RUHSAL ÇÖZÜMLEMELERLE HİTLER MELEK Mİ, ŞEYTAN MI?


“Ruhbilim Işığında Adolf Hitler” adlı kitap, İkinci Dünya Savaşı sırasında, 1943’te, İngiliz Haberalma Örgütü’nün Hitler’in kişiliğini tanımak amacıyla, Dr. Walter C. Langer başkanlığındaki bilim adamları kuruluna hazırlattığı “The Mind of Hitler / The Secret Wartime Report” (Pan Books Ltd; 1974) adlı araştırmadır. Savaş sırasında ve sonrasında yayımlandığını (ilk yayımı 1972) ve Hitler’i daha iyi tanımaları, onun düşünüş biçimi konusunda bilgi edinmeleri için yüksek düzeydeki yetkili kişilere verilmek üzere hazırlandığından, doğruluğu söz götürmez. Kitabın, İngilizlerce, propaganda amacıyla kullanılmadığını da belirtmek gerekir.
Ancak şu da bir gerçektir ki, toplumsal bir olgu olan Hitler’in ve onun kişiliğinde Nazilerin tam bir tarihi değildir bu kitap. Zaten hazırlanışında böyle bir amaç güdülmemiştir. Okur, bu konuda, Türkçe’de pek çok kitap bulabilir. Elinizdeki bu kitap, kitleleri peşinden sürükleyerek dünyayı kan ve ateşe boğan bir insanın, Hitler’in kişiliğinin daha iyi anlaşılmasına yardımcı olacaktır, o kadar.
Kitabın iki özelliği dikkati çekmektedir. Birincisi, yazar Langer, Hitler’in kişiliğini incelerken, daha çok Freud ruhbilimi çerçevesinde kalmıştır. Freud’un, kişiliğini çözümler ve ruhbilimsel açıdan yeniden birleştirirken Freudcu kanaldan ayrılmamıştır. İkincisi ise, kitabın yazıldığı 1943’e kadar, bir toplumsal ve ekonomik olgu olan Hitler’i ve Avrupa’nın içinde yanmakta olduğu savaş yangınını ortaya çıkaran toplumsal ve ekonomik nedenleri gözardı etmiştir. Kitap bu iki noktadan eleştirilebilir. Ancak kitabın, savaş sırasında İngiliz Haberalma Örgütü’nün yaptığı çok yönlü birçok araştırmadan yalnızca biri olduğu unutulmamalıdır. Yazar yalnızca ruhbilim çerçevesinde kalmayı, bilinçli olarak seçmiştir. O dönemde ise Freud ruhbilimi bütün dünyada ve kuşkusuz İngiltere’de en görkemli günlerini yaşamaktadır.

*

KENDİ İNANCINA GÖRE HİTLER

1936’da, Rhineland’ın yeniden işgali sırasında, Hitler kendisini yönlendiren etkiyi olağanüstü bir biçimde şöyle açıklamıştı: “İnandığım yolda, bir uyurgezerin sakınmazlığı ve inadıyla yürürüm ben.” Daha o zaman bile, uluslararası bir bunalımın tam ortasındaki altmış yedi milyonluk bir halkın tartışmasız önderi olabilmek için yapılan bu konuşma, dünyayı şaşkınlığa sürüklemişti. İzlediği yolun akla uygunluğundan kuşku duyan ihtiyatlı yandaşların eleştirilerine karşı verilen bir güvenceydi bu. Gene de bu sözlerde gerçeğe uygun bir itiraf payı vardı. İhtiyatlı yandaşları, Hitler’in Rhineland’ı yeniden işgal etme önerisinden yalnızca daha çok toprağa sahip olma anlamını çıkarmışlardı. Bu uyurgezer yürüyüşü, onu kimsenin ayak basmaya cesaret edemediği yollara sürüklemiş; sonunda kimsenin erişemediği bir başarının doruğuna ulaştırmıştı, ama bu yol onu aynı zamanda bir felaketin kıyısına da sürükledi. Hitler, tarihin sayfalarına dünyanın şimdiye kadar tanıdığı en sevilen ve en nefret edilen bir kişi olarak geçecektir.

Çoğu kişi duraksayıp, şu soruyu sormuştur kendi kendisine: “Bu adam girişimlerinde gerçekten inançlı mı, yoksa düzenbazın teki mi?” Geçmişi konusundaki en küçük bir bilgi bile bizi, böyle bir soruyu sormamıza zorunlu kılmaktadır. Dahası, onun yaşamına tanık olanların verdiği bilgilerde bile birbirine karşıt pek çok nokta bulunmaktadır. Bir insanın hem bu denli içten olabilmesi hem de Hitler’in yaptıklarına benzer işler yapması, inanılmaz gibi görünüyor. Gerek onunla daha önceleri ilişki kurmuş olan görüşebildiğimiz kişiler, gerekse bu konuda uzman sayılabilecek yabancılar, Hitler’in, kendi büyüklüğüne kesin bir inancı olduğu konusunda aynı şeyleri söylediler. Fuchs, Berchtesgaden’de Schuschnigg’ye Hitler’in şöyle dediğini aktarır: “Gelmiş geçmiş en büyük Alman’ının huzurunda bulunduğunuzun farkında mısınız?”

Bu sözleri ister söylesin ister söylemesin, şu sıralarda bunun bizim açımızdan pek bir önemi yoktur. Bu cümlede özetlenen bakış açısı, kişisel olarak görüştüğümüz tanıkların anlattıklarında da belirtilmişti. Örneğin, Rauschning’e bir keresinde şöyle demişti Hitler: “Benim tarihsel açıdan büyüklüğüm, sizin onayınızı gerektirmeyecek kadar açıktır”(l). Bir zamanlar Hitler’den korktuğunu açıkça belirtmiş olan Strasser’e göre, onun şöyle dediğini öğreniyoruz: “Yanılmam ben. Söylediğim ve yaptığım her şey tarihtir.(2)” Bu konuda, daha başka örnekler de verilebilir. Oechsner, Hitler’in bu düşüncesini, aşağıdaki gibi özetliyordu:

“Alman tarihinde, hiç kimsenin Almanları kendisi kadar üstün duruma getirememiş olduğu inanandaydı. Bütün Alman devlet adamları bu sanıya kapılmışlar ama gerçekte başaramamışlardı.(3)”

Bu düşünce onu, bir devlet adamı olarak sınırlamaz yalnızca. En büyük savaş tanrısı olduğuna da inancı vardı. Örneğin Rauschning’e şunları söylemişti bu konuda Hitler:

“Bana göre savaş bir oyun değildir. Generallerin bana emretmelerine izin vermem. Savaşı ben yönetirim. Saldın iç en uygun anı ben belirleyeceğim. En hayırlı an olacak bu, onu sarsılmaz bir azimle bekliyorum. Kaçırmayacağım o anı.(4)”

Onun, birçok Alman saldırı ve savunma planlarına katkısı olduğu da bir gerçektir. Kendisini, yargı konularında da yetkili bir kişi olarak görmekteydi. Hatta, Reichstag’da bütün dünyaya karşı yaptığı bir konuşmada şunları söylemekten yüzü hiç kızarmamıştır: “Şu son yirmi dört saat için Almanya’nın en yüce yargıcıydım ben” (5).

Dahası, kendisini Alman mimarlarının en büyüğü olarak da görür, çoğu zamanını yeni bina taslakları, yeni kent modelleri çizmekle geçirir. Güzel Sanatlar Okulu giriş sınavlarında başarı gösterememesine rağmen, kendisini bu alanda tek uzman olarak görür.

Birkaç yıl önce, bütün sanat konularında son yargıyı vermek üzere üç kişilik bir kurul atamış, ama vardıkları sonucu beğenmeyerek onları görevlerinden alıp, bu işi kendisi üstlenmişti, iktisat, öğretim, dış ilişkiler, propaganda, sinema, müzik ve kadın giyimi konularında da bundan farklı davranmaz. Her alanda, kendisini sorgusuz sualsiz bir otorite olarak kabul etmektedir.

Kendi katı tutumu ve acımasızlığıyla da öğünmektedir.

“Belki de yüzyıllardan beri, Almanya’da gelmiş geçmiş en katı tutumlu Alman‘nım ben. Şimdiye kadar hiç bir Alman önderinin sahip olmadığı yetkilere sahibim. Ama hepsinden öte, kendi başarıma inanıyorum. Kayıtsız şartsız inanıyorum. “(6)

Kendi gücüne olan inancı, “kaadiri mutlak”lık duygusunun sınırındadır. Bu konudaki düşüncelerini açıklamaktan da kaçınmaz.

“Son bir yıl içindeki olaylar boyunca, onun kendi dehasına, içgüdülerine ve rahatlıkla söyleyebilirim ki yıldızına olan inancının sınırsız olduğu ortaya çıkmıştır. Bütün bunlar, kendisinin yanılmaz ve yenilmez olduğuna inancını dile getirir. Bu duygu eleştiriye ya da kendisininkiyle uyuşmayan bir fikre tahammül edemez oluşunu da açıklar. Ona karşı çıkmak demek, kendi açısından, lése majesté (devlete karşı işlenen) bir suçtur. Her ne yönden gelirse gelsin, planlarına karşı çıkmak tam anlamıyla kaadiri mutlaklığının vurucu gücünü gösterir. “(7)

“Onunla ilk karşılaştığımda olaylar hakkında akıl yürütmesi ve gerçekler karşısındaki uyanıklığı, beni etkilemişti. Ama zaman geçtikçe, gitgide akıl dışı tutumu benimsediğini, yanılmazlığı, büyüklüğü konusunda boş bir inanca sahip olduğunu anladım. “(8)

Görülüyor ki, Hitler’in kendi büyüklüğü ile ilgili bu sarsılmaz inancı konusunda, küçük bir şüphe kıvılcımı ortaya çıkmaktadır. Şimdi, bu inancın kökenini araştırmanın sırası geldi. Hemen hemen tüm yazarlar, Hitler’in kendisine güvenini, yıldız falına olan büyük inancına ve kendisine tutacağı yol konusunda öğütlerde bulunan falcılarla olan sürekli ilişkisine dayandırırlar. Kesinlikle söyleyebiliriz ki, bu doğru değildir. Hitler’i oldukça yakından tanıyan, görüştüğümüz bütün kişiler, bunu saçma olarak karşıladılar. Hepsinin birleştikleri nokta, Hitler’in tutumunu belirleyen olguların kaynağının yine kendisinde olduğudur. Hollanda’nın Berlin’deki elçiliğinin bir mensubu da bu görüşü paylaşıyor ve şeyle diyor: Führer, yıldız falına inanmadığı gibi, bu gibi şeylere karşıydı da. Çünkü farkında olmadan onlardan etkilenme korkusu içindeydi.(9)” Oldukça anlamlı bir durum da, Hitler’in, savaştan bir süre önce Almanya’da yıldız falcılığını ve her türlü falcılığı yasaklamış olmasıdır.

Hitler’in kendi yanılmazlığı hakkındaki kanısının ve duygusunun ona bir çeşit kılavuzluk görevi yaptığı görülüyor. Yukarda belirtiğimiz aydınlatıcı bilgiler, olasılıkla, partinin kuruluş yıllarına dayanır. Strasser’e göre, 1920’lerin başlarında Hitler, Hanussen adında, yıldız falcılığı da yapan birinden etkili konuşma ve kitle ruhbilimi konusunda düzenli dersler almıştı. Oldukça zeki biriydi bu. Strasser ve Hitler’e, kitleler üzerinde etkili olmak için, yığınlara nasıl “hitap etmek” gerektiği konusunda epey şey öğretmişti. Öğrenildiğine göre, Hitler’in nasyonal sosyalist hareketin özü ve izlenmesi gereken yol konusunda herhangi bir özel düşüncesi yoktu. Hanussen’in o zamanlar Mühin’te epey etkin olan falcılarla ilişkisi olduğundan söz ediyor Von Wiegand. Hanussen aracılığıyla, Hitler’in de bu falcılarla ilişkisi olabilirdi. Von Wiegand şunları yazıyor bu konuda:

“Adolf Hitler’le ilk tanıştığım 1921-22’lerde o, yıldız falına inanan bir çevre ile ilişkide bulunuyordu. Yeni bir Reich ve yeni bir Charlemagne’in ortaya çıkacağı söylentileri yaygındı. O günlerde, Hitler, bu yıldız falı ve kehanetlere, ne dereceye kadar inanıyordu, bunu bilmiyordum. Ne bunlan yadsıyor, ne de onaylıyordu. Gene de, bu fallardan ve kehanetlerden, içindeki inanı ve o zamanki yeni, mücadeleci eylemini geliştirmek için yararlanmaya da karşı değildi.”

Başlangıçtan itibaren falcılarla olan yakınlığı söylentisinin gittikçe arttığı da olasıdır.

Çeşitli konularda epey kitap okumasına rağmen, bu “yanılmazlık” ve “her şeyi bilirliğinin” kitaplardan doğduğuna inanmaz. Tam tersine iş, ulusların kaderlerini yönlendirmeye gelince kitapları bile yok sayar. Gerçekte, akla hiç değer vermez. Bu konuda, çeşitli yerlerde söylediği birkaç söze bakalım:

“Ussal yeteneklerin geliştirilmesinin önemi ikincildir.”

“Bilgi ve zekâya sahip olan okumuş kişiler, içgüdülerin yönlendirici gücünden yoksundurlar.”

“Herkesten çok şey bildiğini sanan şu reziller (aydınlar)…”

“Akıl, her şeye hükmedecek bir biçimde gelişti, yaşamın bir hastalığı haline geldi.”

Hitler’in uygulamalarına yön veren, bütünüyle farklı bir şeydi. Açıkça görüldüğü gibi, Hitler kendisinin, Almanya’ya kurtarıcı bir Tanrı olarak gönderildiğine, özel bir görevle yükümlü (mission) olduğuna inanmaktadır. Gerçi, bu özel görevin boyutları konusunda kesin bir fikri yoktur, ama Alman halkını kurtarmak ve Avrupa’ya yeni bir düzen getirmek için seçilmiş olduğundan da kuşkusu yoktur. Bu görev nasıl yerine getirilecektir?

Bu konuda açık bir düşüncesi olmamasına rağmen, attığı her adıma yön veren “içindeki ses”in peşinden gidiyor, onu yalnız bu ilgilendiriyor. İşte bu içsel ses, onu kendi yolunda, bir uyurgezerin sakmmazlığı ve güvenliği içinde yürümesini sağlıyor.

“Bana Tanrı’nın yüklediği görevleri yerine getiriyorum.(10)”

“Dünya üzerinde hiçbir güç Alman devletini sarsamaz şimdi; Yüce Tanrı, bu Germanik görevi (Germanik görevi: (Germanic Task) Alman ulusunu öteki uluslardan üstün kılmayı amaçlayan metafizik inanç. (Ç.N.)) başarıyla yerine getirmemi bu yurdu.(11)”

“Bu ses buyurduğunda, harekete geçmenin tam vaktidir.(12)”

Bu özel göreve sahip oluş, Tanrı’nın koruyuculuğunu ve kılavuzluğu kanısı Hitler’e Alman halkı üzerinde bu nitelikleriyle etkili olma sorumluluğunu da aşılamıştır.

Çoğu kişi, Hitler’deki bu yazgı (kader) ve görev duygusunun, kazandığı başarılarla ortaya çıktığına inanır. Doğru değildir bu. Sarsılmaz bir inan durumuna gelmesi çok sonralara rastladığı halde. Hitler’in bu duyguyu uzun yıllar içinde taşıdığını göstermeye çalışacağız. Bu sarsılmaz inanın, son savaş (İkinci Dünya Savaşı) boyunca Hitler’in eylemlerine, her zamankinden çok yön vermesi zorunluydu. Bu konuda Mend (arkadaşlarından biri), şöyle diyor: “Bu hususta, garip bir ’kehânet’i akla geliyor: 1915 Noeli’nden kısa bir zaman önce, bir gün kendisinin olağanüstü işler başaracağını söyledi. Yapacağımız tek şey, o zamanın gelmesini beklemekti.(13)” Daha sonraları da, bizzat kendisinin söylediğine göre, onun Tanrısal Himaye altında olduğunu kanıtlamaktadır. Bunun en çarpıcı örneği aşağıdaki sözleridir:

“Birkaç arkadaşla siperde yemek yiyordum. Birden bir ses sanki bana, “Kalk yerinden, öte tarafa geç” der gibi oldu. Bu da o denli kesin ve açıktı ki, elimde olmadan uydum.

Sanki bir askeri emirdi bu. Önce ayağa kalktım, yirmi adım kadar, elimde yiyecek olarak verilen konserve kutusu olduğu halde, siper boyunca yürüdüm. Sonra oturup yemeğime devam ettim. Kafam o anda bomboştu, yemeğimi yemeği sürdürdüm. Biraz önce terkettiğim yerde, içimdeki sesin sağır edici somut kanıtı, ani bir patlamayla belirdi; bir top mermisi, biraz önce birlikte olduğum arkadaşlarımın başında patlamış, hepsi ölmüştü.(14)”

Gazın sebep olduğu ileri sürülen geçici bir körlükten dolayı Pasewalk’taki hastanede acılar içinde kıvranarak yatarken, içine doğan başka bir şey daha vardı: “Yatağa çivilenmiş olarak yatarken Almanya’yı kurtanp, onu yüce bir devlet haline getirme fikri içime doğmuştu. Bunu hemen yerine getirmeliydim.(15)”

Anlattıklarının, daha sonra, Münihli yıldız falcılarının görüşleriyle tam bir uyum içinde olması gerekir, dahası, Hitler bu falcıların kehanetlerinin altında bir doğrunun yattığına inanıyorsa, büyük bir olasılıkla, onların kendisinden söz ettiğine de inanıyor olmalıdır.

Ama o günlerde, falcılarla kendisi ya da sahip olduğuna inandığı Tanrısal önderlik arasındaki bir ilişkinin varlığına da hiç değinmemişti r. Bu tür bir ilişkinin varlığını açıklamanın, daha işin başındayken, kendisine bir yaran olmayacağını düşünmüş de olabilir. Gene de, von Wiegand’ın belirttiği gibi, amacına ulaşma yolunda, bu tür kehanetlerden yararlanmanın da karşısında değildi. O zamanlar, gerçek kurtancının ortaya çıkışını (zuhur ve huruç) haberleyen “muştucu” rolü oynamakla yetiniyordu. Hitler’in kafasında, bu “muştucu” rolü, tahmin edildiği kadar önemsiz ve masum da değildi. Bu, 1923’teki, Almanya’da Nazi rejimini yerleştirmek için bir başlangıç olarak Bavyera Eyalet Hükümeti’ni devirmeyi amaçlayan başarısız girişimin yargılanması sırasında verdiği ifadede de kendisi tarafından açıklanmıştır. Şunları söylemişti bu konuda:

“Ne koltuk hırsına sahibim, ne de bunun için mücadele etmek gerektiğine inanıyorum; bunu kabul etmelisiniz. Tarihe, yalnızca bir bakan olarak adını yazdırmak istemeyen bir büyük adam için, bunun ne değeri olabilir? Daha ilk günlerden beri aklımdan binlerce kez geçirmişimdir: Ben, Marksizmi yok edip ortadan kaldırmakla yükümlüyüm. Bu görevi yerine getireceğim. O zaman, hükümette bir ünvan sahibi olmak, benim gibi bir adam için, ne ifade edebilir? Richard Wagner’in mezarını ziyaretimde, daha ilk andan itibaren kalbim övünçle doldu. İşte şurada bir adam yatıyor ki, mezar taşında şunlar kazılı: Burada Şehir Senatosu Üyesi, Orkestra Başyöneticisi Baron Richard Wagner cenaptan yatıyor. ‘Şununla övünüyorum ki, o ve Alman tarihindeki nice nice büyük adamlar, gelecek kuşaklara ünvanlarını değil, sadece adlarını bırakmakla yetinmişlerdir. Beni bir muştucu rolü oynamaya iten alçakgönüllülük değildi; önemli olan da budur, gerisi hiç!”

Landsberg hapishanesinde geçirdiği günlerden sonra, Hitler, artık kendisini bir “muştucu” olarak adlandırmayacaktır. Arada bir kendisini St.Matthew’un deyişiyle “vahşet içinde bir çığlık” ya da görevi, ulusu güçlülüğe ve zafere ulaştıracak olanın (İsa’nın) hurucu için yol açmak olan St John the Baptist olarak betimliyordu. Sık sık da, hapisanedeyken Hess tarafından yakıştınlan “Führer”( Führer (Almanca): Kılavuz, önder. (Ç.N.)) adıyla anardı kendini(16).

Gittikçe, kaderin kendisini Almanya’yı zafere ulaştırmakla görevlendirdiği bir Mesih olarak düşündüğü ortaya çıkıyordu. İncil’den daha sık örnekler getiriyor, böylece giriştiği eylem dinsel bir görünüm kazanıyordu.

Hitler konuşmalarında, İsa ile kendisi arasındaki karşılaştırmalar gittikçe çoğalıyordu. Örneğin:

“Birkaç hafta önce Berlin’e gelip de Kur fuerstendamm’daki bezirgânlığı, şaşaayı, baştan çıkmışlığı, günahkârlığı, adaletsizliği ayyuka çıkmış görmüştüm. Yahudi maddiyatçılığı beni o denli iğrendirmişti ki, çıldıracak gibi olmuştum. Bir anda kendimi, Babası’nın tapınağına girip yağmacı para babalarıyla karşılaşan Hz. İsa gibi düşündüm. Eline kırbacı alıp yağmacıları tapmaktan atarken, O neler hissettiyse, ben de aynı şeyleri hissediyordum. (17)”

Hanfstaengl’e göre, Hitler bu sözleri söylerken, elindeki kamçıyı Almanya’nın ve Alman onurunun düşmanları olan karanlık güçleri ve Yahudileri yok etmek istercesine, şiddetle sallıyordu. Hitler’in geleceğin önderi olduğunu ilk anlayan ve bu çabalarına tanık olan Eckart, daha sonraları “Bir adam kendisini Hz. İsa ile aynı kaba koyarsa, onun yeri tımarhanedir.” demiştir. Bu özdeşleştirme işi, Haça Gerilmiş İsa ile değil, öfkeli, yağmacıları kırbaçlayan İsa ile yapılmıştır oysa. Gerçekte, Hitler’in Haça Gerilmiş İsa’ya pek takdir duymuyordu.. Bir Katolik olarak yetiştirilmesine ve savaş sırasında komünyon törenlerine katılmasına rağmen, sonraları kiliseyle ilgisini kesmişti. İsa’yı yumuşak, zayıf ve Alman Mesihi’ne yakışmayacak nitelikleri olan biri gibi düşünüyordu. Alman Mesihi, Almanya’yı kurtarıp muzaffer kılacaksa, haşin biri olmalıydı.

“Hıristiyan olarak duygularım, bana Yüce Tanrı‘nın ve Kurtarıcı’nm (İsa’nın), mücadeleci varlıklar olduğunu bildiriyor. Yine bu duygularımın bildirdiğine göre, bir zamanlar çevresinde birkaç kişiden başka kimse bulunmayan yalnızlıklar içindeki adam, bu Yahudilerin ne mene kişiler olduğunu ortaya koydu ve çevresine topladığı kişilerle onlara ‘cihat’ açtı; Tanrı‘nın Hakikati (İsa), yalnızca ilahi acı çeken birisi değil, aynı zamanda bir ‘mücahit’ olarak da en büyüktü. Sonunda, İsa’nın nasıl öfkelenip kıyam ettiğini ve eline kamçısını alarak, o engerek ve çıyan soylarını (Yahudileri) Baba’sının Tapınağı’ndan sürdüğünü anlatan pasajları, kitabından, sınırsız bir aşkla okudum. Yahudi zehirine karşı, dünyanın selameti için çarpışmak, ne müthiş bir şeydi!( 18)”

Ve bir seferinde, Rauschning’e Hitler’in söz ettiği gibi “kadınsı duyarlığı ve acıma ahlakıyla Yahudi tipi Hıristiyan inancı.” Yeni devlet dininin Hitler planının bir bölümü mü olduğu, yoksa bunun gerçekleşebilir duruma girmesinin, gelişen olayların sonucunda mı ortaya çıktığı sorunu açıklığa kavuşmadı. Bilinen bir şey varsa, bu devlet dini anlayışını Rosenberg, öteden beri savunmuştu, ama iktidara gelinceye kadar Hitler böyle sert bir tutum takınmaya eğilimli değildi. Böyle bir değişikliği yapabilmesi için güçlü bir duruma gelmeyi beklemiş olmalıydı, yoksa, kazandığı başarılar, kendisine dinsel bir bağlılık duyan halkın gözünde ürkütücü görününüm kazanacaktı. Bunu yapmadı. Her şeye rağmen, bu Tanrımsı rolü, hiç duraklamadan benimsedi. White’ın belirttiğine göre, Hitler, “Heil Hitler, kurtarıcımız!” diye selamlandığında hafifçe eğilir, bu gönül okşayıcı selamlamadan memnun olduğunu belli eder, buna da inanırmış(19). Gittikçe, Hitler’in, kendisinin gerçekten “Seçilmiş Biri” olduğuna ve dünyaya, zalimlik ve şiddetten kaynaklanan yeni bir değerler dizgesi getirmek için görevlendirildiğine inancı artmakta, kendisini ikinci bir İsa olarak kabul etmektedir. Kendisinin bu rol içindeki görüntüsüne âşık olmuş, çevresini hep kendi resimleriyle donatmıştır.

Anlaşıldığına göre, bu görevi daha yükseklere tırmanmada ayarlatıcı bir rol oynuyor ona. Bu, geçici kurtarıcı rolünden pek hoşnut değil, daha yüksek amaçlar peşinde artık: Gelecek kuşaklar için örnek yaratmak… Von Wiegand, şöyle diyor: “Hayati konularda, Hitler, başarı ve başarısızlıklarla dolu tarihi, eksiksiz olarak gelecek kuşaklara bırakmak konusunda titizlik gösterir.(20)” Bu örnek yaratma işinin de, gelişigüzel gerçekleşmesine karşıdır. Geleceği güvence altına almak için, ilkelere bağlı olmak gereklidir, bu işi de tek başına yapabileceğini çlüşünür ve bu yüzden, Alman halkı için kendisinin ölümsüz bir varlık olduğuna inanmaktadır. Her şey, yüce ve Hitler’in onuruna yakışır bir anıt olmalıdır. En azından bin yıl sürecek sonsuz bir yapı kurma düşüncesini içinde yaşatır. Yaptırdığı otoyollar “Hitler Otoyolları” diye anılmalı ve Napolyon’un yaptırdığı yollardan, daha uzun süre varlığını sürdürmelidir. “İmkânsızı mümkün kılmalı” ve ülkeye damgasını basmalıdır. Gelecek kuşaklar için, Alman halkının belleğinde uzun yıllar kalabilmek için düşündüğü yollardan biridir bu. İçlerinde Haffner, Huss ve Wagner’in(21) de bulunduğu birçok kişinin belirttiğine göre, Hitler, kendi anıt gömütü (mausoleum) için geniş planlar hazırlamış. Görüştüğümüz, daha önce Almanya’yı terk eden kişiler, bu bilgiyi doğrulayacak konumda olmamalarına rağmen, gene de bunun doğru olabileceğini düşünüyorlardı. Bu anıt gömüt, Hitler’in ölümünden sonra Almanya’nın Kâbe’si olacaktır. Hemen hemen 210 metre yüksekliğindeki bu anıtın her taşı ziyaret edenlerde ruhsal bir etki yaratmak için, ayrı ayrı ince bir biçimde işlenecekti. 1940’ta Paris’in işgalinden hemen sonra, Napolyon adına yapılmış olan Dome des Invalides’e gidip, anıtı incelediği de söylenir. Birçok yönden hatalı sayılabilecek bir şey bulmuştu bu anıtta. Napolyon’u yer düzeyinden aşağıda çukur bir yere gömmüşlerdi. Bu durumda, ziyaretçiler, aşağıdan yukarı bakmak yerine, yukarıdan aşağı bakmak zorunda kalıyorlardı.

 

“Hitler, birdenbire “Ben, asla böyle bir yanlış yapmayacağım” dedi. “Ölümümden sonra, halk üzerindeki etkimi nasıl sürdüreceğimi ben bilirim. Halkın yüksekte yer alan mezarıma bakıp, beni anımsayacakları, evlerinde daima benim hakkımda konuşacakları bir Führer olacağım. Yaşamım ölümle bitmeyecektir asla; tersine, o zaman başlayacaktır.(22)”

Hitler’in şimdiye kadar benzeri görülmeyen ve sonsuza dek yaşayan bir anıt-gömüt olan Kehlstein’i yaptırdığına, bir süre inanıldı, Hitler’in, bu konuda benzersiz bir tasarısı varidiyse bile bunu daha görkemli bir tasarıyı gerçekleştirmek için bırakmış olması da olasıdır. Belki de Kehlstein, büyük halk yığınlarının “huşûyla ziyaret” edip manevi yönden etkilenmeleri için pek erişmezdi. Bütün bunlara rağmen, pek çok plan üzerinde çalışıldığı gerçek gibi görünüyor. Hitler’in planı, bu anıt-gömütle histerik halk yığınları üzerinde sürekli bir duygusal etki yaratma amacını güdüyor; bu duygusal etkiyle o, ölümünden sonra, başarılarını pekiştirecek ve son amacına ulaşacak…

“Şuna kesinlikle inandı ki, içinde yaşadığı ve eylemde bulunduğu o çağ açan atılganlık dönemi (bu dönemi biçimlendirenin ve harekete getirici gücünün kendisi olduğuna tam olarak inanıyordu.) ölümünden hemen sonra, başlıca özelliği eylemsizlik olan uzun bir çözülme sürecine dönüşüp dünyayı sarsarak, kapanacaktı. ‘Bin yıllık Reich’ında Alman halkı, onun adına anıtlar dikecek, bu anıtların çevresinde dolanıp, yaptığı işleri anımsayacaklar… İşte böyle düşündü Hitler. 1938’de Roma’ya yaptığı o ihtişamlı ziyaretini anlatırken, bin yıldan yani o görkemli dönemden de söz etmiş ve bugünün çalkantılarının, gelenek kuşakların ilgisini çekmemesi gerektiğini söylemişti. (23)”

Birkaç yıl önce Hitler, amacına ulaştıktan sonra dinlenmeye çekileceğinden de epey bahsetmişti. Olasıdır ki, Berchtesgaden’e çekilecek ve ölümüne kadar bir Tanrı gibi, Reich’ın kaderine yön verecekti. 1933’teki Birahane Ayaklanmasıyla iktidara geçişi arasındaki o verimli on yılı nasıl heba ettiğini acı bir dille anlatmıştı. Çünkü ardılma bırakacağı işlerin tam anlamıyla olgunlaşabilmesi, onun tahminine göre yirmi iki yıl alacaktı(24). Çekildikten sonra, Nasyonal Sosyalizmin İncil’i sayılabilecek ve sonsuzluğu dile getirecek bir kitap yazmak istediği de, kimi yazarlar tarafından öne sürülmüştür(25). Bu konu, Rohm’ün yıllar önce yaptığı bir konuşmayı belirtirsek, daha da ilgi çekicilik kazanır(26): “Bugün bile Hitler’in en sevdiği şey, dağlarda oturup Tanrı rolü oynamaktır.” Bütün bu kanıtların incelenmesi bizi Hitler’in, kendisinin, dünyaya yeni bir toplumsal düzen getiren bir Yapıcı ve Almanya’nın Yeni Kurtarıcısı olmak üzere Tanrı tarafından seçilmiş Ölümsüz Hitler olarak gördüğü sonucunu oluşturmaktadır. Bütün dertlere ve belalara karşı azimle yürüyeceğine, sonunda amacına ulaşacağına kesinlikle inanmaktadır. Geçmişte onu koruyan ve yolunu gösteren içsel sesin buyruklarını izlemesi, tek koşuludur onun. Bu içsel sesin kendisine yol göstermesi kanısı, onun fikirlerinin doğru olduğundan değil, kendi büyüklüğüne olan inancından kaynaklanır. Howard K. Smith ilginç bir gözlemde bulunuyor: “Ben o kanıdayım ki, Hitler mitiyle koşullanmış milyonların her biri, kendi içinde birer Adolf Hitler taşıyor.(27)”

Sh:11-24

 

Kaynak: Walter C. Langer, Ruhsal Çözümlemelerle HİTLER Melek mi, Şeytan mı?, Kitabın özgün adı: “The Mind of Adolf Hitler” Türkçesi: ZEKİ ÇAKILALAN-KEMAL BEK, Birinci Baskı: Kasım, 1990, İstanbul

Dipnotlar

1.      Hermann Rauschning, Gespraeche Mit Hitler(New York: Europa Verlag, 1940) s. 161.

2.      Otto Strasser, Hitler And I (Boston: Houghton,1940)         , s.67.

3.      Frederick Oechsner, This Is The Enemy, (Boston: Little, Brown, 1942), s. 73.

4.      Rauschning, Gespraeche Mit Hitler, s. 16.

5.      Gegorge Ward Price, I Know These Dictators, (Londra: Harrap, 1937), s. 144.

6.      Adolf Hitler, My New Order.

7.      Fransa’nın Berlin’deki elçisi François-Ponchet’in, Dışişleri Bakanı Georges Bonnet’ye Berlin’de söyledikleri. Tarih: 20 Ekim 1938. YelIow Book-Diplomatik Belgeler, 1938-39, no.18.

8.      Sir Nevil Henderson, Failure of a Mission, (New York: Putnam’s, 1940), s. 177.

9.      ABD Dışişleri Bakanlığı, 18 Ocak 1940. Hollanda ortaelçiliğinin Hitler hakkında hazırladığı gizli muhtıra, The Hague.

10.    Kari von Viegand, “Hitler Forsees His End”, Cosmopolitan, Nisan, 1939, s.28.

11.    Pierre J. Huss, TheFoe We Face, (New York: Doubleday, 1942), s.281.

12.    Rauschning, Gespraeche.

13.    Hans Mend, Adolf Hitler im Felde (Diessen: Huber Verlagö 1931), s. 172.

14.    George Ward Price, I Know These Dictators, (Londra: Harrap, 1937), s.40.

15.    Pariser Tages Zeitungdaki alıntı; “Vom Wahne Besessen, no. 1212 (23 Ocak 1940).

16.    Emst Hanistaengl’den alınan bilgi.

17.    Aynı kaynak kişi.

18.    Hitler, My New Order, s. 26.

19.    W.C. White, “Hail Hitler”, Scribner 9 (Nisan 1932): 229-31.

20.    Kari von Wiegand, “Hitler Forsees His End”, Cos- mopolitan, Nisan 1939, s. 28, Mayıs 1939, s. 48.

21.    S. Haffner, Germany: Jekyll And Hyde (New York: Dutton, 1941); Huss, The Foe We Face; Ludvvig Wagner, Hitler, Man of Strife (New York, Norton; 1942).

22.    Huss, The Foe We Face, s. 210.

23.    agy. s. 212.

24.    Friedelinde Wagner’le yapılan görüşme, New York City.

25.    Will D. Bayles, Caesars in Goose Step (New York: Harper Bros, 1940).

26.    Rauschning’deki alıntı, Gespraeche, s. 144.

27.    Dr. E. Bloch’un J.D. Ratcliffe’e söyledikleri, “My Patient Hitler”, Collier’s, 15 Mart 1941.

 

ALMANYA’DA NAZİLER TÜRKLERİ NEDEN SEVMİYOR?


Tarih tekerrür eder mi?

Almanya’da Nazi görüşlü ve aşırı sağ görüşlü insanların Türkleri ve Yahudileri sevmemelerinin sebebini Almanlar bile şimdiye kadar anlayamamışlardır.

Bu düşmanlığın sebeplerine bakıldığı zaman 2. Dünya Savaşı’nın öncesinde Yahudi düşmanlığını tetikleyen sebeplerin aynısını şu anki Almanya’da görürsünüz. Çünkü o zamanlarda Alman Musevileri Avrupa’nın en ileri gelen insanlarıydı. Ekonomi onların elindeydi, kültürel faaliyetlerde onların üzerine sanatçı yoktu. Albert Einstein, yazar Berthold Brecht, Thomas Mann, psikolog Sigmund Freud gibi önemli şahsiyetler çıkarmışlardı. Bu insanlar o zamanın Avrupası’nda ve bütün dünyada tanınan kişiliklerdi. Bütün fakültelerde toplam olarak 850 tane Yahudi kökenli Alman profesör vardı. Bu insanların hayatları Adolf Hitler başa geldikten sonra temelinden değişti ve çoğu toplama kamplarında öldürüldü.

Şu anki Almanya’da da bizim vatandaşlarımız artık çöpçü Ali veyahut işçi Mustafa değil de, bir işadamı, sanatçı, ustabaşı, hukukçu gibi meslekleri sürdürüyorlar.

1960’ların başlarında ağırlıklı olarak İç Anadolu’dan Almanya’ya işçi olarak giden ilk gurbetçilerimiz o zamanın şartlarında dil bilmemek ve vasıfsız işçi olmanın zorluklarını çekiyorlardı. Sonraki jenerasyonlarda bu kademe kademe değişmiştir. Nasıl diyeceksiniz?

Bu insanlarımız kendilerini serbest mesleklere atarak, Almanya’da günümüze kadar birçok başarılara vesile olmuşlardır.

Şu an Almanya’da serbest meslekle uğraşan 60 bine yakın Türk işvereni vardır. Bunların sağladığı istihdam sayısı ise toplam olarak 320 bindir. Yaptıkları cirolar ise AB üyesi ülkelerden Luxemburg, Litvanya, Slovenya, Letonya, Kıbrıs Cumhuriyeti, Belçika, Slovakya’dan fazladır; tam tamına 70 milyar eurodur. Düşünün, bu devasa ciroların Alman hükümetine kazandırdığı vergileri. Bunların yan sanayilerini de göz önüne alırsak bu miktara 15 milyar euro daha eklememiz lazım.

Nazi partilerinin bu devasa finans ve işletme gücüne karşı tavırları da aynı 1930’ların Almanyası’ndaki siyasi zihniyettir. Çünkü onlar bu çıkışa köstek olmak istiyorlar ve bunun son bulması için bu firmalara karşı önlemler alınmasından yanalar. Sebep olarak da, Made in Germany damgasının arkasında Alman firmalarının olmasını ve bunu Türk kökenli şirketlerin kullanmamasını gösteriyorlar.

Sanatta ve kültürel faaliyetlerde de vatandaşlarımız son senelerde çok başarılı oldular. Fatih Akın gibi Türk kökenli bir yönetmenin başarısı, Almanya’da birçok Almanı bile şaşırtmıştı. Çünkü uzun zamandır Alman film camiası uluslararası yarışmalarda başarı elde edemiyordu.

Okuma oranı da Almanya’da yaşayan ve oranın vatandaşlığına geçen vatandaşlarımızda yükselmiştir.

1960’h yıllarda Alman üniversitelerinde 1500 Türk öğrenci varken, bu 1970’lerde 4 bine, 1980’lerde 6 bine, 1990’larda 12 bine ve 2000’li yıllarda ise 25 bine çıkmıştır. Bu gurur duyacağımız bir tablodur.

Mesleklerde ise ağırlıklı olarak tıp, hukuk ve mühendislik bölümleri vatandaşlarımız tarafından tercih edilmektedir.

Sanat okullarında da durum aynıdır. Şu an Almanya’da doğup orada sanat okulunu bitirmeyen Türk gençlerine az rastlarsınız.

Bütün bunlar ırkçı aşırı sağcı Nazilere ve onların yoldaşlarına Almanya’nın geleceğini tehdit edecek bir sorun olduğunun işaretini vermekte. Çünkü şu an Almanya’da yaşayan 2.6 milyon vatandaşımızın çoğunluğu Alman vatandaşı olmuş ve seçimlerde oy verme hakkı kazanmışlardır. Birçok Türk kökenli parlamenter Alman federal parlamentosunda, eyalet parlamentolarında ve AB parlamentosunda Alman milletvekili olarak vekil olmuşlardır. Bu da tabii birçok aşırı sağcı Almanı ve Nazi partilerini bir Türk kompleksine düşürmüştür.

Vatandaşlarımızın Almanya’ya yaptıkları yatırımlar ise son 20 senede 150 milyar euro civarında. Düşünün, 100 bine yakın Türkün orada evi var. Bunun Alman finans sektörüne katkısına hiçbir zaman paha biçilemez.

Almanya’da Tübingen Üniversitesi’nin yaptığı bir araştırmada, 2025 yılında Almanya’da dört milyon Türk kökenli Alman vatandaşı olacağı ve 150 bine yakın işverenin 1 milyon insana istihdam sağlayacağına dair sonuca vardılar.

Almanya’da doğum oranları çok düşük olduğu için Alman nüfusunun 2025 yılında 75 milyona düşeceğini ve bunun Alman ekonomisine ileride büyük sorunlar açabileceğini Almanlar da biliyor. Bu soruna şimdiden önlem alınması için, federal hükümet yeni yabancılar yasasında değişiklik yaparak yurtdışından kalifiye elemanlar getirmeye başladılar.

Irkçı Almanların korktuğu da zaten budur. Çünkü çocuk üretmeyen bir milletin sonunda yabancı ırklarla eşleşerek ari ırkın ileride sonunu getireceği kanaatindeler. Onlar için en üstün ırk kendi ırklarıdır ve bunu da her zaman ideolojilerinde açıklamışlardır.

İşsizliğin sebebini de her zaman orada yaşayan vatandaşlarımızda bulmuşlardır. Almanya’da aşırı sağ partilerin üyelerine baktığımızda akademisyen seviyede insan az bulursunuz. Çoğu işsiz, işsizlik parasıyla ve sosyal yardımla geçinen insanlardır. Bu ırkçılık onların bir kompleksi olarak da görünebilir, çünkü kendi memleketlerinde bir şey olamamanın ve anti sosyal yaşamın onlara verdiği tutum onları aşırı sağcı Nazilerin önüne atıyor. Bunun büyük bir sorun olduğunu Alman siyasetçiler de biliyorlar ve bu duruma karşı önlemler alınıyor ama bu her zaman yeterli olmuyor.

Nazi partileri eğer ileride aynı 2. Dünya Savaşı’nın öncesindeki gibi başa gelirlerse, orada yaşayan vatandaşlarımızın ciddi problemleri olacak. Buna bizim siyasetçilerimizin de el atmaları lazım.

Dini kültürümüz de birçok Almana ters düşüyor. Hele 11 Eylül olaylarından sonra bu daha da sertleşmeye başladı. Bütün büyük Alman şehirlerinde diyanet işlerimizin camileri vardır. Bunların dışında Kaplancıların, Süleymancıların ve Milli Birlikçilerin camilerini de eklersek, vatandaşlarımızın 2000’e yakın resmi ve gayri resmi ibadet yerleri vardır. Din özgürlüğü olduğu için orada sorun yaşanmıyor ama birçok Nazi partisinin belediye temsilciliklerinde encümenleri var. Bunlar da genellikle bu tip dinsel faaliyetlere karşıdır ve bunun terör gruplarının ve aşırı radikal dincilerin buluşma noktaları olduğunu her seferinde dile getirirler.

Anlayacağınız 2000 yıllarının demokrat Almanyasında yaşayan vatandaşlarımızın yaşama imkânlarını ve haklarını kısıtlamak isteyen bu aşırı sağcı Naziler ve partileri, bize ileride de çok sorunlar yaşatacaklar. Çünkü bu düşmanlık yavaş yavaş boyutlarını aşmaya başlamıştır. Bunu 90’lı yılların ortalarında yaşadık. Türklerin yaşadıkları yerlerin Naziler tarafından kundaklanıp birçok vatandaşımızın öldürülmesi ve birçok Türk kültür merkezlerine yapılan kalleşçe saldırılar bunun ne boyutlara gittiğinin göstergesidir.

İleride bir Türk kökenli Almanın bakan veya başbakan olma ihtimalini hiçbir zaman göz ardı etmememiz lazım. Bu insanları her zaman bu tip Nazilerden korumamız da bizim milli açıdan menfaatlerimizden biri olmalıdır. Çünkü biz onlara sahip çıkarsak, onların ileride yapacağı lobi çalışmalarıyla milletimizin imajının düzeleceği kanaatindeyim.

Sh: 25-29

ARAP ÂLEMİ VE NAZİLER

Araplarla Nazilerin bağlılığı ve işbirliği 1940’lara dayanır. Adolf Hitler, dönemin Beyrut müftüsünü Berlin’e davet eder ve ona Kuzey Afrika’da yapacakları saldırıyla ilgili bilgi vererek, yerel halkın Almanlarla işbirliği yapması için ondan yardım ister. Karşılığında ise ileride istila ettikleri yerlerin genel imamlığını teklif eder. Onun düşündüğü şudur: İmam ve adamları, Çöl Tilkisi Mareşal Ervin Rommel’in askerleri için, cephe arkasından İngilizlere sabotajlar düzenleyeceklerdi, böylece İngilizlere askerlerini orada tutmaları için bir gerekçe verilmiş olacaktı. Bu da tabii Rommel’in işine yarayacaktı, çünkü Mısırda İngilizlerin 98 bin kişilik bir birliği vardı, ayriyeten Libya’da da 44 bin kişilik bir orduları vardı. Yani Kudüs’te bir ayaklanma olursa, İngilizlerin oraya en aşağı kolordu seviyesinde bir birlik yollamaları lazımdı. Böylece Mısır’daki birlikler Libya’ya yapılacak bir saldırıya müdahale edemeyecekti, çünkü Almanların mevcut 85 bin askeri vardı. Bir de 70 bin kişilik İtalyan ordusu vardı. Rommel’in emrinde 2500 tank ve 900 uçaklık bir güç vardı. İmam’ın sorunu Kudüs’teki Yahudi nüfusunun çoğalmasıydı. Bu, savaştan önce 185 bindi, savaş başladıktan sonra 350 binlere çıkmıştı. Ve her hafta yeni gemiler geliyordu. Bunlar, Hitler’in soykırımından kaçan Yahudilerdi. Onlar anavatanlarına dönüyorlardı.

Hitler Yahudi sorununu kökten çözmek istediğinden, imama bunu onlar için yapmasını rica etti. Almanlar Araplara Suudi Arabistan üzerinden silah ve mühimmat yardımı yapmaya başladı. Ayrıca SS paraşütçü birliğinden bir bölük askeri de oraya indirerek, Araplara bu silahların kullanımıyla ilgili eğitim vermeye başladı. Yahudi köylerini basarak Alman destekli katliamlar yapmaya başladılar. İngilizler buna müdahale için 2500 kişilik bir destek tugayı yolladı. Baktılar ki duruma müdahalede zorluk çekiyorlar, Kahire’deki merkez komutanlığından destek isteyip oraya 14 bin kişilik 2. tümenin gelmesinin sorunun çözümünde yararlı olacağını bildirdiler. Yakalanan Arapların elindeki mühimmatın, Alman yapımı olduğunu anladılar. Hemen merkez komutanlığına telgraf çekerek bunu rapor ettiler. Mareşal Rommel, Tripolis’i almış, 25 bin İngiliz askeri esir düşmüş ve 800 adet İngiliz tankı imha edilmişti. Bu Hitler’i bayağı sevindiriyordu, çünkü müftüyle yaptığı anlaşma meyvelerini vermeye başlamıştı. İngilizlerin Sudan’da 20 bini İngiliz, 70 bini yerli, toplam 90 bin askeri vardı. Adolf Hitler bunları hiç hesaba katmamıştı, çünkü askerlerin Sudan’ın başkenti Hartum’dan Nil Nehri vasıtasıyla Kahire’ye gelmeleri en fazla dört gün alırdı.

İngilizlerin kafasını asıl karıştıran ise her direnişçi Arap’tan, Alman mühimmatının çıkmasıydı. Bunlar nereden geliyordu acaba? Bu soruları, İngiliz General Montgomery de kendi kendine soruyordu. İngilizler güzel bir plan yapıp, Kudüs ve çevresindeki Yahudi köylerini silahlandırdı. Çünkü insanlar kendilerini savunabilirlerse, onlar da ellerindeki iki tümeni oradan çekip, Mısır’a doğru yaklaşan Çöl Tilkisi Mareşal Rommel’e karşı kullanabilirdi. Alman istihbaratı, İngilizlerin bu taktiğini öğrenir ve SS paraşütçü birliklerinden 2. taburu oraya yollama kararı alır. Öncelikli hedef, ağır silahları Yemen’den sokarak düşman hatlarında bulunan 1000’e yakın Alman askeri, 40 bin Arap ve Bedeviyle birlikte hem orada bulunan Yahudi halkını yok etmek, hem de İngilizlere hemen arkadan ikinci bir cephe açmaktı. Yani İngiliz birliklerini ikiye bölüp, Rommel’in Mısır’ın El Alamain şehrine yapacağı silahlı saldırıda, İngilizleri zayıflatmayı sağlamaktı.

Yahudilerin nüfusu 1942’de 600 bini bulmuştu ve azımsanmayacak bir güç olmaya başlamışlardı. Davut peygamberin çocukları artık ezilmiyordu. Onların da silahları vardı ve Arapları epey zarara uğratıyorlardı. Çünkü yüzyılların verdiği baskı rejimi, artık Kudüs’teki kutsal topraklarda yoktu. Burada kendi vatanlarının ve namuslarının savunmasını yapıyorlardı. Tabii İngilizler de onlara el altından silah yardımı yapıyordu. Hatta ve hatta Yahudilerin içinde 50-60 civarında eski savaş pilotu vardı ve bunlara 40 tane uçak verilerek farklı bir üstünlük sağlanmıştı. Yahudiler ikinci hafta içerisinde 30 bin Arabi ve 600 Alman askerini esir almıştı. Bunlar sorgulandıklarında, amaçlarının ne olduğu ortaya çıkmıştı. Almanlar El Alamain Muharebesi’nde 55 bin kayıp verip, bütün tank ve uçaklarını kaybederek, Libya’nın Tripolis şehrine geri çekilir. Hitler bu yenilgiyi kabul edemez ve bunun sebebinin Kudüs’te yaşayan Yahudiler olduğunu dile getirir. İmam’a bununla ilgili bir telgraf yollar ve artık oradaki askeri başarının ancak ve öncelikli olarak orada yaşayan yüz binlerce Yahudinin Avrupa’daki gibi kamplara koyulduktan sonra gerçekleşebileceğini belirtir. İmam’a SS hava indirme tugayı yollayarak bu temizlikte onlara destek çıkacaklarının vaadini verir. SS tugayı gerçekten de iner ama onlar da başarılı olamayıp hezimete uğrar. Tabii müftünün danışmanlığına bir general, 10 albay ve 100 SS subayı verilir.

2. Dünya Savaşı’nın bitimiyle Kudüs-Şam-Mısır’da bulunan 2300 Alman askeri personelin görevi de filen bitmişti. Bunların en kısa zamanda silahlarını bırakıp İngilizlere teslim olması gerekiyordu. Ama çoğu buna razı değildi, çünkü Führer’leri ölmüştü ve bir SS yemini vardı: Führer ölünce onun siyasi vasiyetini, SS orduları yerine getirecekti. Artık hiçbir şey eskisi gibi değildi. Onlara mühimmat, araç ve gereç getirecek ne hava kuvvetleri ne de deniz kuvvetleri kalmıştı. Baş düşmanları Yahudilerin sayısı ise bir milyonu geçmişti. Yahudilerin nizami olmayan, ama çok iyi paramiliter eğitim almış 70 bin askeri vardı. Almanların karşısında 80 uçak, 20 tank ve 180 zırhlı araçlık çok ciddi bir güç vardı artık. Bununla sabotajlar yaparak mücadele etmek zorunda kaldılar. Almanlar gruplara ayrılarak, Şam’da gizli bir üs kurarlar. Güney Afrika’dan gizlice gelen silahları nakledebilmek için de Yemen’de, liman bölümünde, kinci bir üs kurarlar. Çekirdek ekipte 400 kişi kalır ve geri kalanlar teslim olur. 300 kaçak Nazi subayı ise Türkiye üzerinden, 47-48 yıllarında Şam’a ve Kahire’ye giderler. İpte öleceklerine, Ortadoğu’nun sıcağına katlanmak onlara daha anlamlı geliyordu. Kaçak Nazilerin maddi sıkıntıları yoktu, paraları değil ama 2-3 ton altınları vardı. Bu da tabii Ortadoğu’da en değerli ödeme şekliydi.

1948 yılında İsrail devleti, birçok devletin onayıyla kurulur. İngilizler karşı çıkar ama İsrailliler, İngiliz valisinin makamını binasıyla birlikte havaya uçurup 270 İngilizi öldürünce, İngilizlerin oradan tamamıyla geri çekilmekten başka çaresi kalmaz. İsrail devletinin kuruluş yıllarında, Yahudi nüfusu 1,6 milyondu ve gerilla savaşında deneyimli çok iyi bir ordusu vardı. Bunlar en kısa zamanda düzenli birliklere çevrilip, tank ve uçak gibi savaş ekipmanlarıyla güçlendirildiler. Böylece yeni kurulduğu aşamada bile Ortadoğu’da önemli bir askeri güç meydana getirdi. Arapların nüfusu İsraillilerin elli misli olmasına rağmen, kavimler arasındaki sorunlar nedeniyle sürekli çatışıyorlardı.

Kudüs müftüsü, yanma iki bin adamını alarak Ürdün’e kaçtı, çünkü Ürdün birçok Filistinlinin yaşadığı bir krallıktı.

1948 yılında Alman ekibinin başındaki yüksek rütbeli subaylar, Ürdün’de eski müftüyle buluşup, ona direnişini bırakmamasını, kendisini Yahudi devletini yıkana kadar destekleyeceklerini söylerler. Bu destekle kurulan grubun adı, herkesin bildiği Filistin Kurtuluş Ordusu’dur. Almanlarla ortaklık içinde olan müftü ise, Filistin devletinin kurulması için, hayatının 45 yılını harcayan Yaser Arafat’ın amcasıdır. Yani PLFN kurucuları, müftüyle işbirliği yapan elli beş eski Alman subayıdır.

Neden diyecekseniz?

O zamanki Arapların kafalarında bağımsızlık diye bir şey yoktu. Onlara bu vaadi verenler, kaçak Nazilerdi. Bunlarla ancak yerel nüfuslardan destek alarak başa çıkabilirlerdi. Çünkü onların insan gücü Yahudilerden kat kat fazlaydı ve bunu başarabilirlerdi. Führer’lerinin vasiyetinde olduğu gibi, Yahudileri dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar bulup yok etmek, onların işiydi. PLFN, kuruluş yıllarında 2-3 bin kişiden oluşan bir gerilla grubuydu. Askeri eğitimin tamamı, Almanlar tarafından vermiştir.

60’lı yılların sonlarına doğru bu grup dünyanın birçok yerinde Yahudi merkezlerine ve havayollarına saldırılar düzenlemeye başladı. Şam’da bulunan eski Naziler de siyasi etkinlikleri vasıtasıyla müdahale için baskı yaptılar. Araplar iki bloğa bölünmüştü. ABD’nin İsrail’le yaptığı stratejik ortaklıktan dolayı, Araplar da SSCB ile ortaklığa başlamıştı. Onların aldığı silah ve sanayi ürünleri Sovyet ekonomisine yıllık ortalama 5 milyar dolarlık bir katkı sağlıyordu. Bu da tabii ABD’nin İsrail’e destek vermesinin sebeplerinden biriydi, Dünya Musevi Cemaati’nin merkezinin New York’ta olması da bu desteği güçlendiriyordu.

Odessa’nın üyelerinin yaş ortalamaları 80’li 90’lı yıllarda 55-75 yaş arasıydı. Bunlar yaşlarından dolayı Yahudilere karşı operasyon yeteneklerini yitirdikleri için, müdahale imkânları yoktu. Ama ticari ilişkileri o kadar iyiydi ki, Saddam Hüseyin’in yapmak istediği mega topun planlarını, Almanya’dan Irak’a getirerek orada yapılması için çalışmalara başlayıp, ayrıca sinir gazı üretimi için Münihli bir profesörü Irak’a çağırarak seri üretim için tesis bile kurdular. Bu tesis 1990’daki ilk Çöl Tilkisi Operasyonu’nda hava saldırısıyla yok edilmiştir. Almanlar 70, 80 ve 90’lı yıllarda, toplam 150 bin Arap kökenli insana Almanya’da iltica hakkı vermiştir. Bunların arasında 11 Eylül saldırılarının mimarı Muhammet Atta da vardır. Atta, 1994 yılında Almanya’dan iltica hakkı alarak, 1998 yılında Alman vatandaşı olmuştur. Hamburg’ta uçuş eğitimi alarak yapacağı saldırının planlarını da orada yapmıştır.

Sh:115-120

Kaynak: T. DOĞAN KARLIBEL, KAÇAK NAZİLER VE MOSSAD-Mahir Çayan Olayı ve Kızıltepe’nin İç Yüzü, Neden Kitap, 1. Baskı / Nisan 2006, İSTANBUL

 

 

ANLATMASAM OLMAZDI-GENİŞ TOPLUMDA YAHUDİ OLMAK


Türk Musevi Cemaati Onursal Başkanı Bensiyon Pinto

Bir insanı tanımak bir hayata dokunmakmış. Bensiyon Pinto’yu tanımanın hayatımdaki en önemli deneyim olduğunu düşünüyorum. Engin tecrübesi, bilgi birikimi, sevgi dolu kocaman kalbi, babacan kişiliği, iyi niyeti, işine olan profesyonel tavrı, inancı, toleransı, yenilikçiliği ve hayatı boyunca üstlendiği tüm rollerle bana örnek bir insan modeli çizdi, çok kısa bir zaman içinde, kaybettiğim babamın boşluğunu doldurdu.

Birlikte hayatı nasıl tanımlayabileceğimizi düşündük. Soma anladık ki, hayatın tanımı yok; ayrıntısı çok… Hayat, Tanrı tarafından hepimiz için ayrı ayrı takdir edilerek yazılmış… Bu yazıyı doğru zamanda doğru noktalama işaretleriyle yazmaksa bizim elimizde… Bensiyon Pinto’nun sevdiklerini, korkularını, endişelerini, sevinçlerini, tecrübelerini, hayallerini, hayal kırıklıklarını, acılarını, şaşkınlıklarını, memnuniyetini ve anlatmak istediklerini tek tek düşündük, konuştuk, sıraladık, eledik ve yazdık.

Bensiyon Pinto’nun düzyazısında doğru yerlere, doğru noktalama işaretleri koyduk.

Her yaşam, bir hikâye…

Bu hikâyenin ana kahramanı, dizlerinde kapanmayan yaralarla bir çocuk, âşık bir eş, sevgi dolu bir baba, yüreği torunları için çarpan bir dede, sıkı bir dost, kendini cemaatine ve memleketine adamış bir başkan; Türk Musevi Cemaati Onursal Başkanı Bensiyon Pinto.

 Derleyen: Tülay Gürler.

KİTAPTAN

ALFONSO X DEL SABİO NİŞANI

Hayatta bizi şaşırtan, yıkan, altüst eden olayların yanında, ünlemle sonlanacak onurlandırmalar, sevinçler, mutluluklar da olabiliyor. İyi ki de oluyor. Yoksa hayat yaşanmaz bir hal alırdı. İspanyolca bildiğim için hem İspanya büyükelçisi hem de konsolosla her zaman çok iyi diyalogum oldu. Köklerimiz oradan geldiğinden, kültürde de ortak noktalar olduğundan konuşacak konu bulmakta hiç zorlanmadık. İspanyollar da bizim gibi Akdeniz insanı olduğu için oldukça sıcakkanlı ve neşelidir. Dostluklarına her zaman değer vermişimdir.

Bir gün İspanya’nın bazı bakanları Türkiye’yi ziyarete geldi. Bir bakan yardımcısıyla bir sohbete daldık. Konuşmanın sonunda, İspanya’nın Türkiye’ye nasıl bakması gerektiğini, Türkiye’nin nasıl geliştiğini, insanlarının nasıl sıcak olduğunu, iki ülke halkının nasıl birbirine benzediğini anlattım. “Biz de Akdenizli olarak aynı suya bakan bir halkız” dedim. Benim böyle muhabbetlerde Türklüğüm daha da kabarır.“Bizi sınır dışı ettiğinizde Osmanlı kapılarını bize ardına kadar açtı. Şimdi Türkiye Türküyüz ve çok mutluyuz. Ülkemizi çok seviyoruz. Artık kim kârlı kim zararlı siz düşünün. Sizden herhangi bir hak talep edersem, beni yüzyıllar öncesinde bağrına basan, bana kucağını açan Türkiyeme, her şeyden önce de kendi kişiliğime haksızlık etmiş olurum. Bu sebeple Türk Yahudilerinin İspanya’dan hak talep etme gibi bir düşüncesi olamaz” dedim. “Doğrusu budur. İspanya, zamanında tüm Yahudilerin kaderini değiştirmiştir. Bugün bir Türk Yahudi’si kavramı varsa, o zamanki göçten dolayıdır. Atalarımız zamanında bunun çok acısını çekti. İspanya onların vatanıydı. Bizim vatanımızsa burası. Tarih böyle yazar. O zamanlar Yahudileri gemilere doldurup yollara döken zihniyet, onların asırlar boyu bu topraklarda huzur ve mutluluk içinde yaşamalarını da sağladı. Gelenekleri görenekleri geniş toplumunkilerle harmanlandı, bir kilim dokur ya da bir şarkıyı beraber söyler gibi, bayramlarda, ramazanlarda, düğünlerde, ölümlerde beraber yaşamanın keyfine vardık ve öylesine bir olduk ki, başka bir ülkenin vatandaşlığı benim için hiçbir şey ifade etmez oldu. İsrail’de bulunan yüz yirmi bin Türk de aynı duygu içinde. Hepsi Türk olmakla gurur duyuyor. Üç kuşaktır Türkçe konuşuyorlar” diye de ekledim. İspanyollar yaptığım konuşmadan çok duygulandı. “Sizin İspanya’nın Türkiye’deki temsilcileriyle çok iyi anlaştığınızı ve onlara karşı çok iyi davrandığınızı duyduk. Bundan dolayı da çok mutlu olduk” dediler. Aradan altı ay geçtikten sonra bir yazı geldi. Yazıya göre elçili bana İspanya kralının ‘Alfonso X Del Sabio Nişanı’nı vermek istiyor ve rezidansa davet ediyordu. Törene istediklerimi davet edebilecektim. Bu, kendi adıma ve ülkem adına büyük bir onurdu. Dış ilişkileri sıcak tutmak her zaman iyidir. Kimin, ne zaman, nerede ve hangi konuda faydalı olacağını önceden bilmek zordur. Dostluklar elbette yatırım amaçlı kurulmaz ancak kurulu dostlukların hayatı daha yaşanır hale getirdiği de bir gerçektir.

O gece çok heyecanlıydım. Tıraşımı oldum, giyimime çok dikkat ettim. Lacivert bir takım elbise giydim. Hoş bir kravat taktım. Evden adeta ayaklarım havada çıktım. (Eşim) Eti’yle arabaya bindik. Davetli olduğumuz büyükelçilik rezidansına gittik. Muhteşem bir yapıydı. Büyükelçi, eşi, başkonsolos ve sekreteri bizi kapıda karşıladı. Törenden önce bir kokteyl düzenlenmişti. Yeşillikler içinde bir bahçeye çıktık. İnsanlar masalara dağılmış, ayaküstü sohbet ediyordu. Benimse içimde bir tedirginlik ve heyecan vardı. Bir konuşma hazırlamıştım. Konusu, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne alınma nedenleriydi. Tam yeriydi. O gece davetlim olarak hahambaşı, Gazeteci Sami Kohen, Mario Frayman, Niso Albuher, Rıfat-Eli Duvenyas kardeşler eşleriyle katıldı. Yakın dostum Orgeneral Necdet Timur Paşa da davete eşiyle katıldı. Adalar belediye başkam ve o zamanki İstanbul Büyükşehir Belediyesi başkan vekili de törende hazır bulundu. Daha pek çok dostumuz vardı. Tabii oğullarım, gelinlerim ve torunlarım Yoni ve İris de yanımdaydı. 22 Eylül 2003 pazartesi, İstanbul’da Büyükelçi Manuel De La Camara’nın rezidansında bana Alfonso X Del Sabio Nişanı verildi. Aynı gece İspanyol edebiyatına çok katkısı olan Şalom gazetesi yazan Salamon Biçerano’ya da bir ödül verildi. Fakat kendisi rahmetli olduğu için ödülü ailesi aldı. Bütün Şalom gazetesi ailesi de oradaydı. Ödülü vermek için çağırdıklarında, eşimi ve her şeyden önemlisi torunlarım İris ve Yoni’yi de yanıma aldım. Nil, Megi, Benjamen ve Hayim de çok yakınımdaydı. Çok duygulu bir atmosferdi. Büyükelçi de çok duygulandı. Güzel mesajlar vermek amacıyla hazırladığım konuşmada “Ben bu ülkede doğmuş büyümüş bir Yahudi olarak, memleketim için çok şey yaptığıma inanıyorum. Bütün yaptıklarım kişisel girişimler gibi görünse de öyle değildir. Ülkemin dış ülkelerle daha iyi ilişkiler kurması için bir sebeptir sadece” diyerek düşüncelerimi belirttim. İspanya, yıllar önce sınır dışı ettiği Yahudilerin torunu olduğum için bana hoş bir davranışta bulunarak böyle bir ödül veriyordu. Kuşkusuz bu ödül benim için çok anlamlı ve değerliydi. Tarihin yaşanan her şeyi kaydettiğini, ama asıl önemli olanın dünya barışı ve kardeşliğinin arakasında durabilmek olduğunu söyledim. Benim için en az ödül almak kadar önemli olan bir başka nokta da Türkiye ile İspanya arasındaki benzerliği ortaya koyarak, hiç olmazsa belli konularda ülkeme bir katkı sağlamaktı. Son olarak da Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girmesinin şart olduğunu, bütün Avrupa’nın da aslında bunun bilicinde olduğunu sözlerime ekledim.

Büyükelçi bana “Mi gueido amigo” yani, “Benim canım arkadaşım” diye hitap eder. O da konuşmasına öyle başladı. Benim İspanya’nın görevli elçi ve konsoloslarına gösterdiğim yakınlığın altını özellikle çizerek, “Ülkeler arasındaki dostluklar, aslında en güzel bu şekilde gelişir” dedi. Sonra beni kutlayarak ucunda nişan asılı olan bordo kadife bir kurdeleyi boynuma taktı. Fotoğraflar çekildi. Bu güzel gün belgelendi. Tören sonrasında ailecek yemeğe gittik. Eve geldiğimde heyecanımın hâlâ dinmediğini hatırlıyorum, içki içen bir adam da olmadığım için, heyecanımı dindirmem zorlaşmıştı, ilk defa o gece, içki sayesinde rahatlayanları gıptayla andım.

Ülkemde canımı sıkan bir tek şey var. O da “Bizden adam olmaz” söylemi. Nedense kendimizi hiç sevmiyoruz. “Bizden adam olmaz” ne demek? Bizden daha adam gibi adam var mı? Vefa bizde, sadakat bizde, dostluk bizde, iman, inanç, bağlılık bizde. Daha ne olsun? Türkiye, çok yeni bir cumhuriyet. Atatürk bunu bize hediye etti. Allah ondan razı olsun. Yaptığı her şey için minnettarız… Bu genç cumhuriyet eski bir tarihin içinden sıyrılıp kendine yepyeni bir yol çizdi. Geçmişini unutmadan, ona sahip çıkarak ama yeniliklerin arkasından Atatürk’le yürüyerek…

Sh. 157-159

…………………

Zaman zaman AB insan Hakları Komisyonu’ndan temsilciler gelir. Başkanlığımın son döneminde de Markus Jaeger ile Alvaro Gil Robles gelmişti. Onlara konuştuklarımızın aramızda kalacağını, ne isterlerse sorabileceklerini, Türkiye’nin bütün gerçeklerini anlatacağımı söyledim. Türkiye’de inanç özgürlüğü olmadığı konusuna kafayı takmış durumdaydılar. Onlara özetle şunu söyledim:“Ülkenizde din ve vicdan özgürlüğü yok da ne demek? Gelin bir kafede oturalım. Fransızca, İspanyolca, Ibranice, Ermenice, Rumca konuşalım. Bize dönüp bakan olmaz. Hatta buna sempati duyanlar olur. “Siz Yunanistan’dan mı geldiniz komşu?” derler. Bizimle yarenlik etmeye bakarlar. Türk insanını yanlış tanıyorsunuz. Belki de yanlış tanıtmak isteyenlere inanmayı tercih ediyorsunuz.” Yarım saat için gelmişlerdi, bir buçuk saat kaldılar. Bu konuşmaların Avrupalının bizi hakiki anlamda tanıması bakımından çok önemli olduğunu düşünüyorum. Bu konuda herkes elinden geleni yapmalı. Zaman zaman insanlar, kendi dindaşlarıyla sohbet etmeyi tercih eder. Bunu da görmek ve ona göre davranmak gerektiğini düşünüyorum. Mademki işi yapmanın kolay yolu iletişimden geçiyor, o yol da denenmelidir.

Bir dergide bir röportajım yayınlandıktan sonra, bazı basın mensupları bana geldi:

“Bu röportajı siz mi verdiniz?”

“Evet.”

“Avrupa’daki cemaat başkanları bile böylesine özeleştiri yapan röportajlar veremiyor. Siz nasıl verdiniz?”

“Doğruları söylerseniz mesele kalmaz.”

Her zaman her konuda açık konuştum. Mesela bugüne kadar hiçbir zaman bir başbakanın çıkıp “Yahudi düşmanlığı yaparak bu ülkede prim kazanamazsınız” dediğini duymadım. Bu çok önemli bir nokta. Bunun bütün dini azınlıklara bir mesaj olduğunu düşünüyorum. Bu konuda Recep Tayyip Erdoğan’ın da fikri aynı; bunu AKP’nin yaptığı Kızılcahamam toplantılarında da, parti grup toplantısında da, İslam ülkelerinden gelen konuklar olduğu zaman da söyledi. Bu, dini azınlıklar için gerçekten önemli bir yorum ve bakış açısı. Abdullah Gül bana devlete verdiğim destek konusunda teşekkür ettiğinde şöyle dedim:

“Sayın Bakanım, ben de size teşekkür ederim. Hiç aklımıza gelmeyen yerlerde çıkıp antisemitizm aleyhinde açıklamalar yapıyorsunuz.” “Sayın Pinto, bir lider antisemitzmi yeren bir konuşmayı Avrupa’da yapabilir ama aynı konuşmayı Endonezya’da, Suudi Arabistan’da, İran’da yaparsa çok önemlidir. Biz bunun farkındayız. Tabii medya bunu görmüştür, görmemiştir, bilemem.”

Yeri gelmişken medya konusuna temas etmekte yarar var. Medya insanları döver de sever de. Bununla yaşamayı bilmek lazım. Sanatçı ve politikacılar durmadan medyadan şikâyet eder, fakat onları bulundukları noktaya taşıyan da medyadır. Medya AK Partiye destek vermese durum böyle olur muydu? Hiç zannetmiyorum. Her görüşten medyaya saygılıyım. Aşırı sağ medyayı da anlayabiliyorum. Yalnız bir şeye karşıyım; din konusunda kimseye belden aşağı vurulmamalı. Bu doğru değil. Din hepimiz için, dünyaya geldiğimiz andan itibaren ailelerimizde gördüğümüz değerleri kapsar. Bunun nedeni, daha iyisi, daha doğrusu yoktur. İnanç, inançtır. Bu konuda kalkıp da kimseye laf edilmemelidir. Kimse kimseyi sevmek ve beğenmek zorunda değil. Biri Amerika’yı, diğeri Fransa’yı, bir başkası İsrail’i sevmeyebilir. Ancak din ve imana dokunmamak gerekir.

Prodi buraya gediği zaman verilen bir yemekte Abdurrahman Dilipak’ı gördüm, yanma gittim:

“Merhaba Hocam.”

“Merhaba, buyurun…”

“Ben, Bensiyon Pinto.”

“Ooo! Nasılsınız?”

“Sizin bütün yazılarınızı okurum. Bazı yorumlarınızı da hayranlıkla izlerim. Sizinle her konuda aynı görüşleri taşıdığımızı söyleyemem ama önemli olan bunları diyalogla çözmek. Cemaatimizin değerli araştırmacılarından Yusuf Altıntaş’la olan yakınlığınızı biliyorum. İnsanların inançları ne olursa olsun, bazı düşünceleri bir yana bırakarak dostluklar kurması gerektiğine inanıyorum. Sizin bunu başarmış biri olduğunuzu bildiğim için gelip elinizi sıkmak istedim.”

Bunları yapmak lazım. Kavganın, savaşın insanlara faydası yok. Biz, 59. Hükümeti uluslararası platformlarda destekledik. Yurtdışında, AK Parti’ye sempati duymayan kişilere “Türkiye’de yetmiş iki milyon insan var. Türkiye sadece o parti, bu parti değil. Bugün sandıktan bu parti çıktı. İyi işler de yapmakta ama bu ülkede genç bir nesil var. Sivil toplum örgütleri var. Başka partiler, üniversiteler, yüksek düzeyde akademisyenler var. Siz Türkiye’nin bir partisini beğenmiyor olabilirsiniz, ama unutmayın ki bu ülke her şeyiyle bir bütün” dedim. Şimdi biri çıkıp bana, “Kendinizde bu cesareti nereden buluyorsunuz?” diyebilir. Cemaat başkanıyken daha dikkatliydim ama artık daha rahat konuşuyorum. Bunlar benim kişisel görüşlerim. O zamanlar, cemaat adına yaptığım açıklamalar olarak düşünülebilirdi. Şimdi böyle bir kaygım yok, çünkü tamamen kendi adıma konuşuyorum.

17 Aralık 2004’te Avrupa Birliği’nde çekilen sıkıntı çok büyüktü. 17 Aralıkta saat on buçukta Belçika’dan gelen telefonlarla Türkiye’ye AB yolunda yeşil ışık yakıldığını anladım. O sırada ne yazık ki kimseyle irtibat kuramıyordum. Başbakan, Dışişleri bakam, Murat Mercan, Egemen Bağış, özel kalemler… Hepsini tek tek aradım, bu hemen verilmesi gereken bir ipucuydu ama onlara ulaşmam mümkün olmadı. Belçika’dan gelen mesaj aynen şuydu: “Sayın Başbakanınıza söyleyin, tedirgin olmasın. Bu iş bitti. Belki biraz köşeye sıkıştıracaklar ama aslında bu iş bitti.” Bu mesajı başbakana ancak saat biri yirmi geçe ulaştırabildim. AB konusunda Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, TÜSİAD’ın, sivil toplum örgütlerinin ve diğer dini azınlıkların çok büyük emeği geçti. Herkes kendi boyuna göre bu işe katkıda bulundu. Gençler onlara şükran borçlu. Ben yaşım başım almış bir adamım. Avrupa Birliği’ne girmiş bir Türkiye görsem ne olur, görmesem ne olur? Ama ya gençlerimiz, torunlarımız, onların çocukları? Kendi adıma bu işte desteği olan herkese teşekkür ederim.

Her şey yolunda giderse 3 Ekim 2005 tarihi Türkiye için AB sürecinin başlangıcı olacaktı. O günkü paniği hep birlikte yaşadık. Tahminlerime kimse inanmak istemedi ama ben sonuçtan emindim. 2 ekimde saat dördü on geçe, Avrupa’daki dostlarımdan aldığım bilgiyle, 3 ekimin kimse tarafından bozulamayacağı bilgisini aldım. Saat 16:30’da Sayın Başbakan’ın korumasına bir kısa mesaj gönderip üstü kapalı bir ipucu vermek istedim: “Sayın Başbakanım, konuşmanız beni ve cemaatimi çok duygulandırdı. Bu sözler ses getirecektir. AB işinde sorun olacağına milyonda bir ihtimal vermiyorum. Hiç merak etmeyin. Yahudi dünyasının yılbaşıyla İslam âleminin ramazanı beraber kutlanacak. Hayırlara vesile olmasını dilerim.” Bu mesajın içindeki, “hiç merak etmeyin” ifadesinin Sayın Erdoğan’a bir şeyler anlatacağından emindim. Bugün ABD, Türkiye’nin Avrupa’da çok sağlam bir yerinin olmasını ve kendisine çok yakın durmasını istemekte. Türkiye’nin değerinin farkında. ABD, Türkiye’yi Avrupa normlarına doğru götürebilirse, bu her iki taraf için de büyük bir başarı olacak. Bugün dünyada büyük abi o. ABD’yi beğeniriz beğenmeyiz, severiz sevmeyiz ama işin doğrusu bu. Güçlü olanın sözü her zaman geçer. Bir davette ABD başkonsolosuna, “Türkiye’nin AB’ye girmesi konusunda ABD’nin girişimde bulunması lazım” demiştim. O da bana çok manalı bakmıştı. Bakışları “Bu adam bir şeyler biliyor olabilir mi?” diyordu. O gece, ABD’nin bir şeyler yapmak üzere olduğunu başkonsolosun konu üzerinde yorum yapmamasından anladım. Ne de olsa ilk sözü söylemek ona düşmezdi. AB yolunda başbakan ve Dışişleri bakanına çok büyük iş düştü. Herkes canla başla çalıştı ama bu konuda iki kişinin çok büyük emeği oldu: Egemen Bağış ve Murat Mercan. Benimle her zaman ayrı ayrı temas halinde oldular ve görüşmeler konusunda beni motive ettiler.

ABD’ye yaptığımız bir seyahat sırasında bir konferansta konuşma yapmam istenmişti. İsrailli komutan Uzi Narkiz de şeref konuğuydu. Konuşmamı İspanyolca yaptım. Konuşmam bitince herkes alkışlamaya başladı. Bu adam da ayağa kalktı ve herkese ayakta alkışlamaları için yerlerinden kalkmalarım işaret etti. Onun bir sözü, oradakiler için adeta emirdi. Hepsi kalktı. Fikirlerimiz pek çok konuda uyuşmasa da Sayın Yılmaz Benadrete’nin de bu konuda hakkını vermem gerekir. Orada konuşmamı isteyen ve bu işi destekleyen oydu. Hem kendi adıma, hem de Türkiye adına ona teşekkür borçluyum. Bu gerçekten önemli bir konuşmaydı. Ardından çok enteresan gelişmeler oldu. Yahudi lobisinin ileri gelenleri benimle görüşmek istedi. Hepsi benimle temasa geçti ve toplantılar yaptık. Bu görüşmeler için resmi bir onay olmadığından biraz tedirgindim. Nerede ne zaman durmak gerektiğine kendim karar veriyordum. Bu zor bir iş. Herkes size güvenecek, siz de kendinize güveneceksiniz. Asla yanlış yapmayacaksınız. Temaslarım devam etti. 1990-1994 arasında görevde olmadığım zamanlarda da buluşurduk; cemaat yetkilileriyle onları bir araya getirirdim. 1995 yılında amatör bir ruh ve profesyonel bir bakış açısıyla Türkiye’nin menfaatleri ve insanlık adına bu işe başladım. İnsanlık adına ne demek diye düşünenler olabilir. Bu devlet Osmanlı’dan gelen kültür birikimiyle bilinçli, vakur ve egemen bir devlettir. Ortadoğu’ya çok kısa bir süre sonra ağırlığım koyabilecek ve Ortadoğu’da dökülen kanların, ağlayan anaların, bacıların, eşlerin, gençlerin gözyaşlarını silecek tek güçtür. Buna bütün kalbimle inanıyorum. Bu konuda yanılmadığımı 2005’te daha iyi anlattım. Bugün Ortadoğu’daki tüm ülkelerde Türkiye’nin rüzgârı hissediliyor. Ortadoğu’dakilerle de sıcak temaslarda bulundum. Türkiye’ye davet ettim, onlara yemekler verdim. Bu tam anlamıyla profesyonel yaklaşımdır. İnsanlar bir araya gelmeli ve meseleleri pratik yöntemlerle çözmelidir. Lobicilik, karşı tarafa neyi, niçin yapmak istediğinizi doğru ve açık bir dille anlatmak demektir. Bir meseleyi, doğruları yanlışları açığa çıkararak anlatılmalı ve bunun onlara nasıl bir menfaat sağlayacağı da mutlaka söylenmelidir. Bu dünya maalesef menfaat dünyasıdır ve herkes bu çeşit işlerde kendi menfaatini her şeyin üstünde tutar. ABD’de senatör ve temsilcilerin kendi ofisleri vardır. Hepsi bağış alır. Bu da gayet normal bir işleyiştir. Burada sözünü ettiğim bağış asla rüşvetle karıştırılmamalı. Bunun resmiyeti ve içeriği bellidir. Yolsuz bir yanı yoktur. Bu halka yapılan hizmet karşılığı önceden verilmiş bir paradır. Neye ihtiyaç olursa ona harcanır ve kasada her zaman para vardır. İlişkilerin sürmesi, araya mesafe girmemesi de uzun vadeli işlerin çözümü için şarttır. Bunun dersini bana yıllar önce Bülent Akarcalı vermişti. Onu çok sever ve sayarım. Jak Kamhi’nin yaptırdığı meslek lisesinin açılışında tanıştık ve The Marmara Oteli’nde bir kahve içtik. Bana “Türkiye’deki insanlar, bir işleri olduğu zaman o iş bitinceye kadar işini yapan kişilerle gayet yakın temas halindedir. İş bitince yüzüne bile bakmaz” dedi.

“Sayın Bakanım, neden böyle söylüyorsunuz?”

“Kardeşim, ben İstanbul milletvekiliyim. Yerim yurdum belli, aldığım maaş belli. Kimse çıkıp da ‘Şu işte seni destekleyelim’ demiyor. Bunu anlatsan adam rüşvet istiyor derler. Biz para pul istemiyoruz. Bir projede bize destek olsunlar, o işe sponsor olsunlar istiyoruz. O zaman halka daha kolay ulaşırız. Bu işi de ben üstleniyorum deseler mesele hallolacak. Her şeyi devletten bekliyorlar.”

Doğru söylüyordu. Sponsorluk, bizde bu konuşmadan çok sonra ve çok yavaş gelişmiş bir iştir. ABD’de bu işi değişik bir şekilde halletmişlerdir; bu işleri takip eden ofisler vardır. Kişi size bir iş için yarımda ekibiyle gelir ve “Şu işinize sponsor olmak istiyoruz” der. Ekip de mühimdir. Bir yere tek kişi gitmek ile ekip olarak gitmek arasında dağlar kadar fark vardır. Başkanın basın danışmanı vardır, yardımcısı vardır… Bu etkileyici bir imajdır. Ben bile hiçbir gün bir yere yalnız gitmedim. Bunu bana öğreten Sayın Bülent Akarcalı’dır. Bir gün beni bir lokantada gördü. “Bana soracak yeni bir sorun yok mu?” diye şaka yaptı. “Yeter Sayın Bakanım bu taşlar çok sert geliyor” diye gülerek karşılık verdim. “Hayır” dedi ciddileşerek. “Ben herkese bir şeyler anlatmak istiyorum.”

Bize dış politikada destek verecek bazı isimler de İsrail’de. Bunlardan biri Aron Liel. Ankara’daki maslahatgüzarlık görevi sırasında Türkiye’yi çok sevdi, ülkesine döndü ve kısa bir süre sonra dışişlerinde müsteşar oldu. Israil-Türk İş Konseyi başkanlığı da yaptı. Daha sonra da başbakan adayı oldu. Hangi işi yaparsa yapsın Türkiye’yi dilinden düşürmedi ve bir yardımı varsa bunu mutlaka yapacağını çeşitli vesilelerle bildirdi. Neden? Ben Aron Liel’i hiçbir zaman ihmal etmedim. Bu adamın çevresi genişti. Amerika’da üst düzey çok yakın dostları vardı. Yarın öbür gün, Türkiye’nin menfaatine bir işte bize seve seve yardım ederdi. Yaşanmışlıklarımız vardı, sohbetimiz vardı. Bu ilişkilerin Avrupa Birliği konusunda bize faydası olacaktı. Bu yaklaşımın faydasını her yerde gördük. Bundan istifade ettik ama kimseyi istismar etmedik. İnsan, istismar ederse başkalarına zarar verebilir. Burada sadece doğru zamanda doğru kişilerle yakınlık kurma, gerektiğinde onların yardımına başvurma amacı var. Bu da sizin en doğal hakkınız, çünkü karşınızdaki yakınınız, dostunuz. Sadece yardım istemek için kapı çalmak yerine, çevrenizi geniş tutmaya özen göstermelisiniz. Ülkemizde çalışan yabancılara Türkiye’yi sevdirmek lazım. Ülkelerine gittikleri zaman Türkiye’nin yanında olurlar. Bu ülkemiz adına çok önemli bir konudur.

İsrail’den bu kadar çok söz ediyor olmamın önemli bir nedeni var. Unutulmamalı ki, İsrail’den gelen konukları biz cemaat olarak da ağırlıyoruz. Bu sırada da aramızda dostluklar oluşuyor. Zamanı gelince de onların yardımını almak ve fikrini sormak kadar doğal bir şey de yok. Uri Bar-Ner Ankara’da İsrail büyükelçiliği yapmıştı. Onu, 2005 Haziranında Ceylan Intercontinental Otel’de Amerikalı bir senatörle yemek yerken gördüm. Başkanlığım süresince halkla ilişkilerde görev yapan on iki bayan arkadaşım beni yemeğe götürmüştü. On iki bayanla birlikte yemek yerken ve dışardan bunun nasıl göründüğüyle ilgili şakalaşırken baktım arka masamda yemek yiyor, yanındakine de, “Bakın, önümüzdeki masada oturan bey Türk Musevi cemaatinin başkanı” diyordu. O sırada Türk-Amerikan ilişkileri çok iyi değildi. Zor günler yaşıyorduk. Kızlardan izin aldım, yanına gittim.

“Uri, bak. Sen bu ülkenin insanını bilirsin. Gerçekten bu ülkeyi seviyorsan, bu konuda bir şeyler yapman lazım. Çalıştığın gazetede nasıl uygun görüyorsan öyle bir yazı yaz.”

“Türkiye’yi övmemi mi istiyorsun?”

“Hayır. Yalnızca Türkiye’ye hak ettiği değeri ver. Sakın aleyhinde bir şey yazma.”

Bir yazı yazdı. Gazetelerde böyle bir yazı çıksın diye birçok ülke lobilere büyük paralar öder.

Bir başka önemli isim de Michael Rubin. Gazetecinin kalemine kimse dur diyemez. Bu kalem çok kutsaldır. Michael Rubin bir gün gazetesinde, AK Parti, Recep Tayyip Erdoğan ve Türkiye’yi hedef alan bir yazı yazdı. Ben de görüşmek istedim. Bir müddet sonra bizi görüştürdüler. İstanbul’da Ritz Carlton Oteli’nde akşam yemeğinde bir araya geldik. AKP Merkez Yönetimi’nin bir üyesi de o yemekte bizimle oldu. Michael Rubin yazdıklarından asla dönmek istemiyordu.

“Sen Türkiye’nin aleyhine yazdığında hem Türkiye’ye, hem İsrail’e, hem de Ortadoğu’ya zarar veriyorsun. Türkiye’nin göreceği her türlü zarardan bu ülkeler de nasibini alacak. Farkındasın, değil mi? Türkiye’nin Ortadoğu’daki rolünü ben çoktan keşfettim. Bu konuda bir düşün istersen, ister inana ister inanma, ben sana bildiğimi anlatayım. Sen de ne yazacağını düşün.”

Amerikan Yahudi Komitesi icra Direktörü Shula Bahat ve Genel Başkan Richard D. Heideman’ı 2004 ilkbaharında Türkiye’ye davet ettik, geldiler. Gelmelerini neden istedik? O günlerde ülkenin her tarafında büyük bir Amerikan karşıtlığı vardı. Irak’a asker göndermemiz için ABD bizden talepte bulunmuş, Meclis de ret cevabı vermişti. Amerika da Türkiye’ye oldukça tepkiliydi. Şans Restoran’da cemaat olarak bir yemek verdik. Mehmet Ali Bayar, o zaman Washington maslahatgüzarıydı. Gelenleri o yemekte kendisiyle görüştürdüm. Bu görüşmede ben Türkiye’nin demokratik bir ülke olduğunu, parlamentonun da bu anlayışla hür bir şekilde çalıştığım, başkanlarını, otoriteleri bir yere kadar dinlediğini; ama parlamentonun kendi özgür iradesiyle karar verip hareket ettiğini söyledim. Bu minvalde konuşurken, insanların değişen yüz ifadelerinden ve beden dillerinden bana karşı bir tepki oluşmaya başladığım anlıyordum. Sanki ben Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne kendimi sevdirmek, onlara hoş görünmek için bu konuşmayı yapıyormuşum gibi bir tavır talandılar. Berry Jacobs üstüme geldi, Shula Bahat üstüme geldi, baktım iş büyüyecek, konuşmayı yanda kestim ve konuşmaya başladım:

“Bakın, ben Türkiye’nin avukatı değilim. Burada sizin bir numarada tuttuğunuz İsrail’in lehine, her yerde ve her koşulda antisemitzmi yeren, Yahudilere dininden dolayı düşmanlık yapılmamasını isteyen bir hükümetten söz ediyorum. Bu hükümet kimsenin özel isteğiyle gelmedi, halkın isteğiyle geldi. Türkiye yalnız AK Parti’nin değildir. Herkesi itham edemezsiniz. Ayrıca ben de sizin davranışınızı tasvip etmiyorum. Şımarık bir çocuk gibi istediğinizden vazgeçmiyor ve direniyorsunuz. Olacak şey var, olmayacak şey var. Evet, Sayın Başbakan gitti, ‘Bu askeri yardımı alabilirim’ dedi. Döndü meclise sundu ve meclis bunu ülke menfaatlerine uymadığını düşündüğü için reddetti. Ne yapabilirdi? Demokrasinin çarkları böyle döner. Dönmese ‘Türkiye’de demokrasi yok’ diyorsunuz. Bir olayda Türkiye’yi idama mahkûm ediyorsanız, bizim sizinle işimiz bitmiştir. Belki hatalıyız ama asıl hata sizin. Başbakan ve ekibi gidince halıları serdiniz. Şimdi işler istediğiniz gibi gitmiyor diye o halıyı ayaklarının altından çekiyorsunuz. Adam size elimden geleni yaparım dedi; yaptı da. Sonuç istediğiniz gibi olunca her şey iyi ve doğru, olmayınca yanlış demek mertliğe sığmaz. Bunlar yanlış işler. Sizden rica ediyorum. Ben bu konuda konuşma yapmak için para alan bir adam değilim. Sizden kişisel hiçbir beklentim de yok. Görevimi de üç ay sonra devrediyorum. Sizden sadece yanlış yapmamanızı rica ediyorum. Bu ülkeyi tanıyorsunuz. Ne olacak şimdi? Her şeyi sil baştan mı düşüneceksiniz? Bugün Sayın Gül her yerde antisemitizmi yeren konuşmalar yapıyor. Bunu Müslüman ülkelerde yapmak bir cesaret işi. ‘Ben bunu Amerika’da, Avrupa’da yapsam ne olur? Ben bunu Arap ülkelerinde, Endonezya’da, Katar’da yapıyorum, bu iş cesaret ister. Bunları da görmezden gelmemek lazım’ diyor. Bana göre de sonuna kadar haklı.”

Hava birden yumuşadı. Richard Heideman bana dönerek, “Haklısın, seni çok iyi anladım. Söylediklerin doğru ve bunları unutmamak lazım” dedi. Bu adamlar bugün Amerika’da Türkiye’nin menfaatlerini koruyor. Halbuki buraya ipleri tamamen koparmaya gelmişlerdi, işte buna lobicilik denir. Lobicilik, gereğine inanılarak yapılan iştir, inanarak yaptığınız bir işte de başarılı olursunuz.

Bir de Natan Sharansky’yle yaptığımız sohbete değinmek isterim. Natan Sharansky, İsrail’in sembolüdür. Rus asıllıdır. Rusya’da hapse mahkûm olmuş, İbraniceyi tam bilmese de bakanlık yapan bir adamdır. Bir gün Türkiye’ye geldi. Geldiği zaman dönemin Sanayi ve Ticaret bakam ile Swissotel’de tanışma fırsatımız oldu. Aramızda o kadar güzel ve içten bir yakınlık oldu ki, burada iki gün kaldı ve bizden kopamadı. “Sinagogları görmek istiyorum” dedi. Ona bir tur ayarladım ve öyle bir sinagog programı yaptım ki, buradan ayrılmak istemedi. Giderken şunları söyledi: “Bundan sonra Türkiye’nin avukatıyım. Türkiye’nin yaptığı her doğrunun yanındayım.” Bu işte herkes görevli olmalıdır, sokaktaki simitçi de, tuvaletçi de, doktor da, öğretmen de, bakan da…

Ve Isaac Herzog… Başbakanla 1 Mayıs 2005’te İsrail’e gittik. Uçağın kapılan açıldı. Yirmi yedi kişilik bir ekiptik. Uçağı hemen tahliye ettik. Çantamı aldım, arkalarından iniyordum. Baktım bir adam kapının önünde durmuş, inenlere “Siz Bensiyon Pinto musunuz?” diye soruyor. Merdivenlerin sonuna geldiğimde bana da sordu.

“Evet.”

“Sizi bekliyordum, efendim. Hayim Herzog’un oğluyum. Bayındırlık Bakanı Isaac Herzog.

Hayim Herzog İsrail’in eski cumhurbaşkanlarındandır. 1992’de de ülkemizi ziyaret etmişti. Benim de yakın dostumdur. 1992’de Dolmabahçe’de yapılan 500. yıl kutlamaları balosuna da katılmış, Cumhurbaşkanı Turgut Özal ve Başbakan Mesut Yılmaz’la uzun uzun sohbet etmişti. Sarıldım, iki yanağından öptüm.

“Annem, ‘Bensiyon Pinto’yu bul, kim olduğunu söyle, o da sana sarılıp seni öpecek’ demişti. Doğruymuş.”

Başka bir İsrail gezimde Isaac Herzog bir konuşma yapıyordu. Onu dinlemek için davet almış, eşimle birlikte gitmiştim. Konuşmanın sonunda, ona anne babasının Türkiye ziyaretlerinde çekilmiş fotoğraflardan düzenlenmiş bir albüm armağan etim. Eline alınca gözleri doldu. Annesi de arayıp teşekkür etti. Bu adam şimdilerde sosyal demokratların başına geçmek için çalışıyor. Sahip olduğumuz dostlukların yarın bize getireceği olumlu sonuçlar tartışılmaz. Yakınlıkların en güzel tarafı, onlardan bir şey istediğinizde hemen yerine getireceklerini bilmenizdir. Bu çok önemlidir ve parayla pulla halledilecek iş değildir.

JOINT Doğu Avrupa ve Türkiye Genel Müdürü Ami Bergman bir mektubunda bana şöyle demişti: “Sen çok önemli bir adamsın.” Diasporadaki bir cemaat başkanının en önemli görevi, milletini ve ülkesindeki dindaşlarını korumak, haklılıklarım daima savunmaktır. Bu sadece Türkiye’de olan bir durum değil. Tüm diaspora için böyledir. Fransa’da, Yunanistan’da, Belçika’da yaşayan Yahudilerin de çok problemleri var. Herkes bunun üstünü örtmeye çalışıyor. Bir başkan önce kendi ülkesindeki dindaşlarım çok iyi bir şekilde temsil edecek. Ülkesinin, Tevrat’ta yazılı olduğu gibi, menfaatlerini her şeyin üstünde tutacak. Ayrıca ülkesinin İsrail ile ilişkilerini iyi bir yere getirmesi lazım ki, dünyada antisemitist hareketler için çalışılabilsin. Ami Bergman belki de bunu anlatmak istiyordu.

2004’te başkanlığı bırakmadan evvel Budapeşte’de Avrupa ve Dünya Yahudi Kongresi’ne gittim. Bin beş yüz delege vardı. Bir konuşma yaptım. Bu konuşma öncesinde Fransa, Belçika, İsveç ve Türkiye cemaat başkanları bir masaya oturduk ve sorunlarımızı konuştuk. Fransız “Biz kipa takıp sokağa çıkamıyoruz” dedi. Belçikalı da, “Sinagoga giderken korkuyoruz. Hatta bazen Yahudi olduğumu da söylemiyorum” dedi. Düşündüm ve şöyle dedim:

“Gelin bizim ülkeye. Kipayla çıkın, Davud’un yıldızını takın. Gidin bir yerde dua edin. Kimse size bir şey demeyecek. Duanızın sonunda da “Allah kabul etsin, bize de bir dua et amcacığım” diyecek. Hani bize barbar diyordunuz ya, alın size cevap. Bu nasıl barbarlık? Siz Avrupa’nın göbeğinde bu kadar sıkılır ve zorluk çekerken, Avrupalının barbar dediği Türklerdeki anlayış ve cana yakınlık kimsede yok. Bu nasıl bir çelişki? Türkiye Avrupa Birliği’ne girecektir, girmelidir.”

Genel başkana da şöyle dedim:

“İslamiyet’i yanlış değerlendiriyorlar. Terörle yan yana anıyorlar. Yarın öbür gün dinlerarası diyalog yapmaya kalksanız bunu kimseye unutturamazsınız. Hiçbir din, terörle yan yana anılamaz. Her dine mensup insanların doğrulan yanlışları olmuştur. Bundan dolayı bütün bir dini karalamak tarihsel açıdan da, insanlık açısından da yanlış olur. Bizim işimiz İslam dünyasıyla değil, terörizmle olmalı. O teröristler hangi millettense ona bakmalı ve o milleti de bir kalemde silip atmamalı. Hiçbir millet tam olarak iyi ya da olarak kötü olamaz. Bu insan doğasına aykırı bir düşüncedir. Siz kalkıp da terörist birine Yahudi’yse ‘Yahudi terörist’ Müslüman’sa ‘Müslüman terörist’ diyemezsiniz. Terörist teröristtir. Dünya bu çeşit söylemleri reddetmelidir. Globalleşirken birbirimizi daha çok yıpratmamalıyız. Tüm dini bir suçun altında gölgelemek günahtır da. Bu kongrenin iştirakiyle dinlerarası diyalogu biz yapalım.”

Başbakan daha soma İspanyollarla dinlerarası diyalog konusunda bir zirve yapmayı tercih etti. Bu çok önemli bir adımdı. Hangi milletin insanı olursa olsun, hangi dinin insanı olursa olsun, akıldan, bilimden, insanlıktan yana olan herkesin elini sıkmak lazım. Avrupa Konseyi üyelerinin her biri Türk dostu oldu. Bunun için gerçekten büyük çabalar harcandı. Dinlerarası diyalog konusunu ortaya atan kişi olmama rağmen, bu zirvenin yalnızca iki dinle sınırlı kalmış olması beni çok üzdü. Bunu o zaman başbakana ilettim. “Haklısın, düşünemedik” dedi.

İsrail’in Türkiyeliler Birliği Başkanı Moreno Margunato’nun da Türkiye’ye özel bir yakınlığı var. Bu demek, orada yüz yirmi bin Türk Yahudi’sine -ki İsrail’in nüfusu altı buçuk milyondur-Türkiye’den bilgi, haber aktarır, insanın doğup büyüdüğü ülke çok mühimdir. Bir Amerikalı Türkiye’de doğup büyüdüyse bir daha asla burayı unutmaz. Bu dünyanın neresinde olursa olsun böyledir; hele bu insan Türkiye’deyse, insanlara yaşadıkların ülkeyi unutturmamaya çalışıyoruz. Türkiye’den İsrail’e devlet memurları gider, bakan gider, bürokrat gider. Demek onların İsrail’de en iyi şekilde ağırlanmasını sağlar. Türkiye’nin zaten var olan itibarını daha da artırmayı amaçlar. Giden kişinin yanma rehber verir, tercüman verir, aradaki ilişkileri sağlamlaştırır, kültürel çalışmalarda yardımcı olur. Oradan Türkiye’ye turist gelmesini sağlar. Gidenlere Türk gecesi yaparlar; Türk yemekleri yapılır, Türk müziği dinlenir. İsrail’de Batyam’da bir taksiye binin, sizi İbrahim Tatlıses, Zeki Müren, Tarkan karşılar. Batyam küçük bir İstanbul gibidir. İstanbul’dan göç etmiş ve memleket hasreti çeken Yahudilerle doludur. Bu müziği dinlediklerinde, bir sevda şarkısında hepsinin gözleri dolar. Çünkü onlar Türk’tür. Süleyman Demirel’in İsrail ziyaretinde engellerden atlamıştı insanlar, “baba” diyerek. Bu insanlar zamanında Süleyman Bey’in iktidarında yaşamış, onun vatan sevgisini, köylü aşkını, insana olan bağlılığını, baba ruhunu unutmamışlardı. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Başbakanı Tansu Çiller’i dakikalarca ayakta alkışlamışlardı. Onlar kendi başbakanlarını böyle alkışlamaz. Alkışlar Sayın Çiller’in başbakanlığından ziyade Türk olduğu, onu kendilerinden saydıkları içindi…

Bir insanın her şeyini değiştirebilirsiniz. Evini, adını, kimliğini; ama yüreğini değiştirmenizin imkânı yoktur. Onlar Türk Yahudi’sidir ve öyle kalacaklardır. Evlerinde imam-bayıldı, biber dolması, börek pişecektir. Lokum yiyecek ve Türk kahvesi içeceklerdir.

Sh:273-283

ABD İLİŞKİLERİ

Şansımıza mıdır, düşünerek mi yapılmıştır bilmem ama, ABD Türkiye’ye her zaman çok iyi başkonsoloslar atadı. Deborah Jones, Dr. David Arnett gibi düşünce gücü yüksek insanlar geldi. Bunların en önemlilerinden biri de Frank Urbancic’ti. O kadar yakın olduk ki, mutlaka ayda bir kere bir yemek yer ve fikir alışverişinde bulunurduk. İkiz kulelere saldırının yapıldığı 11 Eylül, Yahudi takvimine göre yılbaşına çok yakındı. Bu olaydan sonra Bush bir konuşma yaptı ve İslam dinine yönelik bazı sevimsiz atıflarda bulundu. Bu konuşmanın ardından bir randevu istedim ve Urbancic’e gittim.

“Ben Yahudi’yim. Ama öyle bir Yahudi’yim ki bütün dinlere aynı şekilde saygılıyım. Her yerde ibadet ederim. Bütün ibadethaneler benim için birdir. Sayın Bush bir konuşma yaptı. Söylenmemesi gereken şeyler söyledi, inanıyorum ki dünyada bütün savaşlar dinler arasındaki diyalog eksikliğinden, çatışmalardan, kavgalardan doğar. Bu konuşmadan soma elbette savaş olmayacak ama ABD için hoş olmayan sözler söylenecek ve milletler arasında bir soğukluk oluşacak. Diliyorum ki on gün sonra Bush, dünyadaki Yahudi toplumunun yeni yılını kutlarken mümkün olduğu kadar İslam dininin Yahudilik ve Hıristiyanlık kadar değerli olduğundan, bu üç semavi dine gereken saygının gösterilmesinin öneminden de söz etsin. Tüm dünyaya ‘11 Eylül hadisesini İslam toplumuna mal edip onları küçük düşürme hakkına kimse sahip değil. Tüm dinler bizim dinimizle aynı değerdedir’ desin.”

“Bu söylediklerinizi Sayın Bush’a ileteceğim.”

On gün sonra, Bush, Roş Aşana Bayramı’nda böyle bir konuşma yaptı. Başkonsolos aramızdaki konuşmayı ona iletmiş midir bilmiyorum, ama aklın yolu birdir. Burada önemli olan benim kişisel görüşlerimin ABD’li bir üst düzey tarafından bilinmesiydi. Nitekim Bush’un konuşması çok daha ılımlı ve aynı mesajı içeren bir konuşmaydı. En azından doğru bir iş yapmış ve içimden gelenleri bir yetkiliyle paylaşmıştım. Bu benim için çok önemli bir adımdı.

Sh:283

Kaynak: Anlatmasam Olmazdı-Geniş Toplumda Yahudi Olmak, Türk Musevi Cemaati Onursal Başkanı Bensiyon Pinto, Derleyen: Tülay Gürler. Doğan Yay.8. baskı / Eylül 2008, İstanbul

DÜNYANIN EN ÜNLÜ YAHUDİSİ-Sör Moses Montefiore 3.BÖLÜM


Untitled Document

 

ON İKİNCİ BÖLÜM

Güney ve Kuzey

Başarısından hoşnut bir halde Sör Moses, Konstantinopol’e denize açıldı. Malta Adası’nda yine birkaç gün kaldı.

Onun görevi hakkında gazeteler uzun haberler yayımlamışlardı. Bu bakımdan şimdi her mezhepten insanların onu Malta’da ve her yerde asil bir insan sever olarak kutlamasında şaşılacak bir taraf yoktu. Fakat o bütün iltifatları reddediyor ve her çeşit övgüyü, “Ben görevimi yaptım sadece, o kadar” diyerek önlüyordu. İnsanda yüce duygular uyandıran böylesi bir bilinçle yurduna dönmek üzereydi ki, Malta’da kendisine ulaşan bir haber bu dönüşünü engellediği gibi, derhal harekete geçmesini de zorunlu kıldı.

Şam’daki o uğursuz olay yeniden canlanmıştı.

Burada bir lağım çukurunda, süprüntü ve çamurun içinde kemikler bulunmuştu. Bunlar elbette zavallı Peder Thomas’ın kemikleriydi. Başka kimin olabilirdi? Şam kentinin saygın hekimleri bunların hayvan kemikleri olduğunu bildirmeleri, Kapüsenlerin ([26]) bu kemikleri, sevgili yoldaşları Thomas’ın dünyasal bedeninin kalıntısı olarak manastırlarının kilisesine defnetmelerini önlemedi. Üstelik bir kimse de çıkıp, “Yaptığınız bu işle çok gülünç duruma düşüyorsunuz” demedi. Fakat mezar taşına “Padre Tommaso… assassinato dagli Ebrei Peder Thomas… Yahudiler tarafından öldürülmüştür” diye yazılmak herkeste bir öfke uyandırmıştı.

Montefiore hemen Roma’ya koştu; mezartaşındaki bu doğruluğu asla kanıtlanmamış, gerçek dışı yazıtın derhal kaldırılması için Papa nezdinde girişimde bulunacaktı. Papanın huzuruna kabul edilmesi için aracı olmasını istediği ilk kişi, İngiliz hükümetinin görevlisi Bay Aubin, bu konuda Sör Moses’in hiçbir başarı kazanamayacağından korkuyordu; çünkü papa ile yakın çevresi, Peder Thomas’ın öldürülmesinin Yahudilerin suçu olduğundan kesinlikle emindiler. Bu önyargıdan onları kimse döndüremezdi; hatta dünyada bütün tanıklar bunun aksini söylese bile.

Yine de Montefiore bunu bir kere denemek istedi.

Papaya hitaben bir dilekçe hazırlayıp bunu papalık mabeyincisi Monsignor Bruti’ye verdi. Bu kardinal, şayet Sör Moses, Kapüsen tarikatının yönetici kişilerine “tarikatın hayrına” bir miktar para bağışlamak lütfunda bulunursa yardımcı olacağını söyledi.

Bu uygunsuz teklifi Montefiore öfkeyle reddetti:

“Doğu’da amacına ulaşmam için tek kuruş vermem gerekmemişti. Bunu burada Roma’da da yapmam. Gönlümde gerçekleşmesi arzusu yatan şeyleri bu yüzden gerçekleştiremeyeceksem, varsın gerçekleşmesinler. Burada Roma’da, para mı ödemem gerekecek. Asla! Görüşmeyi sürdürmekten vazgeçerim daha iyi!”

Bunun üzerine Kardinal Hazretleri derhal soğuk bir tavır takındı ve çarçabuk veda etti. Sör Moses de bu konuda atılacak her adımın başarısız olacağını anlamış bulunuyordu.

Ne var ki bir yalan anıtı olan bu mezar yazıtı, yirmi yıl sonra Müslümanların Suriyeli Hıristiyanlara öfkelenmesi üzerine çıkan olaylarda, Şam’daki Kapüsen Manastırı yerle bir edilince ortadan kaybolmuştur. ([27])

Şam trajedisi hiçbir zaman açıklanamadı. Montefiore ile onun çağdaşlarından çoğu, Peder Thomas’ın asla öldürülmediği, Şam’dan gizlice uzaklaşmak zorunda kaldığı, sonra da Doğu ülkelerindeki Katolik manastırlarından birine kabul edildiği kanısındaydılar.

Bu tahmin doğru mudur, değil midir; Peder Thomas öldürülmüş müdür, yoksa doğal ölümle mi ölmüştür; bütün bunlar bizi hiç mi hiç ilgilendirmeyebilirdi. Bizim için yeterli olan, onun bu dünyadan ayrılmasında Yahudilerin hiçbir suçunun bulunmadığının saptanmasıdır.

Doğu’ya yaptığı yolculuğun mutlu bir başarıyla sonuçlanması Montefiore’yi ünlü bir adam yapmıştı. Dindaşları ona, halkının haklı davasını zafere ulaştırmak için firavunun karşısına çıkan yeni bir Musa gözüyle bakmaktaydı. Bu nedenle de onun yurduna mutlu biçimde dönmesi, bütün sinagoglarda yapılan Tanrı’ya şükran ayinleriyle kutlandı. Cemaatlerden hem Yahudiler hem Hıristiyanlar tarafından imzalanmış yüzlerce teşekkürnameler gönderildi. İngiltere’de düzenlenen bir bağış toplama kampanyasının geliriyle yaptırılan, 3.5 ayak boyunda, 1319 ons ([28]) ağırlığında, gümüş bir sanat eseri ona sunuldu. Bu eser, Davut’un aslanı yenerek kuzuyu kurtarışını gösteriyordu. (1. Samuel 17, 34-35) Eserin altlığının dört köşesinde Musa’nın, Esra’nın ve Şamlı iki Yahudinin heykelleri yer alıyordu. İki Yahudiden biri, zincire vurulmuş ve üzgündü, öne doğru eğilmişti; öbürü ellerini havaya kaldırmış teşekkür ediyordu. Bu dört heykelin arasındaki düz yüzeylerin üstüne yapılmış kabartmalar ise şu olayları ebedileştirmekteydi: Sör Moses ile yanındakilerin İskenderiye’de karaya çıkışı, sultanın huzuruna çıkılması ve fermanın verilmesi, suçsuz tutukluların kurtuluşu ve son olarak da Londra büyük Sinagogu’nda Sör Moses ile Lady Juditlı Montefiore’nin dönüşü dolayısıyla yapılan bayram ayini.

Kraliçe onu huzuruna kabul edip kendisine, “Doğu’da baskıya ve kovuşturmaya uğramış kardeşlerinin yararına gösterdiği eşsiz çabalarının” takdiri belirtisi olarak asma tutamacı ([29]) dolaştırma hakkı verdi; sadece kral hanedanından prenslere, en yüksek dereceli şövalyelere ve krallığın en eski kansoylularına tanınan bir ayrıcalıktı bu.

Montefiore’nin civanmertçe etkinlikleri, Almanya’da da minnettarlıkla takdir edildi.

Haham Dr. Philipplıon, Magdeburg’da bir bağış kampanyası düzenledi; bağışçılardan on gümüş groştan (*) fazla para alınmadı. 1500 taler (**) toplandı. Bu parayla çok görkemli bir albüm hazırlandı; parşömen üstünde bir teşekkürnameyle bağışçıların tümünün adları vardı içinde. Bağışçılar içinde birçok Hıristiyan, hatta kansoylular, subaylar ve papazlar da bulunuyordu. Albümün paha biçilmez değerdeki kapağında iki yağlıboya tablo yer almaktaydı. Ön kapaktaki “Babil’de Yaslı Yahudiler” tablosuydu ve Berlin Güzel Sanatlar Akademisi’nin ünlü direktörü Sclıadow tarafından yapılmıştı. Arka kapakta ise “Eski Yahudi Aile Yaşayışından Resimler”in yaratıcısı Profesör Oppenheim’in “Yuşa’nın Musa Tarafından Atanması” tablosu vardı.

Şam olayından birkaç yıl sonra Sör Moses, dindaşlarını haksızlık ve baskıdan korumak için yine bir yolculuğa çıktı.

Bu sefer Rusya’ya gitti.

Burada I. Çar Nikolaus (***) zaten baskıcı olan Yahudiler yasasını daha da ağırlaştırmış, Yahudilerin düzlük arazide oturmalarını yasaklamış, sınırın 50 (****) kadar uzağında bulunan arazi şeridinde oturan Yahudilerin ülkenin iç kesimlerine yerleştirilmesini emretmişti. Bu emir uygulanacak olursa, yüzlerce Yahudi ailesi ekonomik bakımdan mahvolacaktı.

(*) 1 groş, 10 peniklik madeni para.

(**) 1 taler, 3 mark değerinde para.

(***) I. Nikolaus ya da I. Nikolay (1796-1855) 1825’te tahta geçti. Sosyal reformlara, toprak köleliğinin kaldırılmasına karşı çıktı. Ülkede katı bir sansür uygulattı ve aşırı baskıcı yöntemler kullandı. Avrupa’da da kurulu düzeni kurmayı amaçladığından 1849’da, Macar devriminin bastırılması için Avusturya’ya yardım etti. 1853-1856 Kırım Savaşı’nda Osmanlı, İngiltere ve Fransa’ya karşı savaştı. Bozgunla biten bu savaş sürerken öldü. Onun döneminde tüm engellemelere rağmen Rus edebiyatı altın çağını yaşamıştır.

(****) 1 werst 1,067 km.’ye eşit uzunluk ölçüsü.

İngiliz hükümeti yine dostumuzu, çarın ve en yüksek dereceli görevlilerin huzuruna kolayca girebilmesi için tavsiye mektuplarıyla donatmıştı. St. Petersburg’da ilk ziyaretini İçişleri Bakanı Kont Nesselrode’ye yaparak şunları söyledi:

 “Benim buraya gelişimin iki amacı var: Birincisi, Yahudi okulları kurmaktır; İkincisi de, Çar Hazretleri’ne Yahudileri köylerden ve sınır kentlerinden uzaklaştıran emirnamesini geri çekmesi ricasında bulunmaktır.”

Bakan, Montefiore’nin okullar kurarak kardeşlerinin manevi yoksulluğunu gidermeye yönelik niyetini onayladı ve bu konuda gereken her türlü yardımı yapacağına da söz verdi.

Sör Moses, bu sefer de Rus Yahudilerinin bir kısmını tarıma yöneltmeyi amaçlayan planını açıkladı.

“Bunlarsa eğer niyetiniz” diye kont büyük bir sevinçle bağırdı, “hükümetimizin amaçlarıyla tam bir uyum içinde hareket ediyorsunuz demektir; çünkü biz de Yahudileri insan toplumunun yararlı üyeleri yapmak ve onları aşağılık kaçak öteberi ticaretinden uzaklaştırmak istiyoruz.”

Sör Moses sesini biraz yükselterek: “Sayıları birkaç milyonu bulan Rusya ve Polonya (Polonya, o tarihte Rusya’nın bir iliydi.) Yahudilerinin hepsi de mi kaçakçılık yapıyor?” diye sordu; çünkü Kont Nesselrode gibi yüksek rütbeli, aydın bir adamın, tek tek bazı Yahudilerin kötü eylemlerinden tüm camiayı sorumlu kılmasına içerlemişti.

Bakan bu soruya cevap veremedi. Bunun yerine görüşmeyi sona erdirdi; vedalaşırken de Montefiore’ye amacına ulaşması için her yardımı yapacağına bir defa daha söz verdi.

Kont Nesselrode’nin iltiması sayesinde çar, dostumuzun huzura çıkma isteğini kabul etti. Bu kabul yirmi dakika sürdü ve çok içtenlikli bir havası oldu. Sör Moses, Rusya’daki kardeşlerinin acı yazgısını hafifletmeyi amaçlayan ricasını söyleyince çar, “Şu anda Rusya Yahudilerinin durumunu iyileştirmekten başka bir konuya hiçbir istek duymadığı” karşılığını verdi.

“Fakat majesteleri bir ukasınız (Rus çarlarının fermanına Ukas adı verilir.) var; bu ukas, Yahudileri sınır kentlerinden uzaklaştırmıyor mu?”

“Evet. İllerimin birkaçından, özellikle de sınır boyu illerinden; buralarda Yahudi nüfusu çok yoğun. Onun için de ben, Yahudileri kendi iyilikleri için birbirlerinden biraz ayırmak istedim.”

Sör Moses, bu sefer de Yahudi nüfusunun özellikle yoğun olduğu kentleri ziyaret etmek, buralardaki kardeşlerinin istek ve ihtiyaçlarını bizzat öğrenmek için izin rica etti. Çar bu konuda onu yüreklendirdi ve bir de ona, Rusya’daki dindaşlarının “acayip alışkanlıklarını” bırakmaları konusunda etkilenmesi öğüdünde bulundu.

Bu öğüdüyle çarın ne demek istediğini dostumuz ilkin anlamadı. Bir an düşündükten sonra kaşlarını çattı ve çara adeta:

“Majeste, benim Rusya’daki dindaşlarımın kültür düzeyinin bu kadar düşük olmasından siz ve sizin hükümetiniz doğrudan sorumludur!” diyormuş gibi baktı. Sonra da cevap vermek yerine hiç istifini bozmadan, “Onlar sakin, sadık, çalışkan ve şerefli yurttaşlardır” dedi.

“Evet, eğer sizin gibi olabilirlerse!” diye bağırdı çar.

Çarın Montefiore’yi pek dostça kabul etmiş olması, Rusya Yalıudilerinde kendilerine uygulanan bunaltıcı özel yasaların baskısından kurtulacakları, barış içinde ve rahatsız edilmeden işleriyle uğraşabilecekleri zamanın artık geldiği umudunu doğurmuştu.

Ne büyük yanılgı! Yıllar geçtikçe durumlarının daha da berbatlaşacağından henüz habersizlerdi.

O günlerde Rusya Yahudileri, Sör Moses Montefiore’yi kendilerini yoksulluktan kurtaracak kişi olarak selamladılar. Onun önce St. Petersburg’dan Vilna’ya, oradan da Varşova’ya yaptığı yolculuğu bir zafer alayına dönüştürdüler. Ülkenin töresi gereği, ne kadar Yahudi birliği ve derneği varsa, tek tek hepsi, ona en kaliteli çeşidinden şaraplar -bunlar yüzlerce şişe olmuştuve hoş geldin selamı niyetine de çok nefis çörekler, kurabiyeler gönderdi. Sör Moses, bu hediyeleri hastanelere verdi.

Bütün bu bağlılık belirtileri, kahramanlarımızı derinlemesine duygulandırmıştı. Ah, ne olurdu, din kardeşlerinin nice umutlarla ondan beklediği şeylerin hepsini gerçekleştirebilseydi!

Fakat pek parlak biçimde kabul görmesine, hükümet yetkililerinin kesin sözler vermesine, Sör Moses’in kendi araştırmalarına dayanarak hazırladığı, Rus Yahudilerinin korkunç sefaletini gösteren, geniş kapsamlı raporları çara ve bakanlarına sunmasına rağmen her şey büyük ölçüde eskisi gibi kaldı.

Moses Montefiore’nin yolculuğu, bu sefer anılmaya değer bir başarı elde edememişti.

Ne var ki bu düşkırıklığı onun cesaretini kırmadı. Hayır, aksine şimdi kimi uzaklarda kimi yakında yaşayan tüm kardeşlerini, eskisinden çok daha içtenlikle seviyordu. Bu sevgisini, Vilna’da dindaşlarına veda ederken şu sözlerle dile getirmişti:

“Kalbim her zaman sizinledir. İsrail çocukları acı çekerse, üzüntüler doldurur içimi; bir neden onları ağlatacak olursa, benim gözlerim de yaşlarla ıslanır.”

ON ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

Sör Moses Montefiore Baronet

Montefiore’nin dindaşlarının maddi ve manevi düzeylerini yükseltmek için harcadığı yorulmak bilmez çabalara İngiliz hükümeti de değer vermekteydi. Bu konuda yardım ve tavsiye gerektiğinde, devletin en yüksek dereceli yetkilileri, her zaman onun lehinde konuşuyorlardı. Keza insanların yararına yeni bir iş başardığında, bu soylu hayırsevere teşekkür edip onu öven ilk kurum da hep hükümet oluyordu.

Nitekim Rusya’dan döndükten sonra sevindirici bir haberle onu şaşırtan da Başbakan Sör Robert Peel oldu. Kraliçe, Sör Moses’i Baronet payesine yükseltmişti.

“Kraliyet teveccühünün bu işaretiyle” diye yazıyor başbakan, “Kraliçe, Britanya tebaasının sizinle aynı inancı paylaşan, krallığa sadık ve saygıdeğer bir sınıfın içindeki seçkin yerinizi ve de âlicenaplığınızı kabul edip bunu onaylamaktadır.”

Bu arada hemşehrilerinin güveni, Sör Moses’i, fahri hizmet görmek üzere, devletin yüksek makamlarına getirmiş bulunuyordu. Londra ve Middlesex şerifi olduğunu biliyoruz. Daha sonra da Kent Kontluğu’nun başşerifi, Londra valilik komisyonu üyesi, Middlesex sulh yargıcı, Kent Konluğu vali vekili ve beş liman kentinin (Hastings, Sandwich, Dover, Romney, Hytlıe) sulh yargıcı oldu.

Fakat İngiliz parlamentosu üyesi olmadı; olmak isteseydi de olamazdı zaten. Çünkü yeni seçilen her üye görev yemini yaparken, “Doğru olan Hıristiyan inancı” sözünü de söylemek zorundaydı ve belirli bir mezhebe dayanan bu yemin şekli henüz ne değiştirilmiş ne de kaldırılmıştı.

Gerçi Sör Moses kendi şahsı için milletvekili olmaya hiç hevesli değildi; ama İngiliz Yalıudilerini, Hıristiyan kardeşlerinden hâlâ ayırmakta olan bu son engelin kaldırılması için azimle mücadeleye koyuldu. Bu amaçla hükümete telkinde bulunarak, söz konusu yemin biçiminin kaldırılması için bir yasa tasarısının parlamentoya sunulmasını sağladı. İngiliz Yahudilerinin herkesçe kabul edilen vatansever tutumları, Sör Moses Montefiore ve Sör David Salomun’un yüksek makamlardayken toplum hizmetinde gösterdikleri dürüstlük, bu tasarının kabulüne elverişli bir ortam hazırlamıştı. Fakat ancak 1858’de Londra kentinden milletvekili seçilen Baron Lionel Rothschild, İngiliz parlamentosuna giren ilk Yahudi oldu.

Yurdunun hizmetinde, her zaman, seve seve tüm gücüyle çalışmış bulunan Sör Moses, kendisine yapılan parlamento üyeliği teklifini, bu işi özenle yapabilmesi için gerekli zamanı olmadığını ileri sürerek reddetti. Unutmayalım ki o bir işadamıydı. Onlarca yıldan beri “Allianz” hayat sigortasını ve “Imperial” Kıta Avrupası gaz şirketini yönetiyordu. Bundan başka devlet kent hizmetinde, Yahudi cemaatlerinde birçok fahri görevi vardı; 1835’ten beri de İngiliz-İsrail Cemaatleri Birliği’nin başkanıydı. (“Board of Deputies”)

Yahudilerin parlamentoya alınması konusunun, tam da tüm canlılığıyla tartışıldığı sırada, soylu dostumuz zor bir sorunla uğraşmaktaydı.

Şam’dan yine bir imdat seslenişi duyulmuştu.

Burada, 1847 Nisanı’nda, bir Hıristiyan çocuk kaybolmuştu -bunun üzerine tabii Yahudiler suçlanmıştı hemen. Yine dinsel tören amacıyla çocuk kaçırıp öldürme suçlamasıydı bu. Osmanlı hükümetine, Yahudilere karşı sert önlemler alması telkininde bulunan da yine Fransız konsolosuydu. Onun kışkırtmasıyla Türk Vali Sefata Paşa, Yahudi mahallesinde aramalar yaptırmış, kuşku uyandıracak hiçbir şey bulunmamasına rağmen birçok Yahudi tutuklanmıştı. Bu sırada kaybolmuş erkek çocuk, sağ salim ailesinin yanına döndüğü halde, Yahudiler yine de hapishanede kalmışlardı.

Doğu’da yaşayan din kardeşlerini, Fransız diplomatlarının keyfi eylemlerine karşı sürekli güvence altına almak için Sör Moses, Fransa Kralı Lovis-Philippe’in ([30]) huzuruna çıkarak ondan yardım rica etti. Kral, bu konuda üzüntüsünü bildirmekle birlikte Fransa’nın Avrupa’da Yahudilere yurttaşlık haklarını bahşeden ilk ülke olduğunu da belirtti ve Sör Moses’e dileğinin yerine getirileceğine dair güvence verdi.

Gerçekten de kısa süre sonra, Doğu’da görev yapan Fransız konsolosluk memurları, çok sert biçimde azarlandılar. Ayrıca Şam konsolosunun davranışından dolayı Başbakan Guizet de, Fransız hükümetinin yapılan bu kan suçlamasını “uydurma ve iftira” olarak nitelendirdiğini belirterek üzüntülerini bildirdi.

O zamandan beri Fransa, başka ülkelerde Yahudilere karşı önyargılar beslemeye ya da telkin etmeye bir daha asla kalkışmamıştır. Şam’da yeniden huzur geri geldi ve bura Yahudileri, bir daha dinsel tören amacıyla cinayet işlemek gibi kötü niyetli bir suçla asla itham edilmediler.

Şam’daki bu yeni olay, hoşa gidecek şekilde henüz yeni sona ermişti ki, yine Doğu’dan üzücü bir haber Montefiore’nin kulağına geldi. Filistin’de açlık tehlikesi başgöstermişti.

Filistin Yahudilerinin büyük ölçüde Batı’daki dindaşlarının bağışlarıyla yaşadıklarını daha önce öğrenmiştik. Bu destek yardımının yaklaşık dörtte üçü, Rusya ve Polonya’dan geliyordu; çünkü tüm yeryüzünde on iki milyon tahmin edilen Yahudi nüfusun yarısı bu ülkelerde yaşamaktaydı. Ellili yıllarda Rusya, Fransa ve İngiltere’ye karşı korkunç bir savaşa girişince, Rusya, Yahudileri paralarını, savaşın (*) kendilerine ve yurtlarına verdiği acıları azaltmak için kullanmak zorunda kaldılar. Bundan dolayı da Kutsal Topraklar’daki din kardeşlerine gönderilen bağışlar, büyük ölçüde kısıldı. Bu destek yardımın azaltılması, eğer Filistin’de bir kolera salgını başlamasaydı ve burada koloniler oluşturmuş bulunan çalışkan çiftçilerin yüzlercesi, verimsiz bir ürün alınmasından ötürü nice zorluklarla işledikleri tarlalarından umdukları kazançtan yoksun kalmasalardı, herhalde bu kadar hızla bir kıtlık ortamına sürüklenilmezdi.

(*) Söz konusu savaş, Kırım Savaşı’dır. Osmanlı, İngiliz, Fransız ve Piemonte devletleri ile Rusya arasında Kırım’da yapılmış, Rusların yenilmesiyle son bulmuştur.

“İsrail ülkesi”nden imdat çağrısı bu yüzden yapılmıştı.

Moses Montefiore derhal çok etkili bir yardım hareketi başlattı. Bu işte yardımcısı olan Britanya İmparatorluğu’nun Başhahamı Dr. M. Adler, tüm Yahudi cemaatlerine yolladığı bildiri niteliğindeki bir mektupla Filistin Yahudilerine çok ivedi yardım yapılmasını istedi. Böylece de kısa sürede 400.000 mark toplanıverdi. Bu meblağın oluşmasında birçok âlicenap Hıristiyanın bağışlarının da katkısı olmuştu; bunda da kuşkusuz Sör Moses’in, Hıristiyanlık ya da vatan adına düzenlenen bağış kampanyalarına, her zaman katılmaya hazır olmasının, minnettarlıkla takdir edilmesinin katkısı vardı. Örneğin, savaşta can vermiş donanma ve ordu askerlerinin dul ve yetimlerini korumak için kurulmuş “vatansever fon”a, kendi cebinden 200 lira (4000 mark) bağışta bulunduğu gibi, “Allianz” ve “Imperial” şirketlerinden de 600 lira verdirmişti.

Sör Moses, bu kadar çok yardım parasının harcanmaya hazır olduğunun anlaşıldığı yönetim kurulu toplantısını, başarıyı karısına haber vermek için etrafına sevinç gülücükleri saçarak terk ettiğinde, Amerika’dan gelmiş resmi bir mektubun kendisine verilmesi, çok daha büyük bir sevinç duymasına neden oldu: Yuda Tuda Toura adında New Orleanslı hayırsever, zengin bir Yahudi, şahsen tanımadığı halde Sör Moses Montefiore’ye vasiyetnamesiyle 50.000 dolar miras bırakmıştı; Sör Moses bu parayı, Filistin Yahudilerinin yararına olmak koşuluyla dilediği gibi harcayabilecekti.

Şimdi miktarı 200.000 marka yükselmiş bulunan bu yardımla Sör Moses, uzun zamandır planladığı fakat yeterli parasal olanağı bulamadığı için hep ertelediği bir eseri artık gerçekleştirebilecekti: Kudüs’te bir hastane.

Bu yüzden Sör Moses ile Lady Judith Montefiore’yi bir defa daha Doğu ülkelerine doğru yola çıkmış görüyoruz.

Her yerde cemaatler tarafından candan sevgiyle karşılanıp bazı kentlerde özel bayram ayinleriyle onurlandırılan dostlarımız, bu sefer Köln, Dresden, Prag, Adelsberg (burada onların şerefine ünlü mağara mumla aydınlatılmıştı), Laibach üzerinden Trieste’ye geldiler; buradan da vapurlar Konstantinopol’e gittiler.

Sör Moses, bir defa daha sultanın huzuruna törenle kabul edildi (Sultan Abdülmecit) ve bu defa amacına ulaştı: Bir ferman ona, Kudüs’te bir Yahudi hastanesi inşa etmek ve tarım yapmak payesiyle topraklar satın almak yetkisini verdi.

Kudüs’te Sör Moses, kente gelişi şerefine düzenlenen bütün davetleri, bütün törenleri ve diğer eğlenceli toplantıları reddederek bu sefer sadece hedefine erişmeye çalıştı. Hastanenin temelini attı, bu yoksullar yurdunun inşası için hazırlıkları tamamladı, Yahudi kızları için bir sanat okulunun açılışını yaptı. Bu okula, bir hafta içinde hem ilkokul eğitimi görecek, hem de terzilik, çamaşır dikimi ve nakış öğrenecek 400 kız öğrenci alındı. Sör Moses asıl çabasını, Kutsal Topraklar’ın kolonileştirilmesi için harcadı. Ülkenin başlıca cemaatlerinin temsilcileriyle yaptığı bir görüşme üzerine Sör Moses en nüfuzlu etkin çiftçileri bir kurul halinde bir araya getirdi; bu kurul satın alınacak toprakların ve iskân edilecek köylülerin seçiminde ona yardımcı olacaktı.

Böylece kutsal denilen toprakların üstünde ilk Montefiore kolonileri sevinçle kuruldu. Kudüs’ün batısında Yafa ve Zion yakınlarında 35, Safed dolayında Bekea’da 15, Tiberias’ta 30 aile tarım yapmak üzere iskân edildi.

Montefiore bugün hâlâ yaşasaydı, uçsuz bucaksız yer yuvarlığına dağılmış, sıcakkanlılıkları inkâr edilmez büyük bir Yahudi kitlesi tarafından din kardeşi olarak, özellikle de Filistin’de bir Yahudi devletini yeniden kurmayı düşleyen erkekler ve kadınlar tarafından siyasal bakımdan coşkuyla kutlanırdı.

Gerçekten de Montefiore’nin yedi defa ziyaret ettiği -son gelişinde doksan bir yaşındaydıFilistin’e duyduğu sevgide, sonsuzlukla sınırlı bu coşkuda hemen göze çarpan olağanüstü bir şeyler vardır. Eğer dini bütün bir Hıristiyanın, peygamberlerin ve kilise babalarının dolaştığı bu kutsal ülkeyi “tüm ruhuyla arzu ettiğini” ve kutsal mahallere yapılacak bir hac ziyaretine hayatının en yüce ereği olarak göreceğini düşünürsek, o zaman dini bütün bir Yahudi’yi de, burada tarihinin büyük anılarından kıvanç ve sevinç duyuyor, Mezmurlar şairinin adağına uygun davranıyor, diye kınayamayız. Mezmur şöyle diyor çünkü: “Eğer senin Küdüs’ünü anmazsam, eğer Kudüs’ü en yüce sevincim kılmazsam, dilim damağıma yapışsın.” (Mezmurlar 137, 6)

Ne var ki kutsal ülke, Montefiore’nin yalnızca “en yüce sevinci” değildi, özlemlerle dolu umudunun da konusuydu…

ON DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

Edgar Mortara

Yarım yüzyıl önce, kulağa hoş gelen Edgar Mortara adı dillerde dolaştı. İmparatorlar ve krallar ondan söz ettiler; hükümetler onun için uzun uzun yazılar hazırladılar. Edgar Mortara ne politika alanında sivrilmiş bir kişi, ne hayranlıklar uyandıran bir mucit, ne de tehlikeli bir anarşistti; sadece anası da babası da Yahudi olan altı yaşında bir çocuktu.

24 Haziran 1858 akşamı, o zamanlar Kilise Devleti’nin ([31]) bir kenti olan Bologna’da, tüccar Salomon Mortara’nın evine papalık polisinin bir subayı ile iki jandarma geldi. Gelenler, “Kutsal Offizium” adına küçük Edgar’ın derhal kendilerine teslim edilmesini istediler. ([32]). Çocuğun annesiyle babası kulaklarına inanamadılar.

“Edgar’ı, bizim sevgili yavrumuzu teslim etmek mi? Kime peki?” “Az önce işittiniz ya: Kutsal Offizium’a!”

“Kutsal Offizium Katolikler içindir. Fakat biz Yahudiyiz.” “Özellikle de bundan dolayı. Sizin oğlumuz Katoliktir ve biz de onu kilise için almak üzere geldik.”

“Baylar yanılıyor. Oğlumuz bizim dinimizdendir, yani Yahudi dinindendir.”

Subay konuya ilişkin başka bir bilgi veremiyordu. Fakat yüksek yerden verilmiş görevi yapması gerekiyordu; bu nedenle, isteğinde direndi ve dehşete kapılmış anneyle baba çocuklarını kendi istekleriyle vermeyince de, jandarmalara çocuğu onlardan zorla almalarını emretmek zorunda kaldı.

O zamanki kilise iktidarı göz önüne alınırsa, çocuğun anne ve babasından bir daha geri dönmeyecek şekilde ayrıldığı kesinlikle söylenebilir. Kovmak, alay etmek, kovuşturmak gibi yöntemler Yahudiliği ortadan kaldırmaya yetmediği için kilise, arada sırada İsraili en güçlü kökünden hırpalamak amacıyla kutsal aile bağını zorla koparmayı denemekte, yani Yahudi çocuklarını baba evinden zorla çıkararak onları kendi vereceği eğitimle yetiştirmek istemekteydi. Bu bakımdan çocuğun geriye verilmesini istemek doğrultusunda atılacak her adım boşuna olacaktı.

“Kutsal Offizium’un zavallı babanın başvurusuna verdiği cevapta, Edgar’ın -bir yaşındayken-o zaman bakıcısı olan on dört yaşındaki Mina Morisi tarafından gizlice vaftiz edildiği bildiriliyordu. Kız, bebeği vaftiz ettirerek -babanın kesinlikle ifade ettiğine göre, hiçbir tehlikesi bulunmayan bir hastalıktan kurtarmak istemiş. Beş yıl süreyle de kız ve vaftizi güya kimseye söylememiş; ancak şimdi Engizisyon Mahkemesi’nin ([33]) günah çıkarma hücresinde olayı itiraf etmiş.

Papa XIV. Benedikt’ini reşit olmayan İsrail çocuklarının ebeveynlerinin rızası olmadan vaftiz edilmesini kesinlikle yasaklayan 28 Şubat 1747 tarihli fermanına dayanarak Salomon Mortara, Papa IX. Pius’a başvurdu. Lâkin papa yalnızca Engizisyon Mahkemesi’nin emrini uygun görmekle kalmadı, adeta alay edercesine babaya ailesiyle birlikte Katolikliğe geçmesi, o zaman oğlunu kesinlikle geri alacağı öğüdünü verdi.

Ailenin kutsal haklarına yapılmış bu çirkin saldırının haberi tüm İtalya’ya yayılmış, oradan da Avrupa’nın diğer ülkelerine geçmiş, hatta Kuzey Amerika’ya bile ulaşmıştı. Haber Yahudiler arasında olduğu kadar Hıristiyanlar arasında da haklı bir öfke uyandırmıştı.

“Evangelist Birliği”nin Londra’daki yıllık toplantısında, papalık kilisesinin bu keyfi davranışına karşı sert itirazlar yapıldı ve Yahudilerden yana saygılı sempatinin vurgulanacağı bir bildirinin yayınlanmasına oybirliğiyle karar verildi. Buna ilişkin karar, Yahudiliğin cesur öncü savaşçısı Sör Moses Montefiore’ye de gönderildi. “Protestan Birliği” ile “İskoç Reformasyon Derneği”, İngiliz hükümetinden Mortara’nın ailesine geri verilmesini sağlamak amacıyla girişimde bulunmasını istediler. Bu istek, Londra, New-York, Philadelphia’da ve daha birçok şehirde düzenlenen protesto toplantılarında da dile getirildi.

Çocuğun ailesinden zorla alınmasını, modern kültür açısından bir cürüm olarak nitelendirenlerin hepsi, bir konuda aynı kanıdaydı: Gücü çok büyük kilise kurumuna karşı yapılacak mücadelede, bir şeyler başarabilecek sadece bir kişi vardı; o da altın yürekli, korkusuz ve sözü geçer bir aristokrat olan Sör Moses Montefiore idi.

Bu zorbaca harekete tüm Avrupa’nın gösterdiği canlı ilgi karşısında Sör Moses, İngiliz-İsrail Cemaatleri Birliği’nin ricası üzerine, bu örgüt adına papaya başvurmaya hazır olduğunu açıkladı.

İngiliz hükümeti tarafından verilmiş resini tavsiye mektuplarıyla donatılmış olarak Sör Moses ile Lady Judith, din kardeşlerinin duaları eşliğinde, 1859 Şubatı’nda Roma’ya doğru yola çıktılar. Fakat sürüp giden hastalıklar yüzünden bu kente ancak 5 Nisan’da varabildiler.

Papalık nezdinde İngiliz işgüderi -Sör Moses’in Konstantinopol’e gidişinde tanışmış olduğuBay Oda Russell, Sör Moses’in papanın huzuruna çıkmasını sağlamak amacıyla derhal harekete geçti. Ne var ki bu işi uygun biçimde başarabileceğinden pek emin değildi.

İlkin Devlet Sekreteri Kardinal Antonelli’ye başvurdu. Lâkin bu kardinal papanın bu olayı “kapanmış” olarak görmesi nedeniyle reddetti. Fakat kendisinin Sör Moses’i kabule ve Birlikler Konfederasyonu’nun dilekçesini papaya sunmak üzere teslim almaya hazır olduğunu bildirdi.

Sör Moses üstlendiği görevi başarıyla sonuçlandırmak için her çareye başvurmaktan elbette kaçınmayacaktı.

Devlet Sekreteri-Kardinal onu dostça karşılayıp dilekçeyi aldı. Sör Moses şöyle konuştu:

“Kardinal Hazretleri, ben sekiz gün daha Roma’da kalacağım. Umarım bu süre içinde bir cevap elimize ulaşır.”

“Cevap mı?” dedi kardinal omuzlarını silkerek. “Verilmesi olası bir cevabın size pek yaran dokunmayacaktır, çünkü Mortara konusunda bir şeyler yapmak olanaksızdır.”

“Ya çocuğun ağlaşan annesiyle babası?..”

“Onlara acıyorum. İleride de bu çeşit nahoş olayların cereyan etmesini önlemek için gerekli önlemler alınacaktı.”

“Kardinal Hazretleri, bir çocuğun gaspedilmesi söz konusu bu olayda!” diye bağırdı Montefiore sinirlenerek: Bunlara karşın kardinal çok sakin bir tavırla şöyle cevap verdi:

“Edgar Montara Hıristiyandır ve Hıristiyan kalacaktır. Belki on yedi ya da on sekiz yaşına geldiğinde kendi serbest iradesiyle dilediği gibi hareket edebileceğine göre…”

“Ya o zamana kadar?” diye, Sör Moses onun sözünü kesti.

“O zamana kadar Roma’da San Pietro Manastırı’nda çok iyi bir eğitim alacaktır. Ebeveyni ile kardeşleri, ne zaman isterlerse onu ziyaret edebilir. Ailesinin yanına dönebilir mi? Hayır, hiçbir zaman!”

Bu durumda Sör Moses görevin başarıya ulaşamayacağını anlamıştı. Derin üzüntüler duyarak yüreğinden kopan bir iç çekişle ayağa kalkarak:

“Hepimiz tek bir yüce babanın evlatları olduğumuz halde, bir arada barış içinde yaşayamayışımız ne acı!” dedi.

Kardinal, yine omuzlarını silkerek cevap olsun diye şunları söyledi:

“Mortara olayı bizim için kesinlikle kapanmıştır.”

“Ben yine de İngiliz-İsrail Birlikleri Konfederasyonu’nun bu dilekçesine verilecek cevabı, burada Roma’da bekleyeceğim” dedi Montefiore.

“Cevap yok, Sör Moses! Fransa, Hollanda ve Avusturya’nın dilekçeleri gibi, sizin de Mortara ile ilgili dilekçenize cevap verilmeyecektir.”

Umutları kırılmış bir halde Sör Moses, “Bu acıklı olay için son sözünüz bu mu?” diye sordu.

Son sözüm bu! Bir şey daha var: Size kesinlikle güvence veririm ki -herhalde bu saptamanın sizce değeri olacaktır-papalık, kilise devleti sınırları içinde yaşayan Yahudilere karşı çok hayırlı, çok iyicil düşünceler beslemektedir.”

“Hayırlı düşüncelerini sevsinler!” diye düşündü Sör Moses. Ne var ki çok kibar yetiştirilmiş bir adamdı. Kardinale, bir sistemin sadece maşası olan bu adama sert cevap vermeyi ve Hıristiyanca insan sevgisi ile bu sevginin insanlara, özellikle de Yahudilere karşı gerçekte uygulanışı arasındaki haşin çelişkiyi onun gözleri önüne sermeyi içinden geçirdi bir an.

Montefiore olağanüstü bir şevkle uğraş verdiği bu konuda yenilgiyi şimdilik kabul etmek zorunda kalmıştı. Fakat çocuk Mortara’nın geri verilmesi amacıyla çabalarını yıllarca sürdürdü. Bunun için Roma’daki Fransız Elçisi Dük Grammont’un yardımını sağlayarak III. Napolyon’a ([34]) “Montefiore’nin çalışmalarında olanakların elverdiği ölçüde korunmasını” isteyen emirler verdirdi. Daha sonraları o sırada yeni kurulan “Alliance Israelite Üniversellerin yardımını sağladı. Sonunda, hatta yeni Kral Viktor Emanuel’e (*) şahsen başvurdu. Bütün bu çabalar sonuçsuz kaldı. Çocuk Mortara, manastırda kaldı.

(*) VII. Eduard (1841-1910), 1901 ’de İngiltere kralı oldu.

Onunla ilgili hiçbir haber kamuoyuna sızmadı.

Kamuoyunun bir defa daha ondan haberi olması, yıllarca sonraya rastlar. Yeniyetme bir delikanlı olarak, başka gençlerle birlikte papaya takdim edildikleri zaman, Papa IX. Pius’un, Edgar Mortara’ya hitaben yaptığı konuşmayla kamuoyu onu yeniden hatırladı. Papa şunları söylemişti:

“Benim için özellikle sen, çok aziz ve çok değerlisin, oğlum; çünkü ben seni çok yüksek bir bedel ödeyerek Hıristiyanlık için kazandım. Senin için çok yüklü bir fidye ödedim; çünkü senin yüzünden bana ve kutsal papalık makamına karşı tam anlamıyla bir savaş kışkırtıldı. Hükümetler ve halklar, bu dünyada iktidar sahipleri ve günümüzde gerçekten bir gücü temsil eden basından insanlar savaş açtılar. Hatta krallar bu saldırının en önünde yer alıp bakanlarına, senin için bana diplomatik notalar verilmesini emrettiler. Krallardan yakınmak istemiyorum. Ben sadece tek tek pek çok kişinin bana yönelttiği hakaretlere, iftiralar ve lanetlere dikkat çekmek istiyorum. Bu insanların kızdıkları anlaşılıyor; onlar, sevgili Tanrı’nın, sana doğru inanca sahip olmayı bahşetmesine ve seni ölüm karanlığından kurtarmasına kızıyorlar. Ne yazık ki ailen hâlâ bu karanlığın içinde bocalayıp durmaktadırlar. En çok da senin vaftiz edilerek yeniden doğmandan ve Tanrı’nın yüce lütfuyla sana bahşettiği bilgileri öğrenmiş olmandan yakınıyorlar.”

Bu söylevden kısa bir süre sonra Mortara törenle rahip oldu. Bugün hâlâ Roma’da Vatikan Sarayı’nda rahat ve sıkıntısız bir hayat sürmektedir.

1859’da, Hamursuz Bayramı sırasında Montefiore, Roma’da haklı bir davanın zafer kazanmasına yardımcı olmak için, yüksek rütbeli papazların birinden öbürüne seferler yaparken, kaderin ne garip cilvesidir ki olaylar, papalığın dünyasal egemenliğinin sonunu, buna karşın İtalya Krallığı’nın da birliğini ve bağımsızlığını hazırlıyordu. Bugünkü İtalya’da, bütün inançlara kısıtsız eşit haklar tanıyan bu gerçek hoşgörü (tolerans) ülkesinde ise, küçük Mortara’nın başına gelen gibi bir çocuk çalınması olayı hayal bile edilemezdi.

Ne var ki o zamanlar papalık devletlerinde hâlâ ortaçağ koşulları egemendi. Yahudiler hâlâ gettolarda yaşamak zorunda bırakılıyor ve haysiyet kırıcı özel yasalara boyun eğiyorlardı. Montefiore, Roma gettosunu o kadar sık ziyaret etti ki, ayak takımı tarafından rahatsız edilmesi tehlikesi belirdi. Üstelik papalık subayları burada da bir “dinsel tören amacıyla insan öldürmek” oyunu sahnelemek istediler; ama bereket versin tam zamanında foyaları meydana çıktı.

Montefiore Roma’dan ayrılabildiği zaman sevindi. Yurduna ancak tek bir hoş anı götürebilmişti: O sırada Roma’da bulunan Gal prensinin -şimdiki Kral VII. Eduard -(*) başka saygın İngiliz ve İtalyanlarla birlikte onu da öğle yemeğine davet etmesiydi bu. Lady Montefiore, sağlığının elverişsizliği nedeniyle gelemeyeceğini bildirmek zorunda kalmıştı.

Aslında Montefiore’nin de sağlığı pek yerinde değilmiş gibiydi. Buna da şaşmamak gerekir; zira o sırada yetmiş beş yaşındaydı. Onu muayene eden seçkin bir hekim, kalbini ve akciğerlerini zayıf bulmuş, sindirim organlarında birçok aksaklık saptamış, kanında da bir kan zehirlenmesinin belirtilerini görmüştü.

Bedensel çöküntünün, korku veren bu işaretleri, bizim iyi yürekli Montefioremizin benzersiz bir vücut ve zihin tazeliği içinde, yüz yaşına kadar yaşamasını engelleyememiştir.

ON BEŞİNCİ BÖLÜM

Sevgi Ağı

Mortara olayındaki başarısızlık dostumuzun şevkini kırmışa benziyordu. Nitekim “Board of Deputies” başkanlığına yeniden seçilmeyi, bu sefer koşullar ileri sürerek kabul etti ve ileri yaşının dikkate alınmasını, bu nedenle de yerini alabilecek birinin bulunması ricasında bulundu.

Ne var ki çalışma arkadaşları bu “ileri yaş”ın, onun dindaşları hayrına sürekli aktif çalışmasını engellediğini fark edememişlerdi. Çünkü hâlâ iş başarıcıydı ve hâlâ hiç azalmayan enerjisiyle etkili oluyordu. Çünkü onun için söz konusu olan, yalnız dış ülkelerin acı çeken Yahudileri için değil, kendi yurdunun Yahudileri için de daha çok iş başarmaktı.

Onun eseri olan hayır işleri saymakla bitmez; başkalarına yaptığı teşvikler de öyle. Gücünü ve zamanını harcayarak ilgilendiği kuruluşların hepsi, onun tavsiyeleri sayesinde çalışmalarında hep verimli oldular. Ama o, başkalarının düşüncelerine ve tavsiyelerine de açıktı; yapılan bir öneri, amaca kendi önerisinde daha uygunsa, onu benimsemekten kaçınmazdı.

Sör Moses bir noktada saplanıp kalmayı ve orada direnmeyi bilmezdi.

Montefiore’nin geleneksel Yahudiliğin kurallarına uymakta katı davrandığını biliyoruz. Şabbat ve dinsel bayram günlerini, binlerce yıldan beri yapılageldiği şekilleri içinde kutlardı.

Kendisine karşı da böyle katıydı, başkalarına karşı ise pek hoşgörülüydü. Fakat Yahudiliğe kayıtsız davrananlara, ayinlerde reform isteyenlere karşı hiç hoşgörüsü yoktu. Böyle bir reformun uygulanması halinde herhalde ayinlere asla ayak basmazdı.

Ona göre ne Ortodoks Yahudi vardı, ne de liberal Yahudi. İsrail’in Tanrısına coşkuyla tapan bir cemaatin bulunduğu her yerde ibadetini yapabilirdi. O yerde insanların bağrından tüm sıcaklığıyla çıkan ilahilerin söylenip söylenmemesi, ya da -zamanın estetik duyguya uygun hale getirdiği-saygıya değer o eski tapınak nağmelerinin, orgun ses dalgalarıyla göklere yükselip yükselmemesi de umurunda olmazdı.

Sör Moses’in reformdan yana eğilim göstermemesinin diğer bir nedeni de, kendine özgü bir yüceliği bulunan güzelim Şabbat için ve de İbranice ibadet dili için korkmasıydı. Bu ikisini savunmada çok büyük bir kararlılık göstermiştir; çünkü bunları, şu geniş yer yuvarlağı üstündeki tüm Yahudileri -tıpkı çeşitli ülkelerde Latince kilise dilinin tüm Katolikleri birleştirmesi gibi-birleştiren bir bağ olarak görüyordu. Özellikle de Yahudi inancındaki dinsel içtenliğin, yerini Yahudiliğin sırf akla dayanan, duygudan yana yoksul bir anlayışa bırakmasından korkuyordu; böyle bir anlayış tarzı tam bir çöküntüye değilse bile, dine karşı bir umursamazlığa götürebilirdi. Bunun için de kahramanımız inançtan zevk alan bir kuşağın gelişmesine; onların felsefe yapan Tanrı-tanımazlar, durmadan kusur bulan eliştiriciler kibirli ukalalar olarak değil de, Tanrı’yı benliğinin derinliklerinde duyabilen, inancıyla coşan, ibadet eden Yahudiler olarak yetişmesine dikkat etti.

Görüyoruz ki ona göre, Yahudiliğin özünde Tanrı öğretisi ve Tanrı’ya ibaretin yanı sıra hayır işleri yapmak bulunmaktadır. Bu hayır işleri ise ona hayatı boyunca en büyük mutluluğu vermişti.

Romanya’da -Roma İmparatorluğu’nun bir zamanlar suç işleyenleri sürmüş olduğu bu ülkede-Yahudilere karşı zorbalıklar yapılınca Montefiore, dışişleri devlet sekreteri Lord John Russell’e başvurarak Bükreş’te dava açtırtmıştı. Keza Yunan Denizi’ndeki İyoniyen Adaları Yüksek Komiseri Gladson’a başvurarak orada yürürlükte bulunan, Yahudilere özgü baskıcı yasalarda esaslı bir değişikliğe gidilmesini ve Yahudilerin insan haklarından yararlandırılmasını istemişti. Sonuç ne oldu? Hemen ertesi yıl (1861 ’de) Korfu metropoliti, bir emirname yayınladı; bu emirde Yahudilere haksız davranışlarda bulunulmasını, Hıristiyanlığın komşularını sevme ilkesi bakımından çok 96 sert biçimde kınıyor ve onlara hoşgörü gösterilmesi uyarısında bulunuyordu. Bu sayede Yahudilerle Yunanlılar arasındaki ilişkiler yıldan yıla hep daha iyiye doğru gitti ve kardeşçe bir uzlaşma mertebesine yükseldi. Böyle bir olumlu ortamın oluşması için yolu açan kimdi? Bizim cesur öncü savaşçımız Sör Moses Montefiore!

Hıristiyanlar ve Yahudiller kardeşlik birliği; Montefiore’nin ideali buydu. Bunu gerçekleştirmek yolunda hiçbir fırsatı kaçırmamıştı.

1860 Haziran’ında bir akşam Montefiore eve geç gelmişti. Hayli yorgun olmasına rağmen “Times” gazetesini okumaya koyuldu. Gazete üzücü haberler veriyordu: Suriye’de Hıristiyanlar, Lübnan Dağı Dürzilerinin saldırısına uğramıştı. 20.000 Hıristiyan sürekli tehlike tehdidi altında dağlarda şaşkın bir halde dolaşmaktaydı. Dayanılmaz bir sefalet içindeydiler. ([35])

Aynı gece Montefiore hemen bir para bağışı kampanyası planladı. Kendisi 4000 mark vererek ilk bağışı yaptı. Yine o gece saat birde “Times” yazı işlerine, olabildiğince çabuk basılması uyarısıyla bir çağrı yazısı gönderdi. Bu çağrıda şunları söylüyordu:

“Bu ülkenin (Suriye’nin) doğasını ve halkın durumunu çok iyi bildiğim için -bunu söylemek zorunda kalmam yeterince acı veriyor banabu bedbaht insanların katlanmaya mecbur oldukları sefaleti ben, yüreğim parçalanarak benliğimde aynen hissediyorum. Hemşehrilerimin ve ülkemin insanlarının ne kadar iyiliksever olduklarını deneyimlerimden biliyorum. Bu nedenle de onların, büyük yıkımlara uğramış bu saldırı kurbanlarının imdadına koşmak amacıyla, kalplerinin sesine uyarak, çok çabuk bir fon kuracaklarını umuyorum.”

Bu Yahudi hayırseverin düzenlediği bağış kampanyasında 22.500 sterling toplandı.

İşte bir başarı daha!

Montefiore bir kez daha bütün ülkelerde saygı ve takdirle anıldı. Sanki krallık ailesinin ya da yüksek aristokrasinin birer üyeleriymiş gibi, günlük İngiliz gazeteleri, onun ve eşinin yaptıklarını ve sağlık durumlarını haber yapıyordu.

Ne var ki Lady Judith hakkında verdikleri haberler gerçekten üzücüydü. Onun ömrünün günleri, doğanın saptadığı bitim çizgisine doğru hızla yaklaşıyordu.

Lâkin giderek azalan bedensel gücüne ve buna bağlı olarak artan acılarına aldırış etmeksizin, bu cesur kadın, kocasının yardıma muhtaç kardeşlerinin hayrına yürüttüğü çalışmalara şevkle katılıyordu. Hiçbir “Board of Deputies” toplantısı yoktu ki, yapılan görüşmeler hakkında kocası ona bilgi vermesin ve yine hiçbir mektup yoktu ki, kocası ona göstermesin.

Sör Moses çok yönlü etkinliklerinin bunca zahmetine katlanır, sevgili hayat arkadaşı için tasalanıp korkarken, yaşlı çiftin benzersiz mutluluktaki evliliklerinin ellinci yılını geride bırakacakları gün de yaklaşıyordu.

O günü, 10 Haziran 1862 gününü Sör Moses nasıl da iple çekmişti! Gelgelelim evlenmenin bu altın kutlama yıldönümü, bir üzüntü günü olmuştu; dayanılmaz acılar içinde, ölümle pençeleşen hayat arkadaşı için üzülme günü olmuştu. Yumuşak yaz mevsimi, parıldıyan güneşi ve çiçek kokularıyla ona geçici bir iyileşme getirmişti. Fakat yapraklar sararıp da doğanan canlanmış hayatı, sıcak güneş ışınlarının son bir öpüşüyle bitiverince, bu soylu kadının hayat güneşi de battı.

Montefiore ailesinin yakın dostu Dr. Löwe’nin anlattığına göre, Lady Judith’in acılar içinde yattığı karyolanın etrafında duranların kederden sıkılmış yüreklerinden kimi zaman bir inilti çıkmaktaydı. Bazılarının gözleri yaşlarla ıslanmıştı; fakat can çekişen Lady sakindi. Semavi bir gülümsemeyle dostlarını selamlıyordu. Hatta selamlamak amacıyla başını eğmek için bile kendini zorluyordu. Akrabaları ve dostları serbest kalabildikleri her anı ona adamaktaydılar. Lâkin Lady Judith onlara dinsel görevlerini hatırlatıyordu hep; çünkü Yahudi yılbaşı bayramının arifesindeydiler; bu da herkese on gün sonra, sözle anlatılmaz görkemli töreni ve çok katı ciddiyetiyle en kutsal bayram olan Yom Kippur’un (*) geleceğini müjdeliyordu.

(*) Yom Kippor: Yahudilerin perhiz günü. İbranice “tövbe günü” demektir.

Üstelik Şabbat günüydü de. Bu nedenle yedi kollu Şabbat lambası yakılmıştı. Bu lamba daha önceleri de kim bilir kaç defa yakılmış, tatlı ışıklarıyla iki mutlu insanı aydınlatmıştı.

Yan odada, evin küçük orkestrası, kutsal bayramın çok eski çağlardan günümüze kadar gelmiş nağmelerinin, tüm yumuşaklığı ve törenselliğiyle çalmaktaydı.

Ayinden sonra Sör Moses, her Şabbat akşamı yaptığı gibi, ellerini karısının başı üstüne koydu ve göklerin rahmetini en bol şekilde lütfetmesini diledi. Bu sırada konuklar yemek salonunda sofraya yeni oturmuşlardı. Montefiore onların yanına gelip yemeğe başlama duasını henüz bitinnişti ki, hastanın yanında nöbet tutan Dr. Hodgkin koşarak salona girdi ve dostumuza eşinin beklenmekte olan vefatını bildirdi. Salonda bulunan herkes, SörMoses’in peşinden ölünün odasına giderek onunla birlikte matem ayini yaptılar. Orada -göğsünün derinliklerinden gelen hafif bir iç çekişle-Juditlı Montefiore, bu soylu, iyi ve gerçek anlamda dindar kadın dünyadaki hayatından ayrılmıştı. (24 Eylül 1862)

Montefiore’nin Judith’iyle neler yitirdiğini bir hayranına verdiği cevaptan öğreniyoruz:

“Ben büyük bir adam değilim. Yaptığım, ya da daha çok yapmaya niyetlendiğim birazcık iyilik için, her şeyden önce unutulmaz bir kadın olan eşime minnet borçluyum. Onun yüceliği bulunan her şeye gösterdiği coşkulu ilgi ile dindar tutumu, bütün eylemlerimde bana cesaret ve güç vermiştir.”

Şam’dan döndüğünde verdiği söylevde de hayat arkadaşına teşekkür etmişti:

“Dinimiz için gösterdiği çabalarda ve kardeşlerimize olan sevgisinde olağanüstüydü. Zorluklarla mücadele etmem için beni yüreklendirir, düş kırıklıkları yaşadığım zaman da beni teselli ederdi.”

Sör Moses hayatının en mutlu saatlerinden birinde -Ramsgate’de sinagog ayininde-eşine göstermiş olduğu yerde onun için bir anıtmezar yaptırdı; bunun için de Kudüs’ten Bethlehem’e (Beytülrahim’e) giden yolda bulunan Rahel’in (*) mezarı model alınmıştı.

(*) Rahel, Peygamber Yakup’un ünlü sevgilisidir. Yakup bu kıza âşık olmuş, onunla evlenebilmek için babasına yedi yıl hizmetkârlık yapmış. Sonunda evlenebildiği bu kadından “Yusuf” ile “Bünyamin” doğmuş.

Ölenin anısını yaşatmak amacıyla Sör Moses, Ramsgate’de “Lady Judith Montefiore Teoloji Koleji”ni ([36]) kurdu; İngiliz İmparatorluğu’ndaki bütün sinagoglara ve Londra Yahudi Yetimler Evi’ne zengin bağışlarda bulunduğu gibi çeşitli okullardaki muhtaç çocuklar için de burslar ve ödüller verdi.

Böylece, seven koca, Lady Montefiore’nin öbür dünyadayken de unutulmamasını sağladı. Bütün kuşakların topluluklarında onun adı hep anılacak ve en uzak gelecekte dahi övülecektir:

“Erdemli davranan kızlar çoktur;

Fakat sen hepsinden üstün oldun.”

(Süleyman’ın Meselleri 31, 29)

ON ALTINCI BÖLÜM

Fas’ta

Tanrı’nın iradesine tevekkülle boyun eğen dini bütün Yahudi, en büyük acılar nedeniyle dahi cesaretini yitirmez: “Bırak feryat etmeyi ve ağlamayı ve gözyaşı dökmeyi; çünkü senin işin çok iyi ödüllendirilecektir” diyor Rab. (Yeramya 31, 16)

Demek ki iş görmek, yası hafifletiyor, teselli veriyor. İşte bunun bilinciyle şimdi artık yapayalnız kalmış bulunan ihtiyar adam, dindaşları için etkinliklerini bir kat daha artırdı. Üstelik Kutsal Topraklardan gelen yazılı ve sözlü raporlar, Filistin kırsalında kendisinin kurduğu tarım kolonilerinin ve öteki hayır kurumlarının, söz verildiği gibi, verimli gelişmeler gösteremediği yolunda onda kuşkular uyandırmıştı. Bu da onu, haberlerin doğruluk derecesinden şahsen emin olmaya zorladı.

Montefiore, Kudüs’e yeni bir hac yolculuğu için çarçabuk bir plan tasarladı.

Lâkin bu sefer sadece Konstantinopol’e kadar gitti. Burada uzunca bir süre kalması gerekmişti.

Sultan Abdülmecit ölmüştü ve Türk İmparatorluğumda yaşayan Yahudiler, yeni hükümdar Abdülaziz’in kendilerine karşı selefi kadar iyicil bir tavır takınmayacağından korkmaktaydılar.

Bu nedenlerdir ki Sör Moses, Abdülaziz’den huzura kabulünü istedi. Yeni Sultan, Türkiye Yahudilerinin koruması altında olduğuna dair güvence verdiği gibi 1840 tarihli fermanı da onayladı; ayrıca Montefiore’nin Filistin’de satın aldığı ve satın almaya niyetlendiği topraklara ilişkin olarak selefinin bahşetmiş bulunduğu tüm hakları da kabul etti.

Moses Montefiore İngiltere’ye yeni dönmüştü. Niyeti, şimdi nurlar içinde yatan sevgili eşinin anılarına dalarak sakin bir hayat sürmekti; lâkin üzücü olaylar onu yine bir başka ülkede, Fas’ta girişimlerde bulunmaya zorladı.

Fas, bugün olduğu gibi, yarım yüzyıl önce de genel ilginin odak noktasında bulunuyordu. O zaman da oradaki dindaşların yasal haklarından yoksunluk şikâyetleri, tüm ülkelerde yankılanmaktaydı. Ne var ki bu şikâyetler, fedakâr bir Yahudinin ruhuna ulaşıp da onun çabasıyla daha iyi ilişkiler kurulunca, ortaya çıkan sevinç de o derecede büyük oldu.

Olay aşağıdaki gibi cereyan etti:

Fas’ın liman kenti Safi’de bir İspanyol gümrük tahsildarı, elli gün süren bir hastalıktan sonra ölüyor. Tutulduğu hastalığın ne olduğunu kimse bilmiyor. Bir zehirlenmeden söz ediliyor; en azından İspanya konsolosu bu zehirlenme olasılığını iyice benimsiyor. Katilin de olsa olsa ölen adamın on dört yaşındaki uşağı olabileceği düşünülüyor. Neden özellikle onu düşünüyorlar? Çünkü o bir Yahudidir. Çocuk, hemen hemen her türlü haktan yoksun bir halk sınıfından olduğu için de konsolos, Fas makamlarını kolayca harekete geçirebiliyor. Yahudi çocuk tutuklanıyor, sorguya çekiliyor ve suçsuzluğunu söyleyip durunca da işkence uygulanıyor. İşkence sırasında bir itirafta bulunursa acı çekmekten kurtulacağına dair kendisine söz veriliyor. Bunun üzerine de çocuk “itiraf’ ediyor: İspanyol gerçekten zehirlenmiştir. On bir kişi tutuklanıyor; bunlardan özellikle şüphe edilen üçü Tanca’ya götürülüyor. Orada bunlardan biri ile küçük uşak başkaca hiçbir işlem yapılmaksızın idam ediliyor. Öteki ikisi de, suçsuz olduklarına inanan Fas’ın yerli halkının idam edilmelerine karşı çıkmalarına rağmen, yine de aynı yazgıyı paylaşmanın eşiğinde bulunmaktadır.

Tanca Yahudi cemaati, durumu anlatan bir telgrafı Cebelitarık’taki dindaşlarına çekiyor. Onlar da olayı Londra’ya, hayatını acı çeken kardeşleri için uğraş vermeye adamış, yorulmak bilmez, saygın savaşçı Sör Moses Montefiore’ye telgrafla bildiriyorlar. Birkaç saat sonra da aşağıdaki telgraf Londa’ya geliyor:

“İspanya, bakanlığının başkanı, az önce Tanca’daki İspanya elçisine, tam bir soruşturma tamamlanıncaya kadar başka idamlar yapılmasına engel olunmak için telgrafla emir vermiştir.”

Böyle bir sonuca ulaşılmasıyla olay, Sör Moses için asla çözümlenmiş sayılmazdı. Tanca ve Cebelitarık cemaatlerinden İngiliz-İsrail Cemaatler Birliği’ne gelen haberler, Fas Yahudilerinin durumunun son derece endişe verici olduğunu gösteriyordu.

Suçsuz oldukları halde tutuklu bulunan dindaşları kurtarmak için şimdi yapılması gereken çok iş varsa da, Fas Yahudilerinin ilerideki keyfi hareketlere ve daha başka zorbalıklara karşı güvencelerini sağlamak çok daha önemli bir görev halinde ortaya çıkmaktaydı.

Böyle bir görev de ancak şahsen etkilemek yoluyla başarılabilirdi.

Fakat henüz uygarlaşmamış bir ülkeye gitmek riskini kim üstlenecekti?

Şam felaketinde, Rusya’da dindaşların uğradığı baskıda ve küçük Mortara’nın kaçırılmasında olduğu gibi, bu sefer de tüm Yahudilerin bakışı yine Sör Moses’e çevrilmişti. O sırada tam seksen yaşındaydı ve buna rağmen yola koyuldu. Ne deniz yolculuğunun sıkıntıları ürkütüyordu onu, ne kum çölleri, ne de güneş çarpması.

Cadix’te hastalandı ve birkaç gün yatmak zorunda kaldı. Buradan Tanca’ya giderken de kendini pek iyi hissetmiyordu. Bu yüzden de kendisine eşlik eden hekimi Dr. Hodgkin’in Tanca’da onu karaya çıkabilmek için bazı önlemler alması gerekti. Bunu Dr. Hodgkin mizahı bir dille şöyle anlatır:

“Sevgili kaptanımızla subayları bazı halatları ve bir şilteyi kullanarak özene bezene bir çeşit tahtırevan yapmışlardı. Karaya çıkmak için uygun bir yer olmadığından Sör Moses bu tahtırevanla gemiden kıyıya taşındı. Taşıyıcıları ve onu görmeye gelmiş, en alt sınıftan, hırpani kılıklı bir yığın Yahudi, sığ suyun içinde kıyıya doğru bata çıka yürüyordu. Bizim Sör Moses, kurbağaları çağrıştıran pejmürde giyimli insanların ortasında, suyun üzerinde öylesine yüksekte götürülüyordu ki bana Tritonların omuzlarında Neptün’müş (*) gibi göründü.”

(*) Tritonlar, eski Yunan mitolojisinde deniz Tanrılarıdır. Büyük deniz Tanrısı Poseidon ile eşi Amphitrite’nin çocuklarıdır. Ellerinde zıpkın, deniz kabukların dan borularını üfleyerek Poseidon’a ya da eşine eşlik ederler. Alt kısmı balık kuyruğu şeklinde ve sakallı kişiler olarak temsil edilirler. Neptün ise Poseidon’un Roma çoktanrılı dinindeki adıdır. Denizlerin ve suların Tanrısı, denizcilerle balıkçıların koruyucusudur.

Tanca’da Sör Moses, dışişleri bakanı nezdinde yaptığı girişimle burada hapiste bulunan iki Yahudinin derhal serbest bırakılmasını sağladı. Öteki Yahudiler de usulüne uygun biçimde mahkemeye çıkarıldılar. Duruşmalar bir süre sonra suçlananların beraat etmesiyle sonuçlandı. Kazanılan başarının sevinciyle Sör Moses, Tanca’da bir Yahudi kız okulu kurulmasına önayak olmak için 600 mark bağışta bulundu.

Ne var ki asıl hedefine henüz ulaşabilmiş değildi.

Faslı kardeşlerinin katı yazgısını biraz yumuşatmayı, ancak sultanla (*) şahsen görüşürse sağlayabilirdi. Sultan ise Fas kentinde oturuyordu. Yaşlı hayırsever insanın önünde şimdi, bir kısmı hiç açılmamış yollarda yapılacak hayli zorlu bir yolculuk vardı.

(*). O tarihte Fas sultanı, Muhammed ibn-i Abdurrahman idi ve Fas henüz Fransızların denetimi altına girmemişti.

Montefiore iki katırın sırtına yerleştirilmiş bir mahfe içinde yola koyuldu. Kalabalık bir katırcılar ekibi, bu ağır taşıma aracına, inişli çıkışlı yerlerde ve dar geçitlerde devrilmemesi için destek vermek zorunda kalıyordu. Taşıyıcıların gösterdiği bunca özen ve gayrete rağmen, bu mahfenin içinde gerçekten çok rahatsız bir yolculuk yapılmaktaydı; çünkü sürekli sallanma yolcuda bir çeşit deniz tutmasına yol açıyordu.

Bereket versin mahfe içinde yolculuk sadece sabah ve öğle öncesi saatlerinde yapılmaktaydı. Öğleden sonra ise çadırlar kuruluyor ve dinlenmeye geçiliyordu. O zaman da civardaki aşiretlerin şeyhleri çıkageliyor, yolculara “muna” ikram ediyorlardı. Muna, koyun eti, tavuk eti, yumurta, kavun ve daha başka yiyecek maddelerinden oluşan bir hoş geldiniz ikramıydı.

Sekiz günlük yolculuktan sonra Sör Moses ile maiyeti, sultan tarafından görevlendirilmiş bir şeref kıtasının eşliğinde Fas kentine girdi ve kendisi için özel olarak hazırlanmış küçük saraya konuk edildi. Fas töresi uyarınca Montefiore, sultan kendisini kabul edinceye kadar bu saraydan çıkamazdı. Böylece altı gün geçti.

 Böyle kabullere sultan bir ata binmiş olarak geliyordu. Eğer keyfi yerindeyse kır bir ata, keyifsizce boz bir ata, küskünse siyah bir ata biniyordu.

Kabulün yapılacağı gün Sör Moses ile maiyeti, çok geniş bir avluya götürüldü. Burada sultanın askerleri, tören üniformaları içinde selam töreni için beklemedeydi, bir bandonun çaldığı müzik avluyu inletiyordu. Bütün gözler sultanın biraz sonra içeriye gireceği kapıya çevrilmişti.

Sultan acaba kır ata mı binmiş olacaktı?

Birden büyük kapı açılıverdi ve sultan göründü, kar beyazı bir eşkin ata binmişti. Pek neşeli görünüyordu, atını dört nala kaldırarak konuklarının yanı başına kadar geldi.

Ayakta bekleyen baylar üç adım kalıncaya kadar ona yaklaşıp önünde eğildiler. Sultan yabancıları selamladı. İngiliz Konsolosu Mr. Reade, önce Sör Moses Montefiore’yi, ardından maiyetini ve İngiliz konsolosluğu görevlilerini sultana takdim etti. Sultan da Britanya İmparatorluğu’na duyduğu saygıdan söz etti ve bu arada İngiliz üniformalarının görünüşünden çok hoşlandığını da belirtti. Sonra da şerif üniformasını giymiş, göğsüne de Türklerin verdiği mecidiye nişanını takmış bulunan Montefiore’ye yöneldi.

Sultan onu da selamladı. “Siz benim yabancım değilsiniz” dedi. “Halkınızın iyiliği için dünyanın çeşitli ülkelerine yapmış olduğunuz yolculukları bilmiyor değiliz. Yardımseverliğinizin ve insan sevginizin sadece kendi dininizden cemaatlerle sınırlı olmadığını, tüm acı çekenlerin ve tüm muhtaçların yararına olduğunu da biliyoruz. Sizin için ne yapabilirim?”

Sör Moses Montefiore şu cevabı verdi:

“Majesteleri lütfedip bir emirname yayınlarlarsa, imparatorluğunuzun dört bir yanında yaşayan Yahudiler ve Hıristiyanların korunmaları sağlanabilir; güvenlikleri ve huzurlarıyla ilgili durumlarda hakarete uğramaları önlenebilir ve bu insanlar majestelerinin öteki tebaalarıyla aynı haklardan yararlanabilir. Bu nitelikle haklar, bendenizin telkini, rahmetli Türk Sultanı Majesteleri Abdülmecit tarafından 9 Kasım 1840 tarihli fermanla bahsedilmiş ve geçen yılın Mayısı’nda şimdiki hükümdar Majesteleri Sultan Abdülaziz tarafından da onaylanmıştır.”

Bunları söyledikten sonra da Sör Moses, Fas Yahudilerinin arzularını içeren bir dilekçeyi sultana sundu; sultan da kısa bir süre sonra şu fermanı yayınladı:

“Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla!
Kudreti sonsuz yüce Allah’tan başka buyuran yoktur. İşbu imparatorluğumuz fermanıyla birdiririz ki -Allah bildirdiklerimizin hayırlısıyla uygulanmasını nasip etsin. İmparatorluğumuz topraklarında oturan bütün Yahudiler için -Yüce Allah dilediğini dilediği yere koyar-buyruğumuz odur ki valiler, tüm görevliler ve bütün öteki tebaamız eşit haklara sahip olsunlar, böylece en küçük bir adaletsizlik dahi onlardan birine yapılmasın ve de zorlayıcı önlemler alınmasın. Ne resmi makamlar, ne de tek tek kişiler bundan böyle Yahudilerin şahıslarına da mülklerine de zarar vermesin. Bizim gözümüzde bütün insanlar eşit hak ve hukuka sahiptir. Bu nedenle bir kimse bir Yahudiyi incitir ya da yaralarsa, biz onu şiddetle cezalandıracağız!”

Bu fermanla Fas Yahudilerinin, halkın diğer kesimiyle hukuk açısından eşit duruma geldiğini sanmak hata olur. Ne var ki uzun bir süreden beri Fas hükümeti, Yahudilere karşı haksız davranışlardan ve keyfi eylemlerden dikkatle kaçınmaktadır.

Fas Yahudileri artık oldukça iyi bir güvenlik içindeydiler ve kanaatkârlıkları ile çalışkanlıkları sayesinde de yüksek bir kültür düzeyine erişmişlerdi. Bu da türlü zorluklar ve sıkıntılarla bir Fas yolculuğu yapan, unutulmaz hayırsever Sör Moses Montefiore’nin bir başarısıydı.

ON YEDİNCİ BÖLÜM

“Kralların Huzurunda Konuşmak İstiyorum!”

İspanya hükümeti Safi kenti olayına karıştığı ve olayın daha başka acılara yol açmasını önlediği için Montefiore, Fas’tan dönüş yolculuğu sırasında Madrid’e uğramayı yararlı gördü. Yabancı ülkelerde yaşayan Yahudilere ileride yapılabilecek keyfi eylemlere engel olmak amacıyla Safi olaylarını Kraliçe İsabella’ya (*) bizzat anlatıp ona Fas sultanının koruyucu fermanının bir kopyasıyla İspanyolca çevirisini sundu.

(*) İspanya hükümdarı II. İsabella (1830-1904), babası VII. Fernando’nun kadınların tahta çıkmasını engelleyen yasayı kaldırması sayesinde, babasının varisi olarak 1833’te tahta çıktı. Kimi zaman sert, kimi zaman yumuşak bir yönetim tarzı gösterdi; birkaç defa anayasa değiştirildi; birkaç defa ayaklanma oldu. Son bir ayaklanmada Paris’e kaçmak zorunda kaldı. (1868) Oğlu XII. Alfonso lehine tahttan çekildi.

Keza Paris’e de gidip İmparator III. Napolyon’a fermanın Fransızca bir çevirisini verdi; imparator bu belgeyi büyük bir memnuniyet göstererek aldı. Gerçi Fas Yahudileri olayına Fransa doğrudan karışmamıştı; ama yine de III. Napolyon, Yahudiler karşısında zedelenmiş bulunan adaletin zafer kazanması için gösterilen bütün çabaları onaylanmış ve desteklemişti.

Londra’ya döndüğünde dostumuz coşkuyla karşılandı ve kendisine büyük saygı gösterildi.

Guildhall’de Lord-Mayer, onu Londra kenti adına selamladı. Windsor’da Kraliçe Viktoria, onu özel törenle kabul etti. Yahudi cemaati ona bir minnettarlık belgesi verdi. Ülkenin çeşitli yerlerinden gönderilen iki bin mektup, bu saygın ihtiyarın yaptığı yolculuğun Yahudiler ve Hıristiyanlarca genel bir takdire değer görüldüğünü kanıtlıyordu. Bu arada siyasal ve dinsel hiçbir etkinliği bulunmayan bir örgüt, Londra Balık Tacirleri Derneği de, Baron Montefiore’yi kutlayıp ona şeref üyeliği diploması verdi.

Fakat çok sürmedi; hayırseverlik hizmetinde yorulmak bilmez azmi, onu bir defa daha yeni bir yolculuğa çıkardı.

Romanya’da Yahudilerin durumu, 1856’daki ilk zorbaca saldırıdan bu yana düzelmediği gibi giderek daha da kötüleşmişti. Ne var ki bunun nedeni dinsel olmayıp sadece ekonomikti. Yüzlerce yıldan beri Yahudiler, bu ülkede ticaret ve el sanatlarıyla uğraşmaktaydı. Bu zamana kadar sadece çiftçilik yapmış bulunan Romenler, şimdi ticarete ve el sanatlarına yönelince Yahudi rekabeti onların ağırına gitmişti. Carmen Sylva adıyla şiirler yazan Kraliçe Elisabeth ([37]), Romanya’da Yahudilerden nefret edilmesinin nedenleri hakkında şunları yazıyor:

“Yahudilere yapılan baskılar dinle değil, ırkla ilgilidir. Halklar, içlerindeki başka bir halkın kendisinden çok daha güçlü olduğunu görmekten hoşlanmıyor. Ülkede (Romanya’da) nüfus yoğun değildir, el sanatları tümüyle yabancıların (Yahudiler kasdediliyor) elindedir…. Ne gariptir ki biz hepimiz Kutsal Kitap’la yaşıyor ve besleniyor olmamıza karşın, kitapların kitabını ortaya koymuş bu halkın aşağılanmasına izin veriyoruz. Yaptığımız herhalde onları hor görmek değil, aksine daha çok korkmak; çünkü bu halkın gücünü seziyor, bu güç tarafından istilaya ve baskılara uğramak korkusuyla kendimizi savunmak istiyoruz. Fakat Hıristiyanlar niçin onlardan bir şey öğrenmiyor? Bizler Yahudilikten ortaya çıktık; neden şimdi yüz çeviriyor ve kökenimizi inkâr ediyoruz? En azından manevi kökümüz orada bizim, başka hiçbir yerde değil: Doğrudan doğruya Filistin’de!”

O zamanlar, yani 1867’de, bu “aşağılama”, Yahudilere yönelik korkunç bir programda öfkesinin derecesini göstermiş, ayak takımı bir halk kalabalığı diğerleriyle birlikte görkemli bir mimari anıt olan Bükreş Sinagogu’nu yıkmıştır. Ama asıl bundan sonra cereyan eden bir olay, Romanya’da o zamanki Yahudi düşmanı zorbalıkların hepsinin üstüne tüy dikmiştir.

Kalas kentinde on Yahudi, güya yersiz yurtsuz Türk serserisi diye sınır dışı ediliyor. Bir manga asker, onları Kalas’tan çıkarıp Tuna üzerindeki bataklık bir adaya götürüyor ve yiyeceksiz, barınaksız olarak oraya bırakıyor. Bu bedbahtlardan biri yürüyüş sırasında bataklıkta can veriyor, ötekiler ise Türkler tarafından kurtarılıp Kalas’a geri götürülüyor. Fakat kente girecekleri sırada Romen askerlerinin süngüleriyle Tuna’nın içine itiliyorlar; sonsuz huzura bu zavallılar orada kavuşuyor.

Bu barbarlık eylemi, tüm Yahudilerin yüreğini acıyla sızlatmıştı. Bir kez daha “Board of Deputies”, çok ağır zulme uğratılmış Romanyalı dindaşlar için yardım çağrısı yaptı ve bu sefer de Montefiore, Romen hükümetiyle bizzat görüşmeye hazır olduğunu açıkladı:

“Kralların huzurunda konuşmak istiyorum.” (Mezmurlar 119, 46)

Avrupa büyük devletlerinin Bükreş’teki diplomatik temsilcileri, İngiliz Yahudilerinin Romen hükümeti nezdinde yapacağı girişimin en enerjik biçimde desteklenmesi yolunda direktifler almışlardı. İmparator III. Napolyon, kahramanımızın isteği üzerine kendisini kabul etti ve insanlık adına yapılan bu girişimi alkışladığı gibi yardım edeceğine dair de söz verdi.

Sör Moses Bükreş’e gelir gelmez o zamanki Prens (şimdiki kral) I. Karol (*) tarafından kabul edildi ve bu kabulü tamamlarcasına da öğle yemeğine alıkonuldu.

(*) I Karol (Carol) (1839-1914) Avrupa devletlerinin baskısıyla Romanya prenslik olarak kurulunca, bu Alman prens 1866’da özellik III. Napolyon’un desteğiyle tahta çıktı. 1877 Osmanlı-Rus Savaşı’nda Rusların yanında savaşa girdi. Bu sayede 1877’de Romanya’nın bağımsızlığını, 1881 ’de de krallığını ilan etti.

 

Prens pek güleryüzlü ve konuşkandı. Yemekten sonra konuğunu parkta gezintiye götürdü, bu sırada bir alay bandosu çalmaktaydı. Sonra da bahçede birlikte kahve içtiler ve prens konuğuna purolar ve soğuk içecekler ikram etti. Lâkin Montefiore’nin gelişinin asıl amacına ilişkin tek söz edilmedi.

Sör Moses’in elde etmek istediği sadece Yahudilerin bundan böyle zorbaca saldırılardan ve mallarının zarara uğratılmasından korunmalarını güvence altına almaktı; ne bir eksik ne bir fazla. Şahsen

konuşmak olanağı bulamayışı üzerine Sör Moses, Romanyalı kardeşlerinin sorunlarını ayrıntılı biçimde anlatan bir muhtırayı prense sundu. Üç gün sonra da prensin kendi elyazısıyla yazılmış şu mektubu aldı:

“Sayın Baronum,

27 Ağustos tarihli mektubunuzu aldım ve derin bir ilgiyle okudum. Yahudilere ilişkin kaygılar beni ve hükümetimi sürekli uğraştırmaktadır. Sizin Romanya’ya gelişinize sevindim. Bir konuda kesinlikle emin olmalısınız ki, kötü niyetlilerin bu kadar çok büyüttüğü şekilde bir dinsel baskı burada asla söz konusu değildir. Yahudileri huzursuz eden olaylar ise, hep tek tek olaylardır; bu nitelikteki olaylar da, hükümetimin sorumlu tutulması için bir gerekçe oluşturmazlar. Din özgürlüğüne gereken saygıyı sağlamayı her zaman bir şeref görevi sayacak ve Yahudilerin öteki Romenler gibi gerek şahıslarını, gerekse mülklerini koruyan yasaların yürürlükte kalmasına sürekli dikkat edeceğim.

Bir kez daha, Sayın Baron, en derin saygılarımın kabulünü rica ederim.”

Ne yazık ki bu mektupta inkâr edilen dinsel baskının aslında var olduğunu Sör Moses anlamakta gecikmedi.

Ülkeye ayak bastığı zaman “Natiunea” gazetesi kışkırtıcı bir makale yayınlamıştı; şu sözlerle başlıyordu:

“On dört gün önce okurlarımıza Londralı zengin bir Yahudinin, Sör Moses Montefiore’nin geleceğini bildirmiştik. Avrupa kabinelerinin tümünün anahtarına sahip bu adam gerçekten başkentimize geldi. Duyduğumuza göre -şu sırada henüz ortaya çıkmamışsa da-bu adamın peşinden Bay Gremieux’nün de gelmesi bekleniyormuş. Romanyalı kardeşlerimize ilkin şunu söylememiz gerekir: Bu insanlar bizim güzel ülkemizden ne istiyorlar? Uyanın Romenler! Yoksa Romanya ikinci bir Filistin mi olsun ve özgür Hıristiyan Romenler, İbranilere kölelik mi yapsın istiyorsunuz?”

Yazı bu havada sürüp gidiyordu.

Etkisi de hemen görüldü.

Akşamüzeri bin kişilik bir kalabalık, baronun kaldığı Ottetelechano otelinin önünde toplandı. Tehdit edercesine bir tutum içindeydiler; öyle ki otel personeli telaşlanıp saygın müşterisini uyardı:

“Canınıza kasdedecekler, Sayın Baron!”

Sör Moses istifini hiç bozmadan hemen açık bir pencerenin önünde durup kalabalığa hitap etti:

“İsterseniz haydi vurun beni! Ben buraya sadece adalet ve insanlık adına geldim; suçsuz yere zulüm görmüş olanların vekili olarak geldim!”

Ortalığı birkaç saniye tam bir sessizlik kapladı. Bu kibar ihtiyarın vakur görünüşü, en ham ruhta bile derin bir saygı uyandırmış olmalıydı. Fakat daha sonra gürültüler, bağırıp çağırmalar giderek daha da arttı.

Bu sırada “Alliance”ın Bükreş’teki yerel grubunun başkanı Halfon, gözyaşları içinde Sör Moses’in yanına gelerek, “Hepimizi birden öldürecekler!” dedi.

“Korkuyor musunuz?” diye sordu Sör Moses. “Ben hiç korkmuyorum.”

“Kalabalığın saldırgan halini görmüyor musunuz?”

“Ben şimdi üstü açık bir arabayı otelin önüne getirtecek, kentin ana caddelerinde, trafiğin yoğun olduğu yollarda, hatta kentin dışında gezeceğim. Herkes görmeli beni. Kötü niyetlerle gelmedim ki ben buraya; aksine adalet ve insanlık adına geldim. Ben Tanrı’ya güvenirim, beni koruyacaktır!”

Dediğini de yaptı.

Araba otelin önünden hareket etti; Sör Moses yanına sadece Dr. Löwe’yi almıştı. Arabayla dolaşmak iki saat sürdü ve kimse de ona bir kötülük yapmayı göze alamadı.

Fakat tuhaf bir durum da vardı: Bir araba, arada belirli bir açıklığı koruyarak peşlerinden hiç ayrılmamıştı. Caddelerden geçerken, şoselere sapılırken tek atlı, fakir görünümlü bir araba hep arkalarındaydı. Bir saldırı mıydı acaba niyeti?

Sör Moses arabasını durdurdu.

Ortalık zifiri karanlıktı. Sadece Montefiore’nin faytonunun iki fenerinden çıkan soluk ışıklar vardı. Arkalarındaki araba şimdi yanlarına yaklaşmıştı.

“Ne istiyorsunuz?” diye sordu Dr. Löwe Sprache.

O zaman arabadaki adam aşağıya inip Sör Moses’in yanına geldi ve onunla Almanca konuştu:

“Kusura bakmayınız Sayın Baron, ben sadece sizden benim için Prens Hazretleri’ne ricada bulunmanızı isteyecektim. Ne olur bana, sokaklardaki gaz lambalarını, yine eskisi gibi yakmama izin verilsin.”

Adam, Yahudi bir gece bekçisiydi; Yahudi düşmanı hareket sonucu lamba yakıcılığı olan işini kaybetmekten korkuyordu.

Montefiore’nin çabaları sayesinde Romanya Yahudileri ayak takımının tecavüzlerinden kurtuldular. Zaman zaman parlamento olağanüstü durum yasaları çıkardı; 1878 Berlin Kongesi’nde Lord Beaconsfields’in önerisiyle bu yasalara itiraz edilmiştir.

Bununla birlikte Romanya, bugün hâlâ Rusya’yla, iki ülkeden hangisinin Yahudilerine eziyet etmek konusunda daha üstün durumda olduğunu tartışmaktadır. Her iki ülkede de bugün hâlâ zorbaca önlemler birbirini izlemektedir ve Romanya Yahudilerinin de Rusya Yahudilerinin de acıklı yazgısının günün birinde iyileşeceğini gösteren hiçbir işaret de yoktur.

Fakat Rus Yahudilerinin oldukça iyi durumda yaşadıkları bir zaman da olmadı değil; yumuşak ve adaletli bir çar olan II. Alexander’in (1855-1881) hükümdarlık dönemidir bu. O nedenledir ki tüm ülkelerin Yahudileri, bu aydın çarı minnettarlık dolu derin bir saygıyla anarlar.

Rusya 1872’de, Büyük Petro’nun doğumunun 200. yılını kutlamaya başlarken Sör Moses Montefiore de St. Petersburg’a doğru yola çıktı; İngiliz Yahudilerinin bir kutlama belgesini Çar Alexander’e sunacak ve Rus Yahudilerini koruyup kolladığı için ona teşekkür edecekti.

Çar, “Yüksek konuk” diye nitelendirdiği seksen sekiz yaşındaki Sör Moses’in yorgunluğunu ve çabasını bir parça olsun azaltmak amacıyla, sırf dostumuzu kabul edebilmek için ordunun manevralarını bırakıp St. Petersburg’a geldi.

“Kış sarayından çıkarken” diye yazıyor Sör Moses, “kalbim minnettarlıkla dolup taşmıştı. Çarın ve hükümet üyelerinin bana karşı gösterdikleri lütufkâr yakınlığı ifade edebilecek sözler bulamıyorum. 112

Otelime geldiğimde saraydan dönüşümü büyük bir sevinç içinde bekleyen yüzlerce kardeşim tarafından selamlandım.”

Fakat onu asıl çok sevindiren olgu, St. Petersburg’a ilk gelişinden bu yana Rus kardeşlerinin ekonomik ve kültürel ilişkilerini çok önemli oranda iyileştirmiş olduklarını görmesiydi. İnsanın yarattığı bütün iş alanlarında Yahudiler başarıyla çalışmaktaydılar; öte yandan ibadetlerini de -Rusça veya Almanca-koro ilahileri ve vaazlarla daha yüksek düzeyde bir ayin törenine yükseltme, bilimsel eğitimde de çarlık ülkesinin öteki haklarının düzeyiyle eşit duruma gelme çabası içindeydiler. Büyük bir sevinçle Sör Moses şunları yazıyor: “Rus Yahudileri yirmi altı yıl önceki durumlarına dönüp bakacak ve onu bugünle karşılaştıracak olurlarsa, o zaman neden çara teşekkür etmeleri gerektiğini anlayacaklardır; çünkü sosyal yardımları büyük ölçüde ona borçludurlar. Eğer onlara hâlâ birkaç kısıtlama uygulanıyorsa, giderek artan aydınlanmayla bu son olağanüstü hal yasalarının da yakında yürürlükten kalkacağını umut edebiliriz.”

Ne ham hayal!

O birkaç dediği “kısıtlamalar” dokuz yıl sonra III. Alexander’in ünü kötü “Mayıs Yasaları” oluverdi; binlerce Yahudi varını yoğunu kaybederek dilenecek hale geldi ve bunca emekle geliştirilmiş kültürleri de yok oldu. O zamandan bu yana Rusya’da, dünya tarihinde şimdiye kadar benzeri görülmemiş nitelikte tüyler ürpertirici Yahudi Programları (en son 1905 ve 1906’da) yapıldı.

Şu koca yer yuvarlağı üstünde bütün Yahudilerin, Rusya’daki kardeşleri için gösterdikleri bağlılık ve dayanışma hayranlığa değer nitelikledir; ama daha da büyük bir hayranlığa değer olan, bu altı milyon Yahudinin gösterdiği sarsılmaz metanet ve sadakatle Kutsal Kitap’ın şu sözünün uygulanmasıdır:

“Sen güçlü ol ve yürekli ol!” (Yeşu 1, 18)

ON SEKİZİNCİ BÖLÜM

“Kudüs Aklınıza Gelsin!”

Seksen iki yaşındayken Sör Moses günlüğüne şunları yazıyor:

“Gücümün yavaş yavaş azaldığının farkındayım. Şimdiye kadar zengin lütfuyla beni sevindirmiş olduğu için Rabbime şükrediyorum.”

Gücünün günden güne azaldığının bilincinde bulunması, onun aynı yıl (1866’da) bir kez daha (altıncı kez) kutsal ülkeye yolculuğa çıkmasına engel olmadı. Orada bir çekirge saldırısı büyük zarara yol açmış, ardından da bir kolera salgını kısa sürede Kudüs halkının yüzde on beşini kırmıştı. Bu felaketin duyulması üzerine Sör Moses “Board of Deputies” ile birlikte hemen bir “Kutsal Ülkeye Yardım Fonu” kurarak acele ihtiyaçların karşılanması için altmış bin markın çok çabuk Filistin’e gönderilmesini sağladı. Daha sonraki bağışları ise bizzat dağıtmayı düşünmüştü.

Montefiore’nin Doğu’ya gelişinde, daha önceki ziyaretlerinde olduğu gibi yine aynı gösterişli törenler yapıldı: Askeri birliklerin tantanasının eşliğinde vali onu karşılamaya geldi; Kudüs’e de, sevinçli halk kalabalığı, eski Yahudi hoş geldin selamını “Barulı haba” (gelişin hayırlı olsun) bağrışırken bir tören alayıyla girdi. Yaşlı Sör Moses’i özellikle de bir yazar ve hayırsever olan Ludwig August Frankl’ tarafından kurulmuş okuldan kırk erkek çocuğun saygılarını sunmak üzere gelmesi pek sevindirdi. Keza valinin kutsal kentte kaldığı sürece oturduğu evin önüne, sanki bir prens ya da çok yüksek rütbeli bir kumandan orada kalıyormuş gibi çifte nöbetçi koydurması da gururunu çok okşamıştı.

Bu sefer de Sör Moses törenlere, davetlere katılmak için gelmiş değildi; hayır, çalışmak istiyordu; kardeşlerinin iyiliği için çalışmak.

Gelir gelmez de bütün cemaatlere soru formları gönderdi; bu sorularla nüfus ve iş durumlarını; ibadet, okul ve hayır kurumlarının çalışma koşullarını öğrenmek, böylece de etkili bir yardım uygulaması için güvenilir bir dayanak elde etmek istedi.

Kendisinin kurmuş olduğu hastane ve yoksullar evini ziyaretinde, her iki kurumun da amaçlanan hizmeti verdiği kanısına varınca sevincine diyecek yoktu. Hele tarlalarda gayretli ellerin hevesle çalıştığını gördüğünde, iki bin yıl sonra Filistinli kardeşlerinin yeniden tarımla uğraşmaya başlamalarını sağlayan kendisi olduğu için pek mutlu oldu. İsrail ülkesinde tarım yapmak amacıyla yine geniş araziler almak isterdi; fakat bu sefer yanındaki para bu isteği gerçekleştirmeye yetecek miktarda değildi.

Sör Moses ayrıca cüzzamlılar için çok zorunlu olan bir yurdun kurulması ve valinin de onayıyla -çok eski zamanlardaki gibi-içme suyunu Süleyman’ın gölünden kutsal kente getirecek yeni bir su şebekesinin yapımı için de temel sermayeyi oluşturacak miktarda bir bağışta bulundu.

“Kudüs aklınıza gelsin.” (Yeremya 51, 50)

Kutsal Kitap’ın bu sözü onun için, peygamberlerin öğütlerini verdiği ve de bir Tanrı adını ilk kez bildirdiği bu yerlerden kendisini dağlar ve denizler ayırsa da, her eylem ve düşüncesini hep kutsal ülkenin hayrına yöneltmesinde rehberi olmuştur. Günün birinde doksan bir yaşındaykendindaşları için yararlı olacak, adını da sonsuza dek yaşatacak bir işler yapmak dürtüsünü içinde hissedince, sihirli bir güç onu bir defa daha kutsal ülkeye çekti.

Yedinci kez yaptığı bu Filistin seferi hakkında, şaşılacak derecede bir zihinsel kıvraklıkla kaleme aldığı bir günlüğü vardı; bu günlük, “Kutsal Topraklarda Kırk Gün” adıyla basılmıştır.

Bu günlükte yolculuklarının çağında bir koruyucu melek gibi yanı başında yer almış, tüm planlarına ve girişimlerine sevgi dolu katkılarda bulunmuş olanın anıtmezarında, ona veda edişinin hüzünlü öyküsünü anlatır.

Bu sefer yolculuğunu Venedik üzerinden yapar. Burada onun şerefine Portekizliler Sinagogu’nda bir bayram ayini yapılır. İki sıralı dizilmiş okul çocukları ilahiler söyler ve onların sesi ortalıkta yankılanırken onun gondolü büyük kanala doğru ilerler. 1705 yılından kalma bir belge onu pek sevindirir. Bu belge Londra’daki Portekizli Yahudiler cemaati haznedarının, Venedik’te “Yahudi esirlerin fidye karşılığında kurtarılması kasasına” bir Malta gemisiyle Venedik’e getirilmiş bulunan üç Yahudi kulenin kurtarılması için altmış duka altını gönderdiğini gösteriyordu. Sör Moses bu konuda şöyle yazar: “Yahudi cemaatlerinin acı çeken kardeşlerine karşı her çağda gösterdiği duygu ortaklığı ve dayanışma artık atasözü haline gelmiştir. İsrail karakterinde en soylu çizgilerden biridir bu; gelecekte de bu çizginin hep böyle kalacağını güvenle umabiliriz.”

Açık denizde de Sör Moses dinsel görevlerini eksiksiz yerine getirdi. İskenderiye’den Yafa’ya gidilirken Şabbatını, sanki Londra’da ya da East’Cliff Lodge’daymış gibi kutladı. Yedi kollu Şabbat lambası yine yakıldı. Montefiore ailesinin sadık manevi danışmanı Haham Dr. Löwe, saygıya layık çok eski dualar okudu ve kitabın Tora veya Peygamberler bölümlerine ilişkin yorumlara dayanarak kutsal metin açıklamaları yaptı.

Bu güzel Şabbat gecesinde gemi, kutsal ülkeye doğru yol almaktaydı. “Yolcuların pek azı uyuyordu. Çoğu güvertede derin düşüncelere dalmıştı. Çevremizde tam bir sessizlik vardı; öylesine bir sessizlikti ki bu, insan başkalarının neredeyse kalp atışlarını duyabilecekti. Sanki bir soru, herkesin dilinin uçundaydı: Acaba gözlerimiz ne zaman Kutsal Topraklar’ın ilk görüntüsüyle sevinecek. Büyük şairimiz Yelıuda Halevi’nin, Kudüs’ün büyük kapısından içeri girerken söylediği sözler geldi aklıma: ‘Putatapar devletler değişiyor ve sona eriyor. Yalnızca senin şanın, ey Siyon ([38]), sonsuza kadar sürecektir; çünkü Tanrı, ev için seni seçti. Ne mutlu o insana ki senin ışığının parıltılar saçarak doğduğu yerde, tam bir inançla bu anı beklemiştir.” Çok yaşlanmış olan kahramanımız için bu sefer de coşkulu bir karşılama töreni hazırlandığını söylememize gerek yok. Ne var ki insan hayatı ölçülerine göre Sör Moses, bu sefer özlemlerinin ülkesine herhalde son kez ayak basmaktaydı.

Çok ileri yaşından dolayı Montefiore, daha önceki gelişlerinde olduğu gibi gümbürtülü müzik eşliğinde, bağrışan halk kalabalığının arasından, hoş geldin söylevleri dinleyerek Kudüs’e girmek istemedi. Onun için de hiçbir karşılama töreni yapılmaması uyarısında bulundu ve geliş tarihini de gizli tuttu. Her çeşit heyecandan kaçınmak amacıyla yolculuğunu birkaç defa gece yaptı.

Ay ışığında yapılmış böyle bir yolculuğu şöyle anlatır:

“Mehtap çıkıncaya kadar bekledik, sonra da saat biri yirmi geçe Bab-el-Vad’dan hareket ettik. Vadilere inip dağlara tırmanırken ay, kayaların ardından kaybolup da kumların üstüne uzun siyah gölgeler düşürünce, zaman zaman kaygılandığımız oluyordu? Daha önceleri yolcular, Bedeviler ya da atlı haydutlar tarafından tehdit edildiği için tehlikeleri de düşünmek zorundaydık. Ne var ki şimdi, çok şükür, Türk hükümeti sıkı önlemler aldığı için, kendi halinde hacılara karşı böyle saldırılar artık hiç duyulmaz oldu. Tam da bunları zihnimden geçiriyordum ki ansızın iki Bedevi, bir kayanın ardından ortaya çıkıp hızlı bir tırısla atlarını doğruca bizim arabaya sürdüler.

Aman Tanrım, diye geçirdim içimden, az önce Türk polisini övmem yoksa biraz erken mi olmuştu? Bu iki adam bizden ne istiyordu acaba?”

Dr. Löwe arabadan aşağıya atladı. Fakat iki Bedeviye bakar bakmaz onları hemen tanıdı; bunlar Kudüs’ten iki hahamdı. Dr. Löwe ikisini de Yahudi selamıyla ‘Şalom alehem’ (Barış sizinle olsun Arapçası: Selamün aleyküm) diye selamladı. Kudüs’te Şabbat günü biter bitmez bu hahamlar, Montefiore’nin hac kervanının varış zaman ve saatini kervan henüz Yafa-Kudüs yolundayken öğrenmek için atla yola çıkmışlar. Fakat Sör Moses törensel bir karşılamanın her çeşit dağdağasından kesinlikle uzak durmak istediği için hahamlar tersyüz Kudüs’e dönmek zorunda kaldılar.

Gelgelelim Sör Moses, yine de caddelerde sevinçle bağrışan yoğun bir kalabalık buldu karşısında. Bu sefer eksik olan sadece iki geçeli dizilmiş askerler ile selamlamaya gelememiş olan valiydi. Buna karşın cemaatlerin dünyasal ve dinsel bütün yöneticileri, hayır kurumlarının ve tarım kolenilerinin başkanları tam kadro oradaydı; Montefiore daha önceki ziyaretlerinde yaptığı gibi onlarla yine görüştü.

Bu defaki Filistin seferinde bir konu üzerinde dikkatini yoğunlaştırmıştı: Kutsal ülkede yaşayan din kardeşleri yardıma muhtaç ve layık mıydılar? “Board of Deputies” Filistin Komisyonu’nda, Filistin Yahudilerinin çalışma heveslerinden kuşku duyulmakta ve kutsal metin bilginlerinin Batılı dindaşlarınca himaye görmesine itiraz edilmekteydi. İsrail ülkesi halkını yeniden tarımla uğraşmaya yöneltmek isteği şimdi bütün Filistinlileri kapsamakta, sofuluk ve teolojik bilginlik yoluyla çiftçilikten başka bir alanda yetenekli olduklarını gösterenleri de içine almaktaydı.

Montefiore, Filistin Yahudilerinin çalışma hevesi ve çalışma yetenekleri ile kutsal metin bilginlerinin hizmet açısından amaca yatkınlık dereceleri hakkında bilgi edindikten sonra “Kırk Gün”de şunları yazar:

“Onlar yardıma muhtaç ve de layık mıdırlar? Kesinlikle.

Çalışmaya istekli ve yetenekli midirler? Hiç şüphesiz.

Onlara yardım etmeli miyiz? Kendi kutsal metinlerimiz bize yetmiyorsa, hayatlarını Tanrı’ya ibadete adayan kimselerin yardımdan ne ölçüde pay almaya hakkı bulunduğunu Yahudi olmayanlardan öğrenebiliriz. Hayır amaçlı kurumlar, vakıflar ve görkemli dinsel tesisler (manastırlar) ele almış, sonra da buraların yaşatılması için dünyanın her tarafından, üstelik hem kendi halinde sıradan yurttaştan, hem de yeryüzünün hemen bütün iktidar sahiplerinden alınmış bağışların yıllık payına bakılır. Biz İsrailoğulları, başka dinlerden olanların biraz gerisinde durmalı ve şöyle demeliyiz: Bizler pratik hayatın insanlarıyız; her Kudüslü çalışmak ister; bizim kitaplar üstünde habire kuluçkaya yatan, sonra da bu şekilde hayatın kendisine yükümlü kıldığı görevi yaptığını söyleyen, ama gerçekte bize gönderilen yardımları kapmak için pusuda bekleyen insanların ortaklığına ihtiyacımız yoktur.

Kudüs Yahudileri olsun, kutsal ülkenin diğer kesimlerindekiler olsun, hepsi de gerçekten çalışıyor; hatta Avrupa’daki çoğu insandan daha da gayretlidirler. Öyle olmasalardı, yaşamayı başaramazlardı zaten.

Fakat eğer onların bu çalışmaları yeterince para kazandırtmazsa, ülkenin ürünleri kolayca satılmazsa, halk hastalık, kıtlık veya başka felaketlere uğrarsa, o zaman harekete geçip onlara yardım etmemiz gerekir.”

Montefiore herhalde kutsal ülkeye yapılmış bağışların kullanımında hiçbir yakışıksız durumun bulunmadığı kanısına varmış olmalıydı.

Filistin’de bu sefer gördüğü ve işittiği şeyler, içini sevinç ve kıvanç dolu bir hoşnutluk duygusuyla doldurmuştur. Üç inşaat şirketi Kudüs’ün büyük kapıları önünde sağlıklı konutlar yapıyordu. Eskiden bomboş olan topraklarda şimdi güzel evler ve gelişen bir tarım vardı. Kutsal kentin Yahudi nüfusu 11.000 (1908’de 40.000) olmuştu; 28 sinagogda ders veriliyor ve halk aydınlatılıyordu. Sör Moses’in bundan önceki gelişinde yaptırdığı yel değirmeni, öylesine zorunlu bir ihtiyacı ortaya çıkarmıştı ki onun yanında iki değirmen daha çakıldamaya başlamıştı.

Sör Moses bakışını ne yöne çevirse, ister tarlada zeytin ağacının gölgesinde, ister bir okul binasının içinde ya da sessiz örgü odalarında gıcırdayan çıkrığın veya zahmetli düğümlerin atıldığı halı tezgâhının yanında olsun, ister gelen gidenin kaynaştığı pazar meydanında veya Tanrı’nın yüce sözlerini derin derin düşünen ak sakallı bilginlerin inceleme odasında olsun, her yerde hep çalışma ve çalışma sevinci görülüyordu.

Montefiore’nin teşvikiyle pek çok şey yapılmıştı; birçok şey de yarım kalmış, tamamlanmayı bekliyordu. Montefiore’nin başlattıklarını, Baron Edmund Rothschild candan ilgi göstererek ve zengin olanaklarla devam ettirdi.

Yalnızca -çoğu Rusya’dan gelmiş-göçmenler değil, Yafa ve Kudüs’ten de birçok kentli insan tarımla uğraşmaktaydı; öyle ki ülkenin refah düzeyi -dolayısıyla da kültürü-yıldan yıla yükseldi. Örneğin Yafa liman kentinin ihracatı son yirmi yıl içinde dört kat artmıştı ve “Bu ihracat hemen hemen tümüyle tarım ürünlerinden oluşuyordu; bu da, Filistin’in genel tarımsal gelişmesinde nereye ulaştığını göstermektedir”.

Bugün 38.000 hektarlık bir alanı kaplayan otuz kolonide Yahudi çiftçi sapanının başındadır. Kuşkusuz bu çalışma, buralara yerleşmiş insanları zenginliğe götürmeyecektir; tutumlulukları ve sürekli çabaları onlara sadece mütevazı bir geçim garantisi sağlamaktadır. Fakat hepsinin de yüzüne hoşnutluğun nurlu parıltısı yayılmaktadır. Onlar kaygı nedir bilmiyorlar; çünkü:

“Toprağını işleyen ekmeğe doyar.”

(Süleyman’ın Meselleri 12, 11)



ON DOKUZUNCU BÖLÜM

“Yüz Yaşına Kadar!”

Sevdiğimiz bir akraba, dost ya da tanışımızın sevinçli bir gününde duygularımızı onunla paylaşmak istediğimizde, kutlamamızı, “Yüz yaşına kadar yaşayasın!” sözüyle pekiştirmeyi severiz.

Lâkin günümüz iş hayatının insanın gücünü çoğu kez zamanından çok önce tüketen zorlukları karşısında, yüz yaşına kadar yaşama dileğinin bir insanda gerçekleşebileceğini de pek sanmayız.

Bizim vefalı Tanrı savaşçısı Montefiore için de yüz yıllık bir ömür dileği yeterince sıklıkta söylenmiştir; herhalde kendisinin de böyle bir dilekte bulunduğu olmuştur. Hem niye dilemesin ki bunu? Tanrı’nın rahmeti göze çarpan biçimde onun üzerindeydi; çünkü “çok ileri yaşında gözü zayıflamadı ve gücü de eksilmedi”. (5, B, 34, 7)

Bununla birlikte hayatının son on yılında kamusal hizmetten giderek iyice çekildi. “Board of Deputies” kurumunun başkanlığından istifa etti. Buranın yöneticisi olarak kırk yıla yakın bir süre yaptığı başarılı hizmeti maddeten de ödüllendirmek amacıyla çalışma arkadaşları, bir para bağışlama kampanyası düzenlediler; 240.000 mark tutarında bir para toplandı. Bu armağan para, dilediği gibi harcasın diye dostumuza verildi. Ne amaçla kullandı bunu acaba? Nereye akıtıldı dersiniz bunca para? Hemen tahmin edebiliriz: Filistin’e elbette; hem de ev inşaatı ile tarım işlerinde gereken krediyi verecek bir bankanın kurulması için.

Görevlerinden ayrılmasına rağmen Sör Moses, gerek Yahudi cemaatlerinin, gerekse yurdunun sevincine ve acısına katılmayı sürdürdü. Bir yerden yardım çağrısı ulaşınca kendisine, eskiden yaptığı gibi oraya hemen elini uzatıyor; hayır işleri konusunda masasına konulan her mektuptaki sorun, mutlaka çözüme ulaştırılıyordu. Tıpkı girişim şevkinin en canlı olduğu günlerdeki gibi -çok ileri yaşına aldırmadan-din kardeşlerine derman olmaktaydı. Birliğini daha yeni kurmuş Alman İmparatorluğu’nda Yahudi düşmanı hareketin yaygınlaşması, Rusya’da Yahudilere korkunç zulümlerin uygulanması, Macaristan’da ortaçağdan kalma bir suçlamanın, dinsel tören amacıyla insan öldürme suçlamasının yapılması, onun ruhunda acı yankılara yol açıyordu.

Düzenli biçimde okuduğu günlük iki gazeteden İngiltere ve Rusya’daki siyasal hayatın gelişimini izlemekteydi.

Galler Prensi -şimdiki Kral VII. Eduardhasta olup yatağa düşünce, Sör Moses sanki ailesinden en değerli bir yakını hastalanmış gibi çok büyük kaygılara kapılmıştı. Derin bir üzüntü içinde Kudüs baş hahamına telgraf çekerek Filistin’in bütün sinagoglarında, İngiltere veliahtının bir an önce şifa bulması için ayinler düzenlenmesini istemişti. Prens iyileşince de Sör Moses, duyduğu sevinçle günlüğüne şunları yazmış:

“Yüce Tanrı, majestelerinin milyonlarca sadık tebaasının, çok geniş imparatorluğun her tarafından yükselen dualarını kabul etti. Galler Prensi’nin çok değerli hayatı kurtuldu.”

Montefiore’nin dostlarından biri de Canterbury Başpiskoposu Bay Tait idi. Yüksek makam sahibi bu kilise görevlisi ölüm döşeğinde yatarken Sör Moses, onun sağlık durumunu her gün telgrafla sormuştu. Fakat ah, haberler gittikçe kötüleşiyordu. Sonunda ölüm, piskoposun acılar çektiren hastalığına son verince, Yahudi arkadaşı üzüntüsünü şöyle haykırmıştı:

“Bana bir hançer batırıldı sanki!”

1881 Martı’nda tüm dünya, Çar II. Alexander’e yapılan bombalı suikastle derinden sarsılarken Montefiore, çok parlak bir kabul töreniyle kendisini onurlandırmış olan bu hükümdarın ölümünden dolayı yas tuttu. Bu yaşına, Rusya’daki kardeşlerinin durumunun şimdi yeniden kötüleşebileceği kaygısı da eklenmişti. Bu nedenle de yeni çar III. Alexander’e taç giymesi vesilesiyle bir kutlama yazısı gönderdiği bu yazıda hükümdardan egemenliği altında yaşayan İsrail çocuklarına çarlık himayesini esirgememesini de rica ediyordu. Çar, Montefiore’nin bu yazısını bizzat okudu ve bakanı aracılığıyla cevap da verdi.

Yurtiçindeki ve dışındaki hayata hiç eksilmeyen bir ilgi gösterirken tam bir beden ve zihin zindeliği içindeydi.

Tanrı’nın inayetini lütfederek “yüz yıla kadar” ömür ve sağlık bahşetmesi, bu “İsrail Prensi”nin hayırlı işlerini ne kadar yüksek derecede ödüllendirdiğini gösterir.

Montefiore’de, hiç kuşkusuz, Kutsal Kitap’ın şu sözü gerçekleşmişti. (Mezmurlar 92, 13-15):

“Doğru adam bir hurma ağacı gibi yeşerecek; Lübnan’daki sedirağacı gibi büyüyecektir. Rabbin evinde dikilmişlerdir; Tanrımızın avlularında çiçeklenecekler ve yaşlandıkları zaman da yine çiçek açacak, meyve verecek ve taze kalacaklardır.”

Onu hep böyle taze kılan neydi? Düzenli, basit yaşayış tarzı ile açık havada -İngilizlere özgübedeni hareket ettirmek ve çalıştırmak merakı. Yüz yaşındaki adam da her gün gezintisini yapıyordu. Bir de neşeli yarenliklerin meraklısıydı ve “Gotik Kütüphanesinde konuklarıyla bir bardakçık şarap eşliğinde, bir saat kadar sohbet etmekten pek hoşlanıldı.

Kamış bayramının kutlandığı hafta boyunca gelenleri Sör Moses, kamış kulübesine götürür, orada sekiz gün yemekler yenirdi. Kamışlarla örtülmüş, içi yedi kollu gümüş avizeyle aydınlatılmış bu çardakta, bayram şerefine çiçeklerle süslenmiş masanın etrafında Hıristiyan konukların da sık sık toplandığı olmuştur.

Oksford’dan büyük bilgin Max Müller (•), bir defasında bu sevimli bayramda, akrabası iki bayanla birlikte Sör Moses’in konuğu olmuştu. “Kamış kulübede oturmak” diye tanımlanabilecek bu çok anlamlı Yahudi geleneğinin, Profesör Müller üzerinde nasıl derinlemesine bir etki yaptığını onun şu teşekkür sözlerinden anlıyoruz: “Sarayda Alman İmparatoru I. Wilhelm’in sofrasında otururken, içimde sanki İmparator Büyük Karl’ın ([39]) meclisinde bulunuyormuşum düşüncesi, belirmişti. Burada, Sör Moses Montefiore’nin kamış kulübesinde ise sanki İbrahim Peygamber’in yanında, onun meleği konukseverlikle karşıladığı ve bütün ziyaretçilerin gönlünü hoş ettiği çadırının içinde oturuyormuşum gibi bir duyguya kapıldım.”

8 Kasım 1883’te, Sör Moses’in yüzüncü yaşına bastığı gün Ramsgate kenti, şimdiye kadar surları içinde hiç görmediği sayıda insanı bir araya gelmiş olarak gördü.

Kent bayrammış gibi süslenmiş, caddelere taklar kurulmuş, bu taklara Montefiore’ye saygıyı ve övgüleri dile getiren yazılar yazılmış, pencerelerden pencerelere hevenkler uzatılmıştı. Limandaki gemilerin direkleri flamalarla donatılmıştı.

Müzik başladı. Tören alayı hareket etti. Alayın yürüyüşü üç çeyrek saat sürdü. Uzak ve yakın yerlerden yöneticiler, işçi birlikleri, posta ve polis memurları, hayır kurumlan, itfaiye, okul çocukları, bütün mezheplerden din adamları, Yahudi cemaatlerinin temsilcileri herkes selam verip sevinçle haykırarak yurttaşları hayırseverin önünden geçerken; o da balkonda durmuş, başlığını çıkarmış, elini sallıyor, sürekli teşekkür ederek bu saygı gösterisine karşılık veriyordu. Yaşlı dedemiz en çok da kraliçenin gönderdiği telgrafa sevinmişti. Telgrafı okur okumaz da, balkonun önünde ona seranat yapan şarkıcılardan ulusal marşı söylemelerini rica etti. Marş söylenince de ülkenin iyi kalpli anası için kalabalığın haykırdığı coşkulu yaşa sesleri ortalığı inletti.

Öğleden sonra Londra Başlıahamlık temsilcisinin yüz yaşına basan insan için yaptığı bir duayla başlayan bir bayram ayini gerçekleştirildi. Kutlamak amacıyla gelen heyetler birbirini izledi; akşamın geç saatine kadar villa ziyaretçilerin akınına uğradı. Karanlık bastırınca da Ramsgate kenti peri masallarındaki gibi bir ışık seliyle donandı; bu sırada otellerde, kent yönetimi ile kilise hesabına, tüm yoksullara ve hastalara ziyafet çekildi.

 “Rabbin yarattığı gün budur.” (Mezmurlar 118, 24)

O güne kadar resmi sıfatı olmayan sıradan bir adama hiç böylesine büyük saygı gösterilmemişti. Hiçbir ölümlü de böylesine büyük saygıyı Sör Moses Montefiore kadar hak etmemişti.

Bu sevgi ve şükran gösterileri ertesi yıl da tekrarlandı. O yıl (1884’te) Sör Moses, gönlünde Kutsal Topraklar’da Yahudi koloniler kurmak arzusunu yaşatan pek çok Avrupalı Yahudinin “Siyon Dostları” adlı bir örgütte bir araya geldiklerini görmek mutluluğunu yaşadı. Filistin sevgisini bu kadar çok kalpte uyandırmış olmasının bilinci, belirgin bir gururla doldurdu içini.

“Otuz yıl önce çok kimse Vaat Edilmiş Ülke’nin ([40]) sadece sözü edildiğinde dahi gülüyordu. Bugün ise o gülenlerin bazıları, onun en cömert bağışçıları arasında sayılıyor.”

Sör Moses yüz yaşını tamamlarken ilk kez hasta olduğundan söz edildi. Zaman zaman başgösteren şiddetli öksürük nöbetlerinden acı çekmekteydi. Bir hekim çağrılmasını ise kesinlikle istemiyordu. Güçlü beden yapısı sayesinde, hâkim yardımı olmaksızın da bütün nöbetleri atlatmıştı. Sadece tapınağa artık gidemediği için üzülüyordu. Bu yüzden Şabbat günü vaaz vermesi için hahamı eve getirtti ve ondan kolejde verdiği dinsel konferansların bir kopyasını istedi.

Sör Moses’in yüz yaşında bir ihtiyar olarak artık dünyadan elini eteğini çektiğini ve “sobanın arkasında yumuşak şiltesinde oturarak” yavaş yavaş kuruduğu sanılmasın -büyük bir yanılgı olur bu! Şimdi o, yanında konuklar görmekten daha da çok hoşlanıyor; onlarla benzersiz mutlulukta ve yığınla hayır işleyerek geçmiş, yüce Tanrı’nın da açıkça rahmetini göstermiş olduğu hayatı hakkında sohbetler ediyordu:

“Gittiğin her yerde seninle birlikte oldum ve sana dünyadaki büyüklerin adı gibi bir ad yaptım.” (1. Tarihler 17, 8)

İyilikseverliği de hiç değişmemişti. Sanatına düşkün bir ressam gibi, tablosu üzerinde çalışmasını tek bir gün dahi aksatmamış, gerçekten de -Şabbat ve bayram günleri dışındabir Yahudi veya Hıristiyan kurumu, okulu veya hayır derneği yararına ya da sıkıntıya düşmüş bir kişi için çek yazmadığı tek bir günü olmamıştır. Her gün sadık sekreteri Dr. Löwe’ye şöyle sormuştur:

“Yapılacak başka bir şey var mı? Varsa yapalım. Bir çek daha yazmam gerekiyorsa, gücüm yettiği sürece yazmak isterim.”

“Şimdilik yok bir şey, Sör Moses. Gerekirse size hatırlatırım.” “Şükürler olsun Rabbime, bunca zamandır bana iyilikler yapma olanağı verdiği için.”

Bu eşsiz adamın birçok dostu ve hayranı, mutlaka şu arzuyu içlerinden geçirmişlerdir: “Ah, ne olur, sonsuza dek yaşayabilse!” Gelgeldim insanoğlunun en iyisi ve en soylusu, Tanrı’nın en sevgili kulu da doğanın değişmez, ebedi yasasına uymak zorundaydı. Montefiore de.

Yüzüncü doğum gününü izleyen kışı oldukça sağlıklı geçirdi. Fakat 1885 Nisanı’nda gazeteler, onun gittikçe artan dermansızlığına ilişkin haberler vermeye başladı. Mayısta yeniden toparladı kendini, kraliçenin doğum gününde dostlarına bir yemek verdi ve Ramsgate’deki yoksullar ile Londra’da Yahudi çocuk yuvalarında bulunan öksüzleri de birer ziyafetle ağırladı. Haziranda da durumu iyiydi. Fakat temmuzun sonlarında halsizlik başladı; hem öylesine kaygı uyandıracak ölçüdeydi ki, en kötü ihtimale hazırlıklı olunmasını haber veriyor gibiydi.

Dr. Löwe hep onun yanındaydı ve dış dünyada olup biten her şeyi ona bildiriyordu. Sör Moses’in zihni tam bir berraklık içindeydi. İkide bir de, “Yapılacak başka bir şey var mı?” diye soruyor ve bu sırada eliyle de sanki bir çek imzalamak istiyormuş gibi bir hareket yapıyordu. Akrabaları, dostları, hahamlar, sinagog görevlileri, sadık hizmetkârları… hepsi de gözyaşları içindeydi ve sonsuz yolculuğuna hazırlanan iyi yürekli efendileriyle vedalaşmak için gelmişlerdi.

Sabah duası zamanıydı.

Bu soylu dedenin hasta yatağı etrafında durmakta olan herkes, yarı yüksek bir sesle dua etti:

“Tanrım! Bana vermiş olduğun ruh temizdir. Onu sen yarattın; onu benim içime sen üfledin ve içimdeyken de sen korudun. Günün birinde onu benden alacak ve sonsuz rahmetinin parçası yapacaksın…”

Birden sustular:

Sör Moses Montefiore artık yoktu!

Tanrı’nın bu sadık kulu kavgasız, tüm uysallığıyla ve huzur içinde tanrı evine dönmüştü. (28 Temmuz 1885)

Ama İsrail bu en iyi oğlunun tabutu başında yas tutuyordu.

 

***********

Moses Morıtefiore’de yürek

Sevgiyle sevecenlikle çarptı hep,

Acı çekenler için, çaresizler için

Tasalanmaktan bıkmadı hiç.

Onun adı, övülerek kahramanlığı

Taştan da topraktan da

Çok daha uzun süre yaşayacak!

Bu adı yüzyıllar yüzyıllara

Vefalı Yahudi yüreğinde saklayarak

Aktaracak.

Eugen Wolbe

******************

Binlerce yıldır dolaşır

Minik bir söz dudaklarında,

Kâh alaylı kâh saygıyla…

Ama oldu hep dayanağı halkımızın!

Horlanırken, vurulmuşken zincirlere!

Ve de perişanken insanlarımız

Türlü çilelerin pençesinde…

Hep yaşadı, ölmedi asla:

Vefalı Yahudi yüreğiydi bu.

**

Kâh ürkek ve çekingen

Bir güvercin gibi;

Kâh dişi bir aslan kadar

Atak ve kudretli,

Yavrularının yanındaydı hep

En gaddar yağmalarda bile.

El ayağı tutmasa da

Engin bir ruh doldururdu içini.

İnce bir kamıştır, eğilir rüzgârda;

Köklü bir ağaçtır, yükselir bulutlara…

Böylesine benzersiz, hem sert hem yumuşak,

Bu sensin işte, ey vefalı Yahudi yüreği!

**

Eğer överse başkaları atalarını,

Karanlık zamanlarda yaptıklarını,

Gururla kalkan parmakları gösterirse

Kimi savaşların kanlı planlarını,

O zaman vuruşturma sözlerle bizi,

Ne şakası gerek bize lafın ne ciddisi,

Bırak sadece tek bir şey

Arasın sessizce hakkını

Yaralı Yahudi yüreği!

**

Benim halkım kim öğretti sana

Ağlamayı çaresizlerin acılarına?

Felaket çökünce kardeşinin ocağına

Bir bayrak altında toplaşmayı kim?

Kim öğretti teselli etmeyi,

Hastalara bakmayı,

Başkalarının tasalarına

Gönülden katılmayı?

Cömertçe bağışlarda bulunmayı kim?

Hep o senin vefalı

Yahudi yüreğin değil mi?

**

Kim öğretti sana dalgalandırmayı

Dört bir yanda korkmadan bayrağını?

Kutsal güçlerle yoğrulmuş sözleri,

Sözlerin en kudretlisini “Dinle İsrail!” demeyi kim?

Ya böyle coşkuyla haykırırken

Gözlerini de gökyüzüne dikmeyi?

Her şeyin en harikası

Anaların dindar Yahudi yüreği

Değil mi?

Leopold Kompert

Moses Montefiore’de yürek

Sevgiyle sevecenlikle çarptı hep,

Acı çekenler için, çaresizler için

Tasalanmaktan bıkmadı hiç.

Onun adı, övülerek kahramanlığı

Taştan da topraktan da

Çok daha uzun süre yaşayacak!

Bu adı yüzyıllar yüzyıllara

Vefalı Yahudi yüreğinde saklayarak

Aktaracak.

Eugen Wolbe

Kaynak: Dünyanın En Ünlü Yahudisi-Sör Moses MontefioreBir Yaşamöyküsü, Yazan: Dr. Eugen Wolbe Çeviren: Esat Nermi Erendor, Temmuz 2000, İstanbul

 


[1] Tanrıların habercisi, eski Yunan mitolojisinde Hermes adlı Tanrı ’dır. Hırsızların ve tüccarların da koruyucusudur. Romalılar ona Merkür derler.

[2] Yahudiler İspanya ve Portekiz’den, son İslam devleti Beni Ahmer devletinin Î492’de yıkılması üzerine kovuldular. 711’de İspanya ve Portekiz’de başlayan İslam egemenliği sırasında Yahudiler, bu ülkede baskıya uğramadan yaşamıştı. Kovulan Yahudilerin bir kısmı Kuzey Afrika’ya ve İtalya’ya gitti; bir kısmını da Osmanlı Sultanı II. Beyazıt özel gemiler göndererek ülkesine getirtti.

[3] Mediciler, 16. yüzyıldan 18. yüzyıla kadar Floransa ’da saltanat sürmüş bir banker ve tüccar ailesidir. Adlarını 13. yüzyıldan itibaren duyurmuşlar, ticaret yoluyla büyük servet edinmişlerdi. Egemenlikler sırasında Livorno Limanı’nı kurdular. Bu aileden papa, Fransa kraliçesi, düka olan kişiler de vardı.

[4] Mezmuh kutsal şiirdir. Çoğulu Mezamir’dir. Makamla okundukları için bunlara ilahi de denir. Bu şarkılar eski İbranilerin Zebur adı verilen kutsal kitabından yer almıştır. Zebur, Tanrı tarafından Peygamber Davut’a gönderildiğine inanılan kitaptır. Müslüman inancı da bu doğrultudadır.

[5] Şabat (Şabbat) günü, Tanrı’nın Musa’ya bildirdiği on buyruktan birine göre, Yahudilerin dinlenme zorunda oldukları haftanın yedinci günü, Cumartesi günüdür. Sofu Yahudiler evlerinde bile iş görmezler, dua ve ibadetle vakit geçirirler.

[6] Kudüs Tapınağı’nın Yahudi Peygamber-kralı Süleyman tarafından yaptırıldığına inanıldığından bir adı da Süleyman tapmağıdır. MÖ 10. yüzyılda yapıldığı sanılıyor. MÖ 586’da Yahudi Krallığı çöktü, on binlerce Yahudi Babil’e sürüldü Kudüs Tapınağı da yıkıldı. 538’de Yahudilerin yurtlarına dönmelerine i- zin verilince Kudüs’te ikinci bir tapınak inşa edildi. Bu tapınak MS 70’te Romalılar tarafından yakıldı. Bugün sadece temel duvarlarından bir parçası bulunmaktadır ve Ağlama Duvarı diye adlandırılır.

[7]  “Diaries of Sör Moses and Lady Montefiore”, by Dr. L. Love, Londra 1890. Bu eser Montefiore’nin Hayat Öyküsü için ana kaynak olmuştur.

[8] Getto, eskiden özellikle Doğu Avrupa kentlerinde Yahudilerin oturduğu mahallenin adıdır. Yahudiler dinsel varlıklarını korumak için, belirli bir yerde topluca yaşamayı gelenek haline getirmişlerdi. Hıristiyanlıkla birlikte bu durum bir çeşit dışlamaya dönüştürüldü. İkinci Dünya Savaşı’nda Nazi/er gettoların çevresini yüksek duvarlarla kapatarak buraları hapishaneye çevirdiler.

[9] Birçok ülkede Yahudiler, özel işaretler taşımak zorunda bırakılmıştır. Bu işaret günümüzde İsrail bayrağında bulunmaktadır. Hitler Almanyası’nda her Yahudi bu işareti bir pazubant üzerinde taşımakla yükümlüydü. Benzeri uygulamalar Avrupa’da ortaçağdan bu yana yapılagelmiştir.

[10] Rothschild ailesi, Avrupa’nın ünlü banker ailesidir. 18. ve 19. yüzyıllarda Avrupa’nın ekonomik ve politik tarihi üzerinde etkili oldular. Avrupa’nın başlıca kentlerinde bankalar kurdular.

[11] Kutsal Kitap: Kitab-ı Mukaddes de denilen kitap, Ahd-i Atik (eski antlaşma) ve Ahd-i Cedid (yeni antlaşma) diye iki bölümden oluşur. Yahudiler Ahd-i Atik’i, Hıristiyanlar her iki bölümü kutsal sayarlar. Ahd-i Atik, İbranice yazılmıştır ve üç bölümdür. Birinci bölüm beş kitaptan oluşur, “Tevratadını taşır. Yahudilerin asıl kutsal kitabı olan bu bölümeMusa’nın Beş Kitabı” da denir.

[12] İngiltere Kralı III. George, 1760-1820 arasında 60I tahtta kalmıştır.

[13] Konukka (Hanuka) Bayramı: Kudüs Tapınağının yeniden ibadete açılışını anma bayramıdır.

[14] Nauarino Savaşı: Osmanlı Devleti’ne karşı Mora’da ayaklanan Yunanlılar 1822’de bağımsızlıklarını ilan ettiler. İsyanı bastırmak isteyen Osmanlı-Mısır ordusu 1827’de Atina’ya girdi. Bunun üzerine İngiltere, Fransa ve Rusya, Londra’da bir antlaşma imzaladılar. Bu antlaşma Yunanistan’ın bağımsızlığını kabul ediyor ve bunu tanımadığı takdirde Osmanlı Devleti’ne baskı uygulanmasını öngörüyordu. Osmanlı Devleti bu öneriyi kabul etmedi. Bunun üzerine üç devlet, Osmanlıları kabule zorlamak amacıyla Amiral Codringten komutasındaki donanmalarını Doğu Akdeniz’e yolladı. Aslında bir gövde gösterisi amacını taşıyan bu hareket, Yunanistan’ın güneyinde Navarino limanında demirli duran Osmanlı-Mısır donanmasına ateş açılmasıyla savaşa dönüştü. Gafil avlanan Osmanlı-Mısır donanmasından 57 gemi yandı ve 6000 denizci şehit oldu. Müttefik donanması hiç kayıp vermedi. Bu olayın ardından Rusya Osmanlı Devleri’ne savaş açtı. Osmanlı 14 Eylül 1829’da Edirne Antlaşması’nı imzalamak zorunda kaldılar; diğer koşulların yanı sıra Yunanistan’ın bağımsızlığını da kabul ettiler.

[15] Şerif (Sheriff) İngiltere’de her kontlukta kralı temsil eden yöneticidir. Bir çeşit validir; hem idari hem adli yetkileri vardır.

[16] Tora, İbranice yasa anlamındadır. Tora sözcüğünün Arapçalaşmış şekli Tevrat’tır. Yahudilerin kutsal kitabı Ahd-i Atik’in birinci bölümüdür. Musa’nın beş kitabından oluşur. Bu kitaplar “Tekvin, Çıkış, Levililer, Sayılar ve Tesniye” adlarını taşır. İkinci bölüm “Peygamberler” ile üçüncü bölüm “Ketubim”, asıl Tora’nın geliştirilmesidir. İlk beş kitaptan oluşan Tora, Yahudi vaizler tarafından büyük bir özenle ve elyazısıyla parşömenlere yazılmıştır. Bu parşömenler, birer tomar halinde, kutsal emanet olarak sinagoglarda saklanır ve ayinlerde kullanılır.

[17] Bir morgen, 25-36 ar arası bir arazi ölçüsüdür.

[18] Lord-Kanzler, İngiltere’nin en yüksek dereceli yargıcıydı.

[19] Lord-Mayor: Londra Belediye Başkanı

[20] Guildhall: 1411-31 yıllarında inşa edilmiş Londra Belediye Sarayı.

[21] Forum, eski Roma’da halkın kamusal ve özel işlerini görüşmek için toplandığı, aynı zamanda pazar yeri olan alandır. Zamanla pazar yeri özelliğini yitirdiler. Forumların en ünlüsü Roma Forumu’dur. (Forum Romanum) MÖ 6. yüzyılda kuruldu; MÖ 2. yüzyıldan başlayarak heykeller, anıtlar, tapınaklar, devlet daireleri ile çevrilerek Roma kent yaşamının merkezi oldu.

[22] Dürziler, Suriye ve Lübnan’da yaşayan, Müslümanlığın Fatımi-Alevi kolundan ayrılma bir inanca bağlı topluluktur. 11. yüzyılda Suriye’de ortaya çıkan bu inanç, kurucusu “Anustğin Derezi”nin adını taşımaktadır. Fatımi Halifesi Hakim Biemrillah’ın kişiliğinde Tanrı’nın yeryüzüne indiğine inanırlar. 1516’da Osmanlı egemenliğine girmişler ve sık sık ayaklanmışlardır. Bu ayaklanmaların hepsi Osmanlılarca bastırılmıştır. 1918’de Fransız mandasına girdiler. 1936 yılına kadar süren Cebel-i Dürüz Emirliği bu tarihte kaldırıldı, Suriye ve Lübnan’a bağlandı.

[23] Kavalalı Mehmet Ali Paşa (1769-1898), bir birliğin komutan yardımcısı olarak Mısır’a 1797’de gitti, Fransız saldırısının sona ermesi üzerine yönetime el koydu ve 1805’te Mısır valiliğine atandı. Mısır’da nüfuzları büyük Kölemen beylerini öldürterek durumunu güçlendirdi (1811). Hicaz’ı ve Sudan’ı ele geçirdi. Oğlu için Suriye valiliğini istedi. Bu isteği kabul edilmeyince Suriye’ye saldırdı, Akka’yı aldı (1831). Üzerine gönderilen Osmanlı ordularından Şam, Halep ve Adana’yı yenerek Kütahya’ya kadar ilerledi (1833). Nizir Savaşı’nda Osman/j ordusunu tekrar yendi (1839). Fakat büyük devletlerin de desteğiyle Osmanlı yönetimi Mehmet Ali’yi sıkıştırdı. Burada söz konusu edilen savaş sonunda Padişah Abdülmecit, Mehmet Ali Paşa’nın Mısır valisi olarak egemenliğini ve bu egemenliğin daha sonra oğullarına geçmesini kabul etti. Mehmet Ali Paşa da Suriye’den çekilmeyi, her yıl vergi vermeyi ve Osmanlı egemenliğine bağlı kalmayı kabul etti (1841).

[24] Mısır ile Osmanlı Devleti’nin arasındaki son savaş. Mısır, Suriye ve Filistin’den çekildi. Sultan Abdülmecit de, Mehmet Ali Paşa ve hanedanının Mısır’daki egemenliğini onayladı.

[25] Frankfurt, a.M.’de bulunan “Montefiore Birliği”, bu birlikler içinde en önemli olanıydı; 1300 üyesi vardı.

[26] Kapüsen, 13. yüzyılda Asisli Francesco tarafından kurulmuş ve Hıristiyanlığın dilenci gibi yoksulluğu gerektirdiğini ileri süren Fransisken tarikatının bir koludur. Bu tarikatın keşişleri dilenerek dolaşırlar.

[27] 27 Mayıs 1860’ta Hıristiyan Maruniler, bir Dürzi köyünü basınca, karşı baskınlar yapıldı. Çatışmalar Lübnan ve Suriye’de şiddetlendi. 300 köy, 40 manastır, 30 okul yakıldı, on binden fazla insan öldü. Beyrut’ta Hıristiyanların Müslümanlara saldırması ve soykırıma kalkışması, Şam’da çoğunluğu Müslüman olan halkın Hıristiyanlara saldırmasına yol açtı. İçlerinde Amerika ve Hollanda konsoloslarının da bulunduğu binlerce Hıristiyan öldürüldü, olay uluslararası bir krize dönüştü. Dışişleri Bakanı Fuat Paşa, Suriye’ye geldi. İngiltere ve Fransa’nın müdahalesini önerdi. Yapılan anlaşmayla Lübnan özerlik kazandı.

[28] 1 ons, 28.35 gram ağırlığa eşittir.

[29] Bu armadan ve arma tutamacı yedinci bölümün sonlarında anlatılmıştır.

[30] Louis-Philippe (1755-1824) Fransız Devrimi’nde kafası kesilen XVI. Louis’nin kardeşidir. 1814’te Napolyon, Elbe Adası’na sürülünce Paris’e gelerek XVIII. Louis adıyla tahta geçti. Napolyon, Elbe’den dönünce yine Fransa’dan kaçtı. 1815’te kesin olarak Fransa tahtına oturdu ve 1824’e kadar krallık yaptı. Onun döneminde papazlar ve kansoylular eski ayrıcalıklarına yeniden kavuşmak istedilerse de başarılı olamadılar. Tersine kral, burjuva sınıfının çıkarlarını gözeten bir anayasayı yürürlüğe koydu. Bu nedenle de “Burjuva Kral” diye anılır.-

[31] Kilise Devleti: Katolik mezhebinin en büyük rahibi papanın dünyasal egemenliğindeki devlettir. 754 yılında Frank Kralı Pippi’nin fethettiği topraklardan Roma kenti ile civarını Papa II. Stephan’a bağışlamasıyla kuruldu. Napolyon, İtalya’yı istila edince bu devlete son verdi. Fakat 1815’te devlet aynı topraklar üzerinde yeniden kuruldu. 1870’te birliğini sağlayan İtalya’da Roma, yeni krallığın başkenti oluncu papanın Vatikan Sarayı’nda hükümdar olması kabul edildi ve el konan topraklarına karşılık papaya maaş bağlandı. 1929’da İtalya hükümetiyle yapılan antlaşmayla papalık, Vatikan Kilise Devleti adıyla bağımsız oldu. Bu devletin egemenliği Vatikan Sarayı’yla sınırlıydı.

[32] Kutsal Offizium: Kilise Devleti’nin polis örgütü.

[33] Engizisyon Mahkemesi: Katolik ülkelerde din sapkınlarını bulmak ve cezalandırmak amacıyla kurulmuş mahkemedir. Bir adı da Kutsal Kurul’dur. Din inançlarına ve ilkelerine karşı gelenler, yalnızca kilisenin değil, devletin de düşmanı sayıldı. İlk mahkeme 1184’te kuruldu ve her piskoposluk bölgesinde bir Engizisyon Mahkemesi’nin bulunması töre oldu. Engizisyon Mahkemesi, halkın içinde kırbaçlanma, müebbet hapis, mallara el koyma, yakılarak öldürme cezaları verirdi. Duruşmalarda suçlanan kimsenin avukatı ya da kendisini savunacak bir sözcüsü olmazdı. Bu mahkemeler kimi zaman önemini yitirerek, kimi zaman ise dehşet saçarak 19. yüzyıl başlarına kadar varlığını sürdürdü.

[34] III. Napolyon (1808-1873): Ünlü Napolyon’un kardeşi Louis Bonaparte’ın oğludur. 1848’de Fransa’ya dönebildi. Amcasının ününden yararlanarak Cumhurbaşkanı seçildi; fakat 1852’de bir darbeyle imparator oldu. Onun döneminde Fransa’da kapitalizm ve sömürgecilik çok gelişti. 1870’te Almanlara Sedan Savaşı’nda yenilince imparatorluğu sona erdi. Fransa’da cumhuriyet ilan edildi. III. Napolyon, İngiltere’de öldü.

[35] Olay hakkında on iki bölümdeki açıklamaya bakınız.

[36] Teoloji Koleji üniversite değildir. Museviliğin dinsel belgelerinin incelenmesiyle uğraşan ve hayatın birtakım sıkıntılarından arınmış, kitab-ı mukaddesi (Kutsal Kitap) inceleyen on bilim adamının bulunduğu bir öğretim yeridir.

[37] Kraliçe Elisabeth (1843-1916), 1881’de Romanya kralı olan Hohenzollerin hanedanından Prens Kari ile 1869’da evlendi. “Bir Kraliçenin Düşünceleri” ve “Romen Şiirleri” adlı eserleri vardır.

[38] Siyon: Kudüs’te bir zamanlar üstünde Süleyman Tapınağı’nın bulunduğu dağın adıdır. Daha sonraları Kudüs’te eşanlamlı olmuştur. Yahudilerce kutsal sayıldığı için Filistin’de bağımsız bir Yahudi devleti kurmayı amaçlayan hareket de Siyonizm adını almakla bu kutsal dağa bağlılığını göstermiştir. Siyonizm u- zun yıllar süren bir uğraştan sonra 1948’de İsrael devletini kurarak amaçladığı hedefe varmayı başarmıştır.

[39] Büyük Kari (742-814). Bizim tarihimizde Şarlman diye anılır. 768’de Frankların kralı oldu. Üst üste zaferler kazanarak bugünkü Fransa, İtalya ve Almanya topraklarını içine alan büyük bir devlet kurdu. 800 yılında imparatorluk tacını giydi. Ispanya’yı fethe kalkıştıysa da Müslümanlar karşısında ağır yenilgiye uğradı. Avarlara Hıristiyanlığı kabul ettirdi. İmparatorluk sınırları içinde bir devlet düzeni kurmaya çalışması “Büyük” diye anılmasında etken olmuştur.-

[40] Vaat Edilmiş Ülke, Filistin’dir. Kutsal Kitap’a göre Tanrı, önce İbrahim’e, “Bütün Kenan diyarını sonsuz mülk olarak soyuna vereceğim” buyurmuş, aynı sözü İbrahim’in oğlu İshak’a da vermiştir. Sonra Musa’ya göründüğünde de, “Sizleri Mısır’ın sıkıntısından kurtaracak, Kenanlı ve Hitti ve Amori ve Perizzi ve Yebusilerin diyarına, süt ve bal akan diyara çıkaracağım.” buyurmuştu.

Musa halkını oraya götürdü. Orada kurulan devlet yıkıldı. Yahudiler yeryüzünün her yanına dağıldılar; ama kendilerine vaat edilmiş topraklara günün birinde dönebilmek ülküsünü de hep içlerinde taşıdılar. Sör Moses Montefiore’nin çabası Siyonizmle gelişti ve sonunda İsrail Devleti’nin kurulmasıyla bu ülkü gerçek oldu.

 

DÜNYANIN EN ÜNLÜ YAHUDİSİ-Sör Moses Montefiore 2.BÖLÜM


SEKİZİNCİ BÖLÜM

Yine Yolculuklar

“Eski zamanların günlerini hatırına getir ve geçmiş kuşakların yılları üzerinde düşün.” (5. B. M. 32, 7)

Dudaklarında bu sözlerle Sör Moses ve Lady Judith, sekreterleri ve din danışmanları Haham Dr. Löwe’yle birlikte, 1839 yılının güneşli bir Şubat gününde Roma’da, Forum Romanum ([21]) harabelerinde dolaşıyorlardı.

Sezarların sarayının mermer basamakları, üzerleri bezekli sütunların kalıntıları, bir zamanların Roma’sının mutluluğunun ve yıkılışının dileriz tanıkları olarak konuşmaktaydılar; onlar zaferle dönen komutanların tören alaylarını görmüşlerdi.

Roma’nın görkemi neredeydi şimdi, Roma’nın dünyayı titreten gücü neredeydi, Roma’nın Tanrıları nerede kalmıştı?

Gezginlerimiz bunları düşünerek Roma senatosunun, İmparator Titus’un (*) Yahudiler karşısında kazandığı zaferin anısına yaptırdığı, kemer biçimindeki anıta yaklaştılar. Kalpleri hızla çarpmaktaydı. Çünkü bu anıt, İsrail için bir zilletti. Ne var ki bir zamanlar lejyonların önünde savaşlara ve zaferlere yürümüş Roma tozlara gömülmüş, gür sesiyle yeri göğü inletmiş borazanlar susmuştu. Tutsak edilmiş Yahudilerin taşımak zorunda kaldığı yedi kollu şamdanın kabartmasına da aynı derin acıyla baktılar. Fakat bu şamdanın verdiği ışık, parlaklığını hiç azaltmadan bugün hâlâ yanıyordu; onun için de bu şamdan bir inanca sadakatle bağlanmanın ve bunu sürdürmeye cesaret etmenin simgesi olmuştu:

“Gençliğimden beri bana çok sık sıkıntılar verdiler; fakat beni yenemediler.” (Mezmurlar 129, 2)

Yürümelerini sürdürerek Vesta (*) tapınağının süslerle bezeli yuvarlak yapısının önünden geçip miskince akan Tiber ırmağı boyunca gettoya doğru gittiler. Orada gözleri, bir Tanrı evinin İbranice yazısına takıldı: “İyi olmayan yolda, kendi düşünceleri peşinde yürüyen asi bir halka bütün gün ellerimi uzattım; sürekli bende öfke uyandırmış bir halk bunlar.” (İşaya 65, 2-3)

(*) Vesta, eski Roma’da aile ocağı tanrıçasıdır. Adına yuvarlak tapınaklar yapılmıştır. Vestales denilen rahibe kızlar, bu tapınaklarda törenler düzenlerdi. Eşek bu tanrıçaya adandığından bayramlarda süslenmiş eşekler dolaştırılırdı.

Bir sinagog muydu burası? Hayır, bir Katolik kilisesi: La chies della divina pieta. Burada Yahudiler, fanatik papazların suçlayıcı vaazlarını dinlemek zorunda kalmışlardı. Bir zillet anıtı daha! Bugün ise büyük giriş kapısına çaprazlama konulmuş ağır bir demir kazık, kilisenin artık kullanılmadığını bildirmektedir. Bir varmış bir yokmuş…

Fakat bazen karanlık ortaçağdan kalma aşağılayıcı törelerin, zamanı şaşırmışçasına 19. yüzyılda karşımıza çıktığı da oluyor.

Montefiore’ler böyle bir olayın tanığıdırlar.

Karnaval, başıboş taşkınlıklar şenliği kutlanıyordu. Roma’nın ayak takımı, çılgınca satışmalarını kimlere yapmaktan en çok hoşlanır? Elbette Yahudilere.

Karnaval alayının geçeceği, baştanbaşa süslenmiş caddede, bağırıp çağrışan bir kalabalık beklemektedir. Bu sırada Yahudi cemaatinin başkanları, başları öne eğik bir halde, tasarımı Michelangelo’nun usta ellerinden çıkmış merdivenlerden, bir yıl daha Roma’da oturabilmeleri için burada konservatorlardan izin isteyeceklerdir.

Konservatorlar, erguvan renkli kaftanları ve eskiçağdan kalma başlıklarıyla yüksek koltuklarında yerlerini almışlardır. Verilen bir işaretle Yahudilerin yaşlıları içeri girer. Kısa bir söylevden sonra en kıdemli konservator, cemaatin istediği himayenin bahsedildiğini; ancak bunun için karnavalın giderlerinin cemaatçe karşılanması gerektiğini bildirir.

Yahudiler bu koşulu yerine getirmeye hazır olduklarını açıklayıp şükranlarını göstermek için de bir buket çiçek sunarlar. Para haracı ile at koşularını kazananların armağanları, kent yöneticilerinin huzurunda verilir.

Bir oranda yumuşak sayılacak şekline rağmen bu davranış, Roma Yahudileri için yine de haysiyet kırıcıydı. Ne var ki o sırada Yahudiler, günün birinde bu ebedi kentin yönetiminin bir Yahudi belediye başkanına (Ernesto Nathan, 1907’den beri) bırakılacağını elbette bilemezlerdi.

Kısıtsız eşit haklara kavuşulacak bir gelecek, o sırada henüz alaca karanlık bir seher gibi belli belirsizdi. Bu hakları eksiksiz sağlamak, Montefiore nin ayak bastığı her ülkede başlıca amacı oldu.

İlkin Filistin’de işe koyuldu. Burada hükümetin uyguladığı baskılar, sözle anlatılmaz bir ekonomik sefalete yol açmıştı.

Onun için de dostlarımız, adımlarını Roma’dan ikinci kez kutsal topraklara çevirdiler.

Malta’da onları vali törenle karşıladı. Moses, bütün nişanlarını takarak gala üniformasını giymişti. Lâkin belli belirsiz sıkıntılı bir kara karşılama töreni içtenliğe gölge düşürdü.

Ne olmuştu?

Net olmayan haberler geliyordu; Türkiye ile Mısır arasında bir savaş kaçınılmaz görünüyordu; Kudüs’te veba vardı. Günde elli kişi ölmekteydi. Kente giriş kesinlikle yasaklanmıştı; Filistin’den gelen İngiliz yolcular, Beyrut limanında on sekiz günlük bir karantinaya alınmışlardı.

Bizim gezginler için biraz cesaret kırıcı bir görünümdü bu.

Sör Moses, ilk hac ziyaretlerinde çektikleri sıkıntıları düşündü. Karısını kargaşanın ve hastalıkların kol gezdiği bir bölgenin tehlikeleriyle bir defa daha karşılaştırmak ister miydi?

Hayır, buna izin verilemezdi!

Bunun tam tersi ise ne hoş olurdu; fakat bu da yapılamazdı, görev çağırıyordu onu:

İngiltere’de Filistin’in yoksul Yahudileri için hayli yüksek miktarda para toplamıştı. Şimdi ise niyeti, bu parayı kendi eliyle onlara dağıtmaktı. Her geçen gün sefalet biraz daha artmaktaydı. Acele yardım gerekiyordu.

Tam bu sırada Bay ve Bayan Freemantle, Malta’dan İngiltere’ye dönmek üzereydiler. Lady Montefiore’nin kendilerine katılmasının bir şeref olduğunu düşünmüşlerdi. Sör Moses söyleyince, karısı kendisini incitilmiş hissederek şöyle bağırdı:

“Sen tehlikeyle karşılaşırsan, benim seni terk mi etmem gerekir? Asla! Senin gittiğin yere, ben gitmeyecek miyim? Asla! Sen nereye gidersen, ben de oraya giderim ve sen nerede yaşarsan, ben de orada yaşarım!”

Böylece 1839 Mayısı’nın başlarında, “Mağara” gemisiyle İskenderiye’ye, oradan da Beyrut’a gittiler.

Yanlarında çok para vardı; fakat bunlar şıngırdayan madeni para değildi. Varacakları yerde banknotlarını verip madeni paralar almayı düşünmüşlerdi. Fakat o zamanlar Kudüs’te henüz hiçbir banka yoktu; “Thos Cook & Son ” firması da açılmamıştı. Bu yüzden para değişimini Beyrut’ta yapmak zorunda kaldılar; çil çil paraların taşınması için on bir deri torbayı doldurmaları gerekti.

Bir kervan hazırlandı. Kervan, üç at (Sör Moses, Lady Judith ve Dr. Löwe için) ile uşakların bindiği ve aralarında keten bezinden birkaç çadırın da bulunduğu eşyaların yüklendiği on dört katırdan oluşuyordu.

Kervandakiler iyi silahlanmıştı ve bu nedenle de güneşin parıldadığı bir bahar günü keyifle yola koyuldular. Sidon’a, oradan da Safed’e giden yol Galile Denizi ile Lübnan Dağları arasında, çok iyi işlenmiş, pek verimli, arpa, buğday tarlaları, incir ve dut ağaçlarıyla kaplı bir bölgeden geçiyordu.

Doğanın görkemli görünümü, yolcularımıza kişisel güvenliklerine ilişkin bütün kaygıları unutturmuştu.

Güneş topu, kan kırmızısı rengiyle denizde batıp da dağların doruklarını altın kızılı pırıltılar sarınca, yolcularımız herhangi bir tehlikeyi umursamadan çadırlarını kurdular: “Tanrı benimledir ve ben hiç korkmam. İnsan bana ne yapabilir?” (Mezmurlar 118, 6)

Kervan yönetimini üstlenmiş bulunan Dr. Löwe, iki dostumuzun güvenliği için kendini sorumlu hissediyordu. Bu nedenle gece boyunca, onların çadırı önünde, elinde tabancayla nöbet bekledi. Moses ile Judith silahlarını, ateşe hazır halde, yastıklarının altına koymuşlardı -hiç de rahat olmayan bir dinlenme şekliydi bu! Fakat yine de deliksiz bir uyku çekmişlerdi ve ertesi sabah Safed’e doğru yola koyuldular.

Burada ilk ziyaret, Alman-Yahudi cemaatinin saygıdeğer başkanı Haham Abraham Dob’a yapılacaktı. Bu zat, önceki yıl, cemaati uğruna kendini feda etmenin yürek paralayıcı bir örneğini vermişti.

Bunlar, bir Suriye halkı olan Dürziler ([22]), Yahudilere saldırıp her yeri talan etmişler. Ayrıca Yahudileri tehdit ederek 2.500 lira (50.000 mark) ödemelerini istemişler. Fakat bu kadar çok parayı Yahudiler bulamayınca, hahamın ellerini, ayaklarını bağlayıp çok keskin bir kılıcı başının üstünde tutmuşlar. “Parayı bulmazsan, seni derhal öldüreceğiz” diye tehdit etmişler. Haham ise gözünü bile kırpmadan şu cevabı vermiş: “Beni rahatça öldürebilirsiniz. Sadece bana birazcık su verin de ellerimi yıkayayım. Tanrıma bir defa daha dua etmek istiyorum: ‘Ey benim Rabbim kayam ve sığınağım! Senin her işin hatasızdır, senin yolların haktır!” (5. B. 32, 4)

Onun böylesine feragat göstermesi vahşi Bedevileri bile ürpertmiş. Utanarak silahlarını indirip yaşlı hahamı serbest bırakmışlar.

Montefiore bu hahamla ve cemaatin öteki ileri gelenleriyle Yahudi halka sürekli yardım yapabilmenin yol ve yöntemini konuştu. Belirli miktarda dağıtılacak altın paralar çok geçmeden harcanıp tükenecekti -peki, sonrası? Yoksullara, ancak onlar devamlı gelir getirecek bir etkinlikte bulunurlarsa, sürekli bir yardım yapılabilirdi. Bu etkinlik tanındı; üstelik zeytinlikleri, pınarları ve geniş çayırlarıyla parlak önkoşullar sunan verimli bir arazi vardı.

Sör Montefiore, Suriye’nin o zamanki hükümdarı Mısır Paşası Mehmed Ali’den ([23]) yüz ya da iki yüz köyü kapsayacak bir arazi şeridini tarım yapmak amacıyla istemeyi kafasına koydu. Arazi elli yıl süreyle işlenecek ve her yıl ürünün yüzde onu ile yirmisi tutarında vergisi ödenecekti. Buna karşılık büyük araziler ve çiftlikler diğer vergilerden muaf tutulacak ve topraktan elde edilen bütün ürünler, herhangi bir kısıtlamaya uğratılmadan her yere ihraç edilebilecekti. Kurulacak bir “Filistin Tarım Ürünlerini Taşıma Şirketi”, bu dev boyutlu girişime gerekli parasal desteği sağlayacaktı.

Sör Moses’in ortaya çıkması, yaptığı cömertçe bağışlar ve insanları kayırmayı amaçlayan planlarına ilişkin haberler tüm ülkeye yayıldı ve kentlerin hepsi bu dindar hacıları davet için elçiler gönderdi.

Dostlarımızın bir sonraki hedefi Tiberias’tı.

Yol, nar ve incir ağaçlarının yoğun yeşiliyle kaplı, yumuşak eğimli tepelerin arasından yılankavi uzanıyordu. Aşağıdaki vadide ise, pek umutsuz bir görünüm vardı: Burada sadece küçük arazi parçaları ekiliydi, geride kalan geniş topraklarda yabanotları beş-altı ayak yüksekliğe kadar boy atmışlardı.

Çalışkan eller buralarda neler yapmazdı ki…

Tiberias’ta Montefiore, Kutsal Topraklar’daki Yahudilerin durumu hakkında istatistik bilgiler derletti; bu yola da önce yoksulların en düşkünlerine para dağıtabilmek için başvurmuştu. Bağışın verilmesi saatlerce sürdü; yardım alanlar sadece Yahudiler değildi, zor durumdaki Hıristiyanlar ile Müslümanlar da bundan yararlandı.

Tiberias’tan Kudüs’e gidildi.

Kutsal kente yaklaşırlarken dostlarımızın kalpleri daha hızlı çarpmaktaydı. Fakat ah! Karşılarına vebadan dolayı kentlerinden kaçmış, kapıldıkları dehşetten benizlerinde renk kalmamış binlerce Kudüslü çıkmıştı.

Bu koşullarda kente girmek düşünülemezdi. O nedenle de dostlarımız, “Çocuklarına ağlayan yaşlı dulun” karşısında bir tepeye çadırlarını kurdular.

Vali, hoş geldiniz demeye yanlarına gelerek tanışmalarını hâlâ zevkle hatırladığı hacılara, kente birlikte bir tören alayıyla girmeleri önerisinde bulundu.

Ve Kudüs’e törenle girildi.

Sör Moses, parıltılı şerif üniformasını giymiş, boynuna da altın görev zincirini takmış ve valinin hizmetine tahsis ettiği safkan bir Arap aygırına binmişti. Bir yanında seçkin bir atın üstünde karısı, öbür yanında vali ve arkalarında gösterişli giysileri içinde kalabalık maiyeti at sürüyordu. Bu alay, tören üniformalarını giymiş askerlerin karşılıklı iki sıra halinde dizili durduğu caddelerden geçti. Sevinç coşkusu içinde bir halk kalabalığı, bu saygın yolculara “Yaşa” ve “Hoş geldin” diye bağırıyordu.

Montefiore, Kudüs için Safed ve Tiberias’takilerden daha büyük ölçüde bir bağış ayırmıştı. İnsanlara böyle aşağılayıcı biçimde sadakalar dağıtmak yerine, onların şerefli ve soylu çalışmalara yönelmesini amaçlayan planını açıklayınca, burada da din kardeşlerinin şükranıyla karşılaştı.

Montefiore çifti, bu sefer Kudüs’te ilk seferkinden biraz daha uzun süre kaldılar. Bu sefer kutsal yerlerin hepsini ziyaret ettiler. Buraları görmeleri, derin din duygusuyla çarpan kalplerini, yeniden asla değişmeyecek Tanrı sevgisiyle doldurdu. Burada, adakları olan, tüm hayatlarını Tanrı’nın şerefine ve İsrail’in iyiliğine hizmete adama kararlarını güçlendirdiler.

Kafasını tasarısına takmış bulunan Sör Moses, İskenderiye’de Mısır Paşası Mehmed Ali’nin huzuruna kabul edilmek için başvurdu; Filistin’i kolonileştirme planını paşaya benimsetmeyi düşünüyordu.

İnsan sevgisinden kaynaklanan bu amacın uygulanması, Mısır ile Türkiye arasında çıkan savaş yüzünden ertesi yıla ertelendi. Savaş, Mısırlıların Beyrut’ta yenilgiye uğraması ve St. Jean d’Acre’nın (Akka) bombardıman edilmesiyle son buldu.

Metin Kutusu: JLSuriye de bir Türk ili oldu.

DOKUZUNCU BÖLÜM

Ondokuzuncu Yüzyılda Ortaçağ

1840 yılının bir Nisan sabahında Baron Rothschild, çalışma odasında kırmızı maroken kaplı koltuğuna rahatça oturmuş, az önce getirilen mektuplara göz gezdiriyor, bir yandan da sigarasından bir nefes çekip dumanını havaya savuruyordu.

Üstünde birçok damga ve mühür bulunan kalın bir zarf gözüne çarptı.

“Yardım dileyen biri olacak, hemen anladım” diye mırıldanarak zarfı, sekreterinin inceleyeceği mektuplar yığınının üstüne fırlattı.

Ama zarfın arkasındaki gönderici adı dikkatini çekmişti. Bu ad, baronun gözüne, başka bir mektubu daha on beş dakika bile dolmadan oluşmuş zarf yığınının üstüne koyarken çarpmıştı.

“Samuel de Treves!” diye okudu adı hayretle “Konstantinopol’de sultanın saray bankeri bu. Ne isteyebilir ki?” diye düşündü.

Baron Rothschild zarfı çarçabuk yırtarak açtı. İçinden Konstantinopol’deki Yahudi cemaatinin gönderdiği ve Rodos ile Şam’da baskılara uğratılmış Yahudilere yardım edilmesini isteyen bir mektup çıktı; ayrıca orada yaşayan Yahudilerin yürek paralayıcı bir dilekçesi de mektuba eklenmişti:

Ne olmuştu?

Bunu Şam’dan gelen mektup anlatıyor.

Bu kentte, 1840 Şubatı’nda, Thomas adlı bir Katolik rahip, uşağıyla birlikte ansızın ortadan kayboluyor. Peder Thomas kırk yıldan fazla bir zamandan beri Şam’da oturmakta ve tıpla ilgili işler yapmaktadır; bu nedenle “Aşıcı” lakabıyla tanınır ve her mezhepten insanın evine girerdi.

Kaybolan bu iki kişinin en son Yahudi mahallesinde görüldüğü ve orada öldürüldüğü söylentisi hızla yayılıyor. Bu da cinayet işleme şüphesinin Yahudilere yönelmesine yetiyor. İşin en kolayı da budur; çünkü böylece resmi makamlar başka yönlerde araştırma-soruşturma yapmak külfetinden kurtulmuş olurlar.

Fransa konsolosu konuya el atıyor; Fransa’nın Doğu’daki Hıristiyanların hamisi olarak iyice azalmış bulunan saygınlığını yeniden yükseltmek istemektedir.

Bunun için de Şam valisinden herhangi bir engellemeyle karşılaşmadan dilediği gibi araştırma yapabilme yetkisini alıyor. İlk kurbanı da bir Yahudi berber oluyor; ifadesinde itirazlarda bulunması onu şüpheli kişi yapmıştır. Rahip öldürülmüş müydü? Berber bilmiyordu bunu. Ama gerçeği söylemesi için yüz kırbaç vurulacağı gözdağının verilmesi üzerine berber, daha fazla işkence görmekten kurtulmak amacıyla kentin ileri gelen Yahudilerinden yedi kişinin, Peder Thomas’ı öldürmesi karşılığında kendisine üç yüz kuruş teklif ettiklerini; çünkü Yahudilerin Hamursuz Bayramı ekmeği için Hıristiyan kanına ihtiyaçları olduğunu söylüyor. Berber bu teklifi öfkeyle reddetmiştir.

Suçlanmış Yahudiler, cinayete azmettirmekten derhal tutuklandılar. Adamlar suçsuz olduklarını tekrar tekrar ileri sürdüler. Yapılan işkencelere çok acı çektikleri halde direndiler. İnsan kanı şöyle dursun, kanın her çeşidinin kullanımını yasaklayan Kutsal Kitap’ı tanık gösterdiler. Bütün bunlar hiçbir işe yaramadı. Tutuklu kaldılar.

Cemaat adına bir Yahudi hekim, valiye kan yalanının hiçbir esasa dayanmadığını, dünyevi ve uhrevi otoritelerin beyanlarını kanıt göstererek açıklıyor. Sonunda da, “Bu biçare rahip kentten gizlice çekip gitmiş ya da Yahudi olmayan birileri tarafından öldürülmüş olabilir” diyor.

“Öyle mi? Başka birileri mi öldürmüş onu? Kim tarafından peki? Haydi çıkar baklayı ağzından!”

Doktor kimsenin adını veremeyince de zindana atılıyor.

Bundan sonra da vali, beş-altı yüz kadar ayak takımı kalabalığın başında, Yahudi mahallesinde kaybolan pederin cesedini arıyor. Hiçbir yerde ceset bulunamıyor. Bu sefer de vali, tutuklananların hapishane koşullarını iyice ağırlaştırarak onları itirafa zorlamayı deniyor. Ne var ki zavallı tutuklular, yapılan işkencelerin son bulması için sadece bir an önce ölmek istemektedir.

“Artık itiraf edecek misiniz?”

Bakın şu işe: Onlar kendilerinden istenilen her şeyi “itiraf’ ediyorlar.

“Kanı nereye bıraktınız?”

Kan, Moses Abulafia’dadır. (Yedi tutukludan biri).

Abulafia sorguya çekiliyor; ama hiçbir şey bilmemektedir. Kırbaçlanması da onu konuşturamıyor. Ancak işkenceye uğratılınca, kanı küçük bir şişenin içinde, komodinine koyduğunu söylüyor. Vali, adamın evinde arama yapıyor; komodini açınca içinde bir miktar paradan başka bir şey bulamıyor ve parayı cebine atıyor.

“Kan nerede?”

Abulafia kanın yerini gösteremiyor. Fakat yeniden işkenceye uğratılmaktan korktuğu için Müslüman oluyor.

Öteki altı Yahudi, araştırmalar ve keşiflerde bir adım olsun ileri gidilemediği halde sürekli işkenceye uğratılıyor.

Şam halkında yavaş yavaş zavallı tutukluların suçsuz olabileceği düşüncesi belirginleşiyor; aynı zamanda Peder Thomas’ın öldürülüşünden birkaç gün önce sokak ortasında katırcı bir Türkle sille tokat dövüştüğü de öğrenilince, bu düşünce daha bir ağırlık kazanıyor.

Fransa konsolosu suçlamasında yapayalnız kalıyor; ama suçladığı insanlar bu yüzden hapishanede aylarca acı çekiyor.

Buna benzer akıl almaz bir suçlama da, o zamanlar Türklerin egemenliğinde bulunan Rodos Adası’nda Yahudilere karşı yapılıyor.

Burada on yaşlarında bir erkek çocuk kayboluyor. Hemen suçlama yapılıyor: Çocuğu Yahudiler öldürmüştür. Burada da Avrupa devletlerinin konsolosları -yalnızca Fransa’nınki değil-nüfuzlarını kullanıp paşadan gerekli araştırmaları yapma iznini alıyorlar. İki Rum kadın da, birkaç Yahudiyi kırsaldan şehre giderken gördüğü, bunlardan birinin oğlan çocuğunu elinden tutarak götürdüğü yolunda ifade veriyor.

Şüphe edilen Yahudi bulunuyor. Adam, söz konusu olan gün şehre hiç gelmemiş olduğunu kanıtlayabiliyor. Fakat bir işe yaramıyor bu; onu zincire vurup işkenceye uğratıyorlar.

“Sen çocuğu çaldın ve onu hahama götürdün. Canını seviyorsan, itiraf et!”

Konsolosların kendilerini hiç ilgilendirmeyen bir olaya karışmalarındaki amaç, Yahudileri Rodos Adası’ndan kovmak ya da onları derhal Hıristiyanlığa geçmeye zorlamaktı. Ayrıca birçok hükümetin ve hükümdarın himayesinde çalışan “Yahudiler Arasında İncil’i Yayma Birliği”nin amaçladığı utanç verici çirkin başarıları göz önünde bulundurarak bütün bir Yahudi cemaatini Hıristiyanlığa “döndürmüş” olmakla övünebilmek ayrıca söz konusuydu.

İşkence uygulanınca suçlanan kişi hemen bir itirafta bulundu. Gelgelelim çocuğu teslim etmek istediğini söylediği insanlar o sırada odada bulunmuyorlardı. Bundan da adamcağızın işkenceden kurtulabilmek için böyle ifade verdiği anlaşılmıştı. Bu sefer de adam başka Yahudilerin adlarını verdi; bu Yahudiler suçlamaları kesinlikle yadsıdılar. Çocuğu da itirafçıyı da tanımadıklarına yemin ettiler. Bütün bunlar bir işe yaramadı: Zindana atıldılar. Acıları bu kadarla da kalmadı: Yahudi mahallesi kuşatıldı ve etrafına nöbetçiler konuldu; böylece tutuklananların yazgısı hakkında kimse bir şey öğrenmesin istendi. Paşaya sunulmak istenen bir dilekçe kabul edilmedi.

Derinlemesine sarsılmış bir halde Baron Rothschild mektubun sayfalarını topladı, onları cebine koyup ofisinden çıktı. Az önce öğrendiği olağanüstü acıklı olguların etkisi altında sağlıklı düşünebilecek durumda değildi: Kalbi bahtsız din kardeşlerinin yanındaydı artık, onların acı feryatları tüm huzurunu kaçırmıştı.

Ayaklarının elverdiği en son hızla dostu Montefiore’ye koştu. Postacı ona da Doğu’dan mektuplar getirmişti. Korkunç olaylar hakkında bir görüşme yapmanın hiç gereği yoktu. Sözle anlatılmaz acılarla iki arkadaş birbirlerine kardeşlik elini uzattılar.

Daha sakin olan Montefiore, çok geçmeden kendini toparladı. Kan ve gözyaşından bir denize batmış Yahudi tarihi kalp gözünün önünden şöyle bir geçit resmi yaptı. Ne kadar da sık, pınarları zehirlemek, papazların kutsal ekmeğini pisletmek, Hıristiyan çocuklarını öldürmek bahaneleri sürülmüş ve bütün bu suçlamalar İsrail’in tüm cemaatlerini yeryüzünden silip süpürmek için yapılmıştı.

Ortaçağa özgü kan suçlaması şimdi, 19. yüzyılda, “aydınlanma çağı”nda yeniden ortaya atılıyordu.

İmparatorların ve papaların, üniversitelerin ve bilginlerin, Hıristiyanların ve Yahudilerin saçmalık ve yalan diye nitelendirmiş olduğu şey, yeniden gerçek diye açıklanıyor, buna inanılıyor ve bütün cemaatlerin varlığını koruması açısından bir defa daha sorun oluyordu!

“Bunlar her kuşakta ve her çağda karşımıza dikiliyor.”

Montefiore gelip çatan bir felaket karşısında boşu boşuna yakınacak bir adam değildi. Ona göre, bu olayın öteki acılı olaylardan bir farkı yoktu; en hızlı biçimde müdahaleyi gerektiriyordu. Sadece tek bir düşüncesi vardı:

“Ben ne yapabilirim?”

Bu düşünceyi genişletmek ve Rothschild’le görüşmek istediği anda, göksel bir vahiy gelmiş gibi zihninde bir şimşek çaktı ve tam bir güvenle peygamberin sözlerini söyledi:

Rabbin, Tanrımın ruhu içimdedir. O gönderdi beni, yoksullara teselli vereyim ve kırık kalpleri yüreklendireyim, tutsaklara özgürlüğü, bağlı olanlara kapıların açıldığını bildireyim diye.” (İşaya 61, 1)

ONUNCU BÖLÜM

Kurtarıcı Zorda

Şam’daki tüyler ürperten olaylar tüm uygar dünyada haklı bir öfke fırtınası estirmişti.

Bütün önyargılara ve köhneleşmiş kurumlara savaş açılan, siyasal açıdan coşkulu bu zamanda Yahudilik, hemen bütün ülkelerde artık daha insaflı, daha adil bir anlayışla nitelendiriliyor; ifadesini yasalar önünde Yahudileri, diğer dinlerden insanlarla eşit sayan eğilimlerde bulan, eskiye oranla çok daha ileri bir değerlendirmeye mazhar oluyordu.

Bu eşitlik ilkesinin ise, hiçbir ülkede İngiltere’deki kadar etkili uygulanmadığını da biliyoruz. O nedenledir ki Yahudiler, haysiyetleri için yaptıkları mücadelede kendilerine, hiçbir yerde bu özgür ülkedeki gibi mert kavga arkadaşları bulamamışlardır.

Londra’nın ileri gelen Hıristiyanları bir protesto bildirisi hazırlayıp aşağıdaki yazıyla Lord-Mayor’a sundular:

“Biz Londra’nın aşağıda imzaları bulunan büyük tüccar, banker ve işadamları sizden bir toplantı düzenlemenizi rica ediyoruz; bu toplantıda Şam’da Yahudilerin uğradığı korkunç baskılardan dolayı duygularımızı ve içten üzüntülerimizi, ayrıca gerçek canilerin mahkeme huzuruna çıkarılması umudunu dile getirmek istiyoruz.”

Bu satırları 210 imza izliyordu.

Önerilmiş bulunan toplantı Londra belediye başkanının yönetiminde yapıldı. Ekmeğe kan konulması suçlaması hezeyan olarak nitelendirilerek reddedildi ve İngiltere hükümetinin, suçlanan Yahudiler lehine derhal girişimde bulunması istendi.

Bu amaçla da Montefiore’nin önderliğinde bir heyet, Dışişleri Devlet Sekreteri Lord Palmerston’a başvurdu. Ne gariptir ki bakan, öteden beri hep söylene gelen atlatma sözlerinin arkasına saklanıp,  “Üzgünüm; fakat biz yabancı bir devletin içişlerine karışamayız” demedi. Hayır, Lord Palmerston, insanlık adına diplomatik görüşmelere hazır olduğunu şu sözlerle açıkladı:

“Sizlere haklı istediğinizde yardımcı olabilirsem, hiçbir şey bana bunun kadar gönül rahatlığı vermeyecektir.”

Günümüzün çok gelişmiş bilgi ve eğitim ortamına rağmen dünyada hâlâ böylesine cahilliğin, avanaklığın ve barbarlığın var oluşunun karşısında hayret ediyor, aynı zamanda insan olarak, Hıristiyan olarak da utanıyorum. Fakat olgular şüpheye yer bırakmıyor; onun için de bu zulme son vermek amacıyla güçlerinin yettiğince her şeyi yapmak artık uygar halkların görevi olmuştur.

Bu zulüm ve adaletsizliğin devam etmesine karşı harekete geçmeleri için, ellerinden gelen her şeyi yapabilmelerini sağlayacak tam yetkiler, derhal Konstantinopol’de İngiliz Elçisi Lord Ponsonby ile İskenderiye’deki İngiliz işgüderine verilecektir.”

İngiliz hükümetinin böyle olumlu davranması, Yahudi halkın tüm zümrelerinde heyecanlı bir hoşnutluk yaşatmıştı. Londra’daki çeşitli cemaatlerin, Şam Yahudilerini savunma çarelerini görüşmek üzere, ana sinagogta yaptığı büyük toplantıda hükümete teşekkür ve takdirin bildirilmesi yolunda bir karar oybirliğiyle alındı.

Paris’te İsrail Merkez Komitesi’nin Adolphe Cremieux adlı bir avukatın, Şam’da suçlanmış Yahudileri yerinde savunmak üzere görevlendirilmesinden sonra, Londra’da da İngiliz Yahudilerinin saygın bir temsilcisinin bu avukatla birlikte ortaklaşa etkinlikte bulunması arzusu yoğunluk kazandı.

Kovuşturmaya uğramış kardeşleri savunmak için kim gönüllü olacaktı?

İnsan sevgisinin ve adaletin hizmetinde hiçbir fedakârlık kendisine ağır gelmeyen adam elbette: Sör Moses Montefiore.

Ona öngörülen görevi, hangi sözlerle kabul ettiğini dinleyelim: “Baylar! Şu anda komplimanlar yapmak ya da dinlemek için hiçbir neden yok. Ne derece onur duyduğum konusunda ise en kestirme, en açık cevabım şu olacak: Beni görevi üstlenebilecek yetenekte gördün, ben de her çeşidinden başka hesapları bir yana bırakıyor ve de ‘Gidiyorum!’ diyorum.

Üzerime aldığım sorumluluğun ağırlığı eziyor beni. Atacağım adımların dinsel topluluğumuz için ne kadar önemli olduğunu da derinlemesine hissediyorum. Ama kaygılarımı hafifleten bir şey var:

O da, parlak beceri ve bilgilerle donanmış Bay Cremieux’nün, kapsam genişliğinin bilincinde olduğum bu görevi benimle paylaşmış bulunmasıdır. Onunla birlikte gidiyoruz!

Gidiyoruz; zulüm ve acı gören kardeşlerimizin şahsında hakarete uğramış insanlık davasını savunmak için gidiyoruz. Eğer başarabilirsek şeytanca eylemlerin karanlık labirentini aydınlatmak, komployu meydana çıkarmak, komplocuları da utandırmak için gidiyoruz. Doğu’daki kardeşlerimizi şaibelerden temizlemek; dinimizin üstüne atılmaya yeltenilmiş riyakârlık ve bağnazlık suçlamalarından arındırmak için gidiyorum. Öncelikle de Doğu’nun hükümetlerine, yasa koyuculuğun ve mahkemede insan yargılamanın batıl inançlardan ayıklanmış temel ilkelerini teskin etmek; ayrıca bu hükümetleri işkenceyi kaldırmaya ve ebedi hukuku, taraf tutan zorbalığın çok üzerinde bir yere oturtmaya yöneltmek istiyoruz. İnşallah çabalarımız başarıyla sonuçlanır. İnşallah kardeşlerimizi dinsel tören amaçlı cinayet gibi saçma bir iftiradan aklar ve Doğu’nun hükümetlerinin kafasına, İngiltere’de hiçbir yüreğin kardeşlerimizin acılarına kayıtsız kalmadığını, İngiltere’de konumuzu adaletsizlik ve zorbalık saymayan tek bir sesin, tek bir görüşün bulunmadığını da sokarız.

Hoşça kalın, baylar!

Atalarımızın Tanrısına dua ediyorum, adımlarımızı yönlendirsin diye. Güvenliğimi onun eline bırakıyor, onun her şeye kadir himayesine güveniyorum. Onun içindir ki, dönüşümü şimdiden görüyorum; o zaman ‘Evrenlerin yargıcının davamıza zafer nasip etti, krallar ve hükümdarlar onun iradesi önünde eğildi’ diyebileceğimi, tam bir güvenle görüyorum. İsrail zamanın fırtınalarından yeniden güçlenmiş olarak sıyrılacaktır: Rab senin halkına kudret bahşedecek, Rab senin halkını barışla kutsayacaktır.” (Mezmurlar 29, 11)

Bu iyimser sözleri coşkulu eylemler izledi.

Yanında eşi, sekreteri Dr. Löwe ve iki Hıristiyan arkadaşı Dr. Madden ile Bay Wire olduğu halde Montefiore, 1840 Temmuzu’nda Doğu yolculuğuna başladı. Dover’den Boulogna’ya geçişlerinde

Kraliçe Viktoria, bir kraliyet istimbotunu, Malta’dan İskenderiye’ye gidişlerinde de bir hükümet vapurunu onların emrine verdi; bu olanaklardan Adolf Cremieux ile ona refakat eden Bilgin Salomon Munk da yararlandılar.

Montefiore ve Cremieux!

Bu iki isim dillerde dolaşıyordu. Alışılmadık bir sertlikle bir zamanlar bütün cemaatlerde, Yahudi ibadetinde çağa uygun bir reformun yapılması için mücadele edilmişti. Şimdi ise “savaşın fırtınaları susmak zorunda”ydi: Çünkü tehlikede olan, dinsel amaçlı cinayet suçlamasıyla çok ağır biçimde hakarete uğratılmış Yahudilik şerefiydi. Kötülük yılanının başını ezmek için yola koyulmuş adamlar için dindaşları, Avrupa’nın bütün sinegoglarında dua etmekteydi.

Bu arada İngiliz hükümetinin diplomatik girişimleri bir başarı elde etmişti: Sultan (*), Rodos Valisi Yusuf Paşa’yı görevden almıştı; çünkü o, gerçeği bir mahkeme yoluyla ortaya çıkarmaktan kaçınmış, bunun yerine tutuklanan bir Yahudinin düpedüz zorla alınmış ifadesine dayanarak birçok suçsuz insanı hapishaneye koyarak onlara işkence yaptırmıştı. Yeni Vali Hacı Ali Paşa, usulüne uygun biçimde bir dava açtırdı. Buna dayanarak yüksek mahkeme de, çocuk çalmak ve çocuk öldürmekten sanık Yahudilerin suçsuz olduklarına karar verdi.

(*) Sultan Abdülmecit (1823-1861). Babası II. Mahmut’un ölümü üzerine 1839’da padişah oldu.

 Şam Yahudilerinin suçsuzluğunu meydana çıkarmak hiç de bu kadar çabuk olmadı.

İskenderiye’ye vardığı gün (4 Ağustos’tu) Montefiore, İngiliz, Konsolosu Albay Hodges tarafından paşanın huzuruna çıkarıldı. Mehmed Ali onu eski bir dost gibi selamladı. Sör Moses buna, dost olarak selamlanılışına sevindiğini, dost olarak da davranılacağını umduğunu söyleyerek karşılık verdi.

“Bu sefer sizi buralara getiren ne?”

“Paşam! Arkadaşım ve ben buraya, suçsuz oldukları halde, Şam’da kovuşturmaya uğratılmış kardeşlerimize yardım etmek için geldik; çünkü onları koruyan yoktur. Bu nedenle de sizden bir ferman hazırlatmanızı rica ediyoruz; bu ferman, Şam’da bize bu acıklı konuya ilişkin bilgi verebilecek herkesi, uygun göreceğimiz yer ve zamanda sorguya çekebilmek hakkını, herhangi bir yanlış anlamaya yer bırakmadan vermeli.

Bu fermanın Şam’a vardığımızda sokaklara ve meydanlara asılmasını da rica ediyoruz.”

Heyete ilkin belirli bir cevap verilmedi. Davanın yeniden ele alınması ve temyizi girişiminde bulunuldu. Daha önce bunlar hiç yapılmamıştı. Fakat girişim İskenderiye’deki Fransız konsolosu tarafından engellendi; çünkü mahkemenin Yahudiler için elverişli biçimde sonuçlanması, konsolosun Şam’daki meslektaşını çok küçük düşürecekti.

Montefiore ile Cremieux görevlerinin başarısından umut kesmişlerdi. Bu sırada Cremieux Yahudilerin tahliye edilmelerini isteyen bir dilekçe yazarak bunu -Fransız konsolosu dışında-dokuz konsolosa da imzalattı. Paşa bunu, haber aldı. Görünüşü kurtarmak için yabancı devletlerin temsilcilerinden etkilenmiş gibi, dilekçe kendisine getirilmeden, tutukluların serbest bırakılmasını emretti.

İki dostumuz genel valinin bu konudaki fermanında, “Montefiore ve Cremieux adlı baylar, benden tutuklu Yahudilerin bağışlanmasını ve serbest bırakılmasını rica ettiler” sözlerini görünce pek şaşırdılar. “Bağışlamak” sözcüğü onları büyük bir telaşa düşürmüştü.

Bu sefer Muhammed Ali’nin huzuruna çıkmayı Cremieux üstlendi.

“Paşa Hazretleri, bendenizin nasıl derin bir acıyla dolu olduğumu görüyorlardır, bundan beni ancak siz kurtarabilirsiniz.”

“Nedir arzunuz?”

“Hayırlı bir iş, başka bir hayırlı işi zorunlu kılarmış. Paşa Hazretleri’nin gerçekleştirdiği adalet eylemi, ölçülemez yücelikte hayırlı bir iştir; fakat buna ikinci bir eylem eklemezseniz kesinlikle başarısız olacaktır.”

“Açıklayınız.”

“Paşa Hazretleri’nin fermanında, Şam valisine hitap eden bir cümlede, ‘Montefiore ve Cremieux adlı baylar benden tutukluların bağışlanmasını rica ettiler’ buyruluyor.

Bizde, Avrupa’da bağışlanma sözünden suçlulara bahşedilmiş bir af anlaşılır. Oysa yüksek malumunuzdur ki, gerek Sör Moses, gerekse bendeniz Şam’daki bahtsız kardeşlerimizin suçlu olduklarını asla söylemiş değiliz.”

“Benim fermanımda da onlara suçlu denmiyor ki.”

“Özür dilerim, Paşa Hazretleri! Fakat cümlede, sizden onların bağışlanmasını dilediğimiz söyleniyor. Böyle bir dilekte bulunmamız için onları önce suçlu kabul etmemiz gerekirdi. Fakat onlar benim gözümde de, Sör Moses’in gözünde de suçsuzdurlar. Paşa Hazretleri bizleri daha acı üzüntülere uğramaktan kurtarıp sevinçlere gark edecek bir işlemde bulunmayı istemeyecek değillerdir herhalde.” “Hayır, elbette istemem böyle bir şey. Fermanımda neyin değiştirilmesini istiyorsunuz?”

“Hiçbir şeyin Paşa Hazretleri; sadece tek bir sözcük, bağışlanmak sözcüğü…”

“Kaldırılabilir.”

“Bir çeşit özür dileme olan bu düzeltmenin etkisi, iki elçimizi tutuklu kardeşlerinin serbest bırakılmasından duydukları sevinçten çok daha büyük sevinçlerle doldurmuştu.

Onların suçsuz olduklarını Mısır hükümeti çoktan anlamıştı; yoksa “katilleri” asla serbest bırakmaz, davayı da durdurmazdı.

Montefiore ile Cremieux, gerçek katilin bulunması için Şam’a giderek mahkemeye başvurmak arzusundaydılar. Fakat Mısır ile Türkiye arasında savaş çıktığından oraya gitmekten vazgeçmek zorunda kaldılar. ([24]) Görevlerinin bu bölümünü tamamlayamamışlardı; bu eksikliği, altı aylık bir ayrılıktan sonra, evli kadınları kocalarına, çocukları babalarına kavuşturmanın; her şeyden önce de İsrail adını kan cinayeti iftirası utancından arındırmanın keyfini yaşamakla giderdiler.

ON BİRİNCİ BÖLÜM

Kötü Tohumdan İyi Ürün

Montefiore, Şam’daki tutuldular zindanın büyük kapısından dışarı çıkınca, görevini artık sona ermiş olarak mı gördü?

Asla! Suçsuz dindaşlarının bu şekilde kurtuluşu, Montefiore için kardeşlerinin hayrına yeni eylemlere girişmesi için bir çıkış noktası oldu.

Bu amaçla da yurduna dönmeyip Konstantinopol’e gitti. Lord Palmerston’un tavsiyesi, orada Türk Dışişleri Bakanı Reşit Paşa’nın onu Sultan’ın huzuruna çıkarmasını sağlayacak kadar etkili oldu.

Büyük İngiliz İmparatorluğu’na duyulan saygıdan dolayı huzura kabul töreni, Doğu ülkelerine özgü bir debdebe gösterisiyle yapıldı; bu gösteride askeri müzik de eksik değildi.

Sör Moses, usulüne uygun duruşma yaptırarak Rodoslu Yahudilerin suçsuzluğunu kanıtlama ve böylece bir hukuk cinayetini önleme olanağını sağlayan Türk hükümetinin takdire değer bu davranışından ötürü sultana teşekkürlerini söyledi.

Sultan cevap verdi:

“Şam’daki olayları büyük üzüntüyle haber aldım; bundan dolayı da Rodos konusunda usulüne uygun işlemler yapılmasını emrettim, böylece Yahudilik camiasına bir tarziye vermeye çalıştım. İsrail dininden cemaatler, her zaman İmparatorluğumun öteki tebaaları gibi aynı himaye ve aynı avantajdan yararlanacaktır. Heyetinizin benden istediklerini kabul edeceğim; çünkü sizi bu başkente getirten insan sever düşünceleri takdir etmeyi biliyorum.”

Sör Moses’in başkanı olduğu heyet, sultanda ne istemiş olabilirdi? Yahudilerin, Türkiye’de yaşayan öteki insanlarla eşit haklara sahip olmasından başka ne daha fazla, ne daha az bir şey istiyor değillerdi.

Pervasızca bir istek! Yabancı bir devletin işlerine görülmemiş biçimde karışmaktı bu -hem de bunu resmi görevi olmayan biri yapıyordu.

Ne var ki, adaletin ve insanlığın sesi, her türlü politik kavgayı bastırmaktaydı. Onun içindir ki sultan şu fermanı yayınladı:

“Yahudiler aleyhinde öteden beri söylenen bir önyargı vardır. Cahil kimseler, Yahudilerde bir insanı kurban etmek ve kurbanın kanını Hamursuz Bayramı’nda sofrada kullanmak geleneğinin bulunduğuna inanmaktadırlar. Bu önyargı yüzünden Şam ve Rodos’ta -İmparatorluğumuzun tebaası olan- Yahudiler, başka dinden kimseler tarafından baskılara uğratılmıştır. Onlara karşı yaygınlaştırılan iftiralar ile yapılan kovuşturmalardan haberdar olduk. Bunun üzerine hayal ürünü bu uydurma cürümden dolayı Rodos’ta suçlanmış birçok Yahudi, kısa süre önce, adı geçen adadan Konstantinopol’e getirildi, burada yeni yasalara göre yargılandılar ve tamamının suçsuz oldukları anlaşıldı.

Ayrıca, Yahudilerin din kitapları da bilgin ilahiyatçılarca gözden geçirildi. Bu inceleme sonunda, Yahudilerde, insan kanı şöyle dursun, hayvan kanının kullanımının dahi yasak olduğu meydana çıktı. Bu da, onlara ve onların inançlarına karşı yapılan suçlamaların saçma iftiralar olduğunu açıkça kanıtlamaktadır.

Bu nedenle ve de tüm tebaamıza beslediğimiz sevgiden ötürü, suçsuzluğu anlaşılmış Yahudi halkının bundan böyle herhangi bir asılsız suçlamayla rahatsız edilmesini yasaklıyoruz. Yahudi dininden olanlar, egemenliğimiz altında bulunan diğer halklarla eşit biçimde, aynı haklardan yararlanacaklardır. Ve yine kesin emirler verdik ki, Yahudiler, İmparatorluğumuzun her yerinde, Babıâli’nin diğer tebaaları gibi korunsunlar; ibadetlerini serbestçe yapmalarına hiçbir şekilde karışılmasın; güvenlikleri ve huzurları asılsız nedenlerle bozulmasın.”

O   zamandan beri Türkiye’de artık hiç kimse, Yahudilere karşı dinsel amaçlı cinayet suçlaması yapmaya cesaret edememektedir. 1847 yılında Kudüs’te Yahudilerin bir Hıristiyanı dinsel tören amacıyla öldürdüğü söylentisi yayılınca, Rum-Ortodoks rahipleri kan suçlamasının gerçekliğini ispata kalkışmışlarsa da, Montefiore’nin ricasıyla yayınlanmış bulunan ferman, tüm kuşkuları susturmuş, herhangi bir adli kovuşturmayı da önlemiştir.

Şam’da nefretin ve iftira hırsının saçmış olduğu kötü tohumlar, Yahudilere sultanın öbür tebaasıyla tam bir hukuksal eşitlik sağlamasının dışında başka güzel olanaklar da vermiştir.

Batı Avrupa Yahudilerinin acıma ve üzülmeleriyle Doğu ülkelerindeki kardeşleriyle kurdukları bağlantı, Montefiore’nin yurduna dönmesinden sonra da devam etti. Bu bağlantı daha can ve gönülden oldukça, Montefiore ile Cremieux de Doğu’daki dindaşlarının ekonomik ve kültürel düzeylerini yükseltmek için geniş çevreleri daha çok heveslendirmeyi başardılar.

Cremieux, bu yoksulluğu gidermenin en kestirme yolunun okullar kurmak olduğunun bilincindeydi; çünkü nerede okul varsa, orada eğitim oluyor; nerede eğitim varsa, orada da iş ve kazanç oluyordu. Bu nedenle Cremieux, İskenderiye ve Kahire’de birer Yahudi ilkokulu kurulmasını sağlamadan Mısır’dan ayrılmadı; bu okulların bakım ve giderlerini karşılamak için kendisine çok zengin bağışlar yapılmıştır.

Cremieux’nün burada hiçbir şefaati bulunmayan bir kişi olarak, mütevazı bir çerçevede gerçekleştirdiği işi, daha sonraları tüm dünyada örgütlenen bir dernek, çok daha büyük ölçeklerde sürdürmüştür. Her yerde Yahudilerin hukuksal eşitliği ve moral yükselişi için çalışan; sırf Yahudi olduğu için acı çekmiş herkese etkili yardımlar yapan bu dernek, 1860’ta kurulmuş “Alliance Israelite Üniverselle”dir.

Yarım yüzyıldan beri Allianz, “Sevgi, adalet ve özgürlük adına yeryüzündeki tüm İsrailoğullarını birleştirmeyi” amaçlayan bu örgüt, Avrupa, Asya ve Kuzey Afrika’nın henüz uygarlaşmamış ülkelerinde İsrailli yaşlı ninelere reva görülmüş barbarlık ve zulüm hırsının yaralarını sarmak için milyonları ve yeniden milyonları toplamıştır. Binlerce parasız yatılı öğrenci, Allianz okullarında aldıkları dersler sayesinde ekmeklerini namuslarıyla kazanmak olanağını elde etmiş, böylece de insan toplumunun yararlı üyeleri olmuştur.

Cremieux’ten esinlenerek Allianz’ın açtığı okulların sayısı 1909’da 144’e ulaşmıştır. Bunlardan Fas’ta 22, Bulgaristan’da 10, Türkiye’nin

Avrupa kesiminde 35, Küçükasya’da 16, Suriye’de 19, Mezopotamya’da 6, Trablusgarp’ta 2, Mısır’da 8, Tunus’ta 6, İran’da 16, Cezayir’de 4 okul bulunuyordu. Ayrıca Allianz, Paris yakınında Auteuil’de zaman zaman bir öğretmen kursu açmakta; Djedeida’da bir tarım okulunun, çeşitli kentlerde erkek çocuklar için 32 çırak okulunun sürekli hizmet vermesini sağlamaktadır. Çırak okullarında yüzlerce çocuğa değişik elsanatları dallarında çok iyi eğitim verilmiştir. Bu okullar Yahudilerin ahlakının, beden yapılarının ve ekonomik güçlerinin olağanüstü derecede bir iyileşme göstermesine yol açmıştır. Dünyanın üç kıtası üzerinde yayılmış Allianz okullarında toplam 45.000 çocuğun eğitimi, giyimi-kuşamı ve beslenmesi sağlanmıştır.

Allianz’ın ana kucağından yetmişli yılların başlarında iki kuruluş çıktı. (Tam bir ayrılış değildi bu, her iki kuruluş da Allianz’la olan gönül bağını hep sürdürmüştür.) Bu kuruluşlardan biri, “Avusturya İsraeli Allianz”, diğeri “Anglo-Jetuish Colorıization Association “dur. Sonunda Allianz 1902 yılında en başarılı yardımcısı “Alman Yahudileri Yardımlaşma Birliği”nde yeniden dirildi. Bu birlik, tıpkı “Alliance İsraelite Üniverselle” gibi, Doğu ülkelerinde Yahudilerin eğitim düzeyinin yükselmesini ve ekonomik bakımdan gelişmesini kolaylaştırmak için okullar kurmaya önem verdi.

Bu yardım birliği, 1908 yılında, Doğu ülkelerinde şu enstitüleri; ya kendi olanaklarıyla, ya da kısmen katkıda bulunarak yaşatmaktaydı:

12 çocuk yuvası, 13 kız ve erkek okulu,

1 ticaret Lisesi, 1 ev idaresi okulu,

2 kız yurdu, 1 tatbiki sanat okulu,

1 öğretmen kursu. Toplam 31 eğitim kurumu ve bunlardan yararlanan 5000 bakıma muhtaç çocuk. Bu okulların giderlerinin karşılanması, keza çeşitli ülkelerde dindaşlarımızın arasında hüküm süren yoksulluğun azaltılması için Yardım Birliği, 1907/1908 yılında bir buçuk milyon mark harcamıştır.

Şam’daki olaylar ve bu olaylar nedeniyle gerçekleştirilen yardım kampanyası -İngiltere dışındahiçbir ülkede, inanç ve vicdan özgürlüğünün klasik ülkesi Kuzey Amerika’daki kadar canlı bir yankı bulmamıştır.

Burada -Lord Palmerston gibi düşünen-Amerika Birleşik Devletleri Başkanı (*), Şam’da insanlığa karşı işlenmiş suçu protesto etmiş ve devletin Doğu’daki diplomatik temsilcilerine durumun derhal düzeltilmesi için aracı olunması direktifini vermiştir.

(*) 1837-1841 yıllarında ABD Başkanı Van Buren’di.

Böylesine aydın ve adil bir hükümetin tutumundan cesaret alan Amerikan Yahudileri, dinsel tören amaçlı cinayet yalanını şiddetle reddettiler ve hoşgörüsü kıt ülkelerde yaşayan kardeşlerinin ileride uğramaları olası kovuşturmalara karşı etkili biçimde harekete geçilmesini sağlamak amacıyla bir birlik kurdular. Bu birlik aynı zamanda kendi yurdunda muhtaç duruma düşmüş olanlara, dünyanın neresinde olursa olsun yardım etmeyi de amaçlıyor, insana yardım işlerini kolaylaştırmayı zorunlu görüyordu; çünkü: Charity begirıs at home. Bu birliğin kurucusu, kendisi için haklı olarak kötü tohumun asil meyvesi diyebileceğimiz Henry Jones, Amerika’ya göç etmiş bir Alman makine imalatçısıdır. Birliğin kuruluş günü de 13 Ekim 1843’tür. “Hayırseverlik, Kardeş Sevgisi, Uyum” sloganları altında “Birliğin Çocukları” -B’nei B’riss- bağımsız bir tarikatta bir araya geldiler; amaçladıkları yüce görevleri şunlardı: İsrailoğullarını insanlığın en yüksek çıkarlarına ulaştırmak için birleştirmek; soyumuzun ruhsal ve töresel karakterini daha da geliştirmek ve yükseltmek; insan sevgisi, şeref ve vatanseverliğin en temiz ilkelerini zihinlere nakşetmek; sanat ve bilimi korumak; yoksulların ve muhtaçların sıkıntısını azaltmak; hastaları ziyaret etmek ve onlara bakmak; kovuşturma kurbanlarının yardımına koşmak; dulları ve yetimleri gözetmek, onlara olanca güç ve şefkatle yardım etmek.”

Her ne kadar “B’nei B’riss” tarikatına, sadace erdemli yaşayış tarzıyla başkalarına örnek oluşturabilecek, aynı zamanda da hayır işleri amacına büyük miktarda para harcayabilecek ve harcamayı isteyecek durumda olan dindaşlar alınmışsa da, tarikat ideali öylesine coşkulu bir rağbet gördü ki, 1881 yılına kadar 25.000 saygın Amerikan Yahudisi “B’nei B’riss” bayrağı altında toplanıp 300 loca (şantiye) oluşturdu. O yıl (1881) tarikatın önderleri, Almanya Yahudilerinin ileri gelenleriyle tarikatın bu ülkede örgütlenmesi amacıyla görüşmelere başladılar.

Almanya’da etkinliklerine yeni başlayan Yahudi düşmanı bir haraket, acıda ve inançta yoldaş olanları birbirine yaklaştırdı. Bu da kardeş sevgisine dayanan bir birliğin kurulması için çok elverişli bir ortam oluşturdu. Böylece 20 Mart 1882’de “Bağımsız B’nei B’riss Tarikatının (UOBB) ilk locası, “Alman İmparatorluğu Locası” adıyla Almanya’da, Berlin’de tarikat yönetiminin gönderdiği bir temsilcinin yaptığı törenle açıldı. Bir yıl dolmadan Alman İmparatorluğu Locası’na yüzden fazla kardeş katılmış bulunuyordu. Bu durumda Berlin’de, 1883’te, ikinci bir loca, “Berthold Auerbach (*) Locası”nı açmak zorunlu oldu. Bunu ertesi yıl, yine Berlin’de, “Montefiore Locasının” açılması izledi. Bu locanın kurulması, kitapçığımızın kahramanı için -belki de son kezbüyük bir sevinç kaynağı olmuştur.

(*) Berthold Auerbach (1812-1882), sağlam g özlem e dayanan, eğlenceli öyküleriyle büyük bir ün kazanmış bir yazardır.

Bu arada tarikat düşüncesi Almanya’nın öteki kentlerinde de kök salmış ve Halle, Beuthen, Stettin, Breslau localarının kurulmasına yol açmıştır. 1909 yılında “B’nei B’riss” tarikatının Almanya’da 70 locası ve bu locaların toplam 7000 üyesi bulunuyordu. Alman bölgesel localarının yönetimi Berlin’deki büyük loca tarafından yapılıyor, bu locanın başında da “Büyük Başkan” (Hukuk Danışmanı Timendorfer) bulunuyordu.

“B’nei B’riss” tarikatı neler başardı; üyeleri üzerinde nasıl eğitici ve yüceltici etkiler yaptı; sevecen değerli çalışmaları nasıl sonuçlara ulaşıp nelere yararı dokundu; kardeşlik düşüncesi ve candan dostluk tarikatın tüm üyelerini nasıl uzlaştırıcı bir bağla sardı, bütün bunları, bu tarikata katılanlar, çalışıp hizmet ederek öğrendiler.

Yahudi kardeşlik sevgisinin Montefiore’nin ideali doğrultusunda gerçekleşmesi için bu birlikler etkili oldular. “Büyük Birlik”inde sinesinde doğan;

“Montefiore Birlikleri” de ([25]) Montefiore’nin mirasçısı olarak sessiz, ciddi çalışmalarla gençlere kutsal metinlerin bilgilerini ulaştırmak, böylece onlarda geleneksel inanca yönelik sevgi uyandırmak amacına hizmet ettiler.

Kaynak: Dünyanın En Ünlü Yahudisi-Sör Moses Montefiore, Bir Yaşam öyküsü, Yazan: Dr. Eugen Wolbe Çeviren: Esat Nermi Erendor, Temmuz 2000, İstanbul

DÜNYANIN EN ÜNLÜ YAHUDİSİ-Sör Moses Montefiore 1.BÖLÜM


 

Sir Moses Montefiore

Sör Moses Montefiore, 24 Ekim 1784’te Livorno’da doğdu. Zengin bir ailenin çocuğu değildi. Parayla satın alınamayacak manevi zenginliğe sahip bir ailede büyüdü. Goethe’nin söylediği, “Babalarından sana miras kalana sahip olmak için onu kazanmalısın!” cümlesindeki “öz”e ulaşmak için çalıştı, çalıştı… Sonunda, bir Yahudi aydını olarak dünyaya ölmez bir isim bıraktı…
Kazandıklarını kendisi için saklamadı. Her şeyini paylaştı… Yaşamını iyilik yapmaya adadı. Yoksullara ve ihtiyacı olanlara yardımları servetiyle aynı oranda arttı. Yardım elini dünyanın pek çok yerine uzattı: Güney Amerika. Filistin, Suriye, Fas, Bulgaristan, Rusya, Türkiye’de yaşayan Yahudilerle ilgilendi. Bu tutkusundan son nefesini verene kadar vazgeçmedi. Çünkü huzuru ve yaşama sevincinin kaynağı “yardım”dı…
İlk kez bir Yahudi Londra belediye başkanı oldu: Bu Sör Moses Montefiore’ydi… Kral ve Kraliçe Viktorya tarafından onurlandırılarak “Sör” unvanı verilen ilk Yahudi de oydu. Günümüzde de kendi alanında ilk sıralarda yer alan ve dünyanın en eski sigorta şirketi olan Allianz‘ı kurdu. Okullar açtı…
Sıradan bir Yahudi olarak geldiği dünyadan; yardımseverliği, cömertliği, insanlığı, çalışkanlığı, adilliği, dürüstlüğü ve “iyilik tutkusu”yla saygıyla anılan” bir isim bırakarak ayrıldı…
Sör Moses Montefiore 1885’te dünyaya gözlerini yumduğunda bile son sözleri şunlar oldu: “Yapılacak başka bir şey var mı? Varsa yapahm. Bir çek daha yazmam gerekiyorsa, gücüm yettiği sürece yazmak isterim. Şükürler olsun Allah’ıma, bana bunca zamandır iyilikler yapma olanağı verdiği için…”
Yahudi tarihi onun ölmez adını saygıyla ve gururla anar. Onun yaşamöyküsü “derslerle” doludur…
Eugen Wolbe



 

BİRİNCİ BÖLÜM

“Babalarından Sana Miras Kalan…”

Çam ağaçlarının karanlıklaştırdığı bir ormandan geçerken ortalık yavaş yavaş aydınlandı ve uzakta, güneş altında parıldayarak göğe doğru yükselen bir doruk göründü. O zaman yolcunun -antikçağ Tanrılarının habercisi ([1]) gibi-sanki ayaklarına kanatlar takıldı, gözleri sevinçle parladı. Haydi ileri, “kızılımsı ışınlar saçan doruğa doğru!” Böyle bir dağ her insanın gözleri önünde yükselir. Herkes olabildiğince en az çabayla ona tırmanmak, sonra da zafer kazanmış olmanın gururuyla tepesinden aşağılara bakmak ister: Evet, güneşli bir yaşta kim erişmek istemez buna?

İsrail’in inancı hem çok yaşlı, hem çok dinç harika bir armağan, bununla adil olanlara ve dindarlara sonsuzluk ihsan edildi. Ve fakat bir sınır da çekildi: “Hayatımız yetmiş yıl sürecek ve eğer daha da uzarsa seksen yıl olacak.”

O halde bir faniye göklerin teveccühü ne kadar büyük olmalı ki, onun bu sınırı aşmasına, gerek bedence gerekse zihince zindeliğini koruyarak doksan yaşına, sonra da hatta yüz yaşına kadar yaşamasına olanak vermiştir.

Yüce yaradanın seçtiği bu kişi, “Sör Moses Montefiore”dir; İsrail’in bir kralı, bir kahramanıdır. Sadece yumruğu demirden bir kahraman, sadece yaratıcı deha sahibi bir kahraman değildi o, “Yahudi yüreğinin” bir kahramanıdır.

Yahudi tarihi onun ölmez adını saygıyla ve gururla anar.

Bu bakımdan onun yaşamöyküsünün sonraki kuşaklara anlatılması, hiç kuşkusuz bir zorunluluk olmuştur.

Montefiore (Türkçesi: Çiçekdağı) ailesi, bu adı İtalya’da Asedi-Piceno ilindeki Montefiore kasabasından almıştır. Aile, Yahudilerin İspanya ve Portekiz’den kovulmasından ([2]) sonra bu kasabaya 16. yüzyılda gelip yerleşmiştir. Aristokratik şövalyeliğin belirleyici bir karakter özelliği olması ve İspanya Yahudilerinde yaygın biçimde görülen Tanrı’ya ibadetin İspanyolca yapılmasına kesinlikle bağlı kalınması, Montefiore ailesinin kökenini gösteren işaretlerdir.

17. ve 18. yüzyıllarda aileyi, Adriyatik Denizi kıyısında Pesaro ve Ancona kentlerinde buluyoruz, daha sonra da o zamanlar Akdeniz’de zengin ticaret kenti olan Livorno’da. Burada Yahudiler, Medici hükümdar ([3]) hanedanınca özel koruma altına alınmıştı; Mediciler Yahudileri aşağılamayı amaçlayan olağanüstü yasalara en olumlu anlamda karşı çıkmışlardır. Bu ünlü hükümdar ailesi, hoşgörülü tutumundan hiçbir zaman pişmanlık da göstermemiştir. Liverno’nun 17. yüzyılın sonlarında sayıları on bine ulaşmış bulunan çalışkan Yahudilerinin de, bu kentin İtalya’nın en büyük ticaret merkezlerinden biri haline gelmesinde katkıları hiç de az olmamıştır.

Monte Piore’ler de tüccardı. Floransa’nın ünlü hasır eşyalarının, özellikle de şapkalarının ithalat ve ihracatını yapıyorlardı. İngiltere tacirleriyle sürdürülen çok canlı ticaret ilişkileri, 18. yüzyılın ortalarında Moses Vita Montefiore ile eşi Esther’in Londra’ya göç etmelerine yol açtı. Fakat onların güneşli İtalya’dan ayrılmaları sadece bir yer değiştirmeden ibaretti; Liverno’daki akraba ve dostlarla eski samimi ilişkiler, mektuplaşmalar ve karşılıklı tekrarlanan ziyaretlerle hep canlı tutuldu.

Moses Vita’nın büyük oğlu Joseph, Londralı bir kıza, hem güzel hem dindar Rahel Mocatta’ya evlilik bağı için elini uzatınca, genç evliler ilk gezilerini de, üzerinde masmavi bir gökyüzünün sürekli gülümsediği ülkeye yaptılar.

Joseph, karısını ailenin Livorno’daki büyük evine götürebildiği için kim bilir ne kadar derin bir heyecan duymuştur? Hele Montefiore ailesinin en yaşlı başkanı elini Livorno’da 24 Ekim 1784’te, bir pazar günü dünyaya gelen erkek evladın başına koyduğu zaman bu olay tümüyle nasıl da mutluluk habercisi sayılmıştı?

Bu çocuk Moses Montefiore idi.

Bir insanın doğduğu ülkenin onun kişiliği üzerinde özellikle etkisi olduğu söylenir. Nitekim Montefiore’de de güney ülkelerinin sıcakkanlı-neşeli meşrebiyle İngilizlerin pratik zekâsı ve kibar çekingenliği birleşmiştir. Bu özelliklerin oluşmasında hiç kuşkusuz babasının etkisi vardı; zira babası hayatı olabilecek haliyle değil de, olduğu haliyle kabul ederdi.

Joseph Montefiore zengin bir adam değildi. Aksine hayatı boyunca hep çok çalışmak zorunda kalmıştır. Hele evliliği, yıllar geçtikçe iki oğul ve beş kız evlatla donanınca, çabalarını daha da artırması gerekmiştir.

Montefiore ailesinin uzun yıllar boyunca oturduğu, Dauxlıall semtinde, Kennington Terasse 5 numaradaki mütevazı evin kapısını zaman zaman tasaların, hatta üzüntülerin bile çaldığı olmuştur. Fakat asla içeri girmek olanağını bulamamıştır. Çünkü ailenin hayatı dinin ateşiyle ısınıyordu; çünkü nerede inanç varsa, orada güven olur ve nerede güven varsa, orada neşeyle dolu cesaret olur.

“Ben ve benim evimin halkı, biz Tanrı’ya hizmet etmek istiyoruz” (Yuşa 24, 15). (*) Josehp Montefiore’nın yaşayış tarzını tümüyle yönlendiren işte bu sözdü.

(*) Yuşa veya Yeşu, Yahudi peygamberidir. Dört büyük Yahudi peygamberinden biri sayılır. Tevrat’ta Musa’ya bağlanan ilk beş kitaptan sonra en önemli kitap onun kitabıdır. Birçok mucizeleri vardır.

Onun için Yahudi inancı, sadece bir ahlak öğretisi değildi, onu daha çok kusursuz, tertemiz bir hayatın ilk şartı olarak görüyordu. Öte yandan bir Yahudi-dinsel dünya görüşünün tüm içeriği de değildi bu. Ona göre ahlak tek başına, “Rabbin avlularına özlem çeken, bu özlemle yanan bir ruha” (Mezmur 84, 3) ([4]) yeterli huzuru veremezdi.

Böylece dinin emirlerini bozmadan, asıl değerli özünü hiç eksiltmeden çocuklarına aktararak Joseph, onlarda çok küçük yaşlardan itibaren Yahudiliğin dinsel göreneklerine, yani dinin soylu kılıfına karşı sevgi uyandırırdı. Eğer bunlar olmasaydı dinin değerli özü, binlerce yıl boyunca varlığını koruyamazdı. Dinin dış kılıfına ilişkin çok anlamlı bu geleneklerin uygulanması, inançlı Yahudiye bir iç huzuru sağlıyor, o zaman Tanrı’nın hoşuna gidecek bir iş yaptığını düşünüyor, özellikle de baskılara ve kovuşturmalara uğrayanlar, çektikleri acıların, gördükleri hakaretlerin tesellisini bunda buluyordu.

Cuma akşamları Şabat günü ([5]) başlarken, babanın çocuklarını teker teker kutsaması, insanı nasıl etkileyen yüce bir andır; sonra da bembeyaz örtüler serili masanın üzerinde Şabat mumları tatlı ışıklar saçarken ekmek ve şaraba ilişkin hayır duasını etmesi de öyledir; ya da Pesah Bayramı (••*) akşamlarında babanın çocuklarıyla birlikte Mısır’dan göçü anlatırken gecenin geç saatlerine kadar Tanrı’ya şükrediş ilahileri söylenmesi de öyledir.

Kutsal günlerdeki ibadetlerde, bir zamanlar Kudüs Tapınağı’nda ([6]) hahamların söylemiş oldukları duayı tören korosu halinde söylemek ve bu sırada -İspanya-Portekiz Yahudileri töresine göreher aile reisinin oğullarını ve torunlarını etrafına toplayıp onların sevimli başları üzerine, bir yandan kutsayarak “talet” denilen dua kaftanını yayması, gençlerin kalplerini bir daha asla unutamayacakları derinlikte etkilemez mi?

Böylesine duygulandırıcı anlarda Moses’in de kalbi mutlulukla coşarak çarpmış, bir bayram bitince öbür bayramı heyecanla beklemiştir.

Çocuğun kalbinde din ateşini alevlendirmek için babası, yapabileceklerini en iyi şekilde yapmıştır. Oğulun sorusunu da İsrail’in, yüce öğretisine derinlemesine nüfuz etmek, aynı zamanda buradan dinsel göreneklerin önemini kavramaya ulaşmak, bu ısıtıcı ateşi canlı olarak sürdürmek, onu umursamazlığın ve hoş görmenin zehirli soluğundan korumaktı.

“Babalarından sana miras kalana sahip olmak için onu kazanmalısın!” (Goethe)

İKİNCİ BÖLÜM

Taşlı Yollardan Zengin Refaha

Moses Montefiore’nin aldığı dinsel eğitim, genel eğitimin çeşitli dallarındaki öğrenimiyle yan yana yürütüldü.

Okul ona geniş kapsamlı bilgiler verebilmiş değildi. Zaten İngilizce okul öğretiminin de böyle bir hedefi ve amacı yoktu. Bununla birlikte öğrenciler, ilgi duydukları ya da gelecekteki meslekleri için gerekli gördükleri dallarda özel eğitimle kendilerini yetiştirme ve geliştirme olanağına da sahiptiler. Örneğin, okulda, yaşayan yabancı diller öğretilmiyordu; ama Montefiore böyle bilgileri özel yoldan edinmeye başlamıştı.

İngiliz şairleri de okulda öğretilmiyordu. Ne var ki onlar, dostlarımız sayesinde meçhul kalmadılar. Defterlere kaydedilmiş geniş kapsamlı şiir derlemeleri bunun somut tanığıdır. Bu defterler içerik zenginliği ve hayatı içtenlikle yansıtması bakımından özellikle ilgisini çekmiş pek çok şairden alıntılarla doludur. Bu tür defterleri, daha sonra günü gününe tutulmuş notların yer aldığı defterleriyle birleştirir. Günlüklerinde, yaptıkları ve düşündükleriyle ilgili olarak hesap verircesine bir tutum göze çarpar. Sayıları kırk sekiz olan günlük defterleri 70 yıllık bir zaman dilimini kapsar. Montefiore ailesinin bir dostu tarafından özet halinde yayınlanmıştır. ([7])

Moses, ilköğrenimini bitirdikten sonra, kendisini mesleğine hazırlayacak yüksekokula girmiştir.

Yükseköğrenimini hevesle yapar. Fakat o zamanlar ülkede, bugün olduğu gibi, her inançtan insanlara eşit haklar tanınmış değildi; daha çok da Yahudilere birçok kısıtlamalar uygulanıyordu. Gerçi İngiltere Yahudileri gettolarda ([8]) yaşamak zilletine asla uğratılmamış ve hiçbir zaman da aşağılayıcı özel işaretler ([9]) taşımak zorunda bırakılmamıştır. Fakat 19. yüzyıla kadar subaylık, öğretmenlik, yargıçlık ve avukatlık gibi meslekleri yapmaları yasaklanmıştı. Tıp öğrenimine de ancak büyük zorluklar çıkarılarak izin veriliyordu. Buna rağmen Hıristiyanlığa geçen Yahudiler çok enderdi; bir görev, bir makam elde etmek uğruna hemen hiç kimse kutsal inancından dönmüyordu.

Böylece Moses Montefiore tüccar oldu ve çalışma alanı olarak da bankacılığı seçti.

“Çıraklık yılları beylik yılları olmaz” diyen atasözünün doğruluğunu Moses de öğrenmiştir. Daha sonraları ulaştığı refaha şükrettiğinde, bunun kökeninde kötü aydınlatılmış, daracık odalarda, ağır çalışma koşulları içinde yetişmiş olması bulunduğunu hep hatırlamıştır. Bu çalışmalar, onu gayretli, enerjik ve titiz olmaya alıştırmış, unutulmaz mareşalimiz Moltke (*) gibi Moses de, çok ileri yaştayken, kendisine bu kadar uzun süre yaşamış olmasının nedeni sorulduğunda aynı cevabı vermiştir: “Öncelikle çok zor geçmiş olan gençlik yıllarımdır” demiştir.

Çok geçmeden Moses sessiz yazı odasını gürültülü borsayla değiştirdi ve burada devlet tahvilleriyle diğer değerli kâğıtların simsarlığını yapmaya başladı. O zamanlar Londra Borsası’nda yalnızca on iki Yahudiye simsarlık izni verilmekteydi. Güvenirlik öngören bu işin göstergesi sayılan madalyonları belediye başkanının elinden almak için de ona, kuşkusuz hayli yüklüce bir para ödemek zorunda kalmışlardı.

Moses, ticari işlerini yoğun tempoda yürütürken, öte yandan bilgisini genişletmek ve iç dünyasını yönlendirmek için yeterince zaman da bulabilmiştir. Yakın ilgi duyduğu alan botanik (bitkibilim) oldu. Bu konuya ilgisi çocuk yaşlarındayken babasının teşvikiyle başlamıştı. Ayrıca “Tartışmacı Gençlik Kulübü” adlı bir derneğe de girmişti; bu kulübün üyeleri, daha sonra üzerinde düşünce değiş tokuşu yapacakları bir konuda sırayla konuşmak zorundaydılar. Montefiore burada mizacından kaynaklanan çekingenliğini aşmayı, bir dinleyici kalabalığı karşısında, önceden hazırlık yapmadan ve herhangi bir yazılı taslak olmadan akıcı ve duru konuşmayı öğrendi.

Böyle toplantılardan, özellikle de siyasal bir konu genç insanların yüreklerini ateşlemişse, Moses’in nasıl heyecan içinde eve gelmiş olabileceğini gözümüzün önünde canlandırabiliriz. Ne var ki baba evinde kendisini bekleyen sevgi bolluğu karşısında herhalde bütün heyecanlarından ve sıkıntılarından silkinmiş olmalıdır; hele gün bir Şabat günüyse, bunlardan tümüyle arınmıştır.

Sevinçle selamlanan barış ve huzur meleği, günün birinde ailenin küçük evi bir yangın felaketine uğrayınca, kim bilir ne kadar çok kaygılanmış, ne kadar çok gözyaşı dökmüştür. Nice değerli eşya, güzel anıların nice yadigârı alevlerin kurbanı olmuştu. O an için acı bir yaşantıydı bu! Fakat aile, dumanları hâlâ tüten yıkıntının önünde yeniden bir araya gelince, çok daha büyük, telafisi mümkün olmayan bir kayba uğradıklarını saptadılar: On beş yaşındaki kızları Esther alevlerin içinde hayatını kaybetmişti. Anneyle babanın ve kardeşlerin acısını kim sözlerle anlatabilir?

“Babam,” diye anlatıyor Moses, “her zaman neşeli ve her zaman hayatından memnun bir insandı; fakat Esther’in yangında ölmesinden sonra onu asla gülümserken gören olmadı.”

Joseph Montefiore evladını kaybettikten sonra uzun süre yaşamadı. İşten elini eteğini çekti; üstelik işte onun yönetimi mutlaka gerekirken bunu yaptı. O sırada Moses gurur duyduğu oğlukendi 14 işinin başındaydı. Bir banka kunnuştu; bir süre sonra kardeşi Abraham da bu bankaya ortak oldu.

Sahiplerinin titiz dürüstlüğü, işbirliği ve akıllıca davranışları, “Montefiore Kardeşler” bankasına yoğun bir rağbete yol açtı. Yahudi cemaatinden saygın kişiler, onlarla iş ilişkileri kurdular. Bunlar arasında Rothschild ailesi de ([10]) vardı. Rothschild’lerin bu ilişkisi zamanla dostluğa dönüştü.

Nathaniel Mener Rothschild, Moses’i kayınpederi Levi Berent Cohen’in ailesiyle tanıştırdı; Amsterdam’dan göç etmiş varlıklı bir aileydi bu. Böyle bir tanışma Moses için hayatının dönüm noktalarından biri oldu; çünkü burada ailenin genç kızı Judith’i gördü ve ona âşık oldu; bunda kızın göz kamaştıran güzelliğinden çok dindar tutumu etkili olmuştur.

Kız, Tanrı’nın bir sevgilisiydi. Montefiore gibi Judith’in kendisi de bunu, “Ben Tanrı’nın özellikle koruması altındayım!” diye dile getirirdi.

Juditlı çok küçük bir kızken iki kat yukarıdan evin koridoruna düşüyor. Böylesi bir düşüş mutlaka ölümle sonuçlanacağı için evin içinde feryatlar kopuyor. Her yandan korku dolu, “Neredesin Juditlı!” diye seslenişler yükseliyordu.

Aynı soruyu Juditlı de, sanki hiçbir şey olmamış gibi taşbebeğine sormaktadır. Zira küçük kızın hiçbir yeri acımamıştır.

Juditlı olağanüstü denilecek bir eğitim görmüştü.

Anne-babası, kızlarının çok küçük yaştan itibaren anadili İngilizceden başka Almanca, Fransızca ve İtalyanca öğrenmesi, resim ve müzik eğitimi görmesine önem vermişlerdi. Fakat en az bunlar kadar değerli gördükleri bir dil de İbraniceydi. Kızları bunu da öğrendi; hem de anasıyla babasını memnun etmek için değil, hayır aksine, duaları ve Kutsal Kitabı ([11]) anlamayı bir an önce öğrenmek, dinsel ayinlere dindar yüreğini ibadet coşkusuyla doldurmuş olarak katılabilmek için büyük bir hevesle girişti bu işe.

Cohen ailesinde Yahudilik sadece öğrenilmiyor, aynı zamanda yaşanıyordu. Burada uyulmak istenen dinsel buyruklar arzuya göre seçilmiyordu; başkaları eskimiştir diye bunları bir kenara bırakırken, burada hepsine uyuluyordu; çünkü onlar binlerce yıllık kullanımlarıyla kutsallaşmışlardı. Böylece Cohen’in çocukları, örneğin yalnızca Yom Kiput’u (*) kutlamakla yetinmiyor, Kudüs’un yıkılışını anma gününü de perhiz, dua ve dinsel murakabeyle kutluyorlardı.

Böyle bir anma gününde genç kızlar yas kılıkları içinde alçak taburelere oturmuş “Yeremya’nın Ağıtları”nı (**) okuyorlardı. Tam bu sırada sokakta yaklaşan bir arabanın sesi duyuldu. Araba Cohen’lerin evinin kapısı önünde durdu. Sırma şeritli bir muhafız arabacı yerinden aşağıya atlayıp arabanın kapısını açtı. Başka zaman genç bayanlar merakla pencereye koşardı; fakat bu sefer ibadet duruşlarını değiştirmediler. Uşak geleni haber verdi: “Ekselans Amiral Sör Sidney Smith!” Ardından da -ailenin bir dostu olan-amiral yanında birkaç deniz subayı olduğu halde odadan içeri girdi.

(*) Yom Kiput: Yahudilerin Perhiz günüdür. İbranice “tövbe günü” demektir. Ekim ayı sonuna rastlayan Yahudi takviminin Tişri ayının onuncu günüdür.

(**) Yeremya: Yahudilerin dört büyük peygamberinden biridir. Jeremia ve Ermiya biçimlerinde de yazılıp söylenir. Kutsal Kitap’taki iki kitap onundur. Bu kitaplardan biri “Yeremya”, diğeri “Yeremya’nın Ağıtları” adını taşır. Onun zamanında Kudüs, iki kez Kalddeliler tarafından alınmış ve İsrailliler de tutsak edilerek Babil’e gönderilmiştir. Ağıtlar bu felaket için söylenmiştir.

Kız kardeşleri ayağa kalktıkları halde Miss Judith yerinden kımıldamadı, sakince oturmasını sürdürdü ve şaşırmış bulunan çok önemli konuktan şöyle özür diledi:

“Ekselansları, ayağa kalkmadığım ve her zamanki gibi kendilerini selamlamadığım için beni bağışlasınlar; fakat bugün Kudüs’ün yıkı-

İkinci bölüm, “Peygamberler” adını taşır ve Musa’dan sonra gelen Yahudi peygamberlerin kitaplarını kapsar. Üçüncü bölüm, “Ketubim” adıyla anılır, “Davut’un Şiirleri”, “Süleyman’ın Özdeyişleri”, “Eyyub’un Öyküsü” gibi metinlerden meydana gelmişti.

lış gününü anma ayini yapıyorduk ve biz Yahudiler için bir yaş günüdür bu…”

“Anlıyorum bunu ve geçmiş zamanların acıklı anılarına gösterilen bağlılığa da saygı duyuyorum; ama sizin şimdi yeni bir yurdunuz yok mu?”

Judith Cohen şu cevabı veriyor: “Bugünkü anma töreninden çıkardığımız bir ders var, ekselans: Atalarımız bir zamanlar Kutsal Topraklarda, en kutsal değerleri uğruna yaptıkları kavgada, bu değerlerine sadık kalmakta son nefeslerine kadar nasıl direnmişlerse, bizim de onların izinden giderek doğup büyüdüğümüz ve bizleri koruyup kollamış olan sevgili yurdumuza da aynı Tanrı korkusuyla aynı sadakati göstermemiz gerekir.”

Amiral bu açıklamadan memnun olmuşa benziyordu. Evet, Judith’le Yahudi inancı üzerine yaptığı söyleşinin sıcaklığı, onu daha da rahatlatmış ve Cohen ailesine duyduğu saygıyı biraz daha artırmıştı.

İşte bu erdemli, duygulu kızla Moses Montefiore, 10 Haziran 1812’de törenle evlendi.

Erdemli Kadının Şarkısı

“Süleyman’ın Özdeyişlerine göre”

Erdemli kadının bağlandığı er kişi,

Bulmuş demektir en değerli mücevheri.

Kocası yürekten güvenebilir ona,

Hiç eksilmeyecektir artık evin bereketi.

Erkeğine göstermeyecek sıkıntının yüzünü,

Hep sevgiyle dolu geçiştirecektir ona günleri.

Neşe dolu coşkuyla yönelir işlere,

İşler yün ve keteni hevesle elleri.

Tüccar gemisi gibidir tıpkı,

Çok uzaktan getirir ekmekleri.

Gün doğmadan kalkar döşekten,

Hizmetçilerle ev için hazırlar yiyecekleri.

Çabasının gelişiyle tarla alır kendine,

Şaraba dönüşür bağında alın terleri.

Zaferler özlerce beline dolar kuşağını,

Neler başarır asla yorulmayan elleri.

Zenginlik, başarısıyla güçlenir yeniden,

Geceleyin hiç sönmeden yanar kandilleri.

Çarçabuk kavrar elleriyle örekeyi,

Ustaca bir çeviklikle döndürür iğleri.

Rahatlatır darda kalanı dostça bağışlarla,

Malından artanı vererek sevindirir fakirleri.

Ev halkı için hiç korkmaz kardan

Vardır herkesin kırmızı kumaştan giysileri.

İnce ketendendir kaftanı, erguvandır rengi;

Tanır herkes kocasını, hem de sayar,

Akıl danışır ona kentin yaşlı erkekleri.

Keteni işler, değerli giysiler yapar;

Satar tüccarlara pahalı kemerleri.

Güzellik ve gücüyle öne çıkar hep,

Gönlü rahattır beklerken gelecekleri.

Bildirir sevgi öğretisini herkese,

Söyler insanlara anlayışla bilgelikleri.

Evin gelişsin diye uğraşır tüm dikkatiyle,

Kınar her çeşidinden tembellikleri.

Çocukları minnetle baştacı eder kadını,

Övgü şarkısıdır mutlu kocasının söyledikleri:

“Pek çok kadın erdemiyle göstermiştir kendini;

Ama sen hepsinin üstünde aşmışsın.”

Boştur naz ve işve, soluverir güzellik,

Dindar bir ruhtur sadece kadının süsleri.

Yararlandırın onu çalışmasının ürününden,

Adını dillerde dolaştırsın hayırlı eylemleri!

Eduard Baneth



ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

Çeşitli Başarılar

Genç evlilerin taşındığı Neuhof 4 numaradaki ev, inanç ve sevgi üstüne kurulmuş en saf bir mutluluğun yuvası oldu. Bu yuvanın mükemmelliğini yalnızca çocukların eksikliği gölgeliyordu. Bu eksikliği de onlar, elli yıl süren ortak hayatlarını ateşleyen yüce bir sevgiyle giderdiler.

Birleşmelerinin dinsel törenle kutsandığı günü, her yıl yüce bir bayrammış gibi kutlamışlardır. Moses ne zaman önemli bir girişime başlasa ya da ibadete veya insan sevgisine hizmet verecek bir binanın temelini atsa, tören için çoğu kez 10 Haziran gününü saptardı. Batı inanç kökenli bir davranış değildi bu; hayatındaki sevinilecek her olayı birbirine bağlamayı, kendi değişiyle, “Dünyadaki hayatına göksel bir cennet biçimi vermeyi” amaçlıyordu.

Evlenmelerinin 42. yıldönümünde Montefiore günlüğüne şöyle yazar: “Yeryüzünün hiçbir yerinde benim Judith’imden daha iyi, daha sevecen bir kadın yoktur; onun tek bir gayesi vardır: Kocasını mutlu ve memnun etmek. Tanrı ona tüm mutlulukları ihsan etsin!”

Judith kocasının gerçekten bir yardımcısıydı; onun akıllıca tavsiyelerini, Moses bütün girişimlerinde hep dikkate almak gereğini duymuştur. Evliliklerinin ilk yılında Moses, her yıl altı hafta sürecek bir askeri eğitime katılmak zorunluluğuyla karşılaştı. Ona her sabah kılıcıyla eşarbını taktırtan, sonra onun göreve gitmesini pencereden mutluluk dağıtan bakışlarıyla seyreden yine karısıydı.

Montefiore ve askerlik? Nasıl olmuştu bu?

Moses’in Judith’le nişanlandığı sırada I. Napolyon kudretinin doruğundaydı, birçok devleti ve ülkeyi egemenliği altına almıştı. Fransız-İspanyol donanmasının 1805’te, Trafalgar deniz savaşında İngilizlere yenilmesi üzerine Napolyon, İngiltere’ye karşı bir kıta ambargosu uygulattı; böylece de adamın Avrupa ülkeleriyle tüm ticaretini ve ilişkisini kesti. Napolyon’un İngiltere’ye saldırması tehlikesine karşı İngiltere kralı ([12]) bir milis ordusu kurdurdu, eli silah tutan bütün yurttaşlar bu orduya seve seve katıldı. Moses’in birliği, üçüncü yurt savunma alayıydı, burada dört yıl süren hizmetinin sonunda rütbesi yüzbaşılığa yükseltildi.

Bu askerlik hizmetinin, Moses’in mesleki çalışmalarına pek bir zararı dokunmuştur. Rothschild ailesiyle akrabalık ilişkisi kurduktan sonra, bunların bankasında para ticaretine katılmak olanağını bulmuştu. Bu iş, Napolyon savaşlarının etkisiyle çok büyük bir genişliğe ulaşmış bulunuyordu; çünkü her yerde olduğu gibi İngiltere’de de para darlığı vardı. Bankaların problemi, şimdi devlete borçlarını ödeyebilmesi, giderlerini karşılayabilmesi ve memurlarına ücretlerini verebilmesi için olanaklar sağlamaktı. N. M. Rothschild bu doğrultuda kolları sıvayanlardan biri oldu, kıta Avrupası’ndaki akrabalarının da güçlü parasal desteğine sahipti. Henüz telgraf icat edilmemişti; ama o akrabalarıyla bir çeşit telgraf aracılığıyla haberleşiyor ve hatta posta güvercinleri kullanıyordu. Bu sayede de öteki İngilizlerden önce bazı bilgiler ona ulaşıyordu; örneğin Napolyon’un Elbe Adası’na kaçtığını ve Waterloo savaşını müşterilerine herkesten önce bildirebilmişti.

Savaş tehlikesi giderilip de ekonomik kriz atlatılınca, Montefiore yorucu borsacılık işinden çekildi.

Başka planlarla uğraşmaya koyuldu.

Gemiler ve mallar eskiçağdan beri sigorta ettiriliyordu. 1666 yılında 13.000 ev ve 89 kiliseyi küle çeviren büyük Londra yangınından sonra bir yangın sigortası şirketi de kurulmuştu. Lâkin sigorta yaptıranlar yıllarca taksitlerini ödedikleri halde onlara, ödül niteliğinde, herhangi bir prim verilmesi gereği duyulmuyordu. Bu durum Montefiore’de, sigorta olacaklara ya da onların varislerine mutlaka çıkar sağlayacak bir sigorta modeli düşünmesine yol açtı ve bir “hayat sigortası” şirketi kurmaya karar verdi.

Rothschild de planı onayladı; böylece 1824 yılında ilk büyük İngiliz hayat sigortası kurumu “Allianz” çalışmalarına başladı.

Pek çok Yahudi, Allianz’ın listelerine kaydoldu. O dönemin Yahudileri törelere çok katı biçimde bağlı ve ölçülü davranmaları sonucu özellikle çok ileri yaşlara ulaştıkları, sigorta olanlara da paraları hayatlarının sonunda ödendiği için, Allianz’ın önemli kazançlar elde etmesini ve Allianz’la birlikte ölünceye kadar genel müdürlüğünü yapan kurucusu Montefiore’nin bu kazançtan pay almasını doğal karşılamak gerekir.

Dünya çapında geniş kapsamlı başka bir girişim de doğuşunu ve gelişmesini Moses’e borçludur.

Her ne kadar daha 18. yüzyılın başlarında taşkömürünün kurulu borular döşenmek suretiyle dağıtım şebekesi kurulmuş ve aydınlatmada kullanılmaya başlanılmışsa da yüzyıl sonra dahi, bu yeni ışıktan sokakların aydınlatılmasında yararlanmaya hâlâ karşı çıkılmaktaydı. Ancak 1808’de Avusturyalı Winz’ler, Londra sokaklarını gazla aydınlatma iznini alabildi. Fazla aydınlatılma 1814’e kadar İngiltere’nin bütün kentlerinde gerçekleşince, kıta Avrupası da bu tür sokak aydınlatmasını öğrendi; bunu sağlayan da “Imperial” adında bir gaz şirketi oldu.

Kurucusu kimdi bu şirketin, yöneticisi kimdi?

Dostumuz Moses Montefiore!

Ne var ki kıta Avrupası da gaz ışığını başlangıçta İngiltere’de olduğu gibi kuşkuyla karşıladığı için yeni şirket “Imperial” yıllarca zararına çalıştı. Böyle bir girişim çok paraya mal olduğu ve kendisine defalarca şirketi feshetmesi söylendiği halde Montefiore bunu yapmadı. Eserinin eninde sonunda başarıya ulaşacağı inanandaydı. Olaylar onu haklı çıkardı: 1826’da Berlin ve Hannover olumlu karara vardı. Havagazıyla aydınlatılmayı benimseyen kıta Avrupası’nın ilk kentleri oldular. Onları başka kentler izledi; her yerde “Imperial” gaz tesisleri kuruldu. Şirket şimdi, az bir çabayla binlerle para kazanmaktaydı artık.

Avrupa’nın her tarafında şirketin hizmetinde çalışan binlerce görevli vardı. Montefiore bu kentlere gidince, şirket hesap defterleri çok sıkı denetimden geçiyordu. Fakat akşam olunca şirkette çalışanların hepsini, neşeli bir ziyafette etrafına topluyordu; çünkü teker teker herkesle tanışmaya ve tüm personeli birbirleriyle çok iyi anlaşmış halde görmeye büyük önem vermekteydi.

İngiliz Yahudileri, Moses Montefiore’nin iş hayatındaki başarılarını gururlu bir sevinçle izliyorlardı. Moses koyu dindarlığı, dürüst hakseverliği, güven veren kibar davranışıyla onlara, İngiliz Yahudilerinin haklarını koruma etkinliklerinde temsilcileri olmaya layık kişi gibi göründü. Böylece de -henüz genç olmasına rağmen-dindaşları arasında önemli bir rol oynamaya başladı: Londra’daki İspanya-Portekiz Yahudileri cemaatinin başkanlığına seçildi. Bu sıfatıyla da giderlerinin çoğunu kendisi karşılayarak bir cemaat hastanesi kurdu. Keza, yoksul gelinlere çeyiz sağlayan bir derneği de hayata geçirdi.

Ama onun asıl önemli katkısı, cemaatin okullarına kendisini adamasında görülür. Okullara yakın ilgi göstermekten hoşlanıyordu. Bu ilgi, Konukka Bayramı ([13]) kutlanırken okullarda görünmek, sınavlarında hazır bulunarak dönem sonunda öğrencilere yararlı armağanlar vermekle sınırlı kalmıyordu.

Her yıl Purim Bayramı’nda (*) “Gate of Hope” (Umut Kapısı) adlı okulu ziyaret ediyordu; buranın yatılı öğrencileri genellikle fakir insanların çocuklarıydı. Burada her çocuk Purim bahşişi olarak en az bir mark alırdı; -bu bahşiş çocuğun ailesinin yoksulluk derecesine göre belirleniyordu-böylece bazı çocuklar dört veya beş mark da alabiliyordu. Çocukların, içinde para bulunan küçük zarfları, okulun önünde bekleyen annelerine sevinçle vermelerini seyretmek, keyif veren bir manzaraydı gerçekten.

Ama Montefiore sadece, yolunu yüzleri sevinçle parlayarak gözleyenlerin bulunduğu yerlerin konuğu değildi; hayır, cemaatinin evlerinin birinde, ölüm ailenin değerli bir bireyini alıp götürmüşse oraya da hemen koşardı. O zamanlar büyük kentlerde cemaatler henüz çok küçüktü; bu bakımdan ölen biri için son saygı hizmetinin yönetimi, para karşılığında bu işi gören yardımcı elemanlara bırakılmıyordu. Cemaat üyeleri, cenazeyi defnetmek için gerekli hazırlıklara yardım etmeyi boyunlarının borcu bir görev sayıyorlardı; böylece de erkekler basit tabutlar yapıyor, kadınlar kefen dikiyordu. Montefiore de, bir aristokrat, bir zengin, bir cemaat başkanı olduğu halde, Yahudi kardeşlik sevgisinin bu görevlerinden kaçınmamış; keza karısı da, Moses’in planladığı ve yarattığı her işe olduğu gibi bu etkinliğe de anlayış göstererek katılmıştır.

Öte yandan o, kocasının gerek iş hayatında, gerekse fahri hizmetlerinde çok yoğun bir çalışma temposu içinde bulunmasına rağmen, yine de asla savsaklamadığı bilgilenme çabalarına da katılmıştır. Akşamları, şöminedeki ateş tatlı tatlı çıtırdarken mutlu çift, Fransızca, İtalyanca, İbranice çalışır ya da coğrafya ve etnoloji kitapları okurdu. Harita üzerinde şu ya da bu ünlü bir yeri arayıp da buldukları zaman ise, uzun bir gezinin önsezisiyle dolarak bir süre suskun kalırlardı. Ne var ki, henüz Londra ile yakın çevresinden daha öteye gidebilmiş değildiler. Fakat çok yakında Moses ve Juditlı Montefiore, yolculuk keyfiyle dolu Alman şairinin şu sözünü gerçekleştireceklerdi:

“Tanrı birini gerçekten kayırmak isterse, onu uzak dünyalara gönderir.”

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

Birinci Filistin Yolculuğu

Günümüzde Kutsal Topraklar’a gitmek isteyen kimse, hızlı bir vapur ve ekspres trenle -her türlü rahatı da sağlanmış olarak-en geç sekiz günde hedefine ulaşmaktadır.

Moses ve Juditlı Montefiore, 1827 yılında, Filistin’e ilk seyahatlerini yaptıklarında, yolculukları hiç de böyle hızlı olmadı; birkaç ay uğraşmak zorunda kaldılar.

Montefiore, Paris’te, 4072 franka bir seyahat arabası yaptırttı. Bu araba Dover’de gemiye yüklendi, Kalais’te karaya çıkartıldı. Fransa bu arabayla geçildi ve Mont Tenis üzerinden İtalya’ya gelindi.

Montefiore çifti Napoli’de, Malta Adası’na gitmek üzere tekrar gemiye bindi.

Malta’ya gelişleri Montefiore’ler için hem ziyaret hem ticaretti. Burada İngiliz ipek şirketinin ipek çiftlikleri vardı; şirketin başkanı da Moses Montefiore idi. Şirkette çalışanlarla şirket için çalışanları toplam yüz kırk kişiyibir şölene davet etti; burada herkes canının istediği gibi yemek ve içmek olanağını buldu.

Dostlarımızın Malta’da az daha hiç arzu etmeyecekleri kadar uzun bir süre kalmaları zorunlu olacaktı; çünkü her an bir Türk-Yunan savaşının çıkmasından korkuluyordu. Bunun sonucu olarak da hiçbir kaptan, Montefiore çiftini İskenderiye ve Yafa’ya götürmeye yanaşmıyordu. Sonunda bir kaptan bulundu; ama yolculuk ücreti olarak da 400 sterling ödemek zorunda kaldılar. Bindikleri “Leonides” adlı yata, “Gamett” savaş gemisiyle dört gemi daha eşlik ediyordu.

İskenderiye’de Montefiore çifti dostça karşılandı. İskenderiye limanında yatan İngiltere’nin Akdeniz filosu komutanı Amiral Codringten ile İngiliz konsolosuna verilen tavsiye mektupları seyyahlarımıza büyük-küçük bütün kapıları açtırmıştı. Kahire’ye kadar da gittiler ve amiralin aracılığıyla Muhammet Ali Paşa’nın huzuruna kabul edildiler; paşa, daha sonra konuklarını birer fincan kahve içmek ve rahatça sohbet etmek için yanında bir süre alıyordu.

Montefiore’ler Moses’ın liman kentinde yılbaşını ve tövbe gününü geçirdiler. Filistin’e gitmek üzere yola çıkmak istediklerinde, hiç hesapta olmayan bir yığın zorluk karşılarına dikildi.

Akka’da veba ortalığı kavuruyordu; Suriye’de iç savaş vardı, buranın Hıristiyanları güvenliklerini sağlamak için dağlara çekilmek zorunda kalmışlardı. Sivrisinek musibeti bu yıl her zamankinden çok daha fazla rahatsız ediciydi. Yunan korsanlar denizi güvensiz bir hale sokmuşlardı. Bayan Judith ateşlenip hastalandı, Moses de kendini pekiyi hissetmiyordu.

Bütün bu olumsuzluklar, çok iyi tasarlanmış seyahat programının üzerine kalın bir çizgi çekmişti.

“Atalarımızınkinden çok daha büyük bir hevesle Moses’dan çıkmak istiyorduk; Tanrı’nın yardımıyla tekrar yurdumuza dönünce, Fesah Bayramı’nda, Mısır’dan çıkış için hiç kimse bizim kadar coşkulu bir kalple Tanrı’ya şükredemeyecektir” diye yazar Montefiore günlüğüne.

Sonunda Yafa’ya gitmeyi göze aldılar. Güvenli olsun diye yolcularımız Türkler gibi giyinmişti; bu sayede yolculuk boyunca hiç rahatsız edilmediler. Uzun uzadıya görüşmelerden sonra Filistin’in kutsal toprağına girme iznini aldılar.

17 Ekim günü, öğleden sonra saat 5’te Moses ile Judith, Davut kapısından Kudüs’e girdiler.

Kutsal kenti gördüklerinde atlarından inmişlerdi. Çünkü atalarının bir zamanlar kanlarıyla suladıkları ve İsrail’den dünyanın dört bir yanına dağılırken üzerinde yürümüş oldukları patikalardan, at sırtında yüksekte değil -yas tutanlar gibi-yayan geçmek istemişlerdi.

Bu yüce kentin bir zamanki görkeminin hazin anıları yüreklerini doldururken, öte yandan şu anda, yer yuvarlağı üstünde milyonlarca Hıristiyanın ve Yahudinin gönüllerinde sımsıcak özlemini duyduğu bu kentte bulunmanın bilinciyle de mutlu oldular. Bundan dolayı da kalpleri minnettarlıkla dolu olarak dua ettiler:

 “Sana şükürler olsun ey ebedi olan, ey Rabbimiz, evrenin hükümdarı; bize hayat ve sağlık bahşettin, bize buralara kadar gelmeyi nasip ettin!”

Ne var ki hayal kırıklığına uğradılar.

Kral Davut’un “rahiplerden bir devlete” egemen olduğu bu yerde, Bilge Süleyman’ın türlü görkemlerdeki sarayının bulunduğu bu yerde şimdi “yanmış, yıkılmış, viraneye dönmüş bir kent” bulmuşlardı. Bunda şaşılacak bir taraf yoktu: Kudüs on altı defa fethedilmiş, yedi defa yerle bir edilmişti. Kutsal Topraklar’ın 19. yüzyılın sonlarında, iki bin yıllık uykusundan uyanmaya başlayacağını o günlerde kimse sezinleyemezdi.

Kentin durumu ne kadar umutsuzsa, halkı da o kadar yoksuldu. Genellikle başka ülkelerdeki dindaşlarının bağışlarıyla yaşamaktaydılar. Bu yolla elde edebildikleri birazcık geliri de, düşük ücret olan Türk memurlar onlardan alıyorlardı.

Montefiore, şubat günü İspanyol Yahudileri Sinagogu’na gelince, cemaatine yüklüce bir para bağışında bulunmak istedi. Cemaat başkanı hemen böyle bir şey yapmamasını tavsiye etti: “Şayet kent yöneticilerimiz bunu öğrenirlerse, vergilerimizi artırırlar!”

“Ağlama Duvarı”na yakın evlerin sahibi Yahudiler yılda 300 lisa -6000 mark-ödemek zorundaydılar; bu parayı da sırf bir zamanların tapınağının bu son kalıntısı önünde Kudüs’ün düşmesine duydukları acıyla ağlamak hakkı için veriyorlardı.

Duvarın önünde dua eden dindaşlarının görüntüsü, iki dostumuzu derinlemesine sarsmıştı. Fakat yine de Tanrı’nın yüce takdirine şükrettiler; Yahudilerin başka halkların arasında kaybolup gitmesine izin vermediği, aksine sadık kulları olarak onların bunca acı ve baskı altında dahi varlıklarını en harika şekilde korumalarını sağladığı içindi şükranları.

Filistin Yahudilerinin acı yazgısını biraz yumuşatmak istemek, Kudüs’te Türk validen Montefiore’lerin tek ricası oldu. Valinin kendilerini kabul etmesi sırasında Doğu ülkelerinde konaklama ilişkileri söz konusu oldu.

“Burada kalmakta olduğunuz yerden memnun musunuz?” diye sordu vali:

“Çok memnunum.”

“Sahi mi? Peki, nerede kalıyorsunuz?”

“Bay Amzalak’ın evinde.”

“Nasıl? Bir Yahudinin yanında mı?” diye bağırdı Doğulu yönetici öfkeyle. “Rum manastırında kalmak istemediyseniz, size kentin içinde bir ev tahsis ederdim; ama bir Yahudinin yanında kalmak, bir Yahudi’nin!..”

“Ekselans!” diye karşılık verdi Montefiore çok sakin bir tavırla. “Yahudi din kardeşlerimden başka hiç kimsenin yanında yaşamak ve ölmek istemem!”

Vali biraz sıkıntılı bir duruma düşmüştü. Gösterdiği apaçık bağnazlıktan dolayı utanmıştı. Hemen, İsrail cemaatine karşı önyargılı davranmayı veya nefret duymayı asla düşünmediğini belirtti. Aksine kendisi, İslami inancından her kişi gibi, Yahudileri, dost ve kardeş olarak görmekteydi. Sonra da, “İslamın on iki yüzyıllık tarihi boyunca Yahudilere uygulanmış herhangi bir baskı gösterebilir misiniz?” dedi.

Montefiore böyle bir baskıyı hatırlamıyordu.

Bu kadarı yeterdi; valinin makamındaki sohbet çok samimi bir mecraya dökülüvermişti.

Sonunda vali -dostum diye hitap ettiği-Moses’e çok saygılı sözcüklerle yazılmış bir izin mektubu verdi; bu mektup kutsal yerleri ziyaretini kolaylaştıracak, hatta bazı yerlere ancak bu sayede girebilecekti.

Kutsal Topraklar’daki Yahudilerin ekonomik sefaletini azaltmak, valinin iktidarında olan bir iş değildi. Burada mutlaka tüm dünya Yahudilerinin katkıda bulunacağı bir yardım yönetimi kurulmalıydı. Bunun için de iki seyyahımız, yoksul Filistinli dindaşlarının yararına tesisler kurmak olanağını düşündüler. Bu amaçla da Kudüs cemaatinin ileri gelenleriyle birçok görüşme yaptılar.

Bazı işler planlandı; iki dostumuzun Kutsal Topraklar’da kalışı birdenbire tehlikeye girmeseydi, bu işleri gerçekleştireceklerdi de. Gelgelelim bazı söylentiler ortalığı kaplamıştı, gelen haberler eskisine oranla çok daha inandırıcı ve huzur bozucuydu; bunlara göre Yunanistan ile Türkiye arasında düşmanca girişimler şimdi gerçekten başlamak üzereydi.

Dostlarımız bu yüzden kutsal kenti alelacele terk edip Yafa’da bir İngiliz gemisine binerek denize açıldılar. Fakat ansızın etraflarının yedi Türk savaş gemisiyle kuşatıldığını görünce, kapıldıkları dehşeti kimse sözle anlatamaz. Silahlar patladı, imdat çığlıkları yankılandı -İngiliz gemisi beyaz bayrak çekmişti; fakat ancak uzun görüşmelerden sonra, sabah şafak sökerken, bir yanlış anlama olduğu açıklandı: Türkler iki direkli İngiliz yelkenlisini, Yunan savaş gemisi sanmışlardı.

Ne var ki iki dostumuzun dert küpü, bu sıkıntıyla henüz dolmuş değildi.

İskenderiye limanına girdiklerinde burası Türk savaş gemileriyle dolmuş bulunuyordu. Birdenbire parlak bir yangın alevi akşam göğünü kızıla boyayıverdi ve gök gürültüsünü andıran sesler havayı titretti.

Ne olmuştu?

Bir Türk kaptan korvetini iki yüz tayfasıyla birlikte havaya uçurmuştu, bunu da çıkartılmak istendiği askeri mahkemeye çıkmamak için yapmıştı.

İngiliz gemisi bu patlamadan hiçbir zarar görmemişti. Fakat yeni tehlikelerin tehdidi altındaydılar. İskenderiye’de dostlarımız karaya ayak basınca, halkın çok büyük bir heyecan içinde olduğunu gördüler: Kısa süre önce Navarino savaşının haberi gelmişti.

Bir savaş ilanı söz konusu olmadığı için kimse böyle bir çatışmayı beklemiyordu. Hayli zamandır korkusu çekilen şey böylece gerçekleşmiş oluyordu.

Savaşın nedeni, Yunanistan’ın Türk egemenliğinden kurtulmak için yıllardan beri yürüttüğü zorlu çabalardı. İngiltere, Fransa ve Rusya bu çabaları destekliyordu; fakat bunu Yunanistan’ın Türk egemenliğini tanıması ve sultanın da her yıl haraç ödemesi koşuluyla yapmaktaydılar. Lâkin Türkiye bundan hoşnut değildi. Müttefik devletler ise Balkan Yarımadası’nda yeniden barış ortamının kurulmasına büyük önem veriyorlardı. Bu amaçla da derhal bir ateşkes yapılmasını isteyerek filolarını Akdeniz’in doğusuna gönderdiler; niyetleri Türk filosunun müttefiki olan Moses filosuyla birleşmesini önlemekti. Fakat bu birleşme olmuştu. Bu sırada bir top atışı oldu. Topu kimin ateşlediği bugüne kadar anlaşılamadı. Bunu herhalde Türkler yapmış olacaktı. Birden gemilerin hepsinde alarm verildi. Bir saatten kısa bir zaman için savaş tüm şiddetiyle başladı. Akşam karanlığı çökmeden önce Navarino’da hilalli bayrağın altında birleşmiş donanmanın tamamı yok edilmiş bulunuyordu. (20 Ekim 1827) ([14])

Her an yeni bir çatışma olabilirdi; buna rağmen Montefiore çifti bir Fransız guletine binerek dönüş yolculuğunu göze aldılar.

Bir tehlikeyle karşılaşmadan hayli yol aldılar. Derken Malta göründü. Kıyıdaki ışıklar çok net görülmekteydi; en geç iki saat içinde limana varılabilirdi. Fakat vakit geçti; karanlıkta kıyıya yanaşmak ise tehlikesiz bir iş değildi. “Ne zararı var? Geceyi gemide geçirelim. Sabah ola hayır ola!”

Birden rüzgâr döndü. Fırtına halini aldı; hayır, fırtına denmezdi buna, bir kadırgaydı; küçük gemiyi çalkalanan denizin üstünde oradan oraya savuruyordu. Her an tekneyi batırabilirdi.

Şiddetli fırtına bir türlü dinmek bilmiyordu. Tehlike her geçen dakika biraz daha artmaktaydı. Tan yeri ağarırken gemi Malta’dan beş İngiliz mili açığa sürüklenmiş bulunuyordu.

Kabaran dalgalar yavaş yavaş düzleşti, gulet doğru rotasını yeniden buldu ve kıyıya yanaşmak hiçbir zorlukla karşılaşılmadan gerçekleşti. Yurda dönüş yolculuğunun bundan sonraki kısmı güzel geçti. Fakat açık denizde Bayan Judith’in deniz tutmasından ötürü, çektikleri sözle anlatılır gibi değildi.

Bizim Moses’in ise, çok sıkıntılı deniz yolculuğundan gözü hiç de yılmış değildi. Aksine yeni yolculuklar için planlar yapmaya başlamıştı bile. Viyana’ya gitmek istiyordu; Berlin, Rotterdam, Cenevre’yi ve gaz şirketinin öteki şubelerini ziyaret edecekti.

Buna karşın Bayan Judith bir yolcuğun, en azından bir deniz yolculuğunun lafını bile artık ettirmedi. Daha sonraları evinin balkonundan, fırtınanın kamçıladığı denize baktığı zamanlar, tüyleri ürpererek hep o korkunç geceyi hatırlar ve yurttaşlarının şu sözleriyle dua ederdi:

“Oh, hear us, when we cry to Thee

For those in perils on the sea.”

Biz de bunu şöyle söyleyebiliriz:

“Tanrım, kurtar, ölümden ve tehlikeden

Vahşi dalgalar içinde çırpınanı!”

BEŞİNCİ BÖLÜM

Özgürlük ve İnsanlık İçin

Moses’in hayalini kurduğu yeni yolculukların hiçbiri gerçekleştirilemedi. Avrupa başkentlerini ziyaretten çok daha önemli işler, Montefiore’nin Londra’da bulunmasını zorunlu kılmıştı.

Etkileyici, saygın durumu, zenginliği, özellikle de güven verici centilmen kişiliği, ona kentte ve devlet katında makam sahibi birçok kimsenin dostluğunu kazandırmıştı. Hatta, Amiral SörEdward Codrington’un tavsiye mektubu üzerine Dük Clarence ile tanışması sayesinde saraya da girmeyi başarmıştı. Bir süre sonra kralın da (*) huzuruna kabul edildi. Bu kabul biraz da Dük Norfolk sayesinde gerçekleşti; bu zat eylemlerinden dolayı dostumuzu takdir ediyordu ve tıpkı Yahudiler gibi hukuksal eşitlik için uğraş veren İngiliz Katoliklerinin önderiydi.

Fakat Moses’in, bütün bu ilişkilerden yararlanarak rütbeler ve makamlar elde etmeye çalışmasının, sadece kendi çıkarı için olduğunu sanmak bir yanılgıdır. Kral saraylarının odalarına ayak basmak olanağını elde ettiği ilk günden itibaren ulaşmak istediği tek bir ereği vardı: Tüm nüfuzunu dindarlarının yararına kullanmaktı bu.

Ne var ki, İngiliz Yahudileri hâlâ çeşitli kısıtlamaların baskısı altındaydı. Gerçi bunlar tüm keskinliğiyle uygulanmıyordu; ama yine de gerek Yahudiler, gerekse ön yargısız Hıristiyanlarca özgür bir ülkeye yasaklamalar olarak nitelendirilmekteydiler. Örneğin, hiçbir Yahudi toprak sahibi olamazdı; alt ya da üst meclise (**) girmesinden geçtik parlamento seçimlerine bile katılamazdı.

(*) Kral Hannovar hanedanından IV. William’dır. (1830-1837)

(**) Alt meclis, İngiltere halkının seçtiği milletvekilleri meclisidir. Ülkemizde Avam Kamarası diye tanınır. Yasama organıdır. Kuruluşu 13. yüzyıla kadar uzanır. Önem kazanması 17. ve 18. yüzyılda olmuştur. 1642-1648 iç savaşı, parlamentonun kralın yetkilerini sınırlandırması için yapıldı ve sonunda kralın kafası kesildi. Avam kamarasının hayatına canlılık getiren partiler kuruldu ve 1688 devrimi patlak verdi. Hannover hanedanından krallar avam kamarasının önem kazanmasına katkıda bulundular. 1832 reformu seçme-seçilme haklarını genişletti. Fakat kadınlara oy hakkı ancak 1928 de tanındı.

Üst meclis, kentsoyluların meclisidir. Ülkemizde lordlar kamarası diye tanınır. Avam kamarasıyla birlikte 13. yüzyılda kuruldu. 18. yüzyıldan itibaren avam karamasının yanında önemi ikinci plana düştü. Viktoria çağında, ülkenin sanayileşmesi karşısında zamanı geçmiş bir toprak aristokrasisinin temsilcisi olan lordlar kamarasının gerilemesi daha da belirginleşti. 1911’de çıkarılan yasayla lordlar kamarasının yasama yetkisi elinden alındı. O tarihten beri kamaranın sadece yasa tasarılarını erteleyici bir veto hakkı vardır. Bir şeref kurulu haline gelmişti. Montefiore’nin zamanında henüz yasama yetkisine sahip bulunuyordu.

 

Bu nedenle Montefiore ile Rothschild hukuksal eşitlik adına bütün kısıtlayıcı yasaların yürürlükten derhal kaldırılmasını öngören bir dilekçeyi parlamentoya sundular. Norfolk ve St. Alban dükleri, Lord Bexley, ülkenin piskoposları, özellikle de büyük tarihçi Macaulay (***) en sıcak şekilde Yahudileri desteklediler. Buna karşın Dük Wellington bu desteği göstermedi. (Napolyon’un yenilgiye uğratıldığı Waterloo Savaşı’nda komutayı Mareşal Blücher’le paylaşmış bulunan) Bu dük, Yahudilerin haklı isteklerinin aleyhinde de konuşmadı; kendisi Yahudilere parlamentoya seçilme hakkı verilmesinden yana değildi.

(***) Sör Thomas Macaulay (1800-1859) İngiliz siyaset adamı ve tarihçisidir. 15 ciltlik “İngiltere Tarihi’ en önemli eseridir. İngiliz dilinin ustalarından biri sayılır.

Yahudilerin dilekçesi başarı elde etti. Yahudi yasalarının kaldırılmasına ilişkin tasarı, alt mecliste hiçbir itirazla karşılaşmadan kabul edildi. Böylece hakkaniyet ilkesi, kökleşmiş önyargılar karşısında bir zafer kazanmış oluyordu. Bu zaferin kazanılmasında Macaulay’in aralıksız sürdürdüğü çabaların etkisi hiç de az değildir. “Yahudilerin yurttaşlığının yetersizliği üzerine” adlı bir yazısında, Yahudilere reva görülen haksızlıkları, çok etkileyici bir dille tüm İngilizlerin gözleri önüne sermişti.

Tasarı, yasa olarak kesinlik kazanabilmesi için, görüşülmek üzere, üst meclise gönderileceği sırada, bakanlık aykırı bir tavır takına-

rak bundan vazgeçildiğini bildirdi. Bu yüzden Montefiore bir defa daha dilekçe verdi.

Bu defa da alt meclis söz konusu tasarıyı 137 çoğunluk oyuyla kabul etti. Fakat Dük Saffex, bu tasarıyı Westminster semtinden aynı görüşteki 7000 kişinin imzaladığı bir dilekçeyle birlikte üst meclise verince, dilekçe reddedildi.

Ne var ki Montefiore ile dindaşları, eşit haklar için yürüttükleri mücadeleden vazgeçmediler. Bu arada kısıtlamalar öngören maddeler şeklen kaldırılmamış olduğu halde, 1835 yılında David Salomon adında bir Yahudi Londra ve Middlesex Şerifi ([15]) seçildi.

Kraliçe Viktoria’nın (*) 1837’de tahta çıkmasıyla İngiltere için umulmadık bir gelişme çağı, İngiliz Yahudileri için de baskılar ve geriye itilmeler çemberinden kurtulma dönemi başladı.

(*) Viktoria (1819-1901), İngiltere Kraliçesi ve Hindistan İmparatoriçesi. 1837’de amcası IV. William ’dan sonra tahta çıktı. Belçika Kralı’nın oğlu Prens Albert’le evlendi. 64 yıl süren yönetimi boyunca, güçlenen burjuva sınıfı karşısında monarşiye yeniden değer kazandırdı ve yıkılmaktan korudu. Radikal, liberal ve muhafazakâr siyasal akımlara karşı tarafsız tutumuyla örnek bir devlet başkanı oldu. Onun zamanında İngiltere, dünyanın en önemli devleti oldu.

Onun yönetimi altında, insanlığın iş yaratma alanlarının tümünde Yahudilerin serbestçe etkinliğini sınırlayıcı son kısıtlamalar da kalktı. O zamandan beri İngiltere’nin Yahudileri, özgür büyük vatanlarının refahını sağlamak ve artırmak yolunda, Hıristiyan kardeşleriyle birlikte yoğun bir yarışma coşkusu içindedir. Devlet ve kent yönetimi hizmetinde, orduda ve donanmada, sanatta ve bilimde, ticaret ve sanayide -kısacası her alanda-Yahudiler en yüksek mevkilerde üstün başarılar gösterdiler ve fakat -çok acı olan da budur-yazılı olmayan yasalar onların yeteneklerini değerlendirmelerini, güçlerini geliştirmelerini engellemişti.

Yahudilerin Hıristiyan hemşehrileriyle eşit haklara sahip yurttaşlar haline gelmesi uğraşında Montefiore’nin hizmetleri tartışılmaz sayılıyordu. Çevresinde büyük takdir görüyordu. Köleliğin kaldırılması şimdiye kadar gerçekleştirilememişti; çünkü köleleri çalıştıranlara, köleleri satın alırken ödedikleri paralan vermek olanağı bulunamıyordu.

Bu zararları karşılama parası toplam on beş milyon Sterlingden (üç yüz milyon mark) fazla tutuyordu.

Devlete kim avans verdi?

Montefiore ile Rothschild. Bunlar borcu üstlendiler ve böylece de yalnız vatandaşlarına değil, tüm insanlığa büyük bir hizmette bulundular.

Montefiore’nin saygınlığı her geçen gün biraz daha artmaktaydı. Ne var ki o, bütün bu siyasal etkinliklerinde, cemaatine yararlı olma ilkesini bir an bile gözardı etmiyordu.

İngiliz Yahudileri kendilerini inançları başka yurttaşlarından ayıran kısıtlamaların kalktığını görünce, İngiliz halkıyla kaynaşmaları yolunda karşılarında duran -dilde ve töredeki-yüzeysel engelleri de ortadan kaldırdılar.

Londra’da İspanyol Yahudileri cemaatinde vaazlar hâlâ İspanyolca veriliyordu. Cemaat makamlarının yazışmaları bir dilde yapıldığı gibi, alınan kararlar üyelere yine bu dilde bildiriliyordu. 1492 yılında İspanya’dan kovulan Yahudiler, gittikleri her yerde İspanyolca konuşarak eskiden yurtları olmuş olan İspanya’ya bağlılıklarını sürdürmüşler, böylece de tarihte benzeri bulunmayan bir sadakat örneği göstermişlerdir. Sonraki kuşaklar, özellikle de Balkan Yarımadası ülkelerinde yaşayanlar, günümüzde dahi, İspanyolcayı ana dilleri olarak konuşmaktadırlar.

Buna karşın 19. yüzyılın başlarında, Londra İspanyol Yahudileri çevresinde yetişen kuşaklar, İspanyolcayı yadırgadılar. İngilizcenin cemaatin dili olması doğrultusunda çok güçlü bir hareket başladı. Bu hareketin öncüsü Montefiore idi. Dinsel buyrukların yerine getirilmesinde gösterdiği ateşli çabayı, İspanyolca vaazların tümünün İngilizceye çevrilmesi girişiminde de gösterdi. Sözleri çok değerli olduğundan zaferi güç olmadı. İspanyol Yahudileri cemaati bu değişime rağmen varlığını korudu ve bugün hâlâ gelişmesini sürdürmektedir.

Bildiğimiz gibi Montefiore bu cemaatin başkanıydı. Görevini öylesine ciddiye almıştı ki yoksullar komisyonunun verdiği raporlara güvenmez, şahsen emin olmak ister, acıları dindirmek, gözyaşlarını kurutmak konularıyla doğrudan ilgilenirdi. Nitekim bir gün, sabah saat 10’dan öğleden sonra beşe kadar, merdivenleri sürekli çıkıp inerek tam 112 yoksul Yahudi ailesini evlerinde ziyaret etmiş, verilen raporların doğruluğundan emin olmak istemişti.

Buralarda gördüğü manzara sefaletti.

Eve döndüğünde cebinde bir kuruş bile kalmamıştı; bütün parasını yoksulların yoksulu olanlara dağıtmıştı.

İnsanları seven bu Yahudi, yüce ruhluluğunu başka mezhepten yardıma muhtaç kişilere de göstermişti.

Montefiore günün birinde kendisinden yardım dileyen bir mektup aldı. Bu mektupta bahtsız biri, içinde bulunduğu çok sıkıntılı durumu anlatıyor ve hayatına son vermeye kararlı olduğunu bildiriyordu. “Bir yabancıya, üstelik başka dinden biri olan size, bir ricayla başvurduğum içim bağışlayınız. Fakat sizin iyi kalpliliğinize ilişkin o kadar çok şey dinledim ki, benim şu son arzumu gözardı etmeyeceğinizi ummak cüretini gösterdim: Benim zavallı karım ile çocuğumu koruyunuz!”

Montefiore durumu hemen soruşturdu ve mektubu yazanın sözlerinin doğru olduğu anlaşılınca, dul kadını derhal himayesine aldı ve erkek olan çocuğunun da bir yetimhaneye yerleştirilmesini sağladı. Bu kadarla da yetinmedi; 1200 İngiliz lirası ödeyerek yetimhanenin yönetim meclisinde üye ve oy sahibi oldu; bunu da çocuğa iyi bakılıp bakılmadığını daha etkili biçimde denetleyebilmek için yapmıştı.

Yoksulun biri işyeri açmak için Montefiore’den 500 İngiliz lirası borç aldı. Girişiminde de başarı sağladı; birkaç yıl sonra da borcunu ödemek üzere sevinçle Montefiore’ye geldi. Fakat onun şu cevabıyla karşılaştı:

“Bu parayı gönül rahatlığıyla geri götürebilirsiniz, sevgili dostum. Bir kuruluşun ortaya çıkarılmasında size yardımcı olabildiğimi bilmek benim için yeterli bir geri ödemedir!”

Altın kalpli bu tutumunu Montefiore bütün insanlara göstermiş, yardımını dilemek için yanına gelen ile onun korumasına hiç ihtiyaç duymayan arasında ayrım yapmamıştır.

Bir gün akşamın geç saatinde kapısı çalındı. Kimdir gelen? Bankada çalışan bir stajyerdi ve kendisine verilen bir görevi yerine getirmek istemekteydi.

“Sabaha kadar vakti yok mu bunun?” diye sordu Montefiore biraz isteksizce.

“Hayır, inayetli efendim. Bana verilen herhangi bir görevi hâlâ yapmamışsam, günlük işimi tamamlamamış olurum. Ertesi güne iş bırakmak yoktur benim çalışmamda.”

“Teşekkür ederim size; gerçekten güvenebileceğim bir gençsiniz!”

Montefiore bu gençle birkaç dakika daha görüşmüş ve gencin tiyatroya meraklı olduğunu öğrenince, Shakespeare’in eserlerinden oluşan lüks baskılı bir takımı ona hediye etmiştir.

Montefiore tanıdığına ve tanımadığına her zaman hep nazik ve yardımseverce davranmıştır.

Londra ile Ramsgate arasında özel bir salon vagonla gidip geliyordu. Öteki vagonların çok dolu olduğunu gördüğü zaman, yolcuların kendi salonundan yararlanmalarına gönüllü olarak izin verirdi. İstasyonda onu özel faytonu beklerdi. İstasyondan ayrılacağı sırada yaşlı, sakat kimseler görürse, arabasına onları bindirir; kendisi ya bir fayton tutar ya da yaya gitmeyi yeğlerdi.

Bu tür yardımseverce davranışları, onu çok geçmeden tüm Londra’da en popüler kişilerden biri yapmıştır.

ALTINCI BÖLÜM

“Kırların Sessizliğinde”

Büyük kentte yaz kış sürekli oturup aynı işi, aynı sıkıcı çalışma koşullarının boyunduruğunda yapan, bir yandan da trafik keşmekeşi içinde bunalan kimse, kasabalarda yaşayanlara gıpta ederek kırsal kesimde -çok küçük de olsa-bir ev sahibi olmayı arzular.

*

“Ne mutlu ona, övmeliyim sevinçle onu,

Kırların sessizliğinde yaşayanı;

Karmaşık çevrelerin hayatından uzaktadır,

Doğanın koynunda çocuklar gibi yatmaktadır;

Dürtücü tutkularını ünlerin ve şanın

Fırlatıp atmıştın üstünden artık;

Geçici hevesler ile hep istenen arzular,

Uyutulmuştur huzur dolu göğsünde.!”

*

diyor Schiller, “Messinalı Nişanlı” adlı eserinde.

Moses ve Juditlı Montefiore, 1822 yılında Londra’nın batısındaki Ramsgate kasabasında, deniz kıyısında, ormanın hışırtılarıyla çevrili yazlık evlerine ayak bastıkları gün, gözlerine ilk çarpan, iki yanında süslü iki küçük kulenin yükseldiği, her yanını yeşillikler kuşatmış beyaz bir bina oldu. Tek katlı ana binanın cephesinde pek az pencere vardı; buna karşın zemin katındaki geniş bir veranda ile bunun üzerinde yer almış kemerli üç camlı kapıyla çıkılan bir balkon, onları adeta davet eder gibiydi.

“East Cliff Lodge”ydi burası!

Küçüktü; ama birbirlerine sevgiyle bağlı bulunduklarının bilincindeki iki insan yeterince büyüktü.

Bu harikulade görünümlü kır evini, yazlık olarak birkaç defa kiraladıktan sonra, 1832 yılında satın aldılar ve evliliklerinin yirminci yıldönümünde de buraya taşındılar.

Canayakın bu çift, son nefeslerine kadar burada yaşadı. Montefiore insan sevgisinin hizmetinde elde ettiği ve yarattığı ne varsa, hepsini burada tasarlamış ve burdan yönetmiştir. Ticari etkinlikleri ve resmi görevleri bir süre Londra’da oturmasını gerektirince, “hayatın depdebeli muhitlerinden” yeniden “kırların huzur dolu ortamına” dönebildiği günü, her seferinde bir bayrammış gibi kutlamıştır.

Ramsgate’de ne eğlence vardı, ne tiyatro, ne de konser. Montefiore çiftine bunlar gerekli de değildi; çünkü günlük yaşayışları, birbirlerini sevgiyle kollamaları, himayeleri altına aldıkları kimselerle ilgilenmeleri, araştırma çalışmaları, akrabalarının sık sık kendilerini ziyaret etmesi onlara yeterince gönül şenliği sağlıyordu.

Ramsgate’de eksikliğini duydukları şey bir sinagogtu.

Bu nedenle daha villanın satışıyla ilgili görüşmeleri yaparlarken, bir tapınağın inşasına elverişli bir araziyi de aramışlardı. 9 Ağustos 1832’de de sinagogun temelini attılar. Ertesi yıl tapınak bitmişti; dışarıdan pek gösterişsiz, üstelik penceresiz bir yapıydı. -Işığını yukarıdan alıyordu. Montefiore’nin günlüğünde belirttiğine göre, içeriden ise “bir cennet”ti.

Bu güzel ibadet yerinin açılış töreni ne zaman yapılmış olabilir?

Bunu hemen kestirebiliriz: Kurucu çiftin evlilik yıldönümünde elbette!

Tören, “Tora tomarı”nın ([16]) villadan sinagogun büyük kapısı önüne taşınmasıyla başladı. Burada Londra’dan gelmiş bulunan Haham Dr. Hirschel tören alayının önünde dua etti:

“Bana adalet kapılarını açın ki içeri gireyim ve Rabbe şükredeyim. Rabbin kapısıdır bu; adil olanlar girecektir içeri.” (Mezmur 118,19 ve 20)

Sinagogun büyük kapısı açıldı. Tören alayı, içerisi parlak ışıklarla aydınlanmış Tanrı evinin eşiğine varınca haham, her Yahudi ayini başlarken söylenen duayı okudu:

“Çadırın ne güzel senin, Yakup; senin evlerin İsrail…” (4. B.M. 24, 5) sonra da Kora tomarı yedi defa dolaştırıldı; bu sırada iyi eğitilmiş bir koro da 84. mezmuru söylüyordu:

“Konutların ne kadar sevimli senin, ey Rabbim! Canım, Rabbin avlularını özlüyor, ona kavuşmak istiyor; yüreğim ve ruhum Rabbime sevinçle sesleniyor. Ne mutlu onlara ki hep senin evinde kalırlar. Ne mutlu onlara ki dayanaklarını sende bulur, hayat yolları sana ulaşır!”

Tora tomarı, kutsal mahfazasına konulduktan ve perdesi kapatıldıktan sonra Montefiore mimbere çıkıp çok içtenlikli, uzun bir açılış duası yaptı. Koronun tekrar ilahiler söylemesinin ardından haham, kral ailesi için, vatan için ve tüm İsrail için dualar etti.

Tapınağın açılışı şerefine Moses ve Judith Montefiore, ertesi akşam villanın bahçesinde bir parti verdiler. Bahçedeki ağaçlara ve çalılara 4000 renkli lamba asılmıştı; çok zengin bir şölen sofrası kurulmuştu. Şenlik bir konser ve baloyla tamamlandı.

Şenlikler neşe içinde kutlanırken ciddi mizaçlı kimseler, hemen her zaman hayatın faniliğini ve türlü güçlüklerini düşünmeye yönelirler; Moses Montefiore de, bahçede eğlenceler sürüp giderken, artık yaşayanlar arasında bulunmayacağı zamanı düşündü. Orkestra neşeli bir marş çalar ve konuklar keyifle kadehlerini tokuştururken Moses, karısını yanına alarak parkın içinde dolaşmaya çıktı ve burada hayat arkadaşına, günü geldiğinde gömülmek istediği yeri gösterdi.

Aslında sadece Yahudiler tarafından kutlanmış olan açılış şenliğinden kısa bir süre sonra Kent Düşesi ile kızı Prenses Viktoria’nın gelişi ise tüm Ramsgate halkı için büyük bir sevince vesile oldu.

Düşes ile prensesin karşılanmasında Montefiore de hazır bulundu ve burjuva sınıfının diğer temsilcileri gibi o da saray balosuna  davet edildi. Burada Saray Nazırı Sör John Conroy ile yapılan bir görüşmeden, hanedandan hanımefendilerin Ramsgate’den hoşlandıklarını, fakat gezintiye çıktıklarında meraklı gözlerden rahatsız olmayacakları bir parkın eksikliğinden yakındıklarını öğrendi. East Cliff Lodge parkının anahtarını derhal saray nazırına verdi. Ertesi gün düşes ile prensesin Montefiore’nin arazisinde dolaştıkları görüldü; daha sonraki günlerde de bu gezintiler sürüp gitti.

Genç prenses kordelası renkli hazır şapkası kolunda, neşeli bir tasasızlıkla düşes annesinin yanı sıra yürürken, iki yıl bile geçmeden erguvan renkli krallık harmaniyesini narin vücuduna dolayacağından habersizdi.

Montefiore çifti, incelik göstererek hanedandan bu yüksek kişilerle parkta karşılaşmaktan kaçındılar. Onların bu çekingen davranışı, düşesi pek memnun etti ve Montefiore’ler kendisine yaklaşmadığı için de, bu yaklaşmayı kendisi yapmak istedi, bu amaçla da ilkin Moses’i yemeğe davet etti.

Montefiore bu olayla ilgili olarak günlüğünde şunları yazmıştır: “Daha önceki hiçbir davette, o gün hanedandan hanımefendilerin yanındaki kadar kendimi rahat hissettiğimi hatırlamıyorum. Düşes hazretleri olağanüstü denilecek nitelikte alçak gönüllüydü; masada oturanların hepsi son derecede güleryüzlü ve konuşkandı. Özellikle de ‘Altes Hazretleri’nin bana göstermek lutfunda bulunduğu’ iltifatlarla dolu davranıştan çok duygulandım.”

Ramsgate sakin bir yerdi -belki de özellikle bundan dolayı- iki dostumuz orada kendilerini pek mutlu hissediyorlardı. Yüz ölçümü 24 morgen ([17]) olan çok geniş parkta harikulade gezintiler yapıyor, bunun için de çiy damlacıklarının otların ve çanak yaprakların üstünde pırlantalar gibi parıldadığı, kuşların neşeli şarkılarının göklere yükseldiği sabahın erken saatlerini seçiyorlardı. Balkondan bakılınca, güneydoğuda bir kalenin gururuyla nöbet tutarcasına yükselen “İngiltere’nin beyaz kayalıklarına” kadar uzanan yeşil bir bitki örtüsü görülüyordu. Bayan Judith denizi seviyordu; ama deniz yolculuğunu asla. Bir düşünelim niçin acaba? Gelgelelim Moses kendini hep güçlü hissediyor; bu yüzden de deniz kokulu bir esinti, keskin soluğunu onun alnına sık sık üfleyip durmaktaydı. Bunun sonucu olarak Bayan Judith kocasının hatırına bir özveride bulundu ve onunla birlikte bir defa daha denizde bir gezinti yolculuğuna çıktı.

Bu eğlence gezisi, onlar için yine büyük bir üzüntü kaynağı oldu.

Sakin bir denizde Margate sahil kasabasına kadar gittiler. Fakat ertesi sabah eve dönerlerken, koyu gri sis yığınları denizi kaplamış bulunuyordu. Sis öğleye doğru açılır umuduyla bekledilerse de umutları boşa çıktı. Aksine sis daha da yoğunlaştı. Bu yüzden de gemi -adı Magnet idi-bir kum bankına bindirdi ve ancak iki saatlik bir uğraştan sonra yeniden yüzdürülebildi. Yanlarından sık sık vapurlar geçmekteydi; bu siste, bunlardan biriyle çarpışmak tehlikesi çok yakındı; o nedenle de sis düdüğünün boğuk sesi havada sürekli yankılanıyordu. Birden bir gümleme, bir çatırdı duyuldu. “Magnet”, “Kızıl Korsan” adlı gemiye bindirmişti. Bu gemi, Magnet yolcularının dehşetle açılmış gözleri önünde, birkaç dakika içinde sulara gömüldü. İçindekiler tam zamanında “Magnet”e alınarak kurtarılmıştı. Lâkin “Magnet” de toslamadan dolayı hayli zarar görmüştü. Pompalarını saatlerce çalıştırmak zorunda kalındı. Bereket versin yakınlarda balıkçı tekneleri vardı; bunlar sayesinde yolcular ve tayfalar esenliğe kavuşturuldu.

“Hayatımızda bundan daha büyük bir ölüm tehlikesiyle hiç karşılaşmadık” diye yazıyor Moses, “ve zavallı karımın yürekliliğine hiç bu kadar hayran olmamıştım”.

Deniz kazasından sağ salim kurtulmaları, dostlarımız için 600 liralık bir bağışa vesile oldu. Bu paradan İspanyol ve Alman cemaatlerinin yoksulları ellişer lira, Filistin’deki fakir Yahudiler ise 500 lira aldı.

Moses’in seyahat hevesi, bu olaydan sonra uzunca bir süre küllenmiştir sanılabilir. Hayır, hiç de öyle olmadı. Şimdi eskisine oranla daha da hırsla yürüttükleri dil öğrenme çalışmaları, eğer dışarıda kış fırtınaları uğulduyorsa, onlarda daha çok yeniden seyahat planları tasarlamak isteği uyandırıyordu.

Bu sefer İtalyanca öğreniyorlardı; ama hemen söyleyeyim: Bu

öğrenimde Judith kocasından daha hızlıydı. Fakat Moses de, İtalya’da doğmuş biri olarak onun kendisini geçmesine izin vermek istemiyordu.

“Benimle bahse var mısın?” diye sordu Judith.

“İtalyanca bir sınavı başarırsan yüz lira alırsın.”

“Sınavı sen mi yapacaksın?”

“Elbette! Başka kim olabilir?”

“Pekâlâ, ben hazırım!”

Sınav yapıldı. Judith soruların hepsini cevapladı ve ödülü kazandı.



YEDİNCİ BÖLÜM

Payeler ve Payeler

20 Haziran 1837 günü, sabah saat altıda Prenses Viktoria’ya, geçen gece kralın dünyamızdan ayrıldığı ve artık kendisinin kraliçe olduğu bildirildi. Kraliçe günlüğüne şunları yazmıştır:

“Henüz çok gencim ve her alanda değilse bile, birçok konuda hiç deneyimim yok. Ama doğru olanı yapmak iradesi gösterebilmekte, eminim, ancak pek az kişi benden daha fazla iyiniyet ve daha fazla ciddiyet gösterebilecektir.”

Evet, o gençti -18 yaşına daha yeni basmıştı-fakat “doğru olanın” ancak “adalet” bulunan toprakta çiçek açtığını, bu adaletin ülkenin bütün evlatlarına inanç ve sınıf farkı gözetilmeksizin gösterilmesi gerektiğinin bilincindeydi.

Devletin başındaki kişinin böyle bir zihniyette olmasının hayırlı sonuçlarından İngiltere Yahudileri de yararlandı.

Daha önceki yıllarda düşünülmesi bile olanaksız bir durum şimdi gündemdeydi: Şeriflik gibi yüksek düzeyde bir göreve Yahudilerin seçilmesiydi bu.

Hemşehrilerinin güvenini kazanarak şerif seçilen kimse, bir yıl için, bir kontluğun bu en yüksek sivil makamına atanır. Hükümet başkanı payesinde olur ve bir kontluk bölgesinin adliye ve polisle ilgili bütün işlerini yönetir. Jürilerde yer alacakların listelerini yapar, duruşma günlerini saptar, celp belgelerini düzenler ve verilen cezaların uygulanmasını sağlar. Geliri şeriflik dairesiyle bağlantılı değildir; buna karşın giderleri hayli fazladır. Çünkü şerif, çevrede iyi izlenimler bırakmak zorundadır; yani davetler verecek, davetlere gidecektir. Bundan da açıkça anlaşılır ki, ancak para keseleri tıkabasa dolu, saygın yurttaşlar şerif seçilebilirler.

1837 güzünden 1838 güzüne kadar bizim Montefiore, Londra ile Middlesex Kontluğu’nun şerifi oldu.

Bu fahri görevi Moses, Şabbat ve bayram günlerinde hiçbir iş yapmamak koşuluyla kabul etmişti. Her yıl için işleri aralarında bölüşecek ve gerektiğinde birbirinin yerine bakacak iki şerifin seçilmesi, Moses’e ileri sürdüğü koşullara göre hizmet görebilmesi olanağını vermiştir. Şan ve şöhret basamaklarını böyle yukarıya doğru çıkarken, atalarının dininin buyruklarına uymayı asla ihmal etmedi ve dostları, ona kendisi gibi yüksek mevkilere geçmiş bazı dindaşlarının, Şabbat ve perhiz yasalarına uymakta pek titiz davranmadığını söz konusu edince, Moses hep şu cevabı vermiştir:

“Başkalarının ne yaptığı, beni ilgilendirmez; ama ben hep hoşuma giden şeylerin bana yaptırılmasını isterim: Tanrı’ya karşı görevlerim ve kutsal dinimize olan saygım, bütün öteki görevlerin üstündedir.” Yahudi şerifin dinine gösterdiği bu tutkulu bağlılık, her zaman dindar olan Hıristiyan İngilizlerde büyük bir saygı uyandırmıştı.

Onun Yahudiliğe yüksekten bağlılığını, yüksek düzeydeki görevini yapmasına bir engel olarak görmediler. Bu olgu, iki yeni şerifin takdim töreninde başsavcının yaptığı konuşmada açıkça görülür: “Her ne kadar Bay Montefiore, hemşehrilerinin çoğunluğunun bağlı bulunduğundan başka bir dine bağlıysa da, bizler onun üstlendiği görevleri dürüstçe ve toplumun yararına yerine getireceğinden, bir an için bile kuşkuyla düşmedik.”

Moses, bu güveni hak etmiş midir? Bu soruya gönül rahatlığıyla evet cevabı verebiliriz; görevinde yeterince gayretli olmuş ve hayli büyük bir iş yükünü omuzlamıştır.

Bu döneme ait günlük notlarına bir göz atacak olursak, onun göreviyle ilgili işlerin kapsamı hakkında bir fikir edinebiliriz:

“8.30’da evden hareket, 9’da ağır ceza mahkemesi; orada kahvaltı. Ceza yargısıyla birlikte duruşma. Sonra cezaevi, burada ‘Beyaz Haç’ raporunu inceleme. Belediye başkanını ziyaret; ivedi şikâyetler için toplantı. Saat yarımda tekrar ağır ceza mahkemesi; burada ikinci kahvaltı (Lunclı). Saat 5’e kadar duruşmalar. 6.30’da Judith’le birlikte belediye sarayına gidiş, belediye başkanının daveti. Saat l’de eve dönüş.”

Bütün günleri, bazı ufak değişikliklerle hep böyle geçmiştir. Cezaevi yerine bazen bir hayırseverler kurumunu veya cemaatin başkanlık oturumunu ya da “Allianz” ve “Imperial” şirketlerine gitmiştir. Zaman zaman bir cezaevinin denetlenmesi o kadar çok uzun sürmüştür ki, adliyede duruşmalara katılamamıştır. Böyle denetlemelerde kasvetli binaları bodrumundan tavanarasına kadar dolaşır, tutuklularla teker teker konuşur -bir seferinde bunların sayısı 428 idi-, onların şikâyetlerini ve isteklerini öğrenirdi. Üstelik hapishanelerden ayrılırken müdürlerine, hükümlülerin biraz daha rahat yaşaması için bir miktar para bırakmayı da unutmazdı. Hapiste yatanların olduğu kadar, cezasını çekerek dışarı çıkmış olanların da korunmasını, hayatı boyunca büyük bir şevkle kendisine iş edinmiştir.

Bir mahkûm, bizim iyi kalpli Moses’in bir süre başını ağrıttı: Rickie adında bir katildi bu; içkiliyken subayını öldürmüş bir askerdi ve bundan dolayı da idam cezasına çarptırılmıştı. Bu zavallı günahkâra acıyan Montefiore, idam cezasının ömür boyu sürgüne dönüştürülmesi için her çareye başvurdu. Onun isteğini, İçişleri Bakanı da uygun görerek özel bir at tavsiyesinde bulundu; fakat krallık konseyi bu isteği kesinlikle reddetti ve her iki şerife görevlerini yapmaları uyarısında bulundu; bu da idam gününün saptanması demekti.

Montefiore gerçekten çok üzülmüştü; herhalde bu üzüntü, onun tatlı canını kurtarmak için birisinin böylesine zorlu bir uğraş verdiğinden haberi olmayan katilin üzüntüsünden daha fazlaydı. Bu caninin affı için dostumuz, niçin böylesine kararlı bir tutum izliyordu? Öncelikle insan sevgisinden kaynaklanıyordu bu; fakat öte yandan şeriflik döneminin, bir yıllık görev süresi sırasında tek olay olacak bir idamla anılmasından duyduğu korkunun da etkisi vardı. Bunun için son bir çare olarak kraliçenin nedimelerinden Lady Harriet de Blanquiere’e başvurdu, onun katili hücresinde ziyaretini sağladı ve ondan konuyu kraliçeye arz edeceğine dair söz aldı.

Sözü uzatmayalım: İdam cezası uygulanmadı.

Koruduğu kişi için Montefiore’nin kraliçeye de bizzat ricada bulunduğu kesin; bu amaçla -görev süresi boyunca birkaç defa yaptığı gibi- kraliçenin huzuruna çıkmıştır.

Böyle törensel vesilelerde resmi giysisini giyerdi: Siyah kadifeden ceket, dizde bağlanan pantolon, tokalı iskarpin, tüylü başlık, kılıç ve görev simgesi madalyonlu zincir.

Bu kılığı içinde, belediye başkanının seçilmesi şerefine düzenlenen tören alayına at üstünde katıldığı ya da ülkenin yüksek dereceli görevlileriyle örneğin Lord-Kanzler ([18]), bakanlar, arada bir Londra’da toplanan piskoposlar ve yabancı devletlerin elçileriyle birlikte sofraya oturmak olanağını bulduğu zaman kendini yücelmiş gibi hissederdi.

Böyle fırsatlarda Montefiore, birileriyle yakın ilişkiler kurmaktan hoşlanırdı; bu çeşit yakınlıkların, daha sonraları yapacağı yardım etkinliklerinde, baskıya uğramış dindaşlarının lehine büyük yararını görecekti.

Öte yandan iki dostumuz, Londra’da Park Caddesi’ndeki görkemli konaklarında yüksek aristokrasiden beyefendilerle hanımefendileri ve ülkenin en saygın kişiliklerini karşılamak ve ağırlamak şerefine de defalarca ulaşmışlardır.

Montefiore’nin göğsü, eşinin cana yakın görünüşü ve gerçekten çok zarif tavırlarıyla herkesin kalbini kazandığını gördükçe gururlu bir sevinçle kabarırdı. İnce zekâsıyla eşi, konuklarının her biri karşısında söylenecek en uygun sözü bulmasını biliyor; ne doğuştan kentsoylu birinin önünde aşırı saygıyla divan duruyor, ne para aristokrasisine, ne de ruhban sınıfından soylulara ayrıcalık tanıyordu.

Londra sosyetesinin böyle davetlerinde hayır yapmak amacıyla sık sık para da toplanırdı. Montefiore’nin bunlara seve seve ve yüklüce bağışlarla katıldığını söylemeye gerek görmüyoruz. Bağış yapması için tek söz yeterli oluyor ve Montefiore soruyordu: “Ne maran genemişon?” Sonra da hayli yüksek bir meblağı bağış toplayanlara veriyordu.

Baronin Hannalı von Rothschild’in -Judith’in kız kardeşievindeki partide o sırada Napoli’de başgöstermiş kolera salgını konuşuluyordu. İngiliz hekimlerinden oluşan bir kafile, yardım amacıyla Napoli’ye gitmeye hazır bekliyordu.

“Peki, bu baylar niye yola çıkmıyorlar?” diye sordu Montefiore.

“Paraları yokmuş!”

“Yolculuk için ne kadar gerekiyor?”

“İki yüz lira!”

“Bu parayı ben veriyorum onlara!”

Topluma yararlı bu nitelikteki etkinliklerin, krallığın takdirini kazanması gecikmedi.

Bir akşam Montefiore bir başsağlığı ziyaretinden eve dönmüştü ki sokak kapısının zili çaldı. Hiç de uygun olmayan böyle bir saatte gelen kimdi acaba? Önemli bir nedeni olmalıydı.

Gelen Mr. George Carrol’du. Montefiore ile şerifliğini paylaşan kişiydi. Önemli bir haber getirmişti: Lord, Kanzler, kraliçeye LordMayor’a ([19]) baronluk, her iki şerife de şövalyelik payesi verilmesini önermek niyetindeydi.

Bu sevindirici haber gerçekleşti.

Lord-Mayor’un göreve başlaması töreninde payelerin yükseltilişi ilan edildi. Montefiore bugünü, “Gurur verici bir gün” diye adlandırır ve şunları yazar: “Bugün, Ramsgate’de tapınağımızı açtığımız günü saymazsak en çok gurur duyduğum gün oldu. Umarım, inayeti sonsuz kraliçemizin tevcih buyurdukları bu şeref bizler için ve tüm İsrail için mutluluk müjdesi olur.”

Tören alayında Lord-Mayor, şerifler, belediye meclisi üyeleri -hepsi de gala üniformaları içinde-belediye binasından Guildhall’e ([20]) yürüdü. Burada kraliçe, paye verilecek olanları beklemekteydi. Yapılan bir selamlama konuşmasından sonra kraliçe, Lord-Mayor’un payesinin yükseltilişini duyurdu. Ardından her iki şerif salona götürüldü. Törende hazır bulunanlar hep birlikte ayağa kalktılar. Salonda tam bir sessizlik vardı. George Carrol diz çöktü ve kraliçenin ona kılıçla dokunmasıyla şövalye oldu. Ondan sonra Montefiore diz çöktü. Kraliçe kılıçla onun sol koluna hafifçe dokundu ve yüksek sesle:

“Ayağa kalkın, Sör Moses!” dedi.

Moses, gözlerini yukarıya doğru çevirip bakınca, kendisinin seçmiş olduğu süsün bulunduğu şövalyelik sancağının başının üzerinde dalgalandığını gördü.

Tanrı’nın sözlerinin tüm dünyaya yayıldığı ülkeyi düşünerek Montefiore, şövalyelik arması olarak Lübnan’ın sedir ağacını seçmişti; ağaç, iki çiçek dağının (Monti di Fiori) arasından yükselmekteydi. Arma levhasında bir yüz siperi, devekuşu tüyleri ve taç yer alıyor; levhayı da bir yanından bir aslan, öbür yanından bir geyik tutuyordu. Bu arma hayvanları, üstünde İbranice harfleriyle “jerrusalem” yazan birer bayrak taşıyorlardı. Arma levhasının alt kısmına üstünde Montefiore’nin sloganı bulunan bir bant dolanmıştı. Slogan şöyleydi: “Think and Thank” (Düşün ve Şükret).

Arma levhasının böyle anlamlı biçimde düzenlenmesinin kaynağında Kutsal Kitap’tan sözler vardı:

“Dürüst adam hurma ağacı gibi yeşil olacak, Lübnan’daki sedir ağacı gibi boy atacaktır.” (Mezmurlar 92, 13)

“Gözlerimi dağlara kaldırıyorum. Bana yardım nereden gelecek?” (Mezmurlar 121, 1)

“Bir aslan gibi güçlü ol, göksel babanın isteklerini yerine getirmek için.” (Babaların Sözleri V, 23)

“Bir geyiğin suyu özlemesi gibi, benim ruhum da seni öyle özlüyor, ey sonsuz olan!” (Mezmurlar 42, 2)

Montefiore mutluydu. Mutluluğu, kazandığı bu yüksek şerefin gururunu okşamasından ileri gelmiyordu; hayır, bundan hoşlanmayacak kadar alçak gönüllüydü-mutluydu; çünkü karısının gözlerinde içten bir sevincin parıldadığını görmüştü ve mutluydu; çünkü heyecanla çarpan kalbinde birden, “Benim yaşlı anacığım buna nasıl sevinecektir!” düşüncesi canlanmıştı.

Bu, aynı zamanda onun ilk ziyareti olacaktı.

Kaynak: Dünyanın En Ünlü Yahudisi-Sör Moses Montefiore, Bir Yaşam öyküsü, Yazan: Dr. Eugen Wolbe Çeviren: Esat Nermi Erendor, Temmuz 2000, İstanbul

BİR RÜYANIN İZİNDE- İFHAMU’L-YEHUD- Samuel b. Yahya El Mağribî


Hzl: Doç. Dr. Osman CİLACI

Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“De ki, Ey ehl-i kitap! Sizinle bizim aramızda anlamı eşit bir kelime’ye geliniz: Allah’tan başkasına tapmayalım, ona hiçbir şeyi eş tutmayalım ve Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilâhlaştırmasın. Eğer onlar yine yüz çevirirlerse işte o zaman, “Bizim Müslüman olduğumuza şahitler olun” deyiniz. (Al-i İmran, 64).

Bu kitap, İbranca adı el-Hıbr Şamûil b. Yahûza b. Abvân olan ve Yahudi iken İslâm’ı seçen Samuel b. Yahya el-Mağribî’nindir.

Tıp, felsefe ve matematik ilimlerinde, yaşadığı VI.(h.) yüzyılın önde gelen âlimlerinden ve aslen Faslı olan Samuel, bir müddet Bağdat’ta kalmış, buradan İran’a geçmiş, Meraga (Azerbaycan)’da ölmüştür (570/117).

Samuel’in, elinizdeki İfhâmu’l-Yehûd ve Kıssatu İslâmu’s-Samuel ve Rü’yâhû’n-Nebr adındaki bu eserini Dr. Muhammed Abdullah eşŞarkâvî inceleme ve dipnotlarıyla yayına hazırlanmıştır.

Bu eserinde Samuel, bilinmeyen yönleri, karakterleri ve diğer milletlere karşı tutumları açısından Yahudileri ele almakta, kendi kutsal kitapları Tevrat’tan getirdiği delillerle onları susturmayı amaçlamaktadır.

Tercümede eş-Şarkâvî’nin düzenlemelerine, imlâ işaretlerine, dipnotlarındaki gereksiz uzun tekrarlarına, paragrafları tertip tarzına, plân başlıklarına ve edisyon kritiğine aynen uyularak herhangi bir müdahalede bulunulmamış, bunlardan ayrı olarak onun göstermediği Kur’an ayetleri, Kitab-ı Mukaddes metinleri ve Batılı ilim adamlarının isimleri tarafımızdan tesbit edilmiştir.

Samuel’in bir diğer önemli eseri Bezlu’l-mechûd fî ifhâmî’l-Yehûd da yine tarafımızdan (Yahudiliği Anlamak, İstanbul, 1995, İnsan Yayınları) Türk okuyucusuna sunulmuştu.

Bu kitabın önemini arttıran bir diğer nokta, onun, bir Cuma gecesi, (9 Zilhicce 558) rüyasında Hz. Peygamber Efendimizi görerek hidayete erişmesi, kendi ifadesiyle, İlâhî ilhama kavuşmasıdır. Samuel, ilerleyen sahifelerde heyecan verici rüya anını bizimle paylaşacaktır.

Diğer kitabı gibi Samuel’in bu eserinin de, özellikle Dinler Tarihine ilgi duyan her kesimden insanımıza faydalı olacağı ümidini taşımaktayım. Bu vesile ile Samuel’in iki önemli eserini irfan kütüphanemize kazandırmaktan mutluluk duyduğumu belirtmek isterim.

Yardım ve hidayet niyazım her zaman olduğu gibi yalnız Cenab-ı Hak’tandır.

İsparta, Ocak 2003

Osman CİLÂCI

BİRİNCİ KİTAP

SAMUEL B. YAHYA EL-MAĞRİBÎ’NİN İSLÂM’A GİRİŞİ VE RÜYASINI HZ. RASÛLÜLLÂH SALLALLÂHÜ ALEYHİ VE SELLEME ANLATMASI

Yarabbi kolaylaştır, Allah’ım yardım et. (Bu cümle (M) nüshasında yoktur.)

Samuel diyor ki:

Allah’a hamd, Rasulü Muhammed’e ve ailesine salâttan sonra…

Gerçekte ilâhı yardım, hidayet ulaşan kişide tecelli edinceye kadar onu sevkeder. Hidayet Allah’ın ezelî İlmînde belirlediği zamanda kişide görünür; böylece ihtida gerçekleşir.  Onun varlığı O’ndandır.

Ben bunun sebebini,  Allah’ın beni hidayetiyle başarıya ulaştırdığı ölçüde açıklayacağım. Yahudilik’ten doğru yolu buluncaya kadar hidayetin beni bu duruma nasıl getirdiğini insanlara ibret ve nasihat olması için anlatacağım.

Düşünen kişi bilsin ki İlâhî lütfün mahiyeti çok gizlidir. Şüphesiz Allah, lütfü ile dilediği kişiyi bağışlar, hikmeti de dilediğine verir ve ona dosdoğru yolu gösterir.

Fas’ın en uç şehri olan Fas beldesindeki babama er-Raâb Yahûza b. Abvân denir. “er-Raâb” kelimesi ünvandır, isim değil. Bunun açıklaması “hibr”  demektir. Samuel, Tevrat konusunda zamanının en bilgini, onu kaleme almak, özlü şekilde anlatmak, onun üzerinde hazırlık yapmadan konuşmak Tevrat’ı İbranca yazarak geniş şekilde açıklamakta onların en güçlüsü idi.

Samuel Araplar arasında Ebe’l-Bakâ Yahya b. Abbas el-Mağribi ismiyle bilinir. Uzmanların çoğuna göre bu böyledir. Artık onun, Araplar’ın yaptığı gibi, İbranca’dan ayrı olarak bir de Arapça’dan türetilmiş ismi vardır.

Samuel’in annesi aslen Basra’lıdır ve Bağdat’ta oturmaktadır. Annesi Tevrat ilimleri ve yazı konusunda İbranca’yı kullanan üç kız kardeşten biridir. Bu kızların babası Levi’nin torunu İshak b. İbrahim el-Basri’dir. O, soy itibariyle sağlam bir Yahudi torunudur; çünkü Hz. Musa onun soyundandır. Âlim olan bu İshak Bağdat’ta öğretmenlik yapmıştı. Annesi meşhur liderlerden Ebu Nasr ed-Dâvûdî’nin kızı Nefise idi. Sülâlesi hâlen Mısır’da yaşamaktadır.

Samuel’in anne adı peygamber Şemuil’in annesinin aynısı idi. Bu Peygamber annesinin çocuğu olmamış, Allah yolunda kurban etmek üzere bir çocuk vermesi için yıllarca Rabbına yalvarmıştı. Yörenin ileri gelenlerinden Aylî adında salih bir kişi onu çağırdı.

Peygamber Şamûil’e çocuk verilmişti; bütün bunlar, Peygamber Samuel Kitabı’nın baş tarafında açıkça yazılıdır.

Annem -babamın yanında-bir müddet bekledi, çocuğu  olmadı, o kadar ki, bu bekleyiş çocuk olmayacak zamana kadar sürdü. Şamûil’in annesi (Hanne) rüyasında Rabbına yalvarmış, eğer bir erkek çocuk verirse adayacağına, ona Şamuîl adını kayacağına söz vermişti; çünkü onun ismi, Şamûil’in annesiyle aynı idi.

Daha sonra annem bana hamile kalmış, ben doğduğum zaman bana Şamuel adını vermiş. Şamuel kelimesi Arapça olduğu zaman Samuel şeklini alır. Babamın künyesi “Ebu Nasr” idi. Bu benim dedemin de künyesi idi. Babam beni İbranca alfabesiyle yazmaya, Tevrat bilgi ve tefsirlerine, onun hakkında hüküm verecek hâle gelinceye kadar eğitti. Bu ilimlerde zirveye ulaştığımda on üç yaşında idim.

Babam beni, o zamanki Hind matematiğini  öğrenmek  ve astronomi  problemlerini çözmek için bilgin Ebu’l-Hasen b. ed-Deskurî’ye, tıp İlmîni okumak üzere filozof Ebu’l-Berekât Hibetullah b. Ali’ye  gönderdi. Hastalıkların ilâcını araştırmak, tıpta üzerinde birleşilmîş ürünleri görmek, bilinmeyen hastalıkları tedavi edecek ilaçları yapmak için Ebu’l-Feth b. el-Basrî’ye göndermiştir.

Hind matematiğine (ez-zîcü) gelince, ben onları bir yıldan az bir zamanda tamamen öğrendim. Ondört yıl içerisinde de bu ilimlerde söz sahibi oldum. Yine ben bu zaman zarfında tıp okumayı ve hastalıkların ilacını araştırmaktan ilgimi hiç kesmedim.

Sonra “Divanî Hesabı” okumak ve kadastro ilmini öğrenmek için büyük âlim Ebu’l-Muzaffer eş-Şehrzurî’ye devam ettim; aynı şekilde cebir İlmîni de bu âlimden okudum.

Geometri okumak için âlim Ebu’l-Hasen b. en-Nakkaş’a  geri döndüm. Öklides’in  iki makalesini çözünceye kadar yanlarında kaldım. Bu zaman zarfında her iki bilginden bu ilimlerle ilgili her şeyi öğrendim, tıpla da meşgul oldum. Öklides’in kitabından bazı yerler ile Kerhî’nin  cebir konusunda el-Bedi’, matematik konusunda el-Vasît kalmıştı. Bunlardan anlayan birini bulamadım. Ayrıca Şuca b. Eslem’in  kitabı gibi cebir ilminde de bir bileni bulamadım. Bu ilimler aşk derecesinde gönlümü çelmişti. Bazısını düşündüğüm zaman yemek ve içmeyi unuturdum.

Kendimi bir müddet eve kapadım, bütün bu kitapları çözdüm, açıkladım. O kitapları yazanlardan yanlış yapanlara cevap verdim, musanniflerin yanlışlarını ortaya çıkardım. Araştırmak ve düzeltmekten aciz olanlar üzerine kararlılıkla yürüdüm. Elimden geldiğince Öklides’i, ki-tabındaki şekillerin tertibinden dolayı sorguladım.  Onun kitabındaki şekillerin düzenini değiştirebilirdim, fakat buna ihtiyaç duymadım.

Öklides’in kitabından sonra idi ki, diğer mühendisler için bir mucize gerçekleşti; çünkü onun kitap şekillerindeki tertibin değiştirilmesini de, bazısına ihtiyaçsızlığı da konuşmamışlardı. Bütün bunlar bu yılda yani ben 18 yaşında iken olmuştu.

Bu ilimlerdeki gruplandırmalarımı o seneden itibaren şimdiye kadar aralıksız sürdürdüm. Allah benden önceki üstün bilge kişilere karışık gelen bilgileri bana açmıştı. Ben de okuyanlar faydalansın diye bu kitabı yazdım.

Bu zaman diliminde hep tıp alanında birçok birikimlerim oldu. Bundan da geniş çapta kendimi geliştirdim; çünkü Allah bana bütün bildiklerimi pekiştirmeyi, ilacı olmayan  hastalıkları tedavi etmeyi ihsan buyurdu. Tedavi ettiğim hasta mutlaka iyileşmişti. Ancak diğer doktorların tedavi edemedikleri  ve tedbirini alamadıkları hastayı da hor görmedim. Nimeti bol ve ihsanı yüce Allah’a şükürler olsun.

Kitabın Irak, Şam, Azerbaycan  ve Kuhistan  nüshalarını dikkatlice inceledikten sonra, birçok ilimleri çıkarmak ve benden öncekilerin bilmedikleri ilaçları icadetmenin yolu bana açıldı. Meselâ tiryak; ben onun özellikle güçlü bir ilaç olduğunu gördüm. O, günün bazı anlarındaki zor hastalıkları iyileştirir. Tiryaktan başka ilaçların terkibini de yapmıştım. Onlarda da Allah’ın izni ile insanlar için şifa ve faydalar vardır.

Bu ilimlerle meşgul olmazdan önce -oniki, onüç yaşlarımda-tarih ve hikâyelere aşırı derecede ilgi duyuyordum. Geçmiş yüzyıllarda neler cereyan ettiğini, eski zamanda olup bitenleri bilmeyi şiddetle arzu ediyordum. Sonunda hikâye ve fıkralardaki farklılıklara vakıf oldum. Daha sonra uzun gece masallarını, arkasından da büyüklerin divanlarını inceledim. Meselâ, Divanu ahbari’l-anter, Divanu zi’l-himme, elBattal, Ahbâru’l-İskender zü’l-Karneyn, Ahbaru’l-enkâ, Ahbâru’t-tarf b. Levzan  vd.

Bunlara vakıf oldukça ve tarihçilerin kaleme aldığı birçok olay gözlerimin önüne serilince, doğru haberleri bilmek isteğiyle gayretimi tarihlere yoğunlaştırdım. Bu bağlamda Tecâribü’l-ümem adı verilen

Ebu Ali b. Miskeveyh’in  kitabını, Tarihu’t-Taberi’yi,  bu iki tarih dışındakileri etraflıca araştırdım. Bu derin inceleme beni Hz. Peygamber’in haberlerine, gazvelerine, Allah’ın izniyle gösterdiği mucizelerine, ona özel olan kerametlerine, Bedir , Hayber  gazveleriyle bunların dışındaki gazvelerde Allah’ın onu yardımlarıyla mükâfatlandırdığına götürdü. Benim bu okuma merakım onun zayıflık ve yetimlik kaynağı kıssasına, yakınlarının ona düşmanlık göstermelerine, dinini inkâr edenlerle mücadelesine, uzun süre dinine çağrısına, Allah’ın ona, bir başka ülkeye hicret izni vermesine, talihsizlikten dolayı onunla çatışan düşmanlarıyla arasında geçenlere, Bedir ve diğer gazvelerine de götürmüştü. Yine bu etraflı araştırmalar beni, Rüstem el-Cebbâr’ın  binlerce askeriyle şaşılacak şekilde Sa’d b. Ebî Vakkâs  tarafından, Kisra Enuşirevân’ın  da Ebu Ubeyde b. Cerrâh  tarafından yenilgiye uğratılarak askerlerinin kılıçtan geçirilmesini hatırlattı, adaletlerini  ve ibadet hayatlarını incelemeye yöneltti.

Bununla beraber ben, -vezir ve yazarların haberleri ve hayat hikâyelerini çok okumuş olmaktan belagatte güç, fesahatte marifet kazanmıştım.

Bu konuda belagatçılardan beni övenler oldu. İlmî disiplinlerden birinde, yazdığım kitaplardan bazısında sözümü etraflıca düşünen herkes kesinlikle bunu benden bilebilir.

Kur’an’daki edebî mucize ile insan fesahatinin karşılaştırılamayacağını görünce Kur’an icazının doğru olduğunu daha iyi anladım. Sonra zihnimi matematik ilimleri -özellikle geometrive delilleriyle geliştirdim. İnsanların dinler ve mezhepler  hakkındaki çekişmesinden dolayı kendime döndüm. Bu konuda benim için en büyük itici güç, Berzeveyhi’t-Tıybi’nin  kitabını Kelile ve Dimne’den  mütalaa etmem ve onda aradığımı bulmam olmuştur.

Bildim ki akıl gerçek hâkimdir, bizim bu dünyamızdaki işlerin tamamına onun hükmetmesi gerekir. Çünkü akıl, rasul ve peygamberlere uyarak selef ve âlimleri tasdik etmek konusunda bizi aydınlatmasaydı, onlardan aldığımız diğer bilgileri kabul etmezdik.

Yine anladım ki, peygamberlere ve seleften itibaren süregelen mezheplere uymak aklın bir gereği ise, o takdirde bütün bunlar için aklı hakem kılmak şarttır.

Babalarımızdan ve dedelerimizden naklettiğimiz şeylerde aklı hakem kıldığımız zaman anlarız ki, seleften yapılan naklin doğruluğunu araştırmaksızın akıl onu kabule yanaşmaz. Aksine mücerret olarak seleften alınmış olması durumunda onun doğruluğunu test etmeden kabul edemeyiz. Ancak zâtı itibariyle gerçek olunca ve doğruluğu konusunda bir delil bulununca kabul ederiz.

Übüvvet ve Selefiyye’ye gelince, her ikisi veya ikisinden biri tek başına delil değildir; çünkü o ikisi delil olsaydı, aynı şekilde, diğer kâfir düşmanlar, meselâ Hristiyanlar için de delil olurdu. Çünkü onlar seleflerinden şunu nakletmişlerdir: Hz. İsa Allah’ın oğludur (hâşa); O,  zarar veren şeylere engeldir ve faydalı olandır. Eğer baba ve dedeleri taklit, onlardan yapılan naklin doğruluğunu gösterseydi, bu durum Mecusî ve Hristiyan sözlerinin doğruluğunu kabul etmeyi gerektirirdi.

Bu taklit, diğer ümmetlerden değil de özellikle Yahudi dedelerine ait ise, onlar kendi babalarının, baba ve atalarından daha akıllı olduğu konusunda bir delil getirinceye kadar bu kabul edilmez. Yahudiler babalarının ve geçmişlerinin buna hakkı olduğunu iddia ediyorlar. Ni-tekim geçmişteki bütün bilgileri bu konuda  onları yalanlamaktadır.

Taassubu terkettiğimiz takdirde Hristiyanlar’ın ve diğerlerinin babaları ne ise onların babalarını, başkalarının babalarına örnek gösteririz; çünkü onlar babalarından, sapıklığı ve normal aklın kabul etmediği, yaratılışın tiksindiği bilgileri naklediyorlar. Yahudiler’in babalarından bu nitelikli nakillerinin de aynı şekilde böyle olması imkânsız değildir.

Yahudiler’in, aralarından naklettikleri bilgilerin kendi dışındakilere bir örnek teşkil ettiğini öğrendiğimde, ellerinde Hz. Musa’nın peygamberliğiyle ilgili, tevatür şehadeti haricinde bir delilleri olmadığını gördüm.

Bu tevatür Hz. Musa için olduğu gibi, Hz. İsa ve Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem için de geçerlidir. Şayet tevatür tasdiki ifade ediyorsa, o takdirde üçü sadıktır ve peygamberlikleri doğrudur.

Ben Hz. Musa’yı gözlerimle görmedim; mucizesine şahit olmadım; diğer peygamberlerin mucizelerini de görmedim. Şayet nakil ve nakledenin taklidi olmasaydı, bunlardan hiçbir şeyi bilemezdik. Bana göre akıllı bir kişinin peygamberlerden birini tasdik, diğerini yalanlaması doğru değildir; çünkü o kişi peygamberlerden birini ne gördü, ne de ahvalini gözlemledi. Sadece bu üç peygamberin varlığına nakil ve tevatür şehadeti ile inandı. Bu peygamberlerden birini tasdik etmek kalanlarını yalanlamak akıl ve hikmete sığmaz. Bundan da öte akla gerekli olan, peygamberlerin hepsini ya tasdik, ya da yalanlamaktır.

Tamamını yalanlamaya gelince, akıl da bunu gerektirmez; çünkü biz onları, en güzel ahlâkı yaşayan, faziletlere çağıran, alçaklıklardan yasaklayanlar olarak görürüz. Yine biz onların, politik güçleriyle halkın iyiliğini amaçlayacak şekilde dünyayı idare ettiklerini biliyoruz.

Hz. İsa ve Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin peygamberlikleri benim nazarımda kesin delille doğrulanınca ben de her ikisine iman ettim.

İslâm’ın farzlarına yapışmaksızın babamı gözeterek, inandığım üzere uzun süre böylece bekledim. Bu babamın beni aşırı sevmesinden ama az tahammülünden ve çok iyiliğinden ileri geliyordu.

Babam beni çok iyi terbiye etmişti; çünkü beni daha çocukluğumdan itibaren delile dayanan ilimlerle uğraştırmış, zihin ve zekâmı Eflâtun’un övdüğü matematik ve geometri alanlarında geliştirmişti. Eflâtun bu iki ilmi inceleyerek zihnini geliştiren kişiyi övmüştür. Bu hâl üzere uzun müddet bekledim. Hidayet bana bir türlü açılmıyor, benden şüphe düğümü çözülmüyordu. Bu babamın gözetmesiydi. Aramızdaki yolculuklar bir hâlden diğer hâle geçinceye, evim evinden uzaklaşıncaya kadar, onu üzmekten kaçınarak gözetimi altında yaşıyordum.

Hidayet saati geldi çattı. Rüyamda Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemi görerek (558 h.)  Zilhicce’nin 9. Cuma günü bana İlâhî bir öğüt geldi. Bu rüya Merağa’da  (Azerbaycan) gerçekleşmişti. Gördüğüm rüyanın açıklaması işte budur:

A – Birinci Rüya

Rüyamda gördüm, sanki her tarat yemyeşildi. Geniş bir çöldeyim. Doğu tarafında büyük bir ağaç görünüyor, insanlar bu ağaca koşuyorlar. Onlardan birine bu hâli sordum. Dedi ki:

Bu ağacın altında Peygamber Şamuil oturuyor, insanlar ona selâm veriyor. Duyduğum bu söz beni sevindirdi. Ağacın yanına gittim. Gölgesinde heybetli, iri-yarı, vakur, saçı ağarmış bir ihtiyar gördüm. Elinde bir kitap vardı, ona bakıyordu. Selâm verdim ve Arapça şöyle dedim:

“Sana selâm olsun, ey Allah’ın peygamberi”. Bana güleç bir yüzle baktı, çok iyi karşıladı ve şöyle dedi:

“Sanada selam olsun, ey isminde bize ortak olan, otur da sana bir şey anlatalım”. Önüne oturdum. Elindeki kitabı bana verdi ve dedi: “Önünde gördüğün şeyi oku. Aradığını onda bulacaksın”. Gerçekten de önümde Tevrat’ın şu ayetini buldum:

“Onlar için kardeşleri arasından senin gibi bir peygamber çıkaracağım ve sözlerimi onun ağzına koyacağım. Ona emredeceğim her şeyi onlara söyleyecek. Ancak bir peygamber kendisine söylemeyi emretmediğim bir sözü küstahça benim ismimle söyler, yahut başka ilâhların ismiyle söylerse o peygamber ölecektir”(Tesniye, XVIII, 18-20).

Bu ayetin tefsiri şudur: Onlara senin gibi kardeşleri arasından bir peygamber görevlendiriyorum, ona iman etsinler.

Bu Hz. Musa’nın Allah’a bir duası ve niyazıdır. Ben, Yahudiler’in şöyle dediklerini biliyorum:

“Bu ayet mutlaka Şamuil Peygamber hakkında nazil olmuştur; çünkü o, Musa gibiydi”. Onlar Samuel’in Levi kabilesinden olduğuna inanıyorlardı. Zaten Hz. Musa da Levililer’den biriydi.

Tevrat’ın bu ayetini elimin altında hazır bulunca hemen okudum

ve zannettim ki, Allah’ın Tevrat’ta zikrettiği o ayet iftihara götürüyor ve Hz. Musa’yı müjdeliyor.

Kendi kendime şöyle dedim:

“Kutlu olsun ey Allah’ın peygamberi, Allah bu menzileyi sana verdiği için ne mutlu sana”. Bana öfkelenerek baktı ve dedi ki:

“Ey akıllı! Allah bana bunu mu diledi? Geometrik delillerin sana bir faydası olmamış, öyle mi?!”  Dedim ki:

“Ey Allah’ın peygamberi, Allah bununla kimi diledi?”

Dedi ki:

“Allah onu, bir Tevrat ayetiyle irad etmiştir. Ayetin tefsirine gelince; bu ayet Faran dağlarına ineceği va’dedilen kişinin peygamberliğine bir işarettir”. Bunu bana söyleyince, kesinlikle anladım ki, kastedilen peygamber Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemdir, çünkü o Faran dağlarına gönderilmiştir. Bu dağ da Mekke dağlarıdır. Nitekim Tevrat da, Faran’ın İsmailoğulları’nın meskeni olduğunu kesin bir ayetle vurgulamaktadır.  Tevrat’ m bununla ilgili ayeti şöyle tefsir edilmiştir:

O, Faran bölgesinde yaşamıştı;  bununla Hz. İbrahim’in oğlu İsmail kastediliyor.

Sonra döndü, bana baktı ve şöyle dedi:

“Anladım ki Allah beni Tevrat’tan herhangi bir ayeti nesh için göndermedi; ancak beni, Tevrat’ı hatırlatmak, şeriatını canlandırmak

ve Filistin halkından onları kurtarmak için gönderdi!”

“Evet doğrudur ey Allah’ın Peygamberi” dedim. Sözüne devamla dedi ki:

“Onların, Rablerinin dinlerini neshetmeyen, şeriatlerini değiştirmeyen kişiye uyması tavsiyesine ne ihtiyaç var! Siz, Hezekiel, Ermiya veya Daniel’in peygamberliğini kabul ihtiyacını duyan kişiyi gördünüz mü?”  Dedim ki:

“Hayatım üzerine yemin ederim ki, buna ihtiyaç duyulmadı.” Sonra Kur’an’ı elimden aldı ve öfkelenerek ayrıldı. Öfkesinden korktum, öğüdünden ibret aldım. Korku içinde uyandım ve oturdum. Seher vaktiydi. Kandil de son derecede karanlığı dağıtıyordu.  Rüyayı olduğu gibi hatırladım.

Hiçbir şey hayalimden silinmemişti!!

Kesinlikle anladım ki, bu rüya Allah’ın bir lütfü ve öğüdüdür, beni “Hakk’ın kelimelerini söylemekten” demekten ve müslüman olduğumu göstermekten yasaklayan şüphenin giderilmesi için bana bir öğüt ve uyarıdır.

Bundan dolayı Allah’a tövbe istiğfar ettim, Rasûlullah’a daha çok salât getirdim.

Güzelce abdest aldım, Allah için çokça namaz kıldım. Hidayete ermekten dolayı sevinç ve mutluluk duydum.

Sonra düşünerek oturdum. Düşünceye dalmış iken uyku basınca uyudum kaldım.

B – İkinci Rüya

Rüyamda sanki bilmediğim düz yoldaki bir evde oturduğumu gördüm. Fukara kıyafetinde derviş giyimli biri bana geldi. Selâm vermedi. Fakat, “Rasûlullah’a cevap ver” dedi.

Süratle koştum; Rasûlullah’a kavuşmak için sevinç içinde onunla yürüdüm. Ev kapısının sonuna kadar ben onun arkasından yürüdüm. O girdi, ben de peşinden girdim. Az aydınlık, uzun bir koridorda ben de arkasından yürüdüm.

Koridor tarafını bitirince anladım ki, Rasûlullah’a kavuşma ânı gelmiştir. Ona kavuşmak için korku-heyecan arası şiddetli bir duyguya kapılmıştım, kendime çeki-düzen verdim.

Rasûlullah’la ilgili olarak vaktiyle okuduğum haberlerde, bir toplulukla karşılaşıldığında “Selâmün aleyküm ve rahmetullâhi ve bereketuhu”, cümlesinin söyleneceğini, yalnız onunla karşılaşıldığında da, “Esselâmü aleyke ya Rasûlallah ve rahmetullâhi ve bereketuhû” denileceğini hatırladım.

Bir topluluğa girildiğinde herkes selâma katılsın diye Rasûlullah’a yönelerek selâm verdim. Bu selâma en lâyık davranışın bu  olacağını hissettim.

Yukarıdan evin avlusuna baktım. Koridorun karşısında uzunca bir meclis, girişin sol tarafında da bir başka meclis vardı. Evde bu iki toplantı yerinden başka meclis yoktu.

Bu iki toplantı yerinden her birinde şu an kimliklerini bu adamlardan ayıramayacağım iki kişi vardı. Ancak ben öyle zannediyorum ki, onların çoğu gençlerdi ve sanki yolculuk içim hazırlanmışlardı.

Onlardan bir kısmı yol elbisesini giymiş silâhlarını da yanlarına almışlardı. Rasûlullah’ı iki meclis arasında ayakta gördüm. Bana göre avlu direklerinden birinin köşesinde, sanki o bir meşguliyet içerisinde idi. İşini bitirince bir başkasına başlıyordu. Bir başka işe başlamadan önce, birden bire huzuruna girdim.

Rasûlullah beyaz elbise giymişti.  Sarığı kibar görünümlüydü. Boynundaki hırka beyazdı. Orta boylu idi. Eşsiz, iri vücutlu, beyaz-kırmızı arası, hafif esmere çalan renkte idi. Gözleri ve kaşları siyahtı. Saçları güzel taranmıştı. Saçları ne uzun,  ne de kısa idi.

Yanına girince bana iltifat etti, güleç bir yüzle karşıladı. Beni görünce gerçekten coşup neşelenmişri.

Onun heybetinden şaşırmıştım; selâm için niyetlendim ve özel bir şekilde selâm verdim ve “Esselâmü aleyke ya Rasûlallah ve rahmetullâhi ve bereketûhu” dedim.

Sözümde hata ederek cemaate selâmı unuttum.

Gözüm ve kalbim ancak ona yönelmişti. Rasûlullah: “Ve aleykesselâm ve rahmetullâhi ve bereketûhu” dedi.

Selâmım ile gayretim arasında çok bir zaman geçmemişti; süratle ona koştum. Ellerimi eline uzattım. O da kerim elini bana uzattı. Ellerine yapıştım  ve dedim:

“Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve enneke Rasûlullah “Şehadet ederim ki Allah’tan başka Allah yoktur. Sen de Allah’ın Rasulüsün”

Böyle dedim çünkü aklıma, bazı dil bilginlerinin, özel isimlerin en iyi bilinenler olduğu ve bazı dil bilginlerinin ise zamirlerin en iyi bilinenler olduğu -ki bence de bu doğrudur-şekildeki sözleri geldi.

Enneke harfindeki “ke” (sen) zamiri kendinden başka bir muhataba işaret etmez. O ancak bir kişiyi gösterir.

Onun çok sevinçli olduğunu gördüm!! Sonra iki meclis arasındaki köşeye oturdu, ben de önüne. Ve şöyle dedi:

“Gamdan’a gazveye bizimle gelmek için hazır ol.”  Bunu söylediğinde o yer gönlümde (Büyükşehir) yani Çin ülkesi olarak canlandı. İslâm henüz oraya ulaşmamıştı.

Ben bundan önce, Çin’e giden en kısa yolun Bahru’l-ahdar’dan geçtiğini okumuştum. O, deniz yollarının en korkuncu ve tehlikelisidir.

Bu sözü Hz. Peygamber’den işittiğim zaman deniz yolculuğundan korktum ve kendi kendime şöyle dedim:

“Bilge kişiler deniz yolculuğu yapmadıkları hâlde, ben nasıl denizde giderim?!”

Sonra yine hemen kendi kendime şöyle dedim:

“Sübhanallah! (Hay Allah). Ben kesin olarak bu Peygamber’e inandım ve bağlandım. Bana bir iş emrediyor, uymayayım mı?! O zaman bey’atımın ne anlamı olur?” Baş üstüne hay hay demek için kesin olarak niyetlendim.

Sonra gönlüme başka bir şey doğdu ve şöyle dedim: Rasûlullah sallallâhü aleyhi ve sellem ve ashabı bizimle beraber olduğunda kara ve denizin her ikisi emrimize verilmiştir. Diğer tehlikelerden bize korku yoktur.

Bununla gönlüm hoş oldu. Çağrısını içtenlikle kabullendim. Şimdi ben, Rasûlullah’ın huzurunda iken kalbime doğan bu düşünce ve fikirleri zaman kavramı olmaksızın zihnimden geçiriyorum, yani ona cevap vermek için bir an bile durmaksızın.  Ben ona süratli bir şekilde, “Baş üstüne ey Allah’ın Rasulü” dedim. O da, “Allah’ın hayrı senin üzerine olsun”  buyurdu. Kalktım ve huzurundan ayrıldım.

Giriş esnasında koridorda gördüğüm karanlık şimdi yoktu artık.

Evden çıktım, biraz yürüdükten sonra kendimi sanki, Merağa’daki bir çarşıda, sarrafların ortasında Kazvin Medresesi’nin olduğu sokakta zannettim. Sanki dervişlik ve zühd elbisesi giymiş üç kişi görüyordum…

Onlardan biri, siyah sert yünden yapılmış yelek giymiş, başına da aynı cinsten bir başlık takmıştı. Bir elinde eski yay, diğer elinde sapı hurmadan yapılmış mızrak vardı. Diğerinde ise kınında kılınç vardı; kabzası hurma ağacındandı. Zira o, benim hayalimde, küçüklüğümden itibaren silinmez iz bırakmıştı. İslâm devletinin ortaya çıkışıyla ilgili kitapları okuduğum zaman, Hz. Peygamber’in ashabı nasıldı, zayıfları, fakirleri ne hâlde idi vb. öğrenmiştim. Onların, az önce anlattığım aletlerinden başka benzeyen aletleri de vardı. Bununla beraber onlar  güçlü kuvvetli, sayısız atlar ve askerlerle desteklenmişlerdi.

Ben o üç kişiyi görünce söyle dedim:

“Bunların hepsi, Hz. Peygamber’in ashabı olan gazi ve mücahitlerdir; ben onlarla sefere katılır, gaza ederim.”

Onları aşırı sevmemden dolayı uykuda gözlerimden yaş boşandı; onlara imrenmiştim!!

Uyandım, sabah olmuş, henüz güneş doğmamıştı.

Hemen abdest aldım, sabah namazını kıldım. İslâm dinine girdiğimi ilân ve şehadet kelimesini açıkça haykırmak için çok sabırsızlanıyordum!

O zamanlar Meraga (Azerbaycan)’da, Fahruddin Abdulaziz Hâmid el Mudari’nin misafiriydim.

Bir hastalığa yakalanmıştım, fakat Allah bana şifa vermişti. O hastalığa karşı bağışıklık kazanmıştım.

Oraya, o günün cumasının ilk saatlerinde girmiştim. Artık iyice anladım ki, Allah kalbimin perdesini kaldırmış ve bana hidayetini nasip etmişti. O gün bunu müjdelemekten daha büyük bence ne olabilirdi ki?…

Bu konuda kâdıu’l-kudât Sadruddin’e ulaşmaya çalıştım. “Biz hepimiz senin ilim ve faziletinin İslâm damgası taşımadığına üzülüyoruz. Hidayet ve kurtuluşu sana ilham eden, bu konuda duamızı kabul buyuran Allah’a hamdolsun!

Şimdi bana söyle:

Bunu Allah sana nasıl verdi, kapı kapandıktan  ve onun olması imkânsız hâle geldikten sonra onu sana nasıl kolaylaştırdı?” dedi. Ben dedim ki:

Bu, ilham ve düşünce ile Allah’ın gönlüme yerleştirdiği bir duygudur. Onun akla dayanan kanıtına gelince, ben onu çok eskiden biliyordum. Bunun delili Tevrat’tadır; ancak ben babamdan sakınıyordum ve Allah’ı kötüleyerek gönlümü kıracağından söylemek istemiyordum. Şu anda, sana elimi uzattım ve şüphelerim kayboldu:

Allah’tan başka ilâh olmadığına, Muhammed’in onun Rasulü olduğuna şehadet ediyorum.”

Arkadaş aşırı sevgisinden dolayı ayağa kalktı, sevinçten titredi. Bundan önce o, ancak zahmetli bir iş için ayağa kalkardı. Benden uzaklaştı. Dönüşüne kadar beni oturttu, bana elbiseler giydirdi ve bineklere bindirdi. İleri gelen kişilere yakındaki camiye koşmalarını emretti.

Sahip, hatibin yanına yaklaşarak ona, kendisinin mescide gelene kadar beklemesini emretmişti. Zira Sahib’in, ölçü alınmasını emrettiği cüppe dikimi için vakit yetmemişti.

Camiye gittim. Cemaat beni beklemekteydi. Ben onları gördüğümde cemaatin tekbir sesleri yükseliyordu.

Mescid, cemaatin Rasûlullah’a salâtlarından dalgalanıyordu. Hatip minbere çıktı. Vaizlerin vaizi Kadı Sadruddin cemaate vaaz verdi. Ebu Bekir Muhammed b. Abdullah b. Abdurrahim b. Lel, beni öven uzun bir konuşma yaptı. Allah’ın beni hidayet ve uyanıklıkla kuvvetlendirdiğini de uzun uzun anlattı.  Oradakilerin çoğu bana ilgi duymuştu.

Bugünün akşamında -yani kurban bayramı gecesini kastediyorum-Yahudiler’i susturacak kanıtları araştırmaya başladım. İfhâmu’l-Yehûd  adını verdiğim kitapta işte bunları yazdım.

Bu kitap meşhur oldu ve adı her tarafa yayıldı. Arap ülkeleri dışındaki şehirler, Irak, Diyarbakır, Musul ve çevresinde oturanlar benden sayısız denecek kadar çok kitap aldılar.

Sonra ona; Yahudiler’e karşı Tevrat’tan kanıt olması için birçok bölüm ekledim. O kadar ki bu kitap, Yahudiler’le girişilecek tartışmada, İslâm’da bir benzeri bulunmayan gerçek anlamda güzel bir eser olmuştu.

Birinci ve ikinci rüyaya gelince, ben bu iki rüyanın üzerinden dört yıl geçinceye kadar ne Meraga’dakilere, ne de Sahib’e hiç bahsetmedim.

Bunun iki sebebi var:

1-        Ben, kanıtlanmayan bir durumdan sözetmeyi çirkin gördüm. Niceleri vardır ki  nadir bir şey olduğunda bunu işiten kişi hemen yalanlayabilir; gizli veya açık sözünün yalanlanmasını  kesin görür. Akıllı kişi sözünün gizli olsun, açık olsun, yalanlanmak üzere ortaya atılmasını istemez.

2-        Ben, ülkemde iki rüya ile ilgili haberin kaprisli insanlarca duyulmasını hoş görmedim. O rüyalar yolumu ayıplamak ve beni rezil etmek için bahane arayana karşı Allah’ın beni ilimle şereflendirerek üstün kılmasının bir eseridir. Rüyayı duyan kişi şöyle der:

Filanca gördüğü rüyadan dolayı, dinini terketti de karışık rüyalara aldandı!!

Doğruyu söylemek gerekirse İfhâmu’l-Yehûd’u meşhur oluncaya kadar gizledim. Buna rağmen kitabın nüshaları çoğaltıldı, birçok meraklı da onu bana okudu.

İnsanlar gerçekten inanınca ve Yahudilik’ten döndüğüme emin olunca, bunun ancak kesin delillere dayandığını da bildim.

Başlangıçta, babamı gözeterek ona iyilik olsun diye bunu bir zaman gizlemiştim. O gün iki rüyamın hikâyesini anlattım. Bu iki rüyanın Allah ve Rasulü’nden bana gelen öğüt ve uyarı olduğunu açıkladım. Onları babam veya bir başka sebepten dolayı geciktirmem doğru olamazdı.

Halep’te bulunan babama bir mektup yazdım. O gün Keyfe kalesinde idim. Ona, benim bildiğim, ancak onun bilmediği sayısız delilleri bu kitapta açıkladım. O delilleri ortadan kaldırmaya babamın gücü yetmez. İki rüyanın serüvenini de aynı şekilde babama yazdım. Benimle buluşmak için Musul’a geldi. Ansızın bir hastalığa yakalanarak burada Musul’da öldü.

Şimdi bu yazıları okuyan bilir ki, rüya beni, ilk dinimi terketmeye götürmedi. Aklı başında birinin, kesin delil olmaksızın uyku ve rüyalarla hâlini değiştirmesi doğru değildir.

Fakat ben, Hz. Muhammed’in peygamberliğiyle ilgili delilleri, çok uzun zaman öncesinden öğrenmiştim. Bu deliller hidayet ve intikalimin sebebidir. Rüyaya gelince, onun faydası ancak Hakk’ı ilan etmek suretiyle gafletten uyanmak, bundan sonra da babamın ölümünü  beklemektir.

İslâm’a, Hak söze, iman ve hidayet nuruna kavuşturan Allah’a hamdolsun. Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin, aile  ve arkadaşlarının razı olacağı rehberliği istiyorum.

 

İKİNCİ KİTAP

İfhâmu’l Yehûd’un Önsözü

Ya Allah! Kolaylaştır ve yardım et.

Allah Teâlâ’ya bana hidayet verdiği, beni sapıklığa düşmekten koruduğu için hamdolsun. Salât-ü selâm, son peygamber Hz. Muhammed’e ve tertemiz ailesine olsun.

Kullardan doğruluk ve anlayışla âhiret hayatını ciddiyetle araştıran, atalarından ve babalarından gelen bilgileri süzgeçten geçirerek alan kişi doğru yola girmiş demektir. Fazilet görürse yücelten, alçaklık görürse uzaklaştıran bu üstün kişiye, ölüm gelinceye kadar azık torbasını iyice doldurmak düşer.

Dinini kuvvetlendirmek için titiz davranan, zamanını iyi değerlendiren, ancak Allah aşkı ile yanan, helâlden başkasına yönelmeyen kişi âhiretini kazanmıştır.

Kitabın Yazılış Gayesi

Bu kitabın yazılışındaki en önemli gaye, “Karışıklık çıkarmakta inat edenlere cevap vermek, sözlerindeki yanlışlıkları gün yüzüne çıkarmaktır.

Benden önceki imamlar mesleklerinin çeşitliliği nisbetinde Yahudiler’le tartışmada bu yolu tutmuşlardır. Ancak tartışmaya katılanların çoğu nerede ise bunu anlamıyorlardı. Samuel, dinî metinlerden ellerinde dolaştırdıkları ve değiştirdikleriyle -Allah onları kör etsin-aleyhlerine bir delil olmak üzere bulduğu bir metodu onları susturmak için  kullanmıştır.

Kitaplarının Metni İle Neshi Kabule Zorlamak

Söze önce kitaplarının kesin delilleri ve metotlarının bir gereği, neshi zorunlu tutarak başlıyorum. Onlara diyoruz ki:

Tevrat nazil olmazdan önce bir şeriat var mıydı, yok muydu? Eğer bilerek inkâr ederlerse, Tevrat(Tekvin)’ı yalanlamış olurlar. Çünkü Allah Teâlâ Hz. Nuh’a “İnsan kanı dökenin de kanının dökülmesini meşru kılmıştır. Cenab-ı Hak insanoğlunu temiz  bir şekilde yaratmıştır. Buna, Tevrat da şahitlik etmektedir. Çünkü Allah Teâlâ Hz. İbrahim’e, çocuğun  doğduktan sekiz gün sonra sünnet edilmesi ruhsatını vermiştir. Zira din sünnetin yapılmasından vazgeçmez. Allah Teâlâ’nın kullarına emir veya yasağının rasul, kitap, levhalar veya başka herhangi bir şekilde bildirilmiş olması farketmez. Yerleştiği an artık o dinin bir emri gibi algılanarak kesinleşmiş olur.

Biz onlara şunu sorarız: Tevrat’ta bu dinî hükümler üzerine bir fazlalık var mıdır, yok mudur? Ne dersiniz?

Eğer Tevrat’ta bir fazlalık yoksa o takdirde bu abes olur; çünkü daha önce geçtiği üzere hani Tevrat’ta fazlalık yoktu, hani Tevrat’ın hiçbir şeye ihtiyacı yoktu!! Allah’tan böyle bir şeyin sadır olması caiz değildir. Sizin kesin fikriniz, Tevrat’ın Allah Teâlâ’dan gelmediğidir. Bu ise mezhebinize göre küfürdür. Eğer Tevrat bir fazlalık içeriyorsa bu fazlalıkta mubah olan şeyin haram kılınması var mıdır, yok mudur?

Eğer bunu inkâr ederlerse, sözleri iki noktadan geçersiz olur:

1-        Tevrat, evvelce mubah iken daha sonra cumartesi günü çalışmayı yasaklamıştır. Bu da neshin tâ kendisidir.

2-        Dinde fazlalığın bir manası yoktur. Ancak, mubahlığı belirtilen şeyin haram, haram diye açıklanan şeyin mubah kılınması başka…

Derlerse ki:

Allah sonradan mubah kılacağı bir şeyi yasaklamaz. Çünkü bu ve benzeri uygulamalar caiz olsaydı, bir şeyi veya zıddını emreden kimse durumuna düşerdi(hâşâî).

İşte cevap:

Farklı iki ayrı zamanda bir şeyin emredilmesi veya zıddı arasında çelişki yoktur.  Bu iki emir aynı zamanda ise ancak o takdirde çelişkiden söz edilebilir.

Derlerse ki:

Tevrat, daha önce mubah olan şeyleri yasaklamış, yasağın mubah olduğuna dair bir hüküm getirmemiştir. Mekruh olan “nesh”e gelince o, yasağa izin verilmiş demektir. Ayrıca kişinin, kendisine mubah kılınan bir şeyi nefsine yasaklaması, karşı olmak anlamına gelmez. Aksine, herhangi bir şeyden menedilen kişinin, yasaklananın kalktığına dair kanıt getirmesi anlamına gelir.

İşte cevap:

Dinin haram kategorisinde saydıklarını helâl kılan kişi, yine dinin haram saydıklarını helâl yapmış demektir. Zira o ikisinden her biri meşru olana karşı çıkmış ve hiçbir fenomende birlik sağlamamıştır. Tevrat’ın, Hz. İbrahim ve öncekilerin haram kıldığını hoş görmesi caiz ise bu bağlamda bir diğer dinin, Tevrat’ta yasaklananları helâl sayması yadırganmamalıdır. Yine aynı şekilde o yasakların her zaman farz kılınmış olması da uzak bir ihtimal değildir.

Hâl böyle olmakla beraber Allah onun aynısını çirkin görmek bir tarafa,  üstelik bazı zamanlarda yasaklanmıştır. Şayet Cenab-ı Hak, bizzat cumartesi gününde  fizikî aktiviteyi yasakladıysa bu yasağın aynı şekilde Hz. İbrahim, Hz. Nuh ve Hz. Adem’i de kapsamış olması gerekirdi; çünkü harama sebep diye gösterilen cumartesi onların zamanında da vardı.

Eğer bu, Hz. İbrahim ve öncekilerine haram kılınmadıysa o takdirde bu yasak ayniyle yasak değildir. Yani cumartesi’nin aynısı bütün zaman dilimlerinde mevcuttur.

Cumartesi günündeki çalışma yasağına sarıldığınızda, bu haramlık bütün cumartesi günlerini kapsamaz.  Bu yasağın bir başka zamanda kaldırılamayacağı anlamına da gelmez.

Uzun aradan sonra birisi, nübüvvet işaretleri ve risalet mucizeleriyle ortaya çıksa, dinin çoğu hükümlerinde onun nesih yapması caiz olur. Bu ister mubahları yasaklamak, ister yasakları serbest bırakmak şeklinde olsun, farketmez!

Emir ve nehiy olarak bildirilenlere karşı çıkarak kanıtlar getirenle tartışmaya girişmek nasıl caiz olur? Bu emir ve yasaklar insan aklına ister uygun olsun, ister ters düşsün, farketmez. Özellikle düşmanların (Yahudiler) , akıllarına ters düşen farzlarla ibadet etmeleri çok öncelere dayanıyordu; inek külleriyle pisliklerden temizlenmek gibi! Nitekim İmam Hârûnî, Hac mevsiminden az önce inek yakarak, o ineğin külleriyle kendi pisliklerini temizliyordu; akla daha uygun gördükleri için bu tür temizliği onun yerine koymak istiyorlardı.

Yapılan işler ve İlâhî emirler, insan aklının gereği olarak iyice anlaşılmaktan uzaktır. Dinin yapılmasını emrettiği ibadetler yerine getirilmeyince Allah’a bir fayda veya zarar vermez. Zira Allah faydalanmaktan ve zarara uğramaktan uzaktır.

Nasıl oluyor da Allah bir şeyin yapılmasını emrediyor veya yasaklıyor. Bir ümmete bir şeriat emrediyor, sonra diğer bir ümmete bunu yasaklıyor. Bu yetmiyormuş gibi o milletin çocukları için onu helâl sayıyor. Sonra ikinci kez, ondan sonrakilere yasaklıyor? Bir millete haram kılınmış iken, helâlliği konusunda Rasul’le çelişkiye düşmek Allah için nasıl caiz olur? Apaçık kanıt geldikten, akıl da onun doğruluğunu gerekli gördükten sonra bunun yalan oluşu sonucu nasıl çıkarılabilir? Bu apaçık bir zorbalık, korkunç bir sapıklık ve Hak’tan yüz çevirmek değil de nedir?!

Yahudi ve Hristiyanları Aklî Delille Susturmak

Akıllı bir kişinin, çağrısı yayılmış, sözleri yerleşmiş bir peygamberi yalanlayarak, onun dışında bir başkasını kabul etmesi mümkün değildir. Zira o peygamberi görmemiş, mucizelerine de şahit olmamıştır. Bu bağlamda iki peygamberden birini kabul, diğerini inkâr ederse, o takdirde aklen ayıplanmayı haketmiş olur.

Buna bir örnek verelim:

Biz bir Yahudi’ye Hz. Musa’ya yetişip yetişmediğini, mucizelerini bizzat gözleriyle görüp görmediğini sorduğumuzda o, mecburen Hz. Musa’yı da, mucizelerini de görmediğini bize söyleyecektir. O zaman biz ona şöyle deriz:

Hz. Musa’nın peygamberliği ve doğruluğunu ne ile biliyorsun?

Eğer derse ki:

Tevatür bunu gerçekleştirmiş ve ümmetlerin şahitliği onu doğrulamıştır. Aklen sabit olduğu gibi zihinlerde bunun sabit bir kanıtı vardır. Nitekim, gözümüzle görmediğimiz şehirlerin ve nehirlerin mevcut olduğu, haber ve belgelerin tevatürü (bir haberin ağızdan ağıza yayılması) ile gerçekleşmektedir.

Biz de deriz ki:

Bu tevatür Hz. Musa için mevcut olduğu gibi Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem ve Hz. İsa  için de mevcuttur. Bundan dolayı o iki peygamberi kabul etmen gerekir.

Eğer Yahudi derse ki:

Hz. Musa’nın peygamberliğine babamın şehadeti, beni de Hz. Musa’nın peygamberliğini kabul etmeye götürür.

Biz ona şöyle deriz:

Niçin baban sana göre bu konuda doğru bir kişidir ve yalan söylemekten mâsumdur? Sen kâfirlerin babalarının sence küfür olan o şeyi öğrettiklerini de görüyorsun.

Bu, ister onlardan birinin dinî taassubundan olsun, ister hidayet ve kurtuluşa kavuşturacağına inandığı nakilleri kabulden dolayı olsun, fark etmez.

Ey karşımda duran! Sen kendi dinini babandan öğrendiğin gibi, onlar da inanç prensiplerini babalarından öğrenmişlerdir. Aynı şekilde inkâr ettiğin bütün mezhep mensupları da dinlerini babalarından  öğrenmişlerdir. Sen de gördüğün dejenerasyon ve cehaleti onlardan öğrenmiştin. Senin, onların durumuna düşmemek için babandan öğrendiğin her şeyi araştırman gerekir!

Birisi benim babamdan öğrendiklerim, insanların babalarından öğrendiğinden daha doğrudur derse, o kişiye, Hz. Musa’nın peygamber olduğunu babasını taklit etmeksizin ispat etmesi gerekir. Zira o bunun doğruluğunu taklitsiz iddia etmiştir. Yahudiler’in, babalarının hakkı konusundaki iddiaları gibi o, babasından naklettiğinin doğruluk payına dayanarak, babasını tercih etmiştir. Hâl böyle olunca, babasının diğer insanların babalarından daha akıllı ve daha üstün olduğunu kanıtlaması gerekir.

Zira böyle düşünen kişinin, babasının faziletleri konusunda deliller getirmesi gerekir. Yahudiler’in sözü geçersizdir. Bu dünyada kendilerine benzeyenler  dışında bir izleri yoktur. Üstelik gerçek de böyledir. Zira onların, tüm dünyada uzmanlık gerektiren ilimlerde isimleri bile geçmez. O ilimleri sonrakiler yazılı hâle getirmişlerdir. İlimlerden onlara maledilenlerin çoğu, Yunan filozoflarının eseridir. Bu ilimlerin az bir kısmında bile onlar söz edilecek bir noktaya gelememişlerdir.

Müslümanlar’ın gerçekleştirdiği çalışmalara gelince, çokluk ve genişliğinden dolayı yazılanların tamamını veya bir ilim dalında ortaya konulanların hepsini bir kişinin öğrenmesi imkânsızdır. Onların, milletler nazarındaki durumu hakkında Yahudiler’in şu sözleri geçersizdir: Onların babaları insanların en akıllı, en üstün ve en bilgeleridir. Onlar Nuh’un oğlu Sâm’ın benzerinde olduğu gibi, diğer insanların babaları için de örnek teşkil ederler. Kendi babalarının, diğerlerinkinden üstün olduğunu söylediklerinde onları küfürle damgalarlar. Bu konuda babalarının şahitliğine yapışırlar. Dinin doğruluğu konusunda bunu delil görmezler. Artık onlar için Hz. Musa’nın peygamberliğine tevatürden başka delil kalmamıştır. Bu tevatür Hz. Musa için mevcut olduğu gibi Hz. İsa ve Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem için de vardır. Hz. Musa’nın peygamberliğine tevatürle inandıkları zaman, Hz. İsa ve Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin peygamberliklerini kabul etmek de boyunlarına borç olur.

Kendi Metodlarıyla Neshi İspat Etmenin Bir Başka Yönü

Biz onlara şunu diyoruz: Bugün sizler Hz. Musa’nın ümmetinden misiniz? Eğer “evet” derlerse o zaman şunu sorarız:

Tevrat’ta, birisi kemiğe dokunsa, bir kabri çiğnese veya ruhunu teslim ederken bir ölünün yanında bulunsa, o kişi kirlenmiş sayılır. Ancak İmam Hârûnî’nin yaktığı ineğin külü ile bu pislikten kurtulabilir, sözleri yer almıyor mu? Onlar buna karşı çıkamazlar. Zira hâlen ellerindeki Tevrat’ta bunlar yazılı bulunmaktadır. Yine onlara:

Bugün siz aynı inançta değil misiniz? diye sorduğumuzda:

Buna gücümüz yetmiyor  diyorlar. Biz onlara şöyle diyoruz: Temiz, namaza müsait ve Kur’an taşımaya engeli olmadığı hâlde, niçin kemiğe, kabre ve ölüye dokunan kişiyi pis sayıyorsunuz? Kitabınızda bunun aksi yazılı değil mi?

Eğer derlerse ki; biz temizlik sebeplerini kaybettik, o sebeblerde şudur: İneğin külü ve istiğfar eden temizleyici imamın bulunuşu!

Biz diyoruz ki:

Aczinizle birlikte onun yaptığı bu işi temizlikte ihtiyacınız olmadığı hâlde gördünüz mü, görmediniz mi?! Evet biz ona artık ihtiyaç duymuyoruz derlerse, zamanımızın gerektirdiği bu farizanın kaldırıldığını kabul etmiş olurlar.

Eğer temizlikte bu temizleyiciye ihtiyacımız yok derlerse, temizlik sebebine güç yetirmedikleri sürece sonsuza dek pislik içerisinde kalmayı kabul etmiş olurlar.

Biz onlara şöyle deriz:

Siz pis sayıldığınız zaman -inanç ve uygulamanız üzerene oluyor ki, hayızdan kesilmiş bir kadını yedi gün toplumdan uzaklaştırarak çizmeyi aşıyorsunuz! Daha da ileri giderek, hayızlının elbisesine birinizin elbisesi dokunsa, o elbiseyi de kirlenmiş sayıyorsunuz!

Bu, Tevrat’ın hükümlerindendir derlerse biz de şunu sorarız:

Tevrat’ta temizliğin böyle yapılmasını emreden bir hüküm var mıdır?! Eğer temizlikten anladığınız bu ise temizliğiniz bitmiştir! Şu anda -inancınıza görepislik içerisindesiniz!  Hayız kirliliğindeki gibi gusül bunu gidermez. Bu  hayız kirliliğinden daha kötü bir pisliktir. Sonra siz, kendi dininizden olmayan hayızlı bir kadını temiz sayarak ona dokunanı ve giydiği elbisenin pis olmadığını söylüyorsunuz.

Tevrat’ta bulunmayan, ancak hanımlarınıza karşı hayız konusunda takındığınız bu özel tavır ya tamamı kaldırılmış, veya değiştirilmiştir.

Bu, Tevrat’ın kesin bir emri değil, Yahudi dinî uygulamasında böyledir, derlerse biz de deriz ki:

O hâlde fakihlerinizin bu konudaki sözlerine ne buyrulur? Hâlbuki onlar mezhep ve çelişkili konularda birbirine zıt fikirler ileri sürülüşlerdir. Nitekim mezheplerinizin çokluğu içtihat, delil getirme veya aynen gelen nakil fazlalığının bir sonucudur.

Onlar şöyle diyorlar:

Bunu bütün fıkıh kitaplarımızda fakihlerimiz, seleften olan büyük din bilginlerinden sağlam bir şekilde kaydetmişler, Allah’tan Hz. Musa, ondan Yûşa b. Nûn aracılığıyla da nakletmişlerdir!

Fakihlerinizden ikisinin çelişkiye düştüğü bu tek problemde onlardan birine uymamız gerekir. Zira onların her biri kendi görüşünü Allah’a dayandırarak naklen bize ulaştırmaktadır!

Bunda, bu problemde Allah’ın emrettiğinin aksini Allah’a bağlamak suretiyle gerçekte onlara bir kötülük yapılmıştır: O da, bizzat “tıpkısı”sını reddettikleri “nesih”tirü

Bunda “çelişki” yoktur. Çünkü bizden öncekiler bir mezhep ve problemde çelişkiye düşerlerse onu bir “asıl’a döndürürler, o “asıl”la iş biterdi, derlerse işte cevabımız:

Çelişkiden sonra onların bir mezhepte birleşmeleri, ya onlardan birinin naklettiğinden geri dönmesi veya aktardığı rivayetin zayıflığı dolayısıyladır. Bu nakil, rivayet şartlarından biri olan adalet prensibine göre değer taşımaz.

Sizce, ayrıldıktan sonra onun nakline yeniden ilgi göstermek doğru değildir. Fakihlerin iki mezhepten birinde nesih konusunda görüş birliğine varmaları iki rivayetten birinin diğer rivayeti neshetmesi şeklinde olur.

Fakihlerden herhangi biri pek çok problemde mezhebinin görüşünü geçersiz sayarsa bu, nesihle sonuçlanmayan bir şeye sevgi göstermek anlamına gelir. Ayrıca o, çelişkiye düşenlerin sözünü ictihad değil, apaçık bir nakil kabul eder.

Bir Diğer Açıdan Neshin Kabulünü Sağlamak

Biz onlara, dua ve oruçlarınız hakkında ne dersiniz? Bunu Hz. Musa’dan ayrı mı düşünüyorsunuz diye sorduğumuzda, evet derlerse biz de şöyle sorarız:

Hz. Musa ve ümmeti dualarında sizin söylediklerinizi mi söylüyorlardı? Dualarında okudukları sözler şöyle tefsir edilebilir:

Allahım! Hürriyetimize kavuşmamız için büyük bir boruya üfle. Bizi yeryüzümün çeşitli yerlerinden alarak mukaddes mekânında, Kudüs’de topla. Ey dağılmış İsrail kavmini toplayan Allah, seni tesbih ederiz.

Yoksa onlar, sizin her gün tekrarladığınız gibi, Hz. Musa zamanında aşağıda tefsiri verilen cümleyi mi söylüyorlardı:

Öncekiler gibi bizim hakimlerimizi, başlangıçtaki gibi yol göstericimizi, Kudüs’ün oğlunu, günlerimizdeki Kudüs’ünü geri ver. Binası ile bizi aziz kıl. Seni tesbih ederim, ey Kudüs’ün kurucusu!

Yoksa bu şahitlikle ilgili bölümleri devletin yıkılmasından sonra siz mi uydurdunuz?

Beyt-i Mukaddes’in yıkım ve yapım orucu ile Kedelya oruçlarına gelince, siz onları farz hâline getirdiniz. Hz. Musa o oruçları tuttu mu veya tutulmasını emretti mi, ya da kendinden sonra gelen Yuşa b. Nûn bu oruçları gerçekten tuttu mu?

Hâmân’ın salb (asılması) orucu ne?

Bütün bunlar Tevrat’ta farz kılınmış mı, bu yüzyıllarda artırılmasını gerektiren sebeplerden dolayı mı artmıştır? Bu durumda bize nasıl nesh gerekir, derlerse Tevrat, tefsirini verdiğimiz şu ayetiyle bunu bildirmiştir deriz.

İşte o ayetin tefsiri:

Size herhangi bir şekilde vasiyet ettiğim şeyde ne artırma ne eksiltme yapın!

Farzlardan bazı şeyleri artırırsanız işte  bu ayetle neshederim.

Neshin Bir Başka Açıdan İspatı

Biz onlara, Allah Mescid-i Aksa  hizmetinin seçkinleri olsun diye İsrailoğulları’nın ilk çocuklarını seçmedi mi? diye sorduğumuzda: Evet, cevabını veriyorlar. Bunun üzerine biz onlara şöyle diyoruz: Size göre Hz. Musa, elindeki levhalarla dağdan indiğinde kavminin buzağıya  taptığını görmüş, ordugâh tarafına dönerek:

Kim Allah’tan yana ise bana gelsin! diye bağırmıştır. Onun bağırmasına Levioğulları katılmış, seçkin kişilere rağmen ilk çocuklar katılmamıştır. Eğer onun lafzı genel bir anlam taşıyorsa ilk çocuklara işaret eder. Zira o gün onlar Allah’ın seçkin kullarıydı, Levi çocukları değil…

İsrail kralı Yeroboam altından iki buzağı heykeli yapmış ve onlara şöyle demişti: “Ve kral danıştı ve iki altın buzağı yapıp kavme dedi: Yeruşalim’e çıkmak sizin için fazladır. Ey İsrail, işte seni Mısır diyarından çıkaran İlâhların. Ve birini Beytel’e yerleştirdi ve onbirini Dan’a koydu ve bu iş günah oldu ve birinin önünde tapınmak için kavim Dan’a kadar giderlerdi” (I. Krallar, XII, 28-30).

Tevrat’ın anlattığına göre Yahudiler ona Âzeruh diye cevap vermişlerdi!!! Bundan daha ürkütücüsü gerçekten, bugün Yahudi ve Hristiyanların ellerindeki Tevrat’ın İsrailoğulları için buzağı heykelinin yapımını, Allah’ın peygamberi Hz. Harun’a maletmesidir. Bu konu Tevrat’ta şöyle anlatılmaktadır: “Ve Harun onlara dedi: Kimlerde altın varsa kırıp çıkarsınlar ve bana verdiler ve onu ateşe attım ve şu buzağı çıktı. Ve dediler: İlâhınız budur ey İsrailoğulları. Sizi Mısır diyarından bu çıkaracaktır” (Çıkış, XXIII, 18). Yahudiler, bu kerem sahibi peygamberi itham etmişler, Kur’an-ı Kerim ise onu temize çıkarmıştır. Kur’an, Sâmiri adında birinin onlara böğürtü şeklinde ses çıkaran bir buzağı heykeli yaptığını açıklıyor:”Allah buyurdu: Senden sonra biz, kavmini (Harun ile kalan İsrailoğullarını) imtihan ettik ve Sâmiri onları yoldan çıkardı. Bunun üzerine Musa, öfkeli ve üzüntülü olarak kavmine döndü. Ey kavmim, dedi. Rabbiniz size güzel bir vaadde bulunmamış mıydı? … Dediler ki … biz (Mısır’lıların) zinet eşyasından bir takım ağırlıklar yüklenmiş, sonra da onları atmıştık, aynı şekilde Sâmiri de atmıştı. Bu adam onlar için böğürebilen bir buzağı heykeli icad etti. Bunun üzerine, işte dediler, bu, sizin de, Musa’nın da tanrısıdır. Fakat onu unuttu… Musa, ya senin zorun nedir, ey Sâmiri dedi” (Tâhâ, 91).

Hz. Harun onlara buzağıya tapmayı yasaklamış, öğüt vermiş, Allah’ın davetiyle çağrıda bulunmuştu. Bu konuda Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: “Onlar: Biz dediler, Musa aramıza dönünceye kadar buna tapmaktan asla vazgeçmeyeceğiz” (Tâhâ 91).

İsrailoğulları bir takım sapıklıkları yüklendikleri Allah’ın kerim peygamberleri Nuh, Lut, İbrahim, Yakub, Davud, Süleyman, Musa ve Harun’a suç isnadında bulunmuşlardır. Artık putperestlik Yahudi vicdanında sıcak bir ilgi gördü; nerede ise, Hz. Musa ile Kızıl Deniz’i geçerlerken, bir takım putlara tapan bir kavim görünce, hemen putlara yönelerek tapmaya bile başlamışlardı. Cenab-ı Hak bu konuda şöyle buyurur: “İsrailoğullarını denizden geçirdik, orada kendilerine mahsus birtakım putlara tapan kavme rastladılar.

İlkler Hz. Musa’yı yardımsız bırakınca ona Levililer yardım etti. Allah Hz. Musa’ya şöyle buyurdu: İsrailoğulları’ndan her ilk çocuğa bedel olarak Levilileri aldım.

Bu ayetten sonra Allah her şeyin ilkini özel korumadan ayırmış, onlara bedel Levililer’i almamış mıdır?

Onlar bunu inkâr edemezler. Bu durum, o sözden dolayı “beda”yı veya neshi onlara gerekli kılmıştır.

Hz. İsâ’nın Peygamberliğini Kabule Zorlamak

Biz onlara Tevrat’tan tefsirini verdiğimiz “Yahûzaoğulları’nın saltanatı sürecek Râsîmilerinki Mesih gelinceye kadar omuzlarında kalacak” ayeti yok mudur? diye sorduğunuzda bilerek bunu inkâr edememişlerdir.

Yine biz onlara soruyoruz:

Siz, Hz. İsa ortaya çıkıncaya kadar mülk ve devlet sahibi değil miydiniz? Sonra devletiniz yıkılmadı mı?! Şayet bugün bir devletiniz yoksa, Tevrat’a göre Mesih’in size onu sağlaması gerekir!

Aynı şekilde biz onlara yine soruyoruz:

Hz. İsa gönderildiğinden beri Rum  ve Yahudi ülkeleri ile Beyt-i Mukaddes istila edilmedi mi, devletleri yıkılmadı mı, toplulukları dağılmadı mı?

Bile bile bunu inkâr edemezler, ancak iftira atarlar. Onlara gereken, Tevrat’ın aslına dönmeleridir. Şüphesiz ki, Meryem oğlu İsa, evet o, bekledikleri Mesih’in tâ kendisidir.

Hz. İsa ve Hz. Muhammed Sallallâhü aleyhi ve sellemin Peygamberliklerini Kabul Zorunluluğu

Biz onlara Hz. İsa hakkında ne düşünüyorsunuz diye sorduğumuzda diyorlar ki:

Kan dökücü  ve Marangoz Yusuf’un oğludur!!!

Hâlbuki o, yüce Allah’ın adını kesinlikle biliyordu ve eşyadan çoğu onun emrine verilmişti.  Nazarınızdaki en doğru nakle göre Allah Hz. Musa’ya 42 harften oluşan ismi öğretmiş, denizi yarmış, mucizeler vermişti. Bunları bilmiyor musunuz? Onlar bunu da inkâra güç yetiremezler.

Yine onlara soruyoruz:

Hz. Musa -aynı şekilde-mucizelerini Allah’ın adıyla gerçekleştirdiğinde onun peygamberliğini niçin tasdik ediyorsunuz da Hz. İsa’nın peygamberliğini yalanlıyorsunuz?!

Onlar şöyle diyorlar:

Allah Hz. Musa’ya isimleri öğrettiği hâlde Hz. İsa bunları vahiyle öğrenmemiştir. Hz. İsa bunu Beyt-i Mukaddes’in duvarından öğrenmiştir!!

Biz onlara şunu soruyoruz:

Mucize göstermeye kadar varan bir duruma, Allah’ın tahsis etmediği, onu öğrenmesini istemediği bir kimse ulaşıyorsa Hz. Musa’yı tasdik etmek nasıl caiz oluyor.

Diyorlar ki:

O, mucizeleri Rab’bından almıştır. Biz de bunun üzerine soruyoruz:

Hz. Musa’nın mucizeleri Rab’bından aldığını nasıl biliyorsunuz?

Bizden öncekilerin  tevatür haberleriyle, diye cevap veriyorlar.

Aynı şekilde onları öncekilerden nakil yapmaya mecbur ederek şöyle diyoruz: Hz. Musa’nın peygamber olduğunu nasıl bildiniz? Eğer, gerçekleştirdiği mucizelerle, diye cevap verirlerse onlara şöyle deriz:

Aranızda bu mucizeleri gören biri var mı?

Peygamberlikleri tasdik etmek için -hayatım üzerine yemin ederim, bu bir yol değildir. Zira peygamberler, kendilerinden sonrakilere nesiller boyu iman etmeleri için mucizeler bırakmışlardır. Bu onlar için vazgeçilmez gerekliliktir!!

Bu gerekli de değildir. Zira peygamber kendi zamanında herkes tarafından bilinir. Peygamberliğiyle ilgili olarak gösterdiği mucizelerin doğruluğuna inanılır. Peygamberin haberi diğer yüzyıllara ulaştığında peygamberliğinin kabulü ve ona uymak artık üzerlerine vacip olur. Zira Hz. Musa, Hz. İsa ve Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem gibi, aklın kabul ettiği meşhur ve mütevatir haberler o peygamberler hakkında da aynen geçerlidir.

Belki Hz. Musa’nın peygamberliğiyle ilgili şehadetlerin tevatürü, Hz. İsa ve Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin şehadetlerinin tevatüründen daha zayıftır. Çünkü, Müslüman ve Hristiyanlar’ın Hz. Musa’nın peygamberliğine şahitlikleri ancak Kur’an ve İncil’in buna  şahitliğinden dolayı gerçekleşmiştir. Onların Kur’an ve Incil’e dayanarak Hz. Musa’nın peygamberliğini kabul etmeleri ise bir ayrıntıdır.

Kur’an’ın mucizesi eğer kalıcı ise bu fazladan bir üstünlüktür ve mucizenin iman sebebi olmasına ihtiyaç yoktur.

Fesahat zevki olan kişinin Kur’an’ın icazına imanı, mucizeyi gören kişinin imanının aynısıdır. Habere dayanan kişininki değil! Ancak herkes bu dereceye ulaşamaz!

Bizim peygamberimize bütün ümmetler şahitlik eder. O’nun peygamberliğinin zayıf olduğunu nasıl söylersiniz. Tevatür onun en büyük delilidir. O en zayıftır derlerse, ümmetlerin şahitlik yapmaları sizce doğru mu? Diye sorarız.

Evet cevabını verirlerse deriz ki: Şehadetlerini kabul ettiğiniz milletler sizi küfür ve sapıklıkla damgalamak için birleşmişlerdir. Size bu gerekir. Zira kendi şehadetiniz ancak size göre geçerlidir.

Hiçbir kimsenin şahitliğini kabul edemeyiz. Ancak onların grubundan olan şehadeti kabul ederiz. Onların grupları sayı bakımından en az kitleyi oluşturur. Böylece onların tevatür ve dinleri, dinlerin en zayıfı olur.

Tevatürün şahit olduğu mucizelerin hepsi onun sözünde kabul görmüştür. Bu da onların boynuna borçtur. Onlara işte bundan dolayı Hz. İsa ve Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin peygamberliklerini kabul etmek düşer.

ÜÇÜNCÜ KİTAP

Hz. İsa’dan Anlattıkları Bir Kesit

İddia ediyorlar ki, Hz. İsa âlimlerden biridir, peygamberlerden değil! O, hastalan ilaçla tedavi ediyordu. Yine onlar faydalanmanın ancak dua ile elde edileceği kuruntusunu taşıyorlardı!

Hz. İsa, cumartesi  günü, bir topluluğu iyileştirdiğinde Yahudiler bunu reddediyorlardı.

Birisi: “Söyleyin bana sürüden bir koyun cumartesi günü kuyuya düşse, onu kurtarmak için cumartesinin bir tarafa bırakarak kuyuya inmez misiniz?” diye sorsa “Evet” cevabını verirler.

Birisi: Koyunu kurtarmak için neden cumartesi kuyuya indiniz, hâlbuki insanı kurtarmak için inmezsiniz. İnsan koyundan daha değerli değil mi? diye sorsa, inanmadıkları hâlde onları susturmuş olur!! Aynı şekilde Hz. İsa’dan, bir grup öğrenci ile dağda olduğunu, onlara yemek hazırlamadığını, cumartesi gününde kuru ot yemelerine izin verdiğini vb. anlatıyorlar. Hâl böyle olmakla beraber Yahudiler cumartesi günü kuru ot koparmayı dahi inkâr ediyorlar!

Onlara sorulsa:

Siz gördünüz mü? Biriniz grubu ile kendi milletinden başka insanlarla birlikte olsa ve onlara cumartesi günü bitki toplamalarını söylese, onu da hayvanların önüne atsa, bununla cumartesi yasağını kırmayı düşünmese, ona bitki koparma iznini veren siz değil misiniz?

Evet, diyorlar!

Bütün bu insanlar, cumartesi yasağına karşı gelmek için değil, sadece gıda almak için bitki toplamalarını söylemişlerdir.

Bütün bunlar akıllarınca cumartesi yasağını yumuşatmak içindir. Zira onlar neshe sıcak bakmıyorlardı. Belki bu durum Hz.. İsa’nın çıkışının başlangıcındaydı.  Hz. İsa gelecek ve Hz. Musa’nın dinini neshedecekti.

Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin Peygamberliğini Gösteren Tevrat Belgeleri

Yahudiler Tevrat’ta geçen şu ayeti bile bile inkâr edemezler:

Onlara kardeşleri arasından senin gibi bir peygamber göndereceğim, ona imam edin.

Bu ayet Hz. Muhammed’e iman etmelerini onlara bildirmektedir. Eğer, “kardeşleri arasından” sözü kitabımızın geleneğinde yoktur.” söz, “sizin kardeşleriniz” yerine ancak “İsrailoğulları” şeklinde olabilir, derlerse, işte cevabımız:

Evet, Tevrat’ta “kardeşleriniz Aysoğulları” şeklinde bir söz geçmektedir. Bunun tefsiri şöyledir:

“Siz, Saîr’de oturan kardeşleriniz Aysoğulları’nın sınırını geçenlersiniz. Onların yurdundan bir şey yemekten sakınınız.”

Aysoğulları, İsrailoğulları’nın kardeşleri ise, o zaman Ays ve İsrail Hz. İshak’ın iki oğlu demektir. Böylece de İsmailoğulları Hz. İbrahim’in bütün çocuklarıyla kardeş sayılmış olur. “Bu sözle ancak peygamber Şamûil’e işaret edilir. Zira o, ‘senin gibi kardeşlerinin arasından’ sözünü kullanmıştır. Şamûil, Hz. Musa gibiydi. Levioğullarından’dı yani Hz. Musa kabilesi torunlarından” (derlerse);

Biz onlara deriz ki:

Eğer doğru söylüyorsanız, hangi ihtiyaç sizi Şamûil’e inanmaya götürdü. Üstelik siz, Şamûil dinde ne fazlalık yaptı ne de nesih diyorsunuz. Onu kabul etmemekten korkuyor musunuz? Şamûil özellikle sizi Filistinliler’e karşı güçlendirmek ve Tevrat dinine döndürmele için gönderilmiştir. Bu onun niteliğidir. Siz ona iman bakımından insanların en önde gelenlerisiniz, din ile ilgili şeyleri değiştirerek mezhebinizi nesheden kişiyi yalanlamanızdan korkulur. Şamûil’e iman etmekten yüz çeviremezsiniz!

Bundan dolayı Hz. Musa, peygamberlerden Enmiya, Eşiya  vd. iman etmeniz için size vasiyet gereğini duymadı. Bu da Tevrat’ın bu bölümde, Hz. Muhammed’e iman edilmesini emrettiğinin bir kanıtıdır.

Tevrat Hz. Muhammed’in İsmine İşaret Ediyor Allah Teâlâ Tevrat’ta Hz. İbrahim’e  hitabı şu şöyle buyurur: “İsmail’e gelince, senin duanı kabul ettim. Haberin olsun seni orada mübarek kıldım, semerelendirdim, fazlasıyla çoğalttım”.

Tevrat’ta geçen “bimadmad” kelimesinin harflerini saydığımız zaman 92’yi bulur. Bu da Muhammed kelimesindeki harfler sayısına denk gelmektedir. Zira Muhammed kelimesindeki harfler de 92 rakamını verir.

Bu konuda o, ancak “mülgizan (bilmece) şeklinde”  yapılmıştır. Bu açıklıkla söylenseydi Yahudiler onu değiştirir veya Tevrat’tan çıkarırlardı.  Nitekim diğer metinlerde buna benzer uygulamalar yapmışlardı.

Tevrat’ta Bekir, Hâlid, Amr ve Zeyd isimlerinin harflerine eşit sayıda uygun kelimeler bulunabilir, bundan dolayı bu kişilerin de peygamber olmaları gerekmez derlerse, işte cevabımız:

Evet, durum sizin dediğiniz gibidir. Eğer bu ayet Tevrat’ın diğer kelimeleri için bir örnek olsaydı, biz de, bu kelimenin, Tevrat’ın diğer yerlerinde benzeri olmadığına dair açık kanıtlar getirirdik.

Bu kelime Tevrat ayetlerinden değildir. Onunla bu ayetteki gibi Hz. İsmail’in şeref yönünden üstünlüğü anlatılmamıştır. Ayrıca bu ayet Hz. İsmail’in şerefinden Allah’ın Hz. İbrahim’e karşı bir va’dde (söz verme) bulunmasıdır. Öte yandan Tevrat’ta, Zeyd, Amr, Halid ve Bekir vb. kabilesinin üstün olacağını bildiren bir başka ayet de yoktur!!

Yine biz bu ayette “bimadmad” kelimesine eşit “gerçekten gerçekten” anlamında bir kelime bulunmadığını açıklıyoruz. Bu, Allah’ın bir mübalağa sözcüğüdür ve belirtilen ayetin kelimeleri için bir örnek değildir.

Bu ayet, Hz. İsmail ve çocukları hakkında aşırılık bildiren ayetlerin en büyüğü, ayetin kalan kelimeleri için de aynı açıdan en üstünü olsaydı, Hz. İsmail çocuklarının şeref ve derece yönünden en büyüğü olduğuna şaşmazdık -

Biz bu ayetteki kelimelerin Tevrat’tan başkası için örnek olmadığını açıkladığımız zaman, onların itirazları da geçersiz olacaktır.

Hz. Musa, Hz. İsa ve Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin Peygamberliklerine İşaret Edilen Yer

Bu konuda bir Tevrat ayetinin tefsiri şudur:

Allah Teâlâ Sina’da tecelli etti,  nuru Sair’den parladı, Faren dağlarından doğdu, Rabvâtu’l-kuddîsî onunla beraberdi.

Onlar biliyorlar ki, Saîr dağı, Aysoğulları’nın oturdukları Şerat dağıdır ve bunlar Hz. İsa’ya iman etmişlerdi. Hz. İsa’nın makamı da bu dağda idi. Yine onlar, Sina’nın Tur dağı olduğunu bilmelerine rağmen Faran’ın Mekke dağı olduğundan haberleri yoktu!

Bu peygamberlerin nübüvvet makamlarının bulunduğu bu üç  mekâna işarette akıllı kişilere gereken, onların sözlerine uyma emrini araştırmaktır.

Faran dağı hakkında Tevrat’ın açık kanıtına göre o Mekke dağıdır. Hz. İsmail babasından ayrıldığı zaman, Faran çölünde oturmuştu. Tevrat bunu, şu cümlesiyle dile getirir:

Hz. İsmail Faran çölünde yaşadı, annesi onu Mısır’lı bir kadınla evlendirdi.

Tevrat, Faran dağının İsmailoğulları’nın yurdu olduğunu da vurgulamıştır.

Daha önceki bir ayetinde peygamberliğin Faran dağında gerçekleşeceğine işaret eden Tevrat, bu peygamberliğin İsmailoğulları’na ait olması gerektiğine dikkat çeker. Zira Faran’ın sakinleri onlardır. Kesinlikle bilinmektedir ki, “bi’n-nübüvveti” kelimesi  Hz. İsmail’in oğlu Hz. Muhammed’e işaret etmektedir.

O, Hz. İsmail makamının bulunduğu Mekke’ye gönderilmiştir. Bu da kanıtlamaktadır ki, Faran Mekke dağlarının tâ kendisidir. Tevrat da, Hz. Muhammed’in peygamber olduğuna işaret etmiş ve bu yerde onu müjdelemiştir.

Yahudiler bilgisizlik ve anlayışsızlıklarından dolayı bu iki ayet arasını böyle tefsir etmekten hoşlanmazlar. Ayrıca sunulan iki fikri benimsemelerine rağmen cahilliklerinden dolayı sonucu inkâr etmişlerdir.

Tevrat onların görüş ve kavrayışlarının tükenmişliğine şahitlik etmektedir. Bu konuda bir Tevrat ayetinin tefsiri şudur:

Onlar, “görüş”lerini yitirmiş  bir millettir, kavrayışları da yoktur!.

Allah’ın Yahudileri Sevdiği Yolundaki İddialarım Geçersiz Kılma

Onlar, Allah Teâlâ’nın, yalnız kendi soylarını sevdiğini, peygamber ve salih kişileri aralarından seçtiğini iddia ederler.

Biz bunu tartışarak onlara:

Hz. Eyüb hakkında ne düşünüyorsunuz? Onun peygamberliğini kabul ediyor musunuz? diye sorduğumuzda, evet, diyorlar. Yine onlara, Hz. Eyüb, İsrailoğullarından mı? diye sorduğumuzda, hayır cevabını veriyorlar!

Bunun üzerine onlara:

İsrailoğulları’nın hepsi hakkında ne düşünüyorsunuz? Ben dokuz buçuk Yahudi kabilesini kastediyorum. Onlar Yeroboam b. Nebat’ı  saptırmışlardır. Yeroboam ise Hz. Süleyman’ın oğlu idi.  Onların önüne altından yapılmış iki koç heykeli koymuştu. İsrailoğullarından bir topluluk, o gün (Beşumerun) ünvanıyla anılan bütün vilâyet  ve beldelerindekiler  bu iki koç heykeline ibadet için toplandılar. İki kabile ve yarısı arasında savaş başladı. Onlar Hz. Süleyman ve oğluna Beyt-i Mukaddes’te iman etmişlerdi. Savaşlardan birinde beşyüz bin insan öldürülmüştü!

Dokuz buçuk Yahudi kavminden esirleriyle birlikte öldürülen bu insanlar için ne dersiniz? Allah onları seviyor muydu? Zira onlar İsrailoğullarındandı. Bu sualimize:

Hayır onlar kâfir idiler, diye cevap veriyorlar. Onlara yönelttiğimiz: Soyu açıkça belli olan ve dininize sonradan katılanla aranızda hiçbir fark bulunmadığını Tevrat açıkça bildirmiyor mu, sorusuna: Bilâkis evet! Çünkü Tevrat bunu şu şekilde bildirmiştir: Yabancı ile, sizden olan ve soyu açıkça bilinen Allah katında eşittir, diyorlar. Bir diğer Tevrat cümlesinin tefsiri de şudur: Din birdir, hüküm birdir, aranızda oturan garip de sizden birisidir.

Allah’ın aralarından çıkan sapıkları sevmeyerek başka milletlerden olan müminleri sevdiğini, peygamber ve evliyayı diğer soylardan seçtiğini kabule zorlarsak, Allah sevgisinin, yaratıkları arasından kendilerine özgü olduğu iddialarını inkâr etmiş olurlar!

Küfür ve Tahriflerinden Bir Nebze

Bir şeyi elde etmenin yolu, rezilliklerden uzaklaşarak aklıselimin çirkin gördüğünden kaçınmaktır. Bu ise bayağılıklara karşı doğru cevabı tercih demektir. Bu ve benzerlerini akıl reddeder. Makul ve meşru olan da buna karşı çıkmak demektir.

(Onların) devletlerinin yıkılması, otorite ve topluluklarının dağılması, uzun zaman azap çekmeleri hep bundandır. Buna rağmen her gün dualarında, Allah’ın çocukları ve sevgilileri olduklarını söylerler.

Günlük dualarında tekrarladıkları cümle şöyle tefsir edilmiştir:

“Ey Rabbımız! Zamanı bize sevdir.”

Bir başka duaları da şudur:

“Ey babamız! Ey kralımız, Ey Rabbimiz! Bizi dinine geri döndür. Allahım! Sen bizim babamız ve kurtarıcımızsın.

Senin peygamberinin izinde olanların hepsi ile senin cemaatinin düşmanları, evet hepsini deniz yuttu. Onlardan hiçbiri kalmadı!!

Kendilerini üzüm salkımına, diğer milletleri ise yüksek asma dallarını saran dikenli çitlere benzetiyorlar.

Bu akıllarının kıt, görüşlerinin bozuk oluşundandır. Zira gereken ilgiyi göstermek üzüm bağının verimliliği içindir. Etrafına yüksek dikenlerle çit yapılması da üzüm çubuklarını korumak içindir.

Diğer ümmetlerden ayrı olarak Yahudiler’i zararlı, aşağılanmış ve aşağılık kompleksi içerisinde görüyoruz. Bu da sözlerinin geçersizliğini gösterir.

Hz. Davud ailesinden birinin gelerek dua ile dudaklarını kıpırdattığında bütün milletlerin öleceğini, Yahudiler’den başka kimsenin kalmayacağını bekleyip duruyorlar!!

İddialarına göre bu “Beklenen” kişi kendilerine va’dedilen Mesih (Hz. İsa)’ten başkası değildir.

Peygamberler onlara, Hz. İsa dininin yüceliğine işaret eden, kendi milletinden zorbaların boyun eğmesinden, büyük bir neshi gerçekleştirdiğinden örnekler getirmişlerdi. (İşaya’nın  onun peygamberliği hakkındaki sözlerinden bazıları 178. dipnotta verilmiştir.)

Tevrat’ta şu sözler yer almaktadır: Kurtla kuzu birlikte otlayacaklar, arslan sığır gibi saman yiyecek, yılanınki ise toprak olacak. Mukaddes dağında zarar vermeyecekler ve helâk etmeyecekler, Rab diyor.

Bu misallerden bir şey anlamaksızın onu mücerret manaların dışında cisim gibi şekillendirmişlerdir. Böylece de, Mesih (İsa)’e gönderildiği sıralarda iman etmekten yüz çevirerek, arslanın saman yemesini beklemeye başlamışlardır. İşte tam bu sırada Mesih’in alâmeti gerçekleşecektir!

Yine inanmıyorlardı ki, beklenen bu Mesih geldiğinde onların esirlerini Kudüs’e toplayacak, bir devletleri olacak, kâinat yalnız onlara kalacak, ölüm, hayatlarından  uzun zaman çıkıp gidecek!

Yemlenme zamanını bilmek için önüne saman atmaları, ormanda aslanları izlemeleri de onların adalete uymayan diğer davranışlarıdır. Aynı şekilde onlar her yılın ilk on gününde şöyle dua ediyorlar: Ey Rabbimiz, babalarımızın İlâhı! Yeryüzünün bütün varlıklarını, her can taşıyanın şöyle söylemesi için tut:

Allah, İsrail’in Rabbi’dir. Bütün saldıranlara karşı onun ülkesi senin mülkündür.

Bu dualarında yine şöyle diyorlar:

Mülk Allah için olacak, bugünde Allah birdir.

Bu dua ile şunu kastediyorlar:

Mülk Allah’tan başkasının değil. Ancak devlet, ümmeti ve saflığıyla Yahudiler’in olunca bu gerçekleşecek!

Devlet, Yahudiler’in dışında devam ettikçe Allah, zikri geçen ümmetlerin adını şanını yok eder. Onlara göre Allah mülkünde tam tasarruf sahibi değildir, kudreti de  şüphelidir.

Bu sözün anlamı şudur:

Ey Allah’ım yeryüzündekileri mülk sahibi yap, hükümranlık Allah için olacak.

Bu yoldan ayrıldıklarım şu kendi sözlerinin tefsiri de açıkça anlatmaktadır:

Milletler niçin, “onların ilâhları nerede?” diyor. Yine bir sözleri şöyle tefsir edilmiştir:

Uykudan uyan, niçin uyuyorsun ya Rab, uyan!!!

Bütün bu hezeyan, küfür ve horlanmalar, sıkıntının şiddetinden, küçük görülmelerinden  ve esenlik beklentilerinden dolayı yaptıkları konuşmalardır!!! Bu durum onları can sıkıntısına ve temkinsizliğe düşürerek ancak kafa yapısı çarpık olanların hoş göreceği hezeyan ve zındıklığa doğru sürüklemiştir.

Allah’a karşı bu çirkin yakarışla sanki yiğitlik taslıyorlar. Sanki Allah’ın kendilerini övmesi için Allah’ı övüyorlar! Allah onları kendisi için koruyor. Sanki şan ve şöhretinden dolayı Allah’a yalvarıyorlardı!

Duada bu kelimeleri okuyanın vücudu âdeta titrer. Şüphe duymaz ki Allah katında onun sözünün bir değeri vardır. Yine dua eden kişi böylece Rabbine etki ederek onu harekete geçireceğine inanır! Gerçekte bütün bunlar, akılsızlıktan kaynaklanan cahillikler sebebiyle onlara acımamızı gerektirir. Aynı şekilde, Tevrat’ları Hz. Musa’nın yaşlılarla dağa çıktığını, kürsü olarak Allah’ı açıktan gördüğünü bildirmektedir!

İddialarına göre iki levha Allah’ın (hâşâ) eliyle (bi esbâi Elohim) yazılmıştır!

Allah’ı cisim şekline dönüştüren küfürleriyle, Müslümanlar’ın tevhide dayanan inançlarından pek çoğunun Yahudi bilginlerince düzeltildiğini saymaya kalkarsak kitap uzadıkça uzar!

Tefsir ve naklettikleri sözler öngörmediği hâlde Müslümanlığı inkâra götüren bu sözü güya kendilerince açıkladıklarını zannediyorlar!

Kendilerinde bulunan bu tür ayıplar sorulduğunda bunu inkârla saklamaya çalışırlar ve üzerlerine gelecek saldırıdan korkarak iftira  yoluna saparlar.

Bundan dolayı onlar Allah Teâlâ’nın “pişmanlık(!)”  duyduğunu ifade ederler. Hâlen ellerindeki Tevrat bunu yazmaktadır:

“Allah insanı yeryüzünde yarattığına pişman oldu ve bu ona zor geldi!” Mütercim, kelimeleri bozmuş ve bağnazlıkta dili gereğinden fazla zorlayarak haddi aşmıştır!

“Allah re’yinden (görüşünden) döndü!!” Bu yorum her ne kadar dile uygun değilse de, o aynı zamanda küfrün tâ kendisidir. Bundan da öte, onun savunduğu “beda” (gizlilikten sonra açıklık) “nesh”le çelişmiştir.

O Hz. Havva’yı muhatap alarak gelmemiştir cümlesi şöyle tefsir edilmiştir:

Kadınlar çocuklarını zorlukla doğuracaklar.

Aysab kelimesinin İbranca’da “zorluk” anlamına geldiğini açıklamıştık. Bu ayet onlara göre Nuh kavmi kıssasıyla ilgilidir. İddialarına göre Allah Teâlâ, Hz. Nuh kavminin küfür ve şirretlikte ileri gittiğini görünce insanoğlunu yarattığına pişman olmuş, bu ona sıkıntı vermiştir.

Onlar “Bülh”ü bilmiyorlardı. Bu sözü söyleyen kişinin, “onun Allah insanı yaratmadan önce kavminde meydana gelecekleri bilmiyordu” anlamına geldiğini,  Allah Nuh kavminin ne olacağını ve diğer noksanlıkları bilmiyordu, demesi gerekir. Allah onların iftiralarını uzaktır.

Yine onlara göre Allah Teâlâ Peygamber Şamûil’e şöyle buyurmuştur:

“Şaul, seni İsrailoğulları’na kral yaptığıma pişman oldum.” Tevrat’ın bir diğer yerinde  şöyle buyurulur:

“Allah, İsrailoğulları’nın idaresini Şaul’a verdiğine pişman oldu.” Yine aynı şekilde ellerindeki Tevrat’ta şöyle geçmektedir:

“Nuh gemiden çıkınca Allah için kurban kesilecek bir yer yapımına başladı. Karabin ona yaklaşarak şunları söyledi:

Allah, kutar’ın  kokusunu içine çekti ve bizzat kendine şöyle buyurdu: İnsanlardan dolayı yeryüzünün lânetini geri döndürmeyeceğim. Zira insanoğlunun zihni, kötülük üzerine odaklanmıştır. Daha önce yaptığım gibi, bütün hayvanların yok edilmesini tekrarlamayacağım!!” Biz, Hz. Musa’ya gönderilen Tevrat’ta bu küfürleri görmüyoruz. Yahudiler Tevrat’ı bozmaya kastediyor da demiyoruz. Gerçeğe en uygun olan ona uyulmasıdır! Biz şimdi Tevrat’ın değiştiriliş sebebinin içyüzünü açıklayacağız.

Tevrat’ın Değiştirilme Sebebinin Açıklanması

Onların âlimleri ve hahamları ellerindeki bu Tevrat’ın kesinlikle Hz. Musa’ya indirildiğine kendilerinin, yani âlim ve hahamların hiçbirinin inanmadığını bilirler. Çünkü Hz. Musa Tevrat’ı İsrailoğulları’ndan korumakla beraber aralarında yayamamış, ancak kendi aşireti Levioğulları’na teslim etmiştir. Bunun delili de Tevrat’ın şu cümlesidir:

Hz. Musa bu Tevrat’ı yazdı ve onu Levioğulları’ndan ileri gelenlere sundu.

Harunoğulları, Yahudiler’in hâkimleriydiler. İmamlık, Beytu’lMukaddes ve sultan çevresindeki görevler onlara verilmişti.

Hz. Musa, İsrailoğulları’na Tevrat’tan ancak yarım sure öğretebilmişti. Bu sureye “Haezino” denir. O, Hz. Musa’nın İsrailoğulları’na öğrettiği şu suredir:

Hz. Musa bu sureyi yazmış ve İsrailoğulları’na öğretmiştir. Allah bu surede Hz. Musa’ya şöyle buyurmuştu:

Bu sure, benim için İsrailoğulları’na bir şahit olur. O, çocuklarının dilinden düşmesin! Kısaca bu sure, huylarını yermeyi kapsamaktadır. Zira onlar Tevrat’ın düsturlarına karşı geleceklerdir. Allah’ın hoşnutsuzluğu bundan sonra ortaya çıkacak, yurtları tahrip olacak, şehirleri de böyle dağılacaktır.

Bu sure, haklarında söylenenlerin doğruluğuna sanki şahitlik ediyormuş gibi ağızlarında dolaşıp durmaktadır. Sanki o ayetler  “çocuklarının dilinden düşmesin” emriyle onların başka sureleri unutacaklarını Allah’ın bildiğine işaret etmektedir.

Yine bu sure, Hz. Musa’nın İsrailoğulları’na Tevrat’tan ancak bu sureyi öğrettiğine de işaret etmektedir. Tevrat’ın kalan kısmına gelince, onu Harunoğulları’na öğreterek başkalarından korumuştur.

Hârûnîler’in bütün imamları Tevrat’ı biliyor, çoğunu da ezberliyorlardı. Ancak Buhtu’n-Nasr  Beyt-i Mukeddes’in fethedildiği gün bir anda onları kılıçtan geçirmişti.

Tevrat’ın korunması farz da değil, sünnet de değildi. Bununla beraber her bir Hârûnî Tevrat’tan bir bölüm koruyordu!

Azrâ mabetlerinin yerle bir edildiğini, devletlerinin yıkıldığını, topluluklarının dağıldığını, kitaplarının ortadan kaldırıldığını görünce, hem Tevrat’ın korunan bölümlerini, hem de kâhinlerin korumasında olan Tevrat’ı yalanla süsleyerek bir araya toplamıştır!

Bundan dolayı işte o Azrâ’ya aşırı derecede saygı gösterdiler. Zannettiler ki, nur, şimdiye kadar onun Irak vâdilerindeki kabrinden fışkırıyor. Zira o, dinlerini koruyan bir kitap meydana getirmişti!

İşte ellerindeki bu Tevrat gerçekte Azrâ’nın Kitabı’dır, Allah’ın değil!!

Bu, şunu da göstermektedir: Tevrat’ın bu bölümlerini toplayan adam İlâhî sıfatlar konusunda cahildir. Bundan dolayı Allah’a akrabalık iddiasında bulunarak onu cisimlendirmiştir! Yine o, Allah’a geçmişte  yaptıklarından dolayı pişmanlık vb. duyduğunu yakıştırmıştır! Bunlardan ayrı olarak yorumlarının geçersizliğine, aşırı bağnazlığına, sorumluluğunun büyüklüğüne şu ayet tefsiri için söyledikleri de işaret etmektedir:

“Yeryüzü meyvelerinin ilki rabbin evine, Beytullah’ına taşınır; oğlak annesinin sütü ile pişirilmez”.

Bundan maksat, üzerlerine Hac farz kılındıktan sonra, hac için Kudüs’e gittiklerinde, yanlarında, mahsul ve koyunlarının ilklerini götürmeleridir; çünkü onlara bundan önce, koyun ve ineklerin yavrularının yedi gün annelerinin yanında kalmaları farz kılınmıştır.  Sekizinci ve daha sonraki günden itibaren bu hayvanların Allah için kurban edilmeleri doğru olur. Azra “Oğlak annesinin sütü ile pişirilmez.” âyetini ele alarak onların koyun ve inek yavrularının ilk doğanlarını uzun müddet annelerinin yanında bekletmede aşırı davranmadıklarına işaret etmiştir.  Halbuki onlar bunun aksine, doğumlarının üzerinden yedi gün geçen yavrularını Beyt-i Makdis’e Hac ettiklerinde kurban için yanlarında götürürlerdi. Bu âyeti tercüme eden ve mânâlarını açıklayan budala bazı bilginler zannettiler ki âyette geçen “Gereği gibi pişirme” (tebşîl) tabiriyle Allah, mutfak tenceresindeki pişirmeyi kastetmiştir. Eğer bu yorumlarında sadık iseler, o takdirde pişirmenin haram oluşu, yemenin haramlılığını gerektirmezdi; çünkü Allah yenilmesini haram kılsaydı bunu yasaklamasına bir engel yoktu.  Sütle karışık diğer etleri yemeyi haram kılmalarına varıncaya kadar lafzın yorumunda yaptıkları bu hata onlara yeter. Bu husus, müfessirlerin ve nakilcilerin cahilliklerine, Allah-u Teâlâ’ya yalan isnatlarına ve kendi mensuplarına et yeme konusunda sert davranmalarına delil olmuştur.

“Tebşîr’in anlamıyla ilgili kanıta  gelince, o büluğa erme (ergenlik) yani olgunluktur (Ayrıca ‘pişme’ anlamına gelir). Bu da, şâkilerin başkanının, hapiste iken rüyasını kendisine açıkladığında Hz. Yûsuf’a söylediği sözdür:

Asma çabuğunda üç salkım vardır. Sanki çubuklar meyve vermiş, ışığı yükselmiştir. Salkımlar olgunlaşarak üzüm hâlini almıştır.

“Hebşîlu” terimi “olgunluk” anlamına gelir. O da “ergenlik” demektir.

Akıllı kişi bu grubun bütün terminolojisine, sapıklık ve küfürden ibaret ilimlerle ilgili görüşlerine katılmak zorunda değildir.

Devlet bir başka millet tarafından yıkılarak ele geçirilirse, geçmişe ait haberler tamamen yok olur. Eski eserlerin izleri silinir. Onlara vâkıf olmak zorlaşır. Zira herhangi bir devletin zevali ancak bir milletin tamamen yok olmasıyla gerçekleşir. Yağmalamalar, çatışmalar, şehirlerin yıkılması ve yakılması ardarda gelir. Bu ilimler cahillikten dolayı öğrenilemez hâle gelinceye  kadar da devam eder gider.

Milletin geçmişi eskilere gittikçe,  zaptetmek isteyenler o ülke üzerinde çekiştikçe çoğu eserler yok olmaktan kurtulamaz!

Şüphesiz bu grup, pay bakımından sözünü ettiğimiz grupların en büyüğüdür. Zira o, zaman bakımından milletlerin en eskisidir. Burası Kenan, Bâbil, İran, Yunan,  Hristiyan ve Müslümanlar’ın medeniyetler kurduğu bir ülkedir.

Müslümanlar hariç, bu milletlerin hepsi ele geçirdikleri ülkelerin kitaplarını yakma, şehirlerini yoketme konusunda çok aşırı davranarak âdeta bu yerlerin kökünü kazımışlardır!

İslâm, İran garantisindeki Yahudilerle karşılaştığında onların şehir ve ordusundan hiçbir şey yoktu; ancak Yahudileşmiş Hayber Arapları hâriç…

Yahudiler’e karşı bu ülkelerden daha çok, onların âsi kralları şiddet uygulamışlardır. Ehab, Ahziya, Emsiya, Yehoram ve Yerbeam b. Nebat bunlardan sadece bir kaçıdır. İsrail krallarından başkalarına gelince, onlar peygamberleri öldürmüş, bu noktada çok aşırı davranarak putlara tapmaya yöneltmişlerdir. Yine bunlar beldelerindeki putlara nasıl ibadet edileceğini öğretmek ve onları yüceltmek için görevliler getirtmişlerdir! Bunu gerçekleştirmek için de büyük havra ve puthaneler yapmışlardır. Krallar ve İsrailoğulları’nın ileri gelenleri ibadet etmek için bu binalarda beklemişler, Tevrat ve din hükümlerini yüzyıllarca terketmişlerdir.

Krallarınca   dinleri üzerinde uygulanan tevatür işte budur.

Önderlerini öldürmeleri, kitaplarını yakmaları, dinlerine sahip çıkanlara engel olmaları hakkında ne düşünüyorsunuz?

İranlılar onların çoğunu sünnetten menederek bu grubun bildiği en büyük duaları okutmuyorlardı! Bu, kendi beldeleri Kenan’dan başka yerlerin harap ve milletlerin yok olması için bir duadır!

Yahudiler, İranlılar’ın kendilerini ciddi şekilde duadan menettiklerini görünce, dualarına  bazı bölümler karıştırarak yeni dualar ortaya koydular ve bu duaya “el-Hazzâne” adını vererek çeşitli makamlarla okudular. Ayrıca dua vakitlerinde dua okumak için bir araya gelmeye başladılar.

“Hazzâne” ile “salât” (dua) arasındaki fark şudur: Salât makamsızdır, namaz kılan duayı yalnız başına okur, başkası eşlik etmez. Hazzâne’ye gelince, sesli ve makamla okumak için bir grup ona eşlik eder. İranlılar bunu hoş karşılamayarak Yahudiler’i ayıplamışlardır. Yahudiler’in bazen seremoni yaptığını, bazen da ağladıklarını zannederek onları kendi hâllerine bırakmışlardır.

Şaşılacak nokta şudur: İslâm, diğer din mensuplarına hayat garantisi verdiğinde dualarına karışmamıştır. Yahudiler’in neşeli günlerinde, belli zamanlarda ve bayramlarda hoş görülen geleneklerinden olan “Hazzâne”leri de böylece o statüyü kazanmıştır. Yahudiler “Hazzâne” sayesinde duaya ihtiyaç duymuyorlardı. Böylece “Hazzâne”, zorlamaksızın onları duadan vazgeçirmiş oluyordu.

Yahudilerin İslâm Hakkındaki İnançları

İddialarına göre şerefi yüce Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem devlet sahibi olacağına işaret eden rüyaları kesinlikle görmüştü. O, Hz. Hatice adına ticaret için Şam’a gittiğinde orada Yahudi alimleriyle bir araya gelmişti. Hz. Muhammed rüyalarına onlara anlattı. Bu rüyalar üzerine; devlet sahibinin o olduğunu öğrendiklerinde onunla sohbete başladılar. Abdullah b. Selâm  Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem’e bir müddet Tevrat ilimleri ve fıkhından bazı pasajlar okudu.

Öyle bir zanna kapıldılar ki Kur’an’daki mucizevî fesahati Abdullah b. Selâm’ın telifine nispet edecek derecede haddi aştılar. Abdullah b. Selâm kendi iddialarınca, müslümanların çocuklarını ‘mümzirîn’ saymak için, evlenme hukukunda, kadının üçüncü talâktan (kesin bir şekilde boşandıktan) sonra bir başkasıyla evlenmedikçe helâl olmayacağını tespit etti.

‘Mümzirîm’ kelimesi ‘memzir’ kelimesinin çoğuludur. Memzir, zina sonucu doğan çocuk demektir. Zira kendi dinlerine göre şayet erkek, eski karısı bir başka erkekle evlendikten sonra (eski karısına tekrar) dönecek olursa doğacak çocuklar ‘zina çocuğu’ sayılırdı.

Nesih, akıllarındaki anlayışa uymayınca, güya Müslüman çocuklarını da “mümzirîm” saymak için, Abdullah b. Selâm’m nikah  konusundaki hükmüne yöneldiler!!

Onhrın insanı daha da hayrete düşürecek hâlleri, bekledikleri kurtarıcıyı, Hz. Davud’u iki sebepten dolayı ‘memzir’ saymalarıdır.

Davud b. Beşay b. Abid ve babası hakkında şüpheleri yok. Yahûza kabilesinden olan bu Âbid’e “Buaz”, Moaboğulları’ndan olan annesine de “Ravusu’l-muâbiye” denir. Tevrat ve bu hikâyede geçtiği üzere Moab, onlara mensuptur. Bozgunculuklarından dolayı Allah Lut kavmini yokettiğinde yalnız iki kızı ile o kurtulmuş, yeryüzü nesil itibariyle öncekilerden temizlenmişti. Büyük kız küçüğüne şöyle der:

Babamız gerçekten yaşlanmıştır. Yeryüzünde hiçbir insan kalmayacaktır. Herkesin başına ne gelirse bize de gelecektir. Gel, babamıza şarap içirelim, babamızdan nesil almak için onunla yatalım!!

İddialarına göre iki kız kardeş bunu yapmışlardır. Allah onlara lânet etsin!  Onlar sarhoş oluncaya kadar bu Peygambere şarap içirirler. Peygamber kızlarını tanıyamaz hâle gelince iki kızıyla cinsel ilişkiye girişir. O artık onları tanıyamaz hâle gelmiştir!

O iki kızdan biri, “Moab” adını verdiği bir çocuk doğurur… Onu babasından dünyaya getirmiştir. İkinci kızı da, adını “Bin Ammi” koyduğu bir erkek çocuk doğurur, ondan hemen önce…

Yahudiler’e göre bu iki çocuk zorunlu olarak “mümzirîm” dir. Zira onlar bir baba ve iki kızından olmuştur!!

Eğer bunu inkâr ederlerse, o takdirde Tevrat hiç nazil olmamış demektir. Onların buna uyması gerekir. Yine onlara göre Hz. İbrahim, hanımından dolayı Mısırlılar’ın öldürmesinden korktuğu için evliliğini gizlemiş, “bu kadın kız kardeşimdir” demişti. Hz. İbrahim bunu bilerek söyleseydi bunda zanlarma göre bir çıkış bulunmazdı.

Bu o zamanda meşru olan kız kardeşle evlenmenin yasaklığına bir delildir. Kendi kızı ile evlenmeye ne diyorsun!! O, hiç caiz olmadığı gibi, Hz. Adem zamanında da caiz değildi! Hz. Lut’a ait olan bu hikâye, Yahudiler’in  şimdiki Tevrat’larında da mevcuttur. Bile bile bunu inkâra güç yetiremezler. Bu konuda onlara gereken, Hz. Lut’a mensup iki çocuğun mümzîrîm olduğu için gayr-i meşru doğumlarım kabul etmektir.

Ravus Moab’ın çocuğu ise, bu takdirde o, Hz. Davud’un ve beklenen Mesih’in dedesidir.

Bununla beraber o ikisini iftira attıkları “asıl nesirden saymışlardır. Hayal bile edilemeyecek şekilde, yüz yaşındaki bir ihtiyara, kızlarını tanıyamayacak derecede sarhoş oluncaya kadar içki içirerek, iki kızından biriyle zina iftirasında bulundular! Allah onları kahretsin, nasıl da iftira atıyorlar! Bu konuda kendi kitapları şöyle diyor:

“O, kızı ile yatıp-kalktığının farkına varmadı”. Rezilliğin bu kadarını bilmeyen kişinin söyleyeceği işte budur. Zira ileri yaştaki kişinin bir kadını hamile bırakması imkânsızdır! Üstelik sarhoşluktan dolayı onun cinselliği de kaybolmuştur.

Bunun imkânsızlığını şu nokta da kuvvetlendirir. Zannediyorlar ki, onun küçük kızı bunu ikinci gecede yaptı, yapmaya da devam etti! Yaşlı bir ihtiyardan iki gece üst üste aynı şekilde cinsel ilişkiye girişmek beklenemez! Ancak Amon ve Moaboğulları’yla İsrailler arasında süregelen düşmanlık, onlar hakkındaki yüz kızartan bu hâlin ortaya çıkmasına sebep olmuştur.

Hz. Musa İmamet’i Hârûnîler’e vermiştir. Tâlût idareyi ele alınca zina olayı Hârûnîler’e ağır gelmiştir. Tâlut da onlardan büyük bir kitleyi kılıçtan geçirmiştir. Sonra yönetim Hz. Davud’a geçmiş, idareciliği şiddetle arzu eden Hârûnîler de uzun bir süre bu görevi yürütmüşlerdir.

Azra kendine bir pay çıkarmak için Fars kralına hizmet etmiş, Beyt-i Mukaddes binasına yönelerek bugünkü Tevrat’ı hazırlamıştır.

Hârûnîler, Hz. Davud’un ikinci kere idareye geri gelmesini çirkin görünce, Hz. Davud’un soyunu ayıplayan iki bölümü Tevrat’a eklemişlerdir:

1-        Hz. Lut’un kızlarıyla ilgili serüveni

2-        Şamar hikâyesi. (İleride anlatılacaktır).

Hayatıma yemin olsun ki, onlar gayesine ulaşmıştır. Onların Beyt-i Mukaddes’teki ikinci devletleri Dâvûdiler’in tasarrufunda değildi, üstelik kralları Hârûnîler’dendi!

Bu Azra zannedildiği gibi Uzeyr değildir. Zira Uzeyr “el-Âzâr”ın İbrancalaşmış şeklidir.

İzra’ya gelince, bu kelimenin tamamen Arapçalaşmış yapısından bir şey değişmemiştir O, harf ve hareke bakımından hafif bir isimdir. İzrâ ise onlara göre bir peygamber değildir. Ancak onu İzrâhûfîr diye isimlendirmişlerdir ki nesheden demektir.

Yine aynı şekilde Tevrat’ta Yahûza b. Yâkub’la ilgili bundan ilginç bir hikâye daha vardır. Güya o, büyük oğlunu Şâmâr  adındaki bir kadınla evlendirmiştir.

O eşiyle ters ilişkiye giriyordu. Allah bu davranışına kızmış onu öldürerek diğer oğluyla evlendirmiştir. Onunla cinsel ilişkiye girdiğinde de menisi boşa  dökülmüştür. Zira doğacak ilk çocuğun kardeş ismiyle çağrılacağını bildiği için böyle yapmıştı. Bu şekildeki davranışından dolayı Allah onu çirkin görerek aynı şekilde öldürmüştü. Yahûza, oğlu Şilo’yu büyümek üzere bu kadının ailesine katılmasını, iki kardeşine isabet edenden sakınarak oğluna akıllı olmasını emretmişti.

Kadın babasının evinde oturur. Yahûza’nın eşi de sonra ölür. Koyunlarım kırpmak için Semnâs denilen yere çıkar. Sâmâr, Semnâs’taki kayınpederine gitmesini söyleyince, zina elbisesi giyerek yüksek bir tepede yolunu gözlemeye başlar. O kadın Yahuza’nın davranışlarını bildiğinden Yahuza cinsel ilişkide bulunmak ister. O da ücretini hemen isteyince bir oğlak sözü verir. Karşılığında da asâ ve mührünü rehin bırakarak cinsel ilişkiye girişir. Bu ilişkiden Bifarıs ve Zarih olur. Faris’in soyundan gelen Bûaz, Moab’ın neslinden olan Berus’la evlidir. Davud da onun oğlundan olur.

Bu hikâyede neshi gerektiren bir incelik vardır. Yahûza zinayı duyurunca kadının yakılmasına fetva verir. Kadın ona mühür ve asâsını geri gönderir ve şöyle der:

Bu ikisi Rab’dandır, ben hamileyim. Bu söz üzerine o:

Bu konuda benden doğrusun; özür diliyorum. Bunu kimse bilmez, tekrar etmez, der.

Bu olay o zamanki din anlayışına göre zina yapanların yakılması gerektiğini gösterir! Tevrat bunun neshini gerekli görerek, recm (taşlatarak öldürme” edilmelerini emretmiştir. Tevrat’ta küfür ve zinanın peygamberlik ocağına  yaklaştırılarak Hz. Lut’a bile bulaştırılmaya çalışıldığı görülmektedir.

Onlara göre bütün bunlar, kendi kitaplarının metinlerindendir. O bakımdan bunu, Hz. Davud, Hz. Süleyman ve beklenen Mesih için soykütüğü kabul ediyorlar. Sonra Müslümanlar’a bakarak bu ünvana beklenen Mehdi’den çok daha fazla hak kazandıklarını söylüyorlar. Bu sözdeki yalanları açık-seçik ortadadır. Zaten biz buna inanmamıştık.

Kur’an’ın icazını reddetmelerine gelince, fasihler için ondan daha şaşılacak bir şey yoktur. Zira Arapça’da, güzel konuşanla, konuşma özürlüsü arasındaki farkı bilmiyorlardı. Üstelik Müslümanlar arasında uzun müddet kalmış olmalarına rağmen     

Aynı şekilde şu da Müslümanlar’a olan itirazlarından biridir: Bazısı bazısı ile çelişki içeren kitabın Allah’a nisbet edilmesi nasıl mümkün olur? Bununla, kitabın bir kısmı bazısını nesheder demek istiyorlar. Biz onlara deriz ki:

Buna izin vermenin güzelliğini bu kitabın  başında anlatmıştık. Siz şaşırarak onu çirkin gördünüz. Hâlbuki kendi kitabınızda da bunun benzeri vardır! Gerçeği inkâr ederlerse işte cevabımız:

Cumartesi  için ne diyorsunuz, o ikisinden hangisi, Cumartesi mi, yoksa Büyük Oruç  mu size daha önce farz kılınmıştır?

Cumartesi daha önce, diye cevap veriyorlar. Şayet “Oruç öncedir” derlerse, onları yalanlarız. Zaten Cumartesi, bıldırcın eti verilmezden önce üzerlerine farz kılınmıştı. Büyük Oruç ise, İki Levha’nın indirilişinden, isyan ve buzağıya tapmalarından sonra farz kılınmıştı. Bugüne ait günahlarının cezası kaldırılınca o günün oruç ve yüceliği üzerlerine farz kılınmış oldu.

Cumartesi daha önce, diye ısrar ederlerse işte cevabımız: Cumartesi hakkında ne diyorsunuz? Size o günde dinlenme, çağrı ve çalışma yasağı farz kılındı mı, kılınmadı mı?

Evet, cevabını veriyorlar. Bunun üzerine diyoruz ki:

Orucunuz Cumartesiden sonra farz kılınmıştı. Cumartesi ve Büyük Oruç birleştiği hâlde aynı günde orucu niçin farz kıldınız? Bilindiği gibi bu orucunuzun birçok zorlukları vardır. Bütün gün ayakta kalmak bunlardan sadece biridir. Bu durum Cumartesi farzını ortadan kaldırmaz mı?

Allah Rasulü Efendimiz Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellem bu oruca gereken saygıyı göstermişken aralarında onun (sallallâhü aleyhi ve sellem) yalnız iki ismi vardır:

1-      Düşük, değersiz.

2-      Mecnun, deli,

Allah, melekler ve bütün insanların lâneti onlara olsun!

Kur’an-ı Kerim’e kendi aralarında “Kâlûn” dediler. Bu, kendi dillerinde “kötü ateş” anlamına gelmektedir. Bu sözle sanki Müslümanların özürlü olduklarını kastediyorlardı!

Bu ve benzeri sözlerle imanlı kişilere en büyük düşmanlığı yapmış oluyorlardı. Allah onlara nasıl lânet etmesin?!  Lânet yağdıranların lâneti onlara nasıl ulaşmasın?!!

Bazı Skandallarının Açıklanması

Kendi dinlerine göre skandallarından biri “ “el-Yetâmâ ve’l-hâlûs” hikâyesinde şu emredildiği şekilde geçmektedir:

İki kardeş aynı yerde yaşarken biri çocuk bırakmaksızın ölürse ölenin karısı yabancı ile evlenemez. Ancak kayınbiraderiyle evlenebilir! Doğan ilk çocuk da ölen kardeşin adıyla anılır! Eğer bu kadın kayınbiraderi kadınla evlenmek istemezse kadın şikayet ederek oradan ayrılır. Bölgenin en yaşlısına gelerek şöyle der:

“Kayınbiraderim İsrail’de kardeşinin adını devam ettirmek istemediği için benimle evlenmedi!!”

Hakim oraya gelir ve ayakta durmasını emrederek şöyle der: “Onunla evlenmek istemedin ha!”

Bunun üzerine kadın erkeğin ayakkabısını çıkarır, elinde sıkıca tutarak adamın yüzüne tükürür ve şöyle bağırır:

“Kardeşinin yuvasını yapmayan adamın hâli işte böyledir!” Bundan sonra onun adı “ayakkabısı çıkarılan” diye çağrılır. Evi de, “ayakkabısı çıkarılmış ev” diye anılır. İşte bütün bu hususlar Tevrat’ta onlara farz kılınmıştır!!

Bunda erkeği, ölen kardeşinin karısını nikâhlamaya zorlayan bir hikmet vardır. Zira o, kadının hâlkın toplandığı yerde şikayetinin farz olduğunu bilseydi bu olay o kadınla evlenmesini sağlardı!

Utanma duygusu böyle davranmasına yasak getirmeseydi, belki o geldiğinde şöyle demekten utanacaktı:

“Onunla evlenmek istemezdim”. Bu da onu utandırmazsa belki ayakkabısı çıkarılarak şerefine hareket edilmekten utanırdı. Bir kadın tarafından ayakkabısının çıkarılması yüzüne tükürülmesi, ona uğursuz ve şahsiyetsiz diye bağırılması…

Adam bunları da küçümserse, kendisine bir lâkap takılmasından çekinir. Bu ünvan, o öldükten sonra utanma duygusu, adının kötülüğü vb. olarak kendisiyle aile fertleri üzerinde devam eder gider! Bu durumda o, evlenmek zorunda kalır.

Bütün bunlardan da rahatsız olmuyorsa din onları birbirinden ayırır. Zaten Tevrat’ta da bundan başkası yazılı değildir.

Bu olay üzerine fakihler detaylı açıklamalarda bulunmuşlardır. Bu açıklamalarda onların ayıplamaları ve skandalları vardır. Şöyle ki: Kadın, ölen kocasının kardeşiyle evlenmek istemezse erkek bundan vazgeçmesi için zorlanır. Sonra kadın zorla hahamlardan oluşan hakimler huzuruna çıkarılır ve şöyle demesi emredilir:

“Kardeşim İsrail’de kendi kardeşinin adını sürdürmek istemediği için benimle evlenmiyor!” Ayrıca onu yalan söylemeğe de mecbur ederler. Zira adam istedi fakat o kadın engel oldu. Kadında çekinme, erkekte irade mevcuttu.

Bu sözleri ona telkin ettiklerinde kadına yalan söylemesinden ayrı, erkeğin yanma gelerek ayakta şöyle demesini de emrederler: “Onunla evlenmek istemedim!”

Belki dileği de bu idi. Ancak bu durumda onun yalan söylemesini istemişlerdir!

Kadının küçümseyerek yüze tükürmesine gelince bu, terbiyesizliğin son haddidir. Zira karşısındakilere söylediği yalanla yetinmeyerek fazladan onu yalan söylemeğe mecbur etmişlerdir. Öyle ki, işlemediği bir suçtan dolayı ona cezayı lâyık görmüşlerdir. Böylece, şairin şu beytinde dile getirdiği gibi olmuşlardır:

Bir suç ki, kavmin terbiyesizleri onu işler Cezası da işlemeyenin üzerinde kalır.

Yükümlülüklerinin Artırılmasındaki Sebep Yahudiler’in kendi yükümlülüklerini arttırma sebepleri:

İlki fakihleri açısından. Onlara “hahamlar” denir. Bu kelimeyi “hükema” şeklinde tefsir ederler.

Yahudiler’in eski dönemlerde fakihlerine “hükema” (hakimler) adını verirlerdi. Onların, Roma, Yunan, İran Bâbil devirlerinde Şam ve Medain’de okulları ve binlerce fıkıh bilgini vardı. Bu din bilginleri iki kitabın yazılması hususunda anlaştılar:

1-Mişna, 2-Talmud

Mişna, 800 yapraklı küçük bir kitaptır. Talmud büyük bir kitaptır. Aşağı yukarı bir katır yükünün yarısı hacmindedir. Fakihler Talmud’u nesiller boyu yazmışlardır.  O sadece bir neslin eseri değildir. Sonra gelenler bu yazılanlara bir takım eklemeler yapmışlardır. Bu sonraki ilavelerde ilk yazılanları bozan onlarla çelişen şeyler var.

Ona ilaveden vazgeçmedikleri takdirde açık bir hata ve düzeltilemeyecek bir çelişkiye düşeceklerini anladılar. Bundan dolayı ilaveyi kestiler fakihlerin de ona bir ekleme yapmasını yasakladılar. Yazılanlar da o miktarda kaldı.

İmamları bu iki kitapta yabancılarla yani Yahudi olmayanlarla birlikte yemek yemeği yasaklamışlardı!

Yine imamları kendi dinlerinden olmayanların kestiği etleri yemelerini de yasaklamıştı. Zira onlar başka milletlerle birarada yaşadıkları sürece yani zillet ve kölelikte kalmak suretiyle dinlerinin devam etmeyeceğini anlamışlardı. Ancak kendi milletlerinden olmayanlarla birarada yaşamak, başkalarıyla evlenmek ve başkalarının kestiği etleri yemek. Bunları haram kılanlarsa başka…Kendi uydurdukları bir delil bulunmaksızın bu konuda aşırı gitmeleri mümkün değildir. Ancak Allah’a iftira etmeleri hariç…

Tevrat, onlara başka milletten olanlarla evlenmelerini, bu hanımların Allah’a küfür ve putlara ibadet konusunda hassas davranmayacakları korkusundan dolayı haram kılmıştır! Tevrat putlar adına kesilen hayvanların etinden yemeği onlara haram kılmıştır. Zira o hayvan, Allah’tan başkası adına boğazlanmıştır.

Kurban olarak boğazlanmayan hayvanlara gelince, Tevrat onun haramlığı konusunda bir şey söylemiyor, aksine başka milletler tarafından boğazlanan hayvanın yenilmesinde bir sakınca görmüyordu! Nitekim Cenab-ı Hak, Hz. Musa’ya Ben-i Ays topraklarından geçtikleri sırada şöyle buyurmuştu:

“Onların hayvanlarına saldırmayın. Onlardan gümüş karşılığında yiyecekler alarak  yiyor, satın alarak içiyorsunuz!”

Tevrat, diğer milletlerin Yahudiler için hazırladıkları yiyeceklerin yenilmesinde bir sakınca bulunmadığını açıklamıştı. Onlar Aysoğullarının da putlara taptıklarını ve küfür içinde olduklarını biliyorlardı.

Müslümanlar her zaman bu konumun altında olmazlar, yani kendileriyle Aysoğuları denk olamaz. Yahudiler, Müslümanlar’ın yediklerinden yemek suretiyle putlara tapmayarak Allah’a inanan bu insanları üstün tutmak durumundadırlar. Nitekim Hz. Musa da putlara tapanlarla evlenmeği ve putlar adına kesilen hayvanları yemeği kendi dinindekilere yasaklamıştı. Biz kurbanlık bir hayvanı put adına kesen hiçbir Müslüman tanımıyoruz!

Onlara ne oluyor da Müslümanlar’ın kestikleri kurbanlardan yemiyorlar? Bundan da öte, Şam ve Arap ülkeleri dışında yaşayanlara, ne oluyor ki, Müslümanlar’ın elinden süt, tatlı, peynir ve diğer yiyecekleri yemiyorlar?!

Tevrat bize tırnaklı hayvan etini yemeği haram kılmıştır, derlerse işte cevabımız:

Gerçekte tırnaklı hayvan, aslanın, kurdun veya pençeli hayvanlardan birinin avladığı kurbandır. Bunun delili de Tevrat’ın şu cümlesidir:

“Çölde köpeklere terkedilmiş kurban etini yemeyin.” Önderleri kendi üzerlerine diğer milletlerin yiyeceklerinin haramlığını konuşmaksızın Tevrat’a baktıklarında  puta tapanların yiyeceklerinin haramlığını ve onlarla karışmayı bizzat Tevrat’ın açıkladığını göreceklerdir.

Tevrat, puta tapanlarla evlenmek suretiyle Yahudiler’in karışacağından korkarak bunu haram kılmıştır. Onların dinlerine girerek putlarına ibadet edecekleri korkusuyla evlenmeyi yasaklayan yine Tevrat olmuştur.

Bütün bunları Tevrat’ta açık şekilde okumalarına rağmen, “Hayvan Boğazlama İlmi” ismini verdikleri uydurma bir kitap ortaya koydular.

Bu kitapta bizzat uğraştıkları ve sıkıntıya düştükleri yükü ağırlaştırarak yazıya dökmüşlerdir. İşte bundan dolayı, iyice şişinceye kadar hayvanın akciğerine hava üfleyerek başladılar kontrol etmeye        Hava bir delikten çıkıyor mu, çıkmıyor mu? Hava delikten çıkıyorsa onu yasakladılar!! Akciğerin yan tarafı diğer yüzüne yapışmışsa o hayvanın etini yemediler!! Yine aynı şekilde, kurbanın karnına el sokarak parmakla araştırma yapılmasını istediler! Hayvanın yüreği sırt veya yan taraflarından birine yapışıksa, bunu da kıl gibi ince bir damar sağlamışsa o hayvanı haram  sayarak yemediler! “Tarîfâ” adını verdikleri bu hayvanın  pis olduğunu böylece gösterdiler.

Bu tür bir isimlendirme, onların haddi aşmalarıdır. Tarîfâ lügatte “bazı yabanî hayvanlar tarafından parçalanmış” anlamına gelmektedir. Bunun kanıtı da, Hz. Yûsuf’un kanla kirlenmiş gömleğini babası Hz. Yâkub’a getirdiklerinde söylediği şu sözdür:

“Onu düşündü ve dedi: Bu benim oğlumun gömleğidir. Vahşi bir alçak onu yemiş, Yusuf’umu paramparça etmiş.”

“Tarûfu tûrâf-ı Yûsuf” cümlesi Hz. Yûsuf’un parçalanmak suretiyle ortaya atılmasıdır. Burada geçen “tarîfâ” parçalanan avın tâ kendisidir.

Bir delil de onun şu sözüdür:

“Çöldeki parçalanmış ‘avı’ yemeyin.” Çölde parçalanmış ‘av’ bulunmaz; zaten buna da şaşmamak gerekir! Av yenilmesindeki bu uygulama, ancak çölde oturan göçebe insanlardan kalmış bir yasaktır.

Onlar çöl ve sahralarda kırk yıldan fazla oturmuşlardır. Bu esnada “men” (kudret helvası)’den başka yiyecek bulamıyorlardı. Et yeme iştahları  kabarınca Hz. Musa onlara “selva” (bıldırcın) getirmişti. O, (sümânî) bıldırcına benzer küçük bir kuştur. Etinin yenilmesi katı kalpleri yumuşatır, kibir-gurur, gam-kederi  giderir!

İşte bu kuş, dolunun kırlangıç kuşunu öldürmesi gibi, gök gürlemesini duyduğunda hemen ölür.

Allah bu kuşlara, yağmur ve gök gürültüsünün olmadığı, yağmurla gök gürültüsü son buluncaya kadar Okyanus Adaları’nda yaşamalarını ilham etmiştir.

Allah, katı kalpleri yumuşatma  özelliği taşıyan bu kuşun etinden faydalanılması için onu bir taraftan diğer tarafa yönlendirmiştir.

Ete karşı olan aşırı düşkünlükleri bundan önce onları ölü ve av eti yemekten alıkoymayacak derecede artmıştı. Ancak Tevrat’ın bunu haram olarak bildirilmesi hariç… Av anlamına gelen “tarîfâ” yı yorumlarken iştahtan dolayı sınırı aştıkları da bir gerçektir.

Fakihlerine gelince; kendi aralarında hayvanın akciğer ve yüreğiyle ilgili hurafe ve saçma-sapanlıklar üzeıinde çekişerek şöyle diyorlardı: Kurbanlardan bu özellikleri taşıyanı “dahyân” dır. Bu kelime “tâhir” şeklinde tefsir edilir. Şartları taşımayan “tarîfâ” dır, “haram” kelimesiyle tefsir edilir.

Bu konudaki Tevrat buyruğu hakkında şöyle dediler:

Çölde yırtıcı hayvanın parçaladığı “av”ı yemeyin, onu köpeğe atın. Hayvanı boğazladığınızda bu şartları taşımıyorsa onu yemeyerek kendi milletinizden olmayan birine satın! “Onu köpeğe atın” cümlesini şöyle tefsir ettiler:

“Kendi milletinizden olmayanlara onu yedirin ve satın. Aman dikkat onlar ancak köpeklere benzer!” Diğer milletlerden kendilerine denk olanlara karşı yaptıkları bu benzetmeye, akıllarının çarpıklığı, zanlarının kötülüğü ve inançlarının sapıklığı sebebiyle  kendileri daha lâyıktır!

Yahudiler İki Gruptur

1- Mişna  ve Talmud’u kaleme olan bütün geçmiştekiler. Onlar, Allah’a ve Hz. Musa’ya karşı yalan uyduran, korkunç derecede ahmak ve beyinsiz olan Yahudi fakihleridir! Bundan dolayı mezhep ve fıkıhlarıyla ilgili problemlerin çoğunda çelişkiye düşmüşlerdir. İddialarına göre fakihler bu meselelerin herhangi birinde ihtilâf ettikleri zaman Allah hepsinin işitebileceği şekilde vahiy gönderir ve şöyle buyurur:

“Bu meselede filanca fakih haklıdır!” Onlar bu sesi ‘bes kavi’ (yayılan söz) diye isimlendirdiler.

Karain Yahudileri-Anân b. Dâvud ve Bünyamin’in ashabı bu olmayacak alçaklıklara, çirkin iftiralara ve tutarsız yalanlara bakınca, fakihlerden de, söyledikleri sözlerden de uzaklaştılar! Allah’a karşı attıkları bütün iftiraları da fakihler yalanladılar. Allah’a karşı yalanları sabit olunca “onlar peygamberlik iddiasında bulunuyor” dediler. Zannettiler ki, Allah onların hepsine her gün defalarca vahiy gönderiyor! Böylece onları yalanladılar. Karainlerin hiçbir şeyini kabule yanaşmadılar! Tevrat’ın bildirmediği diğer hususlarda yanılgıya düşerek karşı cephe aldılar. Bu çerçevede sütlü eti yediler, annesinin sütü ile beslenmiş oğlak yavrusundan başkasını haram saymadılar. Tevrat’ın, “annesinin sütü ile oğlak yavrusunu pişirmeyiniz” emrini gözeterek      

Fakih hahamların yazdığı saçma-sapan sözlere “Heleket Şahîtâ” adını vererek “Boğazlama İlmî” dediler! Fakihlerin düzenlediği bu fıkhî meseleleri Allah’ın Hz. Musa’ya vahyi şeklinde algıladılar.

Karrâiler bu ve bunun dışındakileri reddederek yok hükmünde saydılar. Kesim konusunda haram kabul ettiklerini de haram hanesine yazmadılar.

O Yahudi fırkasının durumu işte budur. Karrâiler, evet onlar Allah’a karşı yalan söylemek, peygamberlik iddiasında bulunmak vb. aşırılık göstermediler. Tefsirlerinden hiçbir şeyi Allah’a ve peygambere bağlamadılar, aksine kendi içtihatlarına dayandırdılar.

2-  Mensubu en çok olan Rabbâniyyûn’dur. Allah’a iftira atan, fakih hahamlar taraflıları olan Rabbânîler, Allah’ın kendilerini “bes kavi (yayılan söz)” diye isimlendirilen bir sesle çağırdığını iddia ederler.

Bu mezhep diğer milletlere  düşmanlık açısından Yahudiler’in en aşırısıdır. Zira Allah’a iftira atan bu fakihler yiyecek ve içecekler konusunda insanları şüpheye düşürmüşlerdir. Onlar güya Allah ve Hz. Musa’ya dayandırdıkları bu ilim bağlamında insanlar için bu yiyecek ve içecekleri helâl saymışlardır. Bunu bilmeyen diğer milletlere gelince, Allah onları, kıt akıllı beceriksizlerin saçma-sapan bu ve benzeri uydurmalarından korumuştur. Allah’ın koruduğu bu insanlar, kendi milletinden olmayanları da aynı şekilde görerek o milletlerin yediği yiyeceklere de insan pisliğine veya leşe bakarcasına bakıyorlardı!

Bu gurubun dinleri üzerinde kalmamalarının aslı esası diğer milletlere karşı aşırı ters tutumlarından dolayıdır. Zira onlar insanları hakir görerek basite alıyorlardı.

Karrailerin Kimliği

Onların çoğu İslâm’a ilk girenlerdir. Dinlerini sürdüren bir gruptan başka onlardan kimse kalmamıştır. Ahid Cemaati’ni sıkı tutan iftiracı Rabbânî fakihlerle diyalogdan uzak durdukları için İslâm’ı kabule en yakın bunlardır.

Bizim açıklamalarımızdan hahamların bu mezhebe karşı şiddet gösterdikleri kolayca anlaşılır. Hayat ve Ahid konusunda insanları sıkıntıya düşürerek böylece onları başka milletlerle karışmasın ve dinlerine de girmesin diye fanatikleştirmişlerdir.

Onlar üzerindeki sıkıntının ikinci sebebine gelince, Yahudiler doğu ve batıya dağılmışlardı. Kendi dinlerine mensup bir kişi uzak bir yerden yanlarına gelince, ihtiyat, verâdaki aşırılık ve dindeki zorluğu onlara gösterirler.

Gelen kişi fakihlik taslarsa ona bazı şeyleri inkâr etmenin dinî olduğunu söyleyerek içerisinde bulundukları arınmak hâlinden şüphe uyandırırlar!

Yine bu fakihlik taslayan kişi onları dininin az bir bölümüne uymaya çağırır ve inkâr ettiği şeyi beldesinin halkına nisbet eder. Böylece bu dayandırmanın çoğu yalandan meydana gelirdi! Bu durumda onun maksadı, ya onlara başkanlık etmek, ya da çıkar sağlamaktır. Özellikle aralarında makam sahibi olmak isterse, onlara gelen şeyi tevil eder. Bu cümleden olarak yemeklerini ve boğazladıklarını yemez de, boğazlamada kullandıkları bıçağı düşünerek onların bazı şeylerini inkârla şöyle der:

“Ben ancak kendi elimle kestiğim hayvanın etini yerim!” Karrailer onunla beraber sıkıntıya düşer. O, sakıncasız ve helâl şeyleri inkâr etmeyi sürdürür. Ortaya attığı isnatlarla onu haram kılarak onları kuruntuya düşürür; ta ki şüpheleri kalmasın!

Uzun bir zaman sonra kendi beldesinden, bu hususlardaki yalancılığını bilen biriyle karşılaşırsa, o takdirde işi ya yolunda gider, ya da aksi olur!

Gelen onun bu davranışlarını uygun görürse, o kişinin başkanlık işlerine katılmasına yeşil ışık yakar. Şayet görüşlerine karşı çıkarsa, onun dinî konularda bilgisizliğine hükmeder!

İkinci gelen, birincinin dayandığı mubahları haram kılmak, helâlleri inkâr etmek vb. uygun bulmuşsa onlara şöyle der:

“Allah, filancanın sevabını yüceltmiştir. Zira bu cemâatin kalplerindeki dinî hassasiyeti kuvvetlendirmiş ve onlar nazarında dini yapılandırmıştır.” Şayet onunla tek başına karşılaşırsa teşekkür eder, hayırla ödüllendirerek şöyle der:

“Gerçekten Allah seninle beldemiz halkını şereflendirmiştir!” İkinci gelen, ilk gelenin bildirdiğini inkâr ve sıkıntıyı yalanlarsa, onunla arkadaş olan ve dostluk kuran hiç kimse kalmaz!

Bundan da öte toplum onun din açısından zayıf olduğu izlenimini edinir.  Zira bütün cemiyet, geçim sıkıntısıyla helâllerin haram yapılmasının din ve perhiz hayatına aşırılık yüklediğine inandıkları gibi, sonsuza dek dinin kendilerine zorluk vereceğine de inanırlar! Bu konuda bir delil geldi mi, gelmedi mi bakmazlar. Onun oluşumunun hak mı bâtıl mı olduğunu da araştırmazlar!

Fıkıh âlimi geçinerek herhangi beldeye gelen birinin hâli işte budur.

Gelen kişi haham veya bilginlerden biri ise, burada onun kanuna dayanarak yeni bir şey ortaya atmasında, sünnet ve sünnete eklediği farzlarda şaşılacak acaiplikler görülür. Kimse ona itiraz edemez. Çevresindekiler ona teslim olurlar. Onların sütlerini sağar, alır götürür. O kadar ki, Yahudiler’in bazı yeni olayları ona ulaşırsa, Cumartesi günü yol ortasında oturarak yahut bazı inançlı kişilerden süt veya şarap satın alarak şehir Yahudiler’inden oluşan bir toplulukta iftira atarak söver. Namusunu onlardan esirgemez! Bunu da dininin zayıflığına bağlar!

Bu ve daha önce açıkladığımız sebeplerin her ikisi, Yahudiler’i ahdi kuvvetlendirmek için kendilerine yükledikleri bir illet ve geçim sıkıntısındandır. Buna, kendi milletlerinden olmayanlarla karışma-

mak ve başkalarının  yiyeceklerinden uzak durmak da eklenmelidir. Düşünülmesi için her ikisini açıklamıştık.

SONUÇ

Karakteri itibarıyla hakikatlara boyun eğmekten uzak ve gerçekleri anlamakta aklı yetersiz olan kişi, bilgisizlik ve sapkınlıkla damgalanmaya insanların en lâyık olanıdır.

Gerçekleri teslim etmekten çekinen, bununla beraber olmayacak fenomenleri ve bâtılı kabule koşan, evet işte o, delilik ve düşüklükle anılmaya hak kazananın ta kendisidir!!

Buna insanların en fazla lâyık olanı bu topluluktur! Zira onların babaları her gün, kendilerinden başkasının görmediği İlâhî nuru ve hissî ayetleri gözleriyle görüyorlardı! Bununla beraber onlar çoğu zaman, Hz. Musa ve Hz. Harun’u taşlayarak sıkıntıya sokuyorlardı.

Daha Hz. Musa hayatta iken buzağı heykeli edinmeleri, Mısır’a dönüşteki ısrarları, acur, soğan, etle karınlarını doyurmak için tekrar köleliğe dönme inatları, Yuşa b. Nûn döneminden sonra putlara tapmaya başlamaları, sonra Abşalûm’a katılmalarını  (Kere kralının kızından olan Davud’un oğlu Ak) özellikle hatırlatmalıyız. Onların en büyük günahı, bu âsî çocuk “Ak”ı, Allah’ın büyük peygamberi ve savaş kralı Hz. Davud’la birlikte değerlendirmeleridir.

Onlar Hz. Davud’a itaat etmeye başlayınca onların heyetleri ve askerleri yaptıklarından af dilediler. Sonra kral Davud’un selâmetini müjdeleyerek heyetleri ve askerleriyle Hz. Davud’a geldiler. Şöyle ki:

Yahûza kabilesiyle diğer kabileler birbirlerine düşmanlık beslemişti. Yahudi kabile askerleri gelmeden önce Ürdün kralıyla birlikte kral hizmetinde göze girmek için gayret göstererek nehrin karşı tarafına geçtiler. Nazik bir kınamada bulundular.

Yahûza kabilesi şöyle diyor:

Krala hizmet ve öncelik konusunda insanların en layığı biziz! Zira kral bizdendir. Ey İsrailoğulları, bizi hiçbir şekilde kınayamazsınız. Şib’ b. Bekri denilen kişi sesi çıktığı kadar bağırır:

Davud’da bize nasip yok; İbn Yessay’da  da! Ey İsrailliler! Sizden her birinizin ona yakın olmak için öne geçmek şansı yoktur.

İsrail askerleri bu adamın sözlerinden dolayı Hz. Davud’tan ne de çabuk ayrıldılar!

Vezir Yoab, karışıklık çıkaran bu öldürme olayına yönelince, askerin hepsi Hz. Davud’a itaat etmiştir! Sanki çığlıkla dağılan, debdebeyle toplanan zayıf koyun çobanının sürüsü gibi bir topluluk oldular!

İki koça tapmalarına, Kudüs Haccı’nı terk etmelerine, devletleri yıkılıncaya kadar peygamberlerine cephe almalarına gelince bu hususlarda aklın icabına göre hareket etmediler Onların ortaya çıkan rezaletleri diğer milletlerden herhangi birinin ayıbına dahi benzemiyordu!

Olmayacak ve geçersiz fenomenleri kabul etmeğe koşmaları konusunda zayıf akıllılıklarından biraz bahsetmiştik! Zamanımızın en zeki ve en akıllılarında da benzer durumlar görülmektedir. Bunların en hilecileri Bağdat Yahudileri’dir!

Yahudi gençlerinden Ruhi olarak tanınan hileci Menahim b. Süleyman Musul’da yetişmiştir. O, çok yakışıklıdır. Musul şehirlerinden İmâdiyye diye bilinen beldede yaşayan Yahudiler’den çoğunun anlattığına göre o, fıkıh bilginlerindendir. Buranın yöneticisi de odur. Aynı zamanda o, hileye yatkın, inancının gereği hileyi seven, ziyaretine vali geldiği zaman nasıl gerekiyorsa öyle davranan biridir! Nitekim bir keresinde valinin yanında hileye yeltenmiş, fakat becerememiştir. Kaleye sıçrayabileceğini zannederek sıçramaya başlamış, sıçrayışlar sadece hilesini ortaya çıkarmaktan başka bir işe yaramamıştır.

Bir zamanlar Azerbaycan’a yakın şehirlerdeki Yahudiler’le onlara tabi olanlara mektuplar yazmıştır. Çünkü o, yabancı Yahudiler’in, diğer Yahudiler’e nispetle çok daha cahil olduklarını biliyordu!!

O, kitaplarında Müslümanlar vasıtasıyla Yahudiler’i aldattığını, hile ve sahtekarlığın her çeşidiyle onlara hitabettiğini de açıklamıştır.

Kitaplarındaki bazı bölümlerin bu anlamı taşıdığını ben de görmüştüm.

“Belki şöyle diyorsunuz: Hangi şey dolayısıyla biz uzaklaştık?” Savaşmak için mi, yoksa öldürmek için mi? Hayır, biz sizin için savaşı istemedik! Biz kapısı önündeki kral elçilerinden kimin onu aldattığını görmeniz ve onun karşısında durmanız için bunu istiyoruz!

Kitapların son kısımlarında şunlar vardır:

“Her birinizin, harp aletlerinden kılınç vb. yanında bulundurması, bunu da elbisesi içinde saklaması gerekir.”

Yabancı Yahudiler, Musul’un çoğu ve İmâdiyye halkı gizlenmiş silâhlarıyla ona koştular. Böylece yanında kalabalık bir topluluk oluşmuştu.

Vali iyi niyet sahibiydi! Kalabalığın, emelleri netleşinceye kadar ülkelerindeki bu âlim hahamı ziyaret için geldiklerini zannediyordu! Vali kan dökmek istemiyordu. Bu yüzden sadece hilekâr, fitne çıkaran kişiyi öldürtmüştü. Kalanlar da boylarının ölçüsünü olarak geri dönmüşlerdi!

Akıllı kişiler anladığı hâlde onlar bu hikâyeyi kavrayamadılar! Üstelik onu şu ana kadar peygamberlerinden çoğunu üstün tutuyorlardı! Ben burada Amadiye Yahudileri’ni kastediyorum.

Beklenen Mesih’e kesinlikle inanan herkes bunu anlamıştır! Ben Arap kavminden olmayan Merağa,  Tebriz ve Salmas şehirleri Yahudileri’nden bir topluluk gördüm. Bunlar onun ismini toplum içerisinde yüceltmişlerdir.

Amadiye Yahudileri bütün işlerinde Nasıralı Yahudiler’e nisbetle, karşı çıkmak ve ayrılık bakımından en aşırı davranışları sergilemişlerdir.

Bu vilayette onların adı geçen hilekâr Menahîm’e bağlı bir cemaati vardır.

Onun haberi Bağdat’a ulaşınca Yahudiler’in yaşlı, karaktersiz ve belâlılarından iki kişi Menahim’in ağzından yazılmış kitapları Bağdat’a göndermek için anlaştılar. Kitaplar onların eskiden beri bekledikleri kurtuluşu müjdeliyor, hep birlikte Beyt-i Mukaddes’e uçacakları çıkış gecesini dahi belirliyorlardı.

Bağdat Yahudileri onun zeki olduğunu iddia etmekle beraber, hileciliğiyle  övünerek ona boyun eğdiler. Bunu onaylamak suretiyle de esaretlerine razı oldular!

Kadınları da o sahtekârın buna hak kazandığına inanarak mal ve ziynetleriyle o iki yaşlıyı tasdik etmek için gittiler! Yahudiler mallarının çoğunu bu şekilde harcadılar. Yeşil elbiseleri giydiler, o gece bir yerde toplanarak uçmayı, beklemeğe başladılar! Zannediyorlardı ki,* meleklerin kanatlarıyla Beyt-i Mukaddes’e uçacaklar!!

Süt çocukların ağlaması üzerine kadınlar, çocuklarından önce kendilerinin, yahut çocuklarının kendilerinden önce uçurulması hâlinde emzirmedeki gecikmenin çocukları acıktıracağından korkarak bağırmaya başladılar!

Müslümanlar bu işten Yahudiler’in başına gelenler üzerine yalanın belirtileri görülünceye kadar kavgadan uzak durarak hayret içerisinde beklemeğe başladılar!

Sabahın aydınlığı iyice çıkıncaya kadar uçmaya olan aşırı isteklerini sürdürdüler. Yahudiler’in malları bu iki ihtiyara ulaşınca da ikisi kurtuldular.

Bundan sonra hilenin gerçek yüzü ve alçaklığın ne boyutta olduğu ortaya çıkmış oldu. Bu yıla “Uçuş Yılı” adını verdiler. 30-40 yaş grubundakiler bu yıla özel bir önem vermeğe başladılar.  O zamanda Yahudileşen Bağdatlılar’ın tarihi işte budur! Daimi bir utanma ve bitmeyecek bir rezalet olarak bu onlara yeter de artar bile!!

Bizim, onların açıklarına dayanarak ortaya koyduğumuz delillerde taraftarlarını susturacak yeterli bilgi verilmiştir. Şirk koştukları her hususta Allah’a sığınırım. Kurtuluşa ancak küfrettiklerinden uzak durmakla kavuşabiliriz.

Samuel’e Bir Mektup ve Cevabı

Bismillâhirrahmânirrahim

Biricik âlim imam, dinin güçlü lideri, İslâm’ın güneşi bilge kişilerin koruyucusu saygıdeğer büyüğümüz! Allah onu güçlü kılsın. İsrail’den İslâm milletine kadar ya beğenerek ve şaka ile ya bir kanıtla olsun, onu çekemeyenleri rezil etsin!

Sevgi, beğenme ve abes kavramları çoğu zaman kendi benzerleriyle çirkindir! İlimde onun derecesine ulaşan kişiye bu yakışmaz. Özellikle de din ve inanç kavramlarında…

O bir delildir (burhan), bir bahistir (araştırma), bir bakıştır (nazar) derse, bu bahis ve bakış bundan sonra ortaya çıkacak mantıkla olacaksa, şu anda geçersizi gösteren bir takım olaylar diğer bir mantıkla meydana gelmiş olabilir!

Eğer bu bahis akl-ı evvel ile oluyorsa, o bahis ve görüşteki dinin dışında kalan gerçeği bilmek gerekecektir. Eğer, “bu dinde ben gerçeği kanıtla öğrendim” derse, biz de ona hangi yolla, diye sorarız.

Herhangi bir kişi, bir dinin diğer dinlerden daha doğru olduğunu ancak diğer dinleri dikkatle araştırmak, delillerini incelemek, orijinalini yetkililerden sormak suretiyle ancak bilebilir!

Şayet o bunu iddia ediyorsa o imkânsızdır. Çünkü diğer din ve mezheplerin bağlıları ile dinlerin hepsini incelemek için ömrü yetmez!

Belki ona Mecusilik, Putperestlik ve Brahmanizm dinlerinin gerçeği sorulsa o dinlerin bilgileriyle bu mümkün olabilir. Yine o, aynı şekilde bir millete intikal eden pek çok dinden hangisine bağlanmış, hangisini seçmiştir?

Şimdiye kadar bunlardan birine bağlanmamışsa, o şu ana kadar Müslim değildir.

Mezheplerden birini tercih etmişse bu beğenme hangi yolda olmuştur?

Kanıtlar bunu geçersiz sayıyor derse onun, Şâfii, Hanefî, Mâliki ve Hanbeli mezheplerini incelemiş olması gerekir!

Eğer mezheplerden birini, taklit ve güzel görmekten dolayı seçmişse bu, hikmet sahibi bilgili kişilere yakışmaz! İşte o zaman onlar yönetimi kaybetmiş olurlar.

Önderimiz âlim imam bunu görmüş, üzerinde düşünmüş ve ona cevabın en güzelini vermiştir.

Cevabın Metni

Bismillâhirrahmanirrahîm

Cenab-ı Hak şöyle buyurur:

“İnsanlardan bir kısım beyinsizler, yönelmekte oldukları kıblelerinden onları çeviren nedir diyecekler. De ki, doğu da, batı da Allah’ındır. O dilediğini doğru yola iletir” (Bakara, 142).

Kendisini ilgilendirmeyen problemi sorarak itiraz eden kişinin söylediklerini iyice düşündüm. Bilsinler ki, Allah beni açık bir belge ile bir hoca veya babayı taklit etmeksizin hidayete erdirmiştir!

İslâm’a girişim hakkındaki sorusuna gelince; inancımın hemen arkasından mı geldi, yoksa ikisi arasına bir zaman dilimi girdi mi? Bu zaman dilimi içerisinde İslamiyet’i kabul etmemin gizliliği bir çeşit saçmalıktır!

İslâm Allah nazarında makbul bir dindir; hangi zamanda olursa olsun…

Açıklamayı geciktirmesinden dolayı olayın hafife alınmasına gelince, İslâm’a girmenin, onu açıklamayı belli bir vakte denk getirmenin düşman korkusundan olmadığını kim söyleyebilir? Bildikten sonra Hakk’ın çağrısına geç uymaktan Allah’a sığınırız.

Allah’ın ileri görüşlülüğü nasip ederek hidayet nuruyla kalbimi aydınlatmasının hemen ardından hak kervanına katılmak için acele ettim!

Bu aklen nasıl olduysa, “belki ona onu batıl göstererek olmuştur” sözüne gelince, bu kötü bir benzetmedir ve anlamsız bir sözdür. Çünkü böyle bir davranış, araştırarak ve inceleyerek bir dine giren, sonra ikinci bir dine, sonra üçüncü bir dine giren kişi için düşünülebilir!

Çocukluğunda atalarından gelen ve mümkün olmayan şeyleri elinin tersi ile iten kişi hakkında bu itiraz geçerli olamaz!

Aklını ve fikrini çalıştırmak zamanı gelince, aklı ve doğru deliller onu Hakk’a ulaştırmıştır. Yoksa varlığından söz edilen deliller onu düşünceye götürmemiştir. İleri sürülen şüphe onu nasıl bağlasın?

Bütün dinleri araştırdım mı; buna ihtiyacım yok. “Zira gerçek birdir, sayısız hakikat yoktur,” sözüne gelince; delil beni Hakk Din’e yönelttiğinde diğer dinlerin geçersizliğini öğrenmek için yetkililerin bütün yazdıklarını okumaya ihtiyaç duymaksızın onun doğru olduğuna inandım.

“Araştırsaydı gerçeğin, üzerinde bulunduğu o dinden başkasında olduğunu anlardı sözüne gelince; bu, olmayacak bir şeydir. Zira hakikat birdir.

Onun “Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin çağrısını benim nezdinde doğrulatan yol nedir? sualine gelince;

Büyük milletlerin, karşı çıkamaz büyük mucize ile Hz. Muhammed sallallâhü aleyhi ve sellemin peygamberliğine şahitliği bana kılavuzluk eden Kur’an fesahatinin tâ kendisidir. Bunu, Tevrat’tan öğrendiğim ve onu gösteren işaretler kuvvetlendirmektedir. Ancak ilki kılavuzlukta temeldir.

Onun, bütün mezhep imamlarını araştırmam gerektiğini sanmayarak bağlı bulunduğum İslâm’dan sual sormasına gelince, işte bu sual bir şüphe ve gereksiz bir girişim niteliği taşımaktadır. Hâl böyle olmakla beraber benim ona cevabım, ilk cevabımın aynısı olacaktır. Bu da beni, doğruluğuna inandığım dine ulaştıran kesin delildir. Bundan başkası için derin düşünmeğe ihtiyacım yoktur! Milletler sayısız olmadığı gibi dinlerde de gerçek birdir!

Müslüman imamlar arasındaki çekişmeye gelince, o ancak tâbi (uyan) ve küçüklerde görülür. Bazısının bazısına küfretmeleri açısından inancın temelinde bu yoktur. Bununla, “bidatçılar dışında Hanefî, Mâliki, Şâfii ve Hanbelilerde de yoktur” demek istiyorum.

Gereksiz soru soran bu kişiye gelince; bu yerde onun üzerine düşen, Yahudiler’in yıktığım delillerini kuvvetlendirmek ve önemsiz sualine onlardan yardım almak için uğraşmaktır. Zira ben İfhâmu’l-Yehûd’ta kendi çelişkilerini ve inançlarının bozukluğunu gözler önüne serdim! Bu, Allah’ın beni hidayet ettiği ve beni onlardan ayırdığı o milletin içinde bulunan, öldürülmesi gereken felsefeci geçinen kâfirlerin hezeyanlarından ve dinsizlerin şüphelerine katılmaktan daha iyidir!

Sözünü tamamladığı şeye geline; bu da, gerçeğe yükselmiş bir durumdur. Ancak sultan ve kralların âdeti, bir işe lâyık gördükleri birine görevlerin bekçiliğini vermek şeklinde cereyan etmiştir.

Haset, sahibinin ancak bilgisizliğini artırır! Sözümü bir beyitle bitiriyorum:

Ahmaktan gizlendiğim zaman

Körlerin görmemesinden ben özürlüyüm.

Elhamdülillah. Cevap sona erdi.

Kaynak: Samuel b. Yahya El Mağribî, Bir Rüyanın İzinde, Orijinal Adı İfhamu’l-Yehud, Çeviren Doç. Dr. Osman CİLACI, Birinci Baskı: Ocak 2004, İstanbul

 

BİR MOSSAD AJANININ TİCARET SIRLARI 2. BÖLÜM


“Okumadan Geçmeyin”
“Kitabını Bulursanız Alın

NEDEN MESLEKTAŞLARINIZLA BENZER OLMALISINIZ

UYUM SAĞLAYIN

“Im Tehiyu Kamonu… VeNatanu Et Benuteinu Lakhem.”

“Eğer Bizim Gibi Olursanız… O Zaman Kızlarımızı Size Veririz.”

Im Tehiyu Kamonu… Kenanlılar Yakup’un oğullarıyla ticari ilişkiler kurabilmek için kendilerinden biri olan Shechem’i, Yakup’un kızı Dinah ile evlendirmek istemektedirler. Shechem, Dinah’ın bekaretini bozmuştur; Yakup’un oğulları buna rağmen bu evliliğe izin verecek değillerdir, ama intikam planlarını hazırlamak için onları oyalamak niyetindedirler.

Yakup’un oğulları olan Simeon ve Levi, Kenanlılar’a Yahudiler gibi olmalarını, geleneklerini beninsemelerini, sünnet olmalarını ve törelerine uymalarını söylerler. Eğer bunları yerine getirirlerse, iki toplum birleşebilecektir.

Bu istek Shechem ve babası Hamor tarafından olumlu karşılandı. Ne de olsa eskiden beri bilinen bir gerçek vardı: Kabul edilmek için insanın o topluma karışması gerekirdi.

Kabul edilmek, bunu isteyen tarafın göstereceği “kabul edilebilirliğe” bağlıdır. Bu da çoğu zaman benzerlik üzerine kurulur.

Benzerlik Kuralı

İnsanlar kendilerine benzeyen insanları tercih ederler. Kural budur. Basit, tutarlı, güzel ve doğrudur. Tekrar ediyorum: İnsanlar mümkün olduğunca çok yönden kendilerine benzeyen, aynı alışkanlıklara ve geleneklere sahip olan kimseleri tercih ederler. Bu kural hiç şaşmaz. Hava ve su geçirmez, sımsıkı mühürlenmiştir. Bütün servetinizi veya son dolarınızı bu kurala yatırabilirsiniz. Bunu yerçekimi gibi, tartışılmayacak bir kural olarak düşünebilirsiniz. Çünkü öyledir.

Kural, hayatın birçok düzeyinde ve alanında işlemektedir. En çok kurumsallaştığı alan, “Bizden Biri Şebekesi” tarzında işleyen biçimidir.

Bizden Biri Şebekesi (BBŞ) bir bireyin belli bir gruba ait olması nedeniyle tercih edilmesini açıklar. Bunun aslında şebekeyle falan ilgisi yoktur, fakat Benzerlik Kuralı için ideal bir örnektir.

Nedir Bizden Biri Şebekesi? Çoğu kez bu, ortak bir şeyi paylaşan bireylerin oluşturduğu birlik olarak tanımlanabilir. Belli bir okul, bir dernek veya, bir kulüp. Ne var ki, bu, hikayenin sadece bir kısmıdır ve sıkıcı kısmıdır. Aslında, bir BBŞ, “aynılık” özelliğinin işaretidir. Herhangi bir BBŞ’ye kabul edilmişseniz, bunun nedeni o BBŞ kendi fiziksel özelliklerini, kendi değerlerini ve kendi tarzını sizde görebildiği içindir.

BBŞ’ye giriş Benzerlik Kuralı tarafından düzenlenir. Eğer BBŞ’deki bireylere benziyorsanız, BBŞ’ye kabul edilirsiniz.

Aklınıza şöyle bir soru gelebilir: BBŞ üyesi bir bireye sırf o BBŞ’ye üye olduğu için mi, yoksa sadece diğer BBŞ üyelerine benzediği için mi ayrıcalıklar sağlanır?

Eğer BBŞ, bireylerin herhangi bir kulübe üye olması sayesinde çalışsaydı, o kulübe üye olmadan BBŞ’nin avantajlarından yararlanmak mümkün olmazdı. Kimi zaman bu koşulu yerine getirmek sizin için imkânsız olabilir. Ama eğer BBŞ avantajları başka bir faktörle, örneğin, “benzerlik” sayesinde sağlanabiliyorsa, o zaman BBŞ avantajları bu bilgiye sahip ve benzerlik sağlayabilen herkese açık demektir.

Eğer bir ördek gibi yürüyebilip, ördek gibi konuşabiliyorsanız, size ördek demeseler bile, ördekmişsiniz gibi davranırlar.

BBŞ bu kuralın işlerliği konusunda sadece bir örnektir. Benzerlik Kuralı resmî BBŞ’ler olmasa da işler. Hem iş hayatında hem bireysel, bire bir ilişkilerde geçerlidir. Hemen her yerde işler. Ve çok güzel işler.

Diyelim ki, siz ördek gibi yürüyemiyorsunuz. Ördek gibi konuşamıyorsunuz. Ve kimse size ördek demiyor.

Ama birlikte iş yapmak istediğiniz taraf aslında ördek. Ne iş yapmanız gerekir? Ördek rolü oynayın. Ördek gibi yürümeye, ördek gibi konuşmaya çalışın ve karşı tarafın, sizinde ördek olduğunuzu düşünmesi için dua edin. Eğer öyle düşünürse, ördek-ördeğe ilişkiden kazançlı çıkarsınız. Aksi taktirde ördek sizi harcar.

Önemli olan şudur: Eğer iş yapmak istediğiniz tarafa benzer görünebilirseniz, o tarafın sizi ve çıkarlarınızı gözetme ihtimali çok yüksektir. Benzerliğiniz ne kadar azsa, o tarafın sizin çıkarlarınızı ve hedeflerinizi göz ardı etme ihtimali o kadar artar. Karşı taraf kendisini sizde görebilirse, sizin başarmanızı isteyecektir. Bu görüntü ne kadar belirsizleşirse, karşı taraf size o kadar az yakınlık duyacak ve sonuçta sizin başarısızlığınızı daha kolayca kabullenecektir.

Dinle, Bak, Benze

Başka bir kimseyle aynı olmak istiyorsunuz. Karşınızda oturan kişi olmak istiyorsunuz. Bir bakıma, bir bukelamun olmak istiyorsunuz. O halde, bukelamun gibi sessizce, belli etmeden çevrenizi gözlemleyin, ayrıntıları fark edin ve sistemli bir şekilde bunları kendinize uyarlayın.

Karşı tarafla ilk karşılaşmanız telefonda olacaksa, iyi dinleyin. Bırakın konuşmanın çoğunu o yapsın. Bunu yapmanız zaten işiniz bakımından daha yararlı olacağı gibi, ayrıca o kişinin konuşma stilini, tonlamasını, ritmini, aksanını, kullandığı terimleri ve tavrını öğrenmenizi de sağlar. Bu özellikleri dinledikten sonra hemen kendi konuşma tarzınıza uyarlamaya başlayın, öyle ki, sonunda sizin konuşma tarzınız da tıpkı o kişininki gibi olsun.

Eğer karşı tarafla ilk karşılaşmanız yüz yüze olacaksa ve o kişinin görünümü hakkında hiçbir şey bilmiyorsanız, buluşmayı iptal edin. Başka bir tarihe atın. O kişi hakkında herhangi bir şey öğrenene kadar buluşmayı erteleyin.

Benzerlik sağlamaya çalıştığınız o kişi hakkında bir şey öğrenebildiğinizi varsayalım, bu benzerliği abartmadan sergileyin. Önemli olan, o kişiyle uyum sağlamaktır, onu taklit etmek değil. O kişi sizin onunla alay ettiğiniz veya onun uslubunu çalmaya kalkıştığınız izlenimine kapılmasın. Ama uyum sağlamak istiyorsunuz. Eğer o kişi İtalyan tasarımcıların elbiselerini kullanıyorsa, siz de bir İtalyan tasarımcının elbisesini giyin ama aynı tasarımcı olmasın. Eğer o kişi ikide bir alnını siliyorsa, siz de silmeyin. Bunun yerine havanın ne kadar sıcak olduğundan söz edin.

Eğer ilk buluşmanızı erteleyemiyorsanız ve buluşacağınız kişi hakkında hiçbir bilgi edinememişseniz, dikkatinizi ilk bakışta uyum sağlayabileceğiniz özelliklere yöneltin, elbisesine veya o kişinin dış görünümüne değil. Eğer yavaş konuşuyorsa, siz de yavaş konuşun fakat abartmayın. Hızlı konuşuyorsa, siz de hızlı konuşun. Onun bilinçaltında, kendisi gibi bir bireyle karşılaştığını hissetmesini sağlayın.

Unutmayın ki, bu kişiyle olan buluşmanızın hedefi, onunla bir ticari anlaşmayı sonuçlandırmaktır. Ona ahlak vaazları vermek için orada değilsiniz. Onun dostu olarak, ya da, sosyal bir etkinlik amacıyla da orada değilsiniz. Bir işadamı olarak, daha önceden belirlenmiş bir gündem amacıyla orada bulunuyorsunuz.

Eğer o kişi kahve seviyorsa, siz de sevin. Şeker istemiyorsa, siz de şekersiz kahve isteyin. Sigara içiyorsa, siz de için. Biftek seviyorsa, siz de biftek yiyin. O kişi sosyalistse, siz de sosyalist olun. IMF’den nefret ediyorsa, siz de İME düşmanı kesilin. Onu belli bir sınırda izleyin. Ama sınırı aşmayın.

Sınır nedir?

Sınır, o yerde hakim olan ahlak anlayışıyla desteklenen yasalardır… kendi toplumunuzun değil, o kişiyle birlikte içinde bulunduğunuz toplumun ahlak kuralları ve yasaları.

Ya karşınızdaki kişi sigara değil de, esrar içiyorsa? Siz de içmeli misiniz? Eh, böyle bir şey nerede olduğunuza ve kim olduğunuza bağlıdır.

Eğer İsviçre’deyseniz ve bankerseniz, kesinlikle olmaz. İsviçre yasaları buna karşıdır, yerel ahlaka ters düşer ve sizin konumunuzdaki bir insan da bunu reddetmelidir. Eğer Yemen’deyseniz ve gergedan boynuzu ticareti yapan bir kaçakçıysanız, o zaman kesinlikle evet, dersiniz. Yemen yasaları bunu yasaklasa da, yasaklamasa da (en son hangi ihtilalin olduğuna bağlıdır), yerel ahlaka ters düşmez. Dolayısıyla sizin konumunuzda biri esrarlı sigarayı içebilir ve içmelidir de. Yunanistan’da, Korfu adasında tatilini geçiren bir bankerseniz, o zaman kesinliklikle kesin bir cevap yoktur.

Ne olursa olsun, bir suç eylemine katılmayın veya yerel ahlak anlayışına ters düşen bir şeye bulaşmayın. Karşınızdaki kişi ona katılmanız için ısrar etse bile, suç işleyerek konumunuzu tehlikeye atmayın.

Karşınızdaki kişi ya gerici herifin tekiyse? Farzedin Marsilya’dasınız ve o kişi ikide bir lanet olası, kahrolası Araplar deyip duruyor. Bunu yasaklayan bir yasa yoktur. Ahlak kuralı? Marsilya’da öyle bir şey olmaz. Bırakın o kişi atıp tutsun, siz sessizliğin yaratıcılığına güvenerek durumu idare edin.

Fakat ya İngiltere’de bir iş toplantısındaysanız ve birisi “kahrolası zenciler” diyorsa? Tuzağa düşmeyin. Saygılı bir şekilde bu ifadeyi duymamazlıktan gelin eğer bunu yapamıyorsanız, o kişiye nazik bir dille bu kurallarla oyuna devam edemeyeceğinizi belirtin. Her zaman olduğu gibi sağduyunuzu kullanın. Kendinize hareket alanı ayırın ve sakın ahlak dersleri vermeye kalkmayın. Ama aynı zamanda, kendinizi de ucuza satmayın.

Bazen paylaşılmış bir sırrın, ortak bir suçun işe yaradığı durumlar vardır. Ama böyle durumlarda kararları karşı taraf değil, sizin vermeniz gerekir.

Unutmayın; bu sözlerim iş dünyası içindir, gizli ajan görevleri için değil. Gizli ajan olarak iş başındasınız, ne temas edebileceğiniz bir kimse ne de haberleşme imkanı var. Çıkış yolu görünmüyor… Bu durumda koşullar değişir, tabii. Ne gerekiyorsa, onu yaparsınız.

Bir uyarı: Shechem, Hamor ve köylülerinin akıbetini unutmayın. İsrailliler hepsini öldürmüştü. Doğru renk kravat takmakla kendinizi ait olmadığınız bir topluma yutturamazsınız. Kendi numaranıza kendiniz kanmayın. Siz BBŞ’ne dahil değilsiniz. Sadece öyleymiş gibi davranıyorsunuz. Sakın gardınızı düşürmeyin.

Neredeyse BBŞ Gibi

Kendinizi bukelamun gibi bir başkasının benzeri haline getirmeniz her zaman mümkün olmayabilir. Her zaman vekaleten BBŞ üyesi olamayabilirsiniz. BBŞ’ni çevresinden

ayırt eden bütün o özelliklere sahip olmayabilirsiniz. O halde, ne yaparsınız? Paralel özellikler geliştirirsiniz.

Bir Körfez ülkesine giderken Müslüman rolü oynamak anlamsız olur. Bu din bir yabancının hemen öğrenemeyeceği kadar karmaşık ve kendine özgü kurallarla doludur ve bir Avrupalı işadamının veya, işkadının Müslüman olması o kadar az ihtimaldir ki, böyle bir iddia pek çok soru işareti yaratır. Ama karşınızdaki kişi dindar bir insansa, sizin de kendi dininize biraz daha bağlı görünmeniz uygun olur. Karşınızdaki kişinin dininden çok farklı bile olsa, kendi dininize olan saygınız sizi ona dinsiz bir işadamından daha yakınlaştırır.

Bir Manchester United futbol takımı taraftarı karşısında siz de o takımın taraftarıymış gibi davranmanız pek işe yaramaz. Her şeyden önce, bırakın futbolu, bu takımın durumu hakkında bir şeyler bildiğinizi inandırmanız bile zor olacaktır. Ama spor tutkunu bir insan rolü oynayabilirsiniz. O zaman futbol dâhil, bütün spor dallarına, Manchester United dahil, bütün spor takımlarına ilgi duymanız olağan karşılanır.

“Neredeyse BBŞ Gibi” hafife alınacak bir konu değildir. Bir iş anlaşmazlığının yarattığı elektrikli ortamda, gecikmiş bir teslimat tarihinin gerginliğinde, kaçırılan bir fırsatın verdiği asabiyet içinde, ne kadar uzak da olsa, bir akrabalık sizi iş ortağınızla bir arada tutabilecek tek şey olabilir. îş ortakları arasında kavga çıktığı zaman, başka bir anlaşma için bir araya gelmeleri zordur. O zaman işte BBŞ ortak payda olur ve iki tarafın uzlaşmasını sağlar. “Neredeyse BBŞ Gibi” de işlev olarak buna denktir.

NE ZAMAN VE NASIL ROL OYNANIR

ROLLER

“Natati Kesef HcıSade, Kach Memeni…”

“Toprağın parasını vereceğim. Benden bunu al…”

Natati Kesef HaSade… Zohar’ın oğlu Ephron ve Hebron sakinleri, İbrahim’e aile mezarlığı için bir arsayı bedelsiz olarak vermek istiyorlardır. “Al, senin olsun,” der Ephron. Ancak İbrahim bunu kabul etmez. Bedelini ödemek için ısrar eder. Eğer bedelini ödeyemezse bunu kabul etmeyeceğini söyler Ephron’a. Neden sonra Ephron para almayı kabul eder ve İbrahim, Machpelah mağarasını satın alır; öldükten sonra karısı Sarah ile birlikte oraya gömülürler.

İbrahim neden mağarayı satın almak için ısrar etti? Neden ev sahibinin nazikçe sunduğu armağanı kabul etmedi?

İbrahim, “Rollerin Mutlakiyeti” nedeniyle armağanı kabul etmedi. Birisine bağımlı, başkalarından bağış alan adam rolünü üstlenmek istemedi. Bir gün pek de iyi tanımadığı birinin çıkıp, “İbrahim’i bu haline ben getirdim, benden bağış alırdı,” demesini istemedi. İbrahim biliyordu ki, kişinin üstlendiği rol er geç onun mevcut ve gelecek zamandaki ilişkilerinin dinamiğini belirleyecektir. Toplumdaki konumunun, sonucu belirlediğini bildiği için bağımlı insan konumuna razı olmadı.

Rollerin Mutlakiyeti

İnsanlık tarihi boyunca ticaret hep statü (toplumdaki konum) üzerine kurulmuştur; iş hayatında sadece iki rol vardır ve bütün hareketleri bu iki rol belirler. “Satıcı” vardır, “Müşteri” vardır. Müşteri satın almak ister, satıcı satmak ister. Hangisi olduğunuzu bilmek zor değildir. Her iki rolü de nasıl oynayacağınızı bilmeniz, başarının veya, başarısızlığın anahtarıdır.

Rollerin Mutlakiyeti’ne göre, bir ticari işlemin sonucundan çok büyük kazanç bekleyen kişiler bilerek veya bilmeyerek satıcı gibi davranırlar, bu işlemden daha küçük beklentileri olan kişilerse tipik müşteri rolünü üstlenirler.

Genel tanıma göre satıcı, bu denklemin hevesli, ısrarlı ve hep şirin olmaya çalışan tarafıdır. Müşteriyse, denklemin diğer yanıdır; kuşkucu, temkinli ve mesafeli.

Örneğin, tipik bir ticaret sahnesinde girişimci satıcı rolündedir, banka da müşteri. Halka açılan şirket satıcıdır, borsa müşteri. Başkan yardımcısı satıcı, başkan müşteridir. Aşk hayatında erkek her zaman satıcı, kadın ise hemen her zaman müşteri konumundadır.

Yani, Mutlakiyet kuralına göre, gerçek müşteri satın almayı gerçek satıcının satmak istediğinden de fazla istediği zaman bile her iki taraf da kendilerine biçilmiş rolden çıkmazlar ve dolayısıyla kendi gerçek amaçlarından sapmış olurlar.

Peki, siz de böyle mi yapmalısınız?

Hangi rolde olmanıza ve satmak veya, satın almak istediğinize bakmaksızın daima satıcı olmanız gerekir, müşteri değil.

Her şeyden önce, satmayı gerçekten istiyorsanız (veya, o işlemin sonucunu karşı taraftan daha çok arzuluyorsanız) sizin “satıcı” olmanız gerekir. Eğer öyle olmazsanız, o işlemin istediğiniz gibi sonuçlanma ihtimali azdır. Sonuçlandırana kadar hevesli, açık, ısrarlı, kararlı, esnek ve şirin olmak zorundasınız. Müşteri sizden böyle olmanızı bekler ve işleme daha çok ilgi duyan taraf olarak o süreç boyunca bu özelliklerin her birini göstermek size düşer. Bu özelliklere dört elle sarılmanız başarma ihtimalinizi artıracaktır.

Ne var ki, “müşteri” olsanız bile, yani işlemin sonucuna daha az önem veren taraf olsanız bile yine bu özellikleri üstlenip sergileyin, çünkü bunu yapmakla satıcının dengesini bozmuş olursunuz. Rollerin Mutlakiyeti’ni kırarak, karşı tarafı tanımadığı bir araziye sokarsınız ve onu şaşırtırsınız. “Bu işlemin sonucunu istiyen bensem, neden karşı taraf benden çok çaba gösteriyor?”

Rollerin Mutlakiyeti’ni parçalayıp, “nazik” olmakla karşı taraftan puan toplarsınız, çünkü Mutlakiyet kuralına göre “nazik” olmak size düşmezdi. Böylece ilişkinin dinamiğini kendi elinize geçirmiş olursunuz.

İşte bu nedenle İbrahim, muhtaç durumdaki yabancı olduğu halde armağanı kabul etmedi. Bu konukseverliği reddetmekle somut bir varlığı soyut bir güç haline dönüştürmüş oldu. Bulunmak istediği konum buydu. Sizin de öyle olmanız gerekir.

Rolleri Dinlemek

Her oyuncu bir rolü seslendirir. Bunu dinleyen herkes de o oyuncunun “satıcı” mı, yoksa, “müşteri” mi olduğunu anlayabilir. Bunun için özel bir yeteneğe veya, sezgi gücüne gerek yoktur. Sadece biraz dikkat ve alışma meselesidir. Taraflardan biri daima o ilişkiyi ilerletmek ve işlemi sonuçlandırmak için daha hevesli olacaktır. İşte, o taraf “satıcıdır.” Sizin o taraf üzerinde bir gücünüz vardır.

Böyle olduğuna göre, sizin, yani işadamının, satıcıyı tanıtlayabilmek için, uygun anteni geliştirmesi gerekir. Böyle bir bilgiyi o oyuncunun kendisinden başka hiçbir kaynaktan alamazsınız ve bu bilgi parasal ihtiyaç, ticarî ihtiyaç veya, kişisel kazanç gibi sözde objektif kriterlerden daha önemlidir.

Herhangi bir ticari işlem sırasında birinin neden “satıcı” veya, “müşteri” olduğunu anlamak kolay değildir. Oyuncuyu hangi güçlerin motive ettiğini anlamak belki bir psikiyatristin bile yıllarını alabilir. Kimi insanın sevgiye ihtiyacı vardır, kimi sadece kendisinden hoşlanılmasını ister. Ama bunlar sizin ilgi alanınız değildir. Sizin ilgi alanınız bu rolü doğru tanımak ve kendi avantajınıza kullanmaktır.

Karşınızda satıcı varsa, koşulları normal olarak yapacağınızdan daha çok zorlayabilirsiniz. Pazarlık uzlaşılmaz bir kıvama gelse bile, satıcı görüşmeyi kapatmak istemez. Bu nedenle rakibinizin rolünü tanıyın ve bunu kendi lehinize kullanın.

Tam tersine, eğer karşınızdaki “müşteri” ise, çok temkinli olmalısınız. Doğası gereği müşteri kuşkucu olacaktır; eğer fazla zorlarsanız, kendiniz ve niyetiniz hakkında onun kuşkusunu uyandırırsınız. Bir müşteriyle iş görüşürken muhafazakar olmalısınız. Müşteri sizin sıkı bir tezgahtarlık yapmanızı bekler. Eğer bu beklentisini yerine getirirseniz onun sizden umduğu rolü oynamış olursunuz. Ama muhafazakar ve temkinli davranıp, ona “satın almasa da umurunuzda değil” izlenimini verirseniz, ayaklarının altındaki halıyı çekmiş, beklentilerini altüst etmiş olursunuz.

Ne var ki, müşteri karşısında şansınızı da fazla zorlamayın, çünkü uzlaşma kopacak olursa bunu kurtaracak olan taraf müşteri değildir.

Rolleri Değiştirmek

İdeal bir dünyada, satıcı yerine müşteri konumunda olmak daha tercih edilen bir şeydir. Müşteri olarak içinde bulunduğunuz durumun dinamiğini siz kontrol edersiniz ve satıcıyla olan ilişkinin kurallarını siz belirlersiniz. Sonuçta satıcı müşteride olan bir şeyi istemektedir. Bu bazen para olur, bazen de satıcı için değerli olan başka bir şey. Oysa, müşteri satıcıda olan şeyi belki ister belki istemez ve istese bile bunu satıcıya belli etmek zorunda değildir.

Ama her zaman böyle olmaz.

Satıcıda müşterinin mutlaka almak istediği bir şey varsa ve bunu hem satıcı hem de müşteri biliyorsa, ne olur? Roller değişir. Satıcı bir bakıma müşteri olur, müşteri de satıcı konumuna geçer. Artık kontrol satıcının elindedir; ya da, en azından müşteriyle eşit koşullardadır ve müşteri onun suyuna gitmek zorunda kalacaktır. Hatta, bazen hiç ihtiyacı olmayan şeyleri bile satıcıdan almaya razı olabilir.

Yasa çıkaran bir hükümet yetkilisiyle bir lobicinin rollerini düşünün. Lobici satıcı konumundadır. Hükümet yetkilisinin hükümet politikasını lobicinin ticaretine uyacak biçimde değiştirmesini istiyordur. Müşteri konumundaki hükümet yetkilisinin satıcının istediğini yapması için belirli bir neden yoktur. Tabii, eğer satıcıdan bir iş istemiyorsa. Eğer satıcıdan seçim kampanyası için bir bağış istemiyorsa, eğer değişecek bir siyaset için satıcının desteğini aramıyorsa. Bazıları buna siyaset diyor, bazılarıysa düpedüz rüşvet. Burada önemli ders, lobici tarafından uygulanan rol değişimidir.

Eski bir Arap atasözü vardır: İnek, süt vermeyi buzağının almak istediğinden daha çok ister. Rol değişiminin mümkün olabileceğini bu atasözünden daha güzel açıklayan bir örnek var mıdır? Çoğu kişi buzağı için ineğin çok önemli olduğunu düşünür… ne de olsa, ineğin sütü olmaksızın buzağı büyüyemez. Ama her çiftçinin iyi bileceği gibi, inek sütünü boşaltamazsa müthiş açı çeker ve hasta olur. Böylece inek de buzağıya en az buzağı ona olduğu kadar, hatta, daha da fazla muhtaçtır. Rollerin değişimi.

Bir iş ortamında rol değişimini sağlayacak fırsatları kollayın. Eğer satıcıysanız, müşteriyi de satışa ortak yapacak fırsatları kollayın. Müşterinin ilgi duyduğu şeyleri öğrenin. Müşterinin ihtiyaçlarını nerede karşılayabilirsiniz? Müşteriyseniz, sizin konumunuzu ele geçirmek için yapılacak girişimlere karşı tetikte olun. Yeni bir iş teklifi mi var? Bir komisyon mu söz konusu oluyor?

OLUMSUZ BİR CEVABI NASIL LEHİNİZE ÇEVİRİRSİNİZ

OLUMLU “HAYIR”

“Halm BeAvour Hamishim Ve Lo…?”

“Elli Dürüst insandan Beş Eksik Olacak…?”

Halm BeAvour Hamishim Ve Lo…? Tanrı İbrahim’e, eğer elli tane dürüst insan bulabilirse, Sodom kentini kurtaracağını söylemiştir. Tam elli tane… Ne bir eksik ne bir fazla. Bu söz doğrudan Tanrı’nın ağzından çıkmıştır. Meleklerden veya başka bir peygamberden değil. Tanrı’nın sözüdür.

İbrahim bu duyuruyu olduğu gibi kabul ediyor mu? Hemen Tanrı’nın yanından ayrılıp elli tane dürüst insan aramaya başlıyor mu? İbrahim bu duyurunun Tanrı’nın son sözü olduğunu kabul ediyor mu? Hayır, etmiyor. Tanrı’yla pazarlık etmeye başlıyor. Tanrı’yla pazarlık ediyor. Tanrı’nın ne dediğine aldırmayıp, pazarlığa girişiyor.

Ve Tanrı yüzde 80 indirim yapana kadar da İbrahim pazarlığı bırakmıyor: Artık 10 tane dürüst insan bulacaktır. On kişi.

“Hayır” Cevabından Kaçının

Bir şeyi iyi korumak onu onarmaktan daha kolaydır. Bir hayır, cevabından kaçınmak da bu sözün geri alınmasını sağlamaktan daha kolaydır. Dinleyin. Beden diline, seslere, ses tonuna, başın aldığı yöne ve gözlere çok dikkat edin. Bu dikkati verirseniz, hayır cevabı gelmeden çok önce anlayabilirsiniz. Anladığınız anda da bundan kaçının. Bir kılıfını bulup soruyu değiştirin; konuşmanın havasını öyle değiştirin ki, artık o hayır, cevabı yersiz kalsın. Bu cevabı almaktan kaçının ve stratejinizi yeniden belirleyin.

Çocuklar bu kuralı içgüdüyle uygularlar. Hayır cevabından kaçınmayı kimseden öğrenmeleri gerekmez. Sizden bir şey isteyecekleri zaman peşin olarak, “Hayır, demeden önce beni sonuna kadar dinle,” derler. Bunu söylerler, çünkü bir kez ağzınızdan hayır, çıktı mı, bunun geri alınmasının ne kadar zor olduğunu öğrenmişlerdir.

Siz de çocuklardan ders alın. Çok önem vermediğiniz bir ricanıza evet, denmesi, sonucuna çok önem verdiğiniz bir isteğinize hayır, denmesinden iyidir.

Çoğu Kez “Hayır” Son Söz Değildir

Her çocuğun iyi bildiği gibi, bir hayır, cevabı istenen sonucu elde etmek için üstelemeyi bırakma nedeni değildir.

İnsanların hayır demesi için birçok neden vardır. Bu nedenlerin pek azı sizin istediğiniz şeyi reddetmek için yürekten bir istek barındırır. Şöyle bir düşünün. Son kez hayır, dediğiniz zaman neden böyle dediniz? Zaman kazanmak için miydi? O anda bir taahhüde girmemek için miydi? O anda size uygun gelmeyecek bir şeyden kaçınmak için miydi? Farklı koşullarda cevabınız farklı olabilir miydi? Bu koşulları değiştirmek ne kadar zor olabilirdi?

Gerçek hayatta olduğu gibi, bütün iş görüşmelerinde de, hayır, demek sadece bir açılış konumudur. Kabul edelim ki, yararlı bir açılış konumudur ama sonuçta sadece budur. Hayır, sözcüğüne “Bu durum biraz daha pazarlık gerektirir,” gibi bir anlam katabilirseniz, gönderilen mesajı doğru olarak yorumlamış olursunuz. Hayır, sözcüğüne, “Bu isteğin bir başka biçimde ifade edilmesi gerekir,” anlamını katarsanız gönderilen mesaja doğru anlamı katmış olursunuz. Aksi taktirde, pazarlığın önemli bir öğesini kaybeder, yani nerede uzlaşıp nerede uzlaşamayacağınızı belirlemekten mahrum olursunuz.

Değiştirilebilecek “Hayır”

Karar yetkisi olmayan, mevcut politikayı veya, uygulamayı değiştiremeyen biriyle tartışmanın alamı yoktur. Genellikle, daha alt kademeden olan böyle bir memurdan gelecek hayır cevabı aslında hiç de kesin bir ret değildir. Bu “hayır” daha çok o kişiyi rahat bırakmanız ve karar için daha yüksek mercilere başvurmanız için yapılan bir yakarışa benzer.

Böyle bir hayır cevabını güler yüzle ve anlayışla kabul ederseniz, o alt kademe memurunu kendi safınıza çeker, olumsuz karar için kime ve nasıl başvuracağınızı öğrenirsiniz.

Olumsuz cevap aldınız diye böyle bir kişiyle sakın tartışmaya girip zamanınızı ve gayretinizi harcamayın. Her şeyden önce, sosyal sıralamayı hiç bilmiyormuş durumuna düşer ve prestij kaybedersiniz. Yetkisiz biriyle tartıştığınızı görenler, bunu nasıl anlayamadığınıza şaşarak, sizi budala sanırlar.

İkincisi, tam bir müttefike ihtiyacınız varken düşman kazanmış olursunuz. Bu mevzuatı, tartışmakta olduğunuz kişi çıkarmadığı gibi, belki ne olduğunu bile anlamıyordun Onunla tartışmaya kalkarsanız, o ana kadar hiç ilgisi olmasa bile, birden dört elle o mevzuata sarılıp savunmaya başlar. Bir kez savunmaya geçti mi de, bundan sonra onun değiştirilmesine var gücüyle karşı çıkar. Özellikle de, sizin gibiler tarafından değiştirilmesine…

Üçüncü neden, değerli enerjinizi, zamanınızı ve duygularınızı yanlış kişi üzerinde harcamış olursunuz. Oysa, zaman, enerji ve duygular çok önemli kaynaklardır. Kimi anlarda elinizdeki tek kaynak bunlar olabilir. O halde, bu kaynağınızı çok etkili yerlerde kullanın. Öfkeye kapılmak bir lükstür. Kendinizi kaptırmayın.

 “Hayır” Din Değiştirmeye Davetiye

Reddedildiniz. Öneriniz geri çevrildi. Hazırladığınız o “garantili” plan, hiç tartışmaya bile gerek görülmeden çöpe atıldı. O mantıklı, ölçülü ve temkinli ricanız kabul edilmedi. Hiç dert değil. Planınızın (ya da, ricanızın) kabul edilme ihtimali çok yüksektir.

Saçma mı geliyor? Saçma değil. Bir isteğin bir çırpıda reddedilmesi, bunun uzun ve dikkatli bir inceleme sonucu reddedilmesinden daha iyidir, çünkü ikinci durum, isteğinizin ciddi olarak düşünüldüğünü ve uygun görülmediğini gösterir. İsteğiniz üzerinde gereken inceleme zaten yapılmıştır.

İncelemeden geçtikten sonra reddedilen bir isteği kabul ettirmek, önceden yapılmış olan incelemenin bir kez daha yapılmasını ve birinci incelemenin yok sayılmasını gerektirir. Tabii, birinci inceleme sonucu oluşan olumsuz önyargının da giderilmesi gerekecektir. Bu da başarı ihtimalini çok azaltır.

Daha da kötüsü, görüşüldükten sonra varılan bir ret kararının bir sahibi vardır. Bu kişi ortaya çıkıp, açık açık sizin isteğinize karşı fikir yürütmüştür. Bir kez bu oldu mu, artık sizin isteğiniz mantık çerçevesinden çıkıp, politika sınırları içine girmiştir. Artık, mantıklı bir şekilde görüşüldükten sonra reddedilen isteğinizin kabul edilebilmesi için, başka bir kişinin fikrinin reddedilmesi gerekecektir. Bu da, isteğinizin yapısıyla tamamen ilgisiz nedenlerle imkânsız olabilir. Örneğin, isteğinize karşı çıkan taraf sizden çok daha önemli biri olabilir. Bu nedenle, sizin isteğiniz ne kadar mantıklı görünse de, hiç kimse o kişiyle ters düşmek istemeyebilir.

Kısacası, üzerinde düşünülmüş bir ret kararından dönüş ihtimali yok denecek kadar azdır. Oysa bir anda verilen bir ret kararı birçok şeyden biri anlamına gelir ki, bunların hepsi de sizin karşı tarafı ikna edebilmeniz için güzel başlangıç noktalarıdır. İsteğinize hemen hayır denmesi önerinizin yanlış anlaşıldığını gösterebilir veya bunun üstünde düşünecek zaman olmamıştır. Her türlü anlama gelebilir veya hiçbir anlama gelmeyebilir.

Bu şekilde bir ret cevabı, sahibinin din değiştirmesi için bir davetiye gibidir. Size hayır diyen kişi, daha sonra isteğinizi kabul edebilir çünkü ilk başta sizi reddederken isteğiniz üzerinde düşünerek kendi zekasını riske etmiş değildir. İsteğinizi analiz edip, inceledikten sonra reddetmemiştir. O aşamada onun hayır demesi sadece, “Bize biraz daha anlat bakalım,” anlamındadır.

NASIL VE NE ZAMAN CÜRETLİ DAVRANMALI

CESARET: SİLAH DEPOSU

“Yatzu Benei Yisrael BeYad Rama LeEynei Kol Mitzrayim. ”

“İsrail Evlatları Bütün Mısırlılar’ın Gözleri Önünde Cesaretle Yola Çıktılar.”

Yatzu Benei Yisrael… İsrail Evlatları Mısırlıların onca eziyeti altında, paçavralara bürünmüş bir köle grubuydu; yoksul, cılız ve ezilen köleler. Buna rağmen Mısır’dan “cesurca” çıkarlar. Ve bütün Mısırlıların gözleri önünde giderler. Bu köleler neden “cesurca” giderler? Ve neden Mısırlılar onları durdurmak için harekete geçmezler?

Birinci soru İkincisinin cevabıdır. İsrailliler böyle gözü pek davranınca buyurganlarını şaşırtırlar ve onları hareketsiz bırakırlar. Hiç beklenmedik biçimde yapılan şaşırtıcı bir hamle. Cesaretle uygulanan bu eylem, eylemin gerçekleşmesini sağlayan araç haline geliyor.

Cesaret Silahtır

Uysal bir dünyada yaşıyoruz. Şöyle bir bakın. Kaç kişi cesur eylemler gerçekleştiriyor? Kim cesur fikirler üretiyor? Cesur seçimler yapıyor? Gerçek şu ki, çoğu kimse daha önceden aşılmış yolları izlemektedir. Çoğu kimse başkalarının onlara öğrettiği biçimde düşünür. Bu nedenle çoğu kimse cesur bir fikir, cesur bir plan veya bir fikrin cesurca uygulanışına alışkın değildir.

Uysallar daima Cesurlar’ın bıraktıkları mirasa konarlar.

Ender olduğu için, cesur hareket kendi başına bir değer haline gelir. Eylemin uygulanış yöntemi eylemin kendisinden daha önemlidir. Köleler Mısır’dan ayrılırlarken hiçbir engelle karşılaşmadılar, çünkü buyurganların dikkati bu ayrılışın yöntemine, yani, cesarete odaklanmıştı.

Çoğu zaman bir hedefe ulaşabilmek için en iyi eylem planı üzerine kafa yorarsınız. Ne var ki, çoğu kez bir hedefe ulaşmak için iyi bir hareket planı yoktur. Kutsal Kitap bize, planımızın cesaret olmasını söyler.

Kölelerin Mısır’dan ayrılabilmeleri için “iyi bir yol” yoktu. Sayıları fazla olduğundan, gizlice çıkıp gidemezlerdi. Ne var ki, savaşacak kadar da kuvvetli değildiler. Gerçekten de, hangi yolu seçerse seçsinler, efendilerinin, devletin, firavunun, ya da, ordunun öfkesini çekeceklerdi.

Bu nedenle köleler “cesurca” çıkıp gittiler; bütün Mısırlıların gözleri önünde, hiçbir utanç veya, korku duymadan… Ve bunu yapmakla Mısırlıları şaşkın bıraktılar.

Onların planı cesaretti. Onların silahı cesaretti. Ve zaferleri de cesaret oldu.

Düşüncede ve eylemde cesaret sayesinde, başkalarının müdahalesine ve engel çıkarmasına aldırmaksızın pek çok görevi başarabilirsiniz. Peki, cesaret nedir? Kendini beğenmişlik değildir. Özgüven de değildir. Özgüvenin gösterilişidir. Siz içinizde o güveni duysanız da duymasanız da, özgüvenli olduğunuza başkalarını inandırma yeteneğidir.

Siz cesursanız, yani çevrenizdekiler sizi cesur olarak algılıyorlarsa, sizin bu güveninizi kendi mantıklarına göre bir temele dayandırırlar. Bu da iyidir, çünkü vardıkları sonuç her neyse, kendilerini yeterince tatmin edecek niteliktedir.

Bir başka deyişle, karşınızdaki kişi şöyle düşünecektir: Bu adam cesur, yani ben onu kendine güvenli olarak algılıyorum, o halde, cesur olması için bir nedeni vardır. O neden… İşte, bu aşamada sizi cesur olarak algılayan kişi kendine göre bir mantık yürüterek sizin neden cesurca girişimler yapabileceğinizi açıklar.

Aslında güvenli olmadığınız halde cesur olabilir misiniz?

Güvenli olmasanız bile cesur olmalısınız. Sonuçta, o eyleme, kendinize veya o eylemi gerçekleştirebileceğinize güveniniz olmadığı halde o eyleme geçmek zorunda hissediyorsanız, zaten başka seçeneğiniz yok demektir. Bu durumda da, başarmak için tek silahınız cesaret olacaktır.

Köleler hiç de güvenli değildiler. Musa da güvenli değildi. Aaron (Harun) güvenli değildi. Ne ki, Mısır’dan ayrılmak zorundaydılar. Bu nedenle cesaretle ayrılacaklardı. Kölelerin bu cesaretinin nereden kaynaklandığını Mısırlılar düşüneceklerdi. Belki de, İbraniler’in Tanrı’sı gerçekten de en iyi ve tek Tanrı’dır, diye düşünmüşlerdir. Belki başka bir şey… Önemli olan, cesaretle uygulanan bu eyleme karşı çıkmaya korkmuş olmalarıdır.

Cesaretin Metodolojisi

• Önünüzde çok zayıf seçenekler var. Oysa, sizden istenen görevi de yapmak zorundasınız. Mecbur kaldığınız için cesur bir hareket tarzı uygulamaya karar veriyorsunuz, başka seçeneğiniz yok. Pekala. Ama dikkat; cesur hareket uzlaşma tanımaz. Yarı cesur hareket diye bir şey yoktur ve olamaz. Bazen cesur bazen o kadar cesur olmayan hareket de yoktur ve olamaz. Hepsinden de önemlisi, cesur hareketten geri çekiliş, başarılı bir ricat yoktur ve hiçbir zaman da olamaz.

Sahneye aslan olarak giriyorsanız, aslan gibi davranıp, sahneden aslan gibi çıkmanız gerekir. Kuzu olmak, kuzu pirzolası olmak demektir.

Cesur hareket yolunu seçmek, iskelenin ucunda bekleyen yüzücünün durumuna benzer. Yüzücü suyun soğukluğuna falan aldırmadan balıklama atlayabilir. Cesur hareket budur işte. Ya da, önce ayak parmağını suya sokar, sonra ayağını… Sonra yavaş yavaş bütün vücudunu. Bu da temkinli harekettir. Aslında düşünecek olursanız, böylesi daha uygun hareket tarzı olabilir. Daha da ötesi, bu hareket de yüzücüyü tıpkı, dönüşü olmayan balıklama atlayış gibi suyun içine sokar fakat ondan istenen cesur girişi sağlamaz.

Cesur hareketin kendine özgü tehlikeleri vardır. Böyle bir hareket sırasında inilecek “durak” yoktur. Yüzücü onun suya dalmasını bekleyen bir köpek balığı gördüğü taktirde, havada ters dönüp tekrar iskeleye konamaz. Atlamadan önce her türlü ihtimale karşı hazırlıklı olmalıdır, çünkü cesur hareketi seçtikten sonra bunu sürdürmek zorundadır.

Köleler cesurca Mısır’dan çıktıktan sonra geri dönemezlerdi. Kızıl Deniz’e vardıkları zaman, yine Mısır’dan çıkışlarında olduğu gibi davrandılar. Hiç tereddüt etmeden ve cesaretle.

Cesur bir hareketten geri dönüş, bu harekete hiç başlamamış olmaktan daha kötüdür. Zayıflık, şaşkınlık ve çaresizlik işaretidir. Bekleyen köpek balıkları için kan kokusu gibidir.

Cesurca gir. Cesurca çık.

WorldCom hiç zayıflık göstermediği için MCI’yı ele geçirdi. Bir kez buna karar verdikten sonra, hedefine ulaşmak için her bedeli ödemeyi ve herhangi bir mahkemeye gitmeyi göze almıştı. British Telecom ve GTE tereddüt ediyor, titizleniyor ve bin dereden su getiriyorlardı. AT&T ise bu oyunun içinde olup olmadığına bile karar verememişti. Hiçbirinin kazanma ihtimali yoktu.

Starwood Lodgings, TIT Sheraton’u ele geçirdiyse, bunu hızlı ve cesurca hareket edip, nakit parasını ortaya koyarak kararlılığını ilan etmesine borçludur. Hilton fiatı artırdıkça onlar da artırdılar. Caymayacakları belliydi ve bir taraf pes edip çekilene kadar savaşacaklarını açıkça ilan etmişlerdi. Hilton ise hantal ve temkinli davranıyordu. Kazanma ihtimali yoktu.

Cesur Hareket: Cesurlar Yaşatılmaz

Cesur oyuncuları yaşatmazlar. Onların varlığı bile kurulu düzene karşı bir tehdittir. Günü kurtarmak için kellesini ortaya koyan asi serüvenciye ne özel ne de resmi kuruluşlar uzun süre tolerans gösterirler. Ve her ne kadar çoğu zaman o günü cesurlar kurtarırlarsa da, kurumun ve bünyesindeki uysalların korunması uğruna cesur oyuncunun feda edilmesi gerekir. Başarılı olan cesur oyuncunun başarısız olana göre çok daha çabuk kurban edilmesi de işin ilginç yanıdır. Bu böyle olur, çünkü başarısız oyuncu sonuçta kurumun uysal tavrını haklı çıkarırken, başarılı olanı o kurumun temelini yerinden sarsmıştır.

Mesele şudur: Cesur olma seçimi veya cesur bir harekete geçme kararı için sadece o eylemin sonucunu düşünmek yetmez. Cesur oyuncunun, bu cesur hareket tamamlandıktan sonra kendisine ne olacağını da düşünmesi gerekir.

Eğer uzun ve emniyetli bir kariyer istiyorsanız, böyle bir kariyer için başarı ölçüsü, sizin ne kadar ilerlemiş olmanız değildir; uzun süre o görevde kalabilmektir. Ama üretgen ve başarılı bir kariyer peşindeyseniz, bunun başarı ölçüsü süresinin uzunluğu değil, cesarettir.

Cesur oyuncu cesur hareketinin karşılığı olarak kurumu tarafından ödüllendirilmeyi asla beklememelidir. Bu ödül bazen gelebilir, ama hiç beklenmemesi gerekir. Tersine, cesur oyuncu yaptığı cesur hareketle kurtardığı kurumun varlığını sürdürebilmesi için, feda edilmeye hazırlıklı olmalıdır. Cesur oyuncu o kurum için çok gereklidir. O olmazsa, kurum kaybolur. O olmadan başarı kazanamaz. Ama bir yandan da o kurum için büyük bir tehdittir, çünkü cesur oyuncu kurumu kurtarmak için onun kurallarını çiğner. Bu yüzden, ilk uygun zamanda cesur oyuncu feda edilecektir.

Ne bir kurumda ne de kurumsal bellekte başarılı olmuş bir put kırıcının varlığına tahammül gösterilir. Cesur oyuncu da tam tanımıyla bir put kırıcıdır.

Bir şirketi batmaktan kurtaran gözü pek başkan, yeniden hayata dönen o şirketin yönetim kurulunca kovulacak ilk kişi olur. Binbir risk göze alıp kurulu düzeni değiştiren yenilikçi kişi, çoğu zaman ardından gelen sürünün altında kalacak ilk kişidir.

Burada bir değer yargılaması yoktur. Sadece yapacağınız seçimin sonuçlarını anlamanız gerekir. Örgüt elemanı mı, yoksa girişimci mi? Lider mi, yoksa izleyen mi? Kurumsal olarak uysal mı, yoksa cesur mu? Seçim sizindir.

Öte yandan, kurumun uysal bireyleri uzun ve doyurucu bir kariyerin tadını çıkarabilirler; bunlar çoğu kez risk almaktan çok, bunlardan kaçınarak basamakları tırmanırlar ve üst mevkilere gelirler. Tüm meslek yaşamları boyunca hiçbir pırıltı göstermeden şirket yönetimine girmiş pek çok insan vardır. Böyle bir kişinin kariyerinde en göze çarpan özelliği, hatalardan kaçınmış olmasıdır. Bu da yaşam boyu sorumluluk altında çalışan insanlar için az şey değildir.

Diğer taraftan, cesurların çeşitli kurumlarda veya kendi işlerinde kısa, fakat unutulmaz kariyerleri olur. Risk almışlardır, yenilik getirmişlerdir veya tüm gelenekleri yıkan kararlar vermişlerdir. Ne var ki, uzun vadede bir örgüt, daha büyük başarı ihtimali uğruna kurumsal gelenekleri değiştirmektense, aynen korumayı tercih eder.

Dünyadaki örneklerine bakacak olursak, muhafazakar İngiltere’nin daha az gelenek-bağımlı Avrupa ve Amerikan şirketleriyle ticaret hacmi karşısındaki gerileyişi kıyaslanabilir.

Şirket bazında bakacak olursak da, gelenek-bağımlı bankacılığıyla, daha serbest yatırım bankacılığının kıyaslaması yapılabilir. Hangisinin çalışanları daha büyük iş hacmi sağlıyor? Hangisinin hissedarları daha çok kazanıyor? Bunlardan hangisi size uyar?

NASIL LİDERLİK YAPILIR

LİDERLİK

“Be Amood Ashan Lanchotam HaDerech…”

“Bir Bulut Sütunu Olup Önderlik Eder…”

Be Amood Ashan… Tanrı Eksodüs sırasında pasif bir izleyici gibi davranmaz. Firavunla yaptığı görüşmelerde Musa’ya yön verir. Mısırlılara salgın hastalıklar göndererek onları hırpalar, lsrailliler’in hangi yoldan Mısır’dan çıkacaklarını belirler. Kampta varlığını fiziksel hale getirir. Gündüzleri Dumandır. Geceleri Ateş. Her an vardır ve etkindir. Her an. O liderdir. İnsanlar da onu izler.

Görünüşü huşu verir. Her an varlığının hissedilmesiyse, güven aşılar. O, liderdir.

Liderlik Eylemdir

Herhalde liderlik kadar çok dikkat yöneltilen başka bir konu olmamıştır. Liderlik nitelikleri üzerine yazılmış kitapların, makalelerin ve verilen seminerlerin sayısı şaşılacak kadar yüksektir. Bu konuda yayınlanan bilgilerin miktarına bakılacak olursa, liderlik hakkında gerekli her şeyin zaten bilindiğini ve iyi lider olmanın, boyama kitaplarındaki gibi, sayılara bakıp boyamak kadar kolay olduğunu sanırsınız.

Fena halde yanılırsınız.

Liderlik bol tanımların yapıldığı bir öykü değildir. Tersine, liderlik, ama gerçek liderlik, bir yüklemdir. Eylemin kendisidir. Bu demek değildir ki, liderlik statik durumlarda veya edilgen bir mevcudiyetle uygulanamaz. Ne var ki, böyle bir liderlik uygulamasının da bugüne dek bir örneği görülmemiştir.

Liderlik dur durak bilmeden sürdürülen bir çalışma ve çaba işidir. Ancak hedeflenen davaya tam ve yürekten bir bağlılıkla başarılabilir. Bir davaya olan bağlılık sürecindeki kumanda konumudur.

Liderlik edebilmek için gitmek istediğiniz yeri net bir şekilde görebilmeniz ve bu hedefi gerçekleştirmek için kuvvetli bir arzu duymanız gerekir. Çoğu insanın, yaşamının çeşitli aşamalarında arzuları ve uğraşmaya değer bulduğu hedefleri olabilir. Ama pek azı bu hedefi gerçekleştirmek için gereken çabayı gösterecek güdüye ve arzuya sahiptir. Pek azı olayların gidişini değiştirebilmek için gereken özverilere razıdır. Daha da azı uzun bir süre boyunca bu olağanüstü çabayı göstermek ister. Ama liderlik için gereken şey budur ve bu yüzden liderlik ender bulunan bir değerdir.

Liderlik uzun bir zaman diliminde bir davaya gözle görülebilir yoğunlukla bağlanmaktır.

Liderlik Görülebilmelidir

Bir lider işini “sahne gerisinde” yapmaz. Liderlik, gizli kapaklı yapılan anlaşmalarla uygulanan bir şey değildir. Böylesi, başkalarını peşinden sürüklemek isteyen birine hiç uymaz. Sahne gerisinde yapılan hareketlerle pek çok şey başarabilirsiniz, ama bu tavrınız aynı zamanda sizin ortaya çıkmaya güvenemediğiniz, herkesin gözü önünde İncelenmekten korktuğunuz izlenimini de yaratır. Liderliğin yapısında böyle bir şey yoktur.

Liderlik inandığınız dava için uluorta risk alabilmektir. İnsanların tel üstündeki cambazı alkışlamalarının nedeni, cambazın başarısının veya, başarısızlığının gözler önünde olmasıdır. Askerler bir liderin peşinden gittikleri zaman biliyorlardır ki, o lider doğruluğuna inandığı için o hedefi seçmiştir, kolay ve risksiz olduğu için değil.

Coca-Cola’nın efsanevi başkanı Roberto Goizueta, Coca-Cola’nın formülünü değiştirme girişimi yüzünden basında yerden yere vuruldu. Goizueta ünlü içkiyi biraz daha tatlı olan Pepsi’ye benzetmek istemişti. Bu girişim hemen başarısızlığa uğradı. Daha az dirayetli bir lider bu durumda önce yardımcılarından birini feda edip, bütün sorumluluğu onun üstüne atardı veya daha da kötüsü, sırf karar verildi diye bu yanlış yolda gitmekte ısrar ederdi. Ama Mr. Goizueta böyle bir insan değildi. Tüm suçu üstlendi. Markasının konumunu tekrar değiştirdi ve eski formüle geri döndü. Tam bir liderdi ve liderlik yaptı.

Klasik Coca-Cola olayından hem önce hem sonra Roberto Goizueta istediği Amerikan şirketinde başkanlığa gelecek kadar başarılı bir insandı. Bir şirketten diğerine transfer olarak muazzam servetler de kazanabilirdi. Fakat Goizueta Coca-Cola’da yetişmişti, bu şirkette palazlanmıştı ve ölene kadar da bu şirkette kalacaktı.

Zaman içinde liderlik.

Yaşam süresince liderler kendi boşluklarını yaratırlar. ‘Boşluk bir lideri içine alır’ veya ‘Bir lideri zaman ve yer yaratır’ gibi kavramlar sadece kavramdan ibarettir, o kadar. Bir “yer” ne kadar coğrafyayı yaratabilirse, zaman da o kadar lider yaratabilir. Tarihçilerin ‘Tarih mi insanı Yapar, yoksa insan mı Tarihi’, diye sormalarının nedeni, kendi hayatları boyunca hiç gerçek lider görmemiş olmalarıdır. Zaman ve mekan liderlik niteliklerinin benzersiz biçimde ifade bulmasına imkan verebilir, fakat kesinlikle böyle nitelikleri yaratamaz.

İş hayatında da liderlik bundan farklı değildir. Liderlik dizginlerini eline alan kişi kendi boşluğunu yaratacaktır. Çoğu işadamı kendini kabul ettirmiş birinin karşısında kenara çekilecektir. Neden mi? Çünkü kurumsal davranış çoğu işadamının başarıya sahip çıkmaktansa hatalardan kaçınmasını öngörür.

Bu nedenle, meslektaşlarınızın arasında iddialı olmaktan kaçınmayın. Bulunduğunuz toplantının yönetimini alın. Büyük ihtimalle sırf kişiliğinizin gücüyle o grubun lideri olursunuz.

Oturup pohpohlanmayı beklemeyin. Bunu krallar yapar. Liderliği, ortaya çıkıp sizin üstlenmeniz gerekir.

Basiret

Liderlik, tepedeki hedefe hücum emri vermekten daha fazlasıdır. Liderlik, tepedeki hedefe hücum emrinin ne zaman verileceğini bilme yeteneğidir. Liderlik, tepedeki hedefe hücum emrinin ne zaman verilmeyeceğini<