FREEDOM WRİTERS / Özgürlük Yazarları (2007)


İnsana hizmet etmek gerçeği üzerine

Yönetmen: Richard LaGravenese          

Senaryo: Richard LaGravenese, Freedom Writers, Erin Gruwell            

Ülke: Almanya, ABD

Tür: Biyografi, Suç, Dram

Vizyon Tarihi: 05 Ocak 2007 (ABD)

Süre: 123 dakika

Dil: İngilizce

Müzik: Mark Isham, Will i Am 

Oyuncular: Hilary Swank ,   Patrick Dempsey ,Scott Glenn, Imelda Staunton ,   April L. Hernandez

 

Özet

23 yaşındaki idealist genç öğretmen Erin Gruwell (Hilary Swank), ilk ders günü için Wilson Lisesi’nin kapısından adımını atarken içine girmekte olduğu yepyeni dünyayı kucaklamaya hazırdır. Sınıfında çok çeşitli ırk ve toplum katmanlarından gelen sorunlu öğrenciler- vardır. Hepsinin de günü yaşamaktan başka umudu, beklentisi kalmamış gibidir.

Gençlerin durumuna yüzeysel bakınca, paylaştıkları tek şey birbirlerine karşı nefretleridir. Derslere aktif katılımı şiddetle reddettikleri gün gibi ortadadır. Buna rağmen Erin günlük bazda onların ilgisini çekebilmek için çeşitli yöntemler denemeye çalışır. Ancak filmin odak noktasına getto gerçeklerinin gelmesi uzun sürmez. Erin’in sınıfındaki bir Latin çete üyesinin yakından tanıklık ettiği ırkçı kökenli çeteler çatışmasının yankıları ve Erin’in ders sırasında yasakladığı ırkçı karikatür yüzünden sınıfta ateşli tartışmalar başlar.

Öğrenciler, genç öğretmeni kendilerini dinlemeye zorlarlar. İdealist gözlüklerini çıkartmasını, gençlerin sokaklardaki ilan edilmemiş savaş ortamından hayatta kalış hikâyelerini dikkate almasını isterler. Erin artık öğrencilerle iletişim kurmaya başlamıştır. Sınıfa öncelikle müziği ve bir başka tür gettonun edebiyatı kabul edilen “The Diary of Anne Frank”ı getirir. Bu basit araçlar sayesinde, hoşgörüsüz ortamın acısını çeken ve kendi topluluklarının dışındaki dünyayla sürekli mücadele halinde olan öğrencilerin gözlerini açmaya başlar.

Yahudi soykırım ajitasyonu dozunu fazla kaçırsa da, filmi öğretmen adaylarının seyretmesi gerekir diye düşünüyorum.

Yorumlar

Bir devlet okulunda göreve yeni başlayacak öğretmen öğrencilerine vereceği ders için heyecanlıdır.. Ama sınıfta hiç beklemediği olaylar gerçekleşmektedir.. Zenciler ve beyaz ırk arasında ki bitmek bilmeyen kavgalar ve sınıfa hakim olan ve dersleri takmayan bir genç.. Eğitimi verebilmesi için bu genci ikna etmesi gerekmektedir ve bu öğretmen bunun yollarını aramaktadır..

**

Her öğretmenin ve öğretmen adayının izlemesi gerektiği gibi öğrencilerinde izlemesi tavsiye olunur..

**

ERİN GRUWELL

Erin Gruwell, 15 Ağustos 1969/Kaliforniya‘dadoğdu. Diğer öğretmenlerin aksine, Erin Gruwell sıra dışı bir öğretim tekniğiyle, ırkçı, çetelerle dolu bir dünyada, yepyeni bir değişim hareketi başlatmıştır. The Freedom Writers Diary: How a Teacher and 150 Teens Used Writing to Change Themselves and the World Around Them (1999) yayınlandı. 2007 yapımı Özgürlük Yazarları filmiyse, onun ilham verici öğretim tekniğini konu almaktadır.

Eğitimi

Gruwell, La Verne, California’dan, Laurels Seçkin Mezun Ödülü alarak mezun olmuştur. Ayrıca, Bonita Lisesi mezunudur. California State University, onu seçkin mezunlarından ilan etmiştir.

Öğretim hayatı

Gruwell, Kaliforniya, ABD’de de doğdu. 1994 yılında, Long Beach Woodrow Lisesi’nde ders vermeye başladı. Okulun, en düşük performans gösteren öğrencilerinden oluşan sınıfa öğretmen olarak atandı. Ders sırasında, “Sharaud” isimli bir öğrencinin, büyük dudaklarıyla alay eden bir karikatür buldu ve onlara, ırkçılık hakkında daha fazla şey anlatmaya başladı, savaşların nasıl başladığını, soykırımları. Gruwell, böylece müfredat temasını değiştirdi, öğrencilerine üç farklı ek işi daha yaparak, kendi parasıyla kitaplar aldı, konuk konuşmacılar getirtti; bunun nedeniyse, okul müdürlüğünün gerekli kaynağı sağlamak istememesidir.

İkinci öğretim yılından sonra, Gruwell artık öğrencileri için tam anlamıyla bir öğretmen olmuştu. Gençler, artık farklı ırklardan, kocaman bir aile olmuşlardı.

1995 sonbaharında, Gruwell, öğrencilerine, okumaları için yepyeni kitaplarla dolu birer çanta verdi; değişimleri şerefine bir kutlama yaptı. Bunda sonra, öğrencileri tamamen değiştiler, 150 öğrenci, ailelerinde liseden mezun olan ilk bireyler oldular; pek çoğu da üniversitede eğitim görme şansı olan ilk kişilerdi.

1994 ve 1998 yılları arasında, Özgürlük Yazarları, PrimeTime Live, The View ve Good Morning America.[ programlarıyla, medyada büyük ilgi kazandılar.

Öğretmenlik dışında

1998’de, öğrencilerinin mezun olması üzerine, Wilson Lisesi’nden ayrıldı ve Long Beach’de California State University’e öğretmen olarak geçti. Gruwell, bir süre sonra Freedom Writers Foundation’ı kurdu ve, sıra dışı eğitim metodunu çevredeki okullara yaymak üzere çalışmalara başladı.

Erin Gruwell ve öğrencilerinin yazdığı The Freedom Writers Diary, 1999’da yayınlandı. Kitap, 2007 yapımı Özgürlük Yazarları filmine uyarlandı, filmin başrolü Hilary Swank’in canlandırdığı, Gruwell’dır.

O, otobiyografik eserler yazmaya devam etti, bir diğer kitabı Teach with Your Heart: Lessons I Learned from the Freedom Writers filmin gösterime girmesinin ardından yayınlandı.

Filmden

  Eva:

Babam Halkı adına mücadele ediyordu. Papi ve babası kendilerinden daha düşük seviyede olduklarını ve güzellikte ve zerafette eşit olmadıklarını söyleyenlere karşı savaştı.  Okulun ilk günüydü ve ben, beni otobüse bindirmesi için babamı bekliyordum. Savaşı ilk kez gördüm. Olaydan sonra Polis geldi. Misilleme olarak babamı götürdüler.  Babam masumdu ama onu, halkımdan saygı gördüğü için götürdüler.  Kendi Amerika’mız uğruna savaştığımız için, halkıma “çete” dediler. Çete hayatına ilk girdiğimde üçüncü nesil oldum.

Kırılmayasın diye seni dövecekler.  Long Beach’de her şey, görünüşe indirgenmiştir.  Latin, Asyalı ya da siyahsan kapıdan dışarı adımını attığında her an harcanabilirsin.  Birbirimizle bölgeler için savaşırız.  Birbirimizi ırk, gurur ve saygı yüzünden öldürürüz.  Sahip olduğumuz şeyler için savaşırız. Kendimize ait olan şeyler için savaşırız.  Üstüme çullanarak, kazandıklarını sanıyorlar ama yakında hepsi geberecek.  

Savaş ilan edildi.

**

Okulun şehre şehrin ise aşiretlere göre bölünmüş bir hapse benzediğini anlamıyor. Burası Küçük Kamboçya. Azınlık mahallesi. Beyaz Ekmek Ülkesi. Ve bizler. Sınırın güneyi. Yani Küçük Tijuana. Durum bu ve bunu herkes biliyor. Derken, özenti olanlar hak etmedikleri saygıyı kazanmak için sana okulda da bulaşırlar. Şöyle bir şeydir: Bir grup kendine ait olmayan bir şeye sahip olmak için sessizce ve saygısızca başkasının bölgesine sızmaya çalışır. Dışarıdan bakan biri bunu kesinlikle anlayamaz. Ama biz bunu hissederiz. Yakında olaylar patlak verecekti.

**

Bana sivil haklar yürüyüşlerini kaç kez anlattın. Bu çeteler eylemci değil, suçlu.

Kara Panterler’e de aynı şeyi dediler.

Bu çocukların Rap Brown ve Elbridge Cleaver’ın adını duymadığına eminim. Eğitime değer vermeyen insanlar uğruna yeteneklerini körelteceksin. Bu da beni kahrediyor. Sana doğruyu söylüyorum.

**

Bu, babamın da sık sık söylediği bir söz “Kendinden birine ihanet edemezsin,” Polis beni sorguya aldığında onu ele vermedim.

**

Biliyor musunuz ?

 Bir defasında bir müzede bunun gibi bir resim görmüştüm. Tek fark, resimdeki zenci değil, Yahudi bir adamdı. Büyük dudaklar yerine, bir sıçanınki gibi kocaman bir burun çizilmişti. Bir adam değil bütün Yahudiler resmedilmişti. Tarihin en ünlü çetesi bu resimleri gazetede yayımlattı. Çeteciliği iyi bildiğinizi sanıyorsunuz, değil mi ?

 Sizler amatörsünüz. Bu bahsettiğim çete, size on basar. Başta çok yoksul ve öfkeliydiler. Herkes onları küçümsedi. Sonra biri, kendileriyle gurur duymalarını sağladı. Onlara bir kimlik verip suçlayacakları birilerini gösterdi. Mahalleleri ele geçiriyorsunuz değil mi ?

 O da bir şey mi ?

 Onlar ülkeleri ele geçirdiler. nasıl biliyor musunuz ?

 Herkesi yok ettiler. Sevmedikleri, hayatlarını zorlaştırmakla suçladıkları herkesi. Uyguladıkları yöntemlerden biri buydu. Bunun gibi resimleri gazetelerde yayımladılar. Yahudiler kocaman, uzun burunlu. Siyahlar iri, dolgun dudaklı. Yahudi ve siyahların en aşağılık insan türü olduğuna dair bilimsel kanıtlar yayımladılar. Daha çok birer hayvandılar. Bu yüzden yaşayıp yaşamamaları önemli değildi. Hatta hepsi ölse, hayat çok daha güzel olurdu. Bir soykırım işte böyle olur. Siz de böyle düşünüyorsunuz.

Latinler ya da Kamboçyalılar burada olmasa siyahlar, beyazlar ya da herhangi biri her şey çok daha güzel olurdu. Sen olmasan her şey daha güzel olur. Doğru. Her şey böyle bir resimle başlar. Bir çocuk ne olduğunu anlayamadan bir arabadan açılan bir ateşle ölür.

Saygı görmediğinizi söylüyorsunuz. Olabilir. Ama saygı görmek için saygı göstermek zorundasın.

Beyazlar hep saygı görmeyi bekler, çok hak ediyorlarmış gibi. Ben bir öğretmenim. Rengim önemli değil. Bazılarına  göre renk çok önemli. Ne hak ettiğine, istediğini hak edip etmediğine böyle karar veriliyor! Beyazlar dünyayı yönettiğini sanıyor.

Ölünce saygı göreceğini mi sanıyorsunuz ?
Öldüğünde ne olacak biliyor musunuz ?

 Toprağın altında çürüyeceksin. İnsanlar yaşamlarına devam edip seni unutacak. Çürüdükten sonra gangster olup olmadığınızın ne önemi kalacak sanıyorsunuz ?

 Çünkü ölmüş olacaksınız. Ve kimse ama kimse sizi hatırlamak istemeyecek. Çünkü bu dünyada geriye bıraktığınız tek şey bu olacak.

**

Her savaşta bir düşman vardır. Annemin ölesiye dayak yediğini yüzünden kan ve gözyaşının aktığını gördüm. Çaresizlik ve korku, aynı anda da öfke duydum. Brandy, sen çocuklara göz kulak ol! Çocuklara göz kulak ol! O kemerin sızısını hala sırtımda ve bacaklarımda hissediyorum. Bir keresinde babam kirayı ödeyemedi. Bizi sokakta durdurup betonu gösterdi. “Kendinize yer seçin,” dedi.

**

Yıllardır bir eğitim kurumunu idare etmenin yarattığı bir sistem var.

- O sisteme uymalısınız.

- Uymayacağım. Ben işimi yapmaya çalışıyorum. Lise öğrencilerinin okuma düzeyi beşinci sınıfla aynıysa gönüllü bütünleşmenin ne anlamı var ?

 O programı ben yürürlüğe koydum. O program onları yok olacak yaşa gelene kadar kurumsallaştırıyor. Yine de sınıf bazında yapabileceğim bir şey yok.

Onları eğitmekle zamanımızı boşa harcadığımızı biliyorken neden boşu boşuna okula gelme zahmetine girsinler ki ?

 Onlara, “Okula gidip eğitim alın,” diyoruz. Sonra da “Öğrenemiyorlar, kaynaklarımızı harcamayalım,” diyoruz. Sonra da “Öğrenemiyorlar, kaynaklarımızı harcamayalım,” diyoruz.Okul gezileri düşünüyorum. Çoğu Long Beach’in dışına bile çıkmamış. Onlara dışarıda neler olup bittiği hakkında düşüncelerini geliştirme fırsatı verilmemiş. Bu onlar için bir ödül olacak. Çalışıp kendilerini geliştirmezlerse geziye katılamayacaklar.

Bayan Campbell kitap için bütçe ayırmıyorsa geziyi de onaylamaz. Ben parayı bulurum. Karşıma engel çıkmayacağını bilmem yeter. Onlara yerine getiremeyeceğim bir söz veremem. Bu onları haklı çıkarır.

**

Kimse masum değildir, bebeğim. Hiç kimse. Bunu bize binlerce kez yaptılar ve yanlarına kar kaldı. O yüzden gerçekte ne olduğu ya da olmadığı önemli değil. Savaşta zafer alacaksın çünkü başka bir gün mutlaka kaybedersin. Ama yeterince zafer alırsan bir gün kazanırsın.

**

Ben kahraman değilim. Hayır. Ben yapmam gerekeni yaptım çünkü doğrusu buydu. Hepsi bu. Hepimiz sıradan insanlarız. Ama sıradan bir sekreter, ev hanımı ya da genç kendi sınırlı imkanıyla karanlık bir odada ufak bir ışık yakabilir. Asıl kahraman olan sizlersiniz. Siz her günün kahramanısınız.Yüzlerinizi kalbime kazıdım.

**

Anne. Anne.
Burada ne işin var ?

 Eve dönmek istiyorum. Artık sokaklarda olmak istemiyorum. Özür dilerim. Değişmek istiyorum. Bunu tek başıma yapamam. Sana ihtiyacım var, anne. Sana ihtiyacım var.

**

ÖZGÜRLÜK YOLCULUĞU …onları şiddete yöneltti. 1961’de ırkçılık karşıtı bir grup ayrımcılığı protesto etmek için otobüsle Güneyi gezdi. Siyahlar önde, beyazlar arkada oturdu. Yangın bombalarıyla saldırıya uğradılar ama yılmadılar. Montgomery, Alabama’da Jim Zwerg öfkeli bir kalabalığın beklediğini bilmesine rağmen otobüsten ilk inen oldu. Diğerlerinin kaçabilmesi için ölesiye dayak yedi. Bu tür bir cesaret gösterilmesi inanılmaz bir şey. Bu sınıfta olmaktan korkuyor okulun salağı olmaktan utanıyordum. Ama o eskidendi. Ben de cesurum. Başka bir sınıfa geçmek için yalan söyleyebilirdim. Ama burada kaldım.

**

Bir kadeh daha içersen başın ağrır. Evi terk ediyorsun ve şarabın başımı ağrıtacağını mı söylüyorsun ?

 Bunu neden yapıyorsun ?

 Sana yeterince zaman ayırmadığım için mi ?

 Hayır. Sebebi bu değil. İstemediğim bir hayatı yaşıyorum.

Erin. Bu çok zor.

Senin hayatın mı zor ?

 Yaptığın şeyi çok asil buluyorum. Seninle gurur duyuyorum. Gerçekten. Ben sadece hayatımı yaşayıp kendimi kötü hissetmek istemiyorum. 

- Yapmak istediğim bu değil.

- Yapmak zorunda değilsin.

Bu çocuklardan sorumlu olmayı planlamamıştım.

- Bunu senden kim istedi ?

  – Kimse istemedi!

Birinin istemesi mi gerekir ?  Scott… Sonunda ne yapmam gerektiğini fark ettim ve yaptığım şeyi seviyorum. Bu çocukların hayatlarına anlam katmalarına yardım ederken benim hayatımın da bir anlamı oluyor. Bunu kaç kişi başarır ?

 – Öyleyse bana neden ihtiyacın olsun ki ?

 – Sen benim kocamsın. Neden bunun bir parçası olmuyorsun, eşlerin kocalarına destek olduğu gibi ?

 Çünkü ben senin karın olamam. Keşke kulağa bu kadar kötü gelmese. Erin ?

 Bizimle sınıf arasında seçim yapmak zorunda kalsan kimi seçerdin ?
Beni sevsen, bana bunu sorar mıydın ?

 Erin, yüzüme bak. Ben buyum. Ben o çocuklardan biri değilim. Daha fazla potansiyelim yok. Burada olmak istesen geç saatlere kadar sınıfta kalır mıydın ?

 Bu doğru değil. Burada olmak istiyorum. Seni seviyorum.

Benimle ilgili düşüncelerini seviyorsun. Ama çok iyi düşüncelerim var.

Biliyorum.

**

Abla!

Dinleyin. Öncelikle, ben kimsenin ablası değilim, tamam mı ?

 “Abla” demek değil. Bu bir saygı ifadesidir. Beni dinleyin. Hepiniz. Başarılı olamamanız için beni bahane etmeyin. Bunu nasıl başardığınızı düşünün. Bu sınıftaki herkesin mezun olma şansı var. Bazılarınız ailesindeki ilk lise mezunu ve üniversite adayı olacak. Bazıları diğerlerinden hızlı ilerler. Ama hepinizin bir şansı olacak. Bunu da kendiniz başardınız. Ben değil. Şimdi aklımda son bir proje var. Hatıralarımızı yazmak.

Anne Frank gibi İnsanlara söyleyecek sözümüz olduğunu söyledi. Bizler sadece öğrenci değildik. Kendi sesi ve hikayesi olan birer yazardık. Kimse okumasa bile bu kitap, var olduğumuzu kanıtlayan bir şey olacaktı. Öyle de oldu. Sadece birbirimiz için bile olsa biz önemliydik. Ve bunu unutmayacağız. Bayan G, kitabın yayımlanacağı sözünü vermedi. Dağıtımını biz yapabilirdik. Bir başlık seçmemizi istedi. Kendimize vereceğimiz bir isim. Özgürlük Yazarları Günlüğü

Birbirleri için. 203 no’lu derslik onlar için bir yuva oldu. Güven duyguları grup olarak birlikte olmamıza bağlı.

Çoğu Özgürlük Yazarı ailesindeki ilk lise mezunu ve üniversiteli olacak. Bayan G, bazı öğrencilerin izinden giderek Wilson’dan ayrılıp California Devlet Üniversitesi’nde ders vermeye başladı. “Özgürlük Yazarları Günlüğü” 1999’da yayımlandı. 203 no’lu derslikteki başarıyı ülkedeki tüm sınıflarda elde etmek için Erin Gruwell ve Özgürlük Yazarları Özgürlük Yazarları Vakfı’nı kurdu. Erin Gruwell ve Özgürlük Yazarları 2006 ÖZGÜRLÜK YAZARLARI

****

GÖNÜLLÜ KULLUK ÜZERİNE: RADİKAL POLİTİKA VE OTO-TAHAKKÜM PROBLEMİ



Saul Newman | 12 Şubat 2014

Bu makalede gönüllü kulluk problemini (ilk olarak Etienne de la Boëtie tarafından dile getirilmiştir) inceledim ve bugün radikal politika için ne anlama geldiğini açığa çıkarmaya çalıştım. Birisinin egemenliğine yönelik arzunun devrimci Marksizm ve Anarşizm gibi insanın özgürleşmesini amaçlayan projelerin önünde önemli bir engel teşkil ettiği, yeni öznellik ve devrimci arzu kavrayışlarını ihtiyaç haline getirdiği görülüyor. Burada kritik olan (göstermeye çalışacağım) kişinin iktidar ve otoriteye kişisel bağlılığıdır. (Bu konu değişik şekillerde Max Stirner, Gustav Landauer ve Michael Foucault gibi düşünürler tarafından işlenmiştir) Gönüllü kulluğun politik teori tarafından daha ciddiyetle ele alınması gerektiğini ve bu sorun üzerine düşündükçe politik iktidarı meşrulaştırmaktan ziyade yeni özgürleşme pratikleri ve olanaklarıyla ilgilenen egemenlik karşıtı bir politik geleneğin açığa çıkacağını öne sürüyorum.

Giriş

“Neden itaat ederiz?”sorusuyla başlayan egemenlik karşıtı bir politik söylemi irdeleyeceğim. Tiranlık ve bizim tiranlığa gönüllü kulluğumuz üzerine araştırmaları esnasında Etienne de la Boëtie tarafından ortaya atılan bu soru, Bodin ve Hobbes tarafından öne sürülen egemenlik problematikine karşıt bir pozisyonda başlar. Dahası, radikal politikada çözülmeden kalmış hayati bir soruyu sürdürürken zorunlu olarak politik iktidardan özgürleşme temelli etik ufkun sınırları içinde işler. Gönüllü kulluk problemiyle uğraşmak yeni öznellik, etik ve politik eylem formlarının keşfini gerektirir, böylece iktidarla olan bağlarımız sorgulanabilir. Bu olanakları devrimci anarşizm geleneği üzerinden ve psiko-analitik teoriyle bağlantılandırarak ortaya koymaya çalışacağım. Benim görüşüm, idealleştirme ve özdeşleşme eleştirisi olmadan gönüllü kulluk sorununa karşı koyamayız ve ben burada Max Stirner, Gustac Landauer ve Micheal Foucault gibi her biri özne ile iktidar arasındaki bağları çözmeyi amaçlayarak bir tür özgürlük etiği geliştirmiş düşünürleri inceleyeceğim.

İktidarın iktidarsızlığı

Etienne de la Boëtie’nin 16.yüzyılın ortalarında Discours de la servitude volontaire,ou Le Contr’Un ‘da sorduğu soru bugün geçerliliğini koruyor ve hala temel bir politik konu olarak düşünülebilir:

“Bu olayla ilgili benim bütün çabam ulusların, şehirlerin, kasabaların ve bireylerin büyük çoğunluğunun bir tek kişinin kendileri üzerinde tiranlık kurmasına neden izin verdiğini anlamak. Bu kişinin insanların ona bizzat bahşettikleri gücün dışında hiçbir gücü yoktur, insanlar ıstırap çekmeye hazır olmadıkça zarar veremez ve mani olmaktansa ona tahammül etmeyi daha uygun bulmadıkları sürece kimseye kötülük edemez.”

La Boëtie, kendimizi bize hükmeden iktidara bağlayan, esir eden, aklımızı çelen, körleştiren ve cezbeden öznel ilişkileri araştırır. Buradaki temel ders şudur: İktidar zora bel bağlayamaz, gerçekte bizim kendi gücümüzden beslenir. İktidarı aktif olarak kabullenmemiz eş zamanlı olarak o iktidarı oluşturur. O halde La Boëtie’ye göre tirana direnmek için yapılması gereken ona arkamızı dönmek, aktif desteğimizi geri çekmek ve iktidarın bize yapmayı başardığı büyünün içinden (bizim de katkı sunduğumuz bir yanılsamadır bu) onun zayıflığının ve kırılganlığının farkına varmaktır. Öyleyse kulluk kendi oluşturduğumuz bir durumdur, tamamıyla gönüllüdür ve bizi bu durumdan bağımsızlaştırmaya başlayacak olan artık hükmedilen olmama arzusu ve özgür olma isteğidir.

Bu gönüllü kulluk sorusu Hobbes’in bir yüzyıl sonra öne süreceği sorunun tam karşıtıdır. La Boëtie için mutlak iktidara maruz kalmak doğal olamayan bir durumken Hobbes için bir başka durumda yaşamak olanaksızdır. Doğanın anarşik hali Hobbes için kesinlikle olağandışı ve dayanılmaz bir durumdur. La Boëtie’nin oto-tahakküm[self-domination] sorunsalı bu yüzden egemenliği meşrulaştıran bütün bir politik geleneği (ki bu gelenek bugün hala bizimle birliktedir) tersine çevirir. La Boëtie politik tahakkümün yapay bağları yerine özgürlüğe, öz belirlenime, ailenin ve yoldaşlığın doğal ilişkilerine öncelik veren karşıt pozisyondan başlar. Hürriyet çok da fazla bize kendi arzularını dayatmaya çalışanlara karşı savunulacak bir şey değildir, daha ziyade özgürlüğümüzden feragat etme eğilimimize, otoritenin gözlerimizi kamaştırmasına; zenginlik, kariyer v.s. karşılığında hürriyetimizi teslim etmemize karşı savunulmalıdır. Öyleyse açıklanması gereken insanlar arasındaki özgür ilişkilerin ve özgürlük arzusunun yerine geçen iktidarla kurulan patolojik ilişkidir.

Boëtie’nin gönüllü kulluk ile ilgili açıklamaları tamamıyla yeterli ve ikna edici değildir, özgür insanın zayıf ve korkak hale gelerek başkalarının kendisi üzerinde hâkimiyet kurmasına izin verdiğini düşünür.Bütün bunlara rağmen bence politika için (özellikle de radikal politika için) temel sorulardan birini sorar: İnsanlar belli bir noktadan sonra neden kendileri üzerinde tahakküm kurulmasını arzuluyor?

Bu soru egemenlik karşıtı bir politik teorinin, bir dizi düşünür tarafından başlatılan özgürlükçü bir araştırma hattının önünü açtı. Örneğin Wilhelm Reich faşist kitle psikolojisinin Freudo-Marxist analizini yaparken, Marxist yanlış bilinç kategorisiyle yeterince açıklanamayan, hükmedilmek için duyulan arzudan bahseder. Özgürlük antropologu Pierre Clastres, tahakkümün kaçınılmaz olmadığını gösterdiği için La Boëtie’nin hakkını teslim eder; gönüllü kulluk tarihin (ya da tarihöncesinin) bir badiresi, bir itibar yitimi, ilkel özgürlük ve devletsizlik durumundan hükmeden ve hükmedilenlerin olduğu topluma geçişte bir hataydı. Burada insan (ne insanlık ne de hayvanlar için) adlandırılamaz bir duruma geçer: doğal özgürlüğüne o kadar yabancılaşmıştır ki (ilkel toplumlarda hiçbir şekilde bilinmeyen bir arzuyu) kulluğu özgürce seçer, arzular. (Clastres, 1994: 93-104) Clastres’in düşüncesini takip ederek Gilles Deleuze ve Felix Guattari devletin ortaya çıkışını araştırdılar ve şiddet kullanarak egemenlik kurmaya ya da ele geçirmeye tamamıyla dayanmadığını daha ziyade kendiliğinden arzulanan bir baskıyla, öznenin arzu düzeyinde oto-tahakkümüne dayandığını düşündüler. Devlet, öznenin arzusunu otoriter ve hiyerarşik düşünce yapıları ve bireyleşme biçimleriyle yönlendirerek işler.(1)

Dahası, situasyonist Raoul Vanegeim, La Boëtie ile çok benzerlik taşıyan analizinde, itaatimizin küçük bir ücret karşılığında satın alındığını ve sürdürüldüğünü gösterir. Kendi egemenliğimizin aşağılanmasına karşılık ufak bir psikolojik rüşvet olarak birazcık iktidar:

“ Köleler eğer boyun eğmelerinin karşılığı olarak iktidardan küçük bir parça edinemezlerse uzun süre köle olarak kalmaya istekli değildirler: her bağımlılık ilişkisi belli bir ölçekte iktidar kurma hakkını içerir. Farklı derecelerde boğun eğmişleri barındırmayan bir iktidar yoktur. Bazılarının yönetilmeye oldukça hazır olmalarının nedeni budur.”(Vanegeim, 1994:132)

Başka bir politika..?

Oto-tahakküm problemi bize politika ve özneleştirme arasındaki bağlantının derinlemesine incelenmesi gerektiğini gösterir. Yeni politik formlar oluşturabilmek (ki bugünün en önemli meselesi budur) yeni öznellik ve özneleşme biçimlerini gerektirir. Dahası gönüllü kulluğa karşı çıkmak yeni politik stratejileri, politikanın yeni bir kavrayışını gerektirir. Biraz haklı olarak, La Boëtie, demokrasilerdeki tahakküm olasılığını fark etmiştir: halk tarafından seçilen demokrat lider kendi iktidarından sarhoş olur ve tiranlığa doğru meyleder. Gerçekten de modern demokrasiyi kitle ölçeğinde gönüllü kulluk örneği olarak ele alabiliriz. Mesele seçkinlerin bizi karar mekanizmasında söz hakkımızın olduğuna dair kandırdığı bir yanılsamaya katılmamız değildir, temsili demokrasinin kendisi iktidarsızlığa kitlesel hoşnutluğu ve boğun eğmeye genel bir sevgiyi özendirir.

La Boëtie alternatif olarak bağımsız cumhuriyet fikrini önerir. Ancak ben gönüllü kulluğun karşıtının bağımsız cumhuriyet olmadığını, tamamen farklı bir politik biçim olduğunu düşünüyorum. Sadece yasalarda değil, mülk sahibi zengin sınıfların yoksullar üzerindeki tahakkümü gibi örneklerde bağımsız cumhuriyetlerin kendine has tahakküm biçimleri vardır. Politikanın alternatif formlarını düşündüğümüzde, ya da tahakkümün olmadığı farklı deneyimleri hayata geçirmeyi ve arttırmayı tasarlarken, daha ziyade anarşist politika üzerine düşünmeliyiz bence. Bu bir anti-politik politika, devletin yücelttiği politik iktidarın ve otoritenin yapılarını ortadan kaldırmayı amaçlayan bir politikadır.

Radikal politik felsefeler içinde en aykırısı olan anarşizm uzun süre marjinal olarak varlığını sürdürdü. Bunun nedeni bir yönüyle anarşizmin heterodoks doğasıdır; bir tek düşünsel gövde ya da fikirler sistemi ile kapsanamadığı daha ziyade çeşitli fikir, felsefi yaklaşım, devrimci pratik, tarihsel hareket ve kimliklerin bir bileşimini ifade ettiği için. Ancak burada anarşist/özgür düşüncenin yeniden ele alınmasını önemli kılan şey bütün radikal gelenekler arasında politik iktidarın yol açacağı tehlikeye; politik kurumlar ve düzenin içerdiği otoriterlik ve tahakküm potansiyeline karşı en hassas olan akım olmasıdır. Bu anlamda insanları iktidara bağlayan mekanizmalara karşı uyanıktır. Bu yüzden Marksist-Leninistlerden farklı olarak anarşistler devrimin ilk aşamalarında devletin ortadan kaldırılmasını savunurlar. Eğer olur da devlet iktidarı bir öncü güç tarafından ele geçirilir ve toplusal devrim için (proletarya diktatörlüğü adı altında) kullanılırsa zamanla sönümlenmekten ziyade yeni sınıfsal ayrışma ve antagonizmalar doğurarak gücünü ve ölçeğini arttırır. Başka bir ifadeyle, devletin doğru sınıf tarafından kontrol edildiğinde özgürleştiren bir araç olarak kullanılabileceğini düşünmek on dokuzuncu yüzyıl klasik anarşistlerine göre, Marx ile girdikleri önemli tartışmalarda söyledikleri gibi, devlet tahakkümünün grift mantığını ve politik iktidarın cazibesini göz ardı eden tamamıyla fantezi bir görüştü. Bu yüzden Rus anarşist Peter Kropotkin devletin belirli bir sınıfın çıkarlarına indirgenemeyecek özgün bir iktidar biçimi olarak incelenmesi gerektiğini savunmuştur. Devlet en temel olarak bir tahakküm aracıydı: “Bizler sadece devletin gerçek formunu ve üstlendiği tahakküm biçimlerini değil, en temelinde sosyal devrimin önünde engel teşkil ettiğini görüyoruz.”(Kropotkin,1943) Dahası, devlet iktidarı onu kontrol etmek isteyenlerle kurduğu öznel bağlar ve onlar üzerindeki bozucu etkisi aracılığıyla kalıcılaşır. Bir başka anarşist Mikhail Bakunin’in sözleriyle: “ Tabiî ki de bizler samimi sosyalistler ve devrimcileriz, yine de, iktidara sahip olsak şu anda bulunduğumuz yerde olmazdık.” (Bakunin,1953:249)

Politik iktidarın bu ikirciksiz eleştirisi ve özgürlüğün devlet sistemi içerinde elde edilemeyeceği düşüncesi anarşizmi diğer politik felsefelerden ayırır. Liberalizmle uyuşmaz, liberalizm esasında bir güvenlik politikasıdır; bireyin özgürlüğünü diğerlerinin özgürlüğünden korumak için devlet gerekli görülür. Gerçekten de olağanüstü hallerle devletin bugünkü güvenlikleştirilmesi liberalizmin gerçek yüzünü açığa çıkarır. Aynı şekilde toplumu daha eşit hale getirmek için devleti zorunlu gören sosyalizmden de farklılaşır. Bugün bu düşüncenin nihai çöküşüne otoriter merkeziyetçiliği, yasa ve düzen fetişleri ve global neoliberalizmle bariz suç ortaklığıyla sosyal demokrat partilerin üzücü kaderinde tanık oluyoruz. Dahası anarşizm radikal politika için artık tamamen geçerliliğini yitirmiş devrimci Leninizm’den de ayrılmalıdır. O halde, anarşizmi devlet iktidarının ve hatta devlet iktidarını ele geçirme stratejisinin reddedilmesi tanımlar. Anarşizm bunun yerine parlamenter demokratik kanallarla veya devrimci öncülerle değil alternatif pratikler, özgür birliklere dayanan ilişkiler, eşit özgürlük ve gönüllü işbirlikleri yoluyla erişilebilecek kendini özgürleştirme ve otonomi üzerine odaklanır.

Radikal siyasi gelenek içerisinde diğer politika biçimlerinden farklı ve onlara dışsal olması nedeniyle anarşizm çoğunlukla gölgede kalmıştır. Ancak şuan anarşist bir momentte olduğumuzu iddia edebilirim. Söylemek istediğim, sosyalist devlet projesi ve devrimci Leninizm’in çöküşüyle ve liberal demokrasinin dar güvenlikçi bir politikayla sonuçlanmasıyla birlikte, radikal politika bugün kendisini giderek devlet dışında konumlandırmaya yöneldi. Çağdaş radikal aktivizm parti liderliği ve politik temsiliyet yerine yatay ağlara ve doğrudan eyleme gösterdiği ilgiyle belirgin bir anarşist yönelim içerisinde görünüyor. Burada bir tür devlet iktidarıyla uyuşmazlık, daha fazla otonomi doğrultusunda devletin kurumlarının ötesinde düşünme ve eyleme arzusu vardır. Bu eğilimler ekonomik kriz ile birlikte kapitalizmin sınırlarına ve neoliberal ekonomik modelin sonuna işaret edecek şekilde daha fazla dillendirilmeye başlandı. Neoliberalizmin başarısızlığına cevap artık daha fazla devlet müdahaleciliği değil. Düzenleyici devletin geri döndüğünü söylemek saçma, aslında devlet neoliberalizmden hiçbir zaman uzaklaşmamıştı ve bütün ekonomik liberal ideoloji güvenlik alanında, sosyal hayatın düzenlenmesi, disipline edilmesi ve gözetimi noktasında çok daha yoğun bir devlet varlığını gizlemekteydi. Ayrıca mevcut durumda devletin bize yardımcı olamayacağı açıktır, korunmak için ona gerek yoktur. Gerçekten de ortaya çıkan devletten bir tür kopuştur, gelecek isyanlar giderek istisnai haller üzerinden yöneten devletin hegemonyasıyla mücadele edecektir.

Dahası, anarşizmin önemi teorik düzlemde de kendisini gösteriyor. Çağdaş düşünürlerin değindiği birçok konu (mesela devletsizlik fikri, parti dışı ve sınıf ötesi politik formlar, çokluk kavramı vs ) anarşist bir politikayı çağrıştırır.Gerçekten de yeni politik özne arayışında bu iyice belirginleşir: Michael Hardt ve Antonio Negri’nin çokluk kavramı, Ernesto Laclau için halk, Jacques Ranciere için excluded part-of-no-part, Alain Badiou için militan figürü; bütün bunlar Marxist-Leninist öncü üzerinden politik olarak inşa edilmiş proletarya kategorisinden daha az kısıtlayıcı ve daha geniş olan bir özneleşme biçimi üzerine düşünme çabasına işaret eder. Politik öznellik üzerine benzer bir yaklaşım on dokuzuncu yüzyılda anarşistler tarafından da önerilmişti, Marxist devrimci sınıf kavramının dışlayıcı olduğu, köylülük ve lümpen proletaryanın da devrimci kimliklere dahil edilmesi gerektiği tartışılmaktaydı.(2) Bence anarşizm çağdaş politik düşüncedeki eksik halkadır, hiçbir zaman gerçekten kabul görmeyen düşüncenin hayalete benzeyen varlığı.(3)

Anarşist özne

Anarşizm, iktidarın insan özgürlüğü adına sürekli sorgulamaya tabi tutulduğu ve insan varoluşunun otoritenin yokluğunda düşünüldüğü bir politika ve etiktir. Fakat bu bakış böyle bir anarşist öznenin olup olmadığı sorusunu gündeme getirir. Burada ben anarşizmi gönüllü kulluk problemi üzerinden yeniden düşünmek istiyorum. Klasik anarşistler insan öznenin kalbinde yer tutan iktidar arzusunu görmedikleri için (iktidar yapılarını yok etmek için oldukça istekli olmalarının nedeni bu arzuları körükleyeceğini düşünmeleriydi) oto-tahakküm problemi, kişinin kendi üzerindeki tahakkümü arzulaması, anarşizmde yeterince teorize edilemedi. (4) 18. ve 19. yüzyıldaki anarşistler için (örneğin William Godwin, Pierre-Joseph Proudhon, Mikhail Bakunin ve Peter Kropotkin) aydınlanmacı hümanizmanın rasyonalist söylemlerinde olduğu gibi insan özne doğası gereği özgürlüğü arzuluyordu, dolayısıyla devlet iktidarına karşı devrim insan özgürleşmesi öyküsünün bir parçasıydı. Devlet iktidarının dışsal ve yapay kısıtları yok edilecek ve böylece insanın özsel rasyonel ve ahlaki özellikleri ifade edilebilecek, toplum kendisiyle uyum içinde olabilecekti. Burada, klasik anarşist düşüncede varsayılan, doğal kurallarla yönetilen insan toplumuyla yapay, irrasyonel ve sosyal güçlerin gelişmesine engel devlette somutlaşan politik iktidar ve insan ürünü yasalar arasında Manişeist bir karşıtlık vardır. Ayrıca insanda doğuştan gelen sosyallik (Kropotkin’in söylediği gibi, karşılıklı yardımlaşma ve işbirliğine yönelik doğal bir eğilim) devlet tarafından çarpıtılmaktaydı ve bu yönelimlerin gelişmesine izin verilse devletin gereksiz kalacağı sosyal uyum üretebilirdi. (Kropotkin, 2007)

Devletsiz, yasaların ve egemenliğin olmadığı bir toplum ki gerçekten de radikal politikanın nihai ufkudur, arzulanabilir bir fikirdir. Ayrıca politik ve legal otoritenin genel olarak sosyal hayat ve insan varoluşu üzerinde baskıcı bir engel teşkil ettiğine şüphe yoktur. Ancak özne ve iktidar arasındaki ontolojik ayrımda belirsiz hale gelen konu özne ve ona hükmeden iktidar arasında sıkıntılı bir karmaşıklığa işaret eden gönüllü kulluk problemidir.Kendini iktidara bağlama arzusunu açıklamak ve bu soruna karşı koymak amacıyla etik ve politik stratejiler geliştirebilmek için öznelliğin anarşist bir teorisini ya da en azından klasik anarşist düşünceninkinden daha gelişkin olanını ortaya koymak gerekiyor. Bu aynı zamanda klasik anarşizmin bazı özcü ve rasyonel kategorilerinin ötesine geçmek anlamına gelir (başka bir yerde (Newman, 2010) bu değişimi postanarşizm olarak adlandırmıştım). Klasik anarşistlerin insan doğası veya politika hakkında kaçınılmaz olarak saf bir bakışa sahip olduklarını söylemiyorum, daha ziyade hümanizm ve rasyonalizm için arzu sorunu kör nokta olarak kalmıştır. Arzunun karanlık, dolambaçlı, öz-yıkıcı ve irrasyonel doğası psikanaliz tarafından sonradan açığa çıkarılacaktı.

Psikanaliz ve tutkulu bağlanmalar

Zihinsel düzeydeki iktidara yönelik öznel bağları keşfetmek önemlidir(5). Marcuse ve Reich (6) gibi Freudo-Marxistler tarafından araştırılan iktidara psikolojik bağımlılık, özgürlükçü politika olanaklarının bazen gizli otoriter arzular tarafından gölgelenebilmesi; devrim sonrası toplumlarda otoriter ve hiyerarşik pratik ve kurumlaşmanın ihtimal dâhilinde olması gibi sonuçlar doğuruyordu. Öznenin politika ve felsefedeki merkezi rolü burada göz ardı edilmez ancak mesele karmaşıktır. Radikal politik projeler insani arzunun belirsizlikleriyle, mesela irrasyonel sosyal davranışlarla, şiddetli ve agresif dürtülerle ve hatta otorite ve hakimiyet amacındaki bilinçaltı isteklerle yüzleşmek zorundadır.

Bu psikanalizin politik ve sosyal açıdan kaçınılmaz olarak muhafazakâr olduğu anlamına gelmez. Tersine psikanalizinde esas olan öznenin daha fazla otonomi kazanma arayışında olduğu, özgür birliktelikler aracılığıyla bilinçaltındaki gerçeği konuşmak için cesaretlendiği bir özgürlükçü etostur(7). İnsanın zihnindeki karanlık tarafı vurgulaması (iktidara bağımlılığını, otoriter figürlerle özdeşleşmesini, agresif tepkilerini) politik otoriteyi aşmayı amaçlayan her devrimci proje için bir alarm işlevi görebilir. Bu gerçekten de Lacan’ın 68 Mayıs’ının radikalizmine cevaben işaret ettiği sorunun aynısıdır: “ Devrimci tutkunun tek olası sonucu vardır: efendinin söyleminde son bulmak. Deneyimin gösterdiği budur. Devrimciler olarak özlem duyduğunuz bir efendidir. Birini bulacaksınız. “(Lacan,2007: 207) Lacan’ın keyif kaçıran bu tahmininde ima ettiği (yüzeysel bir bakışla, bana göre hatalı bir şekilde, politik olarak muhafazakârca yorumlanabilir) devrimci özne ve otorite arasındaki saklı bağlantı, hatta bağımlılıktır. Ayrıca direniş hareketlerinin ve belki de devrimin otoritenin yerini onaylayarak veya yeniden keşfederek devletin sembolik etkinliğini devam ettirebileceğini söyler.

Psikanaliz hiçbir şekilde insanın özgürleşmesini, sosyalliğini ve gönüllü işbirliğini görmezlikten gelmez. Aslında öznedeki iktidar ve hakimiyet için agresif arzuyla özgürlük ve uyumlu biraradalık isteği arasındaki çatışan eğilimlere işaret eder. Ayrıca Judith Butler’in tartıştığı gibi, zihin (öznenin bir boyutu olarak söylem ve iktidara indirgenemez, onları aşar) sadece bizim iktidara tutkulu bağlılıklarımızı ve (Foucoult’ya referansla) öznelleştirme biçimleri ile iktidarın bize dayattığı düzenleyici davranışları değil, aynı zamanda onlara karşı direnişi de açıklayabilen bir şeydir.

Ego özdeşleşmesi

Psikanalizin kavradığı, mesela Freud’un grupların psikodinamiğini analiz ederken gösterdiği, hiyerarşik ve otoriter ilişkilerin kurulmasında özdeşleşmenin oynadığı roldür. Grup üyesi ve lider figürü arasındaki ilişkide kişi, sevgiye yakın bir duyguyla bağlılık nesnesi ego idealin yerini alana kadar lideri ideal tip olarak hem idealize eder hem de onunla özdeşleşir(Freud,1955). Bu özdeşleşme sadece bireyle lider arasında değil aynı zamanda grubun diğer üyeleriyle de öznel bağlar oluşturur. Özdeşleşme bu yüzden otoriter liderlerin çıkarına gönüllü teslimiyeti anlamanın bir yolu haline gelir.

Ancak daha geniş anlamda idealleştirmenin politikadaki yerini anlamamız gerekir ve bu noktada genç Hegelci düşünür Max Stirner’in önem kazandığını söyleyebilirim. Stirner’in Ludwig Feuerbach’ın humanizmine yönelik eleştirisi oto-tahakküm problemiyle uğraşabilmemizi sağlar. Stirner bize tanrının insan ile yer değiştirdiği Feuerbachçı projenin (öznenin tersine çevrilip kutsalın insanlığın ölçüsü olmasının yerine insanlığın kutsalın ölçüsü haline getirilmesi (Feuerbach,1957)) dinsel otorite ve hiyerarşiyi yerinden etmektense sadece yeniden onayladığını gösterir. Feuerbach’ın “ humanist isyanı” bu yüzden yalnızca yeni bir din (Humanizm) yaratmakta başarılı olmuştur, Stirner bu durumu öz-köleleşmeyle [self-enslavement] ilişkilendirir. Bireysel ego artık kendisi ile insan özü fikriyle kutsallaştırılmış kendinin idealleşmiş bir formu arasında bölünmüştür. Bu ideal aynı zamanda bireyin dışında, kendisini ölçtüğü ve tabi kılındığı soyut bir ahlak ve rasyonel bir görüntü haline gelir. Stirner’in söylediği gibi: “ İnsanoğlu, kafan perili […] Büyük şeyler hayal ettin, kendine varlığı senin için olan tanrılardan bir dünya yarattın, çağrılacağını varsaydığın bir ruhlar âlemi, seni işaret eden bir ideal. “ (Stirner,1995:43)

Stirner’e göre öznenin kendisini bu soyut ideallere (sabit fikirlere) tabi kılmasının politik sonuçları vardır. Hümanizm ve rasyonalizm onun analizinde bireyin arzusunun devlete bağlanmasını sağlayan dolambaçlı aracılar haline gelir. Örneğin bu, devlet tarafından tanımlanan vatandaşlık rolleriyle özdeşleşerek olur. Dahası Stirner için La Boëtie’ninkilere paralel bir dizi düşüncede devletin kendisi, biz var olmasına izin verdiğimiz, kendi üzerimizdeki iktidarımızdan feragat ettiğimiz için (bunu ‘yönetim prensibi’ olarak adlandırır) var olabilen bir ideolojik soyutlamadır. Bir başka deyişle bize hükmeden devletin ideası, egemenlik ideasıdır. Devletin gücü esasında kendi gücümüze dayanır ve birey bu gücü fark etmediği, kendisini dışsal bir politik otoriteden önce bastırdığı içindir ki devlet var olmaya devam eder. Stirner’in doğru bir şekilde tahmin ettiği gibi devlet sadece baskı ve zorla işlemez, daha ziyade devletin hâkimiyet kurmasına izin vermemize dayanır. Stirner, ideolojik aparatların sadece ekonomik ve politik sorularla ilgili olmadığını aynı zamanda psikolojik ihtiyaçlardan kaynaklandığını göstermek istiyordu. Stirner’e göre devletin hâkimiyeti, bize hâkim olmasını arzulamamıza dayanmaktaydı:

“Eğer kimse itaat etmezse kurallarınız, kimse uymazsa düzeniniz neye yarar? […] Devlet efendilik ve kölelik olmadan düşünülemez. Kendisine hâkim olmak isteyen birinin başkalarındaki arzu yokluğunu hesaba katmak zorunda olduğu düşüncesi o başkaları tarafından icat edilmiştir, aynı efendinin köleler tarafından yaratılması gibi. Eğer boyun eğmeye son verilirse efendilik de sonlanır. (Stirner,1995: 174-5)”

Stirner, Marx ve Engels tarafından Alman İdeolojisi kitabında ‘Aziz Marx’ denerek acımasızca ve bıkıp usanmadan eleştirildi. Onu idealizmin en kötü biçimini savunmakla, devletin maddi temelini oluşturan ekonomik ve sınıf ilişkilerini görmezden gelmekle, sonuçta devletin basitçe arzulayarak yok edildiğini söyleyerek eleştirdiler. Ancak Stirner’in analizinin devlet iktidarını ayakta tutan gönüllü kulluğun öznel bağlantısını aydınlatmadaki değeri bu eleştiride gözden kaçırılmıştı. Stirner devletin maddi olarak var olmadığını söylemiyordu, fakat ona göre devletin gücüne zihinsel bağlılık ve bağımlılık aracılığıyla, otoritesinin kabulü ve idealleştirilmesi yoluyla varlığı sürdürülüyor ve destekleniyordu. Öznel idealleştirme boyutunu görmezlikten gelen her devlet eleştirisi devletin gücünü kalıcılaştırmaya yarıyordu. Devlet gerçekte alt edilmeden önce bir idea olarak alt edilmesi gerekliydi ya da daha doğru bir şekilde söylemek gerekirse bunlar aynı sürecin iki yönüydü.

Stirner’in analizinin önemi (anarşist geleneğin hümanist özcülüğünden birçok noktada ayrılsa da geniş anlamda onunla uyumludur(8)) politikanın diğer yüzünü biçimlendiren ve radikal politikanın karşı stratejiler bulmak zorunda olduğu bu gönüllü oto-itaati keşfetmesinde yatar. Stirner’e göre birey gönüllü kölelikten ancak bütün özcü kimliklerden vazgeçer ve öznelliği kendisini yaratan radikal bir eksiklik olarak görürse kurtulabilir:

“Ben kendi payıma kendimi önceden varsayma varsayımından başlıyorum; ancak benim varsayımım kendisini mükemmelleştirmeye çalışan bir varsayım değil, sadece bundan zevk almamı ve yararlanmamı sağlıyor. […] Kendimi önceden varsaymıyorum, çünkü her an kendimi farz ediyor veya yaratıyorum.” (Stirner, 1995:150)“

Stirner’in yaklaşımı bireyin kendini (özcülük ve sabit kimliklerden) özgürleştirmesine eğilmişken, ‘egoistler birliği’kavramıyla kolektif politika olasılığından bahseder. Benim görüşüm bu kavram yeterince geliştirilmemiştir. Gönüllü kullukla ilişkiyi kesmek sadece bireysel bir girişim olamaz. Gerçekten de, La Boëtie’nin söylediği gibi bu her zaman kolektif bir çabayı, halkın zorba iktidarı kolektif bir reddedişini gerektirir. Stirner’in eksiksiz veya tutarlı bir politik ve etik eylem teorisi sunduğunu iddia etmiyorum. Ancak Stirner’in düşüncesinin önemi mikropolitikayı icat etmesinde, öznel düzeyde iktidarla olan pek çok bağımıza ve bu durumdan kendimizi özgürleştirme yollarına yaptığı vurgudadır. Bu noktada devrim ve isyan arasında yaptığı ayrıma dikkat etmek gerekiyor:

“Devrim ve isyan eş anlamlı olarak görülmemelidir. Devrim yerleşik olan durum veya statünün yıkılmasıyla ilişkilidir, devletin veya toplumun yıkılması sırasıyla politik veya sosyal bir eylemdir; amaçlamamış olsa da isyanın kaçınılmaz bir sonucu olarak şartların dönüşümü söz konusundur, başlangıcı insanın kendisiyle olan uyumsuzluğudur, silahlı bir ayaklanma değil bireylerin bir kalkışmasıdır, kendisinden kaynaklanan sözleşmelere uymayan bir yükseliştir. Devrim yeni düzenlemeler kurmayı hedefler, isyan ise yeniden düzenlenmeye imkân vermemeye, bunun yerine kendimizi düzenlememize yol açar ve ‘kurumlara’ şaşaalı umutlar bağlamaz. Yerleşik olana karşı bir mücadele değildir, çünkü başarılı olursa yerleşik olan kendi üstüne çöker, daha ziyade kendisini yerleşik olandan dışarı çıkarmayı hedefler. (Sirner,1995: 279-80)”

Buradan çıkarmamız gereken, radikal politika sadece devlet gibi yerleşik kurumları devirmeyi değil öznenin iktidara esir edilmesine ve bağımlı hale gelmesine yol açan sorunlu ilişkileri dönüştürmeyi hedeflemelidir. İsyan bu yüzden sadece dış baskıya karşı değildir, tersine daha temelde, kişinin içselleştirilmiş bastırılmışlığına karşıdır. Bu yüzden öznenin dönüşümünü, kişinin iktidardan otonomisini arttırmayı hedefleyen bir mikropolitika ve etik içerir.

Burda Gustav Landauer’in tinsel anarşizminden yararlanabiliriz. Gustav Landauer eşzamanlı olarak insanların öznelliğinde bir dönüşüm, ruhun belirgin bir yenilenmesi ve diğerleriyle yeni ilişkiler geliştirme isteği olmadığı sürece politik bir devrim olanağının (ve sosyalizm olanağının) mümkün olmadığını savunur. İnsanlar arasındaki mevcut ilişkiler sadece devlet otoritesini yeniden üretir ve onaylar.(Gerçekten de devletin kendisi belirli bir ilişki, belirli bir davranış ve iletişim, öznelliğimiz ve bilincimiz üzerindeki -hatta bilinçaltını da katmalıyız- belirgin bir damgadır. Bu yüzden sadece ilişkilerin tinsel bir dönüşümüyle aşılabilir.) Landauer’in dediği gibi, “farklı ilişkilerle bağlantı kurarak, başka türlü davranarak onu yok ederiz.” (Martin Buber,1996:47)

Özgürlüğün bir mikropolitikası

Bu yüzden geçmişte radikal siyasi projelerin önünde büyük bir engel teşkil eden gönüllü kulluk probleminin üstesinden gelmek ‘kendi’nin bu tür bir etik sorgulanmasını, öznenin iktidara ilgisini ve onunla suç ortaklığını soruşturmayı gerektirir. Devlet iktidarından kopmayı amaçlayan mikropolitik stratejilerin keşfedilmesine bağlıdır; artık devlet egemenliği tarafından koşullanmayan yeni deneyimlerin, yaşam biçimlerinin ve politik yolların geliştirildiği ve kişinin kurulu sosyal kimlik ve rollerden özgürleştiği, özdeşleşmenin tersine işleyen bazı politikalar. Bu sorgulama (basitçe özgürlüğü güvenlik tarafından koşullanan ve kısıtlanan bir şey olarak görmek yerine) özgürlüğün güvenlik ideolojisinin ötesinde ne anlama geldiğini düşünmek demektir. Aynı şekilde devletin ötesinde demokrasinin, partinin ötesinde politikanın, kapitalizmin ötesinde ekonomik organizasyonun, sınırların ötesinde küreselleşmenin ve biyopolitikanın ötesinde hayatın ne anlama geldiğini düşünmeliyiz.

Burada önemli olan güvenlik arzusunun eleştirel bir sorgulamasıdır. Çağdaş toplumda güvenlik, bir metafizik ve köktencilik haline geldi. Sadece devlet iktidarının öngörülmemiş bir genişlemesi ve yoğunlaşmasının ardındaki güdü değil aynı zamanda yaşam için bir koşul haline geldi. Yaşam tehlikelere karşı (kendi güvenliğimiz veya finansal güvenlik için v.s. ) korunmalı. Ancak bu sadece insan özgürlüğünün değil politikanın da en varoluşsal olanağının olumsuzlanması anlamına geliyor.

Yasalar ve liberal kurumsal sistem bizi güvenlikten koruyabilir mi?

Hayatın amansız güvenlikleştirmesine karşı durabilir mi?

Agamben ve diğerlerinin söylediklerini hatırlamalıyız: biopolitika, egemen şiddet ve güvenlikleştirme yasanın diğer yüzüdür ve yasanın iktidarı bu şekilde sınırlandırabileceğini hayal etmek açıkça liberal bir yanılsamadır. Hayır, artık itaatkâr olan ya da yasaları çiğneyen özneler olmayarak (biri diğerinin öbür yüzüdür, Lacan’dan öğrendiğimiz, yasaların çiğnenmesi yasallığın kabulünü sürdürür(9)) yasa ve kurumlar arasında yeni bir ilişki icat etmeliyiz. Daha ziyade bu itaat/ihlal ikiliğini aşmalıyız. Anarşizm ihlalden fazlasıdır, özgürlük ve otonomi için yeni mekânlar ve deneyimler icat ederek (doğaları gereği kırılgan ve deneyseldir) yasa ve devletin ötesinde yaşamayı öğrenmekle ilgilidir.

Böyle riskler almak disiplin gerektirir ama bu kendimize uygulayacağımız bir tür etik disiplindir. Disiplinsiz olmak için disipline olmalıyız. La Boëtie’nin söylediği gibi, otoriteye itaat bize kolay ulaşır, gerçekten ‘doğal’ gibidir. Dolayısıyla otoriteye karşı isyan yeni özgürleşme denemelerinin disiplinli ve sabırlı bir ayrıntılandırılmasını gerektirir. Bu belki de Foucault’nun askesis kavramıyla varmaya çalıştığı şeydir; onun için insan özgürleşmesi pratiğinden ayrılamaz ve kendine sahip çıkmanın bir parçası olan etik egzersizler.(cf., Foucault,1988) Foucault için bu tür stratejilerin amacı kişinin daha az yönetildiği ya da hiç yönetilmediği yaşam tarzları icat etmektir. Hakikaten, Foucault’ya göre eleştiri pratiğinin kendisi sadece iktidarın meşruluk ve gerçeklik iddiasını değil daha önemlisi hakikatin belirli yayılımı aracılığıyla (bizim belirli hakikat ve normlara riayet ettiğimize dair iktidarın ısrarı aracılığıyla) iktidara ve yönetimsellik rejimlerine bağlandığımız çeşitli yolları sorgulamayı amaçlar. Öyleyse Foucault için : “Eleştiri, gönüllü itaatsizlik[inservitude], düşünümsel[reflective] inatçılıksanatıdır.“(Foucault,1996:386)Foucault bu yüzden “özgürlük için sabırsızlanmamıza biçim veren sabırlı emek “ gerektiren öznelliğimizin sınırlarının bir sorgulamasından bahseder.(Foucault,2000:319) O zaman belki de disiplinsizliğin disiplini yoluyla gönüllü kulluk problemine karşı koyabiliriz.

Sonuç: Bir reddetme politikası

Gönüllü itaatsizlik (iktidarın üzerimizdeki tahakkümünün reddi) politikanın reddi ile karıştırılmamalıdır.Tersine alternatif bir politik biçimin inşası ve eylemin yoğunlaştırılması olarak görülmelidir. Bunu iktidardan vazgeçme politikası, tahakküm karşıtı bir politika olarak adlandırabiliriz. Böyle bir reddetme politikasında apolitik olan bir şey yoktur. Reddetme politikası politikanın reddedilmesi değil, devlette kutsallaşmış yerleşik politik biçim ve pratiklerin reddedilmesi ve devlet dışında yeni politik formlar yaratmaktır. Başka bir deyişle bir otonomi politikası arzusudur. Alternatif bir okumada, Carl Schmitt’in devletin egemenliğini meşrulaştırmak için (devletin dost/düşman karşıtlığını tanımlama imtiyazı Schmitt,1996) öne sürdüğü bir tür otonomi politikası görülebilir. Ancak yerinde politik uğrak devletin dışındadır ve yeni anti-otoriter ilişkiler ve yaşam tarzları ortaya çıkarmaya çalışır.

Bu makalede (çok önceleri La Boëtie tarafından teşhis edilmiş) gönüllü kulluk problemini radikal politik düşüncenin merkezine yerleştirdim. Sınırları psikanalitik teori tarafından belirginleştirilmiş gönüllü kulluk, öznenin arzu düzeyinde iktidara bağlandığı bir eşik olarak anlaşılabilir.Aynı zamanda gönüllü kulluk fikri tahakkümün kırılganlığına ve karar verilemezliğine işaret eder. Öznelleştirme karşıtı işleyen mikropolitik ve etik stratejilerin (gönüllü itaatsizliğin anarşist bir politikası) icat edilmesiyle kişi bu bağları gevşetebilir, çözebilir ve egemenin gölgesinin ötesinde alternatif politik alanlar yaratabilir.

Çeviren: Doğacan Düğmeci

http://www.anarchist-developments.org/index.php/adcs_journal/article/vie… linkindeki makaleden çevrilmiştir.

(1) Deleuze ve Guattari, devlet iktidarına bağlı olduğumuz gizemli yolu işaret eder, bu ‘gönüllü kulluk’ teriminin hem aydınlattığı hem de belirsizleştirdiği bir konudur: “ Devlet elbette özgürlüğün mekânı değildir ancak zorla kulluk ve zapt etmenin faili de değildir. O zaman ‘gönüllü kulluk’tan bahsedebilir miyiz?”(Deleuze&Guattari2005,460)

(2) Marxsit sınıf kategorisine karşıt olarak Bakunin’in devrimci kitle kavramı (Bakunin,1984: 47)

(3) Klasik anarşizmin çağdaş radikal felsefe ile benzerlikleri üzerine bir tartışma için makaleme bakılabilir (2007) ’ Anarchism, Poststructuralism and the Failure of Radical Politics today’, Substance (113)36/2.

(4) İnsan öznelliğinin kalbinde bu tür bir iktidar arzusunun kabul edilmesi, güçlü egemen ihtiyacını onaylayan Hobbesçu pozisyonun kabul edilmesi anlamına gelmez. Tersine, iktidar ve otoritenin merkezi yapılarını parçalara ayırma ve yok etme hedefini daha güncel kılar. Diğer bir deyişle insan doğası iktidarın ayartmalarına ve tahakküm arzusuna eğilimi olsaydı, en son yapmamız gereken üzerimizdeki mutlak bir güce güvenmek olurdu. Benzer bir noktaya Paulo Virno değinmiştir (‘Multitude and Evil’ makalesine bakın) Virno’ya göre, insan olarak bizlerin kötülük kapasitesi olduğu ‘realist’ iddiasını kabul etseydik, merkezi devlet otoritesini kabul etmek yerine iktidar ve şiddetin devletin elinde yoğunlaşmasına karşı daha dikkatli olurduk. (cf., Virno 2008).

(5) Bu Jason Glynos’un oto-ihlal problemi dediği şeyle benzerdir. (Glyno,2008) Burada söylenen, özgürlüğün kavramlaştırması ve pratiği sıklıkla değişik oto-ihlal biçimleri tarafından karmaşıklaştırılır. Bu oto-ihlalin türettiği bilinçaltı zevkler (jouissance) nedeniyle özne kendi özgürlüğünü kısıtlayan eylemlerde (kendi arzu nesnesine veya idealine ulaşmasını engelleyen eylemler) bulunur. Bu yüzden öznenin özgürlüğünün sınırlayıcısı dışsal değil (negatif özgürlük paradigmasında olduğu gibi) içsel hale gelir. Bu gönüllü kulluk problemini psikanalitik açıdan düşünmenin bir başka yoludur.

(6) Ayrıca Theodore Adorno’nun çalışması The Authoritarian Personality(1964)

(7) Mikkel-Borch Jacobsen’e göre Freud’un gruplarla ilgili psikanalitik teorisi “hipnotizmacının adaletsiz iktidarına karşı isyan ya da kalkışma” yı beraberinde getirir. (1988:148)

(8) From Bakunin to Lacan ‘da(2001) Striner’i postyapısalcı bir anarşist olarak ele aldım.

(9) Lacan’ın yasa ve ihlal diyalektiği üzerine tartışması ‘Kant avec Sade’ (1962)

References

Adorno, Theodore. (1964) The Authoritarian Personality. New York:

Wiley.

Bakunin, Mikhail. (1984) Marxism, Freedom and the State (K. J. Kenafick,

Trans.). London: Freedom Press.

—— (1953) Political Philosophy: Scientific Anarchism (G.P Maximoff,

Ed.). London: The Free Press.

Borch-Jacobsen, Mikkel. (1988) The Freudian Subject (Catherine

Porter, Trans.). Stanford: Stanford University Press.

Buber, Martin. (1996) Paths in Utopia. New York: Syracuse University

Press.

Butler, Judith. (1997) The Psychic Life of Power: Theories in Subjection.

Stanford, Ca.: Stanford University Press.

Clastres, Pierre. (1994) Archaeology of Violence, Chapter 7: ‘Freedom,

Misfortune, the Unnameable’ (Jeanine Herman, Trans.). New York:

Semiotext(e).

De La Boëtie, Etienne. (1988) La Servitude Volontaire, or the Anti-

Dictator [Slaves by Choice]. Egham: Runnymede Books.

Deleuze, Gilles., & Felix Guattari. (2004) A Thousand Plateaus: Capitalism

and Schizophrenia (Brian Massumi, Trans.). University of

Minnesota Press.

Feuerbach, Ludwig. (1957) The Essence of Christianity (George Eliot,

Trans.). New York. London: Harper & Row.

Foucault, Michel. (2000) ‘What is Enlightenment?’, in Essential Works

of Michel Foucault 1954–1984: Volume 1, Ethics (Paul Rabinow, Ed.,

Robert Hurley, Trans.). London: Penguin Books.

—— (1996) ‘What is Critique?’, in What is Enlightenment: Eighteenth

Century Answers and Twentieth Century Questions (James Schmidt,

Ed.). Berkeley: University of California Press.

—— (1988) The History of Sexuality, Volume 3: The Care of the Self.

New York: Vintage.

Freud, Sigmund (1955) Group Psychology and the Analysis of the Ego.

The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund

Freud, Volume XVIII (1920–1922): Beyond the Pleasure Principle,

Group Psychology and Other works. Psychoanalytic Electronic

Publishing. Glynos, Jason. (2008) ‘Self-Transgressive Enjoyment as a Freedom Fetter’, Political Studies, Vol. 56/3: 679–704. Hardt, Michael., & Antonio Negri.. (2000) Empire, Cambridge MA,:

Harvard University Press.

Kropotkin, Peter. (2007) Mutual Aid, A Factor of Evolution, Dodo

Press.

—— (1943) The State: Its Historic Role, London: Freedom Press.

Lacan, Jacques (2007) ‘Analyticon’, in The Seminar of Jacques Lacan,

Book XVII: The Other Side of Psychoanalysis (Jacques-Alain Miller,

Ed., Russell Grigg, Trans.). New York and London: W.W. Norton

& Co.

—— (1962) ‘Kant avec Sade’. Critique #191, September: 291–313.

Newman, Saul. (2010) The Politics of Postanarchism. Edinburgh: Edinburgh

University Press.

—— (2001) From Bakunin to Lacan: Anti-authoritarianism and the

Dislocation of Power. MA: Lexington Books.

Schmitt, Carl. (1996) The Concept of the Political (George Schwab,

Trans.). Chicago: University of Chicago Press.

Stirner, Max. (1995) The Ego and Its Own (David Leopold, Ed.). Cambridge:

Cambridge University Press.

Reich, Wilhelm. (1980) The Mass Psychology of Fascism. New York:

Farrar, Straus and Giroux.

Vaneigem, Raoul. (1994) The Revolution of Everyday Life (Donald

Nicholson-Smith, Trans.). London: Rebel Press.

Virno, Paolo. (2008) Multitude: Between Innovation and Negation.

New York: Semiotext(e).

Erişim: İstanbul Indymedia Bağımsız Basın Merkezi

http://istanbul.indymedia.org/tr/haber/g%C3%B6n%C3%BCll%C3%BC-kulluk-%C3%BCzerine-radikal-politika-ve-oto-tahakk%C3%BCm-problemi

 

**************

CEMİL MERİÇ’İN “BİR FACİANIN HİKÂYESİ” KİTABININ ANARŞİ – TERÖR – ANOMİ BÖLÜMÜ

 

 

MEŞRUİYETİ NASIL KAZANIR YA DA KAYBEDERİZ?


Hayatın nihai gayesi gördüğümüz muhtelif arzuların meşruiyeti kapsamında, kurtuluş, dindarlık, güç, Tanrı ya da memleket sevgisi, ün, cinsellik, üreme, sağlık, mutluluk, akıl huzuru, adil ve faydalı iş, fakir ve ezilmişlere yardım etmek: erkeklerin ve kadınların, ortak bir paydası var mıdır?

Meşruiyet arayışı böylesi bir hayatta ortak paydaymış gibi gözüküyor: Herkes, varlığını -kendine, ebeveynine, akranlarına, toplumun önde gelenlerine, yeni nesillere ve Tanrıya karşı- meşrulaştırmaya çalışır.Aslında meşruiyyet beşeri varlıklar olarak meşruiyet mücadelemizde, gayrı beşeri varlıkların bizzat hayat için verdiği mücadele kadar temel ve kaçınılmazdır, deniliyor.

Meşruiyet kaynaklarımız nelerdir?

Tanrı (Din, Kilise, Papa)
Hükümran (imparator, Kral, Monark)
Devlet (Parlamento, Yasa, Halk)
Gelenek (Töre, ‘Roma’dayken Romalılar gibi hareket et’)
Pederşahilik (Aile, Ebeveyn, Uzman)
Bağlılık (ihtiyaç, Hastalık, Yoksulluk)
Akıl (Bilim, Tıp, Sağlık)
Kendi (Bireysel haklar, Bağımsızlık).

Bir bireyin diğerinden edindiği şeyleri meşrulaştıran nedir?

Tanrı, ne başarısız oldu ne de öldü; aksine bir cinayete kurban gitti. Tanrının yerini gasp eden katiller, paravan olarak modern çağın meşruiyeti sorgulanamaz iki teşebbüsünü kullanıyor: Devlet ve Bilim.

Tanrıya suikast düzenleyenlerden ikisi: Marx ve Freud. Marx dini ‘afyon’ diye niteledi; Freud da ‘nevroz’ diye.

Komünist bakış açısına göre, özgürce icra edilen din, yasadışı kılınması gereken tehlikeli bir uyuşturucuya dönüşürken; zalimce dayatılan din, bütün dünyanın bağrına basması gereken Bilimsel Marksizme dönüşür.

Psikiyatral bakış açısına görede, özgürce icra edilen din, tedavi edilmesi gereken bir hastalığa dönüşürken; zalimce dayatılan din bütün dünyanın boyun eğmesi gereken Bilimsel Tedaviye dönüşmüştür. Sh: 242

Yani; Eskiden meşruiyet kaynağımız Tanrıydı; bugünse Akıl Sağlığı oldu.  Kısaca söylemek gerekirse, balık için su neyse bizim için meşruiyet oydu: ruhsal varlıklar olarak içinde yaşadığımız -ve dolayısıyla ancak başkalarınca mahrum bırakıldığımızda farkına vardığımız- bir ortam. Açık bir şekilde, başkalarını meşruiyetten mahrum bıraktığımızda, özne sözkonusu mahrumiyeti yaşarken onun durumuna yönelik olarak bakışlarımızı köreltme eğiliminde oluyoruz: Öznenin durumunun bizim tanımımızdan değil de kendi konumundan dolayı meydana geldiğini ısrarla iddia ediyoruz. Bu durumda, aslında gayri meşru bir öznenin durumunun kendi edimimizden kaynaklandığı olumsuz yüklemin hızla meşruiyetini kaybetmesinden ve meydandan çekilmesinden daha önce algılamamız gerekiyordu. [yanıldık]

İnsan toplumsal bir hayvan olduğundan, topluluk içinde yaşamalı ve o topluluğa yönelik belli bir bağlılık düzeyini koruma altına almalıdır. Böyle bir amacı gerçekleştirmenin en iyi ve en kolay (ve muhtemelen yegâne yolu) Öteki’ye yönelik duygusal zulümdür. -Haçlı seferlerinde, cadı avında, Yahudiler, uyuşturucular ve akıl hastalığı ile savaşlarda olduğu gibi. Dahası, insan doğru ve yanlış duygusuyla donanmış ahlâki bir özne olduğundan, varoluşsal yamyamlığını gerekçelendirmeli- dir/yasallaştırmalıdır. Böyle bir amacı gerçekleştirmenin en iyi ve en kolay (ve muhtemelen yegâne) yolu Öteki’nin denetiminin/imhasının gerekli olduğu şeklindeki çift yönlü iddiadır:

 1. Topluluğun saflığını ve güvenliğini korumak; ve 2. Öteki’nin ruh/akıl sağlığını korumaktır.

Öyleyse, meşruiyeti nasıl kazanır ya da kaybederiz?

İman Çağındaki insanlar, Tanrıyı memnun ve gayrı memnun etmek suretiyle meşruiyeti kazanıyor ya da kaybediyordu. Çoğumuz için geçip gitmiş -kimileri içinse yeniden ortaya çıkmış ya da hiç terk edilmemiş- o günlerde yalnızca Tanrı, koşulsuz şartsız olarak meşruydu. Geri kalan her şey, şayet varlığı Tanrıyı memnun ediyorsa ya da Tanrının iradesine uygun hareket ediyorsa meşruydu. Aksi takdirde, -insan, canavar ya da cansız nesne- her ne olursa olsun meşru değildi ve dolayısıyla da var olmayı hak etmiyordu. Tanrı, Büyük Meşrulaştırıcı olduğundan dolayı, onun iradesini anlamaya ve mümince gözlemlemeye çalışmaktan daha önemli hiçbir şey yoktu. (Şimdi ise ekonomik ve yaşam standartı üzerine meşruiyet ve idoller dizayn ediliyor.)

Artık “Tanrının öldüğüne karar veren” bazı insanlar, meşruiyetin -özgül anlamda, insan davranışına ilişkin meşruiyetin- kaynağını nerede arıyorlar?

Cevap olarak, “Akıl Çağı”nda olduğumuzdan dolayı nihai meşruiyet kaynağımız Bilimdir, diyoruz. Bu şekilde Biyoloji, kimya ve fizik kanunlarıyla hükmedilen gayrı beşeri varlıklar, bitkiler ve cansız nesnelerin ‘davranış’ına ilişkin inançlar, Doğal ya da Pozitif Bilimlerce meşrulaştırılmasını; öte yandan, iktisat, psikoloji ve sosyoloji kanunlarıyla (sözümona) hükmedilen insanların davranışına ilişkin inançlar da Sosyal Bilimlerce meşruiyet kazanmalıdır, refaransıyla,  Davranışsal -ya da Jacques Barzun’un taktığı uygun lakap ile Yanlış Davranışsal- Bilimlere körkütük itimat ederek ve sözümona insanlara yardım eden -fakat aslında ket vuran- mesleklere/siyasilere ve mensup piyonlarının ifa ettiği hizmetlere/rollere yönelik bağnazca olumlu bir kanaat beslemekteyiz. Sh:13-15

Çağdaş toplumlar bu düzeni tersine çevirme eğilimindedir, denilir. Ancak, Ebeveynlerin, çocuklarına yönelik sahte saygı beslemeye teşvik edilmesi, böylece çocukları denetlemedeki başarısızlıklarına meşruiyet kazandırılması; siyasetçilerin de ‘aziz’ vatandaşlarına yönelik sahte sevgi beslemeye teşvik edilmesi ile siyasetçiler/kurumlar vatandaşlar üzerinde yersiz denetim uygulama çabalarına meşruiyet kazandırmaktadırlar. Sh:21

Canlı varlıklar olarak hayatımızı sürdürebilmemiz için yaşayan diğer varlıkları (hayvanlar, sebzeler) imha etmek ve bu varlıkları fiziksel nesneler olarak oluşturan (sunnî) kimyasal maddelerle idare yoluna gitmekle[sahte besinle yetiştirmekle]; bir anlamda biz, ‘biyolojik yamyamlarız’diyebiliriz. Keza, toplumsal varlılar olarak hayatımızı sürdürebilmemiz için diğer beşeri varlıkları devreden çıkarmalı [aldatmalı] ve bu varlıkların ruhsal varlıklar olarak oluşturan meşruiyetle idare etme gerçeğini sunmalıyız. [Genetiği değiştirmek.]. Yani, Biz ‘varoluşsal yamyamlarız’(aslında böyle olmaya da mecburuz) dersem, kastettiğim anlam budur. Ancak bu anlamı kavradıktan sonradır ki varoluşsal yamyamlığın hangi şeklinin (ve neden) diğerine göre yukarıda ya da aşağıda olduğunu makul düzeyde düşünebilir miyiz?. Sh: 65

Bu bahaneler nasıl destekleniyor?

Siyasi ve mesleki otoriteler erkekleri, kadınları ve çocukları, ardarda gelen ‘felaketler’den koruduklarını iddia ederek güçlerini meşrulaştırmaya çalışırlar.

On dokuzuncu yüzyıl ve yirminci yüzyılın ilk yarısı boyunca insanlığı cinsel öz istismardan (mastürbasyon) korumuşlardı. Şimdi de bizi, kimyasal ve varoluşsal öz-istismardan (kendi kendine ilaç tedavisi ve intihar) koruyoruz diyorlar. Bunu iki şekilde yapıyorlar.

  1. Olumlu eylem: Adalet adına zorlama.

  2. İstem dışı psikiyatral müdahale: Tedavi adına zorlama.

Bir atasözü kalemin kılıçtan daha keskin, yani daha kudretli olduğunu söyler. Elbette: Kılıç meşrulaşmak için kaleme gereksinim duyar.Tanrının, Ülkenin ve Kendiye yönelik  haklı savunmayla masumların  haksızca öldürülmesi arasındaki  ayrım kaleme/medyaya dayanır. [Kimin medyası kuvvetli ise o doğruyu söyleyendir.]

Yetki/kuvvet yapılanı meşru kılar; bireyi gerekçelendirir. Yani Meşruiyet aklileştirir; aklileştirme [akla uygun hale getirme] meşru kılar.

Doğru olan, meşruiyet karşı koymayla zayıflar: uzlaşı ve uyum aramasının sebebi budur -mümkünse ikna yoluyla, gerekliyse  zorlamayla. Akılcılık karşı koymayla kuvvetlenir: uzlaşıya kayıtsız kalıp zorlamadan kaçınmasının sebebi budur -parolasının ‘bilene bir kelime yeter’ şeklinde olmasının sebebi de budur.

On dokuzuncu yüzyıl aydını meşruiyet ve akılcılık arasındaki farkları günümüz modern akranından daha açık bir şekilde görmüştü. Burun deliklerinde kalakalmış kutsallık kokusuyla, çoğu kez güce bağlanmış meşruiyetin zorlayıcı olabileceğinin, öte yandan genellikle bilgiye bağlanmış akılcılığınsa zorlayıcı olamayacağının farkına varmıştı. Bunun aksine, Tanrının yerine Aklı koyduktan sonra modern aydın -akılcılığın meşruiyeti gerekçelendireceğine de inanarak- akıl ve mantık dışı kabul edilenlere yönelik zorlayıcı denetime bile isteye başvuruyor.

Voltaire, ancak meşru bir kimsenin meşru kılıcılara karşı savaş açabileceğini ve bu savaşı başarıyla sürdürebileceğini -belki de diğer herkesten daha iyi- anlamıştı. Sekreteri tarafından, Engizisyon pençesi altındaki İspanya’da yaşasaydı ne yapardı diye sorulduğunda Voltaire, şöyle bir cevap verdi:

“Elimde tespih, başıma büyük bir çelenk takar, her gün kiliseye dua etmeye gider, rahiplerin yenlerini öper ve bütün manastırları ateşe vermeye çalışırdım.”Sh:97-106

Albert Camus’da, sözkonusu meşruiyete muhalefet ruhunu The Plague (Veba) kitabında mükemmelen anlatır: “Gelgelelim, iki kere ikinin dört ettiğini söyleme cüreti gösteren insanların ölümle cezalandırıldığı zamanlar tarihte tekrar tekrar karşımıza çıkacaktır.”Böylesi insanların sahici ölümle cezalandırılma tehlikesi artık yoksa da, mecazi ölümle -yani, meşruiyet kaybıyla- cezalandırılma tehlikesi hâlâ mevcuttur. [Örnekleri günümüzde boldur.]. Sh:13-15

Kaynak:
Thomas Szasz, VAHŞİ DİL-Tersine Okumalar Lügati, Kitabın Özgün Adı: The Untamed Tongue (A Dissenting Dictionary) Türkçesi: Mehmet Atalay, Kaknüs, I. basım; 2006, İstanbul

VAHŞİ DİL’Lİ “BİR ANALİZ”


İnsanlar aynı tarzda hareket etmek zorunda değildir, diyoruz. Davar içgüdüsüne direnip bireysel düşünmek -ve sürekli sıcak havayla dolan kabarcıklar patlarken yara almamak- mümkündür.Herhangi bir şeyin yüksek değer taşıdığına herkes ikna olduğunda -ister on altıncı yüzyıldaki cadı avı, ister on yedinci yüzyıldaki lâle soğanı yatırımı, isterse de yirminci yüzyıldaki belli insan arzularının ya da eylemlerinin hastalık olduğu ısrarı olsun- insanların fikirlerini değiştirmeye çalışmanın bir anlamı kalmamıştır. Sh:159

Öyle ise cinayete nisbetle intihar, tecavüze nisbetle mastürbasyon gibi midir?Bir insanın kendini öldürmesine ‘öz cinayet’ (auto-ho- micide), başkasını öldürmesine de ‘öteki-cinayeti’ (hetero-ho- inicide) denseydi belki de bu eylemler arasındaki ayrım daha keskin ve bizim bu eylemlere yönelik anlayışımız daha esaslı bir temele dayanmış olur muydu?. sh:281

20. yüzyılın ikinci yarısı itibarıyla önde gelen Amerikalı tarihçilerden ve yazar olan Barbara Tuchman yakınıyor:

“Öyle görünüyor ki doğru ve yanlış arasındaki farka ilişkin bilgimiz sanki son Dünya Savaşından sonra karanlık bir gecede çekip gitmiş gibi toplumumuzdan uzaklaşmıştır. Bu kavram toplumumuzdan öylesine uzak ki doğru ve yanlıştan bahsetmek bile insanı genç nesillerin/muhaliflerin gözünde eski kafalı, gerici ve hayattan kopmuş olarak gösteriliyor.”sh:62

Seçim öncesi süreçte siyasetçiler (özellikle muhaliflerine ilişkin olmak üzere) biraz doğru söyler ve bizi kendilerine güven besleme ahmaklığına karşı uyarmış olurlar. Ne ki, seçim sonrasındaysa hiçbir siyasetçinin -işgal ettiği görev konumuna dayalı olarak iki, dört ya da altı yıl boyunca- dürüst bir konuşma icra etmeye yönelik ilgisi kalmaz. Bildiklerini okurlar. Sh:183

Modern kitle demokrasisinde, doğru adam yanlış sözü söylediğinde bu söz doğrudur; yanlış adam doğru sözü söylediğindeyse bu söz yanlıştır. Ancak Eskinin Sovyetler Birliği gibi modern bir totaliter toplumda ise, yalnızca Parti’nin sözcüsü olan doğru adam söz söyleyebilir ve Parti ne söylüyorsa doğrudur diye kabul görürdü. Sh: 181

Bizler,  siyaset ve hukuk açısından yöneticilerimizin esiri olduğumuz gibi dil ve mantık açısından da ileri sürdüğümüz birçok önermelerin esiriyiz. Bu nedenle hem yöneticilerimizi hem de önermelerimizi iyi seçmeliyiz demektir. Çünkü şayet intihar ölümle sona eren bir hastalıksa ve ölümü, gerekli bütün araçlarla engellemek hekimin uyguladığı terapisel bir emirse, intihar sorununa yönelik en uygun çözüm özgürlük katliamından uzak durmaktır.  Sh:287 Fakat, insanlar, güvenebilecekleri biri olarak erdemli şahsı aynı zamanda güçlü kılmayı hayal eder. Bunu başaramadıklarından dolayı da aynı insanlar güçlüyü -güçlü tarafından kurban edilmekle övünerek- erdemli kılmayı seçerler.İnsanların dünyevi kurtarıcıları (mesela Robespierre ya da Stalin) emniyet içinde mezara gömüldükten sonra, aynı insanlar bu kez söz konusu kurtarıcıyı, ona duydukları güvene ihanet eden biri olarak suçlamakla övünmüşlerdir. Bu fasit daire böylece döner gider. Sh: 181

Yönetim/siyasetin garip taraflarından biride şudur. “Rüşvet almaya müsait siyasetçi şerir biridir, fakat rüşvet almayan siyasetçi daha da büyük bir şerirdir.”Kurban verilince bile hoşnutluğu kazanılamayan tanrısal bir varlık gibi, rüşvetle ayartılamayan siyasetçiden sevecenlikten ziyade korku duyulur. Çelik kadar kuvvetli bir siyasi dürüstlük, ancak mükemmel hukuk kurallarıyla mükemmel olarak yönetilen bir toplumda arzu edilmeye şayandır. Mükemmel olmayan insanlardan oluşan böylesi bir toplum oluşturamayacağından dolayı, siyasi dürüstlük hem felaket hem de lütuftur -üstelik, hem özgür hem de totaliter toplumlarda böyledir.-

Sonuç olarak, millet idaresi zor, azılı çocuklar ve çocuksu yetişkinler gibi, Sh:24özgürlük ve saygınlıktan yoksun, zor ölümlerle karşı karşıya, Sh:108müşterek yönlendirme, savunma ve saldırı içerisinde her bir grup da diğerine üstün gelmeye çalışmaktadır. Eksik olan, işbirliği ve ortak eylemdir: Sh:212 Bilimsel Devrim yoluyla Aydınlanma Çağından beri kazanım hanemizde tuttuğumuz bireysel özgürlük ve sorumluluk olgularının derecesini abarttığımıza, bu olguların doğasını da yanlış yorumladığımıza inanıyorum. Sh:246Devlet tarafından zorlamaya tâbi tutulmuş bireyin bakış açısından; zorlayıcıların, zorlama eylemini bireyin hayatına aşırı yahut ‘aşağı’ değer yükleyen süslü sözlerle haklı çıkarmaya çalışmalarının önemi yoktur. Yine bireysel bağımsızlığın yok edildiği: birey; aklını, bedenini, mülkünü, özgürlüğünü ya da hayatını kendi uygun gördüğü şekliyle düzenleme-kullanma hakkından devletçe mahrum edildiği bir ortamda geriye kalan korkunç bir ahmaklıktır.

Siyasetçilere artık hiç kimse inanmamaya başladığında, insan ırkının muhayyilesini esir eden kurum, bütün o harikulade keşifleriyle tıp olabilir. Zamanımızda tıp, hem dinin hem de siyasetin yerini alacaktır, görünüyor. Sh:298

Son söz: Her bir hareketin yorumu aslında yorumcunun/uzmanın hayalinden ibarettir: gözlemcinin dikkatini çekiyor ve inandığı şeyi doğru diye onaylıyorsa cazip ve makul; gözlemciye itici geliyor ve inandığı şeyi doğru diye onaylamıyorsa saçma ve gülünç oluyor. Sh:148

 Derleme yapılan Kaynak:

Thomas Szasz, VAHŞİ DİL-Tersine Okumalar Lügati, Kitabın Özgün Adı: The Untamed Tongue (A Dissenting Dictionary) Türkçesi: Mehmet Atalay, Kaknüs, I. basım; 2006, İstanbul



 

 

 

 

 

SALOME’S LAST DANCE (1988)


  “İnsanın kötü huylarıyla erdemleri, sanatçı için bir sanat hammaddesidir.”

 Yönetmen: Ken Russell              

Senaryo: Oscar Wilde, Vivian Russell, Ken Russell        

Ülke: İngiltere, ABD ABD

Biyografi, Komedi, Dram

Süre:89 dakika

Dil:İngilizce

Oyuncular: Glenda Jackson,    Stratford Johns, Nickolas Grace ,Douglas Hodge

Özet:

Salome İrlanda’lı yazar Oscar Wilde’ın yazdığı tiyatro oyunudur. İlk gösterimi 1896 yılında Paris’te yapılmıştır.

Roma İmparatorluğu yönetimi altında, MS 30 yıllarında eski Filistin ve İsrailiye’de Celile Kralı Hirodes Antipa’nın üvey kızı Salome, Kahin Yahya ve diğer karakterler arasında geçen olayların anlatıldığı bir trajedidir.

Yudea Valisi olan Hirodes Antipa kardeşinin karısı Herodias’la evlenir. Kral Hirodes kendisini ve karısını aşağılayıcı yorumlar yaptığı ve halkı kışkırtacağından korktuğu için Vaftizci Yahya’yı zindana atmıştır. Hirodes bir anlamda kutsal ve adil kişiliği dolayısıyla Yahya’dan çekinmektedir. Herodias’ın kızı Salome ise üvey babası Hirodes’in kendisine karşı duyduğu ilgiden rahatsızdır. Olaylar trajik bir halde gelişir.

Hakkında

Oscar Wilde ve Salome

Uşak Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi (2012) 5/1, 141-159
Oscar Wilde’ın Salome Karakteri; Feminist mi Feminen mi?/
Deniz SALMAN

Salome, Oscar Wilde tarafından 1891 yılının son aylarında Paris’te Fransızca bir müzikal olarak yazıldı. Oyun 1893 yılında Fransa’da yayınlandı. Bir yıl sonra İngilizceye çevrilse de Wilde oyunun İngiltere’de 1905 yılında ilk sahnelenişini göremeden öldü. Hatta oyunun ilk gösterimi 1896’da Fransa’da yapıldığında, onu bile izleyemedi. Çünkü o gün kendi ülkesinde hapisteydi. Wilde bu oyunu İncil’deki Judea (Yahudiye) prensesinin öyküsünden esinlenerek yazmıştır. Salome İncil’de bir ibret hikâyesi olarak yer alırken, Wilde’ın kaleminde tutkulu ve saplantılı bir aşk hikâyesine dönüşmüştür. Yazıldığı döneme göre radikal bir oyun olarak değerlendirilen Salome büyük eleştirileri de beraberinde getirmiştir. Viktorya dönemi izleyicisinin tepkileri oyunun sansürlenmesi ve yasaklanmasına yol açmıştır. 19. yüzyılın sonlarında İngiliz sahnelerinde bu oyunun çok büyük tepki görmesinin sebebi büyük ölçüde oyuna adını veren kadın karakter Salome’dur. Ancak böyle bir oyunun konusunun İncil’den alınmış olması da tartışmaların sebeplerinden biridir. Çünkü o dönemde İncil’de adı geçen karakterlerin sahnelerde yer alması yasaktı.

İncil’de geçen öyküde Hirodes, kardeşi Filipus’un karısı Hirodiya’nın kışkırtması yüzünden Peygamber Yahya’yı tutuklatıp zindana attırır ve zincire vurdurur. Çünkü Hirodes bu kadınla evlenince Yahya ona, “kardeşinin karısıyla evlenmen kutsal yasaya aykırıdır,” demiş ve bu evliliği geçersiz saymıştır.

Hirodiya bu yüzden Yahya’ya kin tutar; onu öldürtmek ister ama başaramaz. Çünkü Yahya’nın doğru ve kutsal bir adam olduğunu bilen Hirodes ondan korkmakta ve onu hapse attırsa da, kısmen halkın tepkisinden çekindiğinden onu korumaktadır. Ne var ki Hirodes’in kendi doğum gününde saray büyükleri, komutanlar ve Celile’nin ileri gelenleri için verdiği şölende beklenen fırsat doğar. Hirodiya’nın kızı Salome, kralın isteği üzerine içeri girip dans eder. Bu dans Hirodes’le konuklarının o kadar hoşuna gider ki kral, genç kıza “Dile benden, ne dilersen veririm,” der. Ant içerek, “Benden ne dilersen, krallığımın yarısı da olsa veririm,” diyerek teklifini yineler. Kız dışarı çıkıp annesine, “Ne isteyeyim?” diye sorar. “Vaftizci Yahya’nın başını iste,”der annesi. Kız hemen kralın yanına gelir, “Vaftizci Yahya’nın başını bir tepsi üzerinde hemen bana vermeni istiyorum,”diyerek dileğini açıklar. Kral buna çok üzülürse de, konukların önünde içtiği anttan ötürü kızı reddedemez. Kral olarak adının ve yetkisinin küçük düştüğünü görmektense hemen bir cellât gönderip Yahya’nın başını getirmesini buyurur. Cellât zindana giderek Yahya’nın başını keser. Kesik başı bir tepsi üzerinde getirip genç kıza verir, kız da annesine götürür. Yahya’nın öğrencileri bunu duyunca gelip cesedi alır ve mezara koyarlar.

İncil’de geçen bu hikâyeyi oyuna uyarlayan Wilde birkaç ufak ama önemli değişiklik yapar. İşte bu noktada Wilde, Salome karakterini annesinden emir alan küçük bir kız yerine, ona rağmen tek başına hareket eden ve kendi arzularının peşinden koşan bir kız olarak karşımıza çıkarır. Wilde’ın oyununda Salome annesine ne istemesi gerektiğini sormaz. Hatta annesinin karşı çıkmasına ve istememesine rağmen kral için dans eder. Çünkü en başından beri istediği, Yahya’dır ve dans etmeden önce ne isteyeceğini bilmektedir. Amacına ulaşmak için kadınlığının cazibesini kullanmaktan çekinmez. Bu yüzden bugüne kadar birçok tiyatro eleştirmeni Salome’un “femme-fatale” (öldürücü güzelliğe sahip baştan çıkarıcı kadın)yönünü vurgulamışlardır (Hedgecock, 2008). Zaten Hıristiyan geleneğinde Salome, kadının baştan çıkarıcı yönünün ikonu olarak bilinmekte ve resmedilmektedir.

Oyunun ilk satırlarından itibaren Salome’un bu yönü karşımıza çıkar. Oyun ilerledikçe özellikle merak edilen ve cevap aranan husus, Salome’un bunları yaparken, feminist bir kimlikle kadınların davasına sahip mi çıktığı, yoksa kadınlara yapıştırılan feminenlikle ki bu çalışmada kadının cinsel kimliğini kullanması olarak ele alınmaktadır, kendi amacına yönelik mi yol aldığıdır. Wilde bu süreci, oyun boyunca çeşitli eylem, söz ve imgelerle belirgin kılmaya çalışır. Örneğin doğadaki nesneler sıkça Salome ile özdeşleştirilir. Bunların en başında da ay imgesi gelir. Hatta ay oyun içindeki en temel imgedir denilebilir ve oyunda sadece ölümü değil, aynı zamanda yaşamı da simgeler. Oyunun ilk satırlarından itibaren Salome ile ay arasında bir eşleşme görülür. Salome’a âşık olan genç Süryani, ayı, ayakları gümüşten sarı peçe takmış küçük bir prensese benzetirken Süryani’ye derin duygular besleyen Herod’un hizmetçisi, ayı, ölüleri arayan ölü bir kadına benzetir. Her iki karakter de duygularının tesirinde kaybolmuş gibidir ve eşzamanlı olarak ayda farklı şeyler görürler. Nitekim bu iki karakter dar bakış açılarından dolayı eninde sonunda kendi trajedilerinin kurbanı olacaktır. Bu esnada Salome’un sahneye girişi oyuna farklı bir bakış açısı kazandırır. Orada kalmasını isteyen krala söylediği “Hayır, kalmayacağım, kalamam!” sözleri bu anlamda dikkat çekicidir (Wilde, 2005, s. 23).

Salome bu sözleriyle daha oyunun en başında Herod’un, yani kralın otoritesini ve sürekli kendisine yönelttiği bakışlarını reddeder ve Herod’un bakışlarından kurtulmak için sarayı terk edip terasa çıkar. Oyunun başlarında Genç Süryani’nin de belirttiği gibi duru, saf ve masum olarak betimlenen Salome’un bu davranışı bağımsız bir role büründüğünün göstergesidir. Üzerindeki baskılardan kurtulmak istercesine terasa çıkan Salome bunu sözleriyle şu şekilde ifade eder:  

Salome: Hava burada ne kadar hoş! Burada nefes alabiliyorum! (Wilde, 2005, s. 23).

Salome, erkek egemen toplumun en büyük temsilcisi olan kralın bulunduğu ortamdan uzaklaşıp bu sözü söyleyerek, otoritenin baskısından uzaklaşmasının ilk sinyallerini verir. Geleneksel Viktorya toplumunda hemen her kadının isteyebileceği bir şeyi, en güçlü ve en zenginin ilgi ve beğenisini kazanıp onun yanında kalmayı reddeder Salome. Yaşadığı toplumun normlarından kendi kimliğinin üzerine basa basa sıyrılan Salome hemen sonrasında gökyüzünde gördüğü ay için şu sözleri kullanır ve bir anlamda ona bakarak kendini tasvir eder (Price, 1996).

Salome: Ayı görmek ne kadar güzel! Küçük bir madenî para gibi. Sanki gümüş bir çiçek. Soğuk ve saf. Eminim ki o bir bakiredir. Onda bir bakirenin güzelliği var.

Evet, bir bakire. Kendisini hiç lekelememiştir. Asla diğer tanrıçalar gibi kendisini erkeklere vermemiştir (Wilde, 2005, s. 24).

Salome bakire ayı överek aslında kendini anlatmaktadır. Bunlar küçük bir kızın ürkek düşünceleri ya da şımarık övgüleri değil, tam tersine ilk cinsel deneyiminden korkmayan ve sıkılmayan bir kadının övgüleridir. Salome kendini etrafındaki her şeyden daha üstün görmektedir ve bu sözleri onun bekâretinin güçlendiğinin göstergesidir. Erkek otoritesine başkaldırarak feminist bir görüntü çizen Salome, bakire oluşunun ve bunun erkekler üzerindeki etkisinin farkındadır. “Feminenlik özellikle erkeklerin gözünde cinsel çekiciliklerini arttırarak kadınlar için avantaj sağlamaya çalışan bir sistemdir,”diyen Kipnis’in tanımında olduğu gibi Salome dişiliğinin ve çekiciliğinin, kendisine verdiği gücü ve sağladığı avantajları görmüş gibidir (Kipnis, 2006). Bu noktada Salome, Pagan ay tanrıçası Kibele ile özdeşleştirilebilir. Çünkü Kibele gibi Salome da bekâretini koruma çabası içindedir. Bu gücün farkında olan Salome, bir yandan da feminen, yani kadınsı cinsel kimliğine döner. Böylesine güçlü bir kadına göre de, içinde bulunduğu ataerkil düzen bir şey ifade etmez.

Salome, yazıldığı dönemin düzeninden ve geleneksel kadın tiplemelerinden sıyrılmış bir karakterdir. Viktorya dönemi kadını cinsel konular hakkında özgürce konuşup kendini ifade edemezdi. Cinsel olarak yükümlü olduğu tek kişi kocasıydı. Üstelik kadın evlilik konusunda erkeğini seçen değil erkek tarafından seçilendi. Ancak Salome, bu durumun tam tersine seçilen değil, seçen taraftır. Kendi seçtiği kişiye bekâretini verecektir. Oysa Viktorya döneminde kadınlar özgür bir iradeye sahip değillerdi ve kendi çocukları üzerinde bile söz hakkı olmayan, eşlerinin iradesi altında yaşayan kişilerdi. Salome ise kendi düşüncelerini özgür bir şekilde dile getirip kararlarına başkasının karışmasına izin vermeyen özgür bir genç kız olarak bu oyunda karşımıza çıkar. Aya yaptığı betimlemeler doğrultusunda bir yandan da erkeklerin kendi üzerindeki gücüyle alay eder ve bunu, Herod’un saraya dönmesi gerektiği konusundaki buyruğunu reddederek en iyi şekilde kanıtlar. Oyunun ilerleyen sahnelerinde ise egemen olan güce, yani bir kral olarak Herod’un gücüne karşı Salome’un tehlikeli konumu ön plana çıkar. Bu konum onu, Herod’un istemediği, hatta yapmaktan korktuğu bir şeyin yapılmasını istemeye iter.

Salome, Peygamber Yahya’nın sarnıçtan gelen sesini duyar ve onu görmek ister, ancak askerler onun bu isteğini reddederler. Herod Yahya’nın görülmesini kesinlikle yasaklamıştır. Salome ise hemen pes edecek bir kadın değildir. Wilde bu oyunda Salome karakterini hemen her yönüyle erkeğe üstün özelliklerle çizer.Çağının tam tersine erkek, Salome gibi bir kadının gücü karşısında acizleşmiştir. Salome burada masumiyetin gücünden cinselliğin gücüne geçiş sürecindedir ve sahip olduğu bu gücün farkındadır. Başkalarının buyruğuna boyun eğmeyen bir kadın olduğundan, Peygamber Yahya’yı görmeye kararlıdır. Nöbetçilere karşı çekiciliğini ve güzelliğini, yani feminen görüntüsünü kullanarak Yahya’nın esir tutulduğu sarnıçtan çıkarılmasını sağlar. Yahya ile karşılaştığı sahne oyunda bir dönüm noktasıdır, denilebilir. Çünkü oyunun en başından beri erkeklerin sürekli bakışlarına maruz kalan Salome bu sahnede kendi bakışlarını bir erkeğe yöneltmiştir. Toplumun cinsel obje olarak gördüğü bir kadın olmaktan çok, kendi cinsel hedefine, her ne pahasına olursa olsun, gitmeye kararlı bir kadındır artık. Yahya’yı görür görmez ona karşı çok güçlü bir arzu duyar. Peygamber Yahya’yı baştan çıkarmaya çalışması, feminenliğinde yatan güçle ilişkilendirilebilir. Ay ile özdeşleştirilen Salome’un Yahya uğruna saflığı ve masumiyeti reddetmesiyle birlikte ay imgesi de değişir.

Kendine duyduğu güven onu bu şekilde güçlü ve aykırı kılmıştır. Viktorya dönemi kadınları hayat verirken, yani evlenip çocuk doğururken, Salome hayat sonlandıran bir kadındır. Diğer yandan Viktorya dönemi kadını iffetli olmak, en azından öyle görünmek zorundaydı. Salome ise kendini peygamber Yahya’dan üstün görmekle kalmayıp, ona güçlü cinsel duygular hissetmekte, bunu tüm cesaret ve açık sözlülüğüyle ifade eder:

Salome: Yahya senin bedenine aşığım, Yahya! Bedenin tırpancıların hiç biçmediği bir zambak tarlası kadar beyaz. Bedenin Judea’nın dağlarında yatan ve vadilere dökülen karlar gibi beyaz. (Wilde, 2005, s. 36).

Salome’un Yahya’yı baştan çıkarmak için özenle seçtiği sözcükler adeta onun tanrısal gücünün göstergesidir (Bird, 1977, s. 88). Yahya ise Salome’u her defasında reddeder. Salome’un Yahya tarafından reddedilmesi aynı zamanda onun gücüne ve cinsel kimliğine duyduğu güvenin de hor görülmesidir. Yahya, Tanrı’nın peygamberidir ve o da kendini Salome’dan üstün görmektedir. İlahî bir kudrete sahip olan Yahya için Salome’un çekiciliğinin ya da cinselliğinin hiçbir önemi yoktur. Çünkü ona göre Salome, soyundan dolayı kirlenmiştir:

Yahya: Geri dur, Sodom’un kızı. Dokunma bana. Tanrı’nın mabedini kirletme (Wilde, 2005, s. 37).

Yahya’ya göre günah dünyaya kadınlarla gelmiştir. Havva nasıl Hz. Adem’i baştan çıkarıp yasak elmayı yemesini sağladıysa, Salome’un annesi de kocasının erkek kardeşini baştan çıkarmış ve onunla evlenmiştir.Yahya bu yüzden Salome’a, onu dinlemek istemediğini ve kendisinin sadece Tanrı’nın buyruk ve emirlerini dinlediğini söyler. (Wilde, 2005: 36) Ancak bu kabul edilmeyiş, Salome’un hevesini kırmak yerine iyiden iyiye arzusunu ve tutkusunu kamçılar. Yahya’ya karşı duyguları daha da tutkulu hale gelir. Yahya’nın bütün yakarışlarını duymuyormuşçasına, o sadece kendi arzularını dile getirir. Salome bu şekilde birkaç kez yineler ona olan duygularını, çünkü artık Yahya’nın değil, kendisinin ne istediği önemlidir Salome için ve bunu elde edinceye kadar pes etmeyecek bir kişiliğe sahiptir. Kararlılığının ifadesi olarak onunla konuştuğu süre boyunca dokuz kez aynı cümleyi tekrarlar:

Salome: Seni ağzından öpeceğim Yahya, öpeceğim (Wilde, 2005, s. 35-38).

Salome’un konuştuklarını duyan Genç Süryani bunlara daha fazla dayanamaz ve kendini öldürür. Süryani Salome’a âşıktır, ancak kendi ataerkil duygularının bir kadın tarafından böylesine hor görülüp reddedilmesine dayanamaz. Salome’un kendi şehvetini bu kadar aşikâr bir şekilde ifade etmesi Süryani’nin sonunu hazırlar. Böylece Süryani, Salome’un ilk erkek kurbanı olur.

Genç Süryani: Prenses, mür buketlerine benzeyen tüm güvercinlerin güvercini gibi olan Prenses, o adama bakma, ona bakma! Ona böyle şeyler söyleme. Buna dayanamam. Prenses, Prenses, böyle şeyler söyleme (Wilde, 2005, s. 38).

Bunlar, Süryani’nin son sözleridir. Kadının cinsel anlamda toplumun çizdiği sınırların dışına çıkması Süryani’nin tahammül edemeyeceği bir durumdur. Ayrıca Salome’un bir erkeğin aşkını ve arzusunu ifade edebileceği yoğunlukta kendi duygularını ve şehvetini ifade etmesi Süryani’yi kendini öldürmeye sevk etmiştir. 19. yüzyılda normalde bu tür bir şiirsellik ve böylesine güçlü duygular sadece bir erkeğin ifade edebileceği türdendir. Kadınsa sadece bu tür duygu ve iltifatların hedefi olabilir. Bu nedenle Salome’un oyunda böyle bir şey yapması, onu bir erkekle eşit, hatta ondan daha üstün ve güçlü konuma getirir. Süryani’nin cesedinin Salome ile Peygamber arasına düşmesinin her iki karakteri bekleyen kaderden ziyade, erkek ile toplum içerisinde sömürülmüş kadın arasındaki duvarı simgelediği söylenebilir (Price, 1996, s. 158-159).

Tüm bunlar olup bittikten hemen sonra Kral Herod, Herodias ve kralın tüm maiyeti terasa gelirler. Herod yine ay doğrultusunda Salome’u ve oyunun gidişatını tasvir eder.

Herod: Bu gece ay bir garip görünüyor. Garip görünmüyor mu? Her yerde âşıklar arayan histerik bir kadını andırıyor. Hem de çıplak, çırılçıplak. Bulutlar onun çıplaklığını örtmeye çalışıyor, ama o istemiyor. Kendini gökyüzünde çıplak olarak sergiliyor (Wilde, 2005, s. 43).

Herod’un sözleri onun kontrol edilemeyen arzularını yansıtmasının yanı sıra Salome’un ihtirasından korktuğunun da bir göstergesidir. Herod bulutlar ayın çıplaklığını örtmeye çalışırken, onun buna izin vermemesini eleştirir. Oyunda ay Salome’un bir yansıması olduğuna göre, ayda gördüğü çıplaklık onun aklındaki çıplak Salome’un görüntüsüdür. Salome artık onun için son eşinin kızı olmaktan öte, genç ve diri güzelliğiyle, cinsel cazibesiyle, ulaşılması gereken genç bir kadındır. Aslında feministlerin tamamen reddettiği “cinsel obje olarak kadın” imgesidir, Herod’un kafasında oluşan. Ancak ayın açık saçıklığını eleştirirken, kendi ikiyüzlülüğünü de göz ardı etmektedir. Bir yandan kadını toplum içerisinde uygun ve ahlaklı davranışlarıyla kabul etmek isterken, diğer yandan da Salome’u arzulamakta ve dans etmesini istemektedir. Herodias açısından olaya bakılacak olursa ayı sadece ay olarak gören ya da görmek isteyen, sadece kendisidir. Aya belirli nitelikler ve anlamlar yüklemeyen tek kişi Herodias’tır.

Herodias: Hayır, ay, ay gibi işte, hepsi bu. (Wilde, 2005, s. 43).

Gerçekte Herodias’ın sezgileri diğerlerininkilerden daha kuvvetlidir. Kızı Salome’daki değişimin farkındadır ve bu değişim kendisini korkutmaktadır. Bu bakımdan, Herodias’ın duygularını bastırmaya çalıştığı söylenebilir. Salome’un gücü sürekli artmaktadır ve eğer Salome erkek üzerinde güç kazanırsa, bu Herodias’ı da alt ettiği anlamına gelecektir. Zira o dönemde bir kadının kralı önünde bu dansı yapması, onun kralın yatağına gireceği anlamına da gelirdi. Dolayısıyla Salome’un gücü artarken Herodias’ınki azalmaktadır. Salome’un femme fatale bir kadın oluşu sadece erkekler için değil, annesi Herodias için de bir tehlikedir artık. Çünkü Salome güzelliğiyle erkekleri büyüleyen bir kadındır, herkesin bakışı onun üzerindedir. Herodias bu nedenle Herod’u uyarır. Herod’un sürekli kızına bakmasından korkar. Çünkü Salome bu hiyerarşi içerisinde annesinin gücünü kolaylıkla gölgede bırakabilecek bir feminen güce sahiptir. Burada Wilde’ın kendi hayatından da izler bulmak mümkündür. Wilde kendi evliliğini ve eşini tasvir ederken şu sözleri kullanır:

Evlendiğimde eşim güzel bir kızdı, bir zambak gibi ince ve beyaz; gözleri dans ediyor, dalga dalga yayılan neşeli gülücükleri müzik gibi geliyordu sanki. Bir yıl içinde o çiçek zarafeti tamamen kayboldu; kilo alıp ağırlaştı, şekilsizleşti ve deforme oldu. Korkunç bir şeydi. Ona karşı nazik olmaya çalıştım; kendimi ona dokunup onu öpmeye zorladım. Ama o her zaman hastaydı ve. Ağzımı yıkardım her seferinde ve camı açardım, içeri giren temiz havayla dudaklarımı temizlemek için (White, 1998, s. 160).

Gerçek hayatında bu sözlerin sahibi olan Wilde, oyunda yaşça ilerlemiş eşi dururken genç bir kıza yönelen kralın durumuna da bir anlamda açıklık getirmiş olur. Wilde gibi estetik zevki kuvvetli olan ve sanat için sanat peşinde koşan bir erkeğin gözünden, estetik görüntüsünden uzaklaşmış bir kadının bu şekilde tasvir edilmesi kaçınılmazdır. Bu bağlamda oyunda erkek dikkatinin, genç ve diri vücuduyla Salome’a yoğunlaşması şaşılası bir durum değildir. Diğer yandan Herodias, belki de yine bu durumun farkında olduğundan, kızını kıskanmaktadır, çünkü artık Kral Herod’un tek ilgi odağı kızı Salome olmuştur. Herod Salome’a kendisiyle birlikte şarap içmesini teklif eder, ancak Salome Herod’un bu teklifini de reddeder. Birlikte meyve yemeyi teklif eder, fakat yine olumlu bir cevap alamaz. Herod artık Salome’un karşısında iyice acizleşmiştir. Salome’a duyduğu arzu öylesine güçlüdür ki kolay kolay bu duygusundan vazgeçemez. Erkeğin bir kadına duyduğu böylesi abartılı bir tutku, onu kadının karşısında küçültürken, kadını yüceltecektir. Hele ki arzu edilen kadın Salome gibi, kendi his ve tutkularına düşkün özgürlükçü ve ben merkezli bir kadınsa, kendisine duyulan bu arzu ve isteği, kolaylıkla kendi lehine kullanacaktır. Herod Salome karşısında böyle bir acizliğe düşmek üzeredir, ancak son olarak Salome’dan kendisi için dans etmesini ister. Salome ilk başta bu teklife de sıcak bakmaz. Herod’un sözü kralın sözüdür ve herkes için bir emirdir. Salome Herod’u reddederek ataerkil düzeni de reddetmiş olur. Bir kral olan Herod Salome karşısında gücünü kaybetmiş ve yenilgiye uğramıştır. Bir ülkeyi yöneten Kral Herod Salome’a sözünü dinletememiştir. Bunun üzerine ona dans etmesi için yalvarır: “Salome, dans edin benim için. Yalvarırım dans edin benim için.”(Wilde, 2005, s. 65)

Salome beyaz masum bir prensesken, bir anlamda yöneten ve emreden erkeksi bir güce kavuşmuştur. Sınırsız hükmetme yetkisine sahip olan Herod, onun dişiliğinin büyüsüne kapılmış, adeta gücünün kontrolüne girmiştir. Salome’un feminenliği, erkek egemenliğinin en güçlü temsilcisi olan Kral Herod karşısında zafer kazanmıştır. Herod ve Salome rol değiştirmiştir sanki. Salome erkek gibi güçlü, Herod ise kadın gibi zayıf bir konumdadır artık. Diğer bir deyişle Salome’un dişiliği erkek gücüne bir tehdit oluşturmuştur. Çünkü Salome dişiliğinin verdiği bütün mirası kullanarak erkeklerin mantıklı düşünme yetisine son verebileceğini fark etmiş, böylece son derece feminen bir karakter olarak hareket etmeye başlamıştır. Herod Salome’a ne isterse vereceğini söyler, hatta krallığının yarısını bile teklif eder:

Herod: Hayatım üzerine, tacım üzerine, Tanrılarım üzerine. Benden ne dilerseniz vereceğim, krallığımın yarısını bile, sadece benim için dans ederseniz. Oh, Salome, Salome, benim için dans edin! (Wilde, 2005, s. 66).

Herod’un Salome’a yalvarışı güç değişimini temsil eder. Herod her ne kadar kendi arzusunu gerçekleştirmek için çabalıyor görünse de, durum bundan ibaret değildir. Salome’un yapacağı dans onu kendi arzusuna ulaştıracak bir araçtır sadece. Aslında Herod için değil, kendisi için dans edecektir. Diğer yandan Herod, Salome’un, dans ederse Yahya’yı arzulamadan önceki saflığına geri döneceğini sanmaktadır. Ayaklarının beyaz güvercinler gibi olacağını, bir ağacın üstünde dans eden küçük beyaz çiçeklere benzeyeceğini söyler:

Herod: Ah! Çıplak ayaklarla dans edeceksiniz. Çok iyi! Çok iyi! Küçük ayakların beyaz güvercinler gibi olacaklar. Bir ağacın üstünde dans eden küçük beyaz çiçeklere benzeyecekler (Wilde, 2005, s. 69).

Ancak daha sonra Salome’un kan üzerinde dans edeceğini fark eder ve ayın kan gibi kırmızı olduğunu söyler. Ayın bu şekilde değişmesi Salome’un istediğini elde edeceğinin ve kararlılığının işareti olarak yorumlanabilir. Diğer yandan ay, yeniden doğuşun olması için ölümün gerekliliğini temsil etmektedir (Price, 1996, s. 160). Yahya’nın ölümü Salome’un daha da güçlü olarak doğuşudur. Çünkü arzusunu gerçekleştirmiş bir kadın olacaktır. Salome bu duygularla, görünürde Herod için, esasen kendisi için Herod’un önünde dans eder. Yaptığı yedi peçeli dans, dişil erotizmin doruğa ulaştığı noktadır. Aynı zamanda cinsel uyanışın en somut ifadesidir. Salome yedi peçeli dansıyla Yahya’ya olan arzusunu dilsel bir anlatımdan çıkarıp bedensel bir görüngüye dönüştürür. Yahya tarafından reddedilişine isyan edercesine duygularını bu dans yoluyla dışa vurur. Çünkü yedi peçeli dans, dans eden kadının vücudunu örten yedi renk peçenin dans boyunca birer birer atılıp en sonunda kadının vücudunun çırılçıplak kaldığı bir danstır. Salome çok çekici, güzel ve baştan çıkarıcı bir kadındır, ancak Yahya peygamber tarafından reddedilince ona olan arzusu tehlikeli bir hâl alır. Duygularının ve kendisinin hor görülmesine dayanamaz, intikam almak ve amacına ulaşabileceğini göstermek ister. Yaptığı yedi peçeli dans da bunun ispatıdır. Yahya’yı cezalandırmak için kadınlığını ve dişil gücünü kullanır. Bu bağlamda Salome, bir nevi kadınların erkekler üzerinde sahip olduğu gücü ve bunu nasıl kendi çıkarları için kullanabileceklerinin göstergesidir. Bu gücün yanlış yönde intikam hırsıyla kullanıldığı takdirde ne tür sonuçlar doğurabileceğini, hatta ölümle bile sonuçlanabileceğini gösterir. Wilde da bunun farkında olmuş olacak ki, eleştirmen White (1998) Wilde’ın kadınlara duyduğu korku ve nefretin, feminist sayılabilecek duygulara ait daha parlak fikirlerle örülmüş karanlık bir fikrin ve görüşün onun eserlerinde görüldüğünü söyler (White, 1998, s. 158). Hatta Wilde’ın kadınlardan nefret edip korkması ile eşcinselliği arasında da bir bağlantı kurar.

Salome, oyunda hiçbir şekilde pasif rol üstlenmemiştir ve üstlenmeye de niyeti yoktur. Yine o dönem geleneksel genç kız anlayışının dışına taşan Salome’un yedi peçeyle dans etmesi ve bu peçeleri dans ettikçe çıkarması bir isyanın göstergesidir. Dine ve yasal otoriteye isyan edip kendi duygu ve hislerinin dışa vurumudur. Herod yedi peçeli dansını yaptıktan sonra Salome’a ne istediğini sorar ve Salome gümüş bir tepsi içinde Yahya’nın başının getirilmesini ister.

Salome ölüm fermanı verdirecek kadar femme fatale bir kadındır. Bu istek karşısında eli ayağı tutuşan Herod, Salome’a zümrüt v.s. bir sürü başka teklifte bulunur, ancak Salome kendisine verdiği sözü hatırlatarak bu teklifleri reddeder. Salome için dış dünyanın zenginlikleri o an hiçbir şey ifade etmez, çünkü o artık sadece kendi tutku ve arzularının peşindedir. Herod ise verdiği sözün kölesi olmuştur ve bu onun bir erkek ve kral olarak en zayıf düştüğü andır. Çünkü Herod bir kral olarak elinde gücü tutan kişidir ve onun her sözü bu mutlak gücün fiili göstergesidir. Ancak gücü Salome’u ikna etmeye yetmez, çünkü Herod’un o andan sonra söyleyeceği sözlerin bir faydası yoktur. Salome’un Herod’un isteklerini kararlı bir şekilde reddetmesi, kendi arzu ve cinselliğini inkâr eden ataerkil tanrısal bir gücü reddetmesi anlamına gelmektedir (Dellamora, 1990, s. 108-109). Sadece Yahya’nın başı Salome’un arzu ve öfkesini tatmin edecektir. Cellât gidip Yahya’nın başını alarak sarnıçtan dışarı çıkar. Salome duygusal açıdan tatmin olmuştur:

Salome: Ah! Sen ağzından öpmeme izin vermek istemedin Yahya. Şimdi onu öpeceğim, onu olgun bir meyveyi ısırır gibi ısıracağım dişlerimle. Evet ağzını öpeceğim, Yahya söylemiştim sana, söylememiş miydim?… Ama neden bana bakmıyorsun Yahya? Küçümseme ve öfkeyle dolu olan korkunç gözlerin şimdi kapalı. Neden kapalılar? (Wilde, 2005, s. 79-80).

Bu sözler Salome’un amacına ulaştığının en güçlü kanıtıdır. Aynı zamanda kendisine hiçbir gücün karşı koyamayacağının da göstergesidir. Tanrının vekili olan bir peygamber olsa da Yahya, Salome’un arzusunun kurbanı olmuştur. “Yahya’nın kafası, iddia edildiği üzere, hadımlaştıran kadının bir temsili değildir,” der eleştirmen Price ve ekler: “Bunun yerine, onun kafası, karakterin hayattayken temsil ettiği şeyi temsil eder. Bu, kendisini, büyük tanrıça Kibele’nin onuruna değil, kendi verimsiz tanrısı için hadım edilmiş kör bir adamdır.” (Price, 1996, s. 65). Salome Yahya’nın ağzını öperek kendisine karşı koyabilecek bir erkeğin var olmadığını gösterir:

Salome: Ah! Öptüm ağzını Yahya, senin ağzını öptüm. Acı bir tat vardı dudaklarında. Kan tadı mıydı?…

Hayır; ama belki aşkın tadıydı. Aşkın acı bir tadı olduğunu söylerler. Ama ne önemi var? Ne fark eder? Senin ağzını öptüm Yahya, ağzını öptüm (Wilde, 2005, s. 81).

Ay bu kez Salome’un üzerine düşer ve onu aydınlatır. Herod artık olanlara katlanamayıp, sanki yaşadığı sahneden kaçmak istercesine meşalelerin söndürülmesini, aydan ve yıldızlardan gelen ışık sayesinde kendisini görmemeleri için saklanmak ister. Ancak tüm bu çabaları olanları değiştirmeyecektir. Herod’un “Korkmaya başladım.” sözü yaşadığı trajedinin en büyük kanıtıdır belki de.

Herod saraya gitmek için merdivenleri çıkarken geri dönüp askerlere, Salome’u öldürmelerini emreder ve askerler Salome’u kalkanlarının altında ezerek öldürürler. Annesi Herodias ise, daha Salome dans etmeye başladığı an sahneyi terk etmiştir. Kadın olmasının ve yaşının getirdiği tecrübe ve duygularla, olacakları önceden tahmin etmiş gibidir. Salome öldürülmesine rağmen Herod gönülsüzce izlediği gerçekten kaçamaz. Salome’u öldürtmüştür belki ama ayı uzaklaştıramaz. Bu da onun bu gerçeğe boyun eğmesi gerektiğinin göstergesidir ve sonuçta galip gelen Salome’dur. Price’ın belirttiği gibi Salome’un verdiği son ders onun tutkusunun karşısında duracak bir erkeğin var olmadığıdır (Price, 1996, s. 161). Salome’un sonunda öldürüleceğini bilerek böyle bir şeyi yapmakta ısrarcı olması da, muhtemelen bekaretini koruyarak ölmeyi istemesiyle açıklanabilir. Her ne kadar daha önceki kısımlarda bekaretini Yahya’ya teslim etmek istediğini söylese de, ne şekilde olursa olsun arzuladığı erkeğin dudaklarını öpmek ve onunla ölüme gitmek fikri, onu baştan çıkarmış gibi görünmektedir.

Sonuç

Son olarak belirtmek gerekir ki, Salome erkekler arasındaki tutkunun ifade edilmesini sağlayan bir araç olmaktan ziyade, bir kadın olarak kendi tutku ve arzusunu ortaya koyar. Powell’ın ifade ettiği gibi, Salome sadece Viktorya döneminde kadınlarla ilgili algıları yıkmakla kalmaz, aynı zamanda amaçsız ve sonuçsuz da olsa, kendi cinselliğini yaşamaktaki ısrarını sürdüren ve seks için seks peşinden koşan bir kadındır (Powell, 1990, s. 34). Sahip olduğu dişil enerjiyle, aslında ataerkil kültürün temellerine saldırır ve bunu başarır. İşte bu yönüyle Salome karakteri ve oyunu, eleştirmenler tarafından çirkin ve bayağı bulunmuştur. Çünkü Salome, evdeki melek olarak görülen Viktorya dönemi kadın ideolojisine meydan okuyan bir karakterdir (Dellamora, 1990, s. 247). Viktorya dönemi geleneksel kadını feminenliğini, yani kadınlığını sadece kocasını memnun etmek için kullanırken, Salome dişiliğini veya kadınlığını kendi arzularını elde etmek için kullanan baştan çıkarıcı tehlikeli bir kadın olarak karşımıza çıkar. Bir anlamda Salome, baskıcı topluma karşı isyan eden son dönem Viktorya kadınının yeniden ifade ediliş biçimidir. Nitekim Wilde’ın oyunlarındaki kadınlara bakıldığında, White’ın da belirttiği gibi, çoğunun ya lekesiz bakireler ya da son derece lekelenmiş hayat kadınları olduğu görülür (White, 1998, s. 160). İşte bu oyunda Salome ilk grubu, annesi de ikinci grubu temsil ediyor olarak düşünülürse, Salome lekesiz bir bakiredir ve sonunda ölse de kazanandır. Ancak annesi hayatta kalsa da kaybedendir. Çünkü Salome bekâreti ve feminen kimliği sayesinde erkek egemen toplumda güçlü olma ve var olma savaşını kazanmıştır. Bu yönüyle de Salome’un feminen yanının, feminist sayılabilecek kimliğinin önüne geçtiği söylenebilir.

Kaynakça

Bird, A. (1977). The Plays of Oscar Wilde. Londra: Vision Press.

Dellamora, R. (1990). Traversing the Feminine in Oscar Wilde’s Salom.T. Morgan içinde, Victorian Sages and Cultural Discourse (s. 247). New Brunswick: Rutgers University Press.

Hedgecock, J. (2008). The Femme Fatale in Victorian Literature. New York: Library of Congress Cataloging-in-Publication Dataa.

Ibsen, H. (2011). Nora, Bir Bebek Evi. (T. Öğüt, Çev.) İstanbul: Mitos Boyut.

Kipnis, L. (2006). The Female Thing: Dirt, Sex, Envy, Vulnerability. London: Vintage.

Martin, J. (1999). Women and Politics of Schooling in Victorian and Edwardian England. Londra: Liecester University Press.

Pollard, A. (1967). Victorian Thought. A. Cockshut içinde, The Victorians (s. 1-24). Londra: Penguin Books.

Powell, K. (1990). Oscar Wilde and the Theatre of 1890s. Cambridge: Cambridge University Press.

Price, J. (1996). “A Map With Utopia” Oscar Wilde’s Theory for Social Transformation. New York: American University Studies.

Rousseau, J. (2005). Emile “Bir Çocuk Büyüyor”. (Ü. Akagündüz, Çev.) İstanbul: Selis Kitaplar.

White, V. (1998). Women of No Importance: Misogyny in the Work of Oscar Wilde. J. McCormack içinde, Wilde the Irishman (s. 160). Londra: Yale University Press.

Wilde, O. (2005). Salome. (M. Erşen, Çev.) Ankara: İmge Kitabevi.

*****

TEHLİKELİ VE GÜNAHKÂR

17/02/2006
Zeynep AKSOY

Kitap: SALOMÉ , Çeviren: Murat Erşen, İmge Kitapevi, 2005, 82 sayfa, 5 YTL.

Oscar Wilde’ın hikâyesinin kaynağını İncil’den aldığı ‘Salomé’ tek perdelik bir dram. Eser, modern tiyatro tekniğinde devrim yaratmasıyla da ün kazanmıştı. Modern ve sembolist dramanın en önemli simgelerinden biri, birçok kez sinemaya aktarılan, Richard Strauss’un operasını bestelediği, Oscar Wilde’ın ünlü Salomé’si Türkçede. Murat Erşen’in bol dipnot ve referans kullanan, oyundaki bütün İncil göndermelerini ayrıntılarıyla açıklayan yetkin çevirisiyle. Kutsal kitaplarda, erkeklerin başına felaket getiren birçok kadından biri olan Salomé’nin öyküsüne, Matta ve Markus İncillerinde rastlanır. Hıristiyanlığın ilk yayılmaya başladığı zamanlarda geçen öyküye göre, Roma İmparatorluğu zamanında eski Filistin’in Güney kısmı, Ürdün’ün Batı’sında kalan bölge olan Judaea’nın tetrarkı (kralı) Herod, erkek kardeşinin karısı Herodias’la evlenerek ensest ilişkiye girdiği içinYahya Peygamber’i (Vaftizci Yahya) sinirlendirmiştir.

[tetrarch(i.) bir eyaletin dörtte birini yöneten vali; bağımlı yönetici. tetrarchate, chy (i.) böyle valilik veya krallık.]

İki incildeki öyküde de Herodias kızı Salomé’yi (yani Herod’un üvey kızını) kullanmak suretiyle Yahya’nın başının kesilmesine sebep olur. Tetrark, Salomé’ye kendisi için dans ederse istediği her şeyi yapacağını söyler. Salomé, annesine ‘ne isteyeyim’ diye sorar, annesi de, ‘Vaftizci Yahya’nın başını’ diye yanıt verir. Salomé, yedi duvak dansını yaptıktan sonra karşılık olarak Yahya’nın başını talep eder. Kral, söz verdiği için infazı yerine getirir.

İncil’deki öykülere göre, suç, kızını bu isteğe kışkırtan Herodias’ındı, fakat zaman geçip de Yahya daha büyük hürmet gören bir azize dönüştükçe Salomé de (sonuçta başı isteyen o olduğu için) daha çok suçlanmaya başlanır. Salomé efsanesi edebiyatta ve görsel sanatlarda Rönesans’a kadar çok sık işlenegeldi, 19. yüzyılda ise, özellikle Avrupa’nın Doğu’daki sömürgeci yayılmasıyla yeniden popüler oldu.

Felaket kehaneti

Edebi formasyonu çok sağlam olan Oscar Wilde kuşkusuz tarihte Salomé’yi işleyen birçok eseri tanıyordu ve 1892 yılında yazdığı oyununda da İncil referanslarının yanı sıra bunlara da başvurmuştu. Özellikle de sembolist şiir ve dram yazarlarının en önemlilerinden Maurice Maeterlinck’ten etkilenmişti: Salomé oyununun evrensel bir gizemi öne çıkaran, olacak bir felaketi kehanet eden tarzı (ölü bir kadına benzeyen ay, çok kötü şeyler olacağının sık sık tekrarlanması, bir intihar, yerdeki kana basmanın uğursuzluğu, kralın duyduğu kanat çırpışları, vs.) ve karakterlerin mekanik, basit, absürde kaçan dili hep Maeterlinck’in oyunlarına özgü şeylerdir.

Oscar Wilde oyunu 1891’de Paris’te Fransızca olarak yazdı. Özellikle Gustave Moreau’nun Salomé çizimlerinden ilham aldığı söylenir. 1892 Haziranı’nda İngiltere’de oyunun provaları başladı ancak oyun İncil’den karakterlerin sahnede tasvir edilmesinin yasak olduğu gerekçesiyle sansürlendi. Asıl sebep, tabii ki oyunun cinsel açıdan oldukça cüretkâr olmasıdır. Sonunda, yazıldıktan beş yıl sonra, 1896’da Paris’te sahnelendi.

Sahnelendiğini göremedi

Wilde’ın metninde Salomé, Yahya’nın özellikle de onun cazibesine kapılmamasından, kendini dine vermişliğiyle kendisine bakmaktan bile kaçınmasından etkilenir.Onun beyaz bedenini, siyah saçlarını, kırmızı dudaklarını arzular ve bunlar ona Yahya’nın kesilmiş başı şeklinde bir gümüş tepside sunulduğunda onu öpmekten kaçınmaz. Bu bariz nekrofilinin yanı sıra Kraliçe’nin pajı (savaş sanatını ve başka hizmetleri öğrenmesi için soyluların yanına verilen soylu genç) ile Genç Süryani arasında da eşcinsel bir ilişki vardır. Dolayısıyla İngiltere’de sansüre uğraması ve ilk kez 19. yüzyıl sonlarında çok daha avangard bir yaşamın merkezi olan Paris’te sahnelenmiş olması çok doğal.

Salomé, 1894’de Aubrey Beardsley’in meşhur çizimleriyle yayımlandı ki, elimizdeki Salomé’de de bu çizimler kullanılıyor. Wilde’sa bu çizimlerden birini beğenmiş, geri kalanını çok ‘Japon etkileşimli’ bulmuş, kendi oyununun çok daha Bizans’a özgü olduğunu söylemişti.

Bir perdelik, ihtirasın özyıkıcılığına dair bir trajedi ‘Salomé’. Dili basit ve tekrarlarla dolu. Özellikle Yahya’nın konuşmalarında İncil’den birçok direk alıntı var. Konu da son derece basit ve o kadar sadelikle işleniyor ki ilk okumada sembolist ayrıntıların güzelliği ve dilde yarattığı atmosfer gözden kaçabiliyor. Hatta ‘Salomé’nin sahnelendiğini yaşarken hiç göremeyen Oscar Wilde’ı düzgün bir şey yaratmamış, sadece İncil’den ve kendisinden önce aynı konuyu işleyenlerden alıntı yapmış olmakla suçlayan eleştirmenler olmuştur. Ama şu da bir gerçek ki, o yazdıktan sonra neredeyse diğer bütün ‘Salomé’ler unutuldu ve Richard Strauss’un operası da, 20. yüzyılda çekilen birçok ‘Salomé’ filmi de Wilde’ın metnini temel aldı.

Kitaptan

Ama neden bana bakmıyorsun Yahya?

 Küçümseme ve öfkeyle dolu olan korkunç gözlerin şimdi neden kapalı.

Neden kapalılar?

 Aç gözlerini! Kaldır gözkapaklarını Yahya. Neden bakmıyorsun bana?

 Benden korktuğun için mi bakmıyor bana Yahya?

.. Ve dilin, zehir atan kırmızı bir yılan gibi olan dilin, artık hareket etmeyecek, zehirini bana akıtan bu al renkli yılan tek kelime edemeyecek Yahya. Garip, değil mi?

 Bu kırmızı yılan nasıl olur da artık kımıldamaz?

… Beni istemedin, Yahya. Beni reddettin. Bana karşı utanç verici laflar ettin. Şehvet düşkünü bir kadın, bir fahişe gibi davrandın bana karşı, bana, Salome’ye, Herodias’ın kızına, Judea’nın prensesine!

İşte Yahya, ben hâlâ yaşıyorum, ama sen ölüsün ve başın bana ait. Onunla ne istersem yapabilirim. Onu köpeklere ya da gökteki kuşlara atabilirim… Köpeklerin bıraktığını gökteki kuşlar yiyip bitirir…

Ah! Yahya, sen sevdiğim tek erkektin. Tüm diğer erkekler beni iğrendiriyor. Ama sen güzeldin! Bedenin gümüş ayaklar üzerine inşa edilmiş fildişinden sütunlardı. Gümüşten zambaklarla ve güvercinlerle dolu bir bahçeydi. Fildişi siperlerle çevrilmiş gümüşten bir kuleydi. Dünyada senin vücudun kadar beyaz başka hiçbir şey yoktu. Dünyada senin saçların kadar siyah hiçbir şey yoktu. Sesin tuhaf kokular yayan bir buhurdanlıktı ve sana baktığımda garip bir müzik duyardım.

Ah! Neden bana bakmadın Yahya?

 Ellerinin ve küfürlerinin örtüsüyle yüzünü sakladın. Gözlerinin üstüne tanrısını görmek isteyenin bağını koydun.

İşte sen Tanrı’nı gördün, Yahya, ama beni asla görmedin. Eğer beni görseydin, severdin. Ben seni gördüm ve seni sevdim. Oh, ne kadar sevdim seni!

Hâlâ da seviyorum Yahya. Sadece seni seviyorum… Senin güzelliğine susadım; bedenine açlık duyuyorum; ne şarap ne de meyveler arzumu dindirebilir. Ne yapacağım şimdi Yahya?

 Ne seller ne de okyanuslar tutkumu söndürebilir.

Ben bir prensestim ve sen beni hakir gördün. Ben bir bakireydim ve sen bekâretimi benden aldın. İffetliydim ve damarlarımı ateşle doldurdun…

Ah! Ah neden bana bir kez bakmadın?

 Baksaydın, severdin. Biliyorum ki beni severdin ve aşkın gizemi, ölümün gizeminden daha büyüktür.

Sadece aşka bakmak gerekir.

 ********************************

“BEYAZ YAHUDİLER” ile “SİYAH YAHUDİLER”


Çin Radyosu Ve Bianet

ETYOBYA, İMALAT MERKEZİ OLMA YOLUNDA

YENİ ETYOBYA’NIN ARKASINDA İSRAİL VE ÇİN OLACAK

Etyopya, Çin yatırımlarının desteğiyle Afrika’nın imalat merkezi olmaya çalışıyor. Çinli şirketler, aldıkları işçileri eğitmekle işe başlıyor. Andrew Moody ve Whang Chao, 27 Ocak günü China Daily gazetesinde, Etyopya’daki Huajian ayakkabı fabrikasından izlenimlerini yazdılar. Yazı şu sözlerle başlıyor: “Modem, pırıl pırıl bir tesis, tüm personel düzgün üniformalar içinde; bu Shenzhen veya Guangzhou’da bir kamu üretim tesisi olabilir. Ama değil. Huajian ayakkabı fabrikası, Addis Ababa’nın merkezinden yaklaşık 30 kilometre uzakta yer alıyor…”

3 bin işçi istihdam eden Huajian, sadece bir fabrika olmanın ötesinde anlam taşıyor. Afrika Boynuzu üzerine yer alan ve Afrika’nın en önemli ekonomilerinden biri olan Etyopya’daki bu yatırım, devrim niteliğinde yatırımlar zincirinin başlangıcı olabilir.

Afrika için model olabilir

Etyopya hükümetinin desteklediği Çin yatırımlarıyla, Etyopya’nın tarıma bağımlı bir ekonomi olmaktan kurtulup, imalat ekonomisi haline gelmesi umuluyor. Tarım Etyopya milli gelirinin yüzde 43’ünü, imalat ise sadece yüzde 4’ünü oluşturmaktadır. Bu dönüşüm başarılı olursa, Afrika’nın geri kalanı için bir model olabileceği düşünülüyor. Böylece Bangladeş, Hindistan, Vietnam, Kamboçya ve Çin’den başka yatırımların, çok uluslu şirketlerin bölgeye çekilebileceği belirtiliyor. Yüzde 50 ile dünyanın en yüksek genç işsizlik oranına sahip ülkelerinden biri olan Etyopya’da imalat sektörünün gelişmesi, sorunun çözümüne büyük katkı sağlayabilir!

“Batı artık yapamaz, Çin yapıyor”

Çin merkezli Huajian Grubu, Çin Afrika Kalkınma Fonu ile birlikte 2,5 milyar dolarlık yatırım planladı. Plana göre beş yıl içinde 100 bin istihdam yaratacak büyük bir ayakkabı üretim üssü oluşturulacak ve yılda ortalama 4 milyar dolarlık ayakkabı ihraç edilecek. Şirket, Coach, Clarks ve Guess gibi önde gelen markalar için ayakkabı üretiyor.

Huajian Yurtdışı Yatırım Operasyonları CEO’su ve eski başkan yardımcısı Helen Hai’nin, fabrikanın kurulmasında önemli rolü oldu. Helen Hai, Çin’in 20 yıldır “dünyanın üretim atölyesi”olmasının, bu alanda Çin’e karşılaştırmalı üstünlük sağladığını vurguluyor. Batı’da Çin’in yüksek işgücü maliyetleri nedeniyle imalat sektöründe gerilediği söyleniyor. Ancak Afrika gibi alanlar, Çin şirketleri için yeni kaldıraç olabilir.

Huajian Yurtdışı Yatırım Operasyonları CEO’su Helen Hai, “İmalat avantajı, Çin’e Batı’dan gelmişti. Batı artık bu tür girişimleri yapamaz. Şimdi Çin, teknolojisini ve birikimini, buralardaki rekabetçi işgücü maliyeti ile birleştirecek” diyor. Çin’de üretim maliyeti yüzde 22 iken Etyopya’da yüzde 2. Ancak lojistik yüzde 2’den yüzde 8’e yükseliyor. Helen Hai, “Lojistik maliyetleri, Afrika’da iş yaparken karşılaşılan en büyük sorun” diyor.

“Afrika halkına armağan”

Çin, bölgede altyapı eksikliğinin giderilmesi için de son on yıldır önemli katkılarda bulundu. Çin’in en büyük devlet şirketlerinden biri olan China Çommunications Construction, 2004 yılında tamamlanan 100 milyon dolarlık bir ring yol projesi de dahil olmak üzere, Addis Ababa’da birçok otoyol inşa etti. Yine Addis Ababa ile Adama kenti arasında 80 kilometrelik yol inşasıyla ilgili 612 milyon dolarlık bir başka proje de devam ediyor. Yakın zamanda duyurulan 250 milyon dolarlık bir başka proje, Addis Ababa Bole Uluslararası Havalimanı’nm genişletilmesiyle ilgili. Proje, Çin Exim Bank kredisiyle finanse edilecek.

Çin’in Afrika ile derinleşen ilişkisinin bir başka sembolü, Çin hükümeti tarafından “Afrika halkına armağan” edilen pırıl pırıl yeni Afrika Birliği merkez binasıdır. Bina 124 milyon dolara maloldu.

Çin ile Etyopya arasındaki ticaret geçen on yılda 25 kat arttı ve 2012’yılında 1,8 milyar dolara yükseldi. Ancak Çin’in ihracatı 1,5 milyar dolar iken Etyopya’nm ihracatı 300 milyon dolar. İki ülke arasındaki ticaretin 2015 yılına kadar 3 milyar dolara yükselmesi bekleniyor. Addis Ababa Milenyum Salonu’nda 2013 Aralık’ında düzenlenen Çin-Afrika Mal, Teknoloji ve Hizmet Fuarı’na 150’den fazla Çinli şirket katıldı. Fuar, iki ülke arasında planlanan ilişkilerde bir dönüm noktası olarak değerlendirildi. Çin’in Dışişleri Bakanı Wang Yi, bu yılın başlarında Addis Ababa ziyareti sırasında Etyopya ile özellikle tarım ürünleri ve tekstil alanlarında ticari ilişkileri derinleştirmek istediklerini söyledi. Wang Yi, yurtdışında işlerini genişletmek isteyen Çinli tekstil ve tarım şirketleri için Afrika’nın en uygun yer olduğunu; Çinli şirketlerin kendi sanayileşme sürecini hızlandırırken Afrika’ya yardım edeceklerini belirtti. Addis Ababa Çin Büyükelçiliği, Büyükelçi Yardımcısı Qin Jian, özellikle düşük maliyetli makine üretiminde ve yüksek mühendislik gibi alanlarda, Çin’in Batı ülkeleri karşısında üstünlükleri olduğunu belirtiyor. Çin’in Etyopya’nın kalkınmasında önemli bir rol oynadığını belirten Qin, Etyopya ilişkilerinin, Batı’nın suçlamalarını yalanladığına dikkat çekiyor. Batı medyası, devamlı olarak, Çin’in Afrika’nın kaynaklarına göz diktiğini, yeni bir sömürgeci güç olduğunu işliyor. Büyükelçi Yardımcısı Qin Jian, Etyopya’nın doğal kaynak zengini bir ülke olmadığına dikkat çekiyor.

“Siyasi olarak önemli”

Addis Ababa Üniversitesi ekonomi profesörü Alemayehu Geda, 80 milyondan fazla nüfusuyla Etyopya’nın, Afrika’nın ikinci en kalabalık ülkesi olduğunu ve siyasi olarak önemli olduğunu belirterek şöyle konuşuyor; “Afrika Birliği merkezi burada inşa edilmeden önce de Etyopya kıtada politik olarak aktif olmuştur. Ayrıca Etyopya giderek Çin altyapı uzmanlığının bir vitrini haline geliyor. Afrika Birliği, siyasi liderlerin uğrak yeridir. Çinli şirketlerin inşa ettiği elektrikli demiryolu gibi altyapı tesisleri, diğer ülke liderleri için de cezbedici olacaktır.”

Afrika Birliği merkezi burada inşa edilmeden önce de Etyopya kıtada politik olarak aktif olmuştur. Ayrıca Etyopya giderek Çin altyapı uzmanlığının bir vitrini haline geliyor. Afrika Birliği, siyasi liderlerin uğrak yeridir.

Addis Ababa Üniversitesi Barış ve Güvenlik Çalışmaları Enstitüsü’nden öğretim görevlisi Fana Gabresenbet, Çin’in Etyopya ya da Afrika’da bir sömürgeci güç olarak hareket etmediğini, ancak siyasi etki yaratmak istediğini düşünüyor. Fana Gabresenbet, şöyle konuşuyor: “Biz petrole ve değerli doğal kaynaklara sahip değiliz. Ancak Etyopya, Sudan’daki siyasi süreç açısından potansiyel olarak önemli bir ülkedir.”

En büyük çelik şirketi, faaliyete başladı

Spiral çelik ve diğer çelik ürünleri yapan Eastern Steel, ülkeye gelen son Çin şirketlerinden biri. Doğu Sanayi Bölgesi’nde 8 bin 500 metrekare alan üzerinde kurulan fabrikada Ekim ayında faaliyet başladı. Eastern Steel, yıllık 300 bin ton üretim kapasitesiyle, Etyopya’daki en büyük çelik şirketi. Şirket, aralık ayında 108 işçi aldı, 50 Çinli personelle eğitime başladı. Eastern Steel, Çinli inşaat şirketlerine malzeme sağlayacak. 42 yaşındaki Genel Müdür Miao Wenwei, Etyopya’da kaliteli çeliğe ihtiyaç olduğunu söylüyor. Miao şöyle konuşuyor: “Emek ucuz. Çin’de yevmiye 160 yuan ile 200 yuan arasında. Burada ise 20 yuan.”

11 fabrikanın bulunduğu Doğu Sanayi Bölgesi, Çin yatırımları için bir cazibe merkezi oldu. Bölge, Afrika’da kendi türünün en büyük sanayi parklarından biri. Park, Çin Etyopya hükümetinin ortak projesi ama Jiangsu merkezli Jiangsu Qiyuan Grubu tarafından geliştirildi ve işletiliyor.

Unilever de geldi

Bölge sadece Çinli şirketlere yönelik değil. İngiltere-Hollanda ortaklığı Unilever, 5 bin metrekarelik alanda kurduğu şampuan fabrikasını Haziran ayında açmaya hazırlanıyor. Bir Vietnam tekstil şirketi de bölgede üslenmek için hazırlık yapıyor. Site Müdür Yardımcısı Lu Qixin, 80 milyon dolarlık yatırım yaptıklarını söylüyor. Çin Ticaret Bakanlığı’ndan sübvansiyon almak istediklerini belirten Lu, siteyi geliştirmek için beş yıldızlı otel, ona bitişik konutlar ve perakende geliştirme kompleksi planladıklarını belirtiyor. Ek projeyi, 2017 yılında tamamlamayı planlıyorlar.

“Sanayi merdivenin alt basamakları”

Sun Guoqiang, CGC Yurtdışı İnşaat Grubu Genel Müdürü. 15 yılı aşkın süredir Etyopya’da yaşıyor. Şirketin Etyopya’da sondaj ve yol yapım projelerinde oldukça büyük bir ağırlığı var. Sun, Afrika’da hâlâ bol inşaat projesi olmasına rağmen, şirketinin 510 yıl içinde başka alanlara yöneleceğini belirtiyor. Zira inşaat, sanayi merdivenin alt basamaklarıdır. Sun, “Biz inşaat işlerinin yanısıra üretim, tarım, su temini ve rüzgar enerjisi gibi alanlara yönelmeye başladık ve inşaat işlerini yerel şirketlere bırakacağız” diyor.

Falaşalar: İsrailin Öteki Yahudileri

Falaşalar, 1970lerden bu yana Etiyopyadan İsraile göç eden siyah Yahudiler. Ama orada da mutsuzlar:

“Bir gün hahamlar gelip, bizim yüzde yüz Yahudi olmadığımızı söylediler. Çok kırıldım. Eskiden her gün dua eder ve sinagoga giderdim. Şimdi laikim.”

Falaşalar, EtiyopyalI Yahudiler. Falaşa, Amhara dilinde ” yaban ” gibi bir anlama geldiği için kendilerini Beta İsrael (İsrail Evi) olarak adlandırmayı tercih ediyorlar. Ancak, bu topluluğun yaşadıkları, Etiyopya’daki “falaşalık”larımn İsrail’de de sürdüğünü gösteriyor ve modern İsrail’deki “ırk sorunu”na dikkat çekiyor.

Falaşalar ‘ın kökeni

Falaşalar binlerce yıldır, Yahudi dünyasından habersiz şekilde, Etiyopya’nın Gondar ve Tigre bölgelerindeki ücra köylerinde tarımla uğraşarak, demircilik ve çömlekçilik yaparak yaşadılar. Kökenleri hakkında sayısız teori olan topluluğun, bunların içinde en çok benimsediği, soylarını Kral Süleyman ile Şiba Kraliçesi’nin (bizde Saba melikesi Belkıs olarak bilinir) oğulları olan Menelik I’e dayandıranı. Falaşalar ı ilk “keşfeden”, 1862’de bölgeyi ziyaret eden, Sorbonne Üniversitesi profesörü Joseph Halevi olmuştur . Bu, aynı zamanda Avrupalı Yahudilerin Falaşalar ile ilk temasıydı. Ancak, cemaatin diasporaya tanıtılması için, 1920’lerde Siyonist hareketle bağlantıyı sağlayacak olan, Polonya doğumlu. Dr. Jacques Faitlovitch’i beklemek gerekecekti.

Bu ilgiye rağmen, Falaşalar’ın Yahudi sayılıp, sayılmayacağı (dolayısıyla meşhur Geri Dönüş Yasası’ndan yararlanıp, yararlanamayacakları) uzun süre tartışma konusu olarak kaldı. Yahudi olmadıklarına dini gerekçe aranacaksa çok fazla uğraşmaya lüzum kalmayacaktır. Falaşalar Torah’tan habersizdirler. Eski Ahit’in diaspora öncesi bir versiyonunu kullanırlar ve bu kitap da İbranice değil, Etiyopya’nin klasik dili olan Ge’ez dilinde yazılmıştır. 1973 Sefardi Hahambaşı Ovadia Yosefin, Falaşalar ‘ın da Yahudi olduğunu kabul etmiş olması ve 1989 tarihli Yüksek Mahkeme kararı bile pek çok kişiyi hala ikna edememiş durumda. Öyle ki Aşkenazi Baş Rabbi bugün bile onları Yahudi olarak tanımıyor.

Etiyopya’dan İsrail’e

1970’lere kadar topluluğun, İsrail’e göç etme yönünde yaygın bir eğilimini gözlemlemiyoruz. Ancak, 1974 iktidardaki Derg rejimi ile Tigre Halk Kurtuluş Cephesi arasında yoğun çatışmaların başlaması bu durumu değiştirdi. 1977 yılına kadar, İsrail’e ulaşanlar kendi bireysel gayretleriyle yola çıkıp hedefe ulaşmayı başaran bir avuç gençten ibaretti.

1977-1983 arasında ise 6 bin civarında Falaşa Sudan’a ulaşıp, gizli hava ve deniz operasyonlarıyla İsrail’e taşındı. 1984 ise tam bir dönüm noktasıydı. O yıl, 10 bin kadar Falaşa İsrail’e gitmek için yola çıktı. Yolculuk çok zorlu ve acı doluydu. Yaklaşık 4 bin’i Sudan’daki mülteci kamplarında açlıktan ve salgın hastalıklardan can verdi. Kalan 6 bin kişi, Kasım 1984’te “Musa Operasyonu” ile hava yoluyla İsrail’e taşındı. 199 l’e kadar 7 yıl Falaşa nüfusunun köylerini terk edip, Addis Ababa’ya yığılmasıyla geçti. 1991 ‘de “Süleyman Operasyonu” 15 bin kişiyi bir gecede İsrail’e taşıdı.(Kulislerde, operasyonların, İsrail’den çok, ABD’deki Yahudi-Siyah ilişkilerini düzeltmek isteyen Amerikan Yahudileri tarafından desteklendiği fısıldanıyordu.) İsrail’in bu “milli başarısı” ile, Etiyopya Ekzodüsü’nün tamamlandığı ilan edildi ve bu gürültüpatırtı içinde, ” Yahudi olmadıkları” gerekçesiyle Gondar’da bırakılan 3 bin Falaşa ’nın sesi duyulmadı.

Arzı Mevud

İsrail’e ulaşanlar, Arzı Mevud’un, “süt ve bal ülkesinden daha farklı bir yer olduğunu keşfettiler. Bu ülke, kendilerine yabancı bir Batı ülkesiydi. İnsanları ise Falaşalar hakkında hiçbir şey bilmiyorlardı. (EtiyopyalIların gelmesine sevinmek için bir sebebi olan insanlar sadece, Hadar Yosefteki atletizm antrenörleriydi .) Evet, Süleyman Operasyonu İsraillilerin milli gururunu okşamıştı ama onlar için önemli olan uçakların inip kalkmasıydı. İçinden kimin indiği ilgilerini çekiniyordu.

Falaşalar , İsrail’de, binlerce yıldır üzerine titredikleri ve kendilerini diğer Etiyopyalılar’a göre ayrıcalıklı kıldığını düşündükleri (eskiden, bir Falaşa ister istemez, Yahudi olmayan birisine dokunursa, yıkanana kadar kirli kalacağı düşünülürmüş) şeyin, Yahudiliklerinin aşağılandığını gördüler . Yahudi olup, olmadıklarına dair tartışma onlara çoğu kez daha doğrudan ve kırıcı şekilde yansıtıldı. 1984’de İsrail’e gelen Yişayahu Degu şöyle diyordu: ” Bir gün hahamlar gelip, bizim yüzde yüz Yahudi olmadığımızı söylediler. Çok kırıldım. Eskiden her gün dua eder ve sinagoga giderdim. Simdi ise laikim. Benim gibi pek çok insan var.”

Aşağılanma biçimleri

Yahudilikleri ile ilgili bir diğer aşağılanma ise evlilik alanında ortaya çıktı. Öncelikle İsrail’de seküler nikâh olmadığına işaret etmek gerek. Dolayısıyla nikâhlar hahamlıklar tarafından kıyılır. Yukarıda sözünü ettiğimiz 1973 kararım veren Hahambaşılık, bir Etiyopyalının evlenmeden önce (Yahudiliğini garantilemek için) sembolik bir ihtida törenine katılması gerektiğini savunmaktadır. Yüksek Mahkeme’nin bunun gerekli olmadığını belirtmesine rağmen, İsrail’de sadece bir kişi, Netanya Hahambaşısı David Şlouş bu tören olmaksızın nikâh kıymaya cesaret edebildi. Ancak bir süre sonra o da (başka şeyleri gerekçe göstererek) bu işi bıraktı.

Yahudilik tartışmalarından öte, doğrudan doğruya ırkçılık iddialarını gündeme getiren bir olay 1996’da yaşandı. Ma’ariv gazetesi, Falaşalar dan alman kanların gizlice yok edildiğini yazdı. Kan bankasının yaptığı açıklama kuşkusuz “tıbbi olarak” haklıydı: AIDS yüksek risk alanı olan Etiyopya’dan gelen kanları kullanmıyorlardı. Ancak bu, Etiyopya kökenli nüfusu yatıştırmaya yetmedi. Kabinenin toplantıda olduğu sırada Başbakan İtsak Rabin’in ofisinin dışında protesto gösterileri yapıldı. Polisin göstericilere gözyaşartıcı bomba ve tazyikli su ile karşılık verdiği olaylardan sonra Rabin, protestocuların temsilcilerini kabul etti.

Kan bankasının tutumu için hükümet adına özür dilerken, olaylar sırasında polislerin yaralanmasını kınamayı da ihmal etmedi. Göstericilerin taşıdığı pankartlar ise Falaşalar’ın İsrail’deki hayal kırıklıklarını ve umutlarını yansıtıyordu: “İsrail’de Apartheid!” ve yanında ” Bizim tenimiz siyah, sizinki beyaz olabilir ama bizim kanımız da kırmızı ve biz de Yahudiyiz”

Ucuz iş gücü

Etiyopyalı Yahudilerin “falaşalık” hali, okullarda uğranılan ayrımcılığa, konut projelerinde uygulandığı iddia edilen kotalara kadar pek çok alana uzanıyor ve Falaşalar, İsrail’de ikinci sınıf (hatta Ortadoğu Yahudileri Mizrahim’i de sayarsak üçüncü sınıf) Yahudiler mi olduklarını kendilerine soruyorlar. Ancak, bu konuda “umut verici” gelişmeler de yok değil. İşsizlik oranının yüzde 80 civarında olduğu söylenen Falaşa toplumunda, çalışanların yüzde 90’ı kol işçisi. İsrail toplumu tarafından daha iyi özümsenmeleri halinde, İsrail’in ucuz işgücü kaynağı olarak Filistinlilerin yerini almaları bekleniyor. Ayrıca, İsrail standartlarına göre daha genç bir nüfusa sahip olmaları sebebiyle, ordu saflarında gittikçe daha belirgin hale geliyorlar .(Askere alınan Etiyopyalı gençlerin dörtte biri seçkin birliklere girmek için gönüllü oluyorlar.)

“Siyah Yahudi Yoktur”

Tüm bu söylenenlerden sonra, “beyaz Yahudiler” ile “siyah Yahudiler” arasındaki ilişkileri herhalde en iyi şekilde, İsrail Radyosu’nun Amhara dili yayınları servisi müdürü Rahamin Elazar’ın anlattığı şu öyküler) betimliyor. Joseph Halevi’nin Yahudi olduğunu duyan bir Falaşa, ona döner ve şöyle der: ” Sen Yahudi olamazsın, beyaz Yahudi yoktur !”.Bu olaydan bir yüzyıl sonra o zamanlar genç bir adam olan Elazar, Etiyopya’ya gelmiş üç turistin kendi aralarında, tanıdık bir yabancı dilde konuştuklarını farkeder. Yanlarına yaklaşır ve seslenir: “Şalom!” İsrailli turistler çok şaşırırlar ve sorarlar: “Sen de kimsin?” “Ben bir Yahudiyim.” İsraillilerin cevabı tanıdıktır: ” Sen Yahudi olamazsın, siyah Yahudi yoktur!”(eri ve bianet)

Kaynak:
20 Mart 2014
Turquie Diplomatique

YAHUDİLERİN TÜRKİYE’YE OLAN BORCU


Yahudilerin dünyada tek sığınacakları ülke olan Türkiye’nin,  bugünlerde maruz kaldığı “Güdümlü Kaos” tan çıkışı için gerekli siyasi yardımın, Yahudiler tarafından yapılması  niyetiyle bu yazıyı siteye ekledim.

DMITRY SHUMSKY

İsrail ile Türkiye arasında şekillenen uzlaşma, Türk ve Yahudi uluslarının tarih sahnesindeki karşılaşmalarıyla ilgili İsrail toplumunun belleğindeki boşlukları kapatmak için iyi bir fırsat… Ze’ev Jabotinsky, Odessa News’ta 14 Şubat 1909 tarihli “Türkiye’deki Yahudiler” başlıklı yazısında, Osmanlı Türkiye’sinin yüzyıllar boyunca Yahudi tebaası için ne anlama geldiğini tarif ediyor: “Diğer tüm ülkeleri cehennem olarak gören kavmin tek vahası.”

Türk gemisi Mavi Marmara’nın filonun bir parçası olarak Gazze’ye doğru yo­la çıkmasının ardından İsrail’in Türkiye düşmanlığının düzeyi, Türkler ve Yahudi­lerin ortak geçmişiyle alakalı her şeyin inkârıyla benzer düzeydeydi. Bu sebeple Jabotinsky’nin sözleri, muhtemelen şüpheyle şaşkınlık arasında bir hissiyata se­bep olacaktır. Sonuç olarak Türklerin bir zamanlar İsrail ülkesini yönettiği ve onu Herzl’e devretmeyi reddetme cesaretini gösterdiği gerçeğinden başka Türkler ve Yahudiler hakkında ne biliyoruz?

 İsrail ile Türkiye arasında şekillenen uzlaşma, Türk ve Yahudi uluslarının tarih sahnesindeki karşılaşmalarıyla ilgili İsrail toplumunun belleğindeki boşlukları kapatmak için iyi bir fırsat. Görünen o ki buradaki halk, İspanya’dan sürgün edilişlerini çok iyi hatırlıyor ancak sürgü­nün olduğu 1492 yılında İspanya’dan sürülenlere kapılarını açan ülkenin Osmanlı Türkiye’si olduğunu hatırlamıyor.

O tarihten itibaren 400 yıldan fazla bir süre Osmanlı imparatorluğu Hristiyan Avrupa’dan gelen Yahudi mülteciler için güvenli bir bölge oldu, imparatorluk 1541 ’de, Bohemya ve Moravya’dan sürgün edilenleri kabul etti.

1555’te İtalya’yı terk eden İtalyan Yahudileri kabul etti.

19 ve 20’inci yüzyıl boyunca Yunanistan, Sırbistan, Romanya ve Bulgaristan gibi kuruluşları zulümler, baskınlar, etnik te­mizliklerle bir arada gerçekleşen yeni Hristiyan ülkelerden birçok Yahudi’yi ka­bul etti.

1881, 1884, 1892 ve 1903 yıllarında Çarlık Rusya’sındaki kıyımdan top­luca İstanbul’a kaçan Yahudileri kabul etti.

Hepsi bu da değil. 19. yüzyılın ortasında çoğu Hristiyan Avrupa ülkesi, Yahudi halkına henüz eşit vatandaşlık hakları vermemişken (emansipasyon)Osmanlı imparatorluğu’ndaki Yahudiler neredeyse eşit haklara sahipti ve hatta bir kısıtlama olmadan kamu hizmetinde çalışmalarına izin veriliyordu. Ayrıca Yahudi emansipasyonunun ayrı bir grup kimliği hakkından feragat şartına bağlı olduğu Avrupa’dan farklı olarak Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Yahudilerin bireysel haklarını oluşturma süreci, Yahudilerin koiektif özerkliğinin yeniden tesis edilmesine dâhil olan Müslüman tebaayla eşitti. “Türkiye ve Siyonizm”meselesine ne demeli?

 İsrail eğitim sisteminden mezun olanlar, Sultan Abdülhamit’in siyonist yapılanmaya yönelik muhalefetiyle ilgili her şeyi biliyorlar. Bilmedikleri şey, siyonist hareketin ilk zamanlarında, arzu ettiği ulu­sal vatanının Osmanlı Türklerinin yönetimi altında olmasının ne kadar önemli bir şans olduğu. (İsrail’de yayınlanan Haaretz gazetesi 20 Şubat 2014, özet çeviridir)

 

Kaynak:
20 Mart 2014  Turquie Diplomatique

LAST DANCE /Son Dans (2012)


Yönetmen: David Pulbrook      

Senaryo: Terence Hammond, David Pulbrook 

Ülke: Avustralya

Tür: Dram

Vizyon Tarihi: 30 Haziran 2012

Dil: İngilizce

Oyuncular :   Julia Blake ,Danielle Carter, Nicole Chamoun,    Firass Dirani,    Alan Hopgood

Özet

Bir sinagogda düzenlenen intihar bombalaması planlandığı gibi gitmeyince, yaralanan terörist Sadık yakınlardaki bir eve sığınır. Evin sahibi olan Nazi soykırımından sağ çıkan Ulah (Julia Blake) eve dönünce, Sadık (Firass Dirani) onu rehine olarak tutar. Fakat gelişen olaylar sonucunda Yaşlı Yahudi Hanım ile Filistinli Sadık arasında bir anne oğul ilişkisi ve sevgisi gelişir. Sadık sinagog eyleminde içinde taşıdığı şefkat ile eylemde başarısız olmayı seçmiş kaçmıştır.  Ulah ile konuştukça antisemit duygularını sorgulamaya başlamıştır. Ancak çıktığı yol onu yanlış bir tarafta seyir ettirdiğinden acı onun peşine bırakmayacaktır.

Film terör faaliyetindeki insanların gerçek duygularla karşılaştığında değişime uğrarlar mıya cevap teşkil etmesi ve kararların acele verildiğinde yanlış olduğu bir kez daha göz önüne seriliyor.

Soru: Kim ne kadar doğru/yanlıştır?
Cevap: Kime göre

Bizce en güzel sonuç hiçbir zaman insanın elemine ortak olacak faaliyette bulunmamaktır. Sözü en güzel şu hikâye anlatıyor.

Allah Teâlâ, peygamberi Davud’dan kendisi için bir ev yapmasını istemiş -ki kastedilen Beyt-i Makdis’tir-, Davud aleyhisselâm binayı her yaptığında bina yıkılmış ve bu birkaç kez tekrarlanmış. Bunun üzerine Rabbi kendisine vahiy göndererek, evinin onun eliyle yapılamayacağını bildirmiş ve (gerekçe olarak da) ‘Çünkü sen kan akıttın’ demiş.

Davud aleyhisselâm:

‘Allah’ım! O kanlar senin için akıtılmadı mı?’ deyince, Allah Teâlâ;

‘Haklısın, benim uğruma akıtıldı, fakat onlar benim kullarım değil miydi? Bu ev kan akıtmakla kirlenmemiş temiz bir elle yapılacaktır’ demiş. Davud aleyhisselâm

‘Allah’ım o benim (soyumdan) olsun’ diye dua edince, Allah Teâlâ, evinin oğlu Süleyman aleyhisselâmın eliyle yapılacağını bildirmiş, Hz. Süleyman, Beyt-i Makdis’i inşa etmiştir.

 Filmden

Dünya acı dolu. Yahudiler, herkesten daha fazla acı çekmeye hakları olduğunu düşünüyorlar.

**

Ne yaptım ben?

 Bu ne cüret?

Onu evime getirmeye nasıl cesaret edersin?

 Çıkartırsan patlar mı?

 Çıkar. Bunu neden yaptın?

 Çıkar, dedim. Neden bana yardım ediyorsun?

 Neden diğer adam gibi kendini havaya uçurmadın?

 İnsanları gerçekten öldürmenin zamanı geldiğinde   bunu yapamadın, değil mi?

 Ben bir korkağım. Hayır. Böyle bir şeyi yapamıyor olman, senin korkak olduğun anlamına gelmez. Seni bir şey engelledi. Neydi o?

 Seni ne durdurdu?

 Seni neyin durdurduğunu anlat bana.

Ben askerim.

Sen asker değilsin.

Geçmişte dökülen kanların intikamını almak için saldırmaya hazırım.

Masum insanları öldürüyorsunuz.

- Masum insanları siz öldürüyorsunuz!

- Hayır.

Ben sıradan insanlardan bahsediyorum. Öldürülen masum insanlar. Masum insanlar, benim ülkemde   Yahudiler’in ellerinde her gün ölüyorlar. Ülkemi işgal ediyorlar, insanlarımı öldürüyorlar. Masum insanları. Masum insanları. Toplama kampındaydın.

Ailemden kurtulan bir tek benim.

O zaman, nefret etmenin ne demek olduğunu biliyorsun Yapabilseydin, onları öldürürdün, değil mi?

 Nazileri. Aileni öldüren onlar. Yapardın.

Tek bildiğim   annenin bunu yapmanı istemeyeceğidir.

Annem gurur duyardı.

- Hayır. Ben bir anneyim

 – Benim annem değilsin. Hz. Muhammed’in askerleri olarak ölenler   O’nunla birlikte cennette yaşıyorlar. Bu bizim yolumuz. Annelerimiz bununla gurur duyar.

Anneler savaşmaz. Bu dünyayı anneler yönetseydi   daha fazla erkek evlat olurdu.

Sen oğlunla gurur duymuyor musun?

 Tabii ki duyuyorum. O zaman, nasıl öldüğünü anlat. Anlat bana. Çok gururlusun. Nasıl öldüğünü anlat. Anlat.

Oğlum askerde öldü.

Bir İsrail Askeri. Benim insanlarımı   öldürürken öldü. Bu, onu benden daha iyi biri mi yapıyor?

**

Sekiz yaşımdayken   arkadaşlarımla sokakta oynardık. Evde yemek yedikten hemen sonraydı. Annemin, küçük kız kardeşim Lina’ya, gözlerini elleriyle ovuşturmamasını söylediğini hatırlıyorum. Gözleri kaşınıyordu. “Dokunmaya devam edersen daha kötü olacak.” dedi. Annem gülümsedi. Arkadaşlarımla dışarıdayken   İsrail tankları geldi. Bu ilk değildi. Köyümüzde tankları görmeye alışmıştık. Köyümüzde cenaze törenlerine alışmıştık. Çatımızda duran adam tanklara ateş etmeye başladı. Evimiz   ve dükkanımız tamamen yıkıldı. Çok hızlı oldu. Her şey gitmişti. Annem,   babam,   küçük kız kardeşim, Lina. Hepsi öldü. O sadece beş yaşındaydı. Altın hilal kolye takıyordu. Onu sakladım.

**

Sadık:

Bombayı niye patlatmadın diye sormuştun ya,  küçük bir kız gördüm. Beş yaşında, belki de altı. Bana baktı. Yapamadım. Hareket edemedim. Kız kardeşime benziyordu. Arkadaşım Yusuf içeri girdi, döndü ve bana baktı. Yapmayacağımı biliyordu. Bana bir metal parçası çarptı. Bir köpek gibi kaçtım.

Ulah:

Senin yüzünden kimse ölmedi ve Tanrı bunu biliyor. Yapamamanın kız kardeşinle bir alakası yok. Burada kalbinde olanla ilgili. Derinlerde, içinde. Utanmamalısın. İnsanları öldürmek onurlu bir şey değildir.

**

YAHUDİLERİ TAHRİK EDEN HABER PARONAYASI

 

TİN ’E İLİŞKİN KÜÇÜLTÜCÜ VE YÜCELTİCİ SPEKÜLASYON


Niteliksiz Adam
“Robert MUSİL”

TİNİSİM,[psikoloji ]: 1 .    Ruh. 2 .   felsefe  Birtakım fizik ötesi kurucularının, gerçeği ve evreni açıklamak için her şeyin özü, temeli veya yapıcısı olarak benimsedikleri madde dışı varlık.

 [Tuzzi’lerdeki buluşmalar artık düzenli ve yoğun sürecinin yörüngesine oturmuştu. Daire Başkanı Tuzzi, “Konsil” sırasında “yeğen” ile konuştu. “Bütün bunların daha önce de olduğunu biliyor musunuz?”]

Gözleriyle, kendisine yabancılaşmış olan evindeki kaynaşan kalabalığı işaret etti. “Hıristiyanlığın başlarında; Hazreti İsa’nın doğumundan hemen sonraki yüzyıllarda. O zamanlar, fokur fokur kaynayan Hıristiyan-Levanten-Helen-Yahudi kazanında sayısız tarikatlar kurulmuştu.” Tuzzi, bu tarikatları saymaya başladı: “Adamitler, Kabilliler, Ebionitler, Koliridyanlar, Arkontikler, Enkratitler, Ophitler…”; Tuzzi, Hıristiyanlık öncesine ve erken Hıristiyanlık dönemine ait dini tarikatlardan oluşma, uzun bir listeyi, birinin yaptığı herhangi bir şeyin hızlı tempo yansıtan alışılagelmişliğini ehlileştirircesine gözden saklamak istediğinde sergilediği o tuhaf, aslında içinde bir aceleciliği gizleyen ağırlıkla sayıp dökmekteydi; bu tutum, karısının kuzenine aslında bu evde olup bitenler hakkında özel nedenlerden ötürü belli ettiğinden çok daha fazlasını bildiğini dikkatle anlatmak istiyormuş izlenimini yaratıyordu.

Daha sonra sözüne devam etti ve biraz önce andığı adların açıklamasına girişerek, bir tarikatın, bekâreti koşul kılmasından ötürü evliliğe karşı çıktığını, bir başkasının ise yine bekâret talebinde bulunduğunu, ama bu hedefe tuhaf bir biçimde ölçüsüz yaşamayailişkin dinsel kurallarla varmayı amaçladığını anlattı.

Tarikatlardan birinin üyeleri, kadın bedenini bir şeytan icadı saydıklarından kendi kendilerini sakatlıyorlardı, öteki tarikatların uygulamalarında ise kadınlar ve erkekler kilise toplantılarında soyunuyorlardı.

Cennette Havva’yı baştan çıkardığı söylenen yılanın aslında tanrısal bir kişilik olduğu sonucuna varan, inançlı kılı kırk yaranlar, hayvanlarla cinsel ilişkiye giriyorlardı; başkaları da bakirelere hoş gözle bakmıyorlardı, çünkü bilimsel temelli inançlarına göre Tanrının annesi, Hazreti İsa’dan başka çocuklar da doğurmuştu ve bu yüzden bekâreti kabul etmek, tehlikeli bir yanılgı olurdu.

Birileri hep ötekilerin yaptıklarının tam tersini, üstelik de yaklaşık olarak aynı nedenlerden ve inançlardan ötürü yapmaktaydı. — Tuzzi, bütün bunları, tuhaf olsalar da tarihsel olaylara yakışan bir ciddiyetle ve sesinde erkekler arasındaki şakalara özgü bir alt tonla anlatmaktaydı. Duvarın yanında duruyorlardı; Daire Başkanı Tuzzi, dudaklarında küçük ve öfkeli bir gülümsemeyle sigarasının izmaritini bir tablaya attı, kafası hâlâ karışık olarak kalabalığa baktı ve sanki tam bir sigara içimlik süre kadar konuşmak istermişçesine, sözlerini şöyle noktaladı:

“Zannediyorum o zamanlar egemen olan fikir ayrılıklarının ve kişisel görüşlerin durumunun bizim edebiyatçılarımızın çekişmelerini hatırlatan çok yanı var. Bunlar yarın havada dağılmış olacak. Eğer çeşitli tarihsel koşullar yüzünden tam zamanında politik etkinliğe sahip, tinsel bir memuriyet sistemi oluşmasaydı, o zaman bugün Hıristiyanlık inancının izi bile kalmayacaktı…”

Ulrich, buna katıldı. Ücretleri resmen cemaat tarafından ödenen din görevlileri, resmi kuralların hafife alınmasına izin vermezler. Ben, genel olarak ortak niteliklerimize karşı haksız bir tutum içinde olduğumuzu düşünüyorum; o niteliklerin güvenilirliği olmasaydı, tarih asla oluşamazdı, çünkü tinsel çabalar hep tartışmalıdır ve havada kalır.”

Bu arada karısının yeğeni de tıpkı kendisi gibi, can sıkıcı bir yakınlıkla önüne bakmaktaydı ve konuşmaya ara verildiğinin farkına bile varmamıştı. Tuzzi, bir şeyler söylenmesi gerektiğini hissetti; kendini sık hayal gören ve suskunluğuyla kendini ele verebileceğinden korkan bir insan gibi tehdit altında hissediyordu. “Her şey hakkında olumsuz düşünmekten hoşlanıyorsunuz,”dedi gülümseyerek, din görevlilerine ilişkin söylem o âna kadar kulaklarının önünde içeri girmeyi beklemişçesine “ve karım herhalde, akrabalıktan kaynaklanan bütün sempatisine rağmen, sizin katkınızdan biraz olsun korkmakta haksız değil. Böyle konuşmama izin verirseniz eğer, hemcinslerinize ilişkin düşünceleriniz biraz küçültücü spekülasyon olmak eğiliminde.”

“Bu, mükemmel bir söylem,” diye karşılık verdi Ulrich sevinçle “her ne kadar böyle bir söylemin gereğini yerine getiremeyeceğimi alçakgönüllülükle söylemek zorunda olsam da! Çünkü insanla ilgili küçültücü veya yüceltici spekülasyonda bulunan, hep dünya tarihidir; bunu, küçültücü yoldan hile ve zorbalıkla, yüceltici yoldan da yaklaşık olarak burada muhterem eşinizin denemeye çalıştığı gibi, düşüncelerin gücüne inanmakla yapar. Dr. Arnheim da, söylediklerine inanmak gerekirse eğer, bir yücelticidir. Buna karşılık meslekten bir küçültücü olarak sizin bu melekler korosu içersinde bilmekten hoşlanacağım duygularınızın bulunması gerekiyor.”

Daire Başkanı Tuzzi ye anlayışlı bir ifadeyle baktı. Tuzzi, cebinden sigara tabakasını çıkartarak omuzlarını kaldırdı. “Neden bu konuda karımdan farklı düşünmem gerektiğine inanıyorsunuz?” diye karşılık verdi. Sohbetin kişisel bir noktaya dönmesini reddetmek istemiş, ama yanıtıyla bu noktayı güçlendirmişti; karşısındaki neyse ki bunun farkına varmadı ve konuşmasını sürdürdü: “Bizler, herhangi bir biçimde içine girdiği her kalıba uyan bir kitleyiz!”Tuzzi: “Bu, beni aşar” gibisinden kaçamak bir yanıt verdi. Ulrich, buna sevindi. Böylesi, kendisinin tam karşıtıydı; tinsel kışkırtmaya karşılık vermeyen, fakat hemen bütün kişiliğini korumaktan başkaca bir savunma aracına sahip bulunmayan veya öyle bir aracı kullanmak istemeyen birisiyle konuşmaktan çok zevk alırdı.

 

Ulrich lâfı fazla dolandırmadan. “Siz neye inanıyorsunuz?” diye sözünü kesti,

“Ama bakın!” dedi Tuzzi. “Ben artık çocuk değilim ki buna öyle hemen yanıt verebileyim! Ben sadece şunu söylemek istedim: Bir diplomat kendini zamanının tinsel akımlarıyla ne ölçüde özdeşleştirebilirse, mesleği kendisine o ölçüde kolay gelecektir. Son kuşaklar boyunca ortaya çıkmıştır ki, tinin bütün alanlardaki ilerlemeleri büyüdüğü ölçüde insanın da diplomasiye duyduğu ihtiyaç artmıştır; ama sonuçta bu da zaten çok doğal!?”

“Elbette?! Fakat böylece siz de benim söylediğimin aynısını söylemiş oluyorsunuz!” dedi Ulrich yüksek sesle ve vermek istedikleri resme, yani birbirleriyle ölçülü bir sohbeti yürüten iki beyefendinin görüntüsüne uygun düştüğü ölçüde hararetle.

“Ben, üzülerek tinsel ve iyi olanın, kötünün ve maddi olanın yardımı olmaksızın sürekli ayakta kalamayacağını vurguladım, ve siz de bana yaklaşık olarak ne kadar çok tin varsa o kadar dikkat gereklidir, diye yanıt veriyorsunuz. O halde şöyle diyelim: insana aşağılık biriymiş gibi davranılabilir ve bu yoldan istenilen yere götürülmesi sağlanamayabilir; ama aynı insan coşkuya itilebilir ve yine istenilen yere götürülmesi sağlanamayabilir. Bu yüzden bizler, bu iki yöntem arasında gidip geliriz, iki yöntemi birbiriyle karıştırırız; bütün dediğimiz, budur. Kanımca ben, sizin itiraf etmek istediğinizden çok daha ileri ölçüde sizinle bir görüş birliğinin mutluluğunu yaşamaktayım.”

Daire Başkanı Tuzzi, sorusuyla onu tedirgin eden kişiye döndü; küçük bir gülümseme, minik bıyığını yukarı kaldırdı, parlak gözlerinde alaycı ve hoşgörülü bir ifade belirdi; bu tür bir konuşmaya son vermek istiyordu, çünkü böylesi, dümdüz bir buzdan zemin gibi tehlikeliydi ve çocukların buzda gelişigüzel kaymaları gibi amaçsızdı. “Bakın, bu söyleyeceğimi belki de barbarlık sayacaksınız,” diye karşılık verdi “ama size açıklayacağım: Aslında yalnızca profesörlerin felsefe yapmasına izin verilmeli! Bizim tanınmış ve büyük filozoflarımızı elbette bunun dışında tutuyorum, onları çok takdir ederim ve hepsini de okudum; ama onların durumu farklı. Profesörlerimiz ise bunun için atanmışlar, onlarınki bir meslek ve daha başka bir şey olması da gerekmiyor; sonuçta alan tükenmesin diye öğretmenlere de ihtiyaç var. Ama bunun dışında, vatandaşın her şey üzerine kafa yormaması gerektiği yolundaki o eski Avusturya ilkesinin haklılığını kabul etmek gerekiyor. Çünkü bu yolla ortaya iyi bir şeyin çıktığı çok ender, çıkanda da hep biraz cüretkârlık havası var.”

….

“Soru, çok daha genel sorulabilir” diye düşüncesini açıkladı Ulrich. “Bir insan, her şeyi elde edebilecek kadar zengin ve nüfuzlu ise eğer, o zaman neden yazar? Aslında belki de safça sormam gereken, şu: Bütün meslekten anlatıcılar, neden yazarlar? Aslında olmamış bir şeyi anlatırlar; sanki olmuşçasına. Burası açık. Ancak yaptıkları şey, hayata zengin adamın çevresini alan ve onun kendilerine ne kadar az aldırdığını anlatmaya doyamayan otlakçıların bu adama duydukları gibi bir hayranlık duymak mıdır? Ya da hep yineleyerek geviş mi getirirler? Veya gerçekte erişemedikleri ya da taşıyamadıkları bir şeyi hayal dünyasında üreterek bir tür mutluluk hırsızlığı mı yaparlar?”

“Siz kendiniz hiç yazmadınız mı?” diye sözünü kesti Tuzzi.

“Benim için çok tedirgin edici bir şey, ama asla. Çünkü asla bunu yapmak zorunda kalmayacak kadar mutlu değilim. Ben, kısa sürede buna ihtiyaç duymadığım takdirde, bütünüyle anormal bir yaradılıştan ötürü kendimi öldürmeye karar vermiş biriyim!”

Bunu öylesine ciddi bir sevimlilik ifadesiyle söylemişti ki, bu şaka, kendisi istemeksizin, ıslak bir taşın ortaya çıkışı gibi konuşmanın akışının dışına taşmıştı..sh:91-101

**

Düşünceleri asla huzur bulmuyordu ve her şeyin hiçbir yerde bir düzene kavuşamayan, sürekli göçebe kalıntılarının farkına varıyordu. Bu yüzden sonunda insanlar içinde yaşadıkları zamanın ruhsal kısırlığa mahkûm olduğuna ve bu durumdan ancak sıradışı bir olayla veya çok sıradışı bir insanla kurtarılabileceğine inanmışlardı.O sıralarda entelektüel diye nitelendirilen insanların arasında Kurtarmak kelime grubunun rağbet görmesi, işte böyle gerçekleşmişti. En kısa zamanda bir Mesih’in gelmemesi durumunda artık böyle devam edilemeyeceğine inanılmıştı.Duruma göre bu, tababeti insanlar bir yanda hiç yardım alamadan hastalanıp ölürken, soğukkanlılıkla sürdürülen bilimsel araştırmalardan kurtaracak bir tıp Mesih’i olabilirdi; veya milyonlarca insanı tiyatrolara sürükleyebilen ve bunun yanı sıra koşulsuz bir tinsel yücelik taşıyabilen bir oyun yazabilecek bir edebiyat Mesih’i olabilirdi: Aslında her insani etkinliğin ancak özel bir Mesih aracılığıyla yeniden kendini bulabileceği yolundaki bu inancın yanında, pek tabii ki her şeyi düzeltebilecek kadar güçlü bir Mesih’e yönelik yalın ve hiçbir şekilde parçalanmamış bir talep de vardı. Böylece o zamanlar, yani büyük savaştan hemen önce, gerçekten de Mesih’lerin damgasını taşıyan bir zaman yaşanmaktaydı, ve her ulus tek başına bir bütün halinde kurtarılmayı istese bile, bu alışılmadık ve özel bir şey anlamını taşımıyordu.

Konuşulan her şey gibi bunu da kelimesi kelimesine ciddiye almamak gerekiyordu. “Bugün Mesih geri dönseydi eğer,”dedi kendi kendine “o zaman onun hükümetini de öteki hükümetler gibi düşürürlerdi!”

 Kısaca işin kiliseye ait kısmıyla başlanılacak olursa, insan dine inandığı sürece, iyi bir Hıristiyan’ı veya dini bütün bir Yahudi’yi umudun veya esenliğin kaçıncı katından aşağıya atarsa atsın, o kişi daima kendi ruhunun ayakları üstüne düşerdi. Bunun nedeni, bütün dinlerin insanoğluna armağan ettikleri hayatın açıklanması bağlamında geride hep akıldışı, Tanrının işine akıl erdirilmezlik diye adlandırdıkları bir şeyleri bırakmasıydı; ölümlü insanoğlunun hesap tutmadığında tek yapması gereken, bu geride bırakılmış kalıntıyı hatırlamaktı, ve o zamanın ruhu halinden memnun olarak ellerini ovuşturabilirdi. Bu ayakları üstüne düşmeye ve ellerini ovuşturmaya dünya görüşü deniyor; çağımız insanının artık unuttuğu da işte bu. Zamanımızın insanı, hayatı üzerine düşünmekten bütünüyle vazgeçmek zorunda, ve çoğu da bunu zaten yeterince yapıyor, ya da düşünmek zorunda olmak ve göründüğü kadarıyla buna rağmen memnuniyetin son sınırına doğru dürüst ulaşamamak gibi tuhaf bir ikileme düşüyor. Bu ikilem zamanların akışı içersinde hem mutlak bir inançsızlığın kalıbına girdi, hem de yeniden mutlak anlamda inançtan bağımlı oldu; bugün en çok rastlanan şekli ise, herhalde tinsiz doğru dürüst bir insan hayatının olamayacağına, fakat aşırı tin ile de olamayacağına inanılması.

Kültürümüz, bütünüyle bu inancın üstüne inşa edilmiş. Bu kültür, eğitim ve araştırma kurumlan için büyük bir titizlikle para kaynakları ayırıyor, fakat bu kaynakların fazla büyük olmamasına, eğlenceye, otomobillere ve silâhlara harcanan miktarlara oranla belirli bir küçüklük göstermesine de dikkat ediyor. Bütün yollarda becerikli olana serbest geçiş sağlıyor, ama bu kişinin aynı zamanda işini bilir olmasına da dikkat ediyor. Belli bir direnişin ardından, her düşünceyi tanıyor, fakat bu durum daha sonra kendiliğinden o düşüncenin karşıtının da lehine oluyor. Bu durum, çok büyük bir zayıflık ve ihmalkârlık gibi gözüküyor; fakat aynı durum, tine tinin her şey olmadığını anlatmaya yönelik çok bilinçli bir çaba niteliğini de taşıyor, çünkü bir defaya mahsus olmak üzere bile hayatımızı hareket ettiren düşüncelerden biri mutlak anlamda, ona karşıt düşünceden geriye hiçbir şey kalmayacak ölçüde ciddiye alınsaydı, o zaman kültürümüz herhalde artık bizim kültürümüz olmaktan çıkardı!

İsyankâr bir tavırla “Ve sonra, nedir ki şu tin denen şey!” diye sordu. “Herhalde gece yarıları sırtına beyaz bir gömlek geçirip dolaşmıyor; o halde tin, izlenimlerimize ve yaşantılarımıza uyguladığımız belli bir düzenden başka ne olabilir ki?! Ama o zaman,” dedi kararlılıkla, âniden gelen, mutluluk veren bir düşünceyle “tin, düzenli yaşamaktan başka bir şey değilse eğer, düzenli bir dünyada ona hiç ihtiyaç yok demektir!”. Sh:234-239

MODERN İNSAN TANRIYA MI, YOKSA DÜNYA FİRMASININ ŞEFİNE Mİ İNANIR?

Arnheim yalnız başınadır. Düşünceli bir ifadeyle oteldeki dairesinin penceresinde durmuş, yukarıdan ağaçların yapraklarını dökmüş dallarına bakmaktadır; bu dallar, çizgilerden örülü bir parmaklık oluşturmakta, bu parmaklığın altından insanlar, bu saatlerde başlamış olan bir tür geçit töreninin birbirine sürtünen iki koyu ve alacalı yılanı halinde, geçip gitmektedirler.

Ruhsuz saydığını tanımlamak, o güne kadar Arnheim’a hiç güç gelmemişti. Bugün ruhsuz olmayan bir şey var mıydı ki?

Arnheim, tuhaf bir ikilem içersindeydi. Ahlâki zenginlik ile parasal zenginlik arasında yakın bir hısımlık vardı; bunu iyi biliyordu, ve bunun neden böyle olduğunu açıklamak da çok kolaydı. Çünkü ahlâk, ruhun yerine mantığı geçiriyordu; bir ruhun ahlâkı varsa eğer, o ruh için artık ahlâki soruların varlığı söz konusu değildir, sadece mantıksal sorular vardır; böyle bir ruh, yapmak istediği şeyin hangi buyruğa uygun düştüğünü, niyetinin nasıl yorumlanabileceğini ve buna benzer daha başka noktaları sorgular; bütün bunlar, karmakarışık bir insan yığınının beden eğitimi yaptırılırcasına bir disipline sokulması ve bir işaret üzerine sağa doğru bir çıkış yapması, kollarını iki yana açması ve dizlerinin üstünde inip kalkması gibidir.

Gelgelelim mantık, tekrar edilebilir yaşantıları koşul kılar; çünkü olayların içinde hiçbir şeyin tekrarlanmadığı bir anaforda birbirinin yerini aldığı bir ortamda A’nın eşittir A olduğu veya daha büyüğün daha küçük olmadığı gibi derin bir bilgiyi dile getiremeyeceğimiz, fakat yalnızca hayal kurabileceğimiz açıktır; bu, her düşünürün tiksintiyle karşıladığı bir durumdur. Aynı şey, ahlâk için de geçerlidir ve eğer ortada kendini tekrar edebilen bir şey olmasaydı, o zaman bizlere hiçbir gereklilik kabul ettirilemezdi ve insana herhangi bir gerekliliği kabul ettirme hakkına sahip bulunmayan bir ahlâkın da zevk verici hiçbir yanı olmazdı. Ahlâkın ve aklın ayrılmaz parçası olan bu tekrar edilebilirlik niteliği, para için en yüksek derecede onsuz olunamaz bir parçadır; para, neredeyse bütünüyle bu nitelikten oluşur ve değerini koruduğu sürece dünyanın bütün zevklerini alım gücünün yapı taşlarına ayırır; insan, bu yapı taşlarından istediği şeyi oluşturur. Bu nedenden ötürü para, ahlâki ve akıllıdır; ve bilindiği üzere, her ahlâklı ve akıllı insan da para sahibi olmadığından, bu niteliklerin aslında paraya ait bulunduğu veya en azından paranın ahlâklı ve akıllı bir hayatın tâcı olduğu sonucuna varılabilir.

Şimdi Arnheim’ın örneğin eğitimin ve dinin mülkiyetin doğal bir sonucu olduğu gibi bir düşünceyi tam olarak paylaşmadığı kesindi; Arnheim’a göre mülkiyet, bu sayılanları birer yükümlülüğe dönüştürüyordu; tinsel güçlerin varlığın etkin güçleri tarafından her zaman yeterince anlaşılmadığı ve belli bir hayata yabancılık kalıntısından çok ender olarak kurtarılabildiği, Arnheim’ın vurgulamaktan hoşlandığı bir görüştü, ve o, yani her şeye kuşbakışı bakabilen adam, ayrıca çok farklı bilgilere de ulaşıyordu. Çünkü her düşünüp taşınma, her hesaba katma ve ölçüp biçme, değerlendirilecek şeyin düşünme süreci sırasında değişikliğe uğramamasını da koşul kılar; ve bunun her şeye rağmen gerçekleşmesi durumunda da bütün dikkatlerin değişim içersinde bile bir değişmeyeni bulma hedefi üzerinde odaklanması gerekir; bu bağlamda para, bütün tinsel güçlerle neredeyse türsel bir hısımlık içersindedir; bilginler, para örneğine bakarak dünyayı atomlara, yasalara, hipotezlere ve tuhaf hesaplama işaretlerine ayırırlar, teknisyenler de bu varsayımlar aracılığıyla yeni nesnelerden oluşma bir dünya kurarlar. Bütün bunlar, Ortalama bir Alman roman okuruna Kutsal Kitabın ahlâki düşünceleri ne kadar malumsa, dev bir endüstrinin kendisine hizmet eden güçlerinden iyi haberdar olan sahibine de o kadar malumdu.

Kesinliğe, tekrarlanabilirliğe ve sağlamlığa yönelik, düşünme ile planlamanın başarısının da koşulunu oluşturan bu ihtiyaç, —Arnheim, aşağıya, caddeye bakarak düşünmeyi sürdürmekteydi— ruhsal alanda hep kaba gücün belli bir biçimiyle tatmin edilir, insanoğlunun iç dünyasında herhangi bir şey inşa edecek sağlam bir zemin arayan, sadece aşağı niteliklerden ve tutkulardan yararlanmalıdır, çünkü ancak bencillikle en yoğun ilişki içersinde bulunanın sürekliliği vardır, ve bu, her yerde hesaba katılabilir; yüksek amaçlar ise güvenilir olmaktan uzak, çelişkili ve rüzgâr kadar geçicidir. Uzun ya da kısa bir vadede zenginleri de fabrikalar gibi idare etmek zorunda kalınacağını bilen adam, altında uzanıp giden, üniformalardan, gururlu ve bit yumurtası büyüklüğündeki çehrelerden oluşma karmaşaya, içinde üstünlük ve hüzün duygularının birbiriyle karıştığı bir gülümsemeyle bakmaktaydı. Bir noktadan kuşku duyulamazdı: Eğer bugün Tanrı (Hz. İsa) , bin yıllık Reich’ı aramızda kurmak için geri dönseydi, Mahşer Günü nün yanı sıra polis, jandarma, asker, vatana ihanete ilişkin maddeler, çeşitli hükümet makamları ve daha bunlar bağlamında ne varsa, hepsine yönelik olmak üzere, ve ruhun önceden kestirilemeyen eylemlerini iki temel ilke ile, yani cennetin gelecekteki sakinlerinin ancak sindirme ve dizginlerin sıkı tutulması aracılığıyla veya tutkularının rüşvet yoluyla doyurulmasıyla, kısacası sadece “güçlü yöntem”le kendilerinden ne isteniyorsa, onun güvenilir bir biçimde alınabileceği noktaya getirilebileceği düşüncesiyle sınırlamak amacıyla, içinde sağlam hapishanelerin de yer aldığı bir ceza uygulaması garanti edilmediği sürece, pratik düşünen ve deneyimli tek bir adamın güvenini bile kazanamazdı.

Ama işte o zaman Paul Arnheim, öne çıkar ve Tanrıya şöyle derdi:

“Tanrım, neden?!

Bencillik, insan hayatının en güvenilir niteliğidir. Politikacılar, askerler ve krallar, bencilliğin yardımıyla senin dünyanı hile ve güç kullanarak düzene soktular, insanlığın melodisi, işte budur; Sen ve ben, bunu itiraf etmek zorundayız. Zor kullanmayı ortadan kaldırmak, düzeni gevşetmek olur; aslında piçin biri olmasına rağmen, insanı yüce hedefler doğrultusunda beceri sahibi kılmak — bizim görevimiz, ancak bu olabilir!”

Bu arada Arnheim, kadere rıza gösterdiğini belli eden bir tavırla büyük sırların varlığını kabul etmenin her insan için ne kadar önemli olduğunu göstermek için, sakin bir ifadeyle Tanrıya gülümsemeyi de ihmal etmezdi. Ve ondan sonra da konuşmasını sürdürürdü:

“Fakat para, insan ilişkilerini yönlendirmek bakımından kaba güç kadar güvenli ve o gücü bilir bilmez kullanmamızı da engelleyen bir yöntem değil midir?

Para, tinselleştirilmiş kaba güçtür, kaba gücün kıvraklaştırılmış, çok yüksek düzeyde geliştirilmiş ve yaratıcı nitelikteki bir özel biçimidir. İş hayatı, hile ve zorlama, sebepsiz zenginleşme ve sömürü temelinde yükselmez mi? Tek özellik, bütün bunların uygarlaştırılmış, bütünüyle insanın iç dünyasına kaydırılmış, hatta neredeyse insanın özgürlüğü maskesine bürünmüş olması değil midir? Kapitalizm, bencilliğin para kazanmaya yönelik güçler hiyerarşisi doğrultusunda örgütlendirilmesi olarak, bugüne kadar Senin onuruna geliştirebildiğimiz en büyük ve bu arada da en insanca düzendir; insanoğlunun yapıp ettiklerinin bundan daha sağlam bir ölçüye sahip bulunduğu görülmemiştir!”

Ve Arnheim, Tanrıya Bin Yıllık imparatorluğu ticaretin temel ilkelerine göre kurması, yönetimini de elbette felsefe temelinde evrensel eğitim almış bir büyük tüccara vermesi yolunda tavsiyede de bulunurdu. Çünkü salt dinsel alan da her zaman acı çekmek zorunda kalmıştı ve savaş zamanlarında varlığını tehdit eden durumlarla karşılaştırıldığında, ticari bir yönetim ona da büyük yararlar sağlayabilirdi.

Evet, Arnheim böyle konuşurdu, çünkü içinden gelen bir ses, ona insanın akıldan ve ahlâktan olduğu kadar paradan da asla vazgeçemeyeceğini açıkça söylüyordu. Fakat öte yandan ilki kadar derinden gelen bir başka ses de, yine aynı açıklıkla insanın akıldan, ahlâktan ve akılcı kılınmış hayatın tamamından vazgeçmesi gerektiğini söylüyordu. Ve özellikle Arnheim’ın, yolunu şaşırmış bir gezegenden farksız, hemen Diotima’nın güneş kitlesine atılmaktan başkaca bir ihtiyaç tanımadığı baş döndürücü anlarda bu ikinci ses, neredeyse daha güçlüydü. Böyle zamanlarda düşüncelerin serpilip gelişmesi, Arnheim’a tırnakların ve saçların uzaması kadar yabancı ve içselleştirilmiş olmaktan uzak geliyordu. Arnheim’a göre ahlâki bir hayat, sanki ölü bir şeydi ve ahlâk ile düzene yönelik gizli bir itici güç bulma duygusu, yüzünün kızarmasına yol açıyordu. Aslında Arnheim’ın durumu, içinde yaşadığı çağın durumundan farksızdı. Bu çağ paraya, düzene, bilgiye, hesaba kitaba, değerlendirmeye, ölçüp biçmeye, özetle paranın ruhuna ve akrabalarına tapmaktaydı, ama aynı zamanda da bütün bunlardan yakınıyordu.Bu çağ, çalışma saatlerinde çekiç sallayıp hesap yaparken ve o saatlerin dışındaki zamanlarda bir çocuk sürüsü gibi, aslında acı bir tiksinti tadı taşıyan “Peki şimdi ne yapıyoruz?”un zorlamasıyla bir aşırılıktan ötekine sürüklenirken, içinden yükselen ve geri dönmesini söyleyen bir uyarıdan da kurtulamıyordu. Bu uyarıya işbölümü ilkesini uyguluyordu; böyle bir sezgi ve iç yakınma için elverişli özel aydınlara, zamanın günah çıkaranlarına ve günah çıkarıcılarına, günahları bağışlayıcı belge hazırlayıcılarına, edebi kefaret vaizlerine sahipti; insan kişisel olarak bunlara göre davranmasını gerektirecek bir duruma girmediği sürece, böylelerinin varlığını bilmek çok değerliydi; devletin her yıl dipsiz kültürel kuruluşlar için harcadığı boş lâflar ve parasal olanaklar da aynı türden ahlâki bir fidyeden pek farklı bir anlam taşımıyordu.

….

Arnheim, artık nasıl ve neden kurtarmak gerektiğini çözmek için daha fazla çaba harcamadı; her şeyin daha farklı olması gerekirdi, o kadar. Düşüncelerini  oluştururken, yaşanmışlıklar iç dünyasında güzel ve bağlantılardan yana zengin, ahlâki bir biçim içersinde kristalize oldu. Sorumluluğunun bilincinde olan bir adam” dedi kendi kendine inançla “ruhunu armağan ettiği zaman da sadece faizleri kurban vermeli, ama asla sermayeyi değil!”sh:219-226

**

Kaynak:
Robert MUSİL, Niteliksiz Adam  II / Özgün adı: Der Mann ohne Eigenschaften,  trc: Ahmet Cemal, Yapı Kredi Yayınları  1265 Kâzım Taşkent Klasik Yapıtlar Dizisi – 34, Haziran 2009, İstanbul,

 

 

NİTELİKSİZ BİR ADAM, ADAMSIZ NİTELİKLERDEN OLUŞUR


Niteliksiz Adam
“Robert MUSİL”

Ne var ki Ulrich kafasını yine o gençliğindeki soru, bütün o önemsiz ve daha yüce bir anlamda da doğru olmayan açıklamaların dünya tarafından neden böylesine tedirgin edici ölçüde desteklendiği sorusu kurcaladı. “İnsan ancak yalan söylediğinde hep bir adım ilerliyor”diye düşündü;

Ulrich tutkulu bir insandı, ama burada tutkudan, ayrı ayrı tutkular diye adlandırılanları anlamamak gerekir. Ulrich’i hep bütün bunların içine sürüklemiş olan bir şey vardı herhalde, ve bu, belki de tutkuydu, fakat heyecanlıyken ve heyecan sonucu olan eylemlerde bile Ulrich’in tutumu aynı zamanda hem tutkulu, hem de umursamazdı. Yaşanabilecek hemen her şeyi yaşamıştı, şimdi de kendini her an, onun için herhangi bir anlam taşıması gerekmeyen, buna karşılık eylem içgüdüsünü kışkırtan bir şeyin içine atabileceğini hissetmekteydi. Bu nedenle yaşamına ilişkin olarak ve biraz abartıyla, bu yaşamın içindeki her şeyin ondan çok birbirlerine aitmiş gibi olup bittiğini söyleyebilirdi. İster kavgada, ister aşkta olsun, A’yı hep B izlemişti. Ve bu durum karşısında Ulrich, bu bağlamda kazandığı niteliklerin kendisinden çok birbirlerine ait olduklarına inanmak durumundaydı; hatta, kendini iyice incelediğinde, bu niteliklerden her birinin onunla ilişkisinin, aynı nitelikleri kazanmak isteyen başka insanlara oranla daha yakın olmadığını anlıyordu.

Fakat yine de insanın, onlarla bütünleşmese bile, böyle nitelikler tarafından belirlendiği ve bunlardan oluştuğu kuşkusuzdur, ve insan bu yüzden bazen kendi kendine, dingin halinde de hareketlilikte olduğu gibi yabancı gelir. Eğer Ulrich’in nasıl biri olduğunu tarif etmesi gerekse, sıkıntı çekerdi, çünkü pek çok insan gibi o da kendisini hep ancak bir görev bağlamında ve böyle bir görevle ilişkisi doğrultusunda sınamıştı. Özbilinci ne zarar görmüştü, ne de şımartılmış ve kendini beğenmişti, ve bu özbilinç, adına vicdani muhasebe denilen o kendini onarma ve yağlama işlemini gereksinmiyordu. Güçlü bir insan mıydı Ulrich? Bunu bilmiyordu; belki de bu konuda çok kötü sonuçlara yol açabilecek bir yanılgı içersindeydi. Ama hep gücüne güvenen bir insan olduğu kesindi. Şimdi bile kendi yaşantılarına ve niteliklerine sahip olmak ile bütün bunlardan uzak kalmak arasındaki farkın yalnızca bir tutum farkı, belli bir anlamda irade ürünü bir karar veya genellik ile kişisellik arasında yer alan, insanın sathında varolduğu bir derece olduğundan kuşku duymuyordu. Basitçe ifade etmek gerekirse, insan başına gelenler veya yaptıkları karşısında daha çok genel ya da daha çok kişisel bir tutum alabilir. Bir darbeyi bir acı olmasının dışında, bir kırgınlık olarak da alabilir ve darbe, bu yüzden dayanılmaz ölçüde ağırlaşır; ama aynı darbe sportmence, insanı ne korkutması ne de kör bir öfkeye sürüklemesi gereken bir engel olarak da alınabilir, o zaman insanın bu darbeyi hiç fark etmemesi de ender rastlanan olaylardan değildir. Fakat bu ikinci şıkta olan, aslında darbenin genel bir bağlama, kavga eylemi bağlamına yerleştirilmesinden başka bir şey değildir ve bu arada darbenin özünün, yerine getirmesi öngörülen görevden bağımsız olduğu ortaya çıkmıştır. Ve özellikle de bu görünümü, yani bir yaşantının önemini, dahası içeriğini ancak birbirinin sonucu olan eylemlerden oluşma bir zincir içersinde kazanması şeklindeki görünümü, o yaşantıyı sadece kişisel bir olay değil, fakat tinsel gücüne yönelik bir meydan okuma sayan her insan sergiler. O zaman da o insan, ne olursa olsun, yaptığını daha zayıf hissedecektir; gelgelelim ne tuhaftır ki boksta üstün bir tinsel güç sayılan, boks yapmasını bilmeyen insanlarda manevi yanı ağır basan bir yaşam biçimine eğilim olarak ortaya çıktığında, yalnızca soğukluk ve duygusuzluk diye adlandırılır.

Duruma göre genel veya kişisel bir tutum uygulamak ya da talep etmek için kullanılagelen başkaca ayrımlar da vardır. Bir katilin işini ciddi tutması, vahşilik diye yorumlanır; karısının kollarında bir problemi çözmeyi sürdüren profesörün davranışı, kemikleşmiş bir kuruluk sayılır; yıkıma sürüklenen insanların üzerine basa basa yükselen bir politikacınınki, kazandığı başarıya göre alçaklık ya da büyüklüktür; başkalarında olduğunda mahkûm edilen bu sarsılmazlık, askerlerden, cellatlardan ve cerrahlardan neredeyse talep edilir. Her defasında nesnel açıdan doğru tutum ile kişisel açıdan doğru tutum arasında ödün verilerek sağlanan uzlaşmadan yansıyan kendine güvensizlik, çarpıcıdır; bunu belirgin kılmak için verilen örneklerin ahlâk yanına daha fazla eğilmeye gerek yoktur.

Bu güvensizlik, Ulrich’in kişisel sorununa daha geniş bir arka plan eklemekteydi, insanlar eskiden bugüne oranla daha rahat bir vicdanla birey olurlardı. Eskiden insanlar saman saplarına benzerlerdi; Tanrı, dolu, yangın, salgın ve savaşın etkisiyle büyük bir olasılıkla bugüne oranla çok daha fazla oraya buraya savrulurlardı, ama bir bütün olarak bakıldığında, kentler boyutunda, belli bir arazi boyutunda, tarla boyutunda ve tek bir saman sapı için kişisel hareket alanı bağlamında geriye daha ne kalıyorsa, o boyutta bakıldığında, bütün bu olanlar sorumluluğu üstlenilebilen, ne olduğu bilinebilen şeylerdi.

Bugün ise sorumluluğun ağırlık noktası insanda değil, bağlamlarda yatıyor.

Yaşantıların kendilerini insandan bağımsız kıldıklarının ayırdına varılmadı mı?

Yaşantılar tiyatroya taşındılar; kitaplara, araştırma merkezlerinin ve araştırma amaçlı yolculukların raporlarına geçtiler; yaşamanın belli türlerini, toplumsal bir deney yaparcasına ötekilerin zararına geliştiren fikir ve din topluluklarına gittiler, ve iş başında olmadıkları zaman da, öylece havada süzülmekteler; bugün herhangi bir kimse, başkaları işine bunca karışırlarken ve her şeyini ondan daha iyi bilirlerken, öfkesinin hâlâ gerçekten kendi öfkesi olduğunu bilebilir mi?!

Artık adamsız niteliklerden, yaşayanı olmayan yaşantılardan oluşma bir dünya çıktı ortaya, ve görünüşe bakılırsa sanki ideal konumda, insanın artık hiçbir şeyi kendi özelinde yaşamayacağı ve kişisel sorumluluğun o dostane ağırlığının olası anlamlardan meydana gelen bir formüller sisteminde eritileceği söylenebilecek.

İnsanı onca uzun bir zaman boyunca evrenin merkezi sayan, ama artık yüzyılların akışı içersinde kaybolmaya yüz tutmuş insanmerkezci tutum, büyük bir olasılıkla Ben’in kapısına gelip dayanmıştır, çünkü bir şeyi yaşamanın en önemli yanının o şeyi yaşamak, eylemin en önemli yanının da eylemde bulunmak olduğu yolundaki inanç, insanların çoğuna artık bir safdillik gibi gözükmeye başladı. Çok kişisel yaşayan insanlar gerçi hâlâ var; bu gibileri: “Dün şuna ya da buna gittik” veya “bugün şunu ya da bunu yapıyoruz” demekteler, ve başkaca bir içeriğe ya da anlama gerek duymaksızın buna seviniyorlar.Parmaklarının temas ettiği her şeyi seviyorlar ve ne kadar mümkünse o kadar özel kişi oluyorlar; dünya, onlarla ilintisi kurulduğu anda özel dünya oluyor ve bir gökkuşağı gibi parlıyor. Belki de çok mutlular bu insanlar; ama nedeni asla kesin olmamasına karşın, başkalarına sırf bu yüzden saçma geliyorlar.  Ulrich, bu düşünceler karşısında ansızın, kendinin bir karakteri olmamasına karşın, gene de bir karakter olduğunu gülümseyerek itiraf etmek zorunda kaldı. Sh:268-271

İDEALLER VE AHLÂK, RUH DİYE ADLANDIRILAN BÜYÜK DELİĞİ DOLDURMANIN EN İYİ ARACIDIR

Gerçi ruhu öldüren, ama daha sonra onu genel kullanım için küçük küçük konserveler halinde saklayan bir aracı da ruhun eskiden beri akılla, inançlarla ve pratik eylemlerle bağlantısı olmuştur; bu bağlantı bütün ahlâki öğretiler, filozoflar ve dinler tarafından başarıyla gerçekleştirilmiştir. Daha önce de söylediğimiz gibi, ruhun ne olduğunu ancak Tanrı bilir! Yalnızca ruhun sesine kulak vermeye yönelik ateşli arzunun geride ölçüsüz bir hareket alanı, gerçek anlamda bir anarşi bıraktığı kuşkusuzdur, ve neredeyse kimyasal arılıktaki ruhların da suç işlediklerini gösteren örnekler vardır. Buna karşılık bir ruh ahlâka, dine, felsefeye, köklü bir burjuva eğitimine ve görev ve güzellik alanlarında ideallere sahip olur olmaz, ona kurallardan, koşullardan ve uygulama ilkelerinden oluşma, daha dikkate değer bir ruh olmayı düşünmeye meydan bulamadan uymak zorunda olduğu bir sistem armağan edilir, ve ruhun kor ateşi, tıpkı bir yüksek fırınınkiler gibi, kumdan yapılma, düzenli dörtgenlere yöneltilir. Ondan sonra geriye yalnızca herhangi bir eylemin hangi buyruğun alanına girdiği gibi, yoruma ilişkin mantıki sorular kalır, ve o zaman ruh, ölülerin hareketsiz upuzun yattığı, geride kalan bir parça yaşamın nerede doğruldu-ğunun ya da inlediğinin hemen farkına varıldığı bir savaş alanı gibi her yanıyla görülebilir. Bundan ötürü insan, eline geçen ilk fırsatta bu geçişi gerçekleştirir. Gençlikte bazen rastlandığı gibi inanç sorunlarından ötürü acı çektiğinde, hemen inanmayanların peşine düşer; aşk kafasını karıştırdığında, onu evliliğe dönüştürür ve üstüne başkaca bir coşkunun ağırlığı çöktüğünde, hep onun ateşi içersinde yaşamanın olanaksızlığından dolayı kaçar, sırf bu ateş için yaşamaya başlar. Başka deyişle, her biri bir içeriği ve itici gücü gereksinen günlerinin çok sayıdaki anlarını kendi ideal konumu yerine bu ideal konum için harcadığı çabalarla, yani bu ideal konuma ulaşmasına hiçbir zaman gerek bulunmadığı konusunda ona kesin güvence veren, amaca yönelik çok sayıda araçlar, engeller ve küçük olaylarla doldurur. Çünkü ruhla donanmışlığın ateşine kesintisiz olarak dayanabilmek, ancak uçukların, ruh hastalarının ve saplantılı kişilerin işidir; sağlıklı insan ise, bu gizemli ateşin bir kıvılcımı bile eksik olsa, hayatın yaşanmaya değer olmayacağı yolundaki açıklamayla yetinmek zorundadır.

……..

Ahlâk alanında ta başında, tanımlanması olanaksız bir ateşin tutuşturulmuş olduğunu, bu manzara karşısında kendisi gibi düşünen bilinç sahibi birinin bile bakışlarını yanmış kömürlere dikmekten başka bir şey yapamadığını hissederdi.

O zaman bütün dinler ve söylenceler tarafından dile getirilen, dinsel buyrukların insanlara tanrılar tarafından armağan edildiği öyküsü, bu öyküdeki karanlık görünüm, yani pek tekin olmasa da herhalde yine de tanrıların hoşuna giden, ruha ilişkin bir erken evre sezgisi, insanı normalde onca kendinden memnuniyetle dört bir yana yayılan düşüncesinin sınır bölgelerinde tuhaf bir tedirginliğe yol açar. Sh:318

**

Ruh denilen şeyi biyolojik ve psikolojik açıdan bütünüyle kavramayı ve kullanmayı öğrenmesinden sonra, insanın hâlâ bir ruhunun olabileceği düşünülebilir mi?

Ama biz, yine de bu duruma ulaşmak için çaba harcıyoruz! Olay bu işte. Bilmek bir tutumdur, bir tutkudur. Aslında onaylanamayacak bir tutumdur; çünkü içki tutkusu, cinsellik tutkusu ve zorbalık tutkusu gibi, bilmek zorunda olmak tutkusu da ortaya dengesiz bir karakter çıkarır. Araştırmacının doğrunun izini sürdüğü asla doğru değildir, aksine doğru, onun izini sürer. Araştırmacı, doğruyu bir acı olarak yaşar. Doğru olan, doğrudur ve olgu da gerçektir, ve bütün bunlar araştırmacıyı umursamadan böyledir; araştırmacıda yalnızca karakterini belirleyen tutku vardır, gerçeğin bir ayyaş gibi tiryakisidir, ama yaptığı saptamaların bir bütüne, insanca bir şeye, yetkinliğe ya da başkaca bir şeye dönüşüp dönüşmemesine metelik bile vermez. Burada çelişkilerle dolu, acı çeken ve bu arada olağanüstü bir eylemde bulunma gücüne sahip bir yaradılışın varlığı söz konusudur!”

“Çevremize, ama bu arada kendimize de bakışımız her gün değişiyor. Bir geçiş döneminde yaşamaktayız. En önemli görevlerimizi bugüne kadar olduğundan daha iyi ele almadığımız takdirde bu dönem, belki de gezegenimiz yok olup gidene kadar sürer. Ama buna rağmen karanlıkta kalan insan, bir çocuk gibi korkudan şarkı söylemeye başlamamalıdır. Oysa insanın bu dünyada nasıl davranmak gerektiğini biliyormuş gibi yapması, aslında korkudan söylenen bir şarkıdır; bağırışınla yeri göğü sarsabilirsin, fakat bu sadece korkudur! Ayrıca şuna da inanıyorum ki, hepimiz atlarımızı tırısa kaldırmış gitmekteyiz! Hedeflerden henüz çok uzağız, hedefler yakınlaşmıyor, onları hiç görmüyoruz, daha yolumuzu çok şaşıracağız ve atları değiştirmek zorunda kalacağız; ama günün birinde  öbür gün ya da iki bin yıl sonra  ufuk akmaya başlayacak ve dev dalgalarla üstümüze saldıracak!” sh:358-359

**

Hepimiz hemen her zaman aynı insanla kavga ederiz. Kendilerine onca anlamsızca bağlı kaldığımız insanların kim oldukları araştırılsaydı eğer, onların aslında anahtarlardan sakal bırakmış, kilitlerini ise bizim taşıdığımız adam olduğu ortaya çıkardı.

Peki ya aşkta durum nasıldır?

İnsanlar sabah akşam hep aynı sevilen yüze bakarlar, ama gözlerini kapattıklarında bu yüzün nasıl olduğunu söyleyemezler. Ya da sevgiyi ve nefreti bir yana bırakırsak eğer: Her şey sürekli bir biçimde ve alışkanlıklara, insanların keyfine ve bakış açılarına göre ne kadar çok değişim geçirir! Sevincin yanıp kül olduğu, onun altından ortaya yok edilmesi olanaksız bir keder çekirdeğinin çıktığı, ender midir?! İnsan kaç kez umursamazlıkla bu başka insana vurup durur, oysa aslında onu rahat bırakmak elindedir. Yaşam, sanki olduğu gibi olmak zorundaymış izlenimini yaratan bir yüzeydir, oysa asıl olup bitenler bu yüzeyin altındadır. Sh: 392

Kaynak:
Robert MUSİL, Niteliksiz Adam  I / Özgün adı: Der Mann ohne Eigenschaften,  trc: Ahmet Cemal, Yapı Kredi Yayınları  1265 Kâzım Taşkent Klasik Yapıtlar Dizisi – 34, Haziran 2009, İstanbul,

 

HEP RUHUNU SATANLARI SÖYLERİZ, YA KULLANANLAR


Niteliksiz Adam
“Robert MUSİL”

İnsanın ruhunu satabileceği şeytan hikâyesine belki bu insanların hepsi inanmıyor olabilir; ama din adamı, tarihçi ve sanatçı olarak ruhun sırtından iyi paralar kazandıkları için ruhtan biraz anlamak zorunda olan herkes, ruhun matematik tarafından yıkıldığına ve matematiğin insanı bir yandan yeryüzünün efendisi kılarken öte yandan da makinenin kölesi yapan kötü bir aklın kaynağı olduğuna tanıklık ediyor.

Bu anlatılanlara göre insanoğlunun iç dünyasındaki kuraklık, ayrıntıda kılı kırk yarmaktan, genelde ise umursamazlıktan oluşan o korkunç karışım, insanlığın bir ayrıntılar çölündeki korkunç terkedilmişliği, tedirginliği, kötülüğü, yüreğe değgin eşsiz umursamazlığı, para hırsı, soğukluğu ve zorbalığı gibi zamanımızı belirleyen özellikler, yalnızca ve yalnızca çok sağlam bir mantığı temel alan bir düşüncenin yol açtığı kayıpların sonucudur!

İşte o zamanlar, yani Niteliksiz Adam Ulrich’in (Robert Musil) matematikçi olduğu dönemde de, artık insanın inançtan, sevgiden, saflıktan, iyilikten yoksun olması nedeniyle Avrupa kültürünün çökeceği kehanetinde bulunanlar çıkmıştı ve ne ilginçtir ki bütün bu kişiler, gençlik ve okul dönemlerinde kötü birer matematikçi olmuşlardı. Böylece de matematiğin, doğa bilimlerinin anası ve tekniğin büyük anası olan matematiğin, sonunda zehirli gazlara ve savaş uçaklarına kaynaklık eden ruhun da ilk anası olduğu sonradan onları haklı çıkaracak biçimde kanıtlanmıştı.

-……………..

 İnananlarına şöyle diyebilecek olan adam, henüz dünyaya gelmemişti: Çalın, öldürün, ahlâksızlık yapın -bizim öğretimiz öylesine güçlüdür ki, günahlarınızın çirkef kokan suyunu bembeyaz köpüklü pınar sularına dönüştürebilir; buna karşılık bilim alanında birkaç yılda bir o zamana kadar yanlış sayılanın bütün görüşleri altüst ettiğine ya da gösterişsiz ve aşağı görülen bir düşüncenin yeni bir düşünce imparatorluğunun hükümdarı olduğuna rastlanıyordu; bilimde böyle olaylar yalnızca köklü dönüşümler olarak kalmayıp, göğe uzanan merdivenler gibi, her şeyi yükselmeye götürüyordu. Bilimde olup bitenler, bir masaldaki kadar güçlü, umursamaz ve görkemlidir.Ve Ulrich, şunu hissediyordu: İnsanlar bunu bilmiyorlar, o kadar; nasıl düşünülebileceğinden haberleri bile yok; onlara düşünmek yeniden öğretilebilseydi, o zaman onlar da farklı yaşarlardı.

Şimdi insan kendine doğal olarak şunu soracaktır:

Dünyada her şey bu kadar ters mi işliyor ki, ortaya hep düzeltmek zorunluluğu çıksın?

Ama dünyanın kendisi çok zaman önce buna iki yanıt vermişti. Çünkü dünya varolduğundan bu yana insanların çoğu gençliklerinde düzeltmekten yana çıkmışlardır. Yaşlıların var olana bağlı kalmalarını ve beyinleri yerine bir parça etten başka bir şey olmayan yürekleriyle düşünmelerini gülünç buldular.Bu genç insanlar, yaşlıların ahlâki açıdan sergiledikleri aptallığın aynı zamanda, tıpkı normal entelektüel aptallık gibi, yeni bağlantılar kurabilme yeteneğinin eksikliği anlamına geldiğinin ayırdına vardılar; onların kendileri açısından doğal saydıkları ahlâk ise edimin, kahramanlığın ve değişimin ahlâkıydı. Yine de eylemde bulunabilecekleri yıllara adım atar atmaz bunları unuttular ve hatırlamak da istemediler.

Sh:118-121

 

Kaynak:

Robert MUSİL, Niteliksiz Adam – I / Özgün adı: Der Mann ohne Eigenschaften,  trc: Ahmet Cemal, Yapı Kredi Yayınları – 1265 Kâzım Taşkent Klasik Yapıtlar Dizisi – 34, Haziran 2009, İstanbul,

 

“NİTELİKSİZ ADAM ” [Özelliksiz Adam] ‘DER MANN OHNE ETGENSCHAFTEN’


Ernst Fischer tarafından Niteliksiz Adam’ı tanıtmak için kaleme alınan denemede roman  hakkında verdiği bilgilerden kısa bir alıntı.

Musil’in bitmemiş başyapıtı Niteliksiz Adam, uçsuz bucaksızlığıyla, bütünsellik eğilimiyle, bütün dünyayı içine alma hırsıyla, kişilerden ve düşüncelerden, olaylardan ve gözlemlerden, tutkulardan ve yorumlardan oluşma örgüsüyle hem görkemli, hem de sorunlu bir tuhaf edebiyat eseridir. Yazarı istemiş olsun ya da olmasın, Barok’un tıkabasalığıyla, beden ve kostümlerle, perde ve arkaplanlarla, şehvet ve tepkilerle dolu olan bu roman, Avusturya Baroku’nun son görkemli parçalarından biridir. Ve Barok tiyatrosunun tiplerinin kendilerini alegorik olarak, daha yüce bir gerçekliğin temsilcileri kimliğiyle sergilemeleri, ya da oyunun anlamını bu kimliklerin alacalı maskelerinin indirilmesinin oluşturması gibi, bu romanın tiplerinin işlevi de düşüncenin yakıtı yerine geçmektir; tiplerden her birinden çelişkili bir felsefenin bulutları yükselir, her biri kendini ve dünyayı çok-anlamlı olarak yorumlamak peşindedir. Bu bağlamda Musil’in, somut deneyden çok, bu deneyden türetilecek soyut formülü önemseyen bir deneyciye benzediği söylenebilir.

Romanda somut insanların davranışları en yüksek düzeyde bir edebi yoğunlukla sergilenir; ama daha sonra bir perde kalkar ve kapkara bir arkaplan görünür: Bu, yazarın üstüne denemesinin neyi göstermesi gerektiğini yazdığı bir karatahtadır ve bu gösterilmesi gereken de çoğu kez kabarık sayıda bilinmeyenleri olan, karmaşık bir denklemdir. Musil, kendi yazma biçimi üzerine şöyle demiştir: “Benim için önemli olan, düşünme eyleminin coşkulu enerjisidir.”Ve bir başka yerde: “Yazma sanatı, söylenecek olanı kişilere uygun kılan durumlar yaratmak, öte yandan da söylenecek olanı, düşüncelerin akışı içerisinden bir ölçüde etkileyici düğüm noktalarını, kişilerin fazla bir şey söylemelerine gerek bırakmaksızın seçebilmektir.”Demek ki Musil için önem taşıyan nokta, söylenecek olan’dır; söylemek istediği için gerekli olan durum ise ardından kurgulanır. Ama öte yandan Musil, birinci sınıf bir anlatıcıdır; bu yüzden kişileri ve durumları okurun düşüncelerine silinmez bir damga vururken, dallı budaklı düşünce onu üreten zekânın bütün sıradışılığına karşın çoğu kez belirsizliğin sisleri arkasında kalır. Romanın tözü, buzlu camı andıran bir sıvıya ya da hemen dağılıp gitmesi beklenen bir sise benzer; bu tözden güçlü ve önem taşıyan insanlar çıkar, ve sonra ansızın her şey yine parıltılı bir alacakaranlık içersinde yitip gider.

Bu romanda olaylar, aynı zamanda üç sahnede birden geçer:

Önde, birinci sahnede Habsburg Monarşisinin çöküş süreci, daha derin arkaplanlara doğru açılan İkincisinde artık varlığı tartışılır bir dünyada insanların durumları, yalnızca Avusturya’ya özgü değil, fakat genel bir yıkımın yaklaşması, sınırsızlığın bulanıklığına doğru uzanan üçüncü sahnede ise felsefe düzlemindeki gerçeklik sorunu izlenir (bu sorun Musil’in yaşantısında doğal olarak İmpkralya’daki hayaleti andıran gerçekdışılıkla çok yakından ilintilidir). Musil’in hazırlık notlarında şöyle denmektedir: “Akhilleus [ki sonradan romanın Ulrich’i olmuştur], kendi zamanından, savaştan önceki zamandan yola çıkılarak işlenip geliştirilecek. Yani ölümü tanımayan zamandan… Akhilleus, artık patolojik bir insan olduğuna inanmaktaydı. Savaşın sergilediği bütün insani olanaksızlıkları önceden bilmişti. Bu, onun anormalliğiydi…” Bir başka yerde: “Yine en üst düzeydeki sorun: …Kültürün (ve kültür düşüncesinin) yıkılışı. Bu, gerçekten de 1914 yazının getirdiği şeydir…” Ve: “Atmosfer: Yıkılan (daha doğrusu: Akıl ve duygu ile ilgili sorularda hep fazladan bir olasılık daha bilen insan. Çünkü o, durup dururken yıkılmış değildir), hep yalnız olan, her konuda çelişkiye düşen ve hiçbir şeyi değiştiremeyen insanın trajedisidir…” “O halde bütünü için bir ana tema: Olasılıkların insanının gerçeklikle hesaplaşması…” Ve sonunda: “Bu varoluşun altında bir başkası bulunmaktadır. Ben, bir yanılsamadır. Bu Ben’in altında genel nitelikte, dirençli bir töz yatmaktadır.”Musil, bu genelin ne olduğu sorusunu yanıtlarken, duygusal açıdan değişim gösterdiği gizemleştirmeyi bilme yoluyla aşma çabasındadır: “Tikel ve bütün: Bu ‘bütün’e bakalım bir kez… Bunun (politik, toplumsal) örgütlenme olduğu açık.” Sh: 40-42

["Niteliksiz Adam' adlı eseri, diğer başyapıtlardan ve romanlardan farklı kılan, onun kendine dair bir doku ve içerik bütünleşmesine sahip olmasıdır. Yani bir diğer deyişle, bütün metin, hem kendi içinde ayrı ayrı neden-sonuç ilişkileri taşır, hem de başlı başına koskoca bir neden sonuç ilişkisini oluşturmaktadır.]

Robert Musil’e yazdığı bir mektupta Thomas Mann, şöyle demişti: “Ölümsüzlüğünden sizinki kadar emin olduğum bir başka yaşayan Alman yazarı yok!”Ne yazık ki ölümsüzlük, borç karşılığı gösterilebilecek bir ipotek değildir ve karın doyurmaya da yaramaz. Avusturyalı romancıların en büyüğü, 1942’de sığınmacılığın yoksulluğu içerisinde öldü; geride kalan belgeleri arasında şu not bulundu: “Artık devam edemem! Kendim üzerine yazıyorum, ve yazar olduğumdan bu yana bu, ilk kez oluyor. Söylemek istediklerim, başlıkta. Ve son derece ciddi… Enflasyondan önce, bana sade koşullarda ulusuma bir yazar olarak hizmet etmemi sağlayan bir mal varlığına sahiptim. Çünkü bu ulus, sözünü ettiğim olanağı bana kitaplarımı satın alarak sağlamıyordu. Kitaplarımı okumuyordu. Ancak kitaplarımı okuyan birkaç bin ya da on bin kişi vardı, ve bana bugünkü ünümü getiren eleştirmenler ve amatörler de onların arasındaydı. Şu tuhaf ün! Güçlü, ama yüksek sesli değil. Çoğu kez üzerinde düşünmeye zorlandım: Bu ün, bir görünümün varolmasıyla varolmaması konusunda düşünülebilecek en çelişkili örnek…”Ve ikinci bir not: “yaşamım, …her gün kopabilecek bir pamuk ipliğine bağlı ve son yıllarda, Niteliksiz Adam üzerinde çalışırken, insanın can düşmanı için bile istemeyeceği epey zamanlarım oldu.”Ve İsviçre’deki acı sürgünden, bir vatansızın örümcek ağı kadar zayıf yaşamından önce, onu umursamayan bir vatanda yazdıkları: “Gerçekte ise, daha Niteliksiz Adam’ı yazmaya başladığımdan bu yana o kadar yoksulum ve yaradılışım nedeniyle her türlü para kazanabilme olanağından öylesine yoksunum ki, yalnızca kitaplarımın geliriyle, daha doğru söylemek gerekirse, yayıncımın belki de böyle bir gelirin gerçekleşebileceği umuduyla bana verdiği avanslarla yaşıyorum.”

6 Kasım 1880’de Avusturya’nın bir taşra kenti olan Klagenfurt’da doğan Robert Musil, 15 Nisan 1942’de Cenevre’de öldü. Avusturya-Macaristan ordusunun bu genç subayı, önceleri makine mühendisliği ve felsefe öğrenimi gördü. Mühendis oldu, “Musil Renkli Çarkı”nı icat etti, başlangıçta edebiyatta değil, ama iş yaşamında kök saldı. İmparatorluğun yıkılmasının ardından, 1920’den 1922’ye kadar Avusturya Federal Ordu İşleri Bakanlığında uzman danışman olarak çalıştı. Daha sonra Berlin’e gitti ve, hiç tereddüt etmeksizin, yazar oldu. İlk romanı için bulduğu konuyu bir arkadaşına bırakmak istedi. Arkadaşı konuya el atmayınca, mühendis Robert Musil sonunda bütün cesaretini toplayıp edebiyata bir kaçamak yaptı. Sh: 13-14

 Kaynak:
Robert MUSİL, Niteliksiz Adam – I / Özgün adı: Der Mann ohne Eigenschaften,  trc: Ahmet Cemal, Yapı Kredi Yayınları – 1265 Kâzım Taşkent Klasik Yapıtlar Dizisi – 34, Haziran 2009, İstanbul,

 *****************

HEP RUHUNU SATANLARI SÖYLERİZ, YA KULLANANLAR
NİTELİKSİZ BİR ADAM, ADAMSIZ NİTELİKLERDEN OLUŞUR
İDEALLER VE AHLÂK, RUH DİYE ADLANDIRILAN BÜYÜK DELİĞİ DOLDURMANIN EN İYİ ARACIDIR
TİN ’E İLİŞKİN KÜÇÜLTÜCÜ VE YÜCELTİCİ SPEKÜLASYON
MODERN İNSAN TANRIYA MI, YOKSA DÜNYA FİRMASININ ŞEFİNE Mİ İNANIR?

 

DER JUNGE TÖRLEß (1966) Genç/Öğrenci Törless


Yönetmen: Volker Schlöndorff               

Ülke: Batı Almanya, Fransa

Tür: Dram, Gerilim

Vizyon Tarihi:01 Mart 1966 (Fransa)

Süre: 87 dakika

Dil: Almanca

Müzik: Hans Werner Henze     

Nam-ı Diğer: Young Torless

Oyuncular:    Mathieu Carrière, Marian Seidowsky, Bernd Tischer, Fred Dietz, Lotte Ledl

Özet

Bu film, NANTES’TE MAX OPHÜLS ödülüne layık görülmüştür. Niteliksiz adam gibi benzersiz bir eseri bize bırakan Robert Musil‘in Öğrenci Törleß’in Karmaşaları’nı (Die Venoirrungen des Zöglings Törleß romanından uyarlanan film, “lise öğrencilerinin arasındaki iktidar ilişkilerini ve lise yıllarında yaşanan psikolojik gelgitleri son derece içsel ve yer yer karmaşıklaşan bir dille anlatır.

“Bireyin iç dünyasını keşfediş serüvenini, sonsuzluk gibi kavramlarla ilk yüzleşmesini bu kadar iyi ve ayrıntılı anlatan roman azdır.”

 

“ÖĞRETİCİ TÖRLEß ‘İN [TÖRLESS] KARMAŞALARI”

Ernst Fischer tarafından Niteliksiz Adam’ı tanıtmak için  kaleme alınan denemede Genç Törless hakkında şu bilgileri vermektedir.

Musil 1906’da, yirmi altı yaşındayken ilk romanı Öğrenci Törleß’in Karmaşaları’nı (Die Venoirrungen des Zöglings Törleß) yayınladı. Bu roman, bir eğitim kurumunda cinsellikten, ruhsal konumdan, yalnızlıktan ve aşağılanmadan kaynaklanan sorunların altında ezilen bir gencin özlü ve büyük bir disipline bağlı kalınarak anlatılmış öyküsüydü. Eğitim kurumlarındaki tedirgin edici atmosfer ve yeniyetmelerden oluşma bir topluluk içerisindeki taşkınlıklar üzerine bu türden anlatılar, daha önce de vardı -ama Musil’in romanı, ötekilerle karşılaştırılamayacak kadar derinliklidir. Burada burjuva uygarlığının kabuğunun geçici olarak örtebildiği, çok tartışma götürür ve barbarca bir yeraltı dünyası, artık sağlam olmayan bir düzenin aralıklarından sızan vahşet, insanlığı paramparça edecek bir çağın hazırlıkları gözler önüne serilir.

Soylu eğitim kurumunda Törleß, Reiting ve Beineberg adlı öğrencilerden başka kimsenin bilmediği, gizli bir oda vardır. Duvarlar boydan boya Reiting’in ve Beineberg’in zemin kat odalarından birinden çalmış oldukları, kan kırmızısı bir bayrak kumaşıyla kaplıydı, ve yer, ikiye katlanmış, kalın bir yünlü battaniyeyle örtülüydü… Duvarda, kapının yanında dolu bir revolver asılıydı…”Bu odada korkunç şeyler olur. Öğrencilerden Basini adlı, kız gibi güzel ve karakteri belirsiz bir çocuk, hırsızlık yaparken Reiting ve Beineberg tarafından yakalanır.

Reiting, soğukkanlı bir tirandır; “insanları birbirlerine karşı kışkırtmaktan, birini ötekinin yardımıyla alaşağı etmekten ve arkalarında karşı koymaya çalışan bir nefretin varlığını hissettiği, zorlama iyi davranışların ve yüze gülmelerin tadını çıkartmaktan daha büyük bir zevki yoktu… Çevresindekiler günden güne değişirdi, ama çoğunluk hep onun yanındaydı. Onun yeteneği buydu.”Reiting’in hasmı ve sonraki müttefiki Beineberg ise daha karmaşık bir tiptir; acımasızlığı, insanları sonuna kadar aşağılama tutkusu, kaynağını bir usdışılık felsefesinde, aklı ve insanlığı öldüren bir mistisizmde bulur. Her ikisinin kimliklerinde onyıllar sonra faşizmi kendilerine uygun sistem olarak yaratan tipler büyük bir sezgi gücüyle işlenmiştir. Savaş sonrası güncelerinde Musil, geçmişe bakarak şu saptamada bulunmuştur: “Reiting, Beineberg: Bugünkü diktatörlerin tohumlan.” Onları 1906’nın doyuma ulaşmış burjuva dünyasında “tipik” diye tanımlamak, edebiyat alanında olağanüstü bir edimdi. Reiting ile Beineberg, Basini’yi köleleri yapmaya, üzerinde korkunç bir iktidar uygulamaya, cinsel bağlamda kötüye kullanmaya, her türlü insanlık onurundan yoksun kılmaya ve ona kötü davranmaya koyulurlar. Onu yerde sürünüp şöyle demeye zorlarlar: “Ben, bir hayvanım, hırsız bir hayvanım, sizin hırsız ve aşağılık hayvanınızım!”Görünüşte henüz ayakta duran bir uygarlığın içerisinde toplama kamplarının dehşeti, insanı bütünüyle yıkıma sürükleyen bir iktidardan alınan sapık zevk kendini belli eder.

Törleß, bu karanlık olayların içine çekilir. Sarsıcı nitelikteki bu tikel olayın kendinin çok ötesine atıfta bulunduğunu, önüne bir dünyanın yıkılışının gölgesinin düştüğünü hisseder. Böyle bir oda olabiliyorsa, o zaman her şey olabilir demektir… “O zaman bugüne kadar tanıdığı tek dünyadan, aydınlık ve günlük dünyadan bir başkasına, karanlık, köpüren, tutkularla dolu, çıplak ve yıkıcı bir dünyaya bir kapı da açılıyor olabilirdi. Yaşamları camdan ve demirden, saydam ve sağlam bir yapının içindeymişçesine, büro ile aile arasında düzenli biçimde akan insanlar ile, ötekiler, yani uçuruma itilmiş, kanlı, türlü taşkınlıklarla kirlenmiş, karışık geçitlerde çığlıklar atarak dolanıp duran insanlar arasında yalnızca bir geçiş noktası değil, fakat bunların sınırlarının gizlice ve her an aşılabilir yakınlıkta birbirine değmesi gibi bir durum da olabilirdi…”Ve sonra, Törleß için şöyle denir: “O zamanlar Törleß, unutulmuş bir ortaçağ gibi sınıfların sıcak ve aydınlık yaşamından uzakta, Beineberg ve Reiting’in üzerlerinde bulunan odadan çok korkardı; çünkü bu odada bulunan insanlar ansızın çok farklı bir yaşama ait karanlık, kana susamış kişilere dönüşmüş gibi olurlardı. O zamanlar bu Törleß için, sanki çevresi yüz yıllık bir uykudan uyanmış, farklı gözlere görünüyormuş gibi bir dönüşüm, bir sıçramaydı…”

Öğrenci Törleß tipinde, düzeni dışa karşı hâlâ çok iyi işler gözükse bile, artık çökmekte olan burjuva dünyasının ikinci bir temel sorunu netleştirilir: Bu sorun, gittikçe artmakta olan bireysel yalnızlıktır. Törleß, bir konuşmanın ortasında pencereden dışardaki karanlığa bakar:“Sonra o yalnız bırakılmışlık ve terkedilmişlik duygusu yine benliğini kaplamıştı… Şöyle hissediyordu: Burada bana henüz çok ağır gelen bir şey var, ve düşünceleri yine bu şeyin içinde, ama yalnızca arka planda ve pusuda yatan bir başka şeye, yalnızlığa doğru kaçıyordu… O zaman dünya, gözüne boş, karanlık bir ev gibi gözüküyordu ve içinde sanki her odayı arayacakmışçasına bir ürperti beliriyordu köşelerinde nelerin gizli olduğu bilinmeyen, karanlık odalardı bunlar…” “arkadaşlarınınkinden daha gizli, daha güçlü ve daha koyu renkli” bir tür şehvet eğilimiyle, yalnızlığı “bir kadın olarak duyumsuyordu, fakat bu kadının soluğu onun göğsünde yalnızca bir boğulma, yüzü bütün insan yüzlerini unutturan bir anafor ve ellerinin hareketleri de Törleß’in bedeninden geçen ürperti dalgalarıydı…”

Burada Musil’in betimlediği, yalnızca ergenliğin o boğucu yaşantısı olmanın çok ötesindedir: Saygı aşılayan cepheleriyle ve pis gizli bölmeleriyle içinde yaşanılan dünya, arkasında bir cehennemin yattığı bu ahlâka dönüşmüş yalanlar bütünü, artık korkutucu olmuştur. Kendini günlük gerçeklik diye dört bir yana ilân eden, artık göstermeye çalıştığı kadar gerçek olmayıp, içinde farklı, uçurumdan farksız, derin bir karmaşaya sürükleyen bir başka gerçekliği gizlemektedir. Duygu ve gerçeklik, Ben ve dış dünya artık bir uyum oluşturmaktan uzaktır; gerçek düzen, birey ile toplumun oluşturduğu bütünlük yitirilmiştir.

Törleß, insanın yabancılaşmasını ne olduğunu bilmeden yaşar:

“Olaylarla kendi Ben’i, dahası kendi duyguları ile iç dünyanın en derin noktasında yatan, anlaşılmak tutkusuyla yanıp tutuşan herhangi bir Ben arasında hep bir duvar vardı, bu duvar o yaklaştıkça tutkusunun önünde bir ufuk gibi geriye çekiliyordu.” …“Törleß, kendini iki dünya arasında, evinden alışkın olduğu üzere, her şeyin düzenli ve mantıklı işlediği, sağlam bir burjuva dünyası ile, serüveni andıran, kapkaranlık, gizlerle, kanla ve beklenmedik sürprizlerle dolu bir dünya arasında bir anlamda parçalanmış gibi hissediyordu.”

Törleß, matematikte, “sanal sayılar” dünyasında buna benzer bir durum keşfettiğini düşünür, ve Beineberg’de bu sorun için anlayış arar:

“Böyle bir hesap işleminde başlangıçta metreleri, ağırlıkları veya somut bir başka şeyi gösterebilen ve en azından gerçek sayılar niteliğini taşıyan sağlam sayılar vardır. İşlemin sonundaki sayılar da böyledir. Ama bunları birbirine aslında var olmayan bir şey bağlar. Böylesi, yalnızca ilk ve son ayaklan bulunan, ama yine de insanın üstünden sanki yapı bütünüyle tamammış gibi geçtiği bir köprüye benzemiyor mu…?”

Beineberg, onunla ve her şeyin doğal olması isteğiyle alay eder; Beineberg’e göre insan, doğaüstünün, usdışının bilincinde olmalıdır – aslında böylece demek istediği, o zamandan beri belki yüz kez duymuş olduğumuz bir şeyden başkası değildir; modern bilim, doğa yasalarını, nedensellik ilişkisini vb. çürütmüştür ve akıl, anlaşılmaz olanın, Tanrının gerek atomlar, gerekse sanal sayılar dünyasındaki egemenliği karşısında teslim olmak zorundadır. Törleß, buna hazır değildir: “Eğer matematik bana acı çektiriyorsa, ben bunun arkasında sana göre çok daha farklı bir şey arıyorum, doğaüstü olanı değil, özellikle doğal olanı arıyorum — anlıyor musun?…”

Musil için usdışılığın yadsınması, gerçekliği tedirgin edici ve maskeli diye algılamasına ve bu gerçekliğin arkasında henüz biçimlendirilmemiş bir olasılıklar dağarcığının varlığını sezmesine karşın, son derece belirleyici bir özelliktir: Karanlığa eğilim göstermesine karşın, akıldan vazgeçmez, “sanal sayılar”ı da doğal olanın alanına sokmaya çalışır. Öğrenci Törleß, olasılığın sezgiden, duygudan, özlemden, vizyondan, sarsıntılardan ve ütopyadan yansıyan belirsiz, herhangi bir biçimde somutlaşmamış sonsuzluğu ile, hep parçalar halinde kaldığı için ancak düş kırıklığına yol açan eylem ve gerçeklik arasındaki yaşanmış çelişkiyi çözmek amacıyla ciddi çaba harcar.

“Sanki insanın etrafına görünmeyen bir sınır çekilmiş. Bu sınırın ötesinde hazırlananlar ve uzaktan yaklaşanlar, sisli bir deniz gibi hep değişen, koskoca görüntülerle dolu; insana yaklaşan, eyleme dönüşen, yaşamına çarpan, insani boyutlar ve çizgiler taşıyan, saydam ve küçük bir şey. Ve insanın sürdürdüğü yaşam ile, duyumsadığı, sezdiği, uzaktan gördüğü yaşam arasında o görünmeyen sınır, sanki dar bir kapı gibi; olup bitenlerin görüntüleri insana ulaşabilmek için buradan sıkışarak geçmek zorunda.”

Burada edebi ve kesinlikten uzak bir dille anlatılan, artık bireyci olmuş bir dünyada insanoğlunun tek başına kalışı ve parçalanışıdır – ama aynı zamanda da insanlığın eserlerinin her zaman yine insanlığın düşlerinin küçük bir kesri olduğu gerçeğidir. Musil’in ilk romanından, onun yaratısının bütününün leitmotiflerini [ana motif, nakarat, tema] algılayabilmek olasıdır:

Burjuva dünyasının çöküşü ve yozlaşması, artık düzen olmaktan çıkmış bir düzen ve onun kabuklarını kırıp dışarı çıkan acımasızlık ve barbarlık, duygu ile eylem arasındaki uçurum, kurumuş bir toplumda insanın yalnızlığı, kırılganlaşmış gerçeklik, bir başka konuma, yaşamda yeni bir bütünlüğe ve içeriğe duyulan özlem.

Kaynak: Robert MUSİL, Niteliksiz Adam – I / Özgün adı: Der Mann ohne Eigenschaften,  trc: Ahmet Cemal, Yapı Kredi Yayınları – 1265 Kâzım Taşkent Klasik Yapıtlar Dizisi – 34, Haziran 2009, İstanbul, Sh:14-18

FİLMİN ALT YAZISI

Beineberg, lütfen oğluma göz kulak ol. Bana güvenebilirsiniz efendim. İşte şimdi rahatladım. Sana güveniyorum. Bu güvenilir ve kararlı yapın hemen güvenimi kazanmanı sağladı. Sigara?

  Teşekkür ederim efendim. Keşke oğlum da senin gibi olsaydı. Her zaman çok endişeli ve dengesiz görünüyor. Bu şekilde nereye varacak, hiç bilmiyorum. Hepinizle tanıştığıma çok memnun oldum. Oğlumun sizinle olacağını bilmek veda etmeyi de kolaylaştırıyor. Özellikle de böyle iyi dostlar bulduğu için. Beyler, eğer oğlumun başına bir şey gelirse lütfen hemen haber verin. Başıma ne gelebilir ki baba?

  Anladınız mı Bay Beineberg?

  Kesinlikle efendim. Oğlum. Başka ne yapabilirdim ki?

  Çocuk o kızla yatıyor, ertesi sabah da kız onu sahile götürüyor. Ama bir süre sonra çocuk balık yiyemez duruma geliyor

 – Dikkat et beyinsiz!

 – Beni rahat bırak. Siz serserilerin burada ne işi var?

  Hadi durma, bir tane al.

 – Dostum, bunlar çok sıcak!

 – Buraya gel tatlım.

 – Al bakalım çocuğum.

 – Teşekkür ederim güzel bayan. Tanrı yanında olsun çocuğum. Maskaralık yapmayı kes. Merhaba tatlım. Küçük çocuğumuz evini mi özlemiş?

  Genç beyefendiler. Gelin de bizimle oturun.

 – İçecek bir şeyler alır mısınız?

   – 4 kadeh şarap. Hayır, sekiz olsun. Bu tur benden. Teşekkür ederim. Siz beyefendiler oynamak ister misiniz, yoksa kaybetmekten mi korkuyorsunuz?

  Al bakalım. Benden 20.

 – Kaybettin.

 – Kötü talih. Hayat işte. HİZMET ETTİĞİ GÜNLER

Torunlarımıza anlatabileceğimiz bir gün daha. O da ne demek oluyor Törless?

  Evet?

  Bizim için unutulmaz bir gündü demek istemiştim. Senin için yeterince heyecan verici olmasa da yarın için Horace’ın 6. kasidesini aynen yazacaksın. Reiting, sana bugün geri ödemem gerekiyordu ama bana birkaç gün daha verebilir misin?

  Üzgünüm. Paraya hemen ihtiyacım var. Harçlığını almadın mı?

  Aldım, amam başka borçlarım da var. Geçen aydan Beineberg ve Tschusch’a borcum var. Git onlara yalvar. Ben beklemem. Tabii ki öyle. Arkadaşımsın. Parayı kumarda kaybetmemen gerekiyordu. İkiye katlamak istemiştim. Sana son sözüm: Borcunu yarın ödeyeceksin yoksa

 – Yoksa ne?

  Yoksa benim şartlarıma bağlı olacaksın. Ne tür şartlar?

  Yaptığım her işte bana sadakatini sunacaksın. Hepsi bu kadarsa, memnuniyetle yaparım. Sana sadık olacağım. Ama sadece istediğin zaman değil. Ben ne zaman dersem yapmak zorundasın. Körü körüne bağlılık. Evet?

  Yarın paranı getireceğim. Sessizlik lütfen.  Kadın katil için 8 sene hapis cezası.  Wilhelmina, 19 yaşına kadar Graz’daki bir kafeteryada çalışmıştı.  Sonrasında, onu hayat kadınlığı ile tanıştırıp kendisi için çalışmaya zorlayan asker kaçağı Günther K. ile tanıştı.  Yargıç tarafından bunu neden yaptığı sorulduğunda “Onun büyüsü altındayım” diye cevap verdi.  “O gece, Günther beni çalışmak için Wiener Strasse’ye götürdüğünde “Bugün kendimi iyi hissetmiyorum” demiştim. “Günther sonrasında onunla uyumamı söyledi.” “Onu da yapmak istemiyordum.” “Karşı koymuştum, bu sebeple Günther beni dövmüş ve çok kızmıştı.”  “Sonrasında ise onun önünde diz çöküp kendisini iyi hissetmesi için tanrıymış gibi ona taptım.” “O gece, onu yatakta vurdum.” Gross Sankt Florian: “Kilise cemaatinin en eski üyelerinden biri olan emekli Franz Braunecker 91 yaşında beklenmedik bir şekilde bu dünyadan göçüp gitti.”

Bayan, bize 2 porsiyon geyik eti kahveli pandispanya ve brendi getirin. Ne kadar vaktimiz var?

  2.5 saat. Akşama yemekte ne var?

  Hiçbir fikrim yok. Pazar gününün mutfak artıklarıdır muhtemelen. Söylesene Beineberg, ne olmak istiyorsun?

  Bir fikrim yok. Ama devlet memuru ya da subay olmayacağıma eminim. Öncelikle seyahat edip kendimi herhangi bir mesleğe adamaksızın biraz para kazanmak istiyorum. Sonrasında da belki Hindistan ya da başka Asya ülkelerine giderim. Kafamda birkaç şey var. Bende ise hiçbir şey yok. Hangi işte iyi olduğumu ya da yapmaktan hoşlandığım şeyleri bilmiyorum. Sanki kendimden ve dünyadan yavaş yavaş uzaklaşır gibiyim. Çünkü çatlağın tekisin. Sık sık buralardan kaçıp uzaklaşmak istiyorum. Ama bunu asla yapmayacaksın. Aceleci davranıyorsun! İşte büyük gün. Buradaki monotonluk beni öldürüyor. Okulda yaptığım onca şeyden sana mantıklı gelen var mı?

   Onlar bizi nereye götürecek?

  Zihnimizi geliştirmek ve kendimizi hazırlamak için buradayız. Hayatı sonradan yaşayacağız. Hazırlanmak?

  Geliştirmek?

  Ne sebeple?

  Buyurun. Parayı nereden buldun?

  Borç aldım. Sana borç para verecek kadar beyinsiz olan kim peki?

  Hoffmeier. Bana bak Basini, neden yalan söylüyorsun?

  Bunu başkalarına yutturabilirsin ama ben kül yutmam. Daha bu sabah Hoffmeier benden borç para istedi. Ama Beineberg parasının çalındığı şeklinde şikayette bulundu. Uzun lafın kısası, parayı dün gece Beineberg’in çekmecesinden aldın. Ne yüzle bunu söylersin! Bu ne kadar iğrenç bir laf! Bu alçakça bir iftira! Bana musallat oluyorsun çünkü senden zayıfım. Kızıyorsun çünkü ayaklarına kapanmayacağım. Bana şantaj yapmak istiyorsun ama yanlış kişiyi seçtin! Bu suçlamanı tüm sınıfa anlatacağım. Müdüre de gideceğim. Gidelim. Ben öderim. Teşekkür ederim. Özellikle de dün gece param çalındıktan sonra. Gerçekten mi?

  Şüpheli var mı?

  Hayır, henüz yok. Ama onu yakaladığımda çok pişman olacak. Bunu yaptım çünkü ihtiyacım vardı. Hemen geri koyacaktım. Lütfen parayı çaldığımı kimseye söyleme. Sadece gizli bir şekilde ödünç aldım. Her dediğini yapacağım. Yeter ki sınıfın haberi olmasın. Onlara bir şey anlatma. Demek şartlarımı kabul edeceksin. Evet. Her istediğini yapacağım. Güzel. Bunu etraflıca düşüneceğim. Şimdi nereye?

  Bozena’nın yerine mi?

  Evet, öyle anlaşmıştık. Demek ödemek istemiyorsun, öyle mi?

  Defol git buradan seni domuz. Yoksa seni yere yapıştırır, parça parça ederim! Adi düzenbazlar iyi zaman geçirmek istiyor ama ödemeye gelince yan çiziyorlar! Burada neler oluyor?

  İyi akşamlar. Hangi tatlı çocuklar beni görmeye gelmiş?

  Hadi, sessiz ol. Oturun. Beni ziyaret etmeniz ne hoş. Yoksa içinizdeki adam mı sizi buraya sürükledi?

  Kapa çeneni. Ne iyi çocuklarsınız. Utanma çocuk. İyice bir bak. Arkadaşın, ömründe hiç kadın görmemiş gibi davranıyor. Annesi büyüleyici bir hatundur. Onu kısa bir süre önce tren istasyonunda gördüm. Eminim gençken çok kişinin başını döndürmüştür. Hala biraz brendin var mı?

  Her şeyin yerini bilirsin. Teşekkür ederim. Bu surat da ne böyle?

 – Korktuğunu düşünecek.

 – Bırak düşünsün. Hiç havamda değilim zaten. Annen hakkında konuşmam hoşuna gitmiyor mu?

  Sizin gibiler her zaman bizden iyi olduğunuzu düşünürsünüz. Annenin ve benim birbirimize benzemediğimizi falan mı düşünüyorsun?

  Şundan daha iyi biri olduğunu mu sanıyorsun?

  Yanılıyorsun. Fazlasıyla yanılıyorsun. Ailelerinizi çok daha iyi tanıyorum. Viyana’da yeteri kadar vakit geçirdim. Orada neler olup bittiğini biliyorum. Burada “Sevgili Bozena”, orada “Sevgili Bozena.” Bana karşı her zaman naziktiler. Ta ki hamile olduğumu anlayana kadar. Onların neler konuştuğunu duyacaktın. Yüzüme karşı değil tabii. Ama kendi aralarında başka şeyden bahsetmezlerdi. Hanımefendi de

 – Kolonyadan başka bir şey içmeyen bir insanın yüz ifadesini taşıyordu. Ama bir müddet sonra, kuzeninin karnı burnunun dibinde büyümeye başladı. Peki kimse o bebeğin babasını biliyor muydu?

  Hayır. İşte böyle. Onun iyiliği için oradan ayrıldım. Geri dönmek istemiyorum. Orada yeniden çalışacağıma ölürüm daha iyi. Bunu sen mi bıraktın?

  Teşekkür ederim. Çok naziksin. Bazen sizin gelmenize neden müsaade ettiğimi merak ediyorum. Bir kaç kron için olmadığı kesin. Sen, o ve ötekisi. Adı ne?

  Reiting?

  Hayır, o değil. Basini?

  Evet, Basini. Ben de onu diyordum. Garip bir çocuk. Hepiniz aynısınız. Birbirinize aitsiniz. Aileleriniz etrafınızda olduğunda beni hiç sallamazsınız bile. Ama buradan gittikleri an hemen bana dönersiniz. Aynı aileleriniz gibisiniz. Riyakarlar korkaklar ve yalancılar. O burnu nerede kırdırttın?

  Bana kimi hatırlatıyorsun, biliyor musun?

  Kardeşimi. Burnunu kırmıştım. Bir erkeğin, kırık bir burunla daha hoş görünmesi oldukça garip. Şu çocuğun nesi var?

  Ev hasreti. Zavallı çocuk. Küçük yaramaz çocuğumuz benim gibi birini görmeye mi geliyor yani?

  Evet, bu da ne?

  Bana bir öpücük ver. Gördün mü?

  Hala yaşıyorsun. Böylesi, yatakhanede yaptıklarından çok daha iyi.

 – Buldum.

 – Kimi?

   – Beineberg’in parasını çalanı.

 – Anlatsana! Henüz kimse bilmiyor.

 – Odacı mı?

   – Hayır. İpucu ver. Basini mi?

  Mesele ne?

  Dikkatli ol! İşte paran. Bu da Basini’nin çekmeceni açarken kullandığı bıçak. Sence ona ne yapmalıyız?

  Basini bir hırsız. Evet, hırsız! Hırsızlar da dünyanın her yerinde cezalandırılır. Şikayet edilip okuldan attırılmalı. Dışarıda başının çaresine baksın. Artık buraya ait değil. Olmaz. Neden bu kadar aşırıya kaçıyorsun?

  O kadar da kötü bir durum değil. Bunu nasıl söyleyebilirsin?

  Hırsızın tekiyle beraber yaşamaya devam etmek mi istiyorsun?

  Senin kölen olmayı öneren biriyle?

  Sence de biraz abartmıyor musun?

  Sanki ömür boyu kardeşlik yemini etmiş gibi davranıyorsun. Bizi Basini’ye bağlayan bir şey yok tabii onun sırtından alacağımız tüm o zevkler hariç. Zevk mi?

  Bak, Reiting. Neden Basini’yi savunup duruyorsun?

  Onu mu savunuyorum?

  Dışarıdan öyle mi görünüyor?

  Bilmem ki. Tekrar ediyorum, aşırı abartıyorsun. Bu idealizm de ne demek oluyor?

  Enstitünün saflığı üzerine gösterdiğin bu gayret. Çok erdemli, ama çok sıkıcı bir hareket. Yoksa kendince özel nedenlerin mi var?

  Basini’nin okuldan atılması üzerine eski bir kin mi?

  O halde bunu itiraf et. Bizler senin tarafındanız. Saçmalık. Sen ne düşünüyorsun?

  Ona ne istersen onu yap. Hindistan’da onu kafasını uçururlar ya da bağırsaklarına kadar kazık sokarlardı. En azından bu eğlenceli olurdu. Uzat ellerini. Parayı hangi elinle çaldın?

  Bu seferlik seni şikayet etmemeye karar verdik. Bizim gözetimimiz altında olacak ve kendine çeki düzen verme şansına sahip olacaksın. Bundan böyle, gelir ve giderlerin mercek altında olacak. Sınıfın geri kalanıyla olacak anlaşmaların bizim rızamız dahilinde gerçekleşecek. Anlaşıldı mı?

  Şimdi anlaşıldı mı?

  Evet. Sessiz olun lütfen! Mektuplar çocuklar. Canitz. Basini! Dulcinea’mdan. Şimdi göreceksiniz. Çok mu söz vermiştim?

  Onun korsesini görecektiniz. Onu alamazdım tabii ki. Fiyat etiketi hala üzerinde. Bunu satın almışın seni gösterişçi.

 – Bunları anladın mı?

   – Nasıl?

  Bu sanal sayıları. Çok basit. Hepsinin temelinde  -1 in karekökü olduğunu unutma. Evet, ama mesele de o zaten. Öyle bir şey yok. Bir sayının karesi her zaman pozitiftir. Sadece bu sayıları hesaplamanın bir yolu. Ama matematiksel olarak bunun imkansız olduğunu bildiğinde nasıl yapabilirsin?

  Garip olan durumsa bu sanal değerlerle gerçekten hesaplama yapabilirsin. Örneğin bu tarz bir formül kullanarak var olmayan şeylerle hesaplama yapılmış olmasına rağmen sağlam bir köprü yapabilirsin. Bu gerçeklikle bir boşluk mu var?

  Bizim papaz gibi konuşmaya başladın. Vücutlarımız arasındaki sorunlardan oluşmuş bir boşluk ve bunu bünyesinde barındıran kutsal ruh olarak adlandırılan şey. Gidip matematik hocamıza sor. İrrasyonel ve sanal sayıları mı bilmek istiyorsun?

  Lütfen otur. Memnun oldum Törless, çok memnun oldum. Şüphelerin ciddi bir bağımsız düşüncenin belirtilerini ortaya koyuyor. Ama aradığın bu açıklamayı ortaya dökmek çok da kolay değil. Lütfen beni yanlış anlama.

 – Sen de bir tane ister misin?

   – Hayır, teşekkür ederim. Ya şekere ne dersin?

  Bak. Metafizik öğelerin müdahalesinden bahsediyorsun. Bu konu hakkında neler hissettiğini bilmiyorum. Mantık sınırlarının çok ötesindeki bu doğaüstülük oldukça garip bir şey. Bu konular üzerine nutuk çekecek donanımda değilim. Bu materyal de benim dersimi kapsamıyor. Bunu farklı açılardan bakabilirsin. Birilerinin kuyularını kazmaktan özellikle kaçınmak istiyorum. Ama benim için matematiği açıklayabilecek donanımda olmanız gerekiyor Evet, ama mevzu matematik olduğunda sadece olağan ve tamamen matematiksel bir bağlam gerçekten var olduğunda. Ama iyi bir bilim adamı olarak hipotezler kullanmak zorunda kalırdım ki şu an muhtemelen bunları anlayacak seviyede değilsin. Zaten buna vaktimiz de yok. Ya sanal sayılar?

  Bu tarz matematiksel kavramların yani tamamen var olmayan değerlerin matematik için gerekli kuramsal kavramlar olduğu fikrine kendini alıştırman gerekiyor. Şunu düşün: Şu anki eğitiminin başlangıç seviyesinde kapsamlı bir açıklama sunmak oldukça güç. Şükürler olsun ki çok azımız buna ihtiyaç duyuyor. Bununlar birlikte senin gibi biri, söylemem gerekir ki buna memnunum, bana geldiğinde söyleyebileceğim tek şey  “Sevgili arkadaşım  sadece buna inanmak zorundasın.” Şu anki seviyenden 10 kat daha fazla matematik bilir duruma geldiğinde tüm bunları anlayacaksın. Ama şu an itibariyle, sadece buna inan. Her şey hissetmek ile alakalıdır matematik bile. Aklın her zaman bir karış havada, değil mi?

  Burada ne işin var?

  Şuraya gir, göreceksin.

 – Neler oluyor?

 – Bekle. Bizim büyük matematikçi nasıllar?

   – Nasılım sanıyorsun?

   – Anladım. Neyi anladın?

  Sana hiçbir şey anlatmamış. Seni ileri bir tarihe kadar oyaladı. O zaman anlayacaksın işte. Tüm o hesaplar gözlerinden akacak. Seni kendi seviyelerine hazırladıkları zaman. Bunu söyleyebileceğini düşünmüyorum. Bana bir şey söylemen gerekmiyor. Böyle insanları bilirim, rahiplerin ilmihallerini öğrenmeleri gibi ezbere öğrendikleri formüllerle doludurlar. Yoksa dünya ruhları, bu kansız yaratıklara eteklerinin altından gizlice bakma şansı verir miydi?

  Buna Basini’yi izlemek diyor. Neler oluyor?

  Bu gece odaya gel.

 – Reiting bizi kandırdı.

 – Bunu düşünmüştüm. Düşünmüştün, öyle mi?

  Ama tabii bunu fark edemedin. Hayır, hiç de bile. Ama çok yakından izliyordum. Dört yıl önce burada olanlar hakkındaki hikayeyi hatırlıyor musun?

   – Hangi hikaye?

  – Biliyorsun işte.

 – Şu hikaye.

 – Tabii ya. Sadece tesadüfen. Sadece müstehcen bir takım olaylar üzerine büyük bir skandal olduğunu ve bir çok kişinin okuldan atıldığını biliyorum. Ben de ondan bahsediyorum işte. Reiting de Basini ile aynı şeyi yapıyorlar işte. Reiting’in ona aşık olduğunu mu düşünüyorsun?

  Tabii ki hayır. Reiting aptal değil. Ama bu durum muhtemelen onu eğlendiriyordur. Reiting’in böyle bir şey yapacağından asla şüphelenmezdim. İkisine de göstereceğim. Aklından neler geçiyor?

  Onlara, bu mevzu nedeniyle atılan diğer kişileri hatırlatacağım. Bu da onlara üzerinde düşünecekleri bir şey verecek. Ama onları şikayet edemezsin. Zaten istemiyorum da. Yani, Basini hiç umurumda değil. Ama Reiting mevzusu farklı. Yaptıkları da onu tamamen elime düşürecek. Sanırım beni bir şekilde elde etmekten mutluluk duyardı. Şimdi bu sırrı bildiğim için neler yapabileceğimi görüyor musun?

  Elbette, ama

 – Tek kelime ederim ve işi biter. Bir şeyler yapmamız gerekiyor. Hâlâ Basini’yi şikayet etmemiz gerektiğini mi düşünüyorsun?

  Onu kendimizin cezalandırmasını tercih ederim. Okul sadece onu kovup amcasına da uzun bir mektup gönderirdi. Bunun ne kadar ciddi bir durum olabileceğini biliyorsun. “Sevgili Bay bilmem ne yeğeniniz aklını oynattı ve doğru yoldan çıktı. Bu sebeple onu size geri gönderiyoruz. Her şey gönlünce olsun.” Böyle devam eder. Onlar için bir anlam ifade edeceğini mi düşünüyorsun?

  Peki bizim için ne anlam ifade etmeli?

  Senin için bir şey ifade etmiyor olabilir. Ya avukat olacaksın, ya da şair. Ama ben kendi hayatımı daha farklı görüyorum. Bu durumdan bir şeyler öğrenmek istiyorum. Peki onu nasıl cezalandırmayı düşünüyorsun?

  Aslında pek ceza değil. Onun için düşündüğüm farklı şeyler var. Sadece nasıl desem ona işkence edeceğim. Çok ürkütmeye gerek yok. Düşündüğüm şey tamamen çilecilik. Bu dünyada yükselebilmek için seni köleleştirebilecek her şeyi yok etmen gerekiyor. Örneğin hislerini. Basini ile ilgili planlarımı faaliyete geçirince şüphesiz ki biraz acıyacağım. Ama bu hiç uygun değil çünkü Basini’nin umurunda değil. Onun yaptığı şeyleri yapan biri buna değmez. Bu durumun tamamen anlamsız bir heyecan olması çok yazık. Hayat gücünün boşa harcanması soracak olursan. İçimdeki tüm bu gereksiz duyguları yok etmek niyetindeyim. Bana bak, Basini hakkında ne düşünüyorsun?

  Ne söylemem gerekiyor?

  İğrenç bir yaratık. Gerçekten de öyle, değil mi?

  Çok iğrenç. Her zaman çılgınca şeylere karışıyorsun. Hiç de bile. Hem öyle olsam ne olacak?

  Hayatta her şeyi bir kere denemek gerekiyor. Eğer bu kadar aşağılık biriyse

 – Bu gece tavan arasına gelmesini söyleyin. Odaya mı yani?

  Hayır, henüz değil. Tavan arasına. Tamam. Biraz daha yürüyelim mi?

  Olur. Eminim Törless’in yapacak işleri vardır. İşte buradasınız. Olduğun yerde kal. Senin hakkında bir karar vermek üzere toplandık. Suçlamalar şu şekilde: Haneye tecavüz ettin. Hırsızlık yaptın. Bizim tam tersini istememize rağmen kendi başına hareket ettin. Bizi birbirimize düşürmeye kalkıştın. Anlamadığım bir şekilde kendini Reiting’in hizmetine sundun.

 – Kendini nasıl savunacaksın?

  – Lütfen, ben

 – İndir elini. Rahatla. Utanmıyor musun?

  Cevap ver! Ret mi ediyorsun?

  Sorun ne?

  Ağlıyor musun?

  Mutsuz musun?

  Hadi ama, gülümse. Yapmayacaksın yani, öyle mi?

  O halde sana ağlaman için bir neden vereceğiz! Bırakın gideyim! Işığı kapatın. Dışarıdan görecekler. Ne derdin var?

  Bu durum bir göze benzemiyor mu?

  O şairane tavrını bizim üzerimizde mi deneyeceksin?

  Hayır, ama bu durum garip bir dünyaya açılan bir göz gibi değil mi?

  Tamamen saçmalık. Diz çök! Tüm bu yaptıklarından paçayı kurtaracağını düşünüyordun. Sana yardım edeceğimi düşünüyorsun. Yanıldın. Lütfen, elimde değildi. Tanrı aşkına! Sessiz ol! Bu mazeretlerinden bıktık. Artık nasıl bir insan olduğunu biliyoruz ve ona uygun olarak hareket etmek niyetindeyiz. Şimdi şöyle söyle  “Ben bir hırsızım.” Sağır mısın?

  Hırsız olduğunu söyle! Ben bir hırsızım. Çok zekiceydi çocuk. Şimdi de şöyle söyle, “Ben bir hayvanım. Eli uzun bir hayvan. Sizin eli uzun hayvanınızım.” Ben bir hayvanım, eli uzun bir hayvanım, sizin eli uzun hayvanınızım.

 – Bu çok iğrenç.

 – Bırakın hayvanı. Onu bana ver. Kahretsin!  “Rahatsız ve deli biri olmalıyım.  Yoksa başkalarının normal bulduğu şeyler neden beni iğrendirsin ki? “

 – Dikkat et!

 – Gözlerini dört aç seni götveren! Hâlâ burada ne işin var?

  Gitmiyor musun?

  Hayır. Birkaç gün için değmez. Biz de Sternberg’lere gidiyoruz. Amcasının malikanesine davet etti. Bizimle iyi geçinmek istiyor. Ne yazıyorsun, kitap mı?

  Sırlar mı?

  Oku bakalım, ama hiçbir şey anlamayacaksın. Hey, bizim hakkımızda yazıyor. Şunu dinleyin. “Etrafımdaki şeyleri tarafsız bir gözle incelediğimde, Basini’nin yaptığı hırsızlık önemsiz bir suç gibi duruyor. Reiting ve Beineberg’in onu cezalandırış şekli öğrenciler arasında adet olan bir zalimlik. Ama bu davranış şekli, duruma bir açıklık getirmiyor. Bu temkinli bakış açısı yeterli değil. Baş döndürücü bir uçurum birdenbire karşımda beliriveriyor.”

 – Bunun hakkında ne düşünüyorsun?

   – Tamamen saçmalık! İstediğini yazabilirsin ama lütfen isimlerimizi bunun dışında tut. Hadi! Araba bekliyor. Bu arada canını da çok sıkma. Gidip Bozena’yı gör ve sevgilerimizi ilet. Törless, eve gitmiyor musun?

  Hayır profesör. Ne oluyor?

  Odaya gel. Konuşmamız gerekiyor. Ne yapıyorsun?

  Bir şey yapmayacağım. Onu geri giy. Otur. Neden soyunmaya başladın?

   – Düşündüm ki

 – Ne düşündün?

   – Diğerleri.

 – Ne diğerleri?

  Beineberg ve Reiting. Ne olmuş onlara?

  Ne yaptılar ki?

  Bana her şeyi anlatman gerekiyor. Diğerleri önceden anlatmış olsa da. Evet?

  Anlatmayacak mısın?

  Lütfen beni zorlama. Yoksa bu bana işkence etmek için özel yöntemin mi?

  Sana işkence etme niyetinde değilim. Kendi iyiliğin için bana tüm gerçeği anlatmanı istiyorum. Ama bunu anlatmaya değecek bir şey yapmadım ki! Zavallı bir korkaksın! Lütfen öyle söyleme. Ne kadar ödlek biri olduğunu görüyor musun?

  Tokada bile karşı gelmiyorsun. Eğer itaatkar biri olursam er ya da geç beni affedeceklerini söylediler. O ikisine mi?

  Herkese. Nasıl bunun sözünü verebilirler ki?

  Buna ben de karıştım. Bu durumu halledeceklerini söylediler. Bunu nasıl yapacakları konusunda daha belirgin bir şey söylediler mi?

  Hayır, sadece bu durumla ilgileneceklerini söylediler.

 – Sana ne yapıyorlar?

   – Kim?

   – Reiting. Bana çok arkadaşça davranıyor. Genelde bana Roma ve imparatorları Timurlenk ya da Korkunç Ivan hakkında hikayeler okutturuyor. Tüm o kanlı hikayeleri.

 – Sonra da onu yaptıktan sonra dövüyor.

 – Neyi yaptıktan sonra?

  Tamam, anladım. Ya Beineberg?

  O çok itici. Sence de ağzı kokmuyor mu?

  Sessiz ol. Anlat bakalım, ne yapıyor?

  Reiting’in yaptığı gibi, yalnız farklı şekilde. Bana ruhum hakkında uzun uzun vaaz veriyor. Beni oturtup, yorulunca ve sıkılıncaya kadar bir bardağa baktırttırıyor. Sonra da yere çömelip bir köpek gibi havlamam gerekiyor. Neden ki?

  Hiçbir fikrim yok. Yani sana bunları yapmalarına izin mi veriyorsun?

  Her dediklerini yapıyor musun?

  Başka ne yapabilirim ki?

  Yeniden iyi biri olup huzur içinde yaşamak istiyorum. Daha öncesi olanlar umurunda değil mi yani?

  Bu konuda elimden bir şey gelmiyor. Beni iyi dinle. Nasıl hırsızlık yapabiliyorsun?

  Paraya gerçekten ihtiyacım vardı. Reiting’e borcum vardı ve bana ödemem için ek zaman vermiyordu. Zaten kimse borç para

 – Hayır, onu demek istemedim. Sadece bunu nasıl yapabildin?

  Nasıl hissediyorsun?

  İçinden neler geçiyordu?

  Hiçbir şey geçmiyordu. Bir şey hissetmiyordum. Başka hiçbir şey düşünmüyordum. Sadece oldu işte. Ya Reiting ile ilk sefer?

  Reddedemeyecek kadar korkakça davrandığın o utanç verici hizmet. İçinin parçalandığını hissetmedin mi?

  Tarifi imkansız bir şok anlatılamayacak bir değişim vücudunu sarmadı mı?

  Seni hiç anlamıyorum. Üzerine tükürdüklerinde seni inletip tükürdüklerini yalamak zorunda kalıyorsun! İçinde neler oluyor peki?

  O anki görüntün seni paramparça etmiyor mu?

  Etmiyor mu?

  Bana acı çektiriyorsun. Ne istediğini bilmiyorum. Açıklanacak bir şey yok. Her şey bir anda olup bitiyor. Sonrasında da bir şey olmuyor. Benim yerimde olsan sen de aynısını yapardın. Hey, Macar oğlan. Sternberg’in harika bir kuzeni var. Selam Törless. Bozena nasıl?

  Gitmedim ki. Seni içeri almadı mı?

  Yarım krona bu solucanı yutarım. Yap hadi. Şu çocuğun soğukkanlılığı. Gerçekten temize çıktığını falan mı düşünüyor?

  Basini hakkında bir şeyler yapmamız gerekiyor. Bize itaat etmeye çok alıştı. Artık hiç takmıyor bile. Biz hizmetçi gibi gittikçe arkadaş canlısı ve diri oluyor. İşleri bir adım ileri götürmenin vakti geldi. Bana katılıyor musun?

  Aklından neler geçtiğini bilmiyorum. Onu daha da küçük düşürmemiz gerekiyor. Ne kadar ileri gidebileceğimizi görmek istiyorum. Bunu nasıl yapacağımız da başka bir konu. Ama aklımda birkaç şey var. Mesela, onu yatağa bağlayıp kırbaçlayabiliriz. Sonra da ona şükran ilahileri söyletiriz. Onun şarkıyı söylerkenki ifadesi o korkuyla örülmüş notaları dinlemek ilginç olabilir. Ama onun için öncelikli olarak düşündüğüm başka bir şey var. Reiting, eğer bir şeyi derinlemesine kavrayamayacak kadar aptalsan gidebilirsin. Sanal sayılar hakkındaki konuşmamızı anımsıyor musun?

  Mantıksal yetersizliğin üstesinden gelmek için bir yol bulmamız gerekiyordu. Boşlukları ve kusurlarına rağmen mantığı bir arada tutan bu güç  Buna ruh diyorum. Basini’yi hipnotize edip içindeki bu ruhu ayartmak istiyorum. Değersiz ahlakın yüzünden ruhunla olan bağlantını kaybetmişsin. Onu yeniden bulmak üzeresin. Eğer talimatlarımı harfiyen yerine getirirsen hiç canın yanmaz. Ama en ufak bir itirazınla tepemin tasını artırırsan seni vururum. Şu sarkacı al. Elini sabit tut. Anahtarı dikkatli bir şekilde incele ve onun daireler çizdiğini hayal et. Sadece anahtara bak. Anahtara konsantre ol. Daireler çizdiğini hayal et. Onu durdurmaya çalışıyorsun ama başaramıyorsun. Anahtar, senden bir yardım almaksızın gittikçe daha hızlı bir şekilde dönüyor. Yalnızca benim irademle. Senin üzerindeki etkimin ne kadar güçlü olduğunu gördün mü?

  Şimdi otur. Dediklerimi aynen yap. Kafandaki tüm o düşünceleri boşalt. Şu zayıf ışığa bak ve gözlerini kırpma. Gözlerini açabildiğin kadar aç. Başka hiçbir şey düşünme. Tüm dikkatini içinde topla. Kolların gittikçe ağırlaşıyor. Bacakların gittikçe ağırlaşıyor. Tüm vücudun gittikçe ağırlaşıyor. Göz kapakların gittikçe ağırlaşıyor. Kurşun kadar ağır. Bakışların gittikçe sönükleşiyor. Gözlerin sulanıyor. Düşüncelerin yavaşlıyor. Gittikçe daha da yavaşlıyor. Tüm düşünce ve duygularından uzakta olan ve sadece kendi iç dünyanı hissettiğin noktayı bulana kadar içine bakmaya devam et. Artık tamamen hissizleştin. Artık vücudun hiçbir acıyı hissetmiyor. Gördün mü?

  Trans halinde. Ruhun, yeni vücudunu bulmak için gitti. Artık doğanın kanunları ile bağlı değil  Dünyevi bir bedene mahkum halde durmuyor. Mumu takip et. Yavaşça. Biraz daha. Aklın hiçbir harekette bulunmuyorken kasların da kendini bırakacak. Bomboş vücudun boşlukta süzülebilir. Öne doğru uzan. Biraz daha. Birazcık daha. Kahretsin! Domuz! Sadece numara yapıyordun! Bekle hele! Şimdi sana gösteririm! Bırak beni! Bırak beni! Sizi ele vereceğim! Ağzını kapatın. Törless, her şeyi itiraf etmek istiyorum! Törless, yardım et! Gitme! Yardım edin! Törless, bana yardım etmek zorundasın. Dayanacak gücüm kalmadı. Bana öldüresiye işkence edecekler! Sana yardımcı olamam. Bir süre önce bana oldukça iyi davranmıştın. Ondan hiç söz etme. O kişi ben değildim. Artık dayanamıyorum! Acı çektiğini hissediyor ve bundan kaçmak istiyorsun, değil mi?

  Ne halin varsa gör. Bana ne yaptıklarına bak! Burada neler oluyor?

  Gizli gizli Basini ile mi buluşuyorsun?

  Onu korumamı istedi.

 – Doğru insanı seçmiş!

 – Ben de bunu yapabilirim. Tüm bu şeyler canımı sıkmaya başladı. Gizli yandaşlar edinmeyi gösteririz sana. Koruyucu meleğin Törless seninle de dalgasını geçecek. Hayır Reiting, öyle bir şey yapmayacağım.

 – Öyle mi yani?

   – Evet, öyle. Daha öncesi bir şey arıyordum. Önsezi, öyle mi?

  Evet. Şu an ise tek gördüğüm gaddarlık. Basini’yi pislik yerken görmen gerekir. Gerçekten çok hoşuna giderdi.

 – İlgilenmiyorum.

 – Ama eskiden ilgilenirdin. Çünkü Basini’nin durumu benim için tam bir gizemdi.

 – Peki ya şimdi?

   – Hiçbir gizemi kalmadı. Olan bir şekilde oluyor. Her şey mümkün yani. Kötü ya da iyi bir dünya yok. İkisi de aynı dünyada varlığını sürdürüyor. Tüm gerçek bu.

 – Harika bir keşif!

 – Geç dalganı bakalım! Duygusuz ve iğrenç hayvanlarsınız! Diline hakim ol! Pis, düşüncesiz ve iğrençsiniz! Senin, bize Basini’nin önünde kötü söz söylemeni yasaklıyorum! Yasaklıyor musun?

  Seninle Basini için kavga edeceğimi mi sanıyorsun?

  Bizim hakkımızda kötü şeyler söylediğini duydum hem de Basini’nin önünde. Attığın bu yanlış adımı bu seferlik affediyoruz. Yarın gece odaya gel. Basini’yi cezalandıracak ve onu sınıfa teslim edeceğiz.

 – İstediğinizi yapın.

 – Sen de orada olacaksın. Hayır.

 – Nedenmiş o?

  – Hayır işte. Sebebini bilmiyoruz mu sanıyorsun?

  Basini ile nasıl ilgilendiğini bilmiyoruz mu sanıyorsun?

  Sizden fazla değil. Bu kadar yeter. Eğer yarın gelmezsen, herkese Basini’nin yardakçısı olduğunu anlatırız. Anladın mı?

  Basini, seni sınıfa teslim edecekler. Seni pestile çevirmeden yarın bunu müdüre bildir. Senin için bir mektubumuz var. Hoş bir sürpriz. Bay Anselm von Basini’ye. Prens Eugen Yatılı Okulu. Bayan Agatha von Basini’den. Anasının kuzusu. Oku şunu. “Sevgili oğlum.” Zavallı şey. “Bildiğin gibi, bir dul olarak aldığım o azıcık parayla

 -” Bir sevgiliye gücüm yetmiyor! “Sana ancak çok azını verebiliyorum.” Verin şu mektubu! Kesin şunu! Bırakın geçeyim! Bu delilik!

 – Onu korumak mı istiyorsun?

  – Bırakın geçeyim! Onun yaptığı iğrençliğe sen de katıldın mı?

  Sen de onun aşıklarından biri misin?

  Bırakın gideyim! Bırakın gideyim! Hayır! Bırakın gideyim! Bırakın gideyim! Dayanamıyorum! Kesin şunu!

 – Asın onu!

 – Halkalara! Gidelim! Neler oluyor?

  Açın şunu! Daha aşağı salın! Evet, daha aşağı. Açın şunu! Açın şunu! Tanrım, bu Basini! Bu tamamen insanlık dışı. Bu inanılmaz. Kapı bu. Gayet basit. Öğretmenlere, Basini’yi acıdığımız için bildirmediğimizi anlatırız. Ona yardımcı olmak için gösterdiğimiz tüm çabaları tiye aldı. Evet, hepimiz bunu doğrulayabiliriz. Yola gelmez ve inatçının tekiydi. Borcunun günden güne çığ gibi büyüdüğünü söyleyeceğiz. Zaten bunları asla ödeyemeyecek bir durumda. Cömertliğimizi utanmadan sömürdü ve iyi niyetli tavsiyelerimizi dikkate almayı reddetti. Bir hata yaptığımızı kabul ederiz. Ama Basini yüz kızartıcı davranışlarıyla bizi tahrik etti. Onu iyileştirme yolundaki tüm iyi niyetli çabalarımızı hor gördü. Onu şikayet etmedik çünkü ona acıdık. Pekâla. Törless’in ansızın kaçmasının bir nedeni yok mu yani?

  Son günlerde oldukça gergin olduğunu fark etmiştim. Ahlaki yönden gösterdiği olağandışı duyarlılığı kendini suçlu hissetmesine neden olmuş olabilir keza tüm bu olanları başından beri bilmesine rağmen hemen size bildirmedi. Planların neler?

  Sadece bir kaç günlüğüne okula döneceğim. Öğretmenler kaçtığın için seni cezalandırmayacak mı?

  Umurumda değil. Okulla işim bitti. Ailemden, beri eve geri götürmelerini isteyeceğim.

 – Kaç para?

   – 3 groschen.

 – Teşekkür ederim.

 – Rica ederim. Benimle gel. İnanılmaz.

Böyle ani bir şekilde okuldan kaçmanın altında yatan nedenleri bize anlatır mısın Törless?

  Zaten olan şeyleri biliyoruz Basini’nin suçunu gizli tutmak için seni dürten şeyleri anlat. Bir şey bilmiyorum efendim. Olanları ilk duyduğumda oldukça korkunç duruyordu. Diğer taraftan, kendi kendime onu size bildirmem gerektiğini söylüyordum. Öyle de yapmalıydın. Bir yandan ceza ile de pek ilgilenmiyordum. Duruma tamamen başka bir bakış açısından bakıyordum. Her seferinde başımın dönmesine engel

 – Kendini daha açık bir şekilde ifade etmen gerekiyor

Törless. Örneğin, sanal sayılar

 – Bu belirsiz referansa ışık tutmama müsaade edin. Genç Törless yanıma gelip eğitimsiz beyinlerin anlamakta güçlük çekebileceği sanal sayıların da dâhil olduğu matematiğin bazı temel prensiplerini sormaya gelmişti. Evet, ben de bu konunun derinliklerine sadece mantık ile ulaşılamayacak gibi göründüğünü söyledim. Başka bir kesinliğe, daha derin bir kesinliğe ihtiyaç duyduğumuzu söyledim. Basini meselesinde de aynı şekilde düşünüyordum. Yani bilimden uzaklaştığını ve konuya ahlaki hatta ilahi yönlerden yaklaştığını mı söylüyorsun?

  Törless, rahibin söylediği doğru mu?

  Etrafında olan şeyler için  – ki söylediklerinden bu anlaşılıyor –  dini bir temel arama eğilimin mi var?

  Hayır, öyle bir şey de değil. Tanrı aşkına, o zaman olanları basit kelimelerle anlat!

Burada psikolojik tartışmalara giremeyiz!

 Düşündüğünüzün o olmaması durumuna elimden bir şey gelmiyor. Belki de kendimi daha anlaşılır bir şekilde anlatmak için yeteri kadar şey öğrenmedim ama bunu açıklamaya çalışacağım. Basini de diğerleri gibi bir öğrenciydi. Oldukça normal bir insandı. Sonra aniden tökezledi. Bu şeyleri, yani aşağılama ve kepazelik gibi şeyleri daha önceden düşünmüştüm ama hiç tecrübe etmemiştim. Ama bu Basini’nin başına geldi. İnsanların, kesin olarak iyi veya kötü olarak yaratılmadığının mümkün olduğunu kabul etmek durumundaydım. Hepimiz durmaksızın değişip duruyoruz. Davranışlarımızın tesiri ile varlığımızı sürdürmekteyiz. Ama kendimizin işkenceci ya da kurbanlık koyun olması gibi bir değişime müsaade edersek her şey mümkün olur. Sonrasındaysa en korkunç şeyler bile oldukça mümkün olabilir. Kötülük ve iyilik arasında bir sınır yok ve ikisi de fark edilmeden birbirine karışır. Bu durumda da oldukça normal insanlar berbat şeyler yapabilir. Burada sorulması gereken soruysa, bunun nasıl mümkün olduğudur. Bu durumu gözlemleyebilmek için gerçekleşen olayları size bildirmedim. Bunun nasıl mümkün olduğunu bilmek istiyordum. Bir insan kendini küçük düşürdüğünde ya da aniden zalim birine dönüşürse ne olur?

  Bunun dünyanın sonu anlamına geldiğini düşünürdüm. Şimdi daha farklı düşünüyorum. Çok korkunç ve uzaktan bakınca çok anlaşılmaz görünen şeyler bile gerçekten oluyor. Sessizcene ve doğal bir şekilde. Bu sebeple, insanın devamlı bir şekilde tetikte olması gerekiyor. İşte öğrendiklerim bunlar.

Bu genç adam duygusal bir sapkınlığın etkisi altında ve bu okul da onun için uygun bir yer değil. Zihinsel beslenmesi, bizim burada yapabileceğimizden çok daha dikkatli bir şekilde takip edilmeli.

Bu sebeple babasına bir mektup göndereceğim.

Oldukça garip biri. Öyle mi düşünüyorsunuz?

  Neyin var Thomas?

  Bir şey yok anne. Sadece bir şey düşünüyordum.

 

KOMPLO ZİHNİYETİ, SIRADAN FAŞİZM VE NEW AGE


Kerem KARAOSMANOĞLU
Yıldız Teknik Üniversitesi
Fen Edebiyat Fakültesi

Özet

Komplo teorileri alıştığımız, bildiğimiz bu dünyanın yerine nihai, aşkın bir gerçekliği bize alternatif olarak sunarlar. Bunu yaparken de belli bir “tarz“a, tartışma biçimine ve kurgusal temaya bağlı kalmaktan kendilerini alamazlar. Bu anlamda komplo teorileri sık sık kendi kendilerine gönderme yapma ve aynı söylemsel düzlem içinde kalma anlamında belli bir “aşinalık” sergilerler. Bu makalede öncelikli amacım bu hitab-vârî düzlemin nasıl oluşturulduğunu irdelemektir. Dolayısıyla, çok-satan popüler Türkçe kitaplardan örneklerle komplo teorilerinin farklı siyasi, kültürel ve toplumsal metinlerle ilişkiye geçip aynı platformu nasıl paylaştığını, özellikle aşırı-milliyetçi etkilere nasıl açık olabildiğini inceleyeceğim. Bu bağlamda esneklik unsurunu vurgularken, komplocu bir söylemin eklektik New Age (Yeni Çağ) akımına bile nasıl eklemlenebileceğini göstereceğim.

Anahtar sözcükler:Komplo teorisi, komploculuk, söylem, milliyetçilik, Yeni Çağ, popüler kültür.

Fragments from a Discourse of Conspiracy: Conspiracy Mentality, Banal Fascism and New Age

Abstract

Conspiracy theories seek to reveal an ultimate, transcendentaltruthand portray it as an alternative to our understanding of theworld“. Consiparcy theories have adopted their own certain style, distinct in their way of argumentation and their use of specific themes. Often making references to themselves, conspiracy theories retain an element of “familiarity” in the sense that they speak from within the same discursive space. In this article, my primary aim is to analyze the way in which this discursive space is constructed. With special reference to popular best-seller books in Turkey, I elaborate how these theories carry a serious potential to attract ultra-nationalist motives and influences, sharing a common platform and interacting with other political, social or cultural texts. To highlight this element of flexibility, I demonstrate how conspiracism can even be intertwined with the eclectic trend of New Age.

Keywords: Conspiracy theory, conspiracism, discourse, nationalism, New Age, popular culture.

kültür ve iletişim • culture & communication © 2009 • 12(1) • kış/winter: 95-126

BİR KOMPLO SÖYLEMİNDEN PARÇALAR: KOMPLO ZİHNİYETİ, SIRADAN FAŞİZM VE NEW AGE

Plan’ı ellerimizle biçimlendiriyorduk; yumuşak kil gibi baş­parmaklarımıza, kurmaca isteğimize boyun eğiyordu.

Plan’ın oluşturulması günlerimizi alıyordu. Bulduğumuz en son bağıntıyı birbirimize iletmek için çalışmalarımıza ara veri­yorduk. Elimize ne geçerse okuyorduk: ansiklopediler, gazete­ler, resimli romanlar, yayınevi katalogları. Olası kestirme yol­ları bulabilmek için atlaya atlaya okuyorduk. Her kitap sergi­sinin önünde durup kitapları karıştırıyor, gazete kulübelerin­de koku almaya çalışıyor, yengi kazanmışçasına büroya koşup en son buluşumuzu masanın üstüne fırlatıyorduk… Ama ritm ne olursa olsun, şans ödüllendiriyordu bizi; çünkü insan ister­se, her zaman, her yerde, her şeyle her şey arasında bağıntılar bulur; dünya ansızın her şeyin her şeye yollama yaptığı, her şeyin her şeyi açıkladığı bir akrabalıklar ağına dönüşür.

“[Son Tapınakçılar] hâlâ oradalar”, dedi Salon. “Agarttha’da değil, başka geçitlerde. Belki de, tam burada, bizim altımızda. Milano’da da metro var. Kim karar verdi buna?
Kazıları kim yönetti?”
“Bana kalırsa, uzman mühendisler.”
“Görüyor musunuz, siz yumun bakalım gözlerinizi. Bir de, yayınevinizde ne idüğü belirsiz kişilerin kitaplarını yayımlı­yorsunuz.
Yazarlarınız arasında kaç Yahudi var?”
“Yazarlarımıza soyağaçlarını sormuyoruz,” diye yanıtladım kuru bir sesle.“Yahudilere karşı olduğumu sanmayın. En iyi dostlarım ara­sında Yahudiler de var. Belli bir tür Yahudiyi düşünüyorum ben… “
“Ne tür?”
“Orasını ben bilirim…”

Umberto Eco,
Foucault Sarkacı (1992: 435, 447, 427-8)

Komplo teorileri bize gizli saklı bir “hakikati”, alternatif olarak sunarlar. Bu sunumu yaparken gizem unsurunu canlı tutarlar ve belli bir “tarza” bağlı kalmaya çalışırlar. Komplo teorilerinde kulla­nılan tartışma biçimleri de bir düzenlilik (regularity) içerir. Bunun dışında bağlı kalınan kurgusal yapı da teoriden teoriye tematik ben­zerlikler gösterir. Dolayısıyla komplo teorileri belli söylemsel sınır­ların içinden konuşmak anlamında son derece sıradan, tanıdık ve aşinadırlar, sık sık birbirlerine gönderme yaparlar. Söylem, burada, dili ve dilin ötesinde olan alana ait unsurları kapsar. Ne söylendi­ğiyle olduğu kadar bir şeyin nasıl söylendiği ile de ilgilidir. Dolayı­sıyla “değinilmeyenler”, “dışarıda bırakılanlar”, “görmezden geli­nenler” söylemin dışında değildir.[1] Konuşmanın (speech) kendisi dı­şında semboller, metaforlar ve metinlerarası bir alışveriş de söyle­min parçasıdır (Gee, 2005: 21). Sadece basit olarak dile ait maddi gerçekliği değil toplumsal pratikleri ve zihinsel algı biçimlerini de içerir (32). Gee’ye göre söylem, soyut bir düzlemde var olan ve ke­limeleri, hareketleri, değerleri, inanışları, sembolleri, araçları, nes­neleri, yerleri ve zamanları kapsayan koordineli bir örüntüdür ve bir dans gösterisine benzer (28). Bu yönüyle akışkan, değişime açık ve performansa dayalı bir tarafı vardır. Bu yazıda komplo teorile­rini ortak bir söylemin parçası olarak ele almaya ve söylem analizi yoluyla çözümlemeye çalışacağım. Van Dijk’in sınıflandırmasıyla söyleme dâhil olan sentaks yapılarından ziyade söylemin ortak ze­mininin oluşmasına katkıda bulunan özel lügatlere (lexicon), tema­lara (topic), tartışma biçimlerine (argumentation) ve bazı retoriksel araçların[2] kullanımına odaklanacağım.

Söylemler birbirlerinden bağımsız yapılar, kopuk birimler ve­ya soyut “adacıklar” olmadıklarından geçişkenlik arzederler ve za­man zaman birbirlerine eklemlenme eğilimi gösterebilirler (Gee, 2005: 28-30). Bu noktadan yola çıkarak komplo söyleminin milli­yetçi zenofobi, paranoya, köken miti, lidere olan ihtiyaç, popülizm ve ırkçılık gibi faşizan motiflerle nasıl iç içe geçme potansiyeli taşı­dığını incelemeye çalışacağım. Söylemsel akrabalık aynı zamanda Kuzey Amerika’da doğup Avrupa ve dünyada öne çıkmaya başla­yan eklektik New Age (Yeni Çağ) akımı ile de ilginç noktalarda ku­rulabiliyor. New Age maddeci bilimsel paradigmanın yerine Doğu’nun ruhani öğretilerinin yeniden önem kazanmaya başladığını varsayan bir akım. İnsanlık tarihinin bir ruhani sıçrama gerçekleş­tireceği ve “bencil bireyciliğin bireyler-ötesi kozmik bir farkındalıkla yer değiştireceği” ve yeni bir çağın başlayacağı öngörüsüne dayanıyor[3] (Zizek, 2006: 84-85). İdeolojik bir tutarlılıktan ziyade New Age, bünyesine dönüşümlü olarak dâhil olan ve birbirleriyle illa tutarlılık arzetmeyen unsurların, hippilikten sufiliğe, yogadan astrolojiye, Gaia teorisinden Atlantis uygarlığına kadar farklı za­man, mekân, sosyal pratik ve metinlerin kaynaştırılmasıyla anlam kazanıyor. Bu hâliyle popüler kültüre ait birbirine uzak unsurları kapsayan bir kategori hâline gelmiş gibi görünüyor. Dolayısıyla söylemler arası sözü edilen geçişkenlikten yola çıkarak özellikle üzerinde durmak istediğim odak noktası, komplo teorilerinin za­man zaman taşıdıkları faşizan eğilimlerle beraber nasıl, dünyada ve son zamanlarda Türkiye’de, New Age‘e özgü unsurları kendile­rine çekip kullanabildikleri olacak. Bunu yaparken de komplo te­orilerinin popülerleşmesine hayli katkıda bulunan bazı çok-satanstatüsündeki kitaplara bakacağım. Bu kitapların bir kısmı klasik komplo kurgusuna sadık kalıyor. Bir kısmı şiddetli ırkçı/faşizan unsurlar içeriyor ve bazıları da ek olarak Türkiye’ye özgü bir New Age katkısı içeriyor.

Komplo Teorileri: Söylem

Komplo teorileri[4] hem “teori” olma anlamında metodolojiye ilişkin belirgin bir “form” arzederler, hem de tarih içinde devamlı­lık gösteren ortak bir kurguya dayanırlar. Kurgu hem tematik hem de analitik olarak belirli özellikler gösterir. Dolayısıyla hem “form” açısından, hem de barındırdıkları metinsel muhteviyat açısından benzerlikler taşıdıklarından, komplo teorileri aynı söylemin içinden çıkmış gibi dururlar. Buna göre komplo teorilerini anlamak için “te­orilerin” “gerçek” olup olmadığıyla ilgilenmek, ontolojik bir iz, bir son nokta aramak yerine, bütün bu “teorileri” aynı çatı altında bir­leştiren ve son derece akışkan özellikler gösteren söylemsel düzle­me bakmak faydalı olacaktır.

Her şeyden önce komplo teorileri “kusursuzluk” üzerinden gi­den bir mekanizmaya sahiptir. Çoğu zaman, bir insan veya bir grup tarafından inşa edildiklerine inanmamızı güçleştirecek “kusursuz” bir plan söz konusudur. İnce düşünülmüş dâhiyane bir tasarımın varlığı komplo teorilerinin en önemli yapı taşlarından birisidir, çün­kü tüm argümana dinsel boyutlar taşıyan bir gizem, dinleyenlerin ağzını bir karış açık bırakacak ruhani bir aura katar. “Büyük plan” şeytani bir kusursuzluğa gönderme yaptıkça teoriye yabancı olan­ların doğaüstü bir olayla karşılaşmışçasına donakalmaları beklenir. Komplo, bu gizem sayesinde, öğrenenler, dinleyenler, duyanlar ve­ya okuyanlar üzerinde pornografik bir gözetleme deneyimini andı­ran bir “haz” bırakır.

Merak duygusunu tetikleyen gizem, ruhani aura ve kutsal me­tinleri andıran karanlık/aydınlık dikotomisi, ortaya “bu dün­ya” dan çıktığına inanmakta zorluk çekeceğimiz bir “kusursuz” oyun çıkarır. Bu oyunda hiç şüphesiz iyilerle kötüler ebedi kriterler­le birbirlerinden ayrılırlar. Moskovici’ye göre (1996) insanları, şeyle­ri ve eylemleri ikiye bölen bu köktenci ayrım uzlaşmazdır, zıt-kutupludur. Oyun genellikle bu iki-kutuplu yapı üzerinden sürdürü­lür. Düşmanlar bellidir ve bazen çok farklı noktalarda, tarihlerde ve coğrafyalarda duruyor gibi gözükseler de birbirlerine gizli bir bağ ile bağlı olabilirler (Yahudiler, masonlar, solcular, pasifistler, Müslümanlar, Cizvitler gibi). Düşman (ki bunlar yönetici elit, gizli bir ta­rikat, bir din, azınlıklar ya da var olduğu varsayılan bir ırk olabilir) kurgunun önemli bir unsuru olarak süper güçlere sahiptir. Aşağıda­ki iki örnekte görüldüğü gibi düşmana belli bir bütünlük, mutlak bir tutarlılık ve sahip olmadığı kadar güç vehmedilir (Levin, 2005).

Diktatörlük denilince, bir adamın veya bir partinin diktatörlü­ğü olarak algılanan şu zamanlarda bu kitabın amacı, kendisi­ni özgür sanan bir millete mutlak efendilerinin kimler olduğu­nu açıkça göstermektir (Michel, 2007: 200).
Dünya barışı için İsa Mesih’in etrafında toplanmayı telkin eden egemen güç ve vassalları (köleleri). Tahakküm ve sömürüyü meş­rulaştırmak için politikasını dinselleştiren egemen gücün dil oyunları. İnsanlıkla dalga geçen özgürlük ve demokrasi hava­rileri. Yeni dünyanın vassaları; politik aktörler ve aydınlar. Mesihleri; misyonerler, ılımlı İslamcılar ve diyalogcular. Gü­cün dilini ve çıkarını konuşma ve yayma nispetinde değer ka­zanan ayartma mekânları; sivil toplum kuruluşları. Kesintisiz küresel sermayenin sömürücü ve ihtilalci aktörleri; çok uluslu şirketler. Küresel entrika çemberinin nüfuz alanları; ezoterik cemaatler. Küresel politikanın parçalama aracı; etnik cemaat­ler ve tüm bunların ülkemizdeki görüntüleri (Macit, 2006: 669).

Komplo teorilerinin “bilimsel” gözükme kaygısı olabilir. Fakat komplo teorileri, kurguda bazen bilimsel söylemlerden veya termi­nolojiden yararlanmasına rağmen, bilimsel olmaktan çok uzaktır. Her şeyden önce komplo teorileri toplumsal ve siyasi olayları ince­lerken çok-nedenli (multi-causal) bir analize, farklı bakış açılarına açık bir çok-yönlülüğe ve eleştirelliğe izin vermezler. Her şeyin ne­deni bellidir ve tektir. Castillon, “komplo teorileri yazan kişilerin sorunu hiçbir zaman haklı olmamaları değil, haklı oldukları zaman bile karmakarışık bir dünyayı tek bir boyuta indirme huylarıdır” der (2007: 324). Bu tek-yönlülük içinde her kapı “büyük plana” açı­lır. Aslında zaman zaman çetrefil, anlaşılmaz ve her ne kadar “uçuk” gözükse de kullanılan argüman genellikle basittir, basma­kalıp varsayımlara dayanır. Bazen varsayımların sayısı artar ve te­ori heybetli bir iskambil kulesini andırır. Ama yine de böyle du­rumlarda bile komplo teorileri basitliklerinden pek bir şey kaybet­mezler, analize ve “bilimselliğe” pek ihtiyaç duymazlar. Bu açıdan bakıldığında komplo teorileri, “çocuksu” denebilecek bir naiflikle, “iyi” ve “kötü” karakterlerden kurulmuş aktörlerinin eylemlerini son derece basit ve doğrudan açıklamalarla, çok-nedenlilikten uzak bir şekilde, “büyük oyunun” gerektirdiği tutarlılıkta yorumlarlar. Düşmanın kendisi “muğlâk”, kuklalar ise her yerdedir:

ABD de dâhil olmak üzere dünyanın en büyük devletlerinin başkanlarının, banka ve şirket yöneticilerinin bu insanların emrinde olduklarını ve küçük devlet başkanlarının büyük ço­ğunluğunun ceplerini doldurmaktan başka bir şey düşünme­yen sadece birer kukla yönetici olduklarını duyunca belki bu konuda biraz düşünme ihtiyacı hissedeceksiniz (Mercan, 2005: 441).

Yani hemen herkes büyük oyunda bir piyondur, komplonun nesnesidir. Düşmanın kendisi de çoğu zaman “öznellik” arzetmekten uzaktır, çünkü ezeli ve ebedi bir kötülükle sarmalanmıştır. De­ğişmeyen bir niyeti vardır. Sanki o bile daha derin bir kötülükler dünyasında piyondur. Dolayısıyla kurgunun izin verdiğinin dışın­da otonomiye sahip bir özneden söz etmek pek mümkün değildir. Bu kurgusal yapı içinde özne olarak “birey” hemen hiç var olamaz. “Bireyler” ancak “kukla” ya da “maşa” olarak hikâyedeki yerlerini alabilirler. Moskovici’ye göre:

Komplo zihniyeti, komplo içinde sınırlandırılmış boyutu dı­şında bireyi tanımıyor görünmektedir… Komploda bir araya getirilen bireyler sadece parçası oldukları topluluğun bir ifadesidirler. Bir başka deyişle, birey, görülemez bir gövdenin gözle görülür bir üyesidir. Yahudi birey Siyonizm veya Judaizm anlamına gelir. Mason birey Masonluk anlamına gelir; Cizvit birey Cizvit düzen anlamına gelir vb. Komplo zihniye­ti kişiler arasında ayrım yapmaz. Tam tersine onları ortak bir özü biçimlendirmek üzere eritir… Başka bir deyişle bireyler kuklalar gibi oynatılırlar (1996: 4).

Dolayısıyla, hikâyedeki bir kişinin Yahudiliğini, Ermeniliğini veya Slavlığını kanıtlamak kendinden menkul bir doğruya gönder­me yapar, fazla söze gerek kalmaz. Suskunluk her şeyi anlatan ezeli-ebedi dinsel, etnik veya ırksal bir hakikatin tescil edildiğini göste­rir.

Komplo teorileri görüldüğü gibi bilimsel bir duruştan epey uzak olmalarına karşın, “kusursuz plan”ı bilimsellik söyleminden fragmanlar sunarak açıklamaya çalışırlar. Genellikle sadece veriler üzerinden giden bir bilimselliktir bu (Bozarslan, 2004: 20). Metodo­lojik bir çerçeve içinde kurulan bir argüman ve beraberinde gelen eleştirel bir akıl yürütmeden söz etmemiz mümkün değildir. Sayısal “gerçeklikle” uğraşmak bilimselliğin bir nevi somut kanıtı gibidir. Zira “Kur’an’ın şifresi” ancak “bilimsel” bir zeminde çözülebilir:

Yüzyıllardır süregelen bu ve buna benzer tartışmalar, kimi bilim-din adamları tarafından eleştirilse de sonuç olarak bu ça­lışmaların günümüz pozitif bilim kriterlerinin potasında eriti­lerek ortaya çıkarılan sayısal sonuçlarını inkâr edebilecek bir mekanizma henüz oluşmamıştır (Gündoğdu, 2003: 144).
Işık anlamına gelen “Nur Suresi”nde Edison’un lambayı bul­duğu tarih çıkıyor… Arı anlamına gelen “Nahl Suresi”nde ise helikopterin icadı… Bilimsel ve astronomik bilgilere de bu şif­re sayesinde ulaşılabilmektedir (Çelakıl, 2002: 342).

Bazen bir belge kullanılır; açıklayıcı anlamı, geçerliliği ve bü­tünle ilişkisinden çok “fiziksel” olarak orada olmasına, varlığına vurgu yapılarak. Önemli olan “korkusuzca Türkiye düşmanlarının üzerine gidip, onların hiçbir şekilde inkâr edemeyecekleri belgeleri önlerine koyabilmektir” (Türk, 2004: 294). Aslında her şey, görmek istenilenin görülmesi, alınmak istenen mesajın alınması, büyük oyunun açıklanması içindir. Detaya inildiği zamanlar olur ve uzun açıklamalarla “bilimsellik” pekiştirilir. Bazense daldan dala atlana­rak, kısa yoldan hikâyedeki her öğenin büyük oyunla ilişkisi tescil edilir ve “çok-yönlü”, “bilimsel” bir çaba vasıtasıyla “kusursuz plan” ortaya çıkarılır.

Komplo teorileri metafizik bir gramere sahiptir. Zamanlar ve mekânlar üstüdür. Tarihselliği reddeder ve dolayısıyla belli bir dö­neme ya da coğrafyaya ait bir bağlam üzerinden işlemez. Bunların üstündedir. Bu anlamıyla komplo teorileri anakronik olmaya çok yatkındır. Belli bir dönemdeki olayları, değerleri, kültürü, insanları başka dönemdekilerle sorunsuz bir şekilde karşılaştırabilir, ilişkilendirir. Yahudilik mesela Yahudiliktir, kendinden menkul bir de­ğerdir, bin yıldan uzun bir süredir değişmemiştir, değişmeyecektir, önemli olan da budur. Buna uygun olarak “Yahudi asıllı düşünür­lerin Türk ve dünya milletleri üzerindeki yıkıcı tesirleri eleştirilir” (Tanyu, 2005: 955). Bu türden bir yaklaşım sosyolojiyi, siyaset bili­mini, edebiyatı, antropolojiyi, yüzlerce yıllık insanlık mirasını, kül­türel, bilimsel ve tarihi mirası bir çırpıda silebilir, görmezden gele­bilir.

Öne sürülen iddialar genellikle kanıtlanamazlar, fakat iddiala­rın aksi de (en azından o anda) kanıtlanamadığından “bilimsellik” merhalesinde bir basamak daha atlanmış olur. O kişi Yahudi değil midir? Diğerleri de tabii ki masondur ve bu konuda belge bile var­dır. Ayrıca şu gazetedeki filanca da ermenidir. Ve biliriz ki bunların hepsi “Türk düşmanıdır”. Tartışmalar analitik değildir ve genellik­le bilimsel olamayacak kadar “arkaik” kategoriler ve kavramlar kullanılır.

Mesela “dönme”den kastedilen tam olarak nedir?

Ya da “devlet” ne demektir?

Bugünün Türkiye’sinde ne demektir, Os­manlı’da neydi, Fransız İhtilali sırasında tam olarak ne anlama ge­liyordu?

Kavramlar ne analitik olarak ne de tarihsellikleriyle ele alı­nırlar. Bütün bunların önemi yoktur. Siyonist grup dünyayı Siyon Protokolleri‘nde iddia edildiği üzere yüzyıllar boyunca yönetmiştir ve yönetmektedir, onun dışında olup bitenler ise ayrıntıdır, yüzey­de olandır. İnsanlık tarihi diye (o ana kadar) bildiğimiz şey bu du­rumda kaçınılmaz olarak sahnelenen bir tiyatrodur.

Komplo teorilerinin kusursuzluğu ve gizliliği teoriyi dillendirenler tarafından aslında sekteye uğratılmıştır, ama işin bu tarafı hi­kâyenin çekiciliği ve yaşanılan fantazinin yoğunluğu içinde kaynar. Aslında gerçek hayat bize bu kusursuzluğun aksi yönünde veriler sunmaktadır. Fakat teoriyi sarsacak bariz gelişmeler veya kanıtlar bir anda yine “büyük oyun”un bir parçası hâline getirilebilir:

Emperyalizmin egemenliğini Super NATO, CFR, Trilateral ve Bilderberggibi bir dizi örgüt aracılığıyla sürdürdüğü bilgisi her ortaya çıktığında, bu sistemin görevlilerince “komplo teorisi” itirazları ile karşılanır. Bunun en önemli nedeni gizliliği koru­ma çabasıdır… Bu giz sayesinde insanlığa karşı faaliyetlerini sürdürebilme olanağına kavuşmaktadırlar (Bilbilik, 2002: 273).

Hayata “planın” dışından bakabilmek pek mümkün değildir. Komplo teorileri hakkında film yapan yönetmenin kendisi acaba Yahudi midir? Sadece sorulmaktadır… Bazen yalnızca salt gizem ve aura hikâyeyi canlı tutmaya yeter.

Cevabı Bilinen Soru: Cui Bonoo

Sıfırdan bir komplo teorisi inşa ederken veya var olan bir te­oriye gönderme yaparken veya sadece “komplovari” analizler ya­parken bazı yöntemlere başvurulur. Komplo teorileri zaman zaman Latince cui bono adı verilen basit bir soru vasıtasıyla ana bulmacayı yerine oturtmaya çalışırlar (Hepkon, 2007: 106).

Türkiye’de de son dönemde popüler olan cui bono, “kimin çıkarına” ya da “kimin ya­rarına” anlamına gelir. Komplonun dayandığı temel kurgusal yapı bu soru eşliğinde ortaya konur ve pekiştirilir. Cui bono aslında poli­siye vakalarda bazen suçluyu bulmak için başvurulabilecek bir çı­kış noktasıdır. Fakat son derece karmaşık, girift ilişkilere dayanan modern dünyanın toplumsal ve siyasal meselelerini her yönüyle “bilimsel olarak” kapsayıp hâkim olmamıza, anlamamıza imkân vermez.[5]

Soru: 11 Eylül kimin çıkarına?
Cevap: Global kapitalistler ve İsrail.
Öyleyse…

Yukarıdaki akıl yürütmeye ek olarak, ayrıca bir İsrail şirketi 11 Eylül’ün hemen öncesinde Dünya Ticaret Merkezi’nden çekilmiştir. Başka bir İsrail firmasının iki çalışanı cep telefonu mesajlarıyla fela­ketin hemen öncesinde uyarılmıştır. Tüm bunların haricinde New Jersey’de olay sonrası beş İsrailli sevinirken fotoğraflanmıştır. Bu beş İsraillinin daha sonra uçakları uzaktan kumanda ile yönettiği bile iddia edilmiştir (Levin, 2005). Dedikodu düzeyindeki bilgiler, doğru olmayan veriler, bazı doğru veriler ve cui bono sorusu, bize komployu ayağa kaldıran arka planı sağlar.

Cui bono bizi basit ve ivedi cevaplar vermeye yöneltir. Bunu yaparken de birtakım varsayımlara dayanır. “Bu iş kimin çıkarına” sorusu en başta, çevrelerinden bağımsız, kendi kendilerine “doğ­ru” kararı verip bunu en hızlı şekilde uygulama gücünü elinde bu­lunduran, rasyonel (akılcı) düşünme yetisine sahip aktörlerin var olduğu varsayımına dayanır. Rasyonel aktör bir parti, kişi, örgüt, devlet, elit bir grup veya gizli bir cemaat olabilir. Rasyonel aktör modeli uluslararası ilişkilerde de yaygın olarak kullanılan bir mo­deldir. Buna göre uluslararası arena bu dünyaya ait tüm prangalar­dan arınmış, rasyonel aktörlerin “çıkar” peşinde koştuğu ve “fay­da” maksimize ettiği bir mücadele sahasıdır. Hâlbuki yaşadığımız dünyada aktörler ne kadar rasyonel olabilir, rasyonel düşünebilir veya davranabilir, tartışmalıdır. Kant’tan beri eleştirilen ve Aydın­lanma tartışmalarıyla yeniden tanımlanan rasyonaliteyi bu dünya­ya ait, “afakî” olmaktan uzak, ayakları yere basan bir kategori hâli­ne getirmeye çalıştığımızda ve bu kategori üzerinden düşünüp po­litika üreten ve uygulayan siyasetçilerin varlığını işin içine soktu­ğumuzda ciddi problemlerle karşılaşırız. O zaman o her şeyden ba­ğımsız “saf” rasyonalitenin bu dünyadaki çeşitli unsurlar tarafın­dan engellendiğini ve sınırlandığını görürüz.

Bir siyaset adamı ül­kesindeki gelmiş geçmiş dış-politika kalıplarından, geleneklerin­den ne kadar sıyrılabilir?

Kültür bu noktada hiç mi etkili olmaz?

Kamuoylarının bazen karar verme süreçlerine tesiri olmaz mı?

Baş­takilerin sağlıksız psikolojilere, ruh hâllerine veya kişilik bozukluk­larına sahip olmaları mümkün değil midir?

Bütün bunların dışında rasyonel aktör modeli “hatalara” ve “kazalara” yaşama fırsatı vermez. Aslında kusursuz olmaktan epey uzak olan bu dünyada siyasetçiler pekâlâ hata yapabilirler veya planlanmayan kazalar olayların gelişimine katkıda bulunabilir. Graham Allison (1971) önemli eseri Kararın Özü’nde (Essence of Decision) rasyonel aktör modelinin yetersizlikleri üzerinde durur. Allison’a göre aktörlerin rasyonel davranacaklarını varsaymak bilim­sel olarak hiç de yeterli değildir. Gerçek dünyada rasyonalitenin aksine çalışan birçok faktör mevcuttur. Siyasi çok-başlılık, bürokra­si, üst kademedeki anlaşmazlıklar, iletişim sorunları, yanlış anla­malar gibi Allison 1962’deki Küba Füze Krizi’nde ABD hükümeti­nin bir rasyonel aktör olarak karar vermesini ve bu kararı süratle uygulamasını sınırlayan bürokratik ve askeri engellerin varlığın­dan bahseder. Dolayısıyla, Allison sayesinde problemi oyun teorisi marifetiyle çocuksu bir saflıkla çözemeyeceğimizi, gerçekte duru­mun çok daha karmaşık ve ayrıntılarla dolu olduğunu öğreniriz.

Başkan Kennedy ve Johnson dönemlerinin tartışmalı Savun­ma Bakanı Robert S. McNamara bir ölçüde günah çıkarttığı, Errol Morris’in kendisini konu alan belgeseli The Fog Of War’da (2003) sa­vaşın aslında ne kadar karmaşık bir olgu olduğunu ve insan aklının savaşı tüm değişkenleriyle kavrayabilmesinin imkânsızlığını anlatır.[6] McNamara “bazen yanlış görürüz veya hikâyenin yarısını gö­rürüz… inanmak istediklerimizi görürüz” der. The Fog of War belge­seli McNamara’nın ABD dış politikasında sorumluluğu ve rolü ol­madığını göstermez. Aksine o yıllardaki diğer siyasi ve askeri ak­törler gibi McNamara da oluşmasına katkıda bulunduğu süreçler­den ve politikalardan sorumludur. Fakat The Fog of War‘da rasyonalitenin (belki ancak) ideal bir durum olabildiğini, karar-verme sü­reçlerini etkileyen yüzlerce faktör bulunduğunu, yanlış algılamalar silsilesinin nelere yol açabildiğini ve insani hatalara her zaman yer olduğunu bir kez daha görürüz. Dolayısıyla, iç-yapısı ve çalışma biçimi üç aşağı beş yukarı belli olan “basit” bir dünyaya kusursuz bir plan aracılığıyla ve süper güçleri sayesinde hükmeden bir grup­tan ziyade, neredeyse kaotik bir dünyaya, “modern bir aklın” reh­berliğinde şekil vermeye çalışan ve kişisel, siyasal, tarihsel, ekono­mik ve hatta kültürel etkilerden kaçamayan, hata yapmaya müsait karmaşık bir yapıyla karşı karşıya kaldığımız söylenebilir.[7]

Rasyonel bir aktörün objektif çıkarları doğrultusunda davran­dığı, harekete geçtiği ve politika ürettiği varsayılır. Fakat rasyonel aktör kadar objektif çıkar kavramı da son derece problemlidir.

Top­lumdan, insanlardan, kişilerden, çeşitli sınıf veya kesimlerden ve belki de en başta belli bir dünya görüşünden bağımsız, objektif bir çıkar (peşinde koşan rasyonel aktörleri bir kenara bırakalım) ne ka­dar mümkündür, mümkün olabilir?

Objektifliğin kriteri nedir?

As­lında çıkar meselesi “toplum için iyi olan nedir ve bunu kim tayin eder” sorusuyla yakından alakalıdır. Komplo teorileri demokratik bir tahayyülden uzak bir noktada durduklarından her şeyin bir grup elitin insiyatifinde olduğu savını peşinen, sorgusuz-sualsiz kabul ederler. Uluslararası ilişkiler analizleri çoğu zaman çıkarlar­dan söz ettiklerinde, devletlerin yaptıklarından değil, yapması ge­rekenlerden bahsederler ve gerçekle karşılaştırılabilecek bir “idealtip” tanımından yola çıkarak “bilimsel” bir düzlem içinde kalmayı başarırlar. Komplo teorileri ise “gereken” ile “olan” arasındaki sını­rı çizemezler. Varsayılmış objektif çıkarlar üzerinden komployu hikâyeleştirirler. Cui bono sorusu bu eğilimin kendini ifade ediş tarzı­dır. Bu çerçevede dünya meseleleri var olduğu varsayılan “ideal” bir “mantık” silsilesi üzerinden çözülebilir, anlaşılabilir:

11 Eylül olayının perde arkasında Amerikan derin devleti mi var?
… Söylendiği gibi ABD ve İngiltere Irak’ta batağa mı sap­landı yoksa bu da başka bir planın aşaması mı?
İsrail tüm bu karmaşadan nasıl bir sonuçla çıkmak istiyor?
Dünya bir taraf­ta, ABD ve Avrupa Birliği; diğer tarafta, Rusya ve Çin diye bloklara mı ayrılıyor?
Türkiye’nin yeni Ortadoğu haritası ve yenidünya düzeninde yeri neresi?
Aklınızı kurcalayan tüm bu sorulara, sıra dışı bir akıl yürütme ve kusursuz bir mantıkla ünlü stratejist Mahir Kaynak cevap veriyor (Kaynak, 2006: 153).

Komplo zihniyeti ayrıca (son derece problemli olduğunu gör­düğümüz) rasyonel aktör modelini dini/kutsal bir söylem içinde kullanarak bize sunabilir. Neticede çıkarları için her şeyi göze alan ve bu uğurda en iyisini yapmaya muktedir, şeytani bir tasarımla karşı karşıyayızdır. Karşı taraf sadece akılcı değil, aynı zamanda kötüdür ve düşmandır. Yapılabilecek en iyi şey, aynı akılcılıkla, ya­ni aynı kurnazlık, bazen çabukluk ve belki de “kirli” yöntemlerle düşmana karşılık verebilmektir. Böyle durumlarda öyle fazla dü­şünmenin, bilimsel analizler yapmanın, demokratik yöntemlerle fi­lan süreci yavaşlatmanın pek bir anlamı yoktur. Bunların eninde sonunda kimin işine yarayacağı bellidir.

Dolayısıyla, “bilimsel” ve “akılcı” bir yolu takip ederek cui bo­no sorusunu sormak bazen yaklaşmakta olan bir “akıl tutulması­nın” da habercisi olabilir. İşin içinde şeytani bir grubun, kişinin, düşmanın var olması komplo teorilerine siyasi anlamda da toplum­sal bir hareket alanı sağlayabilir. Düşman algısı içinde olan herkes bir cadı avının, günah keçisi arayışının nesnesi hâline gelebilir. Bu süreç tehlikelidir ve cui bononun her zaman pek de “samimi” bir saikle sorulmadığı izlenimini doğurur. Zira cui bono, zaten hâlihazır­da belli bir komplo kurgusu içinde mimlenmiş düşmanı bir “ce­vap” olarak sunma işlevi görür. Yani sorunun cevabı merak edilme­mekte, zaten bilinmektedir. Aslında “objektif” ve “çıkar” kavramla­rı bu kadar problemliyken, spekülatif cevaplar her zaman bu boş­luğu doldurabilir. Bu şartlar altında pekâlâ “objektiflik” maskesi al­tında herhangi bir hadisenin herhangi bir aktörün çıkarına olduğu bir miktar demagoji, bir miktar varsayım ve bir miktar tarih bilgi­siyle “kanıtlanabilir”. Cui bono da bize yardımcı olur hiç şüphesiz ve bu anlamda soru değil, aslında bir cevaptır ya da istediğimiz ce­vabı vermemizi sağlayan bir akıl oyununun parçasıdır.[8]

Cui bono ilginç bir şekilde komplo teorilerinin sıkıntıya düştü­ğü dönemlerde bir nevi can simidi olarak da kullanılabilir. Bu saye­de yaşanan gelişmelere karşı komplo zihniyetinin bir direnişi ola­rak bir meta-kurgu da geliştirebilir. Örneğin bir hadisede suçluların yakalanıp olayların örgüsünün hiç de komplo teorisinin varsaydığı şekilde gelişmediği kanıtlanmış olsa bile “peki bütün bunlar kimin çıkarına” sorusuyla komplo mantığı her şeyi içine çekerek bir kara delik gibi varlığını devam ettirme potansiyeli taşır. Dolayısıyla komplocu bir ruh hâliyle bir kere işe başladıktan sonra kısır döngü­den kurtulmak pek kolay değildir.[9]

Komplo Teorileri ve Sıradan Faşizm

Komplo teorileri tarihine baktığımızda genel olarak komplo zihniyetinin büyük toplumsal, ekonomik ve siyasal değişimlere bir direnç mekanizması olarak ortaya çıktığı iddia edilebilir. Gerçekten de Fransız Devrimi’ne ve onun bazı “ilerici” kazanımlarına karşı

Avrupa’daki muhafazâkar, baskıcı rejimlerin ortaya çıkan komplo rivayetlerine katkısı göz ardı edilemez (Hepkon, 2007: 10, 40; Castillon, 2007: 75-187, 367). McCharty döneminde farklı düşünenler komünist olmakla suçlanmışlardır. İttihat ve Terakki ve Mustafa Kemal zaman zaman komplo teorisyenlerinin hedefi olurlar. Türki­ye’deki demokratikleşme çabaları “yabancı güçlerin komplosu” olarak nitelendirilir sık sık. Keza Ukrayna ve diğer eski Sovyet Bloğu’na dâhil ülkelerdeki gelişmeler de Soros komplosunun parça­sı” olarak görülmüştür. Komplo teorisinin ortaya çıktığı psiko-politik düzlem genellikle muhafazakâr tınılar taşıyan, statükoya para­noyaya varacak ve değişimden korkacak kadar bağlı bir pozisyona işaret eder. Fakat bundan daha fazlası vardır. Basit anlamıyla mu­hafazakârlığın ötesinde komplo teorilerine gösterilen ilgi ve belki “sadakat”, aşırı-milliyetçi ve faşizme kayan bir hâlet-i ruhiye ile birçok bakımlardan örtüşür.

Aslında komplo teorilerinin ardında yatan gizem, bağlı olu­nan söylemin pek de değişmeyen bir parçasıdır. En yaygın olan, “klasik” diyebileceğimiz komplo kurgusuna göre, dünyayı yöneten yapı bir piramite benzetilir. Ayrıcalıklı bir grup vardır ve piramidin tepesine çıkıldıkça daha ufak ve güçlü gruplar belirir. Ta ki, o tepe­deki son taşın bulunduğu en yüksek noktaya gelene kadar. Orada­ki “seyreden göz” çoğu zaman gizeme dayalı komplo anlatım tek­niğinin önemli bir parçası olarak yerinde durur, ne ya da kim oldu­ğu pek telaffuz edilmez. Telaffuz etmemek, tam telaffuz edecekmiş gibi yapıp suskun kalmak, komplo ifade biçiminin bir parçasıdır.[10] Buna karşın bazen nihai düşmanın varlığı uzun ve özellikle dini (Hristiyan) söylevlerde açıkça deşifre edilir: ezeli-ebedi kötülüğün simgesi Lucifer, yani Şeytan.[11] Fakat yine de gayet yaygın olan tarz gizemi saklı tutmak ve vurguyu, telaffuz “etmeyerek” yapmaktır.

Gizem bir yana, aslen eski, bilindik bir hikâyenin, efsanelerle, geleneksel anlatılar ve masallarla örülmüş ön yargıların tekrar ısıtı­lıp sofraya sürülmesi söz konusudur. Bu açıdan bakıldığında komplo teorileri basit ve tek-yönlüdür, ortak bir form ve kurgusal yapıya sahiptir ve aslında bir hayli sıradandır:

Zamanında harekete geçmiş olan heyecan ve inançlara tekrar canlılık verilir. Bunlar herkesin bilinçliliği üzerinde gizemli bir çekim ve karşı konulmaz bir itki icra ederler. Sanat, efsaneler ve halk dili bu tür öğelerden öyle çok içerir ki, onların önceki tüm etkililiklerini vermek için çok az şey gereklidir. Bu, “komplolar”ın zaman içindeki umutsuz monotonluğunu ve bütün dünyanın aynı arkaik derinliklerden geçip geldiği ger­çeğini açıklar (Moskovici, 1996: 13).

Komplolar bazen eski efsanelere ait imgelere dayanarak bir topluluğu “yabancılara” ya da “düşmana” karşı harekete geçirme­yi amaçlar. Yahudiler hakkındaki yüzyıllardır devam eden efsaneler 20. yüzyıl başlarında Avrupa’da komplo teorilerine dönüşmüş ve gelmekte olan felakete büyük katkı sağlamıştır. Soğuk Savaş dö­neminde Amerika’da komplo zihniyeti McCharty döneminin cadı avına hizmet etmiş, Stalin’in SSCB’sinde de totaliter rejimin manipülasyon aracı olarak kullanılmıştır. Bugün dünyada, özellikle Amerika’da işin bilim-kurgusal tarafını öne çıkartan, nispeten “za­rarsız” UFO ve NASA komploları revaçtadır. Buna karşın Neo-Nazilerin katkısıyla Hitler dönemi hakkındaki soykırım komploları­nın ve eski Yahudi efsanelerinin yeniden piyasaya sürülmesi ve destekçi bulması önemlidir. Komplo teorileri dünyada ve Türki­ye’de hâlâ belli oranda bir popülariteye sahiptir. Ortodoks Papaz Sergey Nilus’un 1905 yılında yayımlanan kitabı Siyon Protokolleri’nin sahte olduğu artık biliniyor. Protokoller’in sahte olduğu, yüz­yıllar boyunca dünyayı yönetmeye devam eden bir Siyon kliği ta­rafından yazılmadığı, ilk defa 1920’de Lucien Wolf tarafından tespit edilmesine rağmen, kitap etkisini yitirmedi ve Hitler’e ilham verdi (Hür, 2005). Kitabın sahteliği, cümle kalıplarının nereden çalınıp değiştirildiği bile ortaya çıkmış ve günümüze gelene kadar bütün bunlar defalarca yazılıp çizilmiş olmasına rağmen, Protokoller hâlâ Batı’da aşırı sağcı grupların başucu kaynağı durumunda. Bununla kalmayıp Mısır, Suriye ve İran gibi Ortadoğu ülkelerinde popüler­liğini koruyor. Türkiye’de de yakın zamanda Hitler’in Kavgam’ı ile birlikte çok-satanlar listesine girmeyi başarmıştı.

Peki, ama zaman zaman entelektüel çevrelerde bile etkili ola­bilen komplo teorilerinin çekiciliği nereden geliyor? (Hanioğlu, 2006: 2). Bu soruya kesin bir cevap vermek zor. Chomsky’e göre komplo teorileri bir kişi veya grubun gizli iktidarı ile ilgilidir. Bu anlamda komplo zihniyeti ile harekete geçirilen yöntem, yapısal ya da kurumsal analizlerle taban tabana zıttır (Chomsky, 1995; Rai, 1995: 42). Dolayısıyla komplo mantığı tüm problemlerin sanki “Wall Street’deki binaların mahzenlerinden birinde gizlice burbon içen bir grup beyaz adamın yakalanmasıyla çözülebileceğine işaret eder” (Berlet, 2004: 7). Ama belki komplo zihniyeti ile faşizm ara­sındaki muhtemel paralellikler bize bir ipucu verebilir. Aslında fa­şizm üzerinde etkili olan reaksiyoner duygusallık, güdüleri hareke­te geçiren hınç kültürü ve bir anda ortaya çıkan linç eğilimi, komp­locu bir hâlet-i ruhiyenin çok da uzak durmadığı bir mecraya aittir. Karmaşık toplumsal ve siyasal hadiseleri komplo teorilerine başvu­rarak, mevcut ön yargıları ve efsaneleri de destekleyerek basit ola­rak açıklayıvermek aynı zamanda faşizmin düşman yaratma ihti­yacına da cevap verir. Düşman bu sayede ilk önce kuklalıkla suçla­nabilir ve kısa sürede şeytanlaştırılarak kendisine doğaüstü güçler vehmedilir ve insanlıktan çıkarılır (Moskovici, 1996: 12). Bu nokta­da aslında komplo zihniyeti ve faşizmin paralellik arz etmesinde psikolojik boyutun rolünü göz ardı etmemek gerekir. Castillon, ina­nanların ruh hâllerine vurgu yapar:

Komplolora inanmak dolu dolu ve heyecanlı bir yaşam sür­meyi garantiler, bu yaşamda her bir gün kavga günüdür ve her an tarihi bir andır; fakat heyecanlı da olsa rahatsızlık veri­ci bir yaşamdır bu. İnananlar, kötünün avantajlı ve kazanmak­ta olduğunu bilirler (329).

Komplo zihniyetinin komploya maruz kalanı (kendisi de dâ­hil) kurbanlaştıran ve düşman yaratan özelliği ve ajitasyon üzerin­den güdüleri yücelterek harekete geçirme potansiyeli bizi faşizmin karanlık sularına götürür (Bora, 2007). Burada korkuyla beslenme, hedef bulma, gösterme ve rahatlama söz konusudur. Çatlak sesle­re, farklı olana karşı korku, reaksiyoner bir tepkiyi beraberinde ge­tirir. Moskovici bunu güzel tasvir eder:

Bir tabuyu çiğnemek, bir anlaşmayı bozmaktan veya uzlaşma ittifakından sapmaktan her zaman daha ciddi bir şeydir. Kişi­yi sadece zorluklara ve yaptırımlara maruz bırakmakla kal­maz, yakın ilişkide oldukları arasında bile kendisine yönelik kontrol edilemez heyecanlar ve genel bir düşmanlık duygusu uyandırır. Bu tür bir eylem, kendisiyle tamamen orantısız bir tepkiye yol açar; sanki coşkulu bir hayran kitlesinin ortasında bir aktörü yuhalamıştır (7).

Son yıllarda milliyetçilikle yükselen bu hâlet-i ruhiyenin izle­rini Türkiye’de görebiliriz. Tanıl Bora’ya göre (2007) bu hâlet-i ruhi­ye kendini “hıyanet suçlamaları”, “fikri mücadelenin derhal İstik­lal Savaşı’na atıflarla kanlı imgelere boyanması”, “anlatılmak iste­nen lafa bakmadan, mahsurlu sayılan bir kelime geçtiği anda va­veylayı koparan ve her lafı bir şeylere sadakat yükümlülüğü talep ederek yarıda kesen hamasi tavır” ile belli ediyor.[12] Neticede güdü­lerine göre hareket eden ve aklıselimden uzaklaşan insan şiddete daha yatkın hâle geliyor.

“İsim vermek”, “liste yayımlamak”, “afişe etmek”, “tüm çıp­laklığıyla ortaya sermek”, “belgelerle açıklamak”, bir hedef göster­me ve linç faaliyetine kapı aralamak anlamına gelebilir. [13]Bu nokta­da faşizm ile kurulan yakınlık kendini daha belirgin olarak göster­meye başlar. Dünyayı Yöneten Gizli Güçler: Son Bilderberg 2007-İstanbul Yorumları ve Listeleriyle Birlikte (Sayın, 2007) adlı kitapla isim ve­rerek başlayan kampanyanın “sansasyonel” bir boyutu vardır, “Türkiye’de ilk kez bir giz perdesi aralanmaktadır”:

[Kitap] dünyayı yöneten gizli örgütleri oluşturan mafyalaşmış büyük sermayenin elebaşlarını konumlarıyla birlikte ortaya koyuyor. Kitapta ayrıca CFR, Trilateral, Bilderberg üyesi 5000 ki­şinin ve Türk Bilderberg üyelerinin isim listesi yer almaktadır (Bilbilik, 2002: 273).

Söylemsel olarak “gizlilik” ve “güç” kavramları beraber ele alınırlar ve gizli örgütlere bu noktada olduklarının çok ötesinde bir güç vehmedilir. “Şeffaflık”, “demokrasi” ve “kişisel hak ve özgür­lükler” gibi kavramlar “manipülasyon aracı” olmaktan kurtula­mazlar. Bu değerlere bağlılık duyanlar da en iyi ihtimalle “saf” ola­rak değerlendirilebilir. Dünya tarihi bu anlamda büyük güçlerin gizli örgütler aracılığıyla gerçekleştirdiği mücadelelerin toplamıdır. Dolayısıyla direniş de yine ancak gizli örgütler üzerinden olabilir. Masonların ve Yahudilerin beyaz Hristiyanlara karşı komplo kur­duğuna inanan çeşitli ırkçı, Neo-Nazi gruplar eleştirdikleri ezoterik yapıyı kendileri kurmuşlardır. Bir nevi şövalyelik ritüeli ve kutsal­lık miti üzerinden kurgulanan Ku Klux Klan örgütü bunun en iyi örneğidir.[14] Bu minvalde Türklerin de kendilerine karşı kurulmuş bü­yük komploya karşı gizli teşkilatlar aracılığıyla mücadele etmesi “doğanın” gereğidir. Sayın’a göre “Türklerde ve Müslümanlarda gizli bir örgüt benzeri yapı olarak Ahilik ve Bektaşilik” üzerinden Teşkilat-ı Mahsusa’ya uzanan çizgi, ana direniş damarıdır (255). Amerikan, İngiliz, Rus, Alman ve İsrail derin devletleri mevcutken Türkiye gibi bir ülke kendini bu küresel saldırıdan nasıl koruyabi­lir? Direniş üzerine bugünün Türkiyesi için çıkartabileceğimiz so­nuç “Türkiye’nin bu coğrafyada yaşayabilmek için çok güçlü, ulu­salcı ve Türkçü bir derin devlet inşa etmesi” gereğidir, “aksi takdir­de ulus-devlet çökecektir” (482).

Umberto Eco, The New York Review of Books’da yayımlanan “Kök-Faşizm” (Ur-Fascism) adlı makalesinde faşizmi aslında çok da tutarlı olmayan, oradan buradan kaptığı motifler ve fikirlerle senkrektik bir bütünlük yaratmaya çalışan bir totaliterlik olarak tanım­lar (1995: 3-4). Dolayısıyla, duruma göre pozisyon alan ve çelişkile­ri içselleştirmiş bir akımla karşı karşıyayızdır. Senkrektik özellikler göstermesi ve tarihsel ve sosyal bağlam içinde belli bir esnekliğe sa­hip olması komplo teorilerinin de önemli bir özelliğidir. Siyon Protokolleri‘ni Neo-Naziler de, köktendinci İslamcılar da, kendine “ile­rici” ya da “solcu” diyen bazı gruplar da, Amerika’daki fanatik Hristiyan tarikatlar da pekâlâ benimseyip kullanabilir. Bu anlamda komplo zihniyeti ideoloji, siyasi pozisyon, din, ülke, kültür tanı­maz. Herkes bir yerinden tutabilir, dolayısıyla herkesin kendine göre bir şey bulup komployu canlandırma, canlı tutma şansı vardır.

Analitik derinlikten uzak olmak, senkrektik düşünce tarzıyla beraber var olduğunda faşizmle akrabalık daha bir belirginleşir. Düşman arayışı paranoyak bir ruh hâliyle birleşince son derece “absürd” ittifaklar ortaya çıkar. Düşman Lucifer imgesinde olduğu gibi sinsidir, her yere sızmış olabilir ve tabii mutlak kötülüğü tem­sil eder. Her yerden çıkabiliyor olması ihtimali, akıldan çok duygu­lara ve güdülere hitap ettiğine işaret eder. Dolayısıyla çok temel ve belirgin ayrımları yapmak zahmeti bile gösterilmeyebilir. Mesela, çoğu zaman Sabetaycılıktan söz ederken Yahudilik ile aynı şey ol­madığı, zaman zaman çelişen ve çatışabilen tarafları bulunduğu göz ardı edilir. Bazen Amerika’daki Hristiyanlar Türkiye’deki İs­lamcılarla aynı kampta yer almakla kalmazlar, aslında aynı “düş­manın” unsurlarıdırlar (Özakıncı, 2007). Bu bağlamda komplo te­orileri “uyuşturucu ile mücadele edenlerin uyuşturucu tacirlerine, Yahudilerin Nazilere, anti-semitizmin Yahudileri kendi kendilerin­den korumaya yarayan ahlaki bir gerekliliğe” (Pipes, 1997: 10-14) kolaylıkla dönüşebildiği rüya âlemini andıran gerçeküstü bir arka plana sahiptir.[15] Tayyip Erdoğan’ın “İslamcılığı”, onun Yahudi so­yundan geldiği iddiası ile sorunsuz bir şekilde bağdaştırılabilir (Poyraz, 2007).Kürt probleminin PKK ile beraber Ermeniler ve Bü­yük İsrail Devleti peşindeki Yahudilerin eseri olduğu öne sürülebi­lir (Özoğlu, 2006). Nazi döneminde ise, kapitalizm ile sosyalizmin aslında aynı kapıya çıktığı, pek de farklı olmadıkları, ikisinin de ar­kasındaki gücün Yahudiler olduğu teması ısrarla işleniyordu (Hepkon, 2007: 123). Dolayısıyla yerine göre düşman yaratma saiki komplo zihniyetinin faşizme eklemlenmesini sağlar. Nazi dönemi Almanyası’nın siyaset kuramcılarından Schmitt’e göre siyasi birlik gerçek bir düşmanın var olduğu varsayımıyla beslenir (McDonald, 1968: 523).

Eco bu çelişkili çerçeveye rağmen kök-faşizm adını verdiği fa­şizmin bazı değişmez özelliklerini vurgular. Listedeki çoğu özellik komplo teorilerinin arka planını oluşturan yapıyla benzeşmektedir. Farklı olandan korkma, analitik ve eleştirel düşünceden uzak dur­ma (bu anlamda entelektüel düşmanlığı), kişisel ve toplumsal tat­minsizliklerden beslenme, düşmanların gücünü vurgulama, aşağı­lanmış hissetme ve diğerleri. Bu açıdan “komplo teorileri eşittir fa­şizm” demek mümkün olmasa da, yukarıdaki ortak özellikler, komplo zihniyetiyle düşünen bir insanın faşist bir ruh hâline yakın belirtiler göstermeye çok müsait olduğunu bize işaret ediyor. Bu noktada psiko-sosyal faktörlerin devreye girdiği söylenebilir. Reich, küçük adamı homo normalisin dışına çıkamamakla, “ırk, sınıf, ulus gibi aptallıklara” takılıp kalmakla itham eder (2007: 106). Zira “küçük adam hastadır” ve “kendinden kaçmaktadır” (27). Aslında bu anlamda kimlik, “boşluğun” ya da “hiçliğin” tahayyülüyle ko­lektif “travma“, “unutkanlık” ve “inkâr” gibi psişik mekanizmala­rın yardımıyla oluşturulur (Yörük, 2002: 309-310). Dolayısıyla, top­lumsal kriz anlarında yaşanan kitlesel akıl tutulmaları ve güdüler­le birlikte paranoyaların öne çıkması faşizmin siyasi veçhesinin “sokağı harekete geçirme” isteğiyle örtüşmektedir. Bu anlamda fa­şizm, bir “savaş hükümeti” yaratarak ona yaslanma ve daimi bir seferberlik ruh hâli sağlayarak toplumu harekete geçirme itkisi ta­şır (Sabine ve Thorson, 1973: 808). Bunu yaparken komplo teorile­rinin işleyiş mekanizmasını andıran bir şekilde, faşizm bütün prob­lemlerin ve korkuların kaynağını tek bir merkezde toplamayı amaçlar. Zizek’e göre bu süreç Nazi Almanyası’nda örneğin, ekono­mik kriz, “ahlaki çöküntü” veya savaşta kaybetmiş olmak gibi problemlerin birleştirilmesi ve sabit bir anlam noktası üzerine yön­lendirilmesiyle sağlanır: Yahudiler (114-115).

Bir siyasi ideoloji olarak faşizmle doğrudan dirsek teması da söz konusudur. Nazi rejiminin önemli siyasi mekanizmalarından biri hiç şüphesiz dönemin propaganda bakanlığıydı. Naziler (ken­dileri komplolara inanmakla beraber) komplo zihniyetinin manipülatif doğasını çok önceden keşfetmişlerdi. Uzun süre propagan­da bakanlığı yapmış Joseph Goebbels 1928’deki bir konuşmasında “propaganda için önemli olan başarıdır… propagandanın ‘hoş’ ya da ‘teorik açıdan doğru’ olması gerekmez” demiştir (1999: 7). Basit­liğe, her konuyu tek bir noktaya çekmeye ve belli kalıpları usanma­dan tekrar etmenin faydalarına vurgu yapmıştır. Mussolini döne­minin ideologlarından Alfredo Rocco’nun toplumu tasvir ederken yaptığı, Spencer’ın sosyal darwinizmini çağrıştıran biyolojik analo­jiler hayli popülerdi (McDonald, 1968: 523). Faşizmin yararlandığı demagoji odaklı propaganda tarzının önemli bir öğesi de “halk kurgusu”dur (Eco, 1995). Halk adına konuşmak veya halkın “ko­nuşturulması” bilinen bir yöntemdir. Halk bir yandan dillendirilirken, öbür yandan siyasetçilere ve siyasi olana güvensizlik hissi had safhadadır.[16] Komplo üzerinden düşünen bir kitle yaratılmak isten­mektedir. Fakat propoganda araçlarının etkin kullanımına inanan Nazi ideologlarının kendileri de hiç şüphesiz komplo teorilerinin “aurasından” etkilenmişlerdir.

Faşizan bir dünya görüşüyle örtüşen bir diğer özellik, komplo teorilerinin son derece “ilkel” ve içinde belli bir “öz” anlayışı barın­dıran kategoriler üzerinden çalışma eğilimi göstermesidir. “Millet”, “etnisite“, “din”, “ırk” ve hatta bazen “dil” gibi kategoriler hiç sor­gulanmadan, ilkselci (primordialist) bir bakış açısıyla ezelden beri değişmeden var olmuş gibi algılanırlar; “Türk ırkının kökenlerini araştıran Atatürk hangi gizli sonuçlara ulaşmıştır?” (Kuzu, 2006: 204). Özden sapma yaygınlıkla kullanılan bir temadır. “Karışma”, “içeri sızma” ve “kabuk değiştirme” gibi kalıplar son derece tehli­keli bir sürece, değişime ve öz-benlikten kopuşa işaret eder. Bu ko­puş, homojenliğin ve saflığın yitirilişi eşliğinde, bazen mesela “devşirmelikle“, bazen de farklılığın “ihanet” olarak sunulmasıyla ilişkilendirilir. Bununla beraber komplo teorilerinin dayandığı bazen muazzam seviyelere ulaşan anakronizm epistemolojik bir boşlu­ğun habercisi gibidir. Olayları ve olguları kendi bağlamları dışında değerlendirmek hikâyenin kolaylıkla, zahmetsizce ortaya çıkartıl­masına katkıda bulunur:

Osmanlı devlet düzeninde devşirmelerin özel bir yeri olmuş­tur… Zaman zaman devletin en üst makamlarına kadar (sad­razamlık) yükselmişler ve devleti yönetmişlerdir… Osmanlı döneminin bu zoraki devşirmelerinin yerini bugün gönüllü devşirmeler almıştır. Bu gönüllü devşirmeler de Osmanlı’ya ihanet eden zoraki devşirmeler gibi ülkelerine ihanet içinde­dirler. Yenidünya düzeni adı altında egemen ülkelerin emper­yalist emellerine hizmeti kendilerine şiar edinmişler ve ulusal politikalarımızı Amerika Birleşik Devletleri’ne endekslemiş ve ekonomimizi de IMF ve Dünya Bankası’na emanet etmişlerdir (Dikbaş, 2002: 405).

Kayıp Kıta Mu Atatürk için neden çok büyük önem arz edi­yordu?… Atatürk mason localarını kapatan kararı imzalarken, kendi idam fermanını da imzaladığını biliyor muydu?… Ata­türk’ü zehirleyerek öldüren katiller ve işbirlikçileri kimlerdi? (Kuzu, 2006: 204).

Daha önce belirtildiği gibi faşizm bir “daimi savaş”, bir “sefer­berlik ruh hâli” yaratma peşindedir ve bu da komplo teorilerinin keskin, ilahi tonlar taşıyan kurgusal yapısıyla, büyük oyunun bir ölüm-kalım meselesi olması ile ilintilidir. “Ötekileştirme” mekaniz­ması düşmanın gücünü abartır ve fakat bu duygusal dışavurum şiddet eğilimleri göstermeye başladığında kendine güven seviyele­ri tavana vurur. Bu git-gellerle dolu ruh hâli düşmanın bazen çok güçlü, bazen de çok zayıf görünmesini sağlar. Eco’ya göre faşist ik­tidarlar savaş kaybetmeye mahkûmdur, çünkü düşmanın gücünü objektif olarak değerlendirme kabiliyetine sahip değillerdir (1995: 7). Protocols of Zion filminin yönetmeni Marc Levin (2004), Siyon Protokolleri‘ni ilk okuduğunda kitabın tarihten gelen ön yargılarla örülmüş Yahudi imgeleriyle (kemirgen, solucan, böcek, sürüngen) yazılmadığını düşündüğünü, yani kitabın kurgulanmış düşmanı aşağı-insan (sub-human) olarak değil, aksine üstün-insan (super-human) olarak gösterdiğini söyler. Fakat burada karşı tarafın insanlık­tan çıkarılması işin “püf” noktasıdır. Aslında keskin bir “biz” ve “onlar” ayrımına dayanan aşırı-milliyetçi düşünce biçimi faşizmle dirsek teması içindedir ve beslediği paranoyak ruh hâli yukarıda da belirtildiği gibi, düşmanı sub-human ile super-human arasında gi­dip gelerek algılar.

Arendt, totaliter toplumun görünürdeki hissizliğinin ardında sağduyunun (common sense) ötesinde bir süperduygu (super sense) yattığını söyler (138). Ancak bu şekilde tarihin anahtarı bulunabilir, evrenin sırları aralanabilir. Bu totaliter iddialar ciddiye alınmadık­ları sürece sorun teşkil etmezler. Fakat birinci önerme kabul edildi­ğinde der Arendt, paranoyak bir sistemin meşrulaştırılmasına ben­zer bir şekilde size mantıklı ve kendi içinde tutarlı bir zemin sunar­lar (138). Chomsky’e göre (1995) komplo zihniyetine karşı kullanı­lacak en önemli metod kurumsal analiz yapabilmek, modern, kapi­talist kurumların (şirket, devlet, medya organları vs.) çalışma me­kanizmalarını ve birbirleriyle olan ilişkiler ağını çözebilmek, anla­yabilmektir. Bu aynı zamanda problemin kişiler veya çok ufak öl­çekli gruplarla değil kurumların yapısıyla ilgili olduğunu anlamak demektir. Fakat bunun yanında özellikle “ulusal kriz” zamanların­da “farklı olandan korkma”, “linç kültürü”, “tarihsel önyargıların tekrar ısıtılması” ve “azınlık düşmanlığı” gibi faşizme kayan özel­likler ortaya çıktığında “çatlak” sesler pek duyulmaz, duyulmadan bastırılır.

Komplo Literatürüne New Age Katkısı

Bazı komplo teorileri faşizan eğilimler taşımayabilir. UFO‘lardan NASA‘ya, yemek endüstrisinden küresel ısınma ve iklim deği­şikliğine birçok konuda, özellikle Kuzey Amerika’da başlayan yeni spiritüel akımlardan da alınan ilhamla, komplo teorileri ortaya çık­maktadır ve bunlar dünyadaki çeşitli popüler kültürlerin renkli bir malzemesi hâline gelmişlerdir. Komplo mantığı çerçevesinde üreti­len çeşitli kitaplar ve filmler belli bir estetiğe ve bir “haz” ihtiyacı­na da cevap vermektedir. Da Vinci Şifresi’nden, Tapınak Şövalyeleri ve İlluminati hakkındaki sayısız kitaba, Matrix‘den V for Vendetta‘ya pek çok eser aslında var olan dünyanın, ya da bilinenin sahteliğin­den yola çıkarak gizli bir gerçekliği, bilinmesi gereken kutsal bir hakikati su yüzüne çıkartma üzerine kurgulanmıştır.

Batı’da New Age temalı kitaplar, filmler, seminerler ve gruplar son 20 yıldır yaygınlaşmıştır. Bu popülerlik neticesinde ortak New Age motifleri komplo teorilerine de sirayet etmiş görünmektedir. Aslında New Age denilen şeyin kendisi de (tıpkı faşizm ve komplo teorileri gibi) son derece senkrektik bir yapıdan beslenmektedir. California’daki çeşitli yoga seanslarından, yerkürenin yaşayan bir Tanrıça olduğunu söyleyen Gaia teorisine, kişisel kendini aşma tek­niklerinden, (yeniden popülerleşen) Sufi anlayışa, insanın her şeye muktedir olduğunu iddia eden bir insan-tanrı anlayışından, Budizme, ayurvedadan aromaterapiye, astroloji kitaplarına ve hatta bel­ki alternatif tıbba kadar birçok şey New Age‘in kapsayıcı (catch-all) ve eklektik anlamı içinde bir yer bulmaktadır. Birbiriyle pek de ala­kası olmayan felsefeleri, gelenekleri, bağlamları ve kültürel motif­leri sorunsuz bir biçimde toplayan (postmodern) bir kolajdır; New Age, dolayısıyla gayet bireysel bir saikle herkes kendi New Age‘ini yaratabilir. Bu anlamda New Age belki de kişiye göre özelleştirilebi­len (customizable) ürünlerin sunulduğu bir tüketim kategorisidir.

New Age motiflerin komplo kurgusunun içine yedirilmesi ar­tık Türkiye’de de zaman zaman yapılmaktadır. Atatürk’ün “Kayıp Kıta Mu’ya karşı olan ilgisi” (Meydan, 2006) ve masonların buna karşı kurdukları komplo aynı filmin kareleri gibidir (Kuzu, 2006).

Kur’an üzerine yapılan “numerolojik” çalışmalar dışında (Çelakıl, 2002; Gündoğdu, 2003) Kur’an ve UFO bağlantısı hakkında bir ki­tap mevcuttur (Yunak, 2004). Bunun dışında Atlantis ile “Türklük” arasındaki ilişki de New Age unsurunun nasıl özcülük (essentialism) ve ilksellik (primordialism) üzerinden Türkiye’deki tanıdık ulusalcı-milliyetçi hikâyeye eklemlenme potansiyeli taşıdığını gösteriyor:

Latin alfabesine geçiş Türkçe’nin öz alfabesine kavuşması mı demek?
Türklerin anayurdu neresi?
Orta Asya mı Atlantis mi? Türkçe bir Atlantis dili mi?
Atlantis yoksa Anadolu mu?…
Gü­neş Dil Teorisi’ne karşı tek bir bilimsel karşı çıkış olmamasına rağmen neden hep dalga geçilir?
Güneş Dil Teorisi çalışmala­rından niçin vazgeçildi?
(Batmaz ve Batmaz, 2007: 353).

Ümit Sayın’ın Dünyayı Yöneten Gizli Güçler kitabı neredeyse uluslararası komplo teorileri literatüründeki bütün motifleri içer­mektedir.Gizli örgütlerin tarihsel arka planı analiz edilerek, mason­luk, Kurukafa ve Kemikler Cemiyeti (Skull and Bones Society), Vatikan, İlluminati, Hasan Sabbah, satanizm, Bilderberg, Trilateral Komisyon (Trilateral Comission), CFR (Council on Foreign Relations), Siyon Proto­kolleri, Echelon gibi komplo teorileri meraklılarının aşina olduğu un­surların bağlantısı ortaya konmuş, aynı komplo kurgusunun parça­sı olarak ele alınmışlardır.Bu aşinalığın dışında metin Türkiye’ye özgü güncellemeleri de kapsamaktadır: “Sabetaycılık“, “İstanbul Bilderberg toplantısı”, “sözde Ermeni soykırımı tasarıları”, “Sorosçu vakıflar”, “22 Temmuz 2007 seçimlerinde Sun Microsytems’ın rolü” gibi. Bu potporinin kapsayıcılığından New Age unsurlar da nasibini alır. Atlantis ve Mu kıtalarının tarihsel gizemi ve önemi, bu uygar­lıkların Türklerle olan ilişkisi ve Mustafa Kemal’in konuya olan il­gisine değinilmeden geçilmez (2007: 252-253).

Sinan Meydan’ın kitabı Köken (2008), bazıları New Age zemini­ne oturan ve birbirinden ilk bakışta bağımsız iddialar içerir. Buna göre “Türklerin tarih sahnesine çıkıp devlet kurmaları MÖ ikinci yüzyılda değil, çok daha eski bir zaman dilimindedir… Atatürk’ün de ifade ettiği gibi bu tarih belki ’en aşağı 7000 yıldır’”[17](174). Türk­lerin Kızılderililer ve Mayalar ile aynı kökenden geldiği ve Pasifik Okyanusu’nda bir yerlerde batık hâlde bırakılmış kayıp Mu mede­niyeti ile bir ilgileri olduğu söylenir. Dahası Mayalar, Kızılderililer, Türkler, Mısırlılar, Sümerler ve Mu gibi eski, ileri uygarlıkların or­tak bir kökene sahip oldukları tezi kitabın ana temalarından birini teşkil eder (445-447). Bu uygarlıkların son derece “ileri” teknolojik seviyeleri dünya-dışı varlıkların denkleme dâhil olmalarını sağlar (406). Ne var ki “Batı merkezli tarih hep yaptığı gibi” kendinden ol­mayan her ileri uygarlığı “barbar” göstermektedir (396). Buna kar­şın Atatürk, Mu Uygarlığı ile yakinen ilgilenmiş ve “Türk-İslam sentezcilerin ve Kemalizmi ‘Marksizm’ zanneden çevrelerin iddi­alarının aksine ölümüne kadar Güneş Dil Teorisi’nden ve Türk Ta­rih Tezi’nin ana hatlarından asla ayrılmamıştır” (443). Aynı metin içinde Sümerler, Mayalar, Türkler, Kızılderililer, uzaylılar, Atatürk, Türk Tarih Tezi, emperyalist Batı ve Türk-İslam sentezciler yer alır. Birbirinden hayli kopuk bu unsurları aynı havuzda toplamak an­cak New Age, komplo teorileri ve faşizm gibi alanların söylemsel geçişkenliği ile mümkün olabilir.

Aslında komplo teorileriyle New Age‘in buluşmasının Avru­pa’daki enteresan örneklerinden biri, bir zamanlar İngiltere’de pro­fesyonel futbolculuk yapmış David Icke’dır. Icke 1980’lerdeki bir talk-showda kendini İsa olarak gördüğünü söylemesi yüzünden alay konusu olmuştur. İngiltere’de herkesin kendisini parmakla gösterdiği, “deli” muamelesine maruz kaldığı “acılı” yıllardan son­ra 1990’larda üst üste yazdığı kitaplarla bir anda “gündeme” dâhil olmuş ve binlerce kişiden oluşan fan kitlesini peşinden koşturarak hatırı sayılır derecede bir popülerlik kazanmıştır. Kitapları sekiz di­le çevrilmiş, hakkında belgeseller çekilmiş, İngiltere dışındaki ülke­lere turneye çıkan bir “yıldız” olmuştur. Alay konusu olduğu geç­mişi Icke üzerinde travmatik bir etki yaratmış ve epey “farklı” ve “aykırı” olmalarına rağmen kendi düşüncelerine daha çok sarılmış­tır. Bu mağduriyet, yalnızlık ve kendi içine dönme Icke’ın ruhsal di­rilişine yardımcı olmuş ve eski tip komplo hikâyelerinden pek de farklı olmayan kurgusuna bir New Age aroması katmıştır. Icke bu anlamda bireysellik üzerinde durur. Herkesin gizli elit bir örgüt marifetiyle hakikatten mahrum bırakıldığını, koparıldığını iddia eder. Bu örgüt her şeyi yönetmektedir, açık açık fiziksel güç kullan­mamakta ve fakat zihnimizi kontrol etmektedir. Dolayısıyla, bu sa­yede bize verileni sorgulamayız ve gerçek olarak kabul ederiz. Icke eğitim sisteminden dini öğretiye, siyasi söylevlerden medyanın ça­lışma sistemine kadar her şeyin “tekrar” mekanizmasına göre işle­diğini iddia eder (2006). Her şey bıkıp usanmadan tekrar edilerek meşrulaştırılmaktadır. Bunu aşmak için ise bireysel bir çaba, araş­tırma ve “eleştirel düşünceye dayalı sorgulama” gerekmektedir.

Burada Icke’ın, onu “klasik” komplo teorisyenlerinden ayıran özelliklerinden söz etmek gerekir. David Icke, faşizm ve komplo te­orileriyle flört eden yaygın söylemsel temanın aksine bireye vurgu yapar. İngiliz Channel 5 televizyonunda yayınlanan belgeselde, po­lislerin kendisini Parlamento Binası (Westminster) yakınından uzaklaştırmasını “liberal” bir pozisyon alarak eleştirir. Vatandaşın devlet karşısında “özgür” olması gerektiğini, ama olamadığını ha­tırlatır. George Orwell’in 1984’üne karşı mücadele eden ve hakikati arayan bir birey, özgürlüğün peşindeki bir kahraman durumuna sokar kendini. Zira düşman her yerdedir ve kudret sahibidir. “En önemli kontrol mekanizması” der Icke, “özgür olduğunuzu düşün­düğünüz anda ortaya çıkar”[18] (2006).

Icke, bireye yaptığı vurguyu popüler olan ve son derece esnek, eklektik özelliklere sahip New Age söyleminin genel çerçevesine sa­dık kalarak devam ettirir. Icke’ın kendi hayat hikâyesi, “spiritüel” bir bireysellik anlaşıyla büyük komplo hikâyesindeki yerini alır. 1991’de Wogan Show adlı televizyon programında “Tanrı’nın oğlu” olduğunu iddia ettiği için herkesin önünde gülünç duruma düş(ürül)en Icke “zor” zamanlar geçirmesine rağmen bunu hakika­tin anlaşılması için bir fırsat olarak görür. “Hayat” der, “bazen en değerli armağanlarını saklayıp, onları bir kâbus olarak bize sunar” (2006). Bireyin kendi “ruhsal enerjisiyle” komploya karşı mücade­le etmesi, hakikati araması gerektiğini ima eder. “Dünya ruhsal dengesini kaybetmiştir ve bu denge ancak sevgiyle yerine getirile­bilir” (2001). Orwellyen İlluminati devleti” der Icke “hareket ettirilemeyen nesne değildir; oradadır, çünkü biz onu orada tutuyoruz, tutmamayı seçtiğimiz anda yok olacaktır” (2006). Aynı belgeselde oğluna şu tavsiyede bulunur: “Hayatını işte böyle kendin çizersin oğlum, hiçbir şey imkânsız değildir, istersin, bilirsin ve yaparsın” (2006). Annesinin ölümünü “sonsuz bilince (infinite consciousness) ulaştı” şeklinde yorumlar (2001). Bütün bunlar “klasik” komplo kurgusunun ultra-şüpheci karakteriyle ve “dünyayı yöneten efen­diler” karşısında sıradan insanları çaresiz gören vizyonuyla hiç de örtüşüyor gibi gözükmemektedir. Aksine, sıradan insanlar isterler­se bu kısır döngüden çıkabilirler ve bunun nasıl olacağını da Icke bilmektedir. Aslında, Icke görüldüğü gibi sık sık popüler New Age terminolojisini kullanarak bu söylemden esintiler sunmaktadır. Belki “başarısının” sırrı da buradadır.

David Icke kendisinden önce defalarca vurgulanan bildik, aşi­na komplo kurgusunu kullanır. Tapınak Şövalyeleri‘nden İlluminati‘ye, masonlardan okkültizme, Bilderberg toplantılarından Kafatası ve Kemikler (Skull & Bones) gizli topluluğuna kadar hemen her un­sur aynı hikâyenin tarihsel parçalarıymış gibi sorunsuz bir şekilde kurguya eklemlenir. Fakat Icke burada klasik komplo teorisyenlerinden biraz daha farklı bir şey yaparak dünyayı yöneten grubun, İlluminati üyelerinin aslında kim (ya da ne) olduklarını deşifre eder: kan ile beslenen insan formundaki sürüngenler (humanoid reptillians). İstedikleri zaman şekil değiştirebilen bu yaratıklar arasında Bush, Clinton, İngiliz Kraliyet Ailesi mensuplarını gibi sayar. Bu­nunla da kalmayıp sürüngenlerle ilgili iddiaları UFO meselesi ile birleştirip komploya farklı bir boyut katar. Icke bu son yaptıkları ile özellikle ABD’de “işlerini ciddiye alan” diğer komplo teorisyenleri ve araştırmacılarının tepkisini çeker (2001). Kendisi “ciddi ve te­melli komplo araştırmalarını sulandırmakla” suçlanır. Aslında Icke insan formundaki sürüngenlerin varlığı ile ilgili iddialarını, daha öncekilerden farklı olmayan bilindik “bilimsel” metodlarla destek­ler. Belgeler, tanıklıklar ve biraz da New Age mistisizmi ile hikâye­sini oluşturur.

Aslında bütün bu insan formundaki sürüngenler meselesinin göründüğünden daha karmaşık ve ciddiye alınması gereken bazı toplumsal etkileri vardır. Icke kitaplarının tanıtımı ve konferans için gittiği Kanada’nın Vancouver şehrinde bir grup ırkçılık karşıtı göstericinin protestosu ile karşılaşır. Icke daha sonra Yahudilere ya­pılan ayrımcılıklara karşı mücadele eden Anti Defamation League’in (ADL) de ilgisine mazhar olur. Protestocuların ve ADL’in iddiası Icke’ın Yahudi karşıtlığı yaptığıdır. Icke ise aklından bile geçirmedi­ğini söyler ve dünyayı yöneten ayrıcalıklı elitin “basbayağı” insan formundaki sürüngenler olduğuna inandığını belirtir. Dünyayı ele geçirmeye çalışan ve uzaydan gelen sürüngenimsi yaratıkların hi­kâyesi 1980’li yılların sonunda Ziyaretçiler (Visitors) adlı diziyle tele­vizyona taşınmış ve hayli popüler olmuştu. Buraya kadar her şey “masum” gözükse de meselenin karmaşıklığının söylemsel kurgu­dan ve onun eklektik yapısından kaynaklandığını söyleyebiliriz. Icke daha önce komplo teorilerinde yıllardır kullanılan kurgusal ya­pıyı tekrar ederek korumuş, fakat kurgunun içinden çok yaygın olarak yararlanılan bir unsuru çıkarıvermiştir: Yahudiler. Aslında söylemeyerek, telaffuz etmeyerek ve hedefi göstermeyerek komp­lonun gizemli havasına başarıyla katkıda bulunduğu iddia edilebi­lir. Telaffuz ettiği kısım, sürüngenlerin varlığı, yüzyıllardır Yahudiler için kullanılan aşina bir imgedir. “Sinsi”, “soğukkanlı” ve “mut­lak kötü” olarak Yahudiler yoğun olarak Nazi döneminde dünyayı sarıp sarmalayan “sürüngenler” olarak resmedilmişler, karikatürleştirilmişlerdir. Komplo kurgusunun düşman ontolojisine uygun olarak “sürüngen”, aynı zamanda nihai kötüye, yani Lucifer’e gön­derme yapar. Burada Icke konusunda masumiyetin kaybolduğu noktaya yaklaşırız. Nitekim yaptığı işi bir anlamda çok “akıllıca” ve “başını belaya sokmayacak” bir şekilde yaptığı için İngiltere’de­ki Combat 18 gibi neo-Nazi örgütlerinin övgüsünü kazanır. Aynı şe­kilde Icke, konuya girmese bile, soykırım inkârcılarından da pek uzak dur(a)mamaktadır (Offley, 2000). Açıkça ırkçılık yapmasa bile içinden konuştuğu söylem faşizme kaymaya yatkın bir zeminde durduğu sinyalini vermektedir.

“Kendini aşma”, “ruhani yolculuk”, “içine dönerek kendini bulma”, “hakikate veya nirvanaya ulaşma”, “inisiasyon” popüler New Age söyleminin kullandığı yaygın kalıplardan bazıları. Bu söy­lem belirgin sınırlarla ayrılmış bir orası/burası, içerisi/dışarısı ve gerçek/sahte karşıtlığına dayanıyor. Sıklıkla yüzeysel olanla aşkın (trancendental) olan arasında keskin bir ayrım yapıldığını görüyo­ruz. “Öbür” tarafa geçebilmek için de spiritüel/bireysel bir bilgi, çaba ve bilinç gerekiyor. Aynı şekilde komplo mantığına göre de çevremizde gördüklerimizi, sıradan olayları aslında göründükleri gibi zannetme, oldukları gibi sanma yanılgısına düşeriz. Hâlbuki hakikat o kadar rahat ulaşılamayacak kadar saklıdır, maskelerimiz­den kurtulmak gerekmektedir. Birçok insan bu “bilgiye” ulaşmak­tan acizdir. Her ne kadar komplo teorisini dillendiren kişi bunu ba­şarmış gözükse de bu o kadar kolay bir iş değildir. Hakikat, derin ve gizli olmasına rağmen aslında keskin ve basittir de. Çoğu zaman belgelerle, bir resimle, bir isimle, bir şifreyle, bir alıntıyla, bir cüm­leyle veya bir veriyle açığa çıkartılabilir. Ayrıcalıklı, ezoterik ve ob­jektif bir bilgi söz konusudur. Çok-nedenli bir olguyu, çok-yönlü bir analizle ortaya çıkarma çabasından söz edilemez. Anlamak (verstehen), hermönetik anlamda yorumlamak filan da söz konusu olamaz. Bunların yerine dünyayı saran o girift ve karanlık ağın, o ağır ve puslu komplo havasının arkasında kaçışa yönelik (escapist) bir “hafiflik” söz konusudur. Bu dünyadan, gerçek insanlardan ve hakikate ulaşmayı gerektirecek insani çabadan bir kaçış. Kaçışın ol­duğu yerde gerçeklik tektir, keşfedilivermeyi bekler, bazen metin­lerin içinde, bazen olayların arasında, bazen de şifrelerin ardında. Özellikle günlük hayat ve popüler kültür söz konusu olduğunda, söylemin akışkan yapısı her zaman ideolojik bir bütünlük ve tutar­lılığa izin vermez.

Komplo teorilerinin söylemsel yapısı, faşizmin senkrektik doğasıyla ilişkiye girip, günümüzde son derece değişik formlar alarak yoluna devam edebilir. Benzer şekilde faşizan etki­lere bir hayli açık komplo kurgusu, yeni bir New Age[19] havuzundan aynı mantıkla beslenmekte ve ortaya çok daha “renkli” ve yeni dö­nemin ruhuna (zeitgeist) uygun bir karışım çıkmaktadır.

Kaynakça
Allison, Graham T. (1971). Essence of Decision: Explaining the Cuban Missile Crisis. Boston: Little Brown.
Arendt, Hannah (2003). “Total Domination.” The Portable Hannah Arendt. Peter Baehr (der.) içinde. New York: Penguin. 119-145.
Batmaz, Veysel ve Cahit Batmaz (2007). Atlantis’in Dili Türkçe. İstanbul: Salyangoz.
Bauman, Zygmunt (2007). Modernite ve Holokaust. Çev., Süha Sertabiboğlu. İstanbul: Versus.
Belge, Murat (2006). Milliyetçilik: Linç Kültürünün Tarihsel Kökeni. İstanbul: Agora.
Berlet, Chip (2004). “Debunking Conspiracy Theories: An Interview with Chip Berlet.” David Barsamian (interview by.). Z Magazine 17(9) (September). http://www.zcommunications.org/zmag/viewArticle/13597. Erişim tarihi: 12.12.2008.
Bilbilik, Erol (2002). Dünyayı Yöneten Gizli Örgütler: CFR-Bilderberg-Trilateral. İstanbul: Kaynak.
Bora, Tanıl (2007). “Tanıl Bora ile Söyleşi.” Cem Erciyes (söyleşi). Radikal. 2 Şubat 2007.
Bozarslan, Hamit (2004). “’Komplo Teorileri’ Üzerine Tartışmalara Bir Katkı.” Birikim 183: 19-24.
Castillon, Juan C. (2007). Dünyanın Efendileri: Bir Komplo Teorileri Tarihi. Çev., Sakıp Murat Yalçın. İstanbul: Koridor.
Chomsky, Noam (1995). “Conversations with Noam Chomsky.” Michael Albert (interview by.). Z Magazine (October). http://www.zmag.org/ZMag/articles/oct95chomsky.htm. Erişim tarihi: 12.5.2007.
Çelakıl, Ömer (2002). Kur’an-ı Kerim’in Şifresi. İstanbul: Sınır Ötesi.
Daly, Steven ve Nathaniel Wice (1995). Alt.culture: An A-Z of the 90s. London: Guardian Books.
Dikbaş, Yılmaz (2002). Gönüllü Devşirmeler. İstanbul: Toplumsal Dönüşüm Yayınları.
Eco, Umberto (1992). Foucault Sarkacı. Çev., Şaban Karadeniz. İstanbul: Can.
Eco, Umberto (1995). “Ur-Fascism.” The New York Review of Books 22: 1-9.
Fırat, Gökçe (2007). İstila: Kürt Sorununda Gizlenen Gerçekler ve Kürt İstilası. İstanbul: İleri.
Gee, James Paul (2005). Discourse Analysis: Theory and Method. London: Routledge.
Goebbels, Joseph (1999). “Knowledge and Propaganda.” German Propaganda Archive. http://www.calvin.edu/academic/cas/gpa/goeb54.htm/. Erişim tarihi: 6.10.2007.
Gündoğdu, Aydın (2003). Kuranın Şifresi: Sistemi ve Mukattaa Harflerinin Çözümü.İstanbul: Ozan.
Hanioğlu, Şükrü (2006). “Komplo Kuramları ve İç Düşmanlar.” Zaman. 21 Eylül 2006.
Hepkon, Haluk (2007). Komplo Teorileri Tarihi. İstanbul: Kaynak.
Hür, Ayşe (2005). “Kavgam ve Siyon Protokolleri.” Radikal 2. 13 Mart 2005.
Icke, David (2001). Secret Rulers of the World: The Lizards and the Jews. Jon Ronson (director). TV Documentary. Channel 4. April.
Icke, David (2006). David Icke: Was He Right?. Norman Hull (director). TV Documentary. Channel 5. December 26.
Işık, Nuran Erol (2006). “Milliyetçilik, Popüler Kültür ve Kurtlar Vadisi.” Doğu Batı 38: 227-247.
Jaworski, Adam ve Nikolas Coupland (2006). “Introduction: Perspectives on Discourse Analysis.” The Discourse Reader. Jaworski ve Coupland (der.) içinde. London: Routledge. 1-38.
Kavcar, Neval (2007). Sivil İhanet: Anadolu’dan Türk Mührü Siliniyor. İstanbul: Kabara.
Kaynak, Mahir (2006). Yeni Dünya Düzeni. İstanbul: Profil.
Kuzu, Ali (2006). Atatürk’ü Kimler Öldürdü?. İstanbul: Bilge Karaca Yayınları.
Küçük, Yalçın (2006). İsimlerin İbranileştirilmesi. İstanbul: Salyangoz.Levin, Marc (2004). Protocols of Zion: Some Lies Never Die. Marc Levin (director). Elephant Films.
Levin, Marc (2005). “Blog #6.” Protocols of Zion. http://thinkfilm.blogs.com/protocols_of_zion/. Erişim tarihi: 7.10.2007.
Macit, Nadim (2006). Küresel Güç Politikaları: Türkiye ve İslam. Ankara: Fark.
McDonald, Lee Cameron (1968). Western Political Theory: Part 3. San Diego: HBJ Publishers.
McNamara, Robert S. (2003). The Fog of War. Errol Morris (director). Sony Pictures.
Mercan, Şeref (2005). İlluminati: Piramitte Sona Doğru. İstanbul: Nokta.
Meydan, Sinan (2006). Atatürk ve Kayıp Kıta Mu. İstanbul: Truva.
Meydan, Sinan (2008). Köken: Atatürk ve Kayıp Kıta Mu 2. İstanbul: İnkılap.
Michel, A.G. (2007). Mason Diktatörlüğü. Çev., Ataman Güneş. İstanbul: Karma.
Moskovici, Serge (1996). “Yabancı Parmağı: Komplo Zihniyeti.” Çev., Hacer Harlak.Birikim 90: 45-59.
Nilus, Sergey (2005). Siyon Liderlerinin Protokolleri. Çev., Naim Erdoğan. İstanbul: Nokta.
Offley, Will (2000). “David Icke and the Politics of Madness Where the New Age Meets the Third Reich.” PublicEye 29.
http://www.publiceye.org/icke/IckeBackgrounder.htm/. Erişim tarihi: 11.11.2007.
Özakıncı, Cengiz (2007). İblisin Kıblesi / United States of İrtica. İstanbul: Otopsi.
Özoğlu, Ali (2006). Şifre Çözüldü, Masonlar’dan Türkiye’ye Kanlı Hediye: ASALA PKK. İstanbul: Toplumsal Dönüşüm Yayınları.
Pipes, Daniel (1997). Conspiracy: How the Paranoid Style Flourishes and Where It Comes From. New York: Simon & Schuster.
Poyraz, Ergün (2007). Musa’nın Çocukları: Tayyip ve Emine. İstanbul: Togan.Rai, Milan (1995). Chomsky’s Politics. London: Verso.
Reich, Wilhelm (2007). Dinle Küçük Adam. Çev., Şemsa Yeğin. İstanbul: Payel.
Sabine, George H. ve Thomas L. Thorson (1973). A History of Political Theory. Hinsdale: Dryden Press.
Sayın, Ümit (2007). Dünyayı Yöneten Gizli Güçler. İstanbul: Neden.
Sevinç, Necdet (2007). Pontus’ta Hesaplaşma. Ankara: Bilgi.
Shalom, Stephen R. ve Michael Albert (2002). “Conspiracies or Institutions? 9-11 and Beyond.” Z Magazine 15(7) (July/August).
http://www.zcommunications.org/zmag/viewArticle/13107. Erişim tarihi: 12.12.2008
Tanyu, Hikmet (2005). Tarih Boyunca Yahudiler ve Türkler. Ankara: Elips.
Türk, Hakan (2004). Büyük Oyun: Türkiye Üzerine Oynanan Oyunlar. İstanbul: Akademi Yayıncılık.
Van Dijk, Teun A. (1995). “Discourse Analysis as Ideology Analysis.” Language and Peace.
C. Schaffner ve A. Wenden (der.) içinde. Aldershot: Dartmouth Publishing. 17-33.
Yalçın, Soner (2004). Efendi: Beyaz Türklerin Büyük Sırrı. İstanbul: Doğan Kitapçılık.
Yiğenoğlu, Çetin (2007). Üç Bin Yıllık Kavga: Ermeniler Ne İstiyor?. İstanbul: Cumhuriyet.
Yörük, Zafer (2002). “Politik Psişe Olarak Türk Kimliği.” Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce: Milliyetçilik Cilt 4. Tanıl Bora (der.) içinde. İstanbul: İletişim. 309-324.
Yunak, Yılmaz (2004). Kurandaki UFO. İstanbul: Arıtan.
Zizek, Slavoj (2006). Interrogating the Past. New York: Continuum.

DİPNOTLAR

 


[1]Gee sadece konuşulanları kapsayan küçük harfle yazılan söylem ile konuşmanın dışında kalanların da dâhil edildiği büyük harfle yazılan Söylemi ayırmak gereğini vurgular (2005: 20-21).

[2]Van Dijk’in deyimiyle retoriksel bağlamda abartı (hyperbole), tekrar (repetition), küçültme (mitigation), ironi gibi araçların kullanılması veya belli metaforlara başvurulması toplumsal inanışlarla olduğu kadar derinde yatan modellerle de yakından ilintilidir (29).

[3] New Age‘i en iyi açıklayan kavramlardan biri “ruhani aydınlanma”dır. “Kristal küreler, kendi kendine yardım kitapları, kadın tanrıçalara tapma, ilkelliğe geri çekilme ve dişil sezgi” gibi unsurlar kullanılır. New Age ismi dünyaya barışın egemen olduğu bir astrolojik dönemden, Su Çağı’ndan (Age of Aquarius) gelmektedir (Daly ve Vice, 1995: 158).

[4] Söylem hem metinlerle hem de toplumsal pratiklerle ilgili olduğundan (ki bazılarına göre ikisi arasında bir fark yoktur), söylem analizi disiplinler arası bir yaklaşımı gerektirmektedir (Jaworski ve Coupland, 2006: 1-6). Bu yaklaşım sayesinde komplo zihniyeti, faşizm ve New Age arasında kurulan söylemsel bağ daha iyi anlaşılabilir.

[5]27 yaşındaki cicero’nun bir hukukçu olarak önünün açıldığı ve ününün iyice yayıldığı, sextus roscius’un savunmasını üstlendiği davanın anahtar sorusudur cui bono? latince bir deyim olup “kim karlı çıktı?” veya “kimin yararına?” anlamına gelmektedir.

Roma hukuku’nda cinayetleri çözmekte kullanılan ve bugün de geçerliliği olan en temel sorudur. cinayetin kimin yararına olduğu, kime fayda sağlayacağı sorgulandığında, elde edilecek cevaplar katilin uşak mı yoksa eski sevgili mi olduğunu öğrenmemizde önemli bir rol oynayacaktır…

cicero, müvekkili olan ve babasını öldürüp mallarına sahip olmakla itham edilen sextus roscius’un suçsuzluğunu bu yolla ispatlayarak Roma’daki bir devlet-mafya-siyaset üçgenini de açığa çıkarır; bütün deliller sextus’un aleyhinedir, ayrıca davadaki savcı ise Roma’nın en ünlü savcısı olan erucius’tur. üstelik kuzeni de aleyhine şahitlik yapmaktadır, öldürülen babasının çiftliklerine ise chrysogonous (okunuşu:krisogonus) adındaki Roma’nın en güçlü isimlerinden biri olan, iç savaştan sonra pek çok kişiyi öldürmüş eski bir yunan köle el koymuştur.

Roma Hukuku’nda babasını öldürmenin cezası ise şudur; katil, derisi yüzülene kadar kırbaçlanır, ardından deri bir torbaya bir yılan, bir köpek ve bir maymunla beraber konulup torbanın ağzı dikildikten sonra da Tiber Nehri’ne atılırdı. yani, anlayacağınız sektus’un başı fena halde belaydaydı.

sektus’un babasının 13 adet çiftliği vardı ve tek varis kendisiydi lakin banasını öldürmekten tutuklandıktan sonra çiftliklerin 10 tanesini chrysogonous diğer 3 tanesini ise kuzeni capito aldı, daha doğrusu capito’ya chrysogonous verdi. cui bono? Sorusu sorulduğunda, bu işten chrysogonous ve işbirlikçi kuzen capito karlı çıkıyordu, zararlı çıkan tek kişi ise sextus’tu ve bu cicero’nun gözünden kaçmamıştı. geriye kalan iki önemli unsur vardı, chrysogonous o mallara nasıl el koymuştu ve neden 3 çiftliği capito’ya vermişti?

Eski Roma’da seçilmişler listesi denen bir liste vardı. Bu listeye, muhalifler, iç çekişme sırasında iktidar mücadelesinden yenik ayrılanlar ve kazananla uzlaşmaya niyeti olmayan ya da iktidar için tehlikeli bulunan isimler girerdi… işte sextus’un babası da bu listeye eklenmişti ama bu listeye eklenmesi için hiçbir sebep yoktu. “cui bono” diye diye chrysogonous’tan iyice kıllanan cicero, seçilmişler Listesi’ni Roma arşivine gizlice girerek inceledi ve o listeye cinayetten sonra eklendiğini gördü, bu belgeyi de mahkeme jürisine sundu, tabi sunmadan önce de öldürülmek istendi ama kurtuldu. olay şuydu; chrysogonous, sektus’un babasının çiftliklerine göz koymuştu, bunun için de capito’yu amcasını öldürmeye azmettirdi ve sus payı olarak da 3 tane çiftliği ona verdi, cinayeti ise capito’nun yalancı şahitler kahvesinden iki arkadaşının ihtamıyla birlikte sextus’a yıktılar. oysa akıl edemedikleri birşey vardı, tek varis olan sextus neden babasını miras için öldürsündü?

Mahkeme jürilerinden çoğunluk ne derse o olurdu. jüri üyeleri kararlarını bir tabletin üzerine a veya c harflerini yazarak bildirirlerdi. a: apsolbo yani suçsuz demekti c: condeimo yani suçlu anlamına geliyordu. mahkeme sonunda oybirliği ile tabletlerin üzerine a yazıldı yani sextus suçsuz bulundu… Savcı Erucius, iddianamesinde ve savlarında yanılmıştı, bunun bedeli ise latincede iftiracı anlamına gelen Calumniater’ın baş harfi olan c harfinin alnına kızgın damga ile vurulmasıydı.

Mahkeme sonunda hayırsız Kuzen Capito cinayetten suçlu bulundu, cicero’un namı ve cesareti iyiden iyiye yayılmaya başladı, kontrgerilla Chrysogonous’a ise hiçbir şey olmadı, Meksika sınırını geçerek durumdan yırttı. Savcı Erucius ise alnına yemesi gereken kızgın damgayı yemediği gibi görevine de devam etti.

[6]McNamara Soğuk Savaş döneminden ders çıkartarak rasyonalitenin bizi kurtaramayacağını anlatır. Bu duruma 1962 Küba Füze Krizi iyi bir örnektir. McNamara “nükleer savaşın çıkışını engelleyen sadece şanstı” der. “Hepimiz rasyonel bireylerdik. Kennedy rasyoneldi, Khrushchev rasyoneldi, Castro rasyoneldi. Rasyonel bireyler kendi toplumlarının nihai yok oluşuna neden olmak üzereydiler. Bu tehlike bugün de devam ediyor.”

[7]Bu yapıyı tarihsel olarak modern devletin doğuşuna, “araçsal akla”, Weber’in “demir bir kafes” olarak tanımladığı bürokrasinin çıkışına götürebiliriz. Bauman (2007) bu modern iradenin Nazi Dönemi Almanyası’nda da etkili olduğunu belirtir. Holokaust Hitler’in kişisel özellikleri veya Nazi ideolojisinin “çarpık”, anti-modern, ideolojik eğilimlerinden ziyade, “istatistik”, “sayım”, “hesap”, “mühendislik”, “kontrol” gibi unsurlarla iktidarını oturtmaya ve “efektif” olmaya çalışan modern/bürokratik yapının bir nevi kendine has (idiosyncratic) sonucu olarak ortaya çıkar.

[8]11 Eylül komplosuna dönecek olursak, kim bilir belki olaydan bir hafta ya da bir ay ya da bir yıl önce kulelerden birinde çalışan bir Arap şirketi ya da işadamları da kuleyi terk etmiştir. Sevinen insanlar geçerli bir kriterse, sevinen beş Arap bulmak da sorun olmayacaktır. Aynı formülü belki İngilizler içinde çalıştırabiliriz, Ruslar ya da Çinliler için de. Bu tarz bir komplo mantığıyla, 11 Eylül’ün herhangi bir ülkenin çıkarına hizmet ettiği “kanıtlanabilir”.

[9]Shalom ve Albert’a göre (2002) komplo zihniyeti iddiayı yanlışlayacak aksi bir kanıtı “uydurulmuş” olarak niteleme eğimi gösterir. Bulunan bu aksi kanıtın doğru olduğuna dair başka bir kanıt bulunursa, o da “uydurulmuştur”.

[10]Komplo kitaplarında kullanılan bu ifade tekniğini, yani telaffuz edecekmiş gibi yapmak, telaffuz etmemek, başka bir konuya geçmek, “geçelim” diyerek cümleyi bağlamak, sessiz kalmak gibi yöntemlerden bazılarını mesela Türkiye’de Efendi adlı kitapta görebiliriz (Yalçın, 2004).

[11]Castillon’a göre komplo teorileri şeytanın olmadığı ülkelerde görülmüyorlar. “Kötülüğün bir irade ürünü olduğunun, bu dünyada yapılanların ölümün ötesinde ödüllendirileceğinin ya da cezalandırılacağının düşünüldüğü, tabii bunun sonucu olarak şeytanın var olduğu ülkelerde ortaya çıkıyorlar” (371).

[12]Linç kültürünün son yıllarda Türkiye’deki tezahürü hakkında bakınız Belge (2006: 1-6). Ayrıca milliyetçilik ve komplocu bakış açısının popüler kültür metinlerine etkisi hakkında bakınız Işık (2006).

[13]Bu bağlamda Türkiye’de zaman zaman çok-satan listesine giren zenofobik eğilimli kitaplarda bir artış var gibi gözükmektedir. Bakınız Fırat (2007), Kavcar (2007), Küçük (2006), Sevinç (2007), Yiğenoğlu (2007).

[14]Umberto Eco’nun eseri Foucault Sarkacında inanıyormuş gibi yapmakla, gerçekten inanmak arasındaki ince çizgiye vurgu yapılır. “[Casuslar] düşmanın gizli servislerine sızarlar, onun gibi düşünmeye alışırlar; sağ kalırlarsa bunu başardıkları içindir. Bir süre sonra karşı tarafa geçerler; artık onlardan olmuşlardır çünkü” (1992: 451).

[15]Çeşitli şekillere bürünebilen karşıtlıklar silsilesi çoğu zaman tahmin edilemeyen, şaşırtan, düşünülmeyen formlarda tezahür eder. Örneğin “Hristiyan inancına karşı okkült kökleri olan dünya sosyalist diktatörlüğü” (Pipes, 1997: 10-14).

[16]Eco’ya göre nerede parlementonun sınırlanması ve siyasetçilere olan güvensizlik gündemdeyse, orada kök- faşizmin kokusu hissedilir (1995).

[17] Vurgu Meydan’a aittir.

[18]The greatest form of control is when you think you are free.”

[19]Komplo teorilerindeki New Age unsurlar Türkiye’de de bazı komplocu kitapların konusu olmuştur. Bakınız Meydan (2006), Batmaz ve Batmaz (2007), Gündoğdu (2003).

 

CONSPİRACY (2001) Komplo


“Ne olursa olsun, yapılanların bir gün hesabı soruluyor.”

Yönetmen: Frank Pierson          

Ülke: İngiltere, ABD

Tür: Dram, Tarihi, Savaş

Vizyon Tarihi: 19 Mayıs 2001 (ABD)

Süre: 96 dakika

Dil: İngilizce, Almanca

Oyuncular Kenneth Branagh,    Clare Bullus,    Stanley Tucci, Simon Markey , David Glover

Özet

2001 yapımı, HBO tarafından TV filmi olarak çekilmiş, kaliteli bir II.Dünya Savaşı filmi Conspiracy. Filmin temel vurgu noktası, pek çok diğer filmde olduğu gibi Yahudi Soykırımı. Bu sefer soykırıma, soykırım kararını alan Nazi bürokratlarının gözünden bakıyoruz. Bu aşamaya nasıl gelindi, bu karar nasıl alındı, nerelerden itiraz geldi, hangi hususlarda sıkıntı yaşandı film bize bunu anlatıyor.

Nazi subayları ve SS liderleri Yahudi sorununa kesin bir çözüm getirmek için 1942 Wannsee Konferansında bir araya gelirler. Uzun tartışmaların ardından, tarihi Yahudileri Avrupa’dan sürme planını hayata geçirmeye karar verirler. Kararları, insanlık tarihinin en korkunç ve utanç verici olaylarından birine gebedir.

Filmden

1939 yılının Eylül ayında Adolf Hitler, Polonya’yı işgal etti.  Böylece 2. Dünya Savaşı başladı.  1942’nin kışına gelindiğinde orduları Rusya’nın karlarında açlıktan ve soğuktan kırılıyordu. Bir generali de kalp krizinden ölmüştü ve Amerika savaşa katılmıştı.  İlk defa, Hitler’in bin yıl yaşayacak Alman İmparatorluğu hayalinden şüphe edilmeye başlanmıştı.  Generalleri almak ve kovmakla uğraşırken, kış iyice sertleşmişti.  15 kurmay ve bakanına emir verilerek Berlin’deki sakin göl evi Wannsee’ye gelmeleri iletildi.  Cephedeki krizden uzak bir yerdi.  İki saat içinde bu adamlar dünyayı ebediyen değiştirdiler.  Burada olanlar ve söylenenlerle ilgili geriye sadece bir kayıt kalabildi.  Bin Yıllık Reich’ın enkazından kalan tek şey.

**

Güzel bir ev. Bu amaç için yapılmadı. Toplantılar için değil. Yerler, çizmeler için uygun değil.

-Burası hususi bir ev mi?

 -Hususi ev, evet. Kimin?

 Galiba bir Yahudi’ninmiş. O konuda anlaşmazlık var.

**

Geldiğiniz için teşekkürler. Buyurun. Beklettiğim için özür dilerim. Ama lezzetli şaraplar içtiğinizden eminim. Kimse de bunun için daha erken diyemez. Herkes hazır mı?

 -Hazır.

-Güzel. Yaz kampının ilk gününde konuşuyormuş gibi olma riskine rağmen masanın etrafında toplanalım ve kendimizi tanıtalım. Tanışmayanlar için. Ben en son konuşacağım. General Müller’le başlayalım.

Tümgeneral Heinrich Müller. SS Gestapo. Klopfer, parti temsilcisiyim. Onların adına konuşuyorum.

Ben Kritzinger, Reich Mahkemeleri İcra Direktörü. Çağırıldığım için minnettarım ama sebebini merak ediyorum. Yahudi meselesinin koordinasyonu halledildi diye biliyorum. Halledilecek. Başbuğ’un, bana ve üstlerime bildirdiğine göre… Halledilecek.

General Hoffman. Irk ve Yerleşim İdaresi. Irk ve yerleşim meseleleriyle ilgileniyoruz. Bende mi?

 Leibbrandt, elimizdeki ve yönettiğimiz her şeyin Siyasi Ofisi.

Doğu Polonya’da, Baltık ve Sovyetler Birliği’nde. Bakanlığın dışişleri sorumlusuyum.

-İsminizi söyleyin.

-Meyer, Doktor. Özür dilerim.

 Stuckart, İçişleri Bakanlığı. Martin Luther, Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı. Hemen hemen herkesle tanıştım.

İsmim Neumann, Dört Yıllık Planlama Ofisi Direktörüyüm. Lange, Letonya’daki SS Görev Gücü komutan yardımcısıyım. -Başka şeyler de var. -Hepimizin başka işleri var.

Ben Joseph Bühler. Almanya hakimiyetindeki Polonya’nın Dışişleri Bakanıyım.

Schöngarth, Genel Vali’ye bağlı SS. Dr. Freisler, Adalet Bakanlığı. Ayrıca Fırtına Birliği’nde rütbem var. İşte ben buyum.

Adolf Eichmann, SS Gestapo. Yahudi İşleri Ofisi ve bu…

Evet, bu kadar. Ben de Heydrich. Reich Güvenliği’den sorumlu SS Şefi. Bohemya ve Moravya Reich Muhafızı.

**

General Heydrich:

 Hoş geldiniz. Hepinize bazı belgeler verildi. Onlar size özeldir. Kopyalanamayacak, başkaları tarafından görülmeyecek ve konuşulmayacak. Üstlerimiz hariç. Buradaki meseleleri ele alışımız düşmanlarımızdan gizlenmeli. Fikirleri kontrol edersek olayları daha iyi kontrol ederiz. Bugün her birimiz sır taşıyıcı olacağız.

-Katip de sır tutacak.

-Kabul ediyor. Kabul ediyor mu?

 Mükemmel. Bundan sonra aramızdaki iletişim iki yönlü olarak işleyecek. Her türlü Yahudi meselesi için yardımcım Yarbay Eichmann merkez noktası olacak. Bu Yahudilerin Almanya’da depolanmaları sorunumuz var. Bir yıldır o Yahudi, bu Yahudi ve yasanın yasanın karmaşıklığı hakkında konuşmalar yapılıyor. Hepinizin bildiği gibi bu sorun canımızı sıkıyor. Önce onları, Alman halkı hayatının hiçbir aşamasında uğraşmak zorunda kalmasın diye kovma işine giriştik. Nürnberg’de çıkarılan yasalar için onları ortaya koyan Dr. Stuckart’a kadeh kaldırmalıyız. Ortak yazarım. Ben sadece ortak yazarım. Tüm dünyaya örnek olacak Yahudisiz toplumun ve ekonominin yaratılması konusunda yasal zemin hazırladılar. Tabii ki Yahudileri ulusal hayatımızdan sildik. Onun dışında, Yahudiler yaşam alanlarımızdan fiziksel olarak silinmeliler.

-Açıklayayım.

-Elbette. Onun da zamanı gelecek. Şiddetli bir göç politikası uygulasak bile daha fazla Yahudi’yi kim kabul eder?

 Onları kim ister?

 Bu politikanın kısıtlaması buydu. Avrupa’daki sınırlar onları reddediyor veya kabul etmek için saldırıyor.

-Amerika.

-Amerika bile, teşekkür ederim. Yahudiler sürekli Roosevelt’le konuşuyorlar ama onları reddediyor. Polonya’yı alınca da elimizde 2,5 milyon daha birikti. Geçen Temmuz ayında yeni bir durumla karşılaştık. Rusya’yı da işgal ettikçe toplamda beş milyon Yahudi daha olacak. Bu sorunun boyutları inanılmaz derecede arttı. Beş milyon. Sorun tam olarak bu. Gettolarımız dolu. Bir sürü getto var ve hepsinin Lehçe isimleri var. Hepsi dolu ama biraz durun. Geçen Temmuz’da bu sorun karşımıza çıkınca Mareşal Göring bir emir hazırladı. Elinizde bir kopyası var. İzin verirseniz etkili kelimeleri okuyayım. Size tüm hazırlıkları yapma görevini veriyorum. Organizasyon ve finans konusunda sorumlu sizsiniz. Yahudi sorununa, Avrupa’daki Alman etkisi çerçevesinde bir çözüm getirmenizi bekliyorum. Buradan bütün Avrupa kıtasının temizlenmesini anlıyorum. Temizlenme kelimesi var. Hassas bir kelime. Devam ediyorum. İkinci paragraf. Hükümetin diğer birimleri nerede olurlarsa olsunlar sizinle iş birliği yapacaklar. Umarım, falan filan. Yahudi sorununda arzu edilen başarıya ulaşmak için bu gereklidir. Bu emir, hepimiz için.

**

Dr. Kritzinger: Bir şey söylemek istiyorum. Yahudi sorunu, benim bölümümün yani Reich İdari İşleri’nin sorumluluğunda ve bize emir gelmedi. Biraz izin verin lütfen. Belge, klasörünüzde mi?

 -Evet, klasörünüzde. Orada olmalı. Sonuç olarak, o emre ne oldu?

 Kısaca, hâlâ Rusya’dayız ve Amerikalılar da savaşa katıldı.  İki olay da askeri, ekonomik, iş gücü ve erzak stoku açısından bizi daha fazla tüketecek. Bu Yahudileri barındıramayız. Göç bitti. Kaçınılmaz sonucu da bugün bu masada tartışacağız. Devam edelim. Avrupa’da kalmış olan Yahudi nüfusuyla ilgili bir belge bulacaksınız. Bir de SSCB veya Rusya’da. Kalan zamanında ne diyorlarsa. Dediğim gibi, göç politikası durdurulacak.

Affedersiniz efendim. General Heydrich’e telefon var.

-Kim olduğunu sor ve başka bağlama. -Emredersiniz. Biraz ara verelim.

Lütfen oturun Dr. Kritzinger. Hepimizi rahatlatın.

**

[Dr. Kritzinger'in anlattığı Hikâye]

Adam babasından nefret edermiş. Annesini acayip severmiş. Anne kendini ona adamış. Ama baba, onu dövermiş, ona hakaret edermiş, reddedermiş. Neyse, çocuk büyümüş. Annesi öldüğünde 30’larındaymış. Onu büyüten ve koruyan annesi. Ölmüş. Adam durmuş ve tabutunu gömerlerken ağlamaya çalışmış. Ama gözyaşı düşmemiş. Adamın babası uzun yaşamış. Oğlu 50’li yaşlardayken ölmüş. Babasının cenazesinde, çok şaşkınlık verici bir şekilde oğlu gözyaşlarını kontrol edememiş. Ağlıyor, zırlıyormuş. Teselli edilemiyormuş. Hatta kendini kaybetmiş.

Açıklaması:

Adam hayatı boyunca babasına olan nefretiyle kamçılanmış. Annesi öldüğünde, bu bir kayıpmış. Babası öldüğünde nefreti nesnelliğini kaybedince o zaman adamın hayatı boş kalmış.
Bitmiş. İlginç.

Kritzinger’in uyarısı buydu.
Ne yani Yahudilerden nefret etmemeli miyiz?
Hayır, bu hayatımızı kaplamamalı. Onlar gittiğinde, uğruna yaşayacak bir şeyimiz kalmaz. Hikâyeye göre öyle.

**

Albay Eichmann, toplantının yazılı kayıtlarını dikkatlice düzeltti.  Katılanlara, okumaları için birer kopya dağıtıldı.  Sonra da yok edilecek.

General Heydrich, Çekoslovakya’daki merkezine döndü.  Birkaç korkunç hafta sonra ona bir lakap takıldı.  Prag Kasabı.  Baharda iki Çek vatansever onu öldürmek için eğitildi. Bir İngiliz uçağından atladılar.  Onu yaralamayı başardılar.  Buna misilleme olarak, binlerce Çek toplandı ve vuruldu.  Heydrich’in yarası mikrop kaptı. Komaya girdi ve öldü.  Heydrich’in Yahudilerle ilişkilerde yardımcısı Eichmann  Wannsee’de başladıklarını bitirmek üzere orada kaldı.  Bunu gurur meselesi yaptı.

Gestapo Şefi Heinrich Müller. Savaştan sonra ortadan kayboldu. Son olarak, 29 Mayıs 1945’te Berlin’de görüldü.

Dr. Gerhard Klopfer. 1945’te savaş suçları nedeniyle tutuklandı ve 1949’da delil yetersizliğinden salıverildi. 1987’de ölene kadar vergi danışmanlığı yaptı.

Dr. Wilhelm Kritzinger. 1945’te savaş suçları nedeniyle tutuklandı ve mahkemede Nazilerin suçlarından utanç duyduğunu bildirdi. 1947’de serbest bırakıldı. Aynı yıl içinde öldü.

General Otto Hofmann. 1945’te tutuklandı. İnsanlık suçu nedeniyle 25 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Altı yıl sonra salıverildi. Katiplik yaptı ve 1982’de öldü.

Dr. George Liebbrandt. 1945’te savaş suçları nedeniyle tutuklandı ve 1949’da delil yetersizliğinden salıverildi. Münih Amerikan Kültürü Enstitüsü’nde aktif rol aldı. 1982’de öldü.

Dr. Alfred Meyer. 1945 baharında intihar etti. Dr. Wilhelm Stuckart. 1948’de tutuklandı. İnsanlığa karşı işlediği suçlardan 1949’da mahkum edildi. Cezasını çekmiş sayıldı. Helmstadt’ta belediye haznedarı oldu. 1953’te trafik kazasında öldü.

Martin Luther, 1944’te Dışişleri Bakanı Von Ribbentrop’a karşı komplo düzenlemekten Sachsenhausen toplama kampına gönderildi ve Nisan 1945’te serbest bırakıldı. Mayıs 1945’te kalp krizinden öldü.

Bakan Erich Neumann. 1945’te savaş suçları nedeniyle tutuklandı ve 1948’de delil yetersizliğinden salıverildi. Aynı yıl içinde öldü.

SS Binbaşı Rudolf Lange, Şubat 1945’te Poznan, Polonya’da görev sırasında öldü.

Dr. Joseph Bühler. 1945’te Polonya halkına karşı işlediği suçlar nedeniyle tutuklandı ve Ağustos 1948’de Krakov, Polonya’da idam edildi.

SS Albay Karl Schöngarth. İngiliz Askeri Mahkemesi tarafından Yetkisi Dışında Terör Programı oluşturmaktan suçlu bulundu. Şubat 1946’da Hollanda’da idam edildi.

Adalet Bakanlığı’ndan Dr. Roland Freisler. Şubat 1945’te, Berlin’e yapılan hava saldırısında öldü.

SS Yarbay Adolf Eichmann. İsrail ajanları tarafından Arjantin’de yakalandı. İnsanlığa karşı işlediği suçlardan mahkum edildi ve 31 Mayıs 1961’de Kudüs’te asıldı.

Martin Luther’ın Wannsee Konferansı zabıtları 1947’de Amerikan müfettişler tarafından Alman Yabancılar İdaresi’nde bulundu. Toplantıdan geriye kalan tek kayıt budur.

“CEPHEYE GİDEN YOL” BEHİÇ ERKİN (1876 – 11 Kasım 1961)


ŞEYH CEMÂLEDDİN-İ AFGÂNİ

Şeyh Cemâleddin-i Afgâni’yi, İran Şahı Nasreddin Avrupa’da görmüş, ilmini, irfanını beğenmiş ve İran’ı ıslah etmesi için Tahran’a davet etmiş. Orada şeyh aleyhine entrikalar olmuş ve neticesinde şeyhi Osmanlı sınırından Hanekin civarına atmışlar. Şeyh oradan Bağdat’a gelmiş. Bağdat Valisi Giritli Sırrı Paşa ile görüşmüş, bazı ilmi tartışmalar yapmışlar. Rivayete göre Sırrı Paşa bu zatı kendisinden daha âlim görerek Bağdat Vilâyeti’ni terk etmesini emretmiş. Şeyh de Basra’ya gelmiş; Müftü Efendi’nin evinde misafir olmuş. Epeyce Basra’da kalmış. Hidayet Paşa kendisine çok hürmet ediyordu. Behiç Bey de, o zaman çok meraklı olduğundan aklınca, coğrafyayla ilgili bir eser yazmaya başlamıştı. Haftada birkaç gün, yazdığını Şeyh Cemâleddin Efendi’ye götürüp okutuyordu; o da büyük bir sabır ve tahammül ile onu dinliyor ve bazı düzeltmeler yapıyordu.

İran Şahı’nın Abdülhamit nezdinde teşebbüsleri üzerine Babıâli ile Şeyh Cemâleddin hakkında bazı yazılar yazılmaya başlandığından, Hidayet Paşa kendisini bu işten haberdar ederek Basra’yı terk etmesini ister ve Şeyh de bir vapurla Bombay’a gider.

1892 Haziranında Hidayet Paşa Basra valiliğinden alınır. Aile pek sevinmiştir, zira herkes bıkmıştır Basra’dan. Toplanıp yola çıkarlar. Sıcaktan geceleri ilerliyorlar, gündüzleri çeşitli konaklarda dinleniyorlardı. Mardin’e geldiklerinde Paşa rahatsızlandı. O sırada Mardin Belediye Reisi Cemâleddin Efendi büyük bir yakınlık, ilgi ve alaka gösterdi Paşa’ya. Evinde misafir etti, doktorları seferber etti. Paşa bağırsak iltihabı olmuştu, ancak oralarda ilaç bulunmuyordu. Diyarbakır’dan ilaç istediler, ama maalesef Hidayet Paşa ağırlaştı ve vefat etti.

Hidayet Paşa’nın vefatını Behiç Bey ve halasının imzası ile Sultan Hamid’e bildirdiler.

İstanbul’a gelmişlerdi ve evlerine sürekli taziye ziyaretlerine gelen giden oluyordu. Bunlardan biri de Sara Hanım’dı. Bu hanım Sadrazam’m kız kardeşiydi. Sadrazam Cevad Paşa Behiç Bey’in büyükbabası Müşir Ömer Fevzi Paşa Girit valisi iken onun yanında çalış. Bunun üzerine Behiç Bey bir gün Teşvikiye Caddesi’ndeki Cevad Paşa Konağı’na gider.

Sadrazam Cevad Paşa ve kardeşi Şakir Paşa, Behiç Bey ile özel olarak ilgilenirler. Behiç Bey nihayet yakaladığı fırsatı iyi değerlendirir ve Sadrazam’a yatılı okulda tahsilini yapmak istediğini belirtir bu görüşme sırasında. Sadrazam,

“Oğlum; ben, kardeşim, sizin büyükbabanız, hep Harbiye Mektebi’nden feyiz aldık; halanız hanımefendi sizin yatılı bir mektebe girmenizi istemiyormuş. Harbiye Mektebi’nde gündüz gidilebilen bir zadegân  sınıfı vardır; sizi oraya koyacağım, çalışıp adam olunuz,” der.

Zadegân sınıfı: Belli ailelerin çocuklarının gittiği özel sınıf demek olsa da aslında, İkinci Abdulhamit Han’ın garip işlerinden birisi olarak, damatlarının askeri tahsil görmeleri için Harbiye Mektebi’nde açtığı sınıftır (zadegân sınıfı). Bu sınıfın ilk mezunları 1892 tarihinde mektepten çıkmışlardı.

Behiç Bey teşekkür eder ve çıkar.

Behiç Bey Harbiye Mektebi’ndeki zadegân sınıfına başladığında sadece 40 öğrenci vardır, bu 40 öğrenciden sadece ikisi kurmay olmayı başarır. Bunlardan biri Süreyya Paşa, öteki de Behiç Bey’dir.

Bu esnada Şeyh Cemâleddin Afgâni İstanbul’daydı ve Behiç Bey ara sıra kendisine gidiyordu.

Behiç Bey, okula Paris’teki askeri ataşelik görevinden gelen Tevfık Paşa ile görüştü ve aynı yıl içinde iki senenin birden derslerini alıp sınavlarını vermeyi görüştü. Bu isteği kabul olundu ve Behiç Bey de o kadar iyi çalıştı ki, tek bir notu dahi kırılmadan tam puanla iki senenin birden derslerini verdi.

Tekrar Cemâleddin Afgâni’ye gittiği için okulun ikinci müdürü Rıza Paşa, Behiç Bey’i tutuklatmak istedi, ancak araya Nazır Zeki Paşa girdi ve mesele halloldu. Behiç Bey Afgâni’nin yakını Mısırlı Georgi Efendi’ye durumu anlattı. Behiç Bey’i çok seven Cemâleddin Afgâni bu olaya kızdı, ancak çok hasta olduğundan Behiç Bey’e haber gönderdi:

“Ben iyi olayım, onlara gösteririm. Sabretsin.”

Behiç Bey her perşembe günü okuldan çıkınca Cemâleddin Afgâni’nin Nişantaşı civarındaki evine gider ve öğle yemeklerini orada yerdi. Buraya birçok tanınmış kişi gelirdi. Sözünü esirgemeyen Cemâleddin Afgâni’nin sohbetlerinden çok istifade ederdi. Bir gün ona şu soruyu sordu:

“Donanmamız dünyanın ikinci derece bir donanması iken Bahriye Nazırı (bakanı) Haşan Paşa bunu sıfıra indirdi, fakat Müslüman’dır diye cennete girecek; Pasteur insanlığa büyük hizmetler etmiş bir adamdır, Müslüman olmadığı için cehenneme girecek. Bu işe aklım ermiyor.”

Cemâleddin Efendi’nin buna verdiği cevap ise şöyleydi: “Hayır, iş öyle değildir, iki türlü kâfir vardır; biri kâfır-i tekvini, diğeri kâfır-i teklifi. Haşan Paşa kâfır-i tekvinidir, yani Cenâb-ı Hak “kün” (Ol) buyurduğu vakit, o kâfir olarak tekevvün etmiştir. Pasteur kâfir-i teklifidir, yani zımnen Müslüman olması için vâki teklifi kabul etmemiş sayılır. Binâenaleyh Haşan Paşa’nın yeri cehennemdir; Pastör’ün yeri cennettir.”

Behiç Bey bir gün gazetede İran Şahı Nasreddin’in öldüğünü okudu. O zaman hükümdarlara suikast yapılırsa, bizim gazeteler bundan hiç söz etmezlerdi. İran şahını da eceli ile ölmüş gibi yazmışlardı. Behiç Bey, Cemâleddin Efendi düşmanı olan şahın ölmesinden memnun olmuştur diye düşünerek o akşam okuldan çıkıp Efendi ‘nin evine gitti. Anılarında bu olayı şöyle anlatır:

“Başınız sağ olsun, dostunuz ölmüş,” dedim.

“Hayır eceli ile ölmedi, köpekler gibi geberttiler,” dedi.

Meğer Cemâleddin Efendi, Behiç Bey’in de şahsen tanıdığı adamlarından birisini Tahran’a göndermiş; o da, “Cemâleddin-i aşkına,” diye şahı öldürmüş. İran hükümeti Cemâleddin-i Afgâni’nin teslimini ister, fakat Sultan Hamid vermez, yahut vermeye cesaret edemez. Düşününüz; İstanbul’da oturup Tahran’da şahı öldürten Cemâleddin-i Afgâni’den Sultan Hamid nasıl korkmasın!

Cemâleddin-i Afgâni, Nasreddin Şahı hallettirip yerine Osmanlı hanedanı prenslerinden birisini İran tahtına oturtmak için Sultan Hamid’in muvafakatini aldığını ve İran ulemasıyla irtibat kurarak bu işi temin ettiğini; fakat, sonradan Abdülhamit’in caydığını Behiç Bey’e anlatmış ve bir torba muhabere evrakını da göstermişti.

Bu esnada Behiç Bey şair Abdülhak Hamid, Mehmet Emin Yurdakul, Necip Melhame gibi isimlerle tanışmıştı.

Cemâleddin-i Afgâni Behiç Bey’e biyografisini, bir de fotoğrafım vermişti. Fakat Behiç Bey onun yüzünden okulda problem yaşayınca korkudan bunları yaktı.

Aradan çok geçmeden de Cemâleddin-i Afgâni operatör Cemil Paşa’nın yaptığı bir ameliyat esnasında hayatını kaybetti.

Behiç Bey 7 Ocak 1897’de erkânı harp subayı oldu. Yani kurmay subay. 5 Şubat 1900’de üsteğmen, 29 Kasım 1901 günü de kurmay yüzbaşı. Sh:19-21

**

Geleceği Önceden Görmek

Bir gün aralarında Nuri Conker’in de bulunduğu bir fotoğraf çekimi yapılacaktı. Behiç Bey ikinci sırada ayakta, diğer subaylar etrafında yerlerini alırlar.

“Herkes burada mı?” diye sorar Behiç Bey.

“Mustafa eksik komutanım,” der arkadan bir ses.

Nuri Conker Mustafa Kemal’in fotoğraf çekimi için postallarım parlatmaya gittiğini söylediği sırada, onun koşarak geldiğini görürler. Herkes yerini almış olduğundan Mustafa Kemal’e yer kalmamıştır.

Bunun üzerine Behiç Bey “Sıkışın!” der.

Arka taraftan biri Mustafa Kemal’e söylenmektedir:

“Ya neredeydin, geç kaldın, senin yüzünden yerimizden olduk.”

Behiç Bey bunu duyunca yüksek sesle , “Siz şimdiden yer hazırlayın ona, o zamanla hepimizin başına geçecek!” der.

Mustafa Kemal ikinci sırada, sıra başına geçer, resim çekilir.

Behiç Bey 7 Aralık 1908’de, Selanik’e 15 kilometre mesafede bulunan Sedes Çiftliği civarında yapılacak topçu atış talimlerinde bulunmak üzere kumlan çadırlı ordugâha taburuyla gider. Maksat hem küçük manevralar yapmak hem de mevzi almış piyade üzerinden topçu atışı açmak suretiyle askerleri buna alıştırmaktır.

Ordu kurmayına mensup Kolağası Mustafa Kemal Bey bir gün Behiç Bey’in misafiri olarak manevraya gelir. Behiç Bey’in çadırında beraber kalacaklardır. Akşam yemeğinden evvel Mustafa Kemal, Behiç Bey’den rakı ister. Havalar serin, belki lazım olur diye ufak bir şişe rakısı vardır Behiç Bey’in. Çantayı açar, içinden küçük bir çanta daha çıkarır, onu da açar ve rakıyı çıkarır. Bir kadeh ona verir, bir kadeh de kendine alır; şişeyi tekrar çantaya koyar, çantayı da daha büyük olan çantaya. Mustafa Kemal yine ister. Velhasıl şişe biter. Mustafa Kemal, Behiç Bey’in yanından çıkıp subayların çadırına gittiğinde yemek borusu çalar ve Mustafa Kemal Behiç Bey’den yemeğin yarım saat daha geç yenmesini rica eder. Behiç Bey de kabul eder. Behiç Bey Mustafa Kemal’den teğmenlerle laubali olmamasını rica etmiştir. Fakat Mustafa Kemal sofrada bir teğmenle uzun uzadıya münakaşa eder.

Mustafa Kemal çadıra döndüğünde Behiç Bey ile sabahın üçüne kadar memleketin nasıl kurtulabileceğini konuşurlar. Behiç Bey ilk defa Mustafa Kemal’in ağzından hanedanlık yerine Cumhuriyet rejimine geçilmesi gerektiğini dinler. Cevabı nettir Behiç Bey’in, ama bir de sorusu vardır:

“Doğru söylüyorsun Mustafa, ama kim yapacak bunu?”Mustafa Kemal cevaplar:

“Siz neden fotoğraf çekimi esnasında öyle söylediniz?”

Behiç Bey ertesi gün Mustafa Kemal’in ilk defa yönettiği geniş çaplı bu manevrayı mutlaka kaleme almasını tavsiye eder.

“Yaz ki genç zabitanlar ileride bizler gibi faydalansın,”diyerek aynı zamanda Mustafa Kemal’in üstü, komutanı olmasına rağmen, ondaki zekâya, bilgiye ve yeteneğe karşı saygısını dile getirir.

“Mustafa Kemal siz zaten hep okumayı seviyorsunuz, tavsiyenize uyup bunu yazıp müsaade ederseniz size hediye edeceğim,” der. [Bu eser Mustafa Kemal Atatürk ’ün ilk eseri olarak bilinir ve ismi “Takımın Muhabere Talimi"dir. Yazılış tarihi: 10 Şubat 1324 (1908).] sh:36-37

**

HALKINA ACIMAYAN YÖNETİCİ ENVER

Yazlık elbiselerle eksi 30’un üzerinde soğuk! Kar ve zaman zaman tipi fırtınasında yol almayı bırakın, yürümenin İmkânsız olduğu kar kaplı bir dağda, gündüz ve gece yazlık elbiselerle ilerlemeye çalışan 100.000 Mehmetçik. Neticede ordumuz için büyük bir felaket oldu. [Sarıkamış]

3 Ocak’ta her şeyin bittiği anlayan Enver Paşa derhal Albay Hafız Hakkı’yı “Paşa” yaparak III. Ordu’nun başına geçirdikten sonra Erzurum’a döndü.

Aralık ayındaki Sarıkamış faciasından sonra ise ocak ayında hayatta kalan asker sayısı 10.000, düşmanla çarpışmadan beyaz kefene bürünen şehit Mehmetçiğin sayısı ise 90.000’di.

Enver Paşa Erzurum’dan İstanbul’a dönüşünde Osmanlı’da benzerine hiç rastlanmamış olan bir sansür uyguladı ve basında Sarıkamış harekâtı ile ilgili olarak tek bir satır haber, resim çıkmadı.Sansür öylesine yoğundu ki, halk Sarıkamış’ta nelerin yaşandığını seneler sonra öğrenebilecekti.

Behiç Bey bir gün bazı kanunları savunmak için Mebusan Meclisi’ne gitmişti; Sarıkamış hadiseleri hakkında mebuslar arasında çok dedikodu vardı.

Enver Paşa kürsüye çıktı. Sarıkamış muharebesini bir zafer olarak anlattı ve bu zafer, “Şevket-meâb efendimizin bana tevdi ettikleri ordunun vazifesini iyi gördüğüne delalet eder,” tarzında beyanatta bulundu. Birkaç dakika evvel aleyhte bulunan mebuslar da dâhil olmak üzere herkes Enver Paşa’yı alkışladı.Behiç Bey, salonda mebusların ön sırasında bir yerde oturmaktaydı; alkışları duyunca arkasına baktı ve bu karşıtlık karşısında şaşırdı kaldı.

Selmanpak civarında cereyan eden muharebe hakkında da Enver Paşa mecliste “Bu muharebeyi Allah’ın lütfü ile kazandık,” diye beyanda bulunmuştu; fakat aradan çok geçmeden gerçek ortaya çıktı.

Seferberlikten evvel III. Ordu’nun mevcudu takriben 100.000 kişi idi. Sarıkamış muharebesini takiben III. Ordu mıntıkasında silahaltına alınabilecek ne kadar erat varsa hepsi alındı; ordunun mevcudu harp başladıktan tam 16 ay sonra yine takriben 100.000 kişi kaldı.

Halbuki o mıntıkada silah altına alınan efradın toplam sayısı 855.696 kişiydi. Bu hesaba göre, zayiatımız aşağı yukarı 750.000 ere denk düşüyor demektir. Bunun dörtte birini kayıt yanlışı diye kabul etsek dahi, yine aşağı yukarı 600 bin kişinin esir olmuş, donmuş, yaralanmış, ölmüş ve firar etmiş olduğu neticesine varırız.

Behiç Bey bu hesabı Enver Paşa’ya gösterdiği zaman, Enver Paşa Behiç Bey’in yüzüne baktı: “Bunlar nasıl olsa bir gün ölmeyecekler miydi?” diyerek meseleyi halletti.

Behiç Bey de, “Evet, bunlar bir gün gelecek öleceklerdi; fakat memleketi müdafaa edecek kuvvet de bunlardı,” diye yanıtladı onu.

Enver Paşa bu gencecik Mehmetçikler için bu ifadeyi kullanırken, Rus Kurmay Başkanı Pietroroviçanılarında Sarıkamış’a ulaşabilen bir avuç kahramanı şöyle anlatacaktı:

“İlk sırada diz çökmüş beş kahraman. Omuz çukurlarına yasladıkları mavzerleri ile nişan almışlar. Tetiğe asılmak üzereler. Ama aşılamamışlar. Kaput yakaları, Allah ’ın rahmetini o civan delikanlıların yüreklerine akıtabilmek istercesine semaya dikilmiş, kaskatı… Hele bıyıkları, hele hele bıyıkları ve sakalları! Her biri birer zafer oku gibi çelik misal. Ya gözler?.. Dinmiş olmasına rağmen, şu kahredici tipinin bile örtüp kapatamadığı gözleri!.. Apaçık!.. Tabiata da, başkumandana da, karşısındaki düşmana da isyan eden, ama Allah ’ına teslimiyetle bakan gözler… Açık, apaçık!..
“Allahuekber Dağlarındaki Türk müfrezesini esir alamadım. Bizden çok evvel Allah’larına teslim olmuşlardı. ”

Grandük Nikola kumandasındaki Rus ordusu bir yıllık bir bekleyişten sonra 13 Ocak 1916’da Erzurum cephesinde harekete geçti. 16 Şubat 1916’da Erzurum, 3 Mart’ta Bitlis ve Muş, 18 Nisan’da Trabzon, 24 Temmuz’da Erzincan düştü.

Rusya’da 1917’nin Mart ayında çarlık rejimine karşı başlayan ayaklanma kasım ayında Bolşevik rejimin kurulması ve 1918 Ocak ayında Rus ordusunun dağılması ile sonuçlandı. Rus ordusunun dağılıp çekilmesi üzerine, onların boşalttığı alanlarda 1918 başlarında Antranik Ozanyan komutasındaki Ermeni birlikleri “Batı Ermenistan Geçici Hükümeti” ilan ettiler. Ancak hücuma geçen Türk ordusu karşısında tutunamayarak dağıldılar. 26 Şubat 1918’de Erzincan, 27 Şubat’ta Trabzon, 12 Mart’ta Erzurum, 2 Nisan’da Van kurtarıldı.

I. Dünya Savaşı’nda, Sarıkamış faciasının da içinde bulunduğu Ardahan Harekâtı, Köprüköy Savaşı, Sarıkamış Harekâtı, 1915 Malazgirt Savaşı, Kara Killisse Savaşı, Van Savaşı gibi Doğu Cephesi’ndeki (Kafkasya Cephesi) Osmanlı-Rus savaşlarının Osmanlı’ya yaptığı tahribat korkunç boyutlardaydı. Sh:98-100

ENVER PAŞA’NIN ALMAN HAYRANLIĞI

Kannengiesser Paşa ile Enver Paşa’nın Alman hayranlığı mevzuunda yaptıkları bir münakaşa sırasında Behiç Bey, Alman paşaya bir teklifte bulundu:

“Bir tecrübe yapalım; sizin bir fikrinizi benim fikrim diye ve benim fikrimi de sizin fikriniz diye Enver Paşa’ya söyleyelim. Göreceksiniz ki, hakikatte sizin olup benim fikrim diye söyleyeceğiniz fikri kabul etmeyecek, fakat aksini kabul edecektir.”

Kannengiesser Paşa bunu gerçekten tecrübe etti ve Behiç Bey’in düşüncesinin doğruluğunu hayretle gördü. sh:75

**

İÇİMİZDEKİ HAİNLER

İzmir

Yunanlılar İzmir’e saldırmak üzereyken orada olan 17. Kolordu’nun başında Nurettin Paşa (Büyük Nurettin ya da Sakallı Nurettin) diye gayet sert mizaçlı bir komutan vardı. Nurettin Paşa hem kolordu kumandanıydı hem de İzmir valisi.

Damat Ferit Paşa bu vatansever ve şerefli komutam görevden aldı. Yerine, Balkan Harbi’nde Selanik’i Yunan’a savaşmadan teslim eden, askerlikten hiç anlamayan ve emekli olan Ali Nadir Paşa’yı yeniden askere alıp 17. Kolordu’nun başınagetirdi.İzmir valiliğine ise daha sonra İngiliz casusu olduğu öğrenilen Kanbur İzzet Paşa’yı atadı.

Fransız ve İngiliz birlikleri İzmir ve civarındaki birkaç tabyayı işgal ederek Yunanlılara karşı koyulmasını engelledi.

Bu esnada İngilizler İstanbul’da Harbiye Nazırı’na, “Yunanlılar İzmir ve çevresini işgal edecektir,”diye bildirimde bulundu.

Nazırımız “Bu Mondros Mütarekesi uygulamasıdır, karşı durulmamalıdır,” diye fikir beyan etti!!!

Damat Ferit’in paşası, Ali Nadir Paşa Yunan askeri geldiğinde çatışma olmasın diye tüm askeri kışlaya topladı.

Kanbur İzzet valilik gücünü kullanıp Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin çalışmalarını yasakladı ve böylece Damat Ferit’in adamları İzmir’i düşmana peşkeş çekmek için gerekli her hazırlığı tamamlamış oldular.

Bu esnada yörede yaşayan azınlık Rumlar Trabzon’dan Sinop’a 400 yıl önce tarihin sayfaları arasında yok olmuş Pontus Rum Devleti’ni kurmak hevesiyle silahlanıp çeteler oluşturma faaliyetlerine hız veriyorlardı.

Rusya’da devrim yaşanması nedeniyle, Erzurum’daki Rus ordusu geri çekiliyordu. Bu geri çekilme esnasında birkaç yıl önce Rus ordusuna katılmış olan Ermenilerin yanı sıra İngilizlerin bölgede 25.000 silah dağıttığı Ermeniler de Erzurum’dan Kars’a kadar çok büyük bir vahşet ve katliam gerçekleştiriyordu.

İngilizler doğuda asayişi sağlaması için Osmanlı yönetimine baskı yapmaya başladı. Osmanlı yönetimi de o esnada hem boşta olan hem de İttihatçı olmadığı bilinen Mustafa Kemal Paşa’yı asayişi sağlasın diye doğudaki 9. Kolordu’nun başına geçirip görevlendirme kararı aldı.

29 Nisan 1919 günü Harbiye Nazırı Şakir Paşa Mustafa Kemal’i çağırarak 9. Ordu Müfettişliğine (kumandanlığına) atanmasının kararlaştırıldığını bildirdi.

O esnanda doğudaki 9. Ordu’nun başında Tuğgeneral Kâzım Karabekir Paşa vardı. (Kâzım Karabekir kıdem olarak Mustafa Kemal’den 27 ay sonra paşa olmuştur, dolayısıyla Mustafa Kemal Samsun’a ayak bastığı sırada Anadolu’daki en kıdemli paşaydı.)

İstanbul İngilizler tarafından işgal edilmiş, 144 vatansever subay Malta’ya sürülmüştü.

Güney Anadolu’da da Mersin’den Urfa’ya doğru Fransızlar Ermenilerle beraber yürüyüşe geçti.

İşte, Behiç Bey ile Mustafa Kemal Şişli’deki evde oturup vatanları ile ilgili ne yapmak gerekir diye kafa kafaya verdiklerinde, memleketin içinde bulunduğu durum buydu.

Her gün Anadolu’nun başka bir ilinin işgal edildiği haberi geliyordu. Vatan sevgisi olanlar büyük bir ıstırap çekmekteydiler.

Yunanlıların İzmir’e çıktığı günün ertesi Mustafa Kemal Paşa da Bandırma vapuru ile Samsun’a hareket etti.

Mustafa Kemal Paşa Samsun’a giderken Türk halkı ve İngilizler tarafından nasıl biliniyordu bu çok önemlidir. İngiliz resmi harp tarihi arşivlerinde aynen şöyle yazar:

Çanakkale’de geleceği elinde tutan komutan, üstün şahıs Mustafa Kemal’di. Çanakkale muharebelerinde göstermiş olduğu çok yüksek sevk ve idare, fedakârlık ve feragat her türlü övgünün üzerindedir ve bu konuda ne söylense azdır. Mustafa Kemal Çanakkale’nin kaderini tayin etmiştir.

Türkler için Samsun yolundaki Mustafa Kemal, vatan savunmasında o güne kadar görülmüş en büyük savaşı kazanmış, kahraman bir paşadır.  Sh:141-143

**

MUSTAFA KEMAL, DAMAT FERİT’İ UYARIYOR

20 Mayıs 1919 günü Mustafa Kemal Atatürk, Damat Ferit’e bir telgraf göndererek onu uyardı:

“İzmir’in Yunan askerleri tarafından işgali hadisesi, yakından temasta bulunduğum milleti ve orduyu tasavvur ve tasvir edilemeyecek derecede üzmüştür. Ne millet ne de ordu, mevcudiyetine karşı yapılan bu haksız tecavüzü kabul edecektir!” Harbiye Nezareti Mustafa Kemal’e bir telgraf göndererek Diyarbakır’dan Samsun yolu ile İstanbul’a sevk edilecek olan 198 makineli tüfek, 26 top kaması ve 31.333 sürgü kolunun nerede olduğunu sordu.

Mustafa Kemal cevap verdi:

“Sevkıyatı durdurdum!”

General Milne derhal Mustafa Kemal’in geri çağrılması için Harbiye Nezareti’ne yazı gönderdi.

Aynı gün (6 Haziran 1919) Damat Ferit, Osmanlı’yı parçalayarak kimin nereye sahip olacağı pazarlıklarında belli anlaşmalara varan emperyalist devletlerin daveti üzerine, Paris Barış Konferansı’na katılmak üzere Paris’e yola çıktı.

Kendi kafasına göre hazırladığı iki yazı sunacaktı konferansta, ama onur kırıcı bir yanıt alarak geri döndü hemen.

Osmanlı Harbiye Nazırı, İngiliz generalin isteğini hemen yerine getirerek Mustafa Kemal’i İstanbul’a çağırdı.

O         günlerde Times gazetesi, “Hindistan Müslümanlarını gücendirme pahasına da olsa Türkleri İstanbul’dan atmalı,” diye yazıyordu.

ABD Dışişleri Bakanlığı ise ABD elçilik ve konsolosluklarına bir genelge gönderiyordu:

“Petrol bulunan, bulunabilmesi olanağı olan her yerde, petrol kaynakları üzerindeki denetim durumu, gelişme umutları ve bu alanlardaki petrol üretimine Amerika’nın karışabilme olanaklarının bildirilmesi.”

14 Haziran 1919 günü Mustafa Kemal Vahdettin’e bir telegraf gönderdi ve eğer zorlanırsa, görevinden istifa ederek Anadolu’da milletin sinesinde kalacağını yazdı ve İstanbul’a çağırılma nedenini sordu.

Gelen cevabın başında “İngilizlerin isteği”yazıyordu. Mustafa kemal derhal Kâzım Karabekir’e bir telgraf gönderdi: “İstanbul’da milli bağımsızlık zevkinden yoksun bazılarının İngiliz esaretine girmekte sakınca görmedikleri anlaşılıyor. Merkezi Hükümet (İstanbul) milli girişimlerimize karşı her ne şekilde tecavüz elini uzatırsa, uygun şekilde hemen karşı harekete girişilerek milli gayenin gerçekleştirilmesi zorunludur.” İstanbul Hükümeti Mustafa Kemal’in Vahdettin’e cevabı üzerine kararını açıkladı:

“Mustafa Kemal Paşa’nın azledilerek hiçbir resmi sıfatı kalmamış olduğundan, bildiri ve emirlerinin resmi nitelik taşımadığının Dâhiliye Nezaretince (İçişleri Bakanlığı) gereken illere duyurulması.”

Mustafa Kemal de Padişah’a ve bağlı bulunduğu Harbiye Nezareti’ne istifa ettiğini bildirdi.

Bir bildiri de orduya, valilere ve millete yazıp gönderdi:

“İstifa ederek kutsal milli gaye için çalışmak üzere artık milletin sinesinde bir ferd-i mücahidim.”

Bu gelişmeleri yakından takip eden İngilizler o esnada Erzurum’da bulunan İngiliz Albay Rawlingson’u derhal Mustafa Kemal’le görüşmeye gönderdiler. Görüşme kısa sürdü!

İngiliz Albay Mustafa Kemal’e, “Erzurum’da yapmaya çalıştığınız kongreyi yapmayın, aksi halde zor kullanarak kongreyi dağıtırız!”dedi.

Mustafa Kemal’den ise, “O halde biz de kuvvete kuvvetle karşılık verir, milletin kararını yerine getiririz! Ne pahasına olursa olsun kongre yapılacaktır, görüşmemiz bitmiştir!” cevabını aldı.

Damat Ferit Erzurum Kongresi’ni yasakladı ve Mustafa Kemal’in derhal tutuklanmasını emretti.

Mustafa Kemal Osmanlının Doğu Anadolu’daki 15. Kolordu Komutanı Kâzım Karabekir ile buluştu. Mustafa Kemal, Kâzım Karabekir’den 27 ay daha önce general olduğu için, daha kıdemli idi. Ama o artık Osmanlı Ordusu mensubu değil, istifa etmiş bir sivildi. Kâzım Karabekir ise sivil değil, görevi başında bir Osmanlı komutanı. Mustafa Kemal ile Kâzım Karabekir buluştular.

Kâzım Karabekir esas duruşa geçti ve “Ben ve kolordum emrinizdeyiz, bundan sonra ne emirleriniz varsa, ifayı (yerine getirmeyi) şeref bilirim,”dedi.

İngilizlerin bütün tehditlerine rağmen Erzurum Kongresi yapıldı (23 Temmuz 1919).

İngilizler yeni bir plan peşindeydiler, İngiliz Yüksek Komiserliği Müsteşarı Hohler İngiltere’ye bir yazı gönderdi:

“Türkleri zayıflatmak için Kürtleri harekete geçirmek iyi bir plandır.”

Mustafa Kemal ve Türk halkı şimdi de Sivas Kongresi’ne hazırlanıyordu. Bu sefer Fransız Jandarma Müfettişi Brunot kongrenin olmaması için Mustafa Kemal’e haber yolladı. O da cevabını aldı:

“M. Brunot bilmelidir ki Fransızların Sivas’ı işgale karar vermeleri kendilerine çok pahalıya mal olacak.”

Bu arada özellikle İstanbul’da Amerikan mandası olma fikirleri Anadolu’dakilerin kulağına geliyordu. Mustafa Kemal buna da cevabını verdi:

“Manda yok! Ya istiklal ya ölüm var!”

Amerikalılar İngilizlerin Kürt maşası planını öğrendi. ABD Yüksek Komiseri Bristol, “İngilizler Kürtleri kullanarak milliyetçi akımı boğmak istiyorlar. Türkiye’de Ermenilere karşı bir hareket olduğu da İngilizlerin propagandasıdır,” diye açıklamada bulundu.

İstanbul gazetelerinde de çıkan yazılar halkı yanlış yönlendiriyordu:

“Bütün cihanın kuvvetine karşı milli bir hareket yaratmak! Ne çocukça bir hayal!”Renin gazetesi (Aslında kapatılan Tanin) (11 Ekim 1919).

“Milli kuvvetler ateş olsalar cürümleri kadar yer yakarlar.”Ali Kemal, Peyami Sabah, 14 Kasım 1919

İngiliz Yüksek Komiser Amiral J. De Robeck, “Mustafa Kemal gittikçe daha tehlikeli olmaya başladı. Kürtleri Mustafa Kemal hareketine karşı kullanmak için her parayı ödemeye hazırız,” dedi. (9 Aralık 1919)

ANADOLU KADINLARI VE ATATÜRK

Anadolu Kadınları Müdafaa-yı Vatan Cemiyeti Mustafa Kemal’e bir telgraf gönderir:

“Sizleri kendimize rehber kabul ederek Anadolu Kadınlan Müdafaa-yı Vatan Cemiyeti adıyla bir demek kurduk. Amaç vatan müdafaasıdır. Biz hemşireleriniz de siz muhterem kardeşlerimizle beraber olacağız ve beraber yaşamak hakkını savunacağız.”(12 Aralık 1919)

Mustafa Kemal ertesi gün Anadolu Kadınları’ndan gelen bu telgrafa cevap verir: sh:144-147

**

GAZETECİLERİN OYUN HAVALARI

Anadolu’da Milli hükümetin kurulmasına ve vaziyete hâkim olmasına rağmen, İstanbul hükümeti, Ankara hükümetine karşı verilen fetvalarla, Damat Ferit’in bildirilerini uçaklarla Anadolu’nun muhtelif yerlerine attırıyordu.

İşin acı tarafı şudur ki, Türk milletinin Anadolu’da Yunan işgaline karşı harekete geçtiği bir sırada, başta padişah-halife olduğu halde, İstanbul hükümeti, bu hareketi bastırmak gayesini güden beyannameleri Anadolu’ya Yunan uçakları vasıtasıyla attırmak gibi bir haysiyetsizlik ve rezilliği göze almaktan çekinmiyordu.

Gazetecilerden Refı Cevat Ulunay da 8 Eylül 1920 günkü yazısında,

“Görüyoruz ki Yunanistan kısa zamanda Mustafa Kemal kuvvetleri denilen çapulcuları tepeleyecektir,”diye yazıyordu.

Damat Ferit 9 Eylül 1920 Pazartesi günü Michel Paillares’i, vatanını müdafaa edenlere karşı Venizelos’la ortak hareket etmek için anlaşmaya Yunanistan’a gönderdi.

Venizelos’un bütün bu gelişmeler karşısında iştahı iyice kabarıyordu ve İngiltere Başbakanı Lloyd George’a yine aynı öneride bulundu:

“Türklerin İstanbul’dan atılması ve Karadeniz bölgesinde Pontus Devleti’nin kurulması.”(4 Kasım 1920)

Venizelos’un bu önerisinin üzerinden sadece 12 gün geçmişti ki Yunanistan’da genel seçimler oldu. Venizelos seçimleri kaybetti, hatta Yunanistan’ı bile terk etmek zorunda kaldı. Sh:170-171

**

Mayıs-Haziran 1922 Genel Durum

8 Mayıs 1922 günü itibarı ile Garp Cephesi’nin mevcudu 181.000 askerdi.

12 Mayıs günü Yunanistan’da Gunaris Hükümeti istifa etti. Türk ulusu Mustafa Kemal önderliğinde toparlandıkça düşman sarsılmaktaydı. İngilizlerin Hint Birlikleri de İstanbul’dan ayrıldı.

Anadolu’da kendine güveni gelen Türk ulusunun, “Düşmanı denize dökeceğiz,” inancına İstanbul’da gazeteci Ali Kemal, Peyami Sabah gazetesinde 21 Mayıs 1922’de cevap verdi:

“Ankara ’nın Yunan ’ı denize dökeceği, bir kuru vaattir.”

Ali Kemal 10 gün sonra, 2 Haziran 1922 günü bir yazıya daha imza attı:

“Ankara’nın tuttuğu yol çıkmaz, çıkmaz, çıkmaz”

3 Haziran 1922 günü de General Harrington İngiltere’ye bir rapor yazdı:

“Yunan ordusu daha bir yıl dayanabilir. ”

Mustafa Kemal 14 Haziran günü Adapazarı’na annesi Zübeyde Hanım’ın elini öpmeye gitti. Zübeyde Hanım Binbaşı Baha Bey’in demiryolu istasyonundaki evinde misafir edilmişti. Evin önü mahşer günü gibiydi.

Mustafa Kemal eve doğru yürürken annesi dışarı çıkmış, oğlunun güçlükle kendisine doğru gelmesini seyrediyor, bir yandan da mendiliyle gözlerini siliyordu.

Nihayet Gazi Paşa annesinin kollarına atıldı. Kalabalık, “Allah ayırmasın!” diye gök gürültüsü gibi bağırıyor, bütün kadınlar ağlayarak dua ediyorlardı.

Gazi Mustafa Kemal Paşa, silah arkadaşları, Mehmetçik ve vatanını seven her bir birey “Milli Mücadele” için çalışırken, vatanı müdafaa edip düşmanı topraklarımızdan kovmaya uğraşırken, Vahdettin yeğeni Sami ile Yüzbaşı Armstrong’a bir mesaj gönderir.Mesajın özeti:

“M. Kemal ve adamları ingilizlerin düşmanıdır. Bense dostuyum. Ne isterseniz vermeye hazırım. Halife olmak haysiyetiyle daima sizin tarafınızı tutanın.”

Vahdettin’in haziran ayındaki bu açıklamasını, 1 Temmuz günü Ali Kemal’in yazısı takip etti:

“itilaf Devletleri ’nin kararlarına karşı gelmek yerine, itaat etmek lazımdır.”

Sh:240-241

**

AMERİKA’NIN BEHİÇ BEY’E TEKLİFİ: DEMİRAĞLARDAN VAZGEÇİN!

Günün birinde bir Amerikalı Ankara’ya Behiç Bey’i ziyarete geldi ve şu teklifte bulundu: “Demiryolu inşaatından vazgeçin, müştereken karayolu yapalım ve motorlu nakil vasıtaları ile (otobüs ve kamyon) yolcu ve eşya nakledelim dedi.

Behiç Bey Amerikalıya sordu:

“Bu karayolu malzemesi ziftten yapılma değil mi?”

“Evet,” dedi Amerikalı.

“Bu zift petrolden elde edilir değil mi?” diye sordu Behiç Bey.

“Evet,” dedi Amerikalı.

Peki bu karayolu üstünde işleyecek vasıtalar mazot ya da benzin kullanacak değil mi?”

“Evet.” dedi Amerikalı.

“Bu mazot ve benzin petrolden elde edilir değil mi?”

“Evet,”dedi Amerikalı.

“Bu petrol bizde var mıdır?” diye sordu Behiç Bey.

“Korkarım ki hayır,” dedi Amerikalı.

“Bu memleket kömürü olduğu halde kullanamamış, ağaç keserek odunla trenlerini işleterek askerini düşmanın karşısına güçlükle dikip özgürlüğünü kazanmıştır. Bizi bu petrole bu kadar muhtaç hale getirirseniz, kim bilir vatanı bir daha müdafaa etmek gerekse ne müşkül durumda kalırız. Bu zorlukları tecrübe etmiş olmam vesilesi ile milli menfaatler adına, ülkenin her yerini karayolu yapmak düşüncesini sakıncalı bulurum,”dedi Behiç Bey.

Amerikalı ise bu girişiminden bir sonuç alamadı.

AVRUPA’YI ASYA’YA BAĞLAYACAK BÜYÜK BİR TÜNEL

Bir gün bir İngiliz geldi. Londra-Hindistan Demiryolu projesi dâhilinde, İstanbul Boğazı’nı bir tünel ile geçmek hususunda Behiç Bey ile müzakereye girişmek istedi. Tünel, Kâğıthane civarından başlıyor ve Pendik’ten çıkıyordu. Behiç Bey bu kişiden, temsil ettiği şirketin salahiyetnamesine (yetki belgesi) haiz olmadığı için, bunu getirmesini istedi. İngiliz bir daha görünmedi. sh: 307-308

(Tünelden çıkan gazın kokusunu hissettiniz mi?)

 

Kaynak:
Emir KIVIRCIK, Cepheye Giden Yol, 2008 İstanbul

THE MOTHMAN PROPHECİES/ Gecenin Nefesi (2002) [Güve Adam Kehanetleri]


Önceden köprünün çökeceğini, uçakların düşeceğini, depremlerin olacağını bilsen. Sonra da desen . Ne olur?

Kimse sana inanmayacak.
Yapabileceğin de bir şey yok.

güve adem

Yönetmen: Mark Pellington     

Ülke: ABD

Tür: Dram, Korku, Gizem, Gerilim

Vizyon Tarihi: 03 Mayıs 2002 (Türkiye)

Süre: 119 dakika

Dil: İngilizce

Müzik: tomandandy     

Nam-ı Diğer: Mothman | The Mothman

Oyuncular    Richard Gere, David Eigenberg, Bob Tracey, Ron Emanuel ,   Debra Messing

Özet

Saygın bir gazeteci olan John Klein eşi Mary ile birlikte yeni bir ev aldıktan sonra dönüş yolundadır. Arabayı kullanan eşi önünde anlam veremediği bir varlık görür ve kontrolü kaybeder. Ciddi şekilde yaralanan Mary birkaç gün sonra hastanede hayata veda eder. Ölmeden önce gördüğü şeyin resimlerini yapmıştır. Aradan iki yıl geçer. Eşinin ölüm acısını hala üzerinden atamayan John bir iş için şehir dışına çıkar ama kendini olması gerektiği yerden 600km uzakta bir kasabada bulur. Burada bayan polis memuru Connie Parker ile tanışan John, çevrede bazı insanların garip sesler duyduğunu ve anlam veremedikleri şeyler gördüğünü öğrenir. Böylece bu olayların eşinin ölümü ile ilgisi olduğunu düşünerek araştırmaya başlar.

YORUMLAR

Gerçeklerden uyarlanmış olması filmi daha da ilgi çekici yapıyor. Enteresan tarafı internette arattığınız zaman hala Güve Adam ile ilgili bilgilere ulaşabilmeniz. İslam dini açısından bakıldığında tam manası ile birebir tutmasa da bazı yönleri “Hızır” ile benzerlikler göstermekte.

Filmden

Bir gün arabanla yolda gidiyorsun ve koca evren seni işaret ederek. ”Demek mutlu çift buradaymış ben de sizi arıyordum. …ben de sizi arıyordum.” diyor. Sonra herşey mahvoluyor.

**

En kötü seçim kampanyalarından biriydi. Sanki dürüst olurlarsa oy alamayacak gibi davranıyorlardı. Bana kalırsa partiler sadece birbirlerini kötülüyorlar. Şahsi korku ve heyecanlarını ülkeye yayıyorlar. İnsanlar bunu istemiyor. Seçmenler bu durumdan hiç memnun değiller. Bir dahaki sefere her ikisinin de hiç şansı kalmayacak. 2004 demokratlar için kötü bir yıl olacak gibi görünüyor.

**

Ben de öyle bir hayal gördüm.  Geceydi ve bir okyanusun ortasındaydım. Yüzmeye çalışıyordum fakat çok üşüyordum. Ve tutunabileceğim bir şey arıyordum. Etrafımda paketler vardı. Hediye paketi yapılmışlardı. Tutunmaya çalışıyordum ama onlar elimden kaçıyorlardı. Sonra bir taş gibi batmaya başladım. Yapabileceğim bir şey yoktu. Batıyordum. Ama güzel bir histi. Kendimi bıraktım. Ölümü kabul etmiştim ve tek görebildiğim beni saran bir karanlıktı. lşık giderek kayboluyordu. Öldüğümü biliyordum. Sonra kulağıma fısıldayan bir ses duydum. Uyan 37 numara. Uyan 37 numara. Ve uyandım. Bunun anlamı nedir?

**

Bir şey oldu. Parlak bir ışık. Şimşek. Bir şey etrafımı sardı. Herşey sıcak gibiydi. Bir şey bana yaklaştı. Nefesim kesildi. İnsana benziyordu. Ama bir terslik vardı. Sonra 2 gece önce duyduğum sesle aynı sesi duydum. Bana ”Korkma” dedi. ”Adım lndrid Cold.” dedi. Sonra ”Bu büyüklükte bir yerde, Ekvator’da… ”300… 300 ölecek. ”Beni bekle. Döneceğim ve yine görüşeceğiz” dedi. Hepsi bu.

**

Bildiğin bir şeyi neden soruyorsun John?

 Karıma ne oldu?

 Oradaydın. Mary Klein bakarak görmedi. Yakında sen de göreceksin.

**

. Alexander Leek

 – Sen de kimsin?

 – John Klein. Geçen hafta aramıştım.

 – Bunun ne olduğunu biliyor musun?

 – Uzak dur. Bak, ne olduğunu bilmeliyim. Söyle bana. Onu nerede gördün?

 Point Pleasant, BatıVirginia. Bana yardım edebilirsin. Beni takip et. Gececil Kelebek.Eski kültürlerde, güvesi bir tür medyumu temsil eder. Ya da cehennem gibi bir yerde sonsuza kadar mahsur kalmış bir ruhu. Güve adam. Basit bir tercümeyle Ukraynalılar öyle diyor. Nükleer patlama da dahil yüzlerce kehanette bulunmuş. 1969’da Galveeston’da, hortumdan önce görmüşler. Ama görmek inanmak değildir. Bu şeylerin gerçek olduğuna dair şimdiye kadar bir delil ortaya konulamadı. Tamam, şimdi bunlar gerçek değil.

Öyle mi?

 Gerçek. Etrafımızda gözle görünmeyen bir sürü şey vardır. Bilirsin, elektrik, mikrodalga, kızıl ötesi ışınlar. Bunlar başından beri var olan şeyler. Mağara resimlerinden çıkıyor. Gezegenin normal hallerinden biri. Sadece elle tutulabilecek madde halinde değiller.

Pekala, bunlar neyin parçası?

 Benden açıklamamı istediğin şeyin mantıklı bir açıklaması yok.

Tanrım! Enerjiye bağlı olarak bir şey olmadan önce o enerjiyi yoğun bir şekilde görürüz.

Bir şey olmadan önce mi?

 Yani bunlar felaket mi yaratıyor?

 – Buna gerek var mı?

 – Pekala, o zaman beni uyarmaya mı çalışıyorlar?

 Amaçları insani değil. Tamam. O zaman ne istiyorlar?

 Hiçbir fikrim yok. Asıl bilmek istediğin şey neden sen?

 Evet. Onları fark ettin. Onlar da onları fark ettiğini fark etti. Çoğu insan bu kadar duyarlı değildir. Görmeleri için bir tür şeyler geçirmeleri gerekir.

 Travma gibi. Başınıza ne geldi Bay Klein?

 Geçen hafta bir arkadaşıma garip bir telefon geldi. Arayan bir ruhtu diyelim. Ve her şeyi biliyordu. Kehanette bulundu ve gerçekleşti?

 Evet. Adı lndrid Cold’muş.

Algılama meselesi John. Nasıl inanırsan öyle görünürler. Bir ses, ışık, insan, canavar. Arkadaşın Tanrı ile konuştuğunu düşünse belki de aklını kaçırırdı.

Her şeyi bilmesini nasıl açıklıyorsun?

 Hey, şuraya bak. Bir blok ötede bir kaza olsa camı silen adam muhtemelen görür. Ama bu Onun Tanrı olduğunu ya da bizden daha zeki olduğunu göstermez. Ama olduğu yerden yolun biraz daha ilerisini görebilir.

Bu enerjiler bizden daha mı gelişmiş yoksa onlar da sıradan varlıklar mı?

 Bir böcekten daha gelişmişsin. Ama bunu bir de böceğe açıklamaya çalış.

- Kaç kişi gördü?

 – 10. Belki de 20.

Dinle beni. Point Pleasant’ta korkunç bir şey olacak. Geri dönme. Uzak dur. Daha fazla bir şey söyleyemem.

Bay Leek. Oraya gitmemin bir nedeni vardı.

Beni oraya bir şey getirdi. Her ne getirdiyse ölmen için getirmiş.

Cornell’da fizik profesörüydüm… Bir yıl kadar oluyor. Bir gün sesler duymaya başladım. Sesler mesaja dönüştü. Bir süre sonra dünya dışı zeki varlıkların olacak şeyleri bana önceden bildirdiklerine kesin bir şekilde emin oldum.

- Ama bildirmiyordu değil mi?

 Elimde seslerinin kaydı var. Bir binanın çökeceğini biliyordum. Engellemek istedim ama beni kimse dinlemedi.

- Ne oldu?

 – İnsanlar öldü. Bir sürü insan öldü. Soruşturma başladı. Neredeyse tutuklanıyordum. Eşim benden ayrıldı. Çocuklarım benimle konuşmayı kesti. Akıl hastahanesinde sana dört yıl boyunca ne yapabileceklerini biliyor musun?

 Herşeyi. Mesajları tam olarak anlayamazsın. Her seferinde yanlış yorumlarsın. Az daha mahvolacaktım. En sonunda kendine basit bir soru sorarsın. Hangisi daha önemli?

 İspat etmek mi?
 Yoksa yaşamak mı?

 İnan bana, yıllar önce vazgeçtim ve bir daha arkama bakmadım.

Bilmek istemedin mi?

 Bilip ne yapacağım?

**

- Alo?

 – Selam. Benim.

- Connie?

 – Evet. Biraz sohbet ederiz diye düşündüm. John?

 – Üzgünüm Connie. Seni sonra arayabilir miyim?

 – Hayır olmaz.

- Biletini aldım.

- Ne?

 Columbus üzerinden aktarmalı saat 1.45’de. Aktarmasız olarak aradım ama bulamadım. – Hemen çıkarsan yetişebilirsin.

- Yapamam. Gelemem.

Yarın Noel John. Yalnız kalmamalısın.

Gelemem.

Gelebilirsin. Biliyorsun, burada otururken düşünmeden edemedim. Bu gerçek değil.

Bunu durdurabilirim. Durdurabileceğimi biliyorum.

Hiç kimse durduramaz John. Beni dinle. Uçaklar düşecek. Depremler olacak. Ses sana ne derse desin tanıdığın ve sevdiğin insanlar ölecek. Yapabileceğin bir şey yok.

Kapatmam gerekiyor. O bana Onun arayacağını söyledi.

Mary arayacak. Yalan söylüyor John.

Arayanın sesi O’na benzeyebilir.

Ama O olmayacak. Ölünce ne olduğunu bilmiyorum ama ne olursa olsun Mary lndrid Cold’un yakınlarında değil.

Ya gerçekten O ise?

 O öldü John. Asıl önemli olan O’nu nasıl hatırlamak istediğin.

- Onu çok özlüyorum.

- Çok özlediğini elbette biliyorum. Fakat John, dinle. Onu özleyebilirsin ama inan burada daha kolay olacak. Daha kolay olur çünkü orada tek başınasın. Ve inan bana bunun başka yolu yok. Ne yapman gerekiyorsa onu yap. Ben seni anlarım. Burada yemeği 6’da yiyeceğiz. Hediyeleri 8’de açacağız. Ve seni de görmek istiyoruz. Tamam mı?

 Görüşürüz John.

**

- Çok kötü. Ama daha da kötü olabilirdi.

 – Arama bitti mi?

 – 36. Tahminen 36 kişi ölmüş. Tanrım. 36. 36 mı?

 Uyan 37 numara. Uyan.

Silver Bridge Köprüsünün neden çöktüğü asla belirlenemedi. Dünyada çeşitli yerlerde görünse de Monthman Point Pleasant’da bir daha görünmedi

****

MOTHMAN (Güve Adam)

Gri renkli, büyük katlanan kanatlı 1.8-2 metre boylarında, iki kuvvetli insan bacağı olan yaratık, yaklaşan arabaya alev gibi yanan kırmızı gözleriyle bakıyordu. Gözleri, vücudunun üst bölümüne yerleştirilmiş gibiydi çünkü kafası yoktu. Ya da en azından görülebilir bir kafası yoktu. 15 Kasım 1966′da 11.30 civarında Batı Virginia’daki Point Pleasant yakınındaki kullanılmayan savaş zamanından kalma patlayıcı fabrikasının önünden arabayla giderken Roger Scarberry, karısı ve iki arkadaşına doğru bu ürkütücü insan benzeri yaratık yürümekteydi.

Saatte 160 km hızla oradan uzaklaşırken yaratık uçarak ve ürkütücü tiz çığlıklar atarak otomobili takip etti ve bu arada kanatlarını çırpmasına gerek bile kalmadı. Buna karşın Point Pleasant’a yaklaştıklarında gözden kayboldu. Mason ilçesine vardıklarında olayı polise bildirdiler. Polis onlarla fabrikaya gitti ancak herhangi bir iz bulamadılar.

Bu Point Pleasant’ta bir yaratıkla karşılaşma vakalarının ilki değildi.1961′de Ohio Nehri boyunca uzanan 2 numaralı yolda ilerleyen bir şoför ve sürücüsü buna benzer bir yaratık görmüşlerdi. Otomobil yaklaşırken yolun ortasında duran yaratık aniden kanatlarını açmış ve 3 metre yükselmişti.

Yine de Güve Adam adı verilen bu tuhaf yaratığa basının ilgisi Scarberry vakasıyla başlamıştır. Sonraki 13 ay boyunca 100′den fazla görgü tanığı Point Pleasant yakınlarında bu yaratığı gördü. Tarifleri Scarberry’ninkiyle örtüşmekteydi. Buna karşın 1967′nin sonlarında Güve Adam geldiği gibi birdenbire yok oldu ve bir daha onu gören olmadı.

Güve Adam’a dair en kapsamlı kitap, 1975 yılında basılmış olan John Keel’in klasik kitabı The Mothman Prophecies’dir.Kitap, bu korkutucu uçan yaratığın görüldüğü dönemlerde Point Pleasant’ta başka rahatsız edici olayların da hüküm sürdüğünü anlatmaktadır. Kayıtlarda, UFO raporları, korkunç hayvan sakatlama olayları, bazı evlere kötü ve koyu renk giysili anonim memurların asap bozucu ziyaretleri (başlı başına gizemli bir fenomen) yer almaktadır. Keel ve daha birçok araştırmacı, Güve Adam’ın alışılmamış, uzay ya da zamandaki başka bir boyutta dünyaya gelmiş bir varlık olabileceğini öne sürmüşlerdir.

Daha tutucu açıklamalardan biri de, Batı Virginia Üniversitesi’nden Dr. Robert Smith’e aittir. Smith, Güve Adam’ın aslında Kumlutepe turnası Grus Canadensis adı verilen çok uzun boylu, gri tüylü bir kuş türüne ait olabileceğini öne sürmüştür. Ancak, bu uzun boyunlu kuş, boynu olmadığı söylenen Güve Adam’la pek bir benzerlik göstermemektedir.

Araştırmacı Mark Tall’un 1988′de Thunderbirds! The Living Legend of Giant Birds kitabında anlattıkları, açıklamaların arasında en ilginç olanıdır. Hall, kuzey batı Pasifik’te, Missouri’deki Ozark Dağları ve Pennsylvania’daki Allegheny Platosu’nda, Amerikan yerlileri ve buraya yerleşen ilk Batılıların, dev baykuş türlerinin varlığına inandıklarına ve bunlara büyük baykuş adını verdiklerine işaret etmiştir. Bilim bu baykuş türünü tanımasa da, bahsedilen bu kuş Güve Adam’la benzerlik taşıyabilir. Birçok hayvanın aksine baykuşların gözleri parladığında kırmızı renkli gibi gözükmektedir.

Bazı fiziksel deliller bulunana dek, dev baykuşlar da Güve Adam gibi zoolojik çevreler tarafından kabul görmeyecektir.

Kaynak: Dünyanın Gizemleri

http://www.gribilge.com/mothman-nedir/

YANSIMA TEORİSİNDEN GELECEK TÜRKİYE’Sİ


Önceden Görenler İçin

Düşünce ve gerçeklik arasındaki ilişkileri, birbirine bağlı ve zıt yönlü iki işlevle çözümleyebiliriz. Yansıma kavramına nasıl varmış ol­duğumu bu şekilde açıklayabilirim.

Yansımayı açıklamak ve netleştirmek için büyük güçlüklerle karşılaşırız. Düşünce ve gerçeklik arasındaki ayrım. Oysa demek istediğimiz şey, düşüncenin realitenin bir parçası olduğuydu. Kendimizi, düşüncelerin ve olayların akışının iki yönlü bağlılığı hakkında söz ederken bulabiliriz. Daha sonra yerini çeşitli düşüncelerin arasındaki iki yanlı bağlantıya bırakalım. Bu bağlantıyı hesaba kattığımızda, kendimizi gerçeğin objektif ve sübjektif görünüşleri arasındaki farkı ayırt etme zorunluluğu altında buluruz. İlki, objektif görünüş ve olayların akışına, İkincisi ise diğerlerin düşüncelerine gidiyoruz. Bir tek objektif görünüş vardır ancak ötekilerin oldukça birçok sübjektif görünüşleri de vardır. Ötekiler arasında yaşanan doğrudan ilişkilerdeki yansıma, hareketler arasın­daki kavrayış ve olayların yansımasından daha fazladır çünkü olay­ların çözülmesi daha uzun bir süre alır.

Objektif ve sübjektif görünüşler arasındaki farkı bir kez ayırt ettiğimizde, yansıma işlevi ve yansıma söylemini de ayırt etmemiz gerekir. Yansıma söylemi, doğrudan insanlar arası ilişkiler alanına aittir ve bu ilişkiler, olayların akış çizgisinden daha yansımalıdır.

Objektif görünüm hakkında şöyle bir söylem düşünün: “Yağ­mur yağıyor.”Bu ya doğrudur, ya da yanlıştır fakat yansımalı de­ğildir. Ancak şöyle bir söylem alalım: “Sen benim düşmanımsın.” Bu doğru veya yanlış olabilir, senin ona karşı nasıl tepki verdiğine bağlıdır. İşte bu yansımalıdır. Yansımalı söylemleri, kendi önerisine dayanan söylemler temsil eder. Fakat belirsizlik özneldir, anlamla­ra göre değil, etkisine göre yansırlar. En meşhur kendisine dayalı söylem, yalancılık paradoksudur. “Giritliler daima yalan söyler” der Epimenides. Eğer bu söylem doğru ise, Giritli filozof yalan söyle­miyor demektir ve bu nedenle söylem yanlıştır. Tereddüt, söylemin mevcut etkisini yok eder. Tam tersine, “Sen benim düşmanımsın” sözünde, söylemin doğruluk değeri, sizin karşı tepkinize bağlıdır.

Yansımalı işlevler olayında belirsizlik, bir durumun objektif ve sübjektif görünüşleri arasına giren bir iletişim eksikliği ile meydana gelir. Bir durum, yansımalı olabilir hatta bilinç ve yarar işlevleri, ayrı ayrı veya aynı anda işlese bile. Sonra, süreç belli bir zaman süresi içinde gelişir fakat ötekilerin düşüncesi ve gerçek olay­lar, işlemin sonunda, tıpkı başındaki gibi kaldığı sürece yansımalı sayılır ve katılımcıların bazı kavram yanılgıları ve yanlış yorumları nedeniyle, olayların akışına, özgün bir belirlenemezlik unsuru giriş yapar. Bu da durumu bilimsel yasalar temelinde tahmin edilemez kılar.

Yansıma, en iyi şekilde finansal piyasalarda gösterilip etüt edi­lebilir çünkü finansal piyasaların bu tür yasalarla yönetilmekte ol­duğu sanılmaktadır. Diğer alanlarda bilim daha az gelişmiştir. Hatta finansal piyasalarda bile yansıma işleyişi duraklamalar gösterir. Te­mel piyasalar günden güne belirli bir istatistiksel kuralı izliyor gibi görünür fakat ara sıra bu kurallar ihlal edilir. Bu yüzden tek düze, kestirilebilir günlük olayları önceden haber verebilirken yansıma iş­levini veremeyiz. Yansıma işlevinde yansımalar büyük bir farklılık taşır çünkü tarihin gidişini değiştirirler. Bu düşünceler beni, tarihsel gelişimlerin her günkü olaylardan, yansımayla ayrıldığı şeklinde bir tartışmaya götürdü. Fakat bu kanıtlar yanlıştır. Deprem gibi yansı­malı olmayan birçok tarihi olay vardır. Monoton olaylarla, yansı­malı olaylar arasındaki fark totolojik gereksiz tekrarlara dönebilir: Yansımanın gelişimi, objektif ya da sübjektif gerçeğin ayrı görünüş­lerinde belirgin olarak değişmemiştir.

Şimdi, bilinç bilim ve dil çalışmalarındaki bazı gelişmeler, yan­sıma kavramına bazı boyutlar getirmiştir. Yansıma sadece iki işlevle ayırt edilir: bilinç ve yararlanma. Bu gerçekten kaba bir sınıflan­dırma olup son yıllardaki beyin ve dil işlev araştırmaları, çok daha ince ayrıntılı çözümlemelere ulaşmayı mümkün kılmıştır. Bununla beraber, kavram kendi anlamını kaybetmemiştir. Filozoflar ve bilim adamlarının, dünyaya bakarken yaptıkları gibi, en ufak bir çarpıt­mayı tespit edebilecek hassaslıktadır.Onların öncelikli ilgisi, bilinç işlevidir; dahası, yararlanma işlevi karışarak bilinç işlevinin tam olmasına zarar verir. Bu yüzden, onu görmezden gelir veya ister istemez incelemekten vazgeçerler. Bunun en iyi örneği ekonomi teorisinde mevcuttur. Tam rekabet teorisi, yetkin bilgi varsayımı üze­rine kurulmuştur. Varsayımın çürük olduğu ispatlandığı zaman, eko­nomistler kendi inşa ettikleri yapıyı, yansımanın kötü etkilerinden korumak için daha yararsız çarpıtmalara doğru gittiler. Bu, yetkin bilgi varsayımının gerçekle benzerliği olmayan, yapay inanç, akılcı beklentiler teorisine nasıl dönmüş olduğunu gösterir.

İNSANİ BELİRSİZLİK İLKESİ

Yansımanın ayırıcı çizgileri, ötekilerin düşüncelerinde yer – alan, bir belirsizlik unsuruna ve içinde yer aldıkları ortam içinde bir belirlenemezlik unsurunun var oluşuna giriştir. Yansıma, Wemer Heisenberg’in Kuantum fiziğindeki belirsizlik ilkesine benzer fakat önemli bir fark vardır: Kuantum fiziği, katılımcıların düşünceleri ile değil, maddi kavramlarla uğraşır. Heisenberg’in bulduğu belirsizlik ilkesi, kuantum parçacıklarının davranışı ile veya bir yota dalgasıyla değişmez fakat yansımanın tanınması, değişebilen insan davranışla­rıyla olabilir. Böylece belirsizlik, yansıma etkisi ile birleşerek katı­lımcıların yanı sıra insanları yöneten evrensel geçerli yasaları ara­yan sosyal bilimcileri de etkiler. Bu ilave belirsizlik elemanı, insani belirsizlik ilkesi olarak tanımlanabilir ve sosyal bilimlerin işlerini karıştırır.

ABD’DE KONUT BALONU [ndan Türkiye’ye Dersler]

2000’de tavan yapan teknoloji balonunun kötü sonuçlan ve 11 Eylül 2001 terörist saldırısının ardından Federal Reserve, federal fon oranlarını yüzde 1 oranında indirdi ve 2004 Haziranına kadar bu seviyede tuttu. Bu durum Amerika’da konut balonunun gelişmesine izin verdi. Benzer balonlar, özellikle İngiltere, İspanya ve Avust­ralya gibi dünyanın diğer kısımlarında da görülebilirdi. Amerika’da gerçekleşen konut balonunun diğerlerinden farklı olmasının nede­ni, global ekonomi ve uluslararası finans sistemi açısından önemi ve hacmidir.Konut piyasası İspanya’da, Amerika’dan önce daraldı fakat ülkeye olan etkisi dışında dikkat çekmeden son buldu.Tam tersine, Amerikan ipotek güvencesi başta Alman kurumsal hak sa­hipleri olmak üzere bazı Avrupalı hak sahipleriyle Amerikalılardan çok daha güçlü bir şekilde tüm dünyaya yayılmıştı.

Tek başına ele alındığında Amerikan konut balonu, dalgalan­ma modelim için anlattıklarımı aynen izlemiştir. Geçerli bir trend eğilimi vardı -borç verme standartlarının her zamankinden daha saldırgan biçimde gevşemesi ve borç oran farklarını değerlendirme rasyosu – ve teminat senetlerinin değerinin borç verme istekliliğini etkilemediği inancıyla desteklenmişti. Bunlar, özellikle de emlak alanında, geçmişteki balonları ateşleyen, en yaygın yanlış kavram­lardır. Bu dersin hâlâ öğrenilmiş olamaması ne kadar şaşırtıcıdır.

Balonun büyümesi, yavaş başladı, birkaç yıl sürdü ve faiz oranlan yükselme­ye başladığı zaman aniden geri de dönmedi çünkü spekülatif talep, yardım ve şimdiye kadar daha saldırgan borç verme uygulamalarına ve her zamankinden daha sofistike, ipotek güvence yöntemlerine dayanmıştı.Sonunda 2007 baharında alt piyasa sorunları, New Century Financial Corporation’ı iflasa götürdü ve bunu izleyen alacaka­ranlık döneminde konut fiyatları düştü fakat insanlar oyunun bittiği­ni anlayamadı. Citibank’ın genel müdürü Chuk Prince, raporunda, “Müzik durduğunda, likidite anlamında her şey karmaşıklaşacaktı fakat müzik çaldığı sürece, kalkıp dans etmelisiniz. Biz hâlâ dans ediyoruz,”demişti.[] Sonunda Ağustos 2007’de kesişme noktasına ulaşıldı, bir piyasadan diğerine bulaşarak yayılan felaket bir ivme hızı ile aşağı doğru şiddetli bir inişe geçti. Bu 1997’de çıkan, bir ülke peşinden diğerini vurup deviren, piyasa krizi yıkım topunu ha­tırlatıyordu. Öyle olsa bile, hisse senetleri borsası Ağustos 2007’den o yılın Ekim ayma kadar toparlandı. Bu hareket, benim modelim tarafından beklenmemişti. Model, kısa ve keskin bir çöküş ve bunu izleyen yavaş ve zahmetli bir denge şartlarına dönüşü çağrıştırı­yordu. Bu olayda, Ağustos 2007’de ve diğeri Ocak 2008’de eksik bırakılmıştık vardı. Her bir olayda Federal Reserve müdahale etti ve federal fon oranlarını indirdi ve borsa-hisse senetleri piyasası, Federal Reserve’in geçmişte yaptığı gibi, finansal krizin sonuçla­rından ekonomiyi koruyacağı inancım besleyerek cesaret aldı. Bu inancın yanlış olarak yerleştiğini düşündüm. Federal Reserve, bunu aşırı yapması gerçeği yüzünden, kendisinin ekonomiyi koruma ye­teneğini sınırlandırmıştır. Benim görüşüme göre, bu finansal kriz, yakın tarihlerde meydana gelen diğer krizlere benzemiyor.

BAZI POLİTİK TAVSİYELER

Kesin politik tavsiyelerde bulunmak çeşitli nedenlerden dola­yı erken yapılmış bir hareket olacaktır. Birincisi, ben konuyu ciddi olarak değerlendirmek için piyasanın fazla içerisindeyiz. Şu anda gözlerimizin önüne serilen durum tamamen bizi içine çeken bir du­rumdur ve de benim risk altında birçok şeyimiz var. Daha tarafsız bir şekilde düşünebilmek için, kendimi piyasadan uzaklaştırmamız gerekecektir. İkinci olarak, mevcut yönetimden fazla bir şey bekle­memeliyiz.. Yeni büyük girişimler yeni başkanı beklemek durumundadır ve ancak Demokrat bir başkandan işlerin gidişini değiştirip ulusu yeni bir yöne yönlendirmesi beklenebilir. Üçüncü olarak, durum çok ciddidir ve yeni politik girişimler derinlemesine tartışılmalıdır. Ben mevcut düşüncemi kesin sonuçlardan çok tartışma konulan olarak ifade edeceğim.

Açıkça, serbest bırakılmış ve yerinden oynatılmış bir finansal endüstri, ekonomiye büyük zarar verir.Kontrol altına alınması ge­rekir. Kredi oluşturulması doğası gereği yansımalı bir süreçtir.Aşı­rılıkları engellemek için düzene koyulması gerekir. Ancak, düzenle­yicilerin sadece insan değil, aynı zamanda bürokrat olduklarını da hatırlamalıyız. Kuralları abartmak ekonomik faaliyetleri çok ciddi şekilde sekteye uğratabilir.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki şartlara geri dönmek büyük bir hata olur. Kredi elverişliliği sadece üretkenliği değil, aynı za­manda esnekliği ve yenilikçiliği de besler. İlle de kredi yaratılmaya uğraşılmamalıdır. Dünya belirsizliklerle dolu ve piyasalar değişen koşullara bürokratlardan çok daha iyi uyum sağlarlar. Aynı zamanda, piyasaların değişen koşullara sadece pasif olarak uyum sağlamadıklarını ve aktif olarak olayların şekillenmesinde de katkıları bulundu­ğunu fark etmeliyiz. Esnekliklerini çok değerli kılan değişkenlik ve belirsizlikleri de yaratabilirler. Makro ekonomik politikalar formüle edilirken bu da göz önüne alınmalıdır. Piyasalara, ekonomik istikra­rın sağlanmasına uygun mümkün olan en büyük boyut verilmelidir.

Büyük ölçüde, finansal piyasalardaki aşırılıklar kural koyan­ların gerekli kontrolü doğru yapmamasından kaynaklanır. Piyasaya yeni sürülen bazı finansal enstrümanlar ve metotlar yanlış dayanak­lara bağlanmıştı. Bunların sürdürülemez oldukları görülmüştür ve dolayısıyla terk edilmek zorunda kalınmıştır. Ancak diğerleri ya­yılmayı veya risklere karşı önlem alınmasını sağladıkları için elde tutulmalıdırlar. Kural koyucular son yenilikleri daha iyi anlamalı ve tam olarak anlamadıkları uygulamalara izin vermemelidirler.Risk yönetiminin katılımcılara bırakılabileceği fikri doğrudan sapma­dır. Kural koyucu otorite tarafından yönetilmesi gereken sistematik riskler vardır. Bunu yapabilmek için yeterli bilgiye sahip olmalıdır­lar. Yatırım fonları, bağımsız sermaye fonları ve diğer düzenlemeye tabi olmayan kuruluşlar da masraflı ve de külfetli olsa da bu bilgiyi temin etmelidirler. Maliyetler, bir çöküşün maliyetiyle karşılaştırıl­dığında önemini yitirmektedir. Manevi zarar çok büyük bir problemi içermektedir ama çözülebilir. Finansal sistem tehlikeye girdiğinde, otoritenin müdahale etmesinin gerektiğiyle yüzleşmeliyiz. Hoşlarına gitsin gitmesin, kredi veren kuruluşlar bir otorite tarafından korundukları gerçeğini kabul etmelidirler.Dolayısıyla, bunun için bir fiyat ödemelidirler. Otoriteler, genişleme döneminde daha tetik­te olmalı ve kontrol uygulamalıdırlar. Bu, şüphesiz işin kârlılığını sınırlandıracaktır. İşle uğraşan kişiler bundan hoşlanmayacaklar ve aksi için kulis yapacaklardır ancak kredi oluşturmak kurallara bağlanmış bir iş olmak zorundadır. Bir kurumun kurtarılması için işlerin kontrolden çıkmasına izin veren otoriteler sorumlu tutulmalıdır. Son yıllarda, işler kontrolden çıktı. Finansal endüstrinin çok fazla kârlı olmasına ve çok fazla büyümesine izin verildi.

Mevcut olacak krizden alınacak en büyük ders, mali otoritenin sadece para arzı ile değil, aynı zamanda kredi oluşturulması ile de ilgilen­mesi gerektiğidir.

[Açıklama: Monetarizm iktisadi politika uygulamalarında para arzını önemli bir araç olarak gören bir iktisadi öğretidir. Monetaristler'e göre para arzı hiçbir zaman mal ve hizmet arzından fazla olmamalıdır. Monetaristler’in en ünlülerinden biri Chicago Üniversitesi’nde bir akademisyen olan Milton Friedmandır. Friedman’a gore eğer hükümet ekonomiyi serbest bırakır ve Merkez Bankası para arzını kontrol ederse enflasyon azalır, yeni yatırımlar teşvik edilir, ekonomik gelişme sağlanır ve işsizlik önemli ölçüde azaltılır. Başka bir deyişle para arzı bir ekonomide üretim, istihdam ve işsizlik üzerinde doğrudan etkili olup para politikası araçları içinde en etkili olanıdır. Fakat Friedman son zamanlarda Financial Times gazetesine yaptığı açıklamada fikrini değiştirdiğini, para arzının hedef alınmasının başarılı olmayabileceğini söylemiştir.]

Monetarizm sahte bir doktrindir.Para ve kredi bir arada gitmezler. Mali otoriteler sadece ücret enflasyonu ile değil aynı zamanda bertaraf edilen kâr balonlarıyla da ilgilenmelidirler.Varlık fiyatları sadece paranın elde edilebilirliği ile değil, aynı zamanda borç verme niyetine de bağlıdır. Mali otoriteler sadece para arzını değil, aynı zamanda kredi şartlarını da izlemeli ve göz önüne alma­lıdır. Mali otoritelerden kâr fiyatlarını kontrol etmelerini istemenin onlara çok fazla görev yükleyeceği konusuna itiraz edilecektir. Bu itiraz, mali otoritelerin görevi belirli kuralları mekanik olarak uygulamakla sınırlandırılabilirse geçerli olacaktır. Onların işi bundan çok daha karmaşıktır. Onlar, çıkar fonksiyonlarının uygulanmasın­da bütün hileleri kullanarak çok ince bir beklentileri yönetme oyu­nu ile meşguldürler. Bu bir sanattır ve bilime indirgenemez.Alan Greenspan çıkar fonksiyonlarının büyük bir ustasıydı. Maalesef, o yeteneklerini yanlış etkenin hizmetine verdi ve aşırı bir piyasa fundamentalistiydi.

Hem konut balonu, hem de süper balon çok fazla borç kulla­nımı ile karakterize edilebilir. Bu, bilinen riskleri hesaplayan ama yansımayı görmezden gelen sofistike risk yönetimi ile desteklendi. Kural koruyucular hiçbir şey yapmasalar bile borç kullanımı üzerinde yeniden kontrolü oluşturmalıdırlar. Bu tarz kontrolü geçmişte uygularlardı. Hisse senetleri, etrafından dolanacak çok yol olduğu için büyük ölçüde anlamım kaybetmiş olsa da, hâlâ marj zorunluluklarına tabidir. Konut kredisi tahvilleri-teminatları ve diğer sentetik enstrümanlar, tutucu piyasa döneminde çıkarıldıkları için, hiçbir zaman kontrol altına alınmadı. Borcu kontrol etmek finansal endüstrinin hem boyutunu, hem de kârlılığını azaltacaktır ancak bu toplum çıkarlarının getirisidir.

Kredi krizini rahatlatacak özel bir önlem, bir takas odasının kurulması veya kredi temerrüt takası ile değiştirilmesidir. Kırk beş trilyon dolar değerinde kontratlar ödenmemiş olmakla beraber, kontratın tarafları karşı tarafın kendini yeterince koruyup korumadığını bilmemektedir. Temerrüt gerçekleşirse/gerçekleştiğinde, karşı tarafların bazıları yükümlülüklerini yerine getiremeyebilirler. Bu olasılık piyasanın üzerinde Demokles’in Kılıcı gibi sallanmaktadır. Federal Reserve’in Bear Stems’in iflas etmesine izin vermemesinde bu önemli bir rol oynamış olmalıdır. Tüm mevcut gelecek kontratların verilmesi gereken bir takas odası oluşturmak veya sağlam bir sermaye yapısı veya katı marj zorunlulukları ile değiştirmekle çok şey kazanılır.

Konut balonunun patlamasıyla yaratılan karmaşa karşısında ne yapılabilir?

Alışılmış devresel bunalım karşıtı parasal ve mali politikalar gittikleri yere kadar uygun olmakla birlikte, belirtmiş olduğum nedenlerden dolayı yeteri kadar ileriye gidemezler. İç fiyatların çöküşünü zapt etmek ve beraberinde gelen acıyı hafifletmek için ek önlemler gerekir. Bu iki nedenden dolayı, mümkün olan en çok sayıdaki insanın evlerini korumaları istenir. Bu hem alt gelir grubu konut kredileri için, hem de konut kredisinin değeri konutlarının değerini aşan insanlar için geçerlidir. Onlar, bir desteğe ihtiyacı olan konut balonunun kurbanları olarak değerlendirilebilir. Ancak, onlara rahatlama sağlamak, konut kredileri hacizle uygulanabilme özelliği sayesinde değer kazandığı için çok incedir. Birçok ülkede borç alan­lar şahsi olarak sorumlu olmakla beraber, Amerika’da borç veren­lerin genelde haciz haricinde herhangi bir yaptırımı yoktur.Diğer taraftan icra konut fiyatlarını düşürür ve durgunluğu arttırır. Aynı zamanda ilgili bütün taraflar için yüksek maliyetlidir ve olumsuz­luğun dağılımı etkisi ile sonuçlanır. Bu etkenleri dengelemek için ne yapılabilir? Bu, şu ana kadar tartıştığımız konulardan daha detaylı değerlendirdiğimiz ve kendi vakfım olan Açık Toplum Enstitüsü’nü de dâhil ettiğim bir konu. İşte ilk bulgularım.

Ödenmiş olan 7 milyon alt gelir grubu ev kredisinin yaklaşık yüzde 40’ı önümüzdeki iki sene içerisinde temerrüde düşecektir.Opsiyonlu-ayarlanabilir- oranlı konut kredileri ve oran ayarlaması­na maruz kalan diğer konut kredilerinin temerrüdü de yaklaşık aynı büyüklükte ancak daha uzun bir süre içerisinde olacaktır. Bu, konut fiyatlarının üzerindeki indirici baskıyı koruyacaktır. Fiyatlar, hükü­met müdahalesi ile durdurulmadığı sürece, uzun dönem eğilimin altına düşecektir.

Emlak krizi sonucunda oluşan dertler çok büyük olacaktır. Bazı en kötü talan uygulamaları için seçilen hedefin yaşlı vatandaşlar ol­duğuna ve orantısız olarak borçlarında temerrüde düştüğüne dair önemli kanıtlar vardır. Farklı renkteki topluluklar da orantısız olarak etkilenmektedir Amerika’da zenginlik ve imkânların artmasında ev sahibi olmanın anahtar bir etmen olduğu göz önüne alınırsa, özel­likle yukarıya doğru giden rengi farklı olan genç profesyoneller ağır darbe alacaklardır. Onlar “mülkiyet toplumu”na inanıp desteklemiş­ler ve varlıkları ev mülkiyetinde yoğunlaşmıştır. Prince George il­çesi, Maryland en iyi örneği oluşturur. Ülkedeki ağırlıklı siyahların hakim olduğu en zengin ilçe olmakla beraber, Maryland en çok hac­zin gerçekleştiği yerdir. Maryland’e ilişkin veriler Afrika Amerikalı ev sahiplerinin %54’ünün alt gelir grubu ev kredisi kullandıklarını, buna karşılık bu oranın İspanyollar için %47 ve beyazlar için %18 olduğunu göstermektedir.

Haciz, ev kredisi değeri ev değerini aştığı için yeni ev sahip­lerini mülklerini terk etmeye iterek, çevredeki evlerin değerini de düşürür. Sonuç olarak, toplu hacizler tüm bir mahallenin denge­sini bozar ve istihdam, eğitim, sağlık ve çocuk sağlığı gibi diğer sahalara da yansır.Ek politik önlemlerin ana odak noktası haczin önlenmesi olmalıdır. Hükümet yönetiminin halihazırda kanunlaştırdığı girişimler, halk ilişkilerindeki uygulamaların ötesine geçemeyecektir. Tüm sınırlamaları bir kez uyguladığınızda pratikte elinizde hiçbir şey kalmaz.

Hem sistematik hem de kişiselleştirilmiş yaklaşımlara ge­rek vardır. Sistematik müdahale ihtiyacı olarak, Temsilci Bamey Frank’in doğru yolda olduğuna inanıyorum, ancak o da iki partinin ‘ de desteğini alabilmek için yeteri kadar ileri gitmemektedir. Cebri icra hakkını koruyan ve bu hakkı uygulama cesaretini kıran iki öne­ri getirmiştir – eğer onun önerdiği sırada uygulansaydı. Birincisi, iflas kanununu, hakimin konut kredisini tekrar asıl konuta yazma­sını sağlayacak şekilde değiştirecekti. Bu, zorunlu bir düzeltmeyi önlemek için, borç verenlerin üzerinde bu tip konut kredilerini kendi istekleriyle yeniden düzenleme baskısı kuracaktır. Cumhuriyetçile­rin itirazı, bunun borç verenin haklarım etkileyeceği ve dolayısıyla gelecekte konut kredilerini daha pahalı yapacağı idi. Ancak Frank teklifi sadece Ocak 2005 ile Ocak 2007 arasında başlatılan konut kredilerine uygulanabilirdi. Ayrıca, mevcut iflas kanunu zaten ikinci evlerde konut kredisi üzerinde değişikliğe izin vermektedir ve bu da maliyetlerini ciddi bir şekilde etkilememiştir.

İpotek endüstrisine göre, borç ödememe ve temerrütle karşı karşıya olan alt gelir grubu ipotek borçlarının değişmesini engel­leyen bir takım yasal ve pratik nedenler vardır. Hizmet verenlere göre, ipoteklerin menkul değere çevrilmesi bireysel borçların takibi­ni zorlaştırmakta ve “havuz ve hizmet sözleşmeleri” kredi şartlarını değiştirmelerini önemli ölçüde sınırlandırmaktadır. Ancak ana engel “tahvil savaşları”dır. Belirli bir kredide farklı dilimlerin çelişkili çı­karları vardır – bir dilimin önceliği anapara iken, diğerininki faiz olabilir. Hizmet verenler, bir dilim kaçınılmaz olarak diğerinden daha derin bir darbe alacağı için ve hizmet verenler her dilime karşı aynı anda sorumlu oldukları için, ipoteklerin yeniden yazılmasına karşı çıkmaktadırlar.

Ancak, havuz ve hizmet anlaşmalarının daha önce kabul edilen­den daha fazla esneklik sağladığına dair artan bir fikir birliği vardır. Menkul kıymetleştirmenin sorunlarına rağmen, Moody’s borçla il­gili değişikliklerin rezerv ve hizmet oranının arttığını ancak 2007’de yeniden düzenlenen kredilerin sadece %3,5’ini oluşturduğunu teyit etmektedir. Borç verenlerin çalışanlarının çalışmalarını sağlamak üzere ek baskı kurmalarına ikna etmek için kredilerin düzeltilmesi­nin yararlarını ölçme ve belgelemeye daha çok dikkat edilmelidir.

Ancak maalesef, kapsamlı reformlarla bile, birçok ev sahibi evinde oturmanın maliyetini karşılayamayacaktır.Yerel yönetimler, ev sahiplerinin önemli bir bölümünün evini kaybedeceği gerçeğini kabul etmek durumunda kalacaklardır ve en ağır borç verme, finan­sal olarak en hassas olan rengi farklı topluluklarda yoğunlaştığı için, yerel hükümetler tam da bu şoku mas etmek için, en az hazırlıklı semtlerde piyasaya atılan büyük emlak envanterlerinin ürkütücü yanıyla karşı karşıyadırlar.Buradaki incelik, bu emlakların boş kal­masına veya ikamet etmeyen kişilerin eline düşmesine izin verme­mek ve evinde oturan ve ona bakan sorumlu kişilere en kısa sürede vermektir.

Yerel topluluklara yardımcı olmak, özel yardımseverler için ve­rimli bir alan olacaktır. Federal ve Eyalet hükümetlerinden gelecek denk fonlar kapsamı ve etkisini büyük ölçüde arttıracaktır. Benim demeğim New York City’de ve Maryland’de yerel girişimlere spon­sor olmaktadır.

New York’ta Belediye, özel yardımseverler borç endüstrisin­den fon alma ile New York City Semtleri Merkezi’ni başlattık. Bu merkez danışmanlık, yasal yardım, borç düzeltmesi, önleyici sos­yal yardım ve eğitim de dâhil olmak üzere haczi önleme avukatlık hizmetini arttıracak ve koordine edecek. Ana misyonu borç alanla­rın evlerinde kalmasını sağlamaktır. Evlerinde kalamayanlar için, o semtin istikrarı sağlamak üzere, emlaklarının sorumlu ev sahip­lerine veya kâr amacı gütmeyen organizasyonlara etkili bir şekil­de transfer edilmesini destekler. Yılda on sekiz bin borçluya kadar yardım etmesini ümit etmekteyiz.New York City Semtleri Merkezi, borçlular, doğrudan hizmet verenler ve kredi endüstrisi arasındaki iletişimi sağlayan dürüst bir komisyoncu olarak çalışacaktır. New York City’nin emlak piyasası mevcut krizle en sert darbeyi almamış olmasına rağmen, New York’ta gerçekleştirilen yerel çözümlerin di­ğer topluluklara da model oluşturmasını umuyoruz.

İpotekte temerrüde düşmüş veya düşmek üzere olan ev sahip­lerine yardımcı olmak üzere Maryland’de çeşitli çabalar gösteril­mektedir. Baltimore Ev Sahipliği Koruma Koalisyonu ve Prince George’s ilçesinde, problemli olan ev sahiplerine yüreklerinden geçen bir yere dönme imkânı sağlamıştır. Sınırlandıran faktör, iyi eğitimli danışmanlardır. Bir kısmı devlet desteği alabilecek çeşitli eğitim programlarını desteklemeyi planlıyoruz.

Başka ne yapılabileceği konusunda çalışmalarımız sürmekte­dir.

Kaynak:

George SOROS, Finansal Piyasalar İçin Yeni Paradigma / The New Paradigm For Financial Markets, İngilizceden çeviren Coşkun Üçüncü, İnkılap, Eylül -2010, İstanbul

[ 1] Michiyo Nakamoto ve David Wighton, “Fiyatların yükselmesini ümit eden Citigroup, ‘Hâlâ dans ediyor.’ Financial Times, 10 Temmuz 2007.