TUHAF CAZİBE OLARAK NESNE


Sonuç olarak ötekilik figürleri tek bir şeyde özetlenir: Nesne. Geriye kalan tek şey, nesnenin acımasızlığı, nesnenin irredantizmidir.[ ülkenin kaybettiği toprakları geri istemesi]

Bilimin ufkunda bile nesne giderek daha ele avuca sığmaz, bölünmez, böylelikle de çözümlemeye gelmez gözükmektedir; ebediyen değişken, tersine çevrilebilir, ironik, hayal kırıcı ve manipülasyonlarla alay eder gözükmektedir. Özne, bilimin postulatlarının [şart koymak, talep etmek, ispatsız olarak kabul ettirmek, doğru varsaymak, postulat olarak kabul etmek, seçmek ] fedası pahasına nesneyi umutsuzca izlemeye çalışır; ama nesne bilimsel aklın feda edilmesinin bile ötesindedir. Çözülmez bir bilmecedir bu; çünkü nesne kendi değildir ve kendini tanımaz. Chesterton’un yabanılı gibidir: Onu anlamıyorsak, bunun nedeni, onun kendisini anlamaması ile aynıdır. Böylece her anlayış karşısında engel oluşturur. Kendine yabancı olmak; yabanılın bizimkinin tamamen tersi olan gücü ve egemenliği buradan kaynaklanır. Uygarlığın ilk hareketi ona bir ayna uzatmak olacaktır; ama o, aynaya kendini yalnızca görünürde yansıtır; gerçekte ayna kendisidir, burada özne kendi yanılsamasına kapılır.

O halde bilimin ötekisi nerededir?

Nesnesi mi?

Bilim muhatabını yitirdi, “yabanıl” gibi o da diyaloğa karşılık vermiyor. Öyle görülüyor ki bu iyi bir nesne değil, “fark”lılığa saygı göstermiyor, bilimsel yola getirme (akılcı nesnelleştirme) girişimlerinden gizlice kaçıyor ve sıra kendisine geldiğinde, bilimsel yapının temellerini el altından yıkarak, “anlaşılmış” olmanın intikamını alıyor. Nesne ile bilim öznesinin cehennemi sürek avı, izlenecek bir olay!

Tuhaf cazibe olarak tek nesne kalıyor geriye. Özne tuhaf bir cazibe değil artık. Hakkında çok şey biliniyor, kendini çok iyi biliyor. Heyecan verici olan şey nesne; çünkü o, benim yok oluşumun ufku. Kuram gerçek için neyse, o da bir yansı değil ama bir meydan okuma ve tuhaf bir cazibe. Ötekilik arayışının potansiyel yoludur bu.

Yabancılaşmanın ötesine geçmenin iki yolu vardır: Ya bıktırıcı ve günümüzde pek umut vaat etmeyen yabancılaşmanın giderilmesi ve kendini yeniden ele geçirme. Ya da diğer kutup; mutlak öteki, mutlak egzotizm. Seçenek, sanal olarak tam bir dış-merkezlilikle tanımlanmış, “katsayılı başka yer”dedir. Artık yabancılaşmayla yetinilmiyor; ötekinden daha öteki olana, kökten ötekiliğe gitmek gerekiyor.

Ötekiliğin ikili biçimi kesin bir dönüşümü, görünüş ve biçim dönüşümlerinin kesin başatlığını varsayar. Ben, yabancılaşmış değilim. Kesinlikle ötekiyim. Bundan böyle arzunun yasasına değil, kuralın tümden yapaylığına boyun eğiyorum. Kendime özgü arzunun bütün izini kaybettim. İnsanlıkdışı bir şeye boğun eğiyorum yalnızca ve bu şey, içselliğe değil, dünyanın göstergelerinin sadece nesnel ve keyfi rastlantısallığına kayıtlıdır. Nasıl ki felaketlerde kaçınılmaz olarak gösterilen şey, dünyanın bize karşı hükümran umursamazlığıysa, baştan çıkarmada kaçınılmaz olarak işaret edilen şey de ötekinin bize karşı hükümran olan ötekiliğidir. Ötekilik, apaçık ortada olan bir jest, bir yüz, bir biçim, bir sözcük, kehânetli bir rüya, bir zekâ belirtisi, bir nesne, bir kadın, bir çöl biçiminde yaşamımıza baskın yapar.

Bu öteki, ortaya çıktığında, asla bilemeyeceğimiz her şeyi birdenbire ele geçirir. Öteki; sırrımızın, bizde artık hakikat düzeyinde olmayan her şeyin yeri odur. Yani ne aşkta olduğu gibi benzeşim yerimiz, ne yabancılaşmada olduğu gibi farklılık yerimiz, ne mevcut halimizin ideal tipi, ne de yoksunluğunu çektiğimiz şeyin gizli idealidir; bizden kaçan şeyin bulunduğu yerdir ve biz de ötekinde kendimizden kaçarız. Bu öteki, arzunun ya da yabancılaşmanın değil; baş dönmesinin, silinmenin, ortaya çıkmanın ve yok olmanın, deyim yerindeyse (ama bunu söylememek gerekiyor) varlığın parıldadığı alandır. Çünkü baştan çıkarmanın kuralı tam olarak sırdır, sır da temel kuralın sırrıdır.

Baştan çıkarma, ötekinin asla arzunun hedefi olmadığını, sevdiğine göz dikerken öznenin kendini aldattığını, söylediği şeyi amaçlayan her önermenin aldandığını bilir. Sır her zaman yapaylığın sırrıdır. Her zaman öteyi amaçlamak, ötekini asla diyaloğun ürkünç yanılsamasında aramamak; ama onu, gölgesiymiş gibi izlemek, çember içine almak bir zorunluluktur. Asla kendi olmamak, ama asla yabancılaşmış da olmamak: Ötekinin figürüne; dışarıdan gelmiş o tuhaf biçime, olaylarla ilgili süreçleri olduğu kadar tekil varoluşları da düzenleyen o gizli figüre dışarıdan dâhil olmak.

Öteki, kendimi sonsuza dek yinelememi engelleyendir.

Sh:177-179

Kaynak: Kötülüğün Şeffaflığı- Aşırı Fenomenler Üzerine Bir Deneme Jean Baudrillard, Fransızcadan çeviren Işık Ergüden, Birinci basım: Ağustos 1995 İkinci basım: Ocak Ayrıntı Yayınları İstanbul

BENİM “KALEM SAHAF”DIR


Sahaflar eski veya ikinci el kitabı saklayan değil, yılların eskitemediği bilgiyi koruyan bugüne ulaştıranlardır. Kitapçılar size bir kitabı tavsiye edemez. Fakat onlar bir kütüphaneci gibi birçok konuyu vakıf olup anlatabilecekleri gibi, hususi okumanıza da destek olacak tavsiyeleri vardır. Onlar yazın [literatüre] sarraflarıdır. Unutmayın ki bir kitap sahafa düştü mü, mihenge vurulmuş değer kazanmıştır. Kitap artık bir kağıt tomarı değildir. Gazeteleri ancak arşivciler toplar. Dergilerde bundan aşağı kalamaz. Ama kitap bir çocuk gibi doğar, yaşar. Ölüm ise bir kısım üzerine hala gelmiş değil. Kitaplar ölemez.

Bir kimse kitabı okurda, kaybolmasına üzülüyorsa, en son çaresi onu sahafa emanet bırakmasıdır. Yoksa ikinci/elden düşmüş kitaba, Sahhafın sermayesi  diye bakmak yanlıştır. Sahhaf onun emanetçisidir, belki. Eğer her ikinci el kitap sahaf raflarını doldursaydı, bugün basımevleri iflas etmiş olurdu. Birçok gerçek yazar yeni yazılan eserleri okumaz/okutmaz. Onlar kadim dehlizlerde tozlanmaya kalmış kitabın bilgilerine kavuşmaya, aydınlığa çıkartmaya çalışırlar. İlham her kişini kârı değildir.

Sahhaf fikir süzgecinden geçmiş kitabın korumasını yaparken, sahaflar gerçek kitabın şefkat sığınağıdır.

Bu işi para için yapan çok yoktur; çünkü getirisi de çok değildir.  Ancak güzel ve sabırlı insanların yapabileceğini de unutmayınız. Eğer bir kitap antika ise zaten bunu sahaf alamaz ve satamaz, onun simsarları vardır. Bu simsarlarda ancak kitabın değerini ve kimliğini bulmak için sahhafa sormaya gelirler. Bunun dışında başka bir şeyde yoktur.

Sahaf bilginin kalesidir. Ben Sivaslıyım. Sivas İlinde “Kalem Sahaf” ım Hasan Bey’dedir.  Adı gibi kalem. Güzel Kalem. Burçları bilgi olan, ulvî kalem. Bu yıl tatilim epey uzun sürdü. Tatil uzun olsa ne ki, sevdiğim kitaplarıma kavuşacağım bir “Kalem” vardı. Sabırla okunmayı bekleyen mürekkebin ve ağacın kokusunu dışına vurmaya başlamış kitaplara ulaşmak benim için çok kolaydı. Evimiz yakındı, Kalem Sahaf da yakındı. İstanbul’un sıcağını bilene Sivas’ın sıcağı yeldâ gecelerdeki meltem kadar olmasa da huzurlu/derin mana yüklü kelimeleri yudumlamak ve bunları internetteki sitemde paylaşabilmek hazzına doyum olmadı. Bir yaz böyle geldi ve geçti.

İşte her günün feyzini coşturan bir kitabı bulabilmek, yeni bilgilerin kucağında doğrulabilmek, sosyal medyanın saldırısından kurtulabilmek ve eğlenebilmenin güzelliğini vefalı arkadaşım kitaplar ile benliğime güç veren vefalı Kalem’e borçluyum.

Kalem sahaf’tır.

Kale vardır, sığınmak için; kale vardır uzaklara bakmak için. Sivas’ın da iki kalesi vardır. Biri taştan, diğeri kitaptan. Hangisini varırsan var, sana huzur verir. Büyük insanlar yüksek yerlere çıkmayı sever. Sivas’ta kaleye çıkarsanız muhteşem manaları ve Daniel aleyhisselamın iki ırmağın birleştiği yerdeki sırlı kabrini temaşa edeceğinizi tahmin edebiliyorum.

Sahaf Kalem ise başka bir dünya. Ruhumun derinliklerini kaynatan bilgiyi dağıtan dünya.

Kalenin sahibi birde güzel insan olunca nasıl vazgeçilirdiniz okumaktan.

İşte kalem’e her varışımda bir önceki zamanın ilerisinde çok daha fevkimde idim.

Kalem bencil duygularımdan arındığım yerdir. Kalem yazmanın zevkidir. Kalem okumanın şevkidir. Her sene yaz tatilinde yazı yazmak için Sivas’ın Kalem sahafına varmak benim için ibadetlerin terk edilmeyenlerindendir.

Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu? Öyleyse okuyanla okumayan da bir değildir.

Her varışımda bir kitabın biz unutulduk mu diye sessiz çığlığını duyunca sinnimde, “seni unutmak ne mümkün seni koruyan Kalem  var! birde seni okuyacak biri var, diyebilme sevincine erdim.

Sahhaf-ı güzeli, suhufu güzeli, arıyorsanız Kalem Sahaf’ı bir bulur, pir tanırsınız; bu mevzuda Sivas’ta bir daha başka şeye ihtiyaç duyamazsınız.

Sivas’ta eli kalem tutan, kelama âşina olan birine sorarsanız, yerini size tarif edeceğini ve Kalem’in de sizi beklediğini göreceksiniz.

İhramcızâde İsmail Hakkı
Ağustos-2014
Sivas

BİR PASAPORT DÂHİSİ; FRİDTJOF NANSEN


Norveçli zooloji mühendisi, kutup araştırmacısı ve Oşinogrof. F.Nansen, Fram türü gemiyi tasarlayıp güvertesine yel değirmeni kurarak enerji üretmiş ve Kuzey Kutbunu keşfetmiştir. Çok az kişinin bildiği Nansen adlı şişe türünü de icat eden zoolog, Türkiye’nin kurtuluş savaşı sonunda Anadolu ve Doğu Trakya’da bulunan Rumlarla Yunanistan’da bulunan Türklerin mübadelesini gerçekleştirmesi bakımından, araştırılması gereken önemli bir şahsiyettir.

1921-1922 yılları arasında Rusya’daki kıtlık zamanında 7 milyon ila 22 milyon arasındaki insanın hayatta kalmasını sağladığından dolayı 1922 senesinde Nobel barış ödülüne layık görülmüştür.

1925 senesinde Ermeni Devletinin başkenti Erivan’ın kurulması için politik, endüstriyel ve fînansal planlar sunarak Erivan’a on bin, Suriye ve Lübnan’a kırk bin Ermeni yerleştirme programını yönetmiştir.

F. Nansen I. Dünya Savaşı sonrasında çoğunluğu Rusya’da bulunan 450 bin esirin yer değiştirme projesini başarıyla yönetmiştir.

1921 senesinde Milletler Cemiyeti tarafından Kızılhaç örgütünün teşvikiyle kurulan Mülteciler Yüksek Komiserliğine getirilen Nansen, 1921-1930 yılları arasında Nansen pasaportu olarak tarihe geçen yöntem ile yüz binlerce göçmen ve mültecinin ülkelerarası mübadelesini sağlayıp iskanını gerçekleştirip rehabilite etmiştir. Türkiye nüfus politikası için bu kadar önemli olan Nansen ile ilgili Türkiye’de herhangi bir araştırma yapılmaması çok manidardır.

İÇ PASAPORT

Ülke içindeki insanların hareketlerini kontrol etmek ve sınırlamak için düzenlenen bir belgedir. En iyi örneklerini eski SSCB ülkelerinden Rusya, Çin ve Kuzey Kore’de görebiliriz.

Sovyetler Birliği tarafından bir insanın nerede çalışacağı, oturacağı hatta sağlık hizmetlerini nerede alacağını kontrol etmek için bu sistem uygulanmıştır.

Herkes bu iç pasaportun üzerine adresini ve kendine ait tüm bilgileri yazmak zorundaydı. SSCB devrinde 16-25-45 yaşlarında mutlak suretle pasaporta yeni fotoğraf yapıştın lirdi.

Ukrayna’da 2001 yılında anayasa mahkemesi tarafından iptal edilen iç pasaport sistemi, Rusya’da yumuşasa da devam etmektedir.

Propiska

Propiska Rusça ‘propisat’ kelimesinden, ‘Oturum yeri kaydı’ anlamına gelmektedir. Sovyetlerde uygulanan insanları oturdukları apartmanlara bağlayarak iç nüfus hareketlerini kontrol etme sistemidir. Aslında üç Sovyet anayasasının hiçbiri ülke içinde insan hareketini engellemiyordu. Fakat ‘militsiya’ yasaları bunların hepsinin üzerinde görüldü,

(militsiya; Sovyetler birliğinde ve demir perde ülkelerinde polis teşkilatı. Fakat batı demokrasilerinde görülen polis teşkilatı gibi, algılanmamalıdır.)

Çarlık Rusya’sında da nüfus hareketlerinin kontrolü için uygulanmış olan pek çok kanun ve ona bağlı olarak da iç pasaport sistemi vardı. 1917’de Bolşeviklerin iktidara gelmesiyle sistem kaldırılıyor fakat Stalin’in iktidara gelmesiyle Aralık 1932’de tekrar uygulamaya konuyor. Propiska evlenmek için, iş başvurusu yapmak için, hastaneden tedavi olmak için hatta ekmek ve su almak için dahi gerekiyordu. Sovyetlerin kırsal kesiminde yaşayan insanların pasaportuna ‘selsoviets’ deniyordu. Bu pasaportu taşıyanlar diğerlerinden hemen ayırt ediliyor, olası şehirlere göç hareketi önleniyordu. Çeşitli rejim aleyhtarlarının zorunlu iskana tabi tutularak şehirlerden tecrit edilmesini sağlayan “Gulag” sistemi, sistem için tehlike arz edecek olan hiç kimsenin şehir merkezlerine yerleşmesine imkan tanımıyordu.

Sanki Sovyetler Birliğinin dağılması insanları propiska sisteminin bittiği yanlışına düşürebilir. Devlet eliyle verilen her türlü hizmet gizli propiska sayesindedir. Sosyal yardımlar, vergi, sağlık hizmetleri, eğitim, emeklilik hizmetleri.

İç pasaport sisteminin çok katı bir şekilde uygulandığı SSCB ile ilgili yazılmış eser çok azdır. Bunlardan bazıları aşağıdadır:

“The Passaport Society: Controlling Movement in Russia and The USSR” Yazar: Mervyn Mathews. Vestview Publishing (Yayınevi) 1 Eylül 1993 “Pasaport Toplumu Sovyetler Birliğinde Nüfus Hareketleri Kontrolü”
“Passaports and Freedom of Residence in the USSR” 1990 Stanford Üniversitesi Yayınevi. “SSCB’de Pasaportlar ve Oturum Özgürlüğü”
“Passaport and Residence Controls in the Soviet Union” 1991 National Conneil for Soviet and East European Research “Sovyetler Birliğinde Pasaport ve Oturum Kontrolleri”
“The Pasaport System in the USSR and its Effect Upon the Status of Jews” Yazar: Leon Boim 1975 “SSCB’de Pasaport Sistemi ve Bunun Yahudilere Etkisi”

101. KİLOMETRE

101. kilometre: Gulag’ların yani Sovyetlerde düzen karşıtları ve tehdit olarak görülenlerin şehir merkezlerine 100 km’den daha fazla yaklaşmaları yasaktı. O yüzden şehirlerin 101 km dışlarında yerleşim birimleri oluşmaya başladı. Günümüzde hala “seni 101. km’ye gönderirim diye bir tehdit vardır”. Şehir dışında, kırsal kesimde bir tren istasyonu görürseniz; küçük olduğu halde bir sürü insanın indiği, bindiği bu 101. km istasyonudur.

Hukou

Hukou: Bir insanı bir bölgenin sakini olarak tanımlayan, Çin Halk Cumhuriyeti tarafından verilen oturum izni. Bu belge olmadan hiçbir resmi veya gayri resmi işlem yapılamaz. Çin’de 150-200 milyon arası, Hukou’suz insan dolaşmaktadır. Hukou’suz bu insanlar tabiri caizse kendi ülkelerinde mülteci gibi yaşamaktadırlar. Hukou sisteminin adil ve insancıl olmadığını söylüyoruz ama liberalizasyon ile ilgili asıl problem şu: bu kontroller kaldırılırsa yaşanacak büyük ölçekli şehirlere göç dalgası, zaten aksak yürüyen kamu hizmetlerinin ve düzenin iflas etmesine yol açabilir.

Hong Kong ve Macau vatandaşları Kara Çin’ine gitmek için Guangdong kamu güvenlik bürosundan izin almak zorunda. Hong Kong’un 1997 Macau’nun 1999’da Çin’e katılmasına rağmen sistem devam ediyor ve Çin Hong Kong’daki demokrasi yanlılarının ülkeye giriş izni başvurularını reddediyor. Diğer tarafa seyahat için de (Çin’den Hong Kong’a) yine Çin Halk Cumhuriyetinin vermiş olduğu izin belgesine ihtiyaç var.

Çin hala “Hukou” diye adlandırılan oturum kayıt sistemini kullanıyor. Bir insanın ikametini resmi olarak değiştirmesi için devlet iznine ihtiyacı var. Çin bu sistemi, iç göçü önlemek için 1980’lere kadar etkin bir şekilde kullandı fakat piyasa reformları (piyasa ekonomisi) sistemin çökmesine neden oldu ve 150 ila 200 milyon insan fakir bölgelerden zengin bölgelere göç etti. Yasal olmayan yollardan yerleşen insanlara eğitim sağlık gibi kamu hizmetlerinin verilmesi çoğu zaman reddediliyor hatta bu insanlar sosyal ve resmi ayrımcılığa tabi tutuluyor.

Batı Avrupa’da Durum

Bazı batı medeniyetlerindeki sivil özgürlük taraftarları, uygulanan terörizmi önleme tedbirlerini iç pasaport sisteminin başlangıç aşaması olarak görüyor. Örneğin 2002 Aralık ayında Londra’da yayınlanan “Evening Standard” adlı gazeteye yazan Tim Lott 2013’e kadar zorunlu olarak uygulanacak İngiliz kimlik kartlarını iç pasaport sistemine geçiş başlangıcı olarak görüyor. http://www.answcrs.com/intemai%20passaport

Yasalaşıp uygulanması için hızlı bir şekilde üzerinde çalışılan yeni İngiliz nüfus bilgileri veri toplama kayıtların güncelleştirilmesi, istenildiği anda hemen ulaşabilecek nitelikte olması ülke içi yerleşme ve seyahatlerin daha rahat takip edilebilmesi için yapılan çalışmalarda kimlik bilgisi kartlarının içerisine kişinin biyolojik özelliklerinden, göz retinasına, yüz taramasına kadar olabilecek tüm bilgiler yüklenerek ülke içinde kendilerinden olmayan kaçak göçün önüne geçip adada kendilerinden olmayanların barınmasına imkânsız hale getirme çalışmasıdır. Ülkemizde hiç dikkati çekmeyen bu çalışma göçte transit ülke noktasından hedef ülke haline gelen Türkiye için de önemli bir başvuru kaynağıdır. Bütün bu bilgiler İngiltere’deki “National Identity Register” (Ulusal Kimlik Kaydı) adı verilecek bilgi bankasında arşivlenecektir. [http://www.answcrs.com/main/ntquery?method=4&dsid=2222&dckcy=British+national+identity+card&=8&curtab=2222_l]

Sh: 240-243

Kaynak: Salih DEMİRTAŞ, Şablona Sığmayanlar, İlke Emek Yayınları: I. Baskı: Ocak 2006, Ankara.

BEYİN GÖÇÜ


Uluslararası göçler bakımından önemli bir göç türü de beyin göçü olarak anılandır. Gelişmekte olan ülkelerde iyi eğitim görmüş gençlerin, A.B.D. başta olmak üzere, gelişmiş ülkelere daha iyi koşullarda çalışmak için göçleri, göç veren ve alan her ülkenin kendi durumuna göre belirli dönemlerde daha büyümekte ve hız kazanmaktadır. 1990’larda Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte yaşam standartları son derece düşen teknisyen ve bilim insanlarının kitlesel sayılabilecek bir büyüklükte Batı ülkelerine göçleri buna en yakın örnektir.[ Prof. Dr. Erol Tümertekin, Prof. Dr. Nazmiye Özgüç "Beşeri Coğrafya İnsan, Kültür, Mekan” Çantay Kitabevi İstanbul 2004 s. 238]

Beyin göçü konusunda en sıkıntılı ülkelerden birisi de, geçmişte Kuzey Amerika’ya çok göç vermiş gelişmiş bir ülke olan İrlanda’dır. Aslında bu ülke nüfus baskısını hep göç vererek düşürmüş az sayıdaki ülkeden biridir ama uzun dönemde İrlanda en iyi eğitim görmüş ve en yetenekli genç insanlarını kan kaybı gibi kaybetmeye çözüm bulamamıştır. Kuzey Amerika’ya (kısmen de Avustralya’ya) olan göçlerle İrlanda yaklaşık 7-8 milyon nüfusunu en çok kıtlık ve siyasal baskı nedeniyle kaybetmişti. O kadar ki, İrlanda’nın 1990’daki nüfusu hala 1840’dakinin ancak yarısı kadardı. Avrupa’daki en yüksek doğurganlık oranlarından birine sahip olan bu ülkede nüfusun yüzde 17’ si 15-24 yaş arasıdır ama iş fırsatları aynı hızda yaratılmamaktadır. 1980’1İ yıllar boyunca çekilen işsizlik nedeniyle İrlanda nüfusunda her 20 kişisinden birisi terk etmiştir.[ Prof. Dr. Erol Tümertekin, Prof. Dr. Nazmiye Özgüç a.g.e s 238]

Can Dündar’ın 03/10/2004 tarihli Milliyet gazetesindeki yazısı:

DÖNÜYORLAR

“Her yurtdışına çıkışla gördüğümüz bir gerçek var: Türkiye, berbat bir kazada beyninin bir kısmı dışarı akmış bir kazazede gibi, yarı bitkisel bir hayat sürüyor. En iyi yetişmiş evlatlarını yıllardır süregelen bir beyin göçünde uzaklaştırmış evden… İçerdekiler “Ah biz de gidebilsek” diye gözünü onlara dikedursun, gidenler zamanla “Ah geri dönebilsek” diye iç geçirir olmuş. Başta pek ışıltılı görünen gurbet hayatı, zamanla sıradanlaşmış, zorlaşmış çünkü.., Yurt özlemi ağır basmış. Lâkin “yurt”, hiçbir zaman geri dönmelerini sağlayacak bir heyecan dalgası yaratamamış. Beyin bedenden, beden beyinden uzakta, birbirine hasret büyümüş.

***

New York’a “öykülü Geceler” grubunun davetlisi olarak gittim. Gazeteci ağabeyimiz Varlık Özmenek’in kızı Elifin de başını çektiği bir avuç gönüllü tarafından başlatılan “Öykülü Geceler”, ikinci yaşını kutladı bu yıl… Amaç, New York’lu Türkleri bir edebiyat ortamında buluşturmak… Sık sık toplanıp öyküler okuyorlar, sanat sohbetleri yapıyorlar. Geçen hafta bir caz festivaliyle, bir film festivali arasında kalan bu etkinlik, Amerika’daki Türklerin yeni yüzünü yansıtıyor. Geçen yıl, Köy Enstitüleri belgeselimiz orada gösterilip büyük ilgi görünce, bu yılki kutlamalara ben de katıldım. New York Türk Evi ‘nde, aralarında BM büyükelçimiz Ümit Pamir ve eşi ile İlhan – Güngör Mimaroğlu çiftinin de bulunduğu 250 kişilik bir toplulukla sohbet ettim. Konu “Beyin göçü” meselesine gelince, “Biliyorum ki, çoğunuz dönmek için ülkenizden gelecek küçük bir umut ışığı bekliyorsunuz” dedim: “O ışık var artık… Avrupa perspektifi, uzun zamandır olmadığı kadar birbirimize yaklaştırdı bizi… Tam üyelik hedefi, Genelkurmay Başkanı’ndan dağdan inmeyi bekleyen militana, başörtülü üniversiteliden, zengin işadamına, başbakandan cumhurbaşkanına kadar herkesin ortak paydası haline geldi. Avrupa Birliği, gözümüzde büyüttüğümüz kurtarıcı melek değil elbet… Ama ona ulaşmak uğruna öylesine cesur adımlar attık, öyle bir ortak ruh yarattık ki, kendimize güven kazandık. Evrensel standartta, hakka hukuka saygılı, müreffeh bir gelecek inşa edebileceğimize daha çok inanıyoruz artık… Ve bu ideal için, sizlerin beynine ihtiyacımız var. ”

***

Konuşmam bittikten sonra, 2 saat süreyle kitap imzaladım. Ve hiç ummadığım bir şey oldu: Salonu dolduran Türkiye göçmenlerinin neredeyse hepsi tek tek gelip dönme kararından söz etti. Kimisi çokları ailesini göndermişti bile… Kimisi bavul topluyordu. Bir kısmı karar vermiş, uygun zaman kolluyordu. Bush yönetiminin yeni güvenlik yasalarının, Amerika’yı yabancılarahele Müslümanlara- dar etmesiyle bu süreç hızlanmıştı. Yurtdışı cazibesini yitirirken, dönenlerden gelen haberler “Neden olmasın ” düşüncesi yaratmıştı. Henüz yurtdışı eğitimini tamamlamamış olanların çoğu da bitirip dönme kararındaydı. Yaptığım konuşma bir tespitten çok bir temenniydi belki… Ama aldığım karşılığı görünce heyecanım bir kat daha arttı: Evet, dönüyorlar! Özendirici politikaları devreye sokup bedeni, beynin dışarı akan yarısıyla buluşturabilirsek bir mucize yaratabiliriz. New York’tan bunun umuduyla dönüyorum. ”

Kathmandu kitaplarıyla ünlü yazar Pico Iyer Asyalıların dünyanın her tarafında kök salmalarıyla birlikte artık evlerinin ya da vatanlarının sabit bir adres olmaktan çıktığını vurguluyor -o artık sevilen bir yemek, eski bir ev gibi bir anı ya da fikir daha çok. “Nereden geliyorsun?” “evin neresi?” gibi basit soruların yanıtları artık -eğer verilebilirse çok karmaşık:

“Ben, örneğin, taşıdığım kan ve miras nedeniyle, yüzde 100 bir Hintliyim. Akrabalarımın çoğu Hindistan’da yaşıyor, aile adım beni kast, bölge ve din bakımından belirli bir yere yerleştiriyor ve suratımdaki her şey, başka hiç bir cevap aramaksızın, bağırıyor “Hintli!” diye. Ama henüz Hindistan’da hiç yaşamadım ve hiç çalışmadım. Ülkenin 1,652 dil/lehçesinden bir tek sözcük bile bilmiyorum. Ve en azından kâğıt üzerine atalarımın yurduna -Bombay- dönsem, kendimi orada San Francisco ya da Kuzey Londra’daki arkadaşlarımın evlerinden çok daha yabancı hissederim. Eğer bana ‘eve gitmeye ne dersin’ diye sorsanız benim de size ilk sorum şu olacaktır: İngiltere’deki Oxford (doğduğum yer) mu diyorsunuz yani, California’yı (her şeyimin bulunduğu ve vergilerimi ödediğim yer) mı kastediyorsunuz yoksa? Ya da Japonya (her yılın yedi yada sekiz ayını geçirdiğim, yuva olarak seçtiğim yer) mı demek istiyorsunuz.

…Aklıma gelmeyen tek yer Hindistan olacaktır…

Sh: 275-277

Kaynak: Salih DEMİRTAŞ, Şablona Sığmayanlar, İlke Emek Yayınları: I. Baskı: Ocak 2006, Ankara.

GEN BİLİMİ


Bilim ve teknolojinin, insan geni üzerinde de çalışmaları var. DNA’ların çözülme aşamasına gelinmesiyle pek çok hastalığın teşhisi konulmakta ve hastalık ilerlemeden tedavisi yapılabilmektedir. Şuan dünyadaki insanlar, teknolojik gelişmelerle yaşamlarını daha önemli saymakta, daha mükemmel yaşam ortamına ulaşmaya çalışmaktadırlar. Gelinen bu nokta, ölüm korkusunu daha da arttırmaktadır.

Hücrelerimizin DNA’yı, genlerimizi oluşturan molekülleri içerdiğini biliyoruz. Bu moleküller fiziksel karakteristiklerimizin ve davranış biçimlerimizin büyük kısmından sorumlu olan enformasyonu içerir, öyle ki, bir insanın geleceğinin ona hayatını verecek olan yumurta hücresinde zaten mevcut olduğu, geleceğe ilişkin bir belleği yumurtanın zaten içerdiği bile söylenmiştir. Bu durumda hemen temel bir soru açığa çıkıyor: insanlardaki karakteristiklerin ne kadarı doğuştan gelmekte, ne kadarı sonradan edinilmektedir?

İdeolojik ve politik iktidarın bu soruyu tüm kullanma ve suiistimallerine rağmen, soru hiç de sıradan değil.[1]

Özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nde IQ’nun -psikolojik metotlara yaslanmasına karşın- biyolojik kalıtım çerçevesinde görülmesi yönünde bir eğilim tedricen ortaya çıktı. H.H. Goddard, L.R. Terman ve R.M. Yerkes’in te­orileri silahlı kuvvetlerde, iş dünyasında ve okullarda uygulandı ve bir “kalıtımsal zeka” varsayımına yaslanan bütün bir ayrımcı argümanlar yığını geliştirildi. “Kalıtımsal zeka” Amerika Birleşik Devletleri Hükümetinin politikalarını o denli etkilemiş bir ideolojidir ki, 1924 yılında, Kongre’de tartışıldıktan sonra geçen kararlar sözümona bilimsel olan bir ırkçılığa dayandırılmıştır. Aynı ideoloji, belli ülkelerin temsilcilerinin orduda ve başka yerlerde yaptıkları IQ testlerinin sonuçlarına göre göçmenlerin kabulüne kota koyan ünlü Göçün Kısıtlanması Yasası’nın çıkarılmasından da kısmen sorumludur.[2]

Psikometrik testlerin ideolojik kullanımı gayri ahlaki davranışlara yol açtı. Virginia eyaletinde zeka özürlü olduğu “saptanan”, yani Stanford-Binet zeka testinin uygulanmasıyla 7, 8 ya da 9 zeka yaşının altında olduğu ortaya çıkan yetişkinlerin kısırlaştırılmasını yasallaştıran bir yasa ancak 1972 yılında iptal edildi. Ayın durum İndiana ve yaklaşık otuz eyalette daha geçerliydi. 1927 yılında Yüksek Mahkeme’nin bir kararı toplumun, aşikar bir hastalığı olanların sakat çocuklar doğurarak bunların öldürülmesine karar vermektense ya da zihinsel özürlü olduklarından ötürü açlıktan ölmelerine seyirci kalmaktansa doğum yapmalarını engellemesinin herkes için daha tercih edilebilir olduğunu bildiriyordu.[3]

Geleneksel olarak biri olumsuz diğeri olumlu iki öjeni biçimi tanınır. Olumsuz öjeninin amacı arzu edilebilir olmayan kalıtımsal özelliklere sahip olanların doğurmalarını sınırlandırmak ve hatta önlemektir. Olumlu öjeniyse “üstün” addedilen kalıtım özelliklerine sahip olanların doğurarak çoğalmalarını teşvik etmeyi amaçlar. Olumsuz öjeni geçmişte, anormal olduğu düşünülen çocukların öldürülmesinden ebeveynlerin öldürülmesine ya da kısırlaştırılması­na dek uzanan çeşitli biçimlere büründü. Ama artık tüm dünyada ortadan kalktı. Bir İsveç yasasının bu ülkedeki doktorlara “toplumsal” ya da “ırksal” gerekçelerle kısırlaştırma yapma hakkı verdiğinden son zamanlarda basında söz edildi. Yakın bir geçmişte İngiltere’de mahkemeler, 17 yaşındaki bir kızın cinsellik ve doğurma arasında ayrım yapamadığı için “akli nedenler” olarak tanımlanan gerekçelerle kısırlaştırılmasına karar vermişti. Başka bazı de­mokratik ülkeler de buna benzer önlemler aldı. Sözgelimi çok kısa bir süre önce Almanya’da, “zihinsel özürlüler” in kısırlaştırılmasına izin veren bir yasa taslağı hazırlanmıştı.[4]

Bilimin başka hiçbir alanında sorunlar genetikte olduğundan daha karmaşık olmadığı gibi, elde edilen enformasyonun ayrımcı bir şekilde kullanılması başka hiçbir bilim alanında genetikte olduğu denli skandal yaratmaz. Bütün bir biyoetik konusunun, bir lüks olmak şöyle dursun, birkaç kişinin kaydettiği ilerlemelerin bütün olarak insan ırkı adına kazanılmış bir savaş olmasından ötürü bütün bir insan topluluğunun av sahası sayılması gerekir. Biyoetik konusu, genetik manipülasyon teknikleri ilk olarak 1970’li yıllarda ortaya çıktığı ve moleküler biyolojinin insanlığın geleceği üzerinde yaratacağı etkiler hakkında soru sorulmaya başlandığı zaman gündeme geldi.[5]

Bu ahlak labirentinde her toplumun kendi yolunu bulup geliştirmesi gerekir, ama uluslararası toplumun da yerine getirebileceği işler var. Bu ko­nudaki ulusal kurallar ülkeden ülkeye değişebilir ve bu durum, insanları yurtdışındaki daha gevşek kurallardan yararlanma yönünde baştan çıkaran bir “genetik turizm” biçimini teşvik edebilir. Böyle bir imkânın ilk belirtileri, menopoz dönemini geride bırakmış olan kadınların hamile kalmalarına elveren tüp bebek tekniklerinin kullanımında görüldü. İtalya’da ellili yaşlarının sonuna varmış ve hatta altmışlı yaşlarındaki kadınların bu tekniklerden yararlanmalarını yasaklayan kurallar ya da uluslararası anlaşmalar yok. O nedenle, İngiltere’de yaşayan bazı kadınlar yaşlarından ötürü kendi ülkelerinde yasak olan bir operasyonu yaptırabilmek için İtalya’ya gitmektedir. Böylesi örneklerde yargıç ve jüri gibi hareket etmemek gerekirse de, her şeye rağmen uluslararası bazı standartların saptanması gerektiği aşikardır. Buna benzer argümanlar, çok daha tatsız bir konu olan ve şimdiye kadar farklı ülkelerin farklı yaklaşımlar benimsedikleri, insan genlerinin patenti konusunda da geçerli.[6]

Sh: 253-255

Kaynak: Salih DEMİRTAŞ, Şablona Sığmayanlar, İlke Emek Yayınları: I. Baskı: Ocak 2006, Ankara.

 


[1] Federico Mayor-Augusto Forti “Bilim ve İktidar” Tübitak Popüler Bilim Kitapları 4. Basım- 1997 Ankara s. 188. s. 146

[2] Federico Mayor-Augusto Forti a.g.e. s. 131

[3] Federico Mayor-Augusto Forti a.g.e. s. 131-132

[4] Federico Mayor-Augusto Forti a.g.e. s. 136-137

[5] Federico Mayor-Augusto Forti a.g.e. s. 189-190

[6] Federico Mayor-Augusto Forti a.g.e. s. 191-192

UZLAŞMAZLIK


Bağlantı ve uzlaşma ilkesinin karşıtı kopma ve uzlaşmazlık ilkesidir. Bu çatışmada galip gelen taraf, tanımı gereği birinciyi ebediyen mat ettiğinden, her zaman için uzlaşmazlıktır.

Bu, iyilik ve kötülük sorunu ile aynıdır. İyilik, iyilik ve kötülük diyalektiğine dayanır. Kötülük, bu diyalektiğin yadsınmasına, iyilik ile kötülüğün kökten ayrılığına, bunun sonucu olarak da kötülük ilkesinin özerkliğine dayanır. İyilik, kötülüğün diyalektik suç ortaklığını varsayarken, kötülük, bağdaşmazlık içinde, kendi kendisinde temellenir. Dolayısıyla oyunun hâkimi odur ve sonsuz çatışkının hükümranı olan kötülük ilkesi galip gelir.

Varlıklar, cinsiyetler ve kültürler arasındaki kökten ötekilik sorununda, kötülükle aynı çatışkı, aynı kesin anlayışsızlık mantığı, tuhaflıktan yana ayni taraf tutmayla karşılaşırız. Peki tuhaf olanın tarafını tutabilir miyiz?

Cevap, hayırdır; çünkü gök cisimlerinin hareketi teoremini örnek alarak bedenlerin ve zihinlerin mesafesinin giderek daha fazla arttığı varsayımında bulunabiliriz. Çözümsüz bir laneti taşıyan bu ebedi ezeli aforoz varsayımı kötülüğün şeffaflığı varsayımıdır; bu varsayım evrensel iletişim ütopyasıyla karşıtlık oluşturur. Dolayısıyla bu varsayım her yerde gerçeklik tarafından yalanlanmıştır. Ama yalnızca görünürde; çünkü nesneler evrensel bir anlayış ve homojenleşmeye doğru yöneldikçe, ele geçirilemeyen mevcudiyetini çözümlemekten çok tahmin edebileceğimiz ebedi indirgenemezlik teması da kendini o ölçüde dayatır.

Bu mevcudiyet kendini, yazgısal bir biçimleniş olarak, diyalektik farklılık düşüncesinin olanaksızlığından gelen kaba, karşı konulamaz, duyumlarüsstü ve doğaüstü bir olgu olarak dayatır. Evrensel çekimin yasat oluşturan gücüne karşı gelen bir tür evrensel tepkime gücüdür bu.

Bu uzlaşmaz güç tüm kültürlerde ve günümüzde Üçüncü Dünya’nın Batı ile, Japonya’nın Batı ile, Avrupa’nın Amerika ile ilişkilerinde, hatta her kültürün kendi içinde sonunda baskın çıkan tekilliklerde bile hâlâ rol almaktadır. Fas, Japonya ve İslam asla Batılı olmayacaklardır. Avrupa kendisini Amerika’dan ayıran modernlik çukurunu asla dolduramayacaktır. Kozmopolit evrimcilik bir yanılsamadır ve her yerde de yanılsama olarak parçalanır.

Tuhaflığın (yabancılığın) çözümü yoktur. Ebedi ve köktendir. Böyle olmasını istemek bile söz konusu değildir. Böyledir.

Kökten egzotizm budur. Bu, dünyanın kuralıdır. Bir yasa değildir. Yasa, tam olarak evrensel anlayış ilkesi, farklılıkların kurala bağlı oyunu, ahlâksal, politik ve ekonomik akılcılıktır.

Bu bir kuraldır ve her kural gibi keyfi bir önceden belirleme içerir. Birbirlerine indirgenemeyen dillere bakın. Dillerin her biri kendi kuralına, keyfiliğine, acımasız mantığına göre önceden belirlenmiştir. Her biri iletişim ve mübadele ilkesine boyun eğer, ama eşsüremli olarak yok edilemez bir iç tutarlılığa da boyun eğerler; dil olarak birbirlerine tercüme edilemezler ve sonsuza değin böyle kalırlar. Hepsinin de böylesine “güzel” olması bu nedenledir, çünkü birbirlerine yabancıdırlar.

Bir yasa hiçbir zaman kaçınılamaz değildir: Yasa bir kavramdır ve bir anlaşma üzerine kurulur. Kural ise kaçınılmazdır; çünkü bir kavram değil, oyunu düzenleyen bir biçimdir. Baştan çıkarma için de bu böyledir. Eros aşktır, çekimin, kaynaşmanın, bağlantının gücüdür. Baştan çıkarma, bir hayli daha kökten olan kopma, dağılma, yanılsama ve saptırmanın, öz ve anlam başkalaşmasının, kimliğin ve öznelerin başkalaşmasının figürüdür. Ve sanılanın tersine entropi evrensel kopmanın tarafında değil; bağlantı ve kaynaşmanın tarafında, aşkın ve anlayışın tarafında, farklılıkların doğru kullanımının tarafındadır. Baştan çıkarma ve egzotizm ötekinin ve ötekiliğin fazlalığıdır, farklıdan da farklı olanın verdiği başdönmesidir; yok edilemez olan budur, gerçek enerji kaynağı da budur.

Öteki’nin önbelirlemesi (prédestination) olan bu dünyada, yararlı ya da zararlı olaylar, hastalıklar, düşünceler, her şey başka yerden gelir. Tüm emirler insanlık-dışı olandan, tanrılardan, hayvanlardan, ruhlardan ve büyüden gelir. Psikolojik olana karşıt olan kaçınılmazlığın evreni budur. Kristeva’ya göre ötekini içselleştirerek kendimize yabancı hale geliyorsak, kendimize olan bu yabancılığımız başka şeylerin yanı sıra bilinçdışının biçimini de alıyorsa, o zaman yazgısallığın dünyasında bilinçdışının olmadığı doğrudur. Psikanalizin ileri sürdüğü gibi bilinçdışının evrensel bir biçimi yoktur ve bu anlamda bilinçdışı bastırmanın tek alternatifi yazgısal olandır, her şeyin suçunun tamamen insanlıkdışı, insanın dışında ve bizi bu suçtan kurtaran bir merciye yüklenmesidir.

Bu kaçınılmazlık evreninde öteki sorunu konukseverlik sorunudur.

İkili (düellomsu), törensel, dramatik boyut. Kimi kabul etmeli, nasıl kabul etmeli, hangi kurallar uyarınca? Çünkü yalnızca kabul edilerek ve kabul ederek var olunur (bilinmiş ve tanınmış olmakla değil). Mesajın yalnızca şifresinin çözüldüğü, ancak verilip kabul edilmediği iletişimde eksik olan şey, bu simgesel boyuttur. Yalnızca mesaj geçer, kişiler alışverişte bulunmaz. İkili boyutu devre dışı bırakan anlamın soyut boyutu aktarılır yalnızca.

Öteki, konuktur. Eşit haklara sahip ama farklı olan biri değil, yabancıdır, extraneus,tur. Ve o kendi tuhaflığı içinde cinlerinden kurtarılmalıdır. Ama kuralları öğrenmeye başladığı andan itibaren onun yaşamı benimkinden daha değerli olur. Bu simgesel evrende hiçbir şey farklı ötekilik konumunda değildir. Ne hayvanlar ne tanrılar ne de ölüler ötekiler değildir. Onları aynı döngü içine alır. Bunun dışında var olamazsınız bile.

Tüm diğer kültürler olağanüstü konukseverdir, harikulade bir emme olanağına sahiptirler. Biz, av olan öteki ile gölge olan öteki arasında, katıksız asalaklık ile ideal minnettarlık arasında gidip gelirken diğer kültürler, kendi oyun kuralları içinde, bizim Batılı evrenimizden gelen de dahil, kendilerine dışarıdan gelen her şeyi yeniden kullanma olanağını koruyorlar. Dışarıdan geleni anında ya da uzun vadede, kendi kodları ya da temel düzenleri tehdit edilmeden yeniden kullanıyorlar. Elbette, çünkü evrensel bir yasa yanılsaması içinde yaşamıyorlar; her zaman yasayı içselleştirme, kendimizin ve davranışlarımızın, beğenilerimizin ve zevklerimizin odağında olmak zorunda olan bizim kadar kırılgan değiller. Yabanıl kültürler bu tür bir kibri başlarına bela etmiyor. Kendi olmanın anlamı yoktur: Her şey Öteki’nden gelir. Hiçbir şey kendi değildir, kendi de olamaz.

Bu açıdan Japonya ile Brezilya arasında ya da bunlarla Jean Rouch’un “Deli Efendileri”ndeki batılılaşmış ilkeller arasında fark yoktur: Hepsi de kendilerinin olmayan ve hiçbir zaman olmayacak değerlere öldürücü bir konukseverlik sunan yamyamlardır.

Japonya’nın gücü, (vaktiyle dine ve yazıya olduğu gibi) tekniğe ve modernliğin tüm biçimlerine gösterilen; ama ruhsal olarak içselleştirilmeyen, derinliksiz ve kodun mesafesini koruyan bu konukseverlik biçiminden gelir. Bu, uzlaşma ve saygı değil; meydan okuma biçiminde bir konukseverliktir. Tamamen bir nüfuz edilemezlik hâkimdir. Bu, bir şeyi (bir gösterge, bir teknik, bir nesneyi) özünden saptırmaya ve başka bir kod içinde işletmeye, ya da dahası yasa alanından (sermaye, değer, ekonomi, anlam) kural alanına (oyun, ayin, tören, döngü, yineleme) geçirmeye dayanan kelimenin tam anlamıyla bir baştan çıkarma işlemidir.

Japon dinamizmi, ne Batı’nın proje erekliliklerine ne de değerler sistemine boyun eğer. Batı’da sermayenin ve tekniğin tarihine hız vermiş olan ideoloji ve inançlarla kafasını meşgul etmeyen bir tür mesafe ve işlemsel bir bulaşmamışlıkla uygulamada bulunur. Japonlar teknolojinin büyük oyuncuları olduklarından, teknolojik etkenin (acteur) paradoksunu farkında olmadan desteklerler, tıpkı Diderot’nun oyuncunun paradoksunu desteklemesi gibi: En etkili olmak için mesafe gerekir, bir oyun kuralı gerekir; kendi dehanızın size başka yerden, rolden ya da teknik nesneden gelmesi gerekir (Japon sanayiciler her teknik nesnenin içinde ona özerklik ve özgün bir deha veren gizli bir tanrı olduğunu düşünürler). Teknikle, göstergelerle olduğu gibi özneyi tümden silerek, anlamı tümden eksilterek, dolayısıyla tam bir yapmacıklık içinde oynamak gerekir.

Simgesel ayinler, kapitalizmin organsız bedeni de dahil, her şeyi yutabilir. Yersiz yurtsuzlaşma yok, tekniğin köken ve varlıkla ilişkileri üzerine Heideggerci spekülasyon yok, ruhsal içselleştirme yok. Bu, Batı’ya Batı’nın mevzilerinde meydan okumadır; ama ilerleme ya da diğer akılcı biçimlerle hiç ilgisi olmayan, kendine tekniğin lüksünü sunan bir değerler sisteminin, katıksız yapaylık olarak teknik bir pratiğin stratejisi olan son derece daha etkili bir stratejiyle yapılan bir meydan okumadır. Batı’nın bayağı modernliğinden böylesine farklı bu katıksız strateji, bu soğuk ve özenli performans bizim için bilmecemsi ve anlaşılmaz bir tarzdır. Bu anlamda, Segalen’in söz ettiği kökten egzotizm biçimlerinden biridir bu. Ancak ilkel toplulukların bütün ay insi gücünü kendinde barındırarak, aşırı gelişmiş bir toplumu “etkilediği” ölçüde de şaşırtıcı bir kökten egzotizm.

Bu yamyamca bir biçimdir: Kendine katar, emer, taklit eder, yiyip yutar. Ama Afrika-Brezilya kültürü de yamyamlığın, beyaz ve modem kültürün yenilip yutulmasının ve baştan çıkarıcı biçimin oldukça iyi bir örneğidir. Yamyamlık, aşk da dahil, ötekiyle olan ilişkinin aşın bir biçiminden, kökten bir konukseverlik biçiminden başka bir şey asla değildir.

Bu, ırk sorununun Brezilya’da başka yerlerde olduğundan daha fazla çözümlenmiş olduğu anlamına gelmez; ama burada ırkların karışması ve melezliğin çoğalmasıyla ideolojik ırkçılık güçleşmiştir. Irk çizgileri el çizgileri gibi birbirine girdikçe ırk ayrımı yok olup gitmiştir. Irkçılığın, nesnesinin dağılmasıyla safdışı edilme biçimi, anlam belirsizliği ile her seferinde nesnesini tekrar dirilten ideolojik mücadeleden çok daha incelikli ve etkilidir. Cepheden, akılcı bir yadsıma yoluyla savaşıldığı sürece ırkçılık hiç bitmeyecektir. Irkçılık ancak ırklarla oynayarak ve ırklar arasındaki ironik farklar ile alt edilebilir. Hukuk göstergesi yoluyla farklılıkların yasallaşmasıyla kesinlikle alt edilemez ırkçılık; ama muhtemelen zorlu bir baştan çıkarma ve yiyip yutma oyunuyla alt edilebilir. Bu, Pernambouc Piskoposu’nun öyküsü olduğu kadar, “Benim küçük Fransızım ne kadar da iyiydi”nin öyküsüdür: Onu çok yakışıklı bulurlar, kutsarlar ve yiyip yutarlar. Ona var olma hakkından fazlası, ölme prestiji verilir. Irkçılık, Öteki’nin (farkından çok) çekiciliğine şiddetli ve ani bir tepki ise ancak güçlü bir baştan çıkarma oyunuyla çözümlenebilir.

Birçok başka kültür bizimkinden daha özgün bir durumdadır. Bizim için her şey önceden deşifre edilebilir niteliktedir, olağanüstü çözümleme yollarına sahibiz, ama çözümlenecek durum yok. Kuramsal olarak kendi olaylarımızın hayli ötesinde yaşıyoruz. Bu yüzden, derin bir melankoli içindeyiz. Ötekiler için yazgı parıltısı hâlâ var: Bir şeyler yaşıyorlar, ama kendileri ölü ya da diri olsunlar, bu yazgı onlar için tümüyle çözümlenemez olarak kalıyor. Biz “başka yeri” tükettik. Öteki, daha yabancı kültürler (yıldızların önünde, yazgının önünde) secdeye kapanarak yaşıyorlar, biz (yazgı yokluğundan dolayı) yeis içinde yaşıyoruz. Bize, bizden başka kimseden bir şey gelemez. Bu da bir anlamda mutlak uğursuzluktur.

Sh: 143-149

Kaynak: Kötülüğün Şeffaflığı- Aşırı Fenomenler Üzerine Bir Deneme Jean Baudrillard, Fransızcadan çeviren Işık Ergüden, Birinci basım: Ağustos 1995 İkinci basım: Ocak Ayrıntı Yayınları İstanbul

KÖKTEN EGZOTİZM


Medusa öyle kökten bir ötekiliği temsil eder ki ona bakan ölür.

Egzotik olandan Egzotizm. Ondokuzuncu yüzyıl sonlarından itibaren bazı etnik gruplar ve medeniyetlerin etkisiyle sanat ve tasarımda oluşan bir eğilim. Müzikte egzotizm ritim, melodiler veya enstrümanlardaki uzak diyarlar veya antik zamanların atmosferini oluşturan yeni biçimlerle ortaya çıkmaktadır. Ondokuzuncu yüzyıldaki resimde, dekoratif sanatlarda oryantalist temaların kullanılması gibi.

Ötekinin kökünü kazımak için girişilmiş olan şeylerin ışığında, ötekinin yok edilemezliği, yani ötekiliğin sürüp giden kaçınılmazlığı aydınlanıyor.

Düşüncenin gücü ve olguların gücü.

Kökten ötekilik her şeye direnir: Fethe, ırkçılığa, soykırıma, farklılık virüsüne, yabancılaşmanın psikodramma. Bir yandan, öteki daima çoktan ölüdür, öte yandansa sapasağlam ayaktadır. Büyük Oyun budur.

Halklar gibi varlıkların da nihai nüfuz edilemezliği.

“Irkların nüfuz edilemezliği kişilerin nüfuz edilemezliğinin ırklardaki uzantısından başka bir şey değildir.” (Victor Segalen)

[Kimseyi kendine tabi kılmayıp onun öz varlığını kabullenmeyle birlikte, 'öteki'nin kuruluşunu onaylayarak devamına kışkırtan bu mantık; 'öteki' tahayyülünü ortadan kaldırmayı teşvik ederken, bu tahayyülü yaratan 'özne' olarak 'kendimizi de bu zevkten mahrum etmeyelim' düşüncesine sıkışan bir paradoksu imler. Ve modernizmle anlamı değişen turizm olgusuna da gönderme yapar. Batı'dan Doğu'ya çıkılan seferlerde, tekinsiz topraklara ayak basılmaya görülsün; gezgin, karanlık veya el değmemiş bir ticaretin, yasadışı bir etkinliğin, kendisi için tehlikenin kokusu ve gayri meşruluğun büyüsü gibi imkânları sezer. Tehlike ve tekinsiz olan, baştan çıkarmaya içrektir ve bu eşsiz deneyim, genellikle Doğulu coğrafyalara teşmildir.

Mesela: Saf kan bir Rus ve Slavcı olan, 'Batı'nın en Doğu'sundaki' ülkenin büyük yazarı Dostoyevski ise Batılı toprakların kâşifi olur. 1862'de Petersburg'tan ayrılarak ilk Batı Avrupa seyahatine çıkan yazar, Rusya'yı yoldan çıkardığına inandığı 'Batılı' fikirlerin kaynağını yerinde görme amacını taşır. Ve ister istemez Segalen'in paradoksuna düşerek Avrupa ile Rusya'yı karşılaştırıp Rusya'yı gözünde her defasında haklılaştırarak Batı'yı ötekileştirir.]

 http://www.radikal.com.tr/radikal.aspx?atype=haberyazdir&articleid=857867

Egzotizm yalnızca farkların karşılaşma, kaynaşma ve değiş tokuş olanaksızlığıyla varlığını sürdürür. Neyse ki tüm bunlar bir yanılsamadır; öznelliğin yanılsamasıdır.

Geriye yabancının yabancılığı, nesnenin irredantizmi  [Benzerini kendine katma özlemi/ülkenin kaybettiği toprakları geri isteme ] kalır yalnızca.

Psikoloji yok; o her zaman en beteridir.

Ötekinin psikolojik, ideolojik ve ahlâki tüm biçimlerinin uzaklaştırılması; öteki metaforunun, metafor olarak ötekinin uzaklaştırılması.

Ötekinin “vahşetini”, ötekinin anlaşılmazlığını, saplantısını aramak; onu yabancılığa zorlamak, onu yabancılığında zorlamak.

Metaforun bitkinliği; metaforik tecavüzün yüce biçimi.

Etnolojiye, evrenselliğe ve farklılığa kökten karşıtlık.

Farklılık pezevenkliğine karşı kökten egzotizm.

Segalen dünyanın ve diğer kültürlerin keşfi konusunda şöyle demişti: Dünyanın sınırları, iletişim araçlarının kudretiyle bir kez küre olarak, sonlu mekân olarak çizildi mi, geriye, tüm farklar yutularak, en bayağı egzotizmle tükenen döngüsel turizmin kaçınılmazlığından başka bir şey kalmaz. Bununla birlikte, tüm kültürlerin aynı düzeye getirilmesinin, böylelikle de yolculuğun olanaksızlığının bu entropik [Entropi, bir sistemdeki düzensizliğin ölçüsü,] kaçınılmazlığı bir kez saptanmış olsa da Segalen, yine de esas egzotizmin, kökten egzotizmin büyük perspektifini diriltir.

“Egzotizm, ezeli ve ebedi bir anlaşılmazlığın keskin ve ani algılanışıdır.”

Baskın olan şey, farklılık ya da farksızlaştırma düzeni değil; kültürlerin, geleneklerin, yüzlerin ve dillerin indirgenemez yabancılığı, ezeli ve ebedi anlaşılmazlıktır.

“Tat farklılığa bağlı olarak artıyorsa, birbirine indirgenemeyen şeylerin karşıtlık ilişkisinden, ezeli ve ebedi tezatların şokundan daha tatlı ne olabilir?”

Nesnenin irredantizmi: “Esas egzotizm özne karşısındaki nesnenin egzotizmidir.” Duygulanım yoğunluğunun, hissetme, yani yaşama coşkusunun temel yasası olarak egzotizm…

“Bütün insanlar egzotizm yasasına boyun eğmiştir…”

Bu bir yasa mıdır?

Egzotizm kuramı duygulandırıcı ya da öğretisel bir dünya görüşü, bir yaşam sanatı, bir felsefe, etik, estetik midir?

Segalen’e göre bu, kaçınılamaz bir varsayım ve bir zevk kaynağıdır.

Kökten ötekilik hem bulunmaz bir şeydir, hem de yok edilemez. Kendinde ötekilik olarak bulunmaz bir şeydir (muhtemelen bir düştür); ama simgesel oyunun kuralı olarak, dünyayı yöneten oyunun kuralı olarak yok edilemezdir. Farklılıkların iç içeliği ve genel karışmışlığı oyunun bu kuralını, oyun kuralı olarak bozmaz. Bu ne akılcı bir yasa ne de ispatlanabilir bir süreçtir; bu yabancılık ve anlaşılmazlık ilkesinin metafizik ya da bilimsel bir kanıtına asla sahip olamayacağız; bir taraf almayı gerektirir.

En kötüsü de, duygusal ve gereksiz bir işlevden başka bir şey olmayan anlayış göstermedir. Hakiki bilgi, hiçbir zaman ötekinde anlayamayacağımız şeyin bilgisidir; bu ötekinin kendisi olmamasına, dolayısıyla da kendinden ayrılamamasına, ne bizim bakışımızla yabancılaşmış ne de kendi kimlik ya da farklılığında inşa edilmiş olmasına yol açan şeyin bilgisidir (Başkalarına asla kendi kimlikleri sorusu sorulmamalı: Örneğin “Amerika” kitabımda Amerikan kimliği sorusu hiçbir zaman sorulmamıştır, söz konusu olan Amerika’nın yabancılığıdır). Yabanılı* anlamıyorsak, bunun nedeni, onun kendisini anlamamasıyla aynıdır (“Yabanıl”  sözcüğü bu yabancılığı sonraki bütün örtmecelerin hepsinden daha iyi dile getiriyor).

*Baudrillard, burada  “sauvage”sözcüğünü ‘Vahşi” anlamında kullanıyor. Türkçe’de de ’yabanıl’1 sözcüğü “vahşi”ye göre bir örtmece  (euphémisme)olarak nitelendirilebilir. Ancak “yabanıl”ın yabancılığını da iyi dile getirdiği yadsınamaz, (ç.n.)

Bu egzotizm kuralı böylelikle hiç kimsenin ne anlayışa ne samimiyete ne ülkeye ne yolculuğa ne güzel görüntülere ne de kendine aldanmamasını gerektirir. Kökten egzotizm boyutunun, yolculuğun boyutu olması zaten zorunlu değildir: “(Egzotizmin)* şokuna uğramak için geçerliliği kalmamış yolculuk olgusuna sarılmak gerekli değildi… Ama yolculuk olgusu ve gerçekleşmesi o hoyrat, hızlı, acımasız göğüs göğüse gelme olanağını tüm diğer fırsatlardan daha iyi verir ve darbelerin her biri daha etkili olur.” Yolculuk bir kaçamaktır, ama tüm kaçamakların en uygunudur.

*[uzak ve yabanci memleketlerden gelen insan, hayvan, bitki /’Egzotizm’ kelimesinin kökü. Ancak, böyle büyük harfle yazıldığında, şüphesiz Tevrat’ın bir bölümüne, “Çıkış”a [Exode)gönderme yapılıyor,]

Karşı kutbun gücü, yolculuğun eleştirel gücü. Ötekinin en güzel dönemidir bu: Jean de Lhéry, Montesquieu, Segalen.

Yüce bir hal almış ötekiliğin istila ettiği andır bu. XVIII. yüzyıl. Ötekini yabancılığı içinde tutmak gerekir. Barthes ve Japonya. Amerika. Bunu farklılık olarak anlamaya çabalamamak. Segalen’in “Exote”  ilkesidir bu. Doğruluk iddiası yok. Bayağı egzotizmden tiksinme. Öteki karşısında kendini yok etme çabası da değil. Isabelle Eberhardt’ın eğilimidir bu: Kaynaşma biçimi, mistik karışma. Isabelle şu soruyu yanıtlar: Araplaşarak, kendi yabancılığını yadsıyarak insan nasıl Arap olabilir? Sonuçta, Isabelle’in ölmesi kaçınılmazdır. Ve bu dönekliği yok etmek için onu dalgalara iten bir Arap’tır. Rimbaud ise hiçbir zaman kaynaşmaz. Kendi kültürüne olan yabancılığı aşın büyüktür, mistik oyalanmalara gereksinimi yoktur.

Patagonya. Ortadan kaybolma fantezisi. Yerlilerin, senin, bütün kültürün, bütün manzaranın sislerle buzulların ayrımsızlığı içinde kaybolma fantezisi. Ama temelde tüm bunlar, burada, Avrupa’da da yok oluyor; biz hepimiz Alakaluf’uz. Bu coğrafi oyalamaca niye? Söylenecek son söz, canlı canlı ve görünür biçimde yok olma yolunu seçerek, sürüngen biçimde yok olmaya (bizim yok oluş tarzımıza) son vermenin daha iyi olduğudur. Her eyleme geçiş düşsel bir çözümdür. “Patagonya”nın düşsel çözümler bilimi olan “Patafizik” [genelle değil özelle ilgilenir. İstisnalar Bilimi olarak da isimlendirilir.] ile böylesine uyaklı olmasının nedeni de budur. Patafizik ve can çekişme (agonistik): Patagonistik.

Yolculukta aranan ne keşif ne de alışveriştir; yumuşak bir yersiz yurtsuzlaşma, yolculuğun, yani yokluğun yükümlülüğüne giriştir. Meridyenleri, okyanusları, kutupları aşan madeni vektörler içinde yokluk tensel bir niteliğe bürünür. Özel yaşama gömülmenin sırrını enlem ve boylamda yok oluş izler. Ama, zihin bu yokluk karşısında kendine özgü bir nitelikmiş gibi coşarken beden nerede olduğunu bilememekten yorgun düşer sonunda.

Velhasıl, ötekilerde aradığımız şey, belki de yolculuktaki o aynı yumuşak yersiz yurtsuzlaşmanın aynısıdır. Özgün istek ve keşfetmenin yerini, ötekinin isteğine ve bu isteğin içinden geçmeye sürgün edilme eğilimi alır. Zaten aşk hareketlerinde ve bakışlarında çoğunlukla sürgünün mesafesi vardır; dil, anlamlamaktan korkan sözcüklerin içinde yurdundan uzak düşer; bedenler görüş ve dokunuşa dirençsiz, böylelikle de boşluktaki bir alan gibi arzu tarafından her yönden belirtilmeye müsait ve uygun bir hologram gibidirler. Eşmerkezli çemberlerden oluşan zihinsel bir gezegen üzerinde ihtiyatla yer değiştiriyoruz. Aşırılıklarımızdan ve tutkularımızdan, beraberimizde yolculuklarımızdan geri getirdiğimiz şeffaf anıların aynısıyla dönüyoruz.

Yolculuk da ötekilerle ilişkimiz gibidir. Yeryüzünün dönüşümü (metamorfozu) ve anamorfozu olarak yolculuk. Erilin değişimi ve anamorfozu olarak dişi. *

*Larvanın, yetişkin lan/adan farklı bölütlerie doğduğu metamorfoz türü,

Kendi cinsiyet ve kültürünüzden kurtuluş olarak aktarım. Günümüzde keşif yolculuğuna, klasik yolculuğa üstün gelen bu biçim, dışlanma ve kurtuluş biçimidir. Hız aracılığıyla zamanla da oynayan uzamsal, yörüngesel ve vektöryel yolculuk. Değişkenlik içinde, mevsimlerin ve kültürlerin geri dönüşlülüğü içinde, Kova burcu çağının yolculuğu. Yakınlık yanılsamasından kurtulmak.

Eskiden merkezi bir etkinliğin çevreye yayılımı ve bağlı olunan yerin çeşitlenmesi hareketi olan yolculuk, bir anda anlam değiştiriyor: Benzersiz bir boyut oluyor; dönüşsüzlüğün boyutu, yeni ilk sahne. Böylece yolculuk gerçekten de egzotik olur; geçmişteki ilkel toplulukların merkezlerini yitirmesinin gelecekteki eşdeğeridir. Ayrıca yolculuk, eskiden turistik yanılsamayı niteleyen bir tür mazoşizm ile ülkelerin ve kültürlerin artan tekdüzeliğini, zihniyetlerin gezegen çapındaki erozyonunu doğrulamaktan ibaretken, bugün tersine yolculuktan kaynaklanan şey kökten ötekilik ve tüm kültürlerin bağdaşmazlığıdır.

Eskiden yolculuk yapmak başka bir yerde olmanın ya da hiçbir yerde olmamanın yoluydu. Bugün, herhangi bir yerde olma duygusunu hissetmenin tek yoludur. Kendi evimde, her türlü enformasyonla ve bir yığın ekranla çevrelenmiş olarak, hiçbir yerde değilim artık; ama yine de dünyanın her yerindeyim, evrensel sıradanlığın içindeyim. Burası; bütün ülkelerde aynı yerdir. Yeni bir kente, yabancı bir dile ayak basmak ansızın kendimi başka hiçbir yerde değil, burada bulmamdır. Beden, bakışını yeniden bulur. İmgelerden kurtulmuş beden imgelerine yeniden kavuşur.

Yolculuğa, yolculuğun anamorfozuna [özel bir açıdan bakılınca muntazam görülen şekilsiz resim; bir resmin şekilsiz yapılması; bu şekilde resim yapma metodu. ] fotoğraftan daha yakın ne var? Yolculuğun, kökenine daha yakın olan ne var? Fotoğrafın yaban ve ilkel olan her şeyle, en temel egzotizmle, nesnenin, ötekinin egzotizmiyle yakınlığı buradan gelir.

En güzel fotoğraflar yabanılların doğal çevrelerinde çekilmiş olanlardır. Çünkü yabanıl her zaman ölümle karşı karşıyadır, objektifi de tam olarak ölüm gibi karşılar. O, ne bir gösterişçidir ne de umursamaz biridir. Hep poz verir, yüzleşir. Onun zaferi, teknik bir işlemi ölümle yüz yüzeliğe dönüştürmesidir. Yabanılları böylesine güçlü, böylesine yoğun fotoğraf nesneleri yapan budur. Objektif, bu pozu, ölüm karşısındaki nesnenin bu kışkırtıcı müstehcenliğini artık yakalayamadığında, özne objektifin suç ortağı olduğunda, bizzat fotoğrafçı da öznelleştiğinde, o zaman büyük fotoğrafçılık oyunu sona erer. Egzotizm ölmüştür. Bugün objektifin suç ortağı olmayan bir özne, hatta bir nesne bulmak bile çok güçtür.

Çoğunlukla buradaki yegâne sır, insanların nasıl yaşadıklarını bilmemeleridir. Bu sır onları, eğer iyiyse fotoğrafın kaçırmayacağı belli bir gizle, belli bir vahşilikle taçlandırır. Kim olduklarını bilmemelerini, nasıl yaşadıklarım bilmemelerini açığa vuran yüzlerdeki o saflık ve yazgı pırıltısını yakalar fotoğraf. Kurnaz, her şeyden haberdar, içe dönük, kendisiyle ilgili ve böylelikle de sırrı olmayan dünyevi ırkımızda tamamen eksik olan bu güçsüzlük ve şaşkınlık pırıltısı. Vahşi halklar için fotoğraf acımasızdır.

Fotoğrafik olan şey, yalnızca tecavüze uğramış, suçüstü yakalanmış, kendi iradesine rağmen açık edilmiş ve ortaya çıkarılmış olan şeydir; ne imgesi ne de kendi bilinci olduğundan hiçbir zaman temsil edilmemiş olan şeydir. Yaban ya da bizim yabanıl yanımız kendini yansıtmaz. Kendisine yabanıl biçimde yabancıdır o. En çekici kadınlar kendilerine en yabancı olanlardır (Marilyn). İyi fotoğraf hiçbir şeyi temsil etmez, o temsil edilemezliği, kendine (kendi bilinci ve isteğine) yabancı olanın ötekiliğini, nesnenin kökten egzotizmini yakalar.

Yabanıllar gibi nesneler de bizden daha fotojeniktir: Ruhbiliminden ve içe bakıştan açıkça kurtulmuşlardır. Böylelikle objektifin karşısında tüm çekiciliklerini korurlar.

Fotoğraf bizim yokluğumuzda dünyanın durumunun hesabını verir. Objektif bu yokluğu araştırır. Heyecanlı ve dokunaklı yüzlerde ya da bedenlerde bile araştırdığı şey yine bu yokluktur. Yani en iyi fotoğrafı çekilebilen varlıklar, kendileri için ötekinin var olmadığı ya da artık var olmadığı varlıklardır (yabanıllar, sefiller, nesneler). Yalnızca insanlıkdışı olan fotojeniktir. Karşılıklı bir şaşkınlığın, böylelikle de dünyayla bizim aramızdaki karşılıklı suç ortaklığının işlemesinin bedeli budur.

Fotoğraf, bizim cin çıkarmamızdır. Yabanıl toplumun maskeleri, burjuva toplumunun aynaları vardı, bizimse imgelerimiz var.

Teknik yoluyla dünyayı zorladığımızı sanıyoruz. Oysa teknik yoluyla bize kendini dayatan dünyada ve bu tersyüz oluşa bağlı sürpriz etkisi de dikkate değer.

Şu ya da bu sahneyi zevk için fotoğrafladığınızı sanıyorsunuz; gerçekte fotoğraflanmak isteyen odur, siz olsa olsa bu sahneye koyuşun figüranısınız. Özne, yalnızca şeylerin ironik görüntüsünü oluşturur. Görüntü, düşlemimizi silinmeye, tutkularımızı dışa döndürmeye zorlayarak, onları yakalamak için zaten ikiyüzlülükle tuttuğumuz aynayı kırarak, dünyanın ve nesnelerin meydana getirdikleri o dev boyutlu reklamın en iyi aracısıdır.

Uzun süre gönüllü köleliğe mahkûm edilmiş görünüşlerin, kendilerini kovduğumuz teknikle, egemen biçimde, bize doğru ve bize karşı geri geliyor olmaları bugün bir mucizedir. Bugün dışarıdan, kendi özgün mekânlarından, sıradanlıklarının bağrından, nesneliklerinin bağrından geliyorlar; neşeyle kendi kendilerine çoğalarak her yandan baskın yapıyorlar (Fotoğraf çekme sevinci nesnel bir neşedir; sabah vakti bir kentte, bir çölde görüntünün bu nesnel esrikliğini hiçbir zaman hissetmemiş olan biri, bu dünyanın patafizik zarafetinden hiçbir şey anlamayacaktır).

Bir şey fotoğraflanmak istiyorsa bu, tam da anlamını vermek istemediğinden, kendini yansıtmak istemediğinden; ama doğrudan ele geçirilmiş, olay yerinde tecavüze uğramış, ayrıntısında, fraktal [parçalanmış ya da kırılmış anlamına gelen ] niteliğinde aydınlatılmış olmayı istediğindendir. Bir şeyin fotoğraflanmış olmayı, görüntüye dönüşmeyi istediği hissedilir; bu istek kalıcı olmak için değil, tersine daha iyi ortadan kaybolmak içindir. Özne de ancak bu oyuna giriyorsa, kendi bakışını ve kendi estetik yargısını kovabiliyorsa, kendi yokluğundan zevk alıyorsa iyi bir fotoğraf aracısı olabilir.

Bir resmin bu niteliğe, öznenin geri çekildiği bir evrenin niteliğine sahip olması gerekir. Fotoğraf gerilimi oluşturan şey, öznenin bu kesintiye uğramasını, dolayısıyla dünyanın da kesintiye uğramasını belirtmesi gereken nesnenin, çizgilerin ve ışığın ayrıntılarındaki örgüdür. Görüntü ile dünya süreksizliğini, parçalanışını, irileşmesini, yapay anlıksallığını dayatır. Bu anlamda, fotoğraf görüntüsü en katıksız görüntüdür; çünkü ne zaman ne de hareketi gizler ve en güçlü gerçek-dışılığa dayanır. Tüm diğer görüntü biçimleri (sinema vb.) ilerleme olmaktan uzak, belki de katıksız resmin gerçek’ten kopuşunun zayıflamış biçimlerinden ibarettir. Görüntünün yoğunluğu, görüntünün süreksizliği ve azami soyutlanması kadardır, yani gerçeği yadsımadaki tarafgirliği kadardır. Bir imgenin yaratılması, nesnenin tüm boyutlarının ağırlık, belirginlik, koku, derinlik, zaman, süreklilik ve tabii ki anlam birer birer elinden alınmasına dayanır. Görüntü, bu etinden kemiğinden sıyrılma, bu defetme pahasına o büyüleyicilik ve yoğunluk fazlasını kazanır; katıksız nesneliğin aracısı olur, daha incelikli bir baştan çıkarma biçimi için şeffaf hale gelir. Daha iyisini, daha gerçeğini, yani daha iyi simulasyonunu yapmak için tüm bu belirginlik, hareket, heyecan, düşünce, tutku, anlam ve arzu boyutlarının birer birer yeniden eklenmesi imgeler söz konusu olduğunda bir anlamsızlıktır. Burada teknik de kendi tuzağına düşmüştür.

Fotoğrafta şeyler sıradanlıklarının birbirine bağlanmasıyla örtüşen teknik bir işlem aracılığıyla birbirine bağlanırlar. Nesnenin sürekli ayrıntılanmasının verdiği baş dönmesi. Ayrıntının büyülü dış-merkezliliği. Bir resim başka bir resim için, bir fotoğraf başka bir fotoğraf için nedir?

Fraktal yan yanalık, diyalektik ilişki yokluğu. “Dünya görüşü” yok, bakış yok; dünyanın eşit ayrıntılar halinde kırılması.

Fotografik görüntü dramatiktir. Suskunluğuyla, kıpırtısızlığıyla dramatiktir. Şeylerin düşlediği, bizim düşlediğimiz şey devinim değil, bu daha yoğun kıpırtısızlıktır. Kıpırtısız resmin gücü, söylencesel operanın gücü. Sinema bile dramatikliğin en yüksek noktası olarak ağır çekim ve görüntüyü dondurma söylencesinin meyvelerini topluyor. Televizyonun paradoksu da görüntünün suskunluğuna tüm çekiciliğini geri vermek olmuştur kuşkusuz.

Fotografik görüntü öznenin bir düzen, bir görüş dayatma isteği ile süreksizliği ve apansızlığı içindeki nesnenin kendini dayatma isteği arasındaki savaşım nedeniyle de dramatiktir. En iyi olasılıkta nesne baskın gelir; çünkü düşünce, görüş ya da devinim yoluyla her zaman bir bütünsellik görünümü veren sanattan, resimden ve sinemanın kendisinden farklı olarak fotoğraf resmi, hiçbir formülün ve özetin yer almadığı fraktal bir dünyaya aittir.

Öznenin dünyadan kopuşu değil de nesnelerin kendi aralarında bağlantısızlığı, kısmi nesnelerin ve ayrıntıların rastlantısal art arda gelişi. Taneciklerin devinimi gibi müziksel senkop.[ Aralık boşluk.] Fotoğraf bizi sineğe, sineğin petek gözüne ve kırık çizgi halindeki uçuşuna en yaklaştıran şeydir.

Fotoğraf çekme isteği belki de şu saptamadan kaynaklanır: Bütünsel bir perspektif içinde, anlam açısından bakılan dünya oldukça hayal kırıcıdır. Ayrıntıda ve aniden yakalanarak görüldüğünde ise her zaman kusursuz bir apaçıklık içindedir.

Ötekinin gizli biçimi, anamorfozda olduğu gibi parçalarından yola çıkarak ve kırık çizgisini, kırılma çizgilerini izleyerek yeniden oluşturulur. 

Sh: 150-160

Kaynak: Kötülüğün Şeffaflığı- Aşırı Fenomenler Üzerine Bir Deneme Jean Baudrillard, Fransızcadan çeviren Işık Ergüden, Birinci basım: Ağustos 1995 İkinci basım: Ocak Ayrıntı Yayınları İstanbul