TİN ’E İLİŞKİN KÜÇÜLTÜCÜ VE YÜCELTİCİ SPEKÜLASYON


Niteliksiz Adam
“Robert MUSİL”

TİNİSİM,[psikoloji ]: 1 .    Ruh. 2 .   felsefe  Birtakım fizik ötesi kurucularının, gerçeği ve evreni açıklamak için her şeyin özü, temeli veya yapıcısı olarak benimsedikleri madde dışı varlık.

 [Tuzzi’lerdeki buluşmalar artık düzenli ve yoğun sürecinin yörüngesine oturmuştu. Daire Başkanı Tuzzi, “Konsil” sırasında “yeğen” ile konuştu. “Bütün bunların daha önce de olduğunu biliyor musunuz?”]

Gözleriyle, kendisine yabancılaşmış olan evindeki kaynaşan kalabalığı işaret etti. “Hıristiyanlığın başlarında; Hazreti İsa’nın doğumundan hemen sonraki yüzyıllarda. O zamanlar, fokur fokur kaynayan Hıristiyan-Levanten-Helen-Yahudi kazanında sayısız tarikatlar kurulmuştu.” Tuzzi, bu tarikatları saymaya başladı: “Adamitler, Kabilliler, Ebionitler, Koliridyanlar, Arkontikler, Enkratitler, Ophitler…”; Tuzzi, Hıristiyanlık öncesine ve erken Hıristiyanlık dönemine ait dini tarikatlardan oluşma, uzun bir listeyi, birinin yaptığı herhangi bir şeyin hızlı tempo yansıtan alışılagelmişliğini ehlileştirircesine gözden saklamak istediğinde sergilediği o tuhaf, aslında içinde bir aceleciliği gizleyen ağırlıkla sayıp dökmekteydi; bu tutum, karısının kuzenine aslında bu evde olup bitenler hakkında özel nedenlerden ötürü belli ettiğinden çok daha fazlasını bildiğini dikkatle anlatmak istiyormuş izlenimini yaratıyordu.

Daha sonra sözüne devam etti ve biraz önce andığı adların açıklamasına girişerek, bir tarikatın, bekâreti koşul kılmasından ötürü evliliğe karşı çıktığını, bir başkasının ise yine bekâret talebinde bulunduğunu, ama bu hedefe tuhaf bir biçimde ölçüsüz yaşamayailişkin dinsel kurallarla varmayı amaçladığını anlattı.

Tarikatlardan birinin üyeleri, kadın bedenini bir şeytan icadı saydıklarından kendi kendilerini sakatlıyorlardı, öteki tarikatların uygulamalarında ise kadınlar ve erkekler kilise toplantılarında soyunuyorlardı.

Cennette Havva’yı baştan çıkardığı söylenen yılanın aslında tanrısal bir kişilik olduğu sonucuna varan, inançlı kılı kırk yaranlar, hayvanlarla cinsel ilişkiye giriyorlardı; başkaları da bakirelere hoş gözle bakmıyorlardı, çünkü bilimsel temelli inançlarına göre Tanrının annesi, Hazreti İsa’dan başka çocuklar da doğurmuştu ve bu yüzden bekâreti kabul etmek, tehlikeli bir yanılgı olurdu.

Birileri hep ötekilerin yaptıklarının tam tersini, üstelik de yaklaşık olarak aynı nedenlerden ve inançlardan ötürü yapmaktaydı. — Tuzzi, bütün bunları, tuhaf olsalar da tarihsel olaylara yakışan bir ciddiyetle ve sesinde erkekler arasındaki şakalara özgü bir alt tonla anlatmaktaydı. Duvarın yanında duruyorlardı; Daire Başkanı Tuzzi, dudaklarında küçük ve öfkeli bir gülümsemeyle sigarasının izmaritini bir tablaya attı, kafası hâlâ karışık olarak kalabalığa baktı ve sanki tam bir sigara içimlik süre kadar konuşmak istermişçesine, sözlerini şöyle noktaladı:

“Zannediyorum o zamanlar egemen olan fikir ayrılıklarının ve kişisel görüşlerin durumunun bizim edebiyatçılarımızın çekişmelerini hatırlatan çok yanı var. Bunlar yarın havada dağılmış olacak. Eğer çeşitli tarihsel koşullar yüzünden tam zamanında politik etkinliğe sahip, tinsel bir memuriyet sistemi oluşmasaydı, o zaman bugün Hıristiyanlık inancının izi bile kalmayacaktı…”

Ulrich, buna katıldı. Ücretleri resmen cemaat tarafından ödenen din görevlileri, resmi kuralların hafife alınmasına izin vermezler. Ben, genel olarak ortak niteliklerimize karşı haksız bir tutum içinde olduğumuzu düşünüyorum; o niteliklerin güvenilirliği olmasaydı, tarih asla oluşamazdı, çünkü tinsel çabalar hep tartışmalıdır ve havada kalır.”

Bu arada karısının yeğeni de tıpkı kendisi gibi, can sıkıcı bir yakınlıkla önüne bakmaktaydı ve konuşmaya ara verildiğinin farkına bile varmamıştı. Tuzzi, bir şeyler söylenmesi gerektiğini hissetti; kendini sık hayal gören ve suskunluğuyla kendini ele verebileceğinden korkan bir insan gibi tehdit altında hissediyordu. “Her şey hakkında olumsuz düşünmekten hoşlanıyorsunuz,”dedi gülümseyerek, din görevlilerine ilişkin söylem o âna kadar kulaklarının önünde içeri girmeyi beklemişçesine “ve karım herhalde, akrabalıktan kaynaklanan bütün sempatisine rağmen, sizin katkınızdan biraz olsun korkmakta haksız değil. Böyle konuşmama izin verirseniz eğer, hemcinslerinize ilişkin düşünceleriniz biraz küçültücü spekülasyon olmak eğiliminde.”

“Bu, mükemmel bir söylem,” diye karşılık verdi Ulrich sevinçle “her ne kadar böyle bir söylemin gereğini yerine getiremeyeceğimi alçakgönüllülükle söylemek zorunda olsam da! Çünkü insanla ilgili küçültücü veya yüceltici spekülasyonda bulunan, hep dünya tarihidir; bunu, küçültücü yoldan hile ve zorbalıkla, yüceltici yoldan da yaklaşık olarak burada muhterem eşinizin denemeye çalıştığı gibi, düşüncelerin gücüne inanmakla yapar. Dr. Arnheim da, söylediklerine inanmak gerekirse eğer, bir yücelticidir. Buna karşılık meslekten bir küçültücü olarak sizin bu melekler korosu içersinde bilmekten hoşlanacağım duygularınızın bulunması gerekiyor.”

Daire Başkanı Tuzzi ye anlayışlı bir ifadeyle baktı. Tuzzi, cebinden sigara tabakasını çıkartarak omuzlarını kaldırdı. “Neden bu konuda karımdan farklı düşünmem gerektiğine inanıyorsunuz?” diye karşılık verdi. Sohbetin kişisel bir noktaya dönmesini reddetmek istemiş, ama yanıtıyla bu noktayı güçlendirmişti; karşısındaki neyse ki bunun farkına varmadı ve konuşmasını sürdürdü: “Bizler, herhangi bir biçimde içine girdiği her kalıba uyan bir kitleyiz!”Tuzzi: “Bu, beni aşar” gibisinden kaçamak bir yanıt verdi. Ulrich, buna sevindi. Böylesi, kendisinin tam karşıtıydı; tinsel kışkırtmaya karşılık vermeyen, fakat hemen bütün kişiliğini korumaktan başkaca bir savunma aracına sahip bulunmayan veya öyle bir aracı kullanmak istemeyen birisiyle konuşmaktan çok zevk alırdı.

 

Ulrich lâfı fazla dolandırmadan. “Siz neye inanıyorsunuz?” diye sözünü kesti,

“Ama bakın!” dedi Tuzzi. “Ben artık çocuk değilim ki buna öyle hemen yanıt verebileyim! Ben sadece şunu söylemek istedim: Bir diplomat kendini zamanının tinsel akımlarıyla ne ölçüde özdeşleştirebilirse, mesleği kendisine o ölçüde kolay gelecektir. Son kuşaklar boyunca ortaya çıkmıştır ki, tinin bütün alanlardaki ilerlemeleri büyüdüğü ölçüde insanın da diplomasiye duyduğu ihtiyaç artmıştır; ama sonuçta bu da zaten çok doğal!?”

“Elbette?! Fakat böylece siz de benim söylediğimin aynısını söylemiş oluyorsunuz!” dedi Ulrich yüksek sesle ve vermek istedikleri resme, yani birbirleriyle ölçülü bir sohbeti yürüten iki beyefendinin görüntüsüne uygun düştüğü ölçüde hararetle.

“Ben, üzülerek tinsel ve iyi olanın, kötünün ve maddi olanın yardımı olmaksızın sürekli ayakta kalamayacağını vurguladım, ve siz de bana yaklaşık olarak ne kadar çok tin varsa o kadar dikkat gereklidir, diye yanıt veriyorsunuz. O halde şöyle diyelim: insana aşağılık biriymiş gibi davranılabilir ve bu yoldan istenilen yere götürülmesi sağlanamayabilir; ama aynı insan coşkuya itilebilir ve yine istenilen yere götürülmesi sağlanamayabilir. Bu yüzden bizler, bu iki yöntem arasında gidip geliriz, iki yöntemi birbiriyle karıştırırız; bütün dediğimiz, budur. Kanımca ben, sizin itiraf etmek istediğinizden çok daha ileri ölçüde sizinle bir görüş birliğinin mutluluğunu yaşamaktayım.”

Daire Başkanı Tuzzi, sorusuyla onu tedirgin eden kişiye döndü; küçük bir gülümseme, minik bıyığını yukarı kaldırdı, parlak gözlerinde alaycı ve hoşgörülü bir ifade belirdi; bu tür bir konuşmaya son vermek istiyordu, çünkü böylesi, dümdüz bir buzdan zemin gibi tehlikeliydi ve çocukların buzda gelişigüzel kaymaları gibi amaçsızdı. “Bakın, bu söyleyeceğimi belki de barbarlık sayacaksınız,” diye karşılık verdi “ama size açıklayacağım: Aslında yalnızca profesörlerin felsefe yapmasına izin verilmeli! Bizim tanınmış ve büyük filozoflarımızı elbette bunun dışında tutuyorum, onları çok takdir ederim ve hepsini de okudum; ama onların durumu farklı. Profesörlerimiz ise bunun için atanmışlar, onlarınki bir meslek ve daha başka bir şey olması da gerekmiyor; sonuçta alan tükenmesin diye öğretmenlere de ihtiyaç var. Ama bunun dışında, vatandaşın her şey üzerine kafa yormaması gerektiği yolundaki o eski Avusturya ilkesinin haklılığını kabul etmek gerekiyor. Çünkü bu yolla ortaya iyi bir şeyin çıktığı çok ender, çıkanda da hep biraz cüretkârlık havası var.”

….

“Soru, çok daha genel sorulabilir” diye düşüncesini açıkladı Ulrich. “Bir insan, her şeyi elde edebilecek kadar zengin ve nüfuzlu ise eğer, o zaman neden yazar? Aslında belki de safça sormam gereken, şu: Bütün meslekten anlatıcılar, neden yazarlar? Aslında olmamış bir şeyi anlatırlar; sanki olmuşçasına. Burası açık. Ancak yaptıkları şey, hayata zengin adamın çevresini alan ve onun kendilerine ne kadar az aldırdığını anlatmaya doyamayan otlakçıların bu adama duydukları gibi bir hayranlık duymak mıdır? Ya da hep yineleyerek geviş mi getirirler? Veya gerçekte erişemedikleri ya da taşıyamadıkları bir şeyi hayal dünyasında üreterek bir tür mutluluk hırsızlığı mı yaparlar?”

“Siz kendiniz hiç yazmadınız mı?” diye sözünü kesti Tuzzi.

“Benim için çok tedirgin edici bir şey, ama asla. Çünkü asla bunu yapmak zorunda kalmayacak kadar mutlu değilim. Ben, kısa sürede buna ihtiyaç duymadığım takdirde, bütünüyle anormal bir yaradılıştan ötürü kendimi öldürmeye karar vermiş biriyim!”

Bunu öylesine ciddi bir sevimlilik ifadesiyle söylemişti ki, bu şaka, kendisi istemeksizin, ıslak bir taşın ortaya çıkışı gibi konuşmanın akışının dışına taşmıştı..sh:91-101

**

Düşünceleri asla huzur bulmuyordu ve her şeyin hiçbir yerde bir düzene kavuşamayan, sürekli göçebe kalıntılarının farkına varıyordu. Bu yüzden sonunda insanlar içinde yaşadıkları zamanın ruhsal kısırlığa mahkûm olduğuna ve bu durumdan ancak sıradışı bir olayla veya çok sıradışı bir insanla kurtarılabileceğine inanmışlardı.O sıralarda entelektüel diye nitelendirilen insanların arasında Kurtarmak kelime grubunun rağbet görmesi, işte böyle gerçekleşmişti. En kısa zamanda bir Mesih’in gelmemesi durumunda artık böyle devam edilemeyeceğine inanılmıştı.Duruma göre bu, tababeti insanlar bir yanda hiç yardım alamadan hastalanıp ölürken, soğukkanlılıkla sürdürülen bilimsel araştırmalardan kurtaracak bir tıp Mesih’i olabilirdi; veya milyonlarca insanı tiyatrolara sürükleyebilen ve bunun yanı sıra koşulsuz bir tinsel yücelik taşıyabilen bir oyun yazabilecek bir edebiyat Mesih’i olabilirdi: Aslında her insani etkinliğin ancak özel bir Mesih aracılığıyla yeniden kendini bulabileceği yolundaki bu inancın yanında, pek tabii ki her şeyi düzeltebilecek kadar güçlü bir Mesih’e yönelik yalın ve hiçbir şekilde parçalanmamış bir talep de vardı. Böylece o zamanlar, yani büyük savaştan hemen önce, gerçekten de Mesih’lerin damgasını taşıyan bir zaman yaşanmaktaydı, ve her ulus tek başına bir bütün halinde kurtarılmayı istese bile, bu alışılmadık ve özel bir şey anlamını taşımıyordu.

Konuşulan her şey gibi bunu da kelimesi kelimesine ciddiye almamak gerekiyordu. “Bugün Mesih geri dönseydi eğer,”dedi kendi kendine “o zaman onun hükümetini de öteki hükümetler gibi düşürürlerdi!”

 Kısaca işin kiliseye ait kısmıyla başlanılacak olursa, insan dine inandığı sürece, iyi bir Hıristiyan’ı veya dini bütün bir Yahudi’yi umudun veya esenliğin kaçıncı katından aşağıya atarsa atsın, o kişi daima kendi ruhunun ayakları üstüne düşerdi. Bunun nedeni, bütün dinlerin insanoğluna armağan ettikleri hayatın açıklanması bağlamında geride hep akıldışı, Tanrının işine akıl erdirilmezlik diye adlandırdıkları bir şeyleri bırakmasıydı; ölümlü insanoğlunun hesap tutmadığında tek yapması gereken, bu geride bırakılmış kalıntıyı hatırlamaktı, ve o zamanın ruhu halinden memnun olarak ellerini ovuşturabilirdi. Bu ayakları üstüne düşmeye ve ellerini ovuşturmaya dünya görüşü deniyor; çağımız insanının artık unuttuğu da işte bu. Zamanımızın insanı, hayatı üzerine düşünmekten bütünüyle vazgeçmek zorunda, ve çoğu da bunu zaten yeterince yapıyor, ya da düşünmek zorunda olmak ve göründüğü kadarıyla buna rağmen memnuniyetin son sınırına doğru dürüst ulaşamamak gibi tuhaf bir ikileme düşüyor. Bu ikilem zamanların akışı içersinde hem mutlak bir inançsızlığın kalıbına girdi, hem de yeniden mutlak anlamda inançtan bağımlı oldu; bugün en çok rastlanan şekli ise, herhalde tinsiz doğru dürüst bir insan hayatının olamayacağına, fakat aşırı tin ile de olamayacağına inanılması.

Kültürümüz, bütünüyle bu inancın üstüne inşa edilmiş. Bu kültür, eğitim ve araştırma kurumlan için büyük bir titizlikle para kaynakları ayırıyor, fakat bu kaynakların fazla büyük olmamasına, eğlenceye, otomobillere ve silâhlara harcanan miktarlara oranla belirli bir küçüklük göstermesine de dikkat ediyor. Bütün yollarda becerikli olana serbest geçiş sağlıyor, ama bu kişinin aynı zamanda işini bilir olmasına da dikkat ediyor. Belli bir direnişin ardından, her düşünceyi tanıyor, fakat bu durum daha sonra kendiliğinden o düşüncenin karşıtının da lehine oluyor. Bu durum, çok büyük bir zayıflık ve ihmalkârlık gibi gözüküyor; fakat aynı durum, tine tinin her şey olmadığını anlatmaya yönelik çok bilinçli bir çaba niteliğini de taşıyor, çünkü bir defaya mahsus olmak üzere bile hayatımızı hareket ettiren düşüncelerden biri mutlak anlamda, ona karşıt düşünceden geriye hiçbir şey kalmayacak ölçüde ciddiye alınsaydı, o zaman kültürümüz herhalde artık bizim kültürümüz olmaktan çıkardı!

İsyankâr bir tavırla “Ve sonra, nedir ki şu tin denen şey!” diye sordu. “Herhalde gece yarıları sırtına beyaz bir gömlek geçirip dolaşmıyor; o halde tin, izlenimlerimize ve yaşantılarımıza uyguladığımız belli bir düzenden başka ne olabilir ki?! Ama o zaman,” dedi kararlılıkla, âniden gelen, mutluluk veren bir düşünceyle “tin, düzenli yaşamaktan başka bir şey değilse eğer, düzenli bir dünyada ona hiç ihtiyaç yok demektir!”. Sh:234-239

MODERN İNSAN TANRIYA MI, YOKSA DÜNYA FİRMASININ ŞEFİNE Mİ İNANIR?

Arnheim yalnız başınadır. Düşünceli bir ifadeyle oteldeki dairesinin penceresinde durmuş, yukarıdan ağaçların yapraklarını dökmüş dallarına bakmaktadır; bu dallar, çizgilerden örülü bir parmaklık oluşturmakta, bu parmaklığın altından insanlar, bu saatlerde başlamış olan bir tür geçit töreninin birbirine sürtünen iki koyu ve alacalı yılanı halinde, geçip gitmektedirler.

Ruhsuz saydığını tanımlamak, o güne kadar Arnheim’a hiç güç gelmemişti. Bugün ruhsuz olmayan bir şey var mıydı ki?

Arnheim, tuhaf bir ikilem içersindeydi. Ahlâki zenginlik ile parasal zenginlik arasında yakın bir hısımlık vardı; bunu iyi biliyordu, ve bunun neden böyle olduğunu açıklamak da çok kolaydı. Çünkü ahlâk, ruhun yerine mantığı geçiriyordu; bir ruhun ahlâkı varsa eğer, o ruh için artık ahlâki soruların varlığı söz konusu değildir, sadece mantıksal sorular vardır; böyle bir ruh, yapmak istediği şeyin hangi buyruğa uygun düştüğünü, niyetinin nasıl yorumlanabileceğini ve buna benzer daha başka noktaları sorgular; bütün bunlar, karmakarışık bir insan yığınının beden eğitimi yaptırılırcasına bir disipline sokulması ve bir işaret üzerine sağa doğru bir çıkış yapması, kollarını iki yana açması ve dizlerinin üstünde inip kalkması gibidir.

Gelgelelim mantık, tekrar edilebilir yaşantıları koşul kılar; çünkü olayların içinde hiçbir şeyin tekrarlanmadığı bir anaforda birbirinin yerini aldığı bir ortamda A’nın eşittir A olduğu veya daha büyüğün daha küçük olmadığı gibi derin bir bilgiyi dile getiremeyeceğimiz, fakat yalnızca hayal kurabileceğimiz açıktır; bu, her düşünürün tiksintiyle karşıladığı bir durumdur. Aynı şey, ahlâk için de geçerlidir ve eğer ortada kendini tekrar edebilen bir şey olmasaydı, o zaman bizlere hiçbir gereklilik kabul ettirilemezdi ve insana herhangi bir gerekliliği kabul ettirme hakkına sahip bulunmayan bir ahlâkın da zevk verici hiçbir yanı olmazdı. Ahlâkın ve aklın ayrılmaz parçası olan bu tekrar edilebilirlik niteliği, para için en yüksek derecede onsuz olunamaz bir parçadır; para, neredeyse bütünüyle bu nitelikten oluşur ve değerini koruduğu sürece dünyanın bütün zevklerini alım gücünün yapı taşlarına ayırır; insan, bu yapı taşlarından istediği şeyi oluşturur. Bu nedenden ötürü para, ahlâki ve akıllıdır; ve bilindiği üzere, her ahlâklı ve akıllı insan da para sahibi olmadığından, bu niteliklerin aslında paraya ait bulunduğu veya en azından paranın ahlâklı ve akıllı bir hayatın tâcı olduğu sonucuna varılabilir.

Şimdi Arnheim’ın örneğin eğitimin ve dinin mülkiyetin doğal bir sonucu olduğu gibi bir düşünceyi tam olarak paylaşmadığı kesindi; Arnheim’a göre mülkiyet, bu sayılanları birer yükümlülüğe dönüştürüyordu; tinsel güçlerin varlığın etkin güçleri tarafından her zaman yeterince anlaşılmadığı ve belli bir hayata yabancılık kalıntısından çok ender olarak kurtarılabildiği, Arnheim’ın vurgulamaktan hoşlandığı bir görüştü, ve o, yani her şeye kuşbakışı bakabilen adam, ayrıca çok farklı bilgilere de ulaşıyordu. Çünkü her düşünüp taşınma, her hesaba katma ve ölçüp biçme, değerlendirilecek şeyin düşünme süreci sırasında değişikliğe uğramamasını da koşul kılar; ve bunun her şeye rağmen gerçekleşmesi durumunda da bütün dikkatlerin değişim içersinde bile bir değişmeyeni bulma hedefi üzerinde odaklanması gerekir; bu bağlamda para, bütün tinsel güçlerle neredeyse türsel bir hısımlık içersindedir; bilginler, para örneğine bakarak dünyayı atomlara, yasalara, hipotezlere ve tuhaf hesaplama işaretlerine ayırırlar, teknisyenler de bu varsayımlar aracılığıyla yeni nesnelerden oluşma bir dünya kurarlar. Bütün bunlar, Ortalama bir Alman roman okuruna Kutsal Kitabın ahlâki düşünceleri ne kadar malumsa, dev bir endüstrinin kendisine hizmet eden güçlerinden iyi haberdar olan sahibine de o kadar malumdu.

Kesinliğe, tekrarlanabilirliğe ve sağlamlığa yönelik, düşünme ile planlamanın başarısının da koşulunu oluşturan bu ihtiyaç, —Arnheim, aşağıya, caddeye bakarak düşünmeyi sürdürmekteydi— ruhsal alanda hep kaba gücün belli bir biçimiyle tatmin edilir, insanoğlunun iç dünyasında herhangi bir şey inşa edecek sağlam bir zemin arayan, sadece aşağı niteliklerden ve tutkulardan yararlanmalıdır, çünkü ancak bencillikle en yoğun ilişki içersinde bulunanın sürekliliği vardır, ve bu, her yerde hesaba katılabilir; yüksek amaçlar ise güvenilir olmaktan uzak, çelişkili ve rüzgâr kadar geçicidir. Uzun ya da kısa bir vadede zenginleri de fabrikalar gibi idare etmek zorunda kalınacağını bilen adam, altında uzanıp giden, üniformalardan, gururlu ve bit yumurtası büyüklüğündeki çehrelerden oluşma karmaşaya, içinde üstünlük ve hüzün duygularının birbiriyle karıştığı bir gülümsemeyle bakmaktaydı. Bir noktadan kuşku duyulamazdı: Eğer bugün Tanrı (Hz. İsa) , bin yıllık Reich’ı aramızda kurmak için geri dönseydi, Mahşer Günü nün yanı sıra polis, jandarma, asker, vatana ihanete ilişkin maddeler, çeşitli hükümet makamları ve daha bunlar bağlamında ne varsa, hepsine yönelik olmak üzere, ve ruhun önceden kestirilemeyen eylemlerini iki temel ilke ile, yani cennetin gelecekteki sakinlerinin ancak sindirme ve dizginlerin sıkı tutulması aracılığıyla veya tutkularının rüşvet yoluyla doyurulmasıyla, kısacası sadece “güçlü yöntem”le kendilerinden ne isteniyorsa, onun güvenilir bir biçimde alınabileceği noktaya getirilebileceği düşüncesiyle sınırlamak amacıyla, içinde sağlam hapishanelerin de yer aldığı bir ceza uygulaması garanti edilmediği sürece, pratik düşünen ve deneyimli tek bir adamın güvenini bile kazanamazdı.

Ama işte o zaman Paul Arnheim, öne çıkar ve Tanrıya şöyle derdi:

“Tanrım, neden?!

Bencillik, insan hayatının en güvenilir niteliğidir. Politikacılar, askerler ve krallar, bencilliğin yardımıyla senin dünyanı hile ve güç kullanarak düzene soktular, insanlığın melodisi, işte budur; Sen ve ben, bunu itiraf etmek zorundayız. Zor kullanmayı ortadan kaldırmak, düzeni gevşetmek olur; aslında piçin biri olmasına rağmen, insanı yüce hedefler doğrultusunda beceri sahibi kılmak — bizim görevimiz, ancak bu olabilir!”

Bu arada Arnheim, kadere rıza gösterdiğini belli eden bir tavırla büyük sırların varlığını kabul etmenin her insan için ne kadar önemli olduğunu göstermek için, sakin bir ifadeyle Tanrıya gülümsemeyi de ihmal etmezdi. Ve ondan sonra da konuşmasını sürdürürdü:

“Fakat para, insan ilişkilerini yönlendirmek bakımından kaba güç kadar güvenli ve o gücü bilir bilmez kullanmamızı da engelleyen bir yöntem değil midir?

Para, tinselleştirilmiş kaba güçtür, kaba gücün kıvraklaştırılmış, çok yüksek düzeyde geliştirilmiş ve yaratıcı nitelikteki bir özel biçimidir. İş hayatı, hile ve zorlama, sebepsiz zenginleşme ve sömürü temelinde yükselmez mi? Tek özellik, bütün bunların uygarlaştırılmış, bütünüyle insanın iç dünyasına kaydırılmış, hatta neredeyse insanın özgürlüğü maskesine bürünmüş olması değil midir? Kapitalizm, bencilliğin para kazanmaya yönelik güçler hiyerarşisi doğrultusunda örgütlendirilmesi olarak, bugüne kadar Senin onuruna geliştirebildiğimiz en büyük ve bu arada da en insanca düzendir; insanoğlunun yapıp ettiklerinin bundan daha sağlam bir ölçüye sahip bulunduğu görülmemiştir!”

Ve Arnheim, Tanrıya Bin Yıllık imparatorluğu ticaretin temel ilkelerine göre kurması, yönetimini de elbette felsefe temelinde evrensel eğitim almış bir büyük tüccara vermesi yolunda tavsiyede de bulunurdu. Çünkü salt dinsel alan da her zaman acı çekmek zorunda kalmıştı ve savaş zamanlarında varlığını tehdit eden durumlarla karşılaştırıldığında, ticari bir yönetim ona da büyük yararlar sağlayabilirdi.

Evet, Arnheim böyle konuşurdu, çünkü içinden gelen bir ses, ona insanın akıldan ve ahlâktan olduğu kadar paradan da asla vazgeçemeyeceğini açıkça söylüyordu. Fakat öte yandan ilki kadar derinden gelen bir başka ses de, yine aynı açıklıkla insanın akıldan, ahlâktan ve akılcı kılınmış hayatın tamamından vazgeçmesi gerektiğini söylüyordu. Ve özellikle Arnheim’ın, yolunu şaşırmış bir gezegenden farksız, hemen Diotima’nın güneş kitlesine atılmaktan başkaca bir ihtiyaç tanımadığı baş döndürücü anlarda bu ikinci ses, neredeyse daha güçlüydü. Böyle zamanlarda düşüncelerin serpilip gelişmesi, Arnheim’a tırnakların ve saçların uzaması kadar yabancı ve içselleştirilmiş olmaktan uzak geliyordu. Arnheim’a göre ahlâki bir hayat, sanki ölü bir şeydi ve ahlâk ile düzene yönelik gizli bir itici güç bulma duygusu, yüzünün kızarmasına yol açıyordu. Aslında Arnheim’ın durumu, içinde yaşadığı çağın durumundan farksızdı. Bu çağ paraya, düzene, bilgiye, hesaba kitaba, değerlendirmeye, ölçüp biçmeye, özetle paranın ruhuna ve akrabalarına tapmaktaydı, ama aynı zamanda da bütün bunlardan yakınıyordu.Bu çağ, çalışma saatlerinde çekiç sallayıp hesap yaparken ve o saatlerin dışındaki zamanlarda bir çocuk sürüsü gibi, aslında acı bir tiksinti tadı taşıyan “Peki şimdi ne yapıyoruz?”un zorlamasıyla bir aşırılıktan ötekine sürüklenirken, içinden yükselen ve geri dönmesini söyleyen bir uyarıdan da kurtulamıyordu. Bu uyarıya işbölümü ilkesini uyguluyordu; böyle bir sezgi ve iç yakınma için elverişli özel aydınlara, zamanın günah çıkaranlarına ve günah çıkarıcılarına, günahları bağışlayıcı belge hazırlayıcılarına, edebi kefaret vaizlerine sahipti; insan kişisel olarak bunlara göre davranmasını gerektirecek bir duruma girmediği sürece, böylelerinin varlığını bilmek çok değerliydi; devletin her yıl dipsiz kültürel kuruluşlar için harcadığı boş lâflar ve parasal olanaklar da aynı türden ahlâki bir fidyeden pek farklı bir anlam taşımıyordu.

….

Arnheim, artık nasıl ve neden kurtarmak gerektiğini çözmek için daha fazla çaba harcamadı; her şeyin daha farklı olması gerekirdi, o kadar. Düşüncelerini  oluştururken, yaşanmışlıklar iç dünyasında güzel ve bağlantılardan yana zengin, ahlâki bir biçim içersinde kristalize oldu. Sorumluluğunun bilincinde olan bir adam” dedi kendi kendine inançla “ruhunu armağan ettiği zaman da sadece faizleri kurban vermeli, ama asla sermayeyi değil!”sh:219-226

**

Kaynak:
Robert MUSİL, Niteliksiz Adam  II / Özgün adı: Der Mann ohne Eigenschaften,  trc: Ahmet Cemal, Yapı Kredi Yayınları  1265 Kâzım Taşkent Klasik Yapıtlar Dizisi – 34, Haziran 2009, İstanbul,

 

 

NİTELİKSİZ BİR ADAM, ADAMSIZ NİTELİKLERDEN OLUŞUR


Niteliksiz Adam
“Robert MUSİL”

Ne var ki Ulrich kafasını yine o gençliğindeki soru, bütün o önemsiz ve daha yüce bir anlamda da doğru olmayan açıklamaların dünya tarafından neden böylesine tedirgin edici ölçüde desteklendiği sorusu kurcaladı. “İnsan ancak yalan söylediğinde hep bir adım ilerliyor”diye düşündü;

Ulrich tutkulu bir insandı, ama burada tutkudan, ayrı ayrı tutkular diye adlandırılanları anlamamak gerekir. Ulrich’i hep bütün bunların içine sürüklemiş olan bir şey vardı herhalde, ve bu, belki de tutkuydu, fakat heyecanlıyken ve heyecan sonucu olan eylemlerde bile Ulrich’in tutumu aynı zamanda hem tutkulu, hem de umursamazdı. Yaşanabilecek hemen her şeyi yaşamıştı, şimdi de kendini her an, onun için herhangi bir anlam taşıması gerekmeyen, buna karşılık eylem içgüdüsünü kışkırtan bir şeyin içine atabileceğini hissetmekteydi. Bu nedenle yaşamına ilişkin olarak ve biraz abartıyla, bu yaşamın içindeki her şeyin ondan çok birbirlerine aitmiş gibi olup bittiğini söyleyebilirdi. İster kavgada, ister aşkta olsun, A’yı hep B izlemişti. Ve bu durum karşısında Ulrich, bu bağlamda kazandığı niteliklerin kendisinden çok birbirlerine ait olduklarına inanmak durumundaydı; hatta, kendini iyice incelediğinde, bu niteliklerden her birinin onunla ilişkisinin, aynı nitelikleri kazanmak isteyen başka insanlara oranla daha yakın olmadığını anlıyordu.

Fakat yine de insanın, onlarla bütünleşmese bile, böyle nitelikler tarafından belirlendiği ve bunlardan oluştuğu kuşkusuzdur, ve insan bu yüzden bazen kendi kendine, dingin halinde de hareketlilikte olduğu gibi yabancı gelir. Eğer Ulrich’in nasıl biri olduğunu tarif etmesi gerekse, sıkıntı çekerdi, çünkü pek çok insan gibi o da kendisini hep ancak bir görev bağlamında ve böyle bir görevle ilişkisi doğrultusunda sınamıştı. Özbilinci ne zarar görmüştü, ne de şımartılmış ve kendini beğenmişti, ve bu özbilinç, adına vicdani muhasebe denilen o kendini onarma ve yağlama işlemini gereksinmiyordu. Güçlü bir insan mıydı Ulrich? Bunu bilmiyordu; belki de bu konuda çok kötü sonuçlara yol açabilecek bir yanılgı içersindeydi. Ama hep gücüne güvenen bir insan olduğu kesindi. Şimdi bile kendi yaşantılarına ve niteliklerine sahip olmak ile bütün bunlardan uzak kalmak arasındaki farkın yalnızca bir tutum farkı, belli bir anlamda irade ürünü bir karar veya genellik ile kişisellik arasında yer alan, insanın sathında varolduğu bir derece olduğundan kuşku duymuyordu. Basitçe ifade etmek gerekirse, insan başına gelenler veya yaptıkları karşısında daha çok genel ya da daha çok kişisel bir tutum alabilir. Bir darbeyi bir acı olmasının dışında, bir kırgınlık olarak da alabilir ve darbe, bu yüzden dayanılmaz ölçüde ağırlaşır; ama aynı darbe sportmence, insanı ne korkutması ne de kör bir öfkeye sürüklemesi gereken bir engel olarak da alınabilir, o zaman insanın bu darbeyi hiç fark etmemesi de ender rastlanan olaylardan değildir. Fakat bu ikinci şıkta olan, aslında darbenin genel bir bağlama, kavga eylemi bağlamına yerleştirilmesinden başka bir şey değildir ve bu arada darbenin özünün, yerine getirmesi öngörülen görevden bağımsız olduğu ortaya çıkmıştır. Ve özellikle de bu görünümü, yani bir yaşantının önemini, dahası içeriğini ancak birbirinin sonucu olan eylemlerden oluşma bir zincir içersinde kazanması şeklindeki görünümü, o yaşantıyı sadece kişisel bir olay değil, fakat tinsel gücüne yönelik bir meydan okuma sayan her insan sergiler. O zaman da o insan, ne olursa olsun, yaptığını daha zayıf hissedecektir; gelgelelim ne tuhaftır ki boksta üstün bir tinsel güç sayılan, boks yapmasını bilmeyen insanlarda manevi yanı ağır basan bir yaşam biçimine eğilim olarak ortaya çıktığında, yalnızca soğukluk ve duygusuzluk diye adlandırılır.

Duruma göre genel veya kişisel bir tutum uygulamak ya da talep etmek için kullanılagelen başkaca ayrımlar da vardır. Bir katilin işini ciddi tutması, vahşilik diye yorumlanır; karısının kollarında bir problemi çözmeyi sürdüren profesörün davranışı, kemikleşmiş bir kuruluk sayılır; yıkıma sürüklenen insanların üzerine basa basa yükselen bir politikacınınki, kazandığı başarıya göre alçaklık ya da büyüklüktür; başkalarında olduğunda mahkûm edilen bu sarsılmazlık, askerlerden, cellatlardan ve cerrahlardan neredeyse talep edilir. Her defasında nesnel açıdan doğru tutum ile kişisel açıdan doğru tutum arasında ödün verilerek sağlanan uzlaşmadan yansıyan kendine güvensizlik, çarpıcıdır; bunu belirgin kılmak için verilen örneklerin ahlâk yanına daha fazla eğilmeye gerek yoktur.

Bu güvensizlik, Ulrich’in kişisel sorununa daha geniş bir arka plan eklemekteydi, insanlar eskiden bugüne oranla daha rahat bir vicdanla birey olurlardı. Eskiden insanlar saman saplarına benzerlerdi; Tanrı, dolu, yangın, salgın ve savaşın etkisiyle büyük bir olasılıkla bugüne oranla çok daha fazla oraya buraya savrulurlardı, ama bir bütün olarak bakıldığında, kentler boyutunda, belli bir arazi boyutunda, tarla boyutunda ve tek bir saman sapı için kişisel hareket alanı bağlamında geriye daha ne kalıyorsa, o boyutta bakıldığında, bütün bu olanlar sorumluluğu üstlenilebilen, ne olduğu bilinebilen şeylerdi.

Bugün ise sorumluluğun ağırlık noktası insanda değil, bağlamlarda yatıyor.

Yaşantıların kendilerini insandan bağımsız kıldıklarının ayırdına varılmadı mı?

Yaşantılar tiyatroya taşındılar; kitaplara, araştırma merkezlerinin ve araştırma amaçlı yolculukların raporlarına geçtiler; yaşamanın belli türlerini, toplumsal bir deney yaparcasına ötekilerin zararına geliştiren fikir ve din topluluklarına gittiler, ve iş başında olmadıkları zaman da, öylece havada süzülmekteler; bugün herhangi bir kimse, başkaları işine bunca karışırlarken ve her şeyini ondan daha iyi bilirlerken, öfkesinin hâlâ gerçekten kendi öfkesi olduğunu bilebilir mi?!

Artık adamsız niteliklerden, yaşayanı olmayan yaşantılardan oluşma bir dünya çıktı ortaya, ve görünüşe bakılırsa sanki ideal konumda, insanın artık hiçbir şeyi kendi özelinde yaşamayacağı ve kişisel sorumluluğun o dostane ağırlığının olası anlamlardan meydana gelen bir formüller sisteminde eritileceği söylenebilecek.

İnsanı onca uzun bir zaman boyunca evrenin merkezi sayan, ama artık yüzyılların akışı içersinde kaybolmaya yüz tutmuş insanmerkezci tutum, büyük bir olasılıkla Ben’in kapısına gelip dayanmıştır, çünkü bir şeyi yaşamanın en önemli yanının o şeyi yaşamak, eylemin en önemli yanının da eylemde bulunmak olduğu yolundaki inanç, insanların çoğuna artık bir safdillik gibi gözükmeye başladı. Çok kişisel yaşayan insanlar gerçi hâlâ var; bu gibileri: “Dün şuna ya da buna gittik” veya “bugün şunu ya da bunu yapıyoruz” demekteler, ve başkaca bir içeriğe ya da anlama gerek duymaksızın buna seviniyorlar.Parmaklarının temas ettiği her şeyi seviyorlar ve ne kadar mümkünse o kadar özel kişi oluyorlar; dünya, onlarla ilintisi kurulduğu anda özel dünya oluyor ve bir gökkuşağı gibi parlıyor. Belki de çok mutlular bu insanlar; ama nedeni asla kesin olmamasına karşın, başkalarına sırf bu yüzden saçma geliyorlar.  Ulrich, bu düşünceler karşısında ansızın, kendinin bir karakteri olmamasına karşın, gene de bir karakter olduğunu gülümseyerek itiraf etmek zorunda kaldı. Sh:268-271

İDEALLER VE AHLÂK, RUH DİYE ADLANDIRILAN BÜYÜK DELİĞİ DOLDURMANIN EN İYİ ARACIDIR

Gerçi ruhu öldüren, ama daha sonra onu genel kullanım için küçük küçük konserveler halinde saklayan bir aracı da ruhun eskiden beri akılla, inançlarla ve pratik eylemlerle bağlantısı olmuştur; bu bağlantı bütün ahlâki öğretiler, filozoflar ve dinler tarafından başarıyla gerçekleştirilmiştir. Daha önce de söylediğimiz gibi, ruhun ne olduğunu ancak Tanrı bilir! Yalnızca ruhun sesine kulak vermeye yönelik ateşli arzunun geride ölçüsüz bir hareket alanı, gerçek anlamda bir anarşi bıraktığı kuşkusuzdur, ve neredeyse kimyasal arılıktaki ruhların da suç işlediklerini gösteren örnekler vardır. Buna karşılık bir ruh ahlâka, dine, felsefeye, köklü bir burjuva eğitimine ve görev ve güzellik alanlarında ideallere sahip olur olmaz, ona kurallardan, koşullardan ve uygulama ilkelerinden oluşma, daha dikkate değer bir ruh olmayı düşünmeye meydan bulamadan uymak zorunda olduğu bir sistem armağan edilir, ve ruhun kor ateşi, tıpkı bir yüksek fırınınkiler gibi, kumdan yapılma, düzenli dörtgenlere yöneltilir. Ondan sonra geriye yalnızca herhangi bir eylemin hangi buyruğun alanına girdiği gibi, yoruma ilişkin mantıki sorular kalır, ve o zaman ruh, ölülerin hareketsiz upuzun yattığı, geride kalan bir parça yaşamın nerede doğruldu-ğunun ya da inlediğinin hemen farkına varıldığı bir savaş alanı gibi her yanıyla görülebilir. Bundan ötürü insan, eline geçen ilk fırsatta bu geçişi gerçekleştirir. Gençlikte bazen rastlandığı gibi inanç sorunlarından ötürü acı çektiğinde, hemen inanmayanların peşine düşer; aşk kafasını karıştırdığında, onu evliliğe dönüştürür ve üstüne başkaca bir coşkunun ağırlığı çöktüğünde, hep onun ateşi içersinde yaşamanın olanaksızlığından dolayı kaçar, sırf bu ateş için yaşamaya başlar. Başka deyişle, her biri bir içeriği ve itici gücü gereksinen günlerinin çok sayıdaki anlarını kendi ideal konumu yerine bu ideal konum için harcadığı çabalarla, yani bu ideal konuma ulaşmasına hiçbir zaman gerek bulunmadığı konusunda ona kesin güvence veren, amaca yönelik çok sayıda araçlar, engeller ve küçük olaylarla doldurur. Çünkü ruhla donanmışlığın ateşine kesintisiz olarak dayanabilmek, ancak uçukların, ruh hastalarının ve saplantılı kişilerin işidir; sağlıklı insan ise, bu gizemli ateşin bir kıvılcımı bile eksik olsa, hayatın yaşanmaya değer olmayacağı yolundaki açıklamayla yetinmek zorundadır.

……..

Ahlâk alanında ta başında, tanımlanması olanaksız bir ateşin tutuşturulmuş olduğunu, bu manzara karşısında kendisi gibi düşünen bilinç sahibi birinin bile bakışlarını yanmış kömürlere dikmekten başka bir şey yapamadığını hissederdi.

O zaman bütün dinler ve söylenceler tarafından dile getirilen, dinsel buyrukların insanlara tanrılar tarafından armağan edildiği öyküsü, bu öyküdeki karanlık görünüm, yani pek tekin olmasa da herhalde yine de tanrıların hoşuna giden, ruha ilişkin bir erken evre sezgisi, insanı normalde onca kendinden memnuniyetle dört bir yana yayılan düşüncesinin sınır bölgelerinde tuhaf bir tedirginliğe yol açar. Sh:318

**

Ruh denilen şeyi biyolojik ve psikolojik açıdan bütünüyle kavramayı ve kullanmayı öğrenmesinden sonra, insanın hâlâ bir ruhunun olabileceği düşünülebilir mi?

Ama biz, yine de bu duruma ulaşmak için çaba harcıyoruz! Olay bu işte. Bilmek bir tutumdur, bir tutkudur. Aslında onaylanamayacak bir tutumdur; çünkü içki tutkusu, cinsellik tutkusu ve zorbalık tutkusu gibi, bilmek zorunda olmak tutkusu da ortaya dengesiz bir karakter çıkarır. Araştırmacının doğrunun izini sürdüğü asla doğru değildir, aksine doğru, onun izini sürer. Araştırmacı, doğruyu bir acı olarak yaşar. Doğru olan, doğrudur ve olgu da gerçektir, ve bütün bunlar araştırmacıyı umursamadan böyledir; araştırmacıda yalnızca karakterini belirleyen tutku vardır, gerçeğin bir ayyaş gibi tiryakisidir, ama yaptığı saptamaların bir bütüne, insanca bir şeye, yetkinliğe ya da başkaca bir şeye dönüşüp dönüşmemesine metelik bile vermez. Burada çelişkilerle dolu, acı çeken ve bu arada olağanüstü bir eylemde bulunma gücüne sahip bir yaradılışın varlığı söz konusudur!”

“Çevremize, ama bu arada kendimize de bakışımız her gün değişiyor. Bir geçiş döneminde yaşamaktayız. En önemli görevlerimizi bugüne kadar olduğundan daha iyi ele almadığımız takdirde bu dönem, belki de gezegenimiz yok olup gidene kadar sürer. Ama buna rağmen karanlıkta kalan insan, bir çocuk gibi korkudan şarkı söylemeye başlamamalıdır. Oysa insanın bu dünyada nasıl davranmak gerektiğini biliyormuş gibi yapması, aslında korkudan söylenen bir şarkıdır; bağırışınla yeri göğü sarsabilirsin, fakat bu sadece korkudur! Ayrıca şuna da inanıyorum ki, hepimiz atlarımızı tırısa kaldırmış gitmekteyiz! Hedeflerden henüz çok uzağız, hedefler yakınlaşmıyor, onları hiç görmüyoruz, daha yolumuzu çok şaşıracağız ve atları değiştirmek zorunda kalacağız; ama günün birinde  öbür gün ya da iki bin yıl sonra  ufuk akmaya başlayacak ve dev dalgalarla üstümüze saldıracak!” sh:358-359

**

Hepimiz hemen her zaman aynı insanla kavga ederiz. Kendilerine onca anlamsızca bağlı kaldığımız insanların kim oldukları araştırılsaydı eğer, onların aslında anahtarlardan sakal bırakmış, kilitlerini ise bizim taşıdığımız adam olduğu ortaya çıkardı.

Peki ya aşkta durum nasıldır?

İnsanlar sabah akşam hep aynı sevilen yüze bakarlar, ama gözlerini kapattıklarında bu yüzün nasıl olduğunu söyleyemezler. Ya da sevgiyi ve nefreti bir yana bırakırsak eğer: Her şey sürekli bir biçimde ve alışkanlıklara, insanların keyfine ve bakış açılarına göre ne kadar çok değişim geçirir! Sevincin yanıp kül olduğu, onun altından ortaya yok edilmesi olanaksız bir keder çekirdeğinin çıktığı, ender midir?! İnsan kaç kez umursamazlıkla bu başka insana vurup durur, oysa aslında onu rahat bırakmak elindedir. Yaşam, sanki olduğu gibi olmak zorundaymış izlenimini yaratan bir yüzeydir, oysa asıl olup bitenler bu yüzeyin altındadır. Sh: 392

Kaynak:
Robert MUSİL, Niteliksiz Adam  I / Özgün adı: Der Mann ohne Eigenschaften,  trc: Ahmet Cemal, Yapı Kredi Yayınları  1265 Kâzım Taşkent Klasik Yapıtlar Dizisi – 34, Haziran 2009, İstanbul,

 

HEP RUHUNU SATANLARI SÖYLERİZ, YA KULLANANLAR


Niteliksiz Adam
“Robert MUSİL”

İnsanın ruhunu satabileceği şeytan hikâyesine belki bu insanların hepsi inanmıyor olabilir; ama din adamı, tarihçi ve sanatçı olarak ruhun sırtından iyi paralar kazandıkları için ruhtan biraz anlamak zorunda olan herkes, ruhun matematik tarafından yıkıldığına ve matematiğin insanı bir yandan yeryüzünün efendisi kılarken öte yandan da makinenin kölesi yapan kötü bir aklın kaynağı olduğuna tanıklık ediyor.

Bu anlatılanlara göre insanoğlunun iç dünyasındaki kuraklık, ayrıntıda kılı kırk yarmaktan, genelde ise umursamazlıktan oluşan o korkunç karışım, insanlığın bir ayrıntılar çölündeki korkunç terkedilmişliği, tedirginliği, kötülüğü, yüreğe değgin eşsiz umursamazlığı, para hırsı, soğukluğu ve zorbalığı gibi zamanımızı belirleyen özellikler, yalnızca ve yalnızca çok sağlam bir mantığı temel alan bir düşüncenin yol açtığı kayıpların sonucudur!

İşte o zamanlar, yani Niteliksiz Adam Ulrich’in (Robert Musil) matematikçi olduğu dönemde de, artık insanın inançtan, sevgiden, saflıktan, iyilikten yoksun olması nedeniyle Avrupa kültürünün çökeceği kehanetinde bulunanlar çıkmıştı ve ne ilginçtir ki bütün bu kişiler, gençlik ve okul dönemlerinde kötü birer matematikçi olmuşlardı. Böylece de matematiğin, doğa bilimlerinin anası ve tekniğin büyük anası olan matematiğin, sonunda zehirli gazlara ve savaş uçaklarına kaynaklık eden ruhun da ilk anası olduğu sonradan onları haklı çıkaracak biçimde kanıtlanmıştı.

-……………..

 İnananlarına şöyle diyebilecek olan adam, henüz dünyaya gelmemişti: Çalın, öldürün, ahlâksızlık yapın -bizim öğretimiz öylesine güçlüdür ki, günahlarınızın çirkef kokan suyunu bembeyaz köpüklü pınar sularına dönüştürebilir; buna karşılık bilim alanında birkaç yılda bir o zamana kadar yanlış sayılanın bütün görüşleri altüst ettiğine ya da gösterişsiz ve aşağı görülen bir düşüncenin yeni bir düşünce imparatorluğunun hükümdarı olduğuna rastlanıyordu; bilimde böyle olaylar yalnızca köklü dönüşümler olarak kalmayıp, göğe uzanan merdivenler gibi, her şeyi yükselmeye götürüyordu. Bilimde olup bitenler, bir masaldaki kadar güçlü, umursamaz ve görkemlidir.Ve Ulrich, şunu hissediyordu: İnsanlar bunu bilmiyorlar, o kadar; nasıl düşünülebileceğinden haberleri bile yok; onlara düşünmek yeniden öğretilebilseydi, o zaman onlar da farklı yaşarlardı.

Şimdi insan kendine doğal olarak şunu soracaktır:

Dünyada her şey bu kadar ters mi işliyor ki, ortaya hep düzeltmek zorunluluğu çıksın?

Ama dünyanın kendisi çok zaman önce buna iki yanıt vermişti. Çünkü dünya varolduğundan bu yana insanların çoğu gençliklerinde düzeltmekten yana çıkmışlardır. Yaşlıların var olana bağlı kalmalarını ve beyinleri yerine bir parça etten başka bir şey olmayan yürekleriyle düşünmelerini gülünç buldular.Bu genç insanlar, yaşlıların ahlâki açıdan sergiledikleri aptallığın aynı zamanda, tıpkı normal entelektüel aptallık gibi, yeni bağlantılar kurabilme yeteneğinin eksikliği anlamına geldiğinin ayırdına vardılar; onların kendileri açısından doğal saydıkları ahlâk ise edimin, kahramanlığın ve değişimin ahlâkıydı. Yine de eylemde bulunabilecekleri yıllara adım atar atmaz bunları unuttular ve hatırlamak da istemediler.

Sh:118-121

 

Kaynak:

Robert MUSİL, Niteliksiz Adam – I / Özgün adı: Der Mann ohne Eigenschaften,  trc: Ahmet Cemal, Yapı Kredi Yayınları – 1265 Kâzım Taşkent Klasik Yapıtlar Dizisi – 34, Haziran 2009, İstanbul,

 

“NİTELİKSİZ ADAM ” [Özelliksiz Adam] ‘DER MANN OHNE ETGENSCHAFTEN’


Ernst Fischer tarafından Niteliksiz Adam’ı tanıtmak için kaleme alınan denemede roman  hakkında verdiği bilgilerden kısa bir alıntı.

Musil’in bitmemiş başyapıtı Niteliksiz Adam, uçsuz bucaksızlığıyla, bütünsellik eğilimiyle, bütün dünyayı içine alma hırsıyla, kişilerden ve düşüncelerden, olaylardan ve gözlemlerden, tutkulardan ve yorumlardan oluşma örgüsüyle hem görkemli, hem de sorunlu bir tuhaf edebiyat eseridir. Yazarı istemiş olsun ya da olmasın, Barok’un tıkabasalığıyla, beden ve kostümlerle, perde ve arkaplanlarla, şehvet ve tepkilerle dolu olan bu roman, Avusturya Baroku’nun son görkemli parçalarından biridir. Ve Barok tiyatrosunun tiplerinin kendilerini alegorik olarak, daha yüce bir gerçekliğin temsilcileri kimliğiyle sergilemeleri, ya da oyunun anlamını bu kimliklerin alacalı maskelerinin indirilmesinin oluşturması gibi, bu romanın tiplerinin işlevi de düşüncenin yakıtı yerine geçmektir; tiplerden her birinden çelişkili bir felsefenin bulutları yükselir, her biri kendini ve dünyayı çok-anlamlı olarak yorumlamak peşindedir. Bu bağlamda Musil’in, somut deneyden çok, bu deneyden türetilecek soyut formülü önemseyen bir deneyciye benzediği söylenebilir.

Romanda somut insanların davranışları en yüksek düzeyde bir edebi yoğunlukla sergilenir; ama daha sonra bir perde kalkar ve kapkara bir arkaplan görünür: Bu, yazarın üstüne denemesinin neyi göstermesi gerektiğini yazdığı bir karatahtadır ve bu gösterilmesi gereken de çoğu kez kabarık sayıda bilinmeyenleri olan, karmaşık bir denklemdir. Musil, kendi yazma biçimi üzerine şöyle demiştir: “Benim için önemli olan, düşünme eyleminin coşkulu enerjisidir.”Ve bir başka yerde: “Yazma sanatı, söylenecek olanı kişilere uygun kılan durumlar yaratmak, öte yandan da söylenecek olanı, düşüncelerin akışı içerisinden bir ölçüde etkileyici düğüm noktalarını, kişilerin fazla bir şey söylemelerine gerek bırakmaksızın seçebilmektir.”Demek ki Musil için önem taşıyan nokta, söylenecek olan’dır; söylemek istediği için gerekli olan durum ise ardından kurgulanır. Ama öte yandan Musil, birinci sınıf bir anlatıcıdır; bu yüzden kişileri ve durumları okurun düşüncelerine silinmez bir damga vururken, dallı budaklı düşünce onu üreten zekânın bütün sıradışılığına karşın çoğu kez belirsizliğin sisleri arkasında kalır. Romanın tözü, buzlu camı andıran bir sıvıya ya da hemen dağılıp gitmesi beklenen bir sise benzer; bu tözden güçlü ve önem taşıyan insanlar çıkar, ve sonra ansızın her şey yine parıltılı bir alacakaranlık içersinde yitip gider.

Bu romanda olaylar, aynı zamanda üç sahnede birden geçer:

Önde, birinci sahnede Habsburg Monarşisinin çöküş süreci, daha derin arkaplanlara doğru açılan İkincisinde artık varlığı tartışılır bir dünyada insanların durumları, yalnızca Avusturya’ya özgü değil, fakat genel bir yıkımın yaklaşması, sınırsızlığın bulanıklığına doğru uzanan üçüncü sahnede ise felsefe düzlemindeki gerçeklik sorunu izlenir (bu sorun Musil’in yaşantısında doğal olarak İmpkralya’daki hayaleti andıran gerçekdışılıkla çok yakından ilintilidir). Musil’in hazırlık notlarında şöyle denmektedir: “Akhilleus [ki sonradan romanın Ulrich’i olmuştur], kendi zamanından, savaştan önceki zamandan yola çıkılarak işlenip geliştirilecek. Yani ölümü tanımayan zamandan… Akhilleus, artık patolojik bir insan olduğuna inanmaktaydı. Savaşın sergilediği bütün insani olanaksızlıkları önceden bilmişti. Bu, onun anormalliğiydi…” Bir başka yerde: “Yine en üst düzeydeki sorun: …Kültürün (ve kültür düşüncesinin) yıkılışı. Bu, gerçekten de 1914 yazının getirdiği şeydir…” Ve: “Atmosfer: Yıkılan (daha doğrusu: Akıl ve duygu ile ilgili sorularda hep fazladan bir olasılık daha bilen insan. Çünkü o, durup dururken yıkılmış değildir), hep yalnız olan, her konuda çelişkiye düşen ve hiçbir şeyi değiştiremeyen insanın trajedisidir…” “O halde bütünü için bir ana tema: Olasılıkların insanının gerçeklikle hesaplaşması…” Ve sonunda: “Bu varoluşun altında bir başkası bulunmaktadır. Ben, bir yanılsamadır. Bu Ben’in altında genel nitelikte, dirençli bir töz yatmaktadır.”Musil, bu genelin ne olduğu sorusunu yanıtlarken, duygusal açıdan değişim gösterdiği gizemleştirmeyi bilme yoluyla aşma çabasındadır: “Tikel ve bütün: Bu ‘bütün’e bakalım bir kez… Bunun (politik, toplumsal) örgütlenme olduğu açık.” Sh: 40-42

["Niteliksiz Adam' adlı eseri, diğer başyapıtlardan ve romanlardan farklı kılan, onun kendine dair bir doku ve içerik bütünleşmesine sahip olmasıdır. Yani bir diğer deyişle, bütün metin, hem kendi içinde ayrı ayrı neden-sonuç ilişkileri taşır, hem de başlı başına koskoca bir neden sonuç ilişkisini oluşturmaktadır.]

Robert Musil’e yazdığı bir mektupta Thomas Mann, şöyle demişti: “Ölümsüzlüğünden sizinki kadar emin olduğum bir başka yaşayan Alman yazarı yok!”Ne yazık ki ölümsüzlük, borç karşılığı gösterilebilecek bir ipotek değildir ve karın doyurmaya da yaramaz. Avusturyalı romancıların en büyüğü, 1942’de sığınmacılığın yoksulluğu içerisinde öldü; geride kalan belgeleri arasında şu not bulundu: “Artık devam edemem! Kendim üzerine yazıyorum, ve yazar olduğumdan bu yana bu, ilk kez oluyor. Söylemek istediklerim, başlıkta. Ve son derece ciddi… Enflasyondan önce, bana sade koşullarda ulusuma bir yazar olarak hizmet etmemi sağlayan bir mal varlığına sahiptim. Çünkü bu ulus, sözünü ettiğim olanağı bana kitaplarımı satın alarak sağlamıyordu. Kitaplarımı okumuyordu. Ancak kitaplarımı okuyan birkaç bin ya da on bin kişi vardı, ve bana bugünkü ünümü getiren eleştirmenler ve amatörler de onların arasındaydı. Şu tuhaf ün! Güçlü, ama yüksek sesli değil. Çoğu kez üzerinde düşünmeye zorlandım: Bu ün, bir görünümün varolmasıyla varolmaması konusunda düşünülebilecek en çelişkili örnek…”Ve ikinci bir not: “yaşamım, …her gün kopabilecek bir pamuk ipliğine bağlı ve son yıllarda, Niteliksiz Adam üzerinde çalışırken, insanın can düşmanı için bile istemeyeceği epey zamanlarım oldu.”Ve İsviçre’deki acı sürgünden, bir vatansızın örümcek ağı kadar zayıf yaşamından önce, onu umursamayan bir vatanda yazdıkları: “Gerçekte ise, daha Niteliksiz Adam’ı yazmaya başladığımdan bu yana o kadar yoksulum ve yaradılışım nedeniyle her türlü para kazanabilme olanağından öylesine yoksunum ki, yalnızca kitaplarımın geliriyle, daha doğru söylemek gerekirse, yayıncımın belki de böyle bir gelirin gerçekleşebileceği umuduyla bana verdiği avanslarla yaşıyorum.”

6 Kasım 1880’de Avusturya’nın bir taşra kenti olan Klagenfurt’da doğan Robert Musil, 15 Nisan 1942’de Cenevre’de öldü. Avusturya-Macaristan ordusunun bu genç subayı, önceleri makine mühendisliği ve felsefe öğrenimi gördü. Mühendis oldu, “Musil Renkli Çarkı”nı icat etti, başlangıçta edebiyatta değil, ama iş yaşamında kök saldı. İmparatorluğun yıkılmasının ardından, 1920’den 1922’ye kadar Avusturya Federal Ordu İşleri Bakanlığında uzman danışman olarak çalıştı. Daha sonra Berlin’e gitti ve, hiç tereddüt etmeksizin, yazar oldu. İlk romanı için bulduğu konuyu bir arkadaşına bırakmak istedi. Arkadaşı konuya el atmayınca, mühendis Robert Musil sonunda bütün cesaretini toplayıp edebiyata bir kaçamak yaptı. Sh: 13-14

 Kaynak:
Robert MUSİL, Niteliksiz Adam – I / Özgün adı: Der Mann ohne Eigenschaften,  trc: Ahmet Cemal, Yapı Kredi Yayınları – 1265 Kâzım Taşkent Klasik Yapıtlar Dizisi – 34, Haziran 2009, İstanbul,

 *****************

HEP RUHUNU SATANLARI SÖYLERİZ, YA KULLANANLAR
NİTELİKSİZ BİR ADAM, ADAMSIZ NİTELİKLERDEN OLUŞUR
İDEALLER VE AHLÂK, RUH DİYE ADLANDIRILAN BÜYÜK DELİĞİ DOLDURMANIN EN İYİ ARACIDIR
TİN ’E İLİŞKİN KÜÇÜLTÜCÜ VE YÜCELTİCİ SPEKÜLASYON
MODERN İNSAN TANRIYA MI, YOKSA DÜNYA FİRMASININ ŞEFİNE Mİ İNANIR?

 

DER JUNGE TÖRLEß (1966) Genç/Öğrenci Törless


Yönetmen: Volker Schlöndorff               

Ülke: Batı Almanya, Fransa

Tür: Dram, Gerilim

Vizyon Tarihi:01 Mart 1966 (Fransa)

Süre: 87 dakika

Dil: Almanca

Müzik: Hans Werner Henze     

Nam-ı Diğer: Young Torless

Oyuncular:    Mathieu Carrière, Marian Seidowsky, Bernd Tischer, Fred Dietz, Lotte Ledl

Özet

Bu film, NANTES’TE MAX OPHÜLS ödülüne layık görülmüştür. Niteliksiz adam gibi benzersiz bir eseri bize bırakan Robert Musil‘in Öğrenci Törleß’in Karmaşaları’nı (Die Venoirrungen des Zöglings Törleß romanından uyarlanan film, “lise öğrencilerinin arasındaki iktidar ilişkilerini ve lise yıllarında yaşanan psikolojik gelgitleri son derece içsel ve yer yer karmaşıklaşan bir dille anlatır.

“Bireyin iç dünyasını keşfediş serüvenini, sonsuzluk gibi kavramlarla ilk yüzleşmesini bu kadar iyi ve ayrıntılı anlatan roman azdır.”

 

“ÖĞRETİCİ TÖRLEß ‘İN [TÖRLESS] KARMAŞALARI”

Ernst Fischer tarafından Niteliksiz Adam’ı tanıtmak için  kaleme alınan denemede Genç Törless hakkında şu bilgileri vermektedir.

Musil 1906’da, yirmi altı yaşındayken ilk romanı Öğrenci Törleß’in Karmaşaları’nı (Die Venoirrungen des Zöglings Törleß) yayınladı. Bu roman, bir eğitim kurumunda cinsellikten, ruhsal konumdan, yalnızlıktan ve aşağılanmadan kaynaklanan sorunların altında ezilen bir gencin özlü ve büyük bir disipline bağlı kalınarak anlatılmış öyküsüydü. Eğitim kurumlarındaki tedirgin edici atmosfer ve yeniyetmelerden oluşma bir topluluk içerisindeki taşkınlıklar üzerine bu türden anlatılar, daha önce de vardı -ama Musil’in romanı, ötekilerle karşılaştırılamayacak kadar derinliklidir. Burada burjuva uygarlığının kabuğunun geçici olarak örtebildiği, çok tartışma götürür ve barbarca bir yeraltı dünyası, artık sağlam olmayan bir düzenin aralıklarından sızan vahşet, insanlığı paramparça edecek bir çağın hazırlıkları gözler önüne serilir.

Soylu eğitim kurumunda Törleß, Reiting ve Beineberg adlı öğrencilerden başka kimsenin bilmediği, gizli bir oda vardır. Duvarlar boydan boya Reiting’in ve Beineberg’in zemin kat odalarından birinden çalmış oldukları, kan kırmızısı bir bayrak kumaşıyla kaplıydı, ve yer, ikiye katlanmış, kalın bir yünlü battaniyeyle örtülüydü… Duvarda, kapının yanında dolu bir revolver asılıydı…”Bu odada korkunç şeyler olur. Öğrencilerden Basini adlı, kız gibi güzel ve karakteri belirsiz bir çocuk, hırsızlık yaparken Reiting ve Beineberg tarafından yakalanır.

Reiting, soğukkanlı bir tirandır; “insanları birbirlerine karşı kışkırtmaktan, birini ötekinin yardımıyla alaşağı etmekten ve arkalarında karşı koymaya çalışan bir nefretin varlığını hissettiği, zorlama iyi davranışların ve yüze gülmelerin tadını çıkartmaktan daha büyük bir zevki yoktu… Çevresindekiler günden güne değişirdi, ama çoğunluk hep onun yanındaydı. Onun yeteneği buydu.”Reiting’in hasmı ve sonraki müttefiki Beineberg ise daha karmaşık bir tiptir; acımasızlığı, insanları sonuna kadar aşağılama tutkusu, kaynağını bir usdışılık felsefesinde, aklı ve insanlığı öldüren bir mistisizmde bulur. Her ikisinin kimliklerinde onyıllar sonra faşizmi kendilerine uygun sistem olarak yaratan tipler büyük bir sezgi gücüyle işlenmiştir. Savaş sonrası güncelerinde Musil, geçmişe bakarak şu saptamada bulunmuştur: “Reiting, Beineberg: Bugünkü diktatörlerin tohumlan.” Onları 1906’nın doyuma ulaşmış burjuva dünyasında “tipik” diye tanımlamak, edebiyat alanında olağanüstü bir edimdi. Reiting ile Beineberg, Basini’yi köleleri yapmaya, üzerinde korkunç bir iktidar uygulamaya, cinsel bağlamda kötüye kullanmaya, her türlü insanlık onurundan yoksun kılmaya ve ona kötü davranmaya koyulurlar. Onu yerde sürünüp şöyle demeye zorlarlar: “Ben, bir hayvanım, hırsız bir hayvanım, sizin hırsız ve aşağılık hayvanınızım!”Görünüşte henüz ayakta duran bir uygarlığın içerisinde toplama kamplarının dehşeti, insanı bütünüyle yıkıma sürükleyen bir iktidardan alınan sapık zevk kendini belli eder.

Törleß, bu karanlık olayların içine çekilir. Sarsıcı nitelikteki bu tikel olayın kendinin çok ötesine atıfta bulunduğunu, önüne bir dünyanın yıkılışının gölgesinin düştüğünü hisseder. Böyle bir oda olabiliyorsa, o zaman her şey olabilir demektir… “O zaman bugüne kadar tanıdığı tek dünyadan, aydınlık ve günlük dünyadan bir başkasına, karanlık, köpüren, tutkularla dolu, çıplak ve yıkıcı bir dünyaya bir kapı da açılıyor olabilirdi. Yaşamları camdan ve demirden, saydam ve sağlam bir yapının içindeymişçesine, büro ile aile arasında düzenli biçimde akan insanlar ile, ötekiler, yani uçuruma itilmiş, kanlı, türlü taşkınlıklarla kirlenmiş, karışık geçitlerde çığlıklar atarak dolanıp duran insanlar arasında yalnızca bir geçiş noktası değil, fakat bunların sınırlarının gizlice ve her an aşılabilir yakınlıkta birbirine değmesi gibi bir durum da olabilirdi…”Ve sonra, Törleß için şöyle denir: “O zamanlar Törleß, unutulmuş bir ortaçağ gibi sınıfların sıcak ve aydınlık yaşamından uzakta, Beineberg ve Reiting’in üzerlerinde bulunan odadan çok korkardı; çünkü bu odada bulunan insanlar ansızın çok farklı bir yaşama ait karanlık, kana susamış kişilere dönüşmüş gibi olurlardı. O zamanlar bu Törleß için, sanki çevresi yüz yıllık bir uykudan uyanmış, farklı gözlere görünüyormuş gibi bir dönüşüm, bir sıçramaydı…”

Öğrenci Törleß tipinde, düzeni dışa karşı hâlâ çok iyi işler gözükse bile, artık çökmekte olan burjuva dünyasının ikinci bir temel sorunu netleştirilir: Bu sorun, gittikçe artmakta olan bireysel yalnızlıktır. Törleß, bir konuşmanın ortasında pencereden dışardaki karanlığa bakar:“Sonra o yalnız bırakılmışlık ve terkedilmişlik duygusu yine benliğini kaplamıştı… Şöyle hissediyordu: Burada bana henüz çok ağır gelen bir şey var, ve düşünceleri yine bu şeyin içinde, ama yalnızca arka planda ve pusuda yatan bir başka şeye, yalnızlığa doğru kaçıyordu… O zaman dünya, gözüne boş, karanlık bir ev gibi gözüküyordu ve içinde sanki her odayı arayacakmışçasına bir ürperti beliriyordu köşelerinde nelerin gizli olduğu bilinmeyen, karanlık odalardı bunlar…” “arkadaşlarınınkinden daha gizli, daha güçlü ve daha koyu renkli” bir tür şehvet eğilimiyle, yalnızlığı “bir kadın olarak duyumsuyordu, fakat bu kadının soluğu onun göğsünde yalnızca bir boğulma, yüzü bütün insan yüzlerini unutturan bir anafor ve ellerinin hareketleri de Törleß’in bedeninden geçen ürperti dalgalarıydı…”

Burada Musil’in betimlediği, yalnızca ergenliğin o boğucu yaşantısı olmanın çok ötesindedir: Saygı aşılayan cepheleriyle ve pis gizli bölmeleriyle içinde yaşanılan dünya, arkasında bir cehennemin yattığı bu ahlâka dönüşmüş yalanlar bütünü, artık korkutucu olmuştur. Kendini günlük gerçeklik diye dört bir yana ilân eden, artık göstermeye çalıştığı kadar gerçek olmayıp, içinde farklı, uçurumdan farksız, derin bir karmaşaya sürükleyen bir başka gerçekliği gizlemektedir. Duygu ve gerçeklik, Ben ve dış dünya artık bir uyum oluşturmaktan uzaktır; gerçek düzen, birey ile toplumun oluşturduğu bütünlük yitirilmiştir.

Törleß, insanın yabancılaşmasını ne olduğunu bilmeden yaşar:

“Olaylarla kendi Ben’i, dahası kendi duyguları ile iç dünyanın en derin noktasında yatan, anlaşılmak tutkusuyla yanıp tutuşan herhangi bir Ben arasında hep bir duvar vardı, bu duvar o yaklaştıkça tutkusunun önünde bir ufuk gibi geriye çekiliyordu.” …“Törleß, kendini iki dünya arasında, evinden alışkın olduğu üzere, her şeyin düzenli ve mantıklı işlediği, sağlam bir burjuva dünyası ile, serüveni andıran, kapkaranlık, gizlerle, kanla ve beklenmedik sürprizlerle dolu bir dünya arasında bir anlamda parçalanmış gibi hissediyordu.”

Törleß, matematikte, “sanal sayılar” dünyasında buna benzer bir durum keşfettiğini düşünür, ve Beineberg’de bu sorun için anlayış arar:

“Böyle bir hesap işleminde başlangıçta metreleri, ağırlıkları veya somut bir başka şeyi gösterebilen ve en azından gerçek sayılar niteliğini taşıyan sağlam sayılar vardır. İşlemin sonundaki sayılar da böyledir. Ama bunları birbirine aslında var olmayan bir şey bağlar. Böylesi, yalnızca ilk ve son ayaklan bulunan, ama yine de insanın üstünden sanki yapı bütünüyle tamammış gibi geçtiği bir köprüye benzemiyor mu…?”

Beineberg, onunla ve her şeyin doğal olması isteğiyle alay eder; Beineberg’e göre insan, doğaüstünün, usdışının bilincinde olmalıdır – aslında böylece demek istediği, o zamandan beri belki yüz kez duymuş olduğumuz bir şeyden başkası değildir; modern bilim, doğa yasalarını, nedensellik ilişkisini vb. çürütmüştür ve akıl, anlaşılmaz olanın, Tanrının gerek atomlar, gerekse sanal sayılar dünyasındaki egemenliği karşısında teslim olmak zorundadır. Törleß, buna hazır değildir: “Eğer matematik bana acı çektiriyorsa, ben bunun arkasında sana göre çok daha farklı bir şey arıyorum, doğaüstü olanı değil, özellikle doğal olanı arıyorum — anlıyor musun?…”

Musil için usdışılığın yadsınması, gerçekliği tedirgin edici ve maskeli diye algılamasına ve bu gerçekliğin arkasında henüz biçimlendirilmemiş bir olasılıklar dağarcığının varlığını sezmesine karşın, son derece belirleyici bir özelliktir: Karanlığa eğilim göstermesine karşın, akıldan vazgeçmez, “sanal sayılar”ı da doğal olanın alanına sokmaya çalışır. Öğrenci Törleß, olasılığın sezgiden, duygudan, özlemden, vizyondan, sarsıntılardan ve ütopyadan yansıyan belirsiz, herhangi bir biçimde somutlaşmamış sonsuzluğu ile, hep parçalar halinde kaldığı için ancak düş kırıklığına yol açan eylem ve gerçeklik arasındaki yaşanmış çelişkiyi çözmek amacıyla ciddi çaba harcar.

“Sanki insanın etrafına görünmeyen bir sınır çekilmiş. Bu sınırın ötesinde hazırlananlar ve uzaktan yaklaşanlar, sisli bir deniz gibi hep değişen, koskoca görüntülerle dolu; insana yaklaşan, eyleme dönüşen, yaşamına çarpan, insani boyutlar ve çizgiler taşıyan, saydam ve küçük bir şey. Ve insanın sürdürdüğü yaşam ile, duyumsadığı, sezdiği, uzaktan gördüğü yaşam arasında o görünmeyen sınır, sanki dar bir kapı gibi; olup bitenlerin görüntüleri insana ulaşabilmek için buradan sıkışarak geçmek zorunda.”

Burada edebi ve kesinlikten uzak bir dille anlatılan, artık bireyci olmuş bir dünyada insanoğlunun tek başına kalışı ve parçalanışıdır – ama aynı zamanda da insanlığın eserlerinin her zaman yine insanlığın düşlerinin küçük bir kesri olduğu gerçeğidir. Musil’in ilk romanından, onun yaratısının bütününün leitmotiflerini [ana motif, nakarat, tema] algılayabilmek olasıdır:

Burjuva dünyasının çöküşü ve yozlaşması, artık düzen olmaktan çıkmış bir düzen ve onun kabuklarını kırıp dışarı çıkan acımasızlık ve barbarlık, duygu ile eylem arasındaki uçurum, kurumuş bir toplumda insanın yalnızlığı, kırılganlaşmış gerçeklik, bir başka konuma, yaşamda yeni bir bütünlüğe ve içeriğe duyulan özlem.

Kaynak: Robert MUSİL, Niteliksiz Adam – I / Özgün adı: Der Mann ohne Eigenschaften,  trc: Ahmet Cemal, Yapı Kredi Yayınları – 1265 Kâzım Taşkent Klasik Yapıtlar Dizisi – 34, Haziran 2009, İstanbul, Sh:14-18

FİLMİN ALT YAZISI

Beineberg, lütfen oğluma göz kulak ol. Bana güvenebilirsiniz efendim. İşte şimdi rahatladım. Sana güveniyorum. Bu güvenilir ve kararlı yapın hemen güvenimi kazanmanı sağladı. Sigara?

  Teşekkür ederim efendim. Keşke oğlum da senin gibi olsaydı. Her zaman çok endişeli ve dengesiz görünüyor. Bu şekilde nereye varacak, hiç bilmiyorum. Hepinizle tanıştığıma çok memnun oldum. Oğlumun sizinle olacağını bilmek veda etmeyi de kolaylaştırıyor. Özellikle de böyle iyi dostlar bulduğu için. Beyler, eğer oğlumun başına bir şey gelirse lütfen hemen haber verin. Başıma ne gelebilir ki baba?

  Anladınız mı Bay Beineberg?

  Kesinlikle efendim. Oğlum. Başka ne yapabilirdim ki?

  Çocuk o kızla yatıyor, ertesi sabah da kız onu sahile götürüyor. Ama bir süre sonra çocuk balık yiyemez duruma geliyor

 - Dikkat et beyinsiz!

 - Beni rahat bırak. Siz serserilerin burada ne işi var?

  Hadi durma, bir tane al.

 - Dostum, bunlar çok sıcak!

 - Buraya gel tatlım.

 - Al bakalım çocuğum.

 - Teşekkür ederim güzel bayan. Tanrı yanında olsun çocuğum. Maskaralık yapmayı kes. Merhaba tatlım. Küçük çocuğumuz evini mi özlemiş?

  Genç beyefendiler. Gelin de bizimle oturun.

 - İçecek bir şeyler alır mısınız?

   – 4 kadeh şarap. Hayır, sekiz olsun. Bu tur benden. Teşekkür ederim. Siz beyefendiler oynamak ister misiniz, yoksa kaybetmekten mi korkuyorsunuz?

  Al bakalım. Benden 20.

 - Kaybettin.

 - Kötü talih. Hayat işte. HİZMET ETTİĞİ GÜNLER

Torunlarımıza anlatabileceğimiz bir gün daha. O da ne demek oluyor Törless?

  Evet?

  Bizim için unutulmaz bir gündü demek istemiştim. Senin için yeterince heyecan verici olmasa da yarın için Horace’ın 6. kasidesini aynen yazacaksın. Reiting, sana bugün geri ödemem gerekiyordu ama bana birkaç gün daha verebilir misin?

  Üzgünüm. Paraya hemen ihtiyacım var. Harçlığını almadın mı?

  Aldım, amam başka borçlarım da var. Geçen aydan Beineberg ve Tschusch’a borcum var. Git onlara yalvar. Ben beklemem. Tabii ki öyle. Arkadaşımsın. Parayı kumarda kaybetmemen gerekiyordu. İkiye katlamak istemiştim. Sana son sözüm: Borcunu yarın ödeyeceksin yoksa

 - Yoksa ne?

  Yoksa benim şartlarıma bağlı olacaksın. Ne tür şartlar?

  Yaptığım her işte bana sadakatini sunacaksın. Hepsi bu kadarsa, memnuniyetle yaparım. Sana sadık olacağım. Ama sadece istediğin zaman değil. Ben ne zaman dersem yapmak zorundasın. Körü körüne bağlılık. Evet?

  Yarın paranı getireceğim. Sessizlik lütfen.  Kadın katil için 8 sene hapis cezası.  Wilhelmina, 19 yaşına kadar Graz’daki bir kafeteryada çalışmıştı.  Sonrasında, onu hayat kadınlığı ile tanıştırıp kendisi için çalışmaya zorlayan asker kaçağı Günther K. ile tanıştı.  Yargıç tarafından bunu neden yaptığı sorulduğunda “Onun büyüsü altındayım” diye cevap verdi.  “O gece, Günther beni çalışmak için Wiener Strasse’ye götürdüğünde “Bugün kendimi iyi hissetmiyorum” demiştim. “Günther sonrasında onunla uyumamı söyledi.” “Onu da yapmak istemiyordum.” “Karşı koymuştum, bu sebeple Günther beni dövmüş ve çok kızmıştı.”  “Sonrasında ise onun önünde diz çöküp kendisini iyi hissetmesi için tanrıymış gibi ona taptım.” “O gece, onu yatakta vurdum.” Gross Sankt Florian: “Kilise cemaatinin en eski üyelerinden biri olan emekli Franz Braunecker 91 yaşında beklenmedik bir şekilde bu dünyadan göçüp gitti.”

Bayan, bize 2 porsiyon geyik eti kahveli pandispanya ve brendi getirin. Ne kadar vaktimiz var?

  2.5 saat. Akşama yemekte ne var?

  Hiçbir fikrim yok. Pazar gününün mutfak artıklarıdır muhtemelen. Söylesene Beineberg, ne olmak istiyorsun?

  Bir fikrim yok. Ama devlet memuru ya da subay olmayacağıma eminim. Öncelikle seyahat edip kendimi herhangi bir mesleğe adamaksızın biraz para kazanmak istiyorum. Sonrasında da belki Hindistan ya da başka Asya ülkelerine giderim. Kafamda birkaç şey var. Bende ise hiçbir şey yok. Hangi işte iyi olduğumu ya da yapmaktan hoşlandığım şeyleri bilmiyorum. Sanki kendimden ve dünyadan yavaş yavaş uzaklaşır gibiyim. Çünkü çatlağın tekisin. Sık sık buralardan kaçıp uzaklaşmak istiyorum. Ama bunu asla yapmayacaksın. Aceleci davranıyorsun! İşte büyük gün. Buradaki monotonluk beni öldürüyor. Okulda yaptığım onca şeyden sana mantıklı gelen var mı?

   Onlar bizi nereye götürecek?

  Zihnimizi geliştirmek ve kendimizi hazırlamak için buradayız. Hayatı sonradan yaşayacağız. Hazırlanmak?

  Geliştirmek?

  Ne sebeple?

  Buyurun. Parayı nereden buldun?

  Borç aldım. Sana borç para verecek kadar beyinsiz olan kim peki?

  Hoffmeier. Bana bak Basini, neden yalan söylüyorsun?

  Bunu başkalarına yutturabilirsin ama ben kül yutmam. Daha bu sabah Hoffmeier benden borç para istedi. Ama Beineberg parasının çalındığı şeklinde şikayette bulundu. Uzun lafın kısası, parayı dün gece Beineberg’in çekmecesinden aldın. Ne yüzle bunu söylersin! Bu ne kadar iğrenç bir laf! Bu alçakça bir iftira! Bana musallat oluyorsun çünkü senden zayıfım. Kızıyorsun çünkü ayaklarına kapanmayacağım. Bana şantaj yapmak istiyorsun ama yanlış kişiyi seçtin! Bu suçlamanı tüm sınıfa anlatacağım. Müdüre de gideceğim. Gidelim. Ben öderim. Teşekkür ederim. Özellikle de dün gece param çalındıktan sonra. Gerçekten mi?

  Şüpheli var mı?

  Hayır, henüz yok. Ama onu yakaladığımda çok pişman olacak. Bunu yaptım çünkü ihtiyacım vardı. Hemen geri koyacaktım. Lütfen parayı çaldığımı kimseye söyleme. Sadece gizli bir şekilde ödünç aldım. Her dediğini yapacağım. Yeter ki sınıfın haberi olmasın. Onlara bir şey anlatma. Demek şartlarımı kabul edeceksin. Evet. Her istediğini yapacağım. Güzel. Bunu etraflıca düşüneceğim. Şimdi nereye?

  Bozena’nın yerine mi?

  Evet, öyle anlaşmıştık. Demek ödemek istemiyorsun, öyle mi?

  Defol git buradan seni domuz. Yoksa seni yere yapıştırır, parça parça ederim! Adi düzenbazlar iyi zaman geçirmek istiyor ama ödemeye gelince yan çiziyorlar! Burada neler oluyor?

  İyi akşamlar. Hangi tatlı çocuklar beni görmeye gelmiş?

  Hadi, sessiz ol. Oturun. Beni ziyaret etmeniz ne hoş. Yoksa içinizdeki adam mı sizi buraya sürükledi?

  Kapa çeneni. Ne iyi çocuklarsınız. Utanma çocuk. İyice bir bak. Arkadaşın, ömründe hiç kadın görmemiş gibi davranıyor. Annesi büyüleyici bir hatundur. Onu kısa bir süre önce tren istasyonunda gördüm. Eminim gençken çok kişinin başını döndürmüştür. Hala biraz brendin var mı?

  Her şeyin yerini bilirsin. Teşekkür ederim. Bu surat da ne böyle?

 - Korktuğunu düşünecek.

 - Bırak düşünsün. Hiç havamda değilim zaten. Annen hakkında konuşmam hoşuna gitmiyor mu?

  Sizin gibiler her zaman bizden iyi olduğunuzu düşünürsünüz. Annenin ve benim birbirimize benzemediğimizi falan mı düşünüyorsun?

  Şundan daha iyi biri olduğunu mu sanıyorsun?

  Yanılıyorsun. Fazlasıyla yanılıyorsun. Ailelerinizi çok daha iyi tanıyorum. Viyana’da yeteri kadar vakit geçirdim. Orada neler olup bittiğini biliyorum. Burada “Sevgili Bozena”, orada “Sevgili Bozena.” Bana karşı her zaman naziktiler. Ta ki hamile olduğumu anlayana kadar. Onların neler konuştuğunu duyacaktın. Yüzüme karşı değil tabii. Ama kendi aralarında başka şeyden bahsetmezlerdi. Hanımefendi de

 - Kolonyadan başka bir şey içmeyen bir insanın yüz ifadesini taşıyordu. Ama bir müddet sonra, kuzeninin karnı burnunun dibinde büyümeye başladı. Peki kimse o bebeğin babasını biliyor muydu?

  Hayır. İşte böyle. Onun iyiliği için oradan ayrıldım. Geri dönmek istemiyorum. Orada yeniden çalışacağıma ölürüm daha iyi. Bunu sen mi bıraktın?

  Teşekkür ederim. Çok naziksin. Bazen sizin gelmenize neden müsaade ettiğimi merak ediyorum. Bir kaç kron için olmadığı kesin. Sen, o ve ötekisi. Adı ne?

  Reiting?

  Hayır, o değil. Basini?

  Evet, Basini. Ben de onu diyordum. Garip bir çocuk. Hepiniz aynısınız. Birbirinize aitsiniz. Aileleriniz etrafınızda olduğunda beni hiç sallamazsınız bile. Ama buradan gittikleri an hemen bana dönersiniz. Aynı aileleriniz gibisiniz. Riyakarlar korkaklar ve yalancılar. O burnu nerede kırdırttın?

  Bana kimi hatırlatıyorsun, biliyor musun?

  Kardeşimi. Burnunu kırmıştım. Bir erkeğin, kırık bir burunla daha hoş görünmesi oldukça garip. Şu çocuğun nesi var?

  Ev hasreti. Zavallı çocuk. Küçük yaramaz çocuğumuz benim gibi birini görmeye mi geliyor yani?

  Evet, bu da ne?

  Bana bir öpücük ver. Gördün mü?

  Hala yaşıyorsun. Böylesi, yatakhanede yaptıklarından çok daha iyi.

 - Buldum.

 - Kimi?

   – Beineberg’in parasını çalanı.

 - Anlatsana! Henüz kimse bilmiyor.

 - Odacı mı?

   – Hayır. İpucu ver. Basini mi?

  Mesele ne?

  Dikkatli ol! İşte paran. Bu da Basini’nin çekmeceni açarken kullandığı bıçak. Sence ona ne yapmalıyız?

  Basini bir hırsız. Evet, hırsız! Hırsızlar da dünyanın her yerinde cezalandırılır. Şikayet edilip okuldan attırılmalı. Dışarıda başının çaresine baksın. Artık buraya ait değil. Olmaz. Neden bu kadar aşırıya kaçıyorsun?

  O kadar da kötü bir durum değil. Bunu nasıl söyleyebilirsin?

  Hırsızın tekiyle beraber yaşamaya devam etmek mi istiyorsun?

  Senin kölen olmayı öneren biriyle?

  Sence de biraz abartmıyor musun?

  Sanki ömür boyu kardeşlik yemini etmiş gibi davranıyorsun. Bizi Basini’ye bağlayan bir şey yok tabii onun sırtından alacağımız tüm o zevkler hariç. Zevk mi?

  Bak, Reiting. Neden Basini’yi savunup duruyorsun?

  Onu mu savunuyorum?

  Dışarıdan öyle mi görünüyor?

  Bilmem ki. Tekrar ediyorum, aşırı abartıyorsun. Bu idealizm de ne demek oluyor?

  Enstitünün saflığı üzerine gösterdiğin bu gayret. Çok erdemli, ama çok sıkıcı bir hareket. Yoksa kendince özel nedenlerin mi var?

  Basini’nin okuldan atılması üzerine eski bir kin mi?

  O halde bunu itiraf et. Bizler senin tarafındanız. Saçmalık. Sen ne düşünüyorsun?

  Ona ne istersen onu yap. Hindistan’da onu kafasını uçururlar ya da bağırsaklarına kadar kazık sokarlardı. En azından bu eğlenceli olurdu. Uzat ellerini. Parayı hangi elinle çaldın?

  Bu seferlik seni şikayet etmemeye karar verdik. Bizim gözetimimiz altında olacak ve kendine çeki düzen verme şansına sahip olacaksın. Bundan böyle, gelir ve giderlerin mercek altında olacak. Sınıfın geri kalanıyla olacak anlaşmaların bizim rızamız dahilinde gerçekleşecek. Anlaşıldı mı?

  Şimdi anlaşıldı mı?

  Evet. Sessiz olun lütfen! Mektuplar çocuklar. Canitz. Basini! Dulcinea’mdan. Şimdi göreceksiniz. Çok mu söz vermiştim?

  Onun korsesini görecektiniz. Onu alamazdım tabii ki. Fiyat etiketi hala üzerinde. Bunu satın almışın seni gösterişçi.

 - Bunları anladın mı?

   – Nasıl?

  Bu sanal sayıları. Çok basit. Hepsinin temelinde  -1 in karekökü olduğunu unutma. Evet, ama mesele de o zaten. Öyle bir şey yok. Bir sayının karesi her zaman pozitiftir. Sadece bu sayıları hesaplamanın bir yolu. Ama matematiksel olarak bunun imkansız olduğunu bildiğinde nasıl yapabilirsin?

  Garip olan durumsa bu sanal değerlerle gerçekten hesaplama yapabilirsin. Örneğin bu tarz bir formül kullanarak var olmayan şeylerle hesaplama yapılmış olmasına rağmen sağlam bir köprü yapabilirsin. Bu gerçeklikle bir boşluk mu var?

  Bizim papaz gibi konuşmaya başladın. Vücutlarımız arasındaki sorunlardan oluşmuş bir boşluk ve bunu bünyesinde barındıran kutsal ruh olarak adlandırılan şey. Gidip matematik hocamıza sor. İrrasyonel ve sanal sayıları mı bilmek istiyorsun?

  Lütfen otur. Memnun oldum Törless, çok memnun oldum. Şüphelerin ciddi bir bağımsız düşüncenin belirtilerini ortaya koyuyor. Ama aradığın bu açıklamayı ortaya dökmek çok da kolay değil. Lütfen beni yanlış anlama.

 - Sen de bir tane ister misin?

   – Hayır, teşekkür ederim. Ya şekere ne dersin?

  Bak. Metafizik öğelerin müdahalesinden bahsediyorsun. Bu konu hakkında neler hissettiğini bilmiyorum. Mantık sınırlarının çok ötesindeki bu doğaüstülük oldukça garip bir şey. Bu konular üzerine nutuk çekecek donanımda değilim. Bu materyal de benim dersimi kapsamıyor. Bunu farklı açılardan bakabilirsin. Birilerinin kuyularını kazmaktan özellikle kaçınmak istiyorum. Ama benim için matematiği açıklayabilecek donanımda olmanız gerekiyor Evet, ama mevzu matematik olduğunda sadece olağan ve tamamen matematiksel bir bağlam gerçekten var olduğunda. Ama iyi bir bilim adamı olarak hipotezler kullanmak zorunda kalırdım ki şu an muhtemelen bunları anlayacak seviyede değilsin. Zaten buna vaktimiz de yok. Ya sanal sayılar?

  Bu tarz matematiksel kavramların yani tamamen var olmayan değerlerin matematik için gerekli kuramsal kavramlar olduğu fikrine kendini alıştırman gerekiyor. Şunu düşün: Şu anki eğitiminin başlangıç seviyesinde kapsamlı bir açıklama sunmak oldukça güç. Şükürler olsun ki çok azımız buna ihtiyaç duyuyor. Bununlar birlikte senin gibi biri, söylemem gerekir ki buna memnunum, bana geldiğinde söyleyebileceğim tek şey  “Sevgili arkadaşım  sadece buna inanmak zorundasın.” Şu anki seviyenden 10 kat daha fazla matematik bilir duruma geldiğinde tüm bunları anlayacaksın. Ama şu an itibariyle, sadece buna inan. Her şey hissetmek ile alakalıdır matematik bile. Aklın her zaman bir karış havada, değil mi?

  Burada ne işin var?

  Şuraya gir, göreceksin.

 - Neler oluyor?

 - Bekle. Bizim büyük matematikçi nasıllar?

   – Nasılım sanıyorsun?

   – Anladım. Neyi anladın?

  Sana hiçbir şey anlatmamış. Seni ileri bir tarihe kadar oyaladı. O zaman anlayacaksın işte. Tüm o hesaplar gözlerinden akacak. Seni kendi seviyelerine hazırladıkları zaman. Bunu söyleyebileceğini düşünmüyorum. Bana bir şey söylemen gerekmiyor. Böyle insanları bilirim, rahiplerin ilmihallerini öğrenmeleri gibi ezbere öğrendikleri formüllerle doludurlar. Yoksa dünya ruhları, bu kansız yaratıklara eteklerinin altından gizlice bakma şansı verir miydi?

  Buna Basini’yi izlemek diyor. Neler oluyor?

  Bu gece odaya gel.

 - Reiting bizi kandırdı.

 - Bunu düşünmüştüm. Düşünmüştün, öyle mi?

  Ama tabii bunu fark edemedin. Hayır, hiç de bile. Ama çok yakından izliyordum. Dört yıl önce burada olanlar hakkındaki hikayeyi hatırlıyor musun?

   – Hangi hikaye?

  – Biliyorsun işte.

 - Şu hikaye.

 - Tabii ya. Sadece tesadüfen. Sadece müstehcen bir takım olaylar üzerine büyük bir skandal olduğunu ve bir çok kişinin okuldan atıldığını biliyorum. Ben de ondan bahsediyorum işte. Reiting de Basini ile aynı şeyi yapıyorlar işte. Reiting’in ona aşık olduğunu mu düşünüyorsun?

  Tabii ki hayır. Reiting aptal değil. Ama bu durum muhtemelen onu eğlendiriyordur. Reiting’in böyle bir şey yapacağından asla şüphelenmezdim. İkisine de göstereceğim. Aklından neler geçiyor?

  Onlara, bu mevzu nedeniyle atılan diğer kişileri hatırlatacağım. Bu da onlara üzerinde düşünecekleri bir şey verecek. Ama onları şikayet edemezsin. Zaten istemiyorum da. Yani, Basini hiç umurumda değil. Ama Reiting mevzusu farklı. Yaptıkları da onu tamamen elime düşürecek. Sanırım beni bir şekilde elde etmekten mutluluk duyardı. Şimdi bu sırrı bildiğim için neler yapabileceğimi görüyor musun?

  Elbette, ama

 - Tek kelime ederim ve işi biter. Bir şeyler yapmamız gerekiyor. Hâlâ Basini’yi şikayet etmemiz gerektiğini mi düşünüyorsun?

  Onu kendimizin cezalandırmasını tercih ederim. Okul sadece onu kovup amcasına da uzun bir mektup gönderirdi. Bunun ne kadar ciddi bir durum olabileceğini biliyorsun. “Sevgili Bay bilmem ne yeğeniniz aklını oynattı ve doğru yoldan çıktı. Bu sebeple onu size geri gönderiyoruz. Her şey gönlünce olsun.” Böyle devam eder. Onlar için bir anlam ifade edeceğini mi düşünüyorsun?

  Peki bizim için ne anlam ifade etmeli?

  Senin için bir şey ifade etmiyor olabilir. Ya avukat olacaksın, ya da şair. Ama ben kendi hayatımı daha farklı görüyorum. Bu durumdan bir şeyler öğrenmek istiyorum. Peki onu nasıl cezalandırmayı düşünüyorsun?

  Aslında pek ceza değil. Onun için düşündüğüm farklı şeyler var. Sadece nasıl desem ona işkence edeceğim. Çok ürkütmeye gerek yok. Düşündüğüm şey tamamen çilecilik. Bu dünyada yükselebilmek için seni köleleştirebilecek her şeyi yok etmen gerekiyor. Örneğin hislerini. Basini ile ilgili planlarımı faaliyete geçirince şüphesiz ki biraz acıyacağım. Ama bu hiç uygun değil çünkü Basini’nin umurunda değil. Onun yaptığı şeyleri yapan biri buna değmez. Bu durumun tamamen anlamsız bir heyecan olması çok yazık. Hayat gücünün boşa harcanması soracak olursan. İçimdeki tüm bu gereksiz duyguları yok etmek niyetindeyim. Bana bak, Basini hakkında ne düşünüyorsun?

  Ne söylemem gerekiyor?

  İğrenç bir yaratık. Gerçekten de öyle, değil mi?

  Çok iğrenç. Her zaman çılgınca şeylere karışıyorsun. Hiç de bile. Hem öyle olsam ne olacak?

  Hayatta her şeyi bir kere denemek gerekiyor. Eğer bu kadar aşağılık biriyse

 - Bu gece tavan arasına gelmesini söyleyin. Odaya mı yani?

  Hayır, henüz değil. Tavan arasına. Tamam. Biraz daha yürüyelim mi?

  Olur. Eminim Törless’in yapacak işleri vardır. İşte buradasınız. Olduğun yerde kal. Senin hakkında bir karar vermek üzere toplandık. Suçlamalar şu şekilde: Haneye tecavüz ettin. Hırsızlık yaptın. Bizim tam tersini istememize rağmen kendi başına hareket ettin. Bizi birbirimize düşürmeye kalkıştın. Anlamadığım bir şekilde kendini Reiting’in hizmetine sundun.

 - Kendini nasıl savunacaksın?

  – Lütfen, ben

 - İndir elini. Rahatla. Utanmıyor musun?

  Cevap ver! Ret mi ediyorsun?

  Sorun ne?

  Ağlıyor musun?

  Mutsuz musun?

  Hadi ama, gülümse. Yapmayacaksın yani, öyle mi?

  O halde sana ağlaman için bir neden vereceğiz! Bırakın gideyim! Işığı kapatın. Dışarıdan görecekler. Ne derdin var?

  Bu durum bir göze benzemiyor mu?

  O şairane tavrını bizim üzerimizde mi deneyeceksin?

  Hayır, ama bu durum garip bir dünyaya açılan bir göz gibi değil mi?

  Tamamen saçmalık. Diz çök! Tüm bu yaptıklarından paçayı kurtaracağını düşünüyordun. Sana yardım edeceğimi düşünüyorsun. Yanıldın. Lütfen, elimde değildi. Tanrı aşkına! Sessiz ol! Bu mazeretlerinden bıktık. Artık nasıl bir insan olduğunu biliyoruz ve ona uygun olarak hareket etmek niyetindeyiz. Şimdi şöyle söyle  “Ben bir hırsızım.” Sağır mısın?

  Hırsız olduğunu söyle! Ben bir hırsızım. Çok zekiceydi çocuk. Şimdi de şöyle söyle, “Ben bir hayvanım. Eli uzun bir hayvan. Sizin eli uzun hayvanınızım.” Ben bir hayvanım, eli uzun bir hayvanım, sizin eli uzun hayvanınızım.

 - Bu çok iğrenç.

 - Bırakın hayvanı. Onu bana ver. Kahretsin!  “Rahatsız ve deli biri olmalıyım.  Yoksa başkalarının normal bulduğu şeyler neden beni iğrendirsin ki? “

 - Dikkat et!

 - Gözlerini dört aç seni götveren! Hâlâ burada ne işin var?

  Gitmiyor musun?

  Hayır. Birkaç gün için değmez. Biz de Sternberg’lere gidiyoruz. Amcasının malikanesine davet etti. Bizimle iyi geçinmek istiyor. Ne yazıyorsun, kitap mı?

  Sırlar mı?

  Oku bakalım, ama hiçbir şey anlamayacaksın. Hey, bizim hakkımızda yazıyor. Şunu dinleyin. “Etrafımdaki şeyleri tarafsız bir gözle incelediğimde, Basini’nin yaptığı hırsızlık önemsiz bir suç gibi duruyor. Reiting ve Beineberg’in onu cezalandırış şekli öğrenciler arasında adet olan bir zalimlik. Ama bu davranış şekli, duruma bir açıklık getirmiyor. Bu temkinli bakış açısı yeterli değil. Baş döndürücü bir uçurum birdenbire karşımda beliriveriyor.”

 - Bunun hakkında ne düşünüyorsun?

   – Tamamen saçmalık! İstediğini yazabilirsin ama lütfen isimlerimizi bunun dışında tut. Hadi! Araba bekliyor. Bu arada canını da çok sıkma. Gidip Bozena’yı gör ve sevgilerimizi ilet. Törless, eve gitmiyor musun?

  Hayır profesör. Ne oluyor?

  Odaya gel. Konuşmamız gerekiyor. Ne yapıyorsun?

  Bir şey yapmayacağım. Onu geri giy. Otur. Neden soyunmaya başladın?

   – Düşündüm ki

 - Ne düşündün?

   – Diğerleri.

 - Ne diğerleri?

  Beineberg ve Reiting. Ne olmuş onlara?

  Ne yaptılar ki?

  Bana her şeyi anlatman gerekiyor. Diğerleri önceden anlatmış olsa da. Evet?

  Anlatmayacak mısın?

  Lütfen beni zorlama. Yoksa bu bana işkence etmek için özel yöntemin mi?

  Sana işkence etme niyetinde değilim. Kendi iyiliğin için bana tüm gerçeği anlatmanı istiyorum. Ama bunu anlatmaya değecek bir şey yapmadım ki! Zavallı bir korkaksın! Lütfen öyle söyleme. Ne kadar ödlek biri olduğunu görüyor musun?

  Tokada bile karşı gelmiyorsun. Eğer itaatkar biri olursam er ya da geç beni affedeceklerini söylediler. O ikisine mi?

  Herkese. Nasıl bunun sözünü verebilirler ki?

  Buna ben de karıştım. Bu durumu halledeceklerini söylediler. Bunu nasıl yapacakları konusunda daha belirgin bir şey söylediler mi?

  Hayır, sadece bu durumla ilgileneceklerini söylediler.

 - Sana ne yapıyorlar?

   – Kim?

   – Reiting. Bana çok arkadaşça davranıyor. Genelde bana Roma ve imparatorları Timurlenk ya da Korkunç Ivan hakkında hikayeler okutturuyor. Tüm o kanlı hikayeleri.

 - Sonra da onu yaptıktan sonra dövüyor.

 - Neyi yaptıktan sonra?

  Tamam, anladım. Ya Beineberg?

  O çok itici. Sence de ağzı kokmuyor mu?

  Sessiz ol. Anlat bakalım, ne yapıyor?

  Reiting’in yaptığı gibi, yalnız farklı şekilde. Bana ruhum hakkında uzun uzun vaaz veriyor. Beni oturtup, yorulunca ve sıkılıncaya kadar bir bardağa baktırttırıyor. Sonra da yere çömelip bir köpek gibi havlamam gerekiyor. Neden ki?

  Hiçbir fikrim yok. Yani sana bunları yapmalarına izin mi veriyorsun?

  Her dediklerini yapıyor musun?

  Başka ne yapabilirim ki?

  Yeniden iyi biri olup huzur içinde yaşamak istiyorum. Daha öncesi olanlar umurunda değil mi yani?

  Bu konuda elimden bir şey gelmiyor. Beni iyi dinle. Nasıl hırsızlık yapabiliyorsun?

  Paraya gerçekten ihtiyacım vardı. Reiting’e borcum vardı ve bana ödemem için ek zaman vermiyordu. Zaten kimse borç para

 - Hayır, onu demek istemedim. Sadece bunu nasıl yapabildin?

  Nasıl hissediyorsun?

  İçinden neler geçiyordu?

  Hiçbir şey geçmiyordu. Bir şey hissetmiyordum. Başka hiçbir şey düşünmüyordum. Sadece oldu işte. Ya Reiting ile ilk sefer?

  Reddedemeyecek kadar korkakça davrandığın o utanç verici hizmet. İçinin parçalandığını hissetmedin mi?

  Tarifi imkansız bir şok anlatılamayacak bir değişim vücudunu sarmadı mı?

  Seni hiç anlamıyorum. Üzerine tükürdüklerinde seni inletip tükürdüklerini yalamak zorunda kalıyorsun! İçinde neler oluyor peki?

  O anki görüntün seni paramparça etmiyor mu?

  Etmiyor mu?

  Bana acı çektiriyorsun. Ne istediğini bilmiyorum. Açıklanacak bir şey yok. Her şey bir anda olup bitiyor. Sonrasında da bir şey olmuyor. Benim yerimde olsan sen de aynısını yapardın. Hey, Macar oğlan. Sternberg’in harika bir kuzeni var. Selam Törless. Bozena nasıl?

  Gitmedim ki. Seni içeri almadı mı?

  Yarım krona bu solucanı yutarım. Yap hadi. Şu çocuğun soğukkanlılığı. Gerçekten temize çıktığını falan mı düşünüyor?

  Basini hakkında bir şeyler yapmamız gerekiyor. Bize itaat etmeye çok alıştı. Artık hiç takmıyor bile. Biz hizmetçi gibi gittikçe arkadaş canlısı ve diri oluyor. İşleri bir adım ileri götürmenin vakti geldi. Bana katılıyor musun?

  Aklından neler geçtiğini bilmiyorum. Onu daha da küçük düşürmemiz gerekiyor. Ne kadar ileri gidebileceğimizi görmek istiyorum. Bunu nasıl yapacağımız da başka bir konu. Ama aklımda birkaç şey var. Mesela, onu yatağa bağlayıp kırbaçlayabiliriz. Sonra da ona şükran ilahileri söyletiriz. Onun şarkıyı söylerkenki ifadesi o korkuyla örülmüş notaları dinlemek ilginç olabilir. Ama onun için öncelikli olarak düşündüğüm başka bir şey var. Reiting, eğer bir şeyi derinlemesine kavrayamayacak kadar aptalsan gidebilirsin. Sanal sayılar hakkındaki konuşmamızı anımsıyor musun?

  Mantıksal yetersizliğin üstesinden gelmek için bir yol bulmamız gerekiyordu. Boşlukları ve kusurlarına rağmen mantığı bir arada tutan bu güç  Buna ruh diyorum. Basini’yi hipnotize edip içindeki bu ruhu ayartmak istiyorum. Değersiz ahlakın yüzünden ruhunla olan bağlantını kaybetmişsin. Onu yeniden bulmak üzeresin. Eğer talimatlarımı harfiyen yerine getirirsen hiç canın yanmaz. Ama en ufak bir itirazınla tepemin tasını artırırsan seni vururum. Şu sarkacı al. Elini sabit tut. Anahtarı dikkatli bir şekilde incele ve onun daireler çizdiğini hayal et. Sadece anahtara bak. Anahtara konsantre ol. Daireler çizdiğini hayal et. Onu durdurmaya çalışıyorsun ama başaramıyorsun. Anahtar, senden bir yardım almaksızın gittikçe daha hızlı bir şekilde dönüyor. Yalnızca benim irademle. Senin üzerindeki etkimin ne kadar güçlü olduğunu gördün mü?

  Şimdi otur. Dediklerimi aynen yap. Kafandaki tüm o düşünceleri boşalt. Şu zayıf ışığa bak ve gözlerini kırpma. Gözlerini açabildiğin kadar aç. Başka hiçbir şey düşünme. Tüm dikkatini içinde topla. Kolların gittikçe ağırlaşıyor. Bacakların gittikçe ağırlaşıyor. Tüm vücudun gittikçe ağırlaşıyor. Göz kapakların gittikçe ağırlaşıyor. Kurşun kadar ağır. Bakışların gittikçe sönükleşiyor. Gözlerin sulanıyor. Düşüncelerin yavaşlıyor. Gittikçe daha da yavaşlıyor. Tüm düşünce ve duygularından uzakta olan ve sadece kendi iç dünyanı hissettiğin noktayı bulana kadar içine bakmaya devam et. Artık tamamen hissizleştin. Artık vücudun hiçbir acıyı hissetmiyor. Gördün mü?

  Trans halinde. Ruhun, yeni vücudunu bulmak için gitti. Artık doğanın kanunları ile bağlı değil  Dünyevi bir bedene mahkum halde durmuyor. Mumu takip et. Yavaşça. Biraz daha. Aklın hiçbir harekette bulunmuyorken kasların da kendini bırakacak. Bomboş vücudun boşlukta süzülebilir. Öne doğru uzan. Biraz daha. Birazcık daha. Kahretsin! Domuz! Sadece numara yapıyordun! Bekle hele! Şimdi sana gösteririm! Bırak beni! Bırak beni! Sizi ele vereceğim! Ağzını kapatın. Törless, her şeyi itiraf etmek istiyorum! Törless, yardım et! Gitme! Yardım edin! Törless, bana yardım etmek zorundasın. Dayanacak gücüm kalmadı. Bana öldüresiye işkence edecekler! Sana yardımcı olamam. Bir süre önce bana oldukça iyi davranmıştın. Ondan hiç söz etme. O kişi ben değildim. Artık dayanamıyorum! Acı çektiğini hissediyor ve bundan kaçmak istiyorsun, değil mi?

  Ne halin varsa gör. Bana ne yaptıklarına bak! Burada neler oluyor?

  Gizli gizli Basini ile mi buluşuyorsun?

  Onu korumamı istedi.

 - Doğru insanı seçmiş!

 - Ben de bunu yapabilirim. Tüm bu şeyler canımı sıkmaya başladı. Gizli yandaşlar edinmeyi gösteririz sana. Koruyucu meleğin Törless seninle de dalgasını geçecek. Hayır Reiting, öyle bir şey yapmayacağım.

 - Öyle mi yani?

   – Evet, öyle. Daha öncesi bir şey arıyordum. Önsezi, öyle mi?

  Evet. Şu an ise tek gördüğüm gaddarlık. Basini’yi pislik yerken görmen gerekir. Gerçekten çok hoşuna giderdi.

 - İlgilenmiyorum.

 - Ama eskiden ilgilenirdin. Çünkü Basini’nin durumu benim için tam bir gizemdi.

 - Peki ya şimdi?

   – Hiçbir gizemi kalmadı. Olan bir şekilde oluyor. Her şey mümkün yani. Kötü ya da iyi bir dünya yok. İkisi de aynı dünyada varlığını sürdürüyor. Tüm gerçek bu.

 - Harika bir keşif!

 - Geç dalganı bakalım! Duygusuz ve iğrenç hayvanlarsınız! Diline hakim ol! Pis, düşüncesiz ve iğrençsiniz! Senin, bize Basini’nin önünde kötü söz söylemeni yasaklıyorum! Yasaklıyor musun?

  Seninle Basini için kavga edeceğimi mi sanıyorsun?

  Bizim hakkımızda kötü şeyler söylediğini duydum hem de Basini’nin önünde. Attığın bu yanlış adımı bu seferlik affediyoruz. Yarın gece odaya gel. Basini’yi cezalandıracak ve onu sınıfa teslim edeceğiz.

 - İstediğinizi yapın.

 - Sen de orada olacaksın. Hayır.

 - Nedenmiş o?

  – Hayır işte. Sebebini bilmiyoruz mu sanıyorsun?

  Basini ile nasıl ilgilendiğini bilmiyoruz mu sanıyorsun?

  Sizden fazla değil. Bu kadar yeter. Eğer yarın gelmezsen, herkese Basini’nin yardakçısı olduğunu anlatırız. Anladın mı?

  Basini, seni sınıfa teslim edecekler. Seni pestile çevirmeden yarın bunu müdüre bildir. Senin için bir mektubumuz var. Hoş bir sürpriz. Bay Anselm von Basini’ye. Prens Eugen Yatılı Okulu. Bayan Agatha von Basini’den. Anasının kuzusu. Oku şunu. “Sevgili oğlum.” Zavallı şey. “Bildiğin gibi, bir dul olarak aldığım o azıcık parayla

 -” Bir sevgiliye gücüm yetmiyor! “Sana ancak çok azını verebiliyorum.” Verin şu mektubu! Kesin şunu! Bırakın geçeyim! Bu delilik!

 - Onu korumak mı istiyorsun?

  – Bırakın geçeyim! Onun yaptığı iğrençliğe sen de katıldın mı?

  Sen de onun aşıklarından biri misin?

  Bırakın gideyim! Bırakın gideyim! Hayır! Bırakın gideyim! Bırakın gideyim! Dayanamıyorum! Kesin şunu!

 - Asın onu!

 - Halkalara! Gidelim! Neler oluyor?

  Açın şunu! Daha aşağı salın! Evet, daha aşağı. Açın şunu! Açın şunu! Tanrım, bu Basini! Bu tamamen insanlık dışı. Bu inanılmaz. Kapı bu. Gayet basit. Öğretmenlere, Basini’yi acıdığımız için bildirmediğimizi anlatırız. Ona yardımcı olmak için gösterdiğimiz tüm çabaları tiye aldı. Evet, hepimiz bunu doğrulayabiliriz. Yola gelmez ve inatçının tekiydi. Borcunun günden güne çığ gibi büyüdüğünü söyleyeceğiz. Zaten bunları asla ödeyemeyecek bir durumda. Cömertliğimizi utanmadan sömürdü ve iyi niyetli tavsiyelerimizi dikkate almayı reddetti. Bir hata yaptığımızı kabul ederiz. Ama Basini yüz kızartıcı davranışlarıyla bizi tahrik etti. Onu iyileştirme yolundaki tüm iyi niyetli çabalarımızı hor gördü. Onu şikayet etmedik çünkü ona acıdık. Pekâla. Törless’in ansızın kaçmasının bir nedeni yok mu yani?

  Son günlerde oldukça gergin olduğunu fark etmiştim. Ahlaki yönden gösterdiği olağandışı duyarlılığı kendini suçlu hissetmesine neden olmuş olabilir keza tüm bu olanları başından beri bilmesine rağmen hemen size bildirmedi. Planların neler?

  Sadece bir kaç günlüğüne okula döneceğim. Öğretmenler kaçtığın için seni cezalandırmayacak mı?

  Umurumda değil. Okulla işim bitti. Ailemden, beri eve geri götürmelerini isteyeceğim.

 - Kaç para?

   – 3 groschen.

 - Teşekkür ederim.

 - Rica ederim. Benimle gel. İnanılmaz.

Böyle ani bir şekilde okuldan kaçmanın altında yatan nedenleri bize anlatır mısın Törless?

  Zaten olan şeyleri biliyoruz Basini’nin suçunu gizli tutmak için seni dürten şeyleri anlat. Bir şey bilmiyorum efendim. Olanları ilk duyduğumda oldukça korkunç duruyordu. Diğer taraftan, kendi kendime onu size bildirmem gerektiğini söylüyordum. Öyle de yapmalıydın. Bir yandan ceza ile de pek ilgilenmiyordum. Duruma tamamen başka bir bakış açısından bakıyordum. Her seferinde başımın dönmesine engel

 - Kendini daha açık bir şekilde ifade etmen gerekiyor

Törless. Örneğin, sanal sayılar

 - Bu belirsiz referansa ışık tutmama müsaade edin. Genç Törless yanıma gelip eğitimsiz beyinlerin anlamakta güçlük çekebileceği sanal sayıların da dâhil olduğu matematiğin bazı temel prensiplerini sormaya gelmişti. Evet, ben de bu konunun derinliklerine sadece mantık ile ulaşılamayacak gibi göründüğünü söyledim. Başka bir kesinliğe, daha derin bir kesinliğe ihtiyaç duyduğumuzu söyledim. Basini meselesinde de aynı şekilde düşünüyordum. Yani bilimden uzaklaştığını ve konuya ahlaki hatta ilahi yönlerden yaklaştığını mı söylüyorsun?

  Törless, rahibin söylediği doğru mu?

  Etrafında olan şeyler için  – ki söylediklerinden bu anlaşılıyor -  dini bir temel arama eğilimin mi var?

  Hayır, öyle bir şey de değil. Tanrı aşkına, o zaman olanları basit kelimelerle anlat!

Burada psikolojik tartışmalara giremeyiz!

 Düşündüğünüzün o olmaması durumuna elimden bir şey gelmiyor. Belki de kendimi daha anlaşılır bir şekilde anlatmak için yeteri kadar şey öğrenmedim ama bunu açıklamaya çalışacağım. Basini de diğerleri gibi bir öğrenciydi. Oldukça normal bir insandı. Sonra aniden tökezledi. Bu şeyleri, yani aşağılama ve kepazelik gibi şeyleri daha önceden düşünmüştüm ama hiç tecrübe etmemiştim. Ama bu Basini’nin başına geldi. İnsanların, kesin olarak iyi veya kötü olarak yaratılmadığının mümkün olduğunu kabul etmek durumundaydım. Hepimiz durmaksızın değişip duruyoruz. Davranışlarımızın tesiri ile varlığımızı sürdürmekteyiz. Ama kendimizin işkenceci ya da kurbanlık koyun olması gibi bir değişime müsaade edersek her şey mümkün olur. Sonrasındaysa en korkunç şeyler bile oldukça mümkün olabilir. Kötülük ve iyilik arasında bir sınır yok ve ikisi de fark edilmeden birbirine karışır. Bu durumda da oldukça normal insanlar berbat şeyler yapabilir. Burada sorulması gereken soruysa, bunun nasıl mümkün olduğudur. Bu durumu gözlemleyebilmek için gerçekleşen olayları size bildirmedim. Bunun nasıl mümkün olduğunu bilmek istiyordum. Bir insan kendini küçük düşürdüğünde ya da aniden zalim birine dönüşürse ne olur?

  Bunun dünyanın sonu anlamına geldiğini düşünürdüm. Şimdi daha farklı düşünüyorum. Çok korkunç ve uzaktan bakınca çok anlaşılmaz görünen şeyler bile gerçekten oluyor. Sessizcene ve doğal bir şekilde. Bu sebeple, insanın devamlı bir şekilde tetikte olması gerekiyor. İşte öğrendiklerim bunlar.

Bu genç adam duygusal bir sapkınlığın etkisi altında ve bu okul da onun için uygun bir yer değil. Zihinsel beslenmesi, bizim burada yapabileceğimizden çok daha dikkatli bir şekilde takip edilmeli.

Bu sebeple babasına bir mektup göndereceğim.

Oldukça garip biri. Öyle mi düşünüyorsunuz?

  Neyin var Thomas?

  Bir şey yok anne. Sadece bir şey düşünüyordum.

 

KOMPLO ZİHNİYETİ, SIRADAN FAŞİZM VE NEW AGE


Kerem KARAOSMANOĞLU
Yıldız Teknik Üniversitesi
Fen Edebiyat Fakültesi

Özet

Komplo teorileri alıştığımız, bildiğimiz bu dünyanın yerine nihai, aşkın bir gerçekliği bize alternatif olarak sunarlar. Bunu yaparken de belli bir “tarz“a, tartışma biçimine ve kurgusal temaya bağlı kalmaktan kendilerini alamazlar. Bu anlamda komplo teorileri sık sık kendi kendilerine gönderme yapma ve aynı söylemsel düzlem içinde kalma anlamında belli bir “aşinalık” sergilerler. Bu makalede öncelikli amacım bu hitab-vârî düzlemin nasıl oluşturulduğunu irdelemektir. Dolayısıyla, çok-satan popüler Türkçe kitaplardan örneklerle komplo teorilerinin farklı siyasi, kültürel ve toplumsal metinlerle ilişkiye geçip aynı platformu nasıl paylaştığını, özellikle aşırı-milliyetçi etkilere nasıl açık olabildiğini inceleyeceğim. Bu bağlamda esneklik unsurunu vurgularken, komplocu bir söylemin eklektik New Age (Yeni Çağ) akımına bile nasıl eklemlenebileceğini göstereceğim.

Anahtar sözcükler:Komplo teorisi, komploculuk, söylem, milliyetçilik, Yeni Çağ, popüler kültür.

Fragments from a Discourse of Conspiracy: Conspiracy Mentality, Banal Fascism and New Age

Abstract

Conspiracy theories seek to reveal an ultimate, transcendentaltruthand portray it as an alternative to our understanding of theworld“. Consiparcy theories have adopted their own certain style, distinct in their way of argumentation and their use of specific themes. Often making references to themselves, conspiracy theories retain an element of “familiarity” in the sense that they speak from within the same discursive space. In this article, my primary aim is to analyze the way in which this discursive space is constructed. With special reference to popular best-seller books in Turkey, I elaborate how these theories carry a serious potential to attract ultra-nationalist motives and influences, sharing a common platform and interacting with other political, social or cultural texts. To highlight this element of flexibility, I demonstrate how conspiracism can even be intertwined with the eclectic trend of New Age.

Keywords: Conspiracy theory, conspiracism, discourse, nationalism, New Age, popular culture.

kültür ve iletişim • culture & communication © 2009 • 12(1) • kış/winter: 95-126

BİR KOMPLO SÖYLEMİNDEN PARÇALAR: KOMPLO ZİHNİYETİ, SIRADAN FAŞİZM VE NEW AGE

Plan’ı ellerimizle biçimlendiriyorduk; yumuşak kil gibi baş­parmaklarımıza, kurmaca isteğimize boyun eğiyordu.

Plan’ın oluşturulması günlerimizi alıyordu. Bulduğumuz en son bağıntıyı birbirimize iletmek için çalışmalarımıza ara veri­yorduk. Elimize ne geçerse okuyorduk: ansiklopediler, gazete­ler, resimli romanlar, yayınevi katalogları. Olası kestirme yol­ları bulabilmek için atlaya atlaya okuyorduk. Her kitap sergi­sinin önünde durup kitapları karıştırıyor, gazete kulübelerin­de koku almaya çalışıyor, yengi kazanmışçasına büroya koşup en son buluşumuzu masanın üstüne fırlatıyorduk… Ama ritm ne olursa olsun, şans ödüllendiriyordu bizi; çünkü insan ister­se, her zaman, her yerde, her şeyle her şey arasında bağıntılar bulur; dünya ansızın her şeyin her şeye yollama yaptığı, her şeyin her şeyi açıkladığı bir akrabalıklar ağına dönüşür.

“[Son Tapınakçılar] hâlâ oradalar”, dedi Salon. “Agarttha’da değil, başka geçitlerde. Belki de, tam burada, bizim altımızda. Milano’da da metro var. Kim karar verdi buna?
Kazıları kim yönetti?”
“Bana kalırsa, uzman mühendisler.”
“Görüyor musunuz, siz yumun bakalım gözlerinizi. Bir de, yayınevinizde ne idüğü belirsiz kişilerin kitaplarını yayımlı­yorsunuz.
Yazarlarınız arasında kaç Yahudi var?”
“Yazarlarımıza soyağaçlarını sormuyoruz,” diye yanıtladım kuru bir sesle.“Yahudilere karşı olduğumu sanmayın. En iyi dostlarım ara­sında Yahudiler de var. Belli bir tür Yahudiyi düşünüyorum ben… “
“Ne tür?”
“Orasını ben bilirim…”

Umberto Eco,
Foucault Sarkacı (1992: 435, 447, 427-8)

Komplo teorileri bize gizli saklı bir “hakikati”, alternatif olarak sunarlar. Bu sunumu yaparken gizem unsurunu canlı tutarlar ve belli bir “tarza” bağlı kalmaya çalışırlar. Komplo teorilerinde kulla­nılan tartışma biçimleri de bir düzenlilik (regularity) içerir. Bunun dışında bağlı kalınan kurgusal yapı da teoriden teoriye tematik ben­zerlikler gösterir. Dolayısıyla komplo teorileri belli söylemsel sınır­ların içinden konuşmak anlamında son derece sıradan, tanıdık ve aşinadırlar, sık sık birbirlerine gönderme yaparlar. Söylem, burada, dili ve dilin ötesinde olan alana ait unsurları kapsar. Ne söylendi­ğiyle olduğu kadar bir şeyin nasıl söylendiği ile de ilgilidir. Dolayı­sıyla “değinilmeyenler”, “dışarıda bırakılanlar”, “görmezden geli­nenler” söylemin dışında değildir.[1] Konuşmanın (speech) kendisi dı­şında semboller, metaforlar ve metinlerarası bir alışveriş de söyle­min parçasıdır (Gee, 2005: 21). Sadece basit olarak dile ait maddi gerçekliği değil toplumsal pratikleri ve zihinsel algı biçimlerini de içerir (32). Gee’ye göre söylem, soyut bir düzlemde var olan ve ke­limeleri, hareketleri, değerleri, inanışları, sembolleri, araçları, nes­neleri, yerleri ve zamanları kapsayan koordineli bir örüntüdür ve bir dans gösterisine benzer (28). Bu yönüyle akışkan, değişime açık ve performansa dayalı bir tarafı vardır. Bu yazıda komplo teorile­rini ortak bir söylemin parçası olarak ele almaya ve söylem analizi yoluyla çözümlemeye çalışacağım. Van Dijk’in sınıflandırmasıyla söyleme dâhil olan sentaks yapılarından ziyade söylemin ortak ze­mininin oluşmasına katkıda bulunan özel lügatlere (lexicon), tema­lara (topic), tartışma biçimlerine (argumentation) ve bazı retoriksel araçların[2] kullanımına odaklanacağım.

Söylemler birbirlerinden bağımsız yapılar, kopuk birimler ve­ya soyut “adacıklar” olmadıklarından geçişkenlik arzederler ve za­man zaman birbirlerine eklemlenme eğilimi gösterebilirler (Gee, 2005: 28-30). Bu noktadan yola çıkarak komplo söyleminin milli­yetçi zenofobi, paranoya, köken miti, lidere olan ihtiyaç, popülizm ve ırkçılık gibi faşizan motiflerle nasıl iç içe geçme potansiyeli taşı­dığını incelemeye çalışacağım. Söylemsel akrabalık aynı zamanda Kuzey Amerika’da doğup Avrupa ve dünyada öne çıkmaya başla­yan eklektik New Age (Yeni Çağ) akımı ile de ilginç noktalarda ku­rulabiliyor. New Age maddeci bilimsel paradigmanın yerine Doğu’nun ruhani öğretilerinin yeniden önem kazanmaya başladığını varsayan bir akım. İnsanlık tarihinin bir ruhani sıçrama gerçekleş­tireceği ve “bencil bireyciliğin bireyler-ötesi kozmik bir farkındalıkla yer değiştireceği” ve yeni bir çağın başlayacağı öngörüsüne dayanıyor[3] (Zizek, 2006: 84-85). İdeolojik bir tutarlılıktan ziyade New Age, bünyesine dönüşümlü olarak dâhil olan ve birbirleriyle illa tutarlılık arzetmeyen unsurların, hippilikten sufiliğe, yogadan astrolojiye, Gaia teorisinden Atlantis uygarlığına kadar farklı za­man, mekân, sosyal pratik ve metinlerin kaynaştırılmasıyla anlam kazanıyor. Bu hâliyle popüler kültüre ait birbirine uzak unsurları kapsayan bir kategori hâline gelmiş gibi görünüyor. Dolayısıyla söylemler arası sözü edilen geçişkenlikten yola çıkarak özellikle üzerinde durmak istediğim odak noktası, komplo teorilerinin za­man zaman taşıdıkları faşizan eğilimlerle beraber nasıl, dünyada ve son zamanlarda Türkiye’de, New Age‘e özgü unsurları kendile­rine çekip kullanabildikleri olacak. Bunu yaparken de komplo te­orilerinin popülerleşmesine hayli katkıda bulunan bazı çok-satanstatüsündeki kitaplara bakacağım. Bu kitapların bir kısmı klasik komplo kurgusuna sadık kalıyor. Bir kısmı şiddetli ırkçı/faşizan unsurlar içeriyor ve bazıları da ek olarak Türkiye’ye özgü bir New Age katkısı içeriyor.

Komplo Teorileri: Söylem

Komplo teorileri[4] hem “teori” olma anlamında metodolojiye ilişkin belirgin bir “form” arzederler, hem de tarih içinde devamlı­lık gösteren ortak bir kurguya dayanırlar. Kurgu hem tematik hem de analitik olarak belirli özellikler gösterir. Dolayısıyla hem “form” açısından, hem de barındırdıkları metinsel muhteviyat açısından benzerlikler taşıdıklarından, komplo teorileri aynı söylemin içinden çıkmış gibi dururlar. Buna göre komplo teorilerini anlamak için “te­orilerin” “gerçek” olup olmadığıyla ilgilenmek, ontolojik bir iz, bir son nokta aramak yerine, bütün bu “teorileri” aynı çatı altında bir­leştiren ve son derece akışkan özellikler gösteren söylemsel düzle­me bakmak faydalı olacaktır.

Her şeyden önce komplo teorileri “kusursuzluk” üzerinden gi­den bir mekanizmaya sahiptir. Çoğu zaman, bir insan veya bir grup tarafından inşa edildiklerine inanmamızı güçleştirecek “kusursuz” bir plan söz konusudur. İnce düşünülmüş dâhiyane bir tasarımın varlığı komplo teorilerinin en önemli yapı taşlarından birisidir, çün­kü tüm argümana dinsel boyutlar taşıyan bir gizem, dinleyenlerin ağzını bir karış açık bırakacak ruhani bir aura katar. “Büyük plan” şeytani bir kusursuzluğa gönderme yaptıkça teoriye yabancı olan­ların doğaüstü bir olayla karşılaşmışçasına donakalmaları beklenir. Komplo, bu gizem sayesinde, öğrenenler, dinleyenler, duyanlar ve­ya okuyanlar üzerinde pornografik bir gözetleme deneyimini andı­ran bir “haz” bırakır.

Merak duygusunu tetikleyen gizem, ruhani aura ve kutsal me­tinleri andıran karanlık/aydınlık dikotomisi, ortaya “bu dün­ya” dan çıktığına inanmakta zorluk çekeceğimiz bir “kusursuz” oyun çıkarır. Bu oyunda hiç şüphesiz iyilerle kötüler ebedi kriterler­le birbirlerinden ayrılırlar. Moskovici’ye göre (1996) insanları, şeyle­ri ve eylemleri ikiye bölen bu köktenci ayrım uzlaşmazdır, zıt-kutupludur. Oyun genellikle bu iki-kutuplu yapı üzerinden sürdürü­lür. Düşmanlar bellidir ve bazen çok farklı noktalarda, tarihlerde ve coğrafyalarda duruyor gibi gözükseler de birbirlerine gizli bir bağ ile bağlı olabilirler (Yahudiler, masonlar, solcular, pasifistler, Müslümanlar, Cizvitler gibi). Düşman (ki bunlar yönetici elit, gizli bir ta­rikat, bir din, azınlıklar ya da var olduğu varsayılan bir ırk olabilir) kurgunun önemli bir unsuru olarak süper güçlere sahiptir. Aşağıda­ki iki örnekte görüldüğü gibi düşmana belli bir bütünlük, mutlak bir tutarlılık ve sahip olmadığı kadar güç vehmedilir (Levin, 2005).

Diktatörlük denilince, bir adamın veya bir partinin diktatörlü­ğü olarak algılanan şu zamanlarda bu kitabın amacı, kendisi­ni özgür sanan bir millete mutlak efendilerinin kimler olduğu­nu açıkça göstermektir (Michel, 2007: 200).
Dünya barışı için İsa Mesih’in etrafında toplanmayı telkin eden egemen güç ve vassalları (köleleri). Tahakküm ve sömürüyü meş­rulaştırmak için politikasını dinselleştiren egemen gücün dil oyunları. İnsanlıkla dalga geçen özgürlük ve demokrasi hava­rileri. Yeni dünyanın vassaları; politik aktörler ve aydınlar. Mesihleri; misyonerler, ılımlı İslamcılar ve diyalogcular. Gü­cün dilini ve çıkarını konuşma ve yayma nispetinde değer ka­zanan ayartma mekânları; sivil toplum kuruluşları. Kesintisiz küresel sermayenin sömürücü ve ihtilalci aktörleri; çok uluslu şirketler. Küresel entrika çemberinin nüfuz alanları; ezoterik cemaatler. Küresel politikanın parçalama aracı; etnik cemaat­ler ve tüm bunların ülkemizdeki görüntüleri (Macit, 2006: 669).

Komplo teorilerinin “bilimsel” gözükme kaygısı olabilir. Fakat komplo teorileri, kurguda bazen bilimsel söylemlerden veya termi­nolojiden yararlanmasına rağmen, bilimsel olmaktan çok uzaktır. Her şeyden önce komplo teorileri toplumsal ve siyasi olayları ince­lerken çok-nedenli (multi-causal) bir analize, farklı bakış açılarına açık bir çok-yönlülüğe ve eleştirelliğe izin vermezler. Her şeyin ne­deni bellidir ve tektir. Castillon, “komplo teorileri yazan kişilerin sorunu hiçbir zaman haklı olmamaları değil, haklı oldukları zaman bile karmakarışık bir dünyayı tek bir boyuta indirme huylarıdır” der (2007: 324). Bu tek-yönlülük içinde her kapı “büyük plana” açı­lır. Aslında zaman zaman çetrefil, anlaşılmaz ve her ne kadar “uçuk” gözükse de kullanılan argüman genellikle basittir, basma­kalıp varsayımlara dayanır. Bazen varsayımların sayısı artar ve te­ori heybetli bir iskambil kulesini andırır. Ama yine de böyle du­rumlarda bile komplo teorileri basitliklerinden pek bir şey kaybet­mezler, analize ve “bilimselliğe” pek ihtiyaç duymazlar. Bu açıdan bakıldığında komplo teorileri, “çocuksu” denebilecek bir naiflikle, “iyi” ve “kötü” karakterlerden kurulmuş aktörlerinin eylemlerini son derece basit ve doğrudan açıklamalarla, çok-nedenlilikten uzak bir şekilde, “büyük oyunun” gerektirdiği tutarlılıkta yorumlarlar. Düşmanın kendisi “muğlâk”, kuklalar ise her yerdedir:

ABD de dâhil olmak üzere dünyanın en büyük devletlerinin başkanlarının, banka ve şirket yöneticilerinin bu insanların emrinde olduklarını ve küçük devlet başkanlarının büyük ço­ğunluğunun ceplerini doldurmaktan başka bir şey düşünme­yen sadece birer kukla yönetici olduklarını duyunca belki bu konuda biraz düşünme ihtiyacı hissedeceksiniz (Mercan, 2005: 441).

Yani hemen herkes büyük oyunda bir piyondur, komplonun nesnesidir. Düşmanın kendisi de çoğu zaman “öznellik” arzetmekten uzaktır, çünkü ezeli ve ebedi bir kötülükle sarmalanmıştır. De­ğişmeyen bir niyeti vardır. Sanki o bile daha derin bir kötülükler dünyasında piyondur. Dolayısıyla kurgunun izin verdiğinin dışın­da otonomiye sahip bir özneden söz etmek pek mümkün değildir. Bu kurgusal yapı içinde özne olarak “birey” hemen hiç var olamaz. “Bireyler” ancak “kukla” ya da “maşa” olarak hikâyedeki yerlerini alabilirler. Moskovici’ye göre:

Komplo zihniyeti, komplo içinde sınırlandırılmış boyutu dı­şında bireyi tanımıyor görünmektedir… Komploda bir araya getirilen bireyler sadece parçası oldukları topluluğun bir ifadesidirler. Bir başka deyişle, birey, görülemez bir gövdenin gözle görülür bir üyesidir. Yahudi birey Siyonizm veya Judaizm anlamına gelir. Mason birey Masonluk anlamına gelir; Cizvit birey Cizvit düzen anlamına gelir vb. Komplo zihniye­ti kişiler arasında ayrım yapmaz. Tam tersine onları ortak bir özü biçimlendirmek üzere eritir… Başka bir deyişle bireyler kuklalar gibi oynatılırlar (1996: 4).

Dolayısıyla, hikâyedeki bir kişinin Yahudiliğini, Ermeniliğini veya Slavlığını kanıtlamak kendinden menkul bir doğruya gönder­me yapar, fazla söze gerek kalmaz. Suskunluk her şeyi anlatan ezeli-ebedi dinsel, etnik veya ırksal bir hakikatin tescil edildiğini göste­rir.

Komplo teorileri görüldüğü gibi bilimsel bir duruştan epey uzak olmalarına karşın, “kusursuz plan”ı bilimsellik söyleminden fragmanlar sunarak açıklamaya çalışırlar. Genellikle sadece veriler üzerinden giden bir bilimselliktir bu (Bozarslan, 2004: 20). Metodo­lojik bir çerçeve içinde kurulan bir argüman ve beraberinde gelen eleştirel bir akıl yürütmeden söz etmemiz mümkün değildir. Sayısal “gerçeklikle” uğraşmak bilimselliğin bir nevi somut kanıtı gibidir. Zira “Kur’an’ın şifresi” ancak “bilimsel” bir zeminde çözülebilir:

Yüzyıllardır süregelen bu ve buna benzer tartışmalar, kimi bilim-din adamları tarafından eleştirilse de sonuç olarak bu ça­lışmaların günümüz pozitif bilim kriterlerinin potasında eriti­lerek ortaya çıkarılan sayısal sonuçlarını inkâr edebilecek bir mekanizma henüz oluşmamıştır (Gündoğdu, 2003: 144).
Işık anlamına gelen “Nur Suresi”nde Edison’un lambayı bul­duğu tarih çıkıyor… Arı anlamına gelen “Nahl Suresi”nde ise helikopterin icadı… Bilimsel ve astronomik bilgilere de bu şif­re sayesinde ulaşılabilmektedir (Çelakıl, 2002: 342).

Bazen bir belge kullanılır; açıklayıcı anlamı, geçerliliği ve bü­tünle ilişkisinden çok “fiziksel” olarak orada olmasına, varlığına vurgu yapılarak. Önemli olan “korkusuzca Türkiye düşmanlarının üzerine gidip, onların hiçbir şekilde inkâr edemeyecekleri belgeleri önlerine koyabilmektir” (Türk, 2004: 294). Aslında her şey, görmek istenilenin görülmesi, alınmak istenen mesajın alınması, büyük oyunun açıklanması içindir. Detaya inildiği zamanlar olur ve uzun açıklamalarla “bilimsellik” pekiştirilir. Bazense daldan dala atlana­rak, kısa yoldan hikâyedeki her öğenin büyük oyunla ilişkisi tescil edilir ve “çok-yönlü”, “bilimsel” bir çaba vasıtasıyla “kusursuz plan” ortaya çıkarılır.

Komplo teorileri metafizik bir gramere sahiptir. Zamanlar ve mekânlar üstüdür. Tarihselliği reddeder ve dolayısıyla belli bir dö­neme ya da coğrafyaya ait bir bağlam üzerinden işlemez. Bunların üstündedir. Bu anlamıyla komplo teorileri anakronik olmaya çok yatkındır. Belli bir dönemdeki olayları, değerleri, kültürü, insanları başka dönemdekilerle sorunsuz bir şekilde karşılaştırabilir, ilişkilendirir. Yahudilik mesela Yahudiliktir, kendinden menkul bir de­ğerdir, bin yıldan uzun bir süredir değişmemiştir, değişmeyecektir, önemli olan da budur. Buna uygun olarak “Yahudi asıllı düşünür­lerin Türk ve dünya milletleri üzerindeki yıkıcı tesirleri eleştirilir” (Tanyu, 2005: 955). Bu türden bir yaklaşım sosyolojiyi, siyaset bili­mini, edebiyatı, antropolojiyi, yüzlerce yıllık insanlık mirasını, kül­türel, bilimsel ve tarihi mirası bir çırpıda silebilir, görmezden gele­bilir.

Öne sürülen iddialar genellikle kanıtlanamazlar, fakat iddiala­rın aksi de (en azından o anda) kanıtlanamadığından “bilimsellik” merhalesinde bir basamak daha atlanmış olur. O kişi Yahudi değil midir? Diğerleri de tabii ki masondur ve bu konuda belge bile var­dır. Ayrıca şu gazetedeki filanca da ermenidir. Ve biliriz ki bunların hepsi “Türk düşmanıdır”. Tartışmalar analitik değildir ve genellik­le bilimsel olamayacak kadar “arkaik” kategoriler ve kavramlar kullanılır.

Mesela “dönme”den kastedilen tam olarak nedir?

Ya da “devlet” ne demektir?

Bugünün Türkiye’sinde ne demektir, Os­manlı’da neydi, Fransız İhtilali sırasında tam olarak ne anlama ge­liyordu?

Kavramlar ne analitik olarak ne de tarihsellikleriyle ele alı­nırlar. Bütün bunların önemi yoktur. Siyonist grup dünyayı Siyon Protokolleri‘nde iddia edildiği üzere yüzyıllar boyunca yönetmiştir ve yönetmektedir, onun dışında olup bitenler ise ayrıntıdır, yüzey­de olandır. İnsanlık tarihi diye (o ana kadar) bildiğimiz şey bu du­rumda kaçınılmaz olarak sahnelenen bir tiyatrodur.

Komplo teorilerinin kusursuzluğu ve gizliliği teoriyi dillendirenler tarafından aslında sekteye uğratılmıştır, ama işin bu tarafı hi­kâyenin çekiciliği ve yaşanılan fantazinin yoğunluğu içinde kaynar. Aslında gerçek hayat bize bu kusursuzluğun aksi yönünde veriler sunmaktadır. Fakat teoriyi sarsacak bariz gelişmeler veya kanıtlar bir anda yine “büyük oyun”un bir parçası hâline getirilebilir:

Emperyalizmin egemenliğini Super NATO, CFR, Trilateral ve Bilderberggibi bir dizi örgüt aracılığıyla sürdürdüğü bilgisi her ortaya çıktığında, bu sistemin görevlilerince “komplo teorisi” itirazları ile karşılanır. Bunun en önemli nedeni gizliliği koru­ma çabasıdır… Bu giz sayesinde insanlığa karşı faaliyetlerini sürdürebilme olanağına kavuşmaktadırlar (Bilbilik, 2002: 273).

Hayata “planın” dışından bakabilmek pek mümkün değildir. Komplo teorileri hakkında film yapan yönetmenin kendisi acaba Yahudi midir? Sadece sorulmaktadır… Bazen yalnızca salt gizem ve aura hikâyeyi canlı tutmaya yeter.

Cevabı Bilinen Soru: Cui Bonoo

Sıfırdan bir komplo teorisi inşa ederken veya var olan bir te­oriye gönderme yaparken veya sadece “komplovari” analizler ya­parken bazı yöntemlere başvurulur. Komplo teorileri zaman zaman Latince cui bono adı verilen basit bir soru vasıtasıyla ana bulmacayı yerine oturtmaya çalışırlar (Hepkon, 2007: 106).

Türkiye’de de son dönemde popüler olan cui bono, “kimin çıkarına” ya da “kimin ya­rarına” anlamına gelir. Komplonun dayandığı temel kurgusal yapı bu soru eşliğinde ortaya konur ve pekiştirilir. Cui bono aslında poli­siye vakalarda bazen suçluyu bulmak için başvurulabilecek bir çı­kış noktasıdır. Fakat son derece karmaşık, girift ilişkilere dayanan modern dünyanın toplumsal ve siyasal meselelerini her yönüyle “bilimsel olarak” kapsayıp hâkim olmamıza, anlamamıza imkân vermez.[5]

Soru: 11 Eylül kimin çıkarına?
Cevap: Global kapitalistler ve İsrail.
Öyleyse…

Yukarıdaki akıl yürütmeye ek olarak, ayrıca bir İsrail şirketi 11 Eylül’ün hemen öncesinde Dünya Ticaret Merkezi’nden çekilmiştir. Başka bir İsrail firmasının iki çalışanı cep telefonu mesajlarıyla fela­ketin hemen öncesinde uyarılmıştır. Tüm bunların haricinde New Jersey’de olay sonrası beş İsrailli sevinirken fotoğraflanmıştır. Bu beş İsraillinin daha sonra uçakları uzaktan kumanda ile yönettiği bile iddia edilmiştir (Levin, 2005). Dedikodu düzeyindeki bilgiler, doğru olmayan veriler, bazı doğru veriler ve cui bono sorusu, bize komployu ayağa kaldıran arka planı sağlar.

Cui bono bizi basit ve ivedi cevaplar vermeye yöneltir. Bunu yaparken de birtakım varsayımlara dayanır. “Bu iş kimin çıkarına” sorusu en başta, çevrelerinden bağımsız, kendi kendilerine “doğ­ru” kararı verip bunu en hızlı şekilde uygulama gücünü elinde bu­lunduran, rasyonel (akılcı) düşünme yetisine sahip aktörlerin var olduğu varsayımına dayanır. Rasyonel aktör bir parti, kişi, örgüt, devlet, elit bir grup veya gizli bir cemaat olabilir. Rasyonel aktör modeli uluslararası ilişkilerde de yaygın olarak kullanılan bir mo­deldir. Buna göre uluslararası arena bu dünyaya ait tüm prangalar­dan arınmış, rasyonel aktörlerin “çıkar” peşinde koştuğu ve “fay­da” maksimize ettiği bir mücadele sahasıdır. Hâlbuki yaşadığımız dünyada aktörler ne kadar rasyonel olabilir, rasyonel düşünebilir veya davranabilir, tartışmalıdır. Kant’tan beri eleştirilen ve Aydın­lanma tartışmalarıyla yeniden tanımlanan rasyonaliteyi bu dünya­ya ait, “afakî” olmaktan uzak, ayakları yere basan bir kategori hâli­ne getirmeye çalıştığımızda ve bu kategori üzerinden düşünüp po­litika üreten ve uygulayan siyasetçilerin varlığını işin içine soktu­ğumuzda ciddi problemlerle karşılaşırız. O zaman o her şeyden ba­ğımsız “saf” rasyonalitenin bu dünyadaki çeşitli unsurlar tarafın­dan engellendiğini ve sınırlandığını görürüz.

Bir siyaset adamı ül­kesindeki gelmiş geçmiş dış-politika kalıplarından, geleneklerin­den ne kadar sıyrılabilir?

Kültür bu noktada hiç mi etkili olmaz?

Kamuoylarının bazen karar verme süreçlerine tesiri olmaz mı?

Baş­takilerin sağlıksız psikolojilere, ruh hâllerine veya kişilik bozukluk­larına sahip olmaları mümkün değil midir?

Bütün bunların dışında rasyonel aktör modeli “hatalara” ve “kazalara” yaşama fırsatı vermez. Aslında kusursuz olmaktan epey uzak olan bu dünyada siyasetçiler pekâlâ hata yapabilirler veya planlanmayan kazalar olayların gelişimine katkıda bulunabilir. Graham Allison (1971) önemli eseri Kararın Özü’nde (Essence of Decision) rasyonel aktör modelinin yetersizlikleri üzerinde durur. Allison’a göre aktörlerin rasyonel davranacaklarını varsaymak bilim­sel olarak hiç de yeterli değildir. Gerçek dünyada rasyonalitenin aksine çalışan birçok faktör mevcuttur. Siyasi çok-başlılık, bürokra­si, üst kademedeki anlaşmazlıklar, iletişim sorunları, yanlış anla­malar gibi Allison 1962′deki Küba Füze Krizi’nde ABD hükümeti­nin bir rasyonel aktör olarak karar vermesini ve bu kararı süratle uygulamasını sınırlayan bürokratik ve askeri engellerin varlığın­dan bahseder. Dolayısıyla, Allison sayesinde problemi oyun teorisi marifetiyle çocuksu bir saflıkla çözemeyeceğimizi, gerçekte duru­mun çok daha karmaşık ve ayrıntılarla dolu olduğunu öğreniriz.

Başkan Kennedy ve Johnson dönemlerinin tartışmalı Savun­ma Bakanı Robert S. McNamara bir ölçüde günah çıkarttığı, Errol Morris’in kendisini konu alan belgeseli The Fog Of War’da (2003) sa­vaşın aslında ne kadar karmaşık bir olgu olduğunu ve insan aklının savaşı tüm değişkenleriyle kavrayabilmesinin imkânsızlığını anlatır.[6] McNamara “bazen yanlış görürüz veya hikâyenin yarısını gö­rürüz… inanmak istediklerimizi görürüz” der. The Fog of War belge­seli McNamara’nın ABD dış politikasında sorumluluğu ve rolü ol­madığını göstermez. Aksine o yıllardaki diğer siyasi ve askeri ak­törler gibi McNamara da oluşmasına katkıda bulunduğu süreçler­den ve politikalardan sorumludur. Fakat The Fog of War‘da rasyonalitenin (belki ancak) ideal bir durum olabildiğini, karar-verme sü­reçlerini etkileyen yüzlerce faktör bulunduğunu, yanlış algılamalar silsilesinin nelere yol açabildiğini ve insani hatalara her zaman yer olduğunu bir kez daha görürüz. Dolayısıyla, iç-yapısı ve çalışma biçimi üç aşağı beş yukarı belli olan “basit” bir dünyaya kusursuz bir plan aracılığıyla ve süper güçleri sayesinde hükmeden bir grup­tan ziyade, neredeyse kaotik bir dünyaya, “modern bir aklın” reh­berliğinde şekil vermeye çalışan ve kişisel, siyasal, tarihsel, ekono­mik ve hatta kültürel etkilerden kaçamayan, hata yapmaya müsait karmaşık bir yapıyla karşı karşıya kaldığımız söylenebilir.[7]

Rasyonel bir aktörün objektif çıkarları doğrultusunda davran­dığı, harekete geçtiği ve politika ürettiği varsayılır. Fakat rasyonel aktör kadar objektif çıkar kavramı da son derece problemlidir.

Top­lumdan, insanlardan, kişilerden, çeşitli sınıf veya kesimlerden ve belki de en başta belli bir dünya görüşünden bağımsız, objektif bir çıkar (peşinde koşan rasyonel aktörleri bir kenara bırakalım) ne ka­dar mümkündür, mümkün olabilir?

Objektifliğin kriteri nedir?

As­lında çıkar meselesi “toplum için iyi olan nedir ve bunu kim tayin eder” sorusuyla yakından alakalıdır. Komplo teorileri demokratik bir tahayyülden uzak bir noktada durduklarından her şeyin bir grup elitin insiyatifinde olduğu savını peşinen, sorgusuz-sualsiz kabul ederler. Uluslararası ilişkiler analizleri çoğu zaman çıkarlar­dan söz ettiklerinde, devletlerin yaptıklarından değil, yapması ge­rekenlerden bahsederler ve gerçekle karşılaştırılabilecek bir “idealtip” tanımından yola çıkarak “bilimsel” bir düzlem içinde kalmayı başarırlar. Komplo teorileri ise “gereken” ile “olan” arasındaki sını­rı çizemezler. Varsayılmış objektif çıkarlar üzerinden komployu hikâyeleştirirler. Cui bono sorusu bu eğilimin kendini ifade ediş tarzı­dır. Bu çerçevede dünya meseleleri var olduğu varsayılan “ideal” bir “mantık” silsilesi üzerinden çözülebilir, anlaşılabilir:

11 Eylül olayının perde arkasında Amerikan derin devleti mi var?
… Söylendiği gibi ABD ve İngiltere Irak’ta batağa mı sap­landı yoksa bu da başka bir planın aşaması mı?
İsrail tüm bu karmaşadan nasıl bir sonuçla çıkmak istiyor?
Dünya bir taraf­ta, ABD ve Avrupa Birliği; diğer tarafta, Rusya ve Çin diye bloklara mı ayrılıyor?
Türkiye’nin yeni Ortadoğu haritası ve yenidünya düzeninde yeri neresi?
Aklınızı kurcalayan tüm bu sorulara, sıra dışı bir akıl yürütme ve kusursuz bir mantıkla ünlü stratejist Mahir Kaynak cevap veriyor (Kaynak, 2006: 153).

Komplo zihniyeti ayrıca (son derece problemli olduğunu gör­düğümüz) rasyonel aktör modelini dini/kutsal bir söylem içinde kullanarak bize sunabilir. Neticede çıkarları için her şeyi göze alan ve bu uğurda en iyisini yapmaya muktedir, şeytani bir tasarımla karşı karşıyayızdır. Karşı taraf sadece akılcı değil, aynı zamanda kötüdür ve düşmandır. Yapılabilecek en iyi şey, aynı akılcılıkla, ya­ni aynı kurnazlık, bazen çabukluk ve belki de “kirli” yöntemlerle düşmana karşılık verebilmektir. Böyle durumlarda öyle fazla dü­şünmenin, bilimsel analizler yapmanın, demokratik yöntemlerle fi­lan süreci yavaşlatmanın pek bir anlamı yoktur. Bunların eninde sonunda kimin işine yarayacağı bellidir.

Dolayısıyla, “bilimsel” ve “akılcı” bir yolu takip ederek cui bo­no sorusunu sormak bazen yaklaşmakta olan bir “akıl tutulması­nın” da habercisi olabilir. İşin içinde şeytani bir grubun, kişinin, düşmanın var olması komplo teorilerine siyasi anlamda da toplum­sal bir hareket alanı sağlayabilir. Düşman algısı içinde olan herkes bir cadı avının, günah keçisi arayışının nesnesi hâline gelebilir. Bu süreç tehlikelidir ve cui bononun her zaman pek de “samimi” bir saikle sorulmadığı izlenimini doğurur. Zira cui bono, zaten hâlihazır­da belli bir komplo kurgusu içinde mimlenmiş düşmanı bir “ce­vap” olarak sunma işlevi görür. Yani sorunun cevabı merak edilme­mekte, zaten bilinmektedir. Aslında “objektif” ve “çıkar” kavramla­rı bu kadar problemliyken, spekülatif cevaplar her zaman bu boş­luğu doldurabilir. Bu şartlar altında pekâlâ “objektiflik” maskesi al­tında herhangi bir hadisenin herhangi bir aktörün çıkarına olduğu bir miktar demagoji, bir miktar varsayım ve bir miktar tarih bilgi­siyle “kanıtlanabilir”. Cui bono da bize yardımcı olur hiç şüphesiz ve bu anlamda soru değil, aslında bir cevaptır ya da istediğimiz ce­vabı vermemizi sağlayan bir akıl oyununun parçasıdır.[8]

Cui bono ilginç bir şekilde komplo teorilerinin sıkıntıya düştü­ğü dönemlerde bir nevi can simidi olarak da kullanılabilir. Bu saye­de yaşanan gelişmelere karşı komplo zihniyetinin bir direnişi ola­rak bir meta-kurgu da geliştirebilir. Örneğin bir hadisede suçluların yakalanıp olayların örgüsünün hiç de komplo teorisinin varsaydığı şekilde gelişmediği kanıtlanmış olsa bile “peki bütün bunlar kimin çıkarına” sorusuyla komplo mantığı her şeyi içine çekerek bir kara delik gibi varlığını devam ettirme potansiyeli taşır. Dolayısıyla komplocu bir ruh hâliyle bir kere işe başladıktan sonra kısır döngü­den kurtulmak pek kolay değildir.[9]

Komplo Teorileri ve Sıradan Faşizm

Komplo teorileri tarihine baktığımızda genel olarak komplo zihniyetinin büyük toplumsal, ekonomik ve siyasal değişimlere bir direnç mekanizması olarak ortaya çıktığı iddia edilebilir. Gerçekten de Fransız Devrimi’ne ve onun bazı “ilerici” kazanımlarına karşı

Avrupa’daki muhafazâkar, baskıcı rejimlerin ortaya çıkan komplo rivayetlerine katkısı göz ardı edilemez (Hepkon, 2007: 10, 40; Castillon, 2007: 75-187, 367). McCharty döneminde farklı düşünenler komünist olmakla suçlanmışlardır. İttihat ve Terakki ve Mustafa Kemal zaman zaman komplo teorisyenlerinin hedefi olurlar. Türki­ye’deki demokratikleşme çabaları “yabancı güçlerin komplosu” olarak nitelendirilir sık sık. Keza Ukrayna ve diğer eski Sovyet Bloğu’na dâhil ülkelerdeki gelişmeler de Soros komplosunun parça­sı” olarak görülmüştür. Komplo teorisinin ortaya çıktığı psiko-politik düzlem genellikle muhafazakâr tınılar taşıyan, statükoya para­noyaya varacak ve değişimden korkacak kadar bağlı bir pozisyona işaret eder. Fakat bundan daha fazlası vardır. Basit anlamıyla mu­hafazakârlığın ötesinde komplo teorilerine gösterilen ilgi ve belki “sadakat”, aşırı-milliyetçi ve faşizme kayan bir hâlet-i ruhiye ile birçok bakımlardan örtüşür.

Aslında komplo teorilerinin ardında yatan gizem, bağlı olu­nan söylemin pek de değişmeyen bir parçasıdır. En yaygın olan, “klasik” diyebileceğimiz komplo kurgusuna göre, dünyayı yöneten yapı bir piramite benzetilir. Ayrıcalıklı bir grup vardır ve piramidin tepesine çıkıldıkça daha ufak ve güçlü gruplar belirir. Ta ki, o tepe­deki son taşın bulunduğu en yüksek noktaya gelene kadar. Orada­ki “seyreden göz” çoğu zaman gizeme dayalı komplo anlatım tek­niğinin önemli bir parçası olarak yerinde durur, ne ya da kim oldu­ğu pek telaffuz edilmez. Telaffuz etmemek, tam telaffuz edecekmiş gibi yapıp suskun kalmak, komplo ifade biçiminin bir parçasıdır.[10] Buna karşın bazen nihai düşmanın varlığı uzun ve özellikle dini (Hristiyan) söylevlerde açıkça deşifre edilir: ezeli-ebedi kötülüğün simgesi Lucifer, yani Şeytan.[11] Fakat yine de gayet yaygın olan tarz gizemi saklı tutmak ve vurguyu, telaffuz “etmeyerek” yapmaktır.

Gizem bir yana, aslen eski, bilindik bir hikâyenin, efsanelerle, geleneksel anlatılar ve masallarla örülmüş ön yargıların tekrar ısıtı­lıp sofraya sürülmesi söz konusudur. Bu açıdan bakıldığında komplo teorileri basit ve tek-yönlüdür, ortak bir form ve kurgusal yapıya sahiptir ve aslında bir hayli sıradandır:

Zamanında harekete geçmiş olan heyecan ve inançlara tekrar canlılık verilir. Bunlar herkesin bilinçliliği üzerinde gizemli bir çekim ve karşı konulmaz bir itki icra ederler. Sanat, efsaneler ve halk dili bu tür öğelerden öyle çok içerir ki, onların önceki tüm etkililiklerini vermek için çok az şey gereklidir. Bu, “komplolar”ın zaman içindeki umutsuz monotonluğunu ve bütün dünyanın aynı arkaik derinliklerden geçip geldiği ger­çeğini açıklar (Moskovici, 1996: 13).

Komplolar bazen eski efsanelere ait imgelere dayanarak bir topluluğu “yabancılara” ya da “düşmana” karşı harekete geçirme­yi amaçlar. Yahudiler hakkındaki yüzyıllardır devam eden efsaneler 20. yüzyıl başlarında Avrupa’da komplo teorilerine dönüşmüş ve gelmekte olan felakete büyük katkı sağlamıştır. Soğuk Savaş dö­neminde Amerika’da komplo zihniyeti McCharty döneminin cadı avına hizmet etmiş, Stalin’in SSCB’sinde de totaliter rejimin manipülasyon aracı olarak kullanılmıştır. Bugün dünyada, özellikle Amerika’da işin bilim-kurgusal tarafını öne çıkartan, nispeten “za­rarsız” UFO ve NASA komploları revaçtadır. Buna karşın Neo-Nazilerin katkısıyla Hitler dönemi hakkındaki soykırım komploları­nın ve eski Yahudi efsanelerinin yeniden piyasaya sürülmesi ve destekçi bulması önemlidir. Komplo teorileri dünyada ve Türki­ye’de hâlâ belli oranda bir popülariteye sahiptir. Ortodoks Papaz Sergey Nilus’un 1905 yılında yayımlanan kitabı Siyon Protokolleri’nin sahte olduğu artık biliniyor. Protokoller’in sahte olduğu, yüz­yıllar boyunca dünyayı yönetmeye devam eden bir Siyon kliği ta­rafından yazılmadığı, ilk defa 1920′de Lucien Wolf tarafından tespit edilmesine rağmen, kitap etkisini yitirmedi ve Hitler’e ilham verdi (Hür, 2005). Kitabın sahteliği, cümle kalıplarının nereden çalınıp değiştirildiği bile ortaya çıkmış ve günümüze gelene kadar bütün bunlar defalarca yazılıp çizilmiş olmasına rağmen, Protokoller hâlâ Batı’da aşırı sağcı grupların başucu kaynağı durumunda. Bununla kalmayıp Mısır, Suriye ve İran gibi Ortadoğu ülkelerinde popüler­liğini koruyor. Türkiye’de de yakın zamanda Hitler’in Kavgam’ı ile birlikte çok-satanlar listesine girmeyi başarmıştı.

Peki, ama zaman zaman entelektüel çevrelerde bile etkili ola­bilen komplo teorilerinin çekiciliği nereden geliyor? (Hanioğlu, 2006: 2). Bu soruya kesin bir cevap vermek zor. Chomsky’e göre komplo teorileri bir kişi veya grubun gizli iktidarı ile ilgilidir. Bu anlamda komplo zihniyeti ile harekete geçirilen yöntem, yapısal ya da kurumsal analizlerle taban tabana zıttır (Chomsky, 1995; Rai, 1995: 42). Dolayısıyla komplo mantığı tüm problemlerin sanki “Wall Street’deki binaların mahzenlerinden birinde gizlice burbon içen bir grup beyaz adamın yakalanmasıyla çözülebileceğine işaret eder” (Berlet, 2004: 7). Ama belki komplo zihniyeti ile faşizm ara­sındaki muhtemel paralellikler bize bir ipucu verebilir. Aslında fa­şizm üzerinde etkili olan reaksiyoner duygusallık, güdüleri hareke­te geçiren hınç kültürü ve bir anda ortaya çıkan linç eğilimi, komp­locu bir hâlet-i ruhiyenin çok da uzak durmadığı bir mecraya aittir. Karmaşık toplumsal ve siyasal hadiseleri komplo teorilerine başvu­rarak, mevcut ön yargıları ve efsaneleri de destekleyerek basit ola­rak açıklayıvermek aynı zamanda faşizmin düşman yaratma ihti­yacına da cevap verir. Düşman bu sayede ilk önce kuklalıkla suçla­nabilir ve kısa sürede şeytanlaştırılarak kendisine doğaüstü güçler vehmedilir ve insanlıktan çıkarılır (Moskovici, 1996: 12). Bu nokta­da aslında komplo zihniyeti ve faşizmin paralellik arz etmesinde psikolojik boyutun rolünü göz ardı etmemek gerekir. Castillon, ina­nanların ruh hâllerine vurgu yapar:

Komplolora inanmak dolu dolu ve heyecanlı bir yaşam sür­meyi garantiler, bu yaşamda her bir gün kavga günüdür ve her an tarihi bir andır; fakat heyecanlı da olsa rahatsızlık veri­ci bir yaşamdır bu. İnananlar, kötünün avantajlı ve kazanmak­ta olduğunu bilirler (329).

Komplo zihniyetinin komploya maruz kalanı (kendisi de dâ­hil) kurbanlaştıran ve düşman yaratan özelliği ve ajitasyon üzerin­den güdüleri yücelterek harekete geçirme potansiyeli bizi faşizmin karanlık sularına götürür (Bora, 2007). Burada korkuyla beslenme, hedef bulma, gösterme ve rahatlama söz konusudur. Çatlak sesle­re, farklı olana karşı korku, reaksiyoner bir tepkiyi beraberinde ge­tirir. Moskovici bunu güzel tasvir eder:

Bir tabuyu çiğnemek, bir anlaşmayı bozmaktan veya uzlaşma ittifakından sapmaktan her zaman daha ciddi bir şeydir. Kişi­yi sadece zorluklara ve yaptırımlara maruz bırakmakla kal­maz, yakın ilişkide oldukları arasında bile kendisine yönelik kontrol edilemez heyecanlar ve genel bir düşmanlık duygusu uyandırır. Bu tür bir eylem, kendisiyle tamamen orantısız bir tepkiye yol açar; sanki coşkulu bir hayran kitlesinin ortasında bir aktörü yuhalamıştır (7).

Son yıllarda milliyetçilikle yükselen bu hâlet-i ruhiyenin izle­rini Türkiye’de görebiliriz. Tanıl Bora’ya göre (2007) bu hâlet-i ruhi­ye kendini “hıyanet suçlamaları”, “fikri mücadelenin derhal İstik­lal Savaşı’na atıflarla kanlı imgelere boyanması”, “anlatılmak iste­nen lafa bakmadan, mahsurlu sayılan bir kelime geçtiği anda va­veylayı koparan ve her lafı bir şeylere sadakat yükümlülüğü talep ederek yarıda kesen hamasi tavır” ile belli ediyor.[12] Neticede güdü­lerine göre hareket eden ve aklıselimden uzaklaşan insan şiddete daha yatkın hâle geliyor.

“İsim vermek”, “liste yayımlamak”, “afişe etmek”, “tüm çıp­laklığıyla ortaya sermek”, “belgelerle açıklamak”, bir hedef göster­me ve linç faaliyetine kapı aralamak anlamına gelebilir. [13]Bu nokta­da faşizm ile kurulan yakınlık kendini daha belirgin olarak göster­meye başlar. Dünyayı Yöneten Gizli Güçler: Son Bilderberg 2007-İstanbul Yorumları ve Listeleriyle Birlikte (Sayın, 2007) adlı kitapla isim ve­rerek başlayan kampanyanın “sansasyonel” bir boyutu vardır, “Türkiye’de ilk kez bir giz perdesi aralanmaktadır”:

[Kitap] dünyayı yöneten gizli örgütleri oluşturan mafyalaşmış büyük sermayenin elebaşlarını konumlarıyla birlikte ortaya koyuyor. Kitapta ayrıca CFR, Trilateral, Bilderberg üyesi 5000 ki­şinin ve Türk Bilderberg üyelerinin isim listesi yer almaktadır (Bilbilik, 2002: 273).

Söylemsel olarak “gizlilik” ve “güç” kavramları beraber ele alınırlar ve gizli örgütlere bu noktada olduklarının çok ötesinde bir güç vehmedilir. “Şeffaflık”, “demokrasi” ve “kişisel hak ve özgür­lükler” gibi kavramlar “manipülasyon aracı” olmaktan kurtula­mazlar. Bu değerlere bağlılık duyanlar da en iyi ihtimalle “saf” ola­rak değerlendirilebilir. Dünya tarihi bu anlamda büyük güçlerin gizli örgütler aracılığıyla gerçekleştirdiği mücadelelerin toplamıdır. Dolayısıyla direniş de yine ancak gizli örgütler üzerinden olabilir. Masonların ve Yahudilerin beyaz Hristiyanlara karşı komplo kur­duğuna inanan çeşitli ırkçı, Neo-Nazi gruplar eleştirdikleri ezoterik yapıyı kendileri kurmuşlardır. Bir nevi şövalyelik ritüeli ve kutsal­lık miti üzerinden kurgulanan Ku Klux Klan örgütü bunun en iyi örneğidir.[14] Bu minvalde Türklerin de kendilerine karşı kurulmuş bü­yük komploya karşı gizli teşkilatlar aracılığıyla mücadele etmesi “doğanın” gereğidir. Sayın’a göre “Türklerde ve Müslümanlarda gizli bir örgüt benzeri yapı olarak Ahilik ve Bektaşilik” üzerinden Teşkilat-ı Mahsusa’ya uzanan çizgi, ana direniş damarıdır (255). Amerikan, İngiliz, Rus, Alman ve İsrail derin devletleri mevcutken Türkiye gibi bir ülke kendini bu küresel saldırıdan nasıl koruyabi­lir? Direniş üzerine bugünün Türkiyesi için çıkartabileceğimiz so­nuç “Türkiye’nin bu coğrafyada yaşayabilmek için çok güçlü, ulu­salcı ve Türkçü bir derin devlet inşa etmesi” gereğidir, “aksi takdir­de ulus-devlet çökecektir” (482).

Umberto Eco, The New York Review of Books’da yayımlanan “Kök-Faşizm” (Ur-Fascism) adlı makalesinde faşizmi aslında çok da tutarlı olmayan, oradan buradan kaptığı motifler ve fikirlerle senkrektik bir bütünlük yaratmaya çalışan bir totaliterlik olarak tanım­lar (1995: 3-4). Dolayısıyla, duruma göre pozisyon alan ve çelişkile­ri içselleştirmiş bir akımla karşı karşıyayızdır. Senkrektik özellikler göstermesi ve tarihsel ve sosyal bağlam içinde belli bir esnekliğe sa­hip olması komplo teorilerinin de önemli bir özelliğidir. Siyon Protokolleri‘ni Neo-Naziler de, köktendinci İslamcılar da, kendine “ile­rici” ya da “solcu” diyen bazı gruplar da, Amerika’daki fanatik Hristiyan tarikatlar da pekâlâ benimseyip kullanabilir. Bu anlamda komplo zihniyeti ideoloji, siyasi pozisyon, din, ülke, kültür tanı­maz. Herkes bir yerinden tutabilir, dolayısıyla herkesin kendine göre bir şey bulup komployu canlandırma, canlı tutma şansı vardır.

Analitik derinlikten uzak olmak, senkrektik düşünce tarzıyla beraber var olduğunda faşizmle akrabalık daha bir belirginleşir. Düşman arayışı paranoyak bir ruh hâliyle birleşince son derece “absürd” ittifaklar ortaya çıkar. Düşman Lucifer imgesinde olduğu gibi sinsidir, her yere sızmış olabilir ve tabii mutlak kötülüğü tem­sil eder. Her yerden çıkabiliyor olması ihtimali, akıldan çok duygu­lara ve güdülere hitap ettiğine işaret eder. Dolayısıyla çok temel ve belirgin ayrımları yapmak zahmeti bile gösterilmeyebilir. Mesela, çoğu zaman Sabetaycılıktan söz ederken Yahudilik ile aynı şey ol­madığı, zaman zaman çelişen ve çatışabilen tarafları bulunduğu göz ardı edilir. Bazen Amerika’daki Hristiyanlar Türkiye’deki İs­lamcılarla aynı kampta yer almakla kalmazlar, aslında aynı “düş­manın” unsurlarıdırlar (Özakıncı, 2007). Bu bağlamda komplo te­orileri “uyuşturucu ile mücadele edenlerin uyuşturucu tacirlerine, Yahudilerin Nazilere, anti-semitizmin Yahudileri kendi kendilerin­den korumaya yarayan ahlaki bir gerekliliğe” (Pipes, 1997: 10-14) kolaylıkla dönüşebildiği rüya âlemini andıran gerçeküstü bir arka plana sahiptir.[15] Tayyip Erdoğan’ın “İslamcılığı”, onun Yahudi so­yundan geldiği iddiası ile sorunsuz bir şekilde bağdaştırılabilir (Poyraz, 2007).Kürt probleminin PKK ile beraber Ermeniler ve Bü­yük İsrail Devleti peşindeki Yahudilerin eseri olduğu öne sürülebi­lir (Özoğlu, 2006). Nazi döneminde ise, kapitalizm ile sosyalizmin aslında aynı kapıya çıktığı, pek de farklı olmadıkları, ikisinin de ar­kasındaki gücün Yahudiler olduğu teması ısrarla işleniyordu (Hepkon, 2007: 123). Dolayısıyla yerine göre düşman yaratma saiki komplo zihniyetinin faşizme eklemlenmesini sağlar. Nazi dönemi Almanyası’nın siyaset kuramcılarından Schmitt’e göre siyasi birlik gerçek bir düşmanın var olduğu varsayımıyla beslenir (McDonald, 1968: 523).

Eco bu çelişkili çerçeveye rağmen kök-faşizm adını verdiği fa­şizmin bazı değişmez özelliklerini vurgular. Listedeki çoğu özellik komplo teorilerinin arka planını oluşturan yapıyla benzeşmektedir. Farklı olandan korkma, analitik ve eleştirel düşünceden uzak dur­ma (bu anlamda entelektüel düşmanlığı), kişisel ve toplumsal tat­minsizliklerden beslenme, düşmanların gücünü vurgulama, aşağı­lanmış hissetme ve diğerleri. Bu açıdan “komplo teorileri eşittir fa­şizm” demek mümkün olmasa da, yukarıdaki ortak özellikler, komplo zihniyetiyle düşünen bir insanın faşist bir ruh hâline yakın belirtiler göstermeye çok müsait olduğunu bize işaret ediyor. Bu noktada psiko-sosyal faktörlerin devreye girdiği söylenebilir. Reich, küçük adamı homo normalisin dışına çıkamamakla, “ırk, sınıf, ulus gibi aptallıklara” takılıp kalmakla itham eder (2007: 106). Zira “küçük adam hastadır” ve “kendinden kaçmaktadır” (27). Aslında bu anlamda kimlik, “boşluğun” ya da “hiçliğin” tahayyülüyle ko­lektif “travma“, “unutkanlık” ve “inkâr” gibi psişik mekanizmala­rın yardımıyla oluşturulur (Yörük, 2002: 309-310). Dolayısıyla, top­lumsal kriz anlarında yaşanan kitlesel akıl tutulmaları ve güdüler­le birlikte paranoyaların öne çıkması faşizmin siyasi veçhesinin “sokağı harekete geçirme” isteğiyle örtüşmektedir. Bu anlamda fa­şizm, bir “savaş hükümeti” yaratarak ona yaslanma ve daimi bir seferberlik ruh hâli sağlayarak toplumu harekete geçirme itkisi ta­şır (Sabine ve Thorson, 1973: 808). Bunu yaparken komplo teorile­rinin işleyiş mekanizmasını andıran bir şekilde, faşizm bütün prob­lemlerin ve korkuların kaynağını tek bir merkezde toplamayı amaçlar. Zizek’e göre bu süreç Nazi Almanyası’nda örneğin, ekono­mik kriz, “ahlaki çöküntü” veya savaşta kaybetmiş olmak gibi problemlerin birleştirilmesi ve sabit bir anlam noktası üzerine yön­lendirilmesiyle sağlanır: Yahudiler (114-115).

Bir siyasi ideoloji olarak faşizmle doğrudan dirsek teması da söz konusudur. Nazi rejiminin önemli siyasi mekanizmalarından biri hiç şüphesiz dönemin propaganda bakanlığıydı. Naziler (ken­dileri komplolara inanmakla beraber) komplo zihniyetinin manipülatif doğasını çok önceden keşfetmişlerdi. Uzun süre propagan­da bakanlığı yapmış Joseph Goebbels 1928′deki bir konuşmasında “propaganda için önemli olan başarıdır… propagandanın ‘hoş’ ya da ‘teorik açıdan doğru’ olması gerekmez” demiştir (1999: 7). Basit­liğe, her konuyu tek bir noktaya çekmeye ve belli kalıpları usanma­dan tekrar etmenin faydalarına vurgu yapmıştır. Mussolini döne­minin ideologlarından Alfredo Rocco’nun toplumu tasvir ederken yaptığı, Spencer’ın sosyal darwinizmini çağrıştıran biyolojik analo­jiler hayli popülerdi (McDonald, 1968: 523). Faşizmin yararlandığı demagoji odaklı propaganda tarzının önemli bir öğesi de “halk kurgusu”dur (Eco, 1995). Halk adına konuşmak veya halkın “ko­nuşturulması” bilinen bir yöntemdir. Halk bir yandan dillendirilirken, öbür yandan siyasetçilere ve siyasi olana güvensizlik hissi had safhadadır.[16] Komplo üzerinden düşünen bir kitle yaratılmak isten­mektedir. Fakat propoganda araçlarının etkin kullanımına inanan Nazi ideologlarının kendileri de hiç şüphesiz komplo teorilerinin “aurasından” etkilenmişlerdir.

Faşizan bir dünya görüşüyle örtüşen bir diğer özellik, komplo teorilerinin son derece “ilkel” ve içinde belli bir “öz” anlayışı barın­dıran kategoriler üzerinden çalışma eğilimi göstermesidir. “Millet”, “etnisite“, “din”, “ırk” ve hatta bazen “dil” gibi kategoriler hiç sor­gulanmadan, ilkselci (primordialist) bir bakış açısıyla ezelden beri değişmeden var olmuş gibi algılanırlar; “Türk ırkının kökenlerini araştıran Atatürk hangi gizli sonuçlara ulaşmıştır?” (Kuzu, 2006: 204). Özden sapma yaygınlıkla kullanılan bir temadır. “Karışma”, “içeri sızma” ve “kabuk değiştirme” gibi kalıplar son derece tehli­keli bir sürece, değişime ve öz-benlikten kopuşa işaret eder. Bu ko­puş, homojenliğin ve saflığın yitirilişi eşliğinde, bazen mesela “devşirmelikle“, bazen de farklılığın “ihanet” olarak sunulmasıyla ilişkilendirilir. Bununla beraber komplo teorilerinin dayandığı bazen muazzam seviyelere ulaşan anakronizm epistemolojik bir boşlu­ğun habercisi gibidir. Olayları ve olguları kendi bağlamları dışında değerlendirmek hikâyenin kolaylıkla, zahmetsizce ortaya çıkartıl­masına katkıda bulunur:

Osmanlı devlet düzeninde devşirmelerin özel bir yeri olmuş­tur… Zaman zaman devletin en üst makamlarına kadar (sad­razamlık) yükselmişler ve devleti yönetmişlerdir… Osmanlı döneminin bu zoraki devşirmelerinin yerini bugün gönüllü devşirmeler almıştır. Bu gönüllü devşirmeler de Osmanlı’ya ihanet eden zoraki devşirmeler gibi ülkelerine ihanet içinde­dirler. Yenidünya düzeni adı altında egemen ülkelerin emper­yalist emellerine hizmeti kendilerine şiar edinmişler ve ulusal politikalarımızı Amerika Birleşik Devletleri’ne endekslemiş ve ekonomimizi de IMF ve Dünya Bankası’na emanet etmişlerdir (Dikbaş, 2002: 405).

Kayıp Kıta Mu Atatürk için neden çok büyük önem arz edi­yordu?… Atatürk mason localarını kapatan kararı imzalarken, kendi idam fermanını da imzaladığını biliyor muydu?… Ata­türk’ü zehirleyerek öldüren katiller ve işbirlikçileri kimlerdi? (Kuzu, 2006: 204).

Daha önce belirtildiği gibi faşizm bir “daimi savaş”, bir “sefer­berlik ruh hâli” yaratma peşindedir ve bu da komplo teorilerinin keskin, ilahi tonlar taşıyan kurgusal yapısıyla, büyük oyunun bir ölüm-kalım meselesi olması ile ilintilidir. “Ötekileştirme” mekaniz­ması düşmanın gücünü abartır ve fakat bu duygusal dışavurum şiddet eğilimleri göstermeye başladığında kendine güven seviyele­ri tavana vurur. Bu git-gellerle dolu ruh hâli düşmanın bazen çok güçlü, bazen de çok zayıf görünmesini sağlar. Eco’ya göre faşist ik­tidarlar savaş kaybetmeye mahkûmdur, çünkü düşmanın gücünü objektif olarak değerlendirme kabiliyetine sahip değillerdir (1995: 7). Protocols of Zion filminin yönetmeni Marc Levin (2004), Siyon Protokolleri‘ni ilk okuduğunda kitabın tarihten gelen ön yargılarla örülmüş Yahudi imgeleriyle (kemirgen, solucan, böcek, sürüngen) yazılmadığını düşündüğünü, yani kitabın kurgulanmış düşmanı aşağı-insan (sub-human) olarak değil, aksine üstün-insan (super-human) olarak gösterdiğini söyler. Fakat burada karşı tarafın insanlık­tan çıkarılması işin “püf” noktasıdır. Aslında keskin bir “biz” ve “onlar” ayrımına dayanan aşırı-milliyetçi düşünce biçimi faşizmle dirsek teması içindedir ve beslediği paranoyak ruh hâli yukarıda da belirtildiği gibi, düşmanı sub-human ile super-human arasında gi­dip gelerek algılar.

Arendt, totaliter toplumun görünürdeki hissizliğinin ardında sağduyunun (common sense) ötesinde bir süperduygu (super sense) yattığını söyler (138). Ancak bu şekilde tarihin anahtarı bulunabilir, evrenin sırları aralanabilir. Bu totaliter iddialar ciddiye alınmadık­ları sürece sorun teşkil etmezler. Fakat birinci önerme kabul edildi­ğinde der Arendt, paranoyak bir sistemin meşrulaştırılmasına ben­zer bir şekilde size mantıklı ve kendi içinde tutarlı bir zemin sunar­lar (138). Chomsky’e göre (1995) komplo zihniyetine karşı kullanı­lacak en önemli metod kurumsal analiz yapabilmek, modern, kapi­talist kurumların (şirket, devlet, medya organları vs.) çalışma me­kanizmalarını ve birbirleriyle olan ilişkiler ağını çözebilmek, anla­yabilmektir. Bu aynı zamanda problemin kişiler veya çok ufak öl­çekli gruplarla değil kurumların yapısıyla ilgili olduğunu anlamak demektir. Fakat bunun yanında özellikle “ulusal kriz” zamanların­da “farklı olandan korkma”, “linç kültürü”, “tarihsel önyargıların tekrar ısıtılması” ve “azınlık düşmanlığı” gibi faşizme kayan özel­likler ortaya çıktığında “çatlak” sesler pek duyulmaz, duyulmadan bastırılır.

Komplo Literatürüne New Age Katkısı

Bazı komplo teorileri faşizan eğilimler taşımayabilir. UFO‘lardan NASA‘ya, yemek endüstrisinden küresel ısınma ve iklim deği­şikliğine birçok konuda, özellikle Kuzey Amerika’da başlayan yeni spiritüel akımlardan da alınan ilhamla, komplo teorileri ortaya çık­maktadır ve bunlar dünyadaki çeşitli popüler kültürlerin renkli bir malzemesi hâline gelmişlerdir. Komplo mantığı çerçevesinde üreti­len çeşitli kitaplar ve filmler belli bir estetiğe ve bir “haz” ihtiyacı­na da cevap vermektedir. Da Vinci Şifresi’nden, Tapınak Şövalyeleri ve İlluminati hakkındaki sayısız kitaba, Matrix‘den V for Vendetta‘ya pek çok eser aslında var olan dünyanın, ya da bilinenin sahteliğin­den yola çıkarak gizli bir gerçekliği, bilinmesi gereken kutsal bir hakikati su yüzüne çıkartma üzerine kurgulanmıştır.

Batı’da New Age temalı kitaplar, filmler, seminerler ve gruplar son 20 yıldır yaygınlaşmıştır. Bu popülerlik neticesinde ortak New Age motifleri komplo teorilerine de sirayet etmiş görünmektedir. Aslında New Age denilen şeyin kendisi de (tıpkı faşizm ve komplo teorileri gibi) son derece senkrektik bir yapıdan beslenmektedir. California’daki çeşitli yoga seanslarından, yerkürenin yaşayan bir Tanrıça olduğunu söyleyen Gaia teorisine, kişisel kendini aşma tek­niklerinden, (yeniden popülerleşen) Sufi anlayışa, insanın her şeye muktedir olduğunu iddia eden bir insan-tanrı anlayışından, Budizme, ayurvedadan aromaterapiye, astroloji kitaplarına ve hatta bel­ki alternatif tıbba kadar birçok şey New Age‘in kapsayıcı (catch-all) ve eklektik anlamı içinde bir yer bulmaktadır. Birbiriyle pek de ala­kası olmayan felsefeleri, gelenekleri, bağlamları ve kültürel motif­leri sorunsuz bir biçimde toplayan (postmodern) bir kolajdır; New Age, dolayısıyla gayet bireysel bir saikle herkes kendi New Age‘ini yaratabilir. Bu anlamda New Age belki de kişiye göre özelleştirilebi­len (customizable) ürünlerin sunulduğu bir tüketim kategorisidir.

New Age motiflerin komplo kurgusunun içine yedirilmesi ar­tık Türkiye’de de zaman zaman yapılmaktadır. Atatürk’ün “Kayıp Kıta Mu’ya karşı olan ilgisi” (Meydan, 2006) ve masonların buna karşı kurdukları komplo aynı filmin kareleri gibidir (Kuzu, 2006).

Kur’an üzerine yapılan “numerolojik” çalışmalar dışında (Çelakıl, 2002; Gündoğdu, 2003) Kur’an ve UFO bağlantısı hakkında bir ki­tap mevcuttur (Yunak, 2004). Bunun dışında Atlantis ile “Türklük” arasındaki ilişki de New Age unsurunun nasıl özcülük (essentialism) ve ilksellik (primordialism) üzerinden Türkiye’deki tanıdık ulusalcı-milliyetçi hikâyeye eklemlenme potansiyeli taşıdığını gösteriyor:

Latin alfabesine geçiş Türkçe’nin öz alfabesine kavuşması mı demek?
Türklerin anayurdu neresi?
Orta Asya mı Atlantis mi? Türkçe bir Atlantis dili mi?
Atlantis yoksa Anadolu mu?…
Gü­neş Dil Teorisi’ne karşı tek bir bilimsel karşı çıkış olmamasına rağmen neden hep dalga geçilir?
Güneş Dil Teorisi çalışmala­rından niçin vazgeçildi?
(Batmaz ve Batmaz, 2007: 353).

Ümit Sayın’ın Dünyayı Yöneten Gizli Güçler kitabı neredeyse uluslararası komplo teorileri literatüründeki bütün motifleri içer­mektedir.Gizli örgütlerin tarihsel arka planı analiz edilerek, mason­luk, Kurukafa ve Kemikler Cemiyeti (Skull and Bones Society), Vatikan, İlluminati, Hasan Sabbah, satanizm, Bilderberg, Trilateral Komisyon (Trilateral Comission), CFR (Council on Foreign Relations), Siyon Proto­kolleri, Echelon gibi komplo teorileri meraklılarının aşina olduğu un­surların bağlantısı ortaya konmuş, aynı komplo kurgusunun parça­sı olarak ele alınmışlardır.Bu aşinalığın dışında metin Türkiye’ye özgü güncellemeleri de kapsamaktadır: “Sabetaycılık“, “İstanbul Bilderberg toplantısı”, “sözde Ermeni soykırımı tasarıları”, “Sorosçu vakıflar”, “22 Temmuz 2007 seçimlerinde Sun Microsytems’ın rolü” gibi. Bu potporinin kapsayıcılığından New Age unsurlar da nasibini alır. Atlantis ve Mu kıtalarının tarihsel gizemi ve önemi, bu uygar­lıkların Türklerle olan ilişkisi ve Mustafa Kemal’in konuya olan il­gisine değinilmeden geçilmez (2007: 252-253).

Sinan Meydan’ın kitabı Köken (2008), bazıları New Age zemini­ne oturan ve birbirinden ilk bakışta bağımsız iddialar içerir. Buna göre “Türklerin tarih sahnesine çıkıp devlet kurmaları MÖ ikinci yüzyılda değil, çok daha eski bir zaman dilimindedir… Atatürk’ün de ifade ettiği gibi bu tarih belki ’en aşağı 7000 yıldır’”[17](174). Türk­lerin Kızılderililer ve Mayalar ile aynı kökenden geldiği ve Pasifik Okyanusu’nda bir yerlerde batık hâlde bırakılmış kayıp Mu mede­niyeti ile bir ilgileri olduğu söylenir. Dahası Mayalar, Kızılderililer, Türkler, Mısırlılar, Sümerler ve Mu gibi eski, ileri uygarlıkların or­tak bir kökene sahip oldukları tezi kitabın ana temalarından birini teşkil eder (445-447). Bu uygarlıkların son derece “ileri” teknolojik seviyeleri dünya-dışı varlıkların denkleme dâhil olmalarını sağlar (406). Ne var ki “Batı merkezli tarih hep yaptığı gibi” kendinden ol­mayan her ileri uygarlığı “barbar” göstermektedir (396). Buna kar­şın Atatürk, Mu Uygarlığı ile yakinen ilgilenmiş ve “Türk-İslam sentezcilerin ve Kemalizmi ‘Marksizm’ zanneden çevrelerin iddi­alarının aksine ölümüne kadar Güneş Dil Teorisi’nden ve Türk Ta­rih Tezi’nin ana hatlarından asla ayrılmamıştır” (443). Aynı metin içinde Sümerler, Mayalar, Türkler, Kızılderililer, uzaylılar, Atatürk, Türk Tarih Tezi, emperyalist Batı ve Türk-İslam sentezciler yer alır. Birbirinden hayli kopuk bu unsurları aynı havuzda toplamak an­cak New Age, komplo teorileri ve faşizm gibi alanların söylemsel geçişkenliği ile mümkün olabilir.

Aslında komplo teorileriyle New Age‘in buluşmasının Avru­pa’daki enteresan örneklerinden biri, bir zamanlar İngiltere’de pro­fesyonel futbolculuk yapmış David Icke’dır. Icke 1980′lerdeki bir talk-showda kendini İsa olarak gördüğünü söylemesi yüzünden alay konusu olmuştur. İngiltere’de herkesin kendisini parmakla gösterdiği, “deli” muamelesine maruz kaldığı “acılı” yıllardan son­ra 1990′larda üst üste yazdığı kitaplarla bir anda “gündeme” dâhil olmuş ve binlerce kişiden oluşan fan kitlesini peşinden koşturarak hatırı sayılır derecede bir popülerlik kazanmıştır. Kitapları sekiz di­le çevrilmiş, hakkında belgeseller çekilmiş, İngiltere dışındaki ülke­lere turneye çıkan bir “yıldız” olmuştur. Alay konusu olduğu geç­mişi Icke üzerinde travmatik bir etki yaratmış ve epey “farklı” ve “aykırı” olmalarına rağmen kendi düşüncelerine daha çok sarılmış­tır. Bu mağduriyet, yalnızlık ve kendi içine dönme Icke’ın ruhsal di­rilişine yardımcı olmuş ve eski tip komplo hikâyelerinden pek de farklı olmayan kurgusuna bir New Age aroması katmıştır. Icke bu anlamda bireysellik üzerinde durur. Herkesin gizli elit bir örgüt marifetiyle hakikatten mahrum bırakıldığını, koparıldığını iddia eder. Bu örgüt her şeyi yönetmektedir, açık açık fiziksel güç kullan­mamakta ve fakat zihnimizi kontrol etmektedir. Dolayısıyla, bu sa­yede bize verileni sorgulamayız ve gerçek olarak kabul ederiz. Icke eğitim sisteminden dini öğretiye, siyasi söylevlerden medyanın ça­lışma sistemine kadar her şeyin “tekrar” mekanizmasına göre işle­diğini iddia eder (2006). Her şey bıkıp usanmadan tekrar edilerek meşrulaştırılmaktadır. Bunu aşmak için ise bireysel bir çaba, araş­tırma ve “eleştirel düşünceye dayalı sorgulama” gerekmektedir.

Burada Icke’ın, onu “klasik” komplo teorisyenlerinden ayıran özelliklerinden söz etmek gerekir. David Icke, faşizm ve komplo te­orileriyle flört eden yaygın söylemsel temanın aksine bireye vurgu yapar. İngiliz Channel 5 televizyonunda yayınlanan belgeselde, po­lislerin kendisini Parlamento Binası (Westminster) yakınından uzaklaştırmasını “liberal” bir pozisyon alarak eleştirir. Vatandaşın devlet karşısında “özgür” olması gerektiğini, ama olamadığını ha­tırlatır. George Orwell’in 1984′üne karşı mücadele eden ve hakikati arayan bir birey, özgürlüğün peşindeki bir kahraman durumuna sokar kendini. Zira düşman her yerdedir ve kudret sahibidir. “En önemli kontrol mekanizması” der Icke, “özgür olduğunuzu düşün­düğünüz anda ortaya çıkar”[18] (2006).

Icke, bireye yaptığı vurguyu popüler olan ve son derece esnek, eklektik özelliklere sahip New Age söyleminin genel çerçevesine sa­dık kalarak devam ettirir. Icke’ın kendi hayat hikâyesi, “spiritüel” bir bireysellik anlaşıyla büyük komplo hikâyesindeki yerini alır. 1991′de Wogan Show adlı televizyon programında “Tanrı’nın oğlu” olduğunu iddia ettiği için herkesin önünde gülünç duruma düş(ürül)en Icke “zor” zamanlar geçirmesine rağmen bunu hakika­tin anlaşılması için bir fırsat olarak görür. “Hayat” der, “bazen en değerli armağanlarını saklayıp, onları bir kâbus olarak bize sunar” (2006). Bireyin kendi “ruhsal enerjisiyle” komploya karşı mücade­le etmesi, hakikati araması gerektiğini ima eder. “Dünya ruhsal dengesini kaybetmiştir ve bu denge ancak sevgiyle yerine getirile­bilir” (2001). Orwellyen İlluminati devleti” der Icke “hareket ettirilemeyen nesne değildir; oradadır, çünkü biz onu orada tutuyoruz, tutmamayı seçtiğimiz anda yok olacaktır” (2006). Aynı belgeselde oğluna şu tavsiyede bulunur: “Hayatını işte böyle kendin çizersin oğlum, hiçbir şey imkânsız değildir, istersin, bilirsin ve yaparsın” (2006). Annesinin ölümünü “sonsuz bilince (infinite consciousness) ulaştı” şeklinde yorumlar (2001). Bütün bunlar “klasik” komplo kurgusunun ultra-şüpheci karakteriyle ve “dünyayı yöneten efen­diler” karşısında sıradan insanları çaresiz gören vizyonuyla hiç de örtüşüyor gibi gözükmemektedir. Aksine, sıradan insanlar isterler­se bu kısır döngüden çıkabilirler ve bunun nasıl olacağını da Icke bilmektedir. Aslında, Icke görüldüğü gibi sık sık popüler New Age terminolojisini kullanarak bu söylemden esintiler sunmaktadır. Belki “başarısının” sırrı da buradadır.

David Icke kendisinden önce defalarca vurgulanan bildik, aşi­na komplo kurgusunu kullanır. Tapınak Şövalyeleri‘nden İlluminati‘ye, masonlardan okkültizme, Bilderberg toplantılarından Kafatası ve Kemikler (Skull & Bones) gizli topluluğuna kadar hemen her un­sur aynı hikâyenin tarihsel parçalarıymış gibi sorunsuz bir şekilde kurguya eklemlenir. Fakat Icke burada klasik komplo teorisyenlerinden biraz daha farklı bir şey yaparak dünyayı yöneten grubun, İlluminati üyelerinin aslında kim (ya da ne) olduklarını deşifre eder: kan ile beslenen insan formundaki sürüngenler (humanoid reptillians). İstedikleri zaman şekil değiştirebilen bu yaratıklar arasında Bush, Clinton, İngiliz Kraliyet Ailesi mensuplarını gibi sayar. Bu­nunla da kalmayıp sürüngenlerle ilgili iddiaları UFO meselesi ile birleştirip komploya farklı bir boyut katar. Icke bu son yaptıkları ile özellikle ABD’de “işlerini ciddiye alan” diğer komplo teorisyenleri ve araştırmacılarının tepkisini çeker (2001). Kendisi “ciddi ve te­melli komplo araştırmalarını sulandırmakla” suçlanır. Aslında Icke insan formundaki sürüngenlerin varlığı ile ilgili iddialarını, daha öncekilerden farklı olmayan bilindik “bilimsel” metodlarla destek­ler. Belgeler, tanıklıklar ve biraz da New Age mistisizmi ile hikâye­sini oluşturur.

Aslında bütün bu insan formundaki sürüngenler meselesinin göründüğünden daha karmaşık ve ciddiye alınması gereken bazı toplumsal etkileri vardır. Icke kitaplarının tanıtımı ve konferans için gittiği Kanada’nın Vancouver şehrinde bir grup ırkçılık karşıtı göstericinin protestosu ile karşılaşır. Icke daha sonra Yahudilere ya­pılan ayrımcılıklara karşı mücadele eden Anti Defamation League’in (ADL) de ilgisine mazhar olur. Protestocuların ve ADL’in iddiası Icke’ın Yahudi karşıtlığı yaptığıdır. Icke ise aklından bile geçirmedi­ğini söyler ve dünyayı yöneten ayrıcalıklı elitin “basbayağı” insan formundaki sürüngenler olduğuna inandığını belirtir. Dünyayı ele geçirmeye çalışan ve uzaydan gelen sürüngenimsi yaratıkların hi­kâyesi 1980′li yılların sonunda Ziyaretçiler (Visitors) adlı diziyle tele­vizyona taşınmış ve hayli popüler olmuştu. Buraya kadar her şey “masum” gözükse de meselenin karmaşıklığının söylemsel kurgu­dan ve onun eklektik yapısından kaynaklandığını söyleyebiliriz. Icke daha önce komplo teorilerinde yıllardır kullanılan kurgusal ya­pıyı tekrar ederek korumuş, fakat kurgunun içinden çok yaygın olarak yararlanılan bir unsuru çıkarıvermiştir: Yahudiler. Aslında söylemeyerek, telaffuz etmeyerek ve hedefi göstermeyerek komp­lonun gizemli havasına başarıyla katkıda bulunduğu iddia edilebi­lir. Telaffuz ettiği kısım, sürüngenlerin varlığı, yüzyıllardır Yahudiler için kullanılan aşina bir imgedir. “Sinsi”, “soğukkanlı” ve “mut­lak kötü” olarak Yahudiler yoğun olarak Nazi döneminde dünyayı sarıp sarmalayan “sürüngenler” olarak resmedilmişler, karikatürleştirilmişlerdir. Komplo kurgusunun düşman ontolojisine uygun olarak “sürüngen”, aynı zamanda nihai kötüye, yani Lucifer’e gön­derme yapar. Burada Icke konusunda masumiyetin kaybolduğu noktaya yaklaşırız. Nitekim yaptığı işi bir anlamda çok “akıllıca” ve “başını belaya sokmayacak” bir şekilde yaptığı için İngiltere’de­ki Combat 18 gibi neo-Nazi örgütlerinin övgüsünü kazanır. Aynı şe­kilde Icke, konuya girmese bile, soykırım inkârcılarından da pek uzak dur(a)mamaktadır (Offley, 2000). Açıkça ırkçılık yapmasa bile içinden konuştuğu söylem faşizme kaymaya yatkın bir zeminde durduğu sinyalini vermektedir.

“Kendini aşma”, “ruhani yolculuk”, “içine dönerek kendini bulma”, “hakikate veya nirvanaya ulaşma”, “inisiasyon” popüler New Age söyleminin kullandığı yaygın kalıplardan bazıları. Bu söy­lem belirgin sınırlarla ayrılmış bir orası/burası, içerisi/dışarısı ve gerçek/sahte karşıtlığına dayanıyor. Sıklıkla yüzeysel olanla aşkın (trancendental) olan arasında keskin bir ayrım yapıldığını görüyo­ruz. “Öbür” tarafa geçebilmek için de spiritüel/bireysel bir bilgi, çaba ve bilinç gerekiyor. Aynı şekilde komplo mantığına göre de çevremizde gördüklerimizi, sıradan olayları aslında göründükleri gibi zannetme, oldukları gibi sanma yanılgısına düşeriz. Hâlbuki hakikat o kadar rahat ulaşılamayacak kadar saklıdır, maskelerimiz­den kurtulmak gerekmektedir. Birçok insan bu “bilgiye” ulaşmak­tan acizdir. Her ne kadar komplo teorisini dillendiren kişi bunu ba­şarmış gözükse de bu o kadar kolay bir iş değildir. Hakikat, derin ve gizli olmasına rağmen aslında keskin ve basittir de. Çoğu zaman belgelerle, bir resimle, bir isimle, bir şifreyle, bir alıntıyla, bir cüm­leyle veya bir veriyle açığa çıkartılabilir. Ayrıcalıklı, ezoterik ve ob­jektif bir bilgi söz konusudur. Çok-nedenli bir olguyu, çok-yönlü bir analizle ortaya çıkarma çabasından söz edilemez. Anlamak (verstehen), hermönetik anlamda yorumlamak filan da söz konusu olamaz. Bunların yerine dünyayı saran o girift ve karanlık ağın, o ağır ve puslu komplo havasının arkasında kaçışa yönelik (escapist) bir “hafiflik” söz konusudur. Bu dünyadan, gerçek insanlardan ve hakikate ulaşmayı gerektirecek insani çabadan bir kaçış. Kaçışın ol­duğu yerde gerçeklik tektir, keşfedilivermeyi bekler, bazen metin­lerin içinde, bazen olayların arasında, bazen de şifrelerin ardında. Özellikle günlük hayat ve popüler kültür söz konusu olduğunda, söylemin akışkan yapısı her zaman ideolojik bir bütünlük ve tutar­lılığa izin vermez.

Komplo teorilerinin söylemsel yapısı, faşizmin senkrektik doğasıyla ilişkiye girip, günümüzde son derece değişik formlar alarak yoluna devam edebilir. Benzer şekilde faşizan etki­lere bir hayli açık komplo kurgusu, yeni bir New Age[19] havuzundan aynı mantıkla beslenmekte ve ortaya çok daha “renkli” ve yeni dö­nemin ruhuna (zeitgeist) uygun bir karışım çıkmaktadır.

Kaynakça
Allison, Graham T. (1971). Essence of Decision: Explaining the Cuban Missile Crisis. Boston: Little Brown.
Arendt, Hannah (2003). “Total Domination.” The Portable Hannah Arendt. Peter Baehr (der.) içinde. New York: Penguin. 119-145.
Batmaz, Veysel ve Cahit Batmaz (2007). Atlantis’in Dili Türkçe. İstanbul: Salyangoz.
Bauman, Zygmunt (2007). Modernite ve Holokaust. Çev., Süha Sertabiboğlu. İstanbul: Versus.
Belge, Murat (2006). Milliyetçilik: Linç Kültürünün Tarihsel Kökeni. İstanbul: Agora.
Berlet, Chip (2004). “Debunking Conspiracy Theories: An Interview with Chip Berlet.” David Barsamian (interview by.). Z Magazine 17(9) (September). http://www.zcommunications.org/zmag/viewArticle/13597. Erişim tarihi: 12.12.2008.
Bilbilik, Erol (2002). Dünyayı Yöneten Gizli Örgütler: CFR-Bilderberg-Trilateral. İstanbul: Kaynak.
Bora, Tanıl (2007). “Tanıl Bora ile Söyleşi.” Cem Erciyes (söyleşi). Radikal. 2 Şubat 2007.
Bozarslan, Hamit (2004). “’Komplo Teorileri’ Üzerine Tartışmalara Bir Katkı.” Birikim 183: 19-24.
Castillon, Juan C. (2007). Dünyanın Efendileri: Bir Komplo Teorileri Tarihi. Çev., Sakıp Murat Yalçın. İstanbul: Koridor.
Chomsky, Noam (1995). “Conversations with Noam Chomsky.” Michael Albert (interview by.). Z Magazine (October). http://www.zmag.org/ZMag/articles/oct95chomsky.htm. Erişim tarihi: 12.5.2007.
Çelakıl, Ömer (2002). Kur’an-ı Kerim’in Şifresi. İstanbul: Sınır Ötesi.
Daly, Steven ve Nathaniel Wice (1995). Alt.culture: An A-Z of the 90s. London: Guardian Books.
Dikbaş, Yılmaz (2002). Gönüllü Devşirmeler. İstanbul: Toplumsal Dönüşüm Yayınları.
Eco, Umberto (1992). Foucault Sarkacı. Çev., Şaban Karadeniz. İstanbul: Can.
Eco, Umberto (1995). “Ur-Fascism.” The New York Review of Books 22: 1-9.
Fırat, Gökçe (2007). İstila: Kürt Sorununda Gizlenen Gerçekler ve Kürt İstilası. İstanbul: İleri.
Gee, James Paul (2005). Discourse Analysis: Theory and Method. London: Routledge.
Goebbels, Joseph (1999). “Knowledge and Propaganda.” German Propaganda Archive. http://www.calvin.edu/academic/cas/gpa/goeb54.htm/. Erişim tarihi: 6.10.2007.
Gündoğdu, Aydın (2003). Kuranın Şifresi: Sistemi ve Mukattaa Harflerinin Çözümü.İstanbul: Ozan.
Hanioğlu, Şükrü (2006). “Komplo Kuramları ve İç Düşmanlar.” Zaman. 21 Eylül 2006.
Hepkon, Haluk (2007). Komplo Teorileri Tarihi. İstanbul: Kaynak.
Hür, Ayşe (2005). “Kavgam ve Siyon Protokolleri.” Radikal 2. 13 Mart 2005.
Icke, David (2001). Secret Rulers of the World: The Lizards and the Jews. Jon Ronson (director). TV Documentary. Channel 4. April.
Icke, David (2006). David Icke: Was He Right?. Norman Hull (director). TV Documentary. Channel 5. December 26.
Işık, Nuran Erol (2006). “Milliyetçilik, Popüler Kültür ve Kurtlar Vadisi.” Doğu Batı 38: 227-247.
Jaworski, Adam ve Nikolas Coupland (2006). “Introduction: Perspectives on Discourse Analysis.” The Discourse Reader. Jaworski ve Coupland (der.) içinde. London: Routledge. 1-38.
Kavcar, Neval (2007). Sivil İhanet: Anadolu’dan Türk Mührü Siliniyor. İstanbul: Kabara.
Kaynak, Mahir (2006). Yeni Dünya Düzeni. İstanbul: Profil.
Kuzu, Ali (2006). Atatürk’ü Kimler Öldürdü?. İstanbul: Bilge Karaca Yayınları.
Küçük, Yalçın (2006). İsimlerin İbranileştirilmesi. İstanbul: Salyangoz.Levin, Marc (2004). Protocols of Zion: Some Lies Never Die. Marc Levin (director). Elephant Films.
Levin, Marc (2005). “Blog #6.” Protocols of Zion. http://thinkfilm.blogs.com/protocols_of_zion/. Erişim tarihi: 7.10.2007.
Macit, Nadim (2006). Küresel Güç Politikaları: Türkiye ve İslam. Ankara: Fark.
McDonald, Lee Cameron (1968). Western Political Theory: Part 3. San Diego: HBJ Publishers.
McNamara, Robert S. (2003). The Fog of War. Errol Morris (director). Sony Pictures.
Mercan, Şeref (2005). İlluminati: Piramitte Sona Doğru. İstanbul: Nokta.
Meydan, Sinan (2006). Atatürk ve Kayıp Kıta Mu. İstanbul: Truva.
Meydan, Sinan (2008). Köken: Atatürk ve Kayıp Kıta Mu 2. İstanbul: İnkılap.
Michel, A.G. (2007). Mason Diktatörlüğü. Çev., Ataman Güneş. İstanbul: Karma.
Moskovici, Serge (1996). “Yabancı Parmağı: Komplo Zihniyeti.” Çev., Hacer Harlak.Birikim 90: 45-59.
Nilus, Sergey (2005). Siyon Liderlerinin Protokolleri. Çev., Naim Erdoğan. İstanbul: Nokta.
Offley, Will (2000). “David Icke and the Politics of Madness Where the New Age Meets the Third Reich.” PublicEye 29.
http://www.publiceye.org/icke/IckeBackgrounder.htm/. Erişim tarihi: 11.11.2007.
Özakıncı, Cengiz (2007). İblisin Kıblesi / United States of İrtica. İstanbul: Otopsi.
Özoğlu, Ali (2006). Şifre Çözüldü, Masonlar’dan Türkiye’ye Kanlı Hediye: ASALA PKK. İstanbul: Toplumsal Dönüşüm Yayınları.
Pipes, Daniel (1997). Conspiracy: How the Paranoid Style Flourishes and Where It Comes From. New York: Simon & Schuster.
Poyraz, Ergün (2007). Musa’nın Çocukları: Tayyip ve Emine. İstanbul: Togan.Rai, Milan (1995). Chomsky’s Politics. London: Verso.
Reich, Wilhelm (2007). Dinle Küçük Adam. Çev., Şemsa Yeğin. İstanbul: Payel.
Sabine, George H. ve Thomas L. Thorson (1973). A History of Political Theory. Hinsdale: Dryden Press.
Sayın, Ümit (2007). Dünyayı Yöneten Gizli Güçler. İstanbul: Neden.
Sevinç, Necdet (2007). Pontus’ta Hesaplaşma. Ankara: Bilgi.
Shalom, Stephen R. ve Michael Albert (2002). “Conspiracies or Institutions? 9-11 and Beyond.” Z Magazine 15(7) (July/August).
http://www.zcommunications.org/zmag/viewArticle/13107. Erişim tarihi: 12.12.2008
Tanyu, Hikmet (2005). Tarih Boyunca Yahudiler ve Türkler. Ankara: Elips.
Türk, Hakan (2004). Büyük Oyun: Türkiye Üzerine Oynanan Oyunlar. İstanbul: Akademi Yayıncılık.
Van Dijk, Teun A. (1995). “Discourse Analysis as Ideology Analysis.” Language and Peace.
C. Schaffner ve A. Wenden (der.) içinde. Aldershot: Dartmouth Publishing. 17-33.
Yalçın, Soner (2004). Efendi: Beyaz Türklerin Büyük Sırrı. İstanbul: Doğan Kitapçılık.
Yiğenoğlu, Çetin (2007). Üç Bin Yıllık Kavga: Ermeniler Ne İstiyor?. İstanbul: Cumhuriyet.
Yörük, Zafer (2002). “Politik Psişe Olarak Türk Kimliği.” Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce: Milliyetçilik Cilt 4. Tanıl Bora (der.) içinde. İstanbul: İletişim. 309-324.
Yunak, Yılmaz (2004). Kurandaki UFO. İstanbul: Arıtan.
Zizek, Slavoj (2006). Interrogating the Past. New York: Continuum.

DİPNOTLAR

 


[1]Gee sadece konuşulanları kapsayan küçük harfle yazılan söylem ile konuşmanın dışında kalanların da dâhil edildiği büyük harfle yazılan Söylemi ayırmak gereğini vurgular (2005: 20-21).

[2]Van Dijk’in deyimiyle retoriksel bağlamda abartı (hyperbole), tekrar (repetition), küçültme (mitigation), ironi gibi araçların kullanılması veya belli metaforlara başvurulması toplumsal inanışlarla olduğu kadar derinde yatan modellerle de yakından ilintilidir (29).

[3] New Age‘i en iyi açıklayan kavramlardan biri “ruhani aydınlanma”dır. “Kristal küreler, kendi kendine yardım kitapları, kadın tanrıçalara tapma, ilkelliğe geri çekilme ve dişil sezgi” gibi unsurlar kullanılır. New Age ismi dünyaya barışın egemen olduğu bir astrolojik dönemden, Su Çağı’ndan (Age of Aquarius) gelmektedir (Daly ve Vice, 1995: 158).

[4] Söylem hem metinlerle hem de toplumsal pratiklerle ilgili olduğundan (ki bazılarına göre ikisi arasında bir fark yoktur), söylem analizi disiplinler arası bir yaklaşımı gerektirmektedir (Jaworski ve Coupland, 2006: 1-6). Bu yaklaşım sayesinde komplo zihniyeti, faşizm ve New Age arasında kurulan söylemsel bağ daha iyi anlaşılabilir.

[5]27 yaşındaki cicero’nun bir hukukçu olarak önünün açıldığı ve ününün iyice yayıldığı, sextus roscius’un savunmasını üstlendiği davanın anahtar sorusudur cui bono? latince bir deyim olup “kim karlı çıktı?” veya “kimin yararına?” anlamına gelmektedir.

Roma hukuku’nda cinayetleri çözmekte kullanılan ve bugün de geçerliliği olan en temel sorudur. cinayetin kimin yararına olduğu, kime fayda sağlayacağı sorgulandığında, elde edilecek cevaplar katilin uşak mı yoksa eski sevgili mi olduğunu öğrenmemizde önemli bir rol oynayacaktır…

cicero, müvekkili olan ve babasını öldürüp mallarına sahip olmakla itham edilen sextus roscius’un suçsuzluğunu bu yolla ispatlayarak Roma’daki bir devlet-mafya-siyaset üçgenini de açığa çıkarır; bütün deliller sextus’un aleyhinedir, ayrıca davadaki savcı ise Roma’nın en ünlü savcısı olan erucius’tur. üstelik kuzeni de aleyhine şahitlik yapmaktadır, öldürülen babasının çiftliklerine ise chrysogonous (okunuşu:krisogonus) adındaki Roma’nın en güçlü isimlerinden biri olan, iç savaştan sonra pek çok kişiyi öldürmüş eski bir yunan köle el koymuştur.

Roma Hukuku’nda babasını öldürmenin cezası ise şudur; katil, derisi yüzülene kadar kırbaçlanır, ardından deri bir torbaya bir yılan, bir köpek ve bir maymunla beraber konulup torbanın ağzı dikildikten sonra da Tiber Nehri’ne atılırdı. yani, anlayacağınız sektus’un başı fena halde belaydaydı.

sektus’un babasının 13 adet çiftliği vardı ve tek varis kendisiydi lakin banasını öldürmekten tutuklandıktan sonra çiftliklerin 10 tanesini chrysogonous diğer 3 tanesini ise kuzeni capito aldı, daha doğrusu capito’ya chrysogonous verdi. cui bono? Sorusu sorulduğunda, bu işten chrysogonous ve işbirlikçi kuzen capito karlı çıkıyordu, zararlı çıkan tek kişi ise sextus’tu ve bu cicero’nun gözünden kaçmamıştı. geriye kalan iki önemli unsur vardı, chrysogonous o mallara nasıl el koymuştu ve neden 3 çiftliği capito’ya vermişti?

Eski Roma’da seçilmişler listesi denen bir liste vardı. Bu listeye, muhalifler, iç çekişme sırasında iktidar mücadelesinden yenik ayrılanlar ve kazananla uzlaşmaya niyeti olmayan ya da iktidar için tehlikeli bulunan isimler girerdi… işte sextus’un babası da bu listeye eklenmişti ama bu listeye eklenmesi için hiçbir sebep yoktu. “cui bono” diye diye chrysogonous’tan iyice kıllanan cicero, seçilmişler Listesi’ni Roma arşivine gizlice girerek inceledi ve o listeye cinayetten sonra eklendiğini gördü, bu belgeyi de mahkeme jürisine sundu, tabi sunmadan önce de öldürülmek istendi ama kurtuldu. olay şuydu; chrysogonous, sektus’un babasının çiftliklerine göz koymuştu, bunun için de capito’yu amcasını öldürmeye azmettirdi ve sus payı olarak da 3 tane çiftliği ona verdi, cinayeti ise capito’nun yalancı şahitler kahvesinden iki arkadaşının ihtamıyla birlikte sextus’a yıktılar. oysa akıl edemedikleri birşey vardı, tek varis olan sextus neden babasını miras için öldürsündü?

Mahkeme jürilerinden çoğunluk ne derse o olurdu. jüri üyeleri kararlarını bir tabletin üzerine a veya c harflerini yazarak bildirirlerdi. a: apsolbo yani suçsuz demekti c: condeimo yani suçlu anlamına geliyordu. mahkeme sonunda oybirliği ile tabletlerin üzerine a yazıldı yani sextus suçsuz bulundu… Savcı Erucius, iddianamesinde ve savlarında yanılmıştı, bunun bedeli ise latincede iftiracı anlamına gelen Calumniater’ın baş harfi olan c harfinin alnına kızgın damga ile vurulmasıydı.

Mahkeme sonunda hayırsız Kuzen Capito cinayetten suçlu bulundu, cicero’un namı ve cesareti iyiden iyiye yayılmaya başladı, kontrgerilla Chrysogonous’a ise hiçbir şey olmadı, Meksika sınırını geçerek durumdan yırttı. Savcı Erucius ise alnına yemesi gereken kızgın damgayı yemediği gibi görevine de devam etti.

[6]McNamara Soğuk Savaş döneminden ders çıkartarak rasyonalitenin bizi kurtaramayacağını anlatır. Bu duruma 1962 Küba Füze Krizi iyi bir örnektir. McNamara “nükleer savaşın çıkışını engelleyen sadece şanstı” der. “Hepimiz rasyonel bireylerdik. Kennedy rasyoneldi, Khrushchev rasyoneldi, Castro rasyoneldi. Rasyonel bireyler kendi toplumlarının nihai yok oluşuna neden olmak üzereydiler. Bu tehlike bugün de devam ediyor.”

[7]Bu yapıyı tarihsel olarak modern devletin doğuşuna, “araçsal akla”, Weber’in “demir bir kafes” olarak tanımladığı bürokrasinin çıkışına götürebiliriz. Bauman (2007) bu modern iradenin Nazi Dönemi Almanyası’nda da etkili olduğunu belirtir. Holokaust Hitler’in kişisel özellikleri veya Nazi ideolojisinin “çarpık”, anti-modern, ideolojik eğilimlerinden ziyade, “istatistik”, “sayım”, “hesap”, “mühendislik”, “kontrol” gibi unsurlarla iktidarını oturtmaya ve “efektif” olmaya çalışan modern/bürokratik yapının bir nevi kendine has (idiosyncratic) sonucu olarak ortaya çıkar.

[8]11 Eylül komplosuna dönecek olursak, kim bilir belki olaydan bir hafta ya da bir ay ya da bir yıl önce kulelerden birinde çalışan bir Arap şirketi ya da işadamları da kuleyi terk etmiştir. Sevinen insanlar geçerli bir kriterse, sevinen beş Arap bulmak da sorun olmayacaktır. Aynı formülü belki İngilizler içinde çalıştırabiliriz, Ruslar ya da Çinliler için de. Bu tarz bir komplo mantığıyla, 11 Eylül’ün herhangi bir ülkenin çıkarına hizmet ettiği “kanıtlanabilir”.

[9]Shalom ve Albert’a göre (2002) komplo zihniyeti iddiayı yanlışlayacak aksi bir kanıtı “uydurulmuş” olarak niteleme eğimi gösterir. Bulunan bu aksi kanıtın doğru olduğuna dair başka bir kanıt bulunursa, o da “uydurulmuştur”.

[10]Komplo kitaplarında kullanılan bu ifade tekniğini, yani telaffuz edecekmiş gibi yapmak, telaffuz etmemek, başka bir konuya geçmek, “geçelim” diyerek cümleyi bağlamak, sessiz kalmak gibi yöntemlerden bazılarını mesela Türkiye’de Efendi adlı kitapta görebiliriz (Yalçın, 2004).

[11]Castillon’a göre komplo teorileri şeytanın olmadığı ülkelerde görülmüyorlar. “Kötülüğün bir irade ürünü olduğunun, bu dünyada yapılanların ölümün ötesinde ödüllendirileceğinin ya da cezalandırılacağının düşünüldüğü, tabii bunun sonucu olarak şeytanın var olduğu ülkelerde ortaya çıkıyorlar” (371).

[12]Linç kültürünün son yıllarda Türkiye’deki tezahürü hakkında bakınız Belge (2006: 1-6). Ayrıca milliyetçilik ve komplocu bakış açısının popüler kültür metinlerine etkisi hakkında bakınız Işık (2006).

[13]Bu bağlamda Türkiye’de zaman zaman çok-satan listesine giren zenofobik eğilimli kitaplarda bir artış var gibi gözükmektedir. Bakınız Fırat (2007), Kavcar (2007), Küçük (2006), Sevinç (2007), Yiğenoğlu (2007).

[14]Umberto Eco’nun eseri Foucault Sarkacında inanıyormuş gibi yapmakla, gerçekten inanmak arasındaki ince çizgiye vurgu yapılır. “[Casuslar] düşmanın gizli servislerine sızarlar, onun gibi düşünmeye alışırlar; sağ kalırlarsa bunu başardıkları içindir. Bir süre sonra karşı tarafa geçerler; artık onlardan olmuşlardır çünkü” (1992: 451).

[15]Çeşitli şekillere bürünebilen karşıtlıklar silsilesi çoğu zaman tahmin edilemeyen, şaşırtan, düşünülmeyen formlarda tezahür eder. Örneğin “Hristiyan inancına karşı okkült kökleri olan dünya sosyalist diktatörlüğü” (Pipes, 1997: 10-14).

[16]Eco’ya göre nerede parlementonun sınırlanması ve siyasetçilere olan güvensizlik gündemdeyse, orada kök- faşizmin kokusu hissedilir (1995).

[17] Vurgu Meydan’a aittir.

[18]The greatest form of control is when you think you are free.”

[19]Komplo teorilerindeki New Age unsurlar Türkiye’de de bazı komplocu kitapların konusu olmuştur. Bakınız Meydan (2006), Batmaz ve Batmaz (2007), Gündoğdu (2003).

 

CONSPİRACY (2001) Komplo


“Ne olursa olsun, yapılanların bir gün hesabı soruluyor.”

Yönetmen: Frank Pierson          

Ülke: İngiltere, ABD

Tür: Dram, Tarihi, Savaş

Vizyon Tarihi: 19 Mayıs 2001 (ABD)

Süre: 96 dakika

Dil: İngilizce, Almanca

Oyuncular Kenneth Branagh,    Clare Bullus,    Stanley Tucci, Simon Markey , David Glover

Özet

2001 yapımı, HBO tarafından TV filmi olarak çekilmiş, kaliteli bir II.Dünya Savaşı filmi Conspiracy. Filmin temel vurgu noktası, pek çok diğer filmde olduğu gibi Yahudi Soykırımı. Bu sefer soykırıma, soykırım kararını alan Nazi bürokratlarının gözünden bakıyoruz. Bu aşamaya nasıl gelindi, bu karar nasıl alındı, nerelerden itiraz geldi, hangi hususlarda sıkıntı yaşandı film bize bunu anlatıyor.

Nazi subayları ve SS liderleri Yahudi sorununa kesin bir çözüm getirmek için 1942 Wannsee Konferansında bir araya gelirler. Uzun tartışmaların ardından, tarihi Yahudileri Avrupa’dan sürme planını hayata geçirmeye karar verirler. Kararları, insanlık tarihinin en korkunç ve utanç verici olaylarından birine gebedir.

Filmden

1939 yılının Eylül ayında Adolf Hitler, Polonya’yı işgal etti.  Böylece 2. Dünya Savaşı başladı.  1942′nin kışına gelindiğinde orduları Rusya’nın karlarında açlıktan ve soğuktan kırılıyordu. Bir generali de kalp krizinden ölmüştü ve Amerika savaşa katılmıştı.  İlk defa, Hitler’in bin yıl yaşayacak Alman İmparatorluğu hayalinden şüphe edilmeye başlanmıştı.  Generalleri almak ve kovmakla uğraşırken, kış iyice sertleşmişti.  15 kurmay ve bakanına emir verilerek Berlin’deki sakin göl evi Wannsee’ye gelmeleri iletildi.  Cephedeki krizden uzak bir yerdi.  İki saat içinde bu adamlar dünyayı ebediyen değiştirdiler.  Burada olanlar ve söylenenlerle ilgili geriye sadece bir kayıt kalabildi.  Bin Yıllık Reich’ın enkazından kalan tek şey.

**

Güzel bir ev. Bu amaç için yapılmadı. Toplantılar için değil. Yerler, çizmeler için uygun değil.

-Burası hususi bir ev mi?

 -Hususi ev, evet. Kimin?

 Galiba bir Yahudi’ninmiş. O konuda anlaşmazlık var.

**

Geldiğiniz için teşekkürler. Buyurun. Beklettiğim için özür dilerim. Ama lezzetli şaraplar içtiğinizden eminim. Kimse de bunun için daha erken diyemez. Herkes hazır mı?

 -Hazır.

-Güzel. Yaz kampının ilk gününde konuşuyormuş gibi olma riskine rağmen masanın etrafında toplanalım ve kendimizi tanıtalım. Tanışmayanlar için. Ben en son konuşacağım. General Müller’le başlayalım.

Tümgeneral Heinrich Müller. SS Gestapo. Klopfer, parti temsilcisiyim. Onların adına konuşuyorum.

Ben Kritzinger, Reich Mahkemeleri İcra Direktörü. Çağırıldığım için minnettarım ama sebebini merak ediyorum. Yahudi meselesinin koordinasyonu halledildi diye biliyorum. Halledilecek. Başbuğ’un, bana ve üstlerime bildirdiğine göre… Halledilecek.

General Hoffman. Irk ve Yerleşim İdaresi. Irk ve yerleşim meseleleriyle ilgileniyoruz. Bende mi?

 Leibbrandt, elimizdeki ve yönettiğimiz her şeyin Siyasi Ofisi.

Doğu Polonya’da, Baltık ve Sovyetler Birliği’nde. Bakanlığın dışişleri sorumlusuyum.

-İsminizi söyleyin.

-Meyer, Doktor. Özür dilerim.

 Stuckart, İçişleri Bakanlığı. Martin Luther, Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı. Hemen hemen herkesle tanıştım.

İsmim Neumann, Dört Yıllık Planlama Ofisi Direktörüyüm. Lange, Letonya’daki SS Görev Gücü komutan yardımcısıyım. -Başka şeyler de var. -Hepimizin başka işleri var.

Ben Joseph Bühler. Almanya hakimiyetindeki Polonya’nın Dışişleri Bakanıyım.

Schöngarth, Genel Vali’ye bağlı SS. Dr. Freisler, Adalet Bakanlığı. Ayrıca Fırtına Birliği’nde rütbem var. İşte ben buyum.

Adolf Eichmann, SS Gestapo. Yahudi İşleri Ofisi ve bu…

Evet, bu kadar. Ben de Heydrich. Reich Güvenliği’den sorumlu SS Şefi. Bohemya ve Moravya Reich Muhafızı.

**

General Heydrich:

 Hoş geldiniz. Hepinize bazı belgeler verildi. Onlar size özeldir. Kopyalanamayacak, başkaları tarafından görülmeyecek ve konuşulmayacak. Üstlerimiz hariç. Buradaki meseleleri ele alışımız düşmanlarımızdan gizlenmeli. Fikirleri kontrol edersek olayları daha iyi kontrol ederiz. Bugün her birimiz sır taşıyıcı olacağız.

-Katip de sır tutacak.

-Kabul ediyor. Kabul ediyor mu?

 Mükemmel. Bundan sonra aramızdaki iletişim iki yönlü olarak işleyecek. Her türlü Yahudi meselesi için yardımcım Yarbay Eichmann merkez noktası olacak. Bu Yahudilerin Almanya’da depolanmaları sorunumuz var. Bir yıldır o Yahudi, bu Yahudi ve yasanın yasanın karmaşıklığı hakkında konuşmalar yapılıyor. Hepinizin bildiği gibi bu sorun canımızı sıkıyor. Önce onları, Alman halkı hayatının hiçbir aşamasında uğraşmak zorunda kalmasın diye kovma işine giriştik. Nürnberg’de çıkarılan yasalar için onları ortaya koyan Dr. Stuckart’a kadeh kaldırmalıyız. Ortak yazarım. Ben sadece ortak yazarım. Tüm dünyaya örnek olacak Yahudisiz toplumun ve ekonominin yaratılması konusunda yasal zemin hazırladılar. Tabii ki Yahudileri ulusal hayatımızdan sildik. Onun dışında, Yahudiler yaşam alanlarımızdan fiziksel olarak silinmeliler.

-Açıklayayım.

-Elbette. Onun da zamanı gelecek. Şiddetli bir göç politikası uygulasak bile daha fazla Yahudi’yi kim kabul eder?

 Onları kim ister?

 Bu politikanın kısıtlaması buydu. Avrupa’daki sınırlar onları reddediyor veya kabul etmek için saldırıyor.

-Amerika.

-Amerika bile, teşekkür ederim. Yahudiler sürekli Roosevelt’le konuşuyorlar ama onları reddediyor. Polonya’yı alınca da elimizde 2,5 milyon daha birikti. Geçen Temmuz ayında yeni bir durumla karşılaştık. Rusya’yı da işgal ettikçe toplamda beş milyon Yahudi daha olacak. Bu sorunun boyutları inanılmaz derecede arttı. Beş milyon. Sorun tam olarak bu. Gettolarımız dolu. Bir sürü getto var ve hepsinin Lehçe isimleri var. Hepsi dolu ama biraz durun. Geçen Temmuz’da bu sorun karşımıza çıkınca Mareşal Göring bir emir hazırladı. Elinizde bir kopyası var. İzin verirseniz etkili kelimeleri okuyayım. Size tüm hazırlıkları yapma görevini veriyorum. Organizasyon ve finans konusunda sorumlu sizsiniz. Yahudi sorununa, Avrupa’daki Alman etkisi çerçevesinde bir çözüm getirmenizi bekliyorum. Buradan bütün Avrupa kıtasının temizlenmesini anlıyorum. Temizlenme kelimesi var. Hassas bir kelime. Devam ediyorum. İkinci paragraf. Hükümetin diğer birimleri nerede olurlarsa olsunlar sizinle iş birliği yapacaklar. Umarım, falan filan. Yahudi sorununda arzu edilen başarıya ulaşmak için bu gereklidir. Bu emir, hepimiz için.

**

Dr. Kritzinger: Bir şey söylemek istiyorum. Yahudi sorunu, benim bölümümün yani Reich İdari İşleri’nin sorumluluğunda ve bize emir gelmedi. Biraz izin verin lütfen. Belge, klasörünüzde mi?

 -Evet, klasörünüzde. Orada olmalı. Sonuç olarak, o emre ne oldu?

 Kısaca, hâlâ Rusya’dayız ve Amerikalılar da savaşa katıldı.  İki olay da askeri, ekonomik, iş gücü ve erzak stoku açısından bizi daha fazla tüketecek. Bu Yahudileri barındıramayız. Göç bitti. Kaçınılmaz sonucu da bugün bu masada tartışacağız. Devam edelim. Avrupa’da kalmış olan Yahudi nüfusuyla ilgili bir belge bulacaksınız. Bir de SSCB veya Rusya’da. Kalan zamanında ne diyorlarsa. Dediğim gibi, göç politikası durdurulacak.

Affedersiniz efendim. General Heydrich’e telefon var.

-Kim olduğunu sor ve başka bağlama. -Emredersiniz. Biraz ara verelim.

Lütfen oturun Dr. Kritzinger. Hepimizi rahatlatın.

**

[Dr. Kritzinger'in anlattığı Hikâye]

Adam babasından nefret edermiş. Annesini acayip severmiş. Anne kendini ona adamış. Ama baba, onu dövermiş, ona hakaret edermiş, reddedermiş. Neyse, çocuk büyümüş. Annesi öldüğünde 30′larındaymış. Onu büyüten ve koruyan annesi. Ölmüş. Adam durmuş ve tabutunu gömerlerken ağlamaya çalışmış. Ama gözyaşı düşmemiş. Adamın babası uzun yaşamış. Oğlu 50′li yaşlardayken ölmüş. Babasının cenazesinde, çok şaşkınlık verici bir şekilde oğlu gözyaşlarını kontrol edememiş. Ağlıyor, zırlıyormuş. Teselli edilemiyormuş. Hatta kendini kaybetmiş.

Açıklaması:

Adam hayatı boyunca babasına olan nefretiyle kamçılanmış. Annesi öldüğünde, bu bir kayıpmış. Babası öldüğünde nefreti nesnelliğini kaybedince o zaman adamın hayatı boş kalmış.
Bitmiş. İlginç.

Kritzinger’in uyarısı buydu.
Ne yani Yahudilerden nefret etmemeli miyiz?
Hayır, bu hayatımızı kaplamamalı. Onlar gittiğinde, uğruna yaşayacak bir şeyimiz kalmaz. Hikâyeye göre öyle.

**

Albay Eichmann, toplantının yazılı kayıtlarını dikkatlice düzeltti.  Katılanlara, okumaları için birer kopya dağıtıldı.  Sonra da yok edilecek.

General Heydrich, Çekoslovakya’daki merkezine döndü.  Birkaç korkunç hafta sonra ona bir lakap takıldı.  Prag Kasabı.  Baharda iki Çek vatansever onu öldürmek için eğitildi. Bir İngiliz uçağından atladılar.  Onu yaralamayı başardılar.  Buna misilleme olarak, binlerce Çek toplandı ve vuruldu.  Heydrich’in yarası mikrop kaptı. Komaya girdi ve öldü.  Heydrich’in Yahudilerle ilişkilerde yardımcısı Eichmann  Wannsee’de başladıklarını bitirmek üzere orada kaldı.  Bunu gurur meselesi yaptı.

Gestapo Şefi Heinrich Müller. Savaştan sonra ortadan kayboldu. Son olarak, 29 Mayıs 1945′te Berlin’de görüldü.

Dr. Gerhard Klopfer. 1945′te savaş suçları nedeniyle tutuklandı ve 1949′da delil yetersizliğinden salıverildi. 1987′de ölene kadar vergi danışmanlığı yaptı.

Dr. Wilhelm Kritzinger. 1945′te savaş suçları nedeniyle tutuklandı ve mahkemede Nazilerin suçlarından utanç duyduğunu bildirdi. 1947′de serbest bırakıldı. Aynı yıl içinde öldü.

General Otto Hofmann. 1945′te tutuklandı. İnsanlık suçu nedeniyle 25 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Altı yıl sonra salıverildi. Katiplik yaptı ve 1982′de öldü.

Dr. George Liebbrandt. 1945′te savaş suçları nedeniyle tutuklandı ve 1949′da delil yetersizliğinden salıverildi. Münih Amerikan Kültürü Enstitüsü’nde aktif rol aldı. 1982′de öldü.

Dr. Alfred Meyer. 1945 baharında intihar etti. Dr. Wilhelm Stuckart. 1948′de tutuklandı. İnsanlığa karşı işlediği suçlardan 1949′da mahkum edildi. Cezasını çekmiş sayıldı. Helmstadt’ta belediye haznedarı oldu. 1953′te trafik kazasında öldü.

Martin Luther, 1944′te Dışişleri Bakanı Von Ribbentrop’a karşı komplo düzenlemekten Sachsenhausen toplama kampına gönderildi ve Nisan 1945′te serbest bırakıldı. Mayıs 1945′te kalp krizinden öldü.

Bakan Erich Neumann. 1945′te savaş suçları nedeniyle tutuklandı ve 1948′de delil yetersizliğinden salıverildi. Aynı yıl içinde öldü.

SS Binbaşı Rudolf Lange, Şubat 1945′te Poznan, Polonya’da görev sırasında öldü.

Dr. Joseph Bühler. 1945′te Polonya halkına karşı işlediği suçlar nedeniyle tutuklandı ve Ağustos 1948′de Krakov, Polonya’da idam edildi.

SS Albay Karl Schöngarth. İngiliz Askeri Mahkemesi tarafından Yetkisi Dışında Terör Programı oluşturmaktan suçlu bulundu. Şubat 1946′da Hollanda’da idam edildi.

Adalet Bakanlığı’ndan Dr. Roland Freisler. Şubat 1945′te, Berlin’e yapılan hava saldırısında öldü.

SS Yarbay Adolf Eichmann. İsrail ajanları tarafından Arjantin’de yakalandı. İnsanlığa karşı işlediği suçlardan mahkum edildi ve 31 Mayıs 1961′de Kudüs’te asıldı.

Martin Luther’ın Wannsee Konferansı zabıtları 1947′de Amerikan müfettişler tarafından Alman Yabancılar İdaresi’nde bulundu. Toplantıdan geriye kalan tek kayıt budur.

“CEPHEYE GİDEN YOL” BEHİÇ ERKİN (1876 – 11 Kasım 1961)


ŞEYH CEMÂLEDDİN-İ AFGÂNİ

Şeyh Cemâleddin-i Afgâni’yi, İran Şahı Nasreddin Avrupa’da görmüş, ilmini, irfanını beğenmiş ve İran’ı ıslah etmesi için Tahran’a davet etmiş. Orada şeyh aleyhine entrikalar olmuş ve neticesinde şeyhi Osmanlı sınırından Hanekin civarına atmışlar. Şeyh oradan Bağdat’a gelmiş. Bağdat Valisi Giritli Sırrı Paşa ile görüşmüş, bazı ilmi tartışmalar yapmışlar. Rivayete göre Sırrı Paşa bu zatı kendisinden daha âlim görerek Bağdat Vilâyeti’ni terk etmesini emretmiş. Şeyh de Basra’ya gelmiş; Müftü Efendi’nin evinde misafir olmuş. Epeyce Basra’da kalmış. Hidayet Paşa kendisine çok hürmet ediyordu. Behiç Bey de, o zaman çok meraklı olduğundan aklınca, coğrafyayla ilgili bir eser yazmaya başlamıştı. Haftada birkaç gün, yazdığını Şeyh Cemâleddin Efendi’ye götürüp okutuyordu; o da büyük bir sabır ve tahammül ile onu dinliyor ve bazı düzeltmeler yapıyordu.

İran Şahı’nın Abdülhamit nezdinde teşebbüsleri üzerine Babıâli ile Şeyh Cemâleddin hakkında bazı yazılar yazılmaya başlandığından, Hidayet Paşa kendisini bu işten haberdar ederek Basra’yı terk etmesini ister ve Şeyh de bir vapurla Bombay’a gider.

1892 Haziranında Hidayet Paşa Basra valiliğinden alınır. Aile pek sevinmiştir, zira herkes bıkmıştır Basra’dan. Toplanıp yola çıkarlar. Sıcaktan geceleri ilerliyorlar, gündüzleri çeşitli konaklarda dinleniyorlardı. Mardin’e geldiklerinde Paşa rahatsızlandı. O sırada Mardin Belediye Reisi Cemâleddin Efendi büyük bir yakınlık, ilgi ve alaka gösterdi Paşa’ya. Evinde misafir etti, doktorları seferber etti. Paşa bağırsak iltihabı olmuştu, ancak oralarda ilaç bulunmuyordu. Diyarbakır’dan ilaç istediler, ama maalesef Hidayet Paşa ağırlaştı ve vefat etti.

Hidayet Paşa’nın vefatını Behiç Bey ve halasının imzası ile Sultan Hamid’e bildirdiler.

İstanbul’a gelmişlerdi ve evlerine sürekli taziye ziyaretlerine gelen giden oluyordu. Bunlardan biri de Sara Hanım’dı. Bu hanım Sadrazam’m kız kardeşiydi. Sadrazam Cevad Paşa Behiç Bey’in büyükbabası Müşir Ömer Fevzi Paşa Girit valisi iken onun yanında çalış. Bunun üzerine Behiç Bey bir gün Teşvikiye Caddesi’ndeki Cevad Paşa Konağı’na gider.

Sadrazam Cevad Paşa ve kardeşi Şakir Paşa, Behiç Bey ile özel olarak ilgilenirler. Behiç Bey nihayet yakaladığı fırsatı iyi değerlendirir ve Sadrazam’a yatılı okulda tahsilini yapmak istediğini belirtir bu görüşme sırasında. Sadrazam,

“Oğlum; ben, kardeşim, sizin büyükbabanız, hep Harbiye Mektebi’nden feyiz aldık; halanız hanımefendi sizin yatılı bir mektebe girmenizi istemiyormuş. Harbiye Mektebi’nde gündüz gidilebilen bir zadegân  sınıfı vardır; sizi oraya koyacağım, çalışıp adam olunuz,” der.

Zadegân sınıfı: Belli ailelerin çocuklarının gittiği özel sınıf demek olsa da aslında, İkinci Abdulhamit Han’ın garip işlerinden birisi olarak, damatlarının askeri tahsil görmeleri için Harbiye Mektebi’nde açtığı sınıftır (zadegân sınıfı). Bu sınıfın ilk mezunları 1892 tarihinde mektepten çıkmışlardı.

Behiç Bey teşekkür eder ve çıkar.

Behiç Bey Harbiye Mektebi’ndeki zadegân sınıfına başladığında sadece 40 öğrenci vardır, bu 40 öğrenciden sadece ikisi kurmay olmayı başarır. Bunlardan biri Süreyya Paşa, öteki de Behiç Bey’dir.

Bu esnada Şeyh Cemâleddin Afgâni İstanbul’daydı ve Behiç Bey ara sıra kendisine gidiyordu.

Behiç Bey, okula Paris’teki askeri ataşelik görevinden gelen Tevfık Paşa ile görüştü ve aynı yıl içinde iki senenin birden derslerini alıp sınavlarını vermeyi görüştü. Bu isteği kabul olundu ve Behiç Bey de o kadar iyi çalıştı ki, tek bir notu dahi kırılmadan tam puanla iki senenin birden derslerini verdi.

Tekrar Cemâleddin Afgâni’ye gittiği için okulun ikinci müdürü Rıza Paşa, Behiç Bey’i tutuklatmak istedi, ancak araya Nazır Zeki Paşa girdi ve mesele halloldu. Behiç Bey Afgâni’nin yakını Mısırlı Georgi Efendi’ye durumu anlattı. Behiç Bey’i çok seven Cemâleddin Afgâni bu olaya kızdı, ancak çok hasta olduğundan Behiç Bey’e haber gönderdi:

“Ben iyi olayım, onlara gösteririm. Sabretsin.”

Behiç Bey her perşembe günü okuldan çıkınca Cemâleddin Afgâni’nin Nişantaşı civarındaki evine gider ve öğle yemeklerini orada yerdi. Buraya birçok tanınmış kişi gelirdi. Sözünü esirgemeyen Cemâleddin Afgâni’nin sohbetlerinden çok istifade ederdi. Bir gün ona şu soruyu sordu:

“Donanmamız dünyanın ikinci derece bir donanması iken Bahriye Nazırı (bakanı) Haşan Paşa bunu sıfıra indirdi, fakat Müslüman’dır diye cennete girecek; Pasteur insanlığa büyük hizmetler etmiş bir adamdır, Müslüman olmadığı için cehenneme girecek. Bu işe aklım ermiyor.”

Cemâleddin Efendi’nin buna verdiği cevap ise şöyleydi: “Hayır, iş öyle değildir, iki türlü kâfir vardır; biri kâfır-i tekvini, diğeri kâfır-i teklifi. Haşan Paşa kâfır-i tekvinidir, yani Cenâb-ı Hak “kün” (Ol) buyurduğu vakit, o kâfir olarak tekevvün etmiştir. Pasteur kâfir-i teklifidir, yani zımnen Müslüman olması için vâki teklifi kabul etmemiş sayılır. Binâenaleyh Haşan Paşa’nın yeri cehennemdir; Pastör’ün yeri cennettir.”

Behiç Bey bir gün gazetede İran Şahı Nasreddin’in öldüğünü okudu. O zaman hükümdarlara suikast yapılırsa, bizim gazeteler bundan hiç söz etmezlerdi. İran şahını da eceli ile ölmüş gibi yazmışlardı. Behiç Bey, Cemâleddin Efendi düşmanı olan şahın ölmesinden memnun olmuştur diye düşünerek o akşam okuldan çıkıp Efendi ‘nin evine gitti. Anılarında bu olayı şöyle anlatır:

“Başınız sağ olsun, dostunuz ölmüş,” dedim.

“Hayır eceli ile ölmedi, köpekler gibi geberttiler,” dedi.

Meğer Cemâleddin Efendi, Behiç Bey’in de şahsen tanıdığı adamlarından birisini Tahran’a göndermiş; o da, “Cemâleddin-i aşkına,” diye şahı öldürmüş. İran hükümeti Cemâleddin-i Afgâni’nin teslimini ister, fakat Sultan Hamid vermez, yahut vermeye cesaret edemez. Düşününüz; İstanbul’da oturup Tahran’da şahı öldürten Cemâleddin-i Afgâni’den Sultan Hamid nasıl korkmasın!

Cemâleddin-i Afgâni, Nasreddin Şahı hallettirip yerine Osmanlı hanedanı prenslerinden birisini İran tahtına oturtmak için Sultan Hamid’in muvafakatini aldığını ve İran ulemasıyla irtibat kurarak bu işi temin ettiğini; fakat, sonradan Abdülhamit’in caydığını Behiç Bey’e anlatmış ve bir torba muhabere evrakını da göstermişti.

Bu esnada Behiç Bey şair Abdülhak Hamid, Mehmet Emin Yurdakul, Necip Melhame gibi isimlerle tanışmıştı.

Cemâleddin-i Afgâni Behiç Bey’e biyografisini, bir de fotoğrafım vermişti. Fakat Behiç Bey onun yüzünden okulda problem yaşayınca korkudan bunları yaktı.

Aradan çok geçmeden de Cemâleddin-i Afgâni operatör Cemil Paşa’nın yaptığı bir ameliyat esnasında hayatını kaybetti.

Behiç Bey 7 Ocak 1897’de erkânı harp subayı oldu. Yani kurmay subay. 5 Şubat 1900’de üsteğmen, 29 Kasım 1901 günü de kurmay yüzbaşı. Sh:19-21

**

Geleceği Önceden Görmek

Bir gün aralarında Nuri Conker’in de bulunduğu bir fotoğraf çekimi yapılacaktı. Behiç Bey ikinci sırada ayakta, diğer subaylar etrafında yerlerini alırlar.

“Herkes burada mı?” diye sorar Behiç Bey.

“Mustafa eksik komutanım,” der arkadan bir ses.

Nuri Conker Mustafa Kemal’in fotoğraf çekimi için postallarım parlatmaya gittiğini söylediği sırada, onun koşarak geldiğini görürler. Herkes yerini almış olduğundan Mustafa Kemal’e yer kalmamıştır.

Bunun üzerine Behiç Bey “Sıkışın!” der.

Arka taraftan biri Mustafa Kemal’e söylenmektedir:

“Ya neredeydin, geç kaldın, senin yüzünden yerimizden olduk.”

Behiç Bey bunu duyunca yüksek sesle , “Siz şimdiden yer hazırlayın ona, o zamanla hepimizin başına geçecek!” der.

Mustafa Kemal ikinci sırada, sıra başına geçer, resim çekilir.

Behiç Bey 7 Aralık 1908’de, Selanik’e 15 kilometre mesafede bulunan Sedes Çiftliği civarında yapılacak topçu atış talimlerinde bulunmak üzere kumlan çadırlı ordugâha taburuyla gider. Maksat hem küçük manevralar yapmak hem de mevzi almış piyade üzerinden topçu atışı açmak suretiyle askerleri buna alıştırmaktır.

Ordu kurmayına mensup Kolağası Mustafa Kemal Bey bir gün Behiç Bey’in misafiri olarak manevraya gelir. Behiç Bey’in çadırında beraber kalacaklardır. Akşam yemeğinden evvel Mustafa Kemal, Behiç Bey’den rakı ister. Havalar serin, belki lazım olur diye ufak bir şişe rakısı vardır Behiç Bey’in. Çantayı açar, içinden küçük bir çanta daha çıkarır, onu da açar ve rakıyı çıkarır. Bir kadeh ona verir, bir kadeh de kendine alır; şişeyi tekrar çantaya koyar, çantayı da daha büyük olan çantaya. Mustafa Kemal yine ister. Velhasıl şişe biter. Mustafa Kemal, Behiç Bey’in yanından çıkıp subayların çadırına gittiğinde yemek borusu çalar ve Mustafa Kemal Behiç Bey’den yemeğin yarım saat daha geç yenmesini rica eder. Behiç Bey de kabul eder. Behiç Bey Mustafa Kemal’den teğmenlerle laubali olmamasını rica etmiştir. Fakat Mustafa Kemal sofrada bir teğmenle uzun uzadıya münakaşa eder.

Mustafa Kemal çadıra döndüğünde Behiç Bey ile sabahın üçüne kadar memleketin nasıl kurtulabileceğini konuşurlar. Behiç Bey ilk defa Mustafa Kemal’in ağzından hanedanlık yerine Cumhuriyet rejimine geçilmesi gerektiğini dinler. Cevabı nettir Behiç Bey’in, ama bir de sorusu vardır:

“Doğru söylüyorsun Mustafa, ama kim yapacak bunu?”Mustafa Kemal cevaplar:

“Siz neden fotoğraf çekimi esnasında öyle söylediniz?”

Behiç Bey ertesi gün Mustafa Kemal’in ilk defa yönettiği geniş çaplı bu manevrayı mutlaka kaleme almasını tavsiye eder.

“Yaz ki genç zabitanlar ileride bizler gibi faydalansın,”diyerek aynı zamanda Mustafa Kemal’in üstü, komutanı olmasına rağmen, ondaki zekâya, bilgiye ve yeteneğe karşı saygısını dile getirir.

“Mustafa Kemal siz zaten hep okumayı seviyorsunuz, tavsiyenize uyup bunu yazıp müsaade ederseniz size hediye edeceğim,” der. [Bu eser Mustafa Kemal Atatürk ’ün ilk eseri olarak bilinir ve ismi “Takımın Muhabere Talimi"dir. Yazılış tarihi: 10 Şubat 1324 (1908).] sh:36-37

**

HALKINA ACIMAYAN YÖNETİCİ ENVER

Yazlık elbiselerle eksi 30’un üzerinde soğuk! Kar ve zaman zaman tipi fırtınasında yol almayı bırakın, yürümenin İmkânsız olduğu kar kaplı bir dağda, gündüz ve gece yazlık elbiselerle ilerlemeye çalışan 100.000 Mehmetçik. Neticede ordumuz için büyük bir felaket oldu. [Sarıkamış]

3 Ocak’ta her şeyin bittiği anlayan Enver Paşa derhal Albay Hafız Hakkı’yı “Paşa” yaparak III. Ordu’nun başına geçirdikten sonra Erzurum’a döndü.

Aralık ayındaki Sarıkamış faciasından sonra ise ocak ayında hayatta kalan asker sayısı 10.000, düşmanla çarpışmadan beyaz kefene bürünen şehit Mehmetçiğin sayısı ise 90.000’di.

Enver Paşa Erzurum’dan İstanbul’a dönüşünde Osmanlı’da benzerine hiç rastlanmamış olan bir sansür uyguladı ve basında Sarıkamış harekâtı ile ilgili olarak tek bir satır haber, resim çıkmadı.Sansür öylesine yoğundu ki, halk Sarıkamış’ta nelerin yaşandığını seneler sonra öğrenebilecekti.

Behiç Bey bir gün bazı kanunları savunmak için Mebusan Meclisi’ne gitmişti; Sarıkamış hadiseleri hakkında mebuslar arasında çok dedikodu vardı.

Enver Paşa kürsüye çıktı. Sarıkamış muharebesini bir zafer olarak anlattı ve bu zafer, “Şevket-meâb efendimizin bana tevdi ettikleri ordunun vazifesini iyi gördüğüne delalet eder,” tarzında beyanatta bulundu. Birkaç dakika evvel aleyhte bulunan mebuslar da dâhil olmak üzere herkes Enver Paşa’yı alkışladı.Behiç Bey, salonda mebusların ön sırasında bir yerde oturmaktaydı; alkışları duyunca arkasına baktı ve bu karşıtlık karşısında şaşırdı kaldı.

Selmanpak civarında cereyan eden muharebe hakkında da Enver Paşa mecliste “Bu muharebeyi Allah’ın lütfü ile kazandık,” diye beyanda bulunmuştu; fakat aradan çok geçmeden gerçek ortaya çıktı.

Seferberlikten evvel III. Ordu’nun mevcudu takriben 100.000 kişi idi. Sarıkamış muharebesini takiben III. Ordu mıntıkasında silahaltına alınabilecek ne kadar erat varsa hepsi alındı; ordunun mevcudu harp başladıktan tam 16 ay sonra yine takriben 100.000 kişi kaldı.

Halbuki o mıntıkada silah altına alınan efradın toplam sayısı 855.696 kişiydi. Bu hesaba göre, zayiatımız aşağı yukarı 750.000 ere denk düşüyor demektir. Bunun dörtte birini kayıt yanlışı diye kabul etsek dahi, yine aşağı yukarı 600 bin kişinin esir olmuş, donmuş, yaralanmış, ölmüş ve firar etmiş olduğu neticesine varırız.

Behiç Bey bu hesabı Enver Paşa’ya gösterdiği zaman, Enver Paşa Behiç Bey’in yüzüne baktı: “Bunlar nasıl olsa bir gün ölmeyecekler miydi?” diyerek meseleyi halletti.

Behiç Bey de, “Evet, bunlar bir gün gelecek öleceklerdi; fakat memleketi müdafaa edecek kuvvet de bunlardı,” diye yanıtladı onu.

Enver Paşa bu gencecik Mehmetçikler için bu ifadeyi kullanırken, Rus Kurmay Başkanı Pietroroviçanılarında Sarıkamış’a ulaşabilen bir avuç kahramanı şöyle anlatacaktı:

“İlk sırada diz çökmüş beş kahraman. Omuz çukurlarına yasladıkları mavzerleri ile nişan almışlar. Tetiğe asılmak üzereler. Ama aşılamamışlar. Kaput yakaları, Allah ’ın rahmetini o civan delikanlıların yüreklerine akıtabilmek istercesine semaya dikilmiş, kaskatı… Hele bıyıkları, hele hele bıyıkları ve sakalları! Her biri birer zafer oku gibi çelik misal. Ya gözler?.. Dinmiş olmasına rağmen, şu kahredici tipinin bile örtüp kapatamadığı gözleri!.. Apaçık!.. Tabiata da, başkumandana da, karşısındaki düşmana da isyan eden, ama Allah ’ına teslimiyetle bakan gözler… Açık, apaçık!..
“Allahuekber Dağlarındaki Türk müfrezesini esir alamadım. Bizden çok evvel Allah’larına teslim olmuşlardı. ”

Grandük Nikola kumandasındaki Rus ordusu bir yıllık bir bekleyişten sonra 13 Ocak 1916’da Erzurum cephesinde harekete geçti. 16 Şubat 1916’da Erzurum, 3 Mart’ta Bitlis ve Muş, 18 Nisan’da Trabzon, 24 Temmuz’da Erzincan düştü.

Rusya’da 1917’nin Mart ayında çarlık rejimine karşı başlayan ayaklanma kasım ayında Bolşevik rejimin kurulması ve 1918 Ocak ayında Rus ordusunun dağılması ile sonuçlandı. Rus ordusunun dağılıp çekilmesi üzerine, onların boşalttığı alanlarda 1918 başlarında Antranik Ozanyan komutasındaki Ermeni birlikleri “Batı Ermenistan Geçici Hükümeti” ilan ettiler. Ancak hücuma geçen Türk ordusu karşısında tutunamayarak dağıldılar. 26 Şubat 1918’de Erzincan, 27 Şubat’ta Trabzon, 12 Mart’ta Erzurum, 2 Nisan’da Van kurtarıldı.

I. Dünya Savaşı’nda, Sarıkamış faciasının da içinde bulunduğu Ardahan Harekâtı, Köprüköy Savaşı, Sarıkamış Harekâtı, 1915 Malazgirt Savaşı, Kara Killisse Savaşı, Van Savaşı gibi Doğu Cephesi’ndeki (Kafkasya Cephesi) Osmanlı-Rus savaşlarının Osmanlı’ya yaptığı tahribat korkunç boyutlardaydı. Sh:98-100

ENVER PAŞA’NIN ALMAN HAYRANLIĞI

Kannengiesser Paşa ile Enver Paşa’nın Alman hayranlığı mevzuunda yaptıkları bir münakaşa sırasında Behiç Bey, Alman paşaya bir teklifte bulundu:

“Bir tecrübe yapalım; sizin bir fikrinizi benim fikrim diye ve benim fikrimi de sizin fikriniz diye Enver Paşa’ya söyleyelim. Göreceksiniz ki, hakikatte sizin olup benim fikrim diye söyleyeceğiniz fikri kabul etmeyecek, fakat aksini kabul edecektir.”

Kannengiesser Paşa bunu gerçekten tecrübe etti ve Behiç Bey’in düşüncesinin doğruluğunu hayretle gördü. sh:75

**

İÇİMİZDEKİ HAİNLER

İzmir

Yunanlılar İzmir’e saldırmak üzereyken orada olan 17. Kolordu’nun başında Nurettin Paşa (Büyük Nurettin ya da Sakallı Nurettin) diye gayet sert mizaçlı bir komutan vardı. Nurettin Paşa hem kolordu kumandanıydı hem de İzmir valisi.

Damat Ferit Paşa bu vatansever ve şerefli komutam görevden aldı. Yerine, Balkan Harbi’nde Selanik’i Yunan’a savaşmadan teslim eden, askerlikten hiç anlamayan ve emekli olan Ali Nadir Paşa’yı yeniden askere alıp 17. Kolordu’nun başınagetirdi.İzmir valiliğine ise daha sonra İngiliz casusu olduğu öğrenilen Kanbur İzzet Paşa’yı atadı.

Fransız ve İngiliz birlikleri İzmir ve civarındaki birkaç tabyayı işgal ederek Yunanlılara karşı koyulmasını engelledi.

Bu esnada İngilizler İstanbul’da Harbiye Nazırı’na, “Yunanlılar İzmir ve çevresini işgal edecektir,”diye bildirimde bulundu.

Nazırımız “Bu Mondros Mütarekesi uygulamasıdır, karşı durulmamalıdır,” diye fikir beyan etti!!!

Damat Ferit’in paşası, Ali Nadir Paşa Yunan askeri geldiğinde çatışma olmasın diye tüm askeri kışlaya topladı.

Kanbur İzzet valilik gücünü kullanıp Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin çalışmalarını yasakladı ve böylece Damat Ferit’in adamları İzmir’i düşmana peşkeş çekmek için gerekli her hazırlığı tamamlamış oldular.

Bu esnada yörede yaşayan azınlık Rumlar Trabzon’dan Sinop’a 400 yıl önce tarihin sayfaları arasında yok olmuş Pontus Rum Devleti’ni kurmak hevesiyle silahlanıp çeteler oluşturma faaliyetlerine hız veriyorlardı.

Rusya’da devrim yaşanması nedeniyle, Erzurum’daki Rus ordusu geri çekiliyordu. Bu geri çekilme esnasında birkaç yıl önce Rus ordusuna katılmış olan Ermenilerin yanı sıra İngilizlerin bölgede 25.000 silah dağıttığı Ermeniler de Erzurum’dan Kars’a kadar çok büyük bir vahşet ve katliam gerçekleştiriyordu.

İngilizler doğuda asayişi sağlaması için Osmanlı yönetimine baskı yapmaya başladı. Osmanlı yönetimi de o esnada hem boşta olan hem de İttihatçı olmadığı bilinen Mustafa Kemal Paşa’yı asayişi sağlasın diye doğudaki 9. Kolordu’nun başına geçirip görevlendirme kararı aldı.

29 Nisan 1919 günü Harbiye Nazırı Şakir Paşa Mustafa Kemal’i çağırarak 9. Ordu Müfettişliğine (kumandanlığına) atanmasının kararlaştırıldığını bildirdi.

O esnanda doğudaki 9. Ordu’nun başında Tuğgeneral Kâzım Karabekir Paşa vardı. (Kâzım Karabekir kıdem olarak Mustafa Kemal’den 27 ay sonra paşa olmuştur, dolayısıyla Mustafa Kemal Samsun’a ayak bastığı sırada Anadolu’daki en kıdemli paşaydı.)

İstanbul İngilizler tarafından işgal edilmiş, 144 vatansever subay Malta’ya sürülmüştü.

Güney Anadolu’da da Mersin’den Urfa’ya doğru Fransızlar Ermenilerle beraber yürüyüşe geçti.

İşte, Behiç Bey ile Mustafa Kemal Şişli’deki evde oturup vatanları ile ilgili ne yapmak gerekir diye kafa kafaya verdiklerinde, memleketin içinde bulunduğu durum buydu.

Her gün Anadolu’nun başka bir ilinin işgal edildiği haberi geliyordu. Vatan sevgisi olanlar büyük bir ıstırap çekmekteydiler.

Yunanlıların İzmir’e çıktığı günün ertesi Mustafa Kemal Paşa da Bandırma vapuru ile Samsun’a hareket etti.

Mustafa Kemal Paşa Samsun’a giderken Türk halkı ve İngilizler tarafından nasıl biliniyordu bu çok önemlidir. İngiliz resmi harp tarihi arşivlerinde aynen şöyle yazar:

Çanakkale’de geleceği elinde tutan komutan, üstün şahıs Mustafa Kemal’di. Çanakkale muharebelerinde göstermiş olduğu çok yüksek sevk ve idare, fedakârlık ve feragat her türlü övgünün üzerindedir ve bu konuda ne söylense azdır. Mustafa Kemal Çanakkale’nin kaderini tayin etmiştir.

Türkler için Samsun yolundaki Mustafa Kemal, vatan savunmasında o güne kadar görülmüş en büyük savaşı kazanmış, kahraman bir paşadır.  Sh:141-143

**

MUSTAFA KEMAL, DAMAT FERİT’İ UYARIYOR

20 Mayıs 1919 günü Mustafa Kemal Atatürk, Damat Ferit’e bir telgraf göndererek onu uyardı:

“İzmir’in Yunan askerleri tarafından işgali hadisesi, yakından temasta bulunduğum milleti ve orduyu tasavvur ve tasvir edilemeyecek derecede üzmüştür. Ne millet ne de ordu, mevcudiyetine karşı yapılan bu haksız tecavüzü kabul edecektir!” Harbiye Nezareti Mustafa Kemal’e bir telgraf göndererek Diyarbakır’dan Samsun yolu ile İstanbul’a sevk edilecek olan 198 makineli tüfek, 26 top kaması ve 31.333 sürgü kolunun nerede olduğunu sordu.

Mustafa Kemal cevap verdi:

“Sevkıyatı durdurdum!”

General Milne derhal Mustafa Kemal’in geri çağrılması için Harbiye Nezareti’ne yazı gönderdi.

Aynı gün (6 Haziran 1919) Damat Ferit, Osmanlı’yı parçalayarak kimin nereye sahip olacağı pazarlıklarında belli anlaşmalara varan emperyalist devletlerin daveti üzerine, Paris Barış Konferansı’na katılmak üzere Paris’e yola çıktı.

Kendi kafasına göre hazırladığı iki yazı sunacaktı konferansta, ama onur kırıcı bir yanıt alarak geri döndü hemen.

Osmanlı Harbiye Nazırı, İngiliz generalin isteğini hemen yerine getirerek Mustafa Kemal’i İstanbul’a çağırdı.

O         günlerde Times gazetesi, “Hindistan Müslümanlarını gücendirme pahasına da olsa Türkleri İstanbul’dan atmalı,” diye yazıyordu.

ABD Dışişleri Bakanlığı ise ABD elçilik ve konsolosluklarına bir genelge gönderiyordu:

“Petrol bulunan, bulunabilmesi olanağı olan her yerde, petrol kaynakları üzerindeki denetim durumu, gelişme umutları ve bu alanlardaki petrol üretimine Amerika’nın karışabilme olanaklarının bildirilmesi.”

14 Haziran 1919 günü Mustafa Kemal Vahdettin’e bir telegraf gönderdi ve eğer zorlanırsa, görevinden istifa ederek Anadolu’da milletin sinesinde kalacağını yazdı ve İstanbul’a çağırılma nedenini sordu.

Gelen cevabın başında “İngilizlerin isteği”yazıyordu. Mustafa kemal derhal Kâzım Karabekir’e bir telgraf gönderdi: “İstanbul’da milli bağımsızlık zevkinden yoksun bazılarının İngiliz esaretine girmekte sakınca görmedikleri anlaşılıyor. Merkezi Hükümet (İstanbul) milli girişimlerimize karşı her ne şekilde tecavüz elini uzatırsa, uygun şekilde hemen karşı harekete girişilerek milli gayenin gerçekleştirilmesi zorunludur.” İstanbul Hükümeti Mustafa Kemal’in Vahdettin’e cevabı üzerine kararını açıkladı:

“Mustafa Kemal Paşa’nın azledilerek hiçbir resmi sıfatı kalmamış olduğundan, bildiri ve emirlerinin resmi nitelik taşımadığının Dâhiliye Nezaretince (İçişleri Bakanlığı) gereken illere duyurulması.”

Mustafa Kemal de Padişah’a ve bağlı bulunduğu Harbiye Nezareti’ne istifa ettiğini bildirdi.

Bir bildiri de orduya, valilere ve millete yazıp gönderdi:

“İstifa ederek kutsal milli gaye için çalışmak üzere artık milletin sinesinde bir ferd-i mücahidim.”

Bu gelişmeleri yakından takip eden İngilizler o esnada Erzurum’da bulunan İngiliz Albay Rawlingson’u derhal Mustafa Kemal’le görüşmeye gönderdiler. Görüşme kısa sürdü!

İngiliz Albay Mustafa Kemal’e, “Erzurum’da yapmaya çalıştığınız kongreyi yapmayın, aksi halde zor kullanarak kongreyi dağıtırız!”dedi.

Mustafa Kemal’den ise, “O halde biz de kuvvete kuvvetle karşılık verir, milletin kararını yerine getiririz! Ne pahasına olursa olsun kongre yapılacaktır, görüşmemiz bitmiştir!” cevabını aldı.

Damat Ferit Erzurum Kongresi’ni yasakladı ve Mustafa Kemal’in derhal tutuklanmasını emretti.

Mustafa Kemal Osmanlının Doğu Anadolu’daki 15. Kolordu Komutanı Kâzım Karabekir ile buluştu. Mustafa Kemal, Kâzım Karabekir’den 27 ay daha önce general olduğu için, daha kıdemli idi. Ama o artık Osmanlı Ordusu mensubu değil, istifa etmiş bir sivildi. Kâzım Karabekir ise sivil değil, görevi başında bir Osmanlı komutanı. Mustafa Kemal ile Kâzım Karabekir buluştular.

Kâzım Karabekir esas duruşa geçti ve “Ben ve kolordum emrinizdeyiz, bundan sonra ne emirleriniz varsa, ifayı (yerine getirmeyi) şeref bilirim,”dedi.

İngilizlerin bütün tehditlerine rağmen Erzurum Kongresi yapıldı (23 Temmuz 1919).

İngilizler yeni bir plan peşindeydiler, İngiliz Yüksek Komiserliği Müsteşarı Hohler İngiltere’ye bir yazı gönderdi:

“Türkleri zayıflatmak için Kürtleri harekete geçirmek iyi bir plandır.”

Mustafa Kemal ve Türk halkı şimdi de Sivas Kongresi’ne hazırlanıyordu. Bu sefer Fransız Jandarma Müfettişi Brunot kongrenin olmaması için Mustafa Kemal’e haber yolladı. O da cevabını aldı:

“M. Brunot bilmelidir ki Fransızların Sivas’ı işgale karar vermeleri kendilerine çok pahalıya mal olacak.”

Bu arada özellikle İstanbul’da Amerikan mandası olma fikirleri Anadolu’dakilerin kulağına geliyordu. Mustafa Kemal buna da cevabını verdi:

“Manda yok! Ya istiklal ya ölüm var!”

Amerikalılar İngilizlerin Kürt maşası planını öğrendi. ABD Yüksek Komiseri Bristol, “İngilizler Kürtleri kullanarak milliyetçi akımı boğmak istiyorlar. Türkiye’de Ermenilere karşı bir hareket olduğu da İngilizlerin propagandasıdır,” diye açıklamada bulundu.

İstanbul gazetelerinde de çıkan yazılar halkı yanlış yönlendiriyordu:

“Bütün cihanın kuvvetine karşı milli bir hareket yaratmak! Ne çocukça bir hayal!”Renin gazetesi (Aslında kapatılan Tanin) (11 Ekim 1919).

“Milli kuvvetler ateş olsalar cürümleri kadar yer yakarlar.”Ali Kemal, Peyami Sabah, 14 Kasım 1919

İngiliz Yüksek Komiser Amiral J. De Robeck, “Mustafa Kemal gittikçe daha tehlikeli olmaya başladı. Kürtleri Mustafa Kemal hareketine karşı kullanmak için her parayı ödemeye hazırız,” dedi. (9 Aralık 1919)

ANADOLU KADINLARI VE ATATÜRK

Anadolu Kadınları Müdafaa-yı Vatan Cemiyeti Mustafa Kemal’e bir telgraf gönderir:

“Sizleri kendimize rehber kabul ederek Anadolu Kadınlan Müdafaa-yı Vatan Cemiyeti adıyla bir demek kurduk. Amaç vatan müdafaasıdır. Biz hemşireleriniz de siz muhterem kardeşlerimizle beraber olacağız ve beraber yaşamak hakkını savunacağız.”(12 Aralık 1919)

Mustafa Kemal ertesi gün Anadolu Kadınları’ndan gelen bu telgrafa cevap verir: sh:144-147

**

GAZETECİLERİN OYUN HAVALARI

Anadolu’da Milli hükümetin kurulmasına ve vaziyete hâkim olmasına rağmen, İstanbul hükümeti, Ankara hükümetine karşı verilen fetvalarla, Damat Ferit’in bildirilerini uçaklarla Anadolu’nun muhtelif yerlerine attırıyordu.

İşin acı tarafı şudur ki, Türk milletinin Anadolu’da Yunan işgaline karşı harekete geçtiği bir sırada, başta padişah-halife olduğu halde, İstanbul hükümeti, bu hareketi bastırmak gayesini güden beyannameleri Anadolu’ya Yunan uçakları vasıtasıyla attırmak gibi bir haysiyetsizlik ve rezilliği göze almaktan çekinmiyordu.

Gazetecilerden Refı Cevat Ulunay da 8 Eylül 1920 günkü yazısında,

“Görüyoruz ki Yunanistan kısa zamanda Mustafa Kemal kuvvetleri denilen çapulcuları tepeleyecektir,”diye yazıyordu.

Damat Ferit 9 Eylül 1920 Pazartesi günü Michel Paillares’i, vatanını müdafaa edenlere karşı Venizelos’la ortak hareket etmek için anlaşmaya Yunanistan’a gönderdi.

Venizelos’un bütün bu gelişmeler karşısında iştahı iyice kabarıyordu ve İngiltere Başbakanı Lloyd George’a yine aynı öneride bulundu:

“Türklerin İstanbul’dan atılması ve Karadeniz bölgesinde Pontus Devleti’nin kurulması.”(4 Kasım 1920)

Venizelos’un bu önerisinin üzerinden sadece 12 gün geçmişti ki Yunanistan’da genel seçimler oldu. Venizelos seçimleri kaybetti, hatta Yunanistan’ı bile terk etmek zorunda kaldı. Sh:170-171

**

Mayıs-Haziran 1922 Genel Durum

8 Mayıs 1922 günü itibarı ile Garp Cephesi’nin mevcudu 181.000 askerdi.

12 Mayıs günü Yunanistan’da Gunaris Hükümeti istifa etti. Türk ulusu Mustafa Kemal önderliğinde toparlandıkça düşman sarsılmaktaydı. İngilizlerin Hint Birlikleri de İstanbul’dan ayrıldı.

Anadolu’da kendine güveni gelen Türk ulusunun, “Düşmanı denize dökeceğiz,” inancına İstanbul’da gazeteci Ali Kemal, Peyami Sabah gazetesinde 21 Mayıs 1922’de cevap verdi:

“Ankara ’nın Yunan ’ı denize dökeceği, bir kuru vaattir.”

Ali Kemal 10 gün sonra, 2 Haziran 1922 günü bir yazıya daha imza attı:

“Ankara’nın tuttuğu yol çıkmaz, çıkmaz, çıkmaz”

3 Haziran 1922 günü de General Harrington İngiltere’ye bir rapor yazdı:

“Yunan ordusu daha bir yıl dayanabilir. ”

Mustafa Kemal 14 Haziran günü Adapazarı’na annesi Zübeyde Hanım’ın elini öpmeye gitti. Zübeyde Hanım Binbaşı Baha Bey’in demiryolu istasyonundaki evinde misafir edilmişti. Evin önü mahşer günü gibiydi.

Mustafa Kemal eve doğru yürürken annesi dışarı çıkmış, oğlunun güçlükle kendisine doğru gelmesini seyrediyor, bir yandan da mendiliyle gözlerini siliyordu.

Nihayet Gazi Paşa annesinin kollarına atıldı. Kalabalık, “Allah ayırmasın!” diye gök gürültüsü gibi bağırıyor, bütün kadınlar ağlayarak dua ediyorlardı.

Gazi Mustafa Kemal Paşa, silah arkadaşları, Mehmetçik ve vatanını seven her bir birey “Milli Mücadele” için çalışırken, vatanı müdafaa edip düşmanı topraklarımızdan kovmaya uğraşırken, Vahdettin yeğeni Sami ile Yüzbaşı Armstrong’a bir mesaj gönderir.Mesajın özeti:

“M. Kemal ve adamları ingilizlerin düşmanıdır. Bense dostuyum. Ne isterseniz vermeye hazırım. Halife olmak haysiyetiyle daima sizin tarafınızı tutanın.”

Vahdettin’in haziran ayındaki bu açıklamasını, 1 Temmuz günü Ali Kemal’in yazısı takip etti:

“itilaf Devletleri ’nin kararlarına karşı gelmek yerine, itaat etmek lazımdır.”

Sh:240-241

**

AMERİKA’NIN BEHİÇ BEY’E TEKLİFİ: DEMİRAĞLARDAN VAZGEÇİN!

Günün birinde bir Amerikalı Ankara’ya Behiç Bey’i ziyarete geldi ve şu teklifte bulundu: “Demiryolu inşaatından vazgeçin, müştereken karayolu yapalım ve motorlu nakil vasıtaları ile (otobüs ve kamyon) yolcu ve eşya nakledelim dedi.

Behiç Bey Amerikalıya sordu:

“Bu karayolu malzemesi ziftten yapılma değil mi?”

“Evet,” dedi Amerikalı.

“Bu zift petrolden elde edilir değil mi?” diye sordu Behiç Bey.

“Evet,” dedi Amerikalı.

Peki bu karayolu üstünde işleyecek vasıtalar mazot ya da benzin kullanacak değil mi?”

“Evet.” dedi Amerikalı.

“Bu mazot ve benzin petrolden elde edilir değil mi?”

“Evet,”dedi Amerikalı.

“Bu petrol bizde var mıdır?” diye sordu Behiç Bey.

“Korkarım ki hayır,” dedi Amerikalı.

“Bu memleket kömürü olduğu halde kullanamamış, ağaç keserek odunla trenlerini işleterek askerini düşmanın karşısına güçlükle dikip özgürlüğünü kazanmıştır. Bizi bu petrole bu kadar muhtaç hale getirirseniz, kim bilir vatanı bir daha müdafaa etmek gerekse ne müşkül durumda kalırız. Bu zorlukları tecrübe etmiş olmam vesilesi ile milli menfaatler adına, ülkenin her yerini karayolu yapmak düşüncesini sakıncalı bulurum,”dedi Behiç Bey.

Amerikalı ise bu girişiminden bir sonuç alamadı.

AVRUPA’YI ASYA’YA BAĞLAYACAK BÜYÜK BİR TÜNEL

Bir gün bir İngiliz geldi. Londra-Hindistan Demiryolu projesi dâhilinde, İstanbul Boğazı’nı bir tünel ile geçmek hususunda Behiç Bey ile müzakereye girişmek istedi. Tünel, Kâğıthane civarından başlıyor ve Pendik’ten çıkıyordu. Behiç Bey bu kişiden, temsil ettiği şirketin salahiyetnamesine (yetki belgesi) haiz olmadığı için, bunu getirmesini istedi. İngiliz bir daha görünmedi. sh: 307-308

(Tünelden çıkan gazın kokusunu hissettiniz mi?)

 

Kaynak:
Emir KIVIRCIK, Cepheye Giden Yol, 2008 İstanbul

THE MOTHMAN PROPHECİES/ Gecenin Nefesi (2002) [Güve Adam Kehanetleri]


Önceden köprünün çökeceğini, uçakların düşeceğini, depremlerin olacağını bilsen. Sonra da desen . Ne olur?

Kimse sana inanmayacak.
Yapabileceğin de bir şey yok.

güve adem

Yönetmen: Mark Pellington     

Ülke: ABD

Tür: Dram, Korku, Gizem, Gerilim

Vizyon Tarihi: 03 Mayıs 2002 (Türkiye)

Süre: 119 dakika

Dil: İngilizce

Müzik: tomandandy     

Nam-ı Diğer: Mothman | The Mothman

Oyuncular    Richard Gere, David Eigenberg, Bob Tracey, Ron Emanuel ,   Debra Messing

Özet

Saygın bir gazeteci olan John Klein eşi Mary ile birlikte yeni bir ev aldıktan sonra dönüş yolundadır. Arabayı kullanan eşi önünde anlam veremediği bir varlık görür ve kontrolü kaybeder. Ciddi şekilde yaralanan Mary birkaç gün sonra hastanede hayata veda eder. Ölmeden önce gördüğü şeyin resimlerini yapmıştır. Aradan iki yıl geçer. Eşinin ölüm acısını hala üzerinden atamayan John bir iş için şehir dışına çıkar ama kendini olması gerektiği yerden 600km uzakta bir kasabada bulur. Burada bayan polis memuru Connie Parker ile tanışan John, çevrede bazı insanların garip sesler duyduğunu ve anlam veremedikleri şeyler gördüğünü öğrenir. Böylece bu olayların eşinin ölümü ile ilgisi olduğunu düşünerek araştırmaya başlar.

YORUMLAR

Gerçeklerden uyarlanmış olması filmi daha da ilgi çekici yapıyor. Enteresan tarafı internette arattığınız zaman hala Güve Adam ile ilgili bilgilere ulaşabilmeniz. İslam dini açısından bakıldığında tam manası ile birebir tutmasa da bazı yönleri “Hızır” ile benzerlikler göstermekte.

Filmden

Bir gün arabanla yolda gidiyorsun ve koca evren seni işaret ederek. ”Demek mutlu çift buradaymış ben de sizi arıyordum. …ben de sizi arıyordum.” diyor. Sonra herşey mahvoluyor.

**

En kötü seçim kampanyalarından biriydi. Sanki dürüst olurlarsa oy alamayacak gibi davranıyorlardı. Bana kalırsa partiler sadece birbirlerini kötülüyorlar. Şahsi korku ve heyecanlarını ülkeye yayıyorlar. İnsanlar bunu istemiyor. Seçmenler bu durumdan hiç memnun değiller. Bir dahaki sefere her ikisinin de hiç şansı kalmayacak. 2004 demokratlar için kötü bir yıl olacak gibi görünüyor.

**

Ben de öyle bir hayal gördüm.  Geceydi ve bir okyanusun ortasındaydım. Yüzmeye çalışıyordum fakat çok üşüyordum. Ve tutunabileceğim bir şey arıyordum. Etrafımda paketler vardı. Hediye paketi yapılmışlardı. Tutunmaya çalışıyordum ama onlar elimden kaçıyorlardı. Sonra bir taş gibi batmaya başladım. Yapabileceğim bir şey yoktu. Batıyordum. Ama güzel bir histi. Kendimi bıraktım. Ölümü kabul etmiştim ve tek görebildiğim beni saran bir karanlıktı. lşık giderek kayboluyordu. Öldüğümü biliyordum. Sonra kulağıma fısıldayan bir ses duydum. Uyan 37 numara. Uyan 37 numara. Ve uyandım. Bunun anlamı nedir?

**

Bir şey oldu. Parlak bir ışık. Şimşek. Bir şey etrafımı sardı. Herşey sıcak gibiydi. Bir şey bana yaklaştı. Nefesim kesildi. İnsana benziyordu. Ama bir terslik vardı. Sonra 2 gece önce duyduğum sesle aynı sesi duydum. Bana ”Korkma” dedi. ”Adım lndrid Cold.” dedi. Sonra ”Bu büyüklükte bir yerde, Ekvator’da… ”300… 300 ölecek. ”Beni bekle. Döneceğim ve yine görüşeceğiz” dedi. Hepsi bu.

**

Bildiğin bir şeyi neden soruyorsun John?

 Karıma ne oldu?

 Oradaydın. Mary Klein bakarak görmedi. Yakında sen de göreceksin.

**

. Alexander Leek

 - Sen de kimsin?

 - John Klein. Geçen hafta aramıştım.

 - Bunun ne olduğunu biliyor musun?

 - Uzak dur. Bak, ne olduğunu bilmeliyim. Söyle bana. Onu nerede gördün?

 Point Pleasant, BatıVirginia. Bana yardım edebilirsin. Beni takip et. Gececil Kelebek.Eski kültürlerde, güvesi bir tür medyumu temsil eder. Ya da cehennem gibi bir yerde sonsuza kadar mahsur kalmış bir ruhu. Güve adam. Basit bir tercümeyle Ukraynalılar öyle diyor. Nükleer patlama da dahil yüzlerce kehanette bulunmuş. 1969′da Galveeston’da, hortumdan önce görmüşler. Ama görmek inanmak değildir. Bu şeylerin gerçek olduğuna dair şimdiye kadar bir delil ortaya konulamadı. Tamam, şimdi bunlar gerçek değil.

Öyle mi?

 Gerçek. Etrafımızda gözle görünmeyen bir sürü şey vardır. Bilirsin, elektrik, mikrodalga, kızıl ötesi ışınlar. Bunlar başından beri var olan şeyler. Mağara resimlerinden çıkıyor. Gezegenin normal hallerinden biri. Sadece elle tutulabilecek madde halinde değiller.

Pekala, bunlar neyin parçası?

 Benden açıklamamı istediğin şeyin mantıklı bir açıklaması yok.

Tanrım! Enerjiye bağlı olarak bir şey olmadan önce o enerjiyi yoğun bir şekilde görürüz.

Bir şey olmadan önce mi?

 Yani bunlar felaket mi yaratıyor?

 - Buna gerek var mı?

 - Pekala, o zaman beni uyarmaya mı çalışıyorlar?

 Amaçları insani değil. Tamam. O zaman ne istiyorlar?

 Hiçbir fikrim yok. Asıl bilmek istediğin şey neden sen?

 Evet. Onları fark ettin. Onlar da onları fark ettiğini fark etti. Çoğu insan bu kadar duyarlı değildir. Görmeleri için bir tür şeyler geçirmeleri gerekir.

 Travma gibi. Başınıza ne geldi Bay Klein?

 Geçen hafta bir arkadaşıma garip bir telefon geldi. Arayan bir ruhtu diyelim. Ve her şeyi biliyordu. Kehanette bulundu ve gerçekleşti?

 Evet. Adı lndrid Cold’muş.

Algılama meselesi John. Nasıl inanırsan öyle görünürler. Bir ses, ışık, insan, canavar. Arkadaşın Tanrı ile konuştuğunu düşünse belki de aklını kaçırırdı.

Her şeyi bilmesini nasıl açıklıyorsun?

 Hey, şuraya bak. Bir blok ötede bir kaza olsa camı silen adam muhtemelen görür. Ama bu Onun Tanrı olduğunu ya da bizden daha zeki olduğunu göstermez. Ama olduğu yerden yolun biraz daha ilerisini görebilir.

Bu enerjiler bizden daha mı gelişmiş yoksa onlar da sıradan varlıklar mı?

 Bir böcekten daha gelişmişsin. Ama bunu bir de böceğe açıklamaya çalış.

- Kaç kişi gördü?

 - 10. Belki de 20.

Dinle beni. Point Pleasant’ta korkunç bir şey olacak. Geri dönme. Uzak dur. Daha fazla bir şey söyleyemem.

Bay Leek. Oraya gitmemin bir nedeni vardı.

Beni oraya bir şey getirdi. Her ne getirdiyse ölmen için getirmiş.

Cornell’da fizik profesörüydüm… Bir yıl kadar oluyor. Bir gün sesler duymaya başladım. Sesler mesaja dönüştü. Bir süre sonra dünya dışı zeki varlıkların olacak şeyleri bana önceden bildirdiklerine kesin bir şekilde emin oldum.

- Ama bildirmiyordu değil mi?

 Elimde seslerinin kaydı var. Bir binanın çökeceğini biliyordum. Engellemek istedim ama beni kimse dinlemedi.

- Ne oldu?

 - İnsanlar öldü. Bir sürü insan öldü. Soruşturma başladı. Neredeyse tutuklanıyordum. Eşim benden ayrıldı. Çocuklarım benimle konuşmayı kesti. Akıl hastahanesinde sana dört yıl boyunca ne yapabileceklerini biliyor musun?

 Herşeyi. Mesajları tam olarak anlayamazsın. Her seferinde yanlış yorumlarsın. Az daha mahvolacaktım. En sonunda kendine basit bir soru sorarsın. Hangisi daha önemli?

 İspat etmek mi?
 Yoksa yaşamak mı?

 İnan bana, yıllar önce vazgeçtim ve bir daha arkama bakmadım.

Bilmek istemedin mi?

 Bilip ne yapacağım?

**

- Alo?

 - Selam. Benim.

- Connie?

 - Evet. Biraz sohbet ederiz diye düşündüm. John?

 - Üzgünüm Connie. Seni sonra arayabilir miyim?

 - Hayır olmaz.

- Biletini aldım.

- Ne?

 Columbus üzerinden aktarmalı saat 1.45′de. Aktarmasız olarak aradım ama bulamadım. – Hemen çıkarsan yetişebilirsin.

- Yapamam. Gelemem.

Yarın Noel John. Yalnız kalmamalısın.

Gelemem.

Gelebilirsin. Biliyorsun, burada otururken düşünmeden edemedim. Bu gerçek değil.

Bunu durdurabilirim. Durdurabileceğimi biliyorum.

Hiç kimse durduramaz John. Beni dinle. Uçaklar düşecek. Depremler olacak. Ses sana ne derse desin tanıdığın ve sevdiğin insanlar ölecek. Yapabileceğin bir şey yok.

Kapatmam gerekiyor. O bana Onun arayacağını söyledi.

Mary arayacak. Yalan söylüyor John.

Arayanın sesi O’na benzeyebilir.

Ama O olmayacak. Ölünce ne olduğunu bilmiyorum ama ne olursa olsun Mary lndrid Cold’un yakınlarında değil.

Ya gerçekten O ise?

 O öldü John. Asıl önemli olan O’nu nasıl hatırlamak istediğin.

- Onu çok özlüyorum.

- Çok özlediğini elbette biliyorum. Fakat John, dinle. Onu özleyebilirsin ama inan burada daha kolay olacak. Daha kolay olur çünkü orada tek başınasın. Ve inan bana bunun başka yolu yok. Ne yapman gerekiyorsa onu yap. Ben seni anlarım. Burada yemeği 6′da yiyeceğiz. Hediyeleri 8′de açacağız. Ve seni de görmek istiyoruz. Tamam mı?

 Görüşürüz John.

**

- Çok kötü. Ama daha da kötü olabilirdi.

 - Arama bitti mi?

 - 36. Tahminen 36 kişi ölmüş. Tanrım. 36. 36 mı?

 Uyan 37 numara. Uyan.

Silver Bridge Köprüsünün neden çöktüğü asla belirlenemedi. Dünyada çeşitli yerlerde görünse de Monthman Point Pleasant’da bir daha görünmedi

****

MOTHMAN (Güve Adam)

Gri renkli, büyük katlanan kanatlı 1.8-2 metre boylarında, iki kuvvetli insan bacağı olan yaratık, yaklaşan arabaya alev gibi yanan kırmızı gözleriyle bakıyordu. Gözleri, vücudunun üst bölümüne yerleştirilmiş gibiydi çünkü kafası yoktu. Ya da en azından görülebilir bir kafası yoktu. 15 Kasım 1966′da 11.30 civarında Batı Virginia’daki Point Pleasant yakınındaki kullanılmayan savaş zamanından kalma patlayıcı fabrikasının önünden arabayla giderken Roger Scarberry, karısı ve iki arkadaşına doğru bu ürkütücü insan benzeri yaratık yürümekteydi.

Saatte 160 km hızla oradan uzaklaşırken yaratık uçarak ve ürkütücü tiz çığlıklar atarak otomobili takip etti ve bu arada kanatlarını çırpmasına gerek bile kalmadı. Buna karşın Point Pleasant’a yaklaştıklarında gözden kayboldu. Mason ilçesine vardıklarında olayı polise bildirdiler. Polis onlarla fabrikaya gitti ancak herhangi bir iz bulamadılar.

Bu Point Pleasant’ta bir yaratıkla karşılaşma vakalarının ilki değildi.1961′de Ohio Nehri boyunca uzanan 2 numaralı yolda ilerleyen bir şoför ve sürücüsü buna benzer bir yaratık görmüşlerdi. Otomobil yaklaşırken yolun ortasında duran yaratık aniden kanatlarını açmış ve 3 metre yükselmişti.

Yine de Güve Adam adı verilen bu tuhaf yaratığa basının ilgisi Scarberry vakasıyla başlamıştır. Sonraki 13 ay boyunca 100′den fazla görgü tanığı Point Pleasant yakınlarında bu yaratığı gördü. Tarifleri Scarberry’ninkiyle örtüşmekteydi. Buna karşın 1967′nin sonlarında Güve Adam geldiği gibi birdenbire yok oldu ve bir daha onu gören olmadı.

Güve Adam’a dair en kapsamlı kitap, 1975 yılında basılmış olan John Keel’in klasik kitabı The Mothman Prophecies’dir.Kitap, bu korkutucu uçan yaratığın görüldüğü dönemlerde Point Pleasant’ta başka rahatsız edici olayların da hüküm sürdüğünü anlatmaktadır. Kayıtlarda, UFO raporları, korkunç hayvan sakatlama olayları, bazı evlere kötü ve koyu renk giysili anonim memurların asap bozucu ziyaretleri (başlı başına gizemli bir fenomen) yer almaktadır. Keel ve daha birçok araştırmacı, Güve Adam’ın alışılmamış, uzay ya da zamandaki başka bir boyutta dünyaya gelmiş bir varlık olabileceğini öne sürmüşlerdir.

Daha tutucu açıklamalardan biri de, Batı Virginia Üniversitesi’nden Dr. Robert Smith’e aittir. Smith, Güve Adam’ın aslında Kumlutepe turnası Grus Canadensis adı verilen çok uzun boylu, gri tüylü bir kuş türüne ait olabileceğini öne sürmüştür. Ancak, bu uzun boyunlu kuş, boynu olmadığı söylenen Güve Adam’la pek bir benzerlik göstermemektedir.

Araştırmacı Mark Tall’un 1988′de Thunderbirds! The Living Legend of Giant Birds kitabında anlattıkları, açıklamaların arasında en ilginç olanıdır. Hall, kuzey batı Pasifik’te, Missouri’deki Ozark Dağları ve Pennsylvania’daki Allegheny Platosu’nda, Amerikan yerlileri ve buraya yerleşen ilk Batılıların, dev baykuş türlerinin varlığına inandıklarına ve bunlara büyük baykuş adını verdiklerine işaret etmiştir. Bilim bu baykuş türünü tanımasa da, bahsedilen bu kuş Güve Adam’la benzerlik taşıyabilir. Birçok hayvanın aksine baykuşların gözleri parladığında kırmızı renkli gibi gözükmektedir.

Bazı fiziksel deliller bulunana dek, dev baykuşlar da Güve Adam gibi zoolojik çevreler tarafından kabul görmeyecektir.

Kaynak: Dünyanın Gizemleri

http://www.gribilge.com/mothman-nedir/

YANSIMA TEORİSİNDEN GELECEK TÜRKİYE’Sİ


Önceden Görenler İçin

Düşünce ve gerçeklik arasındaki ilişkileri, birbirine bağlı ve zıt yönlü iki işlevle çözümleyebiliriz. Yansıma kavramına nasıl varmış ol­duğumu bu şekilde açıklayabilirim.

Yansımayı açıklamak ve netleştirmek için büyük güçlüklerle karşılaşırız. Düşünce ve gerçeklik arasındaki ayrım. Oysa demek istediğimiz şey, düşüncenin realitenin bir parçası olduğuydu. Kendimizi, düşüncelerin ve olayların akışının iki yönlü bağlılığı hakkında söz ederken bulabiliriz. Daha sonra yerini çeşitli düşüncelerin arasındaki iki yanlı bağlantıya bırakalım. Bu bağlantıyı hesaba kattığımızda, kendimizi gerçeğin objektif ve sübjektif görünüşleri arasındaki farkı ayırt etme zorunluluğu altında buluruz. İlki, objektif görünüş ve olayların akışına, İkincisi ise diğerlerin düşüncelerine gidiyoruz. Bir tek objektif görünüş vardır ancak ötekilerin oldukça birçok sübjektif görünüşleri de vardır. Ötekiler arasında yaşanan doğrudan ilişkilerdeki yansıma, hareketler arasın­daki kavrayış ve olayların yansımasından daha fazladır çünkü olay­ların çözülmesi daha uzun bir süre alır.

Objektif ve sübjektif görünüşler arasındaki farkı bir kez ayırt ettiğimizde, yansıma işlevi ve yansıma söylemini de ayırt etmemiz gerekir. Yansıma söylemi, doğrudan insanlar arası ilişkiler alanına aittir ve bu ilişkiler, olayların akış çizgisinden daha yansımalıdır.

Objektif görünüm hakkında şöyle bir söylem düşünün: “Yağ­mur yağıyor.”Bu ya doğrudur, ya da yanlıştır fakat yansımalı de­ğildir. Ancak şöyle bir söylem alalım: “Sen benim düşmanımsın.” Bu doğru veya yanlış olabilir, senin ona karşı nasıl tepki verdiğine bağlıdır. İşte bu yansımalıdır. Yansımalı söylemleri, kendi önerisine dayanan söylemler temsil eder. Fakat belirsizlik özneldir, anlamla­ra göre değil, etkisine göre yansırlar. En meşhur kendisine dayalı söylem, yalancılık paradoksudur. “Giritliler daima yalan söyler” der Epimenides. Eğer bu söylem doğru ise, Giritli filozof yalan söyle­miyor demektir ve bu nedenle söylem yanlıştır. Tereddüt, söylemin mevcut etkisini yok eder. Tam tersine, “Sen benim düşmanımsın” sözünde, söylemin doğruluk değeri, sizin karşı tepkinize bağlıdır.

Yansımalı işlevler olayında belirsizlik, bir durumun objektif ve sübjektif görünüşleri arasına giren bir iletişim eksikliği ile meydana gelir. Bir durum, yansımalı olabilir hatta bilinç ve yarar işlevleri, ayrı ayrı veya aynı anda işlese bile. Sonra, süreç belli bir zaman süresi içinde gelişir fakat ötekilerin düşüncesi ve gerçek olay­lar, işlemin sonunda, tıpkı başındaki gibi kaldığı sürece yansımalı sayılır ve katılımcıların bazı kavram yanılgıları ve yanlış yorumları nedeniyle, olayların akışına, özgün bir belirlenemezlik unsuru giriş yapar. Bu da durumu bilimsel yasalar temelinde tahmin edilemez kılar.

Yansıma, en iyi şekilde finansal piyasalarda gösterilip etüt edi­lebilir çünkü finansal piyasaların bu tür yasalarla yönetilmekte ol­duğu sanılmaktadır. Diğer alanlarda bilim daha az gelişmiştir. Hatta finansal piyasalarda bile yansıma işleyişi duraklamalar gösterir. Te­mel piyasalar günden güne belirli bir istatistiksel kuralı izliyor gibi görünür fakat ara sıra bu kurallar ihlal edilir. Bu yüzden tek düze, kestirilebilir günlük olayları önceden haber verebilirken yansıma iş­levini veremeyiz. Yansıma işlevinde yansımalar büyük bir farklılık taşır çünkü tarihin gidişini değiştirirler. Bu düşünceler beni, tarihsel gelişimlerin her günkü olaylardan, yansımayla ayrıldığı şeklinde bir tartışmaya götürdü. Fakat bu kanıtlar yanlıştır. Deprem gibi yansı­malı olmayan birçok tarihi olay vardır. Monoton olaylarla, yansı­malı olaylar arasındaki fark totolojik gereksiz tekrarlara dönebilir: Yansımanın gelişimi, objektif ya da sübjektif gerçeğin ayrı görünüş­lerinde belirgin olarak değişmemiştir.

Şimdi, bilinç bilim ve dil çalışmalarındaki bazı gelişmeler, yan­sıma kavramına bazı boyutlar getirmiştir. Yansıma sadece iki işlevle ayırt edilir: bilinç ve yararlanma. Bu gerçekten kaba bir sınıflan­dırma olup son yıllardaki beyin ve dil işlev araştırmaları, çok daha ince ayrıntılı çözümlemelere ulaşmayı mümkün kılmıştır. Bununla beraber, kavram kendi anlamını kaybetmemiştir. Filozoflar ve bilim adamlarının, dünyaya bakarken yaptıkları gibi, en ufak bir çarpıt­mayı tespit edebilecek hassaslıktadır.Onların öncelikli ilgisi, bilinç işlevidir; dahası, yararlanma işlevi karışarak bilinç işlevinin tam olmasına zarar verir. Bu yüzden, onu görmezden gelir veya ister istemez incelemekten vazgeçerler. Bunun en iyi örneği ekonomi teorisinde mevcuttur. Tam rekabet teorisi, yetkin bilgi varsayımı üze­rine kurulmuştur. Varsayımın çürük olduğu ispatlandığı zaman, eko­nomistler kendi inşa ettikleri yapıyı, yansımanın kötü etkilerinden korumak için daha yararsız çarpıtmalara doğru gittiler. Bu, yetkin bilgi varsayımının gerçekle benzerliği olmayan, yapay inanç, akılcı beklentiler teorisine nasıl dönmüş olduğunu gösterir.

İNSANİ BELİRSİZLİK İLKESİ

Yansımanın ayırıcı çizgileri, ötekilerin düşüncelerinde yer – alan, bir belirsizlik unsuruna ve içinde yer aldıkları ortam içinde bir belirlenemezlik unsurunun var oluşuna giriştir. Yansıma, Wemer Heisenberg’in Kuantum fiziğindeki belirsizlik ilkesine benzer fakat önemli bir fark vardır: Kuantum fiziği, katılımcıların düşünceleri ile değil, maddi kavramlarla uğraşır. Heisenberg’in bulduğu belirsizlik ilkesi, kuantum parçacıklarının davranışı ile veya bir yota dalgasıyla değişmez fakat yansımanın tanınması, değişebilen insan davranışla­rıyla olabilir. Böylece belirsizlik, yansıma etkisi ile birleşerek katı­lımcıların yanı sıra insanları yöneten evrensel geçerli yasaları ara­yan sosyal bilimcileri de etkiler. Bu ilave belirsizlik elemanı, insani belirsizlik ilkesi olarak tanımlanabilir ve sosyal bilimlerin işlerini karıştırır.

ABD’DE KONUT BALONU [ndan Türkiye’ye Dersler]

2000’de tavan yapan teknoloji balonunun kötü sonuçlan ve 11 Eylül 2001 terörist saldırısının ardından Federal Reserve, federal fon oranlarını yüzde 1 oranında indirdi ve 2004 Haziranına kadar bu seviyede tuttu. Bu durum Amerika’da konut balonunun gelişmesine izin verdi. Benzer balonlar, özellikle İngiltere, İspanya ve Avust­ralya gibi dünyanın diğer kısımlarında da görülebilirdi. Amerika’da gerçekleşen konut balonunun diğerlerinden farklı olmasının nede­ni, global ekonomi ve uluslararası finans sistemi açısından önemi ve hacmidir.Konut piyasası İspanya’da, Amerika’dan önce daraldı fakat ülkeye olan etkisi dışında dikkat çekmeden son buldu.Tam tersine, Amerikan ipotek güvencesi başta Alman kurumsal hak sa­hipleri olmak üzere bazı Avrupalı hak sahipleriyle Amerikalılardan çok daha güçlü bir şekilde tüm dünyaya yayılmıştı.

Tek başına ele alındığında Amerikan konut balonu, dalgalan­ma modelim için anlattıklarımı aynen izlemiştir. Geçerli bir trend eğilimi vardı -borç verme standartlarının her zamankinden daha saldırgan biçimde gevşemesi ve borç oran farklarını değerlendirme rasyosu – ve teminat senetlerinin değerinin borç verme istekliliğini etkilemediği inancıyla desteklenmişti. Bunlar, özellikle de emlak alanında, geçmişteki balonları ateşleyen, en yaygın yanlış kavram­lardır. Bu dersin hâlâ öğrenilmiş olamaması ne kadar şaşırtıcıdır.

Balonun büyümesi, yavaş başladı, birkaç yıl sürdü ve faiz oranlan yükselme­ye başladığı zaman aniden geri de dönmedi çünkü spekülatif talep, yardım ve şimdiye kadar daha saldırgan borç verme uygulamalarına ve her zamankinden daha sofistike, ipotek güvence yöntemlerine dayanmıştı.Sonunda 2007 baharında alt piyasa sorunları, New Century Financial Corporation’ı iflasa götürdü ve bunu izleyen alacaka­ranlık döneminde konut fiyatları düştü fakat insanlar oyunun bittiği­ni anlayamadı. Citibank’ın genel müdürü Chuk Prince, raporunda, “Müzik durduğunda, likidite anlamında her şey karmaşıklaşacaktı fakat müzik çaldığı sürece, kalkıp dans etmelisiniz. Biz hâlâ dans ediyoruz,”demişti.[] Sonunda Ağustos 2007’de kesişme noktasına ulaşıldı, bir piyasadan diğerine bulaşarak yayılan felaket bir ivme hızı ile aşağı doğru şiddetli bir inişe geçti. Bu 1997’de çıkan, bir ülke peşinden diğerini vurup deviren, piyasa krizi yıkım topunu ha­tırlatıyordu. Öyle olsa bile, hisse senetleri borsası Ağustos 2007’den o yılın Ekim ayma kadar toparlandı. Bu hareket, benim modelim tarafından beklenmemişti. Model, kısa ve keskin bir çöküş ve bunu izleyen yavaş ve zahmetli bir denge şartlarına dönüşü çağrıştırı­yordu. Bu olayda, Ağustos 2007’de ve diğeri Ocak 2008’de eksik bırakılmıştık vardı. Her bir olayda Federal Reserve müdahale etti ve federal fon oranlarını indirdi ve borsa-hisse senetleri piyasası, Federal Reserve’in geçmişte yaptığı gibi, finansal krizin sonuçla­rından ekonomiyi koruyacağı inancım besleyerek cesaret aldı. Bu inancın yanlış olarak yerleştiğini düşündüm. Federal Reserve, bunu aşırı yapması gerçeği yüzünden, kendisinin ekonomiyi koruma ye­teneğini sınırlandırmıştır. Benim görüşüme göre, bu finansal kriz, yakın tarihlerde meydana gelen diğer krizlere benzemiyor.

BAZI POLİTİK TAVSİYELER

Kesin politik tavsiyelerde bulunmak çeşitli nedenlerden dola­yı erken yapılmış bir hareket olacaktır. Birincisi, ben konuyu ciddi olarak değerlendirmek için piyasanın fazla içerisindeyiz. Şu anda gözlerimizin önüne serilen durum tamamen bizi içine çeken bir du­rumdur ve de benim risk altında birçok şeyimiz var. Daha tarafsız bir şekilde düşünebilmek için, kendimi piyasadan uzaklaştırmamız gerekecektir. İkinci olarak, mevcut yönetimden fazla bir şey bekle­memeliyiz.. Yeni büyük girişimler yeni başkanı beklemek durumundadır ve ancak Demokrat bir başkandan işlerin gidişini değiştirip ulusu yeni bir yöne yönlendirmesi beklenebilir. Üçüncü olarak, durum çok ciddidir ve yeni politik girişimler derinlemesine tartışılmalıdır. Ben mevcut düşüncemi kesin sonuçlardan çok tartışma konulan olarak ifade edeceğim.

Açıkça, serbest bırakılmış ve yerinden oynatılmış bir finansal endüstri, ekonomiye büyük zarar verir.Kontrol altına alınması ge­rekir. Kredi oluşturulması doğası gereği yansımalı bir süreçtir.Aşı­rılıkları engellemek için düzene koyulması gerekir. Ancak, düzenle­yicilerin sadece insan değil, aynı zamanda bürokrat olduklarını da hatırlamalıyız. Kuralları abartmak ekonomik faaliyetleri çok ciddi şekilde sekteye uğratabilir.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki şartlara geri dönmek büyük bir hata olur. Kredi elverişliliği sadece üretkenliği değil, aynı za­manda esnekliği ve yenilikçiliği de besler. İlle de kredi yaratılmaya uğraşılmamalıdır. Dünya belirsizliklerle dolu ve piyasalar değişen koşullara bürokratlardan çok daha iyi uyum sağlarlar. Aynı zamanda, piyasaların değişen koşullara sadece pasif olarak uyum sağlamadıklarını ve aktif olarak olayların şekillenmesinde de katkıları bulundu­ğunu fark etmeliyiz. Esnekliklerini çok değerli kılan değişkenlik ve belirsizlikleri de yaratabilirler. Makro ekonomik politikalar formüle edilirken bu da göz önüne alınmalıdır. Piyasalara, ekonomik istikra­rın sağlanmasına uygun mümkün olan en büyük boyut verilmelidir.

Büyük ölçüde, finansal piyasalardaki aşırılıklar kural koyan­ların gerekli kontrolü doğru yapmamasından kaynaklanır. Piyasaya yeni sürülen bazı finansal enstrümanlar ve metotlar yanlış dayanak­lara bağlanmıştı. Bunların sürdürülemez oldukları görülmüştür ve dolayısıyla terk edilmek zorunda kalınmıştır. Ancak diğerleri ya­yılmayı veya risklere karşı önlem alınmasını sağladıkları için elde tutulmalıdırlar. Kural koyucular son yenilikleri daha iyi anlamalı ve tam olarak anlamadıkları uygulamalara izin vermemelidirler.Risk yönetiminin katılımcılara bırakılabileceği fikri doğrudan sapma­dır. Kural koyucu otorite tarafından yönetilmesi gereken sistematik riskler vardır. Bunu yapabilmek için yeterli bilgiye sahip olmalıdır­lar. Yatırım fonları, bağımsız sermaye fonları ve diğer düzenlemeye tabi olmayan kuruluşlar da masraflı ve de külfetli olsa da bu bilgiyi temin etmelidirler. Maliyetler, bir çöküşün maliyetiyle karşılaştırıl­dığında önemini yitirmektedir. Manevi zarar çok büyük bir problemi içermektedir ama çözülebilir. Finansal sistem tehlikeye girdiğinde, otoritenin müdahale etmesinin gerektiğiyle yüzleşmeliyiz. Hoşlarına gitsin gitmesin, kredi veren kuruluşlar bir otorite tarafından korundukları gerçeğini kabul etmelidirler.Dolayısıyla, bunun için bir fiyat ödemelidirler. Otoriteler, genişleme döneminde daha tetik­te olmalı ve kontrol uygulamalıdırlar. Bu, şüphesiz işin kârlılığını sınırlandıracaktır. İşle uğraşan kişiler bundan hoşlanmayacaklar ve aksi için kulis yapacaklardır ancak kredi oluşturmak kurallara bağlanmış bir iş olmak zorundadır. Bir kurumun kurtarılması için işlerin kontrolden çıkmasına izin veren otoriteler sorumlu tutulmalıdır. Son yıllarda, işler kontrolden çıktı. Finansal endüstrinin çok fazla kârlı olmasına ve çok fazla büyümesine izin verildi.

Mevcut olacak krizden alınacak en büyük ders, mali otoritenin sadece para arzı ile değil, aynı zamanda kredi oluşturulması ile de ilgilen­mesi gerektiğidir.

[Açıklama: Monetarizm iktisadi politika uygulamalarında para arzını önemli bir araç olarak gören bir iktisadi öğretidir. Monetaristler'e göre para arzı hiçbir zaman mal ve hizmet arzından fazla olmamalıdır. Monetaristler’in en ünlülerinden biri Chicago Üniversitesi’nde bir akademisyen olan Milton Friedmandır. Friedman’a gore eğer hükümet ekonomiyi serbest bırakır ve Merkez Bankası para arzını kontrol ederse enflasyon azalır, yeni yatırımlar teşvik edilir, ekonomik gelişme sağlanır ve işsizlik önemli ölçüde azaltılır. Başka bir deyişle para arzı bir ekonomide üretim, istihdam ve işsizlik üzerinde doğrudan etkili olup para politikası araçları içinde en etkili olanıdır. Fakat Friedman son zamanlarda Financial Times gazetesine yaptığı açıklamada fikrini değiştirdiğini, para arzının hedef alınmasının başarılı olmayabileceğini söylemiştir.]

Monetarizm sahte bir doktrindir.Para ve kredi bir arada gitmezler. Mali otoriteler sadece ücret enflasyonu ile değil aynı zamanda bertaraf edilen kâr balonlarıyla da ilgilenmelidirler.Varlık fiyatları sadece paranın elde edilebilirliği ile değil, aynı zamanda borç verme niyetine de bağlıdır. Mali otoriteler sadece para arzını değil, aynı zamanda kredi şartlarını da izlemeli ve göz önüne alma­lıdır. Mali otoritelerden kâr fiyatlarını kontrol etmelerini istemenin onlara çok fazla görev yükleyeceği konusuna itiraz edilecektir. Bu itiraz, mali otoritelerin görevi belirli kuralları mekanik olarak uygulamakla sınırlandırılabilirse geçerli olacaktır. Onların işi bundan çok daha karmaşıktır. Onlar, çıkar fonksiyonlarının uygulanmasın­da bütün hileleri kullanarak çok ince bir beklentileri yönetme oyu­nu ile meşguldürler. Bu bir sanattır ve bilime indirgenemez.Alan Greenspan çıkar fonksiyonlarının büyük bir ustasıydı. Maalesef, o yeteneklerini yanlış etkenin hizmetine verdi ve aşırı bir piyasa fundamentalistiydi.

Hem konut balonu, hem de süper balon çok fazla borç kulla­nımı ile karakterize edilebilir. Bu, bilinen riskleri hesaplayan ama yansımayı görmezden gelen sofistike risk yönetimi ile desteklendi. Kural koruyucular hiçbir şey yapmasalar bile borç kullanımı üzerinde yeniden kontrolü oluşturmalıdırlar. Bu tarz kontrolü geçmişte uygularlardı. Hisse senetleri, etrafından dolanacak çok yol olduğu için büyük ölçüde anlamım kaybetmiş olsa da, hâlâ marj zorunluluklarına tabidir. Konut kredisi tahvilleri-teminatları ve diğer sentetik enstrümanlar, tutucu piyasa döneminde çıkarıldıkları için, hiçbir zaman kontrol altına alınmadı. Borcu kontrol etmek finansal endüstrinin hem boyutunu, hem de kârlılığını azaltacaktır ancak bu toplum çıkarlarının getirisidir.

Kredi krizini rahatlatacak özel bir önlem, bir takas odasının kurulması veya kredi temerrüt takası ile değiştirilmesidir. Kırk beş trilyon dolar değerinde kontratlar ödenmemiş olmakla beraber, kontratın tarafları karşı tarafın kendini yeterince koruyup korumadığını bilmemektedir. Temerrüt gerçekleşirse/gerçekleştiğinde, karşı tarafların bazıları yükümlülüklerini yerine getiremeyebilirler. Bu olasılık piyasanın üzerinde Demokles’in Kılıcı gibi sallanmaktadır. Federal Reserve’in Bear Stems’in iflas etmesine izin vermemesinde bu önemli bir rol oynamış olmalıdır. Tüm mevcut gelecek kontratların verilmesi gereken bir takas odası oluşturmak veya sağlam bir sermaye yapısı veya katı marj zorunlulukları ile değiştirmekle çok şey kazanılır.

Konut balonunun patlamasıyla yaratılan karmaşa karşısında ne yapılabilir?

Alışılmış devresel bunalım karşıtı parasal ve mali politikalar gittikleri yere kadar uygun olmakla birlikte, belirtmiş olduğum nedenlerden dolayı yeteri kadar ileriye gidemezler. İç fiyatların çöküşünü zapt etmek ve beraberinde gelen acıyı hafifletmek için ek önlemler gerekir. Bu iki nedenden dolayı, mümkün olan en çok sayıdaki insanın evlerini korumaları istenir. Bu hem alt gelir grubu konut kredileri için, hem de konut kredisinin değeri konutlarının değerini aşan insanlar için geçerlidir. Onlar, bir desteğe ihtiyacı olan konut balonunun kurbanları olarak değerlendirilebilir. Ancak, onlara rahatlama sağlamak, konut kredileri hacizle uygulanabilme özelliği sayesinde değer kazandığı için çok incedir. Birçok ülkede borç alan­lar şahsi olarak sorumlu olmakla beraber, Amerika’da borç veren­lerin genelde haciz haricinde herhangi bir yaptırımı yoktur.Diğer taraftan icra konut fiyatlarını düşürür ve durgunluğu arttırır. Aynı zamanda ilgili bütün taraflar için yüksek maliyetlidir ve olumsuz­luğun dağılımı etkisi ile sonuçlanır. Bu etkenleri dengelemek için ne yapılabilir? Bu, şu ana kadar tartıştığımız konulardan daha detaylı değerlendirdiğimiz ve kendi vakfım olan Açık Toplum Enstitüsü’nü de dâhil ettiğim bir konu. İşte ilk bulgularım.

Ödenmiş olan 7 milyon alt gelir grubu ev kredisinin yaklaşık yüzde 40’ı önümüzdeki iki sene içerisinde temerrüde düşecektir.Opsiyonlu-ayarlanabilir- oranlı konut kredileri ve oran ayarlaması­na maruz kalan diğer konut kredilerinin temerrüdü de yaklaşık aynı büyüklükte ancak daha uzun bir süre içerisinde olacaktır. Bu, konut fiyatlarının üzerindeki indirici baskıyı koruyacaktır. Fiyatlar, hükü­met müdahalesi ile durdurulmadığı sürece, uzun dönem eğilimin altına düşecektir.

Emlak krizi sonucunda oluşan dertler çok büyük olacaktır. Bazı en kötü talan uygulamaları için seçilen hedefin yaşlı vatandaşlar ol­duğuna ve orantısız olarak borçlarında temerrüde düştüğüne dair önemli kanıtlar vardır. Farklı renkteki topluluklar da orantısız olarak etkilenmektedir Amerika’da zenginlik ve imkânların artmasında ev sahibi olmanın anahtar bir etmen olduğu göz önüne alınırsa, özel­likle yukarıya doğru giden rengi farklı olan genç profesyoneller ağır darbe alacaklardır. Onlar “mülkiyet toplumu”na inanıp desteklemiş­ler ve varlıkları ev mülkiyetinde yoğunlaşmıştır. Prince George il­çesi, Maryland en iyi örneği oluşturur. Ülkedeki ağırlıklı siyahların hakim olduğu en zengin ilçe olmakla beraber, Maryland en çok hac­zin gerçekleştiği yerdir. Maryland’e ilişkin veriler Afrika Amerikalı ev sahiplerinin %54’ünün alt gelir grubu ev kredisi kullandıklarını, buna karşılık bu oranın İspanyollar için %47 ve beyazlar için %18 olduğunu göstermektedir.

Haciz, ev kredisi değeri ev değerini aştığı için yeni ev sahip­lerini mülklerini terk etmeye iterek, çevredeki evlerin değerini de düşürür. Sonuç olarak, toplu hacizler tüm bir mahallenin denge­sini bozar ve istihdam, eğitim, sağlık ve çocuk sağlığı gibi diğer sahalara da yansır.Ek politik önlemlerin ana odak noktası haczin önlenmesi olmalıdır. Hükümet yönetiminin halihazırda kanunlaştırdığı girişimler, halk ilişkilerindeki uygulamaların ötesine geçemeyecektir. Tüm sınırlamaları bir kez uyguladığınızda pratikte elinizde hiçbir şey kalmaz.

Hem sistematik hem de kişiselleştirilmiş yaklaşımlara ge­rek vardır. Sistematik müdahale ihtiyacı olarak, Temsilci Bamey Frank’in doğru yolda olduğuna inanıyorum, ancak o da iki partinin ‘ de desteğini alabilmek için yeteri kadar ileri gitmemektedir. Cebri icra hakkını koruyan ve bu hakkı uygulama cesaretini kıran iki öne­ri getirmiştir – eğer onun önerdiği sırada uygulansaydı. Birincisi, iflas kanununu, hakimin konut kredisini tekrar asıl konuta yazma­sını sağlayacak şekilde değiştirecekti. Bu, zorunlu bir düzeltmeyi önlemek için, borç verenlerin üzerinde bu tip konut kredilerini kendi istekleriyle yeniden düzenleme baskısı kuracaktır. Cumhuriyetçile­rin itirazı, bunun borç verenin haklarım etkileyeceği ve dolayısıyla gelecekte konut kredilerini daha pahalı yapacağı idi. Ancak Frank teklifi sadece Ocak 2005 ile Ocak 2007 arasında başlatılan konut kredilerine uygulanabilirdi. Ayrıca, mevcut iflas kanunu zaten ikinci evlerde konut kredisi üzerinde değişikliğe izin vermektedir ve bu da maliyetlerini ciddi bir şekilde etkilememiştir.

İpotek endüstrisine göre, borç ödememe ve temerrütle karşı karşıya olan alt gelir grubu ipotek borçlarının değişmesini engel­leyen bir takım yasal ve pratik nedenler vardır. Hizmet verenlere göre, ipoteklerin menkul değere çevrilmesi bireysel borçların takibi­ni zorlaştırmakta ve “havuz ve hizmet sözleşmeleri” kredi şartlarını değiştirmelerini önemli ölçüde sınırlandırmaktadır. Ancak ana engel “tahvil savaşları”dır. Belirli bir kredide farklı dilimlerin çelişkili çı­karları vardır – bir dilimin önceliği anapara iken, diğerininki faiz olabilir. Hizmet verenler, bir dilim kaçınılmaz olarak diğerinden daha derin bir darbe alacağı için ve hizmet verenler her dilime karşı aynı anda sorumlu oldukları için, ipoteklerin yeniden yazılmasına karşı çıkmaktadırlar.

Ancak, havuz ve hizmet anlaşmalarının daha önce kabul edilen­den daha fazla esneklik sağladığına dair artan bir fikir birliği vardır. Menkul kıymetleştirmenin sorunlarına rağmen, Moody’s borçla il­gili değişikliklerin rezerv ve hizmet oranının arttığını ancak 2007’de yeniden düzenlenen kredilerin sadece %3,5’ini oluşturduğunu teyit etmektedir. Borç verenlerin çalışanlarının çalışmalarını sağlamak üzere ek baskı kurmalarına ikna etmek için kredilerin düzeltilmesi­nin yararlarını ölçme ve belgelemeye daha çok dikkat edilmelidir.

Ancak maalesef, kapsamlı reformlarla bile, birçok ev sahibi evinde oturmanın maliyetini karşılayamayacaktır.Yerel yönetimler, ev sahiplerinin önemli bir bölümünün evini kaybedeceği gerçeğini kabul etmek durumunda kalacaklardır ve en ağır borç verme, finan­sal olarak en hassas olan rengi farklı topluluklarda yoğunlaştığı için, yerel hükümetler tam da bu şoku mas etmek için, en az hazırlıklı semtlerde piyasaya atılan büyük emlak envanterlerinin ürkütücü yanıyla karşı karşıyadırlar.Buradaki incelik, bu emlakların boş kal­masına veya ikamet etmeyen kişilerin eline düşmesine izin verme­mek ve evinde oturan ve ona bakan sorumlu kişilere en kısa sürede vermektir.

Yerel topluluklara yardımcı olmak, özel yardımseverler için ve­rimli bir alan olacaktır. Federal ve Eyalet hükümetlerinden gelecek denk fonlar kapsamı ve etkisini büyük ölçüde arttıracaktır. Benim demeğim New York City’de ve Maryland’de yerel girişimlere spon­sor olmaktadır.

New York’ta Belediye, özel yardımseverler borç endüstrisin­den fon alma ile New York City Semtleri Merkezi’ni başlattık. Bu merkez danışmanlık, yasal yardım, borç düzeltmesi, önleyici sos­yal yardım ve eğitim de dâhil olmak üzere haczi önleme avukatlık hizmetini arttıracak ve koordine edecek. Ana misyonu borç alanla­rın evlerinde kalmasını sağlamaktır. Evlerinde kalamayanlar için, o semtin istikrarı sağlamak üzere, emlaklarının sorumlu ev sahip­lerine veya kâr amacı gütmeyen organizasyonlara etkili bir şekil­de transfer edilmesini destekler. Yılda on sekiz bin borçluya kadar yardım etmesini ümit etmekteyiz.New York City Semtleri Merkezi, borçlular, doğrudan hizmet verenler ve kredi endüstrisi arasındaki iletişimi sağlayan dürüst bir komisyoncu olarak çalışacaktır. New York City’nin emlak piyasası mevcut krizle en sert darbeyi almamış olmasına rağmen, New York’ta gerçekleştirilen yerel çözümlerin di­ğer topluluklara da model oluşturmasını umuyoruz.

İpotekte temerrüde düşmüş veya düşmek üzere olan ev sahip­lerine yardımcı olmak üzere Maryland’de çeşitli çabalar gösteril­mektedir. Baltimore Ev Sahipliği Koruma Koalisyonu ve Prince George’s ilçesinde, problemli olan ev sahiplerine yüreklerinden geçen bir yere dönme imkânı sağlamıştır. Sınırlandıran faktör, iyi eğitimli danışmanlardır. Bir kısmı devlet desteği alabilecek çeşitli eğitim programlarını desteklemeyi planlıyoruz.

Başka ne yapılabileceği konusunda çalışmalarımız sürmekte­dir.

Kaynak:

George SOROS, Finansal Piyasalar İçin Yeni Paradigma / The New Paradigm For Financial Markets, İngilizceden çeviren Coşkun Üçüncü, İnkılap, Eylül -2010, İstanbul

[ 1] Michiyo Nakamoto ve David Wighton, “Fiyatların yükselmesini ümit eden Citigroup, ‘Hâlâ dans ediyor.’ Financial Times, 10 Temmuz 2007.

BORGMAN / Bela (2013)


Yönetmen: Alex van Warmerdam

Ülke: Hollanda, Belçika

Tür: Gerilim

Vizyon Tarihi: 04 Nisan 2014 (Türkiye)

Süre: 113 dakika

Dil: Hollandaca, İngilizce

Müzik: Vincent van Warmerdam

Oyuncular: Jan Bijvoet, Hadewych Minis, Jeroen Perceval ,Alex van Warmerdam, Tom Dewispelaere

Özet/Hakkında

Borgman’ın açılış sekansından bile ne kadar tuhaf bir şeyle karşı karşıya olduğumuzu anlayabiliriz. Biri rahip üç adam, ellerinde çeşitli silahlarla adeta cadı avına çıkar. Ormanın derinliklerinde, yerin altındaki sığınağında yaşayan Borgman’ı öldürmek için gelirler fakat uzun saçlı ve sakallı, pis, belli ki medeniyetten uzak bir adam olan Borgman kaçmayı başarır. Kendisininki gibi yerin altında gizlenmiş yerleşkelerindeki iki arkadaşını da kaçmaları için uyarır. Sonrasında banliyödeki lüks evlerin kapısını çalmaya başlayan adam, kapıyı açanlardan pis olduğu için evlerinde duş alma izni ister. Kapının suratına kapatıldığı bir evin erkeği tarafından ölümüne dövüldükten sonra evin hanımı Borgman’a acıyarak kocasından gizli şekilde banyonun kapılarını açar. Söz konusu kadın Marina, Borgman’ın yaralı olduğunu bildiğinden evin bahçesinin uç köşesindeki kulübede bir süre kalmasına izin verir. İyileştiği zaman gitmeye hazırlanan Borgman’ın kalmasını ister, evinde misafir edebilmek için de kılık değiştirip bahçıvan olarak işe girmesini  teklif eder.

Sinopsisi böyle anlatınca Borgman’ın hikâyesi kulağa oldukça normalmiş gibi geliyor. Esasında Van Warmerdam’ın kurguladığı hikaye, yukarıda bahsettiğim şekilde başlayıp çok farklı sularda gezinen, normal bir zihnin ürünü olduğu konusunda bahislerin kabul edilebileceği bir formada bürünüyor. Gerçeklikten kopup gerçeküstü anlatımın hüküm sürdüğü Borgman, bu iki olguyu zaman zaman bir arada seyircisinin önüne koyarak zihin bulanıklığına sebep oluyor. Aslında iki saat boyunca seyrettiğimiz filmin neredeyse her anı böyle bir etkiye sahip. Karakterlerin neyi niçin yaptığını, eylemlerinin sonuçlarını bir türlü belli kalıplara sokamıyoruz.

Sanki yönetmen, filmine dâhil ettiği her şeyi seyircinin kafasında soru işaretleri kalsın ve asla silinmesin mantığıyla yapmış gibi bir hava var. Borgman ve arkadaşlarının bir inanışa göre melekleri temsil ettiği (ki İncil’de Borgman’ın ön adı olan Camiel’den tanrının yanında bulunabilen yedi melekten biri olarak bahsedildiği düşünüldüğünde çok da uçuk bir fikir değil) ve modern, varlıklı, hayatta şikayet ettikleri şeyler başkaları için hayal dahi olamayacakken elindekinin kıymetini bilmeyen insanlar için ölüm meleği rolüne büründükleri söyleniyor. Öte yandan söz konusu arkadaşların masumları da göz göre göre katlettiklerine film boyunca pek çok kez tanık oluyoruz. Evin sahibi Marina’nın birer köpek kılığında gördüğüne de tanıklık ettiğimiz bu insanların ortak noktalarından biri de sırtlarında yer alan, filmin diğer pek çok mesele gibi açıklama zahmetine girmediği yara izleri. Aynı izleri sonlara doğru evin üç küçük çocuğunda da gördüğümüzde acaba Borgman ve arkadaşlarının masum ruhları, yetişkinlerin günahkâr dünyasından çekip almak için böyle bir oyun oynayıp oynamadığı sorusu zihinlerimizi kurcalamaya başlıyor. Eh, tahmin edeceğiniz üzere van Warmerdam bu gibi bir iddia hakkında da filminde bir ipucu vermekten kaçınıyor. Fakat filmin başında kara ekranda beliren “ve onlar sınıf atlamak için dünyaya indiler…”cümlesi söz konusu suallerin en azından bir adım ileriye gitmesine yardımcı oluyor. Bu kalıbın bir ayet olmaması da ayrı bir mesele. Karakterlerin kimliklerinin ne olduğu soruları bir yana, bir de yaptıkları eylemlerin ne olduğu soruları kafaları bulandırıyor. Girdikleri evde özel metotlarla muhatap oldukları herkesin ruh halini, davranışlarını ve bakış açılarını değiştiren Borgman ve ekibinin psikolojiyle oynayan büyücüler gibi gözükmesi de bundan kaynaklanıyor.

Ek olarak ahir zamanda Deccalin uyanışına , dabbetü’arzın çıkışı  ve yeryüzünün fesada uğrayışı  akla gelirken  Camiel Borgman’ın  [Jan Bijvoet] Charles Manson  ve ailesini hatırlatıcı  durumunu da fark edebilirsiniz. Cinselliğin karmaşasıda işin muğlak tarafı olarak filmde görülürken, ruhanî /sanal durumlardaki cinsel ilişki boyutunada çeşitli yorumlar düşünülebilir. “Farklı boyutlardaki varlıkların ilişki durumu nasıldır”a da çözüm getirilmeye çalışılmış.

Erişim: http://www.sinematopya.com/2014/02/borgman-2013-bela.html

 

ETKİN YÖNETİCİNİN SEYİR DEFTERİ


Doğru Şeyleri Yapmak

Etkin olabilmesi için, bilgi işçisinden her şeyden önce doğru şeyleri yapması beklenir.

Yapılması Gereken Ne?

Başarılı liderler “Ne yapmak istiyorum?” diye sorarak başlamazlar, “Ne yapılması gerekiyor?” diye sorarlar. Sonra, “Bir fark yaratacak şeyler arasında benim için doğru olan hangisi?” diye sorarlar. Ken­dilerinin iyi olmadıkları şeylerle uğraşmazlar. Gerekli olan diğer şeylerin yapılmasını sağlarlar; ama kendileri yapmazlar, başkala­rını görevlendirirler. Başarılı liderler kendilerinin etkin olmasını sağlarlar! Başkalarının güçlü olmasından endişeye kapılmazlar. Andrew Carnegie mezar taşına, “Burada, kendisinden daha yete­nekli insanları kendi hizmetine almasını bilen bir adam yatıyor” diye yazılmasını istemişti.

Rich Karlgaard ile röportaj, “Peter Drucker ve Liderlik”, Forbes.com,19 Kasım 2004

Karizmanın Tehlikesi

Biliyorsunuz, bundan 50 yıl önce, liderlik üzerine ilk ben konuş­muştum; bugün bu konuda çok konuşuluyor, çok vurgu yapılıyor, ama etkinlik konusunu dikkate alan pek yok. Bir lider hakkında söyleyebileceğiniz tek şey, liderin izleyicileri olan birisi olduğu­dur. Geçen yüzyılın en karizmalı liderleri Hitler, Stalin, Mao ve Mussolini’ydi. Onlar yanlış liderlerdi!Karizmalı liderlik kendi ba­şına gerçekten büyük ölçüde abartılıyor. Bakın, son 100 yılın en etkin Amerikan başkanlarından biri Harry Truman’dı. Bir gram ol­sun karizması yoktu. Truman, ölü bir uskumru kadar mülayim bi­riydi. Ama onun için çalışan herkes ona tapıyordu, çünkü mutlak anlamda güvenilir biriydi. Truman hayır diyorsa, hayır’dı ve evet diyorsa evet’ti. Ve aynı konuda birisine evet dediğinde bir başkasına hayır demezdi. Son 100 yılın diğer etkin başkanı Ronald Reagan’dı. Reagan’ın büyük gücü, çoğu zaman sanıldığı gibi, kariz­masından değil, neyi yapabileceğini ve neyi yapamayacağını tam olarak bilmesinden geliyordu.

Rich Karlgaard ile röportaj, “Peter Drucker ve Liderlik”, Forbes.com,19 Kasım 2004

Yetenekli Liderler Fırsatları Nasıl Çarçur Edebiliyor

Birlikte çalıştığım en yetenekli insanlardan biri ve bu çok uzun bir zaman önceydi, Almanya’nın İkinci Dünya Savaşı öncesindeki son demokratik şansölyesi olan Dr. Heinrich Bruning’di. Bir prob­lemin özünü görmede eşsiz bir yeteneği vardı. Ama finansal ko­nularda çok zayıftı. Bu konuları başkalarına devretmesi gerekirdi, ama saatlerce bütçe üzerinde çalışırdı ve hiç de iyi bir sonuç elde edemezdi.Bu, Büyük Bunalım sırasında affedilemeyecek bir ha­taydı ve Hitler’in yolunu açtı. Bir işin uzmanı değilseniz, olmaya çabalamayın.

Güçlü yanlarınıza dayanın ve diğer gerekli görevleri yapmak için güçlü insanlar bulun.

Rich Karlgaard ile röportaj, “Peter Drucker ve Liderlik”, Forbes.com,19 Kasım 2004

5. Düzey Liderlik

5. Düzey liderler, şirketin kendilerinden sonraki dönemi için ba­şarılı olabilecek, hatta kendisinden daha büyük başarı kazanabile­cek haleflerini seçerler. Oysa benmerkezci 4. Düzey liderler ha­leflerini başarısız olacak kişilerden seçerler.

Jim Collins, ‘İyi’den ‘Mükemmel’ Şirkete, Boyner Yayınları, 2004

Dönüşüm Çarkı ve Kıyamet Çarkı

Mükemmel şirketlerin yöneticileri “insanları saflarına çekmek,” “birliklerini seferber etmek;” “değişimi yönetme” gibi şeyler için vakit ve enerji harcamaz. Doğru koşullarda motivasyon, değişim, saflar ve bağlılık meselesi kendiliğinden çözülür. İvme kazanıp bazı sonuçlar almaya başladıkça herkes kendi safını belirler; tersi olmaz.

Jim Collins, ‘İyi’derı ‘Mükemmel’ Şirkete, Boyner Yayınları, 2004, s. 220

Bir 21. Yüzyıl Örgütü Nasıl Yönetilebilir?

Fazla seyahat etmeyin. Seyahatlerinizi örgütleyin. Yılda bir ya da iki kez insanları görmeniz ve onlar tarafından görülmeniz önemli­dir. Bunun dışında seyahat etmeyin. Onlar size gelsinler. Tekno­lojiyi kullanın—seyahat etmekten daha ucuzdur. Söylenmesi ge­reken ikinci şey, şubelerinizin ve yurtdışı örgütlerinizin sizi dü­zenli bilgilendirme sorumluluğunu üstlenmeleridir. Onun için on­lara yılda iki kez şunu sorun: “Bana bildirmeniz gereken faaliyet­ler nelerdir?” Ayrıca şunu da sorun: “Benim faaliyetlerim ve plan­larım hakkında öğrenmek istedikleriniz neler?”

Rich Karlgaard ile röportaj, “Peter Drucker ve Liderlik”, Forbes.com,19 Kasım 2004

Doğru insanı işe alıp almadığınızı anlamak ne kadar sürer?

Genellikle bir yıl içinde—ve kesinlikle iki yıla kalmadan—işe al­dığınız kişinin umduğunuz gibi biri olup olmadığı açıklık kaza­nır… Arada bir yanlış insanları işe aldım diye kendinizi cezalan­dırmayın… Şunu unutmayın yeter: Hatayı düzeltmek size düşer.

Jack VVelch, Kazanmak istiyorsanız, Optimist Yayınları, 2006, s. 106

Kendinizi Değiştirmeye Çalışmayın

Kendinizi değiştirmeye çalışmayın—bunu başarmanız pek müm­kün değildir. Ama performans tarzınızı iyileştirmek için sıkı çaba gösterin. Öte yandan, iyi yapamayacağınız ya da kötü yapacağı­nız işleri üzerinize almayın.

Peter F. Drucker, “Kendini Yönetmek”, Kariyer Yönetimi, MESS Yayınları, 2004, s. 84

 

Napolyon’un zaferle sonuçlanan hiçbir savaşın onun planlarını izlemediğini söylediği anlatılır. Gene de Napolyon bütün savaşla­rını planlamıştır, üstelik daha önce hiçbir generalin yapmadığı kadar titizce. Bir eylem planı olmaksızın yönetici olayların esiri haline gelir. Ve olaylar geliştikçe planı gözden geçirme imkânı verecek kontroller olmaksızın yöneticinin hangi olayların gerçek­ten önemli, hangilerinin kuru gürültü olduğunu bilmesinin bir yo­lu yoktur.

Peter F. Drucker, “Etkin Yöneticiyi Etkin Yapan Nedir?” Harvard Business Revievv, Haziran 2004, s. 61

 

Yaratıcı Tasfiye

“Amaçlarına ulaşmış şeylere kaynak akıtmayı ne zaman durdurur­sun” sorusu liderler için kritik bir sorudur. Liderler için en büyük tuzak, herkesin bir büyük destek daha verirseniz tepeye ulaşacak­tır dediği, “başarıya yaklaşmış” şeylerdir. İnsan bunu bir kere de­ner. İkinci kere dener. Üçüncü kere dener. Ama o aşamaya varıl­dığında bunu yapmanın çok zor olduğu artık anlaşılmış olmalıdır.

Rich Karlgaard ile röportaj, “Peter Drucker ve Liderlik”, Forbes.com,19 Kasım 2004

Disiplin Kültürü

“Durdurulması gerekenler” listeleri “Yapılması gerekenler” listele­rinden daha önemlidir.

Jim Collins, ‘İyi’den ‘Mükemmel’ Şirkete, Boyner Yayınları, 2004, s. 150

1 Numara ya da 2 Numara

1 ya da 2 Numara konusundaki açıklık Drucker’in yönelttiği bir çift çok sıkı sorudan çıktı: “Bu işte olmasaydınız, bugün bu işe ge­ne girişir miydiniz?” Ve eğer yanıt hayırsa, “Bu konuda ne yapa­caksınız?”

Jack Welch, “Straight from the Gut, Warner Books, Inc., 2001, s. 108

Sizin Arka Odanız Bir Başkasının Ön Odasıdır

Peter Drucker bu konuda övgüyü hak ediyor. Biz bunu uyguladık. Bir matbaa işletmeyin. Bırakın bir matbaacılık şirketi bunu yapsın. Bu, gerçek katma değerinizin nerede olduğunu anlayıp en iyi ele­manlarınızı ve kaynaklarınızı oraya yığma meselesidir.

Arka odalar, tanımları gereği en iyilerinizi çekmeyi hiçbir za­man başaramayacaktır.

Jack VVelch, “Straight from the Gut, Warner Books, Inc., 2001, s. 397

Biz Peter Drucker’in tavsiyesini izledik. GE’nin ABD’deki “arka odalarını” alıp Hindistan’da “ön oda” haline getirdik.

jack Welch, “Straight from the Gut, Warner Books, Inc., 2001, s. 314

Performansınızı Kontrol Edin

Etkin liderler performanslarını kontrol ederler. Kendilerine şu so­ruyu sorup yanıtlarlar: “Bu görevi alırsam ne elde etmeyi umuyo­rum?” Kendilerine altı aylık hedefler belirlerler ve sonra perfor­manslarını bu hedeflerle karşılaştırarak kendilerini kontrolden ge­çirirler. Bu şekilde neyi iyi, neyi kötü yaptıklarını bulurlar. Aynı zamanda önlerine gerçekten önemli şeyleri hedef olarak koyup koymadıklarını da görürler. Yürütmede son derece iyi ama önem­li görevleri seçmede son derece kötü olan birçok işi gördüm.

Önemli olmayan şeylerin yapılmasını sağlamada harikaydılar. Önemsiz şeyleri başarmada etkileyici bir sicilleri vardı.

Rich Karlgaard ile röportaj, “Peter Drucker ve Liderlik”, Forbes.com,19 Kasım 2004

Kendi Kuruluşunuzun Esiri Olmak

Baş yönetici olduğunuzda kendi kuruluşunuzun esiri olursunuz. Ofisinize adım atar atmaz herkes size gelir ve bir şey ister. Kapıyı kilitlemek bir işe yaramaz, gene içeri girerler. O yüzden ofisin dı­şına çıkmanız gerekir. Ama bu geziye çıkmak anlamına gelmez. Evinizde kalabilirsiniz ya da gizli bir ofisiniz olur. Gizli ofisinizde yalnız kaldığınızda şu soruyu sorun: “Ne yapılması gerekiyor?” Önceliklerinizi belirleyin ve ikiden fazla önceliğiniz olmasın. Ay­nı anda üç işi birden yapabilen ve iyi yapabilen herhangi birisini tanımıyorum. Bir seferinde bir görevi ya da en çok iki görevi yeri­ne getirin. Bu kadar. Evet, çoğu kişi için iki görev daha uygun dü­şer. Çoğu kişi hız değişikliğine ihtiyaç duyar. Ama iki görevi ta­mamladığınızda ya da listenizin anlamsızlaştığı noktaya ulaştığı­nızda listeyi yeniden yapın. Üçüncü önceliğe geri dönmeyin. O noktada o eskimiştir.

Rich Karlgaard ile röportaj, “Peter Drucker ve Liderlik”, Forbes.com, 19 Kasım 2004

Misyon Güdümlü

Liderler, çevrelerindeki insanların onların ne yapmaya çalıştığını bilmesini sağlamak anlamında iletişim içinde olurlar. Amaç gü­dümlüdürler—evet misyon güdümlü. Bir misyonun nasıl oluşturu­lacağını bilirler. Bir şey daha, nasıl hayır diyeceklerini bilirler. Li­derler üzerindeki 984 farklı şeyi yapma baskısı taşınılabilir bir şey değildir. O nedenle etkin yöneticiler hayır demeyi ve buna bağlı kalmayı öğrenirler. Bu yüzden de bunalmazlar. Birçok lider 25 farklı şeyin her birinin birazını yapmaya çalışıyor ve hiçbir şey ya­pamıyor. Bunlar çok popüler kişilerdir, çünkü her zaman evet der­ler. Ama hiçbir şeyin yapılmasını sağlayamazlar.

Rich Karlgaard ile röportaj, “Peter Drucker ve Liderlik”, Forbes.com,19 Kasım 2004

Beşinci Düzey Liderlik

5. Düzey liderler sabır, özen ve ustalıkla çalışırlar. Gösteri atından çok yük beygirine benzerler.

Jim Collins, ‘İyi’den ‘Mükemmel’ Şirkete, Boyner Yayınları, 2004, s. 48

 

Kaynak:
Peter Drucker & Joseph Maciariello, Etkin Yöneticinin Seyir Defteri, Özgün Adı: The Effective Executive in Action trc: Zülfü Dicleli, Optimist Yayınları, 2007, İstanbul

 

FERİSİLER, TIPKI YOKSULLAR GİBİ HEP VAR OLACAKLARDIR.


Hristiyanlığın ortaya çıkmasına yakın zamanlarda ,Yahudiler dinsel olarak bir çok değişik topluluklara ayrılmışlardı. bu dönemde bilebildiğimiz en önemli topluluklar Saddukiler, Ferisiler , Zelotlar ve Esseniler’dir.

Bunlar içinde en radikal grup ferisiler olup dogmayı en katı biçimiyle kabul ve uygulamadan yana olan onlardı. Ancak öte yandan ferisiler en varlıklı Yahudi kabilelerinden olmakla İbrahim Tapınağı’nın ekonomik gücünü de sonuna kadar kullanan gruptular. Bu nedenle İsa’nın başkaldırısından menfaatler açısında en fazla etkilenenler de onlardı. Hz. İsa’nın ferisilere söylediği söz:

“Ey ferisiler, ey engerek soyları, ey din tüccarları! Allah’ın evini ticarethane ettiniz!” Kısaca Ferisi, “dini rant ve ticaret malzemesi yapandır.” Sadece Hz. İsa’ya karşı çıkmamıştır. Tüm zamanların musibetidir. Bugünün en elim saldırı merkezidir. Dinin “egemenlerin silahına” dönüştürülmesini tesis edenlerin tümü ferisilerdir.

Hz. İsa’nın Ferisilerle çatışması kalıcı öneme sahiptir çünkü her çağ ve kültürde Ferisiler mevcuttur. Ferisiler, tıpkı yoksullar gibi hep var olacaklardır.İktidarı nadiren ele geçirir ya da iktidarı destekleyen ideolojiyi nadiren belirlerler ama her türlü rejime hizmet eder ve her türlü planı uygularlar. Yahudi vatandaşlarını Nazilere teslim eden Fransız kamu görevlileri, komşularını gizli polise ihbar eden komünist aparatçikleri, 20. yüzyılın sonunda politik doğruculuğu toplumun tepesine bindiren sağduyu fanatikleri ve her toplantıda upuzun, eleştirel bağımsızlık iması yaratan özgüvenli yüksek tonlarla konuşup resmi çizgiden aslında hiç sapmayan insanlar, hepsi birer Ferisidir.

Ferisiler kültürel ölçütlerin en önemli aktarıcılarındandır ve yeni değerlere, geçişlerini fark etmeden dahi, çaba harcamadan geçiverirler. Yüzyıllar boyu asık suratlı, ciddi kalmış Ferisiler, espriden aslında hiç anlamamalarına rağmen bugün meslekî neşelidirler. Ve Hz. İsa’nın anladığı üzere, iktidarı ellerinde tuttuklarından, resmi görüşü pompaladıklarından ve resmi prosedürü izlediklerinden asla yenilmezler. Hz. İsa’nın öğüdü “Caesar’ın Hakkını Caesar’a Vermek”  yani iktidarı sadece gerekli azınlığa vermek, ötesine tanımamaktı.

Ferisiler, E. Fromm’un “otoriter karakter”diye tanımladığı, iktidara iktidar hayrına tapan, gücün önünde yaltaklanan ve yoksulu aşağılayan tiplerdir. Bir başka deyişle sado-mazoşisttirler: Yukarıdakinin kıçını yalayıp aşağıdakinin üstüne işerler. Bu tipler Hz. İsa gibi otorite sahibi olan ve iktidar peşinde koşmayan veya iktidara ihtiyaç duymayanlardan korkar, nefret eder ve böyle kimseleri baskı altına almaya çabalarlar. Bu fikirler, yani kaçınılmaz zorluklardan hayır çıkarmaya dair Stoacı inanış, Hz. İsa’nın reçeteden çok ilkeleri temel alan ahlakta ısrarı ve iktidarın sado-mazoşist doğasına yönelik Freudçu kavrayış 20. yüzyılda, benlikle dünya ilişkisine tam anlamıyla el atan nadir felsefi akımlardan varoluşçulukta bir araya geldi. Anahtar kavram, kişisel sorumluluktu. Sartre’ın dediği gibi, “İnsan kendi doğası ve seçimlerinden tamamıyla sorumludur.”Ama bu durum, içe kapanma ve inzivaya çekilme bahanesi değildir. Aksine kişisel ilişkilerden grup aidiyetine kadar her seviyede yükümlülüğü gerekli kılar. Çünkü sorumluluk, sıklıkla ıstırap vermekle birlikte şartları ve kendini aşmanın tek yolu olan sürekli seçim yapmayı gerektirir. Ama her seçim sonludur ve bu yüzden sürekli beklenti içinde yaşamak söz konusu değildir. Varoluşçuluğun önceli Soren Kierkegaard şöyle diyor: “Bu, olabilirliğin çaresizliğidir. Bundan sonra olabilirlik benliğe gittikçe daha büyük görünür, gittikçe daha fazla şey olabilirlik kazanır çünkü hiçbir şey gerçekleşmemektedir. İnsana sanki her şey mümkünmüş gibi gelir.”Kierkegaard benliğin gereklilik ile olabilirlik arasında bir dengeye ihtiyaç duyduğunu öne sürmüştür. Benlik fazla gereklilikte boğulacak, fazla olabilirlikteyse buharlaşıp gidecektir. Tarih boyunca ezici gereklilikler sorun olmuştur ama bugünün benliği sonsuz olabilirlikler yüzünden delirmektedir. Gerekliliğin reddi çağımızın hastalığıdır.

Sartre potansiyeli değil, sonluluğu özgürlüğün özü olarak tanımlamıştı: “Sonlu olmak (…) kendi seçmektir (…) bir olabilirliğe gitmek suretiyle diğerlerini dışladığını kendine bildirmektir. Dolayısıyla özgürlük eylemi, sonluluğu varsaymak ve yaratmaktır.” Ama seçilen sonluluk mutlaka tümüyle kabullenilmeli, girişilenin sonu mutlaka getirilmelidir.Ve bu sorumluluk uygulaması sıkıntıyı devre dışı bırakacaktır: “Dolayısıyla, ne hissetliğimize, ne yaşadığımıza veya ne olduğumuza dair kararı yabancı, dış bir unsur vermeyeceğinden yakınmanın anlamı kalmayacaktır.”

Böylece olanlardan fayda çıkarmaya yönelik Stoacı tavır bir çekirdek inanç seviyesine yükselmiştir: İnsan kendine ettiği her şeyden bir şey çıkarabilir. Hatta bu “çıkarma” bir zorunluluktur. Sartre toplumsal rollerin edilgen kabullenilişi ve kültürel şartlandırmayı “kötü inanç”, “otantiklik” eksikliği ve “ben böyleyim” yollu uyduruk bahane olarak aşağılamıştır. Sartre a göre benlik sürekli yeniden yaratılmalıdır ve bu yaratma, kendini aşmanın yoludur. Yaşamak biteviye aşma halidir.

Başkalarıyla ilişkideyse bireyin özgürlüğü can alıcı etmendir. Haliyle aşkta teslimiyet veya teslimiyet talebi, yani mazoşizm ve sadizme yer yoktur. İçinde bir miktar iktidar mücadelesi öğesi barındırmayan bir ilişki kurmak zordur ama sonu ebedi mutluluk değil, edebi çatışma olmasına rağmen ideali, eşin özerkliğine daima saygı gösterilmesidir. Tehlike ve risk kaçınılmazdır ama ilişkiye yoğunluk katar ve varoluşçu amaç, huzur ve sükunet değil, yoğunluktur.

Aynı şekilde grup ilişkilerinde de ne grubun değerler sistemine veya Sartre’ın tanımıyla “biz-bilincine” teslim olunmalı ne de başkalarının özgürlüğünü kısıtlayacak herhangi bir güç kullanılmalıdır. Grup yapısında güç kullanımı, aşktaki gibi genellikle sado-mazoşisttir. Otoriter kişiliğin, Ferisinin talebi genelde hiyerarşiye, kurallara ve izleklere uyum göstermektir ama esas derdi içsel özgürlüğün teslim alınmasıdır. Haliyle sadece dışsal uyumu elde etmekten rahatsızlık duyacaktır. Gizli benliğin ve kişisel özgürlüğün, sadece Caesar’ın hakkının Caesar’a verilmesi suretiyle korunması, varoluşçu zaferdir.

Derleme yapılan Kaynak:
Michael Foley, SAÇMALIKLAR ÇAĞI, Modern Hayat Neden Mutlu Olmayı Zorlaştırıyor? Özgün ismi: The Age of Absurdity, trc: Algan SEZGİNTÜREDİ, Domingo, Aralık 2012, İstanbul

 

**************************

KAPİTALİZMİN YANILSAMASI
[Yanlış algılama ve duyu yanılması]

SORUN YALNIZ BENDE Mİ?

PANDOKSİST OLMAK YETER Mİ?

BAŞARIYA GİDEN YOL, BAŞARISIZLIKTAN GEÇER

“BEN”İ AŞMAK

BERABER YÜRÜDÜK BİZ BU YOLLARDA

“ZEST”DEN “KOAN”A

ÜÇÜNCÜ CİNSİYET

SEVGİLİ ROBOTUM

GÜNAYDIN TÜRBÜLANS ÇAĞI?

KAPİTALİZMİN YANILSAMASI [Yanlış algılama ve duyu yanılması]


Kapitalizmin en başarılı güven numaralarından biri herkesin milyoner olabileceği yanılsamasını yayabilmesidir. Oysa zirvede sadece birkaç kişiye yer vardır ve zirvede yer alabilecek beceriye çok az kişi sahiptir.

Bir de yanılsamalar içinde keyifle yaşayan mutlu düşçüler var. Hem kendini iyi hissetmenin en uygun ve zararsız yolu bu, değil mi?

Fakat hayat, yanılsamaları paramparça etmekten müthiş haz duyar ve bu tür deneyimler yanılsamaları reddetmekten veya daha en başta oluşmalarını engellemekten çok daha ıstıraplıdır ve çok daha pahalıya patlar.

Yanılsamalar ancak hepten hezeyanlara dönüşmeleri halinde gerçeklikten bağışıktır. Kısacası, gerçekten Napolyon olduğunuza inanmanız gerekir.

Yani sonuçta iş dönüp dolaşıp bir kez daha dünyayı, benliği ve ikisinin nasıl etkileştiğini kavramaya gelmektedir.

Derleme yapılan Kaynak:

Michael Foley, SAÇMALIKLAR ÇAĞI, Modern Hayat Neden Mutlu Olmayı Zorlaştırıyor? Özgün ismi: The Age of Absurdity, trc: Algan SEZGİNTÜREDİ, Domingo, Aralık 2012, İstanbul

“SORUN YALNIZ BENDE Mİ?”


–>

Öğrenci projesini zamanında teslim etmeyi başaramaz, ardından gözetmeniyle sorunu görüşeceği randevuyu da kaçırır. Üniversite öğrenciye projesinden sıfır aldığını bildiren bir yazı yollar. Öğrenci bu sefer gözetmenine gitmekle kalmaz, odasına randevusuz çat kapı dalıverir.

“Projemin geç teslimi kabul edilmeli!”
“Niyeymiş?”
“Çünkü bende KZB var.’ Ό ne o?”
“Kısıtlı-Zaman Bozukluğu. Teslim tarihlerine yetişemediğim ve randevulara vaktinde gidemediğim anlamına gelen beyindeki kimyasal bir dengesizlik.”

KZB’yi, çağdaş dünyada hicve yer kalmadığını unutarak sırf şaka olsun diye uydurmuştum ama daha sonra DePaul Üniversitesi’nden Profesör Joseph Ferrari diye birisinin ağırdan alma veya geciktirmenin klinik bozuklukolarak tanınmasını ve akıl sağlığıyla uğraşanların standart referans çalışması Akli Bozukluklarla İlgili Tanı ve İstatistikler Kılavuzuna (DSM)alınmasını cidden önerdiğini öğrendim.

DSM her birinde, 297 si DSM IV’te tanımlanmış yeni bozukluklarla dolu dört cilde ulaşmış durumdadır ve daha birçok yenisi DSM Ve girmeyi beklemektedir. Mesela bunlar arasında “haklara aldırmama ve hakları ihlale yönelik, çocukluktan veya ergenlikten başlayıp yetişkinlikte devam eden yaygın davranış şablonu”diye tanımlanan Antisosyal Kişilik Bozukluğu (APD)vardır ki bu eski adıyla düpedüz bencillik diye bildiğimiz kusurdur. Kısacası ahlaki kusura teslimiyetin anahtarı, Bozukluk sıfatıyla yeniden tanımlayıp şöyle tınlayan bir kısaltma verivermektir. Bundan sonra davranışınıza laf eden çıkarsa öfkeyle kalkıp “Rahatsızlığım var… Bozukluk benimkisi”diyebilirsiniz. İnternet başında aşırı zaman harcayanlar, internette sörfün Oregon Sağlık ve Bilim Üniversitesinden Dr. Jerald Block tarafından daha yeni bir bozukluk olarak tanımlandığını öğrenmekten memnuniyet duyacaklardır: “İnternet bağımlılığı DSM Ve alınmayı hak eden yaygın bir bozukluk gibi görünmektedir.”

Ben de DSM V için kendi bozukluk adayımı sunuyorum: istenmeyen tüm insani davranışları Bozukluk olarak sınıflandırmaya yönelik kontrol edilemez itki, Bozukluk Bağımlılığı Bozukluğu (DAD).

Bu yeni “Bozukluklar” elbette İlaç Devleri tarafından memnuniyetle karşılanmaktadır çünkü bu sayede mustaripler daha fazla ilaç almaya teşvik edilmektedir. Ama ortaya kültürel şartlandırmanın klasik bir örneği çıkmakta, ilaç firmaları aynı zamanda normal bilinen halleri yeniden tanımlayarak kendi Bozukluklarını da yaratmaktadır (bu uygulama “hastalık markalandırma” adıyla biliniyor). Yani eskiden utangaçlık diye bilinen huy bugün artık Toplumsal Kaygı Bozukluğu adıyla anılan bir “rahatsızlıktır” ve tedavisi için GlaxoSmithKlinemilacı Paxil veya Pfizer’ın ilacı Zoloft’un alınması gerekmektedir. Paxil ve Zoloft, üreticileri tarafından Toplumsal Kaygı Bozukluğuna deva diye gösterildikleri geniş çaplı reklam kampanyaları başlatılana kadar sıradan iki anti-depresandı. Tabii satışlar derhal tavana vurdu.Bunun üzerine İlaç Endüstrisi, bozuklukları tedaviye yönelik ilaçlar geliştirmek yerine ilaçlara uygun bozukluklar geliştirmenin daha akıllıca olacağını fark etti. Yani büyük firmalardan biri Kısıtlı- Zaman Bozukluğunu(KZB) görüp pek satılmayan ürünlerinden birini beynin ivedilik merkezlerini coşturan mucize ilaç diye satmaya kalkabilir.

Ama Bozukluk meselesi çağdaş kişisel sorumluluktan kaçma arzusunun sonuçlarından sadece biri. Günümüzde artık kimse kabahatini kabullenmek istemiyor, herkes kurban görülmek istiyor ve bunu sıklıkla, en olmayacak şartlarda dahi başarıyor. Doğu Londra’da Newham Konseyi bir dizi park cezası için Z-Un Noon’un peşine düştüğünde Noon öyle öfkelendi ki Konsey’i kendisinde “duygusal ıstırap”yaratmaktan mahkemeye verdi. Dahası, davayı kazandı ve çektiği duygusal ıstırap için park cezası başına 5.000 Sterlin, yani toplamda 20.000 Sterlin tazminatla ödüllendirildi. Daha da dahası, gördüklerine inanamayan Konsey, mahkeme kararına aldırmayınca icra memurları ellerinde “icra celbiyle” Konsey bürolarına dalıp bilgisayarları sökmeye giriştiler. Toptan felç tehlikesiyle karşı karşıya kalan Konsey boyun eğdi ve ödemeyi yaptı.

En son kimden “Kabahat bende” lafını duyduk?

Sartre’ın “İnsan, doğası ve seçimlerinden tümüyle sorumludur” demesinin üzerinden yüzlerce yıl geçmiş sanki. Bugün tam tersi geçerli. İnsanlar ne doğalarından ne de seçimlerinden sorumlular.

Nasıl gelindi bu noktaya?

 Sorumluluk kavramı, yani kendi kaderlerimizi kendimizin tayin edebileceği ve etmesi gerektiği görüşü, modern toplumun tam göbeğindedir ve çoğunluk tarafından aksiyom kabul edilir. Buna rağmen bu kavram dört bir yandan, kültürün hem altından hem üstünden (rollerini reddeden bilimciler, filozof ve yazarlar ile zorunluluğu reddeden kendinde hak görme çağı tarafından) baltalanmaktadır. Bilimde bugün Determinizmin Kutsal Üçlüsü, genetik (davranış, genler tarafından belirlenir), evrimci psikoloji (davranış, evrim görmüş hayatta kalma mekanizmalarınca belirlenir) ve sinirbilim (davranış, fiziksel bağlantılı beynin parçalarınca belirlenir) var. Elbette birçok bilimci çekincelerini ve nitelendirmelerini ifade etmiştir ama ince farklar minik yazılarda belirtilme eğilimindedir ve depresyonu, aşırı şişmanlığı, suç eğilimini, eşcinselliği ve en son, kaygıyla erkek sadakatsizliğiniyaratan genlerin keşiflerini duyuran manşetleri hatırlamak çok daha kolaydır.

Yakın döneme kadar London School of Economics’te Avrupa Düşüncesi Profesörlüğüyapan çekincesiz John Grayekulak veriyoruz:

“Serbest irade fikrini reddetmek için bazıları belirleyici, birçok neden mevcuttur. Eğer eylemlerimizin nedenleri varsa, başka türlü hareket edemeyiz demektir. Bu durumda eylemlerimizden sorumlu da olamayız. Sadece eylemlerimizin failleriysek özgür sayılabiliriz. Ama bizler şans ve gerekliliklerin ürünleriyiz. Ne olarak doğacağımızı seçemeyiz. Bu durumda yaptıklarımızdan da sorumlu tutulamayız.”

Gray aynı zamanda ilerleme fikrine de saldırıyor, ahlak, adalet ve doğruluk kavramlarını asılsız diyerek reddediyor, dünyanın sorunlarıyla hesaplaşmaya yönelik her türlü olasılığı yok sayıyor ve dünyanın değişmez şekilde zorbalığa, anarşiye, açlığa, salgınlara ve doğuştan kusurlu insan-hayvanın soyunun tükenmesine mahkûm olduğunu öne sürüyor. Bu tavrı, malum “ilk günah”ın aşırı uçta Maniheist biçime sokulmuş çağdaş bir çeşitlemesidir. Görüş, insanın ölümcül kusurluluğunu ve dünyanın kaçınılmaz mahvoluşa hızla koştuğunu söylemektedir. Tek değişen kusurun doğasıdır.Eskiden Tanrı tarafından ceza diye verilen kusurlu doğamız, bugünün görüşüne göre atalarımızdan miras hayvansal doğadır. Yeni ilk günah, genlerimizdeki programdır.

Determinizm toplumsal terazinin her iki kefesindeki pek çok kişiye çekici geliyor. Otoriter seçkinler için bu anlayış “özünde-kötü”insanlar üstünde sıkı kontrolü, birey içinse kusurlu, cennetten kovulmuş bir yaratık için zaten kaçınılmaz olacağından zırvalamayı meşru kılıyor. Her iki taraf da sorumluluklarından, mecburiyetlerinden azat ediliyor. Toplumsal şartları veya kişisel davranışları düzeltmeye çalışmak aynı ölçüde nafile görünüyor.

İyi ama kimse çıkıp iyi davranmak da belirlenmiştir diyor mu peki?

Kimse çıkıp, “Benim doğam böyle, iyi olmak dışında bir şey yapamam”diye itiraz ediyor mu? Hayır. Determinizm sadece kötü davranışlara bahane ediliyor.Bir yerlerde, bir suçlunun genetik determinizmi mahkemede savunma diye öne sürdüğünü okuduğumu hatırlıyorum. Yaşlı bilge yargıç kibarca kafa sallamış, “Yasayı çiğnemenin genlerinizde yazılı olduğunu kabul ediyorum. Benim genlerimde de yasayı uygulamak yazıyor”demiş ve gülümseyerek eklemişti: “O yüzden size en ağır cezayı kesmekten başka seçeneğim yok.”

John Gray teoride eylemin bilinçsiz olmasından dolayı kişisel sorumluluğu reddedişini, eylemin beynin eyleme geçme kararını alışından yarım saniye önce gerçekleştiğini keşfettiğini iddia eden sinirbilimci Benjamin Libet’ın çalışmalarına dayandırmaktadır. Yaptıklarımızın önemli kısmının hatta belki çoğunun bilinçli düşünceye dayanmadığı kesinlikle doğrudur. Hatta bu durum bilinçli kontrolün elzem varsayıldığı karar alma için bile doğru olabilir.

Michael Foley: Yıllar yılı bir sonucun karmaşık etkenler dizisinin etkilerini tartmaya yönelik matematiksel teknikleri anlatılan  Karar Teorisiadlı bir ders verdim. Ama meslektaş veya öğrencilerimle hiç paylaşmadığım, batıl zırvalardan ibaret, bir başka fizik kıskançlığı gördüğüm bir kuşku içime peyderpey düştü. Sonunda sırf hiçbir yöneticinin bu teknikleri kullanmadığı değil, karar alma işinin hiç ama hiç rasyonel olmadığı fikrine kaydım. Onayını ise uygulamada karar alma konusunda nadir yaşanan bir deneyimde buldum. Veritabanı teorisi öğretmeni sıfatımla, üniversite için tüm veritabanı eğitiminde ve okulun kendi bilişim sistemlerinde kullanılacak yeni bir Veritabanı Yönetim Sistemi seçmekten sorumlu bir ekibe alınmıştım. Üç büyük veritabanı adayı vardı; ekip halinde üç şirketi de ziyarete gidip uzun sunumlar izledik ve bir sürü soru sorduk. Ama sonunda, hiçbirimiz açıkça itiraf etmesek de, teknik ayrıntılardan hepimize gına geldi ve en çok hoşumuza giden sunuculardan yana oy kullandık. Onların veritabanı pazarda önder konuma yükselirken diğer ikisi yok olup gitti. Yeni teknik harikaydı: Ürün değil, satıcı değerlendiriliyordu.

Karar almada bu duygusal temel, 1990’larda bazı beyin hasarlı hastaların, akıl ve mantık yürütme beceri ve zekâlarında herhangi bir aksaklık olmamasına rağmen heyecan hissedemediklerini keşfeden sinirbilimci Antonio Damasiotarafından kanıtlandı. Duyguların girdabından kurtarılmış bu insanların mantıklı seçenekler analizi temelinde berrak, rasyonel kararlar alabilmeleri gerekiyordu. Ama tam tersi söz konusuydu. En basit kararları bile alamıyorlardı. Olasılıkların artı ve eksilerini hesaplayabiliyorlardı ama duygular olmadan seçim yapamıyorlardı. Kısacası sezgi veya “içte hissetme”, sürecin sadece bir parçası değil, elzem bir özelliğiydi.

Ve eski “Ben böyleyim işte”bahanesini haklı çıkaracak bir şey yoktur. Genetik miras, ailesel etkiler ve kültürel etkenlerin bireşiminden meydana gelen mizacın; tavırları, davranışları ve ruh hallerini kesinlikle teşvik ettiği ve devre dışı bırakılmasının had safhada zor olduğu, kalıcı değişimin söz konusu bile edilemeyeceği doğrudur. Ama mizaç kadar, bir de karakter vardır. Mizaç ne olduğunuz, karakterse ne yaptığınızdır. Mizaç belirlenmiştir ama karakter oluşturulabilirdir. Mizacın buyruklarına karşı çıkmayı seçebiliriz ve belli bir şekilde, yeterince uzun süre farklı hareket edebilirsek yeni davranışlar kendi beyinsel bağlantılarını kuracaklardır. Hamlet’in annesine dediği gibi, “Tabiatı bile değiştirir neredeyse alışkanlık.” Buradaki “neredeyse” sözü, cümleye dehanın elinin değişidir. Shakespeare doğuran mı büyüten mi tartışmasını kavramıştır ve taraf tutmaktan her daim kaçınmıştır.

Sırf tatmin edici zorluğu uğruna… Sırf yaşatacağı cehennem uğruna… Flaubert’in öğüdünü hatırlayalım: “Madem tüm seçenekler saçma, o zaman gelin en asilini seçelim.”

 

Derleme yapılan Kaynak:

Michael Foley, SAÇMALIKLAR ÇAĞI, Modern Hayat Neden Mutlu Olmayı Zorlaştırıyor? Özgün ismi: The Age of Absurdity, trc: Algan SEZGİNTÜREDİ, Domingo, Aralık 2012, İstanbul

PANDOKSİST OLMAK YETER Mİ?


Kültürel şartlandırma yerine bugün evrensel açıklayıcı, evrimci psikolojidir. Teorilerin sorunu da budur zaten. Her Büyük Fikir, dünya egemenliğine hevesli bir megalomanidir.Marksistler her şeyi sınıf, Freudçular çocukluk, feministler­se cinsiyet zemininde yorumlamıştır. Sonunda her yeni bakış açısı, yeni at gözlüklerine dönüşmüştür. Bu üç büyük fikrin de modası geçmiştir ama entelektüel emperyalizmde başa güre­şen yeni adaylar her daim mevcuttur.

Ayrıca eski adayların birçoğu egemenlik için hâlâ mücadele ediyor. Entelektüel emperyalistlerin en ateşlileri dinlerdir. Her din, tanımı icabı, mutlak marka sadakatine hazır olanlara her türlü entelektüel ve ruhani gereksinimleri sağlayan tek mağaza­yı sunan (tek istisnası Budizm’dir) bir Büyük Birleştirici Her Şey Teorisi’dir. Her sorunun açıklanmasına sahip olmak ve önüne hazır çözümler sunulmak ne büyük lükstür!

Bir sisteme teslimiyet son derece çekicidir ve bağımsızlık olasılığı gayet ürkütücü olabilir. Üstelik inananların daha mutlu olduklarına dair kanıtlar da mevcut. Öyleyse neden inanılma­sın? Saçmalığını bilerek inanmak bile mümkün. Kierkegaard’ın ünlü inanç sıçraması, aslında saçmalığa bilinçli bir sıçramaydı.

Ama bu tür sıçramaları yapamayacaklar için ortada fikir­leri seçip karıştırma sorumluluğu durmaktadır. Freud’a göre: “Herkes kendi kurtuluşunun hangi şekilde olabileceğini bul­mak zorundadır.”İngiliz filozof John Armstrong bu yaklaşı­mı “pandoksi” adıyla tanımlamıştır(Yunancadan etkileyici bir terim daha). Yani inancınız sorulduğunda omuz silkerek, “Pandoksistim elbette” (Evrensel/her şeyle eşit seviyede olmak) diyebilmek tatmin edicidir. Ama bu durum neyin seçileceği, seçilenlerin nasıl karıştırılacağı hatta daha kafa bulandırıcısı, elde edilen karışımın gündelik hayata nasıl uygulanacağı sorunlarına fayda etmemektedir.

Derleme yapılan Kaynak:

Michael Foley, SAÇMALIKLAR ÇAĞI,
Modern Hayat Neden Mutlu Olmayı Zorlaştırıyor?
Özgün ismi: The Age of Absurdity,
trc: Algan SEZGİNTÜREDİ, Domingo, Aralık 2012, İstanbul

BAŞARIYA GİDEN YOL, BAŞARISIZLIKTAN GEÇER


Psikolog Carol Dweck bu hipotezi şudur.

New York’taki yüzlerce okul çocuğuna bir test yaptırıp ardından yarısını zekâları için (“Bunu başardığına göre akıllı olmalısın”) yarısınaysa çabaları için (“Çok çalışmış olmalısın”)överek sınadı.

Övgülerin ardın­dan öğrencilere bu sefer biri aynı seviyede, diğeri daha zor iki başka test arasında seçim olanağı tanıdı. Çabalarından dolayı övgü alanların yüzde 90’ı daha zor testi seçerken, zekâları do­layısıyla övgü alanların da yine neredeyse yüzde 90’ı daha ko­lay seçeneği yeğledi.

Kısacası kısa bir övgü cümlesi muazzam etki yaratmış ve sonuçtan çok çabaya yoğunlaşmanın daha iyi olduğunu bir kez daha göstermişti. Dweck’in vardığı sonuç, zeki grup başarısızlık korkusuna kapılırken çabalayan grubun hatalardan ders almaya teşvik edildiğiydi.

İki gruptan öğrenci­ler kendilerinden daha iyi sonuçlar alanlarla daha kötü alanla­rın kâğıtlarına bakmaya davet edildiklerindeyse zeki gruptaki öğrencilerin hemen hepsi kötü puan alanlarla karşılaştırmaya girerek öz-beğenilerini artırma yoluna giderken, çabalayan öğrencilerin neredeyse tümü kendilerinden yüksek not alan­ların kâğıtlarına bakarak hatalarını görmeyi tercih etti.

İzleyen testlerdeyse çabalayan öğrencilerin başarı oranı yüzde 30 artış gösterirken zeki öğrencilerde yüzde 20 düşüş görüldü. Kısacası başarıya giden yol, başarısızlığa odaklanmaktan geçiyordu.

 Derleme yapılan Kaynak:

Michael Foley, SAÇMALIKLAR ÇAĞI, Modern Hayat Neden Mutlu Olmayı Zorlaştırıyor? Özgün ismi: The Age of Absurdity, trc: Algan SEZGİNTÜREDİ, Domingo, Aralık 2012, İstanbul

 

SUÇLU YARATMAYI BİLECEKSİN


Savaş ve Barış’ta, tüm savaş sahnelerini unutmama rağmen onca yıldır hâlâ aklımda kalan dehşetli bir bölüm vardır. Borodino çarpışmasının ardından ağırbaşlı gururla çekilen Rus ordusu Moskova’yı Napolyon’a bırakmaktadır ve yol parası denkleştirebilen herkes kenti terk etmektedir. Kandırılıp terk edilmelerine öfkeli bir kalabalık, Vali Kont Rostopçin’in ko­nağı önünde toplanır. Uyanık vali halkın bir günah keçisi aradı­ğını kavrar ve askerlerine, yetkilileri eleştiren broşürler dağıttı­ğı için hapsedilmiş bir genci getirmelerini emreder.

Rostopçin kalabalığa, Bize Moskova’yı kaybettiren” diye haykırır, “işte bu alçak adamdır!”

Ama delikanlı getirildiğinde acınacak durumda olduğu görülür. Perişan halde, bitkindir ve prangalarını sürükle­yerek yürür. Daha beteri, adalet ve şefkat bekler görünmektedir. “Kont hazretleri” der utanarak, “HEPİMİZİ YARGILAYAN BİR TANRI VAR.”

Ama Rostopçin merhamete geleceğine iyice köpürür. “Alın kellesini!”diye bağırır ve komuta subayının sessiz bir baş işareti üzerine muhafızlardan birisi delikanlının kafasına kılıcının ter­sini indiriverir. Gencin çığlığı ve ıstırabı kalabalığın işi bitirmesi­ne yeter. Halk genci öldüresiye tekmelerken Rostopçin konağın arkasından çıkar ve “atları hızlı” arabasıyla kaçar.

Şimdi kendini haklı çıkarmaya geçelim:

Rostopçin başta kendi ödlekliği ve gaddarlığından tiksinmiş ve gencin Tanrıdan bahsetmesiyle ürpermiştir. Ama yavaştan kendisini, yaptıkla­rının sadece hatasız değil, aynı zamanda “kamunun yararına” olduğuna ikna eder. Tek başına, birey olarak elbette farklı dav­ranacaktır ama valiyken makamının onurunu ve makam sahibi­nin yaşamını korumak elzemdir. Çok geçmeden bir taşla iki kuş vurduğu için -ayaklanmayı bastırmak ve bir suçluyu cezalandırmak- kendini kutlayacak ve kırsaldaki arazisine vardığında “sükunetine tamamen kavuşmuş”olacaktır.

Schopenhauer’in vurguladığı gibi: “Taleplerimiz sahip olmakla veya sahip olmak beklentisiyle birlikte derhal artar ve bu hal, daha fazla sahip olma ve daha büyük beklenti kapasitemizi artırır (…) Bir şeye erişmek, o şeyin ne boş olduğunu keşfetmektir.”

“Ancak iş işten geçtikten sonra bilme neye yarar. Hepimizi Yargılayacak Allah Teâlâ Var.”

Derleme yapılan Kaynak:
Michael Foley, SAÇMALIKLAR ÇAĞI,
Modern Hayat Neden Mutlu Olmayı Zorlaştırıyor?
Özgün ismi: The Age of Absurdity, trc: Algan SEZGİNTÜREDİ, Domingo, Aralık 2012, İstanbul

GÜNAYDIN TÜRBÜLANS ÇAĞI?


Fizikçi Werner Heisenberg ölüm döşeğinde Tanrıya sadece tek bir soru soracağını söylemişti: Niye türbülans? Ölen âşıklar da Tanrıya aynı soruyu sormak isteyebilirler: Her şey, nasıl birdenbire tersine, sevgi nefrete, kibarlık gaddarlığa, hoşnut etme arzusu zarar verme arzusuna, sevgilinin yüzüne ebediyen bakma isteği, tiksindirici yüzünü bir daha asla görmeme isteğine dönüşebilmektedir? Evlilikte kavga, tuhaf ve ürkütücü bir oluş, iki tarafı da belli bir süreliğine yerden koparıp savuran ve sonunda tekrar yere, bitkin, tükenmiş ve şaşkın bırakıveren, neydi bu yahu, dedirten ani bir kasırgadır. Ama sürecin dinamiklerini açıklamak imkânsızdır. Hz. Âdem ve Havva’dan bu yana her çift bu deneyimi yaşamıştır ama edebiyatta otantik evlilik patlamasına dair ikna edici tasvir pek azdır. Örneğin Milton, Âdem ile Havva’nın ilk kavgası üzerine, “Böylece karşılıklı suçlamalarla harcadılar verimsiz saatleri / ikisi de hiç suçlamadı kendilerini” diyerek pek çok yazarın yaptığı gibi sorundan sıyrılmayı yeğlemiştir.

Patlayıcı etken sekstir. Cinsellik içeren her türlü ilişki doğası icabı istikrarsızdır. Sorun, ölçüsüz, düzensiz gereksinimin söz konusu gereksinim nesnesi üzerinde hiçbir güç sahibi olunmamasıyla birleşiminden doğar ve sonucu sevginin zıddına, nefrete dönüşmesine yol açan umutsuzluktur. Buradaki nefret, utanç, tiksinme ve çaresizlikle yoğrulan eşsiz çirkinlikte bir nefrettir. Böylece ezici sahip olma dürtüsü birdenbire aynı ezicilikte bir yok etme dürtüsüne dönüşür. Amerikalı bir yargıç, çiftleri boşarken şiddet yönelimli suçluları yargıladığından daha fazla endişe duyduğunu ve birçok yargıcın odasında, evlilik içi öfke kontrolden çıktığında kullanılmak üzere “panik düğmeleri”bulunduğunu söylemiştir.261

Gerilim, cinsellik içeren her türlü ilişkide mevcuttur çünkü hayvansı ve duygusal ihtiyaçlar ıstırap verici ölçüde zorunlu olmakla birlikte hiçbir zaman tam anlaşılmazlar ve kontrol altına alınmazlar. Buna karşın gerilim, ilişkide merkezi rol oynar.

İlişkiyi parçalamakla tehdit eden gerilim, aynı zamanda ilişkiyi canlı tutar. Arkadaşlık, hayatı paylaşmak elzem, bu türde seksse olgunluğun en büyük avuntularından biridir ama cinsellik içeren bir ilişki asla sadece arkadaşlığa kaymaz. Denge ve istikrar çekici gelebilir ama ilişkideki denge ve istikrar, ölümün denge ve istikrarıdır. Tehlike ve risk öğesi her daim var olmalıdır. Her sevgili, şeytani sevgili olabilmek durumundadır.

Yalnız şeytanlar çabuk sıkılırlar. Bir ilişki sorun yaşamaya başladığında ilk kurban cinsellik olur. Bu durum genelde ilk işarettir. Yani seks, kömür madenine sokulan kanaryadır. Ötüyorsa her şey yolunda, ölürse, atmosfer zehirli demektir.

Tartışmalı meselelerde her iki taraftan da söylenecek çok şey bulunduğunu mırıldanırız. Siyasi çatışmalarda, “şu taraf diğeri kadar kötü”, siyasetçiler hakkındaysa “bu da öteki kadar kötü”deriz. Felakete yol açması kaçınılmaz aptalca kararlar alındığını görür ama alanlara bir şey demez, kendi kendimizeyse, “karışmaya hakkım yok”, “öğüdüm reddedilecektir”, “sadece bölünmeye yol açarım” ve “zaten ben ne biliyorum?” deyiveririz.

Derleme yapılan Kaynak:
Michael Foley, SAÇMALIKLAR ÇAĞI, Modern Hayat Neden Mutlu Olmayı Zorlaştırıyor? Özgün ismi: The Age of Absurdity, trc: Algan SEZGİNTÜREDİ, Domingo, Aralık 2012, İstanbul

 

NİETZSCHE’DEN


“BEN”İ AŞMAK

Nietzsche de heyecanla yepyeni bellediği ama esasen binlerce yıllık benzer fikirlere ulaşmıştır. Onu da bir bilinçdışı itici güç tanımlamış, “Ben”adını vermişti. “Beniniz, Egonuza ve mağrur çabalarına güler. Kendi çözümlerini üretmeyenler başkalarınınkileri kullanmak zorunda kalırlar. Nietzsche’nin uyardığı gibi: “Kendine boyun eğmeyen buyruk altına girecektir.” Ben ‘Bu zihin jimnastikleri nedir ki benim için?’ der. “Ancak hedefime ulaşmada dolambaçlı yollar işte. Egonun baş kemanıyım ben ve tüm fikirlerinin sebebi benim.”   Ve bu sinsi “Ben” rakiplerin en inatçı ve tehlikelisidir: “Ama bizzat sizin benliğiniz daima karşılaşabileceğiniz en tehlikeli düşmandır; benliğiniz ormanlarda ve mağaralarda size pusu kurar.” 

Nietzsche durumdan en iyi şekilde faydalanma dürtüsünün tüm canlıların özünde yattığını da sezmişti. “Nerede canlı bir yaratığa rastlasam, orada güç istenci buluyorum.”   İnsani organizmanın bitmek tükenmek bilmez çabasınaysa “Kendini-Aşma”tanımını uygun görmüştü. “Yaşam bana açtı bu sırrı: ‘İyi bak, dedi, “ben kendisini sürekli aşması gerekenim Ve benin beni aşma sürtüşmesi yaşamı tatmin edici kılmaya yetecek ısıyı üretecekti. Nietzsche zorluğa tipik tumturaklılığıyla kucak açacaktı: “Beni öldürmeyen, beni güçlendirir.”  

Kendini haklı çıkarmada hiçbir zihinsel eylem zor değildir ve anı çarpıtmak, numaraların en kolaylarındandır.Tüm diktatörlerin gayet iyi kavradığı üzere, geleceği değiştirmek isteyen önce geçmişi değiştirmek zorundadır.Dolayısıyla gelecekle baş etme becerisi, geçmişte baş edilmiş sorunların abartılması yoluyla teşvik edilir.Ebeveynleri kötü muamele veya ilgisizlikle suçlamanın insanlar arasında çok tutulması buradan gelir. Bu yöntem sadece çocuğun/insanın daha becerikli görünmesini sağlamakla kalmaz, her türlü kusura bahane yaratılması için de uygun bir yoldur. Kendi geçmişimizin yaramazlıkları da gereğince bastırılır elbette. Nietzsche bu durumu kavramıştı: “Belleğim, ‘Şunu yaptım ben der. Gururum, ‘Öyle bir şey yapmış olamam ben der ve ödün vermez. Sonunda bellek boyun eğer.”  

BERABER YÜRÜDÜK BİZ BU YOLLARDA

Aşka/hıza/dönüşüme gelmenin filozofu Nietzsche bir yürüme delisiydi. Can düşmanı Hz. İsa da… Hz. İsa’yı durağan gösterenler sadece dinsel tasvirlerdir. Leonardo da Vinci, Son Yemek’te İsa’yı otururken resmetmiştir ama iyi bir öğretmen asla oturmaz. Hz. İsa bir cümlesinde teskin edici, bir sonrakinde esin verici sözler sarf ederek, bağırıp çağırarak dolanıyor olmalıydı. Tepedeki Vaaz’ını resmeden çoğu eserde de İsa geleneksel durağan ve kolları açık teslim olmuş pozunda gösterilir. Oysa Pasolini’nin filmi The Gospel According to St. Matthew’da [Aziz Matta’ya Göre İncil] (1964) İsa tepede, peşinde zihnen ve manen yetişmekte zorlanan havarileriyle, taptaze fikirlerini savurup hızlı adımlarla hareket eder. Tepedeki Vaaz değil, Yürüyen Vaazdır verdiği…

Nietzsche sıklıkla günde altı ila sekiz saatlik yürüyüşler yapardı ve en müthiş içgörülerinden bazılarına bu yürüyüşlerde erişmişti. Ayrıca dansa da saplantısı vardı: “Sadece dans etmesini bilen bir Tanrıya inanabilirim.”    Hareketli dansları becerememesinden de pişmanlık duyuyordu: “En yüce mesellerin nasıl sadece dansla anlatılabileceğini biliyorum ve en büyük meselim bacaklarımda, anlatılamadan kaldı.”Nietzsche kendisini, en eski ayinlerin baş tanrısal varlığı, Baküs, Pan, Faunus, Osiris ve Şiva gibi farklı adlarla tapınılmış, coşkunun boynuzlu Tanrısı ve dansın Özgün Efendisi Dionysos’un son müridi diye tarif ederdi.

 

“ZEST”DEN “KOAN”A

Nietzsche’de hedef öğrenmek değil, yükselmek ve yüksekte kalmaktır. Yani başlığını kendisinin değil, ölümünden sonra editörlerin koyduğu kitabı Güç İstenci aslında kişisel bir esriklik biçimiydi: “Mutluluğun ilk etkisi güç hissidir”    Anahtar söyleme, güç hissine dikkat edin lütfen. Nietzsche’nin eserlerinde şu ana dek bu deyişe dokuz defa rastladım ama hiç güç kullanımı veya güç kullanarak yönetmeden bahsettiğini görmedim. Nietzsche, dünyevi üstünlük, egemenlik arayanlardan nefret ediyordu:

“Hepsi taht peşindedir: Deliliktir bu. Bir tahta oturmak mutluluk sanki!”    Başkalarının üzerinde güç kazanmaya uğraşanlardan tiksinir ve kendi üzerlerinde güç kazanmaya çabalayan aziz ve münzevilere hayranlık duyardı. Nietzsche’nin aradığı saf aşkınlıktı.

Hatasıysa geçici bir durumu kalıcı kılmaya çabalamasıydı. Yoğun mutluluk yüzünden değilse, yoğun mutluluğun içinde aklını kaçırdı. Belki öldü diye kenara atılmasına kızan Tanrı, bu sözde üst-insana esas kimin daha canlı espri anlayışına sahip olduğunu göstermeye karar vermiş ve tüm hayatını merhameti aşağılayarak geçirmiş Nietzsche’nin sokakta arabacı tarafından kırbaçlanmış, ölen bir ata gözyaşları içinde sarılmasını sağlamıştır.

Hatırlanacak bir diğer husussa Nietzsche’nin sıklıkla numara çektiği,sırf şok edebilmek uğruna türlü kabalıklar, rezillikler yaptığıdır. Marquis de Sade’dan William Burroughs’a kadar şok etmenin standart yöntemi, gaddarlığı methetmek olagelmiştir. Oysa gerçekten gaddar olan bir kimse böylesi açık bir itirafta bulunmaz. İnsan, olduğu şeyin rolünü yapmak durumunda değildir. Nietzsche’nin ilham vermekle suçlandığı Naziler hiçbir zaman gaddarlıklarıyla övünmemiş hatta insanlığa iyilik ettiklerini iddia etmişlerdir. Ama numara çekmenin tehlikesi, safdiller tarafından ciddiye alınmak, gerçekten öyle davranıyor veya söylüyor sanılmaktır. Nietzsche de bu yanlış anlaşılmayı öngörmüştü: “İyilik coşkusu, kötülük diye görülebilir.”   

Nietzsche, çömezlerini kovanlarla, paradoks kombinasyonlarıyla, mantıksızlıkla şaşırtarak ve şok ederek (mesela “Buda’yla karşılaşırsanız öldürün”) dikkate yönelten, dürten Zen üstatları gibidir. Bu dürtüşler bazen, Toku-san’ın, öğrencilerimi anında ayıltmak için kullanmaktan pek hoşlanacağım koanındaki [öğrenciye sorulan paradoksal soru (Zen Budizm’i)] gibi sadece zihinsel değil, bedenseldirler: “Diyecek bir şeyiniz varsa otuz değnek, yoksa gene otuz değnek.”   

 Derleme yapılan Kaynak:
Michael Foley, SAÇMALIKLAR ÇAĞI, Modern Hayat Neden Mutlu Olmayı Zorlaştırıyor? Özgün ismi: The Age of Absurdity, trc: Algan SEZGİNTÜREDİ, Domingo, Aralık 2012, İstanbul

ÜÇÜNCÜ CİNSİYET


Bugün seksin bedensel iştahtan ve bedenin doğal döngüsüyle kabiliyetlerinden gittikçe uzaklaşmasıdır. Cinsel kimlik bile belirsizleşti ve akışkanlaştı. Heteroseksüel mi, eşcinsel mi yoksa ikisi birden mi olduğundan tümüyle emin insan sayısı azalıyor.Bir başka kimlikte eksik tatmini bulma düşüncesi her daim insanın tepesinde dolanıyor ve fiziksel kimlikle ihtiyaçlardan uzaklaşan seks, fanteziyle desteklenen kavramların ve pornografiyle beslenen imajın güdümünde gittikçe beyinselleşiyor. Fanteziyse yenilikler ve sınırların çiğnenmesinin güdümünde. Anal seks -anüs, yeni vajinaya dönüştü- ve BDSM’nin sınırları ortadan kaldıran heyecanına merak buradan geliyor. Özgürleşme çağının gittikçe bağlanmaya yönelmesi hem gülünç hem de muhtemelen önemlidir.

[BDSM Bağlama (Bondage) ve Disiplin (Discipline) [B/D]; Tahakküm (Dominance) ve Teslimiyet (Submission) [D/S]; Sadizm ve Mazoşizm [S/M] kavramlarının baş harflerinin bir araya gelişiyle oluşmuş ve bu eylemleri içeren cinsel ilişki türünü belirten kısaltma,]

SEVGİLİ ROBOTUM

Engin görüş sahipleri çoktan bu soruna eğilmiş durumdalar. Yapay zekâ araştırmacısı David Levy’nin 21. yüzyıl ortasına yönelik vaadine bakın: “Robotlarla sevişmek insanlarla sevişmek kadar normal sayılırken, robotlar dünyadaki tüm seks el kitaplarındaki kombinasyonların toplamından fazlası bulunduğunu öğreteceklerinden insanlar arasında yaygın uygulanan cinsel eylemler ve sevişme pozisyonlarının sayısı artacak.”

Derleme yapılan Kaynak:
Michael Foley, SAÇMALIKLAR ÇAĞI, Modern Hayat Neden Mutlu Olmayı Zorlaştırıyor? Özgün ismi: The Age of Absurdity, trc: Algan SEZGİNTÜREDİ, Domingo, Aralık 2012, İstanbul

 

 

SAÇMALIKLAR ÇAĞI, Modern Hayat Neden Mutlu Olmayı Zorlaştırıyor?


FERİSİLER, TIPKI YOKSULLAR GİBİ HEP VAR OLACAKLARDIR.
KAPİTALİZMİN YANILSAMASI
[Yanlış algılama ve duyu yanılması]

SORUN YALNIZ BENDE Mİ?

PANDOKSİST OLMAK YETER Mİ?

BAŞARIYA GİDEN YOL, BAŞARISIZLIKTAN GEÇER

SUÇLU YARATMAYI BİLECEKSİN

“BEN”İ AŞMAK

BERABER YÜRÜDÜK BİZ BU YOLLARDA

“ZEST”DEN “KOAN”A

ÜÇÜNCÜ CİNSİYET

SEVGİLİ ROBOTUM

GÜNAYDIN TÜRBÜLANS ÇAĞI?

Derleme yapılan Kaynak:
Michael Foley, SAÇMALIKLAR ÇAĞI,
Modern Hayat Neden Mutlu Olmayı Zorlaştırıyor?
Özgün ismi: The Age of Absurdity, trc: Algan SEZGİNTÜREDİ, Domingo, Aralık 2012, İstanbul

FREEZE FRAME/ Donuk Kare (2004)


“Kaset Fenomeni Üzerine Bir film”

Yönetmen: John Simpson

Ülke:  İngiltere,  İrlanda

Tür: Gerilim, Suç, Dram

Vizyon Tarihi: 01 Mayıs 2004 (ABD)

Süre: 99 dakika

Dil: İngilizce

Müzik: Debbie Wiseman

Oyuncular:  Lee Evans, Sean McGinley, Ian McNeice,  Colin Salmon,      Rachael Stirling

Özet

Sean Veil (Lee Evans), bir başka suç için bir daha suçlanmaya önlem olarak, elinde delil olsun diye kendisini durmaksızın filme kaydeden bir ultra-paranoyak cinayet şüphelisidir. Polisler yeni bir cinayeti soruşturmaya başladığında suçsuzluğunu ispat edebilecek tek kaset gizemli bir şekilde ortadan yok olur. Sean gerek bu suçtan gerekse adeta kapısının önüne bırakılan diğer suçlardan kurtulup suçsuzluğunu ispat etmeye çalışırken geçmiş ve mevcut zaman çarpışır. Ancak gerek suçlamalar gerekse gerilim giderek artar ve Sean her şeyin sona erdiğini düşündüğü bir anda, beklenmedik bir olay sonucu kendisini amansız bir ölüm kalım savaşının içinde bulur.

Filmden

Bir gün 24 saat. Birilerinin hayatının bana benzeyen ya da benzemeyen birinin ellerinde son bulabileceği toplam 1440 dakika var. Birilerinin son nefesi olabileceği toplam 86.400 saniye. Hesabı verilecek onca zaman. Her yıl, hayatın ve ölümün 31.536.000 saniyesi.

**

Kayıt: 13 Ekim, 2003, Pazartesi. İlk dokuz saat kaydedildi.

Hatırlanacak şeyler. Bir. Paranoya muhakeme yeteneğinin yitirilmesidir. Muhakeme yapabiliyorum, bu yüzden paranoid değilim. Hatırlanacak şeyler.
İki. Paranoid kişiliğin ana özellikleri hayaller düşmanca tavırlar, şüpheciliktir. Hayal görmüyorum. Şüpheci değilim. Tavrım düşmanca olabilir ama bunun nedeni peşimde olmaları.

Kayıt: 18 Nisan, 1994.

Üç cinayet zanlısı Sean Veil davasının sansasyonel bir biçimde düşmesinin ardından yüksek mahkemede bugün karmaşa yaşandı. Medyanın yanlı haberleri ile açılan bir hazırlık duruşmasının Bay Veil’in savunmasına zarar vereceğinden hakim aghan davayı düşürdü ve soruşturmayı yürüten Dedektif Louis Emeric ve Suçlu Davranış Uzmanı Saul Seger’i yanlı bir soruşturma stratejisi oluşturdukları, olayı magazinselleştirdikleri için ağır bir dille eleştirdi.

Bugün Yüksek Mahkeme’de olanlar bir trajedidir. Jasper ailesi için adalet tecelli etmemiştir. Edecek gibi de görünmemektedir. Bu sonuç itibarıyla altını çizerek sonuç diyorum, karar değil suçlanan şahsın bu suçtan aklanmadığını ve Jasper ailesiyle ilgili dosyanın açık kalacağı unutulmamalıdır. Polis şu anda bu olayla bağlantılı başka birini aramamaktadır.

Jasper cinayetlerinin patolojisi katilin büyük bir olasılıkla tekrar harekete geçeceğini gösterdiğini eklemek istiyorum. Ve bunu yaparsa, ki bence yapacak bir şeyden kesin olarak emin olmasını istiyorum ikinci kez adaletten kaçamayacak.

 9 yıl, 11 ay… 28 gün ve o günden beri 1553 cinayet. 975′i hala çözülemedi.

Kaçında daha beni suçlayabileceklerini düşünüyorlar?

**

Saul Seger,  Yeni kitabı “İngiltere’nin Yakalanmamış Katiller Avı!”  Karanlığı okuma etkinliğinde :

“Başka bir şekilde etkilemeleri imkansız olan bir dünyada çalan, tecavüz, işkence eden, öldüren cinsel yırtıcıların ruh yapısını incelemek cesaretsizlere göre değildir. Katil gibi görebilmeli onun gibi düşünebilmelisiniz. Kelimenin tam anlamıyla, zihnine girmeli ve katil olmalısınız. Yalnızca bu ülkede şu ana dek adaletten kaçmış 600 böyle yırtıcı var. Bu adamlar ki büyük çoğunluğu erkektir aramızda yaşıyor ve çalışıyorlar. İçten içe nefret ettikleri dünyada zararsız görünmekte uzmandırlar. Sıradan çalışan insanların kocaları, babaları oğulları ve arkadaşlarıdırlar. Aslında bazıları bugün aramızda oturuyor olabilir. Bu kitap, İngiltere’nin yakalanmamış katillerinin kalplerinin görünmez karanlığının gizli işaretlerini fark etmenize yardım edecek. Gece yanınıza uzanıp tekrar ne zaman harekete geçeceğini planlayabilecek katilleri tanıyacaksınız.”

**

Bay Seger, adım Katie Carter. Crime Wave’de muhabirim.

Sizi tanıyorum, Bayan Carter.

Bu sabah radyoda kitabınızın baskısının Susan Jasper ve kızlarının, barbarca katledilişinin 10. yıldönümüne denk getirildiğini duydum. Ancak, şüphelinin kim olduğuna ya da nasıl adaletin karşısına çıkarılabileceğine dair yeni bir teoriniz yok.

Bunun iyi bir nedeni var, Bayan Carter. Kitabım, çözülmemiş suçların yakalanmamış katillerini anlatıyor.

Evet. Jasper cinayetlerini çözülmemiş addetmiyorum. Ama katili bildiğinizi söylüyorsunuz. 10 yıl önceki fikrimin arkasındayım diyorum. Dahası diyorum ki, ebeveyni bir kenara bırakın, altı yaşında ikiz kızlara silah doğrultabilecek yapıda ki bir adam ölmediği ya da hapse girmediği sürece toplum için risk oluşturmaya devam edecektir.

Bu durumda, Bay Seger, hala serbest olmasının sizin suçunuz olduğunu kabul ediyor musunuz?

 Anlayamadım?

Sean Veil’i itiraf etmesi için tuzağa düşürmeye çalışmasaydınız, o dava düşmeyecekti. Bu ülkenin yanlış bazı kanunları bu konudaki görüşlerimi açıkça söylememi yasaklıyor, genç bayan. Yine de, şunu söyleyebilirim zaman pek çok davada olduğu gibi Jasper davasında da haklılığımı kanıtlayacaktır. Şimdi, sakıncası yoksa bana soru sormak isteyen pek çok kişi var.

Sean Veil:

 - Benim bir sorum var!

- Hemen güvenliği çağırın!

Masum biri bu ülkede nasıl adaleti bulur?  İtibarını nasıl geri kazanır?  Akıl sağlığını?

 - Bu bir tür tertip mi?

 - Bilmen gerekir, Seger. Bu uzmanlık alanın, değil mi?

 Uzmanlık alanım, gayet iyi bildiğiniz gibi detaylı suç mahalli incelemeleri sonucu cinayet zanlılarının doğru tespit edilmesidir. Enayilerin tespiti yani.

- Faka basanların!

- Oradaydın, Veil! O civardaydın! Görenler var.

Yürüyüşe çıkmıştım. Kimseye zarar vermedim. Yanlış bir şey yapmadım. Ben masumum! Ben masumum! Yanlış bir şey yapmadım!

Dilediğin kadar haykır, Veil, biri sana inanabilir. Ben değil! Bildiklerim farklı. Şuradayım, Veil. Aklının içindeyim. Bütün sapkın fantezilerini biliyorum. Kara düşlerini. Seni senden bile iyi biliyorum!

Hayır! Beni rahat bırakın! Jasper katili hala serbest! Yanlış bir şey yapmadım! Seger! Bunu biliyorsun!

Sanırım bedava tanıtım için size teşekkür etmeliyim, Bayan Carter. Yanlış adamı atıyorsunuz! Buradaki suçlu ben değilim! Cinayetlerden para kazanan ben değilim! Geri gelirsen, hapsi boylayacak olan sensin! Bay Veil, orada söylediklerinizi duydum. Bay Veil, orada söylediklerinizi duydum.

- Bunu kaydediyor mu?

 - Evet ama kapattırabilirim isterseniz.

- Hayır. Hayır.

- Gerçekten! Sorun değil. Kamera kapalıyken de konuşabiliriz. Kapalı kamera mı?

 Yani kanıtım, olmayacak?

 İspat yok. Bugün 15:30′da nerede olduğumun kanıtı olmayacak. Yani başka yerde şu anda birinin işlediği bir şeyden ötürü suçlanabileceğim?

 Hayır. Nasıl isterseniz demek istemiştim. Biraz konuşabilir miyiz acaba?

 Röportaj vermiyorum. Onay hakkım olmazsa olmaz. Sözlerim çarpıtılabilir, farklı aksettirilebilir. Olaylar farklı aksettirilebilir. Aklımdan geçen röportaj değildi, Bay Veil. Geleneksel anlamda değil. Gitmeliyim.

Bay Veil, durun, lütfen! Lanet olsun.

Hatırlanacak şeyler. Üç. Tehdit her yerde ve etrafını sardığında; Bir kere algıladığında, asla yok olmuyor. Bunu garanti altına alıyorlar. Bu bir sinir harbi. Daimi. Sürekli. Asla bitmeyen. Hayatımı kayıt altına almışken nasıl bir suçlu olduğumu düşünürler?

 Herkesin kaçındığı şeyi yaptığım halde?

 Eşkalim herkesin hafızasına kazınmışken?

 Mümkün olsa, burada yaşardım. Devamlı gözlemlenebilmek için evi buraya kurardım. Nerede olduğumu istisnasız herkes öğrenirdi. Gerçeklerin doğrulanabilir ve şüphe götürmez olması harika olurdu.

**

- Vizualizasyon terapisi. Doktorlar dünyada en çok istediğin şeyi hayal edin diyor ve işte hemen oluveriyor.

-Bu doğru olsaydı çoktan ölmüş olurdun.

**

Sean. Çabuk ol. Burası tüylerimi diken diken ediyor. Hem senin derdin ne?

 Köstebek falan mısın?

 Karanlıkta yuvamda gibi hissediyorum, kastettiğin buysa.

Bu da ne?! Üzgünüm, tamam mı?

 Başka seçenek bırakmadınız!

Sean! Aç şu lanet kapıyı! Sean!

Öyle mi?

 Ne yapacaksınız?

 İşlemediğim bir cinayetle mi suçlayacaksınız?

 Beni kilitleyip anahtarı mı atacaksınız?

**

Hatırlanacak şeyler. Dört. Adli Tıbbın ilk kuralı. Lockhart Teorisi. Her temas bir iz bırakır. Hiç bir yerde bir şey bırakmazsam izleyip beni bulabilecekleri bir şey olmaz.

**

Bak ne diyeceğim Veil vizualizasyon olayından korkmaya başladım. Orada oturduğunu hayal ettim ve oradasın. Biri kaderlerimizin kesiştiğini düşünebilir. Suçluyum dediğimi hayal etsene. Bakalım işe yaracak mı?

 Saklayacak bir şeyim olsaydı, teslim olmazdım, değil mi?

 Saklayacak bir şeyin olmasaydı, kaçmak zorunda kalmazdın.

15 Ekim 1998, Sean. Oradan başlayalım. Neredeydin?

 Kiminleydin?

 Ne yapıyordun?

 Bizi tatmin edecek cevaplar ver… Siz de kanıtların tam aksini işaret etmesini sağlayın ve ben de 15 yıl, gün ışığı yüzü göremeyeyim. Bana kalsa 30 yıl.

- Bunu kullanabilir miyim?

 - Bu yüzden burada. İşte oradayım. Demiryolu tecavüzcüsü değilim. Onu yakaladınız. Bunu biliyoruz, Sean. Nerede olduğunu bilmek istiyoruz. Portneath’te. Gün boyu ve gece oradaydım. Deniz kenarına gitmek için garip bir zaman. Bu yüzden gitmiştim. Tenha olur diye. Sonraki karede görebilirsiniz. Yıllar onu değiştirmemiş, değil mi, Mountjoy?

 Dudağında bir kesik bile var. Uzman değilim ama, sanırım makyajdan faydalanıyorsun. Dün de çekilmiş olabilir.

 Süre kodunu biliyor musunuz?

 Evet. Kimi kameralarda değiştirilebildiğini de biliyorum. Olabilir, olmayabilir de. Ama bir gazetenin manşetini değiştiremezsin, değil mi?

 Herkes bunun 15 Ekim 1998 olduğunu görebilir.

Bana inanmıyorsanız gazeteye bakabilirsiniz. Olabilir. Kütüphaneden bir nüshasını yürütmek de mümkün tabii.

Neyi ima ediyorsunuz bilmiyorum ama şunu biliyorum kanıtım var. Kanıtım sağlam.

**

Zihnimde daha fazla görüntü istemiyorum. Suçlarınla yüzleşmelisin, Sean. Terapi olarak gör. İlk adım, rehabilitasyona giden uzun zorlu yoldaki. Psikolog bir tanıdığım derdi ki… “Yüzleşmeden tedavi olmaz.”

**

Aileni o mu öldürdü?

 O muydu?

 Biraz düşün. Jasper cinayetlerinden önce, neydi?

 Senin gibi eski adi suçlularla uğraşan sıradan bir küçük kasaba psikoloğu. Geçmişini araştırdım. Polis olmak istemiş, başaramamış! Reddedildiği bir meslekten, manşete taşınan bir cinayet işleyip, bunu çözmek için aralarına sızmaktan daha iyi nasıl intikam alınır ki?

 Profil uzmanı olarak yükselmenin daha iyi başka yolu var mı?

 Onu dinleme, Veil. Seninle oyun oynayan o. Beni sana öldürtmeye çalışıyor. Sözüm ona bir profil dehası için Seger her şeyi yanlış anlama yeteneğin inanılmaz.

Seni o öldürmeyecek. Ben öldüreceğim.

Hayır, bunun parçası olmak istemiyorum, lütfen. Başından beri parçasıydın. Sonunda da burada olabilirsin.

Lütfen. Burada olmaz.

Onu dinle, genç Jasper! Mantıklı konuşuyor. Ayrıca, beni öldürürsen, yanlış kişiyi öldürmüş olacaksın. Beni öldürürsen, gerçek de benimle ölecek. Neden bahsediyor?

 Kurtulmak için yine benim yaptığımı söyleyecek. Bunu yapmak için ahmak olmalı. Bu silahı evinde buldum, Seger! Onu test ettirdim!

- Parmak izlerini de test ettirdin mi?

 - Parmak izi?

 Anlamsızdı. Senin gibi adli tıp bilgisine sahip biri, izleri yok ederdi. Benim gibi biri en başta onu evinde tutmazdı. Parmağımı tetiğe koymakla aynı şey. Şimdi silahta parmak izim var. Eve benim koyduğumu söyleyecek. Yapacağı bu. Silahla ne yaptığını söyleyecek ya da ölecek! Söyleyeceği bu! Biri yolladı, tamam mı?

 Ondan kurtulmalıydım ama koleksiyon hastalığım var. Kendi kara müzem için bir suç aletini hatıra olarak sakladım. Klasik seri katil davranışı, hatıratları saklamak. Kendi kitabında öyle diyor. Koleksiyonerim Veil, katil değil. Yalancı pisliğin tekisin.

Onu sana kim yolladı?

 Gerçek daima umduğumuz gibi her derde deva değildir, Katie Jasper. Ama gerçekten anneni ve kardeşlerini kimin öldürdüğünü bilmek istiyorsan…

İstiyorum. O zaman kendi kolunu kesmeni öneririm.

Ne?

 Ailenin katilinin kanı, kendi damarlarında akıyor. Tabancayı baban yolladı, her şeyi itiraf eden bir notla Veil’in davasının düştüğü gün. Babanın kendini astığı gün.

Babam kendini, annem, Moira ve Maggie olmadan yaşayamadığı için astı. Onları öldürdüğü için demek istiyorsun. Annenin bir ilişkisi olduğunu sanıyordu. Moira ve Maggie’nin kendisinden olmadığını düşünüyordu. O yüzden onları yüzlerinden vurdu. Hayır. Nefretini göstermek için. Tiksintisini. Hayır. Annen silahı almaya çalışmasaydı baban paçasını kurtaramazdı. Annen o mücadelede babanı yaralamasaydı. Ona kaçış yolu açtı, soruşturmayı kendinden uzaklaştıracak bir neden. Bu doğru değil! Bu yalan! Doğruysa niye anlatmadın?

 Mesleğimde yeni bir yere gelmiştim. Sözlerimin ve Veil yaptı teorimin arkasında durmalıydım. İtibarımın zedelenmesini en az senin kadar istemiyordum. Katilin kızı olarak anılmak istemediğin kadar.

**

Son on yılı nasıl yaşadığımı biliyor musun?

Neler çektiğimi?

 Bahse girerim, Emeric bilmiyordur bile, değil mi?

 Pislik benden nefret ediyor. Onunla mezarı boylamamı istiyor. Bu onu öldürüyor. Ve sen, sen… Bak, kimsenin ölmesi gerekmiyor, Veil. Kimsenin acı çekmesi gerekmiyor.

Şimdi, birbirimizin kirli çamaşırlarını öğrendik. Tek yapmamız gereken olanları unutmak hayatlarımıza devam etmek.

Seni hastalıklı pislik!

**

Kasetlerinin güvenilirliği sorgulanacaktı. Bunları nereden biliyorsun?

Onun kasetlerindeki delillerle seni yargılayabileceklerine karar verdiklerinde?

**

Hatırlanacak şeyler. Beş. Asla prezervatifsiz seks yapma. Asla. Bir kez spermini ele geçirdiler mi, mahvolursun.
Hatırlanacak şeyler. Altı. Kendini kaydetmeyi asla bırakma. Asla. Kamera kayıtta değilse, savunmasızsın.

 ****************

KOMPLO TEORİLER VE İLLÜZYON

REKLAMIN İYİSİ, KÖTÜSÜ MÜ?


05 Mart 2014  ‘KOD Adı: Olympus’ filminin reklamlarında, Beyaz Saray saldırıya uğruyor

Gerard Butler ve Morgan Freeman gibi isimlerin rol aldığı Olympus Has Fallen/ Kod Adı: Olympus, Beyaz Saray’a düzenlenen bir saldırıyı işliyor. Filmin TV ekranlarında yayınlanan reklamları ise infiale yol açtı. Reklamda, Beyaz Saray’da patlamalar olurken “Bu Bir Test Değildir” yazısı beliriyor. Reklamı gerçek sanan pek çok izleyici, TV kanalları hakkında şikâyette bulundu. ABD Federal İletişim Komisyonu, “izleyiciyi yanlış yönlendirdiği için” reklamlardan dolayı üç medya devine 2 milyon dolar ceza kesti.

OBAMA, KENNEDY GİBİ SUİKASTE KURBAN GİDEBİLİR Mİ!

 “ABD seçimlerinin kaybedenleri ve sonucun Türkiye’ye etkisinin konuşulduğu bir programda Aytunç Altındal’ın çarpıcı öngörüleri damgasını vurdu. Romney’in seçimin tek kaybedeni olmadığını dile getiren Altındal, Yahudi Lobisi, WASP, silah endüstrisi ve Ermeni Lobisi’nin de kaybettiğini ifade etti. Obama’dan sonraki başkanın Hilary Clinton olacağını öne süren Altındal, Obama’nın da Kenedy gibi bir suikasta kurban gidebileceği iddiasını ortaya attı.”

***

THE SECRET AGENT [Casus / Gizli Ajan]

The Secret Agent, Joseph Conrad‘in bir romanıdır. Roman özgün dilinde ilk kez 1907 yılında basılmıştır ve 1886 yılında Londra‘da geçmektedir, kitabın kahramanı Bay Verloc’un yaşamını ve casus olarak işini anlatmaktadır. Roman temel olarak anarşi ve terör kavramı üzerinde kurgulanmıştır. Türkçe‘ye Casus ve Gizli Ajan olarak çevrilmiştir.

11 Eylül’den yaklaşık yüz yıl önce 11 eylül’ü konu edinmiş roman. Şimdi ABD’den/ABD’ye ve ABD içinde seyahat eden herkes bu kitapta sözü edilen uluslararası baskı yasalarının benzeri tsa (transportation security administration) kurallarına tıpış tıpış uymaktadır. 11 Eylül bir sahte bayrak eylemi miydi; bilemiyoruz ama bu tartışma yüz yıllıktır.

11 Eylül saldırılarından sonra Amerikan medyasının atıf yaptığı kitapların başında gelen Gizli Ajan, terörizm konusunda yazılan ilk romanlardan biri ve bir başyapıt olarak anılmakta. Joseph Conrad’ın Greenwich Gözlemevi’ndeki gerçek bir bombalama eyleminden esinlenerek yazdığı bu roman, politik şiddetin anlamsız doğasını sergilemekte. Gizli Ajan, bir casusluk ve politik şiddet romanı olarak tanımlansa da, aynı zamanda insan psikolojisine dair derinlikli, sarsıcı gözlemleri ve çözümlemeleriyle, ortaya koyduğu unutulmaz karakterlerle, Conrad’ın yirminci yüzyılın ilk büyük yazarı olarak tanınmasını sağlamıştır. Bundan yaklaşık yüz yıl önce ilk yayımlandığında karanlık doğası nedeniyle sansasyon yaratan bu kitap, bugün hala tüm dünyada ilgiyle okunmaktadır. Gizli Ajan’da masum insanların ölümüyle sonuçlanan böylesine “anlaşılmaz” eylemlerde bulunanların zihinlerinde neler olup bittiğini açığa çıkaran Conrad, terörizmin günümüzdeki “açıklanamaz” yıkıcılığına ilişkin öngörüleri nedeniyle edebiyatın Nostradamus’u olarak adlandırılmaktadır.

Önsöz

Joseph Conrad, önsözünde bu romanı nasıl kurguladığını ayrıntılı bir şekilde açıklama gereği duymuştur. Bu açıklamayı yapmasının nedeni, yazarın romanın olumsuz eleştiriler alacağını düşünmesidir. Romanın çıkış noktası, yazarın bir arkadaşı ile sohbeti sırasında arkadaşının sözünü ettiği Greenwich Gözlemevi bombalanmasıdır. Yazarın arkadaşı, bombayı atan kişinin yarım akıllı birisi olduğunu ve kızkardeşininin bu olaydan sonra intihar ettiğini söylemiştir. Bu anekdot kitabın temel izleğini oluşturur. Daha sonra yazarın eline 1880’lerin sonunda Londra’da dinamitli eylemler yapıldığı sırada görev yapmış bir Emniyet Müdürünün yazdığı anı kitabı geçer. Daha sonra yazarın aklında, önce romanın geri planı olan karanlık ve kalabalık bir şehir, sonra da karakterlerin hatları belirir ve şekillenir.

Kurgu Özeti

Roman, 1886 yılı Londra’sında geçmektedir, roman Bay Verloc’un casus olarak yaşamı ve çevresinde gelişenlerle ilgilidir. Verloc Londra’nın karanlık ve arka bir sokağında yazarın deyimiyle, kuşkulu malların – pornografik yayınların- satıldığı, vitrininde göstermelik ıvır zıvır bulunan bir dükkân işletmektedir. Verloc, eşi Winnie, zihinsel özürlü kayınbiraderi Stevie ve kayınvalidesi ile birlikte yaşamaktadır. Winnie Verloc kardeşine marazi bir şekilde bağlıdır ve Stevie’nin iyiliği hem Winnie hem de annesi için temel yaşam kaygısıdır. Verloc’un arkadaş çevresi anarşiye inanan kişilerden oluşmaktadır, bu grupta şartlı tahliye havarisi Michaelis, Karl Yundt, Yoldaş Ossipon, ve “Profesör” bulunmaktadır. Bu grup İşçi Sınıfının Geleceği (İSG) adı altında anarşist kitapçıklar yayınlamaktadır.

Birinci bölümde, Verloc’un evi ve dükkânı betimlenir, gene bu bölümde Verloc’un aile üyeleri tanıtılmaktadır. Verloc’un ev düzeni ve yaşamı hakkındaki bu girişten sonra, Verloc bir büyükelçiğe çağrılır. Burada Verloc, Birinci Katip Vladimir tarafından karşılanır, Vladimir Verloc’u bir casus olarak ne kadar da işe yaramaz olduğu konusunda azarlar. Vladimir uluslararası baskı yasalarının İngiltere tarafından daha kolay kabul edilmesi için Verloc’tan bir terör eylemi istemektedir. Bu eylemin ise sırf yakıp yıkmaya yönelik amaçsız olması ve insanların kutsal bir şey saydığı bilime yönelik olmasını bu nedenle de Greenwich Gözlemevine yapılmasını ister. Daha sonra Verloc evinde anarşist arkadaşlarını ağırlar, evde geçen konuşmalar düzenin adaletsizliği ve anarşi üzerinedir, bu konuşmaları duyan Stevie aşırı derecede etkilenir.

Yoldaş Ossipon daha sonra “Profesör” ile buluşur, Yoldaş Ossipon Greenwich bombalama eylemini duymuş ve bir kişinin patlamada parçalandığını öğrenmiştir, bu bilgiyi Profesöre doğrulatmak ister. Profesör, her zaman cebinde patlayıcı ile dolaşan yıkımla yeni bir düzen kurma peşinde olan birisidir. Profesör patlayıcıyı Verloc’a verdiğini söyler. Profesör daha sonra Başmüfettiş Heat ile karşılaşır, Heat, Profesöre kendisinin şüpheli olmadığını ancak izlendiğini söyler, Profesör de kendisini yakalamaya kalkışırlarsa cebindeki bombayı patlatmakla tehdit eder.

Başmüfettiş, amiri olan Müdür Yardımcısı ile konuşur, Başmüfettiş, Profesör’den çekincesi bulunması ve onu kendi belirleyeceği başka şartlar içerisinde yakalamayı istemesi nedeniyle Müdür Yardımcısına şüpheli olarak Michealis’i işaret eder, ancak Müdür Yardımcısı bundan hoşlanmaz. Daha sonra Başmüfettiş Heat Müdür Yardımcısına üzerinde Verloc’un adresinin yazılı olduğu, olay yerinde bulunan bir palto parçası gösterir. Verloc’un polise bilgi veren bir casus olduğunu ve kendisinin onu bir muhbir olarak kullandığını anlatır. Bu noktadan sonra Müdür Yardımcısı olayı bizzat kendisi çözme kararı alır.

Yazarın anlatımı kronolojik bir sıra izlemez, Verloc’un ev hayatının anlatıldığı bölümler daha önceki olayları anlatır. Winnie Verloc’un annesi evden bir yaşlılar evine yerleşmek için ayrılır, bu ayrılış sırasında Stevie’nin eşyaları taşıyan arabayı çeken ata karşı duyduğu acıma hissi ayrıntılı olarak anlatılır. Verloc bir iş gezisi için kıta Avrupa’sına gider, dönüşte karısı Stevie’nin Verloc ne isterse yapacağını Verloc’un, Stevie ile daha fazla vakit geçirmesini önerir. Verloc bu öneriye uyar ve ikisi parkta yürüyüşe çıkarlar. Daha sonra Verloc karısına Stevie’yi, bir kitap yazmak için kırlardaki bir evde yaşayan Michealis’in yanında birkaç gün kalması için bıraktığını söyler.

Verloc karısına başka bir ülkeye göç etmekten söz ederken, dükkânlarına Müdür Yardımcısı gelir. Verloc, Müdür Yardımcısı ile görüştükten sonra kaygılı bir ifade ile karısına çıkması gerektiğini söyler ve ikisi birlikte ayrılırlar. Verloc ve Müdür Yardımcısı ayrıldıktan sonra Başmüfettiş Heat gelir, Verloc’un karısı ile konuşur ve bombalama olayı sırasında elinde patlayıcı ile ölen Stevie’nin paltosundan üzerinde Verloc’ların adresinin yazılı olduğu parçayı gösterir. Winnie bu adresi kendisinin yazdığını ve paltonun Stevie’nin olduğunu onaylar. Daha sonra Verloc gelir ve Heat onunla konuşur, bu konuşmalara da kulak misafiri olan Winnie, kocasının Stevie’ye patlayıcıyı taşıttığını, Stevie’nin de muhtemelen düşerek bombanın patlamasına yol açıp feci bir şekilde ölmüş olduğunu öğrenir. Heat ayrıldıktan sonra şoka giren Winnie, çılgınca bir şekilde kocasını bıçaklar ve öldürür.

Cinayetten sonra evden kaçan Winnie, polis korkusu ile evin çevresinde dolaşıp durmakta olan Yoldaş Ossipon ile karşılaşır. Yoldaş Ossipon Verloc’un patlamada ölen kişi olduğunu düşünmektedir. Winnie, Verloc’un parasını da aldığını söyler, bu paradan ve kadından yararlanmak isteyen Ossipon, Winnie ile birlikte kaçmak üzere anlaşır. Daha sonra para cüzdanı için eve geri döndüklerinde Ossipon Verloc’un cesedini görür. Bunu gördükten ve Winnie’nin hezeyanlı halini gören Ossipon kadını Avrupa’ya giden bir gemide bırakarak kaçar. Daha sonra bir gazete haberi ile Winnie’nin gemiden atlayarak intihar ettiğini öğrenir.

Karakterler

  • Bay Adolf Verloc: Londra’da bir dükkân işleten gizli ajan. Rus büyükelçiliğinde görevli Vladimir garafından Greenwich Gözlemevi’ni bombalaması görevi verilir. İşçi Sınıfının Geleceği adı altında bir kitapçık çıkaran anarşist grup içerisinde yer alır.
  • Winnie Verloc: Verloc’un eşi. Zihinsel özürlü kardeşi Stevie’ye derinden bağlı, kocasından daha genç ve evliliğini daha çok kardeşinin ve kendisinin iyiliği için yapmış bir kadın. Hiçbir şeyi derinliğine kurcalamaya gelmez diye düşünen bu nedenle de kocasının gizli kapaklı işlerini sorgulamayan bir kadın.
  • Stevie: Winnie Verloc’un küçük oğlan kardeşi. Zihinsel özürlü, haksızlık ve eziyet karşısında aşırı duyarlı olan ancak kendini ifade etmek konusunda özürlü, heyecanlanınca donup kalan, yolunu kaybeden bir genç. Romanda Verloc’a karşı aşırı bir sadakat besler, boş zamanlarında kağıda sürekli daireler çizer.
  • Başmüfettiş Heat: Daha önce hırsızlık masasında çalışmış ve işinde başarılı olmuş bir polis. Hırsızların, anarşistlere göre daha anlaşılır olduklarını ve sosyal düzen içierisinde daha anlamlı bir yer tuttuklarını düşünür. Daha önceden Verloc’u tanımaktadır ve bu olaydaki ipuçlarını izleyerek, Verloc’un evine kadar gelir. Ancak fikir ayrılığı nedeni ile üstü olan Müdür Yardımcısı bu olayı Heat’ten bağımsız bir şekilde çözmek ister.
  • Müdür Yardımcısı: Daha önce Birleşik Krallık bir sömürgesinde başarılı olmuştur. Heat’in olayı ele alış tarzını beğenmediği için, Bakan olan Sir Ethelred’i bilgilendirerek bombalanma olayını bizzat kendisi çözmek üzere harekete geçer.
  • Sir Ethelred: Devlet Bakanı, otorite ve güç timsali oalrak ağır taştan bir heykel gibi tariflenmiştir.
  • Birinci Katip Vladimir: Yabancı bir ülkenin elçilik çalışanıdır, metin içerisinde açıkça söz edilmese de bu ülke Rusya olarak düşünülmelidir. Vladimir, Verloc’u orta sınfın kutsal saydığı bilime karşı bir saldırı yapması için görevlendirir. Vladimir, bu saldırının yaratacağı etki ile İngiliz hükümeti tarafından uluslararası baskı yasalarının benimsemesini amaçlamaktadır.
  • Yoldaş Alexander Ossipon:Eski bir tıp öğrencisi, diğer bir anarşist, Verloc’un arkadaşı.
  • Karl Yundt: Verloc’un diğer bir anarşist arkadaşı.
  • Michaelis: Verloc’un diğer bir anarşist arkadaşı, yıllar boyunca hapiste kaldığı sırada diğerlerine göre daha ılımlı fikirlere sahip olmuştur.
  • Profesör: Verloc’un diğer bir anarşist arkadaşı, cebinde hep patlamaya hazır bir bomba ile gezer.

THE SECRET AGENT (1996) Casus/ Gizli Ajan

Yönetmen: Christopher Hampton

Ülke: İngiltere

Tür: Dram, Gerilim

Vizyon Tarihi: 07 Eylül 1996 (Kanada)

Süre: 95 dakika

Dil: İngilizce

Müzik: Philip Glass

Oyuncular: Bob Hoskins, Patricia Arquette,    Gérard Depardieu, Jim Broadbent, Christian Bale

Not:
Ne yazık ki bu filmin Türkçe alt yazısı hala yok?
Neden?