıyor ve değişmiş olduğunu görüyordum.

    Malte’nin her şeyi düzene koyamamasının, bunları doğru dürüst bilememesinin sebebi narsistik kişiliğinin varoluşsal sorunsalıdır. O henüz olmayan, gerçek yaşamın, sevginin ya da aşkın peşindedir. O, içinde yaşadığı “an”ın eksik ve kusurlu olduğunu düşünür. Bundan sıyrılmak için de gezintilere ya da seyahatlere çıkma arzusundadır. Umut onun için ulaşılması zor olan karşıdaki bir kıyadaymış gibidir. Onun seyahat ve gezinti tutkusu narsist kişiliğinden kaynaklanmaktadır, çünkü o karamsarlık ve umutsuzluktan kurtulma ve içinde olduğu boşluğu doldurma peşindedir. Bu duygularını tatmin etmek için durmak bilmeksizin seyhate çıkar ver her durakta dinlenir, arar fakat hemen ardından durak yeri kalkış noktasına dönüşür ve yolculuk yeniden başlar. Malte içsel boşluğu doldurmak için “mastürbasyon saplantısı” nda ya da “seyir tutkusu” nda olduğu gibi çeşitli dışavurum davranışlarına yönelir.

    Malte’nin cinsel hazzı, çeşitli çarpıtılmış yollarla yaşadığını bunlardan birinin de “saplantılı mastürbasyon” eylemi olduğunu belirttik. Mastürbasyonla Malte’nin narsist yapısı arasında sıkı bir bağ vardır. Simenauer de narsizm ile mastürbasyon arasında sıkı bir bağın olduğuna değinir ve bu konuyla ilgili daha önce birçok bilim adamı tarafından yapılan araştırmalara genişçe yer verir.[95]Malte’de mastürbasyonun insanların çoğunda olduğu gibi doğal ölçüler ışığında seyir etmediğine daha önceki bölümlerde değinmiştik. Onda mastürbasyon bir saplantı halini almıştır. Onun bu aşırı eğilimi dışa yönelik ilişkilerinden kaynaklanmaktadır. O diğer insanlardan farklı olarak sağlıklı biçimde geliştiremediği dışa yönelik ilişkilerini kendi bedenine yönelterek doyuma ulaşma çabası içerisindedir. Doyumu kendi bedeninde arar. Ayrıca cinsellik söz konusu olduğunda düşlemin de burada yadsınamayacak ölçüde bir öneme sahip olduğunu göz önünde bulundurmamız kaçınılmazdır. Yalnız Malte’de düşlem abartılı bir biçimdedir ve adeta habisleşmiş gibidir. Malte bu yoğunlaşmış zihinsel yapının ve yetersiz bedeninin içkin bir oluşumu olarak algılar kendini. Bunun için de gözlerini kapatarak geçici haz doyumunun emrine girer. Dolaysıyla Malte, mastürbasyonu bir düşlem aracı olarak görür. Bunun sonucunda ise zaten kendini en üst düzeyde gören narsist Malte, Tanrısallaştırdığı “ben”i kusursuz olan bir mastürbasyon düşleminin kollarına bırakır. O mastürbasyon eyleminde yetersiz bulduğu bedenini istediği gibi idealleştirmekte özgür bulur kendini.

    Malte’nin narsist yapısında daha önce hadım edilme kompleksinde bahsettiğimiz alçakgönüllülük de önemli bir rol oynar. Malte karşı taraftakine alçakgönüllü davranır. Üstün, özel biri olduğunu düşünen Malte karşısındakine kendini olduğu gibi ifade etmez:

    ”Gerçi yoksulum. Gerçi her gün giydiğim elbise yer yer eskimeye başlamış. Gerçi ayakkabılarımda şu ya da bu kusur bulunabilir. Doğru, yakam temizdir, çamaşırlarım da öyle ve bu halimle büyük bulvarlardan birinde istediğim pastaneye gidebilirim ve rahat, elimi bir pasta tabağına uzatır,bir şey alabilirim. Böyle bir davranışı yadırgamaz kimse, beni azarlamazlar ve bana kapıyı göstermezler; [96]

    Malte hükümlerde bulunuyormuş gibi yapar. Aslında sorgular bu söylediklerini. Ama böyle rahat konuşmasının altında onun bildiği tek bir gerçeklik vardır ve bu da diğerlerinden farklı olduğunun bilincinde olmasıdır:

    ”(…)çünkü ne de olsa yüksek çevrelerden gelme, günde dört-beş kez yıkanan bir eldir bu el. Evet,, tırnakların altı temizdir, işaretparmağı mürekkepsizdir, özellikle de bilekler kusursuzdur. Herkes bilir, ellerini bileklerine kadar yıkamaz yoksullar.

    Az önce kendisini yoksul olarak adlandıran Malte bunun gerçek olmadığını çok geçmeden itiraf eder. O yoksul, düşkün olmadığının bilincindedir ama o bunu alttan alarak yapar. Alçakgönüllü narsist tavrıyla gerçeğin üzerini örtüler. Bunu da narsist kişiliğini gizlemek için yapar. Fakat narsist kişiliği gereği bu geçici tatmin söner ve yeniden mutsuz, şüpheci tavırlar belirir ve kendini yine başkalarının gözünde arar. Malte olduğu gibi, özgür bir biçimde kendini ifade edemez. Yaşadıkları gerçek duygular değildir:

    ”O halde bilek temizliğinden bazı şeyler anlaşılabilir. Anlaşılır da. Dükkanlarda anlarlar. Ama Saint-Michel Bulvarı’ nda ve Racine Caddesi ’ nde aldanmayan birkaç kişi var. Bileklere boş verirler. Bana bakar ve bilirler. Bilirler ki, aslında onlardanım ve numara yapıyorum birazcık. Zaten Faşing zamanıdır.

    Malte’de görülen kendini üstün görme eğilimi ailesinden özellikle de annesinden kaynaklanmaktadır. Oğuz Cebeci’nin Kernberg’in bu konudaki görüşüne getirdiği açıklama ilgi çekicidir: “Kernberg’in üzerinde önemle durduğu bir noktaysa, anne- babadan gelen bu yetersiz, yani soğuk hatta düşmanca sayılabilecek davranışların içinde, her şeye karşın, çocuğun kendisini özel bir kişi olarak hissetmesini sağlayacak bir unsurun da bulunmasıdır. Kernberg, bu muamele karşısında çocuğun ’grandiose’ya da yüce-benlik diye adlandırılan bir kişilik geliştirdiğini, bu kişiliğin bileşenlerinin, çocuğun gerçek benliği ile ideal-benliği ve idealize edilmiş nesne-temsilcilerinden oluştuğunu savunur.”[97] Bu meseleyle ilgili olarak “Annenin Gölgesindeki Oğul” adlı bölümde yer verdiğimiz örnekleri hatırlamak yerinde olacaktır. Annenin İtalyan işi dantellere verdiği önem, mobilyalara gösterdiği özenti, Fransızca dersleri vs. Malte’yi derinden etkilemiştir. Tüm bunlar onun diğer insanlara olan bakış açısını ve sürekli olarak elit yaşama özentisini tetiklemede etkili olmuştur. Ayrıca annenin oğlunu beş yaşına kadar kız elbiseleriyle dolaştırılması ona bir kız çocuğuymuş gibi davranılması da narsist yapısında etkili olmuştur. Bunların onun mastürbasyona olan bağımlılığı, seyir tutkusu gibi sapma (perversion) davranışlarının oluşumunda önemli rol oynadığı yadsınamaz.

    Narsistik tipte, libido ağırlıklı olarak egoya aktarılır. Selçuk Budak bu konuda “Kişi başkalarına veya egonun buyruklarına aldırış etmeden kendini ön plana çıkarır; sapma halinde psikoz veya antisosyal rahatsızlıklar ortaya çıkabilir”.[98] şeklinde açıklamada bulunur. Libidinal yatırım karşı cins yerine kendi cinsine döndüğünde ise eşcinsel söz konusu olur. Malte’de eşcinsel davranışlar yine çocukluk yıllarının kökensel yaşantılarına dayanmaktadır:

    “Annemin, benim, öyle oğlan çocuğu değil, ufak bir kız olmamı arzu ettiği zamanları hatırlıyorduk. Ben bu isteği nasılsa sezmiş ve bazı ikindiüstleri annemin kapısını tıklatmayı akıl etmiştim. Annem, kim o, diye sorar ve daha çocuk sesime boğazımı gıcıklayan bir incelik katarak dışardan, ‘Sophie, ” diye seslenirsem sevinirdim. Sonra odaya girince (ufacık, kız giysisi gibi, yenleri sıvalı,üstü şöylece giyilivermiş ev kılığında), artık Sophie olurdum; annemin küçük Sophie ’ si, hanım hanımcık iş görür ve dönüp gelecek olursa o kötü Malte ile karıştırılmasın diye annem, Sophie’nin saçına bir örgü örerdi.

    Malte ’nin dönmesi istenmezdi asla; onun ortalardan kaybolmuş olması, hem annemin hem Sophie ’ nin hoşuna giderdi ve konuşmaları ( Sophie’nin hep aynı ince sesle devam ettiği konuşmaları ) en çok Malte’nin huysuzluklarını sayıp dökmek ve ondan yaka silkmekte toplanırdı. ’Ah bu Malte yok mu! ’ diye içini çekerdi annem. Ve Sophie, sanki onları sürüyle bilirmiş gibi,oğlanların yaramazlıklarına dair bir hayli şey söylerdi. Bu anıları anarken annem, birdenbire, ’Sophie ne oldu acaba, bilmek isterdim, ’diyordu. Malte de bu konuda bir şey bilmiyordu tabii. Ama annem, besbelli ölmüş olduğunu öne sürünce Malte, ısrarla reddediyor ve kanıtlanması hem pek öyle mümkün olmayan bu fikre inanmaması için annesine yalvarıyordu adeta. [99]

    Simenauer, ölen kızkardeşin yerine geçmek isteyen, onun gibi davranan Malte’yi bulgular bu sahnede. Simenauer bu sahneyi “Doppelganger” kavramıyla özdeşleştirir ve bu yolla da narsizmle bir bağ kurar.[100]

    Malte Laurids Brigge’nin bu davranışının nedeni özde anne kökenli olmasına rağmen bu olayın zamanla Malte tarafından özümsenen bir davranışa dönüşmüş olmasında yatar. İlk cümleden annenin ondan bu biçimde davranmasını istediğini okumaktayız. Bu okuyucuda bir ön yargının oluşmasını ve okuyucunun salt anneyi eleştireceğini gösterir, fakat durum gerçekte böyle değildir. Bu usta bir söz virtüözünün üslubudur, çünkü başta oluşturulan ön yargıdan sonra oldukça rahat itiraflarda bulunulur. Malte laf arasında kapıya vurmayı kendisinin akıl ettiğini belirtir. Bundan da ilginci “(,..)diye seslenirsem sevinirdim” şeklindeki açıklamadır. Sanki annenin sevinmesi isteniyormuş gibi bir izlenim yaratılmış paragrafın başında. Bu nedenle bu kullanım pek dikkatleri üzerine çekmez ve adeta “(,..)diye seslenirsem sevinirdi” şeklinde kurgulanmış gibidir. Fakat derinlemesine okunduğunda sevinenin, aslında eylemi yapanın bizzat kendisi olduğu görülecektir. Malte’nin kendisi bu biçimde davranmaktan haz almaktadır. Ama bunu laf arasına ustaca serpiştirmekten de geri kalmaz. Adeta gizil bir eşcinsel hava sezinlenir. Malte’nin davranışında radikal bir değişim söz konusudur. Görüntüyle yetinmeyen Malte ses tonunu dahi değiştirir. Normal görüş algılamasını dumura uğratır Malte bu davranışıyla. O yaşlardaki bir çocuktan asla beklenilmeyen bir performans sergiler Malte. Tavırlar, ses, görüntü ve isim değişmiştir birden. Tümüyle Sophie gibi davranan Malte annesini tavlamasını bilir, çünkü annesinin de bu kimliğe bürünmesi için davetkar konuşmaları olur. Malte rolünü ustaca gerçekleştirir. Fakat bundan da önemlisi Malte kendine biçilen bu rolden için için haz alır. Oynanan oyunu annenin sözleri bitirir: ”Sophie ne oldu acaba, bilmek isterdim,” Fakat Malte bu role o kadar ısınmış ve kendini bir o kadar kaptırmıştır ki gerçek dünyaya dönmek istemez ve düşlemde kalmaya çaba gösterir. O “yaramaz Malte”nin yaptıklarını anlatır. Oğlan çocuklarına özgü bu yaramazlıkların yine mastürbasyona yönelik olduğu aşikardır. Malte’nin çocukluğunda kız elbiseleri ile gezmesi, saçlarının bir kız çocuğu gibi taranıp örülmesi, zayıf ve kırılgan ruh hali, ibarlığı bu oluşumlarda büyük rol oynamıştır. Simenauer, Malte’nin yazarında da benzer durumları bulgulamış, biseksüelliğin Rilke’de kendini yoğun biçimde gösterdiğini belirtmiştir.

    Yine bir başka bölümde Simenauer narsizm ile hipokondri arasında sıkı bir bağın olduğunu belirtir.[101] Hipokondri psikolojide “Kafanın bedensel işleyişiyle aşırı meşgul olması, normal duyumların (kalp atışı, terleme, bağırsak hareketleri, vb.) veya hafif rahatsızlıkların (hafif ağrıların, burun akıntısının,vb.) tıbbi müdahale gerektiren ciddi rahatsızlıkların birer belirtisi olarak yorumlanması ile tanımlanan somatoform bir rahatsızlık.”[102] olarak açıklanır. Malte’de Hipokondri, benmerkezli kendini beğenmişlik duygusu çöküp kendini işe yaramaz, önemsiz bir kişi olarak gördüğü andan sonra başlar. Bu da alışıldık mastürbasyon sahnelerinden sonra yaşanır:

    ”(…) ve ateşi istediğim gibi yakan kimsem olmalıydı; çünkü sık sık, soba önünde çeyrek saat diz çöküp de, alnım karşımdaki ısıdan gerilmiş, sıcaklık açık gözlerime işlemiş, sobayı dürtüledikçe, gün boyunca gerekli kuvvetin hepsini tüketiyorum ve bu halde aralarına karıştığımda, beni istedikleri gibi oynatmak, insanlar için kolay tabii. [103]

    Malte bildik mastürbasyon eylemini simgesel olarak yaşar yeniden. Bu sahnenin hemen ardından aceleyle dışarı atar kendini. Tükettiği enerjisini almak için Duval’e gider ve kendisini birden, durduk yere bir can çekişen olarak görür: ”Beni orada bekleyemezdi. Can çekişenleri bırakmazlar oraya. Can çekişenler mi dedim?” [104]

    Kendince yarattığı kaygılarının hemen ardından seyir tutkusuna karşı koyamayarak bir adamı göz hapsine alır: ”Tarifsiz bir çabayla kendimi ona bakmaya zorluyor,(…)”[105] Seyir eyleminin ardından depresif ruh hali belirir: ”Ama bu adımı atamam ki, düşmüşüm, parçalanmışım, bir daha yerden doğrultamam kendimi.”[106] Zavallı, düşmüş biri olarak görür ve küçümser kendini. Hemen sonrasında ise Baudelaire’in bir eserinden Fransızca bir yazı okur. Behçet Necatigil çeviri notunda Baudelaire’in “Mensur Şiirler“ adlı eserindeki “Gecenin Bir Saati” başlıklı yazıdan alınmış ve Rilke’nin Fransızca olarak alıntıladığı yazıyı şu biçimde açıklar:

    ”Herkesten ve kendimden hoşnutsuzum, gecenin sessizliğinde ve yalnızlığında kendimi biraz toparlamak, kendimle gurur duymak isterdim. [107]

    Malte’nin ruh hali okuduğu, o an kaleme aldığı yazıyla paralellik taşır. Tüm bu çökkün, bitkin döneminde ise Malte’nin hipokondrisi baş gösterir. Malte daha önce de gittiği “Salpetriere“ adlı hastaneye gelmiştir. Doktorların kendisini anlamamasından yakınmaktadır: ”Doktor beni anlamadı. Hiç. Zaten anlatmak da güçtü.”[108] Tipik bir hipokondri hastası gibi davranan Malte hastanenin betimlemesini yaptıktan sonra sanki çok acil ve ağır bir rahatsızlığı olan biriymiş gibi davranır ve gözü devamlı olarak saattedir: ”Saate baktım: Bire beş var. Güzel! Beş, diyelim on dakika sonra sıramın gelmesi gerek;”[109] Hastanede sırasını beklerken hassaslaşır: ”Hava fena, ağırdı, üst baş ve nefesle doluydu.”[110] Girdiği hastanenin havasına kendini iyice kaptırır ve hipokondrik tavırlarında depreşmeler görülür. Malte yine o ayrıcalıklı ve üstün olma tavırlarını sergiler. Kendisini diğer insanlardan ayıran, onlardan daha üst olduğu büyüklenmeci tavırlarını dile getirir :

    ”Gezinmeye başladım. Bu tıkabasa dolu poliklinik saatinde beni bu adamlar arasına, buraya çağırdıkları aklıma geldi. Benim atılmışlardan olduğum, böylece ilk kez resmen onaylanmış oluyordu adeta; doktor onlardan olduğumu görünüşümden mi anlamıştı? Ama ben ziyaretimi oldukça iyi bir elbiseyle yapmış, içeriye kartımı göndermiştim. [111]

    Malte’nin kendisini ayrıcalıklı yapan ve onu diğer insanlardan üstün kıldığını sandığı “kartı” bu sahneden önce de dile getirilir: ” Bu salona girebilmeniz için özel bir kartınızolmalı.Üstünlüğüm, bu kartta.”[112] O sanki herkes mutlaka ona bakacakmış, onu görecekmiş havasındadır ve devamlı olarak “(,..)insanlar sessiz oturuyor, bana dikkat etmiyorlardı.”[113] diyeyakınmalara baş vurur. Daha önce kendisinin çok önemli biri olduğunu ve aynı zamanda çok acil bir hasta muamelesi göreceğini, bu nedenle de beş dakika sonra içeri alınacağını belirten Malte yanılır, çünkü aradan bir saat geçmiştir: ”Saate baktım: Bir saat gezinmişim.”[114] Malte kendisinin farkında olmadığı ama doktorların gayet yakından bildiği hipokondrik tavrını sürdürür ve daha önce de ziyaret ettiği doktorun kendisine karşı tutumunu betimler:

    ”Beni görünce şapkasını hafifçe kaldırıp dalgın dalgın gülümsedi. Hemen çağrılacağımı umuyordum, ama bir saat daha geçti.

    Bu saati neyle geçirdiğimi hatırlamıyorum. Saat geçti. [115]

    Sonunda içeriye alınan Malte doktorların tutumlarından rahatsız olur, çünkü o çok önemli bir hastalığının olduğuna tümüyle inanmıştır:

    “Doktor ve genç adamlar, bir masanın çevresinde oturuyor, bana bakıyorlardı, bir sandalye verdiler. Oturdum. Şimdi neyim olduğunu anlatacaktım. Olabildiğince kısa(…) Çünkü zamanları yoktu bayların. Tuhaflaşıyordum. Genç adamlar oturuyor ve öğrendikleri yüksekten ve mesleki bir merakla bana bakıyorlardı. [116]

    Doktorların yüksekten mesleki bilgileri Malte’nin hipokondrik tavrını besler, şımartır oysa doktorların o çok ciddi halleri gerçekte öyle değildir: ”Tanıdığım doktor çenesindeki siyah sakalı sıvazlıyor, dalgın dalgın gülümsüyordu.”[117] Malte’nin tedirgin tavrı sürer ve ciddi bir tedaviden geçeceğini sanır. Buna karşın doktorlar da hastanın psişik durumunun farkında oldukları için sanki onunla ilgileniyor, onu önemsiyor gibi davranırlar, onun rızası üzerine ciddi bir konuşma yaparlar ama bu konuşma yalnızca üç dakika sürer ve doktorlar alaycı bakışlarını, tutumlarını bu durum karşısında yine de gizleyemezler:

    ”Gözyaşlarımın boşanacağını düşünüyordum, ama Fransızca olarak şunları söylediğimi duydum: ’Verebileceğim bütün bilgileri size daha önce arz etmiştim, beyefendi. Eğer bu beylerin de öğrenmesini gerekli buluyorsanız, bana çok zor gelmesine karşılık siz, konuşmamız sonucu bunu birkaç kelimeyle yapacak durumdasınız. ’ Doktor, nazik bir gülümsemeyle kalktı, asistanlarla birlikte pencereye doğru gitti ve sözlerine sallantılı, yatay bir el hareketi katarak birkaç kelime söyledi.

    Üç dakika sonra, genç adamlardan biri, miyop ve dalgın, masaya döndü,

    bana ’Uykunuz iyi mi, beyefendi?’ dedi. ’Hayır, kötü. ’ Bunun üzerine yine yanlarına koştu. Orada bir süre daha görüştüler, sonra doktor bana dönerek çağıracaklarını bildirdi. Saat bir için söz verildiğini hatırlattım. Gülümsedi ve küçük, beyaz elleriyle müthiş meşgul olduğunu göstererek acele ve yarım yamalak birkaç hareket yaptı. [118]

    Malte hipokondrik beklentilerinin aksine doktorla bir daha görüşemez, çünkü çok kısa bir aradan sonra sakinleşir ve hastanedeki görüntülere, insanların hallerine dalar. Malte’nin bu ruh halinden doktorların haberdar oldukları aşikardır.

    Malte katıksız bir narsistir. Sık sık temiz, yeni kıyafetlerinden bahseder ve onları giydiğinde onlara yakışır olduğuna inandırır kendisini. Onun için imaj çok önemlidir. Başkalarının gözünde nasıl göründüğü konusu onun için hayati bir konudur, fakat bunu nazikçe belirtir ve fark ettirmeden narsist bir alçakgönüllülükle dile getirir:

    ”Daha iyice ve daima benim olan elbiselerle dolaşıyor ve bir yerde oturmaya değer veriyorsam bu, kendimi onlardan ayırmak istediğim için değil.

    Her defasında daha iyisini giymek arzusunda olduğunu gizlemez Malte, çünkü o bir narsistir ve beğeniyi her elde edişinden sonra yeniden içten içe iyi görünmediğinin kaygısını yaşar. Bu devinim kısırdöngü içerisinde sürüp gider. Malte sık sık kendini aşağılamaya devam eder. Sürekli yetersiz olduğuna dair saplantılı fikirleri su yüzeyine çıkar; devamlı olarak kıyafetler değiştirir ve ölümünün dahi iyi giysiler içerisinde gerçekleşeceğine inanır. O bu durumu narsist özelliğiyle örtüşen ve idealize ettiği, özendiği kişileri taklit etme çabalarına girişerek yapar:

    “Biliyorum, son saatimin çalacağı tutunca iyi giysilerimi giyerek kendimi gizlemeye çalışmam, para etmeyecek. O da krallığını yaşarken en alttakilerin arasına kaymadı mı? Yükseleceği yerde ta dibe kadar çöken o. Artık parkların hiçbir şeyi kanıtlamamasına rağmen, zaman zaman öbür krallara inandığım oldu. ’

    Behçet Necatigil çeviri notunda söz konusu olan kralın Fransa kralı VI. Charles olduğunu belirtir.[119] Malte kendisini Fransa Kralı ile özdeşleştirmiştir.

    Rainer Maria Rilke de bedeniyle fazlaca meşgul olan, kendisini mastürbasyon eylemine kaptıran, seyir tutkusu olan, hipokondrik kaygılarla devamlı olarak debelleşen Malte’den farksız sayılmaz. Mastürbasyonla ilgili bölümde de değindiğimiz üzere Rilke de yoğun bir biçimde mastürbasyon eyleminde bulunan saplantılı bir ruh hali içindedir. Ayrıca o da Malte gibi seyir tutkusuna kaptırmıştır kendini. Rilke’nin narsist yapısında kendi üzerine fazlaca eğilme, yalnız kalma arzusu ve kendine dönük özellikler gözlerden kaçmaz:

    ”Benim çabalarım tıpkı bir sümüklü böceğin sürünmesi gibidir.

    Buna rağmen öyle anlar vardır ki içimdeki o tarifi imkansız hedef adeta yakındaki bir aynada hep yeniden tekrarlanıyor gibidir. [120]

    Kendini dış dünyadan soyutlamış ve kendi üzerine yönelmiş narsist bir insanın sözleridir bunlar. Devamlı olarak yalnız kalma arzusuna vurgu yapar:”Sonra neredeyse hiç terk etmediğim kırmızı kulübemin daha da derinlerine çekiliyorum.”[121] Rilke hayranlık bekler ya da idealize ettiği kişinin yüceliğine sığınmak ister. Kendini yenileyen bir arayıştır onunkisi. Bu arayış sonrasında narsist doyuma ulaştığında yeniden kabuğuna çekilir ve kendiyle baş başa kalır. İçselleştirdiği yalnızlığıyla nefes alma çabasına girişir. Ağır bir yabancılaşma duygusu musallat olmaya başlar. Kabuğuna çekilip yalnızlığa bürünmesi başkalarının sevgisini, ilgi ve beğenisini elde ettikten sonra gerçekleşir, çünkü o bunların başkalarınca ilgi gören sahte benliğine yönelik olduğunu anımsar ve yeniden aşağılık kompleksine kapılır:

    ”Şimdi ise buradaki insanlar arasında bir başımayım, karşıma çıkan her şey benden yüz çeviriyor sürekli; gelip geçen arabalar benim içimden gelip geçiyor, ordan oraya seğirten insanlar etrafımdan dolanayım demeyerek, sanki içinde pis suların biriktiği yolun bozuk bir yeriymişim gibi bir küçümsemeyle koşup geçiyorlar üzerimden. ”

    Salome, Rilke’ye yazdığı mektuptan birinde onun nasıl bir ruh halinde olduğunu belirtir. Salome onun sürekli değişken bir yapısından bahseder. Salome bu düşünceye Rilke’nin kendisine gönderdiği bir resim üzerine varır: “Bana öyle geliyor ki bu sen değilsin. Bu adeta senin içinde olan biri, ama bu öyle biri ki -ifade edişim delice olabilir, fakat bunun başka izahı yok – sanki bakışlarında senin yansıman var.”[122] Lou Andreas Salome Rilke’nin içinde bir başkasının olduğunu ve bu başkasının gözlerinde Rilke’nin yansımasının olduğunu belirtir. Çetrefilli bir anlatım gibi gözükmesine rağmen konumuz bağlamında oldukça anlamlı olan bir betimlemede bulunmuştur Salome. Rilke’nin kişiliğinde narsist özelliklerin olduğunu betimler bu cümle. Rilke’nin “Ben” ninin sürekli olarak kendiyle meşgul olduğu görülür. Bakışlarında yeniden kendine dönüklük vardır. “Ben” merkezlidir. Salome’ye gönderdiği mektuplarda binlerce sevi sözcüklerini ardı ardına sıralayan ateşli narsist ona bir keresinde ”Ben Sen olmak istiyorum.”[123] diye yazar ve yine başka bir mektubunda bu seslenişini yineler: “Şimdi Sen olmak istiyorum.”[124] Fakat buna rağmen Salome’nin mektuplarında bahsettiği gibi gerçeklerden daha doğrusu Salome’nin gördüklerinden kaçamaz. Sevi sözleri çark etmiştir, çünkü Salome gerçeği görür ve Rilke’nin tüm o sözlerine rağmen Rilke’nin gözlerinde yine Rilke’den başkasının olmadığını belirtir. Salome Rilke’nin gözlerinde yine Rilke’nin kendisini keşfetmiştir. Kendisi de seven biri olmadığını Marie von Thurn und Taxis’e 21 Mart 1913 yılında yazdığı mektupta açıkça belirtir: “Seven biri değilim asla, yalnızca dışarıdan gelip buluyor bu duygu beni.”[125]

    Onda aynı zamanda narsistlere özgü kıskançlık da söz konusudur. Rilke narsist kişiliğine has kıskançlıklar gösterir. Gunnar Decker de Rilke’nin kıskanç olduğunu belirtir: “Asla dans etmez! Buna rağmen olayı kıskançlıkla dolu bir kendini beğenmişlikle yorumlar(…) ”[126] Söz konusu dans olayı ile ilgili Decker’in bu tespitine benzer bir tespitte Rolf S. Günther de bulunur: ”Rilke kadınların etrafını sarmış olan ateşli genç dansçıları kıskanıyordu(.)”[127] Fakat o kıskançlığına rağmen pasif bir tutum sergiler. Mücadele etmez. Decker Rilke’nin bunu yapmasının nedenini şu biçimde açıklar: ”Rilke böyle durumların adamı değildi- erkeklerle rekabet etmekten korkardı.”[128] Rilke’nin dans etmekten kaçınması ve hiçbir zaman dans etmemesi onun narsist yapısıyla paralellik gösteren bir tutumdur. O küçük düşmekten korkar. Gözlerin hep üzerinde olmasını isteyen birinden spontane bir biçimde birden kalkıp dans etmesi narsistik benliğine ters düşeceğinden beklenemez. O insanların dikkatlerini dans etmeninin dışında şiirleriyle, sözleriyle çekmeye çalışır.

    Rilke bir kadını etkilemek için her türlü yola başvurmaktan kaçınmaz. Sürekli olarak aç olan narsist duygularının doyumu için ister doğru isterse yanlış olsun her türlü yolu denemekten vazgeçmez: ”Lou tarafından kovulmuş olan Rilke birden Jelena Woronina’ya bir nişanlısının olduğunu anlatır (tümüyle uydurma !)”[129] Rilke, Woronina’yı etkilemek için bunu yapar. Fakat bu durum bir başka özelliğini de ortaya koyar. Narsist, özde kendini düşünmesinden ötürü Woronina nın ne düşündüğünü, ne tür duygular yaşayacağını hesaba katmaz. O yalnızca Woronina’yı etkileme peşindedir. Aslında bu ilişkinin sonu olmadığının gizil bilincindedir narsist Rilke. Doyuma ulaştığında Woronina’yı terk edeceği duygusu bilinçaltının kuytu köşelerinden birinde tetikte bekler durumda saklıdır. İlişkinin içeriği burada önemli değildir. Neticede sonu olmayacağı önceden bilinir. Hedefe kilitlenen narsistin tek amacı avını görünüşüyle, davranışları ve sözleriyle etkilemektir. Sığ, yüzeysel ilişkiden bu nedenle kaçınmaz. On sekizindeki Rilke’nin ilk kız arkadaşı ve sonra da nişanlısı olan Valerie David von Rhonfeld Rilke’yi o yaşlarda itici, çirkin olarak betimler. Gunnar Decker Valerie’nin betimlemesini şu biçimde aktarır: ”Uzun, zayıf yüzü anılarında iğrenç bir surata dönüşür. İrinleşmiş sivilcelerle dolu bir yüze sahip genç şair bu haliyle tümüyle itici bir çirkinliktedir. Özellikle o nefesi! Dayanılmaz.”[130] Dış görünüşü insanda iğreti uyandıran Rilke buna rağmen kadınları etkilemesini bilen biridir. Bunu da narsist tavır, bakış ve sözleriyle gerçekleştirir. Az önce onun iğreti uyandıran yüzünden bahseden Valerie Rilke’nin ışıltısına nasıl kapıldığını dile getirir: ”Yüzü gözlerimi kamaştırdı, beni tutsak etti.”[131] Gunnar Decker Rilke’nin bu etkileyici gücünü şu sözlerle betimler: ”Tümüyle bu dünyaya ait olmayan bir çekim gücü.”[132] Erich Fromm narsistlerin bu etkileyici yüz ifadelerine değinerek bu durumun onların narsist yapılarına has bir özellik olduğunu belirtir: ”Narsist insan bazen yüzündeki anlamla da kendini ele verebilir. Bu insanların yüzlerinde bir yumuşaklık ya da bir gülümseme vardır; böyle yüzlerdeki anlam bazılarınca yumuşak başlılık, bazılarınca da saf, güvenilir bir çocuksuluk olarak algılanır. Narsisizm, özellikle aşırı biçimlerinde çoğu zaman kendini gözlerde acayip bir parlaklıkla belli eder; bu parlaklığı bazı kişiler yarı ermişlik, bazıları da, yarı delilik belirtisi olarak görürler.”[133] Valerie’nin Rilke’nin yüzünde gördüğü o göz kamaştıran parıltının nereden kaynaklandığı Fromm’un bu saptamasıyla daha da belirginleşmiştir. İtici görünümüne rağmen kadınlarda çekici bir izlenim bırakan Rilke bu durumdan haberdardır. O bunu usta şairliğiyle örtbas etmesini iyi bilir. Diğer birçok erkeğin aksine kadınlara yaklaşmasını derinden bilir. Rilke onların duygularının nasıl okşanacağının farkındadır, ama onlarla birlikteliğinin tek amacı narsist doyumu olmuştur. Onlardan yararlanmıştır Rilke. Decker, kadınların değil onun kadınlardan faydalanan bir jigolo olduğundan bahseder ve bu durumu yine şu sözlerle açıklar: ”O sanatı para alıp karşılığında güzel sözler vermek şartıyla mükemmelleştirir.”[134] Rilke’nin çok sayıda kadınla birlikte olması buna rağmen sürekli bir arayış içinde olup mutluluğu bir türlü yakalayamamasının nedenlerinden birisi de narsist tavrıdır.

    Malte’de olduğu gibi Rilke de dış görünümüne fazlasıyla önem verir. Narsist doyuma ulaşmak, çevresinde idealize ettiği insanları etkilemek için her türlü yolu dener. Gunnar Decker Rilke’nin finansal sorunlarına rağmen elit insanlarla tanışmak ve güzel kıyafetler almak için her türlü yola başvurmaktan kaçınmadığını, nasıl bir tutum içerisinde olduğunu şu sözlerle açıklar: ”Finansal sorunlarına rağmen büyük bir titizlikle aldığı kıyafetleri giyer ve zengin, yüksek mertebeden insanlarla tanışmak için ısrarlı çabalara girişir.”[135]Gunnar Decker, zamanının çoğunu gardırobuna ayıran Rilke’nin yaşamının son yıllarında münzevi bir hayat sürdürdüğü Muzot’ taki halini şu biçimde betimler: (.)vejetaryen yemek mönüsünden oluşan akşam yemeğini tek başına her zaman smokinini giymiş bir halde özenle bezenmiş sofrada yerdi.”[136] Erich Simenauer de Rilke’nin bu yönüne dikkat çeker. Simenauer, Rilke’nin giyimine oldukça özen gösterdiğini özellikle gece üstünü değiştirirken bunu büyük bir seremoniyle yaptığını, ayna karşısına geçip öncelikle yüzünü düzene soktuğunu ve ritüelin bu biçimde sürdüğünü belirtir.[137]

    Rilke “Malte Laurids Brigge’nin Notları” adlı eserinde olduğu gibi neredeyse tüm eserlerinde ölüm olgusuna değinir. Ölüm ve korkuyla fazlaca haşır neşir olan Rilke’nin bu konuya fazlaca eğilmesinin nedenleri arasında onun hipokondrik ruh hali de yatar. Rolf S. Günther, Rilke’de açıkça bir hipokondrinin görüldüğünü belirtir: ”(.)Rilke’nin Hipokondri ve karışık isterik ruh halinden dolayı bir omurlik rahatsızlığına ya da ruh hastalığına yakalanabileceği(…)”[138] Rilke hipkondrinin etkisini ölümüne kadar yaşar. Priskil onun son yıllarında hipokondrisinin daha da ağırlaştığını belirterek Rilke’nin fazlasıyla hassaslaştığını yazar: ”Son aylarının büyük bir bölümünü daha çok hastanelerde geçirmeye başlamıştı. Bir sürü şikayetin yanı sıra devamlı olarak eldiven takma zorunluluğunu doğuran mikropfobisi de ona adeta eziyet çektiriyordu.”[139] Malte gibi Rilke’de de erkeksi duyguların yanı sıra kadınsı duygulara rastlanır. Rilke erkeklere yabancı olduğunu, kendini kadınlara daha yakın hissettiğini belirtir: “Erkekler bana yabancı gelir, ben onları yalnızca anlamsız davranışlarda bulunan insanlar olarak görüyorum.”[140] Rilke’nin psikoseksüel gelişim aşamasında diğer insanlara nazaran bir takım olumsuzluklar yaşadığı ortadadır. Özellikle annesinin onu kız elbiseleri içerisinde dolaştırması ve hatta misafirlerin önünde çocuğunu bu biçimde sergilemesi onun psikoseksüel gelişimini olumsuz etkilemiştir. Bu durum Malte’de de olduğu gibi Rilke’yi de erken çocukluk dönemi cinsel araştırmalara itmiştir. Rilke askeri okuldayken diğer derslerde gösterdiği çok büyük başarıyı bu okula özgü olan ve en önemli dersler arasında yer alan beden eğitimi ve eskrim derslerinde gösteremez: ”Birinci sömestr beden eğitimi dersi yetersiz, ikinci sömestr beden eğitimi dersi yetersiz; birinci sömestr eskrim dersi orta, ikinci sömestr eskrim dersi yetersiz.”[141] Bu derslerde başarısız olması onun bedensel zayıflığının da göstergesidir. Aynı zamanda bu alanda başarı gösterememiş olması bu okulda neden yalnız kaldığının da belirtisidir. Özellikle erkek çocukların çocukluk dönemindeki oyunlarda kendi arlarında yaptıkları çeşitli güç gösterilerinden oluşan oyunları vardır. Zayıf olanlar, sürekli yenilenler genellikle diğerlerinin hedefi olur ve onlarla dalga geçilir ya da tümüyle dışlanırlar. Çocuklar arasında sıklıkla görülen bu tutumlar göz önünde bulundurulduğunda Rilke’nin atipik cinsel yetiştirilme tarzından ötürü askeri okulda ne gibi olumsuzluklar yaşadığı da böylece daha açık bir biçimde görülmüş olur. Bütün bu olumsuzluklar onun gerek buluğ çağında gerekse sonrasında gösterdiği aşırı çocuksallığının da kökenini oluşturmuştur. Fakat buluğ çağında ve sonrasında onu daha da travmatik etkenlerden alıkoyan ise yazma eylemi ve sanata olan yatkınlık olmuştur. Çünkü buluğ çağının uyarıcı etkileri onu çekimine almış olup çok gayret isteyen özdeş ürünler yaratmaya itmiştir. Bu da bir nebze olsun onu korumuştur. Nitekim Rilke ilk yazılarını burada yazmaya başlamıştır. Fakat kendini yazıya, sanata vermesi aynı zamanda erken çocukluk döneminde cinsel meraka sebep olan annenin tutumundan dolayı yine anneye karşı olan aşırı sevginin bilinçdışına atılmasına da işaret eder. Freud söz konusu bu sevginin bilinçaltına itilmesinin sonucunu şu biçimde açıklar: “Ancak anneye duyulan sevginin bilinçdışına itilmesiyle, libido’daki söz konusu parça ister istemez eşcinsel bir dönüşüm geçirecek ve düşünsel oğlancılık kılığında kendisini açığa vuracaktır.”[142] Rilke’de cinsel içgüdü genel anlamda onun ruhsal yaşamında bilinçdışına itim, bağlanıp kalma (mastürbasyon, seyir tutkusu) ve yüceltme (kendini sanata verme) arasında bir dağılım göstermektedir. Bunun özünde ise anne ile olan asimetrik psikoseksüel gelişimi yatmaktadır. Daha önce de belirttiğimiz gibi Rilke’nin annesi ile olan ilişkisi çocukluk dönemindeki sıkı bağlara dayanır. Rilke daha küçükken anne ve babasının boşanması da bunda önemli bir rol oynamıştır. Öncelikle Rilke babasının evden ayrılmasıyla örnek alabileceği baba, erkek imajından yoksun kalmıştır. Annesinin Rilke’nin üzerine fazlaca eğilmesi de nedenlerden yalnızca birisidir. Annesiyle, Malte’de olduğu gibi sıklıkla yalnız kalan Rilke anneye çok erken yaşlarda başka gözle bakma fırsatını bulmuş, bunu saplantı haline getirmiştir. Beş yaşına kadar annesi tarafından bir kız gibi yetiştirilmiş olması, kız çocuklarına has oyuncaklarla oynatılması, aşırı derece öpülüp okşanması, annenin ölen kızından dolayı bu çocuğunun üzerine gereğinden fazla eğilmiş olması, babayla annenin Rilke daha küçükken ayrılmaları Rilke’nin erken cinsel olgunluk dönemine girmesini tetiklemiş olup onu aynı zamanda atipik cinsel davranışlara da itmiştir. Gunnar Decker, Rudolf Kassner’in bu konuyla ilgili olarak gördüğümüz Rilke hakkındaki şu sözlerini ilginç bulur: ”Rudolf Kassner Rilke’nin ‘sözde güzel kadın’ı aramamış olduğunu bunun aksine ‘kadını kadın gözüyle duyumsamış.’ olduğunu yazar”[143] Kassner’in sözleri Rilke’nin kadınsı duygulara yabancı olmadığını, onun kendisini rahatlıkla kadın yerine koyabileceğine işaret eder. Rilke’nin tüm bu davranışlarında annenin dominant yapısı da etkili olmuştur. Hellmuth Karasek, Bertolt Brecht’in Rilke’nin eşcinselliğiyle ilgili vurgu yaptığını belirtir: “(…), Bertolt Brecht’in Rilke’nin Tanrı kavramını eşcinsel olarak rezil duruma düşürme çabalarıyla ilgili alaycı açıklamaları akıllara gelir.“[144] Karasek bunu her ne kadar alaycı bir açıklama olarak adlandırmış olsa da Rilke’de gizil kalmış eşcinsel duyguların, tutumların olduğunu gördük. Rilke geleneksel cinsiyet rolünün dışında kalmıştır. O salt bir eşcinsel olmayıp yalnızca cinsiyet rolü konusunda diğerlerine göre esnek davranmıştır, çünkü çocukluğundan beri cinsel kimliğiyle ilgili olarak kafası hep karışık olmuştur.

    Rilke’nin narsist tutumu ismini sık sık değiştirmesiyle de kendini gösterir: “Bu dönemlerde Rilke kendisini Rene Maria Caesar Rilke olarak tanıtmaya alışmıştı.” [145] Rilke’nin “Caesar” ismini seçmesi Ella Glaessner’i etkilemek içindir. Kulaklara daha çok kadınsı gelen “Rene Rilke” ismine karşılık daha çok erkeksi, güçlü anlamlarını içinde barındıran “Caesar” ı eklemesi onun ideal aşkı, ideal partnerini bulmak ve onda hayranlık uyandırmak için gerçekleştirdiği bir taktiktir. O kendi arzusu yerine karşısındakini etkilemek için onun arzusunun nesnesi olmayı tercih etmiştir. Rilke’nin bu narsist tutumu Salome ile olan ilişkisinde daha da belirginleşir. Sırf Lou’ nun isteği üzerine dışarıda çıplak ayakla gezerler: ”Taşralı yazar Droshin’i ziyaret ederler ve yine çıplak ayakla el değmemiş doğada gezerek buraları övrler.”[146] Bu Salome’nin isteği üzerine gerçekleşmiştir, çünkü Rilke’de böyle bir alışkanlığa bu sahne dışında hiçbir yerde rastlanmaz. Buna karşın Salome’de bu davranışı sıklıkla görmekteyiz. Salome çıplak ayakla dışarıda gezmeye alışmış bir insandır ve o bu alışkanlığını kocasından edinmiştir: ”Birlikte vejetaryen mönüsü yenir, sade elbiseler giyinilir ve çıplak ayaklı dolaşılırdı-bu Lou’ nun kocası Friedrich Andreas’dan öğrenmiş olduğu bir şeydi.”[147] Rilke’nin Salome’nin itaatkar bir kulu olduğu açıktır. Gunnar Decker bu konuyla ilgili olarak şu saptamada bulunur: ”Sahibesinin emrini yerine getirir(.)” [148] Bu konu Stefan Schank’ın da gözünden kaçmaz. Schank, Rilke’nin asabi bir havayı içeren, sağa sola çıkıntılar yapan, kalemin kağıda iyice bastırıldığı düzensiz yazısını Lou Andreas Salome’nin isteği üzerine değiştirdiğini belirterek bu konuda şunları yazar: ”Bohem hayatına biraz eğilim gösteren o huzursuz metropol edebiyatçısı, Lou’ nun etkisiyle yüzyıl başındaki devrim hareketleriyle bağdaşık bir yaşam sürmeye çalışan bir yazara dönüşür, örneğin vejetaryenler gibi beslenmeye başlar, dağda solda çıplak ayakla dolaşır, doğayı bilinçli bir şekilde yaşamaya koyulur; genel olarak azla yetinen, çilekeşlerinkine benzeyen bir yaşam biçimidir bu.”[149] Lou Andreas Salome Rilke’nin efendisidir, onun sahibesidir. Dominant yapıda olan bu kadın ile Rilke arasında sadomazoşist bir ilişki yatar. Fakat onların bu sadomazoşist ilişkileri cinsel içerikli olmaktan çok ruhsal içeriklidir. Rilke mazoşist yapısı gereği tümüyle Lou’ya bırakmıştır kendisini. Salome’nin isteği üzerine yazısını değiştir ve ona çeki düzen verir fakat bu düzen Salome’nin kurguladığı düzendir. Salome’nin isteği üzerine Rusya’nın bir köyünde çıplak ayaklı dolaşır. Salome’ye karşı koyamaz. Passiv konumdadır onun yanında. Salome ile yaptığı Rusya gezisi bunu açıkça gösterir: ”Lou onu öylece

    Petersburg’da bırakmıştı.”[150] Lou sıkıldığında kimseyi dinlemez. Erkeklerin ne istediklerini çok iyi bilen Lou birlikte gittiği Rilke’yi oracıkta bırakır ve başka bir erkeği cilvesiyle çekim merkezine alıp kullanmaya devam eder. Bu tutum Lou’ nun karakteristik yapısına has bir özelliktir. İlişkilerinde her zaman diğer insanlardan farklı olmuş kendince bir ilişki türü geliştirmiştir: ”O üçlü erotik ilişkiyi yetkinleştirir. Ne zaman aşıklarından birisi ona yaklaşsa o her defasında bir başkasına göz kırpar.” [151] Fakat Rilke, Lou’ nun bu tutumuna kızmak yerine onu kendi ilişkilerine yansıtır: ”(…)ve kadınlarla olan ilişkilerine bunu taklit etmeye başlar.”[152] Fakat yine de bir başkasının varlığına ihtiyaç duyar ve kendisine bilinçdışı kurtarıcılar arar. Bunlardan birisi de Clara Westhofftur. Rilke hiç kimsenin beklemediği bir anda Clara ile evlenir. Kimse buna bir anlam veremez: ”Rilke’nin çevresindeki herkes onun birdenbire Clara Westhoffu eş olarak seçmesini şaşkınlıkla karşılar,(.)”[153] Büyük bir kuşku yaratan bu durum Rilke’nin narsist yapısıyla ilişkilidir. O başta yine başkasının arzu nesnesi olmayı seçmiştir. Rilke arzu tatminini egosunun yerine ona hayran olan öteki vasıtasıyla gerçekleşme yolunu tercih etmiştir. Spontane davranmayıp Clara’yı bir avcı edasıyla çok önceden etüt etmiş ve herkeste şaşkınlık uyandıran bir anda avının üzerine saldırmıştır. Onun evliliği narsist bir evliliktir. Özde her ikisi de bu evlilikten mutsuz olmuşlardır. Bu nedenle ilişkileri çok kısa sürer. Bir paradoksmuş gibi görünse de narsist, itaatkarlığın kılıfına bürünerek özgür olacağına inandırmıştır kendisini ve çok geçmeden narsist, evlendikten hemen sonra yeniden kendine yönelir ve Clara ile ondan olan tek kızı Ruth’u yalnız bırakarak yeni arayışlara geçer, çünkü onunkisi sürekli arayış içindeki bir devinimdir. Fakat çocukluğundan devamlı olarak şikayet eden Rilke geride bıraktığı kızı Ruth’a karşı egoistçe davrandığını düşünmez. Annesi, anneannesi ve dedesiyle bir süre yaşayan Ruth en sonunda yatılı bir okula yerleştirilir. Decker, Ruth’un bu durumunu şu biçimde betimler: ”Anne-babanın egoist duygularının oyuncağı olmuştur.”[154] Bu durum Stefan Schank’ın da gözünden kaçmamıştır: ”Rilke çocuğuna sevgiyle kucak açabilecek biri olmadığı gibi, bu küçük yaratığa kendisine bir tehdit gözüyle bakıyordu. 1904 Noel’ inde eşini ve çocuğunu gidip gördükten sonra,

    Noel’i ailesinin yanında geçirmenin, çan seslerini işitmenin, uzakları, çocukluğunu anımsamanın, ortalıktaki sessizliğe katlanmanın, kızı Ruth’un getirdiği yeniliği kavramanın kendisine güç geldiğini, Ruth’un cana yakın, sorgulayan yaklaşımı karşısında tutunabilmenin, sevgiyi oluşturan o gücü, iyi kalpliliği, özveriyi gösterebilmenin üstesinden gelmede zorluk çektiğini yazar Salome’ye.”[155] Narsist bunun farkında değildir, çünkü o aç olan narsist duygularının doyumunun peşindedir ve gözü bundan başka hiçbir şeyi görmez. Aynı acıları yaşamasına rağmen kızı Ruth ile empatikurma yeteneğini gösteremez. Buna rağmen özbenliğini yaşamaktan yoksun olan Rilke tıpkı Malte gibi kendini olgun bir insan, yetişkin biri olarak algılayamaz: ”Ben, çevresinde hep, daha yetişkin çocuklar olmasını isteyen bir çocuğum.”[156] Kendi çocuğuyla empati kuramayan Rilke sürekli olarak bir başkasının emrine giren küçük bir çocuk gibi davranır. Rodin’e sığınır ya da Tolstoy’a. Lou’nun, Ellen Key ya da Marie von Thurn und Taxis’in kölesi olur. Ömrünün son nefesine kadar sahibesi, efendisi, meleği olan annesinin kölesi olmaktan kurtarmaz kendisini ya da kurtulmak istemez ışık etrafında dönen pervane misali.

    Rilke’nin şiirlerinde ve düzyazılarında bir leitmotiv olarak kullandığı “kukla” motifi de onun narsist kişiliği ile alakalıdır. Funda Kızıler, ”Rilke’nin Duino Ağıtları Üzerine Bir ‘Yakın Okuma’” adlı ilgi çekici yazısında “kukla” yı kendi içinde bir hiçlik olarak betimlemektedir. Kızıler bu konuyla ilgili olarak Max Kommerell’in “kukla” ile ilgili betimlemesine yer verir: ”O, hiçliğin doldurulmasını isteyen bitimsiz bir olgusallıktır; insandır.”[157] Kızıler, Rilke’nin Paris’ te izlediği bir kukla tiyatrosundan sonra “kukla” ile ilgili düşüncelerine yer verir: “Bir model verilmiş ve giydirilmiş olan kukla, varlığında süprizler barındıran kendi yarattığı bir kişiliğe ve kendine özgü bir yaşama sahiptir. O kendisini belli bir noktaya yönlendiren sanatçının isteğini, kendine özgü bir biçimde yerine getirir. Ne bir nesne ne de bir canlıdır o; kendi gerçekliğini özel bir alanda kazanır ve komik, fantastik bir biçimde ara ara kendi özgürlüğünden yararlanır.”[158] Rilke’ye göre “kukla” ne canlı ne de nesnedir. Onun bu düşüncesi “kukla” motifine yer verdiği ve Alfred Hitchcock filimlerini aratmayan içerikte olan “Bayan Blaha’nın Hizmetçisi” adlı öyküsünde de söz konusudur. Öykünün giriş sahnesi Rilke okuyucuları için hiç de yabancı değildir:

    ”Turnau Demiryolları nda sıradan bir memur olarak çalışan Wenzel Blahayla evli bayan Blaha her yaz birkaç haftalığına memleketine giderdi.(…)Bu arada kendisini belli ölçülerde şehirli olarak hisseden Bayan Blaha, (…) [159]

    Öykünün bu giriş sahnesi Rilke’nin babasının demiryollarında çalışması ile annesinin elit yaşama özentisini hatırlatır okuyuculara. Öykü bayan Blaha’nın bir gün köyüne gittiğini ve orada bir hayır işlemek istemesiyle sürer. Köylü bir ailenin bir kızını yanına alarak bu duygusunu tatmin etmeye çalışır. Öykünün kahramanı olan “Anna” adlı bu kız babasının değimiyle ”şöyle böyle” olan bir kişiliktir. Bayan Blaha kızı yanına alıp şehre döndüğünde kocasına ondan bahseder ve kız ile yaşamaya başlarlar. Anna ev işlerinde bayan Blaha’ya yardımcı olur. Farklı biridir Anna. Yalnızdır. Düşlemleriyle baş başa yaşar. Bir gece herkesten habersiz dışarı çıkar ve bir köylüden hamile kalır. Anna herkesten habersiz çocuğu dünyaya getirir:

    ”İşte bu zamanda Anuşka ‘nın bir çocuğu oldu. Bunu hiç beklememişti. Haftalarca kendini şişko ve ağır hissettikten sonra bir sabah içinden çıkıvermiş ve, Tanrı bilir nereden, dünyaya gelivermişti. Günlerden pazardı ve evdekiler henüz uyuyordu. [160]

    Anna’nın öyküsü bundan sonra daha da ilginç bir hal alır. O her şeye duyarsız bir tavır sergileyen ve ötekilerden farklı olan biridir:

    ”Çocuk hiç kıpırdamıyordu, ama birden, küçük göğsünden çok keskin bir ses çıktı; tam o anda Bayan Blaha seslendi ve odada bir yatak çatırdadı. [161]

    Tek başına doğum yapan ve doğan çocuğa karşı donuk bir tepki gösteren Anna’nın bu hali ilgi uyandırıcıdır. Okuyucu Anna’nın farklı biri olduğunu sezinler. Fakat okuyucunun bu donuk tavrı uzun sürmez ve yerini şaşkınlığa, korkuya bırakır:

    ”Annuşka, yatağının kenarında asılı duran mavi önlüğünü kapıp askılarını ufaklığın boğazına doladı, sonra da bu mavi bohçayı valizinin en altına tıkıştırdı. [162]

    Dehşet verici bu sahne yasak bir ilişkiden doğan çocuğun yok edilmesi, öldürülmesi ile sonuçlanmış gibi algılanır fakat olay daha da ürperticidir. Anna mahallenin çocuklarına kukla gösterisi yapıyordu. Böylece yalnız dünyasından az da olsa kurtuluyordu. Çocuklar onun kukla gösterilerini çok seviyorlardı. Fakat o bir gün çocuklara çok büyük bir kuklasının daha olduğunu söyledi ve çocukların merakını uyandırdı. Gün geçtikçe artan ısrarlara karşın bir gün çocuklara o büyük kuklayı göstermeye karar verir:

    ”Annuşka, elinde koca mavi bir bohçayla geri geldi. Elleri ansızın titremeye başladı. Çocukların ardındaki mutfak sessizleşip boşalmıştı. Annuşka korkmuyordu. Sessizce gülüp ayaklarıyla tiyatroyu tekmeledi;[163]

    Çocukların korktuğunu fark eden Anna kukla tiyatrosunu parçalar ve okuyucuda tiksinti, dehşet uyandıran iğrenç bir davranışta bulunur: ”Ardından, mutfak iyice karardığında, ortalıkta gezinip bütün kuklaların kafalarını kopardı, büyük, mavi olanınkini de.”[164] Anna’nın bu öyküsünde “kukla” hem canlı hem cansız gibi kurgulanmıştır. Bu Rilke’nin “kukla” ile ilgili düşünceleriyle birebir örtüşür. Rilke çocukluğunda erkek çocukların aksine kuklalarla, oyuncak bebeklerle oynamıştır. ”kuklalar” onun için bir yansıma aracı olmuştur. Onlarda idealize ettiği yüzleri görmüş, beğendiği ve yine idealize ettiği kişilerin giysilerini onlara giydirmiştir. Onlarla konuşmuş, en gizli düşüncelerini paylaşmıştır. Oyuncak bebekler ya da kuklalar onun için hem canlı hem de cansızdırlar. Gunnar Decker “kukla”yı ve Rilke’yi kastederek “(,..)fanteziler onda yansır. Narsist doğar. O kuklalar dünyasının çocuğudur.”[165] diye belirterek Rilke’nin fantezilerinin kuklalarda vücut bulduğunu ve onun bu kukla dünyasında yaşadığını yazar. Çevresinden uzaklaşmış, içine kapanmış bir çocuğun kuklalar dünyasında kendini güvende hissettiğini görmekteyiz. İdealize ettiği dünyasını özgür bir biçimde istediği gibi yalnızca kuklalarda yaşayabilmektedir. Özne kuklayı istediği gibi giydirir, onu ağlatır, güldürür ve onunla konuşur ve narsist özne kuklanın gözünde kendini istediği gibi yorumlar, çünkü gören de konuşan da aslında öznenin kendisidir. Decker, kuklanın bizim nesnelleştirilmiş yansımamız olduğunu, gelecekte olmak istediğimiz dönüşümlere açık olduğunu belirterek ”Kuklada yeni bir suret vücut bulur”[166] diye yazar. Decker, kuklaya istediğimiz karakteristik özellikleri, cinsiyeti, ismi vs. yükleyebileceğimiz konusunda özgür olduğumuzu ve ona bakarak ondan yansıyan görüntüye bürünebileceğimizi de vurgular. Rilke özel yaşantısında ve eserlerinde kuklaya yer yer itaatkar bir tavır sergiler ve böylece özgür olacağına inanır. Kendinde olmayanı, eksik gördüklerini onda görür ve ona baktığında kusursuz “ben”ninin tadını çıkarmaya çalışır. Aslında narsist için tüm bunların dışında kuklanın olmazsa olmaz özelliklerinden birisi de kuklanın özneye karşı çıkamamasıdır. Narsist bir kadınla evlendiğinde ya da bir insanla arkadaş, dost olduğunda onu narsist duygularının kölesi yapmaya kalkar, fakat bunu karşıdaki fark ettiğinde ilişki sekteye uğrar. Narsist kendisi dışındaki nesneyi takip etmeye başlayıp onu seyir tutkusunun aracı haline getirebilir, fakat seyredilen bunu fark ettiğinde kurgulanan fantezi bozulabilir ve bu durumda narsist duygularını tatmin edemez. Vücuduyla fazlaca ilgilenen narsist mastürbasyon eylemi sırasında dokunduğu kendi teninden, kurguladığı yasak fantezilerden haz alır fakat gerçeğe döndüğünde mutsuz olur, acı çeker. Ama kuklada böyle bir durum söz konusu olamaz. Kukla efendisinin isteklerini yerine getirerek onun başını döndüren, onu mutlu eden köledir. Mastürbasyon yapan özne ile mastürbasyonun içeriği olan özne arasındaki ilişkide olduğu gibi Rilke’nin özne-kukla ilişkisi de bu bakımdan Hegel’in köle-efendi mücadelesi diyalektiğinin vardığı uğrak olan “mutsuz bilinç” kavramıyla ilişkilidir. Özne kendini kuklada bulmak ister. Ona her baktığında, dokunduğunda mutlu olur. Fakat sonrasında özne yeniden mutsuzdur, çünkü mutluluğu bulduğu an narsist çifte bilinci gereği şüpheye düşer ve yeniden tatmin arar.

    Rilke‘nin kullandığı dil de narsist kişiliğinin bir yansımasıdır. Gunnar Decker onun hermetik yapıdaki dilinin narsist yapısından kaynaklandığını yazarak şunları belirtir: ”O kendisini aynadaki gibi yansıtacak sözcükler arar.(.)Bununla birlikte başka insanlar özellikle de kadınlar yalnızca birer ‘Koruyucu melek’ olabilirler.”[167]

    Rilke benzeri olmayan biri olup -Rilke bunu Ellen Key’e yazdığı bir mektubunda çok açık bir biçimde belirtir: ”(…)başka kimsenin üstesinden gelemediği gibi sesimi duyurmak,(…)”[168]- kendisini ancak çok zeki ve üstün nitelikli kişilerin anlayabileceğini düşünen ve yalnızca bunlarla ilişki kurmuş olan, dostlarını bu kişiler arsından seçmeye özen göstermiş ve çevresindekiler tarafından her zaman şiirleriyle, dış görünüşüyle beğenilmeyi beklemiştir. Rilke kendini kızı Ruth ve karısı Clara Westhoff ‘un yerine koyup, onların hissettiklerini, düşündükleri ya da ihtiyaçları konularını anlamaya ve bunlara saygı duymaya isteksiz kalmış ve onlarla bir empati kuramamıştır. Tüm bu özellikler onun katıksız bir narsist olduğunu gösterir.

    RİLKE VE MALTE’DE KADIN OLGUSU

    Malte Laurids Brigge’nin eserde kadınlarla olan ilişkisiyle ilgili önemli noktaları Abelone ile olan ilişkisinde görmemiz mümkündür. Abelone Malte’nin teyzesidir ve kendinden oldukça büyüktür: ”Bana epeyce yaşlı görünüyordu (,..)”[169] Abelone tam da Malte’nin arzu ettiği özellikleri taşır. Ondan büyük olması bu özelliklerden birisidir. Abelone ona şefkatle yaklaşır ve annesi gibi davranır. Davranış, yaş özellikleri bakımından annesiyle benzeşen Abelone’nin sesi dahi Malte’nin annesinin sesini andırır. Simenauer Rilke’nin annesinin erkeksi bir sese sahip olduğunu vurgular ve Abelone’yi anne yerine koyar.[170] Abelone’nin sesi dominant yapıda olup erkeksidir: ”Meleklerin erkek olduğu doğruysa Abelone’nin sesinde erkekçe bir şeyler, nurlu, yüce bir mertlik bulunduğu söylenebilir.”[171]

    Malte’nin Abelone’de gördüğü dominant yapı onun ata binen, güçlü, gözü pek, cesaretli annesini andırır. Abelone bu yönüyle Rilke’nin de annesini anımsatır. ”Annenin Gölgesindeki Oğul” adlı bölümde yer verdiğimiz ve Rilke’nin annesinin sesinin erkek sesini andıran hali burada Malte’nin Abelone betimlemesinde bir kez daha karşımıza çıkar. Simenauer de Malte’nin Abelone’ye karşı sevgi beslediğine değinir ve Abelone ile Rilke’nin annesi arasında başka bir yönden bağ kurar: ”Sieber de Rilke’nin annesinin çılgın bir binici olduğundan bahseder ve …”[172] Abelone’nin yaşça kendisinden epeyce büyük olması da Malte ve Rilke’nin kendilerinden yaşça büyük olan kadınlarla birlikte olmalarını tercih etmeleri bakımından ortak noktalar taşır. Malte’nin Abelone ile ilgili söyledikleri Gürsel Aytaç’ın Rilke’yle ilgili “Rilke’nin hayatında sık sık görülen, bir kadın peşinde koşma, kendinden yaşlı kadınların arkadaşlığına sığınma eğiliminde, hiçbir kadına ömür boyu bağlanamamasında ve kısa süren evlilik hayatında da onun iki yönlü anne imajı etkendir”[173] açıklamalarıyla birebir örtüşür. Aytaç’ ın da belirttiği gibi Rilke’nin iki yönlü anne imajı Malte’nin Abelone’sini de kapsar. Abelone’de annedeki gibi “melek” özellikle de “erkeksi melek” anlayışına uygun özellikler görülür. Rilke’nin eserlerinde sıkça rastladığımız “melek” motifi burada da karşımıza çıkar. Rilke’nin Abelone’yi melekleştirme eğilimi göstermesi bakımından Funda Kızıler’in “Biz ağıtlardaki melek imgesini, öncelikle Rilke’nin kendi söylemlerinden yola çıkarak, gerçek anlamda ’insan’ olma edimi ekseninde açımlayan bir okuma geliştirdik.”[174] saptaması bu bağlamda birbiriyle örtüşmektedir. Abelone’yi bir meleğe benzetmesi Abelone’nin hayranlık uyandıran çekim gücünün göstergesidir. Abelone bu bakımdan bütünleşme arzusu güdülen nesnedir. ”Melek” ile ilişkilendirilen Abelone bu yönüyle Rilke’nin annesinin ikamesidir. Rilke annesi için de “melek” ifadesini kullanır: ”Ah, kurtarıcı bir melekmişçesine gel, yardım et!”[175] Gunnar Decker bu cümleyle ilgili olarak “İlginç bir biçimde meleğin imgesi anneyle ilintili olarak belirir.”[176] diye yazar.

    Malte, Abelone’yle mektuplaşır. Ona sözcüklerini yollar. Yalnız kalmasını istemez. Askeri okula gittiğinde arkası gelmeyen mektuplar yazar:

    ”(..)böyle anlarda ve geceleri içimde, Abelone’nin güzel olduğu kanısı kuvvetlenirdi. Ve ona, bütün o mektupları yazmaya başladım; Ulsgaard’ dan ve mutsuz olduğumdan söz ettiğim uzun, kısa, birçok gizli mektuplar. [177]

    Rilke de tutulduğu kadınlara, kız arkadaşlarına, dostlarına sayısız mektuplar yollamıştır. Dur durak bilmeyen bir yazma gücüyle yaklaşık olarak altı binin üzerinde yayınlanmış mektupyazmıştır.Yayınlanmamış mektuplarıyla bu sayının on bine kadar ulaştığını belirtir Stefan Schank: ”Günümüze kadar Rilke’nin 6000’in üzerinde mektubu yayınlanmıştır. Topluca ne kadar mektup yazdığı kesin olarak söylenecek gibi değilse de, bu sayının en azından 10.000 kadar olduğu tahmin edilmektedir.”[178] Malte Abelone’ de kendini bulur. Abelone onun adeta yansıması gibidir. Aşkı onunla tanımlar. Bir araya gelip kitap okuyacakları zaman Malte’de dayanılmaz bir heyecan uyanır. Ama bu heyecan mektuplarda dile getirilmekten, dolaylı anlatımlardan öteye gidemez.

    Eserin yazarı Rainer Maria Rilke‘nin hayatında birçok kadının ismine rastlamak mümkündür. Çok sayıda kadına rağmen yalnızca biriyle evlenmiş olan Rilke‘ nin, Clara Rilke ile olan evliliğinden bir kız çocuğu olmuştur. Rilke çocukluğunda annesinden, anne ve babasının ayrı yaşamalarından kaynaklanan bir takım olumsuzluklar yaşamıştır. Bütün bu olumsuz yaşantılar onun ileriki yaşamında özellikle de kadınlara karşı tutumlarında etkili olmuştur. Daha önceki bölümlerde de sık sık vurguladığımız gibi Rilke’nin bir kız çocuğu gibi yetiştirilmiş olması ve kız çocuklarının giymiş olduğu elbiselerle misafirlerin önüne çıkartılması onu psikolojik olarak derinden etkilemiştir. Fakat burada kadınlarla ilgili bu bölümde diğerlerinden farklı ve bir o kadar da ilginç olan bir ayrıntı yatmaktadır. Kız çocuklarına özgü oyuncaklarla büyüyen ve çoğunlukla kızlarla oynayan Rilke bu yönüyle kadınlara daha yakın bir duruş sergiler. Kız elbiseleri içinde dolaşan bu çocuğa misafirliğe gelen kadınlar ona kendilerinden biri olarak davranmışlardır. Bu noktada yazarın birçok kez isminden ötürü kadın sanıldığını hatırlatmakta da fayda vardır. Bunlardan en önemlisi Fontane ile ilgili olanıdır. Prenses Marie von Thurn und Taxis de onun ismini “Rielke” diye algılamıştır, fakat o Fontane’ ye gösterdiği tepkinin aynısını Prenses Marie von Thurn und Taxis‘e göstermez ve onu yanıldığından ötürü sivri bir dille eleştirmez. Prenses Marie von Thurn und Taxis’in Rilke’nin ismini “Rielke” şeklinde yazması üzerine Rilke’nin buna gösterdiği tepkiyi Gunnar Decker şu biçimde yorumlar: “Yaşlı Fontane’in ‘Maria‘ isminden hareketle onu bir kadın zannetmesinden ötürü Rilke ona incinmiş bir üslupla ‘Küçük hanım Rilke’ olmadığını belirtirken prensese karşı neredeyse yağcılığa varan aşırı bir saygı gösterir.”[179] Rilke’nin ismiyle ilgili bu yanlış anlamalar yalnızca Prenses Marie von Thurn und Taxis ve Fontane’le sınırlı kalmaz. Romanelli kardeşler de bu genç erkeği isminden dolayı kadın sanırlar: ”Bir kez daha Rilke’nin ismiyle ilgili bir yanlış anlama olmuştu: bir kadın bekleniyordu.”[180] Rilke gibi Malte de isminden memnun değildir. O da isminin alay konusu edilmesinden yakınır. Malte’nin isminde insanları alaycı bir biçimde güldüren bir şey vardır. Malte ismiyle ilgili memnuniyetsizliğinden dolayı alıngan bir tavır sergiler ve kulakları bu konuda hassastır: “(…) hatta adıma şakacı bir eda vermeye çalışarak beni yanına çağırmasına rağmen, (,..)”[181]

    Rilke’nin ismiyle ilgili yanlış anlamalara görünüş de eklenir. Prenses Marie von Thurn und Taxis onda bir kadının gözlerini görür: ”Fakat sonra güzel mavi gözlerinin olduğunu fark eder: bir kadının gözleri.”[182] Rilke bir erkeğin olmadığı ortamda kadınların neler konuştuklarına daha çocukken şahitlik etmiştir. Onların kıyafetlerini gözlemlemiş, davranışlarını yakından tanıma fırsatını bulmuştur. Kadınları yakından yaşama fırsatını elde etmiş, onların nelerden bahsetmekten hoşlandıklarını, hangi konulara daha yakın ilgilerinin olduğunu görmüş ve işitmiştir. Kimse bu çocuktan şüphelenmemiş konuşmalarını, düşüncelerini sansürlememiştir, çünkü tüm konuklar onun kız elbiseleri giymiş ve bir kız gibi sesini tizleştirmiş haliyle erkek olduğunu ister istemez unutmuştur. Hangi yemeği nasıl yedikleri, çoğunun hangi içeceklerden hoşlandıklarını keşfetme fırsatını elde etmiş olan bu çocuk misafirliğe gelen kadınların kocalarının yokluğundan istifade ederek en gizli anılarına mikroskobik olan bir bakışı atma fırsatını bulmuştur. Tüm bunlardan ötürü Rilke ve Malte, kadınlar daha ağızlarını açmadan onların neyi arzuladıklarını bilmektedirler. Kadınlara nasıl yaklaşacağını bilen Rilke eline ilk geçen fırsatta tüm hünerlerini sergilemekten geri kalmaz. Malte ve Abelone ilişkisinde bunu sık sık görmekteyiz:

    ”Asıl bunu yapmak ve tıpkı onun yaptığı gibi yapmak, öylesine yerinde bir buluştu ki, gölgede aydın elleri, ahenkli ve hafif, beraber çalışıyor ve çatalın önünde toparlak frenküzümleri, iç çiyle buğulu asma yaprağı kaplı tabağa, önceden birikmiş, kırmızı ve açık sarı, pırıl pırıl, buruk içleri sağlam çekirdekli öbürlerinin yanına delidolu sıçrıyorlardı. Bu durumda yalnız durup seyretmek istiyordum; ama izin verilmeyeceği için olacak, hem de serbest görünmek için kitabı aldım; masanın öbür tarafına oturdum, fazla karıştırmadan rasgele bir yer açtım. 

    Abelone’nin karşısındaki erkek, ondan olgun biri olmayıp ona göre oldukça küçüktür. Fakat erkek kadından yaşça epeyce küçük olmasına rağmen kadınları yakından bilen bir erkek gibi davranır. Şehvetinin ateşinin şavkıyla kendinden epeyce büyük olan kadını yakmadan, ürkütmeden yaklaşmasını bilir. Aceleci davranmaz, çünkü o böyle yaparsa itici olacağını ve avuçlarından onu kaçırabileceğinden haberdardır. Böylece ondan yaşça küçük olmasına rağmen yine ondan birkaç adım önde olmasını bilir ve öyle davranır. Frenk üzümlerine hafif bir edayla yaklaşır. Eli ayağına tutuşmaz. Tecrübesi her halinden belli eder kendini. Başka erkeklere çok sıkıcı gelebilecek ya da itici olan davranışlarda bulunur ve bir kenara oturup kitap açar. Sayfa önemli değildir. Herhangi bir sayfayı açar. Onun deyimiyle fazla karıştırmadan rasgele bir yer. Malte’nin bu davranışı kadınları yakından tanıdığının en önemli göstergeidir. O kadınların gizemli davranışları olan erkeklere farklı yaklaştıklarının bilincindedir. Ayrıca bu erkeğin narsist olduğu da unutulmamalıdır. Buna rağmen narsist onun kollarına hafifçe yumuşak bir dalış yapar, çünkü onun amacı beğenilmekten öte bir şey değildir. İçinde fırtınaların kopmasına rağmen o bunu dışarıya aksine davranarak yansıtır. Abelone’nin ilgisini sözcüklerle çekebileceğini, bunu yumuşak, okşayıcı bir biçimde davranarak yapar ve çok geçmeden onu çekim kuvvetinin etkisine alır. Abelone bu görüntüye fazlaca dayanamaz ve yaşına rağmen erkeğin çekim kuvvetine girmiş nazlanan kadın davranışını sergiler:

    ”Az sonra Abelone, ’Bari hızlı oku, okuyucu başı, ’ dedi. (…) ve uzlaşmanın tam sırası olduğu için, hemen yüksek sesle okumaya başladım; bir bölüme geldim, devam ettim, yeni bir başlık: Bettine ’ ye.

    Yok cevaplar kalsın, ’ diye Abelone durdurdu beni ve yorulmuş gibi küçük çatalı elinden bıraktı, kendisine bakarken yüzümün aldığı şekle güldü. ’Aman, ne kötü okuyorsun, Malte! ’ [183]

    O kadının kendisine laf atmasının ne anlama geldiğini anlar anlamaz onun isteğini hemencecik yerine getirir. Cilve dolu bir atışma yaşanır. Erkek bu cilveye cevap vermekten çekinmez ve bu fırsatı değerlendirir: ”’Beni durdurasın diye okuyordum,’”[184]

    Malte kitabı neden okuduğunu Abelone’ye itiraf eder. Abelone bu itirafı işitir fakat duymazdan gelir. Malte Abelone’yi eserin sonunda bir kez daha anar ve bu onu son anışı olur:

    “Son yıllarda seni bir kez daha hissettim, Abelone; uzun zaman seni düşünmedim, düşünmedim,sonra seni ansızın kavradım. ’

    Malte gibi Rilke de kadınlara bu biçimde yaklaşır. Sayfa değiştiren hep o olur. Ama onları asla unutmaz ve sayısız mektuplarıyla anar, yanlarında olur. Kadınlar onun soluğunu hep enselerinde hissederler. Birçok kadına göre aşırı yakışıklı bir erkek değildir Rilke. Ama buna rağmen onların içlerine işlemeyi bilir. Adeta bir kadın virtüözü gibi davranır. Marie von Thurn und Taxis ile Rilke’nin ilk karşılaşmaları bu bakımdan önemlidir. Gunnar Decker Marie von Thurn und Taxis’in anısından bahseder: “Anılarında Marie von Thurn und Taxis onunla ilgili ilk izlenimini betimler: “Güzel bir süprizle karşılaşmış ama aynı zamanda da hayal kırıklığına uğramıştım, çünkü onu çok daha farklı bir biçimde tasavvur etmiştim. Adeta bir çocuk görünümündeki bu çok genç delikanlıyla karşılaşacağım hiç aklıma gelmemişti. İlk anda bana çok çirkin ama bir o kadar da sempatik gelmişti.”[185] Kendinden epeyce yaşlı ve tecrübeli olan bu kadını itici görüntüsüne rağmen etkilemesini bilmiştir. Onun yanına yükseklerden değil enginden, yumuşakça bir iniş yapmıştır. Gözleriyle içine işlemiş, ona duymak istediklerini verebilmiştir. Marie von Thurn und Taxis bunu şu biçimde açıklar: ”Dıştan çekingen olmasına rağmen görgü kurallarını mükemmel biçimde uygulayan ve nadir karşılaşılan bir zarifliğe sahip bir insandı.Yıllardır tanışan eski dostlar gibi hemen çene çalmaya başlamıştık.”[186] Rilke çok nadir karşılaşılan zarifliği ile prensesi etkilemesini bilmiştir. İlginç olan bir ayrıntı da Rilke’nin hemencecik sohbete girmesi ve uyum sağlayabilmesidir. İçine kapanık olmasına ve sık sık yazar yalnızlığına bürünmesine rağmen kadın söz konusu olduğunda değişmesi ilgi çekicidir.

    Rilke birçok kadınla platonik ilişkiler yaşamıştır: “.örneğin Ellen Key, Marie von Thurn und Taxis ve yayımcısının eşi Katharina Kippenberg.”[187] Rilke’nin kadınları bunlarla da sınırlı değildir: “Rilke 1902 ile 1926 yılları arasında pianist Magda von Hattinberg (onun tarafından Benvenuta olarak anılıyordu), ressam Loulou Albert- Lazard, yazar ve gazeteci olan Claire Goll, yazar Hertha Koenig, ressam Baladine Klossowska (Merline), Sidonie Nadherny (Karl Kraus’un sözde eşi), sanatçı Mathilde Vollmoeller, lirik şiirler yazan Marina Zwetajewa ve oyuncu Ellen Dep’i tanır. [188] Rilke bu kadınların hepsiyle oldukça yakın bir ilişki içindedir. Bunların dışında erotik ilişkiler de yaşadığı kadınlar vardır: “… Marthe Hennebert (Paris), Mimi Romanelli (Venedig), Angela Guttmann (Locarno), Lisa Heise (Kassel), Else Hotop (München) ve diğerleri.

    Rilke bir kadına bağlanıp kalmaz. Evlendiği eşinden de ileride boşanır. Hayatıyla paralel özellikler taşır bu durum. Rilke uzun süre bir kadına bağlı kalmadığı gibi bir şehirde de kalamaz. Roma, Paris, Rusya, İtalya, Mısır vb. şehir ve ülkeleri gezer ve sabit bir yerde asla kalmaz. Tıpkı bir şehirde sürekli kalmadığı gibi bir kadınla da bir arada uzun süre yaşayamayan Rilke’nin bu özellikleri onun hiçbir şey yapmadan, amaçsızca dolaşan bir nomad olduğunun da göstergesidir. Rilke’nin biyografisi onun uzun süre bir kadınla yaşayamadığının izlerini taşır. Onun kadınlara karşı olan tutumunu, eğilimlerini yakından bilen Claire Goll, Rilke’nin uzun süreli aşktan kaçması nedeniyle eşi benzeri olmayan biri olduğunu belirtir : “Böylece Rilke aşktan sonsuza dek aşkın firarisi olur. “[189]

    Rilke her kadınla farklı ilişkiler yaşar fakat neredeyse tümüyle mektuplaşır. Mektuplaşma Rilke’de kaçınılmaz olan bir iletişim türüdür. Rilke mektuplaşarak kadınları hem yanında hem de uzağında hisseder. Mektupla kadınlar hem vardır hem de yoktur. Mektup satırlarında hem kendini bulur hem de gözlerden yok olur. Rilke’nin narsist kişiliğine uygun bir tutumdur mektup yazmak ve okumak. Sürekli olarak kadınlarla birlikte olmasına rağmen onlarla uzun süre kalmayan Rilke’nin ilişki içerisinde bulunduğu birçok kadın onunla gerçekte beraber olmak için büyük bir arzu duyuyorlardı. Farklı bir albenisi olan Rilke yalnızca kadınları değil erkekleri de kendine hayran bırakıyordu: “Kadınlar gibi erkekler de Rilke’den sık sık etkilenmişlerdi.“[190] Kadınlar hakkında epeyce bilgisi olan Rilke bu bilgilerini yalnızca tecrübelerinden değil okumalarından da edinmiş olup onlar hakkında birçok kitap okumuştur: “Aynı zamanda aşklarında mutsuz olan kadınlar hakkındaki bir kitap için materyaller topluyordu. Onlara özel bir sempati besliyordu.”[191]

    Kadınları sözleriyle, bakışıyla baştan çıkaran ve neredeyse bir jigolo olan Rilke ilk kız arkadaşı ve sonra da nişanlısı olan Valerie David von Rhonfeld’i de etkilemeyi bilmiştir. Vally’ye arzu ettiği aşkı, sevi sözcüklerini vermiş olan on sekizindeki Rilke bu ilişkiden kendi payına düşeni de almasını bilmiş ve ilk şiir kitaplarını bu kızcağızın maddi desteği ile yayımlatmıştır. Ama narsist tutumu çok geçmeden bu kızdan da ayrılmasını sağlamıştır. Bu ilişki de Rilke’nin yalnızca narsist tutumu etkili olmamıştır. Annesi de Rilke’yi devamlı olarak gerilerden takip etmiş onu bir an olsun yalnız bırakmamıştır. Decker bu konuyla ilgili olarak Rilke’nin annesinin Vally’i uyardığını yazar: ”Gerçi Rilke’nin annesi Phia onu yanılgı olarak gördüğü oğluna karşı uyarırır(…)”[192] Asla kurtulamayacağı annesinin gölgesi yine belirmiştir.Rilke kitabını yayımlattıktan sonra Vally’den ayrılır. Vally ise ölene dek hiç kimseyle evlenmez ve kendini Rilke’ye adamış bir kadın olarak ölür. Rilke, Vally’den ayrılır ayrılmaz doktor kızı olan Ella Glaessner ile birlikte olur. Kadınlardan arının çiçekten bal aldığı gibi sevgi, aşk, mutluluk ve özellikle de mali destek aldıktan sonra başka bir çiçeğe doğru yol alır Rilke ve çok geçmeden Ella Glaessner de mektuplarıyla yetinmeye başlar, çünkü Rilke kulaklara daha çok elit kesimlerden gelen insanların isimlerini çağrıştıran Laksa van Oesteren ile sıkı fıkı olur. 1896 yılında München’e gelen Rilke geçmişte birlikte olduğu kadınları mektuplarıyla etkilemeye devam ederken yeni yeni ilişkiler yaşamaktan da geri kalmaz ve nihayet hayatında bir dönüm noktası olan Lou Andreas Salome’yle 12 Mart 1897 yılında tanışır. Rilke, Salome’ye “Traumgekrönt” adlı eserini okuması için vermiştir. İkili bu tanışmanın ardından en kısa zamanda yeniden bir araya gelmeye karar verir. Rainer Maria Rilke’nin kadınlarla olan ilişkilerinde dikkatleri en çok çeken nokta birlikte olduğu kadınların kendinden yaşça büyük olmalarıdır. Bu kadınlar onun için sanki birer anneymiş gibidir. Lou Andreas Salome’de ona anne şevkatiyle yaklaşan, ondan yaşça büyük olan bu kadınlardandır. Salome, Rilke’nin krizleri tuttuğunda onu kollarına alıp bir çocuk okşar gibi onun başını okşar ve sakinleştirmeye çalışır. Salome, her zaman şefkatli bir anne gibi yaklaşır Rilke’ ye. Dominant bir yapısı olan bu kadın annelik rolünü çok iyi oynar: “Sonra onun başını yumuşakça okşar, sevgiyle kollarına alırdı. Tüm bunları öyle inandırıcı ve ihtiyatlı bir biçimde yapardı ki onda sıcaklık ve güven duygusunu canlandırır ve yeniden sakinleşmesini sağlardı.“[193] Salome, Rilke’nin hayatında çok etkili olmakla birlikte onun hayata bakış açısında, yaşam tarzında bir dönüm noktası da olmuştur: ”Lou Andreas -Salome Rilke’ye Rainer ismini vererek onun hayatında bir dönüm noktasını başlatmış olur.”[194] Rilke için Salome’nin bir tür kurtarıcı, onu annesinin zehrinden koruyan bir kalkan olduğunu görmekteyiz. Narsist kişiliği gereği özde kendinden nefret eden Rilke, onu bir heykeltıraş edasıyla yeniden yaratan Salome’nin kollarına bırakır kendini. Salome’nin yaşam tarzına ayak uydurmaya çalışır. Başarısız olduğunda yere düşen çocuk gibi annesinin desteğiyle yeniden ayağa kalkar. Garip bir biçimde Salome’ nin cinsel yaşam tarzına ses çıkarmaz hatta bundan beslenir. Onun dominant anlayışından haz alır. Fakat bu ilişki de sonsuz olmaz ve Lou Rilke’yle nasıl başa çıkacağını, ona nasıl yaklaşacağını bilmez ve arkadaşlarına danışmaya başlar: ”Ağustos ayının sonunda Lou, kendisine giderek daha çok zorluklar çıkaran Rilke’nin bu halini danışmak için eski aşıklarından doktor Friedrich Pineles’i (Zemek) görmek için seyahate çıkar.”[195] Çok geçmeden Rilke ve Lou ayrılırlar. Sonra bir iki kez daha iletişime geçseler de ilişkileri mektuplarda dahi ferini yitirmiş bir biçimde sona erer.

    Rilke kadınlardan çok şeyler öğrenir. Onların bilinçaltına nüfus etmeyi, onlara karşı nasıl davranılacağını çok yakından bilir. Gözleri derine işlemekle birlikte erotik bakmasını da oldu kça iyi başarır. Bu duruma düzyazılarında olduğu gibi şiirlerinde de sıkça rastlanılır:

    Kızlar! şairler öğrenir sizden, neye yatkınsınız, söylemeyi. Ve yaşamayı öğrenirler siz, uzaktakilerden, Akşamların, büyük yıldızlarda birden Ebediyete alışması gibi…

    Hiçbiriniz kendisini şaire vermesin, onun gözlerinden kadın okunsa bile çünkü o hep kızlığınızı düşünür sizin; sonra bileklerinizdeki o hissin duyarsınız koptuğunu diba ile. “[196]

    Erotizm, sevgi, aşk konularında Rilke kadınlardan ilham alır ve şiirlerinde, düzyazılarında onlara sıklıkla yer verir. Onlarla adeta mektuplarında, düzyazı ve şiirlerinde sevişir. Açık seçik duyguların hakim olduğu bu şiirinde olduğu gibi daha birçok eserinde de cinselliği öne çıkarır.

    Kadınlarla uzun süre bir arada kalamayan ama onlarsız da yapamayan Rilke şehvetli duygularını edebi, sanatsal faaliyetlerle gemlemeye çalışır. Coşkun, kabına sığmayan duyguları alevlendiğinde mektuba sarılır ya da şiirlerine. Kadın, bazen övgü dolu sözcüklerle anılır ve adeta tanrısallaştırılır. Bazen de ilham kaynağı olur. Kimi zaman narsist duygular kabardığında hemen yanı başında bulunur kadın ve bir tatmin aranır. Tatmin salt tensel değildir. Narsist beğenilme savaşı verir. Kendince fanteziler geliştirir ve avına düşürmek istediği kadına karşı duygularını semizler ve kadını sanki ulaşılamayacak bir şey olarak gözünde bilinçsizce ama narsist duygularının gözetiminde büyütür, ballandırır. Ona ulaşmak için hiç durmadan çabalar. Acı çeker. Nefes almaksızın peşinden koşar. Sonunda ona ulaşır. Ulaşmak onun için kaçınılmaz bir gerçektir, çünkü Rilke’nin isteyipte yanına yaklaşamadığı bir kadın yoktur. Doyuma ulaşıldığında ise geride şairin sevi sözcükleriyle süslü mektuplar ya da şiirleri kalır. Teselli bulur kadınlar sözlerinde. O ise çoktan yazmaya koyulmuştur. Arının çiçekten aldığı bal misali o da kadından alacağını almış ve bir sümüklü böcek edasıyla yalnızlığına çekilmiştir.

    Rilke kadınlarla soluk alır. Onları hep yanıbaşında hisseder. Ama mesafeye sadık kalır. Uzun zaman kaldığında, sanatsal düşüncelerinde bir ketumluk hissettiğinde gözlerden kayıp olur.

    SONUÇ

    “Malte Laurids Brigge’nin Notları” yazar Rainer Maria Rilke’nin yalnızca bir kahramanı değil aynı zamanda da onun “öteki beni”dir. Yirmi sekiz yaşındaki bu iki adam birbirlerinin anı, duygu, korku ve tecrübelerinden beslenmişlerdir.

    Her ikisi de siyahlara bürünmüş annelerinin gölgesinde varolmaya çalışmıştır. Rilke Malte’yi yazmaya başladığında annesi Roma’ya gelir. Bir gündüz düşü ya da gölge oyunu değildir bu. Anne nefesi, kokusu ve sesiyle oğlunun yakınındadır. Malte de annesinin ölü olmasına rağmen onu an be an yaşamıştır. Kökensel fantezilerinin baş aktörünün annesi olduğunu aklından bir an olsun çıkarmamıştır. Anne ve onun saplantılı duygularının esiri olan Malte kendini gerçekleştirme savaşına girişmiştir. Fakat bu savaş hiç de kolay olmamıştır. İlk çocukluk dönemi anıları onun devamlı olarak savaşa hazır olmasını gerektirmiş ve bu durum onda büyük bir travmaya neden olmuştur.

    Her ikisi de korkularını, kaygılarını bastırmak ve içlerinde biriken nefreti, sevgiyi, aşkı dışarı kusmak ve rahatlamak için duygularını yazmaya koyulmuşturlar. Rilke Malte Laurids Brigge’nin notlarını, Malte de kendi notlarını yazmaya başlar. Her iki adamda daha üst değerde olan bir etkinliğe başvurarak bir “yüceltme” yapmıştır. Malte notlarına başlarken kafası karışmış bir insanın ruh halindedir. Olumsuz ruh hali daha ilk cümlesinde kendini belli eder. Rilke de Malte Laurids Brigge’nin notlarını yazarken karmaşık duygular içerisindedir: ”(.)cesaretim yok (belki bunun psikolojik nedenleri de vardır)”[197] Depresif ruh halleri her ikisinin cümlelerinde kendini gösterir. Rilke notlarına lirik bir tonla başlamasına rağmen sözcükler üst üste yığınlaşarak birikir. Bu birikim şizoid bir dilin vücut bulmasını andırır. Cümleler ilerledikçe peşlerini bir türlü bırakmayan çocukluk anıları depreşmiştir. Belirgin özellik taşıyan buna karşın görünürde önemsiz bir içerikle yüklü bulunmalarıyla karakterize çocuksal (infantil) anılar[198] olan paravana anıları kendilerini göstermeye başlamıştır. Ruhları üzerinde ağır bir yükü taşıyan insan profilini andırırlar. Malte korkularını peş peşe sıralar. Malte’nin korkuları, kaygılı hali Rilke’nin duygularıyla örtüşür. Çalışmamızdan çıkardığımız donelerden hareketle Rilke “Malte Laurids Brigge’nin Notları” nin notlarını yazarken bir “gerileme” yaşamıştır. O ruhsal gelişim sürecinde epeyce arkasında bıraktığı ve o döneme özgü ilkel ve çocuksal davranışlarına dönmüştür. Peter Priskil’in “Rilke’nin Eserinde Çocuksal cinsel çatışma ve gerileme” adlı yazısı da bu konuda dayanağımız , söylediklerimizi ispatlar özellikte olmuştur.

    Kopuk anlatım tarzından ötürü durup dururken, birdenbire çocukluk yıllarına döner. Önce bu geriye dönüşü her normal insanda görülebileceği gibi çocukluk yıllarının olaylarını anımsamak olarak algıladık, fakat çok geçmeden bunların bir anomali teşkil ettiğinin farkına vardık. Bu durumun Rilke’nin o dönemde yaşadıklarının üstesinden gelemediğinin bir göstergesi olduğu sonucuna vardık. Elli bir yaşında hayata gözlerini yuman Rilke’nin son nefesine kadar çocukluk anılarının bataklığına saplanıp kaldığına şahit olduk. Tam da bu nedenle Rilke gündelik hayatta nefes alırken kendisini tanıyan birçok kadın tarafından bir çocuk olarak görülür: ”Rilke kadınların gözünde bir çocuk olarak kaldı.”503 Malte’nin de farklı davranmadığı ortaya çıkmıştır. O da çocukluk dönemi yaşantılarına dönerek bir gerileme yaşamıştır. Çalışmamızda verdiğimiz örneklerden hareketle Rilke ve Malte’de bir “yüceltme” ve “gerilme” söz konusu olmuştur. Derin psikolojinin iki önemli kavramından daha özel olan id-ego ve süperegonun birbirleriyle olan etkileşimleriyle de karşılaştık. Özellikle “seyir tutkusu” adlı bölümde yer verdiğimiz ve Malte’nin “id” inin ego ve süperegosuyla nasıl savaştığına şahit olduk. Bu savaşta beklenenin aksine ego ve süperego galip olamamış yalnızca galip olmuş gibi gözükmüştür. Normal olanda ego ve süperegonun galip olmasıydı. Ama Malte’de bu böyle gerçekleşmemiştir, çünkü Malte yirmi sekiz yaşında olmasına rağmen çeşitli parafililere başvurmuştur. ”Mastürbasyon“ ve “seyir tutkusu” onda ve Rilke‘de saptadığımız başlıca parafililer olmuştur. Mastürbasyonun normal seyrinden dışarı çıkmış olması, bir sapaklık göstermesi ve Rilke’nin mektuplarında ölümünden bir yıl önce elli yaşındayken bu konudan halen yakınması gerçekleştirilen mastürbasyon olayının beden ve ruhun istemleri dışında olduğunu göstermiştir. Bu bize onun ve Malte’nin hayatında bir takım anomalilerin olduğu şüphesini uyandırmıştır. Narsizm ile ilgili bölümde ise bu düğüm çözülmeye başlamıştır. Gerçekleştirilen seyir eylemi ile mastürbasyon kendi bedenine dönük bir haz eylemi olarak çözüme kavuşmuştur. Fakat tek nedenin narsist kişilik özellikleri olmadığı da saptanmıştır. Malte ve Rilke’nin ilk çocukluk dönemi ve kökensel fantezilerinde onları rahatsız eden ve “kocaman”, ”korkunç” gibi isimlerle sembolleştirdikleri ayrıntılara rastladık. Bunların “hadım edilme kompleksi” ve “Oedipus kompleksi”yle bağıntılı olduklarını çıkarsadık. Aynı zamanda “hadım edilme” ile “Oedipus kompleks”lerinin birbirleriyle olan sıkı ilişkilerini gördük. Hepsinden önemlisi her ikisinin de beş yaşlarına kadar cinsel kimliklerinin oluşumunda olumsuzluklara neden olan kız elbiseleriyle dolaştırıldıklarını okumamız oldu. Genel olarak bu örgene her bölümde yeniden değinmemizin nedeni Malte ve Rilke’nin bu konudan oldukça muzdarip olmalarıydı. Ayrıca bu konu ele aldığımız ayrıntılarda da belirleyici, etkin bir rol oynamıştır. Bunun kadar anne etmeni de yine etkin, dinamik olgulardan birisi olarak neredeyse her bölümde değinmemizi zorunlu kılmıştır. Aslında Malte Laurids Brigge’nin notlarının alt katmanında yatanlardan ötürü Malte Laurids Brigge’nin acılarını fark ettik. Son nefesine kadar melankolik, depresif tavırlar sergileyen, hayatından, bedeninden memnun olmayan ve varoluş savaşında kayıp oğul gibi davranan, çevresindekilere ürkek ve temkinli bakan bir insanı bulguladık. Nitekim eserin sonu muğlaktır. Malte’nin sonu yoktur. Rilke’nin de bedeninden hoşnut olmayan, rekabetten kaçınan, insanlara temkinli yaklaşan depresif ruhlu bir insan olduğunu fark ettik. Rilke’nin annesiyle babasının ayrılmasından doğan çatlaklardan ötürü ödipal süreçteki kırılmalara şahitlik ettik. Rilke’nin “öteki ben”i sayesinde babasının ölümünden sonra gerçekleştirilen ve ödipsel ayrıntıları içeren cenaze seremonisini defalarca yeniden yaşama fırsatını bulmuş olduğunu gördük. Bastırılmış ödipsel duyguların bu imge vasıtasıyla boşaldığına şahitlik ettik. Bazı durumlarda kuşkuya düştük. Örneğin Malte Laurids Brigge’nin seyir tutkusuyla ilgili bölümde açımladığımız paragraflarda “Malte bir şair, sanatçıdır. Ve sanatçı çevresini, kendisini gözlemler ötekilerden daha ayrıntılı bakar” diye düşündük ve bunun normal bir gözetleme edimi olarak algıladık. Fakat paragrafı daha yakından okuyup mevcut sembolleri Freudiyen terminolojinin ışığı altında yeniden ele aldığımızda durumun görünenden oldukça farklı olduğunu fark ettik. Simenauer’in bu konudaki şüpheleri ve görüşleri yine bizim bu konudaki görüşlerimize dayanak olmuştur.

    Çalışmamızda biyografik etmenlerden yola çıkarak eserde arkaik kazılar yaptık ve daha önce Rilke ve Malte Laurids Brigge okumalarımızda hiç fark etmediğimiz ayrıntılara rastladık. Bu da bize Yılmaz Özbek’in “Yazar ve yapıt arasındaki ilişkiyi en doyurucu şekilde ortaya koyacak olan psikanalitik yöntemden başkası olamaz.”504 sözünün doğruluğunu bir kez daha ispat etmiş olduğunu göstermiştir. Amacımız her defasında yapıtın altında yatanları bulgulamak, yapıtın bilinçaltına ulaşmak olmuştur. Çalışmamız aynı zamanda bir eseri özellikle de Rilke’yi okurken daha temkinli davranmamız gerektiğini de salık vermiştir.

    Rilke’nin diğer eserlerinde olduğu gibi bu eserinde de yoğun bir biçimde semboller kullandığını okuduk ve bu sembolleri psikanalitik çerçevede açımlamaya çalıştık. Rilke ve Malte’nin sözlerinin altındaki gerçeğe ulaşmak için her taşın altına yakından baktık. Çalışmamız bize verdiği sonuçlar doğrultusunda Rilke’nin diğer eserlerini okurken bir takım ayrıntılara farklı bir gözle bakmamızı da sağlamış Rilke’ye bizi daha da yaklaştırmıştır.

    KAYNAKÇA

    Aytaç Gürsel, Çağdaş Alman Edebiyatı, Gündoğan Yayınları, Ankara, 1994

    ——— , Genel Edebiyat Bilimi, Papirüs Yayınları, İstanbul,1999

    Azadovskii Konstantin, Rilke Und Russland, Briefe-Erinnerungen-Gedichte, Aufbau Taschenbuch Verlag, Berlin,1986.

    Bedeutungswörterbuch, Dudenverlag, Mannheim-Leipzig-Wien-Zürich,1985

    Breger Louis, Freud Görüntünün Ortasındaki Karanlık, Çev. Aslı Biçen, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2002

    Budak Selçuk, Psikoloji Sözlüğü, Bilim Ve Sanat Yayınları, Ankara,2003.

    Can Şefik, Klasik Yunan Mitolojisis, İnklap Kitabevi, İstanbul,2009.

    Cuma Ahmet, Rainer Maria Rilke ve Necip Fazıl Kısakürek ’in Şiirlerinde İmgesel Anlatım Biçimleri, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Batı Dilleri ve Edebiyatları,Ankara, 2002,

    Decker Gunnar, Rilkes Frauen, Aufbau Taschen Verlag, Berlin,2006.

    Engelhardt Hartmut, Materialien zu Rainer Maria Rilke ”Die Aufzeichnungen des Malte Laurids Brigge ”,Suhrkamp Verlag, Frankfurt am Main,1974.

    Fiedler Peter, Sexuelle Orientierung und sexuelle Abweichung, Beltz- PVU, Weinheim,2004

    Finsterbusch Karin /H. A.Müller, Das kann ich dir nie verzeihen, Theologisches und Psychologisches zur Schuld und Vergebung, Vandenhoeck & Ruprecht, Göttingen, 1999.

    Foucoult Michel, Deliliğin Tarihi, Çev. Mehmet Ali Kılıçbay, İmge Kitabevi, Ankara,2000,138

    Freud Sigmund, Psikanalize Giriş Dersleri, Çev. Selçuk Budak, Öteki Yayınevi, Ankara,1999.

    ——— , Cinsiyet Üzerine, Çev. Avni Öneş, Say Yayınları, İstanbul,2006.

    ——— , Dinin Kökenleri, Çev. Selcuk Budak,ÖtekiYayınevi,Ankara,1999.

    ——— , Narsizm Üzerine ve Schreber Vakası, Çev. Banu Büyükkal /Saffet

    Murat Tura, Metis Yayınları, İstanbul, 1998

    ———- ,Sanat ve Sanatçılar Üzerine, Çev. Kamuran Şipal Yapı Kredi Yayınları,

    İstanbul,2001.

    ———- , Psikopatoloji Üzerine, Çev. Selçuk Budak, Öteki Yayınevi, Ankara, 1999.

    ———- , Uygarlık, Din Ve Toplum, Çev. Selçuk Budak, Öteki Yayınevi, Ankara,

    1999.

    ———- , Rüyaların Yorumu 1,Çev. Selçuk Budak, Öteki Yayınevi, Ankara, 1999

    Fromm Erich, Sevme Sanatı, Çev. Işıtan Gündüz,Say Yayınları,Istanbul,1997.

    ———- , Sevginin ve Şiddetin Kaynağı, Çev.YurdanurSalman/Nalan İçten, Payel

    Yayınevi,İstanbul,1994.

    Gençtan Engin, Psikodinamik Psikiyatri ve Normaldışı Davranışlar, Metis Yayınları, İstanbul,2003.

    Girard Rene, Romantik Yalan Ve Romansal Hakikat, Çev. Arzu Etensel İldem, Metis Yayınları, İstanbul, 2001

    Gökdağ Dursun, Aile Psikolojisi ve Eğtimi, Anadolu Üniversitesi Açık Öğretim Fakultesi, Eskişehir,2002

    Graff Willem Laurens, Rilkes Lyrische Summen, Çev. Elisabeth Killy, Walter de Gruyter Verlag, Berlin,1960.

    Green Andre, Hadım Edilme Kompleksi, Çev. LeventKayaalp, Metis Yayınları, İstanbul,2004.

    Grenz Sabine, (Un)heimliche Lust, Über den Konsum sexueller Dienstleistungen VS Verlag für Sozialwissenschaften, Wiesbaden, 2005

    Günther Rolf S., Rainer Maria Rilke und Lou Salome Auf Welches Instrument Sind Wir Gespannt, Konigshausen&Neumann Verlag,Würzburg, 2005.

    Hall Calvin S., Freudyen, Psikolojiye Giriş, Çev.Ersan Devrim, Kaknüs Yayınları, İstanbul,1999

    Holland Norman N., Psikanaliz ve Shakespeare, Çev.Özgür Karacam, Gendaş A.Ş., İstanbul,1999

    Horney Karen, Çağımızın Nevrotik Kişiliği, Çev. Selçuk Budak, Öteki Yayınevi, Ankara, 1999.

    ———- , Nevrozlar ve İnsan Gelişimi, Çev. Selçuk Budak, Öteki Yayınevi,

    Ankara,1999.

    Holthusen Hans Egon,   Rainer Maria Rilke in Selbstzeugnissen und Bilddokumenten, Rowohlt Taschenbuch Verlag, Hamburg, 1958.

    Jung Carl Gustav, Dört Arketip, Metis Yayınları, Çev. Zehra Aksu Yılmazer, İstnabul, 2003.

    Kızıler Funda, “Rilke’nin Duino Ağıtları Üzerine Bir ‘Yakın Okuma’,” Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Erzurum, 2005.

    Kocabıyık Ergun, Aynadaki Narkissos, Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi, İstanbul, 2006.

    Kraus Jörg, Metamorphosen des Chaos, Königshausen & Neumann, Würzburg, 1998.

    Kuran-ı Kerim, Çev. Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Asır Yayınları, İstanbul,2007.

    Leppmann Wolfgang, Rilke. Sein Leben, Seine Welt, sein Werk, VMA-Verlag, Wiesbaden, 1981.

    Lickint Klaus Gerhard, Nietzsches Kunst des Psychoanalysierens, Königshausen &Neumann, Würzburg,2000.

    Moran Berna, Edebiyat Kuramları Ve Eleştri, Cem Yayınevi, İstanbul, 1994

    Neuhaus Stefan, Grundriss der Literaturwissenschaft, Narr Francke A. Verlag, Tübingen,2009

    O.A.Gürün, Psikoloji Sözlüğü, İnkılap Kitabevi, İstanbul,1991.

    Özbek Yılmaz, Sağlıklı Eğitim Sağlıklı Toplum, Çizgi Kitabevi, Konya,2004.

    Parla Jale, Babalar ve Oğullar Tanizmat Romanının Epistomolojik Temelleri, İletişim Yayınları, İstanbul, 1993.

    Parman Talat, Ergenlik Ya da Merhaba Hüzün., Bağlam Yayınları, İstanbul, 2000.

    Pasewalck Selçuk, Die fünffingrige Hand, Die Bedeutung der sinnlichen Wahrnehmung beim spaten Rilke, Walter de Gruyter Verlag, Berlin,2002.

    Priskil Peter, Freuds Schlüssel zur Dichtung Drei Beispiele: Rilke, Lovecraft, Bernd, Ahrıman-Verlag, Freiburg,1996.

    Rattner Josef, Eros und Sexus, Konigshausen Neumann, Wurzburg, 2007.

    Rattner J./G.Danzer, Europaisches Österreich Literatur und geistesgeschichtliche Essays über den Zeitraum 1800 -1980, Königshausen & Neumann, Würzburg, 2004.

    Rilke Rainer Maria, Malte Laurids Brigge’nin Notları, Çev. Behçet Necatigil, Can Yayınları, İstanbul,2006.

    ———- , Malte Laurids Brigge, Insel Verlag, Frankfurt am Main und Leipzig,

    1996.

    ———- , Bütün Hikayeleri, Çev. Vedat Çorlu – Şükrü Çorlu, İthaki

    Yayınları, İstanbul,2006.

    ———- , Seçme Mektuplar, Çev. Melahat Togar, CemYayınevi, İstanbul,1988.

    ———- , Neue Gedichte, Insel Verlag, Frankfurt am Main,1974

    ———- , Sanat Üstüne, Çev. Kamuran Şipal, Cem Yayınevi, İstanbul,2000,65

    ———- , Duineser Elegien Die Sonette an Orpheus, İnsel Taschenbuch, Baden-

    Baden,1974

    ———- , Das Buch der Bilder, Insel Verlag, Leipzig,1922

    ———- , Neue Gedichte, İnsel Verlag, Frankfurt am Main,1974.

    ———- , Lou Andreas Salome, Briefwechsel, Insel Verlag, Frankfurt am Main und

    Leipzig,1989.

    ———- , Die Aufzeichnungen des Malte Laurids Brigge, Text und Kommentar,

    Suhrkamp Verlag,Frankfurt am Main,2000.

    Rousseau J.J., Emile ya da Çocuk Eğitimi Üzerine, Çev.Mehmet Baştürk- Yavuz Kızılçim, Babil Yayınları, Erzurum,2000 Sarı Ahmet, Sanat Ve Normaldışılık, Salkımsöğüt Yayınları, Erzurum, 2006

    ———- ,CemileA. Ercan, MasallarınPsikanalizi, Salkımsöğüt Yayınları,Ankara,

    2008,

    Schank Stefan, Kalbin İşi, Çev. Kamuran Şipal, Cem Yayınevi, İstanbul,2009.

    Schiwy Günther, Rilke und die Religion, İnsel Verlag, Frankfurt am Main und Leipzig, 2006.

    Schneider Sabine, Barbara Hunfeld, die Dinge und die Zeichen, Konigshausen & Neumann, Wurzburg,2008.

    Schüngel-Straumann Helen, Die Frau am Anfang, Lit Verlag, Kassel,1997.

    Schuth Dietmar, Die Farbe Blau: Versuch einer Charakteristik, Band 5, Lit Verlag, Münster,1995.

    Simenauer Erich, Legende und Mythos, Schauisland Verlag, Frankfurt am Main, 1953 Ülkü Vural, Almanca-Türkçe Sözlük, TDK, Ankara,1993.

    Vetter Brigitte, Sexualitât, Störungen-Abweichungen-Transsexualitat, SchattauerVerlag, Stuttgart,2007

    Vetter Brigitte, Psychiatrie, Schattauer Verlag, Stuttgart,2007,

    Werneck Harald, Übergang zur Vaterschaft Auf der Suche nach den ’neuen Vatern’, Springer Verlag, Wien,1998 Zizek Slavoj, Yamuk Bakmak, Çev. Tuncay Birkan, Metis Yayınları, İstanbul, 2005

     
    Kaynak: Cumali YEŞİL, RAINER MARIA RILKE’ NİN “MALTE LAURIDS BRIGGE’NİN NOTLARI“ ADLI ESERİNDE RUHBİYOGRAFİSİ Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Alman Dili Ve Edebiyatı Anabilim Dalı, DOKTORA TEZİ, ERZURUM-2010

     

     


    [1] Ahmet Sarı, Sanat ve Normaldışılık, Salkımsöğüt Yayınları, Ankara, 2006, s.41

    [2] Yılmaz Özbek, Psikanaliz ve Edebiyat, Çizgi Kitabevi, Konya, 2007, s.vıı.

    [3]Gürsel Aytaç, Genel Edebiyat Bilimi, Papirüs Yayınları, İstanbul, 1999,s. 111.

    [4]  Louis Breger, Freud Görüntünün Ortasındaki Karanlık, Çev: Aslı Biçen, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2002,s.429.

    [5] Berna Moran, Edebiyat Kuramları Ve Eleştri, Cem Yayınevi, İstanbul, 1994, s.134.

    [6] Moran, Age., s.134.

    [7]  Sigmund Freud, Sanat ve Sanatçılar Üzerine, Çev. Kamuran Şipal, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2001, s.104.

    [8] Freud, Sanat ve Sanatçılar Üzerine, Age., s.225.

    [9] Moran, Age.,s.137.

    [10] Freud, Sanat ve Sanatçılar Üzerine, Age., s.104.

    [11] Freud, Age., s.104.

    [12] Freud, Age., s.104.

    [13] Norman N. Holland, Psikanaliz ve Shakespeare, Çev. Özgür Karacam, Gendaş A.Ş., İstanbul, 1999, s.23.

    [14]Holland, Age., s.20.

    [15] Holland., Age., s.444.

    [16] Stefan Neuhaus, Grundriss der Literaturwissenschaft, Narr Francke A.Verlag, Tübingen, 2009, s.228.

    [17] Özbek, Psikanaliz ve Edebiyat, Age., s.4.

    [18] Özbek, Age., s.4.

    [19] Özbek, Age.,. s.17.

    [20] Özbek, Age., s.16.

    [21] Rene Girard, Romantik Yalan Ve Romansal Hakikat, Çev. Arzu Etensel İldem, Metis Yayınları, İstanbul, 2001, s.15.

    [22] Ahmet Sarı, Sanat Ve Normaldışılık, Salkımsöğüt Yayınları, Ankara, 2006, s.7.

    [23] Gürsel Aytaç, Çağdaş Alman Edebiyatı, Gündoğan Yayınları, Ankara, 1994, s.57.

    [24] Erich Simenauer, Legende und Mythos, Schauisland Verlag,Frankfurt am Main,1953, 662:”Rilke bleibt auch in seinem alltaglichen Leben wie ein Kind, da andere vielfach für ihn sorgen müssen.

    [25] Aytaç, Age., s.56.

    [26] Aytaç,, Age., s.56.

    [27] Stefan Schank, Kalbin İşi Yaşamöyküsü, Çev.Kamuran Şipal, Cem Yayınevi, İstanbul, 2009, s.130.

    [28] Peter Priskil, Freuds Schlüssel zur Dichtung Drei Beispiele: Rilke, Lovecraft, Bernd, Ahrıman-Verlag, Freiburg,1996,s.40.

    [29] Rainer Maria Rilke, Die Aufzeichnungen des Malte Laurids Brigge, Text und Kommentar, Suhrkamp Verlag, Frankfurt am Main, 2000, s.245: “Es war lauter Störung in der letzten Zeit, und daB Störung um Störung kommen würde,das habe ich auch vorgefühlt als ich am achten Februar meine neue Arbeit begann”;

    [30] Rainer Maria Rilke, Seçme Mektuplar, Çev. Melahat Togar, Cem Yayınevi, İstanbul, 1988, s.63.

    [31] Aytaç,, Age., s.64.

    [32] Rilke, Seçme Mektuplar, s.75.

    [33] Günther, Age., s.263

    [34] Rilke,, Age., s.7.

    [35]  Bkz.,Priskil,Age.,s.42

    [36]  Rilke, Briefwechsel, Age., s.63:“Du liebe Lou sagst, daB ich mich nicht fürchten mufl, und so will ich versuchen ohne Furcht zu sein.“

    [37]  Rilke, Age., s.7.

    [38]  Rilke, Age., s.15.

    [39]  Green, Age., s.95.

    [40]  Budak, Age., s.495.

    [41]Brigitte Vetter, Sexualitat, Störungen – Abweichungen – Transsexualitat, Schattauer Verlag, Stuttgart, 2007, s.60:“ In dem Wort Masturbation stecken die lateinischen Substantive manus (Hand) und stuprum (Schandung, Unzucht )“

    [42]  Özbek, Age., s.33.

    [43]   Vetter, Age., s.60:“ … zu Beginn des 19. Jahrhunderts begannen die Ârzte, die Wurzeln fast alle körperlicher und seelischer Erkrankungen in der Masturbation zu sehen“

    [44]  Peter Fiedler, Sexuelle Orientierung und sexuelle Abweichung, Beltz-PVU,Weinheim, 2004, s.31:” Eltern wurden angewiesen, ihren Kindern die Hande am Bett festzubinden oder ihnen Fausthandschuhe überzuziehen”

    [45]  Rilke, Age., s.54.

    [46]  Priskil, Age., s.44-49.

    [47]  Rilke, Age., s.54.

    [48]  Priskil, Age., s.77.

    [49]  Rilke, Age., s.53.

    [50]   Karin Finsterbusch – Helmut A. Müller,Das kann ich dir nie verzeihen,Theologisches und Psychologisches zu Schuld und Vergebung,Vandenhoeck & Ruprecht,Göttingen,1999s.20:“ Ein Patient, der sich als Jugendlicher jahrelang wegen Onanie qualte, hatte seinerzeit Glück: Er geriet an einen katholischen Priester, der ihm nach der Beichte sagte:’ Mein Sohn, das ist keine Sünde; das tun alle, deswegen brauchst du dich nicht schuldig zu fühlen.’ … Ein anderer Patient hatte weniger Glück: In einem streng religiösen Elternhaus aufgewachsen, in dem Sauberkeit oberstes Gebot war, fühlte er sich wegen der in Jugend unvermeidlichen Onanie so unsauber und schmutzig, da er einen regelrechten Wasch-Zwang entwickelte und stundenlang brauchte, um zu kontrollieren, ob seme Kleidung sauber ist.“

    [51]  Priskil, Age., s.45.

    [52]  Rilke, Age., s.54.

    [53]  Bedeutungswörterbuch, Dudenverlag,Mannheim-Leipzig-Wien-Zürich, 1985, s.580.

    [54]  Bedeutungswörterbuch, Age., s.580.

    [55]  Bedeutungswörterbuch, Age.,.s.475.

    [56]   Sabine Grenz,(Un)heimliche Lust, Über den Konsum sexueller Dienstleistungen, VS Verlag für Sozialwissenschaften,Wiesbaden, 2005, s. 138:” Onanie, die damals übliche Bezeichnung für Masturbation, stammt von der biblischen Figur Onan, der sich weigerte, die Frau seines verstorbenen Bruders zu schwangern.Er praktizierte, was wir heute als coitus interruptus bezeichnen würden, und lieB semen Samen’zu Boden’ fallen.Damit aber riskierte er das Überleben des Familiennamens. Da der Familienname nun als Trager der Seele angesehen wurde, beging er damit eine Todesünde. (,..).Und Onanie war eben genau das für Thelogen: eine Todesünde, die sich der Fortpflanzung verweigert.“

    [57]  Rilke, Age., s.55.

    [58]  Priskil, Age., s.42.

    [59]  Michel Foucault, Deliliğin Tarihi, Çev. Mehmet Ali Kılıçbay, İmge Kiatbevi, Ankara, 2000, s.138.

    [60]  Foucault, Age., s.142.

    [61]  Foucault, Age., s.142.

    [62]  Foucault, Age., s.142.

    [63]  Foucault, Age, s.516.

    [64]  Sigmund Freud, Age., s.179.

    [65]  Freud, Age., s.182.

    [66]  Priskil, Age., s.45.

    [67]  Sigmund Freud, Rüyaların Yorumu 2, Çev. Selçuk Budak, Öteki Yayınevi, Ankara,1999, s.471.

    [68]  Prof. Dr. Dursun GÖKDAĞ, Aile Psikolojisi ve Eğ timi, Anadolu Üniversitesi Açık Öğretim Fakultesi, Eskişehir, 2002, s.13.

    [69]  Priskil, Age., s.45.

    [70]  Rilke, Age., s.40.

    [71]   Klaus Gerhard Lickint, Nietzsches Kunst des Psychoanalysierens, Königshausen & Neumann,

    Würzburg, 2000, s.156:“ Jean Martin Charcot,1825-1893 war Leiter der Klinik für Nervenkrankheiten” Salpetriere” in Paris und welbekannt geworden …“

    [73]  Rilke, Age., s.7.

    [74]  Simenauer, Age., s.362.

    [75]  Rilke,Age.,s.59:“ Fern in meiner Kindheit, in den groBen Fiebern ihrer Krankheiten, standen groBe unbeschreibliche Ângste auf, Ângste wie vor etwas zu GroBem, zu Hartem, zu Nahem, tiefe unsagliche Ângste, deren ich mich erinnere; und diese selben Ângste waren jetzt auf einmal da, aber sie brauchen nicht erst Nacht und Fieber als Vorwand,…“

    [76]  Budak, Age., s.290.

    [77]  Priskil, Age., s.47.

    [78]Jörg Kraus,Metamorphosen des Chaos,Königshausen&Neumann,Würzburg,1998,s.221:“ Der Ofen reprasentiert eindeutig die weibliche Funktion: Darin geht der Teig auf(wie das Kind im Mutterleib). “

    [79]   Decker, Age., s.285:” Was ist es? Du, ich lebe seit zwei Jahren mehr und mehr in der Mitte eines Schreckens, …. (eine an mir selbst ausgeübte Reizung) … Ich weiB nicht, wie ich so weiterleben soll.“

    [80]  Decker, Age., s.285:” Von Masturbation ist die Rede.“

    [81]   Decker, Age., s.285:” Es ist zwei Jahre her,daB ich zuerst,gewahrend,wie die widerwartige Neigung, jene Reizung auszuüben, memen Willen überlistete und überwuchs, arztlichen Rath aufsuchen ging im Sanatorium’Valmont’ überhalb Montreux“

    [82]  Decker, Age., s.21:” …,so unbekannt,daB ich mich manchmal, Momente lang, auf emen ’auBer mir’ verlasse, der ’ıch’ sein müBte.“

    [83]  Can, Age., s.84.

    [84]  Budak, Age., s.523.

    [85]  Erich Fromm, Sevginin ve Şiddetin Kaynağı, Çev. Yurdanur Salman/Nalan İçten, Payel Yayınevi, İstanbul, 1994, s.55.

    [86]  Simenauer, Age., s.467-583.

    [87]  Rilke, Age., s.8.

    [88]  Rilke, Age., s.9.

    [89]  Rilke, Age., s.11.

    [90]  Rilke, Age., s.8.

    [91]  Rilke, Age., s.21.

    [92]  Rilke, Age., s.46.

    [93]  Rilke, Age., s.46.

    [94]  Rilke, Age., s.107.

    [95]  Simenauer, Age., s.467-583.

    [96]  Rilke, Age., s.31.

    [97]   Oğuz Cebeci, Psikanalitik Edebiyat Kuramı, İthaki Yayınları, İstanbul, 2004, s.260.

    [98]Budak, Age., s.485.

    [99]  Rilke, Age., s.69.

    [100] Simenauer, Age., s.639-641.

    [101] Simenauer, Age., s.473.

    [102]        Budak, Age., s.365.

    [103]        Rilke, Age., s.37.

    [104]        Rilke, Age., s.37.

    [105]        Rilke, Age., s.37.

    [106]        Rilke, Age., s.37.

    [107]        Rilke, Age., s.37.

    [108]        Rilke, Age., s.40.

    [109]        Rilke, Age., s.40.

    [110]        Rilke, Age., s.40.

    [111]        Rilke, Age., s.40.

    [112]        Rilke, Age., s.31.

    [113]        Rilke, Age., s.40.

    [114]        Rilke, Age., s.41.

    [115]        Rilke, Age., s.41

    [116]        Rilke, Age., s.41

    [117]        Rilke, Age., s.41

    [118]        Rilke, Age., s.42.

    [119]        Rilke, Age., s.141.

    [120] Rilke, Age., s.116: Meine Anstrengungen sind wie das Kriechen einer Schnecke,und doch giebt es Augenblicke,da sich das unsaglich ferne Ziel in mir wie in einem nahen Spiegel wiederholt.

    [121] Rilke, Age., s. 139:” Dann verkrieche ich mich tiefer in mein rothes Hauschen,das ich fast nie verlasse.”

    [122] Rilke, Briefwechsel, s.378: ”Mir bist du es nicht. Es ist wohl Jemand in Dir,aber-nur ganz verrückt kann ich es ausdrücken-, so,wie Einer,in desen Blick Du Dich etwa spiegelst,(…)”

    [123]        Rilke, Age., s.19: “Ich will Du sem.”

    [124]        Rilke, Age., s.20: “Jetzt will ich Du sem.”

    [125]Schank, Age., s.23.

    [126]   Decker, Age., s.77: Er tanzt nie! Statt dessen komentiert er mit emer von Eifersucht gespeisten Süffisanz das Geschehen: (…)

    [127]  Günther, Age., s. 153:” Rilke war eifersüchtig auf die wilden jungen Tanzer,die die Frauen bestürmten(…)”

    [128]  Decker, Age., s.77:”Für solche Situationen ist Rilke nicht gemacht-mannliche Konkurrenz fürchtet er.”

    [129]   Decker, Age., s.70:”Rilke, von Lou so energisch zurückgepfiffen,teilt Jelena Woranina plötzlich mit,er habe eine Braut(reine Fiktion!)

    [130] Decker, Age., s.45: ”Das lange,schmale Gesicht verwandelt sich in ihrer Erinnerung in eine einzige Fratze. Eiterpusteln überall, der ganze Jungdichter ist von ‘abstoBender gemeiner Hafllichkeit’. SchlieBlich, der Atem! Einfach unertraglich.”

    [131]        Decker, Age., s.45: “Sein Gesicht fesselte,blendete mich.”

    [132]        Decker, Age., s.45: “Ein Fluidum,das nicht ganz von dieser Welt zu sein scheint.”

    [133] Erich Fromm, Sevginin ve Şiddetin Kaynağı, Çev. Yurdanur Salman/Nalan İçten, Payel Yayınevi, İstanbul, 1994, s.63.

    [134]        Decker, Age., s.44: “Er perfektioniert die Kunst,Geld zu nehmen und schöne Worte zu geben.”

    [135] Decker, Age., s.30:”Er kleidet sich selbst in Perioden finanzieller Not mit groBer Sorgfalt und bemüht sich krampfhaft um die Bekanntschaft mit Hochgestellten und Reichen.”

    [136] Decker, Age., s.9: “(…)nimmt er sein einsames vegetarisches Abendessen immer an sorgfaltig gedeckter Tafel und im Smoking ein.”

    [137] Simenauer, Age., s.629.

    [138]  Günther, Age., s.172: (,..)dass Rilke durch Hypochondrie und untermischter Exaltiertheit ‘zu Rückenmarkserkrankung oder ins Geisteskranke’ kommen könnte

    [139] Preskil, Age., s.38:” In semen letzten Lebensmonaten verweilte er immer haufiger in Hospitalern,wo ihn neben zahlreichen Beschwerden zusatzlich eine Mikrobenphobie plagte,deretwegen er stets Handschuhe trug.”

    [140] Simenauer, Age., s.635: “Die Manner sind mir fremd,ich sehe sie nur mir unverstandliche Aktionen machen.”

    [141] Leppmann, Age., s.32 :”I.Semester,Turnen ungenügend,II.Semester Turnen ungenügend.I Semester Fechten genügend, II.Semester Fechten ungenügend”

    [142]        Freud, Age., s.94.

    [143]  Decker, Age., s.11: “Rudolf Kassner schreibt,Rilke habe die‘sogenannte schöne Frau’nicht gesucht,sondern’die Frau von der Frau aus empfunden’.”

    [144]   http://www.spiegel.de/spiegel/print/d-14347754.html:” Man erinnerte sich an Brechts zynische Bemerkung,der (. )Rilkes Gottesbegriff als “schwul” zu blamieren trachtete -“

    [145] Decker, Age., s.48: “In dieser Zeit hat sich Rilke angewöhnt,mit Rene Maria Caesar Rilke zu unterschreiben”

    [146] Decker, Age., s.65: “Sie besuchen noch Droshin,den Bauerndichter,gehen wieder viel barfuB und rühmen die unberührte Natur.”

    [147]   Decker, Age., s.60: “Man iBt gemeinsam vegetarisch,tragt schlichte Kleidung und geht barfufl- etwas,das Lou bei ihrem Mann Friedrich Andreas gelernt hat.”.

    [148]Decker, Age., s.68: Er macht,was ihm seme Herin befiehlt(…)”.

    [149]Schank, Age., s.47.

    [150]        Decker, Age., s.73: “Denn Lou hatte ihn einfach in Petersburg stehenlassen.”

    [151] Decker, Age., s.55: “Sie perfektioniert die erotische Dreiecksbeziehung.İmmer wenn ihr emer deer Liebhaber zu nahe kommt,ermuntert sie den anderen.”

    [152]        Decker, Age., s.58: “(. )und beginnt es bei semen eigenen Frauenbeziehungen zu kopieren.”

    [153] Decker, Age., s.86: “Alle in Rilkes Bekanntenkreis zeigen sich sehr erstaunt,dafl er plötzlich Clara Westhoff zur Frau nimmt,(.)”

    [154]        Decker, Age., s.89: “Sie wird zum Spielball der Egoismen von Mutter und Vater.”

    [155]Schank, Age., s.78.

    [156]        Rainer Maria, Age., s.77.

    [157] Funda Kızıler, Rilke’ nin Duino Ağıtları Üzerine Bir ‘Yakın Okuma,.Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Erzurum, 2005, s.27.

    [158]        Kızıler, Age., s.27.

    [159] Rainer Maria Rilke, Bütün Hikayeleri, Çev.Vedat Çorlu-Şükrü Çorlu, İthaki Yayınları, İstanbul, 2006, s.504

    [160]        Rilke, Age., s.505.

    [161]        Rilke, Age., s.506.

    [162]        Rilke, Age., s.506.

    [163]        Rilke, Age., s.507.

    [164]        Rilke, Age., s.507.

    [165]   Decker, Age., s.42: “(…) beginnt sich die eigene Phantasie in ihr zu spiegeln. Der NarziB wird geboren. Er ist das Kinde iner Puppenwelt.”

    [166]        Decker, Age., s.41: “Aus der Puppe heraus tritt eine neue Gestalt.”

    [167]  Decker, Age., s.45: “Er sucht die Worte,um sich in ihnen zu spiegeln.(…)Andere Menschen,Frauen vor allem,können hierbei bestenfalls’Schutzengel’sein.”

    [168] Schank, Age., s.83.

    [169]        Rilke, Age., s.85.

    [170] Simenauer, Age., s.260.

    [171]        Rilke, Age., s.85.

    [172] Simenauer, Age., s.258.

    [173]        Aytaç, Age., s.54.

    [174]        Kızıler, Age., s.18.

    [175] Decker, Age., s.31: “ Ach komm als rettender Engel,hilf!”

    [176]  Decker, Age., s.31: “Interessanterweise taucht hier schon das Bild des Engels in Verbindung mit der Mutter auf.”

    4/8 Rilke, Age., s.86.

    [178] Schank, Age., s.162.

    [179]  Decker, Age., s.142: “Wahrend der junge Rilke den alten Fontane noch pikiert darauf hinwies,daB er nicht das ‘Fraulein Rilke’ sei,das Fontane wegen des ‘Maria’ in ihm zu sehen glaubte,ist er der Fürstin

    gegenüber geradezu devot.”

    [180] Decker, Age., s. 153.

    [181] Rilke,Malte Laurids Brigge’nin Notları, Age.,s..23

    [182] Decker, Age., s.144: “Aber dann bemerkt sie,daB er schöne blaue Augen hat,’die Augen einer Frau’.”

    [183]        Rilke, Age., s.134.

    [184]        Rilke, Age., s.134.

    [185]   Decker, Age., s.143: “In ihren ‘Erinnerungen’ beschreibt Marie von Thurn und Taxis seine erste auflere Wirkung auf sie:’Ich war angenehm überrascht,zugleich aber auch ein wenig enttauscht,denn ich hatte ihn mir ganz anders vorgestellt-nicht diesen ganz jungen Menschen,der fast wie ein Kind aussah;er schien mir im ersten Augenblick sehr hafllich,zugleich aber sehr sympathisch.”

    [186]   Decker, Age., s.144: “Auflerst schüchtern,aber von ausgezeichneten Umgangsformen und emer seltenen Vornehmheit.Fast sofort begannen wir wie gute alte Freunde zu plaudern.”

    [187]  Rattner,Eros und Sexus, Age., s.178: “.zum Beispiel Ellen Key, der Fürsitin Marie von Thurn und Taxis und der Verlegergattin Katharina Kippenberg.”

    [188] Rattner, Eros und Sexus, Age., s.178: Zwischen 1902 und 1926 lernte Rilke die Pianistin Magda von Hattingberg (von ihm Benvenuta genannt), die Malerin Loulou Albert -Lazard, die Autorin und Joumalistin Claire Goll, die Schriftstellerin Hertha Koenig, die Malerin Baladine Klossowska ( Merline), Sidonie Nadherny (die Beinahe – Gattin von Karl Kraus ), die bildende Künstlerin Mathilde Vollmoeller, die Lyrikerin Marina Zwetajewa und die Schauspielerin Ellen Delp kennen;

    [189]        Rattner, Age., s.178: “So wird denn Rilke zum ewigen Flüchtling vor der Liebe. ”

    [190]        Rattner, Age., s.192: “Sowohl Manner als auch Frauen waren oft genug fasziniert von Rilke”

    [191] Rattner, Age.. , s.194: “Auch sammelte er Material für ein Buch über Frauen, die in der Liebe unglücklich waren. Mit ihnen sympathiesierte er auf besondere Weise.”

    [192] Decker, Age., s.46: “Zwar warnt Rilkes Mutter Phia sie vor dem Irrlicht,das ihr Sohn sei,(.)”

    [193] Gunther, Age., s.58: “ Dann strich sie zartlich über seinen Kopf, nahm ihn liebevoll in die Arme, tat dies so überzeugend und behutsam, dass er ihre Warme und Geborgenheit fühlte und sich wieder beruhigte.”

    [194] Decker, Age., s.51: “Lou Andreas -Salome gibt Rilke den Namen Rainer und stzt damit eine Zasur.”

    [195]   Decker, Age., s.61: “Ende August reist Lou ab-zu ihrem früheren Geliebten,dem Arzt Friedrich Pineles(Zemek).Sie will ihn um Rat fragen,was mit Rilke zu tun sei,der ihr zunehmend Schwierigkeiten bereitet.

    [196] Schank, Kalbin İşi, Çev. Kamuran Şipal, Cem Yayınevi, İstanbul, 2009, s.68.

    [197]        Rilke, Age., s.185.

    [198]        Freud, Age., s.347.

     **********************************


    Rainer Maria Rilke  1875-1926


    | About Cliff Crego | Rilke Portrait| Poem Index | Rilke Posters | The Rilke Archive| Im Bild | Picture/Poems | Rilke HOME | SHOP |


    Poet, writer.

    Widely considered one of the greatest lyric poets of 20th century German Literature.

    Rilke’s work has been introduced into the English literary world, starting in 1936,  by two different generations of translators, including J. B. Leischmann, C. F. MacIntyre,

    Walter Arndt, Edward Snow, David Young, Robert Bly and Stephen Mitchell.

    Biographers include, among others, Ralph Freedman, Lehmann, and William H. Gass.

    Below is a recording/sample of Rilke’s work in English translation; it’s a soundpoem based on the beginning of the famous cycle of poems which he composed in Paris around the turn of the 20th century, DIE STIMMEN / THE VOICES: “Title Page”


    1875

    Born on December the 4th in Prague. Son of Josef Rilke,

    a railway inspector, and his wife Phia.

    1886-1891

    Military Academy. Already during his younger school days,

    Rilke has ambitions as a writer.
    1894

    Publishes his first collection of poems, “Leben und Lieder“,

    or “Life and Songs.”
    1895

    Begins Art and Literature History studies in Prague.
    1896

    Begins studies in philosophy at the University of Munich.

     

    Emil Orlik’s Rilke (1896)used as one of the icons forpicture-poems.com/rilke(click to enlarge)

     

    Emil Orlik’sRilke (1917)(click to enlarge)

    | see also Emil Orlik:

    Rilke with Wilhelm von Scholz and Oskar Fried (1896) |

    Begins what will become a life-long friendship with the writer

    and Russian-born intellectual Lou Andreas-Salomé.

     

    Lou Andreas-Salomé (1861-1937)Rilke’s friend and confidant .(click to enlarge)

    1897

    Follows Andreas-Salomé to Berlin. Following her advice, he changes first

    name from René to Rainer.

     

    Rilke with Lou Andreas-Salomé (1897)On the balcony of the summer house of the family Andreas. (Near München: left to right: Professor Andreas, August Endell, Rilke and Lou Andreas-Salomé.) (click to enlarge)

    1899

    Rilke enters the University of Berlin as an Art History student.
    1899/1900

    Together with Lou Andreas-Salomé, Rilke undertakes two extended journeys through Russia.

    Meets Leo Tolstoy. Plans a monograph on Russian painters, which, however, is never written.

     

    Leonid Pasternak’sRilke sketch (Moscow 1900)(click to enlarge)

     

    Rilke with Lou Andreas-Salomé in Russia (1900)(click to enlarge)

    1900

    Rilke spends the summer at the artists’ colony at Worpswede. There he meets the sculptress,

    Clara Westhoff, and the painter, Paula Modersohn-Becker.
    1901

    Breaks off his relationship with Lou Andreas-Salomé and marries Clara Westhoff. They move from Westerwede to Worpswede, where their daughter, Ruth, is born.

     Rilke with Clara Westhoff

    Portrait of Clara Rilke-Westhoff by Paula Modersohn-Becker. (A German site

    in English, with gallery) “Clara Westhoff was born on September 21st, 1878 in Bremen. She became sculptor student of Fritz Mackensen in Worpswede in 1898. In 1899 studies with Max Klinger and Carl Seffner in Leipzig, in 1900 studies with Rodin in Paris.”

     

    Rilke (1902)Photograph was made just after the publication of the frirst edition of The Book of Images.(click to enlarge)

    1902

    Dissolves household at Worpswede. Ends his marriage to Clara Westhoff,

    although they remain close the rest of Rilke’s life. Lack of funds forces Rilke to take on various writing commissions. Journeys to Paris, where he meets the sculptor, Auguste Rodin.

    Breaks away from the more subjective, sentimental style of his earlier poetry. In part, perhaps

    because of Rodin’s profound influence — Rilke takes a position as his private secretary — Rilke’s work begins to show an amazing compact quality, with great attention given to the unity of sound, image and meaning. Also remarkable is the care with which the poems move as a sequence, from one poem or quality of space to the next.

    (The collection of 80 translations presented here attempts to give the reader something

    of an idea of these wonderful contrasts between the individual poems. Try reading aloud the sequence: The Panther >>> The Swan >>>The Gazelle. There is a movement from powerfully masculine granitelike accents and rhythms— The Panther, to the almost timeless quality of peacefully flowing water— The Swan, to one of the most beautifully delicate, purely feminine compositions in the German language—  The Gazelle. As a whole, this trio of poems displays a quality of balance in flowing movement that makes them perhaps just as important and relevant in the current era as they were when they were written, almost 100 years ago.)

    Writes one of his most famous poems Der Panther The Panther:

    Six Ways of Seeing a German Poem –  which becomes the signature piece

    of a collection called simply, “Neue Gedichte“, or “New Poems.”

    Birth of the Ding-Gedicht  —  a ‘thing’ or object poem  —  characterized by an intense

    seeing into the subject and short, tightly-crafted compositions with striking imagery. Also remarkable is the lack of the appearance of the poet himself, in first person,  in the poems.

    | go to selected New Poems|

    1903

    Publishes a monograph on Rodin in Berlin.

    Auguste Rodin
    1903-1906

    Rilke’s friendship with Rodin, as well as his travels to Paris, Rome and Scandinavia,

    profoundly influences his manner of writing. Characteristic of this period is the “sachlichen Sagens“, or a more ‘concrete’ or ‘factual saying’ or ‘telling.

    Below, an autograph copy of one Rilke’s most famous poems dating from

    this period, Herbst / Autumn, still in his older, more lyrical style. Notice

    Rilke’s characteristic use of images of natural movement, which runs throughout

    the whole of his work:

    The leaves are falling, falling as if from afar,as if withered in the distant gardens of heaven; with nay-saying gestures they fall.And in the nights falls the heavy earthfrom all the stars into loneliness.

    We all are falling. This hand there falls.

    And look at the others: it is in all of them.

    And yet there is one, who holds all this

    falling with infinite gentleness in his hands.

    (tr. Cliff Crego)

    In RealAudio: Listen to a moving historic recording of Clara Westhoff-Rilke reading

    Herbst / Autumn in the German original: (from the website of radiobremen)

    (1) “Herbst“, [0'37]  Clara Westhoff liest das Gedicht: “Herbst”

    von Rainer Maria Rilke, (Radio Bremen 1953)

    | go to manuscript of Vorgefühl/Premonition (c.1904)

    a part of the second edition of The Book of Images. (1906) | Publishes the enlarged edition of “The Book of Images.”

    | go to selected The Book of Images|
    1905

    The “Stunden-Buch” or “Book of Hours” is released.

    Enrolls again in the Philosophy Seminar at the University of Berlin as a student of Georg Simmel.

    | go to selected The Book of Hours |
    1906-7

    Rilke is for a short time the private secretary of Rodin.

    Written around the turn of the century, and much influenced by the Jugenstil,

    The Tale of the Love and Death of the Cornet Christoph Rilke” is published,

    which became a great popular success.

     

    Rilke with Clara Westhoff-Rilke (1906)In the photograph, Clara Westhoff, a sculptress and student of Rodin’s, is modelling a bust of Rilke.(click to enlarge)

    In 1907 on the famous island off the southwest coast of Italy, Capri, Rilke translates

    Elizabeth Barret-Browning’s “Sonnets from the Portuguese.”

    XLIIIHow do I love thee? Let me count the ways.I love thee to the depth and breadth and height My soul can reach, when feeling out of sight For the ends of Being and ideal Grace. [...] XLIIIWie ich dich liebe? Lass mich zählen wie.Ich liebe dich so tief, so hoch, so weit, als meine Seele blindlings reicht, wenn sie ihr Dasein abfühlt und die Ewigkeit. [...]

    (For the complete English/German texts (44), see Rilke entdecken, Rilke besprechen,

    a German website. “Rilke later wrote, [I have] gone after the English verses in the same way one on turbulent windy nights goes after the clear moon — without hope of reaching it.””)
    1908

    In memory of Paula Modersohn-Becker, who died in 1907,

    Rilke writes, “Requiem for a Friend.”

     

    | go to Portrait |

    | go toPaula Modersohn-Becker: Selfportrait  (1906) |

    1910

    The Notebooks of Malte Laurids Brigge” is published. This is Rilke’s journal-like

    book, written in prose-poem form, on which Rilke has worked since 1904; its young protagonist is a poor Danish poet living in Paris.

     

    Rilke in his workroomat Hôtel Biron, Paris, during the time he waswriting “Brigge.”

    (click to enlarge)

    A Rilke Library  (A German site, with the complete text of Die Aufzeichnungen

    des Malte Laurid Brigge)

    1912

    At Castle Duino, near Triest, Italy, guest of Marie von Thurn und Taxis-Hohenlohe,

    Rilke composes the first of his Elegies as well as “The Life of Mary.”

    Together with Andreas-Salomé, Rilke takes part in a Psychology Congress in Munich

    where he meets Sigmund Freud. Das Marienleben  (Duino, Januar 1912: A German site, with complete  German text)
    1914

    At the beginning of the First World War, Rilke writes his “War Songs.”

    This initial enthusiasm for the war gives way quickly to devastation. See from this period “Exposed on the Mountains of the Heart” at a related website

    by Cliff Crego, picture-poems.com: Out of an April: Mountains of the Heart.

    This extraordinary poem, which is one of the some five hundred pieces Rilke left

    behind in his uncollected work, was written in September of 1914. By year’s end, more than a million men had died in the trenches along the French/German front not far from Paris.
    1915

    Rilke is conscripted into the Austrian Army.

     

    Rilke as soldier (c. 1915)Rilke was draftedinto the Austrian Army on the 26th of November, 1915. He was almost forty years old. From the end of January to June of 1916, he worked at the War Archive in Vienna.(click to enlarge)

    1916

    Given a position at the War Archive in Vienna.

    1918

    After the war, Rilke moves again to Munich, where he meets Hans Eisler,

    the composer, and Ernst Toller. Listen in RealAudio: Claire Goll recalls hear friendschip with Rilke c.1918;

    reads from letters: an histroic recording from radiobremen

    Claire Goll: Meine Beziehung zu Rilke

    Aus einem Radio-Bremen-Interview1966, Interviewerin: Irmgard Bach
    1919

    Rilke leaves Germany and takes up residency at different addresses in Switzerland.

     

    Rilke’s PassportPhoto: 1919. (click to enlarge)

    1921

    He moves into the villa at Muzot, in the Rhone River valley, Switzerland.

    Becomes a Swiss citizen.

     

    Sierra, SwiterlandChéteau de Muzot . (click to enlarge)

     

    Rilke at Muzot(Fall of 1923). (click to enlarge)

     

    Rilke at Muzot(Fall of 1923). With the young violin virtuoso, Alma Moodie and conductor, Werner Reinhardt. (click to enlarge)

     

    1922-23

    The Duino Elegies” and the “Sonnets to Orpheus” are published.

     

    Rilke with Baladine Klossowska (Muzot 1923)(click to enlarge)

     

    Klossowska’sfamous Rilke sketch (Paris 1925)(click to enlarge)

    | manuscript of Sonnet I [FIRST PART] Given as a gift to

    Katharina Kippenberg during a visit to Muzot, February 1922. |

    Sonnets to Orpheus: XIII [SECOND PART]

     

     

    Watch Cliff Crego

    perform one of the central poems

    of the Sonnets to Orpheus:

    German / English

    QuickTime 2.7 Mb

     

    .pdf

     

    Orpheus drawing by Cima da Coneligano(around 1459-1518). Baladine Klossowska placed itabove Rilke’s writing table at Muzot.

    (click to enlarge)

    | go to Rilke ListeningPages: Sonnets to Orpheus 14 II Cliff Crego reads

    in German and English [QuickTime]

     

    Wera Ouckama-Knoop (1900-1919)Rilke dedicatedhis Sonnets to Orpheus to her, as“a grave memorial”.

    (click to enlarge)

    | go to selected Sonnets to Orpheus twenty-three poems in the order

    they have been featured (text only) | or download the PDF of 21 Sonnets |

    1924-1926

    Rilke c. 1926

    Frequent visits to a sanatorium in Val-Mont near Montreux and Bad Ragaz

    because of poor health.

     

    Manuscript of Handinneres/Palm of the Hand(1924). (click to enlarge)

    | go to selected Uncollected Poems |
    1926

    On December the 29th, Rilke dies at Val-Mont. “The Poetical Work of Michelangelo“,

    as well as his voluminous correspondence, are published post mortem. This body of work,

    which includes letters to some of the most prominant writers and intellectuals of his time, such as Marina Tsvetaeva, Auguste Rodin, André Gide, Hugo von Hofmannstahl, Boris Pasternak, and Stefan Zweig.
    | top|


    stuent or big-city bookstore editions.Same images as the more expensive framed prints above, but printed on tough 4″ x 5 1/2 ” 120 weight glossy cardstock that will last a lifetime . . .

    Special edition picture-poems.com Rilke Photobook . . .This is it, the best of Rilke (80 poems), the best of my translations,an the best of my landscape / nature photography in my new homerange, THE WALLOWAS . . . Read the CODA or afterword of this bookas clickable slideshow, about 15 pages. Everything about why I think the work of Rainer Maria Rilke is important and relevant for you, for me and for the present era is there.

     

     

     

     

    THE VOICES—

    A new soundpoem for

    percussion orchestra & spoken voice

    based on the famous poem sequence of Rainer Maria Rilke

    | go to German/English text |DOWNLOAD

    MP3 [23'] at AMAZON

    for

    | About Cliff Crego | Rilke Portrait| Poem Index | Rilke Posters | The Rilke Archive| Im Bild | Picture/Poems | Rilke HOME | SHOP |


    A List of Rilke’s Work:

    LEBEN UND LIEDER, 1894

    MIR ZU FEIER, 1899

    GESCHICHTEN VOM LIEBEN GOTT, 1900

    DAS BUCH DER BILDER, 1902

    WORPSWEDE, 1903

    AUGUSTE RODIN, 1903-1913

    GESCHICHTEN VOM LIEBEN GOTT, 1904

    DAS STUNDEN-BUCH, 1905  (THE BOOK OF HOURS)

    DIE WEISE VON LIEBE UND TOD DES CORNETS CHRISTOPH RILKE, 1906

    (THE TALE OF THE LOVE AND THE DEATH OF CORNET CHRISTOPHER RILKE)

    DIE NEUEN GEDICHTE, 1908  (NEW POEMS)

    REQUIEM, 1909

    DIE AUFZEICHNUNGEN DES MALTE LAURIDS BRIGGE, 1910

    (THE NOTEBOOK OF  MALTE LAURIDS BRIGGE)

    DAS MARIEN LEBEN, 1913

    |(THE LIFE OF THE VIRGIN MARY)

    DUINESER ELEGIEN, 1923  (DUINO ELEGIES)

    DIE SONETTE AN ORPHEUS, 1923

    (SONNETS TO ORPHEUS)

    ERZÄHLUNGEN UND SKIZZEN AUS DER FRÜHZEIT, 1928

    BRIEFE UND TAGEBÜCHER AUS DER FRÜHZEIT, 1931

    SPÄTE GEDICHTE, 1934

    See also: Rilke entdecken, Rilke besprechen  (An excellent online resource with

    a large selection of the original German texts. A German site: rilke.de)


    • | Source of documentary photographs used above: Schnack: Rilke: LEBEN UND WERK IM BILD Insel Verlag 1975 |

    • |

     

     
  • ihramcizade 16:23 on 18 September 2014 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Tags: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , “Clotho/ Clotho”, , “Geveze Kadınlar/ Les Bavardes”, , “Sakuntala, , “Vals/ Le Valse”, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , Camille, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , Emmanuel Kauffman, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , Florence Philippe, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , Jean-Luc Vincent, , , Juliette Binoche, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , mermerin-ruhu-camille-claudel, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , Octave Mirbeau, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , Robert Leroy, , Rodin, , , , , , , , , , Sakountala”, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,   

    Ezilen Bir Kadının Öyküsü: CAMİLLE CLAUDEL 


    Camille Claudel (8 Aralık 186419 Ekim 1943), Fransız heykeltraş. Fransız şair ve diplomat Paul Claudel‘in ablası.

    Önceden belirlenmiş konu ve temaları olmayan araştırma yapmak bir kentin sokaklarında kaybolmayı göze almak gibidir. Her köşe dönüşünüzde ilginç yapılar, sokak mobilyaları ve hiç kuşkusuz insanlar görürsünüz. Bu tesadüfi karşılaşmaların bazılarındaki yüzler bilinmediktir. Kimi zaman ise (sanki o yüz daha önce yaşamınızda yer almış da, zihninizin dar sokaklarında kayboluvermiş gibi) adeta bir Dejavu yaşarsınız. Camille ile tanışmam böyle başıboş bir araştırma sırasında oldu. Sonra; sanki onu çok önceleri tanıyormuşum gibi geldi. Hikâyesinden etkilendim. Olağanüstü yetenekleri olan bu insanı zihinlerimizin daha aydınlık noktalarına taşımak istedim. Belki de onun yaşamından alacağımız dersler ihtimalini düşünmüş olabilirim. Bir dahi sanatçı olarak onu eserleriyle takdir etmenin ötesinde; bir insan  yalınlığında sevebiliriz de. İyi okumalar…

    1866-1945 yılları arasında yaşamış, Servet-i Fünun Edebiyatı’nın ünlü yazarı Halid Ziya’yı kim hatırlar? Eğer onun kaleme aldığı ve ilk önemli Türk romanı kabul edilen “Aşk-ı Memnu” iki kez TV dizisi olarak yayınlanmasaydı, muhtemelen tanıyanı daha az olurdu. Onu az tanıdığımız gibi yaşam öyküsünü de yeterince bilmiyoruz.

    1989’da en iyi kadın oyuncu ve en iyi yabancı dilde film dallarında iki adet Akademi Ödülü (Oscar Ödülü) alan filmin adı olmasaydı Camille Claudel’i tanıyıp hatırlayacak mıydık? Claudel’in yaşamını anlatan 1988 yapımı film, 2 Oscar dışında 1989’da (en iyi film ve en iyi kadın oyuncu ödülleri de dâhil olmak üzere) beş tane César Ödülü ve aynı yıl Berlin Film Festivali’nde en iyi kadın oyuncu ödülünü de aldı. Belki de film bu kadar çok ödül almasaydı, Camille’in adı yine unutulmuşlar arasında kalacaktı. Bruno Nuytten tarafından yönetilen ve başrollerini Isabelle Adjani ile Gérard Depardieu’nün oynadığı film, Camille Claudel’in göze çarpmayan yaşamını sinema diliyle gün ışığına çıkardı. Filme konu olan romanı Camille’in erkek kardeşinin ikinci kuşak torunu Reine-Marie Paris kaleme almış.

    Daha önce 19’uncu yüzyılın ünlü yazar ve şairi Edgar Allan Poe ile Virginia Clemm’in duygusal öyküsünü anlatan bir yazı yazmıştım. Yoksulluk içinde sevginin yeşerdiği etkileyici bir öyküydü Edgar ile Virginia’nın hikâyesi… Poe’yu usta bir yazar ve şair olarak tanımakla birlikte Virginia ile olan duygusal birlikteliğini eskimiş bir kitabın sararmaya yüz tutmuş sayfaları arasında bulmuştum. “Buna benzer bir başka yaşam öyküsü var mıdır?” diye bakınırken Camille Claudel’in öyküsü ile karşılaştım.

    Camille Claudel 1864-1943 yılları arasında yaşamış bir Fransız heykeltıraş. Kuzey Fransa’da doğmuş. Kendinden iki yıl sonra doğan, ileride bir şair ve diplomat olacak Paul Claudet isimli bir de erkek kardeşi var. Babası Louis Prosper bir bankacıdır. Annesi Cécile Cerveaux oldukça varlıklı bir ailenin kızıdır. Camille’in ailesi 1881 yılında Paris’in Montparnasse Bölgesine yerleşmiş.

    Camille’in heykele olan ilgisi çocukluk yıllarında taş ve çamurdan yaptığı oyunlarla başlamış. Annesi hiçbir zaman sanata olan ilgisini onaylamamış; babası ise daima maddi ve manevi destekçisi olmuş. Aile Paris’e geldiğinde Camille, Académie Colarassi’de heykeltıraş Alfred Boucher ile çalışmış. O dönemin heykel açısından önemli okulu École des Beaux-Arts… Bugün için biraz şaşırtıcı olabilir ama o dönemde kadınlar bu okula kabul edilmiyor. İşte; böyle bir zaman diliminde Camille heykeltraş olmakta ısrarlı. 1882’de bir grup kadınla birlikte bir atölye kiralıyor. Atölyeyi oluşturan kadınların çoğu İngiliz… Bunlardan birisi ünlü İngiliz kadın heykeltıraşlardan Jessie Lipscomb. 1886’da Jessie ile Camille birlikte İngiltere’ye Jessi’nin ailesini ziyarete gitmişler. İlerleyen yıllarda ise araları bozulmuş. Hatta Camille, bir daha asla Jessie’yi görmek istemediğini belirtmiş.

    1883 yılında Camille, ünlü Fransız heykeltıraş Auguste Rodin ile tanışır. Rodin’i ünlü “Düşünen Adam” heykeli nedeniyle kolaylıkla hatırlayacaksınız. Rodin’le tanışması Camille için gerçek bir dönüm noktası olur. Kanımca; bu tanışma, zaten yaratıcı bir sanatçı olan Camille’in heykel yapma yeteneğinden daha çok onun ruhsal ve fiziksel dünyasını (dolayısıyla ölümüne kadar olan yaşamını) etkiler.

    Camille, 1884’ten başlayarak Rodin’in atölyesine dâhil oldu. Üstün yeteneği ve etkileyici kişiliği onu diğer öğrencilerden farklı kılmış; bu nedenle Rodin’in ilgisini çekmiş. Birlikte çalışmışlar. Camille, Rodin için yeni bir esin kaynağı idi. Rodin’in modeli, arkadaşı ve sevgilisi oldu. Camille ile Rodin tanıştıklarında Rodin’in Rose Beuret ile yaklaşık 20 yıllık bir birliktelik ilişkisi vardı. Rodin, Camille ile tutkulu bir aşk yaşamasına rağmen hiçbir zaman Rose Beuret’den ayrılmadı.

    Rodin ve Rose Beuret’nin birlikteliğinin sorunlar yaşıyor olması, Rodin’i Camille ile yakınlaştırdı. Birlikte gerçekleştirdikleri çok sayıda çalışma oldu. Birlikte “Cehennemin Kapıları (Le Port de L’Enfer)” isimli çalışmayı gerçekleştirdiler. Bu eserde Camille’in etkileri açıkça görülür; ciddi bölümünün Camille tarafından yapıldığı söylenmektedir. Ama ne yazık ki, pek çok eserde olduğu gibi “Cehennemin Kapıları” yapıtında da Camille, Rodin’in ününün gölgesinde kaldı. Rodin’in Camille’ye ait pek çok eseri sahiplendiği rivayet edilmektedir.

     

    Camille Claudel, Rodin ile birlikteliğinden hamile kaldı; fakat geçirdiği bir kaza sonucu doğmamış bebeğini kaybetti. Bu onun ruhsal dünyasındaki sıkıntıların başlangıcı oldu. Bu dönemde annesi tarafından reddedildi ve evden ayrılmaz zorunda kaldı. Biraz aşktan biraz da mecburiyetten Rodin ile birlikteliği 1898’e kadar sürdü. Rodin’in kaba tavırları ve Camille’i en büyük rakibi olarak görmeye başlaması, çiftin birlikteliğinin de sonu oldu. Sonunda Camille, Rodin’i terk etti.

    Camille çalışmalarını, ilki 1903 yılında olmak üzere Salon des Artistes Français ve Salon d’Automne isimli sergi salonlarında izlenmeye sundu. Baş yapıtlarını bu sancılı döneminde çıkarır ortaya; “Vals/ Le Valse”, “Clotho/ Clotho”, “Geveze Kadınlar/ Les Bavardes” ve “Sakuntala/ Sakountala” gibi eserleri verir peş peşe. Eleştirilerin bir kısmı heykellerde Rodin etkisinin bulunduğu yönde oldu. Ama işin doğrusu; heykel sanatı açısından Rodin’in mi Camille’i yoksa Camille’in mi Rodin’i etkilediği hâlâ bir soru işaretidir. Camille’in Rodin ile çalıştığı ilk yıllarda Rodin etkisi görülmekle birlikte sonradan kendi tarzını belirleyerek klasik heykelden ayrılmış ve Art Nouveau akımına yaklaşmıştır. “Olgunluk Çağı” isimli eser, Rodin’den ayrılığının acılarını yansıtır; diğer yandan bu yapıt, ona oniks mermerini ilk kullanan heykeltıraş olma onurunu kazandırır.

    1848-1917 yılları arasında yaşamış ve Camille’in çağdaşı olan Fransız gazeteci, sanat eleştirmeni, yergici, romancı ve oyun yazarı Octave Mirbeau, Camille’in deha düzeyinde yeteneğe sahip olduğunu söylemektedir. (Mirbeau, ilişkinin ilk yıllarında Rodin’in Camille ile ilişkisini kesmesi mesajını iletmesi amacıyla zaman zaman Camille’in annesi tarafından görevlendirilmiş.) Gerçekten dehası, yaptığı heykellerde duygu ile malzemeyi birleştirmesinde ortaya çıkar. Heykele ruh veren yaratıcılığı karşısında Rodin tüm sanatçı kıskançlığına rağmen “Ona altını nerede bulacağını söyledim. Ama bulduğu altın kendi içindeydi” demek zorunda kalmıştır.

    Çocukluk ile yaratıcılığın, deha ile deliliğin sınırlarını çizmek zor. Deha ile deliliğin sınırlarını kolaylıkla (belki de farkında olmadan) ihlal edebilen çok sayıda yaratıcı insan, sanatçı ve buluşçu var. 1905’ten sonra Claudel’in ruh sağlığı bozulmaya başladı. Bu süreçte hiç kuşkusuz Rodin ile olan ilişkisinin olumsuzluklarının da etkisi oldu. Bir kriz anında eserlerini parçaladı. Doksana yakın heykel, çizim ve eskizini yok ettiği söylenir. Giderek daha fazla paranoya işaretleri göstermeye başladı. Hastalığı şizofreni olarak tespit edildi. Bu dönemde Rodin’i onun fikirlerini çalmakla suçladı. Kendisini öldürmeye çalıştığını iddia etti. Kendisine sürekli olarak destek veren erkek kardeşinin 1906’da evlenmesi ve Çin’e gitmesi üzerine kendisini atölyesine kapattı, inzivaya çekildi.

    Babası, kadınların sanat okullarına kabul edilmediği bir çağda onun heykel sanatı ile ilgilenmesini onaylamış; ona maddi destek olmuştu. 1913 yılında babasının ölümünü Camille bildirmediler. Aynı yıl Camille, bir ruh hastalıkları hastanesine yatırıldı. Camille’in bilgisine sunulan yatış formunda kendi isteğiyle yazmasına rağmen gerçek belgede doktorun ve kardeşinin imzaları vardı. Hastanede heykel yapmasına izin vermediler. Camille’in sağlığı konusunda hastanede yapılan gözlemler heykel ile uğraştığında normal bir insan gibi davrandığını gösteriyordu. Doktorlar Camille’in dışarıda olmasını ve heykel yapmasını önermelerine rağmen ailesi (özellikle annesi) bunu kabul etmedi ve Camille ruh hastalıkları hastanesinde tutulmaya devam edildi.

    Camille’in hikâyesi bu kısa özetten ibaret değil. İlginç detaylar var. Ama ayrıntıları araştırmayı ve öğrenmeyi size bırakarak birkaç küçük notla bitireceğim. Hastanenin doktoru Dr. Brunet 1920’de annesine bir mektup yazarak Camille’in ailesini görmeye ihtiyacı olduğunu bildirdi fakat herhangi bir cevap alamadı. Erkek kardeşi Paul Claudel ise birkaç yılda bir (rivayete göre beş yılda bir) ziyaretine geliyordu.

    Camille, erkek kardeşi Paul Claudel’e yazdığı bir mektupta çaresizlik içinde şöyle haykırmıştı: ”Akıl hastanesi! Evim diyebileceğim bir yere sahip olma hakkım bile yok! Onların keyfine kalmış işim! Bu, kadının sömürülmesi, sanatçının ölesiye ezilmesi… Mahsus kaçırdılar beni, onlara tıkıldığım yerde fikir vereyim diye; yaratıcılıklarının ne kadar sınırlı olduğunu biliyorlar çünkü. Kurtların kemirdiği bir lahana gibiyim şimdi, yeni filizlenen her yaprağımı büyük bir oburlukla mideye indiriyorlar.

    Bilmiyorum, kaç yıl oldu buraya kapatılalı, ama tüm hayatım boyunca ürettiğim eserlere sahip çıktıktan sonra şimdi de kendilerinin hak ettikleri hapishane hayatını bana yaşatıyorlar. Bütün bunlar Rodin şeytanının başının altından çıkıyor. Kafasında bir tek düşünce vardı zaten; kendisi öldükten sonra benim sanatçı olarak atılım yapıp onu aşmam… Bunu engellemek için de yaşarken olduğu gibi ölümünden sonra da ben hep mutsuz kalmalıydım. Her bakımdan başarıya ulaştı işte!

    Bu esaretten çok sıkılıyorum… Eve hiç dönemeyecek miyim, Paul?”

     Camille son yıllarında…

    Yukarıda sözünü ettiğim atölye arkadaşı Jessie Lipscomb, aralarının bozulmuş olmasına rağmen 1929’da Camille’i hastanede ziyaret etti; ziyaret sonrası Camille’in ‘deli’ olduğu tezinin doğru olmadığını savundu. Rodin’in arkadaşı Mathias Morhardt ise bir seferinde Camille’in erkek kardeşi Paul Claudel’in ünlü heykeltıraşı hastaneden kapalı tutmaya devam ettiği için bir budala olduğunu söylemişti.

    Camille 1943 yılında tam 30 yıl yaşamak zorunda bırakıldığı hastanede “Bu kadar yalnız kalmak için ne yaptım?” düşüncesiyle öldü. Sanırım; ona layık görülen yaşam, deha sahibi yaratıcı ve farklı bir kadın olmanın cezasıydı. Dünya değişmiş görünüyor; ama görünenin gerçek yüzü, deha sahibi güzel Camille’in yaşamından hâlâ pek farklı değil.

     

    Duygu Güncesi’nden alıntı yaptığınızda lütfen referans veriniz    

    “Bir avuç toprağı yoğurmayı bile bilmeyenler.
    Duygusuz yavan insanlar. Bu benim ruhum en kutsal varlığım…

    Bunlar çalışma saatleri. Ruhumun yandığı saatler.
    Siz yiyip içerken, dalga geçerken, oburca tıkınırken, ben heykelimle yalnızdım..
    Ve yavaş yavaş akan benim hayatımdı.. Bu toprağın derinliklerine kanımı akıtıyordum…”  
                Camille Claudel

    http://www.duyguguncesi.net/?p=1342

    http://tr.wikipedia.org/wiki/Camille_Claudel

    **********

    CAMİLLE CLAUDEL 1915 (2013) Film

    Yönetmen: Bruno Dumont
    Senaryo: Paul Claudel, Camille Claudel, Bruno Dumont
    Ülke: Fransa
    Tür:Biyografi, Dram
    Vizyon Tarihi:26 Temmuz 2013 (Türkiye)
    Süre:95 dakika
    Dil:Fransızca
    Oyuncular    Juliette Binoche, Jean-Luc Vincent,    Robert Leroy, Emmanuel Kauffman ,   Florence Philippe

    Özet

    1915´te, kış ayazında, Camille Claudel eğilip yerdeki bir taşı alır ve dikkatle inceler. Sanki işine yoğunlaşmış bir heykeltıraştır izlediğimiz; zihninde basit bir taşı yepyeni bir şeye dönüştürüyor gibidir. Ama sonra taşı atar, bir daha da sanata dönmez. Ailesi akıl hastanesine kapatılmasının hayrına olacağına karar kılmıştır.

    Film boyunca Camille´in bir sanatçı olarak kabul görmeyi, anlayışla karşılanmayı ummasını izler, sevgili yazar kardeşi Paul Claudel´in onu ziyaret etmesini beklediğine tanık oluruz. Bruno Dumont´un İsa´nın Yaşamı, İnsanlık ve Flanders gibi yetkin filmlerinin ardından gelen ve Berlin´de prömiyerini yapan bu dram, gelmiş geçmiş en yetenekli kadın heykeltıraşlardan birinin içsel karmaşasını inceliyor.

    Filmden

    Paul Claudel’in Camille Claudel’le bağımsız çalışma ve yazışmalarından ve Camille Claudel’in tıbbi kayıtlarından esinlenilmiştir. Çeviri; Cemocem Camille Claudel, 1864 yılında Aisne şehrinin Villeneuve köyünde doğmuştur. Kendisi, şair Paul Claudel’in 4 yaş büyük ablasıdır, heykeltıraştır. Önce öğrencisi, sonra metresi olduğu Auguste Rodin’le 1895 yılına kadar birlikte yaşamıştır. 1913’de babasının ölümünden sonra Paris, Quai Bourbon’daki bir atölyede 10 yıl boyunca toplumdan izole bir şekilde yaşamıştır. Ailevi sorunlar ve ruhsal hastalığı sebebiyle kardeşinin girişimiyle Paris yakınlarındaki Ville-Évrard akıl hastanesine yatırılmış daha sonra Fransa’nın güneyindeki Vaucluse şehrindeki akıl hastanesine kapatılmıştır.

    **

    Akıl hastanesi Doktoru: Hanımefendi. Merhaba Hanımefendi. Nasılsınız?

     İşler nasıl gidiyor?

    Camille Claudel:  Nedenini bilmeden buraya getirildim. Bu şaka daha ne kadar sürecek?

     Sürmeye devam edecek mi?

     Bilmek istiyorum. Bir suçlu gibi hapsedildim. Daha da kötüsü ne bir avukat ne de bu cehennemden kurtulmamı isteyen bir ailem var. Özgürlükten ateşten yiyecekten ve temel ihtiyaçlarımdan mahrum bir durumdayım. Bana istediğinizi yapıyorsunuz. Ailem bile beni terk etti. Şikâyetlerime tamamen sessiz kalarak cevap verdiler. Bu şekilde terk edilmiş olmak çok berbat bir şey. Beni bunaltan kedere karşı koyamıyorum. Annem ve kız kardeşim beni buraya tıkıp gittiler. Ne bir mektup ne bir ziyaret. Onlar bana kazık attı, buradan asla kurtulamayacağım. Mirasımı alıyorlar. Beni neyle suçluyorlar?

     Tek başına yaşadığım için mi?

     Hayatımı kedilerle geçirdiğim için mi?

     Herkesi düşman görüyorlar. Bu beyefendi geçinen adamlar bütün eserlerimi ele geçirmek için resmen üzerlerine atlamışlar. Beni burada mümkün olduğu kadar tutmak istiyorlar. Onlara göre rahatsız edici bir yaşam süren bu zavallı kadını mahvetmeye pek hevesliler. İşledikleri suçu hatırlatan can sıkıcı hayaleti. Ortada bir tehlike yok, yine de buradan çıkmama izin vermiyorlar. Pençelerini bana geçiren kişi Rodin’dir. Atölyemi ele geçirmek için onları kullanan da Rodin’dir. Hepsini ele geçirmiş onun izni olmadan hareket edemiyorlar. Her şey uzun zaman önce evi terk etmeye cesaret edemeyeceğim şekilde ayarlanmış. Ben evde olmadığım zamanlar, bu beyefendiler evime gelip kitaplarımı karıştırıyor, çizimlerimi götürüyorlarmış. Rodin, kendi yaptığı işi onlara da öğretmiş. Onu diğerleriyle suç ortağı, bir mazeret olarak görüyorum. Serbest kalmam için elinizden geleni yapın lütfen. Benim talep etmemin bir anlamı yok. Bunun için yeterince güçlü değilim. Her zaman yaptığım gibi kendi köşemde yaşıyorum. Buradaki hayat bana göre değil. Benim için çok zor. Açıkçası böyle söylediğim için üzgünüm. Gelin görün ki Rodin’le olan ilişkiniz 20 yıl önce sona ermiş.

    **

    Paul Claudel’in İç hesaplaşması:

     Âmin. Baba, Oğul ve Kutsal Ruh adına Hazırım. Buradayım. Tanrım, dirildim ve bir kez daha seninleyim. Uyuyakaldım. Gece, ölü gibi uyudum. Tanrı, bırak ışık olsun dedi, ve ben çığlık atarak uyandım. Birden ortaya çıkıverdim ve uyandım. Ayaktayım ve yeni doğan günle birlikte yeniden başlıyorum. Tanrım beni şafaktan önce yarattın. Senin huzurunda duruyorum. Tanrım. Sen üç kişinin içinde teksin çarmıha gerilen İsa’nın babasısın. Tüm sözleri barındıran amelsin. Söylediğin her şeye inanıyorum. Sen çivilerle çakılmış, verilmiş sözsün umudum olan başlıksın. Söylediklerine inanıyorum. Parmağındaki yarayım. Kalbindeki elim. Sen her şeye kadirsin. Seni sevdiğim için yardım edemiyorsun. Bilin ki, bana yakın bir kişi sizinle aynı suçu işledi. İki yıldır bir bakımevinde cezasını çekiyor. Ölümsüz bir ruhtaki çocuğu öldürmek çok korkunçtur. Böyle bir suçla vicdanen nasıl yaşayıp nefes alabiliyorsunuz?

     Yanlış anlaşılma olabilir mi?

     Yine de, riyakâr bir öfkeyle konuşamam ama bir erkek kardeş şefkatiyle yazabilirim. Tarascon yakınlarında, Frigolet Manastırında günbatımı. Yakında zavallı kız kardeşim, Camille’yi Montdevergues’de ziyaret edeceğim. Aslında, çoğu durumda delilik olarak adlandırılan bu şeyin gerçekten var olduğuna ben ikna oldum. Meraklı ve her durumda neredeyse benzersiz formları olanlarda, gurur ve korku vardır megalomanlık ve zulüm saplantısı vardır. O büyük bir sanatçıydı gururu ve küçümsemesinin sınırı yoktu. Belki de, yaşı ve talihsizliği nedeniyle daha da kontrolden çıkmıştı. Ben de kardeşimin mizacını almışım yine de biraz daha yumuşak ve hayalperestim, Tanrı’nın lütfu olmasa benim hikâyem de böyle olurdu, belki de daha da kötüsü. Kötü ruhları kovmak mümkün müdür?

     Tanrı, Benedictine rahiplerine katılmama hayır dedi. Gerçekten bir aziz ya da kahraman olsaydım kim bilir belki de Tanrı’nın bu cevabını dikkate almazdım. Peki ya her şeye rağmen gerçek bir aziz olmayı beceremezsem?

    Affedersiniz. Şu aralar inancımı kaybettim. Tanrı’ya vahşi bir cehaletle saygı duyardım. Gerçeğin ilk ışığı büyük bir şairin kitaplarıyla bana tesadüfen verildi. Ona sonsuz şükran borçluyum düşüncelerimin şekillenmesinde onun önemli bir yeri oldu. Arthur Rimbaud. “Aydınlanma” ve bir kaç ay sonra “Cehennemde bir mevsim” kitaplarını okumam benim için belirleyici oldu. Hayatımda ilk kez bu kitaplar benim materyalist hapishanemde bir kapı açtı ve canlı bir hale, neredeyse fiziksel bir etkiye dönüştü, doğaüstü bir olay oldu. Bu mutsuz çocuk, 25 Aralık 1886’da Noel etkinliklerine katılmak için Notre Dame de Paris’e gitti. Sonra yazmaya başladım ve bana göre Katolik törenlerde amatör bir üstünlüğün hâkim olduğu, uygun bir motivasyon ve yozlaşmış bir kaç seremoni keşfettim. Önden buyurun. Bu hükümlerin altında, kalabalığa itildim çok da zevk almadan Katolik kilise seremonisine katıldım. Yapacak pek bir şey olmayınca akşam dualarına döndüm. Korodaki beyaz cüppeli çocuklarla Aziz Nikolas Kilisesi ruhban öğrencileri sonradan öğrendiğime göre “Meryem Ana” ilahisini söylüyormuş. Kalabalığın içinde, ikinci sütunun yanında duruyordum koronun giriş tarafında, sağda bulunan kutsal eşyaların tutulduğu yerdeydim. Sonra birden hayatıma egemen olan bir olay gerçekleşti. Bir an kalbime dokundu ve ben de inanmaya başladım. Büyük bir bağlılık ve kesinlik gücüyle hiç bir şüpheye yer bırakmadan huzursuz bir hayatın kitapları, argümanları ve tehlikeleri bu inancı sarsamadı, ona dokunamadı. Yüreğimi burkan masumiyet duygusu bir anda oluştu Tanrı’nın ebedi çocukluğu, anlatılamaz bir vahiy. Ben mistik bir zevk ya da dini duyguların keyfini süren bir Hıristiyan değilim. Bundan her zaman nefret ettim. Benim Hıristiyan olma nedenim benden bekleneni öğrenmek için itaat eden ve ilgilenen bir insan olmamdı. Ama asla Tanrı’dan keyif almadım ondan herhangi bir zevk elde etmek istemedim. Bunu kabul etmek rezilce bir şey olurdu değil mi?

     Tanrı kutsal bir şekilde kalbimde yerini almış gibiydi. Bana geçmişteki iyiliklerini hatırlattı ..ve mesleğimin onu tanıtmak olduğunu gösterdi. Kendisini daha samimi ve daha derin tanıtmamı rica etti.

    Rahip: Bay Claudel, aziz olmanızı umuyoruz. Azizliğin sırrı Tanrı’ya kalmıştır.

    **

    Paul. Camille.

    Camille: Benim küçük Paul’um! Ağlıyorlar, çığlık atıyorlar inliyor, kahkaha atıyorlar, dayanılmaz bir şey bu! Bu yaratıklara aileleri bile dayanamıyor. Benim ne işim var burada?

     Götür beni. Beni buradan götür. Beni zehirlemeye çalışıyorlar.

    Paul: Camille! Ne zannediyorsun, Camille?

     Annem, Louise ve ben ne yapıyoruz sence?

    Yaptığımız her şeyi senin daha iyi olman için yapıyoruz. Savaş zamanında en iyi bakımı aldın. Yanılıyorsun. Ben asla yanılmaktan çekinmem ama dürüst olmaya çalışırım.

    Camille: Doğru. Müdür beye hatırı sayılır bir miktarda para gönderdiğini öğrendim. Doğrusunu yaptın, çünkü o büyük bir üne sahip biri. Aynı rahibeler gibi çok hayırsever bir adam. Beni sakinleştirmeye çalıştığını biliyorum büyük paralar harcadın benim için çok efor sarf ediyorsun. Bakacak dört çocuğun var. Otellerde kalıyorsun, korkunç bir yükün var. Nasıl yapıyorsun bilmiyorum. Ben beceremezdim. Ama biliyor musun burada yaşamak çok zor. Bunu biliyor musun, Paul?

     Burada kurallar, yaşamak için adapte olma yöntemleri var. Bazı şeyleri değiştirmek çok zor. Çok fazla gürültü var. Ben Villeneuve’ye dönmek istiyorum. Annemle yaşamak istiyorum. Neden beni buradan almadığınızı anlamıyorum. Böyle bir yerde birinci sınıf olmaktansa üçüncü sınıf olmayı tercih ederim. Baksana, diyet yapmış gibiyim. Çok paraya ihtiyacım yok. Hiçbir şeye ihtiyacım yok. Ben sadece Müdürle konuş. Ona beni bırakmasını söyle yoksa Burası çok soğuk. Rüzgâr var. Anneme gelip beni görmesini söylemen gerek. Tekrar muayene edilmek istiyorum. Söyleyecek misin?

     Paul?

     Çabucak halledilebilir, dedikleri kadar zor değil. Annem yapabilir. Ne karın ne de diğerleri beni istemiyor zaten fazla bir beklentim de yoktu. Hile yapıyorsun, Paul. Berthelot’du. Bütün çalışmalarımı alanın arkadaşın Berthelot olduğunu biliyorsun. Öyle görünüyor ki, benim küçük atölyem, dandik mobilyam küçük evim, araç gereçlerim onları şehvetle heyecanlandırıyor. Bu milyonerlerin çaresiz bir sanatçının üzerine gelmeleri ne kadar güzel! Onlar benden 40 kat daha zengin. Hayal gücümün, hislerimin ve yeniliğimin gelişmiş ruhumdan gelmesi, onlar için beklenmedik bir şey. Bu tür şeyler onlara çok uzak şaşkın kasaplar, kalın kafalılar, aydınlığa sonsuza kadar kapalılar. Onlara bunu sağlayacak birisine ihtiyaçları var. Diyorlar ki: “Konularımızı bulmak için hayal gücümüzü kullanırız.” Onlarda şükran belirtisi olmaz herhangi bir tazminat ödemezler zavallı bir kadının dehasından bile yoksundurlar. Paul Paul Bu iş bir kadının sömürülmesidir. Ecel terleri dökmemi istiyorlar. Ve Rodin. Rodin’in şeytani zekâsı tek bir şeyi düşünür, çalmak. Hayattayken ondan daha iyi olmamdan korkuyordu ve tabii ki, ölümümden sonra da. Elinin altında olmamı istedi. Mutsuz olmamı istedi. İşte, mutsuzum. Bu seni rahatsız etmeyebilir ama beni ediyor, Paul. Bu kölelikten çok yoruldum. Eve gidip kapımı kapatmak istiyorum. Sen, Tanrı “Tanrı yücedir. Dert çekenler acır” derdin. Hadi, beni bir tımarhanede çürümeye terk eden Tanrın hakkında konuşalım.

    Paul:  Tanrı bize deneyim sağlar, Camille! Elini geri çeker. O’nun hikmetinin sırlarını kontrol etmek bizi günaha sürükler. Onun sırları bizleri kararsız, kafası karışık bir hale sokar çünkü bizi ikna etmek için bunlar yetmez. Dünya üzerinde cennetin tasvirini somut anlamda yapabilecek hiçbir şey yoktur. Tanrı her yerdedir. Tüm doğal olayların içindeki bütün anlamlar ondan bir şeyler gösterir. İnsani duyguların hepsinde, Camille. İnsani hareketlerin hepsinde. Onunla ilgili olmayan, onun göremediği onunla bağlantılı olmayan hiç kimse yoktur. Hem iyi hem de kötü. Her şey ibret alınacak bir öyküdür. Her şey sonsuz karmaşıklığı ifade eder. Yaratıcının yarattıklarıyla bağlantısını ifade eder.

    Camille: Aslında Paul beni heykel yapmak için zorlamalıydın. Bana sorun çıkarıyor mu, baş edebilir miyiz anlardık. Ama onun yerine böyle bir karar aldık. Söz ver benimle ilgilenecek ve beni terk etmeyeceksin.

    Paul: Söz veriyorum, Camille. 20 yıldır her gece, her sabah, senin için dua ediyorum.

    Camille:  Hala hastayım, kanım zehirlendi. Vücudum yanıyor, Paul. Protestan Rodin, bana ilaç veriyor çünkü atölyemi almak için umut besliyor.

    Paul: Ben gidiyorum, Camille. Tamam.

    Camille:  Savaş bittiğinde seninle gelebilir miyim?

     Camille:  Aydınlıkta oturacağım. Huzurlu hissediyorum.

    **

    Paul: Ne korkunç bir hüzün. Sanattan daha kötü bir şey yoktur. Dahiler bunun bedelini öder. Tam bir trajedi! Kötü bir hayat! Sanatsal meslekler çok tehlikelidir buna çok az kişi karşı koyabilir. Sanat fakülteleri özellikle tehlikeli ruhlara hitap eder. Hayal gücü ve duyarlılık, kolayca dengeyi bozup, kafayı sıyırmaya ve düzensiz bir hayata neden olabilir. Ablam ancak 30 yılda Rodin ile evlenemeyeceğini anlayabildi. Her şey onun kaldıramayacağı kadar üzerine çöktü. Bu onun bilinçli yaşamının sonuydu.

    Doktor: Evet. Hanımefendi, yani ablanız çok ıstırap çekiyor. Sürekli zehirlenmekten korkuyor.

    Paul: Bütün dahiler için hayat hayal kırıklıklarıyla doludur.

    Doktor: Evet, ama Bayan Claudel artık sakin ve uysal, birçok şeyi özlüyor, çok daha güçlü olmak istiyor, Paris’e yakın olmak ve tek başına kırsal bölgelerde yaşamak istiyor. Bana göre onu memnun etmek için bunu denemenin zamanı gelmiş olabilir.

    **

    Camille Claudel, hayatını son 29 yılını akıl hastanesinde geçirdi ve 19 Ekim 1943’de, 79 yaşında öldü. Toplu bir mezara gömüldü ve cesedi hiç bulamadı. 23 Şubat 1955’de ölen Paul, ablasını ölünceye kadar ziyaret etti. Ablasının Montdevergues’deki cenaze törenine katılmadı.

     

    http://www.yalnizlarmektebi.com/tasin-topragin-camurun-ve-mermerin-ruhu-camille-claudel/

     

     
  • ihramcizade 11:14 on 18 September 2014 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Tags: Alex Manugian, biraz-kuantumdan-zarar-gelmez, COHERENCE, Elizabeth Gracen, Emily Baldoni, , Eşevreli Olmama, James Ward Byrkit, Maury Sterling, Nicholas Brendon, , Paralel Evren (2013), , Schroedinger'in Kedisi   

    GERÇEKTEN BİZ VAR MIYIZ? 


     Bugün geçti, yarın geldi, ben, dünkü ben miyim, yoksa …?

    Dünkü ben olduğuma karar veren ben miyim, yoksa başka biri mi?

    Dünkü ben ile , bugünkü ben bir Eşevresizlik içinde interaksiyona (etkileşim) geçiyor mu?

     Doğrusu hangisi dir.

    **

    Aşağıdakilerden biri doğrudur:

    •    Aldığınız her nefes, Marilyn Monroe’nun verdiği nefesten bir atom içerir.

    •    Yukarı doğru akabilecek bir sıvı türü vardır.

    •    Bir binanın en üst katında, en alt katına kıyasla daha hızlı yaşlanırsınız.

     •    Bir atom aynı anda birçok farklı yerde bulunabilir; tıpkı sizin aynı anda hem New York hem de Londra’da bulunmanız gibi.

    •    Tüm insan ırkı, bir küp şekerin sahip olduğu hacme sığdırılabilir.

    •    Herhangi bir kanala ayarlanmamış televizyondaki karlanmanm yüzde biri, Büyük Patlama’nın neden olduğu elektromanyetik gürültüdür. Zamanda yolculuk fizik kurallarına aykırı değildir.

    •    Bir fincan sıcak kahvenin ağırlığı, soğuk halinden daha fazladır.

    •    Ne kadar hızlanırsanız, o kadar incelirsiniz.

    Hayır, şaka yapıyorum. Bunların hepsi de doğru!

    Bir bilim yazan olarak, bilimin bilimkurgudan çok daha tuhaf bilgiler içermesi ve Evren’in icat edip edebileceğimiz her şeyden çok daha etkileyici oluşu karşısında her zaman hayrete düşmüşümdür. Buna rağmen, 20. yüzyılın sıradışı keşiflerinden pek azı kamuoyunun dikkatini çekebilmiştir. Geçtiğimiz yüzyılın en önemli iki başarısı, atomlar ve bileşenlerini resmeden kuantum teorisi ile uzay, zaman ve kütleçekimini resmeden Einstein’ın genel görelilik teorisidir. Bu iki teori, dünya ve bizim hakkımızda neredeyse her şeyi açıklamaktadır. Aslına bakılacak olursa, kuantum teorisinin, ayaklarımızın altındaki zeminin neden katı olduğu ve Güneş’in neden ışıldadığını açıklamanın ötesinde, bilgisayarların, lazer teknolojilerinin ve nükleer santrallerin inşasını mümkün kılarak, bildiğimiz anlamda modern dünyayı yarattığı söylenebilir. Göreliliğin gündelik yaşam üzerindeki etkileri bu denli aşikâr değildir belki. Ne var ki, bu teori bize, hiçbir şeyin, ışığın dahi kaçamadığı kara deliklerin varlığını, ezelden beri varolduğu düşünülen Evren’imizin aslında Büyük Patlama denilen devasa bir patlamayla oluştuğunu ve zaman makinelerinin buraya dikkat mümkün olabileceğini göstermiştir. Bu konular üzerine yazılan önemli kaynakların pek çoğunu okumama ve sahip olduğum bilimsel geçmişe rağmen, getirdikleri açıklamalar beni çoğu zaman şaşkınlığa sürüklemiştir. Durum böyleyken, bilimle alakası olmayanlar için konunun nasıl görüneceğini düşünemiyorum bile. Edindiğim tecrübelerin tümü, “Temel bilimsel düşüncelerin çoğu özünde basittir ve dolayısıyla, herkes tarafından kolaylıkla anlaşılabilecek bir dille ifade edilebilir,” diyen Einstein’ın haklı olduğunu gösteriyor. Bu kitabı yazarken aklımdaki fikir, sıradan insanların 21. yüzyıl fiziğinin temel prensiplerini anlamasına yardımcı olmaktı. Yapmam gereken yalnızca, kuantum teorisi ve genel göreliliğin temel fikirlerini ortaya koymak (ki bu işin aldatıcı derecede basit olduğu ortaya çıktı) ve geriye kalan her şeyin, mantıksal ve kaçınılmaz olarak, nasıl bu fikirlerden türediğini göstermekti. Söylemesi kolay. Kuantum teorisi, geçtiğimiz 80 yıl içerisinde biriken ve kimsenin tam bir elbiseye dönüştüremediği parçalardan oluşmuş bir yamalı bohçaya benzetilebilir. Dahası, teorinin eşevresizlik gibi, neden insanların değil, ancak atomların aynı anda iki yerde olabileceğini açıklayan çok önemli parçalarını anlaşılır şekilde aktarmak fizikçilerin gücünün ötesinde görünmektedir. Birçok “uzmanla” konu üzerine görüştükten sonra, onların da bu kavramı tam olarak anlamamış olabileceğini fark ettim. Bu, bir anlamda, beni özgür kılıyordu. Ortaya konmuş tutarlı bir açıklama olmadığından ötürü, farklı kişilerden aldığım görüşleri bir araya getirerek kendi görüşlerimi oluşturmam gerektiğini anladım. Bu yüzden, burada yapılan açıklamaların birçoğunu başka hiçbir yerde bulamayacaksınız. Okuyacağınız sayfaların, modern fiziğin temel fikirlerini sarmış olan sisin bir kısmını dağıtacağını ve böylece, ne denli büyüleyici bir Evren’de bulunduğumuzu görerek bunun değerini vermeye başlayacağınızı temenni ediyorum. (http://www.birazoku.com/biraz-kuantumdan-zarar-gelmez)

    Sözü buradan tasavvufun azbuçuk ucudan köşesinden bilgi sahibi olanlara getirirsek, bu bilgiler çok mantıksız gelmez. Birde vahdet-i vücud felsefesine müübtela ise tamamdır. Şimdi diyoruz ki gerçekte ne oluyor/oldu/olacak?

    İhramcızâde İsmail Hakkı

    ******

    COHERENCE /Paralel Evren (2013)

    Yönetmen: James Ward Byrkit    

    Senaryo: James Ward Byrkit, Alex Manugian  

    Ülke: ABD

    Tür:Bilim-Kurgu, Gerilim

    Vizyon Tarihi:19 Eylül 2013

    Süre: 89 dakika

    Dil: İngilizce

    Müzik: Kristin Øhrn Dyrud        

    Oyuncular Emily Baldoni ,Maury Sterling, Nicholas Brendon ,Elizabeth Gracen , Alex Manugian

    Özet

    Bir kuyrukluyıldızın dünyanın yakınından geçtiği o gece, yakın dostlar keyifli bir akşam yemeği için toplanmış. Ancak, gerçekliğin ve ilişkilerin yavaş yavaş kırılmaya başlayacağını az sonra anlayacaklar. Mahallede elektrik kesilince, yemekleri yarım kalıyor. Sadece az ilerideki tuhaf evde elektrik var. Ardı ardına gizemli olaylara tanık olan bu konuklar aslında hiçbir gücün çözemeyeceği bir muammanın içine düştüklerinin er geç farkına varacak. Alacakaranlık Kuşağı’ndan esinlenen Parelel Evren insanı saran, düşük bütçeli, doğaçlamaya dayanan, senaryosuz bir bilimkurgu.

    2013 Fantastic Fest (Austin) En İyi Senaryo

    2013 Sitges En İyi Senaryo | Gönderen: CruSuS

    Filmden

    Neymiş?

      “Yerçekimi: Günümüz Araştırmalarına Giriş.” – Bir faydası olmaz.

     – Kardeşin bilim adamı falan mı?

      Çok tuhaf biri. Çok ama çok zeki. Mürekkep yalamış tiplerden. Ama biraz zor… sanki sesli düşünüyor. UD’de eğitmen. Bu… Bunlar Brian’ın ders notlarından. “Eşevreli Olmama ve Schroedinger’in Kedisi”. Bundan bahsetmişti. Schroedinger’in Kedisi’ni biliyor musunuz?

      – Benim alerjim var.

     – Bir düşünce deneyi. Bir kutu içinde yaşama şansı 50/50 olan bir kedi var. Çünkü küçük bir şişe zehir de var kutuda. Kuramsal fizik iki şans veriyor. Kedi ya ölüdür ya da canlı. Ama Brian kuantum fizikte iki gerçekliğin de aynı anda var olduğunu tartışıyor. Ancak kutuyu açtığında iki gerçeklik de çöküp tek bir duruma iniyor. Değil mi?

      Ve şunu dinleyin, onun yazdıklarından. “Bir teori daha var: İki durum da ayrı halde var olmaya devam eder ve birbiriyle eşevreli olmadan ikisi de yeni bir gerçeklik yaratarak, iki farklı sonuç verirler. Kuantum eşevresiziliği bu iki farklı sonucun da birbiri arasında interaksiyon olmadığını garanti eder.”

    - Bir saniye…

     – Bu her şeyi açıklar. O zaman kutudaki bizleriz. Kedi biziz, hem canlı hem ölüyüz. Ve bunlar iki ayrı gerçeklik ta ki muhtemelen kuyrukluyıldız geçene kadar. Kuyrukluyıldız geçene kadar mı?

      Ya da eşevresizlik sağlandı ve bu iki ayrı gerçeklik kuyrukluyıldız geçtiği an ayrı olarak kalacak. Ve herkes iyi olacak. Eşevresizlik bizi birbirimizden ayrı tutuyor.

     – Doğru. O zaman neden diğer bizler, bizimle bu şekilde iletişime geçiyorlar?

      – Onlar istemedi.

     – Fotoğraflar var, sayılar. Biz başlattık, ışıkları yanan ev bulmaya gittiğimizde. Evet belki de kutu bizim için değildi. Kutu bizim için değil. Ama artık diğer bizlerle interaksiyona geçtik.

     – O zaman şu an kendimizi çökertiyoruz.

     – Birbirimizden ayrı durursak hayır. Artık çok geç. Oraya gittik bile. “Rastlantının Böylesi” filmini hatırlıyor musunuz?

      Saniyenin bir kesimi bile iki ayrı gerçeklik yaratabiliyordu. Birinde koşup metroya yetişmeye çalışıp yapamıyor elini kapıya sıkıştırıyor. Diğerinde yetişiyor ve iki ayrı… Bakın, eğer birbirimize geçiyorsak, şu an, ben onlara çökerim. Onların bizim üzerimize çökmesine izin veremem. Hey, sakin, Mike. Oraya gideceğim. Oraya gidip, onları öldüreceğim.

     – Ne?

      – Yarı şaka.

     – Mike.

     – Lanet olası hayatımı çok seviyorum.

     – Bir süre için zekamızı kullanalım aptalca bir şey yapmadan önce ve planımıza sadık kalalım. Zekice olan ne?

      Burada oturmak mı?

      Hiçbir şey yapmadan… Şimdi şu kutuyu aldık değil mi?

      İlk hareketimiz bunu geri bırakmak olmalı. Değil mi?

      Yok öyle, hayır kutuyu götürmüyoruz. O eve güvenmiyorum. Burada kalacak kutu. Dur, dur, dur.

     – Seni bu kadar delirten nedir?

      – Aptalca, çok aptalca bir soru. Evet güzel! Aşağı sokakta bir evle savaşa girecek değiliz. Onlarda aynı bizim gibi olabilirler. Mike diyor ki hadi gelip bizi öldürün. Lanet olsun böyle işe. Bunu ilk sen yaparsan, kiminle kavga halinde olacağını biliyorsun değil mi?

      Kendinle. Kendi kendinle çarpışacaksın. Kazanan kim olacak?

      Orada camdan içeri baktığında kimi gördün?

      Kendini gördün mü?

      Kendimi görmedim.

     – Ben sana kimi gördüğümü söyledim.

     – Peki, tamam. Peki ya oradaki evde içen bensem?

      Yani bir durup düşünsene. Berbat halde bir Michael var. Lanet olası bir sarhoş bir Mike’ın gelip beni öldürmesini bekleyemeyeceğim. Seni ve seni ve seni öldürmesini de. Bunu beklemeyeceğim. Dur, dur, dur bekle biraz. Orada kimleri gördün sen?

     

     

     
  • ihramcizade 14:48 on 16 September 2014 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Tags: , , , , , , Aidan Gillen, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , Chris O'Dowd, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , Dylan Moran, , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , Kelly Reilly, , , , Kinizm (sinizm), , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , Sofist Gorgias, , , Sosyapat, , , , , THE GUARD, , , , , , , , , , , , , , , , İrlandalı (2011), , , , , ,   

    CALVARY İnfaz (2014) 


    Günümüz insanlarının çektiği sıkıntılara karşı ne cevaplar veriliyor görmeniz açısından  önemli bir başyapıt.
    İyi insan olmak yetmiyor. İyilerin en büyük suçu ihmalkârlıklarıdır. Bu şekilde davranmanın acıklı sonunu görmek için bu filmi seyretmenizi rica ederim.

    Yönetmen:John Michael McDonagh      

    Senaryo:John Michael McDonagh

    Ülke: İrlanda, İngiltere

    Tür:Dram

    Vizyon Tarihi:11 Nisan 2014 (İngiltere)

    Süre:100 dakika

    Dil: İngilizce

    Müzik: Patrick Cassidy    

    Oyuncular Brendan Gleeson ,   Chris O’Dowd, Kelly Reilly ,Aidan Gillen,    Dylan Moran

    Özet

    In Bruges’ün yönetmeni Martin McDonagh’ın abisi John McDonagh’ın yönettiği İnfaz bir kara komedi… Günün birinde bir adam günah çıkartmak üzere Rahip James’e gelir ve hiçbir kusuru olmadığı için bir hafta içinde onu öldüreceğini söyler. Şaşırıp kalan James diğer rahiplerden kendisine bu konuda bir öğüt vermelerini ister. Ancak, ölüm hazırlıkları devam ederken, kısa süre önce intihara kalkışmış olan kızının çıkıp gelmesiyle işler iyice karışır. Yedi gün içinde Rahip James’in hem bu adamın kim olduğunu bulması, hem son hazırlıkları yapması, hem de çivisi çıkmış köyünün sırrını çözmesi gerekecektir.

    CALVARY İnfaz (2014) 2

    Filmden

    **

    “Umudunu kesme; hırsızlardan biri kurtulmuştu.

    Aşırıya kaçma; hırsızlardan biri lanetlenmişti.”

    Aziz Augustinus

    **

    İlk kez 7 yaşımdayken cinsel istismara uğradım.

    Söyleyecek bir şeyiniz yok mu?

    - Oldukça ürkütücü bir açılış oldu.

     – İroni mi yapıyorsunuz? Özür dilerim. Baştan başlayalım. Bana ne söylemek istiyorsun? Ne söyleyeceksen dinlemek için buradayım.

    7 yaşımdayken bir rahip bana tecavüz etti.

    Mahkeme kayıtlarında yazana göre oral ve anal olarak.

    Bu beş yıl boyunca her gün böyle devam etti.

    Çok fazla kan kaybettim, hayal edebileceğiniz gibi aşırı miktarda.

    - Kimseyle bu konuda konuştunuz mu?

    - Şimdi sizinle konuşuyorum ya! Yani profesyonel yardım istediniz mi?

    Niye? Başa çıkmayı öğrenmek için mi? Bununla yaşamayı öğrenmek için mi?

    Belki de başa çıkmak, bununla yaşamayı öğrenmek istemiyorumdur. Resmi bir şikayette bulundun mu? Şahitlik ettin mi?

    Rahip öldü. Sana ne diyeceğimi bilemiyorum. Sana verecek cevabım yok, özür dilerim.

    Hâlâ hayatta olsa ne yararı olurdu ki?

    Şerefsizin tekini öldürmenin anlamı ne olurdu?

    Şaşılacak bir şey olmazdı. Kötü bir rahibi öldürmenin anlamı yok.

    İyi bir rahibi öldürsen sarsıcı olurdu!

    Buna ne anlam vereceklerini bilemezlerdi.

    Sizi öldüreceğim Peder. Hiç yanlış yapmadığınız için sizi öldüreceğim!

    Masum olduğunu için sizi öldüreceğim.

    Gerçi şu anda değil.

    İşlerinizi yoluna koymanız için size yeterli zamanı tanıyacağım.

    Tanrı’yla barışın.

    Pazar günü diyelim.

    Sahilin, suyun kenarında buluşalım.

    Pazar günü bir rahibi öldürmek! İyi bir parça olacak.

    Söyleyecek bir şeyiniz yok mu Peder? Şu an yok. Ama kesin pazara kadar bir şeyler düşünürüm.

    **

    Milo:  İnsanlar niye intihar eder Peder?

    İnsanlar niye mi intihar eder?

    Rahip James: Direk konuya giriyorsun. Bir sürü nedeni vardır herhalde. Niye bunu düşündün?

    Bilmem. İçki, depresyon belki de sevişmemektendir.

    Şık ve bakımlı adamsın. Bu konuda sorunun olacağı aklıma gelmezdi.

    Konuşma yeteneğim yok. Hiç olmadı.

    Bu sana intihar etme arzusu mu veriyor? Her şeyden daha çok sıkıyor.

    İster intihar olsun ister orduya katılmak.

     – Bunlar zorlayıcı seçimler.

     – Katılırsan bir işi öğrenebilirsin.

     – Katılmazsan da öğrenebilirsin.

     – Çok daha fazla hayatı deneyim edinirsin.

    Savaşta savaşarak esas birisi olacağını mı sanıyorsun?

    İnsanları öldürerek. Galiba orduya katılmamı desteklemiyorsunuz. Şöyle söyleyelim  Barış zamanında orduya katılan birinde hep doğuştan bir psikopatlık olduğunu düşündüm. Bana kalırsa insanlar orduya adam öldürmenin nasıl olduğunu öğrenmek için katılıyor. Teşvik edilmesi gereken bir eğilim olduğunu düşünmüyorum, ya sen? İsa Mesih de böyle düşünmüyordu. Ve Tanrı’nın “öldürmeyeceksin” emri sayfanın en altındaki   öldürmenin sorun olmadığı örneğini ima eden kısma nazaran önemsiz kalıyor.

    Ya savunma amaçlıysa?

    Bu hassas bir iş, kabul.

     – Güç bela bize saldırıyorlar değil mi?

    - Terör savaşının sınırları yoktur. Bir terörist grubun listesinde en üst sırada yer aldığımızı sanmam Milo, ya sen?

    Teröristlerin akıllarından ne geçtiğini kim bilebilir?

    İtiraf etmem gerekirse öldürücü duygularım var. Sevişememekten dolayı kadınlara karşı oldukça öfkelenmeye başlıyorum. Ben de düşündüm de eğer orduya katılırsam sizin deyişinizle bu eğilmler bir ayrıcalık olarak görülür. Başvuruda çıkıp ne aradıklarını söylemiyorlar yani. Reklamlarda dünyayı ve tüm bu saçmalıkları görmekten bahsediyorlar. Ama öldürme isteğini rütbe almaya dönüştürebilirim. Vasıfsızlığımdan daha ağır basar. Elbette.

    Hiç pornografi kullanır mısın?

    Bütün pornografi olanaklarını tükettim galiba.

    Hepsini mi?

    Neredeyse hepsini. Şu an transeksüel pornografideyim. Daha basit bir çözüm olabilir.

    Evi terk etmek. Orantılı olarak artarak önüne gelenle yatan uygun bir kadınla buluşma şansının olacağı bir yere gitmek.

    Âlem mi yapmalıyım yani?

    Hayır ben daha çok Dublin, Londra, New York’u düşünüyordum?

    New York mu? AIDS kapabilirim.

    Benimle konuşmaya zaman ayırdığın için sağ ol Peder.

    -Bu konuşma her şeyi meydana çıkarıyor.-

    **

    Herkes ölümün yaklaştığını bilir.

     – Daha mı kolay oluyor?

    - Hiç kolay olmaz. Daha anlaşılır derdim.

    Biraz daha adil. Bunun gibi durumlarda insanlar şaşkına uğrar.

    Bu tesadüfi bir şey. Tanrıya lanet okurlar. Dostlarına lanet okurlar. Bazı durumlarda inançlarını dahi kaybedebilirler.

    İnançlarını mı kaybediyorlar?

    Başlayacak kadar fazla bir inanç olmamalı. İnançlarını kaybetmek onlar için bu kadar kolaysa eğer. Evet ama inanç denilen şey çoğu kişi için ölüm korkusudur. Bundan fazlası değildir. Hepsi bu kadarsa kaybetmesi kolaydır.

    Kocanız iyi biri miydi?

    Evet. İyi biriydi. Birlikte iyi bir hayat geçirdik. Birbirimizi çok sevdik. Şimdiyse o öldü. Ve bu bayağı da adil. Tüm olanlar buydu. Ama çoğu kişi iyi bir hayat geçirmedi. Sevgiyi hissetmediler. Bu yüzden bu hiç adil değil. Onlara acıyorum.

    **

    - Kimi görmeye geldiniz Peder?

    - Freddy Joyce.

     – Freddy Joyce, katil 

    - Kim olduğunu biliyorum. Onu niye görmek istiyorsun?

    Eski bir öğrencim.

    Beni görmek istemiş. Beni asmalarını istemiştim. Bildiğin üzere İrlanda’da ölüm cezası yoktur Freddy.

     – Niye seni asmalarını istiyorsun?

    - Leslie Ryan bu şekilde öldü çünkü.

    Vicdan azabı mı hissediyorsun?

    Ben canavar değilim. Canavara mı benziyorum?

    Canavarlar neye benzer?

    Geçen gün burada polisler vardı. Şiddet kullandılar. Tüm korkunç detayların üzerinden geçmek istediler. Bunu sağlamaktan mutlu olacağına eminim. Yamyamlığa takmışlar. “Tadı nasıldı?” Sülüne benzediğini söyledim. Biraz av eti gibi. Aferin sana. Şakaya vur hemen.

     – Onlar neden ?

    - Her zamanki gibi. Sonuncuyu öğrenmek istiyorlar. Asla bulamadıkları. Konuştuğum kişiyi.

    Niye onlara söylemiyorsun Freddy?

    Bir tür huzur bulmak için. İstedim ama Peder, hayatım buna bağlıysa onu nereye koyduğumu hatırlamıyorum  Yani ormanda bir yerde olduğunu biliyorum ama.

     – Anahtarlarımı nerede bıraktım?

    - Hayır. Aklım başımda değildi. LSD peri masalı gibiydi.

    Tüm bunları mahkemede söyledin Freddy. Biraz sıkmaya başladın artık. Sevimli  Sevimli bir kızdı. Bana önceden taciz edildiğini söylemişti. Ben de bir defa daha edilse bir fark yaratmaz dedim.

    Gözlerindeki son ışığın sönüşünü görebiliyorsun ve birden Tanrı oluveriyorsun.

     – Hayır olmuyorsun!

    Hayır olmuyorsun.

    Ben niye buradayım?

    Konuşacak birini istemiştim. Yaptığın herhangi bir şey hakkında suç duyduğunu sanmıyorum.

    Duyuyorum.

    Duyuyorum Peder. İncil’in öğretilerine inanıyorum. Günahlarım için tövbe edersen bağışlanacağıma inanıyorum. Böylece cennete yükselerek o kızları görüp onlardan özür dileyebileceğim. Onları kucaklayıp öpeceğim ve onları gerçekten seveceğim. Onlara hiçbir şekilde zarar vermek istemeyeceğim. Beni Tanrı yarattı değil mi? Değil mi? Demek beni anlıyor. Anlamak zorunda. Sizce?

    Bence Tanrı seni anlayamıyorsa Freddy kimse anlayamaz.

    **

    - Bugün Freddy hapishanede ziyaretine gittim.

     – Neden?

    Mahkûm da olsa ruhani rehberliği herkes kadar hak ediyor. Hatta daha fazlasını.

    Öyle mi?

     Böylece Tanrılarına kavuşacaklar. Sonra da Tanrı tüm günahlarını affedecek. Yaptıkları şeyin bir önemi yok çünkü artık kurtarılmışlar!

    Öyle bir şey, evet.

    **

    Tanrım Peder. Mesele kokain mi? Ya alacaktım ya da bırakacaktım.

     – Sahi mi?

    - Evet. Çoğu insan bırakabilir. Başlama sorunları olmayanlar sadece. Başlamakla sorunu olanları değersiz görmeliyiz.

    Hayatınla ilgili ne yapmak istiyorsun Veronica?

    Hiçbir şey. Kırdaki zambakların nasıl yetiştiğini düşün.

     – Ne çabalıyor ne de dönüyorlar.

     – Güzel alıntı.

     – Elbette. Herkes bunu bilir.

     – Klişe, evet. “Diğer yanağını dönmek” veya   “başkalarının yargılamasını istemiyorsan sen de yargılama” gibi. Belki aktris olabilirim. Namevcut bir babam ve kontrolcü bir annem var. Bu da bir başlangıç.

    Baban ne zaman gitti?

    Gitmedi, öldürüldü.

     – Öldürüldü mü?

     – Av kazası. Tamamen kazara. Dayanmanın faydası yok Peder. Ben ümitsizim.

    Kimse ümitsiz değildir Veronica.

    **

    - Peder, Yardıma ihtiyacın var.

     – Biraz tırlatmaya başladın. Belki de psikiyatriste kendin görünmelisin.

     – Yardıma ihtiyacın var mı?

    İyi misin?

    - Peder 

    Bir sorunum yok Peder. Tamam mı?

    Ben iyiyim. Dublin’de ilk işime giriştiğimde 3 yaşında bir oğlan çocuğu vardı. Ailesi onu hastaneye getirmiş. Rutin bir operasyon için. Ama anestezist bir hata yaptı. Küçük çocuk sağır, dilsiz ve kör oldu   ve de felç geçirdi. Kalıcı olarak. Bir düşünsene! Küçük çocuğun bilincinin yerine geldiğini düşün. Karanlıkta. Korkardın, değil mi?

    Korkunun biteceğini bile bile korkardın. Bitmesi gerekti. Bitmeliydi. Annenle baban yakında olmalıydı. Seni kurtarmaya geleceklerdi. Işığı açacaklardı. Seninle konuşacaklardı. Ama bir düşünsene. Kimse seni kurtarmaya gelmiyor. Hiçbir ışık açılmıyor. Karanlıktasın. Konuşmaya çalışıyorsun ama konuşamıyorsun. Kımıldamaya çalışıyorsun ama kımıldayamıyorsun. Çığlık atmaya çalışıyorsun. Ama kendi çığlıklarını duyamıyorsun. Kendi vücudunun içine gömülmüşsün. Dehşetle inleyerek. O ne lanet bir şey?

    Niye böyle bir hikaye anlattın bana?

    Sebebi yok. Bazıları da çok alıngan.

    **

    Geçen gün konuşurken konuyu değiştirdin. Konu neydi?

    Konunun ne olduğunu biliyorsun.

    Bence ihmal suçu işledin. İhmal suçundan daha kötü suçlar olduğuna eminim.

    O konuda uzmanlığı sana bırakıyorum baba. Açıkçası suçlar hakkında konuşulacak çok şey var herhalde.

    Namus konusunda konuşulacak olandan fazla.

    Haklı olabilirsin.

    Bir numaran ne olurdu?

    Bence affetmek oldukça küçümsendi.

    Seni affediyorum.

    Sen beni affediyor musun?

    Her zaman.

    **

    Kendini atmayı mı düşünüyorsun?

    Kolay yol olduğunu söylerler.

    Kolayı filan yok. Bunu hiç düşünmedim.

    Kötü bir durumdayım Peder.

    Hayır, şaka yapmıyorum. Açıkçası uzun zamandır kötü bir durumdayım. Kimse hiçbir şey yapmak zorunda değil. Değecek bir şey hissetmemek.

    Kopma hissi. Ayrılma.

    Karım ve çocuklarım var. Bana hiçbir anlam ifade etmiyorlar. Param var. Bana hiçbir anlam ifade etmiyor. Bir hayatım var ve bana hiçbir anlam ifade etmiyor.

    Sence nereden geliyor bu kopma hissi?

    Hiçbir yerden. Hiçbir yerden.

    Bak, birisiyle buluşmalıyım. Sana sonra uğrarım. Konuşuruz. Hayatını düzene sok. Tamam mı? – Tamam mı?

     – Teşekkürler.

    Teşekkürler Peder. Teşekkürler.

    **

    CALVARY İnfaz (2014) 3

    Sinizm nedir?

    - İyi misin?

    - Evet. Ellerini cebinden çıkar. Yavaşça.

     – Neden?

    - Silahın olduğunu duydum. Şaşırdığımı itiraf etmeliyim. Seni aramam gerekeceğini sanmıştım. Burada değilim diye bu işi bitirmen gerekmez. Hayır gerekir! Beklenti etkisi gibi. Buraya kadar geleceğini hiç düşünmüş müydün?

    Gelmez diye umuyordum. Dostum olduğunu sanmıştım. Dostun henüz edinmediğin düşmanındır sadece.

     – Ucuz sinizm.*

     – Ucuz değil. Kazanması zor bir sinizm! Bir sürü fiziksel ve psikolojik işkence sonucunda kazanılmış bir sinizm. Sözümü geri alıyorum o zaman. Ama yine de sinizm bu.

     – Aramızdaki fark budur belki.

     – Tek fark bu değil.

     – Pişmanlığın var mı?

    - Evet! “Moby Dick”i bir türlü bitiremedim.

     – Balina Ahab’ı öldürüyor.

     – Sahiden mi? Sonra onunla beraber kalan gemileri ve tayfayı yok ediyor. İsmail hariç hepsini. Bir tek o kaçıyor. İnsanlara anlatmak için.

    Kilisenin yanmasını anlarım. Ama köpeğimi öldürmen gerekmezdi.

    Köpeğini öldürmedim ki. Köpekleri severim. Niye böyle bir şey yapayım ki?

    Onu boğazı kesilmiş vaziyette buldum. Niye bir köpeği öldüreyim lan? Ben  Bunun benimle bir ilgisi yok. O suçtan tamamen masumum. Veronica’yı ittim. İtiraf ediyorum ve üzgünüm.

     – Köpek seni üzdü mü?

    - Evet üzdü.

     – Ağladın mı?

     – Evet ağladım. İyiymiş. Rahip dostlarının onca yıl o zavallı çocuklara   yaptıklarını okuyunca ağladın mı peki?

    - Sana bir soru sordum. Ağladın mı?

    - Hayır. Aynen öyle!

    - Galiba  – Ne?

    - Galiba bağlılık hissettim.

     – Evet. Gazetede bir şeyi okuyunca 

    Kendini bundan kopar! Şanslıydık biz! Orada yanan cesetler var! Köpek gibi yanıyorlar! Bana bakma. Çevir yüzünü, bana bakma!

    - Hayır!

    Kaç! (çocuk) Mícheál , kaç!

    - Stanton’ı çağıracağım Peder!

    Bana beni hatırlatıyor.

     – Henüz çok geç değil Jack.

     – Hayır geç. Hayır geç. Duanı et Peder. Çoktan ettim bile.

     

    *Kinizm (sinizm), Sofist Gorgias’ın ve daha sonra da Sokrates’in öğrencisi olan Antisthenes’in öğretisidir. Antisthenes, Kynosarges Gymnasion´da okulunu kurmuştur. Kinik okulun, kyon kelimesinden türediği söylenmektedir; kyon ise köpek ya da köpeksi anlamındadır.

    Eski Yunanistan’da bazı İnsanlar, fert hürriyetinin kapsadığı sahayı daha da genişleterek rahatlık ve zenginliğe de sırt çevrilip dudak bükülmesi gerektiğini savunmağa, çalışma ve gayretlerini böylesine maddi gayretlere hasredenleri küçümsemeğe, onlarla istihzaya bağladılar. Onlar beşeriyete itimat etmiyor, insanların her iş ve davranışlarında her zaman kendi çıkar ve menfaatlerini ön planda tuttuklarına inanıyor, insanın asil ve ulvî gayeler peşinde de koşabileceklerine inanmıyorlardı.

    Atinalıların bu kelime ile köpeklerin hırlayışı arasında benzerlik bulunduğunu göstermesine dikkat eden eski Türkler, bunu “kelbî” diye Türkçeleştirmişler. Kelimenin sıfat şekli: Sinikal

     

    CALVARY İnfaz (2014) 1

     


    THE GUARD- İrlandalı (2011)

    İrlandalı olmanın farkındalığını görmek için seyredelim.

    Yönetmen: John Michael McDonagh     

    Senaryo: John Michael McDonagh        

    Ülke: İrlanda

    Tür: Komedi, Suç, Gerilim

    Vizyon Tarihi: 20 Ocak 2011 (ABD)

    Süre: 96 dakika

    Dil: İngilizce, Irish

    Müzik: Calexico    

    Oyuncular:   Ronan Collins, Paraic Nialand ,   John Patrick Beirne,    Liam O’Conghaile ,   Christopher Kilmartin

    Özet

    Alışılmışın dışında, aykırı ve agresif kişiliğe sahip bir İrlanda polisi, gergin biri olan FBI ajanı ile uluslararası uyuşturucu kaçakçılığı zincirini araştırmak için birlik olur. (imbd) | Gönderen: kareas

    Yorumlar

    Baştan sona çok ince göndermelerle dolu son derece eğlenceli bir senaryo ve Brendan Gleeson’ın her zamanki muhteşem performansı beni son derece tatmin etti doğrusu. İsmine ve konusuna bakıp bunu aksiyon filmi sananlar ya da türünün komedi olduğunu okuyup gülemeyenlere çok da şaşırmıyorum. Nitekim bomboş senaryolarla kuru gürültü patırtıdan oluşan aksiyon filmlerine ve sadece belden aşağı ergen espirileriyle dolu filmlere gülmeye alışan seyirciyi tatmin etmeyecek bir film olması bile takdir edilmesini gerektiriyor bana göre. Ben çok eğlendim izlerken. İngiliz gizli servisine ve FBI’ya yapılan göndermeler bile yeter eğlenmek için ki çok daha fazlası var filmde.

    Filmden

    Bebekler hep aynıdır. Bir bebeğin diğer bebeklerden farklı olması için cidden çok çirkin bir bebek olması gerekir. Şimdi, eğer bana çirkin bir bebek göstermek istemiyorsan, ben de görmek istemiyorum.

    **

    Sen bir psikopatsın. Ben sosyopatım, psikopat değil. Tımarhanede bana bunu açıkladılar.

     – Farkı ne?

     – Bilmiyorum. Karışık.

    **

    Sosyapat kelimesi açılımında psikopat tanımına yakındır. pat eklentisi fizyolojik olarak anormal seyreden hastalık bulgusu anlamındadır.

    Toplumun temel kuralları ile uyuşamazlık şiddet yoluyla çözme şeklinde kendisini gösteren kişilik bozukluğu, psikolojik bir hastalıktır. olarak tanımlanabileceği gibi temel dürtülerine göre hareket eden. tanımadığı biri ile bile sadece zevk için cinsel ilişkiye girmekten tutunda toplum içince hoş karşılanmayacak dahası toplumsal antipatiyi sağlayacak giyim tarzı giyim , vücudun fiziki görselliğini bozacak şekilde aşırı abartılı dövme veya deriye takılı piyersing benzeri. alışılagelmişin ötesine çıkmaktan ziyade anormalite ile olumlu veya olumsuz ilgi çekmeye çalışma düşüncesi

     

     

     
  • ihramcizade 10:53 on 12 September 2014 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Tags: , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , YÜZÜK, ,   

    PSİKO-ANALİTİK ALDATMANIN BİR ÇEŞİDİ “YÜZÜK/KÜPE SEMBOLÜ” 


    Günümüzde insanların manevî kabiliyetleri azaldığından kişiliklerindeki özelliklerini pozitivist [ teoloji ve metafizik içermeyen, sadece fiziksel veya maddi dünyanın gerçeklerine dayanan bilim anlayışı]  ile karşıya/ötekiye duyurabilmenin amacını gütmeleri nedeniyle, fizikî eylemler/sembollere ihtiyaç duymaktadırlar.

    Dikkat edilirse son dönem firma isimlerinde “ X ” harfli kelime gruplarının kullanımında aşırı bir artış olmuştur. “ X ”  harfinin yazılımı logolarda haç işaretini andıran haliyle sanki Hristiyanlığın propagandasının yapılması gibi..

    Yüzükler, küpeler hakkında milletler/cemaatler/ dini inançlar da bir sınırlama altında tutulurken, şimdi kaosvâri bir etki altında kalmaktadır.  Konu hakkındaki gerçek kültür ve bilginin içeriği o şekilde deforme ki, neyin ne olduğu hakkında birçok yorum yapılması gerekiyor. Mesela, günümüzde insanlar tarihi dizilerde kullanılan karakterlerin üzerindeki kostümleri sanki o dönemde, gerçekten de o şekilde kullanıldığını zannediyor. Aslında aldatılıyoruz. Geçenlerde “Nuh” filmini seyretmiştim. Filme konu olan o zamana göre bu  kadar saçma bir uyarlama olamaz demişimdir. Sonuçta film bir kurgu.

    Eğer kültürümüzün yozlaştığını daha iyi anlamak istiyorsanız, yani küpe ve yüzük takmaların ne manaya geldiğini anlamak isterseniz, ihtiyar annelerinize sorun. Onlar size saf halleriyle her şeyin doğrusunu söyleyeceklerdir. Ben bu sene tatilde kayınvalideye sormuştum. Başparmağa eskiden kimler yüzük takardı? O da Ermeniler takardı demişti. Şimdilerde ise Müslümanlar takıyor.

    Kulağa küpe takmak kadın için tarihi geçmişi var olan bir olgudur. Fakat son yirmi yıldır erkeklerde kulaklarına küpe takmanın zevkine varıyorlar. Ona da erkek timsali olan Yavuz’u örnek gösteriyorlar. [Piyasada yavuz diye bilinen Şah İsmail fotoğrafı olması da işin başka tarafı.] Yazarken hatırladım, eskiden evlerin duvar süslemelerinde kullanılan duvar halılarında Yezidiler/Ezdilerin sembolü tavus kuşu çok olurdu. Şimdilerde ise unutuldu. [Yakın zamanda bir kanalda bir dizide tekrar kullanılmaya başlandı.] Konuya dönelim; bu takmanın nedeni erkeklerin kadınlara karşı kimlik sorunu yaşadıklarının ispatından başka ne olabilir ki? Kadın için süslenmek ona üstünlük getirirken, erkek için bir zafiyettir. Erkeğin güzelleşmeye ihtiyacı olduğunu hissetmeye başladığı zaman kendini sorgulamaya başlamasının gerektiğini vurgulayabiliriz.

    “Ben varım” çağında insanlar yalnızlıklarını gidermek için pasif iletişimin unsurlarını kullanırken yüzükler için birçok manalar olduğunu görebilirsiniz.

    Baş Parmak :

    *Boşum ama kimseyle işim olmaz.

    *Kölelik, Lezbiyenlik, Sekste sınır tanımam.

    *Ben ateistim veya bu konuda hoşgörülüyüm.

    *Ben homophile [eşcinsel] veya lezbiyenim. Ya sen; veya bu konuda açık olabilirim. [Bunun nedeni de homophile ve lezbiyenler nişanlandığında veya evlendiğinde yüzüklerin baş parmağa takıyor olması.]

    *Başıma buyruk biriyim. [Baş parmağa takılan yüzük, yunan mitolojisinde Poseidon u temsil eder. Poseidon, Zeus'un kardeşidir. Olympos dağında yaşayan başına buyruk, kuralları takmayan Denizler tanrısıdır.

    Rivayete göre bu parmağa yüzük takanlar, başkalarının trendlerine uymayan, kendi doğrularıyla yaşayan başına buyruk insanlardır.]

    * Erkekte, “Ben kadın düşkünüyüm.” [ "Başparmak, asında erkekliğin, 4 parmak da kadınlığı simgeler" Diğer 4 parmak ise 4 kadını temsil eder "Ben tutmaya yararım, tutucuyum açlıktan hoşlanmam demeye getirir" Başparmak, her parmağın ucuna dokunabilir. Yani onları öper "çapkınım" demek ister.]

    İşaret Parmağı/ Şehadet parmağı

    *Bir bayan işaret parmağına yüzük takıyorsa her türlü ilişkiye açığım demek istiyor.

    Fanatiğim.

    Orta Parmak :

    Doluyum ama arayıştayım

    Yüzük Parmağı :

    Takmak Rasûlullâh sallallâhü aleyhi ve sellemin sünnetidir.

    Sağ Nişanlı Sol Evli anlamına geliyor.

    Serçe Parmağı :

    Kararsızım/depresif takılıyorum. Sana yaramam, benden uzak dur.

    Sonuç olarak yüzüklerinizle/küpelerinizle karşımızdakine mesaj vermek yerine kendi varlığımızı bir şekilde karizmatik kılarak etrafımızdakilere daha büyük etki yapabilirsiniz.

    Şöyle ki insanlar bildiği ve özüne vakıf olduğu unsurları bırakmada aceleci davranırlar. Bir yere konduramadığı veya tanımakta taaccübe uğradığı zaman kendini o varlıktan uzaklaştırmadığı gibi “belki” leriyle daha çok istenilen/çekici olurlar. Allah Teâlâ’nın varlığını gizli tutmasının en önemli sebeplerinden biride budur.

    Her zaman açık olmak iyidir, denilir. Ancak kişiliğinizin çözümlemesinde karşınızdakine ima edecek her türlü unsurdan uzak durmak, susmak gibi hepimiz için daha faydalıdır. Bu konuda ince düşünüş kadınlar için bu daha önemlidir. Allah Teâlâ’nın kadınların  tesettür konusunda hassas davranmasını da bir nebze açıklamış oluyoruz.

    Kendinizi elinizle ifşa etmeyin.

    Allah Teâlâ ifşa edenleri pek sevmez. İsterse bu ifşa sevap konusunda olsun.

    İhramcızâde İsmail Hakkı

     

     ********************
    KADINLAR, SÜS VE YOZLAŞMA
     
  • ihramcizade 12:09 on 08 September 2014 Kalıcı Bağlantı | Cevapla
    Tags: , , inanan erkekler ve kadınlar, , , , , www.ted.com,   

    SEÇKİ-4 


    GERÇEK MÜRŞİDLER KİMLERDİR?

    Şeyh Şerâfeddin Bingöl kaddese’llâhü sırrahu’l azîz buyurdu ki;

    Mürşidler dört kısımdır:

    Mürşid-i teberrük, mürşid-i tezkîye, mürşid-i tasfiye ve mürşid-i terbiye.

    Makâm ve mertebeleri, ulvîyyet ve kudsiyyeleri, zikrolunduğu tertipdedir. En iptidâ (başlangıç) makâmda olan, mürşid-i teberrük’dür.

    MÜRŞİD-İ TEBERRÜK olan zâtta bulunması lâzım gelen evsâf ve şerâitdendir ki; evvelâ o zât kendi mürebbî ve mürşidi tarafından beş bin lafza-i celâl’i ve beş bin de salavât-ı şerîfeyi telkîn ve tavsîfe me’zûn (ders ver­meğe yetkili) bulunmalıdır. Bilcümle mahlûkâtın tesbihâtına vâkıf olması lâzımdır. Ehl-i kubûrun hakîkatına – hayal ve evhâm olmayıp, doğrudan doğruya – hallerine vâkıf olması gerekir. Onların üzerinde bulunan saâdet veya azabın, hangi amellerden mütevellit (doğmuş) oldu­ğunu bilmesi lâzımdır. Azabın hangi cürüm ve günahın neticesi olduğunu bilmelidir. Bütün kâinatta her türlü vak’alardan ve renklerden, vahdâniyyet-i ilâhiyyeye (Al­lah’ın birliğine) burhân ve delâili anlaması gerekir. Cümle mahlûkâtın esâmilerini (isimlerini) bilmesi dahi lâzımdır. Etbâ ve müridânın üzerine, meşâyıh-i kirâm hazerâtının cezbe ve nazarlarını, celbe (çekmeğe) iktidar ve selâhiyetli (yetkili) olması lâzımdır. Cihet-i istikâmeti mükem­mel olmalıdır. Müridân ve etbâlarını, makâm-ı tezkiye ve tasfiyeye irsâle (çıkarmağa) muktedir olmalıdır. Yirmi dört saat içinde, yirmi dört bin lafza-i celâl ve beş bin salavât-ı şerîfe’yi ifâya ve bunlara müdâvim olması lâzımdır.

    MÜRŞİD-İ TEZKİYE olan zâtta bulunması lâzım gelen evsâf ve şerâit, mezâhib-i erbea’nın (dört mezhebin) azi­met kısmına muhâlif olan efâl (işler) ve a’mâl (ameller) ve harekâtından mahfuz (korunmuş) olması gerekir. Kendi etbâ ve müridânına yirmi dört bin lafza-i celâl ve beş bin salavât-ı şerîfe’yi telkîne me’zûn olması gerekir. Bilcümle Saâdât-ı Nakşibendiyye’yi (Nakşibendî silsile­sindeki büyükleri) istediği zaman davete selâhiyeti olması lâzımdır. Asrında mevcut yirmi dört bin evliyây-ı kirâm hazerâtını bilmesi dahi gerekir. Mürşidin hangi resûl ve nebî’nin makâmında olduğunu bilmesi gerekir. Kendi müridânının üzerine olan ahvâle vâkıf ve ârif olması (bilme­si) lâzımdır. Kendi etbâ ve müridânını a’dâ-i erbea’nın (dört düşmanın) mekrinden (hilelerinden) muhâfazaya dahi muktedir olması lâzımdır. Müridân ve etbânın kalblerinden evhâm ve hayâlât ve fütûru (zayıflık, ümitsizlik) dahi ref ü defe (yok etmeğe) selâhiyetli olması lâzımdır. Yirmi dört binden başlayıp yetmiş bine kadar zikre mezun olması dahi lâzımdır. Sâhib-i tevfîk ve erbâbı için bu zikir, bir saatlik vazifeden başka bir şey değildir; o kadar kolay ikmâl edilir.

    MÜRŞİD-İ TASFİYE olan zâtta dahi, evvelki iki mürşidde bulunması gereken evsâfdan başka, evvelen âhirete ait umûrundan (hususlardan) zühd olması (ken­dini soyutlaması) gerekir. Hatıra mâsivâullah (Allah’tan başka şeyler) gelmemesi için, mürşid tarafından mükellef ve muvazzaf olması lâzımdır. Bilcümle kâinât ve melekût kendisine fevt olmuş (kaybolmuş) olsa bile, bir zerre kadar ona nazar ve iltifatı olmaması lâzımdır. Levh-ü Mahfuzda yazılı bilcümle mukadderâta ittilâ etmesi (haberdar olması) lâzımdır. Etbâ ve müridânın üzerine, Cezbe-i Hayy’ı celbe dahi selâhiyet sahibi olması gerekir. Sohbet ve içtimâi, daima ekâbir evliyâullah ile olması lâzımdır. Müridânın her iki nefesi arasındaki otuz dört bin sırr-ı hikmete de vâkıf olması lâzımdır. Kur’ân-ı Kerîm’de mezkûr (geçen) beş yüz mâmûreyi (yapılması emredilen şeyleri), tamamen ifâ (yerine getirmesi) ve sekiz yüz cihet-i menhiyyeden (yapılmaması gereken şeylerden) uzak ve salim olması lâzımdır. Gerek güneş ve gerekse ay ve yıldızlardan vahdâniyyet-i ilâhiyyeye otuz üç kadar delil ve burhân çıkarması lâzımdır. Zamanın kutbunun ismini, nesebini bilmesi lâzımdır. Bir saat zarfında yedi yüz bin adet zikr-i ilâhiyyeye muvaffak olması lâzımdır ki, buna tayy-ı lisân derler.

    MÜRŞİD-İ TERBİYE, mürşidin en yüksek mertebesidir. Bu zât, müctehid-i mutlak mertebesine ermiş olacaktır. İlme’l-yakîn, ayne’l-yakîn, hakka’l-yakîn ve bu mesâbiîn- den ulûm ve hakâikı anlaması ve idrak etmesi lâzımdır.

    Beş adet irşâdın vücûhu kendisinde bulunması lâzımdır. Vecd-i irşâd ile müridi irşâda ale-l-ıtlak (mutlaka) me’zûn olması lâzımdır. Vücûh-u irşâd; inâyetullah, inâyet-i Resûl, inâyet-i meşâyıh ve mürşid ve inâyet-i melekü’l – mukînûn, âlât-ı irşâd; basîret, ferâset, teveccüh ve keşf-i hakikî, mevkûfu’l -a’lâ ve “elestü bi-rabbiküm” âleminin hakâyıkına vâkıf olması gerektir. Kendi etbâ ve müri- dânının “elestü bi-rabbiküm” gününün hakâyık ve cera- yânına vâkıf olması lâzımdır. Kendi etbâı olmayanların dahi, derçce-i iman ve ahd-ü misâkına ittilâsı (bilgisi) olması lâzımdır. Kur’ân-ı Azîmüşşân’ın Levh-ül Mahfûz’da bulunan hurûfun (harflerinin) ve âyâtın (âyetlerinin) ulûm ve esrârına da vâkıf olması lâzımdır. Kaza ve mukadderât-ı ilâhiyyenin mübrem (kaçınılmaz) ve muallak (şartlı) olanını da ayırması ve buna vâkıf olması lâzımdır. Kutbü’z -Zaman Hazretlerinin bilcümle vezâifini de bil­mesi lâzımdır. Bir müridin hâlet-i nez’isinde (can çekişme anında) yanına gidip imdadına yetişmesi lâzımdır. Ve onu muâvenet-i hakikî ile ve imân-ı kâmil üzere Hakk’a teslim etmesi lâzımdır. Hatta bir saat zarfında, yirmi dört bin etbâ ve müridânı dünyadan intikâl edecek olsa bile, kâffesinin imdadına yetişme kuvvet ve kudsiyyetine mâlik olması lâzımdır. Bilcümle Esma-i Hüsnâ’nın, ulûm ve esrârına ve hakâyıkına vâkıf olması gerekir.

    Bu zikredilenler haricinde mürşidlerde olması lâ­zım gelen daha nice evsâf ve şerâit vardır. Fakat bu kadarını kâfi gördük. Cenâb-ı Hakk bilcümle mürşidin ve mürebbînin nazar ve kuvvey-i zâtından cümlemizi, müstefîd (faydalanmak) ve müstefîz (feyizlenmek nasip) bu­yursun. Âmin.

    (BURKAY Hasan Menâkıb-ı Şerefiyye [Kitap]. – Ankara (Beş Cilt) : Çınar Yayınları, 1995-2010, c. I, s. 40-43)
    **************

    LESLEY HAZLETON: KURAN’I OKUMAK ÜZERİNE

     

    Lesley Hazleton

    Journalist and “accidental theologist” Lesley Hazleton is the author of “After the Prophet: The Epic Story of the Shia-Sunni Split.” Full bio and more links

    Lesley Hazleton bir gün Kuran’ı okumaya koyuldu. Bir gayrimüslim — kendi tanımlamasıyla İslam’ın kutsal kitabında bir “turist” — olarak buldukları, bulmayı tahmin ettikleri değildi. Bilimin ciddiyeti ve mizahın sıcaklığı ile, Hazleton, karşılaştığı nezaket, esneklik ve gizemi, Kuran hakkındaki efsaneleri yıkan bu TEDxRainier sunumunda bizimle paylaşıyor.

    KONUŞMA METNİ

    Kuran’ın cennet tarifinde geçtiği söylenen 72 huri bahsini duymuşsunuzdur. Bu konuya geri döneceğime dair söz vererek geçiyorum. Ama aslında biz, burada kuzeybatıda, Kuran’da 36 defa “içinden ırmaklar akan bahçeler” diye tarif edilen cennete oldukça benzeyen bir hayatı yaşıyoruz. Union Gölü’ne akan bir ırmağın kenarındaki tekne evimde yaşadığımdan bu bana tamamıyla mantıklı geliyor. Fakat asıl mesele şu: nasıl oluyor da bu pek çok insana yeni geliyor?

    İYİ NİYETLE KURAN’I OKUMAYA BAŞLADIKTAN SONRA ONA HAS FARKLILIKLARDAN ÖTÜRÜ VAZGEÇMİŞ BİRÇOK GAYRİMÜSLİM TANIYORUM. Tarihçi Thomas Carlyle, Muhammed’in dünyanın en büyük kahramanlarından biri olduğunu düşünmekle beraber, Kuran’ı;

    “Şimdiye kadar karşılaştığım okuması en zahmetli, yıpratıcı ve karmaşık kitap.” olarak tanımlıyor.

    Sanırım sorun biraz da şu: BİZ KURAN’I, DİĞER KİTAPLARI OKURKEN YAPTIĞIMIZ GİBİ, YAĞMURLU BİR ÖĞLEDEN SONRA BİR KASE PATLAMIŞ MISIR EŞLİĞİNDE BİR KENARA KIVRILARAK OKUYABİLECEĞİMİZ BİR KİTAPMIŞ GİBİ ZANNEDİYORUZ. Sanki Allah herhangi bir yazar, Kuran ise Allah’ın Muhammed’le konuşmalarının derlendiği ve çok satanlar listesindeki herhangi bir kitapmış gibi düşünüyoruz. Oysa ki çok az insanın Kuran’ı gerçekten okuyor olmasının sebebi, ondan alıntı yapmanın — veya aslında yanlış aktarmanın — çok